Alman Dış Politikası ve Alman İstihbarat Teşkilatının İleri Karakolları Alman Vakıflarının Türkiye Faaliyetleri

Bu makalenin amacı; Uluslar üstü birlik içinde bazı yetki ve işlevleri doğrudan kullanma yetkisine sahip, gücünü askeri alandan ziyade iktisadi alanda gösteren Almanya’ya; Yumuşak Güç kullanımı bakımından Alman dış politikasına yön veren ve Alman istihbarat teşkilatının ileri karakolları görevini üstlenen Alman Vakıflarını ve Türkiye’deki faaliyetlerini incelemektedir.

Uluslararası politikada güç; sert ve yumuşak güç olarak ikiye ayrılmaktadır. Askeri müdahale veya ekonomik baskı/yardım şeklinde uygulanan politikalara sert güç denir. Yumuşak güç ise, bir ülkenin dış politikada ulaşmak istediği hedeflere diğer ülkelerüzerinde baskı uygulamadan onları ikna ederek ulaşabilmesi olarak tanımlanmaktadır.

“Bir şey yapabilme, diğerlerini kontrol etme ve onlara yapmak istemedikleri bir şeyi yaptırma kabiliyeti olarak ifade edilebilecek olan güç kelimesi, uluslararası hukukta önceleri belirli kaynaklara sahip olmakla ilişkilendirilerek nüfusa, toprağa, doğal kaynaklara, ekonomik büyüklüğe, askeri güce ve siyasi istikrara sahip olmak” olarak tanımlanmaktaydı. Bu çerçevede, ülkeler arasında çoğunlukla gizli yürütülen geleneksel diplomasinin kapsamına ülkeler arasındaki savaş, barış, sınır ihtilafları, uluslararası ticaret kurallarının belirlenmesi ve uluslararası taşımacılık giriyordu.

Ancak, küreselleşen ve teknoloji ve iletişim ağlarıyla örülen dünyada artık teknoloji, eğitim, ekonomik kalkınma uluslararası gücü tarif ettiği için askeri güç, nüfus, toprakların büyüklüğü veya doğal kaynaklar göreceli olarak geri planda kaldı. Geleneksel diplomasi, yerini, ülkelerin dış politika amaçlarını barışçıl bir şekilde elde etmek için uluslararası kamuoyu oluşturmak amacıyla sivil toplum örgütleri (STÖ) ve çok uluslu şirketlerin de dâhil olduğu tüm aktörleri kendi çıkarları için kullanma becerisini ve tüm iletişim kanallarını içeren strateji ve faaliyetlerini kapsayan kamu diplomasisine bıraktı. Kamu diplomasisi yeni bir kavram olmayıp, propaganda, ulus markalama ve imaj oluşturulması bakımından antik çağlara kadar gitmekte; Antik Yunan ve Bizans İmparatorluğunda yürütüldüğü anlaşılmakta, hatta İncil’de bile geçtiği ifade edilir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında radyonun propaganda amacıyla kullanılması; Soğuk Savaş sırasında ise ABD’nin gelişmekte olan ülkelere kendi yaşam tarzını sızdırmak için kullanarak başarılı olması örnek olarak verilebilir. Bir diğer örnek ise Almanya’nın, savaştan sonra yeniden yapılanması ve iktisadi olarak büyümesi ve ürettiklerini satacak yeni pazar arayışlarında ilişkide olduğu ülkelere yönelik Vakıflar üzerinden etkili olması verilebilir.

Günümüzde ülkelerin evrensel kültür, ülke değerleri ve uluslararası kuruluşlar gibi araçlarla güç elde etmesi mümkün olduğundan, artık doğal kaynaklara değil bilgiye ilk sahip olanlar güce de sahip olmaktadır. Hızla gelişen teknoloji ve iletişim araçları da tüm dünyayı birbirine bağlamakta, bilgiye hızlı ve anında erişmeye imkân sağlamaktadır. Diğer taraftan, günümüzde artık ülkeler ticari, güvenlik veya finansal açılardan birbirlerine bağlıdır ve bir ülke kendisiyle ticari ilişkileri bulunan veya aynı bölgede bulunan diğer ülkelerin ekonomik ve siyasi açıdan istikrarlı ve güvenli olmasını tercih etmektedir.

Ayrıca, büyük/güçlü ülkeler askeri güç kullanmanın maliyetine ve uluslararası toplumun tepkilerine maruz kalmamak için çok uluslu şirketleri, küçük/zayıf devletleri, kamu diplomasi ve istihbaratını yürüten vakıflarını ve terör örgütlerini de kullanarak amaçlarına ulaşmayı tercih etmektedirler. Bu bağlamda, yumuşak güce sahip ülkeler diğer ülkelerle arasındaki ekonomik bağımlılığı, uluslararası şirketlerinin faaliyetlerini, zayıf ülkelerdeki etnik veya milliyetçi duyguları, dolayısıyla teknolojinin yaygınlaşmasını da kullanmakta ve gerektiği zaman uluslararası gündemi ustalıkla değiştirmektedir.

Almanya’nın Yumuşak Güç Kullanımı ve Kamu Politikası Uygulamaları

Berlin Duvarının yıkılmasından sonra ortaya çıkan birleşik ve güçlü Almanya’nın Birliğin doğal ve gayri resmi lideri olabilme potansiyeli söz konusu ülkenin kötü geçmişi düşünüldüğünde özellikle diğer büyük ülkeler Fransa ve İngiltere’yi korkutmuştur . İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendini Batılı sistem içinde sivil bir güç olarak konumlandıran Almanya, bütünleşme süreci boyunca, kurumsal yapının ve işbirliğinin insan haklarından silahsızlanmaya kadar geniş bir yelpazedeki alanında Avrupa’nın lokomotifi olarak hareket etmiştir. Her iki dünya savaşının yarattığı kötü ve olumsuz sonuçları silahlanma ve güç kullanımından bahsetmek yerine özellikle “insan hakları, demokrasi ve düşünce özgürlüğü ”kavram setini gündeme taşıyarak diğer ülkelerin nezdindeki olumsuz imajını düzeltmeyi amaçlamıştır. Bu bağlamda Alman dış politikası yumuşak gücün kullanımına son derece uygun örnek olarak karşımıza çıkmıştır.

Almanya, eğitime ve teknik gelişmeye ciddi anlamda önem vererek tüm dünyaya yayılmış çok sayıdaki Alman okulunun pedagojik ve akademik etkileri ile ülkeleri etkilemeye çalışmıştır. Ayrıca Alman vakıfları söz konusu ülkelerin siyasi elitleri, iş dünyası, medya, dini kuruluşlar, dernekler, akademik kurumları ve okulları ile hem işbirliğini hem eğitimi ve demokrasinin gelişmesini destekleyerek ülke karar verici mekanizmaları etkilemiştir. Bu çerçeveden bakıldığında Alman dış politikasına yön veren ve BND’nin ileri karakolları olarak görevlendirilen Alman Vakıflarının faaliyetleri ile Almanya; Türkiye’de hükümetleri/siyasalı etkileyerek kendi çıkar politikalarını ve uygulamalarını benimsetmeyi başarmıştır.

Alman İstihbarat Teşkilatı BND ve Alman İstihbaratçıları

Aralık 2002’de “faili meçhul” bir cinayete kurban giden gerçek Türk aydını merhum Necip Hablemitoğlu; Alman istihbaratçısını şu cümlelerle tanımlamıştır. “Türkiye’de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyeti gerçekleştiren; toplumsal-siyasal-ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyeti sürdüren; yerel basında, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sendikalarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “etki ajanı” ve “Alman sempatizanı” yetiştiren; şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, yasal derneklerden siyasal partilere uzanan çizgide Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyet’in tüm değerlerine karşı olan, ulus devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan –deyim uygunsa– bir avuç Alman.”

Elbette Türk istihbarat birimleri, Almanya’nın ülkemiz içinde ya da Türkiye ile çıkar çatışmasına girdiği bölge/ülke ve coğrafyalardaki “Beşinci Kol” faaliyetlerinin farkındaydılar. Ancak ne var ki, gerek bürokrasideki zayıflık ya da “bu iş benim boyumu aşar” mantığı, üst siyasal baskılar, siyasetçilere olan güvensizlikle birlikte mevcut istihbarat kuruluşları arasında olumsuz rekabet ve koordinasyonsuzluk gibi pek çok nedenlerle önleyici stratejiler devreye sokul(a)mamıştır. Merhum Hablemitoğlu bu durumu; “Türk istihbarat birimleri arasında yıllardır var olduğu bilinen “Çerkezci”, “Gürcücü”, “Arnavutçu” vb. kadrolaşma hareketi, 12 Eylül 1980 sonrasında Fethullahçılar’ın ve Nakşibendiler’in de devreye girmesiyle daha da sakil bir çeşitlilik kazanmıştır” şeklinde ifade etmiştir . Hablemitoğlu; “Türkiye’de yürütülen Alman ve ABD orijinli espiyonaj faaliyetlerinin üzerine gidilmemesi de, istihbarat birimlerindeki bu etnik ve dinsel zafiyetin bir sonucudur” ifadesine yer vermiştir.

Kısaca Alman İstihbarat teşkilatları; Almanya’nın birbirleriyle koordinasyonlu biçimde faaliyet gösteren, genel emniyet hizmet sınıfından ayrı üç grupta kümelenen farklı istihbarat örgütleridir. Başbakanlığa bağlı Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst-BND); İçişleri Bakanlığı’na bağlı Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı (Bundesamt für Verfassungsschutz-BfV) ile 16 ayrı Anayasayı Koruma Eyalet Teşkilâtı (Landesamt für Verfassungsschutz-LfV) ile ayrıca Enformasyon Teknolojisi Güvenliği Federal Teşkilâtı (Bundesamt für Sicherheit in der Informationstechnik-BSI); Savunma Bakanlığı’na bağlı Federal Silahlı Kuvvetler İstihbarat Teşkilâtı (Amt für Nachrichtenwesen der Bundeswehr-ANBw), Federal Silahlı Kuvvetler Radyo İzleme Teşkilâtı (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr-AFMBw), Askeri Güvenlik Servisi (Militaerischer Abschirmdienst-MAD) olarak sıralanmaktadır.

Federal Hükûmet tarafından yayımlanan 27 Haziran 1973 tarihli İşbirliği Tüzüğü ile tüm bu istihbarat örgütlerinin işbirliği esasları belirlenmiş olup, bir de yetkili koordinatörlük tesis edilmiştir. Almanya’nın Federal İstihbarat Servisi olan BND (Bundesnachrichtendienst), doğrudan Başbakanlık’a bağlıdır ve Almanya dışı Espiyonaj, K/Espiyonaj faaliyetlerini yürütmekle yükümlüdür . BND, Almanya’nın dışarıda güvenliğini, refahının ve özgürlüğünün devamı/düzene sokulmasında ülkenin çıkarlarına paralel bilinen/bilinmeyen dış tehlikeler konusunda çalışan erken uyarı ve ön alma sistemidir.

Yanı sıra BND için şu tanımlamayı da yapabiliriz. BND: yayılmacı Alman emperyalizminin pan-germanist hedefler doğrultusunda belirlediği bölge/coğrafya ve hedef ülkelerde Alman Vakıflarını ileri karakol olarak kullanarak Alman devlet çıkarlarını gerçekleştirme noktasında son derece aktif ve başarılı bir organizmadır. Yayılmacı Alman dış politikasının temelinde yerel kültürlerin yaşatılması adı altında etnik kimliklerin azınlık olarak değerlendirilip birer büyük sorun haline dönüştürülmesi fikri yatmaktadır ve Alman Vakıflarınca devşirilmiş siyasiler bu politikaların hayata geçirilmesinde etkin rol oynamaktadırlar. Bu bağlamda Alman devleti, Lozan Antlaşması’nın ilgili maddelerine aykırı hareket etmektedir. BND için hedef ülkede etki ajanı bulmak hele hele Türkiye’de zor değildir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında C.I.A. tarafından yeniden yapılandırılan BND, özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya’ya karşı faaliyet gösterdiği “Soğuk Savaş” döneminde çok sayıda çalışana sahip olmakla birlikte aynı zamanda anti-komünist karakterde fakat Almanya’nın kısmen müttefik işgali altında bulunması nedeniyle bağımlı bir yapıya sahiptir. A.B.D. tarafından Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyelerine yönelik casusluk-kışkırtma-propaganda amacıyla Alman topraklarında konuşlandırılan “Hür Avrupa Radyosu”, “Özgürlük Radyosu”, “Sovyetler Birliği’ni Öğrenme Enstitüsü” gibi kuruluşlar, BND için deneyim kazanılan “staj yerleri” olarak önem taşımıştır. On personelinden biri askeri istihbaratçılardan oluşan BND, günümüzde personel açığı yaşamakla birlikte özellikle Ukrayna ve bazı ülkelerin teknolojik, askeri, ekonomik gelişmelerini takip etmekte son derece zayıf olduğu ileri sürülmektedir.

Son teknolojik araçlara sahip BND’nin, ülke dışında 1500 kadrolu personeli mevcuttur. Batılı istihbarat servislerinin yanı sıra ve onlardan farklı olarak, İran, Irak, Libya ve Çin Halk Cumhuriyeti istihbarat servisleri ile de ikili istihbarat antlaşmalarına (eğitim ve bilgi değişimi dâhil) taraf olarak büyük güç ve etkinlik kazanan BND, dünyanın hemen her tarafındaki istasyonlarından gelen durum raporlarını, son durum değerlendirmesi ile birlikte, günde iki sefer Başbakanlık, Dışişleri, İçişleri ve diğer ilgili kurumlara iletmekle yükümlüdür. BND, Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar, gerek bu ülkede ve gerekse Doğu Almanya’da, Romanya’da, Yugoslavya’da, Polonya’da, Türkiye’de ağırlıklı casusluk faaliyetleri gösterirken; Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra faaliyetlerini küresel boyuta taşımış; yanı sıra bölgesel faaliyetlere de özel bir önem vermiştir. Doğu Almanya’nın koparılması ve iki Almanya’nın birleştirilmesi; Slovenya’nın ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını ilân etmesi; Arnavutluk, Bosna ve Kosova’daki gelişmeler, Türkiye’deki etnik ve dinsel ayrılıkların derinleştirilmesi, BND’nin deyim yerindeyse rüştünü ispat ettiği bölgesel faaliyetler kapsamında yer alır . BND’nin rüştünü ispat ettiği bölgesel faaliyetler arasında ifşa olan silah sevkiyatları ve diğer faaliyetleri şu şekildedir.

BND: 1966-69 yıllarında kurulan büyük koalisyon döneminde, meşhur Reinhard Gehlen’den sonra BND’nin başkanlığını yapan Gerhard Wesel’in anılarından elde edilen bilgiler doğrultusunda; BND’nin Merex şirketi üzerinden yaptığı silah sevkiyatları ve Alman çıkarlarının o dönemde nereleri ve neleri kapsadığını şu şekilde öğreniyoruz. 1967-1970 Kanlı Biafra İç Savaşı 2 milyon insanın öldüğü dönemde her iki tarafa Alman ordusunun G-3 tüfeklerinin ve cephanelerinin sevkiyatının gerçekleştirilmesi; 1966 yılı BM’de Rodezya’ya yani şimdiki Zimbabve her türlü ambargonun olduğu dönemde, Ian Smith yönetimindeki azınlık hükümetine araç ve silah sevkiyatı; Güney Afrika beyaz ırkçı hükümetine yapılan silah sevkiyatı; 1948 İsrail devletinin kuruluşundan itibaren Ürdün’e silah sevkiyatı; Çin’e atom bombası yapımında yardımcı olmak adına 20 ton uranyum örneklerinin gönderilmesi; Yunanistan’da askeri cuntanın hâkim olduğu dönem boyunca silah sevkiyatı; 1975-76’da Irak Emniyet Genel Müdürü ve İstihbarat Başkanı Fadıl el Berrak ile temasın ardından Telemit Elektronik GmbH üzerinden silah teçhizatın sevkiyatı ile 1978 verilerine göre Irak, Japonya’dan sonra ilk dış ticaret ortağı haline gelmesindeki rolü; Telemit Elektronik GmbH üzerinden 1980-83 arası Irak’a teslimatı yapılan silah teçhizatın 24 milyon markı bulduğu; Aynı yıllarda BND’nin Ortadoğu uzmanı Dr. Peter Roell yönetiminde, yukarı Bavyera’da yer alan Haarsee şehrindeki tesislerde Iraklı istihbarat subaylarının eğitimlerinin verildiği; Arnavutluk lideri Enver Hoca’nın 1985’de ölümünden sonra, 1987-88’de önce Bavyera başbakanı Franz Josef Straus, ardından dış işleri bakanı Hans Dietrich Gencher’in Arnavutluk ziyareti ve iki BND subayının Tiran’a SIGURMI’yi SHIK’e dönüştürme çalışmaları; BND ve MAD (askeri istihbarat) 1991’de, Tiran’a muharebe, dinleme ve operasyon teknikleri için ekipmanların gönderildiği; Tiran BND bürosuna kayıtlı 20 MIG-21 savaş uçağı motorlarının olduğu askeri teknolojik sevkiyatları sıralamak gerekmektedir.

Bunun yanı sıra 1992’de Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından terör ve cinayet örgütü olarak yasaklı terör listesine alınan UÇK’yı desteklendiği, pek çok UÇK komutanının eğitimini üstlendikleri bir gerçektir. BND, 1992-95 arasında Yugoslavya’nın dağılma sürecinde özellikle Bosna Hersek’te yaşanan iç savaşta Hırvatlara destek vermiştir. Bununla beraber ABD’li bakan Colin Powel’in 5 Şubat 2003’te BM Genel Kuruluna sunduğu Irak’ın Kitle İmha Silahlarına sahip olduğu bilgisi BND tarafından servis edilmiştir. BND’nin 1996’dan itibaren Mısır, İsrail, Ürdün ve Filistin üzerinde yoğunlaştığı; Türkiye, Suriye, Irak arasındaki sözde haksız su politikalarında çalışmalar yürüttüğü; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’ye özel ilgi ve çalışmalar yürüttüğü bilinmektedir. BND’in Suriye İç Savaşı başlamasından CIA ile koordineli şekilde çalıştığını ve ayrıntılı operasyonlar gerçekleştirmişlerdir.

Alman diplomatların yanı sıra, Federal Hükümet’ten maaş alarak yurt dışında görevlendirilen görevlilerin tümü, BND “hizmet içi akademisinde” gidecekleri ülke ile ilgili eğitime tabi tutulur. Ayrıca, Almanya’nın yurt dışındaki sefaretlerinde görev yapan genellikle ikinci, üçüncü ve dördüncü sekreterlerin, ataşelerin ve müsteşarların tamamının, hedef ülkelerde ise Büyükelçilerin de BND’nin kadrolu bağlantılı elemanları arasından atanmaktadır. Özellikle 1970’li yıllardan günümüze Türkiye’de görev yapan Alman Büyükelçilerinin tamamının bağlantılı BND elemanı oldukları; Türkiye’de görev yapan Alman gazetecilerin ise doğrudan sözleşmeli BND elemanı oldukları kaydedilmektedir. BND, kuruluşu ve kadrosu itibariyle ırkçı eski/yeni Nazilerden oluşur.

Dönemin Başbakanı Konrad Adenauer’in, BND’nin başına, Hitler’in Doğu Cephesi İstihbarat Şefi General Reinhard Gehlen’i getirmesi ile başlayan ırkçı gelenek, bugün de ödünsüz sürdürülmektedir. Örneğin 2000 yılında göreve atanan Alman Büyükelçi Dr. Rudolf Schmidt, dönemin Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem’i ziyaret bile etmeden, 21 Mart’ta Barzani’nin temsilcisi tarafından Ankara’da verilen resepsiyona katılmıştır. Bu minvalde bir başka örnek ise 1990’lı yıllarda pek çok Alman siyasetçi hatta bunların yanında devleti temsil eden görevliler, henüz daha Türk dış işleri bakanlığına gitmeden önce ya Diyarbakır ya da doğu illerinden birinde belediye başkanı ziyaretlerinde bulunmuşlardır. Kürtçülüğün silahlı kolu bölücü terör örgütü mensupları ve sözde siyasi kolu olan DEP, DEHAP, HADEP, YEŞİL-SOL ve DEM’lilerle görüşmeler gerçekleştirmişlerdir.

Bir başka benzer örnek Alman Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleştirilmiştir. 8 Nisan 2000’de dönemin Cumhurbaşkanı Johannes Rau, Türk devlet yetkililerinden önce gerçekleştirdiği bir dizi görüşme ve basın açıklaması dönemin gazetelerinde şu şekilde yer almıştır: “Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, dün insan hakları örgütleri ile bir toplantı yaptı. Toplantıya, Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, TİHV Genel Başkanı Yavuz Önen, ÇHD Gn. Başkanı Ali Ersin Gür, TİHAK Başkanı Nevzat Helvacı, Avukat Yusuf Alataş ve İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Başkanı Prof.Dr. İonna Kuçuradi katıldı. Türkiye’deki insan hakları, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, demokratikleşme, yargı reformu ve işkence konularının gündeme geldiği toplantıda Alman Cumhurbaşkanı Rau, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı M. Ali İrtemçelik’in geçtiğimiz yıl Kasım ayında NGO’larla yaptığı toplantının devamının gelip gelmediğini sordu.

Türkiye’de NGO’larla siyasi irade arasında bir kopukluk olduğu ve NGO’ların düşüncelerinin kaale alınmadığı tespitini yapan Rau’nun, ‘siyasi iradenin NGO’ların düşüncelerini dikkate alması gerekir’ dediği belirtildi. Türkiye’deki insan hakları sorunlarının çözümlenmesinde asıl görevin Türkiye’nin iç kamuoyuna düştüğünü belirten Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, bu bağlamda DIŞ DİNAMİKLERİN de önemli olduğunu kaydetti. Ensaroğlu, AB üyesi ülkelerin, Türkiye’nin insan hakları ihlallerine ilkeli ve KUŞATICI yaklaşmalarını, seçici davranmamalarını, insan haklarının uluslararası çıkarlara feda edilmemesini istedi. İnsan hakları alanındaki adımlarda ulusal ve uluslararası demokratik kamuoyuna güvendiklerini belirten İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül ise, bu faktörün insan hakları standardının gelişmesinin önünü açacağını ifade etti.”

Türkiye’deki Alman devletinin temsilcileri, gerçekte BND mensubu olup, bir kısmı diplomatik dokunulmazlık kapsamında, bir kısmı gazeteci, akademisyen (arkeolog, dilbilimci, Türkolog, siyaset bilimci, çevre bilimci, ekonomist, sosyolog, etnolog ve ilahiyatçı ağırlıklı), araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler. Özellikle 1950 yılından itibaren BND görevlilerinin Türkiye’ye uzman, danışman, tekniker, diplomat, din adamı, gazeteci, büyükelçilik/konsolosluk elemanı, arkeolog, STK üyesi olarak giriş yaptıkları gözlenmiştir. BND’nin, arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen Üniversitesi ile Türkiye’deki Üniversitelerin arkeoloji bölümleri ve arkeologları arasındaki ilişkiler ve son olarak Göbekli Tepe çalışmalarında ne derece takip edilmekte ve kontrol altındadır?

Alman Vakıflarınca ülkemizde kullanılan kişiler genellikle akademisyen, araştırmacı, sendika ve sendikacılar, jeoloji ve maden mühendisleri olarak farklı meslek gruplarından ve gazetecilerden oluşan geniş bir ağa sahiptirler.

BND’nin İleri Karakolları Alman Vakıfları ve Türkiye Faaliyetleri

Almanların, Türkiye özellikle pan-german düşüncesinin İstanbul’a olan ilgisi ve tabiki petrolün keşfi ile birlikte Ortadoğu’ya olan ilginin köklerinin 1840’lı yıllara dayanır. Alman devletinin bu yıllarda İstanbul’a olan ilgisini ise Alman Hastanesi, Alman Lisesi, Goethe Enstitüsü ve Alman Kilisesinin yapılmasıyla başladığı bilinir . Alman siyasi partilerine bağlı vakıflar genellikle 5 tanesi bilinmekle birlikte esasen BND tarafından yönlendirilen toplamda 57 aktif vakıf bulunmaktadır. Bunun dışında sözde akademik ve bilimsel araştırmalar, raporlar hazırlayan SWP Berlin ve saha araştırmaları konusunda oldukça dikkat çeken Rawest de öne çıkanlar arasındadır.

Almanya’da her siyasi partinin kendine bağlı daha doğru ifadeyle Alman devletinin çıkarlarına yönelik fonlanarak çalışan vakıfları vardır. Bunların en önemlileri olarak Hristiyan Demokratlar (CDU) Konrad Adanauer Vakfı, Sosyal Demokratlar (SPD) Friedrich Ebert Vakfı, Liberaller (FDP) Friedrich Neuman Vakfı, Yeşiller (Die Grüne) Heinrich Böll Vakfı öne çıkar. Yanı sıra Körber Vakfı, Alexander von Humboldt Vakfı, Hans Seidel Vakfı ile Alman Orient Enstitüsü, Goethe Enstitüsü, Alman Kültür Merkezi, Georg Eckert Enstitüsü, Fian Örgütü, SWP Berlin ve Rawest kuruluşu da mutlaka izlenmesi gereken Alman Vakıfları ve merkezleri arasındadır.

Alman “derin devletini” en iyi tanıyan Türk akademisyenlerinden Dr. Yavuz Dedegil, BND ve Alman vakıfları arasındaki organik ilişkiyi şu cümlelerle değerlendirir: “Eyaletler ve özellikle federal düzeyde ise, kamuoyunu yönlendirme daha büyük boyutlardadır. Prof.Dr. Schmith-Eenboom, Undercover isimli kitabında, bütün Alman medyası ile devlet istihbarat teşkilâtı arasındaki geniş ilişkileri sıralamıştır. Alman İstihbarat Teşkilâtı (BND), medya içinde doğrudan elemanlara sahip olduğu gibi, ‘DPA’ veya ‘Reuters’ gibi enternasyonal çalışan haber ajansları ile organik bağlar içindedir. İstihbarat teşkilâtı kendi içinde ‘haber fabrikaları’ kurmuştur ve istediği haberleri değiştirmekte veya kendisi üretmektedir. Bu meyanda Alman siyasi partilerinin ‘kendi vakıflarının’ da, birinci derecede federal yönetim tarafından finanse edildiği ve devletin ‘sivil toplum örgütlerini’ oluşturdukları da bilinmelidir”.

Merhum Dr. Necip Hablemitoğlu, “Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu” isimli çalışmasında Türkiye’deki yabancı Vakıflar ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunur: “Türkiye, Vakıflar mevzuatının kesinlikle izin vermemesine rağmen, gelmiş geçmiş hükûmetlerin siyasal irade ve kararlılık gösterememeleri nedeniyle, Alman vakıflarının casusluk ve kışkırtma faaliyetlerine göz yummak konumundadır. Aynı şekilde, Alman ya da ABD vakıf ya da resmi kurumları ile birebir parasal ilişki ve işbirliği içinde olan Türk dernek ve vakıflarının da yerine getirmeleri gereken zorunlu prosedürlere uymadıkları bilinmektedir. Siyasal irade ve kararlılık yokluğu, yabancı istihbaratçıları ve yerli işbirlikçilerini giderek pervasızlaştırmaktadır: Tam bağımsızlık kavramının içi boşaltılırken, ulusal egemenlik ilkesi ise, giderek Berlin’e veya Washington’a ya da Brüksel’e koşulsuz teslimiyet ilkesine dönüştürülmektedir. Yabancı vakıfların ve yerli işbirlikçileri küreselleşmeci NGO’ların yarattığı bu rahatsızlık, 8. Beş Yıllık Plan’da da ifadesini bulmuştur; ancak nedense gereği bir türlü yapılmamaktadır.”

Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan ‘taşeron’ NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf (ırkçı CSU ve solcu PDS dışında) rejimle sorunsuz mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Alman Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükümetin ‘Politik Eğitim Fonu’ndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri tamamı Federal Hükümet tarafından karşılanır. Resmen Alman Hükümeti’nden yardım alan söz konusu vakıflar, dış ülkelere “Hükümet Dışı Sivil Toplum Örgütleri” yani NGO olarak takdim edilir. İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluklardan yararlanarak, her biri birer “taşeronun taşeronu” yasal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Alman vakıflarının yıkıcı-bölücü ve casusluk faaliyetlerine karşı ilk kez Türk kamuoyunu bilgilendirerek uyaran Türkiye’nin tek Doğu bilimcisi Tamer Bacınoğlu, söz konusu vakıflarla ilgili şu çok önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:“… Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO’lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir. Alman Dışişleri Bakanlığı’nın…Yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür ‘gizleme projeleri’ kullanabileceği üzerine bir dizi ‘pratik örnek’ verilmektedir. Politik Vakıfların bu bağlamda ‘diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları’ en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.

Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm’in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükûmet sorunu değil, ‘yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti’ olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A- ‘Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak’ ve buna paralel olarak ‘Kürtçü gruplar’ ile Almanya arasında köprü kurmak. B- ‘Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek’ ve buna paralel olarak İslâmcılar ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- ‘Alevilerin aşırı İslam’a karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak’. İkinci maddedeki etkinlikler, ‘Türkiye’de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak’ amacıyla Almanya’da adı var, kendi yok federal sistemi Türkiye’ye tanıtmayı hedefler. FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı, federalizmi tanıtma’ çabalarını genelde Batı Anadolu’da yürütürken, Yeşillerin Heinrich Böll Vakfı federal yönetimin nimetlerini Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir.

Yeşiller’in bu vakfı şu sıralar, Türkiye’nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi ‘araştırma’ enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha ‘dünya çapında’ bir yaklaşımla ‘Türkiye’de sivil toplum kurulabilmesi’ için çaba gösterirken, daha çok ‘ekonomi ağırlıklı diyalog arayışında olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye’de ‘İslâm’ı demokrasiyle barıştırmak’ yolunda en kapsamlı projeler ise CDU’nun Konrad Adenauer Vakfı’nca yaşama geçiriliyor. Vakıf ajandasının üçüncü maddesi, ‘yerli köprübaşları oluşturmayı’ öngörür.

Almanya’ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman ‘kalkındırma yardımı’, bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır. Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır…. Almanya kökenli vakıflar, ‘biz NGO’yuz’ diyor. Ancak ‘sivil toplum’, ‘küresel ekonomi’ ve ‘insan hakları’ için uğraşı verdiklerini iddia ederken, ‘Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır’ da diyebiliyorlar. Hepsi de ‘dost ve müttefik Almanya’ hesabına çalışıyor. Söylev’deki ‘Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette…” Sözleri son derece uyarıcı nitelikte ve asla unutulmaması gereken konudur.

Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Aralık 2000’de yayınlanan “Yeni Türkiye Konsepti”, Alman vakıflarına, rutin faaliyetlerinin yanında –özellikle casusluk ağırlıklı- yeni görevler yüklemiştir. Raporda bahsedilen yeni Türkiye Konseptinde özetle: “Lider sultası altındaki partilerle Türkiye’de sivil toplum inşa edilemez. Örgütlenme tabandan başlatılmalı; yerel düzlemde örgütlenmelere gidilmeli, özellikle köylü hareketlerine öncelik tanınmalıdır. Türk halkı bu konularda tecrübesiz olduğu için, Alman NGO’lar teorik, parasal ve lojistik yardım sunmalıdırlar”.

Heinrich Böll Vakfı Türkiye’deki İlişkileri ve Faaliyetleri

Alman Yeşiller Partisi’ne bağlı Heinrich Böll Vakfı, BND’nin Türkiye’deki espiyonaj faaliyetleri kapsamında en çok kullandığı ileri karakol olarak dikkat çekmektedir. Türkiye’de en aşırı sağdan en aşırı soluna, ikinci cumhuriyetçilerden etnik bölücü Kürtçülere uzanan çizgide, ortak paydası Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı olan tüm birey ve örgütleri bir araya getirme, ortak platformlar oluşturma çabası içindedir. 1988’de Berlin’de kurulan Heinrich Böll Vakfı’nın, tıpkı diğer vakıflar gibi, Alman iç politikasına karışması yasaktır. Hükûmetin öngördüğü sınırlar içinde, misyonunun gereğini yerine getirmede, tıpkı diğer vakıflar gibi, oldukça özgürdür. Vakfın Almanya faaliyetleri, iki bölümden oluşmaktadır:

Gerçek Almanlara yönelik faaliyetler; “yabancılar”a (Burada yabancılardankasıt yüksek oranda Türklerdir) yönelik faaliyetler. Birinci bölüme yönelik faaliyetler, apolitik çevre projelerinden ibarettir. İkinci bölümdeki faaliyetlerin ağırlık noktasını ise Türkler oluşturmaktadır. Böll Vakfı, bu kapsamda, Türkiye karşıtı tüm etnik, ideolojik ve dinsel yapılanmaların (PKK, Ermeniler, Süryaniler, Pontusçular, Keldaniler, Yezidiler, Milli Görüşçüler, Kaplancılar, Fethullahçılar, Süleymancılar, Nizam-ı Âlemciler, DHKP-C, Tikkocular, Bölücü Kürtçü Terör Örgütü ve şemsiyesi altındaki ayrılıkçı/bölücü oluşumlar) yanı sıra, Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı, Protestan ve Katolik Kilise Akademileriyle yine bunlara bağlı haber ajansları ve diğer medya kuruluşları ile koordineli organik ilişki içindedir. Vakfın Almanya faaliyetlerinin finansmanı, İçişleri Bakanlığı’nın “global fonları” ve değişik bakanlıkların proje güdümlü kaynaklarından karşılanmaktadır.

Heinrich Böll Vakfı, Türkiye’de uzmanlaştığı başlıca üç konuda faaliyet göstermektedir: Birincisi, “insan hakları” konusu ki, en yoğun işbirliği yaptıkları Türk sivil toplum kuruluşları arasında İstanbul Barosu, Diyarbakır Barosu, İnsan Hakları Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, KOMKAR, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, Alternatif Toplum Merkezi, Mazlum-Der, Türkiye İnsan Hakları Vakfı vd. bulunmaktadır. Bu kuruluşlarla müşterek panel, sempozyum, atölye çalışmaları ve benzeri etkinliklerde, Yücel Sayman, Hüsnü Öndül, Hasip Kaplan, Murat Bozlak, Şanar Yurtapan gibi isimlerin yanı sıra, Claudia Roth, Angelika Graf, Jonathan Sugden gibi Türkiye karşıtı olarak tanınan Avrupalı parlamenterlere, gazetecilere rastlamak mümkündür.

İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Azınlık Hakları Çalışma Grubu’nun Heinrich Böll Vakfı işbirliğiyle 8-9 Haziran 2001’de İstanbul’da gerçekleştirdiği etkinliklerden biri olan “Ulusal, Ulusal-üstü ve Uluslararası Hukukta AZINLIK HAKLARI (Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Lozan Antlaşması)” konulu sempozyum, gerek zamanlama, gerek katılımcılar ve gerekse tebliğ konuları itibariyle oldukça dikkat çekicidir. Vakfın işbirliği içinde olduğu diğer dış kuruluşlar arasında, Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) İstanbul Ofisi ve özellikle de Almanya Şubesi 27, İstanbul Orient Enstitüsü, Konrad Adenauer Vakfı ve diğerleri (Kurdish Human Right Projects, PKK-ERNK, International Comittee of the Red Cross, International Centre for Human Rights and Democratic Development) başı çekmektedir.

Vakfın ikinci faaliyet konusu, “çevre sorunları” üzerinedir. Vakfın bu konudaki hedefi, Türkiye’de sanayileşmenin, madenciliğin ve enerji kapsamında hidroelektrik santrallerin karşısında, bilimsel ve akılcı bir çevrecilik yerine; salt tepkisel ve duygusal boyutlarda bir çevrecilik hareketine dinamizm kazandırmak ve oluşturulan bu dinamik güçleri, Almanya’nın çıkarları lehinde, Türkiye’ye karşı koz olarak kullanılması vardır. Böll Vakfı, Almanya’nın ekonomik çıkarları doğrultusunda faaliyet gösteren sözde çevreci FIAN örgütü ile de ilişkilidir. Vakfın üçüncü uzmanlık konusu ise, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını, süratle küreselleşmeci NGO çizgisine çekmektir.

Yeşillerin fonladığı Heinrich Böll Vakfı, üniversite protestoları, küçük çaplı ayaklanmalar, LGBT organizasyonları, medya, sinema ve kısa film yarışmaları ile medya özgürlüğü, etnik kimlikler/halklar, haklar ve özgürlükler gibi konularda oldukça aktiftirler. Heinrich Böll Vakfı İstanbul şubesinin resmi sayfasına girdiğinizde LGBT çalışmaları ile ilgili şu etkinliği görmek mümkündür. “LGBT: How LGBT + İndividuals were criminalized with the withdrausal of the İstanbul Convention?”, ve “The Boğaziçi Resistence: The Matter Circles Back to Queers” adında 24 Haziran 2022 tarihli çalışmasını görebilirsiniz.

Açık kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda Heinrich Böll Vakfı’nın 2021’de fonladığı ve saha araştırmasını Rawest’e yaptırdığı “Kürtlerde Değerler ve Tutumlar Araştırması” isimli rapor önemli ayrıntılar içermektedir.Rawest ’in, resmi sayfasında işlenen raporun tanıtımında: “Heinrich Böll Stiftung/Vakfı’nın Türkiye Temsilciliği’nin iş birliği ve Rawest Araştırma’nın saha desteğiyle yürütülen çalışma; Türkiye’deki 11 şehirde, 18 yaş üzeri Kürtlerin değer yargılarını ve tutumlarını daha yakından anlamayı, birbirleri ve Türkiye toplumu ile aralarındaki benzerlik ve farklılıkları görmeyi ve göstermeyi amaçlıyor” ifadelerine yer verilmiştir.

Türkiye’yi Iraklaştırmak, Suriyeleştirmek, “Kolektif terör-terörizme” maruz bırakmak için büyük çaba vardır. Rapordan anladığımız Türkiye’nin “Daha Türkiyeli bir Kürtlük inşası” ile Avrupa’nın kontrolünde bir federalleşmeye götürülmesidir.

German Marshall Vakfı

Heinrich Böll Vakfı, özellikle Türkiye’deki etnik kimliklerle ilgili ciddi çalışmaları olan esasında German Marshall ile de ilişkilidir. Özellikle bu ilişkinin Ukrayna’daki “maydan” olaylarında, Ukrayna devlet başkanı Zelensky ve Kiew Belediye başkanı Almanya adına yıllarca profesyonel boks yapan Wladimir Kliçko her iki vakfın ortaklaşa çalışmalarından biridir. German Marshall Vakfı her ne kadar ağırlığını ABD’de sürdürse de ABD-Almanya ortak çıkarlarına hizmet eden vakıflar olarak öne çıkmaktadır. Bu haliyle GMF, tüm vakıfların üzerinde şemsiye konumundadır.

Siyasi parti ve siyasilerle olan ilişkiler, muhalif kanatlarla ve uç kesimlerle özellikle ayrılıkçı Kürtçü bölücü terör örgütünün sözde siyasi uzantılarla gerçekleştirdikleri dirsek teması oldukça yakın/sıkı şekilde bu vakıflar aracılığıyla yürütülür. GMF’un çeşitli fonları alarak gerçekleştirdiği bir dizi etkinlikleri şu şekilde sıralamak mümkündür: “Balkan Demokrasisi”, “Karadeniz İş Birliği”, “Tematik Grup Desteleri”, “Almanya Programları”, “Göç ve Entegrasyon”, Stratejik desteklerdir. Özellikle NATO’ya bağlılığı kanıtlanmış siyasetçiler ve gruplara yönelik maddi yardımlarda bulunur. GMF’un en öne çıkan maddesi“bireysel girişimcilik için destek, antidemokratik ülkelerdeki milli aparatlara zarar gelmemesi için Alman bankalarında açılan hesaplardan ödeneklerin yapılması” diyebiliriz. Fonlanacak kişilerde aranan temel özelliklerden en önemlisi Rusya-Çin karşıtı NATO ABD sempatizanı olmaktır. Bunlara ayrılan aylık fon bütçe miktarının 150 Bin € üzerinde olduğu belirtiliyor.

Türkiye’de Dini Vakıflar, sokak hareketleri, medya kuruluşları, muhalif parti hareketleri, yeni parti oluşumları ile ilgilenmek yerine doğrudan “yeni ve farklı” üzerinden gider. Bütçesinin çoğu kez Alman üniversiteleri üzerinden proje ve düşünce toplantıları destekleriyle kullandırılmaktadır. Almanya Bochum Üniversitesi bu alanda Dini Vakıflar ve özellikle FETÖ ile iltisaklı akademisyenler için uygun eğitim kurumlarındandır. Diğer üniversitelerinden Bielefeld, Wuppertal, Berlin Hür üniversiteleri etnik siyasi kimlikler üzerinde de çalışırlar.
Heinrich Böll Vakfının bir diğer birlikte çalıştığı vakıf ise “German Motion Picture Fund” yani Alman Film Vakfıdır. Özellikle “Göçmenler, LGBT, Kadın ve Feminizm Hareketleri” gibi alanlarda oldukça etkin olmakla beraber toplumsal farkındalık çalışmalarını da önemle sürdürürler. Özellikle kısa metrajlı filmler için ayrılan yıllık ödeneğin 30 milyon € üzerindedir.Her yıl 100 kısa film için %10 destek verilmektedir.

Friedrich Ebert Vakfı Türkiye’deki İlişkileri ve Faaliyetleri

BND’nin ileri karakollarından olan Alman vakıflarından bir diğeri de SDP’ye bağlı, merkezi Bonn’da bulunan Friedrich Ebert Vakfı’dır. Vakfın asli görevlerinden biri, Almanya’daki Türklerin arasında yürütülen çalışmaların yanı sıra, Türkiye’deki faaliyetlerin bilimsel sonuçlarının rapor halinde Alman Hükümeti’ne sunulmasıdır. Bu raporlar okunduğunda Ebert Vakfı’nın Alman emperyalizmine hizmet ettiği açıkça ortadadır. Friedrich Ebert Vakfının Türkiye’deki ağırlıklı olarak faaliyet alanları: çalışma ekonomisi ve sendikalar üzerinedir. Türkiye’de iç/dış göç, işçiler, sendikalar, toplumsal ve ekonomik değişim, sendikalarda kadın eğitimi, sendikal eğitim teknikleri, endüstri ilişkileri, işsizlik ve eksik işgücü sorunları, üniversiteler ve sendikalar arasındaki ilişkiler, sosyal demokrat istihdam politikaları gibi konu başlıklarını içeren çok sayıda bilimsel toplantı düzenlenmiştir.

Bu Alman Vakfı, Sosyal Demokratlardan oluşan muhalif kanat siyasi partiler ve siyasilerle ilişkilidir. Türkiye’de bu kanadı CHP ve türevleri temsil ederler. Konrad Adanauer, Körber Stiftung, Alexander von Humboldt, Friedrich Neuman, Heinrich Böll, Hans Seidel ve Rosa Luxemburg vakıfları sözde bilimsel çalışma, araştırma ve raporlarla öne çıkıyor gibi görünseler de politik destek veren çalışmalar yaptıkları raporlarından son derece bellidir. Özellikle Alman SWP Berlin Enstitüsü, Türkiye karşıtlığı ile öne çıkmakta ve göç, sığınmacı, göçmen konularında çalışmalar yapmış ve Türkiye’nin bu konularda maddi olarak daha çok desteklenmesi ve Türkiye’de göç, göçmen, sığınmacı karşıtlarını ele alan raporlar hazırlamışlardır.

Friedrich Ebert Vakfı’nın yıllık bütçesi 2023 verilerine göre 200 Milyon avrodur. Yıllık 2262 eğitim adı altında etkinlik düzenler. Bu vakfın sayfasına girdiğinizde karşınıza Türkiye’den fonlanan kişi, kuruluş ve yapılar çıkmaktadır. Bunların öne çıkanları: TESEV – SODEV = Gezi tutukluları ve hak ihlalleri konularında etkinlikler düzenlenmiştir. KÜYEREL = Cengiz Çandar& Jonathan Powell-Teröristlerle Konuşmak kitabının yazarı, çözüm süreci ile ilgili etkinlikler düzenlenmiştir. CHP & TÜSES ile birlikte Selin Sayek Böke, ekonomi programları düzenlenmiştir.

Friedrich Ebert Vakfının organize ettiği ve fonladığı bazı faaliyetler: Büyükçekmece Belediyesi ve Friedrich Ebert Vakfı katkılarıyla “Göç, Göçmenlik ve Yerel Yönetimler Hizmet İçi Eğitim Semineri” Konuşmacı: A. Ünal Çeviköz, Moderatör: Dr. Hasan Akgün. Bakınız 20 Eylül 2022, Arbeit und Leben Hessen Delegasyonu Alman Sendikalar Birliği (DGB), İlke Gökdemir ve Yasemin Ahi, Türkiye-AB-Almanya Göç İlişkisi. Bir diğer etkinlik: Selahattin Demirtaş tutuklanmadan önce Friedrich Ebert Vakfı organizesinde konuşmacı ise Middle East İnstitue. Bir başka etkinlik: We are Hırıng- Friedrich Ebert Vakfı “Media and Public Relations Menager”, Fes Mena Regional Project; Traf-de Unions, Peace and Security Political Femminizm Migration, Climate and Energy, Ekonomic Policy.

Bakınız: Friedrich Ebert Vakfı& Barış Vakfı, Ayşe Betül Çelik, Evren Balta, Mehmet Gürses, KONDA Kamuoyu araştırma şirketi “Kürt Sorununa Toplumsal Bakış” (2010-2022) Raporu. Son olarak bkz: Blicwechsel Contemporary Turkey Studies Türkei A Programe by Stiftung Mercator “Anatomy of a Political Regime” olarak sıralamak mümkündür.

Friedrich Neuman Vakfı ve Türkiye Faaliyetleri

Türkiye’yi etnik ve dinsel açıdan federal bir yapılanmaya götürecek stratejinin taşeronluğunu üstlenmiştir. Yerel yönetimlerin merkezi hükûmet aleyhine güçlendirilmesi, merkezden kopmak isteyen halkların (!) kendi kaderlerini tayin hakkının ifadesi olarak yerel yönetimleri kullanması, ormancılık, KOBİ’ler, çalışan çocuklar, demokratikleşme, insan hakları gibi konular, Naumann Vakfı’nın etkinlik konuları arasında yer alır.Gerek Almanya’daki ve gerekse Türkiye’deki etnik bölücü Kürtçü yapılanmalara Alman Devleti’nin tüm olanaklarını dolaylı olarak sunan bir başka merkez ise, “Tehdit Altındaki Halklar Derneği”dir.

Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten Alman merkezleri de mevcuttur. Örneğin, BND kadrolu rahiplerin en ünlüsü olan Wolfgang Jungheim’in temsilciliğini yaptığı Uluslararası Katolik Barış Hareketi, Alman Protestan Kilisesi Konseyi ise, ülke sınırları içinde PKK ile özdeşleştirilen Türk ve Türkiye düşmanı Alevilik hareketinin yanı sıra, başta Süleymancılar, Fethullahçılar ve milli görüşçüler olmak üzere, “Alman İslâmı” yaratma projesi doğrultusunda tüm Sünnî ve Şafiî yapılanmalara lojistik destek sağlar.

Bu vakfın faaliyetleri arasında hem Almanya hem de Türkiye’deki Yahova Şahitleri gelmektedir. Ayrıca, Türkiye’de askere gitmeyenlerin ve askerlik görevini ifa etmek istemeyenlerin büyük bölümünün bu vakfın himaye ve kontrolünde Yahova Şahitleriyle bağlantılıdır. Yapılacak kısa bir araştırma sonucunda 1990-2010 yılları arasında Türkiye’de hareket eden Yahovacıların neredeyse hepsi Alman olduğu ortaya çıkacaktır. Özellikle 2017 Anayasa Referandumunda Friedrich Neuman Vakfı müdahil olmuştur. Referandum öncesi düzenlenen “Demokrasi İçin Hayır” kampanyası bir Alman Friedrich Neuman Vakfı organizasyonudur.

Friedrich Neuman Vakfı faaliyetleri arasında: “3. İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi – İleri Suriye Kursu” 3 Eylül – 22 Ekim, İnsan Hakları Akademisi örnek verilebilir. Bir diğer örnek: Friedrich Neuman Foundation “Pandemi Gölgesinde İfade Özgürlüğü Fotoğraf Sergisi ve Panel” etkinliği; bir diğeri ise “Kırılgan Grupların İnsan hakları” tematik kursu, İnsan Hakları Akademisi ile Friedrich Neuman birlikte düzenlemişlerdir. Buradaki Kırılgan Gruplardan kasıt Ortadoğu ülkelerinden gelenlerdir.

Körber Vakfı ve Georg Ecker Enstitüsü

Türkiye’deki 47 ayrı etnik halk söylemini yaşama geçirmeye yönelik olarak etnik farklılıkların ortaya çıkarılması ve mevcut farkların derinleştirilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Özellikle Tarih Vakfı’nın projelerine verilen desteğin yanı sıra, Türkiye’de kimlik ve normların değişimi konusu, özellikle Körber Vakfı’nın ilgi alanına girmektedir. Körber Vakfı, Türk-Alman ilişkilerinin geliştirilmesi yolunda, Türkiye’de lise düzeyinden itibaren Alman sempatizanı bir nesil yaratmak gibi geniş vizyonlu bir misyona da sahiptir.

Konrad Adanauer Vakfı ve Türkiye Faaliyetleri

Türkiye’nin zaaf boyutlarındaki etnik-dinsel-ekonomik-siyasal ve toplumsal sorunlarını çok iyi bilen BND’nin atadıkları tarafından yönetilen Konrad Adanauer Vakfı, 1984’den bu yana ülkemizde faaliyet göstermektedir. Vakıf, faaliyetlerini, Türk yasaları izin vermediğinden dolayı, Türk Demokrasi Vakfı’nın işbirliği çerçevesinde örtmeye çalışır. Özellikle Artvin, Ardahan ve Rize illerine olan özel ilgisinin geçmişi 1960’lı yıllara dayanmaktadır.

Wolfgang Feurstein adlı bir istihbaratçı akademisyen (halkbilimci) bu yıllarda bölgede çalışmış ve sonuçta “kaybolan Laz ulusunu kurtarmak” misyonu adına, özel bir alfabe (Lazuri Alfabe) yaratmıştır. Almanların bölgedeki etnik çalışmaları, daha sonra giderek yoğunlaşmıştır. Türkiye’de 47 ayrı etnik halk söyleminden yola çıkan Alman istihbaratçı akademisyenleri, kendi ülkelerinde iki Laz örgütünün yanı sıra, üniversitelerde kürsüler oluşturmuşlardır . Vakıf, 29-30 Haziran 2000’de düzenlediği “Türkiye’de Anayasa Reformu Prensipler ve Sonuçlar” adını taşıyan kongre düzenlemiştir. Bu kongreye, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk gibi kamuoyunun yakından takip ettiği isimler katılmıştır. Kongrede, BND danışmanlarından Prof.Dr. Kay Hailbronner, Türkiye açısından en kritik konulardan biri “AB Üyesi Olarak, Egemenlik Haklarının Devri Sorunu” üzerine katılımcıları Almanya’dan edinilen deneyimler (!) çerçevesinde bilgilendirmiştir.

Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, her yıl çok sayıda konferans, seminer, atölye çalışması ve sempozyum düzenlemektedir. Vakfın Türkiye’de düzenlediği kongrelerden bazıları: “Turkey on Her Way to EU-Membership”, “Türkiye’de Okul Reformu Sonrasında Yabancı Dil Dersi Reformu”, “Küreselleşme ve Modernleşme Sürecinde Kültürel Kimlik”, “Türkiye’de Anayasa Reformu-İlkeler ve Sonuçlar”, “Karadeniz/Ereğli’de Bölgesel Gelişme”, “Alman Okullarında İslâm Din Dersi”, “Türkiye ve AB-Ulusal Egemenlik Haklarının Devri”, “Türkiye’de Yerel Yönetimlerin Sınır Ötesi İşbirliği-Strateji ve Projeleri.”

Vakıf, sadece etkinlik alanını Türkiye ile sınırlandırmamış Almanya ve Belçika’ya da taşımıştır. ‘Helsinki’den Sonra Almanya-Türkiye İlişkileri İçin Gelecek Perspektifleri: Gelişmeler ve Şartlar’ konulu uzman toplantısı; Köln’de ‘Yapısal Dönüşüm İçerisinde Bulunan Orta Ölçekli İşletmeler” konusunda Alman/Türk ekonomi toplantısı ve Brüksel’de ‘Türkiye ve AB’ konulu uluslararası sempozyumdur. Konrad Adanauer Vakfının katkıda bulunduğu bu etkinlikte Almanya, Belçika ve Türkiye’den gelen siyasetçiler ve karar organları da hazır bulunmuşlardır. KAV, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekretaryasına sponsor olarak da destek vermektedir.

31 Mayıs 1 Haziran 2001’de İstanbul’da Konrad Adenauer Vakfı’nın öncülüğünde gerçekleştirilen “Almanya ve Türkiye’de Devlet, Vatandaş ve Sivil Toplum Kuruluşları” konulu Uluslararası Kongre’nin davetiyesinde, açılışta söz alacak konuşmacılar arasında Dr. Wulf Schönbohm’un yanı sıraBND’nin İstanbul’daki “Kürt ve Arap” uzmanı kadrolu elemanı Gottfried Plagemann ile BND’nin Türkiye etnik ve dinsel azınlıklar uzmanı Dr. Günter Seufert de konuşmacı olarak katılmıştır. Konrad Adanauer Vakfı’nın en çok temas ettiği siyasi parti dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz yönetimindeki ANAP ve içerideki siyasiler olmuştur.

Alman kiliseleri, gerek Almanya’daki Türk Toplumu ve gerekse Türkiye’ye yönelik devlet politikalarının oluşturulmasında ve yaşama geçirilmesinde aktif biçimde rol oynamaktadırlar. Almanya’daki haber ajanslarının % 50’si kiliselerin malı olup, diğer haber ajanslarından ucuz oldukları için, hemen bütün Alman medyasınca kullanılır”. Amaç, Türk Toplumunu ulusal kimlikten koparmak ve Türkiye’yi parçalamak olduğunda, kiliseler hiçbir ayrım yapmamaktadırlar. Kaplancılardan Süleymancılara, Nakşibendilerden Fethullahçılara ve Kürtçü bölücü terör örgütüne dek uzanan tüm Türkiye karşıtlarına kadar tüm köktendinci yapılanmalara lojistik destek sağlamaktadırlar. Örneğin, Uluslararası Katolik Barış Hareketi Almanya Sorumlusu Rahip Wolfgang Jungheim, TCK 312. maddeye göre bir yıllık hapis cezası kesinleşen Necmettin Erbakan, yanı sıra Akın Birdal, Leyla Zana ve İsmail Beşikçi’ye özgürlük talebinde bulunmuşlardır.

BND ve Alman Kiliseler Birliği, Fethullahçılara lojistik destek vermişlerdir. Fethullahçıların Almanya ve AB sınırları içinde örgütlenmelerine, himmet adı altında para toplamalarına, şirketleşmelerine ve okul açmalarına izin verilecek; karşılığında da Fethullahçılar, Balkanlar’da, Türkiye’de, Kafkasya’da ve Orta Asya’da “Türk Okulları” adı altında Alman dilinde eğitim veren okullar açacaklar; Almanya’da da din derslerinin Fethullahçılara verilmesi noktasında görüş birliğine varmışlardır.

Sonuç yerine

Almanya, 1840’ların başından itibaren hedefinde olduğu İstanbul merkezli Türkiye’ye karşı hiç de dostane olmayan politikalar gütmüş/yürütmüştür. Bu düşmanca politikaların temelinde hiç kuşkusuz en az 150 yıllık Türkiye – Almanya çıkar çatışması yatmaktadır. Bu çatışma sadece ekonomik, siyasi değil istihbarı anlamda da sürmektedir. Bu çıkar çatışmalarının merkezinde Türkiye ve Türkiye’nin tarihsel, kültürel, ekonomik, sosyolojik derinliği olan bölgelerde de devam etmektedir. Her iki dünya savaşının kaybedeni olarak Almanya, ağırlığını yeniden silahlanma ya da askeri bir güç olmak yerine ki, bu yapılan antlaşmalarla zaten mümkün değildi- ekonomik büyüme ve teknik gelişmelere yönelmiştir. Bu yönelme kendisine hem AB içinde hem de özelinde ayrıcalık kazandırmıştır.

Almanya’nın Türkiye ile ilişkileri Osmanlı döneminde başlamış olsa da ikili ilişkiler çoğunlukta hep Alman devlet çıkarları noktasında gelişmiştir. İki ülkenin başlattığı silah kardeşliği, özellikle iki devletin çıkarlarının çatıştığı bölge/ülke ve coğrafyalarda Alman devletinin derinden düşmanca davranış ve kararlarına dönüşmüştür. Alman istihbarat teşkilatı BND kontrolünde, Alman devletinin yüksek çıkarlarına hizmet eden ileri karakolları Alman Vakıfları ile Türkiye merkezli bölge çıkarlarını elde etmeyi sürdürmüş ve bunda çoğu zaman ne yazık ki, başarılı olmuştur. Özellikle 2016 yılından itibaren Almanya Türkiye ilişkileri, Alman Parlamentosunda alınan siyasi Türkiye karşıtı sözde soykırım kararı ile Türkiye’yi derinden yaralamıştır.

Günümüzde Alman devleti, sadece kendi içinde terör örgütünün dinlenme ve geri çekilme alanı olarak kalmamakta; Türkiye’nin gelişmesini ve bölgesel güç olmasını da gerek Kürtçü bölücü terörle gerekse de ileri karakolları olan vakıflarıyla engellemektedir. Ne var ki, ülkemizin başta istihbarat birimleri, bürokrasisi, çoğu siyasi parti/siyasileri, medya-basın, sendika, akademisyenlere ülkedeki yasal STK’lar üzerinden siyasi, ekonomik ve diğer pek çok konuda baskılar kurarak siyasi ve ekonomik üstünlük sağlamıştır. Tüm bu gelişmeler ve verilen somut kaynaklı örnekler doğrultusunda Almanya, Türkiye’ye karşı pek çok nedenden dolayı gizli bir kolektif saldırının mimarıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

Uluslararası Güvenlik, Terörizm ve İstihbarat Çalışanı, oemerkalayci34@gmail.com , Bağımsız Araştırmacı Yazar.

ŞENER, Bülent (2014), “Dış Politikada Yumuşak Güç Olgusu”, Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, http: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/politik-sosyal-kulturel-arastirmalarmerkezi/2014/02/10/7423/dis-politikada-yumusak-guc-olgusu , Erişim Tarihi 1.08.2024.

NYE, Joseph S. (1990), “SoftPower”. Foreign Policy, No. 80, Twentieth Anniversary (Autumn, 1990), pp. 153-171, Washingtonpost.Newsweek Interactive, LLC.

MELİSSEN, Jan (2005), “The New Public Diplomacy: BetweenTheory and Practise”, The New Public Diplomacy: SoftPower in International Relations, Editör Jan Melissen, Studies in Diplomacy and International Relations, Palgrave, http://ebookcentral.proquest.com.ezproxy.bu.edu/lib/bu/reader.action?docID=28 5636, Erişim Tarihi 01 Ağustos 2024.

KIRATLI, Osman Sabri (2016), “Avrupa Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası ve Üç Büyükler: Almanya, Fransa ve İngiltere”, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt:11, Sayı:1, Yıl:2016 (207-224)

A. g. e. s: 214.

Geniş bilgi için lütfen bkz. Zübeyir Kındıra, Fethullah’ın Copları (İstanbul: Su Yayını, 2000).

Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoglu, “Türkiye (M.İ.T) ve Almanya (B.N.D/BfV) Arasındaki Yüzyıllık Güç Kavgası”, http://www.neciphablemitoglu.cjb.net/

Kalaycı Ömer, Türkiye-AB İlişkileri Bağlamında Almanya’nın Kürt ve PKK Politikası, Çıkrık yayınları, İstanbul, 2019, S. 192.

Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoglu, “Türkiye (M.İ.T) ve Almanya (B.N.D/BfV) Arasındaki Yüzyıllık Güç Kavgası”, http://www.neciphablemitoglu.cjb.net/

Ömer Kalaycı, Türkiye-AB İlişkileri Bağlamında Almanya’nın Kürt ve PKK Politikası, Çıkrık Yayınları, İstanbul, 2019, s. 98-106.

Geniş bilgi için bkz. Kalaycı Ömer, Türkiye-AB İlişkileri Bağlamında Almanya’nın Kürt ve PKK Politikası, Çıkrık yayınları, 2019, İstanbul, s: 165.

Geniş bilgi için bkz. Dilek Zaptçıoğlu, Kayzer’in Hazine Avcıları & Alman Arkeologların Doğuyu Yağmalaması.

Kalaycı Ömer, Türkiye-AB İlişkileri bağlamında Almanya’nın Kürt ve PKK Politikası, 2019, İstanbul, çıkrık yayınları, s: 193.

Dr. Dedegil’in Ankara’da 16-17 Aralık 2000’de gerçekleştirilen “AB ve Türkiye Sempozyumu’na sunduğu “Almanya’da Kamuoyu Oluşumu ve Yabancılaşma” başlıklı tebliğinden aktarılmıştır.

Dr. Necip Hablemitoğlu, “Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu”, Yeni Hayat, 6:70, Ağustos 2000, s. 13-29.

Geniş bilgi için bkz. Tamer Bacınoğlu, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999.

Argun Erbay, “Alman NGO’larının 2001 Türkiye Programı”, Aydınlık, 21 Ocak 2001.

“Kürtlerde Değerler ve Tutumlar Araştırması” 2021 raporu için bkz: https://rawest.com.tr/kurtlerde-degerler-ve-tutumlar21-arastirmasi/ , 26 Mart 2022.

Bkz. Ali İhsan Aksamaz, Dil-Tarih-Kültür-Gelenekleriyle Lazlar. (İstanbul: Sorun Yayını, 2000).

Türkiye’de Anayasa Reformu Prensipler ve Sonuçlar. (Ankara: Konrad Adenauer Vakfı Yayını, 2001), s.57-70.

Dr. Yavuz Dedegil, “Almanya’da Kamuoyu Oluşumu ve Yabancılaşma”, Teori, Ocak 2001, s. 73-76.

Terörün Dinlenme ve Geri Çekilme Alanı Almanya ve Terörizm

Almanya ve terörizm kelimeleri yan yana geldiğinde akıllara ilk önce RAF-Alman Kızıl Ordu, Baader-Meinhof Örgütü, Devrimci Hücreler ve Alman Anayasa Koruma Dairesi’nin tanımlamasına göre “en güçlü yabancı aşırılıkçı örgüt” olarak bölücü terör örgütü PKK gelmektedir.

Bunlardan bölücü terör örgütü PKK dışındaki örgütler, özellikle 1960 ve 70’li yıllardaki terörist eylemler (uçak kaçırma, adam öldürme,) uluslararası toplumun terör suçlarına dikkatini çekmesine neden oldu.1960 yılı ile birlikte işçi açığını kapatmak amacıyla Almanya’ya gidenlerin özellikle 1970’lerin sonundan itibaren politize olarak ayrılıkçı Kürtçülük çalışmaları içerisine girdiği bilinmektedir. 1980 Askeri Darbe öncesi Almanya’ya siyasi ilticada bulunan Sol terör örgütlerine mensup militan ve liderlerin ve askeri darbe sonrası da ayrılıkçı Kürtçülük yapılanmaları dolayısıyla diaspora faaliyetleri Bölücü Terör Örgütünün kontrolü ve etkisi altına girmiştir. 1990-2000’li yıllar ise Avrupa genelinde Almanya özelinde önce bölücü terör örgütünün sonrasında da dini ideolojik terör örgütlerinin eylemlerine sahne oldu.

11 Eylül 2001’den sonra Almanya’da 600 polisin katıldığı en büyük askeri soruşturma başlatıldı. Bu soruşturmalarda “İslamcı” oldukları iddiasıyla çok sayıda kişi tutuklandı. 2000 yılında Frankfurt şehrinde ele geçirilen bir hücre evde yapılan araştırmalarda ele geçirilen belgelerde; “11 Eylül saldırılarının planlarının 1999’a kadar gittiği” keşfedildi. Almanya İkinci Dünya savaşından sonra özellikle dini/ideolojik görünümlü derneklere verilen özgürlüklerden “terörist olarak gördükleri derneklerin” yararlanamaması için bir dizi önlemler aldı.

Bu önlemlerin başında, Alman halkının zihninde uzun zaman önce kötü bir geçmişe sahip olan polisle işbirliği yaparak şüpheli görülen kişileri ihbar etmeleri için bazı ek düzenlemeler yapıldı. Örneğin; Parmak izleri kimlik belgelerinin üzerine işlendi, vize başvurusunda bulunanların sesleri kaydedildi, özellikle terörizmin finans geliri ile mücadelede para transfer işlemleri daha sıkı kontrol edilmeye başlandı, şiddeti teşvik eden vaazlarda bulunan dini grupların cezalandırılmasının önü açıldı. Tüm bunları yürürlüğe koymak Almanya için zor değildi zira Nazi Almanya’sı tecrübesi yaşamış bir ülkeye göre vatandaşlarını korumaya dönük önemli adımlardı bunlar.

Almanya, dini/ideolojik görünümlü derneklere verilen özgürlüklerden “terörist olarak gördükleri derneklerin” yararlanamaması için bir dizi önlemler alırken, “en güçlü yabancı aşırılıkçı örgüt” olarak tanımladıkları bölücü terör örgütünü ise “PKK’yı uzun yıllardır gözlemliyoruz” açıklaması yapıyordu. 1993 yılında Alman Anayasayı tehdit ettiği gerekçesiyle faaliyetlerini yasaklanan, 2002 yılından itibaren de terör örgütü listesinde yer alan ve Almanya’yı “dinlenme ve geri çekilme alanı” olarak tanımlayan örgüte ev sahipliği yapan Almanya’da, BTÖ her geçen gün militan sayısını artırmakta ve bağış adı altında örgüte para toplamaya devam etmektedir.

Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser ve Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) Başkanı Thomas Haldenwang tarafından başkent Berlin’de ortak basın toplantısıyla kamuoyuna açıklanan 2023 Terörizm ve Durum Raporunda, BTÖ’nün geçen yıla oranla militan sayısını artırdığını ve sözde bağış kampanyalarıyla örgüte 16-17 milyon Avro para toplandığını da pişkinlikle açıklayabiliyordu. İçişleri Bakanı Nancy Faeser, (BfV) Başkanı Thomas Haldenwang ile birlikte yaptığı açıklamada; “PKK’nın Avrupa’da büyük ölçüde şiddetten uzak bir görüntü sergilemeye çalışırken Türkiye’de terör saldırılarına devam ettiğini” vurguladı. İfade edilen bir diğer bilgide ise “2013 Haziran ayından bu yana 300’den fazla kişinin Almanya’dan terör örgütü PKK’ya katılmak üzere ayrıldığı ve gidenlerden 41’nin öldüğü, 160’nın da tekrar geri döndüğü” ifade edilmektedir.

Almanya Anayasayı Koruma Teşkilatının raporunda 2023’te aşırı sağcıların sayısının 40 bin 600’e yükseldiğine işaret edilerek, aşırı sağcıların işlediği suçların yüzde 22,4 arttığı belirtildi. 2022’de 20 bin 967 olan bu suçların 25 bin 660’a çıktığı aktarılan raporda, şiddet olaylarının da 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 13 artışla 1148’e yükseldiği kaydedildi. Reichsbürger (İmparatorluk Vatandaşları) olarak adlandırılan aşırı sağcı grubun sayısının 2 bin 500 artarak 25 bine ulaştığı ve bunlardan 2 bin 500’ünün de “şiddet eğilimli” olarak sınıflandırıldığı bildirildi .Sebebi çok net olmasına karşın, İçişleri bakanı ve Anayasayı Koruma Dairesi Başkanının yapmış olduğu açıklamalarda nedense Nasyonal Sosyalist Yeraltı Terör Örgütü (NSU) ile ilgili bilgi verilmedi. Verilemezdi çünkü bazı eyaletlerde 120 yıllığına davaya erişim yasağı getirilmişti.

Bu makale Almanya’nın, 1960’lardan günümüze terörizmle ve terör örgütleriyle olan süreci ele almakta ve yarınlara bir nebze ışık tutmayı amaçlamaktadır.

RAF (Alman Kızıl Ordusu)

Andreas Baader ve Ulrike Meinhof tarafından 1968 yılında kurulan ve adını iki büyük süper marketi yakarak duyuran örgütün ilk etaptaki militan sayısı 20-30 civarındaydı. Liderleri Barbara Mayer, İngeViett, Sigrid Sternbeck, Thomas Simón, Wolfrang Grams, Horst Meyer, Birgit Hogefeld, Silke Majerwitt, Susanne Albrecht’den oluşmaktaydı. RAF, 10 yıl süre boyunca Baader-Meinhof adıyla anılmıştır. Örgütün merkezi ve eylem alanı Almanya’ydı. Örgüt sanayici ve işadamlarına yönelik eylemleriyle adını duyurdu. Sahte kimlik temini için resmi binaları basan örgütün eylem sloganı “seni yok eden şeyi yok et”. Büyük destekçileri olmayan örgütün diğer adları şöyleydi: Baader-Meinhof Gang, Baader Meinhof Grubu, Rote Armee Fraktion.

Kısaca RAF terör örgütü, dünya genelinde Marksist devrimin yerleşmesine yardımcı olarak, terörizm yoluyla Batı kapitalizmini yok etmeyi ve özellikle Batı Almanya’daki Amerikan ordusuna saldırarak Federal Almanya-ABD dayanışmasını ortadan kaldırmak için terörizmi kullanmayı politik hedef edinmiştir. Hapisteki RAF üyelerinin bırakılması için terör yoluyla yetkilileri zorlayan örgütün kısaca geçmişi aşağıdaki gibidir. RAF, 1960’larda öğrenci anti-savaş hareketinin bir parçası olarak kurulmuştur.

RAF’ın şimdiki ideolojisi, Marksist-Leninist ideolojidir. Liderlerinin çoğu tıp, hukuk ve teknik gibi alanlarda iyi eğitim görmüşlerdir. 1970’lerde birçok üyesi, Ortadoğu’daki özellikle Filistin’deki teröristlerin eğitildiği kamplarda terörist eğitim alan örgütün, İrlanda, İtalya, İspanya ve Latin Amerika’daki terör örgütleriyle de eylem birlikteliği gerçekleştirmiştir.

RAF terör örgütü, sadece Almanya özelinde örgütlenmemiş yanı sıra “Fransız Doğrudan Eylem” ve Belçika’daki “Savaşçı Komünist Hücreler” ile “Anti Emperyalist Silahlı Cepheyi”de kurarak Avrupa geneline yayılmayı amaçlamıştır. RAF’ınaynı zamanda “Militan Kara Panter Teyzeler”, “2 Haziran Hareketi” ve “Kızıl Zorba” gibi kolları bulunuyordu. RAF’ın temel hedefleri doğrultusundaki eylemleri arasında Batı Alman politikacıları, endüstriyel ekonomik etkinlik alanları ile Batı Almanya’daki ABD askeri varlığı ilk sırada yer almaktaydı. Makineli tüfek, el bombası, RPG-7 roketatar ve el bombalarıyla donanmış militan güce sahipti. Ayrıca, gelişmiş patlayıcı madde yapımında uzman militanları vardı. Özellikle 1970’li yıllarda 20 militanın yakalanmasıyla büyük darbe yiyen RAF’ın önemli eylemleri şunlardır:

  • Mayıs 1972: Almanya’nın çeşitli şehirlerinde meydana gelen bombalamalarda 4 kişi öldü, 19 kişi yaralandı.
  • Kasım 1974: Alman Yüksek Mahkeme Başkanı Guenther Von Drenkmann öldürüldü. Andreas Baader’in hapisten kaçmasıyla eylemlerine hız veren RAF, 1976’da Filistinli gerillalarla birlikte yolcularının çoğu İsrailli olan bir yolcu uçağını, Uganda’nın Entebbe Havaalanı’na kaçırdı. Eylem, İsrailli komandoların, uçağa düzenledikleri baskınla teröristleri öldürüp yolcuları kurtarmasıyla sonuçlandı. Bu olaydan bir süre sonra Ulrike Meinhof hapishanedeki hücresinde kendini asmış olarak bulundu. Baader ise yeniden yakalandı.
  • Nisan 1977: Başsavcı Siagfriede Buback ile şoförü ve koruma polisi öldürüldü. 1977 yılında örgüt bir Lufthansa uçağını Somali’nin başkenti Mogadişu’ya kaçırdı. Burada yapılan operasyonda Alman Sınır Koruma Grubu-9 (GSG-9, Grenzschutzgruppe9) uçağa girerek teröristleri öldürdü. Alman Sınır Koruma Grubu-9, 1972 yılında Alman Başbakanı Helmut Schmidt tarafından kurulmuş ve Mossad tarafından eğitilmiştir. Olaydan bir gün sonra Andreas Baader ile iki arkadaşı hapishanedeki hücrelerinde kendilerini asmış olarak bulundu.
  • Eylül 1977: Şoförü ve üç koruma polisi öldürülen Batı Alman işadamı Hanns-Martin Schleyer kaçırıldı. Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi ile ortak yapılan eylemden sonra RAF, Schleyer’i öldürdü.
  • 1979: Belçika’nın Obourg şehrinin girişindeki bir köprünün altına yerleştirilen uzaktan kumandalı bombayla NATO komutanı General Alexander Haig’a suikast düzenlendi. Bomba, Haig’in arabası ile eskortunun arasında patlayınca Haig ölümden kurtuldu. Patlamada iki koruma yaralandı.
  • Eylül 1981: ABD Avrupa Ordu Komutanı General Kroessen’in arabasına RPG-7 roketatarla saldırıldı. Saldırıda general ve karısı yaralandı.
  • Temmuz 1986: Uzaktan kumandalı bir bombayla, Siemens Elektronik Şirketi Araştırma Bölümü Başkanı Kari HeinzBeckuıt ile şoförü öldürüldü.
  • Ekim 1986: Dışişleri Bakanlığında görevli GeroldVonBraunmuehl Bonn’daki evinin önünde öldürüldü.

1977 yılında, lider kadrosu cezaevinde topluca ölü bulunan RAF’ın, 1971 yılında yayınlanan “Batı Avrupa’da Silahlı Mücadele” (Kollektiv RAF ÜberBewaffnetenKampf in Westeuropa) isimli kitapta, büyük şehirlerde devrimci mücadele yöntemi olarak şehir gerillacılığını benimsediği açıklanıyor. Örgüt üyelerinden Barbara Mayer eşiyle birlikte 1985 yılında evini bastıkları havacılık şirketi MTU’nun Başkanı Ernst Zimmerman’ı öldürdü. ABD Başkanı Reagan’ın Uzay Savaşları projesine katılan SIEMENS şirketinin yöneticilerinden fizikçi Kari HeinzBeckurt’u da öldürenler yakalanamamıştı.

Cezaevlerinde ölü bulunan RAF üyelerinin birçoğunun yakalanmasının akabinde ortaya “ikinci kuşak” RAF doğdu. İkinci Kuşak RAF’ın temeli ise, tutukluların içinde bulunduğu koşulları protesto etmek için kurulan “Kızıl Yardım” adlı grubun genç elemanlarıydı. Ulrike cezaevindeki hücresinde asılmış olarak bulununca, örgüt misilleme olarak Federal Genel Savcı’yı öldürdü. RAF komandoları, arkadaşlarının serbest bırakılması için bir dizi eylem planladılar. Bunlardan biri de Dresdner Bank’ın başkanı Jurgen Ponto idi. Örgüt üyelerinden Susanne Albrecht’in Ponto ailesiyle yakın ilişkisi vardı. Ponto, militanlar tarafından evinde öldürüldü. Daha sonra İşverenler Derneği ve Alman Sanayii Federasyon Başkanı Dr. Hanns-Martin Schleyer, kaçırıldıktan 43 gün sonra öldürüldü.

Aynı sabah erken saatlerde RAF’ın önderlerinden Gudrun Ensslin, Andreas Baader ve diğer Baader-Meinhoff üyeleri hücrelerinde ölü bulunmuştu. Örgüt, 1989 Kasım ayı sonunda yeniden sahneye çıktı. Federal Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın Başkanı Alfred Herrhausen, arabasına yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu parçalanarak öldü. RAF’ın yıllarca aranan ve saklanmayı başaran 8 azılı militanı, 1990 Haziranında Doğu Almanya’da yakalandı. Temmuz ayının son haftasında ise RAF üyeleri, Federal Almanya’nın milli güvenlik ve polisten sorumlu İçişleri Bakan Yardımcısı HansNevsel’e bombalı saldırıda bulundu. Nevvsel’in hafif yaralandığı olay yerine bırakılan mektupta saldırının, “JOSE MANUEL SEVİLLANO KOMANDO GRUBU” tarafından gerçekleştirildiği belirtildi.

1991 Şubat ayında Bonn’daki ABD Büyükelçiliği’ni kurşunlayan RAF üyeleri, eski Doğu Almanya’daki işletmelerin tasfiyesinden sorumlu olan Ekonomist Devlev Rohwedder’i 3 Nisan 1991 günü Dusseldorf’daki evinde öldürdüler. Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu tarafından Fransız Haber Ajansı AFP’nin Bonn’daki bürosuna 12 Nisan 1992 günü açılan telefonda okunan bildiride “RAF, ekonomik hedeflere ve devletin üst düzey yetkililerine yönelik saldırılarına geçici olarak ara vermiştir” denildi.

RAF’la ilgili önemli bir dava ise 5 Kasım 1992’de sonuçlandı. Örgüt elemanlarından Christian Klar ile Peter Jurgan Boock, adam kaçırma, cinayet ve soygun suçlarından yargılandıkları mahkemede, ömür boyu hapse mahkûm edildiler. Uzun süre ülkelerinde terörist faaliyetlerle karşılaşmayan Alman antiterör timi GSG-9 elemanları, 27 Haziran 1993 günü acemice gerçekleştirdikleri bir operasyon sonucu İçişleri Bakanının başını yediler! Almanya’nın Mecklenburg-Vorpommem Eyaleti’nin Bad Kleinen kasabasında çıkan çatışmada, Alman Kızıl Ordusu (RAF) üyesi bir kişi ile bir antiterör tim görevlisi öldü. Polisin uzun süredir peşinde olduğu RAF üyesi Wolfrang Grams’ın başına çok yakın mesafeden ateş edildiği, operasyonda ölen polisin ise arkadaşlarının silahından çıkan kurşunla vurulduğu ortaya çıktı.

Birgit Hogefeld adlı kadın teröristin de sağ olarak yakalandığı operasyon sonrası, Wolfrang Grams’ın aile avukatının otopsi raporunu açıklamasıyla ülke karıştı. Otopsi raporunda Alman teröristin ölümüne yol açan yaranın, Grams’ın sağ şakağına dayanan bir tabancadan ateş edilmesi, ya da sağ şakağına çok yakın mesafeden ateş açılmasıyla meydana geldiği belirtilmişti. Bunun üzerine Rudolf Seiters bütün sorumluluğu üzerine alarak istifa etti.

RAF’ın aranan militanlarından Freiderike Krobbe, 1977’den beri yakalanamadı. Krobbe, sanayici Hanns-Martin Schleyer dâhil üç kişiyi öldürmekle suçlanıyor. Irak veya Lübnan’da yaşadığı sanılıyor. Andrea Klump ise, 1989’da bir ABD’li askerin öldürülmesi, iki kişinin öldüğü 16 kişinin yaralandığı BAD üssünün bombalanması ve 1988’de Rota kentinde ABD’li askerlerin devam ettiği bir diskoteği bombalayarak İspanyol askerleriyle çatışmaya girilmesi eylemlerinden sorumlu tutuluyordu. Yakalandıktan sonra Almanya’nın Stuttgart kentinde yargılanan Klump, 16 Mayıs 2001’de 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Baader Meinhoff

Alman Kızılordu Fraksiyonu’nun (RAF) bir hücresi niteliğinde olan Baader Meinhoff, Alman kadın gazeteci Ulrike Meinhoff tarafından kuruldu. RAF ‘Doğrudan Eylem’i savunan bir örgüttür. Bu örgütün üyelerinden İngeViett eski bir anaokulu öğretmeniydi. İngeViett “2 Haziran” terör örgütünü kurdu. 10 yıl hapse mahkûm olduktan sonra cezaevinden kaçtı. Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi ile yakın ilişki içerisindeydi. Batı Alman sanayici Hans Martin Schleyer ile Başsavcı Siegfriede Buback’ın öldürülmesi eylemlerine karıştı.

Kızıl Zora

Kızıl Zora, RAF örgütünün bir kolu olmakla birlikte militanlarının tamamı feminist kadınlardan oluşmaktaydı. Kızıl Zora’nın en ses getiren eylemlerinden birisi, 1981 yılında 60 yaşındaki politikacı Heinz Karry’nin evinde uyurken öldürülmesidir. 1983’de çok sayıda evlilik bürosunu bombaladılar. (Bu bürolar Alman erkeklerine Tayland’a bir balayı tatili yapma reklamı yapıyordu) Bonn’daki Filipin elçiliğini bombalayıp, Güney Kore’de yapılan giysileri satan 11 mağazayı ateşe veren RAF’ın kolu Kızıl Zora, 1980’li yıllarda toplam 250 eylem gerçekleştirdiler. Kızıl Zora’nın liderlerinin çoğu 1987’de yakalandı. 1988’de ise 2 Vietnamlı denizciyi öldürdüler. RAF’ın eylem kollarından birisi de‘2 Haziran Hareketi’dir. Örgüt birçok silahlı saldırıyı üstlenmiştir. Örgütün liderliğini Bommi Gudrun aldı RAF militanı yapmıştır.

Neo-Naziler

1990’lı yıllarda Almanya’da 76 ırkçı dernek bulunuyordu. 1993 yılında Türklere yönelik cinayetle sonuçlanan saldırıların yanında 1992 yılının ilk 10 ayında 15 yabancı, ırkçılar tarafından öldürüldü. 1990 yılından itibaren düzenli olarak mülteci merkezlerine saldırılarda bulundular. 1985’te 9 Neo-Nazi, Yahudilere ait binalara saldırmak üzere Avusturya’ya gönderildi. 1991’de bölge seçimlerinde aşırı sağcı Özgürlük Partisi oy oranını üçe katlayarak ülkenin ana muhalefet partisi haline geldi. 1992’de ise ülkede 2 mülteci merkezi bombalandı.

Belçika’da ise 1987’de Burmalı bir mülteci bıçaklanarak öldürüldü. Faşist partilerden biri mültecilerin ülkelerine gönderilmesine yönelik bir kampanya başlattı ve 1991 Kasımında Faşist Parti Anvers’in en büyük partisi oldu. İtalya’da ise Nazi-Dazlakları diye adlandırılan örgütün 1000 üyesi olduğu sanılıyor. İtalya’da Nazi yanlısı tek olay, 1992 sonunda Yahudi mezarlığı ile San Remo’da bir sinagogun duvarına Irkçı sloganların yazılmasıdır. Fransa’daki ırkçı saldırılarda, 1980-1990 arasında 200’den fazla Kuzey Afrikalı öldürüldü. 1990 yılında Rennes’de bir cami bombalandı. İsviçre’de 1989’da 4 Tamilli mülteci öldürüldü.

1990’da da bazı Yahudi mezarlıklarına saldırıldığı öne sürüldü.’ İngiltere’de ise 1992’de 4 Asyalı ve 2 mülteci ırkçılar tarafından öldürüldü. Yüzlerce Asyalı ırkçıların saldırısına uğradı. Otobüs durağında bekleyen bir Asyalı kadının giysileri ateşe verildi ve Londra’da, Birmingham ile Manchester’de mültecilerin evlerine yangın bombaları atıldı. Bununla birlikte Milli Cephe (National Front) adlı kuruluşa bağlı İngilizler, Brüksel’de kanlı olaylara neden oldu. Alman dazlakları örnek alan bu örgüt, özellikle milli maçlarda taraftar görünümde sokak çarpışmalarına girişiyor.

Alman Neo-Nazileri eski ve yeni olarak birkaç gruptan oluşmaktadır. Amaç, Faşizmi yani Nazizmi yeniden kurmaktır. İki Almanya’nın birleşmesinden önce Federal Alman yönetimini düşman olarak hedefleyen gruplar, ülkedeki bütün yabancıların kendi ülkelerine dönmesini isteyerek ırkçı görüşü savundular. Taktikleri, bombalı eylemler ve silahlı saldırıdır. Münih’te Oktoberfest bombalı saldırısında 19 kişi ölmüştü. Zaman zaman Almanya’daki Türklere karşı acımasızca saldıran Neo-Naziler, eylemlerini Türk okullarını, dernek ve ibadethaneleri basmaya kadar götürmüştü. Ufuk Şahin adlı Türk genci “Yabancı düşmanı” Almanlar tarafından Mayıs 1989’da Batı Berlin’de bıçaklanarak öldürüldü.

Fransa’da aşırı sağcı ULUSAL CEPHE ırkçı faaliyetlerine hız verirken, Alman ırkçılığının Türkler üzerindeki baskısı 1992 ortalarına doğru arttı. Saasen Harz’da Türk evleri ateşe verildi. Pek çok gösteri düzenlendi. Hatta bir ırkçılığı protesto mitinginde (1992 Kasım) ırkçılar, Alman Cumhurbaşkanı’na çürük yumurta ile saldırdılar.

Mölln Faciası ve Avrupa’ya Yayılışı

Eski Doğu Almanya sınırındaki Lübeck’e bağlı Mölln kasabasında Türklerin oturduğu bir apartmana 22 Kasım 1992 gecesi yangın bombaları ile saldıran Naziler, 60 yaşındaki Vahide Arslan, 10 yaşındaki Yeliz Arslan ve 15 yaşındaki Ayşe Yılmaz’ı diri diri yaktılar. Türklere ait evlerin tamamen yandığı saldırıda, 9 Türk de ağır yaralandı.

16 Temmuz 1995 gecesi Solingen faciasının yaşandığı evden 15 km. mesafedeki Ali Balden adlı Türke ait dört katlı bina kundaklandı. Olayda 13 Türk dumandan zehirlendi. Almanya’da Türk ailelere karşı düzenlenen ırkçı saldırılar 2000 yılında da tekrarlandı. Kasım ayında düzenlenen saldırıda bir kişi hayatını kaybetti. İngiltere’de ise, 2001 yılında Asyalıların oturdukları semtlere ırkçı İngilizler tarafından saldırılar düzenlendi. Çatışmalarda birçok işyeri tahrip oldu. Çok sayıda kişi yaralandı. Özellikle 8 Temmuz 2001 ‘de Bradford’a meydana gelen olaylarda 120 polis yaralandı. Olaylardan Mark Cerr adlı İngiliz iş adamı sorumlu tutuluyordu. Belçika polisi iki yıl sürdürdüğü istihbarat çalışması sonucunda terör saldırıları planlayan Neo Nazi grubunu 2006 Eylül ayında ortaya çıkardı.

Flamanca konuşan Flamanlar ile Fransız dilini kullanan Valonların kavgalarına sahne olan Belçika’da ortaya çıkarılan “kan-vatan-onur-sadakat Flaman” isimli grubun liderinin Thomas B. adlı bir subay olduğu, yakalanılan askerler arasında on yüksek rütbeli subayda bulunuyordu. Belçika silahlı kuvvetlerinden çalındığı belirlenen çok sayıda silahla yakalanan bu grubun, Hollanda’daki Ulusal Birlik adlı Neo Nazi grubuyla işbirliği yaptığı belirlendi.

Almanya’da Nazi Vahşetinin Adresi Solingen

Almanya’da yaşları 15-23 arasında değişen ve dazlaklar olarak adlandırılan gençlik çetelerinin yabancılara karşı giriştikleri eylem 28 Mayıs 1993 günü beklenmedik bir boyuta ulaşır ve Solingen şehrinde Türklerin yaşadığı bir ev kundaklanır. Gece yarısından sonra gelişen olay sırasında çıkan yangın, kısa sürede büyüyerek tüm binayı sarar. Türklerden 3’ü ağır 15 kişi yaralı olarak kurtulmayı başarırken 5 kişi de hayatını kaybeder. 5 yaşındaki Saime Genç, 9 yaşındaki Hülya Genç, 18 yaşındaki Hatice Genç, 27 yaşındaki Gülsüm İnce ile Gülistan Yüksel’in can verdiği yangından sonra Almanya’da olaylar başlar.

Türkler, saldırıları kınamak için günlerce gösteri düzenler. Alman polisinin sert tutumu yüzünden zaman zaman çatışmalar çıkar. Olay, Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde tepkiyle karşılanır. Türkiye, Almanya’dan daha ciddi tedbirler almasını ister. Bu saldırıda hayatlarını kaybedenlerin cenazeleri, büyük bir törenle Türkiye’de toprağa verildi. Alman polisi, olayla ilgili yaptığı çalışma sonucu, saldırıyı gerçekleştirdikleri ileri sürülen 16 yaşındaki Christian Riha ile 3 arkadaşını yakalar. Saldırgan gençlerin, katledilen Türklerin komşusu olduğu ortaya çıkar.

Alman gençliğinin içinde bulunan ırkçılık duygusu bu olaydan sonra tamamen ortaya çıkar. Türklere yönelik saldırılar Haziran-Temmuz ayları boyunca devam eder. Bu saldırılardan Türkler dışındaki yabancılar da nasiplerini aldı. Türklerin gösterileri de devam edince, yüzlerce kişi yaralandı, yüzlerce Türk gösterici Alman polisi tarafından tutuklandı.

Solingen Faciası sonrası Türklere yönelik eylemlerin bazıları şöyle: 5 Haziranda, Hattingen’de Türklerin yaşadığı iki katlı bir evi ateşe veren ırkçılar, Konstanz’da da Türklere ait bir lokantayı yaktılar. Olaylarda şans eseri can kaybı olmadı.

  • 6 Haziranda, Sandhavsen’de bir Türk’e ait bakkal dükkânı Molotof kokteyli ile yakıldı.
  • BadOldesloe, Roderkirehen ve Konstanz’da ise Türklere ait üç ev kundaklandı.
  • Köln yakınlarındaki BergischGladbach kentinde Türklerin yaşadığı bir ev kundaklandı.
  • 8 Haziranda, Frankfurt, Wülfrath, Oberhausen-Rheinhausen, Bremen ve Mönchenglahdbach’da Türklere ait ev ve işyerleri eş zamanlı olarak kundaklandı.
  • 9 Haziranda birçok şehirde Türklere ait ev, işyeri ve otomobillere gamalı haç çizildi.
  • 11 Haziranda, Darmstadt’ta bir sığınma yurdu, Stuttgart’ta ise bir Türk evi yakıldı. Olay sırasında, dumandan 6 aylık bir Türk bebeği zehirlendi.
    12 Haziranda, Bavyeıa Eyaleti Steinfeld kasabasında Türklerin yaşadığı bir çiftlik evi kundaklandı.
  • 15 Haziranda, Essen Katernbemg’de bir Türke ait otomobil ateşe verildi. Bonn yakınlarında, Türklerin de yaşadığı belediyeye ait bir ev kundaklandı. Yangında 4 yabancı hayatını kaybetti.
  • 28 Haziranda ise bu defa İsviçre’de yaşayan Türkler hedef alındı. Basel kentinde 2 Türk ailesinin oturduğu ev kimlikleri belirsiz kişilerce kundaklandı. Yangında biri ağır olmak üzere 5 kişi yaralandı.
  • 30 Haziranda Köln ve Erbendof’da iki Türk evi kundaklandı. Ludwingshafen-Edikheim’de bir Türke ait market ile Enberg’de bir Türk lokantası gece çıkartılan yangında tamamen yandı. Saldırılarda şans eseri can kaybı olmadı.
  • Almanya’nın Göttingen şehrinde bir Türk ailesinin evi 20 Nisan 1994 gecesi ateşe verildi. Olayda Döndü Aykanat ile oğlu Muhammed ağır olmak üzere 3 Türk dumandan zehirlendi. Bielefeld kentinde ise 14 Türk ve bir Yugoslav işçinin oturduğu bina Nazilerce yakıldı.
  • 1 Ağustos 1994’de Köln yakınlarında bir Türkü beyzbol sopası ile öldüren Neo-Naziler, gencin cesedini daha sonra yakarak nehre attılar. Ceset nehirde bulundu. Görgü şahitleri, cinayetin yabancı düşmanı gençler tarafından işlendiğini ileri sürdüler. Saldırılar 2011 yılında da Türklere ait evlerin yakılmasıyla devam etti.

1993 Temmuz ayında, ABD’nin Los Angeles şehrinde Nazi sempatizanları oldukları belirtilen 8 kişi, silah ve dokümanlarıyla birlikte yakalandı. DÖRDÜNCÜ REICH DAZLAKLARI adı verilen bu kişilerin, 1992 yılında Los Angeles’da zencilerin isyanına yol açan Rodney King ve Public Enemy adlı siyasi grupları ortadan kaldırmayı ve bir zenci kilisesini havaya uçurmayı planladıkları ortaya çıktı. Yaşları 17 ile 42 arasında değişen dazlakların evlerinde FBI tarafından yapılan aramalarda, Nazi üniformaları, bayrakları ve otomatik silahlar ile patlayıcılar ele geçirildi. ABD yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre, örgüt lideri Long Beach, bir hahama da bombalı mektup göndermeyi planlıyordu.

ÇELİK ÇEKİRDEK

Almanya’da cami ve Müslümanlara suikast hazırlığındaki aşırı sağcı Çelik Çekirdek adlı bir grup 15 Şubat 2020 tarihinde güvenlik güçlerince yakalandı. Almanya’da belirli hedeflere saldırılar düzenleyerek ülkedeki siyasi düzeni bozmak istediklerinden şüphelenilen 12 kişi haklarında çıkarılan gözaltı kararı sonrası tutuklandı.12 kişiden dördü Eylül ayında aşırı sağcı terör örgütü kurma geri kalanı ise mali destek sağlama şüphesiyle tutuklandı. Federal savcılar ve Alman medyası söz konusu kişilerin camilere, Müslümanlara ve göçmen kökenlilere yönelik saldırı hazırlığında olduklarını aktardı. Kendilerini “Der HarteKern” (Çelik Çekirdek) olarak tanımlayan ve yaşları 20 ila 50 arasında değişen grup üyelerine altı farklı eyalette operasyon düzenlendi. Zanlıların evlerine yapılan baskınlar sırasında bomba yapımında kullanılabilecek malzemeler ele geçirildi ve kısa süre sonra 9 kişinin öldüğü bir başka katliam gerçekleşti.

19 Şubat 2020 gecesi aşırı sağcı terörün adresi bu kez Hessen eyaletinin Hanau kenti oldu. 43 yaşındaki terörist Tobias Rathjen, Türklerin de yoğun olduğu Heumarkt bölgesinde iki nargile kafe ile bir büfede katliam yaptı. Saldırıda 4’ü Türk 9 kişi öldü. Terörist ilk olarak saat 22.00 sularında Midnight isimli nargile kafeyi silahla bastı. Burada Sedat Gürbüz ve Fatih Saraçoğlu’nu öldüren Rathjen, daha sonra Türk asıllı Kemal Koçak’a ait bir büfeye girerek burada yemek yiyen Gökhan Gültekin (37) ve Ferhat Ünvar’ı (22) yaylım ateşine tuttu. Saldırgan daha sonra Türklerin sıklıkla gittiği Arena Bar &Cafe isimli mekânda üçüncü bir saldırı gerçekleştirdi. Ölenler arasında, 35 yaşındaki iki çocuk annesi hamile bir kadın da bulunuyordu. Kanlı terör saldırılarının ardından evine giden terörist, 72 yaşındaki annesini öldürdükten sonra intihar etti.

WSG (WEBR SPORT GRUPPE HOFFMAN) NEO-NAZİ Silahlı Grubu

Federal Almanya’nın Nürnberg yakınlarındaki Haroldberg kasabasında gerçekleştirilen bir baskında, ortaya çıkan silahlarla ismi duyulan WSG’nin üç kamyon dolusu otomatik tüfek ve cephanesi ele geçti. Örgütün lideri olduğu bilinen Karl Heinz, silahların yakalanmasından sonra tutuklandı. 1980 yılının Eylül ayında Münih’te Oktoberfest’in (Bayram yeri) yapıldığı yerde bombalı bir eyleme girişen WSG, burada 12 kişinin ölümüne 140 kişinin de yaralanmasına sebep oldu. Bu olaydan sonra, Hitler hayranı WSG’nin 24 üyesi tutuklandı. Webrsportgruppe Hoffman adlı WSG’nin bütün çalışmaları, terör faaliyetlerinden dolayı 30 Ocak 1980 tarihinde yasaklandı. Ancak, yasadışı olarak faaliyetlerini sürdüren aşırı sağcı bu örgüt, çok sayıda bombalama olayını gerçekleştirdi. Almanya’da Hitler benzeri bir rejim kurmayı amaçlayan, bunun için de HİTLERCİ GENÇLİK TEŞKİLATI kurarak, bu gençlere askeri üniformalarla eğitimler yaptıran örgütün liderlerinden Huffman, 1963 yılında Türkiye’ye silah kaçırmak istediği sırada yakalanmıştır.

NPD (SOSYALİST REİCH PARTİSİ)

Almanya’da ”Sosyalistiche Reichs Partei’nin 1952 yılında yasaklanması üzerine 1964 yılında NPD kuruldu. Partinin (1988 Kasım) Liderliğini bir dönem Avukat Martin Muszgnun yapmaktaydı. NPD’nin 15 bine yakın üyesi olduğu sanılıyor.

NDP – NSU (ALMAN MİLLİ PARTİSİ)

NDP federal meclise giremedi. Ancak daha sonra eyalet meclisine girmeyi başardı. Daha sonra Willy Brandt’ın “Yeni Doğu Bloku” politikası sonucu Eyalet meclisinden atıldılar. NDP, Türklere karşı yürüttüğü kampanyalarla da dikkati çekiyor. Nasyonal Sosyalist Alman örgütlerinin Alman gizli servisince yönlendirildiği, hatta yargılanan militanlarına mahkemelerde taraflı davranıldığı iddia ediliyor. NSU’nun kurbanları arasında 9 Türk’ün yanı sıra, Türk olduğu zannedilerek öldürülen bir Yunanlı ile bir Alman polisi de bulunuyor.

FAP (HÜR İŞÇİ PARTİSİ)

Almanya’daki Neo-Nazi’lerin gözünde lider olarak geniş yer tutan Michael Kühnen tarafından yönetilen Hür İşçi Partisi’nin kısa adı FAP’tır. 12 yıldır Neo-Nazi’lerin başında olan Kühnen, iki defa yargılandı ve cezaevinde yattı. FAP’ın 1000 üyesi olduğu biliniyor.

NS (MİLLİ BİRLİK)

Neo Nazilerin “Nationale Sammlung (NS-Milli Birlik)” kanadı ise, bilhassa Federal Almanya’nın Hessen eyaletinde faaliyet gösteriyor.

DİE EPUBLİKANER (CUMHURİYETÇİLER)

Berlin seçimlerinde Türklere karşı başlattıkları kampanyalarla dikkate çekti. Berlin senatosuna giren Cumhuriyetçi Partisi’nin lideri Schönhuber, eski bir Nazi subayı olarak tanınıyor. Sağda 69 örgüt bulunan Fedaral Almanya’da, kendisini Neo-Nazi kabul eden 20 teşkilatın 1380 üyesi bulunuyor. Yukarıda bahsedilenler dışındaki diğer önemli örgütler: “Die Bewegung (Hareket), HNG, NG, NS DAPAO, DBİ, DVU, DDF ve GFBAEU.

SOS (SOSYALİST ALMAN ÖĞRENCİ BİRLİĞİ)

Sozialistischer Deutscher Studentenbund (Sosyalist Alman Öğrenci Birliği) 1946 yılında kuruldu. Federal Almanya’da 1960-1970 yılları arasında meydana gelen öğrenci olaylarında büyük rol oynadı. Sol eğilimli olan örgüt, 1970 yılında kendini feshetti.

DEVRİMCİ HÜCRELER (RZ)

Örgüt Federal Almanya’daki kapitalist düzeni yıkarak Marksist- Leninist bir rejim kurmayı (Şehir gerillacılığı yürüterek) hedeflemiştir. Panik ve korku yaratan terörist saldırılarla, Batı Almanya’daki Amerikan kuvvetlerine baskı uygulamayı amaçlayan Devrimci Hücreler 1973’de burjuva zorbalığı ve faşizme karşı ayaklanma amacıyla Wielfried Böse tarafından kuruldu. Devrimci Hücreler örgütsel amaçlarını, 1986 yılında yaptıkları bir eylem sonrasında basın yoluyla şu cümlelerde özetliyorlar: “Silahlı soygunlar, bombalı saldırılar ve uçak kaçırma gibi eylemlere tereddütsüz devam edeceğiz. Bütün iktidar sınıfının kendilerini güvenlikte hissetmemelerini sağlayacağız.”

RAF, IRA, INLA ve Filistin terör örgütleriyle bağlantısı olan Devrimci Hücrelerin çalışma sistemi, diğer örgütlerde olduğu gibi hücre esasına dayanır. 100 civarında militana sahip olduğu tahmin edilen Devrimci Hücrelerin her hücresinde 10 militan bulunur. Hücrelerin birbiriyle bağlantısı olmaz. Böylece yarı bağımsız çalışan hücre elemanları çabuk ve hiçbir destek almadan eylem yapar.

Wielfried Böse, Rudolf Raabc, SonjaSudcr, Christian Gugcr, Rudolf Schindler ve Sabina Eckle’nin lider kadrosunu oluşturduğu Devrimci Hücreler, üyelerini 1970’li yılların başında küçük radikal gruplardan toplamıştır. “Reuolutionaere Zom (Devrimci Öfke)” isimli bir yayın organı olan Devrimci Hücreler, bu dergi vasıtasıyla silahlı mücadelelerinin işçilerin, gençlerin ve kadınların mücadelesi olduğu imajını vermeye çalıştı. Örgütün “Rote Zora” isimli feminist görüşlere sahip bir kadınlar fraksiyonu vardı.

Terör konusunda son derece uzmanlaşmış militanlarıyla, geliştirdikleri patlayıcılarla bombalama eylemleri düzenleyen örgütün en çok kullandığı yöntem, saatli bomba ile saldırılardır. Berlin ve Frankfurt yakınlarındaki ormanlık bölgelerdeki sığınaklarının bulunduğu tahmin edilen Devrimci Hücreler, Amerika’nın Batı Almanya’daki askeri varlığına karşı çıkmak için ABD tesislerini de hedef almıştır. Örgüt 1986 ve 1987 yıllarında Batı Almanya’nın göçmen politikasını protesto için yaptığı bir dizi bombalamalarla, birçok kişinin yaralanmasına ve çok büyük maddi hasara yol açtı.

1976 Haziranında Frankfurt’taki ABD 5. Kolordu Komutanlığını bombalayan Devrimci Hücreler, 16 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Birçok ABD ve NATO tesisini bombalayan Devrimci Hücreler, Lufthansa Hava Yolları şirket binasının yanı sıra, 1984 yılının Şubat ayında Köln’deki Türk Konsolosluğu’nu da bombaladı. 1981 yılında Hessen Eyaleti Ekonomi Bakanı HeinzKarry’i öldüren Devrimci Hücrelerin suikasttan sonra yaptıkları açıklama ilginçti: “Aslında ölmesini istememiştik. Ama bir kaza oldu. Planımız onu öldürmek değil, bacaklarından vurup yatağa çivilemekti.”

Almanya’nın Kurumsal Irkçı Örgütü NSU ve Cinayetleri

Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütü, ilk olarak 2000-2007 yılları arasında 8’i Türk toplamda 10 kişinin öldürülmesinin yanı sıra 2 bombalı saldırı ve 15 banka soygunu ile gündeme gelmiştir. Bu dönem arasında meydana gelen cinayetler Alman basınında ve kamuoyunda basite indirgenip bir alacak-verecek meselesi olarak lanse edilmiş ve “dönerci cinayetleri” olarak değerlendirilmiştir.

Ancak daha sonra söz konusu cinayetlerin aşırı sağcı/ırkçı bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. NSU cinayetlerinin aşırı sağcı bir motivasyona sahip olması, NSU örgütü, Alman siyasiler ile Alman istihbaratı arasındaki bağlantıların ortaya çıkmasıyla birlikte Alman devlet kurumlarına olan güven ve bu yapılarla olan mücadele de sorgulanmaktadır. Bu cinayetler aynı zamanda Almanya’da kurumsal ırkçılığın varlığı tartışmalarını da gündeme getirmiştir.

1950’den sonra Alman tarihinin en büyük ikinci davası olan Nazi cinayetleri davası tam 5 yıl sürdü, toplamda 438 celse görüldü ve Temmuz 2018’de Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütüne yönelik dava sonuçlandı. Bu süre zarfında neredeyse tüm deliller temizlendi, şahitler yok edildi. Adeta Almanya’da NSU tarafından hiçbir eylem gerçekleşmemiş, NSU örgütünün devlet, istihbarat, emniyet ve yargı ayağında hiçbir ilişki saptanamamış gibi kala kala örgütün tek üyesi baş fail Beate Zschäpe’ye müebbet, destekçi diğer üç sanık için bir kaç yıllık ceza ve bir tahliye ile dosya kapatıldı. Pek çok husus karanlıkta kaldı. Oysa dönemin Şansölyesi Angela Merkel, NSU cinayetleri ve davası için “ucu nereye varacaksa varsın asla peşini bırakmayacağız” açıklamasında bulunmuştu.

NSU örgütünün cinayetlerine dahli olanların da gizemli bir şekilde ölen diğer iki tetikçi teröristin tam incelenmeyen dosyası, tanıkların birer birer şüpheli biçimde ölümü, karartılmış yok edilmiş deliller, hatta asıl katillerin hâlâ korunuyor olması NSU yer altı terör örgünün kurumsal bağlamda korunduğunu ve davanın üstünün örtülmesini sağladı. Bununla beraber pek çok soru ardında birçok gizemi bırakacak şekilde örtüldü. NSU örgütünün işlediği ve devletin ana kurumlarıyla ilişkili olduğu gerçeğini davanın seyrinde üç ana konunun üzerine gidilmemesi ile somutlaştı.

Buna göre; NSU örgütünün yapılanması incelenmedi, mahkeme sadece üç üye ile örgütü çete yapılanması olarak göstermeye çalıştı. İkincisi; NSU ile devlet kurumlarının bağlantısının, cinayetlerin devlet kurumlarınca azledilmesinin, istihbarat ve emniyet yapılanmasındaki boyutunu asla incelemedi. Üçüncüsü ise; İç istihbaratın NSU içine sızdırdığı ancak daha sonra deşifre olan 40 muhbirle ilgili durumun araştırılmadı. NSU terör örgütü ile bağlantılı 24 tanığın dinlendiği duruşmalarda, en az 28 kişinin NSU örgütü ile bağlantısının olduğu bilindiği halde, seri cinayetleri sadece “üç üyeli” bir terör hücresinin organize ettiği tezinin benimsenmesi dahi mahkemenin eğilimi ve inandırıcılığı hakkında yeterince bilgi veriyor.

Kendini hukuk devleti olarak tanımlayan Almanya, ırkçı terör örgütü NSU ile ilişkisine rağmen ırkçı cinayetleri engelleyememiş olamaz. Dava sürecince birçok ifade vermesi gereken tanıkların mahkemeye çağırılmadan kısa süre önce şüpheli ölümleri Alman devletinin kurumsal olarak Irkçı Yeraltı terör örgütü NSU’yu koruduğunu ortaya koymaktadır. Bununla beraber emniyet, iç istihbarat veya yargı makamlarında delillerin ve dosyaların karartılması çok netken bir kamu çalışanının dahi hakkında soruşturma açılmayışı ve disiplin cezasına çarptırılmamıştır. 438 celse görüşülen davanın hemen sonrasında, Hessen Eyaleti istihbarat servisinin Halit Yozgat dosyasına 120 yıl boyunca gizlilik kararı getirmesi, Alman devletinin “kendi elemanı olan katilleri” koruyor sorusunu gündeme getirmiştir.

Sonuç Olarak

Günümüzde Alman İstihbarat Teşkilatı BND, başta Ukrayna-Rusya cephe hattındaki çatışmaları gerçek boyutuyla takip edemediği için iç kamuoyunda oldukça eleştirilmektedir. Bunun yanı sıra, özellikle Çin, Hindistan, Rusya ve İran gibi ülkeleri eskisi gibi istihbari anlamda yeterli şekilde takip edemediği de bir gerçektir. Alman devletinin teknik anlamda silahları olmuş olsa da bunları kullanacak seviyede yetişmiş askeri personel açığının olduğu da ifade edilmektedir. Alman ordusunun neredeyse yarısının AFD yanlısı olduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Özellikle NSU cinayetleri ile kurumsal anlamda Alman devletinin Irkçı cinayetlere alan açtığını ve desteklediğini söylemek de yanlış olmayacaktır.

Günümüzde Almanya, başta bölücü terör örgütü ve şemsiyesi altında faaliyetlerde bulunan DHKP-C ve diğer sol terör örgütlerinin geri çekilme ve dinlenme alanı bir Avrupa merkez ülke konumundadır. Her geçen yıla oranla bölücü terör örgütü militan sayısının arttığı ve örgüte bağış adı altında toplanan paraların yarısının Kandil’e aktarıldığı geri kalanın da Kandil tarafından atanan Almanya ve Avrupa liderlerinin kontrolünde, örgütün Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde legal/illegal ticaret yapılması için bırakılmaktadır.

Günümüzde Almanya, hem ülkesinde Irkçı eğilimleri giderek artan bir genç nüfusa sahip olmakla birlikte, devletin kurumlarında çöreklenmiş AFD ve Dördüncü Reich Dazlakları bulunmaktadır. Yanı sıra “en güçlü yabancı aşırılıkçı terör örgütü” olarak gördüğü PKK’nın 1993 yılında yasaklanmasına karşın faaliyetlerine göz yumarak; PKK’yı pek çok alanda doğrudan ya da dolaylı destekleyerek Alman Yayılmacılığının temel hedefleri noktasında dış politikasının bir aparatı olarak kullanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar
  • “Uluslararası terörizm terörizm ve avrupa s17, sayı 56 Aralık 2002, Paris, Institutd’Etude de Securité UE, ThérèseDelpech”
  • Almanya’da aşırı sağcı ve terör örgütü PKK’lı sayısında artış, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/almanyada-asiri-sagci-ve-teror-orgutu-pkkli-sayisinda-artis/3252632 , 18 Haziran 2024.
  • A. g. Haber, 18 Haziran 2024.
  • Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, 2023 Terörizm Durum Raporu, Verfassungsschutzbericht 2023, https://www.verfassungsschutz.de/SharedDocs/publikationen/DE/verfassungsschutzberichte/2024-06-18-verfassungsschutzbericht-2023.html , Temmuz 2024.
  • Geniş bilgi için bkz. Alman Kızılordu Fraksiyonu RAF.
  • Geniş bilgi için Bkz. RAF’ın kollarından Kızıl Zora.
  • Gönül Kenter, NSU cinayetleri ve kurumsal ırkçılık, 14 Temmuz 2018.
  • AA, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/almanya-da-nsu-davasinda-karar-gunu/1199851 , 11 Temmuz 2018.
  • Ömer Kalaycı, Uluslararası Güvenlik-Terörizm ve İstihbarat Çalışanı, oemerkalayci34@gmail.com

 

Terörizme Destek Veren Ülke: Yunanistan

Terörizmin dış destek boyutu oldukça önemlidir. Terörün ve terörizmin artış göstermesinde ve uluslararası boyut kazanmasında dış desteğini esirgemeyen ülkelerin siyasi, ekonomik ve tarihsel amaç ve hedeflerinin bilinmesi de son derece önemlidir. Bu bağlamda terörizm, emperyalist devletlerin tarihsel süreçte ve günümüzde de (ülke içi, bölgesel ve uluslararası siyasetlerinin gereği olarak görülüp) doğrudan veya dolaylı olarak kullandığı ve halen daha kullanmakta olduğu bir dış politika aracı veya vekâlet savaşlarında birer aparat haline getirilmiştir. Şüphesiz bunda terörizmi destekleyen ülkelerin payı büyüktür. Terörizme destek veren ülkelerin bu tutumuyla terör örgütlerinin hem bölgesel çapta büyümesi hem doğrudan ya da dolaylı olarak sağlanan dış destekle terör örgütlerinin siyasallaşmasına da zemin hazırladığı bir gerçektir.

Terör örgütlerine ve terörizme destek sağlayan ülkelerin başında da hem NATO ülkesi hem de Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan ve sonradan uluslararası hukuka aykırı bir şekilde AB’ne alınan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gelmektedir. Pek çoğunuzun aklına Yunanistan’ın Bölücü Terör Örgütü ile olan ilişkisi gelecektir. Bu doğrudur ancak sadece bununla sınırlı kalmamıştır. Bu makale, terörizme destek sağlayan, terör örgütlerini kendi çıkarları noktasında dış politikasının bir aracı olarak kullanan Yunanistan’ın; tarihsel ve siyasal bağlamda kurduğu, desteklediği ve ilişki içerisine girdiği örgütleri ele almaktadır. Kısacası Yunanistan; “Kolektif terör ve terörizmin” ana unsuru ülkelerden birisidir. Yunanistan’ın kurulmadan önce de pek çok ayaklanmayı ve bu isyanlarda ön plana çıkan örgütlerle işbirliği içinde olduğu tarihsel kayıtlarla sabittir.

Philiki – Eterya

1829 Edirne Antlaşmasına kadar Yunanlılar, Osmanlı devletinin Balkanlarda zayıflamasına ve parçalanmasında son derece etkin olmuşlardır. Yanı sıra 1829 Edirne Antlaşması ile Sırplar da özerklik kazanmışlardır. 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan fiilen ve hukuken bağımsızlık elde etmişlerdir. Osmanlı Devletine karşı ayaklanan Yunan örgütü Philiki Eterya, 1796 yılında Viyana’da Rigas Feraios tarafından kurulmuştur. Philiki Eterya örgütü Türklere karşı, Hıristiyan âlemini tümüyle kardeş ilan eden dini temelli bir örgüttür. Örgüt, “Hellas Haritası” adı verilen hayali bir devlet taslağı da hazırlamıştır.

1798 yılında Avusturya polisi tarafından yakalanan Rigas, Osmanlı hükümetine teslim edilerek idam edilmiştir. Daha sonra 1809 yılında Fransa’da, ELLİNİKİS DESMOS ALİTHOS (Gerçek Yunan Arkadaşlığı Bağı ) adlı örgüt kurulmuştur. İlerleyen yıllarda Fransızların da yardımıyla PHONİX (Anka Kuşu) kurulmuştur. Philiki Eterya veya Eteryatan Filikan denilen Dostlar Derneği, Yunan ve Bulgar tüccarları tarafından 1829 yılında kurulmuştur.

Philiki Eterya örgütü Ukrayna’nın Odesa şehrinde kurulmuştu. (Rus etkisi) Bu örgüt, masonik esaslara göre yapılanmıştı. Örgüt, Mora’da bağımsız bir devlet kurmayı amaçlamış, İstanbul’u da işgal ederek bütün Türkleri imha etmeyi hedeflemekteydi. Örgüt, Helenizm ve Grek milli bilincinin de yayılmasında etkili olmuş, Rus ve Avrupa ülkelerinin desteğiyle yandaşlarına silah dağıtmıştır. 1821 yılında başlattığı silahlı ayaklanma hareketleriyle Yunanistan’ın bağımsızlık yolunu açmıştır.

WMRO – Makedonya’nın Bağımsızlığı İçin Devrimci Örgüt

Bu örgüt, Gotse Delçev adlı bir öğretmen tarafından 1893’de Makedonya’nın bağımsızlığı için kurulmuştur. WMRO, Bulgaristan ve İtalya tarafından desteklenerek, Osmanlı askerlerine ve Müslüman halka karşı eylemlerde bulunmuştur.

USTAŞA – Hırvat Direniş Hareketi

Ante Paleviç adlı bir Hırvat avukat tarafından kuruldu. O dönemde İtalya ve Macaristan tarafından desteklenen örgüt 1934’de Fransa’da, Yugoslav hükümdarı Sırp Birinci Aleksander’ın öldürülmesinden sorumlu tutulmuştur. Örgüt, Bulgar ve Sırp ayrılıkçılarının da desteğini almıştır.

Ermeni Terörü ve Yunanistan

Yunanistan deyince çoğunuzun ilk aklına gelen; Yunanistan’ın bölücü terör örgütü ile olan ilişkisi ve desteği gelir. Bu doğru olmakla birlikte Yunanistan’ın teröre ve terörizme verdiği destek konusunda çok az şey bilinmektedir. Örneğin Ermeni terörüne verdiği destek pek bilinmediği gibi bunun üzerinde kapsamlı bir akademik çalışma da yoktur.
Yunanistan’ın, bölücü terör örgütü PKK ile olan ilişkisi 5 Şubat 1988’de başlamakla beraber 1990’lı yıllar ile deyim yerindeyse pik seviyesine ulaşmıştır. Ancak Yunanistan’ın terörizme destek veren ülke olarak çok az bilinen bir diğer ilişkisi ise henüz daha BTÖ ile olan ilişkisi başlamadan önce, kendisine rakip/hasım gördüğü ülke Türkiye’ye karşı 1973 yılında başlatılan Ermeni terörüne verdiği destek gelmektedir.

1973 yılında başlatılan Ermeni terörü, özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra hızlandırılmıştır. Bu hızlandırmada etkili olan ülkelerden biri Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi olmuştur. ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu), JCAG (Ermeni Adalet Komandoları), ARA (Ermeni Devrimci Ordusu) adlı Ermeni Terör Örgütlerinin başını çektiği teröristler 1973 – 1984 yılları arasında gerçekleştirdikleri terör saldırıları sonucunda 58’i Türk vatandaşı olmak üzere (31’i diplomat ve aile mensubu) 77 kişi hayatını kaybetmiş ve çok sayıda kişi yaralanmıştır . Ermeni terörü 1984 yılında kesilmişse de yerini 1973’te ismi, amaç ve hedefleri belirlenen, 1978’de eylemlerine başlayan ve 12 Eylül 1980’den sadece dokuz ay kadar önce Suriye’nin başkenti Şam’a konuşlanan bölücü terör örgütü PKK’ya devretmişti.

Özellikle 1990’lı yıllarda Suriye’nin terörizme verdiği destek konusunda zorlandığı zamanlarda Yunanistan ve GKRK’nin yardıma koştuğu gözlenmiştir.Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye’nin terörizme verdiği destek ve uyuşturucu kaçakçılığında oldukça önemli bir yere sahip olmuştur. Yunanistan Kamu Düzeni Bakanlığı’nın 1990 yılında hazırladığı, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad’ın Ege Denizi’ndeki adaları uyuşturucu madde kaçakçılığı üssü, olarak kullandığına dair rapor gerçeğin ta kendisidir. Bahsi geçen rapordan anlaşılan Suriye’nin terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığı için oluşturduğu Yunanistan ve GKRK hattı, çok yönlü amaçlar doğrultusunda pek çok sefer terör örgütlerine de açıldığı ve kullanılmasına imkân tanıdığı yönündedir.

Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Ermeni terörü ASALA, bölücü terör örgütü PKK ve diğer terör örgüt ve yapılanmalarına verdiği desteği, özellikle kendine düşman gördüğü Türkiye’ye karşı tavrını anlayabilmek için; Yunanistan ve Yunan Gizli Servisi’nin ilişkide oldukları terör örgütleri ve bunları destekleyen ülkelerle olan ilişkilerine bakmak gerekmektedir. Bu örgütlerden özellikle 17 Kasım Terör Örgütü büyük önem arz etmektedir.

17 Kasım Terör Örgütü

22 Kasım 1975’de ortaya çıkan 17 Kasım Terör Örgütü, adını 17 Kasım 1973’de Albaylar Cuntasının Atina’da Politeknik Yüksek Okulu’nda öğrencilerin başlattığı ayaklanmayı (bu ayaklanma Fransız gizli servisi tarafından organize edilmiştir) tanklarla bastırdığı günden almıştır.

Lider kadrosu ve destekçileri hakkında çok net ve sağlıklı bilgiler olmasa da 17 Kasım Terör Örgütü için şu bilgileri vermek gerekir. 17 Kasım Terör Örgütü Yunan Gizli Servisi’nin (EYP) vurucu gücüdür. Bu vurucu güç “Gizli imha Hücresi” olarak isimlendirilmiş ve EYP’nin kirli işlerinde kullanılmıştır. Bir diğer bilgi ise, 17 Kasım Terör Örgütünün PASOK’un bir parçası olduğu şeklindedir. Buna göre, Papandreou’nun, 1967-74 yılları arasında Yunanistan’da iktidarda bulunan Albaylar Cuntasına karşı yurt dışında kurduğu gizli PAK örgütü daha sonra PASOK Partisi haline dönüştürülmüştür.

PAK’ın bir parçası da 17 Kasım Terör Örgütüdür. 1975 yılında CIA Atina İstasyon Şefi Richard Welch’i öldürerek sesini duyuran 17 Kasım, Avrupa’nın en kanlı, en acımasız ve en akıllı terör örgütlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir. 26 Eylül 1989 günü Yunan koalisyon hükümetinin büyük ortağı Yeni Demokrasi Partisi’nin (YDP) lideri Konstantin Mitostakisi aynı partideki milletvekili damadı Pavlas Bakoyannis’e pusu kuran 3 kişi tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü. Suikastı üstlenen 17 Kasım Terör Örgütü, yayınladığı bildiride Bakoyannis’i Koskotas Skandalına karıştığı ve halk düşmanı olduğu gerekçesiyle cezalandırdıklarını belirtirler. Eski Başbakan Papandreou’nun Banker Koskotas skandalı dolayısıyla Yüce Divan’a sevk edilmesi konusunun ele alınacağı meclis toplantısına birkaç saat kala gerçekleştirilen suikasttan sonra Atina sokakları YDP ve PASOK taraftarları arasındaki çatışmalara sahne olur.

Tüm Yunan basını PASOK lideri Andreas Papandreou’yu suikastın sorumlusu ilan edip, “17 Kasım sadece Bakoyannis’i öldürmedi. Bütün Yunan politikacıları tehdit etmeye başladı. Benzer cinayetlerin işadamları ve politikacılar arasında da sürmesi bekleniyor” görüşüne yer verdiler. Politikacı ve ünlü kompozitör Mikis Theodorakis, 17 Kasım Terör Örgütünün Yunan Gizli Servisi’nin (EYP) vurucu gücü ve gizli imha hücresi olduğunu iddia etmiş “Yunan Gizli Servisi Bakoyannis’i öldürerek Koskotas Skandali’nın üzerine gitmeye çalışan güçlere büyük gözdağı verdi” demiştir. Yunan basını da yaptığı haberlerde, 17 Kasım Terör Örgütünün Marksist bir örgüt gibi görünmesine rağmen Yunan Gizli Servisi ile yakın bir ilişki içinde olduğu görüşünü işlemiştir. Suikastın, İsviçre’de yaşayan Yunan Gizli Servisi EYP’nin bir ajanı tarafından işlendiği öne sürüldü.

Ayrıca 17 Kasım’ın kurulduğu günden bu yana hiçbir elemanının yakalanmayışına dikkat çekilip, örgütün PASOK’a karşı eylem yapmasına rağmen parti üyesi hiç kimseyi öldürmediği ve eylemlerin PASOK’a karşı bir uyarı olduğu görüşüne yer verildi. Bazı gazeteler ise, 17 Kasım Terör Örgütünün, PASOK’un iktidara geldiği 1980 sonrasında eylemlerini hızlandırdığını ve bizzat Başbakan Papandreou’nun 17 Kasım’la ilgili soruşturmaları örtbas ettirdiğini ileri sürdüler.

Yıllar önce Kıbrıs’ta Türklere karşı kullanılmak üzere silah kaçırılırken yakalanan ve daha sonra Papandreou’nun Asayiş Başkan Yardımcılığı’nı yapan Sifis Valirakis’in 17 Kasım Terör Örgütünün beyin takımından olduğu ileri sürülür. Yayınladığı bildirilerde amaçlarını, “Yunanistan’daki ABD varlığına son vermek”, “Yunanistan’ın NATO’dan çıkmasını sağlamak” ve “Emperyalizm ve kapitalizme karşı çıkarak Yunanistan’da Marksist-Leninist bir rejim kurmak” olarak açıklayan 17 Kasım Terör Örgütü, CIA ajanı olduklarını ileri sürdüğü birçok Yunan vatandaşını öldürmüştür. 1985’den beri değişik bombalama eylemlerini üstlenen 17 Kasım Terör Örgütü, Nisan 1987’de ABD askerlerini taşıyan bir otobüsü bombalayarak 18 kişinin, aynı yılın Ağustos ayı içinde de benzer şekildeki bir başka saldırıda 12 kişinin yaralanmasına sebep olmuştur.

1987 yılından itibaren saldırılarını yoğunlaştıran 17 Kasım Terör Örgütü, ABD-NATO Tesislerinin yanı sıra Atina Türk Büyükelçiliği’ne ait iki otomobili de Mayıs 1988’de havaya uçurmuştur. İki veya üç kişilik timlerle, kurbanlarına genellikle evlerinde ve bürolarında saldıran örgütün en büyük özelliği birden fazla olayda aynı silahı kullanmasıdır. 14 yıl boyunca hiçbir örgüt üyesi yakalanamayan örgütün suikastlarda kullandığı silahların, Bakoyannis’in öldürülmesinden sonra “polise ait olduğu” iddia edildi. O yıllarda ülkemizde faaliyet gösteren terör örgütleri Dev Sol ve MLSPB ile yakın ilişki içinde bulunan 17 Kasım militanları, 2 Nisan 1990 gecesi Atina’da çok sayıda bomba patlatmıştır. Bu olaydan iki ay sonra Atina’daki “bomba furyası” devam etmiştir. Başkentin kuzey bölgelerinde bir gecede 11 saatli bomba birden patladı. 17 Kasım’ın roketatarlı saldırıları 1990 yaz ayları boyunca sürmüştür.

17 Kasım Terör Örgütü pek çok silahlı oluşum ve terör örgütleriyle de eylem birlikteliğine girmiştir. Bu örgütlerden biri Filistinli terör örgütleridir. Filistinli örgütlerle eylem birliği yapan 17 Kasım örgütünün gerçekleştirdiği önemli olayların başında şu eylemler gelmektedir;

  • 1990’nın Nisan ayında yapılan seçimler öncesi, 17 Kasım Terör Örgütü eylem kolları olan 1 Mayıs ve ELA hücreleri, Atina ile Selanik’te bazı sendika, banka, kooperatif ve AT merkezini havaya uçurdu.
  • 12 Mart 1991’de Atina’da 4 otobüs havaya uçuruldu.
  • 31 Mart 1991’de Yunanistan Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanı Georpios Suplias’ın yemek yediği otele tanksavar silahları ile saldırıldı.
  • 3 Nisan 1991’de Paskalya kutlamaları devam ederken Atina’da 9 otomobil saatli bombayla havaya uçuruldu. Bir banka şubesi soyuldu, bir başka banka şubesi bombalanarak yakıldı.
  • 11 Nisan 1991’de Patros’da meydana gelen patlamada 7 kişi öldü.
  • 18 Nisan 1991’de Patros’daki patlamayla ilgili Filistinli öğrenci Assar Al Nobani, 17 Kasım Terör Örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle yakalandı.
  • 2 Mayıs 1991’de Atina’daki Yunanistan elektrik işletmesine tanksavar silahıyla saldırı düzenlendi. 1989 yılında Larisa şehri yakınlarındaki askeri depodan çalınan malzemeler arasında bu olayda kullanılan silaha ait mermiler de bulunuyordu.
  • 8 Mayıs 1991’de Atina’daki Alman Siemens şirketi tanksavarlarla bombalandı.
  • 16 Temmuz 1991’deAtina’daki Türk Büyükelçiliği’nin servis aracına, bombalı bir araçla saldırı düzenlendi. Büyükelçiliğe ait zırhlı otomobilde bulunan Atina maslahatgüzarı Deniz Bölükbaşı, idari görevli Nilgün Seçeci ve şoför Adil Yıldırım yaralandı. Saldırıyı üstlenen 17 Kasım örgütü, ABD Başkanı George Bush’un Yunanistan ve Türkiye’yi ziyaretini protesto ettiklerini açıkladı.
  • 7 Ekim 1991’deAtina’daki Türk Basın Ataşesi Çetin Görgü, silahlı iki kişinin saldırısı sonucu öldürüldü. Örgütün liderlerinden olduğu iddia edilen Mihalis Raptis’in, “17 Kasım Solcu, Maocu, Aptallar” başlıklı yazısının yayınlandığı Avriani Gazetesi’nde, Türk diplomat Görgülü’yü örgütle ilişkiyi kesen kişilerin öldürdüğü iddia edildi. “17 Kasım İhtilalci Örgütü” imzalı bu bildirinin gazetede yayınlanmasından bir gün sonra, gazetelere yeni bir bildiri gönderildi. 24 Ekim 1991 tarihli “Raptis’e Cevap” başlıklı bildiride, Çetin Görgü’nün 17 Kasım İhtilalci Örgütü tarafından öldürüldüğü öne sürülerek, suikasttan hemen sonra yayınlanan bildiride yer alan, “Son Türk askeri Kıbrıs’tan çekilinceye kadar ve son Kıbrıslı Rum göçmen köyüne dönünceye kadar Türkiye’nin askeri politik yapısında resmi yeri olanları vurmaya devam edeceğiz” ifadesi tekrarlandı.
  • Ekim 1991’de İtalya’nın Undine şehrindeki bir bankadan 4 milyar liranın gasp edilmesi olayının 17 Kasım tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülüyor.
  • 2 Kasım 1991’de Atina’da bir polis otosuna roketatarlarla saldırı düzenlendi. Olayda bir polis öldü, 6 polis yaralandı.
  • Aralık 1991’de Atina’da Egaleo Postanesi’ni basan 17 Kasım üyesi 5 kişi, 8 milyar lirayı (280 milyon drahmi) gasp ederek kaçtılar. Aynı gün, Holaıpos semtinde Dimitri Koloni adlı emekli hava subayının otomobiline bombalı saldırı düzenlendi.
  • 5 Şubat 1992’de Atina’da Fransız Büyükelçiliği’nde görevli bir binbaşı ile Yeni Demokrasi Partisi’ne mensup iki milletvekilini hedef alan örgütün dört evin girişlerindeki posta kutularına yerleştirdiği bombalar hasara neden oldu.
  • 16 Şubat 1992’de Atina’da iki ayrı eylem gerçekleştirildi. Askeri birliğe düzenlenen saldırı sonucu bir asker öldü. Avrupa Topluluğu’na ait iki otomobil ve bir banka şubesi de bombalandı. Yunanistan Maliye Bakanı Yartnis Paeokrasas’a 15 Temmuz 1992 günü roketatarla saldırı düzenleyen 17 Kasım militanları, bakanın otomobilini tahrip ederlerken bir üniversite öğrencisinin ölümüne, 4 kişinin de yaralanmasına neden oldular. Yeni Demokrasi Partisi milletvekili Elefherios Papadimirov, 21 Aralık 1992 günü düzenlenen saldırı sonucu yaralandı. Yunanistan Ulusal Bankası eski müdürü Milıalis Vranogulos 17 Ocak 1994 sabahı 17 Kasım militanlarınca öldürüldü.
  • 9 Nisan 1994 günü Sırplara destek vermek amacıyla Atina’da birçok iş merkezini bombalayan örgüt, 20 Nisan 1994’de ise yabancı temsilciliklere karşı bombalama eylemlerine girişti.
  • 4 Temmuz 1994 günü Türk Büyükelçiliği Müsteşarı Çetin Sipahioğlu, PKK’lı bir Rum avukatın intikamım almak amacıyla 17 Kasım örgütü tarafından şehit edilmiştir.
  • 16 Mart 1995’de Atina’daki Mega adlı özel televizyon kanalının stüdyolarına roketli saldırı düzenledi.
  • 8 Haziran 2000’de İngiltere’nin askeri ataşesi Tuğgeneral Stephan Saurders, Atina’nın en işlek caddesinde iki motosikletli saldırgan tarafından vurularak öldürüldü.
  • 28 Haziran 2002’de örgüt elemanları Pire Limanı’nda bir denizcilik şirketine saatli bomba yerleştirmeye çalışırken yakalandı ve örgüte vurulacak ilk darbelerin sinyalleri başladı. Olay sırasında eli kopan 40 yaşındaki Savaş Ksiros’dan ilk ciddi ipuçları ele geçti. Yanındaki çantada ele geçen tabancanın 24 Aralık 1984’de Atina’da yerel bir bankanın soygunu sırasında öldürülen banka görevlisiyle ilgili olduğu ortaya çıktı. Bir papaz çocuğu olan Ksiros’un verdiği bilgiler üzerine örgütle ilgili geniş çaplı operasyon başlatıldı.

17 Kasım Örgütü’ne yönelik 3 Temmuz 2002 günü yapılan operasyonda, 27 yıldır ilk kez örgütün hücre evine ulaşıldı. Atina şehir merkezine 15 dakikalık uzaklıktaki Katapatosia semtinde Patmos Sokak 84 numaralı binanın giriş katına yapılan baskında örgütün 1988’de bir askeri cephanelikten çaldığı ve bazı saldırılarda kullanılan roketler ele geçti. 17 Kasım militanı Savaş Ksiros hücre evinde gözaltına alındı. 17 Kasım operasyonu sürerken Türk diplomatlarımızın tetikçisi olduğu belirlenen Dimitri Kufodinas 5 Eylül 2002 günü Atina polisine teslim oldu.

17 Kasım Terör Örgütü’nün yakalanan militanlarının sorgulanmasının ardından Türk diplomatlara karşı düzenlenen suikastların arkasından Bölücü terör örgütü lideri Abdullah Öcalan bağlantısı çıktı. Rum İstihbarat ajanlarından Tofilos Yorgialis örgütle ilişkiliydi ve aynı zamanda ‘Kürdistan Dayanışma Komisyonu’nun başındaydı. Bu Rum Ajan, Öcalan’ın çok yakınında ve Beka Vadisindeki eğitimlerde bulunmuştu. 23 Temmuz 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki haberde Beka Vadisi’nde bölücü terör örgütü PKK militanlarının fotoğrafını yayınlayan Rum istihbarat ajanı 4 Mart 1994’de öldürülmüştü.

Bu olayla ilgili Rumlar MİT’i suçlamış ve 17 Kasım Örgütü olaya misilleme olarak Türk Diplomat Haluk Sipahioğlu’nu öldürmüştü. Öldürülen Rum ajanın yerine geçen Lazaros Mavros, bölücü terör örgütü bebek katili Öcalan’a kendi adıyla düzenlediği pasaportu vermişti. Bu kişi hala Kıbrıs Rum Kesimindeki PKK örgütünün faaliyetlerini organize etmekle uğraşıyor.

Örgütün beyni olduğu ileri sürülen 58 yaşındaki Profesör Alexandras Yiotopolus 17 Temmuz 2002 günü Libsi Adasında Türkiye’ye kaçmak isterken yakalandı. Fransız eşiyle balayında olan ve deniz otobüsüne binen Alexandras Yiotopolus Atina’da verdiği ifadede 11 cinayeti itiraf etti. Bu kişi 60’lı yıllarda ilk kez Paris’te ortaya çıkmış ve 1968’de 29 Mayıs adlı silahlı mücadele yanlısı Maoist bir örgüt kurmuştu. 1981 yılında izini kaybettirip 21 yıl gizlenmeyi başardı.

17 Kasım Terör Örgütü ve Türkiye’de Faaliyet Gösteren Örgütlerle İlişkileri

MLSPB ile silah alışverişinde bulunduğu, İstanbul’da düzenlenen bir operasyonla ortaya çıkan 17 Kasım Terör Örgütünün, sahte belgelerle Türkiye’de bazı şirketler kurduğu da 1991 Temmuz ayında Atina’da düzenlenen bir başka operasyonla ortaya çıkarılmıştır. Yunanistan’da yapılan bir operasyonda, Türkiye’de faaliyet gösteren örgütlere gönderilmek istenen ileri teknoloji ürünü gelişmiş patlayıcı sinyalizasyon sistemleri bulunmuştur.

Türk istihbarat birimleri tarafından yapılan çalışmalarda, firmanın adresinden kurucularına kadar her şeyinin sahte olduğunu belirlenmiştir. 17 Kasım Terör Örgütü ile ilgili olarak Yunan istihbaratınca yürütülen operasyonlar sonucunda kuryelerini kullandığı bir eve baskın yapılmıştır. Temmuz ayında yapılan operasyonda örgüt evinde, soyulan askeri depolardan alınan çok sayıda patlayıcı ele geçirilmiştir. Evin gizli bölmelerinde, Türkiye’de bir madencilik ve kimya şirketine gönderilmek üzere hazırlanmış metal arama cihazları bulunmuştur. Paketin gizli bir bölmesinde cihazların bazı bölümlerine yerleştirilmiş parçaların monte planları bulunmuştur. Planlara göre sökülüp birleştirilen parçaların ileri teknoloji ürünü patlayıcı madde sinyalizörleri olduğu tespit edildi.

Sinyalizörlerin uçağı havada infilak ettirecek basınca ve ışığa duyarlı, uzaktan kumandalı yapıda olduğu tespit edildi. Paketin üzerinde bir Türk firmasının isminin bulunması yüzünden Türk makamlarla işbirliği kuran Yunan polisi, gerekli adres ve malzemelerle ilgili hazırlanan bir dosyayı uluslararası bir kurye ile Türk yetkililerine gönderdi. Ayrıca bu şirket adına daha önce Yunanistan’dan Türkiye’ye malzeme gönderilip gönderilmediği de araştırılmaya başlandı.

Araştırmalar sonucu, bu şirket adına Yunanistan’da gösterilen başka bir adrese, Almanya ve Fransa’dan 6 ay içinde 9 zarf gönderildiği belirlendi. Bu gönderilen zarfların kitap olarak kaydedildiği ve cihaz niteliği taşımadığı tespit edildi. Yunan yetkililerinden alınan bilgiler doğrultusunda hemen harekete geçerek soruşturma başlatan Türk yetkililer, Avrupa dışında, İran’dan ve Suriye’den de şirketin adına malzemeler geldiğini belirledi. Şirketin kayıtlarını çıkartan yetkililer nüfus kayıtlarında yaptıkları incelemede firmanın kurucuları olarak gösterilen kişilerin, 3 ile 9 sene önce öldüklerini ve şirketle hiçbir ilgilerinin bulunmadığını belirledi.

Nüfuslarının sahte olduğu belirtilen kişilere ait, firma merkezi ve irtibat büroları olarak gösterilen yerlerin adreslerinin de sahte oldukları ortaya çıktı. Yurt dışından kargo ile gönderilen paketlerin ise değişik kimlikler taşıyan kişiler tarafından alındıkları öne sürüldü.

Bu firmanın ismini ve tüm Türkiye çapında yaptıkları işleri belirlemek amacıyla araştıran istihbarat birimleri, firmanın Ağustos ayında 460 kilo dinamit isteğinde bulunduğunu tespit ettiler. İşlemlerin hala beklemekte olduğu görülünce firma ile ilişki kurulmaya çalışıldı.

Ancak,firmanın işlerini elden takip ettiği, adres ve telefonlarının sahte olduğu ortaya çıktı. Ayrıca aynı firmanın, değerli evrak ve para taşımak üzere bir bankanın ihale ile sattığı zırhlı taşıtlar için başvuruda bulunduğu öğrenildi. Soruşturmayı sürdüren yetkililer, firma ile ilgili olarak yaptıkları araştırmalarda, daha önce yapılan operasyonlar sonucunda ele geçen çeşitli sahte kimliklerle benzerlik bulunduğunu belirlediler. Buna göre olaya katılan 2 kişinin kimlikleri belirlenerek tüm yurtta aranmaya başladı. Kimlikleri belirlenen örgüt üyelerinin Almanya’da THY bürosuna saldırdıkları ve Alman polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldıkları öne sürüldü.

ELA – Devrimci Halk Mücadelesi

1973’de Yunanistan’da kurulan ve orijinal adı Epanastikos Aganas olan örgütün, militan sayısı ile lideri hakkında kesin bilgi yoktur. ELA, NATO’yu Yunan topraklarından çıkmaya zorlamaya ve ülkedeki Amerikan askeri varlığını yoket meyi hedeflemiştir. ELA 1967-1974 yılları arasında Yunanistan’da işbaşında olan askeri cuntaya karşı gelişen Marksist-Leninist bir terör örgütüdür. Amerikan karşıtı olan ELA, amaçları doğrultusunda, ABD tesislerine olduğu kadar, Yunan Hükümeti’ne ve ekonomik hedeflere yönelik bir dizi bombalama eylemi gerçekleştirerek sesini duyurmuştur.

1978’de ABD Dışişleri Bakanı Cyrus Vance, 1982’de NATO Komutanı Amerikalı General Bernard Rogers ve 1986’da ABD Dışişleri Başkanı George Shultz’un, Yunanistan’ı ziyaretlerini protesto için Atina’da, ABD ve Yunan tesislerine karşı bombalı saldırılar gerçekleştirmiştir. Terör örgütü ELA, bu eylemleri “Silahlı mücadele veren ve müebbet hapse mahkûm edilen dört Doğrudan Eylem militanıyla dayanışma içerisinde bulunduklarını göstermek için” gerçekleştirdiklerini açıklamıştır. Örgüt, 1989 yılının Haziran ayında da İçişleri ve Maliye Bakanlığı binalarını seçimden önce bombalamıştır. Terör Örgütü ELA’nın, 17 Kasım terör Örgütünün eylem hücrelerinde olduğu iddiaları da bulunuyor. Alman Kızıl Ordu RAF ve Doğrudan Eylem ile ilişkisi bulunan ELA’nın, Avrupa’daki diğer Marksistterör örgütleriyle işbirliği yaptığına dair açık bilgi bulunmamaktadır.

Yıllardır hiçbir üyesi yakalanmayan ELA’nın bir militanı, 1990 yılı Kasım ayının ilk haftasında ele geçirilmiştir. Kiriyakos Mazokopas adlı terörist, elindeki bombanın patlaması sonucu bir kolu kopmuş ve gittiği hastanede tesadüfen ele geçirilmiştir.

Bundan sonra operasyona başlayan Yunan polisi, örgütle bağlantılı olduğu ileri sürülen 37 kişiyi gözaltına almıştır. Yapılan soruşturmalarda elde edilen bilgiler doğrultusunda ELA’nın hücre evlerine düzenlenen baskınlarda ise bir taburu donatacak kadar silah elde edilmiştir. 17 Temmuz 1991 günü Atina’nın merkezindeki Alice ve İnter Amerikan şirketlerinde tahrip gücü yüksek 4 bomba patlatıldı. Aynı saatlerde Selanik’te ABD kulübüne konulan bomba patlamadan imha edildi. Bu eylemleri ELA ile 1 Mayıs örgütleri ortaklaşa düzenlediklerini açıkladılar. 15 Nisan 1994’de Atina’daki Fransız ve Hollanda elçiliklerine ait 5 otomobil ELA militanlarınca havaya uçuruldu. 19 Eylül’de Atina’da bir otobüse yerleştirilen uzaktan kumandalı bombanın patlaması sonucu bir polis öldü, 5’i polis 10 kişi yaralandı. Saldırıyı ELA üstlenmiştir.

1 Mayıs Örgütü

Yunanistan’da 17 Kasım Terör Örgütünün eylem kollarından birisi de 1 Mayıs’dır. Marksist-Leninist bir sistem kurulmasını savunan “1 Mayıs” devlet kuruluşlarına karşı düzenlenen çok sayıdaki bombalama olayının sorumlusudur. Örgüt, Nisan 1990’da yapılan genel seçim öncesi ELA ile birlikte çok sayıda bombalama eylemini gerçekleştirmiştir. 1 Mayıs genellikle 17 KASIM Terör Örgütü yöneticilerinin talimatlarıyla yapılması planlanan eylemleri gerçekleştirmiş ve hücreler halinde faaliyet göstermiştir.

SOSYAL DİRENİŞ

17 Kasım terör örgütüyle ilişkisi olduğu öne sürülen “Sosyal Direniş” adlı örgüt, adını ilk defa 28 Mart 1990 günü Atina’da meydana gelen seri bombalamalar sonucu duyurdu. Dokuz dakika içinde 14 bomba patlatarak, Çekoslovak, Sovyet, Macar, Bulgar, Suriye ve FKÖ diplomatlarının otomobillerini havaya uçurdu. Sosyal Direniş, “Üçüncü Dünya ülkelerindeki baskıları protesto etmek için” bu eylemleri düzenlediklerini açıklayan bir bildiri yayınladı. Hiçbir üyesi yakalanmayan “Sosyal Direniş” ile ilgili fazla bilgi edinilemedi.

PAK-LOAS

KYP’nin gizli evraklarını ele geçirmesinden sonra Amerikan Ordu İstihbaratı (DIA) üyesi Yüzbaşı George Tsantes’in hayatına mal olan bilgilere göre, Papandreou’nun, Yunanistan’da darbelerle yönetimi ele geçiren “21 Nisan 1967” cuntasını yıkmak amacıyla 1968’de kurduğu PAK eylem örgütü, 1974’den itibaren faaliyetlerini PASOK’un bünyesinde Papandreou’ya bağlı olarak sürdürdü. 1975’te yeniden örgütlenerek “Panhelen Kurtuluş Hareketi” (PAK) adını terk edip, LAOS-1, LAOS8, LAOS-13 kod adıyla tekrar terör sahnesinde yerini aldı.

LAOS’un ASALA ile ilişkisi olduğu, Türkiye’ye yönelik yıkıcı faaliyetlerde bulunan terör örgütlerine silah, patlayıcı madde, para ve pasaport temin ettiği de ifade edilmiştir.

“Halkın Kurtuluş Ordusu” anlamına gelen LAOS, 1975’den sonra faaliyetlerini Atina’da INKA adı altında PASOK yanlısı Harris Kuris’in liderliğinde sürdürmeye başladı. Harris Kuris, 1976 yılında Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden Türkiye’deki teröristlere silah kaçırmak isterken Yunan Liman polisince yakalandı. Bu dönemden sonra “17 Kasım Terör Örgütü adı altında faaliyetlerine devam eden bu terör örgütü, Papandreou’nun iktidarda kalması için eylemler düzenledi. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ı hedef alan Ortadoğu-Arap menşeli eylemcilerin, Avrupa’daki eylemlerine yardımcı olmak gibi faaliyetlere destek verdiler.

PEAM / PAN – KIBRIS YURTSEVER HALK KURTULUŞ CEPHESİ

Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta Türkiye’ye yönelik terörün ana kaynağını PEAM oluşturmaktadır. PEAM (PARKİPRİYAKO ETNİKO – LAİKO APELEFTEROTİKO METOPOPAN KIBRIS YURTSEVER HALK CEPHESİ) 18 Temmuz 1976 yılında kurulmuştur. Örgütün Yunanistan’daki politikacılar arasında da üyesi bulunmaktaydı. Parti liderleri Yorgos Mavros, Yannis Pezmazoğlu ve Andreas Papandreou, bu üyelerden bazılarıdır.

PEAM tüzüğüne göre örgütün hedefi, Türk işgalinden kurtuluncaya kadar Kıbrıs’a ihanet eden ülke, örgüt ve partilere karşı bütün imkânlarla ve her çareye başvurarak mücadele etmektir. Örgüt kurucularından Aleksandros Panagulis esrarengiz bir otomobil kazasında ölmüştür.

Makarios da, faaliyetlerini sürdürmesi amacıyla PEAM’a yüksek miktarda maddi destek sağlamıştır. Bu para, Kıbrıs Hıristiyan Ortodoks Başpiskoposluğuna bağlı manastırların İsviçre bankalarında bulunan milyonlarca sterlin tutarındaki gizli hesaplarından Çekoslovakya silah fabrikalarının İsviçre’deki temsilcisi Omnipol’e aktarılmıştır. Bu silahlar, Yugoslav limanlarından küçük tonajlı gemiler ile Suriye sahillerine taşınmış, oradan da bölücü terör örgütüne dağıtılmak üzere Suriye ve Lübnan üzerinden Türkiye’ye gönderilmiştir. Bu silahların büyük bölümünü kalaşnikof ve RPG 7 roketatarlar oluşturmaktaydı.

Bölücü terör örgütüne bu şekilde silah desteği sağlanırken, faaliyetlerini ülkemizde sürdüren Dev-Sol’a da Rum ve Yunanlı PEAM’cılar gerekli yardımı yapıyorlardır. Yunanlı subaylar BTÖ militanlarını Güney Kıbrıs’ta eğitmişlerdir. Daha çok, patlayıcı madde ve muhabere cihazlarının kullanılması şeklinde yapılan eğitimlerde, eylem düzenleme planları da yer alıyordu. Eğitim için Güney Kıbrıs’a gönderilen PKK’lı teröristler, Cumartesi ve Pazar günleri sokaklarda dolaşıp Türkiye aleyhinde bildiri dağıtarak propaganda çalışması yapıyorlardı.

Yunanistan Sosyalist Pasok Partisi milletvekili olan, ayrıca Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarlığı ve Kamu Düzeni Bakanlığı görevlerinde bulunan İosif Valurakis, ülkemize karşı terör eylemleri gerçekleştiren terör örgütlerinin dostu idi. 1976 yılında Türkiye’deki teröristlere silah gönderirken yakalanan Valurakis, milli görev yapıyor gerekçesiyle Rumlar tarafından serbest bırakılmıştır. Teröristleri daha iyi beslemek amacıyla, Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulunduğu sırada sık sık Kıbrıs Rum kesimine gelen İosif Valurakis, Yunanistan’dan gönderilen silahların PKK’ya gitmesini sağlamak amacıyla bir mekanizma oluşturmuştu. Valurakis ’in 1988-1989 yılları arasında Kamu Düzeni Bakanı olduğu sırada, Yunanistan’da polise ait birçok depoda bulunan silahlar esrarengiz bir şekilde çalınmıştı.

Bu silahların bir bölümünün Dev-Sol’cu teröristler tarafından Türkiye’deki cinayetlerde kullanıldığı belirlenmişti. Ayrıca PEAM üyelerinden Hrisödulos Venyamin’inAsala ve PKK’ya yaptığı yardımlar da biliniyor. Günümüzde PKK’nın en güvenilir destekçilerinden biri olan Güney Kıbrıs, daha önceleri Ermeni terör örgütü ASALA’yı da desteklemişti.

Suriye istihbaratı Muhaberat ile yakın ilişki içinde bulunan Rumlar, SSCB çökmeden önce KGB ile işbirliği yaparak ASALA ve PKK’ya silah sevkiyatı yapmışlardı. 1984 yılında ASALA’yı savunanlar ile ASALA’nın ülkelerinde bulunmasından rahatsız olan Rumlar birbirine girdiler. Terör örgütü ASALA’yı istemeyen Güney Kıbrıs Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Pavlos Stokkos, İsrail ajanı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Bu dönemde Güney Kıbrıs, Ermeni terör örgütü ASALA’nın merkez üssüydü. ASALA militanları, Avrupa’da işledikleri cinayetlerden sonra kendilerine verilen Kıbrıs pasaportunu kullanarak, Cyprus Airlines uçaklarıyla Güney Kıbrıs’a dönmüşlerdir.

DEVLETE KARŞI MÜCADELE ÖRGÜTÜ (DEVLETE KARŞI DAYANIŞMA HÜCRELERİ)

Başkent Atina’da faaliyet gösteren örgütün kuruluşu, yapısı, liderleri ve üye sayısı hakkında elde çok detaylı bilgi bulunmamaktadır. Kayda değer önemli bir eylemi bulunmamakla birlikte, 1 Nisan 1985 günü Atina Ağır Ceza Mahkemesi savcılarından George Theophanopoulas’a karşı girişilen suikastı üstlenmiştir.

Örgüt, Eylül 1989’da Yeni Demokrasi Partisi binasını bombalamıştır. Türkiye’den Yunanistan’a kaçan ayrılıkçı/bölücü Kürtlerle Atina’da ortak basın toplantısı düzenleyip, Yunan koalisyon hükümetinin büyük kanadını oluşturan Yeni Demokrasi Partisi lideri Konstantin Mitostakisi kendilerine karşı Türkiye ile anlaşmasından kaygılandıklarını belirttikleri saatlerde, binada maddi hasara yol açan patlama meydana gelmiştir. Saldırıyı üstlenen örgüt, Atina’da yayınlanan gazetelere gönderdiği bildiride, Bayrampaşa Cezaevi’nden kaçtıktan sonra Yunanistan’a gizlice giren Dev-Sol militanı Hüseyin Hami Şakir Özsomar’ın Türkiye’ye iadesini protesto etmek için bombalamayı gerçekleştirdiklerini açıklamışlardır.

GİRİT KURTULUŞ KOMİTESİ

Girit’in bağımsızlığı için mücadele veren Girit Kurtuluş Komitesi, Yunanistan ve bazı Avrupa ülkelerinde faaliyet göstermiştir. Yeraltı faaliyeti gösteren bu örgüt, Yunanistan’da, özellikle Girit Adası’nda, Avrupa, Amerika ve Avustralya gibi yabancı ülkelerde, bağımsızlık seferberliğini ilan eden broşür ve mektupları, çeşitli adreslere postalayarak adını duyurmaya çalıştı. Girit Kurtuluş Komitesi, zaman zaman adadaki köy ve kasabalarda da bildiri dağıtıyor. Örgütün çökertilmesi için Yunan güvenlik kuvvetlerince 1991-1992 yıllarında Girit Adası’nda bir dizi operasyon düzenlendi. 1988 yılında bağımsızlık için bazı hareketleri gözlenen Girit’in Hanya ve Kandiye gibi büyük kentlerinde bağımsızlığa yönelik faaliyetler gösteriyor.

DEVRİM DAYANIŞMA ÖRGÜTÜ

Bu örgüt, 10 Mart 1989’da Atina Kumbari Caddesi üzerindeki bir Fransız bankasını bombalayarak ismini duyurdu. Marksist sistemi savunan bu terör örgütü, çevreye büyük hasar veren bombalama olaylarını, Doğrudan Eylem’in müebbette mahkûm edilen 4 militanıyla dayanışma içerisinde bulunduklarını göstermek için gerçekleştirdiklerini açıkladılar. Örgütün kuruluşu ve yapısı hakkında elde yeterli bilgi bulunmuyor.

LAVRİON SİYASİ MÜLTECİLER KAMPI

Lavrion, 1949 yılında Doğu Avrupa’dan kaçan anti-komünistler için kurulmuştu. Ancak, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra, Türkiye’den Yunanistan’a kaçan özellikle siyasi suçlular (Başta PKK militanları olmak üzere)soluğu Yunanistan’da aldıklarından bu kamp, Türkiye aleyhine çalışan komünist militanların dolduğu bir yer haline getirildi. Yunanistan, Lavrion’daki militanların örgütlenmesine yardımcı olarak, Türkiye aleyhindeki yıkıcı ve bölücü çalışmalara destek olmaktadır. “Siyasi mülteci” adı altında sığınma hakkı isteyen bu kişiler tarafından yapılan Türkiye aleyhindeki gösteriler de Yunan yetkililerince desteklendiğinden, kaçakların eylemleri zaman zaman saldırıya dönüşerek, Türkiye’nin bazı temsilcilik ve kuruluşları işgal edilmiştir.

YUNANİSTAN’DAKİ ERMENİ KURULUŞLARI

1975-76’da Beyrut’u terk etmek zorunda kalan Ermeni çetecilere Rumlar kucak açmıştır. Ermeniler önce Kıbrıs Rum Kesimine yerleştiler. 1973 yılında kurulan ASALA’nın karargâhı da bir ara Kıbrıs Rum kesimine nakledildi. ASALA’nın Yunan hükümetlerince himaye edildiğini ve Yunanistan’ın Ermeni Soykırımı iddiasını tekrarladığını bütün dünya biliyor.Türkiye’nin aleyhine çalışan bütün örgütlere kucak açan Yunanistan’da üstlenen Ermeni örgütleri, “Kıbrıs Türk Kültür Derneği” tarafından yayınlanan “Yunanistan ve Terör ” isimli raporda şöyle sıralanmaktadır.

  • Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Gizli Ordu (ASALA)
  • Ermeni Soykırım Adalet Komandoları
  • Yunanistan Ermeni Gençlik Örgütü
  • Ermeni Ulusal Komitesi
  • Ermeni Halk Eylem Birliği
  • Ermeni Devrim Ordusu (ARA)
  • Ermeni Ulusal Direniş Hareketi
  • Selanik Ermeni Gençlik Örgütü
  • Ermeni Tutuklularını Kurtarma Komitesi
  • Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği

Bu örgütlere para, pasaport ve sığınma kolaylığı sağlama gibi destekte bulunan cemiyetler; Ermeni Hayır Cemiyeti, Ermeni Kültür Derneği ve Ermeni Ortodoks Merkez Komitesi olarak sıralamak mümkündür.

Sonuç Olarak;

Yunanistan, sözde bağımsızlık adına emperyalist devletlerden de aldığı desteklerle Osmanlı devletine karşı başlattığı isyan/kalkışma hareketlerinde önemli bir rol oynamış ve terör örgütleriyle de işbirliğine giderek Osmanlı’nın parçalanması sürecinde etkin rol oynamıştır.
Yunanistan, özellikle Suriye kaynaklı terörizmin doruk noktasına ulaştığı yıllarda, Hafız Esad yönetimindeki Suriye’nin “terörizme destek veren ülke” konumundan sıyrılması için Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile kolektif terörizm ilişkisine girmiştir. Bu dönemde Yunanistan’ın bazı adaları ve limanları ile Kıbrıs Rum Kesiminin özellikle silah kaçakçılığı ve uyuşturucu ticaretinde merkez rol oynadıkları kayıtlarda yerini almıştır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesiminin sadece uyuşturucu ve silah kaçakçılığının yanı sıra Türkiye’den Avrupa ülkelerine kaçak olarak giden ayrılıkçı bölücü siyasilerin de uğrak limanı olmuştur.

Yunanistan, bölücü terör örgütü PKK ile olan ilişkisinden ve işbirliğinden çok önce de Ermeni terör örgütü ASALA ile de işbirliği içine girmiştir. Yunan terör örgütü 17 Kasım ve ASALA işbirliğiyle düzenlenen pek çok terör eyleminde Türk diplomatlarımız şehit edilmiş ve yaralanmışlardır. Türkiye cumhuriyeti temsilciliklerine pek çok bombalı saldırı gerçekleşmiştir. Bu bağlamda kendi ülke topraklarında büyükelçiliği bulunan bir ülkeye düzenlenen saldırıları Yunan devleti önlememiştir. Yunanistan’ın gerek bölücü terör örgütü gerek ASALA gerekse Türkiye’de faaliyetlerini sürdüren örgütlere sağladığı maddi, silah ve diğer destekler pek çok rapor ve haberlerle sabittir. Bu haliyle Yunanistan terörizme destek veren ve kolektif terörizmin paydaşı ülke konumundadır.

Yunan devleti, sadece Türkiye’ye karşı terör örgütlerine kamp, silah ve diğer konularda destekle sınırlı kalmamış yanı sıra Lozan Antlaşması’na da aykırı şekilde Fener Rum Kilisesi üzerinden de siyasi olarak Türkiye ve Türk karşıtlığını sürdürmeye devam etmektedir. Özellikle son yıllarda Yunanistan Dışişleri bakanlığı tarafından her türlü maddi ve siyasi desteğini esirgemedikleri Fener Rum Kilisesi ve Kilise Başpiskoposuna gösterdikleri devlet desteği gözlerden kaçmamaktadır. Fatih ilçesine bağlı bir kilisenin başpiskoposu olan Türk vatandaşına atfedilen aykırı statü ve Yunanistan dışişleri bakanlığına ait uçakla pek çok yurtdışı gezilere ve toplantılara katılmasına olanak sağlamaktadır. Şüphesiz Yunanistan’ın verdiği bu desteğin ardında da İkinci Vatikan’ı Türkiye’de inşa etmek isteyen ABD yer almaktadır.

50. Yıl Sonra: Petro-Dolar Anlaşmasının Sona Ermesi Ne Anlama Geliyor?

İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’na göre ABD’nin uluslararası para birimi olarak kullanımı, altın karşılığı dolar basımı ile sağlanmış ancak 1971’de ABD, elindeki doları altına çevirememiş, dış borcu tavan yapmış ve anlaşmadan çekilerek karşılıksız dolar basmaya başlamıştı. Yani önceden altın karşılığı üretilen dolar, Amerikan hükümetlerinin keyfine göre basılır hale gelmişti. 1970’lere kadar 40 bin ton altın rezervine sahip olan ABD, daha fazla kaşrılıklı dolar basamamış ve rezervi 8 binlere kadar gerilemişti. Yıl 2024 ve güncel altın rezervi de 8133 ton.

1971 itibariyle sınırsız dolar basan ABD’nin eline güçlü bir koz geçmişti. Bu hamleden sonra altın fiyatları beş yılda 5 kat artış gösterdi. ABD çıldırmış gibi adımlar atıyordu. 1973’te İsrail’e karşı adım atarak dünyaya petrol satmayan Kral Faysal’ı masaya çağırdı. Dünyanın en büyük petrol üreticisi ve rezervine sahip ülkesi Suudi Arabistan’a dedi ki; “bu petrolü dolar ile satacaksın, ben de sana askeri destek ve koruma sağlayacağım.” Ayrıca petrolden elde edilen gelirin büyük bir kısmını ABD’deki borçlanma kağıtlarına yatırılma şartı getirildi. Suudiler bunu kabul etmezlerse de -Amerikan gazetecilerin o dönemki yazılarında belirtildiği üzere- ABD tarafından işgal edilecekti. Anlaşmayı onaylamak zorunda kalan Kral Faysal, bir yıl sonra yeğeni tarafından suikast sonucu öldürüldü.

Aslında ABD, Suudilere petrolü dolarla satma şartı koymasından ziyade, ABD tahvilini alma şartı koyduğu için Suudiler petrolü dolar ile satmak zorunda kaldı. Çünkü ABD tahvili alması için dolar gerekiyordu. Resmiyette bir anlaşma yok ancak 9 Haziran 2024 itibariyle anlaşma 50’nci yılında sona erdi. Peki bu ne demek?

IMF verilerine göre merkez bankalarının rezervleri içinde dolar oranı 1970’lerin başında % 85 iken bugün % 58’lere düştü. Her geçen yıl da düşüyor. Gönül ister ki dolar hegemonyası sona ersin ama şu an için bu mümkün değil. Geçtiğimiz yıl uluslararası petrol ticaretinin yüzde 80’ini dolar ile gerçekleşmişti. Petro-dolar anlaşması sona ererse, bu oranın zamanla azalması mümkün. Bu da farklı ülke merkez bankalarının doları rezerv olarak tutmasını azaltacaktır. Çin ve Rusya gibi ülkelerin kurucusu olduğu BRICS’in en yeni üyesi Suudi Arabistan’ın, artık ABD’nin korumasına ihtiyacı olmayabilir. Uluslararası sistem değişiyor…

Uluslararası Kararlar İsrail’i Durduracak mı?

İsrail-Filistin Savaşı devam ederken uluslararası örgütlerden ve Avrupa ülkelerinden gelen tepkiler İsrail aleyhine artıyor. Birleşmiş Milletler’in 2023 verilerinde çocuklara yönelik ağır ihlallerin yüzde 155 arttığı belirtildi ve bununla birlikte BM ilk defa İsrail ordusunu kara listeye aldı (Özkan, BBC). Uluslararası Ceza Mahkemesi ise İsrail Başbakanı Netanyahu ve Hamas lideri hakkında savaş suçu işledikleri sebebiyle tutuklama emri çıkarılmasını talep ederken, Uluslararası Adalet Divanı da İsrail’in Gazze’ye düzenlediği askeri operasyonları durdurmasını hükmetti (Özkan, BBC). Bununla birlikte 2024 mayıs ayının sonunda İspanya’nın ardından İrlanda ve Norveç de Filistin Devleti’ni resmen tanıdı(euronews,2024).

Uluslararası kamuoyu baskısının arttığı ve özellikle ABD ve Avrupa’da büyük çaplı gösterilerin düzenlendiği bu günlerde, bu kararların peş peşe alınmasının sebepleri olarak; İsrail Ordusu’nun orantısız güç kullanması, BM yardım merkezini vurmasıyla 5 kişiyi öldürmesi, bölgeye insani yardımın ulaşmasını engellemesi ve bölgeden gelen işkence ve çocuk ölümleri iddiaları gösterilebilir.

Fakat alınan kararlar İsrail’in uluslararası sicilini etkilese de bu kararların bir yaptırım yetkisi yok. Bunun sebebiyse; uluslararası sistemin kaotik bir düzene sahip olması ve bütün devletlerin tanıdığı bir otoritenin olmayışı. Dolayısıyla uluslararası örgütlerin aldığı kararlar İsrail tarafından tanınmadığı takdirde bir yaptırım yetkisine sahip değil.

Son aşamada; savaşın hem Avrupa Birliği içerisinde hem de ABD ve AB arasında bir ayrılığa veya uzlaşmazlığa sebep olabileceği öngörülebilir. Bu bilgiler ışığında; ülkelerin uzun vadede savaşa yaklaşımının nasıl olacağı, kamuoyunun hükümetlerin üzerinde kurduğu baskının dış politika üzerindeki etkisi ve yakın coğrafyadaki bu bölünmüş atmosferin Türkiye’ye etkisi merak konusu.

Sevtap Gökhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
İsrail-Hamas savaşı: Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in Gazze’nin Refah kentindeki askeri
operasyonlarını durdurmasını emretti – BBC News Türkçe. (n.d.). BBC News Türkçe.
https://www.bbc.com/turkce/articles/cn004le139go
İspanya, İrlanda ve Norveç, Filistin devletini resmen tanıdı. (n.d.). euronews.
https://tr.euronews.com/2024/05/28/ispanya-irlanda-ve-norvec-filistin-devletini-resmentanidi
Uluslararası Ceza Mahkemesi başsavcısı, Netanyahu ve Hamas liderleri hakkında tutuklama
emri çıkarılmasını istedi – BBC News Türkçe. (n.d.). BBC News Türkçe.
https://www.bbc.com/turkce/articles/c999kl4kzg1o

[/vc_toggle]

“Rusya’yı, Rusya’nın Parasıyla Vuracaklar”

Batı’nın yaptırımları ve Putin’in son imzası…

Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden 3 ay sonra başlayan Batı yaptırımları, önce Rus bankalarıyla başladı. Yaptırımlar genişletilmeye başlansa da bundan (doğal gaz nedeniyle vs) Avrupa da olumsuz etkilenmeye başlamıştı. Ama Rusya’nın büyüme oranları ilhaktan bir yıl sonra eksi 3’lere kadar düştü. Sonrasında toparlasa da pandemi Moskova’ya ikinci şoku yaşattı ve Rusya’ya gelen yabancı yatırım 69 milyar dolardan, 7 milyar dolara kadar geriledi. Rusya’nın para birimi ruble dolar karşısında 3 kat değer kaybetti. Şu anda 1 dolar 90 ruble.

Rusya, dünyanın en büyük doğal gaz rezervine, en büyük ikinci kömür rezervine ve en büyük yedinci petrol rezervine sahip ülkesi. Savaş boyunca Batı’ya satamadığı gaz ve petrolü, Hindistan ve Çin gibi büyük petrol ithalatçılarına ihraç etti. Hiç ticaret yapmasa yer altı kaynakları sayesinde çok uzun bir süre çarkı döndürebilecek seviyede yani. Ancak Batı’nın yaptırımları o kadar sertti ki buna rağmen Rus ekonomisi büyük darbe aldı.

Rusya’ya yaptırımlar 2022’de Ukrayna işgali ile en ileri boyuta ulaştı. Bankacılık sistemlerinden çıkarılması, doğal gaz ve petrol yasakları ve yurt dışındaki Rus malvarlığına ‘çökülmesi’. Bilerek bu kelimeyi kullanıyorum çünkü Nisan ayında ABD Temsilciler Meclisi, dondurulan Rus varlıklarına el koyulması kararı aldı. Hemen ardından Avrupa Birliği, İsviçre ve diğer ülkeler de benzer bir karar aldı. Hatta Avrupa, ‘çöktüğü’ Rus mal varlığından elde ettiği geliri Ukrayna’ya askeri destek amaçlı gönderme kararı alarak Rusya’yı adeta tiye aldı.

Batı ülkelerinin Rusya’yı rencide eden bu yaklaşımına karşı Putin de karşılık verdi ve Amerikan varlıklarına el konulmasına ilişkin kararı imzaladı. Hatta Putin’in kararnamesinde, bir şirkette ABD’li herhangi bir vatandaşın hissesine doğrudan el koyma yetkisi de var. Putin henüz Avrupa’ya misilleme yapmadı.

Avrupa’nın Rusya’ya ait olan mal varlığı, Rusya Merkez Bankası’nın rezervlerinden oluşuyor. Rusya Merkez Bankası’na ait olan bu rezervin karşılığı 300 milyar dolar civarında. Batı ülkelerinin iki senede Ukrayna’ya olan toplam mali yardımı, 85 milyar dolar. Hesabını siz yapın.

Bir Siyasetçinin Portresi: Alparslan Türkeş ve Türk Milliyetçiliği

Alparslan Türkeş mücadeleci hayatı, siyasi fikirleri ve yaptıklarıyla Türk siyasi tarihine damga vurmuş liderlerden biridir. Bu çalışmamızda Alparslan Türkeş’in erken yaşamı ve siyasi serüvenine kısaca değindikten sonra Türkeş’in Türk milliyetçiliği anlayışının temel prensiplerini ele alacağız. Akabinde ise Alparslan Türkeş’in Türkiye için öngördüğü siyasal, sosyal ve ekonomik kalkınma modeli olan “Demokratik Milliyetçi Devlet” modelini inceleyeceğiz.

Alparslan Türkeş’in Erken Yaşamı

Alparslan Türkeş’in baba tarafından dedesi Kıbrıs’ın Tuzla kasabasından Ali Ağa’dır. Ali Ağa’nın dedesi ise köken olarak Avşar Türkleri’nden olan ve Kayseri Pınarbaşı’nda ikamet etmiş Arif Ağa’dır. Baba tarafından dedesi Ali Ağa, Koyunoğlu soyuna mensuptur, ancak babaanne tarafının lakabı ise Kırmızılı’dır. Türkeş’in büyük dedesi Arif Ağa, çalışkan, uyumlu, zeki ve çevreye çabuk uyum sağlayan bir insan olarak tanınmıştır. Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917 günü öğle vakitlerinde Kıbrıs’ın Lefkoşa ilinde, Haydarpaşa mahallesi Kirlizade sokağında, 13 numaralı mütevazı bir evde doğmuştur. Doğduğu gün anne ve babası Ali adını vermek istemişler, fakat kendisinden önce doğan abisinin de adının Ali olduğu için Ali Arslan ismini koymaya karar vermişlerdir. Türkeş’in beş üvey kardeşi vardır. Erkek kardeşleri Mehmet Ragıp, Kazım, Ahmet, Mustafa ve Ali Bey ile babaları ayrı iken, kız kardeşi Dervişe Hanım’la anneleri ayrıdır. Günümüzde çocuk sayılabilecek bir yaşta olan Alparslan Türkeş, annesi tarafından dördüncü yaşının dördüncü ayının dördüncü gününde Kıbrıs’ta bulunan Sarayönü Sübyan mektebine (ilkokuluna) yazdırılmıştır. İlkokul eğitimi sırasında dönemin Osmanlı ulemalarından ders almış ve dört işlem, okuma-yazma ve İslami bilgilerin yoğunlukta olduğu bir eğitim programından geçmiştir. İlkokulu bitirdikten hemen sonra Rüştiye’ye kaydolan Türkeş’in çocukluk ve ilk gençlik döneminde milliyetçi kimliğinin şekillenmesinde Faiz Kaymak Bey, Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey ve Turgut Bey gibi Kıbrıslı vatansever öğretmenlerin etkisi ve emeği büyük olmuştur. (Işık, 2016: 9-25)

Alparslan Türkeş, rüştiye eğitimini tamamladıktan sonra subay olmaya karar vermiş, ancak bunun için Türkiye’ye giderek askeri liseye kaydolması gerekmiştir. Bu sebeple Türkeş, annesini ve babasını ikna ederek 3 Haziran 1933’te Limasol’dan kalkan İtalya bandıralı “Viyana” adlı gemiyle ailesi ile birlikte Kıbrıs’tan İstanbul’a göç etmiştir. Sonrasında Türkeş, 30 Ağustos 1938’de Harp Okulu’ndan asteğmen olarak mezun olmuştur. İlk görev yeri için kura çekmiş, tayini Kars’a çıkmasına rağmen arkadaşı Emin Eremen’in ısrarı üzerine görev yerlerini değiştirerek, Kars yerine Isparta’ya tayinini aldırmıştır. İlk görev yeri olan Isparta’da göreve başladıktan iki yıl sonra, 14 Ocak 1940’ta arkadaşı Refik Yurtsever’in yeğeni Muzaffer Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ayzit, Selcen, Umay, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul dünyaya gelmiştir. Türkeş, bir yıl Isparta’da kaldıktan sonra tayini Gelibolu’ya çıkmıştır. Gelibolu’dan sonra Balıkesir, Edincik ve Erdek-Marmara adasında görev yapmıştır. (Alpdoğan, 2022:1-31)

Alparslan Türkeş’in Siyasi Yolculuğu

Alparslan Türkeş’in Türk sosyal ve siyasal hayatında adını lider olarak duyurduğu ilk olay, 1944’te “Irkçılık ve Turancılık Davası” adı altında yapılan yargılamalar sırasında olmuştur. Bu yargılamalar, Türkeş’in kamuoyunda ve Türk milliyetçileri arasında büyük ilgi görmesine yol açmıştır. Türkeş’in, Irkçılık Turancılık davasındaki tutuklama usulüne dair ifadeleri bu hususta dikkat çekicidir: “Bu davada tutuklanmak ve yargılanmak için Orhun dergisine abone olmak, dergide yazı yazmak ve Nihal Atsız’a sokakta bir defa selam vermek ya da mektup göndermek bile yeterli olmuştur.” (Türkeş, 1976: 40)

3 Mayıs 1944’te “Irkçılık ve Turancılık” davası çerçevesinde yurt genelinde 500 milliyetçi tespit edilmiş, 57’si gözaltına alınmış ve 23 kişi hakkında dava açılmıştır. Türkeş’e yöneltilen suçlamalardan biri, teğmenlik döneminde yazdığı ve sanatsal bir dil kullandığı “Tuna” adlı yazısıdır. Türkeş, bu yazıyı 19 Mart 1939’da yirmi iki yaşındayken kaleme almıştır. Yazı, Türk milletinin var olduğu ve hüküm sürdüğü yerleri kalkındırmasına dönük çeşitli ifadeler içermektedir. Yazının bir kısmı şu şekildedir:

“Bu bir isim değil, bir su değil, kalbimizde çağlayan bir tarihtir, Türk’süz Tuna öksüz, Tuna’sız Türk yaslıdır, Binlerce yıl evvel bu su ıssız akıyordu, kenarlarında ölgün, medeniyetsiz insanlar sürünüyordu. Bir gün ansızın Tuna’nın bitmeyen geceleri sabaha erdi. Toprakta bir sarsıntı başladı. Havada bir toz ve duman bulutu başladı. Türk gelmeden önce Tuna yoktu, Tuna’yı Türk yarattı.” (Cengiz,2015: 58,59)

“Irkçılık ve Turancılık” davası kapsamında Türkeş ile birlikte yüzlerce kişi tutuklanmış, 23 kişi mahkemeye verilmiştir. Üç yıldan fazla süren duruşmalar ve işkenceler sonucunda bütün sanıklar dönemin iki numaralı sıkıyönetim komutanlığı ve iki numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından 31 Mart 1947’de ittifakla beraat ettirilmiştir. Aleyhte yapılan kararı bozma isteklerine karşın Yargıtay davayı onamıştır.

Alparslan Türkeş, 1948 yılına geldiğimizde Genelkurmay Başkanlığı tarafından açılan sınavları kazanarak bütün eğitim dönemlerindeki başarısı da göz önünde bulundurularak Amerika’ya eğitim için gönderilmiştir. 1950 yılında eğitim aldığı Amerika’dan Türkiye’ye dönmüş ve 1951’de başvuruya açılan Kurmay Subaylık sınavına başvurmuştur.

Türkeş, 1950 ve 1955 yılları arasında Orkun isimli dergide resmi göreviyle ilgili sorun teşkil etmemesi için “A. Kazganoğlu” takma adıyla birçok yazı kaleme almıştır. Bu yazılardan ilki, 10 Kasım 1950’de kaleme aldığı Orkun dergisinin 6. sayısında yayınlanan “Türkçülük ve Türk birliği” isimli yazıydı. Bu süreçte “Son Vatan, Taassup, Celadet, Çankırı” isimli dört yazı daha kaleme almıştır. (Alpdoğan, 2021:22)

1955’te Kurmay Binbaşı olan Alparslan Türkeş, Washington’da bulunan daimi grup nezdinde Türk Genelkurmayı’nın temsil heyetine tayin edilmiş ve bu görevini 1957 yılının sonuna kadar sürdürmüştür. Bu yıllar içerisinde University of America’da uluslararası ekonomi eğitimi almış, eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek 1959’da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilmiştir.

Alparslan Türkeş bu zaman zarfında siyasi gelişmelere de kayıtsız kalmamış, 27 Mayıs 1960 darbesine giden süreçte ülkenin içinde bulunduğu olumsuz politik ve siyasi atmosferi değerlendirmiştir. Darbenin yapılacağını sezdikten sonra ülke yararına çeşitli atılımlarda bulunabilmek için darbe sürecinde yer almış ve 1960’tan itibaren “Kudretli Albay” olarak anılmaya başlamıştır. Türkeş, bu dönemde kendi ifadesiyle “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.

Türkeş, 27 Mayıs’tan hemen sonra 30 Mayıs 1960’ta üstlendiği Başbakanlık Müsteşarlığı görevi ile Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) başta olmak üzere, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TUBİTAK), Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE), Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Toprak Reformu Müsteşarlığı gibi birçok önemli kuruluşun ortaya çıkmasına öncülük yapmıştır.

Aynı dönemde Milli Birlik Komitesi (MBK) içindeki fikir ayrılıkları nedeniyle Alparslan Türkeş, Hindistan’a sürgüne yollanmıştır. Sürgün döneminde Türkiye’deki gelişmelerden uzak kalmamıştır. Demokrat Parti (DP) üyeleriyle ilgili yargılamalar henüz başlamadan, 7 Eylül 1961 tarihinde devlet başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’e bir mektup yazarak, Yassıada’da yapılacak duruşmalar sonucunda çıkacak olan idam kararının Türkiye’nin dış itibarını zedeleyeceğini, ülkedeki huzursuzluğu artıracağını ve Milli Birlik Komitesi’nin ruhuna aykırı olduğunu vurgulayarak siyasi suçlar sebebiyle alınacak idam kararının devrin insanlık duygularıyla bağdaşmadığını ifade etmiştir.

Alparslan Türkeş’in 1960 ve 1970’li yıllar arasındaki dönemi, askerlik mesleğinden ayrılarak siyasete geçiş yaptığı yıllar olarak yorumlanabilir. Bu dönemde Türkiye’nin gelişimine dönük fikirlerini uygulayabileceği bir zemini hayata geçirmeye çalışmıştır. Hem 1960 darbesi içindeki rolü hem de Milli Birlik Komitesi (MBK) içinde yürüttüğü çalışmalar ve Başbakanlık müşaviri olarak imza attığı kararlarda bu amaca dönük çeşitli girişimleri görmek mümkündür.

Alparslan Türkeş’in sürgün hayatı 22 Şubat 1963’te sona ermiş ve yurda dönmüştür. Türkeş, sürgün yıllarında beraber hareket ettiği isimlerle bağlantı kurarak fikirlerini siyaset sahnesinde yürütme kararı almıştır. Çeşitli davetler üzerine Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’ye katılan Türkeş, İstanbul’da basın toplantısı düzenleyerek daha önceden hazırladığı “Millete Beyanat” adlı metni kamuoyuna açıklamıştır. Bu mektup Alparslan Türkeş’in siyasi ve fikri prensiplerini tespit için ilk kaynak olarak görülebilir. (Alpdoğan, 2021: 20,41)

Alparslan Türkeş’in siyasete girmesiyle CKMP cephesinde siyasi hareketlilik yoğunlaşmıştır. Türkeş, CKMP’ye girdikten sonra hızlı bir şekilde çalışmalara başlamış ve önce parti müfettişi olmuştur. Bu görevi sırasında, parti teşkilatlarını denetlerken Türkçülerin partiye kaydolmalarını sağlamış, aynı zamanda birçok ilde yeni gençlik kolları kurarak bu kolların yönetim kurullarına Türkçü ve Milliyetçi gençlerin hâkim olmasını amaçlamıştır.

Alparslan Türkeş, 1969-1973, 1973-77, 1977-12 Eylül 1980’e kadar dört dönem Ankara ve Adana milletvekilliği yapmıştır. 1975’ten sonra Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe Hükümetlerinde Başbakan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Türkeş, I. Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde başbakan yardımcılığı görevini yürütmüştür. 1970’lerde yaşadığı önemli olaylardan biri 11 Haziran 1974’te eşi Muzaffer hanımı kaybetmesidir. İkinci evliliğini ise 1976 yılında Seval Hanım’la gerçekleştirmiştir, bu evlilikten Ayyüce ve Ahmet adında iki evladı daha dünyaya gelecektir.

12 Eylül 1980 dönemine geldiğimizde gözaltına alınan siyasi liderlerin içinde Türkeş yoktur. Türkeş’in evde olmaması üzerine Radyo ve Televizyon tarafından teslim olması gerektiği ve aksi takdirde sorumlu tutulacağı yönünde duyurular yapılmıştır. Bu duyuruların ardından Türkeş, darbenin sorumlusunu üç gün boyunca araştırmış ve darbenin kimler tarafından yapıldığından emin olmak istemiştir. Sonunda evden çıkarak teslim olmaya karar vermiş ve 15 Eylül 1980’de teslim olmuştur. Teslim olduktan sonra sıkıyönetim tarafından tutuklanmış ve 29 Nisan 1981’de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası adı altında sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmıştır. Bu dava nedeniyle Türkeş, uzun bir süre tutuklu kalmıştır.

Alparslan Türkeş, Yusuf Ziya Arpacık ile birlikte

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, 5 yıl 11 ay 8 gün sürmüş ve 333 duruşma yapıldıktan sonra 7 Nisan 1987’de sonuçlanmıştır. Ankara I. Askeri Mahkemesi’nde görülen davada 392 sanık bulunmaktaydı. MHP lideri Alparslan Türkeş’e 11 yıl 1 ay 10 gün hapis cezası verilmiştir. Partinin genel idare kurulu üyelerinin tamamı beraat ederken, 5 sanık hakkında idam cezası verilmiştir. Davada toplam 150 sanık beraat ederken, 9 sanık hakkında müebbet hapis cezası ve 219 sanık hakkında da 6 ile 36 yıl arasında değişen hapis cezaları verilmiştir.

Alparslan Türkeş, Ülkücü Kuruluşlar Davası nedeniyle dört buçuk yıl tutuklu kaldıktan sonra siyasi hayatına geri dönmüştür. 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte bütün partiler kapatıldığı gibi, Milliyetçi Hareket Partisi de kapatılmıştır. Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ise Milliyetçi Hareket Partisi’nin oylarını toplamak amacıyla kurulmuştur. 1980 darbesiyle kapatılan partilerin, 1992’de yapılan yasal düzenlemelerle yeniden eski adlarını ve tüzüklerini kullanmalarının yolu açılınca buna dönük gerekli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 27 Aralık 1992 tarihinde, 1980 öncesi MHP’nin son delegeleri çeşitli kararlar almıştır. Bu kararlarla birlikte Milliyetçi Hareket Partisi’nin ismi başta olmak üzere darbe öncesi dönemdeki amblemi ve tüzüğü ile parti simgesinin MÇP tarafından kullanılmasına karar verilmiştir.
Türkeş, 1990’lı yıllarda uzlaşmacı, hoşgörülü ve bütün kesimleri kucaklayan bir politika izlemiştir. Bu tavrı, milli endişeleri nedeniyle siyasi hareket içinde bulunduğu her dönemde kendini belirli bir şekilde konumlandırdığının bir göstergesidir. Dolayısıyla Türkeş, 98 yıllık Cumhuriyetin ve 75 yıllık çok partili hayatın en önemli siyasi ve sosyal aktörlerinden biri olmuştur.

Alparslan Türkeş’in “Türk Milliyetçiliği” Anlayışı

Alparslan Türkeş’e göre, Türk milliyetçiliği ile dünya üzerinde varlığını devam ettiren diğer milliyetçilik biçimleri arasında boyut ve biçim farklılıkları bulunmaktadır. Türk milliyetçiliği, tarihsel, kültürel ve coğrafi bağlamlarıyla kendine özgü bir yapıya sahiptir. Batı’nın milliyetçilik algısından farklı olarak, Türk milliyetçiliği daha çok tarihsel ve kültürel bir kimlik etrafında şekillenmiştir. Türk milliyetçiliği, genellikle Türk kültürünü, tarihini ve dilini vurgulayan bir yapıya sahiptir, bu da onu diğer milliyetçilik biçimlerinden ayıran en önemli özelliklerden biridir.

Ziya Gökalp, Erol Güngör ve Seyyid Ahmet Arvasi gibi isimler Türk milliyetçiliği düşüncesinin önemli temsilcileri arasında yer alır. Bu düşünürler, Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçilik türlerinden ayıran özelliklerden biri olarak, ırkçılık fikrine eleştirel bir yaklaşım sergilemişlerdir. Onlar için milliyetçilik, sadece bir ırka dayalı üstünlük anlayışı değil, aynı zamanda ortak kültürel ve tarihsel değerlere sahip bir toplumun birlik ve beraberliği anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin daha kapsayıcı, hoşgörülü ve evrensel bir nitelik taşımasını sağlamıştır.

Türk milliyetçiliği, şovenizme, enternasyonalizme, totaliter milliyetçiliklere, komünizme, faşizme ve kozmopolitliğe karşıdır. Planlı kalkınmayı ve karma ekonomiyi benimser. Türk tarihini Orta Asya’dan başlatır ve Türk milletinin birleştirici ve kaynaştırıcı unsuru olarak görür. Türk milliyetçiliği, sadece Türk milletinin mutlu bir hayat sürmesini hedefler, diğer milletlerden herhangi bir talebi yoktur. Ayrıca, iç ve dış politikada barışı esas kabul eder.

Türk milliyetçiliği, dört ana kaynaktan beslenmektedir ve bu kaynaklar birleşerek günümüzdeki Türk milliyetçiliğini oluşturmuştur:

  • Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik: Bu kaynak, Türklerin tarih boyunca sahip olduğu milliyetçilik duygusunu ifade eder.
  • Tanzimat sonrası Avrupa’daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi: Bu kaynak, Tanzimat sonrasında Türkiye’de ortaya çıkan ve Avrupa’daki milliyetçilik akımlarına benzerlik gösteren halkçı milliyetçilik anlayışını ifade eder.
  • Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki: Bu kaynak, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde yaşanan ihanetler ve sıkıntılar sonucunda doğan tepkiyi ifade eder.
  • Türklerin 200 yıldan beri çektikleri sıkıntılar: Bu kaynak, Türk milletinin tarihindeki son 200 yılda yaşadığı sıkıntıları ve zorlukları ifade eder. (Atsız, 2017: 33)

Türk milliyetçiliği, Türk dilinin yanı sıra Türk karakteri, ahlakı, tarih birliği ve şuuru ile yaşamın her alanında kendini gösteren Türk milli kültürünü sevme ve sayma ülküsüdür. Alparslan Türkeş’e göre, günümüzde insanlık, dostluk ve işbirliği gibi kavramları kullanarak kendi çıkarlarını gütmeye çalışan akımlar oldukça yaygındır.

Alparslan Türkeş, milliyetçiliğin modasının geçtiği ve yerini sosyalizmin alacağı iddialarına şiddetle karşı çıkar. Ona göre, milliyetçilik ve halkçılık, 20. yüzyılın ana ideolojileridir ve hala geçerliliğini korumaktadır. Türkeş, milliyetçiliği bir ülkenin kendi milli kültürünü, tarihini ve değerlerini koruması ve geliştirmesi olarak tanımlar. Bu nedenle, milliyetçiliğin moda olmaktan çok uzak olduğunu ve insanlığın temel değerleri arasında önemli bir yerinin bulunduğunu savunur.

Alparslan Türkeş, yabancı ideolojileri sıradan ve derinlikten yoksun olarak nitelendirir. Ona göre, Komünizm, Nazizm veya Faşizm gibi ideolojiler, güvensiz ve sağlıksız toplumlarda ortaya çıkar ve insanları sıradan, tek tip robotlara dönüştürmek için tasarlanmış ürünlerdir. Türkeş, bu ideolojilerin derin bir fikirsel yapıya sahip olmadığını ve güvenlik eksikliği hisseden toplumların maruz kaldığı sonuçlardan kaynaklandığını düşünür.

Alparslan Türkeş’e göre, Türk milletine sadist Slav Marksizmi’ni kopya etmek ya da soğuk Anglo-Sakson kapitalizmine bağlı kılmak doğru bir yol değildir. Ona göre, Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dünya proletaryası diktatörlüğü veya sömürücü kapitalizm gibi klişe çözümler değildir. Türkeş, Türkiye’nin kendine özgü bir üçüncü yol bulması gerektiğini savunur. Bu yol, Türk milletinin milli gerçeklerini, milli ruhunu, milli ahlakını ve milli geleneklerini önemseyen, aynı zamanda modern bilim ve teknolojiyle uyumlu bir sistem olmalıdır. Türkeş, Türk milletinin kendine özgü bir kimliği olduğunu ve bu kimliği koruyarak kalkınmanın mümkün olduğunu vurgular. (Türkeş, 2000a: 20,32)

Alparslan Türkeş’in Siyasal, Sosyal ve Ekonomik Kalkınma Modeli: “Demokratik Milliyetçi Devlet”

Alparslan Türkeş’in milliyetçiliği demokratik bir tavır içerisinde şekillenmiştir. Milliyetçilik konusundaki eserlerinde ve görüşlerinde demokrasiyi ve milliyetçiliği birbirinden ayırmamış, aksine demokrasiyi savunurken baskı rejimlerinin olumsuz etkilerine vurgu yapmıştır. Bu nedenle, Milliyetçi Hareket Partisi’nin ideolojisini Türk milliyetçiliği olarak tanımlarken, siyasi tercihini de demokrasi ve milli egemenlik üzerine kurmuştur.

Alparslan Türkeş’in Türkiye’yi kalkındırma yolunda sunduğu Türk milliyetçiliği fikri, doğrudan iki önemli faktöre dayanmaktadır. Birincisi, ecdadımızın bize devrettiği varlığı ve emaneti koruma gerekliliği, yani insanı ve toprağı muhafaza etme zorunluluğu; İkincisi ise Türkiye Cumhuriyeti’ni süper bir güç haline getirme hedefidir.

Alparslan Türkeş’e göre dünya sürekli bir değişim içindedir ve bu değişim dünyayı zaman içinde yeni safhalara taşımaktadır. Son dönemde yaşanan değişimlerle ortaya çıkan mevcut, yeni dünya düzeninde, depremlerin yeterli sağlamlıkta olmayan binalara yaptığı etkinin bir benzeri, yeniliklere açık olmayan ve güçsüzlükle karşı karşıya kalan milletlerde görülmektedir. Türkeş’in tasavvur ettiği sistem insan odaklıdır. Bu felsefe insan haysiyetine, sevgisine, hürriyetine dayanır, bu düşünceleri içermeyen bütün görüşleri dışlar. İnsan hürriyeti ve sevgisine dayanan sistemin temel dayanağını ise insana verilen değerde görür. Türkeş’in yönetim anlayışı emperyalizme ve bölücülüğe karşı milliyetçilik, hürriyet kundakçılığına karşı demokrasi, sosyal adaletsizliğe karşı ahlakçı ve demokratik toplumculuktur.

Türkeş’in “Müreffeh Türkiye” vizyonu, insan haklarına dayanan, hukukun üstünlüğünü esas alan, çok partili ve özgürlükçü bir demokratik düzeni benimseyen ve gelişime açık bir zemin üzerine kurulu bir milliyetçilik anlayışını temsil etmektedir. Bu zemin, halkın aydınlanmasını sağlamak için çeşitli programlar içermektedir. Türkeş’e göre siyaset, milletle birlikte ortaya çıkabilecek toplumsal gelişimin bir ifadesidir. Genel olarak üç temel ilkeye dayanan ve benimsenen sistem şu şekildedir:

  • 1. Her durumda kanun yolunu, hukuk yolunu ve meşruiyeti benimsemek ve savunmak.
  • 2. Hukukun üstünlüğüne dayanan çok partili, özgürlükçü demokrasiyi benimsemek ve savunmak.
  • 3. İnsan haklarını, sosyal adaleti ve sosyal güvenliği benimsemek ve savunmak. (Türkeş, 1987: 7)

Alparslan Türkeş, demokratik milliyetçi sistemin devlet yönetim anlayışını şu sözlerle açıklar: “Demokratik milliyetçi devlet, milletin bütün sosyal kesimlerinin yükselmesini, ekonomik ve ahlaki kalkınmasını amaçlar. Devlet, faaliyetlerinde bu amacı gerçekleştirmek zorundadır. Bir avuç bireyin veya belirli bir sınıfın çıkarlarını öne çıkaran, birey veya sınıf diktasına dayanan bir devlet milli devlet olamaz. Milli devlet, milleti esas alan hizmet ve refah devletidir; milletin tüm bireylerine hizmet etmeli, onların refahını sağlamak zorundadır.”(Türkeş,1998: 152) Demokratik milliyetçi devlette milletler, siyasi kaderlerinin yanı sıra ekonomik kaderlerini de belirleme hakkına sahiptir. Türkeş’e göre milliyetçi devlet, milli iktisada dayanan ve ekonomisini millileştirmiş bir devlettir.

Türkeş, demokratik milliyetçi model aracılığıyla, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin Türkiye’nin bölgesel gelişimi için önemli olduğunu vurgulamıştır. Ancak bu konunun “Âdem-i merkeziyetçilik” anlayışıyla ele alınmaması gerektiğini belirtmiştir. Yerel yönetimlerin yetki alanındaki mevcut hakların korunması ve finansal yönden desteklenmesinin önemine dikkat çekmiştir. (Türkeş, 1998: 45)

Türkeş, sosyal kalkınma ve sosyal barışın sağlanması için milli özellikleri temel alan çağdaş anlamda maddi ve manevi ihtiyaçları karşılayacak nitelikte bir planın gerekliliğine işaret etmiştir. Manevi değerler dünyasında siyasi ve sosyal ilişkilerin düzensizliğe veya çatışmaya dönüşmesini önlemek için düzenlemeler yapılması ve planlı çalışmanın toplumsal hayat açısından hayati önem taşıdığını vurgulamıştır.

Türkeş, maddi kalkınmanın manevi kalkınma olmadan, manevi kalkınmanın da maddi kalkınma olmadan yeterli olmayacağını belirtmiştir. Bu nedenle ekonomi politikasının kültürel hayatla desteklenmediği durumlarda veya kültürel hayatın içinde ekonomik hayattan izler görülmediği sürece gerçek bir başarı hikayesinin zor olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla sağlıklı bir toplumun temelinde ruh ve madde, ekonomi ve insan dengesinin birlikte bulunduğunu ifade etmiştir.

Türkeş’in etkilendiği ve önem verdiği iktisadi modellerden biri de ‘Milli İktisat’ ekolüdür. Bu ekol, devlet eliyle yapılan yatırımları desteklerken, özel teşebbüsü koruyan ve cesaretlendiren yasaların çıkarılmasını esas alır. Ayrıca, yabancı sermayeye yönelik ciddi bir yatırım alanı yaratmak da bu ekolün temel esaslarından biridir. “Kana ihtiyacı olan insana kan vermek gibi, sermayeye ihtiyacı olan bir ülkeye yabancı sermayenin girmesi”nin, o ülkenin kalkınması için temel ihtiyaçlardan biri olarak görülmüştür. (Kaçmazoğlu, 2013b: 153)

Türkeş, maddi kalkınmanın bilimsel dönüşümle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, Türkiye’nin çağa ayak uydurabilmesi için milliyetçi ahlaka sahip ve uluslararası alanda tanınan birinci sınıf bilim insanlarına ihtiyacı vardır. Bu tür bir kadro oluşturulmadığı sürece modern bir sanayi kurmak, sanayiyi modernleştirmek ve sanayide önemli bir güç haline gelmek mümkün olmayacaktır. Türkeş, Türkiye’nin maddi kalkınmasını bilimsel gelişmelerle ilişkilendirir ve bu gelişmelerin sonucunda yüksek seviyede kimyagerler, makine mühendisleri, madenciler gibi uzmanların yerli üretime dayalı çeşitli atılımlara imza atabileceğini ve ancak bu şekilde Türkiye’nin Batı ile rekabet edebilen bir güç haline gelebileceğini savunmuştur.

Türkeş, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını ekonomik demokrasi ve ekonomik bütünleşme ilkeleri üzerine konumlandırmıştır. Ekonomik bütünleşme ilkesi, kapitalizm veya marksizmin toplumu bölen anlayışlarını dışlayan bir özelliğe sahiptir, daha çok insan haklarını, toplumsal mutabakatı ve milli politikaları esas alır, ekonomik kalkınmanın toplumun tamamına ulaşmasının yine toplumsal hamleler ile bağlantılı olduğunu ifade etmiştir.

Türkeş, ekonomide tüketici değil üretici yatırım siyasetinden yana tavır almıştır. Mevcut yatırımları gösterişten öteye gidemeyen, toplumun basiretini bağlayan cari harcamalar olarak görmüş ve bu durumun toplumdaki üretkenliğe de yansıdığını belirtmiştir. Bu durumu, tüketimin üretimi geçerek “Bir lokma bir hırka” felsefesinin hakim olduğu şeklinde açıklamıştır. Türkeş, mevcut şartları ise “Ne onmakta ne öldürmekte” şeklinde nitelemiştir. (Türkeş, 1996:160)

Türkeş, tarımsal kalkınmanın araçlarından biri olarak kooperatifleşmeye büyük önem vermiştir. Kooperatifleşmeyi toprak reformunun tamamlayıcı unsuru olarak gören Türkeş, küçük çiftçilerin bireysel olarak zor başarabileceği işleri birlikte aşabileceklerine inanmıştır. Bu nedenle tarım işletmeciliğini teknoloji, sermaye ve pazarlama şeklinde üç ana başlıkta ele almıştır, her birini bir diğerinin tamamlayıcı ve kapsayıcı unsuru olarak görmüştür. (Türkeş, 1996: 188)

Türkeş, özel teşebbüsün halk ve yurt yararına ihtiyaçları karşıladığı ekonomik alanlarda, kamu sektörünün sermaye yatırımlarına girişmemesi gerektiğini belirtmiştir. Devletin, kişilerin teşebbüs alanlarında eksik kaldığı dönemlerde ortaya çıkarak bu ihtiyaçları gidermesinden yana tavır almıştır. Ağır sanayi, atom sanayi, stratejik madenler ve enerjinin devlet eliyle ve devlet kontrolünde geliştirilmesinin daha doğru olacağını vurgulayan Türkeş, bir ülke için hayati önem taşıyan bu yatırımların mevcut ölü yatırımlardan vazgeçilerek gerçekleştirilebileceğini ifade etmiştir.

Sosyal kalkınmada milli kültür ve kültürel özelliklerin büyük bir görev üstlendiğini vurgulayan Türkeş, aydınların ve sanatçıların Türk toplumunu içinde bulunduğu rüyadan uyandırması gerektiğini ve millete kendi öz benliğinin önemini ve yapısını anlatması gerektiğini belirtmiştir. Bu şekilde milli kültürün korunması, yayılması ve hatta yeniden yaratılmasının milli kalkınmada rol oynayabileceğini vurgulamıştır. Aydınlar, ilim ve sanat adamlarının kültür politikasının kurmayları olduğunu düşünen Türkeş, sosyal kalkınma içerisinde bu kesime büyük bir önem vermiştir.

Türkeş, sosyal kalkınmanın temeline sosyal adalet ilkesini yerleştirmiştir. Türk milletinin sosyal ve kültürel alanda güçlü, medeni ve gelişmiş bir millet haline gelebilmesinin en önemli şartını milliyetçilik ülküsünün milletin bütün kesimlerinde karşılık bulması olarak görmüştür. Milli ülkünün ve milli davanın önemini vurgulayan Türkeş şöyle demiştir: “Ülkülerimizi milli davalarımızı kalplerimizden silecek olursak bize yapılan haksızlıkları kabul edersek unutursak, bizim olan vatan topraklarını ve bizim gibi konuşan insanları unutursak insan olmaya insanca yaşamaya layık görülmeyiz.” (Türkeş, 2000b: 109)

Türkeş, belirli bir program çerçevesinde ilkokuldan itibaren verilecek olan bilimsel eğitim faaliyetlerinin sürdürülmesini savunmuştur. Aynı şekilde, çocuk yaştan itibaren toplumu meydana getiren insanlara kendi toplumunu düşünmek, topluma hizmet etmek, vatanın ve devletin çıkarlarına göre hareket etmek, gerçeklere saygılı olurken ahlaklı olmak, diğer insanlara yararlı olmak gibi fikirlerin aktarılmasından yana tavır almıştır. Türkeş, bununla birlikte başka milletlerin nesillerini “kurt” olarak yetiştirdiği bir dönemde nesilleri “kuzu” olarak yetiştirmenin gaflet ve suç olduğunu ifade etmiştir. (Türkeş, 1973: 41) Ayrıca, üniversitelerin daha verimli kullanılması ve üniversite gençliğinde mevcut olan bilinç yetersizliğinin ortadan kaldırılması için çeşitli çalışmalar ve eğitimler verilmesini gerektiren mevcut problemlere dikkat çekmiştir.

Türkeş, toplumdaki cinsiyet rollerine ve insanların cinsiyetlerine göre değil yetişkinlik seviyelerine göre değerlendirilmesi gerektiğine inanarak kadın ve erkek eşitliğine büyük önem vermiştir. Kadını, nesilleri yetiştiren ana ve erkeklerin hayatına yoğun şekilde etki eden eş olarak değerlendirirken, kadının toplumun başarısını ve mutluluğunu etkileyen önemli bir role sahip olduğuna inanmıştır. Türkeş ayrıca sosyal kalkınmanın araçlarından biri olarak dil konusuna da büyük önem vermiştir. Atatürk’ün “İstanbul’daki Tebriz’deki ve Kaçkar’daki Türk’lerin anlaşacağı kopuk olmayan bir dil çalışması” anlayışını benimsemiş ve dilin birleştirici gücünü vurgulamıştır. (Türkeş, 2000b: 38,39) Tarih bilincinin de bir milleti ayakta tutan en önemli unsurlardan biri olduğunu savunmuş ve tarihi bilmeksizin bir milletin kendi kimliğine sahip olamayacağını ifade etmiştir.

Türkeş, bir ülkenin gelişimine katkı sağlayan en önemli konulardan birinin liyakat ve ehliyet olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, iyi yetişmemiş ve boş kafalı insanlar makam sahibi olduklarında hem ülkeye hem de kendilerine zarar verebilirler. Bu nedenle, liyakat ve ehliyetin önemi büyüktür çünkü iyi yetişmiş bireyler ve yöneticiler farklı düşüncelere saygı gösterirler ve toplumun gelişimine katkı sağlarlar.

Demokratik milliyetçi devlet modelinde Türk gençlerine fırsat eşitliği sağlanacağını, bütün gençliğe sosyal sigorta garantisi uygulanacağını ve eğitim ve kültür alanındaki sosyal faaliyetlerin ülke genelinde adil bir şekilde dağıtılacağını belirtmiştir. Bu süreçte verimlilik ve rasyonellik ilkelerinin esas alınacağını vurgulamıştır. Sosyal kalkınmada ise dengeli ve düzenli nüfus, cinsiyet eşitliği, dil meselesi, eğitim ve kültür aktivitelerinin önemli olduğunu vurgulamıştır. Türkeş, güçlü ve sağlıklı bir toplumu, manevi ve organik dayanışmayı sağlayan, ekonomik gelişime özen gösteren, çağın şartlarına uygun ve ciddi politikaları benimseyen bir toplum olarak tanımlamıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Alpdoğan, F.F (2021). Lider Portresinin Sosyolojik Boyutları: Alparslan Türkeş.
Alpdoğan, F. F. (2022). Alparslan Türkeş: “Bir Lider Portresi ve Teori Olarak Demokratik Milliyetçilik. Sosyolojik Düşün, 7 (1), 1-31.
Atsız, H.N. (2017). Türk ülküsü. İstanbul: Ötüken Neşriyat
Cengiz, O. (2015). Alparslan Türkeş ve dokuz ışık. İstanbul: Bilgeoguz Yayınları
Işık, F. (2016). Başbuğ Türkeş. İstanbul: Kriminal Kitaplar
Kaçmazoğlu, H.B. (2013b). Türk Sosyoloji tarihi II: II. Meşrutiyetten cumhuriyete. (4. Bs.). İstanbul: Doğu Kitapevi
Türkeş, A. (1973). Türkiye’nin meseleleri. (3.bs.). İstanbul: Kutluğ Yayınları
Türkeş, A. (1976). 1944 Milliyetçilik Olayı. (9.bs). İstanbul: Kutluğ Yayınları
Türkeş, A. (1987). Savunma: MHP ve ülkücü kuruluşlar davası. Ankara: Mayaş Matbaacılık
Türkeş, A. (1996). Temel görüşler. İstanbul: Hamle Yayınları
Türkeş, A. (1998). Milliyetçilik ülkücülük üzerine konuşmalar. İstanbul: Kamer Yayınları
Türkeş, A. (2000a). Ahlakçılık. Ankara: Berikan Yayınları
Türkeş, A. (2000b). Dış meselemiz. Ankara: Berikan Yayınları

[/vc_toggle]

Hakan Fidan’ın Çin Ziyareti: BRICS ve Doğu Türkistan

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın çok konuşulan “Türkiye BRICS’e üye olabilir” açıklaması ve Doğu Türkistan meselesi…

BRICS, Avrupa Birliği’ne alternatif gibi görünse de temelde çok farklı paradigmalar üzerine kuruldu. AB, ekonomik birliktelikten ziyade dini ve kültürel olarak da bir çatı kurmayı hedefliyor. BRICS ise Batı’ya karşı ekonomik bir konsorsiyum gibi ama ortak bir kültür ve siyaset gütmüyor. Tek dertleri Batı’ya karşı baskılanan ülkelerin iş birliği yapma çabası. En önemli şartlarından biri de üye ülkelerin birbirinin iç işlerine karışmaması. Avrupa Birliği gibi değil yani.

Şu anda dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 45’ini, dünya ekonomisinin de yüzde 30’unu oluşturan BRICS+, dünya petrolünün yüzde 45’ine sahip. 2011’den bu yılın başına kadar Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin oluşturduğu örgüt, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve BAE’nin katılmasıyla 10 üyeye ulaştı. Yani örgüt 13 yıl sonra ilk kez genişleme kararı aldı.

10-11 Haziran’da Rusya’deki BRICS+ toplantısına da Kazakistan, Cezayir, Nijerya, Tayland, Vietnam, Küba ve Bahreyn ile birlikte Türkiye de davetli. Türkiye’nin örgüte üye olmamak için sebebi yok. Katıldığında Batı’dan kopulmuyor çünkü AB’de değiliz. BRICS askeri bir örgüt olmadığı için NATO üyeliğimiz de sorun teşkil etmiyor.

Şimdi gelelim Hakan Fidan’ın Doğu Türkistan ziyaretine. Fidan, 2012’de Erdoğan’ın Başbakan iken Sincan Özerk Bölgesi’ni ziyaret etmesinden bu yana bölgeyi ziyaret etmesine izin verilen ilk Türk üst düzey yetkili oldu. Birçok kez dile getirdiğim gibi Türkiye, Sincan’a yönelik politikasını Batı ülkelerinin propaganda çizgisinde değil, kendi çizgisinde ilerletiyor. 2019’da Çin’i Uygur Türklerine karşı “sistematik asimilasyon” uygulamakla suçlamıştı ama bunu Çin’e saldırı şeklinde yürütmüyor. Bu ziyarette de Fidan, Kaşgar ve Urumçi’yi “Çin’in kültürel zenginliğine katkıda bulunan iki kadim Türk İslam şehri” olarak tanımladı ve bu şehirlerin Çin’le Türk dünyası arasında bir köprü rolü gördüğünü ifade etti. Yani bağları kabul etse de asimilasyona dair bir ifade kullanmadı.

Fidan sokaklarda da gezdi ama sanırım Çin her şeyi önceden hazırlamıştı.

Rusya-Ukrayna Krizleri: AB Enerji Politikalarının Dönüşümü

Tugay Karayel’in, beş başlıktan oluşan “Rusya-Ukrayna Krizleri Bağlamında Avrupa Birliği Enerji Politikalarının Dönüşümü” adlı yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

Avrupa Birliği Enerji Politikası ve Stratejik Kurum, Belgelerin Tarihsel Gelişimi

Avrupa Birliği ilk olarak Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olarak kurulduğu dönemden itibaren bir enerji birlikteliği özelliği taşımıştır. Esas hedefi Avrupa kıtasını ilk iki dünya savaşına benzer yeni bir yıkımdan uzak tutmak olan topluluk, aynı zamanda başta Fransa ve Almanya arasında çok uzun yıllar rekabete konu olmuş Ruhr havzası gibi sahipliği tartışmalı enerji yataklarının Avrupa genelinde adil biçimde kullanılmasını öncelemiştir. Yıllar içerisinde sahip olduğu kömür ve çelik gibi doğal kaynaklarının enerji piyasasındaki önemini doğal gaz, petrol gibi yakıtlara bırakmasıyla Avrupa kıtasının da dünyadaki enerji bağımlılığı daha da yükseldi. 1957 yılında Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu ismiyle örgütlenen topluluk, aynı zamanda Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun da kurulmasıyla enerji birlikteliğini yeni bir boyuta çıkardı. 1965 yılında tüm bu kurumların Füzyon Anlaşması çerçevesinde birleştirilerek Avrupa Topluluğu’nun kurulması her ne kadar Topluluğun bütünlüğü için heyecan verici bir gelişme olsa da, 1970’li yıllarda yaşanan stagfilasyon ve Petrol Krizi gibi gelişmeler maalesef bu heyecanı törpülemekteydi. 1980’li yıllarda özellikle dünya genelinde yaşanan nükleer kazalar nükleer enerjinin Almanya gibi bazı ülkelerde popülerliğini önemli ölçüde düşürürken, Fransa bu duruma pek aldırış ediyor gibi gözükmüyordu. Söz konusu yıllar çevre politikalarının gelişimi bakımından oldukça ilkel yıllardı. Zira çevre konulu ilk uluslararası konferans olan İnsan ve Çevre Konferansı, Birleşmiş Milletler liderliğinde ancak 1972 yılında toplanabilmişti. Pek çok bakımdan bugünün yenilenebilir enerjiye geçiş trendinin tohumlarını attığını söyleyebileceğimiz konferansı yeşil dönüşümü tartışacağımız paragrafta daha ayrıntılı göreceğiz.

Esasında Rusya’nın 1980’li yıllarda temeli atılan Avrupa Birliği’ne olan yoğun enerji tedariği 2006 yılındaki ilk gaz krizine kadar pek sorgulanan bir durum değildi. Fakat özellikle 2006 ve 2009 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya (ve dolaylı yoldan Avrupa’ya) olan gaz akışını kesmesi Avrupa Birliği için adeta bir uyanma çağrısı niteliği taşıdı. Söz konusu krizlerin ardından AB dünyada enerji kaynaklarına sahip pek çok ülkeyi içine alan yeni enerji tedarik zincirleri ile Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalıştı fakat birçok proje AB üyelerinin bu konuda yeterince kararlı olmaması ve kendi çıkarlarını Birlik çıkarlarından yukarıda görmesi nedeniyle başarılı olamadı. Dolayısıyla söz konusu makalede cevaplanmaya çalışılan araştırma sorusu “Avrupa Birliği’nin enerji politikalarının şekillenmesinde Rusya-Ukrayna krizlerinin yeri nedir? 2006 ve 2009 yıllarında Rusya’nın Ukrayna’ya ve dolaylı olarak Avrupa’ya gaz tedariğini kesmesinden sonra AB tarafından enerji güvenliğini artırmak için benimsenen ve pek çok AB dışı ülkenin katılımını içeren NABUCCO projesi gibi küresel enerji dolaşım projelerinin yerini günümüzde sadece Avrupa Birliği ülkeleri inisiyatifinde geliştirilecek olan yeşil enerji projeleri mi almaktadır?” sorusu olacaktır. Bu soruya cevaben kanıtlamaya çalışılacak hipotez ise “2006 ve 2009 yıllarında Rusya tarafından gerçekleştirilen iki önemli enerji kesintisini deneyimleyen Avrupa Birliği, 2014 yılında Rusya’nın Kırım ilhakı ve Luhansk-Donetsk bölgeleri işgali sonrası dönemde enerji arz güvenliğini artırmak ve enerjideki Rus tekelini kırmak için Birlik içinde yeşil enerji dönüşümünü benimsemiştir. Ancak her ne kadar 2022 yılındaki Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı bu dönüşümün önemini artırsa da, gerek AB ülkelerinin nükleer enerjiden vazgeçemeyişi gerekse de Ukrayna’nın savaşta artık AB ve ABD’den gerekli askeri ve finansal desteği görememesi vaziyeti devam ederse, yeşil dönüşüme duyulan inanç zayıflayacak ve ayrıca Rusya’nın yeniden enerji denklemine sokulması sonucu doğacaktır.” şeklinde özetlenebilir.

AKÇT’den AET’ye Geçiş Dönemi Enerji Politikaları

Avrupa Birliği’nin en temel kuruluş amacının kıta çapında bir enerji birlikteliği oluşturmak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira 1951 yılında imzalanan ve bugünkü Avrupa Birliği kurumunun temeli olarak kabul ettiğimiz Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu kuran anlaşmanın (AKÇTA) isminden de anlaşılacağı üzere Avrupa Birliği hayali teknik olarak ilk başta Avrupa çapında daha önce savaşa sebebiyet vermiş sorunlu enerji yataklarından elde edilen enerjinin üye ülkeler arasında adil paylaştırılması gayesini taşımaktadır .[1]  1951 yılında Avrupa’nın görmüş olduğu en iddialı barış ve adalet projelerinden bir olarak kurulmuş olan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’na ek olarak bir de topluluktaki enerji üretiminin ekonomik yanıyla ilgilenecek olan Ortak Yüksek Kurum kuruldu. Modern Avrupa Birliği’nin kurumsallaşmasının ilk adımları olarak görülebilecek olan bu kurum, topluluk içi enerji piyasasındaki şeffaflığı ve rekabeti tesis etmek ve gerektiğinde kontrol etmek arzusuyla kurulmuştur.[2]

Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasını takiben altı yılın ardından 1957’de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu Anlaşması (AAETA) imzalanarak Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kuruldu. Bu kurum sayesinde daha önce AKÇT’nin ilgilendiği temel enerji kaynakları olan kömür ve çeliğe bir diğer önemli enerji kaynağı olan nükleer enerji de eklenmiş oldu. Bu bakımdan AAET toplululuk içi nükleer enerjinin geliştirilmesi konusunda koordine biçimde hareket etmek ve söz konusu enerji sektörünün teftiş edilmesini sağlamak bakımından topluluğa fayda sağlayacaktı. Aynı yıl içerisinde kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ise diğer önemli enerji kalemleri olan doğalgaz, petrol, elektrik gibi kaynakların üretimi, alımı ve kullanımı konularında ortak politikalar üretmek ve işbirliğini geliştirmek amacını gütmekteydi.[3]

1960’lı yıllarda dünya enerji piyasasında kömür ve çelik giderek önemini yitirmeye başlamış, bu kaynakların yerine petrol ve doğal gazın ehemmiyetinin yükseldiği gözlemlenmiştir. Hal böyle olunca Avrupa Ekonomik Topluluğu üye ülkeleri enerji bakımından kademeli olarak dışa bağımlı bir görüntü çizmeye başlamışlardır. 60’lı yıllarda Avrupa ülkelerinin enerji politikalarını ortaklaştırma ve işbirliğini artırma bilinci bakımından pek de gelişmiş olduğu söylenemez. Bu dönemde enerjş birlikteliğini geliştirici yeniliklerin sayısı sınırlıdır. Bu bakımdan 1965 yılında imza edilen ve 1967 yılında yürürlüğe girmiş olan Füzyon Anlaşması kendi döneminin enerji bakımından en önemli gelişmesi olarak görülebilir. Füzyon Anlaşması kapsamında Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Toplululuğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun bünyesinde bulunan kurumlar birleştirilmiştir. [4]

Petrol Krizleri Dönemi Enerji Politikaları

1960’lı yıllarda Avrupa Ekonomik Topluluğu ülkelerinin enerji birlikteliği konusunda tecrübe ettiği bu bilinçsizlik vaziyeti 1970’li yıllar içerisinde iki büyük petrol krizinin yaşanmasıyla beraber iyiden iyiye ayyuka çıkacaktır. Doğrusu 1973 yılında yaşanan ilk petrol krizi bile topluluğu enerji konusunda uyarmaya tek başına yeterli bir sebeptir.[5] Zira 1973 yılında özellikle Yom Kippur olarak da bilinen Arap-İsrail savaşı sırasında İsrail’e destek verdiği görülen Amerika Birleşik Devletleri ve Hollanda gibi ülkeler Arap ülkelerinin Batı’ya duyduğu tepki artırmakla beraber, Avrupa ülkelerine yapılan petrol ihracatının da durdurulmasına sebebiyet vermiştir. Bu durumun neticesinde dünyada olduğu gibi AET ülkelerinde de oldukça şiddetli bir biçimde hissedilen yüksek enerji fiyatları bir kriz ortamı yaratmış, topluluğun ortak enerji politikası geliştirme ihtiyacı belirginleşmiştir[6]

Bu ihtiyacın ilk somut etkisi 1973 yılındaki ilk petrol krizinin yalnızca bir yıl sonrasında yani 1974 yılında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmiş olan “Yeni Enerji Politikası Stratejisi” olarak görülebilir. Zira söz konusu strateji toplululuğun enerji arz güvenliğinin geliştirilmesi başta olmak üzere enerji tüketiminde tasarruf edilmesi ve çevrenin korunmasına dikkat edilmesi gibi konular bu stratejinin içerisinde dahil edilerek petrol krizinin meydana çıkardığı boşluk doldurulmak istenmiştir.[7] Yine aynı yıl içerisinde AET ülkelerine ek olarak Kanada ve ABD gibi ülkelerin de katılımıyla oluşturulan Uluslararası Enerji Ajansı da kriz döneminde enerji anlamındaki en önemli gelişmelerden biri olarak değerlendirilebilir.[8] 1979 yılında deneyimlenen petrol krizinin akabinde AET enerji alanında yeni hedefler belirlemeye başlamış, Arap ülkelerinin uyguladığı petrol ambargosundan olabilecek en az zarar ile çıkmaya çalışmıştır. Örnek vermek gerekirse üye ülkelerin benimsemekle yükümlü kılındığı bu hedefler topluluk içindeki toplam enerji tüketiminde tasarrufa gidilmesi, petrol ithalat ve kullanımının sınırlandırılması ve topluluğun enerji politikası için çizdiği genel çerçeveye uyumlu hareket etmek olarak sıralanabilir.[9]

Nükleer Faciaların Enerji Politikasına Etkileri ve 80’li Yıllar

1980’li yıllar AET için Yunanistan, Portekiz ve İspanya genişlemesinin yaşandığı ve özellikle ikinci petrol krizinin süregelen etkisiyle yeni ve daha uzun vadeli enerji stratejilerinin takip edilmeye başlandığı bir dönem olmuştur.[10] Söz konusu uzun vadeli stratejilere bu dönem için asıl damgasını vuran çevreci enerji politikalarının gelişimi olmuştur. Bir önceki on yılda kömür bazlı üretilen enerjinin küresel ısınma için doğrudan bir sebep teşkil ettiğinin bilimsel çalışmalar ile ortaya çıkarılması, zaten 60’lı yıllarda popülaritesinin düştüğünden daha önce söz ettiğimiz kömürün bir darbe de temiz enerji politikalarından yediğini göstermektedir. Bu bakımdan kömürün tercih edilme oranın azalışıyla beraber doğalgaz daha temiz bir kaynak olarak belirlenmiş ve kullanımı çok daha yaygınlaşmıştır. Ancak topluluk içerisindeki bu çevre dostu enerji bilincine tezat oluşturacak şekilde, gerek AKÇT’nin gerekse AET’nin iki lokomotif gücünden biri olan Fransa’nın bu dönemde enerji üretiminin %80 gibi oldukça yüksek bir oranda nükleere dayandığı bilinmektedir. Topluluk için bir diğer lokomotif güç teşkil eden Almanya için ise bambaşka bir manzara söz konusuydu, zira özellikle iç politikadaki tepki sebebiyle nükleer üretimi teşvik etmek bir yana, var olan nükleer santrallerin de kapatıldığı bir atmosfer söz konusuydu.[11]

Her ne kadar Fransa’da yoğun bir nükleer enerji kullanımına rastlamış olsak da dönemin konjonktründe meydana gelmiş bazı olaylar bu dönemde nükleerin Avrupa’daki popülaritesini ciddi derecede zedelemekteydi. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde meydana gelen Three Miles Island faciası[12] ve Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen Çernobil faciası söz konusu dönemin nükleer karşıtı hareketini körükleyen temel olaylardı.[13]

1980’li yıllarda ilk paragrafta bahsedildiği üzere doğalgazın enerji kaynakları arasında yaşamış olduğu yükseliş Avrupa Ekonomik Topluluğu-Sovyet Rusya ilişkilerine de yansıdı. Zira bu dönemde Fransa ve Almanya, nükleer konusundaki benzeşmezliklerinin aksine emek yoğun ve çeşitli çevresel riskler taşıyan kömürün yerine doğal gaz ithalatı merkezli bir enerji politikası izlemek bakımından adeta bir bütün halinde hareket etmektelerdi.  İki ülkenin de doğalgaz elde etmek için başvurduğu ortak adres ise Sovyetler Birliği’ydi.[14] Fransa ve Almanya’nın öncülük ettiği bu politikanın Avrupa Ekonomik Topluluğu genelinde de karşılık bulmaya başlaması ise Sovyetler Birliği’ni AET’nin en büyük enerji ihracatçısı statüsüne yükseltmiş, Avrupa Birliği’nin günümüzde hala etkisi süren Rusya’ya enerji bağımlılığının temelleri de böylece atılmıştır.[15]

Maastricht’ten İlk Gaz Krizine Kadar AB Enerji Politikası

1992 yılında Hollanda’da imza edilen ve bir yıl sonrasında yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması[16] ile Avrupa Birliği adını alan AET, hemen aynı dönemde 1991, 1993 ve 1995 yıllarında oluşturduğu TACIS, TRACECA, INOGATE ve SEEEFR gibi projelerde enerji arz güvenliğini kuvvetlendirecek adımlar atmış, enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye çalışmıştır. Yine söz konusu dönemde içerisinde 1994 yılında pek çok OECD üyesi ve eski komünist ülkelerin de yer aldığı Enerji Şartı Anlaşması’nın imzalanması ve hemen akabinde 1995 yılında AB enerji politikalarında ortak bir enerji yol haritası takip etme hedefi güden bir beyaz kitabın yayınlanması da Maastricht Anlaşması’ndan 2000’lerin başına kadarki dönemin Avrupa Birliği enerjisi hususundaki en önemli gelişmeleri olarak görülebilir. 2000’li yıllar genel anlamda Kyoto Protokolü’nün ve çevresel kaygıların etkisinin izine bolca rastlanan yıllar olarak görülebilir. Bu bağlamda aynı yılda yayınlanan Yeşil Kitap perspektifinde mevcuda gelmiş olan ALTENER II, SURE, CARNOT, COOPENER gibi projeler Birlik içinde yeşil enerji konusunda artan ilginin erken delilleridir.[17]

2006 yılında Rusya-Ukrayna arasında cereyan eden ilk enerji krizi Avrupa Birliği’ni enerji arz güvenliği bakımından ciddi ölçüde uyarmış ve aynı yıl içerisinde AB tarafından çeşitli enerji paketlerinin paylaşılmasına sebebiyet vermiştir. Yine aynı yıl yayınlanan bir Yeşil Kitap ile AB artan enerji bağımlılığının 25 yıl içerisinde %80 gibi ciddi oranlara ulaşabileceğine dikkat çekmiştir.[18] Tüm bunların karşılığı olarak 2007 yılında imza edilen Lizbon Anlaşması Birlik organları olarak özellikle AB Konseyi ve AB Parlamentosu’nun gücünü ve yetkisini önemli ölçüde artırmıştır.[19]

Rusya Ukrayna Gerilimleri ve 2022 Savaşı Sonrası AB’nin Krize Yaklaşımı

Rusya-Ukrayna Krizleri

  • Turuncu Devrim

Turuncu Devrim ismiyle tarih sahnesinde yer alan ve Ukrayna’nın yakın tarihinde büyük öneme sahip olan söz konusu toplumsal olay 2004 yılında gerçekleşmekle beraber, Ukraynalıların bu devrimden esas beklentileri olan Avrupa Birliği üyeliği yolunda ilerlemek, bölgesinde stabilizasyonu sağlamak gibi ana hedeflerinin gerçekleştirilmesi o dönemde hem AB hem de Ukrayna temelli bazı sebepler dolayısıyla mümkün olmamıştır. Bu durumda devrim sonrası daha da kötüye giden Ukrayna ekonomisinin de payı bulunmaktadır.[20] Turuncu Devrim Pora isimli bir öğrenci hareketinin bir ürünü olmakla beraber söz konusu öğrenci hareketinin devrimi tetiklemesinin de temel sebepleri ülke ise içinde genel olarak yozlaşma ve gelir adaletsizliği, dönemin devlet başkanı Leonid Kuçma’nın adının çeşitli yolsuzluklarla beraber muhalif gazeteci Georgiy Gongadze’nin cinayetine de karışması, muhalefetin NATO ve Avrupa Birliği ile daha hızlı entegrasyon isteği ve ülke içinde daha demokratik bir sistemin tesis edilmesi arzusu şeklinde özetlenebilir. İşte tüm bu belirleyici etkenlerin sonucunda tarihler 2004 yılının Kasım ayını gösterdiğinde yani Batı yanlısı Yuşçenko ve Rus taraftarı Yanukoviç’in karşı karşıya geldiği başkanlık seçimlerinin ikinci turunda, mevcut başkan Kuçma’nın desteğini alan Yanukoviç’in seçimi hileyle kazandığını iddia eden bir milyona yakın Ukraynalının sokağa dökülmesiyle Turuncu Devrim’in işaret fişeği yakılmış oldu. İşte ülke geneline yayılan ve özellikle gençlerin organize ettiği bu protestoların sonucunda Ukrayna halkı seçimlerin tekrarlanmasını sağlayıp, 2005 yılında %52-%48 üstünlük ile Yuşçenko’yu yeni devlet başkanı olarak seçti.[21]

  • İlk Gaz Krizi

2006 yılı, 2004 senesinde başlayıp 2005’te seçimlerin tekrarlanması ile sonuçlanan Turuncu Devrim’in etkisiyle çıkmaza sürüklenen Rusya-Ukrayna ilişkilerinin enerji sektöründeki yansımalarını görmeye başladığımız yıl olmuştur. Zira Rusya Federasyonu 2006 yılında ilk olarak Ukrayna yönündeki doğalgaz akışını azaltmış, ancak sonrasında daha da ileriye giderek akışı tamamen durduracağı şeklinde tehditlere de başvurmaktan çekinmemiştir. Elbette ki Rusya Federasyonu tarafından Ukrayna’ya bir gözdağı vermek için bir araç olarak kullanılan doğal gaz akışını azaltma aracının Avrupa Birliği üzerinde de olumsuz etkileri olmuştur. Özellikle Polonya, Avusturya ve Macaristan bu krizden en sert şekilde etkilenen ülkelerdir. Zira söz konusu 2006 yılındaki ilk enerji krizinin henüz başında doğal gaz akışı %10’luk bir kesintiye uğrayan Macaristan’ın enerji akışındaki azalma kademeli bir biçimde %25’leri bulmuş, hatta aşmıştır. İlerleyen aşamalarda Almanya gibi Avrupa Birliği’nin sigorta ülkelerinden birinde dahi hissedilen enerji krizi, kış aylarına rastlamasından da dolayı çoğu AB ülkesini çaresiz bırakmıştır. Öte yandan yaşanan bu kriz elbette ki enerji arzı konusunda alternatiflerinin azlığının en sert biçimde farkına varan Avrupa Birliği ülkelerinin de Rusya Federasyonu’na enerji tedariki konusundaki güvenini de önemli derecede sarsmıştır.[22]

  • İkinci Gaz Krizi

2006 krizi Avrupa Birliği ülkeleri üzerinde adeta bir şok etkisi yaratmış, Rusya’nın sebebiyet verdiği gaz kısıtlamaları sonucu krizin ilk iki üç gününde Macaristan doğal gaz piyasasında %40 seviyesinde, Slovakya, Fransa ve Avusturya ise kendi doğal gaz piyasalarında %30 seviyesinde bir kesinti yaşamıştır.[23] Avrupa Birliği enerji piyasasını önemli ölçüde etkilemiş olan bu krizin yalnızca üç yıl sonrasında yine Rusya’dan Ukrayna’yı hedef alacak ikinci bir gaz kesintisi hamlesi gelmiştir. Söz konusu ikinci gaz krizinin iki temel sebebinden söz edilebilir. İlk olarak Rusya’nın Ukrayna’ya geç ödenmiş ya da ödenmemiş doğal gaz satın alım ücretleri ile alakalı cezalar kesmesi ama Ukrayna’nın Rus makamlara bu cezayı ödememesi, ikinci olarak ise elbette ki 2004 yılındaki Turuncu Devrim’den beri iki ülke arasındaki siyasi gerginlikler söz konusu ikinci gaz kesintisinin ana sebepleri olmuştur. Avrupa Birliği her ne kadar tarafları ortak ve tarafsız şekilde Rusya’dan Ukrayna’ya doğal gaz akışını gözlemleyecek bir “izleme komisyonu” kurmak için ikna ettiyse de bu komisyon kısa süre içinde Rusya’nın Ukrayna’yı “doğal gazın AB’ye ulaşmasına engel olmakla” suçlamasıyla başarısız bir girişim olarak tarihe geçecekti. Ancak AB, özellikle Alman Şansölye Merkel ve İtalyan Başbakan Berlusconi’nin çabaları neticesinde Ukrayna’nın “teknik gaz” ödeme zorunluluğuna yaptığı itirazı geri çekmesini sağlaması bakımından çözüme bir nebze de olsa katkı sağlamayı başardı denilebilir.[24] İşte Rusya-Ukrayna arasındaki bu krizler neticede Avrupa Birliği’nin enerji arz güvenliğini özellikle doğalgaz üzerinden okuyan bir yaklaşımla yeniden değerlendirmesine yol açmıştır. Rusya-Ukrayna krizlerinin yanı sıra 2008 Rusya-Gürcistan ve 2010 Rusya-Belarus arasındaki gaz kesintileri de denkleme eklenince, Avrupa Birliği için ortak bir enerji politikasının meydana getirilmesi konusunun kaçınılmaz bir hal aldığı açıkça görülmektedir.[25]

  • Kırım’ın İlhakı ve Donetsk ve Luhansk’ın İşgal Edilişi

2004 yılında Yuşçenko ve Yanukoviç arasındaki devlet başkanlığı seçimine hile karıştığı iddiası ile başlayan Turuncu Devrim isimli protesto gösterileri her ne kadar tekrarlanan seçim sonucunda görevin başına Batı yanlısı Yuşçenko’nun getirilmesini sağlamış ve Rusya destekçisi ve pek çok yolsuzluk skandalına adı karışmış Yanukoviç’in ülkeyi Batı ekseninden çıkarmasını engellemiş olsa da ülke içerisindeki politik kaos hali bir türlü çözülememiştir. Söz konusu kaos halinin patlama noktası ise 2013 yılındaki Maydan Protestoları’dır. 2004 yılında Turuncu Devrim ile devlet yönetimine katılması engellenen Yanukoviç, bu kez devlet başkanı statüsüne sahipken yaptıklarıyla Maydan Protestoları’nın en önemli müssebbibi konumundadır. Esasen Yanukoviç’in sebep olduğu sorun yine Ukrayna’nın Batı ile Rusya ile sıkışmasıyla ilintilidir zira o günlerde Ukrayna henüz kendisine tam üyelik sözü vermemiş olmamasına karşın Avrupa Birliği ile bir ortaklık anlaşması imzalama niyetine girmiş, ancak Rus yanlısı Ukrayna lideri Yanukoviç ortaklık anlaşmasının imzalanacağı 28-29 Kasım tarihli Vilnus Zirvesi’nin yalnızca on gün öncesinde anlaşmadan çekildiğini ilan etmiştir. Öte yandan Yanukoviç’in bu iptalin hemen akabinde Rusya’yla ekonomik yardım içerikli bir anlaşma imzalaması ülkede iyiden iyiye kriz durumunu tetiklemiş, muhalefetin çağrısı ile sokaklara inen halk Maydan Protestoları adlı sokak eylemlerine başlamıştır. Bu durum Yanukoviç’in önce Kırım ardından da Rusya’ya kaçmasına neden olmuş, başlangıçta olaylarla alakalı bir ifadede bulunmayan Rus lider Putin ise belli bir süre sonra olayları “soykırım olarak nitelendirerek müdahale zeminini hazırlamıştır.[26]

Söz konusu müdahale zemini bu Putin’in bu demeci ile oluşturulduktan sonra Rusya, 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmiş, ayrılıkçı Donbas topraklarına da her türlü desteği vermeye başlamıştır. 2013 Maydan Protestoları ve 2014 Kırım ve Donbas işgalleri her ne kadar Rusya kaynaklı enerji akışını etkilememiş olsa da, saldırının yarattığı AB-Rusya ilişkilerinde meydana gelen erozyon Avrupa Birliği tarafından Rusya’nın güvenilir bir partner olup olmadığının çok daha yoğun bir biçimde sorgulanmasına neden olmuştur. Aynı yıl içerisinde Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan Avrupa Enerji Güvenliği Stratejisi’nde enerji konusunun diğer politika alanlarından ayrılamayacak bir alan olduğu vurgulanmıştır ve sürdürülebilirlik, rekabet konuları gündeme getirilmiştir. Aynı zamanda 2017 yılında kabul edilen yeni bir gaz güvenliği paketi de Birlik içi doğal gaz akış sistemlerini güçlendirmeyi, Avrupa Birliği’nin ilk enerji diplomasisi eylem planını oluşturmayı ve LNG gibi kaynakların depolanması hususunu içermiştir.[27]

Son olarak Rusya ve Ukrayna arasında itilafa sebep olan Donbas bölgesinin enerji anlamında öneminin vurgulanması da önemlidir. Zira Ukrayna’nın Rusya ile sahip olduğu doğu sınırında bulunan ve Dnipro ile Don nehirleri arasındaki bölgeyi ifade eden Donbas bölgesi Avrupa’nın dördüncü büyük maden bölgesidir. Ukrayna’nın ayrıca gayrisafi milli hasılasının %20’sini sağlayan bölge aynı zamanda ülke ihracatının da %25’ini tek başına idare etmekteydi. Bu bakımdan Donbas bölgesine sahip olamayan bir Ukrayna’nın kalbi olmadan yaşamaya çalışan bir insandan pek de farkı olmadığı açıktır.[28]

  • 2022 Şubatı ve “Putin’in Savaşı”

 

2020 yılına gelindiğinde Rusya ve Ukrayna arasındaki gerilim, Ukrayna toprakları Kırım ve Donbas bölgelerinin işgali durumu hala devam etmekteydi. Süreç içerisinde yaşanan bazı gelişmeler nihayetinde 2022 yılında iki ülke arasında konvansiyonel savaşa dönüşecekti. 2020 yılının sonlarına doğru Ukraynalı lider Volodimir Zelenski, işgal altındaki Kırım’ın kurtarılması ve Ukrayna’nın NATO üyeliği konusundaki stratejilere onay veren kararnameleri imzaladı. 2021 yılına gelindiğinde Rusya artık hem Kırım’da hem de Ukrayna’nın doğu sınırında askeri varlığını çok önemli ölçüde artırıyor, adeta sınıra yığınak yaparak savaşa hazırlanıyordu. Savaş hazırlıkları yalnızca askeri teçhizatlarla yürütülmüyor, öte yandan medya ve taşeron silahlı güçler gibi unsurlar Rusya tarafından bir araç olarak kullanılıyordu. Bütün bunlara ek olarak Vladimir Putin’in “Donbas bölgesinde Rus vatandaşlarına soykırım yapılıyor” söylemi, Rusya’nın savaşı meşrulaştırmak için başlıca söylemi haline geldi. 2022 yılında özellikle ayrılıkçı Donbas bölgesinde artan çatışmalar yerini 24 Şubat’ta Rusya’nın “bölgenin Nazizm’den temizlenmesi” bahanesi ile başlattığı saldırıya bıraktı. Her ne kadar başlangıçta askeri bir operasyon olarak servis edilse de zamanla saldırıların tüm Ukrayna’nın kontrol edilmesini hedefleyecek çapta büyük bir işgal girişimi olduğu anlaşılacaktı.[29]

Avrupa Birliği’nin Rusya’ya Enerji Bağımlılığını Bitirmeye Yönelik Geçmişteki Örnek Projelere Karşı Tutumları

  • Bakü Tiflis Ceyhan (BTC) Boru Hattı Projesi

Başta Azerbaycan petrolleri olmak üzere, kaynağı Hazar havzası olan ve bu havzaya kıyısı olan tüm devletler tarafından üretilecek olan petrolü Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye (Ceyhan) rotasında taşımayı planlayan Bakü Tiflis Ceyhan Boru Hattı Projesi 2006 yılında ilk tanker yüklemesini başarıyla tamamlamıştır. Söz konusu hattın senelik petrol taşıma kapasitesi 50 milyon tondur.[30] Projenin temelleri 1993 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Azerbaycan Lideri Ebufeyz Elçibey liderliklerindeki hükümetler arasında imzalanan “Boru Hattı İnşası Hakkında Anlaşma” isimli çerçeve anlaşma ile atıldı. 1990’lar temel olarak zaten hem AB, hem Türkiye hem İran için Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu yeni kurulan devletlerin sahip olduğu enerji kaynaklarına erişim için stratejilerin üretildiği yıllardı.[31] Fakar Rusya’ya karşı Kafkasya coğrafyasının en önemli enerji havzası olan Hazar’da güç kazanmak hiç kolay olmayacaktı. Zira Türkiye ile BTC boru hattı projesinin temellerini atan Azerbaycan lideri Elçibey, ülkesinin Hazar’daki kaynaklarının üretimi için kurduğu konsorsiyumda Rusya’ya herhangi bir pay vermeyince bu durum onun bir askeri darbe ile devrilmesi ve yerine gelen Haydar Aliyev’in Rusya’ya da konsorsiyumda %10’luk bir pay vermesiyle sonuçlanacaktı.[32]

Bu çerçevede düşünüldüğünde Avrupa Birliği’nin ve lokomotif ülke Almanya’nın başlangıçta Rusya’yı enerji ticaretinde gücünü azaltacak bu projeye gereken önemi göstermediği, hatta projenin bölge barışına zarar verme ihtimali üzerinde durduğu[33] fakat daha sonrasına söz konusu projenin kaynak çeşitliliğini artırma bakımından olumlu bir proje olarak görülüp desteklenmeye başladığı hatta 1992 yılındaki ilk anlaşmadan ancak 10 sene sonra 2002 yılında inşaatı başlayan ve 2005 yılında hizmet veren projenin açılış konuşmasında AB Enerji Komisyoneri Andris Piebalgs’ın BTC’yi “Avrupa ve Dünya güvenliği için bir dönüm noktası olarak nitelediği[34] söylenebilir.

  • NABUCCO Projesi

NABUCCO Projesi başlangıçta Hazar’a kıyıdaş olan Azerbaycan, ama uzun vadede Türkmenistan, Mısır, Suriye Irak gibi pek çok ülkeden alınacak doğal gazın Avrupa’ya taşınmasını hedefleyen küresel bir projeydi. 2004 yılında Nabucco Gas Pipeline International GmbH şirketinin kurulması ile ilk somut adımı atılan projenin hükümetler arası anlaşması ise 2009 yılının Temmuz ayında Ankara’da imzalanmıştır.[35] 10 Ekim 2002 tarihinde projenin öncü ülkelerinden Türkiye, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Avrusturya’dan temsilcilerin izlediği Verdi’nin Nabucco isimli operasından esinlenerek NABUCCO Projesi olarak adlandırılan proje yine bu ülkelerin enerji şirketlerinin ortak pay sahipliği ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Söz konusu şirketler BOTAŞ (Türkiye), Bulgargaz (Bulgaristan), Transgaz (Romanya), OMW Erdgas (Avusturya) ve MOL (Macaristan) olmakla beraber daha sonra anlaşmaya ortak olarak katılan Alman RWE şirketi de sayıldığında projenin 6 eşit ortağı bulunmaktaydı.[36] Yıllık 31 Milyar metreküp kapasitesi olacağı planlanan ve toplam maliyetinin 7,9 Milyar Euro civarında olan[37], başlıca Azerbaycan-Türkiye (Şahdeniz) Boru Hattı, İran-Türkiye Boru Hattı, Irak-Türkiye Boru Hattı, Mısır-Türkiye Boru Hattı ve Türkmenistan-Türkiye Boru Hattı kollarına ayrılan[38] proje çeşitli kaynak belirsizlik ve yetersizlikleri, Rusya’nın Güney Akım Projesi ile NABUCCO’ya rakip olması, maddi sorunlar, coğrafi riskler ve Türkiye’nin doğalgaz akışından %15 pay almak istemesi talebinin reddi gibi bazı sebeplerden dolayı[39] gerçekleştirilmesi imkansız hale geldi ve 2013 tarihinde önce NABUCCO West’e dönüştü, ardından Şahdeniz Konsorsiyumu’nun TANAP’ı Avrupa’ya bağlamak için TAP’ı desteklemesiyle tarih oldu.[40]

  • Güney Akım Projesi

Güney Akım projesi senede 63 milyar metreküp civarlarında Rus doğal gaz kaynağının Avrupa’ya ulaştırılmasını hedefleyen bir projeydi. Söz konusu proje bünyesinde bir offshore ve birçok onshore boru hattını barındırmakta ve 2017-2018 yılları dolaylarında tamamlanıp 2020 yılında Avrupa Birliği’nin ihtiyaç duyacağı doğal gaz miktarının %12’sini karşılamayı planlamaktaydı. Rusya Federasyonu’nun Beregova Terminal’inde başlaması ve Karadeniz’in 2,2 km altından 900 km uzunluğunda inşa edilmesi planlanan hattan akacak doğal gazın önce Bulgaristan’a ulaşıp ardından da toplamda 2,446 km’ya ulaşacak hat boyunca sırasıyla Sırbistan, Macaristan, Slovenya, Avusturya ana rotasını izlemesi beklenmekteydi. O dönem içerisinde NABUCCO’ya rakip olarak üretilmiş olan en ciddi proje olan Güney Akım’ın ilk anlaşma metni 23 Haziran 2007’de İtalyan ENI ve Rus Gazprom arasında imzalandı. Temel olarak Gazprom’un İtalya, Frans ve Almanya ile işbirliği içerisinde planladığı projenin bütün ortaklarına bakıldığında ise %50 pay sahibi Gazprom ve %20 pay sahibi ENI şirketinin yanı sıra projede %15 oranında paylarıyla Fransız EDF ve Alman BASF Group şirketlerinin de yer aldığı görülmekteydi. Projenin esas hedefinin Rus doğalgazını Ukrayna’yı bypass edecek biçimde Avrupa’ya ulaştırılması olduğu oldukça açık bir gerçekti. Ancak toplam maliyeti yaklaşık olarak 47 milyar Euro’ya ulaşması beklenen proje henüz 2013 yılında inşaat halindeyken AB Enerji Koordinatörü tarafından illegal ilan edildi ve anlaşmaların Rusya tarafıyla revize edilmesi istendi. Ancak Rusya’nın bu talebe yanaşmaması, bir yıl sonra gerçekleşen Kırım işgali gibi olaylar projenin resmen sonunu getirdi. Söz konusu proje ile ilgili hatırlanan ilk önemli husus AB üye ülkelerinin henüz NABUCCO Projesi ile Güney Akım Projesi rekabet halindeyken enerji konusunda kendi ulusal çıkarlarını Birliğin çıkarlarından üstte tuttukları gerçeğiydi. İkinci husus ise projenin iptal olmasının ardından dönemin AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’un Avrupa Birliği’nde lider rol üstlenen ülkelerin artık Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltma konusunda ortak karar aldığı ve bunun yerine enerji tedarik zincirlerinin rotalarını çeşitlendirip aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına odaklanacaklarını açıklaması olarak görülebilir.[41]

  • TANAP ve TAP Projeleri

TANAP ve TAP Projeleri Güney Gaz Koridoru’nun iki tamamlayıcı unsurudur, Şahdeniz 2 havzasından elde edilen doğal gaz TANAP hattı vasıtasıyla Türkiye’nin yirmi şehrini geçecek[42], ardından TAP hattı üzerinden Avrupa’ya taşınacaktır. Avrupa’ya Yunanistan üzerinden giriş yapacak doğal gaz daha sonra sırasıyla Arnavutluk ve İtalya’ya iletilmesi planlanmaktadır. Bu noktadan sonra söz konusu kaynak İtalya’yı da geçerek Doğu ve Merkez Avrupa ülkelerine dağıtılacaktır.[43] Türk enerji şirketi BOTAŞ, TANAP projesinin üç önemli ortağından birisidir. Azeri SOCAR’ın %58, İngiliz BP’nin %12 pay sahibi olduğu projede BOTAŞ %30’luk payı ile ikinci büyük ortak olarak gözükmektedir.[44]

2012 yılında hukuki temelleri atılan, bir sene sonrasında nihai yatırım kararı çıkan, 2015 yılında ise projenin iki temel ülkesinin devlet başkanları Recep Tayyip Erdoğan ve İlham Aliyev’in katılımları ile inşaat temel atma töreni gerçekleştirilen TANAP Projesi’nin ilk fazı 2018, ikinci fazı ise 2019 yılında tamamlandı. İlk hesaplamalarda maliyeti 11,7 milyar dolarak belirlenen proje, toplamda %40 kar edilerek 7 milyar doların altında bir harcama ile sonuçlandırıldı.[45] TANAP projesinde Türkiye coğrafyasında dolaşımı sağlanan doğal gazın Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşınması için tamamlayıcı bir hat olarak kurgulanan ve Norveç merkezli Statoil’in %42,5, İsviçre merkezli Axpo’nun %42,5 ve  Almanya merkezli Eon’un %15 hissedarlığında hayata geçirilen TAP Projesi’nin maaliyeti ise 4,5 milyar dolar olup[46],  söz konusu projenin temelleri 2016 yılında Yunanistan’ın Selanik kentinde gerçekleştirilmiştir. 2018 yılında TANAP ile birleştirilmesi sağlanan TAP’a ilk gazın verilişi ise 2020 yılında gerçekleşti. Öte yandan 2022 yılında Bulgaristan ve Yunanistan arasında inşa edilen IGB doğalgaz hattının TAP’a bağlantısı gerçekleştirilerek projenin kapsamı da bir bakıma genişletilmiş oldu.[47] Projelerin taşıdığı gaz kapasitelerine baktığımız zaman ise başlangıç kapasitesi 16 milyar metreküp olan[48] ve bu kapasitenin 10’unu Avrupa’ya 6’sını Türkiye’ye ulaştıran projelerin[49] 2023 yılında Türkiye’ye 10,2 ve Avrupa’ya ise 12 milyar metreküp doğal gaz taşıdığı, gelecekte ise kapasitenin toplam 32 milyar metreküpe çıkarılmasının hedeflendiği gözlemleniyor.[50]

  • Kuzey Akım 1 ve 2

Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 projeleri Rus Gazprom’un %51, Alman Wintershall Dea AG ve PEGI/E.ON şirketlerinin %15,5+%15,5, Hollandalı N.V. Nederlandse Gasunie şirketi ve Fransız ENGIE’nin %9+%9 pay sahibi olduğu North Stream AG tarafından hayata geçirilmiştir.[51] Hem Kuzey Akım 1 hem de Kuzey Akım 2 ikişer hatta sahiplerdir. İki projenin de toplam kapasitesi yılda 27.5+27.5 milyar metreküpten toplam 55’er milyar metreküp olup, iki proje bir arada düşünüldüğünde Avrupa’ya servis edilen doğal gaz miktarı 110 milyar metreküpü bulmaktadır. Kuzey Akım 1 hatlarının çıkış noktası Rusya’nın Vyborg kıyısı olup, söz konusu hatlar Baltık Denizi’nin altından sırasıyla Rusya, Finlandiya, İsveç, Danimarka ve Almanya’nın Münhasır Ekonomik bölgelerinden ilerleyerek nihayetinde Almanya’nın Greifswald kıyısında son bulur. 7,4 Milyar Euro değerinde olan Kuzey Akım 1 projesinin doğal gaz kaynağı 4,9 trilyon metreküp rezerve sahip olan Bonavenkovo yatağıdır. Kuzey Akım 1’in rotasına paralel ilerleyen Kuzey Akım 2 projesinin beslendiği temel kaynak ise Leningrad’daki Ust-Luga bölgesidir. Güncel durumlarına baktığımızda ise iki projenin de şu anda işler durumda değil. Kimi kaynaklara göre Kuzey Akım 1’in akışı Rusya tarafından “tamirat” gerekçesiyle[52], kimilerine göreyse Avrupa’ya savaşla alakalı göz dağı vermek amacıyla kesildi. Kuzey Akım 2 ise zaten hiç faaliyete başlayamadan durdurulmuştu. Ayrıca Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra iki hattın da sabotaja uğramasının sır perdesi hala daha aralanamadı.[53]

Yeşil Enerji’nin Adım Adım Yükselişi: Rusya’ya Bağımlılığın Azalması İçin Yeni Bir Umut

    • Yeşil Dönüşümün Dünya ve Avrupa’daki Gelişimi

Avrupa Birliği’nin kurucu belgeleri olan 1951 Paris ve 1957 Roma Anlaşmalarında çevre veya iklim konularından bahsedilmemiş[54], söz konusu dönemde Avrupa Toplululuğu ismine sahip olan AB tarafından yeşil dönüşüm hususunun izine ilk kez 1967 tarihli “Tehlikeli Maddelerin Sınıflandırılması, Ambalajlanması ve Etiketlenmesi” isimli yönergede rastlanılmıştır.[55] Özellikle 1970’li yıllar dünyada ve Avrupa’da çevre duyarlılığının yükseldiği zamanlar olmuş, bu bakımdan Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı 1972 yılında Stockholm’de gerçekleştirilerek konu uluslararası bir zeminde ilk kez tartışılmıştır. Avrupa Topluluğu bu konferanstan yalnızca birkaç ay sonra Paris’te gerçekleştirdiği zirvede bugüne dek süregelen ve periyodik olarak yenilenen AB Çevre Eylem Programı’nı başlatmıştır.[56] 1987 yılında hazırlanan Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Birliği bir çevre perspektifine kavuşmuş[57], 1993 Maastricht Anlaşması sayesinde çevre perspektifi daha da güçlenmiş, ihtiyatlılık ilkesi (herhangi bir projeden önce bilim insanlarına söz konusu projenin çevreye olası etkilerini danışarak hareket etme prensibi) önemli kurallar AB kurucu anlaşmalarına girmiştir.[58]

1997 yılında imza edilen ve 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü, küresel anlamda emisyon hedefleri koyan ilk uluslararası anlaşma niteliği taşımaktadır.[59] Söz konusu anlaşmada imzası bulunan ülkeler emisyon seviyelerini 1990 yılında sahip olduğundan %5,2 daha aşağıya çekmeyi taahhüt etmektedirler.[60] 1997 yılında imza edilen Amsterdam Anlaşması Birliğin yeşil politika hedeflerine “sürdürülebilir kalkınma” kavramını katması bakımından önemli olmakla birlikte[61], peşine 2001 yılında imzalanıp 2003 yılında yürürlüğe giren Nice Anlaşması da “su politikaları” kapsamında “Su Çerçeve Direktifi” gibi eklemelerle AB yeşil dönüşümüne katkıda bulunmuştur.[62] 2007 yılında imza edildikten iki yıl sonra yürürlüğe giren Lizbon Anlaşması ise Avrupa Birliği’nin –diğer tüm dış eylemlerde olduğu gibi- iklim konusundaki dış eylemlerinde de hareket kabiliyetini artırıcı etki yapmıştır.[63]

Ukrayna ve Rusya destekli tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Lugansk ve Donetsk bölgeleri arasında 2017’den beri ilk kez mahkum takası başladı.
  • 2014’teki Rus İlhak ve İşgalinin Ardından Yeşil Enerji Politikaları
    • 2015 Paris İklim Anlaşması

2015 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te Birleşmiş Milletler öncülüğünde düzenlenen Paris İklim Konferansı’nın sonucu olarak imzacı devletlere çevre ve iklim değişimi konusunda bir takım yeni yükümlülükler yükleyen Paris İklim Anlaşması imza edildi. Söz konusu anlaşma gereğince her katılımcı devletin veya aktörün kendine özgü bir iklim eylem planı oluşturması ve söz konusu planı 5 yılda bir Birleşmiş Milletler’e sunması kararlaştırıldı. Öte yandan yine anlaşmanın bir gereği olarak her bir katılımcı aktör, dünyanın gelecekteki küresel ısınma seviyesinin 2 derecenin altında tutulması, hatta birincil hedef olarak 1.5 derecelik artışın aşılmaması konusunda çalışmalar yapmak konusunda mutabık kaldı.[64] Söz konusu anlaşmada Birliği temsilen görev alan üç temel aktör Britanya (eski üye), Almanya ve AB Komisyonu’nun bizzat kendisiydi.[65]

  • 2019 Avrupa Yeşil Mutabakatı

2019 yılında Avrupa Komisyonu tarafından dünyanın deneyimlemekte olduğu ve her geçen gün daha da derinleşen iklim krizini durdurmak için Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı kabul etti. Söz konusu mutabakatın temel hedefleri incelendiğinde, Birliğin 2030 yılına kıyasla Avrupa kıtasındaki emisyon seviyelerini 1990 yılında mevcut olanın %55 daha altına çekmeyi hedeflemenin yanı sıra, aynı yıla kadar Avrupa Birliği genelinde üç milyar ek ağaç dikilmesini planladığı bilinmekte. Öte yandan yirmi yıl sonrası için, yani 2050 yılı için esas hedef ise kıta genelinde net sıfır emisyon seviyesine ulaşmak. Yeşil Mutabakat’ın imzalandığı günden bu yana ayrıca “sınırda karbon düzenlemesi”, “net sıfır emisyon sanayi planı” gibi çeşitli sektörler için yeni projeler üreten AB, Yeşil Mutabakat kapsamında alınan önlemleri finanse etmek için NextGenerationEU Kurtarma Planı’ndan gelen 1,8 trilyon Euro’yu kullanmayı planlıyor.[66]

  • 2022 Rusya’nın Ukrayna Saldırısından İtibaren AB’nin Yeşil Enerji Dönüşümü ve Ek Önlemler

2022 Şubatı’nda Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlatmış olduğu savaşın hemen üç ay sonrasında Avrupa Komisyonu REPowerEU adında, Avrupa Birliği’nin enerji piyasasında aldığı yaraları sarmak ve Birliğin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını kırmak adına yeni bir proje başlattı. Söz konusu projenin temel hedefleri ise Birlik genelinde enerji tasarrufu sağlamak, temiz enerji kaynaklarının kullanımını artırmak ve enerji çeşitliliğini yükseltmek olarak sıralanabilir. Söz konusu projenin Avrupa Birliği’ne kattığı kazanımlar ise şu şekilde listelenebilir:

  • Rus fosil yakıtlarına bağımlılık azaldı.
  • Enerji talebi yaklaşık olarak %20 seviyelerinde geriledi.
  • Gaz ve petrolde tavan fiyat uygulaması başlatıldı.
  • Yenilenebilir enerji kaynaklarının yayılımı iki katına çıktı ve 2022 yılı boyunca Birlik genelinde elektrik ihtiyacının %39’u yenilenebilir kaynaklardan geldi.
  • 2021 yılının Ağustos ayında Birlik toplam doğal gaz ihtiyacının %41’ini Rus boru hatlarından, %40’ını diğer ülkeler merkezli boru hatlarından %19’unu ise Sıvılaştırılmış Doğal Gaz (LNG) kaynaklarından karşılamaktaydı. 2022 Ağustos yılının verileri incelendiğinde ise LNG’nin kullanım oranının sansasyonel bir biçimde toplam ihtiyacın %41’ini karşılayacak düzeye eriştiğini gözlemlemekteyiz. Öte yandan AB diğer ülkeler merkezli boru hatlarından aldığı doğal gazın payını %50 seviyesine çıkarmakta, yine çok büyük bir değişiklik olarak Rusya’nın buradaki payını %9 seviyelerine indirmiş gözükmektedir.
  • Enerji kesintilerini önlemek için Avrupa Birliği tarafından Birliğin gaz depolama oranının %80’in üzerine çıkarmaktı. 2022 Kasım’ında ise gaz dolum oranı Birlik içinde %96’lık rekor seviyeleri gördü.
  • 41 GW gücünde güneş enerji sistemi ve 16 GW gücünde rüzgar enerjisi sistemi kurularak rekor seviyelere ulaşıldı

Avrupa Birliği bu proje için 72 milyar Euro’su hibeler olmak üzere toplam 300 milyar Euro finansman ayırdı.[67] AB enerji çeşitliği konusunda da 2022 “Putin’in savaşı” sonrası önemli adımlar attı. Zira Mısır ve İsrail ile birlikte imzaladığı memorandum, Azerbaycan ile imzalanan enerji alanında stratejik ortaklık mutabakat zaptı, ABD’den alınan 15 milyar metreküp ek LNG sözü bu adımlardan en önemlileri olarak gözükmektedir. 2022 yılının ilk yarısında Rusya dışı LNG ithalatını bir önceki yıla kıyasla 19 milyar metreküp artıran Birlik, Rusya dışı boru hatlarından aldığı doğal gazı da (özellikle Norveç, Azerbaycan, Birleşik Krallık ve Kuzey Afrika bölgesinden) 14 milyar metreküp artırdı.[68] Yüzdelik dilim anlamında değerlendirdiğimizde AB’nin doğalgaz ithalatında 2023 yılının ilk çeyreğinde Rusya’nın payının bir önceki aynı döneme kıyasla %38,8’den sert bir düşüşle %17,4 seviyelerine düştüğü görülüyor. Öte yandan aynı dönemler içerisinde aynı düşüş petrol ithalatında Rusya’nın payının %26’dan %3,2’ye düşmesi olarak karşımıza net bir biçimde çıkıyor.[69]

Enerji bağımsızlığının bir diğer önemli ayağı olan yenilenebilir enerji konusunda Avrupa Komisyonu’nun 2030 yılı için yenilenebilir enerjinin tüm enerji kaynaklarına oranını %40’tan %45 seviyesine çıkardığı biliniyor. GW bazında baktığımızda da yenilenebilir enerjinin seviyesinin “FitFor55” paketinde 1067 GW olan hedefinin REPowerEU projesinde 1236 GW’a çıkarıldığını gözlemliyoruz.[70] Özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın imzalandığı 2019 yılı ile 2020 yılı arasında ve pandeminin gündemde olduğu 2021 ile 2022 yılları arasında yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım oranının artış hızının normale kıyasla yükseldiğini ve 2022 yılında ölçülen son rakama göre %23 düzeyinde olduğunu biliyoruz.[71]

  • Yeşil Dönüşümle Çelişen Ama Vazgeçilemeyen Güç: Nükleer

Yüzyıllardır dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde en çok tercih edilen enerji çeşitlerinden biri olan nükleer enerji, AB yeşil dönüşümünün en zayıf halkası gibi görünüyor. 2021 verilerine göre Avrupa Birliği’nin tüm enerji kaynakları oranlandığında nükleer enerjinin payı %12,8 seviyelerinde, o dönem için yenilenebilir enerji kaynaklarının yaklaşık %5 altında gözüküyor.[72] Fakat bu oran özellikle Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı enerji krizi sebebiyle artabilir gibi duruyor. Zira her ne kadar Birliğin lokomotif ülkelerinden Almanya daha önce kapanmasını ertelediği son üç nükleer santralinin kapatma kararını resmen 15 Nisan 2023 tarihinde yürürlüğe koysa da, Finlandiya, Fransa, Belçika, Hollanda, Polonya gibi diğer üye ülkeler var olan pek çok nükleer santrallerinin faaliyet süresini uzatma ve hatta yeni santrallerin inşası konusunda kararlara imza attılar.[73]

Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Değişen Dengeler: Ukrayna Desteğini Kaybediyor

Şüphesiz savaşın ilk gününden itibaren Ukrayna’nın en büyük destekçisi olan iki temel aktör AB ve ABD bugün kendi kapasiteleri ve güncel konjonktürün verdiği imkan ölçüsünde Ukrayna’nın savunulması konusunda desteklerini sürdürmekteler. Bunun en büyük örneği 2023’ün bitimine yakın AB tarafından Ukrayna ile müzakerelerin başlatılması kararı olarak görülebilir.[74] Ancak öte yandan artık Ukrayna’ya yönelik yapılan yardımların maddi yükü hakkında her iki büyük aktörün de hiç hoşnutsuzluk ya da zorluk yaşamadığını söylemek doğru olmaz. Zira 2023 yılının Aralık ayında Macaristan’ın AB tarafından Ukrayna’ya yapılması planlanan 54 milyar Euro’luk destek paketini veto etmesi bunun en somut örneği.[75] Öte yandan Voice of America’da (2023) yer alan bir habere göre ABD halkının Ukrayna’yı silahlandırmaya yönelik desteği git gide azalıyor.[76] İşte bu durum Ukrayna lideri Zelenski’yi ABD kongre üyelerinin ayağına kadar gidip “eğer maddi destek paketi gelmezse savaşı kaybederiz” demek mecburiyetinde bile bırakmış durumda.[77]

Sonuç

Kurulduğu ilk günden beri bir enerji birlikteliği niteliği taşıyan Avrupa Birliği özellikle üye ülkelerin sahip olduğu kömür ve çelik bazlı enerji kaynaklarının dünya piyasasında popülaritesi düşmeye ve doğal gazın geçerliliği artmaya başladıktan sonra Rusya’ya karşı enerjide bağımlı bir hale geldi. Söz konusu bağımlılığın temelleri 1980’li yıllarda, yani Sovyetler Birliği hala daha varlığını devam ettirirken başlamıştı ve gün geçtikçe kademeli olarak arttı. Her ne kadar 1990’larda hazırlanan bazı stratejiler ile AB arz güvenliğini artırmayı planladıysa da Rusya’nın enerji piyasasındaki dominasyonu üye ülkeleri yeterince rahatsız etmiyordu. Ancak özellikle 2006 ve 2009 yılındaki gaz krizleri AB’nin bir bakıma gözünün açılmasına neden oldu. Çünkü bu krizler AB’ye Rusya’nın dilediği vakit kendisinin sağladığı bir enerji kaynağını kullanarak Birliğe şantaj yapabileceğini fark ettirmişti. Her ne kadar krizlerin esas sebebi Rusya ve Ukrayna arasındaki anlaşmazlıklar olsa da, Rusya’nın AB için enerji konusunda güvenilirliği ciddi ölçüde sarsılmıştı.

Söz konusu dönemlerin içerisinde Avrupa Birliği arz çeşitliliğini artırmaya yönelik pek çok projeye destek verdi. Bakü Tiflis Ceyhan projesi özellikle 90’lı yıllarda başlamış projeler arasında en önemlisi, aynı zamanda bağımsızlığını yeni kazanmış Azerbaycan’ın Birlikle yakınlaştırılması bakımından en kıymetlisiydi. Fakat Azerbaycan formülünün denendiği daha kapsamlı bir başka proje olan NABUCCO pek çok sorunu nedeniyle hayata geçirilemedi. Aynı dönemde Rusya tarafından ortaya atılan alternatif Güney Akım projesi, AB’nin hala daha enerjide tek sesli olamayışını gözler önüne sermekteydi. Daha sonra NABUCCO kadar olmasa da bir başka önemli proje TANAP ve TAP projeleri olarak ortaya çıktı. Söz konusu projeler sayesinde hem Azerbaycan hem Türkiye hem de AB gerek siyasal gerek ekonomik olarak gerekse de arz güvenliği olarak önemli ölçüde kar etti.

2014 yılında gerçekleşen Rusya’nın Kırım ve Donbas işgalleri AB’nin enerji güvenliğindeki uyanışının zirve noktası oldu. 2014 sonrasında yeşil dönüşüm çerçevesinde yenilenebilir enerji kaynaklarının yayılmasına odaklanan Birlik, 2015 yılı Paris İklim Anlaşması’nda oldukça aktif bir rol oynamasının yanı sıra kendi içinde de AB Yeşil Mutabakatı ve REPoweEU gibi paketlerle yenilenebilir enerjiyi esas enerji kaynağı olarak kullanma yoluna girdi. 2020 yılındaki pandemi süreci her ne kadar Birlik ekonomisini zayıflatsa da, sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda pandemi tüm dünyaya olduğu gibi AB’ye de önemli bir ders verdi. Hemen akabinde 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgal girişimi neticesinde ise AB, Rusya’dan ithal ettiği enerji kaynaklarını önemli ölçüde kısarak enerjide devrim niteliğinde adımlar attı.

Ancak güncel olarak Avrupa Birliği’nde özellikle 2021 sonrası gerçekleşen enerji fiyatı artışları, tedarik sorunları gibi hususları dikkate aldığımızda ve öte yandan üye ülkelerin önemli bir kısmının nükleer enerjiden bir türlü vazgeçemediğini göz önünde bulundurduğumuzda, yeşil dönüşüm hedeflerine ulaşma hedeflerinin enerji piyasasında ne kadar gerçekleşeceği bir süre daha belirsizliğini koruyacak gibi gözüküyor. AB şu anda her ne kadar Rusya ile enerji konusunda ilişkilerini neredeyse tamamen kesme noktasına geldiyse de, özellikle İsrail-Filistin savaşının başlangıcından itibaren ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşına yetişmekte zorlanması, AB içerisinde Ukrayna’ya destek noktasında genişleyen çatlaklar gibi hususlar “Eğer Ukrayna savaşı kaybederse ne olur?” sorusunu akıllara getiriyor.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği’nin küresel enerji tedarik hatlarından, yenilenebilir enerjinin zirvede olacağı bir “yeşil enerji kalesine” dönüşümü konusundaki hipotezimiz kısmen doğru gibi gözükse de, Ukrayna’nın savaşı kaybetmesi halinde, AB üye ülkelerinin yine NABUCCO-Güney Akım rekabetinde olduğu gibi kendi çıkarlarını Birlik çıkarlarından daha üstte görerek Rusya’yı AB enerji sistemi içerisine yeniden dominant bir tedarikçi olarak eklemeyeceklerini kesin olarak söylemek de mümkün veya mantıklı gözükmemektedir.

Tugay Karayel

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kitap ve Kitap Bölümleri

Akçay, Belgin, Sinem Akgül Açıkmeşe, Burak Erdenir vd (2017). Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Bayraktutan, Yusuf (2019). Uluslararası İktisat. Kocaeli: Umuttepe Yayınları.

Goldstone, Jack A., Leonid Grinin, Andrey Korotayev vd (2022) Handbook of Revolutions in the 21st Century. Iowa City: Springer.

Jordan, Andrew, Viviane Gravey (2021). Enviromental Policy in the EU. New York: Routledge.

Kaya, Ayhan, Senem Aydın Düzgit, Yaprak Gürsoy vd (2020). Avrupa Birliği’ne Giriş. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Yıldırım, Zafer (2007).  “EU Policy Towards the Baku-Tbilisi-Ceyhan Pipeline.” Şu kitapta: Haz./Ed Kenan Dağcı ve Gül Tuğba Dağcı. Rethinking EU Turkey Relations.  Münster: MV Wissenschaft, s. 69-83.

Yiğitgüden, Halil Yurdakul (2023). Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattının Yaşanan Tarihi. Ankara: Terazi Yayıncılık.

Süreli Yayınlar/Makaleler-Bildiriler

Bahgat, Gawdat (2006). “Europe’s Energy Security: Challenges and Opportunities.” International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-), 82(5), 961-975.

Collard, Fabienne (2018). “La politique énergétique en Europe.” Courrier hebdomadaire du CRISP, 2403-2404(38-39), 5-66.

Çalışkan, Feramuz (2022). “Adım Adım Rusya Ukrayna Savaşı ve Üçüncü Tarafların Sürece Etkisi”, EURO Politika Dergisi, 2022(14), 35-47.

De Jong, S.,  Jan Wouters, Steven Sterkx vd (2010). “The 2009 Russian-Ukrainian Gas Dispute: Lessons for European Energy Crisis Management After Lisbon”. European Foreign Affairs Review, 15(4): 511-538.

Erdoğan, Nuray (2017).  “Tanap Projesinin Türkiye Ve Azerbaycan Enerji Politikalarındaki Yeri Ve Önemi”, Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 10(3), 10-26.

Erdoğdu, Erkan (2010). “Bypassing Russia: Nabucco Project And İts İmplications For The European Gas Security”, Reneweble and Sustainable Energy Reviews, 14(9), 2936-2945.

Giuli, M.,  Sebastian Oberthür vd (2023). “Third Time Lucky? Reconciling EU Climate And External Energy Policy During Energy Security Crises”, Journal of European Integration, 45(3):  395-412.

Kaçmaz, Muhammet (2020). “Avrasya denkleminde jeopolitik kırılma; Ukrayna”, Türk Coğrafya Dergisi, 2020(74), 7-15.

Kakışım, C., Timuçin Kodaman (2015). “Trans Adriyatik Boru Hattı Projesinin Stratejik Beklentileri”, Uluslararası Avrasya Enerji Sorunları Sempozyumu, 437-444.

Kakışım, Cemal (2019). “Enerji Krizlerinin Etkisiyle Şekillenen Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası.” Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Elektronik Dergisi, 10(2), 460-472.

Kavaz, İsmail (2018). “Türkiye’nin Enerji Merkezi Olma Sürecinde TANAP Projesi”, SETA Perspektif Dergisi, 2018(199),  1-6.

Novikau, A., Jahja Muhasilovic vd (2023). “Turkey’s Quest To Become A Regional Energy Hub: Challenges And Opportunities”, Heliyon Dergisi, 2023(9), 1-11.

Önce, A. G., Sadettin Paksoy vd (2015).  “Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (Tanap) Bölge Ekonomisi Ve Barışı Açısından Önemi”, I. Uluslararası Kafkasya-Orta Asya Dış Ticaret ve Lojistik Kongresi, 733-750.

Özdemir, Ş.,  Ayça Eminoğlu vd (2022). “Yeni Nesil Savaş: Rusya’nın Donbas’ta Uyguladığı Hibrit Savaş Yöntemi”, Hitit Sosyal Bilimler Dergisi, 15(1), 67-84.

Semercioğlu, Harun (2016). “Ukrayna Krizi Bağlamında AB-Rusya İlişkilerinin Ekonomi Politiği”,  EUL Journal of Social Sciences, 7(2), 188-202.

Uyanıker, Halit Burak (2018). “Kırım Sorunundan Donbas Savaşına Rusya-Ukrayna Uzlaşmazlığı”, Karadeniz Araştırmaları, 15(59), 137-168.

Yesevi, Çağla Gül (2018).  “Considering Pipeline Politics in Eurasia: South Stream, Turk Stream and TANAP”, Bilge Strateji Dergisi, 10(18),  11-52.

Tezler

Bozdemir,  Yüksel  (2010).  Kyoto Protokolü Ve Ab Çevre Düzenlemelerinin Türkiye – Ab İlişkilerine Yansımaları. Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Balıkesir.

Kelekçi,  Elif  (2023).  The European Union In Global Climate Governance: A “Critical” Role For The Climate Negotiations.  Yüksek  lisans tezi, Tobb Universıiy Of Economics And Technology, Graduate School Of Social Sciences, Ankara.

Konur,  Murat  (2012).  Avrupa Birliği Çevre Politikası Ve Türkiye Üzerine Etkileri.  Yüksek  lisans tezi, Niğde Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Niğde.

Ağ Siteleri

Anadolu Ajansı. (2023). Almanya nükleer enerjiden vazgeçerken, Avrupa ülkeleri bu alandaki faaliyetlerini artırıyor Erişim Tarihi: 14.01.2024

Anadolu Ajansı. (2023). Bu yıl TANAP’tan Türkiye’ye 10,2 milyar metreküp gaz taşınacak (aa.com.tr) Erişim Tarihi: 13.01.2024

Anadolu Ajansı. (2023). Macaristan, AB’nin Ukrayna’ya 54 milyar avroluk yardım paketini veto etti (aa.com.tr) Erişim Tarihi: 14.01.2024

BBC. (2022).  Kuzey Akım 1’de de sızıntı oldu: Rusya’dan gelen hatlar endişeye yol açıyor – BBC News Türkçe  Erişim Tarihi: 13.01.2024

BBC. (2023). AB’den Ukrayna ve Moldova ile katılım müzakereleri başlatma, Gürcistan’a aday ülke statüsü kararı – BBC News Türkçe Erişim Tarihi: 14.01.2024

Botaş. (2024). Ham Petrol | BOTAŞ – Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi (botas.gov.tr) Erişim Tarihi: 11.01.2024

Dünya Gazetesi. (2009). Nabucco Projesi imzalandı – Dünya Gazetesi (dunya.com) Erişim Tarihi: 11.01.2024

Euronews. (2023). ANALİZ | Baltık Denizi’ndeki Kuzey Akım boru hatlarına yönelik saldırıların ardında kim var? | Euronews Erişim Tarihi: 13.01.2024

Euronews. (2023). Zelenskiy, ABD’den acil destek gelmezse savaşı kaybedebileceklerini söyledi | Euronews Erişim Tarihi: 14.01.2024

European Comission. (2004). https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/memo_04_43/ Erişim Tarihi: 13.01.2024.

European Comission. (2024). EU action to address the energy crisis – European Commission (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

European Comission. (2024). REPowerEU (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

European Comission. (2024). The European Green Deal – European Commission (europa.eu) Erişim Tarihi: 13.01.2023

European Council. (2024). https://www.consilium.europa.eu/en/policies/climate-change/paris-agreement/ Erişim: 13.01.2024

European Parliament. (2024).  Maastricht Treaty (europa.eu) Erişim Tarihi: 01.01.2024.

Eurostat. (2022). Energy Dashboard (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

Eurostat. (2023). Imports of energy products down in Q1 2023 – Products Eurostat News – Eurostat (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

Eurostat. (2023). Shedding light on energy – 2023 edition – Interactive publications – Eurostat (europa.eu) Erişim tarihi: 14.01.2024

North Stream AG. (2024).  Who We Are – Nord Stream AG (nord-stream.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

TANAP. (2024).  TANAP – Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi Erişim Tarihi: 13.01.2024

TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası. (2013). EMO – NABUCCO PROJESİ TARİH OLDU (MİLLİYET) Erişim Tarihi:  11.01.2024

Trans Adriatic Pipeline. (2024).  Tarihçe › Trans Adriyatik Boru Hattı (TAP) (tap-ag.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

TRT Haber. (2022).  TANAP’ın kapasitesi iki katına kadar artırılacak – Son Dakika Haberleri (trthaber.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

TUİÇ Akademi. (2012). https://www.tuicakademi.org/nabucco-projesi/ Erişim Tarihi: 12.01.2024

Voice of America. (2023). “ABD halkının Ukrayna’yı silahlandırmaya verdiği destek azalıyor” (voaturkce.com) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[1] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, 2. Baskı, Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2017, s. 456.

[2] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, Avrupa Birliği’ne Giriş Tarih Kurumlar ve Politikalar, Genişletilmiş 4. Baskı, İstanbul, 2020, s. 272.

[3] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 456.

[4] Yusuf Bayraktutan, Uluslararası İktisat, 4. Baskı, Kocaeli, Umuttepe Yayınları, 2019, s. 226.

[5] Gawdat Bahgat, “Europe’s Energy Security: Challenges and Opportunities”, International Affairs, Cilt 82, Sayı 5, (2006), s. 965.

[6] Cemal Kakışım, “Enerji Krizlerinin Etkisiyle Şekillenen Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası”, Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Elektronik Dergisi, Cilt 10, Sayı 2, (2019), s. 462.

[7] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 456.

[8] Cemal Kakışım, a.g.m, s. 462-463.

[9] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 457.

[10] Cemal Kakışım, a.g.m, s. 462-463.

[11] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 278

[12] Gawdat Bahgat, a.g.m, s. 965.

[13] Fabienne Collard, “La politique énergétique en Europe”, Courrier hebdomadaire du CRISP, Cilt 2403-2404, Sayı 38-39, (2018), s. 58.

[14] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 278

[15] Cemal Kakışım, a.g.m, s. 463.

[16] European Parliament. Maastricht Treaty (europa.eu) Erişim Tarihi: 01.01.2024.

[17] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 457-458.

[18] Cemal Kakışım, a.g.m, s. 466.

[19] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 273.

[20] Muhammet Kaçmaz, “Avrasya denkleminde jeopolitik kırılma; Ukrayna”, Türk Coğrafya Dergisi, Cilt 2020, Sayı 74, (2020), s. 160.

[21] Jack A. Goldstone, Leonid Grinin, Andrey Korotayev, Handbook of Revolutions in the 21st Century,  1. Baskı,  Iowa City, Springer, 2022,  s. 503-510.

[22] Cemal Kakışım, a.g.m, s. 466.

[23] Harun Semercioğlu, “Ukrayna Krizi Bağlamında AB-Rusya İlişkilerinin Ekonomi Politiği”, EUL Journal of Social Sciences, Cilt 7, Sayı 2, (2016), s. 191-192.

[24] Subren De Jong, Jan Wouters, Steven Sterkx, “The 2009 Russian-Ukrainian Gas Dispute: Lessons for European Energy Crisis Management After Lisbon”, European Foreign Affairs Review, Cilt 15, Sayı 4 (2010), s. 521-529

[25] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 462.

[26] Halit Burak Uyanıker, “Kırım Sorunundan Donbas Savaşına Rusya-Ukrayna Uzlaşmazlığı”, Karadeniz Araştırmaları, Cilt 15, Sayı  59, (2018), s. 140-142.

[27] Marco Giuli, Sebastian Oberthür, “Third Time Lucky? Reconciling EU Climate And External Energy Policy During Energy Security Crises”, Journal of European Integration, Cilt 45, Sayı 3, (2023),  s. 400-401.

[28] Şennur Özdemir, Ayça Eminoğlu, “Yeni Nesil Savaş: Rusya’nın Donbas’ta Uyguladığı Hibrit Savaş Yöntemi”, Hitit Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, (2022),  s. 71.

[29] Feramuz Çalışkan, “Adım Adım Rusya Ukrayna Savaşı ve Üçüncü Tarafların Sürece Etkisi”, EURO Politika Dergisi, Cilt 2022, Sayı 14, (2022), s. 40-41.

[30] Botaş. Ham Petrol | BOTAŞ – Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi (botas.gov.tr) Erişim Tarihi: 11.01.2024

[31] Halil Yurdakul Yiğitgüden, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattının Yaşanan Tarihi, 1. Baskı, Ankara, Terazi Yayıncılık, 2023, s. 16-17.

[32] Zafer Yıldırım “EU Policy Towards the Baku-Tbilisi-Ceyhan Pipeline.” Şu kitapta: Haz./Ed Kenan Dağcı ve Gül Tuğba Dağcı. Rethinking EU Turkey Relations.  Münster: MV Wissenschaft, 2007,  s. 71.

[33] Halil Yurdakul Yiğitgüden, a.g.e, s. 31

[34] Zafer Yıldırım, a.g.m, s. 77-78

[35]TUİÇ Akademi, https://www.tuicakademi.org/nabucco-projesi/ Erişim Tarihi: 12.01.2024

[36] Dünya Gazetesi, Nabucco Projesi imzalandı – Dünya Gazetesi (dunya.com) Erişim Tarihi: 11.01.2024

[37] Aliaksandr Novikau, Jahja Muhasilovic, “Turkey’s Quest To Become A Regional Energy Hub: Challenges And Opportunities”, Heliyon Dergisi, Cilt 2023, Sayı  9, (2023), s. 4.

[38] TUİÇ Akademi, https://www.tuicakademi.org/nabucco-projesi/ Erişim Tarihi: 12.01.2024

[39] Erkan Erdoğdu, “Bypassing Russia: Nabucco Project And İts İmplications For The European Gas Security”, Reneweble and Sustainable Energy Reviews, Cilt 14, Sayı 9, (2010), s. 2940-2941.

[40] TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, EMO – NABUCCO PROJESİ TARİH OLDU (MİLLİYET) Erişim Tarihi:  11.01.2024

[41] Çağla Gül Yesevi, “Considering Pipeline Politics in Eurasia: South Stream, Turk Stream and TANAP”, Bilge Strateji Dergisi, Cilt 10, Sayı 18, (2018), s. 27-30.

[42] Asım Günal Önce, Sadettin Paksoy,  “Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (Tanap) Bölge Ekonomisi Ve Barışı Açısından Önemi”, I. Uluslararası Kafkasya-Orta Asya Dış Ticaret ve Lojistik Kongresi, (2015), s. 735.

[43] Cemal  Kakışım,  Timuçin Kodaman, “Trans Adriyatik Boru Hattı Projesinin Stratejik Beklentileri”, Uluslararası Avrasya Enerji Sorunları Sempozyumu,  (2015), s. 437.

[44] İsmail Kavaz ,  “Türkiye’nin Enerji Merkezi Olma Sürecinde TANAP Projesi”, SETA Perspektif Dergisi, Cilt 2018, Sayı 199,  (2018), s. 1-5.

[45] TANAP, TANAP – Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi Erişim Tarihi: 13.01.2024

[46] Nuray Erdoğan,  “Tanap Projesinin Türkiye Ve Azerbaycan Enerji Politikalarındaki Yeri Ve Önemi”, Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 10,Sayı  3, (2017), s. 18.

[47] Trans Adriatic Pipeline, Tarihçe › Trans Adriyatik Boru Hattı (TAP) (tap-ag.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

[48] TANAP, TANAP – Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi Erişim Tarihi: 13.01.2024

[49] TRT Haber, TANAP’ın kapasitesi iki katına kadar artırılacak – Son Dakika Haberleri (trthaber.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

[50] Anadolu Ajansı, Bu yıl TANAP’tan Türkiye’ye 10,2 milyar metreküp gaz taşınacak (aa.com.tr) Erişim Tarihi: 13.01.2024

[51] North Stream AG, Who We Are – Nord Stream AG (nord-stream.com) Erişim Tarihi: 13.01.2024

[52] BBC, Kuzey Akım 1’de de sızıntı oldu: Rusya’dan gelen hatlar endişeye yol açıyor – BBC News Türkçe Erişim Tarihi: 13.01.2024

[53] Euronews, ANALİZ | Baltık Denizi’ndeki Kuzey Akım boru hatlarına yönelik saldırıların ardında kim var? | Euronews Erişim Tarihi: 13.01.2024

[54] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 189.

[55] Murat Konur,  (2012).  Avrupa Birliği Çevre Politikası Ve Türkiye Üzerine Etkileri.  Yüksek  lisans tezi, Niğde Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Niğde, s. 25.

[56] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 477-485.

[57] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 191.

[58] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 484.

[59] Yüksel Bozdemir,  (2010).  Kyoto Protokolü Ve Ab Çevre Düzenlemelerinin Türkiye – Ab İlişkilerine Yansımaları. Yüksek lisans tezi, Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Balıkesir, s. 5.

[60] European Comission,  https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/memo_04_43 /Erişim: 13.01.2024.

[61] Belgin Akçay, Sinem Akgül Açıkmeşe, a.g.e,  s. 484-485.

[62] Ayhan Kaya, Senem Aydın-Düzgit, Yaprak Gürsoy, Özge Onursal Beşgül, a.g.e, s. 194.

[63] Elif Kelekçi,  (2023).  The European Union In Global Climate Governance: A “Critical” Role For The Climate Negotiations.  Yüksek  lisans tezi, Tobb University Of Economics And Technology, Graduate School Of Social Sciences, Ankara,  s. 70.

[64] European Council, https://www.consilium.europa.eu/en/policies/climate-change/paris-agreement/ Erişim: 13.01.2024

[65] Andrew Jordan, Gravey Viviane, Enviromental Policy in the EU, 4. Baskı ,  New York, Routledge, 2021, s. 265.

[66] European Comission, The European Green Deal – European Commission (europa.eu) Erişim Tarihi: 13.01.2023

[67] European Comission, REPowerEU (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[68] European Comission, EU action to address the energy crisis – European Commission (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[69] Eurostat, Imports of energy products down in Q1 2023 – Products Eurostat News – Eurostat (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[70] European Comission, EU action to address the energy crisis – European Commission (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[71] Eurostat, Energy Dashboard (europa.eu) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[72] Eurostat, Shedding light on energy – 2023 edition – Interactive publications – Eurostat (europa.eu) Erişim tarihi: 14.01.2024

[73] Anadolu Ajansı, Almanya nükleer enerjiden vazgeçerken, Avrupa ülkeleri bu alandaki faaliyetlerini artırıyor Erişim Tarihi: 14.01.2024

[74] BBC, AB’den Ukrayna ve Moldova ile katılım müzakereleri başlatma, Gürcistan’a aday ülke statüsü kararı – BBC News Türkçe Erişim Tarihi: 14.01.2024

[75] Anadolu Ajansı, Macaristan, AB’nin Ukrayna’ya 54 milyar avroluk yardım paketini veto etti (aa.com.tr) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[76] Voice of America, “ABD halkının Ukrayna’yı silahlandırmaya verdiği destek azalıyor” (voaturkce.com) Erişim Tarihi: 14.01.2024

[77] Euronews, Zelenskiy, ABD’den acil destek gelmezse savaşı kaybedebileceklerini söyledi | Euronews Erişim Tarihi: 14.01.2024

[/vc_toggle]

Avrupa Ülkelerinde ‘Korkutan’ Aşırı Sağ Zaferi

‘Avrupa sallanıyor’: Belçika Başbakanı istifa etti, Fransa erken seçime gidiyor…

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağcı partiler, neredeyse her ülkede yükselişe geçti. Fransa’da Le Pen Macron’un partisini geçerek birinci parti olurken, birçok ülkede rekor oy aldı. Size şöyle bir özet geçeyim. Öne çıkan aşırı sağcı partilerin aldığı oy oranları şu şekilde (Sağ değil, sadece aşırı sağ):

  • 🇭🇺 Macaristan – % 44
  • 🇵🇱Polonya – % 34
  • 🇫🇷 Fransa – % 32.5
  • 🇮🇹 İtalya – % 28
  • 🇦🇹 Avusturya – % 27
  • 🇳🇱 Hollanda – % 17.7
  • 🇩🇪 Almanya – % 16.5
  • 🇧🇬 Bulgaristan – % 15.4
  • 🇷🇴 Bekçika – % 14
  • 🇵🇱 Polonya – % 12
  • 🇪🇸 İspanya – % 10.5
  • 🇵🇹 Portekiz – % 10

Aylar önce Hollanda’da seçimleri aşırı sağcı, İslam ve göçmen karşıtı Wilders kazandı. Almanya’da aşırı sağcı AfD, son seçimlerde ikinci parti oldu. Fransa’da dünkü Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macron’un partisini ikiye katlayan Le Pen gerçeği artık kendini gösterdi. Aslında son iki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Macron’a karşı kıl payı seçimleri kaybeden Le Pen, Macron’un dün erken seçim kararı almasıyla belki de mecliste birinci parti olacak. İtalya’da bildiğiniz gibi Meloni, aşırı sağ rüzgarıyla iki sene önce Başbakan olmuştu.

İspanya’ya gelelim. Yüzde 15 oy ve 52 sandalye ile diktatör Franco’dan bu yana parlamentoda yer edinen ilk aşırı sağ parti olan Vox, adım adım geldi. İspanya, 2014’e kadar ülkesinde aşırı sağ yok diye övünüyordu. Portekiz’de de 5 yıl önce 1 milletvekili ile kurulan ve Avrupa’nın en genç aşırı sağcı partisi olan Chess, son seçimlerde oy oranını yüzde 18’e kadar yükselterek 3. büyük parti konumuna yükseldi. Beş sene önceki 1 vekil sayısı, üç ay önceki seçimlerle 48’e yükseldi.

Avusturya’da zaten iki dönemdir sağcılar iktidarda. Bunlar ilk aklıma gelenler.

Avrupa’daki aşırı sağı “İslam ve göçmen karşıtı” olarak bilsek de; genel olarak Avrupa’nın kıta vatandaşlığı politikasına karşı, dış politikada ABD’den daha bağımsız, “ılık Avrupa” politikalarına karşı daha radikaller. Fransa gibi kıtanın en büyük ikinci ülkesinde aşırı sağ kazanırsa, bunun Avrupa geneline yansıması çok hızlı gerçekleşecek. Böyle giderse “Avrupa’da aşırı sağ” birçok Avrupa ülkesinde iktidara temel atacak.

1915 Olayları Gölgesinde Türkiye-Ermenistan İlişkileri

Fransız Devrimi’yle birlikte bütün dünyada ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘milliyetçilik akımı’ ortaya çıkmıştır ve pek çok millet, 1. Dünya Savaşı sırasında bağımsızlık amacıyla hareket etmiş ve bu durum savaşın da temel sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı da bu savaşta fiilen yer almış ve 2 Ağustos 1914’te Almanya’yla ittifak imzalamış, 3 Ağustos’ta ülke içinde seferberlik ilan etmiştir. Ermeniler ise seferberlik kararına uymamış ve milliyetçilik akımının da etkisiyle isyanlar çıkarmıştır. Savaştan mağlup ayrılan Osmanlı, sonrasında İtilaf devletleriyle Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamıştır. Mondros Mütarekesi’ne giden süreçte; Anadolu’da ve Rumeli’de oluşan otorite boşlukları halkı kurtuluş, himaye, mandacılık, bağımsızlık gibi düşüncelere sevk etmiştir (Tunaya, 1985: II/4) O sırada Osmanlı bünyesindeki Ermeni, Kürt ve diğer azınlıkların büyük bir kısmı da bağımsızlık gayesiyle şiddet olaylarında bulunmuşlardır. Kürtler ve Türkler süreç içerisinde (1914-1923) ortak payda olan müslümanlık, toprak ve ortak geçmiş temelinde uzlaşmıştır fakat İtilaf devletlerince desteklenen Ermenilerle bir uzlaşma zemini sağlanamamıştır.

Ermeniler doğuda Ruslarla, güneyde İngiliz ve Fransızlarla işbirliği yaparak milli bütünlüğe karşı hareket ettikleri için göç ettirilmişlerdir. Hem ulus-devlet olma amacıyla hem de Hıristiyan kimlikleri nedeniyle bağımsızlık ve toprak talebinde bulunmuşlar ve isyanlar çıkararak Türk köylerini basmışlar ve bölgedeki Türk nüfusunu azaltmaya yönelik tacizlerde bulunmuşlardır. Bu olaylar neticesinde 24 Nisan 1915’te kısmen, 25 Nisan 1915’te ise resmen Ermeni tehciri başlamıştır. Ermeni sevkiyatı kararı İlber Ortaylı’nın da ifade ettiği gibi; olası bir isyan hazırlıklarına karşı alınmış bir tedbir niteliğinde olmayıp, Ermenilerin bizzat isyan etmeleri ve Türk-Müslüman halkı katletmeleri üzerine son çare olarak alınmıştır. Devlet, kendini koruma refleksiyle Ermenileri yine Osmanlı toprağı olan Suriye ve Kuzey Irak’a göç ettirmiştir. Çok milletli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın diğer milletlere karşı böylesi bir tutuma sahip olmayışı ve 15.yy’dan 20.yy’a kadar Ermenilere ayrımcılık uygulanmamış olması da ırkçılık iddialarının asılsızlığını ortaya koyan başka bir dayanaktır. Tehcir sırasında ölen Ermeni sayısı Osmanlı kaynaklarına göre 85.000’dir ve bunun sebebi sistematik bir soykırımdan ziyade yeterli güvenliğin savaş sebebiyle sağlanamamasıdır. 25 Ekim 1915 tarihinde ise yaklaşan zorlu kış şartlarından dolayı Ermenilerin can kaybı yaşamaması için tehcir geçici olarak durdurulmuştur (Artuç,2008). Dolayısıyla uygulanan tehcir soykırım niteliğinde değildir ve 7 ayrı cephede savaşan Osmanlı Devleti’nin temel hedefi hayatta kalmaktır. Ortaylı’nın da ifade ettiği gibi; soykırım kavramı sistematik bir durum teşkil etmektedir ve her çatışma soykırım kapsamında kabul edilemez. Bu bağlamda meselenin çözümü için her iki milletin de dahil olduğu bir araştırma ekibinin kurulması ve tarihi incelemeleri tarafsızlıkla gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Yeni Türk Devleti ve Ermenistan

Osmanlı, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak yenilgisini kabullenmiştir ve aynı sene Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan devletleri bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bundan sonra 4 yıl kadar sürecek olan Milli Mücadele dönemi başlamıştır (19 Mayıs 1919-24 Temmuz 1923). Türkler milli mücadeleyi sürdürürken, Ermeniler, Ruslar ve İngilizlerden aldıkları destekle doğu anadoluda işgal girişimlerinde bulunmuştur.

2 Aralık 1920’ye gelindiğindeyse Ermenistan işgal edilerek SSCB’ye katılmış ve 3 Aralık’ta Türkiye ile Gümrü Antlaşması imzalanmıştır ve böylece Türkiye’nin doğu sınırları da çizilmiştir. Fakat SSCB bir yandan Moskova Anlaşması’yla Türkiye’nin sınırlarını tanırken, diğer yandan Ermenistan’ın toprak taleplerini de desteklemiştir. Bu durum; Türk ve Rus tarafının karşılıklı temkinli davranmasını beraberinde getirmiştir (Kesgin,2017). 1991’de SSCB’nin yıkılışına kadar bu birliğin bünyesinde kalan Ermenistan’la Türkiye ilişkilerini SSCB ile ilişkiler kapsamında değerlendirmek görece daha uygundur çünkü bu dönemde Ermenistan ile Türkiye arasında doğrudan bir ilişki söz konusu olmamakla beraber; Sovyetler Birliği zaman zaman Türkiye aleyhine olabilecek bazı politikalarda Ermeni meselesini koz olarak kullanmıştır (M.Serdar Palabıyık). Kuruluşundan bu yana yakın çevresinde barışçıl bir politika izlemeyen Ermenistan önce Gürcistan’a (1918), sonra Azerbaycan’a (1920) saldırmıştır. Fakat 2 girişimden de yenilgiyle ayrılmıştır. Yakın coğrafyada ise ekonomik ilişkilerinin yüzde doksanını Rusya’yla gerçekleştirdiği için ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak Rusya’ya bağımlı hale gelmiştir.

Ermeni tehciri 1915 ve 1917 yıllarında gerçekleşmiş olmasına rağmen Ermeniler soykırım terimini 1944’ten itibaren kullanmaya başlamıştır ve soykırım iddiaları da yine bu dönemlerde ortaya çıkmıştır. Günümüz itibariyle Ermenilerin dünyada başarılı bir lobicilik faaliyeti yürütmesi sebebiyle soykırımı tanıyan ülke sayısı 30’u bulmuştur ve Türkiye bu konuda kamu diplomasisi faaliyetlerini başarılı bir şekilde yürütememiştir. Buna çarpıcı bir örnek olarak; 1965 senesi Ermeni diasporasının girişimleri neticesinde ‘‘Ermeni soykırımının’’ 50. Yıldönümü olarak tanıtılmıştır (Palabıyık,2008). Ermeni meselesi Lozan’da çözüme kavuşmuş olsa dahi Ermenilerin lobicilik faaliyetleri sonucunda bu konu sıcak tutulmuş ve gündemde kalmıştır. Ermenistan sözde soykırım iddialarını ileri sürerek Türkiye’den tazminat ve toprak taleplerinde bulunmaya devam etmektedir. Bu meseleden dolayı iki ülkenin ilişkileri kısıtlı düzeyde devam etmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeni bir sürece giren Ermenistan-Türkiye ilişkileri geliştirilmeye çalışılmıştır ve bağımsızlığını ilan ettikten sonra Ermenistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biri de Türkiye olmuştur. Bu tanıma sonrası ilişkiler; Türkiye Dışişleri Bakanlığı resmi sitesinde: ‘Türkiye, Ermenistan’ın bölgesel kuruluşlar, uluslararası toplum ve batılı kurumlarla bütünleşmesi yönünde çaba harcamıştır. Bu çerçevede Ermenistan, Türkiye tarafından Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na kurucu üye olarak davet edilmiştir (Türkiye- Ermenistan Siyasi İlişkileri / T.C. Dışişleri Bakanlığı, n.d.). Ancak Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırmasıyla başlayan I. Karabağ Savaşı, Türkiye ve Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesini ve ikili ilişkilerin gelişmesini engellemiş, Ermenistan’ın 1993 yılında Azerbaycan’ın Kelbecer bölgesini işgal etmesi üzerine Türkiye-Ermenistan sınırı kapatılmıştır.

2008’den sonra Avrupa Birliği’ne üyelik çalışmalarını hızlandıran Türkiye’nin önüne Ermeni meselesi getirilmiştir. Bu sebeple ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla Türkiye ve Ermenistan arasında görüşmeler başlatılmış ve 2009 yılında Zürih protokolleri imzalanmıştır. Türkiye’de meclis onayından geçen protokoller, Ermenistan tarafından önce askıya alınmış, 1 Mart 2018 tarihinde ise hükümsüz ilan edilmiştir. 27 Eylül 2020’de Azerbaycan-Ermenistan arasında yıllardır aralıklarla devam eden sınır çatışmalarının savaşa dönmesiyle birlikte Türkiye fiilen Azerbaycan’ın yanında yer aldı. Haklı gerekçelerinden ötürü dünya kamuoyunun, uluslararası örgütlerin ve pek çok devletin de manevi desteğini alan Azerbaycan Karabağ’ı işgalden kurtardı.

Bilahare İkinci Karabağ Savaşı sonrasında 2021’den sonra oluşan uygun siyasi konjonktür çevresinde, ilişkilerin kademeli olarak normalleştirilmesi için önkoşulsuz olarak Ermenistan’la doğrudan diyaloğa başlanmıştır. 2 Şubat 2022 tarihinden itibaren doğrudan uçuşlar başlamıştır ve 1 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye-Ermenistan sınırının üçüncü ülke vatandaşlarına açılması ve iki ülke arasında havayolu kargo ticaretinin başlatılması kararı alınmıştır. Ülkemiz, Ermenistan’la iyi komşuluk ilişkilerinin tesisini matuf normalleşme sürecinin önkoşulsuz olarak, güven arttırıcı önlemler vasıtasıyla, kademeli ve bölgesel gelişmeler ışığında sürdürülmesini arzu etmektedir (Türkiye- Ermenistan Siyasi İlişkileri / T.C. Dışişleri Bakanlığı, n.d.).

Konuya Subjektif Bakış

Toprak taleplerini sözde Ermeni soykırımı ve eskiden yaşadıkları topraklar temelinde sürdüren Ermenistan; Azerbaycan’da Karabağ ve Nahçivan, Türkiye’de ise Erzurum, Sivas, Van, Elazığ, Bitlis ve Ağrı’da hak iddia etmektedir. Ermenistan da bastırılan haritaların ilk sayfasında Ağrı Dağı’nın fotoğrafına yer verilirken, Doğu Anadolu bölgesinin büyük bölümü de batı Ermenistan olarak gösterilmektedir. (OKTAY, 2015). Yine Ermenistan armasının ortasında ağrı dağının tasviri yer alır. Bu bağlamda Ermenistan ile siyasi ilişkilerin gerçekleştirilememesi de Türkiye nezdinde anlaşılabilir bir zemine (toprak bütünlüğünün tehdidi hasebiyle) oturmaktadır.

Ermenistan’la ilişkilerini iki temel gerekçeye bağlayan Türkiye için bunlardan ilki Türkiye aleyhindeki tarihsel yanlışlığın ortadan kaldırılması, ikincisi de bu ülkenin Azerbaycan ile uzlaşmaya varmasıdır. Fakat 2011 yılında Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Ermeni dili ve edebiyatı yarışmasında öğrencilerden birinin: ‘‘Batı topraklarımızı Ağrı Dağı ile birlikte geri alabilecek miyiz?’’ sorusuna yanıt veren Sarkisyan: ‘‘Bu sizin neslinize bağlı, mesela benim nesil üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. Doksanlı yıllarda vatanımızın parçası Artsah’ı (Karabağ) düşmanın (Azerbaycan) elinden kurtardık. Her neslin bir görevi vardır. Sizin de ileride bizim gibi görevinizi yerine getirip getirmeyeceğiniz birlik ve beraberliğinize bağlıdır (Hacıoğlu,2011).’’ şeklindeki cevabı Türkiye’nin şartlarının yakın zamanda gerçekleşmeyeceğini düşündürüyor.

SONUÇ:

1915-1917 Olayları temelinde komşu iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler karşılıklı tanımayla sınırlı kalmıştır. Ermenistan Anayasası’nda Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden ibarelerin yer alması, Ermenistan eski cumhurbaşkanının söylem ve tutumları, I. ve II. Karabağ Savaşları’nın yaşanması ve Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında taraf olması, soykırım söylemleri, 1975 ASALA terör örgütünün kurulmasından sonra yaşanan terör olayları (Türk diplomatların ve sivillerin öldürülmesi, İstanbul Esenboğa Saldırısı, ASALA- PKK ortaklığı…) gibi sebeplerle 2 ülke arasında anlaşma ve uzlaşma ortamı sağlanamamıştır. Dolayısıyla 2 ülke arasındaki ilişkiler kuruldukları tarihten bu yana hiç normalleşmemiştir.

Fakat değişen dünya düzeni ve yakın coğrafyada hakim olan çatışma ortamı (İran-İsrail, İsrail-Filistin, Suriye) iki ülkenin uzlaşmasını ve bölgesel anlaşmalarla güvenliklerini sağlamalarını zorunlu kılıyor.

Sevtap Gökhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Tunaya, T. Z. (1985) Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt 2: 1918-1922 Mütareke Dönemi. Hürriyet Vakfı Yayınevi.
I. DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ERMENİLERİN TÜRKLERE YAPTIĞI KATLİAM. (1984,
January 21). https://www.msb.gov.tr. https://www.msb.gov.tr/Content/Upload/Docs/askeritariharsiv/61-
%20bds_ermenilerin_katliam_fotograflari.pdf
Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Nutuk-Söylev, I. Cilt: 1919-1920 (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1989): 508, 510.
Türkiye – Ermenistan Siyasi İlişkileri / T.C. Dışişleri Bakanlığı. (n.d.). Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. https://www.mfa.gov.tr/turkiye-ermenistan-siyasi-iliskileri.tr.mfa
OKTAY, A. (2015, April 23). Sözde soykırım müzesinde şoke eden harita. Sabah. https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/04/23/sozde-soykirim-muzesinde-soke-eden-harita
Artuç, N. (2008).1915 Ermeni Olaylarına Farklı Bir Bakış.DergiPark,54-65 Istanbul.
Kesgin, S. (2017). TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİNİN REALİST DIŞ POLİTİKA
BAĞLAMINDA İNCELENMESİ. DergiPark: https://dergipark.org.tr/en/download/article- file/923086
M.Serdar PALABIYIK, Y.D. (tarih yok). TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ 1918- 2009.
http://acikerisim.ybu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/326/makale_c4.pdf?seq uence=1&isAllowed=y
Hacıoğlu, N. (2011, 7 26). Karabağ’ı biz aldık Ağrı’yı size bıraktık. Hürriyet.com.tr: https://www.hurriyet.com.tr/gundem/karabag-i-biz-aldik-agri-yi-size-biraktik-18338718

[/vc_toggle]

Astsubaylıktan İstihbarata: ‘Gölge Adam’ Hakan Fidan

Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anayasaya göre normal şartlarda bir daha aday olamayacağı 2028 seçimlerinde Erdoğan sonrası yeni dönemde Türk devletini kimin yöneteceğini merak ediyor. Çarşıda pazarda kiminle konuşsak herkesin aklında olan tek bir isim var. Türk istihbarat tarihinin en genç MİT Müsteşarı olan ve uzunca bir dönem bu görevi sürdüren, ardından Dışişleri Bakanlığı koltuğuna geçerek Türk dış politikasının son konjonktürde şekillenmesinde ciddi etkileri olduğuna inanılan isim Hakan Fidan.

Peki Hakan Fidan kim? Onu toplumun gözünde popüler bir siyasi kişilik haline getiren etmenler neler? Bu sorulara cevap ararken ilk olarak Hakan Fidan’ın özgeçmişine kısaca değinmek yerinde olur.

Vanlı bir babanın oğlu olarak 1968 yılında Ankara’nın Altındağ ilçesinde doğan Fidan, 1986 yılında askerlik mesleğine adım atarak 2001 yılına dek astsubay olarak görev yapmıştır. Sonrasında astsubaylığı bırakmaya karar veren Fidan, ABD’de University of Maryland’da siyaset bilimi ve yönetim alanında lisans mezunu olmuştur. Eğitim hayatına devam eden Fidan, Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır.

Almanya’daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı’nda da çalışan Fidan, 2001’den itibaren 2 yıl boyunca Avustralya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde kıdemli siyasi ve ekonomik danışman olarak görev yapmış ve 2003’te Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) başkanlığına atanmıştır. 14 Kasım 2007’de Başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevine gelen Fidan, 2008 Kasım ayında ise Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atanmıştır. 8 Mart 2008’de de Uluslararası Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi olmuş ve bu görevinden Şubat 2011’de istifa etmiştir.
15 Nisan 2010’da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına getirilen Fidan, Emre Taner’in görev süresinin dolmasının ardından, 27 Mayıs 2010 tarihinde MİT müsteşarlığı görevine atanmıştır. 42 yaşındaki Fidan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde göreve gelen en genç MİT müsteşarı olmuştur. Fidan ayrıca büyükelçi iken MİT müsteşarlığına getirilen Sönmez Köksal’dan sonra teşkilat başkanlığına dışarıdan getirilen ikinci isim olmuştur. 2015’te Ak Parti’den milletvekili aday adaylığı için MİT’teki görevinden istifa eden Fidan’ın isteği Erdoğan tarafından kabul edilmemiş ve görevine geri dönmüştür.

Hakan Fidan’ın Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı dönemine bu noktada ayrı bir parantez açmak gerekir. Zira bu dönem Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki önemli gelişmelerle örtüşmüş ve çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Fidan’ın MİT Başkanlığı döneminin ana hatlarına değinmek gerekirse;

1. Terörle Mücadele: Fidan’ın görev yaptığı dönemde Türkiye’nin terörle mücadelesi ön plandaydı. Özellikle PKK ve diğer terör örgütlerine karşı operasyonlar artmış ve istihbarat faaliyetleri bu çerçevede yoğunlaştırılmıştır. Fidan’ın bu süreçteki rolü, terörle mücadele stratejilerinin oluşturulmasında ve uygulanmasında önemliydi.

2. Bölgesel Gelişmeler: Suriye İç Savaşı ve Irak’taki istikrarsızlık gibi bölgesel gelişmeler, Fidan’ın döneminde Türkiye’nin dış politikasını şekillendiren önemli faktörlerdi. Türkiye’nin Suriye politikasındaki tutumu ve IŞİD’e karşı mücadeledeki rolü, Fidan’ın liderliğindeki MİT’in önemli çalışma alanlarıydı.

3. Gizli Diplomasi: Fidan’ın döneminde MİT’in yürüttüğü gizli diplomasi faaliyetleri ve istihbarat paylaşımları da önemliydi. Özellikle ABD ve Rusya gibi ülkelerle yapılan istihbarat işbirlikleri ve temaslar, Türkiye’nin dış politikasını şekillendirmede etkili olmuştur.

4. İç Politika ve Tartışmalar: Fidan’ın görev süresi boyunca, iç politikada da çeşitli tartışmalara neden olan gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle bazı siyasi çevreler, Fidan’ın siyasi bir aktör gibi davrandığını ve hükümet politikalarını etkilediğini iddia etmiştir.

5. İstifa ve Sonrası: Fidan’ın 2015 yılında istifası ve ardından tekrar MİT Başkanı olarak atanması da dikkat çekici bir gelişme olmuştur. İstifasının ardındaki nedenler net olarak açıklanmasa da, Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki karmaşık dinamiklerle ilişkilendirilmiştir.

Kısaca özetlemek gerekirse Fidan, MİT Başkanlığı görevinde Türkiye’nin iç ve dış tehditlere karşı etkili bir şekilde mücadele etmesi için MİT’in kapasitesini artırmaya ve uluslararası işbirliğini güçlendirmeye odaklanmıştır. Özellikle, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki karmaşık güvenlik ortamlarına yönelik stratejiler geliştirmiş ve Türkiye’nin çıkarlarını korumak için çalışmıştır. Aynı zamanda, terör örgütleriyle mücadelede istihbaratın önemini vurgulamış ve bu alanda daha etkin bir rol oynamıştır. Böylesi popüler bir devlet adamı olmasının yanında CV’sine yeni eklenen politikacı kimliğiyle Hakan Fidan’ın yeni siyaset vizyonunun da, genellikle ulusal güvenlik, istihbarat alanındaki etkinlik, terörle mücadele, bölgesel istikrar ve Türkiye’nin dış politika hedefleri üzerine odaklandığını söylersek yanlış olmaz. Fidan’ın vizyonu, Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamak, bölgesel istikrarı desteklemek ve uluslararası ilişkilerde aktif bir rol oynamaktır.

Hakan Fidan MİT Başkanlığı sonrası 4 Haziran 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklanan 67. Hükümette Dışişleri Bakanı olarak görevlendirilmiş ve halen bu görevini sürdürmektedir. Öte yandan Ağustos 2023’te Fidan’a Recep Tayyip Erdoğan tarafından Devlet Üstün Hizmet Madalyası verilmiştir.

Peki Hakan Fidan’ın toplumun gözünde popülaritesinin bu kadar yükselmesine sebep olan unsur nedir? Objektiflere yansıyan kendinden emin ciddi bir duruşa sahip devlet adamı profili mi, istihbarat uzmanı oluşu mu yoksa Erdoğan’ın sır küpü olması mı?

Hakan Fidan’ın popüler olmasının birkaç nedeni olabilir:

  • 1. Görevi: Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı olarak, ülkenin istihbarat politikalarını ve ulusal güvenliğini yönlendirmesi, onu önemli bir kamu figürü haline getirmiştir.
  • 2. Dış Politika Rolü: Özellikle Türkiye’nin terörle mücadelesi, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki gelişmelerde oynadığı rol nedeniyle dış politikada etkili bir aktör olarak görülmektedir.
  • 3. Karizma ve Yetenek: Fidan’ın kişisel karizması, liderlik yetenekleri ve kararlılığı, onu insanların dikkatini çeken bir figür haline getirdi.
  • 4. Gizem ve Spekülasyon: İstihbarat dünyası genellikle gizemli ve spekülatif olduğu için, Fidan’ın görevi ve kişisel yaşamıyla ilgili spekülasyonlar da popülerliğini artıran sebeplerden biri.
  • 5. Medya İlgisi: Medyanın da ilgisini çeken bir figür olması, onun popülerliğini daha da arttırmaktadır.

Fidan’ın popülerliğinin nedenlerini araştırmak ayrı bir sosyolojik çalışmaya da konu edilebilir. Sebep her ne olursa olsun son konjonktürde Hakan Fidan toplumda en güven duyulan siyasetçilerden biri haline gelmiştir. Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta terör örgütü PKK ve uzantılarıyla süren mücadelesinde istihbaratçı kimliği ve donanımıyla kritik bir misyon üstlenmeye devam eden Hakan Fidan, hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda da adından sıklıkla söz edeceğimiz bir siyasetçi olacaktır. Kim bilir belki de Erdoğan sonrası Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı Hakan Fidan’dan başkası değildir.