G7 ve BRICS’in Ekonomi (GSYİH) Karşılaştırması

Batı ülkelerinden oluşan G7 ve Çin ile Rusya önderliğinde toplanan BRICS’in GSYİH karşılaştırmasını kalem kalem yapmak gerekirse;

G7 ülkeleri toplam GSYİH = 51.45 Trilyon Dolar

1. Kanada – 2.3 Trilyon Dolar

2. İtalya – 2.5 Trilyon Dolar

3. Fransa – 3.3 Trilyon Dolar

4. Birleşik Krallık – 3.7 Trilyon Dolar

5. Japonya – 4.4 Trilyon Dolar

6. Almanya – 4.9 Trilyon Dolar

7. ABD – 30.3 Trilyon Dolar

BRICS ülkeleri toplam GSYİH = 31.86 Trilyon Dolar

1. Endonezya – 1.5 Trilyon Dolar

2. Rusya – 2.2 Trilyon Dolar

3. Brezilya – 2.3 Trilyon Dolar

4. Hindistan – 4.3 Trilyon Dolar

5. Çin – 19.5 Trilyon Dolar

6. İran +

7. Güney Afrika +

8. Birleşik Arap Emirlikleri +

9. Mısır +

10. Etiyopya – 2.1 Trilyon Dolar

 

G7 ve BRICS’in Ekonomi (GSYİH) Karşılaştırması
G7 ve BRICS’in Ekonomi (GSYİH) Karşılaştırması

G7, hala dünya ekonomisinde lider konumda olsa da BRICS hızla yetişiyor. Öte yandan Çin ve Hindistan’ın büyüme oranları, BRICS’in gelecekteki potansiyelini artırıyor.

G7 Ekonomik Üstünlüğü:

• G7 ülkelerinin toplam GSYİH’si 51.45 trilyon dolar ile BRICS ülkelerinin 31.86 trilyon dolar olan toplamına kıyasla oldukça büyük bir fark yaratıyor.

• ABD tek başına 30.3 trilyon dolarlık bir ekonomi ile G7’nin en büyük gücü ve toplam G7 ekonomisinin %59’unu oluşturuyor.

BRICS’in Yükselişi:

• BRICS, özellikle Çin ve Hindistan’ın yüksek büyüme oranları sayesinde küresel ekonomi içinde giderek daha fazla yer edinmeye devam ediyor.

• Çin, 19.5 trilyon dolarlık ekonomisiyle BRICS’in lideri konumunda ve tek başına G7 dışındaki tüm BRICS ülkelerinin toplamından büyük.

• Hindistan da 4.3 trilyon dolar ile önemli bir ekonomik güç olmaya devam ediyor.

Yeni Üyelerin Etkisi:

• BRICS’e son yıllarda İran, Güney Afrika, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Etiyopya gibi ülkeler katıldı.

• Bu yeni üyelerle birlikte BRICS’in toplam ekonomik gücü artmaya devam ediyor.

Afrika Ülkelerinin Ticaret Ortakları (2000 vs 2020)

2000 ve 2020 yıllarında Afrika ülkelerinin en büyük ithalat ortaklarının karşılaştırıldığı haritada, Çin’in kıta genelindeki hakimiyeti gözler önüne seriliyor.

2000 yılında Afrika’nın ithalat ortakları oldukça çeşitliydi. Fransa, ABD, İngiltere, Çin, Portekiz ve Güney Afrika gibi birçok ülke kıtanın farklı bölgelerinde en büyük ithalat ortağıydı. Eski sömürge bağları belirgin şekilde görülüyor; örneğin Batı Afrika ülkeleri ağırlıklı olarak Fransa ile ticaret yaparken, Güney Afrika komşu ülkeleriyle güçlü ekonomik bağlar sürdürüyordu.

Afrika Ülkelerinin Ticaret Ortakları (2000 vs 2020​)

2020 yılına gelindiğinde, Çin kıtada baskın hale gelmiş görünüyor. Çoğu Afrika ülkesinin en büyük ithalat ortağı artık Çin, bu da Çin’in kıtadaki ekonomik etkisinin büyük ölçüde arttığını gösteriyor. Bunun yanında, bazı ülkelerde Türkiye’nin (örneğin Libya) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (Doğu Afrika) etkisi artmış. Güney Afrika bölgesi ise kendi çevresinde hâlâ güçlü bir ticaret merkezi olmayı sürdürüyor.

Özetle bu harita, son 20 yılda Afrika’nın ekonomik yönelimindeki büyük değişimi gösteriyor. Çin’in kıtadaki ekonomik etkisinin artışı, altyapı projeleri, hammadde ticareti ve doğrudan yatırımlarla desteklenen uzun vadeli bir stratejinin sonucu olabilir.

Afrika’nın En Büyük 5 Ekonomisi: Kıtadaki 49 Ülkeye Eşit (Harita)

Afrika kıtasının toplam GSYİH’sinin (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla) yarısı, 5 ülkeden geliyor.

2024 yılı GSYİH verilerine göre:

• 1,4 trilyon dolar → Afrika’nın en büyük 5 ekonomisi (Kırmızıyla işaretli ülkeler)

• 1,4 trilyon dolar → Afrika’nın geri kalanı (Yeşil renkle gösterilen ülkeler)

Afrika’nın en büyük 5 ekonomisi;

1. Nijerya

2. Güney Afrika

3. Mısır

4. Cezayir

5. Etiyopya

Afrika’nın ​En Büyük 5 Ekonomisi: Kıtadaki 49 Ülkeye Eşit (Harita)
Afrika’nın En Büyük 5 Ekonomisi: Kıtadaki 49 Ülkeye Eşit (Harita)

-Afrika’nın toplam GSYİH’si 2024 itibarıyla yaklaşık 2,8 trilyon dolar civarında.

-Kıta ekonomisi büyük ölçüde tarım, madencilik, enerji ve hizmet sektörüne dayanıyor.

-Çin, ABD ve Avrupa, Afrika’nın en büyük ticaret ortakları arasında yer alıyor.

Bölgelere Göre Sektörler

-Kuzey Afrika (Mısır, Cezayir, Fas): Petrol, doğalgaz ve turizm öne çıkıyor.

-Batı Afrika (Nijerya, Gana, Fildişi Sahili): Petrol, kakao ve madencilik önemli gelir kaynakları.

-Doğu Afrika (Kenya, Etiyopya, Tanzanya): Tarım, tekstil ve altyapı projeleri büyüyor.

-Güney Afrika (Güney Afrika, Angola): Sanayi, madencilik ve finans sektörü güçlü.

Sovyetler Birliği Haritası ve 15 Cumhuriyet

0

Sovyetler Birliği ve Harita Yorumu

Sovyetler Birliği haritası; Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyeti ve bu cumhuriyetlerin farklı renklerle gösterilmesiyle daha çarpıcı bir özet sunuyor.

Baltık Ülkeleri (Kuzeybatı)

• Estonya, Letonya, Litvanya (Yeşil, Mor, Sarı): SSCB içinde yer almasına rağmen Avrupa’ya daha yakın bir kimlikleri vardı ve 1991’de ilk ayrılan ülkeler arasında yer aldılar.

Doğu Avrupa (Batı Kesimi)

• Belarus, Ukrayna, Moldova (Turuncu, Sarı, Mor): Ukrayna ve Belarus, Slav kimlikleriyle Rusya’ya en yakın olan ülkelerdi, ancak SSCB’nin dağılmasından sonra özellikle Ukrayna ile Rusya arasında gerginlikler yaşandı.

Kafkasya (Güneybatı)

• Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan (Mavi, Mor, Yeşil): Kafkasya bölgesi etnik ve dini çeşitlilik açısından zengindi ve bağımsızlık sonrası bazı iç çatışmalar yaşandı.

Orta Asya Cumhuriyetleri (Güney)

• Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan (Turuncu, Mavi, Mor, Pembe, Yeşil): Türk ve Fars kültürlerinin etkisinde olan bu ülkeler, SSCB’nin dağılmasından sonra ekonomik ve politik olarak Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürdü.

Rusya (En Büyük Alan, Kırmızı)

• SSCB’nin en büyük ve merkezi ülkesi olan Rusya, dağılmadan sonra SSCB’nin yasal halefi kabul edildi ve büyük bir güç olarak varlığını sürdürdü.

Sovyetler Birliği Haritası ve 15 Cumhuriyet​
Sovyetler Birliği Haritası ve 15 Cumhuriyet

Sovyetler Birliği (SSCB), 1922 yılında kurulan ve 1991 yılına kadar varlığını sürdüren bir sosyalist federasyondu. Resmi adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi ve 15 farklı Sovyet cumhuriyetinden oluşuyordu. Merkezi Moskova olan SSCB, Komünist Parti tarafından yönetilen tek partili bir devletti. 1991 yılında resmen dağıldı ve üye cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan etti.

Avrupa’da Hangi Ülkelerin En Çok Ziyaret Edilen Şehirleri Başkent Değil?

Harita, Avrupa’daki başkentlerin ülkelerinin en çok ziyaret edilen şehri olup olmadığını gösteriyor.

Yeşil Renkte Gösterilen Ülkeler: Başkentleri, ülkelerinin en çok ziyaret edilen şehridir.

Kırmızı Renkte Gösterilen Ülkeler: Başkentleri, en çok ziyaret edilen şehir değildir.

Haritada kırmızı ile işaretlenen ülkeler ve en çok ziyaret edilen şehirleri:

• Polonya: Kraków, başkent Varşova’dan daha çok ziyaret ediliyor.

• İspanya: Barcelona, başkent Madrid’den daha popüler.

• Türkiye: İstanbul, başkent Ankara’dan çok daha fazla turist çekiyor.

• İsviçre: Zürih, başkent Bern’den daha fazla turist alıyor.

• Hırvatistan: Dubrovnik, başkent Zagreb’den daha fazla ziyaret ediliyor.

Avrupa’da Hangi Ülkelerin En Çok Ziyaret Edilen Şehirleri Başkent Değil?
Avrupa’da Hangi Ülkelerin En Çok Ziyaret Edilen Şehirleri Başkent Değil?

Türkiye’de Doğurganlık Oranının 2016 ve 2024 Karşılaştırması

Türkiye’deki kadın başına düşen doğum oranlarının 2016 ve 2024 yılları arasındaki değişimini, harita üzerinden görebiliriz. Gidişatın kötü olduğu, 8 yılda bile haritanın kırmızıya döndüğü göze çarpıyor.

Haritaya baktığımızda Türkiye nüfusunun yaşlanma sürecine girdiğini, doğurganlık oranının düşmeye devam etmesiyle birlikte uzun vadede ekonomik ve sosyal yapının değişeceğini hatırlatmakta fayda var.

• 2016’da Türkiye genel doğurganlık oranı 2.11 iken, 2024’te 1.48’e düştü.

• Bu, nüfusun kendini yenileme seviyesinin (2.1) altına indiğini gösteriyor.

Not: İnfogfrafikteki 1.47 doğurganlık oranı, 1.48 olacaktır.

Türkiye’de Doğurganlık Oranının 2016 ve 2024 Karşılaştırması
Türkiye’de Doğurganlık Oranının 2016 ve 2024 Karşılaştırması

Doğurganlık oranı en çok Batı’da düştü:

• 2016’da birçok bölge yeşil (yüksek doğurganlık oranı) iken, 2024’te kırmızıya (düşük doğurganlık oranı) dönüştü.

• Marmara, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz’de doğurganlık oranı 1.5’in altına kadar geriledi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu hâlâ en yüksek oranlara sahip:

• 2016’da çok büyük bir kısmı yeşil ve koyu yeşil (4.0 ve üzeri doğurganlık) iken, 2024’te çoğu bölge hâlâ üst seviyede doğurganlık oranını koruyor, ancak düşüşler mevcut.

Karadeniz ve İç Anadolu’da belirgin düşüş:

• 2016’da bazı Karadeniz ve İç Anadolu şehirleri yenilenme oranının üstündeyken, 2024’te çoğunlukla düşük doğurganlık seviyesine inmiş.

Türkiye’nin Avrupa’ya İhracatı: 2024 Verileriyle Ülke Bazlı Dağılım (İnfografik)

Türkiye, 2024 yılı itibarıyla Avrupa pazarındaki en aktif ticaret ortaklarından biri olmaya devam ediyor. Gerek coğrafi konumu, gerekse sanayi, tekstil, otomotiv ve gıda sektörlerindeki üretim gücü sayesinde Avrupa kıtasına çok geniş bir yelpazede ürün ihracatı yapıyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yaptığı ihracat, sadece ekonomik değil, diplomatik ilişkilerin de önemli bir parçası haline gelmiş durumda.

Aşağıdaki veriler, Türkiye’nin Avrupa ülkelerine yaptığı ihracatın milyar dolar cinsinden dağılımını gösteriyor. Harita, ülke bazlı karşılaştırma imkânı sunarken, aynı zamanda Türkiye’nin hangi pazarlarda daha güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin Avrupa’ya İhracatı: 2024 Verileriyle Ülke Bazlı Dağılım (İnfografik)
Türkiye’nin Avrupa’ya İhracatı: 2024 Verileriyle Ülke Bazlı Dağılım (İnfografik)

Türkiye’nin 2024 Avrupa İhracatı – Ülke Bazlı Liste (Milyar Dolar)

• Almanya: 20 milyar $

• İtalya: 13 milyar $

• İspanya: 9.8 milyar $

• Fransa: 10.1 milyar $

• Hollanda: 6.6 milyar $

• Birleşik Krallık: 15.3 milyar $

• Polonya: 6.3 milyar $

• Romanya: 7.8 milyar $

• Yunanistan: 4.8 milyar $

• Bulgaristan: 5.2 milyar $

• Macaristan: 1.8 milyar $

• Çekya: 2.3 milyar $

• Avusturya: 1.6 milyar $

• Belçika: 4.4 milyar $

• İrlanda: 1.3 milyar $

• Portekiz: 1.6 milyar $

• İsviçre: 1.6 milyar $

• Sırbistan: 2.7 milyar $

• Hırvatistan: 1.3 milyar $

• Arnavutluk: 1.8 milyar $

• Karadağ: <1 milyar $

• Kosova: <1 milyar $

• Bosna-Hersek: <1 milyar $

• Slovakya: 1.3 milyar $

• Slovenya: 2.6 milyar $

• Moldova: <1 milyar $

• Ukrayna: 3.5 milyar $

• Litvanya, Letonya, Estonya: <1 milyar $

• Finlandiya: <1 milyar $

• İsveç: 1.6 milyar $

• Norveç: 1.3 milyar $

• Danimarka: 1.6 milyar $

• Azerbaycan: 2.6 milyar $

Schengen Bölgesi Ülkeleri: Güncellenen En Güncel Harita (2025)

Avrupa’da serbest dolaşım hakkı tanıyan en önemli anlaşmalardan biri olan Schengen Anlaşması, 2025 yılı itibarıyla yeni bir döneme girdi. Bulgaristan ve Romanya, yıllardır bekledikleri Schengen üyeliğine nihayet kavuştu. Bu gelişme, yalnızca bu iki ülke için değil; tüm Avrupa Birliği vatandaşları, sınır güvenliği politikaları ve ulaşım altyapısı için de büyük bir değişim anlamına geliyor.

Schengen Bölgesi, pasaport veya sınır kontrolü olmadan seyahate olanak tanıyan bir yapıya sahip. Yeni üyeliklerle birlikte bölge 29 ülkeye çıktı ve yaklaşık 450 milyon kişilik bir nüfusa serbest dolaşım avantajı sunuyor. Bulgaristan ve Romanya’nın dahil olması, kara ve hava yollarındaki hareketliliği artıracak, ticari ilişkileri kolaylaştıracak ve turizm sektörüne ivme kazandıracak.

2025 İtibarıyla Schengen Bölgesine Dahil Olan Ülkeler

1. Almanya

2. Avusturya

3. Belçika

4. Bulgaristan (yeni üye)

5. Çekya

6. Danimarka

7. Estonya

8. Finlandiya

9. Fransa

10. Hollanda

11. Hırvatistan

12. İspanya

13. İsveç

14. İsviçre

15. İtalya

16. İzlanda

17. Letonya

18. Lihtenştayn

19. Litvanya

20. Lüksemburg

21. Macaristan

22. Malta

23. Norveç

24. Polonya

25. Portekiz

26. Romanya (yeni üye)

27. Slovakya

28. Slovenya

29. Yunanistan

Schengen Bölgesi Ülkeleri: Güncellenen En Güncel Harita ​(2025)
Schengen Bölgesi Ülkeleri: Güncellenen En Güncel Harita (2025)

Schengen’e Hâlâ Dahil Olmayan Avrupa Ülkeleri

İrlanda: Schengen yerine kendi sınır kontrol sistemini sürdürüyor.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi: Cumhuriyeti: Teknik nedenlerle henüz dahil edilmedi.

Birleşik Krallık: Brexit sonrası tamamen dışarıda kaldı.

Balkanlar’daki bazı aday ülkeler: Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan gibi ülkeler henüz Schengen üyesi değil.

Satın Almadan Önce İncelenecek Askeri Bot Rehberi

0

Zorlu arazi şartlarında ayak sağlığınızı korumak, görev disiplininizi sürdürmek ya da outdoor maceralarınıza güven katmak istiyorsanız iyi bir askeri bot seçimi vazgeçilmezdir. Doğru asker botu yalnızca çetin hava koşullarında değil, şehir içinde dahi konfor ve stil sunar. Bu kapsamlı rehberde, polis botu başta olmak üzere farklı kullanım senaryolarına yönelik bot alternatiflerini inceliyoruz. Hedefimiz, sizi marka kalabalığı içinde kaybolmadan bilinçli tercihler yapmaya yönlendirmek.

Askeri Bot Seçerken Püf Noktalar

Askeri bot arayışına girdiğinizde ilk etapta “su geçirmez mi, su itici mi?” sorusu akla gelir. Kışlık askeri bot alacaksanız tam boy su geçirmez membran, yazlık askeri bot içinse nefes alabilir su itici kumaş idealdir. Burada malzeme kalitesi ön plana çıkar:

  • Hakiki deri ve Cordura karışımı gövde, aşınmaya karşı yüksek direnç sunar.
  • Fermuarlı askeri bot modelleri, göreve hızlı hazırlık sağlayarak vakit kazandırır.
  • Ortholite taban veya benzeri köpük iç taban teknolojileri, uzun süreli devriyelerde ayağı yormaz.

Taban deseni de önemli bir detaydır. Çamurlu arazide kendini temizleyen (self-cleaning) diş yapısı kaymayı engeller. Son olarak kalıp seçimine dikkat edin; dar kalıp erkek askeri bot giyerken ayağınız şişebilir, geniş kalıp ise gereksiz sürtünmeye yol açabilir.

Polis Botu Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Görev botu denildiğinde akla ilk gelenlerden biri polis botu. Emniyet teşkilatı yönetmelikleri genellikle siyah renkte, parlak olmayan dış yüzey ve kaymaz taban şartı getirir.

  • Yağ ve asit direnci: Şehir içi devriyelerde kimyasal maddelere maruz kalabilirsiniz.
  • Hızlı aksiyon: Yüksek bilekli ama hafif tasarım, birim müdahalelerinde hareket kabiliyetini korur.
  • Sessiz taban: Operasyon esnasında ses çıkarmayan kauçuk taban, gizliliği artırır.

Ek olarak, özel harekâtçı botu veya özel harekat botu olarak pazarlanan modeller, balistik panel içermese de darbeye dayanıklı kompozit burun sunar. Aynı gereklilik havacı botu için de geçerlidir; metale karşı statik elektriği azaltan taban bileşeni şarttır.

Askeri Botların Özellikleri Hakkında Ne Biliyoruz?

Askeri botlar, yalnızca bir ayakkabı değil; görev sırasında güvenliğinizi ve konforunuzu sağlayan en önemli ekipmanlardan biridir. Bu botların en ayırt edici özelliği, zorlu doğa ve iklim koşullarına karşı yüksek direnç göstermesidir. Genellikle hakiki deri, süet ya da Cordura kumaş gibi yırtılmaya ve aşınmaya dayanıklı malzemelerle üretilirler. Taban yapısı çoğunlukla kauçuk ya da poliüretan olup, kaymayı önleyen derin dişli bir desenle donatılır. Böylece çamurlu, ıslak ya da taşlı zeminlerde sağlam tutunma sağlar ve olası düşme riskini azaltır.

Su geçirmezlik özelliği de askeri botlarda öne çıkan bir detaydır. Özellikle kış aylarında ya da yağışlı bölgelerde görev yapanlar için bu özellik vazgeçilmezdir. Su geçirmez membranlar, botun içine su girmesini önlerken aynı zamanda ayakta hava dolaşımını da destekler. Bu sayede terleme, mantar gibi sorunların da önüne geçilir. Yazlık askeri bot modellerinde ise nefes alabilir kumaşlar, fileli yapılar ve hafif taban kullanılarak ayakta ağırlık hissi oluşması engellenir.

Bileği saran ve destekleyen yüksek yapıları sayesinde burkulmaları önleyen askeri botlar, aynı zamanda uzun süre ayakta kalan kişiler için ortopedik konfor sunar. Özellikle iç taban kısmında darbe emici ve ayak kavisini destekleyen yastıklamalara yer verilir. Bazı modellerde fermuar desteği bulunur, bu da botun daha hızlı giyilip çıkarılmasına yardımcı olur.

Renk seçenekleri genellikle görev yapılan alana göre şekillenir. Siyah renkli polis botu ve özel harekât botu modelleri şehir içi görevlerde tercih edilirken, bej, haki ya da kamuflaj desenli botlar genellikle kırsal bölgelerde ve ormanlık arazilerde kullanılır. Kışlık modellerde iç yalıtım, kalın dış taban ve kar geçirmez yapı bulunurken, yazlık modeller daha ince astarlı, hafif yapılı ve nefes alabilir malzemelerle donatılır.

Son olarak, askeri botların en önemli avantajlarından biri uzun ömürlü olmalarıdır. Uygun şekilde bakıldığında bu botlar yıllarca deformasyon yaşamadan kullanılabilir. Gerek görevdeki profesyoneller, gerekse kampçılar, dağcılar ve outdoor sporlarla ilgilenenler için askeri bot; dayanıklılık, güvenlik ve konforu bir arada sunan vazgeçilmez bir tercihtir.

Öne Çıkan Askeri Bot Markaları

AskerMarketi.com bünyesinde global ve yerli pek çok askeri bot markası bulmak mümkündür:

  • Vaneda: Hafifliğiyle öne çıkar, yazlık-kışlık koleksiyonları mevcuttur.
  • Single Sword: Orta fiyat bandında, su geçirmez membranlı klasik komando botu modelleri sunar.
  • Vogel: Anatomik taban konforu ve hava sirkülasyonuyle bilinir.
  • Lowa: “En iyi askeri bot” listelerinde ilk sıralarda. Gore-Tex astar ve Vibram taban standarttır.
  • Scooter: Yerli üretim, jandarma botu ve subay botu segmentinde bütçe dostu seçenekler sağlar.

Renk seçenekleri haki, bej ve siyah ağırlıklıdır. Boy seçimi ise uzun, kısa ve orta bilek varyantlarından görev gereksinimine göre yapılmalıdır.

TSK’da Kullanılan Asker Botu ve Asker Ayakkabısı Hangisi?

Türk Silahlı Kuvvetleri tedariklerinde, farklı birlikler için ayrı bot spesifikasyonları bulunur:

  • Piyade/Komando Botu: Haki, tam boy, deri-Cordura karışımı gövde, çelik burun takviyesi.
  • Jandarma Botu: Jandarma çöl renginde, Jandarma asayiş ise siyah renkte, orta bilekli, çoğunlukla su itici membran ve kısmi deri yüzey.
  • Hava Kuvvetleri Ayakkabısı (havacı botu): Siyah renkte, statik elektrik deşarj tabanı, şok emici orta taban.

Bu botlar SSB ihale şartnamelerine uygun üretilir ve NATO standartlarına uyum taşır. Sivil kullanıcılar için birebir aynı modeller satılmasa da eşdeğer özellikli “komando botu” etiketiyle piyasaya sunulur.

Ekstra Başlık: Askeri Botların Sivil Hayattaki Yükselişi

Taktik giyim modasıyla beraber bot askeri tasarımlar, günlük kombinlerin vazgeçilmez parçası haline geldi. Sokak stiline uyum sağlayan askeri bot erkek koleksiyonları, kot pantolonla kullanıldığında hem dayanıklılık hem de karakteristik bir görünüm kazandırır. Özellikle fermuarlı askeri bot modelleri, metrodan doğa yürüyüşüne uzanan günlerde şıklığı ve pratikliği bir arada sunar. İster görev başında olun ister hafta sonu kamp planlayın, sağlam bir askeri bot sizi ve ayağınızı korur. Asker ayakkabısı seçerken malzemeden taban yapısına, markadan fiyata kadar her detayı göz önünde bulundurun. Unutmayın, doğru botun sağlayacağı güven hissi hem performansınızı artırır hem de olası sakatlık riskini minimuma indirir.

AskerMarketi.com’daki geniş ürün yelpazesi sayesinde askeri kışlık bot ile askeri yazlık bot arasında kolayca karşılaştırma yapabilir, ihtiyaçlarınıza en uygun modeli seçebilirsiniz. Sağlam adımlar, güvenli görevler ve keyifli outdoor anılar dileriz!

Uluslararası İlişkiler Perspektifinden Dijital Diplomasi ve Eğitim

21.yüzyılın başından itibaren dijitalleşme, devletlerin dış politika araçlarını yeniden yapılandırmalarına sebep olmuş, klasik diplomasi anlayışı dijital diplomasiye evrilmiştir. Bu dönüşüm sadece diplomatik pratikleri değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler teorilerini ve eğitim sistemlerini de derinden etkilemiştir.

Bu bağlamda dijital diplomasi, devletlerin dijital teknolojiler aracılığıyla yürüttükleri dış ilişkiler ve kamu diplomasisi faaliyetleri anlamına gelmektedir. Eğitim ise bu yeni sürecin hem taşıyıcısı, hem de dönüştürücüsüdür. Bu makale, uluslararası ilişkiler disiplini bağlamında dijital diplomasinin gelişimini, işlevlerini ve bu sürecin eğitimle olan karşılıklı etkileşimini incelemeyi amaçlamaktadır.

Dijital Diplomasinin Kavramsal Çerçevesi

Dijital diplomasi (ya da e-diplomasi), devletlerin ve uluslararası aktörlerin dış politika hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla dijital teknolojileri, özellikle internet tabanlı platformları, sosyal medya araçlarını ve çeşitli bilgi teknolojilerini stratejik biçimde kullanmalarını ifade eder. Bu yeni diplomasi biçimi, geleneksel yüz yüze diplomasi yöntemlerini tamamlayan ve zaman zaman onların yerini alan yenilikçi bir iletişim ve etkileşim alanı sunar. Geleneksel diplomasi, tarihsel olarak büyük ölçüde kapalı kapılar ardında yürütülen, sınırlı aktörlerin yer aldığı ve fiziksel temasa dayanan bir süreçti. Ancak dijitalleşmeyle birlikte diplomatik iletişimde şeffaflık artmış, halkla ilişkiler önem kazanmış ve süreçler daha hızlı, erişilebilir ve katılımcı hale gelmiştir.

Sosyal medya platformları (X, Facebook, Instagram vb.) üzerinden yapılan açıklamalar, video konferans yoluyla gerçekleştirilen uluslararası görüşmeler ve çevrimiçi diplomatik forumlar bu dönüşümün en somut örneklerindendir. Özellikle COVID-19 pandemisi, dijital diplomasinin yükselişinde bir dönüm noktası olmuştur. Seyahat ve fiziksel temasın kısıtlandığı bu dönemde, diplomatik ilişkilerin devamı büyük ölçüde dijital araçlar aracılığıyla sağlanmıştır. Pandemi sürecinde sanal zirveler, çevrimiçi müzakereler ve dijital kamu diplomasisi faaliyetleri hız kazanmış; bu durum da dijital diplomasiye olan ihtiyacı ve ilgiyi artırmıştır.

Bununla birlikte, dijital diplomasinin yalnızca bir teknoloji kullanımı değil, aynı zamanda yeni diplomatik stratejiler geliştirmeyi gerektiren bir paradigma değişimi olduğu unutulmamalıdır. Mesajların anlık yayılması, dijital güvenlik riskleri, dezenformasyonla mücadele ve dijital etkileşimlerin uluslararası hukuk çerçevesine uygunluğu gibi birçok yeni dinamik, dijital diplomasinin kapsamını ve karmaşıklığını artırmaktadır. Sonuç olarak, dijital diplomasi hem bir fırsat hem de bir meydan okuma olarak karşımıza çıkmaktadır. Küresel düzeyde etkin ve güvenilir diplomatik ilişkiler kurmak isteyen aktörler için dijital araçları etkili kullanmak artık bir seçenek değil, bir zorunluluktur.

Dijital Diplomasinin Uluslararası İlişkilerdeki Rolü

Dijital diplomasi, özellikle kamu diplomasisi çerçevesinde uluslararası ilişkilerde giderek daha belirleyici bir rol oynamaktadır. Devletler, geleneksel diplomatik kanalların ötesine geçerek sosyal medya ve dijital platformlar aracılığıyla doğrudan küresel kamuoyuna ulaşabilmekte, böylece hedef kitlelere gerçek zamanlı mesajlar iletme imkânı bulmaktadır. Bu durum, dış politika söylemlerinin sadece hükümetler arasında değil, aynı zamanda halklar düzeyinde de şekillenmesine olanak tanımaktadır.

Günümüzde dijital diplomasi; kamuoyunu etkileme, kriz anlarında hızlı ve etkili iletişim kurma, ulusal imajın küresel ölçekte yönetilmesi ve dezenformasyonla mücadele gibi çok boyutlu stratejileri içermektedir. Özellikle uluslararası krizler, çatışmalar ya da insani felaketler sırasında, devletlerin dijital mecralar aracılığıyla sergiledikleri tutumlar ve verdikleri mesajlar büyük önem taşımaktadır. Sosyal medya üzerinden yürütülen diplomatik kampanyalar, sadece bilgi vermekle kalmaz; aynı zamanda norm oluşturma, gündem belirleme ve meşruiyet sağlama işlevleri de görür.

Dijitalleşme, sadece devletleri değil, uluslararası örgütleri de dönüştürmüştür. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO ve UNESCO gibi kuruluşlar, dijital platformları diplomatik toplantılar, çevrimiçi istişareler ve küresel kampanyalar için etkin şekilde kullanmakta; böylece karar alma süreçlerine daha geniş katılım sağlamaktadır. Pandemi sürecinde çevrimiçi zirvelerin ve sanal müzakerelerin yaygınlaşması bu dönüşümün somut örnekleri arasındadır.

Bu gelişmelerin bir diğer önemli sonucu ise devlet dışı aktörlerin uluslararası ilişkilerde daha görünür hale gelmesidir. Sivil toplum kuruluşları, medya kuruluşları, bireyler ve hatta dijital içerik üreticileri, uluslararası gündemlerin oluşumuna katkı sunmakta, kamu diplomasisi faaliyetlerine katılmakta ve zaman zaman hükümetlerin dış politika söylemlerini şekillendirmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkilerin çok aktörlü, çok katmanlı ve daha yatay bir yapıya evrilmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak dijital diplomasi, sadece teknik bir yenilik değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerdeki güç dinamiklerini, aktör çeşitliliğini ve iletişim stratejilerini köklü biçimde etkileyen yapısal bir dönüşüm aracı haline gelmiştir.

Dijital Diplomasi ve Eğitim Arasındaki Etkileşim

Dijital diplomasi, sadece diplomatik uygulamaları değil, bu alanda yetiştirilen insan kaynağının eğitim süreçlerini de köklü biçimde dönüştürmüştür. Dijitalleşen diplomatik ortam, klasik diplomasi anlayışının ötesine geçilmesini ve yeni becerilerle donatılmış profesyonellerin yetiştirilmesini gerekli kılmıştır. Bu bağlamda, diplomasi eğitimi artık yalnızca uluslararası hukuk, müzakere teknikleri ve protokol kuralları gibi geleneksel başlıkları değil; dijital okuryazarlık, sosyal medya yönetimi, siber güvenlik, veri analizi, dijital etik ve dezenformasyonla mücadele gibi çağdaş konuları da içerecek şekilde yeniden
yapılandırılmaktadır.

Günümüzde etkili bir diplomatın yalnızca iyi bir müzakereci değil, aynı zamanda dijital ortamda stratejik iletişim kurabilen, kriz anlarında sosyal medya üzerinden kamuoyunu yönlendirebilen ve çevrimiçi platformlarda uluslararası temsil yeteneği olan bir birey olması beklenmektedir. Bu bağlamda eğitim, dijital diplomasi için hem bir altyapı sağlayıcı hem de bir stratejik araç olarak işlev görmektedir.

Üniversiteler, diplomasi okulları ve uluslararası ilişkiler bölümleri, dijital diplomasiye özel ders içerikleri ve uygulamalı atölyeler geliştirerek bu ihtiyaca yanıt vermeye çalışmaktadır. Aynı zamanda düşünce kuruluşları (think tank&#39;ler), araştırma merkezleri ve çevrim içi eğitim platformları, diplomasi profesyonelleri ve öğrenciler için çeşitli sertifika programları, webinarlar ve çevrim içi kurslar sunmakta; böylece dijital diplomasiye dair kuramsal bilgi kadar pratik yetkinliklerin de kazandırılmasını sağlamaktadır. Eğitimin dijital diplomasiyle ilişkisi yalnızca insan kaynağı yetiştirmekle sınırlı değildir.

Eğitim kurumları aynı zamanda dijital diplomasinin aktif içerik üreticisi ve yaygınlaştırıcısı konumundadır. Akademik makaleler, açık erişimli dijital yayınlar, sosyal medya kampanyaları ve kamuya açık dijital etkinlikler aracılığıyla bu kurumlar, hem dijital diplomasiye dair farkındalık oluşturmakta hem de kamuoyunun bu alandaki bilgi düzeyini artırmaktadır. Bu da dijital diplomasinin daha demokratik, kapsayıcı ve çok aktörlü bir zemine taşınmasına katkı sunmaktadır. Ayrıca yapay zekâ, büyük veri ve algoritmik diplomasi gibi yükselen teknolojik başlıklar da artık diplomasi eğitiminde kendine yer bulmaya başlamıştır. Bu teknolojik dönüşüm, diplomatların sadece mevcut dijital araçları kullanmasını değil; aynı zamanda bu araçların işleyiş mantığını, olası risklerini ve etik boyutlarını da kavrayabilmesini zorunlu kılmaktadır.

Sonuç olarak, dijital diplomasi ile eğitim arasında çift yönlü ve dinamik bir etkileşim bulunmaktadır. Bu etkileşim, yalnızca bireysel mesleki gelişim açısından değil, aynı zamanda dijital dış politikanın daha etkili, sürdürülebilir ve stratejik biçimde yürütülmesi bakımından da kritik bir öneme sahiptir.

Zorluklar ve Fırsatlar

Her ne kadar dijital diplomasi yeni fırsatlar sunsa da, bazı zorlukları da beraberinde getirmektedir. Dezenformasyon, siber saldırılar, dijital eşitsizlikler ve algoritmik yanlılık gibi riskler, dijital diplomasinin güvenilirliğini zedeleyebilir. Özellikle dijital uçurum (digital divide), gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bilgiye erişim ve etkili temsil açısından adaletsizlik yaratmaktadır. Buna karşın dijital diplomasi, gelişmekte olan ülkeler için düşük maliyetli ve etkili bir dış politika aracı olma potansiyeli taşımaktadır. Az kaynakla çok sayıda kişiye ulaşabilme imkanı, bu ülkelerin küresel görünürlüğünü artırabilir.

Sonuç

Dijital diplomasi, uluslararası ilişkiler disiplininin günümüz gerçekliğine uyum sağlama çabasının önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu dönüşüm, sadece diplomatik pratiklerde değil, aynı zamanda akademik eğitim süreçlerinde de köklü değişiklikleri beraberinde getirmiştir.

Dijital çağda etkili bir diplomasi için devletlerin sadece teknolojik altyapılarını değil, aynı zamanda insan kaynaklarını da dijital dönüşüme uygun şekilde yetiştirmeleri gerekmektedir. Bu da dijital diplomasi ve eğitimin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, tersine bu iki alanın karşılıklı etkileşim ve güçlendirme ilişkisi içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Kaynakça

  • Digital Diplomacy – DiploFoundation. (2024). diplomacy.edu.
  • Fouts, Joshua. (2009). Social Media, Virtual Worlds and Public Diplomacy. World Politics
    Review. WPR LLC.
  • Hanson, F. (2012). A Digital DFAT: Joining the 21 st century. Lowy Institute.
  • Tutt, A. (2013). E-Diplomacy Capacities within the EU-27: Small States and Social Media

Türkiye, Azerbaycan ve İsrail Üçgeninde Diplomatik İlişkiler

0

Türkiye, Azerbaycan ve İsrail Üçgeninde Diplomatik İlişkiler: Tarihsel Arka Plan, Kuramsal Değerlendirme ve Güncel Yorum

Uluslararası sistemde devletlerin dış politikalarını belirleyen temel unsurlar; güvenlik, jeopolitik çıkarlar, ekonomik fırsatlar ve tarihsel bağlardır. Türkiye, İsrail ve Azerbaycan üçlüsü arasında son yıllarda artan diplomatik ve ekonomik etkileşim, bu dinamiklerin kesişiminde şekillenmektedir. Türkiye, bir yandan kardeş devlet olarak nitelendirdiği Azerbaycan ile stratejik düzeyde ilişkiler yürütürken; diğer yandan İsrail ile tarihsel olarak inişli çıkışlı ama önemli ticari ve diplomatik ilişkileri sürdürmekteydi. Bu üç devlet arasında kurulan temaslar, sadece ikili ilişkileri değil, aynı zamanda bölgesel denge politikalarını da doğrudan etkilemektedir.

Türkiye, Azerbaycan ve İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin tarihsel gelişimini inceleyerek, bu ilişkilerin uluslararası ilişkiler teorileri bağlamında nasıl anlamlandırılabileceğini tartışmak ve mevcut durumun diplomatik bir değerlendirmesini yapmaktır. Böylece, hem kamuoyunda sıkça tartışılan “çelişkili dış politika” eleştirilerine açıklık getirilmesi, hem de devletlerin dış ilişkilerinde izledikleri stratejilerin çok boyutluluğu ortaya konulacaktır.

  1. Tarihsel Arka Plan

1.1 Türkiye-İsrail İlişkileri

Türkiye, İsrail’i 28 Mart 1949 tarihinde tanıyan ilk Müslüman ülke olmuş ve bu adım iki ülke arasında resmi diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağlamıştır. Soğuk Savaş dönemi boyunca ilişkiler genellikle sınırlı düzeyde seyretmiş olsa da, 1990’lı yıllarda özellikle güvenlik ve savunma alanındaki iş birlikleri ile ilişkiler stratejik bir düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde imzalanan askeri eğitim, savunma sanayi iş birliği ve istihbarat paylaşımı anlaşmaları, Türkiye-İsrail ilişkilerinin altın çağı olarak değerlendirilmiştir (İnbar, 2001).Ancak 2000’li yılların başından itibaren, özellikle Filistin meselesine dair gelişmeler nedeniyle ilişkilerde gerilimler yaşanmıştır. 2008 Gazze Savaşı, 2009 Davos Krizi ve 2010 Mavi Marmara Olayı, diplomatik kopuşların yaşanmasına neden olmuştur. 2016’da ilişkiler normalleştirilmiş, ancak 2018’de yeniden büyükelçiler çekilmiştir. Son yıllarda ise İsrail-Filistin çatışmasından dolayı tekrardan İsrail Türkiye ilişkilerinde kopmalar olmuştur.

1.2 Azerbaycan-İsrail İlişkileri

Azerbaycan ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler, Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasının hemen ardından 1992 yılında kurulmuştur. İlişkiler başlangıçta düşük profilde seyrederken, zamanla özellikle enerji ve savunma alanlarında güçlü bir stratejik ortaklık gelişmiştir. İsrail, Azerbaycan’dan önemli miktarda petrol ithal ederken, Azerbaycan İsrail’den yüksek teknolojili savunma sistemleri ve insansız hava araçları gibi ekipmanlar temin etmektedir (Blank, 2013).Bu ilişkinin arka planında, Azerbaycan’ın Ermenistan ile yaşadığı Karabağ sorunu ve bölgesel güvenlik endişeleri etkili olmuştur. İsrail, Azerbaycan’ın savunma kapasitesini artıran ülkelerden biri olmuş, bu durum Bakü’nün Tahran’a karşı denge arayışlarında da bir rol oynamıştır.

1.3 Türkiye-Azerbaycan İlişkileri

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, “Bir millet, iki devlet” anlayışıyla şekillenmiş ve sadece diplomatik değil, aynı zamanda duygusal ve tarihsel boyutları da içermiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkiye, Azerbaycan’ı tanıyan ilk ülkelerden biri olmuş; siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda çok yönlü iş birlikleri gelişmiştir.1990’lı yıllarda Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı gibi projelerle ekonomik ortaklık pekişmiş; 2000’li yıllarda ise Türk Konseyi’nin (bugünkü Türk Devletleri Teşkilatı) kurulmasıyla siyasi birlikteliğe kurumsal zemin kazandırılmıştır. Özellikle 2020 Karabağ Savaşı sırasında Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği açık destek, bu ilişkilerin ne kadar stratejik ve güçlü olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur (Cornell, 2021).

  1. Kuramsal Perspektif: Türkiye, Azerbaycan ve İsrail İlişkilerine Teorik Yaklaşımlar

Uluslararası ilişkiler teorileri, devletlerin dış politikadaki tercihlerini anlamlandırmak için önemli birer çerçeve sunar. Türkiye, Azerbaycan ve İsrail arasında şekillenen diplomatik ilişkileri açıklamak için realizm, inşacılık ve liberal kuramın katkılarından yararlanmak mümkündür.

2.1 Realist Yaklaşım: Güç, Güvenlik ve Çıkarlar

Realizm, uluslararası sistemin anarşik doğası nedeniyle devletlerin öncelikli amacının güvenlik ve hayatta kalmak olduğunu savunur (Morgenthau, 1948). Türkiye, Azerbaycan ve İsrail arasındaki ilişkiler realist kuram çerçevesinde değerlendirildiğinde, öncelikli olarak jeopolitik çıkarlar, askeri iş birlikleri ve enerji güvenliği ön plana çıkmaktadır.

Azerbaycan’ın İsrail ile kurduğu güçlü savunma ilişkisi, Karabağ Savaşı’nda askeri üstünlük sağlaması açısından kritik olmuştur. İsrail’den alınan savunma teknolojileri, Azerbaycan’ın bölgesel güvenlik denkleminde elini güçlendirmiştir. Bu ilişki, aynı zamanda İran’a karşı da dolaylı bir dengeleme stratejisi içermektedir.

Türkiye’nin İsrail ile olan geçmişteki askeri iş birlikleri de realist anlayışın örneklerindendir. 1990’lı yıllarda iki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmaları, bölgedeki ortak tehditlere (özellikle Suriye ve İran kaynaklı) karşı bir tür stratejik yakınlaşmanın göstergesi olmuştur. Aynı şekilde Türkiye’nin Azerbaycan ile yürüttüğü askeri tatbikatlar ve savunma sanayi iş birlikleri de realist çıkar temelli bir dış politika anlayışına işaret eder.

2.2 İnşacılık: Kimlik, Algılar ve Söylem

İnşacılık (constructivism), uluslararası ilişkileri sadece maddi güç unsurlarına değil, aynı zamanda kimlikler, normlar, algılar ve söylemler üzerinden açıklamaya çalışır (Wendt, 1992). Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, inşacı kurama en çok uyan örneklerdendir. “Bir millet, iki devlet” söylemi, bu ilişkilerin yalnızca çıkar temelli değil, aynı zamanda ortak tarih, kültür ve kimliğe dayandığını göstermektedir.Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri bağlamında, Türkiye kamuoyunun yaşadığı çelişki algısı da inşacılık çerçevesinde analiz edilebilir. Türkiye’de halkın önemli bir kısmı, İsrail’i Filistin politikası üzerinden negatif algılarken; Azerbaycan’ın İsrail’le güçlü ilişkiler kurması, kimliksel ve duygusal bir çelişki olarak değerlendirilebilmektedir. Bu bağlamda inşacı kuram, kamuoyunun dış politika üzerindeki sembolik etkisini anlamaya katkı sağlar.

2.3 Liberal Kuram: Karşılıklı Bağımlılık ve İş Birliği

Liberal kuram ise uluslararası ilişkilerde karşılıklı bağımlılığın, ekonomik iş birliğinin ve kurumsallaşmanın barışı ve istikrarı teşvik ettiğini savunur (Keohane&Nye, 1977). Türkiye’nin hem İsrail hem Azerbaycan ile yürüttüğü ticari ilişkiler bu teoriye uygun olarak açıklanabilir.Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi, siyasi kriz dönemlerinde dahi tamamen kesilmemiş; iki ülkenin özel sektörü karşılıklı ekonomik çıkarları korumaya devam etmiştir.(Ancak yaşanan son gelişmelerle beraber Türkiye Cumhuriyeti İsrail ile olan ticari ilişkilerini sonlandırmıştır).Bu durum, ticaretin dış politikadaki gerilimleri yumuşatma etkisine örnek olarak gösterilebilir. Benzer şekilde, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki enerji projeleri (örneğin TANAP), yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda istikrara katkı sağlayan girişimlerdir.Ayrıca Türk Devletleri Teşkilatı gibi kurumsal yapılar da liberal teorinin öngördüğü çok taraflılık ve iş birliği anlayışını güçlendirmektedir. İsrail bu yapının parçası olmasa da, bölgesel istikrar açısından kurulan üçlü dengede bu iş birlikleri dolaylı etki yaratmaktadır.

  1. Güncel Durum ve Tartışmalar

Türkiye, 2020’li yıllarda dış politikasını çok taraflılık, bölgesel denge ve jeopolitik esneklik ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırma çabası içindedir. Bu yeniden yapılanma süreci, İsrail ve Azerbaycan ile olan ilişkilerinde de açıkça gözlemlenmektedir. Ancak bu çok yönlü diplomasi, özellikle İsrail ile ilişkiler söz konusu olduğunda, kamuoyunda çeşitli eleştirilere ve yanlış algılara yol açabilmektedir.

3.1 Türkiye’nin İsrail Politikası ve Filistin Meselesi

Filistin meselesi, Türkiye’nin hem toplumsal hem de siyasi düzeyde en yüksek hassasiyet gösterdiği dış politika konularından biridir. Türkiye, Filistin’in devlet olma hakkını destekleyen, Gazze ablukasına karşı çıkan ve İsrail’in saldırgan politikalarına karşı uluslararası platformlarda ses yükselten bir ülke olmuştur. Bu duruş, özellikle Erdoğan döneminde daha görünür ve iddialı bir şekilde sürdürülmüştür.

3.2 Azerbaycan-İsrail İlişkilerinin Türkiye’deki Yansıması

Azerbaycan’ın İsrail ile yürüttüğü savunma iş birliği ve diplomatik ilişkiler, Türkiye kamuoyunda zaman zaman eleştirel yorumlara neden olmaktadır. Özellikle 2020 Karabağ Savaşı sırasında İsrail yapımı silahların etkin kullanımı ve bu ilişkilerin medyada öne çıkarılması, bazı çevrelerde Azerbaycan’ın “Filistin davasına ihanet ettiği” yönünde tepkilere yol açmıştır. Ancak bu tepkiler, uluslararası ilişkilerin çok katmanlı doğasını göz ardı etme riski taşır. Azerbaycan, bölgesel güvenlik dengeleri açısından İsrail ile stratejik iş birlikleri geliştirmiştir. Bu iş birliğinin Türkiye ile ilişkiler üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığı gibi, Türkiye’nin Azerbaycan’la olan kardeşlik temelli ilişkilerini de zedelememektedir. Bu bağlamda Türkiye kamuoyunun bu tür gelişmeleri değerlendirirken daha soğukkanlı ve stratejik bir perspektif benimsemesi önem taşımaktadır.

3.3 Kamuoyu ve Dış Politika Arasındaki Gerilim

Türkiye’de dış politika kamuoyu tarafından yakından izlenen, zaman zaman duygusal tepkilerle şekillendirilmeye çalışılan bir alandır. Özellikle Filistin meselesi gibi insani boyutu yüksek konular, kamuoyunun dış politikaya daha fazla müdahil olmasına neden olmaktadır. Ancak devletin dış politika refleksleri, yalnızca duygularla değil; zamanlama, güç dengesi, uluslararası hukuk ve uzun vadeli çıkarlar gibi unsurlarla birlikte değerlendirilmek zorundadır.

Son dönemdeki gelişmeler, devletin kamuoyu baskısına tamamen kapalı olmadığını, ancak bu baskıyı doğrudan politika değişikliğine dönüştürmediğini göstermektedir. Türkiye, hem uluslararası arenada itibarını koruyacak adımları atmakta hem de iç kamuoyunun duyarlılıklarını görmezden gelmemektedir. Özellikle Türkiye açısından bakıldığında, İsrail ile olan ilişkilerde yaşanan dalgalanmalar, Filistin meselesine verilen önemle birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye, Filistin halkına verdiği desteği hem diplomatik platformlarda hem de insani yardım alanında göstermeye devam etmektedir. Bu durum, dış politika kararlarında duygusallıktan ziyade “devlet aklı” ve uzun vadeli çıkarların esas alındığını göstermektedir.

Azerbaycan’ın İsrail ile kurduğu ilişkiler ise başka bir hassas noktayı oluşturmaktadır. Bu ilişkiler, Azerbaycan’ın güvenlik ihtiyaçları, Ermenistan ile süregelen çatışmalar ve İran’a karşı geliştirdiği denge politikası kapsamında değerlendirilmeli; Türkiye ile olan kardeşlik ilişkisine tehdit oluşturmadığı bilinmelidir. Türkiye kamuoyunda zaman zaman bu ilişkilere karşı oluşan tepki, daha çok duygusal tepkilerle şekillenmekte, ancak diplomatik gerçekliğin çok yönlülüğü yeterince dikkate alınmamaktadır.

Bu bağlamda şu temel gerçeğin altı çizilmelidir:

“Duygular geçici, devlet aklı kalıcıdır.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası, halkın vicdani duyarlılıklarını göz ardı etmeden; ancak bu hassasiyetleri stratejik ve uzun vadeli hedeflerle uyumlu bir çerçevede yöneterek şekillendirilmektedir. Diplomasi, yalnızca dostluk ya da düşmanlık üzerinden değil; aynı zamanda çıkarlar, zamanlama ve itibar yönetimi üzerinden inşa edilir. Türkiye, bu üçgenin merkezinde dengeyi koruyan, çok yönlü ve esnek bir dış politika çizgisi izlemektedir.

Bu bağlamda son günlerde bazı çevrelerde İsrail ile ticari ilişkilerimizin devam ettiği yönündeki eleştiriler, dış politika gerçekleriyle uyuşmayan yüzeysel bir yaklaşımı yansıtıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İsrail ile olan ilişkilerini açık bir şekilde belirlemekte ve bu ilişkiler üzerinden yapılmayan ticaretin doğrudan kendisine mal edilmesini de reddetmektedir.Ayrıca, Azerbaycan gibi tarihsel, kültürel ve stratejik bağlarla bağlı olduğumuz bir devletin İsrail ile olan ilişkilerini Türkiye’ye karşı bir pozisyon gibi yorumlamak, ne dış politika geleneğimize ne de bölgesel vizyonumuza uygundur. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çerçevesinde derinleşen bu bağlar, sadece bugünün değil, yarının jeopolitik mimarisini de şekillendirecek ölçüdedir. Unutmamak gerekir ki, Azerbaycan bizim için sadece müttefik değil; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kadar öncelikli ve kardeş bir devlettir.

Uluslararası ilişkilerde ahlaki duyarlılık önemlidir, ancak esas olan devletin bekasıdır. Filistin’de, Doğu Türkistan’da ya da İslam coğrafyasının farklı noktalarında yaşanan dramlar hepimizi derinden üzmektedir. Ancak devletler duygularla değil, stratejik akılla yönetilir. Türkiye Cumhuriyeti bu konuda ne sessizdir ne de tepkisiz. Gerektiğinde sahada, gerektiğinde diplomasi masasında kararlılıkla karşılık vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Devlet aklı, günlük duygusal dalgalanmalardan etkilenmeden uzun vadeli çıkarları ve istikrarı esas alır. Türkiye Cumhuriyeti de bu akıl ve geleneğin temsilcisidir.

                                                                                  ARİF ALAN

Kaynakça

Cornell, S. E. (2011). Azerbaijan since independence. M.E. Sharpe.

Inbar, E. (2001). Thestrategicimplications of theIsraeli-Turkishmilitarycooperation. Middle East Review of International Affairs, 5(2), 51–59.

Keohane, R. O., &Nye, J. S. (1977). Powerandinterdependence: World politics in transition. Little, Brown.

Morgenthau, H. J. (1948). Politicsamongnations: Thestruggleforpowerandpeace. Alfred A. Knopf.

Wendt, A. (1992). Anarchy is whatstatesmake of it: Thesocialconstruction of powerpolitics. International Organization, 46(2), 391–425.

Çerkes Soykırımı Öncesi ve Sonrası Harita

0

19. yüzyılda, Çarlık Rusyası tarafından yürütülen işgal ve etnik temizlik politikaları neticesinde, Kuzey Kafkasya’nın kadim halkı olan Çerkesler (Adige-Abaza toplulukları) büyük bir yıkıma uğradı. 1864 yılında resmiyet kazanan sürgün ve soykırım süreci, 100 yılı aşkın süredir hafızalarda yaşayan bir acı olarak varlığını sürdürüyor.

Tarihçiler ve araştırmacılar, bu süreçte Çerkes nüfusunun %75 ila %90’ının öldürüldüğünü ya da zorla sürgün edildiğini ifade ediyor. Hayatta kalabilenlerin büyük çoğunluğu, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığındı. Bugün Türkiye, Ürdün, Suriye ve diğer Orta Doğu ülkelerinde yaşayan büyük bir Çerkes diasporası bu tarihi olayın bir mirası olarak varlığını sürdürüyor.

18. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Çerkes Varlığı

18. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Çerkes Varlığı (Harita)

Yukarıdaki karşılaştırmalı harita, Çerkeslerin yaşadığı coğrafi dağılımdaki dramatik değişimi gözler önüne seriyor. Anadolu’ya ve Ürdün çevresinde küçük küçük dağılım gösteren halk, anavatanlarındaki üstün popülasyonunu tamamen kaybetti.

Tarihi Arka Plan: Savaş, Sürgün ve Sessizlik

Çerkes Soykırımı’nın temelleri, Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası kapsamında Kuzey Kafkasya’yı ele geçirme hedefiyle atıldı. 100 yılı aşkın bir süre boyunca süren direnişe rağmen, Çerkesler 1864’te nihai olarak mağlup edildi. Ardından gelen sürecin en trajik yönü, zorla sürgünler ve sürgün yollarında yaşanan kitlesel ölümlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu’na varan yüzbinlerce Çerkes, dilini, kültürünü ve kimliğini koruyarak yeni hayatlar kurmaya çalıştı. Ancak bu dağılma, hem toplumsal bağları zayıflattı hem de kültürel devamlılık açısından büyük zorluklar yarattı.

Çerkes Soykırımı​ Öncesi ve Sonrası Harita
Çerkes Soykırımı Öncesi ve Sonrası Harita

Çerkesler (Circassians) yeşil renkle gösterilmiştir. Haritanın “before” yani soykırım öncesi bölümünde Kuzeybatı Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış halde görülmektedir. Ancak “after” kısmında bu yeşil alanlar parçalanmış, küçülmüş ve dağılmıştır. Bu durum, Çerkeslerin büyük çoğunluğunun sürgün edildiğini veya yok edildiğini açıkça yansıtır.

Abhazlar (Abazgians) kırmızı renkle temsil edilmiştir. Karadeniz kıyısına yakın bölgelerde yoğunlaşan Abhazlar, Çerkeslerle kültürel ve dilsel açıdan yakınlık gösteren bir etnik gruptur. Haritada, soykırım sonrasında onların da büyük ölçüde yerlerinden edildiği görülmektedir.

Ubıhlar (Ubykhs) sarı renkle işaretlenmiştir. Soçi çevresinde yaşayan Ubıhlar, 1864 sonrası tamamen sürgün edilmiş ve günümüzde topluluk olarak varlıklarını sürdürememişlerdir. Dilleri UNESCO tarafından “ölü dil” olarak kayıtlara geçmiştir.

Diğer gruplar (Other) açık gri ile gösterilmektedir. Bu kategori, bölgede yaşayan daha küçük etnik toplulukları kapsamaktadır. Bazı alanlarda dağınık halde yer alırlar.

İnsansız alanlar (Uninhabited) koyu gri renkle ifade edilmiştir. Bu bölgeler ya yerleşime uygun olmayan doğal alanları ya da savaş ve sürgün sonucu boşaltılmış coğrafyaları yansıtır.