Suriye iç savaşında geçtiğimiz ay hakkında son durum vermek oldukça zor bir hâl aldı. Şuan bile çatışmaların şiddetli bir şekilde yaşandığı ülkede son haftalarda yaşanan gelişmeler tüm Mayıs ayında yaşanan gelişmeleri gölgede bıraktı. Yaşanan değişikliklerin özetini vermenin sürekli olan saldırılar ve el değiştiren topraklardan dolayı zor olduğu Suriye’de, Türkiye’yi daha yakından ilgilendiren gelişmelerden bahsetmekte fayda var.
PKK’nın Suriyeli kolu olan PYD Suriye Demokratik Güçleri(SDG) çatısı altında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinde hava desteği almaya devam ediyor. Bu hava desteğiyle IŞİD’in ‘başkenti’ sayılan Rakka‘ya bir operasyon düzenledi. Bu operasyon sürerken, operasyonun merkez odaklı olmadığı açıklandı. Rakka operasyonu devam ederken Türkiye sınırındaki ‘Güvenli Bölge’ alanı olarak sürekli dile getirilen ve Türkiye için büyük önem arz eden Azez ve Mare‘ye IŞİD saldırısı gerçekleşti. Azez’e çok yaklaşan örgüt burada bazı köyleri muhaliflerden ele geçirerek Mare kasabasını kuşatma altına aldı. (Azez’de Son Durum)
Afrin’in doğusundaki bu gelişmelerden sonra PYD güçleri Rakka operasyonunu durdurdu. Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak bilinen ‘Fırat’ın Batısındaki’ Menbiç‘e yığınak yapan örgüt, ABD’nin hava desteğiyle burada operasyona başladı.
Suriye ile ilgili Mayıs ayındaki önemli başlıklar:
– ABD’li yetkililer, SDG çatısı altındaki YPG’nin Mumbuc operasyonuna Türkiye’nin de destek verdiğini açıkladı.
– Suriye’de hem Esad rejimine hem de PYD’de karşı savaşacağını ilan eden ‘Kürt Devrimciler Tugayları’ kuruldu.
– IŞİD Türkiye sınırına yakın Halep’in kuzeyindeki Mare’yi kuşatmya aldı. Mare’nin batısındaki ‘Şeyh İsa’, YPG saldırıları sonrası YPG’ye bırakıldı. (HARİTA)
– IŞİD’in iddiası doğru çıktı.Palmira ile Humus arasındaki Rus askeri üssünde 4 helikopter ve 20 zırhlı araç vurulmuş.
– Suriye’deki Rus üssünün bulunduğu Tartus ve diğer sahil şehri Lazkiye’de bombalı araç saldırısı düzenlendi. 90’dan fazla kişi öldü.
– Suriye’de Esad rejimi yönetimindeki hapishanelerde son beş yılda en az 60 bin kişinin işkence ve kötü beslenmeden öldüğü açıklandı. [SOHR]
– Şam’da bir patlamada ölen, 2011’den bu yana Hizbullah’ın Suriye’deki operasyonlarını yöneten ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’tan sonra hareketin ikinci lideri olarak bilinen Mustafa Bedreddin öldürüldü. Hizbullah patlama için muhalifleri suçladı.
– Rusya’nın BMGK’da “Suriye’de savaşan Ahrar’uş Şam ve İslam Ordusu’nun terör örgütü ilan edilmesi” teklifi ABD öncülüğünde reddedildi.
– El Kaide lideri Zevahiri, “Suriye’deki Nusret Cephesi, istediği zaman El Kaide’yi benimsemekten çıkarak muhaliflerle birleşebilir” dedi.
– SKY News, Suriye’de IŞİD ile Esad rejiminin belli bölgelerde işbirliği yaptığına dair belgeler yayınladı.
– BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Mistura, her 25 dakikada 1 Suriyeli’nin öldüğünü söyledi.
KUDÜS’ÜN DEĞİŞMEZ DÖRT KURALI IŞIĞINDA İSRAİL TÜRKİYE YAKINLAŞMASI
Kural 1:
İsrail’le mücadeleden geri duran bir Arap liderinin, Filistinlilerce kabul görmesi mümkün değildir. İsrail’le perde arkasından anlaşmaya kalkışan bir Arap yöneticinin canı, Filistinliler arasında asla güvende değildir.
Kural 2:
Filistin meselesinde, İsrail’e karşı açıktan tavır almanın cezası ölümdür. Bir Arap yöneticisi, hele de petrolü silah olarak kullanmaya kalkışırsa, en mahrem yerde yani kendi sarayında, en yakını tarafından öldürülebilir.
Kural 3:
Bir Arap lideri, İsrail’le açıktan anlaşma yapmaya ve Siyonistlerle yakınlaşmaya kalkışırsa, ona ilk direniş kendi ordusundan ve askerlerinden gelir. İsrail’e karşı kazanılan zaferin yıldönümünde bile olsa, o lider, kendi askerleri tarafından öldürülmekten kurtulamaz.
Kural 4:
Hiçbir İsrailli yönetici, Filistinlilerle kapsamlı bir barışa imza atamaz. Atarsa, yine kendi halkından birileri çıkıp, onu binlerce kişinin gözleri önünde öldürebilir.
Arap İsrail çekişmesi açık bir savaştan masanın altında bir bilek güreşine döndüğü son dönemde, Gazze’nin tecridi de İsrail’e bir şey kazandırmamış hatta bölge müttefiklerine karşı güç kaybettirmiştir. İsrail’in asıl sorunu dışarıda aradığı sürece kalıcı bir çözüm daha doğrusu ulus devlet ülküsünden uzaklaştığının farkına varmalıdır.Bölgede yalnızlaşan İsrail toplumu içeride de çeşitli kırılmalara hatta ayrılmalara gebedir. İsrail içinde Yahudiliğin mezhep ekseninde birleştirme özelliği gün geçtikçe etkisini kaybetmektedir. Farklı kültürlerdeki dindaş insanlar bir arada yaşamakta gün geçtikçe zorlanmaktadır. Bu da sonuç olarak tarihte görüldüğü gibi “ÜMMET” olgusu ile bir araya zorla getirilmiş bir topluluğun kalıcı bir ulus devlet olma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
Siyonist üst akıl diye tabir edebileceğimiz bir yapı, yukarıda bahsettiğimiz hadiseyi görmüş olacak ki, farklı kültürlerin dindaşlarını bir arada tutmak için bugüne kadar denediği yöntemleri 2015 yılından itibaren bir kenara koyup, yeni bir yöntem geliştirmek üzere harekete geçti. ABD ve Avrupa’daki Yahudilerin paylaşmadığı bir kader birliğinden söz etmek çok gereksiz olacağından, bilinen yöntemlerin dışına çıkarak yani mağdur-mazlum bir nesil yerine, mağrur ve gururlu bir nesil yetiştirmek istiyor. Bunun içinde artık bölgesinde kalıcı bir denge unsuru olan Türkiye ile ilişkileri düzeltip, Suriye ve Irak ekseninde bölgede söz sahibi olmak için çaba içine giriyor. İsrail’in Obama yönetimiyle arasının pek iyi olmadığı gün gibi aşikarken, sonbaharda ABD seçimlerinin ardından kartların yeniden dağıtılacağını bilmektedir.
İşte tamda bu yüzden Türkiye-İsrail arasında imzalanacak antlaşmada kamuoyunda konuşulan konuların aksine, en önemli madde Suriye olacaktır. Yukarıda saydığımız dört madde Araplar ile İsrail ilişkilerinin neden çıkmaza girdiğinin ve her çıkmazda karşılıklı can kayıpların çözümün ilerlemesinde bir faydasının olmadığı görülmüş olacak ki, İsrail bölge de söz sahibi olup içerideki mozaiği çatlatmamak için eski dostunun kapısını tekrar çalmıştır.
Ermenistan, Azerbaycan, İran, Türkiye, Gürcistan ve Rusya topraklarının içerisinde yer alan Kafkasya Bölgesi’nde Azeriler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, Abhazlar, Çerkesler, İnguşlar ve daha nice halk yaşamaktadır. Bölge 6 ülke tarafından bölünmüş ve halklar arasında bazı farklılıklar yaşanmaya başlamıştır. Bu farklılıklara yaşam standartları gözüyle bakılan aşağıdaki harita, Kafkasya’nın ‘fakirlik’ tablosunu bizlere veriyor. Türkiye, İran ve Rusya’nın bir bölümü en iyi yaşam standartları arasında yer alırken, Gürcistan en kötü yaşam standartları sahip ülke konumunda.
Renk koyulaştıkça fakirlik artıyor, yaşam standartları düşüyor.
Savaşın Kaybedenleri; 5’inci Yılında Suriye İç Savaşının İnsani Bilançosu
Tarih boyunca yaşanan savaşlarda sivil halklar çeşitli şekillerde hep etkilenmiştir. Fakat özellikle 20. yüzyıl ile birlikte savaşlarda konveksiyonel silahların kullanlmaya başlanması tarihte eşi görülmemiş şekilde sivil kayıpların artmasına sebep olmuştur. Birinci Dünya Savaşın’da ölen sivillerin oranı %14’ken, İkinci Dünya Savaşı’ında bu oran %70’e yükselmiş ve on milyonlarca insan hayatını kaybetmiş on milyonlarcası göç etmiştir. Tabibler Biriliğinin bir raporuna göre, bugün ise savaşlarda ölen sivillerin oranı %90’dır (ttb.org.tr, 20 Mayıs).
Yerküre üzerinde eşsiz bir jeopolitik konuma sahip ve politik sürtüşmelerin nice yılan hikayeleri doğurduğu Ortadoğu, yüzyıllardır mütemadiyen savaşlara, işgallere, etnik ve dini çatışmalara mâruz kalan, acının ve gözyaşının hiç dinmediği bir coğrafya. Burada yaşayan halklar savaş ve ölüm kavramlarına hiçte uzak değil. 2011 yılında Suriye’de ayaklanmaların başladığı ilk dönemlerden itibaren siviller hedef alınmış ve savaşın geldiği noktada en fazla sivil nüfus yaşamını yitirmiştir. Suriye Politika Araştırma Merkezi’nin (SCPR), Guardian gazetesinde yayınlanan raporuna göre, ülkede yaşanan savaş boyunca hayatını kaybedenlerin sayısı 470 bini aştı. Bu sayının 400 bini savaş süresince yaşanan şiddetten kaynaklı nedenlerle yaşamını yitirirken, geriye kalan 70 bin kişinin ölümü ise, yetersiz sağlık hizmetleri, ilaç, yetersiz beslenme, barınma, hijyen v.b. pek çok nedenden kaynaklanmıştır. Rapora göre Suriye’deki savaşta ülke nüfusunun yüzde 11’i öldü ya da yaralandı. Yaralananların sayısı 1.88 milyon olurken, ortalama yaşam süresi 2010’da 70 iken, 2015’te 55,4’e geriledi. Savaş nedeniyle ulusal sağlık sistemi ve ülke alt yapısı neredeyse yok oldu. Toplamda nüfusun yüzde 45’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kaldı. 6.36 milyon kişi ülke içinde yer değiştirirken 5 milyona yakın kişi ülke dışına çıktı. Bu durum ülke nüfusunun %21 oranında azalmasına sebep oldu. Ayrıca ülkede tüketici fiyatları geçtiğimiz yıl yüzde 53 oranında artarken, savaş boyunca 13.8 milyon Suriyeli işini kaybetti. ESCWA ‘Batı Asya için Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu’ ve ‘St Andrews’ Üniversitesi’nin ortak hazırladığı raporda ise, Suriyelilerin 2010 yılında 28% iken şimdi 80%’i yoksulluk sınırı altında yaşadığını, ayrıca Suriye’de 13.5 milyon kişi yardıma muhtaç olduğunu açıklandı. Ekonomide %55 oranında daralmanın yaşandığı vurgulanırken, gıda fiyatlarının yükselmesi sonucu, ayaklanmanın başladığı ay Mart 2011’den bu yana pirinç ve un fiyatları 723% artmış durumda. Beş yıl süren savaşın sağlık hizmetlerine etkisi de raporda yer aldı. 2010 yılında Suriye genelinde 493 büyük hastane bulunurken, 2015 yılına geldiğimizde 165 hastane yok edilmiş, 170 hastane (34%) hizmetin dışında kalmış, 69 hastane ise (14%) cüzi olarak çalışmakta. Ayrıca doktorların sayısında da ciddi bir azalma yaşanmış. 2015 yılında her 1442 Suriyeli için bir doktor bulunuyor, bu oran ise 2010 yılında 661/1 idi (suriyegundemi.com ve bbc.com, 25 Mayıs 2016).
Fotoğraf 1, Manu Brabo: “Halep’teki Dar-ül Şifa Hastanesi’nde birçok gazeteciyle birlikte çalışıyorduk. Roket seslerinin gittikçe yakınlaştığını duyuyorduk, sonrasında hastaneye birçok yaralı getirilmeye başlandı. Aniden uzun boylu bir adamın, kucağında 10 yaşındaki bir erkek çocukla hastaneye geldiğini gördüm. Doktorlar bu adamı ameliyathaneye aldı. Bir süre sonra bu adam, çocuğunun ölü bedeniyle ameliyathaneden çıktı. Hastaneden ayrılırken sanki bilincini kaybetmişti, iki yanağından gözyaşları damlıyordu. Sonra diz çöktü ve caddenin ortasında hıçkırarak ağlamaya başladı.” (ntv.com.tr)Fotoğraf 2, Robert King: “Bu fotoğraf cephedeki bir doktorun cesaret ve gücünü simgeliyor. Mide bağırsakları uzmanı olan doktor Kasım, Esad rejimi tarafından terörist olarak adlandırılıyor. Onun mücadelesi ise, Esad ordusunun tankları tarafından vurulan 6 çocuğu iyileştirmeye çalışmak.” (ntv.com.tr)Fotoğraf 3, Eduardo Elias: “Bu fotoğrafı 21 Ağustos’ta Halep’te çektim. Bir fırın saldırıya uğramış ve yaralılar Dar-ül Şifa Hastanesi’ne getirilmişti. Yaralı ve ölüler arasında çalışmak gerçekten çok korkunçtu. İlk defa bir savaş takip ediyordum ve fotoğrafları çekmek benim sorumluluğumdu. Bu fotoğrafa baktığımda, bir hastane köşesinde, gözleri dolmuş halimi hatırlıyorum. İsyancılar yaralandığında ya da öldüğünde anlıyordum, bu bir savaştı. Peki çocuklar, kadınlar ve siviller öldüğünde. İşte bunu anlamak zordu.” (ntv.com.tr, 16 Mayıs)Fotoğraf 4, Bu fotoğraf, Halep’in Bustan el-Kasr bölgesinin savaş uçaklarıyla vurulmasından hemen sonra çekildi. Atılan üç bombadan ikisi bu eve isabet etti ve saldırıda 8 kişi yaşamını yitirdi. Ölenlerden 5’i yaşları 15’ten küçük çocuklardı ve hepsi aynı ailedendi. (Nicola Tung , ntv.com.tr, 16 Mayıs)
Son derece acımasız bir şekilde yürütülen savaşta, taraflar birbirleriyle sivil halkı gözetmeksizin çatışmakta, özellikle Rejim, kimsayalar silahlar, misket bombaları, scud füzeleri, vakum bombası gibi ağır konveksiyonel silahlar kullanmaktan çekinmemektedir. Bunlarla birlikte rejimin hava saldırı ile her ay binlerce sivil yaşamını yitirmektedir. Halihazırda savaşın büyük bir kısmının şehirlerde olması, sivil kayıpları arttıran bir başka etkendir. Rejim güçleri kasıtlı olarak okulları ve hasteneleri hedef almakta, şehirleri yaşanmaz hale getirerek halkı göç etmeye mecbur bırakmaktadır. Esad Rejiminin sivil halka yönelik birçok defa savaş suçu sayılan kimsayal silahları kullandığı belgelenmiştir. 13 Haziran 2013 tarihinde, Birleşik Devletler, Suriye Ordusu’nun pek çok kez muhaliflere karşı sınırlı kimyasal saldırılar düzenlediğini ve bu saldırılarda 100-150 kişinin hayatını yitirdiğini kesin kanıtlarla duyurmuştur. 21 Ağustos 2013 tarihinde ise, Suriye Ordusu’nun Doğu Guta bölgesinin Jobar, Zamalka, Ain Tirma ve Hazzah bölgelerine sistematik bir kimyasal saldırı düzenlemiş ve en az 635 kişinin saldırının ilk anında hayatını kaybettiği açıklanmıştır. Saldırılar rejim tarafından yalanlansa da, Birleşmiş Milletler’in üç haftalık soruşturmaları ve saha araştırmaları sonucunda saldırı kesinleşmiş ve saldırıda kullanılan kimyasal gazın sarin gazı olduğu netlik kazanmıştır. Bir savaş taktiği olarak, şehirleri kuşatıp temel insani ihtiyaçların girişini yasaklayarak teslim olmaya mecbur bırakma stratejisi rejim tarafından iç savaşta birçok yerde uygulanmıştır. Şam’ın yaklaşık 25 km kuzey batısında ve Lübnan sınırına da 11 km mesafede bulunan Madaya’yı Temmuz ayında hükümete bağlı birlikler ve Şii Hizbullah kuşatma altına alıp 8 bin mayınla çevirmiş ve 20 bin nüfuslu şehirde açlıktan ölümler ve salgın hastalıklar başlamıştır. Buna karşılık El Nusra benzer bir şekilde Şii kenti Fua’yı kuşatmış BM’nin devreye girmesiyle Ocak ayından itibaren kısıtlı olarak bu şehirlere insani ihtiyaçlar ulaştırılmıştır. Öte yandan BM, Suriye’de yaklaşık 450 bin kişinin 15 farklı bölgede daha çok rejim tarafından kuşatma altında yaşadığını ve bu bölgelere yardım ulaştırmak için ilettiği taleplerinin sadece yüzde 10’unun kabul edildiğini açıklamıştır.
Harita 1 ve 2, Rejim tarafından kuşatılan Madaya ve muhalifler tarafından kuşatılan Fua, ( aljazeera.com ve suriyegundemi.com)
Suriye sorununu insani ve uluslararası bir soruna dönüştüren bir başka mesele ise iç savaş nedeniyle ülkerini terkeden mültecilerdir. 2011 yılından bu yana ülkesinden ayrılan 4 milyon 836 bin mültecinin, 2 milyon 750 bini Türkiye’de geçici koruma altında bulunmaktadır. Lübnan’da 1 milyon, Ürdün’de 640 bin, Irak’ta 250 bin ve Mısır’da 120 bin Suriyeli mülteci bulunmaktadır (aa.com.tr ve BMMYK, 4 Mayıs). Öte yandan Türkiye’de kayıt altına alınıp daha sonra kaçak yollarla Avrupa’ya geçen mülteci sayısı hakkında kesin rakamlar bulunmamaktadır. Fakat BMMYK verilerine göre, geçen yıl Türkiye’den deniz yoluyla geçerek Yunanistan’a varan insanların sayısını 850 bin olarak belirtiliyor. 2016 yılının Mart ayı başına kadar olan dönemde bu 123 bin olarak gerçekleşen bu sayının yarıya yakını Suriyeli mültecilerden oluşmaktadır (unhcr.org ve bbc.com, 29 Mayıs).
Fotoğraf 5, Moises Saman: “Soğuk ve gökyüzünün açık olduğu bir geceydi. Türkiye ile Suriye’nin İdlib bölgesini ayıran Asi Nehri’ni aydınlatan tek şey ay ışıklarıydı. Türkiye tarafında, ırmak kenarındaydım, böceklerin ve Suriye tarafında araba seslerinden başka hiçbir gürültü yoktu. Saniyeler sonra iki ışık ve bir traktörün gürültüsünü işittim. Suriyeli insan kaçakçıları bir çift ve küçük bebeklerini, Suriye’deki savaştan, güvenli Türkiye’ye kaçırıyorlardı. Şimdi geçmişe baktığımda bir ülkenin dünyanın gözleri önünde nasıl yok olduğunu görüyorum.” (ntv.com.tr)
Bir Savaş Taktiği Olarak İşkence
İnsanlık tarihi boyunca çeşitli sebeplerle çatışan güçler arasında, bir savaş taktiği olarak işkence kullanılagelmiştir. Zaman zaman istihbarat toplamak ve bireysel düzeyde psikolojik baskıyla sonuç almayı amaçlayan işkence yöntemlerinin yanı sıra, özellikle modern çağlarda endüstriyel düzeyde işkencenin bir savaş yöntemi olarak geliştirildiğine şahit olundu. Yakın tarihlerde Nazi Almanya’sı, özellikle Stalin dönemi olmak üzere Sovyet Rusyası, Pol Pot rejimi v.b. örneklerde işkencenin toplu bir biçimde belli insan gruplarına karşı uygulandığı görülüyor. Daha yakın dönemlerdeyse özellikle ABD önderliğinde 11 Eylül sonrası başlatılan “teröre karşı savaş”, devamında yaşanan Afganistan ve Irak işgalleri, Ebu Gureyb cezaevi, Guantanamo gibi patlak veren çok sayıda skandalla gündeme gelen işkence endüstrisi, özellikle son dönemlerde Suriye’de başlayan halk ayaklanması ve iç savaşla birlikte bambaşka bir boyuta taşındı. Endüstriyel düzeyde işkencenin görüldüğü özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi Almanya’sının sistematik olarak başvurduğu ve “geliştirdiği” yöntemlerin, günümüzde farklı çatışma alanlarında kullanılmaya devam edildiği sanılıyor. 100 bin Avrupalı Yahudi’nin gaz odalarında ölümünden sorumlu bulunan Avusturyalı savaş suçlusu Alois Brunner, Hafız Esed döneminde Suriye’ye gelirken, rejim tarafından işkence yöntemleri geliştirmesi amacıyla görevlendirildiği düşünülüyor. Geçtiğimiz günlerde Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü (SOHR)’nün Suriye’de Esad rejimi tarafından hapishanelerde 60 bin kişinin öldürüldüğü haberiyle konu tekrar gündeme taşındı. Daha önce 21 Ocak 2014 tarihinde Suriye rejimi tarafından gerçekleştirilen işkenceler sonucu yaşamını yitiren 11 bin kişinin fotoğrafının yayınlandığı “Sezar Raporu”nun ardından 2 yıl sonra yine rejim kaynaklarına dayandırılarak açıklanan yeni rakamlar, rejim kontrolünde bulunan hapishanelerdeki işkence endüstrisinin boyutlarını gözler önüne serdi. SOHR’un Esad rejimine bağlı Hava Kuvvetleri İstihbaratı ve Devlet Güvenlik Teşkilatının yanı sıra, Sednaya Hapishanesi içerisindeki kaynaklara dayanarak verdiği bilgilere göre, 18 Mart 2011’den başlayarak 21 Mayıs 2016’ya kadar rejim güçleri tarafından 60 bin tutuklu işkence altında can verdi. Ölenlerin büyük bir kısmı direk fiziksel işkence altında can verirken, bir kısmı açlık ve gerekli tıbbi malzemelerin sağlanmaması sebebiyle hayatını kaybetti. SOHR yine kendi kaynaklarına dayanarak, aynı tarihler arasında 14 bin 456 tutuklunun ölümünü bizzat kaydederken, bu rakamlar arasında 18 yaş altı 110 genç ve 53 kadın bulunuyor (suriyegundemi.com, 25 Mayıs).
Mehmet Enes Bağlama
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
BBC, Suriye nüfusunun yüzde 11’i öldü ya da yaralandı, Erişim 25 Mayıs 2016, www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160211_suriye_rapor_guardian
BMMYK, Suriyeli mülteci verileri, Erişim 4 Mayıs 2016,
http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php
Suriye Gündemi, Bir savaş taktiği olarak işkence, Erişim 28 Mayıs 2016,
http://www. suriyegundemi.com/2016/05/23/bir-savas-taktigi-olarak-iskence/
Suriye Gündemi, Suriye’de ölü sayısı, Erişim 25 Mayıs 2016 http://www.suriyegundemi.com/2016/02/11/suriyede-olu-sayisi-470000/
Türk Tabibler Birliği, Savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı sivil, Erişim 20 Mayıs 2016, http://www.ttb.org.tr/TD/TD
Fotoğraflar, http://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/28-foto-muhabirinin-gozunden-suriye-savasi,ZFxqU0NU8E27X-zD-YpIHQ/960PKy7I7EeHr1R3tc_BuQ
2011’den günümüze iç savaşın sürdüğü Suriye’de dengeler her gün o kadar değişiyor ki, akıl erdirmek bir yana gündemi takip etmek bile oldukça zor bir hâl alıyor. Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) ile başlayan Esad rejimine muhalefet cephesi kendi içinde sayısız gruba bölünmüş, çeşitli ayrışmalara Selefi örgütlerin eklenmesiyle iş tabiri caizse çığırından çıkmıştır. Bu Selefi örgütlerin en güçlülerinden El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra ve ona daha sonradan eklenen ‘Irak El Kaidesi’ yani IŞİD sahada oldukça güçlenmiştir. Bu güçlü yapılanma içerisinde de hızlı bir şekilde ayrılık yaşanmış ve 2014 Şubat’ında El Nusra Suriye’de muhalif gruplara karşı savaşan IŞİD ile bir bağlantısı bulunmadığını, eylemlerinden sorumlu olmadığını açıklamıştır. Daha sonra IŞİD, El Nusra’yı ”Harici” olarak göstererek kendi örgütsel bağımsızlığını ilan etmiştir. ‘Cihadcı örgütler’ arasında gösterilen diğer iki büyük silahlı grupta Ahrar uş-Şam ve Ceyşul İslam’dır. Bunun yanında ÖSO’ya bağlı yada bağlantısız birçok ılımlı muhalif örgüt yer almaktadır. Suriye’de 27 Şubat’ta gerçekleştirilen ateşkes, bilindiği gibi Nusret Cephesi ve IŞİD dışında tüm taraflar için geçerli sayılmıştır. Yani Ahrar uş-Şam ve Ceyşul İslam’da tıpkı ÖSO gibi ılımlı muhalefet arasında kendine yer bulmuştur. Rusya’nın bu iki örgütü ‘terörist’ kabul ettirmek için uluslararası toplum nazarında çalışmaları olmuş ancak BMGK’da bu öneri kabul görmemiştir. Suriye’de muhalefet cephesindeki grupları ayrı ayrı yazmak başlı başına farklı bir konu olacağı için, temeldeki bu bilgileri vermek yazının devamı için yeterli olacaktır.
Suriye’nin kuzeyinde KCK/PKK çatısı altında olduğu bilinen PYD, Suriye iç savaşından sonra Esad rejiminin Kürt bölgelerinden çekilmesiyle Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde faaliyet göstermeye başladı. 2012 yılında PYD, Barzani’nin desteğiyle kurulan 11 Kürt Partiden oluşan Suriye Kürt Ulusal Konseyi(ENKS) ile rejime karşı birleşme, Kürt partilerin silahlı güçlerini birleştirme ve Suriye’deki Kürt topraklarını birlikte yönetme konusunda anlaştı. Daha sonra bu anlaşmayı görmezden gelen örgüt ile 2014 yılında anlaşma yenilendi. Bu anlaşmaya da uymayan PYD kendi kontrolündeki üç bölgede kanton ilan etti. 2014 yılında Kobani(Ayn el-Arap)’ye yapılan IŞİD saldırısı sonrasında ÖSO, IKBY peşmergeleri, koalisyon uçaklarının hava bombardımanları ve doğrudan veya dolaylı Türkiye’nin desteğiyle IŞİD bu topraklardan çıkarıldı. IŞİD’in bu topraklardan çıkarılmasında rol oynayan bir çok taraf PYD’nin ‘tekçi’ tavrından memnun olmadıklarını ifade etti. Suriye için toplanan Cenevre görüşmelerindeki en büyük siyasi muhalefet cephesi olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu‘nda (SMDK) temsil edilen Suriye Kürt Ulusal Konseyi(ENKS) üyeleri, PYD yönetimindeki topraklara giriş sağlayamadı ve haberlerde de çokça yer bulan ENKS ofisleri yakılmaya başlandı.
Uluslararası toplumca Suriye’deki Kürtlerin temsilcisi olarak söz sahibi olmak isteyen PYD’nin Kürtler içerisinde yaşadığı bu sorunlarla birlikte sahada yaşanan bazı gelişmeler PYD/YPG’ye karşı öfkenin daha da artmasına sebep oldu. ABD öncülüğündeki koalisyon uçakları Suriye’de hava saldırılarına başladığından beri IŞİD’e karşı en çok desteği YPG’ye verdi ve bu desteğe tam gaz devam ediyor. Çeşitli etnik kimliklerin barınması amaçlı kurulan Suriye Demokratik Güçleri(SDG) yani YPG karada, koalisyon uçakları da havada IŞİD’e karşı birlikte operasyon yapıyor. Bu durum ABD’nin Suriye’de YPG’yi kara gücü olarak kullandığı anlamını taşıyor. Bununla birlikte YPG IŞİD ile birlikte muhaliflere karşı de saldırılarda bulunuyor. ABD ise alenen kendi desteklediği muhaliflere karşı YPG’ye destekte bulunmuyor. Ancak bu konu bilindiği gibi ABD eliyle değil, Rusya’nın Halep’in kuzeyinde YPG’ye hava desteği vermesiyle gerçekleşiyor. ABD’nin yardım etmediği alanlarda Rusya YPG’ye destek veiyor. Hatta konu ile ilgili ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Austin, “YPG’nin, ABD’nin desteklediği Suriyeli muhalifleri hedef aldığına dâir kanıtlar var” açıklamasında bulunmuştu. Türkiye sınırındaki muhaliflerin kontrolündeki Azez, Tel Rifat, Minnah ve Mare bölgesine YPG saldırmış ve Tel Rifat ile birlikte Minnah askeri havaalanını ele geçirmişti. Buradaki muhaliflerin çoğunluğu ABD destekliydi ve Rusya’nın hava desteğiyle YPG burada çeşitli kazanımlar elde etmişti. Rus komutanlarda daha önce bazı alanlarda YPG güçlerini eğittiklerini açıklamıştı.
Doğrudan iki farklı ”cephedeki” Rusya’nın ve ABD’nin (IŞİD’e ve muhaliflere karşı) desteğini alan YPG, bu anlamda Soğuk Savaş’ın başlangıcından günümüze sahada bu iki ülkenin askeri olarak desteklediği tek örgüt konumunda. Peki tüm bu yaşananlara rağmen ABD ve Rusya’nın desteğini alan PYD ve silahlı gücü YPG’nin Suriye’deki geleceği ne olacak?
YPG, IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin hava desteğiyle ilerlemeye devam ediyor. IŞİD’in bu bölgelerden çıkarılmasıyla PYD/YPG kontrolüne geçecek olan bu topraklarda Kürt nüfustan çok Arap nüfus yer alacak. Bunu daha önce Beşar Esad PYD’nin federasyon ilanı sonrasında ‘‘Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürt nüfus yalnızca yüzde 30, bu nedenle de Kürtler kendi topraklarında azınlık olacak” şeklinde açıklamıştı. PYD şuan ABD’yle girdiği yakın ilişkiden ötürü Esad rejimi ve onu destekleyenler tarafından oldukça eleştirilmekte. Hele ki federasyon ve bağımsızlık gibi fikirlerin örgüt tarafından dile getirilmesiyle hem rejim, hem de İran temelinde bu eleştirilerin dozu daha da arttırmıştı. Suriye’deki muhalefet cephesiyle birlikte Arap ve Türkmenlerin çoğunluğu da(buna PYD kontrolündeki Arap ve Türkmen aşiretler de dahil) örgütü güvenilmez ve dikta politikalarından dolayı eleştirmişti. Şu an ki gidişat itibariyle de YPG’nin Türkiye sınırı dahil olmak üzere bir çok bölgeyi kontrol edeceği tahmin ediliyor. Aslında asıl sorun da burada başlıyor. Acaba ABD ve Rusya daha önce birçok örgüt için yaptığı gibi YPG için de ‘Kullan-At’ şeklinde bir politika mı izleyecek, yoksa IŞİD’e karşı çok fazla kayıp vermesi beklenen örgütün ‘gelecek planlarını’ mı destekleyecek? Bu soruların çok yönlü cevapları olduğu aşikar. Sorulara sağlıklı cevaplar vermek için de Kasım ayındaki ABD seçimleri ve yeni ABD başkanını(ve dolayısıyla Türkiye ile olan ilişkilerini), Suriye için hazırlandığı söylenen yeni anayasayı, IŞİD’in Suriye ve Irak’taki takvimini, Türkiye’nin ülke içindeki PKK operasyonlarının gidişatını, Türkiye’nin başta Rusya olmak üzere İran ile ilişkilerini, Cenevre Görüşmelerinin sonuçlarını ve genel olarak da Suriye’nin geleceğindeki devletin yapısını bilmemiz gerekiyor.
Yazının başında da belirtiğimiz gibi Suriye ve bölgede çok fonksiyonlu olarak sürekli değişen dengeler, hem bölge ülkelerini hem de PYD’nin Suriye’deki varlığını etkileyecektir. PYD’nin gelecekte Suriye’de olası bağımsızlığı da kendi sınırları içerisindeki Kürtlerden ve PKK’nın İran yapılanması PJAK’tan dolayı, rejimin en büyük destekçisi İran için tehdit oluşturacaktır. Bunu da İranlı yetkililer çoğu zaman dile getirmiştir. Hatta şuan için imkansız görünse de, Türkiye’nin PYD karşıtı politikası ile İran’ın ‘bağımsız Kürt Devleti’ ve Rusya’nın ABD gözetimindeki PYD topraklarını istememesi, bu ülkeler için dolaylı bir ittifakın yolunu açabilir. PYD’nin Suriye’de birçok tarafı karşısına alarak ilan ettiği federasyon ve gelecekteki olası bağımsızlık ilanı; Suriye’deki hem rejim destekçileri tarafından, hem de rejim karşıtı bir çok grup tarafından hoş karşılanmayacak ve PYD için asıl tehlike bu aşamadan sonra gerçekleşecektir. ABD desteğiyle çeşitli kazanımlar elde eden örgütün, ABD ülkeden çekildiğinde karşısında kendisine nefret besleyen Suriyelileri bulması muhtemeldir. Bu durum bölgede filizlenen Sünni-Şii gerilimine, bir de Arap-Kürt geriliminin ekleneceği anlamını taşımaktadır. Yaşanacak bu gerilimle birlikte Suriye’de neredeyse her grup ve aşiretin silahlı milis gücünün olduğu düşünülünce, belki yıllar sürecek olan ‘Arap-Kürt Kıyımı‘ başlayacak ve yapay olarak çizilen bölge haritasına yeni Sykes-Picot’lar ve yeni sorunlarla devam edilecektir.
Latin Amerika, tarih boyunca ABD kapitalizminin acı yükünü dünyada en ağır biçimde hisseden bölge oldu. Ne zaman halk kapitalizmden bıktığını belirtse, demokrasiyle yada devrimle düzeni değiştirmeye kalksa üstlerine çöktüler. Genelde darbe yada karşı devrim denenmiş, eğer başarısız olunursa ambargo uygulanarak başkalarına örnek olması önlenmiştir. Condor Planı da bu bastırmaların darbe bölümünü oluşturur.
Latin Amerika dünyada suç oranlarının 1.si, yoksulluk oranının 2.si olması musibetiyle her zaman isyankar ve gergin bir ortam teşkil etmiştir. Özellikle Soğuk Savaş sırasında ardı ardına gelen değişim sesleri, ABD’nin arka bahçesinde hiçbir yerde hissedilmediği kadar hissedilmiştir.
Paraguay’da 1954, Brezilya’da 1964, Arjantin’de 1966, Uruguay’da 1971, Bolivya ve Şili’de 1973 yıllarında askeri darbeler olmuş, ordu yönetime el koymuştur. Darbe yönetimleri pek çok siyasi cinayetler işlemiş yada cezaevlerinde işkence etmiştir. 1975 yılında bu ülkelerin temsilcileri Santiago’da toplanmış ve devrimci, muhalif örgütlenmeleri yok etmek için birlikte hareket etme kararı almışlardır. Bu karara göre ülkeler sadece birbirlerinin sınırlarındaki muhalifleri yakalamakla kalmayacaklar, aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış muhalifleri de yakalayacaklardı. Pek çok Latin Amerikalı devrimci ya tutuklandıktan sonra kaybolmuş ya da herhangi bir yerde aniden kaybolmuştur. Bu planlar Bill Clinton döneminde, 2000 yılında açıklanan belgeler sonucunda -CIA desteği- daha açık biçimde ortaya konmuştur.
Bu üst üste gelen darbe yönetimlerinin işlediği cinayetlerin nasıl bunalımlara yol açtığını anlamak için günümüz Honduras’ına bakmak yeterlidir. Honduras, yıllardır dünyada cinayet oranı en yüksek ülkedir. Tabi ki bölgesel olarak en yüksek suç oranlarına sahip Orta Amerika gibi bir yerden böyle bir ülkenin çıkması normal karşılanabilir ama Honduras’ın en yakın rakibi olan komşu ülkelerine bile oldukça fark atmasının sebebi, 2009 yılında düzenlenen askeri darbedir. Bu cunta yönetiminin günümüzde de hala devam eden siyasi ve sosyal temizliği yüzünden Honduras bu kötü üne sahip olmuştur. Fakat görünen o ki, kimse bu devlet terörünü konuşmuyor. 2009’da ABD karşıtı lider Manuel Zelaya’nın devrilmesine sebep olan bu askeri darbe yine ABD’nin itibarını zedeledi tabii ki ama bundan sonra sadece yöntemleri değişecekti.
Orta Amerika Haritası
Günümüzde başta Brezilya ve Venezuela da yaşananlar geçmişte askeri yöntemle gerçekleşen darbelerin bugün farklı biçimlerde uygulandığını gösteriyor. ABD Venezuela’ya direk, Brezilya’ya ise dolaylı işlediği ambargo ile devleti yıpratarak darbeye hazırlık gerçekleştirmiştir. Şimdi de eskisi gibi olmayan bir Condor Planı işletiyor.
Elbette geçmişte yapılan uygulama biçimi ABD’nin itibarını zedelediği için bu sefer askeri alanda değil, hukuki yollardan darbe yapılıyor. Korkarım ki geçmişte olduğu gibi yine zalimler kazanacak.
2012’de Paraguay’da sosyalist başkan Fernando Lugo’ya karşı uygulanan ‘Parlamento Darbesi’ bu kez Brezilya’da devreye girdi ve tıpkı Paraguay’da olduğu gibi maalesef yine başarılı oldu(Aslında 2. Condor Planının ilk olarak Paraguay’da başladığını da düşünebiliriz). Brezilya’da Dilma Rousseff devrilerek ilk aşama tamamlandı, şimdi sıra Venezuela lideri Nicolás Maduro’da. Bugün Maduro’yu mağdur etmek isteyenler 2002 yılındaysa askeri darbe yoluyla Hugo Chavez’den kurtulmak istiyordu. 2002 yılındaki bu askeri darbe girişimi, halkın kimse çağrı yapmadan ve kendi dürtüleriyle 3 gün süren efsane direnişi sonucu başarısızlığa uğradı ve Chavez kurtuldu. Bu sefer ABD rövanşı 2002’nin rövanşını alabilecek mi göreceğiz ama şu var ki; bu sefer işleri daha kolay olacak ne yazık ki! Çünkü Venezuela, ABD ambargosu, suç ve düşük seyreden Petrol fiyatları sebebiyle eski refahından çok uzak ve bu yüzden halk nezdinde Bolivarist rejimin düşmesi gerekiyor. Halbuki halk şunu düşünmeli, refahtaki azalmanın kaynağı Bolivarist rejim mi yoksa ABD mi? Bu soruya doğru cevabı bulabilseler, Bolivarcılığa değil emperyalizme tepki gösterirlerdi zaten.
Nikaragua’da yapılması planlanan kanal projesi ülke ekonomisi için inanılmaz bir nimet olmasına karşın, çevrecilerin hükümete baskısı devam ediyor. Bu Venezuela’dan sonra sıranın bu ülkeye geleceğini düşündürüyor. Çünkü; Bu kanal ABD-ÇHC mücadelesinin zirve noktası. Kanal’ın bitmesiyle beraber Panama Kanalı’nın önemi azalacak ve ABD Çin karşısında ticari ve ulaşım manasında büyük kayıp yaşayacak. Bu yüzden Nikaragua çok önemli.
Bolivya’da, ABD tarafından uyuşturucu üzerinden baskı altına alınıyor. Kim bilir belki Venezuela lideri Nicolás Maduro’dan sonra sıra Nikaragua’da değil de, Bolivya lideri Evo Morales’te olacak. Evo Morales sempatik kişiliği, samimiyeti, icraatları ile en az Küba kadar Latin Amerika’ya örnek olma özelliğini gösteriyor. Zaten düşük bütçesine rağmen Ekvador’ da yaşanan deprem sonrası yapılan yardımlar, diğer ülkelere kıyasla çok cömertti. Bolivya, ABD için büyük bir tehlike olabilir. Bakalım 2. Condor Operasyonu’nun Brezilyadan sonra yeni kurbanı hangi halklar olacak, bekleyip göreceğiz.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan günümüze yani 70 senedir Rusya ve Japonya arasında İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren bir barış anlaşması imzalanmadı.
Rusya’nın Soçi kentinde 6 Mayıs 2016 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Japonya Başbakanı Sindzo Abe arasında gayri resmi bir görüşme gerçekleşti. Daha sonra kapalı kapılar ardından yapılan görüşmelerde, Japon Başbakanı Abe’nin, Putin’e ekonomik işbirliği planı teklif ettiği ortaya çıktı. Japon Nikkei gazetesine göre, Abe’nin Putin’e teklif ettiği plan belgesi sekiz maddeden oluşmakta ve Rusya’nın Doğu Sibirya bölgesinde sıvılaştırılmış gaz fabrikası, hava alanları, limanlar, sağlık tesisleri ve diğer altyapı yatırımlarını içermektedir.[1]
Abe-Putin görüşmesinin ana maddesi barış anlaşmasının imzalanması ve Kuril Adaları meselesiydi. Japonya Kuril Adaları’nın güneyindeki dört adanın (İturup, Kunaşir, Şikotan ve Habomai) kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Kuril Adaları yüzünden Rusya ile Japonya arasında barış anlaşması imzalanmamış, bu durum günümüze kadar devam etmiştir.
Adalar konusunda iki tarafından farklı tezleri söz konusudur. Japonya 1855 yılında taraflar arasında yapılan ticaret ve sınırlar sözleşmesine dayanarak adaların kendisine ait olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nı resmen sonlandıran San-Francisco anlaşmasını (1951) SSCB’nin imzalamadığını öne sürmektedir. Dolayısıyla da Kuril Adalar’ıyla ilgili sınır düzenlemesine de dâhil olmamıştır.
Moskova ise adaların İkinci Dünya Savaşı sonuçlarına göre Japonya’nın mağlup olduğuna dair anlaşma gereği kendisine geçtiğini, hatta adaların statüsünün Şubat 1945 yılı Uzak Doğu meselelerine ilişkin Kırım Antlaşması ve Temmuz 1945 Potsdam Deklarasyonu gereği belirlendiği ve 1951 San-Francisco Antlaşmasını imzalayarak Japonya’nın adalardan vazgeçtiğini kabul ettiğini ileri sürmektedir. Son olarak ise 1956’ta taraflar arasında tek bir belge olan ikili deklarasyonda da barış anlaşmasının sağlanmasına öncelik tanınırken adalarla ilgili bir görüş bildirilmediğini savunmaktadır.
Kuril Adaları Sorunu ve 1855-1945 sınırları
Ancak Rus-Japon yakınlaşmasının önündeki en büyün engel taraflar arasında barış antlaşması imzalanmaması ve sınır sorununun çözülmemesidir. Bu meselenin çözülmesi her iki taraf için de stratejik öneme sahiptir. Japonya her iki sonunun da tek paket halinde ele alınmasından yana iken Rusya az kayıplarla barış anlaşmasının imzalanmasını öncelikli görmektedir.
Bu sorunun ele alınması için birkaç sene önce başlatılan Rusya ve Japonya Dışişleri ve Savunma Bakanları görüşmeleri (“2+2” formatı), Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Japonya’nın Rusya’ya karşı yaptırımlara katılması nedenleriyle durdurulmuştu. Ancak son zamanlarda Suriye’de ABD’nin Rusya’yla işbirliği yapmaya başlaması, Ukrayna sorununun çözümü için Rusya’yla görüşmeler başlatması, Japonya’yı da Rusya-ABD ilişkileri çerçevesinde harekete geçirdi.
Abe’nin Putin’e teklif ettiği plan, Batı’nın yaptırımları ve petrol fiyatlarında yaşanan düşüşler nedeniyle ekonomik sorunlar yaşayan Rusya için önemli fırsat sunmaktadır. Abe ekonomik işbirliği karşılığında Rusya’yla hem barış anlaşmasını imzalamak hem de “kuzey sınırları” olarak adlandırdığı dört adaları elde etmektir. Japonya kendi iç sorunu olarak gördüğü dört adanın geri alınmasını ulusal onur meselesi olarak görmektedir. Bu nedenle adalar sorununu çözümünü barış anlaşmasının imzalanmasıyla aynı yürütmek istemektedir. Rusya için adalar meselesi çoktan çözülmüş olsa da Rusya adalar üzerinden Japonya’yla pazarlığın sürdürülmesini çıkarına uygun olarak görmektedir. Hem barış anlaşmasının imzalanması hem de adalar statüsünün belirlenmesi Rus-Japon işbirliği için stratejik bir gelişme olacağını her iki tarafta kabul etmektedir. Yani Rus-Japon yakınlaşması her iki taraf için de stratejik fırsatlar sunacaktır. Japonya’nın Rusya’yla işbirliği çabasının arkasında yatan strateji, Çin’i ve Çin-Rusya koalisyonunu dengelemektir. ABD karşıtı Rus-Çin ittifakının oluşması ABD-Japonya ittifakının, dolayısıyla da Japonya karşıtlığına dönüşecektir. Japonya’nın en önemli sorunu yükselen Çin olduğu için, Rusya’yla yakınlaşmak zorunda kalmaktadır. Rusya ise Japonya sayesinde ekonomik kalkınmanın ve Çin’in sahip olmadığı ileri teknolojiye erişiminin sağlanmasının yanında, Çin’e olan ve giderek artan bağımlılığının azaltılması ve Çin etkisinin dengelenmesini hedeflemektedir.
Rusya için ABD-Japonya ittifakına karşı Rus-Çin koalisyonu ya da ittifakının oluşmasından ziyade, Japonya’nın ABD’ye, kendisinin ise Çin’e daha az bağımlı olduğu bir Asya-Pasifik güvenlik sisteminin oluşturulması en uygun stratejidir. Bilindiği üzere Japonya hala ABD ile ittifak ilişkisi içerisinde ve ABD üssü bulunmaktadır. Bir de ABD’nin küresel füze savunma sistemlerinin bir ayağının Japonya’da konuşlanıyor olması Rus-Japon ilişkilerinin önündeki bir diğer sorundur. Ancak Japonya üzerinde mutlak ABD hâkimiyetinin sonlandırılmasını da bir yerden başlatmak istemektedir. Ancak Moskova’da kendilerinden ziyade Japonya’nın barış antlaşmasına ve adalara ihtiyaç duyduğu fikri de varlığını sürdürmektedir.
Rus-Japon barış anlaşmasının imzalanması ve işbirliğinin geliştirilmesinin önünde uzun ve meşakkatli bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Ancak,ABD’den itirazlar gelmeye başlamış olsa da bu yönde çoktan adımlar atılmaya başlamıştır. Abe-Putin görüşmesi de bu adımlardan biridir. Rus-Japon barış görüşmeleri tarafların izleyecekleri stratejilere göre değişecektir. Bu stratejiler ise üçüncü tarafların stratejilerine bağlı olarak gelişecektir.
[1]“Abe Present 8-point EconomicCooperation Plan to Putin”, <http://asia.nikkei.com/Politics-Economy/International-Relations/Abe-presents-8-point-economic-cooperation-plan-to-Putin< 10 Mayıs 2016).
İki yıl önce IŞİD’in kontrolü sağladığı, Bağdat’ın 65 kilometre doğusunda bulunan Felluce’yi IŞİD’in elinden geri almak için Irak Ordusu ve milis güçleri 23 Mayısta operasyona başladı. IŞİD’in eline geçen ilk kent olan olarak bilinen Felluce Irak’taki Anbar vilayetinin en önemli kenti konumunda.
Felluce operasyonuna katılan ‘Şii’ Haşdi Şabi örgütü bu operasyondan çok daha fazla konuşulmuştu. Daha önce Sünni yerleşim birimi Tikrit’i IŞİD’den almak için destek veren örgüt, bir çok Sünni evini yakmış ve bir çok insanın ölümüne sebep olmuştu. IŞİD’e karşı ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun sözcüsü Steve Warren ise, Sünni aşiret güçlerine bağlı 4 bin kişinin operasyonlara katıldığını ve Haşdi Şabi’nin Felluce kent merkezine girmeyeceğini açıkladı. ABD’nin kente hava saldırıları düzenlemesiyle de çok sayıda sivilin öldüğü bildiriliyor.
Reuters muhabiri Thaier Al-Sudani’de Şii-Sünni geriliminin Irak ayaklarından biri olan Felluce operasyonunu görüntüledi.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alan geniş bir coğrafyada, iktidarları boyunca dünyanın birçok demokratik ülkesinde neredeyse iki kuşak devlet adamlarının siyaset sahnesine gelip gittiği kadar uzun süre görevde kalan ve dokunulmasa belki bir kuşak daha eskitecek olan diktatörleri, ilk başlarda birkaç ay süren kanlı bir mücadele sonunda deviren halk hareketine kısaca “Arap Baharı” denilmektedir (Kibaroğlu, 2011, 2). 2010 yılının ‘‘Kışında’’ başlayan ve günümüze kadar devam eden Arap dünyasının içinde bulunduğu işsizlik, gıda yetersizliği, enflasyon, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğünden yoksunluk, usulsüzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorunun neden kabul edilerek başlatıldığı, bu siyasi ve silahlı ayaklanma hareketi 2011 yılının ‘’Bahar’’ aylarında olgunlaşarak sonuç vermeye başlamış, ‘‘Arap toplumlarının önemli bir kısmını uzun yıllar boyunca yaşadıkları ve siyasi gelişim olarak adeta dondukları kış koşullarından çıkartıp, ilk başlarda, yenilenmenin ve umudun simgesi olan bahar havasına sokmuştur (Kibaroğlu, 2011, 2)’’. 17 Aralık 2010 tarihinde, Tunus’un Sidi Bouizid kentinde polis tarafından seyyar sebze-meyve satıcısı Muhammed Buazizi’nin darp edilip tezgahına el konulmasının ardından üniversite mezunu gencin kendini yaktığı eylemle aslında ‘‘sadece kendini yakmakla kalmamış, aynı zamanda Arap Baharı’nın da sönmek bilmeyen ateşini yakmış, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde rejim, yönetim, yönetici değişimleri başta olmak üzere bir çok değişikliğe, ülke çapında protestolara, kamu alanlarının işgaline, devlet ve polis binalarının yakılmasına, hapishane baskınlarına, revizyonlara ve yenilenmelere yol açan, protesto, ayaklanma, kalkışma, devrim, başkaldırı ve daha birçok adlandırmayla söz edilen Arap halk hareketlerinin (Buzkıran, 2013, 149)’’ başlamasına neden olmuştur. Tunus’ta 27 gün süren protestolar 23 yıllık Zeynel Abidin Bin Ali iktidarını devirmiş, ardından bir domino etkisiyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yayılan protestolar Mısır’da 30 yıllık Hüsnü Mübarek, Libya’da 42 yıllık Muammer Kaddafi iktidarlarını da devirmiştir. Yemen’de devlet başkanı istifa etmiş büyük gösteriler sonucu Cezayir’de 19 yıllık olağanüstü hal kaldırılmış, Ürdün’de Kral Abdül Aziz kabineyi dağıtarak seçimlere gitmiş, Bahreyn, Umman, Lübnan, Fas, Kuveyt, Suudi Arabistan, Irak, İran ve Sudan gibi ülkelerde gösteriler çeşitli imtiyazlar verilerek veya şiddet ve tutuklama yoluna gidilerek bastırılmaya çalışılmış, Suriye’de ise 5 yıldır süren iç savaşta 470 bin insan hayatını kaybetmişse de bir sonuç alınamamıştır. Libya’da aşiretler arası çıkan savaşlarda yüzlerce insan ölmeye devam etmiş ve petrol zengini ülkede yakıt ve gıda sıkıntısı baş göstermiş, yüksek enflasyon oranları halkın geçim sıkıntısını giderek arttırmıştır. Mısır’da ise Devrik diktatör Hüsnü Mübarek’in yerine demokratik seçimle gelen Muhammed Mursi askeri bir darbe ile görevinden alınmış ve ‘‘Darbeci Mareşal’’ Abdülfettah el-Sisi kendini Mısır’ın Cumhurbaşkanı ilan ederek ülke çapında gösterileri kanlı bir şekilde bastırıp binlerce kişiyi tutuklatmıştır. Hâl böyleyken Arap toplumlarının yaşadığı bu sürecin ‘‘Bahar’’ olarak nitelendirilmesi özellikle Suriye iç savaşı ile birlikte bu kavramın sorgulanmaya başlanmasına yol açmıştır.
Avrupa’daki 1830-1848 devrimlerini ve 1968 yılında Çekoslovakya’da “politik özgürleşme” olarak adlandırılan; ancak Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle sona eren dönemi (Prag Baharı) anlatmak için de “bahar” nitelemesi yapılsa da (Duran, 2012, 185), yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarcasının ülke içinde veya ülke dışına göç ettiği, çatışmaların sürdüğü bölgelerde halkın temel gıda ve sağlık ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı, yüksek oranda bebek ölümlerinin, salgın hastalıkların ve sosyal bozulmaların yaşandığı bu bölgeler için “bahar” ifadesinin hâlâ kullanılması evrensel düzeyde ironik bir duruma karşılık gelir. Bu açıdan bakıldığında ayaklanmaların başladığı Tunus’ta ‘‘Yasemin Devrimi’’ olarak adlandırılan dönem ve ardından bazı bölge ülkelerinde başlayan ve henüz kanlı sonuçları olmayan protestolar için Arap Baharı ifadesi doğru bir terim olsa bile, bu baharın ardından statükonun hakim olduğu Arap toplumlarında yaşanan bu hızlandırılmış değişim sürecinin birçok Ortadoğu ülkesini iç savaşın eşiğine getirmesi ‘‘bahar’’ nitelemesinin yerine durumu daha iyi anlatacak başka terimleri gerekli kılmaktadır. Muhammed Buazizi’nin kendini yakması ile başlayan ve günümüze kadar devam eden Ortadoğu’da yaşanan tüm bu süreci bir iklim olarak ele alırsak, bölgede kısa bir bahardan sonra bitmek bilmeyen bir kış mevsimine girilmiştir. Başta bölge halkı olmak üzere, doğrudan ve dolaylı olarak olumsuz etkilenenler için bu durumu; ‘‘Arap Kışı’’, ’Kanlı Bahar’’, ‘‘Yalancı Bahar’’, ‘‘Bahar Fırtınası’’ gibi isimlerle adlandırmak daha doğru olacaktır. Aynı anda farklı hakikâtlerin var olduğunu göz önüne alacak olursak, bu süreçten çıkar sağlayan aktörler için ‘‘bahar’’ nitelemesi geçerliliğini korumaktadır. Kısaca tüm bu olaylar bir kesim için ‘‘kış mevsiminin en sert koşullarında’’ geçerken, diğer bir kesim için “bahar” havasında geçmektedir.
Gerçekten de yılların birikimiyle toplumda oluşan ve alttan alta çığ gibi büyüyen tepkilerin patlama noktasına gelmesiyle önünde durulamayan ve kaçınılması mümkün olmayan bir süreç mi, yoksa dışarıdan müdahale ile yapay olarak hızlandırılmış ve dolayısıyla aslında büyük halk hareketini gerçekleştiren bu toplumlara aslında pek bir şey kazandırmayacak ve yine büyük güçlerin çıkarlarına hizmet edecek bir süreç mi yaşanıyor? Bu soruların ilkinin bu olaylarda payının olmasına karşın; ‘‘ABD’nin, İslam dünyasını doğrudan karşısına alarak topyekun çatışmayı kazanamayacağını anlamış olması ve özellikle Irak’ta yaşadığı yaklaşık on yıllık tecrübesini ve kanlı tedhiş hareketlerini daha farklı analiz etmeye başlamış ve rakibini yok etmeye çalışmak yerine onu kendine “düşman” olmaktan çıkartmak yoluyla bu mücadeleden galip çıkmak stratejisini benimsemesi’’(Kibaroğlu, 2011, 2) daha fazla öne çıkan bir nedendir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı dünyasındaki bu anlayış değişimi, söz konusu Arap halk ayaklanmalarının önünü açmakla kalmayıp, hızlı bir şekilde cereyan etmesine de yardımcı olmuştur Yine Kibaroğlu’na göre; ‘‘Derin stratejik analizlerin yapıldığı asker ve sivil, devlet çatısı altında olan ya da bağımsız araştırmalar yürüten kurumların yaptığı değerlendirmelerin ortalamasında vücut bulan hâkim görüşe göre, ortak paydasında İslam dininin olduğu “Doğulu” kültür içinde 11 Eylül saldırılarını yapmaya sevk edecek kadar derinlerde birikmiş olan başta ABD’ye ve genelde Hristiyan Batı’ya ve tabi Yahudi İsrail’e karşı olan nefretin kendiliğinden ortadan kalkmasının mümkün görülmediği gibi, herhangi bir önlem alınmadığı takdirde, bu nefretin daha da büyüyüp gelişeceği ve belki de 11 Eylül’ü gölgede bırakabilecek saldırıların yolunu açacağı öngörülmekteydi. Böyle bir durum karşısında yapılabilecek olan, 1,5 milyar Müslüman nüfusun tümüne karşı çatışmayı göze almaktansa, söz konusu nefretin oluştuğu ve gelişmekte olduğu Kuzey Afrika’nın batısından Orta Asya içlerine kadar ve tabi tüm Ortadoğu’yu içine alan, Amerikalı uzmanların ve siyasetçilerin tanımıyla “büyük Ortadoğu” bölgesinin “dönüştürülmesi” ve ”düşman” olmaktan çıkartılması daha yapılabilir ve anlamlı bir strateji olarak benimsendi. Burada ortaya konulan hedef belki kolay kolay varılamayacak olmakla beraber, bu yolda yürünmediği ve emek sarf edilmediği takdirde sorunun kendiliğinden çözülmesinin de mümkün görülmediğinden dolayı siyasi açıdan da benimsenen bir politika haline geldi. İçinde bulundukları her türlü olumsuz koşulun müsebbibi olarak başta ABD’yi ve onun işbirlikçisi İngiltere ve İsrail gibi ülkeleri gören “büyük Ortadoğu” coğrafyasında yaşayan geniş toplulukların zihinsel dönüşümlerinin sağlanması masa başından yapılabilecek bir çalışma olmadığını anlamak zor olmasa gerek. Öncelikle bu toplulukların temel ortak özelliklerinin ve farklılıklarının anlaşılması, iyi tahlil edilmesi, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bu toplumlarda nispeten süratli bir değişimin ve dönüşümün yaşanması için hassas dinamiklerin tespit edilerek ve süreci harekete geçirecek mekanizmanın hazırlanıp sahada uygulanmaya konması’’ Arap Baharı olarak yansımıştır (Kibaroğlu, 2011, 4-5). Sonuç olarak bu arka planda “baharın” aslında kimler için yaşatılmaya çalışıldığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Mehmet Enes Bağlama
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
Buzkıran D., Kutbay H, 2013, Arap Baharı’nın Türkiye’ye Olan Sosyal ve Ekonomik Etkileri, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Denizli.
Duran, H., Özdemir, Ç., 2012, Türk Dış Politikasına Yansımalarıyla Arap Baharı, Akademik İncelemeler Dergisi, Kütahya.
Kibaroğlu, M., 2011, Arap Baharı ve Türkiye, ADAM Akademi, İstanbul.
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) hükümet krizi, ekonomik problemler, IŞİD’le mücadele, Bağdat’la istikrarsız ilişkiler, bağımsızlık referandumu gibi konular gündemi meşgul ederken, 17 Mayıs 2016 tarihinde KYB ve Goran arasında yapılan ve bir metin olarak imzalanan anlaşma, IKBY iç siyasetinde yeni dengeler ortaya çıkaracak gibi görünmektedir. Hatta KYB ve Goran arasında yapılan bu anlaşmayı Irak Kürt siyaseti açısından yeni bir dönüm noktası olarak ifade etmek yanlış olmayacaktır. Anlaşmanın yazılı metin itibariyle 11 bölüm ve 25 maddeden oluşmakla birlikte, siyasi anlam açısından bakıldığından metnin içeriğinden çok daha büyük bir anlam ve etkiye sahip olduğu söylenebilir. Bu anlam ve etkiyi IKBY’deki siyasi duruma bakmak yerinde olacaktır.
KYB ve Goran arasındaki bu anlaşmayı yeni stratejik anlaşma olarak da nitelendirmek mümkündür. 2004 yılında KDP ve KYB arasında da “stratejik anlaşma” olarak ifade edilen bir anlaşma yapılmış ve her iki parti seçimlere ortak listeyle girilmesi, IKBY’deki yönetimin ortak olarak paylaşılması ve IKBY Başbakanlığı’nın ikişer yıllık süreyle KDP ve KYB tarafından yürütülmesi öngörülmüştür. Bu anlaşma 2009’da Goran Hareketi’nin KYB’den ayrılarak kurulması ve seçimlerde yaklaşık yüzde 25 oy almasıyla sekteye uğrasa da bir süre daha devam etmiştir. Ancak 2013’te yapılan seçimlerde KDP ve KYB ayrı listelerle seçime katılmıştır. Bu seçimlerde yüzde 38 oy alan KDP, hükümet kurma çalışmalarında, KYB dışındaki, Goran ve diğer partilerle anlaşma yoluna gitmiştir. Önce KYB hükümet kurma sürecinin dışında kalmış, ancak hükümet kurulduktan sonra hükümete dahil olabilmiştir. Bu süreçten sonra KDP ve KYB arasındaki “stratejik anlaşma”nın bittiği, KDP ve KYB’li pek çok siyasetçi tarafından net bir biçimde ifade edilmiştir. KYB ve Goran arasında yapılan mevcut anlaşma da her iki tarafın IKBY Parlamentosu seçimleri, Irak Parlamentosu seçimleri ve yerel seçimlerde ortak listeyle katılacağını ve iki tarafın mevcut temsilcilerinin ortak çalışacağını ifade etmektedir. Bu durum özellikle IKBY Parlamentosu konusunda seçim matematiğini değiştirecek niteliktedir. Nitekim IKBY Parlamentosu için 2013’te yapılan son seçimlerde, KDP yüzde 38 oyla 38 sandalye, Goran yüzde 24 oyla 24 sandalye, KYB de yüzde 18 oyla 18 sandalye kazanmıştır. Bu sonuçlar itibariyle KDP, IKBY’deki hükümeti kurmuştur. KYB ve Goran arasında yapılan bu anlaşma ile KYB ve Goran’ın toplam sandalye sayısı 42’yi bulmaktadır. Her ne kadar 111 sandalyeye sahip IKBY Parlamentosu’nda 42 sandalye çoğunluğu elde etmese bile, oy oranı açısında KYB ve Goran ittifakı, KDP’nin oy oranının üzerine çıkmaktadır. IKBY Parlamentosu için 4 sene de bir seçim yapıldığı dikkate alındığında 2017’de yapılması planlanan seçimlerde, KYB-Gorran ittifakının sürmesi halinde, bu ittifakın hükümet kurulması konusunda önemli bir avantaja sahip olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Öte yandan bu anlaşma KYB ve Goran arasındaki yerel ittifakı da güçlendirecek boyuttadır. Son yapılan yerel seçimlerde Süleymaniye İl Meclisi’nde 14 sandalye kazanan Goran birinci parti olmasına rağmen, 13 sandalye kazanan KYB ile anlaşmış ve Süleymaniye Valisi KYB’den seçilmiştir. Bu anlaşmayla birlikte KYB ve Goran arasındaki işbirliğinin diğer vilayetlerde de artması söz konusu olabilecektir. Her ne kadar IKBY sınırları dışında olsa bile Kerkük konusunda KDP karşısında KYB’nin elinin güçlenmesi muhtemeldir. Goran, Kerkük’te etkili olmasa bile, KYB’nin Goran’la yapmış olduğu ittifak sonucu, her iki tarafın ortak tabanının bulunduğu Süleymaniye ve Germiyan bölgelerinde KYB’nin kafası daha rahat olacağından, ağırlığını Kerkük ve diğer bölgelerde yoğunlaştırması mümkündür.
Bununla birlikte KYB – Goran anlaşmasının üçüncü tarafların da bu anlaşmaya dahil olması konusundaki açık tavrını da, KDP’nin hareket sahasını daraltmaya yönelik bir hamle olarak okumak mümkündür. Nitekim KDP, anlaşmaya açık ve sert bir dille karşı çıkarak kapıları kapatmış durmaktadır. Ancak IKBY Parlamentosu içerisinde ve IKBY siyasetinde denge rolünü oynayan İslamcı partilerin tavrı net olarak ortaya çıkmış değildir. Yine de İslamcı partilerin 2015 Haziran ve Ağustos’unda IKBY Başkanı Mesut Barzani’nin görev süresinin uzatılmasına yönelik yapılan parlamento toplantılarındaki pozisyonları dikkate alındığında, KYB – Goran ittifakının İslamcı partiler için bir çekim noktası haline gelmesi muhtemeldir. Bu durumun ortaya çıkması halinde KDP’nin IKBY iç siyasetinde yalnızlaşması ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. KDP’nin anlaşmayı sert bir dille eleştirmesi ve IKBY’deki istikrarı bozucu bir nitelik taşıdığını ifade etmesi, KDP’nin “yalnızlaştırılmaya çalışıldığı” mesajını aldığını ve diğer partilere karşı sert bir tutum sergileyeceğini gösterir niteliktedir. KDP’nin, Süleymaniye’de KDP karşıtı yapılan gösterilerden sorumlu tuttuğu Goran üyelerine karşı takındığı tutum bu konuda örnek teşkil etmektedir. Bilindiği gibi Süleymaniye’de yapılan gösterilerin ardından Goran üyesi IKBY Parlamentosu Başkanı Yusuf Muhammed Sadık’ın Erbil’e girmesine izin verilmemiş, Goran’ın IKBY Hükümeti’ndeki dört bakanı azledilmiş ve Goran ve Goran’a bağlı medya kuruluşlarının temsilciliklerine yönelik başta Duhok olmak üzere çeşitli noktalarda operasyonlar düzenlenmiş ve büroları kapatılmıştır. Ancak KDP’nin yeniden aynı tavırla hareket etmesi, IKBY’deki siyasi krizi bir çatışma ortamına taşıyabilir. Nitekim KYB – Goran anlaşmasında bu çatışma ortamı öngörülmüş, anlaşmanın 9. maddesinde iç savaş suç sayılmıştır.
KYB – Goran anlaşması yerel özerkliklerin arttırılmasını savunurken, IKBY içerisindeki ikili yönetimin ortadan kaldırılması konusunda mutabakat da içermektedir. Bu noktada KYB’nin IKBY iç siyasetinde yeniden yönetici pozisyon almaya çalıştığını söylemek mümkündür. Nitekim 2003’ten sonra KYB her ne kadar IKBY’deki yönetim içerisinde yer alsa da IKBY’nin yürütücü gücü KDP olmuş, KYB’nin profili gittikçe düşmüş ve son seçimlerde üçüncü parti olmuştur. Goran’ın KYB’den ayrılarak kurulduğu ve aynı tabanı paylaştığı düşünüldüğünde, bu anlaşma, KYB’nin IKBY’nin yönetim yapısı içerisinde de gücünü arttırmasına imkan verebilecek niteliktedir.
Sonuç itibariyle bu anlaşma her yönüyle IKBY açısından yeni dengeler ortaya çıkarmaktadır. Bu dengeler IKBY iç siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Anlaşma, IKBY’deki bütünleşmeyi savunsa da KDP’nin pozisyonunu ve gücünü korumak için daha müdahaleci davranması durumunda IKBY’deki siyasi kriz ve ayrışma derinleşebilir. KYB ve Goran, anlaşmanın etkisiyle krizin parlamentoda aşılması için bir zorlama içerisine girebilir. Ancak özellikle parlamento başkanının seçilmesi konusundaki görüş ayrılığı nedeniyle, KDP’nin geri adım atmaya yanaşmaması durumunda (ki düşük bir ihtimal barındırmaktadır), parlamentoda çözüm zor görünmektedir. Siyasi krizin aşılması için bir erken seçim senaryosunun gündeme gelmesi de muhtemeldir. Ancak IKBY’deki ekonomik kriz, IŞİD’le mücadelenin devam etmesi, bağımsızlık referandumu, Bağdat’la aşılamayan sorunlar gibi konular, erken seçim ihtimallerini de şüpheye düşürmektedir. Bu noktada IKBY’nin bir sonraki planlanan seçimlere kadar (2017’ye) siyaseti belirsizlikler içerisinde yürüterek, seçimler için tarafların pozisyon alacağı ve elini güçlendirmeye çalışacağı bir sürece götürmesi en olası senaryo olarak gözükmektedir.
Adanın bağımsızlığı, II. Dünya savaşındaki Japon işgal dönemi hariç olmak üzere, 1839 yılından Çin’e devredilmiş 1.7.1997 tarihine kadar devamlı surette İngiltere’nin elinde kalmış ve belirtilen bu süreç içerisinde, İngiliz Koloniyel İdaresi altında merkezden atanan bir Vali aracılığıyla yönetilmiştir.
Hong Kong Özel İdari Bölgesi toprakları sadece adını almış olduğu Hong Kong adasından oluşmamaktadır. 1898 yılında İngiltere ve Çin arasında imzalanan anlaşma gereği ana karada yer alan bazı topraklar ve bir kısım diğer ada ve adacıklar da, 1997 yılında sona eren bir kira sözleşmesi ile 99 yıllığına İngiltere’ye kiralanmıştı. Gerek askeri mücadeleyle ve gerekse barışçı yollardan elde edilen bütün toprakların 1.7.1997 tarihinde Çin’e devredilmesinin gerekçesini işte bu anlaşma oluşturmaktadır.
Kira süresinin bitiş tarihinin yaklaşmakta olduğu 1982 yılında o tarihteki İngiliz yönetiminin daveti üzerine, Hong Kong’un geleceği konusunda Çin ile İngiltere arasındaki görüşmelere başlanılmıştır. İngiliz tarafının kira süresinin uzatılması yönündeki ilk tekliflerinin Çin tarafından red edilmesi ve adanın egemenliğinin devrinden başka bir önerinin kabul edilemez olduğunun açıklanması üzerine, o tarihte görüşmeler anlaşmaya varılamadan tamamlanmıştır. Bu durumun piyasalarda yarattığı kaosun da etkisiyle kısa bir süre sonra tekrar başlayan görüşmelerin ikinci turu, 1984 yılında imzalanan “Ortak Deklarasyon” neticesinde anlaşma ile sonuçlanmıştır.
Anlaşmanın ana fikri, 1997 yılının 1 Temmuz tarihinde Hong Kong’un egemenliğinin Çin’e devri ile ülkenin en az 50 yıllık süreç boyunca “Tek Ülke İki Ayrı İdari Sistem” esası çerçevesinde kendi yönetsel bağımsızlığını ve yapısını korumak ve yalnızca dışişleri ve savunma konularında doğrudan Çin’e bağlı olmak suretiyle ayrı bir Özel İdari Bölge şeklinde yönetilmesidir.
Hong Kong Nerede?
Bu anlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleri uyarınca, Çin Yasama Meclisi tarafından onaylanan Hong Kong’un idaresinde uygulanacak esasları belirleyen “Temel Kanun” 1990 yılında yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu Kanun Hong Kong’un devir sonrası sahip olacağı yüksek düzeydeki özerkliğin en büyük garantisi niteliğindedir. Bu nedenle, anılan yasal metinde yer alan ve Hong Kong’un özerkliğini garanti altına alan hükümlerin önemli ana başlıklarına değinmekte yarar bulunmaktadır.
Sosyalist sistem ve politikalar Hong Kong’ta uygulanmayacaktır.
Kapitalist ekonomik sistem ve serbest ticaret politikası en az elli yıl süreyle tatbik edilmeye devam edilecektir.
Özel mülkiyet hakları kanunla korunacaktır.
Yabancı ülkelerin Hong Kong’ta yatırım yapmalarına veya herhangi bir şekilde ticari faaliyet göstermelerine ilişkin mevzuat aynen muhafaza edilecektir.
Hong Kong bağımsız maliyeye sahip olacak, Çin bütçesine karşılıksız aktarma yapılmayacaktır.
Ülkenin resmi dili İngilizce olmaya devam edecektir.
Hong Kong Doları uluslararası mali piyasalardaki konvertibilitesini sürdürecek, kambiyo sınırlandırmalarına gidilmeyecektir.
Hisse senedi borsaları ile altın ve döviz piyasaları faaliyetlerine devam edecektir.
Hong Kong serbest ticaret bölgesi olma konumunu muhafaza edecek, ticareti keyfi olarak engelleyecek düzenlemeler yapılmayacaktır.
Ayrı bir gümrük bölgesi olma özelliğini Hong Kong sürdürecektir. Çin ile arasındaki sınır korunacaktır.
Son İtiraz Mahkemesi (Ülkemizdeki Yargıtay’a benzer bir yargı organı) kurulacak ve üyelerden biri İngiliz Milletler Cemiyeti mensubu olacaktır.
Yargıda İngiliz sistemi uygulanmaya devam edecektir.
Uluslararası kuruluş ve organizasyonlara olan bağımsız üyeliğini Hong Kong Özel İdari Bölgesi adı altında olmak kaydıyla sürdürecek, kendi menşe şahadetnamelerini düzenlemekte serbest olacaktır.
Ülkenin adı Çin Halk Cumhuriyeti Hong Kong Özel İdari Bölgesi olacaktır.
1 Temmuz 1997 tarihinde son İngiliz Valisi Bay Chris Patten ile birlikte İngiliz askeri varlığı tümüyle adayı terk etmiş ve aşağıdaki bölümlerde seçimine ilişkin ayrıntılı bilgi verilecek olan Baş İdareci Tung Chee Hwa ve onun tarafından atanan Sekreterler Kurulu göreve başlamıştır.
Çin tarafından devir öncesi yapılan açıklama ve bildirilerde Temel Kanunla hüküm altına alınan haklara ve ayrıcalıklara kesinlikle dokunulmayacağı ifade edilmektedir. Gerçekten de devirden önce oluşturulan bir kurul tarafından Hong Kong’un yürürlükte bulunan mevzuatı incelenmiş ve sonuçta Çin sistemi ile bütünüyle bağdaşmayan ve dolayısıyla değiştirilmesi gereken yalnızca 16 Kanun tespit edilmiştir. Bu kanunlar arasında ticari ve ekonomik hayatı doğrudan ilgilendirenler yer almamaktadır. Hemen hepsi gösteri, toplantı ve yürüyüş hakları ve basın hürriyeti gibi insan hakları üst başlığı altında değerlendirilebilecek hususlarla ilgili bulunmaktadır.
Ancak, ülkenin siyasi hayatında ağırlıklı yere sahip olan “Demokrat Parti Muhalefeti”ne kesinlikle izin verilmeyeceğinin belli olması ile yukarıda belirtilen kanun değişiklikleri nedenleriyle, ileride toplumun siyasi ve sosyal yaşamında huzursuzluk ortaya çıkması durumunda, ticari ve ekonomik yapının da bu olumsuzluklardan etkilenmesi ihtimali bulunmaktadır.
Hong Kong Meclisi (Çin ve Hong Kong Bayrağı dalgalanıyor)
Özellikle, İngiliz yönetsel idaresi altında, demokrasi haricinde, batı toplumunun insan hakları kıstasları kapsamında, son derece geniş haklara ve olanaklara sahip olmuş Hong Kong vatandaşlarının, boyutları ilk aşamada büyük olmayacak olsa da yeni düzenlemelere uyum sağlamalarının belirli bir zaman dilimi alacağı düşünülmektedir.
Başta ABD ve İngiltere olmak üzere ileri gelen bütün yabancı ülkelerin üzerinde önemle durdukları nokta burasıdır. Bu iki ülke başta olmak üzere, devir törenlerine katılan batılı ülke temsilcilerinin bazılarının, Hong Kong tarihinde tam anlamıyla ilk defa gerçekleştirilen serbest bir seçimle işbaşına gelen Hong Kong Yasama Meclisi üyeleri yerine Çin tarafından atanan happy wheels demo yeni üyelerin yemin törenine iştirak etmemeleri bu hassasiyetin açık bir göstergesidir. Yeni meclis üyelerinin çoğunluğu eski mecliste görev yapmakta olanlar arasından seçilmekle beraber, yine aynı mecliste kalabalık bir grupla temsil edilen Demokrat Parti temsilcilerinin tümü meclis dışında tutulmuştur.
Çin’in, şu anda Portekiz sömürgesi olan Makao’yu da benzer şekilde 1999 yılında egemenliği altına alacak olması ve kendi toprakları olarak gördükleri Tayvan’a da sürekli olarak “Tek Ülke İki Ayrı İdari Sistem” esası çerçevesinde birleşme öneriyor olmaları nedeniyle, en azından açıklanan bu amaçlarına erişinceye kadar Hong Kong’a yönelik taahhütlerine uyacakları kanaati taşınmaktadır.
Zaten aksi bir durumun ortaya çıkması halinde, uluslararası arenada sergilenecek olan muhtemel tepkilerin, Çin’in son derece zararına olacağı çok açıktır. Belirtilen bu hususların bütün yönleriyle açıklığa kavuşması için vaktin çok erken olduğu, gelişmelerden sonuçlar çıkarabilmek için belirli bir zamana ihtiyaç bulunduğu görüşü tarafsız bütün kesimlerin ortak kanısıdır. Bu çerçevede, gelecek yıl yapılması taahhüt edilen seçim büyük bir merak ve heyecanla beklenmektedir.
Hong Kong’un İdari Yapısı
– Yürütme Erki
1.) Baş İdareci
Ortak Deklerasyon’da belirtilen ilke ve esaslara uygun olarak Çin Meclisince (Çin Ulusal Halk Kongresi) 1990 yılında alınan karar uyarınca, 1996 yılı başında, 96 üyesi Hong Kong’tan ve 54 üyesi Çin’den olmak üzere 150 üyeli bir Hazırlık Komitesi oluşturulmuştur. Hazırlık Komitesi ilk Baş İdareciyi ve ilk seçime kadar iş başında kalacak geçici yasama üyelerini seçecek 400 üyeli Seçici Komiteyi gene aynı yıl içerisinde belirlemiştir.
Hong Kong Özel Yönetim Bölgesinin Başkanı (Baş İdareci) Leung Chun Ying
Yürütme organının başı olarak İdare ve Yasama Meclisince alınan kararları doğrudan ya da sekreterleri vasıtasıyla yürütmekle görevli olan ve ülkemizde Başbakana tanınan nitelikteki yetki ve görevlerle donatılmış olan Baş İdarecinin yetkileri arasında, kendine yürütme faaliyetlerinde danışmanlık görevini ifa edecek ve bu konumu itibariyle yürütme erki üzerinde önemli etkisi olan İdare Meclisi üyelerini atamak ve Bakanlar Kurulu mahiyetindeki Sekreterler Kurulu üyelerini belirlemek yer almaktadır. Aşağıdaki paragraflarda bu siyasi kurumlar sırasıyla incelenecektir.
2.) İdare Meclisi
Baş İdareci tarafından 1997 yılı içerisinde yeniden seçilen meclis üyeleri 15 kişiden oluşmaktadır. Bu üyelerin üçü eski meclis üyesidir. Kurulun kararları genellikle tavsiye niteliğinde bulunmakta ve bu kararların uygulanmasından meclis olarak sorumlu tutulmaktadırlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu meclisin görevi genellikle “danışma” niteliklidir. Ancak, toplum hayatında doğrudan etkili olacak kararların yasama meclisine teklif edilmesi konusunda yetkilerinin olmasından dolayı, Hong Kong yürütme organları içerisinde gene de çok önemli bir yere sahiptir. Konsey, normal olarak haftada bir kere gizli oturumla toplanmakta, kararlar bilahare halka açıklanmaktadır. Baş İdareci yerel kuruluşların önemli kararlar öncesinde meclisten görüş almasını talep etmektedir. Kararlar oybirliği ile alınmaktadır.
3.) Sekreterler Kurulu
Baş İdareci tarafından 21 Şubat 1997 tarihinde açıklanan ve eski sekreterlerden ikisi hariç diğerlerinin yerlerini koruduğu Sekreterler Kurulu devirle birlikte göreve başlamış bulunmaktadır. Yasama organınca alınan kararların yürütülmesini sağlamakla görevlendirilen ve 23 sekreterliğe ayrılan kurulun görev ve yetkilerinin sınırları, ülkemizdeki Bakanlar Kurulu ve Bakanların görev ve yetkileri ile çok büyük bir oranda uyuşmaktadır. Son atanan Sekreterler Kurulu üyelerinin tümü Çin kökenlidir.
– Yasama Erki
Yasama Meclisi
Yukarıda belirttiğimiz üzere, İngiltere ile Çin arasında imzalanan Ortak Deklârasyonda belirtilen ilke ve esaslara uygun olarak, Çin Meclisince 1990 yılında alınan karar uyarınca 1996 yılı başında, 96 üyesi Hong Kong’tan 54 üyesi Çin’den olmak üzere 150 üyeli Hazırlık Komitesi oluşturulmuştur.
Hong Kong Yasama Meclisi Başkanı Jasper Tsang
Hazırlık Komitesi ilk seçime kadar iş başında kalacak geçici yasama üyelerini seçecek 400 üyeli Seçici Komiteyi gene aynı yıl içerisinde belirlemiş ve belirtilen zaman diliminde Hong Kong tarihinde ilk defa 1995 yılında serbest seçimle gelmiş Yasama Meclisinin yerini alan 60 üyeli geçici Yasama Meclisi üyeleri tesbit edilmiştir.
Demokratik haklar konusunda daha fazla özgürlük ve daha doğru bir ifadeyle bütün kurumlarıyla demokratik sistemi Hong Kong’ta hayata geçirme taraftarı olan ve bu tutumlarıyla Çin yönetimiyle bağdaşmayan Demokratik Parti üyeleri dışındaki Çin yanlısı 36 seçimle gelmiş üye Yasama Meclisindeki yerlerini korumuş ve diğer 24 üye ise bu komite tarafından ilk kez atanmıştır.
Yasama erkinin kanunları yürürlüğe koyma, kamu harcamalarını ve Sekreterler Kurulunun çalışmaları denetleme gibi bütün yetkilerine sahip olan söz konusu Meclis 1 Temmuz 1997 tarihi itibariyle göreve başlamış bulunmaktadır. İngiliz Kolonisyel idaresi altında yürürlüğe konulan son seçim Kanununun Çin tarafından kabul edilmemesi nedeniyle, ülkenin seçim sistemi hakkında bu aşamada bir bilgi verilmesi imkanı bulunamamaktadır.
Çin ve Hong Kong’un son yıllarda gösterdikleri büyük gelişmeler ardında, çok iyi bir şekilde işleyen ortaklıklarının olduğu söylenebilir. Belki de Çin tarafının “Bir Ülke İki Ayrı İdari Sistem” esasını tereddütsüz kabul etmesinin altında yatan başlıca etkende, bu son derece iyi ve karlı bir şekilde işleyen ortaklığı bozmamak düşüncesidir.
İsrail-Filistin sorunu yalnızca toprak, su ya da diğer kaynakların paylaşımından çok, dinsel mekânların paylaşılamamasıyla birlikte hala devam eden, içerisinde birçok normatif unsur barındıran ve literatürde ‘çözümü zor çatışmalar’ sınıfına giren büyük bir anlaşmazlıktır.
Bilindiği üzere İsrail-Filistin çatışması, I. Dünya Savaşı sonrası Filistin Toprakları’nın İngiliz mandasına girmesi ve bu dönemde Yahudilerin bölgeye göçü ile başlayan bir süreçtir. Yahudiler bölgede sosyal ve askeri örgütlenmeler oluşturdu, ‘Yişuv’ adı verilen yerleşim birimleri kurdu ve böylelikle Yahudiler, 1948 yılında resmen ilan edilecek olan İsrail Devleti’nin temellerini attı.[1]
‘‘1920 yılında Filistin’de ikamet eden bir Fransız ile kolonilerden birinde yerleşmiş bulunan bir Yahudi arasında geçen bir konuşmada Yahudi şöyle diyordu: ‘Filistin’de bizim iki düşmanımız var, sıtma ve Araplar. Sıtma’nın ilacı kinin, Araplara gelince onların ilacı da bu ve böyle diyerek elinde taşıdığı tüfeği göstermekteydi.’ İşte bu tarihlerden itibaren, Yahudiler silah biriktirip savaş için hazırlanmışlardır.’’ [2]
1947 yılında BM Genel Kurulu’nun aldığı meşhur 181-II sayılı kararda; iki devlet kurulması ve de Arapların yâda Yahudiler’in çoğunlukta olduğu bölgelere göre bir taksim yapılması öngörüldü. Unutulmamalıdır ki burada Kudüs üç din açısından da kutsal olmasından dolayı ‘Corpus Seperatum’ statüsünde kabul edildi.
1947 Birleşmiş Milletler Planı
Filistin’de ‘manda’ yönetimi kalkarken, Tel Aviv’de 14 Mayıs 1948 yılında Ben Gurion İsrail Devleti’nin bağımsızlığını ilan etmesi de eş zamanlı olarak gerçekleşti. Bunu yaparken de Theodor Herzl’in resminin altında durmayı ihmal etmedi. Böylelikle siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl’e vefa borcu ödemek istiyordu.[3] Kısa bir süre içinde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler birliği İsrail’i tanıdığını ilan etti. Bu bağımsızlık ilanından sonra 15 Mayıs tarihinde bölgedeki beş Arap devleti( Suriye, Lübnan, Mısır, Ürdün ve Irak) İsrail’e savaş ilan etti. Araplar ağır bir yenilgi aldı ve böylece Arap-İsrail uyuşmazlığının en önemli sorunlarından biri olan, Filistinli mültecilerin statüsü ve geri dönüş sorunu gün yüzüne çıkmış oldu. Yahudiler kendilerini savaşın tartışmasız galibi olarak görüp savaşı ‘Bağımsızlık Savaşı’ olarak adlandırdılar.[4]
I. ve II. Dünya Savaşından sonra tamamen gücü biten İngiltere ve Fransa artık tarih sahnesinden çekiliyor, yerini özellikle 1956 Süveyş Krizi’nden sonra Amerika ve Sovyetler Birliğine bırakıyordu. Ortadoğu artık Soğuk Savaş’ın en şiddetli olaylarına tanıklık etmeye başlamış ve Arap ülkelerinin de İsrail düşmanlığı giderek artmıştı. 1967(Altı Gün) Savaşı, bölgede önemli sorunlara sebebiyet vermiştir. İsrail sınırlarını genişletirken yeni mülteciler oluştu. Bölgede Nasır furyası eserken savaşın sonunda Mısır bölgedeki Arap liderliğini kaybetti ve şuana kadar süren Pan-Arabizm düşüncesi yerini yavaş yavaş Filistin milliyetçiliğine bırakmaya başladı. Ayrıca kutsalların kutsalı sayılan Doğu Kudüs, İsrail’in eline geçti. Bu tarihten itibaren işgal edilen Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te bağımsız bir Filistin Devleti kurulması düşüncesi iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Bu arada Mısır’da Enver Sedat, Suriye’de Hafız Esad dönemi başlamıştı fakat Enver Sedat’ın 1977 yılında İsrail’in başkent ilan ettiği Kudüs’e yaptığı resmi ziyaret, Filistin milliyetçiliği fikrini daha da arttırmıştı.
İlerleyen yıllar da çatışmalar her zaman devam etmiş fakat artık Arap dünyası amaçlarını İsrail’i bu topraklardan çıkarmak yerine kaybettikleri toprakları geri kazanmak üzerine oturtmuşlardı. 1973 Yom Kippur Savaşı da tam da bu amaç üzerinden çıkmış; Mısır, Suriye ve İsrail arasında yaşanmıştır. İsrail’in ‘Yom Kippur’ adı verilen dini bayramda, Müslümanlar içinde ‘Ramazan Ayında’ bu savaş gerçekleşti. Araplar için lehte devam eden savaş Amerika’nın yardımlarıyla aleyhine döndü ve yenilgi kaçınılmaz oldu. Ama önemli olan şudur ki, Arap Dünyası ‘PETROL’ü siyasi bir güç olarak kullanabileceğini görmüştür.
1974 yılına gelindiğin de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), BM Genel Kurulu tarafından tanındı. Filistin’in efsane lideri Yaser ARAFAT’da, belinde tabancasıyla BM Genel Kurulu salonuna girmiş ve: ‘‘Bugün buraya bir elimde zeytin dalı, bir elimde özgürlük Savaşçısı’nın silahı ile geldim, elimdeki zeytin dalının düşmesine izin vermeyin.’’ cümlelerini üç kez tekrar etmiş ve sözlerini sonlandırdığın da ayakta alkışlanmıştır.
İsrail’in artarak devam eden baskı ve şiddet politikaları, Filistinlilere karşı uyguladığı sürgün politikaları I. İntifada’nın genel sebeplerini oluşturmuştur ve 1987’de başlayan ayaklanmalar 1993 Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasına kadar sürmüştür. 1980‘lerin sonunda FKÖ ‘iki devletli çözüm’ formülüne göz kırpmaya başlamıştır. 1991’de Oslo Görüşmeleri başlamış: Yaser ARAFAT bağımsız bir Filistin Devlet’i kurmak isterken, İsrail ise özerk bir devlet vererek kendi güvenliklerini sağlamayı düşünmektedir. 1995’te İzak Rabin verdiği tavizler sonucunda suikasta kurban gitmiş ve bu tarihten sonra artık barış görüşmelerinin kötüye gittiği herkesçe görülmüştür. 1996’dan sonra gelen Netenyahu, Filistinlilere verilen sözleri yerine getirmiyor, Kudüs’de yeni Yahudi yerleşim yerlerinin açılmasına izin veriyor, dahası Harem-i Şerif’in altında kazılar başlatıyordu. Kısaca barış görüşmeleri Rabin’in ölümüyle bitmiştir denilebilir.
Temmuz 2000’de Camp David(Final Status Talks) görüşmeleri başlamıştır. 1993’te ilk anlaşma imzalandığında 5 yıllık bir anlaşmaydı ve 5 yılın sonunda devam etmesi öngörülmekteydi. Fakat 1998’de Netenyahu’dan dolayı görüşmelerin devamı getirilemedi. 2000’de başlayan nihai statü görüşmeleri’nin dört ana konusu vardır: sınırlar, mülteciler’in geri dönüşü, Yahudi yerleşimlerinin durumu ve en önemlisi Kudüs’ün statüsü. Ancak kısa bir süre sonra anlaşmazlıklardan dolayı gürüşmeler çökmüştür. İsrail ve Amerika Basını’nda Arafat’a karşı suçlamalar başlamıştır ‘biz ne isterse Arafat’a verdik fakat o hiçbirini kabul etmedi’ söylemleri baş göstermiştir. 28 Eylül 2000’de Sabra ve Şatilla kasabı Ariel Şaron’un Mescid-i Aksaya ziyaret gerçekleştirmesi II. İntifadayı başlatmıştır.
Camp David’in çökmesinin asıl sebebi: İsrail’in Harem-i Şerif’in altını almak istemesi(yerin altıda üstü kadar değerlidir) , Ürdün-Filistin sınırını İsrail’in kontrol etmek istemesi, Filistin’in hava sahasını kontrol etmek istemesi kısacası bağımsız bir devlet yerine ‘esir’ bir devlet vaat edilmiş olması. Aynı zamanda Kudüs Filistin’e verilecek ancak, kutsal yerlerin dışındaki Kudüs’ün Filistin’in başkenti olmasına izin verilecekti. (Arafat on Jerusalem Interview by Bora BAYRAKTAR)
Yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasından sonra İsrail her zaman yaptığı gibi baskı politikaları izlemeye devam etmiş, Filistin halkını kendi ülkelerinde azınlık konumuna getirmiş ve de hayatlarını açık hava hapishanesine çevirerek gün geçtikçe barış ümitlerine son vermiştir.
Ömer Talha Aslan
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
(Arafat on Jerusalem Interview by Bora BAYRAKTAR)
Bora Bayraktar, ‘Bir Barış Süreci Örneği Olaral Oslo’(doktora tezi,Marmara üniversitesi,2012)
Mustafa Torlak ,‘Siyonizmin Penceresinden Arap – İsrail Çatışmalarının Orta Doğu’daki Güç Dengesine Yansımaları’(yüksek lisans tezi,Kadir Has Üniversitesi,2010)
[1] Demet Gökçınar, ‘Arap-İsrail Uyuşmazlığında Filistin Sorunu’(yüksek lisans tezi,Atılım Üniversitesi,2009),s.11 [2](KARAMAN, Uluslararası İlişkiler… s.33)
[3](OKUYAN, Aslan ve Androcles… S.147)
[4](SÜER, ATMACA, Arap İsrail… s.36)