ABD’nin Zafer Sebebi: Soğuk Savaştaki Derin Uçurum

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD hariç dünyanın her yerinin yoksulluktan kırıldığı bir ortamda, Soğuk Savaşı doğu nasıl kaybeder diye düşünüyordum. Normal şartlarda yoksulluğun çok olduğu bir ortamda sosyalist blok daha kolay yayılabilirdi. Pek çok kişiye sorsak “batının sistemi daha iyi olduğu için” diyerek işi basite indirgeyebilir. Ama iş o kadar basit değil.

2. Dünya Savaşı bittiğinde dünya sanayi üretiminin yarısını ABD yapıyordu. Çünkü onlar savaşı kendi topraklarının dışında sürdürmüşlerdi ve diğer devletler ise kendi topraklarında savaştıklarından dolayı daha ağır hasar alıyordu. ABD, hem Avrupa’dan en yetişmiş insanlarını çekiyor, hem de kendi güvenliği sayesinde daha kolay üretimini sürdürebiliyordu.

Bir düşünün; bir tarafta savaş sayesinde dünya üretiminin yarısını yapan bir ülke, diğer tarafta ise savaş yüzünden 27 milyon insanını yitirmiş yani iş gücü sıkıntısı çeken bir ülke var. Yarış başladığında arada çok büyük bir fark varken bu farkın 45 yılda kapanmasını kim bekleyebilir? Hali hazırda zaten sanayileşmiş bir ülkenin kırsal ülkeleri kendine rakip görüp yarışması hiç dengeli değil. Kırsal dememin sebebi şu ki; sosyalizme geçiş yapmış hemen hemen her ülke bir kırsal ülkesiydi.

Şuan ki Dünya haritasında Sovyetler Birliği (SSCB) Haritası
Şuan ki Dünya haritasında Sovyetler Birliği (SSCB) Haritası

SSCB nüfusunun %80’i kurulduğunda köylerde yaşıyordu. Diğer devrim ülkeleri olan ÇHC, Nikaragua, Küba, Vietnam gibi ülkelerin hepsi bu durumdaydılar. Yani yarışa başlayan ülkeler kırsal olup, sanayileşmesini tamamlamış halkları karşılarında görüyorlardı. Bu derin uçurumu kapatmak kolay bir şey değil.

Avrupa’nın yarısı Sovyetlerin, diğer yarısı Yankilerin kontrolüne girdikten sonra ABD, Batı Avrupa ülkelerinde Marshall Yardımlarını devreye sokuyordu. Amaç burada ki ülkelerde komünizmin yayılmasını önlemekti. Bu ülkelerin insanları Doğu Avrupa’ya bakarak “biz onlardan daha iyi durumdayız demek ki sosyalist olmaya gerek yok” diyeceklerdi. O zaman SSCB’de Doğu Avrupa’yı kalkındırabilirdi diyebilirsiniz ama savaştan en ağır kayıpla ayrılan bir ülkenin yardım ettikleri mi yoksa dünya sanayi üretiminin yarısını yapan bir ülkenin yardım ettikleri mi daha fazla kalkınabilir? Batı Avrupa’nın zenginliğinin sebebi Marshall yardımlarıdır kapitalizmin sihri değil.

Gelelim Asya’ya.

ABD Avrupa’nın batısına yaptıklarını Güney Kore, Tayvan ve Japonya’ya yapıyordu. Daha yeni savaştığı bir ülkeyi tekrar inşa etmenin başka ne sebebi olabilir ki?

Ancak sosyalist blokta yer alan ülkelerin bırakın ABD yardımını kendi kendilerine bile kalkınmasına izin verilmedi. Kore savaşında 3 milyon insan öldü. Bunun 500 bini Çinliydi. Bu Çinliler Mao Zedong’un gönüllülerden oluşan köylüleri idi. Hiç bir şeyi olmayan bu köylüler ABD’nin donanımlı ordusunu geri püskürterek savaşı kazandılar. Ancak Kore yakılıp yıkıldı. Aynı şekilde Vietnam savaşında da 4 milyon insan öldü. ABD’nin, Vietnam, Laos ve Kamboçya’ya attığı bombaların toplamı 2. Dünya Savaşı’nda attığı bombaların toplamından daha fazla idi. Ancak ABD her zaman olduğu gibi bu kadar tahribata rağmen yine kazanamadı.

guneydogu-asya-ulkeleri

Bir yönetimin iş başına gelmesi için 3 yöntem vardır: Demokrasi, Devrim ve Darbe.

Doğu Bloğu’nu anti demokratik olmakla suçlayanlar en çok demokratik hükümet devirenler olmuştur. ABD’nin Latin Amerika da Condor planı kapsamında yürüttüğü darbe politikası nice demokratik hükümetleri indirdi. Bu sadece Latin Amerika değil başka coğrafyalarda da uygulandı ama Latin Amerika da ki kadar değil. Burada yaşanan darbeler neticesinde malum ülkelerde enflasyon fırlamış ve muhalif kesimler ortadan kaybolmaya başlamıştır.

Darbe politikasının en dramatik olanı ise Endonezya’dadır.

1965 yılında yaşanan darbe sonrası dünyanın en büyük 3. komünist partisinin 1 milyon üyesi katledildi. Eğer Endonezya’da bu darbe yaşanmasaydı dünyada o zaman ki en kalabalık 5. ülke sosyalist blokta yer almış ve böylece 5 büyük ülkenin 3’ü sosyalist olmuş olacaktı. Afrika da ki darbelerden bahsetmiyorum bile.

Darbeler ve savaşlar gibi bir başka yıkıcı etmen daha var, ambargo.

En yıkıcısı Küba ve Nikaragua olmak üzere ABD onlarca ülkeye ambargolar uyguladı. Şunu unutmayalım; daha büyük ekonomiler daha küçük ekonomilere ambargo uygularken ambargoya maruz kalan ülkelere kıyasla çok daha az yıpranmaya uğrarlar. Çünkü büyük güçlerin yeni alternatif pazarlar ve güzergahlar bulması mümkün veya daha kolay iken ambargoya maruz kalan ülkelerin böyle bir şansları çok azdır veya hiç yoktur. Örneğin Kuzey Kore gibi küresel büyüklükte bir ambargoya tabi tutulmuşsanız kendi yağınızda kavrulmaktan başka çareniz kalmaz ne yazıkki! Bu ambargolar yüzünden ülkeler kendi sistemlerini uygulayamamakla beraber elinden geleni de gösteremedi. Küba 50 yıl ambargo altında yaşamışken, birilerinin çıkıp “Küba ne kadar fakir demek ki sosyalizm kötü bir şey ” demesi ne kadar akıllıca bir analiz olabilir ki?

Sonuç olarak ABD dünya savaşları sayesinde, Soğuk Savaş başladığında ekonomik olarak açık ara öndeydi. Doğu arada ki farkı hızla kapatmasına rağmen savaşlar, darbeler, karşı devrimler, ambargolar yüzünden dünyanın sosyalizmin nasıl bir şey olduğunu görmeye fırsatı olmadı. Yani özet olarak ABD savaşı sistemi daha iyi olduğu için değil, sistematik şiddeti sayesinde kazandı.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

İsrail Mısır İlişkileri: Perde Arkasındaki Doğalgaz Faktörü

DİMYAT’a Gitmeden OSMANCIK’tan PİRİNÇ Almak

Mısır Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı ile saray çevresinde sıkça söylenen “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” sözü günümüzde de bilinen ve halk dilinde çokça söylenen bir sözdür. Geçmiş zaman olur ki yaşanan olayların tekrarı oldukça hatırlanıp nedamet duyulan bir ifade olarak kalmıştır. Pek çoğumuz Dimyat’ın Mısır’ın bir sahil kenti olduğunu bilmeyiz. Dimyat senelerce küçük bir sahil kenti iken yakın zamanda oldukça stratejik öneme sahip bir kent olmasını burada kurulan LNG gaz tesisine borçludur. Aslında Dimyat Mısır’ın özgürlüğüne vurulmuş bir zincirden başka bir şey değildir. Gelin şimdi demokrasiden uzak geçen yılların ardından “Arap Baharı” diye estirilen yapay türbülansın önce Hüsnü Mübarek sonra da Muhammed Mursi‘nin başına gelenlerin için aslında çok büyük bir yolsuzluğun üzerini kapatmak ve değişen ekonomik şartlar ile ülkenin iflasının sınırına getirilmesini inceleyelim. Bu hadise aslında tam bir ibret vesikasıdır. Ben örneği Osmancık’tan vermem pirinç yetişmesinden ibarettir. Ya petrol ve doğalgazdan başka satacak hiçbir şeyi olmayan Ortadoğu ülkeleri bu ibretlik hikayenin içinden dersler çıkarmak zorundadır.

Kaynak: gulfoilandgas.com
Kaynak: gulfoilandgas.com

1978’de Camp David Antlaşmasının ardından ABD Sina Yarımadası’ndan çekilmek şartı ile İsrail’e 15 yıllık enerji ihtiyacını karşılama garantisi verdi. Mısır ve İsrail arasındaki ilişkilerin düzene girmesinin ardından Camp David Antlaşmasının gizli olan maddelerinden biri olan İsrail’in Mısır’daki petrol ve doğalgaz ihalelerine girme hakkı İsrail’e tanınmıştır. 1993’de Oslo Antlaşması sırasında da İsrail’in FKÖ tanıması karşısında hem İsrail’e hem de Mısır’a çeşitli yardımlar verildiği bilinmektedir. Camp David’te Mısır adına imza koyan Enver Sedat’ın öldürülmesini ülke içinde bir karşılığı olduğu yani İsrail ile milli çıkarların aksine bir antlaşma yapmanın kendi ordusunun içinde bile can güvenliği olmadığını göstermiştir. Camp David anlaşmasından sonra İsrail ve Mısır istihbarat örgütleri arasındaki yakınlaşma ve bu yakınlaşmanın ticari bir boyut kazanması geç olmamıştır. Yolsuzluktan hüküm giymiş mısırlı eski istihbarat elemanı Hüseyin Salim ki kendisi Hüsnü Mübarek ile olan ilişkisinden ötürü en yakın adamı olarak görülmelidir. İsrail ile ilişkileri sonucunda İskenderiye Limanı’nda 1,2 milyar dolar değerinde petrol rafineri yatırımı yapan şirketin İsrail tarafından kurulmasında büyük payı vardır. Verilen olağan üstü imtiyazların zaman geçtikçe gün yüzüne çıkan kısmı gerçekte olandan çok azdır. Bu şirketteki Hüseyin Salim’in adamı olan yine katkıları ve Hüsnü Mübarek’e olan yakınlığı ile ilerde petrol bakanı yapacağı Samih Fehmi’den başkası değildir.

huseyin salim
Hüseyin Salim

Samih Fehmi petrol bakanı olunca Hüseyin Salim ve Mossat elemanı olan Yossi Maiman tarafından kurulan EMG şirketine Mısır’ın çıkardığı doğalgazı satmak için yetki verildi. Bu şirket El-Ariş ile Aşkelon arasına kurduğu boru hattı ile doğal gazı İsrail’e sattı. Bu satışın şartlarına bakıldığında dünyada doğalgazın metreküp fiyatı ortalama 12,5 dolar civarında iken Almanya Rusya’dan aldığı doğalgaza 8 dolar ödeme yaparken; Mısır devleti doğalgazı EMG firmasına 1,5 dolar gibi komik bir fiyata sattı ve EMG’de bu gazı İsrail’e 2,5 dolar gibi piyasa şartlarının çok altında satmasıyla Mısır devletinin bir kaç yıl içinde 11 milyar dolar civarında zarar etmesine yol açtı. EMG firmasının ortakları zengin olurken İsrail Devleti çok ucuz bir şekilde enerji üretebildi. 2011’de Tahrir Meydanında halkın isyan ettiği konulardan biri de buydu. Gelişen olayların ardından boru hattının kapatılmasından sonra ortaya çıkan Mısır Devlet’inin EMG ile yaptığı halktan gizlenen antlaşmanın maddeleri gereğince EMG ve diğer gaz şirketleri tarafından açılan davaların sonucunda Mısır Devlet’inin ödemek zorunda kalacağı rakam yaklaşık 20 milyar dolardı. Mısır’ın döviz rezervlerinin yaklaşık 15 milyar dolar olduğuna bilindiğine göre, pratikte bu devletin iflası anlamına gelmekteydi. Zaten ülkede yaşanan enerji sıkıntısı gün geçtikçe hayatı felç etmektedir. Demokratik yollarla iktidara gelen Muhammed Mursi bu çarpık yapının ortadan kaldırılması için adımlar attı fakat bu da onun iktidarının sonu oldu. Benzin sıkıntısının manipüle edilmesiyle ordu yönetime el koydu. Zaten ekonomik açıdan sıkıntı içindeki Mısır üzerinde baskı oluşturmak için böyle bir kukla yöneticiden başkası düşünülemezdi. Abdülfettah el-Sisi yönetime geçtikten sonra İsrail ile tekrar temas kuruldu ve daha sonra kaldırılan uluslararası şirketlerin petrol ve doğalgaz ticareti yeniden başladı.

Mısır’da bu gelişmeler olurken 2010 yılında İsrail Akdeniz’deki Leviathan ve Tamar bölgelerinde yaklaşık 740 milyon metreküp doğalgaz rezervi bulması ve işletmeye başlaması, aslında İsrail Devleti için “İkinci Kuruluş” olarak kabul edilebilir. İsrail bu ürettiği doğalgazı işleyerek taşınabilirliği daha yüksek LNG gaza dönüştürerek satma yoluna gidecektir. Yağlı müşteriyi uzaklarda aramak yerine geçmişte enerji kaynaklarına muhtaç olduğu fakat bugün enerji kıtlığı çeken komşusuna satmak isteyecektir. Şartlar tamda İsrail’in istediği gibidir.

noble leviathan

Mısır’ın ürettiği doğalgaz kendi iç talebi bile karşılamaktan uzakken, yukarıda bahsettiğimiz kendine açılan uluslararası davaların kıskacında olan borcu yüzünden ekonomik bağımsızlığını kaybetmek üzeredir. EMG firmasına 8 milyar dolar, çeşitli gaz firmalarına 6 milyar dolar ve İspanyol firması Union Fenosa’ya olan 6 milyar dolar borcu varken; ülkenin enerji ihtiyacı karşılaması gittikçe güçleşmiştir. İşte tamda bu noktada iflas ettiğini açıklayan EMG firmasının sahip olduğu El-Ariş ile Aşkelon arasındaki doğalgaz boru hattı tersine çalıştırılıp mısır senelerce ucuza sattığı doğalgazı MAKUL piyasa şartları ile geri alabilir. Bu ticaretin karşılığında ise İsrail’in Mısır’dan istediği paradan daha önemli şartlar vardır. Bunlardan ilki her daim kontrol edebileceği, istediğinde cezalandırıp muma çevireceği bir Mısır olmasını istemesidir. İkincisi bence çok daha önemlisi Süveyş Kanalını kullanım serbestliği alarak ürettiği LNG gazını Asya ve Uzakdoğu’ya satma imkanını yakalamak istemesidir. Bu iki madde Mısır Devlet’inin geleceğine konulmuş ipotekten başka bir şey olmadığını görmek artık zor değildir. Kontrol edilebilir bir Mısır için Mısır halkının daha neler kaybedeceğini düşünmek gerekir. Muhammed Mursi’yi devirirken sevinç çığlıkları atanlar içi boşaltılan bir devletin gün gelip istiklaline de kaybedeceğini hiç düşünmemiş olmalılar.

Evet başlarken bahsettiğimiz Dimyat’a ve İdku’ya Noble Enerji tarafından şirketi kurulan LNG üretim tesisleri Mısır’da esaret zincirinin bir halkası olarak üretime geçmiştir. Mısır’ın yaşadıklarını başlarken yazdığımız “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” sözü olanları en güzel ifade etmektedir. Ekonomik bağımsızlığı tehlikeye giren Mısır’ın demokrasi ile yönetilmesini beklemek basit tabirle saflık olur. Bu yaşananlardan bölge ülkelerinin alacakları dersler önemlidir.

Ortadoğu’da yaşanan siyasi gelişmeler bir birine benzerlik gösterse de değişmeyen tek şey sonucunda kaybedenlerin hep bir teselli bulmasıdır.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiyede Biriken Cihatçı Tehlikesi ve Kaynağı

Başta IŞİD ve El-Nusra olmak üzere pek çok İslamcı örgütün propaganda videoların da bir şey dikkatimi çekti. Elbette bu tür yapılanmalarda en çok bulunanlar Sünni Arap ülkelerinin vatandaşları oluyor ama halkların nüfuslarına oranla düşündüğümüz zaman karşımıza Kafkasya ve Orta Asya halkları çıkıyor. Bu insanlar aynı zamanda Türkiye’de de siyasi sığınmacı olarak sürekli nüfuslarını arttıran kişiler. Kimisi Orta Asya’nın diktatör rejimlerinden kaçtı diye, kimisi Çin’den geldi diye, kimisi de Rusya’dan kaçtı diye sahipleniliyor. Bu sahiplenmenin acısını ne zaman yaşarız diye düşünürken havalimanı saldırısıyla sarsıldık maalesef. (Saldırganlardan biri Çeçen, biri Kırgız, biri Özbek’ti.)

IŞİD’e nerelisin diye sorsak, doğma büyüme Iraklıyım ama Suriye de doyuyorum der. Nede olsa popülaritesini Baas rejimi ile olan mücadelesiyle arttı. Baas rejimi de, laik ve Nasyonal sosyalist. Yani bir İslamcının sevemeyeceği tüm bileşenleri içeriyor. IŞİD’in Irak’la olan savaşında mezhepleri, PKK ile olan savaşında ateizmi propaganda aracı olarak kullandığını görüyoruz. Ama Suriye için propagandalarını ideolojik açıdan kullanıyor. Aslında Suriye’de de alevilik üzerinden mezhepçiliği vurgulaması beklenir ama Esad’ın kişiliğinin, propaganda videolarında daha ön planda olduğunu görüyoruz. Bunun sebeplerini anlamak çokta zor değil.

Nasıl ki zamanında Rusya ile savaşan cihatçılar, Rusya ile savaştıkları için Gürcü ve Ukraynalı faşistler tarafından sempati duyuyorlardı. Aynı şekilde de Türkiye’nin aşırı milliyetçileri IŞİD’e, PKK ile savaşmasından ötürü sempati besliyor ve Suruç, Ankara garı, Diyarbakır mitingi gibi bombalı saldırılarla bu sempati katlanıyor. Türkler de durum böyle iken Araplar, İran ve Suudi Arabistan mücadelesinin de bir yansıması olarak mezhepleri önemsiyorlar ve IŞİD’in Irakta Şiilerle mücadele ediyor olması üstelikte ABD güdümlü bir hükümetle savaşması Sünni Arapların sempatisini kazandırıyor. Ancak Suriye’de sempati sebebi değişiyor. IŞİD’in ve El-Nusra’nın Esad rejimi ile mücadelesi ise kuşkusuz Orta Asya ve Kafkasya gibi Rusya güdümlü diktatör rejimlerin yönettiği ülkelerin sempatisini kazandırıyor. İşte bu propagandalar bu yüzden Esad’ın diktatörlüğü üzerinden yürüyor. Eski Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan Müslümanlar yaşadıkları ülkelerin diktatörleri sayesinde Suriyeliler için daha kolay empati kurabiliyor.

IŞİD en çokta eski Sovyet coğrafyasına göre propaganda yürütüyor. Çünkü buradan kazandığı cihatçıların diğer Sünni coğrafyalarda ki cihatçılardan çok daha önemli özellikleri var. En önemli özellikleri doğup büyüdükleri ülkelerin sıkı askeri zorunluluklarından dolayı oluşan savaş becerileri. Bu ülkeler askerliğe çok önem veriyorlar ve IŞİD’i eğitim masrafından ister istemez kurtarıyorlar. Eğitimin yanı sıra tecrübe de çok önemli ve hemen hemen hepsinde bu da var. Kafkasya’da ki cihatçılar çeçen savaşlarından beridir Rusya ile savaş halinde. Sadece Çeçenler değil süreç içerisinde onlara gönüllü olarak katılmış tüm cihatçılar hala o bölgedeler. Orta Asyalı cihatçılar ise yıllarca Taliban‘ın yanında ABD ile Afganistan’da savaşırken, bir kısmı da Tacikistan iç savaşında tecrübe edindiler. Empati, eğitim ve tecrübe tam aranılan özellikler. Bir örgüt daha ne ister ki; cebinden hiç para çıkarmasına gerek kalmıyor.

Sık sık El-Nusra, IŞİD ve Ahrar-uş Şam‘ın propaganda filmlerinin eğitim ile ilgili olanlarında bu bölgelerden gelenlerin diğer cihatçılara askeri eğitim verdiğini görüyoruz. Yani bu örgütlerin eğitmen sıkıntısı falan yok. Onların bu kadar ateşli savaşması hepsinin tıpkı Esad gibi Rusya güdümlü diktatörler tarafından acılar çekmiş olmalarından kaynaklanıyor, yani bir bakıma Rusya’dan intikam almak istiyorlar. Özellikle Çeçenler, büyük sürgün sırasında nüfuslarının yarısını kaybettiler(o zaman ki bir milyon çeçenin 500 bini öldü). 90’lı yıllardan bu yana da 500 bin Çeçen 2 büyük çeçen savaşında hayatını kaybetti hala da kaybediyor.

kafkasya-ve-orta-asya
Kafkasya ve Orta Asya Haritası

Kafkasya da durum böyle peki Orta Asya.

Özellikle Afganistan 1978’den beridir savaşın içinde. Bu süreçte doğan bebekler doğal olarak kendisini savaşın içinde buluyor. Böyle bir ortamda terörize olmamak çok güç bir şey. Tacikistan da 1992-1997 yıllarında yaşanan komünistlerin ve İslamcıların mücadelesinden sonra şimdi, Tacikistan İslamcıların at koşturamadığı bir yer haline geldi. Elbette bu savaşı İslamcıların kazanmasını istemezdim. Diğer Orta Asya devletlerinde savaş olmaması sevindirici tabi ama yinede insanı terörize eden bir baskı ortamı olması insanları radikalleştiriyor (özellikle de Özbekistan). Doğu Türkistan da Çin yüzünden terörize olmuş durumda. Adeta cihatçılar kendimizi kurtaramıyoruz bari Suriyelileri kurtaralım diye düşünüyorlar. Suriye’de sürekli Türkistan İslam cemaatinin önemli faaliyetleri göze çarpıyor.
Çünkü bu insanlar intikam almak istiyorlar, öfke patlaması yaşıyorlar, eğitim ve tecrübeye sahipler. Bu yüzden onlar mensup oldukları örgütler için 4 elemente de sahip kişiler.

Benim en büyük korkum şu ki;

Devletimiz bu insanların siyasi sığınmacı olmasından ötürü ülkemize girmelerine izin veriyor.
Peki saydığım bu özellikleri barındıran bu kişiler sayılarını sürekli arttırırken ilerde olası bir hükümet değişikliğinde ne yaparlar? Bugünlerde sadece belli bir siyasi grubu yada turistleri hedef alıyorlar. Peki yarın bir gün islamcı olmayan bir hükümet iş başına geldiği zaman “burasıda benim ülkem gibi olabilir” diyerek Türkiye de cihat yapmaya kalkarsa ne olur? Bu insanlar hala terörize olmaya ve bir kısmı da Suriye de tecrübe edinmeye ve tecrübelerini başkalarına aktarmaya devam ediyor. Belki bir çok kişi ciddiye almaz ama ben endişelenmekte haklı olduğumu düşünüyorum. Nede olsa Lübnan 1975-1990 yılları arasında Filistinli mülteciler yüzünden birbirleriyle savaştı ve sonrada ülkenin demografik yapısı tamamen değişti. Eğer korktuğum şey başlarsa bu cihatçıların yardıma gittiği ülkelerde ki cihatçılar da borçlarını ödemek için buraya gelirler bunu unutmayın. Çünkü şimdiye kadar hiç bir iç savaşta taraflar yalnız değildi.

Çeçenistan’a gönüllü gidenler oldu, Afganistan’a gönüllü gidenler oldu, Irakta gönüllüler oldu, Suriye’de de malum. Türkiye’de de olacaktır.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Birinci Dünya Savaşı’nda Afrika Sömürge Haritası

0

Almanya, Avusturya Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı’nın ‘İttifak Devletleri’ olarak tanımlandığı; Fransa, Rusya, İtalya ve İngiltere’nin de ‘İtilaf Devletleri’ olarak nitelendirildiği Birinci Dünya Savaşı’nın en büyük nedenlerinden birisi emperyal güç mücadelesiyle birlikte sömürge yarışıydı.

O dönemde bu sömürge toprakları Uzakdoğu’dan Afrika’ya dünyanın dört bir yanındaydı ve büyük sömürge imparatorlukları bu ülkeleri insan gücünden madenlerine kadar sömürmekteydi. Birinci Dünya Savaşı deyince ise akla Avrupa haritası geliyor ancak Afrika’daki topraklar hangi devletlerin sömürgeleriydi?

Aşağıdaki haritada Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 tarihinde Afrika’daki durum ifade edilmiştir.

*Haritanın sol altında ise renklerin hangi ülkeye ait olduğu gösterilmiştir.

afrika sömürge haritası

(Afrika Sömürge Haritası // TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA)

2003 Irak İşgali’nin Kronolojisi

İngiltere’de 7 yıldır araştırılan, Irak’ın işgalinin masaya yatırıldığı raporu hazırlayan Sir John Chilcot ”Irak politikası kusurlu istihbarat ve değerlendirmeler üzerine inşa edildi. Barışçıl seçenekler tüketilmedi” dedi.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair ‘Üzgünüm, sorumluluk benim’ dediyse de, hiçbir şekilde yargılama yapılmayacağı açıklandı. Bu raporla birlikte tekrar gündeme gelen İngiltere’nin ABD öncülüğündeki Irak işgalinin seyri..

Kaynak: .Al Jazeera
Kaynak: Al Jazeera

Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı ve Rus Kimliği (I)

Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı ve Rus Kimliği, Rus Siyasi Tarihi (I)

Avrasya tarihinin önemli İmparatorluklarından olan bu iki devlet, aynı zamanda 3. Roma ideali yolunda yarışan, öyleymiş gibi davranan, muazzam bir idealin kader ortağı olarak da anılabilir. İki devletin kaderi ötelerden beri birbirleriyle çakışmakta idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yeni doğan Moskova devletini (sonradan İmparatorluk) fark etmesi, ancak Karadeniz’in tehdit altında olmasıyla anlayabileceği, fark edebileceği bir vakıa idi. Akdes Nimet Kurat hoca’dan edindiğimiz bilgiye göre, başlarda Moskova Devleti’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nca muhatap bile alınmadığını hatta ilişkilerin Kırım Hanlığı üzerinden yürütüldüğünü bilmekteyiz. III. İvan’ın 1492 yılında Giray Han aracılığıyla Pâyitahta yolladığı ilişkileri başlatma ve İstanbul’da diplomatik elçilik açma talebi, Türk – Rus ilişkilerini diplomatik düzeyde başlatan ilk adım olarak bilinmektedir. Talebin devamı olarak 1702 yılında Çarlık Rusya’sı tarafından İstanbul’da bir daimi elçilik açılmıştır. Bu hadiseye karşılık Osmanlı’nın adımı ise, geçici elçi olarak 1793’te, daimi olarak ise 1836’da yani II. Mahmut zamanında elçilik açılmasına karar vermek olmuştur.

osmanlida-elciler

İlk diplomatik ilişkiler karşılıklı olarak böyle başlamıştır. Bu ilişkilerin başlama tarihinin öncesi ve sonrası ise iki devlet arası savaşlarla geçmiştir. Güney’de çökmek üzere olan bir İmparatorluk, Kuzey’inde ve Doğu’sunda yeni bir İmparatorluğun doğuşuna şahit olmuştur. İki devletin kaderini belirleyen hadiseler ise savaşlar silsilesi olmuştur. Lâkin, savaşlar kısmına geçmeden önce Rus kimliği ve coğrafyası üzerinde durmakta fayda vardır. Zira, bu milletin tarihi karakterini belirleyen en mühim vakıa, yaşadığı coğrafyası olmuştur. Montesquieu ve İbn-i Haldun’un değindiği gibi iklimin karakterlerine sirayet etmemesi düşünülemezdi. Bu kimliğin ortaya çıkışı, coğrafyanın eseri olmuştur.

IV. Ivan
IV. Ivan

Peki bu kimlik nedir? Rus kimdir?

Rus isminin nereden geldiği konusunda genel kanı, Slavlara dayandığı şeklindedir. Kuzey’den kayıklarla Güney’e inen bu kavim, Fince kayıkçı manasına gelen Routsi olarak anılmıştır. Slavcaya Rusi olarak geçmiş ve günümüze Rus olarak evrilmiştir. Vernadsky, bu kavmi üç bölüme ayırmaktadır. Çekler ve Lehleri içeren “Batı Bölümü”, Balkan Slavları’dan oluşan “Güney Bölümü” ve Rusların bel kemiğini oluşturan “Doğu Bölümü”dür. Rus coğrafyasını Vernadsky kısaca, “Avrasya” olarak belirtmektedir. Ruslar, tarih sahnesine ilk olarak Avrasya’nın batı köşesinde yer alan Kuzey Karadeniz bölgesinde çıkmıştır. Ancak ilerleyen yüzyıllarda bu halkın doğuya doğru hızla yayıldığını görmekteyiz. Hem doğu yönünde geniş yayılma çabası, hem de batıda Karpat Dağları boyunca uzanan sınırları, komşularından gelecek tehdide karşı bir direnç sisteminin tezahürü idi. Vernadsky bu durum için, “ne emperyalizm idi, ne de Rus devlet adamlarının basit politik hırslarının bir ürünü;  belki de en geniş tahlille basitçe tüm tarihin temelinde yatmakta olan coğrafyanın o kaçınılmaz mantığı idi”, diyor.

avrasya--haritasi

Kiev Knezliği (prenslik/beylik) ile tarih sahnesine çıkan bu millet, çeşitli seyyahların aktardığına, örneğin İbn-i Rüşd’e göre, sattıkları malların başında kürk gelmekte idi. Özellikle de samur ve sincap kürkleri ticarette başı çekmektedir. Hosking’in aktardığına göre ise, o tarihlerde bölgeyi ziyaret eden bir seyyah, bu milletin yaşadığı manzarayı şöyle tasvir ediyor:

Köylülerin evleri genellikle ahşaptan; hiçbir taş, demir işi veya cam pencereleri yok: Her birinde, odanın dörtte birini kaplayan olağanüstü büyüklükte sobalar var. Bütün aile, bu çok iyi ısınmış, akşama doğru kapatılmış sobaların üzerine yatarlar ve kendilerini kelimenin tam anlamıyla pişirirler. Eğer sobanın üstü hepsini almazsa, geri kalan herkesin üzerlerine yatması için tavanın altına raflar yapılır. Yerde hiç kimse yatmaz.”

kiev-hanligi
Kiev Hanlığı

Yaşadıkları coğrafyanın ne denli çetin bir coğrafya olduğunu anlamak adına önemli bir bilgi bu anlatılanlar. Yukarıda söylendiği gibi, böyle çetin bir coğrafyanın karaktere sirayeti, gayet mümkün bir hadise olsa gerek. Bölge, aynı zamanda göller ve nehirler bakımından da zengin bir coğrafyadır. Bunun getirdiği özellik ise, Ruslara tuzluyarak uzun süre saklayabilecekleri bol bol taze su balığı sağlamış olmasıdır. Klasik bir Rus içeceği olarak anılan votkanın Rusya’ya gelişi 15. Yüzyılı bulmaktadır. Moskova kilisesi tarafından bir heyetin, aquavit yapımını gözlemlemek üzere Floransa’ya gönderilmesi ve dönüşünde bu içeceği kilise aracılığıyla ülkeye getirdikleri bilinmektedir.

Rus coğrafyasının ilerleyen tarihlerde doğu yönünde genişlemesiyle devasa güce dönüşmesi, bu gücün aynı şekilde bu gücü sakat bırakabilecek yönlerinin oluşmasına ve bu yönlerin karakteristik özelliklere sirayet etmesine sebep olmuştur. Peki bu paradoksal birleşim nelerden oluşmaktadır?

Hosking’in bunu dörde ayırdığını bilmekteyiz.

1) Rusya, alan olarak dünyanın günümüze değin gördüğü en geniş ve değişime açık imparatorluklarından biri olmuştur. Sınırları binlerce kilometrelik alanda genişledi. Bu genişleme süreci, kolayca işgal edilebilen ve edebilen bir devlet olma özelliğini de beraberinde getirdi.
dunya-haritasinda-rusya
2) Rusya, genel olarak bir baskın ulus olmaksızın, (en azından 19. Yüzyıla kadar) bir hanedan ile kendi içinde farklılıklar arz eden bir aristokrat sınıf tarafından yönetilen çok uluslu bir devletti. Bu durum, Rusya için dış ilişkiler ile iç ilişkilerin birbirinden farklı tarzlar göstermesine sebep olmuştur.

Rusya Etnik Haritası
Rusya Etnik Haritası

3) Rusya, aşırı hava sıcaklıklarının görüldüğü bir bölgede yer aldığından ve 15. Yüzyılda dünyanın başlıca ticaret yollarına uzak düştüğünden az gelişmiş bir imparatorluktu. Bu geri kalmışlığı tetikleyen husus ise, Rusya’nın, her tarihi evrim aşamasında kendisini kopyalama eğilimi olmuştur. Değişim ideali, çok sonraları görülmüştür.

saint-basil-katedrali

4) Son olarak ise, Rus İmparatorluğu her zaman iki yada üç dünyanın arasında yer almıştır. İdari yapısı açısından Çin ve eski bozkır imparatorluklarının uygulamalarını esas aldığından bir Asya İmparatorluğu idi. Kültürel açıdan, Protestan ve Katolik ülkelerden birçok şey ödünç aldığından en azından üç yüzyıldır Avrupalı bir devletti. Dinsel açıdan ise, Doğu Roma ve artık ayrı bir varlık olmaktan uzak olan fakat Avrupa’da hala devam eden etkiler bırakan Hristiyan Yunan ekümenliğinden türediği için Bizans’tı. Bu farklılıklara bir dayanak da, 16. Yüzyılda IV. İvan’ın hem kağan (Asyalı yönetici) hem de Basilius (Hristiyan imparator) isimlerini kullanması gösterilebilir. Üçüncü Roma teorisini dış politikasının temeli haline getirmiş olsa da bu iki isimden yalnızca birini seçmeyi reddetmiştir.

moskova-romasi

Moskova dönemi Rusya’sını gözlemleyen Avrupalı bir seyyah, bu devleti “kaba ve barbar bir krallık” olarak tarif etmektedir.

Yazımızın 2. Kısmında Rusların tarihten günümüze İstanbul hayallerini ve Türklerle ilk çarpışmalarını inceleyeceğiz.

34 Fotoğrafla Dünyadan Ramazan Manzaraları

0

Ramazan ayı sona erdi ancak Endonezya’dan Gazze’ye, Türkiye’den Mısır’a; dünyanın dört bir yanında yaşanan Ramazan heyecanından görüntüler kameralara yansıdı. Çok farklı ve etkileyici fotoğraflarla Müslümanların Ramazan ayı ve ibadet halleri..

Kahire, Mısır

kuran okuyan adam

Kudüs, Filistin

dünyadan ramazan manzaraları

Kuzey Sumatra, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Delhi, Hindistan

dünyadan ramazan manzaraları

Cakarta, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Peşaver, Pakistan

dünyadan ramazan manzaraları

Şam, Suriye

dünyadan ramazan manzaraları

Kudüs, Filistin

dünyadan ramazan manzaraları

Cakarta, Endonezyadünyadan ramazan manzaraları

Sultanahmet, Türkiye

sultanahmet top atışı

Delhi, Hindistan

dünyadan ramazan manzaraları

Srinagar, Keşmir (Cuma Namazı)

dünyadan ramazan manzaraları

Mekke, Suudi Arabistan

dünyadan ramazan manzaraları

Cakarta, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Central Java, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Gazze, Filistin

dünyadan ramazan manzaraları

Srinagar, Keşmir

dünyadan ramazan manzaraları

Mekke, Suudi Arabistan

dünyadan ramazan manzaraları

Kuzey Sumatra, Endonezya

endonezya çocuklar

Delhi, Hindistan

dünyadan ramazan manzaraları

Kabil, Afganistan

dünyadan ramazan manzaraları

İslamabad, Pakistan

su içen adam

Cakarta, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Cakarta, Endonezya

dünyadan ramazan manzaraları

Mekke, Suudi Arabistan

kabe tavaf

Cakarta, Endonezya (Koreli Kadın ve çocuklar)

dünyadan ramazan manzaraları

Srinagar, Keşmir ‘Hindistan’

dünyadan ramazan manzaraları

Gazze, Filistin

gazze çarşı

Keşmir, ‘Hindistan’

Atina, Yunanistan (Afgan mülteciler)

yunanistan afgan mülteciler

Karaçi, Pakistan

pakistan-iftar

Singapur

singapur-ramazan

Gazze top atışı..

gazze-top-atisi

Lübnan Trablus’da Osmanlıdan kalma Türk esintisi..

trablus-lubnan

Fotoğraf kaynakları:

http://www.ibtimes.com/ramadan-around-world-pictures-muslims-fasting-across-islamic-diaspora-2378609

http://www.straitstimes.com/multimedia/photos/in-pictures-muslims-celebrate-the-end-of-ramadan-around-the-world

http://www.reuters.com/news/picture/month-of-ramadan?articleId=USRTX2J9FO

2014’ten Günümüze IŞİD’in Irak’taki Toprak Kayıpları

Irak’ta 2014 yılında IŞİD’in işgal etmesiyle başlayan çatışmalar günümüze dek devam ediyor. 2015 yılının ilk başlarında IŞİD’e karşı mücadele etmekte aciz kalan Irak Ordusu ve emrindeki Şii Haşdi Şabi güçleri, 2016 yılı itibariyle ABD öncüğündeki koalisyon uçaklarının hava desteğiyle örgüte karşı büyük başarılar elde etti.

Aşağıdaki haritada IŞİD’in Irak’ta ilk günden bu güne kaybettiği topraklar gösterilmiştir.

KIRMIZI: Irak Güçleri  –  SİYAH: IŞİD

MOR: 10 Haziran 2014 – 01 Nisan 2016 arasında IŞİD’den alınan bölgeler

YEŞİL: (Son 3 ay) 01 Nisan 2016 – 01 Temmuz 2016 arasında IŞİD’den alınan bölgeler.

irak-isidharita
Harita: @A7_Mirza

(Irak’ta IŞİD’in Kaybettiği Bölgeler // TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA)

IŞİD’den geri alınan bölgelerin hangi tarihler arasında kimlerin desteğiyle alındığının gösterildiği haritada; Tikrit, Felluce, Ramadi ve Sincar operasyonları dikkat çekiyor. 13 ayrı bölgenin listelendiği görselde, 7 numaralı olarak gösterilen Sincar 10 Kasım-14 Kasım 2015’te Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), PKK ve YPG tarafından ABD’nin hava desteğiyle IŞİD’den alınmıştı. Bu bölge şuan zıtlaşmalara rağmen IKBY peşmergeleri ile PKK ortak kontrolünde.

13 ayrı bölgede beş bölge dışında tüm operasyonlarda Şii güçlerin yer aldığı ve dört bölgede Irak Kürt Bölgesel Yönetimi peşmergelerinin operasyonlara katıldığı görülürken; bazı operasyonlara ve sonrasında IŞİD’den geri alınan bölgelerde Irak ordusunun varlığının olmadığı anlaşılıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

IŞİD Kime, Neden Saldırıyor?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu yazıda IŞİD’i haklı göstermek ve onu meşrulaştırmak gibi bir niyetim yoktur. Olamaz da zaten. Sadece toplumumuzda çok fazla farklı yorumun yapılmasından ötürü, kafaların karışık olması ve bu beyin fırtınasının yol açtığı anlam karmaşasını sonlandırmayı arzu ediyorum.

Bilindiği gibi artık IŞİD sayesinde dünyanın hemen hemen her yerinde insanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar. Haklılar da. Ancak bu tür örgütlerin militanlarının ne tür ortamlardan geçerek buraya geldiğini unutmamak gerekiyor. Bu ortamları anlayabilmemiz durumunda, onlarla hem nasıl mücadele edileceğini anlamak hem de kafa yapılarını anlayabilmek mümkün.

Günümüzde IŞİD militanlarının eskiden ne yaptığı konusunu pek çok kişi kaçırıyor. Sorunun temelinde aslında Saddam Hüseyin yatıyor. Saddam, İran Devrimi sonrasında kendi ülkesinde ki Şiilerin bu devrimden etkilenerek İran da Pehlevi’ye yapılanların Irakta kendisine yapılmasından korkuyordu. Bu yüzden bir an önce İran rejimini yok etmeyi amaçlamıştı ancak kimsenin beklemediği bir şekilde İran muazzam bir direniş gösterdi ve buda savaşın bir asimetrik savaşa dönüşmesine neden oldu. Saddam hem Kürtlere hem de Şiilere oldukça paranoyak ve zalimce davranıyordu. Kimyasal silah kullanması işini de kolaylaştırıyordu. Saddam çevresini de bu tehlikelerden dolayı Sünnilerle doldurmuştu.

Tarih hep şuna tanıklık etmiştir ki;

“Bir dönemin mazlumları, bir süre sonra zalime dönüşürler”.

ABD işgali ile beraber Saddamın devrilmesi, yıllarca zulüm gören Şiilerin artık zulüm etme ve geçmişin acısını çıkarma evresine geçişine sebep oldu. Şunu unutmamak gerek ki, insanlar tanımadığı toplumları bireysel değil toplumsal olarak ele alır. Bu yüzden birilerinin emir kulu olduğunu yada sivil olduğunu düşünemezler. Şuan Irak’ta IŞİD’den alınan topraklarda sürekli Haşdi Şabi milislerinin zulmü gündeme geliyor. Çünkü bu milisler Saddam döneminde biriktirdikleri öfkeyi kusuyorlar. İşte bu yüzden Irak’ta Sünni halk bir koruyucuya ihtiyaç duyuyor. Eskiden Saddam’a sadık olan pek çok asker veya Baas mensubu şimdi tekrar eskisi gibi iktidarı ele geçirmek istiyor ve bunun ancak IŞİD’le mümkün olabileceğini düşünüyorlar.

Suriye de ki durum biraz daha farklı, burada kaynak korku değil öfke. Yıllardır azınlık diktatörlüğü altında ayrımcılık çektiğini hisseden bir kesim şimdi yeter artık diyor. Adeta Irak ve Suriye’de iki komşu Sünni halk ittifak kurup gel beraber Doğuda Haşdi Şabi, Batıda Şebbihalarla savaşalım diyorlar.

Eee medya da boş durmuyor devamlı TV’lerde “Suriye de şöyle zalim biri var, Irak’ta şöyle işkenceler yapılıyor” diye diye insanlar terörize oluyor. Dikkat ettiniz mi bilmem ama IŞİD içerisinde Sünni Arap ülkelerinden sonra en çok bulunan halkların bir ortak özelliği var.

Çeçenler, Uygurlar, Özbekler, Tacikler, Arnavutlar, Boşnaklar…

IŞİD militanlarının Ekim 2014 kaynaklı Suriye'ye geldikleri ülkeler
IŞİD militanlarının Ekim 2014 kaynaklı Suriye’ye gelmeden önceki ülkeleri

Hep daha önceden yada şimdi aynı acıyı çeken halklar empati kuruyor ve örgüt gittikçe büyüyor. Büyüdükçe diğerlerine umut veriyor, umut verdikçe biat artıyor. Biat edenlerin fazla olması en büyük tehlikeyi yaratıyor. Eğer kontrol edemeyecek kadar büyüdüyseniz üst kademedekiler son zamanlarda iyice artan yalnız kurt eylemlerine teşvik ediyorlar. Herkes kendi ülkesinde kendi planını yapsın.

Kimisi eşcinsellere sinir olup mekan basıyor, 50 kişi ölüyor. Kimi plaja inip önüne geleni tarıyor ve ülkeye turist gelmez oluyor. Bazısı başka partinin mensuplarını dinsiz olarak görüyor, mitingini yada yürüyüşünü bombalıyor. Aynı şekilde Türkiye’de de turistlere saldırılar yapılıyor. Önce Sultanahmet sonra İstiklal şimdi de Atatürk Havalimanı.

Bazen “turistler ülkemize geliyor su gibi içki içiyor çıplak dolaşıyor gençlerimizin ahlakını bozuyorlar” tarzında yorumlar duyarız. İşte bu yorumları yapanlar turistleri hedef alan bu 3 saldırıya sevinenlerdir.

Bu örgütlerle mücadelede kısa vadede yapılması gereken; zafer kazanmalarını engellemek, uzun vadede ise toplumların ekonomi ve özgürlük sorunlarını çözmektir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Avrupa’da Konuşulan Diller Haritası

0

Avrupa’da konuşulan diller ve bunun yerleşimlere göre ülkeler içerisindeki dağılımının gösterildiği görselde, ayrıntılı sayılabilecek şekilde diller haritası yapılmış. Bu haritada küçük detaylar dışında genel hatlarıyla doğruluğunu uluslararası kuruluşların onayladığı söylenebilir.

Türkiye’de Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bir kısmında çoğunluğun Kürtçe konuştuğu belirtilirken, Avrupa’daki büyük devletler başta olmak üzere Rusya’nın Avrupa’da kalan bir bölümünün detaylı haritalandırıldığı görülmüştür.
avrupa'da konuşulan diller

(Avrupa’da Konuşulan Diller Haritası // TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA)

YPG’nin Münbiç Operasyonu ve Sonrasında Olacaklar

3

Suriye’de ABD hava desteği ile PYD/YPG ilerleyişi hızla devam ediyor. PYD iç savaşın başından bu yana niyetini hiçbir zaman gizlemedi. Suriye’nin kuzeyinde coğrafi ve idari bütünlüğe sahip bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye siyasi statü kazandırmak. O dönemde yapılan analizlerde Kuzey Suriye’nin nüfus yapısı nedeniyle bunun çok zor olduğu düşünülüyordu. Kuzey Suriye’de Kürt yoğunluklu nüfus birbirinden kopuk üç küçük cepte yaşıyor ve bu ceplerin arasında kalan bölgelerde Arap ve Türkmen yoğunluklu nüfus yaşamakta. PYD/YPG bazı Kürt yerleşimlerinde kontrolü ele geçirdiği Temmuz 2012 tarihinden sonra stratejik hedeflerinin üç Kürt bölgesi arasında kalan yerler olduğunu ifade etmişti. Bu açıdan öne çıkan iki yerleşim bulunuyordu. Birincisi Cezire-Kobane bağlantısını sağlayacak olan Tel Abyad ve diğeri Afrin-Kobane bütünlüğü için Azaz-Cerablus hattı. IŞİD’in Suriye’de yükselişi PYD/YPG’ye aradığı fırsatı sundu ve ABD desteğini arkasına örgüt Arap yerleşimi olan Tel Abyad’ı 2015 yılının Haziran ayında ele geçirdi. Böylece nihai hedefe giden yolda tek engel olarak Azaz-Cerablus hattı kalmıştı. Ancak Türkiye YPG’nin bu hatta ilerlemesini kırmızı çizgi ilan etti ve örgütün Afrin’den Azaz’a ilerleme çabalarına top atışları ile karşılık verdi.

Haritanın güncelliği 14 Haziran 2016'ya aittir.
Haritanın güncelliği 14 Haziran 2016’ya aittir.

ABD kuzey Suriye’deki mücadeleye sadece IŞİD ile mücadele perspektifinden yaklaşıyor. Kobane’de YPG ile elde ettiği başarı derinleşti ve şu anda sahada ABD Özel Kuvvetleri YPG unsurları ile birlikte IŞİD’e karşı mücadele veriyor. Ancak ABD’nin YPG ilerleyişine salt IŞİD ile mücadele perspektifinden yaklaşması Türkiye’nin hassasiyetlerini göz ardı etmesine neden oluyor. ABD, Türkiye ile Kuzey Suriye’deki hedefi arasında denge kurma çabasında ancak bu arayış içinde Türkiye’nin beklentileri büyük ölçüde göz ardı ediliyor. ABD’nin, Fırat’ın batısını IŞİD’den temizlemek için bulduğu formül ise şu şekilde. İçinde YPG unsurlarının, yerel Arap ve Türkmen grupların yer aldığı ”Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) adı altında bir yapılanma oluşturulması. Yani Azaz – Cerablus hattında YPG değil SDG ilerlemektedir. Ancak sahadan gelen bilgiler SDG’nin çoğunluk unsurunun YPG olduğu ve Arap savaşçıların sayıca az ve YPG komutası altında olduğu yönündedir. Türkmenler ise göstermelik düzeyde temsil edilmekte.

Türkiye’nin, Azaz-Cerablus hattındaki tercihi ise Suriyeli muhaliflerin kontrolü ele geçirmesi. Türkiye’nin bu hat üzerinde desteklediği ve IŞİD’e karşı birlikte hareket eden gruplar Mart 2016 ayı içinde “Havar Kilis Operasyon Odası” altında bir araya gelmiştir. Muhalifler Azaz-Cerablus hattında Nisan ve Mayıs ayında ilerleme kaydetti. Türkiye ve Suriyeli muhalifler, Cerablus’a kadar köy köy ilerleyerek Azaz-Cerablus hattının tamamını kontrol etmeyi hedefliyordu. Muhalifler Nisan 2016 ayı başında Çobanbey’in (Al-Rai) ilerisine geçerek nihai hedef olan Cerablus’a da yaklaşmıştı. Ancak bu kazanımlar kalıcı olmadı ve IŞİD 11 Nisan tarihinde Rakka’dan destek kuvvet alarak Çobanbey’i geri aldı. IŞİD’in Suriyeli muhalifler karşısında ilerleyişi ABD’ye koz vermiş ve ABD SDG/YPG’nin Münbiç’e yönelmesini sağlamıştır.

Münbiç operasyonu Haziran ayı başında başlamıştır ve Temmuz 2016 başı itibarıyla Münbiç merkez ABD hava desteği altında YPG/SDG tarafından kuşatılmış durumdadır. Ancak kuşatma tamamlanmış olmasına rağmen şehir merkezi halen alınamamıştır. Münbiç o bölge içinde El-Bab ile birlikte en büyük ve IŞİD’in en güçlü olduğu yerlerden biridir ve muhtemelen bu nedenle kırsalda hava desteği altında ilerlemek kolay olsa da IŞİD şehir savaşında direnmektedir. Ancak dışarısı ile bağı tamamen kopan IŞİD’in ne kadar dayanabileceği şüphelidir. Operasyonu Münbiç Askeri Konseyi’nin yürüttüğü söylemektedir. Ancak yerel kaynaklara göre Münbiç operasyonuna toplamda 6000 savaşçı katılmakta ve bunun sadece 1.000 kadarını Araplar kalanını da YPG savaşçıları oluşturmaktadır. Rakamlar tartışmalı olsa da komutanın YPG’de olduğu konusunda şüphe yoktur.

Münbiç operasyonuna Türkiye’nin tepkisini azaltmak için dile getirilen iddialardan biri de IŞİD şehirden çıkarıldıktan sonra YPG’nin çekileceği ve kontrolün yerel unsurlara bırakılacağı. Ancak iç savaşından başından bu yana stratejik hedefinin bu bölgeler olduğunu söyleyen ve Münbiç’i almak için savaşan YPG’nin Münbiç’ten çekilmesi imkansıza yakındır. PYD ve YPG zaten Münbiç operasyonu başlamadan çok öncesinde bu bölgedeki idari ve siyasi örgütlenme çalışmalarını başlatmıştı. Münbiç alındıktan sonra tek taraflı ilan ettikleri Federasyona dahil edeceklerini de belirtmişlerdi. PYD Azaz – Cerablus hattına “Şehba kantonu” adı altında bir isim vermiş ve Şehba için kurulan meclis ilk kongresini 28 Ocak’ta Afrin’de gerçekleştirmişti. Bu kongre PYD ve YPG’nin çatı örgütü olan TEV-DEM tarafından organize edilmiş ve sonucunda Şehba Yürütme Kurulu oluşturulmuştu. Azaz – Cerablus hattındaki nüfus yapısı engelini aşmak için de sahadaki gerçekliği yansıtmayan söylemler geliştirilmişti. Buna göre; Şehba bölgesindeki halkın %60’ını Kürt, %20’sini Arap ve %20’sini Türkmenler oluşturmaktaydı. Ayrıca bu bölgede IŞİD öncesinde daha fazla Kürt nüfusun yaşadığı, IŞİD’in zorunlu göçe maruz bıraktığı ve bu bölgeler “özgürleştirilince” Kürtlerin buralara yeniden yerleştirileceği ifade edildi. Dolayısıyla YPG’nin Münbiç’ten çekilmek bir yana geçmiş örneklerde olduğu üzere gücünü konsolide etmek için Azaz-Cerablus hattında demografik değişim çabası içine girmesi beklenebilir.

guvenli-bolge-yerlesim-yerleri
Sarı: SDG çatısındaki YPG – Yeşil: Muhalifler – Kırmızı: Esad Rejimi

YPG’nin Münbiç ele geçirmesi durumunda bir sonraki hedefi El-Bab yerleşimi olabilir. El-Bab Münbiç ile beraber bölgenin iki büyük yerleşiminden biri. Münbiç sonrasında El-Bab yolu açılacaktır. Böylece PYD/YPG Azaz’ın güneyinden Afrin ile Kobane arasında bağlantı kurmaya çalışacaktır. Azaz’ın Türkiye tepkisi nedeniyle ilk aşamada arada cep şeklinde kalması düşünülebilir. IŞİD, Münbiç sonrasında Azaz-Cerablus hattında zayıflayacak ve güçlerini El-Bab’a kaydırmak durumunda kalacaktır. Bu da Suriyeli muhaliflerin Türkiye-Suriye sınır hattında ilerlemesine imkan sağlayabilir. Bunun ilk işaretleri gelmektedir. 21 Haziran tarihinde Suriyeli muhalifler Azaz – Cerablus koridorunda ilerlemeye başlamış ve en son Çobanbey’i ele geçirmiştir. Muhalifler YPG/SDG’den önce Cerablus’a ulaşmak isteyecektir. Ancak ABD’nin hava desteği konusunda isteksiz olması nedeniyle bu beklenti gerçekleşmeyebilir. Bu durumda ABD Münbiç’te olduğu gibi bir sonraki aşamada YPG/SDG’yi Cerablus’a doğru itebilir. Bu noktada Türkiye’nin nasıl tepki vereceği önemli. Rusya krizi sonrasında Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki gelişmeleri etkileme gücü sınırlanmıştı. Ancak Türkiye-Rusya yakınlaşması Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki imkan ve kapasitesini artırabilir.

Oytun Orhan (ORSAM)

Güncellenen Azez Haritası: ‘Güvenli Bölge’

Suriye iç savaşıyla neredeyse ülkenin her yerinde sürekli bir hareketlenme yaşanmakta. Savaşın en çok Türkiye’yi ilgilendiren kısmı da Kuzey Halep olarak bilinen Azez-Cerablus hattı. Azez’in doğusundan Cerablus’a kadar olan bu bölgede Türkiye’nin ‘Güvenli Bölge’ kurma planı var ve bu planı çoğu lider reddetse de, Türkiye’nin elinde somut bazı gerçekler olursa masa da bunu kendi lehine kullanacaktır. Bu hatta ise Türkiye destekli muhalifler ile IŞİD arasındaki çatışmalar sonucu sürekli el değiştiren yerleşim yerleri göze çarpıyor. Bizde Suriye’yi yakından takip eden kaynaklardan edindiğimiz sürekli güncellenen Azez haritası ile de, başlık altında bu gelişmeleri aktarmaya çalışacağız.

SURİYE GÜVENLİ BÖLGE HARİTASI (2017)

03 Temmuz 2016:

azez-haritasi-2016

17 Haziran 2016:

17haziran-azez-haritasi

08 Haziran 2016:

  • IŞİD YPG’nin Menbiç saldırısından ötürü 15 köyden çekildi ve muhalifler Mare kuşatmasından kurtuldu. ABD ve Türkiye destekli muhaliflerin bu bölgede saldırıya geçtiği söyleniyor. Halep’in kuzeyi Azez’in doğusunda yaklaşık son durum..
azez-harita-haziran2016
Harita: @ValkryV (08.06.2016)

27 Mayıs 2016:

  • IŞİD muhaliflerin elinden iki köyle birlikte Azez-Mare yolunu ele geçirdi. Azez’den sonra diğer büyük stratejik Mare kasabası IŞİD ve YPG kuşatması altına girdi.
Kaynak: AJ (27.05.2016)
Kaynak: Al Jazeera (27.05.2016)

17 Mayıs 2016:

  • Muhalifler IŞİD’in elinden El Bil köyünü ele geçirdi.
Harita: @ValkryV
Harita: @ValkryV

06 Mayıs 2016:

  • IŞİD Qarah Kubri’yi ele geçirdi.

mayis2016-azez

02 Mayıs 2016:

  • IŞİD muhaliflerin elindeki İkte, Dudyan ve Tel Şair’i ele geçirdi.

azez-2mayis

6 Mart ile 2 Mayıs arasında muhalifler ile IŞİD arasında sürekli el değiştiren köyler ve bunun GİF ile gösterilmiş hali. (AZEZ HARİTA #gif) Sol alt tarafta tarihler yazıyor. (4 saniyede bir harita değişiyor)

27 Nisan 2016:

  • IŞİD Türkiye sınırına yakın beş köyü ele geçirdi. Bu köyler arasında Azez Merkeze’e 6.5 km uzaklıktaki Yehmul’da var. Son harita şöyle:

 

22 Nisan 2016:

(22.04.2016 - @ValkryV)
(22.04.2016 – @ValkryV)

21 Nisan 2016:

  • Muhalifler IŞİD’in elinden 4 köyü geri aldı.
Azez ve çevresi - Kuzey Halep (Harita: @miladvisor / 21.04.2016)
Azez ve çevresi – Kuzey Halep (Harita: @miladvisor)

15 NİSAN 2016:

  • Muhalifler bazı köyleri tekrar ele geçirdi.
Türkiye Suriye Sınırında 'Güvenli Bölge' alanında son durum (15.04.2016 - @ValkryV)
Türkiye Suriye Sınırında ‘Güvenli Bölge’ alanında son durum (15.04.2016 – @ValkryV)

12 NİSAN 2016:

  • Muhalifler IŞİD’den ele geçirdiği bir çok bölgeyi IŞİD’e geri ‘kaptırdı’. Kaybedilen alanlar (AYRINTILI):
Azez'in Doğusu Muhaliflerin Tekrar IŞİD'e kaybettiği alanlar (12 Nisan 2016)
Azez’in Doğusu Muhaliflerin Tekrar IŞİD’e kaybettiği alanlar (12 Nisan 2016)

10 Nisan ile 12 Nisan 2016 arasındaki harita farklı (ÖNCE-SONRA):

  • Muhaliflerin IŞİD’e karşı kazanıp, daha sonra kaybettiği alanlar
IŞİD Muhaliflerin Kazanıp Kaybettiği Alanlar (@ValkryV)
IŞİD Muhaliflerin Kazanıp Kaybettiği Alanlar (10 Nisan-12 Nisan 2016 / @ValkryV)

10 Nisan 2016: 

azez-son-durum-haritasi
KUZEY HALEP Azez’de Son Durum (10.04.2016)

9 Nisan 2016:

Azez'in doğusu, Türkiye-Suriye sınırı: Muhalifler (09 Nisan 2016)
Azez’in doğusu, Türkiye-Suriye sınırı: Muhalifler (09 Nisan 2016) (Ayrıntılı Harita)

6 Nisan 2016:

Azez'in Doğusu (06 Nisan 2016)

20 Mart 2016:

  • Mavi alan muhaliflerin IŞİD’den geri aldığı yerleşim yerleri
Azez'in doğusunda muhaliflerin IŞİD'den aldığı yerleşim yerleri
Azez’in doğusunda muhaliflerin IŞİD’den aldığı yerleşim yerleri (20 Mart 2016)