En Yeni İçerikler

İdlib Son Durum Haritası: İdlib Nerede?

Suriye’nin kuzeybatısında bulunan İdlib, Suriye’nin sahil şehri Tarsus ve Lazkiye’nin doğusunda, Halep’in batısında başkent Şam’ın ise kuzeyinde yer alıyor. Hatay iline komşu olan İdlib, stratejik konumuyla dikkat çekiyor. Suriye İç Savaşı’ndan önce ülkenin tarım merkezlerinden biri olarak öne çıkan şehrin ekonomisi de tarıma dayalı.

Mart 2015’de Ahraru’ş Şam, Nusra Cephesi, Aksa Askerleri (Cundu’l-Aksa), Sunne Ordusu (Ceyşu’s-Sunne), Feyleku’ş-Şam ve Hak Tugayı (Livau’l- Hak)’tan oluşan Fetih Ordusu koalisyonu tarafından 4 gün süren çatışmalar sonucu ele geçirilen İdlib Suriye’de muhaliflerin kontrolündeki en büyük toprak parçası olarak öne çıkıyor.

Eski adı Nusra Cephesi (El Nusra) olan Şam’ın Fethi Cephesi (ŞFC) başta olmak üzere bir çok grubun birleşmesi sonucu oluşan Şam’ı Özgürleştirme Heyeti [Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ)] ile Ahraru’ş Şam, ÖSO gibi diğer büyük muhalif grupların ortak kontrol ettiği İdlib’te Ocak ayında yaşanan büyük bölünme sonrası yeni haritada ortaya çıktı.

CANLI SAVAŞ HARİTASI

07 Ekim 2017: Türkiye destekli muhalifler İdlib sınırında. Rusya’nın havadan destek vereceği iddia edilen İdlip operasyonunda son durum haritası:

İdlib’de son durum haritası – Harita: SuriyeGundemi.com – (7 Ekim 2017)

https://stratejikortak.com/2017/10/idlib-operasyonu-harita.html

İdlib’te HTŞ’nin ve Ahrar öncülüğündeki diğer grupların kontrol ettiği bölgeler ile birlikte Rusya’nın askeri üs ve hava üslerinin gösterildiği harita şöyle:

Temmuz 2017 harita…

İdlib’te son durum haritası (2017)

Birbirlerine karşı cephe alan HTŞ’nin(koyu yeşil) karşısında bulunan Ahrar-uş Şam öncülüğündeki cephede yer alan muhalif gruplar:

İdlib’te yer alan muhalif gruplar

Kaynak: StratejikOrtak.com

Aliyev’in Sözlerinin Muhatabı Türkiye miydi?

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, partisinin 8. kurultayında Türkiye’ye söylediği iddia edilen sözler ve arkaplan:

“Kimsenin yardımına veya himayesine ihtiyacımız yok. Yardıma ihtiyacımız olduğunda kimse bize yardım etmedi. Silahlarımız dahil sahip olduğumuz her şeyi, son mermisine kadar dünya piyasası fiyatlarından parayla satın aldık.”

Aliyev bu sözleri Türkiye için mi söyledi?

Burada herkes, ben de dahil, Aliyev Türkiye’yi hedef gösteriyor diye algıladı. Özellikle Azerbaycan medyasında Aliyev’in “kimse yanımızda olmadı” derken AB ülkeleri ve Rusya’yı, silah konusunda da Rusya’yı işaret ettiği yazıyor. Doğrudan Türkiye’yi hedef gösterdiğini yazanlar da var. İki ülke ilişkilerine zarar gelmemesi için çabalayanlar kesinlikle bunu kabul etmiyor. Ama gerçekçi olalım.

Aslında bu tartışma, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2024 yılında Gazze saldırıları sebebiyle İsrail’e yönelik; ‘Karabağ’a nasıl girdiysek, Libya’ya nasıl girdiysek, aynısını yaparız’ açıklamasının ardından başlamıştı.

Azerbaycan resmi gazetesi, bu açıklama sonrası zaferin Aliyev’e ait olduğunu, SİHA’ların parasını verdiklerini anlatan metinler yayınladı. Oysa Aliyev, daha önce birçok kez Türkiye’nin rolünün savaşta oyun değiştirdiğini söylemişti. Daha neler neler dedi.

Aliyev daha önce farklı zamanlarda Türkiye’nin desteğini, “Azerbaycan Türk savunma sistemlerini ustalıkla kullandı ve bu bize savaşta büyük üstünlük sağladı.” ve “Türk F-16’lar muharebeye girmedi ama Azerbaycan’da bulunmaları caydırıcı bir mesajdı.” diyerek dile getirmişti. En ama en önemlisi ise yine Aliyev’in anlatımına göre Türkiye’nin açık desteği yalnızca moral değildi; üçüncü ülkelerin Azerbaycan’a karşı savaşa müdahil olmasını zorlaştıran caydırıcılık oluşturmasıydı. CNN’e verdiği röportajda Türkiye’nin siyasi ve diplomatik desteği, diğer ülkeleri korkutmuştu. Yani Türkiye’nin Karabağ Savaşı’ndaki rolü, yadsınamaz derece stratejik ve oyun değiştiriciydi. Bunu daha önce Aliyev de kabul ettiği için tartışmaya kapalı bir konu.

Türkiye’nin rolü inkar edilemez ve oyunun kurallarını değiştiren nitelikteydi. Çok büyük cesaret isteyen bir karardı. Ama Türkiye’nin aksine İsrail ile yakın ilişkilere sahip olan Azerbaycan, ‘İsrail’in de etkisiyle’ söylemlerini değiştirip en azından zaferdeki Türkiye etkisinin üzerini örtmeye çalışıyor gibi duruyor.

Çünkü İran, Ermenistan ve Rusya’nın güçsüzleşmesi, Bakü’nün gözünü açtı. İsrail desteğinin yanında bir de ABD ile ‘stratejik ortak’ anlaşması imzalanması, Azerbaycan’a özgüven verdi.

Ben Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkileri bozmak istediğini düşünmüyorum ama İsrail’i de önemsediğini, bağımsız dış politikaya sahip olduklarını, Karabağ Zaferi’nin de tamamen Türkiye’ye yıkılmamasını bir kez daha vurgulamak istediğini düşünüyorum.

Küçük bir not ekleyeyim:

Karabağ Savaşı’na kadar (2011-2020) Azerbaycan’ın silah tedarikinin %60’ını Rusya, %27’sini İsrail, %7’sini Belarus sağlarken; Türkiye sadece %3’ünü sağlıyordu. Savaştan sonra (2020-2024) Türkiye, Azerbaycan’ın en büyük silah tedarikçisi oldu: Türkiye %59, İsrail %21, İtalya %16.

Olası Rusya-Avrupa Savaşı ve Arkaplandaki Çin İhtimali

Son bir aydır Almanya, Polonya, Letonya, Romanya ve Litvanya’ya yönelik birçok drone saldırısı gerçekleşti. Bazıları patlayıcı yüklü, bazıları ise Rusya’nın keşif ve test amaçlı gönderdiği dronelardı. Bu olayların ortasında CIA Başkanı Ratcliffe Moskova’ya gizli bir ziyarette bulundu. Bu olağandışı ziyaretin benzeri, 4 yıl önce Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından haftalar önce gerçekleşmişti. Bu nedenle herkes “Acaba Ruslar Avrupa’ya mı saldıracak?” diye soruyor.

NATO’nun ABD ve Türkiye’den sonra en büyük ordusu ordusuna sahip olan Polonya, Rusya’nın NATO ülkelerine drone/füze saldırıları düzenleyip bunları “kaza” gibi göstermeye çalışacağını açıkladı. Fransa da kısmen bunu doğruladı. Peki Rusya’nın amacı ne?

Rusya, 32 NATO üyesini karşısına almaktan ziyade birliği test etmek, Avrupa’ya ekonomik/toplumsal maliyet yükleyerek Ukrayna’ya verilen kamuoyu desteğini zayıflatmak istiyor. Ortam da buna uygun. Almanya ve Fransa’daki Rusya’ya yakın aşırı sağcı partilerin yükselişi, petrol ticaretinin zayıflaması, ABD’nin Avrupa’ya “Rusya ile savaşta biz yokuz” söylemleri…

Rusya saldırır mı ya da hızlı bir oldu-bitti ile Suwalki koridorunu ele mi geçirir bilmem ama bu gelişmeler düşündürüyor beni. Obama döneminden bu yana Çin’e yönelmeye çalışan ABD, Ortadoğu ve Avrupa’daki ilgisini azaltmak istese de her seferinde karşısına yeni bir sorun çıkarıyor ya da çıkarttırılıyor. Sanki birileri Çin ile mücadelenin önüne bir set oluşturuyor ve ABD’yi oyalıyor. Bu ‘birileri’ de Amerikan ‘derin devletindeki’ Çin’e yönelen Yahudi sermayesi gibi geliyor.

Belki de ilk kez komplolar üzerinden konuşacağım. ABD, Avrupa’daki desteğini azaltarak Avrupa ülkelerini Çin ile mücadeleye yönlendirmeye çalıştıkça; Çin, Rusya’yı kışkırtarak Avrupa ülkelerini oyalıyor ve kendi tarafına çekiyor. Rusya ise bu durumda Çin’in ‘güvencesiyle’ stratejik hedeflerine odaklanıyor. Gün sonunda ABD’nin Pasifik’e yönelmesi ne kadar gecikirse Çin ve dolaylı olarak Rusya kazançlı çıkacak. Şu anki tabloda Ruslar kullanılıyor gibi görünse de amaçları hedeflerine ulaşmak ve yeni konjonktürde çıkış yolu bu gibi görünüyor.

Yemen’de Husiler’in “Türkiye’yi Vururuz” Tehdidi ve Mekke Anlaşması

Yemen’de İran destekli Husiler, Kızıldeniz’in stratejik geçiş noktalarından Babülmendep Boğazı’nın ortasında bulunan bir adayı ele geçirmesinin ardından boğazın kontrolünü sağladı. Hürmüz Boğazı’nı İran, Babülmendep Boğazı’nı ise İran destekli Husiler’in kontrol etmesiyle dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri risk altına girdi.

Şii Ensarullah Hareketi, 2014’ten beri başkent Sana ve ülkenin Batı kıyılarını kontrol ediyor. Yemen’deki genel Şii oranı yüzde 40’larda. Husiler’in en büyük gücü şu anda Yemen nüfusunun yüzde 70-80’ini kontrol ediyor olması. Askeri açıdan ise İran’ın da desteğiyle ellerindeki balistik füze ve kamikaze İHA kapasitesi. Geçen yıl ABD ile ateşkes imzalayan Husiler; Reuters’a göre geçtiğimiz hafta Umman’da ABD ile yaptığı görüşmede, ABD ve İsrail gemilerini hedef almayacaklarını ancak Suudi Arabistan’a ait gemileri bu taahhüdün dışında tuttuklarını ifade etti.

Şimdi ise Husiler, Suudi Arabistan’a saldırıyor ve Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlü Mekke Anlaşması’nı imzaladığı için Türkiye ve Pakistan’ı tehdit ediyor. Bir Husi yetkilisi, “Türkiye’yi demir yumrukla vuracağız. Bugün Suudi Arabistan’ı nasıl disipline ediyorsak, onları da öyle disipline edeceğiz.” derken; diğeri de “Türkiye, Suudi Arabistan ile ittifak kurduktan sonra bizim için artık bir düşmandır.” şeklinde tehdit sallıyor.

Açıkçası Husiler ile Suud arasındaki savaşa doğrudan müdahil olursak, Yemen’in hemen karşısındaki Somali’deki üssümüz başta olmak üzere, Sudan hatta Afrika genelindeki çalışmalarımız etkilenecek. Kızıldeniz’den geçen gemilerimizi hiç hesaba katmıyorum bile. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Suudi Arabistan’a ciddi saldırılar olduğunu görüyoruz. Bizim anlaşmamızda da müttefiklik anlaşması var, sözümüzün eriyiz.” dese de dış politikada Ukrayna’dan İran Savaşı’na her daim denge gözeten stratejimizi, Suud için rafa kaldırmamamız lazım.

Mekke Anlaşması’nın amacını genişletmeden, bölgesel güvenlik için devam ettirmemiz gerekiyor. Karşılığını almamız halinde, TSK’nın saha tecrübesini teknik ve kurmay seviyesinde aktarmamız dışında bir seçeneğin bizim için olumlu olmayacağını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

İsrail’in Bilinmeyen Yahudi Etnik Yapısı ve Müslüman Araplar

İsrail’de sanılanın aksine tek tip bir “Yahudi toplumu” yok. Ülkenin Yahudi nüfusu, dünyanın farklı bölgelerinden Filistin topraklarına göç eden, farklı etnik ve kültürel kökenlere sahip topluluklardan oluşuyor.

Avrupa ve eski Sovyet coğrafyasından Yemen’e, Irak’tan Fas’a, Etiyopya’dan Arjantin’e kadar birbirinden tamamen farklı kültürlerden gelen topluluklar bugün “İsrailli Yahudi” kimliği altında birleşiyor. Laik Aşkenazlar, Arap coğrafyasından gelen Mizrahiler, eski Sovyet coğrafyasından gelenler, Etiyopyalı Yahudiler ve kendi içinde dahi farklı gruplara ayrılan Harediler; siyasi ve toplumsal olarak birbirlerinden ciddi şekilde ayrışıyor. Bu nedenle de Yahudiler, farklı siyasi partiler içerisindeler ve ülkede tek başına iktidar olmak neredeyse mümkün değil. Hükümetler koalisyonlarla kuruluyor.

Netanyahu da bunun ekmeğini çok iyi yiyiyor. 2022’de oyların yüzde 23’ünü alan Netanyahu, diğer aşırı Yahudilerle ittifak kurarak toplam oy oranınım % 48’ini almıştı. Ama çok partili barajlı İsrail siyaseti, Netanyahu’ya meclisin %53’ünün kontrolünü verdi. Fakat Netanyahu için tek avantaj Yahudiler arasındaki bölünmüşlük değil. İsrail nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan ve devlet kurulurken sınırlar içerisinde kalan Filistinli Araplar çok kritik.

10 milyonluk nüfusa sahip olan İsrail’de aslında Yahudilerin nüfusu 7.8 milyon iken, 2.1 milyon Arap nüfus var. Bunların da 1.8 milyonunu Müslüman Araplar, diğerlerini de Hristiyan ve Dürziler oluşturuyor. Aslında bakıldığında İsrail vatandaşı her beş kişiden biri Müslüman. Buradaki Müslümanlar 2022’de kendi içerisinde ittifak kuramadığı için 120 sandalyeli mecliste 15-16 sandalye yerine 10 sandalye aldı ve Netanyahu ittifakı 64 sandalye ile hükümeti kurdu.

Özetle Netanyahu’nun en büyük avantajı aldığı oy değil, karşısındakilerin bölünmüşlüğü. İsrail’deki 1.8 milyon Müslüman Arap bunun farkına vardığı gün, iki üç seçim sonrası yerini sağlamlaştırıp İsrail siyasetinde hesapları yeniden yaptırabilir.

Mekke Anlaşması İran’ı Kuşatıyor(?)

Anlaşmanın duyurulmasından bu yana “Amaç İsrail olmalı, İran olmamalı” benzeri yorumlar yapılıyor. Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu ittifakın amacı saldırıysa büyük hata ancak savunma ittifakıysa başarılı bir anlaşma. Türkiye’yi düşünen hiçbir hükümetin İran’a saldırmayı aklından bile geçirmemesi lazım. Bu durum kazananı olmayan bir savaş olacaktır. Mekke Anlaşması’ndaki Suud’un önceliği İran iken Türkiye’nin İsrail, Pakistan’ın ise İsrail ile müttefik olan Hindistan. Anlaşma konusunda çekinceler olabilir, pratiği görmek gerekiyor tabi ki ancak bu anlaşmayı doğrudan İran odağına çekmek bana mantıklı gelmiyor. Son savaşta da görüldüğü gibi İran ile dengeyi yıllardır koruyoruz. Parçalanmamasını da istiyoruz ama bölgede bu İran yönetimiyle mücadele etmek bize farz. Bu konuda hükümet de başarılı değil.

Bilmiyorum unutuluyor mu yoksa İran sevdası mı ağır basıyor?

Irak’ta Şii milisleri Türk üssü Başika’ya saldırtan, Suriye’de kendi mezhepsel çıkarları için Esad ile birlikte binlerce masumun ölümüne sebep olan, Lübnan’ı ve işgal sonrası Irak’ı yine kendi çıkarları için milis ülkesine çeviren, Afganistan’dan tutun da Yemen’e kadar gariban Şiileri kendi çıkarları için Suriye’de çatıştıran, Suriye’nin kuzeyinde 13 yıl boyunca PKK ile kol kola olan, ırkı geçtim kendi mezhebinden olmasına rağmen Azerbaycan’a karşı Ermenistan ile müttefik olan, Türkiye içerisindeki birçok Şii grubu kışkırtarak Cumhuriyet’in temellerine dinamit gibi yerleştirmeye çalışan bir İran var. Sayısız örnek mevcut.

İran bunları yaparken Türkiye’ye açık bir savaş ilan etmedi, bir kurşun sıkmadı. İran, Türkiye’ye karşı doğrudan savaşa girmeden vekil güçler, siyasi nüfuz ağları ve örtülü operasyonlarla gri bölge stratejisi yürüttü. Bunlar son 20 yılda olanlar, aklıma gelenler. İsrail ile olan savaşta İran’ın yanındayız ama İran’ı da biliriz. Mollanın imkanı olsa Türkiye’yi bir kaşık suda boğar. Bu nedenle İsrail faktörü var diye İran güzellemesi de yapılmasın. Ilık yorumlara gerek yok. Derdimiz Türkiye’nin çıkarları ise gerekirse her sahada ve masada öncelikli olarak İsrail ile sonra da (tıpkı molla rejimi gibi) İran ile mücadele etmeliyiz.

Mekke Anlaşması ABD Planı mı?

Öncelikle ben Suud’un Amerikan şemsiyesine güvenmeyip alternatif aradığını düşünsem de bunun dolaylı olarak ABD’nin çıkarına olduğunu düşünüyorum. Zaten Suud’un hiçbir zaman İsrail’e saldırmayacağı, buna ABD’nin izin vermesinin mümkün olmadığı ancak İran ile yaşanan gerginlikte ABD ile müttefik olan üç ülkenin yan yana durmasının Washington’ı rahatsız etmeyeceği aşikar. Çünkü onlar da artık bölgeyle uğraşmak yerine, müttefikleriyle bölgede olmak istiyor. İngiliz politikası gibi düşünebilirsiniz.

İsrail için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bölgede hiçbir rakibinin güçlenmesini istemeyen İsrail’in bu anlaşmayı tehdit olarak görmesi muhtemel. Şubat ayında eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Türkiye, Suudi Arabistan’ı bize karşı çevirmeye çalışıyor ve nükleer Pakistan ile düşmanca bir ‘Sünni Ekseni’ kurmaya çalışıyor.” demişti. İçimizdeki İrancılar ise İran’ın kendi çıkarlarına uymayan her ittifakı Amerikancı olarak görüp algı yapıyor. ABD’nin her işine yarayan veya yarayabilecek şeyin ABD planı olarak sunulması kadar ahmakça bir söylem olamaz.

Pakistan, Çin ile her alanda neredeyse Rusya’dan daha yakın. Suudi Arabistan ise askeri olarak ABD korumasında ancak Çin ile onlarca alanda milyarlarca dolarlık anlaşmaları var. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri ortada. Hiçbiri ABD’nin işine gelmiyor ama oluyor. Doğrudan uydu devleti değilsen iş böyledir.

Mekke Anlaşması: ‘Müslüman NATO’sunun Temeli Atıldı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bugün Mekke’de ortak savunma anlaşması imzaladı. Suud’un parası, Pakistan’ın nükleeri, Türkiye’nin ise askeri teknolojisi ve operasyon gücü. Yeni oluşturulan savunma ekseni; yaklaşık 400 milyonluk nüfusu, nominal olarak 3,3 trilyon doları aşan; satın alma gücü paritesine göre ise 8,5 trilyon dolara yaklaşan ekonomiye sahip. Üç ülke birlikte 1,1 milyondan fazla aktif askeri personele, 1.000’i aşkın savaş ve taarruz uçağına, binlerce tank ile geniş füze, İHA/SİHA, hava savunma ve deniz gücü ile caydırıcı bir eksen oluşturuyor.

Açıklanan bildiriye göre üç ülkeden birine silahlı saldırı olması halinde, diğer ülkeler bunu kendisine yapılmış bir saldırı olarak sayacak. Şimdi “Suud’a saldırı olunca yine ihaleye biz mi gireceğiz?” diye soruyor olabilirsiniz. Evet, anlaşmaya göre böyle.

Eylül 2025’te Suudi Arabistan ve Pakistan arasında benzer bir anlaşma imzalanmıştı. Yaklaşık 7 ay sonra Mart 2026’da İran Suud’u vurdu. Bildiğiniz gibi Pakistan İran’a müdahale etmedi, en fazla ABD ile İran arasındaki görüşmelerde arabulucu oldu. Kendisine yapılmış gibi hissettiyse de cevap vermedi yani. Bu mesele tamamen ‘caydırıcılık’. İki anlaşmada da saldırıya otomatik cevap veya şu kadar bölük ile cevap verilecek denmiyor. NATO’da olduğu gibi. Ucu açık ama bölgesel bir paktın temeli gibi. Bölgede yeni bir güvenlik mimarisi oluşuyor ki kaynaklara göre bu anlaşma, İran ve İsrail hariç bölge ülkelerine de açık. Sadece Ortadoğu ve Körfez’de değil, Afrika’da da ortak hareket edilmesinin önü açılıyor. Pakistan, kıtadaki Hindistan etkisine karşı adım atarken ittifaka nükleer caydırıcılık ekliyor. Suudiler ise Husiler’den bölge genelindeki İsrail destekçisi BAE’ye karşı Türkiye gibi Somali’den Sudan’a, Libya’dan Mali’ye etkin olan bir ülke ile müttefik oluyor.

Üçlü ittifak önceden de konuşuluyordu ancak İran Savaşı ve İsrail’in saldırganlığı bu ittifakı erkene çekti. Hem Pakistan hem de Türkiye Arap ülkelerinin ‘ağabeyi’ni yanına alarak sahada alan açacak. Muhtemelen de yeni ekonomik işbirlikleri hedefleniyor. Daha önceki adımlar düşünüldüğünde şahsen Suud güven vermiyor ama şu anki konjonktür çok farklı. Bakalım neler olacak.

Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi’nin Arkaplanı

Irak’ın güneyindeki Büyük Faw Limanı’ndan, Şırnak’taki Ovaköy sınır kapısına kadar devam ediyor yol. Buradan ise hem Türk limanlarına hem de karayoluyla Avrupa’ya uzanacak. 1200 km’lik yeni bir demiryolu ağı ile ‘Yeni İpek Yolu’ kurulacak ve kara yollarıyla ticaret ilerleyecek. Şu an için resmi ortaklar Türkiye, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu proje Ankara menşeili ama Türkiye’yi de aşan, Ortadoğu’yu şekillendirebilecek bir adım. Ben de bundan bahsetmek istiyorum.

Geçtiğimiz hafta Irak Başbakanı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmesinde Irak’tan 750 bin varil petrol ihracatı konusunda anlaşma sağlandı. Bir yıl sonra ise kapsamlı bir anlaşma yapılacak. Bu aynı zamanda Türkiye’nin 1973’te Irak ile yaptığı Kerkük-Ceyhan boru hattı anlaşmasını feshedip, yeni bir anlaşma yapması demek. Türkiye hem transit ücreti alacak hem ham petrolün işlenip katma değerli satışından pay sahibi olacak hem de enerji koridorunda stratejik ülke konumunu pekiştirecek. Boru hattı kapasitesinin artırılmasıyla, Irak petrolü sadece Türkiye’ye değil tüm Avrupa’ya da ulaşabilir.

Bu cepte ama fazlası var. Proje ilk olarak ticaret yolu olarak planlamışken, İran Savaşı sonrası enerji koridoruna çevrilmesi de gündemde. Mesele Irak değil sadece. Bahreyn, Kuveyt ve Katar petrolünün yüzde 100’ünü, Irak yüzde 95’ini, Suud ve BAE ise yüzde 60’a yakınını Hürmüz Boğazı’ndan ihraç ediyor. Bu 6 ülkenin petrolü dünya petrol ihracatının yaklaşık üçte birine denk. İnanılmaz bir oran gerçekten. İran’ın her boğazı kapatması, bu ülkelerin milyarlarca dolar zarar etmesine ve güvenlik tehdidine sebep oluyor.

Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki üslerin varlığıyla Kalkınma Yolu hattını büyük çoğunlukta terörden temizlemişti. Irak’taki İran destekli grupların baskısı kırılır ve proje hayata geçerse, bu “Körfez’den Avrupa’ya uzanan bir ticaret yolu” anlamına geliyor. Faaliyeti sonrası proje, Hindistan-İsrail-Avrupa hattı IMEC’i de rafa kaldırmak zorunda bırakacak.

Özetle bu proje ticaret yolu olarak büyük bir stratejik değer taşıyor. İleride buna enerji boru hattı da eklenirse proje ve Türkiye, küresel ölçekte oyun değiştirici bir hâl alır.

ABD ile Çin’in Çip Rekabeti ve Pekin’in WAICO Hamlesi

Çin, 28 ülkeyle birlikte “Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü”nü (WAICO) kurdu. Çin lideri Şi, “Yapay zekanın geliştirilmesi, tek bir ülkenin tek başına sahnelediği bir performans değil, küresel işbirliğinin senfonisi olmalıdır.” diyerek, merkezi Şanghay’da olacak olan örgütün kuruluş açıklamasını yaptı. Aynı duyuruda, ABD’nin Çin’in dünyanın en ileri çip ve yapay zeka teknolojilerinin bir kısmına erişimini engellemesine tepki gösterdi. Önce bu meseleyi, sonra da Çin’in ‘tatlış görünümlü’ örgüt planını anlatayım.

Mesela ABD, Nvidia ve AMD gibi Amerikan şirketlerinin yüksek performanslı GPU’ları Çin’e doğrudan satmasını sınırlandırıyor. Yapay zekaları eğiten şey tam da bu çipler. Çin de bundan mahrum kalıyor. Ama bu yetmiyor; ABD, çipleri üreten makineleri, makine ABD’ye ait değilse bile içerisinde ABD üretimi parça varsa, tüm makinenin satışını engelliyor ya da kime ne kadar satacağına yasak getiriyor. Mesela dünyanın önde gelen makine üreticisi Hollandalı ASML’ye Çin engeli koydurtabiliyor. Bu konuda Güney Kore ve Japon firmalarını da kontrol ediyor. Aslında F-16 ve F-35 meselesi gibi.

Aslında şu an Çin kendi GPU’larını, makinelerini ve yazılımları üretebiliyor ama pahalı ve verimi kötü. Şu an ABD seviyesi gibi ileri teknoloji de değil. Çünkü çip üretimi, fabrika kur yap gibi bir şey değil. Geçtiğimiz yıl dünyanın en değerli şirketi olan Nvidia’nın 30 yıllık birikimiyle son teknoloji çiplerini üretmenin ARGE’si, parayla değil, zamanla olabilecek bir tecrübe. ABD de bu teknolojiyi Çin’e hızlı ulaştırmak istemiyor. Ama aynı ABD, Çin’in yapay zeka konusunda gelişmesini durduramayacağının da farkında. Amacı, Pekin’in bu teknolojiye ulaşmasını masraflı hale getirmek, yavaşlatmak ve en önemlisi birkaç nesil geriden gelmesini sağlamak. Çin elbette bu birikimi edinecek ve yerlileştirecek ama o sırada ABD nerede olacak? İki ülke arasındaki savaştaki tüm mesele bu.

Çin’in Şanghay kentinde, çoğunluğu ‘Doğu Bloku’ içerisindeki 29 ülke, yapay zekanın faydalı, güvenli ve adil şekilde geliştirilmesi için küresel işbirliğini hedefleyen Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütünün (WAICO) kurulmasına ilişkin anlaşmayı imzaladı.

Çin ise ABD tekelindeki bu sistemi, tatlı sözlerle örgüt kurarak tek çatıya toplamak istiyor. Yapay zeka sadece CHATGPT’ye soru sormak değil. Birçok üçüncü dünya ülkesinin AI modeli geliştirme veya veri merkezi kurma bütçesi de teknolojisini de yok. Çin de bu örgüt ile birlikte ülkelere altyapı sunacak ve bu ülkeleri kendi bulut sistemlerine mecbur bırakacak. Aslında Çin’in yapay zeka konusundaki düşünceleri, Batı merkezli olmayan ülkeler açısından faydalı da görünebilir.

Çin’in Batı karşısında yeni bir ‘Teknoloji BM’si’ kurma girişimi, siyasi bir arkaplana sahip olsa da Pekin’in düşüncesi şu:

“Her devlet, kendi ülkesindeki yapay zekâyı kendi siyasi ve kültürel şartlarına göre yönetebilmelidir.”

WAICO’nun yaklaşımı, tıpkı BRICS gibi, Batılı kuruluşlardan farklı. Yapay zekâ yönetiminde “haklar ve güvenlik” merkezli Batı yaklaşımına karşı, “egemenlik ve kalkınma” merkezli ikinci bir kutup olarak tanımlıyor. Bu örgütün amacı. Çin ise yukarıda bahsettiklerimin yanında bir de şunu planlıyor: Yapay zekanın uluslararası kurallarını çizeceksek, bu Çin’in çıkarlarına göre şekillendirilmeli. İleride örgüt bünyesindeki ülkelere AI tabanlı bir sistem sunsa da muhtemelen eski nesil çipleri ve modelleri kurgulayıp, ileri seviye bilgileri kendisine saklayacaktır. Yani ABD’nin şu anda yaptığı gibi.

İki ülke arasında rekabet her alanda kendisini gösterse de “gelecek = yapay zeka” olduğu için mücadelenin bu ayağı çok çetin olacak.

Yahudi Devleti İçin Tarihte Konuşulan Bölgeler (Harita)

Haritada, tarih boyunca Yahudi devleti kurulması için önerilen bölgeler kırmızı renkle gösteriliyor. Günümüzde İsrail’in bulunduğu Filistin bölgesi dışında dünyanın farklı noktaları da çeşitli dönemlerde alternatif olarak gündeme geldi. Özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında birçok farklı coğrafya tartışıldı.

Haritada öne çıkan başlıca bölgeler şunlardır:

Filistin toprakları / Günümüz İsrail’in işgalindeki bölge

Uganda Planı kapsamında Doğu Afrika Madagaskar Arjantin’in bazı bölgeleri Alaska Avustralya’nın kuzeybatısı Çin’de bazı bölgeler Polonya çevresi Kırım ve Karadeniz çevresi Etiyopya çevresi Güney Amerika’daki bazı alanlar

Yahudi Devleti İçin Tarihte Konuşulan Bölgeler (Harita)

Bu önerilerin büyük kısmı hiçbir zaman hayata geçirilmedi ve yalnızca siyasi veya teorik proje olarak kaldı. En sonunda ise 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Yahudi devleti fikri Filistin bölgesinde gerçekleşmiş oldu.

Harita, tarihte devlet kurma projelerinin yalnızca tek bir bölgeyle sınırlı olmadığını ve farklı dönemlerde dünyanın birçok noktasının değerlendirmeye alındığını göstermesi açısından dikkat çekiyor.

İnsanlık Tarihindeki Savaşların Yoğunluk Haritası

Haritada, insanlık tarihinde belgelenmiş savaşların yaşandığı bölgeler beyaz noktalarla gösteriliyor. İlk bakışta özellikle Avrupa kıtasındaki yoğunluk dikkat çekiyor. Günümüzde barış, refah ve istikrar ile anılan Avrupa’nın aslında yüzyıllar boyunca büyük savaşlar, işgaller ve iç çatışmalar yaşadığı görülüyor.

Harita; savaşların yalnızca Orta Doğu, Asya veya Afrika’ya özgü olmadığını, Avrupa’nın da tarih boyunca dünyanın en kanlı çatışmalarına sahne olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Napolyon Savaşları, din savaşları ve imparatorluk mücadeleleri kıtada büyük yıkımlara neden oldu.

Bugün “Avrupa Projesi” olarak anılan birlik anlayışının temelinde de bu tarih yatıyor. Avrupa ülkeleri, yüzlerce yıl süren savaşların ardından ekonomik ve siyasi iş birliğiyle yeni büyük savaşların önüne geçmeye çalıştı. Avrupa Birliği fikrinin doğuşunda da bu geçmişin etkisi oldukça büyük.

İnsanlık Tarihindeki Savaşların Yoğunluk Haritası

Türkiye’de sık sık kullanılan “Coğrafya kaderdir” veya “Bu bölgede savaş eksik olmaz” söylemleri de bu haritayla farklı bir açıdan değerlendirilebilir. Çünkü tarih boyunca çatışmaların en yoğun yaşandığı bölgelerden biri aslında Avrupa oldu. Bu durum, savaşların yalnızca coğrafyayla değil; siyasi yapı, ekonomik rekabet, güç mücadeleleri ve dönemsel şartlarla da doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Dünyada Zorunlu Askerlik Haritası

Haritada dünya genelindeki askerlik sistemleri renklerle gösteriliyor. Bazı ülkelerde askerlik tamamen gönüllülük esasına dayanırken, bazı ülkelerde zorunlu askerlik uygulaması devam ediyor. Özellikle Avrupa, Asya ve Orta Doğu’daki birçok ülkede zorunlu askerlik sistemi hâlâ aktif durumda bulunuyor.

Kırmızı: Sadece erkekler için zorunlu askerlik

Yeşil: Gönüllü askerlik sistemi

Pembe: Erkek ve kadınlar için zorunlu askerlik

Turuncu: Erkekler için zorunlu askerlik ancak alternatif sivil hizmet seçeneği var

Koyu yeşil: Zorunlu askerlik sistemi kaldırılmak üzere veya sona yakın

Haritaya göre Türkiye, Rusya, İran, Güney Kore ve birçok Orta Asya ülkesinde erkekler için zorunlu askerlik uygulaması devam ediyor. İsrail, Norveç ve İsveç gibi bazı ülkelerde ise hem erkekler hem kadınlar askerlik yükümlülüğüne dahil edilebiliyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Batı Avrupa’nın büyük kısmında ise profesyonel ve gönüllü ordu sistemi tercih ediliyor. Brezilya gibi bazı ülkelerde ise zorunlu askerlik sistemi tamamen kaldırılmasa da sona yaklaşan modeller uygulanıyor.

Son yıllarda güvenlik tehditleri, bölgesel savaşlar ve artan savunma harcamaları nedeniyle bazı ülkeler zorunlu askerlik sistemini yeniden değerlendirmeye başladı. Özellikle Avrupa’da birçok ülke askerlik süreleri ve yedek kuvvet sistemleri üzerinde yeni düzenlemeler yapıyor.

Antarktika’ya Ulaşım Nasıl Sağlanıyor?

Dünyanın en zorlu ve en ulaşılması güç bölgelerinden biri olan Antarktika, doğrudan tarifeli uçuşlarla gidilebilen bir kıta değildir. Bölgeye ulaşım genellikle araştırma ekipleri, askeri lojistik operasyonları ve keşif gemileri aracılığıyla sağlanır. Sert iklim koşulları, yoğun buzullar ve fırtınalar nedeniyle kıtaya ulaşım büyük hazırlık gerektirir.

Antarktika’ya Açılan Başlıca Şehirler

Antarktika’ya ulaşımda en önemli merkezler Arjantin’deki Ushuaia, Şili’deki Punta Arenas, Yeni Zelanda’daki Christchurch, Avustralya’daki Hobart ve Güney Afrika’daki Cape Town şehirleridir. Ayrıca Birleşik Krallık da Falkland Adaları üzerinden bölgeye lojistik destek sağlamaktadır. Özellikle Ushuaia, Antarktika turizminin merkezi olarak görülür ve keşif gemilerinin büyük bölümü buradan hareket eder.

Antarktika’da Üssü Bulunan Ülkeler

Kıtada birçok ülkenin araştırma istasyonu bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye, Rusya, Çin, Fransa, Almanya, Norveç, Japonya, Güney Kore, Hindistan, Ukrayna, Polonya, Şili, Arjantin, Avustralya ve Birleşik Krallık gibi ülkeler Antarktika’da bilimsel çalışmalar yürütmektedir. Bazı araştırma üsleri yıl boyunca aktif kalırken, bazıları yalnızca yaz sezonunda kullanılmaktadır.

Antarktika’ya Ulaşım Yöntemleri

Antarktika’ya ulaşım çoğunlukla deniz yoluyla yapılır. Araştırma gemileri ve turist taşıyan keşif gemileri Drake Boğazı’nı geçerek kıtaya ulaşır. Ancak bu yolculuk sert hava şartları nedeniyle oldukça zorlu olabilir.

Antarktika’ya Ulaşım Nasıl Sağlanıyor? (Harita)

Bunun yanında özel kargo uçakları ve askeri uçaklarla buz pistlerine iniş yapılabilmektedir. Hava koşulları nedeniyle uçuşlar sık sık ertelenebilir veya iptal olabilir. Kıta içerisinde ise araştırma üsleri arasında özel kar araçları, paletli taşıyıcılar ve buz rotaları kullanılır.

Güney Kutbu’ndaki Araştırma Üsleri

Güney Kutbu’nda yer alan Amundsen–Scott Güney Kutbu İstasyonu dünyanın en önemli araştırma üslerinden biri olarak kabul edilir. Burada iklim, atmosfer, uzay ve buz araştırmaları yapılmaktadır. Bunun dışında McMurdo, Vostok, Concordia ve SANAE IV gibi üsler de kıtadaki önemli bilim merkezleri arasında yer alır.

Antarktika; aşırı soğuk hava koşulları, güçlü fırtınaları ve zorlu coğrafyası nedeniyle ulaşım açısından dünyanın en zor bölgelerinden biri olsa da bilimsel araştırmalar açısından büyük önem taşımaya devam etmektedir. Özellikle iklim değişikliği, buzulların erimesi ve atmosfer araştırmaları için kıta kritik bir rol oynamaktadır.