‘İnsani Müdahale’ Tartışmasının Yeniden Alevlenişi

İNSANİ MÜDAHALE TARTIŞMASININ YENİDEN ALEVLENİŞİ: 13. İSLAM ZİRVE KONFERANSI

İnsanların birçoğu için bugünün dünyası iyilik güçleri ile kötülük güçleri arasında bir mücadeledir. Ve doğal olarak hepimiz iyinin tarafında olmak istiyoruz. Kötülükle savaşmaya yönelik tek tek politikaların hikmeti suale tabi tutulabiliriz. Fakat kötülükle savaşmamız gerektiği konusunda hiçbir kuşku beslememe eğilimindeyiz; kötülüğün kimde ve nede cisimleştiği konusunda da çoğu zaman pek kuşku duymuyoruz. Peki ama kime göre iyi ve/veya kötü?

Modern dünya tarihi büyük ölçüde, Avrupa devletleri ve halklarının dünyanın geri kalanına yayılmalarının tarihi olmuştur. Yayılma, dünyanın pek çok bölgesine askeri fetihi, ekonomik sömürüyü ve kitlesel ölçekteki haksızlıkları beraberinde getirmiştir. Batı dünyasının liderlerinin, ana-akım medya ve Yerleşik Düzen entelektüellerinin retoriği, politikalarını haklı göstermenin başlıca dayanak noktası olarak evrenselciliğe yapılan çağrılarla doludur. Evrenselciliğe yapılan bu çağrının üç çeşidi vardır. Birincisi Batı dünyası liderlerinin izlediği politikaların “insan hakları”nı korumaya ve “demokrasi” denilen şeyi ileriye götürmeye yönelik olduğu iddiasıdır. İkincisi medeniyetler çatışması melununda ifadesi bulmaktadır. Bu melunda “Batı” medeniyetinin “öteki” medeniyetlerden üstün olduğu, çünkü bu evrensel değerler ve hakikatler zemininde oluşan tek medeniyetin “Batı” medeniyeti olduğu varsayılır. Ve üçüncü olarak, piyasanın bilimsel verilerinin ortaya konulması, yani hükümetlerin neo-libaral iktisadın yasalarını kabul etmek ve uygulamaktan “başka çarelerinin olmadığı” anlayışı hakim kılınmaktadır. Alışıldık argümana göre yayılma, medeniyet, ekonomik büyüme ve kalkınma ve/veya ilerleme gibi çeşitli adlarla anılan bir şeyin gelişimi sağlanmıştır. Bu sözcüklerin hepsi, üzeri çoğu zaman doğal hukuk denen şeyle kaplanmış evrensel değerlerin birer ifadesi olarak yorumlandı.

Elbette yaşananların toplumsal gerçekliği, entelektüel haklılaştırmanın dünyaya sunduğu tablo kadar anlı şanlı değildi. Bu nedenle, modern dünya sisteminin tarihi, sistemin kendisinin ahlaki niteliği üzerine sürmekte olan bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu tartışmanın belki de ilk ve en büyüğü 16. yüzyılda Amerika Kıtası’nın büyük bir kısmının İspanyollarca işgal etmesi bağlamında gerçekleşti.

1492 yılında, Atlantik Okyanusu’ndan Çin’e doğru yol alan ve beklenmedik bir şekilde bugün Amerika Kıtası dediğimiz yeri bulan Kristof Kolomb, diğer İspanyolların kendisini izlemesi üzerine, felaketin başlatanı oldu. Birkaç on yıl içinde İspanyol “fatihleri(conquistador)” Amerika Kıtası’nın en büyük iki imparatorluğunun-Aztek ve İnka- siyasi yapılarını çökerttiler ve topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladılar. 1510’da Amerika’ya atanan ilk rahip olan Bartolomé de Las Casas, 1514’te İspanya’ya dönerek Amerika’da var olan sistemin haksızlıklarını ortaya koymak için uğraş verdi. Bu uğraşı entelektüel ve sistematik olarak çürütmek isteyenlerinin en önemli ismi Juan Ginés Sapulveda oldu. 1550’de İmparator Şarlken, Sapulveda- Las Casas tartışmasındaki haklı ve haksız hususlar konusunda kendisine danışmanlık etmesi için Hint Adaları Konseyi’nden özel bir hukuk heyetini Vallodalid’de topladı. Heyet iki adamı sırayla dinledi; ama göründüğü kadarıyla Konsey’den hiçbir zaman nihai bir karar çıkmadı.

Casas’ın düşüncelerine karşı çıkan Sapulveda’nın ilk argümanına göre Amerikan Yerlileri “barbar, basit, okuması-yazması olmayan, eğitimsiz, mekanik beceriler dışında herhangi bir şey öğrenmekten aciz, ahlaki kusurlarla dolu, merhametsiz, vahşilerdi ve başkaları tarafından yönetilmeleri uygun”du. İkinci iddiaya göre “Yerliler istemese de, lekelenmiş oldukları, ilahi ve doğal hukuka karşı işledikleri putperestlik ve insan kurban etme adeti gibi kafirce suçlardan dolayı ıslah edilmeleri ve cezalandırılmaları için İspanyol boyunduruğunu kabul etmek zorunda”ydılar. Üçüncü gerekçeye göre İspanyollar, ilahi ve doğal hukuk gereğince “[Yerlilerin] her yıl putlara kurban ettiği çok sayıda masum insana çektirdiği- ve İspanyol egemenliğine girmemiş olan Yerlilerin hala çektirmeye devam ettiği- fenalıkları ve korkunç acıları engellemek”le yükümlüydüler.

Görülebileceği gibi, bunlar modern dünyada “medeni olanların” “medenileşmemiş” bölgelere günümüzde de hala devam eden “müdahaleler”i haklılaştırmak için kullandığı temel argümandır: ötekilerin barbarlığı, evrensel değerleri ihlal eden uygulamalara son vermek, zalim ötekilerin arasındaki masumları savunmak ve evrensel değerlerin yayılmasını olanaklı kılmak. T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13. İslam Zirve Konferansı’nda dile getirdiği ve ”söz konusu ülkelerin bölgelerine çözümü doğrudan kendilerinin getirmesi gereği”, işte tamda bu tartışmanın(Casas-Sapulveda) devam ettiğini veya yeniden alevlendiğini göstermiştir.

Hüseyin Kaylı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Tarih Denkleminde Yeni Dengeler

Geçmiş tarihi tecrübemizle, İslami ve insani bakış açımızla, zamanımızın akıntısını doğru yorumlayabiliyor muyuz acaba? Bugün zihni trafiğimizi bu alana yönlendirmeliyiz.  Tarihi denklem aslında karmaşık  bir görüntü arz etmesine rağmen aslıyla kolay. Yeter ki analiz ve yorum kabiliyeti kuvvetli yiğitler kendilerini insanlığın kurtuluşuna adasınlar. Görürsünüz ki; karanlık görünen ufuk, umutlu yarınlarıyla çok yakın.

21. yy satranç oyunu hamlelerinin hızlandığı yüzyıl. Hele de zamanımız.

Her ne sebeple olursa olsun kazanmamız hem şart, hem de mutlak. Niye mutlak diyorum? İnsanlık tarihi dünya denkleminin en zelil dönemini yaşıyor. Kan ve göz yaşı almış başını gidiyor. Kazanan ve kaybedenler hep aynı siperler. Kapitalist sistem başı çekerken, temelinde maddi güç ve sömürü varken, mazlum ve mağdur İslam coğrafyası ülkeler hep kaybeden tarafta başı çekiyor.

Bu gerçeği iyi ya da kötü bir çok devlet itiraf eder. Acı tarafı, söylemden ileri gitmeyen, dilden yeteri miktarca da dökülmeyen duygu ve düşünceler. Değişmeyen tek şey zulüm düzeninin devamı.

Nasıl olacak ki bu denklem değişecek ve adil bir sistem dünyaya hükmedecek? Ne olacak ki devlet yönetimleri adı altında insanlığın yüz yıllardır baş belası milletler duracak? Kan ve gözyaşını tek besin kaynakları bilen vampirler yok olup gidecek?

Tarih denkleminde yeni dengelerle karşı karşıyayız. Öyle umut ediyorum ki önümüz deki 5-10 yıl dünyanın gidişatının önemli merkez tarihlerinden birisi olacak. Ortadoğu insanlığın merkezidir. Tarihlerin kayıt merkezidir. İnsanlık aleminin özetidir. 5-10 yıllık süreçte yeni virajlardan bir tanesidir.

Arap baharı her kitlenin kendi umudu minvalinde sonuçlar doğurmadı aslında. Süreç hızlı, olaylar zamanın şartlarına göre farklılık arz ediyordu. Etki ve tepkiyi hesaplayanlar bazı bölgelerde denklemi çözemediler. Suların durulduğunu düşünenler büyük bir yanılgı içindeler. Tunus’la başlayan süreç Türkiye’de sonuçlandırılacaktı ama olmadı. İki ülke arasında kalan bazı ülkeler İslam aleminin geleceği noktasında karamsarlık yaratsa da başında Tunus sonunda Türkiye beklentinin dışında reaksiyon gösterdi.

İmdi Suriye tüm bu sancılı dönemlerin kutlu muharebe alanı. Pazarlık ve hesaplar derin . Emin olun ki kazanan Ortadoğu’nun gerçek sahipleri olacak.

Batı merkezli herkes güçlerinin kırıldığının farkındalar. Farklı örgütleri kurup ve finanse ederek farklı bir algı oluşturma derdindeler ama bu sefer tutmadı. Bu yorumumun tersi olsaydı bundan bir kaç yıl önce Suriye konusu kapanmış, komünist bir Kürt devleti kurulmuş; İran, Irak ve Suriye iyice güçlenmiş, tek derdi ekonomik kaynak olanların, Akdeniz açıklarında bekleyen irili ufaklı devletler üzerindeki mal paylaşımı şimdiye kadar bitmiş olacaktı.

Evet bu sefer dersimize iyi çalıştık. Öne sunulan tüm gerekçelerin karşı görüşlerini duydular. Masada olması gerekenleri söyledik, işlerine gelmedi. Kırmızı çizgilerden dem vurduk, korkudan beklemede kaldılar.

Bakınız bu düellonun asıl tarafları ve taşeronları gerçekten şuanda ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bilseler noktayı koyacaklar ama olmuyor. Kendi sınırları dışına çıkmasına yıllardır müsaade edilmeyen MİT bölgede güzel şeyler yapıyorsa bu tabi ki  basite alınacak bir durum değildir.

Birkaç Müslüman ülkenin dışında orada akan kan ve gözyaşı kimsenin umurunda değil.  AB yırtınmaya devam etsin ancak mültecilerden kurtulamayacak. Sıkıntılar peşlerini bırakmayacak. Türkiye için kardeşim olarak vasıflandırılan mülteci kavramı, Avrupa için yük ve bela kavramlarıyla ifade edilmeye de devam edecek.

Konumun başlığında belirttiğim gibi tarih denkleminde yeni dengeler para merkezci sülaleleri  telaşlandırdı. Devletlerin yıkılışı ekonomik güçleriyle orantılıdır. Son 10 yılın ekonomik buhran yaşayan ülkelerine bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Özüne inmek istiyorsanız, dünya para baronlarının söylem ve eylemleri sizi en doğru analize ulaştıracaktır.

Bence yeni bir dünyanın gazete manşetlerini süslemesi uzak değil. Yeter ki bu inanca sahip devlet adamları ve milletler olsun.

Sur da bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes…

Mücahid Şahin Uludağ

StratejikOrtak.com Yazarı

IŞİD’in Kilis Saldırıları Neden Engellenemiyor?

Son zamanlarda Türkiye Suriye sınırında IŞİD’in kontrol ettiği bölgeden sürekli füzeler düşüyor(!) ve insanlarımız hayatını kaybediyor. IŞİD’in Kilis’e düzenlediği füze saldırılarında ölenlerin sayısı 17‘yi buldu. Bunlardan 6’sı Suriyeli, 11’i Türkiye vatandaşı. Her saldırı sonrasında IŞİD mevzilerinin vurulması gündeme geliyor ama, herkes biliyor ki TSK’nın IŞİD’e karşı obüslerle cevabı yaralasa da  yeni gelecek saldırıları engelleyemiyor. Peki IŞİD’in Türkiye’ye karşı kullandığı bu füzelere dur denemez mi?  Hava savunma sistemleri bu füzeleri engelleyemez mi?

Bu soruları cevaplamak için öncelikle IŞİD’in Kilis saldırısında kullandığı Katyuşa füzelerine bakmamız gerekiyor.

IŞİD Kilis’i Rus yapımı Katyuşa adı verilen 2. Dünya Savaşı’nda çokça kullanılan füzelerle vuruyor. Bu füzeler savaş döneminde oldukça etkili kullanılmışken şuan ‘ilkel ve pasif’ kalıyor. Bu füzeler günümüzde Filistin’den İsrail’e misilleme olarak atılan füzelerden. Aynı şekilde Hizbullah’ın da Lübnan’da bu füzeleri kullandığı biliniyor. Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir Katyuşa füzeleri için ‘‘Bunlar, teknoloji kullanarak önceden fark edilip müdahale edilmesi zor unsurlar. Bu tür ilkel sistemlerle aktif mücadele eden ülkeler var. Ancak örneğin İsrail’in karşılayabildiği ilkel silahlarda bile belli bir oranda başarı sağlanıyor.”  diyor. Bu silahların gelişmiş hava savunma sistemleriyle önlenmesinin de zor olduğu aşikar. Bu silahlara karşı yeni yöntemler geliştirmeye çalışan İsrail, lazer güdümlü hava savunma sistemleri oluşturmuş, yine de çoğu zaman eski tip füzelerden olan Katyuşa’lara karşı yetersiz kalmış. Patriotların da bu eski tip füzelere karşı başarısız olduğu, İsrail’in yeni arayışlara geçmesinden anlaşılabiliyor. Yani IŞİD’in bu füzelerine karşı net çözüm olarak hava savunma sistemleri yeterli olamıyor. Savunma Sanayi Müsteşarı Demir’e göre, IŞİD’in kullandığı füzelere karşı en doğru yöntem, gerçekleşmesi muhtemel tehdidi silahlı İHA’larla vurmak. Anlaşıldığı gibi bu yöntem de füzelerin Kilis’e düşmesine bir engel teşkil etmiyor, sadece füzeler ateşlenmeden bir önlem alınabilme ihtimalini ortaya çıkıyor. Özetle IŞİD’in bu tip saldırılarına karşı yapılabileceklerin  günümüz teknolojisine rağmen sınırlı olduğunu, İsrail örneğiyle birlikte görmüş olduk.

Füzelerin yerleştirilmediği Katyuşa
Füzelerin yerleştirilmediği Katyuşa

Ek olarak da 25-30 KM menzile sahip olduğu bilinen Katyuşa füzelerinin seyyar bir şekilde kamyonlara montelendiği için, ateşleyen kişi veya kişilerin füzeleri ateşledikten sonra yer değiştirdiğini/kaçtığını belirtmek gerekiyor. Bu bilgiye de ithafen saldırılar hakkında çok dikkat çekici bir iddiayı da yazıyı bitirmeden paylaşmak isterim. Irak’taki Başika kampında bir tankımızı vuran ve videoyu dünyaya servis eden IŞİD’in, Kilis’e ‘rasgele’ ateşlediği füzelerin hiçbirinin görüntüsünü servis etmemesi oldukça düşündürüyor. Gündemi takip eden çoğu kişide ‘Acaba IŞİD’in bu saldırıları ‘false-flag’ saldırılar mı?’ diye soruyor. Yani IŞİD saldırısı görüntüsüyle Türkiye Suriye’de savaşa mı sokulmak isteniyor?

Abdulkerim Arslan

StratejikOrtak.com Yazarı

Ortadoğu’da Müttefik ve Düşman Olgusu

Ortadoğu Neresidir?
Kimler Dahildir ve Günümüzde Hangi İttifaklar Vardır?

Dünyanın en hararetli ve hareketli bölgesi olan Ortadoğu, ismi itibariyle Batı kaynaklı bir alandır. Özellikle İngiltere’nin hakim güç –Güneş Batmayan İmparatorluk– olduğu zamanlar Çin ve Hindistan bölgesi için “Uzak Doğu” demesiyle gündeme gelen bir bölgedir Ortadoğu. Batılılarca dünyayı  üç parçaya bölersek, /Batı/-/Ortadoğu/-/Uzak Doğu/ şeklinde tanımlanmaktadır ve kısaca bugün dünyaya hakim gücün değişme süreci gerçekleşirse, bu bölgelerin adı da aynı şekilde değişmesi, bir ihtimaldir. Örneğin, Çin’in süper güç haline gelmesi durumunda günümüz Ortadoğu’su Çin için Ortabatı olabilir ve İngiltere-ABD kıyıları Uzakbatı olabilir. Bunlar belki kulağa tuhaf geliyor ama sistemin gerektirdiği şekilde anılmalar sonucu oluşuyor bu bölgeler.

cografik-bolgeler

Peki günümüz Ortadoğu bölgesi hangi ülkeleri içerisinde barındırıyor?

İşte bu, tam bir bilmece. Bir çok Ortadoğu uzmanı bölge için farklı ülkeler saymaktadır.  İşe Kuzey Afrika ülkeleri ile Afganistan-Pakistan’ı da dahil ederek Türkiye ile birlikte bu ülkeler birliğini 20’li sayılara çıkaranlar da mevcut. Aynı şekilde Türkiye ve az önce zikredilen ülkeleri çıkartıp, Suriye, Irak, İran, İsrail, Filistin, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, B.A.E, Umman ve Yemen gibi ülkelerle çekirdek bir Ortadoğu tanımlaması yapanlar da mevcut.

ortadogu-neresi

Bugün Ortadoğu’nun neresi olduğunu görmek istiyorsak, nerede ateş var ve nerede petrol veya petrol güzergahı varsa ona bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye de bir Ortadoğu ülkesidir. Buna yukarıdaki çekirdek kadro da dahildir. Bunlar birebir toprak parçası olarak dahil olan Ortadoğu ülkeleri. Peki, toprağı olmayıp da Ortadoğu ülkesi olanlar?

Bugün bunların başını Rusya çekmektedir. Ne kadar çekilmiş olsa da, ABD çekmektedir ve Çin çekmektedir. Çok ilginç bir bilgi, bugün Suriye’de savaş devam ederken bölgede Huawei firmasının fiber optik kablo döşemesini neyle açıklayabiliriz?

Kısaca, ABD, Rusya, Çin, Türkiye ve çeşitli Avrupa ülkeleri ile birlikte yukarıda verdiğimiz “çekirdek kadro” Ortadoğu ülkeleridir diyebiliriz. Bu Ortadoğu ülkelerinin içerisinde çeşitli ittifak arayışları ve süreçleri söz konusudur. Karar Gazetesi’nden Sayın Galip Dalay’ın da dediği gibi “Bölge artık ‘dün’ de yaşamıyor; düne ait statüko temellerinden sarsıldı. ‘Dün’ sadece bir siyasal sistemi değil, bir siyasal psikolojiyi de ifade ediyordu”.

Özellikle Arap Baharı (ayaklanması) süreciyle yerinden oynayan bölge dinamikleri, henüz yerine oturmuş değildir. Bölgede çeşitli güçler otorite kurma yarışında birbirleriyle çıkar ilişkilerine girmektedir. Yine Sayın Dalay’ın dediği gibi “Dünün statükosu sarsıldı, yarının ki ise henüz tesis edilmedi; dolayısıyla, bugün yaşadığımız bir geçiş dönemidir. Bu dönem hem uzun sürecek hem de yeni statüko arayışlarının güçlü ve şiddetli olacağı bir dönemdir.” Bu statüko arayışı, yani bir otoritenin çıkma süreci sancılı olacak gibi duruyor. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yakınlaşması, bölgede İran statükosuna engel olma amaçlıdır. Rusların, Suriye’ye girişi sonrası tamamen Türkiye karşıtı tavır alan İran’ın, bugün bir nebze de olsa yumuşaması “Acem Diplomasisi” adlı çıkarlarını kaybetmeye başlamasının tezahürü olarak okunabilir. Türkiye, İran’ın bölgedeki en büyük enerji müttefiklerindendir ve Rusya’nın alanda İran’ı dışlaması, İran’ın elini kolunu bağlamıştır. Son zamanlardaki iletişim sıklığının sebebi de bu olsa gerek. (Davutoğlu’nun İran ziyareti ve Ruhani’nin İİT toplantısı sırasında Saray’da Erdoğan ile özel görüşmesi)

suudi-arabistan-iran-turkiye

Bölgenin 3 atlı süvarisinin (Türkiye-İran-Suudi Arabistan) birbirlerini sıkıştırmalarına ek olarak, bir de Amerikan-Rus ittifakı, bölgeyi iyice cadı kazanına çeviriyor. Özellikle bu hafta Obama’nın Suudi Arabistan ziyaretinde, ABD’nin eskisi gibi hoş karşılanmayacağının mesajı verilmesi –Obama’yı Vali’nin karşılaması- bölgede ABD’nin etkinlik derecesini gösteriyor. Arap Baharı sonrası savaş meydanına dönen geçmişin kudretli ülkeleri ise bugün “failed state” olarak anılıyor. Ortadoğu’nun merkezinde zuhur eden ve neredeyse tüm bu ittifakların ortak düşmanı haline gelen IŞİD, nedense yok edilemiyor. Peki bunca girift hal almış ittifaklar, yangın yerine dönmüş topraklar, petrol savaşları, çıkar çatışmaları ve IŞİD belası varken İsrail ne yapıyor?

Pek de sesinin çıktığı söylenemez…

Emre Amir

StratejikOrtak.com Yazarı

Suriyeli Mültecilerin Ülkemizdeki Dağılımları

StratejikOrtak.com yazarı Okan Şahin’in Suriyeli mülteciler hakkındaki en güncel bilgilerin yer aldığı geniş çaplı ”SURİYELİ KARDEŞLERİMİZ VE TÜRKİYE” araştırma yazısında bugün Suriyeli mültecilerin ülkemizdeki dağılımları hakkında güncel bilgilerin yer aldığı yazıyı paylaşıyoruz.

Suriyeli Kardeşlerimizin Ülkemizdeki Dağılımları

Suriyeli kardeşlerimiz Nisan 2011’de başlayan Suriye İç Savaşından canlarını kurtarmak için göç etmek zorunda kalmışlardır. Suriye’nin komşuları olan Ürdün, Lübnan, Irak ve Türkiye’ye göçler diğer ülke ve bölgelere nazaran daha yoğun olmuştur. Göç oranlarına baktığımızda ilk sırada yer alan Türkiye’ye kayıtlı olarak 2.719.140 kardeşimiz göç etmiştir.

252 kişilik ilk mülteci kafilesi 29 Nisan 2011 tarihinde ülkemize giriş yapmıştı. Bu tarihten itibaren her gün yüzlerce, binlerce göçmen ülkemize giriş yapmıştır. İlk gelen kardeşlerimiz Mardin Nusaybin barınma merkezine yerleştirilmiş, sayı arttıkça yeni barınma merkezleri açılmıştır.

Nisan 2016 itibariyle barınma merkezlerinde toplam 270,380 kişi barınmaktadır. Toplam kayıtlı mültecilerin yaklaşık %10’u barınma merkezlerinde, %90’lık kısmı ise kendi imkânlarıyla hayatlarını ikame ettirmekteler. Rakamlara baktığımızda ortada ciddi bir farkın olduğunu görmekteyiz.  Ülkemizde Nisan 2016 itibariyle toplam 26 geçici koruma merkezi bulunmaktadır: Bunların 20 tanesi çadır kent 6 tanesi ise konteynır kent statüsündedir. Barınma merkezleri sınır illerimizde olup bu illerimiz şunlardır; Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Kilis, Mardin, Kahramanmaraş, Osmaniye, Adıyaman, Adana ve Malatya. Bu illerimizde Şanlıurfa 110,707 mülteci sayısıyla başı çekmektedir. İkinci sırada Gaziantep 49,433, üçüncü sırada ise Hatay 18,101 mülteci barındırmaktadır.

Şanlıurfa gerek kültürel yapısı gerekse sınır ili olması sebebiyle en fazla mülteciye sahip ilimizdir. Yerel halkın çoğunluğunun Arap olması, Arap kültürü taşımaları dolayısıyla mültecileri Şanlıurfa’ya çekmiştir. Şanlıurfa’da toplam 401,068 mülteci bulunmaktadır. Şanlıurfa’nın kendi nüfusu 1.892.320 olduğunu göz önünde bulundurur isek, mülteciler kent nüfusunun yaklaşık %21,2’lik kısmını oluşturduğunu görmüş oluruz. Bu oranın yüksek olmasına karşın; kültür, dil, din benzerliği bulunması olumsuz durumları en aza indirgemiştir.

Büyük şehirlere bakıldığında İstanbul 394,556 kişiyle nüfusunun sadece %2,7 si, Adana 150,086 kişiyle %6,8’i, Bursa 96,814 kişiyle %3,4’ü, İzmir ise 90,559 kişiyle nüfusunun yalnızca %2,1’i Suriyelidir. Mülteci sayısının fazla olmasına karşın büyükşehirlerin kendi nüfuslarının fazla olması bu şehirlerde oluşabilecek kültür çatışması ihtimalini azaltmaktadır. Fakat yine de dil ve kültür açısından bu illerde zaman zaman olumsuz durumlar ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizde mülteci bulundurma konusunda en büyük takdiri hak eden ilimiz ise Kilis‘tir. Kilis 33,539’u barınaklarda olmakla birlikte toplam 129,192 mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Tabi burada önemli olan bu rakam değil. Asıl önemli olan durum şu ki; Kilis’in kendi nüfusu 130,655. Mülteciler ise Kilis il nüfusunun %98,8’lik kısmını oluşturmaktadır. Bu oranın bu kadar yüksek olması barınma alanlarında kalanlardan ziyade, kendi imkânlarıyla, akrabalarıyla birlikte yaşayan nüfusu oluşturmaktadır. Kilis etnik yapısı itibariyle %90 Türk, %5 Çerkez, %5ise Kürt-Arap nüfusu içerisinde barındırmaktadır. Kilis’te Arap nüfusun normal durumda %5 seviyelerinde olmasına karşın Suriye’den gelen Arap nüfus şehrin demografik yapısını değiştirmiştir. Değişen demografik yapı kültür, dil çatışmasını beraberinde getirmektedir. Fakat Kilis halkı Suriyeli kardeşlerine evlerini, ocaklarını açmış, onlarla ekmeğini paylaşmıştır. Bu paylaşım iki halk arasında oluşması muhtemel olumsuzlukları en aza indirgemiştir. Bir manada Kilis dünyaya kardeşlik mesajı ve dersi vermiştir.

Sonuç olarak, Suriyeli kardeşlerimizin ülke içinde orantısız dağılımı ve bunun sonucunda oluşması muhtemel olumsuzluklara karşı Anadolu insanı vakar bir duruş sergilemiştir. Bu duruşun sonucu herkesin malumudur. Buradan şunu bildirmek istiyorum ki, dünya ülkeleri eğer bu coğrafyada huzur ve adalet istiyor iseler, ellerini çekip, bu coğrafyayı kendi ellerine bırakmalıdırlar. Bu coğrafyanın insanında zulüm ve savaş yoktur, merhamet ve barış vardır.

Okan Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye ile İlgili 32 Karikatür

2015 yılı “Suriye halkı” için sadece kanlı bir yıl daha oldu.
Suriye Karikatür 2015 yılı
“Uluslararası toplum” yardım bekleyen “Suriyeliler”in beklentilerini karşılamadı.
Suriye Karikatür Duma
Duma ( tabeladaki yazı)
Suriye Karikatür Duma
Hizbullah’ın Madaya’yı kuşatmasını anlatan bir karikatür.
Suriye Karikatür Hizbullah
Karikatür “Batı”yı simgeleyen bir kişinin Cenevre 3’ü kullanarak Suriye’yi bölmeye çalıştığını anlatıyor.
Suriye Karikatür Cenevre Görüşmeleri
“IŞİD”in “Batı”nın elinde bir kukla olduğunu ve örgütün Batı’ya yönelik saldırılarının bir düzmece olduğunu anlatan karikatür.
Suriye Karikatür IŞİD
Arap ülkelerinin Suriyeli mültecileri ülkesine almayıp, onlar için timsah gözyaşlarını akıtmaları..
suriye karikatür arap ülkeleri

Karikatür, postalın sembolize ettiği “Askeri çözüm”ün Esed’i kurtarmaya yetmeyeceğini anlatıyor.Suriye karikatür esad
Burada da IŞİD gibi Putin’de insanların katili deniyor.
Suriye karikatür putin
Karikatür, Rusya’nın hem Esed’i hem de IŞİD’i ayakta tutmaya çalıştığını anlatıyor.
suriye-karikatur-isid-esad
Arap ülkeleriyle birlikye Suriye’deki muhaliflerin ülkeyi yakıp yıktığını düşündüren bir karikatür.
suriye karikatür öso
Türkiye’yi Suriye’ye sokmaya çalışan Suudi Arabistan ve ABD..
türkiye-suriye-savas
Putin ve Obama’nın Suriye’yi birbirlerine ikram ettiğini anlatan karikatür.
Suriye karikatür putin abd
Cenevre 3 başlıklı karikatürde İran, Esed, Rusya, BM, AB ve ABD “Ya Esed kalır, ya ülkeyi yakarız” yazılı pankartla selfie çekiyor.
Suriye Karikatür esad ab rusya
Karikatür Suriyelilerin durumunu anlatıyor.
Suriye Karikatür Suriyelilerin Durumu
Karikatür, Suriye ve Rusya savaş uçaklarının “Ateşkes”i delik deşik ettiğini anlatıyor.
Suriye Karikatür ateşkes
Suriye’yi İsrail-ABD ittifakıyla birlikte Arap ülkeleri kan gölüne çevirdiğini düşünen bir karikatür..
suriye-karikatur-savas
Dünya liderleri üzerinde “Suriye Krizi Çözümü” yazılı kapıyı açmaya çalışıyor. Herkesin elindeki “anahtar” farklı, kilidin üstünde ise “Suriye halkının özgürlüğü” yazılı.
Suriye karikatürleri özgürlük
“İnsani vicdan”, Suriyeli sığınmacı cesedinin üstüne oturup cebindeki parayı alıyor.
suriye-karikaturleri
“Suriye halkı” ve “dünya”.
suriye-karikaturleri-dunya
Solda şapkasında “Hizbullah”, elindeki flamada “Kudüs yolu” yazılı figür, Suriye’deki Madaya’yı, sağda ise tüfeğinde, “Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm Yahudilere lanet olsun” yazılı bayrağı taşıyan Husi askeri Yemen’deki Taiz kentini kuşatıyor. Arkada ise “İsrail” keyifle sigarasını tüttürüyor.
suriye-yemen-karikaturleri
ABD’nin Suriye’deki Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) militanlarını savaşa hazırladığını gösteriyor..
abd-oso

ABD’nin sürekli kırmızı çizgilerimiz dediği şeyleri Esad ve İran geçince çizgiler öne alınıyor..
abd-suriye-kirmizi-cizgi

Birleşmiş Milletlerin Suriye politikasına bir eleştiri..
bm-suriye-karikatur

Suriye’de Esad rejimine karşı savaşanların ipinin kimde olduğu belli deniyor..
suudi-abd-muhalifler

Suriyeliler açlık içerisinde..
suriyede-aclik

Esad rejimiyle birlikte, Hizbullah, Rusya ve Çin..
rusya-cin-esad-hizbullah

Esad’a İran ve Rusya desteği..
rusya-esad-karikatur

IŞİD’e Suudi Arabistan’ın para desteği olduğu resmedilmiş..
isid-arab-karikatur

İran Suriye’de bir taraftaki ateşi söndürürken, diğer taraftaki ateşi körüklüyor..
iran-suriye-karikatur

Türkiye’nin Avrupa kapılarını mültecilere kapatması anlatılıyor..
turkiye-avrupa

Rusya’nın hedefimiz IŞİD diyerek Suriye’ye girmesi ve namluyu diğer savaşanlara çevirmesi..
isid-rusya-karikatur

Suriyeli Mültecilerin Hukuki Durumu ve Toplumumuza Etkileri

1

StratejikOrtak.com yazarı Okan Şahin’in Suriyeli mülteciler hakkındaki en güncel bilgilerin yer aldığı geniş çaplı ”SURİYELİ KARDEŞLERİMİZ VE TÜRKİYE” araştırma yazısının ilk iki başlığını daha önce paylaşmıştık. Şimdi de Suriyeli mültecilerin hukuki durumu ve Türkiye toplumuna etkileri başlıklarını sizlerle paylaşıyoruz.

Suriyeli Kardeşlerimizin Hukuki Durumu
Tunus’ta başlayan ve oradan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki bazı ülkelere sıçrayan Arap Baharı; ardı ardına birçok iç savaşın yaşanmasına, devrilmesi mümkün görülmeyen birçok iktidarın devrilmesine neden oldu. Bu ayaklanma esnasında on binlerce sivil yaşamını yitirdi[1]. Arap Baharı ülkemiz için ilk zamanlarda bir dış politika sorunuydu. Ülkemiz Arap Baharına demokratikleşme süreci olarak bakmaktaydı ve bu sürece dâhil oldu. Suriye, Arap Baharını en kanlı biçimde yaşayan ülke durumundaydı ve bu durum halen daha devam etmektedir. Suriye, ülkemizin 877 km ile en uzun sınıra sahip komşusu. Ülkemiz Suriye İç Savaşına ilk zamanlarda dış politika sorunu olarak bakmakta iken, yüz binlerce Suriyeli kardeşlerimizin ülkemize sığınması sonucu iç politikada en çok konuşulur konu haline gelmiştir. Burada tabi iç politika haline gelen Suriye İç Savaşı değil, ülkemize sığınan ve Suriye’de bulunan sivil kardeşlerimizdir. Çünkü Suriye’de yaşanan her olumlu/olumsuz durum artık ülkemizi etkilemektedir.

Savaşın ilk zamanlarında az sayıda kardeşimizin kısa süreliğine ülkemize gelip, geri döneceği düşünüldü. Bundan dolayı hükümet, Suriyeli kardeşlerimize Ensar-Muhacir anlayışı ile muamele etti ve açık-kapı politikası izledi. Muhacir/misafir durumunda ülkemize gelen kardeşlerimizin sayısının her geçen gün artması ve geri dönüş ihtimallerinin kısa vadede ortadan kalkması sonucu, misafir olan kardeşlerimizin hukuki durumu gittikçe önem kazanmaya başladı.

Ülkemiz 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna ilişkin Cenevre Sözleşmesine taraftır. Ancak Türkiye bu sözleşmeyi ‘coğrafi sınırlama’ çekincesi ile kabul ettiğinden Avrupa dışından gelip iltica talep edenlere ‘mülteci’ statüsü tanımamakta, yalnızca ‘geçici sığınma’ sağlamaktadır[2].

Suriyeli kardeşlerimiz Nisan 2001 tarihinden, Ekim 2011 tarihine kadar misafir durumunda iken, bu tarihten itibaren ‘geçici koruma statüsüne’ getirilmişlerdir. Gelen Suriyeli kardeşlerimizin sayılarının hızla artması ve milyona ulaşması sonucu 20 Nisan 2014 tarihinde 6458 sayılı Yabancılar ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Ayrıca 2014/6883 sayılı Geçici Koruma Yönetmeliği ile başta sağlık ve eğitim olmak üzere, sosyal yardım ve hizmetlerin sunulmasına imkân tanınmıştır.

Suriyeli kardeşlerimiz uzun süre Türkiye’de kalmaları ve maddi birikimlerinin bitmesi sonucu çalışma ihtiyaçları ortaya çıkmıştır. Sınır illerinde kaçak çalışma oranının fazla olmasıyla birlikte diğer illerde de kaçak çalışma oranı yüksektir. Ocak 2016’ya kadar yasal çalışma izni bulunmayan kardeşlerimiz; düşük ücretle, ağır koşullar altında, can güvenlikleri olmadan çalışmaktadırlar. Bazı işverenler Suriyeli kardeşlerimizin bu mecburiyetlerini kullanarak, insan haysiyetini hiçe sayarak günlük yevmiyeleri 5 liraya kadar indirmişlerdir. Bu gidişatın halkı ve hükümeti rahatsız etmesiyle, 15 Ocak 2016 tarihinde Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik oluşturularak Suriyeli kardeşlerimize çalışma olanağı sunulmuştur.

Sonuç olarak Suriyeli kardeşlerimizin ‘geçici koruma statüsünde’ bulunmalarına karşın; sağlık, eğitim, sosyal hizmetler ve çalışma alanlarında yasal haklar tanınmıştır. Bazı konularda halen daha kısıtlı olan hukuki durumları bulunmaktadır. Fakat 2016 yılı itibariyle hukuki durumları hayatlarını ikame ettirebilmeleri için yeterlidir.

Suriyeli Kardeşlerimizin Toplumumuza Sosyal Etkileri
Suriyeli kardeşlerimizin sayıları son rakamlara göre, kayıtlı olmayanlarla birlikte 3 milyonu aşmıştır. Bu rakam ülke nüfusunun yaklaşık %2-3’lük bölümünü oluşturmaktadır. Bu kadar önemli bir paydaya sahip olan kardeşlerimiz kültür, dil ve kısmen de olsa din farklılıklarından dolayı ülkemiz, bölgemiz ve dünya için birtakım sorunlar doğurmaktadır. Biz ise bu yazıyla genel olarak Suriyeli kardeşlerimizin ülkemiz açısından oluşturdukları etkilere bakacağız.

29 Nisan 2011 tarihinde 252 kişi ile başlayan mülteci akımı, bu tarihten itibaren sel gibi artarak günümüze kadar devam etmiştir. 2016 yılı Mart ayı itibari ile bu rakam 2 milyon 700 bin’i aşmıştır. 2011 yılında gelen mülteciler kayıtları yapılarak kamplara yerleştirilmişlerdir. Yoğun yaşanan girişler esnasında kayıt tutma işlemleri zorlaşmış ve kaçak geçişlerin oranı artmıştır. İlk göçler az sayıda ve geçici olacağı varsayılarak sürekli yeni kamplar oluşturulmuştur. Kamplar dünyada en iyi standartlara sahip durumdadır. Kamplarda yaşayan yaklaşık 280 bin Suriyeli kardeşimizin ülkemiz sosyal yapısına doğrudan etkileri yoktur. Ne var ki Suriyeli kardeşlerimiz mecburi kalmadıkça kamplarda yaşamak istememektedirler. Kamplara yerleşenler kısa süre sonra şehir merkezlerine ve diğer şehirlere göç etmektedirler. Mültecilerin yaklaşık %90’lık kısmı kampların dışında hayatlarını devam ettirmektedirler. Bu rakamın yüksek olması da ülkemizin, şehirlerimizin sosyal yapısında olumsuzluklara doğrudan sebep olmaktadır. Bazı şehirlerimizde bu oranlar yüksek iken, bazı şehirlerimizde kısıtlı kalmaktadır.

Batı illerimize göç eden Suriyeliler üç kısma ayrılmaktadır. Birinci kısım; maddi imkânları olup rahat yaşam arayan kısımdır. Bu kısmın sosyal yapı üzerinde olumsuz yönde doğrudan etkileri yoktur. Çünkü maddi imkânlarını ellerinde bulundurmaları sonucu toplumumuzla mesafeli bir duruş sergilemektedirler. İkinci kısım; iş bulmak ümidiyle batı illerine gelen kardeşlerimizdir. Bu kardeşlerimiz maddi imkânsızlıklarına çözüm bulmak maksadıyla büyük illere göç etmektedirler. Bu kesimin toplumumuzun sosyal yapısına doğrudan müdahil olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü nitelikli işlerden ziyade ne iş bulurlarsa çalışacak durumdadırlar. Bu kesim kısmende olsa toplumumuzun sosyal yapısını olumsuz yönde etkilemektedirler. Üçüncü kısım; dilencilik yapmak için batı illerine gelenlerdir.  Suriyeliler, bu dilencilerin ”Türkiye’ye geldikten sonra yoksullaşan kişiler değil, Suriye’de de dilencilik yapan ‘Çingene/Roman’ profesyonel dilenci grupları olduklarını” iddia etmektedirler[3]. Görüldüğü üzere toplumumuzun sosyal yapısında olumsuz algı dilenci grupları Suriye’de aynı mesleği yapmaktadırlar. Bu üçüncü kısım sosyal yapımıza doğrudan olumsuzluk katmaktadır.

Bunun yanında Güneydoğu Anadolu illerimizde yaşayan Suriyeli mülteci sayısı ise çok fazladır. Bu illerimizin kendi nüfusları da göz önüne alındığında mültecilerin oranı yüksektir. Bölge insanının Suriye kültürüne yabancı olmamaları bir artı durum oluştursa dahi, oranların yüksek olması sosyal yapıyı doğrudan olumsuz etkilemektedir. Kilis bu oran bakımından ilk sırada yer alan ilimizdir. Şehrin nüfusunun %98,8’ini Suriyeli mülteciler oluşturmaktadır. Nüfusun %90’ının Türk olduğu göz önüne alındığında bu %98,8’lik Arap nüfusun sosyal yapıya etkisi hiç şüphesiz doğrudan ve ağır bir şekilde hissedilmektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse, Suriyeli mülteciler Güneydoğu illerimizde ağırlıklı olmak üzere sosyal hayatımıza etki etmektedirler. Fakat algı operasyonlarıyla oluşturulan olumsuz düşünceler, genel Suriyeli kardeşlerimizi yansıtmamaktadır.

Okan Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

1 – http://akademikperspektif.com/2015/02/23/turkiyedeki-suriyelilerin-hukuki-statusu-uzerine-bir-calisma/ Akademik Perspektif – 23 Şubat 2015
2 – Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler – Nisan 2014 – Rapor No:189 –Syf:11
3 – HUGO-TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER: TOPLUMSAL KABUL VE UYUM ARAŞTIRMASI – ARALIK 2014 – SYF:18

Suriyeli Mültecilerin Dağılımı ve Son Rakamlar

StratejikOrtak.com Yazarı Okan Şahin’in Suriyeli mülteciler hakkındaki en güncel bilgilerin yer aldığı geniş çaplı ”SURİYELİ KARDEŞLERİMİZ VE TÜRKİYE” araştırma yazısının ilk iki başlığını sizlerle paylaşıyoruz. Bu araştırma yazısının diğer başlıkları da önümüzdeki günlerde sitemizde yayınlanacaktır.

Suriye İç Savaşı ve Mülteci Krizi

          Suriye İç Savaşı’na bakarken, Arap Baharının son durağı veya 2011’de patlak veren otoriter yönetimi, bu savaşın başlangıcı olarak görmek eksik bir açıklama olacaktır. Suriye gerçek manada huzur ortamına, devlet ve yönetim yapısına Osmanlı sonrasında sahip olamadı. Bazı sömürgeci devletler ve onların uzantısı yapılar Osmanlı sonrasında Yakındoğu(Ortadoğu)’yu  paylaşmak için gizli toplantılar düzenleyerek, kendi çıkarlarına uygun haritalar çizdiler. 1916 Sykes-Picot-Sazanov Uzlaşması ve 1920 Milletler Cemiyeti tarafından belirlenmiş manda yönetimleri haritası, bu gizli antlaşmalardan yalnızca iki tanesidir. Bu haritaları hazırlarken yapay sınırlar oluşturularak etnik-dini kimlik benzerliğine sahip olan bölgeler bilinçli bir şekilde ayrıştırılmıştır. Bu bölgelerde azınlık gruplar iktidarlara getirilerek, günümüze kadar süregelen sorunların temelleri atılmıştır. Bu azınlık yönetimlerine Suriye güzel bir örnektir. 1. Dünya Savaşından itibaren Suriye’de azınlıklar yönetime getirilmiş ve otoriter bir yönetim şekli sergilemişlerdir. Yakın geçmişte Baba Esad’ın yaptığı katliamlar hafızalardaki yerini korumaktadır. Kısaca Suriye son yüzyılda (iddialı olacak ama) hiç ama hiç huzurlu bir hayat ve adaletli bir yönetim yüzü görmemiştir.

          Mülteci sorununu ele alırken BM Yüksek Komiseri, Antonio Guterres, Telegraph¹ gazetesine verdiği bir demeçte; ’’Yaklaşık 20 yıl önceki Ruanda Soykırımından bu yana bu kadar korkutucu seviyede artan bir mülteci akımıyla karşılaşmadık’’ diyerek Suriyeli sığınmacı sorununun vehametini ortaya koymaktadır. ”Ancak Suriyeli sığınmacı sorununun bu tarihi ehemmiyetine ve komşu ülkeler üzerindeki önemli etkisine rağmen, dünya toplumu gerekenin yapılması konusunda yetersiz kalmıştır² diyerek de mülteci sorununun önemini ortaya koymuştur. 2011 öncesi nüfusu 20 milyon olan Suriye, nüfusun 1/4’ünü mülteci olarak ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu rakamın büyüklüğü Suriye ve bölge ülkelerinin gelecekleri için çok önemlidir.

Suriyeli Kardeşlerimizin Bölge Ülkelerine Dağılımı ve Son Rakamlar

          Ocak 2011 yılında küçük halk ayaklanmaları olarak başlayan isyanlar, Mart 2011 yılında güney şehri Dera’da  ilk geniş çaplı gösterilerle başlamıştır. Asıl isyanların başlangıcı olarak Dera kabul edilir. Bu ayaklanma kısa sürede ülke geneline yayılıp çözümlenmesi zor bir denklem halini aldı. İlk zamanlarda kısa süreceği düşünülen isyanlar kanla bastırılmaya çalışılınca günümüze kadar devam ederek 5. yılını doldurmuş durumdadır. Günümüz şartları göz önünde getirildiğinde bu savaşın ne zaman sona ereceğine dair öngörüde bulunmak çok zor.

Çünkü Suriye ve bölge üzerinde çıkarları bulunan bazı devletlerin izledikleri politikaları ve siyasetleri değiştikçe Suriye konusu çözümlenemez bir hal alıp gittikçe kördüğüm oluyor. Bazı devletleri vekaleten temsil eden terör gruplarının zaman zaman kontrolden çıkması da ayrıca bir çözümsüzlük nedenidir.

          Çatışmaların yoğunlaşarak artması ve ülkenin tamamına yayılması sonucu, ülke içerisinde güvenli alan bulamayan kardeşlerimiz ülkelerinden zorunlu olarak göç etmek zorunda kalmışlardır. İlk zamanlarda kısıtlı sayıda olan göçler 2013 yılında iç savaşın dozunun artması sonucu göç oranlarında gözle görülür bir artış meydana gelmiştir. İnsanlar göç ederken ilk seçenek olarak komşularının kapılarını çalmışlardır. Bu seçenekler içerisinde ise  öne çıkan ülke Türkiye’dir. Göç oranlarının büyükten küçüğe doğru sıralanışına baktığımızda listenin başında ülkemizi görüyoruz. Ülkemizi Lübnan, Ürdün, Irak, Mısır ve Libya takip etmektedir. Bu sıralama bize bazı noktaları görmemiz için yeterli değildir.

          Suriye’nin komşularına baktığımızda doğusunda Irak yer almaktadır. Irak gerçek manada bir devlet yapısına sahip olmaması, savaştan yeni çıkmış güçsüz bir ülke olması, halen daha şehirlerinde bombaların patladığı, güvenlik zafiyetinin olduğu bir ülke. Suriye’nin batısında Lübnan, güneyinde ise Ürdün yer almaktadır. Her iki ülkede de siyasi belirsizliklerin yer alması, zaman zaman bombaların hedefi olması ve IŞİD, Hizbullah gibi terör örgütlerinin gölgesi altında olması güvensizlik ortamını doğuruyor. Mısır ve Libya Arap Baharından nasibini almış; Mısırda darbeci ve diktatör bir yönetim, Libya’da ikiye bölünmüş parlamento ve birlikten kaçınmaları güvensizlik sebebi. Suriyeli kardeşlerimizin ülkelerinden göç etmelerinin tek sebebi, hayatlarını ikame edecekleri yerlere gitmek. Bundan dolayı Irak, Lübnan, Ürdün, Mısır ve Libya kardeşlerimiz için birer seçeneklerdir.

          Türkiye’ye olan göç durumunu ayrı olarak ele almakta fayda gördüm. Türkiye siyasi ve ekonomik anlamda güçlü olan istikrarlı bir ülke pozisyonunda yer almaktadır. Türkiye’nin diğer bölge ülkelerine nazaran gözle görülür bir farka sahip olması mülteci sayısında lider olmasının sürpriz olmadığını ortaya koyuyor. Ülkemiz sadece bölgemizde değil dünya çapında itibar gören bir ülke olması münasebetiyle mülteciler için Türkiye seçeneğini ön plana çıkarmıştır.

          Türkiye’ye ilk mülteci kafilesini 29 Nisan 2011 tarihinde giriş yapmıştı. O tarihte sayıları 500’ü geçmeyen mültecilere kapımızı sonuna kadar açmış, Ensar-Muhacir kardeşliği ile ”Açık Kapı Politikası” izleyeceğimizi açıkça ifade etmiştik. Gelen mültecilerin sayısı ve kalacakları süre ilk zamanlarda hem Türk Hükümeti hem de diğer ülkelerce kısıtlı olacağı yönünde bir izlenim vardı. Fakat zaman ilerledikçe gelen mültecileri sayısında artış hızla devam ederken geri dönüşler azalmış hatta sona ermişti.

          BM’nin hazırladığı 04 Nisan 2016 tarihli raporuna göre Suriye’den toplam 4.837.208 kişi kayıtlı olarak ülkeden göç etmiştir. Gerçek rakamların bu rakamın çok üzerinde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Mülteci sayısında ilk sırada bulunan Türkiye’de kayıtlı mülteci sayısı 2.749.140 kişi olmuştur.

Görsel: UNHCR - / Düzenleme: StratejikOrtak.com - Suriyeli Mültecilerin Dağılımı
Görsel: UNHCR – / Düzenleme: StratejikOrtak.com – Suriyeli Mültecilerin Dağılımı

Türkiye’de gerçek mülteci sayısının 4 milyona yakın olduğu iddia edilmektedir. Türkiye’de mülteciler ülke nüfusunu %4 artırmıştır. İkinci sırada yer alan Lübnan 1.055.984 kayıtlı mülteci barındırmaktadır[1]. Ülke nüfusu 4,5 milyon civarında olan Lübnan için bu mülteci sayısı fazla olup ülke nüfusunun 5 yılda %25 artması anlamına gelmektedir. 638.633 kayıtlı mülteci sayısı ile Ürdün üçüncü sırada yer almaktadır[2]. Ürdün’ün nüfusunun 6,5 milyon olması da nüfus artış hızının %10 olmasını ve bu oranın yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Ürdün’ü 245.909 kayıtlı mülteci sayısı ile Irak takip etmektedir[3]. 119.301 mülteci ile Mısır 5.sırada, 28.027 mülteci sayısı ile Libya 6.sırada yer almaktadır[4]. Nisan 2011 yılından Ocak 2016 yılına kadar Avrupa’ya geçen toplam kayıtlı mülteci sayısı is 935.008 kişidir[5]. Bu sayıya baktığımızda bütün Avrupa bir Lübnan dahi edememekte.

Son olarak mültecilerin genel durumlarına dikkat çekmek için, toplam mülteci sayısının yalnızca 489.538’i kamplarda yaşamakta, 4.347.670’si ise kendi imkânlarıyla hayatlarını ikame ettirmektedirler. Bu rakam yaklaşık %10’a karşı %90’lık bir farkı içinde barındırmaktadır[6]. Kamp dışında kalan mültecilerin çoğunun kalacak evlerinin olmaması ve/veya üç-dört ailenin bir evde aynı anda kaldıkları göz önüne alınırsa durumun vahameti ortaya çıkmış olur.

Okan Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

1- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=122 -Lebanon – 29 Feb. 2016
2- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=107 –Jordan -04 April 2016
3- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=103 –Iraq -15 March 2016
4- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=8 –Egypt -29 Feb. 2016
5- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/asylum.php -Europe – Jan.2016
6- http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php -Total Refugees – 16 March 2016

16. Yüzyılda Osmanlı Maliyesinin Kötü Gidiş Sebepleri

16. YY OSMANLI MALİYESİNDEKİ KÖTÜYE GİDİŞİN BAŞLANGICI VE ETKİLERİ VEYA ETKİLEŞİMLERİ

Osmanlı İmparatorluğu, coğrafi keşiflerin başlangıcına kadar ticaret yollarına hakim olmuş ve bu hakimiyetİ ticaret alanında loncalar, tarım hayatında ise has, zeamet ve tımar gibi düzenlemeler ile devam ettirilebilmiştir. Ancak Osmanlı maliyesi, 16. yüzyılın son çeyreğinde bunalıma girmiş ve bazı önlemler alınmıştır. Bu önlemler toplumu ekonomik olarak sarsmış ve bu sarsıntı siyasal olarak da hissedilmiştir. 15. ve 16. yüzyılda yeni ticaret yollarının bulunması ve daha da önemlisi 1492’de Yeni Dünya’nın keşfi, Eski Dünya’da önemli değişimlerin olacağının habercisiydi. Bu değişimler ışığında Osmanlı’da, ekonomik, toplumsal, askeri ve siyasal olay veya olguların maliye ile karşılıklı etkileşimi değerlendirilecekti.

cografi-kesifler

16. yüzyılda Avrupa ekonomisinin coğrafi sınırları hızla genişleyerek dünyaya yayıldı. Gemiz yapım tekniği ve okyanus gemiciliğinde önemli ilerlemeler sayesinde, Portekizliler ve İspanyollar denizaşırı keşiflerde büyük başarılar kazandılar. Amerika Kıtası’nın keşfi ve Afrika’nın güneyinden dolaşarak Hindistan yolunun bulunması, önce Atlantik kıyısındaki bu iki ülke, daha sonra da Hollanda, İngiltere ve diğerleri için yeni olanaklar yarattı. Yeni Dünya’nın keşfiyle birlikte, Peru ve Meksika toplumlarının yüzyıllar boyunca biriktirdikleri altın ve gümüş yağmalanmaya ve Avrupa’ya aktarılmaya başlandı. Bol miktarda altın ve gümüşün piyasaya girmesi enflasyonun artışına ve paranın değer kaybetmesine neden oldu. Ancak bu ekonomik sıkıntı sadece Batı Avrupa’da yaşanmadı. Çünkü bu değerli madenlerin birçoğu Avrupa’da kalmadı; Avrupa’dan Asya’ya aktarıldı. Avrupa’nın Hindistan’dan ithal ettiği baharat, ipekli kumaşlar, değerli taşlar vb. Amerika’dan gelen altın ve gümüş ile ödendi.

Batı Avrupa’da başlayan fiyat hareketleri, Eski Dünya’nın diğer bölgelerinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da esas olarak uzun mesafeli ticaret yoluyla yayıldı. Batı Avrupa’da genel fiyat düzeyinin artması ki tarım ürünlerinin fiyatları daha çok artıyordu, Akdeniz’in doğu ve batı havzalarındaki fiyat farkını arttırıyordu. Bundan dolayı Avrupalı tüccarlar Osmanlı İmparatorluğu’na gelerek hem gıda gibi temel maddeleri, hem de loncaların kullandığı ham maddeleri daha yüksek fiyatlara almaya ve Batı’ya göndermeye başladılar. İşte Batı’daki fiyat hareketlerinin Osmanlı’ya etkisi bu ticaret yoluyla gerçekleşmiştir.

Mali bunalımın askeri nedenlerinden bahsedecek olursak, 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun kolay ve hızlı genişleme dönemi sona ermiş ve doğal sınırlarına ulaşmıştır. İmparatorluğun sınırları doğuda Safevi İranı’na, batıda Habsburg Avusturyası’na dayanmış, güneyde ise Afrika çöllerine ulaşmıştı. Zaferle sonuçlanan, hazineye gelir sağlayan savaşlar yerini uzun, yorucu ve masraflı mücadelelere bırakmıştı. 1580’lerde İran’la, 1590’larda Avusturya ile başlatılan savaşlar, sonuç alınamadan sürüp gidiyordu. Öte yandan değişen savaş teknolojisiyle birlikte, ok, yay, ve kılıç kuşanan, zırh kullanan sipahiler, Avusturya’nın ateşli silahlarla donanmış piyade ordusu karşısında etkili olamıyordu. Avrupa’da değişen savaş teknolojisi Osmanlıların tımar düzenine dayanan sipahi ordusunu bir kenara iterek ağırlığı sürekli maaşlı, daha düzenli eğitim gören merkez ordusuna kaydırmaya zorluyordu. Bu zorunluluklar karşısında Osmanlı merkez ordusundaki sürekli maaşlı kapıkulu askerlerinin(yeniçeriler) sayısı 1550 yılında 13 binden yüzyıl sonunda 38 bine yükseldi. Ayrıca paralı asker olarak savaş zamanında silah altına alınan Sekban veya Levend’ler ileride Celali isyanlarının kahramanları olacaktır.  Sürekli maaş alan asker sayısının bu kadar hızlı artması, merkezi bütçeye ağır bir yük bindirmekte, merkezi devleti daha fazla parasal gelir bulmaya zorlamaktaydı.

osmanli-yenicerileri

Öte yandan, devletin mali bunalımı köylüler üzerindeki vergi yükünü arttırmakta idi. Savaş zamanı ordunun ihtiyacını karşılamak üzere devlet iltizam sistemi olarak adlandırılan bir yöntemle toprak üzerindeki vergi toplama işini mültezimlere kiralamaya başladı. Bu yöntem, hem köylünün vergi altında ezilmesine, hem de toprak sisteminin bozulması demek idi. Bu bozulmanın etkisiyle köylüler çareyi, ya hayvancılığa yönelmek, ya yarı göçebeliğe geçmek, ya da şehre göç etmekte(bunların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur) buldu. Kentlere göçün artması ve kentlerde loncaların Avrupalı tüccarlarla rekabet edememesi sonucu, işsizlik yaygınlaşmaya başladı.

Osmanlı maliyesi tüm bu sıkıntılardan çıkmak için kullandığı yöntemlerden biri tağşiş idi. Tağşiş sırasında devlet, dolaşımdaki gümüş veya altın sikkeleri piyasadan toplar ve bunların içindeki değerli maden içeriğini azaltarak yeniden piyasaya sürerdi. Osmanlı Devleti 18. yüzyıla kadar kendi altın sikkelerinin içeriğini değiştirmemiş, tağşiş işlemlerini gümüş içerikli akçeler üzerinde gerçekleştirmiştir. Tağşişten sonra da devlet, memurlarının ve ordunun maaşlarını yeni akçelerle ödemiş, vergi toplarken de yeni akçeleri ödeme aracı olarak kabul etmeye başlamıştır. Ancak bu işlemler, akçenin değer kaybına ve insanların alım güçlerinin düşmesine sebebiyet vermiştir. Alım gücünün düşmesiyle sınıfsal olarak güçlü olan zümreler ayaklanmışlardır. Örneğin; 1585 yılındaki tağşişten sonra fiyatlar iki katına fırlayınca, aylıkları yeni sikkelerle ödenen yeniçeriler para işlerinden sorumlu olan Rumeli Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın kellesini istemişler ve padişah bu talebi yerine getirmek zorunda kalmıştır. Daha sonraki mali ve siyasal çalkantıların habercisi olan bu ayaklanma, Beylerbeyi Vakası olarak bilinir.

Osmanlı İmparatorluğu hem Avrupa’da Habsburg’u yıpratmak hem de Akdeniz ticaretini canlandırmak için 1 Mart 1535’de Fransızlara kapitülasyon vermiş, ancak yaklaşan mali kriz aşılamamıştır. 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan mali sıkıntı 17. yüzyıl ve daha sonrasında içinden çıkılmaz bir bunalıma dönüşmüş ve İmparatorluk eski gücünü kademe kademe yitirmiş ve 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında ilk kez borçlanmaya gidilmiş, ancak 1881’de Duyun-u Umumiye ile sonuçlanmıştır.

Hüseyin Kaylı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Günah Keçisi İran ve Ak Kaşık Suudiler

Neredeyse hepimizin çocukluğunda, okulunda ya da sınıfında eskinin ‘’yaramazı’’ yeninin ‘’hiperaktif’’ bir çocuğu olmuştur. Her taşın altında bir parmağı olan ve bunun açıkça yapmaktan çekinmeyen, daima şikâyet edilen ancak olmadığı yerde aranan bu çocuk Kafkaslar ve Ortadoğu özelinde İran’dır.

İran’ın dış politikaları daima gündem olmuş ve tepki görmüştür. Pekâlâ, kimler tepki göstermiştir sorusu küresel gündemi belirleyen devletleri ve onların güdümündeki uydu ülkeleri göz önüne getirdiğimizde cevaplanmış olacaktır. İran’ın daima karşıtı olanları iki safa toplar olursak bu saflar küresel güç sevdalıları ve ‘’din sevdalıları’’ olacaktır.

20. ve 21. yüzyılın ‘’Thucydides Tuzağı’’ dalında oscarlık bir performans gösteren Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın küresel güç bağlamında karşı safında olması bilindik ve beklendik bir durumdur. ABD’yi de yine çocukluğumuzdan bir örnekle açıklayacak olursak: zengin bir ailenin çocuğu olan, bir başkasına yine bir başkasını kullanarak zarar veren, kızların peşinde koştuğu çocuk diyebiliriz.

ABD’nin, İran’a karşı politikaları hep bir başka devlet üzerinden olmuştur. İkinci olarak bahsettiğimiz ‘’din sevdalıları’’ safı bu durumdan cereyan etmektedir. Bu saf, Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıl politikasından esinlenilerek oluşturulmuştur. Nasıl ki Katolik kiliseye karşı ayaklanan Protestanlar ve Kalvinistler Osmanlı’nın paha biçilemez politikası olduysa günümüzde bu politika ABD öncülüğünde Batı tarafından Şii – Sünni politikası olarak devşirilmiştir. Politika basit bir işleyişe sahiptir. Kabaca kızıştır ve saldırt diye tanımlayabiliriz.

ABD ne zaman bir bölgeye direkt müdahalede bulundu, işte o zaman kendini bataklıkta buldu. Vietnam ve Irak örneklerinde olduğu gibi. Bunu tecrübe edinmiş olan ABD, Şii – Sünni kargaşasına bağımlı Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) gündeme koydu.

Nedir BOP?

Büyük Ortadoğu Projesinin Haritası
Büyük Ortadoğu Projesinin Haritası

Basına deklare edilen, dünya kamuoyuna açıklanan hali ile “Büyük Ortadoğu Projesi”, Ortadoğu ve yakın çevresi coğrafyasında yer alan ülkelerde batılı anlamda demokrasinin sağlanması, terörizmin ortadan kaldırılması, ekonomik ilişkilerin arttırılması ve ekonomik işbirlikleri sağlanarak bölgenin istikrara kavuşturulmasıdır.

Ortadoğu’da İngiltere’nin 2. Dünya Savaşı sonrası varisi konumuna geçen ABD, Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin bu bölgedeki etkinliğini bahane ederek yayılmasını başlatmıştı. 1991’de SSCB’nin dağılması üzerine söz konusu bölgeden çıkmamak için yeni bir güvenlik tehdidi tanımı yaptı. Bu tehdit ‘İslami Terör’ idi.

Kimlerin özelinde İslami Terördü?

Söz konusu tehditin başını çeken örgüt El-Kaide’dir. Söz konusu örgütün kökeni SSCB’nin Afganistan’ı işgaline kadar dayanmaktadır. SSCB karşıtı olup da ABD yardımını almamış olmak şaşırtıcı olurdu. Zira Ladin ve Brzezinski’nin aynı karede bulunmalarına tesadüf diyemeyiz.

Ladin-Brzezinski

Daha önce bahsettiğimiz gibi tek başına icraat yapmayan ABD’nin bölgesel işbirlikçisi ve BOP’un finansörü, Suudi Arabistan’dır. Zaman zaman diğer bölge ülkeleri de bu role soyunsa da hepsinin etkinliği sınırlı kalmıştır. Söz konusu işbirliğinin etkisi iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir, İran ve Suudi Arabistan.

Humeyni devriminden sonra iç dinamiklerinin etkilenmesinden çekinen Suudiler öncülüğünde Arap Dünyası, İran’ı dışlamış ve dışlamaktadır. Son olarak İslam İşbirliği Teşkilatı Sonuç Bildirisi ile yine yeniden dışlanmıştır İran. Türkiye’nin bu oyuna dâhil olması Türkiye’ye bir kazanç getirmeyeceği gibi fırsatları da tepeceği anlamına gelmektedir. İran’ı karşısına alarak koşulsuz ABD’ye bağlı olmak Türkiye’yi değil bir adım öne götürmek geriye götüreceği muhtemeldir.

İran’ın Hizbullah’a desteğinden ötürü kınarken ve bu kınamayı IŞİD, El-Kaide gibi terör örgütlerinin finansmanı olan Suudilerle yapmak, Türkiye’nin itibarını olumlu yönde etkileyeceğini söylemek gülünç olacaktır.

İran’a karşı kesin bir cephe almadan işbirliği bağlamında ilişkilerini geliştirmesi, Türkiye’nin yararına olacağını gibi ekonomik, politik ve bölge nüfuzu konularında ilerleme yaratacaktır. Ayrıca dış politikanın iç politikayı etkilediğini unutmadan hareket etmeli ve politikalar geliştirmeliyiz.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Almanya ve Rusya’nın Benzer Kaderi

Son yıllarda dünya genelinde Rusya`ya yönelik tepkiler var. Artan bir saldırganlık dalgası gözlemleniyor.

Vladimir Putin göreve geldikten sonra önce Çeçenistan’da kanlı bir müdahale gerçekleştirdi, 2008 yılında ki Gürcistan Savaşı, 2014 tarihli Kırım’ın İlhakı, Doğu Ukrayna’nın işgali ve en son Suriye.

Şimdi diyeceksiniz ki Almanya ne alaka!

Rusya’nın şuan ki pozisyonu Nazi Almanyasına benziyor hatta benzemek ne kelime tıpatıp aynısı.

Almanya 1. Dünya Savaşı’nı kaybettiğinde yenilmenin verdiği utançla beraber büyük ekonomik dar boğaza girdi. Halk “bizi bu hale kim getirdi?” diye sorduğunda cevap; İngiltere, Fransa, Rusya, ABD idi.

Bu ülkeler kazandıktan sonra Almanya’nın bir daha kendilerine rakip olmaması için Almanya`yı kısıtladılar. Ama ne oldu? Halk öfke biriktirdi ve bu öfke Hitler gibi insanların yükselebilmesini sağladı. Sonuç, ortaya intikam için tekrar savaşma arzusu doğurdu ve yine milyonlarca insan öldü.

Ama aynı şey 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olmadı. Çünkü ABD Almanya’yı bunaltmak yerine Marshall yardımlarıyla onları kalkındırdı ve sistemlerini değiştirdi.

Rusya’da, Almanya gibi savaş kaybetti. Bu soğuk savaştı. 1991’de bittiğinde artık Rusya adıyla gerileyen bir ülke ortaya çıktı. 90’lı yıllar Rusya için tıpkı Almanya gibi ekonomik bunalım yılları oldu. İnsanlarsa kendilerini bu hale getirenin ABD ve AB olduğunu düşündü. Tıpkı Almanya’nın savaş kaybetmesinden sonra olduğu gibi, Rusya’da da savaş kaybedildikten sonra ülkede faşizm fikri güçlendi. Medyayı her gün göçmenlere yönelik cinayetler gerçekleştiren örgütlerin haberleri doldurur oldu.

İşte; Rusya’daki etnik cinayetlerin ve Putin’in saldırganlığının temel sebebi, batıya yönelik biriken öfke ve yenilginin verdiği intikam hissidir. Aslında ABD’nin yapması gereken Rusyayı 90’lı yıllarda ezmek yerine kalkındırmaktı. Bunu Almanya ve Japonya’da yaptılar, gayette güzel oldu.

Hitler göreve geldikten sonra ekonomik toparlanma başlamıştı, tıpkı Rusya’da Putin’in gelmesinden sonra olduğu gibi.

Hitler ilk Avusturya ile birleşmeyi sağlamıştı, tıpkı Putin’in Kırımla birleşmesi gibi.

Hitler Avusturyadan sonra Çekoslovakya’nın yarısını ilhak etmişti, tıpkı Putin’in Gürcistan‘ın bir bölümünü işgal etmesi gibi.

Hitler Polonya‘ya girerek 2. dünya savaşını başlatmıştı ve Putin Suriye‘ye girerek 2. soğuk savaşı başlatıyor.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Azerbaycan-Ermenistan Haritası ve Stratejik Bölgeler

2

Azerbaycan ile Ermenistan toprakları arasında kalan bazı bölgeler hakkında bilgilendirme.

1 numaralı alanlar: Azerbaycan’ın Ermenistan içinde kalan eksklav topraklarıdır. Azerbaycan’ın -Türkiye’nin Suriye içinde kalan Süleyman Şah türbesi gibi- başka bir ülke ile çevrilmiş topraklarıdır. Karabağ Savaşı ile beraber Ermenistan’ın eline geçmiş ve halen Ermenistan idaresindedir. Bu topraklar, Azerbaycanın Kazah Rayonu’na bağlı Yukarı Eskipara(kuzeydeki) ve Berhudarlı(güneydeki) ile Sederek Rayonu’na bağlı (Nahçıvan kuzeyi) Kerki yerleşimleridir.

Azerbaycan ile Ermenistan Haritası ve Bazı Bölgeler
Azerbaycan ile Ermenistan Haritası ve Bazı Bölgeler

2 numaralı alan: Ermenistan’ın Azerbaycan içinde kalan eksklav toprağıdır. Geğarkunik idari birimine bağlı olan ve Azeri topraklarıyla çevrili Artsvaşen köyü, Dağlık Karabağ Savaşı sırasında 1993’te Azerbaycan’ın eline geçmiş ve adı Başkend olarak değiştirilmiştir.

3 numaralı alan: Azerbaycan toprağı olan Laçin Rayonu’dur.Rayon ile aynı adı taşıyan kent 1992’den itibaren Ermenistan tarafından işgal altında olup günümüzde Ermeniler tarafından Berdzor olarak adlandırılmaktadır. Kent ve civarı Laçın koridoru olarak Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile bağlantısını sağlamaktadır.

4 numaralı alan: İsmini Megri yerleşiminden alan Megri koridoru alanı.Bu koridor Azerbaycan ile Nahçıvan’ı fiziki olarak birleştirici özelliğe sahiptir. Bir dönem Karabağ sorununun çözümü için ortaya atılan Koridor Değişimi Planı’na göre Laçin koridoru’na karşılık Megri koridorunun açılması teklif edilmiş; zaten Laçin koridorunu elinde bulunduran Ermeniler, tarafından yoğun tartışmalar sonunda reddedilmiştir.

5 numaralı alan: Ermenistan güneyinde, Azerbaycan ile Nahçıvan arasına bir bıçak gibi inen, ‘Tarihi Zengezur’ bölgesi, Sovyet öncesi dönemde Nahçıvan ve Karabağ ile beraber tartışmalı bölgeler arasındaydı. Daha sonraları ise Nahçıvan Azerilerin ve Zengezur Ermenilerin kontrolü altına girmiş ve bölgelerde uzun vadeli demografik homojenleşmeye gidilmiştir. İlerleyen yıllarda Zengezur’un Qafan, Gorus, Karakilise ve Megri bölgeleri Sovyetlerin kararıyla Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

Şehmus Kızılkan
StratejikOrtak.com Yazarı