Avrupa’da Konuşulan Diller Haritası

0

Avrupa’da konuşulan diller ve bunun yerleşimlere göre ülkeler içerisindeki dağılımının gösterildiği görselde, ayrıntılı sayılabilecek şekilde diller haritası yapılmış. Bu haritada küçük detaylar dışında genel hatlarıyla doğruluğunu uluslararası kuruluşların onayladığı söylenebilir.

Türkiye’de Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bir kısmında çoğunluğun Kürtçe konuştuğu belirtilirken, Avrupa’daki büyük devletler başta olmak üzere Rusya’nın Avrupa’da kalan bir bölümünün detaylı haritalandırıldığı görülmüştür.
avrupa'da konuşulan diller

(Avrupa’da Konuşulan Diller Haritası // TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA)

YPG’nin Münbiç Operasyonu ve Sonrasında Olacaklar

3

Suriye’de ABD hava desteği ile PYD/YPG ilerleyişi hızla devam ediyor. PYD iç savaşın başından bu yana niyetini hiçbir zaman gizlemedi. Suriye’nin kuzeyinde coğrafi ve idari bütünlüğe sahip bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye siyasi statü kazandırmak. O dönemde yapılan analizlerde Kuzey Suriye’nin nüfus yapısı nedeniyle bunun çok zor olduğu düşünülüyordu. Kuzey Suriye’de Kürt yoğunluklu nüfus birbirinden kopuk üç küçük cepte yaşıyor ve bu ceplerin arasında kalan bölgelerde Arap ve Türkmen yoğunluklu nüfus yaşamakta. PYD/YPG bazı Kürt yerleşimlerinde kontrolü ele geçirdiği Temmuz 2012 tarihinden sonra stratejik hedeflerinin üç Kürt bölgesi arasında kalan yerler olduğunu ifade etmişti. Bu açıdan öne çıkan iki yerleşim bulunuyordu. Birincisi Cezire-Kobane bağlantısını sağlayacak olan Tel Abyad ve diğeri Afrin-Kobane bütünlüğü için Azaz-Cerablus hattı. IŞİD’in Suriye’de yükselişi PYD/YPG’ye aradığı fırsatı sundu ve ABD desteğini arkasına örgüt Arap yerleşimi olan Tel Abyad’ı 2015 yılının Haziran ayında ele geçirdi. Böylece nihai hedefe giden yolda tek engel olarak Azaz-Cerablus hattı kalmıştı. Ancak Türkiye YPG’nin bu hatta ilerlemesini kırmızı çizgi ilan etti ve örgütün Afrin’den Azaz’a ilerleme çabalarına top atışları ile karşılık verdi.

Haritanın güncelliği 14 Haziran 2016'ya aittir.
Haritanın güncelliği 14 Haziran 2016’ya aittir.

ABD kuzey Suriye’deki mücadeleye sadece IŞİD ile mücadele perspektifinden yaklaşıyor. Kobane’de YPG ile elde ettiği başarı derinleşti ve şu anda sahada ABD Özel Kuvvetleri YPG unsurları ile birlikte IŞİD’e karşı mücadele veriyor. Ancak ABD’nin YPG ilerleyişine salt IŞİD ile mücadele perspektifinden yaklaşması Türkiye’nin hassasiyetlerini göz ardı etmesine neden oluyor. ABD, Türkiye ile Kuzey Suriye’deki hedefi arasında denge kurma çabasında ancak bu arayış içinde Türkiye’nin beklentileri büyük ölçüde göz ardı ediliyor. ABD’nin, Fırat’ın batısını IŞİD’den temizlemek için bulduğu formül ise şu şekilde. İçinde YPG unsurlarının, yerel Arap ve Türkmen grupların yer aldığı ”Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) adı altında bir yapılanma oluşturulması. Yani Azaz – Cerablus hattında YPG değil SDG ilerlemektedir. Ancak sahadan gelen bilgiler SDG’nin çoğunluk unsurunun YPG olduğu ve Arap savaşçıların sayıca az ve YPG komutası altında olduğu yönündedir. Türkmenler ise göstermelik düzeyde temsil edilmekte.

Türkiye’nin, Azaz-Cerablus hattındaki tercihi ise Suriyeli muhaliflerin kontrolü ele geçirmesi. Türkiye’nin bu hat üzerinde desteklediği ve IŞİD’e karşı birlikte hareket eden gruplar Mart 2016 ayı içinde “Havar Kilis Operasyon Odası” altında bir araya gelmiştir. Muhalifler Azaz-Cerablus hattında Nisan ve Mayıs ayında ilerleme kaydetti. Türkiye ve Suriyeli muhalifler, Cerablus’a kadar köy köy ilerleyerek Azaz-Cerablus hattının tamamını kontrol etmeyi hedefliyordu. Muhalifler Nisan 2016 ayı başında Çobanbey’in (Al-Rai) ilerisine geçerek nihai hedef olan Cerablus’a da yaklaşmıştı. Ancak bu kazanımlar kalıcı olmadı ve IŞİD 11 Nisan tarihinde Rakka’dan destek kuvvet alarak Çobanbey’i geri aldı. IŞİD’in Suriyeli muhalifler karşısında ilerleyişi ABD’ye koz vermiş ve ABD SDG/YPG’nin Münbiç’e yönelmesini sağlamıştır.

Münbiç operasyonu Haziran ayı başında başlamıştır ve Temmuz 2016 başı itibarıyla Münbiç merkez ABD hava desteği altında YPG/SDG tarafından kuşatılmış durumdadır. Ancak kuşatma tamamlanmış olmasına rağmen şehir merkezi halen alınamamıştır. Münbiç o bölge içinde El-Bab ile birlikte en büyük ve IŞİD’in en güçlü olduğu yerlerden biridir ve muhtemelen bu nedenle kırsalda hava desteği altında ilerlemek kolay olsa da IŞİD şehir savaşında direnmektedir. Ancak dışarısı ile bağı tamamen kopan IŞİD’in ne kadar dayanabileceği şüphelidir. Operasyonu Münbiç Askeri Konseyi’nin yürüttüğü söylemektedir. Ancak yerel kaynaklara göre Münbiç operasyonuna toplamda 6000 savaşçı katılmakta ve bunun sadece 1.000 kadarını Araplar kalanını da YPG savaşçıları oluşturmaktadır. Rakamlar tartışmalı olsa da komutanın YPG’de olduğu konusunda şüphe yoktur.

Münbiç operasyonuna Türkiye’nin tepkisini azaltmak için dile getirilen iddialardan biri de IŞİD şehirden çıkarıldıktan sonra YPG’nin çekileceği ve kontrolün yerel unsurlara bırakılacağı. Ancak iç savaşından başından bu yana stratejik hedefinin bu bölgeler olduğunu söyleyen ve Münbiç’i almak için savaşan YPG’nin Münbiç’ten çekilmesi imkansıza yakındır. PYD ve YPG zaten Münbiç operasyonu başlamadan çok öncesinde bu bölgedeki idari ve siyasi örgütlenme çalışmalarını başlatmıştı. Münbiç alındıktan sonra tek taraflı ilan ettikleri Federasyona dahil edeceklerini de belirtmişlerdi. PYD Azaz – Cerablus hattına “Şehba kantonu” adı altında bir isim vermiş ve Şehba için kurulan meclis ilk kongresini 28 Ocak’ta Afrin’de gerçekleştirmişti. Bu kongre PYD ve YPG’nin çatı örgütü olan TEV-DEM tarafından organize edilmiş ve sonucunda Şehba Yürütme Kurulu oluşturulmuştu. Azaz – Cerablus hattındaki nüfus yapısı engelini aşmak için de sahadaki gerçekliği yansıtmayan söylemler geliştirilmişti. Buna göre; Şehba bölgesindeki halkın %60’ını Kürt, %20’sini Arap ve %20’sini Türkmenler oluşturmaktaydı. Ayrıca bu bölgede IŞİD öncesinde daha fazla Kürt nüfusun yaşadığı, IŞİD’in zorunlu göçe maruz bıraktığı ve bu bölgeler “özgürleştirilince” Kürtlerin buralara yeniden yerleştirileceği ifade edildi. Dolayısıyla YPG’nin Münbiç’ten çekilmek bir yana geçmiş örneklerde olduğu üzere gücünü konsolide etmek için Azaz-Cerablus hattında demografik değişim çabası içine girmesi beklenebilir.

guvenli-bolge-yerlesim-yerleri
Sarı: SDG çatısındaki YPG – Yeşil: Muhalifler – Kırmızı: Esad Rejimi

YPG’nin Münbiç ele geçirmesi durumunda bir sonraki hedefi El-Bab yerleşimi olabilir. El-Bab Münbiç ile beraber bölgenin iki büyük yerleşiminden biri. Münbiç sonrasında El-Bab yolu açılacaktır. Böylece PYD/YPG Azaz’ın güneyinden Afrin ile Kobane arasında bağlantı kurmaya çalışacaktır. Azaz’ın Türkiye tepkisi nedeniyle ilk aşamada arada cep şeklinde kalması düşünülebilir. IŞİD, Münbiç sonrasında Azaz-Cerablus hattında zayıflayacak ve güçlerini El-Bab’a kaydırmak durumunda kalacaktır. Bu da Suriyeli muhaliflerin Türkiye-Suriye sınır hattında ilerlemesine imkan sağlayabilir. Bunun ilk işaretleri gelmektedir. 21 Haziran tarihinde Suriyeli muhalifler Azaz – Cerablus koridorunda ilerlemeye başlamış ve en son Çobanbey’i ele geçirmiştir. Muhalifler YPG/SDG’den önce Cerablus’a ulaşmak isteyecektir. Ancak ABD’nin hava desteği konusunda isteksiz olması nedeniyle bu beklenti gerçekleşmeyebilir. Bu durumda ABD Münbiç’te olduğu gibi bir sonraki aşamada YPG/SDG’yi Cerablus’a doğru itebilir. Bu noktada Türkiye’nin nasıl tepki vereceği önemli. Rusya krizi sonrasında Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki gelişmeleri etkileme gücü sınırlanmıştı. Ancak Türkiye-Rusya yakınlaşması Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki imkan ve kapasitesini artırabilir.

Oytun Orhan (ORSAM)

Güncellenen Azez Haritası: ‘Güvenli Bölge’

Suriye iç savaşıyla neredeyse ülkenin her yerinde sürekli bir hareketlenme yaşanmakta. Savaşın en çok Türkiye’yi ilgilendiren kısmı da Kuzey Halep olarak bilinen Azez-Cerablus hattı. Azez’in doğusundan Cerablus’a kadar olan bu bölgede Türkiye’nin ‘Güvenli Bölge’ kurma planı var ve bu planı çoğu lider reddetse de, Türkiye’nin elinde somut bazı gerçekler olursa masa da bunu kendi lehine kullanacaktır. Bu hatta ise Türkiye destekli muhalifler ile IŞİD arasındaki çatışmalar sonucu sürekli el değiştiren yerleşim yerleri göze çarpıyor. Bizde Suriye’yi yakından takip eden kaynaklardan edindiğimiz sürekli güncellenen Azez haritası ile de, başlık altında bu gelişmeleri aktarmaya çalışacağız.

SURİYE GÜVENLİ BÖLGE HARİTASI (2017)

03 Temmuz 2016:

azez-haritasi-2016

17 Haziran 2016:

17haziran-azez-haritasi

08 Haziran 2016:

  • IŞİD YPG’nin Menbiç saldırısından ötürü 15 köyden çekildi ve muhalifler Mare kuşatmasından kurtuldu. ABD ve Türkiye destekli muhaliflerin bu bölgede saldırıya geçtiği söyleniyor. Halep’in kuzeyi Azez’in doğusunda yaklaşık son durum..
azez-harita-haziran2016
Harita: @ValkryV (08.06.2016)

27 Mayıs 2016:

  • IŞİD muhaliflerin elinden iki köyle birlikte Azez-Mare yolunu ele geçirdi. Azez’den sonra diğer büyük stratejik Mare kasabası IŞİD ve YPG kuşatması altına girdi.
Kaynak: AJ (27.05.2016)
Kaynak: Al Jazeera (27.05.2016)

17 Mayıs 2016:

  • Muhalifler IŞİD’in elinden El Bil köyünü ele geçirdi.
Harita: @ValkryV
Harita: @ValkryV

06 Mayıs 2016:

  • IŞİD Qarah Kubri’yi ele geçirdi.

mayis2016-azez

02 Mayıs 2016:

  • IŞİD muhaliflerin elindeki İkte, Dudyan ve Tel Şair’i ele geçirdi.

azez-2mayis

6 Mart ile 2 Mayıs arasında muhalifler ile IŞİD arasında sürekli el değiştiren köyler ve bunun GİF ile gösterilmiş hali. (AZEZ HARİTA #gif) Sol alt tarafta tarihler yazıyor. (4 saniyede bir harita değişiyor)

27 Nisan 2016:

  • IŞİD Türkiye sınırına yakın beş köyü ele geçirdi. Bu köyler arasında Azez Merkeze’e 6.5 km uzaklıktaki Yehmul’da var. Son harita şöyle:

 

22 Nisan 2016:

(22.04.2016 - @ValkryV)
(22.04.2016 – @ValkryV)

21 Nisan 2016:

  • Muhalifler IŞİD’in elinden 4 köyü geri aldı.
Azez ve çevresi - Kuzey Halep (Harita: @miladvisor / 21.04.2016)
Azez ve çevresi – Kuzey Halep (Harita: @miladvisor)

15 NİSAN 2016:

  • Muhalifler bazı köyleri tekrar ele geçirdi.
Türkiye Suriye Sınırında 'Güvenli Bölge' alanında son durum (15.04.2016 - @ValkryV)
Türkiye Suriye Sınırında ‘Güvenli Bölge’ alanında son durum (15.04.2016 – @ValkryV)

12 NİSAN 2016:

  • Muhalifler IŞİD’den ele geçirdiği bir çok bölgeyi IŞİD’e geri ‘kaptırdı’. Kaybedilen alanlar (AYRINTILI):
Azez'in Doğusu Muhaliflerin Tekrar IŞİD'e kaybettiği alanlar (12 Nisan 2016)
Azez’in Doğusu Muhaliflerin Tekrar IŞİD’e kaybettiği alanlar (12 Nisan 2016)

10 Nisan ile 12 Nisan 2016 arasındaki harita farklı (ÖNCE-SONRA):

  • Muhaliflerin IŞİD’e karşı kazanıp, daha sonra kaybettiği alanlar
IŞİD Muhaliflerin Kazanıp Kaybettiği Alanlar (@ValkryV)
IŞİD Muhaliflerin Kazanıp Kaybettiği Alanlar (10 Nisan-12 Nisan 2016 / @ValkryV)

10 Nisan 2016: 

azez-son-durum-haritasi
KUZEY HALEP Azez’de Son Durum (10.04.2016)

9 Nisan 2016:

Azez'in doğusu, Türkiye-Suriye sınırı: Muhalifler (09 Nisan 2016)
Azez’in doğusu, Türkiye-Suriye sınırı: Muhalifler (09 Nisan 2016) (Ayrıntılı Harita)

6 Nisan 2016:

Azez'in Doğusu (06 Nisan 2016)

20 Mart 2016:

  • Mavi alan muhaliflerin IŞİD’den geri aldığı yerleşim yerleri
Azez'in doğusunda muhaliflerin IŞİD'den aldığı yerleşim yerleri
Azez’in doğusunda muhaliflerin IŞİD’den aldığı yerleşim yerleri (20 Mart 2016)

8-9 Temmuz NATO Varşova Zirvesi’nden Beklentiler

8-9 Temmuz tarihlerinde Varşova’da yapacakları zirvede, NATO üyesi ülkelerin devlet başkanlarının önemli konuları tartışmak için çok yoğun bir gündemi olacak. Varşova’da yapılacak zirveyi daha da önemli hale getiren güncel gelişmelerin ışığında bakmak gerekir. İngiltere’nin AB’den ayrılması konusu ve Dmitri Medvedev’in “Yeni bir Soğuk Savaş Dönemine Geri Dönüyoruz” açıklamaları mevcut olan Ukrayna ve Suriye konularındaki gerginliğin Polonya ve diğer Baltık Ülkelerinin Rusya konusundaki endişelere bırakması, Varşova Zirve’sinin oldukça hareketli geçeceğinin göstergesidir.

Zirve de gündeme gelmesi beklenen Nato’nun 4-5 Eylül 2014 yaptığı Galler zirvesinde aldığı kararların güncellenmesinin yanı sıra aşağıdaki başlıklar önem arz etmektedir.

– Toplu savunma sisteminin güçlendirilmesi
– Nato’nun ekonomik güç paylaşımının yeniden belirlenmesi
– Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma
– Afganistan’da durum güncellenmesi
– Suriye ve Irak’taki gelişmeler
– Libya’daki son gelişmeler
– Doğu Avrupa’da daha güçlü bir ASKERİ GÜÇ oluşturulması.

Varşova Zirvesi’nde en hararetli tartışma ABD dışında diğer üye ülkelerin ve üye yapılacak aday ülkelerin NATO’nun ekonomik ve askeri yük paylaşımı konusunda olacaktır. Yaklaşan ABD seçimlerinde adayların ikisinin de NATO’ya ekonomik katkılarını sınırlandıracağı hatta keseceğini vaat etmesi sadece kendi seçmenlerine dönük bir yatırımdan çok sıkıntılı bir süreçte olan AB’ye de bir gözdağı niteliğinde okunması gerekir. Türkiye’nin katkısının Almanya’dan fazla olması ilginçtir. ABD sıkıntılı süreçlerde karar alma konusunda isteksiz davranan daha basit ifade ile “taşın altına elini koymayan” Fransa ve Almanya‘dan daha adil bir paylaşım beklemektedir. İngiltere ile daima uyumlu bir ekonomik ve askeri geçmişe sahip olması İngiltere’nin AB ve NATO politikalarında etkili olmuştur. Ayrıca Fransa’da yaşanan terör olaylarından sonra bile Almanya ve Fransa’nın terör örgütleri konusunda iki yüzlü davranmasını ve terör örgütlerinin finansal kaynaklara erişimini engelleme konusunda isteksiz davranmasını ABD siyaseti görmezden gelemez.

Avrupa’daki terör olaylarının dışında mülteci konusunda başlangıç itibari ile isteksiz davranan AB ülkeleri, tehlike kapıya dayandığında hareket kabiliyetlerinin sınırlandığı fark etmişlerdir. Bu zirvede “Yük Paylaşımı” konusunda ABD’yi ikna etmeleri çok zor görünmektedir. Finansal açıdan sıkıntılı bir süreçte olan NATO’nun AB üyeleri alınacak yeni bir askeri yatırım konusunda kendi kamuoyunu ikna etmekte çok zorluk çekecektir. 2013 yılından beri AB ülkelerinin çoğunda yükselişe geçen Aşırı Sağ Partiler bu ülkelerin bu yeni NATO kararları almasına engel teşkil edecek diğer bir husustur.

İkinci önemli gündem maddesi ise Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Rusya’nın Ukrayna, Gürcistan ve Suriye üzerindeki faaliyetleri olacaktır. Bu konu NATO için tam bir açmaza dönüşmüştür. Rusya’ya yaptırımların Avrupa ülkeleri tarafından isteksiz uygulanması, hatta her fırsatta delmek için farklı yöntemler geliştirmesi, ABD tarafından yakından takip edilmekte ve zirvede ABD’nin masaya getireceği en önemli argüman olacaktır. Diğer bir konu da Baltık Denizinde yaşanan Rusya’nın bölgedeki mevcudiyetini artırmasına yönelik bölge ülkelerinin yaşadığı rahatsızlıktır. Polonya’da güçlü bir askeri üs kurulması ve NATO’nun Baltık denizi etrafında askeri varlığını artırması Rusya’ya karşı bir caydırıcı güç olması istenmektedir.

Baltık Denizi Haritası ve Baltık Ülkeleri
Baltık Denizi Haritası ve Baltık Ülkeleri

Sonuç olarak ABD seçimlerinden önce yapılacak bu zirveden çok bağlayıcı kararların çıkması beklenmemelidir. İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ardından NATO içerisinde alacağı tutumu David Cameron’un yerine geçmesi muhtemel olan Osmanlı Torunu olan Boris Johnson belirleyecek. Zirveye ev sahipliği yapan Polonya’nın gündeme getirmesi muhtemel Mülteci Sorunu meseleside farklı bir boyutla zirveye taşınacaktır.

Gelelim Türkiye açısından bu zirvenin taşıdığı anlama; NATO’nun 5.maddesinin uygulanması konusunda ülkelerin konu Türkiye olunca gösterdiği isteksizlik ve terör konusunda yaşadığı sıkıntılara rağmen Avrupa Ülkelerinin terör örgütü PKK konusunda sahiplenir tavırları kabul edilemez bir hal almıştır. Türkiye’nin politikası NATO’dan ayrılmak yerine NATO’nun dağılacağını görüp beklemek üzere belirlendiği görülmektedir. Son dönemde AB ile arasında soruna neden olan Vize Serbestliği anlaşmasında da kalıcı adım atamaması zirve de gündeme gelecek, mülteci akını konusunda çaresizlik içindeki AB ülkelerine karşı elini güçlendirecektir. Türkiye-Rusya arasındaki uçak düşürme krizinde AB’nin aldığı tavrı Türkiye unutmamıştır. Sıkıntılı bir süreç içinde olan AB’nin lokomotif ülkesi olan Almanya’nın, zirvede en çok terleyecek olması aşikardır.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Üçüncü Dünya İhtilalinin Babası: Sultan Galiyev

Mirseyid Sultan Galiyev, Marksist ve sol fraksiyonlar açısından 20.yy‘ın başat isimlerindendir. Hayatını Rusların boyundurluğu altında bulunan Türkleri ve Müslümanları Rus Şovenizm’inin pençesinden kurtararak sosyalist ve komünist bir devlet çatısı altında birleştirmeye adamıştır. Sultan Galiyev ulusal Komünizm’in fikir babası ve kurucusudur, kimilerinin ise ifade ettiği gibi “Üçüncü Dünya İhtilalinin Babası”.

Sultangaliyev, öğretmen olan Mirseyid Haydar Galiyev’in 12 çocuğundan biri olarak 13 Temmuz 1892 tarihinde, Başkurdistan’da dünyaya geldi. İlk eğitimini doğduğu köyde alan Sultangaliyev 1907’den itibaren Kazan’da Tatar Pedagoji Enstitüsü’nde eğitimine devam etmiştir. Daha öncesinde Rusya’da 1905 Devrimi olmuştur ancak 1905 devrimi Rusya Türk toplumunu hazırlıksız yakalamıştır. Bu sebeple, toplumsal ve siyasal bazda herhangi bir katılım olmadığı gibi Sultan Galiyev’de bu harekette yoktur. Ancak daha önce “Devrimci Islahat Şakirtleri” içinde daha aktif görevler üstlenerek, milliyetçi ve ihtilalci militanlarla ilişkilerini güçlendirir. Bu ilişki onun ilk sol kanat İslam reformistleriyle ciddi diyaloğunun başladığı yıllardır(Cihangir. Acaloğlu.2006.9) 1912 yazında ise Sultan Galiyev Moskova’da Yaz Pedagoji kurslarına gitti. Tatar köylerinde öğretmenlik yaptı. Bir süre Ufa’da belediye kütüphanesinde çalışan Sultangaliyev, sonraları Ufa, Kazan, Bakü gibi çeşitli şehirlerde gazetecilik yaptı. 1915’te yeniden öğretmenliğe dönen Sultan Galiyev, Bakü’de “Kız Pedagoji Enstitüsü”nde öğretmenliğin yanı sıra, politik hareketlerin Azerbaycan’da önde gelen isimlerinden Mehmet Emin Resulzade ve Milli Musavatçılarla ilişkiye geçer(Cihangir. Acaloğlu.2006.9) Sultan Galiyev 1917 Şubat Devrimi sırasında Bakü’deydi. Yine bu dönemde pek çok yabancı eseri Tatar Türkçesine çevirdi. Çeşitli edebi çalışmalara bulundu. Bu edebi çalışmaların pek çoğu zamanın gazetelerinde yayımlanmıştır. Ekim devriminin öncesi ve sonrasında Bolşeviklerin safında yer alan Sultan Galiyev, Bolşevik partide önemli mevkilerde görev almıştır. Devrim sonrası iç savaş hızla yayılmakta, Avrupalı emperyalistler tarafından büyük maddi destek alan Beyaz kuvvetler olarak bilinen Çar taraftarı Amiral Kolçak, Denikin, Vrangel kuvvetleri, Kızılordu birliklerine ağır kayıplar verdirmekteydi. Bu esnada Türk ve Müslüman Müttefik kuvvetlerin örgütlenmesi gerekmekteydi. Bunun için, Türk ve Müslüman Halkların politik faaliyetleri arasında oldukça itibarlı bir entelektüel ve eylem adamı olan Sultan Galiyev, Devrim Konseyi’nin dikkatini çekmekte gecikmedi. Kafkasya’dan Moskova’ya çağrılan Sultan Galiyev, önce “Müslüman Sosyalist Komite” (MUSKOM) sekreterliğine (Başkanı Molla Nur Vahidof) ardından sırasıyla “Devrim Konseyi” üyeliğine (NARKOMNATS), Stalin’in yürüttüğü “Uluslar Komiserliği” 2. Başkanlığına “Müslüman Uluslar Komiserliği” Birinci başkanlığına ve “Müslüman Kızıl Ordusu”nun Genel Kurmay Başkanlığına getirilir(Cihangir. Acaloğlu.2006.11).

Devrim sonrasında süren iç savaşta Kızıl Ordu Beyaz Ordu’ya karşı büyük bir zafer kazanmıştır. Şüphesiz bu zaferin kazanılmasında en önemli rolü Sultan Galiyev ve onun başında bulunduğu Türk ve Müslüman güçler oynamıştır. 1917 Ekim devriminin başlarında “Halkların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” (Self determinasyon) ilkesi ve Lenin’in Çarlık Rusyası’nın baskısı altında ezilen Türk ve Müslüman Halklara yönelik Bağımsızlık çağrısıyla ortaya çıkan geçici hürriyet ortamı Çarlık rejimi altında yaşayan halklar için özellikle Türkler ve Müslümanlar için yeni bir umut kapısı olmuştur. Devrim sırasında ve sonrasındaki iç savaş yılların da Türk ve Müslümanların bağımsızlık için umutlanmalarını fırsata çeviren Bolşevikler, Türk ve Müslüman Halklar’a Bağımsızlık ve Özgürlük sözü vererek kendi tarafına çekmiştir. Bolşevikler ikdidarını güçlendirdikten sonra Çarlık Rusyası’nda da görülen Rus şovenizm’inin getirdiği milliyetçi duygular neticesinde diğer halkların bağımsızlığına engel olunmuş ve Sovyetler Birliği kurulmuştur. 1920’de Devrimin ilk yıllarında vad edilen sözlere dayanarak Sultan Galiyev ve arkadaşları tarafından “Komünist Parti Merkez Komitesi”ne bir kez daha sunulan “İdil–Ural Sosyalist Cumhuriyeti”nin Bolşevikler tarafından reddedilmesi ve tüm bu olayların neticesinde Sultan Galiyev ile Bolşeviklerin yol arkadaşlığı bitmiş ve muhalefet dönemi başlamıştır. Muhalefete geçtiği döneme ait olmak üzere 21 Aralık 1921’de Sultan Galiyev “Milletlerin Hayatı” dergisine yazdığı bir makalede durumu, “Rusların Doğu halkları üzerinde yürüttüğü zulüm ve baskı politikasını, Ruslar’ın milletler meselesi üzerinde Rus komünist yöneticilerinin partizan ve taraflı tutumlarıyla ortaya çıkan uzlaşmaz tavırlarını” sert bir dille eleştirir(Cihangir. Acaloğlu.2006.15.16). Devrim sonrası konumunu iyice güçlendiren Moskova yönetimi, Sultan Galiyev ve Galiyevci harekete karşı saldırıya geçmiştir. Lenin’in yokluğunda Stalin’in kişisel girişimleri sonrası 12. Parti kongresinde Sultan Galiyev arkadaşlarına ve komiteye yazdığı mektuplar, milli meseleye ilişkin yaptığı konuşma ve yazışmalar suç unsuru gösterilerek tutuklanır ve daha sonra serbest bırakılır. Sultan Galiyev 1928’de ikinci defa tutuklanışında, onu eski bir kent-soylu, Pan-Türkist, karşı devrimci ve burjuva milliyetçiliği suçlamaları gerekçe olarak gösterilir. Moskova’da yargılandıktan sonra, on sene zorunlu çalışma kampı cezasına çarptırılarak, cezasını çekmek üzere Beyaz deniz kıyısında Solovki Gulagına (çalışma kampı) gönderilmesine karar verilse de, daha sonra cezası, Moskova’da hapishanede kurşuna dizilerek infaz edilir (Cihangir. Acaloğlu.2006.17.).

SULTAN GALİYEV VE İDEOLOJİSİ: GALİYEVİZM

Sultan Galiyev’in düşüncesini şekillendiren en önemli çevresel etkenler ailesi ve dünyaya geldiği ve büyüdüğü ortamdır. Sultan Galiyev’in babası öğretmen olduğu için oldukça farklı yerlerde yaşamıştır. Sultan Galiyev son derece fakir ve yaşamlarını devam ettirmek için mücadele içinde olan bir aile ve çevrede yetişmiştir. Sultan Galiyev’in çocukluk günlerinden başlayarak koyu bir devrimci olduğu döneme kadar tüm yaşamını özetleyen öz geçmişi, kişiliği ile ilgili olarak çok şey anlatmaktadır. Kendisininde sık sık dillendirdiği gibi, çevresinde bulunduğu yetersiz koşullar ve yoksulluk, gelecekte çizeceği yolu belirlemekte başat bir rol oynamış gibi gözükmektedir(Kakınç.2011.61.62). Sultan Galiyev çok genç yaşta ihtilalci fikirlerle tanışmıştır bu ihtilalci eğiliminde yatan en önemli sebep süphesiz çevresindeki yoksulluk ve sefalettir. Galiyev’e göre İnsanların mutsuzluğunun, yoksulluğun, sefaletin, köleliğin ve kötülüğün altında yatan temel sebep insanların kendileri için yaşamalarıdır, insanlar kendileri için değil herkes için yaşamayı öğrendikleri zaman insanlar da barış içinde yaşayacak ve yoksulluk ve sefalet son bulacaktır.

Üçüncü dünya ihtilallerinin öncüsü olarak kabul edilen Sultan Galiyev, sosyalist ve marksist düşünce içerisinde önemli bir yere sahiptir. Galiyev’in bu önemi, dönemin dünya koşullarını ve problemlerini çözümlemede kullandığı kuramının ve dünya sosyalist devrim hareketlerinin (dünya devrimi) gerçekleştirmede benimsediği stratejisinin batılı ve Rus Marksist teorisyenlerde oldukça farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Dünyaya sömürülen konumda bulunan bir Doğu toplumundan bakan Sultan Galiyev, diğer Marksist kuramcıların kuramlarının temelinde yatan sınıf çelişkisi ve sınıf savaşımı olgusunu uluslararası alana yayarak, aslında temel savaşın sömüren ve sömürülen uluslar arasında yaşandığını savunmuştur. Sultan Galiyev, diğer Marsist düşünürlerden dünya devrimine giden yolda belirlenecek strateji açısından da farklı düşünüyordu. Batılı ve Rus Marksistler dünya sosyalist devrimine giden yolda Batı’nın gelişmiş bir proletarya’ya sahip ileri derecede kapitalistleşmiş Avrupa ülkelerinde sosyalist devrimi öngörürken, Galiyev sömürge durumundaki doğu ülkelerinde sosyalist devrimin gerçekleşeceğine inanmaktaydı. Gerçekleştirilecek sosyalist devrim sonrası ise Sultan Galiyev, Batılı Marksistlerin ve Lenin’in de sıkça söz ettiği ”proleterya diktatörlüğü”nün aksine emperyalizmin sömürüsünden kurtulmuş halkların oluşturduğu “sömürge ve yarı söürgelerin metropoller üzerindeki diktatörlüğü”nü düşüncesini amaçlamıştır.

Ünlü yazar Attilâ Ilhan’ın belirttiği gibi, tahminlerin tersine, 20. yüzyılın bir sosyalist dünya devrimi yüzyılı değil, ardı ardına ulusal kurtuluş savaşları yüzyılı olması, bu öngörüde bulunan Sultan Galiyev’i haklı çıkarmıştır. 20. yüzyılın son on yılında, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C.B.) hegemonyasının her tür sosyalizm üzerinden kalkması ve çok daha önemlisi Doğu Bloğu’nun Yeni Dünya Düzeni (Y.D.D.)’ne eklemlenmesinden sonra, dünyadaki temel çelişki kuzey-güney, ya da bir başka deyişle zalimler-mazlumlar çelişkisi halinde belirginleşmiştir. Bu halde, Sultan Galiyev’in “kan revan içindeki hayalet”inin başta Avrasya’da olmak üzere, mazlum halklar arasında dolaştığını söylemek, pek de yanlış olmayacaktır. Üçüncü dünya devrimlerinin öncüsü olarak nitelendirilen Mirseyid Sultan Galiyev (ki tam adı budur), yaşadığı dönemin sosyalist düşünce atmosferi içerisinde ayrıksı bir yere sahiptir. Sultan Galiyev’in düşüncelerinin bu ayrıksılığı, kimilerince onun sosyalist kişiliği ve düşüncelerini tartışma konusu haline getirmektedir(Erdem.2011.86).

Sultan Galiyev’in düşünceleri, Marksist yazarların eserleri ve tartışmaları üzerinde temellendirilmiş kuramsal düşüncelerin sonucunda değil, onun eylemlerinin ve örgütçü deneyimlerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bir eylem adamı olan Sultan Galiyev, kuramsallaştırmaya yönelik olağanüstü bir yeteneğe sahipti ve kuramları gerçekçi ve pratik nitelikleriyle, Bolşeviklerin kuramıyla çelişmekteydi.

Sultan Galiyev’in düşünce dünyasının üç akımdan beslendiğini söylemek olasıdır.

Bunlardan ilki “Usul-i Cedid” adıyla bilinen yenilikçi, aydınlanmacı Cedid hareketi, ikincisi Cedidcilik’ten etkilenerek gelişme şansı bulan Türkçülük ve Turancılık ideolojisi ve üçüncüsü de Marksizm’dir. Galiyev, kendisini tanımlarken, diyalektik materyalizme koşut olarak kullandığı, kendi adlandırmasıyla “enerjetik materyalist” sıfatını kullanmış ve sol düşüncesini Marksist, Leninist veya Bolşevik gibi belirli bir kalıp içerisine oturtmaktan ısrarla kaçınmıştır. (Erdem.2011.87).

Sultan Galiyev’in milliyetçilik anlayışının temelinde Çarlık Rusyası’nın Rus olmayan milletlere karşı uyguladığı baskı ve sömürü politikası yatmaktadır. Çarlık yöneticilerini bu tür politikaları uygulamaya iten Rus Şovenizm’i 1900’lü yıllarda Müslüman/Türk milliyetçiliğini doğurmuştur. Çarlık Rusyası’nın uyguladığı baskı zulüm ve asimilasyon faaliyetlerinin neticesinde Türk ve Müslüman halk kendi kimliklerini koruyabilmek için milli duygularla harekete geçmiştir.

Galiyev’in Türk (Tatar) kimliği de tıpkı Müslüman kimliği gibi emperyalizm karşıtlığından kaynaklanmaktadır. Milliyetçiliğin sömürgeci milletlerde “üstün millet”, sömürülen milletlerde “eşitlik” savıyla ortaya çıktığından hareket etmektedir: “Eşit olmayanlar arasında iki isim var. Onların biri ‘Tatar’, ikincisi ‘Müslüman’. Onlar en çok ezilenler, en çok ayak altına alınanlardır.” (MIRSAID, 1998: 105) Böylece, sömürge ülkelerde ortaya çıkan bağımsızlıkçı akımlar, emperyalizm karşıtı eşitlikçi akımlar olarak değerlendirilerek desteklenmektedir.

Galiyev’in önce Idil-Ural devleti, sonrasında da Turan Federal Sosyalist Devleti olarak savunduğu proje, Bolşevik devrimin Doğuya yayılması, gerek Çarlık Rusyası ve gerekse diğer (İran, Afganistan, Çin, Hindistan) Müslüman halkları da Bolşevik devrime kazandıracak ve bu yolla Dünya Devrimi projesinin önünü açacak bir düşünce olarak anlaşılmalıdır. Galiyev’in Turan tasarımı, Türkleri değil, ezilen sömürge halkları (kendi deyişiyle proletaryayı) bir araya toplayacak bir girişimdi. “Sultangaliyevizmi Marksist, Ceditçi, milliyetçi, bağımsızlık hareketi ile ilgili teori olarak kabul etmek gerekir. Sultangaliyevizm’in, ‘Pan-Türkizm’ ve ‘Pan-İslamizm’ ideolojisi olarak kabul edilmesi mümkün değildir” (ENGIN: 93). “Turan Sosyalist Federe Devleti” dünya devrimine giden yolda, devrimin Doğu’ya yayılmasını sağlayacak bir araç olarak değerlendirilmelidir(Tellal.2001.114.115.)

“Sultan Galiyev, Türkçe konuşan coğrafyanın en önemli sol düşünürüdür. Antisömürgeci çıkışlı, geleceğe yönelik bir dünya devrimi kuramı geliştiren tek devrimcidir. Şoven bir milliyetçi, ırkçı ve kökten dinci değildir, emperyalist tortuların en ilerici ideolojileri bile saptırabildiği gerçeğini en açık biçimde anlatan kişidir. Sultan Galiyev’i anlamak; 20. yüzyılı, sol düşünceyi, emperyalizmi, sömürge dünyasını, anti sömürgeciliği ve Türkçe konuşan coğrafyanın sorunlarını anlamaya giden kapının en uygun ve en yetkin anahtarıdır”(Kakınç.2011.).

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Yeni Türk Dış Politikası: İsrail ve Rusya ile ‘Barış’

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi anlaşmasına iki ülkede muhtaç durumdaydı. Görüşmeler Rus uçağının düşürülmesinden önce başlamıştı. İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan gibi ülkeler daha öncede sıkça bahsedildiği gibi Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz keşifleri ve sonrasındaki ittifak derecesindeki anlaşmalarla Türkiye’yi saf dışı bırakmıştı. Çünkü Mısır ve İsrail’le son 6 yıl, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile de malum yılardır ‘düşman’ durumdayız. Sadece İsrail, Doğu Akdeniz’de 2013 yılında 950 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulmuştu. Şuan bu gazı çıkarıyor ve Türkiye’nin yıllık ortalama doğalgaz ihtiyacı 50 milyar metreküp civarı. Yani İsrail’in gaz rezervi Türkiye’nin ihtiyacının 20 katı civarında. Mısır’ın da kendi münhasır ekonomik bölgesinde bulduğu doğal gaz miktarı İsrail’e yakın seviyede ve Kıbrıs adasının güneyinde bulunan rezerv ise 147 milyar metreküp. Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olan diğer iki ülkede Suriye ve Lübnan. Bu ülkelerde ilerde buradaki haklarını isteyecek. İşte Rusya’nın Suriye konusundaki desteğinin arkasında rejimi ve sıcak denizlerdeki tek askeri üssünü (Suriye’deki) korumakla birlikte, buradaki keşifler sonucu Suriye’nin payından pay sahibi olmak yatıyor. Aynı şekilde Akdeniz’de bu sayede askeri varlığını arttırıyor. Doğu Akdeniz’de saydığımız ülkelerin hangisiyle düşman değiliz acaba? Peki burada tüm gaz yataklarının birbirlerine girmesi ve işbirliği olmadan paylaşılması zorken, bu gazlar nasıl kullanılacak? İsrail doğalgazın %80’ini dış pazarlara satmayı düşünüyorken bunu nasıl yapacak?

akdeniz-ulkeler-haritasi

Doğalgazı Türkiye pazarı ve Türkiye üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya ulaştırılmasını düşünen İsrail’in pek bir alternatifi yok çünkü diğer alternatifler (sıvılaştırma, Kıbrıs) ya çok masraflı olacak ya da güvenlik sıkıntısı oluşturacak. İsrail barışı ile Doğu Akdeniz’deki düşman ittifakının kırılması ve hak iddiasının nesnel bir şekilde yürümesi gerçekleşecek. Böylece dolaylı olarak Avrupa’nın Rus gazına muhtaçlığı hafifleyecek. Tıpkı Azerbaycan ile Türkiye arasındaki TANAP projesinde olduğu gibi.

Normalleşme Suriye ve Irak’taki PKK ve Kürt Devleti varlığını her daim destekleyen İsrail’e karşı Türkiye’nin reel anlamda söz söyleme hakkını doğuracak. Normalleşme yine dolaylı olarak Türkiye-ABD ilişkilerini olumlu anlamda etkileyecek ve bu durum Suriye’deki PYD varlığında Türkiye’ye söz hakkı verecek. Dış politika ve ülke çıkarları açısından daha nice böyle olumlu örneklerle karşılaşmamız muhtemel.

Gazze ne kazanacak?

10 yıldır süren ambargo ve abluka, belki bir on yıl, belki de daha uzun sürecek. Yine öyle olacak ki, daha önceden İsrail’in ablukayı kaldırmayacağını facebook sayfasında söylemiştim. Çünkü bu onların en önemli devlet politikası. İşgal, talan…

Gazze Türkiye’den gelen yardım ve altyapı desteğiyle tünellere daha az muhtaç olacak. Gazze ablukası kalkmayacak, sadece Türkiye için yumuşatılacak.

İsrail’in zalimliğini ve iskan politikalarını dünya görmüyor diye, Gazze’deki zulüm İsrail’e düşman olarak devam edemez. Türkiye halkının işgalci İsrail’i düşman görmesi yanlış değil, olması gereken insani bir durum. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İsrail’i düşman olarak görmesi kime yarar? Filistin’e bu güne kadar ne faydası oldu? Ne faydası olacak?

Düz mantık ile bir örnek vermek istiyorum:

Sorunlu olduğun bir komşunun evinde her gün kavga varsa karışamazsın. Polisi ararsın. Polis görevini yapmazsa, gider konuşursun. Komşuyla aran kötü, neredeyse düşmansınız. O sizi dinler mi? Dinlemez. Ama o komşuyla ilişkilerin iyiyse, komşun ne kadar zalim ve gaddar biri bile olsa zalimliğini azaltabilir, kavgalar yumuşar, belki de bazı konuları bitirebilirsin. İşte bu örnekte komşuların yerine devletleri koyun. Polisin yerine de BM yada uluslararası toplumu koyun. Türk halkı İsrail’i sevmeyecek, lanetleyecek, beddua edecek. Filistin’e de dua edecek. Ama boş boş lanetle Filistinlilere fayda sağlar mı onu da düşünecek?

Rusya ile Düzeltilmeye Çalışılan İlişkiler

Rus uçağının düşürülmesinden bugüne Rusya ile ilişkiler ‘düşman’ boyutunda ilerledi. Bir süper gücün haklı da olsan uçağını düşürmek, uluslararası toplumda bu ülkenin itibarını zedeleme anlamını taşır. 2008 Gürcistan’daki savaşta bile, savaş halinde olunmasına rağmen, Rus uçağının Gürcistan tarafından düşürülmesi büyük bir olay olmuşken, barış halinde bir askeri uçağın düşürülmesi ne anlam ifade eder siz düşünün? (Rus uçağı düştükten sonra konuyu yasal olarak hakkımız olmasına rağmen savunmadık/savunamadık)

Rusya’nın üç talebi: “Özür, Sorumluların cezalandırılması ve Tazminat”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’e gönderdiği mektupta ‘özür/üzüntü/’ şeklinde bir açıklama yaptığı kesinleşti. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, ‘özür’ değil ‘üzüntü duyduk, kusura bakmayın’ dedik diyor. Rus medyası ve Rus yetkililer ‘özür’ diyor. Bu gelişmelerde iki ülke halkını tatmin etmesi için yapılan açıklamalara benziyor. Ayrıca Erdoğan Putin’e bu mektubu göndermeden önce, belli ki görüşülmüş ve bazı konularda iki tarafın da tatmin edilmesi düşünülmüş.

SONUÇ

Başbakan Yıldırım Rusya ve İsrail’le barış yolunu seçerken, düşman ülke kalmayacak açıklamasında bulunmuştu. Aslında bu açıklama herkesin dile getirdiği gibi diğer ‘düşman’ ülkelerle de ilişkilerin düzeltilebileceğini bizlere gösteriyor. (Mısır, Suriye vb.) Türkiye dış politikasındaki bu manevrayla birlikte hem ‘düşman’ ülke sayısını azaltma, hemde başarısı tescillenen ancak kısa süren ”Komşularla Sıfır Sorun Politikası”na tekrar dönüş yapma sinyalleri veriyor.

Türkiye’nin Arap Baharı sonrasında ambiyane tabiriyle ‘asarım-keserim’ ve duygusal işleyen dış politikası, sil baştan bir politikayla realist temellere dayanarak yenileniyor. Tabi ki bu durum bizlere hükümetin dış politikasının neredeyse baştan aşağıya çöktüğünü gösteriyor. Hükümet radikal ve fevri verilen kararla işleyen dış politikanın ceremesini ülke olarak bizlere çektirse de, bu yanlıştan dönüyor. Dış politikanın iyi gitmediğini ise en somut örnek olarak da Erdoğan’ın bu mektubu bizlere gösteriyor. Anlayamadığım nokta, çok kötü ve tehlikeli ilerlediği için sürekli eleştirdiğimiz dış politikanın değiştirilmesi, bir nevi düzeltilmeye çalışılması, neden eleştiriliyor? Eleştiriler niye bu kadar beklediniz tepkisi ise doğru. Ama onun dışındaki eleştirileri gerçekçi ve akıllıca bulmuyorum.

Türkiye’nin Rusya ve İsrail politikası, bununla birlikte başka sorunlu olduğumuz ülkelerle olması muhtemel diplomatik görüşmeleri dış politikanın çöktüğünü netleştiriyor. Bu bizlere prestij kaybettiriyor, uluslararası toplumda Türkiye açısından güvensizlik damgasına sebep olabiliyor. Ancak politikanın çökmesi politikanın doğru olduğunu göstermez. Uluslararası ilişkilerde değişen koşullar her daim göz önünde bulundurulacak ki, öyle olduğu bariz ortada.

Biz vatandaşlar olarak duygusal bakarız, gelişmeleri içten yorumlarız. İsrail konusunda da böyle yapıyoruz. Çünkü Filistin davası tüm Müslümanlar olarak bizlerin hassas noktası. Ama uluslararası ilişkileri böyle yorumlamanın pek faydası yok. Dış politikanın dini, dili ve ırkı olmaz. Pragmatist ve ülke çıkarlarını düşünmesi gereken Türk dış politikası sonunda doğru olanı yapıyor. Bu politikalarda değişiklikler olmasaydı Türkiye için daha kötü olacaktı. Hükümetin duygusal dış politikasından kurtulması ve ülkeyi daha kötü durumlara sokmaması dileğiyle..

(Hızlı bir şekilde yazıyı yazıp gönderdiğim için kelime hatalarım olabilir. Sürçü lisan ettiysem affola.)

Filistin Bayrağı’nın Anlamı ve Tarihi

Yeşil, kırmızı, beyaz ve siyah renklerinden oluşan ve geçen sene Birleşmiş Milletler’de göndere çekilen Filistin bayrağının anlamı ve tarihi hakkında 6 dakikalık kısa bir belgesel..

ABD, Suriye’de Neyin Peşinde?

2011 yılında Suriye’de ilk toplumsal hareketlerin başlamasının ardından  ABD, oldukça temkinli bir politika izleyerek ilk başlarda rejime, muhaliflere karşı ılımlı bir tavır sergilemesi yönünde tavsiyelerde bulunmuş, ilerleyen dönemde rejimin değişmesinin gerektiğini açıklamış, daha sonra ılımlı muhalifleri savaşın dengelerini değiştirmeyecek ölçüde rejime karşı desteklemiş ve nihayetinde, PYD’ye lojistik destek verip, IŞİD’e ve İslami muhalefete karşı hava operasyonlarına başlamıştır. Peki ABD’nin yaşanan süreçte bu şekilde vücut bulan Suriye politikasında temel dayanak noktaları ve amacı nedir?

Akgün’e göre; “ABD’nin Suriye ile olan ilişkileri son yarım asırda çoğu zaman gergin bir seyir izlemiştir. Arap-İsrail çatışmalarında ABD’nin her zaman açıktan İsrail’i desteklemesi, Şam’ın ise dış politikasını Tel Aviv karşıtlığına odaklaması Suriye’yi ABD’nin de dolaylı düşmanı haline getirmiştir. Öte yandan Soğuk Savaş dönemindeki doğu-batı kutuplaşmasında da Suriye, Sovyet blokunun Ortadoğu’daki en güçlü müttefiklerinden biri olmuştur. İran devrimi sonrasında ise Suriye İran’ın en sadık ve en yakın Arap müttefiki haline gelmiştir. Uzun süre Lübnan’ı da kendi denetimi altına alan Suriye, ABD tarafından bölgede teröristleri destekleyen bir haydut devlet olarak tanımlanmıştır. Nitekim 2003 yılındaki Irak işgaline karşı çıkan Suriye’yi zamanın ABD Başkanı Bush “şer ekseni” ülkelerinden biri olarak tanımlamış ve açıktan askeri müdahale ile tehdit etmiştir. 2005 yılında Lübnan başbakanı Hariri’nin öldürülmesinden Şam yönetimi sorumlu tutulmuş ve ABD-Suriye diplomatik ilişkileri tamamen kesilmiştir. Bölgede yeni bir Irak görmek istemeyen Türkiye’nin karşı çıkması ve Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk yapması gibi diplomatik girişimler sayesinde Suriye ile ABD arasındaki gerginlik yavaş yavaş azalmış ve nihayet 2009 yılında Obama Şam’a yeniden bir büyükelçi atamıştır. Arap Baharı diye adlandırılan ve Ortadoğu’daki yarım asırlık jeopolitik dengeleri derinden sarsan köklü siyasi dönüşüm sürecinde ABD’nin izlediği dış politika ülke içinde olduğu kadar, uluslararası platformlarda da tartışma yaratmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel sistemdeki her gelişme karşısında aktif pozisyon alan ve oyun kuruculuk rolünü üstlenen ABD, Arap Baharı karşısında aşırı ihtiyatlı, ön plana çıkmayan, düşük profil sergileyen ve gelişmeleri perde arkasından izleyerek, kritik güvenlik sorunlarını bölgesel güçlere havale eden bir tutum takınmaktadır. Obama yönetimi, ABD’nin küresel liderliğini sürdürebilmesi için Asya-pasifik bölgesini dış politikasının yeni odak noktası olarak belirlemiştir ve Ortadoğu’nun dönüşüm sürecinde Avrupa Birliği ve Türkiye gibi demokratik güçleri daha aktif rol almaya teşvik etmekte, onları sorumluluk ve yük paylaşımında ortak olmaya zorlamaktadır” (Akgün, 2012,  10-13).

ABD, iç savaşın başlaması ile ile birlikte Suriye’de somut bir adım atmayarak, yaklaşık 2,5 yıl soruna diplomatik çözüm yolları aramıştır. Uluslararası alanda Suriye krizini çözüme kavuşturacak bir gelişmenin olmaması ve ABD’nin rejimden daha büyük bir tehtid olarak gördüğü İslami grupların ülkede güçlenmeye başlamasıyla, ABD Eylül 2013 itibariyle “demokrasi yanlısı, ılımlı muhaliflere” silah yardımında bulunmaya başlamıştır. Stratejik silah sayılabilecek bir takım füze sistemlerinin ÖSO’ya verilmesi ve ılımlı muhaliflerin ABD’de tarafından Ürdün’de eğitilmeye başlanması ÖSO’ya ciddi bir kazanım sağlamamış ve İran ve Rusya tarafından -zaten muhaliflere karşı her açıdan üstün olan- rejime yapılan yardımların yanında ABD’nin muhaliflere yardımı çok küçük ölçekte kalmıştır. Fakat ilerleyen dönemde sahada oldukça şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıkan ve şehirleri muhaliflerden teker teker almaya başlayıp, bir anda ABD’nin Suriye’deki en önemli düşmanı konumuna gelen IŞİD, ABD’ye rejime karşı sergilediği zayıf tutum dolayısıyla zedelenen imajını kendi üzerinde düzeltme fırsatı vermiş oldu. IŞİD ile birlikte bölgedeki dengeler değişmiş ve PYD/PKK, ABD’nin Suriye’de en önemli stratejik ortağı haline gelmiştir. Rejim ile muhalifler arasında süren savaşa ilgisiz kalan ABD,  IŞİD’i yok etme bahanesiyle PYD’ye alan açmaya başlamıştır. Koalisyon güçlerinin desteği ile PYD, Suriye’nin kuzeyinde stratejik şehirleri ele geçirerek önemli ölçüde toprak kazanmıştır. Burada ilginç olan nokta, yaptığı hava operasyonlarının büyük çoğunluğu her ne kadar diğer muhaliflere karşı olsa da, Rusya’nın IŞİD’in alan hakimiyetini PYD lehine daraltması, bu perspektiften bakıldığında ABD ile aynı hizaya geldiği anlamına gelir.

Kısaca, ABD ve Rusya IŞİD’e karşı PYD/PKK’yı desteklemektedir (bk.). ABD yalnızca IŞİD ve El Nusra gibi grupları kendine tehtid olarak görmekte, Rusya ise rejim karşıtı tüm oluşumları hedef almaktadır. Fakat rejim ile PYD’nin ortak hareket etmesi PYD’yi Rusya’nın da müttefiki konumuna getirmiştir. Küresel düzeyde rekabet içinde olan devletlerin, çıkarlarının kesiştiği noktalarda ortak hareket etmekten kaçınmadığı bir uluslararası ilişki gerçeğidir. ABD ve Rusya’nın amaçlarının kesiştiği bir nokta daha vardır. Her iki devlette Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e açılan bir koridor tesis etmek istemektedir. Amaçlar ve yöntemler bu doğrultuda ortak paydada birleşse de bu iki ezeli rakip arasında çıkacak asıl sorun bu koridoru kimin yöneteceğidir. Ortak düşman (IŞİD) saf dışı edildikten sonra Suriye’de daha çetin bir mücadele yaşanacağı kesindir.

ABD’nin Suriye politikasını belirleyen bir başka faktör ise yaşanacak rejim değişikliğinin ABD’yi nasıl etkileyeceğidir. Halihazırda Esad’ın yönetimde kalması, muhalefetin büyük çoğunluğunu oluşturan ve ABD’yi en büyük düşman olarak gören İslami grupların yönetimi ele geçirmesinden daha mâkul bir durum değil midir?

Şen’e göre; “Suriye’de muhalefet dışında güç kazanan İslami hareketler ve Esad sonrası ülkede ABD ve İsrail’in çıkarlarını koruyacak bir alternatifin bulunmaması, ABD için Suriye krizinde her zaman iki temel çıkmaz olarak kabul edilmiştir. ABD’nin Suriye Ulusal Komisyonunu (SUK) ve SMDK’yı tanıması ve ÖSO’nun ılımlı birliklerine destek vermesi, Suriye’de güçlenen İslami hareketleri dengelemekte başarısız olmuştur. Nitekim ABD tarafından desteklenen iki büyük askeri güç olan Hazm ve SRF Hareketi (Suriye Devrim Cephesi), kısa sürede İslami gruplarca tasfiye edilmiştir. ABD sahada aşırıların birbirini kırması olarak tanımlanan bir politika yürütmekte, IŞİD ile diğer İslami grupların daha fazla kayıp verip zayıflamaları için birbirleri ile savaşmalarına zemin hazırlamakta ve IŞİD’in tamamen zayıflamasını istememektedir. ABD kongresine sunulan IŞİD ile ilgili bir raporda, “IŞİD’in bir anda zayıflamasının El Kaide bağlantılı Nusret Cephesi’ni güçlendirerek istenmeye sonuçlar doğurabileceği dolayısıyla kontrollü bir süreç yürütüldüğü” belirtilmiştir” (Şen, 2016, 484).  Sonuç olarak ABD, Suriye’de sürecin dönemsel şartlarına göre çıkarlarına uygun politika belirlemektedir. Öte yandan ABD’nin, PYD/PKK ile olan yakınlığının Türkiye ilişkilerinin zaman zaman gerilmesine neden olmaktadır.

Kanlı kâr; ABD’li silah şirketlerinin “Arap Baharı ticareti”    

Her savaşta olduğu gibi, Arap Baharı ve Suriye iç savaşının da en kârlı ortaklarından olan küresel silah şirketleri 2010 tarihinden bu yana oldukça yüksek oranlarda büyüme kaydettiler. Tabi ki bu büyümenin Arap Baharı’na denk gelmesi bir tesadüf değildi.

Anadolu Ajansı’nın bir haberine göre;  “Dünyanın bir numaralı silah üreticisi ABD’nin en büyük beş silah ve savunma şirketinin piyasa değeri, Arap Baharı ve Suriye savaşı süresince büyük artış gösterdi. ABD savunma sanayisinin önde gelen firmalarından Lockheed Martin ve Northrop Grumman’ın New York Borsası’nda işlem gören hisseleri, Arap Baharı’nın başladığı Aralık 2010’dan bu yana sırasıyla yüzde 222 ve yüzde 230’a yakın değer kazandı.  Verilere göre, Aralık 2010’da yaklaşık 69 dolardan işlem gören Lockheed Martin hisseleri, dün itibarıyla 222 doları aşarak, tüm zamanların rekorunu kırdı. Şirketin piyasa değeri de hisselerin yüzde 200’ü aşkın değer kazanmasına paralel olarak 24 milyar 700 milyon dolardan 68 milyar 180 milyon dolara yükseldi. Benzer şekilde Northrop Grumman hisseleri, aynı dönemde 57 dolardan 188 dolara kadar yükselirken, şirketin piyasa değer de yüzde 89,5 artışla 34 milyar dolara ulaştı (aa.com.tr).

Kaynak: AA
Kaynak: AA

Mehmet Enes Bağlama

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Akgün, B., 2012, Suriye Krizi’nde Bölgesel ve Küresel Aktörler, ABD’nin Suriye Politikası, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Ankara.

Şen, A., 2016, Yüzyılın En Uzun Tiyatrosu, Tüm Yönleriyle Suriye Devrimi, Yapı-Bozum Yayınları, İstanbul.

http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyedeki-ic-savas-abdli-silah-sirketlerine-yaradi/476609

FARC-Kolombiya Ordusu: ‘50 Yıllık Savaş Sona Erdi’

Yaklaşık 50 yıldır süren Kolombiya ordusuyla FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasındaki savaş sona erdi.

Yıllardır süren savaş sona erdi deniyor çünkü hükümetle örgüt ateşkes ve silah bırakma konusunda anlaştı. Örgüt 180 ün içerisinde silah bırakacak. Bu anlaşma aşamalı bir şekilde uygulanacak ve çeşitli gözlemci ve kurumlarla birlikte gidişat takip edilecek. Kolombiya Devlet Başkanı örgüt ile barış nihai barış anlaşmasının 20 Temmuz’da gerçekleşeceğini açıkladı.

50 Yıllık Savaş

Yıllardır süren çatışmalarda 220 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 7 milyona yakın kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı biliniyor. Hükümet kaynaklarına göre ülkedeki uyuşturucu ticaretinin %60’ını örgütün yönettiği ve ABD’ye yapılan uyuşturucu ticaretinde büyük bir paya sahip olduğu bildirilmişti.

FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri)’ın en güçlü olduğu dönemde 17 bin kişiye yakın, şu an ise 8 bin kadar militanı olduğu düşünülüyor.

Son 8-9 yıldır örgütün bir çok lideri öldürülmüş ve ABD’nin Kolombiya ordusuna verdiği destekle örgüt büyük bir güç kaybı yaşamıştı. Bir yıl önce de tek taraflı ateşkes yapan FARC örgütü, dört yıldır da hükümetle barış görüşmeleri için Küba’nın başkenti Havana’da görüşüyordu.

Karşılıklı açıklamalar şöyleydi:

Hükümet Sözcüsü Marcela Duran, “Başarılı bir şekilde kesin ve karşılıklı ateşkes, silahların bırakılması, güvenlik garantileri ve organize suç örgütlerine karşı mücadelede örgütle anlaştık” dedi.

FARC komutanı Carlos Lozada da Twitter’dan yaptığı açıklamada “Bu korkunç gece sona erip, barış ve ışık yolu açılacak. 23 Haziran’da savaşın sonunu (#thefinaldayofthewar) ilan edeceğiz” dedi.

50 Yıllık Savaştan Görüntüler

farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc örgütü farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc terör örgütü farc terör örgütü farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc kolombiya görüşmeleri farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü farc terör örgütü


http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160622_kolombiya_farc_ateskes_anlasma

http://www.reuters.com/news/picture/colombias-long-war-with-farc?articleId=USRTX2HS9H

AB’nin Kısa Tarihi ve Meçhul Geleceği

Avrupa Birliği’nin temelini, II. Dünya Savaşı sonrasında sanayi bakımından özellikle önemli iki temel ham madde olan kömür ve çelik sektörünü güçlendirmek ve bunları uluslar üstü bir otorite ile kontrol ederek barışı sürdürmek amacıyla 1951’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu oluşturmaktadır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 18 Nisan 1951’de Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya arasında imzalanan Paris Antlaşması (1951) ile kurulmuştur. Yine bu ülkelerin imzaladığı 25 Mart 1957 tarihli Roma Antlaşması ile bir başka topluluk daha, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) eklendi ve bu anlaşmayla, aynı tarihte Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuş oldu. 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştür. Bu yapının oluşturulmasının öncüleri Fransız Planlama Teşkilatı Başkanı Jean Monnet ve Dışişleri Bakanı Robert Schuman olmuştur. Jean Monnet ve ekibinin titizlikle hazırlamış olduğu ve Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950’de ilan ettiği metin “Schuman Bildirgesi” adını alacak ve daha sonraları 9 Mayıs Avrupa Günü olarak kabul edilecekti.

Ancak Roma Antlaşması’nda nihai hedef sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır. Belirtilen bu amaçlara, süreç içerisinde daha sonra imzalanacak olan diğer anlaşmalarla aşamalı olarak ulaşılmaya çalışılmıştır. Şu an itibariyle, Maastricht Antlaşması (1992) (Avrupa Birliği’ni kuran antlaşma sayılmaktadır), Amsterdam Antlaşması (1999) ve Nice Antlaşması (2003) sonrasında Avrupa Birliği, bazı üyeler dışında parasal birliğe girmiş (Avro), Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikasını benimsemiş, Adalet ve İçişlerinde suça ilişkin konularda Polis ve Hukuk işbirliğine karar vermiştir.[1]

Avrupa Birliği üyesi ülkeler (yeşil)
Yeşil: Avrupa Birliği üyesi ülkeler – Gri: AB üyesi olmayıp da Avrupa kıtasındaki ülkeler

Dar anlamda yukarıda bilinen kısa tarihinin yine aynı dönemlerde kurulan ikinci dünya savaşının ardından kurulan Varşova Paktı’nın karşısında konumlanan NATO’yu AB’den ayrı değerlendirmek günümüz koşullarında çok hatalı olacaktır. İkinci Dünya Savaşının bitmesinin ardından soğuk savaş döneminde karşılıklı silahlanma yarışı içerİsinde 25 Aralık 1991 tarihinde SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesine kadar geçen sürede bir paranoya haline gelen doğu-batı kutuplaşması savunma harcamalarının ülke GSMH’lerinde inanılmaz bir yer tutmasına sebep oldu. Yıllar boyunca ABD Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren büyüttüğü savunma sanayi sektörüne ”Yağlı Müşteri” bulmakta hiç zorluk çekmedi. Bu harcamalara 21 Eylül 2015 yılı itibariyle baktığımızda tüm NATO üyelerinin toplam askerî harcaması dünyadaki savunma harcamalarının %70’inden fazladır.[2]

Diğer dikkat edilmesi gereken husus da AB’nin kuruluşunun asıl sebebi olan 1951 yılının şartları göz önüne alınarak kömür ve çelik topluluğu olarak kurulması olacaktır. 1951 yılının şartlarında enerji üretiminin önemli bir kısmını oluşturan kömür AB için hayati bir önem arz ederken, değişen şartlar itibariye İkinci Dünya Savaşından sonra çelik hayati bir ürün haline gelmiştir. Batıda bu gelişmeler olurken kaynak bakımından daha zengin Sovyet Rusya ve Çin bu savaştan geri kalmamıştır. Hatta bu çelik çılgınlığı öyle bir yere gelmiştir ki Çin’de insanlar evlerindeki metal olan ne varsa derme çatma ocaklarda eritip çelik elde etmeye çalışmıştır.

Çok dar anlamda çelik ve kömür için kurulan AB ve savunma refleksi gereği kurulan NATO, yıllar boyunca kuruluş amacından uzaklaşıp değişen şartlardan dolayı işlevsel olma hedefinden uzaklaşmıştır. ABD’nin yıllar içindeki politik dikteleri ile hareket eden AB; enerji ihtiyacını yine bu ülkelerin imzaladığı 25 Mart 1957 tarihli Roma Antlaşması ile bir başka topluluk olan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) ile karşılanılmış ve bir başka topluluk oluşturulmuştur. Yıllar içinde yaşanan bir çok siyasi gelişmelerde özgün bir siyasi politika üretmediği gibi, sonradan yaşanan olaylar nedeni ile de etkisiz ve yetkisiz, kendi içine kapanan, bir çok kişinin söylediği gibi ”Hristiyan Kulübü” haline geldi. Günümüz Avrupa’nın enerji koridoru gün geçtikçe daha da önemli hale gelmektedir. 2010 yılından itibaren değişen dünya şartları ekonomik açıdan tüm dünya ülkelerini zorlamaya başladı. Değişen Enerji tercihleri ile beraber enerji koridorları da değişti. Yeni şartların sonucunda AB ülkelerini enerjiye ulaşımı konusunda ABD ile hareket etmesi, daha doğrusu ABD’nin artık AB’ye hamilik yapması giderek zorlaştı.

avrupa-enerji-koridoruABD 2010 yılından itibaren kemer sıkma politikalarının dış politik çıkarlar ile çatışması durumunda kendi ekonomik geleceğini tercih eder konuma geldi. Bu yıldan itibaren ABD’nin düşünce kuruluşları makro planlar yapmak yerine kar zarar politikalarına kafa yormaya başladı. ABD hem AB ülkelerinin ekonomik çıkarlarını, hemde NATO’da Avrupa’nın savunma harcamalarını sorgulamaya başlaması, değişen siyasi şartlar nedeniyle zaruret haline gelmesi kaçınılmaz oldu.

Günümüze kadar olan gelişmeler ışığında AB’nin Ukrayna ile olan sorunları nedeniyle ambargo uygulamasının ardından Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Baltık Deniz’in de yaşanan gelişmeler sonunda ABD’nin Doğu Avrupa’da daha düzenli bir askeri varlık göstermesi talebine AB’nin isteksiz davranması sonucunda, yaklaşan ABD seçimlerinde ABD’nin NATO’ya yaptığı katkı tartışılır hale geldi. ABD’nin AB ülkelerini NATO’nun harcamalarına yaptıkları katkıyı artırmasını istemesi yani amiyane tabirle ”Pamuk Eller Cebe” demesi, pek de şaşılacak bir durum değildir. Sonuç itibariyle ABD gözünde kurumsal açıdan hiçbir farkı olmayan AB ve NATO’nun geleceği karanlık belirsizliğe girmiştir. Siyasi gelişmeler ışığında Suriye’de yaşanan iç savaşın ardından AB’nin mülteci sorunun bir mülteci istilasına dönüşme kabusu siyasi politika üretmekte zorlanan AB’ye en son darbede İngiltere’den geldi ve yapılan referandum sonucunda artık İngiltere AB’den ayrıldı. Bu olay malumun ilanından başka bir şey değildi. Zaten ekonomik birliktelik içinde olmayan İngiltere artık siyasi olarakta AB’nin kaderi içinde olmayacak.

Sonuç:

İngiltere’nin AB’den ayrılması AB için bir domino etkisi yapacağı muhakkaktır. Kontrol mekanizması içinde Almanya’nın komşusu olan Hollanda ayrılan ikinci ülke olması muhtemeldir. Mülteci kabulü konusunu kesin bir şekilde red eden Polonya’nın ısınan Baltık Denizi nedeniyle AB’den daha çok ABD ile yakınlaşması da muhtemeldir. Dolayısıyla yakında önemli gelişmelerin olacağı Libya AB için çok çetin bir sınavın başlangıcı olacaktır. ABD’nin AB ve Rusya’ya karşı olan politikalarını birbirinden ayrı düşünmemek gerekir.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


1- https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Avrupa_Birliği_tarihi

2- SIPRI Military Expenditure Database

Kafkasya’da Rus Emperyalizmi ve Kafkas Direnişi

Kafkasya, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında yüksekliği beşbin metreyi aşan sıradağların ve bu dağların eteklerindeki muazzam coğrafyaya verilen addır. Kafkasya coğrafi konumundan ötürü stratejik bir öneme sahiptir. “Jeopolitik yönden Kafkasya’nın jeopolitik konumu Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının arasına girmiş olan ve beşbin kilometre uzunluğunda  bulunan  Akdeniz-Ege Denizi-Marmara ile Boğazlar-Karadeniz ve Azak Denizi gibi birbirine bağlı iç denizlerin meydana getirdiği bir su koridorunun ucunda aynı zamanda Hazar denizi vasıtasıyla da Orta Asya ya bağlanmış bir konumdadır”(Berkok, 1958, 11). Böylesine eşsiz bir konuma sahip olan Kafkasya Rusya için büyük bir önem arz etmektedir. Kafkasya’nın Avrupa ve Asya arasında bir geçiş köprüsü konumunda olması bunun yanı sıra Hazar Denizi ve Karadeniz’e kıyısının olması, 17 yy. sonunda tahta çıkan Çar I. Petro’dan itibaren, Rus şovenizminin de ortaya çıkardığı emperyal bir rüya olan  sıcak denizlere inme politikasının da getirmiş olduğu politik duruş, Rusya için Kafkasya’yı vazgeçilmez kılmaktadır. Kafkasya coğrafi açıdan Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olmak üzere ikiye ayrılır. Coğrafi açıdan yapılan bu ayrım siyaset bilimciler tarafından da kabul görmüştür. Kuzey ve Güney Kafkasya coğrafi açıdan olduğu kadar diğer birçok yönden farklılık gösteren iki bölgedir. Günümüzde Kuzey Kafkasya’da Rusya Federasyonu’na bağlı  Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Adige, Çeçenistan, İnguşetya, Kuzey Osetya ve Dağıstan özerk cumhuriyetleri ve Stavropol ve Krasnodar Krayları bulunur. Güney kafkasyada ise Bağımsız olan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleri yer almaktadır.

Dönemin diğer imparatorlukları gibi feodal bir İmparatorluk olan Çarlık Rusyası’nın en önemli hedefi topraklarını genişletmek olmuştur. Bu doğrultuda hareket eden Çarlık Rusyası şovenist duygularla beslediği emperyalist ordularını Kafkasya’ya doğru harekete geçirmiştir. Bundan sonra Kafkasya’da işgalci Rus güçleri ile Kafkasyalı halklar arasında sonu gelmeyen bir mücadele başlamıştır.

Marx’ın dediği gibi  tarih bir sınıf savaşımından ibaret midir bilinmez ama Kafkasya’nın tarihinde kan, gözyaşı ve savaş hiç eksik olmamıştır. Ne emperyal ve işgalci Rus Orduları Kafkasya’ya saldırmaktan vazgeçmiş, ne de asi Kafkas halkları işgal ordularına karşı verdiği yılmaz mücadeleden yorulmuştur. Beş asırdır süren ve günümüzde de devam eden bu savaş  yakın gelecekte de bitecekmiş gibi görünmemektedir. İşgalci Rus ordularına karşı Kafkas halklarının verdiği bu kanlı savaşım da Kafkas halklarına önderlik yapmış olan Şeyh Şamil’inde söylediği gibi ‘’Kafkasya da tek taş tek adam kalıncaya dek cihat sürecektir’’. İşte bu söz Kafkas halkları ile Rusya’nın giriştiği amansız mücadeleyi özetlemektedir.

Kuzey Kafkasya tarihi bir mücadeleler tarihidir. Bölge geçiş hattı üzerinde yer alması sebebiyle sürekli olarak savaşlar, fetihler, işgaller ve göçlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu tarihsel süreç Kafkasya’daki çeşitliliğin, zenginliğin ve sosyal kültürün esas şekillendiricisidir. Bölge İskit, Sarmat, Yunan, Roma, Moğol, Avar ve Hun gibi dönemin büyük güçlerinin işgallerine sahne olmuş ve bugünkü halkların tamamı bu işgaller ve mücadeleler sonunda kimliklerini şekillendirerek birlikte bir Kuzey Kafkasya toplumu ve Kültürü yaratmışlardır (Kafkas Dosyası, 2006, 85). Rusya’nın Kafkaslar üzerinde hakimiyet kurma isteği onunca yüzyıla kadar geri gitmekle birlikte Çeçenlerle Rusların ilk karşılaşması Rusların 1556 yılında Astrahan Hanlıklarını ele geçirmesinden sonra gerçekleşmiştir. İşgal süreci Çar 1. Petro’nun 1654’te başa geçmesiyle hız kazanmıştır. 1762’de iktidara gelen Katerina’da yayılmacı politikalarını devam ettirmiş bilhassa Kırımda generalleri vasıtasıyla acımasız yöntemler kullanmıştır. Ruslar ele geçirdikleri topraklar da sömürgeci politikalar uygulamışlardır. 1. Petro İngiltere’nin Doğu Hindistan kumpanyasının bir benzerini Kafkasya da Ruslar için kurmayı Katerina ise Hıristiyanlığı Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar arasında yaymayı hedeflemiştir. Ruslar fethettikleri Müslüman topraklarında camileri kamusallaştırmış ve Müslümanların dinsel hizmetlerine hayır işlerine okullarına parasal kaynak sağlayacak vakıfları dahi ellerinden almışlardır (Kafkas Dosyası, 2006, 210, 211).

Kafkasya Haritası
Kafkasya Haritası

Çarlık Rusyası’nın Kafkasya topraklarında ki ilk hakimiyeti 1552 yılında Kazan şehrini ele geçirmesiyle başlamıştır. Daha sonra 1556 yılında Astrahan ele geçirilmiş ve bunun sonucunda Rusya Kafkasya’da kalıcı olmaya başlamıştır. I. Petro yani Namı diğer Deli Petro döneminde öncelikle Kuzey Kafkasya’ya seferler düzenlenmiş Çerkezistan’ın önemli bir bölümü daha sonra İran’a ait olan Derbent, Geylan, Mazenderan, Bakü ve Esterabad şehirlerini ele geçirmişlerdir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla birlikte Gürcistan  Osmanlı hakimiyetinden çıkarak Rusya’nın topraklarına katılmıştır. 18. Yüzyılın sonunda Çarlık Rusya’sı Güney Kafkasya’da hakimiyetini tamamlamıştır. Ancak Kuzey Kafkasya’da halkın büyük bir direnişiyle karşılaşmıştır. Rusya’nın Kuzey Kafkasya’ya tam hakim olması 1859’da büyük önder Şeyh Şamil’in silah bırakmasıyla gerçekleşmiştir. Güney Kafkasya’da işgal sürecini tamamlayan Çarlık Rusyası Kuzey Kafkasya’da ise Kuzey Kafkasya Halkları ile kanlı mücadelelere girişmiştir.

Ruslara karşı ilk direniş hareketi Rusların Kafkasya’da ilk hedeflerinden biri olan Çeçen-İnguş  Bölgesinde İmam Mansur tarafından başlatılmıştır. Ancak İmam Mansur sadece bir savaş adamı değil, Kafkasya’daki bütün toplumsal problemlerle ilgilenen sosyal yapıyı din eksenli olarak güçlendiren ve zaruret olduğunda savaşan bir önderdir” (Kafkas Dosyası, 2006, 136). İmam Mansur’un önderliğinde başlayan Müridizm hareketi Kuzey Kafkasya’nın bir Rus Sömürgesi olmasının önüne geçmek ve bölgeyi işgalden kurtararak bağımsız bir Kuzey Kafkasya devleti kurmak için girişilen ilk örgütlü mücadeledir.  Müridizm hareketinde Nakşibendi Tarikatı ve İmam Mansur’un rolü oldukça önemlidir.  “1780’lerin başında Şeyh ve İmam olan Mansur kısa sürede hakimiyetini Kuzey Kafkasya’nın büyük bir bölümüne yaymış ağırlıklı olarak Çeçen, Kabartay, Kumuk, Avar, Nogay ve Çerkesler den oluşan 12.000 kişilik ilk Kuzey Kafkasya ordusuyla  Ruslara karşı başarılar elde etmiştir” (Kafkas Dosyası, 2006, 89).  “İmam Mansur, Rus imparatorluğuna karşı Aldı’da başlattığı savaş ile Anapa’da yaralanıp teslim alınışına kadar geçen zaman içerisinde Kafkasya’daki bağımsızlık mücadelesinin başlatıcısı ve önderi olmuştur. Şavaşlardaki başarılarında ötürü dağlı halkları ona  Mansur (Muzaffer, zafer kazanan) ismini takmışlardır” (İmkander, 2013, 8). “Bu dönem yani Mansur’un izinden giden  İmamlar ve onların yürüttüğü mücadele, Kuzey Kafkasya’nın Özgürlük ve Birlik mücadelesinin efsanevi dönemidir. Gazi Muhammed, Hamza Bey ve Şeyh Şamil’in Mücadeleleri ve kurdukları birlik bugün dahi bir örnek olarak efsanevi varlığını devam ettirmektedir. Bu dönemde Mansur’un başlattığı süreç devam ettirilerek Kuzey Kafkasyalılar arası çekişme ve anlaşmazlıkların ortadan kaldırılarak birlik içinde bütünsel bir siyasi yapı oluşturulması hedeflenmiş ve bu çerçevede Ruslarla mücadele edilerek ilk Kuzey Kafkasya devleti olarak kabul edilebilecek olan Kuzey Kafkasya İmamlığı kurulmuştur. Bu yapı içerisinde Şeyh Şamil yayınladığı nizamlar ve atadığı naibler vasıtasıyla neredeyse Kuzey Kafkasya’nın tamamında  otorite tesis ederek  muvaffak olmuştur. Şamil’in ve devletinin hakimiyeti ve gücü Prens Mikhail Vorontsov’un 1845’de  Kuzey Kafkasya ya genel vali olarak atanmasıyla azalmaya başlamıştır”(Kafkas Dosyası, 2006, 90,91). Daha sonra Kuzey Kafkasya doğrudan Çar’a bağlı bir genel valiye bağlanmıştır. Bölgeye Asker sevkiyat yapılmış, var olan kaleler yenilenmiş, yeni kaleler kurulmuş ve bölgedeki Rus hakimiyeti güçlendirilmeye çalışılmıştır.  Tüm bu uğraşların sonunda yapılan savaşlarda Şeyh Şamil ve ordusu mağlup edilmiş ve Şeyh Şamil 1859 da Gunip’de esir alınmıştır. Şeyh Şamil’in esir alınması ile birlikte Kuzey Kafkasya’da Çarlık Rusyanın hakimiyeti kesinleşmiştir. Bölge halkını Kuzey Kafkasya hakimiyetine karşı bir tehdit olarak gören Rusya 1864 yılında Kuzey Kafkasya da büyük bir sürgün gerçekleştirmiştir. 750 binden fazla olduğu tahmin edilen Çeçen, Çerkes, Dağıstanlı ve Oset’ler sürgün edilmiştir. Sürgün sonrası boşalan topraklara ise Rus halkı iskan edilmiştir. Ancak ne bitmek bilmeyen savaşlar ne de baskılar sürgünler ve de katliamlar  Kuzey Kafkasya Dağlı Halklarının özgürlük mücadelesine engel olamamıştır.

İmam Mansur
İmam Mansur

Tarihler 1917 yılını gösterdiğinde Çarlık Rusya’sı 1. Dünya Savaşı, ekonomik buhran ve artan Bolşevizm teröründen ötürü çöküşün eşiğindeydi. Lenin, Stalin, Troçki gibi önemli Marksist teorisyenleri  bünyesinde barındıran Bolşevizm Hareketi  ülkede sosyalist rejimi yada Lenin’in bir diğer ifadesiyle  Proleterya Diktatörlüğünü kurmak için ajitasyon propaganda ve terör faaliyetlerine hız vermiştir. 1917’de halkın içinde bulunduğu sıkıntılı durumu fırsata çeviren bolşevikler ”bütün iktidar sovyetlere’’ sloganıyla mücadeleyi sürdürdü ve Jülyen takvimine göre 25 Ekim, Miladi takvime göre ise 7 kasım 1917’de Petrograd’daki geçici hükümeti devirerek  iktidar koltuğuna oturdu.  Lenin’in iktidara geldikten sonra da sürdürdüğü ”halkların kardeşliği’’ ve bütün milletlerin kendi kaderini kendilerinin tayin edeceği  yönündeki söylemleri  bunun yanı sıra devrim sonrasın takip eden süreçte Hz. Osman’ın el yazma Kuran-ı Keriminin Petrograt Milli Kütüphanesinden alınarak İslam Kongresine teslim edilmesiyle birlikte bütün bu olanlar Rus politikasının değiştirdiğini düşündürtmüştür ancak sonradan görülmüştür ki  bu olanlar  Lenin ve Stalin’in küstahça bir oyunundan ibarettir.

Çarlık Rusyası’nda meydana gelen Bolşevik ihtilali ve sonrasında  süren iç savaşın yol açtığı siyasi ve askeri boşluk Kafkasya’da da hissedilmiştir. Bu ortamdan yararlanmak isteyen Kuzey Kafkasya dağlı halkları, bağımsız bir Kuzey Kafkasya devleti kurmak için yeni bir mücadeleye girişmişlerdir. Bunun sonucunda 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya Dağlıları Konfederasyonu bağımsızlığını ilan etmiştir ancak devletin ömrü oldukça kısa olmuştur. İç savaş sürecinde Lev Troçki’nin başında bulunduğu Kızıl Ordu Beyaz Ordu’yu yenmiştir ve iş savaş 1922 yılında son bulmuştur. Henüz iç savaş bitmeden önce 1919’un son günlerinde Kızıl ordu Kuzey Kafkasya’yı kontrol altına almayı başarmıştır. 1920-21 yılları boyunca Uzun Hacı liderliğindeki grupların isyanı da bastırıldıktan sonra bolşevik iktidar bölgeyi tamamen ele geçirmiştir. Sosyalist rejim bölgeye egemen olduktan sonra 20 ocak 1920’de  Kuzey Kafkasya topraklarının tamamını içine alacak şekilde Dağıstan otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Sovyet Dağlı Cumhuriyeti adıyla iki ayrı Cumhuriyet kurmuştur. Daha sonra buralarda Sovyet rejimi tam olarak yerleştikten sonra Kuzey Kafkasya’da 6 ayrı Otonom bölge ve cumhuriyet oluşturulmuştur. Kafkas Dağlı halkları arasındaki birlik ve bütünlük  bu otonom bölgelerin oluşturulmasıyla bozulmuş ve aralarına etnik milliyetçilik sokularak birleşmelerinin önüne geçilmiştir.  Bölgeye egemen olmak için yürütülen bu politika geçmişteki ve günümüzdeki etnik çatışmaların temelini oluşturmaktadır. Yıllar geçtikçe  Sovyetler Birliği Kuzey Kafkasya’da hakimiyetini artırmıştır. Halkı baskı altında tutan Sovyet yönetimi halkın inanç ve ifade özgürlüğüne engel olmuş adeta bu mazlum halkların yaşam haklarını ellerinden almıştır. 1943-44 sürgünleri bunun apaçık birer örneğidir. Kafkasya’nın bu asi halkları bir kez daha sürgüne maruz kalmış ve bir gecede vagonlara doldurulmuş  vatan topraklarından koparılarak Sibirya’nın  ve Kazakistan’ın steplerine sürülmüştür. Sürgün beraberinde açlık, hastalık ve ölümü getirmiş Kafkas halklarının hafızasında telafisi mümkün olmayan derin yaralara yol açmıştır.

Kuzey Kafkasya Otonom Cumhuriyetler
Kuzey Kafkasya Otonom Cumhuriyetler

Stalin’in ölümünden sonra Kominist Parti genel sekreterinin Kruşçev olmasıyla birlikte Stalin dönemine oranla biraz daha yumuşayan Sovyet politikası neticesinde 1957 yılında çıkarılan kanun ile Kuzey Kafkasyalıların vatan topraklarına dönmelerine izin verilmiştir. 1985 yılında Komünist Parti genel sekreteri olan Mihail Gorbaçov  Perestroika (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) adını verdiği reform hareketleri ile soğuk savaşı bitirmiştir. Ancak bu reformlar Komünist Partinin ülkedeki var olan politik üstünlüğünü kaybetmesine ve sonrasında Sovyetler Birliğinin dağılmasına neden olmuştur. Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinde birlik içerisinde bulunan devletler bir bir bağımsızlığını ilan etmiştir. Kuzey Kafkasya’da bu durumu fırsata çevirmek isteyen Çeçenistan’daki bağımsızlık yanlısı gruplar Rusya’ya karşı bir mücadeleye girişmişler ve Kafkasya’da İsyan ve özgürlük sancağını dalgalandırmışlardır. Çeçenistan’da Vaynah Demokratik Partisi lideri Zelimhan Yandarbiev ve çevresindeki Özgürlük yanlısı kadroların çabalarıyla Ekim 1991’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini bağımsızlık yanlısı Cevher Dudayev kazanmıştır. 1 Kasım 1991’de Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlığı tanımayan Rusya buna engel olabilmek için harekete geçmiş ve bağımsızlık yanlısı bu grubu tasfiye etmek için suni bir muhalefet oluşturup, muhalefeti silahlandırmıştır. Bunun dışında Rusya’nın provakasyonları sonucu 1992 yılında İnguşlar Rusya’nın körüklediği kof milliyetçi duygulara kapılarak Çeçenistan’dan ayrılmış ve Rusya’ya bağlanmıştır. Yapılan tüm bu provakasyonlara alet olmayan özgürlük yanlısı halk yığınları  provatokörlere engel olmuş  Cevher Dudayev ve çevresindeki özgürlük taraftarı kadroların Rusya tarafından tasfiyesine izin vermemiştir. Çeçenistan’ın bağımsızlığına engel olamayan Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya, son çareyi Çeçenistan’ı işgal etmekte buldu. 3 Aralık 1994’de  Rus uçakları Başkent Grozni (Caharkale)’deki başkanlık sarayına bomba yağdırdı ve böylece birinci Çeçen-Rus Savaşı başlamış oldu. 11 Aralıkta 1994’te Rus birlikleri Çeçenistan topraklarına girdi ve özellikle başkent Caharkale ve çevresinde şiddetli çatışmalar yaşandı. Cevher Dudayev, Zelimhan Yandarbiev, Şamil Baseyev ve Aslan Mashadov gibi kumandanlarla birlikte Çeçen Halkı emperyalist Rus güçlerine karşı büyük bir direniş gösterdi. Rusya havadan bombardımanlarla çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine yol açtı ve Başkent Caharkale  büyük bir yıkıma uğradı. Savaş tüm şiddetiyle devam ederken asi kumandan çeçen halkının sevgilisi Cevher Dudayev 21 Nisan 1996’da şehid düştü. Cevher Dudayev’in şehadetinden sonra bağımsızlık ve özgürlük sancağını devralan Zelimhan Yandarbiev bu onurlu mücadeleyi sürdürdü. Rusya Çeçenistan’da büyük bir hüsran yaşadı ve bütün dünyaya rezil oldu. Bu kutlu direnişe boyun eğmek zorunda kalan Rusya ile Hasavyurt Antlaşması imzalandı ve Rusya Çeçenistan topraklarından çekildi.  Şüphesiz  Çeçen halkının bu onurlu direnişi zaferle sonuçlandı ve Çeçenler bütün Dünya’ya  hürriyet ve bağımsızlık  için nasıl mücadele edileceğini gösterdi. Bağımsızlık uğruna Kazanılan bu zaferin şüphesiz bedeli de çok büyük oldu. Çeçenistan büyük bir yıkıma uğradı. Çeçen nüfusunun önemli bir kısmı ya hayatını kaybetti yada mülteci durumuna düştü. Çeçen halkının diğer Kuzey Kafkasyalılar için bir lider bir uyarıcı ve aynı zamanda ayrılıkçı hareketleri destekleyecek konumda olması dolayısıyla  Rusya Kuzey Kafkasya’da  ayrılıkçı hareketleri körükleyebilir tehlikesiyle Çeçenistan’ın bağımsızlığına karşı çıkıyordu ve Çeçenistan’a ikinci kez saldırmak için yeni planlar hazırlığındaydı. Rus gizli servisi KGB yeni ismiyle FSB’de ajanlık yapmış olan Viladimir Putin’in Rusya’nın başına geçmesiyle Çeçenistan’a saldırmak için hazırlıklar yapıldı. Şamil Basayev ve Hattab’ın Dağıstan’da yaptığı operasyonları ve KGB’nin Moskovada patlattığı bombaları bahane eden Rusya 1999 yılında Çeçenistan’a tekrar saldırdı. Derin devlet destekli Putin yönetimindeki Rusya Çeçenistan’daki savaşı giderek şiddetlendirdi. Başkent Caharkale’ye sıkışan Çeçen milis güçleri kuşatmayı yararak Dağlara çekilmek zorunda kaldı. Savaşın dağlara çekilmesi ve mücahitlerin şehirleri terk etmesini fırsat bilen Rusya Çeçenistan’ı aşamalı olarak işgal etmiştir.  Rusya tarafından yeni bir Çeçen Devleti kurulmuş ve başına Ahmet Kadirov getirilmiştir. (Ahmet Kadirov yürüttüğü muhalif ve gizli işbirlikçi faaliyetlerinden dolayı 1999 yılında Cumhurbaşkanı Aslan Mashadov tarafından görevden alınmış ve vatan haini ilan edilmiştir.)

Rusya destekli yeni Çeçen devletinin kurulmasıyla Çeçenistan’da süren direniş hareketi baltanlanmıştır. İşbirlikçi Kukla Çeçen Hükümeti ile Rusya Çeçen milis Güçlerine karşı etkinlik alanlarını genişletmiş operasyonlar düzenlemişlerdir. Girilen bu yeni süreçte Kuzey Kafkasya’da direniş Hareketi zayıflamıştır. 2 mayıs 2004 yılında Grozni şehir stadyumunda düzenlenen sovyetlerin 2. Dünya Savaşında Nazileri yenmesinin kutlandığı kutlamalara katılan Ahmet Kadirov Çeçen milislerin düzenlediği bombalı saldırı sonrası hayatını kaybetmiştir. Ahmet Kadirov’un ölümünden sonra Çeçen kukla devletinin başına Alu Alhanov getirildi. Alu Alhanov’un başarısız yönetimi Kremlin’i memnun etmeyince 2007 yılında Çeçenistan Cumhuriyetinin Devlet Başkanlığı görevine Ahmet Kadirov’un oğlu Ramazan Kadirov getirildi.

Ahmet Kadirov ve Ramazan Kadirov
Ahmet Kadirov ve Ramazan Kadirov

Bir tarafta tüm bu süreçler yaşanırken diğer tarafta yani Çeçen direniş grupları da Rusya ve Çeçenistan hükümetine karşı mücadeleyi sürdürüyorlardı. 2. Çeçen-Rus Savaşı başlamadan önce Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinin Devlet Başkanlığına  Zelimhan Yandarbiev’den sonra Aslan Mashadov seçilmiştir. Savaşın başlaması ve Rusya destekli yeni Çeçen Devletinin Kurulmasıyla Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti defacto bir oluşum olarak kalmıştır. Aslan Mashadov’dan sonra Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinin başına Abdulhalim Sadullayev ve onunda şehid edilmesinden sonra Dokko Umarov geçmiştir. Dokko Umarov Rusya’ya karşı verdiği amansız mücadeleyi sürdürmüş ve aynı zamanda Çeçenistan direnişine farklı bir boyut kazandırmıştır. Dokko Umarov 2007 yılında Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinin lağvedildiğini ve  yine bir  defacto oluşum olan Kafkasya emirliğinin kurulduğunu açıklamıştır. Kafkasya Emirliğinin kurulmasıyla Çeçenistan genelinde süren direniş aşamalı olarak bütün Kuzey Kafkasya topraklarına yayılmıştır. Kafkasya Emirliğinin kurulmasındaki temel hedef direniş hareketini genişletmek ve bütün Kuzey Kafkasya’ya yayarak burayı Rus işgalinden kurtarmaktır. Kafkasya Emirliğinin sınırları Ruş işgalinden önceki Kuzey Kafkasya’daki Müslüman topraklarıdır. Kafkasya Emirliği; Çeçenistan-İçkerya, İnguşetya ve Doğu Osetya, Nogay Stepleri Çerkes Vilayeti, Kabardin Balkar ve Karaçay ve Dağıstan vilayeti olmak üzere 6 vilayet’den oluşmaktadır. Kafkasya Emirliğinin emiri Ebu Osman Gimrav’dır. Kafkasya Emirliğinin kurulmasıyla birlikte  direniş Kuzey Kafkasya’ya yayılmıştır. Emirliğe bağlı silahlı milis güçler ile yerel işbirlikçi yönetimler ve Rusya arasında halihazırda sıcak ve şiddetli çatışmalar sürmektedir ancak Kuzey Kafkasya direnişi o eski kudretli günlerinden oldukça uzaktır.

1500’lerde Rusya ile Kafkasya arasında başlayan bu mücadele tüm şiddetiyle sürmektedir ve her ne kadar  emperyal medya organları bu savaşımı görmezden gelse de,  Kafkasya’daki bu savaş uzun yıllar daha sürecektir. Son olarak 2014 yılı Aralık ayında Kafkasya Emirliğine bağlı güçler Çeçenistan’ın başkenti Grozniye saldırmış ve adeta gövde gösterisi yapmışlardır. Kafkasya’da Rus işgaline ve Rus Emperyalizmine karşı başlayan direniş ve başkaldırı hareketi 5 asırdır zamanın şartlarına göre şekil ve yöntem değiştirerek sürmektedir. İmam Mansur’dan İmam Şamil’e,  Uzun Hacı’dan Cevher Dudayev’e,  Şamil Basayev’den Dokko Umarov’a kadar  Kafkas halklarına önderlik eden bu kumandanlarla birlikte Kafkas halklarının emperyalizme karşı verdiği savaş sürmektedir. Lenin’in ünlü kitabında da yazdığı gibi ”Emperyalizm Kapitalizmin son aşaması”. Avrupa’nın emperyalist politikalarının temelinde kapitalizmin olduğu ve emperyalizmin bunun son aşaması olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Rusya’nın emperyalist politikasını şekillendiren temel ideoloji büyük devlet şovenizmidir. Öyle ki Çarlık Rusyası’ndan bugüne gelen Rus şovenizmi  Rus Yöneticiler tarafından hiç terk edilmemiştir. Bolşevik ihtilalinden sonra bile sözde halkların kardeşliği sloganı atan bolşevikler Rus şovenizminden vazgeçememiştir.  Bunun en somut örneği Sultangaliyev vakasıdır. Sultangaliev Türkistan’ın önemli sosyalist ve marksist düşünürlerinden biridir. Hayatını İdil-Ural sosyalist devletini kurmayı ve Rusya’nın boyunduruluğu altında ezilen Türkler’i birleştirmeye adamıştır. Devrim Öncesinde ve sonrasında bolşeviklerle aynı safta yer alan ve önemli görevler üstlenen Sultangaliev Lenin ve Stalin’den sosyalist İdil-Ural devletinin sözünü almıştır. Ancak ona verilen bu söz hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Devrim öncesi ve devrim sonrası süren iç savaşta Sultangaliev ve çevresinin desteğini alan Lenin ve Stalin iç savaş bittikten sonra sözlerinde durmamış ve Sovyetler Birliği’ni kurmuşlardır. Daha sonra 1928 yılında Sultangaliev tutuklanmış ve 1940 yılında çalışma kamplarında hayatını kaybetmiştir. Rus şovenizmi en etkili olduğu dönemi Stalin zamanında yaşasa da, Kuzey  Kafkasya Dağlı halkları Rus şovenizmine ve Rus emperyalizmine karşı asırlardır mücadele ediyor ve bu mücadele Kafkas halkları özgürlüğüne kavuşuncaya dek sürecektir.

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Libya Özelinde ABD-AB ve IŞİD

20 Mayıs’ta New-york Times’da çıkan bir köşe yazısı ve aynı gün ABD Genel Kurmay Başkanı Joseph Dunford’un bu gazeteye verdiği demeçte de söylediği gibi, ABD Libya’ya asker gönderebilir. Bu yazı ve demeçlerden anlaşılacağı üzere Pentagon bastırıyor fakat Obama görev süresinin dolmasına aylar kala böyle önemli bir kararı vermekten çekiniyor. Daha da ilginç olanı Obama yönetiminin Temsilciler Meclisi İstihbarat Komisyon’unun uyarılarını dikkate almadığı görülmektedir. Bu konu neden bu kadar hassaslaştı ?

Irak ve Suriye’de yaklaşık 30.000 kişilik bir ordu ile çözümsüzlüğe götürdüğü topraklardan yaklaşık 5.000 ila 6.500 kişilik bir mevcudiyetini Libya’ya kanalize etmesi, hemde AB’nin mülteci sorunu ile uğraşırken Türkiye ile kalıcı bir antlaşma dahi yapamadan yeni bir göç yolu kapısının ardına kadar açılmasını kim isteyebilir?

Yukarıdaki soruları daha da uzatmak mümkün ama tatmin edici cevaplar alabilmek biraz zordur. Aslında Libya’da Arap Baharı olmasaydı bile bugün Kaddafi ile IŞİD güçlerini çarpışıyor olarak görecektik. Gerçekte bunun sebebi SELEFİ düşünce sisteminin yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Kendilerini “CİHADÇI SELEFİ” kabul ederek İslam Dünya’sında meşrulaşmaya çalışan IŞİD, diğer selefi grupların içinden taraftar bulmasını İslami bir bakış açısı ile izah etmek imkansızdır. Günümüzde ne Türkiye’de ne de İslam Ülkelerinde bu “Postmodern Selefi” fikrin anlaşılabildiğini söylemek oldukça güçtür. Ne yazık ki bu mesele anlaşılmadan yani IŞİD’in beslendiği İslami kaynaklar ile bağlantısı çözülemez ise, Suriye ve Irak’daki yaşananlar Libya’da da yaşanacak. Aslında IŞİD’den istenen tamda budur.

Kuzey Afrika el-Kaide örgütünün en önemli isimlerinden biri olan Cezayir asıllı Muhtar Bil Muhtar’ın Libya’da gerçekleştirilen bir ABD operasyonu sonucu öldürüldüğü uluslararası basına yansıdı. Muhtar’ın ölümünün Libya’da ve Kuzey Afrika’da IŞİD yapılanmasının önünü açacağı gün gibi aşikardı.

IŞİD’in Libya’da en güçlü olduğu SİRTE kenti, yani Kaddafi’nin kenti. Ancak burada güçlü olmasının nedeni ideolojik değildir. IŞİD’in güç kazanmaya çalıştığı bir diğer kent ise DERNE‘dir. Libya’nın jeopolitik ve coğrafi yapısı dikkate alındığında IŞİD’in neden bu iki şehri seçtiği çok manidar olacaktır. Avrupa’ya yönelik mülteci akım yolunun başlangıç noktası olması itibariyle ayrı bir önem arzettiği ortadadır. IŞİD Libya’nın Güneybatısından doğuya KUFRA kentine kadar bir bölgeyi bölgesel yapı da göz önünde bulundurarak kolaylıkla kontrol edebilir. Bölgedeki aşiretlerin vereceği siyasi kararlar IŞİD’in ne kadar zaman içinde Libya’da söz sahibi olacağını gösterecektir. Ayrıca uzun zamandır etkili olup elinde tuttuğu SABRATHA kentinin IŞİD’in planladığı SAVAŞ HİLALİ‘nin diğer bir ucu olduğunu görmek gerekir.

Libya’nın petrol ve doğal gaz zenginliğinin paylaşımı noktasında uluslararası anlaşmazlıklarının çıkması ve ABD’nin AB’yi mülteci sorunu ile köşeye sıkıştırmaya çalışması bölgenin önce istikrarsızlaştırıp sonra yeniden dizayn edilmesi olarak bilinen klasik “önce dağıt sonra bedelini al dizayn et” planından başka bir şey değildir. İran ile yaşadığı sorunların çözümünde devletleri karşısına almadan çözüm üretme yolunu seçen ABD, aynı şekilde Libya’da da AB’yi karşısına almadan benzer bir çözüm yolu seçmiştir. Bu yönteme ilginç bir örnekte Yemen’de yaşanan iç savaştır.

Libya Son Durum Haritası (21.06.2016)Libya Son Durum Haritası (21.06.2016)

Libya’da Son Durum (GÜNCEL)

 

SONUÇ

Libya özelinde IŞİD’in tekrar önemli bir aktör olarak karşımıza çıkması, bizleri bir takım yeni çıkarımlar yapmak zorunda bırakmıştır. Geçmişte ve günümüzde de varlığını sürdüren terör örgütlerinin aksine IŞİD farklı bir konuma gelmiştir. Bu konum terör örgütlerin hem fizyolojisine hemde sosyolojik yapısına aykırıdır. Bunu en güzel ifade etmek için “mutasyona uğradı” demek gerekir. Libya’da 2016 sonlarına kadar yapılanmasını tamamlayan bir IŞİD ile savaşmak daha doğrusu sonucu belli zafer kazanmak Hillary Clinton’a çok yakışacaktır.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR