Sovyet Örneği ile Türkiye’de Siyasi Temizlik Süreci

Sovyet lider Stalin, her ne kadar başarılı bir hayat yaşamış olsa da büyük bir ülkenin başında olmanın verdiği büyük bir güç ve sorumluluğa sahipti. Bu güç ve sorumluluğun ağırlığı ister istemez insanı şüpheciliğe ve paranoyaklığa itebiliyor çünkü bu ağırlık kaybedilirse ülke için felakete sebep olabilir. Stalin ülkesinde ki potansiyel tehlikelere karşı bu yüzden hızlı ve kararlı hareket etmek zorunda kalıyordu.

Dünyada ki tek büyük komünist ülke olması sebebiyle örnek olması gerekiyordu. Bu yüzden yavaş ve düşünceli hareketler çok riskliydi. Ülkede Troçkistlerden Turancılara kadar bir çok ülkeyi mahvedebilecek tehlike bulunuyordu. Eğer bu durumda bir şey yapılmaz ise Rus iç savaşı(1917-1922) tekrar yaşanabilirdi. 1936 yılında Stalin bu tehlikelerden dolayı büyük bir siyasi temizlik süreci başlattı ve bu süreç Almanların ülkeyi işgaline(1941) kadar sürdü. Aradan geçen bu 5 yıllık evrede 600 bin küsür kadar muhalif tasfiye edildi. Maalesef bunların içinde masum insanlar vardı. Ancak böylesine geniş çaplı operasyonlar da kurunun yanında yaşın yanmaması imkansız ve kaçınılmaz oluyor. Bu süreçte ülke de ki Troçkistlerin önü kesilmeye çalışılıyordu çünkü Troçki, Stalin’in en sıkı muhalifiydi. Bu rekabeti “Yahudilerin Stalin’e Yaşattığı Hayal Kırıklığı” isimli yazımda az da olsa belirtmeye çalışmıştım.

Troçki, Stalin’e yönelik bir karşı devrim süreci başlatabilirdi. Troçki, Lenin ve Stalin Bolşevik Devrimin ana kahramanlarıydı. Troçki, Lenin’in ölmesinden sonra Stalin’e karşı çok sert muhalefet ediyordu. Bu muhalefet yapıcı değil yıkıcı nitelikteydi. Bu yüzden siyasi temizlik sürecinde ülkeyi olası bir karşı devrimden yada iç savaştan korumak için hızlı ve kararlı bir operasyon gerekliydi. Yargılama yerine infaz bu yüzden şart olmuştu. Troçkistlere yönelik bu süreç farklı muhalif pozisyonları da etkiledi; bunlar ülkede ki milliyetçi gruplardı. Özellikle ayrılıkçı Türk, Kafkas ve Ukraynalı hareketler ülkede bölünme tehlikesi yaratıyorlardı ve bu yüzden sürece onlarda dahil oldular.

Stalin, Lenin ve Troçki
Stalin, Lenin ve Troçki

Ancak bu süreç sınır ötesinde tehlikeli biri tarafından takip ediliyordu. Nazilerin lideri Adolf Hitler bu operasyonu yakından izliyordu. Hitler, Sovyet işgali öncesinde “Biz sadece kapıya bir tekme atacağız sonrasında çürümüş bina kendiliğinden çökecek” diyordu. Böyle demesinin sebebi ise bu tasfiye sürecinden kaynaklanıyordu. Çünkü Troçkist general ve subaylar yok edilmişti. Bu yüzden Hitler, işgal gerçekleştiğinde ordunun oldukça zayıf olacağını tahmin etmişti. Aslında haklı çıktı çünkü işgal sürecinde kızıl ordu çok kayıp veriyordu. Sebebi de temizlik sürecinde ordunun üst mevkilerinde yer alan pek çok ismin tasfiye olmasından ötürü orduda bozulan düzendi. Hitler ayrıca azınlık pozisyonunda ki halkların içinde ki ayrılıkçı önderlerinde bu süreçte temizlenmesinin, bu halkların işgal sırasında Alman saflarına katılmasını sağlayacağını düşünüyordu. Bu konuda da haklı çıkmıştı çünkü pek çok milliyetçi ve dinci duygulara sahip halk, Almanların yanında saf tutmuştu. Başta Ukraynalılar ve Türklerin bu tutumları Almanlara çok kolaylık sağlamıştı.

Yani işin özeti şu ki, bu siyasi temizlik süreci Hitler’e işgal için cesaret vermiş ve savaş sırasında ülkenin normalinden çok daha fazla hasar görmesine neden olmuştur.

Şimdi gelelim asıl mevzumuza.

Tıpkı bir zamanlar Troçki ve Stalin’in birlikte devrimi gerçekleştirmesi gibi aynı şekilde FETÖ’de farklı iktidarlarla birlikte Türkiyeyi dönüştürüyordu. Yaygın sermaye ağı büyük ihracatlar yapıyor, pek çok sektörde binlerce aileyi doyuruyordu. En önemlisi de, ülkeyi devletçi ekonomiden serbest piyasa ekonomisine sokuyordu. Ancak günün birinde politikalara yönelik farklı bakış açıları serbest piyasa ekonomisine dönüşümü sağlayan iktidar ve FETÖ’yü birbirine düşürdü. Tıpkı Stalin’in politikaları yüzünden Troçki’nin sert muhalefet etmesi gibi, FETÖ’de yapıcı değil yıkıcı olan bir muhalife dönüştü.

Tıpkı Troçki’nin karşı devriminden endişelenildiği gibi FETÖ‘nünde darbesinden istihbarat endişe ediyordu. Artık darbe teşebbüsü gerçekleşti ve şimdi infaz şeklinde olmasa da idam arzulu bir yargılama süreci ile tasfiye mevcut. Kötü olan şu ki orduda ki general ve amirallerin yarıya yakını tasfiye olmuş durumda. Diğer rütbeliler de eklenince korkunç oranlar ortaya çıkıyor.

Pek çok özel şirket sahibi ve yöneticisi bu süreçte tasfiye oldu. Kamuda ki tasfiyeler sebebiyle de pek çok kurumda düzen bozulmuş durumda. Elbette bu tasfiyeler olması gereken şeyler. Ancak kamu düzeninde, iş dünyasında ve orduda ki ani değişim büyük risk barındırıyor. Bu yüzden Sovyet örneğine bakarak operasyonlarda aceleci ve öfkeci olmak yerine sakin ve dikkatli olmakta fayda var. Elbette Türkiye’yi işgal edecek kadar manyak biri dünya da yoktur. Hitler manyaktı o yapar.

Yaşanan gelişmelerin kısa veya orta vadeli de olsa ekonomiye büyük etkisi olacaktır, bu konuda dikkat etmek önemli.

Asıl önemli olansa Sovyet örneğinde olduğu gibi bu işin Troçkistlerden başlayıp milliyetçi gruplara yani FETÖ‘den başlayıp farklı muhaliflere taşmaması. Çünkü bu taşma ülkemizin birlik ve beraberliğine en büyük darbeyi vurur ve insanları devlete küstürür.

Tarih, okuyup ders almamız için var. Bu yüzden Sovyet tarihini yaşadığımız sürece ışık tutması için seçtim. Umarım onların yaşadığı riskler ve sıkıntılar bize tekerrür etmez. Bunun için tasfiye sürecinde farklı muhalifleri kurban etmemek çok önemli. Aksi halde kurbanlar devlete küsmese bile onların nesli, atasına yapılanları görüp intikamcı yaklaşabilir.

Tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi devlete küsmüş insanların torunları(Boris Yeltsin, Gorbaçov) 90’lı yıllarda ülkeyi parçaladığını ve sonrasında yaşanmaz bir yer haline getirdiğini unutmayalım.

Umuyorum bu tasfiyeler haksız tahribatlar yaratmaz, yaratırsa geleceğimiz tehlike altında demektir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Amerika Kıtasında Kölelik Ne Zaman Kalktı?

Köleliğin en vahşi şekilde uygulandığı Amerika kıtasında şuan ki sınırlar dahilinde kölelik ne zaman kaldırıldı? Mesela ABD’de, Meksika’da veya Brezilya’da kölelik ne zaman kalktı?

Fransız kaynakların hazırladığı haritada Amerika kıtasındaki ülkelerde köleliğin ne zaman kaldırıldığı tarih olarak yazmaktadır. İnternette bu konuda çelişkili tarihler yer alsa da Fransız kaynakların bu konuda malum nedenlerden dolayı(!) daha tutarlı olabileceğini düşünüyoruz. Haritada verilen tarihlerde ülkelerdeki yönetimler köleliği resmi olarak kaldırdı fakat bu durum verilen tarihten sonra bu topraklarda köle kalmadı anlamına gelmiyor. Buna da dikkat etmek gerekiyor.

amerikada kölelik ne zaman kalktı

İslami Mezhepler Arasındaki İhtilaflar

Fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuş, birçok ameli mezhep ya da düşünce sistemi ortaya çıkmıştır.

Söz konusu mezhepsel kavramlar varlığını halen sürdürmektedir: Sünnilerde, Şiilerde ve hatta Haricilerde. Mezhep mensubu bireyler kendilerini Müslüman olarak tanımlamakta ve Kur’an’a inandıklarını ifade etmektedirler. Ancak bu ortak tanım ve beyanlara rağmen mezhepler arasında daima bir çatışma hali ve yorum farklılıklarından dolayı bir nefret söz konusudur.

Dünya mezhep haritası

Birçok birey, ailesinin mensubu olduğu mezhepleri, tek ve gerçek olarak kabul edip, bir nevi öğretilmiş din yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Sorgulanmayan ve araştırılmayan bu inanış, diğer mezheplerden bireylere karşı hep bir ön yargı unsuru olmuştur. Alevilere karşı düşünce kıyımının varlığı, sohbet edilmekten kaçınılması, yaklaşılmaması ve dışlanması birer örnek olarak verilebilir.

Bütün bu davranışların kökeninde bulunan farklı yorumlamalar ve dayatılan kisveler, ortak payda da birleşen Müslümanları ayrışmaya itmiştir.

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan ‘‘imamlar’’ arasında başlayan ihtilaflar, zamanla saflarına kattıkları Müslümanlar arasında yayılmış ve gün geçtikçe tehlikeli bir hal almıştır. Öyle ki bireyler artık Kur’an’ın gösterdiği yolda değil imamların yolunda yürümeye başlamış, Kur’an ve Sünnetleri kaynak olarak alması gerekirken fıkıh kitaplarını kaynak almıştır.

sii-sunni-katliami

İslamiyet’teki artarak devam eden bu yozlaşma, Ortadoğu’da kıvılcımdan aleve dönüşmüş ve tüm İslam âlemini ateş çemberine almıştır. Şii ve Sünni katliamı yapan IŞİD, Yemen’de Sünnileri yok eden Husiler, Alevi kıyımı yapan Sünni gruplar coğrafya üzerinde verilecek örneklerden birkaçıdır.

Ellerin semaya yükseldiği anda ulaşılan tanrı aynı tanrıyken, kaynak kitap aynı kitapken bu öfke neyin öfkesi?

Bu sorunun cevabını tarihte aramak hiçte yanlış olmaz zira 16. yüzyıl Hristiyanlık tarihine bakılacak olursa ‘Otuz Yıl Savaşları’ sonucunda çeşitli mezheplere ayrılan Hristiyanlık, Osmanlı Devleti için politika aracı olmaktaydı. Bir mezhebin diğer mezhebe üstünlük kurmaması esasına dayanan bu politika aracı sayesinde Avrupa’nın güçlenmesi önlenmiş ve idare altında kalması sağlanmıştır. Yıllarca iç kavgayla uğraşan Avrupa dünyadan izole edilmeye çalışılmış ve büyük ölçüde de başarılmıştır.

sii-sunni-karikatur

‘‘Tarih tekerrürden ibarettir.’’ sözünün birer örneği olan bu olay, 21. Yüzyıldaki İslami mezhepler arasında yaşanan ihtilaflara ışık tutmaktadır. Rollerin değiştiği menfaat düzleminde geçmişi doğru okumak ve uzun vadeli çözümler üretecek önlemler almak yerinde olacaktır.

sii-sunni-ittifaki

Kur’an’dan öğrenilmek yerine öğretilmeyle, sorgusuz inançla ve kulaktan dolma bilgilerle devam ettirilen din, Karl Marx’ın da ifade ettiği gibi halkın afyonu halini almış gibi görünüyor.

Kur’an ışığında ve önderliğinde araştırarak, sorgulayarak gerçek İslamiyet’i yaşayan halk, söz konusu afyondan kurtulmuş ve kardeş katlinden vazgeçmiş olacaktır.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

G-20 Çin Zirvesi’nden Çok Konuşulan 15 Fotoğraf

Dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G-20 senede bir kez zirve gerçekleştiriyor ve bu zirveye devlet başkanları yada hükümet başkanları icra ediyor. 4-5 Eylül’de gerçekleşen zirvede birçok ülke lideri ikili görüşme gerçekleşti, çeşitli anlaşmalar yaptı. Fakat bu anlaşmalar ve görüşmelerden çok bazı fotoğraflar medyada çok konuşuldu. Çin’in ilk ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesi olan 2016 Hangzhou Zirvesi‘nden ilginç kareler..

Asya’da çekişme içerisindeki iki süper gücün lideri..

obama Şi Cinping

Rus lider Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın derin sohbeti..

putin erdoğan

BRICS Ülkelerinin Liderleri (Brezilya, Hİndistan, Çin, Putin ve Güney Afrika)

BRICS Ülkeleri Liderleri (Brezilya, Hİndistan, Çin, Putin ve Güney Afrika)
BRICS Ülkeleri Liderleri

Türk ve Amerikan heyetlerinin görüşmesi sonrası..

obama erdoğan

İki süper gücün lideri aynı masada..

ABD Başkanı Obama ve Çin lideri Şi Cinping
ABD Başkanı Obama ve Çin lideri Şi Cinping

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry sekreterini köşeye çekmiş bir şeyler anlatırken..

john kerry

Liderlerin eşlerinin de yer aldığı hatıra fotoğrafı..

Liderlerin eşleri

Çok konuşulan o meşhur fotoğraf. Erdoğan ile Putin konuşurken, Obama’nın o meraklı bakışı..

Obama Erdoğan ve Putin

Almanya Başbakanı Merkel ile ABD Başkanı Obama..

Obama ve Merkel

Suudi Arabistan heyeti ”Tanrı seni korusun” yazılı uçaklarından inerken..

Suudi Arabistan heyeti

ABD Başkanından yine ve yeniden tuhaf mimikler..

İlginç Obama

Liderlerin meşhur bakışlarından birini bu sefer Putin atmış, acaba kime?

G20 Putin

Belki de Rus Amerikan çekişmesinin en iyi fotoğrafı budur..

Obama ve Putin

İngiltere’nin yeni Başbakanı Theresa May ve Obama..

obama Theresa May

Son olarak da çok konuşulan fotoğraflardan biriyle kapatalım. Kanada’nın popüler Başbakanı Justin Trudeau’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmesinden sonra attığı şu fotoğraf ve tweet. Tweet’te ”Yapıcı geçen görüşme ve Türkiye-Kanada ilişkileri için Erdoğan’a teşekkür ederim.” diyor ancak Trudeau’nun duruşu ve Erdoğan’ın rahatlığı, birçok yabancı gazeteci tarafından -Trudeau için- ‘eziklik’ olarak gösterildi ve çok eleştirildi.

kanada-basbakani-erdogan

Kaynak: StratejikOrtak.com – Fotoğraflar: Reuters

Özbekistan’da Siyasi Belirsizlik ve Türkiye

0

Orta Asya coğrafi konumu itibariyle çok önemli bir noktada bulunmakta. Jeopolitik öneminin yanında bölgenin doğal kaynakları, uluslararası şirketleri ve küresel güç olan ABD, Çin ve Rusya için çok önemli. Özbekistan gerek konumuyla gerek bölgedeki nüfusuyla Orta Asya siyasetinin en önemli ülkelerinden birisidir. Özbekistan ile ilişki kurulmaksızın Orta Asya’da var olmaya çalışmak oldukça güçtür. Bölgesel etkinliği belirgin olan Özbekistan, bu özellikleri sebebiyle her bölge dışı ülkenin kapısını çaldığı bir ülkedir.

1989 yılından beri ülkeyi İslam Kerimov yönetiyordu. 27 yıllık Kerimov yönetiminin iktidarını sürdürürken uyguladığı politikalar ise “Demir Yumruk” olarak nitelendirilmektedir. Demokrasi ve insan hakları gibi endekslerde Özbekistan alt sıralarda yer almakta; bunun başlıca sebebi ise ülkede kurumsallaşan Otoriteryanizmdir.

Otoriteryan yönetim ülkede hiçbir muhalefet yapılarına imkan tanımamakta ve muhalifleri sindirme üzerine bir politika üzerine kurulu bir yapıdır. Özbekistan’da yapılan bu baskılar sonucu muhalif liderlerden Muhammed Salih ve Abdurrahim Polat gibi isimlerin 1992/93 döneminde ülkeden ayrılmak zorunda kalması, otoriteryan yönetimin ne derece olduğunu gözler önüne sermekte.

Türkiye Sovyetler Birliğinin dağılma sürecini dikkatlice takip etmiş ve bu dönemde özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin kurulmasında önemli rol oynamıştır. Diğer Türk cumhuriyetlerinde olduğu gibi Özbekistan’ın bağımsızlığını da tanıyan ilk ülke Türkiye olmuştur. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başlayan ikili ilişkiler zamanla bozulmaya başlamış, özellikle muhalif liderlerin Türkiye’de bulunmaları Kerimov yönetimince olumsuz karşılanmıştır. 16 Şubat 1999’da Kerimov’a yönelik olduğu belirtilen bombalı bir suikast, bozuk giden ilişkilerin üzerine tuz-biber ekmiştir. Bu yaşanan gelişmeler günümüze kadar stabil bir Türkiye-Özbekistan ilişkisine sebep olmuştur.

ozbekistan-nerede

Bağımsızlığının 25’inci yıl dönümünün arefesinde  Özbekistan’da  kutlamalar yerine Taşkent’te şimdi daha çok kaygı hakim. 29 Ağustos’ta hastaneye kaldırılan Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov’un öldüğü kamuoyundan birkaç gün saklandı. Resmi olarak 2 Eylül’de ise öldüğünü açılandı.

“Büyük Ortadoğu Haritası”nda Batı cephesi olağandışı mevziler kaybederken, Özbekistan yeni sütre olabilir…

Özbekistan’da iktidar ilişkileri büyük sülalelere yani bölgelere göre şekilleniyor. Ülkede en güçlü üç Bölge Taşkent, Semerkand ve Fergana. Ancak Fergana bölgesi, Radikal İslamcı hareketlerle bağı olduğu gerekçesiyle Kerimov döneminde iktidar merkezlerinden uzak tutulduğu için gücünü kaybetmişti. Ülkenin yeni lideri üzerinde bu üç bölgeden en az ikisinin anlaşması gerekiyor. Kerimov kendisinden sonra ülkenin başına geçecek bir varis belirlemediği için de bir belirsizlik hakim. Bugün Özbekistan liderliği için 3 aday görünüyor ve her biri başka küresel omuza ve farklı iç avantajlara yaslanıyor. Rus, Çin ve Batı destekli bu adaylardan kimin ülkeyi yöneteceğini şimdiden söylemek çok zor. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’nin Özbekistan ile ilişkilerini düzeltebilmesi açısından bölge siyasetini iyi takip etmesi ve pozisyonunu alması gerekiyor.

Abdulbaki YAMAN

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye’nin Cerablus Hamlesinin Rejime Etkisi

Ülkemizin Cerablus’a başlattığı ”Fırat Kalkanı” adlı operasyondan sonra İŞİD’den birçok köyü ve Cerablus’u geri alıp ÖSO askerlerine teslim etmiştik. Bu olayların Türkiye-Rusya yakınlaşmasından sonra olması ve ardından Şam heyetinin bu egemenlik ihlalidir demesi akıllara bazı soruları getirdi. İran ise bu operasyonun Şam heyetiyle koordineli bir şekilde sürmesini söylemişti.

Bildiğiniz gibi rejim güçlerinin en büyük rakiplerinden biri olan özellikle ülkenin batısında daha yoğun olan ÖSO, rejimin kalesi olan Lazkiye kırsalında dahi varlığını sürdürmekte. Ilımlı olarak nitelendirilen ve Türkiye’nin de operasyonuyla her anlamda onları destekliyoruz mesajı verilen örgüte Avrupa ülkeleri de destek veriyor. Bu da ÖSO’yu en az İŞİD kadar hatta daha zor rakip haline getiriyor. Rejimin Castello yolunu kapatması ve Azez’in zor durumda olduğu anda ülkemizin operasyonuyla Azez kuşatmadan kurtulurken, ÖSO yanına Al Rai ve Cerablus‘u da alıp Türkiye’ye açılan kapılarını 4’e çıkardı. Evet ilk bakışta İŞİD ilk hedef olarak görünse de rejim ÖSO ile de savaşıyor. Bu da rejimin pek bir yararına olmak dışında zararına bile oldu. ÖSO ülkemize açılan kapılarını arttırdı ve İŞİD kuşatmasını kırdı. Dikkat çekmemiz gereken asıl konu şu ki, son bir haftada ÖSO Hama kuzeyinden çok büyük kazanımlar elde etti ve net bir şekilde merkezi tehdit altına aldı. Rejim ne kadar destek alsa da Suriye ordusu sayıca 6 yılda eksildi. Şuan Halep’in güneyine ağırlık veren rejim Hama’da sıkıntılar çekiyor. Bu olanlar gelecekte olabilecek sıkıntıların başlangıcı olabilir mi diye de aklımıza sorular gelebiliyor.

Suriye sadece Rusya ve ABD için değil, artık birçok örgüt ve ülkeyi yakından ilgilendiren mesele haline geldi. Özellikle Türkiye’nin İŞİD mevzilerinden sonra PYD’ye Fırat’ın doğusuna çekilmemesi sonucu direk hedeflerine gireceğini söylemesi, sadece rejimin değil birçok örgütün kaderini hatta savaşın bile galibini belirleyecek bir hareket olabilir. Ülkemizin kilit rol alacağı bu savaşta neler olacak hep birlikte bekleyip göreceğiz. Ama bu hareketin Suriye’de ÖSO dışında birçok örgüt için olumsuz etki bırakacağı kesin.

Yusuf Gassaloğlu

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın En Büyük 10 Ordusu

Dünyanın en büyük orduları harita üzerinde gösterilmiştir. Mevcut personel bakımından dünyanın en büyük ordusu tabi ki de Çin Halk Cumhuriyeti’ne ait. İkinci sırada ise dünyada yurt dışında en fazla askeri üsse sahip olan Amerika Birleşik Devletleri yer alırken, üçüncü sırada Asya’nın parlayan yıldızı olarak gösterilen Hindistan’ın olduğu görülüyor.

Dünyanın en büyük orduları:

1.) Çin Halk Cumhuriyeti: 2.285.000 6.) Türkiye: 662.719
2.) Amerika Birleşik Devletleri: 1.458.219 7.) Güney Kore: 630.000
3.) Hindistan: 1.329.998 8.) Pakistan: 642.892
4.) Kuzey Kore: 1.119.000 9.) İran: 545.000
5.) Rusya Federasyonu: 845.000 10.) Mısır: 468.500

Dünyanın En Büyük Orduları

Yukarıda yer alan dünyanın en büyük orduları, onların dünyanın en güçlü orduları olduğu anlamına gelmemektedir. Güç sayı ile değil, nitelikle ölçülür. Profesyonel ordu ve askeri teçhizat, ordunun sayısından çok daha önde gelir. En büyük ordular listesinde Avrupa’dan herhangi bir ülkenin olmaması bu ülkelerin güçsüz olduğu anlamına gelmemektedir. ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin ordusu genel olarak teknolojik teçhizatlardan ve profesyonel askerlerden oluşmaktadır. Mesela en büyük ordular listesinde ilk 10’da yer almayan İngiltere 230 bine yakın askeri personele sahipken, dünyada silahlı kuvvetlerini modernize etme konusunda en ileri düzeyde olan ülkedir.

Dünyanın En Güçlü Ordusu:

Yurt dışındaki askeri üs sayısı, operasyonel tecrübesi, teknolojik teçhizat kullanılması, nükleer kapasitesi ve geniş istihbarat ağını dikkate alınca dünyanın en güçlü ordusu Amerika Birleşik Devletleri’ne ait diyebiliriz. Tabi ki bunu net olarak söylemek için çok detaylı incelemelerle somut verilerin analiz edilmesi gerekmektedir.


Kaynak:

StratejikOrtak.com

http://www.abcnewspoint.com/top-10-countries-largest-and-most-strongest-armies-in-the-world-2015/

Azerbaycan’ın Bayrak, Arma ve Marşının Hikayesi

Azerbaycan, resmi adıyla Azerbaycan Cumhuriyeti Güney Kafkasya’da Hazar denizi havzasında bulunan kudretli bir devlettir. Azerbaycan Cumhuriyetinin başkenti Bakü’dür. Aynı zamanda Azerbaycan birkaç ülke ile sınırlanmıştır. Bunlar kuzeyden Rusya Federasyonunun Dağıstan Muhtar Cumhuriyeti, kuzey batıdan Gürcistan, batıdan Ermenistan, güney batıdan Türkiye, güneyden İrandır. Doğuda ise Hazar denizi ile sınırlanmıştır. Azerbaycan’ın Rusya ile sınırının uzunluğu 390 km, Gürcistanla 480 km, Ermenistanla 1007 km, Türkiye ile 15 km, İranla 765 km, Hazar denizi ile 713 km’dir.

Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’dir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmi dili Azerbaycan dili, para birimi Manat’tır.

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş, 18 Ekim 1991’de Azerbaycan devlet bağımsızlığı restorasyon edilmiştir. Azerbaycanın büyük şehirleri sırayla Bakü, Sumkayıt, Gence ve Mingeçevir olarak biliniyor.

Azerbaycan Bayrağı

azerbaycan bayrağı
Azerbaycan bayrağı ilk defa 9 Kasım 1918’de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi tarafından onaylanmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in serencamı ile her yıl 9 Kasım Devlet Bayrağı Günü kutlanıyor.

Bayrak eşit enli üç yatay şerit’ten oluşuyor. Yukarı şerit mavi, orta şerit kırmızı, alt şerit yeşildir ve kırmızı bölümün ortasında bayrağın her iki yüzünde beyaz renkli yarım ay ile sekiz köşeli yıldız tasvir edilmiştir. Her rengin de kendine ait manası vardır. Mavi renk Türkçülüğü, kırmızı renk Çağdaşlığı, yeşil renk ise İslam ideolojisini ifade ediyor.

Azerbaycan Arması

azerbaycan arması

Azerbaycan Cumhuriyetinin Devlet Arması Azerbaycan devletinin bağımsızlık sembolüdür. Devlet Arması meşe dallarından ve başaklardan oluşan arkın üzerinde bulunan doğu kalkanının tasvirinden oluşur. Kalkanın üstünde Azerbaycan Cumhuriyetinin Devlet bayrağının renkleri fonunda sekiz köşeli yıldız, yıldızın merkezinde alev tasviri vardır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet armasının renkli tasvirinde yıldız beyaz, alev kırmızı, meşe dalları yeşil, başaklar sarı renktedir. Kalkanın düğmeleri ve meşe kozalakları kızıl renktedir.

Kalkanı dünya halkları bin yıllar boyunca savunma, aynı zamanda milli sebollerin gösterilmesi maksadıyla kullanmışlar.

Kalkanın içerisindeki dairesel mavi, kırmızı ve yeşil renk tonları Azerbaycan bayrağında belirtilen Türklüğü, çağdaşlığı ve İslam’ı bildiriyor. Kalkanın ortasında yerleşen sekiz köşeli yıldız güneşin sembolüdür. Güneş (aynı zamanda Ay) dünya heraldik sanatında “ebedi, sürekli, sonsuz hayat” manasını verir. Güneş sembolünün beyaz renkle verilmesi ise “güven, barışseverlik” manalarını ifade ediyor.

Güneşin merkezinde alev tasviri “Odlar Yurdu”nu – Azerbaycan’ı temsil ediyor.

Azerbaycan Cumhuriyetinin Ulusal Marşı

27 Mayıs 1992’de parlamento “Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet marşı hakkında” kanun kabul etti. Bu kanuna göre 1919’da büyük besteci Üzeyir Hacıbeyov ve şair Ahmet Cevat tarafından düzenlenmiş olan “Azerbaycan marşı” Azerbaycan Cumhuriyeti Ulusal marşı olarak onaylandı.

Azerbaycan Türkçesi Latin                                    Türkiye Türkçesi

Azərbaycan! Azərbaycan!                                      Azerbaycan! Azerbaycan!

Ey qəhrəman övladın şanlı Vətəni!                        Ey kahraman evladın, şanlı vatanı!

Səndən ötrü can verməyə cümlə hazırız!              Senin için can vermeye hepimiz hazırız!

Səndən ötrü qan tökməyə cümlə qadiriz!             Senin için hepimiz kan dökebiliriz!

Üç rəngli bayrağınla məsud yaşa!                        Üç renkli bayrağınla mutlu yaşa

Üç rəngli bayrağınla məsud yaşa!                         Üç renkli bayrağınla mutlu yaşa

Minlərlə can qurban oldu,                                        Binlerce can kurban oldu!

Sinən hərbə meydan oldu!                                       Göğsün bir savaş meydanı oldu

Hüququndan keçən əsgər!                                        Kendilerinden geçen askerlerin,

Hərə bir qəhrəman oldu!                                           Her biri kahraman oldu.

Sən olasan gülüstan,                                                   Sen olasın güllü bir bahçe,

Sənə hər an can qurban!                                            Sana her an can kurban.!

Sənə min bir məhəbbət,                                             Sana bin bir muhabbet,

Sinəmdə tutmuş məkan!                                            Göğsümde tutmuş mekan!

Namusunu hifz etməyə,                                             Namusunu korumaya,

Bayrağını yüksəltməyə,                                              Bayrağını yükseltmeye,

Namusunu hifz etməyə,                                             Namusunu korumaya,

Cümlə gənclər müştaqdır!                                         Bütün gençler hazırdır!

Şanlı Vətən! Şanlı Vətən!                                           Şanlı vatan! Şanlı Vatan!

Azərbaycan! Azərbaycan!                                          Azerbaycan! Azerbaycan!

Azərbaycan! Azərbaycan!                                          Azerbaycan! Azerbaycan!

Bayrak ve marş her bir devletin varlığının ispatıdır. Her bir vatandaş kendi ülkesinin, kendi devletinin marşını her daim bilmeli, onun bayrağını her zaman yükseklerde tutmalıdır. Bu bizim vatandaşlık borcumuzdur.

Afsana Aghazada

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünya Ülkelerinin Borçları (Grafik)

Dünya ülkeleri borç durumu ve dünya ülkelerinin toplam borcu gibi başlıkları aşağıdaki grafikte bulabilirsiniz.

Dünya ülkelerinin toplam borcu 59.7 trilyon $

Dünyada en fazla borcu olan ülke ABD, daha sonra Japonya ve üçüncü sırada ise Çin yer alıyor. Türkiye’nin borcu dünyadaki toplam borcun yüzde 0,50’sine tekabül ediyor. Bu yüzde de yaklaşık olarak 300 milyar dolarlık borca karşılık geliyor.

(Veriler VisualCapitalist.com’a aittir.)

dunya-ulkelerinin-borclari

Siyasal İdeolojilerin Ortak Paydası: Milliyetçilik

Birçok biçimde milliyetçilik, liberalizm, muhafazakârlık, sosyalizm gibi daha keskin ve sistematik siyasal ideolojileri gölgede bırakmıştır. Milliyetçilik, savaşların ve devrimlerin patlak vermesine katkıda bulunmuş; yeni devletlerin doğmasına, imparatorlukların dağılmasına ve sınırların yeniden çizilmesine neden olmuş; var olan rejimleri pekiştirmenin yanı sıra onların yeniden şekillendirilmeleri için de kullanılmıştır.

Milliyetçiliğin siyasal karakterini yoğun tartışma çevreler. Bir taraftan milliyetçilik ulusal birlik ve bağımsız bir gelecek vaat eden ilerlemeci ve özgürleştirici bir güç olarak görünmektedir. Öbür taraftan, siyasal liderlerin askeri yayılma ve ulus adına savaş siyasetleri gütmelerine imkân sağlayan irrasyonel ve gerici bir inanç da olabilir.

Çeşitli zamanlarda milliyetçilik ilerlemeci ve gerici, demokratik ve otoriteryen, özgürleştirici ve baskıcı, solcu ve sağcı olmuştur.

Bu nedenle milliyetçiliği tek veya tutarlı bir siyasal olgu olarak görmek yerine bir milliyetçilikler dizisi olarak görmek daha faydalı olacaktır.

Milliyetçiliğin karakteri, içinde milliyetçi emellerin yükseldiği koşullar ve kendisinin ilişkili olduğu siyasal nedenlerle de yoğrulur. Böylece milliyetçilik yabancı hâkimiyeti veya sömürgeci yönetim tecrübesine bir reaksiyon olduğunda özgürlük, adalet ve demokrasi amaçlarına bağlı özgürleştirici bir güç olma eğilimindedir. Milliyetçilik sosyal altüst olma ve demografik değişimin ürünü olduğunda sıklıkla ayrılıkçı ve dışlayıcı bir karaktere sahiptir ve ırkçılık ve yabancı düşmanlığı aracı haline gelebilir.

Milliyetçilik onu destekleyenlerin siyasal idealleriyle şekillenir. Kendi farklı tarzlarında, liberaller, muhafazakârlar, sosyalistler, faşistler ve hatta komünistler milliyetçiliğe ilgi duymuşlardır. Tüm büyük ideolojilerden sadece anarşizm milliyetçilikle tamamıyla ters düşmüştür. Bu anlamda milliyetçilik kapsayıcı bir ideolojidir.

Milliyetçiliğin başlıca türleri:

  • Liberal Milliyetçilik
  • Muhafazakâr Milliyetçilik
  • Yayılmacı Milliyetçilik
  • Anti-kolonyal (sömürgecilik karşıtı) Milliyetçilik

LİBERAL MİLLİYETÇİLİK

Liberal milliyetçilik, Avrupa liberalizminin klasik biçimi olarak görülebilir. Liberal milliyetçilik, Fransız Devrimi’ne kadar geri gider ve onun birçok değerini içerir. 19. Yüzyıl ortası Avrupası’nda, milliyetçi olmak liberal, liberal olmak da milliyetçi olmak anlamına gelmesi bu savı desteklemektedir.

Liberal milliyetçiliğin en açık ifadesi Amerika Başkanı Woodrow Wilson’un On Dört Prensip’inde bulunmaktadır.

wilson-milliyetcilik

Tüm milliyetçilik biçimleriyle ortak olarak, liberal milliyetçilik insanlığın doğal olarak her biri ayrı bir kimliğe sahip bir uluslar koleksiyonuna bölündüğü temel varsayımı üzerinde yükselir. Bu nedenle uluslar, siyasal liderlerin veya yönetici sınıfların suni yaratıları değil gerçek topluluklardır.

Liberal milliyetçiliğin karakteristik konusu ulus fikri ile nihai olarak Rousseau’dan türetilen halk egemenliğine olan inancı birbirine bağlamaktadır. Bu kaynaştırma 19. Yüzyıl milliyetçilerinin kendilerine karşı savaştıkları çok-uluslu imparatorlukların da otokratik ve baskıcı olmaları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Mazzini sadece İtalyan devletlerini birleştirmek istememiş aynı zamanda otokratik Avusturya’nın da etkisini yıkmak istemesi örnek olarak gösterilebilir.

mazzini-milliyetcilik

Liberal milliyetçiliğin merkezi konusu ulusal self-determination (kendi kaderini tayin) hakkına bir bağlılıktır. Liberal milliyetçiliğin amacı bir ulus-devletin inşasıdır.

Liberal milliyetçilik bir ulusun çıkarlarını diğer ulusların çıkarları pahasına savunmamaktadır.

Her ulusun özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu ilan etmektedir. Bu anlamda tüm uluslar eşittir.

Liberal milliyetçiliğin nihai amacı bir egemen ulus-devletler dünyası inşa etmektir.

MUHAFAZAKÂR MİLLİYETÇİLİK

19. Yüzyıl’ın ikinci yarısına kadar muhafazakâr siyasetçiler milliyetçiliği devrimci olmasa bile yıkıcı bir inanç olarak görmekteydiler. Yüzyıl ilerledikçe muhafazakârlık ve milliyetçilik arasındaki bağ gittikçe aşikâr olmuştur.

Modern siyasette, milliyetçilik tümü için değilse bile çoğu muhafazakâr için bir iman meselesi haline gelmiştir.

Muhafazakâr milliyetçilik evrensel kendi kaderini tayin hakkına dayanan ilkeli milliyetçilikten çok, ulusal yurtseverlik duygusunda somutlaşan sosyal bütünlük ve kamu düzeni vaadi ile ilgilidir. Muhafazakârlar ulusu insanların bir temel güdü olarak kendileriyle aynı görüşlere, alışkanlıklara, yaşam biçimine ve görünüşe sahip olan kimselere yakınlık hissetmelerinden doğan bir organik varlık olarak görürler.

Muhafazakâr milliyetçilik, ulus inşası sürecinde olanlardan ziyade yerleşik ulus-devletlerinde gelişme eğilimindedir. Bu tip milliyetçilik, tipik olarak ulusun içeriden veya dışarıdan bir şekilde tehdit altında olduğu algısından ilham alır. Yakın geçmişteki ve günümüzdeki Türkiye örnek olarak verilebilir.

Muhafazakârlar milliyetçiliği sosyalizmin panzehiri olarak görmüşlerdir: yurtsever bağlılıklar sınıf dayanışmasından daha güçlü olduğu zaman, işçi sınıfı fiilen ulusa entegre olmaktadır.

Bu nedenle, ulusal birlik çağrıları ve tavizsiz yurtseverliğin bir kamusal erdem olduğu inancı muhafazakâr düşüncede tekrar tekrar gündeme gelen konulardır. Ulusal kimliği tehdit eden harici düşmanlar göç ve ulus üstücülüktür. Bu bakışa göre, göç yerleşik ulusal kültürü ve etnik kimliği zayıflatma eğiliminde olduğu ve böylece düşmanlığı ve çatışmayı kışkırttığı için bir tehdit oluşturmaktadır.

Birleşik Krallık’ta ve diğer AB üye devletlerinde ortak bir Avrupa para birimine direniş sadece ekonomik egemenliği kaybetme endişesi değil aynı zamanda ulusal paranın ayrı bir ulusal kimliğin devam ettirilmesinde hayati önem taşıdığı inancını yansıtmaktadır.

Muhafazakâr milliyetçilik askeri macera ve yayılma ile bağlandırılmış olsa da onun ayırt edici karakteri içe dönük ve ayrılıkçı olmasıdır.

YAYILMACI MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçiliğin üçüncü biçimi saldırgan, militer ve yayılmacı bir karaktere sahiptir. Milliyetçiliğin saldırgan yüzü ilk kez 19. Yüzyıl’ın sonlarında Avrupa güçleri ulusal şan adına Afrika için kapışmaya giriştiklerinde gözükmüştür.

20. Yüzyıl’ın her iki dünya savaşı da bu yayılmacı milliyetçilik türünün sonucudur.

İkinci Dünya Savaşı büyük oranda Japonya, İtalya ve Almanya tarafından takip edilen milliyetçiliğin ilham verdiği emperyal yayılmanın bir sonucudur. Bu tip milliyetçiliğin Avrupa’daki en yıkıcı modern örneği Bosnalı Sırpların Büyük Sırbistan’ı yaratma hayalleri olmuştur.

Bu tip milliyetçilik yoğun bir duygudan ve hatta kimi zaman bütüncül milliyetçilik adı verilen histerik bir milliyetçi coşkudan kaynaklanmaktadır. Bütüncül milliyetçilik terimi, Maurras tarafından uydurulmuştur. Maurras’ın siyasetinin merkezi noktası ulusun büyük öneminin vurgulanmasıydı. Buna göre ulus her şey birey hiçbir şey idi.

maurras-milliyetcilik

Disiplin ile tek ve üstün lidere itaat gerektirir.

Bu militan ve yoğun milliyetçilik türü değişmez bir biçimde şovenistik inançlar ve doktrinlerle ilişkilendirilmektedir.

Şovenizm: Bir kimsenin kendi grup veya halkının hâkimiyeti veya üstünlüğüne duyulan irrasyonel bir inanıştır.

Bu nedenle ulusal şovenizm, tüm ulusların eşit olduğu fikrini ulusların özel karakteristikleri ve nitelikleri olduğu ve bu yüzden çok farklı kaderlerinin olduğu şeklindeki inancın lehine reddeder.

Bazı uluslar yönetmeye uygundur; diğerleriyse yönetilmeye.

Bu ulusçuluk türü etnik ve ırksal üstünlük doktrinleriyle geliştirilir. Böylece ulusal şovenizm milliyetçilik ve ırkçılığı birbiriyle kaynaştırır.

Şovenistik milliyetçilikteki diğer önemli şey, bir tehdit veya düşman olarak bir başka ulus veya ırk imajıdır. Düşman karşısında, bir tür negatif bütünleşme başararak, ulus birbirine yaklaşır ve kendi kimliğinin ve öneminin yoğunlaşmış bir hissini kazanır. Böylece, şovenistik milliyetçilik onlar ve biz arasında kesin bir ayrım tesis eder.

SÖMÜRGECİLİK KARŞITI MİLLİYETÇİLİK

Gelişmekte olan dünya, tamamı bir biçimde sömürgeci yönetime karşı mücadeleden ilham almış olan çeşitli milliyetçilik türlerini bol miktarda üretmiştir. Sömürgecilik milliyetçiliği küresel önemi haiz bir siyasal inanca dönüştürmeyi başarmıştır. Afrika ve Asya’da ulusal bağımsızlık arzusuyla şekillenen bir ulus olma hissini geliştirmeye yardımcı olmuştur. 20. Yüzyıl boyunca dünya siyasal coğrafyasının büyük bir bölümü anti-kolonyalizm tarafından dönüştürülmüştür. İki savaş arası dönemde ortaya çıkan bağımsızlık hareketleri İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından yeni bir ivme kazanmıştır. Aşırı genişlemiş olan Britanya, Fransa, Hollanda ve Portekiz imparatorlukları yükselen milliyetçilik karşısında çökmüşlerdir.

Anti-kolonyalizmin erken biçimleri ağırlıklı olarak klasik Avrupa milliyetçiliğine dayanmış ve ulusal kendi kaderini tayin fikrinden ilham almıştır.

Afrika ve Asya ulusları için siyasal bağımsızlık emeli, sosyal gelişme ve onların Avrupa’nın sanayileşmiş devletleriyle ABD’ye tabiiyetlerine son verilmesi arzusuyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıydı. Bu nedenle ulusal kurtuluş hedefi, siyasal boyutun yanı sıra ekonomik bir boyuta da sahiptir. Bu anti kolonyal hareketlerin milliyetçi özlemlerini ifade etmenin bir aracı olarak liberalizm yerine neden tipik bir şekilde sosyalizme ve özellikle de Marksizm-Leninizm’e döndüklerini açıklamaya yardımcı olur.

Gelişmekte olan dünyadaki milliyetçiler daima Batı’dan ödünç alınan sosyalizm veya Marksizm’in lisanıyla milliyetçiliklerini ifade etmekle yetinmemişlerdir. Özellikle 1970’lerden bu yana Marksizm-Leninizm’in yeri dini fundamentalizm (köktendincilik, radikal dincilik) türleri, özellikle de İslami fundamentalizm, tarafından alınmıştır. Bu, gelişmekte olan dünyaya spesifik olarak Batılı olmayan, Batı karşıtı bir ses vermiştir.

SONUÇ

Türkiye’deki görüşler bağlamında, milliyetçiliğin -genel anlamda- faşizme varılmadan önceki son durak olgusu gerçeği yansıtmamaktadır.

Zira büyük ideolojiler tarafından ortak payda da bulunan milliyetçilik, farklı görüşler etrafında ilerlemeci ve gerici, demokratik ve otoriteryen, özgürleştirici ve baskıcı, solcu ve sağcı olabilmektedir.

Milliyetçilik onu destekleyenlerin siyasal idealleriyle şekillenir.

Yine Türkiye eksenin de milliyetçilik bir siyasi parti partizanlığı değil, siyasal bir ideolojidir.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA
Heywood, Andrew (2010) Politics. New York: Palgrave Macmillan
Foroğrafların orjinalleri:
http://geography.name/wp-content/uploads/2015/11/b.png
https://i.ytimg.com/vi/ysO1jrGgo0c/hqdefault.jpg
http://njhalloffame.org/wp-content/uploads/2014/04/inductee2010-woodrowwilson.jpg
https://dissidenceresistance.files.wordpress.com/2015/08/capture-d_c3a9cran-2015-08-11-c3a0-21-12-31.png

Laiklik ve Sekülerliğin Farkları

Dünyada laikliği anayasal güvenceye almış nadir ülkelerden biri olmamıza rağmen laiklik ve sekülerliğin karıştırıldığını, hatta tanımlamalarının doğru yapılmadığını görüyoruz. Aslında ikisi de benzese de farklı şeylerdir.

Öncelikle en amiyane tabirle laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması iken, sekülerizm din ile yaşamın birbirinden ayrılmasıdır. Yani birinde kamu “din devlete karışmasın” derken diğerinde kişi “din hayatıma karışmasın” demektedir. Her seküler, laiktir ama her laik, seküler değildir. Çünkü şahıs dinin devlet sistemi üzerinde hakimiyeti olmasını istemeyebilir iken, yaşam tarzına müdahalesini uygun bulabilir ama dinin hayata müdahalesini uygun bulmayan, mutlaka devlet işleyişine de müdahalesini uygun bulmaz. Bunları birisinin söylemesi elbette onun dinsiz olup olmadığını göstermez. Hangi dinden olursa olsun kişi, bir yaratıcının varlığını kabul ettiğini ancak hükümlerinin insanın yaşam tarzına veya devletin işleyişine müdahale etmesinin doğru olmadığı kanaatindedir.

Birçok dinde din adamları tanrının hem devlet işleyişine hemde insanların yaşam tarzlarına yönelik hükümleri bulunması sebebiyle bu hükümleri ret etmenin tanrıya karşı durmak yani dinden çıkmak olduğunu belirtirler. İslam dininde de bir ayeti bile kabul etmemek dinden çıkmak olarak kabul edildiği için ister laik olsun ister seküler olsun o kişi birçok din adamına göre dinden çıkmıştır.

Günümüzde en çok idam gerçekleştiren ülkelere bakarsanız ilk 3 sırada Pakistan, İran ve Suudi Arabistan’ı görürsünüz. Elbette gayri resmi rakamlar ilk sırada Çin’in olduğunu söylüyor ama Çin’in nüfusunun kalabalık olması sebebiyle idamın lideri olması oldukça normal. Diğer 3 ülkenin de ortak noktasının dini hükümleri mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor olduğu hepimizin malumu.

İki görüşünde geliştiği adres Avrupadır. Karanlık çağda Papanın, krallar ve toplum üzerinde oldukça hakim oluşu ve bu dönem yaşanan sorunları bu ortamın çözememiş olması, insanların aklında dini yönetim tarzının açgözlü insanlar tarafından kolaylıkla suistimal edilebileceği fikri oluşmuştur. Bu yüzden laiklik özellikle Reform ve Rönesans sonrası gelişmiştir.

15 temmuz darbe girişimi de Avrupa gibi bizimde bu meseleyi anlamamızı sağlamıştır umarım.

Laiklik tabi ki dinin suistimalini önlemek için faydalıdır. Ancak sekülerliğin sadece tanrının varlığını kabul etmek ancak yaşam üzerine hükümleri tatbik etmemek olduğu için deistlikten pek bir farkı yoktur.

Birçok din adamı dinden taviz vererek dine hizmet edilmeyeceğini söyler. Bu yüzden suistimali önlemek adına laik olmanın kabul edilemeyeceğini belirtir. Bu yüzden bu laiklik tartışması daha çoook yıllar alır gibime geliyor.

Aslına bakarsanız laiklik toplumsal bir meseledir ama sekülerlik kişiseldir. Herkesin yaşadığı ortamda ki sistemin doğru olmadığını söyleme hakkı vardır. Ancak başka yaşam tarzları için böyle bir hak olamaz.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye-ABD İlişkileri: Stratejik Müttefikliğin Başlangıcı

Türkiye-ABD ilişkileri; ABD’nin İngiliz sömürgeciliğinden kurtulup bağımsızlığını kazanmasının ardından Akdeniz’e deniz ticareti atılımıyla başlar. O dönemlerde Akdeniz’de dolaşan ABD ticaret gemilerine Osmanlı hakimiyetindeki bölgelerde gerçekleştirilen korsan saldırıları ile ABD’li yetkililer Osmanlı İmparatorluğu ile ticaret antlaşması yapılmasını istemiş, fakat Osmanlı İmparatorluğu o dönem böyle bir antlaşmaya sıcak bakmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında bir antlaşma imzalanmamış olmasına rağmen ABD ticaret gemileri Akdeniz sularına gelmeye devam etmiştir. Amerikalıların Anadolu’yu ilk ziyaretleri ticaret temelinde gerçekleşmiş ve buralardan afyon, üzüm, halı ve deri gibi malzemeler Amerikan limanlarına taşınmıştır. Bu yıllarla birlikte Osmanlı limanlarında Amerikan bandrollü ticaret gemileri sık sık görülmüş ve giderek varlıklarını arttırmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında artan ticari ilişkiler sonucu 1830 yılında Ticaret ve Seyrüsefain Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Osmanlı imparatorluğu tarafından ABD’ye en çok gözetilen ulus statüsü verilmiş, Avrupalı devletlerin tacirlerine tanınan ayrıcalıklardan yararlanma imkanı sağlanmış ve iki ülke arasında karşılıklı diplomatik temsilcilik açılması kararlaştırılmıştır. Antlaşmaya dayanarak ABD Osmanlı İmparatorluğundaki ilk diplomatik temsilciliği maslahatgüzarlık seviyesinde 1831 yılında İstanbul’da açmıştır . Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington’daki elçiliği 1867 yılında açılacaktı. ABD Osmanlı ilişkileri başlangıç döneminde tamamen ticaret ilişkileri çerçevesinde devam etmiştir. Bu dönemde 1832 yılında ABD’den ithalat 64.772 dolar, ABD’ye ihracat 923.629 dolar toplamda 988.351 dolarlık ticaret hacmindeyken; 19. yüzyılın sonlarına doğru ABD’den ithalat 206.350 dolar, ABD’ye ihracat 4.969.029 dolar, toplam ticaret hacmi 5.175.379 dolar olmuştur. Verilen verilerde de görüldüğü gibi yapılan antlaşma ile iki devlet arasındaki ticari ilişkiler yoğun bir şekilde artmıştır.

İki devlet arasında ticaretten sonra ilişkilerin en sık olduğu alan kültürel ilişkilerdir. Artan ticari ilişkiler çerçevesinde Osmanlı limanlarına giderek artan sayıda ABD’li misyonerler gelmeye başlamış ve gelen misyonerler Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır. Amerikan misyonerlerinin temel amacı Hristiyan olmayanları Hristiyan yapmaktır. Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerinde özellikle Ermeni nüfusunun yoğun olduğu alanlarda yerel kiliselere desteklerde bulunulmuş ve eğitim kurumları açılması yolunda bazı faaliyetlere hız verilmiştir. Misyonerlerin Osmanlı topraklarına girdikleri ilk yıllarda düzeni bozacak hareketlerde bulunmamaları şartıyla faaliyet yapmalarına müsaade edilmiş ve misyonerlere karşı yaptıkları hizmetlerden dolayı sempati duyulmaya başlanmıştır. 1830’lu yıllardan itibaren İmparatorluk’ta İngilizce eğitim veren Amerikan okullarının sayısı her geçen gün artmış, bu eğitim faaliyetleri ilerleyen yıllarda Suriye ve Mısır’a kadar uzanmıştır. Osmanlı ve ABD arasında artan ticari ve kültürel düzeydeki ilişkilerin Osmanlı Devleti’nde milliyetçi isyanların başlama dönemine denk gelmesi ve bu dönem gerçekleşen azınlık isyanlarına Amerikan misyonerlerinin destek vermesiyle iki devlet arasında ilişkiler düşüşe geçmiştir. Özellikle Osmanlı topraklarında Ermenilerin ayrılıkçı hareketlere başlaması ve misyonerlerin bölücü Ermeni gruplara açıkça destek vermesi ikili ilişkileri bozan en önemli gelişmelerden biri olmuştur .

1.Dünya Harbi’nin başlaması, Osmanlı Devleti ve ABD arasındaki ilişkileri derinden etkilememiş, savaşa Almanya’nın yanında katılan Osmanlı Devleti ABD ile olan ilişkilerini aynı düzeyde devam ettirmiştir. Bu durum Almanya tarafından ticaret gemilerinin bombalanmasıyla savaşa girmek zorunda kalan ABD’nin 1917 yılında savaşa katılmasıyla son bulmuştur. ABD Dünya Harbi’ne katılmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmemiş fakat Osmanlı İmparatorluğu yoğun Alman baskısı nedeniyle istemese de ABD ile olan ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen imparatorluk içerisinde yer alan Amerikan eğitim kurumları ve hastaneleri faaliyetlerine devam etmiş, Osmanlı bu faaliyetleri engellemek için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Savaş öncesi ve savaş boyunca yapılan Osmanlı’nın Avrupalı Devletler tarafından paylaşılma müzakerelerine ABD ilgi duymamış ve katılmamıştır. Savaş sonunda ABD’nin idealist başkanı Woodrow Wilson tarafından açıklanan On dört İlke‘de Osmanlı ile ilgili maddelere de yer verilmiştir. Bu maddelerde Boğazlar Uluslararası güvencelerle tüm ulusların gemilerine açık olmalı, Türk bölgelerinin tamamen güvenli bir egemenliğe, diğer milletlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ise özerk bir kalkınma ve gelişme fırsatına sahip olmaları gerektiği yer almıştır. Bu fikirler ışığında Wilson tarafından birtakım komisyonlar oluşturuldu ve bölgeyle ilgili raporlar hazırlamak üzere Osmanlı İmparatorluğu’na gönderildiler. Bölgede gerçekleştirilen faaliyetler sonucu oluşturulan raporlarda Ermenilerin soykırım iddialarının asılsız olduğu, Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelerde nüfusun sadece %25’ni oluşturduklarını ve bu bölgelerde Ermeni Devleti’nin kurulmasının olanaksız olduğunu, Türkiye’nin bölünmemesi gerektiğini, tamamını kapsayacak şekilde Amerikan mandasına alınması gerektiği bildirilmiştir. 1.Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun işgali üzerine harekete geçen ve ulusal kurtuluş mücadelesine hazırlanan Atatürk ve arkadaşları, Erzurum ve özellikle Sivas Kongresi’nde manda ve himayenin kabul edilemez olduğunu kesin bir dille açıklamışlardır. Zaten Amerikan kamuoyunda manda fikri çok ateşli bir destekte bulamamıştı. 1 Nisan 1920 yılında Harbord Raporu doğrultusunda Ermenistan mandası ve tüm ülkeyi kapsayacak şekilde gerçekleşmesi istenilen Amerikan mandası fikri Amerikan Senato’su tarafından reddedildi. Ulusal Kurtuluş Mücadelemizde ABD Kamuoyu tarafından bağımsızlık yönünde verilen mücadele ilgiyle takip edilmiş ve mücadelenin başarılı olacağına inanılmıştır . Bu nedenle ABD Ankara Hükümeti’ne soğuk bakmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından gerçekleştirilen Lozan Konferansı’na ABD gözlemci olarak katılmış ve Boğazlar konusunda Wilson döneminde belirlenen tavrını devam ettirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile ABD ilişkileri Osmanlı Devleti’nden sonra yoğun olmamakla birlikte kesilmeden devam etti.

Amerikan Kamuoyu’nda Ermeni lobisinin faaliyetleri ile tepkiler yükselse de genel olarak yeni kurulan devletin demokrasiyi benimsemesi bu yönde atılımlar yapması ve Atatürk devrimleri sempati ile karşılandı. İki savaş arası dönemde de ilişkiler Kurtuluş Savaşı dönemindeki gibi yoğun olmamakla birlikte devam etmiştir.

Türk Amerikan ilişkilerinin dönüm noktasını İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve savaşın ardından Sovyetler Birliği’nin küresel bir güç olarak ortaya çıkması oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye tarafsız kalmayı tercih etmiş ve herhangi bir ittifaka katılmayacağını net bir dille açıklamıştır. Bu süreç içerisinde İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi savaşa sokma niyetleri ABD tarafından sıcak karşılanmamıştır. ABD savaş döneminde Ödünç Verme ve Kiralama yasası kapsamına Türkiye’yi de dahil etmiş fakat Türkiye ile Almanya arasında Saldırmazlık Paktı imzalanması nedeniyle Türkiye’yi sert bir dille kınamış ve yardımları kesmiştir. Savaşın müttefikler tarafından kazanılmasının ardından Sovyetler Birliği yayılma politikasına geçmiş ve birbirine güven beslemeyen galip devletler arasında problemler ortaya çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve İngiltere Başbakanı Churchill
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve İngiltere Başbakanı Churchill

1945 yılında ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere arasında gerçekleştirilen Yalta Konferansı’nın hemen ardından Sovyetler Birliği Türkiye ile aralarında bulunan Dostluk Antlaşmasının dönemin şartlarına uygun olmadığını belirterek feshettiğini açıkladı ve antlaşmanın esaslı değişikliklerle yeniden imzalanabileceğini Türkiye’ye belirtti. Sovyetlerin istediği şartlar arasında Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere verilmesi Boğazların savunmasında Sovyetlere deniz ve kara üslerinin verilmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde Sovyetler Birliği’nin taleplerine uygun değişiklikler yapılması bulunuyordu. Bu istekler ile Türkiye yüzünü günümüze kadar artarak devam edecek bir şekilde Batıya dönmeye başlayacaktı. Sovyetler Birliği’nin bu talepleri üzerine Türkiye savaşın son yıllarında iyi ilişkiler kurduğu İngiltere’den destek bekledi fakat İngiltere Dünya Harbi’nden bitmiş bir şekilde çıktığı için Türkiye’nin taleplerini karşılayamadı .

1945 yılında gerçekleştirilen bir başka konferans olan Postdam’da Sovyetlerin talepleri karşısında bir ilerleme kaydedilememişti. ABD ve İngiltere Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması gerektiği konusunda net tavır içindeydiler. ABD Boğazları uluslararası bir su yoluna dönüştürmeye sıcak baksa da bu değişikliklerin Sovyetler Birliği’nin istediği gibi olmayacağı görüşünü savunuyordu. İkinci Dünya Harbi’nin ardından Sovyetler Birliği’nin yayılma emellerinin anlaşılması ve 1946 yılında İran’dan askerlerini çekmesi gerektiği yerde asker sayısını arttırmaya yönelmesi ABD ve İngiltere’nin Sovyetler Birliği’ne karşı tutumlarını değiştirdi. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD Boğazlar konusundaki tavrını da değiştirmiş ve Türkiye’yi destekleyen bir tavır almaya başlamıştır. Amerikan’ın tavrının değişmesine neden olan sebep Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda üs elde etmesi sonucunda Türkiye’nin korunmasız kalacağı ve İran’daki ağırlığını da arttırıp Ortadoğu’ya hakim olabileceğiydi. Bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Münir Ertegün vefat etmişti . ABD 1946 yılında Münir Ertegün’ün cenazesini Amerikan Donanması’nın en büyük savaş gemilerinden biri olan Missouri Savaş Gemisi ile İstanbul’a gönderilmesine karar verdi ve 1946 Mart’ında yola çıktı. ABD aynı gün Sovyetler Birliği’ne İran’dan hemen çekilmesi için nota verdi. Büyükelçimizin ABD Donanması’nın en büyük savaş gemilerinden biri ile gönderilmesi başlarda şaşkınlık yaratsa da Amerika’nın bu hareketi Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’nin yanında yer almaya başladığının kesin göstergesiydi. Bu olay Türk Kamuoyu’nda büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve ABD’ye olan sempatiler artmaya başlamıştır. ABD’nin tutumunun değişmesi Sovyetler Birliği’ni isteklerinden vazgeçirmedi ve Türkiye’ye karşı talepleri devam etti. Sovyetler Birliği’nin taleplerinin devam etmesi Türk Dış Politikası’nın batıya ve ABD’ye yakınlaşmasına neden olmuştur . Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasının temel nedenleri olarak Sovyetler Birliği’nden gelen talepler doğrultusunda yaşadığı güvenlik kaygısı ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartların desteğe ihtiyaç duyması olarak gösterilebilir. Türk Dış Politikası’nın Soğuk Savaş ve günümüzde izleyeceği Batı yanlısı politikalarının temelini bu iki kaygı oluşturmaktadır. Artan Sovyetler Birliği tehdidi ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da yayılmacı politikalarını Balkanlara ve Ortadoğu’ya yayma ihtimali ABD’yi harekete geçirmiştir. Bölgede kritik öneme sahip olan Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyetler Birliği hakimiyetine girmesi Batı Bloku’nun Ortadoğu ve Balkanları kaybetmesine neden olabilirdi. Bu tehlike karşısında ABD Başkanı Truman adıyla ile anılacak olan doktrini 1947 yılında açıkladı.

Missouri savaş gemisi İstanbul Boğazı'nda..
Missouri savaş gemisi İstanbul Boğazı’nda..

Truman Doktrini İngiltere’nin Ortadoğu ve Yunanistan ile Türkiye’ye yaptığı yardımlara devam edemeyeceğini ABD’ye bildirmesi üzerine açıklanmıştı . Bu dönemde Yunanistan’da merkezi hükümet ve komünistler arasında bir iç savaş yaşanıyordu ve Türkiye’de de ekonomik çöküntü bulunuyordu. Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği komünizm propagandası iç karışıklık halinde olan ve ekonomisi çökmüş olan ülkelerde karşılık buluyordu. ABD Yunanistan ve Türkiye’nin de bu tehlike ile karşı karşıya kalmaması için iki ülkeye yardımda bulunacağını açıkladı. Truman Doktrini çerçevesinde iki ülkeye toplamda 400 milyon dolarlık yardımda bulunulacağı belirtildi. (400 milyon dolarlık yardımın 300 milyon dolarlık kısmı Yunanistan’a, 100 milyon dolarlık kısmı Türkiye’ye yapıldı.) Bu yapılan yardımlar sayesinde Yunanistan iç savaşını merkezi hükümet komünistlere karşı kazanmış ve Türk Ekonomisi de rahat bir nefes almıştı. Böylece Soğuk Savaşı’ın başlangıç yıllarında jeopolitik konumu önemli olan iki ülke Batı Bloku’na kazandırılmıştı.

Aynı yıl Amerikan Dışişleri Bakan’ı Marshall bir plan hazırladı. Bu plana göre Avrupa ekonomisi savaş sonrası çökmüştü, çökmüş olan Avrupa ekonomisinde komünizm propagandası etkili bir zemin buluyordu. Amerikan mallarının pazarı da çok daralmıştı. Bunların önüne geçebilmek için Avrupa ekonomisinin kalkındırılması şarttı. Ekonomisi güçlü bir Avrupa Sovyet ilerleyişini de durdurabilirdi. Tüm bu sorunlara çözüm için hazırlanan Marshall Planı’na; Avusturya, Danimarka, Belçika,Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, İngiltere, Fransa ve sonradan Türkiye dahil edilmiştir. Marshall Planı sadece maddi yardımları değil teknik yardımları da kapsamaktadır. Bu yardım dolayısıyla Türkiye’ye birçok askeri teçhizat verilmiştir (bunların bir kısmı hibe olarak verilmiştir). Türkiye Truman Doktrini ve Marshall yardımları ile ekonomisini bir nebzede olsa düzeltebildi.

Türk Dış Politikası Soğuk Savaş’ın başlamasıyla kendini Sovyetlere karşı yalnız hissetmiş ve Sovyetler Birliği’nden gelen istekleri geri çevirebilmek için destek arayışına gitmiştir. Bu dönemde Sovyetlerin yayılmacı politika izlemesi Türkiye’nin arayışına ABD’nin karşılık vermesiyle sonuçlanmıştır. Türk Dış Politikası güvenlik ve ekonomik kaygılarını çözebilmek için Batı’ya ve özellikle ABD’ye ihtiyaç duymuştur. Türkiye’nin jeopolitik konumu Sovyetler Birliği’ni çevrelemek isteyen ABD için önemli görülmüştür. Bu dönemde gerçekleşen Truman Doktrini ve Marshall Yardımları ile Türkiye Sovyetler Birliği’nden gelen talepleri geri çevirebilmiş, dış politikasını ABD’ye paralel olarak sürdürmeye başlamıştır. Truman Doktrini ve Marshall Yardımları Osmanlı’nın son döneminden itibaren başlayan Batı’ya ulaşma çabalarının artmasını sağlamıştır. Türk Dış Politikası için dönüm noktası olan bu yardımlar Soğuk Savaş Dönemi’nde Batı için Türkiye’yi önemli bir konuma getirmiştir. Bu iki devlet günümüze kadar bazı dönemlerde krizler yaşasa da, özellikle Türk Yetkililer tarafından ilişkilerin Model Ortaklık çerçevesine büründüğü dile getirilmektedir. Türkiye’nin modernleşmesine ve kalkınmasına önemli derecede katkıda bulunan bu yardımlar Türkiye’nin dönem dönem dış politikasını tek bir yönde belirlemesine neden olmuştur. Bu yardımlar ABD ve Türkiye arasında uzun yıllar sürecek ve günümüze kadar ulaşacak stratejik ittifakın başlangıç noktalarını oluşturmuştur.

Ahmet Güler

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA
• TÜRKMEN,Füsun(2012).Türkiye ABD İlişkiler.İstanbul:Timaş Yayınları
• BAL,İdris (2004).Türk Dış Politikası.Ankara:Nobel Yayın
• ERTEM,Barış(2009).Türkiye-ABD İlişkilerinde Truman Doktirni ve Marshall Planı.Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.Cilt 12.Sayı 21 (Haziran 2009 )