Suriye-Türkiye İlişkileri: Hafız el-Esad Dönemi ve ‘Hatay Sorunu’

1516’da Yavuz Sultan Selim’in fethiyle başlayıp 1918’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalan Suriye, Şam vilayeti olarak anılmıştır. I. Dünya Savaşından sonra Osmanlı’dan koparılarak Fransız himayesi altına girmiş, 17 Nisan 1946 tarihinde ise bağımsızlığına kavuşmuştur. 1970 yılında Hafız el-Esad’ın iktidarı ele geçirmesiyle Baas Partisi içindeki karışıklıklar son bulmuş ve Suriye siyasal hayatında 2000 yılına kadar sürecek olan istikrarlı yönetim başlamıştır. Suriye toplumunun büyük çoğunluğu Sünni olmasına karşın 1930 yılında doğan Esad yalnızca toplumun %10’unu oluşturan Alevi kökenden gelmektedir. Lazkiye’de ortaöğretimini tamamladıktan sonra hem ailesinin maddi sıkıntılarından dolayı, hemde silahlı kuvvetlerin cazibesinden dolayı 1951 yılında akademiye girdi. Birçok kişiye göre Esad tedbirli, hesapçı ve faydacı bir siyasetçi olarak tanımlanır ayrıca iktidarını sağlam temellere oturtmak için akrabalarına ve güvenilir yardımcılarına önemli mevkiler veriyor Alevi subayları orduda kilit noktalara yerleştiriyordu.

Türkiye ve Suriye ilişkilerini iki ana sütun üzerine oturtmak gerekirse birinci olarak Hatay’ın Anavatana katılması ikinci olarak ise Su sorunu diyebiliriz.Fakat bu başlık bünyesinde terörü de barındıran ve iki ülkenin savaşın eşiğine gelmesine sebep olacak derecede önem arz etmektedir. Bu yüzden bu dönemdeki ilişkileri ‘sorunlu yıllar’ olarak adlandırmak daha doğru olacaktır.

İskenderun Sancağı bir toprak parçası olmaktan öte bir geçiş noktası ve liman kentidir. Bunun yanında Doğu Akdeniz’in güvenliği açısından jeostratejik bir öneme sahip zengin bir bölgedir.

27 Kasım 1918 tarihinde merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliğinin bir kararnamesi ile İskenderun merkez olmak üzere Antakya, Harim ve Belen kazalarını içine alan ‘İskenderun Sancağı’ kuruldu. Halep’ten bağımsız bir idari birim olan Sancak, askeri bir vali tarafından yönetilecekti. Fransa tarafından işgal edilen bölge, 25 Nisan 1920’de müttefik devletler tarafından Milletler Cemiyeti’nin 22’nci maddesine dayanarak Suriye ve Lübnan’ı ‘A’ türü Manda yönetimi olarak Fransa’ya bırakmıştır.[1]

Fransa’nın güney bölgelerimizde giriştiği işgallere karşı tüm yurtta olduğu gibi burada da bölge halkı direnişe başlamıştır. 400 Ermeni’den meydana gelen bir Fransız askeri birliği Hatay/Dörtyol’a girerek Türklere yönelik öldürme ve baskılar yapması üzerine 19 Aralık 1918 tarihinde ilk silahlı direniş başlamıştır. Bunun yanı sıra ilk kurşunun Dörtyol’da Mehmet Çavuş tarafından mı atıldı yoksa İzmir’de Hasan Tahsin tarafından mı atıldı tartışmasından daha önemli olan Kurtuluş Savaş’ında ki ruh ve milletin topyekün vatan savunması, ilk kurşunun vatanın her karış toprağında atıldığını bizlere göstermektedir. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında yapılan antlaşmada Hatay Suriye’ye bırakılmış fakat 7’nci maddeye göre bu bölgede özel bir yönetim kurulmuş, Türk varlığı ve kültürünün gelişmesi önünde hiçbir engel bulunmayacağı kararlaştırılmış ve Sancak’ta Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesi ve son olarakta Türkiye’nin İskenderun limanından istifade etmesi hakkı tanınmıştır. Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına karşın verilmesinin birçok haklı sebebi vardır ve Türkiye açısından da, o günün şartları göz önünde bulundurulunca makul bir antlaşma olmuştur.

Fransa’nın 1936’dan itibaren Suriye ve Lübnan’dan çekilmesi ve buraların yönetimini Suriye ve Lübnan’da yeni devletlere bırakması Hatay sorununu Türkiye’nin gündemine taşıdı. Suriye ile Fransa arasındaki Suriye’ye bağımsızlık veren antlaşmada, Suriye’de Fransız mandasının son bulduğu belirtiliyor, ancak İskenderun durumundan söz edilmiyordu.[2] Daha açık olarak Fransa, Hatay’ı Suriye’ye devrediyordu. Türkiye’nin burasını kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu. Atatürk birçok konuşmasında bu davadaki kararlılığını ve kendinden emin duruşunu göstermiştir. 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Adana’ya geldiği sırada, Hatay’dan gelen bir gurup insan pankart açar, aralarından Ayşe Fitnat adında bir kız çıkar ve Ey Ulu Gazi bizi de kurtar Türk halkı orada eziyet çekmektedir der bunun üzerine Atatürk işte bu sözü söyler:

Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz der ve buda mücadelenin başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

hatayin-kurtulusu

İlerleyen yıllarda Sancak meselesi Milletler Cemiyetine götürülmüş aynı zamanda da Atatürk Antakya ve İskenderun havalisine Hatay adını vermiş ve Hatay bayrağını bizzat tasarlamıştır. 1936 ve 1937’den sonra Hatay için büyük mücadele başlamıştır. Milletler Cemiyetince 27 Ocak 1937’de İskenderun Sancağına özel bir statü verilmiştir. İç karışıklıklardan yararlanmak isteyen Fransa bu dönemde bölgeyi Alevi-Sünni, Türk-Ermeni çatışmalarına çekmek için elinden gelen gayreti göstermiş ve Hatay seçimleri sırasında Türkler aleyhine usulsüzlükler yapmıştı.

Hatay benim şahsi davamdır diyen Mustafa Kemal Atatürk, Mareşal üniformasıyla Adana ve Mersin’e bir ziyaret gerçekleştirmiş hem hakkında çıkan hasta söylentilerine cevap hem de Fransızlara gözdağı vermek üzere Hatay sınırına asker kaydırılmış ve Türkiye’nin kararlılığı bir kez daha gösterilmiştir. Ardından 7 Eylül 1938’de Hatay Devleti kurulmuş ve 29 Haziran 1939 yılında ise Anavatan’a katılmıştır. Tarih boyunca Hatay’ı kendi haritalarında gösteren Suriye, Türkiye’yi burada işgalci ülke konumunda görmekte ve bu yüzdende Asi nehrinin kullanımını tartışmaya dahi açmamaktadır.

Ortadoğu coğrafi önemi itibariyle dünyanın kalbi diyebileceğimiz bir konumda olmasının yanı sıra ‘kara altın’ olarak tabir edilen dünya petrol rezervinin %60’ından fazlasına sahiptir ancak Ortadoğu dünyanın su kaynakları bakımından en fakir bölgelerindendir. Bu yüzden Ortadoğu da suyun önemi günümüzde petrol kadar önemlidir. Ortadoğu’ya su veren beş temel kaynak: Nil, Şeria, Asi, Fırat ve Dicle nehirleridir.

Fırat, Dicle ve Asi nehirleri için Türkiye ‘sınıraşan sular’ kavramını kullanırken, Suriye ve Irak ‘uluslararası sular’ kavramını kullanmaktadır. Türkiye sular sorununun çözümünde uluslararası hukukta yerini alan Hakça, Makul ve Optimum Kullanım Doktrini yaklaşımını benimsemiş olmasına rağmen, Suriye ve Irak’ın tutumlarından dolayı hala çözülememiştir. İki devlette Fırat nehri olsun Dicle nehri olsun bu kaynaklardan daha fazla verim almak istemekte buda zaman içerisinde çeşitli protokoller ve anlaşmalar yapılmasına karşın nihai bir sonuç alınmasını engellemektedir. Asi nehri konusunda ise Suriye’nin tutumu açıktır.  Suların çok az bir miktarının ülkemize geçişine izin veren Suriye, bunu yaparak Hatay’daki Amik Ovasını susuz bırakmaktadır. daha önceden de belirttiğim üzere Suriye hala Hatay’ı kendi toprağı görmekte o yüzden Asi nehri kullanımı konusunda Mutlak Egemenlik Doktrinini uygulamaktadır.

İki ülkenin de su kaynaklarını kullanmaya ilişkin sulama ve enerji odaklı projeler başlatmaları ile su sorunu ortaya çıkmış ve Fırat nehri üzerinde yer alan Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının inşa süreci içerisinde ilişkiler daha gergin bir hal almıştır. Suriye’nin Fırat üzerindeki en önemli tesisi Tabka(Esad) barajıdır. Ancak bu barajın yapımındaki bazı plan ve mühendislik hatalarından dolayı tarım sulaması için beklenen verim alınamamış ve buda verilen suyun yetersiz olduğuna işaret etse de, aslında barajdan kaynaklı bir sorundur.

Suriye ‘su sorunu’ konusunda Türkiye’yi terörle kendi isteklerine çekme politikasını sürdürmüş PKK ve ASALA gibi terör örgütlerine yardım etmekten kaçınmamıştır. Türkiye özellikle 90’lı yıllarda Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik operasyonlar düzenlemiş bir taraftan da Suriye ile diplomatik temaslarını sıklaştırmıştır.

Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin 14 Nisan 1992’de Şam’a resmi bir ziyarette bulunmuş ve Suriye’nin PKK’ya verdiği desteği kanıtlayan belgeleri sunmuştur:

  • PKK terör örgütü elebaşı Öcalan’ın Şam’da yaşadığına ve Suriye gizli servisi tarafından korunduğuna ilişkin belgeler,
  • Suriye’nin SAM-7 füzeleriyle koruduğu Bekaa Vadisi’ndeki PKK kamp ve eğitim merkezine ait bilgiler.[3]

Bunlar gibi daha birçok belge sunulmuş ardından güvenlik protokolleri yapılmış fakat Suriye’nin bunları ciddiye almadığı zamanla görülmüştür. Bu dönemde sabrı tükenmiş olan ve birçok şehit veren Türkiye ilk olarak, 16 Eylül 1998 günü Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Atilla Ateş, Hatay/Reyhanlıda şu tarihi konuşmayı yapmıştır:

‘Bazı komşularımız özellikle Suriye gibi bazı komşularımız bizim iyi niyetimizi, gösterdiğimiz yakınlığı yanlış tefsir etmişlerdir. Apo denilen eşkıyayı kendi ülkelerinde barındırıp, onu destekleyerek Türkiye’yi terör belasına bulaştırmışlardır. Türk milleti artık bu konuda göstereceği iyi niyetin sonuna gelmiştir. Sabrımızı taşırmasınlar.’

Ardından gelen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de açıklamasıyla durum ciddiyetini göstermiştir. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek aracılığıyla Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesi konusundaki Türkiye’nin hassasiyetleri Suriye’ye ulaştırılmıştır. Öncelikle şunu bilmek gerekir ki her ne kadar Camp David’ten sonra Mısır’ın itibarı Arap dünyasında azalsa da yinede Mısır ağabey pozisyonunda bir ülke olmasından dolayı Mübarek önemli bir unsur oluşturmuştur. Türkiye sınıra asker sevkiyatı yaparak krizi tırmandırmış bunu takiben 20 Ekim 1998 tarihinde ‘Adana Mutabakatı’ imzalanmıştır. Mutabakatın sonucunda Suriye’deki PKK’ya ait kamplar kapatılmış, örgütün Suriye’deki etkinliklerine izin verilmemesi sağlanmış, Suriye basınında Türkiye aleyhinde yapılan yayınlar kesilmiş, aynı zamanda terör örgütüne yardım ve yataklık edenler hakkında cezai işlem başlatılması kararı alınmıştır. Abdullah Öcalan ise Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında 9 Ekim 1998 günü Suriye’den ‘zorunlu ayrılışını’ gerçekleştirmiş, ardından Rusya-İtalya-Yunanistan ve Kenya macerasından sonra 16 Şubat 1999’da Türk Hükümetine teslim edilmiştir.

Adana Mutabakatı ve ardından 2000 yılında Hafız el-Esad’ın vefatı üzerine Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in cenaze törenine katılmasıyla başlayan iyi ilişkiler, Beşşar Esad döneminde de devam etmiş fakat 2011 yılında Arap Baharının etkisi ve Türkiye’nin dış politikada ki yön değiştirmesiyle iki ülke arasında ki ilişkiler tekrar kopma noktasına gelmiştir.

Ömer Talha Aslan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Mehmet Talli Bulut, ‘Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye-Suriye İlişkileri Ve Su Sorunu’ , (Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi, 2008)

Özge Özdemir, ‘Baas Rejimi Döneminde Türkiye-Suriye İlişkileri’, (Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2012)

Duygu Doğu Kırkıcı, ‘Sınıraşan Sular Bağlamında Türkiye, Suriye Ve Irak İlişkileri’ , Uzmanlık Tezi, T.C. Orman Ve Su İşleri Bakanlığı, 2014, Ankara

[1] Hamit Pehlivanlı, Yusuf Sarınay, Hüsamettin Yıldırım, Türk Dış Politikasında Hatay(1918-1939), Ankara, 2001, s.31

[2]Sait Dinç, a.g.m. s.22

[3]Mehmet Talli Bulut, ‘Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye-Suriye İlişkileri Ve Su Sorunu’ ,(Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi, 2008), s.26

Yükselen Tehlike: Selefilik

Günümüzde hızla yayılan ama petrol alamama korkusu yüzünden yayılmasına engel olunmayan bir mezheptir Selefilik. Selefilik İslam dininin itikadi mezheplerinden bir tanesidir. Günümüzde nasıl ki Harici mezhebinden sadece İbadiye kolu kaldı aynı şekilde Selefilerden de Vahhabi kolunu duyar olduk. Bugün dünyanın çeşitli İslam ülkelerinde yoğun bir misyonerlik çalışması var. Eski yüzyıllarda bu yoktu çünkü bu görüşü yaymak isteyenlerin böyle bir imkanları yoktu. Artık bu imkana eriştiler.

Onlara bu imkanı sağlayansa kuşkusuz petrol. Hem bol bol var, hem kalitelisinden, hemde kolayca çıkarılabiliyor. İşte Selefilerin eline kara altının gücü geçti artık. Artık petrolün getirdiği geniş imkanlar sayesinde müthiş bir misyonerlik faaliyeti yürütebiliyorlar. Sadece Suudi Arabistan’ın tek başına petrolün fışkırmaya başlamasından günümüze kadar 75 milyar $ gibi bir meblayı bunun sarf ettiği iddia ediliyor.

Nasıl başarıyorlar?

Son günlerde yine Maldivler ve Kosova’dan bu tür haberler gelmeye başladı. Her zaman olduğu gibi yine fakir ve tehdit altında olan Müslüman ülkelere başta cami inşa etme gibi çeşitli vaatlerle girerek ilk adım atılıyor. Örneğin başta Kosova gibi onlarca yıl dinden habersiz yaşayan, imam ve ibadethane eksiği olan ülkelerin camisi inşa edildikten sonra iş bitmiyor, birde bu camiye imam lazım oluyor çünkü bölgede yetişmiş din adamı yok. Böylece imamlarda Suudi Arabistan’dan gitmiş oluyor. Bu sıkıntı genelde fakir yada yeni özgürleşmiş Müslüman ülkelerde olsa da, gayri-müslimlerin çok olduğu ülkelerde de sık sık hissediliyor. Çünkü Müslüman olmayan bir ülkeye giden göçmen işçiler oradaki tek Müslüman grup oluyor ve ülkenin zaten gayri-müslim olması sebebiyle imamlarda mecburen dışarıdan yani körfezden gelmek zorunda kalıyor.

Hedef kitle kim?

En kolay hedefler tabi ki işsizliğin ve yoksulluğun yüksek olduğu Müslüman ülkeler. Müslüman olmayan birini zaten selefi yapamazsınız. Fakirliğin yanı sıra yalnızlıkta önemli bir aktör tabi ki. Özellikle farklı ülkelere çalışmak için gitmiş göçmenler gittikleri yerlerde yalnızlık çekiyorlar ve bu yalnızlık onların doğru bilgilere ulaşmasını zorlaştırıyor. Çünkü işin ehli insanları bulamazken karşısına selefiler çıkınca afallaması kolay oluyor. Genelde gittikleri ülkede yalnızlık çekenlerin bunalıma girmesi yaşadıkları topluma karşı nefret suçu işlemelerini sağlayabiliyor. Aynı şekilde fakir, işsiz ve saf insanlara “senin sefaletinin sebebi şunlardır” dediği zaman onlar ister istemez intikam moduna girebiliyorlar.

Neden engel olunmuyor?

Zamanın da Komünist manifestoların yayılması pek çok ülkede çeşitli savlar kullanılarak engellendi, peki bu neden engellenemiyor sorusuna verilebilecek en güzel cevap petroldür. Komünizm manifestosu yapanlar zaten bunu yoksullukları için yapıyordu, yani zaten zengin biri olsa buna kalkışma ihtimali oldukça düşüktü. Ama selefiler öyle değil. Bugün onlar dünyanın en değerli petrol bölgelerinde yaşıyor ve kontrol sağlıyorlar. Üstelik onların petrol çıkarma maliyeti daha düşük. Örneğin Rusya da petrolün çıkarılma maliyeti 40 $ civarındayken, Arap çöllerinde bu 10 $’a kadar iniyor çünkü kayayı kırmakla çölden kum kaldırmak arasında çok fark var. Sadece petrolün çıkarılması kolay olmakla kalmıyor aynı zamanda kalitesi de oldukça yüksek. Yani böyle insanlara engel olmaya çalışmak size 1973’te ki petrol krizini tekrar yaşatabilir. Ne yazık ki herkes bundan korktuğu için tavizler vermek zorunda kalıyor.

Bu yazımda Selefiliğin ne olduğunu anlatmak istemedim. Çünkü böyle heterodoks inançların felsefesini aktarmanın gereksiz olduğu kanaatindeyim. Zaten son yıllarda terör sayesinde çokça duyar olduk. Yatıp kalkıp halimize şükür etmeliyiz. Bizim ülkemizin Haricilik ve Selefilik gibi heterodoks mezheplere ev sahipliği yapmamasının sebebi ise geçmişte laiklik için yaptığımız reformlardır. Anadoluyu bu saçmalıklardan koruyabilmenin tek yolu bu reformlara sahip çıkmaktır.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Ortadoğu’nun Politik ve Stratejik Önemi

Güneybatı Asya’nın, özellikle zengin toprak ve su kaynaklarına sahip Mezopotamya ve Doğu Akdeniz havzaları ilkçağlardan itibaren nüfusun yoğunlaştığı merkezlerden biri olmuştur. Tarihin en köklü medeniyetlerinin birçoğuna ev sahipliği yapmasının yanında bu bölge, yerkürenin jeopolitik açıdan en önemli alanlarından biri olma özelliğine sahiptir. Asya kıtasının güneybatısını teşkil eden bu bölgeye; Ortadoğu, Yakın Doğu, Ön Asya ve Güneybatı Asya gibi isimlerin verildiği farklı görüşler vardır. Bu görüşlerin farklı olmasının temel sebebi ise ‘’çeşitli sosyal bilim dallarında uzmanlaşma farkının etkileridir. Bu farklı uzmanlaşma alanları kendilerine özgü şekillerde bölgeyi birbirlerinden farklı şekilde tanımlamaktadır. Örneğin Coğrafyacılar coğrafi görüş açısı ile bakmakta bölgesel coğrafya yönünden değerlendirmekte ve Asya kıtasının bütününü temel alarak Ortadoğu’yu Güneybatı Asya olarak tanımlamayı uygun bulmaktadırlar’’ (Gözenç, 2006, 9). Ortadoğu kavramı ise Avrupa merkeziyetçi yaklaşıma dayanır ve Britanyalıların 20. yüzyılın başlarında kullanmaya başladıkları bir kavramdır. Bu tanımlamada İngiltere ve Avrupa ülkeleri merkez kabul edilmiş; doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu, Ortadoğu gibi kavramlar buna göre tayin edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında  Ortadoğu kavramı kültürel veya coğrafi bir tanımdan ziyade siyasi içerikli bir kavramdır.

Ortadoğu hiç şüphesiz dünya üzerinde çok özel bir öneme sahiptir. Ortadoğu’nun stratejik önemini iyi analiz etmek,  bölgenin nasıl böyle bir evrensel ruha kavuştuğunu açıklar. Bölgenin bu şeklide önem kazanmasında üç unsur öne çıkmaktadır, bunlar; coğrafi konum, dinler ve zengin yeraltı kaynaklarıdır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bu kıtaların doğal geçiş yolları üzerinde yer alan Ortadoğu; Rusya ile sıcak denizleri, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve su yollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin ilk hedefi haline getirmiştir.

ortadogu-harita

Asya ve Avrupa’ya yönelik tüm projelerin merkezini oluşturan  bu bölge jeostratejik konumu nedeni ile Avrupa devletlerini deniz komşuluğuyla, Hindistan, Çin ve Balkanları karasal yollardan, Anadolu, İran ve Arap yarımadasını tümüyle etkileme potansiyeline sahiptir. Ortadoğu’nun coğrafi konumundan ileri gelen birçok medeniyete ev sahipliği yapmasının doğurduğu kültürel zenginlik ile tarihin birçok defa akışını değiştirmiştir. Tarihte insanların yaşamını etkileyen birçok gelişmenin, ilk olarak bu bölgede gerçekleştiği bilinmektedir. Örnek vermek gerekirse ilk yerleşik hayat, ilk tarım faaliyetleri, ilk yazı, ilk yazılı kanunlar ve ilk dinler hep bu bölgede ortaya çıkmış ve dünyaya yayılmıştır (Çelik, 2014, 7).

Ortadoğu’nun tarihini ve jeopolitik önemini belirleyen en önemli etkenlerden biri de dinlerdir. Bölgede ortaya çıkan semavi dinlerden Musevilik, bölgede tarih boyunca etkili olmuş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile birlikte bu dinin ilk merkezi olan Filistin bölgesine yoğun Yahudi göçü yaşanmıştır. 1948’de kurulan  İsrail’in izlediği dini temelli politikalar birçok Arap-İsrail savaşına neden olduğu gibi Filistin bölgesinde tarifi imkansız yaralar açmıştır. Bugün Ortadoğu’da toplam Yahudi nüfusu yaklaşık 6 milyondur. Ortadoğu’da ortaya çıkan bir diğer semavi din olan Hıristiyanlık bölgede özellikle Roma döneminde etkili olmasına rağmen, bölge halkları arasında fazla yayılım göstermemiştir. Hıristiyanlar bazı bölge ülkeleri içinde azınlık olarak yaşasalar da en fazla nüfusa sahip oldukları ülke  6 miyonluk nüfusunun %40’ını oluşturdukları Lübnan’dır. 7. yüzyılın başlarında Hicaz bölgesinde ortaya çıkan İslamiyet kısa bir süre içinde devlet yapısına dönüşmüş ve İslam Devletleri aynı yüzyıl içinde Ortadoğu’nun büyük bir kısmına hakim olmuştur ve bugün Ortadoğu nüfusunun büyük bir kısmı Müslümanlardan oluşur. Dünya nüfusunun önemli kısmını oluşturan bu dinlerin bu coğrafyaya olan ilgileri bölgenin önemini büyük ölçüde arttırmasının yanı sıra geçmişten günümüze birçok soruna neden olmuştur. Bunların başında pek çok din savaşına sebep olan dinlerin yayılımcılığı ve semavi dinler için kutsal sayılan ortak mekanların bölgedeki varlığı tarihsel süreç içerisinde sürekli takrar eden çatışmalara yol açmıştır. Örneğin Kudüs; İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik dinleri için tarih boyunca vazgeçilmez bir şehir olmuş ve bu şehri ele geçirmek için pek çok savaş yapılmış, hatta tarihin en büyük kolektif savaş hareketlerinden biri olan Haçlı Seferlerinin önemli amaçlarından biri de bu şehri ele geçirmek olmuştur. Ayrıca Ortadoğu’nun çok uzun bir sosyal tarihinin olması bölgede  çok çeşitli etnik unsurların uzun süre bir arada yaşamaları ve bu etnik unsurların her biri için bölgenin önem arzetmesi bölgenin önemini arttıran bir diğer faktördür. Bazı bölge ülkelerinde görülen dini temelli farklılıkların, çeşitli nedenler ile kışkırtılması, İslam Coğrafyasında yüzyıllardır süregelen mezhep çatışmalarına yol açmış ve bölge üzerinde etkinlik kurmak isteyen aktörlerin kullandıkları bir mekanizma olmuştur.

Sanayi devrimi ile birlikte Dünya’da hızlı bir şekilde makine kullanımının artması ve sonraki süreçte başta enerji üretmek amacıyla petrolün birçok alanda kullanılmaya başlanması ile özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren petrol hızlı bir şekilde değer kazanmış Ortadoğu’nun ve buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artırmıştır.

Petrolün Güneybatı Asya’daki varlığı gerçek anlamda 1901 yılında İran’ın Zağros Dağları eteğinde yer alan Mescidisüleyman’da açılan bir kuyu ile anlaşılmıştır. Ancak bu bölgede böyle yağlı bir sıvının yer yer satıhta aktığı daha ilk çağda M.Ö. 5000 yıllarında bilinmekteydi (Gözenç, 2006, 90). OECD’nin 2006 verilerine göre: Dünya petrol rezervinin %62’si, doğal gaz rezervinin %40’ı Ortadoğu’da, bunun da %99’u Körfez bölgesinde bulunmaktadır (Çelik 2014, 21). Uluslararası Enerji Ajansının verilerine göre, 2010 yılı itibariyle ham petrol üretimin %32’lik kısmı, ham petrol ihracatının ise %38’i Ortadoğu ülkelerinden yapılmaktadır (İpek, 2013, 14). (“%” ile ifade edilen bu oranlar Ortadoğu’nun çeşitli tanımlara göre farklı sınırlarının olmasından dolayı değişmektedir)

ortadogu-petrol-haritasi
Petrol Haritası ve Ortadoğu

Petrol rezerv miktarı ve üretim oranı ile bir bölgenin jeopolitik önemi arasında doğru orantı vardır. Bu nedenle büyük petrol üretim sahaları küresel etkiye sahip olabilmektedir. Örneğin ‘’Ortadoğu Bölgesi’nde bulunan Suudi Arabistan, İran, Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri büyük ihracatçılar olarak dünya petrol piyasasında kritik öneme sahiptirler. Bu ülkelerde ya da bölgede çıkabilecek bir siyasi kriz veya askeri çatışmanın bu ülkelerin ihracatlarını etkilemesi, ham petrol arzında yaratacağı düşüş ve kısa dönemde petrolün talep esnekliğinin az olması nedeniyle (yani kısa dönemde petrol yerine bir başka enerji kaynağı kullanılamayacağı için) ham petrol fiyatını hızla yükseltebilir. Bir başka deyişle Suudi Arabistan, İran ve Irak’tan ihracatı durduracak ya da azaltacak herhangi bir krizin etkisi, enerji ithal eden her ülkenin bu ülkelerden ne kadar petrol ithal ettiğinden bağımsız olarak, dünya petrol piyasalarındaki fiyat artışı nedeniyle, enerji ithal eden bütün ülkelere ve dünya ekonomisine olumsuz yansır’’ (İpek, 2013, 16). Bu sebeple, büyük petrol üreticisi ülkeler ile Dünya’nın büyük miktarlarda  petrol tüketen ülkeleri arasında sıkı bir stratejik ilişki vardır. Dolayısıyla uluslararası arenada herhangi bir güç ya da ittifak odağı, diğer bir güce ya da ittifaka egemenlik sağlamak zorunda ise Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak zorundadır.

Avrupa ve Güney Asya arasındaki deniz yolu mesafesini büyük ölçüde azaltan Akdeniz ve Kızıldeniz’i arasındaki Süveyş Kanalı, 1869 yılında faaliyete girmesinden itibaren başta Mısır olmak üzere bölgenin jeopolitik önemini arttıran bir diğer etken olmuş ve ‘’Ortadoğu’yu kontrol etmek Dünya’yı kontrol etmektir’’ prensibini Dünya’ya tekrar hatırlatan bir nitelik taşımıştır. Ayrıca Basra Körfezi’nin devasa petrol üretimini Dünya’ya açan kapı olan Hürmüz Boğazı bölgenin önemini arttıran bir diğer faktördür.

Özetlediğimiz bütün bu faktörler geçmişten günümüze kadar hakimiyet alanını genişletmek, ekonomilerini geliştirmek ve daha birçok sebebten dolayı bölgesel ve daha çok küresel aktörlerin Ortadoğu siyaseti ile yakından ilgili olmalarına neden olmuştur. Pek çok yabancı devletin çıkar temin etmeye çalıştığı bölgede, bu devletler bölge ülkelerinin yönetiminde söz sahibi olmak ve dolayısıyla Ortadoğu’nun jeopolitik öneminden yararlanmak için, hükümet darbelerinden, iç savaşlara kadar götüren etnik ve dini kışkırtmalara, bölge ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkların savaşa dönüşmesine sebep olmaktan, doğrudan bu savaşlara dahil olmalarına kadar birçok yolu denemiş ve denemeye devam etmektedirler. Bundan ötürü Dünya’da çıkan savaşların birçoğunun temel sebebi Ortadoğu ve Ortadoğu’nun paylaşımıdır denebilir.

Öte yandan bölge siyaseti üzerinde belirleyici etkiye sahip yapısal faktörlerden birisi de tarihtir. Tarihsel miras devletlerin ve milletlerin şekillenmesinde etkili olduğu gibi günümüzde hala devam eden bir takım yapısal sorunlara yol açabilmektedir. Ortadoğu 19. yüzyılın sonlarına kadar büyük ölçüde Osmanlı hâkimiyetinde idi. Yaklaşık 400 yıllık bir hakimiyetin ardından Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla bölgede yeni devletler kuruldu. Bölgenin siyasi haritasının 1916’da İngiltere ve Fransa arasında imzalanan gizli Sykes-Picot Anlaşması ile şekillendiği sık sık ifade edilir. Fakat bölgenin siyasi haritası büyük ölçüde 1919 Paris ve 1920 San Remo konferanslarında belirlenmiştir. Bununla beraber bölgede 1920’lerde bağımsız olan sadece dört devlet vardı; İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Yemen. Diğer bütün ülkeler manda, himaye veya kolonileştirme suretiyle bir şekilde Avrupalı devletlerin denetimleri altına girmişlerdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ‘dekolonizasyon’ sürecinin sonunda Ortadoğu siyasi haritası bugünkü şeklini almıştır. Bu dönemde yaşanan devlet inşası süreciyle siyasi rejimlerin tipleri ve yapıları belirlenmiştir. İsrail ve Filistin dışında İngiliz hakimiyetindeki bölgelerde monarşiler kurulurken, Fransızların etkili olduğu Lübnan, Suriye, Tunus ve Cezayir’de cumhuriyet rejimleri kurulmuştur. Devlet inşası süreci yakın geçmişte olduğu gibi günümüzde de bölgede temel siyasi ve güvenlik sorunlarını doğrudan etkilemektedir. Devlet inşası sürecinde iktidarın merkezine yerleşen ve avantajlı konumda bulunan aşiret, mezhep, sosyal grup ile iktidardan uzak kalan kesimler arasındaki ilişkiler siyasetin başlıca kırılma noktalarını belirlemektedir. Ayrıca devlet inşası sürecinde belirlenen sınırlar, bazı durumlarda yapısal sorunlara dönüşebilmektedir. Sınırların büyük güçler tarafından ‘keyfi’ olarak belirlendiği Ortadoğu’da birçok ülkenin komşusuyla sınır sorunu bulunmaktadır (Sinkaya, 2015, 8).

Mehmet Enes Bağlama

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Çelik, H., 2014, Ortadoğu’da ABD Politikaları ve Büyük Ortadoğu Projesi, Yüsek Lisans Tezi, Ankara.

Gözenç, S., Günal, N., Özdemir, Y., 2006, Ortadoğu ‘’Güneybatı Asya’’ Ülkeler Coğrafyası, Der Yayınları, İstanbul.

Sinkaya, B., 2015,  Ortadoğu Siyasetine Giriş, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, Ankara.

İpek, P., 2013, Enerji Güvenliğinde Ortadoğu Bölgesi’nin Jeopolitiği ve Enerji Piyasalarında “Muğlak” Bir Devrimin Yansımaları, ORSAM, Ankara.

İki Nehir Arasındaki Kaçak Devlet: IŞİD

Irak ve Şam İslam Devleti (Devlet’ul Islamiyye Fi’l Irak veş Şam ) daha kısa adı ile IŞİD diye isim verilen terör örgütünün doğuşu Sovyet işgaline karşı oluşturulmuş bir savunma tezidir. Kurucusu Abdullah Azzam olan Usame Bin Ladin tarafından küresel bir boyut kazanan cihad anlayışı, Afganistan ile ABD’nin Irak’ı işgalinden buraya yönleniyor. ABD ve koalisyon güçlerinin işgalinin ardından Sünni direniş Ebu Mus’ab Ez-Zerkavi liderliğinde El-Kaide güçlerinin direnişin en önemli gücü olmuştur.

Ebu Mus’ab Ez-Zerkavi
Ebu Mus’ab Ez-Zerkavi

Afganistan’dan Irak’a gelen Ez-Zerkavi ilk başta Ensar el-İslam grubu ile beraber hareket etmiş ise de, ABD’nin Irak işgali, Saddam’ın düşmesi ve Irak Ordusu’nun lağvetmesinin ardından orduya ait bir çok cephanelik yağmalanmış yada bölgenin yeniden dizayn edilmesi için bir gruba havale edilmiştir. İşte IŞİD denilen terör örgütünün kuruluşundaki en karanlık sır bu olsa gerek. Bu terör örgütünün kurucusu olduğu kabul edilen Ebu Mus’ab ez-Zerkavi, ilk kurduğu gruba Tanzim el-Kaide Bilad er-Rafideyn yani ”İKİ NEHİR ARASI EL-KAİDE’’ ismini vermesi, El-Kaide’ye olan bağlılığından mı yoksa iki nehir arasında kurulacak olan yeni bir devletten mi bilinmemektedir.

Ebu Mus’ab ez-Zerkavi’nin bir hava saldırısında öldürülmesinin ardından, Ebu Hamza el-Muhacir onun yerine geçmiştir. Irak’ta Şii unsurlar ABD ile birlikte hareket edip daha güçlü bir konuma gelince, diğer Sünni gruplarla birleşip Irak İslam Devleti’ni ilan etmiş başına da Ebu Ömer el-Bağdadi getirilmiştir. El-Muhacir ise savunma bakanı olmuştur. 2006 yılının sonunda kurulan bu yeni yapı diğer grupların yani Ensar el-İslam dışındaki unsurların ABD safında savaşması ile Irak’ta tek silahlı direniş grubu olarak kalmıştır. Bu tarihten itibaren zor bir döneme giren IŞİD aldığı ard arda darbelerle sıkıntılı bir döneme girdi ise de, eski BAAS rejiminin askerlerine bir af çıkararak tevbe etmeleri halinde kendilerine katılabileceklerini açıklayarak, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulmuştur.

Buraya kadar IŞİD terör örgütünün kuruluş aşaması ve daha sonra ise içinden çıktığı El-Kaide örgütünden ayrılıp Irak özelinde bir konum elde etme çabası anlatılmaya çalışıldı. Diğer İslami örgüt yapıları gibi zaman içinde parlayıp sönmesine rağmen, Arap Baharı ve ABD’nin Irak’taki askeri varlığını sona erdirmesi ile farklı bir konuma gelmiştir. Hatta Irak ve Suriye siyasi tarihleri için Milat olmuştur. Irak’ta örgüt lider kadrosunun öldürülmesini takip eden süreçte mevcudiyetleri 700 kişiye kadar düşen, yok olmakla karşı karşıya kalan örgüt; kısa bir zamanda 30.000 kişilere ulaşan donanımlı orduyla Ortadoğu’nun en önemli silahlı gücü haline gelebilmiştir.

İran’ın ve ABD’nin desteği ile Irak Başbakan’ı olan Nuri el-Maliki yönetiminde Şii grupların nüfuzunun artması ve hükümetin Sünni gruplara taraflı davranması sonucunda Sünni gruplar içinde IŞİD’e katılım ve destek artmıştır. Ayrıca Maliki’nin ABD İşgal Komutanı David Petraeus döneminde uygulanan Sünni aşiretleri destekleme programının bitirmesi, ekonomik açıdan sıkıntı içindeki Sünni Aşiretleri petrol ve ganimet zengini IŞİD’e itmiştir.

Sonuç olarak IŞİD’in Suriye-Irak sınırında et­kili olması, elde ettiği mali güç, silah, mühimmat ve askeri Irak’ın güneyine yönlendirmesi ile büyük çaplı saldırılar gerçekleştirmeye başlamıştır. Irak Ordusu’nun çöküş içine girmesiyle Sünni bölgelerde toplu bir ayaklanmayı tetiklemiştir. En son yaşanan Musul operasyonu, Tikrit ve diğer önemli Sünni kentlerin birer birer kaybedilmesi, IŞİD’in yanı sıra bir takım Sünni grupların hızlı ilerleyişi, bu uzun süreli stratejinin bir sonucudur.

SONUÇ

IŞID olarak bilinen terör örgütünün yada İslam Devleti’nin bilinen, görülebilen ve yaşanan olaylar ışığında bilinmeyen bir çok yönü olduğu gibi, cevaplanamayan bir çok soruyu içinde barındıran karışık bir yapıda olduğu açıktır. Aslında bir çok çıkar denkleminin sonucudur IŞİD. Irak topraklarını İran’a kaptırmamak için ABD’nin yok edilmesini istemeyeceği bir yapıdır. Suriye’de Rusya’nın daha fazla etkinlik kazanmasını istemeyen ABD’nin IŞİD’siz bir Suriye haritası çizemediği için ayaktadır IŞİD. Her ne kadar PKK-PYD-Peşmerge ayrımını yapamayacak kadar köşeye sıkışmış olan ABD’nin, bölgenin bugünde de gelecekte de tartışılmaz gücü Türkiye’yi karşısına alacak kadar çaresizlik içerisine girmesi sonucunda örgüt halen ayaktadır.

En önemlisi de bir çok kişinin bilgisinin aksine Suriye ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti görünümünde bir petrol koridoru oluşacak fikridir. Mevcut olan Türkiye’deki koridor petrol şirketlerinin tercihidir. Böyle bir planı ABD’nin hiçbir zaman düşünmemiştir. ABD çok iyi bilmektedir ki bölgedeki petrol şirketlerinin çıkarları Pentagon’un hayal perestliğine bırakılmayacak kadar değerlidir.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kafkasya Perspektifinde ABD-Rusya ve ‘Soykırım’ Meselesi

Güncel olarak her sene yaşadığımız sözde “Ermeni Soykırım” meselesi, aslında yüzüncü yılında başka bir anlam yada misyon yüklenerek 2013 yılından beri çok farklı bir amaca hizmet ediyor. Bu konuda bilinen söylemlerin yada Türkiye’nin tezlerinin hiç dikkate alınmamasının asıl sebebi, bir “KAFKAS BLOĞU” oluşturulmak istenmesidir.

Değişen şartlara rağmen Türkiye’nin hep aynı stratejiyi belirlemesi yani değişen şartlara göre yeni bir “Kafkas Stratejisi” belirleyememesi, ilerde çok daha sıkıntılı durum olarak beklense de; basit tabirle “EĞRİSİ DOĞRUSUNA DENK GELDİ” demek daha doğru olacaktır. Bölgemizdeki jeopolitik değişimleri, fiili ve siyasi çatışmaları dikkate aldığımızda, Ermenistan’a verilen bu siyasi desteğin aslında sanal bir destek olduğu, asıl amacın Ukrayna’da hezimete uğrayan Batı politika ve stratejilerinin bu defa Rusya’ya karşı Ermenistan üzerinden uygulanmasının düşünüldüğünü söyleyebiliriz.

Kafkasya Haritası - *Tsjetsjeni: Çeçenistan
Kafkasya Haritası – *Tsjetsjeni: Çeçenistan

Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra Avrupa Devletleri ve ABD, doğu Avrupa ve Kafkaslardan Rusya’ya sızma fırsatı yakalamıştı. Ancak Putin bu hızlı jeopolitik sızma girişimlerini geri püskürtmeyi başardı. Kafkasya’da ilk başkaldıranlar Çeçenlerdi. Çeçenler 1991’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rusya bunu kabul etmedi. Çeçenya-Rusya Savaşı 1994-1996 arasında yaşandı. Ruslar önce el altından muhalefeti destekledi. Başarılı olamayınca doğrudan müdahale ettiler. Savaş sonunda 1996’da 5 yıl içinde Çeçenistan’ın geleceğini belirleyen bir anlaşma imzalandı. Ruslar Çeçenistan’ı federasyona dahil etmek istiyorlardı. Putin Çeçenistan’da daha sertlik yanlısı bir politika izledi. Sert ve kanlı bir savaş sonrası Rusya Çeçenistan’ı kontrol altına aldı. Bu uygulama, aynı zamanda bölgedeki diğer devletlere de gözdağı oldu. Bugün de Çeçenistan’da Rusya yanlısı bir yönetim işbaşındadır.

Zor bir coğrafi yapıya rağmen Kafkasya, Rusya’nın yumuşak karınlarından biridir. Çeçenistan kontrol altına alındıktan sonra, sıra Batıyla bütünleşme olasılığı yüksek olan Azerbaycan ve Gürcistan’a geldi. Ermenileri cesaretlendirerek ve fiili olarak destekleyerek Azerbaycan ve Ermenistan’ı savaştıran Rusya, iki ülkeyi düşman hale getirmeyi başardı. Böylece, Azerbaycan’ın Nahçıvan üzerinden Türkiye ve Batı ile bütünleşmesini engelledi. Ardından Azerbaycan’da Rusya yanlısı bir yönetimi iktidara getirdi. Azerbaycan-Ermenistan sorunu aslında çözümü örneklerine göre gayet basit, gerçekte savaşmak istemeyen iki devletin zoraki kör döğüşünden ibarettir. 2009 Ekim ayında imzalanan, Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını da içeren Türkiye-Ermenistan Antlaşmasını tüm Ermeni halkı isterken, iptal ettiren Ermenistan Yüksek Mahkemesi değil Rusyadır. Sınırlarını Rus askerlerinin koruduğu, nükleer elektrik reaktörünü Rusların çalıştırdığı, ekonomisi ve ticareti tamamen Ruslar tarafından kontrol edilen kağıt üzerinde bir devlet görüntüsü veren Ermenistan bu durumu asla hak etmemektedir.

Ermenistan Azerbaycan çekişmesinden sonra sıra Gürcistan’a gelince, Rusya 2004 yılına kadar eski Sovyet Rusya Dışişleri Bakanlarından Edward Şevardnadze ile Gürcistan üzerindeki siyasi ve askeri kontrolünü devam ettirdi. Bu tarihten sonra Batı yanlısı Mihail Saakachvili iktidara geldi. Gül Devrimi ile ABD Gürcistan üzerinden Kafkaslara girme planlarına başladı. Dönemin ABD Başkanı George Bush 2005’de Tiflis’de Özgürlük Meydan’ında Saakachvili ile samimi pozlar verdi. Gürcistan’ın süratle NATO üyesi yapılma süreci başlatıldı. ABD-RUSYA çekişmesinde ABD ilk yenilgiyi 2008 yılında Gürcistan’da aldı. NATO üyeliği vaadi ile Kafkasya’ya sızma teşebbüsü Rusya’nın 2008’de Güney Osetya ve Abhazya’yı işgali ile geri püskürtüldü. Rusya ile ikinci karşılaşma, 2011 başlarında Suriye’de başladı. ABD ve Batı’nın kısa zamanda Suriye’deki Rusya yanlısı rejimi devirme girişimleri, Rusya’nın askeri, siyasi ve psikolojik desteği ile akamete uğratıldı. 2013 Kasım ayında ABD, AB ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarını kullanarak Rusya’ya Ukrayna üzerinden ikinci defa sızma teşebbüsünü başlattı. Büyük karmaşalardan sonra, bu girişim, Mart 2014’de yapılan referandum ile Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ile sonuçlandı. Böylece ABD ikinci yenilgisini almış oldu.

George Bush ve Mihail Saakaşvili
George Bush ve Mihail Saakaşvili

Yukarıda belirttiğimiz tarihsel geçmişi ışığında Kafkasya’da yaşanan bilek güreşi sonucunda en çok zarar gören ülke Ermenistan olsa gerek. Çok eski ve kadim bir milletin, Avrupa ve ABD’de yaşayan ” TUZU KURU” yani ekonomik ve hayat standartı bakımından Ermenistan’da yaşayan 3,2 milyon Ermeni ile tartışılmayacak kadar rahat yaşayan Bohem bir topluluk olmaktan öteye geçmek zorundadır. Ermeniler yaşadıkları topraklar için diasporanın politikalarından vazgeçip, Rusya hegemonyasından kurtulup, bağımsız bir devlet görüntüsü vermeliler. Günümüz enerji koridorunun üzerinde yer alması, ekonomik açıdan parlayan bir yıldız olan Azerbaycan ile barış içinde yaşaması ve en önemlisi de tarihsel ve kültürel açıdan iç içe geçmiş bir Türkiye ile dünyaya entegre olması gerekir.

Gerçek olan önümüzdeki yıllarda Rusya ekonomik açıdan bir çöküş içine gireceği ve buna bağlı olarakta siyasi ve askeri gücünü kaybetmesi olasıdır. Zaten Sovyet Rusya döneminde yeterince sömürülen bu Kafkas Halkları geçmişte yaşadıkları acı hatıraları tekrar yaşamak istemiyor ise -yani Ukrayna’nın ikinci dünya savaşı sırasında ”HOLOMODOR” yani açlıkla yoklukla terbiye edilmeyi istemiyorsa-, gelecek planları için RUSYA’nın olmadığı bir yöntem bulmalıdır. Geçmişte olduğu gibi bugünde Rusya, ekonomik çıkmaza girdiğinde kendi kaynaklarından önce sömürdüğü toplulukların kaynaklarını tüketmektedir.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Nazi Almanyası-SSCB Silah Karşılaştırması

1

2. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ordusunda tank ve uçaklar, Almanya ordusunda ise asker ve top sayısı fazlaydı. Bu çalışmada İkinci Dünya Savaşı öncesi SSCB ve Almanya ordularının sahip olduğu silahlar infografik şeklinde gösterilmiş.

nazi-sscb-karsilastirmasi
Kaynak: Sputnik

[TAM EKRAN İNFOGRAFİK]

ABD-Vietnam İlişkilerinin Kronolojik Tarihi

1

Son yıllarda Çin’e yeni bir çevreleme politikası izlediği düşünülen ABD’nin Vietnam ile ilişkileri her geçen yıl daha da gelişmeye başlıyor. Geçtiğimiz ay Vietnam’a 50 yıldır süren silah ambargosunun kaldırıldığını açıklayan Başkan Obama, ilişkilerin gelişmesinin iki ülke yararına olduğunun altını çizmişti. Başkanlık konusunda sayılı günleri kalan Obama’nın dış politikadaki en belirgin hamleleri Doğu Asya ve Çin üzerine oldu. Çin tarafından bu yakınlaşma sonrasında ”ABD ile Vietnam arasındaki bağların güçlenmesinin Asya’daki barış ve istikrarı bozmaması gerekiyor. Vietnam’ın ABD de dahil başka bir ülkeyle ilişkilerini geliştirmesi sevindirici. Ancak ABD bu tür bir yakınlaşmayı üçüncü bir ülkenin stratejik çıkarlarını tehdit etmek ya da onlara zarar vermek için kullanmamalı” açıklaması gelmişti.

Güney Çin Denizi’nde Vietnam ile birlikte Filipinler, Brunei, Vietnam, Malezya ve Tayvan da Çin ile bazı sorunlar yaşıyor. Enerji zengini ve 5 trilyon dolarlık deniz ticareti hacmine sahip Güney Çin Denizi’nde hakların tümünde hak iddia eden Çin yönetimi, bu ülkelerle ilişkileri güçlendirmeye çalışsa da, Güney Çin Denizi sorunu bu ülkelerin yakınlaşmasına engel oluyor.

Güney Çin Denizi
Güney Çin Denizi

ABD-Vietnam İlişkilerinin Kronolojik Tarihçesi

1884 – Fransa, Vietnam’ın Fransız Hindiçini’nin bir parçası olduğunu kabul etti.

1950 – ABD, Fransız yönetiminde bulunmasına karşı Vietnam’la diplomatik ilişki kurmaya başladı.

1954 – Vietnam 1954 yılına kadar Fransa yönetiminde kaldı.

Ho Chi Minh liderliğindeki komünist güçler, başlattıkları bağımsızlık savaşında Fransız egemenliğine son verdi. Vietnam Cenevre anlaşmasıyla kuzey ve güney diye ikiye bölündü. Komünist rejimi tanımayan ABD, Komünist Kuzeye karşı güneydeki hükümete destek verdi.

1955 – 1973 yılında başlayan Vietnam Savaşı, 27 Ocak 1973 Paris anlaşmasıyla son buldu. Savaşta 58 bin ABD askeri öldü ve yaklaşık 2 bin 400 ABD askeri de kayboldu. Savaşın ABD’ye ekonomik maliyeti 140 milyar doları buldu.

1973 – Martta Kuzey ve Güney Vietnam’ın ateşkes yapmasıyla ABD ülkedeki askerlerini geri çekti.

1975 – Güney Vietnam’ı gele geçiren Kuzey Vietnam, iki ülkenin komünist rejim altında birleştiğini açıkladı.

1978 – ABD’yi ziyaret eden Vietnam Dışişleri Bakanı Nguyen Co Thach ile ABD hükümeti, ilişkilerin normalleşmesi için prensipte anlaştı ancak Vietnam’ın Kamboçya’yı işgal etmesi, ABD ile ilişkileri yeniden kesintiye uğrattı.

1985 – Vietnam, bir ABD savaş uçağının düştüğü yeri bulabilmesi için ABD’li heyete izin verdi. 1985-1987 yılları arasında çok sayıda ABD askerinin kalıntılarını iade etmesi, ikili ilişkileri tekrardan canlandırdı.

1987 – ABD Başkanı Reagan özel elçisini Vietnam’a gönderdi.

1994 – ABD, Vietnam’a uyguladığı ambargo kısmen kaldırdı.

1995 – 11 Temmuz’da ABD, Vietnam ile ilişkilerin tekrardan kurulduğunu açıkladı. Ağustos ayında iki ülke karşılıklı büyükelçiliklerini yeniden açtı.

2000 – Clinton’un Vietnam ziyaretiyle iki ülke arasında ‘İkili Ticaret Anlaşması’ imzalandı.

2013 – ABD Başkanı Obama ve Vietnam’ın eski Devlet Başkanı Sang, ABD-Vietnam Kapsamlı Ortaklık Belgesi’ne imza attı.

2014 – Silah ambargosu kısmen kaldırıldı.

2016 – ABD Başkanı Obama, Vietnam’a uyguladığı ziyarette Vietnam’a uyguladıkları silah ambargosunu tamamen kaldırdıklarını açıkladı.


http://aa.com.tr/tr/dunya/abd-vietnam-iliskilerinde-yeni-donem-/577122

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160520_obama_vietnam

 

Haritayla Afrika’daki Darbelerin Tarihi

Afrikadaki darbelerin anlatıldığı bu çalışmayı Al Jazeera 2012 öncesi verilere dayanarak hazırlamış. Bunun için de Mısır’daki darbe yer almamış. Kırmızı ile renklendirilen ülkelere tıklarsanız solda darbe ile alakalı bilgi veriliyor. Afrika’da darbe yapılan ülkeler nasıl da haritayı dolduruyor değil mi?

SSCB’de Gorbaçov İktidarı ve Politikaları

1

Sovyetler Birliği’nin son lideri Gorbaçov göreve geldiği 1985 yılında ekonomiyi değiştirme amaçlı iki ilkeyi ortaya atmıştır.

  • Glastnost: Açıklık, Şeffaflık (Ocak 1987)
  • Perestroyka: Yeniden Yapılanma (Kasım 1987

Gorbaçov bu politikaları belirleyerek SSCB’de parti yapısının bürokratikliğinin yok edilmesi, kapalı toplumun açık hale gelmesi, fazla olan savunma harcamalarını azaltıp buradaki paraları ülke ekonomisinin gelişmesine aktarılması, demokratikleşme ve yargı bağımsızlığının sağlanması gibi başlıkları hedef belirtmiştir.

Bu politikanın sonucunda;

-1989’da Baltık ve Kafkas devletrinde bağımsız yanlısı direnme hareketleri artmıştır. Bunlardan; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’daki ayaklanmalar ordu ile bastırılmıştır. Baltık ülkelerinde ise daha çok ekonomik zorlamalara gidilmiştir.

– 3 Ekim 1990’da Almanya birleşmiştir.

– Çin-SSCB ilişkileri normalleşmiştir.

– Gorbaçov ve Bus 2-3 Aralık 1989’da Malta’da yapılan zirvede Avrupa ile kalıcı işbirliğini sağlamaya yönelik adımlar atılmıştır.

– Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski’ye göre Soğuk Savaş’ı ortadan kaldıran Sovyetler Birliği’nin dağılmasıdır.

– Nitekim tarihte akılcılığına ender rastlanan 1815 Viyana Düzenlemesi 40 yıl kadar sürebilmiştir, 1919 düzenlemesi ikinci bir dünyada savaşına neden olmuş ve 1947 düzenlemesi yine uluslararası sistemde 40 yıllık bir Soğuk Savaşla noktalanmıştır.

– SSCB’nin dağılması, Varşova Paktı’nın ortadan kalkması, Almanya’nın barışçıl biçimde birleşmesi ve Avrupa’ya yönelik komünist tehditin sona ermesi her ne kadar Soğuk Savaş’ın sonunu getirmişse de 19. yy’ı hatırlatan yeni çatışma ve istikrarsızlık kaynaklarını da ortaya çıkarmıştır.

Bunlar:

Kuzey-Güney çelişkisine ek olarak, Avrupa’nın batısı ile doğusu arasında açıkça beliren ekonomik ”uçurum”, kitlesel göç ve siyasal sığınma tehdidini de gündeme getirmiştir.

– Moskova denetiminin ve komünist ideolojisinin bıraktığı boşluğu saldırgan milliyetçilik doldurmaktadır.

– Avrupa’nın, doğusundaki ve yakın çevresindeki çatışmaları durdurmak bir yana, ABD’nin müdahalesi olmaksızın denetleyememesi, bu kıtanın dünya güç dağılımındaki yeni yeri konusunda soru işaretleri bırakmaktadır.

– Kuzey ile Güney arasındaki büyük ekonomik kalkınmışlık ve siyasal bütünlük farklılıklarından da kaynaklanan uluslararası terörizm, Avrupa ve dünyadaki istikrarsız kaynaklarına yenilerini eklemektedir.

Kaynak: Diplomasi Tarihi II / Dora Yayınları

Suriye İran için Neden Bu Kadar Önemli?

İran’ın dış politikasında, dini ve kültürel değerleri ile tarihi tecrübeleri etkili olmaktadır. Suriye ve İran arasındaki yakın işbirliği ise Ortadoğu’da 30 yılı aşkın bir süredir gözlenen bir durumdur. İki ülke arasındaki ilişkinin önemini kısaca özetlemek gerekirse, İranlı iki önemli yetkilinin sözleri bize yardımcı olacaktır.

“Suriye’de yaşananlar bir iç mesele değil, bölgedeki ve dünyadaki direniş ekseni ile düşmanları arasındaki bir çatışmadır. İran, Suriye’nin temel parçası olduğu direniş ekseninin kırılmasına hiçbir şekilde müsamaha göstermeyecektir.”  İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Başkanı Said Calili (Goodarzi, 2013).

 “Suriye İran’ın 35. Eyaleti ve bizim için stratejik bir eyalettir. Eğer düşman bize saldırıp Suriye veya İran’ı almaya kalkışırsa, öncelik Suriye’yi korumaktan geçer. Çünkü Suriye’yi elimizde tutabilirsek İran’ı savunabiliriz. Bununla beraber eğer Suriye’yi kaybedersek İran’ı elimizde tutamayız. İran Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı Hüseyin Talip (Şen, 2016). 

Bu iki ülke arasındaki ilişkinin temellerine bakıldığında, mezhepsel faktörlerin etkili oluğu söylenebilir fakat bunun asıl sebebi yine siyasal çıkarlardır. Çok ilginç bir konu olarak karşımıza çıkan bu olay, siyasi çıkarlar için dini bağın kurulmasına şeklinde gelişir. Şen bunu şöyle açıklamaktadır; “İran’la Suriye’nin mezhep temelli ilişkileri aslında çok eskilere dayanmaktadır. 1970 yılında Baas rejimi içinde bir darbeyle iktidara gelen ancak nüfusun dörtte üçü Sünni olan Suriye’de ciddi bir meşruiyet sorunu yaşayan, Hafız Esad’a Şii bir din adamı destek olmuştur. 1974’te, On iki İmam Şialığında (Caferilik), Nusayrilere, Şiilik ve İslamiyet dışı bir taife olarak bakılırken, Nusayriliğin, İslami ve Şii bir mezhep olduğu fetvasını vererek bir Nusayri olmasına rağmen Hafız Esad’ın Suriye devlet başkanlığını dini açıdan meşrulaştırmaya çalışan din adamı, Lübnanlı Şii Musa Sadr’dır. (İran’da Nusayriliğin Sünnilikten daha az sapkın bir inanış olarak görüldüğü söylenebilir) Sadr o günlerde İran Şahı’nın muhalifi olup daha sonra Şii bir devrim gerçekleştirecek olan İran’ın bugünkü yöneticileriyle Suriye arasındaki bağlantıyı kuran ilk kişidir. İran devriminin başlarında uluslararası toplumun Suriye’ye yönelik petrol ambargolarını aşması için Esad rejimine destek olmuştur. Suriye buna karşılık 1979’da Şah rejimi devrildiğinde,  İran’ı  Sovyetler Birliği ve Pakistan’dan sonra tanıyan 3. ülke olmuştur. Suriye, Arap milliyetçiliğine dayanan Baas Partisi ile yönetilmesine ve Arap milliyetçiliği ile Fars milliyetçiliği arasındaki ideolojik çatışmaya rağmen, İran-Irak savaşında İran’ın yanında yer almıştır. Suriye Irak’ta etkinliğini arttırıncaya kadar yaklaşık 30 yıl boyunca İran’ı destekleyen tek Arap devleti olmuştur. 2003 yılında ABD’nin müdahalesiyle Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesi, Suriye ve İran için ortak bir düşmanın gitmesi ve nufüz alanlarının arada herhangi bir engel olmadan İran-Irak-Suriye-Lübnan hattında genişletmeleri için altın bir fırsat olmuştur.” (Şen, 2016, 542).

2010 yılında Arap-İslam Coğrafyasında halk ayaklanmalarının başladığı süreci, İran destekleyen açıklamalar yapmıştır. Bölgedeki hareketleri “İslami uyanış” olarak nitelemeye başlayan İranlı yetkililere göre olaylar, “Batı destekli laik diktatörlüklere” karşı Müslüman halkların tepkisinden kaynaklanmakta ve bu yüzden İran’daki 1979 Devrimi’yle benzer özellikler taşımaktaydı. Fakat söz konusu olaylar İran’ın Ortadoğu’daki en yakın müttefiki Suriye’ye sıçrayınca, İran tamamen aksi bir tavır sergilemeye başlamış ve yaşananları “İslamı bölmek isteyen Batı destekli fitne” olarak değerlendirmiştir. Bu doğrultuda İran, Suriye’de Esad’ın iktidarda kalması için büyük ölçüde doğrudan destek vermiş, lojistik desteğin yanında içinde çok sayıda üst rütbeli komutanında bulunduğu binlerce İran askeri Suriye’de muhaliflere karşı savaşmaktadır. İran’ı böyle bir strateji izlemeye iten birçok politik neden sıralayabiliriz. İran, İsrail’e karşı en büyük kozu olan Hizbullah’ı Suriye aracılığıyla desteklemektedir. Suriye’de yaşanacak bir rejim değişikliği ile İran, Hizbullah ile aradaki bağlantıyı kaybedecek, Lübnan’daki etkinliği azalacak ve yeteri kadar desteklenmeyen Hizbullah İsrail’e karşı etkin mücadele edemeyecektir. Dolayısıyla İran’ın Suriye ve Lübnan’da örgütlediği Şiiler üzerindeki etkisi azalacaktır.  30 yılı aşkın bir süredir  İran’ı destekleyen ve Irak’taki yönetim değişikliğine kadar da bu desteği veren tek Arap devleti olan Suriye’de yaşanacak bir yönetim değişikliği, İran’ı bu destekten mahrum bırakacağı gibi, yeni yönetimde olması muhtemel Sünni çoğunluğun, İran’a karşı hasmane bir tutum içerİsinde olması kuvvetli bir ihtimaldir. Ayrıca İran’ın, önemli yatırımları bulunması ve Akdeniz’e açılan bir kapı olarak Suriye’yi değerlendirmesi bir başka faktördür. İran’ın Şii Hilalinin (Şii çoğunluğunun ya da güçlü olan Şii azınlıklarının bulunduğu bölgeyi tanımlayan jeopolitik bir terim) bir parçası olan Suriye’de etkinliğini yitirmesi bölge liderliği açısından büyük bir stratejik kayıp olacaktır.

Şii Hilali

Suriye’de, İran’ın bazı temel stratejiler güttüğü görülmektedir. Bunlardan biri Esed rejimini uluslararası camiada defaten desteklemek bir diğeri ise İran’ın bilfiil generalleri ve askeri gücüyle Suriye’de sahaya inmesidir. Doğrudan izlenen bu stratejilere ilaveten İran’ın bölgede sıkça başvurduğu bir diğer siyaset olan kendine yakın grupları harekete geçirme yönünde Şii grupları sahada hem maddi hem askeri olarak desteklediği bilinmektedir. Buna ilaveten İran’ın Suriye’de alan kazanma çabasının 4. ayağı olarak PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD ve YPG’ye yönelik tutumu öne çıkmaktadır. Burada İran’ın ikili bir hareket tarzı benimsediği söylenebilir. Bir yandan artık Esed yönetimiyle beraber hareket ettiği Suriyeli yetkililerce de ifade edilen PYD’yle açık ve örtülü olarak beraber operasyonlarda bulunarak bir rejim-İran-PYD-Rusya cephesi oluşturulmuştur. Bu cephe kimi zaman beraber hareket etmekte, kimi zaman ise PYD’nin önünü açacak şekilde örgüte hareket alanı kazandırarak örgütün elini rahatlatmakta, böylece muhaliflerin irtibat noktalarını zayıflatmaktadır. İran, dönemsel çıkarları adına sözde ideolojik kimliğiyle taban tabana zıt ve kendi ülkesinde de eylemler yapan bir örgüte dolaylı olarak örtülü desteğini vermektedir. İran’ın Suriye’deki Kürt kartını oynama noktasında bir diğer stratejisi ise Türkiye-İran ilişkilerinde artan gerilimle eş zamanlı olarak PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK’la ateşkes sürecine girmesidir. Böylece İran, hem PKK’nın bölgede elini rahatlatarak bir yandan Türkiye’de eylem kapasitesini artırmakta, bir yandan da PYD’nin Suriye’deki operasyonlarına aktarabileceği enerjiyi verimli kullanmasını sağlamaktadır (Sönmez, 2016).  Sonuç olarak İran; “Ortadoğu siyasetinde söz sahibi olma, karar alma ve etkileme potansiyeli olması açısından Suriye’yi etkin bir güç olarak elinde tutmaya çalışmaktadır. İran’ a göre, Esad rejiminin devrilmesi söz konusu olduğunda İran en etkin stratejik öneme sahip müttefikini kaybetmiş olmayacak, aynı zamanda Tahran’ın Hizbullah ile olan askeri, siyasi ve ekonomik bağlantısı da önemli derecede zarar görecektir” (Çalışkan, 2014).

Mehmet Enes Bağlama

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 


Çalışkan, C., 2014, İran’ın Suriye Politikasında Kimliğin Rolü, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, Ankara.

Goodarzi, J., 2013, Suriye ve İran: Değişen Bölgesel Ortamda İttifak, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, Ankara.

Sönmez, G., 2016, İran’ın Bölgesel Ayrıştırma Stratejisi, ORSAM Dış Politika Analizleri, Ankara.

Şen, A., 2016, Yüzyılın En Uzun Tiyatrosu, Tüm Yönleriyle Suriye Devrimi, Yapı-Bozum Yayınları, İstanbul.

BUHARA: ”Türk Uygarlığının Başkenti”

0

Yetiştirdiği alimlerden ötürü Müslümanların doğunun “Kubbetü’l-İslâm”ı dediği, arkeolojik bulgularla şehrin en az iki beş yüz yıllık tarihi olduğu, İslâm âlemindeki Medine ve Bağdat gibi önemli sayılan Özbekistan’daki BUHARA şehrinde çok önemli tarihi eser ve yapılar yer alıyor. Ark, İsmail Samani Türbesi, Büyük Kelan Minaresi ve 6. yüzyıldan beri dini eğitim veren Mir Arap gibi önemli yapıtların olduğu şehir, birçok Türk devletinin hakimiyetine girmiş ve Türk uygarlığının başkenti olarak gösteriliyor.

Türk Dili’nin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati’t-Türk’te Buhara şöyle geçer;

“….. Bu şehirleri Türkler yaparak adlarını kendileri koymuşlardır. Bu adlar olduğu gibi şimdiye kadar gelmiştir. Bu yerlerde Farslılar çoğaldıktan sonra Acem şehirleri gibi olmuş. Bugün Türk ülkesinin sınırı ” Abisgûn” (Hazar) denizi ile çevrili olarak Rûm diyarından ve Özçent’ten Çin’e kadar uzanır. Uzunluğu beşbin fersah, eni üçbin fersahtır; hepsi sekizbin fersah eder.”

Özbekistan'daki Türk Uygarlığının Başkenti BUHARA (Kaynak: AA)
Özbekistan’daki Türk Uygarlığının Başkenti BUHARA

[TAM EKRAN İNFOGRAFİK]

Kaynak: AA ve Vikipedia

Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi

Baasçılık, Arap milliyetçiliğinin sosyalizm ve laiklikle harmanlanmış biçimidir.

Baas Partisi, Mişel Eflak ve Selahaddin Bitar tarafından 1940 yılında Şam’da kurulmuştur. Kurucularından Mişel Eflak Ortodoks, Selahaddin Bitar ise Sünniydi. 1947’de İskenderunlu bir Nusayri olan Zeki el-Arsuzi’nin de katılımıyla ilk kongresini yaptı. Gördüğünüz gibi 3 farklı inançtan insanı Baasçılık bir araya getirebiliyordu. Baas Partisi, Suriye ve Irak’ta yaptıkları darbelerle iktidarı ele geçirip tek parti diktatörlükleri kurdular. Bunun dışında parti olarak olmasa da ideolojik açıdan Cemal Abdül Nasır ve Muammer Kaddafi sayesinde uzun yıllar Libya, Mısır ve Birleşik Arap Cumhuriyetinde de varlık göstermiştir.

Baas Partisi’nin temel felsefelerinden biride Pan-Arabizm’dir. Bütün Arap ülkelerinin tek bir çatı altında birleşerek sosyalist, milliyetçi ve laik bir şekilde yönetilmesini amaçlamıştır. Tabi ki bu felsefe zamanla parti mensuplarının karşısında duran farklı mezhepler yüzünden fiyaskoya uğramıştır. Çünkü Irak’ta Sünnilik, Suriye de ise Alevilik üzerine bir takım mezhepsel iktidarlık eleştirileri, bu iktidarları da mezhepçiliğe itmiştir. İşin içine mezhepçiliğin girmesiyle beraber zaten bütün Arapları birleştirmek ancak hayallere kalmış olurdu.

Baasçılığın Sekülerizm yerine Laikliği tercih etmesinin sebebi ise İslam dininin Arap dünyasının temel parçalarından biri olduğunu düşünüp onun hayattan tamamen koparılmasının çok güç olmasıydı. Baasçılığın sosyalizm görüşü ise Marksizm-Leninizm’den biraz farklıydı. Toplumsal eşitsizliğin giderilmesini hedeflese de, özel teşebbüsü tamamen sınırlamıyordu. Yerli ve yabancı büyük firmaları kamulaştırmayı ama özel teşebbüsü tamamen yok etmemeyi tercih etmişlerdi. Ayrıca miras hukukuna da müdahale etmeyerek yine bu konuda da sosyalizmden ayrı hareket etti ve buna Arap sosyalizmi dediler.

Yinede bazı noktalarda görüş farklılıkları olsa da İsrail ve ABD’ye karşı Ortadoğu’da SSCB’nin en önemli müttefiki oldular. Bu ideoloji ve savunduğu görüşlerin bütün Arap ülkelerinde yayılması Elbette ABD için çok tehlikeli olurdu. Çünkü sosyalizm ilkesi yüzünden kendi şirketleri o bölgelerde faaliyet gösteremiyordu. Bunun dışında o dönem ki ABD müttefiklerinin İsrail, Türkiye ve İran olması milliyetçiliğin bu ülkeler yani ABD müttefikleri içinde potansiyel tehlike arz etmesine neden oluyordu.

Parti yada ideoloji olarak varlığını sürdürdüğü Libya(2011) ve Irak(2003) gibi ülkeler yakın tarihimizde NATO tarafından yok edildi. Bugün Baasçılığın son kalesi olarak Suriye kalmış durumda ve yine ABD tarafından yok edilmek için bekliyor.

baas-liderleri
Soldan sağa: Enver Sedat, Muammer Kaddafi, Hafız Esad

Genel olarak idelojik liderlerinin karizmasının olduğunu pek söyleyemeyiz. Bir tanesi hariç tabi ki o da Cemal Abdül Nasır. Nasır, Arap dünyasında öyle bir karizması vardı ki o dönem için bu karizma inanılmazdır. Nasır’ın ölümü Arap ülkelerinde ve dünyada şok etkisi yaratmıştır. 1 Ekimde Kahire’de düzenlenen cenaze törenine 5 milyon kişi katıldı ve klabalığın uzunluğu 10 kilometreyi buluyordu. Liderler açısından da Suudi Arabistan Kralı Faysal hariç tüm Arap liderler cenazeye yer aldı. Arafat ve Kral Hüseyin açıkça ağlarken, Libya lideri Muammer Kaddafi üzüntüden iki kez bayıldı. Lübnan’da çıkan Le Jour gazetesi Nasır’ın ölümünü “100 milyon Arap yetim kaldı” manşetiyle duyurdu. O derece seviliyordu işte.

ABD kadar bu ideolojiye düşman birileri daha vardı. Onlar da krallıkla yönetilen Arap ülkeleriydi. Onların başını da Suudi Arabistan çekiyordu. Hem laikliği, hem sosyalizmi hemde kralları devirmesi onlar için en tehlikeli gelişmeler olurdu. ABD’nin bölgede ki pek çok operasyonunun finansmanını bu yüzden Suudiler üstleniyor ve ABD’nin elini rahatlatıyordu.

Suriye’de zaten bu 2 ülke muhaliflerin en önemli destekçileri.

Suriye son kale, bu kale de düştüğünde en çok mutlu olacak kişiler yine diğerlerinin düşmesinden sonra olduğu gibi krallar ve CEO’lar olacaktır.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR