3. Dünya Savaşı Perspektifinde Asya-Pasifik

Ne tarafından tutulursa tutulsun her yönüyle negatif bir olgu oluşturan Dünya Savaşı fikri, devlet başkanları tarafından stratejik bir adım olmaktan öte son çare dahi olamayacağı fikrine evrilmektedir. Zira 2. Dünya Savaşı’nın dünyaya verdiği mesaj açıktı: Savaşın kazananı değil yalnızca daha az kaybedeni olur.

Söz konusu mesaj sonrası saldırgan davranışların sahipleri ve azmettirenleri, yeni bir Dünya Savaşı oluşturmak yerine Bölgesel Çatışmalar oluşturmayı seçti. Suriye ve Irak’ın bulunduğu Ortadoğu, Kırım ve Ukrayna’nın bulunduğu Kuzeydoğu Avrupa, Libya ve Mısır’ın bulunduğu Kuzey Afrika, Afganistan’ın bulunduğu Batı Asya gibi örnekleri vermek yerinde olacaktır.

İnsanın ihtiyaçları ile tutkuları arasındaki denge bozulmuştur.

Jean-Jacques ROUSSEAU’nun doğa durumu analizinde belirttiği gibi insanın ihtiyaçları ile tutkuları arasındaki dengenin bozulması, barış durumunu tehdit etmektedir. Bölgesel çatışmalarla bulunan az kanlı çözüm ancak orta vadeli çözüm olabilecek, doymak bilmeyen tutkular uzun vadede yeni bir Dünya Savaşı meydana getirecektir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın nedeni artan milliyetçilik anlayışı ve emperyal istekler olacaktır.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki artan milliyetçilik anlayışı ve İkinci Dünya Savaşındaki artan emperyal istekler birleşerek olası Üçüncü Dünya Savaşı’nın nedenini belirleyecektir.

Günümüzde etnik ve dini çatışmalara sahne olan, emperyal güçleri bünyesinde barındıran ve diğer emperyal güçlerin odak noktası konumunda bulunan Asya-Pasifik, fitilin ateşleneceği yer olması yüksek ihtimaldedir.

Asya-Pasifik bölgesinin yeni bir Dünya Savaşına ev sahipliği yapmasını 5 nedende ele alınacaktır.

GÜNEY ÇİN DENİZİ SORUNU

Denizler üzerinde egemenlik iddialarına dayalı çatışmalar dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı düzeylerde görülmektedir. Güney Çin Denizi’ndeki durum bunlardan birisi olmakla birlikte ayırıcı özellikleri vardır.

6 devletin hak iddialarının havada uçuşmasının en önemli sebebi ekonomiktir. Zira ticari yük gemilerinin, Avrupa ve Orta Doğu’dan Asya’nın doğusuna ulaşması için Güney Çin Denizi’nden geçmesi gerekmektedir. Bu rota yıllık 4.58 trilyon euroluk bir ticaret rotasıdır.

Ticari rotaların yanı sıra petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olan bu alan fazlasıyla iştah kabartmaktadır. Dünya Bankası verilerine göre Güney Çin Denizi yaklaşık yedi milyon varillik petrol ve 25 trilyon metreküp gaz rezervine sahiptir.

Malezya, Brunei, Filipinler, Vietnam, Tayvan ve Çin’in başını çektiği bu soruna ABD ve Japonya’da dışarıdan müdahale ve görüşlerini yöneltmektedirler.

DOGU-CİN-DENİZ-SORUNU

Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan’ın Güney Çin Denizi’nde dokuz çizgi hattı verilen U şeklinde alandaki hak iddiaları tarihsel gerekçelere dayanıyor. Filipinler ve Malezya gibi ülkeler ise bu gerekçeleri kabul etmeyerek konuyu uluslararası alanda BM ve ASEAN çerçevesinde çözmeyi istemektedir. Çin Halk Cumhuriyeti ise daha avantajlı olduğu düşüncesiyle ikili temasları tercih etmektedir. Filipinler, Malezya ve Vietnam iddialarını 2009’da Kıta Sahanlığının Sınırlandırılması konusunda BM Komisyonuna taşımışlardır. Çin Halk Cumhuriyeti resmi düzeyde dokuz nokta çizgisi iddiasını tekrarlamıştır. Filipinler, Malezya ve Vietnam BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde destek beklemelerinin yanında, ABD ve Japonya’dan da destek ummaktadırlar. Malezya, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan’a kamuoyu önünde açıkça karşı çıkmadan resmi kanallardan pozisyonunu deklare etmektedir. Büyük pay kapma amacındaki devletlerin çeşitli önerileri olsa da kesin bir anlaşmaya varılamamıştır.

ASYADA-munhasir-bolgeler

Güney Çin Denizi’nde yer alan ülkelerin silahlanmaları, büyüyen ekonomileri ve nüfusları, sorunun tırmanması halinde uluslararası sistem bakımından tehlikeli noktalara gidebileceğini göstermektedir.

ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ

sangay-ulkeleri

Üye ülkeler arasında karşılıklı güven, iyi komşuluk ve dostluk ilişkilerinin güçlendirilmesi, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarın korunması için ortak çaba sarfedilmesi, terörizm, köktencilik, ayrılıkçılık, örgütlü suçlar ve yasadışı göçle ortak mücadele edilmesi, ayrıca siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji, kültür ve eğitim, enerji, çevre konularında işbirliğinin geliştirilmesidir. Bu parametreleri amaçları arasında sıralayan örgütün aslında Batı Birliği’ne karşı meydana getirilen bir platformdan öte olmadığı bilinen bir gerçektir.

Batı Kulübünün ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün hızlı gelişmesi ve çıkar çatışmaları yaşamaları kutuplaşmaya neden olmaktadır. Bu ayrışma şuan için keskin olmasa da diğer devletleri yavaşta olsa kutbunu seçmeye itmeye başlayacaktır.

Asya’nın nitelikli devletlerinin bu örgütte bulunması ve Asya’nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarından büyük pay sahibi olmaları Batı’nın tepkisini çekmekte ve alanı ısındırmaktadır.

KUZEY KORE’NİN SALDIRGAN FAALİYETLERİ

Dünya’nın yılmaz kitle imha silahı üreticisi olan Kuzey Kore’nin ele avuca sığmaz tavrı ve nükleer silah üretmeyi son hız sürdürmesi tepkileri ve endişeleri beraberinde getirmektedir.

Kim Jong-Un Dünya’ya tehditleri sürdürmesi ve insanlığın sonunu getirecek silahları ürettirmesi ve denettirmesi alanın soğumasına imkan vermemektedir.

kuzey-kore-ordusu

Kuzey Kore liderinin bu tavrı ABD’yi bölgeye daha çok çekmekte ve ABD’nin söz konusu bölgeye yakınlaşması, bölgeyi paylaşan diğer devletleri rahatsız etmekte ve sürtüşmeleri beraberinde getirmektedir. Bu sürtüşmelerin kıvılcıma daha sonrada ateşe dönüşmesi kaçınılmazdır.

BÜYÜYEN ÇİN EKONOMİSİ VE ABD’NİN ÇİN’İ ÇEVRELEME POLİTİKASI

cin-ekonomisi

Büyüyen güç ve sabit gücün arasındaki çatışmayı ifade eden Thucydides Tuzağını her ne kadar Çin ve ABD reddetse de uyguladıkları politikalar, bu tuzağın gerçekleşme ihtimalini arttırmaktadır.

Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisinin büyük bir hızla artış gösteriyor olması ABD’yi tedirgin etmekte aldığı ekonomik önlemlerin cevap vermemesi üzerine askeri önlemlere başvurmaktadır.

Ekonomik büyümenin yanı sıra Kuzey Kore’nin füze denemeleri ve nükleer programı, Güney Çin Denizi anlaşmazlığında her gün biraz daha yükselen tansiyon, ABD’nin Asya’nın bu bölgesindeki askeri varlığını artırmasına neden olmaktadır. ABD, Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Tayvan arasında var olan yakın savunma/güvenlik ağı bu düşünceyi destekler niteliktedir.

Ayrıca Avustralya’nın ABD lehine Asya’ya eklemlenmesi ve Hindistan’ın ABD ve ABD’nin bölgesel müttefikleri ile olan yakın ilişkileri, Çin karşısındaki bu savunma/güvenlik ağının çapını daha da büyütüyor.

Güney Doğu Asya Haritası

BÖLGEDE YAŞANAN ETNİK VE DİNİ ÇATIŞMALAR

Asya-Pasifik bölgesinin geniş bir etnik ve dini çeşitliliğe sahip olması çatışmaları da beraberinde getirmektedir.

Dini ve etnik grupların birbirlerine üstünlük kurma mücadeleleri küçük çatışmalara neden olsa da devam etmesi halinde büyük güçlerinde katılacağı ya da körükleyeceği bir kanayan yara olarak devam edecektir.

Kimi devletlerin bünyesindeki farklı etnik ve dini grupları baskıyla kontrol altında tutma çabası, kısa vadede etkili olsa da uzun vadede başlarına birer felaket olarak dönecek olması kaçınılmaz bir sondur.

Tarihsel gerçekleri göz ardı etmeden çözüm aranmaz ise insanlığın geleceği karanlıktan ibaret olacaktır.

Savaşın her ne şart altında olursa olsun pozitif bir olgu olmayacağını ve ihtiyaçları aşan tutkuların peşinde koşmanın bedelini sadece Asya-Pasifik halkı değil tüm insanlığın ödeyeceğini unutmamak gerekir.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA
http://tr.euronews.com/2015/05/26/guney-cin-denizi-ndeki-tansiyon-bir-savasin-ilk-kivilcimi-mi
http://www.usak.org.tr/tr/kose-yazilari/guney-cin-denizi-tehlikeli-sular
http://www.mfa.gov.tr/sanghay-isbirligi-orgutu.tr.mfa
http://www.mfa.gov.tr/cin-halk-cumhuriyeti-ekonomisi.tr.mfa
https://stratejikortak.com/2016/03/abd-cin-cevreleme-politikasi.htm
http://www.bbc.co.uk/staticarchive/ac0a121ae48e8282e726e874b8b211f8361857c8.jpg
http://static.euronews.com/articles/306719/606x775_south-china-sea-claims-map-606px.jpg
http://www.yeniasya.com.tr/Sites/YeniAsya/Upload/images/Content/2016/03/02/sangayis.jpg
http://galeri7.uludagsozluk.com/298/kuzey-kore-ordusu_429500.jpg
https://stratejikortak.com/wp-content/uploads/2016/03/abd-guneydogu-asya.jpg

Ortadoğu’nun Bataklığından, Pasifik’in Sığ Sularına

ABD’de yaklaşan seçimlerle birlikte OBAMA dönemine ait yapılan değerlendirmeler bir hayli arttı. Bu değerlendirmelerin objektif bir bakış açısıyla yapılanları genelde ABD dışında yapılanlar olduğu, sadece ülke içinde değil ülke dışında da OBAMA yönetiminin dış politikasının başarısız olduğu yönündedir.

ABD, ”Arap Baharı” ile Ortadoğu’da yaşanan bir dizi gelişmeler karşısında verilen tepkilerin olayları yönlendiren ve kontrol eden değil, olayların peşinden giden bir politika izlediği ortadadır. Suriye’de yaşanan iç savaş sürecinde yaptığı yöntemsel hatalar nedeniyle bölgedeki inisiyatifi kaybetmiş olmasının yanında Yemen’de yaşanan çatışmalar nedeniyle doğal müttefiki Suudi Arabistan ile birlikte tam bir karabasana dönen bir durum içinde kalmıştır.

Her ne kadar İran ile yaşanan normalleşme sürecini kendi hesabına bir başarı gibi göstermeye çalışsa da, gerçekte asıl başarının her zaman bir ‘B Planı’ olan İran’ın ”MASA BAŞI” kazancı olarak görülmesi gerekir.

Ortadoğu’da gelişen olaylar karşısında doğru politikalar üretmenin Ortadoğu’nun etnik ve mezhepsel yapısını doğru analiz etmekten geçtiğini öğrenemeyen ABD, Ortadoğu politikasını çoğu zaman uluslararası petrol firmalarının çıkarları üzerine kurguladığı için, ne Irak’ta BAAS Partisi’nin Sünni referanslı, ne de Suriye’deki BAAS Partisi’nin Şii referanslı olmasının bölünmeye yol açacağını anlayamadığı için ”IRAK’TAN ÇIKAMAYIP, SURİYE’YE DE GİREMEMİŞTİR”.

OBAMA yönetimi göreve geldiği ilk yıllarda ”PASİFİK VİZYONU” olarak açıkladığı ancak geçen yıllar itibariyle altını dolduramadığı, kabul etmesi gereken bir başarısızlık olarak görülmektedir. Bu başarısızlığı Ortadoğu bataklığından çıkamamasına bağlamak en hafifinden basitlik olur. OBAMA yönetiminin asıl başarısızlığı Pasifik’te yaşadığı başarısızlık yada beceriksizlik olarak görülmesi gerekir. Bunun sonucunda verdiği yanlış tepkiler ve aldığı hatalı kararlar sonucunda keskinleşip sıklaşan bir Rusya-Çin-Kuzey Kore hattı oluşmasına sebep olmuştur. Güney Çin Denizinde yaşanan sorunlar nedeniyle Trans Pasifik Deniz Ticareti güvenliği tartışılır hale gelmiştir.

Karşısında oluşan bu saf karşısında Güney Kore-Japonya ile bir saf oluşturma içine giren ABD, yaşadığı sorunun karşı saftan daha çok kendi safındaki iki ülke arasında olduğunu bilmesi ve yıllardır süren bu küslüğün ortak bir tehditle biteceğini düşünmüş olması gerçekten büyük bir açmazdır. Aralarında tarihten gelen bir husumetin olduğu Güney Kore ve Japonya, ortak bir tehditle bile bir araya gelemeyeceğini en iyi ”Sen de bu KUYRUK ACISI, bende de EVLAT ACISI oldukça” diye biten hikaye anlatıyor olsa gerektir.

İkinci Dünya Savaşından bu yana savunma planları ve harcamaları yapmayan Japonya, Kuzey Kore ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’den aldığı tehditleri bertaraf etmek için ülke savunmasını adeta devrettiği ABD’den medet ummaktadır. Doğu Çin Denizi’nde yapay adalar vasıtası ile kıta sahanlığını artıran Çin, bu yapay adaları füze sistemleri ile silahlandırma düşüncesi, bölge çıkarları tehlikeye giren ABD ve Japonya’yı bu bölgedeki askeri varlığını artırmak zorunda bırakmıştır. Burada asıl önemli olan konu, Doğu Çin Denizi’ndeki deniz ticaret filolarının güvenliğinin tehlikeye girme endişesidir.

Kuzey ve Güney Kore arasında yaşanan gerilimi bir çok kişi doğal sayacak kadar kanıksamış olabilir fakat 4 Şubat 2016’da imzalanan 12 ülkenin dahil olduğu TRANS PASİFİK ANTLAŞMASI ile farklı bir gerilime sebep olduğu ortadadır. (ABD, Kanada, Japonya, Avustralya, Brunei, Malezya, Yeni Zelanda, Vietnam, Meksika, Singapur, Peru ve Şili) Bu antlaşmayla bölge ülkesi olduğu halde Çin ve Kuzey Kore’nin dahil edilmemesi sorunsalını bir kenara bırakın, bu antlaşmaya imza koyan ülkelerin bazılarının kendi parlamentolarında bile bu antlaşmayı onaylamaları zor görünmektedir.

Trans Pasifik Anlaşması/Ortaklığı ve ülkeler
Trans Pasifik Anlaşması/Ortaklığı ve üye ülkeler

Kuzey Kore’nin bu gelişme sonrasından gür çıkan sesi Güney Kore’nin güçsüzlüğünden değil, arkasındaki Çin Hükümeti’nin sınırsız desteğinden olsa gerektir. Ne Kuzey Kore’nin politikalarını Çin’den ayrı, ne de Güney Kore’nin politikalarını ABD’den ayrı düşünebiliriz.

ABD’nin bölge çıkarları için senelerdir süren Güney Kore ile Japonya’yı barıştırma çabası, günümüz gerçekleri ile bakıldığında başarısız olduğu görülmektedir. Japonya ve Güney Kore arasındaki Güney Çin Denizi’ndeki adacıklar sorunu ve geçmişten gelen Japon sömürge döneminde Güney Kore’de işlenen insanlık suçları konusunda kayda değer bir ilerleme olmamıştır. Bunun yanında iki ülke halklarının bırakın müttefik olmasını, ortak bir görüşte olmalarını beklemek bile tam bir hayalperestliktir.

Güney Çin Denizi’ndeki Çin’in agresif politikaları sadece ABD-Güney Kore-Japon ittifakını değil, bölgedeki diğer bir önemli güç olan Hindistan’ı da rahatsız etmiştir. İşte tamda bu yüzden (*) SIPRI verilerine göre Hindistan son üç yılda en çok savunma harcamaları yapan ülkeler arasında başı çekmektedir. Rusya-İran-Çin ortaklığından rahatsız olan Hindistan sıkıntıyı erken görüp ona göre erken pozisyon almıştır.

Pasifik’teki ısınan suların asıl sebebi senelik 27 trilyon doları bulan deniz ticaretinin güvenliği ve yönetiminde söz sahibi olma çekişmesidir. Bunun yanında pek dillendirilmeyen bir sebepte, Güney ve Doğu Çin Denizi’nde petrol ve doğal gaz için olası rezervin yönetilmesi ve hakim olma kavgasıdır.

Enerji ihtiyacı ve tüketimini yıllar geçtikçe artıran ve çeşitlendirmekte zorluk çeken Çin, bir de ticaret yolunun kendi dışında yönlendirilmesini asla kabul etmeyecektir. Çin’in İran ve Rusya ile yaptığı işbirliği ne kadar başarılı da olsa, ürettiğini müşterilerine ulaştırmada zorluk çekmek istemeyecektir. Ayrıca Çin’in Afrika’daki operasyonlarının başarısı, Ortadoğu politikalarına büyük önem vermesi ile açıklanabilir.

Sonuç olarak;

ABD’deki seçimlerin ardından yeni başkanın bir dış politika değişikliğine gideceği aşikardır. Önceliğin Asya Pasifik olacağı hatta Ortadoğu’daki bir çok kazanımlardan vazgeçmek pahasına bu bölgeye yöneleceğini görmek gerekir. Hindistan’ı yanına çekmek için savunma sanayi işbirliğini, Japonya ve Güney Kore’yi bir arada tutmak için ise ”Tehlike Şarbonu” kullanacağı ortadadır. Bu gelişmelerin bir savaş kıvılcımı çıkarır mı bunu zaman gösterecek ancak ABD geçmişte yaşadığı bir ”Vietnam Felaketi”ni tekrar yaşamamak için ”PASİFİK DENİZİNİN SIĞ SULARINDA” daha çok uykusuz kalacağı kesindir

(*) Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI): the independent resource on global security.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

StratejikOrtak.com’da Yazar Olmak İster misiniz?

6

Dünya gündemini yakından takip eden, uluslararası ilişkiler konularına dair başlıkları ister akademik, ister özgün yorumlarla analiz edebilecek, haritalarla haşır neşir olmayı seven, sitemizde bulunan başlıklara ilgi duyan arkadaşlar arıyoruz.

Uzman olduğunuz veya ilgi duyduğunuz bölge veya ülkeler hakkında yazılar yazabilir, araştırma yapabilir ve bunu özgün, anlaşılır ve samimi bir şekilde diğer yazarlarımız gibi burada paylaşabilirsiniz.

Dünya gündemini yada belli ülkelerdeki gelişmeleri takip eden arkadaşlara StratejikOrtak.com‘da ‘yazarlık’ teklif ediyoruz. Profesyonellik aramıyoruz. Aradığımız tek şey uluslararası ilişkilere dair konulara ilgi duymanız.

YAZAR BAŞVURU FORMU

[ninja_forms id=6]

BİLGİNİZE: Başvuru formunu dolduran herkese olumlu veya olumsuz en geç üç gün içinde dönüş yapılacaktır. Geri dönüş cevaplarımız mail sayfanızda görünmüyorsa SPAM/Çöp klasörüne bakınız.

Kalemine güvenen arkadaşları bekliyoruz!

Almanya: Dost mu Düşman mı?

Almanya ve beraberindekiler Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve birer birer önce ateşkes, ardından da barış anlaşmaları imzalamışlardı. Napolyon Savaşları’ndan sonra 1815 Viyana Kongresi’nde savaşlardan yenik çıkan Fransa’yı cezalandırmak yerine sisteme dahil eden Birleşik Krallık, bu kez tek başına karar verecek güçte değildi. ABD, savaşın kazanılmasında büyük rol oynamış ve savaş sonrası oluşturulan sistemde yenik devletlere yer vermek istememiş, üstüne bu devletlere büyük borçlar bindirmişti. Birleşik Krallık’ın kurduğu düzen 99 yıl boyunca savaşı engellerken, ABD’nin kurduğu sistem sadece 20 yıl sürecekti. Almanya’nın Versay ile cezalandırması aşırı sağın, faşizmin yükselmesine yol açacak, 1929’daki kriz de bu sayede Hitler’in yolunu açacaktı.

Hitler’in kurduğu Nazi Almanyası, Türkiye ile aslında beklenenden iyi ilişkiler kurmuştu. Hatta savaş zamanında bile İnönü Türkiyesi, Almanya ile ticaret yapmayı her şeye rağmen sürdürecek, savaşın ilerleyen yıllarında kesecekti. Hitler’in Türkiye’ye değil de Sovyet Rusya’ya savaş ilan etmesi Türkiye’de adeta bayram gibi kutlanacaktı!

İkinci Dünya Savaşı da Almanya’nın mağlubiyetiyle sonuçlanacak, ülke dört işgal bölgesine bölünecekti. Sovyet Rusya kendi işgal bölgesinde Doğu Almanya’yı kuracak; ABD, Fransa ve Birleşik Krallık ise kendi işgal bölgelerini birleştirerek Federal Almanya’yı kuracaktı. 1945’te kurulan yeni dünya düzeninde Almanya’ya yine güç sisteminde yer verilmeyecek ancak ABD 1919’da yaptığı hatayı tekrarlamayacak, Almanya’yı destekleyip, kontrollü bir biçimde büyüterek sisteme entegre edecekti.

Bütün bu geçmişi anlatmamın sebebi Almanya’nın kontrol ediliyor oluşunu göstermektir. Almanya 71 yıldır kontrol edilmektedir. Kendisine verilen görevleri yerine getirmenin karşılığını ekonomik zenginliğiyle, yatırımlarla almaktadır.

Almanya’nın neden hiç nükleer silahı olmadığını düşündünüz mü ? Cevabı artık daha net değil mi ?

Almanya’ya verilen görevlerin en büyüğü Avrupa Birliği’dir. Avrupa’da barışın, Fransa ve Almanya’nın ortak hareket etmesiyle sağlanacağını iyi çözen büyük güçler Avrupa Birliği’nin temellerini bu amaçla 1957’de Roma’da attırmıştır. Birleşik Krallık ise 500 yıldır dış politikasını oluşturan “kıtayı kontrol” politikasını AB üzerinden yürütmek istemiştir. Ancak bunu iyi bilen dönemin Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, Birleşik Krallık’ın üyeliğini iki kez veto etmiştir. De Gaulle sonrası AB’ye girebilen Birleşik Krallık, siyasi kontrolü bu şekilde sağlamaya çalışmıştır. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birleşen Almanya, AB’de daha güçlü bir konuma ulaşmıştır. 1990’larda ortak para birimi Euro’ya geçen AB, zamanla Almanya’nın kontrolüne girmiştir. Ancak Birleşik Krallık, siyasi kontrolünü hiçbir zaman bırakmamıştır.

Türkiye’de hayran olduğu AB’ye girmek için onlarca yıldır mücadele etmiş, 1995 sonunda Gümrük Birliği’ne girerek “AB’ye arka kapıdan” girmiştir. Ancak Almanya, Türkiye’nin üyeliğine her zaman karşı çıkmıştır. Fransa zaman zaman desteklerken, Birleşik Krallık muhafazakar iktidarlar döneminde desteklerken, Almanya hiçbir zaman desteklememiştir.

almanya türkiye ilişkileri

Özellikle 60’lı yıllarda Türk işçi almaya başlayan Almanya yaklaşık 30 yıl boyunca Türkiye’den işçi almıştır. Ancak Türklere her zaman “ezilmesi gereken bir böcek” gibi davranılmış, asimile edilmeye çalışılmıştır. Yıllarca vatandaşlık dahi verilmemiştir. Çifte vatandaşlıkta sorun üstüne sorun çıkarılmıştır.

Dönemin Türk hükümetleri ise Almanya ile genel itibariyle her zaman iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, zaman zaman da bunu çok iyi başarmıştır. Ekonomik ilişkilerde ise Almanya’nın Avrupa’da tartışmasız en büyük ortağımız olduğu unutulmamalıdır. Yaklaşık 3.5 milyon nüfusa sahip Türkler, Almanya’da zamanla parlamentoya, belediyelere girmiş; siyasette yüksek mevkilere gelmiştir. Bugün Almanya’nın en büyük siyasi partilerinden olan Yeşiller Partisi’nin başkanı Türk asıllıdır. Türk demememin sebebini birazdan anlatacağım.

Almanya’da sadece Türk göçmenler yaşamıyor olup, farklı milletlerden yüz binlerce göçmen bulunmaktadır. Sarsılmaz ekonomik yapısıyla Almanya kıtanın güvencesi denilebilir bu konuda. Ancak tüm bunlar Almanya’nın kontrol edilmediği gerçeğini değiştirmiyor. Merkel döneminde Almanya kabuklarından çıkmayı zaman zaman başarsa da hala kendisine dikte edilenleri yapmak zorundadır, bu oyunda Almanya’nın rolü budur!

Bunun son örneğini ise Ermeni Tehciri’nin soykırım olarak kabul edilmesi olayında görmüştük. En güvendiğimiz kapı olan Almanya’nın bu kararı şok etkisi yaratmıştı. Ancak bu kararın alınmasının altında başka sebepler yatmaktadır. Bu karar Türkiye’ye en güvendiği kapıdan bir uyarıdır aslında. Çünkü hatırlanacağı üzere Geri Kabul Anlaşması karşılığında vize muafiyeti bekleyen Türkiye, tüm emeklerine rağmen 2-3 maddesi (terörle ilgili tanımın değiştirilmesi) eksik olduğu gerekçesiyle vize muafiyeti alamamıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu karara çok sert tepki göstermiş, söz verilen asıl tarih olan ekime kadar vize muafiyeti gelmezse geri kabulün meclisten geçmeyeceğini söyleyerek, başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’yı yeniden mülteci sorunuyla baş başa bırakmıştır. B planı olmayan Avrupa Birliği ise Türkiye’yi Almanya üzerinden tehdit etme yoluna gitmiştir. Bu arada kararın alınmasında Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir de etkili olmuştur. Olmayan bir soykırımı meclise göndermek kimsenin haddine olmadığı gibi Almanya’nın da sorunu değildir. Ancak Özdemir ve partisi emperyalizm tarafından son derece iyi kullanılmıştır.

Avrupa Birliği bir sonraki şoku 25 Haziran’da Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma kararıyla yaşamış ve AB’nin sorunlarının ne kadar ciddi boyutlara ulaştığının göstergesi bu referandum olmuştur. Almanya BREXIT sonrası soğukkanlılığını korumuş, kıtanın kontrolünü siyasi olarak da tamamen ele geçirmiştir. Ancak üretim ve istihdam sorunu yaşayan, aşırı sağın ele geçirdiği ve İslamafobinin arttığı Avrupa Birliği’ni daha ne kadar sırtında taşıyacaktır?

15 Temmuz’da Türkiye’de ABD’nin maşası olan FETÖ mensupları darbe girişiminde bulunmuş, Türk halkı Erdoğan’ın ve diğer siyasi liderlerin öncülüğünde darbeyi engellemişti. Darbe gecesi Türk halkı meydanlara indikten ve darbe büyük ölçüde başarısızlığa uğradıktan sonra ABD ve Batı ülkeleri sırayla açıklama yaparak darbeyi kınama yoluna gitmiştir. Ancak 15 Temmuz sonrası bir bütün olan Türkiye’nin arkasında ne OHAL kararında, ne de mitinglerde durulmuştur. Fransa’da 9 aydır devam eden OHAL, AB’ye dert olmamış ama ne hikmetse Türkiye’de ilan edilince dışlanan, eleştirilen yine biz oluyoruz. Özgürlükler ülkesi Almanya, Erdoğan’ın telekonferans ile gurbetçilere ulaşmasını engellemiştir. Bu da Almanya’nın rolünün bir parçasıdır.

Yıllardır dostumuz gibi görünen ancak en büyük düşmanlarımızdan biri olan Almanya’nın en büyük amaçlarından biri Türkiye’yi AB dışında tutmaktır. Almanya bu konuda serbest bırakılmıştır çünkü sonuçlarından yine kendisi sorumlu tutulacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin‘in görüşeceği haberleri anında Batı medyasında yerini almıştır. İngilizler başta olmak üzere bütün Batı meydası görüşmeleri “endişe verici” olarak yorumlamıştır. Elbette ki Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması onları fazlasıyla rahatsız etmiştir. Türkiye’nin artık AB üyelik müzakerelerini bile durdurma noktasına gelmiş olması Batı’nın asla kabullenemediği bir olaydır.

erdogan putin

Uykuları kaçan Almanya ve basını, görüşmeler öncesi peşi sıra açıklamalar yapmış, Türkiye’nin NATO’nun en büyük ortaklarından biri olduğu ve asla çıkmaması gerektiği ifade edilmiştir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin önemi hem AB, hem de Almanya açısından büyük önem arz etmektedir. Almanya, Rusya ile AB ilişkilerini ve hatta NATO ilişkilerini kendi elinden yürütmek istemekte ve gücünü ispatlama düşüncesindedir. Oysa ki Türkiye’ye bu şans verilse hem AB-Rusya hem de NATO-Rusya ilişkileri Türkiye’nin güvencesinde daha iyi noktalara gelebilirdi.

Almanya’nın sürekli olarak Türkiye’yi dışlayıcı politikasının zararı da kendisine ve birliğinedir. Almanya tüm kötü ilişkisine rağmen alttan alttan Rusya ile barış yapma arayışındadır. Çünkü Almanya enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü Rusya’dan karşılamaktadır.

Almanya ve AB’yi ekim sonrası yeniden mülteci sorunu bekleme ihtimali artık daha yüksek görünüyor. Türkiye’nin ise önü açılmış durumda. Almanya kendisine dikte edileni yaparak Türkiye ile ilişkilerini bozmaya devam ederse kaybeden kendisi olacaktır. Türkiye’nin Doğu’ya kayması, AB müzakerelerinin durdurulması da Almanya’yı etkileyecektir. Kısacası Almanya yakın bir zamanda kaderini çizmek zorunda kalabilir ya da kontrol altındaki yaşamına Türkiye ve Türk düşmanlığı ile devam edebilir.

Sonuç olarak Almanya’nın kesinlikle dostumuz olduğunu düşünmemekle birlikte, kesin bir düşman olduğunu da söylemek zordur. Bunun sebebi ise Almanya’nın şahsi politikalarını sergilemekten ziyade kendisine dikte edileni yapmasından kaynaklanıyor.

Siz hiç Ortadoğu’da ABD ve Birleşik Krallık’ın arkasından yürüyen bir Almanya yerine kendi çıkarlarını gözeten bir Almanya gördünüz mü?

Menbiç, Cerablus, Azez ve El Bab’ın Önemi ve Son Durum

Türkiye-Suriye sınırındaki gelişmeler ve Suriye’de son durum haritasını bu kez de Kuzey Halep ağırlıklı olarak IŞİD’in Türkiye sınırında kontrol ettiği bölgelerle göreceğiz. Azez, Mare, Tel Rıfat, Afrin kantonu, El Bab, Cerablus ve Fırat’ın batısı olarak sürekli medyada yer alan Menbiç nerede, kimin kontrolünde, buralardaki son durum ve harita üzerindeki yerleri..

El Bab, Cerablus, Menbiç ve Fırat Kalkanı Harekatı’nın güncel son durum haritaları

Azez: Şuan muhaliflerin kontrolündeki Azez’de binlerce mülteci konumuna düşmüş Suriyeli yer alıyor. Aynı zamanda Şubat ayında buraya saldırmayı düşünen PYD güçleri(YPG)’ne Türk Silahlı Kuvvetleri obüslerle karşılık vermişti.

Tel Rıfat: Geçtiğimiz Şubat ayına kadar muhaliflerin kontrolünde olan yer, Rusya’nın havadan YPG’ye desteğiyle Şubat 2016’da PYD’ye geçti. Tel Rıfat muhaliflerin Türkiye sınırında Azez ve Mare ile birlikte kontrol ettiği önemli yerleşim yerleri arasındaydı.

Haritada: Afrin, Tel Rıfat, Azez, Mare, Al Bab, Cerablus ve Menbiç
Haritada: Afrin, Tel Rıfat, Azez, Mare, El Bab, Cerablus ve Menbiç

SARI: PYD – YEŞİL: Muhalifler – Siyah: IŞİD – KIRMIZI: Esad Rejimi

Mare: 27 Mayıs’ta IŞİD’in saldırısı sonrasında Azez-Mare yolu kapandı ve stratejik Mare kasabası IŞİD ve YPG kuşatması altına girdi. Muhaliflerin Mare’de IŞİD’e karşı direnişine ABD’de hava desteği verdi. (IŞİD kuşatmasından sonra Mare’nin batısında Tel Rıfat’ın doğusundaki ‘Şeyh İsa’, YPG saldırıları sonrası PYD’ye bırakıldı.)

Menbiç: Bildiğiniz gibi Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki Araplar ve daha çok PKK’nın Suriye kolu YPG, IŞİD’in Suriye’de ‘başkenti’ olarak bilinen Rakka’ya operasyon başlatmıştı. Beklenmeyen bir şekilde Rakka Operasyonunu durduran PYD güçleri, Fırat’ın batısındaki Menbiç’e operasyon düzenledi. Haziranın başında başlayan operasyon yaklaşık on beş gün sonra şehrin kuşatmaya alınmasıyla sonuçlandı ve iki ay süren kuşatma sonrasında şehir tamamen SDG güçlerine geçti. (stratejikortak.com) ABD’nin hava desteğiyle YPG’nin sıradaki hedefinin ise ya El Bab yada Cerablus olacağı söyleniyor.

Cerablus: Türkiye sınırında Karkamış’ın karşısında sınır kapısının olduğu Cerablus, IŞİD’in kontrolünde. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısındaki YPG’nin Menbiç’ten sonra ABD’nin hava desteğiyle buraya operasyon düzenleyeceği düşünülüyor.

El Bab: Türkiye sınırının IŞİD’den alınması için önemli yerleşim yerleri arasında olan Bab, aynı Cerablus gibi YPG’nin operasyon düzenlemesi muhtemel yerler arasında. Bab’ın PYD güçleri için en önemli özelliği ise burası alınırsa Menbiç-Bab ile PYD’nin kanton ilan ettiği Afrin birleşmiş olacak. Yani PYD tüm kantonlarını birleştirerek (koridorla da olsa) toprak bütünlüğünü sağlamış olacak. (Stratejik Konumuyla El Bab ve Taraflarca Önemi – ayrıntılı)

Haritada Afrin Kantonu, Al Bab ve Menbiç
Haritada Afrin Kantonu, El Bab ve Menbiç

Kaynak: StratejikOrtak.com

Sağ-Sol Davasının Doğuşu ve Anlam Kazanması

Seksenli yıllardan sonra doğan nesillerin yani Soğuk Savaş dönemini yaşamamış kesimin sağ-sol çatışmalarını duydukları zaman anlam karmaşası içine girdiklerini gözlemliyorum. Aslında önce ki nesillerinde bu konuda büyük bir bilgi eksikliği var diyebiliriz. Bu yüzden bu sıfatların nasıl ortaya çıktığını ve hangi olaylar sonucu anlam kazandığını anlayabilmek açısından kısa bir tarihi tur yapmamız gerekiyor diye düşündüm.

Öncelikle tura başlamadan önce her insanın ya sağcı yada solcu olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Yani bunun ortası yok nedenini şimdi anlayacağınızı umuyorum.

Şimdiden not olarak söyleyeyim; ne geleneklere sahip çıkma güdüsü nede değişim isteme güdüsü hor görülecek bir şey değildir. Nede olsa bu güdüler hepimizde doğamız gereği var olan şeyler. Bu yüzden bu duruma saygı duymak insanlık borcudur; sağcıya da solcuya da.

Her ne kadar sağ ve sol düşüncelerin çatışması insanlığın başından sonuna kadar vardıysa da siyasi literatüre girişi 1760’lı yıllardır. Çatışma derken sadece maddi olarak düşünmeyin manevi de olabilir ama genelde maddi oluyor malesef. Bu dönemde bitmek bilmeyen savaşlar ve yoksulluk yüzünden toplumsal buhranlar yaşanmaktadır. Kral 16. Louis değişim baskılarına dayanamaz ve meclisi toplamak zorunda kalır. Ancak mecliste kralın veto hakkı üzerine bir anlaşmazlık çıkar. Kralın veto yetkisinin bulunmasını savunanlar meclisin sağ tarafına yerleşen gelenekçi kesim, veto yetkisinin haksızlık olduğunu savunan değişim yanlısı kesim ise sol tarafına yerleşir ve böylece aslında insanlığın başından bu yana var olan sağ-sol çatışması siyasi literatürde tanımlanmış olur.

Gelenekçi kesim bu dönemde hep krallığın savunucusu olduğu gibi aynı zamanda dini ve ırki özellikleri de sürekli ön planda tutarak bunu bir koz gibi varlığını sürdürme aracı olarak kullanıyordu. Değişimciler ise krallığın politikalarının insanlar arasında eşitsizliğe sebep olduğunu savunuyor ve bu yüzden değişim istiyordu. Bu sebeplerden ötürü sağcılara ‘gerici’, solculara ise ‘ilerici’ deniyordu. Çünkü sağcılar eskiyi muhafaza etmeyi, solcular ise değiştirmeyi planlıyordu. Buradan yola çıkarak sağ-sol kavramının gelenekçiler-yenilikçiler olarak anlam kazandığını söyleyebiliriz.

Ancak Avrupa’da sosyalizmin yayılmaya başlaması bu kavrama yeni anlamlar yüklemeye başlamıştır. Sanayi Devrimi ile Avrupa’da hızla artmakta olan bir işçi sınıfı mevcuttu. Ancak kralların ve burjuva sınıfının ortaklaşa bir şekilde zenginleşirken, toplumun tüm ağır yükünü çekip hiçbir getiri göremeyen işçi sınıfında değişim istekleri hızla artmıştır.

Burjuvalar ve kraliyetler eski düzeni muhafaza için bu taleplere direnince sağ-sol kavramı farklı bir bağlantıya sokulmuş olur. Bir yanda eski düzenci üst sınıf, diğer tarafta ise hak ve eşitlik talep eden alt sınıf bulunuyordu. Yani gelenekçiler ve yenilikçiler. Yenilikçilere artık devrimci denir oldu. Çünkü onlar sistemin kendi taleplerine cevap verebilecek bir halde olmadığını, aksine sistemin tamamen önlerini kapatan bir tıkanıklık içinde olduğunu fark ettiler. Bu yüzden sistemin kökten değişmesini sağlamaya çalıştılar.

Başta Fransa olmak üzere Avrupa adeta yenilikçi fikirlerle kaynıyordu. Artık Sol’un ismi devrimciler olmuştu. Çünkü onlar taleplerine cevap vermeyen kralcı sistemin yıkılıp yerine özgür, eşit, adil bir sistemin getirilmesini arzuluyorlardı. Bu düşüncenin kaynağı ise ABD idi. ABD’nin verdiği bağımsızlık mücadelesi ve sonrasında Avrupa’ya ulaşan demokrasi fikirleri bu tür devrimleri tetikledi. Yani bilinenin aksine yakın çağı tetikleyen olay Fransız Devrimi değil Amerikan Devrimi idi. Devrim kelimesinin etimolojisi de evrimden yani değişimden geliyordu.

Sağcılığın milliyetçilikle özdeşleşme süreci ise daha karmaşıktır.

Zaten milliyetçi kesimler her zaman geleneklere sahip çıkma güdüsünde olduğundan sağdan dışarı çıkamazlar. Tıpkı ruhbanlar gibi. İspanyol ve Yunan İç Savaşları’nda sağ cenah, sol cenahı yendiği zaman kraliyetlerin ülkeye geri getirildiğini unutmamak gerekir(bu savaşları ayrı bir yazıda anlatmak daha uygun olur).

Başta 1. Dünya Savaşı ve Büyük Buhranın yarattığı toplumsal bunalımlar faşizmin güç kazanmasına neden olmuş ve bu dönemde sağcı totaliter ülkeler hızla artmıştır. Faşizmin gelenekçi görüşleri yani milli unsurlara yönelik sigortacılığı, sağın zaten var olan bir anlamının daha tanımlanmasını kolaylaştırmıştır. Günümüzde aşırı sağ tanımlaması aşırı milliyetçilik yani ırkçılık olarak gösterilir. Sağ ve sol düşüncenin çarpışmaları Soğuk Savaş döneminde böylece Komünizm ve Faşizm ismini alır oldu. Bir diğer adıyla nasyonalizm ve enternasyonalizm. Çünkü nasyonalizm faşizmin, enternasyonalizm komünizmin ana ilkelerindendir. Ancak komünizm tek düşmanı faşizm değildir. Enternasyonal ilkesi faşizm ile mücadele ederken; sosyalizm ilkesi kapitalizmle mücadele etmiştir. Yani yeni çağın çatışması yakın çağda da sürmüştür.

Yani özetlemek gerekirse özünde sağ gelenekçiliktir, sol da yenilikçiliktir. İkisi de herkeste var olması kaçınılmaz olan dürtülerdir. İnsanlığın var oluşundan bu yana her zaman birileri mevcut düzeni muhafaza etmeyi, birileri de değiştirmeyi düşünür. Bu yüzden var oluşumuzdan bu yana devam eden bu çatışma yok oluşumuza kadar devam edecektir, çünkü bu bizim doğamızda olan bir şey. O yüzden ben dahil kimse “ben ne sağcıyım, ne de solcuyum” diyemez. Hepimiz irade sahibi insanlar olarak düşünüyoruz ve analiz edebiliyoruz. Bu yüzden hepimiz bu çatışmanın içindeyiz. İster pasif ister aktif, ister maddi ister manevi.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Demokrasiye Karşı Milliyetçilik Kartı

İspanya iç savaşını konu alan bir filmde şöyle bir cümle yer alıyordu:

“Faşizm demokrasiye, en az komünizme olduğu kadar karşıdır.”

Bu söz önümüzde ki yıllar için nasıl endişelenmemiz gerektiğini söylüyor aslında. Dünyada ne zaman aşırı sağ yükseldiyse o zamanlarda demokratik ülke sayısı da hızla azalmış. Örneğin 1. Dünya Savaşı’ndan sonra kazanan devletlerin kaybeden devletlere uyguladığı aşırı dayatmalar yüzünden milliyetçilik tavan yapmış ve iktidara bazen seçimle bazen de darbe ile gelen hükumetler otoriterleşme yoluna gitmişlerdir.

Irkçı hükumetlerin otoriterleşmeye gitmesi kaçınılmaz bir olaydır çünkü bu gibi ideolojiler çoğulcu değil ayrımcıdır. Ayrımcılığın olduğu bir ortamda varlığınızı, seçimlerin yapıldığı bir sistemde devam ettiremezsiniz. Varlığınızın tek sigortası sistemin tüm kademelerine nüfuz etmek ve güç kullanmak olabilir. 1. Dünya Savaşı’ndan önce 34 olan demokratik ülke sayısı 2. dünya savaşı yaklaşırken 16’ya kadar inmiştir.

2005 yılında Ukrayna’da ki Turuncu Devrim ve öncesinde ki Gürcistan Gül Devrimi, bununla birlikte Kırgızistan Lale Devrimi Rusya da bir endişeye yol açtı. Eski Sovyet ülkelerinde hızla halk isyanları yaşanıyor, oligark hükumetler düşüyordu. Bu demokrasi devrimlerinin rusyaya sıçraması ihtimali üzerine çok tehlikeli bir proje geliştirildi. 2006 yılında Nashi kampları kuruldu ve bu kamplarda genç yaştaki işsiz Ruslardan oluşan milliyetçi nesiller üretildi. Kamplara alınanlar özellikle işsizlerdi. Çünkü işsiz ve yoksul kesim, bulunduğu ortamın ekonomik zorluklarının sebebini oligarkların yolsuzluklarına bağlayıp onlara isyan edebilirdi. Bugün bu gençler çalışmak için ülkeye gelmiş göçmenleri öldürüyor ve batı destekli sivil toplum kuruluşlarına saldırıyorlar. Pek çok muhalif diplomat, gazeteci ve iş adamının suikast sonucu ölmesinin sorumlusu da bu gençlerdir. Elbette sivil toplum kuruluşlarının sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söyleyemeyiz. Bu STK’lar Rusya’ya demokrasi ihracatının ana unsurlarıydı. Bu ırkçı dazlaklar kendileri gibi milliyetçi olmayan insanları da vatan hainliği ile suçluyorlardı. Halbuki bir insanın vatansever olması için milliyetçi olması değil insansever olması yeterlidir.

Günümüzde Rusya’nın %47’si kendisini milliyetçi olarak ifade ediyor. Bir zamanlar enternasyonal marşını ülkenin marşı yapmış Rus halkı şimdi atalarının mücadele ettiği faşizme kayıyor. Aynı durumu Çin’de de görüyoruz. Bir zamanlar Çay Kay Sek’in faşizmine karşı zafer kazanmış ülke, şimdi Çay Kay Sek’ten bile daha ağır faşizm ve militarizm içerisinde olup Tibetlilere, Moğollara, Uygurlara zulüm ediyorlar. Çin’de ki sadece ismen komünist olan hükumet bu milliyetçiliği, demokrasi düşüncesine karşı bir sigorta olarak kullanıyor. Başarıyor da.

İktidarlar koltuk sevdaları uğruna gençleri radikalleştiriyor ve onları militarizm sevdalısı ölüm makineleri haline getiriyorlar. Kendi menfaatleri uğruna kendi insanlarını robotlaştırıyorlar. Robotlaştırma benzetmesini yapmamın sebebi şudur: liberalizm ve eşitlik gibi çoğulcu yaklaşımlarda toplumun tüm irade sahipleri söz sahibi olurken, ırkçı ve dinci yaklaşımlar doğası gereği çoğulcu olmadığından belli bir kademe tarafından otoriterleşmeye gider ve ayrımcılığın doğurduğu totaliterlik sonucu halkın itaatkar yani ne söylenirse itiraz etmeyen, emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren bireyler yaratılması zaruri hale gelir. Bu tür rejimler bu yüzden kaynaklarının önemli bir kısmını ideolojik misyonerliğe yani propagandaya ayırır. Düşünsenize siz hizmet almak için vergi veriyorsunuz ve o parayı başkalarının fikirlerini değiştirmek için kullanıyorlar.

Kimi zamanlar iktidarların desteği ile olsa da bazen kendiliğinden bu düşünce fırlayabiliyor. Zamanında Avrupa’da 1. Dünya Savaşı yüzünden fırlayan ırkçı fikirler demokrasiyi geriletmişti. Bugün ise aşırı borç yüküne ve yüksek işsizlik batağına saplanmış Avrupa ülkelerinin vatandaşları aşırı sağa kayıyor. Son zamanlarda pek çok ülkede, göçmenleri propaganda aracı olarak kullanan partiler oylarını hızla arttırıyor. İtiraf etmek gerekirse Avrupa’da ki bu gidişatın yeni ırkçı ülkeler oluşturmasından ve azınlıklara yönelik soykırım dalgaları oluşturmasında korkmuyor değilim. O zamanlar büyük azınlık Yahudilerdi şimdi ise Müslümanlar.

Şunu unutmamakta fayda var, faşizmin temel ilkelerinden biriside militarizmdir. Buda bütçenin önemli bir kısmının kalkınmak yerine silahlanmaya harcanması ve bir asker devleti oluşmasından ötürü savaşların kaçınılmaz olması demektir.

çin'de milliyetçilik

Kanada’da yapılan bir araştırma sonucunda ırkçı fikirlere sahip kişilerin zeka seviyesi ortalamasının, toplumun genel zeka ortalamasının çok altında olduğu sonucuna varılıyor. Çünkü zeki insanlar kendilerine öğretilenleri sorgulama açısından daha başarılı oluyorlar. İnsanlar sorguladıkları zaman, aslında tüm insanların ortak bir geçmişi olduğunu ve zamanla farklı coğrafyalara yapılan göçler sonucunda değişen dil, kültür ve vücut yapısı sebebiyle renk ve soyların ortaya çıktığı sonucuna varıyor. Sorguladıkça her insanın kimliğinin doğduğu zaman başkaları tarafından seçildiğini anlıyorlar. İnsan doğarken elde ettikleriyle değil yaşarken elde ettikleriyle övünmeli. Aksi takdirde koltuk sevdasına kapılmış aç gözlü iktidarların robotları olmaktan başka hiçbir özelliğimiz olmadan ömrümüzü tamamlarız.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Harita: Dünyadaki Tüm Çatışmalar, Anlaşmazlıklar ve Sorunlar

Dünyadaki çatışma bölgeleri, ülkelerin sorunları ve anlaşmazlıkların harita üzerinde ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı, çizimlerin amatör olmasına rağmen içerik itibariyle meraklısına mükemmel bir kaynak olacaktır. İngilizcesi yeterli olmayanlar ülkelerin üzerinde gösterilen sorunlar hakkında başlıkları Türkçe’ye çevirip, internetten araştırabilir. Bir haritada tüm anlaşmazlıklar için buyrun haritayı inceleyin.

(Resmin üzerine tıklayınca harita yeni sekmede açılacaktır. Böylece ayrıntılı inceleyebilirsiniz. Haritanın bilgi kutusu ”Haritanın Okunuşu” şeklinde resmin altında yazılmıştır.)

Dünyadaki savaş bölgeleri ve anlaşmazlıklar | Harita: arabthomness
Dünyadaki savaş bölgeleri ve anlaşmazlıklar | Harita: arabthomness

Haritanın okunuşu:

(NATO) NATO Ülkeleri: Almanya, Amerika, Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İzlanda, İtalya, Kanada, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan

(CSTO) Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü: Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan.

(RIO PACT) ‘İşlevsiz’ RİO PAKTI: ABD ile birlikte 19 Güney Amerika ülkesi 1947’de bu paktı kurdu. Kurucu üyeler; Arjantin, Bahamalar, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Haiti, Honduras ve Küba (1959’da çekildi) // Örgüt işlevsizdir denebilir.

(GCC) Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi: Suudi Arabistan, Katar, BAE, Umman, Yemen ve Bahreyn

(ÇİZGİLİ ALANLAR) Tartışmalı bölge, isyan hareketleri, büyük ayrılıkçı hareketler

(YEŞİL ÇİZGİ) Mültecilerin geçiş güzergahları

Çin-Pakistan Koridoru ve Gözden Kaçan ‘Gwadar’

Dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Çin ile Hindistan arasındaki rekabet askeri olarak da, ekonomik olarak da devam etmektedir. Dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerinin başında gelen bu iki ülke, her geçen yıl insan gücü ve jeopolitik konumlarını kullanmaya başlamış, yerli silah sanayileriyle birlikte bölgesel ittifaklarla güçlerini arttırmıştır. Her ne kadar BRICS ülkeleri olarak bilinen IMF’ye alternatif banka kurulmasında iki ülke aynı birlik içerisinde yer alsa da, Hindistan’ın en önemli ortağı Rusya, Çin’in en önemli ortaklarından biri de Pakistan’dır. Bilinenin aksine Hindistan ile Çin geçmişteki sorunlar ve yaşanan savaştan ötürü yakın bir işbirliği içerisinde değildir. Ancak şu anda Çin, Pakistan’da 200 büyük altyapı projesi üzerinde çalışmaktadır. Çeşitli ekonomik koridorlarla birlikte Çin’in İpek Yolu projesinin bir parçası da Çin’in Pakistan’da kendi sermayesiyle inşa ettiği Gwadar Limanı‘na bağlanmaktadır. Bu limanın yapımını Çin üstlenmiş ve liman 43 yıllığına Çin’e kiralanmıştır.  Dün ise ilk ticari Çin gemisi limana ulaşmıştır.

Çin’in Ortadoğu, Afrika ve Avrupa ile ticareti için kullandığı yol üzerindeki ülkelerin ABD ile yakınlaşması uzun vadede Çin’in ekonomik güzergahını tehlikeye sokabileceği için, Gwadar limanı Pekin yönetimi için çok büyük önem taşımaktadır. 2009 verilerine göre Çin petrol ihtiyacının yarısını ithal etmekte ve Çin’in deniz ticaretinin önemli noktası olan ve petrol ihracatının yüzde 80‘ini yaptığı Malakka Boğazı’nın (Çin’e karşı) kapatılma tehlikesi, Pekin yönetimi açısından Gwadar Limanı’nının hem karlı hem de stratejik bir ekonomik üs olarak işlev görmesine yarar sağlayacaktır.

Çin Deniz Petrol Yolu
Çin Deniz Petrol Yolu

Kaşgar’dan başlayan ve Gwadar’da son bulan toplam 3 bin kilometrelik Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) için 46 milyar dolarlık yatırım yapılmış, CPEC’in korunması için de Pakistan ordusu bünyesinde özel komandolar ve paramilis güçlerden oluşan 12 bin kişilik özel bir güç kurulmuştur.

gwadar-yolu
Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)

Bu Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve liman ile Çin’in Sincan-Uygur bölgesi Fars Körfezi çıkışına bağlanmış, denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirilmesi amaçlanmıştır. Gwadar Limanı’nı ayrıcalıklı kılan ise günde 13 milyon varil petrolün geçtiği Hürmüz Boğazı’na olan yakınlığıdır.

Gündem dışında kalan Gwadar Limanı’na dün ilk ticari Çin gemisi ulaştı. Bu limanın ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun ileride Çin ve Pakistan için çok büyük faydaları olacak ancak, yolun tamamlanması ile bölge ülkelerinin hem siyasi hem de ekonomik olarak nasıl etkileneceği merak konusu.


http://turkish.irib.ir/guncel-yazilar/siyasi-yorumlar/item/275082-pakistan%E2%80%99%C4%B1n-gwadar-liman%C4%B1n%C4%B1-%C3%A7in%E2%80%99e-devretmesi-ve-hindistan%E2%80%99%C4%B1n-kayg%C4%B1lar%C4%B1

http://www.dunyabulteni.net/dunya/372856/belcikada-feto-baglantili-is-yerlerini-boykot-cagrisi

http://www.dunyabulteni.net/gunun-haberleri/355396/pakistanin-gwadar-limani-43-yilligina-cinin-oldu

http://www.bilgesam.org/incele/81/-pakistan%E2%80%99in-gwadar-limani-etrafinda-bicimlenen-iliskiler/#.V6NhAfmLTIU

 

Ege Denizi’ndeki Adalarımız İşgal Altında!

İstanbul’un fethinden sonra gözler Ege’deki adalara çevrilmişti. Osmanlı, Ege’yi Türk gölü haline getirmek istiyor ve bunun için de güçlü bir donanma oluşturuyordu. İstanbul’un fethi sırasında Bizans’ın elinde Gökçeada, Limni ve Taşoz adası bulunuyordu. Diğer adalar da Venedik, Ceneviz ve Rodos Şövalyeleri arasında paylaştırılmıştı.

1453 sonu ve 1454 başında fethedilen Enez ile birlikte şehrin karşısındaki Taşoz ve Limni adasının fethedildiğini Aşıkpaşazade’den öğreniyoruz. Bakalopoulos’a göre Enez’in tam karşısında bulunan Semadirek adası da aynı yıl fethedilmiştir. Bozcaada’nın da 1455 yılı itibariyle Osmanlı hakimiyetine girdiği görüşü hakimdir. 1462’de ise Midilli Osmanlı hakimiyetine girdi. Osmanlı’nın Ege’deki üstünlük mücadelesi sonucu savaştığı Venedik ile 1463-1479 yılları arasında büyük savaşlar yaşandı. Bu savaşlar sonucunda 1470’de Eğriboz Adası ve Kuzey Sporat Adaları, 1479’da Sisam Adası ve Nikarya Adaları fethedilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise 21 Aralık 1522’de 700 gemi ve 100.000 kişilik bir kara kuvveti ile Rodos Adası, daha sonra da On İki Ada (Kasos ve Karpatos hariç) ele geçirildi. Haziran 1538’de Siklat Adaları, On İki Adalar grubuna dahil olan Kasos ve Karpatos Adası, Sakız Adası ve Psara Adası da 14 Nisan 1566’da Osmanlı egemenliğine girdi.

1 Ağustos 1669’da ise IV. Mehmet zamanının sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından Girit 25 yılın sonunda ele geçirilmiştir. Girit’in fethiyle Ege Denizi adeta Türk Gölü haline gelmiştir. Ege Denizi’nde yer alan ve alınamayan son ada İstendil ise 1718’de Türk topraklarına katılmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde ise Ege Denizi’ndeki Türk hakimiyetinde sallantılar başlayacaktır. Yunanistan’ın 1830’da bağımsızlığını kazanmasıyla Mora ve Attika Yarımadası’nın elden çıkmasına ek olarak; Eğriboz, Kuzey Sporat Adaları, Siklat Adaları da Türklerin elinden çıkmıştır.

Balkan Savaşları öncesinde İtalya, 6 Mart-14 Mayıs 1912 tarihleri arasında On İki Ada’yı işgal etmiştir. Aynı yıl Balkan Savaşları’nda ise Yunanistan Bozcaada, Limni, Taşoz, Gökçeada, Semadirek ve Midilli’yi işgal etmiştir. 1913’te devam eden savaşlarda Sakız ve Sisam Adası da Yunanistan’ın eline geçmiştir.

Daha sonra Birinci Dünya Savaşı yaşanmış ve Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkmıştır. Yenilen Osmanlı, önce Mondros Ateşkes Antlaşmasını ardından da Sevr Barış Antlaşmasını imzalamıştır. Sevr’in 84. maddesinde Gökçeada ve Bozcaada da dahil olmak üzere Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adası Yunanistan’a verileceği hükmü vardır. 122. maddesinde ise İtalya’ya bırakılan ada ve adacıklar belirtilmiştir. Ancak Sevr’i geçersiz kılan Türk Kurtuluş Savaşı başarıyla tamamlanmış ve Ege Adaları bir kez daha müzakere konusu olmuştur.

Lozan Görüşmeleri’nin beşinci gününde Ege Adaları, Birleşik Krallık delegesi Lord Curzon’un başkanlığında görüşülmeye başlanmıştır. TBMM’yi temsilen giden heyetin başındaki İsmet Paşa Türkiye’ye bırakılması istenen adaları sıralamıştır. Bu adalar arasında Gökçeada ve Bozcaada da bulunmaktadır. Ancak adalara özerklik teklifinde dahi bulunulmasına karşın Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki tüm adaların Yunanistan’a bırakıldığı ısrarla belirtilmiştir. Daha sonra görüşmelere ara verilmiş ve 23 Nisan 1923’te Eşek Adası’nın Türkiye’ye bırakıldığı kabul edilmişti. Meis Adası ise Türkiye’ye verilmedi. Yine anlaşma sağlanamadı ve görüşmeler kesildi. Sonunda 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Yunanistan ise silahlandırmama karşılığında dibimizdeki adaları almış oldu.

Ve kalan Ege Adaları’nın hukuki yorumu ise burada başlıyor. Lozan’da Yunanistan’a ve Türkiye’ye verilen adalar dışında bir de egemenliği hukuksal olarak belirtilmemiş adalar-adacıklar bulunuyor. Bütün bu savaşlar öncesinde Ege Adaları Türklerin kontrolünde olduğu için ve de Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasçısı ve hukuki devamı olduğu için adalarda hukuken hak iddia edebiliyoruz. Yunanistan’a antlaşmalarla verilen adalar belli ise geriye kalan tüm adaların Türkiye’ye ait olması kadar doğal bir şey yoktur. Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı ya da mirasçısı olmadığını düşünenler olabilir. Oysa ki Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan kalan borçların kendi üzerine düşen kadarını ödeyip reddi miras yapmayarak hukuki olarak Osmanlı’nın devamı ve mirasçısı olduğunu zaten kabul etmiştir. Dolayısıyla Ege’de hukuki statütüsü belirlenmemiş her ada ve adacık Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan toprağıdır.

ege adaları harita

Ege Denizi’nde egemenliği belirsiz olan 25 ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Bunlardan 13’ü işgal altındadır. İşgal edilenlerden sadece Venedik Kayalıkları ada ve adacık statüsünde değildir. Göz göre göre 13 adamız işgal edilmiştir. 1996’da Kardak Kayalıkları için Yunanistan ile savaşın eşiğine gelen Türkiye bugün işgal edilen adalarına ses çıkarmayacak duruma gelmiştir. Bu adalardan 10 tanesi kıyılarımızın dibinde, iki tanesi Ege Denizi’nin ortasında ve dört tanesi de Girit Adası’nın çevresinde bulunmaktadır. Venedik Kayalıkları da Ege Denizi’nin ortasında bulunmaktadır. Girit Adası ve çevresi Akdeniz’de sayıldığı için işgal edilen diğer 5 adamızı ilk hesaplamaya katmadım.

Yani toparlarsak Ege’de 12 ada, 1 kayalık; Akdeniz sayılan Girit çevresindeki 5 adamız işgal altındadır.

Gelelim aklınızı kurcaladığına emin olduğum sorunun cevabına. Adaların büyüklüğü önemli derecede mi ? Kesinlikle evet. Hatta karşılaştırma yapmak için İstanbul’un Prens Adaları’nın en büyüğü olan Büyükada’dan örnek vereceğim. Büyükada’nın yüzölçümü 5.4 km2 olarak gösteriliyor.

Gelelim işgal edilen adalarımıza…

Mesela Çeşme’nin kuzeyindeki Koyun Adası’nın yüzölçümü 17.4 km2’dir. Adada 826 kişi de yaşıyor. Yerli halkın yanına çoktan nüfus takviyesi yapılmış bile. Devam edelim… Didim’in batısında ve Aydın il sınırları içerisine dahil olan Eşek Adası’nın yüzölçümü 14.5 km2, 185 kişi de adada yaşıyor. 2011 yılında dönemin Demokrat Parti Başkanı Namık Kemal Zeybek, Eşek Adası’nın işgalini gündeme getirmiş ve adaya DP’li bir ekip göndermişti. Ancak DP’liler adaya giremedi!

Dilek Yarımadası’nın karşısında bulunan Fornoz ve Hurşit Adası da bir zamanlar işgal edilmemiş vatan toprağıydı. Fornoz’un 10 km2’lik bir yüzölçümü olduğunu da hatırlatayım. Hatta hatırı sayılır bir nüfus da var adada. İşgal edilen adalardan biri de Nergizcik Adası. 6.6 km2’lik bir yüzölçümü var. Bu saydığım hepsi Büyükada’dan büyükmüş değil mi ? Hem de bazıları 2-3 kat büyük. Üstelik kıyılarımıza Büyükada kadar yakınlar. İşgal edilen diğer adalarımızı da yazayım… Roma İmparatoru Sezar’ın 38 gün korsanlar tarafından esir alındığı meşhur Bulamaç Adası, Kalolimnoz Adası, Keçi Adası, Sakarcılar Adası, Koçbaba Adası, Ardacık Adası ve bu yıl işgal edilen Ardıççık Adası. Bir de Girit çevresinde hukuki statüsü belirlenmediği için Türk toprağı sayılan adalar var: Gavdos, Dhia, Gaidhouronisi, Koufonisi ve Dionisades Adası.

Peki Türk Hükümetleri adaların işgaline neden ses çıkarmadı ? Hatırlayın, 1990’larda Güney Kıbrıs AB müzakerelerine başladığında bize söz verilmişti. ”Kıbrıs sorunu çözülmeden Güney Kıbrıs’ı tek başına AB’ye almayacağız.” Ancak AB sözünde durmadı ve Mayıs 2004’te Güney Kıbrıs AB’ye alındı. Türkiye buna gereken tepkiyi göstermedi ve ödülü yıl sonunda AB ile müzakerelere başlayarak, ertesi yıl da aday olarak fazlasıyla (!) aldı. Ne Yunanistan ne de Güney Kıbrıs veto bile etmemişti adaylığımızı. Ardından Türkiye adaların işgaline de göz yumdu. Söz konusu adalar 2004’ten beri işgal ediliyor. Eşek ve Bulamaç Adası’nda inşaat faaliyetlerinin 2004 sonu itibariyle başladığı tespit edilmişti.

Son olarak bu yıl 11 Şubat’ta Ardıççık Adası’na Yunan helikkopteri düştü ve helikopterdeki askerler yaşamını yitirdi. İstanbul’da yayınlanan NOTAM (havacılara duyuru) ile bölgenin Türk bölgesi olduğu ve arama kurtarma çalışmalarının Türk yetkililerle yapılması gerektiği yazılmıştı. Ancak öyle olmadığı gibi 9 Mart’ta adada bir anma töreni bile düzenlendi. Yani kısaca bir adamızı daha Yunanistan’a kaybettik.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu durumu ”hukukun yorumlanması” şeklinde değerlendirmekten öteye gitmemiş, dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ise adaların fiili işgal durumunu kabul etmiş ancak adaların halen Türkiye’nin olduğunu ifade etmiştir.

Adaların Türkiye’ye ait olduğu 20. yüzyılın İngiliz ve Amerikan haritalarında da belirtilmiştir. Ayrıca Lozan Barış Antlaşması’nın 15. maddesinde sözü edilen 2 numaralı haritada da adaların Türk hakimiyetinde olduğu altı siyahla çizilerek gösterilmiştir. Söz konusu haritada Yunan ve İtalyan Adaları da altı kırmızı ile çizilerek gösterilmiştir. Yine 1943 yılına ait İngiliz haritasında, 1951 yılına ait Amerikan haritasında da adalar Türk toprağı olarak gösterilmiştir. Hal böyle iken daha fazla kanıta ihtiyaç var mıdır ?

ingiliz-haritasi-ege

Söz konusu adaların bizde olması demek adaların karasularının 3 mil olduğu düşünüldüğünde karasularımızın artması, Ege’de etkinliğimizin artması demektir. Ayrıca her adanın kendine ait ekonomik münhasır bölgesi de bulunmaktadır. Bu da o adaların etrafındaki ve üzerindeki doğal zenginliklerin bize ait olduğunu göstermektedir. Bilindiği üzere Ege’de ve özellikle Girit çevresinde petrol ve doğalgaz yatakları olduğu düşünülmektedir. Hatta Girit çevresinde çalışmalar başlamıştır. Adalarımızın işgaline göz yumarak bu fırsatları da geri tepmiş oluyoruz. ”Biz üç beş küçük ada için Yunanistan’la dostluğumuzu bozacak değiliz” diyenler olacaktır.

Unutmayın ki bizde tek çakıl taşı verilmez, Girit için Sultan Abdülaziz’in III. Napolyon’a söylediği sözleri unutanlar, İsmet Paşa’nın küçük bir ada yüzünden (Meis) Lozan’ı terkettiğini unutanlar, yani kısaca geçmişini unutanlar elbette adalarımıza gereken ehemmiyeti vermeyecektir…

lozan haritasi
Lozan Barış Antlaşması 2 Nolu Harita

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2016)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
01.08.2016 Suriye Son Durum Haritası | Harita: suriyegundemi.com
01.08.2016 Suriye Son Durum Haritası | Harita: suriyegundemi.com

[TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA]

Suriye ile ilgili geçen ayın önemli başlıkları:

– Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriyeli iki büyük muhalif birlik MYK ve SMDK başkanlarını kabul etti.

– Suriye Halep’te muhalifler rejimin kuşatmasını kırmak için operasyon başlattı.

– Suriye’deki en büyük muhalif gruplardan biri olan Nusret Cephesi, El Kaide’yle bağını kopardı ve “Şam Fethi Cephesi” adını aldı.

– İsrail, işgal altındaki Golan tepelerinden ilk kez Suriye’ye yardım gönderilmesine izin verdi.

– Suriye’de PYD’nin ‘başkent’ ilan ettiği Nusaybin’in karşısı Kamışlı’da, IŞİD’in bombalı saldırısıyla 60’dan fazla kişi öldü, 100’den fazla yaralı var.

– Fransa, Charles de Gaulle uçak gemisiyle birlikte bir deniz filosunu IŞİD ile mücadele için Ortadoğu’ya gönderme kararı aldı.

– ABD Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’deki Ahrar’uş Şam ile Ceyş’ül İslam gruplarını terörist olarak görmüyoruz.” diye güncel bir açıklama yaptı.

Kuşatma Altındaki Halep’te Son Durum Haritası & Güney Halep

Halep’te muhaliflerin kontrol ettiği bölge, rejim güçlerinin İDLIP-HALEP ikmal hattı olan Kastillo yolunu ele geçirmesiyle kuzeyden kuşatma altına girmiş oldu. Halep’in kuzeyindeki bu gelişmeden sonra muhalifler Halep’in güneyinde büyük bir operasyon başlattı ve birçok bölgeyi ele geçirdi. Halep’teki kuşatmayı güneyden kırmaya çalışan muhalif güçlerin 30-31 Temmuz ve 01-02 Ağustos günlerindeki ilerlemesi aşağıdaki haritada gösterilmiş. Aynı şekilde haritanın sağ alt köşesinde Halep’in genelinde son durum gösterilmişken, geniş haritada Halep güneyi çizilmiştir.

3 Ağustos 2016 | Halep Son Durum Haritası
3 Ağustos 2016 | Halep Son Durum Haritası

GÜNCELLEME: Muhalifler rejim kuşatmasını kırdı. Halep’te son durum:

Halep Son Durum
Halep’te Son Durum | Harita: 26 Ağustos 2016

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)/YPG Kuşatmasındaki Menbiç’te Son Durum Haritası

İki aydır süren Menbiç operasyonunda son durum; IŞİD’in kontrolündeki Menbiç’e operasyon düzenleyen Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısındaki YPG şehri hızlıca kuşatmaya aldı ve adım adım ABD’nin hava desteğiyle IŞİD’i şehirde kıskaca aldı. Şehrin kırsalla birlikte %70’inin SDG güçleri tarafından kontrol edildiği bildirilmişti. Ancak şehir savaşının sert geçtiği de yerel kaynaklar tarafından sıkça söylenenler arasında. Menbiç’te son durum haritası:

  • ABD öncülüğündeki koalisyon uçakları geçtiğimiz hafta 89 hava saldırısının 69’unu Menbiç’e SDG’nin ilerleyişine destek amaçlı yaptı.

GÜNCELLEME: Menbiç tamamen IŞİD’in elinden alındı.

30 Temmuz 2016 | Menbiç Son Durum Haritası
30 Temmuz 2016 | Menbiç Son Durum Haritası

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kolombiya Haritası: Örgütlerin Etkin Olduğu Bölgeler

Kolombiya’da silahlı örgütler ve uyuşturucu çeteleriyle mücadele eden güvenlik güçleri tamamen ülkenin genelinde kontrolü sağlamaya çalışmaktadır. Uyuşturucu çetelerinin yanında silahlı gruplarında uyuşturucudan milyon dolarlar kazandığı bilinen ülke, 2013 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dünyadaki en büyük kokain üreticisi olarak açıklamıştı. (O tarihten günümüze en büyük kokain üreticisi ülke Peru’dur.)

Kolombiya’daki en büyük silahlı örgütler FARC ve ELN’ye karşı ordunun mücadelesi devam ederken, ülkedeki uyuşturucu çetelerine karşı da artık polisle birlikte ordunun da mücadele edeceği bildirildi. Geçtiğimiz mayıs ayında Kolombiya Savunma Bakanı Luis Carlos Villegas, uyuşturucu çeteleriyle savaşa ordunun da katılacağını ve çetelere karşı bomba kullanılacağını açıklamıştı.

FARC, ELN ve Clan Usuga çetesinin etkin olduğu bölgeler ve Kolombiya haritası..

kolombiya haritası

FARC

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC veya FARC-EP) Marksist-Leninist bir örgüttür ve 1960’lı yıllardan günümüze ülkede silahlı bir şekilde faaliyet göstermektedir. Kolombiya’nın en büyük örgütü FARC’ın şuanda 8 bin kadar militanı olduğu düşünülüyor. Örgüt geçtiğimiz ay Kolombiya hükümetiyle ateşkes konusunda anlaştı ve aşamalı olarak silah bırakacağını duyurdu. (FARC-Kolombiya barışı)

ELN

1964’ten beri faaliyet gösteren Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Marksist bir örgüttür. 1.500 militanı olduğu düşünülen örgütün ideolojik olarak FARC’tan ayrılan yanı ise ortodoks marksizm geleneğini taşımasıdır. FARC’tan sonra ülkedeki en büyük ikinci silahlı örgüttür.

Clan Usuga

FARC ve ELN gibi silahlı örgüt olmayan Clan Usuga, Kolombiya’daki en büyük uyuşturucu çetesidir. Daha çok ülkenin kuzeybatısı ve Panama sınırında etkili olan örgüte karşı Kolombiya güçlerinin operasyonları halen sürmektedir.

Kaynak: StratejikOrtak.com