Kasımdaki Amerikan seçimleri öncesi ABD’de gelenekselleşen adayların TV programı tartışması için Clinton ve Trump ilk defa bu akşam TV karşısında olacak. Görselde de göründüğü gibi Clinton çok fazla yardım alıyor. Trump’a yapılan destek 166 milyon dolar iken Clinton’a yapılan destek 377 milyon olarak açıklandı. Yani Clinton Trump’ın iki katı yardım almış. Tabi ki bu rakamlar sadece bilinenler..
ABD başkan adaylarını kim finanse ediyor ona bakalım.
Fırat kalkanı harekatının 30 günlük gelişmelerinin derlemesi..
”Türkiye, Gaziantep ve Kilis yerleşim yerlerine 9 Ocak’tan beri atılan roketler sonucu, BM’nin 51. maddesince meşru müdafaa hakkını icra etmiştir.”
– Türkiye-Suriye sınırında, terör örgütleri IŞİD ve PYD tehdidine karşı başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı’nda geride kalan 30 günde bin 200 kilometrekarelik alan teröristlerden temizlenmiştir. Ayrıca 20 bin Suriyeli Cerablus’a geçmiştir.
-Gaziantep ve Kilis yerleşim birimlerine 9 Ocak’tan bugüne kadar 57 havan, 81 katyuşa ve 2 tanksavar mermisi atılmış; 22 Kişi ölürken 90’dan fazla yaralı olduğu bildirildi.
-Bu gelişmeler sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri 22-26 Ağustos arası sınır ötesi harekat başlatmış, 1500 ÖSO(Türkmenler-Araplar) 250-500 arası Türk Özel Kuvvetleri’nde yer aldığı operasyon icra edilmiştir.
-Operasyonlarda, koalisyon güçleri hava desteği vermesinin yanı sıra Türk insansız hava araçları operasyonlarda istihbarat amaçlı kullanılmıştır.
– 90’a yakın köy IŞİD VE PYD kontorolünden TSK destekli ÖSO kuvvetlerinin eline geçmiştir.
-TSK destekli ÖSO, Azez ve Cerablus arasında bulunan bölgedeki DAEŞ unsurlarını temizleyerek Azez-Cerablus hattını birleştirdi. Böylece üçüncü aşama olduğu söylenen El-Bab hattına yönelme başlandı.
-TSK’dan şuana kadar 10 asker şehit olmuş, 14 askerde yaralanmıştır. 8 tank vurularak zarar görmüştür. Ayrıca ÖSO Kuvvetlerinden 12 ÖSO mensubu hayatını kaybetmiştir.
-IŞİD ve PYD kayıpları: 180’den fazla IŞİD mensubu öldürülmüş, bir çok bina, karargah, araç ve cephanelik imha edilmiştir. PYD kayıpları ise 40 ile 60 arasındadır.
– TSK şu ana kadar 530 hedefe 2 bin 300 atım yapıldığını; 26 mayın, 671 EYP’nin kontrollü olarak imha edildiğini bildirmiştir.
Dünyanın en pahalı ülkeleri, bölge bölge infografikte yer alıyor.
”Lowest Cost of Living”: En ucuz ülkeler
”Highest Cost of Living”: En pahalı ülkeler
Renkler koyulaştıkça ülkelerdeki hayatta pahalanıyor. Ayrıca Afrika, Avrupa ve Orta Amerika gibi kıta ve bölgelerin ayrı ayrı haritalarda gösterildiği infografikte, bölge isimlerinin yazdığı başlıklarda o bölgelerin genel itibariyle ucuz-pahalı durumunu gösteriyor. Örneğin; ”Europe” yazan başlığın arka planı koyu lacivert. Yani hayat pahalılığı en yükseğin bir altında demek oluyor.
En pahalı ülkeler / Yaşam maliyeti yüksek olan 15 ülke
1.) İsviçre
2.) Norveç
3.) Venezuela
4.) İzlanda
5.) Danimarka
6.) Avustralya
7.) Yeni Zelanda
8.) Singapur
9.) Kuveyt
10.) İngiltere
11.) İrlanda
12.) Lüksemburg
13.) Finlandiya
14.) Fransa
15.) Belçika
En ucuz ülkeler / Yaşam maliyeti düşük olan 15 ülke
Halep şehrinin kuzeydoğusunda yer alan El Bab, bu ilin en büyük kırsal ilçesidir. 2004 nüfus sayımında El Bab’ın nüfusu 300 bin kişiydi ve bunların 66 bini merkezde oturuyordu. Suriye’de savaşın başladığı ilk zamanlardan beri yer yer nüfus değişime uğrasa da, şuan ilçe merkezinde 66 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Nüfusunun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor ve şehir 11 Temmuz 2012’de tamamen muhaliflerin eline geçmiştir. ÖSO kontrolünde olan El Bab, Kasım 2013’te IŞİD ile ÖSO arasında yaşanan çatışmaların ardından Ocak 2014’te IŞİD’in kontrolüne geçti.
IŞİD’in eline geçtikten sonra şehir örgüt için önemli bir konumuna geldi. Şehirden çok sayıda genç savaşçı kazanan örgüt, (iddialara göre) El Adnani’nin olduğu başında olduğu söylenen Dış Güvenlik ve Operasyon Biriminin merkezini buraya kurdu. Geçtiğimiz haftalarda da Adnani El Bab’da hava saldırısıyla öldürülmüştü.
El Bab’ın Önemi
El Bab Haritası: Afrin, Menbiç, Halep, Azez arasında kalmış stratejik şehir
El Bab şehri Suriye iç savaşındaki güncel gelişmelerde çok önemli bir konumda yer alıyor. IŞİD’in Kuzey Halep’te kontrol ettiği son şehir olan El Bab; PYD, rejim güçleri ve Türkiye destekli ÖSO’nun hedefleri arasında olduğu söylenebilir.
Türkiye açısından:
Türkiye, El Bab şehrini IŞİD’in elinden alarak Menbiç-Rakka-Afrin yolunu kontrol etmek istiyor. Şehrin kontrolünü Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu güçleri sağlarsa, Türkiye ‘Suriye masasında’ elini güçlendirecek. Aynı zamanda çokça dile getirildiği gibi Türkiye PKK’nın Suriye kolu PYD’nin koridor kurmasını engelleyerek, PYD’nin kantonlarının birleşmesinin önüne geçecek ve PYD toprak bütünlüğünü sağlayamamış olacak. Türkiye bu koridoru engelleyerek de ileride olası PKK saldırıları ve PKK devleti kurulmasını engellemeyi hedefliyor.
Esad Rejimi açısından:
Rusya, İran ve Esad rejimi ise her ne kadar Türkiye’nin Cerablus operasyonuna yüksek sesle tepkiler göstermese de, Türkiye’nin El Bab operasyonuna karşı olduğu biliniyor. Neden derseniz de; rejim cephesi El Bab’ın Türkiye destekli ÖSO tarafından alınmasının ileride kendileri için tehdit oluşturabileceğini düşünüyor. El Bab gibi bir şehir alınırsa, Suriye savaşında en önemli yer olan Halep’te kuzey muhaliflerin eline geçmiş olacak. Halep’in muhaliflerin kontrolündeki bölge ile El Bab tarafından muhaliflerin Halep’teki rejim kuşatmasına ve kontrolündeki bölgelere saldırıların olabileceği öngörülüyor.
PYD/YPG açısından:
El Bab YPG tarafından belki şuan ki savaş haritasında tüm merkezlerden daha önemli bir yer haline geldi. PKK’nın Suriye kolu PYD, bu şehri ABD desteğiyle alarak Afrin ile Kobani kantonlarını birleştirmeyi arzuluyor. İlk önce Azez-Cerablus hattını ÖSO’nun elinden alıp kantonlarını birleştirmeyi düşünen örgüt, Türkiye’nin ”Fırat Kalkanı” harekatıyla ikinci plan olarak gözünü El Bab’a dikmiş gibi görünüyor. El Bab’ı alan örgüt Afrin ile Kobani kantonunu birleştirecek ve Akdeniz’e açılan ‘Kürt Koridoru’ hayalini gerçekleştirecek. (Tabi ki bu plan içerisinde Hatay’ın kontrolü de var. Bilindiği gibi Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki örgütün flamasında Hatay Suriye toprağı olarak gösteriliyor.) Suriye canlı savaş haritası ile El Bab, Cerablus, Menbiç ve Halep’teki son durumlara bakabilirsiniz.
PYD’nin Afrin ile Kobani kantonlarının birleşim noktası: El Bab
2. Dünya Savaşı denince akıllara hep Almanlar, Yahudiler, Ruslar, Japonlar, Amerikalılar falan gelir. Ancak Türkler pek akla gelmez. Halbuki Türk halkları da savaşın en ağır zulümlerini çok acı bir şekilde hissetti. Kimi zaman mihver kimi zamanda müttefik kuvvetlerin içinde birbirleriyle savaştılar. Üstelik birbirleriyle savaşırken, bazen bunun farkında bile değillerdi. Maalesef bizler bu görünmeyen acılardan bihaberiz işte, bu yazıda bu bilinmeyenleri bildirmek istiyorum.
2. Dünya Savaşı 65 ile 75 milyon arası can kaybına yol açtı. Bunlardan 27 milyonu ise Sovyetler Birliği vatandaşıydı. Sovyetler Birliği, yiğitliğine halel gelmesin diye bu rakamları hep az göstermeye çalışmıştı. Örneğin 1946’da Stalin “7 milyon vatandaşımızı kaybettik” diyordu ama zaman geçtikçe bu rakamlar arttı.
Peki bir ülkenin bu kadar sıkı bir halde bu kadar vatandaşını yitirmesi mantıksız değil mi? Nede olsa Almanlar Ruslar karşısında 6 milyon kayıp yaşamışlardı. 6 milyona kıyasla 27 milyon demek Almanların 1 kişiye karşılık 4,5 kişiyi öldürmesi demek. Aslına bakarsanız durum böyle değildi. Bu insanların hepsi Almanlar tarafından öldürülmedi. Aslında Sovyetler Birliğinde bir iç savaş durumu mevcuttu diyebiliriz. Zaten bu 27 milyonun 13 milyonu Rus’tu. Geri kalanlar başta Ukraynalılar, Belaruslar, Türkler ve Yahudiler olmak üzere çeşitli milletlerden oluşuyorlardı.
Örneğin savaş boyunca 1 milyon Sovyet vatandaşı Almanların yanında savaşmıştı. Bu 1 milyon askerin bir kısmı gönüllü iken bir kısmı esirler arasından katılmıştı. Gönüllüler daha çok Baltık halkları, Ukraynalılar ve Türklerdi. Özellikle Nazilerin Türk lejyonerleri tatar milislerden oluşuyordu. Esirler arasından katılanlar ise çok daha karmaşıktı. Her kesimden insan katılabiliyordu. Almanlar savaş boyunca Sovyet topraklarında 7 milyon esir almıştı ve bu esirlerin 1,7 milyonu Türk’tü. Bu 7 milyon esirin çok azı evine dönebilecekti. Bu esirlerin büyük kısmı açlık ve soğuktan ölmüştü çünkü Almanlar esirler yüzünden büyük Rus topraklarında yavaş ilerlemek istemiyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Tatarlar..
Bir kısmı açlıktan ve soğuktan ölmemek için Almanların yanında savaşmaya karar verdiler.
Bir kısmı da Almanya’ya çalıştırılmak için götürülüyorlardı. Çünkü Alman gençleri savaştaydı ve ülkede iş gücüne ihtiyaç oluşuyordu. Bu esirler çalışma kamplarında, inşaat işlerinde ölesiye çalıştırılıyor ve çoğu yorgunluktan ölüyordu(Stalin’in oğlu da böyle ölmüştü). Almanların bu kadar esir alabilmesinin nedeni ise Sovyetler birliğine aniden saldırmalarından ötürü onları hazırlıksız yakalamışlardı ve cephe gerisinde kalan Sovyet askerler çatışmalar sonucu ölmelerinin kaçınılmaz olacağını düşündüklerinden teslim oluyorlardı. Tabi ki pişman oldukları kesin.
Bu esirler arasında yer alan Türkler ise çok daha dramatik haldeydiler. Çünkü Sovyet coğrafyasında yaşayan Türkler ağırlıklı olarak Müslümandı. Gagavuz ve Çuvaş Türkleri Ortodoks’tu, Yakut Türkleri ve birkaç kabile halen atalarının eski Şamanist inançlarını sürdürüyorlardı, bir kısımda ateist olduğunu belirtenler vardı ancak yinede çoğunluk Müslümandı. Alman askerler ise Müslüman Türklerin sünnetli olmalarından ötürü onları Yahudi sanıyorlardı. Türkler de Almanca bilmedikleri için Yahudi olmadıklarını söyleyemiyorlardı. Bu yüzden Türk esirler Yahudi gibi muamele gördüler.
Almanların yanında savaşanlar, kızıl ordu saflarında savaşanlara kıyasla çok değiller aslında.
Kızıl ordu daha önce Slav olmayanları askere almazdı çünkü güvenemezdi. Özellikle Türklere Basmacı hareketi yüzünden güvenilmiyordu. (Basmacı hareketi 1916-1934 yılları arasında ayrılıkçı faaliyetlerde bulunuyordu.) Ancak savaş başlayınca diğer halklara da ihtiyaç duyulur oldu. Örneğin sadece Özbekistan’dan 1,5 milyona yakın kişi toplanmış ve bunların yarım milyona yakını hayatını kaybetmişti. Kırgızistan’sa küçük nüfusu sebebiyle daha az katılım göstermişti; 360 bin kişi katılmış ve 80 bini ölmüştü. Diğer Türki cumhuriyetlerin verilerine ulaşamadım ancak devlet kontrolünün daha kuvvetli olduğu Kazak, Tatar ve Azeri cumhuriyetlerden daha yoğun alım yapıldığını düşünebiliriz. Özellikle Kafkasya, Kırım ve idil-Ural bölgelerinde yaşayan Türk halkları savaş cephelerine çok daha yakın olduklarından kızıl orduya daha aktif katılım gösterdiler.
Stalin’in bir lafı vardır “Kızıl ordu da bir adım geri gitmek, bin adım ilerlemekten daha çok cesaret ister” diye. Çünkü kızıl ordu da geri çekilmek suç sayılıyordu ve vatan hainliği demekti. Korkaklık ve vazifeden kaçmak suçundan idam edilirdiniz. Bu sebeplerden ötürü 130 bin kişi öldürülmüştür. Kızıl ordu Almanlara karşı ilerlerken ordunun arkasından da gizli servis(NKVD) elemanları ilerlerdi. Onların görevi de geri çekilenleri vurmaktı. Özellikle azınlıklar savaşmaya daha isteksiz olduklarından ötürü bu tür infazlara daha çok maruz kalıyorlardı. Ancak bu stratejinin Sovyetler Birliğini zafere götüren en önemli etkenlerden biri olduğunu söylemek mümkün.
Kızıl Ordu’nun ilerleyişi..
Sovyetler Birliğini zafere taşıyan önemli etkenlerden biride sanayide ki dönüşümdü. Sanayi ağırlıklı olarak batı da yoğundu ve bu bölgeler Almanların eline geçtiği için sanayi çökmüştü. Kalan fabrikalar ise Ural dağlarının batısına taşınmıştı. Erkeklerin savaşta olmasından ötürü fabrikalarda çoğunlukla kadınlar ve çocuklar çalışıyordu. Gıda sıkıntısı vardı ve kızıl orduya malzeme gerekiyordu. Bu yüzden uzun saatler çalışılmak zorunda kalan pek çok kadın yorgunluktan ölmüştü. Ural dağları, Altaylar, Kazakistan, Volga ve çevresi bu sıkıntının en yoğun yaşadığı bölgelerdi.
Türk halklarının bu savaşta en büyük tesellisi sivil kayıpların diğer halklara kıyasen fazla olmamasıdır. Sadece batı şehirlerinde ki bombalamalar göçmen sivil Türkleri etkilemiştir ve birde fabrikalarda yorgunluktan ölen kadınlar sivil kayıplar arasında gösterilebilir. Genel olarak bakılınca Türk halklarının savaş ve savaşa bağlı sebeplerden ötürü 3 ila 5 milyon arası kayıp verdiğini söyleyebiliriz. Ancak Sovyet sisteminin gizliliği nedeniyle net rakamlar vermek çok güç olduğundan sadece belli aralıklar üzerine tahmin yürütülebiliyor.
Özetle 2. Dünya Savaşı gerçek mağdurların pek konuşulmadığı bir savaştır. En az kayıp yaşayan ülkeler savaşın asıl kahramanları olarak gösterilir. Ancak bu savaşın asıl acılarını çeken pek çok halk, bugün bile konuşulmuyor. Bu haksızlık Endonezya’ya, Ruslara, Yugoslavlara, Çinlilere, Hintlilere yapıldığı gibi Türklere de yapılıyor. Saydığım diğer 5 halktan da başka bir yazımda bahsedeceğim.
Elbette Amerikalı 400 bin askerin veya 300 bin Fransız’ın ve 400 bin İngiliz’in ölümü de büyük bir trajedi ama milyonlarca insanını yitiren halklar tarih kitaplarında yer almazken, bu ülkelerin müttefiklerin başı olarak gözükmesi büyük bir haksızlıktır.
Örneğin “İkinci Dünya Savaşını ABD Bitirmedi!” adlı yazımda ABD’nin savaşta çok pasif bir rol aldığını ancak savaşın sanki onlar sayesinde kazanılmış gibi bir imajı olduğunu aktarmıştım. İşte bunlar benim tarihçilere olan isyanımdır. Bütün dünya halkları tarihi işine geldiği gibi anlatıyor, kötüleri ayıklıyor, iyileri abartıyor. Maalesef bunu bizde çok yapıyoruz.
Napolyon’un da dediği gibi “Tarih üzerinde uzlaşılmış yalanlar serisidir”.
Kadının eşit bir birey olarak temsil ve kabul edilmesinin tarihi oldukça yenidir. Bu anlamda ‘‘kadın nerede?’’ sorusu Feminist teorini en pratik temel çıkış noktasıdır. Anaçlık ve cinsellik rollerinin dışında, kadın ve onun hayata dair tecrübeleri nerededir? Kadının sosyal alandaki varlığı, varlık nedeni, konumu, ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olarak temsil edildiği ve dahası bu durumun nedenleri üzerine düşünmek uzun ve zorlu bir tarihe sahiptir.
Toplumlarda feminist taleplerin ifadesini bulmasının tarihi Eski Çin’e kadar geriye götürülebilirse de, bu talepler Mary Wollstonecraft’ın 1792 yayınlı Kadın Haklarının Bir Müdafası’na ( A Vindication of the Rights of Woman ) kadar geliştirilmiş bir siyasi teori tarafından desteklenmemiştir.
Harekete ‘‘Féminisme’’ ismini veren ütopyacı sosyalist Charles Fourier’dir. İlk kadın hakları toplantısı 1848 yılında New York, Seneca Falls’da yapılmıştır.
1840’lar ve 1850’lerde kadınların oy hakkı hareketinin ilk dalga feminizm adı altında ortaya çıkışına kadar feminist fikirler geniş kitlelere ulaşmış değildi. 20. Yüzyıl’ın başlarında, Batılı ülkelerin çoğunda kadınlara oy hakkı hareketinin başarıya ulaşması, kadın hareketini başlangıçtaki amacından ve örgütleyici ilkesinden yoksun bırakmıştır. Ancak 1960’larda ikinci dalga feminizm ortaya çıktı. Bu yıllarda büyüyen Kadının Özgürlük Hareketi’nin (WLM) talepleri daha radikal, hatta kimi zaman devrimciydi.
1968 Kadınları
Feminizmin başlıca temaları, toplumun toplumsal cinsiyet (gender) eşitsizliğiyle karakterize edilebileceği ve erkek iktidarını yansıtan bu yapının yıkılabileceği ve yıkılması gerektiğiydi. Feminizm kategorik ayrımlara ve her şeyin karşıtıyla varolduğu kuramına karşı çıkmaktadır.
Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Ayrımı
Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, farklı cinsiyetler arasındaki ilişki, kabul ve iktidar biçimlerinin aslında doğada verili olarak ortaya çıkmadığını, bir insan yapısı olarak sosyalizasyonla oluştuğunu ifade eder. Bu kavram, cinsiyet (sex) kelimesinden farklıdır. Cinsiyet doğuştan kaynaklanan biyolojik farklılığı, toplumsal cinsiyet ise yaşam içerisinde toplum aracılığıyla kazanılan cinsiyet rollerini ifade eder.
Kısacası, kadın erkek ayrımı, yalnızca biyolojik ve doğal bir ayrım değildir. Erkekler erkek olmayı ve onlardan beklenen erkeklik rollerini, kadınlar da kadın olmayı ve onlardan beklenen kadınlık rollerini sosyalizasyon sürecinde öğrenirler. Sosyalizasyon ise, bireyin toplum aracılığıyla, toplumun düşünüş ve ifade ediş biçimlerini ve temel kavramlarını içselleştirerek öğrenmesi süreciyle ilgilidir.
Feminist Gelenekler
Birbiriyle çelişen en az üç feminist gelenek teşhis edilebilir. Wollstonecraft ve Betty Friedan gibi liberal feministler, kadının ikinci planda olmasını, toplumda haklarının ve fırsatlarının eşitsiz dağıtılmasıyla açıklama eğilimindedirler. Bu eşit haklar feminizmi temelde reformisttir.
Sosyalist feministler, kadınların ev içi emekte erkek işçilerin yükünü hafiflettikleri, kapitalist işçi nesillerini yetiştirdikleri, eğitimlerine yardımcı oldukları ve emek ordusunun yedek kuvvetleri olarak faaliyet gösterdikleri bir yer olarak aile veya ev hayatıyla sınırlandırılmış iktisadi önemine dikkat çekerek, genellikle kadının ikinci planda olmasıyla kapitalist üretim biçimi arasındaki bağlantıya vurgu yaparlar.
Ancak ikinci dalga feminizmin ayırıcı özelliği, geleneksel siyasi öğretilerden gelmeyen bir feminist eleştirinin ortaya çıkışının, özellikle de radikal feminizmin bir ürünü olmasıdır. Radikal feministler, toplumsal cinsiyet ayrımının toplumdaki en temel ve en önemli bölünmeyi ifade ettiğine inanmışlardır. Radikal feministler, cinsel bir devrime, özellikle şahsi, ev içi ve aileyle ilgili hayatı yeniden yapılandıracak bir devrime ihtiyaç olduğunu ilan ettiler. Bu bağlamda radikal feminizmin ayırıcı sloganı ‘‘Şahsi olan siyasidir.’’ şeklindedir.
Post-modernizm ile ilişkilendirilen feminist yaklaşım; militarizm fundamentalizm ve milliyetçiliğin aşırılıklarının feminizmin gelişimini engellediğini savunmaktadır.
Farklı Feminist Yaklaşımlar ve Eleştiriler
Feminizmin ortak yargı ve eleştirilerinin dışında aslında feminizm kendi içinde oldukça farklı kollara ayrılmakta ve farklı teorik savunulara dayanmaktadır.
a.) Liberal Feminizm
Liberal Feminizm, feminizmin en yumuşak kolu olarak düşünülebilir. Genel olarak kadının ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda nasıl tabi kılındığı ve kadın varlığının önemi üzerine odaklanarak; Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kurumlardaki varlık ve etki alanlarının arttırılması yoluyla kadını ön plana çıkartma eğilimindedir. Liberal Feministler diplomasideki kadın rolünün arttırılmasını amaçlamaktadırlar.
Temel soruları: Kadının diplomasideki rolü ve katkısı nedir? Kadın mevcut uluslararası politikaya nasıl kazandırılabilir?
b.) Eleştirel Feminizm
Eleştirel feminizm, toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden siyasal alanı sorunsallaştırmakta ve uluslararası sistemdeki politika ve pratiklerin cinsiyet kavramı üzerinden şekillendiği eleştirisini getirmektedir. Bu anlamda toplumsal cinsiyet de aslında bir güç ilişkisi düzlemi oluşturmakta ve kadının, bu düşünce biçimi üzerinden baskı altına alındığını savunmaktadır.
Temel soruları: Toplumsal cinsiyetin uluslararası siyasetin biçimlenmesindeki ve kadının ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak baskı altına alınmasındaki rolü nedir? Toplumsal cinsiyetin ilgası ile mevcut uluslararası sistemin yapısı değiştirilebilir mi?
c.) İnşacı Feminizm
Sosyal İnşaacılık Teorisini takiben inşacı feministler, toplumsal cinsiyet hakkındaki düşünceler ile küresel siyaset arasındaki karşılıklı biçimlenmeyi işaret ederek, bu toplumsal olarak cinsiyetleştirilmiş düşüncelerin temel nedenlerine ve bu düşüncelerin ifade edildiği dile yönelirler.
Temel soruları: Dünyayı anlamlı kılmak ve diğerleriyle iletişim kurmak için kullandığımız bu kavramların toplumsal olarak cinsiyetleştirilmesi ne kadar adil ve doğaldır? Bu sabitmiş gibi düşünülen ve cinsiyetleştirilmiş kavramlar değiştirilebilir mi?
d.) Postyapısalcı Feminizm
Eleştirel ve inşacı Feminizmle ortak olarak, toplumsal cinsiyet kavramı etrafında düşünmektedirler. Ancak postyapısalcı tartışmalar, toplumsal cinsiyetin, modern bilimin kökenlerinde nasıl yer ettiği gibi epistemolojik modernizm eleştirisiyle şekillenmektedir. Buna göre, erkek, insan kavramıyla özdeş olarak ele alınmış ve modern bilim ve düşünce, erkeğin tecrübe ve sorun çözme biçimleriyle ilerlemiştir. Kısacası modernizm ve onun kurumları erkeğin değeri, akılcılığı, ilerlemeciliği ve mantığını amaç ve araç olarak kabul ederken; kadın, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Kadın, erkeğin tersi olarak, güçsüz, irrasyonel, duygulara ait alanla özdeşleştirilmiştir. Modernist bilim aslında pek de tarafsız ve nesnel değil, tersine oldukça maskülen ve erkeğe özneldir. Erkeğin güvenlik ve güç mantığı üzerine kurulu bir modernizm, vaat ettiği medeni toplumsal hayattan sapmaktadır.
Temel soruları: uluslararası ilişkilerin ve pratiklerinin toplumsal cinsiyeti var mıdır?
e.) Postkolonyal Feminizm
Postkolonyal Feminizmin odak noktası, eski koloni ülkelerinde yapısal olarak bastırılmış ve görünmez hale getirilmiş kadındır. Modernizm, Batılı erkeği ve onun duygu, düşünce ve tecrübelerini evrensel olarak değerlendirmiştir. Ancak, esasen Batılı kadının buna karşı gösterdiği tepkimeyle doğan feminist hareketin de öz olarak Batılı ve eski emperyal hükümranların değer yargılarına dayandığı, dolayısıyla Batılı Feminizmin de evrensel olarak genelleştirilemeyeceği yargısı, postkolonyal feminizmin ana eksenini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Batılı feminist hareketlerin, kültürel, dini ve etnik farklılıklardan haberdar olarak, kendi ihtiyaç ve amaçlarını evrensel olarak nitelememeleri gerekmektedir.
Temel soruları: Feminizm, Batılı bir önyargı ile hareket etmekte ve evrensel bir kadın değeri üreterek, kolonyalizmi kültürel olarak devam mı ettirmektedir?
SONUÇ
Yapıtaşlarına kadar inilen Feminizm, ‘‘genel’’ olarak iki farklı kategoriye ayrılabilir. Bu ayrım marjinaller ve radikaller olarak gerçekleşmektedir.
Marjinaller, eril politikanın savaş ile dişi politikanın ise barış ile anıldığını, erkeklerin savaşa ve çatışmaya, kadınların anlaşmaya ve barışa ait olduğunu savunmaktadırlar. Kadınların ve erkeklerin eşit yaratıldığını ancak eşit haklar verilmediğini ifade etmektedirler. Kadınlara pozitif haklar verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.
Radikaller, kadınların erkeklerden üstün olduğunu ve dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Kadınların anaç ruhlu olmaları nedeniyle kadınların erkeklere göre daha şefkatli oldukları görüşündedirler.
Unutulmamalıdır ki, Feminizm başlı başına bir erkek düşmanlığı değildir. İçyapısındaki bir grubun tutum ve davranışları bütün teoriye mâl edilmemelidir.
Kadınların eşit hak, eşit söz, eşit yaşam standardı, eşit temsil hakkı, eşit değerler, eşit adalet kısacası eşitlik istemesi birer aşırılık değil, temel ve ilahi haktır.
Abdullah Özdil
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
KAYNAKÇA
Heywood, Andrew, Politics, New York, Palgrave Macmillan, 2010
Karabulut, Bilal, Güvenlik ‘‘Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek’’, Ankara, Barış Kitabevi, 2011
Öztürk, Erdem, ‘‘Feminist Yaklaşım’’, Uluslararası İlişkiler ‘‘Giriş, Kavram ve Teoriler’’, Haydar Çakmak (Ed.), Ankara, Platin Yayınları, 2007
İlk önce idam ne demek onu açıklamak istiyorum. İdam, bir ceza türüdür ve insanı hayattan, yaşamaktan mahrum etmek anlamına gelir. Dünyanın bir çok ülkelerinde yıllar önce bu ceza türü uygulanmış ve daha sonra kanun kararıyla yasaklanmıştır. Ama bazı ülkelerde bu ceza, yani ölüm cezası halen yürürlüktedir.
İdam cezasının en çok bilinen türü kurşunlanmadır. Bundan başka darağacına asma ve baş kesilmesi gibi türleri de vardır. Dünyada idam cezası planlı cinayet, vatana ihanet, casusluk ve bu gibi suçlar için uygulanır. Müslüman ülkelerinde ise bu ceza daha çok zina yapanlara, dinini değiştirenlere uygulanır.
Azerbaycan’da idam cezası 10 Şubat 1998 yılından itibaren yasaklanmıştır. O zamana kadar idam cezası verilmiş ama uygulanmamış; 128 kişiye hayatı geri verilmiştir. Bu zamana kadar Azerbaycan’da özellikle ağır suçlara mahkum olan kişilere idam cezası uygulanmıştır. Azerbaycanda ölüm hükmü Bayıl hapishanesinde, şimdilerde “ölüm kamerası” denilen odada uygulanmıştır.
Azerbaycan’da idam cezası yalnız bir yöntemle, yani kurşunlamakla uygulanmıştır. O zamanlar hapishanede çalışmış insanların sözlerine göre, idam cezası almış mahkumlar “Ölüm kamerası”na gözü bağlı getiriliyormuş. Burada mahkumun eziyetsiz ölmesi için kalbine sadece bir kere ateş açıyorlarmış.
Bayıl hapishanesinde eskiden çalışmış insanların dediklerine göre, uzun yıllar burada ermeni milletinden olan şahıslar cellatlık ediyormuş ve onlar mahkumları çok eziyetli bir şekilde, amansızca öldürülüyorlarmış. Son olarak da kaynakların bilgisine göre; 1930 ile 1950’li yıllarda Bayıl hapishanesinde diğer bir idam türü olarak suda boğma da uygulanmıştır.
(Sırayla) İngiliz, Moğol, Rus, İspanya, Emeviler, Portekiz, Persler, Osmanlı, Roma, Eski Mısır ve Aztek İmparatorluklarının nüfusu, maksimum ulaştığı toprak sınırları ve en geniş topraklara ulaştığı tarihler verilmiştir. Bunlarla birlikte bu imparatorlukların hangi tarihlerde varlığını sürdürdüğü ve en ünlü hükümdarı infografikte gösterilmiştir.
En geniş imparatorluğun da İngilizlere ait olduğunu bu grafikte görebiliriz.
Resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ya da halk dilinde ki adıyla Kuzey Kore. Bu ülke hakkında dünyanın çoğu olumsuz görüşlere sahip olabilir ancak bu durum hiç kimseye kanıt sunmadan iftira atabilme yetkisi vermez. Ne yazık ki başta medya olmak üzere pek çok kesim bu durumu bir suistimal aracı olarak kullanıyor. Önce bir iftira atılıyor ortaya, herkeste inanıyor. Sen aksini ispatlayana kadar haber gündemden düşmüş olduğu için insanların inancı da değişmiyor. Nazilerin propaganda bakanının bir lafı vardır “bir yalanı kırk defa söylerseniz doğru olur” diye. İşte bu söz kapitalizmin en büyük silahına referans olmuş durumda. Baktığımız zaman Kuzey Kore hakkında çıkan yamyamlık, işkence, yasaklar, kurallar gibi bazı iftiraların sonradan doğru olmadığı ortaya çıkıyor ancak haber çoktan gündemden düşmüş olduğu için yalan olduğunu insanlara anlatamıyorsun.
Kuzey Koreyi iyi anlayabilmek için onların tarihini de bir gözden geçirmemiz gerekiyor. 2. Dünya Savaşı bittiğinde Kore de tek bir devletin olması planlanıyordu. Ancak ABD kendine yakın bir yönetim istediği için güneyde de ayrı bir devlet kurdurdu. Bu devletin başına Syngman Rhee getirildi. Kendisi Güney Kore’yi 1960 yılına kadar diktatör ve zalimce yönetti. Bu dönemde faili meçhul cinayet ve intiharlar, totaliter baskı ve en kötüsü de ülkeyi savaşa sürüklemesi insanlarda öfke ve bunalım yaratıyordu. 1960 yılına gelindiğinde kitlesel protestolarda halkın üzerine ateş açmış ancak bu işleri daha da kötüye götürerek olayların büyümesine sebep olmuştur. En sonunda istifa edip ABD’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Yani bilinenin aksine Güney Kore’ye demokrasiyi ABD getirmedi halkın kendisi getirdi. ABD’nin getirdiği şey; savaş, suç ve baskı olmuştu.
ABD öncülüğünde bölgedeki üç müttefik ülke: Güney Kore, ABD ve Japonya
Genel olarak Kore savaşının kuzeyin güneyi istilası sonucu başladığı görüşü hakimdir. Bu iftira Kuzey Kore’ye atılan ilk iftiradır. Güney Kore ABD’den gelişmiş silahlar alıyorken, üstelik nüfusu daha kalabalıkken kuzeyin güneye saldırdığını düşünmek zaten çok mantıksız olurdu. ABD zaten bir nükleer bir güçtü ve bu yüzden rakipleri ister istemez korkuyordu. Çünkü Japonya’nın başına gelenlerin kendilerine de olmasını istemiyorlardı. Bu nükleer güce güvenildiği için ABD ve Güney Kore, Kuzey Kore’ye saldırmıştı. Ancak Kuzey Kore beklenmedik bir şekilde güneyi ezip geçiyor ve hızla adayı temizliyordu, çünkü Sovyet hava desteğine sahiplerdi.
ABD ve SSCB’nin hava kuvvetleri havada çarpışıyordu. Yani soğuk savaş boyunca ABD ve SSCB’nin birbirleriyle direk savaşmadığı görüşü yanlıştır. ABD bu yenilgilerden dolayı BM’den yardım istemiştir. Destekle beraber ilerlemeye geçen güney, Çin’in müdahalesiyle tekrar geri çekilmiştir. Yani ABD kuzeyi yok edememiş ve savaşı kaybetmiştir.
Saha da savaşı kaybeden ABD, propaganda savaşını kazanmış görünüyor. Çünkü tüm dünya ABD gibi düşünüyor. Ancak Güney Kore de bile böyle düşünmeyenler var. Mesela 2011 yılında kurulan Birleşik İlerici Parti Kuzey Kore yanlısı idi. Partinin çok hızlı büyümesi üzerine Güney Kore 2014 yılında partiyi kapatmak zorunda kaldı. Güney Kore’de halen komünizmle ilgili konuşmak yasaktır ve ders kitaplarında ki tarih anlatımı kuzeyi haklı çıkardığı için değiştirilmiştir. Gördüğünüz gibi demokratik olduğu sanılan Güney Kore halen ABD etkisinde totaliterliğe devam etmekte. Anti-kuzey propagandası özellikle Sovyetler Birliğinin dağılması ile güç kazanmıştır.
Geçtiğimiz günlerde kuzey yeni bir nükleer deneme gerçekleştirdi. Bu hareket Kore karşıtı açıklamaları da beraberinde getiriyor. Peki sorarım sizlere, ABD ve Güney Kore her yıl askeri tatbikatlar yaparken ve güneye ağır sevkiyat yaparken siz sadece izler misiniz? Elbette size karşı yapılan bu operasyonlara karşı caydırıcı bir şey yapmanız mecbur hale gelir.
Kuzey Kore ekonomisinin dörtte biri askeri harcamalara gidiyor. Çünkü geçmişten ders alıyorlar, eskiden olduğu gibi işgal edilip milyonlarca insanı kaybetmek istemiyorlar. Bu yüzden konvansiyonel olmayan silahlarla düşmanı caydırmak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden dünyanın, Kuzey Kore’nin konvansiyonel olmayan silahlarını sorgulamadan önce bu silahları neden yaptıklarını incelemesi gerekiyor. Kuzey Kore zaten ABD’nin bölgeden çekilmesi halinde konvansiyonel olmayan silahları yapmayı durduracağını belirtiyor.
Kuzeyde ki fakirliğin en temel sebebinin yoğun silahlanma olduğu ortaya çıkıyor. Ülkenin fakirliğinin diğer temel sebeplerinden biriside BM ambargosudur. Hem bu kadar askeri harcama yapmak zorunda kal, hemde ambargo altında ol ve birileri çıkıp senin fakirliğin ile alay etsin. Bu ülkeye yapılanlar hangi ülkeye yapılsaydı o ülke yine fakir olmaz mıydı?
Kuzey Kore ilk yıllarında 2 büyük savaştan çıkmanın verdiği büyük bir ekonomik bunalım içindeydi. ABD bombardımanlarından dolayı oluşan yıkıntılar ve milyonlarca ölüm ülkeyi mahvetmişti. Nüfusa oranla çok fazla insanın ölmesi büyük bir iş gücü kaybına yol açmıştı.
Bu yüzden 1955 yılında Juche yani kendine yeterlilik politikası geliştirdiler.
Juche’nin ilkeleri üçe ayrılır:
1-) Siyasi bağımsızlık
Bu konuda zaten başarılı oldukları ortada kimse kuzeyin politikalarının önünde duramıyor.
2-) İktisadi bağımsızlık
Ambargo ve askeri harcamalara rağmen ülke kendine yeterli durumda.
3-) Askeri bağımsızlık
Sahip olduğu kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarla herkes için caydırıcı bir güç.
Bu üç ilke olmadan hiçbir ülkenin tam bağımsız olamayacağı gibi iktisat ve savunma da bağımsız olamayan bir ülkenin siyaseten hiç bağımsızlığı olamayacağını belirtiyorlar. Yanlışlar mı?
Öyle ki 1960’lı yıllarda Che Guevara ülkeyi ziyaret ettiğinde Kuzey Kore’nin, Küba için örnek alınabileceğini söylüyordu. Özellikle 1970’li yıllarda Kuzey Kore bölgenin en üretken ve eğitim seviyesi en yüksek ülkesi durumundaydı. Günümüzde de ülkede herkes okuma yazma biliyor.(Türkiye de bile %4 oranında okuma yazma bilmeyen var)
Kuzey Kore’de ortalama yaşam süresi de 72 yıl yani Türkiye ile arasında sadece 3 yıl var. Kuzey Kore kendisi ile aynı gelir seviyesine sahip ülkelerle kıyaslandığında çok uzun ömürlü insanlara sahip. Aynı gelir seviyesinde ki ülkelere bakın, karşınıza ortalama ömür beklentisi 40-50 yıl olan ülkeler çıkacak. Bu da ülkenin sanılanın aksine sağlık ve eğitim sisteminde ki başarısını ortaya koyuyor. (ülke de 11 yıl zorunlu eğitim var).
Ortalama ömür beklentisi ve okuma yazma oranı üzerinden sağlık ve eğitim konusuna baksakta, iş ve aş durumu sosyal açıdan çok daha önemli bir mevzu. Kuzey kore her ne kadar dünya genelinde ambargoların ve silahlanmanın getirdiği yük yüzünden bir bunalım içinde olsa da iş ve aş noktasında bütün dünya ülkelerine örnek teşkil edebilecek bir yere sahip. Çünkü ülkede hem işsizlik oranı hemde evsizlik oranı yüzde sıfır. Her yeni evlenen çift, çocuk sahibi olana kadar küçük bir daire ile düğün hediyesini devletten alıyor, çocuk sahibi olan çiftler ise daha geniş bir eve geçiyorlar. Fakat tek başınıza bir eve çıkamazsınız, zaten öyle bir şey olsa devlet ev yetiştiremezdi. Ayrıca her vasıflı veya vasıfsız yeni mezun gençte durumuna göre bir kuruma yerleştiriliyor. Zaten özel mülkiyetin olmadığı ve devlet tekelinin olduğu bütün sosyalist ülkelerde olan da budur. Çünkü sosyalizmde, vatandaşların eğitim, sağlık, iş, ev ve gıda gibi temel ihtiyaçlarını devlet vermek zorundadır. Temel hakkın dışında kalanlardan ise vatandaşın kendisi ilgilenir.
Bir de herkesin övmeye doyamadığı Güney Kore’ye bakalım Elbette Güney, teknolojisi ve markalarıyla adından çok söz ettiriyor. Peki ekonomik olarak iyi görünen bu ülkede ekonomik sebeplere bağlı intihar oranlarına ne demeli? Güney Kore dünyada intihar oranı en yüksek 2. ülke ve Litvanya ile aralarında çok az fark kaldı. 2000 yılından beri intiharın artışta olduğunu düşünürsek, azalışta olan Litvanya’yı geçmeleri an meselesi. Güney Kore’nin en büyük sorununun kuzeyden ziyade kendi içinde ki intihar oranı olduğu ortaya çıkıyor. OECD ülkeleri arasında 11 yıldır birinci Güney Kore, ikinci ise Japonya. Bu ülkelerde insanların kapitalizmin getirdiği yoğun rekabet ortamında geride kalmaları halinde, aşırı mükemmelci olmaları sebebiyle gururlarının kırıldığı ve bu yüzden intihara aşırı meyilli hale geldikleri tespit ediliyor.
Bunun yanı sıra yetişkin bireylerin ölene kadar ebeveynlerine bakma zorunluluğu olduğundan, yaşlı insanlar hep çocuklarıyla beraber bulunuyor. Ancak ebeveynler çocuklarının ekonomik sıkıntılar içinde olduklarını gördüklerinden onlara yük olmamak için intihar ediyorlar.
İş öyle bir hal almış ki intiharı önlemek için kurslar bile açılıyor ve insanların intihara meyilli olup olmadığını anlamak için telefonlarına soru soran uygulamalar yükleniyor. Öyle bir vaziyet yani. Ancak tüm fakirliğine rağmen kuzeyde böyle şeyleri göremiyoruz çünkü onlarda kapitalizmin getirdiği yoğun rekabet ortamı olmadığı gibi insanlar kültürel yozlaşmaya maruz kalmamış ve sırtını devlete yaslamış durumda. Kapitalizmde olduğu gibi bireyselcilik ve kültürel yozlaşma yok yani herkes kendi başına değil. Devletin durumu belli olduğundan insanlarda yarınını ona göre hazırlıyorlar.
ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı olan tavrını daha çok Çin faktörü üzerinden okumakta fayda var. Nede olsa Kuzey Kore hem nüfus olarak hemde ekonomik olarak küçük bir ülke bu yüzden ABD için zaten tehdit olamazlar. Ancak ABD, Çin’i baskı altına alabilmek için onu askeri üslerle çevrelemek zorunda, bu yüzden Güney Kore’ye sevkiyat yapmak ABD için şart. Kuzey Kore faktörünü ise Çin’i çevrelemek için bir bahane olarak kullandıkları bir çok uzman tarafından söyleniyor.
Bu yüzden Kore’de ki krizin kısa veya orta vadede biteceğini düşünmek ancak hayal olur. Krizin bitmesi ancak Çin ve ABD rekabetinin bitmesi ile mümkün.
Kuzey Kore’nin şuan maruz kaldığı nükleer silahlanma, fakirlik ve dışa kapalılık gibi eleştirilerin kaynağında, BM’nin haksız ambargosu ve ABD öncülüğündeki koalisyonun savaş tehditlerine bağlı olarak gelişen mecburi silahlanmanın olduğunu anlıyoruz. Bu noktada Kuzey Kore’nin babadan oğla geçen devlet başkanlığı dışında eleştirilebilecek bir yönünün olmadığı ortada. Kuzey Kore dışında komünist olduğunu iddia edipte parti genel sekreterliğinin babadan oğla geçtiği başka bir ülke yok. Bu hanedanlık özelliği, kesinlikle komünizmle hiçbir şekilde uyuşmuyor. Maalesef Uzakdoğu’nun gelenekçi ve ataerkil yapısının getirdiği şahsa biat kültürü, bu hanedanlık oluşumda öncü bir etken olmuş durumda. Bu etken Uzakdoğu’da komünizmin yapısının ve işleyişinin önüne bir set çekerek hem geçmişte hemde günümüzde kötü örnekler oluşmasına yol açtı ne yazık ki!
Kuzey Kore’de cuma günü 5,3 büyüklüğünde deprem kaydedildi. Kısa süre sonra bir nükleer denemenin depreme sebep olduğu öğrenildi. Kuzey Kore Yönetimi bu iddiayı doğrulayarak testin başarılı geçtiğini öne sürdü. Türkiye ile önde gelen ülkeler bu girişimi kınadığını belirtiler. Güney Kore’nin Cuma günkü nükleer deneme nedeniyle Kuzey’e saldırı planını parlamentoya sundu.
Yonhap haber ajansına konuşan Güney Koreli yetkili Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang hakkında “Her yeri balistik füzelerle ve yüksek patlayıcı gücü olan mermilerle tamamen yok edilecek, şehir küle dönecek ve haritadan silinecek” dedi.
Yaşananlar sonrası savaş kaygısı büyüdüğüne tanık oluyor. Olası bir savaş halinde ABD ve Japonya’nın Güney Kore’nin yanında savaşa girmesi bekleniyor. Türkiye’nin savaşa katılmaması ama endirekt olarak Güney’i desteklemesi bekleniyor. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Güney Kore ve Japonya ile iyi ilişkilerini korumaya özen gösterdi. Rusya’nın nasıl tepki vereceği ise merak konusu. Eğer Ruslar Kuzey Kore’ye destek olurlarsa korkulan NATO ve Varşova Paktı Savaşı kaçınılmaz olacaktır.
Fiilen 24 Ağustos’ta başlayan “Fırat Kalkanı” operasyonu tüm hızıyla devam ediyor. TSK’nın kontrolünde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) büyük bir ilerleme katetti.
Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesiyle birlikte Suriye hava sahasını aktif biçimde kullanabilmemiz, ağır zırhlılarımızı bizzat operasyonda kullanmış olmamız, TSK’nın üstündeki baskıyı atabilmesi için bu operasyonun bir fırsat olması, operasyonun şu ana kadar başarılı olma sebeplerinden sadece birkaçı.
Suriye’de bu denli başarı elde etmemizin nedenlerinden biri de Türkiye’nin Suriye’de yapacağı operasyon için oyun kurucu ülkeler ile mutabakat sağlamasıdır. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin dış politikada Türkiye’ye açtığı alan iyi bir şekilde kullanılarak bu mutabakat süratli bir şekilde sağlanıp harekete geçildi. Rusya’nın operasyon ile ilgili Esad muhatap alınmalıdır beyanatı, İran’ın rahatsızlık duyduğunu belli belirsiz bir biçimde ifade etmesi, Suriye’de rejimin toprak bütünlüğümüz çignenmiştir açıklaması bu operasyonun zımni bir şekilde onaylanması manasından başka bir şey ifade etmiyor aslında.
ABD ile varılan anlaşmanın mahiyeti ise çok daha farklı. Operasyonların büyük bir kısmı şu ana kadar ABD ile koordineli bir formda yürütüldü. 15 Temmuz darbe girişiminin diplomaside Türkiye’ye açtığı alan bilahare ABD üzerinde kullanıldı.
Operasyonun istikameti ilk günlerde tam olarak belli değilken, sonraları ilk hedefin DAES ile olan sınırı tamamen temizlemek olduğu anlaşıldı. Ve 4 Eylül günü operasyonun ilk aşaması olan Azez – Cerablus hattının ÖSO tarafından kontrol edildiği bilgisini aldık.
Peki operasyon bitti mi? Türkiye bundan sonra sadece ABD ve Rusya’nın istediği gibi Azez Cerablus hattının korunmasıyla mı yetinecek ? Yahut Türkiye’nin başka opsiyonları var mıdır? Veya yazının başında belirttiğimiz uluslararası konsensus nereye kadar Türkiye’nin lehine devam eder?
Türkiye’nin bu bağlamda opsiyonlarını değerlendirecek olursak, ilk tercihi şu anda ağır bir kuşatma altında olan, Suriye Savaşı’nın seyrini belirleyen ve belirleyecek olan Halep şehrinin merkezine doğru ilerlemek olabilir. Şiddetli meskun mahal savaşına tanıklık etmekte olan Halep şehrinde TSK’nın dahil olmasıyla orada olan oyun masasının dengelerinin değişeceği kesindir. Ancak TSK’nın çatışmaların yoğun olduğu bölgeye doğru geçiş yapmasıyla var olan konsensus ve kısmen var olan uluslararası destek kaybedilebilir. Özellikle bu hamleden sonra Suriye rejiminin sadece toprak bütünlüğümüz çiğneniyor açıklamasıyla yetinmeyeceği aşikâr. Ayrıca rejim için stratejik öneme haiz olan Halep, Rusya için de değerlidir. Son olarak Rus özel kuvvetlerinin gönderildiği Halep’e Türkiye’nin yapacağı bir hamle Rusya ile yaşadığımız diplomasi baharının kışa dönmesine mahal verebilir. Bundan mütevellit Türkiye’nin en tehlikeli ve riskli tercihi Halep merkezine doğru ilerlemek olacaktır.
Operasyonun nasıl devam etmesi gerektiği konusunda 2. seçenek Halep’in Al Bab şehridir. Şu anda DAEŞ’in elinde bulunan Al-Bab’a doğru harekatın yönünün değiştirilmesi ihtimalinde, olması muhtemel sonuçları inceleyelim:
Al-Bab şu ana kadar ele geçirilen köy ve ilçelerden daha farklı bir yapıya sahip. Özellikle yerel aşiretlerin ve ilçedeki halkın DAEŞ’ten memnun olduğu, şehrin sosyolojik yapısının bu örgütle örtüştüğü bir gerçek. Ayrıca Menbic ve Cerablus’tan çekilen örgütün Al-Bab’a sığınak yaptığı bu bölgede gücünü arttırdığı da biliniyor. Bu da Türkiye’nin şimdiye kadar karşılaşmadığı şiddette bir mukavemetle karşılacağı manasına geliyor ki veriler muhtemel operasyonun ne kadar zorlu geçeceğine kanıtlar nitelikte.
Bunun dışarıda yansımasını inceleyecek olursak özellikle başından beri sahada olan İran’ın operasyonla ilgili tepkisinin frekansının yükseleceğini sôyleyebiliriz. TSK’nın dolayısıyla ÖSO’nun bu kadar çok alan kazanması kısa ve uzun vadede İran’ın elini zayıflatacaktır. Bu sebeple İran bu operasyona sert tepki verecektir.
Fırat Kalkanı Operasyonundan bir görüntü..
3.seçenek Menbiç. Türkiye’yi bu operasyonu yapmaya zorlayan şehir. Operasyonların ilk günlerinde TSK Cerablus’un güneyine doğru inince Menbiç’e bir operasyon yapılacağı söylentisi dillerde dolaşmaya başlamıştı. TSK Menbiç’e girmedi ancak YPG ve ABD’ye gözdağı vermekten de geri durmadı. Şu anda YPG Menbiç’ten çekildi, çekilmedi kavgası var. ABD çekildiğini Türkiye ise çekilmediğini söylüyor. Bu tartışmanın daha fazla uzamasının ve ABD’yi çekilmediğine ikna etme politikasının ne kadar yersiz olduğunu test etmiş, son bir yıldaki ABD’nin YPG politikasından tecrübe edinmiş bir Türkiye artık az konuşup çok iş yapmalıdır.
Menbiç’e girilmesi halinde tarihin en kötü dönemlerinden birini geçiren Türk-Amerikan ilişkileri daha geriye gidecektir. Koalisyonun, operasyona verdiği sınırlı desteği çekeceğini görmek ise herhalde bizim için pek sürpriz olmaz. Özellikle ABD ve İngiltere’nin “Özel kuvvetlerimiz Menbiç’de” mesajı vermeleri bu minvalde okunmalıdır.
Türkiye’nin değerlendirebileceği son seçenek ise daha fazla derine inmeden hali hazırda oluşturulan fiili güvenli bölgenin buradan ibaret kalmasıdır. Yani Azez-Cerablus koridorunun daha fazla güneyine inmeden sadece bu koridorun güvenliğini sağlamak. Ancak bu derinlikte bir güvenli bölgenin çok da “Güvenli” olmayacağını söylemek elzemdir. Zira bu bölgenin sınırları PYD ve DAEŞ’ten ibarettir. Yani bu, varsayılan alanın her türlü saldırıya açık olması manasına gelir ki Türkiye bu işten zararlı çıkabilir.
Türkiye’nin yaratacağı de facto tampon bölgenin derinliği en az 40 km olmalıdır. Bunun yanında ortaya çıkan bölge sonsuza kadar de facto bölge olarak kalmamalı bunun uluslararası hukuka uygunluğu sağlanmalı, bölgenin savunması uluslararası bir mesele haline getirilmelidir. Çünkü Türkiye’nin tek başına bu koca bölgeyi korumak için sarfettiği enerji, içerde PKK ile sürdürülen mücadeleyi aksatabilir.
En nihayetinde Türkiye önemli bir karar aşamasında. Yapacağı hamle henüz belli değil. Ancak şu kesin ki Fırat Kalkanı operasyonu bitmedi, aslında yeni başlıyor !
İtalya’da Orta Çağ’da ortaya çıkan ve denizci cumhuriyetler olarak bilinen şehir devletleri arasından en fazla bilinenleri Pisa, Cenova ve Venedik’dir. Birbirleriyle sürekli askeri ve ekonomik olarak rekabet içerisinde olan bu şehir devletleri, 10 ila 13. yüzyıllar arasında Akdeniz bölgesinde egemenlikleri altındaki ticaret yollarını korumak ve genişletmek için güçlü donanmalar kurmuş; tarihte Haçlı Seferlerine verdikleri muazzam lojistik destekle bilinirler.
Amalfi: ‘Konstantinopolis’deki ilk ticari koloniyi kurmuşlardır.’
Günümüzde İtalya Campania Bölgesi’ndeki Salerno ilinde yer alan Amalfi, Avrupa çapında önemli rol oynayan ilk denizci cumhuriyetin olduğu yerdir. İtalya’nın güneyinde ve Ortadoğu’da ticari üsler kuran bu cumhuriyet, Konstantinopolis yani şuanki İstanbul’da ilk ticari koloniyi kurmuşlardır. 1137 yılında şehir doğal afetler ve Norman istilaları sonucu güçsüz düşecek ve zamanla dağılacaktır.
Amalfi’ye ait işletmeler ve Amalfi’nin genişlemesi:
Günümüzde İtalya’nın merkezi Marche bölgesinde yer alan Ancona, 774 yılından itibaren Papalık Devleti içinde yer almış ve 12.yüzyıla doğru bağımsızlığını kazanmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve öncülleriyle iyi ilişkiler içinde olmuş, Türklerin İtalya ile olan ekonomik bağlantılarının ana halkası olmuşlardır. Bu şehir devleti diğer hiçbir denizci cumhuriyete saldırmamıştır. 1532 yılında bağımsızlığını kaybederek Papa VII Clement döneminde Papalık Devleti’ne katılmıştır.
Ancona’ya ait ticaret yolları ve depoları:
Cenova: ‘Amerika kıtasına toplu şekilde göç etmiştir’
10.yüzyılla beraber şehir devlet olarak ortaya çıkmaya başlayan bu cumhuriyet, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun himayesinde Pisa ile yapılan ittifak sonucu Arapların gücünü Akdeniz’de kırmaya başlamıştır.
1530’larda İspanya’nın yanı sıra Fransa hakimiyetini de hisseden şehir, Napolyon Bonapart döneminde Fransız işgalini yaşamıştır. 1815 yılında şehir Sardinya Krallığı egemenliğine girince şehir ekonomisinin bozulması üzerine tacirler ve ustalar Amerika kıtasına toplu şekilde göç etmiştir.
Cenova’nın ticaret yolları ve etkisi (1395):
Pisa: ‘Kudüs’ün alınmasında yer almışlardır’
11.yüzyılın başlarında Cenova ile ittifak halkinde olan Pisalılar 1. Haçlı seferine katılmış ve Kudüs’ün alınmasında yer almışlardır. 1324 yılında Aragon Krallığının Sardinya’yı işgal etmesiyle buradaki topraklarını tamamen yitiren cumhuriyet çeşitli ayaklanmaların başarısız olmasının ardından 1406 yılında Floransa’nın denetimine girmiştir.
Pisalıların genişlemesi ve işletmeler:
Ragusa: ‘Şehirdeki bilinen ilk yazılı ticari antlaşma’
Günümüzde Hırvatistan içinde olan Ragusa şehri 7.yüzyılın ilk yarısında şehir Doğu Akdeniz bölgesinde ticaret yapmaya başlar. 11.yüzyıl ile birlikte Adriyatik Denizinde öne çıkan denizci ve ticaret şehri olur. Şehirdeki bilinen ilk yazılı ticari antlaşma 1148 yılında Molfetta şehriyle imzalanmıştır. 1204 yılında Dördüncü Haçlı seferi esnasında Konstantinopolis’in düşmesiyle beraber şehir, Venedik egemenliğine geçmiştir. 1667 yılındaki depremde yaklaşık 5 bin kişiyi kaybeden şehir, Fransa ve İngiltere yardımıyla yeniden kurulur. Şehir daha sonraki yıllarda Napolyon Bonapart ordularınca alınmış ve İtalya Krallığına bağlanmıştır.
Ragusa’nın bölgedeki etkisi ve kullandığı yollar:
Venedik: ‘En geniş toprağa sahip ve en güçlü denizci cumhuriyet’
Venedik Cumhuriyetinin kurulması 421 yılına kadar dayanır. Bu dönemde Doğu Roma İmparatorluğunun ticaret merkezidir.
Venedik Cumhuriyeti 1797 yılında Napolyon Bonapart tarafından işgal edilinceye kadar en geniş toprağa sahip ve en güçlü denizci cumhuriyet olmuştur. Napolyon Savaşlarının ardından yeniden bağımsızlığını kazansa da artık sadece kağıt üzerinde bir cumhuriyettir. 1848 yılında Avusturya Ordularının işgaline uğrayan şehir 1866 yılında İtalya Krallığı’na katılır.
Venedik Cumhuriyeti’nin genişlemesi:
Koyu kırmızı: Kuruluş Kırmızı: 15.yüzyıl başında topraklar Pembe: Geçici olarak ele geçirilen yerler Sarı: Ana ticaret yolları ve hakim olunan karasular Eflatun: Koloniler