Ortadoğu’da Bir Kapışma Alanı: Kuveyt

Osmanlı İmparatorluğu’nun, İran sınırında, (güneydoğusunun) idari yapılanması kuzeyde Zagros dağlarından Dicle nehrine açılan düzlüklerde Musul Vilayeti, merkezde kadim dönemlerden kalma tarihi şehri ile Bağdat Vilayeti ve güneyde körfeze çıkışı olan Basra Vilayeti… Bu 3’lü idari yapılanma, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiliz işgali sırasında birleştirilerek günümüz Irak Devleti’ni ortaya çıkmasına neden olacaktır.

parcalanmis-osmanli
Osmanlı Devleti’nin Günümüz Irak’ını Oluşturan Vilayetleri: Musul, Bağdat, Basra

Kuveyt ise 1800’lerin sonunda Osmanlı’nın güneydeki Basra vilayetine bağlı limanı olan bir ticaret kasabasıydı. Ta ki Almanlar, Osmanlı ile ilişkilerine arttırana dek…

kuveyt-limani
Kuveyt Limanı

1871 yılında ulusal birliğini sağladıktan sonra Almanya, yarıştaki kaybını kapamak için saldırgan bir politika izledi. II. Abdülhamit döneminde başlayan Alman-Osmanlı ilişkileri sonucunda Berlin-Bağdat demiryolu imtiyaz haklarını alan Almanlar bir de Basra körfezinde buharlı gemi seferlerine başladı. Daha önceki dönemlerde de büyük bir Alman nüfusunun Fırat kıyılarına yerleştirilmesi gündeme gelmiş ancak bir hayalden öteye geçememişti.

berlin-bagdat-demiryolu
Berlin – Bağdat Demiryolu

Bu gelişmeler İngilizleri dehşete düşürmeye yetti bile. Napolyon’un Mısır kıyılarına çıkmasından beri diğer ezeli rakipleri, sömürgeci devletlerin, Britanya adası ile Hindistan arasındaki yolu kesmesi ve Hindistan için bir tehlike haline gelmesi, İngilizlerin en korkulu rüyalarından biridir. Almanların Ortadoğu’daki artan ticari varlığı ve Hindistan için potansiyel bir tehlike olması, İngilizleri hemen bir şeyler yapmaya itti.

Telaşa kapılan İngilizler, küçük ticaret limanı Kuveyt’in şeyhine yaptıkları yardımlarla Almanların gemileri için kolaylık sağlamasını engelledi. Bu hamle, Kuveyt’in ayrı bir statü kazanmasına neden olacak süreci başlatacak olan hamleydi. Artık Kuveyt, Irak için bir dış kapı haline gelecek, Basra Körfezi’ndeki İngiliz politikası da bu kapının sağlamlığını güvence edecekti.

Kuveyt
Kuveyt

Birinci Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde Osmanlıya savaş ilan etmeyen İngilizler, ilk iş olarak Kuveyt’i İngiliz himayesinde bağımsız bir devlet olarak tanıdığını ilan etti; ve böylece Osmanlılar için Kuveyt sayfası tamamen kapandı. Daha sonra çoğunluğu Hintli olan ordusu ile Basra’ya çıktı. Bu durum, Osmanlı için bütün Ortadoğu sayfasını kapatacak süreci başlattı.

Savaştan sonraki yıllarda Kuveyt’in bu statüsü devam ederken, Irak, İngilizlerden kısmi bağımsızlığını almıştı. Irak toplumunun Kuveyt üstündeki hak iddiası ilk dönem krallıkta da daha sonraki cumhuriyette de sürmekteydi. Iraklı politikacıların görüşü ”Kuveyt şeyhinin Irak’ın vilayeti Basra’nın Kuveyt denen kısmının kaymakamı olduğudur.” Ancak, ülkedeki İngiliz politikasının ve yardımlarının özellikle de 1938’de petrol bulunması ile artması sonucu 1961 yılına gelindiğinde Kuveyt’in bağımsızlığı kabul görecek bir konum kazandı.

Emir Ahmed el Cabir el Sabbah , İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait uçakla
Emir Ahmed el Cabir el Sabbah , İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait uçakla

Kuveyt bağımsız oldu olmasına ama Iraklıların kendisine bakışı değişmedi. 1991 yılında aynı tarihi nedenlerle Saddam ülkeyi işgal etti ve yine benzer tarihi çıkarlar nedeniyle de Batılı koalisyon gücü Irak’a karşı Körfez savaşını başlattı.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Geleceği

Türkiye-Ermenistan arasındaki krizin temelini 1915 Olayları oluşturmaktadır. 20.yy’ın ikinci yarısında ilişkilerin düzeltilmesine yönelik atılan somut adımlar uzun süreli olmamıştır. 1993 yılında kapatılan Alican Sınır Kapısı o tarihten itibaren kapalıdır. Komşu iki ülkenin birbirine açılan kapılarının kapalı olması basitçe ikili ilişkilerin olmadığı anlamına gelmektedir. Dönem dönem ilişkiler düzeltilmeye çalışılsa dahi kapalı kapılar ardında ilişkilerin uzun süreli olmayacağı ortadadır. Üst düzey Türk diplomatlarının girişimleri ve açıklamaları sürekli karşılıksız kalmıştır. Günümüzde geldiğimiz durumda ise iki ülke ilişkilerinin normalleşmesi dahi güç görünmektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesinin önünde kendi sorunlarından ziyade üçüncü ülkelerinde etkileri çok fazladır.

Uçak krizinin ardından bozulan Türk-Rus ilişkileri, Ermenistan ilişkileri açısından bir anahtar niteliğindedir. Ermenistan’ın Rusya’dan izinsiz adım atmayacağı/atamayacağı göz önünde bulundurulduğunda Rusya krizi normalleşme önünde büyük bir engeldir. Bir diğer üçüncü ülke ise Azerbaycan’dır. Azerbaycan Türkiye için ‘gardaş’ olmasından dolayı Türkiye’nin kırmızı çizgisi durumundadır. Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ bölgesinden çekilmediği sürece Türk-Ermeni ilişkilerinde olumlu yönde ilerleme olmayacağı bir diğer durumdur. Nitekim Türkiye normalleşme koşulu olarak Karabağ meselesinin çözümünü şart olarak koşmuştur. 1 Nisan 2016 tarihinde başlayan çatışmaların, Karabağ sorununun çözümünü zorlaştırdığını söyleyebiliriz. Bunun sonucunda ilişkilerin normalleşme ihtimalinin tekrar ortadan kalktığını söylemek zor olmayacaktır.

Küreselleşen dünya düzeninde iki ülke ilişkilerinin çözülmesi veya bozulması yalnız bu iki ülkeye bağlı değildir. Bu ülkeler üzerinde ve bölgede çıkarları bulunan tüm ülkeler bu normalleşmeye engel olabilmekle beraber çıkarları için ilişkilerin iyileşmesine yönelik adımlarda atabilirler. Ülkeler arasında ebedi dostluk veya ebedi düşmanlık olmadığı tezine dayanarak Türk-Ermeni ilişkilerinde geleceğe yönelik olumlu veya olumsuz öngörüde bulunmamız zor olacaktır. Fakat Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin politik zeminden ziyade milliyetçilik olgusuna dayanması, yakın gelecekte bir iyileşme olmayacağının en büyük göstergesidir.

Yazarın konu ile alakalı diğer iki yazısı:

Okan Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Rusya’nın Doğu Türkistan Projesi ve İlişkiler

0

Rusya’nın, Kazakistan’ın kuzeyinde yer alan Altay Dağları eteğindeki Tümen Oblastı’nda akan İrtiş Nehri’nin sularını, bin kilometreden fazla boru döşeyerek, Kazakistan üzerinden, Çin’in Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ne (Doğu Türkistan’a) taşımayı Pekin’e proje olarak teklif ettiği ileri sürülmüştür. [1]

Doğu Türkistan, hem Müslüman Uygur Türklerinin ana vatanıdır, tarihi ata topraklarıdır; hem de güncel uluslar arası politikada jeopolitik açıdan önemi giderek artan bir coğrafyadır.

Pekin Yönetimi, Müslüman Uygur Türklerinin asimilasyonunu öngören bir politika takip etmektedir. Bu da, Müslüman Uygur Türklerini Pekin Yönetimi ile karşı karşıya getirmektedir. Sovyetlerin dağılmasından sonra, önce yeni “öteki” olarak uluslararası terörizmin, sonra da bunun bir devamı (parçası) olarak “İslami terörizm” nitelemesinin öne çıkarılması, Pekin Yönetiminin bunlar üzerinden Doğu Türkistan halkını hedef almasına ve asimilasyon politikasını “bu kılıf” üzerinden yürütmesine imkân vermiş, buna yol açmıştır. Ancak Afganistan’da Sovyet işgaline gösterilen İslami direnişte başarıya ulaşılması, 2001’de Afganistan’a giren ABD’nin burada benzeri bir direniş ile karşılaşması, Af-Pak Bölgesinin Wakhan Koridoru üzerinden Doğu Türkistan’a açılıyor olması, Pekin Yönetimi karşısında Doğu Türkistan halkının İslami direnişçilerden destek görmesine yol açmıştır. Bu tabloda, Doğu Türkistan, Çin’in sorunlu bölgesi, adeta” yumuşak karnı” olarak görülmeye başlanmıştır. Çin’in güçlenmesi ve uluslararası politikada yeni bir kutup olarak algılanmaya başlanması, başta ABD ve Rusya olmak üzere, bundan rahatsız olan ülkeleri Doğu Türkistan ile ilgilenmeye itmiştir. Bu açıdan bakılınca, ABD’nin Doğu Türkistan’ın sürgündeki hükümetine ev sahipliği yapması ile, Rusya’nın Doğu Türkistan’a su taşıma projesi arasında, özde, bir fark yoktur.

dogu-turkistan-nerede

Doğu Türkistan, 1.68 milyon km² büyüklüğünde bir coğrafyadır ve bu coğrafyanın sadece 150 bin km²’si kullanılabilir tarım arazisidir. Genişliği batıdan doğuya 1000 km., kuzeyden güneye 400 km. olan, 324 bin km² büyüklüğü ile dünyanın ikinci büyük kum çölü olan Taklamakan Çölü de, bu coğrafyanın içerisinde yer alır. Doğu Türkistan’ın nüfusu, 50 milyon dolaylarındadır. Ancak Doğu Türkistan; (i) Çin’in Batıya açılma yolu üzerindedir, (ii) zengin enerji kaynaklarını (petrol, doğal gaz, kömür ve diğer madenler) içermektedir, (iii) Çin’in güncel “Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin (Yeni İpek Yolu Projesinin) önemli bir parçasıdır. Ve bu durum, Doğu Türkistan’ın, Çin’in iç kesimlerinden sistemli ve bilinçli bir şekilde göç almasına neden olmaktadır; Pekin, bu göçü teşvik ve himaye etmektedir. Belirtilen nedenlerden dolayı, Doğu Türkistan’ın nüfusunun hızla artmakta olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin'in Yeni İpek Yolu Projesi
Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi

Çin, 9.5 milyon km² büyüklüğünde bir ülkeye ve bu ülke üzerinde yaşayan 1.367 milyar nüfusa sahiptir; Dünyanın en kalabalık ülkesidir. Rusya ise, Çin’in iki katı büyüklüğünde (17 milyon km²) bir ülkeye ve 142 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Çin, Rusya’nın yarısı kadar olan ülkesinde, Rusya’nın nüfusunun on katı büyüklüğünde bir nüfusu barındırmaktadır. Tersinden bakılır ise, Rusya da, Çin’in iki katı kadar olan ülkesinde, Çin’in nüfusunun onda biri dolaylarında bir nüfusu barındırmaktadır. Bu durum, Çin’in kalabalık nüfusunun komşu ülkelere taşma eğilimi gösterdiği gerçeği ile birlikte mütalaa edildiğinde, Çin’in Rusya’nın Uzakdoğu topraklarına taşma potansiyelini çağrıştırmaktadır. Daha açık bir ifade ile, Rusya’nın Uzakdoğu toprakları, potansiyel olarak Çin’in “taşma” alanına dahil bir coğrafya olarak gözükmektedir. (i) Küresel ısınmanın Rusya’nın Uzakdoğu topraklarını geçen her gün daha çok kullanıma açılmasına neden olması; (ii) buna bağlı olarak, Rusya’nın uzakdoğusunun yer üstü ve yer altı kaynaklarına yönelik ilginin giderek artması; (iii) Rusya’nın en uzun kıyı şeridine sahip olduğu Arktik Okyanusu kıyılarından işleyecek yeni bir deniz ticaret yolunun kendisini belli etmesi ve (iv) Arktik Okyanusunun deniz yatağının petrol ve doğal gaz yönünden zengin olması, Çin’in Rusya’nın bu bölgesine “taşma” potansiyelini güçlendirmektedir. Çünkü bu potansiyelin içinde, Çin’in, kalabalık nüfusunu seyrekleştirme, enerji ihtiyacını karşılama, dış ticaretini kolaylaştırma ve ulaşım maliyetini aşağıya çekmek suretiyle dış ticarette rekabet şansını artırma vardır.

Onun içindir ki; Rusya’nın boru hattı inşa ederek Kazakistan üzerinden Doğu Türkistan’a yılda 70 milyon m³ su taşıma projesine bakarken, Moskova’nın Doğu Türkistan’ın artan su ihtiyacından hareketle suyu da petrol gibi değerlendirmek istemesinden çok, Çin’e yakın durarak, Çin ile ilgili söz konusu endişelerini (taşma endişesini) aşağıya çekme düşüncesini görmek daha uygun olacaktır diye değerlendirilmektedir.

Fazla gündeme gelmese de, Çin’in Ukrayna’da gıda, tarım ve hayvancılık konularında ciddi ekonomik yatırımları (varlığı) bulunmaktadır. Rusya ile Ukrayna arasında devam eden sorun, Çin’in buradaki varlığını tehdit etme potansiyelini de içermektedir. Öyle ki, 2015 yılı içinde, Çin Donanmasından küçük bir görev gücünün Doğu Akdeniz’de Rus Donanması ile ortak tatbikat yapması, daha geniş kapsamlı bir tatbikatın Asya’nın doğusunda Japon Denizi’nde yapılması, Çin’in Ukrayna’daki varlığını koruma güdüsü ile de açıklanabilir. Elbette ki, söz konusu tatbikatlar, Rusya’nın Ukrayna krizi üzerinden, Çin’in de Güney Çin Denizi anlaşmazlığı üzerinden ABD/Batı ile karşı karşıya bulunmaları ile de açıklanabilecektir. Ancak burada vurgulanmak istenen husus, Rusya’nın Çin’in Ukrayna’daki varlığını Batı karşısında “istismar” etmiş olabileceği, şimdi aynı şeyi Doğu Türkistan’a yönelik söz konusu proje ile yapmayı düşünmüş olabileceğidir.

Bu noktada, Rus Diplomasisinin, koşulları çok iyi değerlendirme yeteneğinin (dolayısıyla gücünün) kendisini belli ettiğini söylemek mümkündür.

Önümüzdeki aylarda, Filipinler’in Güney Çin Denizi anlaşmazlığında Pekin’in aleyhine olarak gittiği uluslararası hakemlik kurumundan karar çıkması beklenmekte ve şimdiden, bu kararın kuvvetle muhtemel Filipinler lehine olacağı konuşulmaktadır. Bu da, Güney Çin Denizi anlaşmazlığında tansiyonun her gün biraz daha yükselmesine neden olmaktadır. Çin, anlaşmazlık konusu atoller üzerinde inşa ettiği yapay adadaki askeri imkân ve yeteneklerini sürekli takviye etmekte; ABD de, bu anlaşmazlıkta Çin’in karşısında yer alan ülkeler ile birlikte bölgedeki askeri varlığını artırmaktadır. Rusya’nın Doğu Türkistan’a su götürme projesi, böyle bir ortamda; yani Çin’in ABD karşısında giderek Rusya’nın desteğine daha çok ihtiyaç duymaya başladığı bir sırada gündeme gelmiştir. Tarafların (Çin’in ve Rusya’nın), önümüzdeki Mayıs (2016) ayında, ortak hava savunma tatbikatı yapacak olmaları bu bağlamda oldukça anlamlıdır. Eğer (i) Kuzey Kore’nin nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası balistik füze denemeleri sonrasında ABD’nin Asya için bir hava savunma sistemi kurmayı gündeme getirirken Çin’in benzeri bir hava sistemi ile öne çıkmamış olduğu ve (ii) Pekin Yönetiminin geçtiğimiz yıl (2015) içinde ilan ettiği “tartışmalı” Yüksek İrtifa Hava Savunma Bilgi Bölgesi uygulamasında “gevşeklik” gösterdiği dikkate alınırsa; bu, bir taraftan Çin’in askeri gücünün henüz ekonomik gücüne paralel bir noktaya gelmemiş olduğu, diğer taraftan da mevcut konjonktürde Çin’in askeri açıdan Rusya’nın desteğini aradığı anlamına gelecektir. Çin, ABD karşısında, Rusya’nın hava savunma sistemi (S-300, S-400) üzerinden öne çıkmış bir ülke olmasını ve, esasen Rusya’nın Ukrayna ve Suriye krizleri üzerinden güncel askeri imkan ve yeteneklerini “ortaya dökmesini” (güncel askeri gücünü sergilemesini) görmezden gelememiştir.

Rusya'daki İrtiş Nehri ve Doğu Türkistan
Rusya’daki İrtiş Nehri ve Doğu Türkistan

Belirtilen hususlar ışığında, Rusya’nın Doğu Türkistan’a yönelik projesinin, Çin’in içinde bulunduğu durumdan yararlanarak, Moskova’nın Çin ile ilgili endişesini orta ve uzun vadede kontrol altında tutma amacına yönelik olduğu değerlendirilmektedir. Eğer Çin ile Sünni İslam Dünyası arasındaki yakınlaşma dikkate alınırsa, Rusya’nın Doğu Türkistan’daki varlığı, Moskova’nın, hem İslami aşırıcılık ile mücadelesine dolaylı olarak katkı sunabilecektir, hem de Pekin’in Sünni İslam Dünyası ile olan ilişkilerine nüfuz edebilmesine ayrıca imkân ve fırsat verebilecektir.

Çin, Asya’nın doğusunda, Doğu Çin Denizi anlaşmazlığı ve Güney Çin Denizi anlaşmazlığına ileri derecede angaje olmuş durumdadır. ABD, bu bölgedeki askeri varlığını güçlendirmekte ve yaymaktadır. Acaba böyle bir tablo olmasaydı, Moskova, İrtiş Nehrinin sularını Doğu Türkistan’a taşımayı öngören bir projeyi Pekin’e önerebilir miydi diye sormak gerekir. Koşulları “iyi okumanın” ve değerlendirmenin, ulusal güç unsurlarından biri olarak diplomasinin ne kadar önemli ve işlevsel olabileceğine işaret ettiği gibi; böyle bir diplomasinin ulusal güce güç kattığını de bu vesileyle ifade etmek gerekir.

Bu tabloya Doğu Türkistan açısından bakıldığında, Müslüman Uygur Türklerinin yeni “istismarlara” ve dolayısıyla yeni “acılara” açık olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ankara-Moskova ilişkilerinin içinde bulunduğu olumsuz durum nedeniyle, acaba Müslüman Uygur Türklerinin yüzlerini dönmüş olduğu Ankara, bu oyuna girer mi; Türk Diplomasisinden, bir hamle gelebilir mi?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk (ascmer)


[1] http://www.turkrus.com/213429–bir-%E2%80%9Ccilgin-proje%E2%80%9D-de-rusya%E2%80%99dan-altay-daglarindan-cinin-uygur-bolgesine-su-xh.aspx

1915 Olayları Sonrası Süreç: 1915’ten Günümüze

Günümüzde pek çok araştırmacı, yazar ve devlet adamı 1915 olaylarına tarihi bir olaydan ziyade, politik bir olay olarak bakmaktadırlar. Buna gerekçe olarak Ermeni tarihçileri, 1915 olaylarının Osmanlı hükümetinin politik bir hamle ile bazı Ermeni Parti yöneticilerini 24 Nisan 1915’te tutuklamalarını göstermekteler. Bu tutuklama olayının altında yatan gerçek sebep araştırılmadan yapılan araştırmalar yetersiz olmakla birlikte, yanlış görüşlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Bu örnekte olduğu gibi pek çok durum ön yargılı olarak ele alındığından, politik süzgeçte değerlendirilmektedir.

1915 olayları neredeyse yarım asır sonra geçmişin acılarından türetilen yeni bir tarih yazımı başlatmıştır. Yaşanan olaylar tek taraflı anlatılmakla birlikte dünya kamuoyunda popülerleştirilmeye yönelik bu hareketin iki kutuplu dünya düzeni hüküm sürerken ortaya çıkması oldukça anlamlıdır. 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermeni grupların ön ayak olmasıyla 1915 Olayları organize bir propaganda kampanyasıyla dünya gündemine yerleştirilmeye başlanmıştır. Soğuk Savaş koşullarında Batı dünyası yanında yer alan ve Batının güvenliği bakımından hayati rol oynamış olan Türkiye’ye yönelik bu kampanya önemli bir sınama ve mücadele alanına dönüşmüştür. (1)

1960’lı yıllarda Ermeni diasporası elindeki gücü kullanarak 1915 Olaylarını dünya gündemine getirmek istemiştir. Diaspora kısmen başarılı olsa dahi beklenilen sonucu alamamıştır. Beklenen sonucun alınamaması, 1915 Olaylarının kısa süreliğine de olsa gündemden düşmesine sebep olmuştur. Politik yollardan destek bulamayan Ermenistan diasporası çareyi şiddet ortamı oluşturmakta aramıştır. Şiddet ortamının başlangıcı olarak 1973 ASALA Terör Örgütünün kurulması gösterilir. Bu terör örgütünün ilk eylemi 27 Ocak 1973’te Santa Barbara Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir’e yönelik yaptığı eylemdir. Daha sonraki yıllarda bu örgüt eylemlerini özellikle siyasilere yönelik artırarak devam etmiştir.

ASALA Terör Örgütü PKK ile sürekli işbirliği yapmış ve 6 Nisan 1980’de Lübnan’da imzalanan ikili anlaşma ile ASALA Türkiye’deki eylemlerini sona erdirmiş ve eylemlerini Karabağ’a taşımıştır.

Ermenistan SSCB’nin zayıflamasını fırsat bilerek 21 Eylül 1991’de ülke genelinde SSCB’den ayrılmak için referandum yaptı ve bu tarih, bağımsızlık tarihi olarak ilan edildi. Ermenistan bu referandumdan sonra egemen ülke kimliğiyle uluslararası toplumun tam üyesi olarak 1992’de Birleşmiş Milletlere katıldı. Türkiye Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991’de tanıyarak, bu bağımsızlığı ABD’den de önce tanıyan ilk ülkelerden birisi oldu. Türkiye, iki ülke arasında yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen ilk tanıyan ülkelerden olması yönüyle Ermenistan’a karşı barışçıl politika izlediğini göstermiştir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen 1993 yılında Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne kurucu üye olarak davet etmiştir. Türkiye’nin barışçıl yaklaşımı bunlarla da sınırlı kalmamıştır. Ermenistan ekonomik krizde iken Türkiye, sınırsız destekte bulunan tek ülke olmuştur. Türkiye’nin yaptığı bu barışçıl adımlar Ermenistan tarafından karşılık görmemiştir.

Ermenistan-Azerbaycan arasında 1991-1993 tarihleri arasında yaşanan Dağlık-Karabağ sorunu ve Ermenistan’ın bu bölgeyi işgali sonucunda Türkiye, Ermenistan sınır kapısını 7 Nisan 1993 yılında kapatmıştır. Bu tarihten itibaren Türkiye ilişkilerin normal düzeyine dönmesi için üç ön şart koşmuştur; Karabağ İşgalinin sona ermesi, Türkiye sınırının tanınması ve 1915 Soykırım iddialarından vazgeçilmesi. Ermenistan ise, Türkiye’nin soykırımı tanımasını ve sınırı açmasını istemiştir.

1993 yılından 2004 yılına kadar ilişkileri geliştirmeye yönelik somut adımlar atılmıştır. Türkiye 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da yapılacak olan NATO Zirvesi’ne Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Kaçaryan davet edilmiştir. Kaçaryan bu daveti reddetmekle beraber, Ermenistan’ın Türkiye olmadan da gelişebileceğini belirterek, diyalog girişimlerine karşı tavrını açıkça ortaya koymuştur. 10 Nisan 2005 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Ermenistan Devlet Başkanı’na bir mektup göndererek her iki ülkenin ve üçüncü taraf ülkelerinde katıldığı bir komisyonun kurulmasını teklif etmiştir. Ermenistan Devlet Başkanı, soykırım iddialarının şüphe duyulmayacak olduğunu belirterek bu teklifi reddetmiştir.

2007 yılına gelindiğinde Türk tarafı yine somut adımlar atmıştır. Akdamar Kilisesinin restore edilerek açılması ve Antalya-Erivan uçak seferlerinin başlaması, ilişkiler için yeni bir başlangıç olmuştur.

2008 yılı başında iki ülke arasında dillendirilen ‘Peynir Diplomasisi’ ve 2008 Temmuz’unda Erivan’dan gelen milli takım maçının Ermenistan’da birlikte izleme daveti bu defa da ‘Futbol Diplomasisini’ başlatmıştır.

2009 yılına gelindiğinde İsviçre’nin aracılığıyla Türkiye ve Ermenistan arasında yeni bir yol haritası belirlenmiştir. Bu yol haritası 10 Ekim 2009’da iki ülke arasında iki protokol imzalanarak taçlandırılmıştır. Bu protokoller yıllardır her iki ülkenin de parlamentosunda onay için beklemektedir. Onay için her iki ülkede karşı tarafın adım atmasını beklemektedir. Ermenistan’ın Alican Sınır Kapısının açılmasına yönelik talebi ve Türkiye’nin Karabağ işgalinin sona ermesi talebi sonuçsuz kaldığı için ilişkilerin normalleşemeyeceği ortadadır.

turkiye-ermenistan-protokol

2015 yılı olayların 100. Yılı olması dolayısıyla Sarkisyan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Erivan’a, Cumhurbaşkanı Erdoğan’da Sarkisyan’ı Çanakkale’ye davet etmiştir. Ayrıca 16 Şubat 2015’te Ermenistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tigran Balayan Twitter hesabından yaptığı açıklama ile Sarkisyan’ın protokolleri meclisten çektiğini duyurmuştu. Bu hamle ile de 2008 yılında başlayan Futbol Diplomasisi sona ermiş oldu.

»»» Okan Şahin’in ‘1915 Olayları ve Karşılıklı İddialar‘ başlıklı bir önceki yazısını da okuyabilirsiniz.

Okan Şahin

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


(1) – 1915 Olaylarına Dair Türk-Ermeni Uyuşmazlığının Tarihi Arka Planı- Syf:2

Lübnan’da Seçilemeyen Cumhurbaşkanı ve ‘İlginç’ Sistem

Lübnan Mayıs 2014’teki son Cumburbaşkanı Mişel Süleyman’ın görev süresinin dolmasından bugüne cumhurbaşkanını seçemiyor. Ülkedeki cumhurbaşkanlığı seçimi, 39. oturumda da yeterli çoğunluk sağlanamadığı için yapılamadı. Cumhurbaşkanını seçemeyen ülke, parlamentodaki seçimi 2 Haziran 2016’ya, 40. oturuma ertelendi. 128 sandalyeli mecliste toplantı yeter sayısı olan 86 kişiye ulaşılamadığı için yine ertelenen oturuma sadece 41 milletvekili katılmıştı. Anayasa gereği 64 Hristiyan, 64 Müslüman vekilin oluşturduğu parlamentonun önümüzdeki oturumda da toplanamayacağı düşünülüyor. Ülkede cumhurbaşkanı seçilemediği için de, doğal olarak bürokrasi sağlıklı işlemiyor ve vatandaşlarda bıkkınlık hakim.

Cumhurbaşkanının seçilemediği Ortadoğu’nun incisi olarak gösterilen ülkede; genel kurmay başkanlığı, emniyet genel müdürlüğü, merkez bankası başkanlığı, büyükelçilik gibi kritik görevlere yeni isimlerin atanması ve anayasal olarak mevcut hükümetin istifası veya yeni bir hükümetin kurulması engellenmiş oluyor. Bunların yanında cumhurbaşkanının seçilememesiyle 2017’de yapılması planlanan parlamento seçimleri de imkansız hale geliyor.

Lübnan’daki bu siyasi çıkmazın ana sebebi olarak da ülkenin siyaset tarihindeki ilginç sistem gösteriliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sürecinde Fransız mandası olan Lübnan, İkinci Dünya Savaşı döneminde, 1943 yılında bağımsızlığını kazandı. Lübnan’daki dinsel ve mezhepsel çeşitlilikten ötürü varılan anlaşma gereği; -1943 yılındaki Milli Mutabakat- Cumhurbaşkanı Hristiyan, Meclis Başkanı Şii ve Başbakan Sünni olmak zorunda. O dönemlerde neredeyse ülkedeki Hristiyanlar ve Müslümanlar %50’ye %50 diye oranlanırken, günümüzde bu oranlardan bahsetmek pekte mümkün görünmüyor.

Kaynak: AA
Kaynak: AA

Lübnan’da gerek Filistin’den gelen, gerekse Suriye’den gelen göç dalgası sonucu, oldukça karışık ve ‘düzensiz’ bir yapı söz konusu. Dünya Bankası verilerine göre ülkenin nüfusu 4.5 milyona yakın(2010). Ancak ülkedeki mültecilerin nüfusunu ve geçen 6 yıl sonrasındaki durumu kimse bilemiyor. Çünkü 1932’den bu zamana kadar nüfus sayımı yapılmıyor ve insanlara dini kimliği sorulmuyor. Ancak tahminler ülkedeki Hristiyan nüfusun oldukça azaldığı, Müslüman nüfusunda arttığı yönünde. Nüfusa Müslümanlar arasındaki mezhepsel farklılık gözüyle bakacak olursak da, ülkede Şii nüfusun hızla arttığı biliniyor. Günümüzde Suriye iç savaşında askeri olarak boy gösteren Hizbullah ile özdeşleşen ülkede, tam bir devlet geleneğinin olmayışı da siyasi çıkmazın en belirgin arka planı olarak gösteriliyor. Cumhurbaşkanı olmadan(vekaleten cumhurbaşkanı var) 3. senesine giren ülkedeki bu istikrarsızlık ‘Lübnan geçmiş senelerdeki gibi bir iç savaş yaşar mı?’ korkusunu akıllara getiriyor. Ancak herkesin bildiği gibi Hizbullah ülkede hem askeri hemde siyasi açıdan muazzam derecede güçlü ve elindeki gücün farkında. Bu gücü kendi çıkarlarına zarar vermeyen Lübnan yönetimlerine karşı da kullanmıyor. Hatta hatırlayacağımız gibi geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan Lübnan ordusu ve emniyet teşkilatına yapacağı 4 milyar dolar değerindeki yardım kararından vazgeçmişti. Bunun sebebi ise Hizbullah’ın ülke siyasetinde oynadığı rolün Lübnan yönetimince engellenmemesiydi.

Dört bir yanındaki savaşlara ve siyasi krizlere rağmen bir şekilde varlığını sürdüren ülkede, ne yazık ki siyasi istikrarın oluşması için şartların tam olarak oturmadığı ve gelecekte bu konuda zorlukların yaşanmaya devam edeceği net bir şekilde görülüyor.

Abdulkerim Arslan

StratejikOrtak.com Yazarı

Kıbrıs İçin Verilen Emekler ve Karşılığı

Son zamanlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili federal bir birleşme gündemde ve üzülerek görüyoruz ki Kıbrıs Federasyonu fikri gerçekleşmesi en büyük ihtimal. Neden mi üzülüyorum!

Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri için verdiği mücadele sadece Kıbrıs Barış Harekatı değildir. Bunun haricinde yıllardır Kıbrıs’ın refahı için ayrılmış kaynaklar ve ülkemizin çektiği çileler vardır. Bizim çektiğimiz çileler sadece harekat sırasında verilen şehitler değil aynı zamanda ülkemize uygulanan ABD ambargosudur. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı sonrası başlatılan ambargo 1978’de kaldırılsa da fiilen 1980’de sona ermiştir. Bunun haricinde Kıbrıs’ın Türkiye için oluşturduğu en büyük sıkıntı ise sağ-sol olaylarıdır. Çünkü Kıbrıs’a müdahale etmek, o dönem başbakan olan Bülent Ecevit’in karizmasını artırmış ve ülkemizdeki sol harekete güç kazandırmıştır. Sol’un güçlenmesine karşılık meclisteki tüm sağ partiler milliyetçi cephe adıyla koalisyon kurmuş ve bu koalisyon hükümeti 1 mayıs 1977’de taksim katliamını gerçekleştirerek, 5000 civarında gencimizin ölümüne ve dolaylı olarak 12 eylül 1980 darbesine yol açan çatışma ortamını başlatmışlardır. Burada kötü olan şey, sol hareketin güçlenmesi değil onun yarattığı etkidir.

Nereden nereye geldin diyebilirsiniz ama domino taşı işte.

Verilen şehitler, 6 yıl süren ambargo ve ülkemizdeki çatışmaları geçtim. Benim en çok şikayet ettiğim konu Kıbrıs’a verilen yardımlar. Örneğin 1998-2011 arasında Kıbrıs’a ne kadar hibe ve kredi verdiğimize bir bakalım.

 1998: 48 milyon 300 bin TL
 1999: 68 milyon 567 bin 400 TL
 2000: 142 milyon 100 bin TL
 2001: 246 milyon 870 bin 838TL
 2002: 424 milyon 999 bin 933 TL
 2003: 432 milyon 54 bin 826 TL
 2004: 345 milyon 357 bin 498 TL
 2005: 516 milyon 110 bin 135 TL
 2006: 627 milyon 581 bin 129 TL
 2007: 564 milyon 556 bin 54 TL
 2008: 750 milyon 300 bin 523 TL
 2009: 928 milyon 690 bin 272 TL
 2010: 1 milyar 96 milyon 87 bin 450 TL
 2011: 880 milyon TL
Türkiye’nin KKTC’ye Yardımları (1998-2011)

Gördüğünüz gibi katlanarak artmış. Bu aralık yaklaşık olarak 7 milyar TL ediyor.
Elbette bu mebla Türkiye ekonomisi için pek birşey ifade etmiyor ama KKTC için müthiş bir rakam. Nede olsa nüfusu sadece 300 bin kişi.(çoğunluğu Türkiye’den göç edenler)

Yapılan nakdi yardımların yanı sıra turistlerinin, işletmecilerinin ve 50 bin askerin buradan gittiğini düşündüğümüzde aslında yardım çok çok daha fazla diyebiliriz.

Kıbrıs ile birlikte bunca çile çektikten sonra ve bu kadar ekonomilerini ayakta tutmamıza rağmen Rum tarafıyla birleşmek istemeleri bizleri üzüyor. Umuyorum ki Rumlarla birleşme gerçekleşmez ve bir gün KKTC Türkiye’ye 82. il olarak bağlanır.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

1848 “Devrimleri” ve İşçiler

0

Binlerce yıl uygarlıkların gelişimini sağlayan ve biçimlendiren tarım, XVIII. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan ve XIX. yüzyıldan itibaren önce Avrupa’yı, sonrasında tüm dünyayı şekillendiren sanayileşme olgusuyla söz konusu özelliğini yitirdi. Sanayinin ortaya çıkışı insanlık tarihinin hızlı ve köklü şekilde yeniden biçimlenişinde asli bir rol oynadı. Ekonomik alanda ortaya çıkan bu olgu kısa sürede siyasal ve sosyal etkiler yarattı. Uygarlık, fabrikaların artışıyla birlikte yaklaşık yüz yıl içinde farklı bir hal aldı.

Üretim artışı kaçınılmaz olarak iş gücü talebini de beraberinde getirdi. İş gücü talebindeki artış usta-çırak ilişkisini bitirmek ile kalmayıp sosyal alanda var olan düzen ki bu düzen loncalar ile sağlanıyordu, yozlaşıp yıkıldı. Var olan sistemin yıkılmasıyla birlikte toplumda yeni bir düzene ihtiyaç hasıl oldu. Ancak hasıl olan bu ihtiyacı gidermek hiç de kolay olmadı ve sancılı bir süreç içerisine girdi. Bu durum emek-sermaye çelişkisinin belirginleşmesine ve yeni bir toplumsal sınıfın yani işçi sınıfının doğuşuna neden oldu. Fabrikaların ortaya çıkışı ve Avrupa tarihinde daha önce ortaya çıkmış ve XIX. yüzyıla kadar çok önemli etkilerde bulunmuş bir başka sınıfın, yani burjuvazinin eseridir.

Burjuvazinin Avrupa’da XIX. yüzyıl öncesinde en belirgin biçimde 1789 Fransız Devrimi’nde görüldüğü gibi oynadığı devrimci rol, sınai kapitalizmin gelişmesiyle daha da önem kazanacak ve burjuvazi siyasal sistemin şekillenmesinde çok daha belirleyici ve etkili olacaktır. 1830 devrimiyle birlikte burjuvazi daha da güçlendi. 1830-32 yılları arasında Batı Avrupa’da sanayi gittikçe gelişiyor ve sermaye birikimi ve milli gelir artıyordu. Ve fakat, bu artıştan işçilere düşen payın oranı gittikçe azalıyordu. Bu durumun tabii sonucu, işçi dünyasının hoşnutsuzluğu oldu. Siyasi hakları da kısıtlı olan bu alt tabaka halk kitlesi siyasi amaçlarına ulaşmak için meşru yol olarak devrim yolunu seçmişlerdi. Fransa başta olmak üzere yasak olmasına rağmen işçi örgütleri kuruldu. Bu örgütlerle birlikte işçi sınıfı özellikle Karl Marx ve Friedrich Engels’i okuyor ve “aydınlanıyordu”.

1840’lı yılların getirmiş olduğu büyük atılıma rağmen Avrupa’nın birçok ülkesi ekonomik zorluklar ile pençeleşiyordu. Örneğin, İrlanda’da büyük bir açlık yaşanırken 1847’de Fransa’da ve Orta Avrupa’da ortaya çıkan ticari bunalım yoğun bir işsizliğe neden oldu. Bu duruma, özellikle Avrupa’daki alt sınıflar büyük tepki gösterdi ve radikal grupların yükseldiği gözlemlendi. Bu tarihte devrime kalkışılacağını öngörmek çok zor olarak değerlendirilemez.

Avrupa’nın birçok yerinde yaşanan ayaklanmalar genellikle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bazı kazanımlar elde etmişlerse de bu kalıcı olmamıştır. Zaten 1850’li yıllarda iktisadi alanda refah dönemine girilmesi, işçileri sessizliğe gömmüş ve Avrupa’daki ihtilalci hava iyice dinmiştir. Bu nitelikleri itibariye 1848 olayları mutlak bir devrim olarak adlandırılamaz. Aslında bunun sebebi siyasal toplumsal ve ekonomik olarak erken gelişen liberal çevrenin fırsat tanımamasıdır. Çağrı Erhan’ın Siyasi Tarih dersinde belirttiği gibi; ”1830 devrimlerini yapanlar 1848’i bastıranlardır.”

Tam anlamıyla başarıya ulaşmamış olan 1848 olayları ilerisi için işçilerin bilinçlenmesine ve/ya devrim için nelere ihtiyaç duyduklarını saptanmasına yarar sağlamış ve daha sonraki işçi hareketleri ve bu sayede elde edilen hakları ortaya çıkaran en önemli tecrübe olması dolayısıyla oldukça önemlidir.

Hüseyin Kaylı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri: Zorunlu İttifak

Eğitim sistemimizin birçok insanımızın beynine kazıdığı kalıplaşmış ön yargılardan birisi de ”Araplar bizi arkadan vurdu” ifadesidir. Bunun ardından gelen; ”Araplar pistir”, ”Araplar haindir, güvenilmezdir” gibi öteki ifadeler de olumsuzdur. Benzeri bir durum Arap toplumlarında da görülmüştür. ”Arapları ezen ve sömüren Türk İdaresi” fikri ne yazık ki birçok Arap insanının kafasına yerleştirilmiştir. Anlatacağımız yaşanmış bir olay bu konuyu anlamamızda yardımcı olacaktır.

Suudi Arabistan’da görev yapan batılı bir diplomat şöyle bir olay anlatır; Görüşmelerinde bir Türk diplomat ona ” Araplara güvenmeyin. Onlar uygarlıksız çöl barbarlarıdır.” der. Daha sonra görüştüğü bir Arap diplomat da ona ”Türklere güvenmeyin. Onlar uygarlıksız Orta Asya barbarlarıdır” şeklinde Türk diplomatın söylediğine benzer bir ifadeyi Türkler için kullanır. Görüldüğü gibi Türk-Arap ilişkilerinde olumsuz ön yargıların belirleyici olduğu bir dönem yaşanmıştır.

Aslında siyasi açıdan bakınca iki tarafın da bu konuda bazı zorunluluklar içerisinde olduklarını görürüz. Bu olumsuz düşünceleri yönettikleri insanlara benimsetmek taraflar için bir gereklilikti. Osmanlı Devleti’nin hakim olduğu coğrafyada kurulmuş olan Arap devletleri de, Türkiye Cumhuriyeti’de; kendilerinin Osmanlı’dan daha iyi oldukları düşüncesini vatandaşlarının kafalarına yerleştirmek zorunda hissediyordu. Osmanlının tarihteki başarılarını tekrarlamak ve onun kadar büyük olmak mümkün olmadığından; Osmanlıyı kötülemek ve alçaltmak tarafların kendilerini iyi göstermek için kullandıkları bir yol oldu. Bu yolla kendi kuruluşlarını meşrulaştırmaya ve vatandaşlarına kendilerini benimsetmeye çalıştılar.

Buna ek olarak; Osmanlı mirasını reddetmek genç Türkiye Cumhuriyeti için bir var olma meselesiydi. Sömürgelerinde milyonlarca Müslüman yaşayan batılı güçler küresel hakimiyetlerini korumak ve güçlendirmek zorundaydılar. Dünyanın herhangi bir yerinde, ama özellikle petrol coğrafyasında İslam Dünyası’nın lideri olduğu iddiasındaki Müslüman bir devlet küresel dengeleri bozabilirdi. Batılı büyük güçler ne Orta Doğu’da ne İslam Dünyasında, kendilerine meydan okuma ve küresel güç olma potansiyeli olan bir siyasi yapı istemiyorlardı. Bu yüzden; zaten yüzlerce yıl batının siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel saldırılarına maruz kalmış olan Osmanlı Devleti çökmekten kurtulamadı. Varisi olan genç Türkiye Cumhuriyeti ise küresel batılı güçlerin düşmanlığından korunmak için Osmanlı Mirasını reddetmek zorundaydı. Tüketici dış ve iç savaşlardan yeni çıkmış; tükenip yok olmanın eşiğine gelmiş Türkiye’nin ”İslam Dünyasının Liderliği” iddiasını sürdürmesi varlığını tehdit altına sokacak bir risk olurdu. Bu yüzden tarihimiz ”Araplar kötüdür, Türkleri Araplarla beraber yaşattığından dolayı Osmanlı Devleti de kötüydü.”, ”Osmanlılar hain ve pis Arapları koruyacağız diye boş yere Türk nüfusunu harcadılar” gibi basmakalıp ön yargılarla dolduruldu. Sonradan görme petrol zengini bazı Arapların davranışları da bu ön yargıları güçlendirdi.

Benzer durumlar Arap devletlerinde de, örneğin en zengin ve önemli Arap devletlerinden olan Suudi Arabistan’da da yaşanmaktaydı. Ataları çöl bedevileri olan Suudiler zamanın halifesi Osmanlı padişahına isyan ederek devlet kurdular. Kabile ve mezhep asabiyeti bu devletin kurucu dinamiğiydi. Sonradan ele geçirdikleri şehirlerdeki yerleşik Arap halkı ise kültürel olarak Suudilerden daha üstündüler ve Osmanlı İdaresini Suudilerin idaresine tercih etmekteydiler. Suudi Devleti, Osmanlı Halifesine isyan ederek ve ona karşı Hristiyan İngilizlerle iş birliği yapılarak kurulmuştu. Suudiler; Osmanlı halifeliğinin İslam’a uygun olduğunu kabul ederlerse, kendilerinin İslam’ın dışında olduklarına kabul etmeleri gerekirdi ki bu da mümkün olan bir durum değildi. İslam dini açısından bu durumu kabul edilebilir hale getirmek ancak Osmanlı Devleti ve halifesinin İslam’dan uzak olduğunu iddia ederek mümkün olabilirdi. Osmanlı Devleti’ni kötülemek Suudi Devleti’ni meşrulaştıracaktı. Suudi hanedanına göre; Osmanlılar İslam dinini bidatlerle doldurdukları gibi, Avrupalıların etkisinde de kalıp Hristiyanlara benzemişlerdi. İslam’ın saflığını en çok koruyan Arap milletini de baskı altında tutup sömürüyorlardı. Yukarıdaki cümlelerde geçen ”Osmanlı” kelimesi çıkarıp yerine ”Türk” kelimesini yerleştirdiğimizde de anlatmaya çalıştığımız düşünce değişmez. Türk-Osmanlı idaresinin Arapları ezdiği ve İslam’a uzak olduğu argümanı Suudi Arabistan Devleti’nin kuruluşunu meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Ülkemizde uygulanmış olan katı laiklik uygulamaları da bu argümanın ve Arap dünyasındaki olumsuz ”Türk İmajı”nın güçlendirilmesinde etkili olmuştur. Suudiler; laikliği tabulaştırmış bir Türkiye’yi İslam Dünyası’nın lideri olmaya çalışan İslami bir Türkiye’ye tercih ediyorlardı. Çünkü böyle bir Türkiye; kabile temeline dayanan ve halkı tarafından fazla sevilmeyen Suudi Arabistan’ı dış politikadan çok iç politikada risk altına sokabilirdi.

Geçmişten günümüze, (Osmanlı Dönemi dahil) Suudi Arabistan Haritası
Geçmişten günümüze, (Osmanlı Dönemi dahil) Suudi Arabistan Haritası

Suudi Arabistan Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı mesafeli olmasında kuruluş felsefesi gibi dış politika hedefleri de etkili olmuştur. İslam Dünyası’nın kutsal topraklarını yöneten Suudi Arabistan İslam Dünyası’nın lideri gibi de davranmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin aksine Suudi Arabistan’ın böyle bir iddiasının olması batı dünyası için bir tehdit değildi. Çünkü nüfusu, üretim kapasitesi, teknoloji seviyesi böyle bir iddiayı gerçekleştirmesine imkân vermiyordu ve vermesi de mümkün değildi. Tam tersine, Suudi Devleti, kuruluşunu olduğu gibi varlığının devamını da batılı güçlerle kurduğu temel ilişkilere borçluydu. ”Kâbe Baskını”, ”Kuveyt’in İşgali” gibi birçok gelişme bu durumu açıkça ortaya koymuştur. Bununla birlikte ”İslam Dünyası’nın Liderliği Rolü” Suudi Arabistan için dış politikada olduğundan çok iç politikayla ilgili bir gereklilikti. Kutsal toprakların yöneticisi ve İslam Şeriatı’nın uygulayıcısı olduğunu iddia eden bir devletin dünya Müslümanlarının sorunlarına ilgisiz olması düşünülemezdi. Özellikle de bu devlet, kendisinden önce bölgede hakim olmuş olan Osmanlı Devleti’nden daha Müslüman olduğunu iddia ediyorsa bu rolü oynamak zorundaydı. Petrolden elde ettiği büyük finansal gücü de, Suudi Arabistan’ın bu role soyunmasını kolaylaştırmıştır. Geçmişte bu rolü başarılı olarak oynamış olan Osmanlı Devleti’nin varisi Türkiye Cumhuriyeti’nin, tekrar bu hedefe yönelmesi Suudiler için rahatsız edici bir ihtimaldi. Suudi Devleti’nin Osmanlı Mirasına karşı olan rahatsızlığını ve hıncını Osmanlıdan kalan eserlere olan yıkım hevesinde kolayca görebiliriz.

Bu durum, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında sınırlı olumlu ilişkiler kurulmasına engel olmasa da, tarafların kader ortaklığına gitmesi beklenebilir bir durum değildi. Kuruluşunu İngiltere’ye borçlu olan Suudi Arabistan, varlığını devam ettirebilmek için Amerika ile kurduğu yakın ilişkilere muhtaçtı. Amerika’da aynı şekilde petro-dolar sistemini kurabilmek ve devam ettirebilmek için Suudilere muhtaçtı. Suudiler; petrol ticaretlerini dolar üzerinden yaptılar. Üstüne petrolden elde ettikleri dolarları Amerikan finans kurumlarında işleterek ve Amerikan tahvilleri alarak da petro-dolar sisteminin en büyük ekonomik destekçisi oldular.

Buraya kadar yazdıklarımız geçmişi yansıtmaktadır ve Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin bugünkü tablosuna taban tabana zıttır. Neler değişti de tüm olumsuzluklara rağmen bu tabloya ulaştık?

Hangi sebeplerden dolayı Türkiye ve Suudi Arabistan ilişkileri ittifak kuracak seviyeye geldi? Neler değişti de ”İslam Ordusu” denilen yapı ortaya çıktı? İslam Ülkeleri Türkiye ve Suudi Arabistan önderliğinde küresel bir birlik olmaya doğru adım atmış gözüküyorlar. Bu derece iddialı ve büyük gelişmeler hangi zorunluluklar yüzünden ortaya çıkmaktadır? Suudi Arabistan’ın dış politikasında ve Türk-Suudi ilişkilerinde bu denli radikal değişiklikler yaşanmasının sebepleri neler olabilir?
Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin günümüzdeki gelişimine baktığımızda, Suudi Arabistan’ın Amerika ile olan ilişkilerinin gerilemesiyle paralel olduğunu görürüz. Suudiler Amerikan korumasından uzaklaştıkça Türkiye ile yakınlaşmaktadırlar ve Rusya ile yakınlaşmayı da denemişlerdir. Obama döneminde Amerika’nın özellikle Orta Doğu’da nispeten pasif bir politika izlemesi, Amerika’nın İran’la ilişkilerinin yumuşaması Suudilerin kendilerini güvensiz hissetmelerine yol açmaktadır. İran’ın yayılmacı ve çatışmacı politikaları, Suudilerin korkularının temel sebeplerindendir. Suudiler varlıklarını korumak için artık Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenememektedirler.

suudi arabistan abd ilişkileri

Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin bozulma sebeplerini yukarıda bahsettiğimiz hususları da tekrarlayarak maddeler halinde özetleyelim (bu maddeleri Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinin gelişme sebepleri olarak da adlandırabiliriz.):

1-) Amerika’nın Pasifik Bölgesi’ne öncelik vererek Orta Doğu’da nispeten pasif bir politika izlemesi.
2-) İran’ın; Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen başta olmak üzere Orta Doğu’da yayılmacı ve çatışmacı bir politika izlemesi. (Bu bölgelerde İran’ın etkinliği arttıkça Suudi Arabistan stratejik bir kuşatma altına girmektedir.)
3-) Suudi Arabistan’ın en zengin petrol bölgesinde Şii nüfusun çoğunlukta olması ve İran’ın tüm Orta Doğu’da (özellikle Körfez Bölgesinde) olduğu gibi buradaki Şiileri kışkırtma ihtimali.
4-) Amerika’nın İran’la ilişkilerinin yumuşaması.(Büyük ihtimalle Amerika’nın İran’ın saldırgan politikalarını el altından desteklemesi.)
5-) 11 Eylül Olayından sonra Amerika’da Müslümanlara özellikle Araplara karşı düşmanlık uyanması.
6-) Kayagazı rezervlerinin petrolün önemini azaltması ve petrol ülkelerinin ekonomisini tehdit etmesi.
7-) Arap Baharı ile ortaya çıkan siyasi kargaşa ve riskler.

Bu saydığımız maddelerle ilgili birçok analiz ve haber internette mevcuttur ve çoğumuz tarafından bilinmektedir. Bu yazıda bu maddelere iki tane daha eklemek, daha doğrusu bu maddelerin Suudi Arabistan üzerindeki muhtemel etkilerine dikkat çekilmek istenmektedir. Ekleyeceğimiz maddeler şunlardır:

8- Petro-dolar Sistemi’nin ve Küresel Batı Hakimiyeti’nin çöküşü. Daha ileri gidersek bu durumları batı uygarlığının (sadece ekonomik olarak değil; ahlaki, siyasi, askeri ve felsefi alanlarda da) çöküşü olarak da tanımlayabiliriz.

9-) Bu çöküşten kaynaklanacak büyük felaket, kaos ve savaş ortamları.
Burada şöyle sorular akla gelebilir; madem ki Batı Uygarlığı ve küresel gücü sona ermektedir, neden İslam Ülkeleri için tehdit oluştursunlar? Kendi başlarının derdine düşmüşken bizimle nasıl uğraşabilirler? Çünkü Batılı ülkeler çöküşlerini, İslam ülkeleri başta olmak üzere tüm insanlığa fatura etmek istemektedirler. Üretim ve finans alanlarında; Çin, Brezilya, Hindistan ve Malezya gibi rakiplerle karşı karşıya kalan Batı Dünyası gerilemektedir. Bununla birlikte hala askeri ve siyasi açıdan güçlü durumdadırlar ve bu güçlerini kullanmaktan çekinmemekteler. İstihbarat operasyonları, terör yöntemleri ve bizzat kendi silahlı kuvvetleri ile Orta Doğu’nun kaynaklarını ele geçirmeye çalışmaktalar. Ayrıca kendi çöküşlerinden faydalanabilecek güçleri de bu yolla etkisizleştirmeyi de hedeflemektedirler. Çin gibi yeni küresel güçlerin ortaya çıkışı, küresel dengelerin değişmesi yeni bir kaynak ve egemenlik sahası paylaşımını gerekli kılmaktadır. Bu durumun savaşsız olmayacağı açıktır. Dünyanın bir çok yerinden Suriye’ye savaş gemileri ve askerlerin gelmesi Orta Doğu’nun daha da karışacağını açıkça göstermektedir.

Birçok ekonomist yaşadığımız ekonomik krizin 1929 krizinden daha derin ve büyük olduğunu belirtmekteler. Güncel krizimizin 1929 Krizi’nin II. Dünya Savaşı’na sebep olması gibi III. Dünya Savaşı’na sebep olması gündemde olan ve sıkça dile getirilen bir senaryodur. Kapitalizm genelde krizleri savaşla aşma eğilimindedir. Batılı ülkeler bu sefer yeni dünya savaşının kendi topraklarında değil Orta Doğu’da gerçekleşmesini tercih ediyorlar. Şimdilik bu savaşı; Esed Rejimi, DAEŞ, PKK-PYD, Fethullahçı Terör Örgütü gibi taşeron devletler ve terör örgütleriyle sürdürmekteler. Batılı güçler bu operasyon ve saldırılarla çöken düzenlerinin yerine yeni bir dünya düzeni kurmayı amaçlamaktadırlar. Ama onların istediği yeni dünya düzeni daha adil ve barışçı bir dünya düzeni olmayıp eski sömürü sistemlerinin yenilenerek küresel batı hakimiyetinin yeniden oluşturulması anlamına gelmektedir. Bunun için batı dışındaki dünyada iç ve dış savaşların çıkması, sınırların değişmesi gerekmektedir. Bunun için Müslüman ülkelerin hem birbirleriyle hem de kendi içlerinde savaşmaları gerekmektedir. Böylece İslam Ülkelerinin ekonomik olarak batıya rakip olmaları engelleneceği gibi silah satışı ve sermaye göçüyle kaynakları da batı ekonomilerine transfer edilebilecektir. Etnik, mezhepsel ve sosyal çatışmalarla parçalanan ülkelerde batı taşeronu yeni yönetimler kurulmalı; küresel sömürü düzeni yeniden oluşturulmalıdır. Devletleri ve toplumsal grupları çatıştırmak yetmezse, batılı güçler bizzat kendi askeri güçleriyle müdahil olmalıdır. Batılı Küresel Sömürü Sistemi için düzen anlamına gelen sistem; İslam Ülkeleri için savaş, parçalanma, işgal, sömürü ve yıkım; kısacası felaket ve düzensizlik anlamına gelmektedir. İbrahim Karagül’ün bu konuları açıklayan bir çok yazısı bulunmaktadır.

Bu bakımdan Suudi Arabistan, sömürgeci güçler için bir sonraki hedef olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Libya’da, Irak’da, Mısır’da ve Suriye’de gerçekleşen durumlar veya benzerleri Suudi Arabistan’da da gerçekleşebilir. Küresel güçler bunları İran aracılığıyla yapabilecekleri gibi, Suudi Arabistan’ın iç meselelerini kaşıyarak da yapabilirler. DAEŞ’in Kuzey Irak’tan sonra Suudi Arabistan’a saldırması da ihtimal dahilindedir.

Suudi ekonomisi Hac gelirlerini saymazsak petrole dayanmakta ve petrolden elde edilen gelirin aslan payı Suudi hanedanına, artanı da sus payı olarak halka dağıtılmaktadır. Devlet kültürü çok zayıf olan Suudi Arabistan’ın yakın zamana kadar halkına verdiği haklar da son derece azdır. Bu durum Suudi ekonomisindeki bir krizle veya küresel bir ekonomik manipülasyonla birlikte sosyal patlamaya yol açabilir. Suudi Hanedanı’nın içindeki rekabetten kaynaklanan bir hükümet darbesi de uzak bir ihtimal değildir. Bildiğiniz gibi yakın dönemde başarısız da olsa böyle bir girişim olmuştur. Suudi devletinin ilkelliğini şimdiye kadar görmezden gelen ve hatta bu ilkel devleti koruyan ve devam ettiren batılı güçler artık Suudi Arabistan’ı hedef almış gözükmektedir.

Fakat Suudi Arabistan hem halkına yeni haklar vererek hem de Türkiye ile yakınlaşarak kendini sağlama almaya çalışmaktadır. Bu açıdan Türkiye ile yakınlaşmak, Tayyip Erdoğan’ın İslam Dünyasında en sevilen lider olması sebebiyle Suudi rejiminin halkı gözünde saygınlığını da artırmaktadır. Yani Türkiye ile olan ilişkiler Suudi Arabistan’ı hem içeride hem dışarıda güvence altına almaktadır. Karşılığında Suudi sermayesi Türkiye’ye gelmekte ve Türkiye’nin ekonomisine son derece olumlu katkılarda bulunmaktadır. İstanbul’un yeni bir küresel finans merkezi olmasıyla ilgili projeler de gündemdedir. Görüldüğü üzere Suudi Arabistan iç ve dış politikalarında radikal değişikliklere gerçekleştirmiştir.

erdogan-selman
Suudi Arabistan Kralı Selman ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Belgesellerde bazen şöyle ilginç sahneler görülür; orman yangını v.b. gibi felaketler sırasında normalde birbirine düşman olan canlılar birbirine hiç aldırmadan yan yana koşarak kaçarlar. Normalde birbirleriyle yan yana gelemeyecek canlılar ortak ve büyük bir tehdit karşısında aralarında düşmanlıkları unutup aynı amaç, yani yaşamak uğruna yan yana gelirler. Benzeri bir durum yırtıcı hayvanların bir ot obur sürüsüne yaklaşmasında da görülür. Daha önce dağınık durumda olan sürü tehlikeyi fark edince bir araya gelip safları sıklaştırır. Sürü içinde daha önce yaşanan iç çatışmaların hiçbir önemi kalmaz. Canlarını kurtarma içgüdüsüyle ot obur hayvanlar tek başlarına baş edemeyecekleri yırtıcılara karşı birleşirler ve büyük bir güç oluştururlar. Çünkü yaşamak için buna mecburdurlar. Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin büyük gelişmeler göstermesini ve onların önderliğinde İslam ülkelerinin birlik oluşturma girişimlerini bu şekilde değerlendirmek gerekir. Yani mesele; bir ideali gerçekleştirmek, Müslümanların kardeşlik duygularını güçlendirmekten çok; İslam ülkelerinin varlığını devam ettirebilmesiyle ilgilidir. Başta Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere küresel felaketler ve saldırılarla karşı karşıyadırlar. Ancak küresel bir güç oluşturarak bu tehditleri atlatabilirler. Küresel güç olmak için de Avrupa Birliği ve NATO gibi küresel birliktelikler kurulmalıdır. Yani İslam Ülkeleri birleşerek ayakta kalmak veya eskisinden daha kötü bir şekilde küresel sistemin köleleri ve kurbanları olmak tercihleriyle karşı karşıyadırlar. İslam Ülkeleri yaklaşan küresel felaketler öncesinde bir araya gelmiş gibi gözükmektedirler. Geçmişteki tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye ve Suudi Arabistan; siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda hızlı ve büyük bir yakınlaşma içine girmiştir. Bu durum bizce en başta değişen küresel şartlarla ve iki tarafın da varlığını risk altına sokan bahsettiğimiz küresel tehditlerle açıklanmalıdır.

Selim KUTAY

StratejikOrtak.com Yazarı

Irakta İhtilal Provası ve Yarattığı Korku

Irak bugünlerde oldukça karışık. Gerçi ne zaman düzgündü ki?

Şuan ülke gündemi, binlerce göstericinin parlamentoyu işgal etmesiyle daha da yoğunlaştı. Parlamentonun basılması ihtilal provası ama korku yaratan şey bu değil.
Korkunun kaynağında, göstericilerin önderi olan Mukteda es-Sadr ismi var. Peki kim bu adam?

Sadr, adını 2003 yılında ABD işgaline karşı kurduğu Mehdi ordusu’yla duyurdu. Savaş sırasında Basra ve Necef gibi sevildiği kentlerde halka erzak yardımı yapıyordu. Gazetesi 2004’te kapatılınca askeri mücadeleye ağırlık verdi. 2014’te Sadr’ın 60.000 milisi Barış Tugayları adıyla yeniden ortaya çıktı. Son zamanlarda da barışçıl geçen eylemlerle mevcut iktidara yolsuzluk ve rüşvet konusunda mücadele etme çağrısı yapıyor.

Irak’ta ki bu durum insanlara “Irak’ın Humeyni’si mi geliyor?” diye sordurtuyor. İran’da da devrim öncesinde şah rejimi ülkeyi sıkı yönetimle kontrol ediyordu. Halksa, petrol gelirlerinin silahlara harcanmasıyla iyice bunalmış olacak ki demokrasi diye haykırıyordu.

Irakta ki bunalım İran’ın bunalımıyla kıyas edilemez derecede daha büyük. Öncelikle ülke hem etnik hemde mezhepsel açıdan bölünmüş halde. Bir tarafta Kürt bölgesi diğer tarafta Araplar.

Araplarda, bir tarafta IŞİD kontrolünde ki Sünni bölgeler diğer tarafta devletin kontrolünde kalan Şii bölgeler diye bölünmüş halde. Ne zaman, nerede patlayacağı belli olmayan canlı bombalar, hükümette ki yolsuzluk ve rüşvet sıkıntısı, petrol gelirlerinde ki düşüşle başlayan ekonomik bunalım. Yani Irakta ne ararsanız var.

Saddam döneminde dünyanın en güçlü orduları arasında yer alan 1 milyon kişilik Irak Ordusu, bugün sadece 200 bin kişiden oluşuyor. Ordu sadece az olmakla kalmıyor aynı zamanda eğitimsiz ve silahları eskiden kalma. Böyle bir ordunun IŞİD karşısında, ABD bombardımanı yokken neden aciz kaldığı anlaşılıyor.

IŞİD’le bile ABD olmadan savaşamayan bu ordu, bir ihtilal durumunda isyanı nasıl bastırabilir ki?

Umarız Irak İran’a dönmez. Eğer dönerse, IKBY bu durumu tartışmalı sınır bölgelerinde tam hakimiyet sağlayarak değerlendirir ve bu bir savaşa yol açabilir.

Allah muhafaza!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

İki Almanya ve Türk İşçiler

İKİ ALMANYA, BERLİN DUVARI, MARSHALL YARDIMLARI VE TÜRK İŞÇİLER

İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Almanya’nın 6 yıllık savaş sürecinde hem insanları hem de şehirleri büyük bir yıkıntıya uğradı. Savaşın ardından oluşan ikili Almanya sürecinde doğuda Demokratik Alman Cumhuriyeti Sovyet etkisinde Doğu Bloğuna, batıda Federal Alman Cumhuriyeti ABD etkisinde Batı Bloğuna yakınlaştı. Soğuk Savaş olarak bilinen bu dönemde, güç çekişmesinde daha önemli bir konumda olmaları için bu iki Alman devletine yardımlar yapılmaya başlandı. Savaş tazminatları silindi, esir askerlerin kısmen evlerine dönmesine izin verildi. Özellikle Batı Almanya Marshall yardımları ile önemli bir ekonomik ivme kazandı ve savaşın izlerini silmeye başladı.

dogu-bati-almanya
Ancak bütün bunlar olurken en önemli sıkıntı sanayi alanlarında çalışacak iş gücünün bulunmasıydı. Batı Almanya ilk dönemlerinde bu sıkıntıyı doğudan gelen kalifiye iş akımı ile karşıladı… Ta ki Berlin Duvarı inşa edilinceye dek. Ayrıca 50’li yılların ortalarında Alman Federal Ordusunun da kurulması ile çok sayıda Alman genci de iş piyasasından çekilmişti. İşte Almanya bu iş gücü açığını kapatmak için Avrupa’nın göç veren ülkeleri olan İspanya, İtalya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye’den geçici olarak işçi gücü temin etmeye başlamıştır. İlk olarak bahsi geçen diğer ülkelerle yapılan antlaşmaları, 1961 yılında Federal Almanya Başkenti Bonn’da her iki ülkenin Çalışma Bakanları Hans Katzer ve Cahit Talas’ın imzaladığı 13 maddelik Türk – Alman İş Gücü Antlaşması takip eder. Bu antlaşmanın en önemli özelliği antlaşmanın geçici olduğu, aksi bir durum halinde 1 yıl uzatılabileceğidir. Ancak süreç, bunu mümkün kılmamıştır.

30 Ekim 1961’de Federal Almanya Başkenti Bonn’da her iki ülkenin Çalışma Bakanları Hans Katzer ve Cahit Talas 13 maddelik Türk – Alman İş Gücü Antlaşmasını imzalıyor.
30 Ekim 1961’de Federal Almanya Başkenti Bonn’da her iki ülkenin Çalışma Bakanları Hans Katzer ve Cahit Talas 13 maddelik Türk – Alman İş Gücü Antlaşmasını imzalıyor.

Almanya’nın iş gücü temin etmesi ve Türkiye’nin de iş gücü göndermesi ekonomik ihtiyaçlardan kaynaklanmıştır. Almanya’ya işçi gönderilmesinin ana nedeni, Almanya’dan gelen iş gücü talebidir. Almanya’nın işgücü talebi 1950’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu ülkedeki demografik yapının değişmesi (özellikle nüfus ve yaş yapısının değişmesi) ve sosyo-ekonomik yapıdaki ilerlemeler nedeniyle, çalışabilen nüfusun toplam nüfusa oranı düşmüştür. Savaş sonrası dönemde hızlı bir büyüme ortamında ortaya çıkan bu faktörler, özellikle Almanlar tarafından rağbet görmeyen, itibar sağlamayan, ağır fizik gücü gerektiren düşük ücretli içlerde iş gücü açığı yaratmıştır.
jahre-gastarbeiter
Almanya’daki durum böyle iken, Türkiye’de 2.Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Marshall yardımları sonucunda tarımda makineleşme ile kırdan kente yoğun bir göç hareketi başlamıştı. Ancak ülkemizin kentleri böyle bir göçe hazırlıklı değildi. Kentlerdeki sanayi ve hizmet sektöründeki iş kapasitesi, tarımla uğraşan vasıfsız bu insanlar için yeterli değildi ve dolayısıyla gelen kitlelerin çoğunlukla işsiz ve evsiz kalmaları, kentlerde gecekondulaşma başta olmak üzere birçok sosyal ve ekonomik soruna yol açmaktaydı.
turk-isciler-almanyada
Böylece Türkiye’nin kentleri plansız bir büyüme ile büyük bir göçmen kitlesine ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Kentlerin artık bu kitleye yetmemesi ile insanlar yurt dışına göçü bir seçenek olarak değerlendirmeye almıştır. Devlet tarafından da yurt dışına işçi gönderimi öncelikli olarak işçi gelirleriyle ekonominin ihtiyaç duyduğu dövizi temin etme ve ülkedeki mevcut işsizliği azaltma hedefiyle teşvik edilmiştir. Türkiye için göçün ana nedenini var olan işsizlik olduğunu söyleyebiliriz. İşsizliğin nedeni ise önemli bir iş gücü yaratan yüksek nüfus artış hızıydı.
turk-isciler-afis
Türklerin Almanya’nın bir parçası olmaya başladığı yıllarda ise bütün dünyayı ilgilendiren bir olay oluyor 1989’da Berlin duvarı yıkılıyordu. Dünya tarihi değişiyor Berlinli akrabalar birbirine kavuşuyor, birleşmenin mutluluğu Türklere de yansıyordu. Bu tarihi olayın Berlinli Türklere farklı etkileri de vardı. Berlin ekonomisi çöküyor, ekonomik olarak batının gerisindeki Doğu Almanya beraberinde işsizlik gibi sorunları getiriyordu. Bu güne kadar ana gündem olan duvarın ortadan kalkması ile genel olarak Almanya’nın atmosferi değişiyor; ırkçılık artıyor, yabancılara bakışta olumsuz görüşler, şiddet ve cinayetler ön plana çıkıyordu. 1992 yılında ise aşırı sağcıların kundaklama eylemleri ortaya çıkmaya başladı.

Bild gazetesinin başlığı ' Konuk işçiler, Alman işçilerden daha mı çok çalışkan ?'
Bild gazetesinin başlığı ‘ Konuk işçiler, Alman işçilerden daha mı çok çalışkan ?’

Duvarın doğu yakasına ilk geçenlerden birisi de dönerdi. Var olan boşluğu iyi değerlendiren Türk girişimciler seyyar satıcılıktan şirketleşmeye uzanan bir yolun ilk adımını atmışlardı. Bunun yanında ilk dönemlerde Türk gurbetçilere, daha sonra da Alman vatandaşlara yönelik Türk girişimcilerin, özellikle gıda sektöründe yaptıkları atılımlar ile işçi olarak gelenler işveren olmuşlardı.merkel-doner-kesiyor

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com Yazarı

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2016)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
Suriye’de Son Durum Haritası 

01 Mayıs 2016:

mayis-suriye-haritasi

Suriye’de geçtiğimiz ay yani Nisan ayında son durum Mart ayına göre daha şiddetli geçti. 27 Şubat’ta başlayan ateşkesle birlikte hava operasyonları %80-90’lara kadar azalmışken,  Nisan ayında ateşkes pek kendini göstermedi diyebiliriz. Rusya ve Suriye rejim uçakları hava operasyonlarına tekrar yoğunlaşırken, Halep çevresinde bombardıman halen sürmekte. Rusya ve rejim güçleri geçtiğimiz günlerde muhaliflerin kontrolündeki Halep’teki bir hastaneye düzenlediği hava saldırısı ve İdlip vilayetinde muhaliflerin kontrolündeki pazar yerlerine düzenlediği bombardımanlarla halk üzerinde korku yaratarak psikolojik savaşı da kazanmak istiyor. Tabi ki bu saldırılarda sivillerin öldüğü ise yerel ve bağımsız kaynaklarca teyit edilen bilgiler arasında. Halep saldırıları sonrasında ölen sivillerle alakalı konuşan BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Mistura, her 25 dakikada 1 Suriyeli’nin öldüğünü söylemişti. Halep’te rejim güçleri ve rejime müttefik ülkelerin saldırılarına karşı da Suriye’deki muhaliflerin, 2015’te İdlip vilayetini ele geçirmek için daha önceden ortak oluşturdukları ‘Fetih Ordusu’ tarzında bir yapı oluşturma kararı aldığı açıklandı.

Suriye’nin kuzeyinde Azez ve çevresinde daha önce de ayrıntılı olarak bahsettiğimiz gibi köyler muhalifler ile IŞİD arasında sürekli el değiştiriyor. Türkiye sınırındaki Türkiye ve ABD destekli muhaliflere batıdan YPG’nin, doğudan IŞİD’in saldırıları sürüyor.

Suriye’nin kuzeydoğusunda Türkiye sınırındaki Kamışlı‘da rejim güçleri ile PYD unsurları arasında çatışmalar yaşandı. İki taraftan da çok sayıda ölü ve yaralı olduğu açıklandı. Daha sonradan ateşkes sağlandı ve rejim güçleri PYD konrolündeki ölen siviller için tazminat ödemeyi kabul etti. Hatta bu konuda bir yazar arkadaşımızın Kamışlı’da son durum başlıklı yazısını okuyabilirsiniz.

Suriye ile ilgili Nisan ayındaki önemli başlıklar:

– Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kamışlı’da rejim güçleri ile PYD güçleri ateşkes ilan etti.

– Türkiye-Halep hattında Şubat ayından beri Suriyeli muhalif gruplar ile YPG arasında ilk kez çatışma yaşandı.

– Obama ile ortak basın toplantısında Merkel ‘Suriye’de klasik anlamda güvenli bölge kurmak zor ancak Suriye içinde kamplar kurulabilir’ dedi.

– İsrail, Suriye’de işgal ettiği Golan Tepeleri’nde ilk kez kabine toplantısı yaptı. Daha sonra da Arap Birliği, İsrail’in işgal ettiği Suriye toprağı olan Golan Tepeleri hakkında olağanüstü toplanma kararı aldı.

– Arap Birliği’nden sonra Arap Parlamentosu’da Hizbullah’ı terör örgütü ilan etti.

– Beyaz Saray Sözcüsü Earnest, Türkiye’nin planı ‘Güvenli Bölge’nin zor bir ihtimal olduğunu ifade etti.

– Rusya, Esad yönetiminin Suriye’nin yeniden inşası ve Suriye’de doğalgaz ve petrol araması için Rusya ile anlaştığını bildirildi.

– PYD Haseke ve Kamışlı’dan Suriye ordusuna ait asker ve istihbaratın çıkmasını istedi. Rejimin ise ‘bombalarız’ karşılığı verdiği bildirildi. (11 Nisan) PYD-Rejim çatışmaları da bu açıklamadan 10 gün sonra gelmişti.

– PYD’nin içerisinde bulunduğu Demokratik Suriye Meclisi’nin Eş Başkanı Heysem Menna, ”PYD federasyon ilan ettiği için görevimden istifa ediyorum” dedi. Seküler kişiliğiyle bilinen Menna, PYD ayrılıkçı tavırlarından vazgeçmediği sürece aynı çatı altında bulunmayacağını açıkladı.

‘Ermeni Soykırımı’ İftirası

1915 yılında yürürlülüğe giren Tehcir Kanunu ile birlikte, memleketteki Ermenilerin Musul, Halep vilayetinin doğusu ve Suriye vilayetinin doğusuna tehcir edilmeleri kararı alınmıştır. Bu tehcir, başlangıçta cephelerimizin güvenliğini sarsacak bölgelere uygulanmak istenirken, Adapazarı, İzmit gibi bölgelerde Ermenilere ait bomba ve silahların ortaya çıkması, Ermeni halkının Ruslar için casusluk yapması, Maraş’ta komiteci Ermenilerin isyan etmesi gibi durumların sonucunda başka bölgelerdeki Ermenileri de kapsamaya başlamıştır.

Bu olaylara rağmen Ermeni halkına kin gütmeyen Osmanlı, güçsüz kadınlar, askeri imalathanede çalışanlar, Ermeni mebus ve aileleri, yetimhanedeki öğretmenler, çocuklar ve Ermeni memurlar gibi bir kısım Ermeniyi tehcirin dışında tutmuştur. Buna ek olarak İstanbul’da yaşayan 70.000 Ermeni tehcire tabi tutulmamıştır.

Peki ne yapmış bu Ermeniler ?

Ermeniler çeşitli alanlarda devleti yıpratmak için çalışmalar yapmış, terör faaliyetleri içerisinde olmuştur. ”Ermeni Rüyası” diye adlandırdığımız düşüncenin ortaya çıktığı 1870’li yıllardan başlayarak büyük bir hareketlenme içerisinde olan Ermeniler, Avrupalı devletlerin de dikkatini üzerlerine çekerek ilk olarak bu düşünceyi Berlin Kongresi’nde ortaya atmışlardır. Bu yıllarda başlayan düşüncelerin sonucunda kendi devletlerini kurmanın hayaliyle, 1914 yılının sonbaharında bulundukları vilayetlerde gönüllü birlikler oluşturmaya başlamışlar ve Ruslarla birlikte işbirliği içine girmeye hazır hale gelmişlerdir.

Robert Koleji müdürü Cyrus Hamlin’in ihtilalci bir Ermeni ile yaptığı görüşmede şu sözler yer almıştı:

“Bütün Osmanlı imparatorluğunda kurulmuş bu Hınçak çeteleri Türkleri ve Kürtleri öldürmek için fırsat gözetecekler, bunların köylerini yakacaklar ve sonra dağlara çıkacaklar. O zaman hırstan kudurmuş İslamcılar ayaklanacak ve savunmasız Ermenilere hücum edecekler. Rusya, insanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına içeri girecek ve Anadolu’yu zaptedecek.”

Bunun sonucunda bir sürü Müslüman’ı öldüren bu oluşumlardır ki 17 Ağustos 1895 tarihinde (Zeytun İsyanı olarak geçer) iki zaptiyeyi ağaca bağlayıp yakmışlar; bunun da ilerisine gidip daha sonradan 21 Temmuz 1905 tarihinde Sultan Abdülhamid’e (Yıldız Suikastı olarak geçer) suikast düzenlemişler, lakin başarılı olamamışlardır.

Ve daha sonra I. Dünya Savaşı başladığında Marsilya’da yaşayan Türk Ermenileri, Ermeni’nin Fransa’ya silah doğrultmayacağı açıklamasını yapan bir beyannameyi yayımlamışlardır. Savaş başladığında ise vaziyetler aynen böyle olmuş, hatta Doğudaki Ermeniler savaş sırasında Rus ordusuna sığınmışlardır. Ermeni kaynaklarında, düzenli veya gönüllü birliklerle beraber aktif olarak 206.000 Ermeninin cephede Osmanlı karşısında yer aldığı belirtilmektedir. O bölgelerde 1915-1918 yılları arasında bu insanların yaklaşık 600.000 kadar Kürt’ü de katlettikleri söylenmektedir.

Saçma olan şudur ki, 700 yıl boyunca Ermenileri içinde barındıran Müslümanlar neden bir anda böyle bir “katliam” yapmayı istemiş olsunlar?

Buna ek olarak tehcir sırasında güvenliğin sağlanması için birçok yasa öne sürülmüş, hatta bu yasaya uymayan 1397 görevli çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.

Bugün bizi karalamak adına dünyanın her yerinde bu tehcir olayının sebebine ve nasıl yürütüldüğüne bakmadan yorum yapan insanların amacı ve düşmanlıkları bellidir.

Ermeni Olayları toplamında ölen Ermeni sayısı 300.000 iken, Müslüman tebaanın kaybı 1.200.000 kişidir. Bilmem kaç asır boyunca yaşadıkları vatana ihanet eden bu insanların tehcire tabi tutulmaları normaldir. Anormal olan şey, yalnız Nagazaki’de 70.000 insanı bir bombayla öldürenlerin hümanist geçinip bizim karşımızda bu iftiralara destek vermesidir.

Uzun lafın kısası; bu olaylar, o dönemde Rusların bizim üzerimize oynadığı oyunlardan birisidir. Marksist yapılarından dolayı Ermeni halkının bile sevmediği Ermeni komiteciler, bir sürü masum insanın evinden olmasına vesile olmuşlardır. Bizim tarafımızdan ise, yapılan haklı bir tehcirdir.

ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR.

Emre Yıldırım

StratejikOrtak.com Yazarı


*Yazmış olduğum makaledeki her ifade internette ve çeşitli kitaplarda yer almaktadır.

Kaynakça:
İlker Başbuğ – Ermeni Suçlamaları ve Gerçekler
Kâmuran Gürün – Ermeni Dosyası
Guenter Lewy – Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?
Justin McCarthy – Ölüm ve Sürgün