Yakın Tarihimizin En Kanlı Savaşı: Kongo

2. Dünya Savaşı’ndan bu yana 71 yıl geçti. Bu 71 yıllık dönemde pek çok kanlı savaş oldu ancak hiçbiri 2. Kongo iç savaşı kadar can götürmedi. Genelde 4 milyon insanın öldüğü Vietnam savaşı(1955-1975) bu 71 yıllık dönemin en kanlısı olarak bilinir ancak bu doğru değildir.

2. Kongo iç savaşında 5 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiştir hemde sadece 5 senede. Suriye de 5 yılda 500 binden az insan ölürken, bu savaşta bir yılda 1 milyon insan ölüyordu ve biz Suriye savaşı için çok kanlı diyoruz. Ne acayip değil mi?

Ne yazık ki bu kanlı savaş pek bilinmiyor. Bu yüzden az da olsa bu 5 milyon insanın anısına bu bilinçsizliği azaltmayı ümit ediyorum. Şahsen bu kadar insanın öldüğü bir savaşın bilinmemesi onlar için çok üzücü olur.

Neden Afrika da ki iç savaşlardan dünya pek haberdar olmaz bilemiyorum. Belki de bu kıta da iletişim teknolojisinin zayıf olmasından kaynaklı olabilir. Orta doğu’da ki savaşları herkes konuşuyor ama Afrika’dakileri pek konuşan yok ne yazık ki!

Bu savaşa 2. Kongo iç savaşı deniliyor çünkü bir de bunun ilki var. Önce ondan bahsetmem gerek.

1. Kongo İç Savaşı (1996-1997)

Kendisini bir Maoist olarak tanımlayan Laurent Desire Kabila ve destekçilerinin, eli kanlı diktatör Mobutu’yu devirmeleri ile sonuçlanmıştır. Mobutu, 1965 yılında askeri darbe ile göreve gelmiş ve ülkeyi 32 yıl yönetmişti. Darbeyi ise Patrice Lumumba’ya karşı yapmıştı. Lumumba, ülkenin başına demokratik yollardan gelmişti ancak bir sosyalist olması sebebiyle ABD ondan korkuyordu. Çünkü Lumumba’nın Afrika’nın Küba’sını yaratmasından endişeliydiler. Bu yüzden Mobutu önderliğinde ki darbe ile öldürüldü. Bu sayede sosyalizmin Sahra Altı Afrika’ya taşınmasını geciktirdiler. Mobutu bu savaş sırasında ülkeden kaçtı ve Kongo devrimi başarıyla sonuçlanmış oldu.

Kabila’nın devrimden sonra ilk işi ülkenin eski ismi Zaire’yi Kongo yapmak oldu ancak sınır komşuları Kongo Cumhuriyeti ile karıştırılmamak için kendilerine Demokratik Kongo Cumhuriyeti(DKC) dediler.

2. Kongo İç Savaşı (1998-2003)

Kabila göreve geldikten sonra ülkede ki yabancı misyonları dışarı çıkarmak istedi. Diplomatlar, danışmanlar, askerler ve mülteciler de dahil. Bu adım ülkeye Ruanda’dan gelmiş olan Tutsi mültecilerin tepkisi ile sonuçlandı. Tutsilerin çıkardığı isyan büyüdü ve Ruanda bu fırsatı değerlendirerek Tutsileri koruma bahanesi ile olaya müdahil oldu. Üstelik Ruanda, Burundi ve Ugandayı’da yanında savaşmaya ikna etti ve bir üçlü koalisyon oluşturdular. Hepsinin nihai amacı karışıklıktan faydalanıp Kongo’dan toprak koparmaktı ama başarılı olamadılar. Başarısızlıklarının sebebi ise Kongo’nun da müttefiklerinin olması idi.

Demokratik-Kongo-Cumhuriyeti

Angola, Zimbabve, Namibya, Mali, Libya, Çad gibi Afrika’nın solcu hükumetleri de Kongo’nun yanında savaşa müdahil oldular. Bu bloklaşma yüzünden Afrikalılar bu savaşa “Afrika’nın Dünya Savaşı” veya “Büyük Afrika Savaşı” derler. Ancak savaş sadece Kongo toprakların da geçtiği için literatürde iç savaştır. Bu savaşın en acı tablosu ise 5 milyon can kaybının yanı sıra, yoğun tecavüz vakaları ve 10-12 yaşlarında ki çocukların bile zorla savaştırılmasıdır. Elinde oyuncak olması gereken çocuklar silahla katliam yaparak yetişmiştir. Savaş 2001 yılında Kabila’nın suikaste kurban gitmesi sonucu yerine oğlunun geçmesi ile yumuşasa da asıl etken Ruandalı askerlerin yorgunluktan dolayı isyan etmesi olmuştur. Askerlerinin isyan ettiğini gören Ruanda barış masasına oturmak zorunda kalmıştır.(ülke halen Kabila’nın oğlu Joseph Kabila tarafından yönetiliyor)

Günümüzde iç savaş pozisyonu olmasa da DKC’de 30’u aşkın ayrılıkçı örgüt bulunmaktadır. Biz 2-3 örgütten şikayetçiyiz ama Kongo’ya bakınca bizim pekte düşmanımız yokmuş aslında. Afrika’nın en geniş ikinci, en kalabalıkta dördüncü ülkesi olan eski Belçika sömürgesi DKC, dünyanın da en fakir ülkelerinden biridir. Fakirliklerinin sebebi ise sadece ayrılıkçı örgütler değil aynı zamanda yüksek doğurganlık oranı, yüksek suç oranları, bulaşıcı hastalıklar(AIDS, Sıtma, Kolera vs.) ve yönetici takımında ki yaygın yolsuzluklardır. Ülkenin durumu zor ama umarız düzelirler.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2016)

27
Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
Suriye Son Durum Haritası (11 Eylül 2016) - suriyegundemi.com
Suriye Son Durum Haritası (11 Eylül 2016) – suriyegundemi.com

Suriye Ekim ayı güncel haritası

1 Eylül 2016:

Suriye Son Durum Haritası (1 Eylül 2016)
Suriye Son Durum Haritası (1 Eylül 2016) – * Çizgili alanlar örgüt ve grupların etkisi olduğu kırsal kesimler..

Suriye’de kim ne kadarlık alanı kontrol ediyor?

Esad Rejimi Muhalifler SDG/YPG IŞİD
31,614 Km2

% 11.881

21,610 Km2

% 15.086

27,114 Km2

% 17.550

77,307 Km2

% 42.879

NOT: IŞİD’in kontrolündeki bölgelerin çoğunluğu kırsal ve çöl olduğu için rakamlar fazla.

Suriye ile ilgili geçen ayın önemli başlıkları:

– Suriye’de Halep’in Kuzeyinde Kastillo yolunu ele geçiren rejim güçleri, Halep’i kuşatmaya aldı. Bu kuşatma çok uzun sürmedi ve muhalifler Halep’in güneyinde düzenlediği geniş kapsamlı operasyon ile kuşatmayı kırdı. Halep’in güneyinde rejim güçleri muhalifleri tekrar kuşatmaya almak için operasyonlarını sürdürüyor.

– Muhalifler Idlip’in güneyinde Hama yönünde operasyon başlattı. Bu operasyon sonucu birçok köyü ele geçirdi.

– Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriyeli iki büyük muhalif birlik MYK ve SMDK başkanlarını kabul etti.

– PYD, 300’den fazla YPG militanını Menbiç ve Halep‘e savaşa gitmeyi red ettikleri için tutukladı.

– Hizbullah, İsrail savaş uçaklarının Şam’ın kuzeyinde silah taşıyan dört kamyon konvoyunu vurduğunu açıkladı.

– Suriye Ordusu’nun 2011’de başlayan iç savaştan önce 400 bin askeri, şuan ise 180 bin civarında askeri bulunuyor. [Global Firepower]

– Rusya Suriye’deki Himeymim üssünü, büyük uçakların inebileceği ve askeri personelin uzun süre kalabileceği ‘tam teşekküllü’ üsse çevirecek.

– Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinden sonra Türkiye, 10 ay sonra Suriye’de IŞİD’e karşı hava operasyonlarına başladı. (Cerablus ”Fırat Kalkanı” Harekatı ile)

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye ile İran Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda da PKK, PJAK ve PYD konusunda da hem fikirdir.” dedi.

– Menbiç tamamen YPG kontrolüne geçti.

– Çin, Suriye ordusuna silah ve askeri eğitim desteği vereceğini açıkladı. Böylece Çin’in de Suriye İç Savaşı’na dahil olduğu belirtiliyor.

– Suriye Ordusu PYD güçleri ile Esad yanlısı aşiretlerin çatışması sonucu 6 yıldır ilk kez PYD kontrolündeki Haseke’yi havadan vurdu.

– Türkiye karada muhalif ÖSO güçlerine destek vermek amacıyla 24 Ağustos’ta ”Fırat Kalkanı” Harekatını başlattı. Cerablus 12 saatte ÖSO güçlerinin eline geçti.

– 4 yıldır sadece bir kez yardımın yapıldığı, kuşatma altındaki Deraya’da muhalifler çekilme kararı aldı.

– Avrupa Parlamentosu DİB, “PYD Fırat’ın doğusunda kalmalı ve IŞİD’den boşalan yerlerden uzak durmalıdır. Arap bölgelerinde işleri yok” dedi.

– Rusya resmi haber ajansı Sputnik “Özgür Suriye Ordusu 10 Köyü Kurtardı” diye haber başlığı girdi. Oldukça şaşırtıcı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Dünyada ve Türkiye’de İdam Cezası ve Bilinmeyenler

İdam cezası daha çok Afrika, Orta Doğu ve Asya bölgesindeki ülkelerde var. 1998 yılında dünyada ölüm cezasını kaldırmış olan ülkelerin sayısı sadece 35’ti. Ancak bugün bu sayı bunun üç misli. İdam cezasını dünyada birçok ülke kaldırsa da, idam cezasının var olduğu ülkelerin 2015 yılında idam ettiği insan sayısı, 1989 yılından bu yana ki en yüksek düzeyde. (Uluslararası Af Örgütü raporları)

İdam cezasına mahkum olan insan sayısı artsa da dünyadaki idamların yüzde 90’ını üç ülke gerçekleştiriyor. Bunlar; İran, Pakistan ve Suudi Arabistan. Bu konuda tek istisna Çin’de yer alıyor. Çin hükümeti bu konuda net rakamlar vermediği için bu bilgiler Çin’i kapsamıyor.

Avrupa’da idam cezasının olduğu tek ülke Belarus’tur.

belarus nerede

– Venezuela 1863 yılında idam cezasını kaldırarak en eski tarihte idam cezasını kaldıran ülke iken, en son idam cezasını kaldıran ülke ise Letonya’dır.(2012)

letonya-venezuela

Dünya üzerinde halen idam cezasını uygulayan 58 ülke var. 35 ülkede ise savaş veya olağanüstü durumlarda idam cezasının uygulanabileceği hükmü yer alıyor. Örneğin; idam cezasının olduğu İsrail’de bu ceza sadece “soykırım” ve “savaş zamanı vatana ihanet” suçlarında kullanılıyor.

İdam cezasının fiilen uygulanmadığı ülkeler arasında ise en çok dikkati insan hakları konusunda Avrupa tarafından çokça eleştirilen Rusya çekiyor.

Kağıt üzerinde idam cezası hala kalkmamış olan ama minimum on yıldır kimseyi idam etmemiş ülkelere “uygulamada idamı yasaklayan ülkeler” deniyor.

Bazı idam cezasının olduğu ülkeler bu cezaları daha sonradan müebbet hapis cezasına çevirebiliyor. Mesela ölüm cezasının sadece savaş sırasında askerlerin işlediği suçlara verilebildiği Brezilya’da 1855 yılından bu yana kimse idam edilmemiş.

idam cezasını uygulayan devletler

Dünyada idam cezasını uygulayan ülkeler:

Başta ABD, Çin, Hindistan ve Japonya ile birlikte Afganistan, Bahamalar, Bangladeş, Belarus, Birleşik Arap Emirlikleri, Dominik, Endonezya, Filistin, Gine, Hindistan, Irak, İran, Japonya, Kuveyt, Küba, Libya, Mısır, Pakistan, Somali, Suriye, Suudi Arabistan, Tayvan, Umman, Vietnam ve Yemen var. (Aşağıdaki harita idam cezası olan ülkeler 2016 verileri)

İdam Cezası Olan Ülkeler

Türkiye’de İdam Cezası ve Tarihi

Türkiye’de idam cezası en son 1984 yılında uygulandı. 32 yıldır fiilen uygulanmayan ve 14 yıldır da hukuken bulunmayan idam cezası 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tekrar gündeme gelmişti. Türkiye’nin idam tarihi ise kabarık sayılabilir. Bunun sebebi ise askeri darbeler..

Türkiye’de -darbe cezası varken- daha çok darbe dönemlerinde idam cezalarının uygulandığı, sivil hükümet dönemlerinde idam edilenlerin sayısının oldukça az olduğu biliniyor. Bülent Tanör’ün Türkiye’de İnsan Hakları Sorunu adlı kitabında bu veriler şöyle ifade edilmiş:

”Sivil yılların infaz ortalaması yaklaşık olarak 2 iken askeri yılların ortalaması 13.5’e tekabül ediyor.”

– Türkiye’de İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla idam edilenler dışında 1920 ile 1984 yılları arasında 15’i kadın toplam 712 kişi idam edildi.

– Türkiye’de en son idam edilen kişiler ise 1984’te yılında İlyas Has ve Hıdır Aslan.

en-son-idam-edilenler

İdam cezasının kalktığı Türkiye’de en son Abdullah Öcalan’ın idam edilmesi tartışılmıştı ki TBMM’de DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde 3 Ağustos 2002’de “Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar hariç” idam cezası kaldırıldı. Ancak bu da uygulanamadı ve erken seçim kararıyla AB paketi çıkarılıp idam cezası kaldırıldı.

Türkiye’de İdam Ne Zaman Kaldırıldı?

DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde 3 Ağustos 2002’de “Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar hariç” idam cezası kaldırıldı. Türkiye “barış zamanında” idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Protokol’ü 15 Ocak 2003 tarihinde imzaladı. TBMM, 26 Haziran 2003 tarihinde bunu onayladı. 6. Protokol’deki “savaş ve yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş fiiller için ölüm cezası öngörülebileceği” istisnası 13. Protokol’le kaldırıldı ve ölüm cezasının her koşulda kaldırılması benimsendi. Türkiye, 2004’te 13. Protokol’ü imzaladı. 7 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile anayasadan idam cezasının kalıntıları tamamen ayıklandı.

– Böylece 2004 yılında Türkiye’de -istisnasız- idam cezası kaldırıldı.

– 1920 ile 1961 yılları arasında 11’i İstiklal Mahkemesi kararıyla olmak üzere 16 milletvekili idam edildi. Bunlardan son üçü, 1961 darbesinden sonra idam edilen Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu ile Başbakan Adnan Menderes.

Adnan menderes idam
9. Türkiye Başbakanı Adnan Menderes

– 10 Mart 1972’de de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan

Türkiye idam cezasının tarihi hakkında ayrıntılı bilgi için BBC Türkçe’nin şu haberine bakabilirsiniz.


Kaynaklar:
http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37195428
http://www.haber7.com/avrupa/haber/955605-avrupanin-idam-cezasi-uygulayan-tek-ulkesi
http://www.bbc.com/turkce/36828182
http://aa.com.tr/tr/dunya/avrupada-idam-cezasi-uygulayan-tek-ulke/306123
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96l%C3%BCm_cezas%C4%B1

Dünyanın En Kalabalık Ülkesinde İlginç Nüfus Dağılımı

5

Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in nüfusu 1 milyar 357 milyon.

Bu sayım da 2013 verilere dayanarak açıklanmış. Peki Çin Halk Cumhuriyeti topraklarındaki nüfus dağılımının nasıl olduğunu biliyor musunuz?

Çin’deki nüfus, ülke topraklarının doğusunda yoğunlaşmıştır. İnanması güç belki ama 1 milyar 357 milyonluk Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1 milyar 200 milyona yakın kısmı yani nüfusun yüzde 94’ü ülkenin doğusunda, aşağıdaki bölgede yaşamaktadır.

ilgin-cin-nufus

Çin’de nüfus dağılımının güncel haritası (Çin nüfus haritası):

  • Nüfus yoğunluğu açık renkten koyu renge doğru artıyor.

cin-nufus-haritasi

Türk Dış Politikasında Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs adası Akdeniz’de sabit bir uçak gemisi niteliğindedir. Kıbrıs Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinin kontrolü için stratejik konuma sahiptir. 1571 yılında Kıbrıs Venediklilerden alınmış ve adada 300 yılı aşkın sürecek bir Türk hakimiyeti başlamıştır. Adadaki Rum nüfus baskıcı Venediklilerin zulmünden kurtulup Osmanlı hakimiyetine girmekten dolayı herhangi bir ayaklanma gerçekleştirmemiştir. Adadaki Türk hakimiyeti 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’na kadar sürmüştür. Rusların İstanbul’a dayanması üzerine Osmanlı koruma amaçlı İngiltere’den yardım istemiş ve İngiltere’ye bunun karşılığında ada geçici olarak bırakılmıştır.

İngiltere için Kıbrıs, Oratadoğu ve sömürge Hindistan’a giden yolları koruma amaçlı önemli bir konuma sahiptir. Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu durumun devam etmesi ve 1. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, İngiltere 1914’te adayı ilhak ettiğini duyurdu. Osmanlı bulunduğu zorlu şartlar ve savaş durumundan dolayı karara sert tepki gösteremedi. Ada 1960’a kadar İngiltere yönetiminde kaldı. Bu süreç içerisinde yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti 1924 Lozan Antlaşması’nda ilhak kararını kabul etti. 2. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’nin sömürgelerinden çekilme kararı Türk Dış Politikasında günümüze kadar çözülemeyen Kıbrıs Sorununu başlattı. Kıbrıs’ta 1950’li yıllarda İngiltere yönetimine karşı Yunanistan’la Enosis’i gerçekleştirme adına birtakım terör eylemleri gerçekleştirilmiştir. Adada yaşanan bu olayların ardından İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında 1955 yılında Londra’da bir görüşme gerçekleştirilmiş ve bu görüşmelerden olumlu netice alınamamıştır. Fakat gerçekleştirilen bu görüşmenin en önemli detayı Uluslararası hukuk açısından konuya o güne kadar dahil olmayan Yunanistan bu görüşmeler sonucunda adadaki soruna taraf olmuştur. Yunanistan sorunun BM çatısı altında çözülmesi için bazı teşebbüslerde bulunmuş ve sonunda 1957 yılında talebi kabul edilmiştir.

BM Genel Kurulu 1958 yılında müzakerelere başlanmasına karar verdi. BM’nin aldığı karar üzerine 1958 yılında İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Paris’te bir araya geldi ve sorunun çözümü için görüşmelere başladı. 1959 yılında Zürih ve Londra görüşmeleri neticesinde imzalanan Zürih ve Londra Antlamaları sonucunda adada iki eşit halkın kurucu unsurluğuna dayanan ortak yönetim ve Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a garantörlük hakkı tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında kuruldu. Zürih Antlaşması adanın anayasasını oluşturmuş ve Rum ve Türk tarafına ortak ve eşit kurucu unsur ve birtakım cemaat hakları vermiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını Enosisi gerçekleştirme adına bir fırsat olarak gören Yunanistan ve Rum tarafı adada bazı Türk köylerini basmış ve yüzlerce Türk vatandaşını katletmiştir.

1963 yılında Türklere karşı Kanlı Noel saldırıları gerçekleştirildi.

Türkiye adada Rum saldırılarının artması üzerine 1964 yılında BM Güvenlik Konseyi’ne başvurmuştur. 1964’te BM Barış Gücü oluşturmuş ve adaya göndermiştir. Aynı yıl Kıbrıs Başpiskoposu Makarios’un anayasayı askıya alıp Türk kesimini azınlık olarak nitelendirmesi üzerine Türkiye adaya müdahale etmeyi istemiş fakat bu istek dönemin en güçlü müttefiki ABD’den gelen Johnson Mektubu ile son bulmuştur. Dönemin Başbakanı Ecevit’e ABD Başkanı tarafından gönderilen bu mektupta Türkiye kaba bir üslupla ve alttan alta tehdit edilmiştir. Mektubun içeriğinde adaya müdahale gerçekleştirmeden önce Türkiye’nin konuyu müttefiklerine danışması gerektiği, olası müdahalede savunma amaçlı gönderilen ABD silahlarının kullanılmaması gerektiği ve olası Sovyetler Birliği müdahalesine karşın NATO’nun Türkiye’yi savunmada isteksiz kalabileceği vurgulanmıştır. Bu mektup ile Türkiye-ABD ilişkileri olumsuz etkilenmiş, Türk dış politikasında çok yönlülük gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu mektup Türkiye’nin müdahale konusunda askeri teçhizat bakımından yetersiz ve hazır olmadığını da göstermiştir. Johnson Mektubu Türkiye’nin adaya müdahalesini 10 yıl ertelemiştir. 1964 yılında Barış gücününde etkisiyle adada çatışmalar durulmuştur. 1967 yılında Yunanistan’da askeri cunta darbesi yaşanmış ve Albaylar Cuntası yönetimi ele geçirmiştir. Cuntacı yönetim halkın desteğini arkasına almak için Kıbrıs konusunda tek yolun Enosis olduğunu belirtmiş ve harekete geçmiştir . Bunun üzerine adada Rum saldırıları tekrar başlamış, çatışmalar üç yıllık aranın ardından tekrar başlamıştır. Yaşanan olaylar üzerine Süleyman Demirel ve Cunta Yönetiminin Başkanı Papandreu arasında görüşmeler gerçekleştirilmiş, Yunan tarafının Enosis teklifi üzerine Demirel teklifi reddederek toplantıyı bitirmiştir. Başlarda Enosis fikrine sıcak bakan Başpiskopos Makarios, Albaylar Cuntasının Kıbrıs’ta dikta yönetimi kurmak istediğini düşünmeye başlamış ve aynı dönemde Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya girmesi, ayrıca kendi yönetiminde olan bir devlet bulunması, Enosis’in gerçekleşmesi durumunda yönetimi altında bir devlet olmayacağının bilincine varması üzerine Enosis fikrinden uzaklaşmaya başlamıştır. Bunun üzerine adada Yunan subayları ile Makarios yanlıları aralarında da çatışmalar yaşanmaya başlanmıştır. Yaşanan bu olayların ışığında 1974 yılına gelindiğinde cuntacı yönetim Kıbrıs’ta Makarios’u devirmiş ve Nikos Sampson yönetiminde Kıbrıs Elen Cumhuriyeti‘ni kurmuşlardır. Nihayetinde Enosis gerçekleşmişti ve adadaki Türk vatandaşları azınlık durumuna düşmüş ve ada üzerinde garantörlük hakkı bulunan Türkiye Makarios’un devrilip Türk kesiminin cemaat haklarının ve kurucu unsur olmasının kaldırılması üzerine adaya müdahale kararı almıştır.

megalo-idea
Megalo idea düşüncesi altında Enosis’in aşamaları

Türkiye 20 Temmuz 1974’te garantörlük hakkını kullanarak adadaki duruma müdahale etmiş ve adadaki Türk varlığının güvenliğini garanti altına almıştır. Böylece Rumların Enosis hayali suya düşmüş ve böylece bu olay Yunanistan’daki cuntacı yönetiminde sonunu getirmiştir.

Türkiye adada olusturduğu durumu muhafaza etmeyi hedeflemiştir . BM çağrısı üzerine Cenevre’de toplantı gerçekleştirilmiş, ateşkes kararı alınmış ve Yunan kuvvetlerinin bölgeden çekilmesine karar verilmiştir. Dünya kamuoyunda Türkiye’ye karşı olumlu tepkiler gelmiştir. Bunun sebebi Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı davranması ve adada işgalci olarak gözükmesidir. Taraflar aynı yıl Cenevre’de bir kez daha bir araya gelmiş, Türk kesimi lideri Rauf Denktaş iki kesimli otonom bölge oluşturulmasını talep etmiş bu talep Rum kesimi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs’a ikinci kez harekat düzenlemiş ve adanın kuzey kesimlerini kontrol altına almıştır(Kuzey kesiminin %29u). Bu ikinci harekatla birlikte ilk hareketla birlikte gelen olumlu tepkiler tamamen tersine dönmüş, Türkiye’yi adada işgalci kuvvet olarak gören birçok ses duyulmuştur. Uluslararası toplumdan gelen tepkileri ABD’nin uyguladığı silah ambargosu izlemiştir. Türkiye bu tepkiler üzerine karşı bir hamle olarak 1975’te Rauf Denktaş önderliğinde Kıbrıs Türk Federe Devleti‘nin kurulmasına destek vermiştir. Silah ambargosu üzerine Türkiye Aselsan’ı kurmuş ve askeri haberleşme ihtiyacını gidermeye çalışmıştır. Kıbrıs’ta Türk ve Rum liderleri görüşmelerinin ardından sadece nüfus mübadelesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. İkinci harekat sonunda Türkiye’den de adaya göçler yaşanmıştır. BM ısrarı üzerine adada Türk kesimi ve Rum kesimleri birtakım toplantılar daha gerçekleştirmiş, bu toplantılar esnasında Rum lideri Makarios’un ölümü üzerine gelen Kiprianu’nun uzlaşmadan uzak tavrı üzerine görüşmeler bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine adadaki Türkler self determinasyon hakkını kullanarak 1983 yılında Rauf Denktaş önderliğinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‘ni kurmuştur. Ankara bu yeni devleti hemen tanımıştır. Fakat uluslararası toplum ve BM tarafından tepkiler gelmiş, Türk kesimini kararından vazgeçirme çabaları sonuç vermemiştir. KKTC’nin kurulmasıyla birlikte adada Rum ve Türk kesimi arasında başlayacak olan görüşmeler trafiğinin startı verilmiştir.

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş

Günümüze kadar devam eden bu görüşmelerde Türk kesiminin olmazsa olmazları kurucu unsur, cemaat hakları ve self determinasyon hakkıdır. Türk kesimi hiçbir şekilde azınlık durumuna düşebileceği her antlaşma teklifine karşı çıkmış ve adada iki kesimli eşit ve ortak yönetimi savunmuştur. Küresel düzende meydana gelen birtakım gelişmeler Kıbrıs Sorunundaki tarafları çeşitlendirmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine ve görüşmelerin olumsuz seyri ve Yunanistan’ın gücü göz önüne alındığında, Yunanistan Enosis fikrini tek başına gerçekleştiremeyeceğini anlamış ve yeni yol haritasını Avrupa Birliği üzerinden Kıbrıs’la dolaylı birleşme olarak belirlemiştir.

1990’lı yılların başından itibaren soruna AB’nin de dahil olduğu görülmektedir. Türkiye sorunun BM nezdinde çözülmesini, Yunan diplomasisi ise işe AB’yi de sokmayı hedeflemektedir. Bunun üzerine 1990’lı yıllarında başında Kıbrıs Rum Kesimi tüm adayı kapsayacak bir şekilde AB’ye üyelik başvurusunda bulunmuştur. AB’ye üye olması halinde topluluğun dışında olan Türkiye’ye baskılar daha da artarak devam edecek ve Türkiye’nin elinde karşı güç olarak yeterli desteği vermeyen ABD olacaktı. Kıbrıs Rum kesiminin üyelik başvurusunun komisyona iletilmesi üzerine Türkiye için sıkıntılı dönemler başlamış oldu. Yunanistan böylece Kıbrıs davasında arkasına büyük bir güç almış oldu. Türkiye’nin AB’ye girme hevesi göz önünde bulundurulduğunda başvurunun kabulünün Türkiye üzerinde nasıl baskılar oluşturacağı açıktı. Bunun üzerine Türkiye’nin de isteğiyle adada Rum ve Türk kesimleri arasında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde bir takım toplantılar gerçekleştirilmeye devam edildi.

1990’lı yıllar Türkiye açısından Kıbrıs davasında sorunlarla ve baskılarla geçen bir dönem oldu. 1997’de Kıbrıs’a tam üyelik müzakerelerinin başlanmasıyla Türkiye’nin üye olmadığı bir topluluğa Kıbrıs’ın üye olması hedefi Yunanistan tarafından gerçekleştirilmek üzereydi. 1960 Zürih Antlaşmasına göre Yunanistan ve Türkiye’nin her ikisinin birden üye olmadığı topluluğa Kıbrıs’ın üye olması mümkün değildi. Fakat Türkiye’ye karşı uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen Avrupa bu duruma sessizdi. Türkiye konunun BM nezdinde çözülmesi için bir kez daha girişimlerde bulundu. BM Genel Sekreteri Annan önderliğinde görüşmeler tekrardan gerçekleştirilmeye başlandı. Türkiye sorunun Kıbrıs’ın AB üyeliği öncesinde çözülmesi için uğraş veriyordu ancak iki kesim arasında gerçekleştirilen her görüşmede taraflar uzlaşma konusunda yetersiz kalıyordu. 5 tur şeklinde gerçekleştirilen görüşmelerde kapsamlı bir çözüm yolu bulunamadı. Bu görüşmelerde olumsuz sonuçlanınca Türk Lideri Denktaş Rum Lideri Klerides’e mektup göndererek sorunun aracısız olarak doğrudan görüşülmesini teklif etti ve olumlu karşılık oldu. Olumlu sonuçlanması beklenen bu görüşmelerden de herhangi bir sonuç alınamadı. Tüm bu gelişmelerin sonucunda BM Genel Sekreteri Annan 2002’de Kıbrıs Sorunun kapsamlı çözümünü oluşturacak Annan Planı’nı iki kesimin ve Türkiye ile Yunanistan’ın önüne koydu. Planın Kıbrıs’ın AB üyeliği öncesinde görüşülüp üzerinde anlaşılması isteniyordu. Annan Planı ile Türk kesimi adada azınlık durumuna düşecek, yönetim Rumların elinde olacaktı. Plandaki Türk kesimi açısından birçok olumsuz ve çelişkili maddelere rağmen Türkiye’den planın kabul edilmesi için Denktaş ve Türk kesimine baskı yapması istendi. Planın kabul edilmesi sonucunda Türkiye’nin AB üyeliğinin önünün açılacağı ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınacağı vaat ediliyordu. Tüm bu baskılara Türk tarafı olumlu tepki verdi ve planın kabul edilmesi istendi. (https://zegaapparel.com/) Plan gereği gerçekleştirilen müzakerelerde sonuç alınamayacağı anlaşılınca planın birtakım değişikliklerle halk oylamasına sunulmasına karar verildi. Fakat Türklerin kurucu unsur olmaktan çıkarılması azınlık durumunda olmasını öngören maddelerde değişiklik yapılmadı . 24 Nisan 2004’te Annan Planı referanduma sunuldu. Türk kesimi %65’le evet dedi. Fakat Rum kesimi %75’le hayır demesi üzerine plan yine geçersiz oldu. Sonuç olarak Türkiye ve Türk kesimine vaat edilen AB üyeliği ve tanınma gerçekleşmedi. Hayır oyu veren Rumlar ise AB’ye tüm adayı kapsayacak şekilde üye oldu.

Annan Planı Sonrası Kıbrıs Haritası
Annan Planı Sonrası Kıbrıs Haritası

Sonuç olarak Türkiye haklı davasına uluslararası toplumdan destek bulamamış, konuyla tarihi açısında bağı bulunmayan Yunanistan üstün diplomasisi ile konuya taraf olmuş ve zafer olarak görülen (dolaylı Enosis) Kıbrıs’ın AB üyeliği gerçekleştirilmiştir. Türkiye Kıbrıs konusunda Ermeni meselesi gibi dünya kamuoyunda kendini iyi savunamamıştır. Kıbrıs sorunu ve Ermeni meselesi gibi Türkiye’nin dış politikasındaki statükoculuğunun uluslararası alanda Türkiye’nin kendi haklı davasını savunamamasına neden olmaktadır. Türkiye Dış Politikası‘nı tek yönlü politikaları bir kenara bırakıp çok yönlülük üzerine kurmalı ve kendisine uluslararası sorunlarda destek verebilecek dost ülkeler bulmalıdır.

Ahmet Güler

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

ABD’nin Ortadoğu Sevdası

0

Dünyada düzen yüzyıllar boyu oturtulmaya çalışılmış fakat hiç bir zaman düzen tutmamıştır. Yavaş yavaş günümüze geldiğinde ise sömürge ile düzen iyice bozulmuştur. Dünyada adil bir düzen oluşabilmesi için her devletin her anlamda hür ve bağımsız olması gereklidir.

19. yüzyıla baktığımız zaman dünyanın %60’ı hemen hemen sömürge durumunda idi. Sömürgelerin büyük bölümü Avrupalılara aitti. 2. Dünya Savaşı sonrasında uzun uğraşlar sonucu sömürgeler bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Peki bu ülkeler ekonomik ve siyasal anlamda bağımsızlık kazandılar ise hala nasıl oluyor da insanların %15’i dünya gelirinin %80’nine sahip oluyor ?

İşte burada devreye emperyalizm giriyor.

Emperyalizm bir devletin başka devletler üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmasıdır. Yani o devleti başka yollar ile sömürmesi, bir nevi bağımsızlıklarını ellerinden almasıdır. İşte bu adaletsizliğin sebebi sömürgelerin hala bitmemiş olmasıdır.

Bu devletlerin karar verme mekanizmaları uyuşturulmuş hatta emperyal güçlerin eline geçmiştir. Aynı şekilde ekonomik bağımsızlıklarını da yitirmişlerdir.

Gelelim Ortadoğu’ya.

Ortadoğu’da ki devletlerin hepsi zaman içerisinde birer birer çökmüş, bölgeye emperyal güçlerin besleyip büyüttüğü devlet dışı otoriteler hakim olmuştur. Bunu fırsat bilen emperyal güçler ise zaman zaman çöken ve yıkılan devletlere askeri müdahalelerde bulunmuşlardır.

Yer altı ve üstü kaynaklarını sömürmüşlerdir…

Ortadoğu ve Orta Asya

Emperyal devletlerin başında gelen Amerikanın Ortadoğu’ya girişinin iki sebebi vardır. Amerikanın petrol sevdası ve bölgedeki hükümetlerin Amerika bağımlılığıdır.

Dünya petrol rezervinin %65’i körfez ülkelerindedir. ABD petrol ihtiyacının %68’ini bu bölgeden sağlamaktadır. Ekonomisi petrol sanayisine dayalı Amerika için Ortadoğu bir cennettir ve çeşitli nedenlerle müdahalelerde bulunduğu bu devletleri sanki kendi topraklarıymış gibi kullanabilmektedir.

ppetrol-ticareti

Amerikanın bu konuda Ortadoğu ile ilk ciddi münasebeti 1933’te Suudi krallığı ile temas kurarak başlamıştır. 1947 Martından itibaren Truman Doktrini çerçevesinde bu ülkeye cömertce silah, malzeme ve para yardımı yapılmıştır. ABD’nin burada yapmak istediği bu yardımlarla bölgedeki ülkeleri kendine çekmeyi ve olası bir Sovyet saldırısına karşı korumaya almaktı. Sovyetlere karşı bir set oluşturmak gerekliydi ve bu set için 3 ülke belirlendi;

Yunanistan, Türkiye ve İran.

yunanistan-turkiye-iran

Bu 3 ülkeye ABD yine cömert bir şekilde silah, para ve malzeme yardımı yaptı. Sovyetleri petrol bölgesinden uzak tutmayı kafasına koyan Abd ardından Suudilerle anlaşma yaparak askeri üslerini bölgede kurmaya başladı. Aynı yöntem set olan 3 ülkede de uygulandı.

ABD bu doymak bilmeyen açgözlülüğü ile Orta Asya’da ki petrol yataklarına da göz dikti ve aynı taktiklerle Afganistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da üs kurup oralarda da asker bulundurmaya başladı. ABD buralardaki çıkarlarını korumak için anlaşma yaptığı devletler ve çevresindeki devletlerin iç işleri, siyasi, dini ve kültürel yapılarına bile müdahele etme hakkını kendinde buluyordu. Neredeyse ordusunu dünya petrolü muhafızları ilan edecek duruma geldi.

ABD bu bölgelerde var oldukça hem ekonomisini rahatlatacak, hemde kendini büyük bir düşmandan korumuş ve yarattığı küçük düşmanları yenerek de gururunu okşamış olacak.

Anlaşılan ABD çıkarlarını korumak için bu bölgelerde daha uzun süre varlığını sürdürecek gibi görünüyor. Onu buradan vazgeçirecek şey ise belki yeni bir enerji kaynağı, belki de uzun soluklu bir savaş olur…

Ali Köse

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kaşgar’dan Gvadar’a: Pakistan-Çin Ekonomik Koridoru

2

İpekyolu Ekonomik Kuşağı girişimi kapsamında oluşturulan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru 3 bin kilometreden daha fazla uzunluğa sahip. Çin’in bu proje için yapacağı yatırım bedeli ise 46 milyar dolar.

Çin Pakistan ekonomik koridoru
Çin Pakistan Ekonomik Koridoru | Kaynak: Sputnik

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Gvadar’daki liman ile Çin’in Sincan-Uygur bölgesi Fars Körfezi çıkışına bağlanmış, denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirilmesi amaçlanmıştır. Gwadar Limanı’nı ayrıcalıklı kılan ise günde 13 milyon varil petrolün geçtiği Hürmüz Boğazı’na olan yakınlığıdır.

Konuyu yakından merak edenler yazarlarımızdan Abdulkerim Arslan’ın Çin-Pakistan Koridoru ve Gözden Kaçan ‘Gwadar’ adındaki yazısını okuyabilirsiniz.

Irak Savaş Haritası (2017)

Irak’ta Taraflar
Irak Hükümeti  – Şii Haşdi Şabi örgütü ve yerel Sünni milisler -kırmızı-
IKBY (Kürt Bölgesi) – Peşmerge -yeşil-
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler -siyah-
* PKK çatısındaki YPG, YBŞ ve YPJ gibi gruplar Şengal başta olmak üzere bazı merkezleri peşmergeyle birlikte kontrol ediyor.

16 Haziran 2017: Suriye ve Irak son durum haritası tek fotoğrafta şöyle;

9 Mayıs 2017: Musul’un Operasyonu ve savaş bölgesindeki değişimler ile ilgili ‘Musul son durum haritası‘ sayfasına bakabilirsiniz.

Irak son durum haritası – 09 Mayıs 2017

23 Nisan 2017:

Irak son durum haritası (23 Nisan 2017)

7 Mart 2017:

8 Ocak 2017:

8 Ocak 2017 Irak son durum haritası

17 Aralık 2016:

Irak son durum haritası (17 Aralık 2016)

 

Irak Son Durum Haritası | 16 Ağustos 2016
Irak Son Durum Haritası | 16 Ağustos 2016

Irak’ta genel itibariyle IŞİD’e karşı savaş hız kesmeden devam ediyor. Irak’ta Felluce, Tikrit, Şengal derken IŞİD birçok bölgeden temizlendi ve Irak savaş haritası olarak yayınlanan haritada güncellenmiş oldu. Şuan Irak’ın en büyük ikinci kenti Musul’da varlığını devam ettiren IŞİD’e bu bölgede daha çok peşmerge güçleri operasyon düzenliyor. Geçtiğimiz günlerde de birçok köyü IŞİD’in elinden geri alan peşmerge güçleri, ele geçirdiği yerlerden de çıkmayacağını açıkladı.

Felluce’den sonra beklenen Büyük Musul Operasyonu henüz başlamadı ancak ABD -aşağıda da belirtildiği gibi- artık sadece askerleri danışman olarak değil de, bizzat cephede savaşmak için Musul operasyonuna göndereceğini açıkladı.

Musul’un geri alınması amacıyla düzenlenecek olan operasyon öncesi şehrin 70 kilometre güneyindeki Kayyarah‘ın alınması için operasyon düzenlendi. Bugün itibariyle de stratejik açıdan büyük önem taşıyan kasaba Irak güçlerince ele geçirildi.

Kayyarah ve Musul'un güneyi

  • Irak güçlerinin Kayyarah’ı almasıyla IŞİD bu bölgede peşmerge ve Irak ordusunun kuşatması altına girdi. (28 Ağustos)

Irak Son Durum Haritası: (NİSAN – AĞUSTOS DEĞİŞİMİ)

nisan-agustos-2016

  • Irak güçleri büyük toprak parçalarını IŞİD’in elinden almasa da, çok önemli stratejik önemdeki konumları IŞİD’den geri aldı.

Irak ile ilgili son üç aydaki bazı önemli başlıklar:

– Irak Kürt Bölgesi lideri Barzani, “Türkiye ile FETÖ ve IŞİD’le mücadele konusunda anlaşmaya vardık. Bölgede büyük değişimler kapıda.” dedi.

– Irak Kürt Yönetimi (IKBY) meclisinde yer alan 10 siyasi parti, PYD’nin muhalif Kürtleri susturmasına karşı ortak bir bildiri yayımladı.

– ABD bu sefer Musul’u IŞİD’den almak için düzenlenecek büyük operasyonda bizzat savaşmak için Irak’a askeri birlik göndereceğini açıkladı.

– Yaşanan çatışmalardan ötürü 4 milyon kişinin evlerini terk ettiği Irak’ta, 160 bin aile IŞİD’in elinden kurtarılan bölgelere geri döndü.

– Irak’taki Şii lider Mukteda es-Sadr, ülkede aylardır süren protesto gösterilerini durdurma kararı aldı. (30 Tem)

– Şii lider Sadr’ın emrindeki milislerin çoğu ABD ile birlikte operasyon düzenlerken Sadr, Irak’taki Amerikalıları ‘işgalci’ olarak tanımladı.

– Fransa IŞİD’le mücadele kapsamında Eylül ayında uçak gemisini Suriye’ye göndereceğini ve Irak’a da top desteği vereceğini açıkladı.

Eski Şii Irak Başbakanı Maliki ile KYB-Goran ittifakı Irak’ta sorunların çözülmesi için ortak hareket etme kararı aldı.

– IŞİD son 18 ayda Irak ve Suriye’deki topraklarının dörtte birini kaybetti. Aylık geliri de 56 milyon dolara geriledi. [IHS]

– Suudilerin ”Şii Haşdi Şabi dağıtılmalı, operasyonları ordu yönetmeli” açıklamasına Irak yönetimi tepki gösterdi.

– İran, Irak Kürt Bölgesi sınırındaki dağlık alanları İKDP peşmergelerinin varlığından ötürü obüslerle bombaladı.

– Irak’taki Türkmenler, Kerkük kentinin özel bir statüye sahip olmasını istediklerini ve yeni özel bir anayasa düzenlediklerini açıkladılar.

– Irak Müslüman Alimler Heyeti resmi rakamlarla son bir yıl içerisinde Irak’ta 150 bin asker ve sivilin öldüğünü belirtti.

– Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, “Felluce merkezde kontrol sağlandı ve operasyon bitti. Şimdi de Musul’u IŞİD’den kurtaracağız” dedi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Fransız İhtilali Örneğiyle; Rejim Sorunları ve Türkiye

6

Bir çoğumuz meşhur Fransız İhtilali’ni bilir. Kral ve kraliçenin devrildiği, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin yayınlandığı, hümanizm ve milliyetçilik akımlarının tüm dünyaya yayıldığı ve halkların özgürlüğe kavuştuğu bir dönem. Peki ondan sonra ne oldu? Cumhuriyet rejimi hemen geldi mi? Mutlakiyet tarihe karıştı mı? İnsan hakları hemen benimsendi mi? Demokrasi kültürü hemen yerleşti mi? Aslında bu soruların cevabı günümüz Türkiye’sini çok yakından ilgilendiriyor. Yeni bir rejimin geleneksel toplumlarda tam anlamıyla oturması imkansızdır. O halde Fransız İhtilali’nden sonra neler olmuş gelin hep beraber bakalım.

1789 ihtilalinden iki yıl sonra “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” yayınlandı. Daha sonra kralın yetkilerini kısıtlayan bir halk meclisi kuruldu. Görüldüğü üzere uygulamaya koyulan rejim cumhuriyet değil, meşrutiyet oldu. Bizim I.Meşrutiyet(1876) örneğinde olduğu gibi. Fakat daha sonra Fransa Kralı XVI. Louis’e diğer Avrupa hanedanlarından destek gelince bu bir tehdit olarak algılandı ve 1792 yılında Cumhuriyet rejimi ilan edildi. Nihayet kral ve kraliçeyi bekleyen acı son gerçekleşti. Kral XVI.Louis ve Kraliçe Marie Antoinette, Jakoben Devrimcileri tarafından 1793 yılında dokuz ay arayla idam edildi. Cumhuriyet ilan edilmişti ama yönetim baskıcı ve acımasızdı. 1793 ve 1794 yılları arasında yaklaşık 40.000 kişi giyotinle idam edildi. Bu döneme terör dönemi denmektedir. Bir dizi çalkantıdan sonra 1795 yılında Direktuvar yönetimi ilan edildi. Yani ülke Beşyüzler ve İhtiyarlar Meclisi tarafından seçilen beş kişinin yönetimine bırakıldı. Yine istenen olmadı. 1799 yılında Konsüllük İdaresi kuruldu. Zamanla tüm yetkiler birinci konsüle yani meşhur General Napolyon Bonapart’a geçti. Zaten sonra da kendisini imparator ilan etti.(1804). Napolyon kısa zamanda kıta Avrupasına hakim oldu ve büyük başarılar kazandı. 1815 yılında ise Waterloo yenilgisi ile tarih sahnesine gömüldü. Fransa yönetimi kısmen meşruti krallığa döndü. Bu yönetim biçimi de insanları tatmin etmeyince 1830 yılında Temmuz Devrimi gerçekleşti. 1848 yılına kadar anayasal krallık, yani tamamen meşruti yönetim yaşandı. 1848 yılında ise çok özlenen Cumhuriyet rejimine tekrar geçildi. Fakat yine olmadı. 1852 yılında III. Napolyon imparatoruğunu ilan etti. Cumhuriyet rejiminin imdadına 1870 Fransa-Prusya Savaşı yetişti. Savaşta yenilen III.Napolyon tahttan indirildi ve Cumhuriyet rejimine üçüncü kez merhaba denildi. Daha sonra yaşanan iki dünya savaşı Fransa’yı ekonomik olarak çok etkiledi ve bir dizi çalkantılara sebep oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra dördüncü cumhuriyet dönemi başladı. 1958 yılına gelindiğinde Fransa sömürge topraklarında bir dizi yenilgi ve sorunlar yaşandı. Özellikle Cezayir’in kontrolünü bırakıp bırakmama konusunda ülke neredeyse bir iç savaşın eşiğine geldi. Nihayet etkileri günümüze kadar gelen ve cumhurbaşkanının yetkilerini arttıran bir anayasa oluşturularak beşinci cumhuriyet rejimine geçiş yapıldı.

Bütün bu tarihi gerçeklere bakarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1923 yılında kurduğumuz Cumhuriyet rejimi bebeklik döneminde olduğu için yönetimsel olarak bazı sapmalar yaşaması çok normal. Koskoca Fransa İhtilali’nden 60-70 yıl sonra bile imparatorluklar ve krallıklar dönemi yaşanabiliyorsa, bizim de bu duruma düşme ihtimalimiz hiç yok değil. Tarihsel geri dönüş bu şekilde mümkün olmasa bile Neo-Osmanlıcılık politikası ile bu gerçekliğe saplanabiliriz. Şu an uygulanan politikalara baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Sanki Osmanlı Devleti devam ediyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Milli bayramlarımızı bir kenara ayırırsak, Osmanlı dönemine ait olan Kut’ul-Amare Zaferi’nin yeni yeni kutlanmaya başlanması bunun bir emaresi sayılabilir. Çanakkale Zaferi’nin 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndan daha şaşalı kutlanması, İstanbul’un Fethi’nin çok büyük kutlamalarla gerçekleşmesi, yeni yapılan okullara daha çok Osmanlı döneminden kalan isimler verilmesi, yapılan köprülere padişah isimleri verilmesi (Osmangazi,Yavuz Sultan Selim Köprüsü) ve hatta Başkanlık rejimi tartışmaları hep eski rejimden kalan bir özlemin dışavurumu oldular.

Tarihsel gerçekliğe bakarak günümüz politikalarının nedenlerini anlayabiliriz. Bugün yaşanan yönetimsel ve rejimsel sancılar, tarihi sürecin kalıntılarıdır. Bu süreçte toplum içinde gelgitler olacak, sosyal bir takım olaylar yaşanacaktır. Tarihsel gerçekliğe geri döndüğümüzde Fransa’nın beşinci cumhuriyet dönemi örneğinde gördüğümüz üzere şu tespiti yapabiliriz. Bir toplumda yaşanan küçük rejimsel sapmalar ne olursa olsun yine kendi yoluna döner. Toplumlar en iyi yönetim şekline doğru sürekli bir evrim geçirir. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Atatürk’ün söylediği “Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler ve müritler memleketi olamaz” sözünün ne kadar geçerli olduğu, cumhuriyet ve demokrasinin ne kadar kıymetli olduğu bir kez daha anlaşıldı. İlerleyen süreçlerde yine rejimsel sapmalar yaşayabiliriz ama aynı yere geleceğimizden hiç şüphem yoktur. Çünkü tarihi gerçeklik bunu ispat etmiştir.

Onur Altuntaş

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye’de Rejime Kim, Neden Destek Veriyor?

Suriye’de ki iç savaş başladığında, tarafların pozisyonu daha çok diktatörlüğe karşı demokrasi gibi gözüküyordu. Hatta Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) grupların da Aleviler bile bulunabiliyordu. Ancak bu görünüm pek uzun sürmedi. Sonradan yılların biriktirdiği öfke ile rejim karşıtı grupların hemen hemen hepsi cihatçılarla doldu taştı ve sonrasında ÖSO dışında pek çok cihatçı örgüt oluştu. Bunların bazıları şimdilerde ÖSO’dan çok daha güçlü konumlara geldiler.
Bu öfkenin sebebini daha önce “Savaş Öncesinde Suriye’de İnsan Hakları nasıldı?” isimli yazımda anlatmıştım. Ancak rejimin yanında bazen mecburiyetten bazende gönüllü olarak duran halklarda var. Peki bunların gerekçeleri nedir? Bir de bunu anlamamız gerekiyor.

1-) Aleviler

Arap Alevi’si dediğimiz Nusayri halkı savaş öncesi Suriye’nin %12’sini oluşturuyor. Alevi halkı genel itibari ile rejimin yanında duruyor ancak sebepler kişiden kişiye değişiyor. Bu konu hakkında yapılan araştırmalar ve röportajlar toplumun genel olarak Esad ailesine bir alternatif göremediği için onu desteklediğini gösteriyor. Aslında onlarda rejimin inanılmaz yolsuzluklar içinde olduğunu ve alevi halkının rejim için kurban edildiğinin farkındalar. Fakat Esad giderse kim gelecek, IŞİD veya El-Nusra mı? Ve gelenlerin Alevilere yönelik tutumu ne olacak? İşte bu soru savaşta alevi halkı için kilit soru.

Radikalleşmiş örgütlerin iktidarı ele geçirmesi durumunda, hem savaş öncesi durumun hemde savaşın getirdiği öfkenin sonucu olarak alevi halkı üzerine soykırım veya baskı oluşması ihtimali Alevileri korkutuyor. Bu durum Alevilerin tutumunu belirliyor. Yani onların Esad’ı destekleme sebebi karşılarında sadece iki seçenek olması. Ya Baasçılar ya da şeriatçılar.

Demokrasi vaadi de işe yaramıyor. Çünkü Irak’ta yaşananları görüyoruz. Saddam’ın düşmesi ile beraber Irak’ta ilk demokratik seçimde iktidara Şii çoğunluk geldi ve Sünniler ikinci plana düştükleri gibi Şii intikamcılara daha kolay hedef oldular. Buda Suriye’de yapılabilecek ilk seçimde Sünni çoğunluğun iktidara gelip intikam girişimine başlayacağı hissini verdirtiyor. Bu yüzden demokrasiyi sağlayabilecek bir ortamda Suriye de yok ne yazık ki!

Rejimi gönülden destekleyenler ise ya baas ideolojisine kapılanlar ya da rejimin sayesinde kamuda istihdam ayrıcalığını yaşamış ve rejimin çökmesi sonucu kamu ayrıcalıklarını kaybedecek kesimler oluyor.

2-) Dürziler

Dürzilik inancının mensupları, savaş öncesi Suriye nüfusunun %4’ü gibi ufak bir kesimi oluşturuyorlar. Ancak genel nüfusa oranları az da olsa savaşın güney cephesinde önemli bir aktör olarak yer alıyorlar. Dürziler alevi halkı gibi ayrıcalıklara sahip değiller, yani rejimle duygusal bir bağları yok. Aksine Esad karşıtı dini liderlerin suikastlara kurban gitmesi onları sinirlendiriyor. Ama aleviler için geçerli olan korku Dürziler içinde geçerli. Cihatçı gruplar Dürzi halkını genel olarak sosyalist görüşlere sahip olmasından ötürü sevmiyor. Zaten Lübnan iç savaşı(1975-1990) sırasında Dürziler Sovyet desteği alabilmek için sosyalist bir örgütlenme yoluna gitmişlerdi. Aslında Sosyalist olmasalar bile Dürzi olmaları sevilmemek için yeterli. Eğer Baas rejimi düşerse bu Dürziler içinde bir soykırım veya baskı ihtimali anlamına geliyor. Bu yüzden sevseler de sevmeseler de kendilerini rejimin yanında kalmak zorunda hissediyorlar.

suriye-karikaturr
Suriye’de her iki tarafın ateşi de halkı vuruyor!

3-) Hristiyanlar

Savaş öncesi Suriye nüfusunun %10’u Hristiyanlardan meydana geliyor. Bunların 5’te 1’i Ermeni(1. dünya savaşı sırasında tehcir edilenler), kalanı da genel olarak Araplardan oluşuyor. Bir kısımda da Süryaniler bulunuyor.

Ermenilerin ve Süryanilerin desteği yaşadıkları alanın kime ait olduğuna göre değişiyor. Eğer yaşadıkları bölge rejim kontrolünde ise rejimin yanında, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kontrolünde ise SDG’nin yanında.(SDG: PYD’nin de içinde bulunduğu oluşum) Zaten onları çıkarınca geriye cihatçı örgütler kalıyor. Daha önce “Suriye’de Esad Ailesinin İktidara Geliş Hikayesi” adlı yazımda, Hafız Esad’ın taraftarlarını arttırmak için Dürzilere ve Hristiyanlara “benimle bir olun, sizi Sünnilerden koruyacağım” dediğini aktarmıştım. İşte bu söz Arap Hristiyanların tıpkı Dürziler gibi Baas partisini, cihatçılara karşı bir sigorta olarak görmesine sebep oluyor. Ancak Dürziler gibi sinirli bir şekilde değil, daha istekli bir biçimde.

4-) Şiiler

Suriye’de %2 oranında Şii azınlık mensup. Bunlar genelde Lübnan sınırlarında yaşıyorlar ve çoğunluğu Şiiliğin İsmailiye koluna mensuplar ama az sayıda Caferi olanları da var. Normalde Caferilere göre Zeydiye ve İsmailiye batıldır ama Sünniler ve Yahudilere karşı bölünmemek için yinede birbirlerini destekliyorlar.

İran da bu yüzden Lübnan merkezli Hizbullah örgütünü destekliyor ve Hizbullah, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesini sağlamış bir örgüt.

İsrail’e karşı bu başarılarına rağmen körfez ülkeleri tarafından terörist görülmeleri üzücü. Onların bu mücadelesi Esad rejiminden de aldıkları destek sayesinde sürüyor. İran’da önemli ölçüde Suriye üzerinden bu desteği veriyor ama eğer Esad iktidardan düşerse Hizbullah bu desteği alamayacak. İşte bu yüzden Hizbullah Suriye de 2013’ten beridir rejimin yanında savaşıyor.

Suriye deki Şii halkta Hizbullah’ın bu tavrı nedeniyle rejimin yanında duruyor.

5-) Filistinliler

Filistinliler iç savaş öncesinde Suriye de yarım milyon kadardı. Savaşla birlikte onlarda bölündüler. FDKC, FHKC, El-Fetih, Kara Eylül, El-Aksa ŞT ve FKÖ gibi Marksist grupların etkisi altında ki Filistinliler rejimin yanında durdular. Çünkü İsrail ile mücadelelerinde en önemli destekçileri Baas partisi idi. Filistinlilerde sol hareketlerin çok güçlü olmasına şaşırmayın, bunun sebeplerini “Yahudilerin Stalin’e Yaşattığı Hayal Kırıklığı” isimli yazımda tam olmasa da belirtmeye çalışmıştım. Ancak Hamas ve El-Cihad gibi grupların etkisindeki Filistinliler ise cihatçı örgütlerin yanında saf tuttular. Ancak onların duruşu diğerlerinin ki gibi destek görmelerinden değil gönüllü olmalarından kaynaklanıyor. Filistinli mültecilerin çoğunun Marksist örgütlerin etkisi altında olması sebebi ile toplumun genelinin Baas partisinin yanında olduğu görülüyor. Çünkü Filistin halkı da Esad rejiminin düşmesi halinde İsrail’in güçleneceğini biliyorlar.

filistin suriye

Son olarak, Suriye de rejimin Sünni halkın da büyük bir kısmından destek gördüğünü unutmayalım. Bu desteklerin de sebebi değişiklik arz ediyor.

1-) Laiklik

Sünni toplumun bir kısmı laikliğe verdiği önemden dolayı, muhaliflerin cihatçı tavrından rahatsızlık duyuyor.

2-) Baasçılık

Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi” adlı yazımda bu ideolojiden bahsetmiştim. Bu ideoloji Sünnilerde pek rağbet görmüyor ancak taraftarı yokta değil.

3-) Bıkkınlık

Pek çok kişi savaşın artık bitmesini arzuluyor. Esad rejimi her şeye rağmen hala tarafların en güçlüsü yani savaşı bitirmeye en yakın olan onlar. Bu yüzden savaşın getirdiği idari ve ekonomik sorunlardan bıkanlar muhalifleri bile destekleseler bu işin ancak Esad ile bitebileceğini biliyorlar.

Özet olarak şöyle bir tespite varmak mümkün. İnsanlar genel olarak rejime bir alternatif göremedikleri için Esad’ı destekliyorlar. Yani;

“Esad’ın bu savaşta en büyük destekçisi düşmanları.”

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın Beklediği Kritik Viraj: ABD Seçimleri

Son günlerde Suriye’de beklenmeyen gelişmeler yaşandı. Türkiye, Rusya ile anlaşarak, ABD’nin kendi iç seçim endeksli problemini görerek Suriye’ye girdi ve bu büyük bir fırsattı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Özgür Suriye Ordusu’na destek vererek Cerablus’a kısa sürede başarılı bir operasyon gerçekleştirdi.

Ancak herkes ABD’nin operasyona verdiği tepkiler dolayısıyla şaşırmış vaziyette. ABD operasyona neden destek verdi? Bu zamana kadar büyütüp, her türlü desteği verdiği PKK/PYD’yi birden sattı mı? Cerablus’un muhaliflerin eline geçmesine destek veriyor mu? Koridordan vaz mı geçti? Velhasıl sorular şu aşamada bitecek gibi gözükmüyor. Elimden geldiğince bu soruları cevaplamaya çalışacağım.

Öncelikle ABD’nin başına çöreklenmiş Küreselciler, PKK/PYD devletçiğinden (Kürt Koridoru) vazgeçmez. ABD seçimine endeksli geçici bir plan uyguluyorlar ve projeleri şimdilik yarım kaldı. Hatırlıyorsanız Trump, Obama ve Clinton hakkında IŞİD suçlamalarında bulunmuştu. Hatta bir önceki yazımda da bu konuya değinmiştim.

ABD, Cerablus operasyonuna destek verdi çünkü Hillary Clinton’ı IŞİD’i bitirmiş bir partinin adayı olarak seçime sokmayı planlıyorlar. Trump, IŞİD üzerinden Demokrat Partiyi/H.Clinton’ı ciddi sıkıntıya soktu. Demokratlar ise seçim öncesi IŞİD’e darbe vurarak suçlamaları boşa çıkarmayı ve oy kapmayı planlıyorlar.

Rusya “Türk Akımı” peşinde ve Suriye’de PKK/PYD devletçiği istemiyor. İran ise PKK/PYD devletçiği projesinin kendisine sıçrayacağını biliyor. Ülkelerin bu tutumları ister istemez uzlaşı zeminine neden oldu. Türkiye-Rusya-İran Suriye’de bir proje üzerinde anlaştılar: Suriye’nin toprak bütünlüğü korunacak, PKK/PYD devletine geçit yok.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye’deki durumu da merak konusu. Bir çok kişinin TSK ile PYD’nin karşı karşıya geleceği yönünde endişesi var. Fakat PYD, Suriye’de ABD izin vermeden Türk ordusuna saldıramaz. Seçime kadar ABD, PYD ile Türkiye’nin çatışmasını asla istemez. ÖSO ile PYD arasında ufak çatışmalar çıkabilir ama büyümez, ABD buna izin vermez. Aynı zamanda ABD, Suriye’de IŞİD’i zayıflatmak istiyor, şimdilik IŞİD’in Suriye’deki misyonunu yerine getirdiğini düşünüyor. IŞİD’e Libya/Suudi Arabistan gibi farklı ülkelerde rol verecek. IŞİD küresel çapta daha çok öne çıkacak saldırılar yapabilir.

Suriye’de, ABD seçimine endeksli; Küreselci/Siyonist/Evanjelist – İngiliz/Alman taraflar arasında dışa yansımayan ayrı bir mücadele var. Bu konu çok geniş perspektifte değerlendirildiği zaman anlaşılabilir. Fakat mücadelenin kıyasıya geçtiğini herkes anlamıştır, kısa bir süre önce Suriye’de hepsi birbirini kilitlemişti.  Fırtına ABD seçiminden sonra kopacak. Bir önceki yazımın son cümlesinde dediğim gibi PKK/PYD bölgede tost olacak.

Kısa kısa diğer önemli gelişmeleri değerlendirecek olursak,

Almanya-Fransa-İtalya “Avrupa Savunması” için bir araya geldi. Avrupa ordusu yeniden konuşuldu ama bir şey çıkmadı/çıkmaz. Aslında Çipras-Akdeniz toplantısı yapıp ‘yine batıyoruz’ diyecekti. Üçü toplandı, Çipras’da olayı TV’den izledi.

-Hollande: Seçmen desteği kalmadı
-Renzi: Uçurumun kıyısında, şans yardım etmezse İtalyaExit olacak
-Merkel: Şimdilik idare ediyor

Bu arada Almanya, halkına “olası terör saldırıları için 10 günlük yiyecek ve 5 günlük su stoklayın” dedi. Bu durum en son 2. Dünya savaşında yaşanmıştı. Ayrıca Rus ordusu, savaş hazırlığının denetlenmesi için ani tatbikata başladı. Bu enteresan gelişmelerin sebebini önümüzdeki zamanlarda anlayacağız.

Burada çok çok önemli bir konudan bahsedeceğim. Rotschild hanedanının lideri Jacop geçen hafta tüm paralarını altına çevirdiğini açıkladı. Ciddi bir sinyal niteliğindeki bu gelişmeye dikkat etmek gerekir. Rotschild hanedanının 1944’te temelini attığı, 1991’den sonra da yerleştirdiği “ekonomilerin dolarizasyonu” stratejisini terk etmesi nelere gebe olacak hep birlikte ABD seçiminden sonra göreceğiz.

Almanlar’da harıl harıl altın ve gümüş topluyor. ABD seçimi sonrası FED/Dolar’da ciddi sıkıntılar yaşanacak. Kısaca yaptıklarının bedelini ağır ödeyecekler. Son olarak ABD seçimine kadar Türkiye saldırılarla baş başa bırakılmaya devam edilecektir. Dikkatli ve soğukkanlı olmakta fayda var.

Furkan Bayat

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

15 Temmuz: Öncesi, Kendisi ve Sonrası

15 Temmuz gecesini belki de en iyi anlatan fotoğraflardan biri: Bir yerde hainlik, bir yerde iman!.

tankin-altina-yatan-adam

Türk halkı 15 Temmuz gecesi cumhuriyet tarihinin en alçakça ve korkakça darbe girişimiyle yüz yüze geldi. TSK’nın komuta kademesi dışında gerçekleşen ve ordunun içine sızmış Fetullahçı Terör Örgütü(FETÖ) mensubu vatan hainleri ülkemize kâbus dolu bir gece yaşattılar. Halkımız 15 Temmuz gecesi kanıyla, canıyla mücadele etti ve yetiştirdiği hâlis vatan evlâtlarının kısa sürede yazdığı asırlık destan neticesinde aydınlık sabahlara uyanmak için ‘darbeye karşı bir darbe’ gerçekleştirdi. Tarihin sırmalı sayfalarından birinin altına imzasını attı.

“Peki bugünlere nasıl geldik? 15 Temmuz’u neden yaşadık? Bir daha yaşamamak için neler yapmalıyız?” gibi sorular dikkatle ve rikkatle irdelenip en uç noktasına kadar araştırılmalı ve en önemlisi de bu sorulara cevap bulunmalıdır. ‘Bir musibet bin nasihatten yeğdir.’ sözünün hikmet-i sırrınca önemli olan şey olaylara karşı heyecanlı, hamasî tutum sergilemek değil kıssadan hisse almaktır. Millet olarak Cumhuriyet tarihinin en uzun gecesini yaşadık. Cismen olmasa bile rûhen sabaha ulaşamayabilirdik zira necip Türk milleti öldüğünde değil esarete düştüğünde-ve belki de hiç bitmeyecek olan-istiklâl mücadelesini kaybettiğinde ölür.

Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş olan birlik-beraberlik ve ‘bir olma, iri olma, diri olma, hep birlikte Türkiye olma’ ruhu milletimizi uçurumun kenarından aldı ve inşallah göklere çıkaracak. Çünkü biz biliyoruz ki “bizi öldürmeyen şey daha da güçlü yapacak”, öldüğümüzde de bir ölüp bin dirileceğiz, inşallah!.

15temmuz-kopru

En kanlı saldırılardan birine sahne olan eski adıyla ‘Boğaziçi’ yeni adıyla ’15 Temmuz Demokrasi ve Şehitler Köprüsü’.

Biz öldük ama onlar da kazanamadılar. (Aliya İzzetbegoviç)

15 Temmuz’a Nasıl Geldik?

FETÖ Paralel İhanet Çetesi(PİÇ) aslında 30-40 yıllık sürecin ve sızmanın bir neticesidir. Milli varlığımızı tehdit eden en büyük düşmanlarımızdan biri olan FETÖ, benimsemiş olduğu Masonik düzen ve takiyyeci tutum neticesinde hedefe oturttukları tüm kurumlara sızmış ve onları ele geçirmiş, yerine göre silâhsız, yerine göre silâhlı bir terör örgütüdür. Bu örgüt ortaya çıktığı ilk dönemde dindar kesimin kamusal alandan dışlanmış ve sosyal hayatta soyutlanmış olması sebebiyle hedef kitlenin iltifatını kolayca arkasına almayı başardı. Türk halkının çoğunlukla dindar ve Sünni-Sağcı olduğunu göz önüne aldığımızda neredeyse tüm insanlara hitap edebilecek yelpazeye sahip bir cemaat olarak lanse edildi. Tarihteki tüm terör örgütleri en azından doğacak bir ortam bulabilmek için belli başlı mağduriyetlerin ardına sığınma gereği hisseder. Yoksa kendine taraftar toplayamaz ve mevcudiyetini devam ettiremez. Ülkemizden örnek verecek olursak PKK’nın ortaya çıkmak için ‘ezilen, zulme uğrayan Kürtleri’ kendine kalkan olarak kullandığını ve bir bahane olarak ortaya sürdüğünü söyleyebiliriz. Eğer Kürtler üzerinde sistematik bir baskı yapılmamış olsaydı belki de PKK diye bir örgüt ortaya çıkmayacaktı. Dersim bombalanmamış olsaydı belki de DHKP-C ortaya çıkmayacaktı(DHKP-C militanlarının %85-90’ı Alevi kökenlidir). Aynı bu örgütlerin ortaya çıkması gibi FETÖ’de Sünni kesimin kamusal alandan uzak tutulması, katsayı zulmü(her ne kadar imam-hatiplere karşı çıksa da), başörtüsü yasağı(her ne kadar füruat dense de), dindar memurların fişlenmesi gibi uygulamaların bir neticesi olarak kendine zemin ve taraftar buldu. Denklem basit: Mağdur yoksa, terör de yok. Tüm terör örgütleri mağdur insanların üzerinden prim yapar. Tüm terör eylemleri ekstremisttir ve merkezde kendine yer bulamayan insanlar kenara, ekstrem noktalara kayarlar.

FETÖ’nün ortaya çıkması da böyle oldu. Ortaya çıktığı dönemde dindar insanların, hak ettikleri halde ellerinden alınan kadrolara gelebileceklerini vadetti ve zaten mağdur olan insanlara bir umut ışığı olarak gözüktü. Bir terör örgütü için mutlak ihtiyaç olan ‘mağdur edilmiş insan’ kaynağını Milli Görüş çizgisi dışında kalan gelenekçi kimlik Müslümanlarından almaya başladı. En azından başlangıç için gerekli olan ihtiyacını böylece sağlamış oldu. 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’yi her ne kadar sağcı bir parti olan Ak Parti yönetse de bu kez de ‘eski günler geri gelir’ korkutmacasıyla yoluna devam etti. Ak Parti bir seçimle gidebilir ama biz kalıcıyız mesajı verildi, dolayısıyla kurulma sebebi olan ‘mütedeyyin kesimin mağduriyetleri’ artık mevcut olmamasına rağmen bundan sonra olabilme ihtimali üzerinden propagandaya devam edildi. Örgüt bir kere kurulmuştu ve tıkır tıkır işliyordu. İşleyen sistemi artık gerek yok diye durdurmaya ne gerek vardı? Sistem herkese bir şey veriyordu, kimseyi atlamıyordu. Öğrenciye sınav sorusu, memur adayına kadro, esnafa iş, işadamına reklam ve destek, komedyene biletli seyirci, emekli futbolcuya vekillik, ev hanımına sosyal hayat, işçiye çocuğunun geleceği… velhasıl herkese bir şey vadediyordu ve en önemlisi de toplumda karşılık bulmuştu.

80’li yılların ortalarından itibaren en kritik sınav sorularını çalan bir yapıdan bahsediyoruz. Sınav sorusu çalmak bile başlı başına bir sistem, güç ve eleman gerektiriyor. Başlangıçta o noktaya nasıl geldiler bilmiyoruz. Kimden, nasıl destek aldıkları tam bir muamma ama kesin olan bir şey var ki o da FETÖ’nün başından beri dış istihbarat servislerinin kadrajında olmasıdır. Dış istihbarat servisleri açısından gelecek vadeden bir örgüt pozisyonunda olmuştur, zaten bunun bir neticesi olarak da Fetullah Gülen Amerika’ya götürülmüştür, maksat örgüt liderinin komuta merkezinde olmasıdır.

Diğer terör örgütleri gibi dikey hiyerarşinin yanında yatay hiyerarşiye de sahiptir. Her meslek grubu, her bölge, kız-erkek, yurtiçi-yurtdışı, okullar, dershaneler, kurumlar v.s birbirinden bağımsız yönetilir ve bir hücre diğerini tanımaz. Bu sarmal yapıya ilave olarak FETÖ mensuplarının yaptığı Oscar’lık takiye ve aldıkları ilave tedbirler-sürekli isim değiştirilmesi, toplantılara telefon sokulmaması, şifreli konuşmalar gibi- neticesinde en uç noktalara kadar sızmayı ve orada tutunmayı başardılar. Deşifre olmamak için yeri geldi alkol aldılar, yeri geldi namaza gitmediler. Tüm bu takiye, tedbir ve gizlilik düşmana yapılır gibi aşkla-şevkle devam ettirildi çünkü oluşturulan algı bu doğrultudaydı: ‘Eğer bizi tanırlarsa atarlar, Müslümanlar kaybeder.’ Kendileri gibi Müslüman olduğunu iddia eden hiçbir cemaate ve/ya yapıya bu şizofrenik düşünce yapılarından ötürü meyletmediler ve bu cemaatleri kendilerine de yaklaştırmadılar; ya onlar da kendileri gibi takiye yapıyorsa?!

Bu noktadan sonra kendilerini tek yol olarak görmeye başladılar. İçeri ve dışarı arasındaki hatlar kesin olarak çizilmişti. Cemaat mensubu bir elemanı başka bir cemaatin sıradan bir sohbetinde bile göremezdiniz. Çünkü onlar boş işler peşinde koşuyorlardı, oysa FETÖ ‘hizmet’ ediyordu!. Bu gelişmelere ilaveten dini de kendilerine benzetmeye başladılar. Bu konuda en büyük projeleri ‘dinlerarası diyalog’ süreciydi. FETÖ uluslararası yapıya sahip bir örgüt olduğu için mensup oldukları İslâm dinini de kendilerine benzetme ihtiyacı hissettiler. Sonuçta Amerika’da okul açacaksanız cihattan, emperyalizmden, Siyonizm’den bahsetmemeniz gerekir; al takke, ver külâh. Bu sürecin sonunda kendi halkı dışında diğer tüm milletleri kucaklayan, kendinden olmayan Müslüman’ı değil de Hristiyan’ı, Yahudi’yi ‘hoş gören’ bir örgüt haline geldi. Bunun en büyük kanıtı olarak devlet kademelerinde hakkı yenen, başarılı ama FETÖ’cü olmayan nitelikli insanları gösterebiliriz. Onlar, FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları’nda şarkı-türkü söylettiği tüm çocuklardan daha iyi Türkçe konuşuyordu, Müslümandılar, bu vatanın evlâdıydılar, nitelikliydiler, başarılıydılar ama FETÖ’cü değildiler ve geri çekilmeye zorlandılar, baskılara maruz kaldılar. Hikâye çok; son sınıfta pilotluğu bırakan mı dersiniz, iftira atılıp intihara sürüklenen namuslu kızlar mı dersiniz, hayalleri çalınan başarılı öğrenciler mi dersiniz, eğitimini yarıda bırakıp geçim sıkıntısına düşen gençler mi dersiniz? Hangi birini sayalım? Hangi birinin hakkını-hukukunu hesap edelim? Bu tip mağduriyetlerin yabancı ülkelerdeki okullarında yapıldığını duyamazsınız çünkü ‘hizmet’ denilen şey Türkiye’ye değil, Amerika’ya ve İsrail’e hizmetten ibaretti.

Velhâsıl, FETÖ maddi-manevi tüm kurumları eline geçirmeye azmetmiş, dış mihrakların önünü açtığı, Türk halkının teveccühüyle büyümüş bir terör örgütüdür. Ellerinde silâh yok sanırsınız ancak şanlı Türk ordusuna sızıp, 79 milyonun vergileriyle alınmış silâhlarla sizi vururlar, F-16’larla Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Özel Harekât Daire Başkanlığı’nı, Ankara Emniyeti’ni bombalarlar, Cumhurbaşkanı’na suikast düzenlerler. Ellerinde Türk bayrağı olan sivil vatandaşları tanklarla ezerler. Yani kendi işleri yolunda gitsin diye her türlü zalimliği, kahpeliği yaparlar. Dünyada bu şekilde çalışan bir başka terör örgütü daha yoktur. Tabir-i caizse dünya terör tarihinde yeni bir sayfa açtılar. Bir Türk atasözünün de dediği gibi: ‘Yanlış hesap Bağdat’tan döner.’ 40 yıllık bir planlamanın sonucu olan sözde ‘hizmet’ hareketi Türk halkının basiretini ve cesaretini hesap edemedi, tam anlamıyla baltayı taşa vurdu.

15temmuzda-kopru

Asker, yönetime el koyduğunu ilan ediyor ve kritik noktaları ele geçirmeye başlıyor.

15 Temmuz

15 Temmuz gecesi saat 10 sularında basın-yayın organlarında ve sosyal medyada bir askeri hareketlilik ve uçakların alçak uçuş yapması ile ilgili haberler yapılmaya başladı. İlk şoku atlattıktan sonra bunun bir darbe girişimi olduğu anlaşıldı ve aslında her şey bundan sonra başladı. Takip eden saatlerde darbecilerin TRT’den eski stil darbe bildirisini okutma girişimiyle birlikte bunun emir-komuta zinciri dışında bir girişim olduğu kendini belli etti. Zira Hulusi Akar ve diğer kuvvet komutanları ortada yoktu. Nitekim derdest edilip zorla alıkonuldukları da çok geçmeden ortaya çıktı.

Gece yarısında Erdoğan’ın Facetime üzerinden CNN Türk yayınına bağlanarak halkı sokaklara davet etmesiyle birlikte ‘darbeye karşı darbenin’ fitili ateşlenmiş oldu ve halkımız Başkomutan Erdoğan’ın talimatıyla meydanlara, havalimanlarına, resmi kurum ve kuruluşlara, parti binalarına, velhasıl, askerin ele geçirmeye çalıştığı tüm noktalara akın etti. Necip Türk milleti canını hiçe sayarak tekbirler eşliğinde tanklara iman dolu göğsünü siper etti. Yaklaşık 10 saat gibi bir sürede 250 şehit, 2000 küsur gaziyle 2. Kurtuluş Savaşı kazanılmış oldu. Erdoğan daha sonra 15 Temmuz gecesi bu şanlı direnişe ve dirilişe imza atan halkı ‘İmanlı Çılgın Türkler’ olarak nitelendirdi. Böylece ‘Vatan sevgisi imandandır.’ Hadis-i Şerif’i bir kez daha tescillenmiş oldu. Sonuç olarak Aliya İzzetbegoviç’in sözleriyle ifade edecek olursak ‘Biz öldük ama onlar da kazanamadı.’

İmandır o cevher ki, ilâhi ne büyüktür!

İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!.

15 Temmuz gecesi bu vatanın, bu milletin gerçek evlâtlarınındı sahne! Kimi gözünü kırpmadan generali alnından vurdu, kimi tankların altına koydu vücudunu, kimi tarladaki hasadını yaktı uçakları kör etmek için, kimi kamyonuyla tanka çarptı.. Şu söylediğim şeyleri bundan iki ay önce bi’yerde okusaydık inanmazdık ama bizim inanmakta güçlük çektiğimiz şeyleri bu millet bir gecede birbirinden habersiz bi’şekilde yaptı; halkın üzerine ateş eden helikopter pilotuna parmak salladı, çatıya çıkıp alçak uçuş yapan F-16’nın üzerine atlamaya çalıştı, tank kapağını kaynak makinesiyle keserek açtı, elbiseleriyle tankların egzostunu kapatarak içindekileri dışarı çıkmaya zorladı v.s. Anlatacak o kadar çok olay var ki!. Tabii hainlik bu derece olunca vatanperverlik de misliyle artıyor. Bu milletin atı da iti de bitmez. Onların generalleri vardı ama bizim bir Astsubay’ımız tüm hepsine bedeldi. Çünkü haram lokma yememiş, halis vatan evlâdıydı. Astsubay Ömer Halisdemir darbe akşamı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmeye çalışan darbeci General Semih Terzi’yi, komutanı Zekâi Aksakallı Paşa’nın emriyle hiç tereddütsüz çekip vurdu ve kendisi de orada 30 kurşunla şehit edildi. Zekâi Paşa telefonda emri verirken bu işin sonunda şehadetin olduğunu ve Ömer Halisdemir ile helalleştiğini söylüyor. Burada çok mühim bir nokta daha var ki o da Zekai Aksakallı Paşa’nın Ömer Halisdemir’in ailesine taziye ziyareti gerçekleştirmiş olmasıdır. Şehadet emri veren komutan, emriyle gözünü bile kırpmadan şehadete koşan askerin babasının evine gidiyor ve aslanlar gibi karşılanıyor. Ne bir sitem var, ne de bir kızgınlık; öyle ya Zekai Paşa’nın emriyle aslan oğlu şehid oldu. Vakarla duruyor adam çünkü artık bir şehid babası. Bin yıllık Türk-İslâm toprağının en nadide şehidlerinden birinin babası olmuş, bir Ulubatlı, bir Seyit Onbaşı ayarında aslan oğlu. Bunu materyalist zihinler anlayabilir mi? Batı zihniyeti bunu anlamlandırabilir mi? Ömer Astsubay’ın iman dolu göğsü olmasa feda eder miydi canını bu vatan için? Sonuç olarak aldığı şehadet emrini göz kırpmadan yerine getiren bir vatan evlâdından söz ediyoruz, bunu ‘İmanlı Çılgın Türkler’den başka yapabilecek kuvvete ve iradeye sahip bir millet daha var mıdır? Bu nasıl bir vatan sevgisi, bu nasıl bir imandır? Dünya hayatındaki tüm nimetlerden vatan, millet ve din uğruna vazgeçebilmek… 15 Temmuz akşamı bu milleti uçurumun kenarından kurtaran zihniyet işte budur!. Sonuç olarak darbeci hain Semih Terzi’nin cenaze namazı bile kılınmazken, Ömer Halisdemir’in ismi doğan bebeklere veriliyor. Bir insan çocuğuna birinin ismini neden verir? Onu örnek alsın, büyüdüğünde onun gibi olsun, ismiyle müsemma olsun diye. İşte bu sebepten bu analar, babalar çocuklarına aziz şehidimizin, Ömer Halisdemir’imizin ismini veriyor; yani bu insanlar şehit yetiştiriyor. Besleyip, büyüttüğü yavrusunu vatan, millet uğruna şehit olarak adıyor. Bu İbrahimî duruşu, bu ruhu anlayabilir miyiz? Yeni doğmuş çocuğa bir şehidin adını vermek… Yaşayanın değil, şehit olanın ismi veriliyor. O çocuklar Ömer Halisdemir olarak yetişecek ve inşAllah onun ruhuyla büyüyüp ismiyle müsemma olacak!  Hep diyoruz ya ‘Bir ölür, bin diriliz!’ diye, bu sözü şehitlerimizden daha iyi anlatacak başka bir örnek var mı? Ömer Halisdemir darbeci hainlerin leşini iki kurşunla yere serdi ama hainler onu otuz kurşunla ölümsüz yaptı. Cennette buluşuruz inşAllah..

15temmuz-karikatur

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez!.-M.Akif ERSOY

15 Temmuz Sonrası

15 Temmuz’dan önce terörün sazını DAEŞ çalıyordu, sonrasında ise PKK eline aldı. Dünyada en çok terör örgütüyle(PKK-DAEŞ-FETÖ-DHKP/C)top yekûn mücadele eden tek ülke olan Türkiye, yeni terör saldırılarına gebe olan günlere uyandı. Önce bomba yüklü kamyonlar emniyet noktalarında patlatıldı, ardından Gaziantep’te bir sokak düğününde 12-14 yaşlarında bir canlı bomba saldırısıyla 54 vatandaşımız şehid edildi. 15 Temmuz’dan sonraki 40 günlük süreçte 400’e yakın asker, polis ve sivil şehidimiz var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı ve haince saldırıları ile karşı karşıyayız. Tabir-i caizse Türkiye’nin kafasını bile kaldırmasını istemiyorlar. Sadece kendi ‘içine’ baksın, etliye-sütlüye karışmasın, olduğu yerde uslu uslu otursun istiyorlar. Çünkü Türkiye masaya oturursa oyunlarının bozulmasından korkuyorlar. Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da dile getirdiği gibi Suriye’de, Irak’ta, Ortadoğu’da velhasıl dünyanın her neresinde olursa olsun oynanan tüm oyunları bozacağız çünkü bunlar Türkiye’den bağımsız planlar değildirler. Öncelikli hedef Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini kırmak ve Türkiye’yi kendi ‘içine’ yöneltmek; uluslararası etkinlikte bir ülkeden, kendi topraklarındaki hareketlilikleri bile kontrol edemeyen bir ülkeye düşmüş görüntüsünü dünyaya servis etmek. Dikkatler dışarıdan içeriye çevrildikten sonra ise Arz-ı Mevud planının sıralaması değişmeyen hamlesi ‘Böl-Parçala-Yut’un gelmesi planlanıyor. Çünkü Türkiye sadece Türkiye değildir. Türkiye’nin sınırları Edirne’den başlayıp Kars’ta bitmez. Türkiye’nin sınırları Batı’da Bosna’dan başlar, Doğu’da Doğu Türkistan’a gider, Kuzey’de Kırım’dan Güney’de Yemen’e dek uzar. Bizim fiziki coğrafyamız başkadır, ‘gönül coğrafyamız’ başkadır. Türkiye’yi ele geçirmek için önce Bosna’yı, Azerbaycan’ı, Kudüs’ü, Mekke’yi ele geçirmelisiniz. Dünya mazlumlarının gözü, kulağı Türkiye’de derken mübalağa yapmıyoruz. Sadece gözü, kulağı değil eli-ayağı, bizatihi kendisi de Türkiye’de. 3 milyon Suriyeli misafirimiz var; ‘Şu savaş bitse de Hama’ya, Halep’e, Humus’a gidip Türkiye’de misafir ettiğimiz insanlara iade-i ziyaret yapsak..’ diye düşünen bi’tek ben miyim? Bizim böyle tatil planlarımız var. Çünkü Çanakkale’de yatan yüzlerce Suriyeli var, bunun da farkındayız.

Hodri meydan diyoruz, acımadı ki, tüm silahlarınızla, tüm ajanlarınızla, tüm gücünüzle gelin! Gelin ki biz de gücümüzü test edebilelim, yedekleri değil as kadroları sahaya sürelim. Semih Terzi ortaya çıkmadan Ömer Halisdemir de ortaya çıkmayacak! Sizin generaliniz gelsin, bizim Ömer Astsubay’ımız size yetsin! Sizin zırhlılarınız, bizim Seyit Onbaşı’mız ateşlesin! Siz devasa surlar dikin, biz de Ulubatlı Hasan olup bayrağı burca dikelim! Atın iyisine ‘doru’, yiğidin iyisine ‘deli’ derler. Biz deli miyiz? Elhamdülillah zırdeliyiz!. Var mısınız?!

https://www.google.com.tr/search?q=15+temmuz+bo%C4%9Fazi%C3%A7i+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC&safe=strict&espv=2&biw=1366&bih=667&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=0ahUKEwio-f-0otvOAhWLuBQKHbAkCd4Q_AUICCgD#imgrc=ufHJTRt8Eq94bM%3A

Her şeyin başladığı yer olan 15 Temmuz Demokrasi ve Şehitler Köprüsü’nde şehitler yad edildi.

yenikapi-rekoru

15 Temmuz Ruhu, milyonların katıldığı Yenikapı mitingiyle taçlandırıldı. Dosta güven, düşmana korku verildi, tam anlamıyla ‘şov’ yapıldı.

Dikkatlerden Kaçmaması Gerekenler:

Devlete: Mademki bir musibet bin nasihatten yeğdir, o zaman işimize bakalım, bundan sonraki sürece odaklanalım. Bu tarz olayları yaşamamak için neler yapılması gerektiğini düşünelim, çözüm odaklı çalışalım. Devlet kademelerine yerleştirilecek olan personeli amca-dayı ve/ya cemaat torpiliyle, kayırmasıyla değil ‘ehliyet, liyakat ve sadakat’ derecesine göre seçelim. Biz diyorum çünkü bu devlet bizim. Bir insanın yağmur yağınca evimizi sel basar mı diye endişelenmesi gibi endişeleniyoruz devletimiz ve milletimiz için. Ortada bir hata varsa bunda bizim de payımız var, tıpkı zaferlerde olduğu gibi. Devletimizin yaptığı iyi şeylerin bizi sevindirmesi gibi yapılan yanlışlar da bizi üzüyor, kahrediyor. 1000 yıllık devlet geleneği olan necip Türk milleti bu zor zamanlardan da alnının akıyla çıkmasını bilecektir ama düşmanın kahpeliğini de göz önünde bulundurarak doğru adımları atmalıyız.

Millete:

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi!.

omer-halisdemir

Senin gibi bir vatan evlâdıyla aynı çağda yaşadığım için Allah’a hamd ediyorum.

Orduya: Türklerin ‘ordu-millet’ olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Türkiye’nin 80 milyonluk bir orduya sahip olduğunu unutmayın. Bu milletin vergileriyle alınmış silahların namlusunu düşmana doğrultursanız sizi başımızın tacı ederiz, öldüğünüzde şehid, yaralandığınızda gazi olursunuz, malınız-canınız bize emanet olur, gözümüz gibi bakarız ama yok eğer o namluları millete çevirirseniz meşruiyetinizi kaybedersiniz, bununla da kalmaz canınızdan olursunuz. Mesele açık; ya Ömer Halisdemir ya da Semih Terzi olursunuz, ortası yok. Omuzlarınızda büyük bir yük var, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ‘Peygamber Ocağı’ dediysek bi’sebebi var; ya hakkını verin ya da makamı meşgul edip o şanlı üniformayı lekelemeyin.

Cemaatlere: Türkiye, %95’i Müslüman olan bir ülkedir. Dolayısıyla insanların çeşitli dini eğilimleri olması normaldir ve bu eğilimlerin bir sonucu olarak birbirinden farklı ve hatta birbirine düşman cemaatler olabilir. Ancak söz konusu bu cemaatlerin devlet içinde kadrolaşmaya, emniyet ve istihbarat teşkilatlarını ele geçirmeye varan yayılmacı ve tekfirci tutumlarına bir son vermeleri gerekmektedir. Dikkatinizi düşmana yöneltmeli ve enerjinizi din düşmanlarıyla mücadele ederken kullanmalısınız. Her insanın bir siyasi görüşü olduğu gibi cemaatlerin de siyasi yönelimleri olabilir ancak bu yönelimler siyaseti şekillendirerek kendi cemaatinin önünü açma niyeti taşımamalıdır. Yusuf Kaplan’ın da dediği gibi 15 Temmuz sonrası süreçte cemaatlerin kötülenmesine, laikliğin pompalanmasına asla göz yumamayız. Seküler düşünceli insanların, kimlik Müslümanlarının ve her sıkıntının çözümünü laiklikte arayan Kemalist zihniyetin biz demiştik tarzı söylemleri buna en güzel örnektir. Ayrıca onların cemaatlerle değil dinle problemlerinin olduğunu bilmeyen kaldı mı? Cemaatlerin olmadığı bir Türkiye hayal dahi edilemez. Biz fethettiğimiz her yere tekke-zaviye kültürünü götürmüş bir milletiz, bu topraklardan tekkeleri, cemaatleri söküp atmak bu çınarın kökünü sökmek anlamına gelir. Ancak dediğimiz gibi cemaatlerin de hareketlerini kontrol etmeleri gerekiyor. Kısacası itidali tutturmuş cemaatler Türkiye’nin milli-manevi gücünü arttırırken, FETÖ gibi radikal ve yayılmacı cemaatler örgüt halini alıyor ve devletimize, milletimize zarar veriyor.

Gezicilere: Gezi Ayaklanması devam ederken bi’kere bile meydanlara çıkmadım çünkü o zaman biz de sokaklara çıksaydık iç savaş çıkacaktı. Başkomutan Erdoğan’ın da dediği gibi %50 olarak evde tırnaklarımızı yiyerek gelişmeleri seyrettik. O zaman evinde tırnak yiyen adamların sokaklara çıktığında uçaklara nasıl parmak salladığını gördünüz değil mi? Görmediyseniz bi’daha bakın, gördüyseniz ayağınızı denk alın. 15 Temmuz olayları başladığından beri bi’ Gezicinin gözüyle olaylara bakmaya çalıştım ve şoka girdim. Düşünsene sen aylarca ortalığı yakıp yıkmışsın, her türlü vandallığı, ilkelliği sergilemişsin ama devlet başkanı seni ‘3-5 çapulcu’ olarak nitelendiriyor, ka’le bile almıyor, yurtdışına resmi ziyarete gidiyor falan filân.. ‘Bu nedir be kardeşim? Biz de insanız!’ diyesi geliyor insanın. Bu olaylardan çok ders alması lâzım bu Gezicilerin. Şunu şunu yapsaydık acaba darbe olur muydu açısından değil, bu halkla nasıl bütünleşiriz, kendimizi nasıl adam yerine koydururuz diye düşünmeleri lâzım. Çünkü sen ne kadar egzantrik şeyler denersen karşı tarafta o kadar olağandışı oluyor. Bak FETÖ başkentte F-16 uçurdu, millet az daha üzerine atlayacaktı. Bunlar hep ibretlik olaylar işte. Gezicilerin bu ‘yüksekten atma, alçaktan uçma’ hadiselerinden alacağı çok ders var. Uzun lâfın kısası bu halktan olmayan herkesten olabilir. Bu kaide her türlü radikal, elitist, terörist zihniyet için geçerlidir.

gezi-vandal

Vandallıkta(Vandallık veya akım olarak Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir.) sınır tanımayan Gezici zihniyet 15 Temmuz’dan ibret almalıdır.

Not: Bu yazı yazılırken Türk Silahlı Kuvvetleri liderliğinde ve Özgür Suriye Ordusu desteğinde Cerablus’a Fırat Kalkanı Operasyonu başlatılmış ve 12 saat sonunda şehirde %100 hâkimiyet sağlanmıştır. Oyunlarını bozacağız demiştik, inşallah devamı da gelir. Sefer bizim, zafer Allah’ındır!.

Mücahid Keskinoğlu

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR