Dyt. Elvan Odabaşı: Çocuklarımızın Çoğu Okulda Aç

Stratejik Ortak ekibi olarak bugüne kadar yayın politikamız ağırlıklı olarak dış politika, tarih ve uluslararası ilişkiler alanlarıydı. Ancak bu alanları değerlendirirken zamanla gördük ki ulusları yükselten ve düşüren birçok yan etmen var. Salt tarih, askeri kapasite ve diplomasi her şeyi açıklamaya yetmiyor. Sanat, spor, bilim, sağlık alanları ne kadar gelişmiş, iyi ve üretkense sistemi yöneten insan da bir o kadar yüksek kapasiteye çıkıyor. Örneğin, beslenme erken yaşlarda ne kadar yeterli ve güçlü ise fiziksel ve zihinsel kapasite ilerleyen zamanlarda o kadar yukarı çıkıyor. Biz de Stratejik Ortak ekibi olarak bu düşüncemiz doğrultusunda yeni bir içerik bölümü oluşturmaya karar verdik.

Stratejik Ortak’ın farklı alanlardan çok kıymetli konukları ağırlayacağı yeni içeriği olan “Stratejik Ortak – Aktüel” bölümünün ilk konuğu kıymetli hocam ve aynı zamanda mentorum Dyt. Elvan Odabaşı.

Elvan Odabaşı; yaptığı işler, üstlendiği sosyal sorumluluk projeleri ve vizyonu ile alanının en değerli isimlerinin başında geliyor. Kendisine bu içerikten bahsedip röportaj talebimizi ilettiğimizde “çocuklar için” bir şeyler yapabilme arzusu ile hiç düşünmeden kabul etti. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz. Stratejik Ortak ekibi olarak bu röportajın bir sonraki aşamasının bir “sosyal sorumluluk projesi” haline gelmesini umut ediyoruz.

Şimdi “Geleceğimizin Teminatı Çocuklarımızın Beslenmesi” konulu röportaja geçelim. Keyifli okumalar.

Türkiye’de 5 yaş altı çocukların % 17’si yani yaklaşık 1 milyona yakın çocuk akut yetersiz beslenme yaşıyor, yani çocuklar ihtiyaç duydukları besinleri alamadığı için gelişemiyor. Bu yaş grubu çocuklarda ideal ve kaliteli beslenme nasıl olmalıdır?

Bir çocuğun beslenme yetersizliği ile karşılaşması sadece 0-5 yaş arası olarak değerlendirilmemeli. Beslenme anne karnında başlayan fizyolojik ve sosyal temel bir ihtiyaç ve ne yazık ki akut beslenme yetersizliği olan bu nüfus, aslında bu ülkenin sosyoekonomik dezavantajlı nüfusudur,

O evde o çocuk anne karnından itibaren yetersiz besleniyordur. Çünkü anne de aile de yetersiz besleniyordur.

Bugün beslenememe mevzusu ne yazık ki sadece bu coğrafyanın değil tüm dünyanın gıdanın eşit erişebilmesi ile ilgili doğru politikaların yürütülememesinin trajik sonucudur.

Ülkemiz nezdinde bunu değerlendirdiğimizde biz komşusu aç iken tok yatamayan, bir lokma ekmeğini bin parçaya bölen bir toplumsal karaktere sahip iken bu konunun bu kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olması toplumun her kesimin sağlıklı ve refah yaşaması adına kritik bir konudur.

Bugünün açlık ve besinden yoksun ve yoksul kalınmasının en önemli nedeni gelir adaletsizliğidir. Açlığın nedeni bugün yokluk değil yönetilemeyen ve adil dağıtılamayan varlık mevzusudur. Özellikle hamile ve emzikli kadınların ve 0-5 yaş arası çocuğa sahip tüm ailelerin beslenme konusunda hem danışmanlığa hem de desteğe ihtiyacı vardır. Bu noktada önerim kesinlikle aile beslenme danışmanlığının her mahallede aktif olarak kurulması ve yönetilmesidir.

Geleceğimizin teminatı olan öğrencilerimizin İlkokul seviyesinde %14.9, orta okulda % 19.8 ve lise düzeyinde %  13.2 ile olması gereken kilonun altında görünüyor. Özellikle devlet okullarını baz aldığımız zaman kantinde sunulan yiyecek içecekler son derece sağlıksız olarak nitelendiriliyor. Okul çağındaki bu çocuklarımızı sınıf sınıf değerlendirirsek özellikle okulda bulundukları süre içinde öğünleri nasıl olmalıdır?

Okul çağı çocuklarının beslenme konusu çok ayrı ve trajik bir konu ne yazık ki. Bir grup çocuğumuz ekonomik anlamda gıdaya ulaşamayıp açlık çekerken diğer grup çocuklarımız ulaştıkları gıdaların içerikleri nedeni ile açlık çekiyorlar. Okul kantinlerinde bulunacak gıdaların mevzuatı başlı başına değiştirilmeli.

Özellikle çocuk beslenmesinin gelir adaletsizliğinden etkilenmemesi için okul gıdasının erişilebilirliği ve besleyiciliği üzerine projeler yürütülmelidir. Devlet okullarında okuyan ve kırsalda bulunan çoğu çocuğumuz okul saatleri içerisinde ne yazık ki gıdaya ulaşamıyor, net ifade ile aç karınları ile öğrenmeye ve büyümeye çalışıyorlar. Yani çocuklarımızın çoğu okulda aç. Oysaki günlük kalori ihtiyaçlarının en az yarısını okulda karşılıyor olmaları gerekiyor ve bu besinlerin besin değerleri ve özellikle protein içeriklerinin çocukların büyüme ve gelişmeleri destekliyor olmalı. Özellikle okul çağında çocuğu olan dezavantajlı ailelerimiz için okul beslenme fonu tarzında bir planlamanın yapılmasını çok önemsiyorum.

Çocuklar hepimizin çocukları ve bu memleketin geleceği. Bugün 0-18 yaş arası beslenme mevzusu devlet eliyle planlanmalı ve takip edilmelidir. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, ara atıştırmalıklar ve temiz içme suyuna ulaşım okulda rahatlıkla yönetilebilecek öğünler olarak tasarlanmalı. Bu uygulama okul beslenme karnesi olarak planlanabilir ve bu karne üzerinden çocuklarımızın beslenme, sağlık ve okul başarısı ilişkileri takip edilebilir.

Uluslararası arenada bilim, sanat ve spor alanında ülkemiz rekabette geride kalıyor. Bundan tabii ki uygun altyapı, sunulan imkânlar ve tesisleşmenin de etkisi olsa da beslenmenin de çok önemli bir etkisi olduğu araştırmalarda ortaya çıkmaktadır. Öğrencilerimizi bu üç kategoride sınıflandıracak olursak bu öğrencilerimizin öğünleri ve beslenmeleri nasıl düzenlenmelidir?

Şöyle net bir çatı planlamakta fayda var. 0-18 yaş arasındaki sürecin beslenme ile ilgili doğru yönetimi çocuklarımızın hem okul hayatında hem de sosyal hayatında iyi ve başarılı olmasını sağlayacaktır.

Bilim, sanat ve spor alanında başarı göstermek için bedensel iyilik hali ve bunun ruhsal ve zihinsel performansa yansıyışını yönetmek gerekir. Bu da gerçekten tabağın bütünlüğü, yeterliliği, dengesi ve içeriğinin kalitesi ile ilişkilidir. Ayrıca bu alanlardaki başarıyı desteklemek için çocuklarımızda sıklıkla gördüğümüz D vitamini, demir, çinko gibi vitamin mineral eksiklerinin de giderilmesi gerekmektedir.

Benzer beslenme kültürüne sahip olduğumuz İtalya ile ülkemizi kıyasladığımız takdirde belli  farklar ortaya çıkıyor. Mesela pizza ve makarna türü karbonhidrat sıkça tüketilmesine rağmen iki ülke insanı arasındaki fiziksel fark nasıl oluşuyor?  Kullanılan ürün kalitesi (un) ve spor bu farkın oluşmasında ne kadar etkilidir?

Bu coğrafya buğdayın yeşerdiği ve medeniyetin tüm dünyaya doğduğu coğrafya; nice savaşlar, göçler, afetler, salgın hastalıklar ve dahası toprağının cömertçe sunduğu gıdalarla geçirdi ve bugünlere geldi.

Bugün bu coğrafya hala endemik çeşitliliği ve tarım ve hayvancılık ürünleri ile gerçekten dünyada örnek gösterilen bir coğrafya. Peki sorun ne?

Sorun çevresel kirliliğin gıdalara yansıyışı ve tarımsal ilaç uygulamalarındaki kontrolsüzlük. Ve ortaya çıkan ürünün işlenmesi ve tabağımıza gelinceye kadar süreçte geçirdiği aşamaların yeni dünya ihtiyaçlarına göre tekrar tasarlanmamış olması.

İki ülkenin birbirinden farklı bedensel ve sağlık özelliklerinin olmasını sadece beslenme ile ilişkilendirmemek gerekiyor ve fakat ilişkili olan kısma şu detayı eklemek gerekiyor yeni dünyanın gıdaları yeni nesil gıda teknolojileri ile zenginleştirilmeli sanırım biz bu konuda biraz geç kaldık.

Gıda sanayimize yapılması gereken teknolojik yatırım gelecekte yaşanacak gıda krizlerine kendi coğrafyamızdan çözüm üretmek için önemli. Bu noktada çocuklarımız ile ilgili özellikle unda, ekmekte, makarna da yapacağımız protein ve vitamin ve mineral zenginleştirilmesi çok önemsiyorum.

Un, zenginleştirme yapabileceğimiz en kıymetli ham maddemiz,

Şöyle bir ekmek düşünün. İçine köfte koyamayan çocuğum için, içinde protein ve demir zenginleştirmesi yaptığım bir ekmek. Hepimizin meselesi, gelecek nasıl beslenecek olmalı.

Yetişkin insanlarımızda son yıllarda artış gösteren obeziteve diyabet gibi hastalıkların esas sebebi nedir? Beslenme bu hastalıklarda ne kadar etkilidir?

Evet, Türkiye hızla şişmanlayan bir ülke. Bunun temel sebeplerinden birisi hareketsizlik Ve o hareketsizliğe rağmen kontrolsüz yeme davranışı. Belki de burada benden çok ekmek yiyoruz, çok şeker tüketiyoruz, çok yağlı besleniyoruz gibi tek bir beslenme cevabı bekliyorsunuz ve fakat obezite ve diyabetin nedeni çok daha karmaşık ve çok etkenli.

Ve Türkiye’de obezite kadar diğer taraftan gizli bir açlık da söz konusu. Bunu çok net belli başlı vitamin ve minerallerin yetersizliği ile ifade edebiliyoruz. Türkiye D, Demir, Çinko, B12 ve folik asit konusunda talihsiz bir tabloya sahip. Bu vitamin ve minerallerin düşüklüğü metabolik ve immün sistem açısından dezavantajlı olmamıza sebebiyet veriyor.

Diğer taraftan son 36 aydır artan gıda enflasyonu kaliteli protein kaynakları yerine daha fazla karbonhidrat grubu besinlere yönelmemize neden oluyor. Tabaktaki karbonhidrat, protein ve yap dengesi ve o tabağın yeterliliği ve doyurucu kapasitesi kilo yönetimi açısından kritik bir konu.

Bugün artan protein maliyeti hem kurumlarda hem ev içerisindeki tüketimde ihtiyacımız olan enerjiyi daha fazla karbonhidrattan karşılamamıza neden oluyor. Et, tavuk, balık, yumurta, peynir artık lüks besinler sınıfına girmeye başladı. Bu durumda obezite ve diyabet açısından önemli bir risk. Diğer taraftan uyku sürelerinin kısaldığı, uzun ve stresli çalışma saatlerinin arttığı, çevresel kirlilik maruziyetinin arttığı bir ülkeyiz.

Kısacası;

  • Hareketsiz bir toplumuz
  • Uykusuz bir toplumuz
  • Stresli bir toplumuz
  • Gıda enflasyonu yüksek bir toplumuz
  • Gıda ve sağlık okur yazarlığı konusunda yeterli eğitime sahip olmayan bir toplumuz

Okullarda, iş yerlerinde ve diğer tüm kurumlarda ideal beslenmenin oluşturulabilmesi için ne gibi çalışmalar yapılmalı? Diyetisyenlerin bu organizasyondaki rolü ne olmalıdır?

Öncelikle her kurumun beslenme ihtiyaçları farklı farklı değerlendirilmeli. Bugün hala kurum beslenmesinde masa başında oturarak çalışana şirket içerisinde aktif temizlik görevi yapan ile aynı kaloride beslenme menüsü sunuyoruz. Beslenme ihtiyacı kurum içinde bile departmanlara göre farklılık göstermekte. Bu da şu anlama geliyor kurumları farklı değerlendirmenin yanı sıra kurum içerisinde de farklı beslenme ihtiyaçlarına göre bir planlama yapılmalı. Bu noktada ilk tavsiyem kurum beslenme danışmanlarının planlanması, kurumların sağlık, beden ağırlığı haritalarının bu beslenme danışmanları tarafından çıkarılıp yönetilmesi.

Kurumlara hizmet içi verilen eğitimlerin içerisine mutlaka kendine nasıl bir beslenme bakımı vermesi gerektiği konusunda eğitim başlıkları eklenmeli. Okul konusu bambaşka bir şekilde ele alınmalı. Beslenmenin uygulamalı eğitiminin verileceği en önemli çatı okul. Bu bağlamda okullarımızda bulunacak beslenme öğretmenlerimiz(diyetisyenlerimiz)  çocuklarımızın temelden gıda ve beslenme alanında donanımlı okur yazar olmalarını sağlayacak ve okullarımızın kendi lokalinde beslenme çözümü üretmesi için daha hızlı ve aktif çözümler üretebilecek.

  • Her okulun bir beslenme uzmanı olmalı,
  • Her kurumun bir beslenme uzmanı olmalı,
  • Ve her ailenin bir beslenme danışmanı olmalı,

Çocuğumuz, annemiz iyi beslenirse gelecek iyi gelecek…

COP29 Sonrası Uluslararası Taahhütlerin Geleceği

COP (Conference of the Parties), Taraflar Konferansı anlamına gelir. Bu konferans, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) taraf olan ülkelerin temsilcilerini bir araya getiren yıllık bir zirvedir.

  • 1. Politika Geliştirme: COP, taraf ülkeler arasında müzakereler yürüterek iklim değişikliğiyle
    mücadele politikalarını oluşturur ve günceller.
  • 2. Paris Anlaşması’nın Takibi: 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması’nın uygulanmasını
    izlemek ve bu kapsamda karbon emisyonlarını azaltma taahhütlerini değerlendirir.
  • 3. Küresel Finansman: İklim değişikliğinin etkilerinden en çok zarar gören gelişmekte olan
    ülkelere mali destek sağlanması için fonların düzenlenmesini sağlar.
  • 4. Bilimsel Raporların Değerlendirilmesi: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC)
    yayımladığı raporlar temel alınarak, bilimsel bulgular ışığında politikalar geliştirilir.
  • 5. Taraf Ülkeler Arasında Koordinasyon: Avrupa Birliği ve 197 taraf ülkenin temsilcileri
    arasında iş birliğini teşvik etmek ve ortak çözümler geliştirmek için bir araya gelir.
  • 6. Emisyon Azaltma Hedefleri: Küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırma hedefi
    doğrultusunda, ülkelerin emisyon azaltma taahhütleri incelenir ve artırılmaları teşvik edilir.

COP29 ve Türk Dünyası

COP, küresel iklim krizini çözmek için en önemli diplomatik platformlardan biri olarak kabul edilir. Her yıl farklı bir ülkede düzenlenir ve hem hükümetler hem de sivil toplum kuruluşları tarafından yakından takip edilir. COP29’a ev sahipliği yapma kararının Azerbaycan’a verilmesi, küresel bir felakete dönüşmüş iklim değişikliği sorununa çözüm bulma çabalarına dünya toplumunun gösterdiği ilginin bir tezahürüdür. Azerbaycan’a uluslararası arenada duyulan bu büyük güven, 6 Temmuz’da Şuşa’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) üye ülkelerin devlet başkanlarının gayriresmî Zirve toplantısında da yüksek takdirle değerlendirildi.

Hatırlatmak gerekir ki, Şuşa Zirvesi’nde Türk Devletleri Teşkilatı’nın faaliyetlerinin geliştirilmesi için önemli kararlar alındı. Zirve kapsamında kardeşlik bağlarının daha da derinleştirilmesi yönünde atılan önemli bir adım olarak Karabağ Bildirisi imzalandı.

Büyük önem taşıyan bu belgede şu ifadeler yer aldı: “2024 yılı 11-22 Kasım tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) Taraflar Konferansı’nın (COP29) 29. oturumuna ev sahipliği yapma konusunda Azerbaycan Hükûmeti’ne başarılar diliyor ve Konferans’ın taraflarının beklentileri doğrultusunda COP29’un somut sonuçlara ulaşmasında Azerbaycan’ın kararlı çabalarını destekliyoruz”. [COP29-un Azərbaycanda keçirilməsi türk dünyası üçün tarixi hadisədir]

Ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bakü’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (COP29) Taraflar Konferansı’nın 29. oturumunda yaptığı konuşmada COP31 için ev sahipliği girişimini yapmış ve bu adaylığa destek veren ülkelere teşekkür ederek demiştir: “Diğer ülkelerden de destek bekliyoruz”. [Türkiyə COP31-ə ev sahibliyi üçün müraciət edib]

COP29 ve Çifte Standartlı Politikalar

Bakü’de gerçekleşen COP29 zirvesi, küresel sorunlara yönelik çifte standartlı politikaları açıkça ortaya koyarak uluslararası toplumda önemli bir etki yarattı. Özellikle Batılı ülkelerin, başta Kanada, Fransa ve Avrupa Birliği’nin, bu konudaki tutumları uzun yıllardır sürdürülebilir kalkınma ve küresel çevre sorunlarının çözümünde ciddi engeller oluşturmuştur.

Zirve, bu politikaları ifşa etmekle kalmamış, aynı zamanda önde gelen ülkelerin sorumsuz ve yıkıcı yaklaşımlarını dünya kamuoyunun dikkatine sunmuştur. Küresel ısınmaya karşı mücadele ve ekolojik krizden çıkış, insanlık için bir numaralı önceliktir. Bu bağlamda, gelişmiş ülkelerin kaynaklarını gelişmekte olan ülkelere aktarması ve yeşil ekonomiye geçişi desteklemesi büyük önem taşımaktadır. 1992 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında, gelişmiş ülkelerden finansman sağlanması öngörülmüş olmasına rağmen, bu taahhütlerin büyük ölçüde yerine getirilmediği görülmektedir.

Örneğin, gelişmiş ülkeler 2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar sağlama sözü vermiş olsalar da, bu miktar hiçbir zaman tam anlamıyla karşılanmamıştır. 2020 yılı itibarıyla yalnızca 83,3 milyar dolarlık bir kaynak toplanmıştır. İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli’nin (IPCC) son raporu, bu finansman eksikliğinin 2030’a kadar ciddi şekilde artması gerektiğini ve yıllık 2-3 trilyon dolar düzeyine ulaşması gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak Batılı ülkelerin, özellikle Fransa’nın ve diğer bazı aktörlerin yıkıcı politikaları bu hedeflerin gerçekleştirilmesini engellemektedir.

Fransa’nın COP29’u itibarsızlaştırmak için sistematik bir çaba gösterdiği de aşikardı.
Intelligence Online adlı istihbarat ajansının raporlarına göre, Fransa’nın Havas lobicilik şirketi, zirveye yönelik algı operasyonları düzenlemiştir. Avrupa’da yürütülen bu kampanyalarda, zirvenin petrol üreticisi bir ülkede düzenlenmesinin kabul edilemez olduğu öne sürülmüş ve insan hakları ile ilgili konular gündeme getirilerek zirvenin boykot edilmesi için çeşitli ülkeler üzerinde baskılar oluşturulmuştur. Fransa’nın yanı sıra, Avrupa Birliği liderleri ve bazı uluslararası STK’lar da COP29’un başarısız olması için çaba göstermiştir. Bu çabalar, zirveye katılımı engellemek ve etkinliğin hedeflerine ulaşmasını sekteye uğratmak için çeşitli siyasi ve medya kampanyaları şeklinde gerçekleştirilmiştir. Aynı şekilde, Hindistan gibi ülkelerin de zirvenin sonuçsuz kalması için faaliyetlerde bulunduğu belirtilmiştir.

COP29’un sonuçsuz kalmasına neden olan bu tür yıkıcı faaliyetlere rağmen, zirve sırasında birçok çevreci aktivist gelişmiş ülkeleri daha büyük mali kaynaklar sağlamaya çağırmıştır. Zirve koridorlarında “Kötü bir anlaşmadansa anlaşmamak daha iyidir” ve “Fosil yakıtları durdurun” gibi sloganlar eşliğinde protestolar gerçekleştirilmiştir. Bu gösteriler, iklim finansmanının trilyon dolar seviyesine çıkarılması gerektiğini bir kez daha gündeme taşımıştır. Ancak bu gelişmelere rağmen, COP29, küresel çevre sorunlarına yönelik gerçek çözümlerin bulunması ve siyasi ilişkilerin bu tür etkinliklerden uzak tutulması gerektiğini göstermiştir. Bu bağlamda, gelişmiş ülkelerin sorumluluk alarak küresel çevre krizinin çözümüne aktif katkı sağlaması gerektiği bir kez daha vurgulanmıştır. COP29 zirvesi, küresel sorunların çözümüne yönelik çabaların önündeki engelleri açıkça ortaya koymuş ve dünya liderlerini sorumluluk almaya çağırmıştır. Ancak, bu çağrının ne ölçüde karşılık bulacağı, gelecek COP toplantılarında ve uluslararası toplumun ortak çabalarında netleşecektir.

Küresel Ölçekte Önemli Başarılar ve Azerbaycan’ın Rolü

Hem Batı ülkeleri hem de bazı Asya devletleri ekolojik bir dünyaya geçiş için maddi kaynak
ayırmak istememekte ve çeşitli bahanelerle taahhütlerinden kaçınmaktadır. Buna rağmen, Bakü’de düzenlenen COP29’da uzun müzakereler sonucunda önemli sonuçlara ulaşıldı. Gece
saatlerinde gerçekleştirilen COP29’un nihai genel oturumunda, 2035 yılına kadar her yıl en az 300 milyar dolar fon ayrılması taahhüdünü de içeren, iklim değişikliği ile mücadeleye ilişkin anlaşmanın nihai versiyonu onaylandı. Bu miktar, önceki 100 milyar dolarlık hedefe kıyasla önemli ölçüde daha yüksektir. Müzakereler gergin bir atmosferde geçti ve son ana kadar bir uzlaşıya varılıp varılamayacağı belirsizdi. Bazı ülkeler, finansman miktarının daha da artırılmasında ısrar etti. Ancak sonunda 300 milyar dolarlık taahhüt üzerinde uzlaşma sağlandı ve bu durum, iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi adına önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.

COP29’un nihai genel oturumunda ayrıca Paris İklim Anlaşması’nın 6.2 ve 6.4 maddeleri onaylandı. Bunun yanı sıra, Zarar ve Kayıplar Fonu’nun tam olarak faaliyete geçmesiyle ilgili tarihi bir karar alındı. Bu fonun amacı, iklim değişikliğinin etkilerine en hassas olan ülkelere finansal destek sağlamaktır ve şu an fonun desteği 750 milyon dolardır. Ayrıca, “COP29’un başarılı bir şekilde organize edilmesinden dolayı Azerbaycan hükümetine ve Azerbaycan halkına teşekkür” içerikli bir karar taslağı kabul edildi. Bakü’de 30 yıllık bir uyuşmazlığa son verildi. COP tarihinde ilk kez Azerbaycan’da düzenlenen COP29’da elde edilen tarihi başarı, Paris İklim Anlaşması’nın 6. maddesinin tamamen uzlaşıya varılması oldu. COP29 başkanlığının temel önceliklerinden biri olan yüksek etkili karbon piyasaları konusunda önemli bir sonuç elde edilmesi de dikkat çekicidir. 6. madde, iklim hedeflerine ulaşmak için iş birliği yapan ülkeler arasında güçlü ve şeffaf karbon piyasalarının oluşturulmasını öngörmektedir.

Bu piyasaların, ülkelerin ulusal iklim planlarını (NDC) uygulama maliyetlerini yıllık 250 milyar dolara kadar azaltması beklenmektedir. Bu karar, gelişmekte olan ülkelere yönelik yabancı yatırımların artmasıyla sonuçlanabilir. Kömür santrallerinin kapatılması, rüzgar santrallerinin inşası ve ormanların oluşturulması gibi projeler bu kapsamda değerlendirilebilir. COP tarihinde ilk kez 76.000’den fazla kişi etkinliklere çeşitli şekillerde katılım sağlamıştır. Çoğu ülkenin liderleri, cumhurbaşkanları, başbakanları veya bakanlarının yanı sıra, 2.200’e yakın sivil toplum kuruluşundan 10.000’in üzerinde temsilci ve birçok alanda dünya çapında tanınmış isimlerin Bakü’de yer alması, etkinliğin ne kadar yüksek bir standartta organize edildiğinin göstergesidir.

Bu etkinlik sayesinde Azerbaycan, uluslararası imajını daha geniş bir coğrafyaya taşımıştır. Konferans yalnızca iklim değişikliğiyle ilgili güncel meselelerin tartışıldığı bir platform olmakla kalmamış, aynı zamanda ülkelerin haklı seslerini duyurmaları ve ortak iş birliği ağları oluşturmaları açısından da büyük önem taşımıştır. COP29’da Azerbaycan, küresel sorunların çözümünde yalnızca söylemde değil, eylemde de aktif bir katılımcı olduğunu kanıtlamış ve çoğu devlet tarafından güvenilir bir ortak olarak kabul edildiğini bir kez daha teyit ettirmiştir. [COP29-da Azərbaycan qlobal problemlərin həllində fəal iştirakçı olduğunu sübut etdi ŞƏRH]

Sonuç

11-23 Kasım tarihleri arasında Bakü’de düzenlenen COP 29’un elde ettiği başarılar,
Azerbaycan’ın kararlı çabaları sayesinde mümkün olmuştur. Bu konferans, sadece Azerbaycan için değil, tüm dünya için bir dönüm noktası olma özelliği taşımaktadır. Gelecek yıllarda bu tür organizasyonlar için bir örnek teşkil eden Bakü, küresel meselelerin çözümünde liderlik rolü üstlenmeye devam edecektir.

Yararlanılan Kaynaklar
  • COP29-da Azərbaycan qlobal problemlərin həllində fəal iştirakçı olduğunu sübut etdi ŞƏRH,
    son güncelleme, 24 Kasım, 2024, https://azertag.az/xeber/cop29_da_azerbaycan_qlobal_problemlerin_hellinde_feal_istirakchi_oldugunu_subut_etdi__serh-3300560?fbclid=IwZXh0bgNhZW0CMTEAAR1w8MkCSlvA-
    clQjCmjr6dXj3BAdoMBZU6fJ8IQWLo3mZqr_F7tmfScF9M_aem_fXI8wlEkPFK-
    YvFYjojv2w
  • COP29-un Azərbaycanda keçirilməsi türk dünyası üçün tarixi hadisədir, son güncelleme, 11 Temmuz, 2024, https://www.azerbaijan-news.az/az/posts/detail/cop29-un-azerbaycanda-
    kecirilmesi-turk-dunyasi-ucun-tarixi-hadisedir-1720647380
  • Türkiyə COP31-ə ev sahibliyi üçün müraciət edib, son güncelleme, 12 Kasım, 2024,
    https://report.az/region-xeberleri/turkiye-cop-31-e-ev-sahibliyi-ucun-muraciet-edib/

 

“Dünyanın 184 Ülkesinde 150 Bin Türkiye Mezunu Bulunuyor”

Stratejiortak.com editörlerinden Muzaffer Çitçi’nin röportajı için Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar (YTB) Başkanı Abdullah Eren’in kaleminden verilen yanıtları siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Yurtdışı Türkler ve Yumuşak Güç

  • “YTB” kısaltmasıyla tanınan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, yurtdışındaki Türkler ve akraba topluluklarla bağları güçlendirmek adına hangi önemli faaliyetleri yürütmektedir?

YTB, Türkiye Cumhuriyeti’nin diaspora kurumudur. Görev ve sorumluluklarının ana gövdesini, çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurtdışında yaşayan 7 milyon vatandaşımız teşkil etmektedir.

Tüm ülkeler gibi Türkiye de diasporadaki vatandaşlarının haklarını, kültürlerini ve anavatanlarıyla olan bağlarını korumak hususlarında onlara destek olmaktadır. Bu doğrultuda bizzat proje ve faaliyetler üstlenmekle birlikte, diğer kurum ve kuruluşlarımız arasında koordinasyon işlevini de görmektedir.

Yurtdışındaki vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki haklarının korunması, ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukî varlıklarının güçlendirilmesi, kültürel kimliklerinin muhafaza edilmesi, anavatanları Türkiye ile bağlarının güçlendirilmesi, ülkemizdeki hizmetlere azami ölçüde erişimlerinin sağlanması ve gençlerin kendilerine güvenlerinin tahkim edilmesi, Başkanlık olarak yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik faaliyetlerimizin temel çerçevesini oluşturmaktadır.

Bu doğrultuda yürüttüğümüz ve hâlâ yürütüyor olduğumuz çok sayıda projemiz bulunmaktadır. Aile ve sosyal çalışmalardan, eğitim ve Türkçe temalı çalışmalara, insan hakları ve hukuk alanlarından kültürel hareketlilik, iletişim ve savunuculuk alanlarına kadar Türk diasporasını ilgilendiren farklı alanlarda projeler yürütüyoruz.

Diğer taraftan, köklü tarih ve kültürünün geniş bir coğrafyada izler bıraktığı bir ülke olarak, ortak bir tarihi ve kültürel geçmişe sahip olduğumuz soydaş ve akraba topluluklarımızla da bağlarımızı muhafaza edip geliştirmek, ortak kültür mirasımızı yüceltip iş birliklerimizi artırmak gayesiyle pek çok faaliyet gerçekleştirmekteyiz.

Birlikte kalkınma, ortak gelecek inşası ve yardımlaşma anlayışıyla, özellikle genç nesillere ağırlık verilerek yürütülen faaliyetlerimiz, eğitim destekleri, kültürel hareketlilik ve ortak akademik araştırmaların yanı sıra akademi dünyasının da faydalanacağı eserler neşretme çalışmalarından teşekkül etmektedir.

Son olarak YTB olarak faaliyetlerimizin önemli bir kısmını da uluslararası öğrenci hareketliliği bağlamındaki çalışmalarımız oluşturmaktadır. Ülkemizin küresel markası hâline gelen “Türkiye Bursları” programını yürüten Başkanlığımız, her yıl dünyanın belli başlı “tüm” ülkelerinden belirli kriterleri karşılayabilen başarılı yükseköğretim seviyesindeki öğrencileri ülkemize davet etmekte olup, hem üniversitelerimizin uluslararasılaşmasını desteklemekte hem de eğitim üzerinden küresel bir işbirliğine kapı aralamaktadır.

Bu kapsamda özellikle sayıları 150 binin üzerindeki Türkiye Mezunlarımızla yürüttüğümüz müşterek çalışmaların da ekonomik, sosyal ve kültürel pek çok farklı alandaki ikili ilişkilerimize oldukça önemli katkıları bulunmaktadır.

  • Son dönemde sıklıkla duyduğumuz “yumuşak güç” kavramı, uluslararası ilişkilerde önemli bir yer tutuyor. Peki, YTB’yi diğer devlet kurumlarından ayıran en önemli özellik nedir ve bu özellik, Türkiye’nin yumuşak güç stratejilerine nasıl katkı sağlar?

Faaliyetlerinde aynı sahadaki diğer tüm kurum ve kuruluşlarımızla yakın iş birliği içinde bulunan Başkanlığımız, “yumuşak güç” kavramının ete kemiğe bürünmüş hâlidir diyebiliriz. Çünkü, diğer ülkelerin hak ve hukukuna tam riayet göstermekle birlikte, faaliyetlerimizin neredeyse tamamını doğrudan insana dokunan ve toplumsal alandaki iş birliklerine odaklanan bir anlayışla gerçekleştiriyoruz. Özellikle “kardeş topluluklar” olarak addettiğimiz topluluklarla aramızdaki müşterek tarihî bağları ve kültürel mirası ihya etmeye odaklanıyoruz.

Nasıl ki diplomatik ilişkilerin temel aktörleri devletler ise; yumuşak gücün temel sahası toplum, aktörleri ise “insan”dır. Pek tabi ki ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi bağlamında pek çok ülke ve kurumsal yapıyla memnuniyet verici temaslarımız ve diplomatik düzeyde iş birliklerimiz mevcuttur. Ancak çalışmalarımızın büyük çoğunluğunun toplumsal alanda ve toplumsal olana yöneliyor olması bile “yumuşak güç” kavramıyla ilişkilendirilmeye yeter bir muhteviyat oluşturmaktadır.

Bizler, içinde yaşamak istediğimiz bir dünyanın koşullarını adeta faaliyetlerimize yansıtmaktayız. Şayet dayanışma ve yardımlaşma içinde bir dünya istiyorsak, hem yurtdışı vatandaşlarımız hem de kardeş topluluklarımız söz konusu olduğunda dayanışma ve yardımlaşmayı öne çıkaran projeler geliştirmeye çabalıyoruz. Veya yüksek eğitimin bir hak olduğuna inanıyorsak, Türkiye Bursları sayesinde eğitimde küresel bir fırsat eşitliği oluşturmaya çalışıyoruz.

Kamu diplomasisi alanında, dünyanın bu kadar çok yerinde aynı anda faaliyette bulunan az kurum vardır. Yumuşak güç perspektifinden bakıldığında, tüm bu hususların YTB’yi müstesna bir yere oturttuğunu söyleyebiliriz.

Diaspora Kurumları Arasında İş Birliği

  • Dünyanın dört bir yanında, kendi toprakları dışında yaşayan azınlık grupları, bulundukları ülkelerde güçlü diasporalar ve lobiler kurarak etkili bir siyasi güç oluşturabiliyor. Diğer ülkelerin diaspora kurumlarıyla iş birliği yapıyor musunuz?

Ülkemiz diaspora konusunda epey bir mesafe almıştır ve 2010 yılında YTB’nin kurulmasıyla birlikte bu alandaki faaliyetlerimiz büyük ivme kazanmıştır. Hızımızı artırmak ve tecrübelerimizi karşılıklı olarak aktarabilmek için soydaş ve akraba topluluklarımızla önemli çalışmalar içindeyiz. Bu anlamda pek çok ülkenin diaspora kurumlarıyla ortak mutabakat anlaşmaları imzalıyor, kurumsal düzeyde tematik iş birlikleri yürütüyoruz. Diaspora alanındaki ikili iş birliklerimizin yanı sıra çok taraflı iş birliklerine de önem veriyoruz. Bu anlamda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çatısı altındaki ülkelerin diaspora kurumlarıyla iş birliklerimizden bahsedebiliriz. TDT Diaspora Forumları düzenledik. TDT Diasporadan Sorumlu Bakanlar / Kurum Başkanları 6. Toplantısı henüz geçtiğimiz günlerde Özbekistan’da gerçekleşti. TDT bünyesinde bir staj ve ortak burs programımız da yürürlükte.

Bunlarla birlikte, yalnızca kurumsal düzeyde iş birlikleriyle sınırlı kalmayıp, yurtdışındaki vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki kardeş diasporalarla vatandaşlarımızın iş birliklerini geliştirici projelere de destek sağlıyor, özellikle kardeş diasporalardan gençlerle Türk diasporasından gençlerimizin bir araya gelecekleri platformlarda oluşturmaya gayret ediyoruz. İnşallah kardeş ülkelerimizle bu alanda da daha sıkı bir ilişki geliştirip, diaspora konusunda da birbirimizle yurtdışında daha yoğun bir dayanışma içinde olacağız.

Gönül Coğrafyası

  • YTB’nin adında yer alan “Yurtdışı Türkler” ifadesinin yanı sıra, “Akraba Topluluklar” kavramı da önemli bir yer tutuyor. Peki, “akraba topluluklar” derken tam olarak neyi kastediyoruz? Hangi halklar ve topluluklar bu kapsama giriyor ve YTB, bu topluluklarla nasıl bir bağ kuruyor?

“Akraba” kelimesinin anadilimizdeki sıcaklık ve yakınlık veren mânâsı malûm. Bu kelime aynı zamanda kopmaz bir “bağı” da ifade eder. İşte “Akraba Topluluklar” derken, biz de bu bağ ile bağlı olduğumuz, aynı medeniyet havzasından beslenip, ortak tarihi ve kültürel değerlere sahip olduğumuz ülke veya toplulukları kastediyoruz.

Nüanslar olmakla birlikte, gönül coğrafyamızı teşkil eden bu ülkelerle ortak bir kültürel terekenin mirasçılarıyız. Bu, ekonomi veya diplomasi alanında modern zamanların gerektirdiği iş birlikleri kurmak için elimizde bir potansiyel bulunduğu anlamına gelir. Amacımız da bu potansiyeli bir mücevher gibi işlemektir.

  • Türkiye Cumhuriyeti, asırlardır hüküm sürdüğü geniş gönül coğrafyasındaki soydaşlarıyla derin bir bağa sahip. Peki, YTB bu tarihi mirası ve kültürel bağı nasıl güçlendiriyor? Soydaşlarımızı bir araya getirmek için yürüttüğü etkileyici çalışmalar neler?

Öncelikle soydaşlarımızı manevî emanetimiz olarak görür, bulundukları yerlerdeki yaşantılarıyla gururlanırız. Hep vurguladığım üzere YTB, ortak değerleri bulmaya ve geliştirmeye çalışan bir kurumdur. Bu münasebetle çalışmalarının kayda değer bir kısmını soydaşlarına yarar sağlayacak faaliyet ve projelere tahsis etmektedir.  Soydaş topluluklarımızla aynı dil ve kültürün taşıyıcılarıyız. Ortak acı ve sevinçlerimiz var. Bu müşterek birikimden hareketle, tamamını burada saymama olanak bulunmayan pek çok faaliyet ve projeye imza attık ve atmaktayız. 1944 Ahıska ve Kırım sürgünlerini konu alan sözlü tarih çalışmalarında bulunduk.

Bulgaristan’daki soydaşlarımız için acı deneyimleri temsil eden Belene toplama kampını konu alan “Belene” isimli sözlü tarih çalışması da bunlardan biridir. Ayrıca düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz anma programlarıyla, soydaşlarımızla aramızdaki ortak şahsiyet ve önemli olayları yâd ediyoruz. Batı Trakya’daki Türk azınlığın içinden çıkan merhum Dr. Sadık Ahmet’i anmak amacıyla yaptığımız faaliyetlere, Kuzey Makedonya Türklerinin haklarını dile getiren Yücelciler’i gündeme getirdiğimiz programlara burada değinmek isterim.

Diğer taraftan, çeşitli ülkelerdeki genç soydaşlarımızın ihtiyaç ve talepleri dikkate alınarak periyodik olarak düzenlediğimiz pek çok seminer, konferans ve kurslar var. Bu etkinlikler yerine göre meslekî konularla birlikte ortak değerlerimizin ele alındığı dersleri de kapsıyor. Bunlardan biri olan Balkan Gençlik Okullarında yüz yüze gerçekleştirdiğimiz atölye çalışmalarımız yıl boyu devam ediyor. Soydaş Edebiyatı Destek Programı gibi teşviklerle, özellikle genç soydaşlarımızın içindeki cevheri de desteklemeye çalışıyoruz.

Henüz geçen sene gerçekleştirdiğimiz Gagauz Türklerinin atasözü ve deyimlerinin derlenmesi çalışmamızdan da bahsedersem, sanırım genel bir çerçeve çizmiş olurum. Çalışmalarımızla ilgili yayınlar hazırlanmasını da, özellikle bazı soydaşlarımızın davasının uluslararası akademide tanınmasına vesile olması bakımından önemli bir hizmet olarak görüyoruz.

 

Türkiye Bursları ve Türkiye Mezunları

  • YTB’nin önemli faaliyetlerinden biri de Türkiye Bursları. Peki, bu burslar aslında nedir? Kimler başvurabilir, nasıl bir etki yaratır ve Türkiye Bursları, sadece eğitim değil, aynı zamanda kültürel ve diplomatik bağları güçlendirme noktasında ne gibi fırsatlar sunuyor?

Türkiye Bursları, ülkemizin daha eskiye dayanan uluslararası öğrenci projesinin 2012 yılında yenilenmiş, ülkemizin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş hâlidir. Türkiye Bursları ile ülkemiz, uluslararası öğrenci hareketliliği pastasından daha büyük bir pay alabilmektedir.

Her yıl, belirlediğimiz kriterlere uyan yaklaşık 160 ila 170 ülkeden 4 bin öğrenci, ülkemizin üniversitelerinde lisans ve lisansüstü eğitim almayı tercih etmektedir. Dünyanın dört bir yanından gelen başvuru sayısı ise her yıl yaklaşık 120 bin civarındadır. Bu süreç, yalnızca eğitimli bir iş gücünün yetişmesine katkı sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda bu ülkelerle güçlü bağların kurulmasına da olanak tanımaktadır.

Hangi alanlarda öğrencilerin burslandırılacağı, o ülkelerin incelenen ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir. Tüm bunların farkında olan diğer ülkelerin makamları, en az öğrencileri kadar Türkiye Bursları’na ilgi gösteriyorlar. Türkiye’de başarılı bir uluslararası öğrencinin okuması demek, o öğrencinin ülkesinin geleceğinde Türkiye’nin de bir şekilde olumlu etkisinin olması demektir.

Nitekim YTB, Türkiye Bursları kapsamında ülkemizde öğrenim gören uluslararası öğrencilere faydalı sosyal ve kültürel etkinlikler de vaat etmektedir. Böylece bu gençler Türk milletini ve kültürünü de gerektiği gibi tanıyabilmekte, etkinlikler sayesinde başka becerilerini de geliştirebilmektedir.

Ülkemizde okuyan uluslararası öğrencilerimizle bağlarımız, ülkeden ayrılmalarının ardından da sona ermiyor. 31 ülkedeki 35 Türkiye Mezunları Derneği aracılığıyla mezunlarımızla iletişim hâlinde kalıyor, iş birliğimizi sürdürüyoruz. Kurduğumuz internet portalı da mezunlarımızın kendi aralarında haberleşmelerine imkân tanıyor.

  • YTB’nin 14 yıllık faaliyetleri, özellikle Türkiye Bursları ile yurtdışında eğitim gören öğrenciler üzerinde nasıl bir etki yarattı? Bu öğrencilerden şu an etkili konumda olanlar var mı?

Bugün Türkiye Bursları ülkemizin küresel bir eğitim markasıdır. Özellikle belirli coğrafyalarda Türkiye Bursları’nın başvuru sezonu heyecanla beklenmekte, Türkiye Bursları vesilesiyle bir Türk üniversitesinde eğitim almak prestij sayılmaktadır.

Bu durumun ortaya çıkmasında, öğrencilerin kaliteli eğitim beklentilerinin olduğu kadar, ülkemizin son yıllarda isminin tüm dünyada çeşitli alanlarda daha çok duyulmasının da etkisi vardır.

Halihazırda dünyanın 184 ülkesinde 150 bin Türkiye mezunu bulunmaktadır. Biz onlara Türkiye Mezunları Ailesi diyoruz. Çoğuyla iletişim hâlinde bulunduğumuz, hayat hikayelerini takip ettiğimiz ve zaman zaman bir araya geldiğimiz bu mezunlarımız arasında, Devlet Başkanları, Bakanlar, Milletvekilleri, Büyükelçiler, Bürokratlar, İş İnsanları ve Akademisyenler gibi önemli statülerdeki kişiler yer almaktadır.

Özel sektöre bakıldığında, Türkiye Burslusu olan ve kendi ülkelerinde binlerce kişiye istihdam oluşturarak ülkemizle önemli miktarda ticari faaliyetler yürüten CEO’lar, dünyaya farklı alanlarda katkı sağlayan bilim insanları vardır.

İftiharla müşahede ediyoruz ki, aklınıza gelen tüm nitelikli işlerde rastlayabileceğiniz Türkiye Mezunları, ülkelerine ve dünyaya sağladığı katkılarda Türkiye’de aldıkları eğitimin esaslı bir payı vardır. Onlarla gurur duyuyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

Sosyal Medyanın Önemi

  • Dijital çağda sosyal medya, yumuşak gücün önemli bir aracı haline geldi. Sayın Abdullah Eren, sosyal medyayı siz nasıl kullanıyorsunuz?

Sizin de zikrettiğiniz gibi içinde bulunduğumuz Dijital Çağ’ın en önemli özelliği, erişilebilir kaynakları sonsuz denebilecek ölçüde genişletmek ve kitlelere en hızlı ve kolay şekilde sunmak olmuştur.

Bu doğrultuda, bir kurumun başkanı olarak Facebook, Instagram, LinkedIn, X, TikTok ve YouTube gibi günümüzün önde gelen sosyal medya platformlarında aktif bir kullanıcı olarak bulunmayı, hem kurumun vizyonunu geniş kitlelere ulaştırmak hem de toplumla etkileşimde bulunmak açısından önemli bir fırsat olarak değerlendiriyorum.

Bu dijital platformlar, yalnızca kurumumuzun hedeflerine ulaşmasında önemli bir araç olmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal olaylara dair farkındalık yaratmak, geri bildirim almak ve insanlarla doğrudan iletişim kurmak için de büyük fırsatlar sunar.

Bu sebeple vatandaşlarımızla organik bağ oluşturmak için sosyal medya hesaplarımda içerik paylaşımların yanı sıra şahsıma yönelik yazılan özel mesajları bizatihi kendim okuyup, kendim cevaplıyorum.

YTB’de Kariyer

  • Son olarak: YTB bünyesinde görev almak isteyen gençler için ne gibi fırsatlar var? Bu görevlere adım atabilmek için hangi kriterleri yerine getirmek gerekiyor?

YTB nitelikli bir personel kadrosuna sahiptir. Farklı coğrafya ve kültürlere aşina, bir kısmı ise zaten bu ülkelerde doğup büyümüş tecrübeli uzmanlardan oluşmaktadır. Çalışanlarına uluslararası bir vizyon ve hareketlilik sunmakta, onlardan da buna uygun bir performans beklemektedir. Hem kendi kariyerlerini geliştirirken hem de insan odaklı çalışmaların çıktılarını gördükçe manevi olarak mutmain olabilecekleri bir yerdir YTB.

Bu nedenle kendilerini geliştirmeleri, diasporamızın ve kardeş topluluklarımızın bulundukları ülkelerden en az birinin dilini öğrenmeleri, kendi medeniyetimizin değerlerine hakim bir kültürel birikime sahip olmaları ve hoşgörü zemininde farklı kültürle çalışabilme becerisini haiz olmaları önemlidir.

Bununla birlikte www.ytb.gov.tr adresimizi takip ederek, aradığımız diğer şartlar hakkında bilgi alabilirler.

Yeni Suriye Sonrası Mavi Vatan’da Son Durum

Yıl 2019. O dönem Cumhurbaşkanı Sözcüsü olan şu an MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın ‘değerli yalnızlık’ olarak tanımladığı Türkiye’nin dış politikası, büyük çıkmaz içerisindeydi. Özellikle Doğu Akdeniz’deki komşularımızla iyi ilişkilere sahip olduğumuz bir ülke bile yoktu. Yunanistan, Mısır ile anlaştı, İsrail ve Lübnan ile Güney Kıbrıs üzerinden ittifak kurdu. Geride sadece iç savaşın olduğu Libya ve Suriye vardı. Suriye’de Esad rejimi bilindiği gibi denizlere hakim olsa da ülkeye hakim değildi. Zaten Yunanistan’ın Güney Kıbrıs için Esad ile ilişki kurması Avrupalı ve ABD’li ağabeyleri tarafından yasaklıydı. Türkiye de olanları izlemekle yetiniyordu.

Libya’da BM destekli meşru hükümeti Hafter’e karşı savunan Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya ile deniz alanları konusunda ilk anlaşmayı imzaladı. Bu, Mavi Vatan doktrini için önemli ilk adımdı. Bir ay sonra da meşru hükümeti savunmak için Libya’ya tezkere çıkardı ve Türk ordusunun desteğiyle 6 ayda başkent Trablus çevresinden Hafter uzaklaştırıldı. Burada Mısır ile başlayan ilk görüşmeler, ‘değerli yalnızlık’ saçmalığının son bulmasının temelini oluşturdu.

Aradan tam dört yıl geçti ve yine 27 Kasım’da başlayan muhaliflerin operasyonu ile yaklaşık iki haftada Esad rejimi devrildi. Şimdi de Türkiye’nin Suriye’deki yeni yönetim ile tıpkı Libya’da olduğu gibi deniz alanları anlaşması yapıp buradaki gaz sahalarında arama yetkisi elde edeceği söyleniyor. Lübnan’la doğrudan sınırımız yok ancak iyi ilişkiler sayesinde KKTC sınırları için olumlu sonuçlar doğuracaktır. Mısır ile Yunanistan’ın Ağustos 2020’deki anlaşması, tam anlamıyla sınırları belirlemediği için tartışmaya açık olmayı sürdürüyor.

Türkiye, Mavi Vatan’da yalnız kaldıkça adeta komşu ülkelerdeki savaşları kendi lehine sonlandırıp, kendi masasını kuruyor gibi. İşin şakası bir yana Mısır ile de masaya oturulabilir. Yaşananlar Türkiye lehine olsa da -AB ile yapılan anlaşma nedeniyle- 22 Aralık 2020’den beri Yunanistan’ın savunduğu Sevilla Haritası dışına çıkamadık ve sondaj yapmadık. Bu hazin gerçeği de unutmayalım.

Yüksek Çözünürlüklü Mavi Vatan Haritası

Stratejik Ortak Dergisi 5. Sayı Kaynakça

0

Ergün Ucatürk – Yükselen Türk Dünyası Diplomasisi – Kimlikte, Diplomaside, Stratejide Birlik

Aslan, B. (2009). Sovyet Rusya hakimiyetinde yaşayan Türklerin ortak “Birleştirilmiş Türk Alfabesi”nden “Rus Kiril” alfabesine geçirilmesi. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (40).

Beylur, S., Zhanaltay, Z., Hanayi, O., ve Khitakhunov, A. (2022). Tarihi İpek Yolunun Yeniden Canlandırılmasında Orta Koridor: Mevcut Durum, Potansiyel, Güncel Meseleler. Türkistan: Ahmet Yesevi Üniversitesi.

Devlet, N. (1988). İsmail Bey Gaspıralı. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Kazinform. (2024, Kasım 3). President Erdoğan suggests common Turkic alphabet. Erişim adresi https://en.inform.kz/news/president-erdoan-suggests-common-turkic-alphabet-4cbfff

Kılıç, F. (2019). Azerbaycan’ın Latin alfabesine geçişinin Türkiye’deki alfabe tartışmalarına etkisi. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, (XXXV).

Mert, O. (2016). Türk Konseyi (Keneşi) Türk Üniversiteler Birliği ve Türk Üniversiteler Birliği I. Genel Kurulu. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (53).

Nye, J. S. Jr. (2004). Soft Power: The Means to Success in World Politics. New York: PublicAffairs.

Organization of Turkic States. (2021, 12Kasım). Turkic World Vision – 2040. 6 Kasım 2024 tarihinde https://turkicstates.org/assets/pdf/haberler/turkic-world-vision-2040-2396-97.pdf adresinden erişildi.

Organization of Turkic States. (2024, Kasım 6). Bishkek Declaration of the 11th Summit of the Organization of Turkic States. Erişim adresi https://www.turkicstates.org/assets/pdf/haberler/bishkek-declaration-3476-291.pdf

Organization of Turkic States. (2024, Kasım 6). The 11th Meeting of the Council of Foreign Ministers (CFM) convened in Bishkek. Erişim adresi https://www.turkicstates.org/en/haberler/the-11th-meeting-of-the-council-of-foreign-ministers-cfm-convened-in-bishkek_3474

Organization of Turkic States. (2024, Kasım 6). The Eleventh Summit of the Organization of Turkic States convened in Bishkek. Erişim adresi https://www.turkicstates.org/en/haberler/the-eleventh-summit-of-the-organization-of-turkic-states-convened-in-bishkek_3475

Report. (2024, Kasım 4). Turkic States reach agreement on common 34-letter alphabet. Erişim adresi https://report.az/en/cultural-policy/turkic-states-reach-agreement-on-common-34-letter-alphabet

Shambaugh, D. (2013). China Goes Global: The Partial Power. Oxford: Oxford University Press.

SkillProof. (2024, 9 Ağustos). Kontseptsiya razvitiya regionalnoi kooperatsii Tsentralnaya Aziya – 2040. 6 Kasım 2024 tarihinde https://skillsproof.kz/restful/v1/domain/registry/kazlogistics/documents/624394 adresinden erişildi.

The White House. (2023, 21 Eylül). C5+1 Leaders’ Joint Statement. 6 Kasım 2024 tarihinde https://www.whitehouse.gov/briefing-room/statements-releases/2023/09/21/c51-leaders-joint-statement adresinden erişildi.

TİKA. (2005). Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı Faaliyet Raporu. VI-VII.

Trenin, D. (2011). Post-Imperium: A Eurasian Story. Washington, D.C.: Carnegie Endowment for International Peace.

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi. (2011, Ekim 21). 1. Zirvesi Bildirisi. Almatı.

Yiğit, Y., & Durmuş, M. (2021). Rekabetten iş birliğine: Türkiye’nin 1991-2001 yılları arasındaki Türkistan politikası üzerine bir değerlendirme. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 6(1).

 

 

Stratejik Ortak Dergisi’nin 5. Sayısı Ön Satışa Açıldı!

0

Stratejik Ortak, kuruluşunun onuncu yılında 5. yıllık sayısıyla okuyucularının karşısında!

Stratejik Ortak’ın yıllık olarak sınırlı sayıda çıkarılan 5. sayı dergisinin ön satışı başladı. Bu yıl derginin yanında, kapak yazısına ve değişen güç mücadelesinin bölgesel farklılığına dikkat çekmek için dünya haritasının farklı versiyonunu hediye ediyoruz! Ayrıca derginin yanında Stratejik Ortak’ın önceki dört sayının e-dergi (PDF) versiyonlarını da ücretsiz okumaya açıyoruz.

Dergide Neler Var?

4 yazı, 5’ten fazla röportaj, 18 stratejik bilgi, 2024’te yaşanan 24 gelişme arşivi ve bu yıl dünya genelindeki tüm seçimlerin analizi yer alıyor.

Yazılar:

  • Yükselen Türk Dünyası Diplomasisi: Kimlikte, Diplomaside, Stratejide Birlik – Ergün Ucatürk
  • Trump Sonrası Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi Bekleyenler – Dr. Hamdullah Baycar
  • III. Dünya Savaşı Değil, II. Soğuk Savaş Başlıyor – Abdulkerim Arslan
  • Değerli Yalnızlıktan Belirsizliğe: 2024’te Türk Dış Politikası – Ömer Kalaycı

Röportajlar

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasındaki son durum, GKRY’nin ABD ile askeri anlaşması ve ABD’deki lobi faaliyetlerine ilişkin röportaj ile birlikte; Almanya, Tunus, Somali, Şili ve Gürcistan’daki üst düzey siyasetçilerle Ukrayna Savaşı, İsrail’in saldırılarının bölgeye etkileri ve Türkiye ilişkilerine dair röportajlarımız var.

Röportaj yaptığımız isimler:

  • Abdillahi Geelqaad: Somali Federal Parlamentosu Halk Meclisi Üyesi ve Parlamento Havacılık, Ulaştırma, Bayındırlık, Limanlar, Enerji Komitesi Başkanı, Somalili siyasetçi.
  • Olfa Hamdi: Eski Tunus Cumhurbaşkanı adayı, Tunus Üçüncü Cumhuriyet Partisi’nin kurucusu ve lideri, Tunuslu siyasetçi.
  • Alexandre Crevaux-Asitiani: Gürcistan Birleşik Ulusal Hareket Partisi’nin Dış İlişkiler Direktör Yardımcısı, Gürcü siyasetçi.
  • Simone Borchardt: Almanya Federal Meclisi Üyesi, Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), Alman siyasetçi.
  • Paula Labra: Şili Temsilciler Meclisi Üyesi, Şilili siyasetçi. Lena Borislavova: Bulgaristan Ulusal Meclisi Üyesi, Bulgar siyasetçi.

18 Stratejik Bilgi

1.) AB Tarihinde İlk Defa Hazırlanan Savunma Sanayii Stratejisi

2.) El Salvador’un Popüler Lideri Bukele: Çeteleri Nasıl Dize Getirdi?

3.) Ankara’daki Soğuk Savaş’tan Bu Yana En Büyük Esir Takasının Detayları

4.) Çin ile ABD Arasında Kalan Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN)

5.) 2024’te Diplomatik Dokunulmazlığı İhlal Eden 2 Olay

6.) Elektrikli Araçların Konuşulmayan Meselesi: ‘Batarya Madenleri’

7.) Yeni Kaledonya ve Martinik: Fransa Kolonilerinde Kriz ve Azerbaycan

8.) Gelecek 10 Yıla Dair 10 Öngörü

9.) Güney Afrika Neden İsrail Karşıtı?

10.) İran’ın Bilinmeyen Petrol Adası: Hark

11.) NATO En Zayıf Noktası Olan Suwalki Koridoru

12.) ABD’nin Yumuşak Karnı: Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC)

13.) Ülkelerin Ay Yolculuğunun Asıl Nedeni Nedir?

14.) Sahel Devletleri İttifakı’ndan Konfederasyon’a: Mali, Burkina Faso ve Nijer

15.) Sudan İç Savaşı’nın Anatomisi: ‘Adım Adım Eşkıyanın İktidarı’

16.) Türkiye ve AB’de Yenilebilir Enerjinin Elektrikteki Payı

17.) ABD Tarihinin En Büyük Gizli Bilgi İfşasını Yapan Adam: Julian Assange

18.) Rusya ve Avrupa’nın Arka Planda Devam Eden ‘Top Mermisi Savaşı’

15 Anektod Yazı

Stratejik bilgiler ile birlikte tarihi, güncel ve ekonomik başlıklardan oluşan kısa 15 anekdot yazı.

Gözden Kaçan Dev Arşiv Çalışması

  • Bu Yıl Dünya Genelindeki 24 Seçim ve Kazananlar
  • 2024’te Yaşanan 24 Önemli Gelişme

Dergi ile ilgili merak edilenler:

  • Ön satış ne demek?

Stratejik Ortak dergisi yıllık tek sayı olarak sınırlı sayıda basılmaktadır. Ön satış ile hem daha uygun fiyata dergiyi satın alır hem de öncelikli gönderim sırasına erişirsiniz. Dergi 9 Aralık’tan itibaren gönderilmeye başlandığında ilk size ulaşır.

  • Dergi ne zaman elime ulaşacak?

Özel sayı dergimiz, sipariş verirken doldurduğunuz formdaki adresinize 9-22 Aralık tarihleri arasında MNG Kargo ile teslim edilecektir.

  • Ödeme güvenli mi?

Çalıştığımız ödeme kuruluşu Shopier, en güvenli ödeme sertifikasına sahip 256 bit SSL seçeneğiyle yüksek güvenlik sağlar.

Önceki dört sayının e-dergi (PDF) versiyonlarına nasıl ulaşabilirim?

Bu yıl önceki dört sayının e-dergi (PDF) versiyonlarını da okuyucularımıza ücretsiz hediye ediyoruz. Basılı beşinci sayı size gelmeden önce, ilk dört sayının PDF versiyonlarını okuyabilirsiniz. Ön sipariş verdiğinizde, (ödeme sonrasında) indirme linki e-posta adresinize ulaşacaktır.

Bize ulaşın

Dergi siparişi verdikten sonra herhangi bir sorun yaşarsanız bize dergi[@]stratejikortak.com mail adresinden ulaşabilirsiniz.

Kayıplardan Zafere: Azerbaycan’ın Zafer Günü

8 Kasım, Azerbaycan için tarihi bir öneme sahip olan Zafer Günü’dür. 2020 yılında, 44 gün süren İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından, Azerbaycan ordusunun topraklarını yeniden kazanmasıyla birlikte bu gün, ülkenin tarihindeki en büyük zaferlerden biri olarak kaydedilmiştir. 8 Kasım 2020, Azerbaycan halkı için sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda ulusal kimliğin yeniden inşası ve bağımsızlığın pekiştirilmesi açısından da kritik bir dönüm noktasıdır.

Bu zafer, Azerbaycan’ın tarihsel olarak Ermenistan’ın işgali altında kalan topraklarını kurtarmasını simgelemekte ve uluslararası alanda ülkenin haklı davasını güçlendirmektedir. Şimdi ise Zafer Gününe giden yolda devletin geçtiği tarih sayfalarına bakalım.

Birinci Karabağ Savaşı

Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve merkezi otoritenin zayıflamasıyla 1988’de ortaya çıkan etnik ve toprak anlaşmazlıklarının bir sonucu olarak Azerbaycan ve Ermenistan arasında nispeten dengede tutulan çatışmaların açık bir savaşa dönüşmesiyle neticelenmiştir. [“1988-1993-cü illərin daxili siyasi böhranı Qarabağın işğalının əsas səbəbi kimi”] Savaşın başlarında Azerbaycan, askeri anlamda Ermenistan karşısında üstün görünmekteydi. Ancak Ermenistan, Rusya’dan ve diasporasından aldığı desteklerle askeri üstünlüğü ele geçirdi. Savaş boyunca ağır kayıplar yaşandı, Azerbaycan’a ait topraklar Ermeni güçleri tarafından işgal edildi. Bu durum Azerbaycan için büyük bir trajedi anlamına geliyordu.

1994 yılında Rusya’nın aracılığıyla Bişkek’te bir ateşkes imzalandı. [“Bişkek protokolu”nun imzalanmasından 29 il ötür] Ancak bu ateşkes, Karabağ’da nihai bir çözüm sağlamamış, yalnızca geçici bir ateşkes olarak kalmıştır. Aynı zamanda Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisi Ermenistan’ın kontrolündeydi. Savaşın yarattığı göç dalgası nedeniyle, yaklaşık bir milyon Azerbaycanlı yerlerinden edilmiş ve mülteci durumuna düşmüştür. Bu durum, Azerbaycan toplumu üzerinde derin sosyal ve ekonomik yaralar açmış, toplumsal hafızada silinmesi zor travmalara yol açmıştır.

Birinci Karabağ Savaşı, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin daha da karmaşık bir hale gelmesine neden olmuş, iki ülke arasında çözülemeyen ve uluslararası toplumun da tam olarak çözüm bulamadığı bir sorun olarak günümüze kadar taşınmıştır. Savaşın ardından, Azerbaycan’ın askeri olarak zayıflığı ve siyasi istikrarsızlık, işgal altındaki topraklarını geri alma çabalarını sınırlamıştır. Ayrıca bu savaş, Kafkasya’da güç dengelerinin yeniden şekillenmesine de neden olmuştur. Rusya, bölgedeki etkisini artırmış, Batılı devletler ise bu sorunu çözmek adına çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmuşlardır. Ancak tüm bu çabalar, kalıcı bir barış sağlayamamış ve bölgedeki gerilimin uzun yıllar sahnede olması ile kendini göstermiştir.

Birinci Karabağ Savaşından Sonra Azerbaycan’ın Yükseliş Yolu. Birinci Karabağ Savaşı sonrası Azerbaycan, hem ekonomik, hem de siyasi anlamda yeniden yapılanma sürecine girmiş, bu ağır yenilginin ardından kendi gücünü yeniden inşa etme yolunda önemli adımlar atmıştır. Özellikle doğal kaynakların kullanımı, dış politikada çok yönlü stratejiler geliştirilmesi ve ordu gücünün modernizasyonu, Azerbaycan’ın yükselişinde kritik bir rol oynamıştır.

Bu dönemde elde edilen ekonomik gelirler, Azerbaycan’ın kalkınma hedeflerine ulaşmasını sağlarken, modern ordu yapısı da ülkenin güvenliğini sağlamada ve topraklarını geri alma mücadelesinde önemli bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Azerbaycan, böylelikle sadece savaşın yaralarını sarmakla kalmamış, aynı zamanda gelecekteki potansiyel çatışmalara hazırlıklı olma yolunda da ilerlemiştir.

Nisan Savaşları

Azerbaycan ve Ermenistan arasında meydana gelen Nisan Savaşları, Bişkek Ateşkes Anlaşması’ndan bu yana yaşanan en ciddi askeri gerilimlerden biri olarak tarihe geçmiştir. 2 Nisan 2016’da başlayan ve dört gün süren bu çatışmalar bölgedeki statükonun kırılganlığını ortaya koymuştur. [Tuncel, “Güney Kafkasya’da 2-5 Nisan 2016’da yaşanan 4 gün savaşı”, s.303-304] Nisan Savaşları, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını geri almak adına yürüttüğü kararlı politikanın bir göstergesi olmuş ve çatışma, Azerbaycan toplumunda büyük bir destek bulmuştur.

Nisan Savaşları’nın başlamasında Ermenistan’ın provokatif eylemlerinin ve sınır hattındaki ihlallerin etkisi büyüktür. Ermeni güçlerinin Azerbaycan’ın sivil yerleşim birimlerine yönelik saldırıları, Azerbaycan ordusunun karşılık vermesiyle sonuçlanmış ve çatışmalar hızla tırmanmıştır. Askeri kazanımlar, Azerbaycan’ın ordusuna yaptığı yatırımların savaş kapasitesini artırmış olduğunu ve ordu modernizasyonu süresinin etkili sonuçlarını göstermesi açısından önemli değerlendirilebilir. Bu sayede Azerbaycan, çatışma sırasında stratejik üstünlük sağlamış ve uluslararası kamuoyunun dikkatini işgal altındaki topraklarının geri alınması konusuna çekmiştir.

Azerbaycan’ın bu kararlı duruşu, uluslararası kamuoyunda da yankı bulmuş, birçok ülke ve uluslararası kuruluş Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü destekleyen açıklamalar yapmış, Azerbaycan toplumunda da güçlü bir birlik ve dayanışma duygusu yaratmıştır.
Sonuç olarak, 2016 Nisan Savaşları, bölgedeki gerginliği arttırmış ancak aynı zamanda Azerbaycan’ın diplomatik ve askeri alandaki kararlılığını da ortaya koymuş, İkinci Karabağ Savaşı’na giden sürecin de önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur.

İkinci Karabağ Savaşı

Azerbaycan ve Ermenistan arasında başlayan ve 44 gün süren bir çatışma süreci olarak, tüm bölge ülkeleri ve uluslararası toplum açısından da kritik öneme sahip bir savaş olarak değerlendirilmiştir. Savaşın başlamasında, Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik provokatif saldırıları ve işgal altındaki topraklarda yaptığı askeri yığınağın büyük etkisi olmuştur. 27 Eylül 2020’de Ermeni silahlı kuvvetleri ateşkes rejimini ihlal ederek yoğun ateşle Azerbaycan’a karşı yeni bir saldırı eylemi başlattı. Azerbaycan’ın sivil halkına saldırı ve askeri personel arasında kayıplara neden oldu. [2020-ci ilin sentyabrında Ermənistanın Azərbaycana qarşı hücumu və Azərbaycanın əks-hücum əməliyyatı]

Bu Ermeni saldırıları sonucunda, Azerbaycan ordusu karşı saldırı başlatmış, işgal altındaki topraklarını geri almak için kapsamlı bir askeri operasyon yürütmüş ve bu savaş, 1990’lardan bu yana süren işgalin son bulması adına tarihi bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in “Topraklarımızı geri alacağız” açıklamasıyla başlayan bu savaş, Azerbaycan halkında ve ordusunda büyük bir moral ve motivasyon yaratmıştır. [İlham Əliyev xalqa müraciət edib]

Azerbaycan ordusu, savaş sürecinde belirli stratejik bölgeleri hedef alarak ilerlemiş ve adım adım Ermeni işgali altındaki toprakları geri almaya başlamıştır. Bu bölgelerin geri alınması, yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda Azerbaycan için psikolojik ve sembolik bir başarı anlamına da gelmektedir. Zira, bu topraklar uzun yıllar boyunca Azerbaycan halkı için bir özlem ve milli mücadele sembolü haline gelmiştir. Ardından, savaşın en kritik noktalarından biri, Şuşa şehrinin Azerbaycan tarafından ele geçirilmesi olmuştur. Şuşa, Karabağ’ın kültürel ve stratejik açıdan önemli bir şehri olarak Azerbaycan halkı için özel bir öneme sahiptir. 8 Kasım 2020’de Azerbaycan ordusu, Şuşa’yı kontrol altına alarak Ermeni kuvvetlerine büyük bir darbe vurmuş ve savaşın gidişatını tamamen değiştirmiştir.

Şuşa’nın alınması, Ermeni ordusunun moralini zayıflatmış ve Ermenistan’ı barış görüşmelerine mecbur bırakmıştır. 10 Kasım 2020’de Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya arasında bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Bildirge, Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaklaşık otuz yıldır devam eden silahlı çatışmayı sona erdirdi ve Ermeni silahlı kuvvetlerinin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilmesini, ülke içinde yerinden edilen nüfusun kendi topraklarına geri dönmesini ve tüm ulaşım bağlantılarının yeniden kurulmasını içeriyordu. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile arasında barış, güvenlik ve istikrarın sağlanmasına
yönelik iletişimin yeniden tesis edilmesi gibi tedbirlerin uygulanması amaçlandı.

Ayrıca, bölgeye Rus barış güçleri konuşlandırılmıştır. Bu ateşkes, Azerbaycan için önemli Zafer olarak tarihe geçmiştir. [Azərbaycan Respublikasının Prezidenti, Ermənistan Respublikasının baş naziri və Rusiya Federasiyasının Prezidentinin Bəyənatı] İkinci Karabağ Savaşı, Azerbaycan’ın uluslararası alandaki pozisyonunu pekiştirmiştir. Savaş boyunca Türkiye, Pakistan gibi ülkeler Azerbaycan’a açık destek vermiş, bu destek Azerbaycan’ın uluslararası arenadaki imajını güçlendirmiştir. [İkinci Karabağ Savaşı] Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü konusundaki tavrı, uluslararası hukuk çerçevesinde haklı bir temele ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanmaktadır. İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Azerbaycan, bölgede yeniden inşa çalışmaları ve uzun yıllar süren işgalin ardından bu topraklara dönüş sürecini başlatmış, orada hayatın yeniden kazandırılmasını hedeflemiştir.

Sonuç olarak, İkinci Karabağ Savaşı, Azerbaycan’ın askeri gücünün, diplomatik başarısının ve toprak bütünlüğü konusundaki kararlılığının bir yansıması olarak kendini ispat etmiştir.

Anti-Terör Operasyonu. 19 Eylül’de Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Ermeni silahlı kuvvetleri bir dizi geniş çaplı askeri provokasyon ve terör saldırısı gerçekleştirdi. Ahmedbeyli-Fuzuli-Şuşa karayolu üzerinde Ermeni istihbarat-sabotaj timleri tarafından terör amaçlı önceden döşenen mayınların patlaması sonucu İçişleri Bakanlığı İç Birlikleri’ne bağlı siviller ve askeri personel şehit oldu ve yaralandı.

Ayrıca Azerbaycan ordusunun birliklerine çeşitli kalibrelerde havan ve hafif silahlardan ateş açıldı. Aynı gün Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde yasadışı konuşlanan Ermeni silahlı kuvvetlerinin düzenlediği bir başka terör eylemi sonucu, sırasıyla Ağdam ve Şuşa şehirlerinde iki sivil hayatını kaybetti. Azerbaycan Ordusu birimleri tarafından yasadışı Ermeni silahlı birliklerinin muharebe mevzilerini güçlendirerek birliklerini yüksek düzeyde savaşa hazır hale getirdiği tespit edildi. Tüm bu provokasyonların önlenmesi, Üçlü Deklarasyon hükümlerinin uygulanmasının sağlanması ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin anayasal yapısının yeniden tesis edilmesi amacıyla bölgede yerel terörle mücadele tedbirleri başlatıldı.

Ermeni ayrılıkçılar sadece 23 saat 43 dakika boyunca beyaz bayrağı çekmek zorunda kaldılar. Karabağ’ın Ermeni sakinlerinin temsilcilerinin Rus barışı koruma birliği aracılığıyla yaptığı çağrı dikkate alınarak, tam bir ateşkes konusunda anlaşmaya varıldı ve yerel terörle mücadele tedbirleri durduruldu. Anlaşmaya göre, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Karabağ bölgesinde bulunan Ermeni silahlı kuvvetleri ve yasadışı Ermeni silahlı gruplarının birimleri silahlarını bırakmalı, muharebe mevzilerini ve askeri mevzilerini terk ederek tamamen silahsızlandırılmalıdır. [Qarabağda Antiterror əməliyyatı]

Anti-Terör Operasyonu, Azerbaycan’ın sınır güvenliğini sağlamak, sivil halkın güvenliğini korumak ve bölgedeki yasa dışı silahlı grupları etkisiz hale getirmek amacıyla yapılmıştır. Azerbaycan hükümeti, bu operasyonun uluslararası hukuk çerçevesinde, ülkenin egemenlik haklarını koruma amacı taşıdığını sıkça vurgulamaktadır. Azerbaycan’ın anti-terör operasyonu, bölgede istikrar ve barışı sağlama çabaları ile de yakından ilişkilidir. Aynı zamanda, uluslararası toplum tarafından da izlenmiştir. Azerbaycan, bu operasyonda sivil halkın zarar görmemesi için azami özen gösterdiğini ve bu operasyonların meşru savunma hakkı kapsamında değerlendirildiğini belirtmektedir. Özellikle BM ve diğer uluslararası kuruluşlar bunu terörle mücadele bağlamında değerlendirmekte ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü koruma çabalarına destek vermektedir.

Sonuç olarak, Azerbaycan’ın anti-terör operasyonu, Karabağ ve çevresindeki güvenliği sağlama, yasa dışı silahlı grupları etkisiz hale getirme ve ülkenin toprak bütünlüğünü koruma yönündeki kararlı adımların bir yansımasıdır.

Egemenliğin Restorasyonu

1990’larda başlayan ve uzun yıllar süren Ermenistan işgali, Azerbaycan’ın egemenliğine büyük bir darbe vurmuş, ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit etmişti. Ancak İkinci Karabağ Savaşı ile Azerbaycan, bu işgal durumunu sona erdirme konusunda büyük bir başarı elde etmiş ve egemenliğini yeniden sağlama yolunda önemli bir adım atmıştır.

Azerbaycan, egemenliğin restorasyonu sürecinde uluslararası hukuka uygun hareket ederek bu süreci meşru bir zeminde yürütmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlar, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü desteklemekte ve Ermenistan’ın işgaline son verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Azerbaycan, bu kararlara dayanarak uluslararası kamuoyunun desteğini almaktadır.

Sonuç olarak, Devlet Egemenliği Günü, Azerbaycan’da her yıl 20 Eylül’de kutlanarak Azerbaycan için önemli tarihi olayları anmakta, başarı ve milli hedef olarak değerlendirilmekte, ülkenin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma kararlılığının bir ifadesi olarak görülmektedir. Bu özel gün, Azerbaycan’ın attığı adımların bir hatırlatıcısı olarak değer kazanmıştır. Azerbaycan halkı, bağımsızlık ve egemenlik haklarını bu tür özel günlerle hem kutlamakta, hem de gelecek nesillere aktarmaktadır. [Dövlət Suverenliyi Günü – Azərbaycanın mövcudluğunun və institusional davamlılığının əsası]

Ermenistan’la Barış Anlaşmasının İmzalanmaması Sebepleri

Azerbaycan ile Ermenistan arasında uzun süredir devam eden çatışmalar ve Karabağ meselesi, iki ülke arasında kalıcı bir barış sözleşmesinin imzalanamamasının temel nedenlerinden biridir. İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Azerbaycan işgal altındaki bölgelerini büyük oranda geri almış olsa da, taraflar arasında kalıcı bir barış anlaşmasına varılamamıştır. Bu durumun arkasında bir dizi nedenler bulunmaktadır.

Birinci neden, Ermenistan’ın işgal sürecinde izlediği politikaların kalıcı etkileridir. Azerbaycan topraklarının yıllarca işgal altında kalması ve bu süreçte yaşanan insan hakları ihlalleri, iki toplum arasındaki güvensizliği derinleştirmiştir. Azerbaycan halkı, Ermenistan’ın işgal sürecinde yaptığı tahribatlar nedeniyle büyük acılar yaşamış ve bu nedenle Ermenistan’a karşı derin bir güven sorunu oluşmuştur.

İkinci olarak, Ermenistan’ın siyasi ve askeri stratejileri de anlaşma sürecini zorlaştıran bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Ermenistan, Karabağ’ın Dağlık kısmının statüsü konusunda Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımakta isteksiz davranmış ve bu bölgenin bağımsız veya özerk bir yapıda kalmasını savunmuştur. Ancak Azerbaycan, Karabağ’ın Dağlık kısmının ayrılıkçı bir statüye sahip olmasını kabul etmemekte ve bu bölgenin tam anlamıyla Azerbaycan’ın bir parçası olarak tanınmasını istemektedir. Tarafların bu konudaki farklı tutumları, müzakerelerde çözümsüzlük yaratmış ve barış anlaşmasının imzalanmasını engellemiştir.

Üçüncü bir neden olarak, Ermenistan iç siyasetinde yaşanan istikrarsızlıklar, Azerbaycan’la kalıcı bir anlaşmanın yapılmasını zorlaştırmaktadır. Özellikle İkinci Karabağ Savaşı sonrası Ermenistan’da meydana gelen siyasi çalkantılar ve hükümet değişiklikleri, barış sürecini olumsuz etkilemiştir. Savaş sonrası yenilginin Ermenistan’da yarattığı siyasi baskı ve protestolar, hükümetin Azerbaycan ile barış müzakerelerinde esneklik göstermesini zorlaştırmıştır.

Diğer bir neden olarak, uluslararası aktörlerin rolü önemlidir. Moskova yönetimi, her iki ülkeyle de yakın ilişkiler sürdürmektedir ve bölgede bir denge sağlamayı amaçlamaktadır. Ancak, Rusya’nın çıkarları doğrultusunda sürece müdahil olması, kalıcı bir anlaşmanın sağlanmasını zorlaştırmaktadır. Türkiyenin rolüne bakılırsa, Azerbaycan’a güçlü desteği ile bilinirken; İran, Ermenistan ile yakın ilişkiler içerisindedir.

ABD ve Avrupa Birliği gibi Batılı aktörler de, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış sürecine ilgi göstermektedir. Ancak, Batı’nın bu süreçteki etkisi de zaman zaman Ermenistan ve Azerbaycan’ın tutumları üzerinde baskı oluşturmakta ve müzakerelerde sorunlara yol açmaktadır.

Azerbaycan’ın zengin enerji kaynakları ve Ermenistan ile sınır bölgelerinden geçmesi planlanan stratejik koridorlar, iki ülke arasında anlaşmazlıkların bir diğer önemli kaynağıdır. Özellikle Azerbaycan’ın enerji yollarını ve Batı ile bağlarını güçlendirmesi, ilaveten, Nahçıvan’a bağlanmak ve Türkiye ile doğrudan kara bağlantısı kurmak için Zengezur Koridoru’nu açmak istemektedir. Ermenistan ise bu koridorun kendi toprak bütünlüğüne zarar vereceği endişesi taşımaktadır. Bu konuda uzlaşma sağlanamaması, barış anlaşmasının imzalanmasını engelliyor.

Son olarak, tüm bu sebeplerin yanında daha önemli olan hükuki prosedür kendini belirgin şekilde gösteriyor. Azerbaycan, Ermenistan’ın barış süreci çerçevesinde Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımasını ve buna yönelik anayasal düzenlemeler yapmasını istemektedir. Barış anlaşmasının Ermenistan Anayasası’na uygun şekilde entegre edilmesi, iki ülke arasındaki kalıcı barış için önemli bir adım olarak görülmektedir. Azerbaycan, Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğunu ve bu bölgenin Azerbaycan’ın egemenliği altında kalması gerektiğini uluslararası platformlarda sürekli vurgulamaktadır.

Bu doğrultuda Azerbaycan, Ermenistan Anayasası’nda, Karabağ’ı ve ya diğer Azerbaycan topraklarını bağımsız bir varlık olarak tanımlayan veya buna izin veren herhangi bir ifadenin bulunmamasını talep etmektedir. Bundan başka, Ermenistan’da bazı kesimler, Karabağ Ermenileri için özerklik veya belirli haklar talep ederken, Azerbaycan, Karabağ’daki Ermeni nüfusun Azerbaycan’ın egemenliği altında yaşaması gerektiğini belirtip, Ermenistan Anayasası’nda bu nüfusa yönelik ayrılıkçı hak taleplerine veya özel statüye yer verilmemesini istemektedir. Bununla birlikte, Azerbaycan, bu nüfusun kültürel haklarının korunması konusunda uluslararası normlara uygun bir yaklaşım benimsemektedir.

Sonuç olarak, Ermenistan ile Azerbaycan arasında barış anlaşmasının imzalanamaması, tarihsel, siyasi, yasal, ekonomik ve güvenlik boyutlarıyla karmaşık bir yapıya sahiptir. Kalıcı bir barışın sağlanması, her iki tarafın da geçmişteki anlaşmazlıkları bir kenara bırakmasını, karşılıklı güven inşa etmesini ve uluslararası aktörlerin pozitif bir rol oynamasını gerektirmektedir. Ancak, bu zorlu sürecin aşılması için tarafların taviz verme ve barışa yönelik kararlı adımlar atma iradesini göstermesi, güvene dayalı bir diyalog ortamının tesis edilmesi hayati önem taşımaktadır. Bu talepler, uluslararası hukuk çerçevesinde Azerbaycan’ın haklarını ve güvenliğini koruma amacını taşırken, aynı zamanda iki ülke arasındaki barış sürecinin daha sağlam temellere dayandırılmasını hedeflemektedir.

Türkiye-Azerbaycan

Türkiye, Karabağ’ın işgali sürecinde Azerbaycan’ın yanında yer alarak, uluslararası platformlarda Azerbaycan’ın egemenliğini savunmuştur. Azerbaycan’da düzenlenen kültürel etkinlikler, eğitim projeleri ile Azerbaycan halkına destek olması, yaptığı yatırımlar, Türkiye’nin Azerbaycan’daki etkisini artırmış, iki ülke arasındaki kardeşlik bağlarını pekiştirmiştir.

Son yıllarda Türkiye-Azerbaycan ilişkileri daha da derinleşmiştir. İkinci Karabağ Savaşı sırasında Türkiye’nin verdiği siyasi ve askeri destek, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini bir müttefiklik ilişkisi haline getirmiş ve her iki ülkenin stratejik çıkarlarını daha da yakınlaştırmıştır. Bu iş birliği, Azerbaycan’ın güvenlik politikalarında da önemli bir destek sağlamıştır. Türkiye, aynı zamanda, Azerbaycan’ın savaş sonrası yeniden inşasında da aktif bir rol üstlenmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, 8 Kasım Zafer Günü, Azerbaycan halkı için büyük bir gurur kaynağıdır. Bu özel gün, Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinin ve ulusal bütünlüğünün yeniden tesis edilmesinin bir göstergesidir. 8 Kasım, sadece askeri bir zaferin kutlanması değil, aynı zamanda geçmişte yaşanan acıların, kayıpların ve mücadelelerin anısını yaşatma günüdür. Bu tarih, Azerbaycan’ın ulusal kimliğinin pekişmesi ve uluslararası platformda haklı davasının tanınması açısından da büyük önem taşımaktadır.

Bugün, Azerbaycan halkı, birlik ve beraberlik içinde, ulusun geleceği için azim ve kararlılıkla hareket etme iradesini göstermektedir. 8 Kasım Zafer Günü, Azerbaycan’ın yeniden doğuşunun, ulusal ruhun ve bağımsızlığın simgesi olarak tarihe geçmiştir ve her yıl coşkuyla kutlanarak, ulusal hafızada canlı tutulacaktır!

Yararlanılan Kaynaklar

  • “Bişkek protokolu”nun imzalanmasından 29 il ötür, son güncelleme 12 Mayıs, 2023, https://respublika news.az/az/news/biskek-protokolunun-imzalanmasindan-29-il-otur
  • 2020-ci ilin sentyabrında Ermənistanın Azərbaycana qarşı hücumu və Azərbaycanın əks-hücum əməliyyatı. Erişim 4 Kasım, 2024. https://mfa.gov.az/files/upload/2.4%20AZ%20PDF%20Offensive%20September%202020.pdf
  • Azərbaycan Respublikasının Prezidenti, Ermənistan Respublikasının baş naziri və Rusiya Federasiyasının Prezidentinin Bəyənatı, son güncelleme 10 Kasım, 2020, https://president.az/az/articles/view/45923
  • Dövlət Suverenliyi Günü – Azərbaycanın mövcudluğunun və institusional davamlılığının əsası, son güncelleme 20 Eylül, 2024, https://azertag.az/xeber/dovlet_suverenliyi_gunu___azerbaycanin_movcudlugunun_ve_institusional_davamliliginin _esasi-3190118
    İkinci Karabağ Savaşı. Erişim 4 Kasım, 2024.
  • https://www.virtualkarabakh.az/tr/post-item/52/2871/ikinci-karabag savasi.html
  • İlham Əliyev xalqa müraciət edib, son güncelleme 9 Ekim, 2020, https://president.az/az/articles/view/42411
  • Karabakh Center. “1988-1993-cü illərin daxili siyasi böhranı Qarabağın işğalının əsas səbəbi kimi”. Erişim 4 Kasım, 2024. https://story.karabakh.center/az/1988-1993-cu-illerin-daxili-siyasi-bohrani
  • Qarabağda Antiterror əməliyyatı. Erişim 4 Kasım, 2024. https://azerbaijan.az/related-information/310
  • Turgut Kerem Tuncel, “Güney Kafkasya’da 2-5 Nisan 2016’da yaşanan 4 gün savaşı”, Ermeni araştırmaları 2016, Sayı 53, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/638586

İndirim Dönemlerinin Ekonomik Yansımaları ve Tüketici Alışkanlıklarının Şekillenmesi

0

İndirim dönemleri, özellikle Black Friday gibi özel alışveriş günleri, sadece tüketicilerin bütçeleri üzerinde değil, aynı zamanda daha geniş ekonomik dinamikler üzerinde de etkili oluyor. Kasım ayı boyunca yaşanan yoğun indirim günleri, ekonomik faaliyetlerin belirgin şekilde arttığı zaman dilimleri olarak öne çıkıyor. Tüketici alışkanlıklarının bu dönemde değişime uğraması, piyasalarda farklı etkiler yaratırken, işletmelerin stratejik planlamalarında da önemli rol oynuyor. Tüketici davranışları, indirim dönemlerinin yoğunluğuna göre değişiklik gösteriyor. Normalde daha ihtiyatlı alışveriş yapan tüketiciler, geniş çaplı kampanyalar ve fırsatlar karşısında harcama eğilimlerini arttırabiliyor. Bu durum, bireylerin ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde bir psikolojik satın alma etkisi yaratıyor. Özellikle teknoloji, giyim ve ev eşyaları gibi sektörlerde yapılan büyük indirimler, birçok tüketici için cazip hale geliyor. Bu alışveriş dönemlerinde ihtiyaçların yanında isteklerin de ön plana çıkması, tüketicilerin bütçe yönetimini yeniden gözden geçirmesine yol açıyor. İndirim dönemleri sadece bireysel harcamaları etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda işletmelerin yıl boyunca oluşturduğu stratejik planlarını da dönüştürüyor. Özellikle Kasım ayında gerçekleştirilen büyük indirim kampanyaları, birçok işletme için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor.

Perakende sektöründe faaliyet gösteren firmalar, Black Friday 2024 gibi indirim günlerine özel olarak hazırladıkları stok ve pazarlama stratejileriyle bu talep artışından maksimum faydayı sağlamayı hedefliyor. İşletmeler, tüketicilerin ilgisini çekmek için sadece fiyat indirimleri yapmakla kalmıyor, aynı zamanda kampanyalarını cazip hale getirecek farklı pazarlama teknikleri de kullanıyor. Bu dönemde artan tüketici talebi, kısa vadede işletme gelirlerinde pozitif bir etki yaratıyor. Ancak, bu yoğun alışveriş dönemlerinin ekonomiye katkısı kadar bazı riskleri de mevcut. Tüketici harcamalarının bu dönemde artması, bireylerin daha sonra finansal sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Kredi kartı kullanımının artması ve taksitli ödeme seçeneklerinin cazip hale getirilmesi, tüketicilerin harcama kontrolünü zorlaştırabiliyor. Uzun vadede bu tür harcamaların geri ödemeleri, bireylerin bütçe dengelerini zorlayarak finansal stres yaratabiliyor. Bu indirim dönemleri, ekonomik açıdan hem tüketiciler hem de işletmeler için fırsatlar sunduğu gibi aynı zamanda riskleri de beraberinde getiriyor. Doğru bir bütçe planlaması ve ihtiyaçlara yönelik bilinçli alışveriş, bu dönemlerin ekonomik yansımalarını daha pozitif hale getirebilir. Tüketici alışkanlıklarının indirim dönemlerinde değişmesi, genel ekonomi üzerinde geçici bir canlılık yaratsa da, uzun vadede finansal sağlığı korumak adına kontrollü harcamalar önem taşıyor.

Bütçe Yönetimi ve Fiyat Karşılaştırmasının Önemi

Bütçe yönetimi, özellikle ekonomik dalgalanmaların etkisini hissettiğimiz dönemlerde, bireylerin ve ailelerin finansal sağlığını korumada kritik bir role sahip. Harcamaların dikkatli bir şekilde planlanması, kısa ve uzun vadeli finansal hedeflere ulaşmayı kolaylaştırırken, beklenmedik harcamaların getirdiği mali yükleri de azaltabilir. Bu süreçte bilinçli tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesi, bireylerin ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, tasarruf etmesine de olanak tanır. Bütçe yönetiminde başarılı olmanın yollarından biri, alışveriş öncesinde fiyat karşılaştırması yaparak en uygun seçeneğe ulaşmaktır. Fiyat karşılaştırması, tüketicilerin aynı ürünü daha uygun fiyatla satın almasını sağladığı gibi, indirim dönemlerinde sunulan fırsatları da daha iyi değerlendirme imkânı sunar. Bu tür bir kıyaslama alışkanlığı, bireylerin bütçelerini etkin bir şekilde yönetmesine yardımcı olurken, piyasada farklı ürünlerin fiyatları hakkında da bilgi sahibi olmasını sağlar. Böylece, hangi ürünün gerçek anlamda indirimde olduğunu veya hangi alışverişin daha avantajlı olduğunu değerlendirmek mümkün hale gelir.

Özellikle online platformların yaygınlaşmasıyla birlikte, fiyat karşılaştırma siteleri bu süreçte önemli bir destek sunmaktadır. Akakçe gibi platformlar, tüketicilere aynı ürünün farklı satıcılardaki fiyatlarını göstererek bilinçli alışverişin kapılarını aralıyor. Fiyat karşılaştırması sadece anlık avantaj sağlamaz; aynı zamanda alışveriş alışkanlıklarını olumlu yönde şekillendirir. İhtiyaç duyulan ürünleri rastgele almak yerine araştırarak karar vermek, tüketicilere gereksiz harcamalardan kaçınma fırsatı sunar. Örneğin, yüksek fiyatlı bir ürünü aceleyle almak yerine, farklı satış noktalarında veya platformlarda fiyatını incelemek, uzun vadede ciddi tasarruf sağlamayı mümkün kılabilir. Bu bilinç, tüketicileri bütçelerini aşan veya gereksiz harcamalara sürükleyen tuzaklardan korur. Bütçe yönetimi ve fiyat karşılaştırmasının önemi, sadece bireysel tasarruf sağlamaktan öte, tüketici alışkanlıklarını dönüştürme potansiyeli de taşır. Bilinçli tüketim alışkanlıkları, daha sağlıklı bir finansal gelecek kurmanın temelini oluşturur. Bu nedenle, harcamaları kontrol altında tutmak ve fiyat karşılaştırmalarını alışkanlık haline getirmek, uzun vadeli bir finansal sağlığın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Black Friday’in İşletmeler için Stratejik Önemi

Black Friday, dünya genelinde alışveriş sektörünün en yoğun günlerinden biri olarak hem tüketiciler hem de işletmeler için özel bir anlam taşıyor. Özellikle yılın sonuna doğru gerçekleşmesi, Black Friday’i işletmelerin satış hedeflerine ulaşmaları ve stoklarını eritmeleri açısından stratejik bir zaman dilimi haline getiriyor. İşletmeler, bu özel alışveriş gününe aylar öncesinden hazırlık yaparak pazarlama kampanyalarını, stok yönetimini ve müşteri hizmetlerini optimize ediyor. Black Friday’in işletmeler için stratejik önemi, yalnızca satış rakamlarını arttırmakla sınırlı değil; aynı zamanda marka bilinirliği ve müşteri sadakati üzerinde de güçlü bir etki yaratıyor. Bu yoğun alışveriş gününün işletmeler için önemli bir stratejik değer taşımasının temel sebeplerinden biri, markaların kendilerini geniş kitlelere tanıtma fırsatı sunmasıdır. Black Friday sürecinde uygulanan büyük indirimler, birçok tüketici için cazip hale gelirken, işletmelerin daha önce ulaşamadıkları yeni müşterilere erişmesini sağlar. Bu durum, hem online hem de fiziksel mağazalarda artan müşteri trafiğiyle birleşerek marka bilinirliğini arttırır. Yeni müşterilerin ilk kez alışveriş yapma olasılığı bu dönemde yükseldiği için, işletmeler müşterilere kalıcı bir deneyim sunarak onları sadık müşterilere dönüştürme fırsatı yakalar. Ayrıca, Black Friday döneminde yapılan stratejik indirimler ve promosyonlar, işletmelerin stoklarını optimize etmelerine olanak tanır. Özellikle yıl boyunca biriken veya satış hızı yavaşlayan ürünlerin bu dönemde cazip indirimlerle sunulması, hem stok maliyetlerini azaltır hem de yenilenecek ürünler için raflarda yer açar.

Bu durum, işletmelerin yılın son çeyreğinde finansal açıdan daha sağlam bir tablo sergilemelerine yardımcı olur. Black Friday, yüksek talep gören ürünlerin yanı sıra stok fazlası ürünlerin de tüketicilerle buluşması için bir fırsat sunarak işletmelere stok yönetiminde esneklik kazandırır. Black Friday’in işletmeler için stratejik önemi yalnızca kısa vadeli satış artışlarıyla sınırlı kalmaz; uzun vadede müşteri veritabanını genişletme ve pazarlama stratejilerini yeniden değerlendirme fırsatı sunar. Bu alışveriş döneminde işletmeler, müşterilerin alışveriş alışkanlıkları, tercihleri ve ilgi alanları hakkında değerli verilere ulaşır. Elde edilen bu veriler, sonraki kampanyalar ve ürün geliştirme stratejilerinde kullanılmak üzere önemli içgörüler sağlar. İşletmeler, bu bilgileri kullanarak pazarlama mesajlarını daha özelleştirilmiş bir hale getirir, müşteri sadakatini arttıracak stratejiler geliştirir ve bir sonraki Black Friday dönemi için daha güçlü bir hazırlık yapar. Black Friday’in işletmeler için stratejik önemi, rekabet avantajı sağlamasından da kaynaklanır. Her işletme bu dönemde öne çıkmak ve tüketicilerin dikkatini çekmek için farklı kampanyalar ve pazarlama stratejileri geliştirir. Rakiplerin önüne geçebilmek için inovatif kampanyalar hazırlamak, tüketicilere cazip ödeme seçenekleri sunmak ve müşteri deneyimini iyileştirmek, bu dönemde öne çıkan önemli adımlardır. Black Friday, işletmelerin rekabet güçlerini sergilemesi ve rakiplerinden ayrışması için eşsiz bir fırsat sunar.

Güvenlik ve Terörizm bağlamında sığınmacı politikasının Türkiye’ye olası etkileri

2011 yılında Suriye’de baş gösteren iç savaş neticesinde, yaşadıkları yerlerden ayrılan Suriyelilerin güvenli sığınma arayışı, 21.yüzyılın en büyük göç hareketine yol açmıştır. İç savaş ile merkezi yönetimin gücünü kaybetmesi sonucu Suriye; küresel ve bölgesel güç mücadelesine dönüşmüştür. Bu bağlamda Suriye; bölgesel güç unsurların, silahlı unsurların güçlendiği, rejim karşıtlarının yanı sıra terör örgütlerinin de bulundukları bölgelerde kendi çıkarları doğrultusunda davranış gösterdikleri konuma gelmiştir. Bu bağlamda Suriye; başta rejim taraftarları, karşıtları, etnik ve dini motifli terör örgütleri, bölgesel ve küresel güç odaklarının karmaşık ilişkiler kurduğu bir büyük laboratuvara dönüşmüştür.

Yaşanan küresel ekonomik krizle birlikte, başta Türkiye olmak üzere pek çok ülke düzensiz göçe maruz kalmıştır. Türkiye’ye ilk sığınmacı akını 252 kişilik bir grubun 29 Nisan 2011 tarihinde Hatay’ın Yayladağı ilçesindeki Cilvegözü sınır kapısından geçişi ile başlamış ve üzerinden 13 yıl geçmesine karşın halen devam etmektedir. Yaşadıkları yerlerden ayrılan Suriyelileri, uluslararası hukuka uygun olarak “açık kapı” politikası gereğince “geçici koruma” altına alan Türkiye, takip ettiği politikalar ve konumundan ötürü 2011 yılından itibaren dünyanın en çok mülteci bulunduran ülkesine dönüşmüştür. Bu durum Türkiye’yi, başta güvenlik ve terörizm olmak üzere ekonomik, sosyolojik, psikolojik ve kültürel anlamda tehdit etmektedir.

Türkiye, uyguladığı açık kapı politikası sonucunda başta Suriyeli sığınmacılar ekseninde geçen 13 yılda sınırları içerisinde bulunan Suriyelilerin sadece geçici barınma merkezlerinde kalan azınlık kısmı üzerinde tam olarak denetim sağlayabilmiş, geri kalan ve ülkenin neredeyse her köşesine dağılmış kesim ise bugünün ve yarının ülke güvenliği açısından çözüm bekleyen sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Günümüze dek ekonomik, sosyal, toplumsal ve siyasal pek çok problem yaratan Suriyeli mülteci krizinin önümüzdeki dönemde de çözümlenmesi gerekecek pek çok potansiyel sorun barındırdığı bilinmektedir.

Başta Suriyeli sığınmacılar olmak üzere Türkiye’nin uyguladığı açık kapı politikası sonucu çatışmalı ve iç savaş yaşayan ülkelerden gelen sığınmacılar ülke içinde yarattığı güvenlik sorunlarının yanı sıra, başta El-Kaide, IŞİD, PKK ve diğer terör örgütleri olmak üzere, birçok etnik ve dini motifli terör örgütü üyesi Suriyeli sığınmacı kimliğinde; Suriye krizini fırsata çevirmiş ve Türkiye’ye karşı terör eksenli güvenlik tehdidi oluşturmuştur.

Bu makale, başta Suriyeli sığınmacılar olmak üzere açık kapı göç politikasını Türkiye’nin güvenlik ve terörizm politikaları açısından ele almayı amaçlamaktadır.

Suriyeli Sığınmacılar Meselesi ve Olası Riskler

Suriye başta olmak üzere Orta Doğu’daki çatışmalı ülkelerden gerçekleşen 21.yüzyılın en büyük göçüyle Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinden nüfus aktarılmıştır. Boşaltılan nüfusun yerine bölücü Kürtçü terör örgütü PKK ve Suriye uzantısı yerleşmiştir. Türkiye’nin, muhacir-ensar anlayışı ile başlatılan bu durum Türkiye cumhuriyeti devletine ve Türk milletine kurulmuş emperyalist bir tuzaktır. Türkiye’ye bu tuzağı hazırlayanlar ve içerideki işbirlikçileri, sığınmacılar içerisinde ülkeye giriş yapan silahlı çatışma deneyimi olanların, olası emperyalist destekli bir iç çatışmanın ana unsurlarını oluşturma açısından önemlidir. Çatışma bölgelerinden Türkiye’ye sığınmacı adı altında fırsatı değerlendirerek giren deneyim kazanmış örgüt mensuplarının, olası bir iç savaş çıkması durumunda Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmak istenen de facto yapı ile ilişkisinin olmayacağını düşünmek ancak saflık olacaktır.

Başta Suriye iç savaşı ile başlayan Suriyeli sığınmacı göçü, ülkemiz dışında Lübnan 1,5 milyon, Ürdün 1,4 milyon, Irak 247,568, Mısır 132,281, İsveç 122,087, Almanya 721 Bin ve bunlardan 75,500 Alman vatandaşlığına kabul edilmiştir. AB ülkelerine giden Suriyeli sığınmacı sayısı Türkiye’ye gelenlerden çok az olmasına karşın AB ülkelerinde sığınmacılar konusu ülkelerdeki seçim sonuçlarına ve ülke politikalarına ciddi etki oluşturmuştur. Bu bağlamda AB ve diğer gelişmiş ülkeler Suriye krizinden kaynaklı kitlesel göç hareketine karşı dışlayıcı, yasakçı ve negatif yönde bir tutum sergilemişlerdir. Batı, Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişini engellemek için yasal sınırlamalarını katılaştırmış, yeni sınır kontrolleri geliştirmiştir.

Bu durum Türkiye’den Avrupa’ya gitmek isteyen Suriyelileri yasadışı göçe yönlendirerek insanlık dramlarının oluşmasına sebep olmuştur. Şimdilerde başta Almanya olmak üzere pek çok AB ülkesi Şengen dâhil sınırların yeniden kontrolü konusunda yasal düzenlemeler yapmışlar ve Türkiye ile sığınmacılar konusunda yeni anlaşmalar düzenlemektedirler.

-Başta Suriyeli sığınmacılar olmak üzere Türkiye’nin uyguladığı açık kapı göç/göçmen politikasının Türkiye’ye yaratacağı etkileri şu başlıklar altında değerlendirmek mümkündür.
-Türkiye’nin millî kültür ve demografik yapının değişmesi,
-Türkiye’nin eğitim seviye ve kalitesinin bozulması,
-Sığınmacıların, özellikle iç savaş/çatışma bölgelerinden gelenlerin Türk milletinin psikolojik ve yeni nesil güvenlik kaygılarının giderek artış göstermesi,
-Çatışma bölgelerinden gelen sığınmacıların, inanç temelli mezhepsel ayrılıkların Türk toplumunda yaratacağı olumsuz etkiler,
-Devlete olan inancın zayıflayarak, devlet otoritesinin sarsılması,
-Organize suç örgütlerinin artış göstermesi,
-Terör eylemlerinin artış gösterecek olması,
-Ülkenin artan nüfusunun başta gıda olmak üzere içme suyu ve su güvenliğinin yaratacağı riskler,
-Başta Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde yaşanacak jeopolitik sarsıntılar sonucu artacak olan istikrarsızlığın Türkiye’ye yansıyacak olması,
-AB’nin, lokomotif güç Almanya’nın ve BM’nin artış gösteren bu riskler karşısında sığınmacılara yönelik finans desteğinin kesilme olasılığı,
-Emperyalist bir projenin Türkiye ayağını oluşturan sığınmacıların iç savaş çıkma olasılığında uluslararası bir askeri gücün müdahil olması gibi olasılıklar kuvvetle muhtemeldir.

Suriye İç Savaşının Türkiye’nin Güvenliği Açısından Terör Eksenli Gelişimi

Bölücü Kürtçü terör örgütü PKK/KCK’nın 2003 yılında kurulan Suriye uzantısı PYD, 2011 Suriye iç savaşına kadar durağan bir süreç izlemiş olsa da yaşanan devlet otoritesi boşluğu sonucu ülkemizin güneyinde etkili bir konuma gelmiş ve Türkiye açısından tehdit oluşturmuştur. PYD ve silahlı kolu YPG bölücü Kürtçü terör örgütünün Suriye uzantısı olmasına karşın bölgede çıkar güden uluslararası sistemin başat güçleri tarafından terör örgütü olarak kabul edilmemiştir. PYD/YPG’nin bırakın terör örgütü olarak kabul edilmesini IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede vekil güç olarak kullanılmış olması sonucu Batılı güçler örgütü müttefik olarak kabul etmişlerdir.

Bu dönemde Suriye iç savaşını fırsata dönüştürmek isteyen PYD/YPG, uluslararası sistemin başat güçleri ve yabancı devlet ve aktörlerin siyasi ve lojistik desteğiyle bölgede güç kazanmaya çalışmıştır. Suriye krizi ile birlikte PKK/KCK birçok terörist grubunu PYD’nin silahlı kolu olan YPG’de görevlendirerek Suriye’de etkin olma ve meşruluk kazanmaya çalışmıştır. ABD ve Rusya ile ortak hareket ederek Suriye’nin kuzeyinde devlet dışı silahlı bir aktör olarak güç kazanmaya çalışan bölücü Kürtçü terör örgütünün Suriye uzantısı PYD/YPG; Türkiye’nin bölgede yürüttüğü askeri operasyonlar ile emellerine ulaşamamıştır.

1999 yılında Ebu Musab el-Zerkavi tarafından Afganistan’da, Tevhid ve Cihad Örgütü adıyla kurulan IŞİD, 2001’de Irak’ın kuzeyinde örgütlenmiştir. 2003’te Irak topraklarında ABD ordusuna karşı terör eylemleri gerçekleştiren örgüt 2004 sonrasında Irak El Kaidesi olarak anılmıştır. 15 Ekim 2006’da Bağdat, Anbar, Diyala, Kerkük, Selahaddin ve Ninova kentleri ile Babil’in bir bölümünü de içerisine alan (sözde) İslam Devletinin kurulduğunu ilan etmiştir. 2011’de ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile bölgede güçlenen örgüt, 2013 yılında Suriye’nin Rakka şehrini ele geçirerek adını Irak Şam İslam Devleti (DEAŞ) olarak değiştirmiştir. DEAŞ, 2014’te Musul’u ele geçirmiş ve örgütün başındaki Ebubekir el-Bağdadi halifeliğini ilan ederek hilafetin yeniden geldiğini iddia etmiştir.

Türkiye DEAŞ ile mücadele kapsamında oluşturulan uluslararası iş birliğinin önemli bir parçası olmuştur. Suriye’de DEAŞ unsurlarına karşı askeri operasyonlar düzenlenmiş, DEAŞ ile mücadele edecek yerel güçlere eğitim verilmiştir. Suriye ve Irak’ta uluslararası iş birliği ile mücadele edilen DEAŞ ilk başlarda otorite boşluğundan faydalanarak birçok bölgeyi ele geçirmiş ancak yürütülen mücadele sonucu büyük zayiatlar verdirilmiştir.

Göç hareketlerinin yarattığı tehditler ön plana alındığında, yabancı istihbarat teşkilatlarının saha ajanlarının ve yabancı terörist savaşçıların durumdan faydalanarak göçmen/sığınmacı maskesi altında Türkiye’ye sızma girişimleri gerçekleşmiştir. Son yıllarda ülkeleri özellikle Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiren konulardan biri de bu durumdan faydalanan teröristlerin sabotaj ve terör eylemi girişimleridir.

Sonuç olarak 2011 Suriye İç savaşıyla beraber Türkiye, Bölücü Kürtçü terör örgütü PKK/KCK ve Suriye uzantısı PYD/YPG ile DEAŞ tehditlerine daha hassas hale gelmiştir. Bu bağlamda etnik ya da dini güdülü/selefi terör örgütlerinin Türkiye’de terör eylemleri gerçekleştirmişlerdir. Bölgedeki otorite boşluğundan faydalanan terör örgütleri hem sınır güvenliğini tehdit etmiş hem de Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde eylemler gerçekleştirmişlerdir.

Türkiye’yi yöneten siyasal karar alıcıların, başta Suriyeliler olmak üzere Afgan, Pakistan, Irak vd. uygulanan “açık kapı” politikası şimdilerde İsrail’in Lübnan’ın güneyinde oluşturduğu güvenli yaşam alanından dolayı ülkemize yönelecek yeni sığınmacı akını dikkate alındığında bu terör örgütü üyelerinin Türkiye’ye giriş yapmalarının hatta silah ve mühimmat sokmalarının kolaylaşmasına neden olmuş/olmaktadır. Bu bağlamda Türkiye İç İşleri Bakanlığının verilerine göre 2014 sonrasında Türkiye’de 14 farklı DEAŞ saldırısında 304 kişi ölmüş, 1.338 kişi yaralanmıştır.

Türkiye’ye, her sığınmacı adı altında girişi yapılan sığınmacılar/kaçaklar güvenlik kontrolü ve kişisel verileri tam sağlanamadığı zaman ülke iç güvenlik tehdidi birinci derecede zarar görecektir. Zira geçmiş dönemlerde yaşanan canlı bomba eylemleri ve terör olayları Türkiye’nin Suriyeli/sığınmacılara yönelik uyguladığı ısrarlı açık kapı politikasının istismar edilmesinden kaynaklanan güvenlik sorunları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç:

Bir ülke, kısa orta ve uzun vadede göç/göçmen ihtiyaç politikasını rasyonel planlama yapmadan açık kapı politikası uygulayamaz. Aksi durum karısında ısrarlı açık kapı politikası ile sadece sınırımızdan değil bölgedeki çatışmalı ülkelerden de yeni sığınmacı ve göç akınlarına kapı aralamak Türkiye’yi bata ekonomik, sosyal, kültürel ve toplumsal olmak üzere güvenlik ve terörizm alanında da krizlere sokacaktır.

Özellikle 2011 Suriye iç savaşının hemen akabinde ülkemize yönelen Suriyeli sığınmacı akınının ardında emperyalist bir senaryo vardır ve Türkiye bu sorunun altından tek başına kalkamayacaktır. Bölgesel ve küresel anlamda en çok sığınmacı ve göçü açık kapı politikası sonucu kabul eden Türkiye, ülkesine yönelik sığınmacı/göç akınını doğru yönetemediği gibi güvenlik ve terörizmle bağlantılı krizlerin de giderilmesinde başarılı olamamıştır.

Bu bağlamda, ısrarlı açık kapı politikasının devamı ve ülkeye yeni sığınmacıların alınması durumunda Türkiye’yi; millî kültür ve demografik yapının değişimi riski tehdit etmektedir. Bu durum Türkiye’nin başta eğitim kalitesini ve seviyesini daha da düşürecektir. Çatışma bölgelerinden gelen sığınmacıların Türk toplumuna uyumu (özellikle Arap milliyetçiliği) söz konusu olamayacağından ötürü Türk toplumunda yıkıcı etkilere sebep olabilecektir. Türkiye için bir başka tehdit ve tehlike kaynağı olarak Mezhep ayrılıkları gelmektedir. Organize suç örgütlerine dönüşen ve terör örgütlerinin kullanışlı aparatı konumuna gelme olasılıkları oldukça yüksektir. Sığınmacıların ülkelerine geri döndürülmesi düşüncesinde “gönüllülük” vurgusu gerçekçi değildir. Bu durumdan yararlanmak isteyen sığınmacılar yakın gelecekte diaspora faaliyetlerine başlayacaklardır. Özellikle Suriye’nin kuzeyinden ülkemize giriş yapan sığınmacıların ileride toprak ve tazminat talebinde bulunabilecek çalışmalar içerisine gireceklerdir. Bu durumu, bölgesel çıkarları olduğunu iddia eden güçlü aktörler Türkiye’ye karşı destekleyerek kullanacaklardır.

İklim değişikliği ve sıcaklıkların artacak olmasıyla özellikle Gıda ve Su Güvenliği riski güney sınır bölgelerimizde artış gösterecektir. Geçmiş dönemlerde gerek Irak gerekse de Suriye yönetimleri, Fırat/Dicle Nehirlerini haksız yere bahane ederek bölücü Kürtçü terör örgütünü ülkemize karşı kullandıkları unutulmamalıdır.

Türkiye’nin, 2018 küresel ekonomik kriz ve 2011 Suriye İç savaşı sonucu ülkemize alınan sığınmacıların oluşturduğu ekonomik yükü kaldıracak ya da akademik anlamda istikrara kavuşturabilmesi rasyonel değildir. Sığınmacıların ülkemize kalmaya devam edecek olmaları ve yeni sığınmacılara kapıların açık olduğunun beyan edilmesi ekonomik sorunların artış gösterecektir. Bu durum Türk milletindeki devlet otoritesine ve kurumlara olan inancın erimesine sebep olacaktır. Son olarak, sığınmacı politikasının devamı halinde başta ekonomik kriz Türkiye’yi daha da yıpratsa da etkisi bununla sınırlı kalmayacaktır. Başta sosyal, kültürel, etnik yapısı temel alındığında Türkiye’nin ulusal güvenliği tehdit altındadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Mahmut Hamsici, BBC Türkçe, https://www.bbc.com/turkce/articles/crgdpw9eqj7o , 26 Eylül 2022.

Tarık Dilvani, Independet Türkçe, https://www.indyturk.com/node/655641/d%C3%BCnya/%C3%BCrd%C3%BCndeki-suriyeli-m%C3%BClteciler-bor%C3%A7-ve-tahliye-tehditleriyle-m%C3%BCcadele-ediyor , 18 Ağustos 2023.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) 2020 Şubat ayı verisi.

Yasemin Çirkin, Sınırımızdaki Peşaver, s. 9, Mart 2021, 21.yüzyıl Türkiye Enstitüsü yayınları, Ankara.

Yasemin Çirkin, a. g. e., Mart 2021.

DW Türkçe, Alman vatandaşlığı alanların sayısında rekor artış, 23 Mayıs 2024.

Yeşiltaş, M. & Öncel, R. (2017). Yenilgiden Sonra DEAŞ: Yükselişi, Çöküşü ve Geleceği, SETA Yayınları, İstanbul.

T.C. İçişleri Bakanlığı (2017a). Türkiye’nin DEAŞ İle Mücadelesi, Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayınları, Ankara.

‘Yeni Dünya Düzeni’nin sorunları

1990’lı yıllarda uluslararası ilişkiler sisteminde çok ciddi değişiklikler gözlendi. SSCB ve onun sosyalist bloğu, o zamana kadar sistemin iç yapısı ve karakteri üzerinde önemli etkisi olan ABD ve Batılı müttefiklerinin güçlenmesi karşısında çok yoğun bir krizle karşı karşıya kaldı. Ekonomik, siyasi ve sosyal hayat, hem SSCB’nin hem de müttefiklerinin kalkınma potansiyelini tüketmiş ve onları Batılı ülkelerle olan rekabette tamamen yenilgiye uğratmıştır.

1990’lı yılların sonunda uluslararası ilişkiler sistemi, karakteri ve doğası bakımından yeni bir aşamaya – yeni bir dünya düzeninin oluşma aşamasına girmiştir. 1945’te başlayan uluslararası ilişkiler sisteminin oluşumu ve gelişmesinin üçüncü dönemi – İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ve BM’nin kurulması – ABD ve Batılı müttefiklerinin Soğuk savaşta tam zaferiyle sona erdi. Bununla birlikte dünya siyasetinde ve uluslararası ilişkiler sisteminde yeni bir dünya düzeni başlıyor.

Deneyimler uluslararası ilişkiler ve dünya siyasetinin modern yapısının ve aktörlerinin öyle bir noktaya ulaştığını göstermektedir ki, modern dünya siyasetini ve uluslararası ilişkileri yalnızca resmi devletlerarası ilişkiler ve dış politika dairelerinin faaliyetlerini inceleyerek anlamak pek mümkün değildir. Bu ilişkiler eskiden esas olarak ulusal devletler arasındaki ilişkilere dayanıyordu, ancak artık uluslararası ve bölgesel kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları vb. bu sürece dahil oluyor, ve aslında – iç ve dış politika, devlet egemenliği ve ulusal çıkar kavramları giderek yeni bir içerik kazanıyor. [ Həsənov, Müasir beynəlxalq münasibətlər və Azərbaycanın xarici siyasəti, s.101-105]

Şimdi ise yeni dünya düzeninin beraberinde getirdiği sorunlara bakalım.

Tek Kutupluluk ve ABD Hegemonyası

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle tek süper güç olarak uluslararası sistemde baskın hale geldi. Bu durum, dünya siyasetinde “tek kutupluluk” olarak tanımlandı. ABD’nin ekonomik, askeri ve kültürel gücü, küresel düzenin büyük ölçüde Amerikan çıkarları ve normları etrafında şekillendiği bir dönemi başlattı. Bu hegemonyanın sonucu olarak, 1990’larda ve 2000’lerin başında ABD, hem doğrudan askeri müdahalelerle hem de uluslararası kurumlar ve ittifaklar aracılığıyla küresel düzeni yönlendirme kapasitesine sahipti. NATO’nun genişlemesi, Birleşmiş Milletler’deki ağırlığı, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF gibi küresel kurumlarda lider rol üstlenmesi bu dönemin göstergelerindendir.

Ancak, ABD’nin bu hegemonik pozisyonu zamanla meydan okumalarla karşılaştı. Özellikle, Rusya ve Çin gibi ülkeler, tek kutuplu bir düzenin kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünerek, çok kutuplu bir dünya sistemini savunmaya başladılar. Rusya, NATO’nun doğuya genişlemesini bir tehdit olarak algıladı ve 2008’deki Gürcistan krizi, 2014’teki Kırım’ın ilhakı gibi eylemleriyle küresel düzene meydan okudu. Şimdi de Ukrayna… Çin ise ekonomik ve askeri gücünü artırarak Asya Pasifik bölgesinde ve ötesinde nüfuzunu genişletmeye başladı. ABD’nin hegemonyası, bu meydan okumalara karşı kırılgan hale geldi ve dünya siyaseti daha karmaşık, çok kutuplu bir yapıya doğru evrildi.

Çin’in Yükselişi

Çin, 1978’de başlayan ekonomik reformların ardından dünya ekonomisinde hızla yükselmeye başladı ve 21. yüzyılın başlarından itibaren ABD’nin küresel liderliğine karşı önemli bir rakip haline geldi. Bu ekonomik büyüme, Çin’in askeri gücünü de önemli ölçüde artırmasına olanak tanıdı. Çin’in savunma bütçesi ve ordusunun modernizasyonu, bölgesel ve küresel ölçekte stratejik bir aktör olarak ortaya çıkmasını sağladı.

Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” girişimi gibi projelerle küresel ticaret yollarında etkisini genişletmesi ve Güney Çin Denizi’ndeki askeri varlığını güçlendirmesi, ABD’nin Asya-Pasifik’teki stratejik çıkarlarını tehdit etti. Çin’in ABD ile olan rekabeti sadece ekonomik ve askeri alanlarla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda, telekomünikasyon, yapay zeka, yarı iletkenler ve diğer teknolojik alanlarda da üstünlük elde etmeye çalıştı. Bu durum, iki ülke arasında ciddi bir stratejik rekabet yarattı.

ABD ve Çin arasındaki bu rekabet, 2018’deki ticaret savaşlarıyla somutlaştı. ABD, Çin’e karşı gümrük tarifeleri uygulayarak ekonomik baskı kurmaya çalışırken, Çin de karşılık verdi. Bu ticaret savaşları, küresel ekonomi üzerinde geniş etkiler yarattı.[ ‘Ticaret savaşı’: ABD ek gümrük vergilerini uygulamaya başladı, Çin’den misilleme geldi] Aynı zamanda, Çin’in artan teknolojik kapasitesi, ABD’de ulusal güvenlik endişelerini artırdı. Özellikle yapay zeka ve 5G teknolojilerinde Çin’in yükselişi, Batılı ülkelerde büyük bir kaygı yarattı ve bu teknolojilerin kontrolü üzerine büyük bir küresel yarış başladı. [3 soruda Çinin teknoloji hamlesi]

Bu iki gelişme, günümüzde uluslararası ilişkilerin en önemli dinamiklerinden biri olan ABD-Çin rekabetini şekillendirmekte ve dünya siyasetinin geleceğini belirlemektedir. Çin’in ekonomik büyümesi, küresel gücün Batı’dan Doğu’ya kaydığı bir döneme işaret ederken, ABD bu süreci yavaşlatmak ve hegemonik konumunu korumak için stratejilerini yeniden yapılandırmaktadır.

Küreselleşme ve Eşitsizlik

Küreselleşme, özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren dünya ekonomisini birbirine bağlayarak mal, hizmet, sermaye ve bilgi akışını hızlandırmıştır. Ancak bu süreç, hem ülkeler arasında hem de ülkelerin kendi içlerinde eşitsizliklerin artmasına neden olmuştur. Küreselleşme, gelişmiş ülkelerde sermaye ve büyük şirketlerin lehine sonuçlar doğururken, gelişmekte olan ülkelerde veya düşük gelirli gruplar üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. [Özerkmen, “Uluslararası Eşitsizliği Derinleştiren Bir Süreç Olarak Ekonomik Küreselleşme”, s.146]

Küreselleşmenin yol açtığı teknolojik ilerlemeler ve dijitalleşme, dünya çapında iş gücü piyasalarında büyük değişimlere neden olmuştur. Özellikle imalat ve hizmet sektörlerinde gelişmekte olan ülkelerdeki ucuz iş gücü, küresel şirketler için cazip hale gelirken, gelişmiş ülkelerde iş kayıpları ve maaşların baskı altında kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu, özellikle Batı’da popülizmin ve küreselleşmeye karşı milliyetçi hareketlerin yükselmesine katkıda bulunmuştur. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerde, küresel sisteme entegrasyon, yoksulluk ve eşitsizlik sorunlarını çözmede beklenenden daha sınırlı kalmıştır.

Uluslararası Kurumların Aşınması

Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kurumlar, küresel yönetişim ve işbirliğinin temel taşları olarak kurulmuşlardır. Ancak son yıllarda bu kurumlar, uluslararası sistemdeki değişen güç dengeleri ve artan milliyetçilik, popülizm ve güvensizlik ortamında zayıflamışlardır.
Popülist ve milliyetçi liderler, bu uluslararası kurumları ulusal egemenliği zayıflatan yapılar olarak eleştirirken, küresel işbirliği ve çok taraflılık yerine daha fazla bağımsızlık ve ulusal çıkar odaklı politikalara yönelmişlerdir. Bu durum, özellikle küresel krizler karşısında koordinasyonun zorlaştığı bir dünya düzenine işaret etmektedir.

İklim Değişikliği ve Çevresel Sorunlar

İklim değişikliği, yeni dünya düzeninin en büyük tehditlerinden biri haline gelmiştir. Yükselen deniz seviyeleri, aşırı hava olayları, orman yangınları, kuraklık ve su kıtlığı gibi sorunlar, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda jeopolitik ve ekonomik boyutları olan bir kriz olarak ortaya çıkmaktadır. [Beşballı, “Çevre Sorunları Çerçevesinde Küresel İklim Değişikliği”, s.501]

Özellikle gelişmekte olan ülkeler, iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha savunmasız durumda olup, tarım, su kaynakları ve altyapı açısından büyük zorluklarla karşı karşıya kalmaktadırlar. İklim değişikliğinin yarattığı bu tehditler, küresel ekonomik ve siyasi istikrarı da etkilemektedir. Kaynak kıtlığı, göç akınları, gıda güvenliği ve enerji güvenliği gibi konular, uluslararası güvenlik açısından giderek daha önemli hale gelmektedir. Örneğin, su kıtlığı veya tarım üretimindeki azalma, bazı bölgelerde sosyal huzursuzluk ve çatışmalara yol açabilir. Bu sorunların çözümü için küresel işbirliği büyük önem taşımaktadır, ancak uluslararası toplumun bu konuda yeterli ve etkili bir yanıt verdiği söylenemez.

İklim değişikliğine yönelik küresel koordinasyon eksikliği ve alınan önlemlerin yetersizliği, bu sorunun çözülmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Dünya genelinde daha güçlü ve uyumlu bir çaba gösterilmediği takdirde, iklim değişikliği, küresel güvenlik ve istikrarı tehdit eden en önemli faktörlerden biri olmaya devam edecektir.

Siber Güvenlik ve Bilgi Savaşları

Dijital çağın getirdiği büyük dönüşümler, uluslararası ilişkilerin dinamiklerini de köklü bir şekilde değiştirmiştir. Siber güvenlik, 21. yüzyılda uluslararası güvenliğin merkezine oturmuş, devletler ve kurumlar arasında siber saldırılar, dijital casusluk, bilgi hırsızlığı gibi tehditler giderek yaygınlaşmıştır. Özellikle devletlerin ve büyük şirketlerin dijital altyapılarına yönelik saldırılar, ekonomik ve stratejik dengeleri etkileyen faktörler haline gelmiştir. Siber saldırılar, kritik altyapılara zarar verebilir, bankacılık sistemlerini bozabilir, enerji şebekelerini devre dışı bırakabilir ve askeri sistemlere müdahale edebilir. Bu tehditler, siber güvenliğin ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olmasını zorunlu kılmıştır.

Sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden yayılan yanıltıcı bilgiler ve manipülasyonlar, “bilgi savaşları”nın yeni bir boyutunu oluşturmuştur. Sosyal medyanın siyasi propaganda, dezenformasyon ve dış müdahale aracı olarak kullanılması, demokratik sistemlere olan güveni ciddi şekilde sarsmaktadır. Özellikle seçim dönemlerinde, bazı ülkeler dezenformasyon kampanyaları ile kamuoyunu manipüle etmeye çalışmakta, bu da ülkeler arasındaki gerilimleri artırmaktadır. [Köseoğlu ve Al, Bir Siyasal Propaganda Aracı Olarak Sosyal Medya, s. 103]

Devlet Dışı Aktörler ve Terörizm

Terör örgütleri, çok uluslu şirketler, sivil toplum kuruluşları ve diğer devlet dışı aktörler, uluslararası politikaları etkileyen önemli aktörler haline gelmiştir. IŞİD, El Kaide gibi örgütler, sadece bölgesel güvenlik değil, küresel güvenlik açısından da tehdit oluşturmaktadır. Terörizm, devletlerin egemenlik alanlarını ihlal eden, asimetrik bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanmakta ve uluslararası terörle mücadele stratejileri küresel işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Devlet dışı aktörlerin sadece terörizmle sınırlı olmadığı da unutulmamalıdır. Çok uluslu şirketler, küresel ekonomideki rollerini artırarak devletler üzerinde ekonomik baskı kurabilmekte ve uluslararası ilişkileri
şekillendirmektedir. [Kamacı ve Turan, Küreselleşme sürecinde çok uluslu şirketlerin ekonomik açıdan değerlendirilmesi, s.82]

Özellikle teknoloji devleri, dünya çapında milyarlarca kullanıcıya sahip olup, hükümetlerle karşı karşıya gelmekte ve veri gizliliği, düzenleyici çerçeveler gibi konularda siyasi baskı yaratmaktadır. Aynı şekilde, küresel STK’lar da çevresel, sosyal ve insan hakları konularında uluslararası politikalar üzerinde etkili olabilmektedir. Devlet dışı aktörlerin yükselişi, uluslararası sistemi daha karmaşık hale getirmiş ve geleneksel diplomasi anlayışını zorlamıştır.

Nükleer Yayılma ve Silah Kontrolü

Nükleer silahların yayılması ve büyük silah kontrol anlaşmalarının aşınması, uluslararası güvenlik için ciddi tehditler oluşturmuştur. Nükleer silahların varlığı, Soğuk Savaş boyunca büyük devletler arasında “caydırıcılık” ilkesine dayalı olarak bir denge unsuru olmuşken, bu silahların yayılma riski, küresel güvenlik ortamını daha belirsiz ve tehlikeli hale getirmektedir. Özellikle İran’ın nükleer programı uluslararası toplumda büyük endişelere yol açmış ve bölgesel bir nükleer silahlanma yarışı riskini doğurmuştur. [Şahin ve Uysal, Nükleer silahlarin yayilmasi ve silahsizlanma sürecinin gelişmesi, s.467-470]

Nükleer silahların yayılması sadece yeni oyuncularla sınırlı değildir. Mevcut nükleer güçler de cephanelerini modernize etmekte ve nükleer kapasitelerini artırmaya çalışmaktadır. [SIPRI: Ufukta nükleersiz bir dünya görünmüyor]. Soğuk Savaş döneminde imzalanan birçok silah kontrol antlaşması, günümüzde ya geçerliliğini yitirmiş ya da taraflar arasında güven sorunu nedeniyle ihlal edilmiştir. Örneğin, 2019’da ABD’nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Antlaşması’ndan çekilmesi nükleer silahların yeniden kontrolsüz bir şekilde yayılma riskini artırmıştır. [INF – NATO: ABD’nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan çekilmesinden Rusya sorumlu]

Nükleer silahların yanı sıra, hipersonik füzeler gibi yeni nesil silah teknolojilerinin geliştirilmesi de küresel güvenlik açısından yeni zorluklar yaratmaktadır. Nükleer silahların ve gelişmiş silah sistemlerinin yayılması, daha istikrarsız ve öngörülemez bir güvenlik ortamı oluştururken, uluslararası toplumun bu konuda işbirliğini artırması büyük bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.

İnsani Krizler ve Göç

Üçüncü binyılın gündemini meşgul eden en acil konulardan biri göç krizidir. Şu anda farklı ülkelerde bu sorunla ilgili birçok çalışma yapılıyor ve bilimsel çalışmalar yayınlanıyor. Şu anda memleketlerinden göç etmek zorunda kalan insanlara yönelik tutum da belirsiz. Çoğu durumda geldikleri ülkelerde ayrımcılığa maruz kalıyorlar, etnik ve dini kimlik ön plana çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında modern göç süreçlerine farklı medeniyet taşıyıcılarının çatışması ve çok kültürlü bir kriz eşlik etmektedir.

Göç birçok nedenle ortaya çıkabilir. Hızlandırıcı faktörler: eğitim, iş eksikliği, yetersiz tıbbi bakım, az fırsat, ilkel koşullar, siyasi korku, işkence ve kötü muamele korkusu, dini ayrımcılık, servet kaybı, doğal afetler, şiddet, adil yargılanma şansının düşük olması. Çekici faktörler: iş fırsatları, eğlence, eğitim, daha iyi tıbbi bakım, güvenlik, aile bağları, düşük suç, yüksek adil yargılanma şansı.

Son dönemde Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya’ya göçlerin arttığını, eğitim amaçlı, nitelikli personelin ve teknolojik gelişmeler nedeniyle oraya gidenlerin sayısının yeterli olduğunu söyleyebiliriz. [Müasir dövr miqrasiya proseslərinin pərdəarxası]

Demokrasiye Yönelik Tehditler

Demokrasi kavramı, toplumun siyasi örgütlenme biçimi olarak halkın iktidarın kaynağı kabul edilmesi, devlet işlerinin çözümüne katılma hakkına sahip olunması ve vatandaşlara geniş haklar ve özgürlükler tanınması esasına dayanır. Demokrasi, vatandaşların temsilci devlet organlarına seçme ve seçilme haklarını, söz, basın, toplantı, miting ve gösteri özgürlüklerini, vatandaşların hukuki eşitliğini, kişi ve konut dokunulmazlığını kapsar.

Demokrasinin temeli, bireyin özgürlük hakkı ve kişinin kişiliğine saygı ile sağlanır. Demokrasi, deri rengi, cinsiyet, dil, din, sosyal durum, mülkiyet ya da sınıftan bağımsız olarak tüm vatandaşların eşitliğini esas alır. Ancak unutulmaması gereken bir diğer önemli nokta, bir bireyin özgürlüğünün başkalarının da özgür olmasına engel olmaması gerektiğidir.

Elbette, gerçek hayatta bu eşitlik idealinin bazı eksiklikleri vardır. Çok gelişmiş demokrasiye sahip olan devletlerde bile tüm vatandaşların kendi özgürlüklerinden yararlanma hakları eşit değildir. Birçok bölgede demokratik sistemler otoriterliğin yükselişi, hukuk devletinin zayıflaması ve medya özgürlüğüne yönelik saldırılar nedeniyle tehdit altındadır. [Demokratiya nədir?]

Aile Kavramının Kaybolması

Yeni dünya düzeninin en temel sorunlarından biri de aile kavramının kaybolmasıdır. Bunun bilinçli olarak yapıldığı oldukça aşikârdır. Aile kavramının kaybolması LGBT bireylerinin artışı, evlenenlere kıyasla boşanmaların artması ve aile içi sorunların çoğalması gibi birçok faktörde kendini göstermektedir. Elbette birçok başka neden daha var. Bu konunun aniden gündeme gelmesi tesadüf değil. Bildiğimiz gibi nüfus önlenemez bir şekilde artmaya devam ediyor. Her ne kadar salgın hastalıklar, savaşlar ve doğal ölümler nedeniyle bu sayı azalsa da artış oranı o kadar yüksek ki, düzenlenmesi mümkün değil. Bunu aile kavramını kaybederek düzenlemek daha doğru olur. Çünkü aynı zamanda birçok yönde ilerleme de sağlanmış olduğundan, 10-15 yıl içinde çok büyük bir azalma görülecektir.

LGBT bireylerinin sayısındaki artış ile bu kişilerin evlilik sayıları da artmaktadır. Ancak biyolojik açıdan bu evliliklerde çocuk sahibi olmak mümkün değildir. Bu nedenle, bu tür evliliklerin artışı göz önünde bulundurulduğunda, insan nüfusunun azalacağı öngörülmektedir. Normal ailelere baktığımızda da çeşitli sorunların azımsanmayacak kadar fazla olduğunu görebiliriz. Doğal ve kalıtsal etkilerden kaynaklanan kısırlık oranları yükselmektedir. Aynı zamanda ekonomik zorlukların yarattığı problemler nedeniyle aileler çocuk sahibi olma fikrinden geri çekilmektedir. Kısa süreli evliliklerin arttığı bir dönemde, aile kavramının kaybolduğunu gözlemleyebiliriz ve bu durum, gençler arasında evliliğe olan güvenin sarsıldığını göstermektedir. [GZT]

Sonuç

Yeni dünya düzeninin karşı karşıya olduğu sorunlar oldukça çeşitlidir ve bu sorunların önüne geçmek amacıyla alınan tedbirler her zaman kalıcı ve etkili sonuçlar vermemektedir. Ekonomik eşitsizlikten çevresel felaketlere, siyasi istikrarsızlıklardan toplumsal ayrışmalara kadar uzanan bu sorunlar, hızla değişen ve gelişen dünyada kaçınılmaz bir şekilde kendini göstermektedir. 8 milyar insanın ihtiyaçları, çıkarları ve beklentileri göz önünde bulundurulduğunda, bu sorunların tümüne köklü ve kalıcı çözümler bulmak oldukça zor görünmektedir. Hatta, mevcut sorunların çözüme kavuşturulması durumunda bile, kısa süre içinde yeni problemler ortaya çıkacaktır.

Öyleyse birçok sorunun çözümü için uluslararası işbirliği gerektirmektedir. Ancak her ülkenin kendi öncelikleri ve çıkarları olduğu için bu işbirliği çoğu zaman sınırlı kalmakta ve sorunlar daha da derinleşmektedir. Bu nedenle, sorunların çözümüne yönelik çabalar ne kadar büyük olursa olsun, köklü ve kalıcı çözümler bulmak zor olmaya devam edecektir. Burada önemli olan, bu sorunların farkına varılması ve olası krizleri önlemek ya da hafifletmek için sürekli bir çaba gösterilmesidir. Nihai çözüm yerine, sürdürülebilir politikalarla düzenin korunması ve iyileştirilmesi amaçlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

3 soruda Çinin teknoloji hamlesi, son güncelleme 19 mayıs, 2023, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/3-soruda-cinin teknoloji-hamlesi-ve-2030-hedefleri/2901062

Ahmet Kamacı ve Maruf Turan, “Küreselleşme Sürecinde Çok Uluslu Şirketlerin Ekonomik Açıdan Değerlendirilmesi”, Yönetim, Ekonomi, Edebiyat, İslami ve Politik Bilimler Dergisi,3(2): 81-92, 2018, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/614709

Demokratiya nədir?; son güncelleme 8 Şubat, 2021, https://demokratik.az/xeberler/siyaset/26768-demokratiya nedir-insan-shexsiyyetine-hrmetdir.html

Güngör Şahin ve Serhat Uysal, “NÜKLEER SİLAHLARIN YAYILMASI VE SİLAHSIZLANMA SÜRECİNİN GELİŞMESİ”, ULUSLARARASI KRİZ VE SİYASET ARAŞTIRMALARI DERGİSİ, Aralık 2023 7(2), 466-492, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3105007

GZT

Həsənov Əli, Müasir beynəlxalq münasibətlər və Azərbaycanın xarici siyasəti, Bakı, Azərbaycan nəşriyyatı, 2005.

INF – NATO: ABD’nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan çekilmesinden Rusya sorumlu, son güncelleme 2 Ağustos, 2019,https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49201329

Müasir dövr miqrasiya proseslərinin pərdəarxası; son güncelleme 27 Ekim, 2018, https://525.az/news/108861- muasir-dovr-miqrasiya-proseslerinin-perdearxasi

Necmettin Özerkmen, “Uluslararası Eşitsizliği Derinleştiren Bir Süreç Olarak Ekonomik Küreselleşme”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi 44,1 (2004) 135-148

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2153247

Sinem Gözde Beşballı, “Çevre Sorunları Çerçevesinde Küresel İklim Değişikliği”, Artvin Çoruh Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 2023, 9(2), 500-521, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3526192

SIPRI: Ufukta nükleersiz bir dünya görünmüyor, son güncelleme 17 haziran, 2019, https://www.dw.com/tr/sipri ufukta-n%C3%BCkleersiz-bir-d%C3%BCnya-g%C3%B6r%C3%BCnm%C3%BCyor/a-49234470
‘Ticaret savaşı’: ABD ek gümrük vergilerini uygulamaya başladı, Çin’den misilleme geldi, son güncelleme 24 Eylül, 2018, https://tr.euronews.com/business/2018/09/24/ticaret-savasi-abd-ek-gumruk-vergilerini-uygulamaya-basladi-cin-den misilleme-geldi

Yakup Köseoğlu ve Hamza AL, “Bir Siyasal Propaganda Aracı Olarak Sosyal Medya”, Akademik İncelemeler Dergisi Cilt: 8, Sayı: 3, Yıl: 2013, (erişim 06.10.2024) https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/17706

 

 

İran’daki ayrılıkçı kürtçülük ve bölücü silahlı faaliyetleri: Bölgesel çıkarlar uğruna taşeron olarak kullanılan kürtçülük hareketi

Bölücü Kürtçü Terör Örgütü(BKTÖ) PKK ve uzantılarına değişik alanlarda destek sağlayan ülkeleri iki ana grupta değerlendirmek mümkündür. Birinci grupta bulunan ülkeler; terör örgütün ekimi zaman açık veya gizli silah, askeri malzeme, eğitim kampları ve finans gibi destekleri sağlayan ülkelerdir. Zaman içinde ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak göreceli olarak değişse de bu devletler; Suriye, Yunanistan, GKRY, Rusya Federasyonu, İran, Ermenistan, Irak, Lübnan ve Libya idi. Bu ülkeler; eğitim kampları tahsis etme, sahte kimlik sağlama, finansman temin etme, örgüt evi tahsis etme, havayolu ile geçişlerde kolaylık, tedavi, silah ve mühimmat yardımı gibi aktif destekler sağlamışlardır.

İkinci grupta bulunan ülkeler ise, PKK’yı terörist olarak nitelemekle birlikte örgütün paravan kuruluşlarına geniş müsamaha göstererek özellikle kendi ülkelerinde varlıklarını sürdürmelerine ve faaliyetlerine destek veren ülkelerdir. Bu ülkeler; Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, ABD, Finlandiya, Norveç, Danimarka, İsveç, Hollanda, Belçika, İsviçre, İspanya, İtalya, Bulgaristan ve Romanya şeklinde sıralamak mümkündür. İkinci grupta yer alan ülkeler aynı zamanda BKTÖ’ye siyasal, propaganda, lojistik, eleman kazandırma ve uluslararası kamuoyu sağlama noktasında da destek veren ülkelerdir.

BKTÖ’nün varlığını sürdürmesine, pek çok konuda örtülü kimi zaman da açık destek veren ülkelerden biri de İran’dır. İran ve Türkiye, 1623-1639 Osmanlı-Safevî Savaşını sona erdiren ve bugünkü Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde belirleyen “Kasrı Şirin Antlaşması’ndan günümüze savaşmamaktadır. Ancak Tahran yönetimleri uzunca bir süredir Ankara ile olan bölgesel çıkar çatışmalarında Türkiye’ye karşı BKTÖ ve uzantılarını pek çok konuda destekleyerek taşeron olarak kullanmıştır. Bunun dışında İran’daki ayrılıkçı/bölücü Kürtçü hareketleri ve silahlı yapılarını destekleyen ülkeler de vardır.

Bunlardan birincisi; İran’a karşı ayrılıkçı/bölücü Kürtçü politikalarında Amerika ve Almanya’nın başını çektiği ikili, (buna Fransa’yı da eklemek mümkün) ikincisi ise; Türkiye’ye karşı bölücü Kürtçü projede yer alan Amerika ve Rusya ikilisidir. Rusya, bölgesel çıkarları gereği bölücü Kürtçü terör örgütünü Türkiye’ye ve bölge ülkelerine karşı destekleyerek kullanmakta ABD-Almanya ise BKTÖ üzerinden hem Türkiye’ye karşı siyasal anlamda üstünlük kurmak istemiş kimi zamanda örgütün dileklerini Ankara’ya dayatmıştır.

Dikkat ederseniz her iki grupta da ABD başrolde ve ortada bir siyasal Kürtçülük oyunu oynanmaktadır. Zira İran, özellikle2000’lerin ikinci yarısından itibaren Batı’nın ‘’Kürt Milisler’’ ya da ‘’Özgürlük Savaşçıları’’ olarak adlandırdıkları ancak özünde bir terör örgütü olan Türkiye’de PKK, Suriye’de YPG ve İran’da ki PJAK olarak adlandırılan etnik-ayrılıkçı-bölücü Kürtçü terör örgütü tarafından silahlı eylemlerin sıkça yaşandığı bir döneme girmiştir. 2016 yılında İran’ın genelinde yaşanan silahlı eylemleri gerçekleştirenlerin peşmergeye bağlı oldukları ve kullandıkları silahların Alman menşeili oluşu, eğitimlerinin de Amerikalılar tarafından verildiği bilinen bir realitedir.

ABD’nin, BKTÖ’nün İran’da ki kolu olan PJAK’ın askeri eğitimini CIA ajanlarının verdiği birçok makaleye konu olmuştur. Bunlardan en dikkat çekeni ise Asia Times’ın “PJAK terör örgütünün üyeleri ABD istihbarat servisleri tarafından, Irak topraklarında eğitim görmektedirler’’ açıklamasıdır. Yayınlanan yazıda, eski ABD istihbarat subayı Mark Smith’in de bunu doğruladığı belirtilmiştir. Bunun yanı sıra, Washington’un gizli bir şekilde İran karşıtı rejim muhalifleri oluşturması ve bununla ilgili ciddi askeri tatbikatlarda bulunduğuna dair bilgiler ortaya çıkmaktadır.

‘’Tek hedefimiz İran İslam Cumhuriyetidir’’ açıklamasını yapan İran’da ki Kürt Hareketinin lideri (KDPI) Mustafa Hijri’nin, “PJAK”ın İran’a ait askeri birimlere silahlı saldırısı sonucunda 20 kadar İranlı asker ölmüştür. Bütün bunların yanı sıra İran Kürtlerinin lideri Mustafa Hijri’nin ABD’de Senatoyla yapmış olduğu resmi görüşmeleri hatırlamakta fayda vardır. Mustafa Hijri ABD senatosun da yapmış olduğu açıklama da “Biz – Kürt milleti İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşıyoruz. Bizi, Amerikalı olarak bu yolda yalnız bırakmamalısınız, desteğinize ihtiyacımız var.” demiştir.

İran Kürt Hareketi IKD-P ya da KDP-İ’nin lideri Mustafa Hijri, ABD’ye gitmeden önce Almanya’ya da bir resmi ziyarette bulunmuş ve Kürtler Kuzey Irak’ta eğitim aldıktan sonra ABD ve Almanya tarafından İran’a karşı kullanılmaktadırlar, bunu Kürtlerin kendileri de itiraf etmektedirler. Ayrıca sadece ABD ve Almanya ziyaretleriyle kalmamış, başta Brüksel olmak üzere Fransa parlamentosunda da temaslarda bulunmuştur.

Hiç şüphesiz terör örgütü PKK’nın gerek Suriye gerekse İran kolları olan örgütlerin silahlanması ve eğitilmesi sözde İŞİD’e karşı mücadele adı altında Irak’ta yürütülmüştür. Ulaşılan bilgilere göre askeri eğitim alan örgütlerin içinde ilk sırayı alan örgütün PAK (Kurdistan Freedom Party) olduğudur ve ne gariptir ki PAK’ın katılımı ile 2016 yılında İran’ın genelinde 8’e yakın terör eylemi gerçekleşmiştir. Almanya ve ABD istihbarat servisleri peşmergeye eğit-donat adı altında PAK üyelerini de İran’a karşı eğitmişlerdir. PAK sözcüsü Hüseyin Yazdanpana, Batı (Almanya-Fransa-Brüksel) ve ABD’li ortaklarından daha da ciddi destek beklediklerini ifade etmiştir. Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer önemli bağ ise hiç şüphesiz PAK sözcüsü Yazdanpana’nın KDP-İ lideri Mustafa Hijri ile 2016’da fikir/eylem birliği yapmış olmalarıdır.

PAK-PJAK sadece ABD ve Almanya tarafından mı silahlandırılmaktadır. Elbette, hayır. Malumunuz ABD’nin, BKTÖ’nün Suriye’de uzantısı YPG’ye binlerce tır silah yardımda bulunduğu ulusal ve uluslararası medyada yer almıştır. Ancak PAK ve PJAK’ın silahlandırılması her ne kadar ABD ve Almanya’nın tekeliyle sınırlı kalmadığı gibi bu silahlanmanın yanı sıra askeri eğitimin de diğer AB ülkeleri İtalya, İngiltere, Hollanda, Finlandiya, Norveç, Macaristan ve İsveç gibi ülkelerin askeri uzmanları tarafından da sağlanmıştır.

Türkiye’nin yer aldığı coğrafyada jeo-politik, enerji ve enerji kaynaklarının ele geçirilmesi, kontrol altına alınması bağlamında ABD ve Almanya’nın başta Türkiye olmak üzere, Irak, Suriye ve İran’da jeo-stratejik olarak ayrılıkçı/bölücü Kürtleri kullandığı ve bundan sonra da kullanacağı çok açıktır. İran’da silahlı eylemlerini yürüten bu terör örgütü İran’ın askeri birliklerini hedef aldıklarını ve saldırılar gerçekleştirdikleri bilinmektedir.

İran’ın Bölücü Kürtçü Terör Örgütü PKK ile Stratejik İlişkileri

Türkiye ve İran hem birbirinin komşuları hem de birbirleriyle rekabet içinde olan ülkelerdir . Osmanlı Devleti ile İran arasında birçok savaş yapılmış ve sonunda Kasrı Şirin Antlaşması ile iki ülke arasındaki savaşlar sonlanmıştır. İran,1979 Devrimden sonra birçok değişim geçirmiştir. Bu devrimden sonra, büyük İslam imparatorluğu kurma düşüncesine kapılmıştır. İstenilen bu imparatorluğu kurmanın temellerini etraflarındaki İslam toplumları ile gerçekleştireceği sohbetlerle atabileceğini düşünmüştür. Türkiye’deki düzenin İslami bir düzen olmadığını ileri sürerek, diğer İslam ülkelerinin Türkiye’ye karşı düşman olması için çabalamıştır. İran, ülkemizi birçok yönden zarara uğratmaya çabalamış ve ülkemize karşı terör örgütlerini kışkırtmıştır. BKTÖ’nün gerçekleştirdiği eylemlerin zirve yaptığı 1990’larda, örgütün giderek etkin hale gelmeye başlamasında İran’ın payı oldukça yüksektir.

Türkiye’nin, 40 yılı aşkın süredir mücadele verdiği BKTÖ, Irak ve Suriye ile bağlantı kurduktan sonra İran ile de ilişki kurmuştur. Örgütün İran ile kurduğu ilişkilerinin temelinde, ülkenin topraklarından faydalanıp, TSK’nın daha büyük bir alana yayılmasıyla beraber denetim alanının zorlaştırılması yatmaktadır. İran’ın ülkemize sızmaya çalışan teröristleri engellememesi, örgütün Türkiye içine girmesini kolaylaştırmıştır. BKTÖ, İran’dan birçok kez maddi yardım almıştır. İran’ın, BKTÖ’ye sağladığı askeri, eğitim kamp alanı ve diğer yardımları uluslararası makalelere de konu olmuştur. İngiltere’nin önemli dergilerinden Jane’s İnteligence Review, ABD’nin Ruslara karşı savaşmakta olan Afgan mücahitlerine verdiği füzelerin bir bölümünün BKTÖ’nün eline ulaştığını ifade etmiştir. Bu dergi, BKTÖ’nün, füzeleri İran’dan aldığı iddiasında bulunmuştur.

1999’da örgüt liderinin yakalanmasının ardından örgüt ülkede pek çok eylem organize etmiştir. Akabinde İran, örgüte karşı operasyonlar düzenlemiş ve teröristlerin gerçekleştirdiği eylemlere müdahale etmiştir. BKTÖ, 11 Eylül 2001’de ABD’de World Tren Center’a gerçekleştirilen saldırının hemen ardından, İran’da PJAK isimli “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ni kurmuştur. PKK ve PJAK örgütleri arasında düşünce açısından pek çok fark bulunmaktadır. PKK bağımsız bir devlet kurmayı hedeflerken, PJAK bir düzen değişimini amaçlamaktadır. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra örgüt, İran’daki kolu olan PJAK tarafından gerçekleştirilenterör eylemleri artmıştır.

Bu eylemler 2006 yılında pik yapmıştır. 2010-2011 yıllarında İran ve Türkiye, bölücü Kürtçü terör örgütü PKK’yı yok etmek üzerine karar almışlar ve teröristlerin yaşadıkları kamplara hava ve kara saldırıları gerçekleştirmişlerdir. Sözde “Arap Baharı” olaylarının Suriye’ye kadar uzamasıyla beraber bu ülkenin de çatışma sürecine dâhil olmasıyla İran, terör örgütü PJAK ile ateşkes yapmayı tercih etmiştir. İran rejimi, özellikle ‘İkinci Karabağ Savaş’ı öncesi ve sonrasında Zengezur Koridorunun açılmaması için Karabağ Savaşında PKK/YPG ile 2019’da kurulan ve tamamı Ermenilerden oluşan Nubar Ozanyan Tugayı Terör Örgütüne destek vermiştir. Ayrıca İran rejimi, Afganistan üzerinden Türkiye’ye gelen göç akınında da husumetli davranmaya devam etmektedir.

İran’daki Ayrılıkçı/Bölücü Kürtçü Yapılar ve Silahlı Örgütler

İran’daki Kürt muhalif gruplar uzun zamandır Irak’ın kuzeyini İran’a karşı terör eylemleri için bir üs olarak kullanıyor. İran’daki sözde muhalif ayrılıkçı/bölücü Kürtçü yapıların en önde gelenleri arasında 1945’ten beri Mustafa Hicri liderliğindeki “İran Kürdistan Demokratik Partisi” (KDPI) ve 1969’dan beri Abdullah Mohtadi liderliğindeki “İran Kürdistanı Komala Partisi” (KSZK) yer almaktadır. Diğer sözde muhalif ayrılıkçı/bölücü partiler arasında “İran Kürdistan Mücadelesi Örgütü” (Khabat), “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi” (PJAK) ve “Kürdistan Özgürlük Partisi” (PAK) yer alıyor. Bu gruplar, tarihsel olarak İran’daki Kürtler için daha fazla özerklik aramış ve sıklıkla Irak’ı kendilerine karşı harekete geçmeye zorlayan İran hükümetinin sert baskılarıyla karşılaşmışlardır.

İranlı Kürt muhalif gruplarla İran hükümeti arasındaki müzakereler çoğu zaman örgütün düzenlediği eylemlerin akabinde askeri operasyonlar sonrasında durdu. Diğer yandan; Irak’ın kuzeyindeki de facto yapının güç ile jeopolitiği dengelemek için Kürt muhalif gruplara olan ihtiyacı daha da bir ön plana çıktı.

PJAK, BKTÖ’nün İran’daki uzantısı ve çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı bölgelerde faaliyet gösteriyor. Bölgesel ve uluslararası politika bağlamında siyasal Kürtçülüğün dinamiklerini anlamak için PJAK’ın ve bağlantılı siyasi grupların, İran rejimine karşı yürüttükleri siyasi stratejilerini iyi bilmek gerekiyor. Bunlardan “Kürdistan Demokrat Partisi” (KDP-I): 1945 yılında kurulmuş ve İran’ın batısında özerklik ve kültürel haklar için mücadele etmektedir. KDP-I, Irak’taki Kürt gruplarıyla da ilişkileri oldukça kuvvetli ve Barzani ailesine yakınlığı söz konusudur.

Diğer bir yapı “Kürtçe Demokratik Partisi” (KDP-Iran). 2006 yılında kurulan bu yapı, İran’daki Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarını savunduğunu ve İran rejimine karşı silahlı mücadele yürüttüklerini ifade etmektedirler. Bir diğeri ise sözde “Kürdistan İşçi Partisi” (PKK) olarak öne çıkan BKTÖ ise İran’daki Kürt gruplarıyla da güçlü bağları mevcuttur. BKTÖ, İran’daki Kürt hareketlerine destek vermekte ve bölgedeki silahlı eylemlerini desteklemektedir. Hatta bu desteğini İran rejimine karşı pazarlık unsuru olarak da kullanmaktadır.

İran’daki bir diğer ayrılıkçı/bölücü yapı “Kürt Özgürlükçü Partisi” (PJAK): 2004 yılında PKK tarafından kuruldu. PJAK, İran’ın Kürt bölgelerinde bağımsızlık ve özerklik talep eden bir örgüt. Özellikle sınır bölgelerinde çatışmalara girmiştir. PKK bağlantılı PJAK, İran’da askeri ve sivil hedeflere karşı silahlı eylemler yapan örgüt, 2003 yılında Hacı Ahmedi adlı kişi tarafından kuruldu. Örgüt ideolojisini, federal demokrasi ve Kürt milliyetçiliği olarak deklare etti.

Kandil’den inen teröristler İran’da özerklik ilan etmek istedikleri bölgelerde eylemlerde bulundu. İran ordusu, PJAK’ın terör eylemlerine şiddetli karşılık verdi. İran resmi haber ajansı İRNA’nın haberine göre, 12 Ocak 2009’da İran’ın baskılarına daha fazla direnemeyen PJAK, “Türkiye, İran, Suriye ve Irak’a yönelik bölücü faaliyetlerine son verdiğini” bildirdi. Bu açıklamadan sonra PKK’nın İran’daki uzantısı olarak bilinen PJAK, İran’da strateji değişikliğine gitti.

KODAR – Doğu Özgürlük Örgütü

PJAK ile doğrudan bağlantılı olan bu örgüt, yaptığı genel kurul sonrası bundan sonra siyasi alanda mücadele vereceklerini ve bu amaçla Doğu Özgürlük Örgütü (KODAR) isimli yeni bir oluşum kurduğunu duyurdu. KODAR’ın kuruluşu, PJAK yöneticileri tarafından Kandil Dağı’nda düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı. Batılı gazetecilerin katıldığı toplantıda yeni oluşumun, PKK/KCK sistemi örnek alınarak kurulduğu belirtildi. PJAK’ın kaldığı yerden, “Doğu Kürdistan Savunma Güçleri YRK”, İran Kürtlerinin bağımsızlık hareketi, silahlı mücadeleye devam etmektedir.

Bu yapı/gruplara yönelik İran rejiminin askeri operasyonları sürmekle birlikte bu terör örgütlerinin İran’daki iç çatışmalarda ve bölgesel politikada önemli rol oynadıkları söylenebilir.

İran, PKK Kampları

Bölücü Kürtçü Terör Örgütü PKK’nın,Türkiye İran sınır hattında üç önemli kampı vardır. Bunlardan Dole-Koge Kampı; Irak’ın kuzeyiyle İran sınır hattında yer alıyor ve daha çok örgütün ideolojik karargâhı durumundadır. BKTÖ’nün,sözde siyasal çalışmaları kapsamında verilen eğitimler bu kampta sürdürülmektedir. Dole-Koge Kampı, terör eylemlerinde ya da çıkan çatışmalarda yaralanan teröristlerin tedavileri için, ABD-AB (Almanya-Fransa) tarafından finanse edilen kurulu hastane olarak hizmet vermektedir. Bazı iddialara göre hastane, okul ve elektrik santralinin bulunduğu bu kampın, kışları boş tutulduğu ifade edilmektedir.

BKTÖ ve uzantılarının yer aldığı bir diğer konuşlanma üssü Lolan Kampı; İran sınırına yakın Hakurk Vadisi yakınlarında, Lolan deresinin kıyısında yer alıyor. Bu kampta özellikle örgüte yeni katılan militanların kaldığı ifade ediliyor. Kelereş Kampı ise Van Başkale’nin karşısında, İran-Irak sınırına yakın.

Terörün bumerang etkisini deneyimleyen İran, bir süredir PKK’nın Türkiye’ye yönelik saldırılarda bulunmasını önlüyor. Çünkü kendisi de etnik Kürt terör gruplarının eylemlerinden mustarip. Bu kapsamda Irak ve Türkiye ile ayrı ayrı ikili anlaşmalarla güvenlik sorununu çözme çabasında.

İran’ın Bağdat ve Erbil ile Sürdürdüğü Güvenlik Anlaşması

Tahran ile Bağdat hükümeti arasında Mart 2023’te varılan bir güvenlik anlaşmasında, Bağdat, Irak’ın kuzeyindeki de facto yapıda İran ile olan uzun doğu sınırını güvence altına almayı taahhüt ederken, aynı zamanda bölgede konuşlu İranlı-Kürt muhalif grupların silahsızlandırılmasını ve başka yerlere yerleştirilmesini kabul etti. 19 Eylül 2023’te Irak Savunma Bakanı Thabet Muhammad Saeed Redha Al-Abbasi, İranlı Kürt muhalefetinin, ülkesindeki varlığının 5 kampla sınırlı olduğunu açıklamıştı.

İran rejimi ve Bağdat yönetimi arasındaki anlaşma sonrası, İran Demokrat Partisi (KDPI), PJAK, PAK, Komala, İran Kürdistanı Mücadele Örgütünden oluşan Kürt muhalif gruplar Tahran’ın tehditlerini ve silahsızlanmayı reddettiklerini açıkladılar.

İran, uzun zamandır Irak’ın kuzeyindeki de facto yapıyı, Tahran’ın terörist örgütler olarak nitelediği Komala adı altındaki grupları barındırmakla suçluyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu (İDMO), bu grupların ülkenin güvenliğine tehdit oluşturduğunu iddia ederek üslerine sık sık saldırılar düzenliyor.

Terör Örgütlerinin Stratejik Kamp Değişikliği

İran rejimi, Haziran 2024’te hem IKDP hem de Irak merkezi hükümetine aylarca uyguladığı baskıların ardından üç terör örgütü, Irak’ta ulaşılması daha düşük bir kampa taşındı. Örgütünhaber sitelerinde yer alan iddialara göre, yeni yerin İran sınırına daha yakın ancak daha az erişilebilir bir konumda olduğu ileri sürülüyor. İddialara göre örgüt, Zargoiz/ Zarjozleh’deki bir kamptan, 70 km kuzeyde Süleymaniye yakınlarındaki Surdash’taki bir bölgeye geçmiş. KDP kontrolündeki “Azadi” kampı ve Koisanjaq’taki “Zouehespi” kampının tamamen boşaltıldığı ifade edilmektedir.

Komala ve PKK’nın İran kolu olan PJAK terör örgütü, Süleymaniye’nin Zargwiz bölgesindeki Balisan ve Surdash kamplarına konuşlandırılarak 25 km’lik İran sınırı, terör örgütlerinden şimdilik arındırılmış oluyor. İran rejim karşıtı olduklarını ifade eden ancak özünde özerklik talebinde bulunan ayrılıkçı Kürtçü partiler, Irak’ta Süleymaniye ve Erbil şehirleri yakınındaki kamplarda bulunuyor. Bu karargâhların İran topraklarından ve İran üslerinden uzaklığı iki ila üç kilometre kadardır, “iki taraf” da birbirlerinin hareketlerini çıplak gözle gözlemleyebilmektedir. Erbil’deki Gardechal kampı tamamen boşaltıldı. Öte yandan KDP ve Erbil güvenlik biriminin talebi üzerine, İKDP kontrolünde olan Erbil’deki “Jajnekan” kampının yarısınında boşaltıldığı diğer yarısının ise önümüzdeki günlerde tahliye edilmesinin planlandığı ileri sürülüyor.

İran Yargı Erki yetkilisi Kazım Garibabadi, 13 Temmuz 2024’de yaptığı açıklamada, “Kendilerini asi Kürt olarak tanıtan yaklaşık 120 teröristin yer aldığı bir liste, iade edilmek üzere Irak’a gönderildi ve yakında yargılanacaklar” demişti. Bu grupların çoğu silahlıydı, bazıları İran içinde özerklik talep ediyor, diğerleri ise İran İslam Cumhuriyeti’nden ayrılmak için savaşıyordu. Kürtler, İran’ın yaklaşık 88 milyonluk nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor ve esas olarak ülkenin batısında, Irak sınırında yaşıyorlar.

Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı, Qasim al-Araji, on gün kadar önce Irak yetkililerinin, İran ve Irak’ın kuzeyindeki de facto yönetim arasındaki sınırda bulunan yaklaşık 80 İran Kürt muhalefet partisinin merkezlerini kapattığını duyurdu. Ayrıca bu partilerin elindeki ağır silahların Peşmerge güçlerine teslim edildiğini de açıkladı. Yanı sıra Bağdat yönetiminin, Irak’ın kuzeyindeki bulunan İranlı muhalifleri üçüncü bir ülkeye nakletme ve yerleştirme girişiminde bulunduğunu duyurdu.

Sonuç yerine

İran’ın Suriye üzerinde de etkisinin açık olduğunu görmek lazım. Hatırlayacaksınız Türkiye-Suriye “normalleşme” yani iki ülke arasında imzalanan Adana Mutabakatı Anlaşmasına dönme girişimleri sürecinde Dışişleri bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı toplantıda, Suriye dışişleri bakanlığını temsil eden heyet Hakan Fidan konuşması sırasında salonu terk ettiler. Bu durum bizlere Suriye dışişlerinin İran yanlısı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bir önceki Suriye dışişleri bakanına ne olduğu ile ilgili bilgi yoktur.

Tahıl, petrol gibi ana konularda bölücü Kürtçü terörün eline bakan bir Suriye rejimi ile elbette eskiye dönüş gerçekleştirilmelidir. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, sığınmacı/kaçak, sosyolojik, psikolojik ve siyasal pek çok neden ana önceliğimizdir. Ancak Suriye ile olan normalleşme adı altında eskiye dönüş olarak yürütülen görüşmelerde İran’ın Suriye üzerindeki etkisinin kırılması gerekmektedir.

İran’daki Kürt gruplarının Irak’taki kamplarının boşaltılması, Türkiye açısından birkaç farklı perspektiften değerlendirilebilir. Kısaca söz edecek olursak öncelikle güvenlik ve terörle mücadele açısından Türkiye, PKK ve diğer terörist gruplara karşı mücadelesinde sonuç alabilir. Kampların boşaltılması, Türkiye İran ilişkilerinde bir denge unsuru olarak değerlendirmek de mümkündür. Türkiye, İran ile bir araya gelmek için bu tür performansını olumlu karşılayacaktır.

Rejim karşıtı yapılara ait kampların Irak tarafından boşaltılması ve bu grupların üçüncü bir ülkeye gönderileceği iddiaları hem siyasi hem de diplomatik açıdan karmaşık bir durum oluşturmuş olsa da bu grupların gönderilebileceği muhtemel üçüncü ülkeler, genellikle aşağıdaki faktörlere dayanarak değerlendirilmektedir. İlki: bu grupların, İran’ın nüfuzunun/etkisinin daha az olduğu ve güvenli kabul edilen bir ülkeye gönderilmesi. Bu ülkenin de siyasi sığınma ya da geçici koruma statüsü sağlayabilecek bir ülke olabileceği ifade edilmektedir.

İkincisi; Batı Ülkeleri olarak başta ABD, İngiltere, Kanada, Almanya, Fransa ve İsveç gibi ülkeler, tarihsel olarak İran rejim karşıtı gruplara sığınma ya da destek sağlamışlardır. Bu nedenle, bu grupların Batı ülkelerine gönderilme olasılığı da yüksektir.

Üçüncüsü; Bölge ülkeleri olarak Ürdün, Azerbaycan, Ermenistan veya Gürcistan gibi, nispeten tarafsız veya Kürt gruplarına sempati besleyen bölge ülkeleri de alternatif olabilir. Ancak İran’ın bu ülkelere yönelik nüfuzu ve etkisi daha baskın şekilde gelişerek, bu ülkelerde de bir risk faktörü oluşturabileceği muhtemeldir.

Dördüncü olasılık olarak; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla üçüncü ülkeye yerleştirme programları da söz konusu alternatifler arasında değerlendirilmektedir. Ancak siyasi ilişkiler ve güvenlik göz önüne alındığında Batı ülkeleri veya uluslararası koruma programları en olası seçenekler olarak öne çıkmaktadır. Çünkü uluslararası terör örgütleri her zaman Batının himayesini görür.

Yararlanılan Kaynaklar
  • https://www.iranintl.com/en/202409060646
  • https://www.bbc.com/persian/articles/czx6ez272qlo
  • https://mdeast.news/2024/09/11/ عراق-مخالفان-ایرانی-را-به-یک-کشور-ثالث-م/
  • https://www.genocidewatch.com/single-post/iran-orders-iraq-to-extradite-kurdish-leaders
  • https://www.rferl.org/a/iran-asks-un-security-council-close-headquarters-kurds-iraq/32147128.html
  • https://amwaj.media/article/iran-iraq-deal-on-iranian-kurds-puts-iraqi-kurds-between-rock-and-hard-place
  • https://fr.irna.ir/news/84952069/L-Iran-exige-la-mise-en-%C5%93uvre-des-accords-sur-la-fermeture-des
  • https://www.washingtoninstitute.org/ar/policy-analysis/anqadh-syadt-alraq-mn-brathn-ayran-wtrkya-walbld-almtsd
  • https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5059778-rak’ın-i̇ranlı-kürt-muhalif-grupları-üçüncü-bir-ülkeye-yerleştirme-planı
  • https://www.radiofarda.com/a/many-hq-of-kurdish-opposition-parties-in-kurdistan-region-evacuated/32604463.html
  • https://shafaq.com/en/Iraq/Iraq-closes-80-bases-of-Iranian-Kurdish-opposition-parties-hands-over-heavy-weapons-to-Peshmerga
  • https://www.alarabiya.net/arab-and-world/iraq/2023/09/19/العراق-لدينا-طرق-دبلوماسية-وسياسية-لحل-المشكلات-مع-ايران-وتركيا

Türk Devletleri Teşkilatı’nın stratejik rolü ve askeri iş birliği potansiyeli

Türk Milletinin köklü tarihi, dünyanın dört bir yanına yayılmış ancak aynı etnik, kültürel ve dilsek köklerden gelen toplumların birbirlerine olan bağlılığını hiç yitirmediğini göstermektedir. Türk Devletlerinin zaman içerisinde birbirleri ile olan siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler geliştirmesi bu derin ve güçlü bağların yansımasıdır. Günümüzde Türk Dünyası’nın daha güçlü ve sürdürülebilir bir birlik içinde hareket etme isteği, bölgesel ve küresel dinamikler doğrultusunda önem kazanmaktadır. Türk Devletleri arasındaki bu tarihi ve kültürel bağlar, son yıllarda artan siyasi ve ekonomik iş birliği ile daha da güçlenmiştir.

Özellikle 21. yüzyılın başından itibaren hız kazanan küreselleşme, bölgesel iş birliğini zorunlu kılarken, Türk Dünyası da bu yeni düzen içinde daha güçlü bir aktör olma potansiyeline sahiptir. Bugün, Türk Devletleri Teşkilatı gibi platformlar, ortak projeler ve stratejiler geliştirerek bu bağları modern dünyanın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmektedir. Ancak sadece ekonomik ve siyasi iş birlikleri yeterli değildir. Ortak bir güvenlik politikası, bölgesel istikrarın korunması ve Türk halklarının geleceğinin güvence altına alınması adına önemli bir gereklilik haline gelmiştir.

Güvenlik tehditleri, sınır ötesi çatışmalar, terörizm, siber saldırılar ve bölgesel hegemonya arayışları gibi unsurlar Türk Devletleri’nin güvenliğini tehdit eden faktörler arasında yer alıyor. Bu bağlamda, Türk Devletlerinin NATO benzeri bir askeri ittifak oluşturması, hem bölgesel hem de küresel güvenlik dengeleri açısından kritik bir adım olacaktır. Böyle bir birliktelik, sadece savunma kapasitesini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda Türk Dünyası’nın kendi çıkarlarını daha bağımsız bir şekilde koruyabilmesine de olanak tanıyacaktır.

Askeri iş birliği ve ortak güvenlik stratejileri, Türk milletlerinin sadece savunma alanında değil, teknoloji transferi, askeri eğitim ve tatbikatlar gibi alanlarda da birbirlerine destek olmasını sağlayacaktır. Üye ülkeler arasında yapılacak olan ortak tatbikatlar ve savunma sanayii projeleri, Türk Devletleri’nin askeri kapasitesini daha da ileriye taşıyabilir ve olası tehditler karşısında caydırıcı bir güç oluşturabilir. Bunun yanı sıra, böyle bir ittifakın kurulması, dış tehditlere karşı ortak bir duruş sergilenmesine olanak sağlayarak, Türk Dünyası’nın dış politika ve güvenlik alanındaki etkisini artıracaktır.

Elbette, böyle bir askeri ittifakın kurulması, Türk Devletleri arasında derin bir koordinasyon ve stratejik uyumu gerektirir. Bu süreçte, her ülkenin ulusal güvenlik politikaları ve dış ilişkileri göz önünde bulundurularak, ortak bir anlayış geliştirilmelidir. Ancak mevcut durum göz önüne alındığında, Türk milletlerinin tarih boyunca süregelen dayanışma kültürü, bu tür bir birliğin başarıyla hayata geçirilmesi için güçlü bir temel sunmaktadır.

Bilindiği üzere, Türk Dünyasının entegrasyon süreci, ortak tarih, dil, kültür ve kimlik bağları üzerine inşa edilmiştir. Türk halklarının geçmişten günümüze kadar süregelen bir araya gelme arzusu, siyasi ve ekonomik dinamiklerle desteklenerek güçlü bir birliktelik hayalini canlı tutmuştur. Türk Birliği fikri, bu tarihsel bağların modern dünyada daha da pekiştirilmesi ve uluslararası arenada ortak bir duruş sergilenmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Ancak bu entegrasyonun sürdürülebilir ve somut hale gelmesi için sağlam bir kurumsal zemine ihtiyaç vardır. İşte bu noktada, Türk Devletleri Teşkilatı devreye girmektedir.

Türk Devletleri Teşkilatı, Türk Devletleri arasında mevcut olan tarihsel ve kültürel bağları, modern uluslararası sistemin ihtiyaçlarına göre uyarlayarak, bu bağların siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında somut iş birliklerine dönüşmesini sağlamaktadır. Türk Dünyası’nın entegrasyonunu daha ileriye taşımak ve küresel sistemde etkili bir aktör haline getirmek için Türk Devletleri Teşkilatı, bölgesel iş birliği platformu olarak kritik bir rol üstlenmektedir.

Uluslararası sistemde devletler, güçlerini yalnızca ekonomik kalkınma ve diplomatik ilişkilerle değil, aynı zamanda güvenlik ve savunma alanlarında da iş birliği yaparak pekiştirebilirler. TDT’nin sağladığı iş birliği mekanizmaları, Türk Devletlerinin ortak bir dış politika vizyonu ve bölgesel güvenlik anlayışı geliştirmesine katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda, Türk Birliği’nin siyasi ve ekonomik temelleri üzerine inşa edilen Türk Devletleri Teşkilatı, Türk Dünyası’nın uluslararası sistemde etkin bir şekilde varlık göstermesi için stratejik bir platform görevi görmektedir.

Türk Devletleri Teşkilatı (eski adıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi – Türk Konseyi), Türk Devletleri arasında kapsamlı işbirliğini teşvik etmek amacı ile uluslararası bir örgüt olarak 2009 yılında kurulmuştur. Teşkilatın kurucu üyeleri Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye`dir. Ekim 2019’da Bakü’de gerçekleştirilen 7. Zirve sırasında Özbekistan Teşkilata tam üye olarak katılmıştır. Macaristan ise Eylül 2018’de Kırgızistan’ın Cholpon-Ata şehrinde düzenlenen 6. Zirve sırasında, Türkmenistan Kasım 2021’de İstanbul’da düzenlenen 8. Zirvede, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Semerkant’ta düzenlenen 9. Zirvede ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) 2023 yılında Astana’da düzenlenen 10. Zirve sırasında Teşkilat nezdinde gözlemci statüsü kazanmıştır (turkicstates.org) Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası ilişkilerde köklü değişiklikler meydana gelmiştir.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması, Türkistan bölgesini bu değişimlerden en çok etkilenen alanlardan biri haline getirmiştir. Bu süreçte, eski Sovyet topraklarında yer alan Türk Cumhuriyetleri, birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek kendi bağımsız dış politikalarını oluşturmaya başlamışlardır. Uzun yıllar Sovyet egemenliği altında kalan bu ülkeler, ulus devlet inşası sürecine girmiştir. Türkiye ise, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bağımsızlıklarını kazanan Türk Devletleriyle hızlıca iyi ilişkiler kurma çabası içerisine girmiştir.

Tarihçi Armaoğlu’na göre, Türk Devletleri, Türk dış politikasının geleceği açısından büyük bir potansiyel taşımaktadır. Türkiye, bu potansiyeli en verimli şekilde değerlendirmek için kültürel bağları güçlendirmeli ve ulaşım, iletişim olanaklarını geliştirmelidir. Bu görüş, Türkiye’nin Türkistan ile olan ilişkilerini daha iyi kavrayabilmek için önemli bir bakış açısı sunmaktadır. Türkiye ve Türkistan bölge ülkeleri arasındaki ilişkiler, ortak kimlik ve tarih unsurlarına dayanan kimlik temelli dış politika çerçevesinde değerlendirilebilir(M. Akçapa, 2023: s.475).

Bu bağlamda, sosyal inşacı kuramın sunduğu yaklaşımlar, Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki ilişkileri açıklamakta faydalı olabilir. Sosyal inşacı kuram, devletler arasındaki ilişkilerde normlar, ortak kültürel değerler, tarih ve dil gibi unsurların önemini vurgular.

Jeopolitik açıdan bakıldığında Türk Dünyası, Rusya, Çin ve ABD gibi küresel güçlerin stratejik çevresinde yer almaktadır. Bu bağlamda, Türk Dünyası’ndaki aktörlerin etkili bir şekilde hareket etmesi oldukça kritiktir. Ebulfez Elçibey, Türklerin 20 farklı ülkede yaşadığını ve Arap Birliği gibi bir yapı altında birleşmelerinin önemini vurgulamıştır. Elçibey’e göre, bu dayanışma Türk halklarını, dış baskılara karşı daha dirençli hale getirecektir. Nitekim günümüzde Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde derinleşen iş birliği, küresel ve bölgesel alanlarda Türklerin gücünü artırmaktadır.

Ancak sosyal inşacı kuramın kimlik açısından sunduğu açıklamalar önemli olsa da, her Türk Devleti’nin kendi ulusal çıkarlarını gözettiği gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle Türk Dünyası’ndaki entegrasyonu daha iyi anlayabilmek için neofonksiyonalist yaklaşım da dikkate alınmalıdır. Neofonksiyonalistlere göre, farklı alanlarda başlayan birliktelikler, politik bütünleşmenin önünü açabilir. Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi, ekonomik temelli başarılar, zamanla diğer alanlarda da iş birliği doğurabilir. Bu etki, birlik üyelerinin beklentilerini ve siyasal faaliyetlerini birliğin merkezine yöneltmesini sağlar. Sonuç olarak, bir alanda başlayan iş birliği, daha geniş politik birlikteliklerin oluşmasını tetikleyebilir(M. Akçapa, 2023: s.475).

Türklerin NATO’su: Bir Askeri Birlik İhtiyacı ve Uluslararası Sistemdeki Rolü

Türk Dünyası’nın ekonomik, kültürel ve siyasi bağları, son yıllarda giderek güçlenirken, bölgesel güvenlik ve askeri iş birliğinin eksikliği de dikkat çekmektedir. Türklerin ortak tarih ve kültürel kimlikleri, çeşitli alanlarda iş birliği oluşturma konusunda güçlü bir zemin sunmasına rağmen, güvenlik alanındaki entegrasyon henüz yeterince gelişmiş değildir. Oysa, günümüz dünyasında bölgesel güçlerin etkinliği, büyük ölçüde güvenlik ve savunma alanlarındaki iş birliğine dayanmaktadır. Bu bağlamda, Türk Devletlerinin NATO benzeri bir askeri birlik oluşturması, Türk Dünyası’nın uluslararası arenada daha etkin bir rol üstlenmesi açısından hayati öneme sahiptir.

Askeri Birliğin Gerekliliği ve Önemi

Türk Devletleri, farklı coğrafi konumlarda bulunmalarına rağmen benzer güvenlik tehditleri ile karşı karşıyadır. Terörizm, sınır güvenliği, siber saldırılar ve bölgesel istikrarsızlık gibi tehditler, Türk Dünyası için ortak bir savunma stratejisini zorunlu kılmaktadır. Bu tehditlerle başa çıkabilmek için, Türk Devletlerinin ortak bir savunma yapısına sahip olmaları, caydırıcılık açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bir Türk askeri ittifakı, üye devletler arasında güçlü bir güvenlik iş birliği sağlayarak, her bir devletin ulusal savunma kapasitesini artırabilir. Ayrıca, böyle bir birlik, askeri teknolojinin paylaşımı, ortak tatbikatlar ve savunma sanayi projeleri gibi alanlarda da büyük kazanımlar sağlayabilir. Türklerin askeri birliği, sadece savunma mekanizmasını güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda küresel güvenlik dengesinde de Türk Dünyası’nın etkisini artırır. NATO benzeri bir yapıya sahip olan bu birlik, üye ülkelerin dış tehditlere karşı tek bir vücut olarak hareket etmesini mümkün kılacaktır.

Uluslararası Sistemdeki Rolü

Türklerin NATO’su, yalnızca bölgesel bir güç olmanın ötesine geçip, küresel bir aktör olarak Türk Dünyası’nın uluslararası sistemdeki rolünü de dönüştürecektir. Bir askeri ittifakın varlığı, üye devletlerin uluslararası müzakerelerde ve kriz durumlarında daha etkin ve güçlü bir duruş sergilemelerine olanak tanıyacaktır. Özellikle Orta Asya, Kafkaslar ve Akdeniz gibi stratejik bölgelerde yer alan Türk Devletleri, böyle bir birlik sayesinde küresel güç dengelerini etkileyebilecek bir aktör haline gelebilirler.

Ayrıca, Rusya, Çin ve ABD gibi büyük güçlerin arasında yer alan Türk Devletlerinin, kendi savunma kapasitelerini birleştirerek daha bağımsız bir güvenlik politikası izlemeleri, bu güçlerin bölgedeki etkisini dengeleyecektir. NATO’nun Batı eksenli güvenlik yapısına karşı, Türk Dünyası’nın kendi güvenlik yapısını kurması, küresel çok kutupluluğa katkı sağlayacak ve Türk Devletlerinin kendi çıkarlarını daha güçlü bir şekilde savunabilmelerine olanak tanıyacaktır.

Bu tür bir askeri ittifakın kurulması, birçok faktöre bağlıdır. İlk olarak, Türk Devletleri arasında siyasi uyumun sağlanması ve her bir devletin savunma stratejilerinin uyumlaştırılması gerekmektedir. İkinci olarak, bu birliğin NATO, Birleşmiş Milletler ve benzeri uluslararası kuruluşlarla nasıl bir ilişki kuracağı netleştirilmelidir. Ancak, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi mevcut yapılar, bu ittifakın kurulması için gerekli siyasi ve diplomatik zemini hazırlamaktadır. TDT’nin şu anki işlevi, üye devletler arasında askeri iş birliği ve güvenlik konularında ortak adımlar atılmasına zemin oluşturabilir.

Sonuç olarak, Türk Dünyası’nın NATO benzeri bir askeri birlik kurma süreci, stratejik bir gereklilik olduğu kadar, bölgesel ve küresel güvenlik dengelerini yeniden şekillendirecek bir hamle olacaktır. Gelecekte bu birlik, Türk Devletlerinin uluslararası sistemde daha etkili bir aktör olarak konumlanmasına ve Türk Dünyası’nın ortak çıkarlarının korunmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

                                                                               Ahmet ALAN

Yararlanılan Kaynaklar

Akçapa, Mevlüt. 2023. Türk Devletleri Teşkilatı’nın Tarihsel Gelişimi: Teşkilatın Dünü, Bugünü ve Yarını. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 11(34), 473-491.

Türk Devletleri Teşkilatı | Türk Devletleri Teşkilatı (turkicstates.org)[erişim tarihi: 19.09.2024]