29 Temmuz 2016’da Filistin, topraklarında İsrail devletinin kurulmasını sağlayan Balfour Deklarasyonu için uluslararası mahkemede deklarasyonda imzası bulunan İngiltere hükümetine dava açacağını duyurdu. Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, bu açıklamayı ilk kez Arap Birliğinin Moritanya’da gerçekleşen zirvesinde açıkladı.
Balfour Deklarasyonu
İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un savaşın üçüncü yılında Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden Baron Walter Rothschild’e hitaben yazdığı ‘‘Filistin topraklarında Yahudiler için vatan vadeden” belge Balfour Deklarasyonu olarak ilan edilmişti.
– Deklarasyonla birlikte İngiltere savaşa yeni dahil olan ABD’deki güçlü olduğunu düşündüğü Yahudi lobisini/diasporasını etkilemeyi ve İngiltere çıkarlarına fayda sağlamaya inanıyordu.
– Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Anlaşması’nda Balfour Deklarasyonuna yer verildi. 1922’de Milletler Cemiyeti’nde kabul edilen Filistin’de İngiliz manda yönetiminin temelini de bu deklarasyon oluşturdu.
– Balfour Deklarasyonu sonrasında İngiliz mandası altındaki Filistin’e, 1920-1940 arası dönemde Yahudi göçü hız kazandı ve son olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik Nazilerin uyguladığı soykırım sebebiyle bu topraklara olan göç giderek arttı.
– İngilizlerin Filistin’den çekilmesinin ardından, 1948’de Filistinlilerin Nekbe (Felaket) diye andığı İsrail Devleti’nin kuruluşu gerçekleşti.
Balkanlara hükmeden Avusturya-Macaristan ve Osmanlı yıllar geçtikçe bu coğrafyadaki egemenliğini kaybetmiş ve bu topraklarda sınırlar değişmiştir. Güç boşluğu yeni yeni devletlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş; 1. Dünyada Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Balkanların haritası sil baştan değişmiştir.
4 Nisan 1949 Sovyet tehdidine karşı NATO(Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ) 12 üye ülkeyle kurulmuş, şuan ise 28 üyesi vardır. 2010 SIPRI raporlarına göre NATO’ya üye ülkelerin toplam askeri harcamaları dünyadaki savunma harcamalarının %70’ine tekabül etmektedir.
Sovyet tehditine karşı kurulduğu konusunda hem fikir olunan NATO, Sovyetlerin dağılması ve Soğuk Savaşın bitmesinden sonra da varlığını sürdürmüştür ve genişlemeye başlamıştır. NATO genişlemesi Sovyetlerin yıkılmasından sonra 12 Avrupa ülkesini bünyesine katmasıyla devam etmiştir. Son olarak da örgüt Rusya’nın kırmızı çizgi olarak belirttiği Karadağ ile çeşitli protokoller imzaladı ve bu ülkeye gözlemci statüsü verdi. İkinci aşama olarak da tüm üye ülkelerin onayıyla son NATO üyesi ülke Karadağ olacak.
Geçtiğimiz ay yaptığı Brexit referandumu ile AB’den ayrılma kararı alan Birleşik Krallık’ın çözmesi gereken bir sorun daha var: Cebelitarık. Brexit referandumunda %96 gibi çok keskin bir oranda AB’den kalma yönünde oy kullanan Cebelitarık halkı buna rağmen Birleşik Krallık’a bağlı olduğu için AB’den ayrılmak durumunda kalacak.
Cebelitarık sorununa girmeden önce kısaca Cebelitarık’ın geçmişine göz atmakta fayda var. İspanya Kralı II. Carlos’un varis bırakmadan ölmesi üzerine dünyanın en büyük gücünün topraklarının paylaşımı konusunda çıkan anlaşmazlıklar İspanya Veraset Savaşları diye bildiğimiz 15 yıl kadar süren bir dizi savaşa sebep oldu. Fransa’nın İspanya tahtında hak iddia etmesi, Birleşik Krallık’ın kıtayı kontrol politikası ile örtüşmeyince taraflar belli oldu. Savaşlar sonunda Fransa yenildi, İspanya’nın da Habsburglarla gelen toprakları Avusturya’ya verildi. Birleşik Krallık ise Utrecht Antlaşması ile Cebelitarık’ı İspanya’dan almayı başardı.
O günden bu güne 303 yıldır Birleşik Krallık’ın egemenliğinde kalan Cebelitarık zaman zaman İspanya’nın hukuksal mücadelesine ve dış politikasına da etki etti. Stratejik konumuyla Birleşik Krallık için her zaman avantaj olan Cebelitarık 20. yüzyılda zor günler de yaşadı. İspanya İç Savaşı’nı bitirerek yönetime el koyan General Franco, Cebelitarık’ın İspanya’nın egemenliğinde olduğunu savunarak 13 yıl boyunca Cebelitarık sınırını kapatmıştı. Bu gerginlik ortamında 1967’de referanduma giden Cebelitarık, Birleşik Krallık’a bağlı kalmayı seçecekti. Ancak sorunlar bitmeyecek ve 2002’de yine referandum yapılacaktı. Madrid yönetiminin ‘egemenliğin ortak paylaşımı’ konusundaki teklifi %96 ile olumsuz yanıtlanacak, halk yine Birleşik Krallık’ı seçecekti.
Birleşik Krallık da bu adıma karşılık Cebelitarık Yasası‘nı yenilemiştir. “Cebelitarık halkı, Parlamento’nun farklı bir iradesi olmadığı müddetçe Majesteleri’nin dominyonu olmaya devam edecektir. Majesteleri hükümeti Cebelitarık’ın, özgür ve demokratik taleplerinin aksine, başka bir devletin egemenliği altına girmesini öngören bir anlaşmaya taraf olmayacağını güvence etmektedir. Cebelitarık’ın 2006 yılındaki referandumla kabul ettiği anayasanın Cebelitarık halkına, İngiliz egemenliği altında ve dış ilişkilerinde Birleşik Krallık’a karşı sorumlu olmaya devam etmekle birlikte, kendi kendini yönetme hakkını verdiği” ifadeleriyle Cebelitarık statüsü açıklanmıştır.
Yapılan kamuoyu araştırmaları İngilizlerin Cebelitarık’a fazlasıyla önem verdiği görülmektedir. %60 oranında bir kitle Cebelitarık meselesinin önemli olduğunu düşünmektedir. İspanya’da bu oran %52’dir. Ancak konu Madrid yönetimi açısından hala önemini koruyor gibi. Brexit referandumu sonrası İspanya Dışişleri Bakanı Garcia-Margallo, “Cebelitarık’ta İspanyol bayrağının dalgalanacağı an artık daha yakın.” ifadelerini kullanmıştı. Birleşik Krallık Dışişleri Eski Bakanı Philip Hammond ise Brexit sonrası Cebelitarık’ın yanında olacaklarından, halkın arzusu olmadan bağımsızlık müzakereleri yapılmayacağından, ancak çıkarları korumanın da zorluğundan bahsetmişti.
İspanya ile Birleşik Krallık arasında yılladır süren hukuk mücadelesi şimdi de AB arenasına taşınmış görünüyor. Ekonomik darboğazdaki İspanya’nın elinde şimdi de AB kozu var, Birleşik Krallık ise mevcut gücüne ve istikrarına güveniyor. Ancak 35.000 nüfuslu Cebelitarık halkı AB’nin ayrıcalıklarından faydalanma fırsatlarını geri tepmek istemeyebilir. Ekonomisi küçük mikro devletler için AB gibi örgütlerin önemi hayati derecede.
Birleşik Krallık Brexit referandumu sonrası İskoçya ve Kuzey İrlanda’da başlayan sıkıntılar Cebelitarık’a da sıçramış durumda. Yakın bir gelecekte Cebelitarık’ta da bir referandum beklenebilir, İspanya da toprak bütünlüğünü tehdit olarak gördüğü Cebelitarık’ı 300 yıl sonra yeniden topraklarına katarak boğazda egemenliğini güçlendirebilir. Ancak kesin olan bir şey var ki İngilizler stratejik öneme sahip bu şehir devletini kolay kolay bırakmayacaktır. Hele de Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasının gerçek sebepleri düşünüldüğünde…
Darbe girişimini yakından takip eden ülkelerden birisi de İran oldu. Darbe saatlerinde hızlı bir şekilde Milli Güvenlik Konseyi toplantı ve durum değerlendirmesi yaptı. Türkiye’deki İranlıların güvenliği ne olacak, darbenin başarılı olması durumunda ilişkiler ne olacak, eğer Türkiye karışırsa Ortadoğu’dan İran’a gelebilecek tehditler nasıl önlenecek başlıkların bazılarıydı.
İlk uçuşları iptal eden ülke de yine İran oldu. Türkiye-İran sınırının kapatıldığı, sınırda geniş güvenlik önlemleri alındığı duyuruldu.
Siyasiler ise ilk etapta tarafını çok da belli etmedi denilebilir. Zira Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ilk açıklamasını darbe saatlerinde twitter üzerinden yaptı ve “istikrar ve Türk halkının geleceği hayati önem taşıyor. Bu hususta birlik ve sabır kaçınılmayacak kadar önemli” ifadelerini kullandı. İlk bakışta darbe kelimesinin dahi kullanılmadığı bu açıklama, olayların sonunda kim iktidarı ele alırsa onun desteklendiğini söylemek halinde bir sorun oluşturmazdı.
16 Temmuz sabahı darbe girişimi başarısız olunca, Cevad Zarif bir mesaj daha atma gereği duydu ve “Türk halkı kendi seçtiği hükümet ve demokrasisini cesaretle savundu. Darbenin bizim bölgemizde hiçbir yeri olmadığını kanıtladı.” ifadelerini kullandı. Bu kez açıklamalar daha netti ve açıklamasını suyun aktığı yöne çevirebildi, “ilk tepki veren ben oldum” diyerek de pekiştirdi. Daha sonra Meclis Başkanı Ali Laricani, Milli Güvenlik Konsey Sekreteri Ali Şamhani gibi isimlerden kınamalar geldi.
Peki, ülkenin siyasi yöneticisi neden iki gün sonra tepkisini gösterdi?
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise ABD ve Rusya’dan çok sonra tepki gösterdi. 17 Temmuz Pazar günü Kirmanşah bölgesinde halka hitap ederken “Halen bölgede birilerinin darbeyle iktidarları değiştirebileceklerini, tankla, topla, uçakla, helikopterle halk tarafından seçilmiş bir yönetimi alaşağı edebileceklerini zannediyorlar” ifadelerini kullandı. Bu gecikme siyasi bir soğukluğun göstergesi de olabilir, açıklama yapacak coşkuyu yakalayamadığından da gerçekleşmiş olabilir. Bu kısmın yorumunu okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz ancak Cuma hutbesi hatibi Ayetullah Seyid Ahmed Hatemi’in açıklamaları siyasi söylemlerin dışında bir düşünceyi ortaya koyuyordu. Hatemi, yüz binlerce insanın dinlediği ve devlet televizyonundan canlı yayınlanan hutbesinde adeta Türkiye’deki darbe girişimine adeta “ohh” diye bir konuşma yaptı. Bu konuşma, yaşanan bu sıkıntıya hükümetin sebep olduğunu vurgulayan vahim bir konuşma olarak kayıtlara geçti. Hatemi, “Başından itibaren yetkililerimiz darbeyi kınadı. Ancak darbeyi kınamak hükümeti eleştirmeyeceğiz anlamına gelmiyor… IŞİD’e destek veren ve meydan veren tek ülke Türkiye idi. IŞİD’e ofis verdi, sınırda pazarlar kurdu, petrolünü taşıdı. Siz dökülen tüm kanlarda ortaksınız, bu canileri kışkırttınız. Ancak son günlerde bu yılanların Türk Devletini de ısırmasından dolayı pişmanlar. Ancak özür dilemeniz gerekiyor. Erdoğan dünyadaki tüm IŞİD kurbanlarından özür dilemeli”şeklinde konuştu.
Ortadaki İran Dini Lideri Ali Hamaney – Sağdaki Ahmed Hatemi
Hatemi’nin konuşmasında Türkiye’deki darbe girişimini eleştirmek yerine hükümeti sert şekilde eleştirmesi, bazı kesimler tarafından gizli mutluluğun ifadesi olarak yorumlandı
Ancak anlaşılmayan şey şu ki; 1979 yılında bir halk devrimi ile iktidarı ele alan, Şah’a karşı halkın nasıl başkaldırdığını dillerinden düşürmeyen İranlılar, Türkiye’de meydanlarda bir grup teröristin halka ateş açmasından nasıl mutluluk duyabiliyor. Oysa din alimlerinden de beklenen, Türk halkının darbeye, kurşuna, tanka, topa karşı dik duruşuna bir kutlama idi.
Peki, İran’ın bu darbe girişimi karşısındaki tutumunu izleyenler, siyasetçilerin İran’da kullanılması yasak olan twitter aracılığı ile “darbeyi sert şekilde kınıyoruz” sözlerini mi ciddiye alacak, yoksa bütün devlet adamlarının bir arada olduğu Cuma namazında, yüzbinlerin dinlediği hutbede konuşan ve uzmanlar meclisi gibi büyük bir makamda olan Ayetullah’ın, Türk Hükümetine olan sert tepkisini mi?
İngiltere’nin AB’den ayrılma referandumu beklenen sonuçları dışında beklenmeyen bir çok yeni sorun ortaya çıkardı. Bu sorunların AB tarafında olanlarını incelemek yerine karşılıklı blöf yapan İngiltere ve AB’nin masada neler bıraktığına bakmak lazım.
David Cameron oynadığı siyasi kumarı kaybedip görevini İçişleri Bakanı olan Theresa May’a devretti. Devrederken bir çok sorunu yeni başbakanın çözmesi gerekecek. David Cameron uzun süre AB referandum taleplerini reddettikten sonra sert bir ‘U dönüşü’ ile genel seçimi kazanırsa referandum kararı alacağını vaat etmişti. Genel seçimde bu etki ile tek başına iktidara gelince bu sözünü istemeye istemeye yerine getirmek zorunda kaldı. Diğer bir oynadığı kumar ise İSKOÇ Referandumu oldu. Başlangıçta ayrılma yönünde oyların çokluğu nedeniyle İskoçya’da AB’den yana tavır alacağını vaat edip oyları % 55 birlikten yana çevirmeyi başarmıştı.
David Cameron’un siyasi talihsizliğimi dersiniz yoksa basiretsizliğimi dersiniz bilemem ancaj sonuç itibariyle istifa edince verdiği kararların siyasi sorumluluğu Theresa May’a kaldı. İngiltere içinde “Liberal Muhafazakar” diye tanımlayabileceğimiz Theresa May AB içinde kalmayı savunan fakat İçişleri Bakanlığı yaptığı yaklaşık altı yıl içinde icraatları ile bunun tam aksini yapan bir bakan profili çizdi. 2010 yılında bakan olunca İngiltere’ye giren göçmen sayısını yıl itibariyle 100.000 kişi ile sınırlayacağını vaat etti ancak 2015 yılı itibariyle bu sayı 330.000 buldu. AB içinde kalmayı savunurken İngiltere’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden ayrılması gerektiğini savundu. Tutarsızlık konusunda David Cameron ile yarışacak kadar bir konumda olmasa da eşcinsellerin evlat edinmesine red oyu kullanıp eşcinsel evliliğe evet oyu vermesi İngiliz Halkı için “gelen gideni aratır” dedirtecek niteliktedir.
Birleşik Krallık (İngiltere)’nin Yeni Başbakanı Theresa May
Theresa May’i daha doğrusu İngiltere’yi bekleyen en büyük sorun AB’den ayrılma referandumundan sonra İskoçya’nın Birleşik Krallıktan ayrılmak istemesini tekrar dillendirmeye başlaması ile başlayan yeni bir sürecin nasıl yönetileceği tartışması olacaktır. İngiltere’nin AB’den ayrılmak için bir çok sebebi varken, AB’nin İngiltere’nin birliği kaşıması, Avrupa’da yükselmeye başlayan MONARŞİ karşıtı görüşlerin önce İspanya’da sorgulanır hale gelip diğer Avrupa’nın monarşi ile yönetilen devletlerine sirayet etmesi bilinçli bir politikanın ürünü gibi görülmelidir. Almanya ve Fransa’nın diğer AB ülkeleri üzerinde yürüttüğü bu politikalardan rahatsızlık duyan Birleşik Krallık, malum sonu yani monarşinin kaldırılmasını geciktirme çabası içindedir. NATO ve AB birliktelikleri içinde ABD’nin alacağı tutum İngiltere’nin geleceği ve AB için alacağı kararlarda belirleyici olacaktır.
Theresa May’in kabinesinde sürpriz tabir edilen Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un olması yeni başbakanın önceliğinin İngiltere içi sorunlar olacağı olarak görülmelidir. Kaldı ki gafları ile dünya gündemini meşgul ederken Theresa May içerde rahat çalışabileceği bir ortam hazırlamak istemektedir.
İngiltere ile AB’nin birbirlerine blöf yaparak reste rest demesi, geldikleri nokta itibariyle iki tarafta da çok şeyin kaybedildiğini bizlere göstermektedir. İngiltere yaralarını sararken zorlanacağı sorunları geçmişte olduğu gibi gelenekçi bir anlayışla aşabilir ama AB’nin kapısında olan mülteci sorunu, dış çember ülkelerin ekonomik sorunları ve en önemlisi artık AB birlikteliğinin ciddi ciddi tartışılır olması, aşması imkansız sorunlar olarak görülebilir. Bunca sorunla birlikte Avrupa’da aşırı sağın engellenemez yükselişiyle birlikte ırkçı hareketlerin yoğunlaşması, bırakın AB’nin bir arada kalmasını bazı ülkelerin kendi içinde kopuş bile yaşayabileceğinin habercisi olarak yorumlanmalıdır. AB ülkelerinin içinde artık yeni bir BREXİT ayrımcılığının ortaya çıkması eskilerin tabiri ile “Rivayeti gerçeğinden beter” hale getirmiştir. Almanya ve Fransa artan terör hareketlerinde alacağı tutum da AB’nin geleceği konusunda belirleyici olacaktır. Yaklaşan Fransa seçimleri bunu en iyi göreceğimiz bir mihenk taşı olacaktır.
IŞİD 1999 yılında Cemaat el-Tevhid vel-Cihad adıyla kuruldu. 2004 yılında El-Kaide’ye biat edip 10 yıl sonra El-Kaide’den ayrıldığını ve kendi halifeliğini kurduğunu ilan etti. İsmi devamlı değişti ama zihniyet hep aynı. Şuan ismi İslam devleti ama kafa karıştırmasın diye ben yinede IŞİD demeyi sürdüreceğim.
IŞİD’i diğer tüm terör gruplarından ayıran özelliği uluslararası sınırları tanımıyor oluşu. Pek çok ülkede şubesinden bahsederken vilayet tanımlamasını kullanmasından bunu anlayabiliyoruz. Örneğin Mısırda ki Sina vilayeti yada Cezayir de Cezayir vilayeti gibi. Yani bütün İslam ülkelerini zaten kendi toprağı olarak görüyor bu yüzden kendilerine İslam devleti demeye başladılar. Yani onların topraktan yana sıkıntıları falan yok, topraklar kendilerince baya geniş.
Suriye ve Irak’ta yakaladığı hızlı ilerlemeyi sürdürürken pek çok genç dünyanın dört bir yanından gönüllü olarak geliyordu. Çünkü bir ilerleme vardı ve gidenler için her yeni ele geçirilen şehir yeni ganimetler ve yeni cariyeler demekti. Ancak Irakta ABD’nin, Suriye de ise Rusya’nın hava operasyonları başlatmasıyla IŞİD geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme artık eskisi gibi gençlerin Orta Doğuya şevkle gitmesini engelliyordu. Çünkü artık bu gençlerde ne Irak’ta Şii hükümeti ne de Suriye’de Alevileri deviremeyeceğiz düşüncesi oluşmaya başladı.
IŞİD devamlı toprak kaybediyor ve popülaritesi kayboluyor. Ancak dünyanın dört bir yanında eylemler yapmak hem güçlü gözükmesi hemde ben hala popülerim demek için iyi oluyor. Gençler artık Orta Doğuya gitmek istemiyor çünkü zafer kazanılamamaya başlandı. Orta Doğu’da öldürdüğünden daha fazla kayıp vermek yerine dışarıda bir kişinin kendisini feda edip onlarca kişiyi beraberinde götürmesi çok karlı bir iş tabi ki. Bu yüzden örgüt artık herkese eskisi gibi buraya gelin demiyor. Kendi ülkenizde bizim adımıza eylemler yapın diyor. Yoksa tek bir merkezden bu kadar ülkenin iç sorunlarına yönelik eylem planlamak imkansız.
Hem Bangladeş’te ki diplomatı, hem Türkiye’de ki turisti, hem Avrupa’da ki Hristiyan’ı hem Orta doğuda farklı mezhepleri hem Mısırda ki darbecileri aynı anda nasıl düşünebilirsin ki? İşte aynı anda düşünülmüyor, herkes kendi ülkesinde ayrı ayrı düşünüyor ne yapsam diye. Kendi sorun olarak gördüğüne karşı kendi yöntemlerini uyguladığı için saldırılarda ki taktiklerde bu kadar çeşitlilik arz ediyor.
IŞİD’in Saldırdığı Ülkeler
Bazen taktik ortama dalıp önüne geleni taramak oluyor, bazen kendini patlatmak, bazen kamyonla kalabalığı ezmek, bazende palayla doğramak. Yani o an için elinde ne varsa o. Kimisi ülkesinde ki turistlerden rahatsız oluyor Tunus’ta ki gibi plaja inip önüne geleni tarıyor. Kimisi diplomatları kovmak istiyor, bu yüzden ya gittikleri oteli yada restoranı basıyor. Kimisi bir siyasi görüşü sapkın olarak nitelendirip onların mitingini, yürüyüşünü, toplantısını patlatıyor. Kimisi ülkesinde ki darbeye sinir olup Mısır’da ki gibi askere yönelik saldırılar düzenliyor. Kimisi zamanında bu insanlar benim ülkemi sömürdü diyerek Fransa’da ki gibi dedelerin cezasını torunlarına çektiriyor. Kimisi de kafayı eşcinsellerle bozmuş olacak ki onların mekanını basıp katliam yapabiliyor. Örnekler bitmek bilmez, asıl üzücü olan etrafımızda bile utanmadan bu katliamlara alkış tutanları görmek.
Bu işin sonu nereye gider diye soruyor pek çok kişi. Ancak cevaplar çokta memnun edici olamaz. Nasıl ki hırsızlarla ne kadar uğraşırsan uğraş soygunlar bitmez yada katillerle ne kadar mücadele etsen de cinayetler bitmez; aynen öyle de IŞİD ve benzeri zihniyetlerin saldırıları bitmez. Acı ama gerçek!
He ne olur belki dünya da Müslüman kalmaz yada Müslüman olmayanlar kalmaz ancak öyle biter. Buda kısa vadede imkansız.
Suriye ile ilgili Haziran ayındaki önemli başlıklar:
– ABD’li yetkililer, SDG çatısı altındaki YPG’nin Mumbuc operasyonuna Türkiye’nin de destek verdiğini açıkladı.
– Suriye’deki muhalif heyetin sözcüsü, Ramazan ayında ateşkes uygulanması için teklif yaptı ve silahlı grupların bunu kabul ettiğini belirtti. Ancak teklif rejim tarafından kabul edilmedi.
– Suriye ordusu ‘IŞİD’in Başkenti’ sayılan Rakka’ya batıdan girerek, 2014 Ağustosundan bu yana ilk kez eyalet topraklarına ayak basmış oldu.
– Ürdün sınırında geçtiğimiz aylarda kurulan Yeni Suriye Ordusu’, İngiliz askerlerinden destek aldıklarını açıkladı.
– IŞİD’in Suriye ve Irak’taki militan sayısının 30 bin olduğu, bu sayının da en düşük tahmin olduğu belirtildi.
Rusya’nın Haziran ayında Suriye’de uçaklarla bombaladığı bölgelerin haritası:
3 Haziran – 28 Haziran 2016
– Tahran’da buluşan Rusya, Suriye ve İran Savunma Bakanları, muhalif gruplara karşı ”daha sıkı operasyon” kararı aldıklarını belirttiler.
– Uluslararası anlaşmalara göre suç teşkil eden fosfor bombalarının, Rus savaş uçaklarınca Suriye’de kullanıldığı kesinleşti.
– İran Afganistan’da Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Herat bölgesinde Suriye’de savaşmak için başvuru merkezi açtı. [SP]
– ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya’yı Suriye konusunda uyardı ve ABD’nin sabrının sınırsız olmadığını söyledi.
– Suriye’de koalisyon uçaklarının SDG çatısındaki YPG’nin Münbiç operasyonu için bir haftada 73 hava saldırısı düzenlediği açıklandı.
– CIA’nın direktörü Brennan, ”IŞİD’in Irak’taki üye sayısı 19 binden 18 bine, Suriye’deki savaşçı sayısı ise 25 binden 22 bine indi.” dedi.
– Suriye’de PYD saflarında savaşan ve aralarında komutanlarında bulunduğu 51 militan örgütten kaçarak Irak’taki Barzani Yönetimine sığındı.
– BM Acil Durumlar Koordinatörü Stephen O’Brie, son tespitlere göre Suriye’de 5 milyon kişinin ulaşılması zor bölgelerde yaşadığını belirtti.
– PYD lideri Salih Müslim, Kuzey Suriye’de (Rojava’da) ABD’nin 3 üssü olduğunu söyledi.
– Rus yetkililer, envarterlerindeki tek uçak gemisi olan “Amiral Kuznetsov”u Suriye’ye konuşlandıracaklarını açıkladı.
– IŞİD son 18 ayda Irak ve Suriye’deki topraklarının dörtte birini kaybetti. Aylık geliri de 56 milyon dolara geriledi. [IHS]
– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türkiye ile normalleşme Suriye krizini de çözebilir.” dedi.
– ABD Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’deki Ahrar’uş Şam ile Ceyş’ül İslam gruplarını terörist olarak görmüyoruz.” diye güncel bir açıklama yaptı.
İran ve ABD arasında ki sürtüşmenin sebeplerine pek çok kişi dini gözle bakıyor ve bu yüzden yanılgıya düşülüyor. Evet İran pek çok kişinin beğenmediği bir yönetime sahip ancak ABD’nin derdi gerçekten bu olabilir mi? ABD, İran’ın yönetim şekline verdiği tepkiyi neden Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn gibi ülkelere vermez. Bu ülkelerinde idamlar, insan hakları ihlalleri ve şeriat bakımından İran’dan geri olduğu söylenemez. Hatta İran’da seçim bile yapılıyorken körfezde ki Arap ülkelerinde demokrasi ile alakalı tek bir kurum bile yok ama İran’da dini sistemi bozmayacak kadar da olsa kadınlarında erkekler gibi eşit şekilde oy kullandığı bir sistem var. Demek ki mevzu şeriat yada demokrasi değil. Zaten İran’ın şah döneminden daha demokratik olduğuna şüphe yok.
Mevzu İran’ın nükleer çalışmaları da değil. Zamanında Pakistan ve İsrail gibi ülkelerin bile bu tür çalışmalarına ses çıkarılmamıştı. Pakistan’a Hindistan yüzünden İsrail’e de Arap Birliği yüzünden imtiyaz verilmişti. Peki İran’ın imtiyaz tanınacak sebepleri yok mu ki ambargoya maruz kalıyor. Etrafı Pakistan, Irak, Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail gibi onu sevmeyenlerle dolu iken başkasına tanınan imtiyazlar İran’a tanınmıyorsa, demek ki mevzu nükleer silahta değil. Zaten İran çalışmalarını yaparken atom bombası yapmayacağını belirtiyordu. Ancak batı atom bombası yapılmasa bile yapılabilme kapasitesi olduğu sürece, ihtimalin olduğunu söyleyerek yine izoleye devam etti. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın sözleri bunu çok güzel açıklıyor.
“İran nükleer silah yapmak istemiyor ama nükleer enerji potansiyeli oluşturmak istiyor bizi endişelendiren de bu”
ABD’nin derdini 3 başlıkta inceleyebiliriz. En başta tarihi olaylara bakmak gerekli. 1979 yılına kadar İran ABD kontrolünde bir ülkeydi. Pehlevi ailesi iktidara ABD sayesinde gelmişti ve Orta Doğu’da her konuda ABD ile aynı politikaları güdüyorlardı. Ancak İslam devrimi ile bu tamamen değişti. ABD için asıl sinir bozucu olan ise konsolosluk çalışanlarının esir alınmasıydı. Bu eylemin sebebi Şah Rıza Pehlevi’nin iadesinin yapılmaması idi. Bu eylem sırasında ABD bir kurtarma operasyonuna girişti ama başarılı olamadı. İran çöllerinde ABD’ye ait bir uçak ve helikopter nasıl olduysa çarpıştı ve 8 asker öldü. Kurtarma operasyonu başarısız olunca 444 gün süren esir sorunu ortaya çıktı. Koskoca ABD için böyle bir rezillik kolay iş değil, sonuçta bütün dünya ABD’nin nasıl aciz olduğunu gördü.
İşin tarihsel kısmından daha önemli bir de ekonomik boyutu var. İran ekonomik olarak devletçi bir politika güttüğü gibi ABD’ye olan bağımlılıktan kurtulmak için dolar kullanımını yasaklamış bir ülke. Eskiden olduğu gibi İngiliz ve Amerikan şirketleri İran’ın petrolleri üzerinde de kontrol sahibi değil artık. Bugün İran’ın doğal kaynakları Rusya ve Çin gibi rakiplerin sanayisini besliyor. Daha da önemlisi bu İran’la bitmeyebilir. Ya diğer bölge ülkeleri İran gibi olmak isterse, ondan etkilenip devrim yapmaya kalkarsa. Bu ABD için başka ülkelerde kendi kontrolünü kaybetmek anlamına geliyor. Bugün bile Irak’ta devrim ihtimalinin korkusunu hissedebiliyoruz. Irakta muhtemel bir devrim ABD’nin bir ülkeyi daha kaybetmesi demektir. Bahreyn, Irak, Lübnan, Yemen, Umman, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkelerde yaşayan tutucu insanlar İran’da ki gibi bir yönetim şekli isterse Orta Doğu batılı şirketlerin top koşturamadığı bir yer haline gelebilir. Arap ülkelerinin kralları da bu ihtimalden korktukları için ABD ile sıkı işbirliği içindeler. Tıpkı Pehlevi gibi, halk tarafından alaşağı edilmek istemiyorlar.
Ortadoğu Haritası: İran ve Komşu Ülkeleri
İran’da da devrim öncesinde şah tıpkı Arap kralları gibi görgüsüz ve empatisiz bir şekilde har vurup harman savuruyordu. Bugün Arap ülkelerinde şeyhlerin emirlerin nasıl halktan izole yaşadığını ibretle izliyoruz. İran gibi bir yönetimi kim neden istesin diye düşünmeyin. İran’da sağlık ve eğitim hizmetleri ücretsiz. İran kendi nano teknolojisine sahip ülkeler arasında 12. ve uzay teknolojisinde de 10. sırada. Devrimden bu yana nüfusunu 2’ye katlamış genç bir ülke. 8 yıl süren savaş, 35 yıl süren ambargo, pek çok ülkede ki siyasi gruplara ekonomik destek gibi yorucu etkenlere rağmen halen Orta Doğu’nun 2. en güçlü ekonomisi. Pek çok Avrupa ülkesinin borç oranı ekonomik büyüklüğünden fazla iken, İran’ın borç oranı sadece %16.
Bunları laik insanlar belki şeri hukuk yapısı sebebiyle sahiplenmez ama Orta Doğu’nun ağırlıklı olarak tutucu bir coğrafya olduğunu düşündüğümüzde, şuan yaşanan Irak ve Bahreyn isyanlarını anlayabiliriz. Bu yüzden ABD’nin İran’ı ambargolarla yıpratıp örnek bir ülke olmasını engellemesi gerekiyor. İşin bence en önemli kısmı politik tarafı.
İran konumu itibari ile Rusya’nın da bir sigortası. 2012 yıllarında ABD için her an İran’a girebilir deniyordu. Girmemekle akıllılık ettikleri kesin. Peki ya girselerdi ne olurdu. Kendi sistemlerini uygulayacak bir kukla yönetim gelecekti elbet. Bunun yanı sıra Hazar Gölü’ne Amerikan füzeleri gelmiş olacaktı. Rusya’yı çevreleme konusunda en önemli adım atılmış olacak, Rusya Hazar’dan karşıya baktığında karşısında ABD füzelerini görecekti. Daha da önemlisi Çin, Rusya ve İran arasında kalmış Orta Asya ve Kafkasya devletlerinin, dolaylı olarak maden ve doğal gazının kontrolü Rusya ve Çin’den ABD’nin eline geçmesi kolaylaşacaktı.
Yani İran nükleer çalışmaları bırakıyorum da dese yada idam cezasını kaldırsa yada şeri sistemi yumuşatsa bile yinede ABD’nin hedefi olmaya devam edecek. Bir bahane her zaman bulunacaktır. Belki ülkenizde Kürtlere kötü davranıyorsunuz denecek, belki uyuşturucu geçişine göz yumuyorsunuz denecek bir şekilde mücadele İran diz çökene kadar devam edecek.
Birleşik Krallık’ın yeni başbakanı Theresa May bugün itibariyle görevine başladı. 23 Haziran’da yapılan Brexit referandumunda Birleşik Krallık halkı %52 ile AB’den ayrılma yönünde oy kullanmış ve iktidardaki David Cameron’ı da koltuğundan etmişti. Cameron, ayrılma sürecini yeni bir başbakanın yönetmesi gerektiğini ifade ederek seçimi işaret etmişti.
Cameron’ın seçim ilanından sonra Muhafazakar Parti’de adaylar ortaya çıkmaya başlamış ve eylül ayındaki seçim için beş aday gündeme oturmuştu: İçişleri Bakanı Theresa May, Adalet Bakanı Michael Gove, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Stephen Crabb, Savunma eski bakanı Liam Fox ve Andrea Leadsom. Daha sonra yapılan ön oylamada aday sonrası önce üçe, ardından da ikiye indirilmiş ve finale iki kadın aday kalmıştı. Theresa May ve Andrea Leadsom geçtiğimiz hafta kısa süren bir rekabet yaşamış, iki adayın arası ülkeyi sarsan ”annelik” tartışmasıyla açılmıştı. Leadsom olay sonrası May’den özür dilemiş, ardından da yarıştan çekilmişti. Böylelikle eylül ayını beklemeden Birleşik Krallık’ın yeni başbakanı belli olmuş oldu. Yine aynı partiden çıkarak Birleşik Krallık’ın ilk kadın başbakanı olan Margaret Thatcher’ın ardından Theresa May ülkenin ikinci kadın başbakanı olmayı başardı.
Hatta son birkaç haftadır Theresa May için ‘Yeni Demir Leydi’ lakabı da kullanılıyor. Her ne kadar çok tartışılsa da hiç şüphesiz Birleşik Krallık’ın en güçlü başbakanlarından biri olan, ‘Demir Leydi’ ve ‘Falkland Fatihi’ unvanlarıyla anılan Thatcher’ın ardından Theresa May’ de ‘Demir Leydi’ olabilecek mi göreceğiz.
59 yaşındaki Theresa May, Oxford Üniversitesi Coğrafya bölümü mezunu. Bir papazın kızı olan May, bankacı eşi Philip ile de 1980’de evlendi ve çiftin hiç çocuğu olmadı. Politikaya girmeden önce finans sektöründe çalışan May 1997’de meclise girdi. 1999’da Muhafazakar Parti’nin gölge kabinesinde eğitim bakanı oldu, 2002’de de partinin ilk kadın başkanı seçildi. 2010’da iktidara gelen Muhafazakar Parti’nin hükümetinde altı yıl boyunca içişleri bakanı olarak yer aldı. May ayrıca Birleşik Krallık’ın AB’de kalmasını savunuyordu.
Oldukça sıkıntılı bir süreçte zor bir görev üstlenen May, görevi devraldıktan sonra yaptığı açıklamada, ”AB’den ayrılırken, ülkemizin dünyada yeni bir pozitif rol üstlenmesini sağlayacağız. Britanya’yı sadece ayrıcalıklı azınlığa değil, herkese fayda sağlayacak bir ülke yapacağız. Bu, benim liderliğimdeki hükümetin görevi olacak. Hep birlikte daha iyi bir Britanya inşa edeceğiz.” diyerek halkına da güven verdi. Oldukça çalışkan, hırslı ve güçlü bir kişiliğe sahip olduğu bilinen May’in politikalarını ilerleyen günlerde görmeye başlayacağız.
May’in kuracağı hükümetin önümüzdeki yıla kadar AB’den çıkış işlemlerini başlatması beklenmiyor. May, 2003’te Irak’a müdahalede, 2013’te Suriye’ye askeri müdahaleye ve 2015’te IŞİD hedeflerini bombalamaya yönelik oluşturulan koalisyona destek vermişti. Theresa May yeni Demir Leydi olabilir mi bilinmez ancak Birleşik Krallık’ın dış politikada etkin ve müdahale edici yapısını savunduğu çok açık. Öte yandan içişleri bakanı olduğu dönemde de yıllık göçleri 100 binin altına indirme hedefi de oldukça sert bir önlem olarak biliniyor. Ancak bilindiği üzere 2015 verileri 300 binin üzerinde çıkmış ve May sert eleştirilere maruz kalmıştı.
Türkiye ise geçtiğimiz aylara kadar AB üyeliğine en çok destek veren devleti bu yolda kaybetmiş durumda. Hoş, Türkiye’nin artık AB yolunun iyice tıkandığı gerçeğini de görmek gerekiyor. Cameron’ın tutarsız politikaları sonucunda sarfettiği ‘3000 yıl’ sözü geçerliliğini koruyacak gibi. Ancak yeni dönemde Birleşik Krallık ve Türkiye’nin Suriye ve Irak konusunda ortak hareket etmesi de muhtemel. Theresa May gerçekten bir Demir Leydi olmak istiyorsa dış politikada ABD’nin peşine takılmayı bırakmak ve daha güçlü politikalar üretmek zorunda. Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması ABD için ne kadar büyük bir hayal kırıklığı olsa da, Birleşik Krallık için bir umut olabilir. Hatta Kraliçe Elizabeth’in seçim sonuçlarına yönelik etkisi Birleşik Krallık’ın yeni bir düzen arayışında olduğu sonucunu da ortaya koyuyor diyebiliriz. Önemli olan ise Theresa May’in bu düzene sunacağı katkılar olacaktır. Yeni düzende Türkiye’nin de coğrafi konum itibariyle önemi çok büyük. Bu sebepten Birleşik Krallık – Türkiye ilişkilerini de artık daha yakından takip etmemiz gerekiyor.
Öte yandan bir önemli gelişme de gün sonunda yaşandı. Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasını savunan Londra’nın belediye eski başkanı Türk asıllı Boris Johnson Dışişleri Bakanı oldu.
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Boris Johnson
AB’den ayrılmayı savunan bir politikacının ülkenin dışişleri bakanı olması da Birleşik Krallık’ın geleceği açısından önemli bir adım. AB’den kopmaların yaşanabileceği, Baltıklar’da ve Güney Çin Denizi’nde suların bir türlü durulmadığı, Ortadoğu’da hesapların her gün değiştiği bir dönemde Birleşik Krallık yeni bir tavır ortaya koyabilecek mi göreceğiz.
Birleşik Krallık Ülkeleri: İngiltere, Kuzey İrlanda, Galler ve İskoçya
Asıl adı Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ya da kısaltılmış haliyle Birleşik Krallık. Türkiye’de ısrarla kullanılan adı ise İngiltere! Yalnız ülkemizde değil dünyanın pek çok yerinde yaygın bilinen ismi İngiltere. Ancak bu yanlışı yazının başında düzeltmekte fayda var çünkü İngiltere diye bir devlet yok. Devlet – ülke farkından girersek İngiltere diye bir ülkenin varlığından söz edebiliyoruz ancak İngiltere diye bir devletin varlığından söz edemiyoruz. Çünkü İngiltere’nin sınırları belli olan bir ülke olmasına karşın devlet yapılanması yok. Birleşik Krallık çatısı altında bir ülke demek daha doğru.
Birleşik Krallık’ın oluşumunu İngiltere’nin dünya sahnesine çıkışları diyebileceğimiz I. Elizabeth dönemine kadar götürebiliriz. Kısaca hatırlayacak olursak Elizabeth’in öldüğünde varis bırakmaması üzerine taht İskoçya Kralı VI. James’e geçmiş, kral her iki devleti de -ayrıca İrlanda Kralı- yönetiyordu. Ancak yaşanan iç savaş her iki devletin de tek elden yönetilmesi zorluğunu ortaya koymuş 1707’de İskoçların öncülüğündeki Birleşme Yasası ile Büyük Britanya Birleşik Krallığı oluşturulmuştu. 1801 yılında İrlanda’nın da katılmasıyla Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı adını almıştı. 1922’de ise İrlanda bağımsızlığını kazanacak ve ayrılacaktı. Ancak Kuzey İrlanda 1973’te Birleşik Krallık’a katılacak ve daha sonra hepimizin bildiği bir savaş süreci yaşanacaktı.
Günümüzde ise dört ülkeden oluşan yapısıyla Birleşik Krallık hala birliğini koruyor. İki yıl önce İskoçya’nın bağımsızlık referandumunda birlikten yana oy kullanması da artık Birleşik Krallık’ın sağlamlığını kanıtlar cinsten. Ancak geçtiğimiz ay yapılan AB’den ayrılık referandumunda İskoçların AB’den yana tavır alması birliğin dağılabileceği senaryolarını tekrar gündeme getirmiş durumda. Dolayısıyla bize de gelişmeleri yakından takip etmek düşüyor.
Yazımın başında İngiltere diye bir devletin olmadığından ancak ülkenin varlığından bahsetmiştim. İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler ise devlet teşkilatına sahip ülkeler. Bu üç devletin de kendilerine ait parlamentoları ve merkezi yönetim tarafından yetki devriyle belirlenmiş yetkileri var. Tabi her devletin yetkileri ayrı. İskoçya bu konuda daha bağımsız diyebiliriz. Ancak durumlar biraz karmaşık.
Birleşik Krallık Haritası: Kuzey İrlanda, Galler İngiltere ve İskoçya
Bir de İngiltere’de bulunan merkezi hükümetin bulunduğu bir yapı var. O da esas devletimiz. Birleşik Krallık’ın en hayati meseleleri bu yönetimin çalışma alanına girmektedir. Birleşik Krallık’ın sistemini anladığınıza göre aklınıza ”ABD vb. devletlerin yapılanmasıyla bir benzerliği var mı?’‘ sorusu gelebilir. ABD ve onun gibi federatif devletlerle benzer yönleri elbette var ancak Birleşik Krallık’ın federal devletlerin yönetimine nazaran daha merkeziyetçi olduğunu ve üniter yapıya daha yakın durduğunu belirtmek gerekiyor. Zaten Birleşik Krallık’ın üniter devlet olarak geçmesi bile belirgin farkı ortaya koyuyor.
Birleşik Krallık gerçekten farklı bir oluşum. Mesela federal devletlerden ABD veya Almanya gibi bütün spor organizasyonlarında tek başına temsil edilmiyor. Örneğin futbolda dört ülkenin de takımları ayrı ayrı. UEFA ve FIFA üyelikleri de ayrı. Ancak olimpiyatlara Birleşik Krallık bayrağı altında katılıyorlar. Basketbolda ise bir ayrım söz konusu değil. Bu tarz farklılıklarıyla aslında Birleşik Krallık çeşitliliğin ve hoşgörünün bu konuda en güzel örneği. Gözünüzün önüne Türkiye Birleşik Devleti diye bir oluşum getirin, hemen oraya Kürdistan’ı koyun, ayrıca milli takımının olduğunu hayal edin. Edemediniz değil mi ? Neyse açın gözlerinizi, merak etmeyin sadece bir hayaldi.
Trafiğin soldan aktığı ve anayasası olmayan meşhur devletimiz yine Birleşik Krallık. 1756’dan beri trafiğin soldan aktığı bu ülkede Napolyon’a karşın bütün Avrupa’yı da belli bir süre kendilerine benzettiğini söyleyebiliriz. Napolyon solak olduğu için Avrupa’yı solunda görmek istiyordu. Ancak bunu pek de başarabildiğini söyleyemeyiz. 1967’de İsveç’in de sağ yönlü trafiğe dönmesiyle Birleşik Krallık bu konuda yalnız kalmış durumda. Ancak meşhur kolonilerinde bunun izlerini görmek mümkün. Hindistan, Pakistan, Avustralya, Güney Afrika, Yeni Zelanda… Tren teknolojisini Birleşik Krallık’tan aldığı için Japonya da sol yönlü trafiğe eklemlenmiş durumda. Meşhur anayasasız devlet olayını da duymuşsunuzdur. Evet, Birleşik Krallık’ın yazılı bir anayasası yok çünkü demokrasi gelenekleri artık yüzyılların verdiği bir birikimle oturmuş, teamüller adeta yazılı bir anayasa haline gelmiştir. Böylesine karmaşık bir devletin üstüne bir de anayasasının olmaması hayran duyulacak bir başarı değildir de nedir? Bu arada Türkiye’de anayasa var ha, biz hukuk devletiyiz. Sadece uygulamıyoruz. Bu da bizim farkımız!
Birleşik Krallık laik bir devlet de değil. An itibariyle Birleşik Krallık’ı solladığımız bir alandayız. Evet, biz laik bir devletiz. Onlar ise değil. Ancak burası Türkiye olduğu için bizim solladığımız alan bile düz değil. Devamlı taşlı yollarda laikliği alıp alıp kullanmaya devam ediyoruz. Neyse biz konumuza dönelim. Laik olmayan devlet demek dindar devlet demek değil. Yani öyle olsaydı %25’i herhangi bir dine bağlı olmayan bir ülke için fazla uçuk bir söylem olurdu. Laik olmamalarının sebebi Lordlar Kamarası’nda gizli. İngiltere Kilisesi’nde gelen ‘Ruhani Lordlar’ olarak da bilinen 26 ruhbanın mecliste olmasından dolayı Birleşik Krallık laik bir devlet değil. İçerisindeki devletlere baktığımızda İskoçya laikliğe daha yakın hatta laik diyebileceğimiz bir yapıda. Tabi Birleşik Krallık’ta laiklik yok diye uygulamalarının da laikliğe ters olduğunu iddia etmek yanlış olur.
Londra’nın dünyanın en önemli finans merkezlerinden (2.) biri olmasından ziyade ülkenin genel demografik yapısı itibariyle küçük bir dünya olduğunu iddia etmemiz mümkün.
2011 verilerine göre Birleşik Krallık’ın %87’si beyazlardan, %7’si Asyalılardan ve %3’ü siyahilerden oluşuyor. Daha detaylı olarak baktığımızda ise ülkede 776.603 kişiyle Hindistanlıların en büyük azınlık olduğunu görüyoruz. Sırasıyla Polonyalılar (703.050), Pakistanlılar (540.495), İrlandalılar (503.288) ve Almanlar (322.220) diğer büyük azınlıklar. Birleşik Krallık’taki Türk nüfusu ise 100 binin biraz üzerinde. Özellikle AB’den ayrılmalarıyla AB vatandaşı olup da Birleşik Krallık’ta yaşayanların durumu da belirsizliğini koruyor. Ülke nüfusuna tazelik getiren Asyalı nüfusun da artması bekleniyor. Birleşik Krallık da yaşlı nüfusun fazla olduğu (%16) ancak bu durumu çok da dert etmeyen bir ülke. Nedeni ise kolay göç alabilme durumu ile nüfusun kısa sürede tazelenebilmesi. Ancak Britanyalılar adalarına kolay kolay kimseyi sokmadığı için bu durumun da geleceğini merak etmekteyiz. Birleşik Krallık’ta nüfusu %60 oranında Hristiyan, %4.5 Müslüman, %25 oranında ise herhangi bir dinle bağlantısı bulunmayan dinsiz topluluk oluşturuyor.
Şimdi daha ilginç bir konuya değinmek istiyorum. Britanya ile İrlanda Adası arasında bulunan Man Adası ve Britanya’nın güneyindeki Fransa açıklarındaki Manş Adaları Birleşik Krallık’ın birer parçası değildir. Özerk statüdeki bu adalar sadece kraliyete bağımlıdırlar. Kraliçe Victoria Man Adası’nda ”Man’in Hanımefendisi” lakabını kullanmıştır. Bu adalar AB’ye de üye değildir. Gerçi artık Birleşik Krallık da çıktığı için yalnız değiller. Manş Adaları İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından işgal edilen tek İngiliz toprağıdır. Bu adaların neden özel statüde olduğu hakkında bir bilgim yok ancak bu da işin güzel tarafı değil mi zaten?
Çok kısa olarak da ünlü Commonwealth‘e değinmek istiyorum. Başka bir yazımda bu konuyu daha detaylı ele almak istediğim için derine girmeye gerek yok. Commonwealth günümüz adıyla İngiliz Uluslar Topluluğu anlamına geliyor ve buradaki devletler Birleşik Krallık monarkına bağlılığını bildiriyor. Ayrıca Birleşik Krallık monarkları bu devletleri Genel Valiler atayarak onların aracılığıyla sembolik olarak yönetme yetkisine de sahip. Günümüzde İngiliz Uluslar Topluluğu’nun 53 üyesi bulunuyor.
2015 Ocak’tan 2016 Temmuz’da kadar IŞİD’in haritası, kayıpları ve kazanımları..
IŞİD’e ABD öncülüğündeki koalisyon uçaklarının hava saldırıları hem Suriye’de hem de Irak’ta devam ediyor. Rusya’nın da az da olsa operasyon düzenlediği örgüt büyük toprak kayıpları yaşadı. Ancak hâlâ Suriye’de Rakka, Irak’ta ise Musul’u kontrol ediyor.
Yeşil: 2016 yılında elde ettiği topraklar
Koyu Kırmızı: 2015’te kaybettiği topraklar
Kırmızı: 2016’te kaybettiği topraklar
Siyah: Örgütün şuan kontrolündeki topraklar
IŞİD’in 2015’ten 2016’ya Suriye ve Irak’taki kaybettiği topraklar
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu IHS’nin 10 Tem 2016 tarihli raporuna göre IŞİD;
2016’da Irak ve Suriye’de kontrol ettiği toprakların yüzde 12’sini kaybetti.
4 Temmuz 2016 itibarıyla Irak ve Suriye’de yaklaşık 68 bin 300 kilometrekareyi kontrol ediyor.
80 milyon dolarlık aylık gelire sahipken, 2016 mart itibariyle geliri 56 milyon dolara düştü.
Mayıs ayında Pentagon’un yaptığı açıklamada ise örgütün Irak’taki topraklarının yüzde 45’i, Suriye’deki topraklarının ise yaklaşık yüzde 16 ila 20’sini kaybettiği belirtilmişti.