Anahtar Kelimeler: Güvenlik, Tehdit Olgusu, Küreselleşme, Teknoloji, Yeni Dünya Düzeni
Giriş
Güvenlik olgusunun ortaya çıkmasına sebep olan şeylerden bir tanesi de tehdit olgusudur. Gelişen teknoloji, ekonomi değişen dünya sistemi farklı tehdit unsurlarının ortaya çıkmasına ve var olan tehdit unsurlarının da değişmesine sebep olmuştur. Özellikle Soğuk Savaş dönemine kadar algılanan en büyük tehdit silah unsurları iken soğuk savaş sonrası yeni dünya düzeni değişen tehdit unsurlarını da beraberinde getirmiştir. Soğuk savaş sonrası dönemde ekonomik çöküş, kıtlık, iç savaş, etnik sorunlar, nüfus artış hızı, terörizm gibi birçok sorun ulusal ve uluslararası düzeyde tehdit olarak algılanmaktadır. Tehditlerin kaynağı güvenliğin derinleşmesi ile ilgilidir.[1] Güvenliğin derinleşmesi ise güvenliğin esasen kimin için sağlanması gerektiğini yani güvenliğin amacıyla ilgili konuları kapsamaktadır. Güvenliğin genişlemesi ‘dikey’ ve ‘yatay’ olmak üzere iki ayrıma tabi tutulmuştur. Terörizm ve askeri olmayan tehditleri içeren sorunlar yatay genişleme, yatay genişleme sonucunda ortaya çıkan siyasi sorumluluğun genişlemesi sorunu dikey genişlemeyi beraberinde getirmiştir. Bu genişleme askeri tehdit yerine insan güvenliğini merkez alan tehdit unsurlarının doğmasına evrilmiştir[2].
Pentagon
“Amerika Birleşik Devletleri, askeri güç olmadan güvenlik de olmaz anlamında politikalar sürdürmektedir. Oysa tehdit kavramı harfi harfine somut olamaz. Tehdidin etkili ve kalıcı olabilmesi için, öznel bir boyutunun da olması gerekir. Tehdidin asıl hedefi olan insanların fikrine, korku, şüphe ve endişenin ortak duygularını düşürmesi gerekir. Milletin hayatını mahvetmesi, yıkıcı güçlerin kötü niyeti veya siyasi ideolojisiyle kendisinin ortadan kaldırılması korkusunu taşıması gerekir.”
Dönüşüm içerisinde olan dünya devletlerin ‘tehdit ’algısında değişmelere sebep olmuştur. Değişen tehdit algısı dönüşüm geçiren bir güvenlik anlayışına da beraberinde getirmiştir.
Asimetrik Tehdit
Asimetri kelimesi sözlük anlamında ‘benzer olmayan’ manasına gelmektedir.[3] Asimetrik tehdit için Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulunun tanımı; “Asimetrik tehdit, yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklara neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır” şeklinde tanımlanmıştır. Asimetrik tehdit kavramı ilk olarak ABD’de de ortaya çıkmıştır. 11 Eylül saldırısı yolcu uçaklarının birer silaha dönüşmesi asimetrik tehdide en iyi örnektir. Asimetrik tehdit unsurları:
Terörizm
Kitle İmha Silahları
Organize Suçlar
Psikoloji Alanındaki Tehditler
Ekonomi Alanındaki Tehditler
Bilişim Alanında Tehditler
11 Eylül saldırıları
Asimetrik tehdit unsurlarına yeni maddeler eklenebilmekle birlikte en büyük asimetrik tehdit ABD’dir.
Küreselleşme Ve Tehdit
[4]Küreselleşme mal, hizmet, sermaye, insan kaynakları ve bilgi teknolojilerinin uluslararası ticaret ve yatırımlar vasıtasıyla dünya çapında serbestçe dolaşımı sonucunda ekonomik, sosyal, kültürel ve politik yönlerden farklı ulusların hükümetleri, kurumları ve insanları arasında etkileşim, bütünleşme ve dayanışmanın artması süreci olarak tanımlanabilir. Kısacası küreselleşme kaynakların ülkeler arasında serbestçe dolaşımının sağlanmasıdır. Küreselleşme sonucu devlet dışı aktörlerin artması güvenlik kavramının değişmesi, farklı tehdit unsurlarını ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Küreselleşme ile ortaya çıkan yeni otoriteler, eylemlerin uluslararası arenaya taşınmasına, suç örgütlerinin ve siber saldırıların ve küresel terörizm tehdidini artmasına sebep olmuştur.[5] Küresel terörün alt unsurları olan insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ve kara parayla uğraşan suç örgütleri de yeni tehdit kaynaklarını oluşturmaktadır.
Teknolojik Gelişmeler ve Tehdit
Gelişen teknoloji suç kavramını değiştirmiş, suçlu faaliyetlerini küresel bir tehdide dönüştürmüştür. Günümüzde hızla gelişmekte olan teknoloji insan kaçakçılığı uyuşturucu ticareti, siber saldırıların amaçlarını daha kolay gerçekleştirmelerine sebep olarak devlet ve bireylerin güvenliğini daha çok tehdit etmektedir. Gelişen teknolojinin suç örgütleri tarafından veya devletlerin birbirlerine saldırıları açısından kullanım şekli (11 Eylül saldırıları) daha büyük güvenlik tehditleri oluşturmaktadır.
Tehditlerin Sınıflandırılması
Tehdit kavramı Soğuk Savaş sonrası değişen ve gelişen dünya da güvenlik kavramı ile birlikte yer almıştır. Soğuk savaş öncesi dönemde tehdit algısı askeri olarak algılanırken, gelişen teknoloji etkisi, küreselleşme sonrasında farklı tehditler ortaya çıkmıştır. Teknolojik tehdit unsurları, küreselleşme sonucu ortaya çıkan tehdit unsurları, insana yönelik tehditler gibi birçok başlık altında incelenebilmektedir. Genel olarak tehdit kavramını temel iki başlık; devlete ve bireye yönelik şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Bu sınıflandırmayı da siyasi, ekonomik, çevresel ve toplumsal tehditler kategorileri altında toplanmaktadır. Gelişen teknoloji, küreselleşen değişen dünya her geçen zaman içerisinde yeni tehdit unsurlarını devletlerin karşısına çıkarmaktadır.
Sonuç
Güvenlik olgusu tehdit algısının ortaya çıkması ile oluşmuştur. Yenidünya düzeni öncesinde tehdit unsurları düşman olarak doğrudan algılanırken yenidünya düzeninde uluslararası yeni aktörlerin ve küreselleşmenin de etkisi ile tehdit olgusu dönüşüm geçirmiştir. Evrensel tanımı yapılamayan asimetrik tehdit olgusu yerini almıştır. Asimetrik tehdit[6].
İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD’nin Japonya’ya attığı atom bombaları asimetrik tehdit olarak nitelendirilirken, günümüzde, bir terör örgütü olan El-Kaide’nin oluşturduğu tehdit de asimetrik tehdit olarak ifade edilmektedir. Tam olarak hangi tehdit unsurlarının asimetrik tehdit olduğu kesinleştirilemediğinden politik çıkarlar için kullanılan bir unsur haline gelmiştir.
Günümüzde en derin yaralayıcı tehdit olarak algılanan insani güvenliğe karşı tehdit unsurlarıdır. Bu unsur devleti ve bireyin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Bu tehdit algısı devletin birey odaklı koruma unsurları geliştirmesi gerektiğinin göstergesidir. Devlet politikaları artık insani güvenliği sağlamak için yeni politika ve güvenlik yöntemleri geliştirmelidir. Tehdit unsurları her geçen gün gelişen teknoloji, küreselleşme ve uluslararası sistemde değişen aktörler karşısında değişmekte ve farklı tehdit unsurlarını insanlığa kazandırarak güvenlik sorunun değişim geçirmesine sebep olmaktadır.
Aybüke Erturhan
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”28242″ name=”Tehditten Ortaklığa: Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri”]
[5] Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80
[6] DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN
Kaynaklar
Fikret Birdişli(2017,22)
Erdoğan(2011,39)
Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.
Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut
(Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)
Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ
Deutsch 1954, 33
(Buzan,2009,44)
International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452
Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/
Notions of Security, 2007.33
Jean-Michel Valantin, Küresel Stratejinin Üç Aktörü, Türkçesi; Ömer Faruk Turan, Babıali Kültür Yayıncılığı, Haziran 2006, s. 19,20
Milli Güvenlik Kurulu Web Sayfası, (Çevrimiçi) http://www.mgk.gov.tr/sss.html, 5 Ocak 2006.
Aktel, 2003,56 vd.
Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80
DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN
Copenhagen School and Securitization Theory Başar BAYSAL* ve Çağla LÜLECİ
KARL DEUTSCH‟UN „GÜVENLĠK TOPLULUĞU‟ KURAMINI XXI. YÜZYILDA OKUMAK S:38-39
Hettne, Björn, “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18 (Yaz 2008), s. 87-106.
Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin tarihçesi Osmanlı İmparatorluğu zamanlarına dayanmaktadır. Osmanlıların Bulgarlarla ilk karşılaşması 14. yüzyıl ortalarına denk gelmektedir.. 1362 yılında Filibe şehri Osmanlı Devleti’nin eline geçti. 1364 yılında Sırplarla birlik olan Bulgarlar Osmanlı Devleti’ne karşı yaptıkları Sırpsındığı Savaşı’nı kaybettiler ve Osmanlılar tarafında vergiye bağlandılar. Bundan 20 yıl sora da 1382 yılında Sofya Osmanlı Devleti’nin eline geçti. 3 ay süren bir kuşatma sonunda 17 Temmuz 1393 tarihinde Tırnova kenti de düştü. 1396 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid Niğbolu Savaşı’nı kazanarak Vidin’i Osmanlı topraklarına kattı. 1402 yılında Osmanlı tarihinde başlayan Fetret Devri’nden yararlanan Bulgar kralı II. Konstantin Vidin’de 1422 yılına kadar hüküm sürdüyse de Fetret devrinin bitmesiyle birlikte Osmanlılar siyasi birliklerini yeniden sağladılar. Bu tarihten sonra ise Bulgar Çarlığı tamamen tarihe karıştı ve Bulgar tarihinde 456 yıl sürecek olan Osmanlı dönemi başladı.
Osmanlılar gittikleri her coğrafyayı olduğu gibi Bulgaristan topraklarını da ihya etmiş ve derin izler bırakmışlardır. O dönem Bulgar halkı daha çok kasaba ve köylerde yaşamını sürdürmeye devam etmişlerdir. Büyük şehirler olan Filibe, Sofya, Varna ise Osmanlı kimliğine bürünmüşlerdir. Daha sonraları ise Bulgaristan topraklarında büyük bir Türkleşme süreci yaşanmıştır.
Yine çok sayıda Bulgar halkı ise İstanbul ve Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Bulgarlar kendilerine ait Bulgar Ortodoks Kilisesini kurarak dinlerini özgürce yaşamaya devam etmişlerdir. 400 yıldan fazla süren bu düzen ve huzur iklimi 1789 Fransız ihtilali ile başlayan özgürlük ve milliyetçilik akımlarıyla Balkanlarda yerini kan ve gözyaşına bırakmıştır. Yunanlıların ve Sırpların bağımsızlıklarını elde etmeleri Bulgarları da etkilemiş Çarlık Rusya’sının da kışkırtmasıyla bağımsızlık istekleri ortaya çıkmıştır. Çıkan isyanları Osmanlı İmparatorluğu bastırmış bir süre daha bağlılıklarını devam ettirmiştir. Ancak 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşının sebeplerinden biri de Bulgarlara özerklik tanınması talebiydi. 93 harbinin çoğunluğu Bulgar topraklarında geçti ve Osmanlılar çok ağır bir yenilgi aldılar. 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşmasıyla Bulgarlar Osmanlılardan özerkliklerini kazandılar ve sonrasında ise 1912’de Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ile birlikte Osmanlılara karşı yaptıkları I. Balkan Harbini kazandılar. Trakya’daki Türk toplumuna karşı büyük katliamlar yaparak Çatalca’ya kadar gelmiş ve Osmanlı topraklarını ele geçirmeye çalışmışlardır. Ancak II. Balkan Harbi sonrasında bu toprakları Osmanlılara geri vererek 1913 yılında İstanbul Anlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşma günümüzde de halen geçerliliğini koruyan ve sınırları belirleyen anlaşma olarak tarihe geçmiştir[1].
Komünist Parti İktidarı
II. Dünya Savaşı sonrasında Komünist idarenin kurulmasıyla özellikle 1980 sonrası Türk azınlığa yapılan baskılar artmıştır. 1985 yılından itibaren Todor Jivkov önderliğinde Bulgaristan Komünist Partisi Bulgarlaştırma politikaları çerçevesinde Türkleri isimlerini değiştirmeye zorlamak, köylerin adlarının değiştirilmesi, sünnet yapılmasına engel olmak, mezar taşlarının üzerinde yazan adların dahi değiştirilmesi gibi baskı ve zulüm politikalarına girişmiştir. Kuruluş amacı rejim muhaliflerini cezalandırmak olan ‘’Belene’’ kampı sonraları Bulgaristan’da azınlık olan soydaşlarımızın işkence ve eziyet gördüğü hatta öldürüldüğü bir kamp haline gelmiştir. Bu zulme direnen aydınları başta olmak üzere Belen kampında toplamış isnat edilen suçları kabul etmeleri istenmiş, çok ağır işkencelere maruz bırakılmışlardır. Türklerin yaşadığı köy ve kasabalar ablukaya alınmış çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden bu asimilasyona direnenler öldürülmüşlerdir. Türkiye’nin öncülüğünde bu zulme ses yükselten ülkelere karşın, böyle bir kampın olmadığı, insanların isimlerini kendi hür iradeleriyle değiştirdikleri savunulmuştur. [2]
Naim Süleymanoğlu
Bu dönemde yine Bulgar Hükümetinin Soya dönüş operasyonu kapsamında Türk halterci Naim Süleymanoğlu’nun adı Türk isimlerini yasaklaması nedeniyle Naum Şalamanov olarak değiştirilmiştir. Bulgaristan’daki bu baskılardan kurtulmak, orada yaşanan zulmü tüm dünyaya duyurmak ve Türkiye adına müsabakalara katılmak için 1986’da Melbourne’de düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası’nda Türkiye büyükelçiliğine sığınarak Türkiye’ye iltica etmiştir.
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal bu süreci bizzat yönetmiştir.Naim Süleymanoğlu’nun mücadele ettiği dizanteri hastalığına rağmen büyük bir gayret ile kazandığı Olimpiyat şampiyonluğu sonrası beklediği an gelmişti. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yaşadığı zulmü tüm dünyaya haykıracaktı:
“Eviniz, işiniz, hatta sevdiklerinizi kaybedebilirsiniz ama bir insanın hayatında kaybedebileceği en son şey kimliğidir. Bulgaristan’da yaşayan iki milyon Türk’ün isimleri değiştirildi. İşkence, zulüm gördüler. Bizim tek isteğimiz, evrensel insan haklarından, her bir dünya vatandaşı gibi faydalanalım. Doğduğumuz topraklarda, sahip olduğumuz kimliğimizle özgürce yaşamaktır. Bulgaristan Komünist Partisi bunu sağlayamıyorsa, o yerlerde yaşayan halkımızın, Anavatan’a Türkiye topraklarına dönmesine izin versin. Ben Naim SÜLEYMANOĞLU, bugün ve bundan sonra kırdığım her rekorun ardından, kazandığım her madalyanın peşinden, ÖZGÜRLÜK, ÖZGÜRLÜK diye haykıracağım. Bunu sadece zulme uğramış Türk halkı için değil, insan hakları elinden alınmış her insan için…”[3]
Naim Süleymanoğlu’nun bu konuşmasından sonra gelen baskılara daha fazla dayanamayan Bulgar Komünist Partisi lideri Todor Jivkov:
“Bulgaristan’ı kendi vatanı olarak görmeyen ve dış güçlerin müdahalesiyle ülkelerine karşı koyan, komünist partisine itaat etmeyen, kendini Bulgar hissetmeyen vatandaşlar Bulgaristan’ı terk edebilir.“[4]açıklamasıyla kendi deyimleriyle “Büyük Gezi” yi başlatmıştır.
1989 yılında sınırlar açılmış yaklaşık 300.000 Türk Anavatana göç etmiştir. Yine akabinde Bulgaristan’da komünist yönetim sona ermiş Türk azınlığın üzerindeki baskılar kaldırılmış, Anavatana gelen 300.000 Türk’ün bir kısmı doğup büyüdükleri topraklara geri dönmüşlerdir. 1990 yılında bu zulmün baş aktörü Todor Jivkov hükümet fonunu zimmete geçirmek suçlamasıyla tutuklanmış ancak bozulan sağlığı göz önüne alınarak cezası ev hapsine çevrilmiştir. Ölümünden sonra ise Bulgar Yüksek Mahkemesi tarafından beraat ettirilmiş, aklanmıştır.[5]
Bugün ise ana muhalefetteki Bulgaristan Sosyalist Partisinin (BSP) devamcısı olduğu Komünist Partinin yaptıklarından utanç ve pişmanlık duymadığını belirtilmektedir. Belene kampında zulüm görenlerin çocukları ve torunları o günleri, yaşananları halen göz yaşları içinde anlatmaktadır. Ancak o zulümden kurtulan bir Türk, uluslar arası kamuoyunun tüm dikkatini Bulgaristan’da yaşanan zulme çevirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de girişimleriyle zulmün son erdirilmesini sağlamıştır.
Sonuç
Son olarak; tarih yazıldığı günden bugüne, Türkiye Cumhuriyeti’ne gelinceye dek Türkler 1 gün de olsa 400 yıl da olsa hüküm sürdükleri yere sadece huzur ve refah götürmüşlerdir. Asla soykırım ve asimilasyon gibi insanlık suçu sayılan cürümleri işlememişlerdir. Egemenliği altında bulunan coğrafyadaki halkın dinini özgürce yaşamasının , gelenek ve göreneklerini hiçbir baskı olmadan sürdürmesinin garantisi olmuşlardır. Bunun kanıtı ise bugün Balkanlardan Afrika’ya, Avrupa’dan Kafkaslara, Arap Yarımadasından Kırım’a kadar o coğrafyalarda yaşayan tüm halkalar yüzyıllarca Türk hakimiyetinde kalmasına rağmen kendi din ve etnik kimliklerini korumaktadırlar ve asimile olmamışlardır. Aksi yapılmış olsaydı bugün dünyanın ortak dili Türkçe olurdu! Ancak ne hazindir ki tarihinde asimilasyon politikası bile uygulamamış olan Türkiye Cumhuriyeti bugün tarihi gerçeklerden uzak bir şekilde, tamamen politik sebeplerden ötürü ‘’Sözde’’ soykırım ile suçlanmaktadır. Hey hat!
[irp posts=”26413″ name=”Bağımsızlıktan Özerkliğe: Bulgar Hanlığının Bakiyesi Tataristan”]
Tüm Dünyada istihbarat artık kabuk değiştirmiş, farklı mecralarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dijital dünya ve sosyal medya istihbarat örgütleri tarafından ciddi bir faaliyet alanı haline gelmiştir. Genel olarak bu alanda nasıl faaliyet gösterildiğini anlatmaya başlamadan önce Türk istihbaratının tarihsel sürecini takip etmek gerekir. Dünyada tarihsel süreçte istihbarat çok eski zamanlara dayanmaktadır. Genel olarak istihbarat öncelikli olarak askeri amaçlarla ortaya çıkmıştır. Tarihi kaynaklara göre en eski istihbarat teşkilatı İtalyanlara aittir, İngiliz servislerinin kökü ise 650 yıl geriye dayanmaktadır[1]. Türk tarihinde ise ilk casusluk faaliyetlerine, Orta Asya Türk Devletlerinde Çinli gelinlerle Türk hükümdarlar veya komutanlarla yapılan evliliklerle, Çinliler ve Hunlar arasında yaklaşık 1700 yıl öncesine dayanmaktadır. Yıllar geçtikçe dünya birçok devletin orta çıkışına şahit olmuş, siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerin artması ile istihbarat disiplinine olan ihtiyaç artmış ve istihbarat olgusu teşkilatlanmalarını da geliştirerek günümüze kadar gelmişlerdir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Kurtuluş savaşı sonrasında kurduğu, 98 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde, istihbarat teşkilatlanmasının son kurumsal hali olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) 22 Temmuz 1965’de kurulmuştur. Yapılan araştırmalarla elde edilen bulgulara dayanılarak çoğu kaynakta Türkiye Cumhuriyeti’nin modern anlamda istihbarat tarihi ele alınırken Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemine kadar gidilmektedir.
O döneme kadar gidildiğinde 1880 yılı istihbarat tarihi açısından önemli bir mihenk taşı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nın kuruluşu. Bazı kaynaklara göre II. Abdulhamid Han‘in Rum asıllı şahsi doktoru Mavroyani Paşa tarafından bu teşkilatlanmanın başladığını, bazı kaynaklar ise Sultan Abdülmecit Han döneminde başladığını yazmaktadır[2]. I.Meşrutiyetin ilanından sonra padişahlar imparatorluktaki düzeni tesis etmek ve devletin hakimiyetini pekiştirmek için hafiyelik faaliyetlerine önem vermişlerdir. Özellikle Sultan Abdulhamid döneminde meydana gelen iç ve dış olaylar Sultanı teşkilatlanmaya sevk etmiştir. Yıldız Teşkilatının kuruluşu böyle gerçekleşmiştir. Ancak İttihat ve Terakki’nin Kuzey Makedonya’da başlattığı hareket sonucunda II. Meşrutiyet ilan edilmiş Meclis-i Vükela’nın kararıyla Yıldız Teşkilatı’nın tüm evrakları ve topladığı istihbarat yakılarak imha edilmiş ve faaliyetleri sona erdirilmiştir. Hatta evrakların imha edilmesinin başlıca sebebi, bu hareketi gerçekleştiren yapı hakkında oldukça fazla istihbaratın arşivlendiğini ve ileride kendi kurdukları düzene zarar verebileceği, girdikleri ilişkilerin ortaya çıkabileceği korkusu yattığı söylenmektedir.
Yıldız Teşkilatı sonrasında XX. Yüzyıl başlarına dek Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin resmi bir istihbarat teşkilatına rastlanmamaktadır. Ancak Balkan Savaşları’nın ardından imparatorluktan kopuşların yaşanması ile devletin merkezinde sevk ve idare konusunda yaşanan istihbarat eksikliğinden dolayı yeni bir teşkilatlanmaya ihtiyaç duyulmuştur.
I. Dünya Savaşı öncesinde Harbiye Nazırı görevinde bulunan Enver Paşa 17 Kasım 1913’te bugünkü Mit’in de köklerinin olduğu Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurmuştur[3]. Bu teşkilatın kuruluş amacı Devletin siyasi bütünlüğünü korumak, ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı devletlerin özellikle İngiltere’nin Ortadoğu’daki casusluk ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak olarak belirlenmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa yapısı içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal de vardır. Mustafa Kemal’in 1905’te Şam’da gizlice kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında toplanmış ve Mustafa Kemal de 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki cemiyetine üye olmuştur. Mustafa Kemal, bu üyeliğinin ardından 1908’de gizli görevle askeri istihbarat amaçlı olarak Bosna’ya, daha sonra ise gönüllü subaylarla birlikte Trablusgarp cephesine gönderilmiş ve burada Teşkilat-ı Mahsusa mensupları ile birlikte hareket etmiştir[4].
Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı verilen mücadelede Mustafa Kemal ile birlikte teşkilatın lider kadrosundan Eşref Sencer Kuşbaşı da vardır. Daha sonra Mustafa Kemal gazeteci Mustafa Şerif sahte ismi ile Mısır’da da bulunmuş direnişi örgütlemiştir. I. Dünya Savaşı son bulup Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra geri çekilme başlamıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın savaş sırasındaki faaliyetlerinden dolayı suçlanacağını anlayınca Hüsamettin Ertürk, teşkilatın adını Umum Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı olarak değiştirmiştir. Ancak daha sonraları bu isimle bir faaliyete rastlanmamıştır.
Milli Mücadele dönemiyle birlikte birçok gizli grup ve cemiyete rastlanmıştır. Bu cemiyetler istihbarat ve direniş faaliyetleri göstermiş olup ilki Karakol Cemiyeti’dir. Cemiyet Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’sinde destekçisi olduğunu açıklasa da halka korku veren faaliyetlerinden ötürü 1920’de Heyet-i Temsiliye kararıyla faaliyetlerine son verilmiştir. Sonraki dönemlerde ise Muğlalı Mustafa Bey liderliğinde Yavuz Sultan Selim Han‘ın resmini taşıyan mühür kullanan Yavuz Grubu faaliyet göstermiştir. Yavuz Grubunun resmi varlığı MİT özel arşivinde bulunan ve Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Çakmak ile yapılan görüşmeyi gösteren 12 Mart 1921 tarihli evraktan anlaşılmıştır.
23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının akabinde istihbarat maksadıyla Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak 23 Eylül 1920’de İstanbul’da Hamza Grubu kurulmuştur. Birçok sebepten ötürü bu grup defalarca isim değiştirmiştir. Önce Mücahid ve Muharip isimlerini almış daha sonra 31 Ağustos 1921 tarihinde Felah adıyla faaliyetlerini devam etmiştir. Ordu içerisine sızan yabancı ajan faaliyetlerini bertaraf etmek amacıyla 18 Temmuz 1920-21 Mart 1921 tarihlerinde Garp Cephesi Komutanlığı’na bağlı olarak Askeri Polis kurulmuştur. Daha sonraları gizlilik faaliyetlerine devam etmek amacıyla Müsellah Müdafaa-i Milliye (M.M.) Grubu ardından da Tetkik Heyeti Amirlikleri kurulmuştur.
Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti Kuruluş Belgesi (?)
6 Ocak 1926 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile modern bir istihbarat teşkilatının kurulması çalışmaları dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya verilmiştir. Genel Merkezi Ankara’da olan şubeleri İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır, Kars’da olmak üzere bir Milli Emniyet Hizmeti kurulmuştur. Milli Emniyet Hizmeti (MEH) Teşkilatı 19 Aralık 1926 tarihli kararname ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasıyla kurulmuştur. 21 Aralık 1926 tarihli ve yine Cumhurbaşkanı Atatürk’ün imzalamış olduğu bir kararnameyle Milli Emniyet Hizmeti Teşkilat Başkanlığı’na Kurmay Yarbay Şükrü Ali Bey getirilmiştir.[5] Devletin millî güvenlik politikasının belirlenmesiyle ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesinin hayati önem arz ettiği düşünülerek, 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiş olan 644 sayılı Kanun ile kurumun adı Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) olarak değiştirilmiştir. Son 150 yıla bakıldığı zaman birçok istihbarat teşkilatı ya da grubu faaliyet göstermiş, son olarak devletin resmi istihbarat teşkilatı MİT’e kadar gelinmiştir.
Tartışma
Çok eski tarihlerden beri bilgi toplama ve gözetleme maksadıyla istihbarat hep var olmuştur. Ancak yüzyıllar içerisinde önce kurumsallaşarak teşkilatlı bir hale gelmiş sonra da teknolojinin gelişmesi birlikte farklı yöntem ve metotlarla istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür. Erken dönemlerde daha çok, istihbarat edinilecek yere personel sızdırılmasıyla gerçekleştirilen insan odaklı faaliyetler görülmektedir. Belki de yıllar sürecek bu yöntem halen kullanılmaktadır. Terör örgütleri içine sızdırılan istihbarat ajanları, önemli devlet adamlarının, siyasetçilerin yanına sızdırılan ajanlar günümüzde açığa çıkmalarıyla zaman zaman karşılaşılan bir durumdur. Buna örnek olarak ABD tarafından deşifre dilen Rus ajan Anna Chapman verilebilir. Görünürde emlak ve yatırım planlamacısı olarak New York borsasının olduğu Wall Street’te lüks bir daireye yerleşerek uzun yıllar Rus Dış İstihbarat Servisi SVR’ ye çalıştığı tespit edilmiştir.
Anna Chapman
Günümüzde geleneksel yöntemlerin yanı sıra teknolojinin de kullanılmasıyla elde edilebilen istihbarat yöntemi de yaygın hale gelmiştir. Bunu bazen istihbarat ajanları bazen de bilgisayar korsanları, yazılımcılar yapmaktadır. Dijital ortamdan ele geçirilen bilgi ve evraklar uluslararası alanda devletler arasında koz olarak kullanılabildiği gibi, bazen de herhangi bir pazarlığa konu edilmeden direkt olarak sızdırılıp kamuoyu oluşturulması hedeflenmektedir. En büyük bilgi sızdırılma operasyonu 2010 yılında Julian Assange önderliğindeki Wikileaks organizasyonudur.
ABD Dış İşleri Bakanlığı ile çeşitli ülkelerdeki ABD büyükelçilikleri arasında yapılan 251.287 belgenin önbelleği elde edilmiş ve yayınlanmıştır. Yayınlanan belgeler arasında Washington’dan sonra en fazla belge 7918 belge ile ABD Ankara Büyükelçiliği tarafından hazırlanan belgelerden oluşmaktadır. Ülkenin hemen hemen her kurumundan ve önemli tüm şahıslarla alakalı çeşitli istihbarat topladıkları ve ABD’ye gönderdikleri açığa çıkmıştır. Örneğin ABD Büyükelçiliği o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili “Recep Tayyip Erdoğan, karizmatik ve halkla güçlü bir bağı mevcut. Olağanüstü bir yüz hafızası var ve ülke çapındaki binlerce partiliyi ismen tanıyor.” gibi istihbaratlar toplanmış ABD’nin bu konuyla alakalı politikalarını belirlemesini istemiştir. Bu belgelerin istihbarat boyutudur. Bir de bazı belgelerde çeşitli kişi ve kurumları hedef göstererek sosyal medya (o dönem en yaygın olarak facebook) aracılığı ile ülkenin kaosa sürüklenmesini, çeşitli siyasi ve asayiş sorunları baş göstermesini hedeflemiştir.
Julian Assange
Yine benzer bir faaliyet olarak 2013 yılında o dönem yirmi dokuz yaşında olan genç bir adam dünyayı şoka uğratmıştır: Edward Snowden. Eski CIA ve NSA teknoloji ajanı olan Snowden ABD’nin istihbarat örgütleri ile sivil, siyasi, askeri, suçlu ayırmaksızın tüm dünyayı sosyal medya ve dijital mecra yoluyla nasıl gözetlediğini gerektiğinde yönlendirdiğini belgeleriyle açığa çıkartmıştır. “Büyükbirader tepemizdeydi. Teknoloji şirketleri yaşamlarımızı bir ürüne çevirip istihbarat örgütlerine pazarlıyor, istihbarat örgütleri hiçbir gerekçe göstermeden tüm yaşantımızı kayıt altına alıyordu. Dünya gerçeğe dönüşen distopyayla yüzleşmek zorundaydı. Benim konumumdaki biri için çok tehlikeli bir iş yaptım, gerçekleri anlattım.’’[6]demiştir. Bu sözleri söyledikten altı yıl sonra tüm bu olayları ve yaşam öyküsünü kaleme almış, CIA, NSA faaliyetlerinden sürgün yıllarına kadar her şeyi kitaplaştırmıştır.
Bu olaylar, kişiler ve kurumlar aracılığı ile sızdırılmış yeni nesil istihbarat faaliyetlerinin ne boyutta olduğunu, nasıl yürütüldüğü en somut örnekleri ile anlatmaktadır. Bir ülkede iç karışıklık ve kriz çıkartmak isteyen yabancı devletlerin istihbarat servisleri günümüzde önce saha elemanları görevlendiriyor. Herhangi bir konuda eylem yapan, gösteri düzenleyen kitlenin arasına karışan bu ajanların yöntemleri hemen hemen aynıdır. Grubu provoke eder, şiddete yönlendirir. Daha sonra bunu fırsat bilen terör örgütleri, ayrılıkçı gruplar, marjinal oluşumlar kitleyi adeta bir alev topuna çevirip devletin kolluk gücüyle karşı karşıya getirip ayaklanmanın fitilini ateşler. Bu ilk kısım tamamlandıktan sonra simgesel kişiler devreye girer.
Tüm geleneksel medyada yayınlanır görüntüler. Sanki bir şenlik havası, hak ve özgürlük arayışı isteği yansıtılır. İşin en son kısmında ise yeni nesil dediğimiz istihbarat ve yönlendirme araçları devreye girer. Sosyal medya yoluyla başka yerlerde, başka zamanlarda olan şiddet olayları, araçların ezdiği insan görüntüleri vb. servis edilerek tüm ülke halkı devlete karşı ayağa kaldırılır. Özellikle son 10 yılda Ortadoğu coğrafyasındaki tüm olaylar, halk ayaklanmaları, şiddet olayları aynı senaryo farklı özneler üzerinden sahnelenmiştir. Arap Baharında Libya, Suriye, Mısır, Tunus’da yaşanan tüm olaylar, Güney Amerika’da gerçekleşen hükümet karşıtı eylemler istihbarat servislerinin benzer planlarıdır. Simge seçilen kişiler bile farklı coğrafyalarda ancak benzer şekilde ortaya çıkmışlardır.
Sonuç Yerine
Tüm bu geleneksel ve yeni nesil istihbarat faaliyetleri sonucunda operasyona uğramış olan hemen hemen tüm ülkelerde yapılan operasyon başarıya ulaşmış, ülkelerin siyasi yapıları değişmiş, ekonomileri bozulmuş, kaynakları paylaşılmış, binlerce insan ölmüş büyük bir yıkım ve trajedi yaşanmıştır. Benzer operasyonları yaşamamak, karşı koyabilmek için ülkenin çok güçlü ve zamanın ilerisinde bir istihbarat servisi olmalıdır. Bugünün istihbarat servislerinin sadece konvansiyonel silahlı gücünün, geleneksel teknik imkanlarının, insan kaynağının gelişmiş olması yetmez. Üst düzey teknolojinin kullanıldığı insansız silahlı taarruz araçları, gözetleme ve keşif hava araçları, siber alemde etkin yetişmiş personeli olmalıdır. Ayrıca tüm dünyadaki sosyal medyanın takip edildiği asli işi bu olan bir birim kurulmalı ve benzer bir senaryo ile karşılaşıldığında hazırlıklı olunmalıdır.
Son olarak, Özellikle son 10 yıldır sosyal medya kullanımı arttı ve her türlü tepki, sevinç, üzüntüler o mecrada dile getiriliyor. Neredeyse hayatların tüm detayları paylaşılıyor ve kullanıcı silse veriler hep bir yerlerde kayıtlı kalıyor. Bu da 10 yıl sonra etkili ve icracı görevlere gelecek olan bir neslin daha o makama ilk oturduğu gün yabancı devletlerin elinde ciddi bir hakkında istihbaratının olması anlamı taşıyor. Kısacası sosyal medya sadece sosyal medya değildir, bunu kullanacak servislerin elinde ciddi bir istihbarat argümanıdır.
[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Kaya KARAN, Türk İstihbarat Tarihi, Truva Yayınları, 2008, İstanbul
[2] Dr. Erdal İLTER, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, 2002, Ankara
Yeni bir sözcük olmasına rağmen eski bir süreci tarif eden ve dünyanın değişim sürecinin açıklanmasında kullanılmış olan “küreselleşme” konusunda ortak bir tanım yoktur. Zengingönül (2004:12)’e göre küreselleşme konusundaki tanımların ortak özelliği ortak bir tanım oluşturamamalarıdır. Küreselleşme kavramının yapılmış olan değişik tanımlarına rastlamak mümkündür. Bu tanımlar çeşitli sınıflandırmalara tabi olmakla birlikte, çalışmada küreselleşme, pozitif yaklaşım ve eleştirel yaklaşım olarak iki gruba ayrılmaktadır.
Pozitif yaklaşıma göre küreselleşme:
Giddens’a (Giddens, 2000: 67) göre küreselleşme, artan karşılıklı ilişkileri ve bu ilişkilerin sadece ekonomik değil toplumsal, kültürel ve politik alanlarda da etkili olmasını ifade etmektedir. Harvey’ e (Coştu, 2005: 97) göre küreselleşme, Dünyanın küçülerek yoğunlaşması, iletişim ve bilişim teknolojisindeki gelişmelerin, haberleşme ve ulaşımı daha kolay, daha hızlı ve daha ucuz hale getirmesinin ve böylelikle karşılıklı bağımlılığın artmasının sonucudur. David Harvey’in “zaman-mekân sıkışması” olarak da tanımladığı bu durum, dünyanın “tek bir mekân” olarak küçülmesini, yani Mc. Luhan’ın tabiriyle dünyanın “küresel köye” dönüşmesini hızlandırmıştır.
Anthony Giddens
Böylece, bilgiyi toparlama, değerlendirme, kullanma ve üretime uygulama daha hızlı ve daha verimli hale gelirken, toplumsal yapıyı etkileyen yönetim, üretim, tüketim ve dağıtım alanlarında köklü değişim ve dönüşümler yaşanmıştır. Devlet Planlama Teşkilatının tanımı ise (DPT, 1995: 23) “küresel bütünleşme, ülkeler arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi ideolojik ayırımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak, birbirleriyle bağlantı olguları içerir.” Küreselleşme sürecine pozitif bir gözle bakan bu tanımlar, küreselleşme sürecinde ülkelerin daha fazla birbirine bağlı duruma gelerek ülkeler arası ilişkilerin arttığı ve kutuplaşmanın çözümlenerek başta ekonomik olmak üzere her alanda bütünleşmesinin ve uluslararası aşmanın öne çıktığı fikrini ortaya koymaktadır.
Eleştirel yaklaşıma göre küreselleşme:
Boratav’a (Boratav, 2001: 16) göre, küreselleşme “soğuk savaş döneminden sonra, kapitalizmin yeni bir açılımla dünya geneline yayılmasıdır”. Kazgan’a (Kazgan, 2002: 67) göre küreselleşme, “ciddi bir olgu ve gerçekliktir, son derece yıkıcı sonuçlar ve sorunlar yaratmaktadır ve bütün parlak söylemlere rağmen, büyük sermayenin içine girdiği bunalımdan kurtulmanın arayışından başka bir şey değildir. Yeldan’a (Yeldan, 2003: 428) göre küreselleşme, “neo-liberalizmin ideolojik bir söylemidir ve küreselleşme olgusu, ulusal ekonomilerin dünya piyasalarıyla eklemlenmesi ve bütün iktisadi karar süreçlerinin giderek dünya kapitalizminin sermaye birikimine yönelik dinamikleriyle belirlenmesidir.”
Küreselleşme sürecine eleştirel bir şekilde bakan bu tanımlar, küreselleşme sürecinin aslında yeni bir olgu olmadığını ve kapitalizmin bir nitelik dönüşümü olarak ortaya çıktığını, bu sürecin yok ederek ürün elde eden bir makine olduğunu ve ülkelerin bu süreç sonunda karşılaştıkları durumların yoksulluk, işsizlik ve krizlerden ibaret olduğunu ifade etmektedir. Küreselleşme üzerine tam ve net bir tanım vermek kolay olmasa da mal, hizmet ve sermayenin artan hareketliliği sonucunda sınır ötesi karşılıklı ekonomik bütünleşme ve ulusal ekonomilerin dünya piyasalarına dâhil olma sürecinde dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan toplum ve devletlerarasındaki iletişimin ve etkileşimin artması ve karşılıklı bağımlı hale gelinmesi olarak ifade edilebilir. Ayrıca küreselleşme, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline yayılması (Erbay, 1998:178) olarak da değerlendirilmektedir. Küreselleşme, esasen yeni bir olgu değildir. Küreselleşmenin tarihi farklı coğrafyalarda yaşayan insan toplulukları arasındaki ilişkilerin tesis edildiği zamana kadar gitmektedir. Bununla beraber, bugün sahip olduğu anlam itibariyle, küreselleşmenin üç evreden geçerek günümüzdeki halini aldığı söylenebilir.
Bu evreler şu şekilde sıralanabilir: 19. yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar olan dönem, 1914’lerden 1945-50’lere kadar olan dönem ve 1945-50 sonrası dönem. 19. yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar geçen dönemde, küreselleşmenin, özellikle iktisadi anlamda, oldukça ileri bir seviyede olduğu görülmektedir. Bu dönemde, uluslararası ticaretin önündeki engel ve tarifeler yok denecek seviyelere varmış, küresel piyasaların bütünleşmesi derinleşmiş, ulaşım maliyetleri ve uluslararası alanda kişilerin serbest dolaşımı önündeki kısıtlamalar azalmıştır (Oran,2001:5). Küreselleşme lehinde gelişen bu durum, 1914’lerden 1945-50’lere kadar olan süreç içerisinde ise tersine dönmüştür.
I. Dünya Savaşı ile başlayan, Büyük Bunalım ile devam eden ve II. Dünya Savaşı’nın bitmesi ile sona eren bu dönem, küreselleşme dinamiklerinin ve küresel bütünleşme akımlarının ciddi bir biçimde sekteye uğradığı bir dönemdir. Siyasi anlamda aşırı-milliyetçilik, iktisadi anlamda korumacılık ve kendi kendine yeterlilik türündeki eğilimler bu dönemin tipik özellikleridir. 1945-50 sonrası dönemde ve özellikle 1980 sonrasında ise küreselleşme hız kazanarak benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır.
Bu durumun türlü nedenleri vardı. Ekonomik anlamda, uluslararası ticaret hacmi ve uluslararası sermaye akımlarının hızı daha önceden görülmemiş seviyelere ulaşmış, küresel üretim süreçleri büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Diğer yandan, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde böyle büyük bir savaşın bir kez daha yaşanmamasını gerçekleştirmek isteyen, siyasi küreselleşme hız kazanmıştır. Ayrıca, teknolojik anlamda, bu dönemde, dünyanın hemen her kesimini etkisi altına alan bir iletişim devrimi yaşanmıştır. Son olarak ve bilhassa 1980 sonrasında, küreselleşmenin ekonomik, siyasal, teknolojik ve kültürel boyutları da dünya gündeminin ilk sıralarında yer almaya başlamıştır.
1. Küreselleşme Kavramının Boyutları
Küreselleşme, çok boyutlu bir kavram olup, tüm bu boyutların karşılıklı etkileşimi sonucunda şekillenmektedir. Dolayısıyla, küreselleşme kavramı açıklanırken, bu farklı boyutların dikkate alınması önemlidir.
1.1. Küreselleşmenin Ekonomik Boyutu
Birçok düşünürün sıkça belirttiği görüşe göre küreselleşme gücünü ve hâkimiyetini ekonominin işleyişinden aldığı yönündedir. Bu düşünceye göre küreselleşmenin birinci boyutu ekonomiktir. Daha sonra insanoğlunun temel yaşamsal zorlukları yendikten sonra iktidara yönelik zorluklar dünya hâkimiyeti vs. üst yapısal diyebileceğimiz küresel ve siyasi ve diğer ilişkilerin küreselleşmeleri beraberinde getirdiği fikri ağırlıklı düşünce olabilmektedir (Sağlam,2007: 7). Ekonomik küreselleşme, genel anlamda ülke ekonomilerinin bütünleşmesini, yani dünyanın tek bir pazarda bütünleşmesini ifade eder. Bir başka deyişle ekonomik küreselleşme, ülkeler arasında mal, sermaye ve emek akışkanlığının artması sonucu ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, dünya ölçeğinde karşılıklı etkileşimlerin yoğunlaşması ve yaygınlaşması olarak ifade edilmektedir.
Dünya Ticaret Örgütü üyeleri (koyu mavi ile gösterilenler)
Ekonomik küreselleşme sürecinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, yoğunlaşan ticari faaliyetler nedeniyle ülkelerarası karşılıklı bağımlılığın, işbirliğinin ve benzerliğin artmasıdır. Ticaret bağlantıları arttıkça da ulusal ilişkiler değişmekte, uluslararası tercihler gelişmekte, yaygınlaşmakta hatta mecburiyete dönüşmektedir (Aslan,2005:13). Aslında ticaretin uluslararası yaygınlaşması yani ticaretin küreselleşmesinde bazı gelişmelerin büyük rolleri olmuştur. Bu gelişmelerin başlangıcında da, 1947’de kurulan GATT çerçevesinde gümrük tarifeleri ve kotaların kaldırılarak uluslararası ticaretin evrensel boyutlarda serbestleştirilmesi çalışmaları vardır (Bugün GATT’ın yerine Dünya Ticaret Örgütü (WTO) geçmiş bulunmaktadır). Bunların yanında elbette teknolojik gelişmelerin önemli etkileri vardır. Bu gelişmelerle birlikte taşıma maliyetleri düşmüş, uluslararası Pazar daha kolay izlenir bir hale gelmiştir. (Seyidoğlu,2003:189)
1.2. Küreselleşmenin Siyasal Boyutu
Siyasi küreselleşme, Westphalia (1648) Barış Antlaşması’nın ardından uluslararası sistemin ana aktörü konumuna gelen devletlerin uluslararası sistem içerisindeki konumunu geçersiz kılan; güvenlik, barış ve demokrasi gibi değerleri artık devletlerarası ilişkilerle sınırlanması gereken küresel bir anlayışı gerektirmektedir (Çetin, 2008: 178).Uluslararası sistemdeki değişme, devletlerin yönetimleri üzerinde kurumsal düzeyde etkilerini göstermeye başlamıştır. Uluslararası ilişkiler sisteminde farklı aktörlerin ortaya çıkmasıyla birlikte devletler diplomatik örgütlenmeyi kendilerinin yönetebilmesini yitirmeye başlamış ve devletlerarası diplomasinin önemi ve işlevselliği azalmaya başlamıştır (Güler, 1996: 55).Yenidünya düzeninde ulusal sınırların dışındaki kurumların önem kazanması, ulus devleti bir kenara itmekte ve sistemi devlet odaklı olmaktan çıkarmaktadır (Gerşil, 2004: 154).
Westphalia sistemini temsil eden bir görsel
Bu nedenle de ulus devletin egemenliği sorgulanmaktadır. İnsanların insan haklarıyla, hakkaniyetle, demokrasiyle, temel maddesel ihtiyaçların karşılanmasıyla, çevrenin korunmasıyla ve silahsızlanmayla ilgili kaygılarındaki büyük yükselme, günümüzde yönetime katkıda bulunabilecek yeni aktörler de yaratmıştır. Ortaya çıkan tüm farklı sesler ve kuruluşlar, küresel etkisi büyük olan türlü siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel amaçların promosyonunu yapmakta giderek daha aktif duruma gelmektedirler.
Bunların çoğu insanlıkla ve insanların içinde yaşadığı çevreyle ilgili olumlu kaygıların etkisindedir, ama içlerinden bazıları olumsuz, kendi çıkarına dönük ve yıkıcı bir tutum içindedir. Ulus devletler tüm bu güçlerin görünümlerine uyum sağlamak ve hepsinin yeteneklerinden yararlanmak durumundadır (BM KYK,1996,24-25). Gerçekten de bugün bir yandan “devlet üstü” yetkilerle donatılmış yeni küresel ya da bölgesel örgütlenmelerle klasik “devlet” yapısı sarsılmaya başlarken, öte yandan “ulus” kavramı da giderek yerini (etnik, kültürel ya da çıkar birliğine dayalı) “alt topluluk” kavramına bırakıyor(Ülman,1992:47). Uluslararası sistemdeki değişme, devletlerin kamu yönetimleri üzerinde kurumsal düzeyde etkilerini göstermeye başlamıştır. Örneğin ulus-devletlerarasındaki ilişkilerin özeti olan “diplomasi”nin önemi ve işlevselliği giderek azalmıştır. Uluslararası ilişkilerin devlet-devlet ilişkisi olmaktan çıkarak devletulusaşırı şirket ya da devlet-uluslararası örgüt ilişkileri ile çeşitlenmesi, geleneksel diplomatik örgütlenmenin tekelini yitirmesine yol açmıştır (Güler,1996:55). Gerçekten de, devletler insanı dünyaya karşı temsil etmekten çok, karmaşık bir dünya sistemini insanlara temsil ediyora benzemektedirler. Liberalizasyon, özelleştirme, yapısal uyum politikaları, tüm devletleri etkilemekte; yerel ve dış fiyatlar arasında tutarlılık yaratmakta ve dünya pazarının yerel piyasadaki egemen etkisinin aracı olarak iş görmektedirler. Öte yandan teknolojik ilerlemeler artık ulusal sınırları daha gözenekli hale getirmiştir. Devletler egemenliklerini korumakla birlikte, hükümetler, otoritelerinde bir erozyon görmenin acılarını yaşamaya başlamışlardır. Emeğin, paranın ve enformasyonun sınır aşırı hareketlerini kontrol edebilme güçleri çok azalmıştır. Küreselleşmenin baskılarını her düzeyde yaşarlarken, tabandan gelen hareketler ile bazen de bazı hak ve yetkilerin devri (belki de kaldırılması) söz konusu olabilmektedir.
Aşırı durumlarda bazen kamu düzeni çözülebilmekte, çığırından çıkan şiddet karşısında, Liberya ve Somali’de olduğu gibi, kurumlar çökebilmektedir (BM KYK,1996,30). Küreselleşme ile birlikte sonuç olarak demokrasi, insan hakları, özgürlük, çevrenin korunması gibi temel değerler evrensel nitelik kazanırken, her düzeydeki yönetim aracı gibi ulus-devlet de demokratikleşme, yerelleşme, saydamlık, katılım, esneklik, hesap verilebilirlik gibi güçlü eğilimlerin yoğun baskısı altında yeniden şekillenmeye zorlanmaktadır. Bu çerçevede devletin küçülmesi, özelleştirme, siyasal reformlar, sosyo-ekonomik politikaların dönüşümü gibi stratejiler, ülkelerin temel politikaları haline gelmiştir (Köse,2003:3).
1.3. Küreselleşmenin Kültürel Boyutu
Küreselleşmenin kültürel yönü, toplumların karşılıklı iletişim ve etkileşiminin sürekli olarak artması ile açıklanabilir. Bunun yanında, yurttaşlık kimliği gibi genel kimlik yapılarının yerini farklı etnik, dinsel, sosyal ve siyasal kimlikler almaya başlamıştır. Bunun yanında tüketim ve popüler kültür gibi etkenlerle de toplumların birbirine benzeme süreci söz konusudur. Dünyanın hemen her yerinde ABD bayrağı taşıyan T-shirtler, İngilizcenin küresel dil hale gelmesi, aynı müziklerin dinlenmesi gibi olgular, kültürel açından bir küreselleşmenin yaşandığını da göstermektedir. (Köse,2003:3-4),(Sağlam,2007:8-9) İşte bu ve benzeri koşullar küreselleşmenin toplumsal ve kültürel anlamda da kendisini göstermeye başladığının bir göstergesidir.
Teknolojik gelişmeye, özellikle iletişim teknolojisindeki hızlı ilerlemelere bağlı olarak toplumların sosyal ve kültürel yapılarının da, olumlu ya da olumsuz bir biçimde dönüşüme uğradıkları görülmektedir. Batı kültürü ile yerel kültürlerin etkileşimini sağlayan bir sürecin sonucunda hangi kültürlerin kazançlı çıkacağı şimdiden kestirilemezse de, başlangıç için iletişim olanaklarından sonuna kadar yararlanabilen Batı kültürünün diğer kültürler karşısındaki egemen konumunu güçlendirdiği söylenebilir. Batılı olmayan bağlamlarda ise, teknoloji bir yandan yerel kültürleri tehdit ederken, bir yandan da onlara kendi kültürel iletişim ve bilgi ağlarını kurma olanağını sunmaktadır.
Bu şekilde yerel kültürler canlanıp hareketliliklerini artırabilmekte, dinsel ve geleneksel değerlere dönüşebilmekte ve oluşmakta olan bir dünya toplumunun öteki yüzü olarak belirmektedir. İletişim ve bilginin küreselleşmesi, benzer olmayan bir dünyaya yol açmaktadır; kültürün küresel düzeyde homojenleşmesiyle, buna tepki olarak yerel kültürlerin güçlenmesi eşzamanlı olarak gerçekleşmektedir. Avrupa-Amerika merkezli kültür veya yaşam tarzının küresel düzeyde benimsenmesi veya buna tepki olarak yerel kültürlerin güçlendirilmesi şeklindeki akımlara karşıt olarak, yerel kültürle küresel kültürün çeşitli düzeylerdeki sentezlerinin benimsenmesi de bir çıkış yolu olarak karşılanmaktadır.
[irp posts=”31698″ name=”Evrimsel Dönüşümsel Yaklaşım Açısından Küreselleşme”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Boratav, K. (2001). 2000-2001 Krizinde Sermaye Hareketleri. İşletme ve Finans Dergisi.
BM Küresel Yönetim Komisyonu(1996), Küresel Komşuluk, Türkiye Çevre Vakfı Yayını, Ankara.
Coştu, Y. (2005). Küreselleşme Üzerine Bazı Düşünceler, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, IV(7-8):90-105
DPT, (1995), Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler. Ankara: DPT Yayınları 2375, ÖIK: 440.
Erbay, Y. (1997). Kavram Olarak Küreselleşme, Milli Kültürler ve Küreselleşme, Türk Yurdu Yayınları, Ankara.
GERŞİL, Gülşen, (2004), “Küreselleşme ve Çok Uluslu İşletmelerin Çalışma İlişkilerine Etkileri”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6 (1).
GÜLER, Birgül Ayman, (1996), “Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları”, TODAİE, Ankara.
Giddens, A. (2000), Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Alfa Basım Yayınları, İstanbul.
Kazgan, G. (2002), Küreselleşme ve Ulus Devlet: Yeni Ekonomik Düzen, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
Köse, Ömer (2003), “Küreselleşme Sürecinde Devletin Yapısal ve İşlevsel Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, Sayı:49.
Oran, Baskın (2001), Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Yayınevi, 4.Baskı, Ankara.
Sağlam, Serdar(2007), “Küreselleşmeye Yaklaşımlar”, Genç Sosyal Bilim Forumu AGORA, Sayı:13.
Seyidoğlu, Halil(2003), Uluslararası İktisat Teori Politika Ve Uygulama, Güzem Can Yayınları, İstanbul.
Yeldan, E. (2003). Neo-Liberalizmin Bir Söylemi Olarak Küreselleşme. İktisat Üzerine Yazılar I, Küresel Düzen; Birikim Devlet ve Sınıflar. Derleyen Ahmet H. Köse, Erinç yeldan, Fikret Şenses, İletişim yayınları, İstanbul.
Gramsci İtalyan düşünür, siyasetçi ve Marksist kuramcıdır. Çağımızın en büyük düşünürlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Batı Marksizm’in kurucusu, İtalya Komünist Partisi kurucu üyesi ve liderlerindendir. 1891’de Sardunya Adasında (Güney İtalya’da) dünyaya gelmiş, yoksul olan küçük burjuva ailesinin yedi oğlundan birisidir. Babası Francesco Gramsci alt düzey bir memurdur. Gramsci çok başarılı bir öğrencidir. Kazandığı burs sayesinde, 1911’de Torino Üniversitesi’nde tarih, felsefe ve filoloji okumaya başlamıştır. 1911’den itibaren, Gramsci’nin sosyalizme ilgi duymasıyla birlikte Torino’nun işçi sınıfıyla ilişki kurmaya başlamıştır (Başbuğ,2010:7).
İtalya Sosyalist Partisi’nden temsilciler
1913’te İtalya Sosyalist Partisi’ne girmesiyle birlikte ise Gramsci için yeni bir sayfa açılmıştır. 1914’den itibaren ün kazanan bir gazeteci olmuş, “Avanti” gazetesinin editörlüğünü üstlenmiştir. Artan siyasi bağlantılar ve maddi sorunlar sebebi ile 1915’te eğitimini bırakmak zorunda kalmıştır. 1919 yılına gelindiğinde ise bir grup yoldaşıyla birlikte “Ordine Nuovu” (Yeni Dünya) adlı haftalık sosyalist kültür dergisini çıkarmaya başlamıştır.
1920’de Gramsci, Torino işçilerinin komşu illerin tarım işçileri greviyle bağıntılı olarak giriştiği siyasal grevi yönetmiş, 1924’de milletvekili seçilmiş ve İKP (İtalyan Komünist Partisi) başkanı olmuştur. Meclis kürsüsünden faşistlerin cinayetlerini ortaya dökmüş ve “İtalya’da 1926 yılındaki durumun çözümlenmesi” adını taşıyan yazısında Mussolini’nin Amerika ile olan gizli anlaşmalarını da su yüzüne çıkarmıştır. 1926’de, milletvekilliği dokunulmazlığı hiçe sayılarak tutuklanmıştır (Başbuğ,2010:8).
1926’da ünlü Roma hapishanesi “Regina Coeli”ye götürülerek yaklaşık 20 yıl verilen cezası için tek kişilik hücreye konulmuştur. Gramsci’nin pek de iyi olmayan sağlığı cezaevi koşullarında iyice bozulmuş, çok zor şartlar altında yaşamıştır. Cezaevi şartları altında dahi partisi ile ilişkisini sürdürmeye devam etmiş ve kendisini gece gündüz araştırmaya/incelemeye vermiştir. Kendisine Mussolini’den “af” dilemesi için öğütlerde bulunulur, ancak her seferinde bunu reddeder. 1935’de uluslararası baskılar sonucu hastaneye kaldırılmış ve şartlı olarak özgürlüğüne kavuştuktan kısa süre sonra 46 yaşında 27 Nisan 1937’de hayatını kaybetmiştir. Gramsci’nin en önemli eseri “Hapishane Defterleri” bu dönemde yazılmıştır (Başbuğ,2010:9).
Gramsci’yi etkileyen olaylara bakılacak olursa;
Çocukluğunu geçirdiği Sardunya adasında köylülerin nasıl korkunç bir yoksulluk içinde yaşadıklarına tanık oldu. Aslında bu tanık olma durumu Üniversite öğrenimi için gittiği Torino’da Güney İtalya’nın yoksulluğunu Kuzey İtalya’nın zenginliğini görmüş oldu.
Üniversite eğitimi sırasında yoğun bir tarih ve felsefe bilgisi edindi. Torino’da gelişen işçi hareketi de Gramsci için önemli ve etkileyici bir deneyim olmuştur.
O devrin gelişmekte olan siyasi olayları da (faşizmin yükselişi vb.) Gramsci’yi etkilemiştir.
Tarihsel Blok
Yapı ile üstyapılar, bir “tarihsel blok” oluşturur. Karmaşık, çelişik ve uyumsuz üst yapılar bütünlüğü, toplumsal üretim ilişkilerinin bütünlüğünün yansımasıdır (Gramsci,1986: 248). Bu kapsamda egemen olan sınıf başka sınıfların çıkarını da gözetir ve kendi etrafında birleştirirse tarihsel blok oluşmuş olur. Oluşan bu tarihsel blokla egemen sınıfın sınıfsal üstünlüğünün de artmasıyla hegemonya en üst düzeye ulaşır. Sınıfsal üstünlüğünün artmasıyla egemen sınıf, diğer sınıfları hem ekonomik hem de kültürel olarak kendisine bağlar (Kazalak, 2021: 9).
Tarihsel blok bütünsel olarak ele alınırsa, bir yanda doğrudan üretici güçler ilişkisine bağlı olan toplumsal yapı yani “sınıflar”, diğer tarafta ise “ideolojik” ve “politik” bir üst yapı görülür. Bu iki grup arasındaki düzeyin ekonomik olmayan ama üst yapısal düzeydeki etkinliğini kuran aydın gruplar olmuştur. Gramsci bu aydınlar grubunu “üstyapı memurları” olarak tanımlıyor. Bu aydınların organik yapısı temsilcileri oldukları sınıfta ekonomik dayanışma sıkı bir şekildedir
Toplumsal sistemin oluşması için, işlerin çekilip çevrilmesinin mümkün olmadığında aydınlara bırakılan yönetimin hegemonik bir sistem olduğu zaman bütünleşmesiyle sağlanır. Tarihsel blok o zaman gerçekleşir. Yapı ve üstyapı organik birliğini, toplumsal gerçekliliği kavramayı sadece tarihsel blok kavramı açıklar (Portelli,1982:6). Gramsci, tarihsel bloğu devleti bir araya getiren “politik toplum” ve “sivil toplum” olarak tanımlar ve bu iki toplumun bütünlüğü oluşturduğunu söyler (Dural, 2007:58).
Hegemonya
Hegemonya teriminin çekirdeğinde sınıfsal egemenlik ilişkilerinin yeniden üretimi ve toplumsal biçemin izleklerinin yanı sıra, siyasal iktidarın toplumu nasıl yönettiğini de gözlemlemek olasıdır. Bu bakımdan yönetime ve siyasal egemenliğe ağırlığını koyan her sınıf, sivil toplum düzleminde tüm toplumu yönetmeye gücü olduğunu ispatlamak durumundadır. Yani bu sınıf, sadece kendi alanında değil tüm toplumu örgütleyip yönetme gücüne sahip olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bunun için de yönetmeye talip olan sınıf, öncelikle hegemonik üstünlüğünü kurmalıdır. Dar anlamda hegemonya sadece sınıflar arası üstünlük değil, politikanın özgüllüğü, siyaseti yapma ve şekillendirme ilişkisiyle de ilgilidir (Dural,2012:312).
Mussolini
Bu bağlamda hegemonya terimi, “Hem yönetici bir sınıf olarak proletaryanın hem de yönetimin uygulanmasına ilişkindir. Bu egemen sınıfın, karşıt gruplar üzerinde zorunlu olarak uygulayacağı zorlama demektir. Fakat bu proletarya ile işbirliği yapmaya hazır olan ve bu tutumuna etkinlik kazandırılması söz konusu olan müttefiklerinin fikir ve kültür alanında yönetilmesi de demektir. Hegemonya yönetimin olumlu yönünü de geliştirir”. Bir anlamda hegemonya hükmedenle yönetilen arasındaki çelişkiyi ortaya çıkararak yeni bir tarihsel blok kurulmasını, daha sonra da yeni sınıfın yönetimi ele geçirmesini sağlamak bakımından mühimdir.
Gramsci, her siyasal akımın kendi saflarında yer alanları diğer saflarda olanlardan ayırt etmek ve bu yoldaki fikirleri güçlendirerek, aynı safta olanların özgün- yaşam koşullarına uyan- hakiki bir öğretiyi düzenlemek mecburiyetinde olduklarına inanmaktadır. Üst yapıların önemine özellikle atıfta bulunan Gramsci, hegemonya kavramında olduğu kadar sivil toplum bağlamında da Marx ve Lenin’e önemli katkılarda bulunur. Hegel’in etkisinden sıyrılamayan Marx, sivil toplumu bir “kötülükler alanı” olarak düşünürken, Engels de sivil toplumu ekonomik ilişkiler alanının kararlaştırıcı öğesi şeklinde betimlemiştir.
“Alman İdeolojisi”nde ise sivil toplumun tarihin gerçek fuayesi olduğundan hareketle, “Sivil toplum bir aşamanın ticaret ve sanayi yaşamının bütün bütününü kucaklar” denilmektedir. Bu yaklaşımlara karşın Gramsci; sivil toplum, politik toplum, devlet arasındaki çatışkıya dikkati çekerek ve hegemonyanın sivil toplum alanında gerçekleştirildiğine işaret ederek, tartışmayı yapıya değil üstyapıya bağlayarak, Marx ve Engels’in fikirlerine ciddi açılımlar yaratmaktadır.
Friedrich Engels
Ancak düşünür, sadece üstyapılarla sınırlı kalmayarak, yapının da önemine değinmiş ve yapının belirleyiciliğini yok saymamıştır. Gramsci’ye göre sivil toplum düzeyi, özel denilen kurumlar bütünlüğünü oluşturmakla kalmaz aynı zamanda egemen grubun toplum genelinde uyguladığı hegemonya işlevine karşılık düşer. Gramsci, sivil toplumu politik toplumun karşısında konumlamaktadır. Böylelikle Gramsci, politikanın özgüllüğüne atıfta bulunmuş olur.
Ne var ki, politikanın özgüllüğünü kabul eden ilk sosyalist kuramcı Gramsci değildir. Lenin de hegemonyanın kurulduğu alanın politika olduğunu kaydederek, politikanın özgüllüğüne dikkati çekmiş bir düşünürdür ve bu açıdan Gramsci ile Lenin arasında fikirsel bir tutarlılık olduğunu görmekteyiz.
Yeniden Kuzey- Güney ayrımına dönüldüğünde, İtalya’da Kuzeyli işçi bloğuyla Güneyli köylü yığınları arasında bir bütünlük yani tarihsel blok kurulamadığı ve geniş toprak sahibi köy aristokrasisinin hegemonik örüntüsünün aşılamadığı söylenebilir. Gramsci’ye göre İtalya’da sınıf ittifakları modeliyle köylü yığınlarının rızasını alıp, köylülerle tarihsel bir blok oluşturacak olan işçi sınıfı, kendi hegemonyasını kuracaktı. Oysa bu ülkede kapitalizm kendisini yeniden üreterek kapitalistlerin yerini başka kapitalistlerin alması gerçekleşecek ve faşizm iktidara gelecekti. Almanya’da da yaşanan bundan farklı bir şey değildi ve her iki ülkede, işçi sınıfının üzerinde inanılmaz bir baskıyla gidilerek, salt zora dayalı bir tahakküm işleyişi gündeme gelecekti.
Sivil Toplum-Politik Toplum
Gramsci’nin hegemonyaya verdiği değer bağlamında, sivil toplum-politik toplum ayrımına değinilmelidir. Gramsci, politik toplumun zora (tahakküme) dayalı yapısının karşısına sivil toplumu çıkarır. Burada önemli nokta, politik toplumun zora dayalı niteliğine karşı sivil toplumun hegemonyaya, yani oydaşmaya bağlı yapısının konulmuş olmasıdır. Bu bağlamda işin içine hegemonyayla birlikte ideoloji de giriyor.
Diyalektik olarak hegemonya tahakkümle bir zıtlık içerisinde bulunsa bile esasta zor ve rıza, tahakküm ve hegemonya yan yanadır. Devlet aygıtının zorlamalarına karşın ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesini sağlayan hegemonya, bir yandan zorlamayı geri plana iterken aynı zamanda onun gizlenmesini sağlar. Zira devlet, zorlama aygıtlarını (örneğin ordu) gerektiğinde hegemonik sistemi tekrar sağlamak, korumak ya da direnenleri baskı altında bulundurabilmek için ileri bir tarihte kullanmak üzere saklar. Bu noktada söz konusu olan, hukukun olumsuz yanının, böylesi bir durumda egemen güçlerin hukukun normlarına ve özellikle de cezalandırma işlevine yaslanarak, direnenlerin tahakküm altına alınmasına yardımcı olan niteliğidir.
Karl Marx
Gramsci, politika ve iradeyi ön plana çıkarırken, hegemonyanın toplumsal meşruluk sorunu halledildikten sonra kurulduğunu söyler. Ayrıca hegemonyada etik, moral ve ideolojik unsurlar da işin içine girer. Örneğin Fransız ihtilali modelinde ekonomik egemenliğini siyasal üstünlüğe taşıyan burjuva sınıfı, siyasi üstünlük öncesinde kurduğu hegemonik üstünlüğü sayesinde, kentli işçi sınıfı ve köylülerle bir ittifaka girerek tarihsel bloğunu oluşturur. Ancak devrimden sonra bunun da yetmediği anlaşılır ki, devreye etik, kültürel ve ideolojik düzenlemeler girer. Bu örnek hegemonyanın ne denli farklı düzlemlerde aranması gerektiğine işaret eder (Dural, 2012:314).
Yapı-Üstyapı-Hegemonya
Gramsci’nin hegemonya çözümlerini üstyapı alanında somutlaştırdığını ve çözümlemelerinin temeline siyaset, hukuk, ideoloji gibi üstyapı kurumlarını aldığına değinilmişti. Ne var ki, Gramsci, tüm bu kurumlara vurgu yaparken yapıyı da göz ardı etmemiştir. Düşünüre göre yapıda meydana gelen değişiklerin, yani üretim ilişkilerindeki değişikliklerin, üstyapıyı belirleyeceğini söylemek zorunludur. Zira Gramsci, hegemonyanın aslında fabrikalarda kurulduğunu söylerken, yapının belirleyiciliğine yeterince vurguda bulunmaktadır (Dural,2012:316).
Ancak Gramsci bir kere yapı üstyapı üzerinde belirleyici olduğu zaman üstyapının da yapıyı belirlemeye hazır hale geldiğini kabul etmektedir. Yapı ve üstyapı belirleme aşamasında organik bir zıtlıklar ilişkisi çerçevesinde birbirlerini etkilerler.
Gramsci’ye göre yapılar ve üstyapılar “tarihsel blok” oluştururlar. Üstyapıların karmaşık, uyuşmaz örüntüsü yapının bütününü yansıtmakla kalmaz her iki yapı arasında, hem diyalektik hem de organik ilişkiyi ortaya çıkarır. Yine hegemonya krizinin ortaya çıkması, genişlemesi, yeni bir siyasal egemenliğe dönüşmesi yolunda ya da belli bir sınıfın egemenliği bir diğerine devretmesi anlamında olmazsa olmaz iki koşul mevcuttur. Gramci, bunu,
“1- İnsanlık daima çözümleyebileceği, başarabileceği işleri ele alır… Bu iş (ya da sorun) çözümlenmesi için gerekli maddi koşulların bulunduğu ya da hiç olmazsa oluşum sürecinin içine girdiği koşullarda ortaya çıkar. 2- Bir toplumsal kuruluş, içinde taşıyabileceği bütün üretim güçlerini geliştirmeden ya da daha yüksek yeni üretim ilişkileri bunların yerini almadan hiçbir zaman ortadan kalkmaz: Bu yeni ilişkiler eski toplumun bağrından doğup gelişmeden yani bunları geliştiren maddi koşullar gerçekleşmeden ortadan kalkamaz” sözleriyle dile getirmektedir (Gramsci,149 akt. Dural, 2012:317).
Bu bağlamda önce yapıda baş gösteren gelişmeler yani maddi koşulların ortaya çıkması esastır. Bunu ister istemez toplumda yeni veya daha ileri üretim ilişkilerinin oluşturulması yönünde bir talebin yaratılması izleyecektir. Bu bağlamda eski üretim ilişkilerinin sağladığı tablodan memnun kalmayan sınıflar arasında, yeni arayış ve ittifaklar izlenecektir. Yani eskiyi savunan güçlerle yeniyi talep edenler arasında, önce kopukluk, sonra talep karlar sathında yeni tarihsel bloğun kurulması izleyecektir. Bir sınıf bağlaşıkları arasında hegemonyasını kurup, yeni yönetici güç olma potansiyeline sahip bulunduğunu kanıtlayınca ise iş siyasal egemenlik boyutuna yönelecektir.
[irp posts=”24950″ name=”Che Guevara: Bir Doktorun Devrime Dönüşen Hayatı”]
Dural, Baran, A. Gramscı Düşüncesinde Tarihsel Blok/ Hegemonya/ Aydınlar ve Bunalım Süreçleri Kavramları, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 9, S. 2, ss. 55-68, Aralık 2007.
Dural, Baran, Antonıo Gramscı ve Hegemonya, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 11, S. 39, ss. 309-321, 2012.
Gramsci, Antonio, Hapishane Defterleri, Onur Yayınları, İstanbul, 1986.
Kazalak, Fırat, Antonio Gramscinin Hayatı, Düşünsel Gelişimi, Tarihsel Blok ve Hegemonya Kavramları Üzerine Bir Çalışma, ss. 1-26, 2021.
İstihbarat devletler ve şirketler için günümüzde oldukça önemli bir hale gelmiştir. Dağınık ve anlamsız olan ham bilgiyi düzenleyerek, işe yarar ve kaliteli bir bilgi sağlama işine istihbarat denmektedir [1]. İstihbarat toplama, birçok süreci ve yöntemi kendi içerisinde barındırmaktadır. Bunlar, haber kanallarını takip ederek çıkan haberleri derleme ve yorumlama sahada direkt kişilerden bilgi alma vb. olabilmektedir. Günümüzde, askeri istihbarat, ekonomik istihbarat, sağlık istihbaratı gibi çeşitleri bulunmaktadır. Uluslararası güvenlikte de özellikle II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaşta oldukça önem kazanan istihbarat toplama devletlerin vazgeçilmez organlarından olan istihbarat teşkilatlarının kurulmasına neden olmuştur.
Devletler, dostları ve düşmanları hakkında sürekli bir bilgi toplama arayışında olup ileriye dönük planlarını veya alacakları önlemleri bu istihbarat servislerinin sağladığı bilgiler aracılığıyla hayata geçirmektedir. Uluslararası ilişkilerde önemli olan, birçok krize dahi sebep olan istihbarat ajanları her zaman popüler olmuş ve hepimizin aşina olduğu sinema filmlerinde dahi kendine yer bulmuştur. Teknolojinin de gelişmesiyle istihbarat ve güvenlik daha önce olduğundan daha da fazla paralellik göstererek birlikte hareket etmeye başlamıştır. Devletler sadece askeri istihbarata değil güvenliklerini tehdit edecek her türlü kişi, kurum, araç, hastalık vb. şeyler hakkında istihbarat toplama ve bunları değerlendirme çabasına girmişlerdir.
Alman İstihbarat Ajanı Çiçero
Gizlilik istihbaratın temel özelliklerinden biridir. Gizlilik olmadığı durumlarda, istihbarat bilgileri ve istihbarata karşı koyma yöntemleri tehlikeye girecektir. Gizlilik istihbaratın karakteristik özelliği olduğu kadar, erdemidir. Kaynaklar ve istihbarat yöntemleri, hedefler tarafından bilinmemeli ve çözülmemelidir. İstihbaratın temelde bilgiden farklı özellikleri vardır bunlar, toplama, analiz ve karşı istihbarat olarak karşımıza çıkmaktadır [2].
Modern Demokrasilerde istihbarat içerikleri değişmese de istihbarat edinme yöntemleri değişmekte ve gelişmektedir. Çünkü, istihbarat toplamanın “gizli” yönü kamuoyu tarafından eleştirilmekte ve istihbarat servislerine olan destek azalmaktadır. Fakat, günümüz dünyasında bilgi her şeyden daha önemli hale gelmiş ve istihbarat toplama yöntemleri daha da önem kazanmıştır. Bugün iletişim kanallarının artması, insanların birbirleriyle temasının artması ve teknolojinin gelişimiyle birlikte toplanacak bilgi sayısı kat be kat artış göstermiştir. Burada sosyal medya ve internet gibi kaynaklardan çok fazla bilgi toplanıp analiz edilebileceği düşünülse de nitelikli bilgi toplama ve bilgi ayıklama işlemleri geçmişe nazaran daha zor olmaktadır [3]. Bunların dışında, istihbarat toplama yöntemleri de farklılık göstermektedir. Bunlar, insan istihbaratı, açık kaynak istihbaratı, görüntü istihbaratı, sinyal istihbaratı ve teknik istihbarat olarak kategorize edilmektedir [4].
İnsan istihbaratı, öznenin insan olduğu ve bilgi edinme gayretinin insan tarafından yapıldığı yani bizim genelde “casus” dediğimiz personel veya gönüllülerden oluşan kişiler tarafından toplanan istihbarat türü olmaktadır [5]. Açık kaynak istihbaratı ise medya araçları, diplomatik kaynaklar, iş çevreleri gibi ulaşılması daha kolay olan istihbarat kaynaklarını temsil etmektedir [6]. Görüntü istihbaratı ise adından da anlaşılacağı üzere, uydu, insanlı veya insansız hava araçları, uçak vb. araçlarla elde edilen görüntüleri incelemek üzere ortaya çıkan bir istihbarat türüdür [7]. Sinyal istihbaratı da iletişim araçlarına sızmayı amaçlayan ve buradan elde edilen bilgileri analiz eden bir istihbarat kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır [8].
CIA (Merkezi İstihbarat Teşkilatı) Genel Merkezi
Son olarak teknik istihbarat ise hakkında istihbarat toplanacak hedefin sahip olduğu malzemelerin yeteneklerini, cihazlarının gelişmelerini ve bunların sürekli takip edilmesini ve detaylı bilgi toplayarak değerlendirilmesini, bunun sonucunda bu bilgileri kendi lehine kullanarak teknolojik olarak rakip aktör ile aynı düzeye gelinmesini amaçlamaktadır [9]. İstihbarat yöntemleri ve kategorileri sürekli değişiklik gösterse de temelde aynı amaca dayanır ve gizlilik en önemli unsur olarak yer almaktadır. Özellikle son dönemde ortaya çıkan, Covid-19 virüsü istihbarat konusunu tekrar gündeme getirmiş ve ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Bu dönemde kullanılan, haberleşme uygulamaları, mobil uygulamalar veya internet üzerinden yapılan işlemlerin gizliliği sorgulanmış birçok aktör tarafından kişisel bilgilerin ele geçirildiği ve gizliliğin ihlal edildiği durumlar ortaya çıkmıştır. Büyük teknoloji şirketlerinin devletlere sattığı cihazlar üzerinden gizli bilgiler toplanabilmiş ve çeşitli ülkelerin istihbarat servisleri bu bilgilere ulaşabilmiştir. Devletler de bazı mobil uygulamalar ve sosyal medya siteleri sayesinde vatandaşları hakkında istihbarat toplayabilmektedir. Günümüzde, teknoloji sayesinde siber güvenlik önem kazanmış ve siber alandaki istihbarat toplama eylemleri artmıştır [10].
Buna devletlerin üst kademelerindeki kişilerin bilgilerini toplamak, gizli kalması gereken bilgilere ulaşabilmek de dahil olmaktadır. Hayatımızın her alanını işgal eden teknoloji sayesinde artık istenilen her bilgiye daha kolay ulaşılabilmekte ve kişisel verilerin gizliliği sorgulanır hale gelmektedir. Covid-19 virüsünün getirdiği bir başka kavram ise sağlık istihbaratıdır. Sağlık istihbaratı, başka bir ülkede çıkan hastalık vb. şeylerin ya da sağlık alanındaki gelişmelerin takip edilmesi ve bu bilgilerin derlenerek devletlerin bilgilendirilmesi veya uyarılması şeklinde tanımlanabilir [11]. Salgın Hastalıkların sarstığı günümüz uluslararası ilişkiler sisteminde ise devletler sağlık istihbaratı üzerine daha çok eğilecek ve bu gibi durumların yaşanmaması ya da hafif atlatılması için önceden önlem almaya çalışacak gibi görünmektedir.
KGB
Sonuç olarak, istihbarat toplamanın en önemli dönemi Soğuk Savaş olsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde de önemini kaybetmemiştir hatta çeşitlenmiş ve anlamını derinleştirmiştir. 11 Eylül olaylarından sorumlu tutulan Usame Bin Ladin’in yakalanması bile bir istihbarat başarısı olarak kendini göstermektedir. Fakat aynı şekilde 11 Eylül olaylarına engel olunamaması da istihbarat ve güvenlik sistemlerinin neden güçlü olması gerektiğinin cevabı niteliğinde karşımıza çıkmaktadır.
İstihbarat, özellikle devletleri başta hayatta kalma yarışı olmak üzere birçok yarışta öne geçirme potansiyeli olan bir alandır ve üzerine çok düşünülmüş devlet içerisinde ayrı bir departman olarak kendine yer bulmuştur. Özellikle, CIA, MOSSAD, KGB, MİT vb. örgütlerin istihbarat toplama çalışmaları Dünya’daki birçok kişi tarafından duyulmuştur ve ilgi çekmiştir. Bu kurumların yaptıkları iş, her ne kadar ilgi çekici ve heyecan verici gibi görünse de oldukça tehlikeli ve gizli kalması gereken bir iş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle, istihbarat ajanlarının bilgi toplarken veya casusluk yaparken yakalanması devletler arası krizlere neden olmakta hatta savaşın eşiğine bile getirme ihtimali bulunmaktadır. Bu nedenle istihbarat servisleri ve bilgi toplama eylemleri devletler için çok önemli olmakta ve hayati önem taşımaktadır. Uluslararası sistemin bize getirdiği yenilikler ve değişimine bakılacak olursa elde edilen bu bilgiler her zaman güce dönüşecektir ve bu tarz eylemler devletler açısından her zaman önemini koruyacaktır.
[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aksu, M. (2012). Faruk Turhan, “Yeni Tehditler, Güvenliğin Genişleme Boyutları ve İnsani Güvenlik”, Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Cilt: 4, Sayı: 2.
Brauch, H.G. (2008). Güvenliğin Yeniden Kavramsallaştırılması: Barış, Güvenlik, Kalkınma ve Çevre Kavramsal Dörtlüsü, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18.
BARNEA, Arver (2017), “Counterintelligence: Stepson of The Intelligence” Discipline. Israel Affairs, Vol 23, 715-726.
BAYLIS, John (2008), “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı”, Uluslararası İlişkiler, Vol 18, 69-85.
BİRDİŞLİ, Fikret (2011), “Ulusal Güvenlik Kavramının Tarihsel ve Düşünsel Temelleri”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Vol 31, 149-169.
CARLISLE, Rodney P., (2015), Encyclopedia of Intelligence and Counterintelligence, Sharpe Reference, USA.
DEDEOĞLU, Beril (2014), Uluslararası Güvenlik ve Strateji, Yeniyüzyıl Yayınları, İstanbul.
ÇITAK, Emre (2015), “Çağımızın Gerekliliği Olarak Sinyal İstihbaratı”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8(2), 751-770
EYMÜR, Mehmet (2017), “İstihbarat Servisleri ve Değişim”, S. Yılmaz. (Ed.), İstihbarat Dünyası (ss. 13-25), Kripto Yayınları, Ankara.
HULNICK, Arthur S. (2006), “What’s Wrong With The Intelligence Cycle”. Intelligence and National Security Journal, Vol 21, 6, 959-979. KARAAĞAÇ, Yunus (2018), Geçmişten Geleceğe İstihbarat, İskenderiye Yayınları, İstanbul.
KARTAL, Açelya (2017), “İstihbarata Karşı Koyma”, S. Yılmaz. (Ed.), İstihbarat Dünyası (ss. 315-327), Kripto Yayınları, Ankara.
Küreselleşmenin sınırsız etkileri politika, eğitim, sağlık alanlarında tartışıldığı gibi terör örgütlerinin yayılması konusunda da gündeme gelmektedir. Özellikle 2000 yılından sonra küreselleşmenin hız kazanması ile terör örgütlerinin ortaya çıkması ve saldırılarındaki yukarı yönlü ivme dikkate alındığında liberal teorilerin büyük oranda yanıldığı düşünülmektedir.
Küreselleşmenin yapıcı etkilerinin bu tür faaliyetlerle yıkıcı etkilerine geçiş yapması, batılı devletlerin ütopyaya dayalı bir gelecek sunan tezlerini de çürütmektedir. İnsanlık tarihini etkisi altına alan terör örgütleri suikast, bombalı ve silahlı saldırıları ile can ve mal kaybına neden olmaktadır. Terörist grupların “uluslararası terör örgütü” olarak ilan edilmeleri için gelir kaynaklarının uluslararası illegal yollar ile sağlanıyor olması esastır. Bir örgütün terörist grup olarak görülmesi ise ülkelerin politikalarına ve tehdit-güvenlik algılarına dayanmaktadır. Sri Lanka tarafından terör örgütü olarak görülen bir oluşumun Avrupa Birliği ülkelerince terör örgütü olarak kabul edilmemesi, uluslararası güvenlik sorunlarında karşılaştığımız temel sorunlardan biridir. Uluslararası sistemin, devletlere ve altında yaşayan vatandaşlara karşı düzenlenen kanlı saldırılar karşısında kendi çıkarlarını ve politikalarını savunması ise realist bakış açısının etkin olarak kullanıldığını göstermektedir. Tehdit ve güvenlik algısının ülkeler arasındaki ilişkileri bu derece büyük oranda etkilemesi ise gelecek yıllarda sadece terör örgütleri üzerinden kurgulanan bir uluslararası siyaset tehlikesini bizlere düşündürmektedir. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütü 1980’li yıllara kadar farklı devletler tarafından desteklenmiş fakat daha sonraki yıllarda örgütün kanlı eylemler gerçekleşmesi neticesinde almış olduğu desteği kaybetmiştir. Terör örgütünün tehdit algısı, saldırıları ve amaçları bizlere uluslararası politikanın neresinde, hangi devlet veya kurumlarca o devletin hangi çıkarları için desteklendiğini gösterebilmektedir. Çıkarların kesişmesi veya örgütün güç kaybetmesi kesinleştiğinde ise uluslararası destek azalmakta ve en sonunda kesilmektedir. Terör örgütlerinin saldırıları neticesinde en büyük zararı siviller görürken, hiçbir terör örgütünün amaçlarına tam olarak ulaştığı ve elde ettiği kazanımları koruyabildiği görülmemiştir.
Sri Lanka Tarihi ve Demografik Yapısı
Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti, Hindistan’ın güneyinde bulunan, 65,610 km² büyüklüğünde bir ada ülkesidir. Çok sayıda küçük adacığa sahip olan ülke aynı zamanda Hint Okyanusu’na hâkim bir jeopolitik konuma da sahiptir. 2019 verilerine göre Sri Lanka 21,8 milyon nüfusa sahiptir ve ülkenin başkenti Kolombo’dur.[1]
Jeopolitik konumundan dolayı tarihi boyunca sömürgeleştirilmiş olan Sri Lanka 1505 yılında ilk kez Portekizliler tarafından işgal edilmiştir. 1658 yılında Hollandalıların işgaline uğramış ve 1796 yılında adanın İngilizler tarafından işgal edilmesi ile son kez işgal edilmiş olmuştur. Ülke tarih içerisinde pek çok topluluk tarafından farklı isimlerle çağırılmıştır. Ülkeye Araplar tarafından “Serendip” denirken, Avrupalılar “Seylan” adını kullanmaktadırlar.[2] Ülke İngiliz işgalinden sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı himaye altında geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlıklarını kazanan ülkelere Sri Lanka’da dâhil olmuştur. Devlet 1948 yılında adını “Seylan” olarak değiştirerek İngiliz Milletler Topluluğu’na üyeliğini gerçekleştirmiştir. Seylan, Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Ülkenin içerisinde bulunan gerilimlerin başında etnik azınlıklar ile yaşanan sorunlar gelmektedir. 1960 yılında seçilip 1977 yılına kadar görevine devam eden Mrs. Srimavo Bandaranaike, Dünya’nın ilk kadın başbakanı olarak 1972 yılında ülkesinin adının “Sri Lanka” olarak değiştirilmesini sağlamıştır. Ülkenin resmi adı “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” dir. Ülkenin demografik yapısına bakacak olursak, Sinhalalar nüfusun % 74’nü, Tamiller ise % 18’ini teşkil etmektedir.[3] 1999 verilerine göre halkın; %70’i Budist, %15’i Hindu, %8’i Hristiyan, %7’si Müslüman dinine mensuptur.[4]
Ülke İçi Çatışmalar ve Sebepleri
Sri Lanka’nın içerisinde bulunan çatışmaların temelinde etnik ve dini sebepler yatmaktadır. Ülkenin ve bölgenin en eski yazılı medeniyet temellerine sahip olan Tamiller, çoğunluk olan Sinhalalara göre asırlar önce bu topraklara yerleşmişlerdir.
Sömürgecilik faaliyetlerinin olduğu dönemlerde de Tamiller okuma yazma bilen, eğitimli nüfusu temsil ettiklerinden dolayı üst düzey mesleklerde çalışmaktadırlar. (Yalçın, 2016:10)
Sömürge yönetimleri de aynı şekilde Tamillerin devlet yönetiminde yer almasını desteklemiş ve bu politikalarıyla Sinhalaların yönetimden uzaklaştırılmasını sağlamışlardır. Politikaların yarattığı rekabet olgusu toplumlarda hali hazırda bulunan etnik kimlik çatışmalarının siyasi ve ekonomik olarak oluşmasının da temellerini atmıştır. Gerginleşen etnik kimliğe dayalı ilişkiler, batılı devletlerin ülkeden ayrılmasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta ise çatışmaların tırmandığı noktanın batılı ülkelerin sömürgecilik faaliyetlerine son vermesi ile başlamasıdır. Bir diğer gözden kaçan nokta ise sömürülmeden önce ülke içerisinde bulunmayan demokratik yönetim anlayışının, İngiltere’nin hükmettiği dönemde toplumu yönetme nezdinde etkinleştirilmesidir. Sri Lanka tarihini iç çatışmalar özelinde; sömürü öncesi dönem ve bağımsızlık sonrası dönem olarak iki gruba ayırabiliriz. Çoğunlukçu demokrasi ile yönetilmeye çalışılan Sri Lanka’da, sömürü döneminden önceki çatışmalar dil, din ve etnik kimlik üzerinden kurgulanmışken bağımsızlık sonrası dönemdeki çatışmalar etnik temsil eksikliği üzerinden kurgulanmıştır.
Bu değişimin Britanya İmparatorluğu’nun, sömürgecilik faaliyetlerine son verirken ülkedeki yönetimi, en kalabalık nüfusa sahip ve iktidar erkini çoğunluğun yönetimine dönüştüren Sinhalalar’a bırakmasından kaynaklanmaktadır. 1956 yılında Sinhalaların kabul ettiği anayasa değişikliği ile ülkenin resmi dili “Sinhala dili” olarak kabul edilmiştir (Nithiyanandam, 2000: 293).
Benzer şekilde 1972 yılında ülkenin adının Sri Lanka olarak değiştirilmesi Tamiller tarafından varlıklarına karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Çeşitli gruplar kuran Tamiller, devlet kadrolarından uzaklaştırılmalarıyla üniversitelerde ve şehirlerde etnik yapılanmalarına hız vermişlerdir. Tamiller bu dönemden sonra ekonomik, dini ve etnik kimliklerinden dolayı siyasi haklarını kullanamayan bir azınlık grubu olarak organize olmuşlardır. Temelleri bu yıllarda atılan Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütü o dönemde kurulan gruplardan birisi olmakla birlikte, gelecek yıllarda aralarından çıkan en güçlü yapılanmaya sahip olmuştur. Tamil milliyetçilerinden oluşan gruplara karşı Sinhalalar da çeşitli milliyetçi gruplar kurarak saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Sivillerin de sadece etnik kimlikleri yüzünden hedef alındıkları bu saldırılardan sonra Tamillerin büyük bir bölümü Sri Lanka’yı terk etmiştir. Tamil milliyetçisi kişiler ise ülkede kalmış ve birçoğu Tamil Kaplanları terör örgütüne üye olarak katılmıştır.
Tamil Kaplanları Terör Örgütü’nün Tarihsel Gelişimi
Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (TEKK), Tamil Kaplanları (Liberation Tigers of Tamil Eelam, LTTE) isimlerine sahip terör örgütü 1976 yılında resmi olarak kurulduğunu ilan etmiştir.[5] Daha önceki haleflerinin devamı olarak görülse de azınlık Tamillerin oluşturduğu organize olmuş silahlı tek örgüttür.
Örgütün amacı, Sri Lanka içerisinde Tamil etnik grubunun yaşadığı kuzey bölgelerini içerisine alan bağımsız bir Tamil Devleti kurmaktır. Tamil Kaplanları amaçları olan devleti kurmak için Sri Lanka ordusuna karşı saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu saldırılar neticesinde bazı dönemlerde Tamiller istedikleri topraklarda yönetimi ele geçirirken, bazı dönemlerde gerilemek zorunda kalmışlardır. Sri Lanka’da kurulan ve yönetimi elinde bulunduran siyasi iktidarlar, Tamillere karşı dolaylı ve direkt olarak karşı politikalar uygulamışlardır. Bu politikalar sonucunda Tamillerin Sinhalalara karşı olan tutumu daha da sertleşmiş, silahlı çatışmalar ve saldırılar patlak vermiştir. 1976 yılından önce gerçekleşen Tamil saldırıları bireysel veya örgüt tabanlı gerçekleştirilen saldırılar sayılırken bunların birçoğu ülke çapındaki etnik çatışmaları tetiklemeye bağlı stresi arttırmıştır. Bu dönemde öldürülen kişilerin Sinhala veya Tamil olması fark etmeksizin örgütün terörist saldırıları bir plan veya emir komuta zinciri altında gerçekleştirildiğini söyleyememekteyiz. Örgüt resmi olarak kurulmadan önce gerçekleştirilen saldırıların neredeyse hepsinin motivasyonu, siyasi güç elde etmek ve Sri Lanka yönetimi ile halkı üzerinde korku oluşturmayı amaçlamaktır. 1976 yılı öncesinde Tamillerin herhangi bir yönetim altına girmemiş, dağınık halde bulunan küçük gruplarının tek bir örgüt altına girmemesinin nedenleri de araştırılması gereken bir konudur. Dağınık yapının birleşememesindeki en önemli nedenin örgüte liderlik edecek bir kişinin bulunamaması olduğunu söyleyebiliriz. Örgütü toplayıp, onu motive edecek siyasi dayanakları yaratacak bir liderin bulunmaması Tamillerin organize olmasını yavaşlatmıştır. LTTE’nin lideri Velupillai Prabhakaran, 1954 yılında Seylan’da doğmuş, Tamil etnik kimliğine sahip bir Seylan vatandaşıdır.
1972 yılında Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütünün temellerini atan Velupillai, örgütün siyasi vizyonunu ve misyonunu ortaya çıkarmıştır. Vellupillai’nin hayali Sri Lanka’nın kuzeyinde bağımsız bir Tamil devleti kurmaktır.[6] Tamil halkının tamamı ile aynı hayali paylaşması onu sıradan bir Tamil milliyetçisi yaparken, örgütün misyonunu belirleyen bu tezi resmi olarak ilan etmesi ve Tamilleri bir araya toplayabilmesi ortaya çıkan liderlik potansiyeline işaret etmektedir. Velupillai 1975 yılında doğduğu Jaffna kentinin valisine karşı terör saldırısı gerçekleştirmiş ve saldırı valinin öldürülmesiyle son bulmuştur.[7] Birçok terör örgütünde olduğu gibi Tamil Kaplanları da kendisine merkez olarak, örgüt liderinin doğduğu şehri seçmiştir. Sri Lanka’nın kuzeyinde bulunan Jaffna kenti de 1972 yılından itibaren örgütün siyasi ve ideolojik merkezi olmuştur.
Sri Lanka’da büyük saldırı haricinde diğer küçük çaplı saldırıların da etkisiyle iç siyasette ve ekonomide ortaya çıkan sorunlar göze çarpmaktadır. Dünyanın ilk kadın başbakanı olan Mrs. Srimavo Bandaranaike seçildikten sonra ülkesinde sosyalist ideolojiye bağlı bir yönetim kurmuş ve dış politikasını Sovyetler Birliği’ne yakınlaştırmıştır. 1978 yılında gerçekleşen seçim ülkenin yönetimindeki bazı değişimlerin de habercisi olmuştur. 1978 seçimlerinde iktidara gelen Milli Birlik Partisi, yapılan anayasal değişikliği ile ülkenin yönetimini başkanlık sistemi olarak yeniden düzenlemiştir.
Junius Richard Jayewardene
Ülkenin ilk devlet başkanı olan Junius Richard Jayewardene, kendinden önceki hükümetin izlediği Sovyet yanlısı politikayı terk ederek dış politikanın batılı ülkeler ile uyuşmasına çalışmıştır. (Silva, 1997: 248-254)
Fakat aynı anayasal düzenleme ile ülkenin resmi adının “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” yapılmasını, iç politikaya yönelik bir hamle olarak yorumlayabilmekteyiz.
Hindistan, tarihsel kimliklerinden ötürü Tamil etnik grubunun Sri Lanka’ya göç yaptığı ülkedir. Aynı zamanda Tamiller 60 milyon nüfusa sahip olarak Hindistan’ın güneyinde Tamil Nadu bölgesinde yaşamaktadırlar.[8] Hindistan yönetimi Tamil halkı için destekleyici bir tavır almış ve onların hem ülke içinde hem de ülke dışında siyasi olarak desteklenmelerine yönelik politikalar uygulamıştır.
Hindistan’ın bu politikaları uygulama nedeni olarak; Tamil halkından kazanılabilecek oy desteği ile örgütün Hindistan içerisinde destek bulmamasına ve eylem gerçekleştirmemesine yönelik olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. (Yalçın, 2016: 16)
Örgütün Faaliyetleri ve Saldırıları
Örgüt yaklaşık 15.000 kadar elemana sahiptir.[9] Bu elemanların dışında kendisine destek veren üyeler, farklı ülkelerde yaşayan Tamillerden oluşmakta ve örgüt finansman gücünü bu üyelerden aldığı bağış veya haraçlarla da sağlamaktadır.
Tamil Kaplanları’nın en büyük gelir kaynağı uyuşturucu ve silah ticaretinden sağlanmaktadır (Vaughn, 2011).
Örgüt Sri Lanka’nın coğrafi konumundan faydalanarak çevre ülkelerden kaçakçılık faaliyetlerinde bulunmuş, uyuşturucu ve silah ticaretini de yine deniz yollarını kullanarak gerçekleştirmiştir. Tamil etnik grubuna mensup çok sayıda vatandaşın Sri Lanka dışında yaşamalarından ötürü örgütün lobicilik faaliyetleri de çok önem kazanmıştır. Özellikle Avrupa ve Amerika kıtalarında gerçekleştirilen etkinlikler ile Tamillerin tarihçesi, yaşadıkları saldırılar anlatılmaya çalışılarak kamuoyunun ilgisinin bu yöne çevrilmesi amaçlanmıştır. Lobi faaliyetlerinin bir farklı etkisi de Sri Lanka yönetimi üzerinde kurulmak istenen ekonomik ve siyasi baskıdır. Tamillerin bu girişimlerinin etkisi tartışmaya açık olduğu gibi Sri Lanka yönetimi, Güney Asya ülkeleri tarafından da 1980’li yıllarda azınlıklara siyasi haklarını vermemesi ve onlara yönelik politikaları sebebiyle eleştirilmiştir.
Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütünün faaliyetleri çeşitli büyüklüklerde ve farklı ülkelerde yürütülmüştür. Örgütün kuruluş yılı olan 1976’dan 1980 yılına kadar olan gelişiminde dış devletlerin destekleri çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle Hindistan’ın Tamillere verdiği diaspora desteği sayesinde örgüt Sri Lanka askeri kuvvetleri ile savaşacak duruma gelmiştir. 1978 yılında Sri Lanka yönetimi Tamil Kurtuluş Kaplanları terör örgütünü yasadışı ilan etmiş ve parlamentoda çıkartılan yasalar ile güvenlik güçlerine kapsamlı yetkiler sağlanmıştır. Tamil Kaplanları için dönüm noktası Sri Lanka ordusunun askeri konvoyuna gerçekleştirdikleri saldırı ile olmuştur. 1983 yılında Jaffna şehrinde gerçekleşen saldırıda 13 Sri Lanka ordusu mensubu öldürülmüştür.[10]
Ülkenin başkentinde çok büyük gösterilere sahne olan bu saldırı sonrası, yönetimdeki Sinhalalar sonraki yıllarda gerçekleştirecekleri operasyonlar için halk desteğini elde etmeye başlamıştır. Başkentte başlayan gösteriler Tamillerin yaşadıkları bölgelere yayılmış ve Sinhalaların saldırıları sonrası 2000 civarında Tamil hayatını kaybetmiştir.[11] Daha sonraki yıllarda bu gösteriler ve arkasından yaşanan olayları “Kara Temmuz Olayları” olarak adlandırılmıştır. Tamiller ile Sinhalaların bu olaylar sonrasında her yönden ayrıştığını, Tamillerin güvenlikleri için bağımsız bir devlet kurma gerekliliğini kabul ettiği, Sinhalalar için ise terörist grupların ve o grupların temsil ettiğini iddia ettiği etnik kimliklerin ülke dışına çıkarılmaları gerektiği düşüncesinin netleştiğini söyleyebiliriz. Sinhalalar için örgüte ve Tamillere karşı müdahalelerin önünü açan, Tamiller için ise yönetime karşı saldırılarını meşrulaştıran bu olaylar aslında örgütün sivrildiği noktayı temsil etmektedir. Çatışmanın iki tarafının da radikalleştiği bu dönem daha sonraki yıllarda oluşacak kırılmaların da projeksiyonunu oluşturmaktadır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nın saldırı şekillerini incelediğimizde intihar saldırılarının çok büyük oranda kullanıldığı görülmektedir. İntihar saldırılarının sosyolojik ve psikolojik etkileri çok yıkıcı olmuştur. Saldırılar halk üzerinde büyük korku yaratmıştır. Daha sonraki yıllarda terör saldırılarında sıkça kullanılan intihar yelekleri de Tamil Kaplanları tarafından icat edilmiştir. İntihar yelekleri ile düzenlenen saldırıların engellenmesi zor ve zarar verme etkilerinin büyük çapta olması 2000 yılı sonrasında terör örgütlerinin sık sık bu silahı kullanmasına neden olmuştur. 1987 yılında örgüt kendisi ile özdeşleşen intihar saldırılarından ilkini gerçekleştirmiştir.[12] Aynı yıl Hindistan devlet başkanı İndira Gandhi, Tamillerin Hindistan içerisinde yapılanmasından çekinerek ülkesinin örgüte yönelik destekçi politikalarını değiştirmiştir. Hindistan’ın arabuluculuk girişimleri ile Tamil Kaplanları ve Sri Lanka yönetimi bir araya gelmiştir. 29 Haziran 1987’de iki taraf barış anlaşması imzalamışlardır. Anlaşmanın ertesinde Hindistan, Sri Lanka’ya 10.000 Barış Gücü askeri konuşlandırma kararı almıştır.[13] Hindistan askerlerinin ülkeye gelmesi ile barış sürecinde aksamalar meydana gelmeye başlamıştır. Tamil Kaplanları Hindistan askerlerini işgalci sıfatıyla niteleyerek hem Hindistan hem de Sri Lanka ordusuna karşı saldırılar düzenlemiştir. Çatışmalar ve suikastlar sonrasında Hindistan ordusu çok sayıda kayıp vermiş ve 1990 yılında askerlerini Sri Lanka’dan çekmiştir. Sri Lanka silahlı kuvvetlerinin gerilemesi sonucu örgüt Jaffna kentini ele geçirmiştir. 1991 yılının Mayıs ayında Tamil Kaplanları Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi’ye yönelik intihar saldırısı düzenlemiştir.[14]
Rajiv Gandhi
Rajiv Gandhi’nin ölmesi Tamil Kurtuluş Kaplanları’nın hali hazırda sorgulanan meşruiyetinin uluslararası kamuoyu nazarında son bulmasına neden olmuştur. 1993 yılında Sri Lanka Devlet Başkanı Premadasa’ya saldırı gerçekleştiren LTTE militanları bu saldırılarında da amaçlarına ulaşmışlardır.[15] Örgütün bu dönemde kendi içerisinde güç kazanarak aidiyet duygusunu arttırırken uluslararası alanda güç kaybettiğini söyleyebiliriz. 1995 yılında hükümet güçleri Jaffna kentini tekrar ele geçirmiştir. Uluslararası sistemin terör örgütlerine karşı bakış açısının değişmesine neden olan en büyük olay 2001 yılında gerçekleşmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’de gerçekleşen terör saldırıları küresel anlamda büyük etkiler doğurmuştur. Saldırıların finans merkezine yapılması ve alışılagelmiş saldırılardan farklı bir taktik ile gerçekleştirilmiş olması uluslararası kamuoyuna asimetrik savaş ve terörizmin geleceği hakkında düşünülmesi gerektiğini hatırlatmıştır. 2001 sonrası Sri Lanka yönetiminin güçlenmesi ve terörizmle mücadelede bütün taktiklerin meşru görülmesi aslında bütün devletlerin fikri olarak birleştiği “Bush Doktrini” esaslarında ortaya koyulmaktadır. Bu esaslar “Önleyici Savaş” kavramını ön plana çıkarırken devletlerin en büyük düşmanı ve mücadele edilmesi gereken birinci unsurun terör örgütleri olduğunu ilan etmektedir. 2001 yılı sonrasında hem Sri Lanka yönetiminin hem de Tamil Kaplanları’nın saldırılarındaki artışlar ve taktiklerindeki agresif tavır fark edilmektedir. Sri Lanka’nın daha sonraki yıllarda girişeceği topyekûn savaş taktiği aslında bu yıllarda değiştirdiği terörle mücadele stratejisine dayalıdır. Uygulanan birinci plan LTTE’yi büyük devletlerce uluslararası terör örgütü olarak ilan ettirmektir. ABD ve İngiltere’ye yönelik uygulanan bu politikaların amacı ABD gibi küresel bir gücün desteğini almak, terörle mücadelede kendisine meşru bir örnek devlet bulmak ve örgütün İngiltere’de bulunan merkezinin kapatılmasını sağlamaktır. Her iki devlet de LTTE’yi terör örgütleri listesine almış böylece Sri Lanka’nın terörle mücadele ettiği ve Tamil etnik grubuna yönelik saldırılar içerisinde olmadığı tescillenmiştir.
2001 yılının Temmuz ayında LTTE militanları gerçekleştirdikleri Bandaranaike Uluslararası Havaalanı’na yönelik saldırıda örgüt, Sri Lanka hava kuvvetlerine ait sekiz savaş uçağı ve Sri Lanka Havayollarına ait dört uçağı kullanılamaz hale getirmiştir. Tamil Kaplanları’nın 2001 yılının ikinci yarısındaki politikaları ise uluslararası kamuoyuna kendilerinin bir terör örgütü olmadığını ispatlamak ve bağımsızlık yerine özerk bir yönetime dayalı devlet istemelerine dönüşmüştür. 2001 yılında örgüt tek taraflı eylemsizlik kararı almış ve Sri Lanka yönetimini müzakere yapmaya davet etmiştir. 2002 yılında Norveç’in arabuluculuğu ile iki taraf bir araya gelmiş ve ülkede federal bir yönetim yapısı kurulması üzerine anlaşmıştır. Görüşmeler sonrasında Sri Lanka Devlet Başkanı ve Başbakanı arasında çıkan ateşkese yönelik görüş çatışması ülkeyi siyasi çıkmaza sürüklemiştir. Devlet Başkanı anayasaya dayanan yetkilerini kullanarak örgütün silah bıraktıktan sonra bir barış anlaşması imzalanması taraftarıyken, yürütmenin başı olan Başbakan direkt olarak bir barış anlaşması imzalanmasını arzulamaktadır. Norveç hükümeti iç siyasi çatışmanın çözümlenmesine kadar arabuluculuk faaliyetlerini durdurma kararı aldıklarını duyurmuştur. 2003 yılında tarafların karşılıklı güvensizlikleri nedeniyle müzakerelere son verilmiştir. 2005 yılına geldiğimizde Sri Lanka yönetimi içerisinde oluşan fikri ayrılığın Tamil Kaplanları arasında da oluştuğunu görmekteyiz. LTTE’nin kurucularından “Albay Karuna” 6.000 militanıyla beraber Tamil Kurtuluş Kaplanları terör örgütünden ayrıldığını ilan etmiştir.
Karuna ayrıldıktan sonra Kaplanlar’a yönelik bütün bilgileri Sri Lanka güvenlik güçlerine aktarmış ve örgütün üç yıl sürecek çöküşü bu süreden sonra başlamıştır (Vigari, 2004: 185).
Örgüt bu ayrılmadan sonra elindeki militan sayısının büyük bir bölümünü kaybetmiş, Sri Lanka yönetimi ise bu ayrılmayı fırsat bilerek LTTE’ye karşı topyekün mücadeleye başlamıştır. (Çakır, 2009)
2005 yılında gerçekleşen seçimlerde Tamillere yönelik sert politik söylemlerde bulunan Mahinde Rajapaksa’nın seçimi kazanması örgüte yönelik politikaların her alanda sertleşeceğinin habercisi olmuştur. Rajapaksa yönetimi örgüte verilen her türlü tavizi ortadan kaldırmış ve Avrupa Birliği’nin örgütü terör örgütleri listesine eklemesi için diplomatik girişimlerde bulunmuş, başarılı olmuştur. 2006 yılında Cenevre’de başlatılan barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tamil Kaplanları 12 Ağustos 2006 tarihinde Trinkomalik deniz üssüne gerçekleştirdikleri saldırıda Sri Lanka Deniz Kuvvetlerine ait beş savaş gemisi imha etmiş ve çok sayıda askeri öldürmüştür.[16] 2006 yılında örgüt içerisindeki liderlerin birçoğunun ölmesi, örgütün çözülmesinde kilit rol oynamaktadır. Tamil Deklarasyonu Başkanı, askeri kanadı sorumlusu, iletişim ve bilgi teknolojileri uzmanı ve istihbarat sorumlusunun aynı yıl içerisinde ölmüştür. 2007 yılında örgütün Colombo’ya yönelik hava harekâtında ülkenin en önemli petrol rafinerisi ve maliye binası hedef alınmıştır.[17]
2008 yılında Bağımsızlık Günü kutlamalarına yönelik gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir. 2008 yılında Sri Lanka yönetimi operasyonlarının şiddetini arttırmıştır. 2 Ocak 2009’da Jaffna’nın kaybından sonra Tamil Kaplanları’nın yönetim merkezi olan Kilinochchi şehri Sri Lanka silahlı kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Örgütün aynı yıl içinde çok kez eylemsizlik ilan etmesi, çözülmesini gören Sri Lanka yönetimince yok sayılmış ve operasyonlara devam edilmiştir. Mayıs 2009’da Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nın lideri Prabhakaran ve komutanları ile örgütün üst düzey yöneticileri düzenlenen operasyonlarla öldürülmüştür. Örgüt, liderini ve üst düzey yöneticilerini de kaybetmesiyle birlikte ortadan kalkmış, 19 Mayıs 2009’da Sri Lanka Devleti zaferini ilan etmiştir.[18]
Örgütün Ortadan Kaldırılması Sonrası Gelişmeler
Örgütün dağılma süreci çok uzun sürmemiş ve kamuoyunun dikkatini Sri Lanka’nın Tamillere yönelik sert politikaları çekmiştir. LTTE’nin dağılmasından sonra yönettikleri bölgelere giren Sri Lanka güçleri, bu bölgelerde yaşayan insanların uğradıkları insanlık suçlarını gözler önüne sermiştir. Militan kayıplarını gidermek için silah altına alınan küçük yaştaki çocuklar ve yetersiz beslenme sebebiyle hayatlarını devam ettiremeyen insanlar uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edilmiştir. Birlemiş Milletler ve UNICEF gibi kuruluşların bölgede araştırma faaliyetlerine, Tamil militanlarının bölgeden kaçabileceği endişesi ile izin verilmemiştir. Aynı zamanda uluslararası yardım vakıflarının bölgede girişmek istedikleri yardım faaliyetleri de Sri Lanka yönetimince engellenmiştir. Sri Lanka’nın terör örgütlerinin yeniden canlanmasına karşı uyguladığı uluslararası kamuoyunun bölgeye erişimini kısıtlayan politikaları eleştirilmektedir. Güvenliğe özgürlükten daha çok önem veren yönetim anlayışı, yıllarca terör örgütü tarafından hedef alınmış bir ülke için normal karşılanması gereken bir gerçekken, Sri Lanka’nın terör örgütleri tarafından hiç saldırıya uğramamış devletler tarafından eleştirilmesi de normal karşılanmalıdır.
Sonuç
Sri Lanka, içerisinde yaşayan etnik kimliklerin sentezi olarak oluşan bir devlettir. Ülkenin kuzeyinde yaşayan Tamiller de alt kimlikleri sebebiyle Sri Lanka topraklarında yabancı, hatta 2000 sonrasında işgalci olarak görülmüşlerdir. 1976 yılında kurulan Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütü aslında o kurulmadan önceki yıllarda Tamillerin gerçekleştirdiği saldırıların vasisi olarak ortaya çıkmıştır. Bölük durumda olan Tamil gruplarını LTTE altında toplamasında örgüt lideri Velupillai Prabhakaran’ın rolü çok önemlidir. Örgüt amacını Sri Lanka’nın kuzeyinde yer alan topraklarda Tamillerin hâkimiyetinde bağımsız bir devlet kurmak olarak ilan etmiştir. Tarihsel bağlarının olduğu bu topraklar rasyonel amaçları ile birlikte düşünüldüğünde ayrılıkçı terör örgütleri arasında yer aldığı söylenebilmektedir. Tamil etnik grubunun bir diğer tarihsel bağı da Hindistan Devleti’yledir.
Tamillerin 2000 yıl önce Hindistan’ın güneyinden Sri Lanka’ya geçtikleri düşünülmektedir. İki ülkenin de ayrılmaz bir parçası olan Tamil etnik grubu, bölgedeki batılı sömürgeci devletlerin çekilmesi ile haklarından mahrum bırakılmıştır. Ülkede yönetimi ele alan Sinhalalar ise Tamillerin farklı olan din, dil ve etnik kimliklerinin ülke içinde yabancılaşmasını sağlamıştır. Devlet içinde çalışan Tamiller işten çıkarılmış, ülkenin adı Sinhalalar tarafından değiştirilmiş, resmi dil Sinhala dili ilan edilmiş ve tüm bu olumsuzluklar Tamillerin varoluşsal sorunlar yaşamalarına neden olmuştur. Tamillerin bazı saldırıları ve lider Velupillai’nin Jaffna valisini öldürmesi kırılma noktalarından ilki olmuştur. Siyasi ve kültürel haksızlıklar gören Tamiller silahlı ayaklanmalar düzenleyerek Sri Lanka yönetimine bağlı olan her kuruluş ve çalışanı hedef almışlardır. Bu noktada Tamil milliyetçiliğinin etkilerini net şekilde görmekteyiz. Sinhalalar da Tamillere karşı ayaklanmış ve “Kara Temmuz” ismi verilen olayların başlaması ile köylere ve etnik kimliği Tamil olan herkese çeşitli saldırılar düzenlenmiştir. 1980 sonrasında örgüt güç kazanmış ve Hindistan yönetiminin siyasi ve mali desteğini almıştır. 1987 yılı sonrasında Hindistan ülkede yaşayan Tamillerin de terör faaliyetleri düzenleyebilecekleri endişesi ile örgüte olan desteğini kesmiştir. 1990’lı yıllarda Tamil Kaplanları saldırılarını intihar saldırılarına dönüştürmüş. İntihar saldırılarında siyasi liderler ile devlet yönetiminde yer alan üst düzey yöneticiler hedef alınmıştır. Hindistan ve Sri Lanka’da devlet yöneticilerine yönelik düzenledikleri suikastlar uluslararası kamuoyunun, örgüte olan pozitif bakış açısını negatife dönüşmüştür. Popülaritesini kaybeden örgüt 2000’li yıllarda militanlarını silahlı olarak yeniden teşkilatlanmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin terörizme karşı oluşturduğu yeni agresif politikalarının Sri Lanka yönetimini, örgüte karşı topyekûn mücadele başlatmak için motive ettiği söylenebilir. Örgütün yeniden teşkilatlandığı bu yıllarda Sri Lanka ordusu da büyük askeri satın alımlar yapmış ve ordu mevcudiyetini arttırmıştır. Aynı yıllarda yürütülmeye çalışılan müzakerelerin tamamı olumsuz yönde sonuçlanırken çatışmanın iki tarafı güçlü oldukları dönemde müzakereleri sekteye uğratacak saldırılar gerçekleştirmişlerdir. 2007 sonrasında Sri Lanka yönetiminin düzenlediği operasyonlar, örgüte görülen fikri ayrılış ve örgüt yöneticilerinin ani şekilde ölmesi, Tamillerin dağılma sürecine girdiğini göstermiştir. 2009 yılında Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’na düzenlenen son operasyonlar ile örgüt liderlerinin tamamı öldürülmüş ve örgüt ortadan kaldırılmıştır.
Sri Lanka yönetimi Tamil Kaplanları’na karşı sürekli açık kapı politikası uygulayarak müzakere imkânını sağlamıştır. Örgütün kurulduğu dönemde çok güçlü olmayan Sri Lanka ordusu, gerilla tipi savaşa karşı çok fazla etkinlik gösterememiştir. Dağınık kuvvetlere karşı konvansiyonel orduların operasyonel yetenekleri sınırlı olduğu gibi Sri Lanka gibi ekonomik olarak güçlü olmayan bir devlette bu operasyonlarında başarısız olmuştur. Tamillerin düzenledikleri intihar saldırılarının sürekli tehdit durumu yaratması, engellenememesi ve psikolojik etkilerinin yıkıcılığı örgütün saldırı gücünü arttırmıştır. Sri Lanka yönetiminin uluslararası kamuoyu üzerinde çok uzun süreli siyasi politikalar yürüterek, LTTE’yi terör örgütleri listesine aldırma amacında başarıya ulaşmıştır. Tamillerin diaspora desteği ve mali yardımları sayesinde ayakta duran örgüt kaçakçılık ve silah ticaretini de etkin şekilde kullanmıştır. Kaçakçılık faaliyetlerinin olumsuz etkileri çevre ülkelerin Tamillere karşı negatif bir bakış açısına sahip olmasında etkili olmuştur. Sri Lanka yönetiminin askeri gücünü arttırırken Tamil saldırıları ile zarar gören halkın desteğini alması örgüte karşı müdahalelerin meşruluğunu sağlamıştır. Bu konuda değinilmesi gereken bir başka konu da Tamil Kaplanları’nın Sri Lanka yönetimine karşı gerilla savaşını bırakıp konvansiyonel bir savaş içerisine girme isteğidir. Örgüt bu girişiminde devletin sınırsız kaynakları ile baş edebileceği düşüncesi etkili olmuştur. Üst üste ağır kayıplar veren LTTE militanları 2000 yılı sonrasında ise güçlerinin tükendiğini fark etmiştir. LTTE Sri Lanka topraklarının coğrafi şartlarından ötürü bir “Arka Bahçeye” sahip değildir. Hindistan topraklarında faaliyet gösteremeyen örgüt bu olumsuz şartlardan ötürü kolayca askeri-operasyonel bir kıskaca alınmıştır. Sri Lanka’nın çevresinde askeri yönden güçsüz, kıyıdaş bir sınır ülkesi olmaması, LTTE’nin ülkeden çıkamamasına ve örgüte yönelik bir imha savaşının gerçekleşmesine neden olan etkendir. Örgüt militanlarının Sri Lanka topraklarının tamamına yayılmayıp belirli bir alanı savunmayı amaçlaması da Sri Lanka ordusunun askeri güçlerini tek bir alana yönelik kullanmasına ve örgütün ani bir darbe ile yok edilmesine neden olmuştur. Sri Lanka’nın müzakere yolunu her zaman açık bırakması fakat LTTE saldırılarının şiddetini arttırarak devam etmesi uluslararası kamuoyunun, meşru yönetimin kendini savunmasına tepki göstermemesine neden olmuş ve savunmayı meşrulaştırmıştır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları, Sri Lanka yönetiminin siyasi haksızlıkları sebebiyle ortaya çıkarken, askeri gücünün yetersizliği sebebiyle güçlenmiştir. Örgütün müzakereler sürerken de büyük saldırılar düzenlemesi, o dönemde LTTE içerisinde fikir ayrılıklarının olma ihtimalini düşündürmektedir. Sri Lanka silahlı kuvvetlerinin etkin operasyonlar düzenlemesi ve silah envanterini geliştirmesi daha etkili mücadeleyi de beraberinde getirmiştir. Sri Lanka, örgütün çöküşünden sonra 100.000’in üzerindeki rehineyi ve bölgede yaşayan Tamilleri etnik kimliklerinden ötürü toplama kamplarına göndermiştir. Toplama kamplarının varlığı ve Tamillere hala uygulanan bazı ayrımcı politikalar ülkenin gelecekte oluşabilecek yeni terör örgütlerine karşı sürekli tehdit algısı içerisinde olmasına neden olmaktadır. Ülke yönetimi üzerinde paradoks yaratan düşünce; Tamillerin terör saldırıları düzenlemeleri ile düzenleme ihtimalleri arasındaki ilişkide ayrım yapılamamasına ve yeni mağduriyetler yaratılmasına olanak sağlamaktadır. Sri Lanka terörle mücadeleye yönelik uyguladığı güvenlikçi politikalarını, tehditler ortadan kalktığı yıllarda da sürdürmektedir. Devlet politikasına dönüşen bu uygulamalar, uluslararası örgütler ve devletler tarafından eleştirilmekte, geçmişteki meşru savunması ile bugündeki güvenlikçi tutumu arasındaki ilişki sorgulanmaktadır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları gerçeğinin unutulmaması için politikalar üreten Sri Lanka yönetiminin terörle mücadele politikası, bazı terörle mücadele uzmanlarınca savunulmakta ve terör örgütlerine karşı en etkili yol olarak görülmektedir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Alptekin, H. (2018). Etnik Terör ve Terörle Mücadele Stratejileri. İstanbul, Turkuvaz
Haberleşme ve Yayıncılık.
Çakır, R. (18 Mayıs 2009). “Tamil Kaplanları ve PKK”, Vatan Gazetesi. Erişim
adresi: http://www.gazetevatan.com/rusen-cakir-239061-yazar-yazisi-tamil-kaplanlari-
ve-pkk/
Çınar, Y. (2014). Barışa Giden Yolda Başarısız Müzakere Örneği: Sri Lanka
Hükümeti – LTTE Görüşmeleri. Liberal Düşünce Dergisi. Erişim adresi:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/790578
De Silva, K. M. (1997). Affirmative Action Policies: The Sri Lankan Experience.
International Center for Ethnic Studies.
http://www.mfa.gov.tr/sri-lanka-kunyesi.tr.mfa (Erişim tarihi 12/07/2020
)
https://ourworldindata.org/terrorism (Erişim tarihi: 02/07/2020)
https://www.bbc.com/news/amp/world-asia-india-41377725 (Erişim tarihi
28/07/2020)
https://www.bbc.com/news/world-asia-23402727 (Erişim tarihi 24/07/2020)
https://www.bbc.com/sinhala/highlights/story/2006/04/060412_forum.shtml (Erişim
tarihi 29/07/2020)
https://www.britannica.com/biography/Velupillai-Prabhakaran (Erişim tarihi
18/07/2020)
https://www.britannica.com/place/Sri-Lanka (Erişim tarihi 12/07/2020)
https://www.britannica.com/place/Sri-Lanka/Reconstruction (Erişim tarihi
12/07/2020)
https://www.britannica.com/topic/Tamil (Erişim tarihi 19/07/2020)
https://www.britannica.com/topic/Tamil-Tigers (Erişim tarihi 16/07/2020)
https://www.nytimes.com/1993/05/02/world/suicide-bomber-kills-president-of-sri-
lanka.html (Erişim tarihi 28/07/2020)
https://www.outlookindia.com/ewbsite/amp/prominent-suicide-attacks-by-ltte/231064
(Erişim tarihi 27/07/2020)
https://www.outlookindia.com/ewbsite/amp/prominent-suicide-attacks-by-ltte/231064
(Erişim tarihi 27/07/2020)
https://www.satp.org/satporgtp/countries/srilanka/database/Aerialattack.htm (Erişim
tarihi 29/07/2020)
https://www.theguardian.com/theguardian/2012/may/22/archive-1991-rajiv-gandhi-
assassinated (Erişim tarihi 28/07/2020)
https://www.theguardian.com/world/2009/may/18/tamil-tigers-killed-sri-lanka (Erişim
tarihi 29/07/2020)
Nithiyanandam, V. (2000). Ethnic Politics and Thirld World Development: Some
Lessons from Sri Lanka’s Experience. Third World Quarterly, Vol. 21, No: 2
Vaughn, B. (2011). Sri Lanka: Background and U.S. Relations. CRS Report for
Congress. Erişim Adresi: https://fas.org/sgp/crs/row/RL31707.pdf (Erişim tarihi:
02/07/2020).
Vigari, M. (2004). Asya Buhranları. Ebrar Uluslararası Araştırmalar Merkezi
Yayınları, Tahran.
Dört Gün Savaşı, Libya ile Mısır arasında 21-24 Temmuz 1977 tarihleri arasında yaşanan bir savaştır. Savaşın temelinde, iki ülke arasında yaşanan çıkar çatışmaları ve Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın İsrail’e anlaşma masasına oturması yatmaktadır. 1976 yılının başlarında Muammer Kaddafi, Mısır sınırına asker sevkiyatı yaparak Enver Sedat’a gözdağı verdi. Bunun üzerine Mısır Genelkurmayı, Kaddafi’yi devirip Libya’yı Mısır’a bağlama düşüncesini Sedat’a sundu. Sedat ise, Libya sınırına sevkiyat yapmakla yetindi.
İki devletin de yaptığı askeri sevkiyatlar nedeniyle sınır boyunca irili ufaklı çatışmalar yaşandı. Özellikle Temmuz 1977’de iyice şiddetlendi. 21 Temmuz’da Libya ordusuna bağlı bir tank taburunun Mısır’a bağlı Sallum kasabasına baskın düzenlemesiyle savaş başladı. Baskına aniden karşılık veren Mısır ordusu, tank taburunu pusuya düşürerek karşı saldırı başlattı. Mısır Hava Kuvvetleri, Libya’ya bağlı Cemal Abdülnasır Hava Üssü’ne geniş çaplı hava saldırısı düzenledi. Sonraki iki gün boyunca, topçu atışları ile taraflar birbirini yıpratmaya çalıştı. 24 Temmuz günü Mısır, Cemal Abülnasır Hava Üssü’ne daha büyük bir saldırı yaptı ve Libya’nın tedarik depolarına zarar verdi. Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’ın çabaları ile ABD’nin baskısı üzerine Enver Sedat, tek taraflı ateşkes ilan etti. Kaddafi de, ateşkesi resmi manada kabul etmemesine rağmen bir süre sonra askerlerini Mısır sınırından çekti.
Muammer Kaddafi ve Enver Sedat
Savaşın Arka Planı
1970’li yıllarda Kaddafi liderliğindeki Libya, Arap birliğini sağlamak amacıyla büyük çaba harcadı. Özellikle Mısır ve Suriye ile bu amaç için temaslarda bulundu. Bu sırada, Arap milliyetçiliğinin en önemli simgelerinden olan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın 28 Eylül 1970’de vefat etmesiyle yerine Enver Sedat geçti. 1972’de, üç devletin katıldığı müzakerelerde geniş bir Arap federasyonu kurulması konusunda büyük ölçüde anlaşıldı. Anlaşmaya göre her devletin ordusu, bağımsız bir ekonomisi olacak fakat bayrak ve marşta birlik sağlanacaktı. Kaddafi’nin anlaşmayı benimsemesine rağmen Enver Sedat’ın İsrail ve ABD ile olan yakın ilişkileri federasyonun kurulmasını engelledi. Özellikle İsrail’le olan ilişkilerde yürütülen farklı politikalar, Libya ve Mısır’ın aralarının açılmasına zemin hazırladı. Nitekim 1973’te gerçekleşen Yom Kippur Savaşı’nda, Mısır ve Suriye’nin Libya’ya haber vermeden taarruza geçmesi Kaddafi ile Sedat arasında ipleri kopardı. Savaşın gitgide İsrail lehine dönmesiyle Enver Sedat İsrail ile masayı oturmaya kabul etti. İsrail ile Mısır arasında yapılan görüşmelerde herhangi Arap devletinin bir daha İsrail’e savaş açmayacağının güvencesi alındıktan sonra İsrail ordusu Sina Yarımadası’ndan çekildi. Bu gelişmeler sonrası Muammer Kaddafi, Enver Sedat’ı korkaklıkla suçladı ve tüm Arap devletlerini Mısır’a karşı cephe almaya çağırdı.
Kaddafi’nin Sallum Kasabasını İşgal Etmesiyle Savaş Başladı
Mısır’ın İsrail ile ilişkilerinden dolayı Arap devletleri arasında Enver Sedat’ın prestiji zarar gördü. Bunu fırsat bilen Kaddafi de Arap coğrafyasının liderliğini üstlenmek için yeni politikalara girişti. Sovyetler Birliği’nden bolca silah tedarik etti. Müslüman Kardeşler gibi Sedat’a muhalif örgütlere finansman sağladı. Enver Sedat bu duruma, Çad’ı Libya’ya karşı kışkırtarak cevap verdi. Şubat 1974’de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile Enver Sedat bir araya geldi. Görüşmede, olası bir Libya-İsrail savaşında Libya’ya yönelik olası yaptırımlar üstünde duruldu.
Enver Sedat’ın İsrail’i ziyaretinden bir kare, 1977.
1976’nın başlarından itibaren iki ülke arasında küçük çapta sınır çatışmaları gözlendi. Mısır ordusu, yaklaşık 30.000 askerini ve 80 savaş uçağını Libya sınırının yakınlarına konuşlandırdı. Libya ise 4.000 asker ve 150 tankı konuşlandırarak cevap verdi. 22 Temmuz günü Muammer Kaddafi, Mısır’dan Bingazi’deki konsolosluğunu kapatmasını istedi. Bir süre gerginlik azalsa da, Mısır Genelkurmayı’nın Kaddafi’yi devirmeye yönelik planlarının açığa çıkması neticesinde sınır çatışmaları yeniden başladı. ABD’li istihbarat analisti Kenneth M. Pollack, Mısır ordusunun o dönem Libya ordusundan katbekat daha üstün olduğunu fakat Enver Sedat’ın, ordunun hazırlıksız olduğuna inanması nedeniyle Libya’ya geniş çaplı bir savaş açmadığını iddia etmiştir.
Muammer Kaddafi Mısır üzerindeki askeri ve siyasi baskısını artırırken, Mısır’da olası savaş durumuna karşı olağanüstü hal ilan edildi. Ordunun lojistik sorununu halleden Mısır ordusu, temmuz ayının başında geniş çaplı asker sevkiyatı yaptı. Uçak filosunun önemli bir kısmı Marsa Matruh Hava Üssü’ne getirildi. 12 ve 16 Temmuz’da kanlı sınır çatışmaları yaşandı. Bu iki günde Mısır 9 askerini kaybetti.
21 Temmuz günü Kaddafi tarafından Sallum kasabasının işgal edilmesine yönelik verilen emir ile Dört Gün Savaşı başlamış oldu.
Libya ordusuna bağlı T-55 tankları
Mısır ordusu Yom Kippur’dan dolayı daha deneyimliydi ve tümenler muharebe tecrübesi yaşamış generaller tarafından idare ediliyordu. Libya’nın ise silah altındaki personel sayısı 32.000 ile sınırlıydı ve bunlardan yalnız 4.000’i sınırdaydı. Envanterinde 150-200 tank bulunuyordu. Ayriyeten ordunun siyasetle iç içe olmasından dolayı birçok subay tasfiye edilmişti.
21 Temmuz günü Libya 9. Tank Taburu, Sallum’a baskın düzenledi. Tabur kısa sürede pusuya düşürüldü ve taburda bulunan askerlerin yarısı pusu esnasında öldü. Mısır envanterinde bulunan SA-7 ile düşük irtifada uçan Libya savaş uçaklarına hasar verildi. Birkaç saat sonra Mısır tarafından geniş çaplı saldırı başlatıldı.
Sallom
Albay Adil Naser komutasındaki dört MiG-21 ve 8 Su-7 savaş uçağı, Libya’ya bağlı Cemal Abdülnasır Hava Üssü’ne saldırı düzenleyerek büyük hasar verdi. Bu saldırılar esnasında Mısır, 7 Libya uçağını düşürdüğünü iddia etti. Bir Mısır Su-7’si düşürüldü ve pilotu esir alındı. Mısır mekanize tugayları, Musaid kasabasına doğru ilerleyişlerini sürdürdü. Mısır ordusu, Libya içlerine 24 km kadar girdikten sonra Libya ordusu tarafından durduruldu. Bu süreçte Libyalılar, yaklaşık 60 tank ve zırhlı personel taşıyıcısını kaybetti. Sonraki iki gün boyunca herhangi bir ilerleme olmadıysa da savaş, karşılıklı topçu atışlarıyla devam etti. İki Libya savaş uçağı, Mısır radarına yakalanarak düşürüldü. Mısır Hava Kuvvetleri başta Kufra Hava Üssü olmak üzere birçok askeri üs ve şehri bombardımana tuttu. Mısır jetleri, Libya köyleri üzerinde alçak uçuş yaparak halk üzerinde büyük korku yarattı. Alçak uçuşlardan etkilenen ve sınırda yaşayan insanların önemli bir kısmı Bingazi’ye geçici süreliğine göç etti. Mısırlı komandolar, helikopter desteğiyle askeri tesislere baskınlar düzenledi.
24 Temmuz’da, Libya ordunun tamamını seferber etti. Bu arada Mısır Hava Kuvvetleri, Cemal Abdülnasır Hava Üssü’nde konuşlu olan uçakların önemli bir kısmını imha etti. Libya uçaksavarları 2 Mısır uçağını düşürerek saldırıya karşılık verdi. Günün sonunda Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, Mısır’ın avantajlı durumuna rağmen tek taraflı ateşkes ilan etti. Libya içlerine doğru ilerleyen Mısır ordusu, ateşkese uyarak sınıra kadar çekildi. Bu dört gün boyunca Mısır 4 savaş uçağını ve 100 askerini kaybederken, Libya 400 askerini ve 70’in üzerinde askeri aracını kaybetti. Savaş sırasında hiçbir Libyalı sivil öldürülmedi.
Savaş Sonrası Neler Oldu?
Libya ve Mısır, resmi olarak barış antlaşması imzalamadı ancak her iki taraf da ateşkese uydu. Libya Dışişleri Bakanı Abdulmunim El-Huni, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne mektup yazarak Mısırlıların hastaneleri tahrip ettiklerini ve beş kasabaya hasar verdiklerini beyan etti. Güvenlik Konseyi ise konuyu görüşmeyi reddetti. 24 Ağustos’ta, iki ülke arasında esir değişimi yaşandı. Sınırdaki askerler de yavaş yavaş çekildi. Savaşın etkilerinden biri olarak Libya’da yaşayan Mısırlıların çoğu ülkeyi terk etti. Savaş esnasında atılan mayınlar ancak 2006’da tamamen temizlenebildi. Mısır Hava Kuvvetleri’ne meydan okuyamayacağını anlayan Muammer Kaddafi, orduda modernizasyon çalışmalarına başladı. Libya ve Mısır arasındaki ilişkiler, Enver Sedat’ın 1977’de Kudüs’e gitmesiyle tekrardan kopma noktasına geldi. Kaddafi sonraki yıllarda Mısır’a yönelik söylemlerini yumuşatsa da Enver Sedat ve halefi Hüsnü Mübarek’e yönelik sert demeçler vermekten geri durmadı.
İkinci Dünya Savaşı, başlangıç aşaması ve savaşın yaşandığı dönemde çeşitli uluslararası paradigmalara sebep olsa da savaş sonrası dönemin başlangıcından itibaren alışılmışın dışında, çok boyutlu olarak küresel bir denge kurma mücadelesini beraberinde getirmiştir. Bu mücadele safhası siyasi, ekonomik, askeri vb. birçok alanda rekabet doğurmuştur. Gerek uluslararası itibar için gerekse askeri kabiliyetleri artırmak ve bu yolla çift kutuplu dünya düzeninde egemen olma amacı için dış uzay alanında Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri yoğun çaba harcamıştır.
Uzaya fırlatılan ilk uydu olan Sputnik 1
Savaşın bitiminden itibaren nükleer savaş tehdidi tüm ürkütücülüğüyle beraber gündemde yerini korurken, Sovyetlerin 4 Ekim 1957 yılında “Sputnik 1” isimli ilk beşeri uyduyu uzaya fırlatması ve bu sayede dünyanın her yerine nükleer savaş başlığı gönderebilme yetisine ulaşması, ABD açısından kaygı ile karşılanmış ve ABD’nin savunma alanındaki yetersizliğini gözler önüne sermiştir.
Dolayısıyla ABD’yi özellikle dış uzay sahasında faaliyetlerini geliştirmeye zorunlu bırakan bu durum, ABD için bir itici güç olmuştur. Sovyetler, uydunun ardından ilk dünya yörüngesi dışına çıkan canlı olma unvanını taşıyan “Laika” isimli bir köpeği de uzaya gönderebilmiştir.
Laika
Sovyetlerin bu faaliyetleri sonrası ABD, Başkan D. Eisenhower’ın yasayı onaylamasıyla 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurmuştur. NASA, askeri amaçlar dışında daha çok barışçıl amaçlarla dış uzay faaliyetlerinde bulunacaktır. Askeri amaçları içeren dış uzay faaliyetleri için de bütçe artırılmıştır. Kısa bir süre sonra 31 Aralık 1958’de ilk ABD uydusu “Explorer 1” uzaya fırlatılmıştır. Fakat Sovyetler 1961 yılında Yuri Gagarin’in dünya yörüngesine çıkmasıyla bir ilki daha başarmıştır.
Ardından 1962 yılında ABD’de John Glenn’i uzay yörüngesine gönderdi fakat ilkleri gerçekleştiren Sovyetlerin gölgesinde kalan bu girişimler, ABD’nin teknolojik üstünlüğe sahip olduğu hakkındaki yaygın görüşün değişmesine ve ABD’nin imajının zedelenmesine yol açmıştır. Bu süreçte yeryüzünde ise soğuk savaşın en gergin anı, tarafları karşı karşıya getiren “Küba ve Jüpiter Füzeleri Krizi” yaşanmaktaydı. ABD topraklarının ilk kez tehdidi bu kadar yakından hissettiği bu kriz aşılarak yerini “kırmızı telefon” diplomasisine bırakmış, sonrasında soğuk savaş görece yumuşama sürecine girmiştir.
Yuri Gagarin
Bu durumun yansıması dış uzay sahasında da hissedilmiştir. ABD uzay alanı çalışmalarına hız vermiş ve kaybettiği imajı tekrar kazandıracak bir projeye yönelmiştir. Bu proje “Apollo” isimli olup Ay’a insanlı iniş gerçekleştirme hedefi taşımaktadır. Sovyetlerin, Yuri Gagarin’i uzaya gönderirken kullandığı Vostok programı füzeleriyle kıyaslandığında, NASA’nın Apollo projesi amacıyla geliştirdiği Saturn roketleri daha moderndir. ABD 1967 yılında astronotlarının ölümüyle sonuçlanan fırlatma kazası yaşasa da bu projeden vazgeçmemiştir. 1969 yılında Ay’a ilk ayak basan insan Neil Armstrong ile bu alanda bir ilke imza atmıştır. Bir anlamda uzay yarışının başlangıcının 11. yılında Sovyet üstünlüğüne son vermiştir. Sonraki süreçte fırlatma veya iniş sırasında yaşanan kazalar sonucu hayatını kaybeden Rus astronotlarla birlikte Sovyetler insanlı uzay faaliyetlerine son vermiştir.
Neil Armstrong
Uzayın askeri amaçlarla kullanılması, ABD Başkanı Reagan tarafından 1982 yılında, “Ulusal Uzay Programı” ve 1993 yılında “Stratejik Savunma Girişimi” yani Yıldız Savaşları Projesiyle başladı (Grosmann, 2003). Sovyetlerin kıtalar arası balistik füzelerini uzay yoluyla kontrol edebilme ve engellemeye yönelik geliştirilmişti. Bununla birlikte, siyasi sıkıntılar da yaşamaya başlayan ve giderek zayıflayan Sovyetler Birliği, dış uzay alanında ABD ile artık rekabet edemeyecek duruma gelmiş ve inisiyatifi tamamen ABD’ye kaptırmıştır.
XXI. yüzyıl başlarına kadar dış uzay faaliyetlerinin barışçıl amaçlar dışında kullanımı azalmıştır. Bu süreç Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu oluşan küresel konjonktürde, harcamaların daha çok yeryüzü odaklı olduğu zaten ABD açısından da bir tehdit algılamasının oluşmadığı bir dönemi oluşturmuştur. Bununla beraber NASA odaklı faaliyetler artmış Uluslararası Uzay İstasyonu (IIS) 1998’de yörüngeye yerleştirilmiştir. O tarihten bu yana 15 ayrı ulustan kozmonot bu istasyonda çalışma fırsatı bulmuştur.
Uluslararası Uzay İstasyonu
Fakat 2000’li yıllara gelindiğinde Doğu’nun en potansiyelli devletlerinden biri olan ve uzun bir süredir uyuyan ejderha uyanmış ve küresel düzeni etkileyen birçok alanda atılım sağlamıştır. Dış uzay alanında ise uzaya insan gönderebilen 3 ülkeden biri haline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, ABD tarafından tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu durum ABD için uzaya geri dönüş anlamı taşımıştır. 80’li yıllarda R. Reagan tarafından gündeme alınan Stratejik Savunma Girişimi projesi, 2000’li yılların başında George W. Bush ile bu kez Ulusal Füze Savunma Sistemi adıyla tekrar gündemin önemli maddelerinden biri haline gelmiştir. ABD, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Rusya ile ortak programlar üretirken Çin Halk Cumhuriyeti ile mücadeleye hız vermiştir. Bu ortak programlar kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonu’nun kontrol edildiği üç merkezden ikisi ABD’de bulunan bir diğeri ise Rus topraklarında yer alan Korolev’den yararlanmakta ve Atlas roketlerinde Rus üretimi motorları kullanmaktadır.
Fakat hem Rusya ile ABD arasında yaşanan gerilimler hem de Rusya kontrolündeki üsten uzaya fırlatma yapılmasının ABD için oluşturduğu maliyet gibi sebepler bu süreci olumsuz etkilemektedir. Sadece, Rusya’ya ait olan Soyuz uzay aracının kullanımı için NASA’nın 4,5 milyar doları bulan bir maliyeti olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum da ABD’yi alternatifler geliştirmeye yöneltmektedir. 1981 yılından itibaren alçak yörüngedeki uzay görevlerinde “uzay mekiği” kullanan ABD, iki ölümcül kazanın ardından 2011 yılında güvenlik endişeleri sebebiyle bu araçlar kullanımdan kaldırılmıştı (Dutoğlu [web] 2020). Bu sebeple, ABD bu mücadeleyi NASA eliyle yapmanın yanı sıra birçok özel teşebbüsü “Ticari Mürettebat Programı” başlatarak sübvanse etmiştir. Yani dış uzay sahasını uluslararası şirketlerin kullanılabilirliğine açmıştır. 2015 yılında çıkarılan bir yasa ile birlikte uzayda ticari faaliyette bulunabilme ve uzay madenciliği yapabilme yolu açılmıştır. 2020 yılı itibariyle ise Donald Trump tarafından imzalanan kararname ile Ay madenciliğinin önü özel şirketlere açılmıştır. Bu noktada, Amazon’un sahibi Jeff Bezos tarafından kurulan Blue Origin ve Tesla Motors sahibi Elon Musk’ın kurmuş olduğu Space X şirketlerinin ürettiği projeler öne çıkan gelişmeler olmuştur.
Space X
30 Mayıs 2020 itibariyle NASA ve Space X tarafından ortak gerçekleştirilen fırlatma ile IIS’ye yeniden insan gönderilmiş ve bunun yanında bu fırlatma, Rus roketine olan bağlılığın sona ermesi açısından çok önemli bir gelişme olmuştur. Özel şirketlerin yanında, ABD direkt askeri amaçlar taşıyan ve “Güç yoluyla barışı sağlama” perspektifi ışığında, 20 Aralık 2019 tarihinde, dönemin ABD Başkanı Donald Trump tarafından Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurulduğu “ABD’nin uzaydaki rakipleri tarafından gelen saldırıları cesurca caydıracak” ifadesiyle açıklanmıştır. Önümüzdeki beş yıllık dönemde; 800 milyon dolarlık bütçe aktarılması hedeflenen Amerikan Uzay Kuvvet Komutanlığının ilk etapta uzay teknolojileri konusunda uzmanlaşmış 600 asker istihdam edeceği, önümüzdeki yıllarda ise en az 1.000 askeri personelin yetiştirileceği ifade edilmektedir.* Bu komutanlığın kapsamı henüz netleşmemiş olmakla beraber, uydu uzmanları ve hackerlardan oluşan bir birime sahip olacağı düşünülmektedir. Bu ihtimalin yanında askeri personelin üs olarak kullanabileceği bir uzay istasyonu veya Ay üzerine kurulabilecek bir askeri üs planlamasına sahip olabileceği iddia edilmektedir. Bu durumda, 1967 yılında imzalanan, IV. maddesiyle dış uzayda askeri üs kurulmasına ve silahlandırılmasına engel teşkil eden Dış Uzay Antlaşması’na taraf devlet olan ABD’nin, antlaşmadan çekilip çekilmeyeceği merak konusu olmaktadır.
ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Logosu
ABD “Artemis” projesiyle 2024‘te Ay’a insanlı uçuşlar gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu alanda çalışmalara başlayarak 9’u kadınlardan oluşan 18 kişilik bir ekip kurmuş durumda bulunmaktadır. 2021 yılına kadar Ay üzerine insansız uçuşları da içeren bu projede kullanılacak uzay aracının üretilmesi konusunda Space X, Blue Origin ve Dynetics şirketleriyle çalışacak olan NASA, bu proje için yaklaşık 1 milyar dolarlık bir bütçe ayırmıştır. Bunun yanında geleceğin gezegeni olacağı umulan Mars için de bazı projeler ve fikirler söz konusu olmaktadır. NASA tarafından Mars’a gönderilen “Perseverance” uzay aracı, Mars yüzeyinde bulunan Jezero kraterine başarılı bir iniş gerçekleştirmiştir.
Bu sayede Mars’ı insanlığın daha yakından inceleme olanağı bulmasını sağlamıştır. Bunun yanında Elon Musk’a ait bir proje olarak, uzaydan İnternet ağı servis edilmesi tasarlanmaktadır. Starlink ismi taşıyan proje için halihazırda binden fazla uydu uzayda bulunmaktadır. 2027’de tamamlanması planlanan proje sonucunda 12 bin uydunun faaliyet göstermesi beklenmektedir.
Starlink projesini temsilen
Kısmi olarak test edilmiş ve ABD’de bir orman yangını sırasında birimler uzaydan sağlanan İnternet ile haberleşebilmişlerdir. ABD ve Kanada’nın bazı bölgelerinde uzaydan sağlanan İnternet’in satışa çıkması beklenmektedir. ABD dış uzay sahası faaliyetlerine, uluslararası prestij kazanmayı sürdürme ve SSCB tarafından algıladığı tehdidi bertaraf etme gayesiyle başlamıştır.
Bu uzun süren mücadeleler silsilesinde gelinen noktada ABD, uzun yıllar boyunca dış uzayda egemen güç olmayı ve bu statükolaşmış durumu sürdürebilmeyi başarmış, bunu sağlayabilmek adına dış uzayın özel teşebbüse açılması gibi revizyonist refleksleri de gerçekleştirebilmiş bir devlet konumundadır.
Yusuf Can Sünlü
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”31590″ name=”Küresel Liderlik Yolundaki Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri”]
Sökmen A. İ. (2016). Uzay Jeopolitiği: Güç Dengesinde Önemli Avantaj Alanı. Beta Yayınları, 81-93.
Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 87-117.
Grosmann, K. Yıldız Savaşları Uzaya Yerleştirilen Silahlara Karşı Barış İçin, (çev.) Deniz Aytaş, İstanbul: Metis Yay, 2003.
C. Resmi Gazete. Kararnameler. 23.11.1967. Sayı : 12732, Başbakanlık Basımevi, Ankara.
Web Adresleri veya URL
Dutoğlu M. “ Space X, ABD ve Küresel Dengeler”, Daktilo 1984, 01.05.2020, https://daktilo1984.com/forum/space-x-abd-ve-kuresel-dengeler/ (Erişim 02.04.2021).
Amerikanın Sesi, “2020’de Uzay Çalışmaları Umut Verdi”, 30.12.2020, https://www.amerikaninsesi.com/a/uzay-calismalari-2020de-umut-verdi/5718999.html (Erişim: 02.04.2021).
Karabağ sorunu aslında Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının bir tezahürü olan 18. yy’den itibaren başlayan yayılmacılığına kadar geri götürülebilecek bir meseledir. Nitekim Rusya bu çerçevede Kafkasya’yı işgale başladı. Bu işgalin en stratejik noktası Osmanlı hakimiyetinde bulunan Ermenilerin ideallerinin kullanılmasıdır. Rusya, Ermenileri devlet kurma vaadiyle Osmanlı’ya karşı örgütlemiştir. 19. Yüzyıla gelindiğinde de Rusya, Azerbaycan Hanlıklarının içinde bulunduğu itilaflardan, anlaşmazlıklardan istifade ederek 1828 yılından itibaren Ermenileri bu bölgelere yerleştirmeye başlamıştır.
Erivan’ı ve bölgeyi gösteren harita
Bugünkü Ermenistan’ın başkenti olan Erivan’da 1828’den önce Ermeni bulunmazken bugün bu bölge Ermenilerin başkenti olmuştur. Yine bu tarihlerde o günden bugüne sürecek olan çatışmaların kaynağını oluşturan Rusya, Karabağ bölgesine de Ermenileri yerleştirmiştir. İran ve Osmanlı ile yapılan Türkmençay ve Edirne Anlaşması’nda da göstermiştir. Bu politika aslında Rusya’nın, Orta Asya ve Kafkasya’da uyguladığı önemli bir politikaydı. Nitekim bu bölgelerin etnik çeşitliliğini arttırılmış, çatışma potansiyeli beslenmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetilmek istendiği bir gerçektir.
Rusya bu politikasında başarılı olduğu görülmektedir. Çünkü Orta Asya ve Kafkasya’daki incelediğimizde bunu görmek mümkündür.[1] Gülistan Anlaşması’yla Rusların bölgedeki hakimiyetinin kabul edilmesinin ardından dengeleri değiştirmek isteyen İran, Rusya içinde çıkan karışıklıkları fırsat bilerek 1826 yazında Azerbaycan’ın kuzeyini işgal etti. Rusların karşı atağı sonucu geri çekilen İran, 1828 yılında Türkmençay Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Anlaşma sonucunda kuzey ve güney olarak bölünen Azerbaycan’ın kuzeyi Rusya’ya, güneyi İran’a bırakıldı. Böylelikle Azerbaycan ve Karabağ bölgesine, yapılan anlaşmayla birlikte Ermeniler bölgeye yerleştirildi ve etnik çeşitlilik yaratıldı. Bu durum çatışma olanağını besleyecek kaynağı oluşturuyordu. 1827 yılında gelindiğinde Çarlık Rusya; Nahçıvan ve Erivan Hanlıklarını bertaraf ederek bugünkü Ermenistan’ı kurdu. Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi’nin ardından Karabağ’a, Azerbaycan’a tabii olmak üzere özerk bölge statüsü verildi. Azerbaycan halkı Rusya’daki karışıklığı fırsat bilerek Osmanlı’dan destek talebinde bulundu. 1918 yılının sonbaharında Bakü’ye gelen Osmanlı ordusunun desteğiyle Karabağ’ı da kapsayan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Çok geçmeden Osmanlı geri çekilmek durumunda kaldı (Mondros’tan ötürü). Böylelikle bölge İngilizlerin kontrolüne girdi. 20. Yüzyılın başları “Great Game” olarak adlandırılan İngiliz-Rus mücadelesine sahne olan bölgede İngilizler, Karabağ’ın Azerbaycan’ın olduğunu deklere ettiler. Ancak İngilizler de bölgede tutunamayınca Ruslar 1920 yılında Azerbaycan’ı tekrar kontrol altına aldılar. Bu dönemlerde oluşan boşluktan yararlanan Ermeni çeteciler Karabağ ve çevresinde karışıklıklar çıkarmaya başladılar. Tüm bu karışıklıklarda Sovyet Rusya, Zengezur (1922) bölgesini Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne verdi.
Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
Bir yıl sonra ise bölge Ermenilerin ağırlıkta olduğu bir bölge haline geldi. Bu denli etnik çeşitliliği oluşturan SSCB 1936 yılında ise Karabağ’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine ait olduğunu anayasada belirterek aslında çatışma potansiyelini daha da arttırdı. Nitekim günbegün artan gerilimler ve küçük çaplı çatışmalar 1988 yılının 20 şubatında patlak verdi.[2] 1921 yılında özerklik verilen Dağlık Karabağ’ın “Yerel Konseyinde” bulunan Ermenilerin 1988’de Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanma kararı almasıyla birlikte başlayan çatışmalar, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle 1991 yılında bağımsızlığını kazanan iki devletin çatışmasına dönmüştür.
Azerbaycan’ın bu karara karşın harekete geçse de Hankendi’nin Ermeni saldırılarına uğramasıyla birlikte askeri kapasitesi SSCB politikalarıyla törpülenen Azerbaycan, Ermenistan karşısında güç duruma düşmüştür. Nitekim Azerbaycan ordusu SSCB yönetiminde geri planda tutularak askeri yetenekleri köreltilmiştir. Öyle ki Azerbaycan halkı askerlik dışında ressamlık gibi değişik alanlara yönlendirilmiştir. Ancak yine de Ermenilere karşı Sumgait şehrinde şiddete başvurulmuştur. Bu sırada Ermeniler Azeri köylerinde katliamlar gerçekleştirmişti. Ermeniler Sumgait şehrinde yapılanları adeta “rövanşını” almak istercesine Azerbaycan’ın Hocalı şehrini 26 Şubat 1992’de ele geçirdikten sonra kanlı bir katliam yapmışlardır. Hocalı kaybedilince stratejik öneme sahip Hankendi’ne giden ulaşım güzergahı Ermenilerin eline geçmiştir. Ardından Şuşa ve Laçin’inde Ermeni işgaline geçmesiyle Dağlık Karabağ ile kara bağlantısı kurulmuştur. Ermeni ilerleyişinde Rusya soruna müdahil olmadığını ifade etse de arka planda Ermeni ordusuna destek verdiği bilinmektedir. Türkiye Ermenistan’ın işgal hareketi doğrultusunda tepkisini göstermiştir. Dost ve kardeş Azerbaycan’a desteğini sürdürmüştür. Bu destek zaman zaman engellemelere uğrasa da tarihi köklerden aldığı kudretle devam etmektedir.[3] 1992’de Hocalı Katliamı ile zirveye ulaşan sorun 1994 yılına dek sürmüş ve Azerbaycan topraklarının %25’lik kısmı Ermenilerce işgal edilmiştir.[4]çatışmalar sona ererse de bir türlü çözüme kavuşturulamayan Karabağ sorunu 2020 de yaşanan çatışmalar sonucu Azerbaycan’ın lehine sonuçlanmıştır.
Hocalı Katliamı
Dağlık Karabağ sorununun çözümünde küresel ve bölgesel örgütlerin de sürece dahil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim BM, Ermenistan’ın işgalinin meşru zemine oturtulmasının önüne set çekerek, Kelbecer, Ağdam, Füzuli, Cebrail, Kubadlı, Zengilan ve Goradiz bölgelerinden çıkması gerektiği yönünde kararlarını deklere etmiştir. Ancak BMGK’da veto hakkı bulunan Rusya sayesinde bu tepkiler sadece kınama niteliğinde kalmıştır. Öte yandan çatıma sürecinden itibaren barış çalışmalarında daha önemli noktada olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’dır. 1992’den beri sürecin içinde olan AGİT, sorunun çözümü için Minsk Grubu’nu oluşturmuştur. Fransa, ABD ve Rusya’nın eş başkanı olduğu Minsk Grubu yol haritasını 1996 yılında Lizbon’da yapılan zirvede belirlemiştir. Sorunun çözümü için; paket çözüm, aşamalı çözüm ve ortak devlet önerileri gündeme gelmişse de bu yolda başarı gösterilememiştir. Öte yandan Haydar Aliyev’in başa gelmesi ile birlikte Azerbaycan’ın 1993’te BDT BDT’ye tekrardan girmesi ile BDT’de soruna dahil olmuştur. ABD, Rusya’ya karşı siyasi ve enerji politikası açısından Dağlık Karabağ sorunu kullanmak istemiş ve 1997’de Haydar Aliyev’in ABD’ye ziyarette bulunmasıyla ABD-Azerbaycan yakınlaşması gerçekleşse de etkili ABD’de etkili olan Ermeni lobisi yüzünden sorun için uzlaşı sağlanamamıştır. Diğer taraftan Türkiye’de soruna doğrudan müdahil olan ülkelerdendir. Nitekim Haydar Aliyev’in “Bir devlet iki millet” sözü Türkiye’nin bölgede varlığının temel dayanağını oluşturmaktadır.
Ebulfez Elçibey
Bunun da ötesinde Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı olan ve göreve geldiğinde patlak veren Dağlık Karabağ çatışmalarda Türkiye ile sıkı ilişki içinde olan Ebulfez Elçibey in Türkiye ile birleşme ideali Türkiye’nin bölgede bulunmasının haklı kaynaklarındandır. Ebulfez Elçibey görevi bırakmak zorunda kalk kalmasaydı Türkiye ile Orta Asya arasında köprü olan Azerbaycan ile kara bağlantısının sağlanacağı umut edilmekteydi.[5]
1988’de başlayıp 1994’e kadar süren şiddetli çatışmalar her ne kadar durdurursa da tam anlamıyla barış zemini oluşturulamamıştır. Zaman zaman taraflar karşı karşıya gelmiş ve küçük çaplı çatışmalar belirli aralıklarla tekrarlanan bu durum askerlerin ölmesine neden olmuştur. Bu çatışmalar hiç şüphesiz büyük bir savaş potansiyeli besliyordu. Nitekim öyle de oldu ve son yaşanan savaş tüm dengeleri değiştirdi. Bu savaş öncesi öncelikle Azerbaycan ordusu ile Türk ordusunun yaptığı anlaşmalar çerçevesinde daha güçlendirdiği, Ermenistan ise Rusya ile birlikte üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü bünyesinde 1997 yılında oluşturulan Dostluk İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı 2010’da revize ederek askeri gücünü arttırma yoluna girmiştir. Son büyük savaştan önce Nisan 2016’da gerçekleşen çatışmalarda yine birçok insan hayatını kaybettiğini de görmezden gelmemek gerekir.[6] Son olarak 27 Eylül 2020 de başlayıp 10 Kasım 2020 de son bulan 44 günlük Dağlık Karabağ Savaşı’ndan Azerbaycan galip ayrılmıştır. İlk olarak Ermenistan saldırıları ile başlayan çatışmalar kısa sürede savaşa dönüşmüştür. Azerbaycan 25 yılı aşkın süredir Ermenistan işgalinde bıraktığı vatan topraklarını geri almak için amansız bir taarruz hareketinden başladı. Çatışmalar ilk olarak Azerbaycan’ın Tovuz şehrinde başladı ve Karabağ’ı da kapsayan işgal altındaki reyonlara yayıldı. Azerbaycan, Türk silahlı hava araçlarını da kullanarak Ermenistan’ı yenilgiye uğratmaya başardı. Savaş sonucunda 5 binden fazla askerin öldüğü tahmin edilmektedir. Azerbaycan, %25’lik işgal edilen topraklarının büyük çoğunluğunu geri aldı. Şuşa başta olmak üzere Kelbecer, Ağdam, Ağdere, Zengilan, Sultanı, Cebrail gibi bölgelerini geri kazandı. 10 Mayıs günü Moskova’da yapılan ateşkes antlaşması ile Ermenistan ile Hankendi’ne ulaşım Laçin koridor vasıtasıyla sağlanması ve bölgede Türk-Rus barış gücünün bulundurulması kararlaştırıldı.[7]
Laçin Koridoru
Böylece Türkiye bölgede etkisini arttırarak Türk Birliği ideali önünde de önemli bir adım atmış oldu. Ancak bu anlaşmanın daha çok bölgede tekrar eski gücüne sahip olmak isteyen Rusya’ya yaradı. Rusya askeri olarak tekrardan bölgeye dönmüş oldu ve bunun da anlaşma ile sağladı. Karabağ sorununa yönelik büyük güçlerin politikasına incelediğimizde ABD ve Rusya arasındaki güç mücadelesi; Hazar petrolleri ve bölgede etkinliğini artırmaya yönelik stratejiler olacaktır. Öte yandan Çin’in başlattığı ‘Kuşak Yol’ projesi çerçevesinde dillendirilen gücün Batı’dan Doğu’ya kaydığı yönündeki düşünce içinde stratejik öneme sahip olduğu ve aynı şekilde Hazar Petrolleri açısından önemli olduğu bilinen bir realitedir. Aynı şekilde Türkiye’nin hem Türk Cumhuriyetleri ile karasal birlik sağlamak hem de enerji politikası açısından önemli olan Karabağ için özel çaba sarf etmektedir.
İran içinde barındırdığı ve Türkmençay Antlaşması ile sınırları içinde kalan 25 milyona yakın Azeri Türkü’nü de hesaba katarak soruna yaklaşmakta ve ayrıca yine kıyısı bulunduğu Hazar Denizi’ndeki enerji politikasına uygun stratejiler oluşturmaktadır. Avrupa ülkeleri de yine sonuna öncelikli olarak enerji üzerinden yaklaşmaktadır. Bu yüzden sorunun temelinde bir enerji mücadelesi görülecektir. zaten dünyadaki çatışmaların büyük çoğunluğunun temelinde enerji mücadelesi yok mu? Hiç şüphesiz ki var. Bu sebeple Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğü ve savaşa dönüşmesine bu yönden bakmanın çok önemli olacağına inanıyorum. Son yaşanan savaşlar birlikte AGİT, BM ve soruna dahil olan ülkelerin çözüm üretememesine rağmen Türkiye’nin de desteği ile Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarılması diğer çözülmeyen çatışmaların çözümü için de örnek olabilir. Çözümler için büyük aktörlere gerek olmadan da çözülebileceği algısı dünya dengelerini değiştirebilir. Nitekim Kıbrıs sorunu ve Kırım sorunu bu çerçevede değerlendirilebilecek sorunlardandır. Bu sebeple Dağlık Karabağ sorunu önemli olduğunu düşünüp sorun hakkında küçük çaplı bir çalışma yaptım.
Muhammed Ali Polat
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”32541″ name=”Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] YILMAZ Reha, “Kafkasya’da Çözülmeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Stratejisi Dergisi, C.2, S.1, s71-90, ss.73-75
[2] ÖZYILMAZ Emine Vildan, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.15, S.2, 2013, s.191-208, ss.198-200
[3] KASIM Kamer, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, Uşak Yayınları, 2009, s.29-33
[7] ÖZGEN Cenk, “44 Günün Ardından: 2020 Karabağ Savaşı’nın Askeri Açıdan Analizi”, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.7, S.1, 2021, s.104-123, ss.105-112
Kaynaklar
KASIM Kamer, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, Uşak Yayınları, 2009
ÖZGEN Cenk, “44 Günün Ardından: 2020 Karabağ Savaşı’nın Askeri Açıdan Analizi”, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.7, S.1, 2021, s.104-123
ÖZYILMAZ Emine Vildan, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.15, S.2, 2013, s.191-208
YILMAZ Reha, “Kafkasya’da Çözülmeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Stratejisi Dergisi, C.2, S.1, s.71-90
Before delving into the history of Crimea, it’s worth noting that the “Crimean Tatar” has developed a distinct identity based on geography as a result of migrant patterns from a specific region. The Crimean Tatars are said to have originated in this region. In this section, we will look at the history of Crimea, which is regarded the motherland, before looking at the existence of the Crimean Tatars in this geography and the process. The “Crimean Khanate” is said to be the beginning of the Crimean Tatars.
Short History of Crimea
Crimea, a peninsula bounded on the west and south by the Black Sea and on the east and north by the Sea of Azov, is separated from the rest of the country by a 9-kilometer-wide and 20-kilometer-long dividing boundary. It covers over 26,000 square kilometers. Crimea was dubbed the Green Island because of its thin link to the mainland, which gave it the appearance of an island (Bala, 1967). In 1475, the Crimea enters the Ottoman rule, ushering in a new age. Crimea will thereafter become a hub of civilisation. Crimea became a Turkish-Islamic hub as new communities, inns, palaces, and mosques were built.
Agriculture and agriculture have progressed as well. The seventeenth century With Russia’s threat to Crimea, the Khanate’s links to the Ottoman Empire grew even stronger. After this day, the Russians took possession of Crimea, which had been under Ottoman administration until 1783. The Muslim Crimean Tatars, who were the dominant element of Crimea throughout the Soviet period, were evacuated from their nation following World War II, during the Tsarist period.
The demographic and historical appearance of the peninsula was attempted to be entirely transformed by introducing Russian and Ukrainian communities in their place. When the Soviet Union fell apart in 1991, the Tatars began to return to Crimea, which had become an independent republic under Ukraine (Gökçebay, 2006). Crimea is also strategically important from a geopolitical standpoint. Because of its geographical location, Crimea is on the quickest path from Russia to the Mediterranean. Crimea, particularly the straits, has retained its geographic importance throughout history as a result of the Black Sea’s domination.
Haji Giray Khan is listed as the founder of the Crimean Khanate in most historical records. In 1441, Hac Giray, son of the Cuci dynasty’s Gyâseddîn, announced the khanate’s existence by printing money in his name. In the 15th century, the Crimean Khanate was beset by internal strife, but the rise of the Genoese in the region prompted the Crimean Khanate to work with the Ottomans. Crimea was also near to other Turkish territories for the Ottomans, thus they consented to interfere. When Hacı Giray died in 1466, his sons fought for the throne and caused confusion. In 1475, Fatih Sultan Mehmet sent Gedik Ahmet Pasha with a strong navy and conquered Kefe and all the Genoese ports on the Crimean coast (Aslanapa, 1983).
The Crimean Khanate was split from the Ottoman Empire and established an autonomous khanate with the Treaty of Küçük Kaynarca (1774), which was signed as a result of the Ottoman-Russian conflict of 1773-1774. However, the autonomous Khanate remains militarily weak, and Crimea is officially given to Russia via the “Yaş Treaty” signed in 1792. Following that, Russian tsarina Catherine II conquered Crimea and began settling Greek and Slavic populations there in order to exploit the Crimea’s strategic importance and disturb the Tatars’ demographic predominance in the region (Ersoy, 2008).
Exile of 1944 and Evacuation of Crimea from Tatar
Many diverse countries or communities in various geographies have endured forced migrations and exiles throughout history. However, it is clear that Muslim-Turkish components were in the vanguard of the groups that were most exposed to mass exile movements in the ages, mostly owing to political causes, notably in the nineteenth and twentieth centuries (Sarısır, 2006). Crimean Turks are also prominent among this group. The wholesale expulsions of countless people in the 1940s were one of the worst chapters in Soviet Russia’s history (Kalkan, 2007).
Crimean Turks
The goal of integrating all the countries residing on Soviet Russia’s territory around an equal and equitable system was at the heart of Soviet Russia’s forced migration and exile program (Tuğul, 2003). Crimean Turks were among those accused of treason to the Soviet Union and denied the right to defend themselves, with the majority of them being compelled to migrate to the Soviet Union’s Asian regions.
When physical and cultural annihilation against Crimean Turks failed to produce the intended results, preparations were devised to remove the Crimean Turks entirely. The major calamities for the Crimean Turks (Koçak, 2014) began after Stalin issued a directive on May 11, 1944, ordering the evacuation of the Crimean Turks from Crimea to the last individual (Kırımlı, 2002). This event, which is one of the biggest genocides in the history of exile and international crimes against the Crimean Turks, started after the decision signed by Stalin on May 11, 1944, which included the deportation of all Crimean Tatar Turks.
The Annexation Process of Crimea Today
To begin, it should be mentioned that the EU and NATO’s aim to incorporate former Soviet republics that proclaimed independence drew Russia’s attention and agitated it throughout the post-Soviet period. Russia has begun to apply sanctions on the nations that have broken away from itself. Ukraine has been stuck between Russian sanctions and diverse Western policies, and distinct perspectives have emerged from both the government and the opposition. Despite the fact that Yanukovych’s administration has pursued a pro-Russian strategy, opponents want Ukraine to join the EU with the help of the West (Konak, 2019).
Did the Russians feel obligated to these nations because the peoples of the region were ethnically Russian during the Soviet era, or did they have other motives? However, it should be noted that while the Soviet Union was disintegrating, it always left a problem in other regions; The Crimean problem, which it has problems with Azerbaijan-Armenia, Uzbekistan-Kyrgyzstan and Ukraine, can be given as an example. The Ukraine crisis began in November 2013, when the Ukrainian government shifted its foreign policy and moved closer to the West, resulting in the annexation of Crimea. Russia has exploited energy as an instrument in its foreign policy in the past.
EU relations with Ukraine
However, in Ukraine, it went a step further and utilized the ethnic Russian population to achieve its foreign policy objectives (Ağır). When we look at the Ukraine, they want to develop their foreign policy relationships with EU but Russia given minus for this attemption. With this attemption, EU came to the border of the Russia so Russia apply some embargo for Ukraine. Whereas, the opposition protested President Viktor Yanukovych’s decision not to sign a partnership agreement with the European Union in favor of cooperating with Russia in Independence Square in Kiev, and the opposition demonstrations were attempted to be suppressed by the police, raising tensions even higher (İmanbeyli, 2014).
After Viktor Yanukovych fled to Russia, the Ukrainian Parliament deposed the president, formed a transitional administration, and informed the public of the shift of power. While attempting to mitigate the impact of Kiev’s political impasse, which pits Russia against the West, Russia, which saw the crisis and administrative vacuum as an opportunity, predicted that Ukraine’s ties with the European Union will improve on February 27, 2014. Then, fearing that it would become a member of NATO and that the situation would pose a threat to itself, Russia invaded the territory by landing special troops in the Crimean peninsula, which is strategically important for unification and where the Russian population is concentrated. Following Ukraine’s approach to the European Union, Russia developed a rift with the former Soviet republic.
Ukraine’s population are divided into two poles, pro-Russian and pro-Western, since the country is physically divided between Europe and Russia. Later, the unrest extended to Crimea and Donbas. The Crimean Parliament has resolved to call a referendum on Crimea’s annexation via Russia.
Pro-Russian rebels
Despite the protests of Crimean Tatars and Ukrainians, Russia unlawfully seized Crimea following a contentious referendum on March 16, 2014 (Council on Foreign Relations, June 10, 2021). Pro-Russian rebels also claim sovereignty of eastern Ukraine, including the Donbas area, which they have occupied for the previous seven years unlawfully. In February 2014, pro-Russian separatists attacked pro-government forces in the Donetsk and Luhansk (Donbas) areas.
The two regions are extensively populated by individuals of Russian ancestry. Separatists acquired large weaponry and ammunition from Russia, according to the Kyiv administration. Separatists declared two so-called republics, Donetsk People’s Republic and Luhansk People’s Republic, on May 11, 2014, in a phony referendum. From the Russian-Ukrainian border, where the Kyiv administration lost control, Russian military vehicles and heavy armaments invaded Donbas. The Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE) reported on this issue, which Russia rejected (The Economic Times , April 16, 2021).
Figure 1: Mapping the Russian Forces
Source: Deutsche Welle (DW ).
The Importance of Ukraine Demographic and Strategic
In terms of politics, Ukraine is a unitary nation state, yet it is home to a number of ethnic minorities. When looking at the list of ethnic minorities in Ukraine, it is clear that two distinct classification systems have been used. Ukraine is the European continent’s biggest country. The geopolitical position of Ukraine is far more crucial. In H. Mackinder’s “Heartland Theory,” Ukraine is located in the Eurasia area, which is referred to as Kalpgah (Heartland) (Sarıkaya, 2017). Russia’s aggressiveness in Ukraine has produced Europe’s worst security crisis since the Cold War, owing to a variety of circumstances. During the Cold War, Ukraine was a centerpiece of the Soviet Union, the US’s archrival. It was the most populous and powerful of the fifteen Soviet republics, second only to Russia in terms of population and power. It was home to much of the union’s agricultural production, defense industry, and military, including the Black Sea Fleet and portion of the nuclear arsenal. Ukraine was so important to the union that its decision to break relations in 1991 was a death blow to the beleaguered superpower.
In 2014, when Russia annexed Crimea and began arming and abetting separatists in the Donbas area of Ukraine, the country became a battleground. The annexation of Crimea by Russia was the first time a European country had done so since World War II. The violence has claimed the lives of almost 14,000 people, making it Europe’s worst since the 1990s Balkan Wars. Russia and Ukraine share strong cultural, economic, and political ties, and Ukraine is an important part of Russia’s identity and global vision.
Why Russia focused on Ukraine and Crimea?
Relationships with family- Russia and Ukraine have a long history of deep familial ties. Kyiv, Ukraine’s capital, is frequently referred to as “the mother of Russian cities,” equaling Moscow and St. Petersburg in terms of cultural importance. Christianity was transmitted to the Slavic peoples from Byzantium in Kyiv in the eighth and ninth century. And it was Christianity that held Kievan Rus together, the early Slavic kingdom from which current Russians, Ukrainians, and Belarussians descend (Masters, February 5, 2020 ).
The Russian diaspora- is a term used to describe a group of people who The wellbeing of the nearly eight million ethnic Russians residing in Ukraine, especially in the south and east, is one of Russia’s top priorities, according to a 2001 census. As a justification for its operations in Ukraine, Moscow claimed a responsibility to defend these individuals (Masters, February 5, 2020 ).
Qualification of superpower- following the fall of the Soviet Union, many Russian leaders saw the breakup with Ukraine as a historical blunder and a danger to Russia’s status as a great power. Many saw Russia’s international standing being harmed by losing a lasting grip on Ukraine and allowing it to drift into Western hands(Masters, February 5, 2020 ).
Crimea is a region in Ukraine- Crimea was ceded from Russia to Ukraine by Soviet leader Nikita Khrushchev in 1954 in order to establish “brotherly links between the Ukrainian and Russian peoples. Since the union’s dissolution, many Russian nationalists in both Russia and Crimea have yearned for the peninsula’s restoration. The Black Sea Fleet, Russia’s major marine force in the region, is based at Sevastopol(Masters, February 5, 2020 ).
Trade is an important aspect of life- Although Russia is Ukraine’s major commercial partner, the relationship has deteriorated in recent years. Russia had wanted to include Ukraine into its single market, the Eurasian Economic Union, which now includes Armenia, Belarus, Kazakhstan, and Kyrgyzstan, prior to its invasion of Crimea(Masters, February 5, 2020 ).
It’s all about the energy- Russia provided the majority of Ukraine’s gas until the annexation of Crimea, following which supplies slowed and eventually ended in 2016. Russia, on the other hand, continues to rely on Ukrainian pipelines to transport its gas to clients in Central and Eastern Europe, and pays Kyiv billions of dollars in transit costs each year. Russia was nearing completion of Nord Stream 2, a gas pipeline over the Baltic Sea that some have warned might deprive Ukraine of vital money in early 2020. Russia, on the other hand, has a commitment to continue transporting gas via Ukraine for several more years(Masters, February 5, 2020 ).
Influence in politics- After its favoured candidate for Ukrainian president, Viktor Yanukovych, lost to a reformist challenger as part of the Orange Revolution popular movement in 2004, Russia has been determined to maintain its political influence in Ukraine and across the former Soviet Union.
The shock in Ukraine came after a similar election setback for the Kremlin in Georgia in 2003, dubbed the Rose Revolution, and another in Kyrgyzstan in 2005, dubbed the Tulip Revolution. In 2010, Yanukovych was elected President of Ukraine, despite voter dissatisfaction with the Orange administration(Masters, February 5, 2020 ).
Crimean Issue and EU
Without Ukraine’s authorization, the European Union opposes the building of the Kerch Bridge and the commissioning of a railway portion. This is a new effort to forcefully incorporate the unlawfully seized peninsula into Russia, as well as a new violation of Ukraine’s sovereignty and territorial integrity. Illegal limitations on such transit continue, posing a financial burden on Ukraine’s ports in the Azov Sea, as well as the area as a whole.
Figure 2: Diplomatic ways
Source: European Council (EU restrictive measures in response to the crisis in Ukraine).
The human rights situation in the Crimean peninsula has worsened substantially since the Russian Federation’s unlawful annexation. In light of the European Court of Human Rights’ landmark decision of 14 January 2021, the European Union demands that Russia fully comply with international humanitarian law, international human rights standards, and relevant UN General Assembly Resolutions, including Resolution 75/192 of 16 December 2020. Residents of the peninsula have their fundamental liberties, such as freedom of expression, religion or belief, and association, as well as the right to peaceful assembly, severely curtailed.
Journalists, human rights advocates, and defense attorneys are all subjected to harassment and intimidation in the course of their job. Crimean Tatars are still being harassed, pressed, and their rights are being severely infringed. Crimean Tatars, Ukrainians, and all other ethnic and religious groups on the peninsula must be given the opportunity to preserve and develop their culture, education, identity, and cultural heritage traditions, which are presently endangered by the illegitimate annexation. Destructive efforts against the peninsula’s cultural wealth, including archaeological riches, artworks, museums, and historical places, must come to an end (Council of European Union, 25 February 2021).
NATO and Russia
As NATO expanded eastward into post-Soviet republics, Russia’s authority and sphere of influence dwindled even further. Two key issues are highlighted in Russia’s 2015 National Security Strategy: Russia has proved its capacity to maintain its own sovereignty, independence, state and territorial integrity, as well as the rights of its citizens living abroad. The Russian Federation’s involvement in addressing the world’s most pressing issues, ending armed confrontations, and guaranteeing strategic stability and international law’s dominance in interstate relations has grown.
Ukraine To Enter NATO Striking Blow Against Arch-Enemy Putin After Biden Promises To Defend New Ally Against Russia – https://globalcirculate.com/
Besides, The North Atlantic Treaty Organization’s (NATO) military potential and endowment with global functions in violation of international law, the galvanization of bloc countries’ military activity, the alliance’s further expansion, and the location of its military infrastructure closer to Russian borders are all posing a threat to national security. Russia’s complaints with the West must be reconsidered. NATO is not an imminent, urgent threat militarily since neither NATO nor Russia are interested in a full-scale conflict, but Putin properly sees western-backed democracy as a challenge to his rule.
Russia should make attempts to engage in practical peace proposals with Ukrainian authorities as part of its grand strategy in Ukraine. It’s vital that Russia recognizes the necessity of retaining control of Crimea, but losing control of most of Eastern Ukraine should be a reasonable compromise (Schmidt, July 6, 2020).
Shortly;
Russia’s annexation of Crimea and military activities in eastern Ukraine have upended post-Cold War norms that had brought stability and progress to former Soviet—now sovereign—countries bordering Russia. Neighboring nations are rethinking their security and foreign policies in light of Ukraine, evaluating their own security and conflict dynamics in light of Russia’s new aggressive policies and practices in Ukraine, as well as the West’s reaction.
The US Institute of Peace (USIP) undertook a scenario study to better understand these newly developing trends and dynamics, looking at a medium-term, regional perspective to uncover the forces and variables driving the possibility for more conflict. This research produced a series of appealing narratives that serve as a framework for comprehending the region’s growing conflict dynamics. The war in Ukraine has become a flashpoint, with responses spreading beyond Russia’s neighboring republics. Countries in the area are putting new Russian-Western interaction, regional alliances and ties, and regional conflict dynamics to the test.
These stress tests are perilous in the context of the region’s frozen conflicts, and they might spark further bloodshed (Lauren Van Metre, March, 2015). Over several decades, Europe has made significant investments in the development of a system of norms, processes, and organizations for conflict prevention and crisis management. The quick descent from political instability to military conflict in Ukraine in 2014 shown that the procedures are still insufficient to meet the situation. The illegal annexation of Crimea by Russia without the agreement of Ukrainian authorities posed a serious threat to the European security order (STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE).
Ukrainian Deputy Prime Minister Aleksey Reznikov stated that the support given to European and Euro-Atlantic integration in his country has decreased by 5 percent in the last 2 years (Sputnik). Even though the commencement of Russia’s army pullout lowers tensions, the problem that precipitated the conflict remains unsolved. Some speculated that Russia was planning to invade eastern Ukraine or seeking for a chance to deploy peacekeepers before making its decision, while others speculated that the Kremlin was testing Biden’s patience. Current developments continue to happen.
Sümeyra Tahta
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”28645″ name=”Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
References
(tarih yok). US aims to mediate Russia-Ukraine conflict.
Ağır, O. (tarih yok). Rusya- Ukrayna Krizi’nin Avrasya Ekonomik Birliği Bağlamında Değerlendirilmesi. http://acikerisim.ksu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/ksu/324/16%20RF-UKR.%20K.%20AEB.%20BA%C4%9E.%20DE%C4%9E..pdf?sequence=1&isAllowed=y.
Aslanapa, O. (1983). Kırım Tarihi . İstanbul : Emel Kırım Vakfı.
Bala, M. (1967). Kırım. İstanbul.
Council of European Union. (25 February 2021). Ukraine: Declaration by the High Representative on behalf of the European Union on the illegal annexation of Crimea and Sevastopol. https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2021/02/25/ukraine-declaration-by-the-high-representative-on-behalf-of-the-european-union-on-the-illegal-annexation-of-crimea-and-sevastopol/.
Council on Foreign Relations. (June 10, 2021). Conflict in Ukraine. https://microsites-live-backend.cfr.org/global-conflict-tracker/conflict/conflict-ukraine.
DW . (tarih yok). https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521. Deutsche Welle, https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521.
Ersoy, İ. (2008). DİASPORA ve KİMLİK: ESKİŞEHİR ve İSTANBUL’DA YAŞAYAN KIRIM TATARLARI’NDA ÇOKLUKÜLTÜREL KİMLİĞİN İFADE ALANI OLARAK “TEPREŞ”. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Doktora Tezi.
EU restrictive measures in response to the crisis in Ukraine. (tarih yok). https://www.consilium.europa.eu/en/policies/sanctions/ukraine-crisis/, see more: https://www.consilium.europa.eu/en/policies/sanctions/ukraine-crisis/history-ukraine-crisis/.
Gökçebay, Ö. (2006). TÜRKİYE’YE YERLEŞEN TATARLARDA DİNİ HAYAT VE ADETLER. Konya: Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi.
İmanbeyli, V. (2014). Ülke-İçi Krizden Uluslararası Soruna Ukrayna-Kırım Meselesi. Seta Perspektif.
Kalkan, M. (2007). Sovyetler Birliği’nin ve Rusya Federasyonu’nun Orta Asya Üzerindeki Stratejik Planları. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.
Kırımlı, H. (2002). Kırım. 458-465.
Koçak, M. (2014). Rusya’nın İlhakı Sonrası Kırım ve Kırım Tatarları. Seta Perspektif , 1-8-45.
Konak, A. (2019). The Ukraine Crisis Resulting in the Annexation of Crimea and Its Economic Effects. International Journal of Afro-Eurasian Research (IJAR), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/786830.
Lauren Van Metre, V. G. (March, 2015). The Ukraine-Russia Conflict Signals and Scenarios for the Broader Region. UNITED STATES INSTITUTE OF PEACE, https://www.usip.org/sites/default/files/SR366-The-Ukraine-Russia-Conflict.pdf.
Masters, J. (February 5, 2020 ). Ukraine: Conflict at the Crossroads of Europe and Russia. Council on Foreign Relations, https://www.cfr.org/backgrounder/ukraine-conflict-crossroads-europe-and-russia.
Sarıkaya, B. (2017). Evaluation of The Ukrainian Crisis Within The Context of Regional Security Complex Theory. Afro Eurasian Studies Journal , 33-53, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/700186.
Sarısır, S. (2006). Demografik Oyun Sürgün. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları.
Schmidt, C. K. (July 6, 2020). Evaluating Russia’s Grand Strategy in Ukraine. E- IR Info, https://www.e-ir.info/2020/07/06/evaluating-russias-grand-strategy-in-ukraine/.
Sputnik. (tarih yok). Ukrayna Başbakan Yardımcısı Reznikov: Ülkemizde AB destekçilerinin sayısında düşüş var. https://tr.sputniknews.com/avrupa/202106061044669555-ukrayna-basbakan-yardimcisi-reznikov-ulkemizde-ab-destekcilerinin-sayisinda-dusus-var/.
STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE. (tarih yok). The Ukraine conflict and its implications. https://www.sipri.org/yearbook/2015/03.
The Economic Times . (April 16, 2021). Explained: What’s behind the conflict in eastern Ukraine? https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/explained-whats-behind-the-conflict-in-eastern-ukraine/articleshow/82101803.cms?from=mdr.
Tuğul, S. (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar. İstanbul: Chiviyazıları Yayınları.
US aims to mediate Russia-Ukraine conflict. (tarih yok). https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521.
Adını son günlerde Sedat Peker’in bir süre himaye edilmesi konusunda duyduğumuz Karadağ’ın Cumhurbaşkanı Milo Djukanoviç, son günlerde gündeme bomba gibi düşen bir açıklamaya imza attı.
Zdravko Krivokapiç
Sırbistan’ı savaş çıkarmaya çalışmakla suçlayarak, gerekirse Sırbistan’a karşı savaşmaktan çekinmeyeceklerini, müdahalelerin sürmesi durumunda Sırbistan ile savaşın kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Bu açıklama neticesinde Balkanlarda yeni bir krizin doğduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 30 Ağustos 2020 tarihinde Djukanovic liderliğindeki Karadağ Sosyalistleri Demokratik Partisi’nin (DPS) otuz yıllık iktidarına son vererek iktidara gelen Başbakan Zdravko Krivokapiç liderliğindeki Karadağ hükümeti, göreve geldikten 6 ay sonra düşme tehdidi ile karşı karşıya kaldı.
Her ne kadar Demokrat Cephe liderlerinden Anrija Mandic ve başbakan Krivokapiç’in Sırp Ortodoks Kilisesi meselesi yüzünden bozulan işbirliği gibi gözükse de 3 Haziran 2006 yılında Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Karadağ’ın siyasi ekseninin NATO ve Avrupa Birliği tarafına doğru kayması itibariyle başlıyor.
Djukanoviç Sırbistan’a yönelik açıklamalarına Bosnak Hersek Devlet Konseyi üyeleri Zeljko Komsiç ve Şefik Caferoviç ile gerçekleştiği görüşmede de devam etti. Cumhurbaşkanına göre Sırbistan’ın Balkan ülkelerine karşı sergilediği tavrı 90’lı yıllardakine benzetti. Kendisi zaman zaman yaptığı açıklamalarda Karadağ’da NATO ve AB birlikteliğinin azalması durumunda Çin, Rusya ve Hindistan gibi bölgesel ve küresel hedefleri doğrultusunda hareket eden aktörün ülkede etkili olmaya çalıştığının altını çiziyor.
Öncelikle bilmemiz gereken şu ki; 2021 yılı itibariyle çatışma noktasına gelmesi muhtemel iki ülke arasındaki kriz sadece bir referandum ve bağımsızlıktan doğan bir ayrılığın etkisi değildir. Çünkü Karadağ ayrıldıktan kısa bir süre sonra Sırbistan bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden olmuştur. Ayrılık itibariyle geçen zaman içinde yaşananlar, krizin nedenleri olarak gösterilebilir.
2006 yılı itibariyle iki ülke arasında yaşananlar 2021’in Haziran ayına gelindiğinde bir krizin alt başlıkları haline dönüşüverdi. Oysa 2006 yılından önce bir çatı altında olan iki ülkede yaşananlar da bu krizin temellerini oluşturdu diyebiliriz. Özellikle dönemin Sırbistan Başbakanı Zoran Dindiç ve Yugoslavya Savaşı’nın baronlarından olan Arkan lakaplı Zeliko Rasnatoviç’in öldürülmesi iki ülkenin ayrılık sürecindeki en önemli olaylardan birkaçıydı. Ayrılıktan sonra Karadağlı iş adamı Branislav Şaranoviç ile Boşko Raiçeviç suikastları ile başlayan karşılıklı suçlamalar, Karadağlı uyuşturucu baronu Darko Şariç’in 10 milyon Euro karşılığında Sırp Cumhurbaşkanı Boris Tadiç ve İviça Daçiç’i öldürtmeye çalıştığına yönelik iddialar krizi derinleştirmeye başladı.
Uzun yıllar boyunca birbirine bağlı şekilde yaşamış haliyle iç içe geçmiş iki ülkenin yaşadığı bu iç meseleler, ayrılık sonrasında yeni dış meseleler ile boyut değiştirmeye başladı.
Örneğin Karadağ Cumhuriyeti’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması Sırp – Karadağ ilişkileri açısından önemli bir darbe olarak nitelendirilmektedir. Karadağ’ın AB ile uyum konusunda attığı adımlar Sırbistan ile ayrışmayı hızlandırmaktadır. Günümüzde ise Sırbistan ve Karadağ arasındaki krize 3 sorun daha eklenmiştir.
Birinci sorun, Karadağ’da 8 Ocak tarihinde yürürlüğe giren Din veya İnanç Özgürlüğü ve Dini Toplulukların Hukuki Statüsü hakkındaki kanundur.
Milo Djukanoviç
Sorun nazarında öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Balkan ülkelerinin 100 yıldır Ortodoks toplumunun yaşadığı Kilise ayrılığı sorunu, iki ülkenin kiliselerinin ayrılması konusunda da yaşanmaktadır. Sırbistan tarafı bu kanun yüzünden Sırp kiliselerinin mülklerine el konulacağını iddia ederken, Karadağlılar ise bunu reddetti ve kanunun 1918 tarihinden evvelki kiliseleri kapsadığını belirtti. Sırplar ise iddialarını Karadağ Cumhurbaşkanı Djukanoviç’in açıklamalarına dayandırdı. Djukanoviç, açık bir dille Sırp Kiliselerinin ülkede yaşayan Sırpları yönlendirmek maksadıyla çalışması halinde ayrı bir Karadağ Kilisesi kurulmasının gerektiğini belirtti. Koronavirüs önlemleri kapsamında toplu ibadetlerin yasaklanmasına itiraz eden Sırplar protestolara başlarken, Karadağ Polisi de Budimlje ve Niksiç Piskoposu Joanikije ile Sırp Ortodoks Kilisesi’nden sekiz rahibin tutukladı. Gerekçe olarak da psikopos ve sekiz rahibin bir dini törene liderlik ettiklerini iddia etti. Ancak bu açıklama Sırbistan ve Karadağ Sırpları tarafından hoş karşılanmadı. Tutuklamaların sürdüğü 72 saat boyunca Karadağ’daki Sırp Ortodoks Kilisesi Metropoliti Amfilohije yetkililerin Karadağ’ı halkın birliğini ve uyumunu düşünüyorlarsa serbest bırakmalarını istedi. Burada asıl suçlu benim, eğer birinin yargılanması ve cezalandırılması gerekiyorsa, benden başka kimse yok” dedi. Karadağ’da yaşayan Sırpların yanı sıra rahipler ve Sırp Ortodoks Kilisesi’nin malları için endişelenen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, 20 Mayıs’ta Patrik Irinej ile acil bir görüşme yaptı. Toplantının ardından düzenlenen ortak basın toplantısında hem Vuciç hem de Patrik Irinej, Djukanoviç ve hükümetini sert bir şekilde eleştirdi. Vuciç, bağımsız bir Ortodoks Kilisesi’nin olası oluşumuyla tehdit edilen Karadağ’daki Sırpların korunması gerektiğini özellikle vurguladı.
Bu noktada eklemek gerekir ki; Belgrad merkezli Sırp Ortodoks Kilisesi’nin hala Karadağ’daki ana dini yapı konumunda. Karadağ, yaklaşık 90 yıldır Sırbistan ile tek bir ülkeydi ve bugün Karadağ halkının %30’undan fazlası Sırp olarak tanımlanıyor.
İktidara geldiğinde Sırp yanlısı olduğu belirtilen Krivokapiç hükumeti yüzünden, Sırbistan ile Karadağ arasında ortadan ikiye bölünmüş Sancak Bosna adlı bölgedeki Müslümanlar, yeni bir etnik şiddetten dolayı korkmakta idi. Oysa alınan bu karar ve yaşanan koalisyon ayrışması ile şimdilik bu tehdit ortadan kalkmış sayılabilir.
İkinci sorun COVİD-19 nedeniyle iki ülke arasındaki ulaşım ve iletişimin ülke yöneticileri tarafından kesilmek istenmesidir.
Bilindiği gibi Karadağ’ın en önemli gelirlerinden bir tanesi de turizmdir. Kotor, Budva, Podgoritsa, Tviat ve Sveti Stefan gibi önemli merkezleri bulunurken, 6 ay gibi uzun bir süre devam eden plaj mevsimi yaşanıyor. Haliyle ülke bağımsız olduğundan beri en çok turist çeken ülkelerden biri ünvanını kazandı. Salgının ilk dönemlerinde vaka sayılarının az olması nedeniyle tedbirleri sıkı tutmak isteyen Karadağlı yetkililer, turizmin zarar görmemesi maksatlı önlemler kapsamında Sırbistan sınırını ulaşıma kapattı. İlk vakanın kaydedildiği Karadağ’da 68 gün sonra herhangi bir vakanın kalmaması bir başarı olarak nitelendirilirdi. Bu süre zarfında ülke toplam 324 vaka ve dokuz ölüm kaydetti.
İlk gevşeme döneminde 131 ülkeye sınırlarını açarken, Sırbistan sınırını kapalı tutmaya devam etti. Bu tutum Sırp yetkililerin eleştirisine neden oldu. Sırbistan Dış İşleri Bakanı İvica Daciç, Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını Sırplara açarken, Karadağ’ın bu tutumunun gülünç ve kabul edilemez olduğunu belirtti. Başbakan Ana Brnabiç de Sırplara hoş karşılanmayacakları yerlere gitmeme çağrısında bulundu. Sırbistan Savunma Bakanı Aleksandar Vulin, Karadağ’a giriş yasağının Sırp karşıtı hissiyatı daha da artıracağını söyledi. Ona göre, Karadağ’daki hükümet virüse karşı değil, artık Sırplara karşı savaşıyor.
Oysa Brnabiç’in 17 Şubat’ta Rus Sputnik V COVID aşılarının bir sevkiyatını Podgorica’ya bağışlamasından yaklaşık bir ay sonra Sırbistan’ı ziyareti iki ülkenin Koronavirüs ile mücadele kapsamında ikili ilişkilerini normalleştireceğinin işareti olarak yorumlanmıştı.
Üçüncü sorun Karadağ’ın Covid- 19 nedeniyle aldığı kararlara misilleme olarak Sırbistan’ın Karadağ’a getirdiği uçuş yasağıdır.
Gevşeme döneminde Karadağlı idarecilerin Sırplara karşı tutumlarına rağmen, mütekabiliyet olmayacağını belirten Sırp idareciler kısa bir süre sonra Karadağ Ulusal Hava Yollarını yasaklama kararı aldı. Montenegro Airlines uçaklarının 27 Mayıs 2020 itibariyle Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’na inemeyeceği kararı verildi.
Uçuş yasağını yorumlayan Sırbistan cumhurbaşkanı, bunun Karadağ seyahat eylemine en yasal ve kibar yanıt olduğunu söyleyerek, Sırbistan’ın orada yaşayan Sırplara zarar vereceği için sınırlarını Karadağ vatandaşlarına kapatmayacağını da sözlerine ekledi.
Türkiye Açısından Bu Krizi Nasıl Değerlendirilebilir?
Türkiye Karadağ’ı 12 Haziran 2006 tarihinde 7. Ülke olarak tanımış 3 Temmuz 2006 tarihinde ise diplomatik ilişki kurulmuştur. Türkiye ile Karadağ arasındaki ilişkilerin diğer bir önemli unsuru da, Karadağ nüfusunun yüzde 17’sini oluşturan Boşnaklar, Karadağlı Müslümanlar ve Arnavutların varlığıdır.
Tarihte ilk olarak 1878 Berlin Anlaşması ile bağımsızlığını elde eden Karadağ’ın bağımsızlığını ilk tanıyan devletlerden biri Osmanlı Devleti olmuştur. 2. Abdülhamit ile Karadağ Kralı Nikola’nın kurduğu yakın ilişkiler o dönemde Batı Balkanlarda ilerlemek isteyen Batılı devletlere karşı bir nevi önlem almak maksadını taşımaktaydı.
Kiliseler özelinde başlayan iki ülke arasındaki gerilimin, tıpkı 90’lı yıllardaki gibi kanlı bir savaşa dönmemesi ve bölgede yaşayan Müslümanların bundan etkilenmemesi için bu süreci yakından takip etmelidir. Diğer yandan da Karadağ ve Türkiye ilişkilerinin 93 harbine kadar uzanan geçmişi iyi incelenmelidir.
Örneğin o dönemde sık sık Sultan Abdülhamit’i ziyaret eden Kral Nikola, kendisine bir yat ve Emirgan’da bir köşk hediye eden Abdülhamit’e “Sizin ülkeniz, siyasi açıdan bize dürüst davranan tek ülkedir” demiştir. Nitekim düne kadar birlikte oldukları Sırbistan ile yaşadıkları bu analizin konusu olan kriz, o dönemde sarf edilen bu sözün iki ülke arasındaki ilişkiinin gerekliliğini göstermektedir.
Bu güne kadar TİKA araçlığı ile bölgede yatırım yapan Türkiye’nin Karadağ siyaseti sadece ekonomik ve bayındırlık alanında değil, jeopolitik ve jeostratejik açıdan yeni bir kazanmalıdır. Bu bağlamda 2018 yılında Karadağ ile yapılan savunma alanındaki işbirliği artarak devam etmelidir. Çünkü nüfusu 600 bin civarında olan ülkenin Sırbistan ile ayrışmasından sonra savunma sanayii Tara ve Poliex gibi Yugoslavya döneminden kalma birkaç küçük çaplı firmadan ibaret kalmıştır.
Ordu envanteri de ağırlıklı olarak Yugoslavya’dan kalan silah ve ekipmanlardan oluşmakta, hibe desteği ile alınan birbirinden farklı araçlar yüzünden parça ve tedarik sıkıntısı yaşanmaktadır. Eski Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerinin temel sorunu olan karmaşık envanter sorununa, yeni savunma sanayii ürünleri ile öne çıkan Türkiye’nin Karadağ Ordusu için üreteceği çözümler iki ülke arasındaki iş birliğini daha da arttırabilir.
Son olarak tarihin yeniden Türkiye’yi Balkan Siyasetinde başrole çıkaracağını, bir ‘’samimi güç’’ niteliğinde her sorunun çözüm ortağı ve açmazların alternatifi olacağını ve uzun yıllar bu pozisyonunu koruyacağını eklemek istiyorum.