Geçmişten Savaşa: Suriye’de Neden İç Savaş Çıktı?

2010 yılının son aylarında başlayan ve 1 yıl bile sürmeden Suriye’ye sıçrayan Arap Halk Ayaklanmaları, isyanların yaşandığı diğer tüm Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak, Suriye’de tam anlamıyla çok sayıda grubun katıldığı bir iç savaşa dönüşmüş ve yüz binlerce insanın ölmesine, milyonlarcasının ülke içinde ve ülke dışına göç etmesine neden olmuştur. Aslında yaşanan tüm bu olaylar ülkede eskiden beri süregelen politik bir kutuplaşmanın sonucudur. Şen’e göre: “Bir istihbarat devleti olarak bilinen Suriye’de halk devrim öncesi on yıllar süren olağanüstü hal yasalarıyla sindirilmiştir. Birçok analizde Suriye krızi, 17 Aralık2010 Tunus devrimi ile başlayıp Mısır, Libya ve Yemen’e sıçrayan Arap Baharı’nın bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Oysa bu devrimlerin her biri onlarca yıl süren baskıcı yönetimlerin bir sonucu olduğu gibi Suriye devrimi de, devrimlerin bir sonucu değil, 48 yıl süren olağanüstü hal, Hama katliamı, sosyal eşitsizlik, mezhep temelli yönetim ve bastırılmış özgürlük taleplerinin dışa vurumu olduğu düşünülebilir’’ (Şen, 2016, 58). Suriye 1516’da Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra yaklaşık 400 yıl Bilad-ı Şam adıyla imparatorluk topraklarında kaldı. Birinci Dünya Savaşıyla beraber ülke, 1918 yılında Osmanlı hakimiyetinden çıktı ve 2 yıl boyunca İngiliz destekli Kral Faysal’ın yönetimde idare edildi. 1916 yılında Sykes-Picot anlaşması ile temellerinin atıldığı ve 1920’de San-Remo konferanslarıyla daha da belirginleşen Ortadoğu’nun batılı devletlerce paylaşılması, Suriye’yi 1920’de başlayan ve 26 yıl sürecek olan bir Fransız mandası haline getirdi. 1945 yılında 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Suriye üzerindeki etkisi azalan Fransa, yaşanan iç çatışmalar sonrası 1946’da Suriye’nin bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. “Bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra Suriye, ard arda gelen askeri darbeler sonucunda radikal değişikliklere maruz kalmıştır. Askeri darbeler zincirinin ilki 1949 yılında Sünni General Hüsnü Zaim önderliğinde gerçekleşmiştir. Zaim, 14 Ağustos 1949’da General Sami Hınnavi’nin önderliğinde bir karşı darbe ile yönetimden uzaklaştırılarak seçimlerin tekrar yapılmasına imkân tanınmış olsa da siyasi yaşamın arka planında ordu bulunmaktaydı. 1949’un Aralığında bu sefer de Albay Edip Çiçekli, Sami Hinnavi’ye karşı darbe düzenleyerek Devlet Başkanı ilan edilmiştir. 25 Şubat 1954’te Çiçekli’yi iktidardan uzaklaştıran askeri darbe sivil bir yönetimi iş basına getirmiştir. Bu darbede Baas Partisi önemli rol oynamıştır. Lübnan’da olduğu gibi Suriye’de de mezhepçilik, bölgecilik ve aşiretçilik idari yapının şekillenmesinde daima etkili olmuştur. Ancak mezhepçiliğin diğerlerine oranla daha baskın olduğu söylenebilir. 1950’li yıllara kadar Suriye’de Nusayrilerin pek etkinliği yoktu. 1952’deki Dürzî ayaklanması ile Dürzîlere olan güven kaybolunca onların yerini Nusayriler almaya başladı. Bu dönemde Nusayriler, orduda yuvalanmaya başlamıştır. Sünniler ise orduda görev almaya pek sıcak bakmıyor ve askerliği meslek olarak küçümsüyorlardı. 1949 ve 1963 darbeleri ile mevcut Sünni subayların çoğu tasfiye edilince, alt kademedeki Nusayri subayların etkinliği arttı ve Nusayriler kilit noktaları ele geçirmeye başladılar. Ordunun yanı sıra Baas Partisi de yavaş yavaş Nusayrilerin tekeline girmeye başlamıştı. Bu arada Arap dünyası ile paralel olarak Suriye’de de sol akımlar gittikçe kuvvetleniyordu (Bağlıoğlu, 2013, 5-6)”.

1958 yılında Pan-Arabizm politikası doğrultusunda Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında Mısır ile birleşen Suriye’de, Mısır’ın hegomonik tutumu bahane edilerek bir darbe yapıldı ve ülke 1961 yılında tekrar bağımsızlığını ilan etti. 1963 yılındaki darbeden sonra yönetimi tamamen ele geçiren Baas Partisi’nin, ülkenin hemen her politik ve askeri kurumundan Sünni grupları tasfiye etmeye başlaması, Suriye politik dönüşümünde mezhep faktörünü en önemli etken haline getirdi. Artık yönetimde başta Nusayriler olmak üzere; Hıristiyanlar, Dürziler ve İsmaililer yer almaya başladı. Fakat 1966’dan sonra Dürziler ve Nusayriler arasında politik kutuplaşma giderek artmış ve birçok Dürzi subay muhalif hareketlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanmıştır. Sünni ve Dürzilerin yönetimden tasfiye edilmesiyle, Nusayrilerin etkinliği hiç olmadığı kadar artmıştı. Baas Partisinin sivil kanat lideri Salah el-Cündî ile girdiği iktidar mücadelesini güç kullanarak kazanan Hafız Esad, 1971’de Suriye’nin ilk Nusayri devlet başkanı oldu. İktidarı ele geçirmesinin ardından çok hızlı bir politik dönüşüm başlatan Esad, kendisine karşı çıkabilecek veya herhangi bir darbe girişiminde bulanabilicek tüm kurumlara kendi bölgesinden olan Nusayrileri atamaya başladı.

hafiz-esad
Hafız Esad

Devlet başkanlığı, parti liderldiği ve ordu komutanlığı görevlerini tek elden yönetmeye başlayan ve kendi konumunu hemen her yerden gelecek tehtidlere karşı koruyan Esad, sünni çoğunluğun tapkisini hafifletmek ve ülkenin bir Nusayri devletine doğru gittiği izlenimini kırmak için ülkedeki aristokrat kesimden seçtiği bazı sünni isimlere kabinede ve orduda görevler vermiştir. Bağımsızlığını kazanmasının ardından birçok darbenin gerçekleştiği Suriye’de, Baas Partisi’nin sürdürülebilirliğini bu kadar uzun bir süre koruması, ordu-parti kombinasyonundan ileri gelir. Bu karşılıklı ilişkide ordu rejimi oluşturup varlığını garanti altına alırken parti, rejimi meşrulaştıran bir ideoloji ile bu ideolojiyi yönetecek elit bir çekirdek kadro meynada getirmiştir. Hafız Esad’ın da en büyük dayanağı tamamen kendine bağlı bulunan Suriye ordusu olmuştur. Nitekim tarih 2 Şubat 1982’yi gösterdiğinde, Baas Partisi’nin iktidara geldiğinden beri direnişiyle karşılaştığı Müslüman Kardeşler üzerine, Sünni kenti Hama’da Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad komutasında yapılan harekatta, 27 günde 25.000 ile 40.000 arasında insanın katledildiği tahmin edilmektedir.

hama-katliami

Bunun 2 yıl öncesinde ise Hafız Esad, Tedmür hapisanesinde tutulan binden fazla Müslüman Kardeşler üyesini infaz ettirmişti. Hama katliamı ile ülkede politik ve mezhepsel gerginlik artmışsa da, despotik ve mezhepçi bir politika izleyen Esad, güçlü ordusuyla muhalifleri uzun bir süre sindirmeyi başarmıştır. Yönetimdeki mezhepsel farklılık ortadan kaldırılmış, Sünni çoğunluk tutuklamalar ve katliamlarla kontrol altında tutulmuş, geriye kalan etnik gruplar temel vatandaşlık ve siyasal haklardan mahrum bırakılıp ötekileştirilmiştir. Ülkenin en kalabalık etnik unsurlarından biri olan Kürtler’e vatandaşlık dahi verilmemiştir.

hama katliamı

2000 yılının Haziran ayında Hafız Esad’ın ölmesiyle yerine oğlu Beşşar Esad geçti. Beşşar, iktidarının ilk yılında belirgin bir şekilde reform yanlısı bir tutum sergilemiş ve açık bir siyaset izlemiştir. Şam Baharı olarak adlandırılan bu dönemde daha çok Şam’da gözle görülür bir siyasi serbestlik dönemi yaşanmıştır. Bu süre boyunca aydınlar evlerde, kahvehanelerde ve diğer sosyal mekanlarda rahatlıkla toplanıp farklı konular üzerine tartışmalar düzenlemişler, tartışma forumları kurmuşlar ve bu faaliyetleri nedeniyle neredeyse hiçbir baskıyla karşılaşmamışlardır. Hatta bu dönemde birçok siyasi tutuklu da serbest bırakılmıştır. Örneğin 2000 yılının Eylül ayında 99 aydın yeni reformların gerekliliği hakkında bildiri yayınlarken Kasım ayında da 600 siyasi tutuklu serbest bırakılmıştır. Ancak bu özgürlük dönemi kısa sürmüş, 2002 yılı ortalarında bu toplantılar yasaklanmış ve daha sonra bu organizasyonlara katılanlar tutuklanmaya başlamıştır. Bu ‘eskiye dönüş’, birkaç nedene bağlanabilir. Beşşar Esed, iktidara geldiğinde reform yanlısı olduğuna dair sinyaller vermiştir. Halk da doğal bir beklenti içine girmiş ve böylece ‘Şam Baharı’ olarak adlandırılan dönem kendiliğinden gelişmiştir. Ancak Beşşar Esed, hızlı ve kontrolünün dışında bir değişimin ülkenin istikrarını bozabileceğinden ve kendi azınlık iktidarını yerinden edeceğinden tedirgin olmuş olabilir. Bu nedenle de, hâlâ reform yanlısı olmasına karşın bu reformun kendi kontrolünde ve çok yavaş bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğine hükmetmiş olması muhtemeldir. Bu mantık ile olaya yaklaşıldığında yeni yönetimin aslında reform ihtiyacının farkında olduğu, ancak sahip olduğu gücü riske atmak istemediği için geri adım attığı sonucuna varılabilir. Bu da kısa vadede otoriter yapının devam edeceği anlamına gelmektedir. İkinci bir neden ise Hafız Esed döneminden kalan bürokratik, askeri ve siyasi elitin (old guard) hala yönetimde etkili olmasıdır. Bu çekirdek grubun, hızlı bir reform sonucu kontrolünü ve nüfuzunu kaybetme korkusuyla Beşşar’ın girişimlerini yavaşlatmış ve engellemiş olduğu da düşünülebilir (Dinçer, 2011, 36).

lazkiye-esada-destek

Nihayet 2011 yılına gelindiğinde, Arap-İslam coğrafyasını kasıp kavuran ve çoğu kez silahlı çatışmaya dönüşen isyanlar Suriye’ye sıçradı. Suriye’de, ‘’politik özgürlüğe kısıtlama, mezhep temelli ayrımcılık, düşünce, ifade ve basın özgürlüğüne kısıtlama, işkence ve adil yargılanma sorunu, kitlesel gözaltı, katliam ve infazlar, sosyal adaletsizlikler (Sünni çoğunluk aleyhine, Nusayri, Dürzi ve Hıristiyan azınlık lehine), yüksek işsizlik oranı, akseri yönetim, sivil örgütlenmenin engellenmesi’’ (Şen, 2016, 64), gibi nedenlerin sebep olduğu yüzbinlerce insanın yaşamını yitirdiği iç savaşın başlaması için gerçektende çok küçük bir kıvılcım yetmiştir. “Der’a kentinde iki bayan doktor arasında geçen konuşma da, biri diğerine “Mübarek devrildi” demiş, diğeri ise “darısı bizimkinin başına” cevabını vermiştir. Telefonları dinlenen doktorlar tutuklanıp işkence görmüş, ceza olarak saçları traş edilmiştir. Kültürel bir aşağılama anlamına gelen bu uygulama sonucu doktorların akrabaları olan 15 çocuk, 6 Mart 2011 tarihinde, Der’a duvarlarına “Halk rejimin düşmesini istiyor” sloganını yazmaları üzerine tutuklanarak ağır işkencelerden geçirilmiştir. Der’a aşiretleri çocuklarını almak için kolluk kuvvetlerine gittiklerinde ağır hakaretlere maruz kalmışlar ve bu olaya merkezi yönetimin müdahele etmesi üzerine 15 Mart’ta protestolar patlak vermiştir. Suriye’de aşiretlerin yaklaşık %20’lik bir etkisi vardır ve tamamı silahlıdır (Şen, 2016, 66). Bu olay bardağı taşıran küçük bir damla oldu. Nitekim toplumsal ve siyasi çekişmelerin silahlı çatışmalara dönüşmesi için küçük nedenler yetmektedir. Bu tarihte birçok kez yaşanmıştır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması için Avusturya-Macarsitan veliahtının öldürülmesi yetmiştir. Bunları krizin iç faktörleri olarak sıralamak mümkündür.

besar-esad-savas

Dış faktörlerinde en az iç faktör kadar karmaşık olduğu ortadadır. Amerika’dan Asya’ya geniş bir yelpazede gelişmeleri takip eden yerel ve global aktörler söz konusudur. Karşıt kamptaki global aktörler olarak ABD, Rusya ve Çin gibi küresel güçler ön plana çıkmaktadırlar. ABD, genel olarak Batı Bloklu diyebileceğimiz, AB ülkeleri, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerle aynı kampta yer alırken, Asya ve Doğu bloğun işbirliği esasında gelişen karşıt bloğun öncü gücü olarak Rusya görünmektedir. Bu blokta başta Rusya olmak üzere Çin, İran, Irak ve bir dereceye kadar Lübnan yer almaktadır. Aynı kampa görünmelerine rağmen ABD ve Türkiye’nin öncelikleri birbirlerinden oldukça farklıdır. Her iki güç de Beşşar Esad’ın artık meşruiyetini yitirdiğini ve bir an önce iktidardan gitmesi gerektiğini savunuyor, ancak daha sonraki güç dengesinin nasıl olması gerektiği konusunda farklı düşünmektedirler. Türkiye Sünni çoğunluğun iktidarda olacağı ve ülkedeki Kürtlerin ilerde kendisi için bir tehdit oluşturamayacağı birleşik bir Suriye görmek isterken, ABD’de Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarının güvenliğini esas almaktadır. Batı kampında yer alan İsrail’in farklı bir gündeme sahip olduğu ve kendi öncelikleri doğrultusunda politikalar geliştirdiği bilinmektedir. İsrail Suriye’de Beşar Esad yönetimin yıkılmasının ardından iktidara gelecek yeni yönetimin kendileri açısından daha riskli olacağını hesaplamaktadır. Beşşar Esad yönetimin iktidardan ayrılmasıyla başa geçecek yönetimin İsrail konusunda bu gibi inceliklere sahip olup olmayacağı belli değildir Beşar Esad’ın düşmesi durumunda, Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruması ve hele hele Türkiye’nin talep ettiği Sünni çoğunluklu bir iktidar İsrail’in asla istemeyeceği bir durumdur. ABD, AB ülkeleri, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar gibi devletlerin Rusya, Çin, İran, Irak ve Suriye karşısında mevzilenmesinin diğer bir unsuru enerji jeo-politikalarıdır. Özellikle doğalgaz, temiz bir enerji kaynağı olarak kömür ve nükleer enerji yerine tercih edilmektedir. AB öncü ülkelerinden Almanya’nın Fukushima felaketinden sonra aşamalı olarak nükleer enerjiden vazgeçme kararı, “çevre dostu” bir kaynak olarak doğalgazı ön plana çıkartmaktadır. Almanya İtalya, Fransa ve İspanya gibi AB ülkelerinin 2020 yılına kadar CO2 gazının düşürülmesi yönündeki hedeflerine ulaşabilmesi için kömür yerine doğal kullanımıyla mümkün olacaktır. Kömür yerine doğal gazın kullanılması CO2 emisyonunu %50-60 oranında azaltmaktadır. Böylece AB doğalgaz talebi anlamında en büyük Pazar durumuna gelmiş bulunmaktadır. Uluslararası güç çekişmesinde Batı Bloğu Suriye’deki rejimin düşüşü konusunda tahminlerde bulunurken, Temmuz 2011’de bir araya gelen Suriye, İran ve Irak yönetimleri, kendileri açısından tarihi bir olay olarak nitelendirilebilecek bir doğalgaz boru hattı antlaşmasını imzaladılar. Yaklaşık 10 milyar dolara mal olacağı hesaplanan doğal gaz hattı, İran Körfezi’nden, Güney Pars doğalgaz sahasına yakın olan Port Assalouhey’den başlayarak Irak üzerinden Suriye’ye, Şam ve Lübnan’ın Akdeniz’deki limanı üzerinden Avrupa pazarlarına ulaşımını hedeflemektedir. Katar, İran ve Körfez arasında bölünmüş olan Güney Pars doğalgaz rezervleri, dünyadaki en büyük doğalgaz sahasını oluşturmaktadır.

guney-pars-dogal-gaz

Bu arada Ağustos 2011’de Suriye’nin Lübnan sınırlarına yakın Qara bölgesinde de geniş doğalgaz sahaları keşfedildi. Suriye için büyük bir önem arz eden bu gazın da, yapılması planlanan hatta eklenmesi düşünülmektedir. Bu hattın istenilen şekilde hayata geçirilmesi durumunda Şii Hilali olarak adlandırılan bölgeyi daha çok kenetlendirecektir. Bu girişimin diğer bir amacı da, Washington’un desteklediği Nabucco Boru Hattı’nı işlevsiz kılmaktır. Öte yandan, İran’dan gelip Suriye’deki ile birleşecek bu ‘Şii Boru Hattı’ her durumda Rusya’nın Tarsus limanındaki üssü üzerinden geçecek. Böylece Rusya’nın doğalgaz pazarındaki eli daha da güçlenmiş olacaktır (Kıran, 2014, 109-112).

Mehmet Enes Bağlama

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Bağlıoğlu, A., 2013, Suriye’de Mezhep Hareketlerinin Güncel Siyaset Üzerine Etkileri, Mezhep Araştırmaları Dergisi, Rize.

Dinçer, O., Çoşkun, G., 2011, Mayınlı Arazide Yürümenin Adı: Suriye’de Değişimi Zorlamak, USAK Yayınları, Ankara.

Kıran, A., 2014, Arap Baharı, Suriye ve Demokratik Dönüşüm Beklentileri, Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi, Muş.

Şen, A., 2016, Yüzyılın En Uzun Tiyatrosu, Tüm Yönleriyle Suriye Devrimi, Yapı-Bozum Yayınları, İstanbul.

Şam Yakınlarındaki Doğu Guta’da Son Durum Haritası

Suriye’nin başkenti Şam’ın doğusundaki Guta’da son durum..

20 Mayıs 2017: Rusya, İran ve Türkiye’nin anlaşması sonucu ilan edilen ‘güvenli bölge’ diğer adıyla çatışmasızlık bölgeleri arasında yer alan Şam’ın doğusunda Muhaliflerin kontrolündeki Doğu Guta’nın ayrıntılı haritası. Bölgede sırayla İslam Ordusu (Ceyş-ul İslam), ÖSO’ya bağlı El Rahman birlikleri, Ahrar-uş Şam ve El Nusra’nın da içinde bulunduğu Tahrir El Şam örgütleri hakimiyetini sürdürüyor.

29 Aralık 2016: 29 Aralık’ta Suriye ordusu, Suriye’nin başkenti Şam yakınlarındaki Doğu Guta bölgesinde Ceyş el-İslam birliklerine karşı yeni bir itki başlattı.

29 ARALIK 2016 DOĞU GUTA
29 Aralık 2016
30 Ekim 2016 - Duma son durum haritası
30 Ekim 2016 – Duma son durum haritası

Suriye’nin başkenti Şam’ın doğusunda Duma’da rejim güçleri Ocak 2016’dan bugüne birçok bölgeyi(çizgili alan) muhaliflerden ele geçirdi. Rejim güçlerinin ilerleyişi Duma’nın doğu kırsalından şehrinden merkezi yönünde doğru sürüyor. Duma’nın başkentin doğusunda stratejik bir bölgede olması bölgenin önemini daha da arttırıyor. Yıllardır kuşatmanın sürdüğü Duma’da muhaliflerin direnci her geçen gün azalıyor.

Duma (Doğu Guta) nerede?

Duma'nın Suriye'de konumu
Duma’nın Suriye’de konumu

Lübnan 3 Yıl Sonra ‘Hariri’nin Kararıyla’ Cumhurbaşkanını Seçebilir

Lübnan’ın Eski Başbakanı, Müstakbel Hareketi’nin lideri ve Türk Telekom’un sahibi Saad Hariri, yeni bir açıklama yaparak Hizbullah’ın da içinde yer aldığı rakibi 8 Mart siyasi bloğundan Özgür Yurtsever Hareketi lideri Maruni Hristiyan General Mişel Avn’a desteğini açıkladı. Maruni Hristiyan partilerden Lübnan Güçleri Partisi Başkanı Semir Caca, Ketaib Partisi Başkanı Sami Cemayel ve ardından da Marada Partisi Başkanı Süleyman Franci’yi desteklediğini ancak sonuç alamadığını dile getiren Hariri, “Vardığımız anlaşmalar sonucu General Mişel Avn’ın adaylığına desteğimi açıklıyorum” dedi.

Lübnan yaklaşık 3 yıldır mecliste yeterli çoğunluğu sağlayamadığı için cumhurbaşkanını seçemiyor. Fakat Hariri’nin bu kararı ile Lübnan’da 31 Ekim’de yapılacak seçim sonuçlanabilir ve ülke cumhurbaşkanına kavuşabilir. (Eski Başbakan Hariri’nin kendi adayından vazgeçerek destek verdiği rakip siyasi bloktan Avn’ın cumhurbaşkanı seçilme ihtimali yüksek görünüyor.)

Hariri sık sık Türkiye’yi ziyaret eden, cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen ve Türkiye’yi uluslararası camiada destekleyen bir lider. Aynı zamanda Hariri bu ayın ilk haftalarında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmüştü.

Anadolu Ajansı’nın infografik ile gösterdiği Lübnan’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ayrıntıları ise şöyle:

lubnan-secimleri

https://stratejikortak.com/2016/05/lubnan-cumhurbaskanligi-secimleri.html

Enver Paşa Vatan Haini Değildir

Baştan söyleyeyim, ben ne Turancıyım ne de Enver paşayı severim. Ben sadece toplumda sürekli olumsuz fikirlerle aşağılanan Enver paşanın aslında vatan haini olmadığını sadece başarısız olduğunu söylemek istiyorum. Vatan haini bir insana söylenebilecek en ağır ithamdır benim gözümde. Bir insan başarısız veya beceriksiz olabilir ama bu durum bizlere onun hain olduğunu göstermez.

“Yiğidi öldür ama hakkını yeme” der atalarımız. Enver paşanın ulaşılması güç ve uzun sürebilecek hayalleri vardır Osmanlı halklarını felakete atan. Ancak bu hayalleri ve hayallerine ulaşma stratejisi tamamen ülkesine olan sevgisinden kaynaklıdır. O Türk halklarının bir arada tek bir ülkede yaşamasını arzulamıştır.

Sıkıntı şu ki Türk halkları o kadar dağınıktır ki bu dağınıklık onların zayıflığının kaynağı olmuştur. Bu durum 8 yıl sürecek bir buhrana neden olmuştur. 8 yıldan kastettiğim 1. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılı ile Rus İç Savaşı‘nın bittiği 1922 yılıdır.

23 ocak 1913 günü gerçekleşen Babı Ali baskını ile beraber artık Enver paşa devletin en güçlü adamıdır. Bu darbe sonrası meclis ve padişah sadece sembolik bir duruma gelmiş ve devlet İttihat ve Terakki cemiyetinin kontrolüne girmiştir. Bu cemiyet turan ülküsünün Osmanlı da ki vücut bulmuş halidir.

Ertesi sene çıkacak olan, aslında daha önceden geleceği belli olan dünya savaşı sonunda başlamıştır. Bu savaş tabi ki Rusya’nın da varlığı sebebiyle Kafkasya ve Orta Asya Türklerini de etkileyecektir.

Osmanlının savaşa girmeden önce ki manevraları ve savaşa girişi zaten hepimizin malumu.

Enver Paşa savaşa girilmesiyle beraber halifenin cihat çağrısına bel bağlamıştır. Enver Paşa, cihat ilanı ile beraber itilaf devletlerinin kontrolünde ki Müslüman halkların büyük bir isyan dalgası başlatacağı düşüncesini taşıyordu. Ancak cihat ilanı beklendiği etkiyi yaratmaz. Çünkü bu haberin İslam dünyasına ulaşması büyük ölçü de önlendiği gibi zaten pek çok Müslüman gibi Türk gençleri de Rus ordusu içinde silah altına alınmışlardır. Ancak Enver Paşa Kafkasya ve Orta Asya’nın içinde yer aldığı turan ülkesi için kararlıdır. O kadar kararlıdır ki Osmanlı devleti pes ettiğinde bile Rusya’ya giderek bu sefer Türk azınlıkları hareketlendirmek için çaba göstermiştir.

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı için büyük bir felaket ve acı bir yenilgi oldu. Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen ve Irak kaybedildi. Milyonlarca insan öldü, hastalandı, sakatlandı ve toplum için yük haline geldi. Avrupa’nın hasta adamı savaşta dört yıl bile kalamadan pes etti. Bu sırada başta Sarıkamış ve Galiçya olmak üzere pek çok nedenden ötürü Enver paşanın eleştirildiği oldu.

Fakat Sarıkamış felaketi olduğundan çok daha fazla abartılmıştır. Tarihçi yazar Mehmet Niyazi şehit sayısının 23.000 olduğunu 90.000 rakamının 60.000 kayıp veren Rusların yalanı olduğunu söyler. Kayıplarımızın üçte ikisi Yemenli olmak üzere en fazla 32.000 olduğunu söylemek mümkün. Bu felakette çoğu Yemen’den gelmiş olan askerler, Kars gibi bir memlekette kış mevsiminde Sarıkamış’ı almak için gönderilmişlerdir. Geldikleri yerde çöl üniformalarıyla savaşan bu askerler Kafkasya’ya takviye edilirken de bu haldeydiler. Sorunun kaynağında da aslında bu yatıyor. Bu harekatta dağın çevresini dolaşıp Rusları çevreleyerek köşeye sıkıştırmak ve Sarıkamış’ı almak hedeflenmiştir. Hata ise askerlerin durumunun ve iklim şartlarının göz ardı edilmesi olmuştur.

Enver Paşanın eleştirildiği bir diğer konu ise en iyi askerlerin Galiçya cephesinde, yani ülke dışında savaştırılması olmuştur. Ancak Enver Paşanın burada hedefi farklıdır. Savaş sonrasında paylaşım zamanı geldiğinde masada daha güçlü olabilmek için Avrupa içinde ki cephede de yer alması gerektiğini düşünmüştür.

Birinci Dünya Savaşı yüzünden ülkede salgın hastalıklar daha da yayılmış, genç nüfus sıkıntısı yaşanmış, iş gücü askerde olduğu için ülke içinde ki işler yapılamaz olmuştur ve en önemlisi de kadın, çocuk, yaşlı ve engelliler ihtiyaçları olan gençlerin olmayışı yüzünden kıtlıkta perişan olmuşlardır.

Osmanlı Devleti dayanılmaz hale gelen durumu yüzünden pes ettiğinde Almanya ve Avusturya-Macaristan halen mücadeleye devam etmektedirler. Osmanlı savaşta pes etmiştir ancak Enver Paşanın pes etmeye ve uğruna yaşadığı ideallerinden vazgeçmeye niyeti yoktur. Zaten Enver Paşaya kalsa, Osmanlının ateşkes istemesini de kabul etmeyip mücadeleyi sonuna kadar götürecektir. Ancak Osmanlının düşüşüyle beraber İttihat ve Terakki kadroları için Anadolu da kalmak intihar olurdu. Çünkü savaşın getirdiği ortamdan sorumlu tutulabilirlerdi. İngilizler Osmanlının teslim olmasıyla beraber İttihat ve Terakki üyeleri için yakalatma kararı çıkarmışlardır. Bu yüzden Enver paşa ve yoldaşları Rusya’ya kaçtılar. Anadolu’da başaramadıklarını Rusya da yapmak yani şanslarını tekrar denemek için yola çıktılar.

Enver Paşa 1911 yılında da İtalyanlara karşı gerilla savaşı yürütmek için Libya’ya gönüllü olarak gitmişti. Şimdi yine aynı yöntemi Ruslara karşı yürütecekti.

Enver Paşa henüz Bolşeviklerle mücadeleye başlamamıştı. Almanya da gizlendiği sıralarda Anadolu’da ki milli mücadeleye katılmak istediğini belirtmiş ama bu isteği reddedilmiştir. Bolşeviklerin kendi düşüncelerine destek vermediğini gördüğünde ise Basmacı hareketine katılmıştır.

Orta Asya da 1922 yılında yani Rus iç savaşının son yılında bir çok çarpışmaya girmiştir.

Komutasında ki Basmacılar ile beraber Duşanbeyi ele geçirmiş, daha sonra Horasan’a yürümüş ve kızıl ordudan Buhara ve Horasan’ı terk etmesini söylemiştir. Ancak 28 Haziran’da Kafiran savaşının kaybedilmesiyle artık dağlara çekilecek ve gerilla savaşına girecektir.

1922 yılının 4 Ağustos’unda, kurban bayramına denk gelen bir günde kızıl orduya karşı çarpışırken vurulmuştur. Öldüğünde henüz 40 yaşındadır ve mezarı 1996 da Türkiye’ye getirilebilmiştir.

Sovyetler Birliği, Türk Kurtuluş Savaşına(1919-1922) önemli ölçüde destek verirken Enver Paşanın buna rağmen onlara karşı savaşması elbette düşündürücü bir durum. Belki de bu yardımlardan haberi yoktu yada Kurtuluş Savaşı bittikten sonra bunun bir öneminin olmayacağını düşünmüştü. Bu sorunun cevabını bilemiyorum.

Enver Paşanın görüşleri benim görüşlerime tamamen ters olsa da onun vatan haini değil vatansever olduğunu kabul ederim. Bizleri bir felakete sürüklemiş olabilir ama bu onun isteklerinin dışında olan durumlardır. Kendisinin uğruna yaşadığı ve hiç pes etmeden üzerine koştuğu hayalleri vardır. 1911’de Libya’dan başlayıp 1922’de Tacikistan’da biten acı dolu macerası bana bu yüzden ilham kaynağı olmuştur.

Ne kadar görüş farklılığım olsa da ben böyle fedakar insanlara her zaman saygı duyarım.

Enver Paşa yani İsmail Enver Bey vatanı için hayalleri olan vatansever biridir, vatan haini değil!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Güncel Suriye Göç Haritası

Dünyada yardıma muhtaç insan sayısı her geçen gün artıyor. Susuzluk, iç savaşlar ve küresel güçlerin destekledikleri örgütlerin yaşattığı kaos milyonlarca insanın yerinden göç etmesine ve yardıma muhtaç duruma düşmesine sebep oluyor.

Suriye’de yaşanan iç savaşta da milyonlarca insan ülke dışına göç etti, yada ülke içerisinde yer değiştirdi.

“BM’nin hazırladığı 04 Nisan 2016 tarihli raporuna göre Suriye’den toplam 4.837.208 kişi kayıtlı olarak ülkeden göç etmiştir. Gerçek rakamların bu rakamın çok üzerinde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Mülteci sayısında ilk sırada bulunan Türkiye’de kayıtlı mülteci sayısı 2.749.140 kişi olmuştur.” (Suriyeli Mültecilerin Dağılımı ve Son Rakamlar)

Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyonu’nun Suriye için son verilere dayanarak hazırladığı Suriye göç haritasında Suriye’nin hangi şehrinden ne kadarlık göç olduğu gösterilmiş.

Suriye Göç Haritası 2016
Suriye Göç Haritası 2016

 

Kötü Komşu Kurbanı Bir Ülke: Lübnan

1975 yılından önce orta doğunun refah seviyesi en yüksek ülkesi konumunda olan Lübnan, o tarihte başlayan iç savaşla beraber ortadoğuda tam tersi bir pozisyona düştü. Lübnan iç savaşı( 1975-1990) başlamadan önce ülke ortadoğunun finans merkeziydi. Sanatıyla, turizmiyle, ticaretiyle, hoşgörüsü ile doğu Akdeniz’in ve orta doğunun incisiydi Lübnan. Tabi ki bu refahının kaynağında batı blokunun desteği göz ardı edilemezdi. Nede olsa ortadoğunun sosyalist ülkelerine karşı bir örnek ülke olması gerekiyordu

O zamanlar Lübnan’ın çoğunluğunu Hristiyanlar oluşturuyordu. Bunlar Arap, Ermeni, Süryani ve birazda Rum olan Hristiyanlar idi. Pek çok Hristiyan savaş sırasında ve sonrasında ülkeden kaçtılar(yaklaşık 1 milyon kişi) ve böylece Müslümanlar(özellikle de Şiiler) çoğunluk haline geldiler. Lübnan’ı karışıklığa iten şey ise komşuları olmuştu. İsrail ve Filistin arasında yaşanan savaşlar hep Lübnan’a mülteci akışına neden oluyordu. İş öyle bir hal almıştı ki Filistinli mültecilerin oranı savaş sonrasında %35 civarlarına gelmişti. Bu mültecilerin hepsi Müslüman değildi elbet. İçlerinde Hristiyan da vardı ama çoğu ehli-sünnet Müslümanlar idi.

Tıpkı Ürdün’ün günümüzde nüfusunun yarısını Filistinlilerin oluşturması gibi Lübnan da böyle bir haldeydi işte.

lubnan-harita

Lübnan mecburiyetten yada vicdanen alıyordu mültecileri. Fakat bu iş nereye kadar sürecekti? İşsizlik fırlamış ve insanlar sıkışık sıkışık yaşamaya başlamıştı, eski refah yoktu artık. Ülke içinde huzursuz başladığı gibi Müslümanlar da artık yeni istekler dile getirmeye başladılar. Filistinliler sayesinde çoğunluk haline gelen Müslümanlar yönetimde daha fazla söz sahibi olmaları gerektiğini söylüyorlardı. Filistinliler arasında Filistin kurtuluş örgütü(FKÖ) silahlanmayı sürdürdüğü için tehlike arz ediyordu. Çünkü FKÖ yüzünden İsrail Lübnan’a müdahale edebilirdi yada FKÖ 1971 yılında Ürdün’de yaptığını Lübnan da yapmak isteyebilirdi. Zaten Lübnan’a bu kadar Filistinli’nin gelmesinin sebebi de bu savaştı. Çünkü savaş sonucu Ürdün Krallığı ülkede ki Filistinlileri tehdit olarak görmeye başlamış ve bu yüzden onları Lübnan’a sürgün etmişti.

1971 yılında Ürdün’e giden Filistinli mülteciler arasında ki FKÖ gerillaları, Ürdün krallığını devirip hem Marksist bir ülke kurmak, hemde Filistinlilere güvenli bir yurt bulmak için isyan başlatmıştı. 1971 Ürdün iç savaşı krallığın zaferiyle ve 15 bin ölümle noktalanmıştı.

FKÖ’nün şansını tekrar denemek için böyle bir isyanı aynı amaçlar doğrultusunda Lübnan da başlatmayacağı ne malumdu. Zaten FKÖ güney Lübnan’ı kontrol etmeye başlamıştı bile. İşte savaşa zemin hazırlayan ortamlar bunlardı. Lübnan’da Müslümanlar ve Hristiyanlar daha önce de karşı karşıya gelmişlerdi ve sebep yine komşuların attıkları adımlardı.

1958 yılında Lübnan’da ki Hristiyanlar Bağdat paktına katılmak isterken, Müslümanlar Birleşik Arap Cumhuriyetine katılmak istiyorlardı. Bağdat paktını Irak, Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere oluşturuyordu ve amacı Sovyetler Birliğinin ortadoğuya nüfuz etmesini önlemekti.

Birleşik Arap Cumhuriyeti ise Bağdat paktına karşı Mısır’ın o dönem ki lideri Cemal Abdül Nasır tarafından atılan adım neticesinde Kuzey Yemen, Suriye ve Mısır’ın birleşmesiyle oluşmuştu. O dönemin Sovyet yanlısı Arap ülkeleriydi bu ülkeler. Lübnan’da bu durum kısa süreli bir iç savaşa sebep oldu. Bu hem Müslüman-Hristiyan hem de sosyalist blokla-kapitalist blok savaşıydı. Ancak ABD’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti olaya müdahil olmadan Lübnan’ı kurtarması gerekiyordu. Yoksa bu yeni sosyalist Arap devlet, Ortadoğu’da dengeleri değiştirdiği gibi Lübnanlı Hristiyanlar için hayatı zehir edebilirdi ve Akdeniz de ki kapitalist egemenliği sekteye uğratabilirdi. Bu yeni büyük ve üniter devletin Lübnan’la beraber daha da büyümemesi önemliydi.

Türkiye’nin de lojistik destek verdiği ABD ordusu 1958’de Lübnan’a çıkarma yaptı ve Hristiyanların zaferiyle beraber Lübnan birliğe girememiş oldu. Ancak Lübnan Bağdat paktına da giremeyecekti. Çünkü o yıl Irak’ta Baas partisi askeri darbe ile krallığı devirmiş ve pakttan çekilmişti. Artık paktın bir esprisi kalmamıştı. Lübnan’da tarafların bu sefer ki kapışması ise ne yazık ki önceki gibi kısa sürmeyecekti. 15 yıl 6 ay süren savaşta 150 bin ile 230 bin arası insan ölmüş, 350 bini yaralanmış ve 1 milyonu ülkeyi terk etmişti. Hristiyanlar ayrı, Müslümanlar ayrı, Dürziler ayrı dini örgütler kurdukları gibi değişik ideolojik örgütler de ortaya çıktı.

Günümüz Suriye’sinden bile daha kimin kiminle savaştığı belli olmayan bir ortam oluştuğu gibi başta İsrail ve Suriye olmak üzere pek çok ülkeninde aktif bir şekilde müdahil olduğu bir parçalanma söz konusuydu. İsrail 1978’de girdiği Lübnan’ın daha çok güneyin de önce FKÖ’ye daha sonra da Hizbullah’a karşı savaşmıştır ve en sonunda 2000 yılında bölgeden çekilmiştir.

Suriye ise genel olarak FKÖ ve Hizbullah örgütlerinin safında durmuş ve 2005 yılında ki protestolara kadar Kuzey Lübnan’da kalmıştır. Hristiyanların bölgeden kaçmasında en önemli faktör de Suriye’nin yaptıkları olmuştur.

Savaş resmiyette 1990’da bitse de bazı gruplar eylemlerini sürdürmüştür.

Sonrasında ise çatışmalar iç olmaktan çıkıp Hizbullah’ın İsrail’e karşı direnişine dönüşmüş ve en sonunda 2000 yılında İsrail bölgeden çekilmiştir. Eskiden çoğunluğu Hristiyan olan ülke, şimdi Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yer.

Müslümanlar arasında ise Suriye de savaş başlamadan önce Şiiler daha fazlaydı, şimdi ise Suriyeli mülteciler Sünni nüfusun Şiileri geçmesini sağlamış gözüküyor.

lübnan iç savaşı
Yıllar önce Lübnan İç Savaşı’nın en etkili fotoğraflarından..

Yinede Hristiyan-Şii-Sünni-Dürzi-Alevi diye ayırdığımız zaman Hristiyanlar hala birinci sırada yer alıyor. Ama şuan da Hristiyanlar azalmaya yani ülkeden kaçmaya devam ediyorlar.

Eskiden Filistin’den göç aldığı için dini demografisi değişen ülkenin şimdi de Suriye’den göç aldığı için mezhebi demografisi değişiyor. Azınlık psikolojisiyle çoğunluk haline gelen Müslümanlar gibi,şimdi de Sünniler aynı yoldan gidiyor. Çünkü zaman zaman radikal Sünni örgütlerin eylemlerini düşününce insanın aklına “acaba sırada ki mezhep savaşı Lübnan da mı çıkacak” düşüncesi geliyor. Zaten son iki yıldır ülkede yaşananlar Suriye de ki savaşın Lübnan’a da taştığını gösteriyor.

Hristiyan ve Şii mahallelerin de patlayan bombalar, IŞİD ve El-Nusra’nın toprak kazanmaya çalışması pek iyiye gidilmediğini gösteriyor.

Lübnan da çıkabilecek olası bir savaşla ilgili bir yazım daha vardı. “Lübnan, Yemen’e dönebilir” isimli yazımda Husiler’in Yemen’de yaptığını Lübnan’da da yapabileceğini aktarmış ve bunun sebeplerini söylemiştim ve cumhurbaşkanlığı krizi de bu sebeplerden biriydi. Gerçi cumhurbaşkanlığı krizi artık çözülüyor, en azından bu sıkıntı bitti diyebiliriz.

Tıpkı şuan Suudi Arabistan’ın Husiler yüzünden bütün Yemen’de yaptığı gibi, 2006 yılında da Hizbullah’ın düzenlediği saldırılar yüzünden İsrail bütün Lübnan’ı bomba yağmuruna tutmuştu. Suudi Arabistan ise Husiler yüzünden bütün Yemen’i mahvediyor tıpkı İsrail’in Hizbullah yüzünden tüm Lübnan’ı yakıp yıkması gibi.

Lübnan şu an nüfusunun dörtte biri kadar Suriyeli mülteci barındırıyor ve ülkede nefes almak artık daha da zorlaştı. Hristiyan, Şii ve Alevi mülteciler olsa da bu mültecilerin çoğu Sünni ve bu durum demografik yapının yeniden değişmesine sebep oluyor. Bu değişim daha önceden yaptığı gibi umuyorum ki yine savaşa sebep olmaz.

Lübnan’ın geçmişte hoşgörüyle anılmasını sağlayan çok kültürlü renkliliği artık başını ağrıtıyor maalesef.

Umarım tarih bu sefer tekerrür etmez.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Karadağ’da Halk Rusya’ya Karşı ‘Batı’yı seçti

16 Ekim’de yapılan genel seçim öncesi partilerin yürüttüğü kampanyalarla adeta Batı yanlısı iktidar ile Rusya yanlısı muhalefet arasında seçim yapmak zorunda bırakılan Karadağlı seçmen, tercihini AB ve NATO’dan yana kullandı. Karadağ’ın NATO üyesi yapılmaması gerektiğini kırmızı çizgi olarak açıklayan Rusya, Karadağ halkı tarafından benimsenmediği söylenebilir.

Kaynak: AA
Kaynak: AA

https://stratejikortak.com/2015/12/nato-rusya-cekismesi-karadagn-onemi.html

Azınlığın Çoğunluğa Zulüm Ettiği Ülke: Bahreyn

Bahreyn ülkemizde pek çok kişinin varlığından bihaber olduğu, Katar ve Suudi Arabistan arasında sıkışmış 28 irili ufaklı adadan oluşan, yaklaşık 1.5 milyon nüfuslu bir ülke(yarıya yakını göçmenlerden oluşuyor) Ufacık bir ada da sıkışmış bu insanların çoğunluğunu Şii Caferiler oluşturuyor. Yüzde 70 civarında ki Caferilerin yanı sıra yaklaşık yüzde 15-20 oranında da Sünni bulunuyor. Diğer nüfus ise çoğunlukla Hindulardan meydana geliyor(Hindistan’dan gelmiş göçmen işçiler). Her ne kadar krallık bu demografik yapıyı değiştirmek için Sünni göçünü desteklese de, bu bir yere kadar etkili olabiliyor ve henüz istedikleri seviyeye çok uzaktalar. Yinede ülkeye başta Hindistan, Pakistan ve Bangladeş üzerinden olmak üzere pek çok göçmen geliyor ve 1.5 milyon insanın 700 bini onlardan oluşuyor. Tabi ki bu ülkelerden gelenlerin arasına krallık istemese de Hindu, Hristiyan, Ahmedi ve Şiilerin karıştığı görülüyor. Çünkü göçmenlerin hepsi krallığın istediği gibi Sünni olsaydı demografik yapıda krallığın istediği seviyede bir değişim olurdu.

Bahreyn, ekonomik fonksiyonları genelde petrole dayanan bir çok ülke de olduğu gibi petrol fiyatlarının düşmesiyle beraber bunalımlı günler geçiriyor. Daha önceden böyle günler yaşamamak için ekonomik fonksiyonlarını çeşitlendirmeye çalışan ülke, bankacılık ve turizm alanında çalışmalar yapmak istese de ülkede sürekli çıkan isyanlar bu politikaların başarısız olmasına yol açmıştı. Sürekli çıkan isyanları gören yatırımcılar Bahreyn, yerine diğer körfez ülkelerini tercih edince, Bahreyn de körfezin genelinin gerisinde kaldı.

Bu isyanların geneli mezhepsel gerilimlere dayanıyor. Ülkeyi yöneten krallık Sünni iken halk Şii. Daha önce İngiltere ile sıkı ilişkiler kurarak tahtını koruyan krallık sonrasında Suudi Arabistan ve Katar başta olmak üzere diğer krallıkları iktidar sigortası niyetine kullanmıştır. Ancak Bahreyn krallığının en büyük sigortası ABD ile geliştirdikleri sıkı ilişkilerdir. Hali hazırda Amerikan 5. filosunun merkezi bu ülke de.

Bu üssün bu ülkede olmasının çeşitli nedenleri var. Başta klasik doğal kaynak mevzusunu söyleyebiliriz ama asıl önemli mesele ülkede yaşanabilecek olası bir halk devrimi sonucunda Şiilerin iktidara gelmesiyle İran’ın yayılmasını engellemek.

Bahreyn’in isyan konusunda oldukça kabarık bir sicili var.

Neredeyse her yıl bu tür isyanları görmek mümkün ama en büyük çaplı olanları 1979, 1994 ve 2011 yıllarında yaşandı. 1979 yılında ki isyan krallığı devirmeye yönelikti ve bu isyanı aynı yıl yaşanmış olan İran İslam devrimi etkilemişti.

1994 yılında başlayan isyanların sebebi ise daha çok ekonomik sebeplere dayanıyordu, %25’lere varan işsizlik oranları yüzünden halk farklı arayışlar içerisindeydi.

2011 yılında yaşanan ve 80 civarında ölüm getiren isyanların sebebi ise Arap baharının etkisi idi. Ancak bu isyan altyapı itibariyle Arap baharından biraz tersti yani demokrasiden ziyade mezhepsel ayrımcılık dillendiriliyordu.

2008 yılının sonunda başlayıp 2009 da dünyayı kasıp kavuran küresel ekonomik kriz orta doğuyu da kötü etkilemişti. 2010 yılında orta doğu ülkelerinde bu ekonomik bunalımlar yüzünden insanlar yolsuzluk bataklığına saplanmış yöneticilerine karşı öfkeliydi. Zaten yöneticilerine karşı pek haz duymayan vatandaşlar için ekonomik krizle gelen çöküntü, ufacık bir kıvılcımla bile bu öfkenin patlamasına sebep olmak için yetti. Sonrası malumumuz, o kıvılcım kendisini Tunus’ta ateşe veren Muhammed Buazizi olmuştu.

Bahreyn’de ise diğer ülkelere göre durum daha farklıydı. Burada insanlar ekonomik sıkıntıları konusunda farklı eleştirilerde bulunuyorlardı. Örneğin Şii çoğunluk devlet dairelerinde iş sahibi olamıyordu. Kamu kurumları şuanda olduğu gibi Sünni memurlarla doluydu. Bu durum haliyle Şii çoğunluğun eşitlik talepleri göstermesine neden oldu.

Fakat yıllardır aldığı destek sayesinde tahtta kalan halife ailesi bu isyanda da yardımlar sayesinde ayakta kalacaktı. Körfez işbirliği konseyinin gönderdiği destek kuvvetler sayesinde büyük ölçüde bastırılan isyan irili ufaklı halen devam etmekte. Bahreyn ayrıca Suudi Arabistan’ın Yemen işgali için oluşturduğu koalisyon grubunun da içinde yer alıyor. Bahreyn yönetiminin bu hamlesi de ülkede ki çoğunluğu sinirlendiren başka bir olay oldu.

Anlaşılan o ki isyanlar dizisi kral devrilene ve Şiiler iktidara gelene kadar sürecek gibi. Ancak Suudi Arabistan’ın dibinde ki Bahreyn’in yakınlaştığı ülkeleri düşününce bu iş o kadar da kolay olmayacak gibi.

Kim haklı, kim haksız ona da siz karar verin!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Okumak isterseniz: Arap Baharı sonrası Arap ülkelerinin bugünkü durumu

ÖSO’dan IŞİD’in Kutsal Kenti Dabık’a Operasyon

Türkiye sınırına 10 KM mesafedeki Dabık, Halep vilayetinin Azez ilçesine bağlıdır. Emevilerin 7. halifesi Abdülmelik’in öldüğü ve halen mezarının bulunduğu kasaba(IŞİD tahrip etmişti), çeşitli kaynaklarda büyük savaşın olacağı ve dünyanın sonunun geleceği yer olarak tarif ediliyor. 1516’da Osmanlı ile Memlükler arasında yaşanan Mercidabık (Dabık Çayırı) savaşının yaşandığı yer olan Dabık, 2014 Ekim ayına kadar muhaliflerin elindeydi. Daha sonra yaşanan çatışmalar sonucu kasaba IŞİD’in kontrolüne geçti.

Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerinin ”Fırat Kalkanı Harekatı” çerçevesinde Türkiye sınırına yakın stratejik öneme sahip bu kasabayı ele geçirmek için operasyon başlattığı söyleniyor.

Dabık operasyonu öncesi ve sonrası (operasyon öncesi-operasyon sonrası gidişat)

15 Ekim sabahı ve Dabık operasyonu sonrası
15 Ekim 2016 sabahı ve Dabık operasyonu sonrası

Güncelleme: 16 Ekim 2016 14:00 civarı Dabık ÖSO tarafından IŞİD’den alındı.

Dabık nerede?

dabik-nerede

Dabık’ta son durum(operasyon öncesi):

dabik-haritasi

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kölelerin Kurduğu İlk Ülke: Haiti

Amerika’nın bağımsızlığını kazanan ikinci(birincisi ABD) ama aynı kıtanın en yoksul ülkesidir Haiti.

Geçtiğimiz günlerde binden fazla ölüme yol açan kasırga ve beraberinde kolera salgını tehlikesiyle yüz yüze kalan, bir türlü iyi haberlerle medyada boy gösterememiş sürekli doğal afetler ve siyasi krizlerle anılan bir ülke.

Karayiplerin ikinci büyük adası(birincisi Küba adası) olan Hispaniola adasının üçte birlik bölümünü kapsayan ama nüfusu itibariyle yarısını oluşturan ve bu sıkışık düzen yüzünden ağaç kıtlığı çeken bu ülke bugünlerde olduğu gibi daha önce de yine bir doğal felaketle adını hatırlatmıştı.

2010 yılının ocak ayında yaşanan 7.0 şiddetinde ki deprem sonucu ülkede 200 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu depremden sonra da kolera salgını ile karşı karşıya kalınmıştı.

Ülkede ağaç kıtlığı yaşanıyor çünkü küçük topraklarda ki kalabalık nüfus için çok fazla tarım arazisi gerekiyor ve bu yüzden çok fazla ağaç kesiliyor. Ülke de yaşanan felaketlerin beraberinde bu kadar can götürmesinin sebebi ise yoksulluktur. Küba ve ABD kasırgaya iyi hazırlık yapabilmiş iken Haiti kasırgaya karşı hazırlık bile yapabilecek imkanlara sahip değildi. 2010 depreminde de bu kadar kayıp verilmesinin sebebi ise binaların kalitesizliği idi.

Sık sık salgın hastalıkların baş göstermesi de yine sağlık hizmetlerinin ülkeye yetersizliğinden kaynaklanıyor. Ülke neredeyse tamamen siyahilerden oluşuyor. Bunun sebebi ise zamanında sömürgesi oldukları Fransa’nın bölgeye çalıştırmak için getirttiği kişilerin Afrika’nın Togo ve Benin bölgelerinden olması. Togo ve Benin aynı zamanda Afrika da Vudu dininin yaygın olduğu bölgeler olduğundan bu inanç böylece Amerika’ya da taşınmış olur. Günümüzde misyonerlik yüzünden Vudu inancı azalsa da hala varlığını korumaya çalışıyor.

10,5 milyon nüfuslu Haiti’nin tek ilham verici hikayesi ise gerçekleştirdikleri köle devrimi. 1789 Fransız ihtilali sonrası ülkede ki beyazlar koloninin nasıl yönetileceği konusunda anlaşmazlığa girdiler. 1790 da bir kısım zengin beyazlar aşırı vergileri ödememek için Fransa’dan bağımsızlık istiyordu bunun dışında çok çeşitli istekler de dile getiriliyordu. Zengin ve fakir beyazlar/melezler arasında ki bu gerilim ise siyah köleler tarafından dikkatle takip ediliyordu. O sıralarda Haiti’nin adı Saint-Domingue idi ve siyahi kölelerin oranı öylesine artmıştı ki Fransız koloniciler artık onları kontrol etmekte zorlanıyorlardı. Kölelik çağı boyunca pek çok köle isyanı yaşanmış ancak hiç biri ülkeyi tamamen özgürleştirecek kadar başarılı olamamıştı. Haitililer sık sık tarlalarda zorla ve saatlerce çalıştırılmamak için ormanlara kaçıyordu. 1700’lü yıllarda bu kaçaklar çeteler oluşturup çiftlikleri basar hale geldiler ama hiç büyük bir ordu olamadılar. Ta ki 1790 yılında ki özgürler arası gerilim çıkana kadar.

Köleler zengin beyazların eğer bağımsızlık talepleri gerçekleşirse kendi durumlarının daha da kötüye gideceğini düşünüyorlardı. Çünkü bu patronlar Fransız ihtilalinden sonra ilan edilen insan hakları beyannamesi metninde geçen tüm insanların eşitliği ve özgürlüğü gibi ilkelerin işlerine yaramayacağını biliyorlardı ve bu yüzden bağımsızlık istiyorlardı. Bağımsızlık halinde zaten zor şartlar altında çalışan kölelerin yaşam kalitesinin patronların iktidarın da daha da gerileyeceği kesindi.

Fransız yazar Mirabeau Haiti de ki beyazlar için “yanardağın eteklerinde uyuyorlar” diyerek aralarında ki dalaşma ve aç gözlülükleri yüzünden yaklaşan isyanı göremediklerini belirtiyordu. Haitililer 1791 yılında başlattıkları isyanı, 1804 yılında Haiti’nin kurulduğunu ilan ederek devrimi tamamladılar ve kölelerin ilk başarılı isyanını gerçekleştirdikleri gibi siyahların yönettiği ilk cumhuriyet oldular.

Devrim süreci ise çok karmaşıktır. Başlangıçta isyan, yılların verdiği intikam hırsıyla kölelerin çiftliklerini yakıp sahiplerini öldürmesiyle devam ederken karışıklıktan faydalanan İngiliz ve İspanyol işgali, kölelerin Fransızlarla birlikte savaşmasına yol açar. Fransızlar siyahlara savaşın kazanılması durumunda özgürlük vaat ederler. Daha sonra İngiliz ve İspanyol işgalciler yenilir ve geri çekilir.

Sözler tutulmuştur, artık Haiti Fransa’ya bağlı özerk bir bölge olarak özgür bir diyardır ancak daha sonra iktidara gelen Napolyon özerkliği kaldırıp köleliği tekrar tesis etmek için saldırı düzenler ve başarılı olur.

Kısa süren Napolyon egemenliği sırasında Fransızlar da zor durumdadır. İngiliz ablukası sürmektedir ve Napolyon Amerika da ki sömürgelere önem vermediğinden sürekli Avrupa ile meşgul olduğundan destek kuvvet göndermiyordur. Fransız ordusu ise sarı humma hastalığından kırılmaktadır. 1803 yılında son muharebelerin ardından Fransızlar yenilecektir ve artık kölelerin önünde hiç bir engel kalmamıştır. Şimdi tam bağımsızlığın vaktidir.

Haiti pek çok sömürgeye ilham kaynağı olur ve bir çok yeni isyanın idolü haline gelir. Haiti’de ki hayatta kalmayı başaran beyazlar ise ABD’ye kaçacaklardır.

Günümüzde ABD’nin bir çok eyaletinde İngilizce ve İspanyolca konuşulur iken Louisiana eyaletinde ağırlıklı olarak Fransızca konuşulmasının sebebi bu kaçanlardır.

Günümüzde Haiti siyasi krizler, hastalıklar, yüksek suç oranları, ölü doğumlar, doğal afetler ve yoksullukla boğuşmaktadır. Yani anlayacağınız Haiti, klasik Latin Amerika ülkesi görünümündedir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Obama’ya Küfreden, Uyuşturucu Karşıtı Lider: Duterte

Rodrigo Duterte, Filipinler cumhurbaşkanlığına seçilmeden önce 22 yıl boyunca ülkenin üçüncü büyük kenti Davao’nun belediye başkanlığını yaptı. 30 Haziran 2016 tarihinde göreve başlayan dört çocuklu lider Duterte, ‘öldürülmezse’ 6 yıl boyunca Filipinler’in devlet başkanlığı görevini üstlenecek.

71 yaşındaki Duterte, ağzı bozuk tarzı ve suçla mücadelede sağladığı başarı ile popüler oldu. 22 yıllık belediye başkanlığı boyunca oldukça önemli işlerde bulunan lider, göreve geldiği günden bu yana sürekli ilginç çıkışlarıyla dünya gündeminde konu oluyor. Böylece asıl mesleği avukat olan Duterte ve çalışmaları ile ilgili medyaya yansıyan haberler okuyanların dikkatini çekiyor. ABD Devlet Başkanı Obama’ya çıkışları, BM’den ayrılma tehdidinde bulunması ve daha birçok konu, dikkatlerin Duterte’nin üzerinde olmasını sağlıyor.

Rodrigo Duterte hakkında medyaya yansıyan bazı başlıklar ise şöyle;

Obama’ya “O……çocuğu” dedi.

  • Duterte, kendisini “yargısız infazlarla” suçlayan ABD Başkanı Obama’ya seslenerek, “Saygılı olmalısınız. Ortalığa sorular ve açıklamalar atamazsınız” dedi. Ardından küfreden Duterde, Filipinler’in yerli dillerinden olan Tagalog dilinde, Obama’ya “Putang ina (o… çocuğu)” dedi ve “seni burada lanetlerim” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler’den ayrılma ve yeni BM kurma çağrısı

  • Duterte Çin ve Afrika ülkelerine Birleşmiş Milletler’e alternatif bir örgüt kurulması çağrısında bulunabileceğini söyledi.

Avrupa Parlamentosu’na ‘si…rin gidin’ dedi.

  • Duterte’nin uyuşturucu çete üyelerine karşı silah kullandığını ve insan haklarını ihlal ettiğini belirten Avrupa Parlamentosu’na ‘si…rin gidin’ dedi.

“Üzerime bu kadar yoğun şekilde gelen Avrupa Parlamentosu’na ‘si…rin gidin’ diyorum. Onlar insan hakları konusunda işledikleri kendi günahlarını ve suçlarını örtmek için çabalıyorlar” dedi. Duterte, ‘Ansiklopediler karıştırılsa Avrupa ülkelerinin işlediği kendi insan hakları cinayetleri görülebilir. Örneğin Fransız ve İngilizler Arapları öldürdü”

Komünist gerillara karşı sivilleri silahlandırdı

  • Kendisini sosyalist olarak tanımlayan Duterte, Komünist isyancıları bastırmak için Davao’da sivil milisleri silahlandırdı.

Devlet Başkanı olmadan önce uyuşturucu satıcılarına, ”Sokağa çıkın çünkü sizi öldüreceğim.” dedi.

  • Duterte seçim kampanyasında “İnsan hakları yasalarını unutun. Eğer başkanlık sarayına gidersem belediye başkanı olduğum dönemdeki gibi yapacağım. Uyuşturucu satıcıları, soyguncular ve bir işe yaramayanlar. Sokağa çıkın çünkü sizi öldüreceğim. Sizi Manila koyuna atacağım ve balıklara yem yapacağım” demişti.

manila-koyu

Ülkede milyonlarca koyu katoliğin olmasına rağmen Papa’ya ”O…. çocuğu” dedi.

  • Seçim kampanyası sırasında; “Trafikte kalmıştık. Beş saat sürdü. Neden olduğunu sordum, yolun kapalı olduğunu söylediler. Kimin geldiğini sordum. Papa dediler. Papa’yı arayıp O…. çocuğu, bir daha bizi ziyarete gelme demek istedim” dedi ve daha sonra Papa’dan mektupla özür diledi.

Kendisini Trump’la karşılaştırılmasını istemiyor ve “O bağnaz ben değilim” diyor.

  • Duterte, İslam konusunda daha ılımlı, ancak Müslümanlara karşı yapılan adaletsizliklerin ülkesindeki İslamcı isyancı gruplarla müzakerelerde ele alınmasından yana. Trump gibi İslam düşmanı değil.

Boşandı ama 2 metresi var

  • Kendini bir çapkın olarak tanımlayan ve bununla övünen Duterte “Karımdan ayrılmıştım. İktidarsız değilim. Ne yapmalıydım?” demişti.

ABD ile Filipinler’in yıllardır süregelen askeri ittifaklığını sorguluyor..

  • Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, ABD ile ortak savunma anlaşması için “Gerçekten buna ihtiyacımız var mı?” dedi, ancak anlaşmayı feshetmeyi de düşünmediğini söyledi. Duterte, “Bize paspas muamelesi yapamazsınız. Aksi halde buna pişman  olursunuz.” diyerek ABD yönetiminin kendisine yönelik eleştirilerine karşılık  vermeyi sürdürdü. (stratejikortak.com)Konuşmasında “Söylediklerinize dikkat edin. Aksi halde  Filipinler’i kaybedersiniz.” ifadesini kullanan Duterte, ABD’nin Filipinler‘in  uyuşturucu çeteleri ve kullanıcılarına karşı uyguladığı politikayı eleştirmesi yerine BM’deki büyükelçisi vasıtasıyla soruşturma açmasını tavsiye etti.

”ABD ile ortak isek barış olmaz”

  • “Amerika ile birlikte olduğumuz sürece barış gelmeyecek” diyen Duterte ülkesindeki büyük Katolik toplumunun doğum kontrole karşı olmasına rağmen doğum kontrolü destekleyeceğini açıkladı.

Neredeyse her hafta ABD’ye sert çıkışlarda bulunuyor: ”Hadi beni devirin”

  • ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatına (CIA) yönelik açıklamalarda da  bulunan Duterte, ”Beni CIA vasıtasıyla devirmek mi istiyorsunuz? Cesaretiniz  varsa deneyin. Şerefimi, yaşamımı ve başkanlığımı hiçe saymış biriyim. Başıma ne  gelirse gelsin kaderden başka bir şey değildir. Eğer devrileceksem, bu da  başkanlığımın bir parçasıdır.” şeklinde konuştu.

duterte-kizgin

Mesela açık açık “Ortadoğu, ABD’ye terör ihraç etmiyor; ABD, Ortadoğu’ya terör ithal ediyor.” diyebiliyor.

Barack Obama için ‘cehenneme git’ ifadesini kullanan Duterte, ABD silah satmazsa Rusya ve Çin var diyor.

  • Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, ABD’nin ülkesine silah satmayı reddetme tehdidine karşı bunu umursamadığını çünkü Rusya ve Çin’in kendileri için tedarikçi olma konusunda istekli olduğunu dile getirdi. Öte yandan ABD’nin Filipinler’deki kronik uyuşturucu problemi konusunda kendilerine destek olmaları gereken yerde eleştirdiklerini söyleyen Duterte, “Yardım etmek yerine ilk vuran ABD Dışişleri Bakanlığı’ydı. O yüzden cehenneme gidebilirsin Obama.” ifadelerini kullandı.

Kendisini dolaylı olarak Hitler’e benzetiyor ve yanlış ifade kullandığı zamanlarda özür dileyebiliyor

  • Uyuşturucuyla mücadele için yürüttüğü kampanyayı Yahudi Soykırımı ile kıyaslayan Rodrigo Duterte, “Hitler 3 milyon Yahudiyi katletti. Ülkemde 3 milyon uyuşturucu bağımlısı var. Onları Hitler gibi katletmekten memnuniyet duyarım.” dedi. Daha sonra ülkesindeki uyuşturucuya karşı mücadelesini Hitler’in Yahudi Soykırımı’na benzetmesi nedeniyle Yahudi toplumundan özür diledi.

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği Başkanı oldu.

Ülkesinde faaliyet gösteren onlarca silahlı grupla barış istiyor

  • Duterte, ‘radikal İslami’ örgüt olarak bilinen Ebu Seyyaf dışında ülkedeki Müslüman ve komünist silahlı gruplarla barış görüşmelerine hazır olduğunu duyurmuştu.

Erdoğan’ın en az 3 çocuk çıkışının tersi olarak ”En fazla üç çocuk yapın” diyor.

  • Duterte, çok sayıda çocuk yapmanın aileleri daha da yoksullaştırdığını vurgulayarak, Filipinlilere en fazla üç çocuk yapmaları tavsiyesini tekrarladı.

duterte-cocuk

Ülkedeki müslümanlar için Ramazan Bayramı’nı tatil ilan etti

  • “Ramazan Bayramı kutlamalarında tüm Filipinler halkının, barış ve uyum içinde Müslüman kardeşlerine katılmaya hakkı olmalı.” diyerek geçtiğimiz 6 Temmuz’u “Ramazan Bayramı tatili” ilan etti. Filipinler nüfusunun yaklaşık %8’inin Müslüman olduğu biliniyor.

Yeni yasaklar getireceğinin sinyallerini veriyor

  • Duterte’nin sözcüsü Duterte ile alakalı; karaokeye, gece geç saatlerden içki içilmesine ve çocukların akşam saatlerinde tek başlarına dışarı çıkmasına yasak getirilebileceğini işaret etti.

Devlet Başkanı Duterte, uyuşturucu cenneti olarak bilinen Filipinler’de devrim gibi bir uygulama başlatıyor: Halka açık alan sigara içilmesini yasaklıyor

  • Filipinler sağlık bakanlığı bugün yaptığı açıklamada başkan Rodrigo Duterte’nin halka açık alanlarda sigara gibi tütün ürünlerinin içilmesini bu ay içerisinde yasaklayacağını duyurdu.

İdamı geri getirmek istiyor

  • Filipinler’de 2006’da kaldırılan idam cezasını geri getirmek istiyor. Bu cezayı da uyuşturucu kaçakçıları, silah kaçakçıları ve kurbanlarını öldüren tecavüzcü, soyguncu veya araba hırsızları için istediği belirtiliyor.

Uyuşturucu çetelerine karşı ”vur emri” verdi, 3 bin 800 kişi öldürüldü

  • Uyuşturucuyla mücadele çerçevesinde emniyet güçlerine “vur emri” verilmesi sonucu da 3 bin 800 kişinin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü bildirildi. (stratejikortak.com)Öldürülenler genellikle (ibret-i alem için) ortada bırakıldığı, yanlarına nelerle suçlandıklarını sıralayan birer mesaj bırakıldığı söyleniyor.

resized_ac72f-af6a08205

Ülkesinde amansızca mücadele ettiği uyuşturucu kartelleri başına ödül koydu

  • Suçla mücadeleye öncelik vereceğini söyleyen yeni Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin başına uyuşturucu kartelleri tarafından 260 bin dolar ödül konumuştu ancak daha sonra baronlar bu rakamın 1 milyon dolar olarak yeniledi.

Bunlara ek olarak Rus siyaset uzmanı Prof. Vladimir Kolotov’un Duterte ile ilgili açıklamasından bir kesitle yazıyı bitireyim.

“Filipinler’in nüfusu 100 milyonu geçiyor. Yaklaşık üçte biri de uyuşturucu bağımlısı. Güvenlik sistemi ve devlet kurumlarındaki yolsuzluğun yüksek düzeyde olduğu dikkate alınırsa, devlet başkanı halka uyuşturucu satıcılarını öldürme çağrısı yapmak zorunda kaldı”

“Filipinler Devlet Başkanı kontrol altına alınamıyor ve bağımsız hareket ediyor. Böyle liderler, hükmetmeye ve kendi kurallarını dayatmaya alışık ABD’nin hedefi haline geliyor. Elbette anarşi ve suçun hüküm sürdüğü ülkeleri yönetmek Batı için daha kolay. Kontrollü kaos, ABD’nin sevdiği bir taktik. (stratejikortak.com)Çamurlu suda balık yakalamak daha kolay. ABD’nin Pasifik bölgesindeki üstünlüğünü daha da artırma amacıyla Filipinler’i sallama ve Devlet Başkanı Duterte’yi yıkma çabasında olmasına şaşırmam.”


Tüm haber kaynakları:
http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37288306
https://tr.sputniknews.com/asya/201610111025241662-duterte-abd-askeri-anlasma-tatbikat/
http://haber.sol.org.tr/dunya/obamaya-kufreden-duterte-guneydogu-asya-uluslar-birligi-baskani-oldu-168664
http://www.milliyet.com.tr/duterte-abd-ye-meydan-okudu-hadi-dunya-2323382/
http://www.haberturk.com/dunya/haber/1305707-filipinler-devlet-baskani-duterteden-abdye-elestiri
http://www.karar.com/dunya-haberleri/duterte-yahudilerden-ozur-diledi-263119#
https://tr.sputniknews.com/analiz/201609271025030881-filipinler-duterte-uyusturucu-mafya-darbe/
https://tr.sputniknews.com/asya/201609211024921373-duterte-agzini-bozdu-ap-ye-kufretti/
http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37148070
http://haber.sol.org.tr/dunya/uyusturucu-kartelleri-filipinlerin-yeni-liderinin-basina-1-milyon-dolar-odul-koydu-158909
http://www.mepanews.com/haberler/1043-filipinler-devlet-baskani-abd-ortadogu-ya-teroer-ithal-ediyor.html
http://www.risalehaber.com/idam-cezasini-geri-getirecekler-270873h.htm
http://www.gzt.com/eglence/devlet-baskani-emir-verdi-3800-cete-uyesi-olduruldu-2544920
http://www.trthaber.com/haber/dunya/duterteden-dogum-kontrolune-tesvik-258434.html
http://www.dunyabulteni.net/dunya/380315/libyadan-turk-sirketlerine-don-cagrisi

İlk Günden Bugüne Suriye İç Savaşı’nın Gelişimi

Suriye gündemini yakından takip edip twitter adresinden güncel olarak paylaşan Levent Kemal, Suriye ile alakalı bir interaktif harita hazırladı. Suriye’de hangi örgüt nereyi kontrol ediyor sorusunun cevabını interaktif haritada bizlere gösteren Kemal, ek olarak da Suriye savaşının kısa hikayesini ele almış.

Twitter’da Levent Kemal’i Takip Edebilirsiniz: (@Valkry)

Suriye’ye Doğru..

Bu toplumsal değişimler Mağrib adı ile anılan Müslüman Kuzey Afrika’dan başlayan bir dalga Tunus’tan yayılarak önce Hüsnü Mübarek diktatörlüğündeki Mısır’a, oradan Cezayir, Libya ve Mısır’a yayıldı.

Arap Baharı adı ile anılan, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Tunus’ta Zeynel Abidin Ali iktidarını deviren değişim dalgası kendisini Libya’da iç savaş şeklinde gösterdi. Libya’da yönetimi 42 yıl elinde tutan Muammer Kaddafi rejimi, değişim dalgasının ilk kitlesel çatışmaları ile yıkıldı.
Kaddafi’nin kalesi olarak anılan Trablus’un düştüğü tarihlerde “kıtaların arasındaki dünya, Ortadoğu’nun” en eski kültürlerinden ancak en diri diktatörlüklerinden biri olan Esed rejimi barışçıl gösteriler döneminin sonunda idi.

Suriye’de Çatışmaların Genel Hikayesi

2011 baharı ile Suriye’de Esed rejimine karşı gösteriler başlamıştı. Yaz başına gelindiğinde ise rejim ordusu hürriyet, adalet ve inanç özgürlüğü isteyen göstericilere yaylım ateşi açıyor, evlere, dükkan ve okullara baskınlar düzenlenip eylemlere katıldığı tespit edilenler ya infaz ediliyordu ya da bir daha haber alınmamak üzere ‘gözaltına’ alınıyorlardı.

Temmuz 2011’de rejim ordusunun saldırılarına karşı daha önce barışçıl reform talebi ile alanlara çıkan muhalifler savunma savaşına başladı. Artık Suriye’de rejim ve muhalifler adında iki taraf savaşıyordu.

Silah gücü ve diğer imkanlar ile nicelik ve nitelik bakımından eşit olmayan iki gücün savaşı ile Suriye’nin çeşitli yerlerinde farklı silahlı muhalif gruplar oluşmaya başladı.

Rejim ordusu içinde yer alan ancak göstericilere karşı Esed ve BAAS’ın tutumuna karşı çıkan subaylar bir araya gelerek Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında birleşti. ÖSO kısa sürede popüler bir hale geldi. Geniş kitlelerin ilgisini çeken ve giderek birbirinden bağımsız hücrelerle çoğalan ÖSO’nun dışında Faruk Tugayları, Ahrar’uş Şam, Nusret Cephesi, Ketaib İslam ve birçoğu gibi Suriye kökenli gruplar kuruldu.

Suriye savaşının şiddeti Irak’ta ve çevre coğrafyada süren birçok hareketin de dikkatini çekmiş, bu hareketler için bir mücadele odağı haline gelmişti. Batı medyasının daha sonradan “Yabancı Savaşçılar” adı altında muhaliflere karşı bir söylem amacı ile kullanacağı “muhacirler” bu evrede Suriye’ye girmeye başladı.

Muhalifleri desteklemek amacı ile Çeçenler, Özbekler, Doğu Türkistanlılar, Avrupa ve Amerika kökenliler, Mağrib’ten gelenler ve daha sonra Suriye’de her fırsatta muhaliflere karşı politik ve askeri yaptırım nedeni olacak olan Irak İslam Devleti Suriye’de rol almaya başladı.

Muhaliflerin tarafında bu gelişmeler olurken Esed ve BAAS partisinin tarihsel, politik ve dini müttefikleri de rejimi korumak amacı ile Suriye sahasında görünmeye başladı.

İran’ın desteklediği ve bugüne kadar tespit edilebilen irli ufaklı 23 Şii örgüt, rejim saflarında muhaliflere karşı savaşmak için İran tarafından Suriye’ye taşındı.

Lübnan Hizbullah’ı, Ebu Fadl Abbas Tugayları, Hareket Nucaba, Seyyide Zeynep Tugayları, İmam Ali Birlikleri gibi bilinen Şii teolojisi adına savaşan örgütler İran’ın silah ve maddi desteği ile “Yabancı Savaşçılar” olarak Suriye’de savaşmaya başladı.

suriye-harabe

2013 yılının Şubat ayında, Lübnan sınırındaki Kuseyr kasabasında ÖSO ile rejim arasındaki çatışmalar İran destekli Şii militanların Suriye’deki varlıkları için başlangıç kabul edilse de Lübnan Hizbullah’ının Şam’ın batı kırsalında 2012 Aralık ayında kayda geçen faaliyetleri de saptanmıştı.

2013 yılı askeri olarak muhalifler için bir gerilla, rejim için ise pusuya düşme dönemi halini almış. Savaşın ikinci yılında Esed ve BAAS rejimi hava saldırıları nedeni ile 100 binin üzerinde sivil hayatını kaybetmişti.

Savaşın giderek artan şiddeti Suriye’den komşu ülkelere büyük bir göç dalgasını tetikledi. Göç dalgasını sınırlarında en çok hisseden ülkeler ise Türkiye, Ürdün ve Lübnan oldu. Ülke dışına çıkamayan Suriyelilerin büyük bir kısmı muhalif grupların kontrolündeki alanlarda Türkiye ve Ürdün sınırına yakın bölgelerde kurulan geçici yerleşim alanlarına sığındılar.

Savaşın sıcak çatışma günlüğü ve göç, uluslararası çağrılar ve politik gerilimler sürerken Esed ve BAAS rejimi muhalif alanlardaki sivillere karşı kimyasal silah kullanıyor, çeşitli kimyasal aracıları Suriye’de ölümle özdeşleşen varil bombaları ile sivil halka karşı kullanmaktan çekinmiyordu.

Esed ve BAAS rejiminin ilk kimyasal içerikli saldırısı 2013 yılının Nisan ayında İdlib’in Serakib ilçesine sarin içerikli bombaların atılması olarak kayda geçti. Bundan sonra Hama ve Halep kırsalı ile Şam’ın Doğu Guta bölgelerinde rejimin kimyasal kullandığı tespit edilmişti.

2013 yılının Ağustos ayına gelindiğinde ise Esed ve BAAS rejimi Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki beş mahalleye aynı anda kimyasal aracılar içeren bombalarla saldırmıştı. Bu saldırıların henüz ilk anlarında 635 kişi hayatını kaybetmişti. Yapılan araştırmalar sonunda rejimin Doğu Guta’da da sarin kullandığı anlaşılmıştı.

Kimyasal saldırının yapıldığı tarhi aralığında Şam ve çevresinde muhaliflere karşı üstün bir konuma gelmenin eşiğindeki rejim, saldırılarını durdurmadı. Kuneytra, Kalamun ve Şam merkezde devrimin başında bir anda kaybettiği bölgeleri geri alma yolunda ilerleyen rejim ülkenin kuzeyinde karşısında çok daha farklı bir manzara ile karşı karşıya idi.

Suriye’de çatışmaların başlamasının ardından muhalifler ile beraber hareket eden Irak İslam Devleti adındaki grup ile muhalif gruplardan Nusret Cephesi arasında 2013 yılı Nisan ayında ciddi bir çatışma potansiyeli ortaya çıkmıştı. Irak İslam Devleti lideri Bağdadi, Nusret Cephesi ile kendi örgütünün birleşitğini ilan etmiş ve yeni adı Irak Şam İslam Devleti olan örgüte bağlılık istemişti. Nusret cephesi lideri Muhammed Colani tarafından reddedilen bu istek, iki grup arasında çatışmalara neden olmuştu. Görünürde ikisi de El Kaide’ye bağlı olan örgütler arasındaki çatışmalı döneme El Kaide lideri Zevahiri el koymuş ve sonunda iki örgütün ayrı iki örgüt olarak mücadele edeceklerine karar vermişti.

Ancak yeni adı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olan örgüt El Kaide liderinin arabulucuğunu tanımadı. Nusret Cephesi ise El Kaide’ye olan bağlılığını ilan etti. Ancak bu dönemde IŞİD ile yaşanan çatışmalar nedeni ile Nusret Cephesi Kuseyr dışındaki tüm cephelerde sadece nöbet faaliyeti yürüttü. IŞİD, Halep’in doğusu, Rakka ve Deyr Zor bölgelerinde Nusret Cephesi ve Ahrar’uş Şam İslami Hareketi üyelerini vahşi yöntemlerle katletti. Rakka ve çevresi muhalifler tarafından boşaltıldı. IŞİD Türkiye sınır hattında Tel Abyad üzerinden ilerleyerek Cerablus’a ulaştı.

IŞİD ile muhalifler arasında yaşanan çatışmalar uzun süre devam etti. Çatışma sürecinde Esed ve BAAS rejimi ile terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’ye bağlı silahlı birlik YPG Batı tarafından IŞİD’e karşı mücadele ortağı olarak gündeme gelmeye başladı.

2013 yılında IŞİD’in saldırıları ile zayıflayan muhalifler 2014 yılına gelindiğinde ülkenin kuzeyinde Lazkiye kuzey kırsalında, İdlib’in kuzeyinden Halep’in içine kadar daha görünür bir alanda faaliyet yürütmeye başlamışlardı.

Kuzeyde görece iyi bir duruma gelen muhalifler ülkenin orta kesimindeki Humus vilayet merkezinde iki sene boyunca Esed ve BAAS rejimi ile Şii militanların kuşatmasına karşı savaşıyordu. 2014 yılı baharına gelindiğinde Humus yerle bir olmuş, kuşatma alanlarındaki açlık ve hastalık baş edilemeyecek bir seviyeye gelmişti. Çatışmalar düşük yoğunluklu devam ederken BM aracılığı ile yapılan görüşmeler sonunda muhalifler Humus kent merkezini Mayıs ayında boşalttı.

Devrimin hemen başında rejimin kontrol alanlarını tuttuğu Hama kentinin güneyi de Humus gibi rejim kuşatmasında mücadele veriyordu. Bölgedeki çatışmaların odağı Rastan ve çevresi oluyor, muhalifler uzun menzilli atışlarla Hama askeri alanlarını bombalıyordu. Hama kent merkezine doğru 2014 Temmuz’unda muhaliflerin taarruzu başarısız olsa da ülkenin kuzeyi ve güneyinde rejimi zor günler bekliyordu.

Aynı tarihlerde, 2014 yazı sonunda, IŞİD Halep’in kuzeyindeki birçok kasabadan çekiliyordu. Azez, Minnag Havaalanı, Tel Rıfat çevresinden çekilen örgüt Suriye’nin kuzeyinden doğuya ve Humus çölünden geçerek Humus ve Şam’ın doğu kanatlarını hedef almaya başladı.

Eylül 2014’e gelindiğinde IŞİD Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırında bulunan PKK’nın Suriye uzantısı PYD kontrolündeki Ayn El Arab’ı kuşattı.

IŞİD’in Ayn El Arab’ı kuşatması, 2013 yılında başlayan PKK / PYD örgütünün IŞİD’e karşı müttefik olarak benimsenmesi için araç haline getirildi.

ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyon PKK’nın Suriye kolu PYD’ye bu vaka üzerinden aktif silah ve eğitim desteği sunmaya başladı ve PKK’nın uzantısını müttefik olarak tanımladı.

Ayn El Arab’taki kuşatma 2015 Ocak ayı sonunda bitti. İlçe çevresinde çatışmalar sürdü. Batı dünyasının sivil katliamı ile süslediği psikolojik savaşa rağmen Ayn El Arab’taki 200 bin kişi Türkiye’ye sığındı ve 43 sivil hayatını kaybetti.

Bu gelişmenin ardından Suriye’nin kuzey bölgesinde ABD ve IŞİD karşıtı koalisyonun hava saldırıları, silah, mühimmat, eğitim ve birebir özel kuvvetler ile destek verdiği PKK / PYD terör örgütü alan kazanmaya başladı.

Haseke merkezli şekilde ilerleyen PKK / PYD örgütü Arap ve Türkmen çoğunluğun bulunduğu bölgeleri IŞİD’ten aldıkça bölgede tehcir planını devreye soktu. Ayn İsa, Tel Abyad, Türkmen Bareh bölgelerindeki Arap ve Türkmenleri ABD’ye bombalatmakla tehdit eden örgütün zorunlu göç uygulaması uluslarası kuruluşlar tarafından da raporlandı.

PKK’nın IŞİD üzerinden ABD yardımı ile genişlemesi sürerken muhalif gruplar ülkenin kuzeyinde rejime karşı savaş stratejilerini değiştirecek bir gelişmeyi planlıyordu. 2015 yılının başında Esed ve BAAS rejiminin İdlib kırsalındaki iki önemli üssü Vadi Deyf ve Hamidiye’yi ele geçiren muhalifler bu sonuca giden yolu ve daha önceki benzer sonuçların nasıl elde edildiği konusunda bir muhasebe yapmışlardı.

Operasyon odaları şeklinde bir bölgede savunma ya da taarruz yapmanın dağınık emir komuta, dağınık moral merkez nedeniyle daha düzenli ve ateş gücü ile insan gücünü toplam bir askeri güce çevirmek için sürdürülen görüşmeler sonunda İdlib vilayetinin tümünü fethetmek hedefi ile Fetih Ordusu ilan edildi.

Ahrar’uş Şam, Nusret Cephesi, Ceyş’ül Sünne, Liva El Hak, Ecnad’uş Şam, Feylak’uş Şam ekseninde kurulan Fetih Ordusu 2015 yılının Mart ayında ilan edildi. İlanın iki gün sonrasında başlayan İdlib Operasyonu sadece 3 gün sürdü ve İdlib kent merkezi tamamen muhaliflerin eline geçti.

İdlib zaferinden yaklaşık bir ay sonra 23 Nisan 2015’teki Cisr Eş Şuğur savaşında Esed ve BAAS rejimi güçleri 2 gün içinde yenildi. Cisr Eş Şuğur merkezi tamamen muhaliflerin eline geçerken kentin güneyindeki Vatan hastanesinde ise muhabere iki gün daha sürdü.

Fetih Ordusu İdlib ve Cisr Eş Şuğur’un ardından Mayıs ve Haziran içinde Mestume ve Gab OVası operasyonlarında rejimi ağır yenilgilere uğrattı. Gab Ovası’na girilmesi ile Hama’ya göz kırpan Fetih Ordusu, İdlib’in doğusunda uzun süredir rejim kontrolünde olan Ebu Duhur hava üssünü de 2015 Eylül ayında ele geçirdi.

2015 yılının Eylül ayında Esed ve BAAS rejiminin geçmişten bu yana politik ve askeri müttefiki konumunda olan Rusya, 2014 yılından o zamana beklenen şekilde rejime destek vermek için Suriye’de hava operasyonlarına başladı.

suriye-savasindan-goruntuler

Lazkiye vilayetinin merkezi Lazkiye kentindeki Humeymim askeri üssüne konuşlandırdığı savaş uçakları ile IŞİD’e karşı mücadele adı altında Esed ve BAAS rejimine destek vermek için muhalifleri ve muhalif bölgelerdeki sivil alanlara hava saldırıları düzenlemeye başladı. Rusya, ilk hava saldırısını Hama ve Humus bölgelerindeki muhalif alanlara 1 Ekim 2015 tarihinde yaptı.

Ocak 2016 tarihine gelindiğinde Rusya, Suriye’de muhaliflere karşı 12 bin hava saldırısı gerçekleştirmişti. Suriye’de savaşın başından bu yana en şiddetli bombardımanları yapan Rusya hava saldırılarında, uluslararası yasalarla kullanımı yasak olan misket bombaları ve fosfor bombaları kullandı. Akdeniz’deki savaş gemilerinden balistik füzeler ile sivil yerleşim alanlarını da hedef alan Rusya Esed ve BAAS rejiminin yanında Halep’in kuzeyindeki Azez bölgesinde PKK’nın Suriye uzantısı PYD terör örgütüne de destek verdi.
Rusya’nın Suriye’deki operasyonlarının ilk evresinde rejim sadece Palmira’da ve Lazkiye’nin Türkmen Dağı bölgesinde ilerleme sağlayabildi. Sonraki altı ay içinde Halep ve çevresine odaklanan Rus hava saldırıları, karada Şii militanlar ile koordineli şekilde Halep – Antep yolunun kapanmasına neden oldu.

Şubat 2016’da Halep’ten Azez’e uzanarak Antep’e ilerleyen yolun kapanmasının ardından Rus bombardımanı Halep kuzey kırsalındaki Anadan, Hireytan ve Hayyan bölgeleri ile Halep’teki muhalifleri dış dünyaya bağlayan Kastillo yoluna yoğunlaştı.

Rus bombardımanın yanı sıra Kastillo yoluna Halep’in Şeyh Maksud bölgesini kontrol eden PKK/PYD ile eş zamanlı saldıran rejim güçleri ile muhalifler arasındaki çatışmalar geçen Temmuz ayına kadar karşılıklı şekilde sürdü.

Rusya’nın Suriye’de operasyonlara başlamasının ardından ilk odak noktalarından biri olan Lazkiye ilinin kuzey kırsalındaki Türkmen Dağı ve Kürd Dağı bölgeleri Kasım 2015’te şiddetli çatışma ve bombardımanlara sahne olmuştu. 2015 Kasım’ında Türkmen Dağı bölgesine güney yönünden Rus hava desteği ile büyük bir saldırı başlatan rejim ve Irak kökenli Şii militanlar Gımam köyünü ele geçirerek kuzeye doğru ilerlemeye başladı.

Gımam köyünde bir hafatadan fazla süren çatışmalar sırasında Rus savaş uçakları muhalif mevzilere iki yüze yakın hava saldırısı gerçekleştirdi. Gımam’dan çekilmek zorunda kalan muhalifler daha sonraki süreçte hızla geriledi. Türkmen Dağı bölgesinde Kasım ayının sonunda Esed ve BAAS güçleri ile Şii militanlar Keseb’in güneyindeki Acısu kavşağını ele geçirip Türkiye sınır hattından Kelez köyü sırtına ve güneyde de Kastal Malaf’tan Kızıldağ eteklerine kadar ilerlediler.

Kızıldağ bölgesinde beş gün süren karşılıklı çatışmalar ve git gellerin ardından rejim güçleri bölgeyi ele geçirdi. Bölgenin muhalifler adına güvenli bölgelerine en yakın ve en yüksek konumuna sahip olan Kızıldağ’ın rejimin eline geçmesi ile Türkmen Dağı askeri olarak tam olarak savunma savaşı konumuna geçti.

Kasım ayı sonunda Burç Zahiye, ve Ateyra hattında süren çatışmalar sırasında Fetih Ordusu bileşenlerinden Ecnad’uş Şam Rusya ve rejimin şiddetli saldırısına karşı Türkmen Dağı’na destek yollayacağını açıkladı. Ecnad’uş Şam’ın ardından Nusret Cephesi, Ahrar’uş Şam, Feylak’uş Şam ve muhacir gruplar Türkmen Dağı’na destek yollayacaklarını açıkladı. Fetih Ordusu ve diğer grupların destekleri sonrasında yoğunluğunu yitiren rejim saldırılarına karşılık verildi. Saraf, Beyt Lokman ve Kulçuk kavşağı geri alındı. Ancak Rusya’nın hava saldırıları bölgede tüm şiddeti ile devam etti.

Rusya’nın Lazkiye ilinde rejim ve Şii militanlarla koordine içindeki saldırıları Türkmen Dağı’nın yanı sıra Kürd Dağı bölgesinde de yoğunlaşmıştı. Kürd Dağı’ndaki çatışmalar Ekim 2015’te başlamıştı. Rusya’nın operasyonlara başlamasının hemen ardından Kürd Dağı bölgesindeki Salma ve çevresini bombalaması ve Tartiya yolundaki muhalif alanları hedef alması ile Kürd Dağı’nın doğu yakası hareketlenmişti.

13 Ekim 2015 tarihinde uluslararası gözlem kuruluşları ve Suriyeli kaynaklar İran’ın Lazkiye’deki Humeymim üssüne bin Şii militan indirdiğini ve Kürd Dağında büyük bir operasyona başlanacağını ifade ediyordu. Hemen ardından Rusya Humeymim üssünden yapılan sivil uçuşları 90 günlüğüne kapattığını açıkladı.

2015’in Ekim ayından 2016 Ocak ayına kadar süren aralıkta Rusya Kürd Dağı’nda Salma ve çevresine üç binden fazla hava saldırısı gerçekleştirdi. Rusya’nın havadan bombardımanı ile yıpratılan muhalif mevziler 2016 Ocak’ında Esed ve BAAS rejimi güçleri ve Şii militanların kara operasyonu ile karşı karşıya kaldı.

Salma’nın rejimin eline geçmesinden sonra muhalifler kuzeydeki Kabbani’ye kadar aşamalı şekilde geri çekildi. Savaş Lazkiye’den Halep’e taşınıyordu ve Lazkiye’de düşen tansiyon Halep’te yükseldi.

Aralık 2015’te Halep’in kuzeyindeki Azez ve çevresi PKK/PYD’nin ilerleyebilmesi için Rusya tarafından bombalanırken, Halep kent merkezine daha yakın olan Başköy, Duvayr Zeytun ve ve Cibin hattı da bombardımana maruz kalıyordu. Rus bombardımanı eşliğinde batıdan Nubl Zehra, doğudan Başköy hattındaki Şii militanların saldırıları sürüyordu.

Azez bölgesinde Rus hava desteği ile PKK/PYD ilerlerken daha güneydeki Başköy ile Nubl arasındaki muhalif alanlar sivilsizleştiriliyor, bir ileri hamle için yıpratılıyordu.

Aynı süreçte Rusya’nın bombardımanı ile beraber Esed ve BAAS güçlerine eşlik eden İranlı militanlar Halep’in güneyinden batı yönünde Dera – Şam – Halep otoyolunu ele geçirip İdlib’e geçmek amacı ile saldırılar gerçekleştiriyordu.

suriye-ilginc

Halep ve çevresinde toplam altı cephede havadan ve karadan muhaliflere karşı yürütülen saldırılar ilk sonucunu Halep’in kuzeyindeki hattın rejim ve Şii militanların eline geçmesi ile aldı. Nubl – Zahra ilçelerindeki Şii militanlar ile Başköy hattındaki militanların Rus hava desteği ile eş zamanlı saldırısı sonunda Halep ile Azez arasındaki bağlantı kopmuş oldu.

Halep’in güneyinde Zirbe, Barneh, Han Tuman ve Ziytan bölgelerinde Fetih Ordusu ile rejim destekçisi Şii militanlar arasında çatışmalar sürerken Esed ve BAAS rejiminin İran desteği ile Halep’te büyük bir operasyona başlayacağı açıklandı. Açıklamanın ardından Şubat ayının ilk gününde Halep’in kuzeyindeki Başköy – Duveyr Zeytun hattında saldırıya geçen rejim ve Şii militanlar, Nubl ve Zahra hattı ile 3 gün içinde birleşti. Böylece Rusya’nın hava desteği ile PKK/PYD saldırısı altındaki Azez ve Halep arasındaki bağlantı tamamen kopmuş oldu.

Halep ile bağlantısının koptuğu sıralarda Azez bölgesinde Azez kent merkezi ile Tel Rıfat arası Rusya tarafından şiddetli şekilde bombalanıyordu. Eş zamanlı olarak Suran ve Ahtarin’de konuşlu IŞİD militanları Azez’in doğusundan saldırılar gerçekleştiriyordu. Halep yolunun kapanmasından bir süre sonra Şubat ayı içinde PKK/PYD militanları Minnag havaalanını ele geçirdi.

Rus bombardımanı eşliğinde ilerleyen PKK/PYD militanları Minnag, Maarnaz, Ayn Dagne, Tel Rıfat ve Şeyh İsa’ya kadar ilerledi. Azez kent merkezinin batı girişine 1 km kadar yaklaşan PKK/PYD’ye Türkiye topçu atışları ile müdahale etti.

Halep kuzeyinde Rusya destekli PKK/PYD saldırıları sürerken IŞİD Mare kasabası ve kuzeyindeki Sındif, Kafr Kalbin ve Kafr Cibrin’e saldırdı. Üç köyü ele geçiren IŞİD böylece Mare ve Azez bağlantısını koparıp Mare’yi üç yönden kuşattı.

Kuzeyde bu gelişmeler olurken Halep merkezde muhalifler ile PKK/PYD’nin kontrolündeki Şeyh Maksud çevresinde, özellikle batısındaki Eşrefiye ve Gençlik Merkezi mahallerinde şiddetli çatışmalar yaşanıyordu.

Rusya’nın Halep merkezi ve çevresine süren hava saldırıları devam ederken Mellah bölgesinde harekete geçen rejim ve rejim yanlısı Filistinli Küdus Tugayları Kastillo yoluna ilerlemeye başlamıştı.

Mellah operasyonu için hazırlık evresinde ise Afrin’in güneyindeki Şeyh Akil ve Kaptan Cebel bölgesinde PKK/PYD ve İran destekli Şii militanlarla muhalifler arasında şiddetli çatışmalar yaşanmış, muhalifler Şii militanlara büyük kayıplar verdirerek saldırıları püskürtmüştü. Çatışmaların yaşandığı bölgedeki Şeyh Akil, Kaptan Cebel, Daret izze, Kafr Bissin, Kafr Tin ve Şeyh Süleyman köyleri şiddetli şekilde bombalanmıştı.

Mellah’ta Kastillo yolu hedefli şiddetli çatışmalar 2016 yazının başında başladı. Öncesinde Nisan ayındaki çatışmalar sırasında ağır kayıplar veren rejim ve Şii militanlar Rus hava desteği ile başlattıkları çatışmaların ilk günlerinde yaklaşık 200 kayıp verdi.

Temmuz ayına doğru şiddetlenen ve Halep Fetih Operasyon Odası’ndan sadece üç grubun karşılık verdiği çatışmalarda rejim ve müttefikleri Arab Sallum çevresine kadar ilerledi.

Ekim 2016 Suriye Haritası
Ekim 2016 Suriye Haritası

Halep’in güneyinde rejime karşı şiddetli çatışmalar yaşayan Fetih Ordusu’nun kuzey bölgesine yardım edememesi ve Nusret Cephesi’nin yardımına rağmen Ahrar’uş Şam’ın Mellah bölgesine yardıma gitmemesi gibi sorunların da yaşandığı bölge Kastillo için büyük bir tehdit olmaya başladı.

Arab Sallum bölgesinden Zahra Çiftlikleri’ne inen rejim güçleri ve müttefikleri 8 Temmuz akşamı Halep’in tek ikmal yolu olan Kastillo yolunu ateş hakimiyeti altına alarak kapattı. Halep kuşatma altına girdi.

Kuşatmadan bir süre sonra Fetih Ordusu, kentin güneyinde seyrekleşen operasyonların ardından Halep’te kuşatmanın kaldırılması için bir operasyon başlatacağını ilan etti. Kentin güney kesiminde Han Tuman üzerinden başlayan operasyon kuzey ve doğu yönünde seyretti.

Temmuz ayının sonunda başlayan operasyonda Fetih Ordusu art arda Halep’in güneyindeki Hikmet Okulu, Mahrukat Tepesi, 1070 Konutları, Ramuse’nin güney kısımları, Haviz, Cemiye, Amiriye, Topçu Okulu, Otogar çevresi ele geçirilerek Halep kuşatmasını kırdı.

Ramuse ve Topçu Okulu çevresinde yaklaşık bir ay kadar süren düşük yoğunluklu çatışmalara rağmen şiddetli Rus hava bombardımanı nedeni ile Ağustos ayının sonlarında kuşatmanın kırılması için alınan yerleri rejim tekrar ele geçirmeye başladı.

24 Ağustos’ta Türkiye’nin silahlı kuvvetlerinin desteği ile Halep kuzeyinde başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı’nın Halep bölgesinden muhalif çektiği ve kayıpların bu nedenle olduğu yönünde bazı iddialar ortaya atılmış olsa da Fetih Ordusu bileşenlerinden bu yönde herhangi bir açıklama yapılmadı.

Kayıpların ve şiddetli Rus bombardımanın sürmesi nedeniyle bazı noktalardan çekilmelerin ardından Halep Eylül ayı başında tekrar rejim kuşatmasına girdi.

Kayıpların ve şiddetli Rus bombardımanın sürmesi nedeniyle bazı noktalardan çekilmelerin ardından Halep Eylül ayı başında tekrar rejim kuşatmasına girdi.

RUSYA’NIN 1 YILLIK SALDIRILARININ BİLANÇOSU

Bir sene içinde Suriye genelinde düzenlenen Rus hava saldırılarında yaşamını yitiren insanların toplam sayısı 9 bin 364 olarak belirlendi.

Rusya’nın saldırılarında hayatını kaybedenlerin 906’sı çocuk, 561 kadın toplamda 3 bin 804 sivil, 2814’ü ise muhalif savaşçılar olarak açıklandı. Yaralıların sayısı ise 20 bin civarında.

Rusya saldırıları sırasında 59 sağlık merkezini bombaladı. Sağlık merkezlerine yönelik bombardımanlarda ölen 86 sivilin 26’sı sağlık görevlisiydi.

Bir yıl içindeki saldırılar sırasında yaklaşık 200 okul ve 30 fırının kullanılamaz hale geldiği tahmin ediliyor.

Bazı kaynaklar Rusya’nın, Suriye’de operasyonlara başladığı günden itibaren 20 bine yakın hava akını yaptığını ifade ediyor.

Rusya’nın Suriye’de gerçekleştirdiği hava saldırılarının yıllık bazda % 92’si Suriyeli muhaliflere, % 8’i ise IŞİD’e karşı.

Kaynak ve interaktif harita için tıklayın