Türkiye’nin PYD Operasyonu ve PYD’nin Planı

Türkiye’nin PYD’nin silahlı örgütü olan YPG mevzilerini Suriye’de vurması, dünden beri başta Türkiye ve bölge olmak üzere, dünya ajanslarınca da çokça konuşuluyor.

türkiye pyd mevzilerini vurdu

Rusya-Esad rejimi-İran-PYD ‘birliğinden’ gelen açıklamalar, Türkiye’nin vurduğu Minniğ askeri havaalanında PYD unsurlarının olmadığı, orada Demokratik Suriye Güçleri’nin olduğu yönünde. 3-4 gündür PYD ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasındaki çatışmaların yaşandığı bu bölgede ÖSO havaalanını ele geçirdi, sonra PYD, tekrar ÖSO derken 12 Şubat Cuma gecesi yine havaalanı PYD’nin kontrolüne geçti. Türkiye’nin aylardır dile getirdiği ‘güvenli bölge’ işte tam da bu sınırlar içerisinde. Azez’den, Cerablus’a kadar olan bölge.

türkiyenin güvenli bölge planı

Türkiye yaz ayından beri içeride PKK ile uğraşırken, IŞİD de bir yandan Türkiye’de bombalı eylemlerde bulunmaya başlamıştı. IŞİD’e karşı koalisyona dahil olan Türkiye, Rusya’nın uçağını düşürdükten sonra Suriye’de hava operasyonları düzenleyemedi. Malum Lazkiye’de konuşlanan Rus S-400 hava savaunma sistemleri buna engel oldu. Çünkü Rusya’nın Türk uçaklarını vurma riski vardı. PKK’nın Suriye uzantısı PYD ise Fırat’ın doğusunda kanton topraklarını ABD’nin hava desteğiyle genişletmeye devam etti. Son haftalarda ise PYD Afrin’de ki kanton topraklarını Rus hava desteğiyle genişletmeye başladı. Bu genişleme ise güneyden saldıran Esad güçlerine batıdan destek veren PYD güçleri ile oldu. Tabi karada ki bu ilerlemeye Rusya havadan destek veriyordu. Böylece geçtiğimiz günlerde Halep-Türkiye hattının rejim güçlerince kesilmesiyle muhalifler iyice köşeye sıkıştı. Esad rejimiyle birlikte hareket eden PYD, Rus desteğiyle muhalifleri burada eritme çalışmasını hızlandırdı.

Türkiye PYD’yi niye vurdu?
PYD Afrin kantonunu doğuya doğru genişletir ve muhalifleri Türkiye sınırından püskürtürse, IŞİD’le sınırı olacak. IŞİD’in Türkiye sınırındaki bölge zaten önümüzdeki aylarda güçlü bir operasyonla temizleneceği için, PYD burası ile birlikte kantonlarını birleştirmeyi arzuluyor. Ankara’da PYD’nin PKK’nın uzantısı olduğunu ve ileride tehdit oluşturabileceğini düşünerek bu hayallere karşı çıkıyor.

pyd kantonları birleşmiş hali
PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kantonlarının birleşmiş haritası

Türkiye eğer ki buna izin verirse komşuları arasında en geniş sınırlarına sahip olduğu Suriye sınırı PKK’nın kontrolüne geçmiş olacak. Buna ek olarak da ‘Kürt koridoru’ denilen birleşme ile birlikte Esad rejim toprakları Akdeniz’e ulaşmış olacak. Ama YPG mevzilerinin resmi olarak vurulma sebebi angajman kuralları. Yani Suriye tarafından ateş geldi ve Türkiye buna karşılık verdi. Peki PYD yapılanmasından Türkiye’ye ne?

Rus ve PYD kaynaklarının, Türkiye Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mevzilerini vurdu haberlerinin temelinde, tamamen dünyaya gerçekleri farklı gösterme çabası yatmaktadır. Suriye Demokratik Güçleri denilen örgüt içerisinde ki en büyük güç, PYD’nin silahlı güçleri YPG ve YPJ. SDG’nin militan sayısı bilinen rakamlarla 40 bin civarında. Bunların 30.000-33.000 arası ise PYD güçleri(Bunların içinde zorunlu askerlik yaptırılan yerel halkta mevcut). Diğer örgütler küçük Arap örgütleri. Suriye Demokratik Güçleri diye çatı örgüt kurulmasının sebebi ise;

PYD’nin ismiyle ilerlemelerin yapılmasına Türkiye’nin karşı çıkması ve dünyanın ‘Kürtçü’ bir yapılanma olarak bildiği PYD’yi, küçük Arap, Süryani ve bazı Türkmen güçleriyle birlikte SDG çatısı altında toplayarak ‘her kesimden militanın olduğu’ bir örgüt görüntüsü verilmek istenmesidir.

Üstte sorduğumuz ‘PYD yapılanmasından Türkiye’ye ne?‘ sorusunun cevabına gelecek olursak, düşünün ki bir örgüt bir devleti tehdit ediyor. Türkiye’nin dünyanın her yerinde kurumlarına saldırın diyor. (bkz.) Yine aynı örgüt Bahar ayında Türkiye’ye gelip orada savaşacağız diye açıklamalarda bulunuyor. (bkz.) Ki bu örgüt senin sınırında meşru bir yapılanmaya doğru gidiyor. Türkiye sizce bu durumda ne yapmalı? Bu PYD meselesi sizce Türkiye’nin iç meselesi değil mi? Türk dış politikası tutarsızlık içinde devam etse de, bazı gerçeklerde şaşma olmayacaktır. PYD’nin gelişim aşamasında sesini çıkarmamak yanlıştı, ama şuan YPG mevzilerinin vurulması tamamen doğru. Tıpkı sayısız ihlal sonrası Rus uçağının düşürülmesi gibi, meşru ve doğru. Bir ülkenin her şeyden önemli ilk yapması gereken güvenliği sağlamaktır. Tehdit unsurlarına karşı cevap vermek, ülke yöneticilerinin ve ordusunun başlıca görevidir. Kendi güvenliğini sağlayamayan ülke, kendi halkını da, kendi çıkarlarını da koruyamaz. Onun için de PKK’ya, PYD’ye ve IŞİD’e karşı önlemlerin alınması, ülke menfaatleri çerçevesinde en gerekli hamledir.

pkk pyd ilişkisi
Abdullah Öcalan ile PYD başkanı Salih Müslim 

Uluslararası konjonktür farkı olsa da, zamanında Türkiye kendi çıkarlarını korumayı bilmişti. 1974’te Rumlar binlerce Türkü öldürdükten sonra Türkiye tüm dünyaya ‘meydan okuyarak’ Kıbrıs’a harekat düzenlemişti. O zaman ABD’de, Rusya’da buna karşı çıkmıştı. Zaten anında ABD’nin ambargosu gelmişti. Aynı şekilde 1996 yılında Kardak krizinde Yunan ordusu Kardak adalarına Yunan bayrağı dikmiş ve Türk komandoları Yunan savaş gemilerinin arasından geçip adada ki Yunan bayrağını indirmiş ve Türk bayrağını dikmişti. Yani bu aslında ülke çıkarları için savaşı göze almaktı. Sonrasında ABD ve NATO araya girmiş, orta yol bulunmuştu. Yine 1998 yılında Suriye’de şuan ki Beşşar Esad’ın babası Hafız Esad döneminde Suriye ile bir kriz yaşanmıştı. Türkiye, Abdullah Öcalan’ı koruyan, PKK’yı destekleyen Suriye devletine karşı sınıra yığınak yapmış ve savaş için son aşamaya gelinmişti. Sert söylemler sonraso diplomatik gelişmelerle Türkiye ile Suriye anlaştı ve Öcalan Suriye’den sınır dışı edildi.

Yani özetle ülke çıkarları için bazı hamlelerin yapılması gerekiyorsa yapılacaktır. Savaş çığırtkanlığı yapanlardan da, savaş halinde olduğumuzu söyleyenlerin gazından da kurtulun. PYD’ye bazı cevaplar verilmeliydi ve verildi. Gerekirse verilmeye devam edecektir. Çünkü ilerde bu yapılanma Türkiye’de ki terörü arttırmak için elinden geleni yapacaktır ki bunu kendileri de (yukarıda yazıldığı gibi) söylüyor. Boş konuşmaktan öteye geçip gerçekleri idrak etmemiz gerekiyor.

Bir örnekle son sözü söyleyelim.

Günlük yaşantımız da sizi rahatsız eden biri olursa ‘polise’ şikayet edersiniz değil mi? Polis çözüm olmassa ki Türkiye’de sık rastlanır, kendiniz bir çözüm yolu ararsınız. İşte Türkiye’nin yaptığı da budur. Kendi iç güvenliğini tehdit eden örgütü dünyaya ‘terör örgütü’ olarak göstermek istemektedir. Uluslararası sistemde ki polis görevini yöneten BM ve beş daimi üyesinden yanıt alamayan Türkiye, kendi güvenliğini sağlamak için çözüm yolu olarak bu yolu tercih etmek zorunda kalmış ve YPG mevzilerini vurmaya başlamıştır. Aslında işin özeti tam olarak budur.

25 Ocak Devriminden, 3 Temmuz Darbesine ‘Mısır Ordusu’

0

Bu yazıda Arap toplumları arasında güçlü bir yeri olan Mısır’ın; 25 Ocak 2011 devriminden, 3 Temmuz 2013 darbesine kadar olan süreçte ordunun sürece müdahalesi anlatılmaktadır. Mısır ordusunun aslında Hüsnü Mübarek’ten, seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye kadar iki taraflı oynayışı, Arap Baharı gösterileri ile 3 Temmuz Darbesi sonrasındaki gösteriler arasındaki davranış farkları gösterilmeye çalışılmıştır. Okumaya başladığınızda Arap Baharı’nın Mısır’a yansımalarına ve Mısır’da ki devrimlere karşı bilgi sahibi olabilirsiniz.

Mısır’da Arap Baharı: 30 yıllık Mübarek İktidarına Ordunun Yaklaşımı
Mübarek’in otuz yıllık iktidarının sonunu getiren
25 Ocak devrimi, Tunus devriminden sonra
gerçekleşmesine rağmen Mısır’ın gücü ve bölgesel
etkisi dolayısıyla hem bölgesel hem de küresel
bağlamda çok daha dikkat çekici bir gelişme
oldu. Bu yüzdendir ki, protestolar Mısır’da başlayıp belli bir evreye geldikten sonra devrim sürecinin “domino etkisi” ile bölgeye yayılıp yayılmayacağı
tartışıldı. 1952’den beri asker kökenli
cumhurbaşkanları tarafından yönetilen ve hem
siyasal hem de ekonomik anlamda çok güçlü bir
konumda olan Mısır ordusunun ülke genelindeki
bu protestoların akıbeti üzerinde belirleyici
olduğunu düşünmek abartılı bir yaklaşım değil.
Nitekim ordu hem 25 Ocak devrimi sırasında
takındığı tavırla hem de 3 Temmuz darbesi ile
bölgesel düzeyde de etkileri görülen Mısır iç siyasetini
şekillendiren başat aktör oldu.
Göstericiler Mübarek iktidarına karşı harekete
geçtiğinde Mısır ordusu da sokaklarda konuşlandırıldı.
Ordu ilk günlerde nasıl bir tepki
vermesi gerektiği konusunda tereddüte düştüyse
de ordudan gelen ilk açıklama “Mısır halkının
isteklerinin meşru olduğu ve halka karşı şiddet
kullanılmaması gerektiğine”
yönelik ifadeler oldu. Ancak üst düzey subaylar da bir yandan
Mübarek’le görüşmeye devam ediyordu. Dahası
gösteriler başladıktan bir hafta sonra Mübarek
taraftarları develerle göstericilere saldırırken ordu
birlikleri alanda bulunmasına rağmen müdahale
etmedi ve göstericilere eve dönmeleri çağrısında bulundu.

mısır askeri tahrir meydanında

Üst düzey bir ordu yetkilisinin ifadesine
göre ordu, Mübarek’e gelişmeleri yönetmesi
için fırsat verdi ve eğer başarılı olsaydı hiçbir müdahalede bulunmayarak kışlasına geri çekilecekti. Protestoların devam etmesi üzerine Mübarek
sırasıyla, Cumhurbaşkanı yardımcısı atayacağını,
kendisinin ve ailesinden herhangi bir kimsenin
bir sonraki seçimde aday olmayacağını duyurdu;
ancak halk ikna olmadı. Bunun üzerine Silahlı
Kuvvetler Yüksek Konseyi
10 Şubat’ta “Communique
No. 1”
başlığıyla, Mısır halkının kazanımlarını
ve ana vatanlarını koruma amacıyla
alınacak tedbirleri belirleyen prosedürleri ucu
açık bir zaman diliminde oluşturma girişimlerine
başladığını duyurdu. Bu ifadelerde Cumhurbaşkanı
ya da yardımcısının yer almaması daha
önceki tecrübelerden hareketle darbenin ilk işareti
olarak görülebilir. Böylece ordunun olayların
başladığı günlerde takındığı ikircikli tavır yerini
Mübarek karşıtlığına bırakıyordu. Bu arada sokağa
çıkan askerlerin protestocular tarafından alkışlarla
karşılanması ve onlarla kaynaşması, hatta
üst düzey subayların da meydanlara inmesi ordunun
rejimi korumak için şiddet kullanmayacağı
ve muhaliflerin yanında yer aldığına dair bir
algı oluşturdu.
Konseyin yayınladığı ikinci bildiride ise, bir
yandan gösterilerin meşru olduğu ve yolsuzluğa karşı ayaklanan ve reform talep eden halkın
üzerine ateş açılmaması gerektiği vurgulanırken,
öte yandan da ülkenin bir an önce normalleşmesi
gerektiği ve herkesin evine ve işine dönmesi gerektiği
ifade ediliyordu. Bu bildiri ise birçok yorumcu
tarafından ordunun Mübarek iktidarına
sahip çıktığı şeklinde yorumlanmıştı.

Mısır ordusunun asker ihtiyacının büyük bir
kısmının zorunlu askerlik uygulamasıyla halktan
sağlanıyor olması nedeniyle halkın her kesimi ile
irtibatı vardı. Bu irtibat sokaklarda karşı karşıya
kalan göstericiler ve askerlerin birbirine yabancı
olmadığı gerçeğini ortaya çıkardı. Protestocuların
dile getirdiği talepler aynı zamanda ordu
mensuplarının büyük bir kısmının talepleriyle
de çakışıyordu. Bu durumda emir verilse dahi
askerlerin göstericiler üzerine ateş açıp açmayacağı
şüpheliydi. Üst düzey bir generalin ifadesi
ile “Generaller de yerine getirilmesinden emin
olmadıkları emirleri vermek istemezler.” Öte yandan bu emir doğrultusunda askerlerin
göstericilere ateş açmasından sonra olayları
kontrol etmek zor olabilirdi. Bunun sebebi başta
Tahrir Meydanı olmak üzere bütün şehirlerdeki
göstericilerin hem çok kalabalık hem de sosyoekonomik
ve ideolojik açıdan heterojen bir yapıda olmasıydı.
Mısır ordusu, Tunus’taki gibi Mübarek’e iktidarı
terk etmesi için açıkça bir çağrı yapmadı,
fakat kendisini desteklediğine dair bir algı da
oluşturmadı ve 10 Şubat’tan itibaren yayınladığı
bildirilerle Mübarek’i koltuğunda tutmak için bir
tavır takınmayacağını belli etti. Bu tavır birçok
yorumcu tarafından Mübarek’e karşı darbe olarak
nitelendirildi. Nitekim Mübarek iktidarı
terk ettiğinde yönetimi Silahlı Kuvvetler Yüksek
Konseyi’ne bıraktığını
açıkladı. Bunun üzerine
Konsey, siyasi liderliği geçici bir süreliğine devraldığını
ve geçiş sürecinden sonra bütün yetkileri
seçilmiş demokratik bir hükümete bırakacağını açıkladı.
mısır askeri konsey
Konseyin yetkileri sivil hükümete
devretmesi beklendiğinden daha uzun oldu ve bu süre yaklaşık 17 ay sürdü. Bu zaman zarfında
Mısır’da Konseye karşı birçok protesto gösterileri
düzenlendi ve can kayıpları yaşandı.
Tunus’la karşılaştırıldığında Mısır’da ordunun
ikircikli bir tavır takınmasının çeşitli sebepleri
var: Her ne kadar mevcut statüko ordunun temel
ayrıcalıklarına dokundurmuyorsa da, Mübarek’in muhaberat, polis gibi diğer güvenlik kuvvetlerine
yaptığı yatırımlar orduyu rahatsız ediyordu.
Daha da önemlisi ise ordunun Mübarek sonrası
döneme dair taşıdığı endişeydi. Mübarek’in, oğlu
Cemal’e resmi bir şekilde deklare edilmese bile
kendisinin halefi olarak algılanmasına sebep olacak
misyonlar yüklemesi bu sürtüşme alanlarının
başında geliyordu. Cemal Mübarek’i kabullenemeyen
ordunun sahip olduğu ekonomik ayrıcalıkları
ve siyasal dokunulmazlıkları, devrim sonrası
kontrol edemeyeceği demokratik bir yönetim sonucunda
kaybetmekten endişe ettiği açıktır.
Mısır’daki değişim sürecini belirleyen temel
etmen olarak ordunun pozisyonunu merkeze almak, ordunun uluslararası angajmanını da analiz
etmeyi gerektirir.

1978 yılında gerçekleşen Camp
David Anlaşması’yla ABD ile Mısır arasında yakın
ilişkiler kuruldu ve ABD’nin Mısır’a yardımları
başladı. Bu çerçevede Mısır, ABD’nin en fazla
yardımını alan ülke
oldu. ABD yardımlarının
Mısır ekonomisine önemli bir katkı yaptığı algısını oluşturduysa da bu yardımlara göz atıldığında
aslan payının askeri yardımlar başlığı altında
gerçekleştiği görülür.
ABD’de askeri darbe ile yönetilen ülkelere
yardım edilmemesine dair kanuna rağmen
, Mısır’a sağlanan ABD yardımları hala devam ediyor.

abd'nin mısıra yardımları
ABD’nin Mısır’a yardımları kendi kanunlarına aykırı olmasına rağmen devam ediyor

Tablodan da anlaşıldığı üzere askeri ve uluslararası
askeri eğitim ve formasyon yardımlarının
miktarı ekonomik yardımın iki katından fazladır.

Dolayısıyla ABD-Mısır ilişkilerinin güvenlik ekseni
üzerinden seyrettiği ve ordunun bu noktada
büyük önem taşıdığı rahatlıkla ifade edilebilir.
ABD Başkanı Obama’nın 28 Mayıs 2014’te yaptığı
konuşmada “Mısır’la ilişkilerimizin İsrail’le
barış anlaşmasından radikalizme karşı mücadeleye
kadar güvenlik çıkarları üzerine kurulu
olduğunu kabul etmeliyiz. Bu yüzden yeni hükümetle işbirliğini kesmeyeceğiz…” 
şeklindeki
cümleleri bu açıdan önemlidir. Kısacası ABD,
darbeyi sorunsallaştırmayarak askeri yönetime
dolaylı destek sağlayan ve askeri ve güvenlik unsurlarını
ilişkilerin merkezine alan bir yaklaşım
sergilemektedir. Bu yaklaşım ülke rejiminin niteliğini
dert etmeyerek ordunun siyasal arenayı
domine etmesine katkı sağlamaktadır. ABD Dış
İşleri Bakanı John Kerry’nin Mursi’ye yapılan darbeden hemen
sonra
ordunun Mısır demokrasisini kurtardığına
yönelik sözleri bu bağlamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak Mısır’da 30 yıllık Mübarek iktidarının
sonunu getiren devrimci harekete müdahale etmeyen ve geç de olsa Mübarek’in karşısında yer alan ordunun bu süreçte önemli bir rol
oynadığı ifade edilebilir. Ordunun bu davranışını
şekillendiren birkaç faktörden bahsedilebilir. Öncelikle
protestocuların niceliği ve niteliği önemlidir.
Tahrir meydanına toplanan protestocuların
sayısı kısa sürede milyonlarla ifade edilmeye başlandı ve protestolar diğer şehirlere de yayıldı. 25
Ocak’ta Tahrir’de toplanan protestocular Mısır
halkını hem sosyo-ekonomik hem de ideolojik
anlamda temsil eden bir özelliğe sahipti. Dolayısıyla
bu hareket belirli bir grubun kalkışması
değildi. Pankartlar ve sloganlar da bu durumun
temel göstergesiydi. Kullanılan dil ideolojik içerikten
ziyade halkın ve belirli ideolojik grupların
genel taleplerini ifade eden ortak bir içeriğe sahipti.
“Ekmek, özgürlük, onur”, “Mübarek git”,
“Halk sistemin değişmesini istiyor”
gibi slogan ve ifadeler bu anlamda çarpıcı örneklerdir. Başta
Tahrir olmak üzere diğer şehirlerdeki meydanlar
küçük birer Mısır’dı. Sonuç olarak sayıları milyonları
bulan halka ateş açmak ordu için rasyonel
bir seçenek olamazdı.

3 Temmuz Darbesi: Mursi’ye Yapılan Darbe 
Mübarek’in iktidarı terk ettiği 11 Şubat 2011 gününden itibaren 30 Haziran 2012’ye kadar Mısır’da yönetimi Yüksek Askeri Konsey üstlendi.
Konseyin yönetimi sivillere bırakması yaklaşık 17
ay sürdü. Haziran 2012’de yapılan seçimde cumhurbaşkanlığına
gelen Muhammed Mursi’nin bir
yıllık iktidarına ordu 3 Temmuz 2013’te askeri
darbeyle
son verdi. Bu askeri darbenin birçok
açıdan incelenmesi mümkündür.

Ancak bu çalışmanın üzerinde duracağı soru, devrim sürecinde
göstericilere müdahale etmeyen ordunun Rabia
ve Nahda meydanlarına neden müdahale ettiği
sorusu olacaktır.

Devrim sürecine de katılmış bazı grupları
da içeren, Mursi’ye karşı başlayan protestoların
arkasındaki oluşum ve “ayaklanma”, “isyan” ya
da “direniş” anlamına gelen Temerrüd hareketi
Mursi’nin istifası için 22 milyon imza topladığını iddia etti (Müslüman Kardeşler’e göreyse
topladıkları imza sayısı sadece 170 bindi), sonrasında
ise 30 Haziran günü Tahrir Meydanı’nı
doldurarak Mursi’nin cumhurbaşkanlığından
istifa etmesini istedi. Ancak Mursi yönetimi
bu çağrıya olumsuz cevap verdi. Olayların çatışmaya dönüşmesi ve 16 kişinin öldürülmesinin
de etkisi ile ordu tarafların anlaşması için 48
saat süre tanıdığını, aksi halde kendi yol haritasını
sunacağını açıkladı. Ordunun bir yandan
“olaylara karışmayacağını” ilan edip öte yandan
“halkın taleplerinin karşılanması yönünde bir
çağrı yaparak” Mursi’nin istifa etmesini istediği
bu açıklama, onun bu sürece müdahil olduğunu
göstermiştir. Cumhurbaşkanı Mursi ise seçimle iş başına geldiğini ve ancak seçimle iktidarı bırakacağını deklare ederek istifa etmeyi reddetti.
Ordu 48 saatlik sürenin ardından 3 Temmuz
günü iktidara el koyduğunu açıkladı. Darbe karşıtı gösterilere de çeşitli aralıklarla gerçek mermi
kullanılarak müdahale edildi. Burada en baştaki
soruya geri dönülecek olursa, ordu göstericilere
neden ateş açtı?

muhammed mursi'ye darbe
Mısır’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hapiste

Ordunun demokratik bir Mısır içinde sahip
olduğu imtiyazları koruyamayacak olması önemli
bir noktadır. Bu durum devrim sürecinde de
söz konusuydu; ancak devrim sürecinden farklı
olarak darbe sürecinde ordu çok geniş bir tabana
sahip kitlelerle değil, belirli bir ideolojiye sahip
bir kesimle karşı karşıya kaldı. Bir nevi “ordu vs.
İhvan”
tablosu ordunun elini rahatlattı. Bunun
yanında ordu, darbe öncesinde ve sonrasında
Mursi yönetimine karşı gerçekleşen kitlesel gösterileri
meşruiyet kaynağı olarak kullandı. Ayrıca darbenin Mısır’a önemli yaptırımlar uygulayabilecek
ülkeler için bir maliyet taşımaması da
ordunun elini rahatlatan bir başka faktördü. Bu
gerekçelere rağmen darbenin dayandığı rasyonel
bir zeminden bahsetmek mümkün değildir.

Darbeden
sonra
yapılan katliamlarda yaklaşık 2 bin
kişi hayatını kaybetti (devrim sürecinde hayatını
kaybedenlerin sayısı yaklaşık 900 kişiydi), 15-22
bin kişi ise tutuklandı.(Temmuz 2014 verileri) Bu çerçevede 3 Temmuz darbesi 25 Ocak
Devrimi ile başlayan değişim dalgasını tersine çevirmekle,
yalnızca Mısır’ı değil, bölgesel değişim potansiyelini
de etkiledi. Böylece “Arap Baharı” olarak
adlandırılan süreç durma noktasına geldi. Ayrıca bu
darbe, iktidar değişimi gerçekleşse bile sürecin ordu
tarafından geri çevrilebileceğini gösterdi.

Yazı SETA İstanbul Güvenlik Araştırmacısı Veysel Kurt‘un ”Orduların ‘Arap Baharı’na Etkisi” adlı makalesinden alıntıdır.

Yemen’de Son Durum Haritası (2016)

Arap Baharı sonrasında Yemen’i 6 bölgeye ayırmayı öngören anayasa tasarısını reddeden Husiler, ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olmak istediler. Bunun için de kendilerine daha fazla söz hakkı doğuracak olan iki bölgeli yapıyı desteklediler. 2014’ün son aylarında ise Husilerin ayaklanması hızla büyüdü ve başkent Sana’ya kadar ulaştı. Husiler Devlet Başkanı Hadi’yi ‘Batı yanlısı’ olmakla suçlayıp, görevden aldıklarını ilan ettiler. Sonra da parlamentoyu feshedip bir ‘Devrim Komitesi’ kurdular.

Yaklaşık 3 ay sonrada(26 Mart 2015) Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap ülkeleri Yemen’de ki Meşru hükümete destek vermeye başladı. Yemen ordusuyla birlikte Suudi Arabistan, eski devlet başkanı Abdullah Salih’e bağlı güçlerle birlikte hareket eden Husilere karşı operasyonlarını hâlâ devam etmektedir. Son olarak da Yemen ordusu haritada da belirtildiği gibi Cevf ve Ma’rib kentlerine operasyon düzenliyor ve git gide başkent Sana’ya yaklaşıyor.

Yemen son durum haritası
Yemen Son Durum Haritası (2016)

Yemen’de ki Suudi Arabistan ve ABD etkisini fark eden İran yanlısı Şii kesim, 1990’lı yıllarda İran’ın desteği ile, önceleri Mü’min Gençler Hareketi daha sonra da Husi Hareketi olarak bilinen örgütü kurmuş ve bu örgüt zamanla güçlenmiştir.

ABD’nin Yemen’deki etkinliğini arttırması ülkede bazı değişikliklerin oluşmasına sebep olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki şeriat isteyen hareketlere savaş açması ve Yemen rejimini desteklemesi üzerine, 2009 yılında Yemen ve Suudi Arabistan’da ki El Kaide kolları birleşerek Arap Yarımadasındaki El Kaide’yi kurmuştur. Böylece Yemen’de devlet dışı iki silahlı aktör ortaya çıkmış oldu. Bu iki gücün yükselmesi de zamanla Yemen rejimini zayıflattı.

Tarihler 2011’i gösterdiğinde ise Arap Baharıyla birlikte protesto gösterileri başladı ve Yemen’in ilk Devlet Başkanı Abdullah Salih’in 30 yıl süren iktidarı sarsılmaya başladı. Gösteriler sonrasında Ali Abdullah Salih yerine oğlunu geçirmek için meclise kanun tasarısı sunsa da, bu pek bir şey ifade etmedi. Abdullah Salih dokunulmazlık elde ederek görevi bıraktı/görevden alındı. Salih’in yerine ise şu anda Husi’lerin kendisine darbe yaptığı Abd-Rabbuh Hadi Mansur getirildi. Mansur, tıpkı Abdullah Salih gibi ABD yanlısı politikalar izlemeye devam etti.

Yemen'in Nüfus Haritası (Ayrıntılı Görsel)
Yemen’in Nüfus Haritası (Ayrıntılı Görsel)

YEMEN’DE NELER OLUYOR? Yemen’deki taraflar

Husilerin Yapılanması ve El Kaide Faktörü
Şuan Husilerin başındaki Abdulmelik el Husi İran’da askeri ve dini eğitim almıştır. Yemen’de ki Husiler aslında ülke içerisindeki %25-30’luk Zeydilerden oluşmaktadır. Yaklaşık olarak 100-120 bine yakın organize olmuş silahlı ve silahsız tabana sahip olan Husilerin ise en abartılı rakamlarla 20-30 bin arasında silahlı gücü olduğu tahmin edilmektedir.

YEMEN’de El Kaide’nin Kontrolündeki Alanlar Genişledi. (09 Nisan 2016)
Yemen El Kaide Haritası
Yemen’de El Kaide’nin Kontrol Ettiği Bölgeler

Husilerin temsil ettiği kesim yukarıda da belirtildiği gibi nüfusun yarısından az. Ülkede %65 civarı Sünni nüfus vardır ve bu nüfus Şii Husi hareketine karşıdır.  Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesini protesto edenler olsa da silahlı Husi hareketi bu protestoları bastırmıştır.

Washington yönetimi, Yemen’de ki El Kaide örgütünün dünyadaki en tehlikeli Kaide yapılanması olduğunu açıklamıştı. Yemen’de ki bu El Kaide örgütü, Husiler’in etkinliğini arttırmasıyla daha da büyümeye başladı. Çünkü Husilere karşı olan Sünnilerin belli bir kısmı, El Kaide’ye destek vermeye başlıyor. Suudi Arabistan’ın El Kaide üzerinde az da olsa etkinliği olduğu söylense de, kendi ülkesinde ve bölgedeki El Kaide yapılanmalarına karşı çıkıyor ve yakaladığı çoğu militanı idam ediyor.

Yemen hakkında önemli bir dipnot:
Yemen Arap toplumları arasında aşiret güçleri en bağlı ülkelerdendir. Ülke nüfusunun %75’i kırsalda yaşamaktadır. Ülkede güçlü büyük aşiretlerin olması, aşiretlerin ordu ve siyasete etki göstermesine de sebep oluyor denebilir. Ülkede mezhepsel ve dini çatışmaların olduğu bilinse de, aşiretler arasındaki çatışma da gözardı edilmemelidir.

Yemen’deki Tüm Taraflar

Muhalefet Partileri: Ortak Buluşma hareketi isimli çatı örgüt Islah Partisi, Yemen Sosyalist Partisi, Hak Partisi ve Arap Sosyalizminin Yeniden Doğuşu partilerini bir araya getirmiştir. Bu gruplar içerisinde hiç şüphesiz en önemli yapı geniş bir tabana sahip olan Islah Partisi’dir. Bununla beraber Eylül Birliği ve Popüler Güçlerin Birlik Partisi de muhalif gruplar arasındadır.

İktidar’daki GPC (Genel Halk Kongresi Partisi): bu parti Ali Abdullah Salih’in iktidardaki partisidir. Yemenliler yolsuzluğa bulaşmakla suçladıkları partinin yasaklanmasını talep ediyorlar.

Aşiretler: Yemen’in orduda ve politikada etkin güce sahip aşiretleri ve bu aşiretlerin değişik çatı örgütlerle bir araya geldikleri birleşik muhalefet Yemen’in geleceğini ciddi anlamda etkileyecektir. Yemen protestolarının bir yönüyle aşiretlerin güç paylaşımı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Husiler: Yemen’in kuzeyinde etkili olan bu Şii aşiret koalisyonu, özellikle İran’ın desteğiyle ülkede önemli kazanımlar elde etme potansiyeline sahiptir.

Ordu: Yemen’in homojen ve modern motivasyonlarla beslenen merkezi bir orduya sahip olduğu söylenemez. Yemen ordusu da tıpkı politik güç gibi çeşitli aşiretlerin güçlerine göre etkin olduğu bir denge üzerine kuruludur. Bu anlamıyla Yemen ordusu da siyasetin şekillenmesinde aşiretlerin etkisiyle paralel olarak belirleyici olacaktır.

El Kaide: Yemen’deki siyasi karmaşadan faydalanan örgüt Yemen’in önemli eyaletlerinden Abyan’ın kontrolünü eline geçirdi. El Kaide Yemen’in Sabva Vilayetinde de bazı bölgeleri ele geçirmiş durumda. Örgütün liderliğini Usame bin Ladin’in atadığı Nasır el Vuhayşi yapmaktadır.

Kaynak: Al Jazeera/incanews/Anadolu Ajansı/stratejikortak.com

Hindistan ve Pakistan’ın Bağımsızlığını Kazanması

0

Hindistan yarımadasında Hindistan ve Pakistan diye iki ayrı devlet oluşmadan önce yarımada İngiliz sömürgesi altındaydı. Uluslararası konjonktürden etkilenen Hintliler ve Pakistanlı Müslümanlar İngiliz himayesinden kurtulmak için örgütlenmelere gitti. İlk dönemde bütün olarak siyasi yollara başvuran yarımada halkı, ilerleyen dönemlerde yaşanan fikir ayrılıklarından ötürü Hintliler ve Pakistanlı Müslümanlar olarak ayrı ayrı bağımsızlık arayışlarını denediler. Bu yazıda ‘İngiliz Egemenliği öncesi Hindistan Yarımadası’ ve ‘Hindistan ve Pakistan’ın Bağımsızlık Kazanması ve Bölünme’ başlıkları yer alacak.

İngiliz Egemenliği öncesi Hindistan Yarımadası

Alt kıta Hindistan, İngiltere’nin egemenliğine girmeden önce burada bir Müslüman egemenliği söz konusuydu. Bu kıtadaki müslüman egemenliği ise 12. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlamıştı.

Bu süreç esas olarak Memlüklüler zamanında Kuzey Hindistan’ın denetim altına alınmasıyla başlamış 1350’den itibaren Güney Hindistan’a da yayılmasıyla devam etmiş, nihayet 1526’da yaklaşık 250 yıl sürecek Hint-Türk İmparatorluğunun kurulmasıyla sonuçlanmıştı.

Bu sürecin gösterdiği ise Müslümanların bu alt kıtadaki egemenliğinin oldukça eskilere dayandığı ve bunun yaklaşık 8 yüzyıl kadar süregeldiğidir.

454-500 tarihleri arasında Hunların egemenliğinde kalan ve 711’de Araplar tarafından işgal edilen Hint yarımadasında 10. yüzyılın başından itibaren Müslümanların egemenliği başlamış ve 1750’ye kadar da devam etmiştir. 1001’de Gazneli Mahmut’la başlayan bu Müslüman egemenliği 1206-1483 yılları arasında Memluklularla devam etmiş, 1526’da Babür Şah’la (1526-1530) bölge Müslüman Moğol devletinin egemenliği altına girmiştir. Bölge Fransa ile İngilere arasındaki 7 yıl savaşları sırasında İngilizler tarafından işgal edimiştir.

İngiltere ve Fransa’nın bu 7 yıl savaşları(1756-1763) sonrasında yaptığı 1763 Paris Barışı ile de Fransa bu toprakları İngiltere’ye bırakmıştır. İngiliz işgaline kadar Moğolların (Babür Şah, Ekber Şah, Cihangir Şah, ve Şahcihan Şah dönemleri boyunca) egemenliğinde kalmıştır.

Özellikle Babür Şah’la başlayan ve Ekber Şah’la doruğa ulaşan İslami geleneklerle Hindu gelenekleri arasında yoğun kaynaşma ortaya hoşgörü ve eşitliğe dayanan bir anlayış ve kültürün ortaya çıkmasına ve gelişmesine yol açmıştır.
İngiltere’nin Hindistan’a yerleşmeye başlaması ise sömürgeciliğin bir sonucu olarak 1761’de İngiliz-Hint Kumpanyasıyla beraber söz konusu olmuş ancak 1773’den itibaren, yavaş yavaş Hindistan’ın denetimi Kumpanya’dan İngiliz Hükümetinin eline geçmiş ve İngiltere Hindistan’ı atadığı genel bir vali aracılığıyla yönetmeye başlamıştır.

ingiliz sömürgesi hint yarımadası
1909 yılı Hindistan Haritası

Bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Burma, Afganistan, Nepal, Singapur ve Siyam ülkelerini içine alan bu sömürgenin başında İmparator olarak İngiliz Kraliyeti ve onun atadığı bir genel vali bulunmaktaydı. Kalküta ve Yeni Delhi’nin başkentliğini yaptığı bu Sömürge Devleti 1850’lerden 15 Ağustos 1947’de Hindistan’ın Bağımsızlığını kazandığı güne kadar devam etmiştir.
Pakistan, Hindistan, Çin, Tacikistan ve Afganistan arasında bir bölge olan Keşmir ise uzun yıllar İngiltere sömürüsü ve kontrolü altında kalmış ve 1846’da idaresi Hintli bir mihraceye verilmiştir. Hindistan ve Pakistan bağımsızlıklarını kazandıkları dönemde de bölge yine bu mihrace ailesinin idaresindedir. Fakat 1947’de mihrace Keşmir’i Hindistan’a ilhak ettiğini ilan etmiş ve ilhak kararı altmış yılı aşkın bir süredir devam eden ve uzun bir dönemde devam edeceğe benzeyen sorunun fitilini ateşlemiştir.

Hindistan ve Pakistan’ın Bağımsızlık Kazanması ve Bölünme

Fransız Devrimi ile I. Dünya Savaşı arasında dünyadaki milliyetçilik akımı ve İmparatorlukların dağılması, imparatorlukların içindeki halkları ve sömürge halklarının özgürlüklerini bir nevi bir kez daha düşünmeye teşvik etmişti. Bu olaylarla birlikte Hindistan alt kıtasında da bazı hareketlilikler oldu.

1857’de kurulan Bombay, Bengal, ve Madras üniversiteleri olmak üzere İngiliz eğitim kurumlarında yetişen gençlerin çoğu ya kamu hizmetine girerek ya da avukatlık, gazetecilik ve öğretmenlik gibi mesleklere yönelerek Batı’nın yaşam ve düşünce biçimini benimsediler. Üniversitelerden hukuk, tıp, ve mühendislik eğitimi alan bir orta sınıf meydana geldi. Başlangıçta İngilizlerin kurduğu mekanizma içinde bir yer edinerek ülke yönetiminde söz sahibi olmayı uman bu aydın çevreler, zamanla sömürgeci politikalara karşı ulusal talepler doğrultusunda gelişen muhalefetin odağı durumuna geldiler. Aydınlar seslerimi ve düşüncelerini basın yoluyla duyurmaya başladılar. Bu hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkan Hindistan Ulusal Kongresi(Kongre Partisi) 28 Aralık 1885’de ilk toplantısını yaptı.

Nitekim Lord Curzon’un sömürgeci yönetimi pekiştirmek için izlediği keyfi yöntemler ve baskıcı politikalar, Kongre Partisi’nin bir aydın hareketi kimliğinden sıyrılarak geniş bir kitleye yayılmasında önemli bir rol oynadı. Milyonlarca Hintlinin milliyetçi harekete katılması ülke çapında yaygın bir dalgalanma başlattı. Kongre Partisi’nin 1906’da Kalküta’daki toplantısında bağımsızlık isteği gündeme geldi ve bu istek ülke çapında geniş yankı uyandırdı. Diğer taraftan aynı tarihte yani Kongre Partisi’nin bağımsızlık çağrısında bulunduğu 1906’da Tüm Hint Müslümanları Birliği de Doğu Bengal’in başkenti Dakka’da ilk toplantısını yapıyordu. Böylece Hindistan’daki Müslümanlar da sömürgeci yönetime karşı bağımsız bir topluluk olarak çıkarlarını korumayı amaçlıyorlardı.

I. Dünya Savaşı’nın devam ettiği sıralarda 1916’da Lucknow’da Kongre Partisi ile Müslüman Birliği Hindistan’ın geleceği için bir program konusunda anlaştılar. Bununla her iki topluluğun da temsil edilmesi üzerinde ilkesel birlik sağlanmış oluyordu. Bu işbirliğinin öncülüğünü yapan Muhammed Ali Cinnah, Müslümanlar arasında güçlü bir konum kazandı. Fakat idari özerklik programı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve savaşın Osmanlılar aleyhine gelişmesinin Müslümanlar arasında doğurduğu huzursuzluk iki parti arasındaki yakınlaşma havasının 1917’de dağılmasına yol açtı.

hindistan ve pakistan haritası
Hindistan ve Pakistan Haritasıyla birlikte Keşmir Bölgesi

Nihayet 1930’ların sonlarından itibaren Hindu-Müslüman sürtüşmesinin gelişmesi ve had safhaya gelmesi iki farklı devletin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. II. Dünya Savaşının etkisiyle çıkan kriz, enflasyon ve bunların ortaya çıkardığı toplumsal rahatsızlıklar iki toplum arasındaki ayrılıkların daha da su yüzüne çıkmasına neden olmuştu. İngiliz sömürge yönetimine son verme mücadelesinde Hindu ve Müslüman milliyetçilerin zaman zaman işbirliği yapmasın karşın, karşılıklı güvensizlik ortamı Müslüman Birliği’ni 1940’da Pakistan adıyla bir Müslüman devleti kurma hedefini benimsemeye yöneltti. Cinnah’a ve Müslüman Birliği’ne göre ”tek bir Hint ulusu olarak bağımsızlık, Müslüman azınlığın Hindu çoğunluğunun elinde oyuncak olacağı için istenmeyen ve tehlikeli bir şeydi. Kongre Partisi’nin ”iki ulus” düşüncesi Cinnah’ın kararlı tutumu ve Müslümanlar ile Hinduların arasındaki gerginliğin sürekli tırmanması nedeniyle sonuç vermedi.

Müslümanların 16 Ağustos 1946’da ilan ettiği Doğrudan Saldırı Günü ile başlayan olaylar, Kalküta’da yaşanan insanlık dramları, İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nda içinde bulunduğu konum, İngiliz Hükümetindeki geri çekilme planlarının devreye sokulma güdüleri, İngiliz Kamuoyunun Ghandi’ye ve Hindistan Ulusal Kongesi’ne bakış açısındaki değişikliğin getirdiği tarihi akış 15 Ağustos 1947’de Hindistan Bağımsızlık Yasası’nın İngiliz Parlamentosunda kabulü ile sonuçlandı.

Bu yasa ile birlikte İngiltere, Hindistan ve Pakistan’ın iki ayrı devlet olarak özgürlüğünü tanıdığını dünyaya duyurmuş oldu.

Güney Kıbrıs Liderinin BM’ye Sunduğu ‘Bencil’ Rapor

0

Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nden Prof. Dr. ATA ATUN (Kıbrıs müzakereleri hakkında), Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Anastasiadis’in Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’a sunduğu  raporun ayrıntılarını yazmış. Yazıda Kıbrıs müzakerelerinde son durumdan, Rumların Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden beklentilerine, kimin ne kazanacağından, ileriye dönük ‘olası’ Rum düşüncelerine kadar bilgilerin yer alıyor.

Rum Yönetiminin Kıbrıs Hayali
Rum’da oyun bitmez. ‘Ne de olsa Bizans’ın torunlarıyız’ diyorlar kendilerine, aralarında uzaktan yakından her hangi bir kan bağı olmasa da.

Rum lider Anastasiadis, müzakerelerin tamamlanmasını ve de olası referandumu 2018 yılına attıktan sonra döndü bir de Davos toplantısında tüm geleneklere aykırı olarak BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a kendi isteklerini içeren rapor sundu.

Anastasiadis herhalde biz “Kıbrıslı Türkleri “keriz”, Türkiye’deki yöneticileri de “aptal” sanıyor.

 Bakın raporunda neler yazmış bu aklı çok çalışan ve bizi de ahmak sanan Rum lider.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin lideri Anastasiadis BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a sunduğu raporun ayrıntıları

 Kıbrıs müzakarelerinde son durum:
“Anlaşmaya yönelik yol uzun, belirsizlikler fazla. Yönetim, Güç Paylaşımı, Mülkiyet, Ekonomi ve AB başlıklarında önemli uzlaşı var ama somut bir sonuç yok” diyor (ve bu nedenle de müzakereler 2016 yılında sonuçlanamaz imasında bulunuyor.)

Daha görüşülmeyen konular:
Toprak düzenlemesi, güvenlik ve garantiler, yabancı askerlerin çekilmesi, anayasa ve yasaların yazımı, anlaşmadan sonraki uluslararası anlaşmalar listesi. (Güvenlik ve garantiler daha konuşulmamış ama garantörlüğün kaldırılmasına Türkiye’nin sıcak baktığı havasını yaratmaya çalışıyor Rum lider ve Rum siyasiler)

Önem arz eden konular:
Yeniden yerleşimin ve tazminatların maliyetleri ve kimin tazmin edeceği,

Federal ve kurumsal örgütlerin kurulması.

Çözümün ilk günü:
– Kapalı Maraş ayni gün iade edilecek,
– Büyük miktarda Türk askeri adayı terk edecek,
– Ara bölge Rumlara verilecek,
– KKTC sınırları içinde iskana açılmamış bölgeler (askeri bölgeler) derhal iade edilecek.

Bu listeye lütfetmiş Sayın Anastasiadis ve Kıbrıslı Türklerin de anlaşmanın ilk gününde nelerden yararlanabileceğini yazmış.

– Hükümete hemen katılacakmışız,
– Limanlar ve Hava limanları açılacakmış,
– Direkt ticaret de başlayacakmış.

Duyan da doğru olduğuna inanacak, egemen Rum yönetiminden böylesi izinlerin ve hoş görünün daha ilk günden çıkacağına.

Anastasiadis’in raporunda yazanlar tam bir hikaye.

Zannediyor ki, bizler bundan yaklaşık 120 sene evvel Girit’te tezgahlanan oyunu ve yaşananları unuttuk ve Batı Trakya’daki kardeşlerimizin durumunu hiç bilmiyoruz!

Anlaşmanın ertesi günü, adadaki Türk askerinin büyük bir kısmı, Anastasiadis’e göre yüzde 95’i gidecek ve Türkler kolay bir lokma sınıfına indirgenecek.

Maraş derhal iade edilecek ve Maraş’a geri dönüş sayısı içine dahil edilmemiş yaklaşık 60 bin Rum yerleşecek.

İade edilen topraklara 100 bin Rum göçmen, KKTC topraklarına da 60 bin Rum, Maraş’la birlikte toplamda 220 bin Rum şu anda KKTC’nin elinde olan topraklara yerleşecek…

Sonrası zaten malum.

Türkiye’nin garantisi sulandırıldıktan veya da ortadan kaldırıldıktan sonra bir daha adaya silahlı müdahale edemeyeceği garantili ve de kesin olarak belli olduktan sonraki ilk fırsatta da, aynen Makarios’un yaptığı gibi “Türkler isyan etti” bahanesi ile saldırılacak ve adanın tümü Rum idaresi altına alınacak.

Aslanım Anastasiadis, sen bu kafada gidersen müzakereler değil 2018’de, 2078’de de bitmez, bilgin ola.

Yazıya ek olarak Temmuz 2015 itibariyle Kıbrıs görüşmelerinde neler olmuştu?
Kıbrıs’ta Türk ve Rum kesimleri arasında süren müzakere görüşmelerinin en önemli başlıklarından biri olan toprak konusunda bazı değişiklikler düşünülüyor.

KKTC Kıbrıs adasının %35.4’ünü oluşturuyor. Annan Planı’nda Rumlardan adanın %29’unda Türk hakimiyetini kabul etmeleri istenmişti. Şuan Rumlar bu oranın %25’e kadar inmesini istiyor. KKTC’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ise Kıbrıs adasında Türklerin toprak hakimiyetinin %30’dan aşağıya inmemesini söylüyordu.

Temmuz 2015 görüşmelerine göre Kıbrıs haritası aşağıdaki gibi olacaktı. Şuan görüşmelerde ki durum nedir tam olarak bilinmiyor.

kıbrıs haritası

Halep’in Kuzeyinde Olanlar ve ABD-Rusya Planları

0

Yazıyı okumadan önce; Yazı Kuzey Halep ve ABD-Rusya Planları diye iki ayrı başlıkta olacak. Sıkılmadan okumaya çalışırsanız, Suriye’nin geleceğine ilişkin bazı olası öngörüleri fark edebilirsiniz.

Kuzey Halep’te Neler Oluyor?
Muhalifler Suriye’nin kuzeyinde iki sıınır kapısını elinde bulunduruyor. Bu sınır kapılarından biri olan Halep’in can damarı olarak nitelenen Bab el-Selam sınır kapısı. Bu bölge Suriye muhalefeti açısından kritik bir öneme sahip. Üç yandan saldırılara uğrayan muhalifler; güneyde rejim, doğuda IŞİD ve Rus saldırıları sonrası batıda PKK’nın Suriye’deki silahlı uzantısı YPG saldırıları sebebiyle sıkışmış durumda. Tabiri caizse muhalifler ‘ölüm kalım savaşı’ veriyor.

IŞİD bu sıkışan muhaliflere darbe vurmak için bekliyor. Sık sık muhalifleri tehdit eden ve sürekli intihar saldırıları düzenleyen IŞİD bölgeyi ele geçirirse Suriye muhalefeti çökmenin eşiğine gelecek. Aslında bu ‘çökme’ Halep’ten muhaliflerin tamamıyla çıkarılması anlamına geliyor.

Son dönemlerde Rusya’nın bölgedeki muhalifleri vurmasıyla ve ABD’nin IŞİD’e karşı hava desteği vermesiyle, PYD’ye bağlı YPG bazı hamlelerde bulunmaya başladı. 2015’in son günlerinde Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak görülen Fırat’ın batısına geçilmeyecek söylemini es geçen YPG(bünyesinde ki diğer güçlerle yani SDG), Fırat’ın batısındaki Tişrin Barajı’nı ele geçirdi. PYD’nin yani YPG’nin amacı, Tişrin Barajından Afrin’e kadar olan bölgeyi birleştirerek bütün kantonların birleşmesi için çaba sarf ediyor.

Aslında Halep’in kuzeyinde rejim askerleri, Şii milisler, İran ve Rus ittifakıyla muhalif koridorun kapanması sonrası, bölge için değişik öngörülerde bulunuyor. Bölgede bulunan üç aktör yani Rejim, IŞİD ve YPG ilk hedef olarak kendilerine muhalifleri seçmişler. Burada rejim güneyden, IŞİD doğudan, YPG ise batıdan saldırarak muhalifleri bölgeden tümüyle çıkarmaya çalışıyor. Bunu yaparlarken de ne koparırsak kârdır mantığını hayata geçiriyorlar.

kuzey halep
Rejim yazan kırmızı bölgeyi Esad güçleri elde edince Türkiye ile Halep arasındaki ikmal yolu kapandı.

Muhalifler bu bölgeden çıkarılınca ne olacak derseniz de, tahminen IŞİD’in kontrolündeki bölgeler uluslararası koalisyon ile buralardan çıkarılacak. Bu senaryolar tutarsa da (ki tutması yüksek), IŞİD Deyr ez-Zor, Humus-Badiye ve ‘başkenti’ Rakka’de sıkıştırılacak. ABD Dışişleri Bakanı Kerry’in de dediği gibi de 2016 yılının sonlarına doğru da IŞİD buralardan silinecek. Her şey kağıt üzerindeki gibi olmaz, bunun farkında herkes ama en muhtemel senaryo bu gibi görünüyor.

ABD ve Rusya’nın Planları
Halep’in kuzeyi ile alâkalı senaryo sonrasında muhalifler İdlib vilayetinde sıkışmış olacak. ABD ile Rusya arasında Suriye temalı da olsa bu kadar sık görüşmelerin olması sonrasında, Rusya’nın yine de muhalifleri vurması aslında şaşırılacak bir durum değil. ABD Suriye’de iç savaş başlamasından bugüne dek, o kadar farklı politikalar izledi ki anlamak oldukça zor. Amerika Birleşik Devletleri ilk olarak açık açık Özgür Suriye Ordusu(ÖSO)’nu destekledi, eğit-donat programları uyguladı, muhalifleri birleştirmeye çalıştı… Hiçbiri tutmadı. ABD bu sefer de PYD’yi destekliyor. ABD’nin korkusu, muhalifler içerisindeki Nusra gibi El Kaide uzantısı örgütlerin olması. Aslında ABD muhaliflerin içerisinde en ılımlı sayılan ÖSO dışında diğer Ahrar’uş Şam, İslam Ordusu ve diğer küçük grupların ileride tehlike olabileceğini düşünüyor. Bunun için de tahminen Rusya ile bazı anlaşmalarda bulundu. ABD ile Rusya arasındaki görüşmeler sonrası da Suriye’de ki iç savaşta, bazı büyük değişikliklerin görüleceği aşikar.

ABD, PKK’nın uzantısı PYD’yi Suriye’nin kuzeydoğusunda IŞİD’e karşı destekliyor. Rusya ise PYD’yi Halep’in kuzeyinde destekliyor. ABD’de Rusya’da aynı örgütü, kendi amaçları için, farklı bölgelerde destekliyor. Tarihte böyle bir olaya şahit olamayız herhalde. Bunu bir köşeye yazmak gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi ABD, IŞİD’e karşı PYD’yi öne sürerken, Rusya’da Esad rejiminin kontrolündeki bölgeleri güçlendirmek ve genişletmek için muhaliflere karşı PYD’yi destekliyor. Rusya aynı zamanda Halep’in kuzeyinde muhaliflere karşı bir nevi IŞİD’i de destekliyor, çünkü IŞİD’i bu bölgede vurmuyor. Mevzileri vurulan muhalifler ise bölyece IŞİD saldırılarına uğrayarak kan kaybediyor. ABD hem ileride sorun teşkil edebilecek muhalif grupların Rusya eliyle temizlenmesini izliyor, hem de PYD’ye verdiği destekle IŞİD’i bölgeden çıkarmaya çalışıyor. Aslında makro boyutta baktığımızda, ABD ve Rusya gibi küresel güçler için müthiş kurgulanmış stratejiler bunlar. Okuyunca ve gelişmeleri takip ettikçe, ‘ne oluyor arkadaş, bu nasıl bir durum’ denilebilecek bir durum ama görünen köy misali, durum böyle gibi görünüyor.

Uzun ve karışık bir şekilde Kuzey Halep’te ki gelişmeleri ve senaryoları anlatmaya çalıştık. Yazıya kısa bir sonuç vermek gerekirse de, Şii milislerle asker ihtiyacını karşılayan Esad rejimi, Kuzey Halep’te ilerlemeye devam ediyor. Sıkışan muhaliflere, İdlib tarafından destek verilip, rejim ablukası kırılmassa buradaki muhalifler eriyecek. Önümüzdeki günlerde neler olacak merakla bekliyoruz.

Halep’in Kuzeyi Son Durum YPG ve Rejim İlerlemesi (1 Şubat-8 Şubat)

ABD’nin Rusya ‘Korkusu’: Avrupa Savunma Bütçesi 4 Kat Artıyor

0

Rusya’nın 2008’de ki Gürcistan saldırısı dünyanın dikkatlerini Rusya’nın üzerine çekmişti. Rusya’nın duracağını düşünen ABD ve Batı ülkeleri yanıldı ve 2014 yılında Rusya’nın Ukrayna müdahalesi ve Ukrayna’da ki ayrılıkçıları desteklemesi Batı ülkelerini korkuttu. Rusya’ya acilen bir şeyler yapılması gerektiğini fark eden başını Almanya’nın çektiği Batı ülkeleri, ilk iş olarak Rusya’yı G-8‘den tabiri caizse attılar ve Rusya’ya ambargo uygulama kararı aldılar. Bunun yanında Rus saldırganlığına karşı NATO’nun etkinliği artmaya başladı. 2014’ten günümüze Rus tehditi ABD ve Batı ülkelerini tehdit etmeye başladı.

abd bütçesi

Son olarak ABD, “Rus saldırganlığı” nedeniyle 2017’de Avrupa savunma bütçesini dört katına çıkaracağını açıkladı. Bununla birlikte Pentagon, IŞİD’le mücadele bütçesini de %50 oranında artıracağını duyurdu.

ABD Savunma Bakanı Carter, Irak ve Suriye’de koalisyon güçleri bünyesinde hava saldırıları düzenleyen Amerikan güçlerinin lazer güdümlü füze ve “akıllı bomba” stoklarının azaldığını söyledi. Bu nedenle de ABD, 1.8 milyar dolar değerinde 45 bin adet daha füze ve roket alacak.

ABD Savunma Bakanı Rusya konusunda, “Rus saldırganlığına karşı güçlü ve dengeli bir yaklaşım benimsiyoruz. Son 25 yıldır bunun için kaygılanmamız gerekmiyordu. Keşke böyle olmasaydı ama şimdi kaygılanıyoruz” dedi.

Amerika Birleşik Devletleri Batı ülkeleri gibi Rusya’yı tehdit görerek silahlanmayı arttırıyor. 2017’de de ABD savunma harcamalarının Avrupa ayağının bütçesini 789 milyon dolardan 3.4 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.

Suriye’de Son Durum Haritası (Şubat 2016)

0

Suriye’de son durum Şubat 2016 itibariyle daha da karıştı. Rusya’nın hava saldırıları ılımlı muhaliflerin ilerleyişinde büyük etki göstermedi. Esad rejimine ait güçler Rusya’nın desteğinin karşılığını en fazla Lazkiye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırında aldı. Türkiye’de daha çok twitter’da konuşulan; Kürt Dağı ve Kızıl Dağ’ın olduğu bölgeyi ifade eden Türkmen Dağı‘nda rejim güçleri hakimiyetini genişletti.

Önümüzdeki günlerde Halep bölgesinde ki çatışmaların yoğunlaşacağı ve Suriye’de son 5 yılın en şiddetli savaşının Halep’te yaşanacağı söyleniyor. Muhalifler Halep’in güneyinde kayıplar yaşadı ve rejim güçleri bu bölgelerde ilerledi. Ama halen Halep vilayetin %55’i muhaliflerin elinde. Geçen sene İdlib vilayetinin tamamını ele geçiren muhalifler, Rus saldırılarına rağmen bu bölgedeki hakimiyetini korudu. Rusya’nın Suriye’de yaklaşık 4 aydır süren hava saldırılarında rejim güçleri, sadece yüzde 1,3’lük toprak kazanabildi.

Suriye’nin kuzeyinde ise PKK’nın Suriye’de ki uzantısı PYD; Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan Azez-Cerablus hattında ki, muhaliflerin elinde bulunan Azez’e yakın köylere saldırılarda bulunuyor. Ama şuan için ABD ile Türkiye’nin anlaşması gereği hat halen IŞİD’in elinde bulunuyor.

Şuan son güncel bilgi olarak da Halep’in Kuzeyindeki (ayrı olan kırmızı alanlar) Esad rejiminin kontrolündeki bölgeler birleşti ve Halep-Türkiye bağlantısı kesildi. Ama sürekli bu hattın muhalifler ve Esad rejimi arasında el değiştirdiği söyleniyor.

Anlık olarak güncellenen interaktif suriye haritası, canlı olarak hangi bölge kimin elinde gösteriyor.

Halep’in kuzeyindeki son gelişmelerle birlikte Suriye’de son durum haritası Şubat 2016 itibariyle ise şöyle:

suriye son durum haritası 2016

Alternatif Harita:

suriyede son durum haritası şubat


Halep-Türkiye bağlantısı kesilmeden önceki harita:

Suriye son durum haritası 2016

Harita suriyegundemi.com’dan alınmıştır.

IŞİD’in Kontrol Ettiği Musul’dan 25 Fotoğraf

Nüfusunun çoğunluğunu Araplar, Kürtler ve Türkmenler’in oluşturduğu Musul, 9 Haziran 2014’de IŞİD’in eline geçmişti. IŞİD militanları bölgeyi terk eden Irak kuvvetlerinin arkalarında bıraktıkları çok sayıda silahı ele geçirdi, bankalardan yüz milyonlarca dolar yağmaladı, yüzlerce tutsağı cezaevinden çıkardı, keyfi idamlara ve kafa kesmelere başladı.

Irak’ın ikinci büyük şehri olan Musul’u IŞİD’den almak içinde Türkiye Başika üssüne takviye yapıp, Iraklı yerel milis ve askerleri eğitiyordu. Bu yıl sonuna kadar da büyük bir Musul operasyonu olacağı tahmin ediliyor. Bu operasyona da koalisyon uçakları, 2-3 bin kişilik ABD askeri, Iraklı askerler, Şii ve Sünni milisler ve peşmergeler katılacak gibi görünüyor. Daha önce de IŞİD’in kontrol ettiği bir başka bölge, IŞİD’in ‘başkenti’ Rakka’dan IŞİD kaynaklı fotoğraf paylaşmıştık. Aşağıdaki Musul ile alakalı fotoğrafların da IŞİD’e ait olduğunu unutmayalım. (Yani muhtemelen en güzel yer ve mekanlar kadraja girmiştir)
ışid musul

ışid musul

 

ışid musul

 

ışid musul

 

ışid musul

 

ışid musul

 

ışid musul

 

ırak musul

 

ırak musul

 

 

musul cadde

 

musul okul

 

musul okul

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul

 

ırak musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

musul cadde

 

IŞİD’e Karşı Koalisyon’da Hangi Ülkeler Var?

Terör örgütü IŞİD’e karşı kurulan koalisyon ABD öncülüğünde Ağustos 2015’te kuruldu. 15 ülkeden oluşan bu koalisyon, Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı hava saldırıları düzenliyor, terör örgütüne karşı savaşan gruplara askeri danışmanlık ve insani yardım sağlıyor. Görseller Rusya’nın resmi haber ajansı sputnik’ten alındı. Haritadaki İDLİB vilayetinin yarısını boş göstermişler ama o beyaz bölge muhaliflere ait.

koalisyon askeri üsler

Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı mücadeleye katılan asker sayısı ve örgüte karşı kullanılan askeri araçların listesi

koalisyon ülkeleri

Rus Ekonomisi Nasıl Çöker?

Rusya Enerji Bakanlığı, ülkenin petrol fiyatı 20 doların altına inmesi halinde dayanamayacağını açıkladı. Rus petrol şirketlerinin mevcut durumu yatırımı azaltmak suretiyle idare ettiklerini ancak petrol fiyatlarının 20 doların altına düşmesiyle ekonominin çökeceği belirtildi.

putin

Rusya Enerji Bakan Yardımcısı Alexey Teksler, “Petrol fiyatlarındaki düşüşten en fazla bütçe etkilenmektedir. Batı Sibirya’daki petrol gelirlerinin yüzde 75-80’i bütçeye aktarılıyordu. Petrol varil başına 50 dolar olduğunda bu oran yüzde 30, 30 dolar olduğunda yüzde 12-13 oldu ve eğer petrol fiyatı 20 dolara inecekse yüzde 4 olacaktır.” dedi.

Rusya, ‘‘Dünya’nın en büyük petrol satıcısı ve çıkarıcısı’’ unvanlarına sahip ve ‘‘Dünya’nın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi’’ unvanı da yakında Rusya’nın olabilir.

Dünyada 1 varil petrolün fiyatı şuan 28 dolardan 33,76 dolara çıktı. (01.02.2016) Rus şirketlerinin petrol üretim maliyeti varil başına 3-6 dolarken, genel üretim maliyeti ise varil başına 15-16 dolar. Yukarıda da belirtildiği gibi Rusya dünyanın en büyük petrol çıkarıcısı ve satıcısı. Petrol fiyatlarının düşüşünden de en çok Rusya Federasyonu etkileniyor. Ülkenin bütçe hesaplamalarına göre ise, bir varil petrolün 20 doların aşağısına inmesi ülke ekonomisinin çökmesine sebep olacak. En azından yetkili merciler bu öngörüde bulunuyor.

varil petrol

Kaynak: 
http://www.dunyabulteni.net/dunya/353387/petrolun-rusya-icin-dayanma-esigi-20-dolar
http://tr.investing.com/
http://tr.sputniknews.com/

İran’da Siyasi Yapı ve 26 Şubat Seçimleri

İran’da, 26 Şubat’ta Uzmanlar Meclisi ve parlamento seçimleri var. Seçimlere katılmak isteyen adayların yeterliliğini denetleyen Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin (AKK) reformcu adaylardan sadece yüzde 1’ine adaylık izni verdi ve bu kararın İran’da seçim sonuçlarına muhtemel etkileri olacak. İran’da ‘reformcular ve muhafazakarlar’ diye iki ana kesim var.

iran cumhurbaşkanı ruhani
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani

İran’ın en üst otoritesi olan dini lider Ayetullah Ali Hamaney ise Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne (AKK) destek veriyor. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise AKK’nin kararlarını eleştiriyor.

(Birçok reformcu adayın reddedilmesinin yanında, İran devrim lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin torunu Ayetullah Hasan Humeyni de adaylık başvurusu reddedilenler arasında.)

Ayetullah Ali Hamaney, Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin yıpratılmaması gerektiğini savunarak, “Dünyanın hiçbir yerinde karar verici merkezler, rejimin esaslarını kabul etmeyenlerin yolunu açmaz” ifadelerini kullandı. Yani Hamaney diyor ki, reformcular İran rejimi için tehlikeli, AKK’nin reformcuları engellenmesi doğrudur.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani Anayasayı Koruyucular Konseyi’ni sert bir şekilde eleştiriyor ama AKK’nin kararlarını değiştirme gibi bir durum söz konusu değil.

İranlı gazeteci ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Ali Efşari’ye göre Ruhani liderliğindeki reformcular mecliste çoğunluğu sağlasa bile, meclisin çıkardığı kanunları denetleyen AKK’nın, reformcuların geçirmek istediği kanunlara onay vermeyeceğini söylüyor.

İran’ın Dış Politikasını Kim Belirliyor?
İran’da Meclisin yapısı hangi kanat adına değiştirilirse değiştirilsin, İran’ın dış siyasetinin değişmeyeceği söyleniyor. İran’da dış politikadaki asli karar alıcı Dışişleri Bakanlığıyla birlikte Rehber (Dini lider Hamaney), Devrim Muhafız Kuvvetleri ve Milli Güvenlik Konseyi. Meclisin de Dışişleri Bakanlığı üzerindeki etkisi sınırlı. Ama dış politikada asıl belirleyici faktör dini lider Hamaney.

iranda siyasi yapı
Görsel: Anadolu Ajansı

Kaynak: 
http://www.dunyabulteni.net/dunya/353412/irandaki-secim-tartismalari-suruyor
http://aa.com.tr/tr/dunya/muhafazakarlardan-cumhurbaskani-ruhaniye-tepki/512956