Irak Etnik Haritası

27

Komşu ülke Irak’ta etnik yapı Araplar, Kürtler, Türkmenler, Keldaniler, Ermeniler ve Asurlular’dan oluşur. Tabi ki bunları çoğaltabiliriz ancak büyük kısmını bu etnik kimlikler oluşturuyor. Haritada Araplar Şii ve Sünni olarak ayrılırken; Kürtler Şii, Sünni ve Yezidi ayrımı yapılmadan bir olarak gösterilmiş, Türkmenler de tıpkı Kürtler gibi Şii ve Sünni ayrımı yapılmadan resmedilmiştir. (https://cliniclesalpes.com/)

Irak’ta nüfusun %21’ini Kürtler oluştururken, en büyük çoğunluğu Şii Araplar oluşturmaktadır.

2000 yıl kaynaklı Irak Etnik Haritası
2000 yıl kaynaklı Irak Etnik Haritası

HARİTAYI BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYIN

Hangi Ülkenin Bayrağı Daha Eski?

0

200’ü aşkın ülkenin yer aldığı dünyada, her ülkenin kendine ait bayrağı yer almaktadır. Bu bayraklar devletlerin köklü olmasına göre çok eski tarihlerden günümüze gelmiş de olabilir, geçtiğimiz sene değişmiş de olabilir. Arap Baharı sonrası devrik liderlerin yıkılmasından sonra Irak ve Libya’nın bayraklarını değiştirdiğini yakinen biliriz. Peki dünyada hangi ülkenin bayrağı daha eski hiç düşündünüz mü?

1800 yılından 2015 yılına kadar hangi ülkenin bayrağının ne zaman tasarlandığı, renklerle anlatılmış. Sizlere kolaylık olsun diye de aşağıya dünya siyasi haritasını ve dünyadaki ülkelerin bayraklarının olduğu görselleri ekledik. (Haritaların çözünürlükleri yüksek olduğu için yavaş açılıyor olabilir.)

bayrak tarihi

Dünyada Siyasi Haritası
dunya-siyasi-haritasi

Dünyadaki Ülkelerinin Bayrakları
dunyada-ulkelerin-bayraklari

AB Türkiye’yi Neden Tam Üye Yapmıyor?

0

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan üyelik müzakereleri 1963 Ankara Antlaşması ile başlamış ancak 53 yıl olmasına rağmen Müzakerelerden Türkiye bir türlü istenen sonucu elde edememiştir. AB, üyelik müzakerelerine bizden çok sonra başlamış ülkeler birer birer alınırken Türkiye neden kapıda bekletilmekte? Elbette bunun söylenen söylenmeyen birçok sebebi var. Herkesin söylediği, dile getirdiği sebep Avrupa ile olan tarihsel rekabetimiz ve kültürel, dinsel farklılıklarımızın buna sebebiyet verdiği düşüncesi. Bu düşünce yanlış değil bilakis çok doğru bir söylem. Ancak birde madalyonun diğer yüzü var. AB’nin açıkça dile getirmediği endişelerini bu yazımızda değineceğiz.

AB’nin Türkiye’nin tam üyeliği konusunda endişe duyduğu konuların başında Türkiye’nin kalabalık nüfusa sahip olmasıdır. Belki aklınıza söyle bir soru gelebilir: “27 ülke ele alındığında 503 milyon 679 bin (1 ocak 2012 itibariyle) kişiye ulaşan bir nüfusa sahip olan AB, neden 78 milyonluk bir Türkiye’den endişe etsin?”. Başta AB Parlamentosu olmak üzere, bazı karar organlarında ülkelerin nüfusları ölçüsünde temsil edilmeleri, tam üye olması halinde Almanya’dan sonra ikinci büyük nüfusa sahip olacak olan Türkiye’nin bazı kararlarda Almanya kadar söz sahibi olmasına yol açabilecek. Bu nokta, yetkililerin son yıllarda Türkiye’ye karşı çıkmalarının ve “imtiyazlı üyelik” gibi aslında hiçbir konuda imtiyaz tanımayan bir tam üyelik formülünü sadece Türkiye için önermelerinin en önemli nedeni. Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’dan sonra en fazla parlamentere sahip bir Türkiye tüm kararlarda kendini etkili hisseden bir Almanya için kabul edilemez bir durumdur. Elbette sadece Almanya için değil, Almanya’dan sonra ikinci kalabalık nüfusa sahip olan Fransa için de kabul edilemez bir durumdur. Çünkü, Türkiye’nin tam üyeliği halinde ikinci büyük nüfusa sahip olan Fransa, nüfus bakımından ve parlamentoda temsil bakımından üçüncü sıraya gerileyecektir.

AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmemesinin bir başka önemli nedeni, AB bütçesi içinde en önemli gelir kalemlerinden biri olan özkaynaklar-GSMH payı olarak bilinen kaleme Türkiye’nin yapacağı katkının sınırlı olmasıdır. AB bütçesinin önemli gelir kalemlerinden biri, üye ülkelerin GSMH’lalarının belirli bir oranını AB bütçesine aktarmaları sonucunda ortaya çıkmakta ve özkaynaklar-GSMH payı olarak bilinmektedir. Şimdilik bu kalem kanalıyla en yüksek katkıyı Almanya yapmakta ve AB’nin finansörü olarak adlandırılmaktadır. Almanya, daha önce belirttiğimiz gibi Avrupa Parlamentosu’nda en fazla temsil edilen ülke olması nedeniyle, parasal olarak en fazla katkı sağlamasına pek itiraz etmemektedir. Türkiye’nin GSMH’sının Almanya’nın GSMH rakamından düşük olması, Türkiye’nin tam üyeliği ile ilgili itirazları daha da artırmaktadır. Çünkü Türkiye, bir taraftan Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’nın sahip olduğu sayıya yakın sayıda parlamenter ile temsil edilecek, diğer taraftan AB bütçesine Almanya kadar katkı sağlamayacaktır.

Kişi başına gelir rakamı, Euro bazında ele alındığında en düşük değere (7500 Euro) Türkiye sahip olmaktadır. AB ortalamasını 100 kabul ettiğimizde, Türkiye ancak AB ortalamasının yarısı büyüklüğünde bir kişi başına gelire sahip bulunmaktadır. Burada ortaya koyduğumuz engeller değerlendirildiğinde, Türkiye’nin AB’ne hiçbir zaman tam üye olamayacağı şeklinde bir sonuç çıkartılabilir. Ya da madalyonun sadece tek yüzünün okunduğu dile getirilebilir. ‘Türkiye’nin hiç olumlu bir yanı yok mu?’ sorusu akla gelebilir. Elbette, Türkiye pek çok olumlu kabul edilebilecek özelliğe sahip bir ülke. Genç ve dinamik nüfusu, jeopolitik önemi, 2000’li yıllarda gösterdiği ekonomik performansı olumlu yönlerinden sadece bir kaçıdır. Türkiye, bu özellikleriyle ve en önemlisi gümrük birliği ilişkisiyle AB’nin asla gözden çıkartamayacağı bir adaydır. Ancak, tam üyelik bu şartlar altında yakın bir tarihte mümkün görünmüyor. Şu anda AB, ya çok küçük bir ülkeyi ya da Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katıldığı (1995) dördüncü genişleme aşamasında olduğu gibi AB standartlarının üzerinde ortalamalara ulaşmış bir ülkeyi kabul edebilir. Peki o zaman ne yapmalı? Türkiye eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, adalet-içişleri vb. pek çok konuda AB standartlarını yakalamaya çalışmalıdır. AB normlarını evrensel dünya normları olarak kabul etmelidir. Her alanda, gelişmiş ekonomiler düzeyine ulaşmalıdır. Eğer Türkiye her alanda istenen gelişme düzeyini yakalarsa, AB üyeliği olsa da olur, olmasa da.

Abdulbaki Yaman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

”Fırat Kalkanı” Harekâtı ve Cerablus’ta Son Durum

Muhalifler, Cerablus’un tamamen ele geçirildiğini duyurdu. Merkezden fotoğraflar paylaşılıyor. IŞİD’lilerin çoğunun Cerablus’tan çekildiği ve birçok örgüt üyesinin teslim olduğu bildirildi.

fırat kalkanı operasyonu harita

6 Başlıkta ”Fırat Kalkanı” Harekatı

1.) Cerablus nerede/Cerablus Haritası

Halep bağlı olarak yaklaşık 20 bin nüfusa sahip olduğu belirtilen Cerablus, Suriye’nin kuzeyinde Gaziantep Karkamış’ın karşısında, Türkiye-Suriye sınır kapısınında yer aldığı merkez, Fırat’ın batısında Menbiç’in kuzeyinde yer alıyor.

2.) Cerablus’ta Son Durum Haritası

Cerablus Son Durum Haritası
Cerablus Son Durum Haritası | Mor alanlar Türkiye’nin desteklediği ÖSO’nun IŞİD’den aldığı bölgeler

Fırat Kalkanı Cerablus Harekatı (Saati saatine ayrıntılı harita)

Cerablus Son Durum Haritası
Cerablus Son Durum Haritası

Güncel Cerablus Haritası

3.) Cerablus’un Önemi

IŞİD’in dünya ile bağlantısını sağlayan son önemli bölge olan Cerablus, Türkiye sınırında IŞİD’in kontrol ettiği de son şehir özelliğinde. Türkiye buraya operasyon düzenleyerek PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin burayı ele geçirmesinin önüne geçmiş ve böylece sınırdaki en önemli şehrin kontrolünü YPG’ye bırakmamış olacak. Bilindiği gibi Türkiye-Suriye sınırında IŞİD kontrolündeki bölgede yer alan Cerablus, Al Bab ve Menbiç üçgeninden Menbiç geçtiğimiz günlerde SDG çatısındaki YPG’nin kontrolüne geçmişti.

4.) Operasyona kimler katılıyor?

Muhaliflerden ilk önce 1.500 savaşçının katıldığı söylenmişti ama yerel kaynaklar bu sayının 3.000 olduğunu, bin beş yüz civarındaki savaşçının geçtiğimiz günlerde İdlip, Halep ve Azez’den bölgeye aktarıldığı bildirildi. Cerablus operasyonuna katılan örgütler arasında Feylak’uş Şam, ÖSO 13. Birlik, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO’ya bağlı “özel birlik” sayılan Hamza Tugayı, Nureddin Zengi Tugayı ve Rahman Kolorduları yer alıyor.

5.) Cerablus harekatına Türkiye nasıl destek veriyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Müşterek Özel Kuvvetleri’nin yönettiği, Genelkurmay’daki Komuta Harekat Merkezi’nden koordine edilen operasyona 50 ile 100 arası Türk Özel Kuvvetleri(Bordo bereliler vs.)’nin görev yaptığı söyleniyor. Aynı zamanda hudut güvenliğinin arttırıldığı ve Türk Özel Kuvvetleri ile birlikte onlarca tank Suriye sınırı içerisine girdi. Muhaliflere tank desteği sağlayan Türkiye aynı zamanda topçu desteğiyle de muhaliflere alan açıyor. TSK bünyesinde savaş uçakları ve İHA’larda bu operasyonda havadan destek veriyor.

TSK, harekâta katılan birimlerini şöyle açıkladı:

Piyade birlikleri (Mekanize ve havan unsurları dahil)
– Tank ve Topçu Birlikleri (Çok Namlulu Roketatar – ÇNRA)
– Geçit açan, mayın temizleyen istihkam birlikleri 
– Muharebe birlikleri
– Lojistik destek unsurları
– Hava Kuvvetleri’nin hava ve yer destek unsurları (İHA’lar dahil)

6.) Dünyanın bu operasyonuna tepkisi ne oldu?

Çeşitli görüşmeler ve açıklamalar sonunda ABD, Fransa, Almanya, Irak, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler Türkiye’nin düzenlediği bu operasyonu desteklediklerini açıkladı. Rusya Şam yönetimi ile işbirliği içinde bu operasyon sürmeli derken, Esad rejimi ‘Tankların Suriye’ye girmesi egemenlik ihlalidir’ dedi. Anlaşılan Türkiye bu operasyon öncesi bölge ülkeleri, ABD ve Rusya ile iletişim halinde bu harekata başladı. Zaten gelen açıklamalar da bu yönde.

ABD öncülüğünde Suriye ve Irak’ta hava operasyonları düzenleyen koalisyon güçlerinin de Türkiye’ye destek vereceği bildirildi.

Türkiye’nin Cerablus Harekatı: Fırat Kalkanı

Türkiye karada muhaliflerin asker desteğiyle birlikte ”Fırat Kalkanı’ adını verdiği operasyonla Türkiye-Suriye sınırındaki IŞİD kontrolündeki Cerablus için operasyona başladı. Geçtiğimiz günlerde böyle bir harekatın başlayacağı konuşulsa da netleşmemiş, Cerablus’a ilerlemeyi düşünen SDG çatısındaki YPG’yi TSK topçu ve hava harekatıyla durdurmuştu. Hatta ABD’li bir yetkili ”Kürtleri Cerablus’a saldırırsanız, destek vermeyeceğiz” dedik ve ardından gelen Türk ordusunun bombardımanı onları durdurdu diye bir açıklama yaptı.

24 Ağustos’ta yani bugün sabah saatlerinde Cerablus’a operasyona başlandığı açıklandı. Hızlı ilerlemenin kaydedildiği ilk günde IŞİD’in kontrolündeki Keklice, Tel Şair, Elvaniye ve Güğüncük köyleri Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) tarafından ele geçirildi.

Ancak buradaki önemli noktalardan biri, IŞID bu bölgedeki birçok köyü daha önceden terk etmişti. Tıpkı Menbiç’te olduğu gibi. Yani bu kadar hızlı ilerlemenin olmasının en büyük sebebi de bu. Operasyonun başladığı andan itibaren de IŞİD militanlarının ailelerini Al Bab’a gönderdiği de gelen haberler arasında. Zaten önemli olan Cerablus’ta yaşanacak çatışmalar. Köyleri ele geçirmek Cerablus’u kuşatmaya almak için büyük önem arz ediyor.

Son olarak da IŞİD’in Cerablus’tan çekileceği yada çekildiği (net bilgi yok) gelen bilgiler arasında.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Siyonizm ve İsrail’in Kuruluşundaki Terör Örgütleri

2

Anti-Semitizm Orta Çağ boyunca Hristiyanlığın yegane düşünsel ve toplumsal güç olduğu Avrupa’da temel davranış biçimlerinden biri olmuştur. Bunun nedeni bu dinin kuruluş sürecinde o dönem Yahudi ileri gelenlerinin Hz. İsa ve yandaşlarına karşı tutumlarının efsanevi Hristiyan geleneği, seremonisi ve kutsal metni haline gelmiş olmasıdır. Hristiyan Doktrini sürekli olarak Yahudilerin o dönemde yaptıklarının hatırlanmasını ve hatırlatılmasını gerektirmektedir. Bu temel zihniyetin üzerine yeni çağ ve yakın çağdaki sömürgecilik ve emperyalizmin beslediği Batı ırkçılığı da eklendiğinde, özellikle 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaygınlaşan Anti-Semitizm bir tepki ideolojisi olarak siyonizmi ortaya çıkarmıştır. Siyonizmin pek çok tanımı yapılabilse de, bu kavramı kısaca dinsel gelenek ve ideallerden beslenen Yahudi ulusçu ideolojisi olarak tarif etmek mümkündür. 19 yüzyıl Avrupası bir ulusçuluk ve uluslar yüzyılıydı. İtalyan ulusçu ideologlarından Mazzini’nin tanımlamasıyla “Her ulusa bir devlet.” temelinde biçimlenen ulusçuluk bu görünümüyle ilerici bir düşünce modeliydi. Fakat emperyalist rekabetin yarattığı kuşkular dışarıda ekonomik, siyasi ve askeri olarak rakip ulusları hedef alırken, pek çok gelişmiş Avrupa ülkesinde Yahudiler bu kuşkucu ulusçu bakışın doğal hedefleri oluyorlardı. Bu şartlar altında da Yahudi aydınlarının bazıları Mazzini’ci geleneği izleyerek Yahudilerinde bir devleti olması gerektiğini savunmaya başladılar. 2000 yılına yakın bir süredir kendilerini sürgün içinde gören Yahudi toplumunda Filistin’e dönerek Hz. Davut’un devletini yeniden kurma, zaten dinsel bir özlem ve görevdi.  Bu doğal dinsel algılama üzerine Mazzini’ci bir ulusal ideal kurmak son derece kolay oldu ve Siyonizm böyle doğdu. Yahudilere yönelik dinsel ve ırkçı yaklaşımlar nedeniyle Siyonizm çok kısa bir süre içinde dünyanın dört bir tarafındaki Yahudiler içinde çok yaygın bir destek buldu.

Siyonizmin bir ideoloji olarak tanımlanmasından sonra bir eylem programına ve bir örgüte dönüşmesi Theodor Herlz’in çabalarıyla olmuştur. Bu zat Avusturya kökenli bir Yahudiydi. 1895 yılında  Siyonizmin ulus devlet modelini ortaya koyduğu Der JudenStaat(Yahudi Devleti) adlı kitabı yayınladı. 27 Ağustos 1897 tarihinde de İsviçre’nin Basel kentinde I. Dünya Siyonist Kongresi Herlz’in çabalarıyla toplandı. Bundan sonraki yıllarda da bu kongreler her yıl düzenli olarak toplanmaya devam etti. 1903’teki 6. Kongrede alınan bir kararla bundan böyle kongrelerin 2 yılda toplanması hükmü getirildi. Bu kongreler sonucunda Filistin’e Yahudi göçünü düzenlemek ve finansal olarak desteklemek amacıyla bazı yan kuruluşlar oluşturuldu.

İsrail kurulana kadar Filistin çevresinde yüksek bedeller karşılığında satın aldıkları evler ve arazilerle binlerce köyler kuran Yahudi halkı gerektiğinde ortalığı karıştırmaktan kan dökmekten hiç çekinmemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizlerin eline geçen Filistin, 1948 yılına kadar çok şiddetli savunmalar gerçekleştirmiş, Yahudilerin yapmak istediklerini geçte olsa anlamışlar fakat engelleyememişlerdir.

İsrail devleti kurulduktan sonra cumhurbaşkanı ve başbakan olan kişiler de İsrail kurulana kadar ki dönemlerde terörist eylemler yaparak Filistinliler’e kurdukları çeteler aracılığıyla baskı kurma ve sindirme politikası uygulamışlardır. Örneğin İshak RABİN (1922-1995) İsrail’in 5.Başbakanıdır. 1974-1977 ve 1992-1995 süreçlerinde iki kez başbakanlık koltuğuna oturmuştur. İzhak Rabin 1922’de Kudüste doğdu. Babası, ABD’den Filistin’e göç etmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunda Yahudi Lejyonu’nun gönüllü askeri olarak çarpışmıştır. İshak Rabin’in annesi Rosa, yeraltı Siyonist terör örgütü Haganah Çetesi’nin ilk üyelerinden birisidir. İshak Rabin liseyi birincilikle bitirdikten sonra, Siyonistlerin komando kuvvetlerine gönüllü olarak yazılır. Daha sonra,  İsrail Savunma Kuvvetleri adındaki, aslında Filistinli Müslüman Araplara karşı vahşi katliamlar uygulayan bir silahlı terör örgütü olan Haganah Çetesi’nin temeli üzerinde yükselmiş silahlı örgüte girer. Bu örgüt, İsrail devleti resmen kurulup tanındıktan sonra İsrail Ordusu adını alır.

ishak rabin
İshak Rabin

Bu örgütlere değinelim.

1920-1948 Döneminde Filistin’de kanlı terör eylemlerini yapan üç Siyonist Çete şunlardır:

  • Haganah Çetesi(1920-1948)
  • İrgun Çetesi(1931-1948)
  • Stern Çetesi(1937-1948)

Haganah Çetesi

Haganah çetesi, Filistin’deki Yahudiler tarafından 1920 yılında kurulmuş bir yeraltı örgütüdür. Bu örgütün temelleri daha Osmanlı döneminde, 1912 yılının sonunda atılmıştı. Ha-Şomer bölgesinde bulunan Yahudiler, Siyonist Örgüt’ün Yönetim Kuruluna bir rapor göndererek büyük kentlerin ve dağınık yerleşim yerlerinin çevresinde savunma amaçlı milis grupları kurmayı önermişlerdi. Sonradan bu örgüt, Haganah Çetesine dönüşmüştü.

1920’lerde Haganah, sadece gönüllülerden oluşan birkaç yüz kişilik bir örgüttü. 1929’da Filistinli Arapların Yahudilere karşı ayaklanmasıyla, Haganah’ın yapısında şu değişiklikler oldu:

  • Yerleşim yerlerindeki tüm gençleri ve büyük kentlerden gelen binlerce üyeyi içine alan büyük bir örgüte dönüştü.
  • Örgüt elemanlarına geniş bir eğitim-öğretim programı uygulanmaya, askeri eğitim verecek kişilerin yetiştirilmesine başlandı.
  • Cephanelikler kurulup, Avrupa’dan düzenli silah getirilme yolu açıldı.
  • Yeraltı silah üretimine başlandı.

1917 Balfour Deklerasyonu ile Siyonistlerin yanında yer alan  İngilizler, 1930’larda bu tutumlarını değiştirmeye başlamışlardı.

İngiliz parlamentosunun 1939 yılında çıkardığı yasa, açık bir anti-siyonist nitelikteydi.

1941’de Haganah’ın ilk donanımlı askeri taburu eyleme hazır duruma geldi. İkinci Dünya savaşı sonunda İngiliz Hükümetinin Siyonist karşıtı tavrını değiştirmeyeceği kesinlikle anlaşılınca, Haganah Filistin’deki  İngiliz Manda yönetimine karşı çıkmaya karar verdi. İngilizlere karşı her alanda direnişler düzenlenmeye başladı. Avrupa’dan ve Kuzey Afrika’dan Filistin’e yasa dışı yollardan yapılan toplu Yahudi göçlerini örgütledi.  1940 yılı sonlarına doğru Haganah terör örgütü 45 bin elemana ulaşmıştı. 1947’nin baharında  bu örgütün başına David Ben Gurion(Devlet başkanı-İlk başbakan) geçti ve Filistin’in yerli halkı Müslüman Araplara karşı düzenlenecek terörist saldırıların hazırlıklarına başladı.

Haganah Çetesi
Haganah Çetesi
Haganah Çetesinin Eylemleri:
  • 30 Kasım 1947 tarihinde Haganah Çetesi, Filistin’de yaşları 17-25 arasında olan tüm Yahudileri örgüte eleman olmaya çağırdı.
  • 21 Aralık 1947 – 31 Mart 1948 tarihleri arasında, Yafa(Tel Aviv)’nın kuzeyinde, deniz kıyısına yakın Arap yerleşim yerlerine saldırılarda bulundu. Buna Siyonist Teröristler, “temizlik operasyonu” dediler.
  • 31 Aralık 1947 tarihinde, Haganah’ın bir tür asker giysileri içindeki teröristleri Hayfa’da Balad El-Şeyh kasabasını basıp 60’dan fazla sivil Filistinli Müslüman’ı katlettiler.
  • 14 Ocak 1948 tarihinde Haganah, Çekoslavakya ile gizli silah satışı anlaşması yaptı. Bu anlaşmaya göre; 24.500 Tüfek, 5000 hafif makineli tüfek ve 54 milyon mermi Filistin’e gönderilecekti. Siparişin tamamı, Mayıs 1948 sonlarına kadar gizlice Filistin’e sokulup Siyonistlerin yönetimindeki Haganah çetesine teslim edilmişti.
  • 18 Şubat 1948 tarihinde Haganah, Filistin’de yaşları 25-35 arasında olanları da örgüte katılmaya, Müslüman Araplara karşı savaşmaya çağırdı.
  • 6 Mart 1948 tarihinde Haganah, Filistin’de toplu ayaklanmayı, toplu saldırıyı ilan etti.
  • 16-17 Nisan 1948 tarihinde Haganah, İngilizlerin boşalttığı Tiberya bölgesine saldırıp ele geçirdi. Bu bölgede yaşayan Müslüman Araplar evlerini, mallarını ve topraklarını bırakıp, canlarını kurtarmak için kaçtılar.
  • 26-30 Nisan 1948 tarihinde Haganah çetesinin paramiliter teröristleri, Doğu Kudüs’te yerleşim yerleri olan Şeyh Cerrah’a saldırdılar. Burada Yaşayan Müslüman Araplar her şeylerini bırakıp kaçtılar.
  • 8-16 Mayıs tarihinde Haganah teröristleri Al-Ramla ile Latrun’u birleştiren yolu ele geçirdiler.
  • 14 Mayıs 1948 tarihinde Haganah, “Çatal Operasyonu” adını verdiği saldırıyı başlattı, Kudüs’ün çevresindeki Müslüman Arapları kentin dışına sürdü.
  • 14 Mayıs 1948 günü Yafa’da saat 16.00’da tüm dünyaya bağımsız İsrail Devletinin kurulmuş olduğu duyuruldu. ABD Başkanı Truman, İsrail devletini tanıdıklarını hemen bildirdi. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden, Siyonist İsrail devletini ilk tanıyan, Türkiye oldu.
  • 26 Mayıs 1948 tarihinde, kuruluş aşamasında bulunan İsrail hükümeti, Haganah örgütünü, Yahudi Devletinin düzenli ordusuna dönüştürdü ve buna “Zava Haganah Le-Yisrael”, yani İsrail Savunma Güçleri adını verdi.

İrgun Çetesi

  • 1937-1939 sürecinde Moşe Rosenburg ve David Raizel’in yönetimlerinde Araplara karşı bir dizi saldırılarda bulunuldu. Hayfa’da, 27 Şubat 1939 günü bir Pazar yerine bombalı saldırıda 24 Filistinli Müslümanı öldürdüler, 39’unu da yaraladılar. Yine aynı gün, Kudüs ve Yafa’da bombalı saldırılarda bulundular.
  • Nisan-Ağustos 1938 Filistin’in çeşitli yörelerinde 119 Müslüman Arap bombalanarak öldürüldüler.
  • 22 Temmuz 1946 günü, Kudüste King David Hotel’i bombaladılar. Otel, İngilizlerin askeri karargâhıydı. Saldırıda 91 kişi öldü.
  • 31 Ekim 1946 tarihinde İrgun Çetesi, İngiltere’nin Roma’daki Büyükelçiliği’ni bombaladı.
  • 29 Eylül 1947 günü İrgun Çetesi, Hayfa’daki bir polis karakolunu bombaladı, 4 İngiliz ve 4 Arap polisle 2 sivil Arap öldürüldü.
  • 29 Aralık 1947 tarihinde İrgun Çetesi, Kudüs’te bir kahvehaneye el bombaları fırlatarak 11 Arap ve 2 İngiliz Polisini öldürdüler.

Stern Çetesi

(Lehi =Lohamei Herut Yisrael, “İsrail Özgürlük Savaşçıları”))

Filistin’de İngiliz mandasının kalkmasını, Yahudi göçünün serbest bırakılmasını ve bir Yahudi devleti kurulmasını savunan silahlı Siyonist direniş örgütü.

1940 yılında Irgun örgütünden ayrılan Avraham Stern tarafından kurulmuştur. Yüzü bulmayan üyesiyle o yıllarda Filistin’de kurulan siyonist örgütler arasında en küçüğü olmasına rağmen İngilizlere karşı yürüttüğü eylemler ve suikastlerle tanınmıştır. 28 Mayıs 1948’de İsrail Ordusu’nun kurulmasıyla eylemlerine son vermiştir.

Örgüt İngilizler tarafından kurucusu Avraham Stern‘e atfen Stern Grubu veya Stern Çetesi olarak da adlandırılmıştır. Stern’in en büyük amacı, “Fırat ve Nil arasında bir İbrani Krallığı” kurmaktı. Amacının büyüklüğüne oranla Lehi’nin gücü çok sınırlıydı. Üye sayısı birkaç yüz savaşçıyı geçmiyordu ve silah stoku da çok kısıtlıydı. Hedeflerle gerçek güç arasındaki fark Stern’in savaş metodunu sert ve aşırı eylemler olarak belirlemesine neden oldu.

Avraham Stern
Avraham Stern

Örgüt Filistin’deki havaalanlarına, demiryollarına ve öteki stratejik tesislere saldırılar düzenledi. Filistin dışında da terör eylemleri düzenleyen örgütün iki üyesi, 6 Kasım 1944’te Kahire’de İngiliz hükümetinin Orta Doğu temsilcisi Lord Moyne’u öldürdü. Kasım 1945’te İsrail Savunma Birlikleri kurulunca Stern Çeteside, Haganah ve İrgun gibi bu harekete katıldı. Örgüt bu hareketin içindeyken çeşitli operasyonlar gerçekleştirdi. Bunların en önemlisi Haziran 1946’da gerçekleştirilen ve 11 örgüt üyesinin de öldüğü Hayfa demiryolu şantiyesinin bombalanması eylemiydi.

Son Söz: Bütün bu yazılıp çizilenler neticesinde kesin olarak anlaşılan bir nokta varsa o da terör, İsrail’in devlet sistemidir. Savaş ise genel politikasıdır. Savaşsız ve terörsüz korku salmadan milletlerin egemenliklerine virüs gibi yayılıp var olmaya çalışmayan bir İsrail yok olur. İsrail bunu bugün birçoğumuzun görmediği şekilde ekonomiyle yapıyor. Ülkeye malını o ülke halkının ihtiyacı olanı veya ihtiyacı olduğunu sandığı malları ülke içinde tekelden pazarlayarak finansal gücü elde tutuyor. Bu da savaşlarını sürdürebilmelerini sağlıyor. Peki biz, uyanmak için kaç yüzyıl geçmesini bekliyoruz? Kudüs meselesini, Suriye meselesini Müslümanlara yapılan zulümleri ele alıp ekonomiye üretici olarak girmek için elimizden gelen her şeyi 7’den 70’e hepimizin yapması gerekirken, neden sadece seyirci kalıp rahatı seçiyoruz? Bunların hepsinin cevabını vicdanımıza tekrar sormalıyız. “Gerçekten bunlar olurken ben evimde rahat oturduğumda gördüğüm o küçük cansız bedenler benim canımı da yakıyor mu ?” diye sormalıyız kendimize. Eğer cevabımız “Hayır” ise iyi seyirler, yakında o politika bizi de vurur…

Taner Bekir Karaköse

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Devletlerarası ve Hükümetler-Dışı Uluslararası Örgütler, Mehmet HASGÜLER- Mehmet B. ULUDAĞ ,  Ankara, Ekim 2005
https://tr.wikipedia.org/wiki/Lehi
http://dusunensazlik.blogspot.com.tr/2009/03/israil-teror-orgutleri.html
Efendi Teröristler, Yılmaz DİKBAŞ , Mayıs 2009

YPG ile Rejim Ateşkesi ve Haseke’de Son Durum

Haseke’de günlerdir süren rejim ile PKK’nın Suriye uzantısı YPG güçleri arasındaki çatışmalarda ateşkes sağlandı. Ateşkesin ayrıntıları açıklanmazken, YPG’nin rejimin elinden bir çok bölgeyi ele geçirdiği bildirildi. YPG bu çatışmalarda Haseke kent merkezinin güneyindeki Guveyran, batısındaki Nişva ve Zuhur mahallelerinde kontrolü sağlamış, rejime ait postane, cezaevi ve göç idaresi merkez binası gibi kurumların denetimini ele geçirdi. Rejim altı yıldır ilk kez bu çatışmalarda PYD güçlerine karşı hava saldırısı düzenlemişti.

Haseke’de son durum haritası güncel olarak şöyle (Haseke Nerede):

Kuzey Suriye Haritası ve Haseke
Kuzey Suriye Haritası ve Haseke

Yukarıdaki haritada silah simgesinin yer aldığı bölgede yaşanan rejim ile YPG çatışmalarının ayrıntılı ve yakınlaştırılmış haritası ise şöyle:

Kuzey Suriye Haritası ve Haseke
Kuzey Suriye Haritası ve Haseke (23 Ağustos 2016) | Kırmızı: Esad Rejimi / Sarı: YPG

Başkanlık ve Parlamenter Sistem [Yorum]

0

Başkanlık Sistemi, Yeni Anayasa ile birlikte son yılların en çok tartışılan ama bilinmediği ve doğru anlatılmadığından dolayı mutabık kalınamayan ana tartışma başlığıdır.

Tartışılma mazisi çok eskiye dayanmasına karşın sadece Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan merkezli konuşulması, işin ciddiyetini kaçırmamıza ve ülke olarak kaybetmemize neden olmaktadır.

Şimdi ön yargılarımızı ve kişileri bir kenara bırakalım ve başkanlık sistemi aslında nedir sorusuna cevap arayalım?

Öncelikle, ”Başkanlık nedir denildiğinde?” genel olarak yasama, yürütme ve yargı erklerinin kesin ayrılığına dayanan ve yetkisi itibariyle güçlü bir icra ve devlet başkanı modeli diyebiliriz.

En önemli yanılgılara değinirsek; başkanlık sistemi, parlamentonun ortadan kalkması değil, bilakis asli görevi olan denetlemeyi daha iyi yapabileceği bir modeldir. Bu sayede hükümet, parlamento tarafından daha iyi kontrol edilebilecektir. Unutmayalım ki icranın iyi olabilmesi için denetlemenin iyi olması gerekmektedir ama bu görevlerin iç içe geçtiği parlamenter sistemde bu mümkün değildir. Parlamentoya siyasi partiler haliyle hükümet hakim olduğundan, hangi hükümet olursa olsun, kendileri aleyhine bir kararın bulunduğu meclisten geçmesi oldukça zordur.

Hiç konuşulmayan bakanlara gelince;

Başkanlık sisteminde görev alma esasında bakanlar siyasi olmayarak (Başkanla göreve gelip başkanla görevi devredecek) devlet adamlığı ön plana çıkacaktır. Bu sayede seçilme gibi siyasi kaygılardan kaynaklı popülist yaklaşımlar minimize edilebilecektir. Aksi halde siyasi kimlik her zaman devlet adamlığının önüne geçtiğini hepimiz biliyoruz.

Unutmayalım ki partiler ve kişiler gelip geçicidir, önemli olan devletin bekası ve sürekliliğidir. Bu sebeple seçim sisteminde değişiklik ile başlayarak (daraltılmış, dar seçim sistemi, kaymakam ve valilerin seçimle başa gelmesi ve belediye başkanlarının yetkisinin aktarılması…) kademeli olarak 10 yıl içerisinde yönetim sistemi değişimine gidilmelidir. Bu geçişlerde yaşanan sorunlar tecrübe edilip, sistem kolayca test edilebilecek ve süreç sonunda olgunlaşmış bir başkanlık sistemi görebileceğiz. Aksi halde doğrudan gelebilecek Başkanlık sonucu yaşanacak sorunları düzeltme zorlaşacaktır.

Sonuç olarak; parlamenter sistemin bizim gibi farklı etnik ve kültür yapılarından oluşan ülkelerde koalisyona bağlı tıkanıklıklar ve bazı yönetimsel aksaklıklar oluşturmaktadır. Yetkisi ve sınırları belirlenmiş başkanlık modelinin ülkemizin gelişmesi ve ilerlemesi için daha doğru olacaktır.

Hüseyin Sevilay

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Değişen Dengeler Işığında, Suriye’de Neler Oluyor?

Başlığı okuduğunuzda “Sahi ne olacak bu Suriye’nin içler acısı durumu?” dediğinizi duyar gibiyim. Kuzey Irak ve Türkiye’de barınamayan PKK, Batılıların kendilerine havuç olarak uzattığı Kuzey Suriye için bekçi olmaya devam ediyor. Bir yandan ABD’nin akılları zorlayan “Söz verdik, PYD Menbiç’ten çekilecek” sözleri ve hemen sonrasında PYD’nin “Kan akıtmadan çekilmeyiz” açıklaması, diğer yandan düzelen Türkiye-Rusya ilişkilerine mütakiben Türkiye-İran paslaşmaları ve akabinde yetkili bakanların karşılıklı ziyaretleri. Son olarak ise Dışişleri Bakanımızın İran’a yaptığı sürpriz ziyaret sırasında aniden ABD Dışişleri Bakanı Kerry’e telefon açması. Aslında önümüzdeki ayların genetik kodlarını bu ilişkiler üzerinde göreceğiz.

Parçaların çokluğu kolayca birleştirilemeyeceği anlamına gelmesin. Tam da bu noktada “müttefik” kelimesine dikkat çekmek istiyorum. Yıllardır dillerde pelesenk haline gelen “ABD ile Suriye’de müttefik durumdayız” cümlesi ve aynı anlamı ifade eden diğer cümleler…

Özellikle son 1 aydır ülkemizde ve bölgemizde yaşanan hadiselerin kaynağına bakmamıza artık gerek yoktur diye düşünüyorum. Aslında “müttefik” kelimesi “kısa bir süre düşman değiliz” demekten başka bir şey değildir. Kasım’daki başkanlık seçimi öncesi mevcut Başkan ile son kozlarını oynayan, yani PKK devletçiğini tamamlayıp seçim sonrası tanıma peşinde olan ‘Küresel Çete’, Kasım’da istediğini (Hillary Clinton) alamazsa Ortadoğu’daki planları suya düşecek gibi görünüyor. Zira Trump’ın geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu; “Işid’i Obama kurdu”, “Clinton Işid’i destekliyor” açıklamaları ve “Irak’a , Ortadoğu’ya bir bakın. Eğer buralara hiç dokunmamış olsaydık, şimdi çok daha iyi durumdaydı.” şeklindeki demeçleri aslında Trump’ın başkan olduğu takdirde nasıl bir dış politika izleyeceğini ele veriyor.

Neyse gelelim olayın bizim tarafımızdan görülen kısmına.

Kuzey Suriye’de iki yakanın birleştirilmesine 40 km kaldığı söyleniyor. Bütün çabaları o yönde yoğunlaştı ve Türkiye içeride saldırılarla baş başa bırakılarak oyalanmaya çalışılıyor.

Türkiye Suriye sınırında Azez-Cerablus Hattı: PYD(sarı), IŞİD(siyah) ve Muhaliflerin kontrolündeki bölgeler
Türkiye Suriye sınırında PYD(sarı), IŞİD(siyah) ve Muhaliflerin kontrolündeki bölgeler

Batı bloku varını yoğunu Kürt görünümlü PKK/PYD devletine harcarken, başlarda bahsettiğim Türkiye-Rusya-İran arasında esen sıcak rüzgarlar, Avrasyacıların teklifinin açık açık “Batıya karşı birleşelim” olduğunu gösteriyor. Özellikle Putin’in Dış İlişkiler Özel Danışmanı Alexandr Dugin’in yapmış olduğu “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulması Rusya ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü riske atar” sözleri ve hemen sonrasında dile getirdiği “Suriye’de PKK’nın etnik Kürt devleti kurmasına karşıyız, Türkiye’de karşı. Beraber hareket edelim.” cümlesi her şeyin özeti durumunda desek yanlış söylemiş olmayız. ABD’yi bölgeye davet eden, çanak tutan İran, kendisinin de hedef olduğunu anladı ve ‘U’ dönüşü arayışında bulduğu Türkiye-Rusya dostluğunun arasına katılarak Doğu blokunda yer almayı kendine uygun gördü. Türkiye-Rusya-İran işbirliğinin Suriye’de “Kürt Koridoru”(PKK devletçiği) projesini engellediği gibi Rusların Katar’da Suriyeli Muhalifler ile yaptığı görüşme de bu işbirliğinin bir diğer önemli noktalarından biri. ABD Kürtleri (PKK/Barzani/PYD/KYB/Goran) birleştirmek için, Rusya’da bu Kürtleri ABD’nin elinden almak için mücadele ediyor. Türkiye ile Rusya’nın işbirliği küreselcilerin Ortadoğu ve PKK devleti hesabını bozar. Hatta Türkiye ile Rusya’nın arasını yeniden açmak için Kırım/Çeçenistan ve Rusya’daki Türkler üzerinde kaşıma yapabilirler.

Sonuç olarak PKK/PYD, kendi karşıtları ve Persler/Araplar/Türkler arasında “tost olacak”. Şu anda bunu görmüyorlar ama yakında görecekler.

Furkan Bayat

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

‘Putin’in Derdi’: Dünyada Neden Dolar Kullanılıyor?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, uzun zamandır devletler arası para birimi olarak kullanılan doların artık kullanılmaması gerektiğini yineliyor. Peki neden? Gelin bu konuyu anlamak için geçmişe ve anlamamız gereken kavramlara kısaca bir göz atalım;

Nedir Bu Paranın Karşılığı ?

Eski zamanlarda, para olarak değerli madenler kullanılıyor ve insanlar alışverişini bu madenlerle yapıyordu. Yani değerli bir eşyayı başka bir değerli eşya olan para(değerli maden) ile takas ediyorlardı. Bunun mantıksız bir yanı yoktu; nitekim alışverişi yapan kişi ihtiyacı olanı, satıcı ise başka bir yerde takas etmek ya da (küçük ihtimal olsa da) onu kullanmak üzere parayı alıyordu ve işe yarar bir takas yapmış oluyorlardı. İlk kez 10. yüzyılda farklı bir şeyler oldu. Çin, bakır madeninde arzın azalmasıyla para basımını kısıtladı. Bu sıkıntıyı aşabilmek içinse karşılığı maden olan kağıt paraları yürürlüğe soktu. Bir nevi “bana kağıt para getirdiğinde sana bakır para vereceğim” şeklinde garanti vermek demekti bu. Daha sonra kağıt paraların daha kullanışlı olduğu farkedilince de yürürlükte kalmasına karar verdiler. Birinci Dünya Savaşına kadar karşılığı maden olan(çoğunlukla altın) kağıt para basımı devam etti ancak bu savaştan sonra devletlerin verdiği “getirdiğinde sana karşılığını vereceğim” sözü rafa kaldırıldı ve İkinci Dünya Savaşına kadar karşılıksız şekilde, yalnızca yasal zorunluluk şeklinde kullanımına devam edildi.

ABD Kendi Düzenini Kurmaya Başlıyor

İkinci Dünya Savaşından sonra ise 44 müttefik ülke bir araya gelip Bretton Woods sistemini oluşturdu. Bu sistem, dünya tarihinde ilk kez, bağımsız ulus-devletlerin kendi aralarında ortak bir parasal düzen üzerinde anlaşmaları sonucunda uygulamaya konuldu. Sistemin getirilmesini isteyen ABD’nin önerilerini ünlü ekonomist Harry Dexter White sunmuştur. Buna göre ise altına dönüştürülebilen tek para biriminin dolar olmasına, diğer para birimlerinin değerlerinin de dolara göre ayarlanmasına karar verildi. Kararlar, her ne kadar 1946 – 1971 arasında yürürlükte olsa da bu zamanlardan kalan uygulamalar ve psikososyal etki halen devam etmektedir. ABD’nin ekonomik-diplomatik gücü ve bu psikososyal etki sayesinde dolar tüm dünyada rezerv para statüsünü elde etmistir. Bahsettiğim sebepler, başka bir deyişle biraz önce bahsettiğim “bana kağıt para getirdiğinde sana maden(altın) vereceğim” garantisinin güvenilir olmasını sağlar. Doların genel rezerv para birimi olması da haliyle ABD’ye Putin’in itirazlarının da nedeni olan önemli avantajlar sağlıyor.

Peki nasıl avantajlar?

Bu itirazların temelinde yatan sebep; ekonomik kriz nedeni ile ABD Merkez Bankası- FED’in ekonomisini finanse etmek, bütçe açıklarını kapatmak için dolar basarak dolar arzını arttırmasından ve senyoraj geliri elde etmesinden kaynaklanmaktadır. Senyoraj geliri, bir ülkenin bastığı paranın yazılı değerinden, para basma maliyeti çıkarıldıktan sonra kalan gelirdir. Eğer ki, basılan para ekonomik büyümenin çok üzerinde ise ülkede enflasyon artışı görülür. Oysa ki ABD Dolarının rezerv para olması nedeni ile dolar talebinin çok olması bu enflasyonist etkiyi azaltmaktadır. Özet geçmek gerekirse ABD, küçük bir ülkenin ürettiği değerli ürünleri dolar verip aldıktan sonra aynı doları karşılıksız basıp kaybettiğini telafi eder hale gelmiştir. Yani Necmettin Erbakan’ın deyimiyle “para kiralama” işine başlamıştır.

Artık Putin’in bu ısrar ve itirazının, ABD tarafından dizayn edilen bu düzene karşı olduğunu biliyoruz. Sizce de agresif bir politikayla olmasa da dolar baskısından kurtulmamız gerekmiyor mu?

Hüseyin Kılınç

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar:
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Bretton_Woods_sistemi
http://nasilkolay.com/fed-nedir
http://m.t24.com.tr/yazarlar/h-bader-arslan/dolar-neden-dunya-parasi,390
http://www.bilgiustam.com/gunumuzun-rezerv-parasi-abd-dolari/

Theoder Herzl ve Ben-Yehuda

0

Theodor Herzl, Filistin ve çevresinde Yahudi ülkesi kurmayı hedefleyen siyasi akım olan Siyonizm’in kurucusu ve yürütücüsüdür. Herzl fikirlerini temellendirmek için 1896 yılında Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabını yayınlamıştır. Akabinde hayallerini hayata geçirmek adına ilk defa gerçekleştirilecek olan Siyonist kongreyi 1897’de Basel’de düzenlemiştir ve kongrede Herzl “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” demiştir.

Ben-Yehuda, “Evde İbranice”, “Okulda İbranice” ve “Kelimeler, Kelimeler, Kelimeler” olarak 3 kademede İbraniceyi temellendiren ve 17 ciltlik “Antik ve Modern İbranicenin Tam Sözlüğü”nü de yazarak İbranice’nin küllerinden doğmasını sağlamış ve ulus-millet bilincinin oluşmasına en önemli katkıyı sağlamıştır.

Hızlıca okuyunca, başlangıç ve sonuç gibi basitçe görünüyor olabilir fakat buradaki kişisel inanmışlığı görmeliyiz. Batıl bir dava olsa da, hedefe kitlenmiş ve elde edilmesi için her çabayı sarf etmiş bir adanmışlık var karşımızda. Vatansız bir millete yurt kazandıran Theodor Herzl ile günlük konuşmada neredeyse unutulan İbranice’yi tekrardan aktif bir dil haline getiren ve bir millete yeniden kimlik kazandıran Ben-Yehuda’nın bireysel mücadeleleri hepimiz tarafından derinlemesine incelenmelidir.

Unutmayalım ki “Her şey için sadece tek bir akıllı, zeki, aktif ve bütün enerjisini buna adamaya hazır bir adama ihtiyaç vardır ve mesele, yolda duran tüm engellere rağmen ilerleme gösterecektir… Her yeni olayda, ilerleme yolundaki en küçük adımda bile, geri dönme olasılığı olmayan bir öncü gereklidir”.

filistin-harita-degisimi

Hâsılı, artık kaybedecek zamanımız hiç kalmadı ve cepten çok yedik. Bundan dolayı Yeni Bir Dünya İdeali çok zordan imkânsıza doğru yol almaktadır. Tüm Müslümanlar, düşünceleri, analizleri ve stratejileri olan bireyleri yaftalamayı bırakıp, onların önünü açmalı ve modern dünyayı yorumlamalarına imkân vererek Doğu-Batı sentezini daha sağlam dinamikler üzerinden yeniden inşa edilmesine yardımcı olmalıdırlar. Aksi halde kaybetmekten korktukları için korumaya çalışılan ve hasbelkader nasip olan geçici makamların hiç anlamı kalmayacak.

Hüseyin Sevilay

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye’nin ‘Eksen Kayması’ ve Yeni Avrasya Birliği

1

Son günlerde coğrafyamızda ve ülkemizde önemli olaylar yaşanmaktadır. Ülkemizin geçirdiği 15 Temmuz darbe kalkışması ve arkasından Amerika’nın çıkması olayları farklı yönlere çekmiştir. Bu kalkışma öncesinde Türkiye’nin İsrail ile barışması, Rusya ile ilişkileri yumuşatması, ABD’nin hoşuna gitmemiş olsa ki sahaya farklı bir piyonu sürerek hükümeti devirip asırlık Türk Devleti’ni Suriye’ye ya da Mısır’a çevirmeyi hesaplamıştır. Lakin evdeki hesap çarşıya uymamış Türk milletinin asil direnişi bu oyunu bozmuştur.

Bu darbe kalkışmasından sonra akla kara ortaya çıkmış ve müttefik gördüğümüz NATO, AB ve ABD’den en ufak bir tepki dahi gelmemiştir. Buna karşın ilk geçmiş olsun dileklerini Rus Devlet Başkanı Vlademir Putin iletmiştir. Bu süreçten sonra darbe öncesinde Türk Dış politikasına atılması gereken format bu saatten sonra atılmıştır. Tarihsel süreçte her fırsatta bir şekilde çıkış noktası bulan ABD, bu darbe harekatından sonra çıkış noktasını kaybetmiştir. Artık eksen kayması kesin gözüyle bakılmıştır.

Bununla birlikte Kafkasya’da da büyük adımlar atılmıştı. 8 Ağustos’ta Bakü’de İran-Rusya ve Azerbaycan liderleri bir araya gelirken, 9 Ağustosta cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Vladimir Putin bir araya gelerek görüşmelerde bulunmuştur. Bu görüşmelerde iki taraf heyetinin gergin olduğu, Putin’in yaptığı jestler iki devletin kesilen ilişkiler sonrasında birbirine özlem duyduğunu göstermiştir. Ayrıca 10 Ağustos günü Viladimir Putin ile Ermenistan Devleti başkanı Serj Sarkisyan Moskova’da bir araya gelmiştir.

Bu üç görüşme coğrafyamız açısından gerçekten büyük önem arz etmektedir. Zira Putin üç görüşme ile Kafkasya’daki devletlerarasındaki sorunları masaya yatırmış ve bu sorunları çözmeye çalışacağını göstermiştir. Gerek Ermeni tarafı ile gerek Azeri tarafı ile olan görüşmelerde Karabağ meselesi üzerindeki anlaşmazlığı halletmeye çalışacağının sinyalini vermiştir. Öte yandan Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkilerinin bozulmasından sonra Batı kanadından beklediği yardımı görememesi onu doğu bloğuna itmiştir. Böylece bu üç görüşme ile Putin yeni Avrasya Birliği’nin temellerini atmıştır. Böylece batıya ileride yaşanacak medeniyetler çatışmasına hazırlıklı olunması konusunda mesajını iletmiştir.

Bundan sonraki süreçte neler olabilir? Bunlara sorgulayacak olursak İran, Rusya ve Türkiye arasındaki en büyük sorun Suriye meselesine çözüm aranılacaktır. Bu konuda bu üç devletin Suriye’nin bütünlüğünü savunması bir avantajdır. Lakin burada sorun olan kimin yöneteceğidir. Bunun için bu üç devlet arasında bir görüşme yapılmalı ve üç devletin ortak destekleyeceği kişi Suriye’ye devlet başkanı yapılmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin AB umudunu kesmesi Şangay’ın yolunu açmıştır. Putin’in daveti ile gerek İran ve gerekse Türkiye Şangay İşbirliği Örgütüne dahil edilebilir; terör, istihbarat, askeri, ekonomik ilişkiler bu birlik üzerinden daha kolay yürütülebilir.

Önümüzdeki günler büyük önem arz edecektir. Türkiye’nin bu manevraları, ABD’nin ve batının Türkiye üzerindeki politikaları neler olacaktır. Bunun hep birlikte göreceğiz.

Ali Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Askeri Üs Cenneti: Stratejik Ülke Cibuti

Stratejik öneme sahip olan Cibuti, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan Kızıldeniz ve Aden Körfezi hattının geçiş noktası Babu’l Mendeb Boğazı’nda yer alıyor. Somali ve Yemen gibi bölgedeki olaylara kolay müdahale imkanı tanıdığı için konumu değerli olan ülkede ABD, Fransa, İtalya ve Japonya’nın askeri üsleri bulunuyor. Çin ve Suudi Arabistan’da ülkede üs kurmak için hazırlanıyor.

ABD

ABD, Cibuti’de en büyük askeri varlığa sahip ülke konumunda. 2001’de kurulan askeri üste 4.000 Amerikan askeri yer alıyor. ABD burayı hem Afrikalı askerlerin eğitimi için, hemde Yemen ve Somali’de düzenlediği operasyonlar için kullanıyor. 2014 yılında yenilenen anlaşma gereği yıllık 63 milyon dolar kira bedeli karşılığında ABD 10 yıl daha üssü kullanma hakkı elde etti.

FRANSA

Eski Fransa sömürgesi olan Cibuti’de Fransızların askeri varlığı da uzun yıllardır devam ediyor. Cibuti’de en büyük ikinci yabancı kuvvette 1.900 kişilik askeri birlikle Fransa. Afrika’daki en büyük üssünü bu topraklarda bulunduran Paris yönetimi, yıllık yaklaşık 34 milyon dolar kira ödüyor.

JAPONYA

2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ülke dışındaki ilk üssünü Cibuti’ye kuran Japonya, 2011 yılında kurduğu ve yıllık 30 milyon dolar kira ödediği üste 600 asker bulunduruyor.

İTALYA

İtalya’nın 2013 yılında açtığı, kendi sınırları dışında edindiği ilk lojistik operasyonlar merkezi olma özelliği taşıyan üs, 300 asker barındırma kapasitesine sahip. İtalyan Özel Kuvvetleri’ninde yer aldığı 90 askeri personel burada görev yapıyor.

Cibuti’de Ambouli Havaalanı ile Cibuti Limanı’nı kullanan İngiltere ve NATO’nun da sınırlı sayıda askeri birliği bulunuyor. Boğazdan geçen gemilerin güvenliğini sağlayan güçler, yer yer de çevre ülkedeki terör operasyonlarına katılıyor.

ÇİN

Çin’in ülke sınırlarındaki ilk askeri üssünü stratejik öneme sahip Cibuti’ye kurmaya karar vermişti. Yaklaşık 10 bin askeri konuşlandırmayı düşünen Pekin yönetimi, 10 yıllığına yılda 20 milyon dolara kiraladığı alanı 2017 yılında faaliyete geçirmeyi düşünüyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Riyad-Tahran krizinde ilk açıklamalarıyla Suudi Arabistan’ın yanında yer alan Cibuti yönetimi, kendi topraklarına Suudi Arabistan’ın üs kurmasına çok sıcak bakıyor. Cibuti’nin Riyad Büyükelçisi Ziyaeddin Bamhare’nın, Suudi Arabistan’ın Cibuti ile yapacağı askeri anlaşma çerçevesinde ülkesinde bir askeri üs kurmasını beklediklerini ifade etmesi, Suudi Arabistan’ın da Cibuti’de askeri üs kurmasının yakın olduğunu göstermektedir.

Cibuti’nin bu tuhaf durumu vatandaşlar ve siyasiler için oldukça olumlu karşılanıyor. Ülkede geçtiğimiz nisan ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tüm adayların ortak vaadi, “ülkedeki yabancı üslerin varlığının muhafaza edilmesi”ydi. Yabancı üslerin ülke ekonomisine yıllık geliri 160 milyon dolardan fazla olduğu biliniyor.

Türkiye’nin de Cibuti’nin komşusu Somali’de askeri üssü bulunuyor.

Somali’deki Türk Askeri Üssünden Görüntüler