Terör Örgütlerinin İdeolojik ve Örgütsel Yapısı-5: Boko Haram (Nijerya)

Terör Örgütlerinin İdeolojik ve Örgütsel Yapısı-5: Boko Haram (Nijerya)

Terör örgütleri çeşitli ideolojik temellerle kurulur ve illegal eylemlerle amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Bu bağlamda terör örgütlerinin ideolojik dayanakları farklılık gösterdiği gibi kullandıkları yöntemlerde birbirinden farklıdır. Terör eylemlerinde kullanılan araç ve gereçler, eylemin işleniş tarzı ve planlanışı gibi teknik detaylar örgütten örgüte farklılık gösterir. Kimi örgütler silahlı eylemlerle suikast tarzı cinayetler gerçekleştirirken kimileri, bombalama, adam kaçırma, banka soyma, fidye isteme gibi yöntemleri kullanmaktadır.

Afrika’nın istikrarsız ve dağınık siyasi yapısı, coğrafi koşullarının zorluğu, ekonomik yetersizliklerden ötürü Afrika’da irili ufaklı pek çok illegal örgütün varlığını sürdürdüğünü söylemek mümkündür. Afrika’nın siyasi tarihine baktığımızda da otorite zayıflığı, askeri ve siyasi sistemdeki boşluklar nedeniyle askeri darbelerin sıklıkla yaşandığını görmekteyiz. Bu çalışmada Afrika’daki terör örgütleri arasında öne çıkan ve toplu halde öğrenci kızları kaçırma yöntemiyle tüm dünyanın dikkatini çeken Boko Haram terör örgütünü ele alacağız.

İlk başta Boko Haram terör örgütünün kurulup yayıldığı Nijerya’ya kısaca değinmekte yarar vardır. 2023 verilerine göre yaklaşık 220 milyon nüfusu olan Nijerya’nın dini yapısı %53 İslam ve %47 Hristiyanlık olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Neredeyse yarı yarıya olan bu ikili dini yapı nedeniyle ülkede çoğu zaman bu gruplar arasında siyasi çekişme ve çatışmalar meydana gelmektedir. Ülkenin kuzeyinde Müslüman nüfus çoğunluktayken güneyinde Hristiyanlar yaşamaktadır.

Boko Haram’ın kurulduğu Nijerya’nın kuzey bölgesine bir yönden dikkat çekmek gerekir. Nijerya’nın kuzeyi dünyada okuma yazma oranının en düşük olduğu bölgedir. Dolayısıyla terörün beslenebileceği yoksulluk, cehalet ve körü körüne bağlılık bu bölgeyi örgüt açısından kuruluş ve militan kazanma yönünden elverişli hale getirmiştir.

Muhammed Yusuf

Örgüt ilk başta liderleri Muhammed Yusuf etrafında toplanan bir grup olduğu için “Yusufçuklar” olarak adlandırılmıştır. Muhammed Yusuf eğitimli bir imam olmamasının yanında hitabeti güçlü biriydi. İşin ilginç yanı örgütün temellerinin atıldığı bu dönemde grubun üyelerinin 6-7 yaşındaki medrese öğrencileri ya da diğer adıyla müritlerden oluşmasıydı. Peki bu kadar küçük yaşta çocuklar bu tür illegal oluşumlara nasıl dahil oluyordu? Bu sorunun cevabı bilhassa Nijerya’nın kuzeyinde etkili olan ve yerel dille “Almajiri” adı verilen eğitim sisteminde saklıdır.

Muhacir kelimesinden türetilen Almajiri sistemine göre; Nijerya’da aileler yoksulluk ve maddi imkansızlıklar nedeniyle çocuklarını küçük yaşlardan itibaren medreselere vermiş ve çocuklar oradaki imamlara emanet edilmiştir. İmamlar çocuklara sadece dini eğitim vermemiş aynı zamanda sokaklarda dilendirerek geçimlerini sağlamışlardır. Nijerya’da halen yaklaşık 15 milyon çocuk bu medreselerde eğitim görüp sokaklarda illegal olarak dilendirilmektedir. Çocukların devletin resmi okullarına gidecek durumları bulunmamaktadır. İşte bu “Almajiri” sistemi Boko Haram terör örgütünün kuruluşunda büyük bir rol oynamıştır. Çocukları eğitimsiz bırakıp meslek edinmelerine engel olan bu sistem günümüzde hala tartışılmaktadır.[1]

Terör örgütü Boko Haram’ın temelleri Ebubekir Ravan tarafından 1995 yılında “Sahabe” adını verdikleri yapılanmayla atılmıştır. Eğitim için Suudi Arabistan’a giden Ravan, bu yapının liderliğini Muhammed Yusuf’a emanet etmiştir. Muhammed Yusuf ise “Sahabe” adını verdikleri sistemi düzenleyerek yeni bir yapı oluşturmuştur. 2002 yılında Yusuf, yanındakilerle birlikte biraraya gelip oluşumlarının örgüt haline geleceği Nijerya’nın kuzeyindeki Borno Eyaleti, Maiduguri şehrinde dini okul ve camileri olan bir yerleşim yeri kurmuştur. Bu yapının oluşumu Boko Haram’ın çekirdeği olarak görüldüğünden örgütün kuruluş yılı araştırmacılar tarafından 2002 olarak kabul edilmektedir.

Bir süre buradaki Ndimi Camii’nde ibadet eden ve faaliyetlerini gerçekleştiren radikal İslamcı gençler Muhammed Yusuf önderliğinde Nijerya’da mevcut düzenin ve kurumların yozlaştığını, İslam inancından uzaklaşıldığını savunarak bu sefer Maiduguri şehrinden sınıra yakın Yobe eyaletindeki Kanama köyüne göç etmişler ve bu olaya Peygamber Efendimiz (SAV)’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesini referans alarak “hicret” adını vermişlerdir. Kanama köyünde örgütlenen gençler şeriata dayalı İslami referanslı Boko Haram örgütünü kurduklarını resmi olarak ilan etmiş ve halkı örgüte katılmaya davet etmişlerdir.[2]

Örgütün adı o bölgede konuşulan yerel lehçelerden Hausa lehçesine göre Batılı anlamına gelen “Boko” ve yasak anlamına gelen “Haram” kelimelerinden oluşturulmuştur. “Batılı eğitim haramdır.” anlamına gelen Boko Haram adını alan örgüt, Batı’nın sadece eğitim sistemine değil İslam dinine aykırı gördükleri demokrasi, laiklik ve modern yaşam ölçütlerine de karşı çıkmaktadır.

Bölgede yapılan propaganda çalışmaları sonucunda Muhammed Yusuf çoğunluğu düşük gelirli ve göçmen gençlerden oluşan büyük bir grubu örgütün etrafında bir araya getirmeyi başarmıştır. Yusuf’un 2009 yılındaki ölümüne kadar Boko Haram terör örgütünün amacı; Nijerya’nın Borno eyaletinde IŞİD benzeri bir İslam Devleti kurmak iken, liderlerinin ölümünden sonra örgüt hedef büyülterek Nijerya’nın tamamını ele geçirecek bir İslam devleti kurmayı amaçlamıştır.

Nijerya Silahlı Kuvvetleri tarafından 2009 yılında gerçekleştirilen Temizlik Operasyonu ile örgüt lideri Muhammed Yusuf ölü olarak ele geçirilmiştir. 2009 yılından beri Boko Haram’ın küçük çaplı operasyonlardan büyük bombalı saldırılara geçtiği de görülmektedir. Liderlerinin ölümü örgütü zayıflatmak yerine güçlendirmiştir. Örgüt Nijerya’da kalmayıp komşu ülkeler Nijer ve Çad’a açılarak orada yeniden yapılanma ve militan kazanma yoluna gitmiştir.

Ebubekir Şekau

Muhammed Yusuf’un yerine geçen Ebubekir Şekau’ya göre bu amaçlara ulaşmanın tek yolu cihat olduğundan örgüt, yeniden aktif hale geçerek terör eylemlerini arttırmıştır. Bu bağlamda Ebubekir Şekau, Muhammed Yusuf’un kökten dinci İslami grubunu şiddete yönelterek, terör örgütü haline dönüştürmekte etkin rol oynamıştır.[3]

Boko Haram; ülkenin kuzey bölgesinde gerçekleştirdiği terör eylemlerini zaman içerisinde Nijerya’nın sınır komşuları olan Çad, Kamerun, Benin ve Nijer’e doğru kaydırmış ve Nijerya sınırlarını aşan eylemlerde bulunmasıyla Nijerya’nın sorunu olmaktan çıkarak bölgenin sorunu haline gelmiştir. Sınır ötesine kayan terör eylemleri nedeniyle örgüt artık sadece Nijerya’nın değil, Afrika’daki diğer ülkelerinde barış ve istikrarını olumsuz şekilde etkileyen bir yapı olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Örgütün terör eylemlerini Nijerya dışına taşıması ve diğer terör örgütleriyle iş birliği yaparak güçlenmesi sonucu, örgütün terör eylemleri 20.000’den fazla insanın ölümüne sebebiyet vermiştir.[4]

Başta Nijerya olmak üzere Nijer, Kamerun ve Çad ülkelerinde terör eylemleri gerçekleştiren Boko Haram terör örgütü 2014 yılında 276 kız çocuğunu Chibok bölgesindeki yurttan kaçırarak adını tüm dünyaya duyurmuştur. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve eşi Michelle Obama’nın kaçırılan kız çocukları için sosyal medyada “BringsBackOurGirls” adlı kampanya başlatmalarıyla dünyanın dikkatini çeken örgüt ABD’nin de radarına girmiştir.

Örgütün eylemleri sonucu 2.5 milyon insan yerinden edilmiş, yaklaşık 40 bin insan hayatını kaybetmiş ve 250 bin insan ülkeyi terkedip diğer ülkelere sığınma talebinde bulunmuştur. Örgüt 2014 yılında Nijerya’da gerçekleştirdiği büyük eylemlerle dünyanın en ölümcül terör örgütü unvanını kazanmıştır.[5]

Hedefleri doğrultusunda yeni bir eylem planı benimseyen Boko Haram, bir başka terör örgütü olan El Kaide’ye bağlılığını açıklamış ancak El Kaide’den iş birliği yanıtı alamamıştır. Bunun üzerine Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD)’ne bağlılığını bildirmiş ve bundan sonra bayrağını değiştirerek IŞİD bayrağını kullanmaya başlamıştır. IŞİD’e yaptıkları bağlılık bildirisinden sonra BBC gibi medya kuruluşlarının haberlerinde örgütten, “IŞİD’in Batı Afrika kolu” olarak bahsedilmeye başlanmıştır.[6]

Örgütün gerçekleştirdiği tüm eylem ve faaliyetlerinde ekonomik desteğin tam olarak nereden geldiği belli olmamakla birlikte, örgütün genel olarak IŞİD başta olmak üzere diğer terör örgütlerinden gördüğü destek ve yerel halktan topladığı bağışlarla eylemlerin finansmanını sağladığını söylemek mümkündür. Tüm bu bilgiler ve örgütün gerçekleştirdiği eylem örneklerine ek olarak Boko Haram’ın, Nijerya’nın kuzey kesiminde yer alan 19 federe devletin yanında komşu ülkeler Nijer, Çad ve Sudan’da toplamda 280.000 civarı üyesinin olduğu tahmin edilmektedir.[7]

[vc_toggle title=”FARC (Kolombiya)”]

https://stratejikortak.com/2023/03/teror-orgutlerinin-ideolojik-ve-orgutsel-yapisi-4-farc-kolombiya.html

[/vc_toggle]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Duman, Gökhan, ve İsmet Mert Çeli̇k, “Afrika’nın Bölgesel Terör Sorunu: Boko Haram Üzerine Bir İnceleme”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 9, (2021), 78-96
Özdemir, Ö., ve E.B. Bural, “Bir Terör Eylemi Yöntemi Olarak Adam Kaçırma: Boko Haram ve Chibok Kızları Örneği”, Akdeniz Havzası ve Afrika Medeniyetleri Dergisi, 3, (2021)
[1] Özdemir ve Bural, ss. 10-12.
[2] Ö. Özdemir ve E.B. Bural, “Bir Terör Eylemi Yöntemi Olarak Adam Kaçırma: Boko Haram ve Chibok Kızları Örneği”, Akdeniz Havzası ve Afrika Medeniyetleri Dergisi, C.3., Sayı:2, (2021), ss. 10-12.
[3] Gökhan Duman ve İsmet Mert Çeli̇k, “Afrika’nın Bölgesel Terör Sorunu: Boko Haram Üzerine Bir İnceleme”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, C.9., Sayı:1, (2021), 78-96 (s. 88).
[4] Duman ve Çeli̇k, s. 89.
[5] Özdemir ve Bural, s. 10.
[6] Duman ve Çeli̇k, s. 88.
[7] Duman ve Çeli̇k, s. 91.
[/vc_toggle]

İran Nükleer Programına ve Türkiye’ye Etkisine Kısa Bir Bakış

İran Nükleer Programına ve Türkiye’ye Etkisine Kısa Bir Bakış

“Barış İçin Atom” Programı çerçevesinde İran, 1957 yılında ABD ile Sivil Nükleer İşbirliği Antlaşmasını imzalayarak nükleer programını başlatmış ve ABD’nin İran’ın nükleer programına olan desteği 1979 yılındaki İran Devrim’ine kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra başa gelen yeni rejim Batı dünyasının petrol ve doğal gaz zengini bir ülke olan İran’a maliyeti yüksek nükleer politikayı dikte  etmek istediği gerekçesiyle nükleer çalışmaları durdurma kararı almıştır[1]. Ancak 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı ile nükleer programın önemi anlaşılmış ve çalışmalar gizli olarak yeniden yürütülmeye başlatılmıştır.

1979 Devrimi’nden sonra Batı Bloku’nun desteği kesmesiyle İran nükleer işbirliği için yüzünü doğuya çevirmiş ve bu kapsamda Çin, Rusya ve Kuzey Kore ile işbirliği yapmaya başlamıştır.

Çin ile İşbirliği

Reaktör teknolojisi, uranyum zenginleştirmesi, nükleer yakıt üretme ve seyreltilmiş uranyumdan plütonyum çıkarma üzerine araştırma yapmak için Çin’in desteği ile 1984 yılında İsfahan Nükleer Teknoloji Merkezi açılmıştır.

1985 yılında Çin ve İran arasında “barışçıl kullanım” amaçlı gizli bir nükleer işbirliği antlaşması imzalanmıştır. 1990’lı yıllarda yoğunlaşan Çin-İran işbirliğinin önüne teknik yetersizlikler geçmiştir. Buna ek olarak ABD’nin baskısını artırmasıyla Çin, İran nükleer programına olan desteğini 1997 yılında kesmiştir. Çin nükleer silaha  sahip bir İran istememekle birlikte uygulanan uluslararası yaptırımların da  bir amaç olarak değil barışçıl müzakereler ve diplomatik girişimler için  bir araç olarak kullanılmasını savunmaktadır[2].

Rusya ile İşbirliği

1995 tarihinde Moskova’da imzalanan nükleer işbirliği antlaşması ile Rusya devrim öncesi Almanlar tarafından yapımına başlanan nükleer santrali bitirme ve İranlı öğrencilerin nükleer fizik, nükleer mühendislik gibi dallarda doktora yapmak  üzere Moskova Üniversitesi’nde eğitime kabul edilmesi  üzerinde anlaşmışlardır.

Kuzey Kore ile İşbirliği

Uluslararası sistemde yalnızlaşmış ve ABD öncülüğünde başlatılan Birleşmiş Milletler  yaptırımlarına maruz kalan bu iki ülkenin ilişkileri İran-Irak Savaşı ile başlamış ve ekonomik, savunma sanayii ve nükleer teknoloji vb. bir çok alanda artarak devam etmiştir.

İran Nükleer Programı Karşısında Türkiye’nin Tutumu

Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlı nükleer çalışma yapmaya hakkı olduğunu, sorunun diplomatik yollarla çözülmesini ve İsrail’in de nükleer silaha sahip olduğundan yola çıkarak bölgenin nükleer silahlardan arındırılması gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca başta ABD olmak üzere nükleer silaha sahip diğer ülkelerin bu konuda İran’a yaptırım uygulamasının tezat oluşturduğunu söylemektedir.

İran Nükleer Krizinde Türkiye’nin Rolü (Tahran Bildirgesi)

Dönemin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Sekreteri Muhammed el Baradey, İran’a zenginleştirdiği uranyumun Türkiye’de bekletilmesini ve Fransa tarafından %20 zenginleştirilmiş uranyum verilmesini teklif etmiştir. Bu teklif kapsamında %20 oranında zenginleştirilen uranyum çubukları Tahran’a teslim edildikten sonra Türkiye’de bekletilen İran’ın zenginleştirdiği uranyum Batı’ya aktarılacaktır. İran bu antlaşmayı Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuğunda Mayıs 2010 Tarihinde imzalayarak Tahran Bildirgesi’ni kabul etmiştir.

ABD, AB ve Dönemin Rusya Devlet Başkanı Medvedev (başta olumlu yaklaşmasına rağmen) Tahran Bildirgesi’ni eleştirmişler ve yetersiz bulmuşlardır. Böylece Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen Tahran Bildirgesi’nden bir sonuç alınamamıştır.

Sonuç

İran her ne kadar barışçıl amaçlarla nükleer çalışmalar yaptığını söylese de uzun yıllar bu çalışmaları gizli bir şekilde yürütmesi uluslararası kamuoyunda şüphe ile karşılanmaktadır. Ayrıca İran’ın balistik füze programı da göze alındığında nükleer silah sahibi olmak istediği düşüncesi ağır basmaktadır. İran’ın nükleer silah sahibi olması 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan itibaren günümüze kadar olan İran-Türkiye arasında ki dengeyi İran lehine bozacaktır. Bu durum, Pakistan, İsrail ve Rusya  Federasyonu’ndan sonra İran’ın nükleer gücü elde etmesi, Türkiye’nin  bölgesel güç olma mücadelesini kaybetmesine [3] ve diğer bölge ülkeleri ile nükleer silah yarışının başlamasına yol açabilir. İran nükleer krizinin diplomasi ile bir çözüme kavuşturulamaması durumunda ABD’nin İran’a askeri müdahalede bulunması doğrudan ve dolaylı yoldan en çok Türkiye’yi etkileyebilir. Tüm bu durumlar göz önüne alındığında Türkiye, bu krizin çözülmesi için aktif bir diplomasi çalışması yürütmekte ayrıca aksi bir duruma karşıda NATO füze kalkanına dahil olarak ve kendi hava savunma sistemlerini geliştirerek güvenlik önlemlerini  almaktadır.

Batuhan Kahriman

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Ünal , B. (2014). İran-Kuzey Kore Savunma Sanayii ve Nükleer Teknoloji İşbirliği . Bilge Strateji , 6 (10) , 115-136 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/bs/issue/3800/50974
Kibaroğlu, M. & , (2013). İran’ın Nükleer Programı ve Türkiye . Bilge Strateji , 5 (9) , 1-8 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/bs/issue/3801/50981
Aydın, D. (2007). İran Nükleer Programının Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri . Güvenlik Stratejileri Dergisi , 3 (5) , 105-129 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7538/99228
Sarı, H. Ü. G. (2014). İran Nükleer Programının Türk Dış Politikasına Etkisi . Güvenlik Stratejileri Dergisi , 10 (20) , 199-228 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7523/99142
Alperen, Ü. (2018). Çin’in İran Nükleer Politikası: Ulusal Çıkar ve “Sorumlu Büyük Güç” Arasında Denge . İran Çalışmaları Dergisi , 2 (2) , 11-35. DOI: 10.33201/iranian.510584
Dipnotlar
[1] Alperen, Ü. (2018). Çin’in İran Nükleer Politikası: Ulusal Çıkar ve “Sorumlu Büyük Güç” Arasında Denge . İran Çalışmaları Dergisi , 2 (2) , 11-35 . DOI: 10.33201/iranian.510584
[2] Alperen, Ü. (2018). Çin’in İran Nükleer Politikası: Ulusal Çıkar ve “Sorumlu Büyük Güç” Arasında Denge . İran Çalışmaları Dergisi , 2 (2) , 11-35 . DOI: 10.33201/iranian.510584
[3] Aydın, D. (2007). İran Nükleer Programının Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri . Güvenlik Stratejileri Dergisi , 3 (5) , 105-129 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7538/99228
[/vc_toggle]

AB’nin “Aday Statüsü” Tanıdığı 7 Ülke ve Tarihler

0

Avrupa Birliği, Ruslar tarafından toprakları işgal altında olan Ukrayna ve Moldova’ya (Transdinyester) “aday ülke” statüsü tanıdı. Türkiye’nin 1999 yılında aldığı statü, aradan geçen 23 yıla rağmen ilerlemeye sahne olmadı. Bazı Ukraynalılar da yıllarca süreceğini düşündükleri AB yolculuğu için ‘Avrupa’nın sus payı’ yorumu yapıyor.

Norveç Petrol Fonu’nun Büyüklüğü 1339 Milyar Dolar

0

1339 milyar dolar ile Norveç Petrol Fonu, dünyanın en zengin 10 insanının toplam servetinden daha büyük.

Not: Norveç’te çıkarılan petrolün parası, doğrudan ekonomiye dahil edilmiyor. Oluşturulan Petrol Fonu’na aktarılan milyarlarca dolar, Norveç hükümetinin dünya genelinde büyük şirketlerden hisse alarak fonunu büyütmek amacıyla ve zor zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyor.

Grafik: Ruben Mathisen

Rusya’daki Nüfus Dağılımının Haritası

0

Yaklaşık 145 milyon nüfusa sahip olan Rusya’da nüfus, başkent Moskova, Batı sınırı ve Japon Denizi ağırlıklı dağılmış. Geriye kalan bölgeler çöl gibi ıssız denebilir.

Ülkelerin Toplam Nüfusunun Yüzde Kaçı Göçmenlerden Oluşuyor?

0

Ülkelerin nüfuslarına oranlar topraklarında barındırdıkları göçmenlerin oranları dikkat çekici. İlk sıralarda Lüksemburg, İsviçre ve Avusturya yer alırken; Türkiye’de bu oran, resmî rakamlara göre yüzde 3,7.

Kaynak: OECD

Yabancılara Yapılan Konut Satışları (Ocak-Ekim 2022)

0

Listenin ilk sıraları Rusya, İran, Irak, Almanya, Kazakistan, Ukrayna ve Afganistan şeklinde.

Kaynak: TÜRKSAM

Tarih Boyunca İngiltere’nin İşgal Ettiği ve Etmediği 22 Ülke

Tarih boyunca İngiltere’nin işgal etmediği 22 ülke veya ülke toprağı var. Bunlar:

Andorra, Belarus, Bolivya, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo, Guatemala, Ivory Adaları, Kırgızistan, Linçenştayn, Lüksemburg, Mali, Marshall Adaları, Monaco, Moğolistan, Paraguay, Sao Tome ve Principe, İsveç, Tacikistan, Özbekistan, Vatikan

Kaynak: Statista

İsrail-Azerbaycan Hava Üssü ve Türkiye İçin Asıl Tehlike

0

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’e göre Azerbaycan, İsrail’e “İran’ı gözetlemesi için” ayrı, İran’a olası saldırısı için ayrı “özel hava ve harekat üssü” kurdu. Bu üssün amacı da İran’ın nükleer faaliyetlerindeki ilerlemeye göre değişkenlik gösterebilir.

Daha önce yazmıştım hatırlarsınız. Mossad’ın İran’dan ele geçirdiği nükleer arşiv, Azerbaycan üzerinde İsrail’e kaçırılmıştı. Uçağın güzergahı da Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye’ydi.

İsrail ile Azerbaycan arasındaki iş birliği artıyor, Türkiye’nin İsrail’e bakışı her geçen gün daha da yumuşuyor. Çünkü Ermenistan’a koşulsuz destek vererek Azerbaycan sınırında askeri tatbikat düzenleyen, Suriye ve Irak’ta Şii milislerle kendi hinterlandını genişletip Türkiye’yi alaşağı etmeye çabalayan, en önemlisi de nükleer kapasitesi ile bölge ülkelerini tehdit eden bir İran var. Tahran’ın nükleer faaliyetleri konusunda İsrail’in istihbarat savaşı söz konusu ancak farkında olunmasa da bu Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Nükleer silaha sahip olan bir İran, “bölgesel güç” açısından en çok Türkiye’nin nüfuzunu etkiliyor. Hindistan-Pakistan rekabetinde Hindistan’ın nükleer silaha ulaşmasından sonra Pakistan’ın varını yoğunu ortaya döküp nükleer silaha ulaşması gibi. Taraflardan biri nükleer silaha ulaşırsa güç yarışında öne geçer.

Bizim anlamadığımız konu bu. Sanki İran’ın nükleere ulaşması sadece İsrail’in sorunu gibi büyük bir yanılgı söz konusu. Türkiye’nin rekabet ettiği ülkeler Yunanistan veya Ermenistan değil. Bunlar suni gündemler. Asıl rekabet İran’la.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na göre İran’da şu an yüzde 83,7 oranında zenginleştirilmiş uranyum parçacıkları var. İran’ın atom bombası üretmesi için uranyumu yüzde 90 ve üzeri zenginleştirmesi gerekiyor. Uzmanlar 2-3 yıl içerisinde bu oranın yüzde 90 üzerine çıkabileceğini ve böylece İran’ın artık nükleer silaha sahip olan ülkeler statüsünde görülebileceğini söylüyor. Avrupa ile İran’ın nükleer anlaşmasında, İran’a izin verilen zenginleştirme oranı 3,67’ydi, gerisini siz düşünün.

(7 Mart 2023)

‘İngiliz Aklının’ Mülteci Yasası: Son Çaremiz Buydu”

0

İngiltere’de haftalardır gündemi meşgul eden bir konu var. O da yeni mülteci yasası. Muhafazakar lider Boris Johnson’ın masaya getirdiği, sonrasındaki iki lidere rağmen değişmeyen, hükümetin çakı gibi dimdik durduğu yasa. Nasıl ki Türkiye’ye doğu sınırından gelen Afgan, Pakistanlı ve İranlı varsa, İngiltere’ye de karadan gelemeyecekleri için denizden muazzam bir mülteci akını var. Öyle bir akın ki bu 2018’de yasa dışı yollardan ülkeye girenlerin sayısı 300 kişi iken bu sayı 2022’de 45 binin üzerine çıktı. Hükümet “ne yaptıysak durmuyor, biz de bu yasayı çıkardık” diyor. Peki yasada neler var?

Öncelikle yasa dışı şekilde giriş yapanlara 4 yıl hapis cezası verilebilecek. Kaçak girerken inceleme olmadan sınır dışı edilecek. AB’nin Türkiye’ye yaptığı gibi İngiltere de Ruanda ile anlaştı ve yakalanan kişiler buraya gönderilecek. Yasa tasarısı, bu mültecileri yakalayan güvenlik güçlerini de cezai işlemlerden muaf tutacak. Bu da kararlılığın bir göstergesi.

Daha bitmedi…

İngiltere’ye girerken yakalandıysan bir daha İngiltere’ye resmi yollarla giremeyeceksin ve vatandaşlık talebinde bulunamayacaksın. Belki de en radikali; sonradan vatandaşlık alan 6 milyon mültecinin “ulusal tehdit oluşturursa” kendilerine haber verilmeden vatandaşlıktan çıkarılabilecek olması.

İngiltere’nin Hint kökenli Başbakanı Rishi Sunak, “Söyleyebileceğim yalnızca bir şey var. O da, her yolu denedik ve işe yaramadı. Şu an harekete geçmezsek sayılar daha da artar. Son iki yılda 4 kat arttı. Sistemimiz tıkanır.” diyor. Göçmenlik sisteminin maliyeti ise en iyi tabloda yıllık 68 milyar lira.

İngiltere’de insan hakları savunucuları baya kriz çıkarıyor ama hükümet AIHM ve BM kararlarını bile dinlemeyecek. 80 bin kişinin getirmiş olduğu kriz bu. Denge ve sistemi bozacağı için adım atılıyor ama kimse Hint kökenli Başbakan Sunak’a “ırkçı” demiyor. Çünkü radikal sorunlarla radikal kanunlarla mücadele edilir.

Peki 10 milyon kişinin demografiyi yerle bir ettiği, gelecekteki büyük tehlike konusunda Türkiye neden hiçbir adım atmıyor? Gerçekten anlayamıyorum ve ülkem adına üzülüyorum.

(11 Mart 2023)

Sudan’da Çatışmanın Sebebi ve Hızlı Destek Kuvvetleri

0

2019’da Ömer Beşir’in 30 yıllık iktidarı askeri darbe sonrası yıkıldı ve Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el Burhan Egemenlik Konseyi Başkanı oldu. Yardımcısı ise Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Dagalu. İşte film burada kopuyor. Darbeyi Burhan yaptı ama Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Dagalu kimdi?

HDK önceleri Cancavid Milisleri olarak bilinirdi. Devrik lider Beşir’e destek veriyor, gösterilerin bastırılmasında öncü rol oynuyordu. Bölgenin yerlisi ve çoğunluğu Arap kökenli Cancavid milislerinin zamanla devlet kontrolüne alınması için adı “Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK)” olarak değiştirildi. Orduya değil, 2014’te doğrudan Sudan istihbarat teşkilatına entegre edilerek resmiyet kazandı. Beşir korkuyordu ama çoktan kendi paralel ordusunu oluşturmuştu. Bu kişiler askeri disiplinden uzak, biraz daha rahat ve korkusuzdu. Kanundan uzak, hesap verilebilirliği az. Ama sayıları 100 bin civarında ve 10 bin silahlı araca sahiplerdi. 200 bin asker ile Afrika’daki en güçlü 10 ordu arasında yer alan Sudan ordusunu düşününce, farkı daha iyi görebilirsiniz.

2016 sonrası altın, demir ve çelik madenlerine hakim olan HDK durdurulamıyordu. Çok geçmedi, 2017’de orduya dahil edildi ama 2019’da darbe ile tekrar yarı-bağımsız oldu. 2019’daki gösterilerde Beşir’i sattı ve Sudan ordusu ile kol kola Beşir’i devirdi. Böylece devlet başkanı yardımcısı oldu. Darbeyi yapan Burhan da Beşir gibi gerçekleri gördü ve HDK’nin orduya entegre edilmesini istedi. Ancak eskiden deve tüccarı olan HDK lideri Dagalu buna karşı çıktı.

Evet, Sudan’da HDK ve ordu arasındaki çatışmaların nedeni bu. Peki Türkiye bu işin neresinde?

Bu çatışmada doğrudan bir taraf olmayan uluslararası sistem gibi Türkiye de sadece sükunet öneriyor. Ancak Sudan eski istihbarat başkanına göre; Libya’daki Hafter güçlerinin Sudan’da HDK’ya destek için hazırladığını ancak Türk istihbaratının bunu haber aldıktan sonra herhangi bir hareket olması halinde Hafter’i vurmakla tehdit ettiğini ve Hafter’in geri adım attığını söyledi. Çünkü Sudan’daki istikrarsızlık, Türkiye’nin etkinlik göstereceği Sevakin Adası’nı fazlasıyla etkileyecek.

Zengezur Koridoru’nda Son Durum ve Yanlış Bilinenler

0

Koridor ile Azerbaycan ana karası, Türkiye ile sınır olan Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan ile birleşecek. Bizlerin tabiriyle bu hat bir “koridor”, Ermenistan’a göre ise sadece bir yol. Zaten sorun da burada başlıyor. Ama sorunun en temeline, 2020’de Karabağ Savaşı sonrası yapılan ateşkes anlaşmasındaki maddeye değinip, koridordaki son durumu yazayım.

2020’deki ateşkes anlaşmasının 9. maddesinde, “Bölgedeki tüm ekonomi ve ulaşım bağlantıları açılacaktır. Ermenistan, Azerbayca’ın batı bölgeleri ile Nahçıvan arasındaki ulaşım bağlantılarının güvenliğini garanti eder ve yeni ulaşım bağlantılarının inşası gerçekleştirilecektir” ifadesi geçer. Ayrıca maddede “bu hattaki ulaşım kontrolü, Rusya Federasyonu Federal Güvenlik Servisi Sınır Muhafıza Servisi’ndedir” der.

Ermenistan diyor ki burada “koridor” ifadesi geçmez, bu hat Ermenistan toprağı olarak kalacaktır. Eylül ayında konuyla ilgili konuşan Paşinyan, “Azerbaycan bir koridordan bahsediyor. Ancak şunu net olarak söylemek isterim ki hiç kimseye Ermeni toprakları içinden bir koridora vermeyeceğiz. Ancak bir yol önereceğiz.” dedi. Azerbaycan lideri Aliyev ise “Ermenistan istese de istemese de Zengezur koridorunu hayata geçireceğiz. Eğer Ermenistan isterse bu konuyu daha kolay çözeceğiz, istemezse zorla çözeceğiz.” ifadesini kullandı.

Şimdi olayı şöyle özetleyeyim. Anlaşmaya göre Zengezur Koridoru, aslında sadece otoyol ve demiryolu için yapılan, güvenliği Rusya’da olan bir hat. Ancak burası sadece Azerbaycan topraklarını birbirine bağlanmakla kalmıyor; aynı zamanda Türkiye ile Bakü’yü ve Türk dünyası ile Türkiye- Avrupa’yı bağlıyor. Hafife alınacak bir yol olmadığı gibi İran’ı da korkutuyor. Çünkü bu yol, İran-Ermenistan sınır hattında. İrn, topraklarındaki 30 milyondan fazla Türk’ün milliyetçiliğinin kabarmasını ve güç dengesinin Azerbaycan lehine olmasını istemiyor.

Şu anda Zengezur Koridoru’ndaki otoyolun yüzde 75’e yakını hazır. Ermenistan’daki demiryolunun mülkiyeti Rusya’ya ait olduğu için demiryolu için de Rusya ile görüşülüyor. Bu hat er ya da geç açılacak ama akıbeti ve hukuki yapısı hâlâ muamma.

13 Mart 2023