Ege Denizi’ndeki Adalarımız İşgal Altında!

İstanbul’un fethinden sonra gözler Ege’deki adalara çevrilmişti. Osmanlı, Ege’yi Türk gölü haline getirmek istiyor ve bunun için de güçlü bir donanma oluşturuyordu. İstanbul’un fethi sırasında Bizans’ın elinde Gökçeada, Limni ve Taşoz adası bulunuyordu. Diğer adalar da Venedik, Ceneviz ve Rodos Şövalyeleri arasında paylaştırılmıştı.

1453 sonu ve 1454 başında fethedilen Enez ile birlikte şehrin karşısındaki Taşoz ve Limni adasının fethedildiğini Aşıkpaşazade’den öğreniyoruz. Bakalopoulos’a göre Enez’in tam karşısında bulunan Semadirek adası da aynı yıl fethedilmiştir. Bozcaada’nın da 1455 yılı itibariyle Osmanlı hakimiyetine girdiği görüşü hakimdir. 1462’de ise Midilli Osmanlı hakimiyetine girdi. Osmanlı’nın Ege’deki üstünlük mücadelesi sonucu savaştığı Venedik ile 1463-1479 yılları arasında büyük savaşlar yaşandı. Bu savaşlar sonucunda 1470’de Eğriboz Adası ve Kuzey Sporat Adaları, 1479’da Sisam Adası ve Nikarya Adaları fethedilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise 21 Aralık 1522’de 700 gemi ve 100.000 kişilik bir kara kuvveti ile Rodos Adası, daha sonra da On İki Ada (Kasos ve Karpatos hariç) ele geçirildi. Haziran 1538’de Siklat Adaları, On İki Adalar grubuna dahil olan Kasos ve Karpatos Adası, Sakız Adası ve Psara Adası da 14 Nisan 1566’da Osmanlı egemenliğine girdi.

1 Ağustos 1669’da ise IV. Mehmet zamanının sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından Girit 25 yılın sonunda ele geçirilmiştir. Girit’in fethiyle Ege Denizi adeta Türk Gölü haline gelmiştir. Ege Denizi’nde yer alan ve alınamayan son ada İstendil ise 1718’de Türk topraklarına katılmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde ise Ege Denizi’ndeki Türk hakimiyetinde sallantılar başlayacaktır. Yunanistan’ın 1830’da bağımsızlığını kazanmasıyla Mora ve Attika Yarımadası’nın elden çıkmasına ek olarak; Eğriboz, Kuzey Sporat Adaları, Siklat Adaları da Türklerin elinden çıkmıştır.

Balkan Savaşları öncesinde İtalya, 6 Mart-14 Mayıs 1912 tarihleri arasında On İki Ada’yı işgal etmiştir. Aynı yıl Balkan Savaşları’nda ise Yunanistan Bozcaada, Limni, Taşoz, Gökçeada, Semadirek ve Midilli’yi işgal etmiştir. 1913’te devam eden savaşlarda Sakız ve Sisam Adası da Yunanistan’ın eline geçmiştir.

Daha sonra Birinci Dünya Savaşı yaşanmış ve Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkmıştır. Yenilen Osmanlı, önce Mondros Ateşkes Antlaşmasını ardından da Sevr Barış Antlaşmasını imzalamıştır. Sevr’in 84. maddesinde Gökçeada ve Bozcaada da dahil olmak üzere Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adası Yunanistan’a verileceği hükmü vardır. 122. maddesinde ise İtalya’ya bırakılan ada ve adacıklar belirtilmiştir. Ancak Sevr’i geçersiz kılan Türk Kurtuluş Savaşı başarıyla tamamlanmış ve Ege Adaları bir kez daha müzakere konusu olmuştur.

Lozan Görüşmeleri’nin beşinci gününde Ege Adaları, Birleşik Krallık delegesi Lord Curzon’un başkanlığında görüşülmeye başlanmıştır. TBMM’yi temsilen giden heyetin başındaki İsmet Paşa Türkiye’ye bırakılması istenen adaları sıralamıştır. Bu adalar arasında Gökçeada ve Bozcaada da bulunmaktadır. Ancak adalara özerklik teklifinde dahi bulunulmasına karşın Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki tüm adaların Yunanistan’a bırakıldığı ısrarla belirtilmiştir. Daha sonra görüşmelere ara verilmiş ve 23 Nisan 1923’te Eşek Adası’nın Türkiye’ye bırakıldığı kabul edilmişti. Meis Adası ise Türkiye’ye verilmedi. Yine anlaşma sağlanamadı ve görüşmeler kesildi. Sonunda 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Yunanistan ise silahlandırmama karşılığında dibimizdeki adaları almış oldu.

Ve kalan Ege Adaları’nın hukuki yorumu ise burada başlıyor. Lozan’da Yunanistan’a ve Türkiye’ye verilen adalar dışında bir de egemenliği hukuksal olarak belirtilmemiş adalar-adacıklar bulunuyor. Bütün bu savaşlar öncesinde Ege Adaları Türklerin kontrolünde olduğu için ve de Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasçısı ve hukuki devamı olduğu için adalarda hukuken hak iddia edebiliyoruz. Yunanistan’a antlaşmalarla verilen adalar belli ise geriye kalan tüm adaların Türkiye’ye ait olması kadar doğal bir şey yoktur. Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı ya da mirasçısı olmadığını düşünenler olabilir. Oysa ki Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan kalan borçların kendi üzerine düşen kadarını ödeyip reddi miras yapmayarak hukuki olarak Osmanlı’nın devamı ve mirasçısı olduğunu zaten kabul etmiştir. Dolayısıyla Ege’de hukuki statütüsü belirlenmemiş her ada ve adacık Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan toprağıdır.

ege adaları harita

Ege Denizi’nde egemenliği belirsiz olan 25 ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Bunlardan 13’ü işgal altındadır. İşgal edilenlerden sadece Venedik Kayalıkları ada ve adacık statüsünde değildir. Göz göre göre 13 adamız işgal edilmiştir. 1996’da Kardak Kayalıkları için Yunanistan ile savaşın eşiğine gelen Türkiye bugün işgal edilen adalarına ses çıkarmayacak duruma gelmiştir. Bu adalardan 10 tanesi kıyılarımızın dibinde, iki tanesi Ege Denizi’nin ortasında ve dört tanesi de Girit Adası’nın çevresinde bulunmaktadır. Venedik Kayalıkları da Ege Denizi’nin ortasında bulunmaktadır. Girit Adası ve çevresi Akdeniz’de sayıldığı için işgal edilen diğer 5 adamızı ilk hesaplamaya katmadım.

Yani toparlarsak Ege’de 12 ada, 1 kayalık; Akdeniz sayılan Girit çevresindeki 5 adamız işgal altındadır.

Gelelim aklınızı kurcaladığına emin olduğum sorunun cevabına. Adaların büyüklüğü önemli derecede mi ? Kesinlikle evet. Hatta karşılaştırma yapmak için İstanbul’un Prens Adaları’nın en büyüğü olan Büyükada’dan örnek vereceğim. Büyükada’nın yüzölçümü 5.4 km2 olarak gösteriliyor.

Gelelim işgal edilen adalarımıza…

Mesela Çeşme’nin kuzeyindeki Koyun Adası’nın yüzölçümü 17.4 km2’dir. Adada 826 kişi de yaşıyor. Yerli halkın yanına çoktan nüfus takviyesi yapılmış bile. Devam edelim… Didim’in batısında ve Aydın il sınırları içerisine dahil olan Eşek Adası’nın yüzölçümü 14.5 km2, 185 kişi de adada yaşıyor. 2011 yılında dönemin Demokrat Parti Başkanı Namık Kemal Zeybek, Eşek Adası’nın işgalini gündeme getirmiş ve adaya DP’li bir ekip göndermişti. Ancak DP’liler adaya giremedi!

Dilek Yarımadası’nın karşısında bulunan Fornoz ve Hurşit Adası da bir zamanlar işgal edilmemiş vatan toprağıydı. Fornoz’un 10 km2’lik bir yüzölçümü olduğunu da hatırlatayım. Hatta hatırı sayılır bir nüfus da var adada. İşgal edilen adalardan biri de Nergizcik Adası. 6.6 km2’lik bir yüzölçümü var. Bu saydığım hepsi Büyükada’dan büyükmüş değil mi ? Hem de bazıları 2-3 kat büyük. Üstelik kıyılarımıza Büyükada kadar yakınlar. İşgal edilen diğer adalarımızı da yazayım… Roma İmparatoru Sezar’ın 38 gün korsanlar tarafından esir alındığı meşhur Bulamaç Adası, Kalolimnoz Adası, Keçi Adası, Sakarcılar Adası, Koçbaba Adası, Ardacık Adası ve bu yıl işgal edilen Ardıççık Adası. Bir de Girit çevresinde hukuki statüsü belirlenmediği için Türk toprağı sayılan adalar var: Gavdos, Dhia, Gaidhouronisi, Koufonisi ve Dionisades Adası.

Peki Türk Hükümetleri adaların işgaline neden ses çıkarmadı ? Hatırlayın, 1990’larda Güney Kıbrıs AB müzakerelerine başladığında bize söz verilmişti. ”Kıbrıs sorunu çözülmeden Güney Kıbrıs’ı tek başına AB’ye almayacağız.” Ancak AB sözünde durmadı ve Mayıs 2004’te Güney Kıbrıs AB’ye alındı. Türkiye buna gereken tepkiyi göstermedi ve ödülü yıl sonunda AB ile müzakerelere başlayarak, ertesi yıl da aday olarak fazlasıyla (!) aldı. Ne Yunanistan ne de Güney Kıbrıs veto bile etmemişti adaylığımızı. Ardından Türkiye adaların işgaline de göz yumdu. Söz konusu adalar 2004’ten beri işgal ediliyor. Eşek ve Bulamaç Adası’nda inşaat faaliyetlerinin 2004 sonu itibariyle başladığı tespit edilmişti.

Son olarak bu yıl 11 Şubat’ta Ardıççık Adası’na Yunan helikkopteri düştü ve helikopterdeki askerler yaşamını yitirdi. İstanbul’da yayınlanan NOTAM (havacılara duyuru) ile bölgenin Türk bölgesi olduğu ve arama kurtarma çalışmalarının Türk yetkililerle yapılması gerektiği yazılmıştı. Ancak öyle olmadığı gibi 9 Mart’ta adada bir anma töreni bile düzenlendi. Yani kısaca bir adamızı daha Yunanistan’a kaybettik.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu durumu ”hukukun yorumlanması” şeklinde değerlendirmekten öteye gitmemiş, dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ise adaların fiili işgal durumunu kabul etmiş ancak adaların halen Türkiye’nin olduğunu ifade etmiştir.

Adaların Türkiye’ye ait olduğu 20. yüzyılın İngiliz ve Amerikan haritalarında da belirtilmiştir. Ayrıca Lozan Barış Antlaşması’nın 15. maddesinde sözü edilen 2 numaralı haritada da adaların Türk hakimiyetinde olduğu altı siyahla çizilerek gösterilmiştir. Söz konusu haritada Yunan ve İtalyan Adaları da altı kırmızı ile çizilerek gösterilmiştir. Yine 1943 yılına ait İngiliz haritasında, 1951 yılına ait Amerikan haritasında da adalar Türk toprağı olarak gösterilmiştir. Hal böyle iken daha fazla kanıta ihtiyaç var mıdır ?

ingiliz-haritasi-ege

Söz konusu adaların bizde olması demek adaların karasularının 3 mil olduğu düşünüldüğünde karasularımızın artması, Ege’de etkinliğimizin artması demektir. Ayrıca her adanın kendine ait ekonomik münhasır bölgesi de bulunmaktadır. Bu da o adaların etrafındaki ve üzerindeki doğal zenginliklerin bize ait olduğunu göstermektedir. Bilindiği üzere Ege’de ve özellikle Girit çevresinde petrol ve doğalgaz yatakları olduğu düşünülmektedir. Hatta Girit çevresinde çalışmalar başlamıştır. Adalarımızın işgaline göz yumarak bu fırsatları da geri tepmiş oluyoruz. ”Biz üç beş küçük ada için Yunanistan’la dostluğumuzu bozacak değiliz” diyenler olacaktır.

Unutmayın ki bizde tek çakıl taşı verilmez, Girit için Sultan Abdülaziz’in III. Napolyon’a söylediği sözleri unutanlar, İsmet Paşa’nın küçük bir ada yüzünden (Meis) Lozan’ı terkettiğini unutanlar, yani kısaca geçmişini unutanlar elbette adalarımıza gereken ehemmiyeti vermeyecektir…

lozan haritasi
Lozan Barış Antlaşması 2 Nolu Harita

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2016)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
01.08.2016 Suriye Son Durum Haritası | Harita: suriyegundemi.com
01.08.2016 Suriye Son Durum Haritası | Harita: suriyegundemi.com

[TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA]

Suriye ile ilgili geçen ayın önemli başlıkları:

– Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriyeli iki büyük muhalif birlik MYK ve SMDK başkanlarını kabul etti.

– Suriye Halep’te muhalifler rejimin kuşatmasını kırmak için operasyon başlattı.

– Suriye’deki en büyük muhalif gruplardan biri olan Nusret Cephesi, El Kaide’yle bağını kopardı ve “Şam Fethi Cephesi” adını aldı.

– İsrail, işgal altındaki Golan tepelerinden ilk kez Suriye’ye yardım gönderilmesine izin verdi.

– Suriye’de PYD’nin ‘başkent’ ilan ettiği Nusaybin’in karşısı Kamışlı’da, IŞİD’in bombalı saldırısıyla 60’dan fazla kişi öldü, 100’den fazla yaralı var.

– Fransa, Charles de Gaulle uçak gemisiyle birlikte bir deniz filosunu IŞİD ile mücadele için Ortadoğu’ya gönderme kararı aldı.

– ABD Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’deki Ahrar’uş Şam ile Ceyş’ül İslam gruplarını terörist olarak görmüyoruz.” diye güncel bir açıklama yaptı.

Kuşatma Altındaki Halep’te Son Durum Haritası & Güney Halep

Halep’te muhaliflerin kontrol ettiği bölge, rejim güçlerinin İDLIP-HALEP ikmal hattı olan Kastillo yolunu ele geçirmesiyle kuzeyden kuşatma altına girmiş oldu. Halep’in kuzeyindeki bu gelişmeden sonra muhalifler Halep’in güneyinde büyük bir operasyon başlattı ve birçok bölgeyi ele geçirdi. Halep’teki kuşatmayı güneyden kırmaya çalışan muhalif güçlerin 30-31 Temmuz ve 01-02 Ağustos günlerindeki ilerlemesi aşağıdaki haritada gösterilmiş. Aynı şekilde haritanın sağ alt köşesinde Halep’in genelinde son durum gösterilmişken, geniş haritada Halep güneyi çizilmiştir.

3 Ağustos 2016 | Halep Son Durum Haritası
3 Ağustos 2016 | Halep Son Durum Haritası

GÜNCELLEME: Muhalifler rejim kuşatmasını kırdı. Halep’te son durum:

Halep Son Durum
Halep’te Son Durum | Harita: 26 Ağustos 2016

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)/YPG Kuşatmasındaki Menbiç’te Son Durum Haritası

İki aydır süren Menbiç operasyonunda son durum; IŞİD’in kontrolündeki Menbiç’e operasyon düzenleyen Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısındaki YPG şehri hızlıca kuşatmaya aldı ve adım adım ABD’nin hava desteğiyle IŞİD’i şehirde kıskaca aldı. Şehrin kırsalla birlikte %70’inin SDG güçleri tarafından kontrol edildiği bildirilmişti. Ancak şehir savaşının sert geçtiği de yerel kaynaklar tarafından sıkça söylenenler arasında. Menbiç’te son durum haritası:

  • ABD öncülüğündeki koalisyon uçakları geçtiğimiz hafta 89 hava saldırısının 69’unu Menbiç’e SDG’nin ilerleyişine destek amaçlı yaptı.

GÜNCELLEME: Menbiç tamamen IŞİD’in elinden alındı.

30 Temmuz 2016 | Menbiç Son Durum Haritası
30 Temmuz 2016 | Menbiç Son Durum Haritası

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kolombiya Haritası: Örgütlerin Etkin Olduğu Bölgeler

Kolombiya’da silahlı örgütler ve uyuşturucu çeteleriyle mücadele eden güvenlik güçleri tamamen ülkenin genelinde kontrolü sağlamaya çalışmaktadır. Uyuşturucu çetelerinin yanında silahlı gruplarında uyuşturucudan milyon dolarlar kazandığı bilinen ülke, 2013 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dünyadaki en büyük kokain üreticisi olarak açıklamıştı. (O tarihten günümüze en büyük kokain üreticisi ülke Peru’dur.)

Kolombiya’daki en büyük silahlı örgütler FARC ve ELN’ye karşı ordunun mücadelesi devam ederken, ülkedeki uyuşturucu çetelerine karşı da artık polisle birlikte ordunun da mücadele edeceği bildirildi. Geçtiğimiz mayıs ayında Kolombiya Savunma Bakanı Luis Carlos Villegas, uyuşturucu çeteleriyle savaşa ordunun da katılacağını ve çetelere karşı bomba kullanılacağını açıklamıştı.

FARC, ELN ve Clan Usuga çetesinin etkin olduğu bölgeler ve Kolombiya haritası..

kolombiya haritası

FARC

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC veya FARC-EP) Marksist-Leninist bir örgüttür ve 1960’lı yıllardan günümüze ülkede silahlı bir şekilde faaliyet göstermektedir. Kolombiya’nın en büyük örgütü FARC’ın şuanda 8 bin kadar militanı olduğu düşünülüyor. Örgüt geçtiğimiz ay Kolombiya hükümetiyle ateşkes konusunda anlaştı ve aşamalı olarak silah bırakacağını duyurdu. (FARC-Kolombiya barışı)

ELN

1964’ten beri faaliyet gösteren Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Marksist bir örgüttür. 1.500 militanı olduğu düşünülen örgütün ideolojik olarak FARC’tan ayrılan yanı ise ortodoks marksizm geleneğini taşımasıdır. FARC’tan sonra ülkedeki en büyük ikinci silahlı örgüttür.

Clan Usuga

FARC ve ELN gibi silahlı örgüt olmayan Clan Usuga, Kolombiya’daki en büyük uyuşturucu çetesidir. Daha çok ülkenin kuzeybatısı ve Panama sınırında etkili olan örgüte karşı Kolombiya güçlerinin operasyonları halen sürmektedir.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Balfour Deklarasyonu ve Sonuçları

0

29 Temmuz 2016’da Filistin, topraklarında İsrail devletinin kurulmasını sağlayan Balfour Deklarasyonu için uluslararası mahkemede deklarasyonda imzası bulunan İngiltere hükümetine dava açacağını duyurdu. Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, bu açıklamayı ilk kez Arap Birliğinin Moritanya’da gerçekleşen zirvesinde açıkladı.

Balfour Deklarasyonu

İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un savaşın üçüncü yılında Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden Baron Walter Rothschild’e hitaben yazdığı ‘Filistin topraklarında Yahudiler için vatan vadeden” belge Balfour Deklarasyonu olarak ilan edilmişti.

– Deklarasyonla birlikte İngiltere savaşa yeni dahil olan ABD’deki güçlü olduğunu düşündüğü Yahudi lobisini/diasporasını etkilemeyi ve İngiltere çıkarlarına fayda sağlamaya inanıyordu.

– Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Anlaşması’nda Balfour Deklarasyonuna yer verildi. 1922’de Milletler Cemiyeti’nde kabul edilen Filistin’de İngiliz manda yönetiminin temelini de bu deklarasyon oluşturdu.

– Balfour Deklarasyonu sonrasında İngiliz mandası altındaki Filistin’e, 1920-1940 arası dönemde Yahudi göçü hız kazandı ve son olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik Nazilerin uyguladığı soykırım sebebiyle bu topraklara olan göç giderek arttı.

– İngilizlerin Filistin’den çekilmesinin ardından, 1948’de Filistinlilerin Nekbe (Felaket) diye andığı İsrail Devleti’nin kuruluşu gerçekleşti.

1878’den 2006’ya Balkanların Değişen Sınırları

0

Balkanlara hükmeden Avusturya-Macaristan ve Osmanlı yıllar geçtikçe bu coğrafyadaki egemenliğini kaybetmiş ve bu topraklarda sınırlar değişmiştir. Güç boşluğu yeni yeni devletlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş; 1. Dünyada Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Balkanların haritası sil baştan değişmiştir.

Balkanların Değişen Haritası: 1878 – 1913 – 1923 – 1945- 1995 – 2006

Balkanların değişen haritası

NATO Genişlemesi: Üye Ülkeler ve Operasyonlar

0

4 Nisan 1949 Sovyet tehdidine karşı NATO(Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ) 12 üye ülkeyle kurulmuş, şuan ise 28 üyesi vardır. 2010 SIPRI raporlarına göre NATO’ya üye ülkelerin toplam askeri harcamaları dünyadaki savunma harcamalarının %70’ine tekabül etmektedir.

Sovyet tehditine karşı kurulduğu konusunda hem fikir olunan NATO, Sovyetlerin dağılması ve Soğuk Savaşın bitmesinden sonra da varlığını sürdürmüştür ve genişlemeye başlamıştır. NATO genişlemesi Sovyetlerin yıkılmasından sonra 12 Avrupa ülkesini bünyesine katmasıyla devam etmiştir. Son olarak da örgüt Rusya’nın kırmızı çizgi olarak belirttiği Karadağ ile çeşitli protokoller imzaladı ve bu ülkeye gözlemci statüsü verdi. İkinci aşama olarak da tüm üye ülkelerin onayıyla son NATO üyesi ülke Karadağ olacak.

NATO Genişlemesi
NATO üyesi ülkeler | Kaynak: Sputnik

Birleşik Krallık’ın Yeni Sorunu: Cebelitarık

Geçtiğimiz ay yaptığı Brexit referandumu ile AB’den ayrılma kararı alan Birleşik Krallık’ın çözmesi gereken bir sorun daha var: Cebelitarık. Brexit referandumunda %96 gibi çok keskin bir oranda AB’den kalma yönünde oy kullanan Cebelitarık halkı buna rağmen Birleşik Krallık’a bağlı olduğu için AB’den ayrılmak durumunda kalacak.

Cebelitarık sorununa girmeden önce kısaca Cebelitarık’ın geçmişine göz atmakta fayda var. İspanya Kralı II. Carlos’un varis bırakmadan ölmesi üzerine dünyanın en büyük gücünün topraklarının paylaşımı konusunda çıkan anlaşmazlıklar İspanya Veraset Savaşları diye bildiğimiz 15 yıl kadar süren bir dizi savaşa sebep oldu. Fransa’nın İspanya tahtında hak iddia etmesi, Birleşik Krallık’ın kıtayı kontrol politikası ile örtüşmeyince taraflar belli oldu. Savaşlar sonunda Fransa yenildi, İspanya’nın da Habsburglarla gelen toprakları Avusturya’ya verildi. Birleşik Krallık ise Utrecht Antlaşması ile Cebelitarık’ı İspanya’dan almayı başardı.

O günden bu güne 303 yıldır Birleşik Krallık’ın egemenliğinde kalan Cebelitarık zaman zaman İspanya’nın hukuksal mücadelesine ve dış politikasına da etki etti. Stratejik konumuyla Birleşik Krallık için her zaman avantaj olan Cebelitarık 20. yüzyılda zor günler de yaşadı. İspanya İç Savaşı’nı bitirerek yönetime el koyan General Franco, Cebelitarık’ın İspanya’nın egemenliğinde olduğunu savunarak 13 yıl boyunca Cebelitarık sınırını kapatmıştı. Bu gerginlik ortamında 1967’de referanduma giden Cebelitarık, Birleşik Krallık’a bağlı kalmayı seçecekti. Ancak sorunlar bitmeyecek ve 2002’de yine referandum yapılacaktı. Madrid yönetiminin ‘egemenliğin ortak paylaşımı’ konusundaki teklifi %96 ile olumsuz yanıtlanacak, halk yine Birleşik Krallık’ı seçecekti.

Birleşik Krallık da bu adıma karşılık Cebelitarık Yasası‘nı yenilemiştir. “Cebelitarık halkı, Parlamento’nun farklı bir iradesi olmadığı müddetçe Majesteleri’nin dominyonu olmaya devam edecektir. Majesteleri hükümeti Cebelitarık’ın, özgür ve demokratik taleplerinin aksine, başka bir devletin egemenliği altına girmesini öngören bir anlaşmaya taraf olmayacağını güvence etmektedir. Cebelitarık’ın 2006 yılındaki referandumla kabul ettiği anayasanın Cebelitarık halkına, İngiliz egemenliği altında ve dış ilişkilerinde Birleşik Krallık’a karşı sorumlu olmaya devam etmekle birlikte, kendi kendini yönetme hakkını verdiği” ifadeleriyle Cebelitarık statüsü açıklanmıştır.

Yapılan kamuoyu araştırmaları İngilizlerin Cebelitarık’a fazlasıyla önem verdiği görülmektedir. %60 oranında bir kitle Cebelitarık meselesinin önemli olduğunu düşünmektedir. İspanya’da bu oran %52’dir. Ancak konu Madrid yönetimi açısından hala önemini koruyor gibi. Brexit referandumu sonrası İspanya Dışişleri Bakanı Garcia-Margallo, “Cebelitarık’ta İspanyol bayrağının dalgalanacağı an artık daha yakın.” ifadelerini kullanmıştı. Birleşik Krallık Dışişleri Eski Bakanı Philip Hammond ise Brexit sonrası Cebelitarık’ın yanında olacaklarından, halkın arzusu olmadan bağımsızlık müzakereleri yapılmayacağından, ancak çıkarları korumanın da zorluğundan bahsetmişti.

cebelitarik-ispanya-ingiltere

İspanya ile Birleşik Krallık arasında yılladır süren hukuk mücadelesi şimdi de AB arenasına taşınmış görünüyor. Ekonomik darboğazdaki İspanya’nın elinde şimdi de AB kozu var, Birleşik Krallık ise mevcut gücüne ve istikrarına güveniyor. Ancak 35.000 nüfuslu Cebelitarık halkı AB’nin ayrıcalıklarından faydalanma fırsatlarını geri tepmek istemeyebilir. Ekonomisi küçük mikro devletler için AB gibi örgütlerin önemi hayati derecede.

Birleşik Krallık Brexit referandumu sonrası İskoçya ve Kuzey İrlanda’da başlayan sıkıntılar Cebelitarık’a da sıçramış durumda. Yakın bir gelecekte Cebelitarık’ta da bir referandum beklenebilir, İspanya da toprak bütünlüğünü tehdit olarak gördüğü Cebelitarık’ı 300 yıl sonra yeniden topraklarına katarak boğazda egemenliğini güçlendirebilir. Ancak kesin olan bir şey var ki İngilizler stratejik öneme sahip bu şehir devletini kolay kolay bırakmayacaktır. Hele de Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasının gerçek sebepleri düşünüldüğünde…

Cebelitarık Nerede

cebelitarık boğazı nerede

Cebelitarık Haritası

cebelitarik haritası

Türkiye’deki Darbe Girişimine İran’ın Bakışı

Darbe girişimini yakından takip eden ülkelerden birisi de İran oldu. Darbe saatlerinde hızlı bir şekilde Milli Güvenlik Konseyi toplantı ve durum değerlendirmesi yaptı. Türkiye’deki İranlıların güvenliği ne olacak, darbenin başarılı olması durumunda ilişkiler ne olacak, eğer Türkiye karışırsa Ortadoğu’dan İran’a gelebilecek tehditler nasıl önlenecek başlıkların bazılarıydı.

İlk uçuşları iptal eden ülke de yine İran oldu. Türkiye-İran sınırının kapatıldığı, sınırda geniş güvenlik önlemleri alındığı duyuruldu.

Siyasiler ise ilk etapta tarafını çok da belli etmedi denilebilir. Zira Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ilk açıklamasını darbe saatlerinde twitter üzerinden yaptı ve “istikrar ve Türk halkının geleceği hayati önem taşıyor. Bu hususta birlik ve sabır kaçınılmayacak kadar önemli” ifadelerini kullandı. İlk bakışta darbe kelimesinin dahi kullanılmadığı bu açıklama, olayların sonunda kim iktidarı ele alırsa onun desteklendiğini söylemek halinde bir sorun oluşturmazdı.

16 Temmuz sabahı darbe girişimi başarısız olunca, Cevad Zarif bir mesaj daha atma gereği duydu ve “Türk halkı kendi seçtiği hükümet ve demokrasisini cesaretle savundu. Darbenin bizim bölgemizde hiçbir yeri olmadığını kanıtladı.” ifadelerini kullandı. Bu kez açıklamalar daha netti ve açıklamasını suyun aktığı yöne çevirebildi, “ilk tepki veren ben oldum” diyerek de pekiştirdi. Daha sonra Meclis Başkanı Ali Laricani, Milli Güvenlik Konsey Sekreteri Ali Şamhani gibi isimlerden kınamalar geldi.

Peki, ülkenin siyasi yöneticisi neden iki gün sonra tepkisini gösterdi?

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise ABD ve Rusya’dan çok sonra tepki gösterdi. 17 Temmuz Pazar günü Kirmanşah bölgesinde halka hitap ederken “Halen bölgede birilerinin darbeyle iktidarları değiştirebileceklerini, tankla, topla, uçakla, helikopterle halk tarafından seçilmiş bir yönetimi alaşağı edebileceklerini zannediyorlar” ifadelerini kullandı. Bu gecikme siyasi bir soğukluğun göstergesi de olabilir, açıklama yapacak coşkuyu yakalayamadığından da gerçekleşmiş olabilir. Bu kısmın yorumunu okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz ancak Cuma hutbesi hatibi Ayetullah Seyid Ahmed Hatemi’in açıklamaları siyasi söylemlerin dışında bir düşünceyi ortaya koyuyordu. Hatemi, yüz binlerce insanın dinlediği ve devlet televizyonundan canlı yayınlanan hutbesinde adeta Türkiye’deki darbe girişimine adeta “ohh” diye bir konuşma yaptı. Bu konuşma, yaşanan bu sıkıntıya hükümetin sebep olduğunu vurgulayan vahim bir konuşma olarak kayıtlara geçti. Hatemi, “Başından itibaren yetkililerimiz darbeyi kınadı. Ancak darbeyi kınamak hükümeti eleştirmeyeceğiz anlamına gelmiyor… IŞİD’e destek veren ve meydan veren tek ülke Türkiye idi. IŞİD’e ofis verdi, sınırda pazarlar kurdu, petrolünü taşıdı. Siz dökülen tüm kanlarda ortaksınız, bu canileri kışkırttınız. Ancak son günlerde bu yılanların Türk Devletini de ısırmasından dolayı pişmanlar. Ancak özür dilemeniz gerekiyor. Erdoğan dünyadaki tüm IŞİD kurbanlarından özür dilemeli” şeklinde konuştu.

Ortadaki İran Dini Lideri Ali Hamaney - Sağdaki Ahmed Hatemi
Ortadaki İran Dini Lideri Ali Hamaney – Sağdaki Ahmed Hatemi

Hatemi’nin konuşmasında Türkiye’deki darbe girişimini eleştirmek yerine hükümeti sert şekilde eleştirmesi, bazı kesimler tarafından gizli mutluluğun ifadesi olarak yorumlandı
Ancak anlaşılmayan şey şu ki; 1979 yılında bir halk devrimi ile iktidarı ele alan, Şah’a karşı halkın nasıl başkaldırdığını dillerinden düşürmeyen İranlılar, Türkiye’de meydanlarda bir grup teröristin halka ateş açmasından nasıl mutluluk duyabiliyor. Oysa din alimlerinden de beklenen, Türk halkının darbeye, kurşuna, tanka, topa karşı dik duruşuna bir kutlama idi.

Peki, İran’ın bu darbe girişimi karşısındaki tutumunu izleyenler, siyasetçilerin İran’da kullanılması yasak olan twitter aracılığı ile “darbeyi sert şekilde kınıyoruz” sözlerini mi ciddiye alacak, yoksa bütün devlet adamlarının bir arada olduğu Cuma namazında, yüzbinlerin dinlediği hutbede konuşan ve uzmanlar meclisi gibi büyük bir makamda olan Ayetullah’ın, Türk Hükümetine olan sert tepkisini mi?

Fatih Sabuncu (dunyabulteni.com)

İngiltere-AB Restleşmesi, İngiltere’nin Yeni Başbakanı

İngiltere’nin AB’den ayrılma referandumu beklenen sonuçları dışında beklenmeyen bir çok yeni sorun ortaya çıkardı. Bu sorunların AB tarafında olanlarını incelemek yerine karşılıklı blöf yapan İngiltere ve AB’nin masada neler bıraktığına bakmak lazım.

David Cameron oynadığı siyasi kumarı kaybedip görevini İçişleri Bakanı olan Theresa May’a devretti. Devrederken bir çok sorunu yeni başbakanın çözmesi gerekecek. David Cameron uzun süre AB referandum taleplerini reddettikten sonra sert bir ‘U dönüşü’ ile genel seçimi kazanırsa referandum kararı alacağını vaat etmişti. Genel seçimde bu etki ile tek başına iktidara gelince bu sözünü istemeye istemeye yerine getirmek zorunda kaldı. Diğer bir oynadığı kumar ise İSKOÇ Referandumu oldu. Başlangıçta ayrılma yönünde oyların çokluğu nedeniyle İskoçya’da AB’den yana tavır alacağını vaat edip oyları % 55 birlikten yana çevirmeyi başarmıştı.

David Cameron’un siyasi talihsizliğimi dersiniz yoksa basiretsizliğimi dersiniz bilemem ancaj sonuç itibariyle istifa edince verdiği kararların siyasi sorumluluğu Theresa May’a kaldı. İngiltere içinde “Liberal Muhafazakar” diye tanımlayabileceğimiz Theresa May AB içinde kalmayı savunan fakat İçişleri Bakanlığı yaptığı yaklaşık altı yıl içinde icraatları ile bunun tam aksini yapan bir bakan profili çizdi. 2010 yılında bakan olunca İngiltere’ye giren göçmen sayısını yıl itibariyle 100.000 kişi ile sınırlayacağını vaat etti ancak 2015 yılı itibariyle bu sayı 330.000 buldu. AB içinde kalmayı savunurken İngiltere’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden ayrılması gerektiğini savundu. Tutarsızlık konusunda David Cameron ile yarışacak kadar bir konumda olmasa da eşcinsellerin evlat edinmesine red oyu kullanıp eşcinsel evliliğe evet oyu vermesi İngiliz Halkı için “gelen gideni aratır” dedirtecek niteliktedir.

Birleşik Krallık (İngiltere)'nin Yeni Başbakanı Theresa May
Birleşik Krallık (İngiltere)’nin Yeni Başbakanı Theresa May

Theresa May’i daha doğrusu İngiltere’yi bekleyen en büyük sorun AB’den ayrılma referandumundan sonra İskoçya’nın Birleşik Krallıktan ayrılmak istemesini tekrar dillendirmeye başlaması ile başlayan yeni bir sürecin nasıl yönetileceği tartışması olacaktır. İngiltere’nin AB’den ayrılmak için bir çok sebebi varken, AB’nin İngiltere’nin birliği kaşıması, Avrupa’da yükselmeye başlayan MONARŞİ karşıtı görüşlerin önce İspanya’da sorgulanır hale gelip diğer Avrupa’nın monarşi ile yönetilen devletlerine sirayet etmesi bilinçli bir politikanın ürünü gibi görülmelidir. Almanya ve Fransa’nın diğer AB ülkeleri üzerinde yürüttüğü bu politikalardan rahatsızlık duyan Birleşik Krallık, malum sonu yani monarşinin kaldırılmasını geciktirme çabası içindedir. NATO ve AB birliktelikleri içinde ABD’nin alacağı tutum İngiltere’nin geleceği ve AB için alacağı kararlarda belirleyici olacaktır.

Theresa May’in kabinesinde sürpriz tabir edilen Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un olması yeni başbakanın önceliğinin İngiltere içi sorunlar olacağı olarak görülmelidir. Kaldı ki gafları ile dünya gündemini meşgul ederken Theresa May içerde rahat çalışabileceği bir ortam hazırlamak istemektedir.

İngiltere ile AB’nin birbirlerine blöf yaparak reste rest demesi, geldikleri nokta itibariyle iki tarafta da çok şeyin kaybedildiğini bizlere göstermektedir. İngiltere yaralarını sararken zorlanacağı sorunları geçmişte olduğu gibi gelenekçi bir anlayışla aşabilir ama AB’nin kapısında olan mülteci sorunu, dış çember ülkelerin ekonomik sorunları ve en önemlisi artık AB birlikteliğinin ciddi ciddi tartışılır olması, aşması imkansız sorunlar olarak görülebilir. Bunca sorunla birlikte Avrupa’da aşırı sağın engellenemez yükselişiyle birlikte ırkçı hareketlerin yoğunlaşması, bırakın AB’nin bir arada kalmasını bazı ülkelerin kendi içinde kopuş bile yaşayabileceğinin habercisi olarak yorumlanmalıdır. AB ülkelerinin içinde artık yeni bir BREXİT ayrımcılığının ortaya çıkması eskilerin tabiri ile “Rivayeti gerçeğinden beter” hale getirmiştir. Almanya ve Fransa artan terör hareketlerinde alacağı tutum da AB’nin geleceği konusunda belirleyici olacaktır. Yaklaşan Fransa seçimleri bunu en iyi göreceğimiz bir mihenk taşı olacaktır.

Ahmet İşitez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

IŞİD’in Değişen Stratejisi

IŞİD 1999 yılında Cemaat el-Tevhid vel-Cihad adıyla kuruldu. 2004 yılında El-Kaide’ye biat edip 10 yıl sonra El-Kaide’den ayrıldığını ve kendi halifeliğini kurduğunu ilan etti. İsmi devamlı değişti ama zihniyet hep aynı. Şuan ismi İslam devleti ama kafa karıştırmasın diye ben yinede IŞİD demeyi sürdüreceğim.

IŞİD’i diğer tüm terör gruplarından ayıran özelliği uluslararası sınırları tanımıyor oluşu. Pek çok ülkede şubesinden bahsederken vilayet tanımlamasını kullanmasından bunu anlayabiliyoruz. Örneğin Mısırda ki Sina vilayeti yada Cezayir de Cezayir vilayeti gibi. Yani bütün İslam ülkelerini zaten kendi toprağı olarak görüyor bu yüzden kendilerine İslam devleti demeye başladılar. Yani onların topraktan yana sıkıntıları falan yok, topraklar kendilerince baya geniş.

Suriye ve Irak’ta yakaladığı hızlı ilerlemeyi sürdürürken pek çok genç dünyanın dört bir yanından gönüllü olarak geliyordu. Çünkü bir ilerleme vardı ve gidenler için her yeni ele geçirilen şehir yeni ganimetler ve yeni cariyeler demekti. Ancak Irakta ABD’nin, Suriye de ise Rusya’nın hava operasyonları başlatmasıyla IŞİD geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme artık eskisi gibi gençlerin Orta Doğuya şevkle gitmesini engelliyordu. Çünkü artık bu gençlerde ne Irak’ta Şii hükümeti ne de Suriye’de Alevileri deviremeyeceğiz düşüncesi oluşmaya başladı.

IŞİD devamlı toprak kaybediyor ve popülaritesi kayboluyor. Ancak dünyanın dört bir yanında eylemler yapmak hem güçlü gözükmesi hemde ben hala popülerim demek için iyi oluyor. Gençler artık Orta Doğuya gitmek istemiyor çünkü zafer kazanılamamaya başlandı. Orta Doğu’da öldürdüğünden daha fazla kayıp vermek yerine dışarıda bir kişinin kendisini feda edip onlarca kişiyi beraberinde götürmesi çok karlı bir iş tabi ki. Bu yüzden örgüt artık herkese eskisi gibi buraya gelin demiyor. Kendi ülkenizde bizim adımıza eylemler yapın diyor. Yoksa tek bir merkezden bu kadar ülkenin iç sorunlarına yönelik eylem planlamak imkansız.

Hem Bangladeş’te ki diplomatı, hem Türkiye’de ki turisti, hem Avrupa’da ki Hristiyan’ı hem Orta doğuda farklı mezhepleri hem Mısırda ki darbecileri aynı anda nasıl düşünebilirsin ki? İşte aynı anda düşünülmüyor, herkes kendi ülkesinde ayrı ayrı düşünüyor ne yapsam diye. Kendi sorun olarak gördüğüne karşı kendi yöntemlerini uyguladığı için saldırılarda ki taktiklerde bu kadar çeşitlilik arz ediyor.

IŞİD'in Saldırdığı Yerler
IŞİD’in Saldırdığı Ülkeler

Bazen taktik ortama dalıp önüne geleni taramak oluyor, bazen kendini patlatmak, bazen kamyonla kalabalığı ezmek, bazende palayla doğramak. Yani o an için elinde ne varsa o. Kimisi ülkesinde ki turistlerden rahatsız oluyor Tunus’ta ki gibi plaja inip önüne geleni tarıyor. Kimisi diplomatları kovmak istiyor, bu yüzden ya gittikleri oteli yada restoranı basıyor. Kimisi bir siyasi görüşü sapkın olarak nitelendirip onların mitingini, yürüyüşünü, toplantısını patlatıyor. Kimisi ülkesinde ki darbeye sinir olup Mısır’da ki gibi askere yönelik saldırılar düzenliyor. Kimisi zamanında bu insanlar benim ülkemi sömürdü diyerek Fransa’da ki gibi dedelerin cezasını torunlarına çektiriyor. Kimisi de kafayı eşcinsellerle bozmuş olacak ki onların mekanını basıp katliam yapabiliyor. Örnekler bitmek bilmez, asıl üzücü olan etrafımızda bile utanmadan bu katliamlara alkış tutanları görmek.

Bu işin sonu nereye gider diye soruyor pek çok kişi. Ancak cevaplar çokta memnun edici olamaz. Nasıl ki hırsızlarla ne kadar uğraşırsan uğraş soygunlar bitmez yada katillerle ne kadar mücadele etsen de cinayetler bitmez; aynen öyle de IŞİD ve benzeri zihniyetlerin saldırıları bitmez. Acı ama gerçek!

He ne olur belki dünya da Müslüman kalmaz yada Müslüman olmayanlar kalmaz ancak öyle biter. Buda kısa vadede imkansız.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2016)

Suriye’de son durum haberleri, savaşan taraflar ve harita…

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, El Nusra, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
Suriye Son Durum Haritası (01 Temmuz 2016)
Suriye Son Durum Haritası (01 Temmuz 2016) – Harita: Suriye Gündemi

[TAM EKRAN – AYRINTILI HARİTA]

* SURİYE AĞUSTOS 2016 HARİTASI

Suriye ile ilgili Haziran ayındaki önemli başlıklar:

– ABD’li yetkililer, SDG çatısı altındaki YPG’nin Mumbuc operasyonuna Türkiye’nin de destek verdiğini açıkladı.

– Suriye’deki muhalif heyetin sözcüsü, Ramazan ayında ateşkes uygulanması için teklif yaptı ve silahlı grupların bunu kabul ettiğini belirtti. Ancak teklif rejim tarafından kabul edilmedi.

– Suriye ordusu ‘IŞİD’in Başkenti’ sayılan Rakka’ya batıdan girerek, 2014 Ağustosundan bu yana ilk kez eyalet topraklarına ayak basmış oldu.

– Ürdün sınırında geçtiğimiz aylarda kurulan Yeni Suriye Ordusu’, İngiliz askerlerinden destek aldıklarını açıkladı.

– IŞİD’in Suriye ve Irak’taki militan sayısının 30 bin olduğu, bu sayının da en düşük tahmin olduğu belirtildi.

Rusya’nın Haziran ayında Suriye’de uçaklarla bombaladığı bölgelerin haritası:

3 Haziran - 28 Haziran 2016
3 Haziran – 28 Haziran 2016

– Tahran’da buluşan Rusya, Suriye ve İran Savunma Bakanları, muhalif gruplara karşı ”daha sıkı operasyon” kararı aldıklarını belirttiler.

– Uluslararası anlaşmalara göre suç teşkil eden fosfor bombalarının, Rus savaş uçaklarınca Suriye’de kullanıldığı kesinleşti.

– İran Afganistan’da Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Herat bölgesinde Suriye’de savaşmak için başvuru merkezi açtı. [SP]

– ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya’yı Suriye konusunda uyardı ve ABD’nin sabrının sınırsız olmadığını söyledi.

– Suriye’de koalisyon uçaklarının SDG çatısındaki YPG’nin Münbiç operasyonu için bir haftada 73 hava saldırısı düzenlediği açıklandı.

– CIA’nın direktörü Brennan, ”IŞİD’in Irak’taki üye sayısı 19 binden 18 bine, Suriye’deki savaşçı sayısı ise 25 binden 22 bine indi.” dedi.

– Suriye’de PYD saflarında savaşan ve aralarında komutanlarında bulunduğu 51 militan örgütten kaçarak Irak’taki Barzani Yönetimine sığındı.

– BM Acil Durumlar Koordinatörü Stephen O’Brie, son tespitlere göre Suriye’de 5 milyon kişinin ulaşılması zor bölgelerde yaşadığını belirtti.

– PYD lideri Salih Müslim, Kuzey Suriye’de (Rojava’da) ABD’nin 3 üssü olduğunu söyledi.

– Rus yetkililer, envarterlerindeki tek uçak gemisi olan “Amiral Kuznetsov”u Suriye’ye konuşlandıracaklarını açıkladı.

– IŞİD son 18 ayda Irak ve Suriye’deki topraklarının dörtte birini kaybetti. Aylık geliri de 56 milyon dolara geriledi. [IHS]

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türkiye ile normalleşme Suriye krizini de çözebilir.” dedi.

– ABD Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’deki Ahrar’uş Şam ile Ceyş’ül İslam gruplarını terörist olarak görmüyoruz.” diye güncel bir açıklama yaptı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

ABD’nin İran’la Derdi Ne?

İran ve ABD arasında ki sürtüşmenin sebeplerine pek çok kişi dini gözle bakıyor ve bu yüzden yanılgıya düşülüyor. Evet İran pek çok kişinin beğenmediği bir yönetime sahip ancak ABD’nin derdi gerçekten bu olabilir mi? ABD, İran’ın yönetim şekline verdiği tepkiyi neden Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn gibi ülkelere vermez. Bu ülkelerinde idamlar, insan hakları ihlalleri ve şeriat bakımından İran’dan geri olduğu söylenemez. Hatta İran’da seçim bile yapılıyorken körfezde ki Arap ülkelerinde demokrasi ile alakalı tek bir kurum bile yok ama İran’da dini sistemi bozmayacak kadar da olsa kadınlarında erkekler gibi eşit şekilde oy kullandığı bir sistem var. Demek ki mevzu şeriat yada demokrasi değil. Zaten İran’ın şah döneminden daha demokratik olduğuna şüphe yok.

Mevzu İran’ın nükleer çalışmaları da değil. Zamanında Pakistan ve İsrail gibi ülkelerin bile bu tür çalışmalarına ses çıkarılmamıştı. Pakistan’a Hindistan yüzünden İsrail’e de Arap Birliği yüzünden imtiyaz verilmişti. Peki İran’ın imtiyaz tanınacak sebepleri yok mu ki ambargoya maruz kalıyor. Etrafı Pakistan, Irak, Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail gibi onu sevmeyenlerle dolu iken başkasına tanınan imtiyazlar İran’a tanınmıyorsa, demek ki mevzu nükleer silahta değil. Zaten İran çalışmalarını yaparken atom bombası yapmayacağını belirtiyordu. Ancak batı atom bombası yapılmasa bile yapılabilme kapasitesi olduğu sürece, ihtimalin olduğunu söyleyerek yine izoleye devam etti. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın sözleri bunu çok güzel açıklıyor.

“İran nükleer silah yapmak istemiyor ama nükleer enerji potansiyeli oluşturmak istiyor bizi endişelendiren de bu”

ABD’nin derdini 3 başlıkta inceleyebiliriz. En başta tarihi olaylara bakmak gerekli. 1979 yılına kadar İran ABD kontrolünde bir ülkeydi. Pehlevi ailesi iktidara ABD sayesinde gelmişti ve Orta Doğu’da her konuda ABD ile aynı politikaları güdüyorlardı. Ancak İslam devrimi ile bu tamamen değişti. ABD için asıl sinir bozucu olan ise konsolosluk çalışanlarının esir alınmasıydı. Bu eylemin sebebi Şah Rıza Pehlevi’nin iadesinin yapılmaması idi. Bu eylem sırasında ABD bir kurtarma operasyonuna girişti ama başarılı olamadı. İran çöllerinde ABD’ye ait bir uçak ve helikopter nasıl olduysa çarpıştı ve 8 asker öldü. Kurtarma operasyonu başarısız olunca 444 gün süren esir sorunu ortaya çıktı. Koskoca ABD için böyle bir rezillik kolay iş değil, sonuçta bütün dünya ABD’nin nasıl aciz olduğunu gördü.

İşin tarihsel kısmından daha önemli bir de ekonomik boyutu var. İran ekonomik olarak devletçi bir politika güttüğü gibi ABD’ye olan bağımlılıktan kurtulmak için dolar kullanımını yasaklamış bir ülke. Eskiden olduğu gibi İngiliz ve Amerikan şirketleri İran’ın petrolleri üzerinde de kontrol sahibi değil artık. Bugün İran’ın doğal kaynakları Rusya ve Çin gibi rakiplerin sanayisini besliyor. Daha da önemlisi bu İran’la bitmeyebilir. Ya diğer bölge ülkeleri İran gibi olmak isterse, ondan etkilenip devrim yapmaya kalkarsa. Bu ABD için başka ülkelerde kendi kontrolünü kaybetmek anlamına geliyor. Bugün bile Irak’ta devrim ihtimalinin korkusunu hissedebiliyoruz. Irakta muhtemel bir devrim ABD’nin bir ülkeyi daha kaybetmesi demektir. Bahreyn, Irak, Lübnan, Yemen, Umman, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkelerde yaşayan tutucu insanlar İran’da ki gibi bir yönetim şekli isterse Orta Doğu batılı şirketlerin top koşturamadığı bir yer haline gelebilir. Arap ülkelerinin kralları da bu ihtimalden korktukları için ABD ile sıkı işbirliği içindeler. Tıpkı Pehlevi gibi, halk tarafından alaşağı edilmek istemiyorlar.

Ortadoğu Haritası: İran ve Komşu Ülkeleri
Ortadoğu Haritası: İran ve Komşu Ülkeleri

İran’da da devrim öncesinde şah tıpkı Arap kralları gibi görgüsüz ve empatisiz bir şekilde har vurup harman savuruyordu. Bugün Arap ülkelerinde şeyhlerin emirlerin nasıl halktan izole yaşadığını ibretle izliyoruz. İran gibi bir yönetimi kim neden istesin diye düşünmeyin. İran’da sağlık ve eğitim hizmetleri ücretsiz. İran kendi nano teknolojisine sahip ülkeler arasında 12. ve uzay teknolojisinde de 10. sırada. Devrimden bu yana nüfusunu 2’ye katlamış genç bir ülke. 8 yıl süren savaş, 35 yıl süren ambargo, pek çok ülkede ki siyasi gruplara ekonomik destek gibi yorucu etkenlere rağmen halen Orta Doğu’nun 2. en güçlü ekonomisi. Pek çok Avrupa ülkesinin borç oranı ekonomik büyüklüğünden fazla iken, İran’ın borç oranı sadece %16.

Bunları laik insanlar belki şeri hukuk yapısı sebebiyle sahiplenmez ama Orta Doğu’nun ağırlıklı olarak tutucu bir coğrafya olduğunu düşündüğümüzde, şuan yaşanan Irak ve Bahreyn isyanlarını anlayabiliriz. Bu yüzden ABD’nin İran’ı ambargolarla yıpratıp örnek bir ülke olmasını engellemesi gerekiyor. İşin bence en önemli kısmı politik tarafı.

İran konumu itibari ile Rusya’nın da bir sigortası. 2012 yıllarında ABD için her an İran’a girebilir deniyordu. Girmemekle akıllılık ettikleri kesin. Peki ya girselerdi ne olurdu. Kendi sistemlerini uygulayacak bir kukla yönetim gelecekti elbet. Bunun yanı sıra Hazar Gölü’ne Amerikan füzeleri gelmiş olacaktı. Rusya’yı çevreleme konusunda en önemli adım atılmış olacak, Rusya Hazar’dan karşıya baktığında karşısında ABD füzelerini görecekti. Daha da önemlisi Çin, Rusya ve İran arasında kalmış Orta Asya ve Kafkasya devletlerinin, dolaylı olarak maden ve doğal gazının kontrolü Rusya ve Çin’den ABD’nin eline geçmesi kolaylaşacaktı.

Yani İran nükleer çalışmaları bırakıyorum da dese yada idam cezasını kaldırsa yada şeri sistemi yumuşatsa bile yinede ABD’nin hedefi olmaya devam edecek. Bir bahane her zaman bulunacaktır. Belki ülkenizde Kürtlere kötü davranıyorsunuz denecek, belki uyuşturucu geçişine göz yumuyorsunuz denecek bir şekilde mücadele İran diz çökene kadar devam edecek.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR