Sözde ‘Ermeni Soykırımı’nı Tanıyan Ülkeler

Soykırım, tanım itibariyle insanların soyunu ‘kurutmak’ amacıyla yapılan toplu katliamlara denmektedir. Bağımsız olduktan sonra Ermenistan Devleti, daha önce ASALA örgütü ve ondan önce de Ermeni Diasporası’nın dünyaya 1915 Olaylarını ‘Ermeni Soykırımı’ olarak kabul ettirmeye çalıştığı ve bazı ülkelerinde bunu kabul ettiğini görülmüştür. Dünyada ‘Ermeni Soykırımını kabul eden ülkeler’ ve ‘Ermeni Soykırımını kabul etmeyen ülkeler’ diye merak edilen başlıkları; yasa ile kabul eden, parlamento kararıyla kabul eden, bu durumu tartışan ve kısmen 1915 Olaylarına ‘soykırım’ diyen ülkeleri ayrıntılı bir şekilde haritada göreceğiz.

Dünyada 19 ülke meclis kararıyla, 4 ülke yasayla ve toplamda 29 ülke 1915 olaylarını ‘SOYKIRIM’ olarak tanımaktadır. Ermeni iddialarını ‘soykırım’ olarak tanıyan son ülke ise Almanya olmuştur.

ermeni-soykirimini-taniyan-ulkeler

Yasa ile ‘SOYKIRIM’ı tanıyan dört ülke: Fransa, Kıbrıs Cumhuriyeti, Uruguay ve Arjantin

  • ABD 1915 olaylarını ‘soykırım’ diye tanımlamıyor ancak ABD’nin 50 eyaletinden 41’i ‘soykırım’ olarak tanıyor.
  • Komşumuz İran, şah rejimi döneminde ‘Ermeni Soykırımını’ tanımıştı. 1979 İslam Devrimi’nden sonra ise İran İslam Cumhuriyeti resmi olarak tanımasa da gayri-resmi olarak ‘Ermeni soykırımı’ kabul ettiği varsayılıyor. (Açıklamalardan ötürü)

Reuters kaynaklı yukarıdaki haritada yasa ve parlamento kararı ile 1915 olaylarını ‘soykırım’ diye kabul eden ülkeler eksik gösterilmiş. Haritada Lüksemburg, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Ermenistan ve Vatikan yer almamıştır. Vikipedia’da ise parlamento ve yasa ile kabul eden ülke ayrımı yapmadan tüm ülkeleri(29ülke) listelemiştir:

'Ermeni Soykırımını' tanıyan 29 ülke - Kaynak: Vikipedia
‘Ermeni Soykırımını’ tanıyan 29 ülke – Kaynak: Vikipedia

Sözde ‘Ermeni Soykırımı’nı reddeden ülkeler: Türkiye’yle birlikte Azerbaycan, İngiltere, Danimarka, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Arnavutluk Bosna-Hersek, Kosova, Pakistan ve Norveç’tir. İki listede de yer almayan ülkelerin konu hakkında olumlu veya olumsuz resmi kararları yoktur.

Merak edilen soru: Filistin ‘Ermeni Soykırımını’ Tanıdı mı?

Nedense çok merak edilen bir konu olarak yer edinen Filistin’in Ermeni iddialarını ‘Soykırım’ olarak kabul ettiği meselesi ‘Filistin ermeni soykırımını kabul etti’ başlıklı haberlerle gündeme gelmişti. Bu konuyu Filistin resmi makamlarca yalanlandı. Bu haber geçen sene diasporanın 100. yılında Ermeni Haber Ajansı tarafından ‘Ermeni soykırımının 100. yılı’ anısına basılmış pul olarak internette servis edilmiş, ama daha sonra bu pulu bir Filistinlinin özel olarak bastırdığı ortaya çıkmıştır.

Ermeni ve Türk Tarihçilerine Göre Ermeni Tehciri ve 1915 Olayları Sonrası Süreç

Türk tarihçilerine göre, 1915 olaylarının başlangıç noktası olarak, 1878’de Ermeniler ve Müslümanlar arasındaki iç çatışmalar olarak görebiliriz. Bu çatışmaların üçüncü taraf ülkeler tarafından kullanılarak, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye zor durumda bırakılmak istenmiştir. Bu çatışmalar üçüncü ülkeler tarafından uluslararası sorun olarak tanımlanmış ve böylece Osmanlı’nın iç işlerine karışmanın bahanesi oluşturulmuştur. Bu sorunun uluslararası sorun olarak tanımlanması Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarında görülmektedir.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, Ağustos 1914 tarihinde seferberlik ilan etmiştir. Bu seferberlik ilanının ardından Ermeni siyasi partilerinin üyeleri gizli komite toplantıları yapmışlardır. Yapılan bu toplantıların sonucunda, komite üyeleri firar ederek Rus birliklerine katıldıkları bilinmektedir. Rus tarihçilerine göre, savaşın en başında Rus ordusu içinde Osmanlı Ermenisi 23 birlik vardı. Bu ise kabaca 11,500 askere karşılık geliyordu. Ayrıca sadece Kafkas bölgesinde Ruslar için savaşan 40,000 Ermeni gönüllüsü olduğu bilinmektedir(1). Artan firar olayları ve gizli komite toplantıları sonucunda Osmanlı Devletince tutuklama olayları başlamıştır.

Ermeni tarihçilerine göre 1915 olayları İstanbul’da Taşnak, Hınçak ve Pamgavar Partilerinin önde gelen 235 politikacısının tutuklanması ile başlamıştır(2). Olayların aslına baktığımızda Ermeni iddialarının asılsız olduğu apaçık ortadadır. Çünkü Ağustos 1914 seferberlik halinden itibaren Ermeni gruplarının ordu hattının gerisinde isyan hazırlıklarına başladıkları görülmüştür. Devlet-i Aliyye’nin topyekûn isyan ihtimalini önlemek maksadıyla Tehcir Olayını hayata geçirdiği görülmektedir. Tehcir olayının ilk olarak ordu açısından stratejik öneme sahip bölgelerle sınırlı tutulması bazı iddiaların gerçeklik payını ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca soykırım iddialarını destekleyen tarafların gözden kaçırdıkları bir bölüm var ki; Tehcir Kanunu’nda Ermeni nüfusun önemli bir kısmı tehcir olayının dışında tutulmuştur. Ancak savaşın ilerleyen dönemlerinde taşkınlık yapan bazı gruplar tehcir olayına sonradan dâhil edilmişlerdir.

Muaf tutulan Ermenilerin sayısı Amerikan diplomatları ve misyonerlerin raporlarında 300 bin ile 350 bin arasında belirtilmektedir. Burada şu soruyu sormadan kendimizi alı koyamıyoruz; Madem Osmanlı Ermeni nüfusunu yok etmek(soykırım) istiyordu, bu kadar önemli rakamlarda Ermeni’yi neden Tehcir Kanunu dışında bıraktı?

1960’lı yıllarda Ermeni diasporası elindeki gücü kullanarak 1915 Olaylarını dünya gündemine getirmek istemiştir. Diaspora kısmen başarılı olsa dahi beklenilen sonucu alamamıştır. Beklenen sonucun alınamaması, 1915 Olaylarının kısa süreliğine de olsa gündemden düşmesine sebep olmuştur. Politik yollardan destek bulamayan Ermenistan diasporası çareyi şiddet ortamı oluşturmakta aramıştır. Şiddet ortamının başlangıcı olarak 1973 ASALA Terör Örgütünün kurulması gösterilir. Bu terör örgütünün ilk eylemi 27 Ocak 1973’te Santa Barbara Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir’e yönelik yaptığı eylemdir. Daha sonraki yıllarda bu örgüt eylemlerini özellikle siyasilere yönelik artırarak devam etmiştir.

Sözde ‘Ermeni Soykırımı’nı Tanıyan Ülkeler

ASALA Terör Örgütü PKK ile sürekli işbirliği yapmış ve 6 Nisan 1980’de Lübnan’da imzalanan ikili anlaşma ile ASALA Türkiye’deki eylemlerini sona erdirmiş ve eylemlerini Karabağ’a taşımıştır.

Ermenistan SSCB’nin zayıflamasını fırsat bilerek 21 Eylül 1991’de ülke genelinde SSCB’den ayrılmak için referandum yaptı ve bu tarih, bağımsızlık tarihi olarak ilan edildi. Ermenistan bu referandumdan sonra egemen ülke kimliğiyle uluslararası toplumun tam üyesi olarak 1992’de Birleşmiş Milletlere katıldı. Türkiye Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991’de tanıyarak, bu bağımsızlığı ABD’den de önce tanıyan ilk ülkelerden birisi oldu. Türkiye, iki ülke arasında yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen ilk tanıyan ülkelerden olması yönüyle Ermenistan’a karşı barışçıl politika izlediğini göstermiştir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen 1993 yılında Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne kurucu üye olarak davet etmiştir. Türkiye’nin barışçıl yaklaşımı bunlarla da sınırlı kalmamıştır. Ermenistan ekonomik krizde iken Türkiye, sınırsız destekte bulunan tek ülke olmuştur. Türkiye’nin yaptığı bu barışçıl adımlar Ermenistan tarafından karşılık görmemiştir.

Ermenistan-Azerbaycan arasında 1991-1993 tarihleri arasında yaşanan Dağlık-Karabağ sorunu ve Ermenistan’ın bu bölgeyi işgali sonucunda Türkiye, Ermenistan sınır kapısını 7 Nisan 1993 yılında kapatmıştır. Bu tarihten itibaren Türkiye ilişkilerin normal düzeyine dönmesi için üç ön şart koşmuştur; Karabağ İşgalinin sona ermesi, Türkiye sınırının tanınması ve 1915 Soykırım iddialarından vazgeçilmesi. Ermenistan ise, Türkiye’nin soykırımı tanımasını ve sınırı açmasını istemiştir.

1915 olayları ve Tehcir ile ilgili yazılar sitemiz yazarlarından Okan Şahin’in 1915 Olayları Sonrası Süreç: 1915’ten Günümüze ve 1915 Olayları ve Karşılıklı İddialar adlı yazılarından alınmıştır. Ayrıntılı merak edenler linklere tıklayarak yazıyı okuyabilir.


‘Ermeni soykırımı’nı tanıyan ülkeler haritası

www.mynet.com/haber/guncel/ermeni-soykirimini-taniyan-ulkeler-haritasi-2486128-1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ermeni_K%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1%27n%C4%B1n_soy

k%C4%B1r%C4%B1m_olarak_tan%C4%B1nmas%C4%B1

http://odatv.com/-filistinde-basilan-soykirim-pulu-tartisma-yaratti–2204151200.html

Sözde Ermeni Soykırımını Tanıyan ve Reddeden Ülkeler

İki Güç Arasındaki ‘Keşmir Sorunu’nun Tarihi

Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsızlığını kazanmalarından günümüze aralarındaki yegane sorun olan Keşmir Sorunu‘nu anlamak için, 1947’ye kadar olan Keşmir’in kısa tarihini, Hindistan ve Pakistan bağımsızlığı sonrası Keşmir’in durumunu ve Keşmir’in coğrafyasıyla birlikte demografik yapısını bilmekte fayda var. Bu yazıda da bu bilgiler hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

Keşmir’in Coğrafyası ve Demografik Yapısı

Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne sınırdaş olan Keşmir Bölgesi, 15 Haziran 1947 tarihinde kabul edilen “Hindistan Bağımsızlık Bildirgesi” ile Hindistan Krallığı’ndan koparak bağımsızlığını kazanmıştır. O tarihten itibaren Pakistan-Hindistan ilişkilerinin en temel açmazlarından biri olan Keşmir sorunu günümüzde de geçmişteki önemini korumaktadır. Toplam yüz ölçümü 222.236 km² olan bölge;

a)1947’den itibaren Hindistan tarafından kontrol edilen 101.378 km²’lik Jammu-Keşmir,

b)1947’den itibaren Pakistan’ın kontrolü altındaki 78.114 km²’lik ‘Azad Keşmir’,

c)1962’den itibaren Çin’in işgali altında olan 42.735 km²’lik kuzeydeki Shakhgam Vadisi ve doğudaki ‘Aksa-i Çin’ bölgelerinden oluşmaktadır. Şuan Aksa-i Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne bağlıdır.

Hindistan Çin ve Pakistan kontrolündeki bölgelerin ayrıntılı haritası
Hindistan Çin ve Pakistan kontrolündeki bölgeler (Bahsedilen Keşmir Sorunu: Hindistan işgalindeki Jammu Keşmir bölgesi)

Keşmir kuzeyde Baldistan, güneyde Cammu, doğuda Ladak ve batıda Gilgit eyaletlerine ayrılır. Keşmir’in Sinkiang (Çin Türkistanı)la 450, Tibet’le 350, Pakistan’la 700 ve Rusya ile 20 mil sınırı vardır. Pamir Dağları bu memleketi Rusya ve Afganistan’dan, Himalayalar da Hindistan, Singiang, ve Tibet’ten ayırır. Muzafferabad, Baramula, Arant ve Nag vilayetleri Keşmir’e; Mirpur, Riasi, Udhampur ve Kathua da Cammu’ya bağlıdır. Keşmir’den doğan Ravi, Celum, Çenap ve İndus nehirleri Pakistan’a akar.

Dört milyonluk nüfusunun %80’sini Müslümanlar, geri kalanını Hindu (%20,5), Sikh (%15) ve Budistler (%1) teşkil etmektedir.

Keşmir’in iktisadi ve siyasi hayatının merkezi Keşmir Vadisinde toplanmaktadır ki bu vadinin göbeğindeki Sriganar şehri Keşmir’in başkentidir.

1947’ye Kadar Keşmir’in Kısa Tarihi

Keşmir zaman zaman Hindistan’a açılan yolların kapısı oldu. Makedonyalı İskender Hindistan’a bu yoldan girdi. Pandavalar, Kuşanlar, Karkotalar ve Lohanaların idaresi altında kalan Keşmir 14. asırda Müslümanlaştı. Sultan Zeynel Abidin (1422-1474) zamanında en iyi dönemini yaşayan Keşmir, 1587’de Ekber’in istilasına uğradı. Hindistan’da Müslüman devletin imparatoru Avrangzeyb zamanında, 1752’de Keşmir’i istila eden Afganlılarhalka hatırı sayılır derece kötü muamaele ettiklerinden Keşmirliler 1819’daki Sikh istilasına kurtarıcı gözüyle bakmaya başladılar. Sikhler Afaganlılarla yaptıkları savaşlarda Dogra hanedanından Raca Gulab Singh’in yardımını görmekteydiler. Gulap Singh Keşmir’de ki Sikhler’le ne kadar iyi geçinsede İngiliz-Sikhn savaşlarında tarafsız kalmış ve sonradan İngilizlerin tarafına geçmiştir. Neticede Sikhler İngiltere’ye mağlup oldular ve İngiltere Keşmir’i 1846 Amritsar Anlaşmasıyla egemen hale getirerek idaresini Gulab Singh’e vermiştir. Bu anlaşmayla birlikte halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu Keşmir’e Hindu bir idareci tayin edilmiş oldu.

Gulab Singh ve ailesinin yönetimde olan Keşmir’de, Gulab Singh’in torunun erkek çocuğu olmayışıyla yönetim zafiyeti içinde bulunulması İngilizleri harekete geçirdi ve 1889’da geçici meclis kuruldu. Bu meclis çok geçmeden 1905’de dağıtıldı ve eski sisteme geri dönüldü.

Raca’nın idaresi altındaki halktan ağır vergiler alınıyor, Keşmirliler mahkemesiz bir şekilde yargılanıyor ve hapse atılıyordu. Hindu geleneğine göre kutsal sayılan öküzü kesen Müslümanların cezası idam ile on sene hapis arasında değişiyordu. Köylü topraksız bırakılmış ve eğitim, endüstri, sağlık ve diğer hizmetler ihmal edilmişti.

Hindistan ve Pakistan’ın Bağımsızlığından Sonra Keşmir’in Durumu

1947’de Hindistan ve Pakistan ayrıldığında Cemmu-Keşmir eyaletinin başında bir Sih genel vali (Maharaja) bulunmaktaydı. İngiltere bu gibi eyaletlere (Sind, Belucistan, Bengal, Pencap, Haydarabat, Junagar ve Cemmu-Keşmir) Hindistan ve Pakistan’la birleşeceklerini tavsiye ederken, iki kritere göre hareket etmelerini istemekteydi. Buna göre, coğrafi yakınlık ve eyalette yaşayan halkın çoğunluğunun hangi dine mensup(Müslüman, Hindu veya Sih) oldukları dikkate alınmalıydı. Bunlardan Haydarabat ve Junagar’da halkın çoğunluğu Hindu olmakla beraber yöneticileri Müslümandı ve Hindistan bu eyaletleri zor kullanarak da olsa kendisine katılmalarını sağlamıştı. Bununla beraber yüz ölçümü 222.000 km kare ve nüfusu 4 milyona yakın olan Keşmir’de durum farklıydı. Keşmir halkının büyük çoğunluğu Müslüman olmakla beraber başında Sih Maharaja Hari Sing bulunmaktaydı.

Yerel hükümdarların yeni devletlere bağlanmasında yer yer zora başvurulmuştu. Pakistan sınırına bitişik Bavahalpur ve Kalat gibi Müslüman hükümdarlıklar Pakistan’a katılırken, çoğu Hindu hükümdarlığın da Hindistan’a bağlanması sağlandı. Güney Hindistan’ın orta kesiminde yer alan ve halkının çoğunluğu Hindu olan Hayrabat’ın başındaki Müslüman hanedanın bağımsız kalma doğrultusundaki isteği askeri müdahale sonucu engellenirken, Hindu bir hükümdarın yönetiminde olduğu halkının yüzde 80’i Müslüman olan Cemmu-Keşmir, halkın Pakistan’la birleşme isteklerine rağmen başta bulunan hükümdarın buna engel olması üzerine tartışmalı bir bölge olarak kaldı.

Ayrıca coğrafik olarak da Pakistan sınırında bulunan Keşmir, Hindistan’la arasında bir tampon bölge oluşturmaktaydı. Bütün yollar Pakistan ile bağlantılı, demiryolu hattı Pakistan üzerinden geçiyor, hatta ulaşım ve genel ticaret Pakistan üzerinden yapılıyordu. Keşmirli Müslümanların bölünme ile ilgili görüşmeleri sürerken, Pakistan’la birleşmek istediklerini defalarca söylemelerine rağmen Keşmir’in başında bulunan Maharaja, Pakistan’la birleşmeyi kabul etmeyerek bağımsız kalmak isteyince, Cemmu Keşmir’de halk ayaklanmaya başladı. Oysa genel valinin yapması gereken, diğer eyaletlerde olduğu gibi, halkın genel isteğine uyarak Pakistan’la birleşme yolunu seçmekti. Ancak o, bunun yerine 15 Ağustos 1947’de her iki ülkeyle birer anlaşma imzaladı. O sırada Hindistan’ın başında 1946 Gandhi’nin ölmesiyle onun yerine geçen Nehru, Pakistan’da ise devlet başkanı olarak Cinnah, başbakanlık görevinde ise Liyakat Ali Han bulunmaktaydı. Ancak Cinnah’ın 1948’de ölmesi üzerine Gulam Muhammed cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmişti. O gün için 1947’de Keşmir’de yaşayan 4 milyon nüfusun yüzde 80’i Müslümanlardan meydana gelmekteydi.

kesmir-manzara
Bereketli Topraklar: KEŞMİR

Keşmir iki nedenle Pakistan için büyük öneme sahiptir. Öncelikle halkının yaklaşık yüzde 80’i Müslüman olmasından dolayı Pakistan’ın bir parçası olarak sayılmakta ve bu nedenle Keşmir’de yaşayan Müslümanlarda Pakistan’la birleşmeliydi. İkinci olarak, Keşmir Pakistan için ekonomik açıdan da büyük önem taşımaktadır. İndus suları ve kolları Keşmir’in dağlık bölgelerinden geçiyor ve bu nedenle Pakistan nehrin üst kesimlerini denetimi altında bulundurmak istiyor. Ayrıca Pakistan, enerji ihtiyacını bu bölgedeki hidro enerji tesislerinden sağlamak istiyor. Hindistan ise, yüzde 20 oranında Hindu’nun yaşadığı bölge üzerindeki denetimini kaybetmek istemediği gibi, Pakistan’ın elde etmesine de izin vermeyerek bu stratejik (Çin-Pakistan-Hindistan) bölgeyi egemenliği altında tutmak istiyordu.

Hindistan alt kıtasındaki bu iki devletin bağımsızlığını kazanmasıyla Keşmir, bölge devletleri içinde stratejik bir öneme sahip oldu. Böylece Hindistan ve Pakistan, bu uygarlık kokan değerli topraklar için günümüze kadar yaşanacak anlaşmazlıkların, çatışmaların ve savaşların fitilini ateşlemiş oldu.


Türkkaya Ataöv, ”Keşmir Meselesinin Önemi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, 1960, ss. 195-198

http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/kesmir-bolgesine-bakis/1295, (E.T. 20/05/2016).

Tayyar Arı, Global Politika ve Güney Asya – Keşmir Sorunu ve Nükleer Yarış, (2. Baskı), İstanbul: Alfa Yayınları, 2000

Afrika’daki Petrol Rezervleri ve İlk 10 Ülke

3

Geçen yıl dünyada yapılan petrol ve doğalgaz keşiflerinin yüzde 40’ı Afrika’da gerçekleşti. Dünyada ortalama 1 trilyon 700 milyar kanıtlanmış petrol rezervi bulunuyor. Bunların 129 milyar 200 milyon varili Afrika’da bulunuyor. Bu keşifler sonucu Afrika’daki rezervlerin daha fazlasının da keşfedileceği düşünülürken, bu durumun Afrika’ya ilgiyi daha da arttıracağı ön görülüyor.

Afrika’da petrol rezerv miktarına göre ilk 5 ülke ise Libya, Nijerya, Angola, Cezayir ve Mısır diye gidiyor. Afrika’nın petrol bakımından en zengin ülkesi, Afrika’da en fazla petrol olan ülkeler ve Afrika petrol rezervi hakkındaki ayrıntıları özet bir şekilde infografikte bulabilirsiniz.

afrikadaki-petrol-rezervleri
Afrika’daki petrol rezervleri [infografik: AA]

[TAM EKRAN İNFOGRAFİK]

Şii-Sünni Geriliminin Soğuk Savaşla Benzerlikleri

Belki pek önemi olmayabilir bu benzetmenin ama yinede bana ilginç geldi. Bu yüzden paylaşmak istedim. Bildiğiniz gibi günümüzde özellikle Ortadoğu’da mezhepsel bazda gerilimler yaşanıyor. Elbette her toplumun içinden mutlaka karşısındakinin inancını cahillik ve saçmalık olarak gören, bu yüzdende o saçma fikrin ortadan kalkmasını arzulayıp öldürmekten çekinmeyen insanlar her zaman çıkabiliyor. Maalesef bizler yeni milenyumun büyüttüğü ve büyüteceği nesiller olarak daha uzun süre bu saçmalıklara şahit olacağa benziyoruz.

Tabi ki bu yaşananlar yeni değil. Örneğin Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasında zuhur eden, Çaldıran Savaşı’yla zirveye çıkan Osmanlı-Safevi mücadelesinin perde arkasında yine mezhepçilik var. Üstelik bu bahsettiğimiz iki hükümdar da Türk.

İran da Şiiliğe mensup mollalar 1979’da gücü ele geçirdiklerinde insanlar mollaların Şiiliğini pek konu etmezdi. Daha çok ABD’nin bir kuklası devrildi denirdi ve SSCB’nin Afganistan’ı işgali bu gündemi ikinci sıraya itiyordu. Tıpkı Bolşeviklerin 1917’de gücü ele geçirdiklerinde gündemin ilk sırasında, ilk sosyalist ülkenin kurulmasının değil, hâlâ devam eden 1. Dünya Savaşının olması gibi.

Gündemde ikinci sırada olsa da yinede bir tehditti tabi ki. Bu yüzden Bolşeviklerin Kızıl Ordusuna karşı Beyaz Ordu bir savaş başlattı ve bu savaş 5 yıl sürdü. Savaşın kıtlıkla birleşmesi milyonlarca insanı öldürdü. Tıpkı 80’li yıllarda Ortadoğu’da yaşananlar gibi yine gündemin ikinci sırasında ki tehdit olan İran, devrimden bir yıl sonra Saddam yönetiminde ki Irakla 8 yıl sürecek ve bir milyondan fazla hayatın kaybolmasına yol açacak savaşa girdi. Saddam kendi ülkesinde ki Şiilerin İran tarafından kışkırtılıp, kendi iktidarının Pehlevi gibi sona ermesinden endişe ediyordu. Tıpkı bolşevik devrimin kendi işçi kesimini etkilemesinden, yani kendi işçi devriminden korkan ve bu yüzden beyaz orduyu destekleyen batılı ülkeler gibi.

SSCB ilk yıllarında ülkede ki muhalif kesimleri avlıyor rejimi sağlamlaştırmaya çalışıyordu.
Aynı şeyi İran ülkede ki milliyetçi ve sosyalist tabakaları yok ederek tatbik etti. Her ikisininde kendi dertleri çok olduğundan kendi rejimlerini başka ülkelere ihraç etme gibi bir gayreti henüz yoktu.

SSCB, 2. Dünya Savaşının bitmesiyle beraber Avrupa da ki rakibi Hitler’den kurtulmuştu ve artık Doğu Avrupa onların kontrolünde birbir yeni komünist ülkelere kavuşuyordu. Aynı şekilde Japonya’ya karşı gönderilen ordularda Uzakdoğu da yeni komünist ülkelerin ortaya çıkmasını sağladı.

2. Dünya Savaşını bu sefer ABD öncülüğünde ki NATO ordularının terörizmle savaş programına benzetebiliriz. Bu durumda 11 Eylül Saldırısı’da Pearl Harbor Saldırısı olmuş oluyor. Sonra Japonya ve Almanya’ya karşı savaşan Batı, bu sefer Irak ve Afganistan’da mücadele ediyor. Suudi Arabistan tıpkı ABD gibi en az etkilenen ama en baş aktör gibi bir pozisyonda yer alıyor.

Nasıl ki Hitler kaybedince Doğu Avrupa faşizmden komünizme geçti. Bu sefer de Irak’ta Saddam devrildi yaşanan süreçle Irak Sünnilerden Şiilerin kontrolüne geçiyor. Zaten Saddam’da Hitler gibi nasyonal sosyalistti.

SSCB’nin savaşın bitmesiyle başlattığı rejim ihracını artık İran da, Irak Savaşı sonrasında başlatıyor. Irak Savaşı bitti derken bu sefer Suriye’de savaş başlıyor. Tıpkı 2. Dünya Savaşının yaraları sarılmaya çalışılırken Kore’de savaşın başlaması gibi.

Kore Savaşı 3 yıl sürdü ve her iki ülkede de bir değişim olmadı. ABD tam Kuzey Kore’yi yok edecekti ki, Çin müdahale etti ve ABD’nin tam teçhizatlı ordusu, Mao’nun gönüllülerden oluşan köylülerine yenildi. Görünen o ki Çin’in Kuzey Koreyi kurtarması gibi, Rusya da Esad’ı kurtaracak ve savaş hiç bir değişim yaşatmadan boşa gidecek.

İran’ın rejim ihraç etme konusunda şimdilik başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bağdat, Sana ve Şam onların elinde. Yemen Savaşı da bu bağlamda Vietnam savaşına benziyor. Bir güney var bir de kuzey. Vietnam da kuzey güneyi ele geçirerek birleşmeyi sağlamak istiyordu ve buna ABD engel olmak için çok uğraştı. O dönem ABD ekonomisi bu savaş yüzünden çok ciddi yaralar aldı. Tıpkı Yemenin kuzeyinde ki Husilerin güney’e karşı yürüyüşü gibi. Bu sefer Suudi Arabistan bunu engellemeye çalışıyor ve ekonomisi mahvolmak üzere.

Suriye İç Savaşını, Kore Savaşına benzetmiştim. Kore savaşının hemen öncesinde NATO kuruldu. Bu örgütün niyetinin sosyalizme karşı mücadele olduğu belliydi. Şimdide Suriye savaşı sırasında Suudi Arabistan önderliğinde İslam ordusu kuruluyor. Ama ne İran, ne Irak, ne Suriye, ne de Türkiye dışındaki Türk Cumhuriyetlerden birisi var. Demek ki bu İslam Ordusu falan değil, bildiğin Sünni ordusu. Rakipte IŞİD değil, İran ve dostları

İran’ın sıradaki muhtemel hedefleri de Bakü, Bahreyn ve Beyrut olacaktır. Bahreyn’de Sünni Kral her an Şii halk tarafından devrilirse şaşırmamak gerekir. O zaman ABD’nin Küba’sı, Suudi Arabistan’ın Bahreyn’i olmuş olur. Kocaman ülkenin dibinde ufacık bir ada ülkesi nede olsa. Beyrut’ta da Hizbullah’ın darbesi pek uzak bir ihtimal değil.

Bakü’ye gelince.

Petrol fiyatlarındaki düşüş Azerbaycan ekonomisini olumsuz etkiledi ve Aliyev’in ailesinin yönettiği ülke, her an başlayabilecek bir Türkistan baharı ile kitlesel demokrasi eylemlerine sahne olabilir. Son seçimlerde yaşananlarla giderek gerileyen karizmasını arttırmak için en son Ermenistan’a karşı zafer kazanmak istedi ve işe yaradı da. Eğer olur da eylemler istifa getirirse gerisi demokrasiye kalmış. Ama en zor lokma Azerbaycan olacaktır. çünkü Sovyetler Birliği sayesinde en az dindar olan Şiiler Azerbaycan’da yaşamakta.

Soğuk savaşı NATO kazandı diyebiliriz. Bakalım bu yeni Şii-Sünni soğuk savaşını kim kazanacak ve kazanmanın ölçüsü ne olacak göreceğiz.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

IŞİD, Egemen Güçlerin Bir Projesi Mi?

ABD işgalinin ardından 2004 yılında Irak’ta, Ürdün asıllı Ebu Mus’ab ez-Zerkavi tarafından Tevhid ve Cihad adında bir örgütün kurulmasıyla temelleri atılan IŞİD; Irak ve Suriye’de kontrol ettiği büyük bir alanda, bir “İslam Devleti” kurduklarını iddia eden ve kendisine “Dünya’nın en zengin ve en güçlü” terör örgütü ünvanını kazandıran bir finansal ve askeri güce sahip örgüt. IŞİD, DEAŞ, DAİŞ… Adına ne denilirse denilsin bu terör örgütünün bu kadar kısa sürede nasıl böyle bir potansiyele sahip olduğu ve yürüttüğü stratejinin dolaylı olarak nasıl “kendi düşmanlarının” işine yaradığı gerçekten de oldukça merak uyandıran bir meseledir. IŞİD’i güçlendiren yalnızca Irak’taki Şii yönetimin baskıları ve Suriye’de elde ettiği geniş toprak parçası üzerinde sömürdüğü kaynaklar mıdır?

Hemen hemen bütün “süper güçlerin” pay sahibi olmak istediği bir coğrafyada, bir terör örgütünün bölgede en fazla stratejik öneme sahip olan ülkerin ikisinde, Britanya büyüklüğünde bir alana çok kısa bir sürede yalnızca kendi potansiyelini kullanarak hükmetmesi ne kadar gerçekçi? Tüm bu sorular IŞİD’in sadece bir “öfkeli Sünni gençler hareketi” mi, dini temelde bir devlet yapısı kurmak isteyen bir topluluğun ürünü mü veya uzun vadeli çıkarlarının söz konusu olduğu, ABD ve asıl müttefikleri tarafından oluşturulmuş bir taşeron örgüt mü, yoksa tüm bu amaçların birleştiği eşine az rastlanan bir “konsorsiyum” olduğu ihtimali, reel-politik düzlemde ne kadar karşılığı olan bir durum? Özdağ’ın da belirttiği gibi; “IŞİD ile ilgili çok değişik tanımlamaların yapıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bazılarına göre IŞİD, Irak’ta önce Amerikan işgal rejimi daha sonra Maliki hükümetleri tarafından devlet sisteminden dışlanan ve ezilen Sünni Arapların tepkisini dile getiren yeni-Vehhabî/Selefi çizgide bir örgüt. Bir başka izaha göre, IŞİD, Afganistan, Çeçenistan ve Bosna-Hersek savaşlarının oluşturduğu cihatçı Selefi kitlelerin bel kemiğini oluşturduğu, profesyonel ve hareket halindeki savaşçıların içinde yer aldığı, amacı gerçekten İslam devleti kurmak olan bir örgüt. Bir diğer açıklamaya göre IŞİD, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek amacı ile kurduğu bir terör örgütü. ABD, IŞİD’i yönlendirerek ve bahane ederek, Orta Doğu’da Büyük Kürdistan’ı kurmak için çalışıyor. Bu arada IŞİD, bünyesindeki cihatçı Selefileri Suriye-Irak Sünni havzasında toplayarak imha etmeyi hedefliyor. Üç değişik izahı desteklemek ve akla yatkın hale getirmek için yeterince “kanıt” bulmak da zor değil. Sonuç olarak IŞİD, bu üç eksenin karışımında bir noktayı temsil etmektedir ve Türk Milleti ve İslam medeniyeti için bir tehdittir (Özdağ, 26 Eylül 2014). Amerikalılar IŞİD’i yok etmek için değil, IŞİD’e sınır çizmek için bir operasyon yapıyorlar. IŞİD çok düz bir coğrafyada olmasına rağmen Irak ordusunu stratejik hava bombardımanıyla yok eden Amerikalılar IŞİD’i yok etmiyorlar, sadece zayıflatıyorlar. Böylece sınırlar çiziliyor. Bu arada IŞİD bazı yerlere giriyor, bu bölgeleri KDP veya PKK IŞİD’den alıyor. Böyle olduğunda, kendilerine ait olmayan bu bölgeleri almaları meşrulaşıyor (Özdağ, 2016, Al Jazeera).

"IŞİD"in "Batı"nın elinde bir kukla olduğunu ve örgütün Batı’ya yönelik saldırılarının bir düzmece olduğunu anlatan karikatür.''
“IŞİD”in “Batı”nın elinde bir kukla olduğunu ve örgütün Batı’ya yönelik saldırılarının bir düzmece olduğunu anlatan karikatür.”

Öte yandan IŞİD ile yürütelen savaşın aslında, PYD için kirli bir meşruiyet zeminin oluşturduğunu Aktay şöyle açıklamaktadır; IŞİD, Esad rejimi ve PYD arasında başından beri yaşanmakta olan tavşan-tazı oyununa koalisyon güçlerinin hava saldırılarıyla verdiği destekle tezgahın bütün detayları ortaya çıkmaya başlıyor. Önce PYD, baştan itibaren Esad rejimiyle hep koordineli çalıştı. Özgür Suriye Ordusu ile birlikte hareket ettiği kısa süre içinde bile hiç bir zaman Esad güçleriyle gerçek bir çatışma yaşamadı. O yüzden Esad rejimiyle hiç bir zaman karşı karşıya gelmedi. IŞİD’inse ortaya çıktığı saatten itibaren büyüme ve güçlenme hızı arkasında büyük bir aklın ve yönetimin olduğunu gösteriyordu. Ancak yaptığı hiç bir şey iddia ettiği gibi ne İslam’la ne de kendine çalışan bir devletin aklıyla bağdaşmıyordu. İçinden çıktığını söylediği el-Kaide’yi yok ederek veya onu kendine tabi kılmaya çalışarak işe başladı. Muhalefet saflarında ortaya çıktığı halde şu ana kadar Esad rejimine karşı hiç bir kayda değer mücadelesi olmadı. Aksine bütün mücadelesi Esad’ın muhalifleriyle, bilhassa ÖSO’ya karşı gerçekleşti. IŞİD, ÖSO’nun güç bela Esad rejiminden ele geçirdiği mevzilerin bir çoğunu teker teker aldı. Ele geçirdiği yerlerde dünyaya göstere göstere yaptığı katliamlarla, kendi şeytanlaştırılma sürecine büyük bir destek vermiş oldu. Şeytanlaştırma işleminin ardından gelen koalisyon (ABD) müdahalesi, 4 yıldır 500 bine yakın insanın kimyasal veya konvansiyonel silahlarla vahşice ölümüne, on milyondan fazla insanın tehcirine yol açmış Esad’a karşı sergilediği sessizliğin kefaretini IŞİD’den çıkarır gibi davranıyor. Oysa IŞİD ile Esad arasında apaçık bir ittifak var. IŞİD vuruluyorsa zaten dolaylı olarak Esad vurulmuş oluyor denilebilir. Ama numara burada bitmiyor ki. IŞİD’e karşı mücadele adı altında aslında hedeflenen ve vurulan neticede sadece gerçek rejim muhalefeti yani ÖSO oluyor. Açığa çıkan tezgah, IŞİD’in şu anda Esad ve koalisyon güçlerinin kontrolünde PYD’ye alan açmasıdır. Tezgah şöyle işliyor: Alabildiğine şeytanlaştırılmış, kendi şeytanlaştırılmasına da bizzat kendisi gereken desteği vermiş olan IŞİD ile savaşmakla ABD’nin gözünde kahramanlaştırılan PYD her türlü desteği alıyor. PYD’nin girmesi gereken yere önce IŞİD, hiç bir mantığı ve gereği yokken saldırıyor ve ele geçiriyor, bir de bayrağını dikiyor. Belki bir kaç cinayet, katliam görüntüsünden sonra koalisyon güçlerinin hava desteği ile PYD güçlerine yol veriliyor (Aktay, 20 Haziran 2015). Burada vurgulanması gereken bir başka hususta Türkiye için bir tehdit oluşturan PYD’yi, ABD’nin IŞİD kartını devreye sokarak meşrulaştırmaya çalışmasıdır. Bunu açıklamak gerekirse; Suriye muhalefeti içinde İslami hareketlerin yaygınlaşmasıyla sahada PYD’yi ABD’nin en önemli müttefiki konumuna getirdi. Bu bağlamda ABD kendi ileriye dönük çıkarları için PYD’nin alan hakimiyetini genişletmesini istiyor. Fakat Türkiye PYD’ye karşı çıkınca devreye IŞİD giriyor. Önce kendisini Türkiye için PYD’den daha tehlikeli olduğunu ülkemiz içinde yaptığı eylemlerle ve sınır bölgelerine attığı füzelerle kanıtlamaya çalışıyor. Daha sonra Türkiye’nin de desteklediği muhalif gruplara saldırıp onlardan toprak elde ediyor. En sonunda PYD’de herkes için tehdit oluşturan bu örgüte karşı savaşıp, IŞİD’in muhaliflerden aldığı toprakları kendisi IŞİD’den alıyor. Son gelişmelerde bu durumu daha iyi görmek mümkün. IŞİD Suriye’nin kuzeybatısında muhaliflerin kontrolündeki Azez’e doğru ilerlerken hemen doğusunda PYD/SDG IŞİD kontrolündeki Mambij’e doğru ilerliyor. Tüm gruplar arasında çatışmalar yaşansa da gerçek manada savaş, IŞİD’in muhaliflerden aldığı toprakları PYD’nin IŞİD’den alması şeklinde yürüyor. Sonuç olarak IŞİD’in çok eksenli bir yapı olduğu, doğrudan ve dolaylı olarak ABD’nin Ortadoğu politikasına hizmet ettiği gözardı edilemez. Aşağıda üç farklı tarihte yayınlanmış üç haritada, IŞİD’in alan hakimiyetinin daraldığı ve bu bölgeleri daha çok PYD’nin ele geçirdiği açık şekilde görülüyor.

2014-pyd-harita

aralik-2015-pyd-haritasi

2016-haziran-pyd-haritasi

Mehmet Enes Bağlama

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Aktay, Y., 2015, Tezgahın kod adı: IŞİD, Yeni Şafak Gazetesi, Erişim 3 Mayıs 2016,
http://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/tezgahin-kod-adi-isid-2014541

Özdağ, Ü., 2014, IŞİD Gerçekten Nedir, Yenicağ Gazetesi, Erişim 2 Mayıs 2016,
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/isid-gercekten-nedir-32115yy.htm,

Özdağ, Ü., 2016, Yaşanan Ortadoğu İç Savaşı, Al Jazeera, Erişim 2 Mayıs 2016,
http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/yasanan-ortadogu-ic-savasi

Doğu-Batı Kavramlarıyla Ortadoğu’nun Önemi

Doğu + Yunan = Roma

Roma + Cermen = Batı

Tunus’ta başlayarak tüm Ortadoğu’yu etkisi altına alan karışıklık pek çok yıkıma neden oldu. Bu süreçte bir dönemin güçlü isimleri tarih sayfalarında yok oluşları ile yerini aldı. Yok olan liderler için, akıbeti henüz tarihin süzgecinden geçmediği için üzülsek mi sevinsek mi bilemediğimiz bir dönemdeyiz. Ortadoğu’da yeniden düzenlenmek istenen siyasal parametreler, dengelerin değişmesine ve bu durumun sonucu olarak ortaya çıkan kaos altıncı yılına girdi.

Ortadoğu’da bu günlerde nefret hâkim. Hem de 1000 yıldır birlikte güçlü ve umutlu yaşamış, 100 yıldır ayrı düştüğü için güçsüz ve kederli yaşayan milletler arasında. En son tüm Ortadoğu milletleri için savaşan yerel birleşik güç 100 yıldır tarih sahnesinden uzakta. 100 yıl önce böyle bir gücün himayesinde yaşayan tüm milletler bugün, o gücün yokluğunda yeniden toparlanmak için geçiş süreci yaşamaktadır. Ve bu süreç sancılı olmaktadır. Bir düşünür “Doğumlar Sancılı Olur” der. Ortadoğu milletlerinin bugün birbirine karşı yürüttükleri bu savaş nedeniyle tüm kaynakları tükenirken bu savaşın hiçbir kazananı olmayacaktır.

Kadim doğu, saygıyı hak edecek ciddi dinamiklere sahiptir. Tüm dünyanın kaderine bu denli önemli katkılar sunan ve tarihin gidişatının beklenmedik şekilde değişmesine neden olabilecek güç; “yok” sayılamayacak kadar “var” dır. Ortadoğu’yu kaosa sürüklemeye destek olan, yıkıma göz yuman mağrur Batı, 500 yıldır öldürücü silahı sömürgecilik ile ihtişamlı güce erişmiştir. Bu gücü keşifler ve icatlar ile elde etmiştir. Modern Batı Medeniyeti’ne zemin oluşturan bilgi birikimi gelenek, inanç, alışkanların kökeni; her ne kadar görmezden gelse de “yok” saydığı Doğu Medeniyet’inden akmıştır. Her dönem birbirleri ile mücadele etse de iki medeniyet, bugün Batı, Ortadoğu’yu yaşatmak zorundadır. Kaynakların adil paylaşılması konusunda cimrilik eden Batı Medeniyeti, Ortadoğu’da patlak veren kargaşaların da nedenlerindendir. Batı, Ortadoğu’dan başlayan medeniyet birikiminin getirdiklerini adil bölüşmeyerek, geçmişine kör, inkârcı, sağır oldukça, Ortadoğu’da başlayan ateş her yanı saracaktır. Ortadoğu milletleri kendi politikalarını üretemedikçe umut uzak gözükmektedir bu topraklarda. Batı ise Ortadoğu’ya uyguladığı hesapsız saldırgan politikalar ile 300 yıldır üzerinde oturduğu tahtın bacaklarını kesmektedir. Ne ile? Kendi inşa ettiği sistem ile. Peki kim tarafından? Yeni oyuncular; Uzakbatı-Uzakdoğu.

Medeniyetin başladığı yerde filizlenen hangi fikir varsa yürüyerek uzaklaşanlarla dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Son icatlar, düşünsel ve teknik olarak insan medeniyetinin günümüzde hemen her konuda bayraktarlığını yapan Uzakbatı ve Uzakdoğu’dan gelmiştir. Atalarının torunları dünya tarihi üzerine ekilen ne varsa en son hali ile tekrar döndüler dedelerinin topraklarına. Yeni oyuncular çok daha hızlı, çok daha hırslı ve çok daha acımasız. Artık Ortadoğu ve Ortabatı (Avrupa) her geçen gün uzak taraflardaki yeni oyunculardan merhamet bekler hale gelmektedir. Yeni oyuncular ise Ortadoğu ve Ortabatı’nın mirası olan sömürgecilik, eşitsizlik, totaliterlik, soykırım gibi unsurlarla adeta Atalarının mirası ne varsa yıkmak için saldırmaktadır.

Burada başlayan ve burada biteceği milyarlarca insan tarafından inanılan Ortadoğu menşeili senaryolar bir son vaat etmiştir. Günümüzde hakim güçler, vaat edilen sonun biran evvel gelmesi için vaat edilen (olumsuz) gayretleri sergilemektedirler. İnsanlığa hak ettiği saygıyı göstermeyen, geçmişi unutmuş, dünya kaynaklarının tüm tükenişine karşın yaşamsal varlığının devamı gereği “kaosa” destek vermekte bulan acımasız anlayış, bugün güce hâkim.
İnsanlık medeniyetin kontrolünü kaybederse, kendi kurduğu medeniyetin yıkımına kendisi sebep olacaktır.

Mehmet Balcı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ve Türkiye

Tüm dünyayı derinden sarsan 2008 Küresel Kriz’den sonra kaybedilen ticari kapasiteyi yeniden ve daha güçlü bir şekilde geri kazanmak amacıyla AB ve ABD arasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı(Transatlantic Trade and Investment Partnership-TTIP) adıyla bir Serbest Ticaret Anlaşması(STA) yapılması için Temmuz 2013’te başlayan müzakere süreci devam ediyor.

Dünya Ticaret Örgütü(World Trade Organization-WTO) nezdinde devam eden Doha Turu’nda tüm ülkeleri tek çatı altında toplayacak bir mutabakat metninde uzlaşı sağlanamadığı ve süreç çok uzadığı için ülkeler bölgesel ve bire bir anlaşmalar yaparak krizin etkilerini ortadan kaldırmak üzere çeşitli ekonomik partner arayışlarına girdiler. Böylece ülke ekonomilerini hem diğer ülkelere verilebilecek gereksiz tavizlerden korumayı hem de nokta atışı anlaşmalarla ekonomik kalkınmaya ivme kazandırmayı amaçlıyorlar.

european-student-think-tank
Kaynak: www.europeanstudentthinktank.com Müzakerelerin 10. Turu 13-17 Temmuz tarihleri arasında Brüksel’de yapıldı.

Doha Turu’nda WTO üyesi olan tüm ülkeleri genel bir karar etrafında toplamanın mümkün olmadığı ve ülkelerin bekleyişle geçen zaman zarfında ekonomik olarak bir kazanımlarının da olmadığı fark edilince, devletler yeni ekonomik arayışlar içerisinde girdiler ve STA benzeri anlaşmalarla ekonomik kalkınmalarına ivme kazandırmayı amaçladılar. Yeni ekonomik arayışları kısaca özetlemek gerekirse WTO ve Doha Turu benzeri girişimler ‘tümdengelimsel’ ekonomik düzenlemelerken; STA veya TTYO benzeri anlaşmalar ise ‘tümevarımsal’ olarak nitelendirilebilir. Her devletin aynı söz hakkına sahip olduğu ve kendi çıkarı(self-interest) peşinde koştuğu bir sistemde ABD, Rusya, Çin veya AB’nin bu sistemin getirmiş olduğu zaman kaybına tahammülü kalmamıştı ve onlar da yöntem değişikliğine giderek nokta atışı ve ihtiyaçları doğrultusunda olan anlaşmalar yapmaya karar verdiler. Karar alma mekanizması felç olmuş bir WTO yerine kendi yapacakları ikili ve bölgesel anlaşmalarla ticaret ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Devletler arasında imzalanmış birçok serbest ticaret anlaşması vardır fakat hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi AB ve ABD arasında imzalanması öngörülen-görüşmeler devam ediyor- AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’dır.

TTYO’nun Dünya İçin Önemi
AB ve ABD dünya hasılasının %50’sini ellerinde tutmakta, karşılıklı yatırımların toplam değeri 3 trilyon doları geçmekte ve Transatlantik ticaret yaklaşık 500 milyar dolar civarında gerçekleşmektedir. Dünya hizmet ticaretinin %40’ı ve dünya mal ticaretinin üçte biri yine iki taraf arasında gerçekleşmektedir. Dolayısıyla başarıyla devam ettirilen ortak ticaret ve yatırım antlaşması, AB için 2025 yılında 159 milyar dolar, ABD için 127 milyar dolar ek kazanç anlamına gelmektedir (Hamilton, 2014, ss.82-84). AB ve ABD arasında yapılacak bir serbest ticaret anlaşması bu iki aktörün dünya ticaretindeki konumlarını daha da güçlendirecektir.

Taraflar arasında yapılacak bir anlaşmayla tarifelerin düşürülmesi, mal ve hizmetlerin pazarda karşılıklı olarak serbest dolaşımı üçüncü tarafları haklı olarak tedirgin etmektedir. Tarifelerden muaf AB mallarıyla ABD pazarında rekabet etmek üçüncü ülke ekonomileri için büyük bir handikap anlamına gelmektedir ve Amerikan piyasasında AB mallarıyla rekabet edebilme gücünü ve imkânını da elinden almaktadır. Bunun da ötesinde Çin ve Rusya gibi ABD tarafından ‘çevreleme politikası’ ile baskı altına alınan ülkeler ekonomik kayıplara ilâveten politik yalnızlığa da göğüs germek zorunda kalacaklar. Çünkü AB ve ABD arasında imzalanacak bir STA anlaşması hiç şüphesiz uzun vadede çok daha yakın siyasi ilişkilere sebep olacaktır. TTYO, ABD’nin dünyaya karşı sergilemeye çalıştığı siyasi ve ekonomik bir gövde gösterisidir. Ekonomi ve politikanın iç içe geçtiği ‘modern devlet sistemi’nde ABD’nin, AB ile olan ekonomik işbirliğini siyasi müttefikliğe dönüştürmesi ve yükselen Asya’yı Japonya, Güney Kore, Tayvan, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle olan çeşitli güvenlik ve işbirliği anlaşmaları ile kontrol altına alma tasarılarının bir parçası olarak bakılabilir.

TTYO’nun Karşısındaki Engeller

Müzakerelerin sürdüğü şu günlerde TTYO’ya karşı en büyük muhalefet AB toplumundan gelmektedir. Örneğin Almanya’da yapılan kamuoyu yoklamaları, Almanların 1/3’ünün anlaşmaya karşı olduğunu gösteriyor. AB ve ABD’nin mal ve hizmet standartlarındaki farklılıklar AB toplumunu rahatsız eden sebeplerin başında geliyor. Örneğin gıda standartlarındaki farklı yaklaşımlar anlaşmanın önündeki büyük engellerden biri olarak gözüküyor. ABD vatandaşları GDO’lu(Genetiği Değiştirilmiş Organizma) gıdaları tüketmekte bir sakınca görmezken bu durum AB vatandaşları için tam tersi bir durum teşkil ediyor. Greenpeace Almanya’nın basına sızdırdığı 240 sayfalık TTYO görüşmelerinde bu başlığın müzakerelerde önemli bir yer tuttuğunu görülüyor.
Greenpeace ticaret uzmanı Jürgen Knirsch “Gizli görüşmeler hakkında toplumun şu ana kadar elde ettiği bilgiler tam bir kâbus ve bunların yakın gelecekte gerçeğe dönüşebileceğini artık biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Almanya Tüketici Örgütleri Federasyonu Başkanı Klaus Müller de ABD’nin öne sürdüğü taleplerin son derece ‘ilginç’ olduğunu kaydederek “ABD’nin TTIP çerçevesinde gıda pazarı için öne sürdüğü talepler, bu konudaki korkularımızı haklı çıkardı” dedi.

Kaynak: https://twitter.com/Greenpeace “Milyonlarca insanın kuşkuları doğruydu.”
Kaynak: Greenpeace “Milyonlarca insanın kuşkuları doğruydu.”
Kaynak: www.yenihayat.de Alman kamuoyu TTYO’yu ‘truva atı’ olarak nitelendiriyor.
Kaynak: www.yenihayat.de Alman kamuoyu TTYO’yu ‘truva atı’ olarak nitelendiriyor.

Transatlantik ticaret anlaşmasının AB yakasında kamuoyu gizli yürütülen müzakerelerden endişe duyuyor ve bunu her fırsatta dile getiriyor. Buna karşın ABD kamuoyunda ise TTYO aleyhinde bir eylem veya gösteriye araştırmalarım boyunca hiç rastlamadım. Bunun altında yatan en büyük sebebin ise lobi grupları ve medyanın TTYO lehine sergiledikleri tutumun olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü hükûmetler, şirketler ve bankaların üç sacayağını oluşturduğu ‘şirketokrasi’(Bu tanım John Perkins’e aittir.)nin gücü ABD’de inanılmaz boyutlara varmış durumda. Amerikan halkı tam anlamıyla medya ve lobi gruplarının pençesinde kıvranmaktadır ve onlar rıza göstermediği sürece de TTYO karşıtı bir eylemin Amerika’da yapılması ihtimali düşük gözüküyor. Aslında Amerikalıların AB ile yapılan müzakerelerden haberi olduğunu bile sanmıyorum.

TTYO: Bölgeselleşme mi, Globalleşme mi?

Bu noktada TTYO ve benzeri serbest ticaret anlaşmalarının globalleşmeyi mi yoksa bölgeselleşmeyi mi arttıracağına dair çeşitli tartışmalar vardır. Tartışmanın sürdüğü şu günlerde bir taraf, bölgesel ticaret anlaşmalarının uzun vadede globalleşmeyi destekleyeceğini ve liberalizmi daha da güçlendireceğini savunuyor. Bu noktada kesin bir şey söylemek zor çünkü bu bir öngörü ve mantıksal bir bütünlük içinde olsa bile uygulamada yetersiz kalabilir veya AB-ABD arasında oluşabilecek bir sıkıntı diğer devletleri serbest ticaret anlaşmaları karşısından cephe almaya veya daha korumacı olmaya itebilir, bekleyip göreceğiz.

Ancak uzun vadede bu söylenenler gerçekleşse bile meselâ Afrika ile yapılabilecek serbest ticaret anlaşmaları için ne söylenebilir ya da böyle bir anlaşma yapılması gündeme gelebilir mi? Yani Afrika, Orta Amerika, Orta Doğu ve ya Güney Asya gibi daha yoksul bir profil çizen bölgeler ve gelişmekte olan ülkeler bu tip anlaşmalara nasıl taraf olacak? İşte bu noktada tartışmanın diğer tarafı devreye giriyor; dünya ekonomisinin sadece gelişmiş ülkelerinin tarafı olacağı öngörülen serbest ticaret anlaşmaları globalleşmeyi değil, bölgeselleşmeyi destekleyecek, liberalist ekonomik sistem zarar görecek ve korumacı(protectionist) ekonomik modeller-merkantilizm gibi- yükselişe geçecek.

Dolayısıyla TTYO Antlaşması imzalandığı takdirde AB ve ABD pazarlarına girmek üçüncü ülkeler için önemli bir zorluk olacak, bu ülkeler pazar paylarını üçüncü ülkelere kaptırabileceklerdir. Antlaşma nedeniyle üçüncü taraflarla yapılan ülkelerle ticaretin saptırıcı bir etki yaratması bir çok etkenin yanı sıra menşei kurallarındaki düzenlemelerin sıkılığına, diğer ticari partner ülke ile yapılmış tercihli ticaret antlaşmasının kapsamına, ülkenin ihracat bağlamında AB/ABD’ye olan bağlılığına göre değişmektedir. Örneğin Kamboçya ve Bangladeş gibi tekstil ihracatı yüksek oranda ABD’ye bağlı ülkeler için TTYO’nun imzalanması bu ülkelerin ABD pazarlarını Doğu Avrupa ülkelerine kaptırmaları anlamına gelebilir. Çünkü antlaşma imzalanırsa ABD ve AB arasında %12 oranında uygulanan vergi taraflar arasında daha fazla söz konusu olmayacak bu da diğer ülkelerin elini oldukça zayıflatacaktır (Kocamaz, 2015, ss.47).

TTYO ve Türkiye Ekonomisine Etkileri

TTYO Anlaşması’nın Türkiye ekonomisi üzerinde hiç şüphesiz büyük etkileri olacak; katılsak da katılmasak da. Türkiye’nin AB ile imzalamış olduğu Gümrük Birliği Anlaşması nedeniyle AB’nin imzalamış olduğu anlaşmalara tek taraflı bağlılığı söz konusudur ancak bu taraflılık AB’nin anlaşma masasında elini güçlendirirken Türkiye’yi mağdur ediyor. Türkiye, AB üyesi olmadığından ötürü AB’nin yapmış olduğu serbest ticaret anlaşmalarından faydalanabilmesi için anlaşma maddelerine genellikle Türkiye maddesi konuluyor, konulmazsa Türkiye anlaşma yapılan ülkeyle bire bir görüşmelere başlamak ve yeni bir anlaşma imzalamak zorunda kalıyor. Ancak AB ve ABD arasında müzakereleri süren TTYO anlaşmasında Türkiye maddesi yok ve anlaşmanın ticari boyutu da öncekilere nazaran çok daha büyük. Bu sebeple şayet AB ve ABD arasında TTYO anlaşması imzalanırsa Türkiye çok büyük ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalacak ve AB pazarında ABD mallarıyla olan rekabet ve tarife avantajını kaybedecek.

Bu noktada Türkiye’nin yapabileceği bazı hamleler var. Öncelikle müzakere sürecine taraf olmaya çalışabilir ancak AB ve ABD arasında devam eden müzakerelerde bile çözülemeyen ve ya anlaşma sağlanamamış birçok başlık bulunuyor. Buna ilâveten Türkiye’nin taraflarla olan bire bir ilişkileri de anlaşma masasına oturmasını engelliyor. Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği PYD’nin silahlı kolu olan YPG’ye Amerika’nın silâh desteğini arttırarak devam ettirmesi sebebiyle ilişkiler bıçak sırtında ilerliyor. Buna ilâveten Alman Parlamentosu’nda 1915 Olayları’nın ‘Soykırım’ olarak kabul edilmesi sebebiyle Türkiye’nin Berlin Büyükelçi’si Almanya’dan Türkiye’ye çağrıldı. Dolayısıyla bu seçenek pek mümkün gözükmüyor.

Diğer bir hamle ise TTYO’nun tamamlanmasını beklemek ve ABD ile masaya oturarak bir serbest ticaret anlaşması imzalanması olabilir. Ancak, ABD-AB arasında oluşturulan Yüksek Düzeyli Çalışma Grubu (HLWG) çalışmalarının neredeyse iki yıl sürdüğü, yine Türkiye-Güney Kore arasında imzalanan STA öncesi benzer bir çalışma grubunun, müzakerelere geçmeden önce iki yıl kadar konuyu istişare ettiği dikkate alındığında müzakerelere başlamanın hemen mümkün olamayacağı düşünülebilir. Bu durumda, mevcut şartlarda bir değişme olmaması halinde, Türkiye-ABD arasındaki YDK’nın çalışmalarının tamamlanması ve müzakere kararına geçilmesinin en az iki yıl alabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu süreç zarfında, ABD-AB müzakerelerinin gidişatı ve kapsamı da Türkiye’nin STA müzakereleri için önemli bir gösterge teşkil edecektir(Akman, 2014, ss.21). Ancak müzakere başlıkları ve süreci düşünüldüğünde Türkiye’nin ABD ile olan anlaşma imzalanana kadar geçen süredeki Gayri Safi Yurtiçi Hasılasında (GSYH) 4 milyar dolarlık zarar oluşacak, katılması durumunda ise bu rakam 31 milyar dolara yükselecek ve zarar da ortadan kalktığı için toplam fayda(total utility) 35 milyar doları bulacak(Güneş ve Diğerleri, 2013, ss.3).

Son seçenek ise Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği Anlaşması’ndan çıkması olarak değerlendirilebilir ancak bu kararın uzun vadede Türkiye ekonomisine olan etkileri çok daha külfetli olacaktır.

Sonuç olarak, AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması Dünya ve Türkiye ekonomilerini etkileyecek önemli bir anlaşmadır. Şayet müzakereler olumlu sonuçlanır ve bir serbest ticaret anlaşması imzalanırsa ekonomi politiğin doğası gereği bu anlaşma uzun vadede politik müttefikliğe, stratejik ortaklığa evrilecektir, hiçbir ekonomik anlaşma sadece ekonomi boyutuyla kalmaz. Türkiye’nin anlaşmaya taraf olması halinde ekonomik olarak büyük kazanımlar elde edeceği; yine aynı şekilde anlaşma dışında kalması durumunda da büyük kayıplarının olacağı çeşitli raporlarda dile getirilmiş durumda. Türkiye’nin TTYO sonrası kâr-zarar tablosunun hangi tarafında yer alacağını izleyeceği politikalar belirleyecek.

Mücahid Keskinoğlu

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA:
Akman, M.S. (2014). AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme. Anakara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt.13, No.1, ss.1-29.
Güneş, D. Mavuş, M. ve Oduncu, A. (2013). AB-ABD Serbest Ticaret Antlaşması ve Türkiye Üzerine Etkileri. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Ekonomi Notları, Kasım.
Hamilton, D. S. (2014). America’s Mega-Regional Trade Diplomacy: Comparing TPP and TTIP. The International Spectator: Italian Journal of International Affairs, Cilt:49, Sayı:1, Mart, ss.82-84.
http://ascmer.org/abdnin-cini-cevreleme-politikasi-ve-filipinler.html
http://tr.sputniknews.com/avrupa/20160502/1022501021/abd-ab-ttip-greenpeace.html
http://web.ikv.org.tr/ikv.asp?id=169
Kocamaz, Sinem (2015). Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’nın Dünya ve Türkiye Ekonomisi Üzerindeki Etkisi. Ege Strategic Research Journal, Cilt:6, Sayı:2, ss.31-56.

Fıkra Niyetine: Bir Alman, Bir Ermeni ve Bir Türk

Dün Alman Federal Meclisi’nde, bir dost meclisi etrafında anlatılan bir fıkradan farkı olmayan bir müsamere düzenlendi. Tarihindeki lekelerine çamaşır suyunun dahi fayda etmediği Almanya, Federal Meclisinde sözde Ermeni soykırımı yasasını oy çokluğuyla kabul etti.

Almanya’nın tarihle bu denli ilgisi politik oyunlardan başka bir şey ile açıklanamaz.

Türkiye ile Avrupa Birliği’nin mülteciler konusundaki pazarlığı sonucu Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği kapısını aralaması ve vizelerin kaldırılması konuları Avrupa halkının tepkisine yol açmıştı. Dünkü yaşananlar, özellikle Almanya’nın başrol oynadığı bu durum üzerine tepkisini ortaya koyan Alman halkının gazını almaktan başka bir şey değildir. Almanya’da çalkalanan gündemin değişmesi ve Merkel ile partisine olan tepkilerin bertaraf edilmesi istenmiştir. Zira tarihi değerlendirmenin meclisin görevi olmadığını, tek ret oyu veren Hristiyan Demokrat Bettina Kudla ifade etmiştir1.

Kendi devletinin sahip olduğu tarihinin, zift karası kadar karanlık olduğunu bilen Alman Federal Meclis Başkanı, kendilerini temize çekmek adına verdiği demeçte şu ifadelere yer vermiştir: ‘‘Türkiye’deki mevcut hükümet 100 yıl önce yaşananlardan sorumlu değildir2.’’ Sözde bir soykırım ile hiçbir Türk hükümeti sorumlu değildir ancak insanı duygulardan nasibini almamışçasına, insanları ırkları uğruna sabun haline getiren dönemin Alman hükümetinden tüm Alman hükümetleri sorumludur.

En fazla silah ihracatı yapan ülkeler sıralamasında 5. sırada bulunan Almanya’nın silahları kurşun yerine gül atıyor olmalı ki, böyle bir şövalyeliğe soyunmuş olmalılar.

Sadece 2015 yılında silah ihracatından 2.04 milyar dolar3 kazanan Almanya’nın dünya barışına olan büyük(!) katkılarından dolayı ve dün Federal Meclis üyelerinin göstermiş bulundukları üstün müsamere performansları dolayısıyla 2016 Nobel Barış ödülüne layık görülmelidirler.

65. Türk hükümetinden beklenecek hareketler sert ve etkili olmaktır. Ancak geçmişe dönüp baktığımızda 14 Ekim 2009 Azerbaycan bayrağı krizi gibi olayların bulunması, ne kadar sert ve etkili adım atacakları konusunda şüphe doğurmaktadır.

Bir yazar tavsiyesi olarak tüm Avrupa devletlerinin kıskandığı Japon yapımı köprülerimizden Alman marka araçlarla geçmek yerine Anadol’lar ile geçmek tercih edilebilir.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


  1. dw.com
  2. dw.com
  3. armstrade.sipri.org

Japonya ABD Değil SSCB Sayesinde Teslim Oldu

Genel olarak dünya genelinde hep 2. Dünya Savaşının ABD sayesinde sonlandığı görüşü hakimdir. Bu inancın kaynağında ise kuşkusuz bilgisayar oyunları, filmler ve diziler gösterilebilir. Örneğin birçok kişiye sorduğunuz zaman size Hitler’in ABD yüzünden savaşı kaybettiğini söyler. Ancak Nazi Ordusunun büyük bir bölümü doğu cephesinde savaşıyordu. Mesela Barbarossa harekatında Naziler Sovyetler Birliğine yaklaşık 4 milyon kişilik bir ordu ile taarruz etmiştir. Zaten ABD savaş süresince epi topu 400 bin can verirken, Sovyetler Birliği’nde 27 milyon insanın hayatını kaybetmesi, savaşın büyük kısmının doğu cephesinde yaşandığını gösteriyor. Üstelik ABD savaş boyunca rakiplerine verdirdiği kaybın tamamına yakınını bombalamalarla verdirmişti, yani karada pek çatışmamıştı.

Hitler’in intihar etme sebebi ise Kızıl Ordu ile arasında ki mesafenin 20 km’ye düşmesiydi. Hitler için intihar etmek çok daha mantıklıydı. Çünkü yaşadıklarından dolayı öfkeden kudurmuş Sovyet halkına esir düşerse ölmekten beter olacağı kesindi. Hitler’in ölümüyle Avrupa da mücadele bitmişti, yani Avrupa da ki savaşın bitmesinin ABD ile pek alakası olduğunu söyleyemeyiz.

Gelelim Japonya’ya

Japonya’nın hep ABD’nin atom bombalarından dolayı teslim olduğu ve onların en çok ABD’nin yoğun bombardımanından yıprandığı ifade edilir. Bu ifadeleri kullanmak Japon halkını tanımamaktan kaynaklanır. Japon kültüründe kaybedilmiş bir savaştan canlı dönmek aile fertleri için bir utanç kaynağıdır. Bu yüzden Japonlar ya zafer yada ölüm dercesine bütün Pasifik adalarında son adamına kadar savaşmıştır. Pek çok cephede esir düşmüş veya düşecek olan Japonlar intihar ederek bu utançtan kurtulmayı tercih etmişlerdir.

Japon İmparatoru Hirohito için Hiroşima ve Nagazaki’nin, diğer binlerce Japon şehrinden pek bir farkı yoktu. Elbette atom bombasının kalıcı etkisi var ancak o zaman bu etki bilinmiyordu. Japon halkı için imparator Şintoizm inancının merkeziydi. O kutsal bir figürdü, onun asılması yada yargılanması bütün ülke için dayanılmaz olduğu gibi potansiyel bir intihar sebebiydi. Bununla ilgili General Douglas MacArthur raporunda “Onlar için İmparatorlarının asılması bizim için İsa’nın çarmıha gerilmesi ile aynı şey olur, hepsi karıncalar gibi ölümüne savaşır.” diye yazmıştı.

2_dunya_savasi_harita

Bu yüzden ABD İmparator’a dokunmaktansa onun kalıp kontrol edilmesini arzuluyordu. Sovyetler Birliği Mançurya’da 1,5 milyon kişilik bir ordu ile Japonlara hücum ediyordu, artık Avrupayı kasıp kavuran Kızıl Ordu öfkesini Japonlara kusuyordu. Mançurya’da ki Japon ordusunun neredeyse tamamı yok olmuştu. Öte yandan Kuril Adaları ve Sahalin Adası da işgal edilmişti. Bu saldırı aynı günlerde atılan atom bombaları nedeniyle unutuldu. Japon liderler için 9 ağustosta ki yıkıcı haber Nagazaki değil Sovyet istilasıydı. General Masakazu Kawabe, “Hiroşima’da meydana gelen korkunç yıkım, ülke çapında ki yıkım içinde sadece belli bir yer tutuyordu. Asıl büyük şoku yaşatan, Sovyet Ordusunun savaşa girişi oldu. Çünkü zaten herkeste büyük bir korku uyandıran Avrupa’da ki büyük Kızıl Ordu, şimdi silahlarını bize yöneltmişti.” diyordu. Japonya Başbakanı Kantaro Suzuki, “Japonya derhal teslim olmalıdır. Yoksa Sovyetler Birliği sadece Mançurya Kore ve Karafuto’yu değil, Hokkaido’yu da alır. Bu da Japonların temelini yok eder. Amerika ile anlaşabileceğimiz zaman savaşı sonlandırmalıyız.” diyordu. Bu sözler Japonların neye önem verdiğini gösteriyordu.

Sovyetler Birliği sadece Japonların İmparatorluğunu yıkmakla kalmayacak, İmparatorlarını da tereddüt etmeden yok edeceklerdi. Nede olsa 1918’de kendi imparatorlarını bile karısı ve 5 çocuğuyla birlikte infaz etmişlerdi. Kendi imparatorunu, ailesi ile birlikte öldüren Kızıl Ordu Hirohito’nun gözünün yaşına bakar mıydı? Eğer Japon İmparatoru ve hanedanlığı yok edilirse, bu durum tarihin gelmiş geçmiş en uzun süre yönetimde kalmış hanedanlığınında sonu olacaktı. Çünkü bu hanedanlık ilk imparator Jimmu’nun Japon adalarına ayak bastığı MÖ 660 yılında yani Japonya’nın kuruluşundan beridir ülkeyi yönetiyor ve bu konuda en uzun süren hanedanlık unvanına sahipler. Şintoist inanca göre Jimmu, güneş tanrıçası Amaterasu’nun soyundan gelir. Ameratsu’nun oğlu Ame no Oshihomimi no Mikoto üzerinden Ninigi-no-Mikoto adında bir torunu olur ve Güneş tanrıçası torununu Japon adalarına gönderir. İşte bu yüzden Şinto dininde bu hanedanlık kutsaldır. Hanedanlığın yok edilmesi Şintoizminde bitmesi anlamına gelir ve bu sayede Japonya, dinine bağlılığını ve umudunu kaybederek kolayca Komünizmi ilke edinebilecekti. Japonya gibi bir ülkenin Komünist blokta yer alması batı için zaten felaket olurdu. Günümüzde’de Şintoizm oldukça zayıf, fakat bunun sebebi kapitalist sistemin yozlaştırıcı etkisi oldu. Artık hanedanlık bile bu mitolojik masalları takip etmiyor ama ABD sayesinde halen bu hanedanlık yetkileri son derece kısıtlanmışta olsa ülkeyi temsilen görevde duruyorlar ve ekmek elden su gölden yaşıyorlar.

Aslında atom bombası Japonya’nın temellerini kaybetmeden savaşı bitirebilmesinin önünü açmıştı. Yani bir bakıma onlar için güzel bir bahane olmuştu. ABD, SSCB sayesinde savaşın biteceğini biliyordu. Atom bombalarının, SSCB’ye yapılacak dayatmalar için koz olarak kullanılmasından başka hiçbir amacı yoktu.

Özetlemek gerekirse Hitler’i bitiren Kızıl Ordu’ya esir düşme korkusu, Hirohito’yu bitiren Kızıl Ordu tarafından infaz edilme korkusuydu. ABD değil!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2016)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
17 Haziran 2016 Suriye Haritası - Harita: A7_Mirza
14 Haziran 2016 Suriye Haritası – Harita: A7_Mirza

[TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA]

01 Haziran 2016 Suriye Haritası:

Suriye'deki Son Durum Haritası 01.06.2016 (Harita: suriyegundemi.com)
Suriye’deki Son Durum Haritası 01.06.2016 (Harita: suriyegundemi.com)

[TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA]

Suriye iç savaşında geçtiğimiz ay hakkında son durum vermek oldukça zor bir hâl aldı. Şuan bile çatışmaların şiddetli bir şekilde yaşandığı ülkede son haftalarda yaşanan gelişmeler tüm Mayıs ayında yaşanan gelişmeleri gölgede bıraktı. Yaşanan değişikliklerin özetini vermenin sürekli olan saldırılar ve el değiştiren topraklardan dolayı zor olduğu Suriye’de, Türkiye’yi daha yakından ilgilendiren gelişmelerden bahsetmekte fayda var.

PKK’nın Suriyeli kolu olan PYD Suriye Demokratik Güçleri(SDG) çatısı altında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinde hava desteği almaya devam ediyor. Bu hava desteğiyle IŞİD’in ‘başkenti’ sayılan Rakka‘ya bir operasyon düzenledi. Bu operasyon sürerken, operasyonun merkez odaklı olmadığı açıklandı. Rakka operasyonu devam ederken Türkiye sınırındaki ‘Güvenli Bölge’ alanı olarak sürekli dile getirilen ve Türkiye için büyük önem arz eden Azez ve Mare‘ye IŞİD saldırısı gerçekleşti. Azez’e çok yaklaşan örgüt burada bazı köyleri muhaliflerden ele geçirerek Mare kasabasını kuşatma altına aldı. (Azez’de Son Durum)

Afrin’in doğusundaki bu gelişmelerden sonra PYD güçleri Rakka operasyonunu durdurdu. Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak bilinen ‘Fırat’ın Batısındaki’ Menbiç‘e yığınak yapan örgüt, ABD’nin hava desteğiyle burada operasyona başladı.

Suriye ile ilgili Mayıs ayındaki önemli başlıklar:

– ABD’li yetkililer, SDG çatısı altındaki YPG’nin Mumbuc operasyonuna Türkiye’nin de destek verdiğini açıkladı.

– Suriye’de hem Esad rejimine hem de PYD’de karşı savaşacağını ilan eden ‘Kürt Devrimciler Tugayları’ kuruldu.

– IŞİD Türkiye sınırına yakın Halep’in kuzeyindeki Mare’yi kuşatmya aldı. Mare’nin batısındaki ‘Şeyh İsa’, YPG saldırıları sonrası YPG’ye bırakıldı. (HARİTA)

– IŞİD’in iddiası doğru çıktı.Palmira ile Humus arasındaki Rus askeri üssünde 4 helikopter ve 20 zırhlı araç vurulmuş.

– Suriye’deki Rus üssünün bulunduğu Tartus ve diğer sahil şehri Lazkiye’de bombalı araç saldırısı düzenlendi. 90’dan fazla kişi öldü.

– Suriye’de Esad rejimi yönetimindeki hapishanelerde son beş yılda en az 60 bin kişinin işkence ve kötü beslenmeden öldüğü açıklandı. [SOHR]

– Şam’da bir patlamada ölen, 2011’den bu yana Hizbullah’ın Suriye’deki operasyonlarını yöneten ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’tan sonra hareketin ikinci lideri olarak bilinen Mustafa Bedreddin öldürüldü. Hizbullah patlama için muhalifleri suçladı.

– Rusya’nın BMGK’da “Suriye’de savaşan Ahrar’uş Şam ve İslam Ordusu’nun terör örgütü ilan edilmesi” teklifi ABD öncülüğünde reddedildi.

– El Kaide lideri Zevahiri, “Suriye’deki Nusret Cephesi, istediği zaman El Kaide’yi benimsemekten çıkarak muhaliflerle birleşebilir” dedi.

– SKY News, Suriye’de IŞİD ile Esad rejiminin belli bölgelerde işbirliği yaptığına dair belgeler yayınladı.

– BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Mistura, her 25 dakikada 1 Suriyeli’nin öldüğünü söyledi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kudüs’ün Dört Kuralı: İsrail Türkiye Yakınlaşması

KUDÜS’ÜN DEĞİŞMEZ DÖRT KURALI IŞIĞINDA İSRAİL TÜRKİYE YAKINLAŞMASI

Kural 1:
İsrail’le mücadeleden geri duran bir Arap liderinin, Filistinlilerce kabul görmesi mümkün değildir. İsrail’le perde arkasından anlaşmaya kalkışan bir Arap yöneticinin canı, Filistinliler arasında asla güvende değildir.

Kural 2:
Filistin meselesinde, İsrail’e karşı açıktan tavır almanın cezası ölümdür. Bir Arap yöneticisi, hele de petrolü silah olarak kullanmaya kalkışırsa, en mahrem yerde yani kendi sarayında, en yakını tarafından öldürülebilir.

Kural 3:
Bir Arap lideri, İsrail’le açıktan anlaşma yapmaya ve Siyonistlerle yakınlaşmaya kalkışırsa, ona ilk direniş kendi ordusundan ve askerlerinden gelir. İsrail’e karşı kazanılan zaferin yıldönümünde bile olsa, o lider, kendi askerleri tarafından öldürülmekten kurtulamaz.

Kural 4:
Hiçbir İsrailli yönetici, Filistinlilerle kapsamlı bir barışa imza atamaz. Atarsa, yine kendi halkından birileri çıkıp, onu binlerce kişinin gözleri önünde öldürebilir.

Arap İsrail çekişmesi açık bir savaştan masanın altında bir bilek güreşine döndüğü son dönemde, Gazze’nin tecridi de İsrail’e bir şey kazandırmamış hatta bölge müttefiklerine karşı güç kaybettirmiştir. İsrail’in asıl sorunu dışarıda aradığı sürece kalıcı bir çözüm daha doğrusu ulus devlet ülküsünden uzaklaştığının farkına varmalıdır.Bölgede yalnızlaşan İsrail toplumu içeride de çeşitli kırılmalara hatta ayrılmalara gebedir. İsrail içinde Yahudiliğin mezhep ekseninde birleştirme özelliği gün geçtikçe etkisini kaybetmektedir. Farklı kültürlerdeki dindaş insanlar bir arada yaşamakta gün geçtikçe zorlanmaktadır. Bu da sonuç olarak tarihte görüldüğü gibi “ÜMMET” olgusu ile bir araya zorla getirilmiş bir topluluğun kalıcı bir ulus devlet olma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Siyonist üst akıl diye tabir edebileceğimiz bir yapı, yukarıda bahsettiğimiz hadiseyi görmüş olacak ki, farklı kültürlerin dindaşlarını bir arada tutmak için bugüne kadar denediği yöntemleri 2015 yılından itibaren bir kenara koyup, yeni bir yöntem geliştirmek üzere harekete geçti. ABD ve Avrupa’daki Yahudilerin paylaşmadığı bir kader birliğinden söz etmek çok gereksiz olacağından, bilinen yöntemlerin dışına çıkarak yani mağdur-mazlum bir nesil yerine, mağrur ve gururlu bir nesil yetiştirmek istiyor. Bunun içinde artık bölgesinde kalıcı bir denge unsuru olan Türkiye ile ilişkileri düzeltip, Suriye ve Irak ekseninde bölgede söz sahibi olmak için çaba içine giriyor. İsrail’in Obama yönetimiyle arasının pek iyi olmadığı gün gibi aşikarken, sonbaharda ABD seçimlerinin ardından kartların yeniden dağıtılacağını bilmektedir.

İşte tamda bu yüzden Türkiye-İsrail arasında imzalanacak antlaşmada kamuoyunda konuşulan konuların aksine, en önemli madde Suriye olacaktır. Yukarıda saydığımız dört madde Araplar ile İsrail ilişkilerinin neden çıkmaza girdiğinin ve her çıkmazda karşılıklı can kayıpların çözümün ilerlemesinde bir faydasının olmadığı görülmüş olacak ki, İsrail bölge de söz sahibi olup içerideki mozaiği çatlatmamak için eski dostunun kapısını tekrar çalmıştır.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kafkasya Bölgesi’nin Yaşam Standartları Haritası

5

Ermenistan, Azerbaycan, İran, Türkiye, Gürcistan ve Rusya topraklarının içerisinde yer alan Kafkasya Bölgesi’nde Azeriler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, Abhazlar, Çerkesler, İnguşlar ve daha nice halk yaşamaktadır. Bölge 6 ülke tarafından bölünmüş ve halklar arasında bazı farklılıklar yaşanmaya başlamıştır. Bu farklılıklara yaşam standartları gözüyle bakılan aşağıdaki harita, Kafkasya’nın ‘fakirlik’ tablosunu bizlere veriyor. Türkiye, İran ve Rusya’nın bir bölümü en iyi yaşam standartları arasında yer alırken, Gürcistan en kötü yaşam standartları sahip ülke konumunda.

  • Renk koyulaştıkça fakirlik artıyor, yaşam standartları düşüyor.

kafkasya-fakirlik-haritasi

(TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA)