ABD’nin Donald Trump Başkanlığında Yürütülen Ortadoğu Politikası

Uluslararası ilişkilerde genel olarak, temel aktör olan devletlerin ve diğer aktörlerin dış politika yapım süreçlerinde birçok faktörün etkili olduğu görülmektedir. Bu faktörler arasında liderlerin kişilik özellikleri ve yapılarının yanı sıra bir devletin ulusal ve uluslararası boyutlarda karşılaştıkları kısıtlar ve koşullar gösterilebilmektedir. Bölgesel anlamda ve coğrafya temelinde uluslararası politika yapım süreci zamanla değişim göstermektedir. Bölgesel aktörlerin yanında büyük, orta ve küçük güçlerin dış politika yapımları da coğrafi açıdan farklılıklar gösterebilmektedir. Ortadoğu bölgesi bu açıdan önemli bir alan olmakla birlikte ekonomik, askeri ve toplumsal birçok yönden devletlerin ilgisini çekmektedir. Geçmişten bu yana devletlerin odak noktası olan ve çatışmalara konuk olan Ortadoğu coğrafyasının önemi, doğal kaynakların zenginliği, bölgedeki devletlerin kimlik inşa süreçleri, aynı şekilde ulus inşa süreçleri gibi temel konular ile şekillenmektedir.

Büyük güçler olarak nitelendirdiğimiz ülkeler nazarında önemi büyük olan Ortadoğu’ya günümüzde, orta güçlerin de etkin olmak istedikleri ve bu amaçla politikalar yürüttükleri de bilinmektedir. Büyük veya süper güç kapsamında değerlendirilebilecek olan ABD için Ortadoğu’nun önemi de, geçmişten bugüne çok ayrı bir yere sahiptir.

ABD başkanlarının da bu bölgede çeşitli ve birbirinden farklı sayılabilecek politikalar yürüttükleri görülmektedir. Liderlerin politikalar belirlerken uluslararası konjonktürü algılayışları kendi kişiliklerine bağlı olarak farklılık yaratmaktadır. Bu durum da genel anlamda devletlerin dış politika yapımlarında kritik rol oynadıklarını açıkça göstermektedir. Liderlerin uluslararası alandaki bu önemi hem büyük güçler açısından hem de küçük güçler ve diğer güçler için aynıdır. Ancak her bir devlet sınıflandırması grubuna ait liderler uluslararası politikada farklı boyutlarda güç gösterisi yapmaktadırlar. Bu da liderleri kritik role sokmaktadır. Bunun yanında ABD liderlerinin her dönemde uluslararası sistemden etkilendiği kadar uluslararası sistemi de büyük oranda etkiledikleri bilinmektedir. Ek olarak, bölgesel güçlerin de kendi bölgelerini etkileri altına almaya çalıştıkları da ortadadır.

Genel olarak ABD, geçmişten bu yana liderleri çok konuşulan ülkelerin başında gelmektedir. Donald Trump da başkanlık döneminde ve sonrasında kendinden sıkça söz ettiren, uluslararası alanda alışılmadık politikalarıyla ve söylemleriyle gündeme oturmuş bir ABD başkanı olarak tarihe geçmiştir. Trump’ın genel anlamda ABD dış politikaları, geçmiş dönem başkanlık yapan Obama’dan çokça farklı boyutlara sahip olmuştur. Özellikle Ortadoğu olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde de yankı uyandıran tavırlar sergilemiştir. Bununla birlikte liderlik vasıfları değerlendirildiğinde uç noktalara sahip bir başkan niteliği taşıdığı ve bu durumunda ABD dış politikasına harfiyen yansıdığı görülmektedir.

Donald Trump

Bu çalışmada genel olarak ABD dış politikası ve beraberinde Ortadoğu politikası incelenecek olup Trump dönemi politikaları detaylı ele alınarak geniş çaplı bir dış politika analizi yapılmaya çalışılacaktır. Dış politika analizini yaparken çeşitli konulardan yararlanılacak olup bu konular, ABD ve yumuşak güç gibi kuramsal alanda da açıklanmaya çalışılacaktır. Bununla birlikte ABD’nin Ortadoğu bölgesinde İran, İsrail ve Filistin ülkeleri ile yürüttüğü politikalar ve bu politikaların arkasındaki motivasyonlar değerlendirilmeye alınacaktır.

Trump Dönemi ABD’nin Genel Ortadoğu Politikası

08 Kasım 2016’da ABD’nin 45. Başkanı olarak göreve gelen Donald Trump, İsrail’e ilişkin sempatizanlığı, Filistin olayına karşı davranışı ve İsrail – Filistin sorunundaki rolü ile uluslararası arenada oldukça tartışılan bir başkan olmuştur. Trump seçim kampanyalarında İsrail ile müttefiklik kuracağını ve İsrail – Filistin arası sorunlarda da desteğini İsrail yönünde kullanacağını belirtmiştir. Trump’ın bu davranışları ve söylemleri oldukça tepki ile karşılanmasına karşılık, bu tepkiler Trump’ı vazgeçirmeye yetmemiştir. Seçimler boyunca Trump’a en önemli desteği veren kızı İvanka Trump’tır. Donald Trump’ın aile geçmişinin Nazi Almanya’sına uzandığı dile gelse de kızının eşi Yahudi olan Jared Kushner’dir. Jared Kushner seçim kampanyası süresince ve seçim sonrası Donald Trump’a İsrail meselesinde danışman olarak destek çıkmıştır. Donald Trump’a İsrail meselesinde yardımcı olan yalnızca Jared Kushner olmamıştır. Sheldon Adelson, ABD’nin en zengin Yahudisi olarak Trump’a büyük destek vermiştir ve milyonlarca dolar mali destek sağlamıştır (Omar, 2017). Trump’a genel anlamda yapılan bu gibi destekler çoğunlukla İsrail’e olan sempatisini biraz da olsa aydınlatır gibidir. Bununla birlikte Trump, İsrail Başkanı Netanyahu ile de görüşme gerçekleştirmiştir. Donald Trump’ın seçim merkezinde İsrail Başkanı Netanyahu ile görüştükten sonra 26 Eylül 2016’da açıklanan bildiri de Trump, Kudüs’ün 3000 yıldan fazladır Yahudi halkının ezeli başkenti olduğunu ve Trump başkanlığında ABD’nin Kudüs’ü sonunda İsrail’in başkenti şeklinde gördüğünü ve böyle kabul edeceğini belirtti (Crowe, 2016, 151).  Anlaşılmaktadır ki, Trump genel olarak başkanlığa başladığı dönemden sonuna kadar söylemlerinde ve politikalarında tutarlı ve net bir tavır takınmaya özen göstermiştir. Her ne kadar uç söylemlere sahip olsa da bu yöndeki tutarlı davranışı dış politika yapım süreçlerinde liderlere biçilen özellik ile uyuşmaktadır.

İvanka Trump and Jared Kushner

Bu net söylemleri arasında en önemli sayılabilecek olan da İsrail-Filistin sorunudur. Donald Trump’ın İsrail sempatizanlığı ve Filistinli Müslümanları teröre bağlı olarak nakletmesi İslam camiasında ve Batı’da kimi ülkeler tarafından tepki ile karşılanmıştır. Trump’ın bu düşüncesi genel olarak islamafobik söylemin başka bir yansıması olarak öne çıkmaktadır. Zira Trump bir keresinde şu sözleri nakletmişti:

“Filistinli çocuklara büyüyüp terörist olmayı öğretiyorlar. Buna bir son vermeleri lazım. Teröre son vermeliler. Ve İsrail’in bir Yahudi Devleti olarak var olma hakkına saygı göstermeleri gerek.” (Crowe, 201, 151).

İsrail tarafınca eziyete maruz kalan Filistinli Müslümanlar, terörist damgasını yemişler ve sonuçta Trump İsrail’in ülke bazında kabul edilmesinin hakkının olduğunu desteklemiştir. Aynı şekilde Donald Trump şu söyleminde bulunmuştur;

“Gazze Golan tepelerinde İsrail’e karşı bir cephe oluşturmaya çalışıyorlar. Gazze İslam’ı cihadı destekliyor. Batı Şeria ise Filistinli teröristlere terör saldırıları için 7000 dolar ve ya 30000 dolar teklif ediyorlar” (Trump, 2016).

Donald Trump’ın İsrail devleti için çeşitli politikaları ve planları olduğu görülmektedir. İsrail’in tutumlarına ve politikalarına terör adını koymayan Trump İsrail devletini sonuna kadar da desteklemiştir. Donald Trump 21 Mart Washington AIPAC konferansındaki konuşmasında İsrail ve Filistin meselesinden bahsetmiştir. Donald Trump, 2004’te Gazze olayının zirvesindeyken, İsrail’in 40. geçidinde en önde yürüdüğünü ve bu durumun birçokları için risk barındırdığını dile getirmiş, İsrail devletini müttefiki olarak ilan etmiştir (Trump, 2016). İsrail devletini bölgede yani Ortadoğu’da tek demokrasi adı altında değerlendirmeye aldığı da anlaşılmaktadır.

Donald Trump’ın bu İsrail’e olan bu yakınlığını uluslararası kamuoyunda ve genel olarak ABD siyasetinde, dış politika yapımında hiçbir şekilde gizlememiştir. Trump’ın İsrail’i bu denli desteklemesi uluslararası arenada ABD karşıtlığını da arttırarak ABD meşruiyetini zedelemektedir. Bunun yanında, Filistin’de gerçekleşen bir sürü dehşet verici olayın ardından Trump’ın İsrail’e destek vermesi islamofobi düşünce yapısının derinleşmesini etkilemiştir. İlerleyen dönemlerde ABD başkanı Trump, işgalci devlet tanımıyla gündeme gelen İsrail’i daha fazla destekler nitelikte davranmıştır. Trump’ın söylemleri arasında sıklıkla gündeme gelen Filistinli Müslümanların terörist ilan edildiği yansıması oldukça ciddi bir etikettir. Büyük Güç lideri vasfında yer alan Trump’ın uluslararası değerlere ters düşen kimi yaklaşımları doruk noktasında takip etmesi de tüm dünyayı şok etmiştir.

Donald Trump 21 Mart Washington AIPAC konferansı

Trump bir başka konuşmasında Müslümanları terörist olarak kazımak amaçlı terimler kullanmayı tercih etmiştir. Donald Trump’ın şu sözleri bu durumu destekler niteliktedir;

“Her gün çocuklara İsrail’den ve Yahudilerden nefret etmeyi öğrettiniz. Bu durmak zorundadır, İtfaiyecilerin kahraman olduğu bir toplumda yaşarken, küçük çocuklar itfaiyeci olmak ister. Sporcuların ve film yıldızlarının kahramanlar olduğu bir toplumda yaşarken, küçük çocuklar sporcu ve film yıldızı olmak isterler. Filistin toplumunda, kahramanlar Yahudileri öldüren kişilerdir.” (NTV, 2009).

Burada da anlaşılacağı gibi, Trump’ın Filistinli çocukları teröre yatkın olarak küçüklükten yetiştirdiklerini söylemlerine kattığı görülmektedir. Bunun yanında, İnsan Hakları Örgütü 1989 yılından itibaren toparladığı bilgilere dayanarak bölgedeki çatışmalar sonucunda 7398 Filistinlinin ve 1483 İsraillinin hayatlarının son bulduğu kaydedilmiştir (NTV, 2009) .

İsrail’in gerçekleştirdiği Gazze’deki çatışmalarında hayatını kaybeden Filistinli Müslümanların fazlası sivil, çocuk ve kadın olarak kamuoyuna yansımaktadır. Tüm bu olaylar neticesinde Trump’ın İsrail tarafından Filistin’e yapılan bu şiddete ve zulme karşı hala İsrail tarafında yer alması da uluslararası ilişkilerde Trump’ın ırkçı ve akıl almaz söylemlerinin olduğunun açıkça anlaşılmasına neden olmaktadır.

ABD dış politikasında gündeme gelen önemli olaylardan birisi de İran ile geçekleştirilen antlaşma ve gelişmelerdir. Geçmişten bu yana İran’ın nükleer silah sahibi olması, nükleer silah yapması ve yapmaya da potansiyelinin olması en fazla ABD ve diğer devletler açısından tehdit olarak algılanmaktadır. Dönem dönem İran İsrail’i tehdit etmiş olmakla birlikte, Trump bu tehditlerin ABD-İsrail arası ilişkileri zedeleyeceği görüşüne kapılmıştır. Bu nedenle Trump söylemlerinde ve politikalarında İran ile yapılan nükleer antlaşmasının üzerinde düşüneceğini açıklamıştır.

Bu durumlar neticesinde Trump’ın tutumu da İran’a karşı tehditler ve etiketler savurmak olmuştur. Dolayısıyla Trump, İran’ın genel olarak birçok terör örgütünü desteklediğini ve onlara kaynak sağladığını ortaya atmıştır. Trump’ın bu söylemlerinin altında elbette Afganistan ve Irak işgalinin de etkisi vardır. Genel olarak uluslararası sistemde, Ortadoğu’da bir devletin nükleer silah gücünü elinde bulundurması ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Büyük güçlerin elinde sahip oldukları en güçlü silaha yani nükleer silaha İran gibi güvenilmez devletlerin sahip olması ve olduğu düşüncesi dahi soru işaretleri bırakmaktadır. Trump’ın İran’a karşı bu tavrını yine bu eksende değerlendirmeye almak gerekmektedir.

Trump ve Netanyahu

Trump’ın seçim kampanyaları süresince İsrail ve Netenyahu için methiyeler dizmiştir. Trump bir keresinde, Netenyahu ile görüşeceğini ve onu çok iyi tanıdığını dile getirmiş, İsrail ve o bölgeye istikrar getireceğini dile getirmiştir. Bunun yanında İsrail ile birlikte planlarının olduğunu da belirtmiştir (Trump, 2016). Burada İsrail sempatizanlığı açıkça ortadadır ve Yahudi sevgisini gösterme çabası görülmektedir.

Ancak bu sevgi gösterilirken de aynı zamanda Müslümanlara ve özellikle Filistinli Müslümanlara karşı ırkçı ve onları hiçe sayan tutumu da söylemlerin arkasında yer almaktadır. Tüm bu söylemler ABD dış politikasına da Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak belirtilmesi şeklinde yansımıştır. Bu gelişmeler ışığında Trump’a göre BM, ABD ve İsrail ile dost ilişkiler yürütmemektedir. Genel olarak özgürlük adı altındaki Amerikan değerlerinin dostu olmadığı öne sürülmektedir. Barack Obama’nın İsrail devleti ile birlikte son zamanlarda gerçekleştirdikleri Trump tarafınca eleştirilmiştir. Trump’ın Obama’yı bu konuda eleştirmesinin nedeni de BM’nin İsrail ve Filistin arasında yaptığı anlaşmanın İsrail için kötü bir yansıması olduğunu düşünmesidir. Trump, BM Güvenlik Konseyi kapsamında ABD’nin bu anlaşma için veto hakkını kullanmasını sağlamıştır. Bu durumun yanında, İsrail devleti de zaten BM anlaşmasının uygulanmayacağını tarafınca ilan etmiştir (Kaplan, 2019,103).

İsrail’in Filistin topraklarını işgali durumu üzerine BM kararı Filistin’i destekler nitelikte olmakla birlikte ABD burada İsrail’i desteklemeyi tercih etmiştir. Trump, başkan olduğunda bu yöndeki BM kararlarını veto edeceğini söylemleri arasına almıştır (Woolley, 2016, 10).  Seçimlerden sonra da Trump bu alandaki yoğun ve katı çalışmalarına vakit kaybetmeden başlamıştır. Birleşmiş Milletler’in kararını fesheden Trump, 20 Ocak 2017’den sonra Birleşmiş Milletler’in de kararından döneceğini öne sürmüştür. Trump, 6 Aralık 2017 tarihindeki açıklamasının İsrail-Filistin çatışması meselesinde büyük yankı uyandıracağını söylemiş, 20 yıldır ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararını beklettiğini ve artık bu kararın kabul edilmesinin vaktinin geldiğini dile getirmiştir (Woolley, 2016, 10).

Konuşmasının kalan kısmında da Kudüs’ün öneminden söz etmiştir. Trump, Kudüs için sadece üç büyük dinin merkezi olmadığını, bunun yanında İsrail’in kalbi olduğunu söylemiştir. İsrail için de dünyanın en başarılı demokrasisi tanımını kullanmıştır (Woolley, 104 2016, 12). Trump’ın bu tutumu da uluslararası arenada çok fazla soru işareti barındırmaktadır. Sonuçta, İsrail’in Filistinli Müslümanlara karşı tutumları ortadadır ve desteklenmesi uluslararası hukuka aykırı bir durumdur. ABD gibi bir gücün bu işgalci devleti desteklemesi sorunun ABD’ye değil tamamen lidere ait olduğunu ortaya koymaktadır. Liderin bir devletin dış politikasını yaparken ki tutumu ve kişiliğinin yansıması tüm dünyanın etkileneceği olaylar silsilesini de beraberinde getirmektedir.

Kudüs

Trump’ın bu söylemlerinin ve kararlarının ardından birçok ülkede Trump’ın tersine Filistin devletine yardımlarını sağlamıştır. Ancak tüm bu karşı fikirlere rağmen Trump tutumundan vazgeçmedi ve Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti ilan etti. Bunun yanında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklamış oldu (BBC, 2017). Kabul edilen bu karardan sonra İsrail Trump’ı onurlandırmak için Eski Kent Bölgesinde bulunan yer altında bir tren istasyonunda Trump’ın ismini vereceklerini dile getirmiştir (Kaplan, 2019, 104).

Bu karşılıklı sevgi gösterileri tüm dünya çapında hayretle izlenmekteydi. İsrail’in bu amaç doğrultusundaki davranışı da Müslümanlar için elzem olan Mescid-i Aksa’yı tehlikeye sokmaktadır. Filistinli Müslümanlar tarafınca ortaya atılan tahminlere göre de İsrail Mescid-i Aksa’yı ortadan kaldırıp yerine Süleyman mabedini yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Genel olarak bu bölgede ve bu özellikle Filistin nazarında Müslümanlara karşı yürütülen ırkı ve ayrımcı tutumun altında ABD başkanı Donald Trump da yer almaktadır. Bu şekilde bir durumun altında ABD’nin imzasının olması da kamuoyu ve uluslararası ilişkiler nezdinde ABD’nin ciddi hasara uğradığını göstermektedir.

Sonuç Yerine 

Trump’ın politikaları ve stratejileri genel anlamda değerlendirildiğinde ve Ortadoğu özelinde incelediğinde, kapalı kapı anlayışının baş gösterdiği anlaşılabilmektedir. Güvenlik ve siyaset meselelerinin yanı sıra ekonomik anlamda aktif bir şekilde kısıtlamalara gidilmesi de bu kapalı kapı uygulamasını desteklemektedir. Müslüman ülkelere vize engelinin getirilmesi, Meksika sınırına duvar inşa edilmesi gibi politikalar da bu belirtilen durumu desteklemektedir. Trump bahsedilen tüm bu uygulamaları ile ABD’yi dışarıdaki kaynaklanan tehditlere ve risklere karşı korumayan bir lider pozisyonunda yer almaktadır. Trump’ın bu korumacı tutumu ABD için muhafazakar bir tavırda uluslararası ilişkilere yansımasına neden olmakta ve diğer devletlerin liderlerinde böyle bir algı yaratmaktadır. Bu korumacı anlayış, farklı milletlerden insana kapısını açan ve uluslararası bir ülke algısını paylaşan ABD’de farklı ırk ve ülkeden olan vatandaşlar üzerinde olumsuz bir etkisi olacaktır.

ABD’de başkan olarak başa gelenlerin, seleflerinin yaptıkları çalışmaları yanlış olarak değerlendirip yeni bir soluk katma amacı oldukları anlaşılmaktadır. Bu algıdaki liderler de düzeltilmesi gereken politikaları kendi algılayış şekilleri doğrultusunda dönüştürmektedirler.  Cumhuriyetçi/Muhafazakâr Bush başkanlığında var olan hatalı politikalar beraberinde gelen Demokrat/Liberal Obama başkanlığında dönüştürülmeye ve hata olarak görülenler giderilmeye çalışılmış, Bush ve Obama dönemlerinde olumsuz etkilenen ‘Büyük Amerika‛ ilkesi de Donald Trump ile ‘Make America Great Again‛ sloganı sayesinde tekrardan canlandırılmıştır.  Korumacı uygulamalar neticesinde ABD dış politikası yapım sürecinde Trump’ın çalışmaları büyük iç – dış karışıklıklara ve tepkilere neden olmuştur.

Trump gerek kişiliği gerekse geçmişi açısından, ABD başkanı olduktan sonra oldukça tartışılan bir profil çizmektedir. Katı fikirlere sahip olması, milletlere dair ırkçı söylemlerini sosyal medya aracılığıyla gündeme getirmekten çekinmemesi gibi özellikler Trump’ı seleflerinden ayrı bir konuma sokmaktadır. Dış politika yapım sürecinde alacağı kararlar konusunda herkesi meraka düşüren Trump, ister istemez diğer devletlerin liderlerinin de dış politika yapım süreçlerini de oldukça etkilemiştir. Korku ve merak hali dolayısıyla diğer devletlerin liderleri Trump ile ilişkilerinde nasıl davranacakları konusunda soru işaretleriyle harekete geçmişlerdir. Uluslararası alanda liderlerin ABD algısını az da olsa dönüştürmeyi başaran Trump, başkanlığı döneminde çatışmalara ve anlaşmazlıklara sebep olmuştur.

Ortadoğu bölgesi açısından Trump ve politikaları sonuca bağlanacak olursa, İsrail ve Filistin meselesi ciddi karışıklıklara neden olmuştur. Trump’ın İsrail sempatizanlığı ve Filistinli Müslümanlara karşı ırkçı ve ayrımcı tutumu uluslararası toplum açısından büyük tepkilerle karşılaşmıştır. Trump’ın kişiliğinin dış politikaya etkisi ve söylemleri genel anlamda hem Ortadoğu’daki arzularına erişmesinde hem de Filistin ve İsrail meselesinin halledilmesinde sorun yaratan bir duruma girmesinde etkili olmuştur. Bu bağlamda Kudüs sorunu da yankı uyandırmış ve genel olarak çözümüne ilişkin soruları yanıtsız bırakılmıştır. İsrail’in Filistin’e karşı uyguladığı yaptırımlara karşılık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nazarında alınmaya uğraşılan kararların ABD tarafından veto edilmesi uluslararası toplumun bu soruna el atmasını sonuçsuz bırakması da ayrı bir demokrasi problemidir.

Trump başkanlığı kapsamında son bir buçuk yılda, Trump’ın Ortadoğu’ya dair politikaları bölgesel işbirliklerini tehlikeye atmıştır. Bununla birlikte bölgenin karışıklığına karşılık ABD istikrar sağlayacağı yerde bölgeyi bölmeye ve parçalamaya odaklı politikalar izlemeye devam etmiştir. Trump’ın Ortadoğu’ya yönelik Obama yönetiminden ayrı bir biçimde İran’ı çevreleme politikası çerçevesinde, Suudi Arabistan temelli strateji takip etmesi var olan tüm dengelerin tekrar çizilmesine yol açmıştır. Ortadoğu’da geçmişten bu yana korunan karmaşıklık, aslında başta ABD’nin olmak üzere Batı’nın enerji ihtiyacının muhafaza edilmesinin bir tarafı olmuştur. Bu sebeple, Ortadoğu’nun bu karışık yapısının muhafaza edilmesi büyük güçler için elzem bir durum olarak görülmektedir.

Duygu Temiz

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”14405″ name=”ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’deki Asker Sayısı Arttı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Arı, T. (2004). “Geçmişten Günümüze Orta Doğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi”, İstanbul: Alfa Yayınları.

BBC Türkçe, 2020. “ABD seçimleri ne zaman, kimler aday ve seçim süreci nasıl işliyor?”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51101339 , (Erişim tarihi: 05.06.2021).

Cherkaoui, M. (2017). “Trump’s Death Kiss on the Middle East Peace Process”, Al Jazeera Centre for Studies Report, ss. 1-15.

Crowe, Anthony. İmparatorluktan Başkanlığa Trump. Ankara: Tutku Yayınları. 2016.

Dilek, M, (2018), “Trump Yönetiminin Kudüs Kararına Analitik Bakış”, International Journal  of Social Inquiry, Cilt:11, Sayı:1, ss.97-137.

Dinç, C, Karataş, B, (2018), “Amerikan Karşıtlığında Güncel Küresel Eğilimler ve Trump Etkisi”, Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 16, ss. 1994-1927.

Feierstein, G. M. (2018, 27 Mart), “Trump’s Middle East Policy at One Year”. http://www.mei.edu/content/trumps-middle-east-policy-one-year.

Gönülal, Ü, (2017), “Filistin Sorununda Dönüm Noktası: Donald Trump’ın Barış Sürecine Son Veren Hamlesi ve İsrail Lobisinin Etkisi”, The Turkish Yearbook of International Relations, Volume 48, ss. 99-109).

Gündüz, O, Göçoğlu, V, (2019), “Ulusal Güvenlik Politikası Çerçevesinde ABD’nin Güvenlik Anlayışına Kronolojik Bir Bakış”, Cilt:15, Sayı:21, ss. 727- 750).

Kahraman, S, Avrupa Birliği ve Irak Krizi: Bölünmeden Yeniden Birleşmeye Uzun İnce Bir Yol. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 2003, 2.4: 151-161.

Kaplan, M, (2019), “Soğuk Savaş Sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu Politikasının Radikalleşmeye Etkileri”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, ss. 62-110.

Karagül, S, Güder, E, (2020), “Dış Politikada Popülist Söylem ve Girişimler: Trump Siyaseti ve Brexit Süreci”, Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 5 (1), ss. 109-133.

Kontos, M. (2017). “US Middle East Strategy under President Trump’s Isolationist Foreign Policy”, Eastern Medıterranean Polıcy Note, ss. 1-7.

Nye, J. (2004). Soft Power . New York : Public Affairs.

NTV, (2017). “Trump Ortadoğu Barışını Niçin Damadı Kushner’a Emanet Etti?”, https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-ortadogu-barisini-nicin-damadikushnera-emanet-etti,aexzoZdnsE69SzY0RO6pjA (Erişim Tarihi: 10.06. 2021).

NTV, (2017). “Trump Ortadoğu Barışını Niçin Damadı Kushner’a Emanet Etti?”, https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-ortadogu-barisini-nicin-damadikushnera-emanet-etti,aexzoZdnsE69SzY0RO6pjA (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

Oghli, J, (2020), “ABD’nin Afganistan Politikası: Obama Ve Trump Dönemi”, Pearson  Journal Of Socıal Scıences & Humanıtıes, Volume: 5, Issue:8, SS.109-119.

Oğuzlu, T. (2018). “Trump’ın Güvenlik Stratejisinde Ortadoğu”, https://www.yenisafak.com/hayat/trumpin-guvenlik-stratejisinde-ortadogu-3153140 (Erişim Tarihi: 03.06.2021).

Omar, M. Is Sheldon Adelson Behind Trump’s Decision on Jerusalem? (M. S. OMAR, Producer), 2017.

Öncel, M. (Ekim-Kasım 2018), “ABD’nin Ortadoğu’ya Yönelik Kamu Diplomasisi: Obama Ve Trump Dönemi”, Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi, Cilt:1, Sayı:1, ss. 92-104.

Öztürk, M, (2019), “Trump’ın Kudüs Kararının Bir Analizi”, İnsan ve Toplum Bilimleri  Araştırmaları Dergisi, Cilt:8, Sayı:4, ss. 2877-2899.

Patman, Robert G. Out of sync: Bush’s expanded national security state and the war on terror. International Politics, 2010, 46.2-3: 210-233.

Pirinççi, F; Orhan, O, Duman, B, “ABD’nin DEAŞ stratejisi ve Irak ile Suriye’ye olası yansımaları”. ORSAM Rapor, 2014, 191

Sabah,(2018),“Trump’ın İpini Kendi Halkı Çekecek”, https://www.sabah.com.tr/pazar/2018/08/19/trumpin-ipini-kendi-halki-cekecek (Erişim Tarihi: 04.06.2021).

Salcı, T. (2018). “Trump’ın Ortadoğu Kararları ‘Avrupalı Müttefiklerini Şaşkına Çevirdi’”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trumpin-ortadogu-kararlariavrupali-muttefiklerini-saskina-cevirdi/1147861 (Erişim Tarihi: 04.06.2021).

Schmidt, B. (2012), “Theories of US Foreign Policy”, M. C. Stokes, US Foreign Policy, Oxford: Oxford University Press, ss. 5-20.

Takvim İnternet Sitesi (2018). “Trump’ın Tweetleri Dünyayı Şaşkına Çeviriyor”, (Erişim Tarihi: 06.06.2021), https://www.takvim.com.tr/dunya/2018/07/27/trumpin-tweetleri-dunyayi-saskina-ceviriyor.

Taşdemir, F. “Uluslararası Terörizme Karşı Devletlerin Kuvvete Başvurma Yetkisi”, USAK Yayınları, Ankara 2006.

Telci, N. (2020), “Ağırlaştırılmış Ekonomik Yaptırımlar: Trump İran’dan Ne İstiyor?”, Seta Perspektif, Sayı:208, ss.2-6.

Topuz, Z. (2018), “Trump Dönemi Değişen Dengelerin Filistin-İsrail Barış Sürecine Etkisi”, Akademik Ortadoğu, Cilt 13, Sayı 1, ss.107-125.

Trump, Donald. Twitter. https://twitter.com/realdonaldtrump/, 2016

Yalçın, H, İlhan, B, (2020), “Tek Kutuplu Sistemde Süper Güç Davranışı: Soğuk Savaş Sonrası Amerikan Dış Politikası ve Trump Dönemi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21(2), ss. 545-560.

Yaman, H, (2017), “Anglosakson Muhafazakâr Geleneğin Dönüşümü Ve Trump’ın Yeni Amerika Söylemi”, International Journal of Social Science, No: 58, ss. 497-510.

Woolley, O. B. Donald J. Trump: “Remarks at the AIPAC Policy Conference in Washington, DC,” March 21, The American Presidency Project. http://www.presidency.ucsb.edu, 2016.

[/vc_toggle]

Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme

Uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden birisi olan devletler, olaylara karşı gösterdikleri reaksiyonlar ve bu doğrultuda uyguladıkları politikalar ile uluslararası sistemin şekillenmesinde oldukça büyük birer rol oynarlar. Devletlerin davranışları önce kendi toplumsal yapılarına akabinde yakın çevrelerine ve en nihayetinde uluslararası sisteme etkide bulunabilir. Bu bağlamda bu çalışmanın temel amacı “devlet davranışlarına etki eden faktörler nelerdir” sorusuna cevap aramaya çalışmaktır. Çalışmada devlet davranışlarına etkide bulunduğu düşünülmüş olan altı faktör incelenmiştir. Bunlar sırasıyla: Devlet başkanları, Tarih ve Coğrafya, Uluslararası sistemin yapısı, Devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve son alarak devletlerin algılarıdır.

Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler

1-Devlet Başkanları (Liderler)

Devlet başkanı, bir devletin gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası camiadaki en üst düzeydeki siyasal temsilcisidir. Devlet başkanının üstlenmiş olduğu bu rol onu, ulusal ve uluslararası politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi noktasında önemli bir aktör yapmaktadır. Devlet başkanının söylemiş olduğu ve söyleyeceği her söz yapmış olduğu ve yapacağı her hamle mensubu olduğu devletin, uluslararası camiadaki gücüne ve prestijine olumlu ya da olumsuz bir etkide bulunabilir. Özellikle bilişim alanındaki teknolojik gelişmeler internet teknolojisinin dünyada yayılım göstermesine olanak tanımıştır. İnternetin dünya genelinde yayılımıyla beraber insanların bilgi kaynaklarına erişim yolları çeşitlenmiş ve kolaylaşmıştır.

Ayrıca depolama araçlarındaki kapasitelerin artması; verilerin yedeklenmesi ve kaydedilmesi noktasında önemli bir değişimi ve gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda bu teknolojik gelişmeler adeta dünyada sürekli yeni verilerin gelmesiyle güncellenen dijital bir hafızanın meydana gelmesini sağlamıştır. Devlet başkanlarının yıllar önce kullanmış olduğu söylemler yıllar sonra bile karşılarına bir bumerang gibi olumlu ya da olumsuz anlamda çıkabilmektedir. Devlet başkanlarının söylemleri zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterebilse de gerek kendi ülkesinin kamuoyunda gerekse diğer ülkelerin kamuoylarında başkanların söylemlerindeki bu değişimler genellikle birer tutarsızlık olarak algılanabilmekte; devlet başkanının inandırıcılık ve tutarlılık noktasındaki imajına olumsuz bir etkide bulunabilmektedir.

Örneğin, bir devlet başkanının bir ülkeyle ilgili olarak yıllar önce söylemiş olduğu bir söz yıllar sonra internet vasıtasıyla (sayın başkan siz zamanında şöyle demiştiniz şimdi böyle diyorsunuz) şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Verilerin kaydedilmesi devlet başkanlarının ve devlet adamlarının söylemlerine çok daha fazla dikkat etmesi gerektiği gerçekliğini ortaya çıkartmıştır. Devlet başkanının, bir devletin davranışına yani dış politikasına olan etkisi ülkenin sahip olduğu siyasal yönetim biçimine göre değişim gösterebilmektedir. Bu noktada ikili bir ayrım yapılabilir.

  • Demokratik yönetim
  • Diktatörlük yönetimi

Demokratik yönetim biçimlerinde güçler ayrılığı olduğundan ötürü yürütmenin başında olan devlet başkanı sadece anayasal olarak kendisine çizilen rota içerisinde hareket edebilmektedir. Bu bağlamda yasama ve yargı, devlet başkanının kendi başına buyruk hareketlerde bulunmasına engel olabilmektedir. Dış politika alanında ise özellikle yasama organı yani meclis, devlet başkanının yürütmekte olduğu veya yürütmeyi hedeflediği dış politikalarına olumlu veya olumsuz bir etkide bulunabilir. Diktatörlüklerde ise devlet başkanını kısıtlayan bir yapı veya kurum olmadığından olsa bile etkisinin çok sınırlı ve cılız olmasından ötürü, devlet başkanının dış politikadaki hareket alanı oldukça geniş olabilmektedir.

Ancak devlet başkanının dış politikadaki bu hareket alanı genişledikçe hata yapma ve ülkesini zora sokabilecek eylemlerde bulunma olasılığı da artacaktır. Demokrasilerde kamuoyu, devlet başkanın davranışlarına yer yer etkide bulunabilir, kendi nazarında hatalı gördüğü bir davranışı sürdürmekte olan devlet başkanının bu tutumundan vazgeçmesine neden olabilir. Diktatörlüklerde kamuoyunun, devlet başkanının bir davranışından onu vazgeçirme olasılığı oldukça düşüktür. Zira bu hareket bir başkaldırı olarak algılanabilir. Ayrıca diktatörlük yönetimlerinde, devlet başkanı kamuoyunu şekillendirir ve yönlendirir. Bu nedenle bu tür yönetimlerde devlet başkanının hatalı kararından dönmesi ya bir bedel ödenmesiyle ya da kendi nazarında yapacağı kişisel bir muhasebe neticesinde mümkün olabilmektedir.

Devlet başkanları yönetime geldiklerinde ülkelerinin dış politika vizyonlarını belirlerler. Bu vizyonun belirlenmesi sürecinde baskın aktör devlet başkanı olabileceği gibi süreçteki ağırlık oranları değişkenlik göstererek bürokratik kurumlar, ekonomik ve siyasi çıkar grupları veya bireyler de etkili olabilmektedir.

George W.Bush

Örneğin, 2001 yılında ABD Başkanlığı görevine gelmiş olan George W. Bush’un dış politika vizyonunda Yeni Muhafazakarlar denilen kesim etkili olmuştur.[1] Yeni Muhafazakarlara göre ABD, uluslararası örgütlerin kendisine kısıtlayıcı bir etkide bulunmasını kabullenmemeli, çıkarları doğrultusunda kendi başına buyruk bir şekilde hareket etmeliydi. ABD’nin bu dönemde tek taraflı bir hareket tarzını benimsemesi, ABD’nin müttefikleriyle olan ilişkilerine olumsuz bir etkide bulunmuştur. Örneğin, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgaline karşı Fransa ve Almanya olumsuz bir tutum sergilemiştir. Bu bağlamda Bush döneminde özellikle Batı Avrupalı müttefiklere gerginleşen ilişkiler   Başkan Obama yönetimi döneminde yumuşatılmaya çalışmıştır.[2] Bu örnek bir devlet başkanının ve onun çevresindeki siyasal elitin müttefiklerle olan ilişkilere ne derecede etkide bulunabileceğini göstermektedir.

Adolf Hitler

Bir diğer devlet başkanı örneği ise Adolf Hitler’dir. 1933 yılında iktidara gelen Hitler, Almanya’yı dünyanın süper gücü yapmayı hedefliyordu. Hitler’e göre Fransa, Almanya’nın tarihsel bir düşmanıydı ve bu Fransız tehdidi, Fransa ile bir savaş yapılarak giderilmeliydi. Yine Hitler’e göre Almanya, SSCB’nin sahip olduğu topraklar üzerinde bir genişleme politikası uygulamalıydı.[3] Çeşitli faktörlerinde etkisiyle Hitler, bir liderin yapmayı en çok istediği şeylerden birisi olan toplum nazarındaki güçlü desteği arkasına alabilmişti. Almanya’yı süper güç yapmayı ve dünyadaki Almanları birleştirmeyi hedeflemiş olan Hitler ve ekibi, II. Dünya Savaşı’nın sonunda savaşın mağlup tarafı olarak Almanlara ikiye bölünmüş (Doğu ve Batı) bir Almanya bırakmıştır. Ayrıca Nazi Almanya’sı döneminde Yahudilere karşı uygulanan politikalar, Alman tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu örnek ise bir devlet başkanı ve beraberindekilerin bir devletin parçalanmasında öncü bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Mustafa Kemal Atatürk

Bir diğer örnek ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. I. Dünya savaşı’nın Osmanlı Devleti tarafından yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Osmanlı Devleti’nin toprakları; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlı kuvvetler tarafından işgale uğramıştır. Bir lideri lider yapan temel özelliklerden birisi krizleri aşma becerisidir. Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki silah arkadaşları, çeşitli imkansızlıklara rağmen (askeri ekipmanlar, lojistik gereksinimler) Türk halkını iyi bir şekilde organize ederek işgalci kuvvetlerin Anadolu topraklarından atılmasını sağlamışlardır. Niccolo Machiavelli’ye göre bir devlet adamının başarısını etkileyen temel faktörlerden birisi onun uluslararası sistemdeki güç dengelerini okuyabilme, bu güç dengelerine bağlı olarak bir pozisyon belirleyebilmesidir.[4]

Atatürk’ün, uluslararası sistemdeki güç dengelerini iyi bir şekilde tahlil edebildiğini ve bu doğrultuda ülkesinin kendi güç kapasitesini de göz önünde bulundurarak bir dış politika izlediği görülmektedir. Bunu başarabilmek için ise liderin öngörü ve sağlam bir analiz yapabilme yeteneğine sahip olması gerekmektedir. 1932 yılında ABD Genelkurmay Başkanı Mac Arthur Douglas ile İstanbul’da bir görüşme gerçekleştiren Atatürk, ABD’li komutana, Almanya’nın Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söylemiştir.[5] Avrupa’da yaşanabilecek bir savaşın galibinin ise İngiltere, Fransa ve Almanya devletleri arasından olmayacağını; sadece Bolşeviklerin yani SSCB’nin bu olası savaştan kazançlı olarak çıkacağını söz konusu görüşmede ifade etmiştir.[6] II. Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin bir süper güç olması Atatürk’ün uluslararası politikayı tahlil edebilme ve sahip olduğu öngörü yeteneğini gözler önüne sermektedir.

Vladimir Putin

KGB ajanlığı görevinde bulunmuş olan ve günümüz Rusya Federasyonu devlet başkanı olan Vladimir Putin ise bir diğer dikkat çeken devlet başkanıdır. SSCB’nin çöküşü, Rusların sadece uluslararası arenadaki süper güç konumlarını kaybetmelerini ifade etmiyordu. Psikolojik moral faktörler bağlamında Rusların kendilerine olan güven duyguları da ciddi bir darbe almıştı. SSCB’nin çöküşü aynı zamanda bir sisteminde çöküşünü ifade ediyordu. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu Tezi” bu hususu net bir şekilde dile getirmiştir. Bu durumun farkında olan Putin, uygulamış olduğu politikalar ile Rusya’yı adeta tekrar ayağa kaldırdı ve uluslararası politikada göz ardı edilemeyecek bir güç haline getirme yolunda önemli katkılarda bulundu.

Rusya’nın uluslararası sistemdeki artan gücü ve prestiji sadece uluslararası politikaya etki bakımından değil Rus toplumunun, kendisine ve devletine olan güvenleri noktasında da olumlu bir etkide bulundu. Bu bağlamda Putin, Ruslara tekrar süper güç olabiliriz mesajını net bir şekilde verdi. 2008 yılında Gürcistan’la savaşarak galip gelen Rusya, Suriye’deki iç savaşa müdahil olarak hem sıcak denizlerdeki konumunu güçlendirdi hem de Ortadoğu da ABD’nin tek başına istediği gibi hareket edemeyeceğini gösterdi. 2014 yılında Kırım’ı ilhak eden Rusya, Karadeniz’de Türkiye’nin de aleyhinde olacak şekilde gücünü ve stratejik pozisyonunu arttırdı. Putin Rusya’sının uluslararası politikadaki bu hamleleri diğer aktörlere birer gözdağı verdiği şeklinde okunabilir. Bu bağlamda Putin, kendisinin oldukça usta bir satranç oyuncusu olduğunu diğer aktörlere göstermiştir.

2-Tarih ve Coğrafya

Devlet davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise tarih ve coğrafyadır. Birbirleriyle sürekli olarak etkileşim halinde olan bu iki unsur, devletlerin davranışlarının şekillenmesinde büyük bir rol oynar. Örneğin, Alfred Thayer Mahan’ın, 1890 yılındaki yapmış olduğu “Tarihte Deniz Gücünün Etkisi 1660-1783” çalışmasında: Büyük donanmalar oluşturan güçlerin uluslararası sistemdeki etkinlik düzeylerinin diğer aktörlere göre daha yüksek olacağını belirterek etkin ve güçlü bir donanma gücü oluşturmanın öneminden bahsetmiştir.[7] Güçlü bir donanma oluşturmak ve denizlere hükmetmek devlet gücünüzü kendi limanlarınızda konsolide etmeyerek daha geniş bir coğrafyaya, yeni limanlara yaymak istediğinizin en önemli simgesel örneğidir. Gücünüz arttıkça bu gücü daha geniş coğrafyalara yayma isteği büyük güç olmayı arzulayan devletlerin içgüdüsel bir davranışıdır. İspanya, İngiltere ve ABD gibi devletlerin denizler üzerindeki davranışları bu hususa örnek verilebilir. İngiltere ve ABD gibi devletlerin donanma gücü açısından güçlü olmaları ülkelerinin denizlerle çevrili olmasından da kaynaklanmaktadır. Bu nedenle coğrafya, devletin hangi gücüne (kara gücü veya deniz gücü) ağırlık vermesi konusunda devleti bir davranış kalıbı içerisine de sokabilmektedir.

Çar I. Petro

Çar I. Petro da coğrafya ile güç arasındaki ilişkiyi iyi tahlil etmiş bir liderdi. Rusların dünyaya açılması ve gücünü maksimize etmesi amacıyla Rus donanmasının oluşturulmasında Çar I. Petro’nun katkısı oldukça büyüktür.[8] Devlet davranışlarının bir çeşidi olan savaşlarda da coğrafya, savaşın kimin kazanacağının belirlenmesi hususunda oldukça büyük bir role sahiptir. Örneğin, Vietnam Savaşında, ABD gerek maddi gerek manevi anlamda öyle ciddi bir darbe aldı ki bu literatüre “Vietnam Sendromu” olarak geçti. Bu savaşta ABD sadece Vietkong’a değil coğrafi unsurlara karşıda ciddi bir yenilgi almıştı. Bu yenilginin olumsuz etkileri; ABD dış politikasına, ABD kamuoyuna ve siyasal elitine de yansımıştır. Bir diğer örnek ise Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geçmişten günümüze dış politikasının yapısal karakterinde güç dengesi hususu öne çıkmaktadır. II. Dünya Savaşı esnasında Türkiye, Mihver ve Müttefik güçler arasında oldukça başarılı bir denge politikası izleyerek savaşa girmemeyi başarmıştır.

Türk Dış politikasının yapısal karakterinden birisi olan güç dengesi uygulamasının temel sebeplerinden birisi, ülkenin her iki kıtayla olan coğrafi etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Her iki farklı tarafa bakan bir duvarınız varsa duvarınızın yıkılmaması için her iki tarafla olan etkileşiminize dikkat etmeniz gerekmektedir. Türkiye, bu konuda oldukça önemli tarihsel deneyimler yaşamış bir devlettir. Devlet davranışlarını şekillendiren bir diğer unsur ise Tarihtir. Devletler arası çatışmaların arka planında genellikle ekonomik meseleler olduğu gibi tarihsel nedenlerde yatmaktadır. Örneğin, 1990 yılında Irak’ın, Kuveyt’i işgal etmesinin görünen sebepleri: Petrol ve borçların silinmesi gibi ekonomik konularken; çatışmanın arka planında Irak ile Kuveyt arasındaki tarihsel anlaşmazlıklar vardı.[9] 1961 yılında Irak, Kuveyt’i işgal etmiş ancak İngilizlerin, Irak’ın bu hamlesine tepki göstermesi nedeniyle Irak bu işgali sürdürmekten geri adım atmıştı.

Saddam Hüseyin’e göre Kuveyt, doğal yollarla oluşmayan bizzat İngilizlerin, Irak’ın bir parçasından kopararak oluşturduğu bir devletti. Bu nedenle Kuveyt, Irak’a katılmalıydı.[10] Bu örnekten görüleceği üzere tarihsel birikmişlikler ve çözülemeyen meseleler çatışmalara dönüşebilmektedir. Tarih, aynı zamanda dış politikanın planlanmasında ve yürütülmesinde altın değerinde başvurulması elzem olan önemli bir kaynaktır. Tarihten derslerini almayan devletler, tarihten derslerini iyi bir şekilde alan devletler tarafından derslerini alırlar. Elbette bu dersin karşılığında da ciddi birer bedel öderler.

3-Uluslararası Sistemin Yapısı

Uluslararası sistemin yapısı devletlerin davranışlarını şekillendiren bir diğer önemli faktördür. Tek kutuplu, çift kutuplu veya çok kutuplu gibi sistemlerin her birinde sisteme has aktörel davranışlar vardır.  Örneğin, Soğuk Savaş döneminde (Çift kutuplu yapı) aktörler, iki başat güç olan SSCB ve ABD etrafında kümelenerek kendi güvenliklerini sağlama almaya çalışmışlardır. Bu bağlamda bu davranış biçimi beraberinde başat güç ile diğer aktörler arasında ittifak içerisinde bir bağımlılık ilişkisi oluşturmuştur. Bu nedenle aktörler, ekonomilerini, askeri güçlerini ve dış politika tercihlerini yüksek ölçüde başat güce ve ittifakın karakterine uygun bir şekilde belirlemiş ve yapılandırmışlardır.

Günümüzde ise hangi uluslararası sistemin içerisinde olduğumuza dair net bir uzlaşı yoktur. Kimilerine göre ABD liderliğinde tek kutuplu bir yapı varken kimilerine göre ise çok kutuplu bir yapıya doğru uluslararası sistem evirilmektedir. Örneğin, Türkiye’nin dış politikası Soğuk Savaş döneminde büyük ölçüde Batı ittifakının çizmiş olduğu sınırlar çerçevesinde yürütülürken, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, Türkiye’nin süreç içerisindeki kapasitesinin artışı Türkiye’nin dış politika alanında belli ölçüde özerk hamleler yapabilmesine olanak tanımıştır. Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla Batı ittifakının karşı çıkmasına rağmen Suriye’ye askeri operasyonlar düzenlemesi bu hususa örnektir. Bu bağlamda sistemsel değişimler, aktörlere dış politika alanında taktiksel manevra yapma alanları açabilmektedir. Elbette bu husus sadece aktöre bağlı değildir. Aktörün karşısında yer alan aktörlerinde davranışları oldukça önemlidir.

4-Devletin güç unsurları

Bir devletin sahip olduğu ekonomik, askeri, kültürel ve teknolojik güç unsurları o devletin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ve sisteme olan etkisini belirler. Devletlerin güç unsurları dinamiktir. Yani bir devletin ekonomisi, askeri gücü yıllar içerisinde kapasitesel bir artış gösterebileceği gibi bir azalış da gösterebilir. Örneğin, Türk Savunma Sanayisinin önemli bir başarısı olan insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçları, hem Türkiye’nin askeri alandaki vuruş gücünü arttırmış hem de bu ürünler yurtdışına ihraç edilerek Türkiye’nin aktörel prestijine olumlu bir katkı sağlamıştır.

Devletin güç unsurları onun davranışlarına büyük ölçüde etkide bulunur. Ekonomik açıdan zayıf bir devlet dış yardımlara ihtiyaç duyabilir. Bu da yardımı yapan ile yardımı alan arasında asimetrik bir ilişkinin kurulmasına ön ayak olacaktır. Askeri açıdan da bu durum böyledir. Kendi ulusal savunma sanayinizi oluşturamazsanız size gerekli olduğunu düşündüğünüz ürünleri ancak diğer aktörlerin rızaları çerçevesinde temin edebilirsiniz. O da elbette çeşitli kısıtlılıkları ve bağımlılıkları beraberinde getirecektir. Bu da devletin davranışlara doğrudan veya dolaylı olarak yansıyacaktır. Uluslararası sistemde etkin olan güçlerin en temel özellikleri kendilerine yeterlilik derecelerinin diğer aktörlerden daha üst seviyede olmasıdır.

Örneğin ABD ve Rusya, savunma sanayi alanında savaş uçaklarını, hava savunma sistemlerini, tanklarını kendileri üretebilen devletlerdir. Japonya, Çin ve Almanya gibi aktörler ekonomik alanda oldukça güçlü aktörlerdir. Güç unsurlarınızdaki artışlar beraberinde hem yeni tehditleri hem de yeni fırsatları getirir. Örneğin, Çin’in ekonomik anlamda önemli bir güç haline gelmesi onun diğer bölgelerle ve aktörlerle olan etkileşimini arttıracağından bu Çin’e yeni kazanç kapıları açabilecektir.

Aynı zamanda Çin’in bu büyümesi ABD gibi aktörleri oldukça rahatsız edeceğinden ötürü aktörler arasında meydan okumalar ve tehdit algılamalarında değişimler yaşanabilecektir. Sahip olduğunuz güç unsurlarına göre hamleler yapmanız süreç içerisinde kazancınızı maksimize etmenize olanak tanırken olası kayıplarınızı da minimize etmenizi sağlar. Başarılı devlet adamlarına bakıldığında özellikle Otto Von Bismarck ve Mustafa Kemal Atatürk gibi liderlerin, ülkelerinin güç kapasitelerini iyi bir şekilde tahlil ederek ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimseyerek başarıya ulaştıkları görülmektedir.

5-Ulusal Çıkarlar

Devletlerin davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise ulusal çıkarlarıdır. Ulusal çıkarlar, diğer devletlerin çıkarlarıyla benzerlik veya farklılık gösterebilir. Burada önemli olan husus aktörlerin ulusal çıkarlarına ulaşırken hangi tür güç araçlarını kullanacaklarıdır. Sert güç araçları mı? Yoksa yumuşak güç araçları mı? Ya da her ikisini birden kullanan karma güç araçları mı? Ulusal çıkarlarınıza ulaşma yönteminiz oldukça önemlidir. Zira sürekli sert güç kullanarak ulusal çıkarlarınızı hayata geçirmeye çalışırsanız, uluslararası toplum tarafından saldırgan/işgalci gibi güven ve prestijinizi zedeleyen ithamlara maruz kalabilirsiniz.

Ayrıca sık sık sert güç araçları kullanmanın bir diğer riski de üzerinde sert güç kullandığınız ve zayıf olarak gördüğünüz aktörün direncinin, beklediğinizden yüksek olması ve bu doğrultuda sizi yenilgiye uğratması halinde hem bu durum sizde bir şok etkisi yaratacak hem de diğer aktörlerin size olan bakış açılarında önemli değişimler meydana gelebilecektir. Sürekli yumuşak güç araçlarını kullandığınız takdirde ise diğer devletler tarafından sert güç araçları açısından zayıf olduğunuza yönelik bir algı ortaya çıkacaktır. Bu algı da beraberinde caydırıcılık imajınıza zarar verecektir. Ulusal çıkarlarınıza yönelik hedeflerinize ulaşırken hangi tür güç aracına başvuracağınız sizin kapasitenizle de doğrudan alakalıdır.

[irp posts=”29129″ name=”Avrupa Birliği, Havuç-Sopa Taktiği ve Türkiye”]

Bazı aktörler (ABD gibi) her iki güç aracına başvurma kapasitesine sahip iken diğer aktörler bu araçlardan birisine sahip olabilirler. Bu bağlamda “havuç ve sopa” yaklaşımından hareketle bir örnek verilecek olursa devamlı olarak sopanızla vurmanız sopanızın kırılmasına neden olabilirken “devamlı havuç vermeniz karşı tarafta bir rahatlığın meydana gelmesine neden olacaktır”. Bu bağlamda “akıllı güç” denilen havuç ile sopa arasındaki dengeyi yakalamak çoğu zaman devletler açısından daha kazançlı olabilmektedir.

6-Algılar

Algılar, devletlerin olaylara reaksiyon vermeleri noktasında oldukça kritik bir psikolojik faktördür. Gelen mesajı doğru bir şekilde anlamak ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimsemek ideal olandır. Ancak her zaman bu ideal durumun gerçekleşmesi beklenmez. Bunun iki temel sebebi vardır. 1- mesajı gönderen aktör, mesajı ne ölçüde istediği şekilde karşı tarafa aktarabilmiştir? Yani ortada yanlış anlaşılmaya mahal verebilecek bir durum var mıdır? varsa bu nasıl minimize edilebilir? 2- mesajı gönderen aktör yukarıdaki hususları dikkate alarak mesajını diğer aktöre istediği gibi iletmiş olsa dahi mesajı alan aktör bunu kendi yorumlamasından ötürü farklı algılayabilir. Örneğin, Türkiye, kendi ulusal güvenlik kapasitesini arttırmak ve güçlendirmek için yeni silah sistemleri geliştirmektedir. Bu silah sistemleri özellikle Yunanistan basınında geniş yankı uyandırmaktadır. Özellikle Yunanistan’daki algı sanki Türkiye’nin bu silah sistemlerini “Yunanistan’ı işgal etmek amacıyla” geliştirdiği yönündedir. Oysa Türkiye’nin böyle bir amacı yoktur. Yunanistan’daki bu algı, Yunanistan’ı harekete geçirmekte ABD ve Fransa gibi aktörlerden Türkiye’ye karşı askeri destek istemesine neden olmaktadır. Bu algının bir tezahürü olarak taraflar arasındaki diplomatik müzakerelerden istenilen ölçüde verim alınamamaktadır.

Algılar, bir devletin harekete geçmesinde önemli birer psikolojik ateşleyici unsur rolünü üstlenebilir. Örneğin, Saddam Hüseyin, ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie ile 1990 yılının Temmuz ayında yapmış olduğu görüşmesinde Büyükelçi Glaspie’nin, Saddam Hüseyin’in bahsetmiş olduğu Irak’ın ekonomik sorunlarıyla ilgili olarak söylemlerine anlayış göstermesi Saddam Hüseyin tarafından Kuveyt’in ilhakına ABD’nin engel olmayacağı şeklinde algılanmıştır.[11] Ancak Saddam Hüseyin’in bu algı hatası Irak’a pahalıya patlamış; ABD’nin başını çektiği uluslararası koalisyon güçleri bu ilhakı askeri müdahale de bulunarak engellemiştir. Yine Saddam Hüseyin’e göre SSCB, Irak’a karşı kuvvet kullanımını engelleyerek Irak’tan yana bir tavır alacaktı. Ancak bu algılamada hatalı çıkmış ve neticede Irak ordusu bozguna uğramıştır.[12]

Saddam Hüseyin

Eğer Saddam Hüseyin, ABD’nin 1980 yılında ilan etmiş olduğu Carter Doktrinini göz ardı etmesiydi (bu doktrinde oldukça açık bir şekilde Basra Körfezi ABD açısından enerji kaynakları bağlamında hayati öneme sahip bir bölge olarak ilan edilmiş ve bu doğrultuda bölgeye yönelik bir müdahale karşısında ABD’nin askeri olarak kuvvet kullanabileceği belirtilmiştir).[13] Belki de böyle bir müdahaleye kalkışmayabilirdi. Devletlerin algıları yer yer dinamik yer yer statik olabilir. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin başını çektiği Batı bloku, SSCB’nin başını çektiği Doğu blokunu düşman ve büyük bir tehdit olarak görürken Doğu bloku da aynı şekilde Batı blokunu bir tehdit olarak algılıyordu. Bu algı büyük ölçüde bu dönemde statik bir seyirde ilerlerken Soğuk Savaş döneminden sonra bloklardan birisinin dağılması nedeniyle önemli algısal değişimler yaşandı. Örneğin, eski Doğu bloku devletleri, Batı blokunun önemli bir simgesi olan NATO’ya üye oldular. Bu bağlamda sistemsel değişimler, beraberinde algısal değişimleri de getirebilmektedir.

Sonuç

Devletlerin davranışları, zamana, koşullara ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterebilir. Bu değişkenlik oldukça normal bir durum olabileceği gibi anormal bir durumda olabilir. Ancak kendilerini koşullara göre adapte etmeyen devletlerin, büyük sorunlar ile karşı karşıya kalabilme ihtimalleri kendilerini koşullara göre adapte eden devletlere nazaran daha yüksek bir ihtimaldir. Tarih ve coğrafya gibi faktörler devletin toplumsal hafızasının ve karakterinin oluşmasında büyük rol oynarken, devletin başında olan lider, devletin hareket tarzının benimsenmesinde belirleyici olabilmektedir.

Bir devlet başkanı ve beraberindekiler buna toplum da dahil devletin savrulmasına neden olabileceği gibi toparlanmasını da sağlayabilir. Ancak son kertede fatura olumlu ya da olumsuz anlamda bulundukları makam gereği devlet başkanlarına ve beraberindekilere (siyasal elite) kesilmektedir. (Başarılı veya başarısız anlamında). Uluslararası sistemin yapısı, devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve algılar gibi faktörler birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Bu nedenle bu faktörler, devletlerin bir davranış kalıbına girmelerinde veya çıkmalarında belirleyici olabilmektedir.

[irp posts=”28528″ name=”Avrupa’da Lider Sorunu: Thatcher, Schröder ve Merkel”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”] 

Dipnotlar  

[1] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.164.

[2] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.165-166.

[3] Aziz Tutsak, “Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945)”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 63, 2017, s.195-196.

[4] Şaban Kardaş-Ali Balcı, Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, İstanbul, 2014, s.121-122.

[5] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.

[6] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.

[7] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.218.

[8] Gala Film Dijital, “Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-Büyümeye Giden Yol”, (https://www.youtube.com/watch?v=MnO9uSoUgCQ), 24 Aralık 2018, Youtube.

[9] Cihat Yaycı, “Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 15, Sayı 30, 2019, s.334-335.

[10] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.97.

[11] Nasuh Uslu, “Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 54, Sayı 3, 1999, s.174.

[12] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.98-99.

[13] Davud Kapucu, “ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış”, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, s.226.

Kaynaklar 

Daban, Emine Zeynep, ve Cihan Daban. «Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi.» Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2018: 83-109.

Ertan, Temuçin F., ve Çağla D. Tağmat. «Atatürk’ün ikinci dünya savaşı’na dair öngörüleri.» Askeri Tarih Araştırmaları, 2017: 67-81.

Gala Film Dijital. Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-(Büyümeye Giden Yol). 24 Aralık 2018.

Gözen, Ramazan, Tarık Oğuzlu, Nasuh Uslu , Selçuk Çolakoğlu, ve Evren Çelik Wıltse. Amerikan Dış Politikası. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 2018.

Kapucu, Davud. «ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış.» Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 220-234.

Kardaş, Şaban, ve Ali Balcı. Uluslararası İlişkilere Giriş. İstanbul: Küre Yayınları, 2014.

Tutsak, Aziz. «Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945).» Akademik Bakış Dergisi, 2017: 190-208.

Uslu, Nasuh. «Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları.» Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 1999: 165-199.

Yaycı, Cihat. «Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri.» Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2019: 331-352.

Şekil 1 Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay’a yüklendi ve Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay‘a yüklendi

Şekil 2 Resim mohamed Hassan tarafından Pixabay’a yüklendi

[/vc_toggle]

Joe Biden Döneminde Makyavelist Politikalar

Sorunların sorunları yarattığı ABD Başkanlık seçimlerinin ardından Joe Biden seçimi kazanarak Başkanlık koltuğuna oturdu. Başkanlık yemini öncesi ve sonrası çizgisini keskin hatlarla belli eden Joe Biden, dış politika üzerine birtakım sinyaller vererek zaman zaman uluslararası konjonktürde tartışmalara yol açtı. Biden yönetimi yapıcı ve tutumlu kararlar sergileyeceğini belirtmesine rağmen gerek Türkiye Cumhuriyeti üzerinde gerek farklı ülkeler üzerinde agresif diplomasi ile göreve başlamış görünüyor. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti nezdinde incelendiğinde bu agresif diplomasi ve çifte standart, mütekabiliyet ilkesinin gerekliliğine vurgu yapmıştır. Ekseriyetle sergilenen politikaların devam edeceği öngörüldüğünde etkin diplomasi ve pragmatist tutumların gerekliliği bir kez daha gözler önüne gelmektedir. Yazımızda süreç başlangıcından itibaren üstü kapalı ‘’Makyavelist’’ tutumlara bürünen Joe Biden’ın adımlarına örnekler üzerinden yalın anlatımımızla değineceğiz.

Makyavelizm ve Joe Biden

Makyavelizm, siyaset felsefesine temerküz eden ve politik sistemlerde tahayyül yeteneklerini zorlayan bir kavramdır. Niccolò Machiavelli tarafından literatüre Prens kitabıyla giren Makyavelizm, istenen amaçlara ulaşmak için politika, güç ve etkileyici davranışların kullanımını benimseyen bir sosyal etki sürecidir (Christie ve Geis, 1970).

Niccolò Machiavelli

Rasyonellik ve duygusal zekaya aykırı bir kavram olsa da geçmişten günümüze uygulama alanı bulmasıyla hafızalarda yer edinmiştir. Son dönemde kavramın Biden yönetimi tarafından uygulanması, Biden’ın geçmişten bugüne kadar benimsemiş olduğu değerlerin, düşüncelerin ve eylemlerin yansımasının sonucudur. Liberal demokrat olan Biden, Makyavelist kişiliğini, Başkan Yardımcısı olduğu Obama döneminden sonra yeni döneminde Beyaz Saray ve Kongre’de hissettirecektir.

Ancak bu kişiliğin küresel sistem üzerine yansıması hegemonya kartı üzerinden Başkanlığa başlamasıyla beraber devreye sokulmuş görünüyor. Makyavelist hissiyatlara bürünmek ile Makyavelizm’i kullanmak arasındaki farkı bilen ve ölçütlerine ayıran Biden’ın kartlarını genel anlamda iyi oynaması gerekmektedir. Değişen küresel konjonktür ve hegemonya tüm dinamikliğiyle devam ederken aynı zamanda sorunları da beraberinde sürüklemektedir. NATO, Afrika, Körfez, Ortadoğu ve Asya Pasifik ekseninin ABD aleyhine şekillenmesi Biden yönetiminin istemediği bir durumdur ve bu duruma güç tazelenmesi ve hasar tespit yapılması gereken alanlar olarak bakılmıştır. Halihazırda bu bölgelerin arasına Avrupa eksenini de eklemek yerinde olacaktır. Avrupa ülkeleri kendi arasında Brexit süreci öncesi ve sonrasında (COVID ve birlik içerisinde sorunlar) sık sık ihtilafa düşmüş ve kendi çıkarları gereği hareket etmiştir. Avrupa ülkelerinin ABD ekseninden uzaklaşması ABD tarafının bölgeye ciddiyetle yaklaşmasını gerektirmiştir. Son yıllarda Avrupa Birliği, kendi içerisinde bulunan yaramazlıkları bırakıp Doğu Akdeniz çekişmesinde Türkiye karşısında tek vücut olmayı başarmıştır ve çıkarları gereği çifte standardı uygulamış ve Uluslararası Hukuk bağlamından çıkarak Türkiye’ye karşı maksimalist politikalar devreye sokmuştur. Her ne kadar birlik bu konuda tek vücut olmuş görünse de Türk diplomasisi, Avrupa Birliğinin kendi arasında ihtilafa girmesine yol açmıştır. Samimiyetten uzaklaşan birliği ABD’nin tekrar düzene sokmaya çalışacak olması gerçekleşmesi beklenen olasılıklar arasında yer almaktadır [1].

Göreve geldikten sonra Avrupa da ilk temasını Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yapan Biden, görüşme ile iş birliğinin devamını belirtmiş ve Fransa’nın geçmişten bugüne ABD’nin en eski müttefiki olduğunu belirtmiştir (Hürriyet). Almanya örneği ile devam edecek olursak, Almanya ve Rusya arasında devam eden Kuzey Akım 2 projesi ABD tarafından endişe ile karşılanmaktadır.

Bu konuda açıklama yapan ABD Berlin Büyükelçiliği, Almanya’ya Kuzey Akım 2 projesini durdurma çağrısında bulunmuştur (Deutsche Welle). Bir Makyavelist, çıkarları gereği iş birliği yapmaktan çekinmemelidir ve iş birliği yapacağı kişiyi ve ortamı taviz vermeksizin iyi tanımalıdır. “Devletlerin çıkar ilişkisi olur dostu olmaz’’ dediğinizi duyar gibiyim. Ancak ortada çıkar ilişkisi de olsa Makyavelizm’i benimseyen bir lider doğası gereği kendi politikalarını karşı taraf üzerinde ihtilafı ortadan kaldırarak empoze etmekten çekinmeyecektir. Bu durumda Devlet Başkanları pragmatist yaklaşarak uygun diplomasiyi kullanmalıdır. Çin örneğiyle devam edelim. Joe Biden yaptığı açıklamada, ABD-Çin ilişkilerini önceki Başkan Donald Trump yönetiminden farklı bir tarzda yürüteceklerini belirterek, “Aşırı rekabet olacak ve bunu onların bildiği gibi yapmayacağız.” ifadesini kullandı (CNN Türk). Makyavelist lider, çıkarlarını gerektiğinde yanlış bile olsa dikte etmekten çekinmemelidir. Joe Biden’ın bu konuşmasından ‘’benim koyduğum sınır kadar açılabilirsin’’ mesajı çıkarılabilir [2].

Dikte etme örneğimize Türkiye örneği ile devam edelim. S-400, Suriye’nin kuzeyi ve Doğu Akdeniz sorunları karşısında talepkâr yaklaşımıyla dikte etme tutumunu devam ettirmektedir. Yazımızın devamında Joe Biden’ın mesajları ile Makyavelizm ilişkisini örneklerle etkin bir şekilde inceleyelim.

Görünmeyen ve Görünen

Bu başlık altında konu bütünlüğünün sağlanması hususunda sırasıyla ilk başta görünmeyen yüz olan ‘’Makyavelizm’’ ruhunu Makyavelizm ilkeleri ile aktaracağız ardından her insanın görebildiği ancak mesajı okuyamadığı yüz olan görünen yüzü belirteceğiz.

✓Sizi iktidara götüren araçlar süreçte nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin iktidar elde edildiği ve orada kalıcı olunduğunda onları nasıl takdim ederseniz o şekilde kabul edilecektir. Bu duruma belirli bir azınlık karşı çıksa da bunun artık bir önemi olmayacaktır. Zira ona göre çoğunluk artık iktidar ile birlikte düşünüp değer biçmeye meyillidir.
• Biden’ın ekibinde yer alan Rachel Rodriguez isimli kadın seçimlere hile karıştırdığı iddiasıyla tutuklandı (Takvim).
• ABD: Trump taraftarları seçimlerde ‘hile yapıldığı’ iddiasıyla sokaklara indi (Euronews).
✓ Basiretli olmanın bir diğer anlamı lider-halk ilişkisinde ortaya çıkar. Lider hem halkın bazı konulardaki yargılarını dikkate almayı bilmeli hem de gerektiğinde halka neyin iyi olduğunu anlatabilmelidir. Halkla iletişiminde liderin unutmaması gereken husus halkın genelde cesur karar ve planlardan hoşlandığıdır. Ona göre bezen halka istediğini vermek bazen ise ondaki bu ölçüsüzlüğü dizginlemek gerekir (Machiavelli, 2009: 171, 183).
• Joe Biden: Bölmeyi değil birleştirmeyi amaçlayan bir başkan olmaya söz veriyorum (Gazete Duvar).

✓ Prens (Kastettiğimiz Joe Biden) yönetimindeki kişilere sözünü geçirebilmelidir. Mümkünse hem sevilen hem de korkulan bir prens olmak iyidir. Korkulmak daha önemlidir. İnsanoğlu korktuğuna sevdiğinden daha çok ve daha iyi hizmet eder.
• Maske takma zorunluluğu hakkında bazı çekinceler mevcut. Bugüne kadar maske zorunluluğuna karşı çıkan eyalet valileri yine direnebilirler.

Çünkü ABD başkanının ülke çapında bir maske kuralı getirme yetkisi yok. Biden bu durumu kabullenmiş olsa da kişisel olarak valilerle görüşüp ikna etmeye çalışacağını söylüyor. Valilerin bu zorunluluğu kabul etmemeleri durumunda belediye başkanlarını bu mücadeleye çağıracağı konusunda da söz verdi. Ancak kuralın nasıl uygulanacağı da hala net değil (BBC).
✓ Her şeyden önce iktidar kişilerin malvarlığına dokunmamalıdır. Kişilerin mülklerini ve işlerini kaybetme riski altında yaşamaları onları tehlikeli kılar. Bu nedenle yönetici güvence vermeli ve mülkiyet alanından uzak durmalıdır (Machiavelli, 1999: 162, 202).
• Joe Biden’ın ilk icraatleri arasında yer alan yardım paketinde ilave işsizlik yardımının haftalık 300 dolardan 400 dolara çıkarılması hedefleniyor. Bir diğer açıklama ise ‘’Paket onay alırsa bu ek yardımın süresi Eylül’e kadar uzatılacak, tahliyeler durdurulacak ve evlere el konamayacak’’ şeklinde belirtildi (Euronews).
✓ Soyluları umutsuzluğa sevk etmemek ve halkı hoşnut tutmak iktidar geometrisinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Machiavelli dengeyi savunur. Denge tüm sınıflar için ortak iyinin temin edilmesi gibi bir anlama gelmektedir (Arnhart, 2004: 160).
• Joe Biden: “Bana oy vermiş olsun ya da olmasın tüm Amerikalıların başkanı olacağım.’’ (Gazete Duvar)

✓ Güçten çok itibara sahip bir hükümdarla aranızda ittifak kurmanın akılsızcadır.
• Joe Biden: ABD, Çin’in büyüyen ihtiraslarına ve Rusya’nın demokrasimize zarar verme ve bozma kararlılığına karşı durmalı.

✓ İnsanlar her zaman, ama her zaman bir sebebi olmaksızın, geçmişi över ve şimdiyi mahkûm ederler; olmuş olanın öyle bir taraftarıdırlar ki, sadece tarihçiler tarafından bırakılmış kayıtlar sayesinde bildikleri zamanları göklere çıkarmakla yetinmezler, ama yaşlandıklarında, geçmişlerini geçirmiş olduklarını hatırladıkları günleri de methederler.
• Joe Biden: Amerika geri döndü. Diplomasi, dış politikamızın merkezine geri döndü.
✓ Diplomat kıtalararası makyavelist uzlaşmacının jeopolitik jargondaki karşılığıdır.
• ABD Büyükelçisi Satterfield S-400 için çalışma grubu önerisi hakkında ‘’Bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Çalışma grubu yok, olmayacak’’ Sözlerini kullandı (Stratejik Ortak).

Sonuç

Örneklerle açıkladığımız üzere Makyavelist politikalar, Biden yönetiminin silahı olarak tanımlanabilir. Makyavelizm ilkesinde hareket edilme durumuna çeşitli örnekler verebiliriz ancak Biden yönetimi dikkatle incelenmelidir. Yazımızın içeriğinde belirttiğimiz üzere Makyavelist hissiyatlara bürünmek ile Makyavelizm ruhunu taşımak farklı noktalardır. Biden yönetiminin diğer yönetimler ile arasında bulunan fark Joe Biden’ın Makyavelizm ruhunu içerisinde taşımasıdır. Sizlerde Makyavelizm ilkelerini gerçek hayatta kullanabilirsiniz ancak şunu unutmamalıyız ki ölçülü ve doğru bir şekilde kullanmak bize yaşamımızda yardımcı olabilir bunun dışında kullanmak kişisel olarak sapmanıza yol açabilir. Kişisel sapmaya örnek verecek olursak Joe Biden geçmiş yıllarda yanlış adımlar attığı için iki defa Türkiye’den özür dilemiştir. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere [3,4].

[irp posts=”6259″ name=”ABD: Putin Trump’ın Seçilmesi İçin Siber Müdahalede Bulundu””]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Kesgin A, (2015). Machiavelli ve Makyevelizm, Beytulhikme An International Journal
of Philosophy ISSN: 1303-8303
2. Öztürk A, (2013). Machiavelli Düşüncesinde Cumhuriyetçi Özgürlük ve Kurucu Lider
İmgesi, SBF Dergisi, Cilt 68, No. 2, 2013, s. 181 – 204
3. http://politikaakademisi.org/2019/11/27/realite-ve-idealizmin-catismasi-siyasetveahlak/
4. Niccolò Machiavelli tarafından yazılmış Prens kitabı ve Hükümdar kitabı
[/vc_toggle]

Amerika Birleşik Devletleri Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Politikalarının Karşılaştırılmalı Analizi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sonucunda kurulmuş bir devlet olarak farklı bir siyasi felsefe ile kurulmuştur. ABD’nin bu siyaset felsefesinin dış politikaya yansıması, dış politikanın özgün bir hale bürünmesine neden olmuştur. ABD’nin bu durumu birçok düşünürü etkilemiş ve ortaya ABD’nin eşsiz olduğu düşünceleri atılmıştır. Buradan yola çıkarak ABD’nin kurucusu George Washington, görevinden ayrılmadan önceki veda mesajında doğası itibariyle Avrupa siyasetinin Amerika’ya yabancı olduğunu belirterek, ABD’nin ileride Avrupalı güçlerle aynı ittifak içerisinde yer almaktan uzak durması gereğinin altını özellikle çizmiştir.[1]

George Washington

Avrupalı güçlerle bir ittifak içinde yer almaktan uzak durmak, ABD’nin eşsizliği düşüncüleri, ABD’nin tek taraflılık politikası gütmesine neden olmuştur. Bu politikanın da tezahürü 1823 yılında ABD Başkanı James Monroe’nin açıkladığı Monroe Doktrini olmuştur. Monroe Doktrini, Avrupa ile ‘eşsiz’ Amerika’nın birbirinden net bir şekilde ayrılmasına dayanmaktadır. ABD, tek taraflılık politikasına dayanan bu doktrini uzun yıllar korumuş ve uygulamıştır. Görüldüğü üzere 1800’lerde ABD’nin benimsemiş olduğu tek taraflılık ve kıta Amerika’sında kalma politikası uzun yıllar etkisini sürdürmüş olsa da kıta Amerika’sından tam anlamıyla çıkış ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesiyle olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı ve sonraki süreç ABD için bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Yıllardır kıtasında kendisi ile olan Amerika yıllar önce uygulamaya koyduğu Avrupa ve Avrupa’nın sorunları ile ilgilenmeme düşüncesinden sıyrılarak yeni bir adım atmıştır. Bu çalışmada ABD’nin Soğuk Savaş öncesi ve sonrası politikaları karşılaştırmalı bir şekilde ele alınarak ABD’nin değişen dünya düzenindeki konumunun nasıl bir dengede olduğuna bakılmaya çalışılacaktır.

Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Dış Politika 

Bağımsızlığından itibaren ABD, kendisini kıta Avrupa’sından ayrı bir bütün olarak kabul etmiş ve Monroe Doktrini ile tek taraflılık politikası güderek kıta Amerika’sı içerisinde kalmıştır. Monroe Doktrinin ardından sanayileşmeye bağlı gelişen üretim kapasitesinin artması pazar arayışlarına da hız kazandırmıştır. ABD, her ne kadar Monroe Doktrini çizgisi içerisinde kalsa da gelişen ve artan ticaret yarışı, üretilen ürünlerin farklı pazarlara aktarılma zorunluluğu ABD’yi ekonomik anlamda Monroe Doktrininden kaymasına sebep olmuştur.

İşte tam da bu dönemlerde yeni ve sağlam dış politikaya sahip bir ABD, Roosevelt ile mümkün kılınmıştır.[2] ABD dış politikası özellikle Woodrow Wilson döneminde farklı bakış açılarına yönelmiştir. Wilson, Roosevelt’in çizdiği yoldan ilerlese de uluslararası ilişkilere önem veren bir başkandı. ABD’nin dünyaya barışı ve huzuru getireceğine inanan Wilson, yeni bir uluslararası sistem tesis etmek niyetindeydi. Tam da o dönemde patlak veren Birinci Dünya Savaşı uluslararası sistemin tüm dengelerini değiştirmiş, farklı bir düzen ortaya çıkmıştı. Bu yeni düzeninin tesisinde şüphesiz ki ABD başkanı Wilson’ın ortaya koyduğu 14 prensip ve Milletler Cemiyeti’nin kurulması fikri büyük rol oynamıştır.

Woodrow Wilson

Ama ne var ki Wilson hedeflediği Milletler Cemiyeti’ne ABD’yi dahil edememiştir.[3] ABD, her ne kadar uluslararası arenada yaşanan olaylara şahit olup, fikirlerini ortaya koysa da Monroe Doktrini prensiplerinin dışına çıkmamıştır. Görüldüğü üzere Soğuk Savaş öncesi dönemde ABD, Monroe Doktrini dışına çıkmayarak barışı ve huzuru tesis etme amacı olan Milletler Cemiyeti’ne dahil olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’na dahil olmasından itibaren gerek savaş sonrası dönemde gerek Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında barışı ve düzeni tesis etmek amacıyla Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası örgüte dahil olmuş, kendisi örgütler kurmuş ve hatta barışı tesis etmekte tüm dünyada etkin rol oynamıştır. ABD Milletler Cemiyeti’ne girmemiş olsa da iki savaş arası dönemde kendisini dünya sorunlarından soyutlamayı başaramamıştır. ABD’nin Briand-Kellogg Paktı’na öncülük etmesi ve Washington Deniz Silahsızlanma Konferansı’na katılması bu gerçeğin göstergeleridir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ortaya çıkan güç boşluğu, ABD yalnızcılığının gerçek anlamda sürdürülmesini olanaksız kılmıştır.[4]

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesi, ABD dış politikası açısından bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. İkinci Dünya Savaşı, ABD’nin yardımıyla müttefiklerin kazanması ile sonuçlanmıştır. ABD savaştan sonra süper güç konumuna gelerek, uluslararası politikada öncü bir kuvvet olmuştur.[5] İkinci Dünya Savaşı sonucunda Avrupa tamamen tahrip olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Her ne kadar savaş bitmiş olsa da arkasında uzun yıllar onarılamayacak bir iz bırakmıştır. ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) bu savaştan en az zararla ayrılan iki ülke olmuştur.[6] İşte tam da bu noktada İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikası tamamıyla başka bir yöne evirilerek önce Avrupa’da sonra da diğer dünya ülkeleri üzerinde küresel hakimiyet kurma yarışına girişen bir hale dönüşmüştür.

SSCB ile başlatılan bu yarış uzun yıllar sürecek olan ve dünyayı iki kutuplu sistem içine sıkıştıran “Soğuk Savaş Dönemi’ni “başlatmıştır. ABD, yıllar içinde süren tarafsızlık politikasını bıraktığı İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir küresel devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin değişen dış politikası genel olarak SSCB’yi ve SSCB yayılmacılığını baz alarak ilerlemiştir. SSCB yayılmacılığını önlemek adına öncelikle “çevreleme politikası” ile SSCB’yi çevreleme ve kontrol altına alma düşüncesi ele alınmıştır.[7]

11 Eylül 2001

Soğuk Savaş dönemi boyunca uygulanan bu politika ABD’nin SSCB çevre ülkeleri ile yakın ilişkiler kurma Batı Blokuna dahil etme çabalarına hız katmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise SSCB gibi tek bir tehdit, tek bir düşman yoktur.

Soğuk Savaş sonrası çok kutuplu sistem içerisinde tehdit algısı değişmiş ve ideolojilerin yayılmasından farklı bir boyut kazanmıştır. Soğuk Savaş döneminde çevreleme politikası iyi ilerlemiş ve uygulanmış olsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ve özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından tehdidin nereden geleceği saptanamayacağı için pek de mümkün olmayacaktır. Çevreleme politikasının devamı ve destekleyicisi niteliğinde olan 1947 Truman Doktrini ile ABD, SSCB’yi çevreleyecek olan Yunanistan, Türkiye gibi ülkelere ekonomik yardımlarda bulunarak çevreleme politikasının başka bir adımını da tamamlamıştır.

Bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD gerek askeri gerekse ekonomik yardımlarını bazı ülkelere yapmaya devam etmiştir. Bunun asıl nedeni ABD çıkarlarını korumak adına ekonomik ve askeri yardımlarla destek almaktadır. ABD, 1980 yılında açıkladığı Carter Doktrini ile ulusal çıkarlarını korumak için İran Körfezinde gerekirse askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağı yolundaki politikasıdır.[8] Bu doktrin SSCB’nin Basra Körfezi’nde nüfuz tesis etme gayretlerine karşı yapılan bir meydan okuma özelliği de taşımaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD İran ile yaşadığı nükleer silah krizleri sebebiyle ABD’nin çıkarlarını korumak amacıyla benzer bir yol tesis ederek bazı dönemlerde İran’a ambargolar uygulamıştır.

Soğuk Savaş’ın 1991’de sona ermesinin ardından dünyada iki kutuplu sistem sona ermiş ve tek ve başat güç olarak uzun süren savaşların ardından ABD güçlü bir şekilde kalmıştır. Soğuk Savaşı’n ardından dünyada yıllarca tehdit olarak algılanmış Sovyetler ve komünizm artık etkisini kaybetmiştir. Yıllarca Sovyet tehdidine karşı planlanmış ABD dış politika stratejisi de değişmeye başlamıştır.

Bu düzen içerisinde yeni tehdit ilk olarak ortaya 11 Eylül 2001 saldırısı ile ortaya çıkmıştır. 11 Eylül olayları gerek ABD’de gerekse tüm dünyada büyük ses getirmiştir. Çünkü Soğuk Savaşın ardından yeni bir tehdit olarak ortaya ‘terörizm’ ortaya çıkmıştır. ABD bu tehdide karşı da yeni dış politikalar geliştirerek dünyada barışı ve huzuru tesis etme görevini üstlenmiştir. 2002 Bush Doktrini ile ABD, yeni dış politika stratejisini ortaya koymuştur. Bu doktrin; “ileride problem çıkarabileceği düşünülen her oluşum ya da ülkeye karşı nerede olursa olsun “vurulmadan önce vurma” felsefesi çerçevesinde karşılık verilmeli ve gerekirse düşman devletlerdeki rejimler değiştirilmelidir.” fikrine dayanarak ABD dış politikasına farklı bir boyut kazandırmıştır.

ABD dış politikası Soğuk Savaş sonrası dönemde de zaman zaman değişime uğrayarak farklı bakış açıları kazanmıştır. Küresel bir güç olan ABD, terör ile mücadele ve barışı tesis etmek amacıyla birçok operasyonlar gerçekleştirmiştir.[9] Küreselleşen dünya düzeni içerisinde ABD, Trump döneminde dünyanın diğer bölgelerindeki askerlerini çekmek istemiş ve yine yalnızcılık politikasına geri dönme çabasına girmiştir. Fakat Biden ile ABD’nin yeniden küresel dünya sahnesinde aktif rol oynayacağı ve bu rolün büyük bir kısmının da Çin’e karşı girişilecek ticaret savaşları olacağı söylenebilir.

Sonuç 

ABD, bağımsızlığından bu yana farklı politikalar gütmüştür. Dönemsel olarak değişen bu politikaların ilki ve ABD’nin uzun yıllar dış politika stratejisini oluşturan ve etkileyen Monroe Doktrin’in getirdiği yalnızcılık politikasıdır. ABD, yıllar içerisinde bu politikasından zaman zaman ayrılsa da tam anlamıyla ayrılması İkinci Dünya Savaşına dahil olması ile mümkün olmuştur. İkinci Dünya Savaşının ardından yerle bir olan Avrupa’da iki güç olarak ABD ve SSCB ortaya çıkarak uzun seneler devam edecek olan Soğuk Savaş içerisinde küresel hakimiyet yarışı içerisine girmişlerdir. Soğuk Savaş döneminde komünizme ve SSCB’yi hedef alarak ABD, çevreleme, ekonomik ve askeri yardım gibi politikaları benimsemiştir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde iki kutuplu dünya sistemi bitmiş ve bu savaştan ABD tam güç olarak ortaya çıkmıştır. Yeniden çok kutuplu dünya düzeninin tesis edilmesi açık ve net olan düşman anlayışını değiştirmiştir. 11 Eylül olayının yaşanmasının ardından yeni dünya düzeni içerisinde ABD, yeni tehdit olan terörizmle mücadele ve barışı ve güvenliği tesis etmek adına yeniden aktif rol alarak dış politikasını bu yönde şekillendirmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD dış politikası zaman zaman değişse de temelde “küresel bir devlet olarak barışı ve güvenliği tesis etmek” amacını taşımaktadır. Günümüzde terörizmle mücadele ABD’nin dış politika araçlarından biri olsa da aynı zamanda Çin’le giriştiği ticaret savaşları da dış politikasının temel taşlarından biri olmuştur.

[irp posts=”32061″ name=”ABD Dış Politikasında İki Savaş Arası Dönem ve İkinci Dünya Savaşı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Gültekin Sümer, “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(19), 2008, s.123.

[2] Allan Nevins ve Henry Steele Commager, ABD Tarihi, Ankara: Doğu Batı Yayınları,2013, s.440.

[3] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), İstanbul: Kronik Kitap, 2020, s.108.

[4] Gültekin Sümer, 2008, s.127.

[5] Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8(1), 2010, s. 184.

[6] “Amerikan Dış Politikası” ,4 Kasım 2016,

https://www.tuicakademi.org/amerikan-dis-politikasi/ , (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

[7] Amerikan Dış Politikası, 2016.

[8]“ABD’nin Önemli Dış Politika Doktrinleri”, 8 Temmuz 2020,

https://stratejikortak.com/2020/07/abdnin-onemli-dis-politika-doktrinleri.html , (Erişim Tarihi:17.04.2020).

[9] İsmail Ermağan, “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD Dış Politikası-Obama Dönemi ve Ak Parti”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 3(2), 2012, s.23.

Kaynaklar 

Armaoğlu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Kronik Kitap, 2020.

Erkan, Ayça Ülker. ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8(1), 2010.

Ermağan, İsmail. “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD Dış Politikası-Obama Dönemi ve Ak Parti”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 3(2), 2012.

Google, “ABD’nin Önemli Dış Politika Doktrinleri”. 8 Temmuz 2020. https://stratejikortak.com/2020/07/abdnin-onemli-dis-politika-doktrinleri.html, (Erişim Tarihi:17.04.2020).

Google, “Amerikan Dış Politikası” .4 Kasım 2016. https://www.tuicakademi.org/amerikan-dis-politikasi/ , (Erişim Tarihi: 17.04.2021).

İşyar, Ömer Göksel. Karşılaştırmalı Dış Politikalar. Bursa: Dora Yayınları, 2013.

Nevins, Allan ve Henry Steele Commager. ABD Tarihi. Ankara: Doğu Batı Yayınları,2013.

Özkan, Behlül. “Soğuk Savaş Sonrası ABD Dış Politikası”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, 9(16), 2011.

Sümer, Gültekin. “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(19), 2008.

[/vc_toggle]

Kandahar Dağlarından Kabil’e Doğru Esen Sert Rüzgar: Taliban ve Afganistan’ın Geleceği

Batışın hududu var, dibe vuran yükselir,
Ancak önlem de gerek mükerrer bir zevâle…
Kandahar Dağları’nda başlar yeni bir doğuş

 

Yusuf Bilge

 

Bu sıralar her gün dünya haberlerinde Taliban’ın yeni bir yeri ele geçirdiğiyle ilgili haberler duyuyoruz. ABD’nin Afganistan’ı işgalinden tam 20 yıl sonra, Afganistan dağlarından şehirlerine doğru yeni bir belirsizlik esmektedir. Peki Afganistan’ın geleceği nasıl olacak? Afganistan jeopolitiğiyle ilgili kısa bir değerlendirmeyle başlayalım. Afganistan, İran, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Pakistan gibi kısmen sorunlu sınırlarla çevrelenmiştir. Komşularından en istikrarlı ülke Çin’dir. Fakat Çin, kısa vadede Afganistan’da belirleyici politika yürütmemektedir.

Hatta sınırında bulunan Vahan koridorunu sürekli olarak kapalı tutmaktadır. Afganistan dağlık bir coğrafyadır. Bu Afgan direnişi için önemli fırsat sunmuştur. Günümüzde bu fırsatı Taliban kullanmaktadır. Dağlık coğrafyada bulunması aynı zamanda ulusal ekonomi, ticaret ve iletişim açısından sorun teşkil etmiştir (Al Jazeera Türk, 2014). Afganistan’ın en güçlü şehirleri Kabil, Herat, Kandahar ve Mezar-ı Şerif’tir. Bu 4 şehir arasında yapılan otobanla şehirler birbirlerine bağlanmış, ulaşım geliştirilmeye çalışılmıştır.

Afgan toplumunda İslamiyet’in halkın üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Afgan toplumu inançları ve özgürlük istekleri doğrultusunda mücadelelerinden hiçbir zaman geri durmamışlardır. Fakat bu istekleri biraz fazla olmasından dolayı olsa gerek Afganistan siyasi tarihi iç karışıklıklarla doludur. Bunun başlıca sebebi ülkenin kabile hayatına dayanan bir sosyolojiye sahip olmasıdır. Şimdi Afganistan’ının yakın dönemini anlamak için kısaca Sovyetler Birliği’nin işgaline göz atalım.

Sovyetler Birliği İşgali

Sovyetler Birliği, 1979 yılında kendi inşa ettiği “Barış Köprüsü” üzerinden Afganistan’ı işgal girişiminde bulunmuştur. 620 bin Kızıl Ordu askerinin önemli kısmı bu köprüyü kullanmıştır. Fakat Afgan mücahitler çok sert bir direniş başlattı. Dönemin en büyük ordularından sayılan Kızıl Ordu, 1982 yılına kadar geçen 3 yılda Afganistan’da kontrolü ele alamadı. Bu sebeple Kızıl Ordu İnsan yoğun stratejisi yerine silah yoğun stratejisi izlediler. Sadece 1985 yılının 9 ayında Sovyetler Birliği 32.755 Afgan’ı öldürmüştür. 1984 yılında itibaren sarı yağmurlar Afganistan’da yağmaya başladı.

Sovyetler, Afgan halkına karşı kimyasal silah kullanmaya başladı. Daha sonra ise uçaklardan oyuncaklar atmaya başladı, tabi bunlar oyuncak görünümlü bombalardı. Küçük çocuklar oyuncak sandığı radyonun düğmesini çevirdiğinde veya kuşun kanadını oynattığında bomba infilak ediyordu (Armaoğlu, 2014). 10 yıl süren savaşta Sovyetler Birliği ölümcül yara almıştır. On binlerce askerini kaybetmiş, 50 milyar dolarlık kayba uğramıştır. Savaş sonunda son Kızıl Ordu askerleri yine barış köprüsünü kullanarak ülkelerine dönmüştür. Bu yarayı daha fazla taşıyamayan Sovyetler Birliği kısa süre sonra yıkılmıştır.

İktidar Mücadelesi

Sovyetler Birliği ülkeden çekildikten sonra Afganistan geleneksel kaos düzenine geri döndü. Afgan direniş örgütleri şimdi iktidar mücadelesi için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kendisi medresede hocası ve Hotak aşireti mensubu olan Molla Ömer, Sovyetlerin işgaline karşı yapılan mücadelelere aktif olarak katıldı. Girdiği çatışmalarda birçok yara aldı, hatta 1987’de gözüne gelen bir mermi nedeniyle bir gözünü kaybetmiştir. Sovyetler Birliğinin ülkeden ayrılmasından sonra yaşanan iç savaş sırasında Molla Ömer, 50 Diyobendi medresesi öğrencisiyle birlikte silahlanarak 1995 yılında Kandahar’da Taliban’ı kurdu (Taliban’ın adı talebelerden gelmektedir).

Taliban’ın kuruluşunda anlatılan bir hikaye’ye göre iç savaş döneminde çocuk istismarı yapan bir kişiyi Molla Ömer, talebeleriyle birlikte yendi. Daha sonra adamı tankın namlusunda gezdirerek tüm Kandahar’ı etkiledi. Molla Ömer, Peştun olması, medrese hocalığı ve bir aşiret mensubiyeti sayesinde kısa sürede bölgede etkili olabilmiştir. Aynı zamanda asker olan Molla Ömer, RPG-7 (Bazuka) gibi silahları sıklıkla kullanabilmiştir. Arapça bilgisi sayesinde küresel cihat yanlısı örgütlerle ilişki kurabilmiş, Bin Ladin ve onu etkileyen Abdullah Yusuf Azzam ile tanışmıştır. Taliban’ın ortaya çıktığı zaman diliminde ülkedeki mücahitler arasında bir nevi kabile temelli çatışmalar sürmekteydi.

Peştunlar, Tacikler, Özbekler arasındaki mücadeleye uzak olan Taliban, liderleri Molla Ömer peştun olmasına rağmen kabile merkezli değil, inanç merkezli bir hareket geliştirerek birçok farklı grubun desteğini aldı. İç savaşın seyrini değiştirerek yıllar sürebilecek çatışmaları kısa sürede bitirdi. Öyle ki Taliban kuruluşundan 1 yıl sonra Kabil’i ele geçirdi. Kabil ele geçirildikten sonra Afganistan İslam Emirliği kuruldu. Molla Ömer devlet başkanı olarak farklı bir portre çizdi. Gazeteci ve diplomatlardan uzak durdu, fotoğraf çektirmedi, genelde Kandahar’da yaşadı. 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak tutulan Hüsame Bin Ladin Afganistan’da yaşıyordu. ABD, Taliban’dan Ladin’i teslim etmesini istedi fakat Taliban bunu reddetti. (Reddetmesinin arkasında El Kaide’nin Taliban’ın en büyük düşmanı Şah Mesud’a suikast yapmasının önemli rol oynadığı düşünülmektedir.)

Bunun üzerine ABD “Sürekli Özgürlük Operasyonu” adını verdiği hareketle Taliban’ı önce Kabil’den, daha sonra Kandahar dahil tüm merkezi yerleşimlerden uzaklaştırdı. Molla Ömer’in başına 10 milyon dolar ödül kondu. Fakat dünyanın en büyük istihbarat örgütü olarak görülen CIA, Molla Ömer’e bir türlü ulaşamadı. 2013 yılında Molla Ömer, Tüberkiloz’dan öldü. Fakat 2 yıl boyunca Taliban, onun ölümünü gizlemeyi başardı. 2015 yılında ise ilan etti. Yani CIA bölgedeki en büyük düşmanının ölümünü 2 yıl boyunca anlayamadı (Mepa News, 2021).

Kandahar Dağlarından Sert Rüzgarlar Eser!

1957 yılında Kandahar’da Hamid Karzai doğdu, 3 yıl sonra en büyük düşmanı olacak Molla Ömer Kandahar’da dünyaya geldi. Kim bilebilirdi ki 1960’lı yıllarda Kandahar’ın sokaklarında oyun oynayan bu iki çocuğun geleceğin Afganistan’ını belirleyeceğini! Kandahar, Afganistan siyasi hayatından önemli bir yer kaplamaktadır. Öyle ki Karzai hükümeti ile Taliban delegeleri barış için yine Kandahar dağlarında görüşmeler gerçekleştirmiştir (Dam, 2014). Kandahar’da Peştun nüfusun ağırlıklı olduğu bölgedir.

Nitekim Hamid Karzai ve Molla Ömer Peştundur. ABD işgali sonrasında Afganistan’da Hamid Karzai dönemi başladı. 2001 – 2014 yılları arasında 13 yıl Afganistan’ı Karzai yönetmiştir. Bu süreçte Taliban gerilla stratejisiyle mücadelesini tekrar başlatmış önemli mesafeler kat etmiştir. ABD bitmek bilmeyen Afganistan savaşından artık çıkmak istedi. Taliban ile yapılan uzun görüşmeler sonucunda 2020 yılında Doha anlaşması yapıldı. ABD, Afganistan’ı terk edeceğini garanti ederken Taliban’da Amerika ve müttefiklerine saldırmama sözü verdi. Fakat bu durum Afgan hükümeti için geçerli değildi. Taliban, Afganistan hükümetine karşı saldırılarını arttırarak 2 aydan biraz fazla sürede ülkenin 400 bölgesinin 150’sini ele geçirmiştir.

Taliban, İran, Tacikistan ve Türkmenistan gümrüklerini kontrol altına aldı. İran sınırındaki Herat bölgesinin sınır kapısının ele geçirilmesi, yıllık yaklaşık 281 milyon dolarlık bir ticaret güzergahı üzerinde Taliban’ın kontrolü anlamına gelmektedir.  Afganistan’ın en önemli şehirlerinden biri olan Herat’ın ele geçirilmesi giderek hızlanmaktadır. Birçok bölge çatışmasız Taliban’a teslim olmuştur. Kandahar’a saldırarak Pakistan gümrüğü için yoğun çaba sarf etmektedir. Kandahar’ın ilçelerini ele geçirerek merkeze oldukça yaklaşırken Kandahar doğumlu Taliban lideri Hibatullah Akhundzada zaferden emindir. Haziran ayında 703 Afgan askerini öldürmüşlerdir. Taliban sözcüsü ülkenin %85’ini kontrol altına aldıklarını iddia etmektedir (Nossiter, 2021). 

Hamid Karzai

Sonuç: Geleceğin Afganistan’ı

1.Yol: Taliban Afganistan’ı

Taliban’ın kurucusu ve bir dönem ülke başkanı olması nedeniyle Molla Ömer’in düşünce dünyasına yolculuk etmek, geleceğin Afganistan’ını anlamamız için önemli bir yer tutar. Hindistan, Pakistan, Afganistan bölgesinde Diyobendi ve Brevli fikir hareketleri etkilidir. Bu iki görüşün Türkiye’de şuan için karşılığı yoktur. Diyobendi’ler Brevli’lere göre biraz daha katı olduğu söylenebilir (Özcan, 2009; Ingram, 2020). Taliban’ın kurucusu Molla Ömer ve bugünkü Taliban’ın ideolojik arka planı Diyobendidir. Diyobendiler’de Medrese önemli bir yer taşır. Medrese eğitimi sadece dini bir açıdan bakarken ve müderrisleri halkın ahlakını koruyan bir düzlemde ele almaktadır. Taliban’ın iktidara geldiğinde bu fikirlere dayanarak şeriat hükümleri tatbik edilecektir.

Toplumsal ahlak kuralları öncelikli durumları olacaktır. Fakat burada şu şekilde bir parantez açmak gerekir. Genellikle Batı medyası Taliban’ın kızların okula gitmelerini istemediğini söylemektedir. Taliban modern okulların karma eğitimine karşıdır. Medrese ekolünden geldiği için sistemini medrese düzleminde geliştirecektir. Bu ekolde kız medreseleri, kız okulları vardır. Bu konuda Taliban siyasi ofisinden yetkili şunları kaydetmektedir: “Bizler kadınların eğitimine yahut çalışmasına karşı değiliz. Sadece İslami normlarımız var. Burası Batı değil.” (Mepa News, 2020). Taliban iktidara geldiğinde karma eğitimi değiştirecek, şartları sağlayabildiği yerlerde kız çocukları içinde eğitim imkanı sunacağını düşünmekteyim. Molla Ömer dönemindeki Taliban dış dünyaya kapalıdır. Fotoğraf dahi çektirmezken şimdiki Taliban lideri Hibatullah basına demeçler vermeyi ihmal etmemektedir. Ayrıca Taliban’ın Katar’daki politbürosu aracılığıyla dış ilişkileri geliştirmektedir.

Taliban Afganistan’ının Çin ile ilişkileri olumludur, Rusya’ya sürekli ziyaretlerde bulunulmaktadır, İran, Pakistan ve diğer çevre ülkeleriyle diyaloğa sahiptirler. Yani eski Taliban artık yoktur. Dış dünyaya açık bir politika izleyecektir. Burada en önemli durum Çin ve Pakistan ile ilişkileri olacaktır. Çin’in Afganistan yatırımları karşısında koruma sağlayarak karşılıklı çıkar elde edebilirler. Fakat Pakistan konusu karmaşıktır. Günümüzde Pakistan’ın Taliban ile ilişkileri olumsuz bir noktaya doğru evrilmekte iken “Pakistan Talibanı” sorunu daha derinleştirebilir. Taliban’ın Amerika ve Batı ile ilişkileri önemlidir. Taliban, Batı’nın gücünü gördü. Tekrar dağlara gitmek istemiyorsa keskin şekilde karşı durmaması gerektiğini anladı. Diğer taraftan Batı dünyası da Taliban’ın ne kadar inatçı olduğunu görmüş oldu. Şuanda küçük ihlaller dışında her iki tarafta Doha’da verdiği sözleri tutmaktadır. Taliban, Afganistan’da tam kontrolü ele geçirdiğinde karşısına şuan için görmezden gelinen sorunlar ortaya çıkacaktır.

Bunlar; ekonomi, güvenlik, alt yapı, kamu düzeni…Ayrıca dünyadaki Afyon üretiminin %90’ını karşılayan Afganistan’da, Taliban’ın bu konuda nasıl bir tutum sergileyeceği soru işaretidir. Fakat tüm Afganistan’ı kontrol atlına alan bir güç ortaya çıktığında bu durumun birçok olumlu sonuçları ortaya çıkacaktır. Ekonominin canlanması için ihtiyaç duyduğu güvenlik ve asayiş sağlanmış olacak, dış yatırımlar, yer altı kaynakları, ticaret güzergahları Afgan ekonomisini önceki dönemlere göre daha fazla besleyecektir. Ekonomik gelişme olması halinde bu durum diğer alanlara da yansıyacak, diğer taraftan Afgan göçü duracaktır.

2.Yol: Bölünmüş Afganistan

Ne Sovyetler Birliği ne de Taliban (1996-2001) veya ABD, Afganistan’da tam hakimiyeti sağlayamamıştır. Bugün Taliban her ne kadar ilçelerde etkin olsa da henüz şehir merkezlerini ele geçirebilmiş değil. Geçmiş dönemlerde kısa süreli ele geçirdiği şehirler olsa da uzun süreli tutunamamıştır. Afgan ordusunun ağır silahlar ve hava desteğiyle yaptığı saldırılar karşısında tutunamayan Taliban ağır zayiatlar vermektedir.

Ayrıca Taliban karşısında aşiretler ve etnik topluluklar Kuzey İttifakında olduğu gibi karşı direniş gösterebilir. Bunun sonucu yine bölünmüş bir Afganistan olacaktır. Bölünmüş Afganistan’ın gelecek senaryosu da ikiye ayrılmaktadır. Ya çatışma ortamını devam ettiği, kaosun sürdüğü, dolayısıyla ekonominin dibe vurduğu bir gelecek. Ya da Taliban ve merkezi hükümetin barış anlaşması yaptığı ve ülkeyi bölüştüğü bir yapılanma. İki taraf hakim olduğu bölgede kendi kurallarını uyguladığı federal bir devlet ortaya çıkabilir ki bu seçeneğin sonu da yine kaostur.

[irp posts=”18478″ name=”ABD’nin Afganistan’da Yeni Taliban Stratejisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Adam Nossiter, Taliban Enter Kandahar City and Seize Border Posts, The New York Times, 2021.

Al Jazeera Türk, Ülke profili: Afganistan, 2014.

Bette Dam, The Misunderstanding of Hamid Karzai, Foreign Policy, 2014.

Brannon D. Ingram, Diyobend hareketini anlamak, The Maydan, Çev. Mepa News, 2020.

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.

Mepa News, Molla Muhammed Ömer kimdir?, 2021.

Mepa News, Taliban ve kadınların eğitimi: Afganistan’da yeni dönem, 2020.

Mustafa Özcan, Diyobendiler ve Brelviler, Dünya Bülteni, 2009.

[/vc_toggle]

Yeşil Partiler ve Türkiye’deki Siyasallaşmaları

Yeşil siyaset, 20.yüzyılın sonlarına doğru kurulmaya başlayan yeşil partilerin ve çevresel sorunların dile getirilmesinde baskı ve çıkar grubu olma özelliğine sahip, yeşil anlayışa odaklı sivil toplum örgütlerinin benimsedikleri değerler ekseninde şekillenmiştir. Uluslararası ve ulusal alanda çevre korumacı veya radikal çevreci anlayışa sahip çok sayıda sivil toplum örgütü mevcuttur (Bozkır, 2018, s. 61). Ekolojik hareketin, içinde geliştiği şartlar doğrultusunda partileşmeye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Partileşme sürecinin en önemli nedeni mevcut kurumsal partilerin ekolojik taleplere cevap veremiyor olmasıdır. Siyasal çatışmanın sağ ve sol kanadındaki hiçbir parti çevresel sorunlarla mücadele konusunda duyarlılık göstermemişlerdir (Göktolga, 2013, s. 132). Yeşiller partisi tüm dünyada çevreci hareketin en önemli siyasi temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir.

Ağırlıklı olarak Avrupa’da olmak üzere tüm dünyada Yeşiller adıyla anılan bir çevreci hareket söz konusudur. Bu hareket bazı ülkelerde siyasi parti formunda örgütlendiği gibi, bazı ülkelerde ise sadece bir sivil toplum örgütü şeklinde örgütlenmiştir (Tuna, 2015, s. 307). Yeşil partiler, önce fikir kulüpleri olarak ortaya çıkan ve daha sonra siyasal partiye dönüşen bir gerçeklik gösterdiğinden “parlamento dışından kurulan partiler” sınıflaması içinde yer almaktadır (Üste, 2015, s. 40). Geleneksel siyasetten dışlanmasının nedenlerinden biri, yeşil hareketin endüstri karşı tavrının işçi sınıfının çıkarları ile çelişmesidir. İkinci neden ise, bu partilerin hiyerarşik ve bürokratik yapılanmanın yeşil taleplerin gerektirdiği politika değişikliklerini yapmaya izin vermemesidir (önder, 2010).

Yeşil siyaset kendine yakın bulduğu ideolojilerle bağlantı halindedir. Yeşil siyaseti daha çok sol ideoloji içinde değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda yeşil partiler, çevresel gayelere değer veren, toplumsal adaleti, katılımcı demokrasiyi, şiddet karşıtlığını benimsediklerini ve güçlerini temelde üç unsurdan aldıklarını ifade ederler. Bunlar; çevrecilik, demokrasi ve sosyal adalettir. Ayrıca demokrasi ve çevre ile ilgili çalışmalarının dışında sivil haklar, pasif direniş, toplumsal direniş, toplumsal eşitlik, sosyal ilerleme, âdem-i merkeziyetçilik gibi konularda da çalışma yaparlar (Bozkır, 2018, s. 62). Yeşiller Partisinin evrensel yeşil ilkeler olarak belirttiği bazı ilkeler vardır. Bu ilkeler  (Tuna, 2015, s. 310);

 

  1. Doğaya Uyum:  İnsan doğanın bir parçasıdır ve doğaya zarar verebilecek her türlü insan merkezli dünya görüşünden uzak durulmalıdır. Ekolojik dengenin sağlanması ve biyolojik çeşitliliğin sağlanması her şeyden önemlidir.
  2. Küresel Mücadele:  Kapitalizmin insana ve doğaya karşı olan sömürüsüne karşı çıkarlar. Kar elde etme güdüsü ile donatılmış kapitalist sisteme ve sermayenin sınırsız bir şekilde küreselleşmesini amaçlayan neoliberalizme karşı, küresel anlamda bir mücadele vermektedirler.

3. Sürdürülebilirlik: Yeşiller için endüstriyalizm en yıkıcı sistemdir. Yeşiller yıkıcı toplum sistemine karşı gelecek kuşakların haklarını gözeten, doğayı koruyan, yaşamı sürdürülebilir kılan ve insani ölçütlerde işleyen bir ekonomik sistemi savunurlar.

4. Erkek Egemenliğinin Reddi: Yeşillere göre kadınlar toplumda ikinci sınıf vatandaş yerine konmaktadır. Ayrıca kadınların gerek ekonomik, gerekse sosyal anlamda sömürüldüğünü düşünmektedirler. Yeşiller bu durumlara karşı çıkarak kadınların yanında yer alırlar. Böylece kadınların ürettikleri özgürleştirici politikalara destek verirler. Bunların soyut ilkeler olarak ortaya konmasının yeterli olmadığı, aynı zamanda günlük yaşam pratiklerinde de hayata geçirilmesi gerektiğini savunurlar.

5. Şiddetin Reddi: Yeşiller, hangi nedenle olursa olsun, uygulanmış veya uygulanabilecek her türlü şiddeti reddederler. Yaşamın ve doğanın baş düşmanı olan ve tümüyle reddedilmedikçe asla yok edilemeyecek olan savaşa karşı koşulsuz barışı ve silahsızlanmayı savunurlar.

6. Doğrudan Demokrasi: Yeşiller, toplumun doğrudan demokrasi temelinde örgütlenmesi gerektiğini ve karar mekanizmalarına doğrudan etki edebilecekleri bir sistemi savunurlar. Bunun yanı sıra temsili ve katılımcı demokrasinin de siyasetin tabana yayılmasını sağlayacak, doğrudan demokrasi uygulamalarıyla paralel olarak ve birbirlerini destekleyerek işlemesi gerektiğini savunurlar.

7. Yerellik: Yeşiller, geleneksel siyasal hareketleri ve partilerin merkeziyetçi, hiyerarşik, erkek egemen, kişileri putlaştıran, liderlik mekanizmalarına dayalı ve katılıma kapalı örgütlenme tarzını reddeder. Yerel yapıları öne çıkaran yatay, merkezsiz, ağ tipi örgütlenme tarzını hayata geçirmeyi planlar.

8. Adil Paylaşım: yeşiller, toplumun hem ekonomik hem de cinsiyete, yaş, kişilerin sahip olduğu diğer kimliklere dayalı eşitlik temelinin kurulması ve yaşatılması idealine sahip çıkarlar. Sosyal adaleti savunurlar. Ekonomik ve sosyal politikalar bireylerin özgürlüklerine ve farklılıklarına zarar vermeyecek şekilde tasarlanmalıdır.

9. Özgür Yaşam: Yeşiller, insanların kontrol altında tutulmasına, özgürlüklerin bastırılmasına ve ekonomik anlamda sömürüyü destekleyecek her türlü otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkarlar. İnsanlığın tarihsel mücadelesinin vazgeçilmez bir ürünü olan insan haklarının tüm unsurlarıyla savunulmasını ve geliştirilmesini amaçlar. Aynı zamanda insanın diğer türler üzerindeki baskısını reddederek hayvanların özgürleştirilmesi için verilen mücadeleyi destekler ve hayvan haklarını savunur.

10. Çeşitliliğin Korunması: Yeşiller; ırkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçiliği reddeder. İnsanların ve halkların kültürel, dinsel, etnik, dilsel, cinsel ve düşünsel farklılıklarını ve çeşitliliğini tanır. Bu çeşitliliğin bütünlük içinde korunması ve geliştirilmesi gerektiğini savunur.

Yeşil düşünce, sorunları çözebilmek için oluşturulmuş klasik anlayışın dışına çıkarak mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştiriye ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal, kentsel, toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin tartışıldığı bir platformdur. Yeşiller Partileri’nin temelinde, özgürleştirici bir çevrenin sorgulanarak, bütünlükçü bir eleştiri ile programın oluşumu söz konusudur (Üste, 2015, s. 43).

Yeşil Hareketin Türkiye’deki Siyasallaşması

1980’li yılların sonlarında Türkiye’de çevre hareketi siyasallaşmaya başlamıştır (Duru 2002:183). Bu durum etkinlik biçimlerinin farklılaşmasından ve hareketin benimsediği düşüncenin kaynağının değişmesinin gözlemlenmesinden anlaşılmıştır. Çevre hareketlerinin siyasallaştığı yıllarda kurulması tasarlanan Yeşiller Partisi, diğer partilerin oluşumundaki süreçten farklı olarak kendisine göre bir yöntem geliştirmiştir.

Türkiye’de Yeşiller Partisi

O dönemdeki siyasi parti geleneklerine göre çok daha farklı bir konumda bulunmaktadır. Söz konusu yapının parti mi yoksa dernek mi olacağını belirlemek için pek çok toplantı yapılmış, alınan karar sonucunda anket yapılarak parti kurulmasına karar verilmiştir. 1988 yılında da Yeşiller Partisi kurulmuştur (Kaya, 2011: 9). Yeşiller partisinin amacı demokratik bir topluma ulaşmayı ve yurttaşların yaşamın farklı alanlarındaki önceliklerinin oluşmasını sağlanması, dünya barışına katkı sağlanması, ekolojik dengenin korunması ve bozulmasının önlenmesi olarak sıralamıştır (Üste,2015: 49).

Yeşiller partisinin oluşturduğu programdaki siyasi amacı, iktidar ya da koalisyon ortağı olmak değildir. Sadece devleti ve kurumlarını eleştirmeyi, muhalefet olmayı temel görev olarak kabul eden bir parti olacaklarını belirtmişlerdir (Kaya, 2011:9). Parti içerisinde bazı muhaliflerden dolayı çıkan ikilikler yüzünden uzlaşmaya varılamaması sonucunda 1994 yılında kapanmıştır (Kaya, 2011: 11). 1994’te kapanan Yeşiller Partisi 2008 yılında kurucuları arasında eski yeşillerden isimlerin de bulunduğu kırk kişilik bir kurucular grubunun başvurusuyla tekrardan kurulmuştur. Parti, insanların geleceğinin, yeryüzünün geleceğinden farklı olmadığını, küresel iklim değişikliğinin her geçen gün artış gösterdiğini, şiddetin, eşitsizliğin, yoksullaşmanın ve ayrımcılığın yaygınlaştığını vurgulamaktadır.

Toplumun sorunlarının çevrenin sorunlarından, ekolojinin ise politikadan bağımsız olmadığını dile getirmiş ve Yeşil politikanın yaşamsal bir zorunluluk olduğunu dile getirerek amaçlarını belirtmişlerdir (Yeşiller Partisi, 2016:1-2). Partinin ilkeleri olarak; doğayla uyum içinde olma, doğa ve insan yaşamının dengeli olması, küresel mücadele, erkek egemenliğinin ve şiddetin reddedilmesi, doğrudan demokrasi, özgür yaşam ve ekolojik çeşitliliğin korunması olarak açıklanmıştır (Kaya, 2011: 13). 2008 yılında kurulan parti 2012 yılında kapatılmıştır. Kapatılmasının ardından Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile Yeşiller Partisi birleşerek ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ni kurduklarını kuruluş kongresinde duyurmuşlardır. Kurulan yeni partinin programı da açıklanmıştır (http://www.agos.com.tr). Türkiye’de ve dünyada yaşanan olayların günümüzdeki durumunun incelenmesi ile başlanılan parti programında, azınlık hakları, tarihle yüzleşme, çevre, hayvan hakları, yaşlılar ve engellilerin sosyal hakları ile Türkiye için öngörülen yeni yönetim modelleri yer almaktadır. Partinin amacı ise insanın, doğanın ve emeğin haksızca kullanılmadığı, insanların kendi geleceğine ve ekosisteme sahip çıktığı, şiddetin olmadığı, doğrudan demokrasiyi savunan, sürdürülebilir, çevreye uyumlu bir düzen kurmak ve cinsiyet eşitliği için mücadele etmektir (Yeşiller ve Sol Gelecek Parti Tüzüğü, 2012: md. 3).

[irp posts=”26907″ name=”Azınlıkların Elindeki İktidar: Baas Partisi’nin Suriye Kolu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Bozkır, Özge(2018), “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69.

Duru, Bülent (2002), Türkiye’de Çevrenin Siyasallaşması: Yeşiller Partisi Deneyimi, Mülkiye Dergisi, Cilt 26, Sayı 236, Ankara.

Göktolga, Oğuzhan(2013),”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136.

Kaya, Ramazan (2011), Bir Ekoloji Hareketi Olarak Yeşiller ve Türkiye’de Yeşiller Partisi, Yeşil Düşünce Broşür Dizisi-2.

Önder, Tuncay(2010), Ekoloji, Toplum ve Siyaset, Opus Yayıncılık, İstanbul.

Tuna, Muammer, Toplum ve Çevre. İ. Sezai içinde, Sosyolojiye Giriş, Beta yayıncılık, İstanbul, 2012.

Tuna, Muammer(2015), “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318.

Üste, Rabia Bahar (2015), “Doğanın Siyaset Paradigması: Yeşil Siyaset”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimleri Dergisi, cilt: 7, S. 2, ss. 38-54.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Program ve Tüzüğü, 2012.

[/vc_toggle]

Slovenya’nın Bağımsızlık Mücadelesi

1991 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetinin dağılmasıyla birlikte uluslararası hukuk ve siyasal sistemin bazı kavramları sorgulanmaya başlandı. Bu kavramlar; yeni devletlerin tanınması, egemenlik, self-determinasyon ve yol ayrımıdır.

Yeni oluşumların ortaya çıkması, Yugoslavya’nın dağılmasıyla meydana gelen Eski Yugoslavya Cumhuriyetlerinin devlet olarak tanınmasını güçleştirdi. Eski Yugoslavya Devlet Başkanı J.B. Tito’nun ölümünden kısa bir süre sonra cumhuriyetler arasında çekişmeler ve eski düşmanlıklar yeniden ortaya çıktı. Bu düşmanlıkları haklı kılmak için farklı etnik köken ve din kullanıldı. Politikacılar ülkedeki siyasi ve yapısal sorunlar ile milliyetçilik duygularını kullanarak suni sorunlar yarattılar. [1] Bu kriz ortamını çözmek için AT[2], bu sorunlarla ilgilenmesi için ad hoc (özel ve geçici) komite kurdu. Komite Eski Yugoslavya’nın hızlı bir dağılma sürecine girdiğini tespit etti.

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan yeni devletlerin tanınması karmaşık ve geniş etkiye sahip bir sorun oldu. Bu tanıma eylemi, Yugoslavya’da çıkabilecek acımasız çatışmaların durdurulmasını sağlayacak bir araç olarak görülüyordu. Ancak tanıma işlemi çatışmaların önüne geçemedi. Slovenya ve Hırvatistan’ın tanınmasıyla beraber Bosna Hersek, Makedonya ve Sırbistan-Karadağ devletleri de tanındı. En son Kosova’nın da bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte 7 devlet ortaya çıkmıştır.

Bu devletlerarasında Slovenya dil, kültür ve kimliğini geliştirerek Yugoslavya’dan ayrılma mücadelesi vermiştir.

Sloven Milliyetçilik Hareketleri

Slovenler, Orta Çağ Avrupa’sında yaşamalarına rağmen, 18.yy’a kadar aralarında modern anlamda milliyetçilik kavramı gelişmemiştir. Bunun nedeni diğer etnik gruplarla eşit haklara sahip olmalarıdır. 13. ve 14.yy’da çoğu Sloven Habsburg feodal beyliğinin bir parçası olarak yaşıyordu. 1918 yılına kadar Slovenlerin büyük bir kısmı Avusturya Macaristan sınırları içerisinde yaşıyordu. Bu durum Slovenlerle Sırplar arasındaki birçok farkı ortaya koyuyordu.[3]

İlk Sloven Ulusal Programı 1848 yılında dağınık şekilde yaşayan Slovenleri tek çatı altında toplamak amacıyla oluşturuldu. Slovenlerin Orta Çağ devlet geleneği olmadığından, istekleri doğal hukuk ilkelerine dayalıydı.[4]

Birleşik Slovenya talebi, 19.yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan Sloven milliyetçiliğinin en büyük amacıydı.1789 Fransız İhtilalinden sonra meydana gelen yirmi yıllık savaş süreci Slovenleri büyük ölçüde etkiledi. Slovenler, Fransız hakimiyeti altında bulundukları 1809-1813 yılları arasında Fransız aydınlanma hareketinden etkilendiler.  Özgürlükçü Slovenler, bu zaman zarfında, ulusçuluk ve birlik duygularının gelişmesinde çok önemli rol oynadılar.[5]

1815 yılından sonra Slovenler arasında milliyetçiliğe olan ilgi arttı. 1815 Viyana Kongresine kadar uygun gelişme fırsatı bulamayan Sloven milliyetçiliği aydınlar ve ruhban sınıfı tarafından şekillendirildi.

Viyana Kongresi

Birleşik Slovenya için ilk siyasi yaklaşım, 1848 yılında Habsburg Hanedanlığı yönetimi altında yaşayan Slovenlerin okullarda ve yönetimde Sloven dilini kullanmanın yaygınlaştırılması için mücadele veren bir grup aydın tarafından oluşturuldu. Özgürlüklerinden ve haklarından memnun olan Slovenler ayrılıkçı ve radikal milliyetçi değildiler. [6] Birleşme için var olan dürtü sadece Sloven geleneği ve kültürlerini korumak ve geliştirmekti.

Habsburg Hanedanlığının son zamanlarında Slovenler, kendilerini ilk kez bir millet olarak görmeye başladılar ve ayrı devlet olma arzularını dile getirdiler. Ancak bu isteklerini 1914 yılı öncesinde Fransa ve Almanya gibi büyük askeri ve ekonomik güçleri olan devletlerin etkisi nedeniyle ilan etmede gecikmişlerdir. O dönemin siyasi havası bu tür küçük devletlerin bağımsızlıklarına yer vermiyordu. Bundan dolayı uluslararası sistemi kontrol eden güçlü imparatorluklar ve devletler bu bağımsızlık düşüncesini desteklemiyordu. Çünkü onların gözünde küçük devletler kendilerini savunamazdı ve onlar Avrupa ‘da sadece denge unsuruydu.[7]

1918 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avusturya Macaristan imparatorluğunun yıkılmasıyla Sırp, Sloven ve Hırvatlar birleşerek Sırp, Sloven ve Hırvat Krallığı (SSHK)’nı kurdular.[8]18 Ocak 1919’da Versailles Barış Konferansında Krallığın sınırları belirlendi. Siyasi konumunu, barışı, istikrarı ve sınırlarını korumak amacıyla SSHK birkaç uluslararası antlaşma imzaladı.[9]

İtalya SSHK topraklarının bir kısmını işgal etmek istemesi sebebiyle SSHK’nın kuruluşuna tamamen karşıydı.[10]

Yeni devleti tanıyan ilk süper güç ABD oldu.[11]

İlk Yugoslavya devleti Almanya ile İtalya’nın 6 Nisan 1941 tarihinde zayıf ve bölünmüş olan ülkeyi işgal etmeleriyle ortadan kalktı. Almanya, Sırbistan’ı kendi himayesi altına alarak, Slovenya’yı İtalya’ya ekleyerek ve son olarak Hırvat ve Bosna toprakları üzerinde bağımsız Hırvatistan devleti kurarak ülkeyi parçaladı.

1939-1941 Yugoslavya haritası

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Partizanlar[12] Yugoslavya’yı 6 cumhuriyet ve 2 otonom bölgeli bir federal yapı içerisinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak birleştirdi. Slovenya’nın diğer altı cumhuriyete göre refah düzeyi oldukça yüksekti.[13]

Sloven milliyetçiliği, Slovenlerin dil ve kültür farklılığı inancına dayalıdır. Aydınlar, Slovenya federal cumhuriyet düşüncesini, hukuk sistemlerini ve siyasal iktidarlarını kültürel farklılıklarının korunmasında siyasal araç olarak geliştirdiler.[14]

1986 yılında Sırp Güzel Sanatlar Akademisi Slovenya’nın özerkliği kadar onun farklılıklarının korunmasının Yugoslavya için tehlike olduğunu belirten bir rapor hazırladı. Raporda Sırp soyuna karşı Sırp olmayanlar tarafından komplolar hazırlandığı vurgulandı. Ayrıca, Yugoslavlara karşı yapılan eleştirilerde Slovenya ve Hırvatistan’ın ekonomik gelişmeler bakımından Sırplardan ve daha fakir cumhuriyetlerden üstün oldukları, ancak bu ekonomik üstünlüklerini siyasi etki ve çıkarları için kullanmakta oldukları ileri sürülmekteydi. Şüphesiz, rapor Sırbistan’ın siyasi ve ekonomik gelişmelerde Slovenya ve Hırvatistan’ın gerisinde kaldığını söyleyen Sırp elit kesimi tarafından yazılmıştır. Bu rapor, Slobodan Miloseviç tarafından siyasi bir araç olarak kullanıldı. Miloseviç’in Kosova’daki Arnavutlara karşı yürüttüğü kampanya, cumhuriyetlere ilişkin yeniden yapılanma söylemleri ve buna ilişkin açıkladığı taslak program, Yugoslavya’yı oluşturan devletleri korkuttu.[15]

Bu taslağa Sloven aydınlar tepki gösterdi ve Sloven ulusal programını oluşturmaya çalıştılar. Aydınların temel beklentisi Slovenlerin kendi askeri güçlerini kurarak gelecekteki bağımsızlıkları için bir yol bulmaktı. 1980’li yılların başında ilk siyasi muhalif gruplar Slovenya’da ortaya çıktı. Muhalefetin asıl amacı, balkan devletleri içinde Avrupa kültürüne en uzak olan Sırplardan bağları koparmaktı.

Gelecekte Slovenya Başkanı olacak olan Milan Kucan muhalifliğini şu şekilde dile getitmişti:

“Slovenler kendi ana dillerini kullanmayı sağlamayan ve içinde özgürlük, bağımsızlık ve eşitlikleri garanti etmeyen bir devleti kendi devletleri olarak kabul edemezler.” [16]

İlk alternatif siyasi parti olarak Slovenya Demokratik İttifak Partisi (SDİP) kuruldu.

Sloven milliyetçiler 1990 Ocak ayında, Slovence kısaltması DEMOS (Demokraticna Opozicija Slovenije) olan muhalif koalisyon bloğunu kurdular. Bu bloğun amacı, insan haklarını savunmaktı.

Milan Kucan 1989 yılında Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılma hakkının var olduğunu iddia etti. Slovenya Federe Cumhuriyet Meclisi de bir dizi anayasal değişiklik yaparak hükümete, Slovenya devlet organlarının, federal cumhuriyet organlarına karşı korumaya yönelik düzenleme ve Slovenya’da olağanüstü hâl ilan etme yetkilerini verdi.[17]

Slovenya Komünist Partisi adını Slovenya Milliyetçi Partisi (SMP) olarak değiştirdi. SMP Marksizm’i terk ederek, ismini, bayrağını, programını ve imajını değiştirerek yeni bir konfederal Yugoslavya için mücadele eden bir parti olarak tanımladılar.[18] Muhalefet, DEMOS partilileri kendi aralarında ideolojik olarak köklü değişikliklere giderken hepsi Yugoslavya’nın reddinde birleşiyorlardı.

Yugoslavya’da Başbakan Lojze Peter başkanlığında ilk komünist olmayan bir komünist koalisyon hükümeti kuruldu. Seçimlerin ikinci turunda Milan Kucan başkanlık seçimini kazandı. Farklı siyasal görüşleri savunmalarına ve eski muhaliflerin hükümette olmasına rağmen, Slovenler Slovenya’nın bağımsızlığı ve Yugoslavya’dan ayrılması konusunda hemfikir oldular. 1990 Aralık ayında yapılan referandumda nüfusun %82,2 si bağımsızlık için oy kullandı. [19]

Yugoslavya Başbakanı Lojze Peter

Slovenya’nın Bağımsızlık Süreci

1980 yılının mayıs ayında Tito’nun ölümüyle birlikte Yugoslavya’nın parçalanmasını önlemek amacıyla dönüşümlü başkanlık sistemine geçildi. Bu sistemde altı cumhuriyetin başkanları tarafından rotasyon sistemi ile yürütüldü.[20] Sırbistan ve onun yandaşları başkanlık konseyinde, dönüşümlü başkanlık sistemini dondurma kararı aldılar.[21] Sırbistan bloğu, bunu yaparak, ordunun askeri hukuk gereğince, devletin tehlikede olduğu iddiasıyla olağanüstü hâl durumu oluşturmaya çalıştılar.

Yugoslavya’yı oluşturan federe cumhuriyetler Yugoslavya Ulusal Ordusuna (YUO) karşılık alternatif kendi ordularını oluşturmaya başladılar.[22]Slovenya YUO karargahlarında bir bağlantı kurdu. Böylelikle, Slovenya’daki Yugoslavya federal kurumlarının, Slovenya tarafından devralınmasına karşı koymak için Yugoslav Ordusunun hazırladığı planı ele geçirdi.

YUO üst düzey komutanları, Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılışının dış güçler tarafından, Yugoslavya’yı parçalama planı olduğunu ileri sürdüler. [23]YUO, herhangi bir bölünmeyi önlemenin, ülkenin bütünlüğü ve devamlılığı açısından kendilerinin anayasal görevleri olduğunu bildirdiler.

Sloven hükümeti, sadece Slovenya’da birliğin ve bütünlüğün değil ayrıca Slovenya’nın Avrupa’ya katılacağı ve kendilerine uluslararası destek sağlanacağı kanaatindeydiler. Bağımsızlıklarının önündeki en büyük engel, ABD ve AT ’nin, Yugoslavya Cumhuriyetleri’nin tek taraflı bölünmesini tanımayı reddetmesiydi. [24]

Slovenya, Avusturya, Almanya ve diğer Avrupa devletleriyle ilişkiler kurarak akıllıca diplomatik kararlar verdi.

Yugoslavya’da ortaya çıkan ve gelişerek devam eden uyuşmazlık, Avrupa’nın güvenliği konusuna yeni boyut kazandırmıştı.

Slovenya’nın en büyük taktiklerinden biri, bir güç gösterisinde kullanılmak üzere gizlice edindiği silahlardı. 25 Haziran 1991 tarihinde Slovenya’da bağımsızlık ilan edildi. Slovenya’nın ilk operasyonları Slovenya’daki uluslararası sınır geçitlerini devralmak, Hırvatistan Federal Cumhuriyeti’ne de sınır geçidi koymak olmuştur. Slovak güçler YUO’nun silahlı birliklerinin hemen hemen hepsini kışlalarından çıkarken durdurdu. Bu Slovak direnişi herkesi şaşırttı. YUO, bu olayların uluslararası toplumlar tarafından desteklenmeyeceğini düşünmüştü.

27 Haziran 1991’ de başlayıp 7 Temmuz 1991’de biten On Gün Savaşları, bir diğer adıyla Hafta Sonu Savaşları[25], Yugoslav savaşlarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir.[26] Savaşın temel amacı, Slovak nüfusuna, Yugoslav Federal Hükümeti’nin iddia edilen düşmanlığını göstermek ve Yugoslavya devletine karşı duyulan sadakati ortadan kaldırmaktı. Bu savaş, birçok yönüyle Slovenya’nın vatanseverlik duygularını güçlendiren ve vatandaşların Slovenya’ya karşı bağlılığını kuvvetlendiren ulusal kurtuluş savaşı olarak tasvir edildi. Bu savaşın Slovenya’nın kazanması dışında bir diğer başarısı da çok az kayıp verilmesiydi.[27]

Slovak hükümeti çatışmanın hemen durdurulması için Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı (AGİT)’ndan olaya müdahale edilmesini istedi.[28] AGİT, Slovenya’da barışın sağlanması işini AT’ye bıraktı. AT heyeti tarafından yapılan ilk ateşkes antlaşması başarısız oldu. 8 Temmuz 1991’de heyet, Slovenya’nın bağımsızlığının “de facto”[29] olarak kabul edildiği bir barış antlaşmasının görüşülmesini sağladı. Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyet tarafından desteklenen Brioni Bildirisi yayınlandı. Bildiride YUO ve federal hükümetin, uluslararası sınırlarının tanınması belirtilmekteydi.[30]

Birçok Sloven bu durumdan memnun değildi. Onlar için Bildiri ve altı cumhuriyet arasında yapılan ya da yenilenmiş görüşmeler Slovenya’nın, AT tarafından, isteği dışında Yugoslavya’ya bağlı kalması için zorlandığı anlamına geliyordu.

Bildirinin ardından Yugoslavya Federal Hükümeti başkanlığını Hırvatistan temsilcisi devraldı. Hükümet Slovenya’daki tüm ordu birliklerini çekme kararı aldı. Sırbistan Slovenya’nın bağımsızlığını engellediği için Brioni Bildirisi’ni kabul etti.[31]

Yugoslavya’nın başkenti Belgrat’taki Miloseviç hükümetinin gücü azalmaya başladı. Slovenya tüm bu gelişmeler devam ederken bağımsızlık mücadelesi için çalışmalara devam etti. Ljubljana’daki hükümetini bağımsızlık amacı için güçlendirdi. 19 Aralık 1991’de Slovenya, resmi olarak, bağımsızlığının tanınması için AT’ye başvurdu.

Uzun vadede Slovenya’nın ayrılması ve tanınması için verilen sözler bir domino etkisi yarattı. O günlerde, Hırvat başkanı Franja Tudjman, “Eğer Slovenya bağımsızlığını ilan ederse Hırvatistan’ın da aynı yolu takip edeceğini” belirtti.[32]

Slovenya devlet olmak için gerekli koşullara sahip bir ülkeydi. Açık ve tartışmasız olarak sınırlıları belli bir toprak parçası vardı. Çoğunluğu Slovaklardan oluşan kalabalık bir nüfusa sahipti. Uluslararası ilişkiler kurabilecek ve yürütebilecek yönetime sahipti. Özellikle Avusturya, Almanya ve İtalya gibi devletlerle yakın ilişkiler kurmuştu. Slovenya, nüfusu üzerinde tam kontrol sağlayan meşru bir devletti. Azınlıkların haklarını garanti eden kurumlar ve kanunlar çıkardı; kendi ordusunu geliştirdi. Slovenya diğer cumhuriyetler arasında yaşam standartları ve ekonomik refah bakımından en fazla gelişen devlet oldu. Bu sebeplerden dolayı Slovenya’nın bağımsızlığını kazanması diğer devletlere nazaran daha kolay oldu.

Sonuç Yerine,

Tarih sahnesinde Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesi için verdiği güçlü ve zor bir mücadele yoktur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Slovenya Habsburg Hanedanlığının bir parçası olarak kendi kimlik ve kültürünü geliştirme imkanına sahipti. Yugoslavya’ya bağlı iken kendi dilini kültürünü ve ayırt edici özelliklerini geliştirmeye devam etti. Komşu devletlerle güçlü siyasi bağlar kurdu.

Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılmak için belirli bir tarihi sebebi yoktu. 1989 yılı öncesinde yapılmış olan çalışmalar Slovenya’nın bağımsızlığını kazanabilmesini kolaylaştırdı. Slovenya’nın kendi kültürüne, kimliğine, eğitim sistemine ve diline sahip olmasının yanında nüfusunun tek bir etnik kökenden gelmesi onun bağımsızlık mücadelesi sebeplerindendir.

Slovenya bağımsız bir devlet deneyimine sahip olmamasına rağmen, bir bağımsız devlet olma yolunda emin adımlarla ilerlemiş ve uluslararası toplumlar tarafından tanınabilmiştir.

Mesude Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ezeli Azarkan, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi. Cit:8 Sayı:2 Yıl:2011. Sayfa:52-63

Jill Benderly, Kraft Evan, Independent Slovenia: Orgins, Movements, Prospects, St. Martin Pres, New York, 1996:7-8

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Too Hard A Multinational State, Great Britain, MacMillan Pres Ltd. 1996:92

Dejan Djokic, Yugoslavisim: Histories of a Failed Idea 1918-1992, Hurst&Company, London 2003:84

Carole Rogel, The Breakup Yugoslavia and The War in Bosnai, Greenwood Press, London 1996:3

Lenerd L. Cohen, Yugoslavia’s Disintegration and Balkan Politics in Transition, Westview Press, San Francisco, Boulder and Oxford.1993:13

Gow James- CARMICHAEL, Cathie, Slovenia and Slovenes, 2. Eds., Hurst & Co., London.2000:38

Alex N. Dragnic, The First Yugoslavia. Search for aviable Political System, California.1983:11

Gow James- CARMICHAEL, Cathie, Slovenia and Slovenes, 2. Eds., Hurst & Co., London.2000:42-51

Aleksandar Pavkovic, “Recursive Secessions in Former Yugoslavia: Too Hard A Case for Teories of Secessions”, Political Studies, 2000a Vol.48, No.3, s.92.

Catherine Samary, Yugoslavia Dismembered, Monthly Review Press, New York.1995:75-76

Sabrina P. Ramet, Nationalism and Federalism in Yugoslavia, 1962-1991,2.Ed., Indiana University Press, Bloomington.1992:211

M. Hayden, The Beginning of the End of Federal Yugoslavia: The Slovenian Amendment Crisis of 1989, Center for Russian and East European Studies, The Carl Back papers, Pittsburgh.1992:11-20

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Nationalism and War in the Balkans,2. edition, St. Martin’s Press, New York, London.2000b:110

Aleksandar Pavkovic, “Recursive Secessions in Former Yugoslavia: Too Hard A Case for Teories of Secessions”, Political Studies, 2000a Vol.48, No.3, s.489

Fahir Armaoğlu 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları sayfa: 613

Marc Weller, “The International Response to The Dissolution of The Socialist Federal Republic of Yugoslavia”, AmericanJournal of International Law, Vol.86, No.3,1992: s. 569-607.

Sevozar Stajanovic, “The Destruction of Yugoslavia, Fordham International Law, Vol.19, No.2,1995: s.345-370.

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Nationalism and War in the Balkans,2. edition, St. Martin’s Press, New York, London.2000b:136

Peter Radan, The Break-up of Yugoslavia and International Law, Routledge, London and Newyork.2001:160-161

Clapham, David (1996). “Slovenia”. Housing Privatization in Eastern Europe. Greenwood Publishing Group. s. 152

Fraudet, Xavier (2006). France’s Security Independence: Originality and Constraints in Europe, 1981-1995. Peter Lang. s. 129.

Christopher Benett, Yugoslavia’s Bloody Collapse: Causes, Course and Consequences, New York University Press, New York.1995:159

Marc Weller, “The International Response to The Dissolution of The Socialist Federal Republic of Yugoslavia”, AmericanJournal of International Law, Vol.86, No.3,1992: s. 569-607

James Gow, “Triumph of the Lack of Will: International Diplomacy and The Yugoslavia War”, Hurst & Co., New York.1997: 52

Roland Rich, “Recognition of States: The Collapse of Yugoslavia and the Soviet Union”, Europen Journal International Law, Vol.4, No.1,1993: s.36-65.

Catherine Samary, Yugoslavia Dismembered, Monthly Review Press, New York. 1995:75-76

[1] Ezeli Azarkan:2011, sayfa:52-63

[2] Avrupa Topluluğu

[3] Slovenlerin Avusturya ile olan yakın ilişkilerinden dolayı, kendilerini daima Avrupa kültürünün bir parçası olarak hissetmişler, Balkan bölgesinde ve Sırp olmadıklarını söylemişlerdir. Bu nedenle Slovenlerin Avrupa devletleriyle olan yakın ilişkilerinden dolayı ekonomik ve yaşam düzeyi olarak diğer Balkan devletlerinden daha iyi durumdadır.

[4] Jill Benderly: 1996, sayfa:7-8

[5] Pavkovic, 1996:92

[6] Djokic, 2003:84

[7] Rogel, 1996:3

[8] Cohen,1993:13

[9] 10 Eylül 1919’da Avusturya, 27 Kasım 1919’da Bulgaristan, 4 Haziran 1920’de Macaristan, 10 Ağustos 1920’de Türkiye ile barış antlaşmaları imzaladı.

[10]CARMICHAEL, 2000:38

[11]Dragnic,1983:11

[12] Partizanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik güçlerine destek olmak amacıyla oluşturulan silahlı halk güçlerinin genel adı. Her türlü gayrinizami silahlı birlik için kullanılan adlandırma.

[13] CARMICHAEL, 2000:42-51

[14] Pavkovic, 2000a Vol.48, No.3, s.92.

[15] Samary, 1995:75-76

[16] Ramet, 1992:211

[17] Hayden, 1992:11-20

[18] Pavkovic, 2000b:110

[19] Pavkovic, 2000a Vol.48, No.3, s.489

[20] Armaoğlu, sayfa: 613

[21] Weller, 1992: s. 569-607.

[22] Stajanovic, 1995: s.345-370.

[23] Pavkovic, 2000b:136

[24] Radan, 2001:160-161

[25] David, 1996: s. 152

[26] Xavier,2006: s. 129.

[27] Benett, 1995:159

[28] Weller, 1992: s. 569-607.

[29] De Facto: Fiili durum.

[30] Gow, 1997: 52

[31] Rich, 1993: s.36-65.

[32] Samary,1995:75-76

[/vc_toggle]

Comparative Analyses of “Muslims in the Russian Federation” and “Russians in the states of Central Asia” According to Ethno-demographic and Socio-economic Positions and Government Policies

Although Russia has been home to many ethnic groups since the past, its religious and cultural diversity is also quite high. However, despite the dissolution of the Soviet Union, Russia’s dominance in Central Asia is still evident. In addition, Muslim groups living in Russia were affected by Russian state policies. The aim of this study is to make a comparative analysis of Muslim groups living in Russia and Russians living in Central Asia. Since there is not much confusion within the scope of the study, Tatars will be examined as a Muslim group. As a result of the study, the sociological contexts and government policies of these groups living in the region will be discussed.

Although the territory of Russia is in a very large area, it has accommodated many different nations, religions and cultures within itself. Although the concepts of conducting a sovereignty policy in these lands spread over a very wide area are different, Russia has followed a very strategic path in implementing these policies. So is Russia a geography prisoner country? Or, has Russia fully sovereignty in the region, making use of its opportunities despite being a prisoner of geography?

Before mentioning the scope of the study, it is useful to give general information about Russia: As it is known, the Russian lands are quite large and when the past history is considered, they have expanded considerably due to expansionist policies and ruled in a plain-like geography. The leaders of the Russian plain have to manage very well because the time zones and landforms between the two ends of the country are quite different, they have to shape their policies accordingly.

In addition, although the Russians have focused all over the world in the international system, the main focus has been the West since the past, and although the policies change from time to time, the Russians have very different concepts and abilities in the use of force. In geographies, societies are sometimes referred to as the animal symbol. In Russians, the “bear” figure is sacred and the character of the country is proportional to the symbol of this animal. As mentioned by people with diplomatic backgrounds and politicians, if all geography and politics are taken into account, Russia can be divided into three groups for those who formed the past USSR and present-day Russia: the neutral ones, the pro-Western group, and the pro-Russian group (Marshall, 2019). When this was the case, Russia’s policies towards the communities living under it were different.

In addition, if we need to put forward a thesis here, the maps drawn during the dissolution of the USSR had border problems, accidental diaspora groups were formed, and this situation brings to the fore the problems that continue today, since the dissolution of the USSR. When all these arguments are focused, a comparative analysis will be made by mentioning the Muslim communities living in Russia, focusing on Tatar Muslims with deductive logic, and then evaluating the Russians living in Central Asia. Because, although the Islamic discourse and the Russians living in Central Asia have different characteristics, the two communities are stuck in the problematic borders and regions drawn, in short, although the government policies are different, they may experience common problems due to the border.

Muslims in Russia

Looking at the past, the interaction of Russians and Muslims goes back a long way. So much so that this process can be referenced up to the Volga region (Shams‐Ud‐Din, 1984). A new age in Russian history was sparked by the Russians’ capture of Kazan. The Kazan Khanate was the most important barrier for the Russians to descend into the Caspian Sea along the Idil (Volga) River and extend to the lower Ural. The capture of Kazan has enabled the spread of Russia to the Turkish countries.

The Russians obtained a Muslim subject for the first time in their history with the conquest of Kazan and achieved the character of an empire (Kurat, 2014). The Volga area with its Muslim population (Bashkortostan, Tatarstan, and some neighboring areas with substantial Muslim minorities) always seemed like a “Islamic island” in the vast “Orthodox Christian Sea.” The Muslim-dominated part of Russia, specifically Bashkortostan, is separated from Central Asia by a narrow, 18-kilometer-wide “isthmus” centered in the Orenburg Oblast. Demographic shifts and the increase in Muslim migration currently happening in the Urals, the Volga Region and Western Siberia are now linking the “Islamic Island” of Russia to the “Islamic continent as a whole.” (Malashenko, 2013).

As can be understood in the light of this information, Russian history and interactions cannot be studied away from Muslims. Before coming to the main point, it would be useful to focus on religion and political policies in the Soviet era. The “Call for Muslim Workers in Russia and the East” declaration signed on December 3, 1917, right after the October Revolution of 1917, was proof that, unlike the Tsarist regime of the New Soviet Government, the Muslims living in this area acknowledged their national and religious identity. It was mentioned in this declaration that values, traditions and all kinds of national institutions and organizations would be freely assessed and all these facts would be guaranteed (Tombak, 2011).

Instead of being a religion that prioritized only religious principles, the Soviet regime analyzed the religion of Islam within a phenomenon that included politics and justice and implemented the policies based on religion in two phases. While the first phase of this strategy was rigidly directed at irreligion, the second phase was determined to eradicate the “national will” and “national consciousness” embodied by the identity of Muslim minorities (Ahat, 2009). That is to say, when looking at these policies, there was no real realization because mosques did not experience institutionalization like churches. Although Islam contains political and religious motivations, this can be described as follows; it is also a phenomenon that permeates the human soul. The following come to the fore sociologically when analyzed in the background of that period: the circumcision of Muslim boys[1], the celebration of the Sugar Feast, religious marriage in addition to the official marriage, and again the majority of society preferred Muslim tombs and performed funeral ceremonies in an Islamic manner (Braker, 1984).

In this context, it is useful to examine the Kazan Tatars in Russia, especially for Muslim groups. The number of Kazan Tatars among the Muslim groups in Russia is quite high, and this situation is also prominent in commercial activities. Since Kazan was an important center of commerce. Kazan town commercially replaced Saray, the center of the old Bulgarian and Golden Horde, after the Middle Idil (Volga) River became stable. Kazan was provided with security; many people came from Lower Idil (Volga), Azov and Crimea (Kurat, Kazan Hanlığı (1437-1556), 1954).

In terms of language and religion, the proximity of the Tatars to Central Asians led to their success in the commercial sector. Because of the loyalty of Muslims to each other, markets were closed to Christian and Jewish traders in different areas. The language and religious affiliation of the Tatars with the people here, however, gave them the ability to trade freely. However, they were also influential in industry and other fields, but in agriculture it should be noted that their land was taken from the Tatars. Hunter maintains that in Tatarstan’s struggle for self-determination, religion did not play a dominant role. Among the Kazan Tatars, the educated elite had acculturated themselves to Soviet cultural supremacy and Islamic rule. Islam, however, was a significant aspect of the Kazan Tatar identity and was commonly used for political purposes.[2]

To give information about the Muslim communities in Russia in general; Although not an exact official number, property owners in Russia ranging from 3 million to 30 million (Hunter). If there is a need to give information about the Soviet period, it can be explained as follows; there are some 45 million Muslims in the Union of Soviet Socialist Republics who, after Orthodox Christians, constitute the second largest religious minority in Russia. From the Muslim population’s point of view, the USSR ranks fifth in the world, second only to Pakistan, which has the fourth largest Muslim population (Shams‐Ud‐Din, 1984).

If it is necessary to examine the position of Muslims in today’s Russia; the Muslim population, which declined in Russia during the Communist era due to migration, conflict and other factors, increased after the 1990s following the dissolution of the USSR. At the same time, the number of mosques in the federation rose from 500 to 5,000 after the fall of the USSR (Karadere). As in some other European states, no government-led religious discrimination and anti-Islamic movements such as anti-hijab policies can be found in modern Russia. No longer a shocking sight in the country is Muslim women wearing headscarves. Moreover, in 2002, Muslim women won a court case that required them to be photographed for identity papers with a headscarf.

Putin Period Muslims in Russia are as follows; In 2005, Putin regarded the breakup of the Soviet Union as the greatest tragedy in the 20th century and of the Kremlin through a series of changes, eventually ushering in a new age somewhat reminiscent of all aspects of the Soviet Union.[3] Muslims today can openly use methods of communication to communicate their message to the world. The grassroots form of Islam is also very prevalent in Russia, and in reality it is often the understudied portion of the issue. The state uses the Wahhabi threat to place pressure on Muslims in parallel to this. Islamophobia in Russia It was used as an excuse, especially under Putin, to use a more security-oriented policy approach to Muslims. By fostering Islamophobia within the country, the media strengthens anti-Islamic feelings, a trend that began with the Chechen War. In this regard, the large Muslim presence in Russia, centuries of Tatar rule over the Russians, terrorist attacks by extremist groups in Russian cities, strengthened the Islamophobic approach in Russia. The Russian oppression against Muslims went unnoticed under the shadow of the 9/11 attacks and the ensuing US led war effort on terrorism.

As far as considering, Russian history, Islam has played a major role and it is still part of Russian culture. In Russian-Muslim relations, the millennium period is obscured by the tensions between two cultures. In narratives describing the relations between Russians and Muslims, the Russian government’s atrocities against its Muslim subjects and Muslim neighbors, as well as the wars between the two sides, played a key role. Muslim Russia differed greatly throughout itself. This varies from their interpretation of Russian rule and their cultural, ethnic and geographical trends. Russia’s poorest regions, the eight so-called titular Muslim republics, especially those in the North Caucasus, are most often those heavily populated by Muslims.

Russians in the states of Central Asia

After the collapse of the USSR, many large and small states emerged in the region. However, these are states that still have border problems or other problems today, and diasporas were formed accidentally with sudden border changes. Accidentally diasporas, very different kind of diaspora is exemplified by Germans and Russians than that on which recent debate has centered. For decades, too, Russians have migrated outward, primarily eastward and southward, from the initial core area of Russian settlement in what is now northwestern Russia.

The migration continued, of course, under the Soviet government, and was partly supported by the regime. Thus, by the fall of the Soviet state, some of those who found themselves unexpectedly transformed from privileged citizens of great power into precariously placed minorities in precariously established states had migrated themselves from Russia to one of the non-Russian republics (Brubaker, 2000). The Russian Federation was faced with a drastically altered geo-political situation after the break-up of the Soviet Union. The Russian periphery is now surrounded by states that once were part of the Soviet Union. All of a sudden, in all the successor states barring Russia, a dominant party found itself as a minority. Russia launched its expansion into Central Asia in the sixteenth century. As soon as it had overthrown Tatar rule, the Muscovite Grand Duchy started its march on Central Asia (Das, 2008).

Central Asia also counted 9.5 million Russians in the 1989 census, amid the upheavals of the 1970s and 1980s. The unexpected disappearance of the Soviet Union, however, has triggered several issues and concerns that have significantly increased migration flows. There were far greater protests originating in Central Asia than those from other republics. More than half of the migrants to Russia were from the five states, compared to just 17 percent from the Caucasus, 20 percent from Ukraine and 3 percent from the Baltic States. In 2000, migration from Kazakhstan alone accounted for more than 28% of the former Soviet territory’s internal migration. The Central Asian Republic that has been most seriously impacted by the emigration of its Russian citizens is Tajikistan. Almost 85 percent of Russians have left the country. Migration flows in the direction of Tajikistan had declined by the 1970s, and they ceased to be positive in 1975 (Peyrouse, 2008). Kyrgyzstan’s condition with regard to ethnic Russians is much more negative. The number of ethnic Russians dropped from 419,600 to 364,600 between 2009 and 2015, primarily due to domestic turmoil, rather than economic opportunities in Russia, as is the case with the ethnic Russians of Kazakhstan. Consequently, as long as Kyrgyzstan remains unstable, this trend is likely to continue. Nevertheless, Shustov says, in Kyrgyzstan, there are still enough ethnic Russians to form the base of the “soft power” of Moscow (Goble, 2016).

There are various economic and social reasons for the immigration of the Russians living in Central Asia from the region. The political circumstances that developed on the eve of dissolution created a perception of danger on different accounts as well as on account of state policies that emerged after the independence of 15 new states (besides Russian Federation was formed). The majority of Kazakhstani emigrants have gone to Russia. The deteriorating economic condition and the lack of optimism for growth are the main factors. Similarly, economic considerations in Kyrgyzstan were the main reasons for the Slavs to emigrate. The 1990s surveys on Russian migration found the lack of jobs for younger generations, language policies and low living standards as the key reasons for emigration. Economic factors were of primary importance in driving Central Asia’s ethnic Russians to emigrate, according to Scott Radnitz, and political factors were rarely sufficient to produce emigration (Aijaz A. Bandey, 2012).

Sümeyra Tahta

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Footnotes 

[1] This translation is an excerpt from a book, although i cite it as Apa, i want to mention the translator of the reference to look; Braker Hans, İslamiyet Sorununun Sovyetlerin İç ve Dış Politikasındaki Yeri, Çev: Prof. Dr. Yuluğ Tekin Kurat, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Asya – Afrika Araştırmaları Grubu Yayın No:7, 1984 Ankara.

[2] Koçak, Muhammet, Offıcıal Islam in Russıa: An Analysıs of Past and Present, Master Thesis, Department of IR, İhsan Doğramacı Bilkent University, 2015.

References 

Ahat, A. (2009). Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya. İstanbul: Doğan Kitap.

Aijaz A. Bandey, F. A. (2012). Socio-economic and political motivations of Russian out-migration from Central-Asia. Journal of Eurasian Studies.

Braker, H. (1984). İslamiyet Sorununun Sovyetlerin İç ve Dış Politikasındaki Yeri. Ankara: Afrika Araştırmaları Grubu .

Brubaker, R. (2000). Accidental Diasporas and External ”Homelands” in Central Eastern Europe: Past and Present. Reihe Politikwissenschaft Political Science Series, 1-17.

Das, B. K. (2008). Russian Minorities in Central Asia and Russia-Central Asia Relationship. Jadavpur Journal of Internatıonal Relations , 64-88.

Goble, P. (2016). Ethnic Russians Leaving Central Asia and With Them, Putin’s Hopes for Influence. Eurasia Daily Monitor Volume: 13 Issue: 22.

Hunter, S. (tarih yok). Islam in Russia.

Karadere, M. L. (tarih yok). Rusya ve Bölge Müslümanları: Tarihten Günümüze İlişkiler. İNSAMER, 1-8.

Kurat, N. A. (1954). Kazan Hanlığı (1437-1556). DTCF Dergisi, 227-248.

Kurat, N. A. (2014). Rusya Tarihi (Başlangıçtan 1917’ye Kadar). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Malashenko, A. (2013). The Dynamics of Russian Islam. CARNEGIE ENDOWMENT FOR INTERNATIONAL PEACE.

Marshall, T. (2019). Coğrafya Mahkumları: Dünyanın Kaderini Değiştiren On Harita. İstanbul : Epilson .

Peyrouse, S. (2008). The Russian Minority in Central Asia: Migration, Politics, and Language. Kennan Institute.

Shams‐Ud‐Din. (1984). Russian policy toward Islam and Muslims: an overview . Institute of Muslim Minority Affairs. Journal, 1-17.

Tombak, F. (2011). 20. Yüzyıl Sovyet Rusyası’nda Din, İslamiyet ve Nüfus Üzerine Bir Değerlendirme . History Sutudies International Journal of History, 360-370.

[/vc_toggle]

 

Modern İpek Yolu’nun Tarihi ve Önemi Üzerine Bir İnceleme: “Bir Kuşak, Bir Yol Projesi”

Antik dünyada kurulan imparatorlukların büyük çoğunluğunun temeli Fırat ve Dicle’nin suladığı Mezopotamya olarak adlandırılan ilk tarım toplumlarının ortaya çıktığı döneme dayanır. Mezopotamya bölgesi kadim gerçeklerle sabit olunan, Asya kıtasının ortasında yer alan ve medeniyetlerin kavşak noktası olan bir bölge olagelmiştir. Bu dönem Mezopotamya’da yaşanan gelişmelerin çevresine yayılmasıyla bu coğrafya “Bereketli Hilal” adını almıştır. Böylelikle kentler ve şehirler kurulmaya başlanmış ve ardından bu büyüme imparatorluklar doğurmaya başlamıştır. İmparatorluklar beşiği olarak adlandırılan bu coğrafyada doğan en büyük imparatorluk hiç şüphesiz Pers İmparatorluğudur. Pers İmparatorluğu M.Ö. 550’de kurulmuştur.  Batıda Ege kıyılarına güneyde Mısır’a ve Basra’ya doğuda İndus Nehri’ne ulaşmış kallavi bir imparatorluktur. Bu büyüklük ile birlikte Akdeniz ve Asya arasında köprü görevi görmesi nedeniyle ‘Pers Diyarı’ nitelemesine sahip olmuştur. Güçlü yapısı diğer antik medeniyetlerin karşı pozisyon almasına ve politikalar geliştirmesine zemin hazırlıyordu. İşte bu antik medeniyetlerden en önemlisi de Makedonya İmparatorluğuydu. Babası Kral Filip’in ölümü ile genç yaşta babasının yerine geçen İskender için şan ve şöhret; şehir yerleşimi olmayan, kültürsüz ve zenginlikten yoksun Avrupa’da değil zengin ve kültürlü Doğu’da idi. Elbette ki bu zenginlik beraberinde tehditleri de getirmekteydi. Nitekim, bu tehditlerden en büyüğü hiç şüphesiz Pers İmparatorluğuydu. Aristo’nun öğrencisi olan İskender için kültür, fikir ve düşünce önemli olduğundan Doğu’nun zenginliklerini ulaşmak en öncelikli hedefti. İskender, Gaugemala’da perslere karşı aldığı büyük zaferle doğuya ilerleyişini hızlandırdı. İskender sınırları doğuya doğru genişletirken bir taraftan da kendilerine göçebe akınlarına karşı inşa ettiği Çin Seddi gibi savunma mekanizmaları kurarak sınırlarını korumaktaydı. Sınırlar Fergana Vadisi’ne kadar genişlemiş ve Pers İmparatorluğu çökmüştü. Bu genişleme Antik Yunan ile Doğu arasında çok çeşitli etkileşimin başlamasını sağlamıştı. İskender’in ölümünden sonra (M.Ö. 323) bu etkileşim daha da gelişti ve ticaret yolları üzerinden kontroller sağlanarak bu bölgelerde şehirler inşa edildi. Antik Yunan etkisi doğuda müthiş bir yayılma gösterdi. Öyle ki Yunan dili halk arasında kullanılmaya başlandı.

Mezopotamya Haritası

Bu etkileşim tüccarlar ve gezginler aracılığı ile yayılıyordu. Bu alışveriş öyle etkiliydi ki bozkır göçebelerini bile etkilemiş ve Çin’in kesişen dünyada istek ve arzularının yeniden artmasına neden olmuştu. Çin yayılmaya başlamış ve Kansu koridoru olarak adlandırılan bölgeyi ele geçirdikten sonra bölgenin batısında bulunan Pamir Dağları’nın ardındaki yeni dünyaya ulaşmıştı. Peter Frankopan’ın deyişiyle “Çin kıtalararası bir ağa giden yolun kapısını açmıştı: İpek Yolu’nun doğum anı buydu.” Böylelikle Çin yeni dünyaya açılarak ticaretini geliştirmeye başlamıştı. Ancak ticaret kervanlarının izlediği yol üzerinde Taklamakan Çölü, Tanrı Dağları ve Pamir dağları gibi zorlu engeller bulunmaktaydı. Bu yüzden tüccarlar risk barındıran bu yolculukta maddi değeri düşük ve yolculuk esnasında zarar görebilen mallar yerine maddi değeri yüksek ve yolculukta zarar görmeyecek lüks malları tercih etmekteydi. Yüksek değere sahip mallardan en önemlisi ipekti.  İpek o dönemde lüks mal sayılmakta ve bir ödeme aracı olarak kullanılmaktaydı. Öyle ki bir uluslararası para birimine dönüşmüştü. Böylelikle İpek Yolu’nun adı zamanında yüksek değerlere sahip olan bu ipekten gelmekteydi. Sonuç olarak “Antik dünya, bugün gördüğümüz-canlı, rekabetçi, verimli ve enerjik- dünyanın habercisiydi. Asya’yı boydan boya geçen bir şehirler zinciri oluşmuştu. Batı Doğu’ya, Doğu’da Batı’ya bakmaya başlamıştı. Hindistan’ı Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e bağlayan trafiğin artışıyla beraber antik çağın İpek Yolu’nda yaşam yeşeriyordu.”[1]

Antik İpek Yolu Güzergahı

Yukarıda kısaca tarihinden bahsedilen İpek Yolu, 15. yüzyılda başlayan- yeni bir dünya düzeninin oluşmasını tetikleyen- coğrafi keşifler ile birlikte asırlardır süren önemini yitirmeye başladı. Böylelikle coğrafi keşifler gücün Doğu’dan Batı’ya kaymasına neden olmuştu. Uzun yıllar bu gücü elinde bulunduran Batı; 20. ve 21. yüzyıl olgusu olarak görünen “küreselleşme” olgusu ile birlikte gücün yeniden Doğu’ya kaymasına çare bulmakta güçlük çekmektedir. Öte yandan küreselleşme olgusu her ne kadar yeni bir olgu olarak görülse de Antik dünyada Çin’den ipeğin, Hindistan’dan baharatın ve Pers diyarından değerli madenlerin Batı’ya ulaşması ve aynı şekilde   Antik Yunan’ın fikir ve düşüncelerinin Doğu’yu etkilemesi ile ilişki ve etkileşimlerin iç içe geçmesini küreselleşme olarak nitelemek yanlış olmaz sanırım. Böyle bir potansiyele sahip olan bölge jeoekonomik, jeopolitik ve jeostratejik açıdan ezelden beri hayati öneme haizdir. İşte bu önem 2013 yılında Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping  tarafından tüm dünyaya deklare edilen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi ile yeniden dünya gündeminde belirleyicilik kazanmıştır. Hiç şüphesiz bu proje dünya düzeninin yeni sınırlarının ve geçireceği değişimin doğru tahlil edilmesi ve konumlandırılması ile dünyanın gebe kaldığı yeni değişimin kilit noktası olacaktır. Nitekim projenin içeriklerini incelediğimiz zaman özellikle kapsadığı 60’ı aşkın ülkede gerçekleşecek olan devasa yatırımlar, altyapıları; ulaşım ve iletişim ağları ile maksadını cesurca ifade etmektedir.

Geçmişteki özelliği ile her ne kadar ekonomik amaçlar içerse de arka planda iki önemli nokta olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki; kapitalist sistemdeki güç ve zenginlik ilişkisinin, Çin’in fazla veren üretim sektörünün yeni yatırım alanları bulma çabası ile birleşmesi ve bu proje ile birlikte oluşan güçlü ağı kendine bağlayacak konjonktürü oluşturma düşüncesidir. Bir diğeri ise; asırlar önce çöller ve dağları aşarak ulaştığı fırsatlara yeniden ve bu kez daha kolay yollarla ulaşma isteğidir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu isteğin ekonomik bir isteğin önüne geçerek Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’ya doğru medeniyetlerin ve devletlerin fıtratında daima bulunan güvenlik algılamaları ve nüfuz etme isteğinin Çin’in projesinin de temelinde yaptığı görülmektedir. Arka planda yatan bu önemli sebepler yeni dünya düzeninin jeopolitik mücadelesinde- Çin’in kendinden emin ve ayağı yere basan bir profil çizmesini noktasında- can suyu olacaktır. Ancak söz konusu mücadelede görünen ve görünmeyen tüm nedenler için jeoekonomi kavramını kullanmak daha doğru olacaktır.[2]

Günbegün büyüyen Çin ekonomisi 21. yüzyılın başından itibaren artan teknoloji ile birlikte sürekli bir büyüme göstermektedir. 2008 küresel ekonomik krize rağmen bu büyümeyi az bir oranda azalma ile devam ettirmektedir. Son zamanlarda  küresel çapta yaşanan pandemi sürecine rağmen pozitif yönde büyüme gösteren Çin, dikkatleri üzerine çekmeye devam etmekte ve işbirliği alanını genişletmektedir. Bu büyüme Çin’in cazibesini arttırırken, projeye karşı uluslararası toplumun güvenini de sağlamlaştırmaktadır. Çin, eline geçen fırsatı sonuna kadar kullanmaktan geri durmayacaktır. Bu nedenle Modern İpek Yolu (The New Silk Road) iki farklı hat olarak tasarlanmıştır. İlk hat; Çin’den Orta Asya Rusya ve Avrupa’ya ulaşan “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” (Silk Road Economic Belt) hattıdır. Bu hatta önemli nokta Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye’dir. Nitekim Sovyetler ’den bağımsızlıklarını kazanmış Orta Asya’daki Türk devletleri, barındırdıkları zengin kaynaklar ve gelişme potansiyeli ile Çin için hattın vazgeçilmez mihenk taşları olmuştur. Bu saiklerle yatırımların büyük bir kısmı Orta Asya bölgesine yapılması planlanmaktadır. Mamafih, 2016 tarihinde faaliyetlerine başlayan Asya Altyapı Yatırım Bankası, Orta Asya’nın önemini göstermek için yeterli olacaktır. Diğer bir hat ise Çin’den Hint Okyanusu’na oradan da Kızıldeniz ve Süveyş aracılığı ile hem Afrika hem de Avrupa’ya ulaşacak olan “Deniz İpek Yolu” (Maritime Silk Road) hattıdır. Özellikle Çin’de AliExpress gibi şirketlerin varlığı deniz yollarının önemini arttırmaktadır. Bununla birlikte iki hatta Çin ekonomisi için hayati öneme haizdir[3]

Modern İpek Yolu’nun Etkileri

Türkiye’den kalkıp Çin’e gitmekte olan ilk yük treni

Projenin küresel etkisi; az gelişmiş ülkelerin özellikle de Afrika ülkelerinin Çin’e bağımlılığı gün geçtikçe artması ve Çin’in bu devletler üzerinde nüfuz sahip olması nedeni ile pazar alanını genişleterek ekonomik alanda ABD’yi geride bırakacağı yönünde beklentileri açısından olumlu hava yaratmaktadır. Çin’in söz konusu bölgelerde liman ve istasyonları İşletmesiyle ABD ile olan ekonomik yarışta çok istekli olduğunu göstermeye devam etmektedir. Öte yandan SSCB’nin kontrolünde uzun yıllar kalmış Orta Asya ülkeleri, Soğuk savaş sonrasında kendi ayakları üzerinde durması ile birlikte sahip oldukları yer altı ve yer üstü zenginliklerinden faydalanma arzuları onları hem Çin hem de Batı pazarına yaklaştırmıştır. Bölge devletleri Soğuk Savaş’ın negatif etkilerinden kurtulmak ve bu kaynakları kullanmak için ortaklara ciddi manada ihtiyaç duymuştur. Bu kapsamda özellikle AB’nin geliştirdiği, doğu-batı koridoru görevi gören TRACECA ile BDT ülkelerinin Avrupa’ya bağlanması amaçlanmıştır. Aynı şekilde Bakü-Tiflis-Kars Demir Yolu ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesi ve Türkmenistan ile Çin arasındaki boru hattı projeleri gibi projelerle işbirlikleri artmıştır. Bunlara ek olarak, özellikle Türkiye’nin sahip olduğu Marmaray ile Asya ve Avrupa’nın deniz altından demir yolu ile birbirine bağlanmasıyla Çin ve Türkiye ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir koz olmuştur. Öte yandan 4 aralık 2020 tarihinde Çerkezköy’den Marmaray kullanarak Çin’e giden yük  treni Marmaray’ın stratejik bir proje olduğunu göstermiştir. Bu tür projelerin öneminin farkında olan Çin, hayata geçirmek istediği Modern İpek Yolu projesi için güzergâh üzerindeki stratejik projeler ile entegrasyonu gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu yüzden “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi çok çeşitli ve geniş yelpazeli olarak tasarlanmıştır. [4]

Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin güzergahlarını gösteren harita

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Asya Kıtası bir bütün halinde -İpek Yolu’nun kurulması ve sonrasında İslamiyet ile tanışmasıyla- çeşitli zaman dilimlerinde değişimler göstermiştir. Bu değişimler dünya düzeni etkileyecek boyutlara ulaşmış değişimlerdir. Mesela İskender’in doğuya doğru genişleme politikaları ile geniş bir coğrafyaya yayılmış Pers İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamış ve aynı zamanda Doğu-Batı etkileşimini de yeni boyutlara taşımıştır. 15. yüzyıla kadar gücü elinde bulunduran Doğu, 15. yüzyıldan sonra gücü Batı’ya kaptırmıştır. Elbette ki bu değişim gerçekleşmeden önce Batı’da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin coğrafi keşifler sonucunda  alternatif yolların keşfedilmesi değişmelerden en önemlisi idi. Bugün ise “Yeni Dünya Düzeni” söylemlerinin attığı konjonktürde Asya bölgesi benzer değişimlere şahit olmaktadır. Bu değişimlerin en önemlisi “Demir Perde” nin kalkması ile ortaya çıkan yeni devletler ve sonrasında bu devletlerin sistemi oturtmak için yaşadığı değişimler ve devrimlerdir. Renkli Devrimler olarak adlandırılan bu süreç bölgenin demokratik olarak gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Bunlara ek olarak Orta Asya ülkelerinin sahip olduğu zenginliklerden faydalanmak için oluşturulan ulaşım, iletişim ve boru hatları projeleri ile devletler büyük gelişme ve kalkınmalar yaşamıştır. Öte yandan Ortadoğu’daki istikrarsız süreç ile yaşanan ‘Arap Baharı’ ve sonrasında terörizmin yükselmesi ile dünya düzeni değişim sinyallerini vermeye başlamıştır. Söz konusu değişimin kilit noktası ise Çin’in olması beklenmektedir. Nitekim, Çin birkaç on yıl içinde ekonomik olarak ABD’ye geçmesi beklenmektedir. Çin atacağı her adımı doğru hesaplayarak atmalıdır. Bu yüzden bir “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine devasa yatırımlar yaparak süreci devam ettirmektedir.

Nitekim “Projenin başarısının belirleyecek önemli faktörler arasında ise Türk kuşağı ve Uygur Türkleri ile kurulacak ilişki merkezi bir yer işgal ediyor. Pekin’in çözmesi gereken en önemli problemlerden biri 21. yüzyılın parametreleri ile yolunu kesebilecek yeni bir “Talas”ı dışarıda kuracağı ittifaklar ve içeride benimseyeceği politikası ile önleyebilmek.” Aynı zamanda bu konuda uygulanan politikalar Çin’in hegemonik bir güç olmasını da zora sokacaktır. Buna rağmen Çin politikalarını sonuna kadar devam ettirmek isteyecektir[5]

Sonuç olarak asırlar önce değişen güç sistemi, bu kez Batı’dan Doğu’ya doğru kayacak ve bu sistemde başat aktör Çin olacaktır. Ancak Çin sadece ekonomik olarak başlat aktör olması öngörülmektedir. Nitekim, Uygur meselesi ve Tayvan sorunu gibi nedenlerle modern dünyanın değişmez temelleri olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda sınıfta kaldığı görülmektedir. Bu da yumuşak güç unsurlarının yerine getirememek anlamına gelmektedir. Kısacası gelen gideni aratacak mı hep birlikte göreceğiz.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DİPNOTLAR

[1] FRAMKOPAN Peter, İpek Yolu, İstanbul, Pegasus, 2018, ss.1-29

[2] OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55, ss.46,47

[3] TANAS KARAGÖL Erdal, “Modern İpek Yolu Projesi”, Seta Perspektif, sayı.174, s.1-7, ss.1-3

[4] KUTLUAY TUTAR Filiz ve BASİ KOÇER Fatma Şura, “Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi: Bir Kuşak, Bir Yol “, Sciences, cilt.5, sayı.17, 2019, s.618-626, ss.620-625

[5] OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55, ss.46,47

KAYNAKLAR

FRAMKOPAN Peter, İpek Yolu, İstanbul, Pegasus, 2018.

OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55.

TANAS KARAGÖL Erdal, “Modern İpek Yolu Projesi”, Seta Perspektif, sayı.174, s.1-7.

KUTLUAY TUTAR Filiz ve BASİ KOÇER Fatma Şura, “Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi: Bir Kuşak, Bir Yol “, Sciences, cilt.5, sayı.17, 2019, s.618-626.

[/vc_toggle]

Bölgesel Güvenlik Unsuru

Anahtar Kelimeler: Bölge, Güvenlik, Bölgesel Güvenlik Teorisi, Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi

Giriş 

Uluslararası İlişkileri belirleyen temel kavramlardan bir tanesi “Güvenlik” kavramıdır. Güvenlik ontolojik bir duygu olmakla birlikte devlet politikasında da kullanılmaktadır[1]. Thomas Hobbes güvenliği modern devletlerin varlık nedenlerinden biri olarak saymış ve devlete bu doğrultuda sorumluluklar yüklemiştir[2]. Doğal hukuk teorisyenleri güvenliği kurgulanmış bir devlet politikası olarak değil, doğal hukuk kapsamında yer alan temel haklar arasında görmektedirler.

Thomas Hobbes

Bu nedenle devletin takip ettiği güvenlik politikasının merkezinde insanın ve insana bağlı değerlerin yer alması gerektiğini özellikle vurgulamışlardır. Güvenlik konusundaki yaklaşımlar akademik alanda güvenliğe karşı ilgi artırmıştır. Küreselleşme ve evrenselleşme sonucunda “bölgeselcilik” kavramı ön plana çıkmıştır. Bölge kavramına yönelik farklı tanımlar yapılmıştır. Bary Buzan’a göre bölge kavramının kesin bir tanımı olmamakla birlikte bölge kavramı; ortak noktaların olmasını, güvenlik öncülüklerinin örtüşmesini gerekli kılmaktadır.

Güvenliğe Bölgeselcilik Bağlamında Yaklaşım

Bölgeselciliğe karşı farklı yaklaşım aksiyonları bulunmaktadır. Siyaset Bilimciler bölgeselciliği küreselleşmeye karşı bir aksiyon olarak tanımlamaktadırlar. Bölgeselcilerin sorunları daha öznel alanda incelemeyi tercih etmeleri bölgeselci yaklaşımın küreselleşme karşıtı bir teori olmasına sebep olmaktadır[3]. Buzan’a göre, dünya çapında, tüm devletler güvenlik açısından birbirine bağımlıdır. Ancak tehdit ve güvensizlikler daha ziyade yakınlık ile alakalı olduğundan, birbirine yakın olan devletlerin bağımlılığı ile uzak olan devletlerin bağımlılığı birbirleri ile aynı olamazlar. Bu bağlamda, anarşi ve coğrafi ayrımlar güvenlik bağımlılığının yoğunlaştığı bölgesel kompleksler oluşturmuştur. Bu tanımdan yola çıkarak güvenliğe bölgeselci yaklaşımda; yakın coğrafyalarda bulunan devletler, ortak inanç, dil ve ideolojiler ile oluşturulan bütünlük “bölgesel” olmayı gerektirmiştir.

Bölgesel güvenliğe artan ilgi Uluslararası İlişkiler disiplininde uluslararası örgütlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır[4]. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan küresel kaos, uluslararası örgütlerin önemini artırmıştır. Örgütler değişim ve yapılanma içerisine girmiştir. Bölgeselcilik, farklı, küresel (küresel) değil, ancak bölgesel bir siyasi analiz düzeyi ile ayırt edilir. Yeni-gerçekçiliğin, küreselleşmenin, bölgeciliğin ve diğer yaklaşımların en yapıcı fikirlerini ve teknolojilerini birleştiren entegre bir yaklaşımın oluşturulması için gerçek ön koşulların bulunduğu uluslararası ilişkiler teorisinin bu bölümünü temsil eden bölgeselcilik karakteristiktir. Bölge kavramı aşağıda yer alan maddelerin etkisi ile oluşmaktadır:

Barry Buzan
  • Coğrafi topluluk
  • Bölgenin bir parçası olarak topluluklar tarafından farkındalık
  • Bölgenin varlığının bölge dışındakiler tarafından tanınması
  • Sürekli ve yakın etkileşim ve karşılıklı bağımlılık
  • Bölgedeki ülkelerin birleşmesine katkıda bulunan dış faktörlerin varlığı.

Güvenlik Bölgeselciliği 

Uluslararası İlişkiler içeresinde “güvenlik” kavramı dönüşümler geçirmiştir. Bölge kavramı da değişime uğramış ve farklı kriterlere göre tanımlanmıştır. Bölgesel güvenliğin oluşmasında etkili olan iki kavram bulunmaktadır “şüphe” ve “korku”. Thomas Hobbes insanın güvenlik kavramını oluşturmasının insanın doğasında olduğunu güvensizliğin insanı saldırgan politikaya yöneltmesine sebep olduğu görüşünü savunmuştur. Hobbes insan ve devleti betimleyerek bir ilişki kurmuş ve güvenlik sorununu güçlü olmakla çözülebileceğini söylemiştir. Kantçı yaklaşıma göre ise; güvenliği sağlamak sürekli işbirliği ile mümkün olmaktadır[5]. Uluslararası düzlemde işbirliği arayışı uluslararası örgütler ve uluslararası rejimleri ön plana bölgesel düzlemde devletler arasında işbirliğini geliştirmenin aynı bölge içinde yer alan devletler için daha kolay olduğu savunulmaktadır. Aynı bölgede veya yakın bölgelerde yer alan ülkelerin iş birliği sağlamasının kolay olması bölgesel örgütlenmelerin uluslararası örgütlere karşın artmasına sebep olmaktadır. Güvenlik Bölgeselciliğin oluşması ortak tehdit ve coğrafi yakınlık sonucu ortaya çıkmıştır. Güvenlik bölgeselciliği üzerine iki teori ortaya atılmıştır.

1-Karl Deutsch’ün Güvenlik Topluluğu Teorisi

[6] Deutsch, özellikle sınıraşan hareketlilik kavramı ile devletlerarasında karşılıklı bağımlılık ve sorumluluk çerçevesinde yeni ortak paydaların ve algıların gelişeceğini ve bu sayede savaşın devletlerarasında çözüm aracı olmaktan çıkacağını savunmaktadır. Deutsch”un vurgusu sınıraşan hareketliliğin güvenlik topluluğu oluşumunu sağlayacağı üzerinedir. Küreselleşme ile birlikte devletlerin temel politikalarında güvenlik faktörü karşılıklı bağımlılık algısını beraberinde getirmiştir.

Karl Deutsch

Deutsch’a göre; devletlerin güvenlikleri birbirini kapsamaktadır ve güvenlik topluluğu[7] Resmi ve gayri resmi kurumlar ve uygulamalar yoluyla birbirine entegre olarak, barışçıl bir dönüşüme yetecek kadar makul bir süre ve kesinlik içinde topluluk duygusu kazanan bir gruptur. Bu tanımlamadan yola çıkılarak NATO, AGİT, ASEAN gibi örgütlenmelerin güvenlik topluluğu olduğu kabul edilmektedir.

2-Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi

Kopenhag ekolü teorisyenleri Buzan ve Waever tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Buzan tanımına göre; [8]  Ulusal güvenlikleri ve öncelikli güvenlik kaygıları birbirinden bağımsız olarak düşünülemeyecek ölçüde birbirlerine yakın ve bağlantılı ülkelerin oluşturdukları gruplara güvenlik kompleksi denir[9]. Tehdit ve güvensizlikler daha ziyade yakınlık ile alakalı olduğundan, birbirine yakın olan devletlerin bağımlılığı ile uzak olan devletlerin bağımlılığı birbirleri ile aynı olamazlar. Bu bağlamda, anarşi ve coğrafi ayrımlar güvenlik bağımlılığının yoğunlaştığı bölgesel kompleksler oluşturmuştur. Özellikle Soğuk Savaş sonrası oluşan otoriter boşluklar nüfuz mücadelelerine sebep olmuş, aktör sayısını artırmıştır. Soğuk savaş sonrası dönemde bölgesel güvenlik çalışmaları artmış ve önem kazanmıştır. Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi güvenliği geniş alanlara yaymadan daha özel alanlara indirgeyerek incelemiştir. Bu inceleme alanı iki kavramın ortaya çıkmasına sebep olmuştur: Tampon Bölge ve Yalıtkan Ülkeler. Buzan Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi ile de devletlerin bölgesel güvenliklerine daha çok önem verdiklerini desteklemiştir. Bölgesel güvenlik kompleksleri türlere ayrılmıştır:

  • Standart Kompleksler: Savaş ya da çatışma sonrası oluşmuş standart kompleksler de kutuplaşma bölgeler arasında olur. Örneğin;[10] İran-Irak, Suudi Arabistan körfez ülkeleri, Hindistan-Pakistan gibi ülkelerdir.

  • Merkezi Kompleksler:[11] Büyük bir gücün merkezi rol oynadığı, ikincisi küresel bir gücün merkezi rol oynadığı diğeri ise bölgenin tek bir güç yerine bir uluslararası örgüt etrafında entegre olduğu komplekslerdir.
  • Büyük Güç Kompleksleri: Birden fazla küresel gücün içinde bulunduğu komplekslerdir.
  • Alt Kompleksler: Aynı bölgede yer alan aynı güvenlik sorunlarına karşın farklı tepkiler veren ülkeleri açıklamak için kullanılan bir kompleks türüdür.

Tüm sınıflandırmalara rağmen Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi’nin kapsamadığı alanlarda mevcuttur[12]. Bir bölgesel güvenlik kompleksi içerisinde, tüm bölgesel kompleks tarafından paylaşılmayan, fakat devletlerin bir grubunu ilgilendiren farklı güvenlik algıları ve bağımlılıkları çeşitli alt kompleksler oluşturabilir. Bunun dışında, Buzan ve Waever, bölgesel güvenlik komplekslerinin zaman içerisinde hem içsel hem de dışsal sebeplerle dönüşüm geçirebileceğini belirterek değişime açık bir kapı bırakmışlar ve durağan bir yapı algısını reddetmişlerdir. Buna göre zamanla bölgesel güvenlik komplekslerinin hem yapısı hem de sınırları değişebilir.

Bölgesel Güvenlik ASEAN Deneyimi

Bölgesel güvenliğin yönetilmesine bir örnek ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği)’dır. Endonezya, Malezya, Singapur ve Tayland ülkeleri bir araya gelerek ekonomik, politik alanlarda başarılı bir işbirliği sergilemiştir[13]. Soğuk Savaş sonrasında; Asya- Pasifik hattında kurulması muhtemel bir güvenlik koridoru oluşturmaktadır. Fakat örgütün üyeleri dış faktörlere karşı farklı politikalar izleyerek ortak kararlardan uzak kalmışlardır ve güçlü dış aktörlerin(ABD-Çin) etkisi ile Asean’ın güçlü bölgesel örgüt olması engellenmiştir.

Sonuç 

Uluslararası ilişiklilerin temel sorunu devletlerin hiçbir egemen güce tabi olmamaları Hobbes’un da insan doğasına benzettiği devletlerin çıkar odaklı politikaları güvenlik tehdidi sorununu oluşturmuştur. Güvenlik sorununu incelemek için geliştirilen teori ve çalışmalar ortaya çıkmıştır. Güvenliği sağlama konusunda yetersiz kalan uluslararası stratejiler bölgesel güvenliğin doğuşuna sebep olmuştur. Güvenlik analiz edilirken küreselleşme sonucunda “bölge” kavramı ortaya çıkmıştır[14].

ASEAN

Uluslararası İlişkilerde Bölgeselci yaklaşım ekonomik, sosyal ve politik dinamikleri küresel uzantılarıyla birlikte dıştan içe bir kombinasyon olarak içerdiğinden, alaşım gibi ayırt edilmesi zor nitelikler taşırken Güvenlik Bölgeselciliği daha net bir içeriğe sahiptir. Uluslararası sistemde Güvenlik bölgeselciliğinin gelişimi bölgesel örgütleri ortaya çıkarmıştır. Bölgesel örgütlerin güvenliklerini sağlama noktasında başarı ve başarısızlıkları bulunmakla birlikte günümüzde güvenlik olgusunun önemi artıyor ve devletler bölgesel tehditleri azaltmak için ciddi güvenlik önlemleri almak zorundadır.

Aybüke Erturhan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”11975″ name=”Bölgesel Güvenlik Analizi: Türkiye’nin Yeni Güvenlik Mimarisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Fikret Birdişli(2017,22)

[2] Erdoğan(2011,39)

[3] Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

[4] Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut

[5] (Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)

[6] Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ

[7] Deutsch 1954, 33

[8] (Buzan,2009,44)

[9] Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

[10] Fikret Birdişli

[11] Fikret Birdişli

[12] International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452

[13] Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/

[14] Bölgesel Güvenlik Fikret Birdişli

Kaynaklar 

Fikret Birdişli(2017,22)

Erdoğan(2011,39)

Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut

(Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)

Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ

Deutsch 1954, 33

(Buzan,2009,44)

International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452

Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/

Notions of Security, 2007.33

Jean-Michel Valantin, Küresel Stratejinin Üç Aktörü, Türkçesi; Ömer Faruk Turan, Babıali Kültür Yayıncılığı, Haziran 2006, s. 19,20

Milli Güvenlik Kurulu Web Sayfası, (Çevrimiçi) http://www.mgk.gov.tr/sss.html, 5 Ocak 2006.

Aktel, 2003,56 vd.

Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80

DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN

Copenhagen School and Securitization Theory Başar BAYSAL* ve Çağla LÜLECİ

KARL DEUTSCH‟UN „GÜVENLĠK TOPLULUĞU‟ KURAMINI XXI. YÜZYILDA OKUMAK S:38-39

Hettne, Björn, “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18 (Yaz 2008), s. 87-106.

ULUSLARARASI GÜVENLİK YAKLAŞIMLARININ TARİHSEL DÖNÜŞÜMÜ VE YENİ TEHDİTLER Selahaddin Bakan1 Sonay Şahin

[/vc_toggle]

 

 

Safevilerden – İran İslam Cumhuriyeti’ne İran Tarihi

Başkent: Tahran

Nüfus: 84.15 Milyon [1]

GSYİH: 610.66 Milyon Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 7.67 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 1.648.000 Km² [2]

Etnik Yapı: Fars, Azeri, Türkmen, Kaşgay, Afşar, Halaç, Kürt, Lor, Arap, Beluci

İslamiyet öncesi dönemde bölge Pers ismi ile zikredilirdi. Basra Körfezi’nin doğusunda olan bölge için kullanılmaktaydı. 1935 yılından itibaren evrensel boyutta kabul gören adını İran olarak kullanmaya başladılar. Tek tanrıcılık İslamiyet öncesinde hem Yahudiler hem de Persler arasında yaygındı. Zerdüştlük olarak adlandırılan bu dinde tanrının kötülere karşı savaşacağına inanılırdı. Persler, tarihi ekarte edecek büyük imparatorluklar kurmaya muvaffak olmuşlardı. Bunların en önemlisi Sasani İmparatorluğudur. İslamiyet’in ortaya çıkmasına kadar geçen sürede Roma-Pers rekabeti ciddi boyutlara ulaşmıştı. İslamiyet’in Mekke’den doğup Asya ve Afrika’ya ulaşması ile Persler İslamiyet’i kabul ettiler. [3]

Safevi Dönemi

İran’da İslamiyet’in kabulünden sonra İran tarihindeki ikinci önemli dönem Safeviler dönemi olmuştur. Safeviler döneminde İslam dünyasında önemli devletler ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğudur. Safeviler dönemi modern İran’ın mukaddimesi olarak ikrarı görmüştür. Safeviler Kürt ve Türk ırklarının mensup kişilerdir. Bunlar, bugünkü İran coğrafyasının Kuzey bölgesinde yaşıyorlardı. Bu bölgede ilk zamanlarda bir tarikat olarak gelişen Safeviler için dönüm noktası, 1494 yılında bu tarikatın başına İsmail’in geçmesi oldu. Nitekim, İsmail bir imparatorluk oluşturmayı başardı. İsmail ilk olarak Tebriz’i 1501’de ele geçirerek devleti kurulmuş oldu. Devlet kurulduktan sonra İsmail, Şah unvanını aldı. Safeviler, Sünni temelli bir oluşum olarak kurulmuş olsa da daha sonra Şii mezhebini benimseyerek bunu bir devlet otoritesi haline getirmişlerdir. 1508 yılında Irak’ı ele geçirerek Osmanlı sınırına, 1510’a kadar da Asya’ya Ceyhun Nehri’ne kadar ilerleyen Şah İsmail, tehditlerini arttırıyordu.

Şah İsmail Figürü

Gün geçtikçe büyüyen ve Osmanlı sınırlarına doğru genişleyen Safeviler, Osmanlı içişlerinde Şiileri provoke etmesi sebebiyle Osmanlı’nın harekete geçmesine neden oldu. Dönemin Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ordusu ile birlikte Çaldıran’a geldi. 1514 yılında Çaldıran’da gerçekleşen Osmanlı-Safevî Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yenerek Şah’ın Tebriz’in iç kısımlarına çekilmesini sağladı.

Şah İsmail Şiiliği tüm İran halkına empoze ederek ülkeyi adeta Şiiliğin kalesi haline getirdi.  Devletin ordusunu, Kızılbaş aşiretleri oluşturmaktaydı. Şah İsmail bu aşiret sistemini dönüştürerek imparatorluğa doğru ilerlemekteydi. Her ne kadar Kızılbaş hanedanlıkları kontrol etmekte sorun çıksa da bürokratik bir yapıya dönüşmeyi başarmıştı. 1524 yılında öldükten sonra geriye bir imparatorluk bırakmıştı. Devletin içindeki aşiret yapısı, Şah İsmail’in ölümünden sonra tekrar sorun olmaya başladı. Nitekim, 1587 yılında başa geçen Şah Abbas döneminde aşiret sorunlarının önünü kesen Abbas, imparatorluktaki bu çatlağı kapatarak imparatorluğa en iyi günlerini yaşattı. Ancak hem Osmanlı hem de Asya’daki Türk hanedanlıkları arasında olan Safeviler, daima tehdit altında olmaktan kurtulamadılar. Doğuda Irak’a kadar olan bölgeyi zapt eden Abbas, devletin başkentini imparatorluğun ortasında olan ve bir dönem Büyük Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmış olan İsfahan kendine taşıdı.

Safevi Devleti

Abbas dan sonra başa gelen Safi döneminde Osmanlı’nın 1638 yılında Irak’ı tekrar geri almasıyla imparatorluk gerileme dönemine girdi. Osmanlı ve Türk beylerine karşı kurulan paralı ordu gün geçtikçe ekonomik sıkıntılardan dolayı sarsılmaya başladı. Ordudaki bu çatlaklık 1722’de Safeviler’in Mir Üveys’in oğlu Mahmut Afgan tarafından yıkılmasına sebep oldu. Bölge Safeviler’in kanayan yarası olan aşiretlerin, hakimiyet arenasına döndü.

Safeviler’in yıkılmasına zemin hazırlayan Bağdat rekabeti, aslında Sünni-Şii rekabetiydi. Nitekim, Osmanlı’ya göre Bağdat, Peygamber soyundan olan Abbasilerin kalesiydi. İran’a göre ise Şiilik’in başlangıcı olan Kerbela’nın merkeziydi. Bu yüzden bu bölge bir imparatorluğu yüceltirken diğer imparatorluğu yıkıma götürmüştü. Nitekim, bölgenin yazgısı yüzyıllardan beri böyle gelmişti. Çünkü burası bir kavşak merkeziydi.[4]

Kaçar Dönemi

Safeviler’in yıkılışından sonra aşiretler arasında çıkan hakimiyet mücadelesini kazanan Kaçar Hanedanlığına mensup Feth Ali Şah (1794) İran’da Kaçar Devletini kurdu. Kaçar döneminde Şiilik, Safevi dönemine nazaran daha çok yer buldu. Çünkü Safeviler, Şiilik’in korucuları olduğunu iddia ederek toplumu baskı altında tutuyorlardı. Ancak Kaçar Hanedanlığı bunun tam tersi bir politika uyguluyorlardı.  Yani baskıyı kaldırarak dinin daha özgür şekilde yaşanmasına olanak sağladılar. Böylelikle Şiilik güçlü boyutlara ulaştı. Her ne kadar Safevi dönemi modern İran’ın başlangıcı sayılsa da asıl önemli gelişmeler Kaçar döneminde gerçekleşti. Nitekim, dinde, eğitimde, bilimde ve sosyal düzende profesyonelleşme bu dönemde gerçekleşti. Örneğin 1800’lü yılların başında hukuk bilimi ciddi gelişmeler göstermeye başladı. Dinin güçlenmesi ile Şiiliğin bilgin sınıfı olarak adlandırılan tabaka bu dönemde daha çok etkili olmaya başladı.[5] İran’da kaçar hanedanlığının temelleri Aga Muhammed Han sayesinde atıldı. Daha sonra Muhammed Han’ın ölmesi ile başa geçen Feth Ali Şah hanedanlığı bir devlete dönüştürdü. Safevilerin yıkılışından, Kaçar Hanedanlığına kadar, yetmiş yıllık bir sürede İran kabileler mücadelesi arenasına dönmüştü. Bu karışıklığı fırsata çeviren Kaçar hanedanlığı olmuştu.

Ancak 19. yüzyıl sömürge yarışının kızıştığı bir dönem olduğundan, böyle çalkantılı bölgeler büyük devletlerin iştahını kabartmıştı. Nitekim, Hint sömürgesinin güvenliğini sağlamak isteyen Birleşik Krallık, İran’ı hedef seçmişti. Sadece Birleşik Krallık ile sınırlı kalmadı ve diğer sömürgeci rakipler de İran’a yönelmiştir. Uzun mücadeleler sonucu kurulan Kaçar hanedanlığı, dış müdahalelere hazırlıksız yakalandığı için İngiltere Fransa ve Rusya müdahalesi kolay olmuştu.[6] Ali Şah, devlet liderliği hakkında pek bilgisi olmayan biriydi. Aga Muhammed Han’ın attığı temellerin üzerinde bir şekilde devleti yönetmeyi başardı. Ali Şah’tan sonra gelen Nasır ed-Din Şah, döneminde Ali Şah’tan kalan kötü görünüme sahip devlet yapısına müdahalelerde bulunsa da bunların etkili olduğu söylenemez. Orduda, Ruslar tarafından yapılan reformlar İran’ın değil Rusya’nın menfaatine olması da hanedanlığının sonunu hazırlayan temel faktörlerden oldu. 19. yüzyılda Kafkasya ve Doğu Asya’da Rus ve İngiliz arasında yaşanan rekabet (Great Game), İran’ı da ciddi anlamda etkiledi. Rusya’nın Doğu Asya yönündeki ilerleyişine karşı İran’ın karşı mücadeleyi başlatması ile 1804-1813 ve 1820-1828 yılları arasında gerçekleşen savaşlar sonucunda oluşan Türkmençay Antlaşması ile bugünkü Rus-İran hududunun oluşmasının temelleri atıldı. Rus baskısının her geçen gün artmasıyla bu baskılardan kurtulmak için İngilizlere de ayrıcalıklar verilmeye başlandı. Sömürgeci güçlerin etkisini arttırdığı her ülkenin sonu gibi İran’ın sonu da hammadde kaynağına dönmek oldu.

Pamuk ve İpek gibi tekstil kaynaklı maddelerin ambarı merkezine döndü. 1890’da Rus ve İngilizlerin ayrıcalıklar üzerinde yarıştığı İran’da tütün ürünleri ile ilgili İngilizlere verilen ayrıcalıklar beraberinde protestoları ve karışıklıkları getirdi. [7] Tarihe ‘Tütün Protestosu’ olarak geçen bu olay, İran için köklü değişikliklerin sinyalini vermeye başlamıştı. Bu protestolar aslında sömürgeci güçlere karşı başlamış ve Şii bilginlerin önderliğinde gerçekleşmişti.

Kaçar dönemi ile başlayan Şiiliğin ayrı bir yapılanma olarak gelişmesi bu protestolarda ulaştığı yetkinliği gösteriyordu. Nitekim, On iki imam Şiilik’i çerçevesindeki İran Şiilik’i yeniden bu protestolarla ülkede etkili olmaya başlıyordu.  Bu protestolar sonuç verdi ve ayrıcalıklar geri çekildi. Nasır ed-Din Şah bu protestolardan sonra Ali Şah’tan kalan sıkıntılı devlet yapısının getirdiği sorunlardan dolayı devleti iyice dış güçlerin kontrolüne bırakmıştı. Ekonomik sıkıntılar ve dış devlet müdahaleleri 1896 yılında Nasır ed-Din’in suikastı ile sonuçlandı.[8] Şahın öldürülmesi sonucunda oluşan kargaşalar 1905 ve 1911 yılında ülkeyi ‘Anayasal Devrim Yılları’ olarak adlandırılan döneme sürükledi. Bu süreç monarşik düzene karşı anayasal yönetim iddiası ile bir düzenin oluşmasını sağladı.  Ancak temelli kalkmayan monarşik düzende Nasır ed-Din’in yerine Muzaffer ed-Din Şah geldi. Bu devrim, Muzaffer ed-Din’in yönetimi devralması sonucunda ülkenin daha kötüye gitmesine tepki olarak ortaya çıktı.

Daha önceki dönemde verilen ticari ayrıcalıklar Nasır ed-Din’in sonunu getirirken Muzaffer ed-Din döneminde de devrim oluşmasına olanak sağladı. Nitekim, petrol bakımından zengin olan İran, ekonomisinin resmen lokomotifi olan petrol konusunda İngilizlere ciddi ayrıcalıklar tanınmıştır. Eskiden beri bu duruma tepkili olan halk, ayrıcalıkların artmasına tepkileri daha çok arttırdı. Ülke gitgide sömürülmekte ve borçlanmaktaydı. 19. yüzyılın dominant güçleri Rusya, Fransa ve İngiltere; İran üzerinde görülmemiş bir rekabete girmişlerdi. Bu çerçevede 1905 yılında başlayan protestolar sonucunda ilk olarak bir meclis yapısı oluşturulmasına olanak sağlayan yasa kabul edildi. Bu meclis 1906 yılında iki tane anayasa oluşturdu. Bunlardan ilki ‘Temel Yasa’ anayasası idi. Bu anayasa, Şah’ın otoritesine sınırlama getirmekteydi. Diğeri ise ‘Ek Temel Yasa’ anayasası idi. Bu anayasa ile halkın haklarının varlığını güvence altına almaktaydı. Bu iki anayasa her ne kadar demokratik bir görünüme sahip olsa da yine de Şiilik’in kontrolünde bir devleti ortaya koyuyordu. Nitekim, Devletin dini Şiiliktir (on iki imam) ibaresi yer almaktaydı. İlk anayasanın kabulünden sonra ölen Muzaffer ed-Din Şah’ın yerine Muhammed Ali Şah gelmişti. İkinci anayasayı kabul etmek yeni şaha kalmıştı. Şah anayasayı kabul ettikten sonra Ruslar ve İngilizler İran’ı bir anlaşma ile bölerek kontrol altına almaya başladıkları sırada Muhammed Ali’nin bunu önlemede yetersiz kalmasıyla kendisine karşı muhalefet artmaya başladı.

Muhammed Ali Şah

Şah buna karşı 1908 yılında Meclisi fes ederek meclisin yetkilerini tevkif etti. Meclisin kapanması İran’ın iç savaşa sürüklenmesine neden oldu. Yaklaşık olarak bir yıl süren bu iç savaş, kapanan meclisi tekrardan açtırdı. Ancak yine de istikrar sağlanamamış ve daha önce ülkeyi bölen İngilizler ve Ruslar böldükleri alanları işgal etmişti. İngilizler ülkenin Güney kanadını, Ruslar ise Kuzey kanadını işgal etmişti. Bu durumda zaten istikrarsız olan ülke hem meclisin etkisini hem de Şah’ın etkisini kaybederek I. Cihan Harbi’ne işgal altına girmişti. Böylelikle Kaçar hanedanlığı son bulmuştu. [9]

Pehlevi Dönemi

Birinci Cihan Harbi her yerde olduğu gibi İran’da da ciddi yıkımlara yol açmıştı. Zaten bitik olan İran ekonomisi savaş ile birlikte çökmenin eşiğine geldi. Kaçar hanedanlığının artık bir devlet derdi kalmamıştı. Ülke iki taraftan işgal altındayken önemli bir gelişme 1917’de Rusya’da yaşanan Ekim devrimi ile yaşandı. Ruslar devrimle birlikte işgal ettiği Kuzey kanadından çekilmeye başladı. Petrol ve Hindistan’ı güvence altına almakla kararlı olan İngilizler 1921’e kadar çıkarlarını korumak için Anglo-Persian anlaşmasını imzaladı. Kaçar hanedanlığı İngilizler sayesinde Tahran’da, yönetimde kalıyordu. Rusların çekilmesi ile hakimiyetlerini arttıran İngilizlere karşı yeniden alevlenen protestolar sonucunda 1920’de Kazak Alayı komutanı Rıza Han büyük çaplı bir darbe ile iki yıllığına Şah ile birlikte ülkeyi Seyyid Ziya’nın yönetimine koyarak kendi altyapısını sağladı. 1923’te Seyyid Ziya’yı da başbakanlıktan indiren Rıza Han son Kaçar hanedanı Ahmet Şah’ı ülkeden sürerek 1925’te açtığı meclise yönetimi Pehlevi hanedanına vermeyi kabul ettirdi. Rıza Şah ülke yönetimine geldikten sonra İran için yeni bir süreç ve sistem yaşanmıştır. Nitekim, Rıza Şah çok yönlü bir sistem ile meclise yer vermiş ancak bir yandan da kontrollü bir şekilde orduyu güçlü tutarak ülkede sıkı bir otorite kurmayı başarmıştı. İsyancı grupları kontrol altında tutmuş ve batılılaşma düşüncesini yaygın hale getirmiştir. Türkiye’de olduğu gibi laikliği benimseyen Rıza Şah, 1907 yılında şeriatın kabul etmediği bir yasayı engelleyen yani Şiilik’in kontrolünü sağlayan ‘Ek Temel Yasa’ adlı anayasayı kaldırmıştır.

Rıza Şah Pehlevi

Fiiliyatta demokratik ve özgürlükçü gibi görünen sistem pratikte tam tersiydi. Çünkü Şah otoritesinin güvenliği için ona karşıt olan ne varsa ya kontrol altına alıyor ya da yok ediyordu. Batılılaşmaya büyük önem veren Şah hukuki düzeni sağlamlaştırmış ve daha iyi işler hale getirmiştir. Bu çerçevede 1928’de Fransa’dan Medeni Hukuku getirerek kadınlarda peçe zorunluluğunu kaldırdı. Bunlara ek olarak avukat ve hakimlere Tahran Üniversitesi’nde (1935) hukuk okuma zorunluluğu ve erkeklere Fransız tarzı giyme zorunluluğu getiren kanunlar çıkartıldı. On iki imam Şiilik’inin etkisi gün geçtikçe devlet otoritesinde zayıflamaya başlamıştı. Çok karışık bir sistem benimseyen Rıza Şah, bir taraftan laikliği savunurken bir taraftan da medrese sayılarını arttırdı.

Öte yandan da Farsçadaki, Arapça ve Türkçe kökenli kelimelerin kullanılmasını yasakladı. İran, Safeviler’den beri ilk defa istikrarlı günler yaşamaya başlamıştı. Devletin ekonomisi iyiye doğru gitmekteydi. Ülke üzerindeki dış güçlerin etkileri de azalmaktaydı. Ülke geliri ülke içinde kalmaya başlayınca sanayileşme hızlandı. Şehirlerin alt yapıları ve yolları yenilenmekte, aynı zamanda ülke millileştirme politikaları konusunda ciddi ilerlemeler sağlanmıştı. Ülkenin istikrarsızlığındaki en önemli nokta olan petrol konusunda da ciddi mücadeleler veren Rıza Şah devlet kontrolüne alınmayan petrol şirketi (Anglo-Iranian Oil Company) İngiliz-İran petrol şirketiyle ayrıcalıklar konusundaki münakaşalarda, şirketin İran’a daha fazla ödeme yapması konusunda şirketin ayrıcalıkları 1993 yılına kadar uzatıldı. Bu şirketi bir türlü kontrol altına alamayan Rıza Şah, İngilizlerin müdahalesinden çekindiği için 1930 yılında Almanya ile ticari anlaşmalar yaptı.

Anglo-Iranian Oil Company

Almanya’ya müttefik olan İran II. Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle, Almanya ile müttefik olmadığını ilan etti. Ancak yine de İngiliz ve Rusların gazabından kurtulamadı. Nitekim, Almanların Sovyet Rusya’nın batısını işgal etmesi üzerine İngiltere, Rusya’ya yardım için İran’ı tekrar işgal etti. Rıza Şah’ın ordusu kendilerine verilen ayrıcalıklar karşısında bekleneni vermekte yetersiz kalınca Rıza Şah 16 Eylül 1941’de yerini oğlu Muhammed Rıza’ya bırakarak, Güney Afrika’ya sürgüne gönderildi. Burada üç yıl geçirdikten sonra hayatını kaybetti. [10] Yurt dışında tahsil görmüş Muhammed Rıza, vatandaşlarından kopuk bir yaşam sürmüş ve her ne kadar babasının yanında devlet yönetimini öğrense de insanlarından kopuk olması ona eksi olarak geri dönmüştür. Nitekim, yönetime geldiğinde ülkesi yine bir İngiliz-Rus dejavusunun içindeydi. Babasının bastırmış olduğu Şii muhalefet, Muhammed Rıza’nın yönetime gelmesi ile yeniden ayaklanmaya başlamıştı. Diğer taraftan da yenilikçi gruplarda yeni atılımlar istiyordu. Bu yenilikçi grup arasında en önemlisi Rusya’daki Sovyet etkisi ile kurulan Tudeh partisiydi (1941). Marksist eğimli olan bu parti Rıza Şah’ın ölümünden sonra ülkede önemli bir konuma yükselmişti.

Muhammed Rıza Pehlevi

Ülkede bulunan İngiliz ve Ruslara komünizmin etkisi ile ABD’de katılmıştı. Babası gibi otoriter bir kişiliğe sahip olan Muhammed Rıza’nın gün geçtikçe iç ve dış kuşatılmışlığı artmaktaydı. ABD’nin orduyu ele geçirme planlarına karşı, Şah için dönüm noktası 1946 yılında SSCB askerlerinin ülkesinden çıkması ile yaşandı. Şah otoriter kişiliği ile özerk bir yapıya sahip olan Azerbaycan’ı işgal etti. Rıza Şah’ın getirdiği karmaşık olan laik sistemde meclisin varlığı devam etmekteydi. Ancak meclisin varlığı Muhammed Rıza döneminde ciddi değişikliklere yola açacaktır. Nitekim, meclisin varlığı Şah’ın otoritesini sorgulatmaya başlamış ve karşı muhalefetin daha sert ayaklanmasına neden olmuştu. Bu ayaklanmaların simgesi yurt dışında tahsil görmüş ve nitelikli bir yapıya sahip olan Muhammed Musaddık olmuştu. Musaddık, devlet yönetiminde önemli pozisyonlarda görev yapmış ve daha sonra siyasete atılmıştı. Özellikle ülkedeki dış güçlere karşı resmen halkın sesi olmuştur. Bu mücadeleyi ilk olarak 1943 yılında milletvekili olarak ardından da ülkedeki siyasi yapıları 1949 yılında bir araya getirerek ‘Ulusal Cephe’ adındaki partiyi oluşturarak sürdürmüştür. Musaddık, Şii yapıyı da arkasına almış ve ülkede önemli bir mertebeye ulaşmıştı. Anglo-İranian Oil Company’in  İran’da başına buyruk davranması bardağı taşıran son damla olmuştu.

Muhammed Musaddık

Nitekim, şirket sağladığı karın küçük bir kısmını İran’a bırakıyordu. Bu paranın büyük bir kısmı İngiltere’ye gidiyordu. Buna rağmen şirket 1933 anlaşmasının revize edilmesini talep etmekteydi. 1949’da yapılan yeni anlaşma Musaddık ve Ulusal Cephesi’ni harekete geçirdi ve yapılan anlaşma engellendi. 1951 Mart’ına gelindiğinde petrol şirketinin millileştirilmesi, meclisten çıkan kararla gerçekleşti. Aynı yıl içinde 28 Nisan’da Musaddık başbakan oldu.

Başbakan olur olmaz alınan petrol kararını kabul ederek yürürlüğe koydu. İngiltere buna karşı bir taraftan Uluslararası Adalet Divanı’nın kapısını çalarken diğer taraftan da İran’ı işgale hazırlanmaktaydı. Ancak Uluslararası Adalet Divanı İngiltere’nin gerekçelerini kabul etmemişti. Diğer taraftan 1921’de yapılmış olan “İran-Sovyet Dostluk Antlaşması” gereği SSCB’nin de olaya müdahil olma riskine karşı İngiltere geri adım attı. Musaddık İngiltere’ye karşı galip gelmişti. Ancak İran’a karşı başlatılan beynelmilel yaptırımlar ülkenin ekonomisini zarara sokmuş ve Musaddık’ın uzun yıllar yönetimi elinde tutacağı endişesi ile Ulusal Cephe grupları 1953 yılında cepheden ayrılmışlardı.  Öte yandan ordu içinde de önemli gelişmeler yaşanıyordu. Ordu, Tudeh’in ülkeyi Komünizmin egemenliğine koyacağı düşüncesi ile ABD’den yardım istemişti. ABD’nin desteğiyle başlatılan Ajax Operasyonu ile Ağustos 1953’te Musaddık indirildi. Ülke tekrar Şah’ın kontrolüne geçti. Musaddık yerine darbe lideri General Zahedi getirildi. Bu darbe ile birlikte İran petrolleri tekrar yabancı ülkelerin eline geçmekteydi.[11]

1979 Devrimi’nden Günümüze

Ayetullah Humeyni’nin başlattığı devrimle monarşi yıkılmış yerine cumhuriyet gelmişti. Nitekim, Humeyni’nin sürgünden dönmesiyle devrilen Şah 1979’da tatil bahanesiyle ülkeden sürülmüş ve bir yıl sonra sürgünde olduğu Mısır’da vefat etmişti. Musaddık’ın başlattığı millileştirme hareketi ülkeyi adım adım devrimine götürmüştü. Nitekim, İran’da gerçekleşen devrim İran ile sınırlı kalmayıp, bütün Orta Doğu ve İslam coğrafyasını da ciddi ölçüde etkileyecektir. Pehlevi hanedanlığının sonu olan bu devrim ile İran yeniden Şiiliğin kontrolüne girmiş ve aynı zamanda Cumhuriyet tarzı yönetime geçmişti. Bu cumhuriyet laik ilkelerden uzak din ile yönetilen bir anlayışı hâkim kılmaktaydı. İran İslam Cumhuriyeti adını alan İran, İslam dünyasında umut olarak beklenirken tam tersi bir şekilde savaşçı bir yapıya bürünmüştü. Devrimin ilk yılları çok fazla karışıklık ve muhalif görüşlerin çatışması ile geçmişti. Bu süreçte tartışılan en önemli nokta; ‘Ülke tamamen otoriter şeriatla mı?’ yönetilecek yoksa, ‘Daha itidalli bir yönetimle mi?’ yönetilecek gibi soruların cevaplanmasıydı. Nitekim, Humeyni’nin başbakanlık koltuğuna oturttuğu Bezirgân, itidalli bir politika seyretti. Ancak Bezirgan’ın yetkileri Humeyni’nin belirlediği noktalara kadardı. Ülkede en üst otorite Humeyni ve başı olduğu Şiilik oluşumuydu. Bezirgân göreve geldiği yıl Humeyni’nin boyunduruğundan kurtulamadığını anlayınca görevini bıraktı.

Humeyni gün geçtikçe konumunu güçlendirmekte ve ülke içindeki muhalefeti sindirmekteydi. Bu bağlamda İslam yönetimini koruyacak büyük bir yapılanma kurdu. İran Devrim Muhafızları olarak adlandırılan ve etkisi bugün ülke sınırları dışına kadar taşan bu yapılanma İran devrimini korumakta idi. Humeyni ordudan bağımsız olan bu yapılanma ile güvenliğini sağlamakta ve siyasete Şii bilginlerin oluşturduğu İslam Cumhuriyet Partisi ile dominant bir güç haline gelmekteydi. Bezirgân döneminde yapılan anayasa ile demokratik monarşi haline gelen ülkede hukuki olarak demokratik bir yapı vardı ancak bu uygulamada pek mümkün değildi.

Çünkü Muhafızlar Meclisi olarak adlandırılan ve liderinin Humeyni olduğu bir yapı demokrasiden uzak monarşik bir yapılanmaydı.  Nitekim Humeyni, On İkinci İmam’ın sorumluluğunu üstlenmiş ve devleti dini kurallara göre yürütmekle görevli olan dini lider olarak sayılıyordu. Gerçekleşen devrim ile 1906 yılında oluşturulan anlaşmanın halk oylaması sonucu değiştirilmesi ile 1980 yılında yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerini Hasan Beni Sadr kazandı. Beni Sadr, Humeyni ile daha önce bir geçmişi olsa da din ve devlet işlerinin ayrı olmasını savunuyordu. Bu durum onun cumhurbaşkanlığının sadece bir yıl sürmesine neden olmuştur. Nitekim, görevden alınmasından sonra Humeyni’nin partisi siyasette üstünlüğü ele geçirmişti. Orduda ve siyasette üstünlüğü ele geçiren Humeyni, ekonomiye yönelmişken Saddam’ın İran’a saldırısı ile kendisini bir anda savaşın içinde buldu.[12]

Ebu’l-Hasan Beni Sadr

1980 yılında başlayan Irak-İran Savaşı’nın en önemli nedeni Saddam Hüseyin’in Irak’taki Şii yapılanmanın önünü kesmek istemesiydi. Bir diğer önemli neden ise uzun yıllar çatışmalara neden olmuş sınır sorunları neticesinde imzalanan Cezayir Antlaşması (1975) ile kaybettiği yerleri tekrar almak istemesiydi. Nitekim, bu çerçevede başlayan savaş sekiz yıl boyunca kanlı bir şekilde devam etti. Savaş sonucunda Irak daha karlı olarak çıktı. Çünkü ABD ile gizlice silah ticareti yaparak, ilişkilerini iyileştirdi. ABD’ye göre Humeyni, Saddam’dan daha tehlikeliydi. 1987 BMGK kararı ile ateşkes çağrısına sadece Irak katılmış, İran reddetmişti. Bunun üzerine Irak, yüksek tesirli silahları kullanmaya başlamasıyla Humeyni BMGK kararını kabul etti. Ardından 1988’de Cenevre’de ateşkes anlaşması kabul edildi. Ateşkesten bir yıl sonra ölen Humeyni’nin yerine ülkeye dini lider olarak Ali Hamaney gelmiş ve hala dini lider olarak ülkenin başındadır. Humeyni’nin ölümden sonra cumhurbaşkanlığını ilk olarak Rafsancani 1997 yılına kadar sürdürmüş ve ardından Muhammed Hatemi 2009 yılına kadar görevi devralmıştır.[13] Humeyni sonrası cumhurbaşkanı seçilen Rafsancani, iktidarda kaldığı süre boyunca adından söz ettiren bir lider oldu. Nitekim, İran’a Humeynicilik olarak adlandırılan bir ideoloji hâkim olmuştu. Humeyni’den sonra gelen Ali Hamaney, Humeyni’nin kısmen de olsa izinden gidecekti. Çünkü Rafsancani’nin üstün liderlik kişiliği sayesinde Hamaney, Humeyni döneminde olduğu gibi dini liderliğini etkin bir şekilde kullanamıyor.

Ali Hamaney

Humeyni döneminde bir dış politika aracı olarak görülen ‘Devrim İhracı’ görüşü, yeni dönemde artık sıkıntılı olduğu görüldüğünden büyük oranda kısıtlanmıştır. Humeyni sonrası başlayan daha ılımlı dış politika ile uluslararası alandan ihraç edilmiş İran’ın yeniden uluslararası arenada etkin konuma getirilmesi amaçlanmaktaydı. Bu çerçevede komşu ülkelerle sorunlar giderilmeye ve ticari anlaşmalar yapılmaya başlandı.

Nitekim, Körfez Savaşı sırasında Rafsancani’nin tecrübeli siyaseti sayesinde Irak’ın yapmak zorunda kaldığı anlaşma ile Cezayir Anlaşması (1975) sınırlarına dönülmesi kabul edildi. Öte yandan ABD’nin bölgeye her geçen gün daha çok yerleşmesiyle İran kendisine karşı tehdidin arttığı hissetmekteydi. ABD ‘çifte kuşatma’ adını verdiği bir politika ile hem İran hem de Irak’ta karşı açıkça müdahaleye başlamıştı. Nitekim, ABD’nin bu müdahalesinin temelini nükleer çalışmalar ve teröre yapılan kaynaklıkları önleme iddiaları oluşturuyordu. Bu bağlamda ABD, İran’a yönelik 1995 yılında yaptırım kararı aldı. Rafsancani’den sonra 1997 yılında beklenmedik bir şekilde Hatemi seçimleri kazandı. Hatemi, Rafsancani’den daha özgürlükçü ve dışa açılımcı bir politika sürdürecektir. Nitekim, bu liberal temelli düşünceler Hatemi için oldukça tehlikeli yaklaşımlardı. Çünkü mevcut sistemde cumhurbaşkanının da yetkilerini kısıtlayacak ve hatta ortadan kaldıracak olan dini bir liderlik statüsü bulunmaktaydı. Rafsancani döneminde başlayan yaptırım kararları İran’ı yeniden uluslararası arenada yalnızlığa götürmekteydi. Ancak Hatemi’nin başa gelmesi ile dış politikayı oluşturan “ülkeler ile uyum” temelli politika ile yeniden bu dışlanmışlığın aşılması hedeflenmektedir.

Rafsancani

Hatemi’nin bu politikasının ilk meyvesi, İslam Konferansı Örgütü’ne 1997’de başkan seçilmesi olmuştur. Nitekim, İslam dünyasında bu İran hanesine artı olarak dönmekteydi. Öte yandan bu politika ile kötüleşen AB-İran ilişkilerinde de yeniden iyileşmeler görülmekteydi.[14] Hatemi’nin ABD’ye karşı itidal çağrısı ne yazık ki karşılık görmemiş ve 11 Eylül saldırılarıyla bu gerginlik daha da artmıştı.

Bush yönetimindeki ABD’nin uygulamaya aldığı ‘Önleyici Savaş’ doktrini ile tehditleri yerinde yok etmek için başlattığı mücadelede Irak, Suriye ve İran gibi Orta Doğu ülkelerine karşı bu doktrini uygulamaya koymuştu. Nitekim, ABD’nin müttefiki son Şah Muhammed Rıza döneminde başlayan nükleer çalışmalar, ABD için artık bir tehdit olmaktaydı. İran nükleer çalışmaları durdurmamakta ısrarcıydı. Bu çalışmaların tamamıyla barışçıl hizmetler sunacağını iddia etmesi de ABD’nin algısını değiştirmeye yetmedi.  Gerginlik iyice tırmanırken buna 2005 seçimlerini kazanan Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olması da eklenince daha da artmıştı. [15] Ahmedinejad, Hatemi’nin tam tersi bir kişiliğe sahipti. Daha saldırgan bir dış politikanın sinyallerini vermeye başlamıştı. Şii kanadının da desteğini alan Mahmut Ahmedinejad ülkede başlayan yumuşamanın da önüne geçecekti.

Ahmedinejad

Ahmedinejad’ın saldırgan dış politika söylemleri onun on ikinci imam olan Mehdi’nin dönüşünü sağlayacak iddiaları artmıştı. Hatta bu bağlamda dini uygun olmayan kötülüklerin arttırılması gerektiğini savunanlar da vardı bu söylemler cumhurbaşkanının Hüccetiye cemaatinden olduğu iddialarına kadar gitmişti. Hatemi dönemi ABD ile iplerin kopması Ahmedinejad döneminde de doruğa ulaştı. ABD devrim sonrası İran’a karşı sert güç kullanmaktan kaçınmıştı. Bunu da izlediği strateji çerçevesinde yapmıştı. Çünkü İran’ın diğer ülkeleri tehdit eden sistemi ile ABD’nin bölgede müttefiki bulunmasını kolaylaştırmaktaydı. Nitekim ABD Orta Doğu’ya yönelik politikası doğal kaynak temelli, ABD’nin süper güç olmasını pekiştirmeye yönelik mücadelesiydi. Ahmedinejad yönetime gelir gelmez nükleer çalışmaları daha çok önem vermesi ve çalışmaları şiddetlendirmesi tüm dünyayı endişeye sürüklemiştir.[16] Nitekim 2003 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yapılan anlaşmayı imzalamıştır. Ancak yürürlüğe koymaktan geri durmuştu. Bununla beraber BMGK’nın beş daimî üyesi ve Almanya’nın da içinde bulunduğu devletler grubu ile yapılan istişarelerden de bir sonuç çıkmıyordu. 2012’de yapılan müzakerelerden de bir şey çıkmayınca, AB ülkeleri de ABD’nin yaptırımlarına destek olmaya başladı.[17] Sonuç olarak 1970 NTP Anlaşmasını imzalayan ve daha sonra nükleer çalışmalar yapmaya başlayan ülkelerin arasına giren İran dört yıl geçmeden ABD’nin desteğiyle nükleer çalışmalar yapmaya başladı. ABD desteği ile oluşturulan İran nükleer çalışmaları ilginç bir şekilde ABD’nin tepkisini çekmeye başlamıştı. Çünkü Ortadoğu hakimiyeti için bu çalışmalar tehlike arz etmekteydi.[18] Ahmedinejad ile artan çalışmalar tüm çabalara rağmen yeni gelen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani döneminde (2013) de devam etmektedir.

[irp posts=”40″ name=”‘İran Şahlanırken, İsrail ve Türkiye Dışlanıyor!'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3] LEWİS Bernard, Ortadoğu, Ankara, Arkadaş, 2010, s.8-51

[4]  CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015, s.58-63

[5] AMANAT Abbas, Iran: A Modern History, New Haven, Yale University Press, 2017, s.179,180

[6] KARADENİZ Yılmaz, “Kaçar Hanedanı (1975-1925)”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Malatya, 2004, s.61-68

[7] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012, s.405-410

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.130,131

[9] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.408-410

[10] CLEVELAND William L., a.g.e, s.208-214

[11] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007, s.245-256

[12] CLEVELAND William L., a.g.e, s.467-479

[13] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.433-437

[14] YURDKURBAN İsmail, “Devrim Sonrası İran Dış Politikası (1979-2005)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2007, s.30-41

[15] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.437,438

[16] YURDKURBAN İsmail, ibidem, s.46-53

[17] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.437-443

[18] UZUN Özüm S., “İran’a Ekonomik Yaptırımlar; Kırılganlaşan Nükleer Program Mı Hükümet Mi?”, Ortadoğu Analiz, cilt.5, sayı.54, Haziran 2013, ss.62-70, s.65

Kaynakça

AMANAT Abbas, Iran: A Modern History, New Haven, Yale University Press, 2017

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 12.02.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

IMF Resmî Web Sitesi, 12.02.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

KARADENİZ Yılmaz, “Kaçar Hanedanı (1975-1925)”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Malatya, 2004

LEWİS Bernard, Ortadoğu, Ankara, Arkadaş, 2010

UZUN Özüm S., “İran’a Ekonomik Yaptırımlar; Kırılganlaşan Nükleer Program Mı Hükümet Mi?”, Ortadoğu Analiz, cilt.5, sayı.54, Haziran 2013

YURDKURBAN İsmail, “Devrim Sonrası İran Dış Politikası (1979-2005)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2007

[/vc_toggle]

 

Türk Dış Politikası’nın Farklı Bir Açıdan Değerlendirilmesi: TİKA

Dış politika denince hemen herkesin aklına büyükelçiler, konsoloslar, Dış İşleri Bakanlığı’nın yaptığı müzakereler, antlaşmalar vb. faaliyetler gelir. Bu faaliyetler pek tabi dış politikanın önemli bir ayağını oluşturur. Ancak günümüzde dış politika stratejilerini belirlerken farklı enstrümanlar da kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi de kamu diplomasisidir. Kamu diplomasisi köklü ilişkiler inşa eder. Diğer ülkelerin ihtiyaçlarını, kültürlerini, toplumunu anlamak, varsa yanlış algıları düzeltmek ve ortak paydalar bulmak kamu diplomasisinin başlıca hedefidir.

1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra Orta Asya ve Kafkasya’da birçok devlet bağımsızlığını kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti o günlerde bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan devlet olmuştur. Bu devletler ile ortak bir dil, hafıza ve kültüre sahip olmamız bölgesel ilişkilerin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye açısından 90’lı yıllarda ilk öncelik uluslararası toplum tarafından Türk devletlerinin kabul edilmesi olmuştur. Daha sonraları ise yeni kurulan bu ülkelerde yaşayan soydaşlarımız için sosyal, ekonomik ve kültürel alanda birçok çalışma yapmıştır. Yapılan bu yardımlar devamında yerini uzun soluklu projelere bırakmıştır. Burada yapılacak olan faaliyetleri ve dış politika önceliklerini uygulayacak, koordine edecek bir kuruma ihtiyaç duyulmuştur. İşte bu ihtiyaç neticesinde 1992 yılında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı yani TİKA kurulmuştur.

TİKA, başta ortak değerlere sahip olduğumuz ülkeler olmak üzere birçok bölge ülkede Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının icracı bir unsuru haline gelmiştir. Özellikle soydaşımız olan ülkelerde 1995 yılından itibaren eğitim faaliyetlerini hızlandırmış çok sayıda okul, kütüphane ve laboratuvar yapmış, üniversitelerin teknik donanımını artıracak yardımlarda bulunmuştur. Ülkemizin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör haline gelme çabasının bir uzantısı olarak TİKA faaliyet alanını genişletmiş bugün 60 ülkedeki 62 program koordinasyon ofisi ile 5 kıtada 150 ülkede faaliyet göstermektedir. 2017 resmi rakamlarına göre Türkiye 8 milyar 120 milyon dolar ile dünyada en fazla insanı yardım yapan ülke olmuştur.

Peki Türkiye 150’den fazla ülkede bir çok alanda yürüttüğü kamu diplomasisi ve bu ülkelerin ihtiyaçlarına yönelik yardımlar ile ne amaçlamaktadır? Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk geçmişi ile 1000 yıldır çok farklı etnik ve dini kökenden insanlarla bir arada yaşama ve adaletle idare etme tecrübesine sahiptir. Tüm bu faaliyetleri de yürütürken barış kuşağı oluşturmayı hedeflemiş yalnızca ilişkide olduğu devletlerin başkanları ve yönetenleri ile diplomatik ilişkiler kurmayı değil kamu diplomasisi ile o ülkelerin halklarını kazanmayı, gönüllerinde yer etmeyi düstur edinmiştir.

Dış politikanın önceliği ülke çıkarlarını gözetmek bu doğrultuda faaliyetler yürütmektir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne dek ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesiyle hareket etmiş çıkarlarını, insanlığın ve vicdanın önüne koymamıştır. Bu yüzdendir ki yönetimler, idareciler değişse dahi Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslardan Afrika’ya kadar bu bakış açısı değişmeyecektir. Orada yaşayan idareciler de gün gelecek değişecekler ama Tika’nın yaptığı okula giden Türkmenistanlı genç, kütüphanesinde okuyan Kosovalı çocuk, hastanesinde tedavi olan yaşlı teyze ve açtığın su kuyusundan bir yudum da olsa su içmiş olan Somalili çocuk Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptıklarını unutmayacaktır.

Dış politika sadece çıkarlar doğrultusunda ülkelerin liderleri ile anlaşmalar yapmak, uluslararası kurumlar neyi işaret ediyorsa o doğrultuda politikalar üretmek değildir. Dış politika ilişkide olduğunuz ülkelerin insanlarının gönlüne değmektir, ihtiyaçlarına el uzatmaktır. Dünya ancak bu bakış açısı ile hareket ederse huzuru ve adaleti tesis edebilecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.tika.gov.tr/tr/sayfa/hakkimizda-14649

https://www.researchgate.net/publication/329453809_Turkiye’nin_Turk_Dunyasi_Vizyonu_TIKA_Faaliyetleri_Uzerinden_Bir_Inceleme_ULUSLARARASI_ORTA_ASYA_SEMPOZYUMU_BILDIRILER_KITABI_Goc_Yoksulluk_ve_Kimlik_INTERNATIONAL_CENTRAL_ASIA_SYMPOSIUM_PROCEEDINGS_B

https://www.haberler.com/tika-dan-kosova-da-turkce-egitime-destek-pristine-11272583-haberi/

https://www.tika.gov.tr/tr/haber/tikanin_su_projeleri-3937

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tikadan-kosova-egitimine-destek/678175

[/vc_toggle]