Cumhurbaşkanı’nın Batı Afrika Ziyareti ve İlkler

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı Afrika ziyareti ve ziyaret edeceği ülkelerle ekonomik ilişkilere dair bilgi edinebileceğiniz ‘Ufuk TEPEBAŞ’ imzalı bu yazı, gündemi takip edenler için faydalı olacaktır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Afrika Ziyareti

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat – 3 Mart tarihleri arasında Fildişi Sahili, Gana, Nijerya ve Gine’ye resmi ziyaretlerde bulundu. Fildişi Sahili ve Gine ziyaretleri, Cumhurbaşkanlığı düzeyinde Türkiye tarafından gerçekleştirilecek ilk ziyaretler olarak kayıtlara geçecek.

Bahsi geçen dört ülkenin de Afrika’nın batısında yer alması ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) üyesi olması, Türkiye’nin 15 ülkeyi bünyesinde barındıran ECOWAS ile bugüne kadar sınırlı kalmış ilişkilerine ivme kazandırabilmesi adına bir fırsat oluşturacaktır. Zira ECOWAS, Afrika ile siyasi, ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeyi arzulayan ülkeler açısından en cazip bölgesel ekonomik topluluklardan birisi olarak kabul görmektedir.

Ziyaret programındaki Fildişi Sahili, Gana ve Nijerya’yı süregelen çeşitli sorunlarına karşın, kalkınma potansiyeli yüksek Afrika ülkeleri olarak nitelendirmek mümkündür. Bilhassa gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bu üç ülkeye yönelik politikaları, bu tespiti doğrulamaktadır. Gine ise siyasi istikrarsızlık ve güvenlik sorunlarından ötürü diğerlerine nazaran daha geri planda kalmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk durağı konumundaki Fildişi Sahili, kalkınma sürecinin kavşağında yer almaktadır. Zira Alassane Outtara’nın yakın geçmişteki seçimlerden zaferle ayrılarak güven tazelemesi üzerine gözler, kalkınmanın önünü açacak gerekli reformlara çevrilmiştir. Yabancı yatırımların yönelmeye başladığı ülkede özellikle başkent Abidjan’ın altyapı yatırımları ile yükselen bir marka haline geldiği görülmektedir. Ayrıca 2001 yılındaki iç savaş nedeniyle Abidjan’daki merkezini Tunus’a taşımak zorunda kalan Afrika Kalkınma Bankası’nın geçen yıl yeniden ülkeye dönmesi, Fildişi Sahili açısından önemli bir artı olmuştur. Türkiye ile Fildişi Sahili arasındaki ticaret hacmi, geçtiğimiz yıl 390 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

2001 – 2010 dönemindeki atılımları sayesinde dünyanın en hızlı büyüyen ilk on ekonomisi arasında yer alan Gana da gözde yatırım merkezlerinden birisi olmakla birlikte ulusal para birimi cedinin değer kaybı, yüksek enflasyon ve faiz oranları, petrol, altın ve kakao fiyatlarındaki düşüş nedeniyle son iki yıldır sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Buna karşın, Akra Hükümeti’nin yeni bir havayolu inşa etme hedefi, Tema Limanı’nın genişletilmesi projesi ve enerji üretimi konusunda Dünya Bankası tarafından sağlanan büyük çaplı finansal destekler, Gana’nın Afrika genelinde göz ardı edilemeyecek bir ülke olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Türkiye’nin Gana ile ticari ilişkileri, tıpkı Fildişi Sahili örneğinde olduğu gibi sınırlı sayılabilecek bir düzeydedir. Nitekim 2015 yılında Gana ile ticaret hacmimiz 400 milyon dolar düzeyinde kalmıştır. Buna karşın, gerek Gana gerekse Fildişi Sahili, Türkiye’nin Afrika’daki yeni ekonomik partnerleri olabilecek potansiyele sahip ülkelerdir.

Son yıllarda yakalamış olduğu yüksek büyüme oranları ve 170 milyonu aşan nüfusu sayesinde Afrika’nın en büyük ekonomisi konumuna erişen Nijerya ise yeni Devlet Başkanı Buhari’nin önderliğinde mevcut sorunlarını asgari düzeye indirgemeyi ve ekonomisini dönüştürmeyi hedeflemektedir. Kötü yönetim, yolsuzlukların yaygınlığı ve terörizm tehdidine karşın Nijerya, Afrika’da en fazla yatırım çeken ülkelerin başında gelmekte ve yabancı yatırımcılar tarafından fırsat / risk matrisinde “yüksek risk – yüksek mükafat” aralığında gösterilmektedir. Türkiye’nin Nijerya ile ticaret hacmi 2014 yılında 2,4 milyar doları aşsa da geçtiğimiz yıl 1,1 milyar dolara kadar gerilemiştir.

2003 yılından itibaren belirgin atılımları sayesinde Afrika’nın stratejik ortağı haline gelen Türkiye, son yıllarda karşılıklı olarak açılan Büyükelçiliklere ve ticaret müşavirliklerine ilaveten THY ve TİKA gibi aktörlerinin başarılı girişimlerine karşın, Afrika’da irtifa kaybetmiş, ayrıca Afrika’nın diğer stratejik ortaklarının buralardaki atılımlarına karşı gerekli reaksiyonu gösterememiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Başbakanlığı döneminde, Afrika ile 2015 yılı sonunda 50 milyar dolarlık ticaret hacmini hedeflediklerini ve bu hedefe ulaşılması konusunda kararlı olunduğunu vurgulasa da söz konusu ticaret hacmi 19,4 milyar dolara gerilemiştir.

Dolayısıyla, söz konusu dört ülkeye yapılacak ziyaretlerden karşılıklı kazanımlar elde edilmesi, Afrika ile ziyaret trafiğinin sürdürülmesi, somut anlaşmalarla ekonomik ve ticari ilişkilerin canlandırılması ve 2019 yılında icra edilmesi planlanan 3. Ortaklık Zirvesi’ne mental açıdan iyi hazırlanılması, Türkiye – Afrika ilişkilerinin yeniden ivme kazanmasına vesile olacaktır.

‘NATO Rusya Savaşı Avrupa’da Başlayacak’

Rusya’nın uluslararası sistemde aktif rol oynamaya başladığı 2008 yılından beri, NATO ve ABD’de tıpkı Soğuk Savaş dönemine benzer şekilde Rusya tehdit olarak görülmeye başlandı. Avrupalı ve Amerikalı uzmanların gözünde NATO ülkesi Türkiye ile arasında kriz yaşayan Rusya savaşabilir öngörüleri yayılmaya başladı.

nato rusya savaşı

Aslında Rus uçağının Türkiye’nin hava sahasını ihlal ettiğinde düşürülmesi dikkatleri Türkiye’ye çekmişse de, NATO ve Avrupa için tehdit oluşturan Rusya’nın asıl nüfuz alanı Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde ki gelişmeler gözardı edilmemelidir. Neden derseniz de, 2015 yılında Rusya Avrupa’daki pek çok ülkenin hava sahasını en az 150 defa ihlal ettiği NATO tarafından açıklanmıştı. Son olarak da İsveç Genelkurmay Başkanı Byden “İsveç, Rusya’nın siyasi hedeflere ulaşmak için askeri gücünü kullanma niyetini ve bölgede kuvvetlerini artırdığı bir ortamda yaşıyor. Diğer yandan NATO da varlığını artırıyor. Baltık Denizi bölgesinde NATO ile Rusya orduları arasında çatışma çıkabilir” dedi.

Rusya’yı Türkiye gibi ülkelerin durduramayacağını, Rusya gibi küresel bir gücü ancak bir küresel güç olan ABD’nin durdurabileceğini tahmin etmek zor olmamalı. Ancak Rusya gibi bir ülkeye savaş açmak hem dünya için hem de savaş açanlar için felaket olacağından, ABD ve NATO askeri bakımından temkinli davranmak zorunda kalıyor. Olması gereken de tabi ki budur. Ancak Rusya’ya Gürcistan işgalinden Suriye’de ki operasyonlarına kadar karşı söylemlerde bulunmaktan bile çekinen ‘büyük güçler’, Rusya’yı askeri olarak değil de ekonomi yoluyla vurmayı amaçlamaktadır.

2. Dünya Savaşı başlamadan önce Hitler’in yayılmacılığını yatıştırma politikasıyla geçiştiren ve sonradan büyük felaketle karşılaşan Avrupa, geçtiğimiz aylarda Rusya’ya yaptırımların süresini de uzatmıştı. Önümüzdeki seneler aslında Suriye’ye göre şekillenecek diye düşünüyorum. Suriye’ye Rusya’nın müdahalesi tüm gelişmeleri sıfırlarken, Avrupa ve ABD’yi de korkuttu. Çünkü Rusya Suriye’den sonra, Karadağ ve Sırbistan gibi ülkeleri Avrupa Birliği çatısı altına almaya çalışan Avrupa ile haşır neşir olacak. Kasımdaki ABD başkanlık seçimleri sistemde bariz değişiklikler olmassa, ABD’nin ve Avrupa’nın Rusya politikasını önemli ölçüde etkileyecektir diye düşünüyorum.

Türkiye’nin Musul Planı ve IŞİD’i ‘Gizlice’ Vurması

Telegraph’ın iddiasına göre Irak’ın Başika şehrinde bulunan 1000’den fazla Türk askeri, IŞİD’e karşı gizli bir mücadele veriyor.

İngiliz Telegraph gazetesi, Irak’ın kuzeyinde ve IŞİD’in elindeki Musul kentine 20 km uzaklıkta bulunan Başika kampında konuşlanan Türk askerlerinin örgüte karşı gizli bir mücadele yürüttüğünü iddia etti.

Gazetenin kaynak gösterdiği Peşmerge Komutanı Behram Yasin, Türk kara kuvvetlerinin IŞİD’i bombaladığını söyledi. Yasin, “ABD daha fazlasını yapsaydı, Türklerin gelmesine gerek kalmazdı” ifadesini kullandı.

Görgü tanıkları da Türk tanklarının Başika etrafında dolaştığını ve militanları vurduğunu anlattı ve iki yeşil kamuflaj tankının fotoğrafını gösterdi. Tankların, Türk ordusunun kullandığı M60T’ler (Sabra) olduğu belirtildi.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nden Aaron Stein, Ankara’nın Irak’taki varlığının, Bağdat ve Diyala’da artan İran etkisinin önünü kesebileceğini savundu. Türkiye’nin Irak’taki etki alanını genişletmek için Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile işbirliği peşinde olduğunu söyleyen Stein, “Türkiye’nin eylemleri, Musul IŞİD’den kurtarıldıktan sonraki dönemde kilit bir aktör olmak istediğini gösteriyor” dedi.

Aslında direk haber paylaşımı yapmıyoruz. Ancak haberde de göreceğiniz üzre Türkiye’nin Musul planı, bölgeyi takip edenler tarafından bilinen bir gerçek. Hatta Türkiye’de de çok konuşulan Irak Başika’da ki askeri üs(Türk askerlerinin bulunduğu üs), Şii Irak Yönetimi ve İran’ı da bundan dolayı rahatsız ediyordu. Bunu Irak hükümeti de, İranlı yetkililerde röportaj ve açıklamalarında dile getirmişlerdi. Irak ordusu’da geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin eğittiği 5.000’i aşkın milisle, Musul’u IŞİD’den kurtarmak için yakın zamanda operasyona başlayacağını açıklamıştı.

Yazıyı bitirmeden son söz söylemek gerekirse, Musul’un IŞİD’den temizlenmesi, IŞİD’in Irak’tan temizlenmesi anlamına gelmektedir. Musul, Irak’ın ikinci büyük şehri ve IŞİD’in Suriye’de Rakka, Irak’ta Musul’da ki varlığı, örgütün ayakta kalmasını sağlamaktadır.

İran ve Hizbullah Şimdi de Yemen’de

Yemen’de yaklaşık iki yıldır çatışmalar devam ediyor. Geçen sene Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun ülkeye müdahalesiyle daha da karmaşık bir hal alan Yemen’de ki savaş, İran destekli Şii Husiler’in Yemen resmi hükümetine karşı saldırılarıyla devam ediyor. Dünya gözünü Suriye’den çektiği an Yemen’e çevireceği kesin. Yemen’de ki gelişmeleri yakın takip etmeye çalışsak da, komşumuz Suriye’de ki gibi ayrıntılı Yemen gündemini takip edemiyoruz. Yemen’den gelen son haberlerde Yemen hükümeti Lübnan’daki Hizbullah örgütünün ülkede süren şavaşa doğrudan müdahil olduğunu açıkladı.

Hizbullah militanları yemen'de
Hizbullah militanları Yemen’de

Yemen hükümet sözcüsü Racih Badi, ‘Hizbullah’ın Yemen’de Husilere taktiksel eğitim verdiği ve sahada görünmeye başladığı somut delillerle ortaya çıktı.’ dedi.

İran ve desteklediği Şii grupların, Suriye’den sonra sıranın Yemen’e geleceğini dile getirmesi ve hatta Rusya’nın bu ülkeye de müdahale edeceği söylentilerinin ortaya çıkması sonrasında, Hizbullah’ın Yemen’de olması bazı parçaların birleşmesini sağlıyor. Yemen’den sonra önümüzde ki senelerde, Sünni Arap Devletlerinde ki Şiilerin ayaklanma ve silahlanma çabaları İran desteğiyle daha da artacak gibi.

Daha önce İran Devrim Muhafızları Komutanı, ‘İran’la ortak hedefler doğrultusunda 5 ülkede 200 bine yakın silahlı gencin hazır olduğunu ve bu gençlerin Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan ve Yemen’de hazır bir şekilde beklediğini’ açıklamıştı. Aslında bu açıklama, Suudi Arabistan öncülüğündeki ‘Teröre karşı İslam İttifakı’nında İran’ın Şii yayılmacılığına ve Şii örgütlerin kendi ülkelerinde ki yükselişine karşı birleştiğini doğrular nitelikte.

Sonuç olarak son yıllarda gözle görünen Suudi Arabistan ve İran arasındaki Şii-Sünni gerilimi, bölge için tehlikeli sonuçlar doğuracaktır ve bu tehlikenin git gide artması tüm dünya için sorun oluşturacaktır.

1947 Birinci Keşmir Savaşı

1

Hindistan ile Pakistan arasındaki Keşmir sorunu, bu iki ülkeyi dört kez karşı karşıya getirmiştir. Halen çözülemeyen Keşmir meselesi yüzünden Hindistan ile Pakistan arasında çıkan ilk savaş 1947 yılında olmuştur. Bu savaş Birleşmiş Milletler (BM)’nin devreye girmesiyle çözülmeye çalışılmış, ancak Keşmir halkına sunulan self determinasyon yani kendi kaderini tayin etme hakkı Hindistan tarafından reddedilmiştir. Yazıda Hindistan ile Pakistan arasındaki ilk savaş ve buna BM’nin dahil olması anlatılmıştır.

1947 Birinci Keşmir Savaşı ve BM’nin Olaya Dahil Olması 

II. Dünya Savaşının bitimiyle oluşan iki bloklu yapı ve gelişen olaylar Hindistan ve Pakistan bağımsızlığıyla ortaya çıkan Keşmir sorununa dünyanın yabancı kalmasına sebep oldu. Keşmir’de ki bu sorun tabi ki de sadece uluslararası yapıdan kaynaklı değildi. Temel sebep ayrılmanın temellerini oluşturan dini nedenlerden ibaret demekte fayda var.

keşmir savaşı

Bununla beraber, her iki blok da bu devlet arasındaki soruna gayet temkinli yaklaşarak bu devletlerin karşı bloğa kaymalarını önlemeye çalışmışlar ve doğal olarak bu da sorunun bir türlü çözülemeyerek sürüncemede kalmasına yol açmıştır.

Hindistan ve Pakistan’ın bağımsız birer devlet olduklarını açıkladıklarından bir ay sonra Keşmir’de Müslüman köylüler Hintli toprak ağalarına karşı ayaklanmışlardır. Keşmir’i yöneten Maharaja’nın Cemmu-Keşmr’de kontrolü kaybetmeye başlaması üzerine Hindistan Başbakanı Nehru olayları yatıştırabileceğini düşünürerek hapisteki Keşmir Arslanı olarak bilinen Şeyh Abdullah’ı serbest bıraktı. Abdullah temsilcisini hapisten çıkar çıkmaz Pakistan’a gönderdiyse de bir sonuç alınamadı ve Azad Keşmir’de Maharaja yönetimi kontrolü kaybetmiş ve 24 Ekim 1947’de ilk Azad Keşmir hükümeti kurulmuştu. Tüm bunlar olurken Maharaja Hari Singh, Keşmir eyaletini Hindistan’la resmen birleştirme isteğiyle Hindistan Genel Valiisi olarak Yeni Delhi’de bulunan Lord Mountbatten’e başvurur ve yardım isterken Şeyh Abdullah da Nehru ile görüşmüş ve bazı şartlar çerçevesinde Cemmu-Keşmir’in Hindistan’a katılmasına razı olmuştu. Bu doğrultuda Maharaja ile Hindistan arasında birleşmeyi amaçlayan bir anlaşma imzalandı ve Abdullah 1947 Ekiminde eyaletin sıkı yönetim başkanlığına, 1948 Martında da başbakanlığa getirilmiştir.

Hindistan Genel Valisi Lord Mountbatten 26 Ekim 1947’de İngiliz Başbakanı Mr. Climent Attlee’ye bir kopyası Pakistan Başbakanına gönderilen şu telgrafı yolladı: ”Bu olağanüstü halde Keşmir’e yardım hiçbir şekilde devleti (Keşmir’i) Hindistan’a iltihakına tesir etmek maksadını taşımamaktadır. Hindistan tartışmalı her toprak veya devletin iltihakını halkın arzusuna göre kararlaştırmalıdır.” görüşünü kabul etmiştir. Bu suretle Nehru da Keşmir yönetiminde olan Maharajanın(Mihrace) imzaladığı iltihak belgesinin geçici olduğunu beyan etmiştir.

Yine bunlar olurken 27 Ekim’de büyük bir Sih taburu Srinagar’a gönderilmişti. Fakat Müslüman halk bu duruma olumlu bakmadıklarını Hindistan işgal kuvvetlerine karşı çıkarak ortaya koydular. Pakistan Genel Valisi (daha sonraki cumhurbaşkanlığı kurumunun adı) Cinnah, Hindistan’ın Keşmir’e ordu sevkettiğini öğrendiğinde bölgedeki gönüllü mücahitleri desteklemek üzere derhal Pakistan ordusunu harekete geçirdi. Böylece iki ülke arasında çarpışmalar fiili olarak başlamış oluyordu. Savaş Uri-Poonch hattı boyunca yeni sınırın belirlenmesine kadar devam etti. Çarpışmalar sonunda bugün Keşmir’in küçük bir kısmını oluşturan (84 bin kilometre kare) Muzaffarabad ile Azad-Keşmir batıda kalırken, Srinagar da içinde olmak üzere Keşmir’in üçte ikisi (138 bin kilometre kare) doğuda Hindistan’ın denetimine geçmiştir. Hindistan, çarpışmalar sürerken 1 Ocak 1948’de Keşmir sorununu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürdü. Sorun Güvenlik Konseyi’nde görüşüldüğü bir sırada Hindistan’ın Keşmir’i işgal hareketi devam etmekteydi. 2 ay gibi bir süre hiç bir karar çıkmaz ve Pakistan böylece oyalanırken Hindistan Keşmir’deki işgalini ve askeri yığınağını arttırmaktaydı. Hindistan, BM’de yapılan görüşmelerde Pakistan’ı işgalci olarak suçlarken, Pakistan da Hindistan’ın Keşmir’deki Müslüman halka karşı soykırıma giriştiğini ileri sürmekte ve Keşmir’de Hindistan yanlısı bir hükümet bulunduğu için BM gözetiminde bir plebisit yapılmasını istemekteydi. BM’de 21 Nisan 1948’de alınan ilk karar sorunun ayrılmaya yol açan toplumsal çatışmanın bir uzantısı olduğu belirtilerek Keşmir halkının self determinasyon hakkını kullanmasına ve bunun için bir plebisit yapılmasına karar verildi. Görüşmeler sırasında ABD ve İngiltere de Pakistan’ı desteklemekteydi. Bu nedenle Hindistan, sorunu BM’ye getirdiğine bir ölçüde pişman olmuştu. Bölgede araaraştırma yapmak üzere bir Komisyon atanması kararlaştırıldı. Komisyon’un 13 Ağustos 1948’de BM’ye sunduğu raporda plebisit yapılabilmesi için her iki tarafın da askerlerini çekmeleri gereğine işaret etmekteydi.

BM 5 Ocak 1949 tarihli karar, Keşmirliler’e şu garantiyi veriyordu: ”Cammu ve Keşmir Devleti’nin Hindsitan veya Pakistan’a bağlanması, halk tarafından Birleşmiş Milletler himayesi altında yönetilecek bir serbest ve tarafsız halk oylaması demokratik metodu ile kararlaştırılacaktır.” İşte bu karar daha önce 23 Aralık 1948’de Hindistan hükümeti ve 25 Aralık 148’de Pakistan hükümeti tarafından kabul edilmişti. Komisyon, 7 Ocak 1949’da Hindistan ve Pakistan hükümetlerinin 1 Ocak 1949 gece yarısından itibaren kuvvetlerine ataşkes emri verdiklerini açıkladı. Bundan sonra komisyon, Hindistan ve Pakistan tarafından kabul edilmiş ve her iki devlet arasında milletlerarası bir anlaşma meydana getirmiş olan kendi kararlarını uygulamak için bütün gayretini sarf etti. Ancak komisyonun halk oylamasını uygulamak için bir hazırlık tedbiri olan askersizleştirmeyi Hindistan reddetti. Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun kararlarını uygulayamaması üzerine konu tekrar Güvenlik Konseyi’ne getirildi. Güvenlik Konseyi çeşitli önerilerini iki devletin temsilcilerine iletti.

Hindistan ve Pakistan arasındaki bu savaş 1 Ocak 1949’da ateşkesle sonuçlandı. Keşmir sorununu kendi BM’ye götüren Hindistan ne bölgenin askersizleştirilmesini ne de plebisit kararını kabul etti.

İran’ın Desteklediği 60 Bin Şii Milis Suriye’de

0

Suriye’deki iç savaşın etkileri git gide artarken, ülke dışından gelen savaşların iç savaşın uzamasında en büyük etken olduğu söyleniyor. ‘İthal’ Sünni selefi grupların Suriye’de savaşa dahil olmasının yanında, yine ‘ithal’ Şii milis Suriye’ye gelerek Esad rejiminin saflarında savaşıyor. Esad rejimine Şii milis desteğini sağlayan ise tahmin edeceğiniz gibi İran.

2011 yılından günümüze kadar süren iç savaşta rejime bağlı ordu git gide zayıfladı. Ordu içerisindeki en düşük rütbeden en yüksek rütbeye kadar çokça kan kaybeden Suriye ordusu, İran’ın çeşitli ülkelerden getirdiği Şii milislerle güçlenmeye başladı.

Rejimin ayakta kalmasında en önemli faktör ise, Lübnan Hizbulah’ının 2013’de Suriye’deki iç savaşa katılması oldu. Ancak sahada sadece İran, Irak ve Lübnan’dan getirilen Şii gruplar yok. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’ne göre, Suriye’de yabancı Şii savaşçıların çoğunluğunu Irak ve Lübnanlılar oluşturmakta. Bunun yanında tıpkı IŞİD gibi dünyanın bir çok ülkesinden rejim saflarında savaşan milisler mevcut. Bunlar arasında Suudi Arabistan Şiilerinin kurduğu Hicaz Hizbullahı’na bağlı savaşçılar, Yemen’den Şii Husilerle bağlantılı Zeydiler, Pakistanlı Şiiler, Hindistan’daki Şiiler, Somali ve Fildişi Sahili gibi Afrika ülkelerinde yaşayan Şii nüfus içinden gönüllüler var. Arap olmayanlar arasından en büyük katılımı Şii Afganlar oluşturuyor. Bunun dışında Suriye’deki Şii milisler arasında ABD ve Kanada vatandaşı olan Arap kökenli Şiilerin de varlığı biliniyor. (Resmi olarak savaşan Şii grupları yazının aşağısında görebilirsiniz)

Iraklı Şii milis liderleri verdikleri röportajlarda, “Suriye hükümeti ve İran’ın Suriye’de savaşan Şii milis güçlere silah desteği verdiğini, İran’ın, Irak’tan Şii savaşçı gidişini örgütlediğini” açıkça ifade etmişti.

Ortadoğu’da Şii grupların lider ülkesi olarak gösterilen İran’ın, Suriye ve Ortadoğu’da ki bütün çatışma bölgelerinde ‘yeraltı operasyonlarını’ örgütleyen ismi ise Kasım Süleymani. Suriyeli en büyük muhalif kuruluşu Suriye Ulusal Koalisyonu (SMDK) Başkanı Halid Hoca, Suriye’de Şii milisleri koordine eden ve ismini sıkça duyduğumuz İran’ın Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani için ‘Bizzat Suriye’deki çatışmaları yürütüyor ve saha komutanlarını atıyor.’ demişti.

kasım süleymani
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Yurt dışı operasyonlarından sorumlu, doğrudan Ayetullah Hamaney’den emir alan Kudüs Gücü Komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani (en sağda)

2016 başından beri İran’ın Suriye’ye asker yollama faaliyeti yeni bir boyut kazandı. İran Devrim Muhafızları ve ona bağlı paralı askerlerin sayısı iki katına çıktı ve toplamda 60 bine ulaştı. Şii savaşçıların Suriye’ye gelmelerinde maddi çıkar elde etme, yani para kazanmanın yanı sıra ideolojik, yani mezhepsel nedenler öne çıkıyor.

İran 2015 yılının son üç ayında ‘Muharrem’ adını verdikleri plan ile Halep’teki muhalifleri Rusya’nın da hava desteği ile yenilgiye uğratmayı amaçlamıştı. İran’ın Suriye’ye yolladığı asker sayısının iki katına çıkmasının sebebi olarak da bu planın başarısızlığa uğraması gösteriliyor.

Şu anda Suriye’deki Devrim Muhafızları’nın kara kuvvetleri ve ona bağlı dış operasyonlar birimi Kudüs Güçleri’nin sayısı 8 bine ulaşmış durumda. Her İran vilayetindeki Devrim Muhafızları birimi, Suriye’ye üç aylık rotasyonla iki tabur asker göndermek zorunda bulunduğu yabancı basına yansıyan gerçekler arasında.

Suriye’de sahadan gelen son bilgilerde Suriye rejim ordusu son on günde Halep’in kuzeyinde gerçekleşen sıcak çatışmaların hiç birine katılmadığı görünüyor. Bütün çatışmalar İran Devrim Muhafızları, Afgan ve Iraklı paralı askerler tarafından yürütülüyor. Halep’te yaşanan çatışmalarda yabancı askerle birlikte, Devrim Muhafızı askerlerinin de öldüğü yada yaralandığı gelen bilgiler arasında. Son günlerde ölen Devrim Muhafızı tabur komutanları arasında 27. Muhammed Resulullah Bölüğü eski komutanı Rıza Ferdane, 14. İmam Hüseyin Bölüğü komutanı Hüseyin Rızai ve Devrim Muhafızları Kohgiluye ve Boyer Ahmed vilayetleri komutanı Settar Orang’da var.

Suriye’de ki çatışmalarda yaralanan İran askerleri Başkent Tahran’ın Baghiyatullah, Nikan ve Lale hastanelerine götürülüp, tedavi altına alınıyor. 7 Şubat’ta Devrim Muhafızları Baghiyatullah Hastanesi müdürü Ali Rıca Celali’nin yaptığı açıklamada, Suriye’de 1504 askerlerinin yaralandığını bunlardan 425’inin İranlı 1079’unun yabancı asker olduğunu belirtmiş ve hastanenin yatak kapasitesi gelen yaralıların hepsine yeterli olmadığı için, Afgan yaralıların başka hastanelere nakledildiğini söylemişti.

Suriye’de savaşan Şii Gruplar
Suriye’de rejim saflarında farklı ülkelerden gelenlerin oluşturduğu 14’ten fazla Şii milis grup savaşıyor.

Bunlar İran Devrim Muhafızları, 7-10 bin arasında ki Lübnan Hizbullah’ı, Suriyeli Şiilerin yanı sıra Doğu Asya’dan, Yemen’den hatta, Afrika’dan gelen gönüllü milislerin oluşturduğu çatı örgütü Ebul Fadıl el-Abbas Tugayı, Iraklıların Suriye’de ilan edilen ilk bağımsız Şii milis grubu Zülfikâr Tugayı, 2013 Haziran’da remen Suriye’de olduğunu açıklayan Irak Hizbullahı, Irak Hizbullah’ından ayrılan ve liderinin Irak ve İran vatandaşlığı bulunan Seyyidu’ş Şüheda Tugayları, 2000 civarında ki savaşçı sayısıyla Bedir örgütü, “Zeynep’in Kefili” anlamına gelen ve Suriye’de savaşmalarının sebebinin Esad rejimini korumak değil, Şii kutsal türbelerini korumak olduğunu savunan Kefil Zeynep Tugayı, Suriye’de savaşan üç grubu olan Hizbullah Nuceba Hareketi, Iraklı Şiilerden oluşan El-Vaat Es-Sadık Birliği, diğer örgütlere göre küçük olan Esedullah Galip Tugayı, lideri Iraklı olan İmam Hüseyin Tugayı, Mayıs 2014’te resmen Suriye’de savaştıklarını açıklayan Iraklı Mehdi ordusu örgütü, sadece Afgan Şiilerden oluşan ‘Fatimiyyun Tugayı’ ve dünyanın dört bir yanından gelen Şiilerin oluşturduğu direk İran yönetiminde ki gruplar.
şii örgütler
Doğrudan İran yönetiminde ki gruplar ise;
Hareket-i Nüceba, Bedir Kuvvetleri, Kataib-i Hizbullah, Asaib-i Ehli’l Hak, İmam Ali Tugayları, Ebu Fazl Taburu ve Horasani Tugayları. Sayıları 20 bine ulaşan Iraklı Şii militanlar, rejime en büyük desteği veren halk denebilir.

Son üç hafta içinde Irak’tan Suriye’ye bu şekilde 3 bin militan aktarıldı. Bu militanların maaş çekleri Irak hükümeti ve Kudüs güçleri tarafından karşılanıyor.

Kaynak:
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/11/151105_iran_suriye_milis
http://www.timeturk.com/suriye-de-iran-isgali-60-bin-sii-milis-suriye-de/haber-129886
http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyedeki-ithal-sii-savascilar

Yakın Tarihte Avrupa ve Balkanlar’daki Sorunlar

Dünyanın 7 kıtasında ve onlarca bölgesinde ayrı ayrı bir çok sorun devam etmektedir. Geçmiş dönemlerde bazı önemli sorunlar yaşayan Avrupa, Ortadoğu ülkeleriyle birlikte bir çok ülkenin iç işlerine karışmış, kendisini tabiri caizse Türkiye’nin tamponuyla korumuştur. Son zamanlar mülteci kriziyle tampon devlet Türkiye’nin de onları kurtaramadığını gören Avrupa’da, yakın tarihte bazı sorunlar yaşanmıştır. Balkanlar’da ki sorunlar da Avrupa’yı çok yakından ilgilendirdiği için ve buna ek olarak Avrupa Birliği’nin ‘Doğu Avrupa’ tanımından dolayı, Balkanlar ve Avrupa’da ki sorunları tek başlık altında topladım. Yaşanan bu sorunlar yüzeysel olarak 2 ana, dört alt başlıkta anlatılmaya çalışılmıştır.

Balkanlar’ı Şekillendiren Sorunlar
Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde Balkanların, çatışma
alanı hâline gelmesine neden olmuştur. Yugoslavya’nın çok parçalı etnik ve dinî yapısı, dağılma sürecini
başlatan önemli etkenlerden biridir. Çözülmeyi hızlandıran bir başka faktör ise 1990 yılında yapılan seçimlerdir. 1990 yılı içinde Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ’da yapılan seçimlerin
ardından Yugoslavya’nın temel gündemi, siyasal sistemin yeniden yapılanması olmuştur. Bu gelişmeler
sürerken çoğunluğunu Arnavutların oluşturduğu Kosova’da da çatışmalar başlamıştır.

Yugoslavya’nın Dağılması ve Bosna-Hersek’in Durumu
25 Haziran 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine Yugoslavya
Federal Parlamentosu, orduyu ülkenin bölünmesini önlemek için müdahale etmeye çağırmıştır. Öte
yandan Makedonya 8 Eylül 1991’de; Bosna-Hersek ise 1 Mart 1992’de bağımsızlık kararı almıştır.

yugoslavya devletleri

Yugoslavya’ya bağlı cumhuriyetlerin birbiri ardı sıra bağımsızlık kararı almaları, ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirmiştir. Bosna-Hersek’in aldığı bağımsızlık kararının ardından bu cumhuriyetteki Sırplarla
hükûmet güçleri arasında çatışmalar başlamıştır. Federal ordunun desteğini arkasına alan Sırpların
başlattığı saldırılar kısa zamanda etnik ve dinî bir temizlik hareketine dönüştüğü sırada Bosna-Hersekli
Hırvatlar da bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmişlerdir.

Bosna-Hersek’te başlayan iç savaş üzerine
BM, barışı korumak ve insani yardımları
organize etmek üzere pek çok ülkenin katılımıyla, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve BM
Koruma Gücü’nü oluşturmuştur. BM’nin oluşturduğu bu askerî güce NATO da destek vermiştir.
NATO, ayrıca 1994 yılı başından itibaren
BM’nin ilan ettiği uçuş yasağını uygulamaya
başlamış, böylece Sırpların hava üstünlüğü
sona ermiştir. NATO’ya bağlı hava kuvvetleri
bu çerçevede, 30 Ağustos 1995 tarihinde Bosna-Hersek’teki
Sırp hedeflerine bir dizi saldırı
düzenlemiş, bu saldırılara daha fazla dayanamayan
Sırplar görüşme masasına oturmak zorunda
kalmıştır.

14 Aralık 1995’te imzalanan Dayton Antlaşması
ile Bosna-Hersek kantonlara bölünmüş
ve ülkenin %49’u Sırp Cumhuriyeti’nin,
%51’i Boşnak-Hırvat Federasyonu’nun kontrolüne
bırakılmıştır. Ayrıca, Doğu Slovenya’yı
Hırvatistan’ın kontrol etmesi öngörülmüştür.
Konfederasyonun yönetiminde ise dönüşümlü
başkanlık sistemi uygulanması kararı alınmıştır.

Kosova Meselesi
Balkan coğrafyasında yaşanan önemli
sorunlardan biri Kosova meselesidir. 1989 yılında yapılan anayasal düzenlemeler ile özerkliğini
kaybeden Kosova’da, Arnavutlar üzerindeki
siyasi ve kültürel baskılar artmıştır. Bunun
üzerine Yugoslavya’nın bir parçası olmayı kabullenmeyen
Kosovalı Arnavutlar, 1989’dan
itibaren direnişe başlamıştır. Kosovalı Arnavutların
direniş örgütü UÇK’nin (Kosova Kurtuluş
Ordusu) faaliyetlerine karşın Sırpların başlattıkları
etnik temizlik harekâtı ve bu olayların etkisiyle
NATO’nun Sırbistan’a düzenlediği askerî
operasyon, iki toplumun bir arada yaşamasını
imkânsızlaştırmıştır. 1999 yılında imzalanan
barış antlaşmasıyla kâğıt üzerinde SırbistanKaradağ’a
bağlanan Kosova’ya BM Barış Gücü
gözetiminde genişletilmiş bir özerklik tanınmıştır. Barışın sağlanmasından sonra BM Kosova
temsilciliği, geçici yönetimin kurulması, parlamento seçimlerinin yapılması ve mültecilerin dönüşlerinin
sağlanması için çalışmalarına başlamıştır.

Kosova’nın statüsü 2007 yılında Viyana’da başlayan görüşmelerde tekrar ele alınmıştır. Sırp tarafının itirazlarına rağmen görüşmeler sonunda alınan karar uyarınca
Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Kosova, bu kararla Avrupa’nın 50. ülkesi
olmuş, denetim ise Birleşmiş Milletlerden Avrupa Birliğine geçmiştir.

Avrupa’daki 2 Önemli Sorun
Yugoslavya Federasyonu’nun parçalanma süreci, 21 Mayıs 1996’da Karadağ’da yapılan referandum
sonucunda tamamlanmıştır. Sırbistan-Karadağ Federasyonu’na bağlı Karadağ, bağımsız bir devlet
olarak uluslararası sisteme katılmıştır.
Avrupa kıtası, dünyanın çok gelişmiş bölgelerinden biri olmasına rağmen geçmişte, bölgesel çapta
bazı sorunlar yaşamıştır. Bu sorunların başında Kuzey İrlanda ve Bask sorunları gelmektedir.

Çok Boyutlu ‘Kuzey İrlanda Sorunu’
Kuzey İrlanda sorunu, tarihî derinliğe sahip,
sosyal, ekonomik ve dinî boyutları olan bir
meseledir. İngiltere’nin, XVII. yüzyıldan itibaren
binlerce İngiliz göçmeni Katoliklerden zorla alınan
topraklara yerleştirmesi, Ada’da Katolik-Protestan
mücadelesinin başlamasına yol açmış, mezhepler
arası anlaşmazlık günümüze kadar artarak devam
etmiştir.

XX. yüzyıl başlarında Sinn Fein Partisi ve
onun askerî kanadı olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu
(IRA) öncülüğünde başlayan bağımsızlık
mücadelesi, 1920 yılında başarıya ulaşmıştır. Bu
tarihte yapılan bir antlaşma ile İngiltere, İrlanda
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanırken Kuzey
İrlanda’ya da geniş özerklik vermiştir. Ancak bu
tarihten itibaren Kuzey İrlanda’daki Protestan
çoğunlukla Katolik azınlık arasındaki anlaşmazlıklar
giderek artmıştır. Katolik azınlığın İrlanda
Cumhuriyeti’ne bağlanma talepleri karşısında
Protestanların, İngiliz egemenliğinin sürmesini
istemesi, Ada’da gerginliğin tırmanmasına neden
olmuştur. 1968’de terör eyemlerinin başlaması
üzerine Britanya Hükûmeti, duruma müdahale
ederek 1972’de Kuzey İrlanda’da yönetime el
koymuştur.

Kuzey İrlanda’daki durum, 1972 müdahalesinden
sonra daha karmaşık bir hâl almıştır. Katolik
IRA ile Protestan örgütler ve İngiliz ordusu
arasındaki çatışmalar, 1998’e kadar sürmüştür.
Bu kanlı çatışmalar, 1998’de imzalanan Belfast
Anlaşması’yla son bulmuş, 2007 yılında Kuzey
İrlanda Parlamentosunun toplanmasıyla nihai uzlaşma
sağlanmıştır.

İspanya’nın Kanayan Yarası ‘Bask Sorunu ve ETA Örgütü’
Avrupa kıtasının diğer önemli meselesi
ise Bask sorunudur. Bask, İspanya’nın kuzeydoğusunda yer alan özerk bir bölgedir. Bask halkı,
kendisini, İber Yarımadası’nda başka milletlere
karışmayan tek ırk olarak görür. General Franko
dönemine kadar özerk bir yönetime sahip olan bu
bölgeye Franko yönetimi tarafından ağır baskılar
uygulanmıştır. Bu baskılara karşın ayrılıkçı ETA (Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi) örgütünün 1960 yılında terör eylemlerine başlaması ile Bask sorunu, farklı bir boyuta taşınmıştır. Bu tarihten sonra İspanya
Hükûmeti’ne karşı düzenli bir mücadeleye başlamış olan ETA, pek çok terör eylemi gerçekleştirmiştir.
ETA’nın başlattığı terör eylemleri, İspanya’da şiddeti artırmıştır.

eta nedir

Franko’nun 1975 yılında ölümünün ardından İspanya’da çoğulcu demokratik rejime geçiş süreci
hızlanmış, 1978’de yapılan anayasal düzenlemelerle Bask bölgesi, özerk bir yapıya kavuşmuştur. İspanyol
Hükûmeti, yeni dönemde bir yandan ETA’nın siyasi kanadıyla görüşmelere başlarken diğer yandan
ETA terörüne karşı mücadelesini yoğunlaştırmıştır. İspanya’nın çabaları zamanla sonuç vermiş ve ETA,
arkasındaki halk desteğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bununla birlikte İspanyol Hükûmeti, ayrılıkçı terör
örgütü ETA’nın toplumdan soyutlanması ve zayıflatılması için demokratik reformlara devam etmiştir.

Bugün siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel bütün demokratik haklarına sahip olan Bask halkının
büyük bir çoğunluğu, sahip olduğu statüden memnun görünmektedir. ETA’nın saldırıları devam etmekle
birlikte Bask halkı artık ETA’ dan desteğini büyük ölçüde çekmiştir.

PYD lideri Salih Müslim kimdir?

PYD’nin lideri Salih Müslim, üniversite eğitimi için Türkiye’ye gelmiş, 1977 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya bölümünden mezun olmuştur. Çalışmak için Suudi Arabistan’a giden Müslim, orada karşılaştığı PKK mensubu bir işçiden örgütün fikrine dair bilgiler edindi. Ardından 1983 yılında o dönemde Suriye’de olan Abdullah Öcalan ile bir araya geldi.

2003 yılında Kamışlı olayları esnasında Esad’a yazdığı bir mektup sebebiyle tutuklanan Müslim, 7 ay cezaevinde kaldı.

Serbest bırakıldıktan sonra 2010 yılında kadar gözlerden uzak bir hayatı tercih eden Müslim’in, o tarihlerde PKK kontrolündeki Kandil Dağı’nda bulunduğu belirtiliyor.

pyd lideri salih müslim

Esad rejiminin iç savaş sonrası Kürtlerin yaşadığı bölgelerden çekilmesinin ardından muvazaalı bir biçimde yönetime el koyan Müslim liderliğinde ki PYD, aynı bölgelerde ‘öz yönetim’ ilan etti.

2003 yılında Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin kuruluşunda yer aldı, 2010 yılında başkan seçildi ve 2012 yılında kabul edilen eş başkanlık sistemine göre Asya Abdullah ile eş başkanlık görevini yürütmeye başladı. Ayrıca Suriye’de Ulusal Koordinasyon Komitesi’nde başkan yardımcılığı yapıyor.

Esad rejimine karşı Suriye’de başlayan halk ayaklanmasının ardından Müslim Suriye’ye döndü, onu takip eden PKK tarafından eğitilmiş bin kişilik askeri bir kadro ise Suriye’ye gelerek YPG güçlerini kurdu.

Ayn El-Arap(Kobani)’de IŞİD’le yaşanan çatışmalar sırasında 22 yaşındaki oğlu Servan’ı kaybetti.

PYD’nin Amacı ve Hızlıca Genişlemesinin Sebebi
Suriye’nin kuzeyine dair Türkiye, ilk başlarda PYD’yi kontrol edip, orada kurulacak yönetime Türkiye’ye tehdit oluşturmaması halinde izin verecekti. Türkiye ilk defa PYD ile görüşen devlet olarak bunu amaçladı ama olmadı. En azından görüşmelerden bunlar algılandı. PYD Barzani gibi Türkiye’yi dost değil tabiri caizse ‘düşman’ olarak tanımladı.(Militanların çağrıları ve basın açık toplantı kayıtları) İç savaşla birlikte Esad’ın kuzeydeki ordularını çekmesiyle PYD bölgeye hakim oldu. Afrin, Kobani ve Cizire Kantonu (Haseke’nin olduğu bölge) PYD’ye kaldı. 2014’te IŞİD Kobani’ye saldırdı ve merkez dahil ele geçirdi. ABD’nin hava saldırılarıyla Peşmerge, ÖSO ve YPG karadan saldırdı. (Yakinen bildiğimiz gibi IŞİD’in Kobani saldırısı sonrasında Türkiye’de eylemler oldu ve 40’tan fazla kişi ölmüştü.) IŞİD bu saldırılar sonrasında Kobani’den çekildi ve Kobani PYD’nin 3. ve merkez kantonu ilan edildi. Çünkü bölge kantonların ortasındaydı. Koalisyon güçlerinin hava saldırıları sonrasında IŞİD’in eski kalesi Tel Abyad’da YPG’nin eline geçti ve kontrol sağlandı. Böylece Suriye’nin kuzeyinde Azez-Cerablus arası PYD’nin kontrolünde olmayan tek bölge olarak kaldı.

PYD’de ve kara gücü YPG bu bölgeye de hakim olup Suriye’nin kuzeyinde toprak bütünlüğüne sahip olmaya çalışıyor. Türkiye sınırı boyunca Suriye hattını kendi kontrolüne almak isteyen PYD’nin, kendilerinin de söylediği gibi ilk olarak özerk bölge, daha sonra da bağımsızlık hayali var. PYD’nin şuan Suriye’nin Kuzeyinde üç kantonu bulunuyor. En son olarak da IŞİD’in Rakka’dan sonra 2. kalesi sayılan Tel Abyad’ın kontrolünü ele geçiren PYD burayı Kobani kantonuna bağladı. Suriye’nin kuzeyinde Araplar, Kürtler, Türkmenler ve az sayıda Süryani mevcut. PYD buradaki bölgeleri kontrolü altına aldığında buradaki Arapların ve Türkmenlerin çoğuna İsrail’in yaptığına benzer bir şekilde göç politikası uyguladı ve buraya Kürtleri yerleştirdi. Bunun doğruluğunu Uluslararası Af Örgütü, BM kaynakları ve ABD’nin açıklamalarında teyit edebilirsiniz.

PYD ne Esad rejimiyle savaşmış ne de Suriye muhalefeti içerisinde yer almıştır. Bu durum Esad rejiminin elini kuvvetlendirmiştir. Çünkü Esad’ın Kürtlerle olan cephesi PYD/YPG’den dolayı kapatılmıştır. Başka bir ifadeyle, YPG’nin Esad rejimiyle çatışması gerekirken Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhalif gruplarla çatışmaya girdiği unutulmamalıdır. (PYD’nin kaynakları dahil tüm ulusal ve uluslararası medyada bu bilgilere ulaşabilirsiniz.) Hatta PYD, Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin desteğiyle kurulan Suriye Kürt Ulusal Konseyi’ne karşı da sert tutum sergilemiştir. PYD’nin 2011 yılının Temmuz ayında Erbil’de ve 2014 yılının Ekim ayında Dohuk’ta, Suriyeli Kürt partiler ile imzalamış olduğu deklarasyonun koşullarına uymadığı da söylenebilir. Bununla ilgili ‘PYD’nin Diğer Kürt Partilerine Tavrı‘ adlı yazımızı okuyarak ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

PYD, Esad’a karşı Suriye muhalefetine destek sunan Kürt partilerinin yetkililerini zaman zaman tutuklamış veya kurduğu kantonlara üyelerinin girişlerini yasaklamıştır. PYD’nin bu bölgeleri kolayca ele geçirme sebepleri ise ilk olarak rejim askeri yani Suriye Ordusunun buralardan çekilmesi ve ABD’nin hava saldırılarıyla genişlemesidir. ABD hava saldırılarıyla PYD’ye destek vermeseydi PYD bu kadar geniş bir alana hakim olamayacaktı. Son aylarda da Rusya’nın PYD’ye desteği söz konusudur ve bu saye de Afrin kantonunun doğusundan muhaliflere saldırıp toprak elde etti.

Sonuç olarak PKK/KCK’nın Suriye kolu olarak görev yapan, toplantılarda da KCK yöneticilerinin olduğu PYD ve silahlı gücü YPG, bu bölgelerde kontrolü sağlayıp, etnik temelli bir Kürt devleti kurmak istediğini dile getiriyor. Bunu tüm dünya bildiği halde şuan ki Suriye’nin durumundan dolayı net tavır koyamıyor/koymak istemiyor.

Kaynak:
suriyegundemi.com – stratejikortak.com

Dünyanın En Hızlı Büyüyen Ülkesi Hindistan’da Sektörler

1

Dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi Ekim-Aralık 2015 döneminde yüzde 7,3’lük oranla büyüyen Hindistan oldu. Son yıllarda büyüme oranlarında Çin’den çok bahsedilirdi ancak Çin, 6.9 büyümede kaldı. 2015 verilerinde en fazla büyüyen ilk dört ülke de Asya ülkeleriydi. Asya’nın Çin ve Japonya’dan sonra üçüncü büyük ekonomisi olan Hindistan’ın resmi parası rupi, küresel fonların Hint borsalarından çekilmesinden sonra kıtanın en kötü performans gösteren parası olmuştu. Ancak Hindistan yönetimi ekonomiyi büyütmeyi ilk hedef seçmişti ve ilerleyen zamanlarda rupi’nin performansına da el atacağı konuşuluyor. Bu yazıda ise dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi Hindistan’ın ekonomisinin sektörlerini yüzeysel bir şekilde görebilirsiniz.

hindistan çin ekonomik büyüme

Hindistan’da Siyasi-İdari Yapı ve İş gücü
15 Ağustos 1947 tarihinde İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın yönetim şekli federal cumhuriyettir. Toprakları içerisinde 28 eyalet ve 7 birlik bölgesinin olduğu Hindistan’da, yasal altyapı İngiliz hukukuna ve 1950 anayasasına dayanır.

1 milyar 284 milyon nüfusa sahip Hindistan’da doğum hızının düşeceğine dair iyimser beklentilere rağmen, 2025 yılında Hindistan nüfusunun 1,4 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. 2007 yılında yaşam beklentisi erkekler için 66, kadınlar için 71 yıla çıkmıştır. 1951 yılında erkekler ve kadınlar için yaşam beklentisi 32 yıl idi. Kırsal kesimde yaşama oranı diğer gelişen Asya ülkelerine göre çok yüksektir.

Halkın %60’ı nüfusu 5000’i geçmeyen yerleşim yerlerinde yaşamaktadır. Buna karşın şehirlere göç hızla artmaktadır. Hindistan’da her yıl yaklaşık 10 milyon kişi iş gücüne katılmaktadır. Bu durum hükümetin eğitimin kalite ve miktarını artırmak için yatırım yapması gerekliliğini göstermektedir.

Doğal Kaynaklar ve Çevre
Hindistan doğal kaynaklar bakımından çok zengin bir ülke değildir. Hindistan dünya yüzeyinin %2,4’ünü kaplamasına rağmen, dünya nüfusunun %17’sini barındırmaktadır. Bu yüzden doğal kaynak ihtiyacı fazladır. Hindistan’daki en önemli madenler kömür, demir ve boksittir. Petrol ve gazın büyük çoğunluğu ithal edilmektedir. Büyük coğrafi ve iklimsel farklılıklar bölgeler arasında gelir dağılımı ve ekonomik gelişmişlik farklılıklarının sebeplerinden birisidir. Gelişmiş ülkelerin tersine bir durum olarak çalışan nüfusun %60’ı tarım sektöründe istihdam edilmiştir. Yani anlayacağınız Hintlilerin büyük çoğunluğunun geçimi toprağa bağlıdır. Ekilebilir arazinin %40’ı sulanabilir durumdadır ve geriye kalan arazilerde tarımsal üretim yıllık muson yağmurlarına bağımlıdır.

HİNDİSTAN’DA SEKTÖRLER

Tarım ve Hayvancılık
Tarım sektörü işgücünün %60’ını istihdam etmesine karşın GSYİH’nin %20’sinden azını oluşturmaktadır. Diğer Doğu Asya ülkelerinin aksine tarımdan diğer sektörlere iş gücü kayması Hindistan’da daha yavaş gerçekleşmektedir. Reform sonrası dönemde tarım sektörü güçlenmiş ve 1992-96 döneminde yıllık ortalama %4,7 büyümüştür. Buna karşın, 2000 yılından itibaren tarım sektörünün yıllık büyümesi %2 civarında gerçekleşmektedir. Bu oran reel büyümenin %9 ve yukarısında gerçekleşmesinin sürdürülebilmesi için hükümetin gerekli gördüğü büyümenin yarısıdır. 2008 yılında gıda fiyatlarındaki artış Hindistan’da gıda yeterliliğini sağlamak için sektöre yatırım yapılması gerekliliğini göstermiştir.
Ekili alanların üçte birinden azı sulanabilmektedir ve bu nedenle tarımsal üretim ağırlıklı olarak yıllık muson yağmurlarına bağımlıdır.

Hindistan’da tarım ve gıda ürünleri içinde öne çıkan ürünler; tahıl, pirinç, buğday, şeker kamışı,pamuk, jüt, bakliyat, sebze ve meyveler, et ve et mamulleri, süt ve süt ürünleri, yer fıstığı, çay, tütün, kahve,baharat, şeker ve yağlı tohumlardır.

Sanayi
GSYİH içinde yaklaşık %20 paya sahip olan sanayi sektörü oldukça küçüktür. Diğer çoğu Doğu Asya ülkesinde bu oran %30 ile %40 arasındadır. 1980’li yıllarda ve 1990’lı yılların ilk yarısında yıllık %7’nin üzerinde gerçekleşen sanayideki büyüme oranı 1990’lı yılların ikinci yarısında yıllık %5 civarına düşmüştür. Buna karşın güçlü tüketici talebi ve ihracat sayesinde 2002 yılından itibaren sanayi üretimi güçlü bir şekilde büyümektedir. 2007 yılında %8,1 büyüyen sektör, 2008 yılında %3,9 büyümüştür. Her yıl iş gücüne katılan 10 milyon kişiye yeni iş alanı yaratabilmek için Hindistan hükümeti, hala küçük olan imalat sanayi sektörünün genişletilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Hükümetin hedefi olan imalat sanayinin GSYİH’nin %25’i düzeyine gelebilmesi için sektörün yıllık %15-17 civarında büyümesi gerekmektedir. Fakat şu anda enflasyonu körüklemeden bu büyümeyi yakalamanın imkansız olduğu görüşü hakimdir.

Madencilik
Madencilik sektörü GSYİH içinde %2’den daha az bir paya sahiptir. Bununla beraber çeşitli hidrokarbon dışı mineraller çıkarılmaktadır. Hindistan’ın geniş demir ve boksit rezervleri vardır. Bunlara ek olarak, önemli miktarda mika, manganez, dolomit, kireç taşı, kromit, manyezit, apatit ve fosforit üretimi vardır. Madencilik sektöründeki özel sektörün payı artmaktadır.

Çeşitli madencilik ürünlerindeki yerel tüketimin artması nedeniyle 2006 yılında hükümet madencilik yasasını serbestleştirmiştir. Yeni titanyum maden yataklarının keşfinin artması için 2007 yılında hükümet titanyum madenciliğinde %100 yabancılara ait şirketlere yatırım izni vermiştir. Hindistan’ın titanyum rezervlerinin dünya rezervinin %30’u civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Müteahhitlik Hizmetleri
İnşaat sektörü GSYİH’nin %7’sini oluşturmaktadır ve yaklaşık 40 milyon kişiye iş sağlamaktadır. İnşaat sektörü son yıllarda en hızlı büyüyen sektörlerden birisidir. 2007/08 mali yılında sektör %9,8 büyümüştür. İnşaat sektörü birim yatırım başına en çok katma değer sağlayan sektördür. 5 yıllık plana göre kamu yatırım harcamalarının yaklaşık %40’ı inşaat sektöründe yapılacaktır. Büyük ölçekli kamu projeleri, şehir altyapıları ve otoyol gereksinimleri ve hızla artan konut talebi sektörün son yıllarda hızla gelişmesine sebep olmuştur. (IGEME,2011:14)

Ulaştırma ve Telekomünikasyon
Altyapısı ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engellerden birisi yetersiz alt yapıdır. Hindistan’ın altyapı açığını gidermek için 11. Beş Yıllık Plan (2007/08 – 2012/13) süresince hükümet tahminine göre yaklaşık 500 milyar dolar yatırıma ihtiyaç duyulmaktadır.
Hindistan 63.300 km ile dünyanın en geniş demir yolu ağına sahiptir. Hindistan Demir yolları 1,4 milyon kişiyi istihdam etmektedir ve dünyanın en büyük sivil işverenidir. Demir yolu sektörü kronik yatırım eksikliği, düşük fiyatlar ve yetersiz reformlar nedeniyle gelişme gösterememektedir.

Hindistan'da tren

Yetersiz durumda olan kara yolu ağına son dönemde önem verilmeye başlanmıştır. Karayolları toplam yük taşımacılığının %70’i ve toplam yolcunun %85’ini taşımaktadır. 3,3 milyon km yolun çoğunluğu elverişsiz ve bakımsızdır. Hindistan’ın 12 tane büyük limanı vardır. Bu büyük limanlar toplam kargo taşımacılığının %75’ini gerçekleştirmektedirler.
Hindistan’ın limanları verimsiz çalışmaktadır. Hindistan’ın ticaretinin %90’ı limanlar vasıtasıyla yapılmaktadır. 2002 yılından itibaren dış ticaretin yıllık %20’nin üzerinde büyümesi nedeniyle limanların genişleme yatırımlarına ihtiyacı vardır.

2007/08 mali yılında havayolu yolcu sayısı %21 büyüyerek 116,9 milyon kişiye (87,1 milyon iç hat, 29,8 milyon uluslararası) ulaşmıştır. Düşük maliyetli havayolu şirketlerinin girmesiyle fiyatlarda hızlı bir düşüş olmuş ve Hindistan’ın hızla büyüyen orta sınıfı için havayolu seyahati makul düzeye inmiştir.
Telekomünikasyon alanında sektörde yapılan reformlar neticesinde son yıllarda büyük patlama yaşanmıştır. Ekim 2004’te cep telefonu kullanıcısı sayısı sabit telefon kullanıcısı sayısını geçmiştir. 2007 yılında ise toplam cep telefonu kullanıcıları sabit telefon kullanıcılarının 3 katına çıkmıştır. (IGEME,2011:15)

Enerji
Hindistan yıllık 700 milyar kws üretimle dünyanın en büyük beşinci enerji üreticisidir. Buna rağmen, enerji eksikliği mevcuttur ve toplam talebin %8’i oranında olduğu tahmin edilmektedir. Enerji sektöründeki problemler çeşitlidir. Verimsiz çalışan Devlet Elektrik Kurumu, yüksek oranlardaki kaçak kullanım, sağlıksız sübvansiyonlar ve kronik yetersiz yatırım yaşanan başlıca problemlerden bazılarıdır. Hindistan’daki ortalama enerji maliyeti birim başına 4 Rupi’yi (10 US Cent) geçmektedir. Bu maliyetler ABD’ye göre 2 Rupi, Güney Kore ve Tayvan’a göre 2,5 Rupi aşağıdadır.

Enerji üretim kapasitesinin artırılması için konulan hedefler ihtiyacın altında olmasına karşın yıllardır bu hedeflere bile ulaşılamamıştır. Özel sektör enerji üretiminin yaklaşık %14’ünü gerçekleştirmektedir. Hükümet 2003 yılında özel sektör yatırımlarını artırmak için sektördeki lisans gereksinimlerini azaltmıştır.
Kömür en büyük güç kaynağıdır. 2007 yılında kömür ile çalışan santraller toplam enerji üretiminin %62,2’sini karşılamışlardır. Hindistan büyük bir kömür rezervine sahiptir ve yaklaşık 100 yıl yetecek kömür rezervlerinin olduğu hesaplanmıştır. Toplam elektrik enerjisinin %3’ü nükleer santrallerden sağlanmaktadır. Hidroelektrik santralleri ise toplam elektrik enerjisinin %25’ini karşılamasına karşın şimdiki üretimin üç katı potansiyelinin olduğu hesaplanmıştır.

Finansal Hizmetler
Hizmetler sektörü ekonominin en büyük ve en iyi performans gösteren bileşeni olarak ekonomik büyümenin ana yönlendiricisidir. Bilişim teknolojilerinin GSYİH’ye katkısı 1998 yılında %1,2 iken 2007 yılında %5,2’ye yükselmiştir. 2007/08 döneminde bilgisayar yazılımı ve hizmetleri ihracatı 40 milyar düzeyinde gerçekleşmiştir.
Hindistan’daki yaklaşık 5000 bilişim teknolojisi yazılım ve hizmeti şirketinin %60’ı yerli firmalardan oluşurken kalan %40’ı hem Hindistan’da hem de yurt dışında ofisleri bulunan çok uluslu şirketlerden oluşmaktadır. Sektör gelirlerinin %65’i çok uluslu şirketlere aittir. Sektörün en önemli pazarı Hindistan yazılım ihracatının %70’inin yapıldığı ABD’dir. İkinci önemli pazar %25 paya sahip olan Avrupa’dır. Hindistan şirketleri özellikle bankacılık, sigortacılık ve finans kurumları yazılımlarında güçlüdürler.(IGEME,2011:16)

Yazı Alkan Kaya’nın ‘TÜRKİYE VE HİNDİSTAN’DA EKONOMİK BÜYÜME’ adlı makalesinden alınmıştır.

Irak Son Durum Haritası (2016)

Amerikan işgali öncesi Ortadoğu’nun en güçlü orduları arasında olan Irak Silahlı Kuvvetleri, işgal sonrasında toparlanıp tekrardan yapılanmaya gidemedi. Bunda ülke içerisinde ortaya çıkan silahlı gruplar, Şii ve Sünni kesimlere yapılan bombalı saldırılar ve yönetimin başarısız politikaları etkili oldu. 10 Haziran 2014 yılında IŞİD, Irak’ın en büyük ikinci şehri Musul’u 800’e yakın militan ile kısa bir sürede ele geçirdi. Amerikan model zırhlı araçlar ve silahlarla donatılmış bölgedeki 30 bin Irak askeri üniformalarını bile giymeden ve neredeyse mermi bile kullanmadan Musul’dan kaçmıştı. Musul halen IŞİD’in elinde. Yine Irak ordusu geçen yıl Ramadi şehrinden IŞİD daha saldırmadan ‘kaçmıştı’. Geçen yılın son günlerinde ise Ramadi şehri IŞİD’den geri alındı.

Nereden nereye diye sayfalarca yazı yazılacak bu konu hakkında ayrıntıya girmeden, Irak son durum haritası hakkında bazı şeyler söylemek gerekiyor. Irak’ta IŞİD gelmeden önce de belli bir düzenin olmadığını herkes biliyordur. Ama IŞİD’den sonra bu durum kendini kaos olarak gösterdi. Çünkü IŞİD kontrol ettiği bölgeler dışında bombalı eylemleriyle de dikkat çekiyor.(stratejikortak.com) Irak’ta yaklaşık 20 bin IŞİD militanı bulunuyor. Merkezi Bağdat hükümetinin asker sayısı ise aktif olarak 200.000 civarında. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ndeki silahlı güç olan Peşmerge sayısı ise yaklaşık 80.000-160.000 civarında. Ama peşmergelerin motivasyonu ve eğitimi, Irak askerlerinden daha iyi olduğu söyleniyor.

Irak eski Başbakan Nuri el Maliki tarafından kurulan Haşdi Şabi milisleri, tıpkı Maliki gibi Sünnilere karşı mezhepçi ve radikal söylem ve eylemleri olan bir örgüt. IŞİD’e karşı Iraklı Şiiler’in dini lideri Ayetullah Ali es-Sistani’nin fetvası üzerine kurulan Haşdi Şabi, İran destekli çok sayıda örgütün bir araya gelmesiyle oluştu.

Irak işgali sonrasında kıvılcımların aleve dönüştüğü mezhepsel gerginlik, IŞİD’e karşı mücade içerisinde bile görünüyor. Tikrit kentinin IŞİD’in elinden geri alınması operasyonuna katılan Şii milis güçleri, Sünniler’e ait çok sayıda evin yakılıp-yıkılmasına neden olmuştu. Haşdi Şabi’nin IŞİD’e karşı mücadele adı altında Sünni yerleşim bölgelerini yıkmaya çalışması ve demografisini değiştirmesi bölgedeki halkın tepkisini çekmişti. Tepkiler o kadar büyüdü ki Enbar iline bağlı Ramadi kentinin geri alınması için yapılan operasyona Şii milislerin katılmasına izin verilmedi.

Irak’ta Musul’u IŞİD’den geri almak için Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nın eğittiği milisler, ABD, Peşmerge ve Irak hükümeti büyük bir operasyona girişecek. Irak Hükümeti tarafından Şii milis teşkilatı Heşdi Şabi’den sonra büyük bir kısmı Musullu Sünniler’den oluşan Heşdi Vatani kurulmuştu. Bu örgütü eski Musul valisi Esil Nuceyfi kurdu ve şuan oğlu Abdullah Nuceyfi yönetiyor. Sayıları 6 bin olan örgütün savaşçılarının maaşları son aylarda Türkiye tarafından ödendiği, Irak hükümeti tarafından iddia ediliyor. Irak’ta Musul, Suriye’de IŞİD’in ‘başkenti’ Rakka alındıktan sonra, IŞİD’in gücünden eser kalmayacaktır.

2015 yılında Irak’ın %40’ına sahip olan IŞİD‘in, 2016 Şubat itibariyle Irak’ta ki hakimiyeti %14’lere kadar düşmüştür. IŞİD 2015 yılında Irak’taki topraklarının yüzde 40’ını kaybetmiştir.

Aşağıdaki harita Şubat ayına aittir. Irak’ta son durum hakkında en güncel harita ve gelişmeler için tıklayın. (HAZİRAN 2016) 

ırak savaş haritası
 IRAK’TA TARAFLARIN VE ÖRGÜTLERİN AYRINTILI HARİTASI

Irak’taki savaşta IŞİD’e karşı Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak Hükümet güçleri beraber savaşıyor. Irak’ta IŞİD var ama IŞİD ile birlikte onlarca grup ve örgüt var. Aşağıdaki harita, Irak’ta olan grupların nereyi kontrol ettiğini, nerelerde hangi örgütlerin var olduğunu gösteriyor.

Harita ülkeyi yakından takip eden kişilerce çizilmiş. Türkiye sınırıyla birlikte İran sınırındaki bölgelerde PKK’nın kamplarının olması çizgili bir şekilde ifade edilmiş. Haritada Kürt Yönetimi’ndeki Mesud Barzani’nin partisi KDP’ye bağlı peşmergelerle, muhalefetteki Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne bağlı peşmergeleri de ayırmış. Kuzey Irak bölgesindeki taraflar hakkında kısa bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz. (Haritadaki İtalya Silahlı Kuvvetleri IŞİD’le mücadele için değil, Musul barajının onarımı ihalesini kazanan İtalyan şirketini ve işçilerini korumak için orada konuşlanmıştır.)

Irak'ta kim nereyi kontrol ediyor? (Irak Savaş Haritası)
Irak’ta kim nereyi kontrol ediyor? (Irak Savaş Haritası)

TAM EKRAN

ABD’de ki Seçim Sistemi nedir?

4

(Kısaca) ABD’de ki Seçim Sistemi Nedir? 
ABD’de partilerin adaylarını belirleme kuralları anayasada belirtilmiyor ancak geleneksel olarak partiler adaylarını ön seçim yöntemiyle belirliyor. Şuan ABD’den gelen seçim haberleri ‘ön seçim’ ile alakalı. Yani Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti seçim için çıkaracağı başkan adaylarını seçiyor. Başkan adayları partilerin ön seçimlerinin ardından yapılan genel kurulla seçiliyor.

ABD’de ki karışık seçim sisteminde aslında halk, eyaletlerin nüfus yoğunluğuna göre belirlenen seçici kurul üyelerini seçiyor, seçici kurul da başkanı belirliyor. Yani halk doğrudan ABD başkanını seçmiyor. Halkın seçtiği seçici kurul üyeleri de kendi partisinin adayını seçtiği için bir şey fark etmiyor. Anlayacağınız sembolik bir anlam ifade eden Seçici Kurul’un tek işi başkan seçmek.

ABD’de ki seçim dönemleri: 

– Partilerin başkan aday adayları için bazı eyaletlerde ön seçim yapılıyor. (eyaletler aşağıda)
– Partiler adaylarını açıklıyor.
– Genel seçimle önceden belirlenen seçici kurul üyeleri seçiliyor.
– Seçim sonuçları sonrasında her şey belli oluyor ama bir ay sonra seçici kurul başkanı açıklıyor.

Özetle; yılın ilk yarısında ön seçimler, yaz aylarında genel kurul, sonbaharda ise ABD Başkanlığı mücadelesi oluyor.

abd aday adayları
Hillary Clinton, Donald Trump, Bernie Sanders ve Ted Cruz

ABD’de neden hep iki parti konuşuluyor?

ABD seçimlerinde sürekli duyduğumuz Demokrat ve Cumhuriyetçi adaylar, Amerika’nın iki köklü partisinin adaylarıdır. Üçüncü bir parti isminin duyulmamasının sebebi ise, eyaletlerin seçici oylarının “kazanan hepsini alır” sistemine göre dağıtılmasıdır. Yani bir eyalette Yeşil Parti oyların %20’sini bile alsa, Cumhuriyetçi Parti burada %50 alırsa tüm seçicileri kazanmış oluyor. Bu iki parti de yıllardır Amerikan halkına kök salmış, belirli ağırlıkta bir tabana sahip olduğu için neredeyse tüm eyaletleri arasında paylaşıyor.

ABD’de Başkan Seçilmek için Ne Gerekiyor?

ABD’de bir başkan adayının Amerika doğumlu, 14 yıldır da ABD’de ikamet ediyor olması ve en az 35 yaşında olması gerekmektedir. Başkan yardımcısı için de aynı şartlar aranıyor. Başkan ile Başkan yardımcısı aynı eyaletten olamıyor.

Bu şartlar sağlandıysa ve seçimlere girildiyse;
Başkan seçilebilmek için ABD’de ki toplam 50 eyalet ve özel statüsü bulunan başkent Washington DC’de ki toplam 538 kişilik seçici kurulun 270’inin oyunu alması gerekiyor. Bir başkan 1951’de anayasada ki değişiklikle en fazla iki kez başkan olabiliyor.

ABD’de en fazla seçici kurul oyu California ve Texas eyaletlerinin. (California’nın 55, Texas’ın 38 ve News York ile Florida’nın 29 oyu var.)

Başkan Adaylarına Yapılan Bağışların Anlamı Nedir?

ABD Başkanlık seçimleri ile alakalı son olarak bir şey söylemek gerekirse, ABD Başkan adayları devlet desteğinin azlığından ötürü bağışlarla seçim kampanyaları düzenliyor. Kasım ayındaki seçimlere 9 aydan daha az bir süre kaldı ve aday adayları arasındaki bağış rekabeti de artırıyor.(stratejikortak.com) En fazla bağış toplayan aday, seçimleri kazanıyor diye Amerikan halkı arasında bir algı var. 2016 ABD Seçimleri’nde şuan en fazla bağışı alan kişi Demokrat Hillary Clinton.

ABD Başkan Adayları için Toplanan Bağışlar
Görsel: Anadolu Ajansı / 10 Şubat’a kadar olan bağışlar

 

Kaynak: StratejikOrtak.com

PYD’nin Diğer Kürt Partilerine Tavrı

Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılında ilk olarak ortaya Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) çıktı. Batı, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin desteklediği bu örgüt, aslında Esad rejimine karşı ortak bir cephe oluşturulması için destekleniyordu. Ama burası Ortadoğu, aşiretlerden ideolojik gruplara kadar herkesin silahı var. Zamanla Suriye’de ÖSO içerisinde ki gruplar bağımsız hareket etmeye ve ÖSO çatısı altından dağılmaya başladı. Başka başka örgütler kuruldu, Suriye El Kaidesi El-Nusra, Ahrar-uş Şam vb. Bu dağılmada Suriye’nin kuzeyinde ki Kürt ve Arap bölgelerinde de gerçekleşti. Ama Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Kürt bölgelerinin yönetimi konusunda ortak hareket edilmesi için Kürt gruplarını birleştirme kararı aldı. Bu kararın altında Kürt bölgelerinin savunmasından, yönetilmesine kadar bir çok konu vardı.

Barzani başkanlığında 11 Temmuz 2012’de Erbil‘de bir araya gelen PYD ve 15 Kürt partisi arasında 7 maddelik bir uzlaşma metni imzalandı(Hewler Mutabakatı). Bu toplantıda Suriye Kürt Ulusal Konseyi(ENKS) oluşturuldu. Bu konsey, 24 Temmuz’da da tüm örgüt temsilcilerinin içinde yer aldığı “Kürt Yüksek Konseyi”ni oluşturdu ve bölgeyi bu konseyin yönetmesi kararı alındı. Ancak daha sonra PYD mutabakatı bozarak tek başına hareket etmeye başladı. Bunun üzerine PYD’ye tepki geldi ve PYD yaklaşık iki yıl sonra yeniden başlayan görüşmelerde ihlâl ettiği anlaşmaya yeniden bağlılık bildirdi. Duhok’ta ki bu müzakerelerde, Suriye Kürt Ulusal Konseyi(ENKS) ve Demokratik Halk Hareketi(TEVDEM) heyetlerini bir araya geldi. Taraflar, 22 Ekim 2014’te Mesut Barzani’nin aracılığıyla ‘Duhok Anlaşması’ olarak adlandırılan metni imzaladı. Metinin içeriğinde ortak yönetim, ortak güç ve siyasi birlik konuları vardı. Duhok’ta ki bu anlaşma sonrasında Kürt Yüksek Konseyi kuruldu ve bu konseyin Cenevre’deki Suriye görüşmelerin de Kürtleri temsil etmesi kararlaştırıldı.

ENKS çatısı aslında daha çok Mesut Barzani’ye yakınlığıyla bilinen siyasi partiler yer alıyor. TEV-DEM çatısı altında ise PYD’ye yakınlığıyla bilinen partiler yer alıyor. Duhok’ta ki bu görüşmelerin temelinde ki sıkıntı ise Barzani(KDP) ve Salih Müslim(PYD) arasında ki güç mücadelesiydi.

Günler geçmeye devam ederken PYD Duhok’ta ki anlaşmaya uymadı ve yine bu anlaşmayı feshetti. Bu anlaşmanın içeriğinde Suriye’de siyasi faaliyetlerini sürdüren tüm partilerin katımıyla Rojava yani Suriye’nin kuzeyindeki bölgeler yönetilecekti. Ama böyle olmadı. PYD’nin, Duhok anlaşmasını vakit kazanmak için yaptığı ve herkesi aldattığı yönünde diğer Kürt partilerinden itirazlar yükseldi ki bu bölgeleri sadece PYD güçleri almadı diye Kürt partileri açıklamalarda bulundu.

Aslında Suriye’nin kuzeyinde dair gelişmeleri kısaca şöyle özetleyebiliriz;

PYD ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi(ENKS) arasında Barzani’nin himayesinde 2012 Haziran ayında Erbil Anlaşması(Hewler Mutabakatı) yapılmış, Suriye’de ağırlıklı alarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerde PYD ve diğer partiler ortak yönetim kurma, silahlı güçlerini de birleştirme kararı almıştı. Ancak bu iki konu üzerindeki anlaşmazlıklar yüzünden Erbil Anlaşması yenilenmesine rağmen hayata geçirilemedi. PYD Ocak 2014’te üç bölgede kanton yönetimi ilan ettikten sonra, diğer partilerin bu bölgelerde faaliyet göstermesine de izin vermedi. Bu partilerin yöneticileri kanton ilanını ‘emrivaki’ olarak tanımladı, üyelerinin bir kısmı Kuzey Irak topraklarına geçmek zorunda kaldı.

PYD’nin tek silahlı güç olduğu bu bölgelerde Barzani yönetimi Suriye’de ki diğer Kürt partilerden savaşçıları 2012 yılında eğitti. Irak’ta eğitilmiş ve sayıları 5 bini aşan ‘Rojavalı Peşmerge’ bulunuyor. Bunların Suriye’ye geçerek bölgeyi koruması üzerine anlaşılmıştı. Hatta Duhok’ta varılan anlaşmaya göre bu askeri güç, ülkeye giriş yapacaktı fakat PYD buna izin vermedi. Barzani’nin bu eğitimi sağlaması, Irak Kürt yönetimi ve PYD arasında gerilime neden olmuştu. Hatta bölgeye giren bazı küçük gruplar PYD güçleri tarafından tutuklanmıştı.

PYD’ye karşı diğer Kürt güçler neden bir şey şey yapamıyor diye sorarsanız da; ABD, PYD ve diğer Kürt grupların birbiriyle çatışmasının IŞİD’le mücadeleyi zaafa uğratacağını düşündüğü için PYD’nin katı tutumlarını görmezden geliyor, hatta destekliyor. Onun içinde diğer Kürt grupları Kuzey Irak’tan gelmiyor yada Kuzey Suriye’de sesini çıkaramıyor.

pyd haritası
Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kontrol ettiği bölge

Türkiye PYD’yi terörist ilan etmeden ve PYD mevzilerini vurmadan önce PYD’ye bakışı neydi?

Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) hem rejimle işbirliğini reddediyor, hem de Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) ile birlikte hareket ediyor ve SMDK yönetiminde temsil ediliyor. PYD ise bu ikisine de karşı çıkıyor. Türkiye de PYD’yi muhatap olarak almak için üç şart koşmuştu. Bu üç şart;

PYD’nin Suriye rejimiyle işbirliği yapmaya son vermesi, Suriye muhalefet çatısı altına girmesi ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek faaliyetler içinde olmamasıydı.

Kaynak:
http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/kurt-partileri-rojava-icin-anlasti
http://www.haber7.com/ortadogu/haber/1495169-kurt-partileri-kizdirdi-pyd-herkesi-aldatti
http://www.sivildusunce.com/13538-pyd-kendisini-kurt-veya-suriye-partisi-olarak-ortaya-koymuyor.html
http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyedeki-kurt-partiler-anlasti/108479
http://www.aksam.com.tr/yazarlar/barzani-ve-pyd-anlasmasi/haber-268807
http://rudaw.net/turkish/kurdistan/0601201513