İspanyol gribi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkmış(1918-1920) ve 18 ayda en iyimser ihtimalle 50 milyon insanın canını almıştır. Birçok uzman bu ölü sayısını 150 milyona kadar çıkarmakla beraber o günün atmosferi gereği vakaların kayda geçirilmemesi ve sansürlenmesi sebebiyle tam bir sayı bulmanın mümkün olmadığını belirtmektedir. Bu hastalığın isminin İspanyol Gribi olmasının da bu olaylarla büyük ilgisi vardır. Savaşa giren Avrupa devletleri bu hastalığı halktan saklayıp basın yasağı getirmiştir ancak savaşa girmeyen İspanya’da hastalığa karşı bir sansür uygulanmadığı için Avrupa’da basına yansıyan ilk vakalar İspanya’da olmuştur. Bu sebeple gribe isim olarak İspanyol Gribi ismi verilmişti ve farklı bölgelerde bu hastalık farklı isimlerle de geçmektedir. Brezilya’da hastalığa Alman gribi, Senegal’de Brezilya gribi, Polonya’da ise Bolşevik hastalığı deniliyordu.
İspanyol gribinin nereden çıktığı hakkında çeşitli söylentiler olsa da en güçlü 3 söylenti bulunuyor. Bu söylentilerin başında kanatlı hayvanların, nüfus çokluğunun ve ilginç mutfakların merkezi Çin geliyor. Batı Avrupa’nın da gribin merkezi olabileceği düşünülmektedir ancak yapılan son araştırmalarda Batı Avrupa’nın merkez olamayacağını gösteriyor. En güçlü ve kaynak bakımından kesin gözüyle bakılan yer ABD’nin New Mexico eyaletidir. Tavuk ve domuz çiftliklerinin çok olması ve aynı zamanda Çinli çalışanların hakim olduğu bu bölge, günümüzde İspanyol gribinin kaynağı sayılmaktadır. Virüsün tavuk veya domuz aracılığıyla mı bulaştığını bilinmiyor. Ancak Amerikalılar Avrupa’ya vardığında Amerikan askerlerinin bulunduğu bölgelerde İspanyol gribi vakaları ortaya çıkmıştır.
İspanyol Gribinin Yayılım Haritası: 1918-1920
Virüsün yayıldığı dönemlerde dünyada Birinci Dünya Savaşı sürüyordu. Salgını epidemik durumdan pandemik duruma getiren şüphesiz Amerika’nın Avrupa’ya asker göndermesiydi. Kısa süre içerisinde milyonlarca insana bulaşan bu hastalık şüphesiz ki dünya savaşının sonunu getiren sebeplerden bir tanesi. Diğer grip türlerinin aksine yaşlıları, zayıfları ve çocukları etkilemiyor, sağlıklı ve genç insanları etkiliyordu. En büyük etkilerini gören 20-40 yaş aralığındaki insanların büyük bir çoğunluğu cephedeydi ve o günün sağlık altyapısı bu kadarını kaldıramazdı ki öyle oldu, milyonlarca insan nedenini bilmediği bir hastalıktan, evinden binlerce kilometre uzakta son nefesini verdi. Asker olanlar halktan daha şanslı sayılabilirdi çünkü onları muayene eden bir doktor ordusu vardı ancak halkın sağlığını gözetecek çoğu doktor savaştaydı.
Sadece ağzını kapatmanın hastalıktan koruyacağına inanan insanlar
Üç dalgadan oluşan salgının son iki dalgası, virüsün mutasyon geçirmesi sebebiyle çok daha ölümcüldü. Son dalganın oluşmasının sebebi ise savaş bitmesiyle askerlerin terhis olup virüsü evine, çok sevdiği ailesine bulaştırmasıyla oldu. Atatürk’te Samsun’a geçmeden evvel bu hastalığa yakalandığını, Beşiktaş’taki evinde istirahat ederek atlattığını Metin Özata’nın kitabında okuyoruz.
Salgın döneminde üstün ırkların bu hastalığa yakalanmayacağını, yakalansa da rahatlıkla atlatabileceğini inanan kesim, aynı zaman da bilimsel olarak geri kalmış milletlerin varlığına inanıp onların bu hastalık aracılığıyla yok olacağını düşünüyordu. Ancak kısa süre içerisinde bu salgın hastalığın önemsediği son şey kişinin milleti olduğu anlaşılacaktı. İnsanı hastalıktan koruyacak tek şeyin salgına karşı alınacak önlemlerdi.
Hastalığa Karşı Alınan Önlemler
Arellona maskesi takan bir polis
Dönemin tıpı maalesef hastalığı tedavi etmekte çok yetersiz kalıyordu. Doktorların halka sadece 3 tavsiyesi olabiliyordu. İstirahat etmek, iyi beslenmek ve hijyeni sağlamak. Hükümetler kalabalıkların bir arada bulunduğu alanları kapatmaya karar verdi. Sinema, kilise, ve eğitim kurumları kapatılsa da bu önlemler salgını önlemiyor sadece yavaşlatıyordu.
Arellona adı verilen grip maskesi makul fiyatlarla halka satışa çıkarıldı. Öncesinde insanlara hastalığa karşı korunma konusunda bir güven veren bu maskeler aslında hiçbir işe yaramıyordu hatta hastalığa yakalanma da oranları arttırıyordu. Amerika’da bazı sağlık personelleri maske takarken bazıları takmıyordu. Yapılan araştırmalarda takanların %8.3’ü enfekte olurken takmayanların %7.9’u enfekte oluyordu. Takanların hasta olma oranın yüksek olmasının sebebi, zaten işlevi olmayan bu maskelerin birde üzerine virüs yapışıyor, takarken çıkarırken bu virüs solunum yoluna giriyordu.
Maske propagandası yapan Amerikalılar
Osmanlı’da İspanyol Gribi
Osmanlı’ya virüsün girişi Avrupa’dan olduğu tahmin edilmekte. Virüsün ilk nüfuz ettiği yerler limanlar ve demiryolları olduğunu görüyoruz. Bu da virüsün Avrupa’dan topraklarımıza gelme ihtimalini artırıyor. Osmanlı’da ilk dalgada hastalığın ciddiyeti diğer devletlerde olduğu gibi pek kavranamamıştı. İkinci dalgada gerekli önlemler alınmaya başlandı. Bunlar okul gibi, insanların bir arada olduğu kurumların kapanmasıyla başlatılmış, sonrasında genişletilmişti. Ancak kayıtlarda Rum ve Ermeni okullarının bu yasağı çiğnediğinden bahseder. Bu yasağı çiğneyen okullara Maarif Nazırlığı tarafından bir dizi yaptırımlar getirilmiştir.
İspanyol gribinden en çok zarar gören Anadolu halkı olmuştur. Bunun sebebine inildiğinde ise sivil doktorların askere alınmasını görüyoruz. Zaten doktor sayısında sıkıntılar yaşayan Anadolu halkı doktor sayısının azlığından dolayı bu salgında derin yaralar almıştır. Gribe karşı kullanılacak ilaçların üretimini İtilaf devletleri yapması sebebiyle de Osmanlı halkı ilaçsız kalmıştı.
Tam olarak Osmanlı’da kaç kişinin İspanyol gribinden dolayı öldüğünü bilmemekle beraber İstanbul Şehremaneti ve Sıhhıye Mecmuası’na göre İstanbul’da ölü sayısı 6403 kişi olarak saptanmıştır. İstanbul’da ölüm oranı ise binde 5’tir. Ancak dediğimiz gibi bu gribin ağırlığı Anadolu’da hissedilmiştir ve Anadolu’daki ölü ve enfekte oranları hakkında bir kayıt tutulmamıştır.
Due to the location of Ukraine, it gained its independence in 1991 after the collapse of the USSR, but became an Eastern European country stuck between both the European Union and Russia in this post-communist period due to the conditions of the period (Köroğlu, 2015). Many states in the region – Central and Eastern Europe – have been transition countries both politically and economically as a result of the USSR distribution, and Ukraine is one of them. For almost all of Central Europe’s post-communist countries, the disintegration of communism has resulted in largely stable relations. Property has been de-statised to a large extent, and a commercial economy for consumer goods, labor, and property has been developed.
Orange Revolutions In Ukraine
However it is important to consider both Ukraine’s domestic and foreign policies in order to comprehend the reasons for its current international attention. The unofficial but de facto separation of sectarian and ethnic tensions between the southeastern and western parts of Ukraine has resurfaced questions about how to ensure Ukraine’s internal integrity in the current formation following the fall of the USSR. The Orange Revolution, which began in 2004 and lasted until the end of 2005, was named in order to better understand shifting internal conditions and regional parameters, and Ukrainian domestic politics experienced very active days after this date. The Orange Revolution was a turning point for Ukraine; after this movement, whose ties with Russia had broken down and it had moved closer to the West, struggled for five years to maintain this character. So, how did Ukraine’s presence in the area affect Russia? In addition, before discussing the Orange Revolution, there are a few key points to consider.
Ukraine, as is well known, applies to a piece of land that was crucial in the development of Russian nationalism by the “Kievan Rus” as a result, maintaining hold of this piece of land is Russia’s top priority in terms of protecting Russian identity and historical requirements (Tüysüzoğlu, 2011). Ukraine’s significance to Russia is not limited to historical ties. The position of Ukraine is also critical in terms of Russia’s Black Sea Sovereignty. The word “Ukraine” comes from the Ukrainian word “Ukrayina / крaна,” which means “border” or “borderline’’ (Karadeli, 2014).
Ukraine exhibits the formal characteristics of a democracy and a capitalist society: the transition has resulted in comparatively high rate of price liberalization and small business privatization, with no industry consolidation. Politically, the country has a multi-party structure with fair elections that have ensured membership turnover in the elected parliament and presidential authority (Lane, 2008). The name “Orange Revolution” comes from the Yushchenko campaign’s choice of color for its summer 2004 campaign. There was no ideological connotation of the color orange before.
Viktor Yuşçenko
The typical Ukrainian blue and yellow colors may have been an option, but the greatest challenge to Yushchenkos candidacy was being branded a radical Western Ukrainian nationalist, particularly because the critical swing electorate lived in central Ukraine. In recent Ukrainian politics, the “Orange Revolution” was a pivotal occurrence. With the assistance of hundreds of thousands of protesters, the Yulia Tymoshenko bloc (BYuT), the Socialist Party of Ukraine (SPU), and other minor groups, Viktor Yushchenko secured the repeat second round of the 2004 presidential elections (Katchanovski, 2008).
The Central Election Commission, which was largely dominated by the government, postponed the declaration of the final vote counts for several days after the first round of the presidential election on October 31, arousing widespread fear of vote fraud. The Orange Revolution is made up of four cycles. The first and most important incident was the famous rally, which took place in many major cities across Ukraine but was centered in Kyiv’s Maidan district. Following the second election, a city of 1,500 tents was quickly erected adjacent to Maidan on the Khreshchatyk, Kyiv’s main thoroughfare.
Hundreds of thousands of protesters flocked to the streets at all hours, swelling to hundreds of thousands every evening as Yushchenko and other revolutionary figures spoke from a major stage on the square, simultaneously televised, about their demands for equality and rights. Second the dialogue between the government and the opposition, led by Polish President Alexander Kwasniewski, Lithuanian President Valdas Adamkus, EU High Representative Javier Solana, and Russian State Duma Speaker Boris Gryzlov, was the second mechanism at work. Both Yanukovych and Yushchenko took part in the talks, which were aimed at reaching a consensus and a negotiated settlement.
The third stage took place in parliament and a number of trials, which dealt with numerous election-related grievances. The matter was turned over to the Supreme Court for adjudication after the Rada, Ukraine’s parliament, failed to ratify the official results announced by the Central Election Committee. The fourth and final case was the signing of a constitution-amending agreement between the incumbents and the opposition. On December 8, the Ukrainian parliament passed amendments significantly limiting the president’s authority, a topic of great concern to current President Kuchma and his colleagues in light of the opposition’s expected victory. In exchange, the parliament adopted amendments to electoral legislation advocated by the opposition and aimed at reducing the possibility of fraud. Both parties decided to hold a rerun of the second round of elections in December as a result of the agreement (Mcfaul).
Leonid Kuçma
The election of 2004 was never really about problems. All of the leading candidates (Yushchenko, Yanukovych, Moroz, and Symonenko) used populist language, especially in the socioeconomic realm. As the election was described as a campaign pitting support for the authorities and the status quo (Yanukovych) against resistance to what had happened in the previous decade under Kuchma, issues got muddled. Hostility to Kuchma’s “bandit regime” brought together unusual bedfellows like socialist Moroz and liberal Yushchenko.
Moroz and Yushchenko shared a commitment to democratization and the rule of law, as well as the view that injustice would be eradicated. Both candidates were opposed to the oligarchs, whom they linked to the government and thus to Yanukovych (Kuzio, 2005 ). This revolution not only provided votes, but also provided opportunities in other fields of life, such as the manufacturing sector, though there were still some issues. The following are pressing current issues: (1) almost absolute government possession, or at least management power, over all forests; (2) latent mistrust of government (in certain regions and segments of the population) following decades of communist rule until 1991, and a decade of oligarchic governance until the Orange Revolution; (3) ties between country-wide democratization and citizen participation in forest management; (4) Inexperience with democratic governance of forest groups, alliances, and institutions; (5) and a lack of consistent pathways to a potential equilibrium between government, economies, and forest ownership, management, and security (Soloviy, 2005).
Apart from the fact that economic challenges, which are the most pressing issues in sight, threaten all regions, the use of old and traditional infrastructure, despite the fact that the land in the agricultural and industrial sectors of the country is suitable, is one of the most significant factors in the country’s failure to achieve the desired growth in these areas. The preference of Russian-friendly voters, Victor Yanukovich of the Party of Regions and Victor Yuschenko of the Our Ukraine campaign, faced the most intense rivalry since Ukraine’s independence. Victor Yuschenko, who first emerged in the polls in early September, became ill unexpectedly. Victor Yuschenko, who was being examined in a Vienna hospital, was thought to have been poisoned by a drug called dioxin.
Victor Yanukoviç
Among the significant revolutions that decided the country’s destiny were the Orange Revolution in Ukraine, the Velvet Revolution in Czechoslovakia in 1989, the Rose Revolution in Georgia in 2003, and the Tulip Revolution in Kyrgyzstan a year later. Another striking finding of the study is that these movements, dubbed by various names, used the word “enough” as a rallying cry.
During the Arab Spring, the Arabic term “al-kifaya,” which means “enough,” was used in demonstrations precisely at this time. Were these revolutions a continuation of each other? Despite the Orange Revolution, which began on November 22 in Maidan and resulted in up to a million demonstrations, Yanukovich claimed victory based on official election returns. Vladimir Putin, President of the Russian Federation, was one of the first leaders to acknowledge the election outcome.
The demonstrators alleged that the election results in some towns, such as Lviv, were rigged and requested that the elections be held again in a transparent manner (Kubicek, 2008 ). The second election, which was held on December 26th, drew many observers and volunteers from all over the world. Despite minor issues around the region, Yushchenko won 51.99 percent of the vote, putting him ahead of Yanukovich (44.20 percent ). Viktor Yushchenko became Ukraine’s new president after the official results were revealed on January 10, 2005. On January 23, Yushchenko took office by repeating the inaugural ceremony in front of the crowd gathering in Maidan (Şirin, 2019).
Yushchenko’s great supporter and at times more prominent than Yushchenko, the Block leader Yuliya Timoshenko, became Prime Minister of Ukraine under Yushchenko in January 2005 during the events of the Orange Revolution. About the fact that Viktor Yanukovich seemed to embrace defeat, he began his work by remaining in the political sphere. Yanukovich, in particular, returned to politics as Prime Minister after the victory of the Party of Regions in the 2006 parliamentary elections (Copsey, https://www.sussex.ac.uk/webteam/gateway/file.php?name=epern-election-briefing-no-24.pdf&site=266). The Orange Revolution has evolved into a phenomenon that will not only encourage future revolutions, but will also end certain events in Ukraine. With the exception of a few small to medium-sized accidents, the Ukrainian Secret Service was able to avert the feared bloodshed.
During the Orange Revolution, it became clear that Ukraine was more than just a country; it was a strategic location for many countries around the world. The Orange Revolution and the emergence of a pro-Western government were unquestionably detrimental to the Russian Federation’s interests. The Russian Federation, however, as the inheritor of a significant political dynamic, did not waste much time in putting in place the necessary measures to reverse the destructive situation in its area of interest.
To address the issues, Ukraine has begun to train new pro-western actors. The Orange Revolution was welcomed as a new beginning to contend with the challenges of an autonomous Ukraine, despite the fact that it did not constitute a solution in and of itself. The Orange Revolution has drawn the attention of the whole world to Ukraine.
Following the fall of the Soviet Union, these events in Ukraine were seen for the first time as a phase in which the people demanded an end to corruption, oligarchy, and a life that met European expectations. One of Ukraine’s most significant targets, including those of its neighboring nations, has been membership in the European Union and integration. There were no obstacles in the way of Ukraine’s ambition of joining the European Union. Furthermore, during the events, Europe and the Western world stepped up their calls for governments to adapt to people’s demands and stressed the need for reform. Russia, on the other hand, suspected its adversaries of launching a coup by backing Yanukovich in exchange for EU membership. If the key feature of the orange revolution was the Ukrainian people’s antipathy toward Russia, the people had a lot of aspirations in terms of the economy.
When contemplating Ukrainian politics after the Orange Revolution, it’s important to figure out what has changed and what hasn’t. While the changes are important, there is a risk that they may be mistaken. The most dramatic move, Kuchma’s ouster from power, has far-reaching consequences. Another major growth, Ukrainians’ discovery of their own democratic society, is likely to have far-reaching consequences in the future, but what those consequences would be is still unknown (D’Anieri, 2005). A gestation period before the polls, during which a constitutional crisis weakened popular support for the government and the governing class, was one of the necessary reasons for the Orange Revolution’s success. The election’s political importance was also important.
This elections were more than just elections; they were a political tipping point that could lead to either centralized autocracy or consolidated democracy (Kuzio, Everyday Ukrainians and the Orange Revolution). In the run-up to elections due in 2006, Kazakhstan and Belarus (in the run-up to elections due in 2006) and Russia (with its next electoral period due in 2007–8), Ukrainian NGOs played a significant role in the 2004 election, resulting in a prominent backlash against the ‘Western-funded’ third sector in the more nervously repressive post-Soviet nations (Wilson, 2006).
On the other hand, it is said that the nation gained ground in terms of electoral rivalry and pluralism after the Orange Revolution, but this could not be translated into a long-term development program by perpetuating political turmoil and crisis. However, given that the public’s vote was used to determine the effectiveness of the process, the legitimacy of these remarks is questioned. Some argue that the EU’s “Russia-first” stance is the reason why Ukraine has been unable to progress through democratization and integration into Europe (Solonenko, 2009). It is expected to continue the analysis by looking at Ukraine’s ties with the European Union. As a result, the condition of the region’s foreign policy, which is referred to as Russia’s backyard, will be examined when considering Ukraine, an Eastern European republic, in a broader context.
Sümeyra Tahta
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Copsey, N. (https://www.sussex.ac.uk/webteam/gateway/file.php?name=epern-election-briefing-no-24.pdf&site=266). Europe and the Ukrainian Parliamentary Elections of 2006. European Parties Elections and Referendums Network.
D’Anieri, P. (2005). What Has Changed in Ukrainian Politics? Assessing the Implications of the Orange Revolution . Problems of Post -Communism , 82-91.
Karadeli, C. (2014). Ortaçağ’dan Günümüze Ukrayna’nın Kısa Tarihi, “Uluslararası Politikada Ukrayna Krizi”. İstanbul: Beta Yayınları.
Katchanovski, I. (2008). The Orange Evolution? The “Orange Revolution” and Political Changes in Ukraine. Post-Soviet Affairs, 351-382.
Köroğlu, N. Ö. (2015). Avrupa Birliği ve Rusya’nın Güç Alanları Arasında Kalan Ukrayna’da Yaşanan Halk Ayaklanmaları: “Turuncu Devrim” ve “Meydan Devrimi”. Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi , 31-52, https://www.esbadergisi.com/images/sayi10/ukrayna-makale.pdf.
Kubicek, P. (2008 ). The History of Ukraine. London: Greenwood Publishing Group.
Kuzio, T. (2005 ). From Kuchma to Yushchenko Ukraine’s 2004 Presidential Elections and the Orange Revolution. Problems of Post-Communism, 29-44, DOI: 10.1080/10758216.2005.11052197.
Kuzio, T. (tarih yok). Everyday Ukrainians and the Orange Revolution. http://www.taraskuzio.com/books6_files/chapters-carnegie.pdf.
Lane, D. (2008). The Orange Revolution: ‘People’s Revolution’ or Revolutionary Coup? The British Journal of Politics and International Relations , 525-549, doi: 10.1111/j.1467-856x.2008.00343.x.
Mcfaul, A. A.-M. (tarih yok). Introduction: Perspectives on the Orange Revolution. https://fsi-live.s3.us-west-1.amazonaws.com/s3fs-public/Introduction.pdf .
Solonenko, I. (2009). “External democracy promotion in Ukraine: The role of the European Union”. Democratization.
Soloviy, I. P. (2005). Forest Policy in Aroused Society: Ukrainian Post-Orange Revolution Challenges. Journal of Forest Policy and Economics, 60-69, https://doi.org/10.1016/j.forpol.2007.05.003.
Şirin, İ. M. (2019). ÖNCESİ VE SONRASI İLE UKRAYNA’DA MAİDAN SÜRECİ . İstanbul : İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, AVRASYA ARAŞTIRMALARI ANABİLİM DALI, YÜKSEK LİSANS TEZİ .
Tüysüzoğlu, G. (2011). UKRAYNA’DA TURUNCU DEVRİM’İN SONU. Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi.
Wilson, A. (2006). Ukraine’s Orange Revolution, NGOs and the Role of the West. Cambridge Review of International Affairs, 21-32, DOI: 10.1080/09557570500501747.
Türk-Rus ilişkilerinin kökeni çok eskilere dayanmaktadır. Bu ilişkilerin gelişmesindeki ana etken Rusya’nın o zamanki adıyla Knezlik olarak adlandırılan yapının güneye doğru inerek Karadeniz’e ulaşmasıyla başladı. Türk-Rus ilişkilerinin ilk olarak on beşinci yüzyılın sonlarında başlandığı bilinir. Avrasya’da Türk-Rus ilişkileri her zaman bölgenin ve insanların kaderini belirlemiştir. Nitekim o dönemdeki Osmanlı ve Çarlık Rusya sürekli olarak bir rekabet içinde olmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasındaki en büyük etkende hiç şüphesiz Rus’lardır. Zira Rusların süreklilik gösteren sıcak deniz politikasının önündeki en büyük engel Osmanlı idi. Bu yüzden Rusya’nın Türk toprak ve boğazlarında hak iddia etmesi bu iki devletin sürekli bir rekabet içinde olmasına neden olmuştur.[1]
Türk-Rus ilişkilerindeki rekabet yerini zaman zaman iş birliğine de bırakmıştır. Bunlardan en önemlisi Cumhuriyetin başladığı yıllarda yapılan ekonomik iş birliğidir. Bu iş birliği tamamen o zamanki SSCB’nin süper güç olma yolundaki gelişimine katkı sağlayacak bir adımdı. Yani tamamen hedefler çerçevesinde gelişen bir iş birliğiydi. Nitekim bu iş birlikleri sürekli stratejiler etrafında gelişen karşılıklı iş birlikleriydi.[2]
Çeçen Direnişçiler
Soğuk savaş döneminde Türk-Rus ilişkilerinin kırılma noktası çift kutuplu sistemin dağılmasıyla birlikte Batı Blokunun Doğu Blokuna karşı sınırı olan Türkiye açısından Rusya ile ilişkilerinin dönüm noktası olmuştur. Zira Karadeniz’de Sovyet Blokunun arasına sıkışan Türkiye tarafı olduğu Batı Blokundan gereken ilgi ve desteği görmediği için kendini bölgede sıkışmış olarak hissetmiştir. Nitekim Batı’da Türkiye’yi bir sınır bekçisi olarak görmüş ve soğuk savaş dönemindeki rolünü göz ardı etmiştir.
Bu nedenle Türk-Rus ilişkilerinde soğuk savaş sonrası dönemde yakınlaşmalar olmuştur. Bu yakınlaşma Kafkasya’daki halklarında kaderini belirleme açısından bir dönüm noktası olmuştur.[3]Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiler soğuk savaş sonrası hız kazansa da daha sonra ülkelerin çıkar stratejileri çerçevesinde istenilen noktaya ulaşamamıştır. Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlerle artan ilişkileri, Rusya’nın SSCB’nin bir nişanesi olarak gördüğü bu bölgeyi kontrol altında tutma isteğiyle iki ülke arasındaki ilişkilerin kilitlenmesine sebep olmuştur. Zira Çeçen direnişçileri Türkiye’nin desteği ve terör örgütü PKK aracılığıyla sözde bir Kürt sorununu ateşleyen Rusya’nın desteği sebebiyle ilişkiler olumsuz şekilde etkilenmiştir. Bu sebepledir ki Türk-Rus ilişkileri siyasi anlamda çok fazla istikrarlı olmasa da ekonomik anlamda istikrarlı olmuştur.[4]
1992 yılında imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkileri esasları hakkında anlaşma” ile iki ülke arasındaki ilişkiler önemli bir noktadan geçmiştir.[5] Başbakan Ecevit’in 1999 yılındaki Rusya ziyareti ile ilişkilerin kördüğümü olan Çeçen direnişinin Rusya’nın iç meselesi olduğunu kabul ederek siyasi ilişkilerin kilidini açan girişimi gerçekleştirmiştir.[6] Ardından Rusya Başbakanı Mikhail Kasyanov’un 2000 yılında ki Türkiye ziyareti ve 2004’de ki Vlademir Putin’in ziyaretiyle soğuk savaş sonrası dönemde kilitlenen siyasi ilişkiler bu ziyaretle yeniden açıldığı bir döneme girilmiş oldu.[7]
Mikhail Kasyanov
Türkiye’de 2002 yılında göreve gelen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi Döneminden itibaren Türk-Rus ilişkileri yeni bir boyut kazandı. Bu dönem Türk-Rus ilişkilerinin en yüksek noktası oldu. Bu dönemde ekonomiden enerjiye turizmden güvenlik konularına kadar birçok konuda önemli gelişmeler yaşandı. Bu dönemin önem teşkil etmesindeki en önemli etken iki devletin de stratejilerinde değişikliğe gitmesi ile ilgilidir.[8]Türk-Rus iş birliğinin artmasında bir başka önemli etken ise Türkiye’nin Batı’dan beklediğini alamaması ve özellikle ABD’nin politikaları olmuştur. Nitekim iki ülkede Amerikan politikalarına karşı tavır alması bu iki ülkenin ilişkilerini önemli ölçüde geliştirmiştir. ABD’nin 2003’te Irak’a girişi ve diğer batılı devletlerinde bunu desteklemesiyle Türkiye ve Rusya’yı aynı gemide olmaya itmiştir.
Türk-Rus ilişkilerinin en yüksek noktaya ulaşmasındaki en büyük gösterge 2001 yılında imzalanan “Avrasya’da iş birliği eylem planı: İkili İş Birliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” anlaşmasıdır. Türkiye bir taraftan NATO üyesiyken diğer taraftan da Rusya ile sıkı iş birliği ve ortaklıklar içindeydi. Bu durum Türkiye’nin NATO’daki stratejik ortakları ile arasının açılmasına neden olmaktaydı. Daha sonra yapılan askeri iş birliği ile geçmişteki rekabetçi ilişki yerini yeni bir döneme bırakıyordu. Ak Parti dönemiyle birlikte yeni politikalar belirleten Türkiye radikal değişikliklerle dış politika da aktif olmaya başladı.
Ak Parti’den önceki hükümetlerin izlediği duygusal dış politika Ak Parti hükümetiyle yerini profesyonel bir dış politika izlemeye bırakmıştır. 1980 sonrası artan küreselleşmenin etkisiyle yaşanan ekonomik gelişmeleri fırsata çevirmek isteyen Türkiye buna 2000 yılından sonra daha aktif yapmaya başlamıştır. Özellikle Ak Parti döneminde ekonomik yapıya önem veren bir yapı oluşturulmuş ve bunun içinde Rusya ile ilişkiler ciddi şekilde genişletilmiştir. Türkiye’nin konumu aynı kalsa da soğuk savaş dönemi ve sonrasında Rusya ile ilişkiler açısından ciddi farklılıklar yaşamıştır. Bu süreç Türkiye’nin Avrupalı devlet düşüncesinin yanında Asyalı bir devlet olduğunu da göstermiştir.[9]
Bir ülkenin dış politika stratejilerinde geçmişten gelen bir süreklilik varsa o devletle ilişkiler ne kadar güzel olursa olsun çıkarlar yüzünden krizler yaşanacaktır. Rusya ile Türkiye ilişkileri de bu eksende tezahür etmiştir. Çünkü Rusya’nın 1774 yılından beri Doğu Anadolu ve Boğazlar üzerindeki hak iddiası vardı. Rusya özellikle bu yüzden Türkiye’nin aleyhinde olan her meselenin içinde bulunmaktadır.
Zira geçmişte kardeş devlet Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ krizinde Ermenilerin hamiliğini yaparak Türkiye ile zıt kutuplarda yer almıştır.[10] 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve dalga dalga Ortadoğu’ya yayılan Arap Baharının en şiddetli tesir ettiği ülke Suriye olmuştur. Suriye’de Arap Bahar’ının etkisiyle bugün bile devam eden iç savaş patlak verdi. Türkiye ile Suriye ilişkileri iç savaş öncesinde çok önemli derecede gelişmişti. Suriye’deki iç savaş diğer devletlerdeki iç savaşların tersine yerini özellikle Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği terör örgütlerinin konumlandığı alan halini almıştı.
Bu savaşta diğer büyük devletler bu terör örgütleri üzerinden çıkarım elde etme peşindeydi. Rusya ’da geçmişteki politikası olan Ortadoğu’da diğer Batılı devletlere karşı etkisini artırmak için Suriye üzerinde politikalar geliştirmişti. Zira sistem açısından kendisine en yakın ülke Suriye idi. O yüzden Arap baharı ile başlayan iç savaşta Suriye’nin konumu Rusya için her zaman önem teşkil etmekteydi. Suriye’nin Rusya için önemli olmasının en önemli nedeni ise Rusya’nın Ortadoğu’daki tek askeri üssü olmasıydı. Bu sebeple Esat rejimini destekleyerek Esat’ın halkına zulmetmesine destek çıkıyorlardı. Dahası Suriye’de faaliyet gösteren DAEŞ’ e karşı Türkiye’nin mücadele içinde olduğu PKK’ya destek veriyordu. Türkiye ile siyasi politikalar açısından zıt kutuplarda olsa bile ekonomik iş birliğini sürdürüyor.[11]
Türkiye ile Rusya arasında yaşanan bir diğer siyasi-politik kriz ise Ukrayna kriziydi. 2014 yılında Yanukoviç hükümetinin “Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması” nı imzalamaktan cayması üzerine Ukrayna’nın Kırım kentinde ve diğer Rus azınlık şehirlerinde protestolar başladı. Kırım Rusya’nın hegemonyası altına girmek istedi ve Rusya Kırım’ı ilhak etti. Diğer ayrılıkçı şehirler de bağımsızlık ilanında bulundular. Bu süreç Ukrayna ile sıkı ilişkiler içinde olan Türkiye’yi endişelendirdi. Türkiye’de hemen girişimlere başlayarak Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Ukrayna’ya göndererek yanında olduğunu göstermiştir.
Kırım’ın ilhakını kabul etmeyen Türkiye Kırım Tatarlarının hamisi olarak haklarını gözetilmesi gerektiğini savunmuştur. Ancak Türkiye her ne kadar durumu kabullenmese de Rusya ile direkt karşı karşıya gelmek istemedi. Tüm bu süreç her ne kadar Ukrayna-Türkiye ilişkilerinin gelişmesini engellese de Türkiye’nin temkinli adımlar atması sonucunda Batı ile zıtlaşan Rusya’nın, NATO üyesi olan Türkiye’den herhangi bir karşı girişimin gerçekleşmemesi sonucunda Türkiye ile Rusya arasında Türk Akımı Projesinin gerçekleşmesine vesile oldu. Türkiye Rusya ile yaşanan bu krizden çıkarım elde etmeyi başardı. Bu yaşanan önemli krizlerden Türkiye’nin Rusya ile iş birliğinin devam etmesindeki en önemli etken dönemin Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun izlediği aktif dış politikadır.[12]
Ukrayna krizinin ardından 2015 yılında Rusya Suriye’de hava operasyonu gerçekleştirdiği sırada Türkiye’nin hava sahasını ihlal etmesi sebebiyle Türk jetleri tarafından düşürülmesi sonucunda iki ülke arasında uçak krizi yaşandı. Bu kriz iki ülke arasındaki belki de en ciddi krizdi. Bu kriz sonucunda iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti. Krizden Türkiye ciddi şekilde etkilenmiş ve ayrıca iki ülke arasındaki uzun zamandır süre gelen ekonomik ilişkilerde önemli ölçüde etkilenmiştir. [13]
Sonuç olarak iki ülke arasındaki siyasi ilişkiler ve çıkarlar her ne kadar inişli çıkışlı krizlerin yön verdiği bir yol izlediyse de ekonomik ilişkiler bu krizden ciddi yaralar almadan ilerlemiştir. Rusya ile Türkiye birçok ekonomik konuda ittifak halindeyken siyasi politikalarda süreklilik gösteren stratejik hedefler doğrultusunda devamlı olarak bir dalgalanma yaşanmıştır. Çünkü tarih göstermiştir ki Rusya’nın hedefleri süreklilik göstererek gerçekleşmiştir. Bu da gösteriyor ki Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ekonomik açıdan gerekli olduğu kadar siyasi açıdan temkinli olması gerektiğini ortaya koymuştur. Zira Rusya’nın Türkiye üzerindeki emelleri yüz yıllar geçse de değişmeyecektir. Nitekim bunu Suriye meselesinde çok iyi görebiliyoruz. Türkiye Rusya ile siyasi politikalardan taviz vermeden ekonomik politikalarını devam ettirmelidir.
[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] MAMMADOVA Fidan, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkilerinin Gelişimine Tarihsel Bir Bakış”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, s.4,5
[2] ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, “Krizlerin Yön Verdiği Türk-Rus İlişkilerine Uçak Krizine Kadar Analitik Bir Bakış: 2004-2016”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.22, S.2, 2017, s.465-483, s.467
[3] DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre, 2014, s.154-160
[4] ÖZBAY Fatih, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri: 1992-2010”, Bilgi Stratejisi Dergisi, C.2, S.4, 2011, s.36-38
[5]ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, a.g.e, s.467
[7] ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, op.cit, s.468
[8] KAZDAL Melih, “Adalet ve Kalkınma Partisi Dönemi Türkiye-Rusya İlişkileri (2002-2017): Dış Politikada Çatışma ve İşbirliği”, Journal of Awaraness, C.3, S.2, 2018, s.51-62, s.53
[11] YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, “Rekabetten İşbirliğine Giden Süreçte Türkiye-Rusya İlişkilerinde Bir Test: Suriye Krizi”, International Journal of Political Studies, C.3, S.3, 2017, s.39-50, s.42-46
[13] YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, op.cit, s.46,47
Kaynaklar
MAMMADOVA Fidan, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkilerinin Gelişimine Tarihsel Bir Bakış”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, “Krizlerin Yön Verdiği Türk-Rus İlişkilerine Uçak Krizine Kadar Analitik Bir Bakış: 2004-2016”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.22, S.2, 2017, s.465-483
DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre, 2014, s.154-160
ÖZBAY Fatih, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri: 1992-2010”, Bilgi Stratejisi Dergisi, C.2, S.4, 2011
KAZDAL Melih, “Adalet ve Kalkınma Partisi Dönemi Türkiye-Rusya İlişkileri (2002-2017): Dış Politikada Çatışma ve İşbirliği”, Journal of Awaraness, C.3, S.2, 2018, s.51-62
YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, “Rekabetten İşbirliğine Giden Süreçte Türkiye-Rusya İlişkilerinde Bir Test: Suriye Krizi”, International Journal of Political Studies, C.3, S.3, 2017, s.39-50
Dağlık Karabağ sorunu, yıllar içerisinde bölgesel bir iştahsızlık olmaktan çıkmış ve sorunu besleyen ana öğeler olan; politik konjonktür, milli kimlik savunması, güç karmaşası sebebiyle konsensüs oluşması gecikmiş ve çözüm süreci oldukça belirsiz hale girmiştir. Yaşanan olumsuzluğun yanına önemli bir sorun olan insani dram eklenince sorunun küresel bir boyutta incelenmesi gerekmiştir. Süregelen çözümsüzlük küresel aktörleri iş birliğine götürmüş ve bu iş birliğinin tesiri korunmaya çalışılmıştır. Gelişmeler ışığında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından 6 Aralık 1994 tarihinde ‘’AGİT Minsk Grubu’’ kurulmuştur. Eş başkanlığını üç ülkenin yaptığı (ABD, Rusya ve Fransa) AGİT Minsk Grubu, süreci politik çıkarları sebebiyle baltalamış ve istikrarsızlığa katkı sağlamıştır. Karşılıklı çıkar ile gerçeğin meşruiyetini ayıramayan bu grubun dışında bölgesel bazda yer alan ülkeler de sürece müdahil olmuştur. Yazıda ayrışmanın yaşandığı Güney Kafkasya da sorunun akıbetinin bu kadar uzamasını yakın dönem içerisinde farklı perspektifler açısından inceleyip İran’a değineceğiz.
Günümüze Ulaşan Dağlık Karabağ Sorunu
İki kutuplu dünyada ve iki gücün hâkim olduğu bir durumda ters korelasyon iki gücün de istemediği konjonktürel bir durumdur. Bu durum Soğuk Savaş döneminde dünyamızda hissedilmiştir. 1985 yılında Mihail Gorbaçov döneminde ortaya çıkan glastnost ve prestryoka terimlerinin Sovyetler Birliği açısından minimum zarar maksimum sürdürülebilirlik ilkesine uygun olmadığı Dağlık Karabağ sorununun ivmelenmesi ile anlaşılmıştır. Açıklık anlamına gelen glastnost ve yeniden yapılandırma anlamı taşıyan prestroyka yaklaşımları, halk arasında milli bilinç oluşmasına destek olmuştur. Yıllardır bölgede milliyetçilik karmaşası yaşansa da Sovyetler Birliğinin dağılması sonrası bu karmaşa her zamankinden çok alevlenmiştir.
Dağılma sonrası Dağlık Karabağ’ın geleceği Rus müdahalesi altında şekillenme sürecine girmiştir ancak bu durum bölgesel iştahsızlığa katkı sağlamakla kalmamış sorunun ilerlemesiyle şekillenme sürecine farklı aktörlerin katılmasına yol açmıştır. Küresel sorun olan Dağlık Karabağ sorununda farklı aktörlerin müdahil olmasıyla politik konjonktür olumsuz ivmelenmiş ve güç savaşının yapıldığı arena haline gelmiştir. Belirsizliğin ilerlemesiyle oluşan insanlık dramı, çözüm arayışının aciliyetine vurgu yapmıştır. 6 Aralık 1994 tarihinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından oluşturulan AGİT Minsk Grubunun eş başkanlığını üç ülke üstlenmiştir. Eş başkanların katılımı ve tarafların dışında Türkiye ile beraber yedi ülkenin de katılımıyla sorun küresel arenada tartışılmıştır. Grubun kurulması öncesi ve sonrasında Rusya’nın etkisi büyüktür. Sorunun ilerlemesine sebep olan Rusya, tarafsızlık ilkesini Avrasyacılık ilkesinin yanında yeni şekillenen Kafkasya ve Asya jeopolitiği gereği göz ardı etmiştir. Barış müzakerelerini baltalayan bir diğer etken Rusya kadar sürece müdahil olan diğer ülkelerinde tarafsızlık ilkesine riayet etmemesidir. Ermeniler tarafından barış görüşmeleri sık sık kesilmesine rağmen sürece müdahil olan Avrupa devletleri Ermenileri işgalci olarak tanımlamamıştır (1). Konsensüs uzlaşmazlığını ve Azerbaycan açısından olumsuz gelişmeleri fırsat gören Ermeniler birçok rayonu ele geçirmiştir. Dağlık Karabağ bölgesi üzerinde hakimiyet geliştirmek için çeşitli riyakarlıklara kalkışan Ermeniler, 1830 yılından bugüne bölgede demografik verilerin Ermeniler lehine olduğunu ifade etmektedir.
Self determinasyon kullanımı açısından elverişli koşul yaratılmaya çalışılan bu dönemde durum, tarihsel gerçeklik bağlamında incelendiğinde etnonim Azerbaycan Türkleri lehinedir. Yıllardır yaşanan olaylar gereği kapsamlı göçlere rağmen, 1832 yılındaki Rusya resmî belgelerine göre Karabağ bölgesinde nüfusun %64,8 i Müslüman (Azerbaycan Türkü), %34,8 i Ermeni olarak kayıtlara işlemiştir (Yıldırım ve Özönder, 1991, s 87). 1917 tarihinde çeşitli tarihsel savaşlar sonucu Dağlık Karabağ’daki Türk nüfusu oranı %40,2 Ermenilerin nüfusu ise %52,3 olarak görülmüştür. Bu düşüşteErmeni ve Taşnak çetelerinin Dağlık Karabağ konusunda Türklere karşı giriştikleri katliamlar olduğu düşünülmektedir (Alıyarov, 1989, s.39-40. 1828-1829). Neticeler sonucunda sorun Ermenistan lehine gelişmiş ve Dağlık Karabağ özerk bölgesi işgal altında olan Azerbaycan toprağı olarak belirlenmiş ve yıllar sürecek yeni belirsizlik başlamıştır (2).
Günümüzde Yenilenen Savaş ve Bölge Ülkelerin Yaklaşımı
27 Eylül-10 Kasım 2020 tarihleri arasında yinelenen savaşı Azerbaycan kazanmış ve Azerbaycan açısından bu savaş askeri ve diplomatik zafer olarak tarihe geçmiştir. Ermenistan tarafının saldırmasıyla başlayan savaş, Azerbaycan açısından değişen konjonktür bağlamından uzun sürse de savaş rahatlıkla kazanılmıştır. Türkiye’nin Azerbaycan’a açık desteğiyle savaşın seyri Azerbaycan lehine değişmiş ve Türkiye’nin desteğinin yanında karşılık olarak Rusya tarafının Ermenistan tarafına silah yardımı yaptığı söylentiler arasındadır. Azerbaycan askerleri çatışmanın ilk günlerinde güneyde ve ilerleyen günlerde kuzeyde ilerledi, Ermeniler ağır saldırılarda bulunmaya kalkışsa da Azerbaycan tarafı insansız hava araçları ile karşılık vererek olası sorunları önlemiştir. Zaman zaman ateşkeslerin yapıldığı ve bu isteğin Ermenistan tarafından geldiği görünse de Ermenistan tarafı ateşkesi bozmuştur ve çelişkili hamleler gerçekleştirmiştir. Uluslararası arena da tepkiler gecikmemiştir, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerden gelen tepkiler sonrası Amerika Birleşik Devletleri dahil pek çok ülke tepki göstermiştir ancak bölgesel açıdan tutum farklılığı yaşayan İran ve İsrail gözlerden kaçmamıştır.
Bölgesel bazda İsrail, büyük balık küçük balığı yer yaklaşımının yanında ikili ve stratejik ilişkiler bulundurduğu Azerbaycan’a sırt çevirmemiş görünüyor. Hava sahalarının kapandığı savaş döneminde arka planda kalan gelişmelere göre İsrail, Türkiye üzerinden Azerbaycan’a silah sevkiyatı yapmaktadır. Gözlerden kaçmayan bir diğer hususta İran yardımlarıdır. Ortadoğu da sık sık karşı karşıya gelen bu iki ülke, Güney Kafkasya’da da karşı karşıya gelmiş görünüyor. Gelişmeler ışığında, Ermenistan tarafının ağır kayıp hadisesinin yanında yönetişim sorunları olduğu da görülmüştür. Her iki tarafın kayıplar verdiği savaş Rusya’nın ateşkes önerisiyle ve Türkiye’nin bu teklifi desteklemesiyle 10 Kasım da Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan vatan haini olarak ilan edilmiştir ve Ermenistan tarafının işgal ettiği rayonlardan çekilme şartlandırılması hayata geçirilmiştir.
İran ve Rusya Karşısında Türkiye ve İsrail
Türkiye’nin fiili desteği dışında diğer açmazlar arka planda gerçekleşmiştir. Ermenistan ile Ekonomik ilişkileri dışında bölgede İsrail ve Türkiye varlığı istemeyen, Stratejik hamle olarak gören, Kafkasya ve Ortadoğu varlığı açısından ikili tehditlere yabancı kalmak istemeyen İran, Ermenistan lehine hareket etmiş bunun yanında konjonktürel birlik gereği ateşkesten yana olduğunu ifade ederek ikili oynamıştır. İsrail, Doğu Akdeniz ve geçmişten günümüze devam eden Filistin sorununun yanında diplomatik krizler yaşadığı Türkiye ile Güney Kafkasya da ortak çalışmıştır. Türkiye’ye hava sahası üzerinden silah yardımı yaptığı söylentileri, Ermenistan’ın Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklama ile desteklenmektedir. Açıklamaya göre Azerbaycan, İsrail menşeili LAR-160 çok namlulu roketatar sistemini Ermenistan’a karşı kullanmıştır (Sputnik). İsrail’in Ermenistan Büyükelçisinin Ermenistan Dışişleri Bakanlığına Azerbaycan aleyhine çağırıldığını da belirtmemiz gerekir (Anadolu Ajansı).
İsrail, Asimetrik Harp ve Realizm yaklaşımıyla Azerbaycan’ın yanında bulunmuştur. Tutumsal açıdan buz dağının görünmeyen kısmını bu şekilde ifade edebiliriz. Bir diğer görünmeyen kısım Uluslararası alanda kabul görme isteğidir bunu Arap Baharı sonrası gelişen Uluslararası İlişkiler konjonktüründe yıllardır süren normalleşme ilişkilerinde ve Doğu Akdeniz açılımında görebiliriz. Rusya ise Avrasyacılık gereği Kafkasya hakimiyetini kaybetmek istememektedir. Türkiye tarafından Doğu Akdeniz, Afrika ve Kafkasya da aldığı sarsıntılar sonrası açık kollayarak istifade etmek isteyen Rusya, Türkiye ile Jeopolitik rekabeti sürdürerek minimum sarsıntı geçirmek istemektedir. Türkiye ise kardeş Azerbaycan’a sahada ve masada her daim destek vereceğini belirtmektedir. Türkiye, Türk Keneşi açısından yumuşak güç ve bütünleştirici güç payını arttırmaktadır. Hem Kafkasya varlığına katkı sağlanmış hem de Orta Asya da bulunan Türk Keneşi üyeleri ile çeşitli anlaşmalar yapılarak bütünlük korunmuş, Asya da Rusya ve Çin yayılması ve çevreleme politikasına (containment) karşı Uluslararası alternatif olarak elini güçlendirmektedir. Tutumlar arasında Fransa da pay bulmaktadır. Afrika, Doğu Akdeniz ve Kafkasya varlığı, Türkiye tarafından sarsıntıda olan Fransa, Ermenistan konusunda AGİT Minsk Grubunda ki statüsünü kullanarak hem değişen konjonktürde yer bulmak istemekte ve Kafkasya varlığında aldığı yaraya tampon yapma amacı gütmektedir. Kafkasya varlığını Ermenistan üzerinden sürdüren Macron hükümeti, Yumuşak gücü din ile bütünleştirerek kendisine tehdit olarak gördüğü Türkiye’yi sıkıştırmak istemektedir (4).
İran Perspektifi
Ayrı bir kısım ve fonksiyonel olarak incelenmesi gereken İran, bölgede İsrail tarafından tehdit olarak görülmektedir. İran açısından da İsrail tehdit olarak görülse de İran, İsrail ile bölgesel güç mücadelesinde yara almıştır. Kasım Süleymani suikastı sonrası gelişen yeni suikast olarak Nükleer Sanayii de büyük emeği olan Muhsin Fahrizade öldürülmüştür. Son 10 yılda 5 Nükleer Fizikçisini kaybeden İran hükümeti İsrail’i sorumlu tutmaktadır. Muhsin Fahrizade suikastı sonrası İran tarafından misilleme olarak İsrail’in başkenti Tel Aviv de MOSSAD’a çalışan bir istihbarat ajanı öldürülmüştür.
Uluslararası Konjonktürde yara alan İran, Güney Kafkasya da Azerbaycan Türklerini toprak varlığı açısından korumayı ve olası tehditleri önleme politikası sergilemektedir. Ermenistan tutumu bu açıdan desteklendiği düşünülse de batıdan gelen İsrail, kuzeyden gelen yeni Azerbaycan, kuzeybatıdan gelecek olası Türkiye tehdidi bunun yanında Uluslararası baskı ve Amerika Birleşik Devletleri hakimiyetine başkaldırı İran’ı rasyonel davranmaya itmektedir. İran’ın bölgesel hakimiyetine katkı sağlayan Lübnan, Irak ve Suriye’nin konjonktürel olumsuzluğu, Hizbullah ve Haşdi Şabi’ye güç vermektedir. Pragmatist yaklaşım gütmesi gereken İran’ın önümüzdeki dönemlerde rüzgârın ne tarafında yön alacağı merakla beklenmektedir (3).
Sonuç
Dağlık Karabağ sorununda taraflar kendilerini belli etse de etmese de şekillenme belirli düzeyde gerçekleşmektedir. Dağlık Karabağ savaşının bitmesiyle bölgede normalleşme adımları hız kazanmaktadır ancak bölge halen gerginliğini korumaktadır. Yeni gerçekleşecek gelişmeleri bölge ülkeleri ve taraflar merakla beklemekte ve olası durumda aksiyon planı ivmelenmektedir. Dağlık Karabağ, gözlemlenmeye devam edilmesi gereken konular arasında kendisine yer bulmaya devam etmektedir.
[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]
Stratejik Ortak Misafir Yazarlar
İbrahim Yıldız
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Pehlivan, Z. (2016). RUSYA’NIN ERMENİ DEVLETİ KURMA POLİTİKASININ
SONUCU: KARABAĞ SORUNU, Cilt: 4, Sayı: 8, Sayfa: 1-16
2. Nesibli, N. AZERBAYCAN’IN MİLLİ KİMLİK SORUNU: AVRASYA DOSYASI,
Sayfa:132-150
3. Gökdağ, B, Heyet, M, (2014). İran Türklerinde Kimlik Meselesi, Bilig, Sayı 30,
Sayfa: 51-84
4. Özdaşlı, E, (2017). İsrail’in Yeni Çevre Stratejisinde Güney Kafkasya, Sayı 82, Sayfa:
175-200
[/vc_toggle]
Anahtar Kelimeler: Güvenlik, Tehdit Olgusu, Küreselleşme, Teknoloji, Yeni Dünya Düzeni
Giriş
Güvenlik olgusunun ortaya çıkmasına sebep olan şeylerden bir tanesi de tehdit olgusudur. Gelişen teknoloji, ekonomi değişen dünya sistemi farklı tehdit unsurlarının ortaya çıkmasına ve var olan tehdit unsurlarının da değişmesine sebep olmuştur. Özellikle Soğuk Savaş dönemine kadar algılanan en büyük tehdit silah unsurları iken soğuk savaş sonrası yeni dünya düzeni değişen tehdit unsurlarını da beraberinde getirmiştir. Soğuk savaş sonrası dönemde ekonomik çöküş, kıtlık, iç savaş, etnik sorunlar, nüfus artış hızı, terörizm gibi birçok sorun ulusal ve uluslararası düzeyde tehdit olarak algılanmaktadır. Tehditlerin kaynağı güvenliğin derinleşmesi ile ilgilidir.[1] Güvenliğin derinleşmesi ise güvenliğin esasen kimin için sağlanması gerektiğini yani güvenliğin amacıyla ilgili konuları kapsamaktadır. Güvenliğin genişlemesi ‘dikey’ ve ‘yatay’ olmak üzere iki ayrıma tabi tutulmuştur. Terörizm ve askeri olmayan tehditleri içeren sorunlar yatay genişleme, yatay genişleme sonucunda ortaya çıkan siyasi sorumluluğun genişlemesi sorunu dikey genişlemeyi beraberinde getirmiştir. Bu genişleme askeri tehdit yerine insan güvenliğini merkez alan tehdit unsurlarının doğmasına evrilmiştir[2].
Pentagon
“Amerika Birleşik Devletleri, askeri güç olmadan güvenlik de olmaz anlamında politikalar sürdürmektedir. Oysa tehdit kavramı harfi harfine somut olamaz. Tehdidin etkili ve kalıcı olabilmesi için, öznel bir boyutunun da olması gerekir. Tehdidin asıl hedefi olan insanların fikrine, korku, şüphe ve endişenin ortak duygularını düşürmesi gerekir. Milletin hayatını mahvetmesi, yıkıcı güçlerin kötü niyeti veya siyasi ideolojisiyle kendisinin ortadan kaldırılması korkusunu taşıması gerekir.”
Dönüşüm içerisinde olan dünya devletlerin ‘tehdit ’algısında değişmelere sebep olmuştur. Değişen tehdit algısı dönüşüm geçiren bir güvenlik anlayışına da beraberinde getirmiştir.
Asimetrik Tehdit
Asimetri kelimesi sözlük anlamında ‘benzer olmayan’ manasına gelmektedir.[3] Asimetrik tehdit için Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulunun tanımı; “Asimetrik tehdit, yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklara neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır” şeklinde tanımlanmıştır. Asimetrik tehdit kavramı ilk olarak ABD’de de ortaya çıkmıştır. 11 Eylül saldırısı yolcu uçaklarının birer silaha dönüşmesi asimetrik tehdide en iyi örnektir. Asimetrik tehdit unsurları:
Terörizm
Kitle İmha Silahları
Organize Suçlar
Psikoloji Alanındaki Tehditler
Ekonomi Alanındaki Tehditler
Bilişim Alanında Tehditler
11 Eylül saldırıları
Asimetrik tehdit unsurlarına yeni maddeler eklenebilmekle birlikte en büyük asimetrik tehdit ABD’dir.
Küreselleşme Ve Tehdit
[4]Küreselleşme mal, hizmet, sermaye, insan kaynakları ve bilgi teknolojilerinin uluslararası ticaret ve yatırımlar vasıtasıyla dünya çapında serbestçe dolaşımı sonucunda ekonomik, sosyal, kültürel ve politik yönlerden farklı ulusların hükümetleri, kurumları ve insanları arasında etkileşim, bütünleşme ve dayanışmanın artması süreci olarak tanımlanabilir. Kısacası küreselleşme kaynakların ülkeler arasında serbestçe dolaşımının sağlanmasıdır. Küreselleşme sonucu devlet dışı aktörlerin artması güvenlik kavramının değişmesi, farklı tehdit unsurlarını ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Küreselleşme ile ortaya çıkan yeni otoriteler, eylemlerin uluslararası arenaya taşınmasına, suç örgütlerinin ve siber saldırıların ve küresel terörizm tehdidini artmasına sebep olmuştur.[5] Küresel terörün alt unsurları olan insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ve kara parayla uğraşan suç örgütleri de yeni tehdit kaynaklarını oluşturmaktadır.
Teknolojik Gelişmeler ve Tehdit
Gelişen teknoloji suç kavramını değiştirmiş, suçlu faaliyetlerini küresel bir tehdide dönüştürmüştür. Günümüzde hızla gelişmekte olan teknoloji insan kaçakçılığı uyuşturucu ticareti, siber saldırıların amaçlarını daha kolay gerçekleştirmelerine sebep olarak devlet ve bireylerin güvenliğini daha çok tehdit etmektedir. Gelişen teknolojinin suç örgütleri tarafından veya devletlerin birbirlerine saldırıları açısından kullanım şekli (11 Eylül saldırıları) daha büyük güvenlik tehditleri oluşturmaktadır.
Tehditlerin Sınıflandırılması
Tehdit kavramı Soğuk Savaş sonrası değişen ve gelişen dünya da güvenlik kavramı ile birlikte yer almıştır. Soğuk savaş öncesi dönemde tehdit algısı askeri olarak algılanırken, gelişen teknoloji etkisi, küreselleşme sonrasında farklı tehditler ortaya çıkmıştır. Teknolojik tehdit unsurları, küreselleşme sonucu ortaya çıkan tehdit unsurları, insana yönelik tehditler gibi birçok başlık altında incelenebilmektedir. Genel olarak tehdit kavramını temel iki başlık; devlete ve bireye yönelik şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Bu sınıflandırmayı da siyasi, ekonomik, çevresel ve toplumsal tehditler kategorileri altında toplanmaktadır. Gelişen teknoloji, küreselleşen değişen dünya her geçen zaman içerisinde yeni tehdit unsurlarını devletlerin karşısına çıkarmaktadır.
Sonuç
Güvenlik olgusu tehdit algısının ortaya çıkması ile oluşmuştur. Yenidünya düzeni öncesinde tehdit unsurları düşman olarak doğrudan algılanırken yenidünya düzeninde uluslararası yeni aktörlerin ve küreselleşmenin de etkisi ile tehdit olgusu dönüşüm geçirmiştir. Evrensel tanımı yapılamayan asimetrik tehdit olgusu yerini almıştır. Asimetrik tehdit[6].
İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD’nin Japonya’ya attığı atom bombaları asimetrik tehdit olarak nitelendirilirken, günümüzde, bir terör örgütü olan El-Kaide’nin oluşturduğu tehdit de asimetrik tehdit olarak ifade edilmektedir. Tam olarak hangi tehdit unsurlarının asimetrik tehdit olduğu kesinleştirilemediğinden politik çıkarlar için kullanılan bir unsur haline gelmiştir.
Günümüzde en derin yaralayıcı tehdit olarak algılanan insani güvenliğe karşı tehdit unsurlarıdır. Bu unsur devleti ve bireyin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Bu tehdit algısı devletin birey odaklı koruma unsurları geliştirmesi gerektiğinin göstergesidir. Devlet politikaları artık insani güvenliği sağlamak için yeni politika ve güvenlik yöntemleri geliştirmelidir. Tehdit unsurları her geçen gün gelişen teknoloji, küreselleşme ve uluslararası sistemde değişen aktörler karşısında değişmekte ve farklı tehdit unsurlarını insanlığa kazandırarak güvenlik sorunun değişim geçirmesine sebep olmaktadır.
Aybüke Erturhan
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”28242″ name=”Tehditten Ortaklığa: Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri”]
[5] Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80
[6] DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN
Kaynaklar
Fikret Birdişli(2017,22)
Erdoğan(2011,39)
Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.
Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut
(Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)
Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ
Deutsch 1954, 33
(Buzan,2009,44)
International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452
Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/
Notions of Security, 2007.33
Jean-Michel Valantin, Küresel Stratejinin Üç Aktörü, Türkçesi; Ömer Faruk Turan, Babıali Kültür Yayıncılığı, Haziran 2006, s. 19,20
Milli Güvenlik Kurulu Web Sayfası, (Çevrimiçi) http://www.mgk.gov.tr/sss.html, 5 Ocak 2006.
Aktel, 2003,56 vd.
Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80
DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN
Copenhagen School and Securitization Theory Başar BAYSAL* ve Çağla LÜLECİ
KARL DEUTSCH‟UN „GÜVENLĠK TOPLULUĞU‟ KURAMINI XXI. YÜZYILDA OKUMAK S:38-39
Hettne, Björn, “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18 (Yaz 2008), s. 87-106.
Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin tarihçesi Osmanlı İmparatorluğu zamanlarına dayanmaktadır. Osmanlıların Bulgarlarla ilk karşılaşması 14. yüzyıl ortalarına denk gelmektedir.. 1362 yılında Filibe şehri Osmanlı Devleti’nin eline geçti. 1364 yılında Sırplarla birlik olan Bulgarlar Osmanlı Devleti’ne karşı yaptıkları Sırpsındığı Savaşı’nı kaybettiler ve Osmanlılar tarafında vergiye bağlandılar. Bundan 20 yıl sora da 1382 yılında Sofya Osmanlı Devleti’nin eline geçti. 3 ay süren bir kuşatma sonunda 17 Temmuz 1393 tarihinde Tırnova kenti de düştü. 1396 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid Niğbolu Savaşı’nı kazanarak Vidin’i Osmanlı topraklarına kattı. 1402 yılında Osmanlı tarihinde başlayan Fetret Devri’nden yararlanan Bulgar kralı II. Konstantin Vidin’de 1422 yılına kadar hüküm sürdüyse de Fetret devrinin bitmesiyle birlikte Osmanlılar siyasi birliklerini yeniden sağladılar. Bu tarihten sonra ise Bulgar Çarlığı tamamen tarihe karıştı ve Bulgar tarihinde 456 yıl sürecek olan Osmanlı dönemi başladı.
Osmanlılar gittikleri her coğrafyayı olduğu gibi Bulgaristan topraklarını da ihya etmiş ve derin izler bırakmışlardır. O dönem Bulgar halkı daha çok kasaba ve köylerde yaşamını sürdürmeye devam etmişlerdir. Büyük şehirler olan Filibe, Sofya, Varna ise Osmanlı kimliğine bürünmüşlerdir. Daha sonraları ise Bulgaristan topraklarında büyük bir Türkleşme süreci yaşanmıştır.
Yine çok sayıda Bulgar halkı ise İstanbul ve Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Bulgarlar kendilerine ait Bulgar Ortodoks Kilisesini kurarak dinlerini özgürce yaşamaya devam etmişlerdir. 400 yıldan fazla süren bu düzen ve huzur iklimi 1789 Fransız ihtilali ile başlayan özgürlük ve milliyetçilik akımlarıyla Balkanlarda yerini kan ve gözyaşına bırakmıştır. Yunanlıların ve Sırpların bağımsızlıklarını elde etmeleri Bulgarları da etkilemiş Çarlık Rusya’sının da kışkırtmasıyla bağımsızlık istekleri ortaya çıkmıştır. Çıkan isyanları Osmanlı İmparatorluğu bastırmış bir süre daha bağlılıklarını devam ettirmiştir. Ancak 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşının sebeplerinden biri de Bulgarlara özerklik tanınması talebiydi. 93 harbinin çoğunluğu Bulgar topraklarında geçti ve Osmanlılar çok ağır bir yenilgi aldılar. 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşmasıyla Bulgarlar Osmanlılardan özerkliklerini kazandılar ve sonrasında ise 1912’de Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ile birlikte Osmanlılara karşı yaptıkları I. Balkan Harbini kazandılar. Trakya’daki Türk toplumuna karşı büyük katliamlar yaparak Çatalca’ya kadar gelmiş ve Osmanlı topraklarını ele geçirmeye çalışmışlardır. Ancak II. Balkan Harbi sonrasında bu toprakları Osmanlılara geri vererek 1913 yılında İstanbul Anlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşma günümüzde de halen geçerliliğini koruyan ve sınırları belirleyen anlaşma olarak tarihe geçmiştir[1].
Komünist Parti İktidarı
II. Dünya Savaşı sonrasında Komünist idarenin kurulmasıyla özellikle 1980 sonrası Türk azınlığa yapılan baskılar artmıştır. 1985 yılından itibaren Todor Jivkov önderliğinde Bulgaristan Komünist Partisi Bulgarlaştırma politikaları çerçevesinde Türkleri isimlerini değiştirmeye zorlamak, köylerin adlarının değiştirilmesi, sünnet yapılmasına engel olmak, mezar taşlarının üzerinde yazan adların dahi değiştirilmesi gibi baskı ve zulüm politikalarına girişmiştir. Kuruluş amacı rejim muhaliflerini cezalandırmak olan ‘’Belene’’ kampı sonraları Bulgaristan’da azınlık olan soydaşlarımızın işkence ve eziyet gördüğü hatta öldürüldüğü bir kamp haline gelmiştir. Bu zulme direnen aydınları başta olmak üzere Belen kampında toplamış isnat edilen suçları kabul etmeleri istenmiş, çok ağır işkencelere maruz bırakılmışlardır. Türklerin yaşadığı köy ve kasabalar ablukaya alınmış çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden bu asimilasyona direnenler öldürülmüşlerdir. Türkiye’nin öncülüğünde bu zulme ses yükselten ülkelere karşın, böyle bir kampın olmadığı, insanların isimlerini kendi hür iradeleriyle değiştirdikleri savunulmuştur. [2]
Naim Süleymanoğlu
Bu dönemde yine Bulgar Hükümetinin Soya dönüş operasyonu kapsamında Türk halterci Naim Süleymanoğlu’nun adı Türk isimlerini yasaklaması nedeniyle Naum Şalamanov olarak değiştirilmiştir. Bulgaristan’daki bu baskılardan kurtulmak, orada yaşanan zulmü tüm dünyaya duyurmak ve Türkiye adına müsabakalara katılmak için 1986’da Melbourne’de düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası’nda Türkiye büyükelçiliğine sığınarak Türkiye’ye iltica etmiştir.
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal bu süreci bizzat yönetmiştir.Naim Süleymanoğlu’nun mücadele ettiği dizanteri hastalığına rağmen büyük bir gayret ile kazandığı Olimpiyat şampiyonluğu sonrası beklediği an gelmişti. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yaşadığı zulmü tüm dünyaya haykıracaktı:
“Eviniz, işiniz, hatta sevdiklerinizi kaybedebilirsiniz ama bir insanın hayatında kaybedebileceği en son şey kimliğidir. Bulgaristan’da yaşayan iki milyon Türk’ün isimleri değiştirildi. İşkence, zulüm gördüler. Bizim tek isteğimiz, evrensel insan haklarından, her bir dünya vatandaşı gibi faydalanalım. Doğduğumuz topraklarda, sahip olduğumuz kimliğimizle özgürce yaşamaktır. Bulgaristan Komünist Partisi bunu sağlayamıyorsa, o yerlerde yaşayan halkımızın, Anavatan’a Türkiye topraklarına dönmesine izin versin. Ben Naim SÜLEYMANOĞLU, bugün ve bundan sonra kırdığım her rekorun ardından, kazandığım her madalyanın peşinden, ÖZGÜRLÜK, ÖZGÜRLÜK diye haykıracağım. Bunu sadece zulme uğramış Türk halkı için değil, insan hakları elinden alınmış her insan için…”[3]
Naim Süleymanoğlu’nun bu konuşmasından sonra gelen baskılara daha fazla dayanamayan Bulgar Komünist Partisi lideri Todor Jivkov:
“Bulgaristan’ı kendi vatanı olarak görmeyen ve dış güçlerin müdahalesiyle ülkelerine karşı koyan, komünist partisine itaat etmeyen, kendini Bulgar hissetmeyen vatandaşlar Bulgaristan’ı terk edebilir.“[4]açıklamasıyla kendi deyimleriyle “Büyük Gezi” yi başlatmıştır.
1989 yılında sınırlar açılmış yaklaşık 300.000 Türk Anavatana göç etmiştir. Yine akabinde Bulgaristan’da komünist yönetim sona ermiş Türk azınlığın üzerindeki baskılar kaldırılmış, Anavatana gelen 300.000 Türk’ün bir kısmı doğup büyüdükleri topraklara geri dönmüşlerdir. 1990 yılında bu zulmün baş aktörü Todor Jivkov hükümet fonunu zimmete geçirmek suçlamasıyla tutuklanmış ancak bozulan sağlığı göz önüne alınarak cezası ev hapsine çevrilmiştir. Ölümünden sonra ise Bulgar Yüksek Mahkemesi tarafından beraat ettirilmiş, aklanmıştır.[5]
Bugün ise ana muhalefetteki Bulgaristan Sosyalist Partisinin (BSP) devamcısı olduğu Komünist Partinin yaptıklarından utanç ve pişmanlık duymadığını belirtilmektedir. Belene kampında zulüm görenlerin çocukları ve torunları o günleri, yaşananları halen göz yaşları içinde anlatmaktadır. Ancak o zulümden kurtulan bir Türk, uluslar arası kamuoyunun tüm dikkatini Bulgaristan’da yaşanan zulme çevirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de girişimleriyle zulmün son erdirilmesini sağlamıştır.
Sonuç
Son olarak; tarih yazıldığı günden bugüne, Türkiye Cumhuriyeti’ne gelinceye dek Türkler 1 gün de olsa 400 yıl da olsa hüküm sürdükleri yere sadece huzur ve refah götürmüşlerdir. Asla soykırım ve asimilasyon gibi insanlık suçu sayılan cürümleri işlememişlerdir. Egemenliği altında bulunan coğrafyadaki halkın dinini özgürce yaşamasının , gelenek ve göreneklerini hiçbir baskı olmadan sürdürmesinin garantisi olmuşlardır. Bunun kanıtı ise bugün Balkanlardan Afrika’ya, Avrupa’dan Kafkaslara, Arap Yarımadasından Kırım’a kadar o coğrafyalarda yaşayan tüm halkalar yüzyıllarca Türk hakimiyetinde kalmasına rağmen kendi din ve etnik kimliklerini korumaktadırlar ve asimile olmamışlardır. Aksi yapılmış olsaydı bugün dünyanın ortak dili Türkçe olurdu! Ancak ne hazindir ki tarihinde asimilasyon politikası bile uygulamamış olan Türkiye Cumhuriyeti bugün tarihi gerçeklerden uzak bir şekilde, tamamen politik sebeplerden ötürü ‘’Sözde’’ soykırım ile suçlanmaktadır. Hey hat!
[irp posts=”26413″ name=”Bağımsızlıktan Özerkliğe: Bulgar Hanlığının Bakiyesi Tataristan”]
Tüm Dünyada istihbarat artık kabuk değiştirmiş, farklı mecralarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dijital dünya ve sosyal medya istihbarat örgütleri tarafından ciddi bir faaliyet alanı haline gelmiştir. Genel olarak bu alanda nasıl faaliyet gösterildiğini anlatmaya başlamadan önce Türk istihbaratının tarihsel sürecini takip etmek gerekir. Dünyada tarihsel süreçte istihbarat çok eski zamanlara dayanmaktadır. Genel olarak istihbarat öncelikli olarak askeri amaçlarla ortaya çıkmıştır. Tarihi kaynaklara göre en eski istihbarat teşkilatı İtalyanlara aittir, İngiliz servislerinin kökü ise 650 yıl geriye dayanmaktadır[1]. Türk tarihinde ise ilk casusluk faaliyetlerine, Orta Asya Türk Devletlerinde Çinli gelinlerle Türk hükümdarlar veya komutanlarla yapılan evliliklerle, Çinliler ve Hunlar arasında yaklaşık 1700 yıl öncesine dayanmaktadır. Yıllar geçtikçe dünya birçok devletin orta çıkışına şahit olmuş, siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerin artması ile istihbarat disiplinine olan ihtiyaç artmış ve istihbarat olgusu teşkilatlanmalarını da geliştirerek günümüze kadar gelmişlerdir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Kurtuluş savaşı sonrasında kurduğu, 98 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde, istihbarat teşkilatlanmasının son kurumsal hali olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) 22 Temmuz 1965’de kurulmuştur. Yapılan araştırmalarla elde edilen bulgulara dayanılarak çoğu kaynakta Türkiye Cumhuriyeti’nin modern anlamda istihbarat tarihi ele alınırken Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemine kadar gidilmektedir.
O döneme kadar gidildiğinde 1880 yılı istihbarat tarihi açısından önemli bir mihenk taşı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nın kuruluşu. Bazı kaynaklara göre II. Abdulhamid Han‘in Rum asıllı şahsi doktoru Mavroyani Paşa tarafından bu teşkilatlanmanın başladığını, bazı kaynaklar ise Sultan Abdülmecit Han döneminde başladığını yazmaktadır[2]. I.Meşrutiyetin ilanından sonra padişahlar imparatorluktaki düzeni tesis etmek ve devletin hakimiyetini pekiştirmek için hafiyelik faaliyetlerine önem vermişlerdir. Özellikle Sultan Abdulhamid döneminde meydana gelen iç ve dış olaylar Sultanı teşkilatlanmaya sevk etmiştir. Yıldız Teşkilatının kuruluşu böyle gerçekleşmiştir. Ancak İttihat ve Terakki’nin Kuzey Makedonya’da başlattığı hareket sonucunda II. Meşrutiyet ilan edilmiş Meclis-i Vükela’nın kararıyla Yıldız Teşkilatı’nın tüm evrakları ve topladığı istihbarat yakılarak imha edilmiş ve faaliyetleri sona erdirilmiştir. Hatta evrakların imha edilmesinin başlıca sebebi, bu hareketi gerçekleştiren yapı hakkında oldukça fazla istihbaratın arşivlendiğini ve ileride kendi kurdukları düzene zarar verebileceği, girdikleri ilişkilerin ortaya çıkabileceği korkusu yattığı söylenmektedir.
Yıldız Teşkilatı sonrasında XX. Yüzyıl başlarına dek Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin resmi bir istihbarat teşkilatına rastlanmamaktadır. Ancak Balkan Savaşları’nın ardından imparatorluktan kopuşların yaşanması ile devletin merkezinde sevk ve idare konusunda yaşanan istihbarat eksikliğinden dolayı yeni bir teşkilatlanmaya ihtiyaç duyulmuştur.
I. Dünya Savaşı öncesinde Harbiye Nazırı görevinde bulunan Enver Paşa 17 Kasım 1913’te bugünkü Mit’in de köklerinin olduğu Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurmuştur[3]. Bu teşkilatın kuruluş amacı Devletin siyasi bütünlüğünü korumak, ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı devletlerin özellikle İngiltere’nin Ortadoğu’daki casusluk ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak olarak belirlenmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa yapısı içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal de vardır. Mustafa Kemal’in 1905’te Şam’da gizlice kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında toplanmış ve Mustafa Kemal de 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki cemiyetine üye olmuştur. Mustafa Kemal, bu üyeliğinin ardından 1908’de gizli görevle askeri istihbarat amaçlı olarak Bosna’ya, daha sonra ise gönüllü subaylarla birlikte Trablusgarp cephesine gönderilmiş ve burada Teşkilat-ı Mahsusa mensupları ile birlikte hareket etmiştir[4].
Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı verilen mücadelede Mustafa Kemal ile birlikte teşkilatın lider kadrosundan Eşref Sencer Kuşbaşı da vardır. Daha sonra Mustafa Kemal gazeteci Mustafa Şerif sahte ismi ile Mısır’da da bulunmuş direnişi örgütlemiştir. I. Dünya Savaşı son bulup Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra geri çekilme başlamıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın savaş sırasındaki faaliyetlerinden dolayı suçlanacağını anlayınca Hüsamettin Ertürk, teşkilatın adını Umum Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı olarak değiştirmiştir. Ancak daha sonraları bu isimle bir faaliyete rastlanmamıştır.
Milli Mücadele dönemiyle birlikte birçok gizli grup ve cemiyete rastlanmıştır. Bu cemiyetler istihbarat ve direniş faaliyetleri göstermiş olup ilki Karakol Cemiyeti’dir. Cemiyet Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’sinde destekçisi olduğunu açıklasa da halka korku veren faaliyetlerinden ötürü 1920’de Heyet-i Temsiliye kararıyla faaliyetlerine son verilmiştir. Sonraki dönemlerde ise Muğlalı Mustafa Bey liderliğinde Yavuz Sultan Selim Han‘ın resmini taşıyan mühür kullanan Yavuz Grubu faaliyet göstermiştir. Yavuz Grubunun resmi varlığı MİT özel arşivinde bulunan ve Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Çakmak ile yapılan görüşmeyi gösteren 12 Mart 1921 tarihli evraktan anlaşılmıştır.
23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının akabinde istihbarat maksadıyla Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak 23 Eylül 1920’de İstanbul’da Hamza Grubu kurulmuştur. Birçok sebepten ötürü bu grup defalarca isim değiştirmiştir. Önce Mücahid ve Muharip isimlerini almış daha sonra 31 Ağustos 1921 tarihinde Felah adıyla faaliyetlerini devam etmiştir. Ordu içerisine sızan yabancı ajan faaliyetlerini bertaraf etmek amacıyla 18 Temmuz 1920-21 Mart 1921 tarihlerinde Garp Cephesi Komutanlığı’na bağlı olarak Askeri Polis kurulmuştur. Daha sonraları gizlilik faaliyetlerine devam etmek amacıyla Müsellah Müdafaa-i Milliye (M.M.) Grubu ardından da Tetkik Heyeti Amirlikleri kurulmuştur.
Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti Kuruluş Belgesi (?)
6 Ocak 1926 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile modern bir istihbarat teşkilatının kurulması çalışmaları dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya verilmiştir. Genel Merkezi Ankara’da olan şubeleri İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır, Kars’da olmak üzere bir Milli Emniyet Hizmeti kurulmuştur. Milli Emniyet Hizmeti (MEH) Teşkilatı 19 Aralık 1926 tarihli kararname ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasıyla kurulmuştur. 21 Aralık 1926 tarihli ve yine Cumhurbaşkanı Atatürk’ün imzalamış olduğu bir kararnameyle Milli Emniyet Hizmeti Teşkilat Başkanlığı’na Kurmay Yarbay Şükrü Ali Bey getirilmiştir.[5] Devletin millî güvenlik politikasının belirlenmesiyle ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesinin hayati önem arz ettiği düşünülerek, 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiş olan 644 sayılı Kanun ile kurumun adı Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) olarak değiştirilmiştir. Son 150 yıla bakıldığı zaman birçok istihbarat teşkilatı ya da grubu faaliyet göstermiş, son olarak devletin resmi istihbarat teşkilatı MİT’e kadar gelinmiştir.
Tartışma
Çok eski tarihlerden beri bilgi toplama ve gözetleme maksadıyla istihbarat hep var olmuştur. Ancak yüzyıllar içerisinde önce kurumsallaşarak teşkilatlı bir hale gelmiş sonra da teknolojinin gelişmesi birlikte farklı yöntem ve metotlarla istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür. Erken dönemlerde daha çok, istihbarat edinilecek yere personel sızdırılmasıyla gerçekleştirilen insan odaklı faaliyetler görülmektedir. Belki de yıllar sürecek bu yöntem halen kullanılmaktadır. Terör örgütleri içine sızdırılan istihbarat ajanları, önemli devlet adamlarının, siyasetçilerin yanına sızdırılan ajanlar günümüzde açığa çıkmalarıyla zaman zaman karşılaşılan bir durumdur. Buna örnek olarak ABD tarafından deşifre dilen Rus ajan Anna Chapman verilebilir. Görünürde emlak ve yatırım planlamacısı olarak New York borsasının olduğu Wall Street’te lüks bir daireye yerleşerek uzun yıllar Rus Dış İstihbarat Servisi SVR’ ye çalıştığı tespit edilmiştir.
Anna Chapman
Günümüzde geleneksel yöntemlerin yanı sıra teknolojinin de kullanılmasıyla elde edilebilen istihbarat yöntemi de yaygın hale gelmiştir. Bunu bazen istihbarat ajanları bazen de bilgisayar korsanları, yazılımcılar yapmaktadır. Dijital ortamdan ele geçirilen bilgi ve evraklar uluslararası alanda devletler arasında koz olarak kullanılabildiği gibi, bazen de herhangi bir pazarlığa konu edilmeden direkt olarak sızdırılıp kamuoyu oluşturulması hedeflenmektedir. En büyük bilgi sızdırılma operasyonu 2010 yılında Julian Assange önderliğindeki Wikileaks organizasyonudur.
ABD Dış İşleri Bakanlığı ile çeşitli ülkelerdeki ABD büyükelçilikleri arasında yapılan 251.287 belgenin önbelleği elde edilmiş ve yayınlanmıştır. Yayınlanan belgeler arasında Washington’dan sonra en fazla belge 7918 belge ile ABD Ankara Büyükelçiliği tarafından hazırlanan belgelerden oluşmaktadır. Ülkenin hemen hemen her kurumundan ve önemli tüm şahıslarla alakalı çeşitli istihbarat topladıkları ve ABD’ye gönderdikleri açığa çıkmıştır. Örneğin ABD Büyükelçiliği o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili “Recep Tayyip Erdoğan, karizmatik ve halkla güçlü bir bağı mevcut. Olağanüstü bir yüz hafızası var ve ülke çapındaki binlerce partiliyi ismen tanıyor.” gibi istihbaratlar toplanmış ABD’nin bu konuyla alakalı politikalarını belirlemesini istemiştir. Bu belgelerin istihbarat boyutudur. Bir de bazı belgelerde çeşitli kişi ve kurumları hedef göstererek sosyal medya (o dönem en yaygın olarak facebook) aracılığı ile ülkenin kaosa sürüklenmesini, çeşitli siyasi ve asayiş sorunları baş göstermesini hedeflemiştir.
Julian Assange
Yine benzer bir faaliyet olarak 2013 yılında o dönem yirmi dokuz yaşında olan genç bir adam dünyayı şoka uğratmıştır: Edward Snowden. Eski CIA ve NSA teknoloji ajanı olan Snowden ABD’nin istihbarat örgütleri ile sivil, siyasi, askeri, suçlu ayırmaksızın tüm dünyayı sosyal medya ve dijital mecra yoluyla nasıl gözetlediğini gerektiğinde yönlendirdiğini belgeleriyle açığa çıkartmıştır. “Büyükbirader tepemizdeydi. Teknoloji şirketleri yaşamlarımızı bir ürüne çevirip istihbarat örgütlerine pazarlıyor, istihbarat örgütleri hiçbir gerekçe göstermeden tüm yaşantımızı kayıt altına alıyordu. Dünya gerçeğe dönüşen distopyayla yüzleşmek zorundaydı. Benim konumumdaki biri için çok tehlikeli bir iş yaptım, gerçekleri anlattım.’’[6]demiştir. Bu sözleri söyledikten altı yıl sonra tüm bu olayları ve yaşam öyküsünü kaleme almış, CIA, NSA faaliyetlerinden sürgün yıllarına kadar her şeyi kitaplaştırmıştır.
Bu olaylar, kişiler ve kurumlar aracılığı ile sızdırılmış yeni nesil istihbarat faaliyetlerinin ne boyutta olduğunu, nasıl yürütüldüğü en somut örnekleri ile anlatmaktadır. Bir ülkede iç karışıklık ve kriz çıkartmak isteyen yabancı devletlerin istihbarat servisleri günümüzde önce saha elemanları görevlendiriyor. Herhangi bir konuda eylem yapan, gösteri düzenleyen kitlenin arasına karışan bu ajanların yöntemleri hemen hemen aynıdır. Grubu provoke eder, şiddete yönlendirir. Daha sonra bunu fırsat bilen terör örgütleri, ayrılıkçı gruplar, marjinal oluşumlar kitleyi adeta bir alev topuna çevirip devletin kolluk gücüyle karşı karşıya getirip ayaklanmanın fitilini ateşler. Bu ilk kısım tamamlandıktan sonra simgesel kişiler devreye girer.
Tüm geleneksel medyada yayınlanır görüntüler. Sanki bir şenlik havası, hak ve özgürlük arayışı isteği yansıtılır. İşin en son kısmında ise yeni nesil dediğimiz istihbarat ve yönlendirme araçları devreye girer. Sosyal medya yoluyla başka yerlerde, başka zamanlarda olan şiddet olayları, araçların ezdiği insan görüntüleri vb. servis edilerek tüm ülke halkı devlete karşı ayağa kaldırılır. Özellikle son 10 yılda Ortadoğu coğrafyasındaki tüm olaylar, halk ayaklanmaları, şiddet olayları aynı senaryo farklı özneler üzerinden sahnelenmiştir. Arap Baharında Libya, Suriye, Mısır, Tunus’da yaşanan tüm olaylar, Güney Amerika’da gerçekleşen hükümet karşıtı eylemler istihbarat servislerinin benzer planlarıdır. Simge seçilen kişiler bile farklı coğrafyalarda ancak benzer şekilde ortaya çıkmışlardır.
Sonuç Yerine
Tüm bu geleneksel ve yeni nesil istihbarat faaliyetleri sonucunda operasyona uğramış olan hemen hemen tüm ülkelerde yapılan operasyon başarıya ulaşmış, ülkelerin siyasi yapıları değişmiş, ekonomileri bozulmuş, kaynakları paylaşılmış, binlerce insan ölmüş büyük bir yıkım ve trajedi yaşanmıştır. Benzer operasyonları yaşamamak, karşı koyabilmek için ülkenin çok güçlü ve zamanın ilerisinde bir istihbarat servisi olmalıdır. Bugünün istihbarat servislerinin sadece konvansiyonel silahlı gücünün, geleneksel teknik imkanlarının, insan kaynağının gelişmiş olması yetmez. Üst düzey teknolojinin kullanıldığı insansız silahlı taarruz araçları, gözetleme ve keşif hava araçları, siber alemde etkin yetişmiş personeli olmalıdır. Ayrıca tüm dünyadaki sosyal medyanın takip edildiği asli işi bu olan bir birim kurulmalı ve benzer bir senaryo ile karşılaşıldığında hazırlıklı olunmalıdır.
Son olarak, Özellikle son 10 yıldır sosyal medya kullanımı arttı ve her türlü tepki, sevinç, üzüntüler o mecrada dile getiriliyor. Neredeyse hayatların tüm detayları paylaşılıyor ve kullanıcı silse veriler hep bir yerlerde kayıtlı kalıyor. Bu da 10 yıl sonra etkili ve icracı görevlere gelecek olan bir neslin daha o makama ilk oturduğu gün yabancı devletlerin elinde ciddi bir hakkında istihbaratının olması anlamı taşıyor. Kısacası sosyal medya sadece sosyal medya değildir, bunu kullanacak servislerin elinde ciddi bir istihbarat argümanıdır.
[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Kaya KARAN, Türk İstihbarat Tarihi, Truva Yayınları, 2008, İstanbul
[2] Dr. Erdal İLTER, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, 2002, Ankara
Yeni bir sözcük olmasına rağmen eski bir süreci tarif eden ve dünyanın değişim sürecinin açıklanmasında kullanılmış olan “küreselleşme” konusunda ortak bir tanım yoktur. Zengingönül (2004:12)’e göre küreselleşme konusundaki tanımların ortak özelliği ortak bir tanım oluşturamamalarıdır. Küreselleşme kavramının yapılmış olan değişik tanımlarına rastlamak mümkündür. Bu tanımlar çeşitli sınıflandırmalara tabi olmakla birlikte, çalışmada küreselleşme, pozitif yaklaşım ve eleştirel yaklaşım olarak iki gruba ayrılmaktadır.
Pozitif yaklaşıma göre küreselleşme:
Giddens’a (Giddens, 2000: 67) göre küreselleşme, artan karşılıklı ilişkileri ve bu ilişkilerin sadece ekonomik değil toplumsal, kültürel ve politik alanlarda da etkili olmasını ifade etmektedir. Harvey’ e (Coştu, 2005: 97) göre küreselleşme, Dünyanın küçülerek yoğunlaşması, iletişim ve bilişim teknolojisindeki gelişmelerin, haberleşme ve ulaşımı daha kolay, daha hızlı ve daha ucuz hale getirmesinin ve böylelikle karşılıklı bağımlılığın artmasının sonucudur. David Harvey’in “zaman-mekân sıkışması” olarak da tanımladığı bu durum, dünyanın “tek bir mekân” olarak küçülmesini, yani Mc. Luhan’ın tabiriyle dünyanın “küresel köye” dönüşmesini hızlandırmıştır.
Anthony Giddens
Böylece, bilgiyi toparlama, değerlendirme, kullanma ve üretime uygulama daha hızlı ve daha verimli hale gelirken, toplumsal yapıyı etkileyen yönetim, üretim, tüketim ve dağıtım alanlarında köklü değişim ve dönüşümler yaşanmıştır. Devlet Planlama Teşkilatının tanımı ise (DPT, 1995: 23) “küresel bütünleşme, ülkeler arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi ideolojik ayırımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak, birbirleriyle bağlantı olguları içerir.” Küreselleşme sürecine pozitif bir gözle bakan bu tanımlar, küreselleşme sürecinde ülkelerin daha fazla birbirine bağlı duruma gelerek ülkeler arası ilişkilerin arttığı ve kutuplaşmanın çözümlenerek başta ekonomik olmak üzere her alanda bütünleşmesinin ve uluslararası aşmanın öne çıktığı fikrini ortaya koymaktadır.
Eleştirel yaklaşıma göre küreselleşme:
Boratav’a (Boratav, 2001: 16) göre, küreselleşme “soğuk savaş döneminden sonra, kapitalizmin yeni bir açılımla dünya geneline yayılmasıdır”. Kazgan’a (Kazgan, 2002: 67) göre küreselleşme, “ciddi bir olgu ve gerçekliktir, son derece yıkıcı sonuçlar ve sorunlar yaratmaktadır ve bütün parlak söylemlere rağmen, büyük sermayenin içine girdiği bunalımdan kurtulmanın arayışından başka bir şey değildir. Yeldan’a (Yeldan, 2003: 428) göre küreselleşme, “neo-liberalizmin ideolojik bir söylemidir ve küreselleşme olgusu, ulusal ekonomilerin dünya piyasalarıyla eklemlenmesi ve bütün iktisadi karar süreçlerinin giderek dünya kapitalizminin sermaye birikimine yönelik dinamikleriyle belirlenmesidir.”
Küreselleşme sürecine eleştirel bir şekilde bakan bu tanımlar, küreselleşme sürecinin aslında yeni bir olgu olmadığını ve kapitalizmin bir nitelik dönüşümü olarak ortaya çıktığını, bu sürecin yok ederek ürün elde eden bir makine olduğunu ve ülkelerin bu süreç sonunda karşılaştıkları durumların yoksulluk, işsizlik ve krizlerden ibaret olduğunu ifade etmektedir. Küreselleşme üzerine tam ve net bir tanım vermek kolay olmasa da mal, hizmet ve sermayenin artan hareketliliği sonucunda sınır ötesi karşılıklı ekonomik bütünleşme ve ulusal ekonomilerin dünya piyasalarına dâhil olma sürecinde dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan toplum ve devletlerarasındaki iletişimin ve etkileşimin artması ve karşılıklı bağımlı hale gelinmesi olarak ifade edilebilir. Ayrıca küreselleşme, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline yayılması (Erbay, 1998:178) olarak da değerlendirilmektedir. Küreselleşme, esasen yeni bir olgu değildir. Küreselleşmenin tarihi farklı coğrafyalarda yaşayan insan toplulukları arasındaki ilişkilerin tesis edildiği zamana kadar gitmektedir. Bununla beraber, bugün sahip olduğu anlam itibariyle, küreselleşmenin üç evreden geçerek günümüzdeki halini aldığı söylenebilir.
Bu evreler şu şekilde sıralanabilir: 19. yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar olan dönem, 1914’lerden 1945-50’lere kadar olan dönem ve 1945-50 sonrası dönem. 19. yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar geçen dönemde, küreselleşmenin, özellikle iktisadi anlamda, oldukça ileri bir seviyede olduğu görülmektedir. Bu dönemde, uluslararası ticaretin önündeki engel ve tarifeler yok denecek seviyelere varmış, küresel piyasaların bütünleşmesi derinleşmiş, ulaşım maliyetleri ve uluslararası alanda kişilerin serbest dolaşımı önündeki kısıtlamalar azalmıştır (Oran,2001:5). Küreselleşme lehinde gelişen bu durum, 1914’lerden 1945-50’lere kadar olan süreç içerisinde ise tersine dönmüştür.
I. Dünya Savaşı ile başlayan, Büyük Bunalım ile devam eden ve II. Dünya Savaşı’nın bitmesi ile sona eren bu dönem, küreselleşme dinamiklerinin ve küresel bütünleşme akımlarının ciddi bir biçimde sekteye uğradığı bir dönemdir. Siyasi anlamda aşırı-milliyetçilik, iktisadi anlamda korumacılık ve kendi kendine yeterlilik türündeki eğilimler bu dönemin tipik özellikleridir. 1945-50 sonrası dönemde ve özellikle 1980 sonrasında ise küreselleşme hız kazanarak benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır.
Bu durumun türlü nedenleri vardı. Ekonomik anlamda, uluslararası ticaret hacmi ve uluslararası sermaye akımlarının hızı daha önceden görülmemiş seviyelere ulaşmış, küresel üretim süreçleri büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Diğer yandan, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde böyle büyük bir savaşın bir kez daha yaşanmamasını gerçekleştirmek isteyen, siyasi küreselleşme hız kazanmıştır. Ayrıca, teknolojik anlamda, bu dönemde, dünyanın hemen her kesimini etkisi altına alan bir iletişim devrimi yaşanmıştır. Son olarak ve bilhassa 1980 sonrasında, küreselleşmenin ekonomik, siyasal, teknolojik ve kültürel boyutları da dünya gündeminin ilk sıralarında yer almaya başlamıştır.
1. Küreselleşme Kavramının Boyutları
Küreselleşme, çok boyutlu bir kavram olup, tüm bu boyutların karşılıklı etkileşimi sonucunda şekillenmektedir. Dolayısıyla, küreselleşme kavramı açıklanırken, bu farklı boyutların dikkate alınması önemlidir.
1.1. Küreselleşmenin Ekonomik Boyutu
Birçok düşünürün sıkça belirttiği görüşe göre küreselleşme gücünü ve hâkimiyetini ekonominin işleyişinden aldığı yönündedir. Bu düşünceye göre küreselleşmenin birinci boyutu ekonomiktir. Daha sonra insanoğlunun temel yaşamsal zorlukları yendikten sonra iktidara yönelik zorluklar dünya hâkimiyeti vs. üst yapısal diyebileceğimiz küresel ve siyasi ve diğer ilişkilerin küreselleşmeleri beraberinde getirdiği fikri ağırlıklı düşünce olabilmektedir (Sağlam,2007: 7). Ekonomik küreselleşme, genel anlamda ülke ekonomilerinin bütünleşmesini, yani dünyanın tek bir pazarda bütünleşmesini ifade eder. Bir başka deyişle ekonomik küreselleşme, ülkeler arasında mal, sermaye ve emek akışkanlığının artması sonucu ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, dünya ölçeğinde karşılıklı etkileşimlerin yoğunlaşması ve yaygınlaşması olarak ifade edilmektedir.
Dünya Ticaret Örgütü üyeleri (koyu mavi ile gösterilenler)
Ekonomik küreselleşme sürecinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, yoğunlaşan ticari faaliyetler nedeniyle ülkelerarası karşılıklı bağımlılığın, işbirliğinin ve benzerliğin artmasıdır. Ticaret bağlantıları arttıkça da ulusal ilişkiler değişmekte, uluslararası tercihler gelişmekte, yaygınlaşmakta hatta mecburiyete dönüşmektedir (Aslan,2005:13). Aslında ticaretin uluslararası yaygınlaşması yani ticaretin küreselleşmesinde bazı gelişmelerin büyük rolleri olmuştur. Bu gelişmelerin başlangıcında da, 1947’de kurulan GATT çerçevesinde gümrük tarifeleri ve kotaların kaldırılarak uluslararası ticaretin evrensel boyutlarda serbestleştirilmesi çalışmaları vardır (Bugün GATT’ın yerine Dünya Ticaret Örgütü (WTO) geçmiş bulunmaktadır). Bunların yanında elbette teknolojik gelişmelerin önemli etkileri vardır. Bu gelişmelerle birlikte taşıma maliyetleri düşmüş, uluslararası Pazar daha kolay izlenir bir hale gelmiştir. (Seyidoğlu,2003:189)
1.2. Küreselleşmenin Siyasal Boyutu
Siyasi küreselleşme, Westphalia (1648) Barış Antlaşması’nın ardından uluslararası sistemin ana aktörü konumuna gelen devletlerin uluslararası sistem içerisindeki konumunu geçersiz kılan; güvenlik, barış ve demokrasi gibi değerleri artık devletlerarası ilişkilerle sınırlanması gereken küresel bir anlayışı gerektirmektedir (Çetin, 2008: 178).Uluslararası sistemdeki değişme, devletlerin yönetimleri üzerinde kurumsal düzeyde etkilerini göstermeye başlamıştır. Uluslararası ilişkiler sisteminde farklı aktörlerin ortaya çıkmasıyla birlikte devletler diplomatik örgütlenmeyi kendilerinin yönetebilmesini yitirmeye başlamış ve devletlerarası diplomasinin önemi ve işlevselliği azalmaya başlamıştır (Güler, 1996: 55).Yenidünya düzeninde ulusal sınırların dışındaki kurumların önem kazanması, ulus devleti bir kenara itmekte ve sistemi devlet odaklı olmaktan çıkarmaktadır (Gerşil, 2004: 154).
Westphalia sistemini temsil eden bir görsel
Bu nedenle de ulus devletin egemenliği sorgulanmaktadır. İnsanların insan haklarıyla, hakkaniyetle, demokrasiyle, temel maddesel ihtiyaçların karşılanmasıyla, çevrenin korunmasıyla ve silahsızlanmayla ilgili kaygılarındaki büyük yükselme, günümüzde yönetime katkıda bulunabilecek yeni aktörler de yaratmıştır. Ortaya çıkan tüm farklı sesler ve kuruluşlar, küresel etkisi büyük olan türlü siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel amaçların promosyonunu yapmakta giderek daha aktif duruma gelmektedirler.
Bunların çoğu insanlıkla ve insanların içinde yaşadığı çevreyle ilgili olumlu kaygıların etkisindedir, ama içlerinden bazıları olumsuz, kendi çıkarına dönük ve yıkıcı bir tutum içindedir. Ulus devletler tüm bu güçlerin görünümlerine uyum sağlamak ve hepsinin yeteneklerinden yararlanmak durumundadır (BM KYK,1996,24-25). Gerçekten de bugün bir yandan “devlet üstü” yetkilerle donatılmış yeni küresel ya da bölgesel örgütlenmelerle klasik “devlet” yapısı sarsılmaya başlarken, öte yandan “ulus” kavramı da giderek yerini (etnik, kültürel ya da çıkar birliğine dayalı) “alt topluluk” kavramına bırakıyor(Ülman,1992:47). Uluslararası sistemdeki değişme, devletlerin kamu yönetimleri üzerinde kurumsal düzeyde etkilerini göstermeye başlamıştır. Örneğin ulus-devletlerarasındaki ilişkilerin özeti olan “diplomasi”nin önemi ve işlevselliği giderek azalmıştır. Uluslararası ilişkilerin devlet-devlet ilişkisi olmaktan çıkarak devletulusaşırı şirket ya da devlet-uluslararası örgüt ilişkileri ile çeşitlenmesi, geleneksel diplomatik örgütlenmenin tekelini yitirmesine yol açmıştır (Güler,1996:55). Gerçekten de, devletler insanı dünyaya karşı temsil etmekten çok, karmaşık bir dünya sistemini insanlara temsil ediyora benzemektedirler. Liberalizasyon, özelleştirme, yapısal uyum politikaları, tüm devletleri etkilemekte; yerel ve dış fiyatlar arasında tutarlılık yaratmakta ve dünya pazarının yerel piyasadaki egemen etkisinin aracı olarak iş görmektedirler. Öte yandan teknolojik ilerlemeler artık ulusal sınırları daha gözenekli hale getirmiştir. Devletler egemenliklerini korumakla birlikte, hükümetler, otoritelerinde bir erozyon görmenin acılarını yaşamaya başlamışlardır. Emeğin, paranın ve enformasyonun sınır aşırı hareketlerini kontrol edebilme güçleri çok azalmıştır. Küreselleşmenin baskılarını her düzeyde yaşarlarken, tabandan gelen hareketler ile bazen de bazı hak ve yetkilerin devri (belki de kaldırılması) söz konusu olabilmektedir.
Aşırı durumlarda bazen kamu düzeni çözülebilmekte, çığırından çıkan şiddet karşısında, Liberya ve Somali’de olduğu gibi, kurumlar çökebilmektedir (BM KYK,1996,30). Küreselleşme ile birlikte sonuç olarak demokrasi, insan hakları, özgürlük, çevrenin korunması gibi temel değerler evrensel nitelik kazanırken, her düzeydeki yönetim aracı gibi ulus-devlet de demokratikleşme, yerelleşme, saydamlık, katılım, esneklik, hesap verilebilirlik gibi güçlü eğilimlerin yoğun baskısı altında yeniden şekillenmeye zorlanmaktadır. Bu çerçevede devletin küçülmesi, özelleştirme, siyasal reformlar, sosyo-ekonomik politikaların dönüşümü gibi stratejiler, ülkelerin temel politikaları haline gelmiştir (Köse,2003:3).
1.3. Küreselleşmenin Kültürel Boyutu
Küreselleşmenin kültürel yönü, toplumların karşılıklı iletişim ve etkileşiminin sürekli olarak artması ile açıklanabilir. Bunun yanında, yurttaşlık kimliği gibi genel kimlik yapılarının yerini farklı etnik, dinsel, sosyal ve siyasal kimlikler almaya başlamıştır. Bunun yanında tüketim ve popüler kültür gibi etkenlerle de toplumların birbirine benzeme süreci söz konusudur. Dünyanın hemen her yerinde ABD bayrağı taşıyan T-shirtler, İngilizcenin küresel dil hale gelmesi, aynı müziklerin dinlenmesi gibi olgular, kültürel açından bir küreselleşmenin yaşandığını da göstermektedir. (Köse,2003:3-4),(Sağlam,2007:8-9) İşte bu ve benzeri koşullar küreselleşmenin toplumsal ve kültürel anlamda da kendisini göstermeye başladığının bir göstergesidir.
Teknolojik gelişmeye, özellikle iletişim teknolojisindeki hızlı ilerlemelere bağlı olarak toplumların sosyal ve kültürel yapılarının da, olumlu ya da olumsuz bir biçimde dönüşüme uğradıkları görülmektedir. Batı kültürü ile yerel kültürlerin etkileşimini sağlayan bir sürecin sonucunda hangi kültürlerin kazançlı çıkacağı şimdiden kestirilemezse de, başlangıç için iletişim olanaklarından sonuna kadar yararlanabilen Batı kültürünün diğer kültürler karşısındaki egemen konumunu güçlendirdiği söylenebilir. Batılı olmayan bağlamlarda ise, teknoloji bir yandan yerel kültürleri tehdit ederken, bir yandan da onlara kendi kültürel iletişim ve bilgi ağlarını kurma olanağını sunmaktadır.
Bu şekilde yerel kültürler canlanıp hareketliliklerini artırabilmekte, dinsel ve geleneksel değerlere dönüşebilmekte ve oluşmakta olan bir dünya toplumunun öteki yüzü olarak belirmektedir. İletişim ve bilginin küreselleşmesi, benzer olmayan bir dünyaya yol açmaktadır; kültürün küresel düzeyde homojenleşmesiyle, buna tepki olarak yerel kültürlerin güçlenmesi eşzamanlı olarak gerçekleşmektedir. Avrupa-Amerika merkezli kültür veya yaşam tarzının küresel düzeyde benimsenmesi veya buna tepki olarak yerel kültürlerin güçlendirilmesi şeklindeki akımlara karşıt olarak, yerel kültürle küresel kültürün çeşitli düzeylerdeki sentezlerinin benimsenmesi de bir çıkış yolu olarak karşılanmaktadır.
[irp posts=”31698″ name=”Evrimsel Dönüşümsel Yaklaşım Açısından Küreselleşme”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Boratav, K. (2001). 2000-2001 Krizinde Sermaye Hareketleri. İşletme ve Finans Dergisi.
BM Küresel Yönetim Komisyonu(1996), Küresel Komşuluk, Türkiye Çevre Vakfı Yayını, Ankara.
Coştu, Y. (2005). Küreselleşme Üzerine Bazı Düşünceler, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, IV(7-8):90-105
DPT, (1995), Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler. Ankara: DPT Yayınları 2375, ÖIK: 440.
Erbay, Y. (1997). Kavram Olarak Küreselleşme, Milli Kültürler ve Küreselleşme, Türk Yurdu Yayınları, Ankara.
GERŞİL, Gülşen, (2004), “Küreselleşme ve Çok Uluslu İşletmelerin Çalışma İlişkilerine Etkileri”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6 (1).
GÜLER, Birgül Ayman, (1996), “Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları”, TODAİE, Ankara.
Giddens, A. (2000), Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Alfa Basım Yayınları, İstanbul.
Kazgan, G. (2002), Küreselleşme ve Ulus Devlet: Yeni Ekonomik Düzen, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
Köse, Ömer (2003), “Küreselleşme Sürecinde Devletin Yapısal ve İşlevsel Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, Sayı:49.
Oran, Baskın (2001), Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Yayınevi, 4.Baskı, Ankara.
Sağlam, Serdar(2007), “Küreselleşmeye Yaklaşımlar”, Genç Sosyal Bilim Forumu AGORA, Sayı:13.
Seyidoğlu, Halil(2003), Uluslararası İktisat Teori Politika Ve Uygulama, Güzem Can Yayınları, İstanbul.
Yeldan, E. (2003). Neo-Liberalizmin Bir Söylemi Olarak Küreselleşme. İktisat Üzerine Yazılar I, Küresel Düzen; Birikim Devlet ve Sınıflar. Derleyen Ahmet H. Köse, Erinç yeldan, Fikret Şenses, İletişim yayınları, İstanbul.
Gramsci İtalyan düşünür, siyasetçi ve Marksist kuramcıdır. Çağımızın en büyük düşünürlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Batı Marksizm’in kurucusu, İtalya Komünist Partisi kurucu üyesi ve liderlerindendir. 1891’de Sardunya Adasında (Güney İtalya’da) dünyaya gelmiş, yoksul olan küçük burjuva ailesinin yedi oğlundan birisidir. Babası Francesco Gramsci alt düzey bir memurdur. Gramsci çok başarılı bir öğrencidir. Kazandığı burs sayesinde, 1911’de Torino Üniversitesi’nde tarih, felsefe ve filoloji okumaya başlamıştır. 1911’den itibaren, Gramsci’nin sosyalizme ilgi duymasıyla birlikte Torino’nun işçi sınıfıyla ilişki kurmaya başlamıştır (Başbuğ,2010:7).
İtalya Sosyalist Partisi’nden temsilciler
1913’te İtalya Sosyalist Partisi’ne girmesiyle birlikte ise Gramsci için yeni bir sayfa açılmıştır. 1914’den itibaren ün kazanan bir gazeteci olmuş, “Avanti” gazetesinin editörlüğünü üstlenmiştir. Artan siyasi bağlantılar ve maddi sorunlar sebebi ile 1915’te eğitimini bırakmak zorunda kalmıştır. 1919 yılına gelindiğinde ise bir grup yoldaşıyla birlikte “Ordine Nuovu” (Yeni Dünya) adlı haftalık sosyalist kültür dergisini çıkarmaya başlamıştır.
1920’de Gramsci, Torino işçilerinin komşu illerin tarım işçileri greviyle bağıntılı olarak giriştiği siyasal grevi yönetmiş, 1924’de milletvekili seçilmiş ve İKP (İtalyan Komünist Partisi) başkanı olmuştur. Meclis kürsüsünden faşistlerin cinayetlerini ortaya dökmüş ve “İtalya’da 1926 yılındaki durumun çözümlenmesi” adını taşıyan yazısında Mussolini’nin Amerika ile olan gizli anlaşmalarını da su yüzüne çıkarmıştır. 1926’de, milletvekilliği dokunulmazlığı hiçe sayılarak tutuklanmıştır (Başbuğ,2010:8).
1926’da ünlü Roma hapishanesi “Regina Coeli”ye götürülerek yaklaşık 20 yıl verilen cezası için tek kişilik hücreye konulmuştur. Gramsci’nin pek de iyi olmayan sağlığı cezaevi koşullarında iyice bozulmuş, çok zor şartlar altında yaşamıştır. Cezaevi şartları altında dahi partisi ile ilişkisini sürdürmeye devam etmiş ve kendisini gece gündüz araştırmaya/incelemeye vermiştir. Kendisine Mussolini’den “af” dilemesi için öğütlerde bulunulur, ancak her seferinde bunu reddeder. 1935’de uluslararası baskılar sonucu hastaneye kaldırılmış ve şartlı olarak özgürlüğüne kavuştuktan kısa süre sonra 46 yaşında 27 Nisan 1937’de hayatını kaybetmiştir. Gramsci’nin en önemli eseri “Hapishane Defterleri” bu dönemde yazılmıştır (Başbuğ,2010:9).
Gramsci’yi etkileyen olaylara bakılacak olursa;
Çocukluğunu geçirdiği Sardunya adasında köylülerin nasıl korkunç bir yoksulluk içinde yaşadıklarına tanık oldu. Aslında bu tanık olma durumu Üniversite öğrenimi için gittiği Torino’da Güney İtalya’nın yoksulluğunu Kuzey İtalya’nın zenginliğini görmüş oldu.
Üniversite eğitimi sırasında yoğun bir tarih ve felsefe bilgisi edindi. Torino’da gelişen işçi hareketi de Gramsci için önemli ve etkileyici bir deneyim olmuştur.
O devrin gelişmekte olan siyasi olayları da (faşizmin yükselişi vb.) Gramsci’yi etkilemiştir.
Tarihsel Blok
Yapı ile üstyapılar, bir “tarihsel blok” oluşturur. Karmaşık, çelişik ve uyumsuz üst yapılar bütünlüğü, toplumsal üretim ilişkilerinin bütünlüğünün yansımasıdır (Gramsci,1986: 248). Bu kapsamda egemen olan sınıf başka sınıfların çıkarını da gözetir ve kendi etrafında birleştirirse tarihsel blok oluşmuş olur. Oluşan bu tarihsel blokla egemen sınıfın sınıfsal üstünlüğünün de artmasıyla hegemonya en üst düzeye ulaşır. Sınıfsal üstünlüğünün artmasıyla egemen sınıf, diğer sınıfları hem ekonomik hem de kültürel olarak kendisine bağlar (Kazalak, 2021: 9).
Tarihsel blok bütünsel olarak ele alınırsa, bir yanda doğrudan üretici güçler ilişkisine bağlı olan toplumsal yapı yani “sınıflar”, diğer tarafta ise “ideolojik” ve “politik” bir üst yapı görülür. Bu iki grup arasındaki düzeyin ekonomik olmayan ama üst yapısal düzeydeki etkinliğini kuran aydın gruplar olmuştur. Gramsci bu aydınlar grubunu “üstyapı memurları” olarak tanımlıyor. Bu aydınların organik yapısı temsilcileri oldukları sınıfta ekonomik dayanışma sıkı bir şekildedir
Toplumsal sistemin oluşması için, işlerin çekilip çevrilmesinin mümkün olmadığında aydınlara bırakılan yönetimin hegemonik bir sistem olduğu zaman bütünleşmesiyle sağlanır. Tarihsel blok o zaman gerçekleşir. Yapı ve üstyapı organik birliğini, toplumsal gerçekliliği kavramayı sadece tarihsel blok kavramı açıklar (Portelli,1982:6). Gramsci, tarihsel bloğu devleti bir araya getiren “politik toplum” ve “sivil toplum” olarak tanımlar ve bu iki toplumun bütünlüğü oluşturduğunu söyler (Dural, 2007:58).
Hegemonya
Hegemonya teriminin çekirdeğinde sınıfsal egemenlik ilişkilerinin yeniden üretimi ve toplumsal biçemin izleklerinin yanı sıra, siyasal iktidarın toplumu nasıl yönettiğini de gözlemlemek olasıdır. Bu bakımdan yönetime ve siyasal egemenliğe ağırlığını koyan her sınıf, sivil toplum düzleminde tüm toplumu yönetmeye gücü olduğunu ispatlamak durumundadır. Yani bu sınıf, sadece kendi alanında değil tüm toplumu örgütleyip yönetme gücüne sahip olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bunun için de yönetmeye talip olan sınıf, öncelikle hegemonik üstünlüğünü kurmalıdır. Dar anlamda hegemonya sadece sınıflar arası üstünlük değil, politikanın özgüllüğü, siyaseti yapma ve şekillendirme ilişkisiyle de ilgilidir (Dural,2012:312).
Mussolini
Bu bağlamda hegemonya terimi, “Hem yönetici bir sınıf olarak proletaryanın hem de yönetimin uygulanmasına ilişkindir. Bu egemen sınıfın, karşıt gruplar üzerinde zorunlu olarak uygulayacağı zorlama demektir. Fakat bu proletarya ile işbirliği yapmaya hazır olan ve bu tutumuna etkinlik kazandırılması söz konusu olan müttefiklerinin fikir ve kültür alanında yönetilmesi de demektir. Hegemonya yönetimin olumlu yönünü de geliştirir”. Bir anlamda hegemonya hükmedenle yönetilen arasındaki çelişkiyi ortaya çıkararak yeni bir tarihsel blok kurulmasını, daha sonra da yeni sınıfın yönetimi ele geçirmesini sağlamak bakımından mühimdir.
Gramsci, her siyasal akımın kendi saflarında yer alanları diğer saflarda olanlardan ayırt etmek ve bu yoldaki fikirleri güçlendirerek, aynı safta olanların özgün- yaşam koşullarına uyan- hakiki bir öğretiyi düzenlemek mecburiyetinde olduklarına inanmaktadır. Üst yapıların önemine özellikle atıfta bulunan Gramsci, hegemonya kavramında olduğu kadar sivil toplum bağlamında da Marx ve Lenin’e önemli katkılarda bulunur. Hegel’in etkisinden sıyrılamayan Marx, sivil toplumu bir “kötülükler alanı” olarak düşünürken, Engels de sivil toplumu ekonomik ilişkiler alanının kararlaştırıcı öğesi şeklinde betimlemiştir.
“Alman İdeolojisi”nde ise sivil toplumun tarihin gerçek fuayesi olduğundan hareketle, “Sivil toplum bir aşamanın ticaret ve sanayi yaşamının bütün bütününü kucaklar” denilmektedir. Bu yaklaşımlara karşın Gramsci; sivil toplum, politik toplum, devlet arasındaki çatışkıya dikkati çekerek ve hegemonyanın sivil toplum alanında gerçekleştirildiğine işaret ederek, tartışmayı yapıya değil üstyapıya bağlayarak, Marx ve Engels’in fikirlerine ciddi açılımlar yaratmaktadır.
Friedrich Engels
Ancak düşünür, sadece üstyapılarla sınırlı kalmayarak, yapının da önemine değinmiş ve yapının belirleyiciliğini yok saymamıştır. Gramsci’ye göre sivil toplum düzeyi, özel denilen kurumlar bütünlüğünü oluşturmakla kalmaz aynı zamanda egemen grubun toplum genelinde uyguladığı hegemonya işlevine karşılık düşer. Gramsci, sivil toplumu politik toplumun karşısında konumlamaktadır. Böylelikle Gramsci, politikanın özgüllüğüne atıfta bulunmuş olur.
Ne var ki, politikanın özgüllüğünü kabul eden ilk sosyalist kuramcı Gramsci değildir. Lenin de hegemonyanın kurulduğu alanın politika olduğunu kaydederek, politikanın özgüllüğüne dikkati çekmiş bir düşünürdür ve bu açıdan Gramsci ile Lenin arasında fikirsel bir tutarlılık olduğunu görmekteyiz.
Yeniden Kuzey- Güney ayrımına dönüldüğünde, İtalya’da Kuzeyli işçi bloğuyla Güneyli köylü yığınları arasında bir bütünlük yani tarihsel blok kurulamadığı ve geniş toprak sahibi köy aristokrasisinin hegemonik örüntüsünün aşılamadığı söylenebilir. Gramsci’ye göre İtalya’da sınıf ittifakları modeliyle köylü yığınlarının rızasını alıp, köylülerle tarihsel bir blok oluşturacak olan işçi sınıfı, kendi hegemonyasını kuracaktı. Oysa bu ülkede kapitalizm kendisini yeniden üreterek kapitalistlerin yerini başka kapitalistlerin alması gerçekleşecek ve faşizm iktidara gelecekti. Almanya’da da yaşanan bundan farklı bir şey değildi ve her iki ülkede, işçi sınıfının üzerinde inanılmaz bir baskıyla gidilerek, salt zora dayalı bir tahakküm işleyişi gündeme gelecekti.
Sivil Toplum-Politik Toplum
Gramsci’nin hegemonyaya verdiği değer bağlamında, sivil toplum-politik toplum ayrımına değinilmelidir. Gramsci, politik toplumun zora (tahakküme) dayalı yapısının karşısına sivil toplumu çıkarır. Burada önemli nokta, politik toplumun zora dayalı niteliğine karşı sivil toplumun hegemonyaya, yani oydaşmaya bağlı yapısının konulmuş olmasıdır. Bu bağlamda işin içine hegemonyayla birlikte ideoloji de giriyor.
Diyalektik olarak hegemonya tahakkümle bir zıtlık içerisinde bulunsa bile esasta zor ve rıza, tahakküm ve hegemonya yan yanadır. Devlet aygıtının zorlamalarına karşın ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesini sağlayan hegemonya, bir yandan zorlamayı geri plana iterken aynı zamanda onun gizlenmesini sağlar. Zira devlet, zorlama aygıtlarını (örneğin ordu) gerektiğinde hegemonik sistemi tekrar sağlamak, korumak ya da direnenleri baskı altında bulundurabilmek için ileri bir tarihte kullanmak üzere saklar. Bu noktada söz konusu olan, hukukun olumsuz yanının, böylesi bir durumda egemen güçlerin hukukun normlarına ve özellikle de cezalandırma işlevine yaslanarak, direnenlerin tahakküm altına alınmasına yardımcı olan niteliğidir.
Karl Marx
Gramsci, politika ve iradeyi ön plana çıkarırken, hegemonyanın toplumsal meşruluk sorunu halledildikten sonra kurulduğunu söyler. Ayrıca hegemonyada etik, moral ve ideolojik unsurlar da işin içine girer. Örneğin Fransız ihtilali modelinde ekonomik egemenliğini siyasal üstünlüğe taşıyan burjuva sınıfı, siyasi üstünlük öncesinde kurduğu hegemonik üstünlüğü sayesinde, kentli işçi sınıfı ve köylülerle bir ittifaka girerek tarihsel bloğunu oluşturur. Ancak devrimden sonra bunun da yetmediği anlaşılır ki, devreye etik, kültürel ve ideolojik düzenlemeler girer. Bu örnek hegemonyanın ne denli farklı düzlemlerde aranması gerektiğine işaret eder (Dural, 2012:314).
Yapı-Üstyapı-Hegemonya
Gramsci’nin hegemonya çözümlerini üstyapı alanında somutlaştırdığını ve çözümlemelerinin temeline siyaset, hukuk, ideoloji gibi üstyapı kurumlarını aldığına değinilmişti. Ne var ki, Gramsci, tüm bu kurumlara vurgu yaparken yapıyı da göz ardı etmemiştir. Düşünüre göre yapıda meydana gelen değişiklerin, yani üretim ilişkilerindeki değişikliklerin, üstyapıyı belirleyeceğini söylemek zorunludur. Zira Gramsci, hegemonyanın aslında fabrikalarda kurulduğunu söylerken, yapının belirleyiciliğine yeterince vurguda bulunmaktadır (Dural,2012:316).
Ancak Gramsci bir kere yapı üstyapı üzerinde belirleyici olduğu zaman üstyapının da yapıyı belirlemeye hazır hale geldiğini kabul etmektedir. Yapı ve üstyapı belirleme aşamasında organik bir zıtlıklar ilişkisi çerçevesinde birbirlerini etkilerler.
Gramsci’ye göre yapılar ve üstyapılar “tarihsel blok” oluştururlar. Üstyapıların karmaşık, uyuşmaz örüntüsü yapının bütününü yansıtmakla kalmaz her iki yapı arasında, hem diyalektik hem de organik ilişkiyi ortaya çıkarır. Yine hegemonya krizinin ortaya çıkması, genişlemesi, yeni bir siyasal egemenliğe dönüşmesi yolunda ya da belli bir sınıfın egemenliği bir diğerine devretmesi anlamında olmazsa olmaz iki koşul mevcuttur. Gramci, bunu,
“1- İnsanlık daima çözümleyebileceği, başarabileceği işleri ele alır… Bu iş (ya da sorun) çözümlenmesi için gerekli maddi koşulların bulunduğu ya da hiç olmazsa oluşum sürecinin içine girdiği koşullarda ortaya çıkar. 2- Bir toplumsal kuruluş, içinde taşıyabileceği bütün üretim güçlerini geliştirmeden ya da daha yüksek yeni üretim ilişkileri bunların yerini almadan hiçbir zaman ortadan kalkmaz: Bu yeni ilişkiler eski toplumun bağrından doğup gelişmeden yani bunları geliştiren maddi koşullar gerçekleşmeden ortadan kalkamaz” sözleriyle dile getirmektedir (Gramsci,149 akt. Dural, 2012:317).
Bu bağlamda önce yapıda baş gösteren gelişmeler yani maddi koşulların ortaya çıkması esastır. Bunu ister istemez toplumda yeni veya daha ileri üretim ilişkilerinin oluşturulması yönünde bir talebin yaratılması izleyecektir. Bu bağlamda eski üretim ilişkilerinin sağladığı tablodan memnun kalmayan sınıflar arasında, yeni arayış ve ittifaklar izlenecektir. Yani eskiyi savunan güçlerle yeniyi talep edenler arasında, önce kopukluk, sonra talep karlar sathında yeni tarihsel bloğun kurulması izleyecektir. Bir sınıf bağlaşıkları arasında hegemonyasını kurup, yeni yönetici güç olma potansiyeline sahip bulunduğunu kanıtlayınca ise iş siyasal egemenlik boyutuna yönelecektir.
[irp posts=”24950″ name=”Che Guevara: Bir Doktorun Devrime Dönüşen Hayatı”]
Dural, Baran, A. Gramscı Düşüncesinde Tarihsel Blok/ Hegemonya/ Aydınlar ve Bunalım Süreçleri Kavramları, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 9, S. 2, ss. 55-68, Aralık 2007.
Dural, Baran, Antonıo Gramscı ve Hegemonya, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 11, S. 39, ss. 309-321, 2012.
Gramsci, Antonio, Hapishane Defterleri, Onur Yayınları, İstanbul, 1986.
Kazalak, Fırat, Antonio Gramscinin Hayatı, Düşünsel Gelişimi, Tarihsel Blok ve Hegemonya Kavramları Üzerine Bir Çalışma, ss. 1-26, 2021.
İstihbarat devletler ve şirketler için günümüzde oldukça önemli bir hale gelmiştir. Dağınık ve anlamsız olan ham bilgiyi düzenleyerek, işe yarar ve kaliteli bir bilgi sağlama işine istihbarat denmektedir [1]. İstihbarat toplama, birçok süreci ve yöntemi kendi içerisinde barındırmaktadır. Bunlar, haber kanallarını takip ederek çıkan haberleri derleme ve yorumlama sahada direkt kişilerden bilgi alma vb. olabilmektedir. Günümüzde, askeri istihbarat, ekonomik istihbarat, sağlık istihbaratı gibi çeşitleri bulunmaktadır. Uluslararası güvenlikte de özellikle II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaşta oldukça önem kazanan istihbarat toplama devletlerin vazgeçilmez organlarından olan istihbarat teşkilatlarının kurulmasına neden olmuştur.
Devletler, dostları ve düşmanları hakkında sürekli bir bilgi toplama arayışında olup ileriye dönük planlarını veya alacakları önlemleri bu istihbarat servislerinin sağladığı bilgiler aracılığıyla hayata geçirmektedir. Uluslararası ilişkilerde önemli olan, birçok krize dahi sebep olan istihbarat ajanları her zaman popüler olmuş ve hepimizin aşina olduğu sinema filmlerinde dahi kendine yer bulmuştur. Teknolojinin de gelişmesiyle istihbarat ve güvenlik daha önce olduğundan daha da fazla paralellik göstererek birlikte hareket etmeye başlamıştır. Devletler sadece askeri istihbarata değil güvenliklerini tehdit edecek her türlü kişi, kurum, araç, hastalık vb. şeyler hakkında istihbarat toplama ve bunları değerlendirme çabasına girmişlerdir.
Alman İstihbarat Ajanı Çiçero
Gizlilik istihbaratın temel özelliklerinden biridir. Gizlilik olmadığı durumlarda, istihbarat bilgileri ve istihbarata karşı koyma yöntemleri tehlikeye girecektir. Gizlilik istihbaratın karakteristik özelliği olduğu kadar, erdemidir. Kaynaklar ve istihbarat yöntemleri, hedefler tarafından bilinmemeli ve çözülmemelidir. İstihbaratın temelde bilgiden farklı özellikleri vardır bunlar, toplama, analiz ve karşı istihbarat olarak karşımıza çıkmaktadır [2].
Modern Demokrasilerde istihbarat içerikleri değişmese de istihbarat edinme yöntemleri değişmekte ve gelişmektedir. Çünkü, istihbarat toplamanın “gizli” yönü kamuoyu tarafından eleştirilmekte ve istihbarat servislerine olan destek azalmaktadır. Fakat, günümüz dünyasında bilgi her şeyden daha önemli hale gelmiş ve istihbarat toplama yöntemleri daha da önem kazanmıştır. Bugün iletişim kanallarının artması, insanların birbirleriyle temasının artması ve teknolojinin gelişimiyle birlikte toplanacak bilgi sayısı kat be kat artış göstermiştir. Burada sosyal medya ve internet gibi kaynaklardan çok fazla bilgi toplanıp analiz edilebileceği düşünülse de nitelikli bilgi toplama ve bilgi ayıklama işlemleri geçmişe nazaran daha zor olmaktadır [3]. Bunların dışında, istihbarat toplama yöntemleri de farklılık göstermektedir. Bunlar, insan istihbaratı, açık kaynak istihbaratı, görüntü istihbaratı, sinyal istihbaratı ve teknik istihbarat olarak kategorize edilmektedir [4].
İnsan istihbaratı, öznenin insan olduğu ve bilgi edinme gayretinin insan tarafından yapıldığı yani bizim genelde “casus” dediğimiz personel veya gönüllülerden oluşan kişiler tarafından toplanan istihbarat türü olmaktadır [5]. Açık kaynak istihbaratı ise medya araçları, diplomatik kaynaklar, iş çevreleri gibi ulaşılması daha kolay olan istihbarat kaynaklarını temsil etmektedir [6]. Görüntü istihbaratı ise adından da anlaşılacağı üzere, uydu, insanlı veya insansız hava araçları, uçak vb. araçlarla elde edilen görüntüleri incelemek üzere ortaya çıkan bir istihbarat türüdür [7]. Sinyal istihbaratı da iletişim araçlarına sızmayı amaçlayan ve buradan elde edilen bilgileri analiz eden bir istihbarat kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır [8].
CIA (Merkezi İstihbarat Teşkilatı) Genel Merkezi
Son olarak teknik istihbarat ise hakkında istihbarat toplanacak hedefin sahip olduğu malzemelerin yeteneklerini, cihazlarının gelişmelerini ve bunların sürekli takip edilmesini ve detaylı bilgi toplayarak değerlendirilmesini, bunun sonucunda bu bilgileri kendi lehine kullanarak teknolojik olarak rakip aktör ile aynı düzeye gelinmesini amaçlamaktadır [9]. İstihbarat yöntemleri ve kategorileri sürekli değişiklik gösterse de temelde aynı amaca dayanır ve gizlilik en önemli unsur olarak yer almaktadır. Özellikle son dönemde ortaya çıkan, Covid-19 virüsü istihbarat konusunu tekrar gündeme getirmiş ve ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Bu dönemde kullanılan, haberleşme uygulamaları, mobil uygulamalar veya internet üzerinden yapılan işlemlerin gizliliği sorgulanmış birçok aktör tarafından kişisel bilgilerin ele geçirildiği ve gizliliğin ihlal edildiği durumlar ortaya çıkmıştır. Büyük teknoloji şirketlerinin devletlere sattığı cihazlar üzerinden gizli bilgiler toplanabilmiş ve çeşitli ülkelerin istihbarat servisleri bu bilgilere ulaşabilmiştir. Devletler de bazı mobil uygulamalar ve sosyal medya siteleri sayesinde vatandaşları hakkında istihbarat toplayabilmektedir. Günümüzde, teknoloji sayesinde siber güvenlik önem kazanmış ve siber alandaki istihbarat toplama eylemleri artmıştır [10].
Buna devletlerin üst kademelerindeki kişilerin bilgilerini toplamak, gizli kalması gereken bilgilere ulaşabilmek de dahil olmaktadır. Hayatımızın her alanını işgal eden teknoloji sayesinde artık istenilen her bilgiye daha kolay ulaşılabilmekte ve kişisel verilerin gizliliği sorgulanır hale gelmektedir. Covid-19 virüsünün getirdiği bir başka kavram ise sağlık istihbaratıdır. Sağlık istihbaratı, başka bir ülkede çıkan hastalık vb. şeylerin ya da sağlık alanındaki gelişmelerin takip edilmesi ve bu bilgilerin derlenerek devletlerin bilgilendirilmesi veya uyarılması şeklinde tanımlanabilir [11]. Salgın Hastalıkların sarstığı günümüz uluslararası ilişkiler sisteminde ise devletler sağlık istihbaratı üzerine daha çok eğilecek ve bu gibi durumların yaşanmaması ya da hafif atlatılması için önceden önlem almaya çalışacak gibi görünmektedir.
KGB
Sonuç olarak, istihbarat toplamanın en önemli dönemi Soğuk Savaş olsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde de önemini kaybetmemiştir hatta çeşitlenmiş ve anlamını derinleştirmiştir. 11 Eylül olaylarından sorumlu tutulan Usame Bin Ladin’in yakalanması bile bir istihbarat başarısı olarak kendini göstermektedir. Fakat aynı şekilde 11 Eylül olaylarına engel olunamaması da istihbarat ve güvenlik sistemlerinin neden güçlü olması gerektiğinin cevabı niteliğinde karşımıza çıkmaktadır.
İstihbarat, özellikle devletleri başta hayatta kalma yarışı olmak üzere birçok yarışta öne geçirme potansiyeli olan bir alandır ve üzerine çok düşünülmüş devlet içerisinde ayrı bir departman olarak kendine yer bulmuştur. Özellikle, CIA, MOSSAD, KGB, MİT vb. örgütlerin istihbarat toplama çalışmaları Dünya’daki birçok kişi tarafından duyulmuştur ve ilgi çekmiştir. Bu kurumların yaptıkları iş, her ne kadar ilgi çekici ve heyecan verici gibi görünse de oldukça tehlikeli ve gizli kalması gereken bir iş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle, istihbarat ajanlarının bilgi toplarken veya casusluk yaparken yakalanması devletler arası krizlere neden olmakta hatta savaşın eşiğine bile getirme ihtimali bulunmaktadır. Bu nedenle istihbarat servisleri ve bilgi toplama eylemleri devletler için çok önemli olmakta ve hayati önem taşımaktadır. Uluslararası sistemin bize getirdiği yenilikler ve değişimine bakılacak olursa elde edilen bu bilgiler her zaman güce dönüşecektir ve bu tarz eylemler devletler açısından her zaman önemini koruyacaktır.
[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aksu, M. (2012). Faruk Turhan, “Yeni Tehditler, Güvenliğin Genişleme Boyutları ve İnsani Güvenlik”, Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Cilt: 4, Sayı: 2.
Brauch, H.G. (2008). Güvenliğin Yeniden Kavramsallaştırılması: Barış, Güvenlik, Kalkınma ve Çevre Kavramsal Dörtlüsü, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18.
BARNEA, Arver (2017), “Counterintelligence: Stepson of The Intelligence” Discipline. Israel Affairs, Vol 23, 715-726.
BAYLIS, John (2008), “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı”, Uluslararası İlişkiler, Vol 18, 69-85.
BİRDİŞLİ, Fikret (2011), “Ulusal Güvenlik Kavramının Tarihsel ve Düşünsel Temelleri”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Vol 31, 149-169.
CARLISLE, Rodney P., (2015), Encyclopedia of Intelligence and Counterintelligence, Sharpe Reference, USA.
DEDEOĞLU, Beril (2014), Uluslararası Güvenlik ve Strateji, Yeniyüzyıl Yayınları, İstanbul.
ÇITAK, Emre (2015), “Çağımızın Gerekliliği Olarak Sinyal İstihbaratı”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8(2), 751-770
EYMÜR, Mehmet (2017), “İstihbarat Servisleri ve Değişim”, S. Yılmaz. (Ed.), İstihbarat Dünyası (ss. 13-25), Kripto Yayınları, Ankara.
HULNICK, Arthur S. (2006), “What’s Wrong With The Intelligence Cycle”. Intelligence and National Security Journal, Vol 21, 6, 959-979. KARAAĞAÇ, Yunus (2018), Geçmişten Geleceğe İstihbarat, İskenderiye Yayınları, İstanbul.
KARTAL, Açelya (2017), “İstihbarata Karşı Koyma”, S. Yılmaz. (Ed.), İstihbarat Dünyası (ss. 315-327), Kripto Yayınları, Ankara.
Küreselleşmenin sınırsız etkileri politika, eğitim, sağlık alanlarında tartışıldığı gibi terör örgütlerinin yayılması konusunda da gündeme gelmektedir. Özellikle 2000 yılından sonra küreselleşmenin hız kazanması ile terör örgütlerinin ortaya çıkması ve saldırılarındaki yukarı yönlü ivme dikkate alındığında liberal teorilerin büyük oranda yanıldığı düşünülmektedir.
Küreselleşmenin yapıcı etkilerinin bu tür faaliyetlerle yıkıcı etkilerine geçiş yapması, batılı devletlerin ütopyaya dayalı bir gelecek sunan tezlerini de çürütmektedir. İnsanlık tarihini etkisi altına alan terör örgütleri suikast, bombalı ve silahlı saldırıları ile can ve mal kaybına neden olmaktadır. Terörist grupların “uluslararası terör örgütü” olarak ilan edilmeleri için gelir kaynaklarının uluslararası illegal yollar ile sağlanıyor olması esastır. Bir örgütün terörist grup olarak görülmesi ise ülkelerin politikalarına ve tehdit-güvenlik algılarına dayanmaktadır. Sri Lanka tarafından terör örgütü olarak görülen bir oluşumun Avrupa Birliği ülkelerince terör örgütü olarak kabul edilmemesi, uluslararası güvenlik sorunlarında karşılaştığımız temel sorunlardan biridir. Uluslararası sistemin, devletlere ve altında yaşayan vatandaşlara karşı düzenlenen kanlı saldırılar karşısında kendi çıkarlarını ve politikalarını savunması ise realist bakış açısının etkin olarak kullanıldığını göstermektedir. Tehdit ve güvenlik algısının ülkeler arasındaki ilişkileri bu derece büyük oranda etkilemesi ise gelecek yıllarda sadece terör örgütleri üzerinden kurgulanan bir uluslararası siyaset tehlikesini bizlere düşündürmektedir. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütü 1980’li yıllara kadar farklı devletler tarafından desteklenmiş fakat daha sonraki yıllarda örgütün kanlı eylemler gerçekleşmesi neticesinde almış olduğu desteği kaybetmiştir. Terör örgütünün tehdit algısı, saldırıları ve amaçları bizlere uluslararası politikanın neresinde, hangi devlet veya kurumlarca o devletin hangi çıkarları için desteklendiğini gösterebilmektedir. Çıkarların kesişmesi veya örgütün güç kaybetmesi kesinleştiğinde ise uluslararası destek azalmakta ve en sonunda kesilmektedir. Terör örgütlerinin saldırıları neticesinde en büyük zararı siviller görürken, hiçbir terör örgütünün amaçlarına tam olarak ulaştığı ve elde ettiği kazanımları koruyabildiği görülmemiştir.
Sri Lanka Tarihi ve Demografik Yapısı
Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti, Hindistan’ın güneyinde bulunan, 65,610 km² büyüklüğünde bir ada ülkesidir. Çok sayıda küçük adacığa sahip olan ülke aynı zamanda Hint Okyanusu’na hâkim bir jeopolitik konuma da sahiptir. 2019 verilerine göre Sri Lanka 21,8 milyon nüfusa sahiptir ve ülkenin başkenti Kolombo’dur.[1]
Jeopolitik konumundan dolayı tarihi boyunca sömürgeleştirilmiş olan Sri Lanka 1505 yılında ilk kez Portekizliler tarafından işgal edilmiştir. 1658 yılında Hollandalıların işgaline uğramış ve 1796 yılında adanın İngilizler tarafından işgal edilmesi ile son kez işgal edilmiş olmuştur. Ülke tarih içerisinde pek çok topluluk tarafından farklı isimlerle çağırılmıştır. Ülkeye Araplar tarafından “Serendip” denirken, Avrupalılar “Seylan” adını kullanmaktadırlar.[2] Ülke İngiliz işgalinden sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı himaye altında geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlıklarını kazanan ülkelere Sri Lanka’da dâhil olmuştur. Devlet 1948 yılında adını “Seylan” olarak değiştirerek İngiliz Milletler Topluluğu’na üyeliğini gerçekleştirmiştir. Seylan, Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Ülkenin içerisinde bulunan gerilimlerin başında etnik azınlıklar ile yaşanan sorunlar gelmektedir. 1960 yılında seçilip 1977 yılına kadar görevine devam eden Mrs. Srimavo Bandaranaike, Dünya’nın ilk kadın başbakanı olarak 1972 yılında ülkesinin adının “Sri Lanka” olarak değiştirilmesini sağlamıştır. Ülkenin resmi adı “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” dir. Ülkenin demografik yapısına bakacak olursak, Sinhalalar nüfusun % 74’nü, Tamiller ise % 18’ini teşkil etmektedir.[3] 1999 verilerine göre halkın; %70’i Budist, %15’i Hindu, %8’i Hristiyan, %7’si Müslüman dinine mensuptur.[4]
Ülke İçi Çatışmalar ve Sebepleri
Sri Lanka’nın içerisinde bulunan çatışmaların temelinde etnik ve dini sebepler yatmaktadır. Ülkenin ve bölgenin en eski yazılı medeniyet temellerine sahip olan Tamiller, çoğunluk olan Sinhalalara göre asırlar önce bu topraklara yerleşmişlerdir.
Sömürgecilik faaliyetlerinin olduğu dönemlerde de Tamiller okuma yazma bilen, eğitimli nüfusu temsil ettiklerinden dolayı üst düzey mesleklerde çalışmaktadırlar. (Yalçın, 2016:10)
Sömürge yönetimleri de aynı şekilde Tamillerin devlet yönetiminde yer almasını desteklemiş ve bu politikalarıyla Sinhalaların yönetimden uzaklaştırılmasını sağlamışlardır. Politikaların yarattığı rekabet olgusu toplumlarda hali hazırda bulunan etnik kimlik çatışmalarının siyasi ve ekonomik olarak oluşmasının da temellerini atmıştır. Gerginleşen etnik kimliğe dayalı ilişkiler, batılı devletlerin ülkeden ayrılmasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta ise çatışmaların tırmandığı noktanın batılı ülkelerin sömürgecilik faaliyetlerine son vermesi ile başlamasıdır. Bir diğer gözden kaçan nokta ise sömürülmeden önce ülke içerisinde bulunmayan demokratik yönetim anlayışının, İngiltere’nin hükmettiği dönemde toplumu yönetme nezdinde etkinleştirilmesidir. Sri Lanka tarihini iç çatışmalar özelinde; sömürü öncesi dönem ve bağımsızlık sonrası dönem olarak iki gruba ayırabiliriz. Çoğunlukçu demokrasi ile yönetilmeye çalışılan Sri Lanka’da, sömürü döneminden önceki çatışmalar dil, din ve etnik kimlik üzerinden kurgulanmışken bağımsızlık sonrası dönemdeki çatışmalar etnik temsil eksikliği üzerinden kurgulanmıştır.
Bu değişimin Britanya İmparatorluğu’nun, sömürgecilik faaliyetlerine son verirken ülkedeki yönetimi, en kalabalık nüfusa sahip ve iktidar erkini çoğunluğun yönetimine dönüştüren Sinhalalar’a bırakmasından kaynaklanmaktadır. 1956 yılında Sinhalaların kabul ettiği anayasa değişikliği ile ülkenin resmi dili “Sinhala dili” olarak kabul edilmiştir (Nithiyanandam, 2000: 293).
Benzer şekilde 1972 yılında ülkenin adının Sri Lanka olarak değiştirilmesi Tamiller tarafından varlıklarına karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Çeşitli gruplar kuran Tamiller, devlet kadrolarından uzaklaştırılmalarıyla üniversitelerde ve şehirlerde etnik yapılanmalarına hız vermişlerdir. Tamiller bu dönemden sonra ekonomik, dini ve etnik kimliklerinden dolayı siyasi haklarını kullanamayan bir azınlık grubu olarak organize olmuşlardır. Temelleri bu yıllarda atılan Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütü o dönemde kurulan gruplardan birisi olmakla birlikte, gelecek yıllarda aralarından çıkan en güçlü yapılanmaya sahip olmuştur. Tamil milliyetçilerinden oluşan gruplara karşı Sinhalalar da çeşitli milliyetçi gruplar kurarak saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Sivillerin de sadece etnik kimlikleri yüzünden hedef alındıkları bu saldırılardan sonra Tamillerin büyük bir bölümü Sri Lanka’yı terk etmiştir. Tamil milliyetçisi kişiler ise ülkede kalmış ve birçoğu Tamil Kaplanları terör örgütüne üye olarak katılmıştır.
Tamil Kaplanları Terör Örgütü’nün Tarihsel Gelişimi
Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (TEKK), Tamil Kaplanları (Liberation Tigers of Tamil Eelam, LTTE) isimlerine sahip terör örgütü 1976 yılında resmi olarak kurulduğunu ilan etmiştir.[5] Daha önceki haleflerinin devamı olarak görülse de azınlık Tamillerin oluşturduğu organize olmuş silahlı tek örgüttür.
Örgütün amacı, Sri Lanka içerisinde Tamil etnik grubunun yaşadığı kuzey bölgelerini içerisine alan bağımsız bir Tamil Devleti kurmaktır. Tamil Kaplanları amaçları olan devleti kurmak için Sri Lanka ordusuna karşı saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu saldırılar neticesinde bazı dönemlerde Tamiller istedikleri topraklarda yönetimi ele geçirirken, bazı dönemlerde gerilemek zorunda kalmışlardır. Sri Lanka’da kurulan ve yönetimi elinde bulunduran siyasi iktidarlar, Tamillere karşı dolaylı ve direkt olarak karşı politikalar uygulamışlardır. Bu politikalar sonucunda Tamillerin Sinhalalara karşı olan tutumu daha da sertleşmiş, silahlı çatışmalar ve saldırılar patlak vermiştir. 1976 yılından önce gerçekleşen Tamil saldırıları bireysel veya örgüt tabanlı gerçekleştirilen saldırılar sayılırken bunların birçoğu ülke çapındaki etnik çatışmaları tetiklemeye bağlı stresi arttırmıştır. Bu dönemde öldürülen kişilerin Sinhala veya Tamil olması fark etmeksizin örgütün terörist saldırıları bir plan veya emir komuta zinciri altında gerçekleştirildiğini söyleyememekteyiz. Örgüt resmi olarak kurulmadan önce gerçekleştirilen saldırıların neredeyse hepsinin motivasyonu, siyasi güç elde etmek ve Sri Lanka yönetimi ile halkı üzerinde korku oluşturmayı amaçlamaktır. 1976 yılı öncesinde Tamillerin herhangi bir yönetim altına girmemiş, dağınık halde bulunan küçük gruplarının tek bir örgüt altına girmemesinin nedenleri de araştırılması gereken bir konudur. Dağınık yapının birleşememesindeki en önemli nedenin örgüte liderlik edecek bir kişinin bulunamaması olduğunu söyleyebiliriz. Örgütü toplayıp, onu motive edecek siyasi dayanakları yaratacak bir liderin bulunmaması Tamillerin organize olmasını yavaşlatmıştır. LTTE’nin lideri Velupillai Prabhakaran, 1954 yılında Seylan’da doğmuş, Tamil etnik kimliğine sahip bir Seylan vatandaşıdır.
1972 yılında Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütünün temellerini atan Velupillai, örgütün siyasi vizyonunu ve misyonunu ortaya çıkarmıştır. Vellupillai’nin hayali Sri Lanka’nın kuzeyinde bağımsız bir Tamil devleti kurmaktır.[6] Tamil halkının tamamı ile aynı hayali paylaşması onu sıradan bir Tamil milliyetçisi yaparken, örgütün misyonunu belirleyen bu tezi resmi olarak ilan etmesi ve Tamilleri bir araya toplayabilmesi ortaya çıkan liderlik potansiyeline işaret etmektedir. Velupillai 1975 yılında doğduğu Jaffna kentinin valisine karşı terör saldırısı gerçekleştirmiş ve saldırı valinin öldürülmesiyle son bulmuştur.[7] Birçok terör örgütünde olduğu gibi Tamil Kaplanları da kendisine merkez olarak, örgüt liderinin doğduğu şehri seçmiştir. Sri Lanka’nın kuzeyinde bulunan Jaffna kenti de 1972 yılından itibaren örgütün siyasi ve ideolojik merkezi olmuştur.
Sri Lanka’da büyük saldırı haricinde diğer küçük çaplı saldırıların da etkisiyle iç siyasette ve ekonomide ortaya çıkan sorunlar göze çarpmaktadır. Dünyanın ilk kadın başbakanı olan Mrs. Srimavo Bandaranaike seçildikten sonra ülkesinde sosyalist ideolojiye bağlı bir yönetim kurmuş ve dış politikasını Sovyetler Birliği’ne yakınlaştırmıştır. 1978 yılında gerçekleşen seçim ülkenin yönetimindeki bazı değişimlerin de habercisi olmuştur. 1978 seçimlerinde iktidara gelen Milli Birlik Partisi, yapılan anayasal değişikliği ile ülkenin yönetimini başkanlık sistemi olarak yeniden düzenlemiştir.
Junius Richard Jayewardene
Ülkenin ilk devlet başkanı olan Junius Richard Jayewardene, kendinden önceki hükümetin izlediği Sovyet yanlısı politikayı terk ederek dış politikanın batılı ülkeler ile uyuşmasına çalışmıştır. (Silva, 1997: 248-254)
Fakat aynı anayasal düzenleme ile ülkenin resmi adının “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” yapılmasını, iç politikaya yönelik bir hamle olarak yorumlayabilmekteyiz.
Hindistan, tarihsel kimliklerinden ötürü Tamil etnik grubunun Sri Lanka’ya göç yaptığı ülkedir. Aynı zamanda Tamiller 60 milyon nüfusa sahip olarak Hindistan’ın güneyinde Tamil Nadu bölgesinde yaşamaktadırlar.[8] Hindistan yönetimi Tamil halkı için destekleyici bir tavır almış ve onların hem ülke içinde hem de ülke dışında siyasi olarak desteklenmelerine yönelik politikalar uygulamıştır.
Hindistan’ın bu politikaları uygulama nedeni olarak; Tamil halkından kazanılabilecek oy desteği ile örgütün Hindistan içerisinde destek bulmamasına ve eylem gerçekleştirmemesine yönelik olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. (Yalçın, 2016: 16)
Örgütün Faaliyetleri ve Saldırıları
Örgüt yaklaşık 15.000 kadar elemana sahiptir.[9] Bu elemanların dışında kendisine destek veren üyeler, farklı ülkelerde yaşayan Tamillerden oluşmakta ve örgüt finansman gücünü bu üyelerden aldığı bağış veya haraçlarla da sağlamaktadır.
Tamil Kaplanları’nın en büyük gelir kaynağı uyuşturucu ve silah ticaretinden sağlanmaktadır (Vaughn, 2011).
Örgüt Sri Lanka’nın coğrafi konumundan faydalanarak çevre ülkelerden kaçakçılık faaliyetlerinde bulunmuş, uyuşturucu ve silah ticaretini de yine deniz yollarını kullanarak gerçekleştirmiştir. Tamil etnik grubuna mensup çok sayıda vatandaşın Sri Lanka dışında yaşamalarından ötürü örgütün lobicilik faaliyetleri de çok önem kazanmıştır. Özellikle Avrupa ve Amerika kıtalarında gerçekleştirilen etkinlikler ile Tamillerin tarihçesi, yaşadıkları saldırılar anlatılmaya çalışılarak kamuoyunun ilgisinin bu yöne çevrilmesi amaçlanmıştır. Lobi faaliyetlerinin bir farklı etkisi de Sri Lanka yönetimi üzerinde kurulmak istenen ekonomik ve siyasi baskıdır. Tamillerin bu girişimlerinin etkisi tartışmaya açık olduğu gibi Sri Lanka yönetimi, Güney Asya ülkeleri tarafından da 1980’li yıllarda azınlıklara siyasi haklarını vermemesi ve onlara yönelik politikaları sebebiyle eleştirilmiştir.
Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütünün faaliyetleri çeşitli büyüklüklerde ve farklı ülkelerde yürütülmüştür. Örgütün kuruluş yılı olan 1976’dan 1980 yılına kadar olan gelişiminde dış devletlerin destekleri çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle Hindistan’ın Tamillere verdiği diaspora desteği sayesinde örgüt Sri Lanka askeri kuvvetleri ile savaşacak duruma gelmiştir. 1978 yılında Sri Lanka yönetimi Tamil Kurtuluş Kaplanları terör örgütünü yasadışı ilan etmiş ve parlamentoda çıkartılan yasalar ile güvenlik güçlerine kapsamlı yetkiler sağlanmıştır. Tamil Kaplanları için dönüm noktası Sri Lanka ordusunun askeri konvoyuna gerçekleştirdikleri saldırı ile olmuştur. 1983 yılında Jaffna şehrinde gerçekleşen saldırıda 13 Sri Lanka ordusu mensubu öldürülmüştür.[10]
Ülkenin başkentinde çok büyük gösterilere sahne olan bu saldırı sonrası, yönetimdeki Sinhalalar sonraki yıllarda gerçekleştirecekleri operasyonlar için halk desteğini elde etmeye başlamıştır. Başkentte başlayan gösteriler Tamillerin yaşadıkları bölgelere yayılmış ve Sinhalaların saldırıları sonrası 2000 civarında Tamil hayatını kaybetmiştir.[11] Daha sonraki yıllarda bu gösteriler ve arkasından yaşanan olayları “Kara Temmuz Olayları” olarak adlandırılmıştır. Tamiller ile Sinhalaların bu olaylar sonrasında her yönden ayrıştığını, Tamillerin güvenlikleri için bağımsız bir devlet kurma gerekliliğini kabul ettiği, Sinhalalar için ise terörist grupların ve o grupların temsil ettiğini iddia ettiği etnik kimliklerin ülke dışına çıkarılmaları gerektiği düşüncesinin netleştiğini söyleyebiliriz. Sinhalalar için örgüte ve Tamillere karşı müdahalelerin önünü açan, Tamiller için ise yönetime karşı saldırılarını meşrulaştıran bu olaylar aslında örgütün sivrildiği noktayı temsil etmektedir. Çatışmanın iki tarafının da radikalleştiği bu dönem daha sonraki yıllarda oluşacak kırılmaların da projeksiyonunu oluşturmaktadır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nın saldırı şekillerini incelediğimizde intihar saldırılarının çok büyük oranda kullanıldığı görülmektedir. İntihar saldırılarının sosyolojik ve psikolojik etkileri çok yıkıcı olmuştur. Saldırılar halk üzerinde büyük korku yaratmıştır. Daha sonraki yıllarda terör saldırılarında sıkça kullanılan intihar yelekleri de Tamil Kaplanları tarafından icat edilmiştir. İntihar yelekleri ile düzenlenen saldırıların engellenmesi zor ve zarar verme etkilerinin büyük çapta olması 2000 yılı sonrasında terör örgütlerinin sık sık bu silahı kullanmasına neden olmuştur. 1987 yılında örgüt kendisi ile özdeşleşen intihar saldırılarından ilkini gerçekleştirmiştir.[12] Aynı yıl Hindistan devlet başkanı İndira Gandhi, Tamillerin Hindistan içerisinde yapılanmasından çekinerek ülkesinin örgüte yönelik destekçi politikalarını değiştirmiştir. Hindistan’ın arabuluculuk girişimleri ile Tamil Kaplanları ve Sri Lanka yönetimi bir araya gelmiştir. 29 Haziran 1987’de iki taraf barış anlaşması imzalamışlardır. Anlaşmanın ertesinde Hindistan, Sri Lanka’ya 10.000 Barış Gücü askeri konuşlandırma kararı almıştır.[13] Hindistan askerlerinin ülkeye gelmesi ile barış sürecinde aksamalar meydana gelmeye başlamıştır. Tamil Kaplanları Hindistan askerlerini işgalci sıfatıyla niteleyerek hem Hindistan hem de Sri Lanka ordusuna karşı saldırılar düzenlemiştir. Çatışmalar ve suikastlar sonrasında Hindistan ordusu çok sayıda kayıp vermiş ve 1990 yılında askerlerini Sri Lanka’dan çekmiştir. Sri Lanka silahlı kuvvetlerinin gerilemesi sonucu örgüt Jaffna kentini ele geçirmiştir. 1991 yılının Mayıs ayında Tamil Kaplanları Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi’ye yönelik intihar saldırısı düzenlemiştir.[14]
Rajiv Gandhi
Rajiv Gandhi’nin ölmesi Tamil Kurtuluş Kaplanları’nın hali hazırda sorgulanan meşruiyetinin uluslararası kamuoyu nazarında son bulmasına neden olmuştur. 1993 yılında Sri Lanka Devlet Başkanı Premadasa’ya saldırı gerçekleştiren LTTE militanları bu saldırılarında da amaçlarına ulaşmışlardır.[15] Örgütün bu dönemde kendi içerisinde güç kazanarak aidiyet duygusunu arttırırken uluslararası alanda güç kaybettiğini söyleyebiliriz. 1995 yılında hükümet güçleri Jaffna kentini tekrar ele geçirmiştir. Uluslararası sistemin terör örgütlerine karşı bakış açısının değişmesine neden olan en büyük olay 2001 yılında gerçekleşmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’de gerçekleşen terör saldırıları küresel anlamda büyük etkiler doğurmuştur. Saldırıların finans merkezine yapılması ve alışılagelmiş saldırılardan farklı bir taktik ile gerçekleştirilmiş olması uluslararası kamuoyuna asimetrik savaş ve terörizmin geleceği hakkında düşünülmesi gerektiğini hatırlatmıştır. 2001 sonrası Sri Lanka yönetiminin güçlenmesi ve terörizmle mücadelede bütün taktiklerin meşru görülmesi aslında bütün devletlerin fikri olarak birleştiği “Bush Doktrini” esaslarında ortaya koyulmaktadır. Bu esaslar “Önleyici Savaş” kavramını ön plana çıkarırken devletlerin en büyük düşmanı ve mücadele edilmesi gereken birinci unsurun terör örgütleri olduğunu ilan etmektedir. 2001 yılı sonrasında hem Sri Lanka yönetiminin hem de Tamil Kaplanları’nın saldırılarındaki artışlar ve taktiklerindeki agresif tavır fark edilmektedir. Sri Lanka’nın daha sonraki yıllarda girişeceği topyekûn savaş taktiği aslında bu yıllarda değiştirdiği terörle mücadele stratejisine dayalıdır. Uygulanan birinci plan LTTE’yi büyük devletlerce uluslararası terör örgütü olarak ilan ettirmektir. ABD ve İngiltere’ye yönelik uygulanan bu politikaların amacı ABD gibi küresel bir gücün desteğini almak, terörle mücadelede kendisine meşru bir örnek devlet bulmak ve örgütün İngiltere’de bulunan merkezinin kapatılmasını sağlamaktır. Her iki devlet de LTTE’yi terör örgütleri listesine almış böylece Sri Lanka’nın terörle mücadele ettiği ve Tamil etnik grubuna yönelik saldırılar içerisinde olmadığı tescillenmiştir.
2001 yılının Temmuz ayında LTTE militanları gerçekleştirdikleri Bandaranaike Uluslararası Havaalanı’na yönelik saldırıda örgüt, Sri Lanka hava kuvvetlerine ait sekiz savaş uçağı ve Sri Lanka Havayollarına ait dört uçağı kullanılamaz hale getirmiştir. Tamil Kaplanları’nın 2001 yılının ikinci yarısındaki politikaları ise uluslararası kamuoyuna kendilerinin bir terör örgütü olmadığını ispatlamak ve bağımsızlık yerine özerk bir yönetime dayalı devlet istemelerine dönüşmüştür. 2001 yılında örgüt tek taraflı eylemsizlik kararı almış ve Sri Lanka yönetimini müzakere yapmaya davet etmiştir. 2002 yılında Norveç’in arabuluculuğu ile iki taraf bir araya gelmiş ve ülkede federal bir yönetim yapısı kurulması üzerine anlaşmıştır. Görüşmeler sonrasında Sri Lanka Devlet Başkanı ve Başbakanı arasında çıkan ateşkese yönelik görüş çatışması ülkeyi siyasi çıkmaza sürüklemiştir. Devlet Başkanı anayasaya dayanan yetkilerini kullanarak örgütün silah bıraktıktan sonra bir barış anlaşması imzalanması taraftarıyken, yürütmenin başı olan Başbakan direkt olarak bir barış anlaşması imzalanmasını arzulamaktadır. Norveç hükümeti iç siyasi çatışmanın çözümlenmesine kadar arabuluculuk faaliyetlerini durdurma kararı aldıklarını duyurmuştur. 2003 yılında tarafların karşılıklı güvensizlikleri nedeniyle müzakerelere son verilmiştir. 2005 yılına geldiğimizde Sri Lanka yönetimi içerisinde oluşan fikri ayrılığın Tamil Kaplanları arasında da oluştuğunu görmekteyiz. LTTE’nin kurucularından “Albay Karuna” 6.000 militanıyla beraber Tamil Kurtuluş Kaplanları terör örgütünden ayrıldığını ilan etmiştir.
Karuna ayrıldıktan sonra Kaplanlar’a yönelik bütün bilgileri Sri Lanka güvenlik güçlerine aktarmış ve örgütün üç yıl sürecek çöküşü bu süreden sonra başlamıştır (Vigari, 2004: 185).
Örgüt bu ayrılmadan sonra elindeki militan sayısının büyük bir bölümünü kaybetmiş, Sri Lanka yönetimi ise bu ayrılmayı fırsat bilerek LTTE’ye karşı topyekün mücadeleye başlamıştır. (Çakır, 2009)
2005 yılında gerçekleşen seçimlerde Tamillere yönelik sert politik söylemlerde bulunan Mahinde Rajapaksa’nın seçimi kazanması örgüte yönelik politikaların her alanda sertleşeceğinin habercisi olmuştur. Rajapaksa yönetimi örgüte verilen her türlü tavizi ortadan kaldırmış ve Avrupa Birliği’nin örgütü terör örgütleri listesine eklemesi için diplomatik girişimlerde bulunmuş, başarılı olmuştur. 2006 yılında Cenevre’de başlatılan barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tamil Kaplanları 12 Ağustos 2006 tarihinde Trinkomalik deniz üssüne gerçekleştirdikleri saldırıda Sri Lanka Deniz Kuvvetlerine ait beş savaş gemisi imha etmiş ve çok sayıda askeri öldürmüştür.[16] 2006 yılında örgüt içerisindeki liderlerin birçoğunun ölmesi, örgütün çözülmesinde kilit rol oynamaktadır. Tamil Deklarasyonu Başkanı, askeri kanadı sorumlusu, iletişim ve bilgi teknolojileri uzmanı ve istihbarat sorumlusunun aynı yıl içerisinde ölmüştür. 2007 yılında örgütün Colombo’ya yönelik hava harekâtında ülkenin en önemli petrol rafinerisi ve maliye binası hedef alınmıştır.[17]
2008 yılında Bağımsızlık Günü kutlamalarına yönelik gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir. 2008 yılında Sri Lanka yönetimi operasyonlarının şiddetini arttırmıştır. 2 Ocak 2009’da Jaffna’nın kaybından sonra Tamil Kaplanları’nın yönetim merkezi olan Kilinochchi şehri Sri Lanka silahlı kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Örgütün aynı yıl içinde çok kez eylemsizlik ilan etmesi, çözülmesini gören Sri Lanka yönetimince yok sayılmış ve operasyonlara devam edilmiştir. Mayıs 2009’da Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nın lideri Prabhakaran ve komutanları ile örgütün üst düzey yöneticileri düzenlenen operasyonlarla öldürülmüştür. Örgüt, liderini ve üst düzey yöneticilerini de kaybetmesiyle birlikte ortadan kalkmış, 19 Mayıs 2009’da Sri Lanka Devleti zaferini ilan etmiştir.[18]
Örgütün Ortadan Kaldırılması Sonrası Gelişmeler
Örgütün dağılma süreci çok uzun sürmemiş ve kamuoyunun dikkatini Sri Lanka’nın Tamillere yönelik sert politikaları çekmiştir. LTTE’nin dağılmasından sonra yönettikleri bölgelere giren Sri Lanka güçleri, bu bölgelerde yaşayan insanların uğradıkları insanlık suçlarını gözler önüne sermiştir. Militan kayıplarını gidermek için silah altına alınan küçük yaştaki çocuklar ve yetersiz beslenme sebebiyle hayatlarını devam ettiremeyen insanlar uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edilmiştir. Birlemiş Milletler ve UNICEF gibi kuruluşların bölgede araştırma faaliyetlerine, Tamil militanlarının bölgeden kaçabileceği endişesi ile izin verilmemiştir. Aynı zamanda uluslararası yardım vakıflarının bölgede girişmek istedikleri yardım faaliyetleri de Sri Lanka yönetimince engellenmiştir. Sri Lanka’nın terör örgütlerinin yeniden canlanmasına karşı uyguladığı uluslararası kamuoyunun bölgeye erişimini kısıtlayan politikaları eleştirilmektedir. Güvenliğe özgürlükten daha çok önem veren yönetim anlayışı, yıllarca terör örgütü tarafından hedef alınmış bir ülke için normal karşılanması gereken bir gerçekken, Sri Lanka’nın terör örgütleri tarafından hiç saldırıya uğramamış devletler tarafından eleştirilmesi de normal karşılanmalıdır.
Sonuç
Sri Lanka, içerisinde yaşayan etnik kimliklerin sentezi olarak oluşan bir devlettir. Ülkenin kuzeyinde yaşayan Tamiller de alt kimlikleri sebebiyle Sri Lanka topraklarında yabancı, hatta 2000 sonrasında işgalci olarak görülmüşlerdir. 1976 yılında kurulan Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları terör örgütü aslında o kurulmadan önceki yıllarda Tamillerin gerçekleştirdiği saldırıların vasisi olarak ortaya çıkmıştır. Bölük durumda olan Tamil gruplarını LTTE altında toplamasında örgüt lideri Velupillai Prabhakaran’ın rolü çok önemlidir. Örgüt amacını Sri Lanka’nın kuzeyinde yer alan topraklarda Tamillerin hâkimiyetinde bağımsız bir devlet kurmak olarak ilan etmiştir. Tarihsel bağlarının olduğu bu topraklar rasyonel amaçları ile birlikte düşünüldüğünde ayrılıkçı terör örgütleri arasında yer aldığı söylenebilmektedir. Tamil etnik grubunun bir diğer tarihsel bağı da Hindistan Devleti’yledir.
Tamillerin 2000 yıl önce Hindistan’ın güneyinden Sri Lanka’ya geçtikleri düşünülmektedir. İki ülkenin de ayrılmaz bir parçası olan Tamil etnik grubu, bölgedeki batılı sömürgeci devletlerin çekilmesi ile haklarından mahrum bırakılmıştır. Ülkede yönetimi ele alan Sinhalalar ise Tamillerin farklı olan din, dil ve etnik kimliklerinin ülke içinde yabancılaşmasını sağlamıştır. Devlet içinde çalışan Tamiller işten çıkarılmış, ülkenin adı Sinhalalar tarafından değiştirilmiş, resmi dil Sinhala dili ilan edilmiş ve tüm bu olumsuzluklar Tamillerin varoluşsal sorunlar yaşamalarına neden olmuştur. Tamillerin bazı saldırıları ve lider Velupillai’nin Jaffna valisini öldürmesi kırılma noktalarından ilki olmuştur. Siyasi ve kültürel haksızlıklar gören Tamiller silahlı ayaklanmalar düzenleyerek Sri Lanka yönetimine bağlı olan her kuruluş ve çalışanı hedef almışlardır. Bu noktada Tamil milliyetçiliğinin etkilerini net şekilde görmekteyiz. Sinhalalar da Tamillere karşı ayaklanmış ve “Kara Temmuz” ismi verilen olayların başlaması ile köylere ve etnik kimliği Tamil olan herkese çeşitli saldırılar düzenlenmiştir. 1980 sonrasında örgüt güç kazanmış ve Hindistan yönetiminin siyasi ve mali desteğini almıştır. 1987 yılı sonrasında Hindistan ülkede yaşayan Tamillerin de terör faaliyetleri düzenleyebilecekleri endişesi ile örgüte olan desteğini kesmiştir. 1990’lı yıllarda Tamil Kaplanları saldırılarını intihar saldırılarına dönüştürmüş. İntihar saldırılarında siyasi liderler ile devlet yönetiminde yer alan üst düzey yöneticiler hedef alınmıştır. Hindistan ve Sri Lanka’da devlet yöneticilerine yönelik düzenledikleri suikastlar uluslararası kamuoyunun, örgüte olan pozitif bakış açısını negatife dönüşmüştür. Popülaritesini kaybeden örgüt 2000’li yıllarda militanlarını silahlı olarak yeniden teşkilatlanmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin terörizme karşı oluşturduğu yeni agresif politikalarının Sri Lanka yönetimini, örgüte karşı topyekûn mücadele başlatmak için motive ettiği söylenebilir. Örgütün yeniden teşkilatlandığı bu yıllarda Sri Lanka ordusu da büyük askeri satın alımlar yapmış ve ordu mevcudiyetini arttırmıştır. Aynı yıllarda yürütülmeye çalışılan müzakerelerin tamamı olumsuz yönde sonuçlanırken çatışmanın iki tarafı güçlü oldukları dönemde müzakereleri sekteye uğratacak saldırılar gerçekleştirmişlerdir. 2007 sonrasında Sri Lanka yönetiminin düzenlediği operasyonlar, örgüte görülen fikri ayrılış ve örgüt yöneticilerinin ani şekilde ölmesi, Tamillerin dağılma sürecine girdiğini göstermiştir. 2009 yılında Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’na düzenlenen son operasyonlar ile örgüt liderlerinin tamamı öldürülmüş ve örgüt ortadan kaldırılmıştır.
Sri Lanka yönetimi Tamil Kaplanları’na karşı sürekli açık kapı politikası uygulayarak müzakere imkânını sağlamıştır. Örgütün kurulduğu dönemde çok güçlü olmayan Sri Lanka ordusu, gerilla tipi savaşa karşı çok fazla etkinlik gösterememiştir. Dağınık kuvvetlere karşı konvansiyonel orduların operasyonel yetenekleri sınırlı olduğu gibi Sri Lanka gibi ekonomik olarak güçlü olmayan bir devlette bu operasyonlarında başarısız olmuştur. Tamillerin düzenledikleri intihar saldırılarının sürekli tehdit durumu yaratması, engellenememesi ve psikolojik etkilerinin yıkıcılığı örgütün saldırı gücünü arttırmıştır. Sri Lanka yönetiminin uluslararası kamuoyu üzerinde çok uzun süreli siyasi politikalar yürüterek, LTTE’yi terör örgütleri listesine aldırma amacında başarıya ulaşmıştır. Tamillerin diaspora desteği ve mali yardımları sayesinde ayakta duran örgüt kaçakçılık ve silah ticaretini de etkin şekilde kullanmıştır. Kaçakçılık faaliyetlerinin olumsuz etkileri çevre ülkelerin Tamillere karşı negatif bir bakış açısına sahip olmasında etkili olmuştur. Sri Lanka yönetiminin askeri gücünü arttırırken Tamil saldırıları ile zarar gören halkın desteğini alması örgüte karşı müdahalelerin meşruluğunu sağlamıştır. Bu konuda değinilmesi gereken bir başka konu da Tamil Kaplanları’nın Sri Lanka yönetimine karşı gerilla savaşını bırakıp konvansiyonel bir savaş içerisine girme isteğidir. Örgüt bu girişiminde devletin sınırsız kaynakları ile baş edebileceği düşüncesi etkili olmuştur. Üst üste ağır kayıplar veren LTTE militanları 2000 yılı sonrasında ise güçlerinin tükendiğini fark etmiştir. LTTE Sri Lanka topraklarının coğrafi şartlarından ötürü bir “Arka Bahçeye” sahip değildir. Hindistan topraklarında faaliyet gösteremeyen örgüt bu olumsuz şartlardan ötürü kolayca askeri-operasyonel bir kıskaca alınmıştır. Sri Lanka’nın çevresinde askeri yönden güçsüz, kıyıdaş bir sınır ülkesi olmaması, LTTE’nin ülkeden çıkamamasına ve örgüte yönelik bir imha savaşının gerçekleşmesine neden olan etkendir. Örgüt militanlarının Sri Lanka topraklarının tamamına yayılmayıp belirli bir alanı savunmayı amaçlaması da Sri Lanka ordusunun askeri güçlerini tek bir alana yönelik kullanmasına ve örgütün ani bir darbe ile yok edilmesine neden olmuştur. Sri Lanka’nın müzakere yolunu her zaman açık bırakması fakat LTTE saldırılarının şiddetini arttırarak devam etmesi uluslararası kamuoyunun, meşru yönetimin kendini savunmasına tepki göstermemesine neden olmuş ve savunmayı meşrulaştırmıştır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları, Sri Lanka yönetiminin siyasi haksızlıkları sebebiyle ortaya çıkarken, askeri gücünün yetersizliği sebebiyle güçlenmiştir. Örgütün müzakereler sürerken de büyük saldırılar düzenlemesi, o dönemde LTTE içerisinde fikir ayrılıklarının olma ihtimalini düşündürmektedir. Sri Lanka silahlı kuvvetlerinin etkin operasyonlar düzenlemesi ve silah envanterini geliştirmesi daha etkili mücadeleyi de beraberinde getirmiştir. Sri Lanka, örgütün çöküşünden sonra 100.000’in üzerindeki rehineyi ve bölgede yaşayan Tamilleri etnik kimliklerinden ötürü toplama kamplarına göndermiştir. Toplama kamplarının varlığı ve Tamillere hala uygulanan bazı ayrımcı politikalar ülkenin gelecekte oluşabilecek yeni terör örgütlerine karşı sürekli tehdit algısı içerisinde olmasına neden olmaktadır. Ülke yönetimi üzerinde paradoks yaratan düşünce; Tamillerin terör saldırıları düzenlemeleri ile düzenleme ihtimalleri arasındaki ilişkide ayrım yapılamamasına ve yeni mağduriyetler yaratılmasına olanak sağlamaktadır. Sri Lanka terörle mücadeleye yönelik uyguladığı güvenlikçi politikalarını, tehditler ortadan kalktığı yıllarda da sürdürmektedir. Devlet politikasına dönüşen bu uygulamalar, uluslararası örgütler ve devletler tarafından eleştirilmekte, geçmişteki meşru savunması ile bugündeki güvenlikçi tutumu arasındaki ilişki sorgulanmaktadır. Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları gerçeğinin unutulmaması için politikalar üreten Sri Lanka yönetiminin terörle mücadele politikası, bazı terörle mücadele uzmanlarınca savunulmakta ve terör örgütlerine karşı en etkili yol olarak görülmektedir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Alptekin, H. (2018). Etnik Terör ve Terörle Mücadele Stratejileri. İstanbul, Turkuvaz
Haberleşme ve Yayıncılık.
Çakır, R. (18 Mayıs 2009). “Tamil Kaplanları ve PKK”, Vatan Gazetesi. Erişim
adresi: http://www.gazetevatan.com/rusen-cakir-239061-yazar-yazisi-tamil-kaplanlari-
ve-pkk/
Çınar, Y. (2014). Barışa Giden Yolda Başarısız Müzakere Örneği: Sri Lanka
Hükümeti – LTTE Görüşmeleri. Liberal Düşünce Dergisi. Erişim adresi:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/790578
De Silva, K. M. (1997). Affirmative Action Policies: The Sri Lankan Experience.
International Center for Ethnic Studies.
http://www.mfa.gov.tr/sri-lanka-kunyesi.tr.mfa (Erişim tarihi 12/07/2020
)
https://ourworldindata.org/terrorism (Erişim tarihi: 02/07/2020)
https://www.bbc.com/news/amp/world-asia-india-41377725 (Erişim tarihi
28/07/2020)
https://www.bbc.com/news/world-asia-23402727 (Erişim tarihi 24/07/2020)
https://www.bbc.com/sinhala/highlights/story/2006/04/060412_forum.shtml (Erişim
tarihi 29/07/2020)
https://www.britannica.com/biography/Velupillai-Prabhakaran (Erişim tarihi
18/07/2020)
https://www.britannica.com/place/Sri-Lanka (Erişim tarihi 12/07/2020)
https://www.britannica.com/place/Sri-Lanka/Reconstruction (Erişim tarihi
12/07/2020)
https://www.britannica.com/topic/Tamil (Erişim tarihi 19/07/2020)
https://www.britannica.com/topic/Tamil-Tigers (Erişim tarihi 16/07/2020)
https://www.nytimes.com/1993/05/02/world/suicide-bomber-kills-president-of-sri-
lanka.html (Erişim tarihi 28/07/2020)
https://www.outlookindia.com/ewbsite/amp/prominent-suicide-attacks-by-ltte/231064
(Erişim tarihi 27/07/2020)
https://www.outlookindia.com/ewbsite/amp/prominent-suicide-attacks-by-ltte/231064
(Erişim tarihi 27/07/2020)
https://www.satp.org/satporgtp/countries/srilanka/database/Aerialattack.htm (Erişim
tarihi 29/07/2020)
https://www.theguardian.com/theguardian/2012/may/22/archive-1991-rajiv-gandhi-
assassinated (Erişim tarihi 28/07/2020)
https://www.theguardian.com/world/2009/may/18/tamil-tigers-killed-sri-lanka (Erişim
tarihi 29/07/2020)
Nithiyanandam, V. (2000). Ethnic Politics and Thirld World Development: Some
Lessons from Sri Lanka’s Experience. Third World Quarterly, Vol. 21, No: 2
Vaughn, B. (2011). Sri Lanka: Background and U.S. Relations. CRS Report for
Congress. Erişim Adresi: https://fas.org/sgp/crs/row/RL31707.pdf (Erişim tarihi:
02/07/2020).
Vigari, M. (2004). Asya Buhranları. Ebrar Uluslararası Araştırmalar Merkezi
Yayınları, Tahran.
Dört Gün Savaşı, Libya ile Mısır arasında 21-24 Temmuz 1977 tarihleri arasında yaşanan bir savaştır. Savaşın temelinde, iki ülke arasında yaşanan çıkar çatışmaları ve Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın İsrail’e anlaşma masasına oturması yatmaktadır. 1976 yılının başlarında Muammer Kaddafi, Mısır sınırına asker sevkiyatı yaparak Enver Sedat’a gözdağı verdi. Bunun üzerine Mısır Genelkurmayı, Kaddafi’yi devirip Libya’yı Mısır’a bağlama düşüncesini Sedat’a sundu. Sedat ise, Libya sınırına sevkiyat yapmakla yetindi.
İki devletin de yaptığı askeri sevkiyatlar nedeniyle sınır boyunca irili ufaklı çatışmalar yaşandı. Özellikle Temmuz 1977’de iyice şiddetlendi. 21 Temmuz’da Libya ordusuna bağlı bir tank taburunun Mısır’a bağlı Sallum kasabasına baskın düzenlemesiyle savaş başladı. Baskına aniden karşılık veren Mısır ordusu, tank taburunu pusuya düşürerek karşı saldırı başlattı. Mısır Hava Kuvvetleri, Libya’ya bağlı Cemal Abdülnasır Hava Üssü’ne geniş çaplı hava saldırısı düzenledi. Sonraki iki gün boyunca, topçu atışları ile taraflar birbirini yıpratmaya çalıştı. 24 Temmuz günü Mısır, Cemal Abülnasır Hava Üssü’ne daha büyük bir saldırı yaptı ve Libya’nın tedarik depolarına zarar verdi. Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’ın çabaları ile ABD’nin baskısı üzerine Enver Sedat, tek taraflı ateşkes ilan etti. Kaddafi de, ateşkesi resmi manada kabul etmemesine rağmen bir süre sonra askerlerini Mısır sınırından çekti.
Muammer Kaddafi ve Enver Sedat
Savaşın Arka Planı
1970’li yıllarda Kaddafi liderliğindeki Libya, Arap birliğini sağlamak amacıyla büyük çaba harcadı. Özellikle Mısır ve Suriye ile bu amaç için temaslarda bulundu. Bu sırada, Arap milliyetçiliğinin en önemli simgelerinden olan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın 28 Eylül 1970’de vefat etmesiyle yerine Enver Sedat geçti. 1972’de, üç devletin katıldığı müzakerelerde geniş bir Arap federasyonu kurulması konusunda büyük ölçüde anlaşıldı. Anlaşmaya göre her devletin ordusu, bağımsız bir ekonomisi olacak fakat bayrak ve marşta birlik sağlanacaktı. Kaddafi’nin anlaşmayı benimsemesine rağmen Enver Sedat’ın İsrail ve ABD ile olan yakın ilişkileri federasyonun kurulmasını engelledi. Özellikle İsrail’le olan ilişkilerde yürütülen farklı politikalar, Libya ve Mısır’ın aralarının açılmasına zemin hazırladı. Nitekim 1973’te gerçekleşen Yom Kippur Savaşı’nda, Mısır ve Suriye’nin Libya’ya haber vermeden taarruza geçmesi Kaddafi ile Sedat arasında ipleri kopardı. Savaşın gitgide İsrail lehine dönmesiyle Enver Sedat İsrail ile masayı oturmaya kabul etti. İsrail ile Mısır arasında yapılan görüşmelerde herhangi Arap devletinin bir daha İsrail’e savaş açmayacağının güvencesi alındıktan sonra İsrail ordusu Sina Yarımadası’ndan çekildi. Bu gelişmeler sonrası Muammer Kaddafi, Enver Sedat’ı korkaklıkla suçladı ve tüm Arap devletlerini Mısır’a karşı cephe almaya çağırdı.
Kaddafi’nin Sallum Kasabasını İşgal Etmesiyle Savaş Başladı
Mısır’ın İsrail ile ilişkilerinden dolayı Arap devletleri arasında Enver Sedat’ın prestiji zarar gördü. Bunu fırsat bilen Kaddafi de Arap coğrafyasının liderliğini üstlenmek için yeni politikalara girişti. Sovyetler Birliği’nden bolca silah tedarik etti. Müslüman Kardeşler gibi Sedat’a muhalif örgütlere finansman sağladı. Enver Sedat bu duruma, Çad’ı Libya’ya karşı kışkırtarak cevap verdi. Şubat 1974’de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile Enver Sedat bir araya geldi. Görüşmede, olası bir Libya-İsrail savaşında Libya’ya yönelik olası yaptırımlar üstünde duruldu.
Enver Sedat’ın İsrail’i ziyaretinden bir kare, 1977.
1976’nın başlarından itibaren iki ülke arasında küçük çapta sınır çatışmaları gözlendi. Mısır ordusu, yaklaşık 30.000 askerini ve 80 savaş uçağını Libya sınırının yakınlarına konuşlandırdı. Libya ise 4.000 asker ve 150 tankı konuşlandırarak cevap verdi. 22 Temmuz günü Muammer Kaddafi, Mısır’dan Bingazi’deki konsolosluğunu kapatmasını istedi. Bir süre gerginlik azalsa da, Mısır Genelkurmayı’nın Kaddafi’yi devirmeye yönelik planlarının açığa çıkması neticesinde sınır çatışmaları yeniden başladı. ABD’li istihbarat analisti Kenneth M. Pollack, Mısır ordusunun o dönem Libya ordusundan katbekat daha üstün olduğunu fakat Enver Sedat’ın, ordunun hazırlıksız olduğuna inanması nedeniyle Libya’ya geniş çaplı bir savaş açmadığını iddia etmiştir.
Muammer Kaddafi Mısır üzerindeki askeri ve siyasi baskısını artırırken, Mısır’da olası savaş durumuna karşı olağanüstü hal ilan edildi. Ordunun lojistik sorununu halleden Mısır ordusu, temmuz ayının başında geniş çaplı asker sevkiyatı yaptı. Uçak filosunun önemli bir kısmı Marsa Matruh Hava Üssü’ne getirildi. 12 ve 16 Temmuz’da kanlı sınır çatışmaları yaşandı. Bu iki günde Mısır 9 askerini kaybetti.
21 Temmuz günü Kaddafi tarafından Sallum kasabasının işgal edilmesine yönelik verilen emir ile Dört Gün Savaşı başlamış oldu.
Libya ordusuna bağlı T-55 tankları
Mısır ordusu Yom Kippur’dan dolayı daha deneyimliydi ve tümenler muharebe tecrübesi yaşamış generaller tarafından idare ediliyordu. Libya’nın ise silah altındaki personel sayısı 32.000 ile sınırlıydı ve bunlardan yalnız 4.000’i sınırdaydı. Envanterinde 150-200 tank bulunuyordu. Ayriyeten ordunun siyasetle iç içe olmasından dolayı birçok subay tasfiye edilmişti.
21 Temmuz günü Libya 9. Tank Taburu, Sallum’a baskın düzenledi. Tabur kısa sürede pusuya düşürüldü ve taburda bulunan askerlerin yarısı pusu esnasında öldü. Mısır envanterinde bulunan SA-7 ile düşük irtifada uçan Libya savaş uçaklarına hasar verildi. Birkaç saat sonra Mısır tarafından geniş çaplı saldırı başlatıldı.
Sallom
Albay Adil Naser komutasındaki dört MiG-21 ve 8 Su-7 savaş uçağı, Libya’ya bağlı Cemal Abdülnasır Hava Üssü’ne saldırı düzenleyerek büyük hasar verdi. Bu saldırılar esnasında Mısır, 7 Libya uçağını düşürdüğünü iddia etti. Bir Mısır Su-7’si düşürüldü ve pilotu esir alındı. Mısır mekanize tugayları, Musaid kasabasına doğru ilerleyişlerini sürdürdü. Mısır ordusu, Libya içlerine 24 km kadar girdikten sonra Libya ordusu tarafından durduruldu. Bu süreçte Libyalılar, yaklaşık 60 tank ve zırhlı personel taşıyıcısını kaybetti. Sonraki iki gün boyunca herhangi bir ilerleme olmadıysa da savaş, karşılıklı topçu atışlarıyla devam etti. İki Libya savaş uçağı, Mısır radarına yakalanarak düşürüldü. Mısır Hava Kuvvetleri başta Kufra Hava Üssü olmak üzere birçok askeri üs ve şehri bombardımana tuttu. Mısır jetleri, Libya köyleri üzerinde alçak uçuş yaparak halk üzerinde büyük korku yarattı. Alçak uçuşlardan etkilenen ve sınırda yaşayan insanların önemli bir kısmı Bingazi’ye geçici süreliğine göç etti. Mısırlı komandolar, helikopter desteğiyle askeri tesislere baskınlar düzenledi.
24 Temmuz’da, Libya ordunun tamamını seferber etti. Bu arada Mısır Hava Kuvvetleri, Cemal Abdülnasır Hava Üssü’nde konuşlu olan uçakların önemli bir kısmını imha etti. Libya uçaksavarları 2 Mısır uçağını düşürerek saldırıya karşılık verdi. Günün sonunda Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, Mısır’ın avantajlı durumuna rağmen tek taraflı ateşkes ilan etti. Libya içlerine doğru ilerleyen Mısır ordusu, ateşkese uyarak sınıra kadar çekildi. Bu dört gün boyunca Mısır 4 savaş uçağını ve 100 askerini kaybederken, Libya 400 askerini ve 70’in üzerinde askeri aracını kaybetti. Savaş sırasında hiçbir Libyalı sivil öldürülmedi.
Savaş Sonrası Neler Oldu?
Libya ve Mısır, resmi olarak barış antlaşması imzalamadı ancak her iki taraf da ateşkese uydu. Libya Dışişleri Bakanı Abdulmunim El-Huni, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne mektup yazarak Mısırlıların hastaneleri tahrip ettiklerini ve beş kasabaya hasar verdiklerini beyan etti. Güvenlik Konseyi ise konuyu görüşmeyi reddetti. 24 Ağustos’ta, iki ülke arasında esir değişimi yaşandı. Sınırdaki askerler de yavaş yavaş çekildi. Savaşın etkilerinden biri olarak Libya’da yaşayan Mısırlıların çoğu ülkeyi terk etti. Savaş esnasında atılan mayınlar ancak 2006’da tamamen temizlenebildi. Mısır Hava Kuvvetleri’ne meydan okuyamayacağını anlayan Muammer Kaddafi, orduda modernizasyon çalışmalarına başladı. Libya ve Mısır arasındaki ilişkiler, Enver Sedat’ın 1977’de Kudüs’e gitmesiyle tekrardan kopma noktasına geldi. Kaddafi sonraki yıllarda Mısır’a yönelik söylemlerini yumuşatsa da Enver Sedat ve halefi Hüsnü Mübarek’e yönelik sert demeçler vermekten geri durmadı.