Nijer’in Önemi: Darbeci Yönetim ABD’yi de Kovdu

Nijer neden önemli?

2020 yılından sonra Mali, Çad, Gine ve Burkina Faso’da yaşanan darbeler, Avrupa için Sahel’de tek güvenilir kale bıraktı: Nijer

Afrika’nın uranyum zengini ülkesi Nijer’de de demokratik yönetime darbe yapılmasıyla Fransa ve AB, bölgede öksüz kaldı. Nijer’deki yeni yönetimin, Fransız ve Avrupalı güçleri ülkeden çıkararak, Fransız büyükelçisini sınır dışı etmesi, üzerine bir de Batı yanlısı Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’ndan ayrılması, “son vuruş” oldu denebilir. Fransa özelinde Avrupa’ya çekilen kılıçlar, hamisi ABD’nin akıbetini sorgulatıyordu ki o da Nijer’deki cuntadan nasibini aldı.

Mart ayı içerisinde Nijer, ABD’li askerî ve sivil personelin Nijer’de görev yapmasına ilişkin askerî işbirliği anlaşmasını tek taraflı feshetti. 10 yıldır ABD ile süren iş birliği bir anda sona erdi. Peki ABD için Nijer neden önemliydi?

Nijer, ABD’nin Cibuti’den sonra Afrika’daki en büyük ikinci üssüne ev sahipliği yapan, Amerikan ordusunun Sahel bölgesindeki ana istihbarat merkeziydi. ABD’nin en büyük ve en pahalı İHA üssü olarak kabul edilen üssün inşaatı ve yönetimi ABD’nin olsa da mülkiyet Nijer hükümetinindi. ABD’nin damarına basan Nijer’in lideri General Abdurrahman (Ömer) Tchiani, ülkede Batı’ya dair tüm izleri siliyor.

Nijer ile birlikte darbenin olduğu Mali ve Burkina Faso, “Sahel Devletleri İttifakı”nı kurdu. Kendilerine karşı müdahale olursa ortak cevap verilecek. Rusya’nın desteğiyle tabi. “Rusya ne alaka?” demeyin çünkü Reuters’a göre ay başında bir ABD’li yetkili, Nijer’deki Amerikan üssüne Rus askerlerinin geldiğini, farklı bir bölmede konuşlandığını söyledi. Yıllardır “Rus ayısının Fransız horozunu Afrika’dan kovduğunu” söylüyoruz ve Türkiye’nin de faaliyetlerini yazıyorum. Mali, Burkina Faso ve Nijer ittifakının yakın dönemde Bayraktar TB2 SİHA’larını da satın aldığını gözden kaçırmamak lazım.

Acaba Afrika’daki gelişmeler sömürgelerini kaybeden Fransa’nın başarısızlığı mı yoksa kendisini Avrupa’ya karşı alternatif olarak sunan Rusya’nın başarısı mı? Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Rusya’nın Kürt Politikası ve Bölücü Terör Örgütü İle İlişkileri

Kafkasya üzerinden güneye inmek isteyen Rusya’nın, bölgedeki Kürt Politikasına ve ayrılıkçı Kürtlerle olan ilişkilerine kısaca değinmek istiyorum.

Katerina ile 1. Petro’nun çizmiş olduğu Rusya’nın yayılma stratejisi sistematikleşmiştir. Katerina zamanında açılmış dünya üzerinde devlet ve etnik kimlikleri araştırma enstitüsünün çalışmaları bunu doğrulamaktadır. Enstitünün çalışmalarından biri de “bütün dillerin karşılaştırmalı sözlükte geçen Kürtçe kelimeler” olduğu Kürdoloji alanında yapılan ilk çalışmadır. Sistematik hal alan ve akademik anlamda başlayan bu enstitü çalışmaları, 1801 yılında Gürcistan’ın Rusya’ya gönüllü ilhakıyla birlikte Kürtlerle fiziki temas ve 1804-1805 yılları İran savaşıyla küçük birliktelikleri oluşturmuştur.

19. Yüzyılda Ruslar, bir Kürt Raporu hazırlamış ve bu iş için görevlendirdikleri komutan Averyanov’un raporlarında da Ruslar ile beraber hareket eden ayrılıkçı Kürtler hakkında bilgi verilmiştir. Erivan Hanlığının Rus hâkimiyetine girmesiyle beraber ayrılıkçı Kürtlerle ilişkilerin geliştirilmesi için General Paskeviç yetkilendirilmiştir. Paskeviç, 19. Yüzyılın ortalarına kadar Rus-Kürt ilişkilerini resmi olarak sürdürmüştür.

Kırım Savaşı’nda ise Rusların Kürtlerle teması ciddi oranda artış göstermiştir. Rus ordusunda görev almış hiç de azımsanmayacak sayıda Kürtler bulunmaktadır. Buna Osmanlı’nın savaşı kaybedeceğini düşünüp Rus tarafına geçen Kürt aşiretlerini de eklemek gerekmektedir.

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Kürt aşiretleri, Kırım Savaşı’nda takındıkları tavrı sürdürmüşlerdir. Hatta Şeyh Ubeydullah İsyanında Rus yanlısı tavır çok açıktır. Ubeydullah’ın Rus Konsolosuna yazdığı mektuplarda; Rusların, Kürtlerin taleplerini karşılayacağı yönünde ifadeler vardır.

Dönemin Türk ve İngiliz gazeteleri incelendiğinde de Rusların Kürtleri desteklediği ve silah yardımı yaptığı bilgilerine yer verilmiştir. Hatta isyan bastırıldığı takdirde Ruslardan sığınma talep eden Ubeydullah, sığınma talebi kabul edildiği takdirde aşiretine mensup olanları Rus vatandaşı yapacağının garantisini verir.

20. yüzyılın başında Osmanlı ve İran içinde çıkan Kürt İsyanları Rus çıkarlarına hizmet etmiştir. Bu dönemde Hamidiye Alaylarının Taşnak Ermenilerle çatışması Rusların çıkarlarına ters düşse de, Kürtlerin Ermenilerle çatışmasını önlemek ve Rusların Kürtler için daha iyi bir devlet olup taraflarına çekme konusunda çok çaba sarf edildiği bilinmektedir.

Ruslar, Kürtlere Batı ve bölge ülkelerine karşı savaş durumunda tampon görevi görmeleri için yoğun mesai harcamışlardır. Bu tampon görevinin Ermeni ve Kürt işbirliği sonucu gerçekleşeceğini düşünen Ruslar; İran’ın batısı ve Osmanlı’nın doğu bölgesinde Kürt-Ermeni birlikteliğiyle bir devlet kurmayı da düşünmüşlerdir.

Bu dönemde İran’ın önde gelen Kürt aşiret liderleri Rusya’ya yanaşmıştır. 1905’te gerçekleşen Rus Devrimi Kürtleri etkilemiştir. Bu durum Kürt isyanlarının artmasını sağlamıştır.

1917 Devrimi’ne kadar Ruslar Yakındoğu’ya yerleşmeye başlamış; Kürtlere olan ihtiyacı daha da artmış ve konsolosluklar aracılığıyla bir takım Kürt aşiret liderleriyle ilişkileri kuvvetlendirmişlerdir. Çarlık döneminde Kürtlerle ilişkide Rusların istekleri Kürtler tarafından büyük oranda gerçekleşmiştir. 1930’lu yıllara kadar Kürtlerle bağları ve ilişkileri kopmamıştır.

1954 Bağdat Paktı’nın kurulmasıyla Sovyetler, yetiştirdiği kızıl Molla Mustafa Barzani’nin 1958’de Irak’a dönmesiyle Türkiye’deki ayrılıkçı Kürt Hareketi sol kökenli akımla birlikte güçlenmiştir.

Irak Kürtleri ile Sovyet-Rusya arasındaki ilişkilere baktığımızda; Türkiye ile Sovyetlerin ilk yıllarında Irak’taki Kürt lider Mahmut Berzenci’ye yardımlar kesilmiş ancak; 1927-28 İngiliz Hava Kuvvetleri’ne karşı ayaklanma Sovyet-Rusya istihbaratınca organize edilmiştir.

Barzanilerle 1940’larda yeniden temasa geçen Ruslar, İran’daki Kürt Hareketi’ne katılmaları için Irak Kürtlerine desteklerini esirgememiştir. Sovyetler, İran’da Pers Gilan Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasını desteklemiş ancak 1921’de yıkılmıştır.

1927’de İran-Sovyetler arasında saldırmazlık anlaşması imzalanır. Ancak İran’ın Nazi Almanya’sı ile geliştirdiği ilişkiler neticesinde Sovyet-İran İlişkileri Rusların beklentilerine cevap verememiş; II Dünya Savaşı öncesi Alman tehdidine karşı birleşen Sovyet-İngiltere hattı ile İran’ı işgal kararı almışlardır.

Sovyetler İran’ın kuzey topraklarını işgal edince ve bölgedeki kalıcı hâkimiyeti adına Azerbaycan Türkleri ve Kürtlerle ilgili politikalar geliştirir. Aynı dönemde İran’da yaşanan birçok Kürt İsyanında Rusların parmak izleri görülmektedir. Sovyetler, Kürt kartı ile Mahabad Kürt Cumhuriyetinin doğumunu hazırlar. Kaynaklar o dönemde Mahabad ’da yaşayan Kürtlerin evlerinde Stalin fotoğraflarının duvarları süslediğini belirtmektedir. Sovyet Rusya, silah yardımlarının yanında matbaa makinesinden, bando takım teçhizatına dek hemen her alanda ayrılıkçı Kürtleri desteklemiştir.

Günümüzde yapılan silah ve mühimmat desteğinin temelinde de Kürt hareketinin kızıl molla lakaplı Barzani ile başladığını görmemiz gerekmektedir. Bölgedeki ayrılıkçı Kürtleri daha açıkçası Türk ve Türkiye düşmanlarını günümüzde sadece binlerce tır dolusu silah yardımıyla ABD-Batı desteklemekle kalmamaktadır. Rusların belirtilen tarihlerden itibaren hiçbir şekilde koparmadığı ilişkiler; başta silah ve siyasi desteği görmezden gelemeyiz. Hele ki, geçmişte birçok Kürt aşiret liderinin Rusya yanlısı olduğu, Sovyet Rusya’ya olan bağlılıkları ile günümüzde BTÖ’nün Suriye uzantısının Moskova’da ofisi ilişkilerin sürdürüldüğünü göstermektedir.

İlişkiler sadece siyasi anlamda değil silah desteğiyle de devam etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyindeki terör hedeflerine yönelik operasyonlarında, Avaşin-Basyan bölgesinde devam eden Pençe-Yıldırım operasyonunda tespit edilen bir mağaraya düzenlenen operasyonda, iki adet Rus menşeli 9K310 Igla-1(NATO Rapor Adı: ‘SA-16 Gimlet’) tipi omuzdan atılan hava savunma sistemi (MANPADS) ele geçirilmiştir.

Rusya Federasyonu BTÖ Stratejik İlişkileri

Önceki senelerde Rusya’nın komünizm çerçevesinde yönetilmesi ve PKK terör örgütünün Marksist-Leninist ideolojiyi esas alması, bu ikisi arasındaki benzerlikleri ortaya koymaktadır. SSCB ve ardılı Rusya Federasyonunun ayrılıkçı bölücü örgütlere yardım ve desteği uzunca bir dönemdir bilinen bir gerçektir. Bu ülkenin bölücü terör örgütleri içinde en çok destek sağladığı PKK’dır. Tabi elbette bunun pek çok sebebi vardır. Bunlara girecek olursak bu makalenin boyutu kitap seviyesine çıkacağından hem yayımlanması hem de okuyucu açısından oldukça zorlaşacaktır. Ancak BTÖ’nün, Türkiye’de ilk silahlı saldırılarını gerçekleştirdiği terör eylemlerinde, KGB’nin pek çok destek verdiği bilinmekte ve açık kaynaklarda ifade edilmektedir.

Gerek SSCB gerekse ardılı Rusya Federasyonu tarafından örgüte verilen desteğin pek çok sebebi olmakla beraber; Türkiye’nin, Kafkasya ve Orta Asya’da güçlü ve etkin olmaması için BTÖ’nü destekledikleri ve kullandıklarını söylemek doğru olacaktır. Türkiye’nin örgütü yok etmeye yaklaştığı zamanlar olmuş ancak Rusya’nın yaptığı gizli yardımlarla örgüt yok edilemediği ifade edilmektedir.

Ruslar ve Çeçenler asırlardır aynı topraklarda yaşamlarını devam ettirmektedirler. Bu iki halk arasında pek çok kez problem çıkmıştır. Çeçenler, Ruslara karşı bir bağımsızlık savaşı içinde olduğunu söylemiştir. Türkiye, resmî açıklamalarında Çeçenistan’a destek olmadığını belirtse de, 1990‟lı yıllarda Rusya, bu açıklamaya inanmamış ve Türkiye’ye karşı BTÖ üzerinden oynayarak, örgüte büyük destekler sağlamıştır . Çeçenlerin özürlüklerini açıklamasından sonra, sürgündeki Kürtler, Rus meclisinin de yardımlarıyla Moskova’da toplanmıştır. 1996 yılı ve sonrasında bölücü terör örgütü birden çok toplantısını Moskova’da gerçekleştirmiştir. Halen Moskova’da PYD/YPG’nin bürosunun olduğu bilinmektedir.

Türkiye’nin Kafkasya’daki ülkelere benzer stratejiler uygulaması ve kendi bölgesinde etkin roller üstlenmesi, Rusya’ya sürekli rahatsızlık vermektedir. Pek çok nedenden dolayı Rusya çoğu zaman BTÖ’ne silahlı yardımlarında bulunmuştur. Rusya Federasyonu uyguladığı politikalarda terör örgütü lehine açıklamalar da bulunmuştur. Kremlin yönetimi, bölücü terör örgütünün Irak ve Suriye uzantılarına da yardım/desteklerde bulunmuştur. Suriye’nin günümüzdeki konumda olmasında büyük rol oynayan baba-oğul Şam rejimleri, direkt olarak kutsal ruh gördükleri Rusya’dan yardım almaya devam etmektedirler.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Uluslararası Güvenlik ve Terörizm, oemerkalayci34@gmail.com
  • Makalenin ilk kısmı 11 Mayıs 2021’de yayımlanmıştır.
  • Irak’ta hava savunma ve tanksavar füzeleri ele geçirildi, 10 Mayıs 2021, https://www.savunmasanayist.com/irakta-hava-savunma-tanksavar-fuzeleri/

“İran’da Savaş Çıkarsa Türkiye Dağılır” Söylemi Doğru mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla 90’lardaki Seferberlik Tüzüğü, dün yönetmelik haline gelince, herkes “İran’da savaş mı çıkacak?” diye sormaya başladı. Yönetmeliği incelediğimizde spesifik değişikliklerden ziyade, teknik değişimler olmuş.

Ama senelerdir konuşulan, “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” söylemiyle ilgili bir şeyler yazmak istedim: “Çevre ülkeleri parçalayan Batı, İran’dan sonra gözünü Türkiye’ye dikecek.”

Aslında bu tezi doğru buluyorum ama genel düşüncenin aksine ben bu parçalamanın farklı gerçekleşeceğini düşünüyorum.

Mesela Irak’ın işgaliyle başlayan ve Arap Baharı sonrası Libya ve Suriye’de yaşanan iç savaş, bu ülkeler dışında en fazla Türkiye’yi etkilemiştir. Suriye’deki savaşa müdahale etmemizi bir yana koyun, kötü yönetilen süreç sonrası 4 milyonu aşkın Suriyeli topraklarımızda yaşamaya başladı. Özal döneminde Irak’tan Türkiye’ye başlayan göç, Suriye ile devam etti yani. Şu anki tablo Türkiye tarihinin en vahim bilançosu. Demografi değişikliği ve Türkiye’nin içeriden parçalanması en büyük tehlike. İran’dan gelecek olası göç, Türkiye’yi paramparça edecek son silah.

Halihazırda Afganistan ve Pakistan’dan gelen kaçaklar, İran’ın yol vermesiyle topraklarımıza ulaşıyor. İran’da savaş çıkması hem siyasi hem de stratejik açıdan Batı’nın işine geliyor. Mülteci meselesi de onlar için sorun değil çünkü Geri Kabul Anlaşması nedeniyle Avrupa’nın tampon bölgesi olan Türkiye, Avrupa’ya geçecek göçmenlere ev sahipliği yapıyor.

Şimdi sıra İran’da mı?

Beni takip edenler bilir. Siyasi görüşüm tamamen vatansever bir yurttaş gibi ve Türkiye’nin menfaatleri dışında bir yorumum olmaz. İran’ı da yine Türkiye’ye olan düşmanlığı nedeniyle sevmem. Suriye’de de Irak’ta da hep karşımızda olan bir ülke. Çünkü molla rejiminin mezhep politikası tamamen Türkiye’yi bertaraf etmek üzerine kurulu. Ama Türkiye’nin menfaatleri, olası bir rejim değişikliğinin de kansız olması güç olduğu için, İran’da iç savaş çıkmasını istemez. Gerçekçi olalım; 22 milyon nüfuslu Suriye’nin ülkemize yansıması ortadayken, 90 milyonluk İran’daki iç savaşın Türkiye’yi ne hale getirebileceğini düşünebiliyor musunuz?

Yeni Kaledonya Meselesi: Azerbaycan mı Yaptı?

Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya, günlerdir bağımsızlık yanlısı gösterilerle karşı karşıya. Fransa, OHAL ilan ederek adaya asker gönderirken, bir polis de hayatını kaybetti.

Fransa iç istihbarat servisi DGSI, olayların arkasında Türk ve Azerbaycan istihbaratının olduğunu iddia ediyor. Fransız medyasında yer alan haberlere göre 1 Mart’ta Yeni Kaledonya’daki bağımsızlık yanlıları, Bakü’de “sömürgecilikten kurtulma” konulu sempozyum düzenledi. Bu da iki Türk devletinin (Türkiye ve Azerbaycan) desteğiyle organize edildi. Öte yandan Aralık 2023’te Yeni Kaledonya’da Fransız sömürgeciliğine karşı yapılan eylemleri haber yapmak isteyen Azerbaycanlı gazeteci Aygün Hasanova sınır dışı edilmişti.

Dört gün önce bir Fransız polisinin öldürülmesi sonrası Fransız istihbaratı Azerbaycan’ı suçladı. Bunu reddeden Azerbaycan ise Yeni Kaledonya’nın bağımsızlık yanlısı yerel halkı Kanak için “dostlarımızla dayanışma içerisindeyiz” açıklamasında bulundu.

Pasifik Okyanusu’nda stratejik bir noktada yer alan ve dünya nikel rezervlerinin yaklaşık yüzde 10’una sahip olan Yeni Kaledonya, Pasifik’teki deniz yolunda Fransa etkisi açısından önemli.

1998’de özerkliğe kavuşan ve iki kez bağımsızlık referandumu düzenleyen Yeni Kaledonya, Fransız hükümetinin binlerce kilometre ötedeki Fransızları bölgeye göndererek demografiyi değiştirmesiyle farklı bir yere evrildi. Şu anda yerel halk Kanak’ın nüfusu, ülke nüfusunun yarısından daha az. Aslında son günlerde yaşanan protestoların sebebi de biraz bununla ilgili. Fransa, yeni yasayla Fransa’nın anakarasından gelenlere Yeni Kaledonya il seçimlerinde oy kullanma hakkı tanımak istiyor. Bu da bölgedeki Fransa destekçilerinin sayılarının artması anlamına geliyor.

Konuya dönecek olursak; muhtemelen olayların büyümesinin arkasında gerçekten Azerbaycan var. Bunun nedeni de Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı silahlandıran, Ermenistan ile sulh sağlanmasını istemeyen Fransa’ya ince de olsa mesaj. Tabi ki olaylar büyümez ama Afrika’dan kovulan Fransa’yı, Kafkasya’ya gelmeden göndermek için bu mesajlar şart.

Türkiye Nükleer Bomba Yapabilir mi?

Bir ülkenin nükleer tesisinde uranyum zenginleştirmesi yüzde 90’lara çıktığında, o ülke artık nükleer silah üretebilir seviyede demek. İran şu anda yüzde 84 civarında. Geçen sene yazmıştım. Programda aksilikler yaşanmazsa, bu yıl içerisinde İran, nükleer silaha sahip olan 10. ülke olabilir. Bölge ülkelerinden İsrail’de nükleer silah var biliyorsunuz. Peki İran’da da olursa bölge ülkeleri ne yapacak?

Hemen mikrofonu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a uzatalım: “Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, ama benim elimde olmasın, ben bunu kabul etmiyorum.”

Batı medyasında korku belirtisi olarak hâlâ makalelerde kendisine yer bulan bu açıklamaya, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, İran’ın başarılı bir şekilde silah geliştirmesi halinde Suudi Arabistan’ın da bir silah edinmek zorunda kalabileceğini söylemesi de eklendi. Şu anda Birleşik Arap Emirlikleri nükleer tesisleri hakkında bilgi vermiyor.

Çünkü İran’ın nükleer silaha ulaşması, bölgedeki ülkeleri savaşmak için olmasa da “caydırıcılık” açısından nükleer silah edinmeye yönelik arayışlara itebilir.

Öncelikle nükleer program meselesini detaylandırıp anlaşılır hale getireyim, sonra soruya cevap vereyim.

Sivil nükleer programlar kapsamında uranyum zenginleştiriliyor ve bu uranyum nükleer reaktörlere yakıt olarak kullanılıyor. Bu, Uluslararası Atom Enerjisi’nin (UAE) standart prosedürü. Tehlike, bu zenginleştirilmiş uranyumun başka bir tesise aktarılıp oradaki çalışmalarla nükleer patlamaya uygun seviyelere kadar zenginleştirilmesiyle ortaya çıkıyor. Bu nedenle tesisler, UAE uzmanları tarafından kontrol ediliyor. İran ile Avrupa arasında 2015’teki anlaşma da buydu. Kontrollü bir uranyum zenginleştirilmesi söz konusuydu. Kuzey Kore de böyle yaptı.

Teknik olarak Türkiye, nükleer reaktörlerin tam faaliyete geçmesi sonrası nükleer kapasitesini silahlanmaya çevirebilir. Dünyada bu seviyede Brezilya, Japonya ve Almanya gibi 31 ülke bulunuyor. Ancak bu geliştirmeler kontrole tabi, kolay değil.

Özetle; Türkiye’nin nükleer bomba üretebilmesi imkansız değil ama şu konjonktürde (yaptırımlar vs) imkanı da yok. İleride ne olur bilinmez.

Bir Yunanistan Gerçeği: Batı Trakya Türkleri

Bir Yunanistan gerçeği: Camileri yok eden, dokunulmaz vakıf malı olmasına rağmen Türk mezarlıklarını talan eden, “Minareler Şehri” Selanik’te bir tane dahi minare bırakmayan ve “Türk” ibaresini yasaklayan…

Yanı başımızda her türlü baskıya maruz kalan Batı Trakya Türkleri, yıllardır Lozan Anlaşması’na rağmen uluslararası hukuku yok sayan Yunan hükümetinin mezalimine karşı hayat mücadelesi veriyor. Belki de Türkiye’de hiç bilinmiyor, dünya zaten hiç görmüyor.

Yunanistan, hakları 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla “azınlık” statüsüyle tanınan Batı Trakya Türk toplumunu asimilasyon politikalarıyla sindirmeye devam ediyor. 1920’li yıllarda Batı Trakya nüfusunun % 65’ini oluşturan Türklerin bölgedeki nüfus oranı % 30’lara kadar geriledi. 1923’te yüzde 84 civarında olan bölgedeki toprak sahipliği, yüzde 25 düzeyine kadar indi. Şu anda 150 bin civarında Müslüman Türk nüfusunun olduğu Batı Trakya’da, uluslararası hukuk tarafından tanınan anlaşmalara rağmen, Yunan hükümeti son 25 yılda öyle bir politika izledi ki azınlık okullarının sayısı 231’den 115’e düşürüldü. “Türk” ibaresinin vakıflarda kullanılması yasaklandı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında Yunanistan ceza ödemesine rağmen kararları uygulamadı ve “Türk” ibaresini yasaklamayı devam ettirdi. Müftü seçimi bile Lozan’a göre vakıflar tarafından seçiliyordu ancak 1990’dan sonra Yunanistan bu hakkı da yasalarını değiştirip, uluslararası yasayı hiçe sayarak “kendi tayinine” göre düzenledi.

“Türk” ibaresinin kullanılmasından bile korkan Yunanistan, Türkleri “Müslüman azınlık” olarak tanımlamayı uygun görüyor ama Yunanistan’ın İskeçe ili Müftüsü Mustafa Trampa’nın konuyla ilgili açıklaması her şeyi özetliyor:

“Siz bir toplumu milli kimliği olmadan düşünebilir misiniz? Milli kimlik en az dini kimlik kadar kutsal bir değerdir. Türklük ve Müslümanlık etle tırnak gibidir. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığın Türk kimliğini yok sayarak, dini kimliği ile ifade etmeniz mümkün değildir. Bu kabul edilemez. Bu kadar baskı ve haksızlıklara maruz kalıp çeşitli yöntemlerle asimile edilmek istenmemize rağmen bizi ayakta tutan Müslümanlık ve Türklüktür.”

İngiltere, Türkiye’ye Neden Yatırım Yapıyor?

Son zamanlarda en çok merak edilen konu bu. İlk olarak İzmir-Ankara arasındaki hızlı tren projesini, ardından da Mersin-Adana-Osmaniye-Gaziantep hattındaki yüksek hızlı tren ve paralelindeki yollar için İngiltere’nin kredi vereceği bildirildi. Mersin Gaziantep arasındaki 6 saatlik yolu 2 saate indiren proje, Türkiye’nin en büyük ikinci konteyner limanı olan Mersin’i iç şehirlere bağlayacak. Bu da Akdeniz’den gelen gemilerin iç pazara dağıtımını kolaylaştıracak. Projenin maliyeti 781 milyon euro.

İngiltere, son 2-3 yılda (Türkiye’ye yönelik) kendi tarihinin en büyük yatırımını da yaptı. 2 milyar euro’dan fazla katkı ile İngiltere hükümetinin bugüne kadar sağladığı en büyük tutarlı sürdürülebilir altyapı kredisi, İzmir-Ankara arasındaki yüksek hızlı tren ve paralelindeki yollar için sağlanacak.

Dünyadaki ilk raylı sistemi yapan İngiltere, 1856’da Anadolu’daki ilk raylı sistem olan İzmir-Aydın demiryolunu hayata geçirmişti. İngiltere, Türkiye’ye yaptığı yatırımları “babasının hayrına” yapmıyor tabi ki. Nasıl ki Türkiye Somali’ye, Irak’a ya da Etiyopya’ya yatırım yapıyor ve karşılığında Türk şirketlerini ülkeye sokuyor, İngilizler de aynı. İngiliz büyükelçinin söylemi de tam olarak öyle; “Destek, İngiltere ihracatçılarının projenin tedarikçisi olmaları şartıyla verildi.”

İngiltere, güvenlik konusunda ABD ile aynı düşünüp Atlantik’i temsil etse de bildiğiniz gibi hem güvenlik politikası hem de ticaret anlayışı Avrupa Birliği’nden çok farklı. Türkiye’ye değer veriyor ve Türkiye’nin jeopolitik konumu ile birlikte NATO içerisindeki potansiyelinin farkında.

İngiltere, 2020’de Türkiye ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması’nı, güçlü ikili ticari ilişkiler için yeterli olmadığını düşündüğü için yeni ve daha kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması ile ileriye taşımak için görüşmelere başladı. Beşinci nesil savaş uçakları konusunda İngiltere’den destek alan Türkiye, 23 milyar dolara ulaşan ticaret hacmini artırma peşinde.

Görünen o ki; İngiltere için Türkiye Ortadoğu’ya açılan güvenli bir liman. İki ülke bürokratlarının açıklamalarındaki satır aralarına göre de ilişkiler güçlü bir şekilde gelişecek.

Avrasyanın Kalbinde Devletlerin Yarışı: Türk Dünyası

Türkistan coğrafyası büyüleyici bir bölge olarak tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Bu bölge, tarihsel önem, çeşitliliği ve tabiatı ile dikkat çeker. Türkistan coğrafyası Asya kıtasının ortasında yer alır ve Avrasya’nın kalbi olarak anılır.

Türkistan geçmişten günümüze kadar önemli bir tarih sahnesi olmuştur. İpek Yolu’nun geçtiği yer olması nedeniyle, bölge birçok medeniyetin etkileşimine tanıklık etmiştir. Türkistan’ın tarihi ve coğrafi önemi, Avrupa ile olan ilişkilerinde temelini oluşturmuştur. İpek Yolu’nun Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin önemli bir yolu olması, bölgenin Avrupa ülkeleriyle olan ilişkilerini derinleştirmiştir.

Özellikle bölgede yeraltı zengin kaynakları açısından en zengin devlet olan Kazakistan ile Avrupalı devletlerin üst düzey ilişkileri önem verilmesi gereken konulardan biridir. Buna takiben geçtiğimiz günlerde İngiliz Dışişleri Bakanı Türkistan devletlerine bir diplomasi turu düzenledi. Ve bu seyahat esnasında İngilizlerin bölgede aktif rol almak istediğini kültürel ve ticari antlaşmalar ile İngilizlerin niyetlerini açıkça göstermiş oldu. İngilizler açısından bu seyahat Yeni Bir Çağ olarak adlandırıldı.

Bölge’nin zor koşullar karşılığında bağımsızlığını ilan ettiği ve bu bağımsızlığa destek verilmesi gerektiği vurgulandı. Peki İngilizler Türkistan’da ne yapıyor? Gerçekten Türkistan’ın bağımsızlığı veya istikrarı çok mu önemli? Bu soruların cevabını elbette hepimiz biliyoruz! Bölgede şuan Rusya, Çin, Amerika, İngilizler ve Avrupalı devletler arasında bir güç yarışı bulunmakta. Çünkü bölge İpek Yolu’nun canlandırılmasıyla beraber büyük önem arz etmekte ve hammadde zengin kaynaklığı açısından oldukça elverişli bir konumda olduğundan bahsedebiliriz.

Ve bölgede Rusya ve Çin etkisini kırmak ve Batılıların bölgede daha fazla söz sahibi olmak istediğini görebiliriz. Ancak, Orta Asya’nın bağımsızlığı ve istikrarı için yapılan vurguların arkasında yatan gerçek aslında istikrarsızlığı ve bölgesel gerginlikleri artırma potansiyeline sahip olmasıdır. İngilizler ve Batı dünyasının bölgede etkin bir rol oynamak istemesi, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle yaşanan rekabetin yanı sıra, bölgedeki hassas dengeyi bozarak istikrarsızlık riskini artırabilir.

Peki biz Türk Dünyası Devletler Teşkilatı birliğinin bir üyesi olarak bölgede aktif miyiz? Türkiye Cumhuriyeti Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türkistan bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıyarak bölgeye olan ilgisini göstermiş oldu. Türk Devletleri ile farklı yatırım olanakları konuşuldu antlaşmalar yapıldı. Türkiye ve Türk Dünyası ülkeleri arasında yapılan antlaşmaların sadece kağıt üzerinde kalmaması ve gerçek anlamda başarıya dönüşmesi için daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Bunun için, bölgede aktif bir rol almalı, yatırımlarımızı artırmalı ve kültürel çalışmalarımızı güçlendirmeliyiz. Ayrıca, dış politikamızı genişleterek ve güncelleyerek, bölgedeki etkimizi artırmalı ve Türk Dünyası ülkeleri arasındaki işbirliğini daha da güçlendirmeliyiz.

Batılılar yumuşak gücü etkin bir şekilde kullanıyorlar ve bu nedenle bizler de Türk Dünyası ülkeleri olarak kültürel çalışmalarımızı artırmalı ve öncelikle bölgede görev yapan üst düzey memurlarımızın Kazakça ve Rusça dil bilgisini geliştirmeliyiz. Bugün Batılılar, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ülkelerinde bu ülkelerin vatandaşların dan daha iyi yerel dilleri konuşabiliyorlar; bu durum, bizim memurlarımızın yetkinliğiyle karşılaştırıldığında maalesef bölgede yumuşak gücümüzü çokta iyi kullanamadığımızı görebiliyoruz.

Türkistan coğrafyası, Türk Dünyası için önemli bir rol oynamaktadır ve bu nedenle bu coğrafya ihmal edilmemelidir. Eğer gerçekten Türk Dünyası olmak istiyorsak, bölgedeki Türk Devletleri üyelerinin dışında başka devletlere uluslararası ilişkiler çıkarı haricinde söz hakkı verilmemelidir. Bu konular üzerine düzenli raporlamalar yapılmalı ve bu yönde somut adımlar atılmalıdır.

Türkistan coğrafyasının Türk Dünyası ve Avrasya için stratejik bir öneme sahip olduğunu ve bu bölgede daha etkin bir rol oynamamız gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kültürel çalışmalarımızı ve dış politikamızı geliştirerek, bölgedeki etkimizi artırabiliriz. Ancak bu hedefe ulaşmak için devlet olarak kararlı bir şekilde hareket etmeli ve bölgedeki işbirliğimizi güçlendirmeliyiz. Türk Devletleri arasında daha sıkı bir dayanışma sağlayarak, bölgenin geleceği konusunda ortak bir vizyon oluşturabiliriz.

Bu şekilde, Türkistan coğrafyasının Türk Dünyası için önemini koruyarak, bölgede daha sağlam bir varlık sergileyebiliriz. Unutmamalıyız ki; Eğer Türk Dünyasını göz ardı edersek bir gün batılı devletler ile Rusya ve Çin ile rekabet noktasında çok geride kalabiliriz.

Ahmet Arif Alan

“Ekilen Rüzgârlar Fırtınaya Dönüşüyor”

Devletlerin aralarındaki ilişkiler tarih boyunca her daim önemini korumuştur, özellikle de birbirleri ile komşuluk ilişkisi için de bulunanlar arasında bu durum daha da belirgindir. Devletler-arasında ki uzaklık boyutu; ulaşım ve iletişime bağlı olarak ortaya çıkan ortak çıkar alanlarındaki sınırlanmış etkileşimin bir sonucudur ve bu gerçek bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bununla birlikte, gelişen teknolojinin bir sonucu olarak her geçen gün daha da küçülmekte olan dünyamızda, söz konusu ilişkiler alanı genişlemekle birlikte içeriği de çeşitlenmektedir.

Ekonomileri güçlü gelişmiş ülkelerin sahip oldukları yaşam standartlarını iyileştirmek, en azından koruyabilmek için diğer ülkelerin doğal kaynaklarına ve ürettiklerini buralarda pazarlamalarına gereksinimleri vardır. Bu gereksinimler de bir yığın siyasi ve askeri unsurlu diplomasiyi ve bunların uygulamalarını beraberinde getirmektedir.

Bu duruma merkez ülkeleri belirleyici olurken orta ölçekteki ülkeleri de bu belirlemelere uyumun sancılarını yaşamaktadır. Hele ki bu ülkeler jeopolitik konumu itibariyle önemli bir konuma sahip stratejik kaynakların petrol ve enerji- su gibi geleceğin stratejik silahı üzerindeyse ya da geçiş güzergâhındaysalar…

Dünyada ideolojik kamplaşmanın egemen olduğu soğuk savaş dönemi ve sonrasındaki yumuşama dönemlerinde; dış politikalar, yerel sorunlar dışında, çoğunlukla ait olunan siyasal ve askeri kampın küresel anlamdaki yaklaşımlarına uygun olarak gelişmişti. Bu dönemin sona ermesiyle birlikte ağırlık kazanan yeniden yapılanma içinde dış politika alanında çok sayıda çeşitlilik ve hareketlilik yaşanmaktadır.

Adından başka hiçbir şeyin yeni olmadığı bu küresel operasyonlarla şekil verilmek istenen yenidünya düzeni ve post modern dünya savaşı sürecinden olumsuz etkilenmemek için ülkeler kendi dış politikalarına yeni boyutlar; yeni tanımlar; yeni duyarlılıklar ve yeni yaklaşımlar getirmişlerdir. Bu yeni paylaşım düzeninin farkında olamayan ya da geç fark eden ülkeler de yanlış dış politika stratejileri ile ülkelerini bir beka sorunu ile karşı karşıya getirmişlerdir.

Dünyanın mevcut yapısı ile bu mevcut yapıdan hoşlanmayan ve yeni bir düzen ve paylaşım iklimini yaratan güçler, bu konuya yeterince önem vermeyen ve onun gerektirdiği enerjik yaklaşımı gerçekleştiremeyen ülkelerin gelişme, kalkınma, egemenlik haklarını ve çıkarlarını koruma konularında önemli sıkıntıları yaşamak zorunda kalacakları çok açıktır. Bunun örneklerine dünyanın her coğrafyasında rastlamak mümkündür.

Ekilen ve Fırtınaya Dönüşecek Rüzgâr

Terör, kendi sorunlarını çözecek bir araç olarak kullandığı sürece, İslam sadece kendine zarar vermiş olur. Bu terörü kullanan ve imal edenin Batı olduğunu düşünürseniz, terör eylemleri sadece Batının çıkarlarını sürdürmeye yaramaktadır. ABD’nin, Ortadoğu politikasının temelinde Vahabiliğin kullanılması ile Müslüman ülkelerin terörü üretmek için başvurulan halk ayaklanmaları ve iç savaşlara insan kaynağı üzerine kuruludur. Radikal İslamcı örgütlere silah, insan ve para desteği sağlanmaktadır. Malumunuz ABD’nin, 1900’lü yılların başından günümüze, dünyanın pek çok coğrafyasında sözde çıkarları için hedef ülkelerin iktidarlarını devirdiğini, askeri müdahaleler yaptığını, etnik-dini-mezhepsel konuları kaşıyarak ulus devletleri ayrıştırdığı ve etnik-bölücülere destek verdiği bilinir.

11 Eylül ve ardından başlayan süreçte ABD, sözde küresel terörizmle mücadele adı altında, kendi ürettiği/beslediği terör örgütlerini şimdilerde açıkça desteklediği, sözde çıkarları için çıkarlarının olduğu coğrafya, hedef ülkelerde kullanmaya devam etmekte, bunun için de müttefiklerini yani ‘koalisyon güçlerini’ taşeronluğa ikna (co-optation stratejisi) etmektedir.

Terör, özellikle ABD, AB ve müttefik ülkeleri için adeta küresel hegemonyalarının devamı için bir ön koşul niteliği taşımaktadır. ABD ve AB için terörle mücadele, çıkarlarının bulunduğu coğrafyalarda, terör yolu ile istikrarsızlıklar yaratarak (etnik, dinsel, mezhepsel) bir birine kırdırmak için örgütlere/gruplara/oluşumlara silah, para ve eğitim vermek ve el konulan doğal kaynaklar (petrol, enerji, maden ve su kaynakları) ile bu parayı fazlasıyla tahsil etmek anlamına gelmektedir.

Bölgesel terör, giderek yerini ulus aşırı teröre devretmiştir. Küresel/ulus aşırı terörün geldiği aşama ve stratejilerinde; dini motifli terör örgütü El-Kaide ve türevleri, özellikle parçalanmış El-Kaide atomunun güçlü çekirdeği IŞİD’in eylemleri sınırlanmış gibi gözükse de, militanlarının büyük bir kısmı ve beyin takımı büyük ölçüde yeni büyük eylemlerin planlarını yapmaktadırlar. Son aylarda ülkemizde yakalanan IŞİD militanlarından yola çıkıldığında, örgütün sosyal medya kanallarında Türkiye’yi hedef gösteren yayınlar yapmış olmaları; olası yeni terör eylemlerinin merkezinde Türkiye’nin olduğu anlaşılmaktadır.

Terör örgütleri, söylemleri ve eylemleri, teröre destek vermeden din, mezhep ve etnik konumları birbirine karışmış girift bir hâl almış durumdadır. Örneğin; Şii İran, Şii Azerbaycan’a karşı Hıristiyan Ermenistan ile işbirliği yaparken, Afganistan’da Sünni Taliban’ı desteklemektedir. ABD Libya’da uyguladığını, Suriye’de rejimi devirmek için sözde terörizmle küresel mücadele olduğunu iddia ederek; Sünni Cihatçılara, El Kaide’ye ve IŞİD’e yardım ve lojistik destek sağlamaktadır.

Terörü dış politika malzemesi ve unsuru olarak kullanan ABD ve AB, terörle mücadele etmekten ziyade, terör örgütlerini kurup bölgesel istikrarsızlıklar yaratarak ve bundan nemalanarak her seferinde isimlerini, elbiselerini hatta cihat yaklaşımlarına da yön vererek bir yerden diğerine terör örgütlerini naklederek ya da değişime tâbi tutarak ve kurmuş olduğu bu dış politika temelli terör örgütlerinin asla bitmesine/bitirilmesine müsaade etmeyerek bazen sevimli terör örgütü (PKK/PYD) bazen de kötü terör örgütü (IŞİD) tanımlaması yapmaktadır. Bütün bunların ortak özelliği, bir türlü bitmek bilmeyen ve ABD’nin amaçlarına hizmet eden kargaşa ortamı ile el konulacak değerli maden, petrol bölgeleri ve enerji kaynakları bulunmaktadır.

Fark etmişsinizdir, terör örgütü IŞİD gerek Suriye’de, gerek Irak’ta petrol bölgelerinden ve sulak arazilerden başka yerlere saldırmamış ve kendisine tevdi edilen amacına ulaşmıştır. IŞİD, kendisine biçilen görevi Avrupa’dan örgüte katılan gönüllü 2.000’den fazla kişi ile birlikte gerçekleştirmiştir. Avrupa ülkeleri ve istihbarat servislerinin hiçbiri buna tedbir almadığı gibi İngiliz, Alman ve Hollandalı yetkililer, ne IŞİD saflarında yer alacak göçmenlerin ne bölücü terör örgütü yanlısı Kürtlerin sözde IŞİD ile mücadele adı altında PKK/YPG saflarına katılmalarına ses çıkarmamışlardır. İsveç güvenlik servisi SAPO’nun sözcüsü Fredrik Miller: PKK’ya katılanların yasak silahlar kullanmak gibi bir savaş suçu işlemedikçe ülkeye geri döndüklerinde haklarında işlem yapılmayacağı garantisi vermiştir.

Bölücü terör örgütü PKK’nın, Türkiye’deki unsurları IŞİD’ e karşı savaşmak için Irak ve Suriye’ye geçerken, Türkiye’nin terörle mücadelesi söz konusu olduğunda ambargo/yaptırım uygulayan Almanya (Steinmeier’den sonra muhtemel Cumhurbaşkanı olacak Angela Merkel); bölücü örgüte Alman silahları gönderilmesi kararını vermiştir. Sahnede IŞİD elbisesi giydirilmiş, El-Kaide uzantısı ve İslamcı cihatçı olarak tanımlanmış, Batı ve bölgesel oyuncuların desteklediği ve kullandığı bir örgüt ile oynanan oyunun son perdesi oynanmaktadır. Libya örneği, Suriye ve IŞİD operasyonuna model olmuştur.

ABD, Irak’tan asker çekerken Saddam’ın arkasındaki halk tabanı Sünnilere bir şey veremediğini ancak IŞİD ile birlikte bir Sünni Arap devleti kurulması hayali yaratmıştı. ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı “Ilımlı Müslümanlar” olarak tanımladığı Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) desteklemişti. ABD, bu stratejinin adına Cihat’ı Arkadan İdare Etmek anlamına gelen (Lead the Jihad From Behind) tanımını kullanmıştı.

Bugün millî sınırlar içinde yaşıyor gibi gözüken çoğu İslamcılar, Müslüman Kardeşler ya da diğer cihatçı gruplar, deyim yerindeyse Ortaçağ’a dönme hayallerinin baskısı altındadırlar. Vahhabi-Selefi terörün geldiği aşamayı anlamak için El-Kaide’nin 20 yıllık stratejik aşamalarına bakmakta fayda vardır; 2010-2013; Ortadoğu’da dönme devletlerin çöküşü, 2013-2016; Müslüman güçlerin seferberliği, 2016-2020; İnanmayanlara karşı toptan savaş.

Halifelik/emirlik hayalleri geri döndüğü günümüzde modern ulus-devletler içinde, demokratik ve ekonomik sistemler kurma ideali bizzat Batılıların arkasında olduğu “İslamcılar” tarafından akamete uğratılmıştır. Batı kavramı olan Radikal İslam’ın, Batılılar tarafından tüm İslam dünyasının başına bela edilmesi projesi başarıya ulaşmaktadır. Diğer yandan radikal İslam (El-Kaide stratejisi), parçalanmış El-Kaide atomunun güçlü çekirdeği IŞİD ile belirlenen hedefler doğrultusunda ilerlemiş/ilerlemesi sürdürülmektedir.

Günümüzde terör örgütü El-Kaide, Afganistan-Pakistan sınırında 150-200 kişilik bir çekirdek yapıdan ibarettir. Ancak El-Kaide ile aynı ideolojik düşünceyi paylaşan dünyada yaklaşık 400 kadar irili ufaklı örgütün varlığı söz konusudur. Tüm bu grupların toplamına El-Kaide uzantısı veya türevleri dense de, esasen bu terör örgütlerinin hemen hiçbirinin El-Kaide ile organik bağı yoktur ve bu ilişki daha çok ortak/benzer ideolojik düşünce ve ortak hedefler doğrultusunda paylaşmak ile ilintilidir. Yani bir nevi günümüzde dini, etnik, bölücü terör örgütleri, farklı ya da benzer ideolojik güdülerle hareket etseler de ortak hedef/çıkarlar doğrultusunda işbirliğine gitmekteler; Kolektif eylemler gerçekleştirmektedirler.

Kendi devlet/iktidarlarının yetersizliğini ve Batının kuklası olduğunu gören, kaygısını, Batının sömürüsüne ve gücüne bağlayan büyük çoğunluktaki gençlik, kendilerini bir nebze olsun feraha ve bir şeyler yapabilmek adına bu tür örgütler içinde yer almakta ve bunu kutsal bir görev (Allah yolunda savaş-cihat) bilmektedirler.

“Siyasal İslam” olarak önümüze atılmış ideoloji, tamamen Batılılar tarafından yazılmış ve partilerden siyasi hareketlere, ılımlısından, terörist gruplara değişen bir görevli grubunun eline verilmiş öğretidir. Bu öğreti, Müslüman Kardeşlerden AKP’ye, El-Kaide’den IŞİD’e, Orta Doğu’da her gün yeni ve farklı gruplar ortaya çıkmasına ve çatışmaların kaynağı olmasına sebep olmuştur. Barışçıl gözükenden terörist olanlara bu grupların her biri bir kısım insanları içine çekmekte, onları aynı öğretinin altında toplamaktadır.

Tüm bunların ortak özellikleri geçmişin hayalleri ile gelecek kurmaktır. Dine dayalı dogma toplum anlayışını, modern hayata adapte edemedikleri için herkesle çatışmak, acımasız olmak ve bir kez iktidarı ele geçirince diktatörlüklerini kurmak istemektedirler. Ortalığa gelecekte pek çok İslamcı grup çıkacak ve kendi devlet, emirlik, halifeliklerini ilan etmek isteyeceklerdir. Bu durum, cihatçı mücadele heveslerini de geride bırakıp, birbirleri ile çatışmanın önünü açacaktır. Geçmişin halifeleri, emirleri ve sultanları bugün suni ve zayıf İslam devletleri içinde yaşamaktadırlar ve bu devletler hiçbir zaman ulus-devlet olamamış ve olamayacaktırlar. Ülkemiz ise; hem etnik hem dini hem de sığınmacı ve kaçakların ne zaman kolektif eyleme geçecekleri belli olmayan tehdit riski yüksek bir sürece evirilmiştir.

Orta Doğu’ da, insanları Tanrı’ya yaklaştıran unsur olarak beliren ve kabul gören halifeler de, bu anlayışta her daim yerini korumaya çalışacaktır. İslam toplumlarında ”devlet” anlayışı sadece dinin içinde yer buluyorsa ki görünür tablo öyle, o zaman bu coğrafya sömürülmeye uzun bir süre daha maruz kalacaktır. Orta Doğu’daki bu anlayış, İslam ülkelerinde hemen hemen aynıdır. Özgürlük dediğimiz şey buralara uğrar mı sorusunun cevabını toplumların alacağı kararların siyasi anlamda işlerlik kazanıp kazanmaması belirleyecektir ki, bu da İslam coğrafyasında hele ki, hâlâ mezhepsel ayrılıklarla, dinin uygulanış biçimleriyle uğraşılıyorken ve batılı güçlerin elleri üzerlerindeyken çok zordur. Ortadoğu halkları, “en iyi” kavramının uygulanırlığını beklemiyor belki ancak böyle bir söyleme niyetlenmiş iktidarı da görmek isteyeceklerdir.

Dolayısıyla, devlete karşı İslam kurallarının yürürlükte olduğu bir coğrafyada, anayasal süreç inanca başkaldırı olarak görüldüğü sürece, buradaki şiddet de mezhepsel kıyım da devam edecektir. Öyle görünmektedir ki, Batı’nın, sadece sanayii devriminde ilerlemediğini, aynı zamanda da sömürdüğü ülkelerdeki kin ve nefretin yoğunlaşması ve Müslümanları salt terör konusunda amaçlarına yönelik kullanması konusunda ve algı politikalarında da bir hayli ilerlediğini ve yetenekli olduğu aşikârdır.

İslam ülkelerinde eksik olan nokta, belki de inanmayan kesime karşı kayıtsız kalamaması; öncelikle bunu kabullenmeli sonra da şunu sorgulamalı: neden bu olaylar doğu dünyasını cephe alır nitelikte Batı’da yer buluyor? Yani asıl hedef yine Ortadoğu üzerinden dönüyor. Diğer bir husus, Batı’nın Ortadoğu’da gözünü karartarak beslediği PKK/YPG, El-Kaide, IŞİD ve türevleri terörist gruplar. Kendi emperyalist amaçları uğruna Ortadoğu’da yuvalanan bu örgütler istedikleri zaman neler yapabileceklerini, kendilerini böyle geniş çapta yankı bulacak bir olayla hatırlattılar.

Sonuç Olarak;

Dış politika; Türkiye gibi binlerce yıllık devlet geleneği olmasına karşın kurumsallaşmasını, siyasal ve demokratik manada geleneklerini tam anlamıyla gerçekleştirememiştir. Dolayısıyla bu konularda önemli eksiklikleri olan orta boy devletlerde, ya iç politikanın bir tüketim malzemesi olarak algılanmış/uygulanmış, ya da iktidarı elinde tutan erkler tarafından şekillendirilmeye çalışılmıştır. Dış politika ulus üstü bir diplomatik savaş olmakla birlikte tamamen ülke/millet çıkarları esas alınarak yapılması elzem olan bir milli siyaset anlayışıdır.

Devleti yönetmeye talip olan erk, özünde insanı temel almadan bir siyaset uyguluyorsa bu siyaset ne ilahi ne de beşeri bir anlam taşımadığı gibi bir ümit de vadetmeyecektir. Türkiye’de, siyasal harekete dönüştürülmüş sosyolojik aidiyetler, ciddi bir kültürel/tarihi bakış açısına ve gelecek idrakine sahip olamadıklarından siyasi alanda kısa vadeli başarılar yakalanmış olsa da; Türk milletinin tarihi de siyasi çıkar öbekleri arasında simgesel şiddetin bir aracı haline dönüşmektedirler.

Dolayısı ile temelinde milletin hafızasını teşkil eden gerçek tarihten yoksun siyasiler, ülke ve millet çıkarlarına yönelik siyaset izlemekten ziyade şahsi heves ve çıkarları noktasında gayri-milli politikalar uygulamaya devam ederlerse bu durum, ülkeleri içinden çıkılması güç bir beka sorununa götürecektir.

                                                                                               Ömer KALAYCI

Orduda Al: ABD-Çin Yapay Zeka Savaşı

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını, Moskova’yı iyi bilen uzmanlar bile tahmin edemezken; ABD’nin, Putin’in açıklamalarını yapay zeka ile kontrol ederek Rusya’nın Ukrayna’ya saldıracağını, iki ay önceden öğrendiğini biliyor muydunuz?

Rusya’nın bu konudaki adımlarını tahmin eden ABD, Çin-Tayvan geriliminde de Pekin yönetiminin Tayvan’a saldırıp saldıramayacağını yapay zeka ile öğrenmeye çalışıyor ama yapamıyor. Çünkü yapay zeka konusunda Çin, ABD’nin çok önünde ilerliyor ve hangi aşamada olduğuna dair (açık kaynaklara göre) hiçbir bilgi yok. Birçok kişi yapay zekayı sadece Chat GPT’de ödev yapmak olarak görse de birçok devlet çok büyük yatırımlar yapıyor. Özellikle işin askeri boyutu çok büyük riskler barındırıyor.

Geçen yıl ABD’nin Güney Amerika’daki askeri tatbikatında bir ilk gerçekleşerek insansız bir deniz aracı insansız bir hava aracıyla konuşarak bir savaş gemisine bilgi aktardı ve örnek hedef imha edildi. Tatbikat başarılıydı ama akıllara şu soru geldi: Yapay zeka kendi kendine sivil bir hedefi vurursa ne olacak?

Bu konuda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini de yürütmüş olan H.R. McMaster, “İnsan hayatı söz konusu olduğunda yapay zeka veya otonom sistem kendi başına karar alamayacak. Kongre’nin de talebi böyle” diyor.

Gazeteci Ahu Özyurt’un aktardığına göre yıllar önce F-35’lerin üreticisi Lockheed Martin şirketindeki bir yönetici “F-35’lerden sonra artık savaş uzayda ve insanların içinde olmadığı araçlarla yapılacak.” dedi. Yani insansız hava araçları, yapay zeka ile donatılmış silahlar ve diğerleri. Türkiye insansız araçlar konusunda birçok ülkenin ilerisinde olsa da yapay zeka konusunda hangi aşamada bilemiyoruz.

Dünya yapay zeka çılgınlığıyla karşı karşıya. Kontrolsüz bir şekilde kullanım, dünyayı bilim kurgu filmleri gibi bir sona itebilir. Bu nedenle birçok uzmana göre Soğuk Savaş’taki gibi bir anlaşmanın yapılması şart. Bu kapsamda geçen yıl İngiltere’de ilk kez devletler ve büyük özel şirketler nezdinde “Yapay Zeka Güvenliği Zirvesi” düzenlenmişti. Devamı gelecek gibi duruyor.

İsrail’i Silahlandıran İki Ülke ve ABD Örneği

SIPRI raporlarına göre İsrail’in silah ithalatın yüzde 69’unu ABD, yüzde 30’unu ise Almanya sağlıyor. Yani İsrail, silahlarının yüzde 99’unu bu iki ülkeden, kalan yüzde 1’in 0,9’unu da İtalya’dan gerçekleştiriyor. Böyle keskin bir durum her ülkede olmaz. İsrail bu anlamda bir ilk sayılabilir.

‘Dünyada çatışmaların ve savaşların tarafı olmayan’ Almanya, 2023’te İsrail’e yaptığı silah ihracatını 10 kat artırdı. Alman hükümeti adeta “daha fazla Filistinli öldürün, daha fazla katliam gerçekleştirin” der gibi, dünyayı umursamadan İsrail’e destek oldu. Oysa kendileri Avrupa demokrasi ‘safsatasının’ bel kemiğiydi. Almanya’yı daha önce yazdığım için direkt “babaya” geçiyorum.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani İsrail’in kurulmasından bu yana ABD’nin yurt dışı mali desteğini en fazla alan ülke olan İsrail, mevcut enflasyona göre düzeltilmiş rakamlarla 2023 yılına kadar toplam 158 milyar dolar aldı. ABD’nin İsrail’e yaptığı sadece askeri ve ekonomik yardım değil. İsrail savunma sanayi, neredeyse tamamen ABD’nin gücüyle bölgede üstün bir hale geldi.

Mesela son bir yılda sıkça duyduğumuz İsrail yapımı Demir Kubbe hava savunma sistemleri ABD’nin finansal ve teknik desteğiyle tasarlandı. Hatta İsrail bu sistemin iki bataryasını sadece ABD’ye sattı. ABD ise bunu kullanmayıp İsrail’e kiraladı. Yani babanın oğula yapmadığını ABD İsrail’e yaptı ve yapmaya devam ediyor.

İsrail öyle bir ülke ki artık yazmaktan ya da konuşmaktan bıksak da şu gerçeği tekrar hatırlamakta fayda var. Dünyanın hiçbir ülkesinin almadığı diplomatik destekle dokunulmazlık zırhını giyiyor, dünyanın hiçbir ülkesinin almadığı dış yardımı alıyor. Ortadoğu’nun en güçlü ülkelerinden biri tabi ki ama her zaman aklıma şu geliyor: Acaba böyle bir destek olmasaydı, Ortadoğu gibi bir coğrafyada varlık gösterebilir miydi?

12 Yıl Sonra: Dört Başlıkta Irak ile Türkiye Anlaşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 yıl yıl sonra Irak’a düzenlediği ilk ziyaret, iki ülke ilişkileri ve bölge açısından çok önemli sonuçlara doğurdu. Medyada da gördüğünüz ziyareti size dört başlıkta, en sade ve anlaşılır şekilde özetleyeceğim.

Su, PKK, petrol ve Kalkınma Yolu Projesi.

Sıralamayı bilerek böyle yaptım çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı. Öncelikle su meselesi. IŞİD biter, ekonomi düzelir, otorite kurulur ama su olmazsa hayat olmaz. Fırat ve Dicle Nehri’ne muhtaç olan Irak, öyle su sorunu yaşıyor ki son 20 yılda tarım yapılan topraklar yüzde 50 azaldı, tarım geliri yüzde 20’den yüzde 2’ye düştü. Suyun Irak’a akmasında kontrol Türkiye’de. Irak diyor ki Türkiye 80’lerde nehirlerden 500 metreküp su bırakacağını söylüyordu ama 400 metreküp bırakıyor, 500 istiyoruz. Bizimkiler de “yok öyle” diyor.

Ekonomisinde Türkiye’nin ve Türk şirketlerinin büyük etkisi olan Irak, petrolünün büyük kısmını taşıyan Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı da açmak istiyor. 10 yıldır kapalıydı.

Su ve petrol derken şimdi de geldik 17 milyar dolarlık Kalkınma Yolu Projesi’ne. Proje; Basra Körfezi’nden Türkiye sınırına, Türkiye’den de Avrupa’ya ticaret koridoru oluşturan, Irak ve Türkiye öncülüğünde Katar ve BAE’nin de katıldığı büyük bir ekonomik atılım. Hindistan’dan Ortadoğu’ya uzanan IMEC’e çok güzel bir alternatif.

Gelelim en önemli soruna; PKK. Ülke topraklarını yurt bilen terör örgütü, kuzeydeki yapılanmasına #TSK harekatı yapılınca güneye doğru inmeye başladı. Sincar ve Mahmur kamplarına kadar inen örgüt, sadece silahlı olarak değil, siyasi olarak da sahada kendisine yer buldu. Türkiye, Irak’ın kuzeyinde KDP (Barzani) ile iş birliğine Irak ordusunu da katarak kalıcı bir ‘güvenli alan’ hedefliyor.

Evet, Irak ile imzalanan 26 mutabakattan öne çıkan en önemli başlıklar bunlar. Su kaynaklarında kesin anlaşma olmasa da mutabakat yapıldı, boru hattı açılıyor. PKK, Irak için artık ‘yasaklı örgüt’ ve “mülteci” statüsünde silahlanmasının önüne geçilecek. Ama şu var ki Irak, PKK konusunda Türkiye’nin olası harekatında iş birliği yapmazsa, PKK temizlenmezse; su da olmaz, Kalkınma Projesi de. Tüm bu yaşananlara İran ve ABD’nin tepkisini zamanla göreceğiz.