21 Azer Harekatı: ”Azerbaycan için En Önemli Olay”

0

Azerbaycan için İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda en önemli olay: “21 Azer Harekatı”

Bu harekat 1945’de İkinci Dünya savaşı bittikten sonra Güney Azerbaycan’da büyük Ulusal Demokratik Harekat’tır. Bu harekatın asıl maksadı, elverişli koşullar oluştuğu zaman Kuzey Azerbaycanla Güney Azerbaycanı birleştirmekti. 1939’da Sovyetler Birliği Ukrayna ve Belorusya’yı birleştirdi. Polonyanın doğusunu işgal ederek Doğu Belorusya ve Ukrayna ile batı arazileri birleştirdi. İkinci Dünya savaşı döneminde Ağustos 1941’de Sovyet Rusyası ve İngiltere İrana saldılar. Bu evrede Sovyet Rusya bir yandan da Güney Azerbaycan eyaletlerini tuttu. 1942’de İran Amerikan ordusunun da kendi ülkesine getirilmesine nail oldu. Bunda maksat ise ihtiyaç olduğu zaman İngiltere ve Rusyaya karşı Amerikayı kullanmaktı. Ocak 1942’de Tahran’da 3 taraflı (Rusya, İngiltere, İran) sözleşme imzalandı. Bu sözleşmeye göre İkinci Dünya savaşının bitmesinden 6 ay sonra hem Rusya, hem de İngiltere kendi ordularını İran’dan çıkartmalıydılar. Resmi olarak İkinci Dünya savaşı Eylül 1945’de, Japonyanın teslim olması ile bitmişti. Mart 1946’ya kadar yabancı ordular İranı terketmeliydiler, ama Rusya kendi ordusunu İran’dan çıkartmıyordu. Ekim 1945’de Azerbaycan Demokrat Partisi (Azerbaycan Demokrat Fırkası) oluşturuldu ve onun da başkanı Mir Cafer Pişeveri oldu. Kasım 1945’de Halk Meclisi için seçimler yapıldı ve Hacı Mirze Şebüsteri Halk Meclisinin başkanı seçildi.

21 azer harekati

Aralık 1945’de, Seyit Cafer Pişeveri öderliğinde Azerbaycan Milli Hükümeti oluşturuldu ve Azerbaycan’ın muhtariyeti ilan edildi. Bu hükümetin oluşturulmasında birinci maksat, muhtariyete nail olmak ve daha sonra fırsat ele geçtiğinde muhtariyeti bağımsızlığa çevirmekti.

İran bu dönemde Güney Azerbaycan’a müdahale edemiyordu. Milli Hükümet fedai grupları oluşturuyor ve bu fedai gruplarına Rusya tarafından silahlar sağlanıyordu. Milli Hükümet Ocak 1946’da Güney Azerbaycan’da Azerbaycan dilini Devlet Dili ilan etti. Şubat 1946’da tarım kanunu kabul edildi, yani topraklar hiçbir beklenti olmadan köylülere dağıtıldı. Ocak 1946’da İran BMT’ye müracaat etti. BMT kararı Rusya ve İran’ın bu sorunu kendi aralarında barışçıl yolla halletmesi yönündeydi. Daha sonra Pişeveri BMT’ye itiraz mektubu gönderdi ve o mektupta; ”Güney Azerbaycanın Muhtariyeti Ağustos 1941’de kabul edilmiş ve ‘Atlantika’ Partisine uygun bir şekilde hayata geçiriliyor.” demiştir.

*Atlantika Partisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında oluşturulmuş ve oraya Amerika, İngiltere ve sonralar Rusya da katılmıştır.

O dönemde İran’ın kuzeyinde 33 milyon varil petrol vardı ve İran stratejik önemi bulunan pamuk yetiştiriliyordu.  Şubat 1946’da İran’da yeni başbakan Ahmet Kavan iktidara geldi. Yönetime geldikten hemen sonra Moskova’ya gidip Stalin ile görüşme yaptı. Bu dönemde, Sovyetler Birliği İran’da askerlerini çıkartmamıştı ancak Mart 1946’da Sovyetler ”İran’ın bir kaç şehrinden askeri kuvvetler çıkartılacak, ama bazı askeri kuvvetler orada kalacak.” emrini orduya vermişti.

Bu zaman İran hükümeti Amerikanın cumhurbaşkanı Truman’dan yardım istedi. 1945-1949 yılları Nükleer Diplomasi devriydi. Bu nükleer silahı ile Japonya’ya güçlü darbeler vurulmuştu. Almanya dünyanın nükleer silahına sahipti.
Mart 1946’da Truman Staline mektup gönderdi:

”3 gün içerisinde kendi ordusunu Güney Azerbaycandan geri çekin”

24 Mart 1946’da İran BMT’nin bir sonra ki toplantısında Sovyet Rusyayı yeniden BMT’ye şikayet edecekleri konusunda uyardı. Sovyet Rusyası 24 Mart’tan önce kendi ordusunu İran’dan geri çekeceği hakkında bildiri yaptı.

Seyit Cafer Pişeveri eğer Rus ordusu giderse İran ordusu saldırıp bütün muhtariyeti iptal edeceğini biliyordu. 1946’da Rus ordusu  İran’dan geri çekilmeye başladı. 4 Nisan 1946’da Rusya-İran sözleşmesi yapıldı ve bu sözleşmeye göre Rusya ve İran müşterek petrol toplumu kurmalı ve bölgede birlikte petrol çıkaracaktı.

Haziran 1946’da İran, Güney Azerbaycan hükümetinin dikkatini dağıtmak için, 13 maddelik bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşmeye göre, Güney Azerbaycanın bir takım bağımsızlıkları elinden alındı, Azerbaycanın muhtariyeti bir hayli kısıtlandı. İran’ın kendisinin güçlü askeri kuvvetleri yoktu, bunun için de Amerika İran’a 40 uçak, 55 tank ve çoklu silahlar verdi.

Kasım 1946’da İran radyosu seçimlerin kontrolü için ülkenin her yerine jandarma kuvvetleri gönderileceğini bildirdi ama Güney Azerbaycan buna itiraz etti. 4 Aralık 1946’da İran ordu kuvvetlerini seçimleri kontrol etmek bahanesi ile Güney Azerbaycana giriş yaptı.

Pişeveri Rusyadan yardım istedi, ama Rusya yardım etmeyi reddetti. Daha sonra Pişeveri Sovyet Azerbaycanına göç etti. 14 Aralık’ta İran ordusu Tebriz’de kontrolü sağladı, 20 Aralık’ta ise İran kuvvetleri tüm Güney Azerbaycan’ın işgalini tamamladı ve 21 Azer Harekatı kan içinde boğuldu.

21 azer harekatı arma ve bayrak

Peki neden bu harekata 21 Azer adı verildi? 

İran takvimi ile bu harekat 21 Azer ayında, 12 Aralık’ta gerçekleşmiştir. 12 Aralık tarihinin Azerbaycan halkı için tarihi ve ideoloji önemi büyüktür. Bu dönemde Azerbaycan’ın başkenti Bakü değil, Tebriz’di.

Afsana Aghazada

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Gün Yüzü Görememiş Ülke: Cezayir

Cezayirliler Osmanlı dönemini pek iyi hatırlamıyorlar. Askeri harcamaların oluşturduğu yüksek vergiler, savaşlarda yaşanan kayıplar ve ülkenin bir ucunda olmanın verdiği idari sorunlar huzursuzluk yaratıyordu. Zaten bu sorunlar Fransızların ülkeye geldiklerinde “Sizi Türklerden kurtarıyoruz” propagandasını yapmalarına vesile oldu. Bu yüzden ilk başlarda Fransızları sevgiyle karşıladılar. Bu yüzden Fransa kolaylıkla Cezayir’i ele geçirebilmişti. Yavaş yavaş Fransızların ülkeye egemen olmasıyla Cezayirliler pişman olmaya başladılar. Çünkü durum eskisinden daha kötü bir hal almıştı. Bu sefer Fransa için Osmanlıya yaptıklarını yapıyorlardı. Savaşlara asker gönderiyor, yüksek vergi ödüyor ve bakımsızlık çekiyorlardı. Örneğin 2 Dünya Savaşı’nda da Cezayirliler Fransa için Almanlarla savaştırılmıştı. “Birinci Dünya Savaşında Araplar” adlı yazımda Cezayirlilerin 1. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşların da rol aldıklarından bahsetmiştim. Ancak Fransa 2. Dünya Savaşından sonra çok yıpranmıştı ve savaş biter bitmez Çinhindi sömürgesinde ki isyanlarla baş edemiyordu. Bölgenin çok uzak olması zaten Fransa’nın bölgeyi uzun süre elinde tutamayacağını gösteriyordu. Bölgenin Fransa’nın elinden çıkıp 4 ülkeye ayrılması Cezayirlilere de ilham kaynağı oldu. Onlarda tıpkı Uzak doğulular gibi bağımsız olabileceklerine inanmaya başladılar. 1954 yılında başlayan kurtuluş savaşı 1962 yılına kadar 7,5 yıl sürdü. Tabi bunun öncesinde de çatışmalar olmuştu ama şimdi çatışmalar savaşa dönüşüyordu.

Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) Cezayir’i özgürleştirmeye çalışıyordu ama onlarda sütten çıkmış ak kaşık değillerdi. Onlarda Fransız sivilleri katlediyorlardı. FLN, hem kolonyal Fransızları yani Cezayir’e getirilmiş Fransız çiftçileri baskınlar yaparak öldürürken; aynı zamanda Fransızlarla işbirliği yaptığı düşünülen Cezayirlileri yani Harkileri de öldürüyordu. Savaş iyice Fransa’ya yük olmaya başlamıştı. 170 bini Cezayirli gönüllü Müslüman olmak üzre, 400 bin kişilik Fransız ordusu 1956 yılına kadar gönderilmişti bile. Savaşta 250 bin Cezayirli Müslüman öldüğü gibi kolonyal Fransızlar ve askerlerle birlikte toplam ölü sayısı 300 bini geçmiş, 2 milyon köylü de yerinden olmuştu. 8-9 milyonluk bir nüfusun 2 milyonunun yerinden olduğunu düşününce ülkede ki gıda krizini bide siz düşünün!

cezayir-ic-savasi

Peki Cezayir bağımsız oldu olmasına ama huzur geldi mi?

Maalesef hayır.

Bağımsızlık ve sonrasında pek çok Fransız gibi Harkiler de Cezayir’den Fransa’ya kaçmıştı. Günümüzde Fransa da bulunan Cezayir asıllıların çoğu Harkilerin torunlarıdır. Ancak Harkilerin hepsi Fransa’ya gidemedi. FLN bağımsızlık sonrasında da Harkilere yönelik infazlarını sürdürdü.

Savaş sırasında FLN Cezayirlilere de çok zulüm ediyordu. Çünkü Cezayirliler savaşın oluşturduğu yeni düzene ayak uyduramıyordu ve savaşın bir an önce bitmesini arzuluyorlardı. FLN sanılanın aksine halktan pek destek görmüyordu.

250 bin Cezayirli Müslüman ölümünün ne kadarının FLN’nin kendisine destek vermeyenlere yönelik katliamı olduğunu bilemiyoruz ama önemli bir kısmı olduğu kesin. FLN’yi zafere taşıyan Cezayir halkı değil Fransa da ki savaş karşıtları olmuştu. Fransa da kitlesel eylemler öylesine artmıştı ki; ülke hem dünyadan, hemde kendi insanları tarafından baskı altındaydı. Artık Cezayir’den çekilmek mecburi hale gelmişti. Halbuki Fransa Cezayir’de kontrolü sağlamaya ve savaşı kazanmaya başlamıştı. Bu Fransız eylemciler tıpkı daha sonra ABD’de ortaya çıkacak olan Vietnam savaşı karşıtları gibi sadece savaş karşıtıydı, ortak bir ideolojik tavırları yoktu ve aynen ABD’nin Vietnam’dan çekilmesi gibi Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasını sağladılar.

Cezayir devrimi sonrasında ülke nüfusunda büyük bir düşüş oldu. 1 milyondan fazla kolonyal ve 100 binden fazla Harki Fransa’ya gitti. Savaşta çok fazla gencin ölmesi sebebiyle doğurganlık oranı da düşüktü. Bunun dışında 150 bin Harki de ülke de ki intikam hırsının doğurduğu infazlarla yok edildiler. Ne yazık ki içlerinde çok sayıda masum insanda vardı.

cezayir-savasi

FLN artık iktidardaydı ama kurdukları tek parti yönetiminin pek uzun ömürlü olmayacağı düşünülüyordu. Laiklik, Arap milliyetçiliği ve sosyalizm ilkelerine dayalı bir diktatörlük oluşturdular. Bu 3 ilkenin “Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi” adlı yazımda Baasçılığın ana ilkeleri olduğunu belirtmiştim. Ancak FLN biz Baasçıyız demiyor çünkü Cezayir nüfusunun yarısından fazlasını berberiler oluşturuyor. Çoğunluğu berberi olan bir ülkede Arap milliyetçiliği yapmak pek akıllıca olmazdı zaten. Ancak şu an Cezayir de Berberilere yönelik inanılmaz bir Araplaştırma politikası var. Ülke ne yazık ki uluslararası kamuoyunda Arap olarak lanse ediliyor ama bu yanlıştır. Tıpkı Fas gibi Cezayir’de de çoğunluğu berberi olan ülkelerdir, Arap değil.

Berberilerin bir lafı vardır “Biz savaştık Araplar yönetiyor” diye. Günümüzde Cezayir de yaşanan Berberi-Arap çatışmalarının kaynağında bu sorun yatıyor. Sosyalizm ve laiklik konusunda gizlenme yok zaten ülkenin bu yüzden iç savaşa girdiğini düşünebiliriz.

Sovyetler Birliğinin Afganistan’dan çekilmesiyle beraber Cezayir’den gidenlerin bir kısmı dönmeye başlamıştı. Doksanlı yıllarda doğu blokunun çökmesiyle beraber Cezayir’de artık destek göremiyordu. Ancak savaşı tetikleyen unsurlar bunlar değildi. Demokrasi talepleri seksenli yıllarda iyice yükselmişti ve hükumet 1988 yılında ki kitlesel eylemlere ve baskılara dayanamayıp 1989 yılında yapılan referandum sonrası değişikliklerle çok partili siyasi hayata kavuştu. 1990 yılında ki yerel seçimlerde radikal dinci olan İslami Selamet Partisi oyların %54’ünü almış ve sonraki genel seçimde iktidara geleceğini belli etmişti. Bu durum 1992’de bir anayasal darbe ile genel seçimlerin iptaline ve sonrasında iç savaşa neden oldu. Laik güçler radikal dincilerin önünü kesebilmek için demokrasiden feragat ediyorlardı. 150 bin kişi 1992-2002 yılları arasında radikal dinciler ve hükümet arasında ki savaş sırasında hayatını kaybetti. Hükumete savaşı kazandıransa onların acımasızlığı olmuştu. Onların yöntemleri pek çok müttefikine taktik kaynağı oldu. Örneğin günümüzde Suriye’de bu acımasızlık taktiklerinden esinleniliyor.

Günümüzde de FLN’nin iktidarı sürüyor ve Berberilere yönelik asimilasyon tam gaz devam ettiği gibi Berberi-Arap çatışmaları da sürüyor. Halkın demokrasi talepleri işkence ve infazla bastırılan ülke gazeteciler içinde tehlikeli bir yer. 1992-2015 yılları arasında 60 gazeteci görevi başında iken öldü ve Cezayir bu konuda dünya da 4. sırada.

2010 yılında Arap baharı sırasında da küçük çaplı da olsa birçok protesto gerçekleşmiş ve  bu gösteriler sert bir şekilde bastırılmıştır. Onlarca insan bu sert tavır sonucu ölmüştür. Net rakamları bilemiyoruz çünkü ülkede ki veriler güvenilir değil. Arap baharının tek olumlu etkisi 19 yıllık olağanüstü halin kaldırılması olmuştur.

Cezayir'deki gösterilerden bir Fotoğraf
Cezayir’deki gösterilerden bir fotoğraf

Her ne kadar iç savaş durumu ortadan kalksa da radikal dinci isyan devam etmekte. Özellikle El-Kaide bağlantılı örgütlerle hükumet arasında çetin bir mücadele söz konusu ve ölümler 10 binleri geçti. Cezayir hali hazırda 512 bin kişilik ordusuyla dünyanın en kalabalık 10. ordusu. Bu nüfusa göre bu ordu oldukça büyük bu da ülkenin silahlanma konusunda baya mücadele ettiğini gösteriyor. Silahlarını ise çoğunlukla Rusya’dan temin ediyorlar.

Ben en çokta Berberilere üzülüyorum. Zamanında ülkeyi işgal eden Arap güçler şimdi onları sindirmeye çalışıyor. Ne acı!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

ABD, Rusya ve Çin Hangi Ülkelere Silah Satıyor?

Dünyanın en büyük silah satıcısı ülkeleri arasında yer alan ABD, Rusya ve Çin hangi ülkelere silah satıyor? Silah satın alan ülkeler hangi ülkelerden silah alıyor?

ABD, Avrupa ülkelerine daha fazla silah satarken, Rusya Orta Asya ülkelerinde hakimiyetini gösteriyor. Türkiye’de diğer Avrupa ülkeleri gibi en fazla silah ithalatını ABD’den yapıyor. Haritada görüldüğü gibi Brezilya ABD ve Rusya’dan, İran Çin ve Rusya’dan; Hindistan ABD ve Rusya’dan, Pakistan ise ABD, Rusya ve Çin’den en fazla silah alıyor.

silah satın alan ülkeler

* Harita Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre Business Insider tarafından hazırlanmıştır.

ABD Başkan Adaylarını Kim Finanse Ediyor?

Kasımdaki Amerikan seçimleri öncesi ABD’de gelenekselleşen adayların TV programı tartışması için Clinton ve Trump ilk defa bu akşam TV karşısında olacak. Görselde de göründüğü gibi Clinton çok fazla yardım alıyor. Trump’a yapılan destek 166 milyon dolar iken Clinton’a yapılan destek 377 milyon olarak açıklandı. Yani Clinton Trump’ın iki katı yardım almış. Tabi ki bu rakamlar sadece bilinenler..

ABD başkan adaylarını kim finanse ediyor ona bakalım.

abd-secim-yardimlari

”Fırat Kalkanı” Harekatının 30 Günü

Fırat kalkanı harekatının 30 günlük gelişmelerinin derlemesi..

”Türkiye, Gaziantep ve Kilis yerleşim yerlerine 9 Ocak’tan beri atılan roketler sonucu, BM’nin 51. maddesince meşru müdafaa hakkını icra etmiştir.”

– Türkiye-Suriye sınırında, terör örgütleri IŞİD ve PYD tehdidine karşı başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı’nda geride kalan 30 günde bin 200 kilometrekarelik alan teröristlerden temizlenmiştir. Ayrıca 20 bin Suriyeli Cerablus’a geçmiştir.

-Gaziantep ve Kilis yerleşim birimlerine 9 Ocak’tan bugüne kadar 57 havan, 81 katyuşa ve 2 tanksavar mermisi atılmış; 22 Kişi ölürken 90’dan fazla yaralı olduğu bildirildi.

-Bu gelişmeler sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri 22-26 Ağustos arası sınır ötesi harekat başlatmış, 1500 ÖSO(Türkmenler-Araplar) 250-500 arası Türk Özel Kuvvetleri’nde yer aldığı operasyon icra edilmiştir.

-Operasyonlarda, koalisyon güçleri hava desteği vermesinin yanı sıra Türk insansız hava araçları operasyonlarda istihbarat amaçlı kullanılmıştır.

90’a yakın köy IŞİD VE PYD kontorolünden TSK destekli ÖSO kuvvetlerinin eline geçmiştir.

-TSK destekli ÖSO, Azez ve Cerablus arasında bulunan bölgedeki DAEŞ unsurlarını temizleyerek Azez-Cerablus hattını birleştirdi. Böylece üçüncü aşama olduğu söylenen El-Bab hattına yönelme başlandı.

-TSK’dan şuana kadar 10 asker şehit olmuş, 14 askerde yaralanmıştır. 8 tank vurularak zarar görmüştür. Ayrıca ÖSO Kuvvetlerinden 12 ÖSO mensubu hayatını kaybetmiştir.

-IŞİD ve PYD kayıpları: 180’den fazla IŞİD mensubu öldürülmüş, bir çok bina, karargah, araç ve cephanelik imha edilmiştir. PYD kayıpları ise 40 ile 60 arasındadır.

– TSK şu ana kadar 530 hedefe 2 bin 300 atım yapıldığını; 26 mayın, 671 EYP’nin kontrollü olarak imha edildiğini bildirmiştir.

Düzenleyen Emin Doymuş

Hangi Ülkede Hayat Daha Pahalı?

Dünyanın en pahalı ülkeleri, bölge bölge infografikte yer alıyor.

”Lowest Cost of Living”: En ucuz ülkeler
”Highest Cost of Living”: En pahalı ülkeler

Renkler koyulaştıkça ülkelerdeki hayatta pahalanıyor. Ayrıca Afrika, Avrupa ve Orta Amerika gibi kıta ve bölgelerin ayrı ayrı haritalarda gösterildiği infografikte, bölge isimlerinin yazdığı başlıklarda o bölgelerin genel itibariyle ucuz-pahalı durumunu gösteriyor. Örneğin; ”Europe” yazan başlığın arka planı koyu lacivert. Yani hayat pahalılığı en yükseğin bir altında demek oluyor.

En pahalı ülkeler / Yaşam maliyeti yüksek olan 15 ülke

1.) İsviçre 2.) Norveç 3.) Venezuela
4.) İzlanda 5.) Danimarka 6.) Avustralya
7.) Yeni Zelanda 8.) Singapur 9.) Kuveyt
10.) İngiltere 11.) İrlanda 12.) Lüksemburg
13.) Finlandiya 14.) Fransa 15.) Belçika

En ucuz ülkeler / Yaşam maliyeti düşük olan 15 ülke

1.) Hindistan 2.) Nepal 3.) Pakistan
4.) Tunus 5.) Cezayir 6.) Moldovya
7.) Mısır 8.) Makedonya 9.) Suriye
10.) Kolombiya 11.) Bagladeş 12.) Endonezya
13.) Gürcistan 14.) Fas 15.) Filipinler
Dünyanın En Pahalı Ülkeleri
Dünyanın En Pahalı Ülkeleri

İnfografik 2015 verilere göre hazırlanmıştır.

Stratejik Konumuyla El Bab ve Taraflarca Önemi

Halep şehrinin kuzeydoğusunda yer alan El Bab, bu ilin en büyük kırsal ilçesidir. 2004 nüfus sayımında El Bab’ın nüfusu 300 bin kişiydi ve bunların 66 bini merkezde oturuyordu. Suriye’de savaşın başladığı ilk zamanlardan beri yer yer nüfus değişime uğrasa da, şuan ilçe merkezinde 66 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Nüfusunun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor ve şehir 11 Temmuz 2012’de tamamen muhaliflerin eline geçmiştir. ÖSO kontrolünde olan El Bab, Kasım 2013’te IŞİD ile ÖSO arasında yaşanan çatışmaların ardından Ocak 2014’te IŞİD’in kontrolüne geçti.

IŞİD’in eline geçtikten sonra şehir örgüt için önemli bir konumuna geldi. Şehirden çok sayıda genç savaşçı kazanan örgüt, (iddialara göre) El Adnani’nin olduğu başında olduğu söylenen Dış Güvenlik ve Operasyon Biriminin merkezini buraya kurdu. Geçtiğimiz haftalarda da Adnani El Bab’da hava saldırısıyla öldürülmüştü.

El Bab’ın Önemi

El Bab Haritası: Afrin, Menbiç, Halep, Azez arasında kalmış stratejik şehir
El Bab Haritası: Afrin, Menbiç, Halep, Azez arasında kalmış stratejik şehir

El Bab şehri Suriye iç savaşındaki güncel gelişmelerde çok önemli bir konumda yer alıyor. IŞİD’in Kuzey Halep’te kontrol ettiği son şehir olan El Bab; PYD, rejim güçleri ve Türkiye destekli ÖSO’nun hedefleri arasında olduğu söylenebilir.

Türkiye açısından:

Türkiye, El Bab şehrini IŞİD’in elinden alarak Menbiç-Rakka-Afrin yolunu kontrol etmek istiyor. Şehrin kontrolünü Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu güçleri sağlarsa, Türkiye ‘Suriye masasında’ elini güçlendirecek. Aynı zamanda çokça dile getirildiği gibi Türkiye PKK’nın Suriye kolu PYD’nin koridor kurmasını engelleyerek, PYD’nin kantonlarının birleşmesinin önüne geçecek ve PYD toprak bütünlüğünü sağlayamamış olacak. Türkiye bu koridoru engelleyerek de ileride olası PKK saldırıları ve PKK devleti kurulmasını engellemeyi hedefliyor.

Esad Rejimi açısından:

Rusya,  İran ve Esad rejimi ise her ne kadar Türkiye’nin Cerablus operasyonuna yüksek sesle tepkiler göstermese de, Türkiye’nin El Bab operasyonuna karşı olduğu biliniyor. Neden derseniz de; rejim cephesi El Bab’ın Türkiye destekli ÖSO tarafından alınmasının ileride kendileri için tehdit oluşturabileceğini düşünüyor. El Bab gibi bir şehir alınırsa, Suriye savaşında en önemli yer olan Halep’te kuzey muhaliflerin eline geçmiş olacak. Halep’in muhaliflerin kontrolündeki bölge ile El Bab tarafından muhaliflerin Halep’teki rejim kuşatmasına ve kontrolündeki bölgelere saldırıların olabileceği öngörülüyor.

PYD/YPG açısından:

El Bab YPG tarafından belki şuan ki savaş haritasında tüm merkezlerden daha önemli bir yer haline geldi. PKK’nın Suriye kolu PYD, bu şehri ABD desteğiyle alarak Afrin ile Kobani kantonlarını birleştirmeyi arzuluyor. İlk önce Azez-Cerablus hattını ÖSO’nun elinden alıp kantonlarını birleştirmeyi düşünen örgüt, Türkiye’nin ”Fırat Kalkanı” harekatıyla ikinci plan olarak gözünü El Bab’a dikmiş gibi görünüyor. El Bab’ı alan örgüt Afrin ile Kobani kantonunu birleştirecek ve Akdeniz’e açılan ‘Kürt Koridoru’ hayalini gerçekleştirecek. (Tabi ki bu plan içerisinde Hatay’ın kontrolü de var. Bilindiği gibi Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki örgütün flamasında Hatay Suriye toprağı olarak gösteriliyor.) Suriye canlı savaş haritası ile El Bab, Cerablus, Menbiç ve Halep’teki son durumlara bakabilirsiniz.

PYD'nin Afrin ile Kobani kantonlarının birleşim noktası: El Bab
PYD’nin Afrin ile Kobani kantonlarının birleşim noktası: El Bab

Kaynak: StratejikOrtak.com – SuriyeGundemi.com

İkinci Dünya Savaşında Türkler

2. Dünya Savaşı denince akıllara hep Almanlar, Yahudiler, Ruslar, Japonlar, Amerikalılar falan gelir. Ancak Türkler pek akla gelmez. Halbuki Türk halkları da savaşın en ağır zulümlerini çok acı bir şekilde hissetti. Kimi zaman mihver kimi zamanda müttefik kuvvetlerin içinde birbirleriyle savaştılar. Üstelik birbirleriyle savaşırken, bazen bunun farkında bile değillerdi. Maalesef bizler bu görünmeyen acılardan bihaberiz işte, bu yazıda bu bilinmeyenleri bildirmek istiyorum.

2. Dünya Savaşı 65 ile 75 milyon arası can kaybına yol açtı. Bunlardan 27 milyonu ise Sovyetler Birliği vatandaşıydı. Sovyetler Birliği, yiğitliğine halel gelmesin diye bu rakamları hep az göstermeye çalışmıştı. Örneğin 1946’da Stalin “7 milyon vatandaşımızı kaybettik” diyordu ama zaman geçtikçe bu rakamlar arttı.

Peki bir ülkenin bu kadar sıkı bir halde bu kadar vatandaşını yitirmesi mantıksız değil mi? Nede olsa Almanlar Ruslar karşısında 6 milyon kayıp yaşamışlardı. 6 milyona kıyasla 27 milyon demek Almanların 1 kişiye karşılık 4,5 kişiyi öldürmesi demek. Aslına bakarsanız durum böyle değildi. Bu insanların hepsi Almanlar tarafından öldürülmedi. Aslında Sovyetler Birliğinde bir iç savaş durumu mevcuttu diyebiliriz. Zaten bu 27 milyonun 13 milyonu Rus’tu. Geri kalanlar başta Ukraynalılar, Belaruslar, Türkler ve Yahudiler olmak üzere çeşitli milletlerden oluşuyorlardı.

Örneğin savaş boyunca 1 milyon Sovyet vatandaşı Almanların yanında savaşmıştı. Bu 1 milyon askerin bir kısmı gönüllü iken bir kısmı esirler arasından katılmıştı. Gönüllüler daha çok Baltık halkları, Ukraynalılar ve Türklerdi. Özellikle Nazilerin Türk lejyonerleri tatar milislerden oluşuyordu. Esirler arasından katılanlar ise çok daha karmaşıktı. Her kesimden insan katılabiliyordu. Almanlar savaş boyunca Sovyet topraklarında 7 milyon esir almıştı ve bu esirlerin 1,7 milyonu Türk’tü. Bu 7 milyon esirin çok azı evine dönebilecekti. Bu esirlerin büyük kısmı açlık ve soğuktan ölmüştü çünkü Almanlar esirler yüzünden büyük Rus topraklarında yavaş ilerlemek istemiyorlardı.

2-dunya-savasi-tatarlar
İkinci Dünya Savaşı sırasında Tatarlar..

Bir kısmı açlıktan ve soğuktan ölmemek için Almanların yanında savaşmaya karar verdiler.
Bir kısmı da Almanya’ya çalıştırılmak için götürülüyorlardı. Çünkü Alman gençleri savaştaydı ve ülkede iş gücüne ihtiyaç oluşuyordu. Bu esirler çalışma kamplarında, inşaat işlerinde ölesiye çalıştırılıyor ve çoğu yorgunluktan ölüyordu(Stalin’in oğlu da böyle ölmüştü). Almanların bu kadar esir alabilmesinin nedeni ise Sovyetler birliğine aniden saldırmalarından ötürü onları hazırlıksız yakalamışlardı ve cephe gerisinde kalan Sovyet askerler çatışmalar sonucu ölmelerinin kaçınılmaz olacağını düşündüklerinden teslim oluyorlardı. Tabi ki pişman oldukları kesin.

Bu esirler arasında yer alan Türkler ise çok daha dramatik haldeydiler. Çünkü Sovyet coğrafyasında yaşayan Türkler ağırlıklı olarak Müslümandı. Gagavuz ve Çuvaş Türkleri Ortodoks’tu, Yakut Türkleri ve birkaç kabile halen atalarının eski Şamanist inançlarını sürdürüyorlardı, bir kısımda ateist olduğunu belirtenler vardı ancak yinede çoğunluk Müslümandı. Alman askerler ise Müslüman Türklerin sünnetli olmalarından ötürü onları Yahudi sanıyorlardı. Türkler de Almanca bilmedikleri için Yahudi olmadıklarını söyleyemiyorlardı. Bu yüzden Türk esirler Yahudi gibi muamele gördüler.

Almanların yanında savaşanlar, kızıl ordu saflarında savaşanlara kıyasla çok değiller aslında.
Kızıl ordu daha önce Slav olmayanları askere almazdı çünkü güvenemezdi. Özellikle Türklere Basmacı hareketi yüzünden güvenilmiyordu. (Basmacı hareketi 1916-1934 yılları arasında ayrılıkçı faaliyetlerde bulunuyordu.) Ancak savaş başlayınca diğer halklara da ihtiyaç duyulur oldu. Örneğin sadece Özbekistan’dan 1,5 milyona yakın kişi toplanmış ve bunların yarım milyona yakını hayatını kaybetmişti. Kırgızistan’sa küçük nüfusu sebebiyle daha az katılım göstermişti; 360 bin kişi katılmış ve 80 bini ölmüştü. Diğer Türki cumhuriyetlerin verilerine ulaşamadım ancak devlet kontrolünün daha kuvvetli olduğu Kazak, Tatar ve Azeri cumhuriyetlerden daha yoğun alım yapıldığını düşünebiliriz. Özellikle Kafkasya, Kırım ve idil-Ural bölgelerinde yaşayan Türk halkları savaş cephelerine çok daha yakın olduklarından kızıl orduya daha aktif katılım gösterdiler.

Stalin’in bir lafı vardır “Kızıl ordu da bir adım geri gitmek, bin adım ilerlemekten daha çok cesaret ister” diye. Çünkü kızıl ordu da geri çekilmek suç sayılıyordu ve vatan hainliği demekti. Korkaklık ve vazifeden kaçmak suçundan idam edilirdiniz. Bu sebeplerden ötürü 130 bin kişi öldürülmüştür. Kızıl ordu Almanlara karşı ilerlerken ordunun arkasından da gizli servis(NKVD) elemanları ilerlerdi. Onların görevi de geri çekilenleri vurmaktı. Özellikle azınlıklar savaşmaya daha isteksiz olduklarından ötürü bu tür infazlara daha çok maruz kalıyorlardı. Ancak bu stratejinin Sovyetler Birliğini zafere götüren en önemli etkenlerden biri olduğunu söylemek mümkün.

Kızıl Ordu'nun ilerleyişi..
Kızıl Ordu’nun ilerleyişi..

Sovyetler Birliğini zafere taşıyan önemli etkenlerden biride sanayide ki dönüşümdü. Sanayi ağırlıklı olarak batı da yoğundu ve bu bölgeler Almanların eline geçtiği için sanayi çökmüştü. Kalan fabrikalar ise Ural dağlarının batısına taşınmıştı. Erkeklerin savaşta olmasından ötürü fabrikalarda çoğunlukla kadınlar ve çocuklar çalışıyordu. Gıda sıkıntısı vardı ve kızıl orduya malzeme gerekiyordu. Bu yüzden uzun saatler çalışılmak zorunda kalan pek çok kadın yorgunluktan ölmüştü. Ural dağları, Altaylar, Kazakistan, Volga ve çevresi bu sıkıntının en yoğun yaşadığı bölgelerdi.

Türk halklarının bu savaşta en büyük tesellisi sivil kayıpların diğer halklara kıyasen fazla olmamasıdır. Sadece batı şehirlerinde ki bombalamalar göçmen sivil Türkleri etkilemiştir ve birde fabrikalarda yorgunluktan ölen kadınlar sivil kayıplar arasında gösterilebilir. Genel olarak bakılınca Türk halklarının savaş ve savaşa bağlı sebeplerden ötürü 3 ila 5 milyon arası kayıp verdiğini söyleyebiliriz. Ancak Sovyet sisteminin gizliliği nedeniyle net rakamlar vermek çok güç olduğundan sadece belli aralıklar üzerine tahmin yürütülebiliyor.

Özetle 2. Dünya Savaşı gerçek mağdurların pek konuşulmadığı bir savaştır. En az kayıp yaşayan ülkeler savaşın asıl kahramanları olarak gösterilir. Ancak bu savaşın asıl acılarını çeken pek çok halk, bugün bile konuşulmuyor. Bu haksızlık Endonezya’ya, Ruslara, Yugoslavlara, Çinlilere, Hintlilere yapıldığı gibi Türklere de yapılıyor. Saydığım diğer 5 halktan da başka bir yazımda bahsedeceğim.

Elbette Amerikalı 400 bin askerin veya 300 bin Fransız’ın ve 400 bin İngiliz’in ölümü de büyük bir trajedi ama milyonlarca insanını yitiren halklar tarih kitaplarında yer almazken, bu ülkelerin müttefiklerin başı olarak gözükmesi büyük bir haksızlıktır.

Örneğin “İkinci Dünya Savaşını ABD Bitirmedi!” adlı yazımda ABD’nin savaşta çok pasif bir rol aldığını ancak savaşın sanki onlar sayesinde kazanılmış gibi bir imajı olduğunu aktarmıştım. İşte bunlar benim tarihçilere olan isyanımdır. Bütün dünya halkları tarihi işine geldiği gibi anlatıyor, kötüleri ayıklıyor, iyileri abartıyor. Maalesef bunu bizde çok yapıyoruz.

Napolyon’un da dediği gibi “Tarih üzerinde uzlaşılmış yalanlar serisidir”.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dişi Politikanın, Eril Politikaya Başkaldırışı: Feminizm

Kadının eşit bir birey olarak temsil ve kabul edilmesinin tarihi oldukça yenidir. Bu anlamda ‘‘kadın nerede?’’ sorusu Feminist teorini en pratik temel çıkış noktasıdır. Anaçlık ve cinsellik rollerinin dışında, kadın ve onun hayata dair tecrübeleri nerededir? Kadının sosyal alandaki varlığı, varlık nedeni, konumu, ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olarak temsil edildiği ve dahası bu durumun nedenleri üzerine düşünmek uzun ve zorlu bir tarihe sahiptir.

Toplumlarda feminist taleplerin ifadesini bulmasının tarihi Eski Çin’e kadar geriye götürülebilirse de, bu talepler Mary Wollstonecraft’ın 1792 yayınlı Kadın Haklarının Bir Müdafası’na ( A Vindication of the Rights of Woman ) kadar geliştirilmiş bir siyasi teori tarafından desteklenmemiştir.

Harekete ‘‘Féminisme’’ ismini veren ütopyacı sosyalist Charles Fourier’dir. İlk kadın hakları toplantısı 1848 yılında New York, Seneca Falls’da yapılmıştır.

seneca-falls

1840’lar ve 1850’lerde kadınların oy hakkı hareketinin ilk dalga feminizm adı altında ortaya çıkışına kadar feminist fikirler geniş kitlelere ulaşmış değildi. 20. Yüzyıl’ın başlarında, Batılı ülkelerin çoğunda kadınlara oy hakkı hareketinin başarıya ulaşması, kadın hareketini başlangıçtaki amacından ve örgütleyici ilkesinden yoksun bırakmıştır. Ancak 1960’larda ikinci dalga feminizm ortaya çıktı. Bu yıllarda büyüyen Kadının Özgürlük Hareketi’nin (WLM) talepleri daha radikal, hatta kimi zaman devrimciydi.

1968-kadinlari
1968 Kadınları

Feminizmin başlıca temaları, toplumun toplumsal cinsiyet (gender) eşitsizliğiyle karakterize edilebileceği ve erkek iktidarını yansıtan bu yapının yıkılabileceği ve yıkılması gerektiğiydi. Feminizm kategorik ayrımlara ve her şeyin karşıtıyla varolduğu kuramına karşı çıkmaktadır.

Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Ayrımı

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, farklı cinsiyetler arasındaki ilişki, kabul ve iktidar biçimlerinin aslında doğada verili olarak ortaya çıkmadığını, bir insan yapısı olarak sosyalizasyonla oluştuğunu ifade eder. Bu kavram, cinsiyet (sex) kelimesinden farklıdır. Cinsiyet doğuştan kaynaklanan biyolojik farklılığı, toplumsal cinsiyet ise yaşam içerisinde toplum aracılığıyla kazanılan cinsiyet rollerini ifade eder.

Kısacası, kadın erkek ayrımı, yalnızca biyolojik ve doğal bir ayrım değildir. Erkekler erkek olmayı ve onlardan beklenen erkeklik rollerini, kadınlar da kadın olmayı ve onlardan beklenen kadınlık rollerini sosyalizasyon sürecinde öğrenirler. Sosyalizasyon ise, bireyin toplum aracılığıyla, toplumun düşünüş ve ifade ediş biçimlerini ve temel kavramlarını içselleştirerek öğrenmesi süreciyle ilgilidir.

Feminist Gelenekler

Birbiriyle çelişen en az üç feminist gelenek teşhis edilebilir. Wollstonecraft ve Betty Friedan gibi liberal feministler, kadının ikinci planda olmasını, toplumda haklarının ve fırsatlarının eşitsiz dağıtılmasıyla açıklama eğilimindedirler. Bu eşit haklar feminizmi temelde reformisttir.

Sosyalist feministler, kadınların ev içi emekte erkek işçilerin yükünü hafiflettikleri, kapitalist işçi nesillerini yetiştirdikleri, eğitimlerine yardımcı oldukları ve emek ordusunun yedek kuvvetleri olarak faaliyet gösterdikleri bir yer olarak aile veya ev hayatıyla sınırlandırılmış iktisadi önemine dikkat çekerek, genellikle kadının ikinci planda olmasıyla kapitalist üretim biçimi arasındaki bağlantıya vurgu yaparlar.

beyaz-saray-kadinlari

Ancak ikinci dalga feminizmin ayırıcı özelliği, geleneksel siyasi öğretilerden gelmeyen bir feminist eleştirinin ortaya çıkışının, özellikle de radikal feminizmin bir ürünü olmasıdır. Radikal feministler, toplumsal cinsiyet ayrımının toplumdaki en temel ve en önemli bölünmeyi ifade ettiğine inanmışlardır. Radikal feministler, cinsel bir devrime, özellikle şahsi, ev içi ve aileyle ilgili hayatı yeniden yapılandıracak bir devrime ihtiyaç olduğunu ilan ettiler. Bu bağlamda radikal feminizmin ayırıcı sloganı ‘‘Şahsi olan siyasidir.’’ şeklindedir.

Post-modernizm ile ilişkilendirilen feminist yaklaşım; militarizm fundamentalizm ve milliyetçiliğin aşırılıklarının feminizmin gelişimini engellediğini savunmaktadır.

Farklı Feminist Yaklaşımlar ve Eleştiriler

Feminizmin ortak yargı ve eleştirilerinin dışında aslında feminizm kendi içinde oldukça farklı kollara ayrılmakta ve farklı teorik savunulara dayanmaktadır.

a.) Liberal Feminizm

Liberal Feminizm, feminizmin en yumuşak kolu olarak düşünülebilir. Genel olarak kadının ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda nasıl tabi kılındığı ve kadın varlığının önemi üzerine odaklanarak; Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kurumlardaki varlık ve etki alanlarının arttırılması yoluyla kadını ön plana çıkartma eğilimindedir. Liberal Feministler diplomasideki kadın rolünün arttırılmasını amaçlamaktadırlar.

Temel soruları: Kadının diplomasideki rolü ve katkısı nedir? Kadın mevcut uluslararası politikaya nasıl kazandırılabilir?

b.) Eleştirel Feminizm

Eleştirel feminizm, toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden siyasal alanı sorunsallaştırmakta ve uluslararası sistemdeki politika ve pratiklerin cinsiyet kavramı üzerinden şekillendiği eleştirisini getirmektedir. Bu anlamda toplumsal cinsiyet de aslında bir güç ilişkisi düzlemi oluşturmakta ve kadının, bu düşünce biçimi üzerinden baskı altına alındığını savunmaktadır.

Temel soruları: Toplumsal cinsiyetin uluslararası siyasetin biçimlenmesindeki ve kadının ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak baskı altına alınmasındaki rolü nedir? Toplumsal cinsiyetin ilgası ile mevcut uluslararası sistemin yapısı değiştirilebilir mi?

c.) İnşacı Feminizm

Sosyal İnşaacılık Teorisini takiben inşacı feministler, toplumsal cinsiyet hakkındaki düşünceler ile küresel siyaset arasındaki karşılıklı biçimlenmeyi işaret ederek, bu toplumsal olarak cinsiyetleştirilmiş düşüncelerin temel nedenlerine ve bu düşüncelerin ifade edildiği dile yönelirler.

Temel soruları: Dünyayı anlamlı kılmak ve diğerleriyle iletişim kurmak için kullandığımız bu kavramların toplumsal olarak cinsiyetleştirilmesi ne kadar adil ve doğaldır? Bu sabitmiş gibi düşünülen ve cinsiyetleştirilmiş kavramlar değiştirilebilir mi?

d.) Postyapısalcı Feminizm

Eleştirel ve inşacı Feminizmle ortak olarak, toplumsal cinsiyet kavramı etrafında düşünmektedirler. Ancak postyapısalcı tartışmalar, toplumsal cinsiyetin, modern bilimin kökenlerinde nasıl yer ettiği gibi epistemolojik modernizm eleştirisiyle şekillenmektedir. Buna göre, erkek, insan kavramıyla özdeş olarak ele alınmış ve modern bilim ve düşünce, erkeğin tecrübe ve sorun çözme biçimleriyle ilerlemiştir. Kısacası modernizm ve onun kurumları erkeğin değeri, akılcılığı, ilerlemeciliği ve mantığını amaç ve araç olarak kabul ederken; kadın, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Kadın, erkeğin tersi olarak, güçsüz, irrasyonel, duygulara ait alanla özdeşleştirilmiştir. Modernist bilim aslında pek de tarafsız ve nesnel değil, tersine oldukça maskülen ve erkeğe özneldir. Erkeğin güvenlik ve güç mantığı üzerine kurulu bir modernizm, vaat ettiği medeni toplumsal hayattan sapmaktadır.

Temel soruları: uluslararası ilişkilerin ve pratiklerinin toplumsal cinsiyeti var mıdır?

e.) Postkolonyal Feminizm

Postkolonyal Feminizmin odak noktası, eski koloni ülkelerinde yapısal olarak bastırılmış ve görünmez hale getirilmiş kadındır. Modernizm, Batılı erkeği ve onun duygu, düşünce ve tecrübelerini evrensel olarak değerlendirmiştir. Ancak, esasen Batılı kadının buna karşı gösterdiği tepkimeyle doğan feminist hareketin de öz olarak Batılı ve eski emperyal hükümranların değer yargılarına dayandığı, dolayısıyla Batılı Feminizmin de evrensel olarak genelleştirilemeyeceği yargısı, postkolonyal feminizmin ana eksenini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Batılı feminist hareketlerin, kültürel, dini ve etnik farklılıklardan haberdar olarak, kendi ihtiyaç ve amaçlarını evrensel olarak nitelememeleri gerekmektedir.

Temel soruları: Feminizm, Batılı bir önyargı ile hareket etmekte ve evrensel bir kadın değeri üreterek, kolonyalizmi kültürel olarak devam mı ettirmektedir?

SONUÇ

Yapıtaşlarına kadar inilen Feminizm, ‘‘genel’’ olarak iki farklı kategoriye ayrılabilir. Bu ayrım marjinaller ve radikaller olarak gerçekleşmektedir.

Marjinaller, eril politikanın savaş ile dişi politikanın ise barış ile anıldığını, erkeklerin savaşa ve çatışmaya, kadınların anlaşmaya ve barışa ait olduğunu savunmaktadırlar. Kadınların ve erkeklerin eşit yaratıldığını ancak eşit haklar verilmediğini ifade etmektedirler. Kadınlara pozitif haklar verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.

feminizm-karikaturu

Radikaller, kadınların erkeklerden üstün olduğunu ve dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Kadınların anaç ruhlu olmaları nedeniyle kadınların erkeklere göre daha şefkatli oldukları görüşündedirler.

Unutulmamalıdır ki, Feminizm başlı başına bir erkek düşmanlığı değildir. İçyapısındaki bir grubun tutum ve davranışları bütün teoriye mâl edilmemelidir.

Kadınların eşit hak, eşit söz, eşit yaşam standardı, eşit temsil hakkı, eşit değerler, eşit adalet kısacası eşitlik istemesi birer aşırılık değil, temel ve ilahi haktır.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA

Heywood, Andrew, Politics, New York, Palgrave Macmillan, 2010

Karabulut, Bilal, Güvenlik ‘‘Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek’’, Ankara, Barış Kitabevi, 2011

Öztürk, Erdem, ‘‘Feminist Yaklaşım’’, Uluslararası İlişkiler ‘‘Giriş, Kavram ve Teoriler’’, Haydar Çakmak (Ed.), Ankara, Platin Yayınları, 2007

Azerbaycan’da İdam Cezası Ne Zaman Kaldırılmıştır?

İlk önce idam ne demek onu açıklamak istiyorum. İdam, bir ceza türüdür ve insanı hayattan, yaşamaktan mahrum etmek anlamına gelir. Dünyanın bir çok ülkelerinde yıllar önce bu ceza türü uygulanmış ve daha sonra kanun kararıyla yasaklanmıştır. Ama bazı ülkelerde bu ceza, yani ölüm cezası halen yürürlüktedir.

İdam cezasının en çok bilinen türü kurşunlanmadır. Bundan başka darağacına asma ve baş kesilmesi gibi türleri de vardır. Dünyada idam cezası planlı cinayet, vatana ihanet, casusluk ve bu gibi suçlar için uygulanır. Müslüman ülkelerinde ise bu ceza daha çok zina yapanlara, dinini değiştirenlere uygulanır.

Azerbaycan’da idam cezası 10 Şubat 1998 yılından itibaren yasaklanmıştır. O zamana kadar idam cezası verilmiş ama uygulanmamış; 128 kişiye hayatı geri verilmiştir. Bu zamana kadar Azerbaycan’da özellikle ağır suçlara mahkum olan kişilere idam cezası uygulanmıştır. Azerbaycanda ölüm hükmü Bayıl hapishanesinde, şimdilerde “ölüm kamerası” denilen odada uygulanmıştır.

Azerbaycan’da idam cezası yalnız bir yöntemle, yani kurşunlamakla uygulanmıştır. O zamanlar hapishanede çalışmış insanların sözlerine göre, idam cezası almış mahkumlar “Ölüm kamerası”na gözü bağlı getiriliyormuş. Burada mahkumun eziyetsiz ölmesi için kalbine sadece bir kere ateş açıyorlarmış.

Bayıl hapishanesinde eskiden çalışmış insanların dediklerine göre, uzun yıllar burada ermeni milletinden olan şahıslar cellatlık ediyormuş ve onlar mahkumları çok eziyetli bir şekilde, amansızca öldürülüyorlarmış. Son olarak da kaynakların bilgisine göre; 1930 ile 1950’li yıllarda Bayıl hapishanesinde diğer bir idam türü olarak suda boğma da uygulanmıştır.

Afsana Aghazada

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

İmparatorluklar ve Ulaştığı Sınırlar

8

(Sırayla) İngiliz, Moğol, Rus, İspanya, Emeviler, Portekiz, Persler, Osmanlı, Roma, Eski Mısır ve Aztek İmparatorluklarının nüfusu, maksimum ulaştığı toprak sınırları ve en  geniş topraklara ulaştığı tarihler verilmiştir. Bunlarla birlikte bu imparatorlukların hangi tarihlerde varlığını sürdürdüğü ve en ünlü hükümdarı infografikte gösterilmiştir.

En geniş imparatorluğun da İngilizlere ait olduğunu bu grafikte görebiliriz.

imparatorluklar-infografik

Kuzey Kore Yalanları ve Gerçekleri

Resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ya da halk dilinde ki adıyla Kuzey Kore. Bu ülke hakkında dünyanın çoğu olumsuz görüşlere sahip olabilir ancak bu durum hiç kimseye kanıt sunmadan iftira atabilme yetkisi vermez. Ne yazık ki başta medya olmak üzere pek çok kesim bu durumu bir suistimal aracı olarak kullanıyor. Önce bir iftira atılıyor ortaya, herkeste inanıyor. Sen aksini ispatlayana kadar haber gündemden düşmüş olduğu için insanların inancı da değişmiyor. Nazilerin propaganda bakanının bir lafı vardır “bir yalanı kırk defa söylerseniz doğru olur” diye. İşte bu söz kapitalizmin en büyük silahına referans olmuş durumda. Baktığımız zaman Kuzey Kore hakkında çıkan yamyamlık, işkence, yasaklar, kurallar gibi bazı iftiraların sonradan doğru olmadığı ortaya çıkıyor ancak haber çoktan gündemden düşmüş olduğu için yalan olduğunu insanlara anlatamıyorsun.

Kuzey Koreyi iyi anlayabilmek için onların tarihini de bir gözden geçirmemiz gerekiyor. 2. Dünya Savaşı bittiğinde Kore de tek bir devletin olması planlanıyordu. Ancak ABD kendine yakın bir yönetim istediği için güneyde de ayrı bir devlet kurdurdu. Bu devletin başına Syngman Rhee getirildi. Kendisi Güney Kore’yi 1960 yılına kadar diktatör ve zalimce yönetti. Bu dönemde faili meçhul cinayet ve intiharlar, totaliter baskı ve en kötüsü de ülkeyi savaşa sürüklemesi insanlarda öfke ve bunalım yaratıyordu. 1960 yılına gelindiğinde kitlesel protestolarda halkın üzerine ateş açmış ancak bu işleri daha da kötüye götürerek olayların büyümesine sebep olmuştur. En sonunda istifa edip ABD’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Yani bilinenin aksine Güney Kore’ye demokrasiyi ABD getirmedi halkın kendisi getirdi. ABD’nin getirdiği şey; savaş, suç ve baskı olmuştu.

ABD öncülüğünde bölgedeki üç müttefik ülke: Güney Kore, ABD ve Japonya
ABD öncülüğünde bölgedeki üç müttefik ülke: Güney Kore, ABD ve Japonya

Genel olarak Kore savaşının kuzeyin güneyi istilası sonucu başladığı görüşü hakimdir. Bu iftira Kuzey Kore’ye atılan ilk iftiradır. Güney Kore ABD’den gelişmiş silahlar alıyorken, üstelik nüfusu daha kalabalıkken kuzeyin güneye saldırdığını düşünmek zaten çok mantıksız olurdu. ABD zaten bir nükleer bir güçtü ve bu yüzden rakipleri ister istemez korkuyordu. Çünkü Japonya’nın başına gelenlerin kendilerine de olmasını istemiyorlardı. Bu nükleer güce güvenildiği için ABD ve Güney Kore, Kuzey Kore’ye saldırmıştı. Ancak Kuzey Kore beklenmedik bir şekilde güneyi ezip geçiyor ve hızla adayı temizliyordu, çünkü Sovyet hava desteğine sahiplerdi.

ABD ve SSCB’nin hava kuvvetleri havada çarpışıyordu. Yani soğuk savaş boyunca ABD ve SSCB’nin birbirleriyle direk savaşmadığı görüşü yanlıştır. ABD bu yenilgilerden dolayı BM’den yardım istemiştir. Destekle beraber ilerlemeye geçen güney, Çin’in müdahalesiyle tekrar geri çekilmiştir. Yani ABD kuzeyi yok edememiş ve savaşı kaybetmiştir.

Saha da savaşı kaybeden ABD, propaganda savaşını kazanmış görünüyor. Çünkü tüm dünya ABD gibi düşünüyor. Ancak Güney Kore de bile böyle düşünmeyenler var. Mesela 2011 yılında kurulan Birleşik İlerici Parti Kuzey Kore yanlısı idi. Partinin çok hızlı büyümesi üzerine Güney Kore 2014 yılında partiyi kapatmak zorunda kaldı. Güney Kore’de halen komünizmle ilgili konuşmak yasaktır ve ders kitaplarında ki tarih anlatımı kuzeyi haklı çıkardığı için değiştirilmiştir. Gördüğünüz gibi demokratik olduğu sanılan Güney Kore halen ABD etkisinde totaliterliğe devam etmekte. Anti-kuzey propagandası özellikle Sovyetler Birliğinin dağılması ile güç kazanmıştır.

Geçtiğimiz günlerde kuzey yeni bir nükleer deneme gerçekleştirdi. Bu hareket Kore karşıtı açıklamaları da beraberinde getiriyor. Peki sorarım sizlere, ABD ve Güney Kore her yıl askeri tatbikatlar yaparken ve güneye ağır sevkiyat yaparken siz sadece izler misiniz? Elbette size karşı yapılan bu operasyonlara karşı caydırıcı bir şey yapmanız mecbur hale gelir.

Kuzey Kore ekonomisinin dörtte biri askeri harcamalara gidiyor. Çünkü geçmişten ders alıyorlar, eskiden olduğu gibi işgal edilip milyonlarca insanı kaybetmek istemiyorlar. Bu yüzden konvansiyonel olmayan silahlarla düşmanı caydırmak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden dünyanın, Kuzey Kore’nin konvansiyonel olmayan silahlarını sorgulamadan önce bu silahları neden yaptıklarını incelemesi gerekiyor. Kuzey Kore zaten ABD’nin bölgeden çekilmesi halinde konvansiyonel olmayan silahları yapmayı durduracağını belirtiyor.

kuzey kore ordusu

Kuzeyde ki fakirliğin en temel sebebinin yoğun silahlanma olduğu ortaya çıkıyor. Ülkenin fakirliğinin diğer temel sebeplerinden biriside BM ambargosudur. Hem bu kadar askeri harcama yapmak zorunda kal, hemde ambargo altında ol ve birileri çıkıp senin fakirliğin ile alay etsin. Bu ülkeye yapılanlar hangi ülkeye yapılsaydı o ülke yine fakir olmaz mıydı?

Kuzey Kore ilk yıllarında 2 büyük savaştan çıkmanın verdiği büyük bir ekonomik bunalım içindeydi. ABD bombardımanlarından dolayı oluşan yıkıntılar ve milyonlarca ölüm ülkeyi mahvetmişti. Nüfusa oranla çok fazla insanın ölmesi büyük bir iş gücü kaybına yol açmıştı.
Bu yüzden 1955 yılında Juche yani kendine yeterlilik politikası geliştirdiler.

Juche’nin ilkeleri üçe ayrılır:

1-) Siyasi bağımsızlık
Bu konuda zaten başarılı oldukları ortada kimse kuzeyin politikalarının önünde duramıyor.

2-) İktisadi bağımsızlık
Ambargo ve askeri harcamalara rağmen ülke kendine yeterli durumda.

3-) Askeri bağımsızlık
Sahip olduğu kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarla herkes için caydırıcı bir güç.

Bu üç ilke olmadan hiçbir ülkenin tam bağımsız olamayacağı gibi iktisat ve savunma da bağımsız olamayan bir ülkenin siyaseten hiç bağımsızlığı olamayacağını belirtiyorlar. Yanlışlar mı?

Öyle ki 1960’lı yıllarda Che Guevara ülkeyi ziyaret ettiğinde Kuzey Kore’nin, Küba için örnek alınabileceğini söylüyordu. Özellikle 1970’li yıllarda Kuzey Kore bölgenin en üretken ve eğitim seviyesi en yüksek ülkesi durumundaydı. Günümüzde de ülkede herkes okuma yazma biliyor.(Türkiye de bile %4 oranında okuma yazma bilmeyen var)

Kuzey Kore’de ortalama yaşam süresi de 72 yıl yani Türkiye ile arasında sadece 3 yıl var. Kuzey Kore kendisi ile aynı gelir seviyesine sahip ülkelerle kıyaslandığında çok uzun ömürlü insanlara sahip. Aynı gelir seviyesinde ki ülkelere bakın, karşınıza ortalama ömür beklentisi 40-50 yıl olan ülkeler çıkacak. Bu da ülkenin sanılanın aksine sağlık ve eğitim sisteminde ki başarısını ortaya koyuyor. (ülke de 11 yıl zorunlu eğitim var).

Ortalama ömür beklentisi ve okuma yazma oranı üzerinden sağlık ve eğitim konusuna baksakta, iş ve aş durumu sosyal açıdan çok daha önemli bir mevzu. Kuzey kore her ne kadar dünya genelinde ambargoların ve silahlanmanın getirdiği yük yüzünden bir bunalım içinde olsa da iş ve aş noktasında bütün dünya ülkelerine örnek teşkil edebilecek bir yere sahip. Çünkü ülkede hem işsizlik oranı hemde evsizlik oranı yüzde sıfır. Her yeni evlenen çift, çocuk sahibi olana kadar küçük bir daire ile düğün hediyesini devletten alıyor, çocuk sahibi olan çiftler ise daha geniş bir eve geçiyorlar. Fakat tek başınıza bir eve çıkamazsınız, zaten öyle bir şey olsa devlet ev yetiştiremezdi. Ayrıca her vasıflı veya vasıfsız yeni mezun gençte durumuna göre bir kuruma yerleştiriliyor. Zaten özel mülkiyetin olmadığı ve devlet tekelinin olduğu bütün sosyalist ülkelerde olan da budur. Çünkü sosyalizmde, vatandaşların eğitim, sağlık, iş, ev ve gıda gibi temel ihtiyaçlarını devlet vermek zorundadır. Temel hakkın dışında kalanlardan ise vatandaşın kendisi ilgilenir.

Bir de herkesin övmeye doyamadığı Güney Kore’ye bakalım Elbette Güney, teknolojisi ve markalarıyla adından çok söz ettiriyor. Peki ekonomik olarak iyi görünen bu ülkede ekonomik sebeplere bağlı intihar oranlarına ne demeli? Güney Kore dünyada intihar oranı en yüksek 2. ülke ve Litvanya ile aralarında çok az fark kaldı. 2000 yılından beri intiharın artışta olduğunu düşünürsek, azalışta olan Litvanya’yı geçmeleri an meselesi. Güney Kore’nin en büyük sorununun kuzeyden ziyade kendi içinde ki intihar oranı olduğu ortaya çıkıyor. OECD ülkeleri arasında 11 yıldır birinci Güney Kore, ikinci ise Japonya. Bu ülkelerde insanların kapitalizmin getirdiği yoğun rekabet ortamında geride kalmaları halinde, aşırı mükemmelci olmaları sebebiyle gururlarının kırıldığı ve bu yüzden intihara aşırı meyilli hale geldikleri tespit ediliyor.

Bunun yanı sıra yetişkin bireylerin ölene kadar ebeveynlerine bakma zorunluluğu olduğundan, yaşlı insanlar hep çocuklarıyla beraber bulunuyor. Ancak ebeveynler çocuklarının ekonomik sıkıntılar içinde olduklarını gördüklerinden onlara yük olmamak için intihar ediyorlar.

İş öyle bir hal almış ki intiharı önlemek için kurslar bile açılıyor ve insanların intihara meyilli olup olmadığını anlamak için telefonlarına soru soran uygulamalar yükleniyor. Öyle bir vaziyet yani. Ancak tüm fakirliğine rağmen kuzeyde böyle şeyleri göremiyoruz çünkü onlarda kapitalizmin getirdiği yoğun rekabet ortamı olmadığı gibi insanlar kültürel yozlaşmaya maruz kalmamış ve sırtını devlete yaslamış durumda. Kapitalizmde olduğu gibi bireyselcilik ve kültürel yozlaşma yok yani herkes kendi başına değil. Devletin durumu belli olduğundan insanlarda yarınını ona göre hazırlıyorlar.

ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı olan tavrını daha çok Çin faktörü üzerinden okumakta fayda var. Nede olsa Kuzey Kore hem nüfus olarak hemde ekonomik olarak küçük bir ülke bu yüzden ABD için zaten tehdit olamazlar. Ancak ABD, Çin’i baskı altına alabilmek için onu askeri üslerle çevrelemek zorunda, bu yüzden Güney Kore’ye sevkiyat yapmak ABD için şart. Kuzey Kore faktörünü ise Çin’i çevrelemek için bir bahane olarak kullandıkları bir çok uzman tarafından söyleniyor.

Bu yüzden Kore’de ki krizin kısa veya orta vadede biteceğini düşünmek ancak hayal olur. Krizin bitmesi ancak Çin ve ABD rekabetinin bitmesi ile mümkün.

Kuzey Kore’nin şuan maruz kaldığı nükleer silahlanma, fakirlik ve dışa kapalılık gibi eleştirilerin kaynağında, BM’nin haksız ambargosu ve ABD öncülüğündeki koalisyonun savaş tehditlerine bağlı olarak gelişen mecburi silahlanmanın olduğunu anlıyoruz. Bu noktada Kuzey Kore’nin babadan oğla geçen devlet başkanlığı dışında eleştirilebilecek bir yönünün olmadığı ortada. Kuzey Kore dışında komünist olduğunu iddia edipte parti genel sekreterliğinin babadan oğla  geçtiği başka bir ülke yok. Bu hanedanlık özelliği, kesinlikle komünizmle hiçbir şekilde uyuşmuyor. Maalesef Uzakdoğu’nun gelenekçi ve ataerkil yapısının getirdiği şahsa biat kültürü, bu hanedanlık oluşumda öncü bir etken olmuş durumda. Bu etken Uzakdoğu’da komünizmin yapısının ve işleyişinin önüne bir set çekerek hem geçmişte hemde günümüzde kötü örnekler oluşmasına yol açtı ne yazık ki!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR