Savunma Sanayii Başkan Yardımcısı Prof.Dr Hakan Karataş İle Röportaj

Savunma Sanayii Başkanlığı Başkan Yardımcısı Prof.Dr Hakan Karataş, Teknofest Ankara’da Mavi Savunma’nın sorularını cevapladı.

Geçtiğimiz dönemde ASELSAN Kurumsal Yönetim Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Prof.Dr Hakan Karataş, son olarak ”Kurumsal Gelişim ve Değerler” kapsamında Savunma Sanayii Başkan Yardımcılığı görevine atanmıştı.

Türkiye Savunma Sanayii Öncülüğünde Dipden Gelen Dalgaya Hazırdı

”Söz ettiğimiz dip dalga 2018 yılında Türkiye’nin TEKNOFEST platformunu tanımasıyla başladı. Türkiye, devletin verdiği destekler ile gençlerimize yapılan teşvik ve yönlendirmeler sayesinde bu dip dalgaya hazırdı”

Teknofest

Dünyada TEKNOFEST Gibi Bir Platform Yok

”Dünyada, torundan dedeye kadar aynı alanda bu denli vakit geçirdikleri böyle bir platform bulunmamakta. Genelde çocuklar ve yetişkinlerin vakit geçirdiği bu tip platformlar ayrıdır. Bu sayede TEKNOFEST ile birlikte tüm toplum bundan etkileniyor ve Türkiye’nin de buna ihtiyacı var.”

Vizyoner Genç Neden Önemli Bir Platform ?

”Gençlerimiz, görev aldıkları bütün yarışmalar ile birlikte TEKNOFEST içerisinde savunma sanayiini keşfettiler. Buralarda, gerektiği zaman danışmanlık da yapan mühendislerimiz ile birlikte çalışıyorlar. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerimiz kapsamında Vizyoner Genç platformu, savunma sanayii ile gençler arasında önemli bir köprü görevi görüyor. Bu platformda yaklaşık 250 bin üye bulunmakta. Bu platformda öğrencilerimize staj ve iş imkanları sunuyoruz. Bizim burada en temel hedefimiz Türkiye’nin gelecekteki en iyi mühendislerini savunma sanayiine kazandırmak.”

Genç Yetenek Programları

”Dünyada pandemiden sonra iki yeni savaş başladı. Bunlardan biri tedarik savaşları, diğeri ise yetenek savaşları. Şirketlerimiz de bu bilinç ile birlikte lise çağından üniversiteye kadar öğrencilerimizi bu programlara katmaya çalışıyorlar. Bu programlar sayesinde öğrencilerimiz, firmalarımızda bir projede çalışıyorlar.”

 

Kaynak: Mavi Savunma

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ile Küreselleşme ve Ulus Devletler  Üzerine Röportaj

Üsküdar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ile küreselleşme ve ulus devletler üzerine konuştuk. Sorularımıza verdiği samimi yanıtları için kendisine teşekkür ediyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

Küreselleşen dünyada artık sınırların zorlandığını görüyoruz hocam. Buna tepki olarak da totaliter sistemler ve “seçilmiş krallar”ın yükselişte olduğunu anlıyoruz. Ülke halkları ne istiyor? Neden bu sistemler yükselişte?

İçinde yaşadığımız zamanın ruhu “belirsizlik ve güvensizlik” üzerine bina edilmiş görünüyor ve  temel sorun da bu. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nefes alma, beslenme, boşaltım sistemi vs. gibi fizyolojik ihtiyaçların hemen sonrasında güvenlik ihtiyacının olduğunu görürüz.

Demokrasi, insan hakları,  tanınma vs. gibi ihtiyaçlar bu iki ön koşulun tamamlanmasının ardından ancak sıraya girebiliyor. 21. Yüzyıl,  11 Eylül 2001 ile başlayan ve 2008-2009 ekonomik krizi ile devam eden süreçte bir de pandemi ile yüzleşti. Yani tam bir krizler yüzyılı. Tüm bunların yanına bir de Arap baharı, Çin-ABD rekabeti, Rusya’nın askeri saldırganlığı gibi faktörlerle hızlanan jeopolitik mücadele girince ortalık yangın yerine dönmüş durumda.  O yüzden kitleler, kendisini koruyacak, somut, belirli ve kararlı sistemlere yönelerek güvenlik ihtiyacının karşılanmasını önceleyen arayışlara yöneliyor. Sandıklara gidip krallarımızı, başkomutanlarımızı seçiyoruz.

Duvar kitabınızda da bahsetmiştiniz: Dünyanın ruhunun değiştiği, 1987’de Ronald Reagan’ın Berlin’de yaptığı konuşmadaki “yıkın bu duvarı” talimatının yerini şimdilerde Trump’ın “duvar korur” söylemine bıraktığı, “Sınırları olmayan dünya” kavramının çoktan tarihe gömüldüğünden ve önümüzdeki dönemde bir duvarlar yüzyılından bahsediyorsunuz. Nedir bu duvarlar yüzyılı? 

Berlin duvarı yıkıldığında dünyada sadece bir düzine kadar sınır duvarı vardı. Bugün doksanları bulmak üzere. Yani sınırların geçirgen olduğu küresel köyden, ülkeleri çevreleyen surların uzaydan göründüğü yeni bir ortaçağ sistemine geçiyoruz. Her ulus kendi duvarının ardına hapsoluyor. Bu; gerek bireyler, gerekse uluslararasında etkileşim ve iletişimi çok sınırlayabilecek bir durum. Coğrafyaları aşan tek yer siber alan ve muhtemelen buraya yönelik de devletlerarası bir müdahale gelecektir. Zamanın ruhu duvar yıkma değil, duvar dikme üzerine kurulu.

Yine kitabınızda “hobbesçu korku”, “güvenlik ikilemi” ve “biz ve onlar” gibi kavramları kullanarak savunma psikolojisi açısında duvarların önemine değiniyorsunuz. Peki şu an ki  konjonktür nedir hocam küreselciler mi başarıyor yoksa duvar örmek isteyenler mi? 

Şimdilik duvar dikiciler önde gibi ama her tez kendi antitezini besler. Bu rekabet farklı formlarda ezelden beri devam eden bir kölelik-özgürlük diyalektiğinin yeni sürümü. Korku, kitleleri manipüle edebilmek için en güçlü silah olsa da özgürlük ve sınırları yıkma eğiliminin hiç bir zaman sonsuza kadar yok edilemediğini de şuraya yazalım.

Sanıyorum küreselciler duvarları yıkmak için mülteci ve sığınmacılar kartını öne sürüyor. Ortadoğu coğrafyasından ciddi bir göç dalgası söz konusu. Bizim ülkemiz de bundan etkilenen ülkelerden biri. Mültecilerin beraberinde getirdikleri “kültürleriyle”, gittikleri ülkeleri kültürel erozyona uğrattığı sıkça söyleniyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? 

Bu mesele çok çetrefilli ve karmaşık. Esasen dışarıdan gelen göçler özellikle genişlemeye meyyal emperyal kültürün olmazsa olmaz zenginliğidir. Her gelen cebinde kendi rengiyle, zenginliğiyle, umutlarıyla ve kültürel katkısıyla gelir. Lakin Türkiye’nin sorunu bu akışın çok kısa sürede ve olağanüstü sayılarda olması ve gelenlerin daha çok olumlu birikimleriyle değil, kitlesel travmalarıyla gelmesi. Yerel kültürler doğal olarak bundan rahatsız. Bu kadar büyük bir sayı bu kadar kısa sürede absorbe edilemez. Sorun, hatta kriz çıkması kaçınılmaz.

Çin-ABD-Rusya-Avrupa ve Türkiye ekseninde bakacak olursak bu ülkelerin stratejileri nedir sizce? Hangileri duvar örmek istiyor hangileri küreselleşmeyi hızlandırmaya çalışıyor? 

Her birinin kendine özgü görünen ve görünmeyen duvarları var. Aktörler kendileri rahatça küresel ortamda salınsın, ama rakipleri kesinlikle kendi ülkesel sınırlarına gelmesin istiyor. Bu mücadele siber alana, savunma sanayii ne ve altyapı teknolojilerine uzandı bile. Küreselleşme zaten başından beri devlet olmayan aktörlerin lokomotifliğinde gelişiyordu. Devletler şimdi sadece birbirlerine karşı değil, onlara karşı da duvar örüyor.

Şu an tartışılan iki tez var; birisi ulus devletlerin artık tarihe karıştığını savunurken diğer tez ise ulus devletlerin ulus devlet olma normlarını pekiştirdiğini yeniden yükselişe geçtiğini savunuyor. Siz bu tartışmanın hangi tarafındasınız? Sizce hangi tez gerçekleşmeye daha yakın? 

Ulus devlet modelinin bittiğini ama yerine daha güçlü bir devlet mekanizmasının öne çıkacağı modern tebaa-devlet sisteminin başlayacağını düşünüyorum. Ulus devletlerde devlet birey ilişkisi haklar ve sorumluluklar üzerine bina edilmiştir. Vatandaş hakları ile sorumluluklarının dengelenmesini talep eder. Oysa tebaa-devlette sadece görevler vardır. Devletin haklarında söz edebilirsiniz, bu yorumum da totaliter bir sistem beklentimi açığa çıkarıyor sanırım.

Son olarak hocam  bu “duvarlar” dışarıya karşı tehdit için bazı ülkelerin kendi halkları tarafından desteklense de ilerisi için iktidarlar tarafından kullanışlı bir argüman olarak o ülkedeki bazı hakları, kazanımları “kısıtlayıcı” riskler taşıyor mu?  

Zaten duvar dışarıya karşı inşa edilse de esas işlevi içeridekine karşıdır. Toplumda daimi bir tehlike algısını içselleştirici bir görevi vardır. Tehlike ve tehdit hep alarm durumunda tutar ve kitleyi koruyucu arayışına yönlendirir. Benim kullandığım anlamda “duvar” bir metafordur; ulusal sınırları korumak için inşa edilir ama aslen zihnimizin sınırlarını koyar.

 

Meteksan Savunma Uluslararası Satış, Pazarlama ve Kurumsal İtibar Direktörü Burak Akbaş ile Röportaj

Meteksan Savunma Uluslararası Satış, Pazarlama ve Kurumsal İtibar Direktörü Burak Akbaş, Meteksan Savunma Genel Müdürlüğü’nde Mavi Savunma’nın sorularını yanıtladı.

Burak Bey, İlk kez IDEF’23 kapsamında lansmanı gerçekleştirilen ULAQ KAMA, Türkiye’nin ilk Silahlı İnsansız Deniz Aracı ULAQ ve Milli Sentetik Açıklıklı Radar MİLSAR hakkında değerli açıklamalarda bulundu.

 

ULAQ BU SENE İÇERİSİNDE TESLİM EDİLİYOR!

‘’Bizler, ARES Tersanesi ile birlikte son 2 senedir ULAQ İnsansız Deniz Araçları ailesi için çok yoğun bir çalışma içerisindeyiz. ROKETSAN tarafından geliştirilen füze sistemleri ve 12.7mm uzaktan komutalı silahımızla atış testlerimizi tamamlamıştık. Akabinde Savunma Sanayii Başkanlığımız ile imzalanan sözleşme kapsamında ULAQ için üretim faaliyetlerini sürdürüyor, ve bu sene içerisinde teslimatını gerçekleştirmeyi planlıyoruz’.’

‘’ULAQ ailesi içerisinde farklı konfigürasyonları barındıran, dünyanın önde gelen insansız deniz araçları ailesi olacak.’’

ULAQ MODÜLER BİR YAPIYA SAHİP

‘’Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilecek olan ULAQ’ı, atış videolarını izlediğiniz ULAQ versiyonuna göre daha büyük bir boyuta sahip, yaklaşık 12 metre boyunda. Üzerinde ROKETSAN tarafından geliştirilen YALMAN Silah Kulesi ile CİRİT ve UMTAS füzeleri bulunmakla birlikte burun kısmında da 12.7mm Uzaktan Komutalı Silah Sistemi bulunuyor.’’

‘’ULAQ’ın en önemli özelliklerinden birisi ise modüler olması. İstediğiniz bir zaman Silah Kulesi’ni çıkartıp onun yerine denizaltı savunma harbine yönelik bir sistem entegre edebilirsiniz. ULAQ’ın daha büyük versiyonlarında torpidoların da entegrasyonu yapılabilir.’’

İLK KEZ IDEF’23 KAPSAMINDA TANITILAN ULAQ KAMA

‘ULAQ KAMA Sarf Edilebilir İnsansız Deniz Aracı, görevi itibariyle diğer ULAQ insansız deniz araçlarından daha farklı bir platform. Fark edilebilirliği düşürmek ve hedef küçültmek amaçlı olarak hem çok hızlı hem de deniz yüzeyine çok yakın gidiyor. 200kg faydalı yük kapasitesine sahip olan ULAQ, üzerindeki sensör sistemleri, komuta kontrol altyapısı ve haberleşme sistemleri ile hem maliyet-etkin hem de benzer platformlara göre çok daha üstün özelliklere sahip bir sistem.’’

ULAQ KAMA ELEKTRONİK HARBE KARŞI ETKİLİ

‘’ULAQ KAMA, içerisinde bulunan haberleşme altyapısı sayesinde birden fazla platform ile beraber görev yapabiliyor. Bu sayede çok sayıda ULAQ KAMA, tek bir hedefe koordine bir şekilde saldırı gerçekleştirebiliyor. Diğer taraftan karşı tarafın kullanabileceği elektronik harp veya karıştırıcıların yoğun olduğu bölgelerde bile hedefini yapay zeka algoritmaları ve sensörleri sayesinde tamamen otonom bir şekilde bulabiliyor.’’

ULAQ KAMA’YA İLGİ ÇOK YOĞUN

‘’ULAQ KAMA’ya ilgi çok yoğun, hali hazırda 2-3 ülke çok ciddi manada ULAQ KAMA ile ilgileniyor.’’

MİLSAR SAHADA TEST EDİLDİ

‘’İHA’larımızın Milli Radarı MİLSAR, ilk kez Karadeniz’de sahada aktif olarak görev yapma imkanı bulmuş ve deniz yüzeyindeki sürüklenen mayınların tespitini gerçekleştirmişti. MİLSAR gece/gündüz ve bütün hava koşullarında net görüntü elde edebiliyor, yağmurlu ve bulutlu havalarda dahi görevini başarıyla yerine getirebiliyor.’’

 

MİLSAR İÇİN YENİ BİR İHRACAT

‘’MİLSAR muadillerine göre daha ufak boyutta ve daha hafif olması, düşük güç tüketimi sayesinde, rakiplerinden ayrılıyor. TUSAŞ ile IDEF’23 kapsamında yaptığımız sözleşme ile birlikte TUSAŞ tarafından üretilen insansız hava araçlarında MİLSAR kullanılacak. Ürünümüze yurtdışından da çok büyük bir ilgi var. Yakın zamanda da MİLSAR’ın yeni bir ihracatını gerçekleştireceğiz.’’

Kaynak: Mavi Savunma

Yunan Askerinin Gözünde Kıbrıs Harekatı

0


1950’li yıllarda Rumlar her alanda, acımasızca Türk köylerine saldırırken, yaşananlar Türkiye’de kaygıyla izleniyordu. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin görüşmeleri sonuç vermiyordu. Bir de 1967 yılında Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanma) hayali ile yanıp tutuşan Yunan ordusunun Yunanistan’da darbe yapması ve Kıbrıs’taki Rumların başındaki Makarios’a baskı uygulamaya başlaması, Türklerin aleyhine olan durumu daha da kötü hale getirdi. Her ne kadar Makarios, Enosis hayalinin öncülerinden de olsa, Yunanistan’daki cunta yönetimine “Türkleri şu an kışkırtmayalım” açıklamaları Yunan ordusunu da adadaki ırkçı Rumları da tatmin etmiyordu. Tarih 15 Temmuz 1974’e geldiğinde ise Kıbrıs’ta Makarios’a darbe gerçekleşti ve ırkçılar adada hakimiyeti ele geçirdi. Bu durum ise Türkiye için bardağı taşıran son nokta olmuştu. Katliamlar artacak, Kıbrıs Türkleri sürülecek, adanın kontrolü tamamen Rumlara geçecekti. Türkiye de resmi “garantör” olarak adaya müdahale etti. Çok hızlı bir şekilde karadan ve denizden adaya ulaşan Türk askeri, Yunan askerlerinde şaşkınlık uyandırmıştı. Gerisini Yunan askerinden dinleyelim…

“Hermes_z”nin çevirisine göre Yunan radar operatörü Kremastoulis, “19 Temmuz akşamı gemileri gördüm, bir şeyler olacağını anladığım için rapor verdim. Sabah saat 5’te ise çıkarma gemisi geldi. Türk gemileri Kıbrıs kıyılarının yaklaşık 5 mil açıklarında “hilal” dizilişi yaptılar. Gemilere karşı kaptanımız Girne’den torpido botlarını Türk konvoyunu durdurmak üzere gönderdik ama nafile. Torpido gemimiz, Türk savaş uçaklarının saldırısıyla imha edildi”.

Hava radardaki farklı bir Yunan askeri de “Türk uçaklarına karşı uçaksavarlarımız çalışmıyordu. Türkler nasıl bu kadar hızlı geçebiliyordu. Bu hem şaşırtıcı hem de çileden çıkartıyordu. Ya Türkler bu uçaksavarları içeriden engelledi ya da Türkler bu uçaksavarların aktif olmayacağını biliyordu.” demişti.

Türk ordusu ilerleyişini durdurdu ve Cenevre’de diplomatik görüşmeleri başlattı. Görüşmeleri yürüten Dışişleri Bakanı Turan Güneş baktı olmuyor, 14 Ağustos’ta “Ayşe Tatile Çıksın” kodu ile ikinci harekat başladı ve adanın yüzde 38’inde kontrol sağlandı.

Komutanın Tebessüm Ettiren “Çılgın Türk” Anısı

0

Videoyu izlediyseniz bu komutanı ve olayı anlatayım.

Videodaki kişi; 10 bin kişilik donanımlı Rum birliğine karşı 250 asker ile mücadele eden, 27 gün boyunca Kıbrıs’ta Mağusa Kalesi’nin savunmasını yapan komutan. 1973’te Kıbrıs’a Mağusa Mücahit Tabur Komutanı olarak atanan Oğuz Kalelioğlu, öyle bir direniş göstermiş ki; 74’te çatışmalar başladığında yanına gelen Birleşmiş Milletler’e bağlı İsveçli subay, “teslim olun, bu büyük Rum birliğine karşı kazanma şansınız yok” diyordu. Üsteğmen Kalelioğlu ise “Bana teslim ol emri gelmedi, burada savaşmak için varım. Gerekirse de ölmek için emir aldım” şeklinde cevap vermişti. Hatta Türkoloji mezunu İsveçli subay da “Türkleri tanıyorum. Kahramansınız ama çılgınsınız da…” diyerek bölgeden ayrıldı. Tam 27 gün boyunca kalede bir avuç silahla direnen Kalelioğlu emrindeki mücahitler, bu sürede bölgedeki Türk halkını da kale içerisine alarak onların can güvenliğini sağlamayı ihmal etmedi. Kale içerisindeki nüfus 10 bine yaklaşmıştı. Çoluk çocuk, yaşlı, kadın hamile… Rumlar kaleyi ele geçiremedikçe çevre Türk köylerde katliam yaptı.

Yukarıdaki videoda dinlediğiniz olay da bu 27 günlük direnişte yaşandı. Dünkü yazıda bahsettiğim, “Ayşe’nin Tatile Çıktığı” (20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatı sonrası diplomatik sürecin sonuç vermemesi üzerine) 15 Ağustos günü Mağusa’ya giren Fazıl Osman Polat Paşa’nın komutasındaki 28. Tümen, Rum birlikleriyle çatışarak kale çevresinde güvenliği sağladı. Böylece Mağusa kenti tamamen özgürlüğüne kavuştu. Rumlar, kendi verilerine göre 750 ölü ve 2 binden fazla yaralı ile bölgeden ayrıldı. Biz ise 36 şehit ve 264 yaralı ile direnişi sonlandırdık. Bu direniş olmasa belki de Mağusa Rumlar’ın kontrolünde olacaktı. Ve yine bu direniş sonrası Mağusa’ya “Gazi” ünvanı verildi.

Bu yüzde tebessüm ettiren ve ayrıca gururlandıran videoyu görünce, hikayenin arka planını da anlatayım dedim. Kalelioğlu komutana ve beraber çarpıştığı yiğitlere selamla…

Suudilerin Ronaldo Transferinin ‘Stratejik’ Arka Planı

0

Ülke gelirinin yüzde 90’ı petrolden gelen Suudi Arabistan, bu geliri çeşitlendirmeyi şart kıldı. Bu nedenle 2015’ten sonra Veliaht Prens Selman’ın öncülük ettiği projelerle Kamu Yatırım Fonu “PIF”, Walt Disney, Facebook, BP ve Tesla gibi şirketlere büyük yatırımlar yaptı. Bu alandaki büyümeyi bir de dünya çapında algıları değiştirebilecek futbol sektörüyle genişletmek gerekiyordu. Rusların başlattığı, Katar ve BAE’nin devam ettirdiği kulüp satın alımları, İngiltere’de Newcastle United’ın Suudiler tarafından satın alınmasıyla başladı. Buradaki istikrar Prens Selman’a ve ortaya koydukları “Vizyon 2030” stratejisine de iyi bir referans oldu. Gözler ‘o’na, Cristiano Ronaldo’ya yöneldi. Al Nassr ile anlaşan Ronaldo öyle bir isim ki; Ronaldo’nun takımı Al Nassr, Ronaldo’nun oynadığı lig, Ronaldo’nun fotoğraf attığı yer…

Ronaldo sadece bir futbolcu değil, dünya yıldızı. Mesele sadece Suudi Arabistan futbol liginin kalitesi değil, ülke algısı da değişmeli. TFG’ye göre Suudi Arabistan ligi dünyanın en iyi 58. ligi. Yani İtalya 3. ligi olan Serie C ile aynı klasman. Hedef ilk 15 ama nasıl?

Bir Ronaldo bu kadarını yapamaz tabi ki. Suudiler öyle kafaya takmış ki bu olayı, Ronaldo’nun takımı Al Nassr ile birlikte ligdeki en büyük üç kulüp Al Hilal, Al Ahli ve Al Ittihad takımlarının da %75’ini satın aldı. Bu dört kulüp, en büyük iki şehrin en büyük iki takımı. Para akıttığı bu kulüpler arasında rekabet oluşturarak şehirler arasında derbi gücünü artırma peşinde. Her takıma da en az dünyaca ünlü üç oyuncu alınması hedefleniyor.

Suudiler çıldırmış gibi akıtıyor parayı. Öyle ki 2015’te yatırım fonu PIF’ın 4 milyar dolar olan değeri, şu an 600 milyar dolar. Bir zamanlar Çin ve Rus takımları Avrupa’dan 4-5 kat fazla para vererek futbolcu getirirdi. Suudiler ise 20 kat fazla para ile takımlarına çekiyorlar. Ben örneği futboldan verdim ama takip edenler Suudilerin “Vizyon 2030” stratejisine dair yazdığım diğer yazıları hatırlar. Suudi Arabistan, geçen sene 2014’ten bu yana ilk kez bütçe fazlası verdi. Bu yükseliş Türkiye’nin bölgedeki etkinlik alanını da etkileyecektir. Tetikte olmakta fayda var.

Şehit Diplomat Osman Köse’nin Ardından Yaşananlar

0

Dört sene önce bugün, IKBY’nin başkenti Erbil’deki bir restoranda oturan Başkonsoloslukta görevli diplomat Osman Köse, yemek yediği sırada PKK’lı teröristlerin suikasti sonucu şehadete ulaştı. Benim de anlık takip ettiğim olay, IKBY’nin bağımsız referandumu sonrası bozulan Türkiye ile ilişkilerin düzelme aşamasında, Pençe-2 Harekatı’nın başladığı dönemde oldu. Olaydan 10 gün önce de bebek katili Öcalan’ın sözcüsü konumundaki, PKK/KCK’nın sözde başkanlık konseyinin 7 üyesinden biri olan Diyar Garip Muhammed, MİT ve TSK ortak operasyonuyla Kandil Dağı’nda etkisiz hale getirilmişti. Bu çok önemliydi çünkü ilk defa üst düzey bir PKK’lı, örgütün ana karargahında öldürülmüştü.

Köse suikastinin hemen ardından IKBY ile MİT’in koordinasyonunda, HDP milletvekili Dersim Dağ’ın kardeşi Mazlum Dağ ve üç kişi yakalandı. Bir Türk diplomatı şehit olmuştu, bunun etkisi Mazlum Dağ’dan ibaret olamazdı. Kapsamlı çalışma başlatılmış, suikastin şematik dizilimine göre Mazlum Dağ suikastin görünen yüzüydü.

Suikast tablosunda yer alan teröristlerin barınma alanları, günlük rutinleri ve yapılanma sistemi deşifre edildi. Takip başlamıştı. Diplomatımızın şehadetinden bir hafta sonra azmettiricilerden “Doğan Türk” kod adlı Erdoğan Ünal, Kandil’de öldürüldü. Bu, Kandil’deki üst düzey isimlere yapılan ikinci operasyondu. Bir ayda iki üst düzey terörist, örgütün en güvenli alanında etkisiz hale getirilmişti.

Karayılan’a yakın isimlerden, Suriye’de PYD/YPG’nin sözde Özel Güç sorumlularından Hacı Kurhan Gara‘da aracında, bir yıl sonra ise örgütün Zap sorumlularından “Zinar” kod adlı Fadıl Ekinci nokta operasyonla Zap’ta etkisiz hale getirildi. Polat Safi’nin aktardığına göre şehit diplomatın ardından suikastin planlayıcılarından toplam 38 terörist etkisiz hale getirildi, iki kişi de muhtemelen idam edilecek. Son olarak da 10 gün önce PKK’nın Irak istihbarat sorumlusu olduğu belirtilen ve bir diğer azmettiricilerden terörist Celal Kaya İran sınırına yakın Süleymaniye bölgesinde düzenlenen operasyonla etkisiz hale getirildi. Görünen o ki suikastte parmağı olan herkesin sonu belli.

Diplomatımızın şehadetini unutmayan istihbaratçılarımıza ve güvenlik güçlerimize selam olsun.

Ukrayna Savaşı Nasıl ABD’yi Zengin Etti?

0

Savaş sonrası çok da konuşulmayan şeylerden bahsedeceğim. Savaşın başladığı Şubat 2022’den bu yana Beyaz Saray verilerine göre ABD’nin Avrupa’ya petrol ihracatı iki kat arttı. ABD’den Avrupa’ya deniz yoluyla taşınan aylık ortalama petrol miktarı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 38 artış gösterdi. Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkeler, ABD’den aldığı petrolü yüzde 88 oranında artırmış oldu. Geçtiğimiz yıla kadar üst üste 6 yıl boyunca dünyanın en fazla petrol üreten ülkesi olan ABD, S&P’ye göre Ukrayna savaşı sonrası kendi petrol şirketleriyle, 250 milyar dolarlık satış ile “en karlı altı ayını” geçirdi ve “benzeri görülmemiş bir döneme” hazırlanıyor. Üretiyor, tüketiyor ve satıyor. Doğalgazda olduğu gibi.

ABD, okyanus ötesinde olduğu için doğalgazı sıvılaştırılmış yani LNG şeklinde ihraç ediyor ve pek bilinmese de rezervleri çok fazla. ABD’nin savaştan öncesine göre savaş sonrası Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatı %140 artmış durumda. Öyle ki Avrupa geçen yıl LNG ithalatının %40’ını ABD’den gerçekleştirdi. 10,5 milyon tonla ile en fazla ihracatını artıran ülke ABD olurken, ona en yakın ülke Rusya’da ise bu rakam 3,4 milyonda kaldı. Çok rakamlara boğdum sizi ama ABD, Katar’ı bile geçerek Avustralya’nın ardından en fazla LNG ihraç eden ikinci ülke oldu.

ABD’nin savaş sonrası petrol ve doğalgazda kendisine bağımlı hale getirdiği Avrupa, bir zamanlar Rusya’ya bağımlı olduğu gibi şimdi de ABD’ye bağımlı (kısa vadede). Tabi ki taşıma doğalgaz ile değirmen dönmez ama yeni alternatifler bulunana kadar bu böyle.

Son olarak savaş sonrası silah satışını da yüzde 49 artarak 205 milyar 600 milyon dolara yükselten ABD, Avrupa’nın ikiye katlanan silah ithalatını da lehine çevirdi. Ve hepiniz bildiği gibi Washington yönetimi, en büyük ‘stratejik zenginlik’ olan diplomasi masasını da dizayn etti. Diplomatik olarak Rusya’yı karşısına almak istemeyen Avrupa’yı ve tarafsız ülkeleri, NATO çerçevesinde Rusya’nın karşısında toplayarak “Atlantik çizgisine” yaklaştırdı.

Bu saatten sonra Ukrayna’da savaş bitse de ABD kazanmaya devam edecek. Sanırım küresel gücün, ‘tesadüfi kazancı’.

Rusya’nın Afrika’daki Planı ve Zirveler

1

Rusya Afrika’da ne planlıyor?

Tarih kitaplarında Batılı devletlerin sömürgesi olarak bildiğimiz, belki de hiç önemsenmeyen Afrika, fillerin tepişmesine sahne oluyor. “Ayı” da diyebiliriz…

Rusya’nın Sovyetler’den sonra ilgilenmediği Afrika, aslında 4 sene önce ilk kez Soçi’de düzenlenen 1. Rusya-Afrika Zirvesi’yle Moskova ile yakın diplomatik temalara başladı. O zamanlarda da yazdığım bu zirve; Çin, Türkiye, Fransa, Hindistan ve Japonya gibi ülkelerin “at koşturduğu” kıtaya Rusya’nın da “selamün aleyküm” diyerek girişinin en somut ve resmi adımı oldu. İlk zirvede 12,5 milyar dolar değerinde 92 anlaşma imzalanmış ve 43 devlet başkanı katılmıştı. Geçen hafta (27 Temmuz) düzenlenen 2. Rusya-Afrika zirvesine ise sadece 17 devlet başkanı doğrudan katılım gösterdi. Yapılan tüm anlaşmaların neredeyse hepsi silah ve savunmaya yönelik.

Afrika’da Mali ile başlayan Rus yanlısı ilk darbe, 2019’daki ilk zirveden aylar sonra gerçekleşmişti. Sonrasında Burkina Faso ve şimdi Nijer. Tahıl Anlaşması’nı sonlandıran Rusya, geçen haftaki zirvede Mali ve Burkina Faso’ya, resmi olarak da Wagner’in olduğu (yine daha önce yazdım) Orta Afrika Cumhuriyeti’ne ücretsiz tahıl vereceğini açıkladı. Daha önce de Afrika ülkelerinin Rusya’ya olan 23 milyar dolar borcunun silindiği açıklanmıştı.

Yaşananlar “ayının” Afrika’da su aradığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Ama Rusya; Çin gibi ekonomik, Türkiye gibi insani diplomasi ya da Fransa gibi doğrudan kaynak tüketimiyle yaklaşmıyor. Doğrudan rejimleri Wagner ile koruyor, askeri anlaşmalarla silahlandırıyor. Karşılığında madenleri de kontrol ediyor.

Afrika; dünyadaki uranyumun yüzde 20’sine, altın madenlerinin yarısına, elmas üretiminin yüzde 45’ine, tarım arazilerinin yüzde 60’ına sahip. En önemlisi de genç nüfus ve pazar. Bu zenginliğe rağmen amaç sadece bunlar değil. Uluslararası arenada yalnızlaşan Rusya, Birleşmiş Milletler içinde 54 ülke ile yüzde 28’lik en büyük bölgesel oylama grubuna sahip olan Afrika’yı diplomaside de yanına çekmeyi planlıyor, “geleceğin kıtasında” masaya oturmayı hedefliyor. Ne kadar başarılı olur, onu da göreceğiz.

Fransa’nın Afrika’daki Uranyum Gerçeği

0

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “geleceğin kıtası” olarak tanımladığı Afrika’dan atılıyor mu? Batılı devletlerin 100 yıldır sömürgesi ile karşı karşıya kalan Afrika, son günlerde “uranyum” haberleriyle gündeme geliyor. Şu meseleyi bir özetleyeyim.

Dünyanın en büyük dördüncü uranyum rezervine sahip, en büyük de 7. tedarikçisi Nijer’de, tıpkı komşu ülkelerde olduğu gibi darbe yaşandı. Tüm darbeciler de Rusya yanlısı hareket ederek Fransa’yı topraklarından çıkarmaya odaklandı. Fransa’nın üçüncü en büyük uranyum tedarikçisi olan Nijer, yılda 2020 metrik ton uranyum üretiyor. Elektrik üretiminin yüzde 80 gibi büyük bir oranını nükleer enerjiden elde eden Fransa, yılda 7.800 ton uranyuma muhtaç. Keşke sadece elektrik olsa ama değil. Fransa, dünyada en fazla nükleer silaha sahip olan dördüncü ülke. Bu silahlar ve hidrojen bombası gibi bombalarda, nükleer denizaltı yapımlarında, askeri zırh kaplamaları, gemi ve uçak yapımı… Her alanda uranyum şart.

Bu nedenle Fransa, şirketlerini Afrika’ya salmış durumda. Nijer çevresindeki ülkelerdeki uranyum madenlerinde de söz sahibi olan iki büyük Fransız şirketi, yılda 8000 ton doğal uranyum arzı sağlıyor. Uranyum Fransa için hem ticari hem askeri hem de milli güvenlik sorunu.

1972’de Gabon’da bulunan “doğal işlenmiş çıkarılan uranyum rezervi”, Fransız şirketlerce tüketilince, Paris yönetimi için Nijer uranyumu çok daha fazla kıymete bindi. 2010’da Nijer’deki Fransız uranyum şirketi çalışanları kaçırılıp, madenler taciz edilince, Fransız askerlerine gün doğmuş ve Nijer’e konuşlanmıştı. Hatta eski Nijer lideri Issoufou, bu saldırılar nedeniyle Fransız askerlerine kapılarını açmıştı. Fransa gerekirse müdahale eder mi?

En fazla uranyum tedarik eden ülkeler sırayla; Kazakistan, Kanada, Namibya, Avustralya, Özbekistan, Rusya, Nijer, Çin ve Hindistan’dır. Bu ülkelerin çoğu ise Fransa ile sorun yaşıyor. Sizce Fransa ucuz ve kolay erişilebilir en iyi tedarikçisini kaybeder mi? Bence kendi doğrudan müdahale etmez ama Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) aracılığıyla müdahale edebilir. Çünkü Nijer Paris için kırmızı çizginin aşılması olarak yorumlanabilir.

İtalyan Başbakanı Meloni’den Stratejik Göçmen Adımı

0

Akdeniz, Ortadoğu ve Afrika’dan ülkeler, Pazar günü düzensiz göçü yavaşlatmak ve insanları evlerini terk ederek Avrupa’ya ulaşmaya iten baskılarla mücadele etmek için Roma’da toplandı ve anlaşmaya vardı. Türkiye’nin bakan gönderdiği konferansa birçok ülke Başbakan seviyesinde katılımda bulundu. Şimdi olayı anlatıyorum.

İtalya’nın yeni başbakanı Giorgia Meloni, seçilmeden önce Macron’u eleştirdiği bir konuşmasında şunları söylemişti:

“Fransa nükleer reaktörleri için kullandığı uranyumun yüzde 30’unu Nijer’den çıkarıyor. Hal böyleyken Nijer nüfusunun yüzde 90’ı elektriksiz yaşıyor. ‘Bize ders vermeye kalkma Macron!’ Çünkü Afrikalılar senin politikan yüzünden kıtalarını terk etmek zorunda kalıyor. Çözüm Afrikalıların Avrupa’ya göç etmesi değil. Afrika’nın Avrupalılardan kurtulmasıdır.”

Şu anki konferansın da ana amacı bu. Afrikalıların İtalya’ya, yani Avrupa’ya akın etmesini engellemek istiyor. İnsanların göç etmesini engellemek için kendi ülkelerinde düzen getirmek, kaosu sona erdirip iş alanları yaratmak. Bir dahaki toplantı bağış üzerine olacak. İnsan kaçakçılığının engellenip, bunun hayata geçirilmesi ile diğer plan devreye girecek. İnsan gücü…

Meloni “ırkçı” şeklinde nitelendirilse de tamamen davası “göçmen karşıtlığı” değil. Öyle ki ülkesi Avrupa’nın en yaşlı nüfusuna sahip ülkelerinden. Bu nedenle ihtiyaç olan iş gücünü, yasa dışı yollardan değil de “Kanada gibi” seçerek, doğrudan ihtiyaca göre sektöre “kanalize :)” edecek. Konu hakkında İtalya hükümeti, AB vatandaşı olmayanlar için 2023’ten 2025’e kadar 452.000 yeni çalışma vizesi verme kararı aldı. COVID’den önce (2019) bu sayı sadece 30 bindi.

Avrupa Birliği, her ne kadar Tunus halkı tepki gösterse de Tunus ile göçmenler konusunda anlaşma imzaladı. Bu çerçeveyi de diğer Kuzey Afrika ülkeleri ile genişletmek istiyor. İtalya da sorunun doğrudan muhatabı olan en büyük Akdeniz ülkelerinden olduğu için taşın altına elini koymak zorunda. Ama benim en çok dikkatimi çeken şey, konferansa Fransa ve İspanya’nın katılmaması. Meloni gerçekten Macron’un planlarının tam tersi noktada. Bakalım görüşmeler nasıl ilerleyecek, takipteyiz

Kissinger’ın ‘Gizli Konulu’ Çin Ziyaretinin Anlamı

0

Bir sivilin Çin Sarayı’nda ne işi var?

İkinci Dünya Savaşı’ndan (Çin’deki Mao dönemi) 1971’e kadar olan süreçte Çin ile ilişki kurmayan ABD’nin, Çin ile diplomatik ilişkilere başlamasının öncüsü, gizli görüşmelerle bu altyapıyı hazırlayan kişi; ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger.

52 yıl önce ilk kez geldiği Çin devlet konut evine, bu kez 100 yaşında bir sivil olarak gitti. 5 yıldır Çin ile ABD arasında savaş çıkmaması için görüşmelerin yapılması gerektiğini söyleyen Kissinger, Biden yönetimini de kızdırdı. Biden, kendi gönderdiği temsilcilerin eli boş dönmesine rağmen sivil Kissinger’ın üst düzey karşılanmasına kızdı. Çin’in başkenti Pekin’i ziyaret eden Kissinger, Çin lideri Xi Jinping, Çinli üst düzey diplomat Wang Yi ve Savunma Bakanı Li Shangfu ile bir araya geldi.

Keawe Wong’a göre kapılı kapılar arkasında konuşulan şey “iki ülke arasındaki savaş”. “Diplomasinin babası” Kissinger, şu anda ABD ile Çin arasında askeri iletişim hatlarının bile kapalı olmasını büyük tehlike olarak görüyor. Wong, savaşın başlangıcını düşme eğilimindeki Amerikan tahvilleri olarak nitelendirirken, dünya için en büyük tehdidin Çin değil, 31.4 trilyon dolarlık ABD borcu olduğunu söylüyor. ABD tahvil fiyatları (yorumda anlattım) kaçınılmaz olarak düşecek ve birçok ülkenin ekonomisini bitirecek. “ABD ekonomisi sona yaklaşıyor. Tek çıkış savaştır. Kissinger, savaş olasılığını tartışmak için Pekin’e gitti.” diyen Wong, 2008’deki krizde ABD’ye muhtaç olan Çin’in artık ABD’ye yardım etme niyetinde olmadığını ileri sürüyor. Çünkü Çin yıllardır hazırlanıyor. Altın stokluyor, yerel paralarla ticareti geliştiriyor. Ayrıca 2013’te 1,3 trilyon dolarla rekor düzeyde ABD hazine tahviline sahip olan Çin, satışlarını son 2 yılda hızlandırarak 850 milyar dolara kadar geriletti. Bu, son 13 yılın en düşük seviyesi.

Birçok kişi Kissinger’ın savaşı engellemek ya da muhtemel savaşta ABD zararını en aza indirmek için diplomasi trafiğini sürdürdüğünü söylüyor. Çin’in avını izleyen bir aslan gibi tetikte olduğunu ima eden Wong, kendi deyimleri ile olayı özetliyor: “Ne zaman bir tehlike varsa pusuda bekle, fırsatı kaçırma”.