Kandahar Dağlarından Kabil’e Doğru Esen Sert Rüzgar: Taliban ve Afganistan’ın Geleceği

Batışın hududu var, dibe vuran yükselir,
Ancak önlem de gerek mükerrer bir zevâle…
Kandahar Dağları’nda başlar yeni bir doğuş

 

Yusuf Bilge

 

Bu sıralar her gün dünya haberlerinde Taliban’ın yeni bir yeri ele geçirdiğiyle ilgili haberler duyuyoruz. ABD’nin Afganistan’ı işgalinden tam 20 yıl sonra, Afganistan dağlarından şehirlerine doğru yeni bir belirsizlik esmektedir. Peki Afganistan’ın geleceği nasıl olacak? Afganistan jeopolitiğiyle ilgili kısa bir değerlendirmeyle başlayalım. Afganistan, İran, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Pakistan gibi kısmen sorunlu sınırlarla çevrelenmiştir. Komşularından en istikrarlı ülke Çin’dir. Fakat Çin, kısa vadede Afganistan’da belirleyici politika yürütmemektedir.

Hatta sınırında bulunan Vahan koridorunu sürekli olarak kapalı tutmaktadır. Afganistan dağlık bir coğrafyadır. Bu Afgan direnişi için önemli fırsat sunmuştur. Günümüzde bu fırsatı Taliban kullanmaktadır. Dağlık coğrafyada bulunması aynı zamanda ulusal ekonomi, ticaret ve iletişim açısından sorun teşkil etmiştir (Al Jazeera Türk, 2014). Afganistan’ın en güçlü şehirleri Kabil, Herat, Kandahar ve Mezar-ı Şerif’tir. Bu 4 şehir arasında yapılan otobanla şehirler birbirlerine bağlanmış, ulaşım geliştirilmeye çalışılmıştır.

Afgan toplumunda İslamiyet’in halkın üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Afgan toplumu inançları ve özgürlük istekleri doğrultusunda mücadelelerinden hiçbir zaman geri durmamışlardır. Fakat bu istekleri biraz fazla olmasından dolayı olsa gerek Afganistan siyasi tarihi iç karışıklıklarla doludur. Bunun başlıca sebebi ülkenin kabile hayatına dayanan bir sosyolojiye sahip olmasıdır. Şimdi Afganistan’ının yakın dönemini anlamak için kısaca Sovyetler Birliği’nin işgaline göz atalım.

Sovyetler Birliği İşgali

Sovyetler Birliği, 1979 yılında kendi inşa ettiği “Barış Köprüsü” üzerinden Afganistan’ı işgal girişiminde bulunmuştur. 620 bin Kızıl Ordu askerinin önemli kısmı bu köprüyü kullanmıştır. Fakat Afgan mücahitler çok sert bir direniş başlattı. Dönemin en büyük ordularından sayılan Kızıl Ordu, 1982 yılına kadar geçen 3 yılda Afganistan’da kontrolü ele alamadı. Bu sebeple Kızıl Ordu İnsan yoğun stratejisi yerine silah yoğun stratejisi izlediler. Sadece 1985 yılının 9 ayında Sovyetler Birliği 32.755 Afgan’ı öldürmüştür. 1984 yılında itibaren sarı yağmurlar Afganistan’da yağmaya başladı.

Sovyetler, Afgan halkına karşı kimyasal silah kullanmaya başladı. Daha sonra ise uçaklardan oyuncaklar atmaya başladı, tabi bunlar oyuncak görünümlü bombalardı. Küçük çocuklar oyuncak sandığı radyonun düğmesini çevirdiğinde veya kuşun kanadını oynattığında bomba infilak ediyordu (Armaoğlu, 2014). 10 yıl süren savaşta Sovyetler Birliği ölümcül yara almıştır. On binlerce askerini kaybetmiş, 50 milyar dolarlık kayba uğramıştır. Savaş sonunda son Kızıl Ordu askerleri yine barış köprüsünü kullanarak ülkelerine dönmüştür. Bu yarayı daha fazla taşıyamayan Sovyetler Birliği kısa süre sonra yıkılmıştır.

İktidar Mücadelesi

Sovyetler Birliği ülkeden çekildikten sonra Afganistan geleneksel kaos düzenine geri döndü. Afgan direniş örgütleri şimdi iktidar mücadelesi için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kendisi medresede hocası ve Hotak aşireti mensubu olan Molla Ömer, Sovyetlerin işgaline karşı yapılan mücadelelere aktif olarak katıldı. Girdiği çatışmalarda birçok yara aldı, hatta 1987’de gözüne gelen bir mermi nedeniyle bir gözünü kaybetmiştir. Sovyetler Birliğinin ülkeden ayrılmasından sonra yaşanan iç savaş sırasında Molla Ömer, 50 Diyobendi medresesi öğrencisiyle birlikte silahlanarak 1995 yılında Kandahar’da Taliban’ı kurdu (Taliban’ın adı talebelerden gelmektedir).

Taliban’ın kuruluşunda anlatılan bir hikaye’ye göre iç savaş döneminde çocuk istismarı yapan bir kişiyi Molla Ömer, talebeleriyle birlikte yendi. Daha sonra adamı tankın namlusunda gezdirerek tüm Kandahar’ı etkiledi. Molla Ömer, Peştun olması, medrese hocalığı ve bir aşiret mensubiyeti sayesinde kısa sürede bölgede etkili olabilmiştir. Aynı zamanda asker olan Molla Ömer, RPG-7 (Bazuka) gibi silahları sıklıkla kullanabilmiştir. Arapça bilgisi sayesinde küresel cihat yanlısı örgütlerle ilişki kurabilmiş, Bin Ladin ve onu etkileyen Abdullah Yusuf Azzam ile tanışmıştır. Taliban’ın ortaya çıktığı zaman diliminde ülkedeki mücahitler arasında bir nevi kabile temelli çatışmalar sürmekteydi.

Peştunlar, Tacikler, Özbekler arasındaki mücadeleye uzak olan Taliban, liderleri Molla Ömer peştun olmasına rağmen kabile merkezli değil, inanç merkezli bir hareket geliştirerek birçok farklı grubun desteğini aldı. İç savaşın seyrini değiştirerek yıllar sürebilecek çatışmaları kısa sürede bitirdi. Öyle ki Taliban kuruluşundan 1 yıl sonra Kabil’i ele geçirdi. Kabil ele geçirildikten sonra Afganistan İslam Emirliği kuruldu. Molla Ömer devlet başkanı olarak farklı bir portre çizdi. Gazeteci ve diplomatlardan uzak durdu, fotoğraf çektirmedi, genelde Kandahar’da yaşadı. 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak tutulan Hüsame Bin Ladin Afganistan’da yaşıyordu. ABD, Taliban’dan Ladin’i teslim etmesini istedi fakat Taliban bunu reddetti. (Reddetmesinin arkasında El Kaide’nin Taliban’ın en büyük düşmanı Şah Mesud’a suikast yapmasının önemli rol oynadığı düşünülmektedir.)

Bunun üzerine ABD “Sürekli Özgürlük Operasyonu” adını verdiği hareketle Taliban’ı önce Kabil’den, daha sonra Kandahar dahil tüm merkezi yerleşimlerden uzaklaştırdı. Molla Ömer’in başına 10 milyon dolar ödül kondu. Fakat dünyanın en büyük istihbarat örgütü olarak görülen CIA, Molla Ömer’e bir türlü ulaşamadı. 2013 yılında Molla Ömer, Tüberkiloz’dan öldü. Fakat 2 yıl boyunca Taliban, onun ölümünü gizlemeyi başardı. 2015 yılında ise ilan etti. Yani CIA bölgedeki en büyük düşmanının ölümünü 2 yıl boyunca anlayamadı (Mepa News, 2021).

Kandahar Dağlarından Sert Rüzgarlar Eser!

1957 yılında Kandahar’da Hamid Karzai doğdu, 3 yıl sonra en büyük düşmanı olacak Molla Ömer Kandahar’da dünyaya geldi. Kim bilebilirdi ki 1960’lı yıllarda Kandahar’ın sokaklarında oyun oynayan bu iki çocuğun geleceğin Afganistan’ını belirleyeceğini! Kandahar, Afganistan siyasi hayatından önemli bir yer kaplamaktadır. Öyle ki Karzai hükümeti ile Taliban delegeleri barış için yine Kandahar dağlarında görüşmeler gerçekleştirmiştir (Dam, 2014). Kandahar’da Peştun nüfusun ağırlıklı olduğu bölgedir.

Nitekim Hamid Karzai ve Molla Ömer Peştundur. ABD işgali sonrasında Afganistan’da Hamid Karzai dönemi başladı. 2001 – 2014 yılları arasında 13 yıl Afganistan’ı Karzai yönetmiştir. Bu süreçte Taliban gerilla stratejisiyle mücadelesini tekrar başlatmış önemli mesafeler kat etmiştir. ABD bitmek bilmeyen Afganistan savaşından artık çıkmak istedi. Taliban ile yapılan uzun görüşmeler sonucunda 2020 yılında Doha anlaşması yapıldı. ABD, Afganistan’ı terk edeceğini garanti ederken Taliban’da Amerika ve müttefiklerine saldırmama sözü verdi. Fakat bu durum Afgan hükümeti için geçerli değildi. Taliban, Afganistan hükümetine karşı saldırılarını arttırarak 2 aydan biraz fazla sürede ülkenin 400 bölgesinin 150’sini ele geçirmiştir.

Taliban, İran, Tacikistan ve Türkmenistan gümrüklerini kontrol altına aldı. İran sınırındaki Herat bölgesinin sınır kapısının ele geçirilmesi, yıllık yaklaşık 281 milyon dolarlık bir ticaret güzergahı üzerinde Taliban’ın kontrolü anlamına gelmektedir.  Afganistan’ın en önemli şehirlerinden biri olan Herat’ın ele geçirilmesi giderek hızlanmaktadır. Birçok bölge çatışmasız Taliban’a teslim olmuştur. Kandahar’a saldırarak Pakistan gümrüğü için yoğun çaba sarf etmektedir. Kandahar’ın ilçelerini ele geçirerek merkeze oldukça yaklaşırken Kandahar doğumlu Taliban lideri Hibatullah Akhundzada zaferden emindir. Haziran ayında 703 Afgan askerini öldürmüşlerdir. Taliban sözcüsü ülkenin %85’ini kontrol altına aldıklarını iddia etmektedir (Nossiter, 2021). 

Hamid Karzai

Sonuç: Geleceğin Afganistan’ı

1.Yol: Taliban Afganistan’ı

Taliban’ın kurucusu ve bir dönem ülke başkanı olması nedeniyle Molla Ömer’in düşünce dünyasına yolculuk etmek, geleceğin Afganistan’ını anlamamız için önemli bir yer tutar. Hindistan, Pakistan, Afganistan bölgesinde Diyobendi ve Brevli fikir hareketleri etkilidir. Bu iki görüşün Türkiye’de şuan için karşılığı yoktur. Diyobendi’ler Brevli’lere göre biraz daha katı olduğu söylenebilir (Özcan, 2009; Ingram, 2020). Taliban’ın kurucusu Molla Ömer ve bugünkü Taliban’ın ideolojik arka planı Diyobendidir. Diyobendiler’de Medrese önemli bir yer taşır. Medrese eğitimi sadece dini bir açıdan bakarken ve müderrisleri halkın ahlakını koruyan bir düzlemde ele almaktadır. Taliban’ın iktidara geldiğinde bu fikirlere dayanarak şeriat hükümleri tatbik edilecektir.

Toplumsal ahlak kuralları öncelikli durumları olacaktır. Fakat burada şu şekilde bir parantez açmak gerekir. Genellikle Batı medyası Taliban’ın kızların okula gitmelerini istemediğini söylemektedir. Taliban modern okulların karma eğitimine karşıdır. Medrese ekolünden geldiği için sistemini medrese düzleminde geliştirecektir. Bu ekolde kız medreseleri, kız okulları vardır. Bu konuda Taliban siyasi ofisinden yetkili şunları kaydetmektedir: “Bizler kadınların eğitimine yahut çalışmasına karşı değiliz. Sadece İslami normlarımız var. Burası Batı değil.” (Mepa News, 2020). Taliban iktidara geldiğinde karma eğitimi değiştirecek, şartları sağlayabildiği yerlerde kız çocukları içinde eğitim imkanı sunacağını düşünmekteyim. Molla Ömer dönemindeki Taliban dış dünyaya kapalıdır. Fotoğraf dahi çektirmezken şimdiki Taliban lideri Hibatullah basına demeçler vermeyi ihmal etmemektedir. Ayrıca Taliban’ın Katar’daki politbürosu aracılığıyla dış ilişkileri geliştirmektedir.

Taliban Afganistan’ının Çin ile ilişkileri olumludur, Rusya’ya sürekli ziyaretlerde bulunulmaktadır, İran, Pakistan ve diğer çevre ülkeleriyle diyaloğa sahiptirler. Yani eski Taliban artık yoktur. Dış dünyaya açık bir politika izleyecektir. Burada en önemli durum Çin ve Pakistan ile ilişkileri olacaktır. Çin’in Afganistan yatırımları karşısında koruma sağlayarak karşılıklı çıkar elde edebilirler. Fakat Pakistan konusu karmaşıktır. Günümüzde Pakistan’ın Taliban ile ilişkileri olumsuz bir noktaya doğru evrilmekte iken “Pakistan Talibanı” sorunu daha derinleştirebilir. Taliban’ın Amerika ve Batı ile ilişkileri önemlidir. Taliban, Batı’nın gücünü gördü. Tekrar dağlara gitmek istemiyorsa keskin şekilde karşı durmaması gerektiğini anladı. Diğer taraftan Batı dünyası da Taliban’ın ne kadar inatçı olduğunu görmüş oldu. Şuanda küçük ihlaller dışında her iki tarafta Doha’da verdiği sözleri tutmaktadır. Taliban, Afganistan’da tam kontrolü ele geçirdiğinde karşısına şuan için görmezden gelinen sorunlar ortaya çıkacaktır.

Bunlar; ekonomi, güvenlik, alt yapı, kamu düzeni…Ayrıca dünyadaki Afyon üretiminin %90’ını karşılayan Afganistan’da, Taliban’ın bu konuda nasıl bir tutum sergileyeceği soru işaretidir. Fakat tüm Afganistan’ı kontrol atlına alan bir güç ortaya çıktığında bu durumun birçok olumlu sonuçları ortaya çıkacaktır. Ekonominin canlanması için ihtiyaç duyduğu güvenlik ve asayiş sağlanmış olacak, dış yatırımlar, yer altı kaynakları, ticaret güzergahları Afgan ekonomisini önceki dönemlere göre daha fazla besleyecektir. Ekonomik gelişme olması halinde bu durum diğer alanlara da yansıyacak, diğer taraftan Afgan göçü duracaktır.

2.Yol: Bölünmüş Afganistan

Ne Sovyetler Birliği ne de Taliban (1996-2001) veya ABD, Afganistan’da tam hakimiyeti sağlayamamıştır. Bugün Taliban her ne kadar ilçelerde etkin olsa da henüz şehir merkezlerini ele geçirebilmiş değil. Geçmiş dönemlerde kısa süreli ele geçirdiği şehirler olsa da uzun süreli tutunamamıştır. Afgan ordusunun ağır silahlar ve hava desteğiyle yaptığı saldırılar karşısında tutunamayan Taliban ağır zayiatlar vermektedir.

Ayrıca Taliban karşısında aşiretler ve etnik topluluklar Kuzey İttifakında olduğu gibi karşı direniş gösterebilir. Bunun sonucu yine bölünmüş bir Afganistan olacaktır. Bölünmüş Afganistan’ın gelecek senaryosu da ikiye ayrılmaktadır. Ya çatışma ortamını devam ettiği, kaosun sürdüğü, dolayısıyla ekonominin dibe vurduğu bir gelecek. Ya da Taliban ve merkezi hükümetin barış anlaşması yaptığı ve ülkeyi bölüştüğü bir yapılanma. İki taraf hakim olduğu bölgede kendi kurallarını uyguladığı federal bir devlet ortaya çıkabilir ki bu seçeneğin sonu da yine kaostur.

[irp posts=”18478″ name=”ABD’nin Afganistan’da Yeni Taliban Stratejisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Adam Nossiter, Taliban Enter Kandahar City and Seize Border Posts, The New York Times, 2021.

Al Jazeera Türk, Ülke profili: Afganistan, 2014.

Bette Dam, The Misunderstanding of Hamid Karzai, Foreign Policy, 2014.

Brannon D. Ingram, Diyobend hareketini anlamak, The Maydan, Çev. Mepa News, 2020.

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.

Mepa News, Molla Muhammed Ömer kimdir?, 2021.

Mepa News, Taliban ve kadınların eğitimi: Afganistan’da yeni dönem, 2020.

Mustafa Özcan, Diyobendiler ve Brelviler, Dünya Bülteni, 2009.

[/vc_toggle]

Yeşil Partiler ve Türkiye’deki Siyasallaşmaları

Yeşil siyaset, 20.yüzyılın sonlarına doğru kurulmaya başlayan yeşil partilerin ve çevresel sorunların dile getirilmesinde baskı ve çıkar grubu olma özelliğine sahip, yeşil anlayışa odaklı sivil toplum örgütlerinin benimsedikleri değerler ekseninde şekillenmiştir. Uluslararası ve ulusal alanda çevre korumacı veya radikal çevreci anlayışa sahip çok sayıda sivil toplum örgütü mevcuttur (Bozkır, 2018, s. 61). Ekolojik hareketin, içinde geliştiği şartlar doğrultusunda partileşmeye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Partileşme sürecinin en önemli nedeni mevcut kurumsal partilerin ekolojik taleplere cevap veremiyor olmasıdır. Siyasal çatışmanın sağ ve sol kanadındaki hiçbir parti çevresel sorunlarla mücadele konusunda duyarlılık göstermemişlerdir (Göktolga, 2013, s. 132). Yeşiller partisi tüm dünyada çevreci hareketin en önemli siyasi temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir.

Ağırlıklı olarak Avrupa’da olmak üzere tüm dünyada Yeşiller adıyla anılan bir çevreci hareket söz konusudur. Bu hareket bazı ülkelerde siyasi parti formunda örgütlendiği gibi, bazı ülkelerde ise sadece bir sivil toplum örgütü şeklinde örgütlenmiştir (Tuna, 2015, s. 307). Yeşil partiler, önce fikir kulüpleri olarak ortaya çıkan ve daha sonra siyasal partiye dönüşen bir gerçeklik gösterdiğinden “parlamento dışından kurulan partiler” sınıflaması içinde yer almaktadır (Üste, 2015, s. 40). Geleneksel siyasetten dışlanmasının nedenlerinden biri, yeşil hareketin endüstri karşı tavrının işçi sınıfının çıkarları ile çelişmesidir. İkinci neden ise, bu partilerin hiyerarşik ve bürokratik yapılanmanın yeşil taleplerin gerektirdiği politika değişikliklerini yapmaya izin vermemesidir (önder, 2010).

Yeşil siyaset kendine yakın bulduğu ideolojilerle bağlantı halindedir. Yeşil siyaseti daha çok sol ideoloji içinde değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda yeşil partiler, çevresel gayelere değer veren, toplumsal adaleti, katılımcı demokrasiyi, şiddet karşıtlığını benimsediklerini ve güçlerini temelde üç unsurdan aldıklarını ifade ederler. Bunlar; çevrecilik, demokrasi ve sosyal adalettir. Ayrıca demokrasi ve çevre ile ilgili çalışmalarının dışında sivil haklar, pasif direniş, toplumsal direniş, toplumsal eşitlik, sosyal ilerleme, âdem-i merkeziyetçilik gibi konularda da çalışma yaparlar (Bozkır, 2018, s. 62). Yeşiller Partisinin evrensel yeşil ilkeler olarak belirttiği bazı ilkeler vardır. Bu ilkeler  (Tuna, 2015, s. 310);

 

  1. Doğaya Uyum:  İnsan doğanın bir parçasıdır ve doğaya zarar verebilecek her türlü insan merkezli dünya görüşünden uzak durulmalıdır. Ekolojik dengenin sağlanması ve biyolojik çeşitliliğin sağlanması her şeyden önemlidir.
  2. Küresel Mücadele:  Kapitalizmin insana ve doğaya karşı olan sömürüsüne karşı çıkarlar. Kar elde etme güdüsü ile donatılmış kapitalist sisteme ve sermayenin sınırsız bir şekilde küreselleşmesini amaçlayan neoliberalizme karşı, küresel anlamda bir mücadele vermektedirler.

3. Sürdürülebilirlik: Yeşiller için endüstriyalizm en yıkıcı sistemdir. Yeşiller yıkıcı toplum sistemine karşı gelecek kuşakların haklarını gözeten, doğayı koruyan, yaşamı sürdürülebilir kılan ve insani ölçütlerde işleyen bir ekonomik sistemi savunurlar.

4. Erkek Egemenliğinin Reddi: Yeşillere göre kadınlar toplumda ikinci sınıf vatandaş yerine konmaktadır. Ayrıca kadınların gerek ekonomik, gerekse sosyal anlamda sömürüldüğünü düşünmektedirler. Yeşiller bu durumlara karşı çıkarak kadınların yanında yer alırlar. Böylece kadınların ürettikleri özgürleştirici politikalara destek verirler. Bunların soyut ilkeler olarak ortaya konmasının yeterli olmadığı, aynı zamanda günlük yaşam pratiklerinde de hayata geçirilmesi gerektiğini savunurlar.

5. Şiddetin Reddi: Yeşiller, hangi nedenle olursa olsun, uygulanmış veya uygulanabilecek her türlü şiddeti reddederler. Yaşamın ve doğanın baş düşmanı olan ve tümüyle reddedilmedikçe asla yok edilemeyecek olan savaşa karşı koşulsuz barışı ve silahsızlanmayı savunurlar.

6. Doğrudan Demokrasi: Yeşiller, toplumun doğrudan demokrasi temelinde örgütlenmesi gerektiğini ve karar mekanizmalarına doğrudan etki edebilecekleri bir sistemi savunurlar. Bunun yanı sıra temsili ve katılımcı demokrasinin de siyasetin tabana yayılmasını sağlayacak, doğrudan demokrasi uygulamalarıyla paralel olarak ve birbirlerini destekleyerek işlemesi gerektiğini savunurlar.

7. Yerellik: Yeşiller, geleneksel siyasal hareketleri ve partilerin merkeziyetçi, hiyerarşik, erkek egemen, kişileri putlaştıran, liderlik mekanizmalarına dayalı ve katılıma kapalı örgütlenme tarzını reddeder. Yerel yapıları öne çıkaran yatay, merkezsiz, ağ tipi örgütlenme tarzını hayata geçirmeyi planlar.

8. Adil Paylaşım: yeşiller, toplumun hem ekonomik hem de cinsiyete, yaş, kişilerin sahip olduğu diğer kimliklere dayalı eşitlik temelinin kurulması ve yaşatılması idealine sahip çıkarlar. Sosyal adaleti savunurlar. Ekonomik ve sosyal politikalar bireylerin özgürlüklerine ve farklılıklarına zarar vermeyecek şekilde tasarlanmalıdır.

9. Özgür Yaşam: Yeşiller, insanların kontrol altında tutulmasına, özgürlüklerin bastırılmasına ve ekonomik anlamda sömürüyü destekleyecek her türlü otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkarlar. İnsanlığın tarihsel mücadelesinin vazgeçilmez bir ürünü olan insan haklarının tüm unsurlarıyla savunulmasını ve geliştirilmesini amaçlar. Aynı zamanda insanın diğer türler üzerindeki baskısını reddederek hayvanların özgürleştirilmesi için verilen mücadeleyi destekler ve hayvan haklarını savunur.

10. Çeşitliliğin Korunması: Yeşiller; ırkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçiliği reddeder. İnsanların ve halkların kültürel, dinsel, etnik, dilsel, cinsel ve düşünsel farklılıklarını ve çeşitliliğini tanır. Bu çeşitliliğin bütünlük içinde korunması ve geliştirilmesi gerektiğini savunur.

Yeşil düşünce, sorunları çözebilmek için oluşturulmuş klasik anlayışın dışına çıkarak mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştiriye ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal, kentsel, toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin tartışıldığı bir platformdur. Yeşiller Partileri’nin temelinde, özgürleştirici bir çevrenin sorgulanarak, bütünlükçü bir eleştiri ile programın oluşumu söz konusudur (Üste, 2015, s. 43).

Yeşil Hareketin Türkiye’deki Siyasallaşması

1980’li yılların sonlarında Türkiye’de çevre hareketi siyasallaşmaya başlamıştır (Duru 2002:183). Bu durum etkinlik biçimlerinin farklılaşmasından ve hareketin benimsediği düşüncenin kaynağının değişmesinin gözlemlenmesinden anlaşılmıştır. Çevre hareketlerinin siyasallaştığı yıllarda kurulması tasarlanan Yeşiller Partisi, diğer partilerin oluşumundaki süreçten farklı olarak kendisine göre bir yöntem geliştirmiştir.

Türkiye’de Yeşiller Partisi

O dönemdeki siyasi parti geleneklerine göre çok daha farklı bir konumda bulunmaktadır. Söz konusu yapının parti mi yoksa dernek mi olacağını belirlemek için pek çok toplantı yapılmış, alınan karar sonucunda anket yapılarak parti kurulmasına karar verilmiştir. 1988 yılında da Yeşiller Partisi kurulmuştur (Kaya, 2011: 9). Yeşiller partisinin amacı demokratik bir topluma ulaşmayı ve yurttaşların yaşamın farklı alanlarındaki önceliklerinin oluşmasını sağlanması, dünya barışına katkı sağlanması, ekolojik dengenin korunması ve bozulmasının önlenmesi olarak sıralamıştır (Üste,2015: 49).

Yeşiller partisinin oluşturduğu programdaki siyasi amacı, iktidar ya da koalisyon ortağı olmak değildir. Sadece devleti ve kurumlarını eleştirmeyi, muhalefet olmayı temel görev olarak kabul eden bir parti olacaklarını belirtmişlerdir (Kaya, 2011:9). Parti içerisinde bazı muhaliflerden dolayı çıkan ikilikler yüzünden uzlaşmaya varılamaması sonucunda 1994 yılında kapanmıştır (Kaya, 2011: 11). 1994’te kapanan Yeşiller Partisi 2008 yılında kurucuları arasında eski yeşillerden isimlerin de bulunduğu kırk kişilik bir kurucular grubunun başvurusuyla tekrardan kurulmuştur. Parti, insanların geleceğinin, yeryüzünün geleceğinden farklı olmadığını, küresel iklim değişikliğinin her geçen gün artış gösterdiğini, şiddetin, eşitsizliğin, yoksullaşmanın ve ayrımcılığın yaygınlaştığını vurgulamaktadır.

Toplumun sorunlarının çevrenin sorunlarından, ekolojinin ise politikadan bağımsız olmadığını dile getirmiş ve Yeşil politikanın yaşamsal bir zorunluluk olduğunu dile getirerek amaçlarını belirtmişlerdir (Yeşiller Partisi, 2016:1-2). Partinin ilkeleri olarak; doğayla uyum içinde olma, doğa ve insan yaşamının dengeli olması, küresel mücadele, erkek egemenliğinin ve şiddetin reddedilmesi, doğrudan demokrasi, özgür yaşam ve ekolojik çeşitliliğin korunması olarak açıklanmıştır (Kaya, 2011: 13). 2008 yılında kurulan parti 2012 yılında kapatılmıştır. Kapatılmasının ardından Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile Yeşiller Partisi birleşerek ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ni kurduklarını kuruluş kongresinde duyurmuşlardır. Kurulan yeni partinin programı da açıklanmıştır (http://www.agos.com.tr). Türkiye’de ve dünyada yaşanan olayların günümüzdeki durumunun incelenmesi ile başlanılan parti programında, azınlık hakları, tarihle yüzleşme, çevre, hayvan hakları, yaşlılar ve engellilerin sosyal hakları ile Türkiye için öngörülen yeni yönetim modelleri yer almaktadır. Partinin amacı ise insanın, doğanın ve emeğin haksızca kullanılmadığı, insanların kendi geleceğine ve ekosisteme sahip çıktığı, şiddetin olmadığı, doğrudan demokrasiyi savunan, sürdürülebilir, çevreye uyumlu bir düzen kurmak ve cinsiyet eşitliği için mücadele etmektir (Yeşiller ve Sol Gelecek Parti Tüzüğü, 2012: md. 3).

[irp posts=”26907″ name=”Azınlıkların Elindeki İktidar: Baas Partisi’nin Suriye Kolu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Bozkır, Özge(2018), “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69.

Duru, Bülent (2002), Türkiye’de Çevrenin Siyasallaşması: Yeşiller Partisi Deneyimi, Mülkiye Dergisi, Cilt 26, Sayı 236, Ankara.

Göktolga, Oğuzhan(2013),”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136.

Kaya, Ramazan (2011), Bir Ekoloji Hareketi Olarak Yeşiller ve Türkiye’de Yeşiller Partisi, Yeşil Düşünce Broşür Dizisi-2.

Önder, Tuncay(2010), Ekoloji, Toplum ve Siyaset, Opus Yayıncılık, İstanbul.

Tuna, Muammer, Toplum ve Çevre. İ. Sezai içinde, Sosyolojiye Giriş, Beta yayıncılık, İstanbul, 2012.

Tuna, Muammer(2015), “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318.

Üste, Rabia Bahar (2015), “Doğanın Siyaset Paradigması: Yeşil Siyaset”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimleri Dergisi, cilt: 7, S. 2, ss. 38-54.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Program ve Tüzüğü, 2012.

[/vc_toggle]

Slovenya’nın Bağımsızlık Mücadelesi

1991 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetinin dağılmasıyla birlikte uluslararası hukuk ve siyasal sistemin bazı kavramları sorgulanmaya başlandı. Bu kavramlar; yeni devletlerin tanınması, egemenlik, self-determinasyon ve yol ayrımıdır.

Yeni oluşumların ortaya çıkması, Yugoslavya’nın dağılmasıyla meydana gelen Eski Yugoslavya Cumhuriyetlerinin devlet olarak tanınmasını güçleştirdi. Eski Yugoslavya Devlet Başkanı J.B. Tito’nun ölümünden kısa bir süre sonra cumhuriyetler arasında çekişmeler ve eski düşmanlıklar yeniden ortaya çıktı. Bu düşmanlıkları haklı kılmak için farklı etnik köken ve din kullanıldı. Politikacılar ülkedeki siyasi ve yapısal sorunlar ile milliyetçilik duygularını kullanarak suni sorunlar yarattılar. [1] Bu kriz ortamını çözmek için AT[2], bu sorunlarla ilgilenmesi için ad hoc (özel ve geçici) komite kurdu. Komite Eski Yugoslavya’nın hızlı bir dağılma sürecine girdiğini tespit etti.

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan yeni devletlerin tanınması karmaşık ve geniş etkiye sahip bir sorun oldu. Bu tanıma eylemi, Yugoslavya’da çıkabilecek acımasız çatışmaların durdurulmasını sağlayacak bir araç olarak görülüyordu. Ancak tanıma işlemi çatışmaların önüne geçemedi. Slovenya ve Hırvatistan’ın tanınmasıyla beraber Bosna Hersek, Makedonya ve Sırbistan-Karadağ devletleri de tanındı. En son Kosova’nın da bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte 7 devlet ortaya çıkmıştır.

Bu devletlerarasında Slovenya dil, kültür ve kimliğini geliştirerek Yugoslavya’dan ayrılma mücadelesi vermiştir.

Sloven Milliyetçilik Hareketleri

Slovenler, Orta Çağ Avrupa’sında yaşamalarına rağmen, 18.yy’a kadar aralarında modern anlamda milliyetçilik kavramı gelişmemiştir. Bunun nedeni diğer etnik gruplarla eşit haklara sahip olmalarıdır. 13. ve 14.yy’da çoğu Sloven Habsburg feodal beyliğinin bir parçası olarak yaşıyordu. 1918 yılına kadar Slovenlerin büyük bir kısmı Avusturya Macaristan sınırları içerisinde yaşıyordu. Bu durum Slovenlerle Sırplar arasındaki birçok farkı ortaya koyuyordu.[3]

İlk Sloven Ulusal Programı 1848 yılında dağınık şekilde yaşayan Slovenleri tek çatı altında toplamak amacıyla oluşturuldu. Slovenlerin Orta Çağ devlet geleneği olmadığından, istekleri doğal hukuk ilkelerine dayalıydı.[4]

Birleşik Slovenya talebi, 19.yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan Sloven milliyetçiliğinin en büyük amacıydı.1789 Fransız İhtilalinden sonra meydana gelen yirmi yıllık savaş süreci Slovenleri büyük ölçüde etkiledi. Slovenler, Fransız hakimiyeti altında bulundukları 1809-1813 yılları arasında Fransız aydınlanma hareketinden etkilendiler.  Özgürlükçü Slovenler, bu zaman zarfında, ulusçuluk ve birlik duygularının gelişmesinde çok önemli rol oynadılar.[5]

1815 yılından sonra Slovenler arasında milliyetçiliğe olan ilgi arttı. 1815 Viyana Kongresine kadar uygun gelişme fırsatı bulamayan Sloven milliyetçiliği aydınlar ve ruhban sınıfı tarafından şekillendirildi.

Viyana Kongresi

Birleşik Slovenya için ilk siyasi yaklaşım, 1848 yılında Habsburg Hanedanlığı yönetimi altında yaşayan Slovenlerin okullarda ve yönetimde Sloven dilini kullanmanın yaygınlaştırılması için mücadele veren bir grup aydın tarafından oluşturuldu. Özgürlüklerinden ve haklarından memnun olan Slovenler ayrılıkçı ve radikal milliyetçi değildiler. [6] Birleşme için var olan dürtü sadece Sloven geleneği ve kültürlerini korumak ve geliştirmekti.

Habsburg Hanedanlığının son zamanlarında Slovenler, kendilerini ilk kez bir millet olarak görmeye başladılar ve ayrı devlet olma arzularını dile getirdiler. Ancak bu isteklerini 1914 yılı öncesinde Fransa ve Almanya gibi büyük askeri ve ekonomik güçleri olan devletlerin etkisi nedeniyle ilan etmede gecikmişlerdir. O dönemin siyasi havası bu tür küçük devletlerin bağımsızlıklarına yer vermiyordu. Bundan dolayı uluslararası sistemi kontrol eden güçlü imparatorluklar ve devletler bu bağımsızlık düşüncesini desteklemiyordu. Çünkü onların gözünde küçük devletler kendilerini savunamazdı ve onlar Avrupa ‘da sadece denge unsuruydu.[7]

1918 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avusturya Macaristan imparatorluğunun yıkılmasıyla Sırp, Sloven ve Hırvatlar birleşerek Sırp, Sloven ve Hırvat Krallığı (SSHK)’nı kurdular.[8]18 Ocak 1919’da Versailles Barış Konferansında Krallığın sınırları belirlendi. Siyasi konumunu, barışı, istikrarı ve sınırlarını korumak amacıyla SSHK birkaç uluslararası antlaşma imzaladı.[9]

İtalya SSHK topraklarının bir kısmını işgal etmek istemesi sebebiyle SSHK’nın kuruluşuna tamamen karşıydı.[10]

Yeni devleti tanıyan ilk süper güç ABD oldu.[11]

İlk Yugoslavya devleti Almanya ile İtalya’nın 6 Nisan 1941 tarihinde zayıf ve bölünmüş olan ülkeyi işgal etmeleriyle ortadan kalktı. Almanya, Sırbistan’ı kendi himayesi altına alarak, Slovenya’yı İtalya’ya ekleyerek ve son olarak Hırvat ve Bosna toprakları üzerinde bağımsız Hırvatistan devleti kurarak ülkeyi parçaladı.

1939-1941 Yugoslavya haritası

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Partizanlar[12] Yugoslavya’yı 6 cumhuriyet ve 2 otonom bölgeli bir federal yapı içerisinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak birleştirdi. Slovenya’nın diğer altı cumhuriyete göre refah düzeyi oldukça yüksekti.[13]

Sloven milliyetçiliği, Slovenlerin dil ve kültür farklılığı inancına dayalıdır. Aydınlar, Slovenya federal cumhuriyet düşüncesini, hukuk sistemlerini ve siyasal iktidarlarını kültürel farklılıklarının korunmasında siyasal araç olarak geliştirdiler.[14]

1986 yılında Sırp Güzel Sanatlar Akademisi Slovenya’nın özerkliği kadar onun farklılıklarının korunmasının Yugoslavya için tehlike olduğunu belirten bir rapor hazırladı. Raporda Sırp soyuna karşı Sırp olmayanlar tarafından komplolar hazırlandığı vurgulandı. Ayrıca, Yugoslavlara karşı yapılan eleştirilerde Slovenya ve Hırvatistan’ın ekonomik gelişmeler bakımından Sırplardan ve daha fakir cumhuriyetlerden üstün oldukları, ancak bu ekonomik üstünlüklerini siyasi etki ve çıkarları için kullanmakta oldukları ileri sürülmekteydi. Şüphesiz, rapor Sırbistan’ın siyasi ve ekonomik gelişmelerde Slovenya ve Hırvatistan’ın gerisinde kaldığını söyleyen Sırp elit kesimi tarafından yazılmıştır. Bu rapor, Slobodan Miloseviç tarafından siyasi bir araç olarak kullanıldı. Miloseviç’in Kosova’daki Arnavutlara karşı yürüttüğü kampanya, cumhuriyetlere ilişkin yeniden yapılanma söylemleri ve buna ilişkin açıkladığı taslak program, Yugoslavya’yı oluşturan devletleri korkuttu.[15]

Bu taslağa Sloven aydınlar tepki gösterdi ve Sloven ulusal programını oluşturmaya çalıştılar. Aydınların temel beklentisi Slovenlerin kendi askeri güçlerini kurarak gelecekteki bağımsızlıkları için bir yol bulmaktı. 1980’li yılların başında ilk siyasi muhalif gruplar Slovenya’da ortaya çıktı. Muhalefetin asıl amacı, balkan devletleri içinde Avrupa kültürüne en uzak olan Sırplardan bağları koparmaktı.

Gelecekte Slovenya Başkanı olacak olan Milan Kucan muhalifliğini şu şekilde dile getitmişti:

“Slovenler kendi ana dillerini kullanmayı sağlamayan ve içinde özgürlük, bağımsızlık ve eşitlikleri garanti etmeyen bir devleti kendi devletleri olarak kabul edemezler.” [16]

İlk alternatif siyasi parti olarak Slovenya Demokratik İttifak Partisi (SDİP) kuruldu.

Sloven milliyetçiler 1990 Ocak ayında, Slovence kısaltması DEMOS (Demokraticna Opozicija Slovenije) olan muhalif koalisyon bloğunu kurdular. Bu bloğun amacı, insan haklarını savunmaktı.

Milan Kucan 1989 yılında Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılma hakkının var olduğunu iddia etti. Slovenya Federe Cumhuriyet Meclisi de bir dizi anayasal değişiklik yaparak hükümete, Slovenya devlet organlarının, federal cumhuriyet organlarına karşı korumaya yönelik düzenleme ve Slovenya’da olağanüstü hâl ilan etme yetkilerini verdi.[17]

Slovenya Komünist Partisi adını Slovenya Milliyetçi Partisi (SMP) olarak değiştirdi. SMP Marksizm’i terk ederek, ismini, bayrağını, programını ve imajını değiştirerek yeni bir konfederal Yugoslavya için mücadele eden bir parti olarak tanımladılar.[18] Muhalefet, DEMOS partilileri kendi aralarında ideolojik olarak köklü değişikliklere giderken hepsi Yugoslavya’nın reddinde birleşiyorlardı.

Yugoslavya’da Başbakan Lojze Peter başkanlığında ilk komünist olmayan bir komünist koalisyon hükümeti kuruldu. Seçimlerin ikinci turunda Milan Kucan başkanlık seçimini kazandı. Farklı siyasal görüşleri savunmalarına ve eski muhaliflerin hükümette olmasına rağmen, Slovenler Slovenya’nın bağımsızlığı ve Yugoslavya’dan ayrılması konusunda hemfikir oldular. 1990 Aralık ayında yapılan referandumda nüfusun %82,2 si bağımsızlık için oy kullandı. [19]

Yugoslavya Başbakanı Lojze Peter

Slovenya’nın Bağımsızlık Süreci

1980 yılının mayıs ayında Tito’nun ölümüyle birlikte Yugoslavya’nın parçalanmasını önlemek amacıyla dönüşümlü başkanlık sistemine geçildi. Bu sistemde altı cumhuriyetin başkanları tarafından rotasyon sistemi ile yürütüldü.[20] Sırbistan ve onun yandaşları başkanlık konseyinde, dönüşümlü başkanlık sistemini dondurma kararı aldılar.[21] Sırbistan bloğu, bunu yaparak, ordunun askeri hukuk gereğince, devletin tehlikede olduğu iddiasıyla olağanüstü hâl durumu oluşturmaya çalıştılar.

Yugoslavya’yı oluşturan federe cumhuriyetler Yugoslavya Ulusal Ordusuna (YUO) karşılık alternatif kendi ordularını oluşturmaya başladılar.[22]Slovenya YUO karargahlarında bir bağlantı kurdu. Böylelikle, Slovenya’daki Yugoslavya federal kurumlarının, Slovenya tarafından devralınmasına karşı koymak için Yugoslav Ordusunun hazırladığı planı ele geçirdi.

YUO üst düzey komutanları, Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılışının dış güçler tarafından, Yugoslavya’yı parçalama planı olduğunu ileri sürdüler. [23]YUO, herhangi bir bölünmeyi önlemenin, ülkenin bütünlüğü ve devamlılığı açısından kendilerinin anayasal görevleri olduğunu bildirdiler.

Sloven hükümeti, sadece Slovenya’da birliğin ve bütünlüğün değil ayrıca Slovenya’nın Avrupa’ya katılacağı ve kendilerine uluslararası destek sağlanacağı kanaatindeydiler. Bağımsızlıklarının önündeki en büyük engel, ABD ve AT ’nin, Yugoslavya Cumhuriyetleri’nin tek taraflı bölünmesini tanımayı reddetmesiydi. [24]

Slovenya, Avusturya, Almanya ve diğer Avrupa devletleriyle ilişkiler kurarak akıllıca diplomatik kararlar verdi.

Yugoslavya’da ortaya çıkan ve gelişerek devam eden uyuşmazlık, Avrupa’nın güvenliği konusuna yeni boyut kazandırmıştı.

Slovenya’nın en büyük taktiklerinden biri, bir güç gösterisinde kullanılmak üzere gizlice edindiği silahlardı. 25 Haziran 1991 tarihinde Slovenya’da bağımsızlık ilan edildi. Slovenya’nın ilk operasyonları Slovenya’daki uluslararası sınır geçitlerini devralmak, Hırvatistan Federal Cumhuriyeti’ne de sınır geçidi koymak olmuştur. Slovak güçler YUO’nun silahlı birliklerinin hemen hemen hepsini kışlalarından çıkarken durdurdu. Bu Slovak direnişi herkesi şaşırttı. YUO, bu olayların uluslararası toplumlar tarafından desteklenmeyeceğini düşünmüştü.

27 Haziran 1991’ de başlayıp 7 Temmuz 1991’de biten On Gün Savaşları, bir diğer adıyla Hafta Sonu Savaşları[25], Yugoslav savaşlarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir.[26] Savaşın temel amacı, Slovak nüfusuna, Yugoslav Federal Hükümeti’nin iddia edilen düşmanlığını göstermek ve Yugoslavya devletine karşı duyulan sadakati ortadan kaldırmaktı. Bu savaş, birçok yönüyle Slovenya’nın vatanseverlik duygularını güçlendiren ve vatandaşların Slovenya’ya karşı bağlılığını kuvvetlendiren ulusal kurtuluş savaşı olarak tasvir edildi. Bu savaşın Slovenya’nın kazanması dışında bir diğer başarısı da çok az kayıp verilmesiydi.[27]

Slovak hükümeti çatışmanın hemen durdurulması için Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı (AGİT)’ndan olaya müdahale edilmesini istedi.[28] AGİT, Slovenya’da barışın sağlanması işini AT’ye bıraktı. AT heyeti tarafından yapılan ilk ateşkes antlaşması başarısız oldu. 8 Temmuz 1991’de heyet, Slovenya’nın bağımsızlığının “de facto”[29] olarak kabul edildiği bir barış antlaşmasının görüşülmesini sağladı. Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyet tarafından desteklenen Brioni Bildirisi yayınlandı. Bildiride YUO ve federal hükümetin, uluslararası sınırlarının tanınması belirtilmekteydi.[30]

Birçok Sloven bu durumdan memnun değildi. Onlar için Bildiri ve altı cumhuriyet arasında yapılan ya da yenilenmiş görüşmeler Slovenya’nın, AT tarafından, isteği dışında Yugoslavya’ya bağlı kalması için zorlandığı anlamına geliyordu.

Bildirinin ardından Yugoslavya Federal Hükümeti başkanlığını Hırvatistan temsilcisi devraldı. Hükümet Slovenya’daki tüm ordu birliklerini çekme kararı aldı. Sırbistan Slovenya’nın bağımsızlığını engellediği için Brioni Bildirisi’ni kabul etti.[31]

Yugoslavya’nın başkenti Belgrat’taki Miloseviç hükümetinin gücü azalmaya başladı. Slovenya tüm bu gelişmeler devam ederken bağımsızlık mücadelesi için çalışmalara devam etti. Ljubljana’daki hükümetini bağımsızlık amacı için güçlendirdi. 19 Aralık 1991’de Slovenya, resmi olarak, bağımsızlığının tanınması için AT’ye başvurdu.

Uzun vadede Slovenya’nın ayrılması ve tanınması için verilen sözler bir domino etkisi yarattı. O günlerde, Hırvat başkanı Franja Tudjman, “Eğer Slovenya bağımsızlığını ilan ederse Hırvatistan’ın da aynı yolu takip edeceğini” belirtti.[32]

Slovenya devlet olmak için gerekli koşullara sahip bir ülkeydi. Açık ve tartışmasız olarak sınırlıları belli bir toprak parçası vardı. Çoğunluğu Slovaklardan oluşan kalabalık bir nüfusa sahipti. Uluslararası ilişkiler kurabilecek ve yürütebilecek yönetime sahipti. Özellikle Avusturya, Almanya ve İtalya gibi devletlerle yakın ilişkiler kurmuştu. Slovenya, nüfusu üzerinde tam kontrol sağlayan meşru bir devletti. Azınlıkların haklarını garanti eden kurumlar ve kanunlar çıkardı; kendi ordusunu geliştirdi. Slovenya diğer cumhuriyetler arasında yaşam standartları ve ekonomik refah bakımından en fazla gelişen devlet oldu. Bu sebeplerden dolayı Slovenya’nın bağımsızlığını kazanması diğer devletlere nazaran daha kolay oldu.

Sonuç Yerine,

Tarih sahnesinde Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesi için verdiği güçlü ve zor bir mücadele yoktur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Slovenya Habsburg Hanedanlığının bir parçası olarak kendi kimlik ve kültürünü geliştirme imkanına sahipti. Yugoslavya’ya bağlı iken kendi dilini kültürünü ve ayırt edici özelliklerini geliştirmeye devam etti. Komşu devletlerle güçlü siyasi bağlar kurdu.

Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrılmak için belirli bir tarihi sebebi yoktu. 1989 yılı öncesinde yapılmış olan çalışmalar Slovenya’nın bağımsızlığını kazanabilmesini kolaylaştırdı. Slovenya’nın kendi kültürüne, kimliğine, eğitim sistemine ve diline sahip olmasının yanında nüfusunun tek bir etnik kökenden gelmesi onun bağımsızlık mücadelesi sebeplerindendir.

Slovenya bağımsız bir devlet deneyimine sahip olmamasına rağmen, bir bağımsız devlet olma yolunda emin adımlarla ilerlemiş ve uluslararası toplumlar tarafından tanınabilmiştir.

Mesude Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ezeli Azarkan, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi. Cit:8 Sayı:2 Yıl:2011. Sayfa:52-63

Jill Benderly, Kraft Evan, Independent Slovenia: Orgins, Movements, Prospects, St. Martin Pres, New York, 1996:7-8

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Too Hard A Multinational State, Great Britain, MacMillan Pres Ltd. 1996:92

Dejan Djokic, Yugoslavisim: Histories of a Failed Idea 1918-1992, Hurst&Company, London 2003:84

Carole Rogel, The Breakup Yugoslavia and The War in Bosnai, Greenwood Press, London 1996:3

Lenerd L. Cohen, Yugoslavia’s Disintegration and Balkan Politics in Transition, Westview Press, San Francisco, Boulder and Oxford.1993:13

Gow James- CARMICHAEL, Cathie, Slovenia and Slovenes, 2. Eds., Hurst & Co., London.2000:38

Alex N. Dragnic, The First Yugoslavia. Search for aviable Political System, California.1983:11

Gow James- CARMICHAEL, Cathie, Slovenia and Slovenes, 2. Eds., Hurst & Co., London.2000:42-51

Aleksandar Pavkovic, “Recursive Secessions in Former Yugoslavia: Too Hard A Case for Teories of Secessions”, Political Studies, 2000a Vol.48, No.3, s.92.

Catherine Samary, Yugoslavia Dismembered, Monthly Review Press, New York.1995:75-76

Sabrina P. Ramet, Nationalism and Federalism in Yugoslavia, 1962-1991,2.Ed., Indiana University Press, Bloomington.1992:211

M. Hayden, The Beginning of the End of Federal Yugoslavia: The Slovenian Amendment Crisis of 1989, Center for Russian and East European Studies, The Carl Back papers, Pittsburgh.1992:11-20

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Nationalism and War in the Balkans,2. edition, St. Martin’s Press, New York, London.2000b:110

Aleksandar Pavkovic, “Recursive Secessions in Former Yugoslavia: Too Hard A Case for Teories of Secessions”, Political Studies, 2000a Vol.48, No.3, s.489

Fahir Armaoğlu 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları sayfa: 613

Marc Weller, “The International Response to The Dissolution of The Socialist Federal Republic of Yugoslavia”, AmericanJournal of International Law, Vol.86, No.3,1992: s. 569-607.

Sevozar Stajanovic, “The Destruction of Yugoslavia, Fordham International Law, Vol.19, No.2,1995: s.345-370.

Aleksandar Pavkovic, The Fragmentation of Yugoslavia: Nationalism and War in the Balkans,2. edition, St. Martin’s Press, New York, London.2000b:136

Peter Radan, The Break-up of Yugoslavia and International Law, Routledge, London and Newyork.2001:160-161

Clapham, David (1996). “Slovenia”. Housing Privatization in Eastern Europe. Greenwood Publishing Group. s. 152

Fraudet, Xavier (2006). France’s Security Independence: Originality and Constraints in Europe, 1981-1995. Peter Lang. s. 129.

Christopher Benett, Yugoslavia’s Bloody Collapse: Causes, Course and Consequences, New York University Press, New York.1995:159

Marc Weller, “The International Response to The Dissolution of The Socialist Federal Republic of Yugoslavia”, AmericanJournal of International Law, Vol.86, No.3,1992: s. 569-607

James Gow, “Triumph of the Lack of Will: International Diplomacy and The Yugoslavia War”, Hurst & Co., New York.1997: 52

Roland Rich, “Recognition of States: The Collapse of Yugoslavia and the Soviet Union”, Europen Journal International Law, Vol.4, No.1,1993: s.36-65.

Catherine Samary, Yugoslavia Dismembered, Monthly Review Press, New York. 1995:75-76

[1] Ezeli Azarkan:2011, sayfa:52-63

[2] Avrupa Topluluğu

[3] Slovenlerin Avusturya ile olan yakın ilişkilerinden dolayı, kendilerini daima Avrupa kültürünün bir parçası olarak hissetmişler, Balkan bölgesinde ve Sırp olmadıklarını söylemişlerdir. Bu nedenle Slovenlerin Avrupa devletleriyle olan yakın ilişkilerinden dolayı ekonomik ve yaşam düzeyi olarak diğer Balkan devletlerinden daha iyi durumdadır.

[4] Jill Benderly: 1996, sayfa:7-8

[5] Pavkovic, 1996:92

[6] Djokic, 2003:84

[7] Rogel, 1996:3

[8] Cohen,1993:13

[9] 10 Eylül 1919’da Avusturya, 27 Kasım 1919’da Bulgaristan, 4 Haziran 1920’de Macaristan, 10 Ağustos 1920’de Türkiye ile barış antlaşmaları imzaladı.

[10]CARMICHAEL, 2000:38

[11]Dragnic,1983:11

[12] Partizanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik güçlerine destek olmak amacıyla oluşturulan silahlı halk güçlerinin genel adı. Her türlü gayrinizami silahlı birlik için kullanılan adlandırma.

[13] CARMICHAEL, 2000:42-51

[14] Pavkovic, 2000a Vol.48, No.3, s.92.

[15] Samary, 1995:75-76

[16] Ramet, 1992:211

[17] Hayden, 1992:11-20

[18] Pavkovic, 2000b:110

[19] Pavkovic, 2000a Vol.48, No.3, s.489

[20] Armaoğlu, sayfa: 613

[21] Weller, 1992: s. 569-607.

[22] Stajanovic, 1995: s.345-370.

[23] Pavkovic, 2000b:136

[24] Radan, 2001:160-161

[25] David, 1996: s. 152

[26] Xavier,2006: s. 129.

[27] Benett, 1995:159

[28] Weller, 1992: s. 569-607.

[29] De Facto: Fiili durum.

[30] Gow, 1997: 52

[31] Rich, 1993: s.36-65.

[32] Samary,1995:75-76

[/vc_toggle]

Comparative Analyses of “Muslims in the Russian Federation” and “Russians in the states of Central Asia” According to Ethno-demographic and Socio-economic Positions and Government Policies

Although Russia has been home to many ethnic groups since the past, its religious and cultural diversity is also quite high. However, despite the dissolution of the Soviet Union, Russia’s dominance in Central Asia is still evident. In addition, Muslim groups living in Russia were affected by Russian state policies. The aim of this study is to make a comparative analysis of Muslim groups living in Russia and Russians living in Central Asia. Since there is not much confusion within the scope of the study, Tatars will be examined as a Muslim group. As a result of the study, the sociological contexts and government policies of these groups living in the region will be discussed.

Although the territory of Russia is in a very large area, it has accommodated many different nations, religions and cultures within itself. Although the concepts of conducting a sovereignty policy in these lands spread over a very wide area are different, Russia has followed a very strategic path in implementing these policies. So is Russia a geography prisoner country? Or, has Russia fully sovereignty in the region, making use of its opportunities despite being a prisoner of geography?

Before mentioning the scope of the study, it is useful to give general information about Russia: As it is known, the Russian lands are quite large and when the past history is considered, they have expanded considerably due to expansionist policies and ruled in a plain-like geography. The leaders of the Russian plain have to manage very well because the time zones and landforms between the two ends of the country are quite different, they have to shape their policies accordingly.

In addition, although the Russians have focused all over the world in the international system, the main focus has been the West since the past, and although the policies change from time to time, the Russians have very different concepts and abilities in the use of force. In geographies, societies are sometimes referred to as the animal symbol. In Russians, the “bear” figure is sacred and the character of the country is proportional to the symbol of this animal. As mentioned by people with diplomatic backgrounds and politicians, if all geography and politics are taken into account, Russia can be divided into three groups for those who formed the past USSR and present-day Russia: the neutral ones, the pro-Western group, and the pro-Russian group (Marshall, 2019). When this was the case, Russia’s policies towards the communities living under it were different.

In addition, if we need to put forward a thesis here, the maps drawn during the dissolution of the USSR had border problems, accidental diaspora groups were formed, and this situation brings to the fore the problems that continue today, since the dissolution of the USSR. When all these arguments are focused, a comparative analysis will be made by mentioning the Muslim communities living in Russia, focusing on Tatar Muslims with deductive logic, and then evaluating the Russians living in Central Asia. Because, although the Islamic discourse and the Russians living in Central Asia have different characteristics, the two communities are stuck in the problematic borders and regions drawn, in short, although the government policies are different, they may experience common problems due to the border.

Muslims in Russia

Looking at the past, the interaction of Russians and Muslims goes back a long way. So much so that this process can be referenced up to the Volga region (Shams‐Ud‐Din, 1984). A new age in Russian history was sparked by the Russians’ capture of Kazan. The Kazan Khanate was the most important barrier for the Russians to descend into the Caspian Sea along the Idil (Volga) River and extend to the lower Ural. The capture of Kazan has enabled the spread of Russia to the Turkish countries.

The Russians obtained a Muslim subject for the first time in their history with the conquest of Kazan and achieved the character of an empire (Kurat, 2014). The Volga area with its Muslim population (Bashkortostan, Tatarstan, and some neighboring areas with substantial Muslim minorities) always seemed like a “Islamic island” in the vast “Orthodox Christian Sea.” The Muslim-dominated part of Russia, specifically Bashkortostan, is separated from Central Asia by a narrow, 18-kilometer-wide “isthmus” centered in the Orenburg Oblast. Demographic shifts and the increase in Muslim migration currently happening in the Urals, the Volga Region and Western Siberia are now linking the “Islamic Island” of Russia to the “Islamic continent as a whole.” (Malashenko, 2013).

As can be understood in the light of this information, Russian history and interactions cannot be studied away from Muslims. Before coming to the main point, it would be useful to focus on religion and political policies in the Soviet era. The “Call for Muslim Workers in Russia and the East” declaration signed on December 3, 1917, right after the October Revolution of 1917, was proof that, unlike the Tsarist regime of the New Soviet Government, the Muslims living in this area acknowledged their national and religious identity. It was mentioned in this declaration that values, traditions and all kinds of national institutions and organizations would be freely assessed and all these facts would be guaranteed (Tombak, 2011).

Instead of being a religion that prioritized only religious principles, the Soviet regime analyzed the religion of Islam within a phenomenon that included politics and justice and implemented the policies based on religion in two phases. While the first phase of this strategy was rigidly directed at irreligion, the second phase was determined to eradicate the “national will” and “national consciousness” embodied by the identity of Muslim minorities (Ahat, 2009). That is to say, when looking at these policies, there was no real realization because mosques did not experience institutionalization like churches. Although Islam contains political and religious motivations, this can be described as follows; it is also a phenomenon that permeates the human soul. The following come to the fore sociologically when analyzed in the background of that period: the circumcision of Muslim boys[1], the celebration of the Sugar Feast, religious marriage in addition to the official marriage, and again the majority of society preferred Muslim tombs and performed funeral ceremonies in an Islamic manner (Braker, 1984).

In this context, it is useful to examine the Kazan Tatars in Russia, especially for Muslim groups. The number of Kazan Tatars among the Muslim groups in Russia is quite high, and this situation is also prominent in commercial activities. Since Kazan was an important center of commerce. Kazan town commercially replaced Saray, the center of the old Bulgarian and Golden Horde, after the Middle Idil (Volga) River became stable. Kazan was provided with security; many people came from Lower Idil (Volga), Azov and Crimea (Kurat, Kazan Hanlığı (1437-1556), 1954).

In terms of language and religion, the proximity of the Tatars to Central Asians led to their success in the commercial sector. Because of the loyalty of Muslims to each other, markets were closed to Christian and Jewish traders in different areas. The language and religious affiliation of the Tatars with the people here, however, gave them the ability to trade freely. However, they were also influential in industry and other fields, but in agriculture it should be noted that their land was taken from the Tatars. Hunter maintains that in Tatarstan’s struggle for self-determination, religion did not play a dominant role. Among the Kazan Tatars, the educated elite had acculturated themselves to Soviet cultural supremacy and Islamic rule. Islam, however, was a significant aspect of the Kazan Tatar identity and was commonly used for political purposes.[2]

To give information about the Muslim communities in Russia in general; Although not an exact official number, property owners in Russia ranging from 3 million to 30 million (Hunter). If there is a need to give information about the Soviet period, it can be explained as follows; there are some 45 million Muslims in the Union of Soviet Socialist Republics who, after Orthodox Christians, constitute the second largest religious minority in Russia. From the Muslim population’s point of view, the USSR ranks fifth in the world, second only to Pakistan, which has the fourth largest Muslim population (Shams‐Ud‐Din, 1984).

If it is necessary to examine the position of Muslims in today’s Russia; the Muslim population, which declined in Russia during the Communist era due to migration, conflict and other factors, increased after the 1990s following the dissolution of the USSR. At the same time, the number of mosques in the federation rose from 500 to 5,000 after the fall of the USSR (Karadere). As in some other European states, no government-led religious discrimination and anti-Islamic movements such as anti-hijab policies can be found in modern Russia. No longer a shocking sight in the country is Muslim women wearing headscarves. Moreover, in 2002, Muslim women won a court case that required them to be photographed for identity papers with a headscarf.

Putin Period Muslims in Russia are as follows; In 2005, Putin regarded the breakup of the Soviet Union as the greatest tragedy in the 20th century and of the Kremlin through a series of changes, eventually ushering in a new age somewhat reminiscent of all aspects of the Soviet Union.[3] Muslims today can openly use methods of communication to communicate their message to the world. The grassroots form of Islam is also very prevalent in Russia, and in reality it is often the understudied portion of the issue. The state uses the Wahhabi threat to place pressure on Muslims in parallel to this. Islamophobia in Russia It was used as an excuse, especially under Putin, to use a more security-oriented policy approach to Muslims. By fostering Islamophobia within the country, the media strengthens anti-Islamic feelings, a trend that began with the Chechen War. In this regard, the large Muslim presence in Russia, centuries of Tatar rule over the Russians, terrorist attacks by extremist groups in Russian cities, strengthened the Islamophobic approach in Russia. The Russian oppression against Muslims went unnoticed under the shadow of the 9/11 attacks and the ensuing US led war effort on terrorism.

As far as considering, Russian history, Islam has played a major role and it is still part of Russian culture. In Russian-Muslim relations, the millennium period is obscured by the tensions between two cultures. In narratives describing the relations between Russians and Muslims, the Russian government’s atrocities against its Muslim subjects and Muslim neighbors, as well as the wars between the two sides, played a key role. Muslim Russia differed greatly throughout itself. This varies from their interpretation of Russian rule and their cultural, ethnic and geographical trends. Russia’s poorest regions, the eight so-called titular Muslim republics, especially those in the North Caucasus, are most often those heavily populated by Muslims.

Russians in the states of Central Asia

After the collapse of the USSR, many large and small states emerged in the region. However, these are states that still have border problems or other problems today, and diasporas were formed accidentally with sudden border changes. Accidentally diasporas, very different kind of diaspora is exemplified by Germans and Russians than that on which recent debate has centered. For decades, too, Russians have migrated outward, primarily eastward and southward, from the initial core area of Russian settlement in what is now northwestern Russia.

The migration continued, of course, under the Soviet government, and was partly supported by the regime. Thus, by the fall of the Soviet state, some of those who found themselves unexpectedly transformed from privileged citizens of great power into precariously placed minorities in precariously established states had migrated themselves from Russia to one of the non-Russian republics (Brubaker, 2000). The Russian Federation was faced with a drastically altered geo-political situation after the break-up of the Soviet Union. The Russian periphery is now surrounded by states that once were part of the Soviet Union. All of a sudden, in all the successor states barring Russia, a dominant party found itself as a minority. Russia launched its expansion into Central Asia in the sixteenth century. As soon as it had overthrown Tatar rule, the Muscovite Grand Duchy started its march on Central Asia (Das, 2008).

Central Asia also counted 9.5 million Russians in the 1989 census, amid the upheavals of the 1970s and 1980s. The unexpected disappearance of the Soviet Union, however, has triggered several issues and concerns that have significantly increased migration flows. There were far greater protests originating in Central Asia than those from other republics. More than half of the migrants to Russia were from the five states, compared to just 17 percent from the Caucasus, 20 percent from Ukraine and 3 percent from the Baltic States. In 2000, migration from Kazakhstan alone accounted for more than 28% of the former Soviet territory’s internal migration. The Central Asian Republic that has been most seriously impacted by the emigration of its Russian citizens is Tajikistan. Almost 85 percent of Russians have left the country. Migration flows in the direction of Tajikistan had declined by the 1970s, and they ceased to be positive in 1975 (Peyrouse, 2008). Kyrgyzstan’s condition with regard to ethnic Russians is much more negative. The number of ethnic Russians dropped from 419,600 to 364,600 between 2009 and 2015, primarily due to domestic turmoil, rather than economic opportunities in Russia, as is the case with the ethnic Russians of Kazakhstan. Consequently, as long as Kyrgyzstan remains unstable, this trend is likely to continue. Nevertheless, Shustov says, in Kyrgyzstan, there are still enough ethnic Russians to form the base of the “soft power” of Moscow (Goble, 2016).

There are various economic and social reasons for the immigration of the Russians living in Central Asia from the region. The political circumstances that developed on the eve of dissolution created a perception of danger on different accounts as well as on account of state policies that emerged after the independence of 15 new states (besides Russian Federation was formed). The majority of Kazakhstani emigrants have gone to Russia. The deteriorating economic condition and the lack of optimism for growth are the main factors. Similarly, economic considerations in Kyrgyzstan were the main reasons for the Slavs to emigrate. The 1990s surveys on Russian migration found the lack of jobs for younger generations, language policies and low living standards as the key reasons for emigration. Economic factors were of primary importance in driving Central Asia’s ethnic Russians to emigrate, according to Scott Radnitz, and political factors were rarely sufficient to produce emigration (Aijaz A. Bandey, 2012).

Sümeyra Tahta

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Footnotes 

[1] This translation is an excerpt from a book, although i cite it as Apa, i want to mention the translator of the reference to look; Braker Hans, İslamiyet Sorununun Sovyetlerin İç ve Dış Politikasındaki Yeri, Çev: Prof. Dr. Yuluğ Tekin Kurat, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Asya – Afrika Araştırmaları Grubu Yayın No:7, 1984 Ankara.

[2] Koçak, Muhammet, Offıcıal Islam in Russıa: An Analysıs of Past and Present, Master Thesis, Department of IR, İhsan Doğramacı Bilkent University, 2015.

References 

Ahat, A. (2009). Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya. İstanbul: Doğan Kitap.

Aijaz A. Bandey, F. A. (2012). Socio-economic and political motivations of Russian out-migration from Central-Asia. Journal of Eurasian Studies.

Braker, H. (1984). İslamiyet Sorununun Sovyetlerin İç ve Dış Politikasındaki Yeri. Ankara: Afrika Araştırmaları Grubu .

Brubaker, R. (2000). Accidental Diasporas and External ”Homelands” in Central Eastern Europe: Past and Present. Reihe Politikwissenschaft Political Science Series, 1-17.

Das, B. K. (2008). Russian Minorities in Central Asia and Russia-Central Asia Relationship. Jadavpur Journal of Internatıonal Relations , 64-88.

Goble, P. (2016). Ethnic Russians Leaving Central Asia and With Them, Putin’s Hopes for Influence. Eurasia Daily Monitor Volume: 13 Issue: 22.

Hunter, S. (tarih yok). Islam in Russia.

Karadere, M. L. (tarih yok). Rusya ve Bölge Müslümanları: Tarihten Günümüze İlişkiler. İNSAMER, 1-8.

Kurat, N. A. (1954). Kazan Hanlığı (1437-1556). DTCF Dergisi, 227-248.

Kurat, N. A. (2014). Rusya Tarihi (Başlangıçtan 1917’ye Kadar). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Malashenko, A. (2013). The Dynamics of Russian Islam. CARNEGIE ENDOWMENT FOR INTERNATIONAL PEACE.

Marshall, T. (2019). Coğrafya Mahkumları: Dünyanın Kaderini Değiştiren On Harita. İstanbul : Epilson .

Peyrouse, S. (2008). The Russian Minority in Central Asia: Migration, Politics, and Language. Kennan Institute.

Shams‐Ud‐Din. (1984). Russian policy toward Islam and Muslims: an overview . Institute of Muslim Minority Affairs. Journal, 1-17.

Tombak, F. (2011). 20. Yüzyıl Sovyet Rusyası’nda Din, İslamiyet ve Nüfus Üzerine Bir Değerlendirme . History Sutudies International Journal of History, 360-370.

[/vc_toggle]

 

Modern İpek Yolu’nun Tarihi ve Önemi Üzerine Bir İnceleme: “Bir Kuşak, Bir Yol Projesi”

Antik dünyada kurulan imparatorlukların büyük çoğunluğunun temeli Fırat ve Dicle’nin suladığı Mezopotamya olarak adlandırılan ilk tarım toplumlarının ortaya çıktığı döneme dayanır. Mezopotamya bölgesi kadim gerçeklerle sabit olunan, Asya kıtasının ortasında yer alan ve medeniyetlerin kavşak noktası olan bir bölge olagelmiştir. Bu dönem Mezopotamya’da yaşanan gelişmelerin çevresine yayılmasıyla bu coğrafya “Bereketli Hilal” adını almıştır. Böylelikle kentler ve şehirler kurulmaya başlanmış ve ardından bu büyüme imparatorluklar doğurmaya başlamıştır. İmparatorluklar beşiği olarak adlandırılan bu coğrafyada doğan en büyük imparatorluk hiç şüphesiz Pers İmparatorluğudur. Pers İmparatorluğu M.Ö. 550’de kurulmuştur.  Batıda Ege kıyılarına güneyde Mısır’a ve Basra’ya doğuda İndus Nehri’ne ulaşmış kallavi bir imparatorluktur. Bu büyüklük ile birlikte Akdeniz ve Asya arasında köprü görevi görmesi nedeniyle ‘Pers Diyarı’ nitelemesine sahip olmuştur. Güçlü yapısı diğer antik medeniyetlerin karşı pozisyon almasına ve politikalar geliştirmesine zemin hazırlıyordu. İşte bu antik medeniyetlerden en önemlisi de Makedonya İmparatorluğuydu. Babası Kral Filip’in ölümü ile genç yaşta babasının yerine geçen İskender için şan ve şöhret; şehir yerleşimi olmayan, kültürsüz ve zenginlikten yoksun Avrupa’da değil zengin ve kültürlü Doğu’da idi. Elbette ki bu zenginlik beraberinde tehditleri de getirmekteydi. Nitekim, bu tehditlerden en büyüğü hiç şüphesiz Pers İmparatorluğuydu. Aristo’nun öğrencisi olan İskender için kültür, fikir ve düşünce önemli olduğundan Doğu’nun zenginliklerini ulaşmak en öncelikli hedefti. İskender, Gaugemala’da perslere karşı aldığı büyük zaferle doğuya ilerleyişini hızlandırdı. İskender sınırları doğuya doğru genişletirken bir taraftan da kendilerine göçebe akınlarına karşı inşa ettiği Çin Seddi gibi savunma mekanizmaları kurarak sınırlarını korumaktaydı. Sınırlar Fergana Vadisi’ne kadar genişlemiş ve Pers İmparatorluğu çökmüştü. Bu genişleme Antik Yunan ile Doğu arasında çok çeşitli etkileşimin başlamasını sağlamıştı. İskender’in ölümünden sonra (M.Ö. 323) bu etkileşim daha da gelişti ve ticaret yolları üzerinden kontroller sağlanarak bu bölgelerde şehirler inşa edildi. Antik Yunan etkisi doğuda müthiş bir yayılma gösterdi. Öyle ki Yunan dili halk arasında kullanılmaya başlandı.

Mezopotamya Haritası

Bu etkileşim tüccarlar ve gezginler aracılığı ile yayılıyordu. Bu alışveriş öyle etkiliydi ki bozkır göçebelerini bile etkilemiş ve Çin’in kesişen dünyada istek ve arzularının yeniden artmasına neden olmuştu. Çin yayılmaya başlamış ve Kansu koridoru olarak adlandırılan bölgeyi ele geçirdikten sonra bölgenin batısında bulunan Pamir Dağları’nın ardındaki yeni dünyaya ulaşmıştı. Peter Frankopan’ın deyişiyle “Çin kıtalararası bir ağa giden yolun kapısını açmıştı: İpek Yolu’nun doğum anı buydu.” Böylelikle Çin yeni dünyaya açılarak ticaretini geliştirmeye başlamıştı. Ancak ticaret kervanlarının izlediği yol üzerinde Taklamakan Çölü, Tanrı Dağları ve Pamir dağları gibi zorlu engeller bulunmaktaydı. Bu yüzden tüccarlar risk barındıran bu yolculukta maddi değeri düşük ve yolculuk esnasında zarar görebilen mallar yerine maddi değeri yüksek ve yolculukta zarar görmeyecek lüks malları tercih etmekteydi. Yüksek değere sahip mallardan en önemlisi ipekti.  İpek o dönemde lüks mal sayılmakta ve bir ödeme aracı olarak kullanılmaktaydı. Öyle ki bir uluslararası para birimine dönüşmüştü. Böylelikle İpek Yolu’nun adı zamanında yüksek değerlere sahip olan bu ipekten gelmekteydi. Sonuç olarak “Antik dünya, bugün gördüğümüz-canlı, rekabetçi, verimli ve enerjik- dünyanın habercisiydi. Asya’yı boydan boya geçen bir şehirler zinciri oluşmuştu. Batı Doğu’ya, Doğu’da Batı’ya bakmaya başlamıştı. Hindistan’ı Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e bağlayan trafiğin artışıyla beraber antik çağın İpek Yolu’nda yaşam yeşeriyordu.”[1]

Antik İpek Yolu Güzergahı

Yukarıda kısaca tarihinden bahsedilen İpek Yolu, 15. yüzyılda başlayan- yeni bir dünya düzeninin oluşmasını tetikleyen- coğrafi keşifler ile birlikte asırlardır süren önemini yitirmeye başladı. Böylelikle coğrafi keşifler gücün Doğu’dan Batı’ya kaymasına neden olmuştu. Uzun yıllar bu gücü elinde bulunduran Batı; 20. ve 21. yüzyıl olgusu olarak görünen “küreselleşme” olgusu ile birlikte gücün yeniden Doğu’ya kaymasına çare bulmakta güçlük çekmektedir. Öte yandan küreselleşme olgusu her ne kadar yeni bir olgu olarak görülse de Antik dünyada Çin’den ipeğin, Hindistan’dan baharatın ve Pers diyarından değerli madenlerin Batı’ya ulaşması ve aynı şekilde   Antik Yunan’ın fikir ve düşüncelerinin Doğu’yu etkilemesi ile ilişki ve etkileşimlerin iç içe geçmesini küreselleşme olarak nitelemek yanlış olmaz sanırım. Böyle bir potansiyele sahip olan bölge jeoekonomik, jeopolitik ve jeostratejik açıdan ezelden beri hayati öneme haizdir. İşte bu önem 2013 yılında Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping  tarafından tüm dünyaya deklare edilen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi ile yeniden dünya gündeminde belirleyicilik kazanmıştır. Hiç şüphesiz bu proje dünya düzeninin yeni sınırlarının ve geçireceği değişimin doğru tahlil edilmesi ve konumlandırılması ile dünyanın gebe kaldığı yeni değişimin kilit noktası olacaktır. Nitekim projenin içeriklerini incelediğimiz zaman özellikle kapsadığı 60’ı aşkın ülkede gerçekleşecek olan devasa yatırımlar, altyapıları; ulaşım ve iletişim ağları ile maksadını cesurca ifade etmektedir.

Geçmişteki özelliği ile her ne kadar ekonomik amaçlar içerse de arka planda iki önemli nokta olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki; kapitalist sistemdeki güç ve zenginlik ilişkisinin, Çin’in fazla veren üretim sektörünün yeni yatırım alanları bulma çabası ile birleşmesi ve bu proje ile birlikte oluşan güçlü ağı kendine bağlayacak konjonktürü oluşturma düşüncesidir. Bir diğeri ise; asırlar önce çöller ve dağları aşarak ulaştığı fırsatlara yeniden ve bu kez daha kolay yollarla ulaşma isteğidir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu isteğin ekonomik bir isteğin önüne geçerek Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’ya doğru medeniyetlerin ve devletlerin fıtratında daima bulunan güvenlik algılamaları ve nüfuz etme isteğinin Çin’in projesinin de temelinde yaptığı görülmektedir. Arka planda yatan bu önemli sebepler yeni dünya düzeninin jeopolitik mücadelesinde- Çin’in kendinden emin ve ayağı yere basan bir profil çizmesini noktasında- can suyu olacaktır. Ancak söz konusu mücadelede görünen ve görünmeyen tüm nedenler için jeoekonomi kavramını kullanmak daha doğru olacaktır.[2]

Günbegün büyüyen Çin ekonomisi 21. yüzyılın başından itibaren artan teknoloji ile birlikte sürekli bir büyüme göstermektedir. 2008 küresel ekonomik krize rağmen bu büyümeyi az bir oranda azalma ile devam ettirmektedir. Son zamanlarda  küresel çapta yaşanan pandemi sürecine rağmen pozitif yönde büyüme gösteren Çin, dikkatleri üzerine çekmeye devam etmekte ve işbirliği alanını genişletmektedir. Bu büyüme Çin’in cazibesini arttırırken, projeye karşı uluslararası toplumun güvenini de sağlamlaştırmaktadır. Çin, eline geçen fırsatı sonuna kadar kullanmaktan geri durmayacaktır. Bu nedenle Modern İpek Yolu (The New Silk Road) iki farklı hat olarak tasarlanmıştır. İlk hat; Çin’den Orta Asya Rusya ve Avrupa’ya ulaşan “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” (Silk Road Economic Belt) hattıdır. Bu hatta önemli nokta Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye’dir. Nitekim Sovyetler ’den bağımsızlıklarını kazanmış Orta Asya’daki Türk devletleri, barındırdıkları zengin kaynaklar ve gelişme potansiyeli ile Çin için hattın vazgeçilmez mihenk taşları olmuştur. Bu saiklerle yatırımların büyük bir kısmı Orta Asya bölgesine yapılması planlanmaktadır. Mamafih, 2016 tarihinde faaliyetlerine başlayan Asya Altyapı Yatırım Bankası, Orta Asya’nın önemini göstermek için yeterli olacaktır. Diğer bir hat ise Çin’den Hint Okyanusu’na oradan da Kızıldeniz ve Süveyş aracılığı ile hem Afrika hem de Avrupa’ya ulaşacak olan “Deniz İpek Yolu” (Maritime Silk Road) hattıdır. Özellikle Çin’de AliExpress gibi şirketlerin varlığı deniz yollarının önemini arttırmaktadır. Bununla birlikte iki hatta Çin ekonomisi için hayati öneme haizdir[3]

Modern İpek Yolu’nun Etkileri

Türkiye’den kalkıp Çin’e gitmekte olan ilk yük treni

Projenin küresel etkisi; az gelişmiş ülkelerin özellikle de Afrika ülkelerinin Çin’e bağımlılığı gün geçtikçe artması ve Çin’in bu devletler üzerinde nüfuz sahip olması nedeni ile pazar alanını genişleterek ekonomik alanda ABD’yi geride bırakacağı yönünde beklentileri açısından olumlu hava yaratmaktadır. Çin’in söz konusu bölgelerde liman ve istasyonları İşletmesiyle ABD ile olan ekonomik yarışta çok istekli olduğunu göstermeye devam etmektedir. Öte yandan SSCB’nin kontrolünde uzun yıllar kalmış Orta Asya ülkeleri, Soğuk savaş sonrasında kendi ayakları üzerinde durması ile birlikte sahip oldukları yer altı ve yer üstü zenginliklerinden faydalanma arzuları onları hem Çin hem de Batı pazarına yaklaştırmıştır. Bölge devletleri Soğuk Savaş’ın negatif etkilerinden kurtulmak ve bu kaynakları kullanmak için ortaklara ciddi manada ihtiyaç duymuştur. Bu kapsamda özellikle AB’nin geliştirdiği, doğu-batı koridoru görevi gören TRACECA ile BDT ülkelerinin Avrupa’ya bağlanması amaçlanmıştır. Aynı şekilde Bakü-Tiflis-Kars Demir Yolu ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesi ve Türkmenistan ile Çin arasındaki boru hattı projeleri gibi projelerle işbirlikleri artmıştır. Bunlara ek olarak, özellikle Türkiye’nin sahip olduğu Marmaray ile Asya ve Avrupa’nın deniz altından demir yolu ile birbirine bağlanmasıyla Çin ve Türkiye ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir koz olmuştur. Öte yandan 4 aralık 2020 tarihinde Çerkezköy’den Marmaray kullanarak Çin’e giden yük  treni Marmaray’ın stratejik bir proje olduğunu göstermiştir. Bu tür projelerin öneminin farkında olan Çin, hayata geçirmek istediği Modern İpek Yolu projesi için güzergâh üzerindeki stratejik projeler ile entegrasyonu gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu yüzden “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi çok çeşitli ve geniş yelpazeli olarak tasarlanmıştır. [4]

Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin güzergahlarını gösteren harita

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Asya Kıtası bir bütün halinde -İpek Yolu’nun kurulması ve sonrasında İslamiyet ile tanışmasıyla- çeşitli zaman dilimlerinde değişimler göstermiştir. Bu değişimler dünya düzeni etkileyecek boyutlara ulaşmış değişimlerdir. Mesela İskender’in doğuya doğru genişleme politikaları ile geniş bir coğrafyaya yayılmış Pers İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamış ve aynı zamanda Doğu-Batı etkileşimini de yeni boyutlara taşımıştır. 15. yüzyıla kadar gücü elinde bulunduran Doğu, 15. yüzyıldan sonra gücü Batı’ya kaptırmıştır. Elbette ki bu değişim gerçekleşmeden önce Batı’da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin coğrafi keşifler sonucunda  alternatif yolların keşfedilmesi değişmelerden en önemlisi idi. Bugün ise “Yeni Dünya Düzeni” söylemlerinin attığı konjonktürde Asya bölgesi benzer değişimlere şahit olmaktadır. Bu değişimlerin en önemlisi “Demir Perde” nin kalkması ile ortaya çıkan yeni devletler ve sonrasında bu devletlerin sistemi oturtmak için yaşadığı değişimler ve devrimlerdir. Renkli Devrimler olarak adlandırılan bu süreç bölgenin demokratik olarak gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Bunlara ek olarak Orta Asya ülkelerinin sahip olduğu zenginliklerden faydalanmak için oluşturulan ulaşım, iletişim ve boru hatları projeleri ile devletler büyük gelişme ve kalkınmalar yaşamıştır. Öte yandan Ortadoğu’daki istikrarsız süreç ile yaşanan ‘Arap Baharı’ ve sonrasında terörizmin yükselmesi ile dünya düzeni değişim sinyallerini vermeye başlamıştır. Söz konusu değişimin kilit noktası ise Çin’in olması beklenmektedir. Nitekim, Çin birkaç on yıl içinde ekonomik olarak ABD’ye geçmesi beklenmektedir. Çin atacağı her adımı doğru hesaplayarak atmalıdır. Bu yüzden bir “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine devasa yatırımlar yaparak süreci devam ettirmektedir.

Nitekim “Projenin başarısının belirleyecek önemli faktörler arasında ise Türk kuşağı ve Uygur Türkleri ile kurulacak ilişki merkezi bir yer işgal ediyor. Pekin’in çözmesi gereken en önemli problemlerden biri 21. yüzyılın parametreleri ile yolunu kesebilecek yeni bir “Talas”ı dışarıda kuracağı ittifaklar ve içeride benimseyeceği politikası ile önleyebilmek.” Aynı zamanda bu konuda uygulanan politikalar Çin’in hegemonik bir güç olmasını da zora sokacaktır. Buna rağmen Çin politikalarını sonuna kadar devam ettirmek isteyecektir[5]

Sonuç olarak asırlar önce değişen güç sistemi, bu kez Batı’dan Doğu’ya doğru kayacak ve bu sistemde başat aktör Çin olacaktır. Ancak Çin sadece ekonomik olarak başlat aktör olması öngörülmektedir. Nitekim, Uygur meselesi ve Tayvan sorunu gibi nedenlerle modern dünyanın değişmez temelleri olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda sınıfta kaldığı görülmektedir. Bu da yumuşak güç unsurlarının yerine getirememek anlamına gelmektedir. Kısacası gelen gideni aratacak mı hep birlikte göreceğiz.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DİPNOTLAR

[1] FRAMKOPAN Peter, İpek Yolu, İstanbul, Pegasus, 2018, ss.1-29

[2] OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55, ss.46,47

[3] TANAS KARAGÖL Erdal, “Modern İpek Yolu Projesi”, Seta Perspektif, sayı.174, s.1-7, ss.1-3

[4] KUTLUAY TUTAR Filiz ve BASİ KOÇER Fatma Şura, “Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi: Bir Kuşak, Bir Yol “, Sciences, cilt.5, sayı.17, 2019, s.618-626, ss.620-625

[5] OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55, ss.46,47

KAYNAKLAR

FRAMKOPAN Peter, İpek Yolu, İstanbul, Pegasus, 2018.

OKUR Mehmet Akif, ““Bir Kuşak, Bir Yol” Projesinin Jeopolitiği, Türk Kuşağı ve Uygurlar”, Akademik Hassasiyetler, cilt.4, sayı.8, s.45-55.

TANAS KARAGÖL Erdal, “Modern İpek Yolu Projesi”, Seta Perspektif, sayı.174, s.1-7.

KUTLUAY TUTAR Filiz ve BASİ KOÇER Fatma Şura, “Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi: Bir Kuşak, Bir Yol “, Sciences, cilt.5, sayı.17, 2019, s.618-626.

[/vc_toggle]

Bölgesel Güvenlik Unsuru

Anahtar Kelimeler: Bölge, Güvenlik, Bölgesel Güvenlik Teorisi, Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi

Giriş 

Uluslararası İlişkileri belirleyen temel kavramlardan bir tanesi “Güvenlik” kavramıdır. Güvenlik ontolojik bir duygu olmakla birlikte devlet politikasında da kullanılmaktadır[1]. Thomas Hobbes güvenliği modern devletlerin varlık nedenlerinden biri olarak saymış ve devlete bu doğrultuda sorumluluklar yüklemiştir[2]. Doğal hukuk teorisyenleri güvenliği kurgulanmış bir devlet politikası olarak değil, doğal hukuk kapsamında yer alan temel haklar arasında görmektedirler.

Thomas Hobbes

Bu nedenle devletin takip ettiği güvenlik politikasının merkezinde insanın ve insana bağlı değerlerin yer alması gerektiğini özellikle vurgulamışlardır. Güvenlik konusundaki yaklaşımlar akademik alanda güvenliğe karşı ilgi artırmıştır. Küreselleşme ve evrenselleşme sonucunda “bölgeselcilik” kavramı ön plana çıkmıştır. Bölge kavramına yönelik farklı tanımlar yapılmıştır. Bary Buzan’a göre bölge kavramının kesin bir tanımı olmamakla birlikte bölge kavramı; ortak noktaların olmasını, güvenlik öncülüklerinin örtüşmesini gerekli kılmaktadır.

Güvenliğe Bölgeselcilik Bağlamında Yaklaşım

Bölgeselciliğe karşı farklı yaklaşım aksiyonları bulunmaktadır. Siyaset Bilimciler bölgeselciliği küreselleşmeye karşı bir aksiyon olarak tanımlamaktadırlar. Bölgeselcilerin sorunları daha öznel alanda incelemeyi tercih etmeleri bölgeselci yaklaşımın küreselleşme karşıtı bir teori olmasına sebep olmaktadır[3]. Buzan’a göre, dünya çapında, tüm devletler güvenlik açısından birbirine bağımlıdır. Ancak tehdit ve güvensizlikler daha ziyade yakınlık ile alakalı olduğundan, birbirine yakın olan devletlerin bağımlılığı ile uzak olan devletlerin bağımlılığı birbirleri ile aynı olamazlar. Bu bağlamda, anarşi ve coğrafi ayrımlar güvenlik bağımlılığının yoğunlaştığı bölgesel kompleksler oluşturmuştur. Bu tanımdan yola çıkarak güvenliğe bölgeselci yaklaşımda; yakın coğrafyalarda bulunan devletler, ortak inanç, dil ve ideolojiler ile oluşturulan bütünlük “bölgesel” olmayı gerektirmiştir.

Bölgesel güvenliğe artan ilgi Uluslararası İlişkiler disiplininde uluslararası örgütlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır[4]. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan küresel kaos, uluslararası örgütlerin önemini artırmıştır. Örgütler değişim ve yapılanma içerisine girmiştir. Bölgeselcilik, farklı, küresel (küresel) değil, ancak bölgesel bir siyasi analiz düzeyi ile ayırt edilir. Yeni-gerçekçiliğin, küreselleşmenin, bölgeciliğin ve diğer yaklaşımların en yapıcı fikirlerini ve teknolojilerini birleştiren entegre bir yaklaşımın oluşturulması için gerçek ön koşulların bulunduğu uluslararası ilişkiler teorisinin bu bölümünü temsil eden bölgeselcilik karakteristiktir. Bölge kavramı aşağıda yer alan maddelerin etkisi ile oluşmaktadır:

Barry Buzan
  • Coğrafi topluluk
  • Bölgenin bir parçası olarak topluluklar tarafından farkındalık
  • Bölgenin varlığının bölge dışındakiler tarafından tanınması
  • Sürekli ve yakın etkileşim ve karşılıklı bağımlılık
  • Bölgedeki ülkelerin birleşmesine katkıda bulunan dış faktörlerin varlığı.

Güvenlik Bölgeselciliği 

Uluslararası İlişkiler içeresinde “güvenlik” kavramı dönüşümler geçirmiştir. Bölge kavramı da değişime uğramış ve farklı kriterlere göre tanımlanmıştır. Bölgesel güvenliğin oluşmasında etkili olan iki kavram bulunmaktadır “şüphe” ve “korku”. Thomas Hobbes insanın güvenlik kavramını oluşturmasının insanın doğasında olduğunu güvensizliğin insanı saldırgan politikaya yöneltmesine sebep olduğu görüşünü savunmuştur. Hobbes insan ve devleti betimleyerek bir ilişki kurmuş ve güvenlik sorununu güçlü olmakla çözülebileceğini söylemiştir. Kantçı yaklaşıma göre ise; güvenliği sağlamak sürekli işbirliği ile mümkün olmaktadır[5]. Uluslararası düzlemde işbirliği arayışı uluslararası örgütler ve uluslararası rejimleri ön plana bölgesel düzlemde devletler arasında işbirliğini geliştirmenin aynı bölge içinde yer alan devletler için daha kolay olduğu savunulmaktadır. Aynı bölgede veya yakın bölgelerde yer alan ülkelerin iş birliği sağlamasının kolay olması bölgesel örgütlenmelerin uluslararası örgütlere karşın artmasına sebep olmaktadır. Güvenlik Bölgeselciliğin oluşması ortak tehdit ve coğrafi yakınlık sonucu ortaya çıkmıştır. Güvenlik bölgeselciliği üzerine iki teori ortaya atılmıştır.

1-Karl Deutsch’ün Güvenlik Topluluğu Teorisi

[6] Deutsch, özellikle sınıraşan hareketlilik kavramı ile devletlerarasında karşılıklı bağımlılık ve sorumluluk çerçevesinde yeni ortak paydaların ve algıların gelişeceğini ve bu sayede savaşın devletlerarasında çözüm aracı olmaktan çıkacağını savunmaktadır. Deutsch”un vurgusu sınıraşan hareketliliğin güvenlik topluluğu oluşumunu sağlayacağı üzerinedir. Küreselleşme ile birlikte devletlerin temel politikalarında güvenlik faktörü karşılıklı bağımlılık algısını beraberinde getirmiştir.

Karl Deutsch

Deutsch’a göre; devletlerin güvenlikleri birbirini kapsamaktadır ve güvenlik topluluğu[7] Resmi ve gayri resmi kurumlar ve uygulamalar yoluyla birbirine entegre olarak, barışçıl bir dönüşüme yetecek kadar makul bir süre ve kesinlik içinde topluluk duygusu kazanan bir gruptur. Bu tanımlamadan yola çıkılarak NATO, AGİT, ASEAN gibi örgütlenmelerin güvenlik topluluğu olduğu kabul edilmektedir.

2-Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi

Kopenhag ekolü teorisyenleri Buzan ve Waever tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Buzan tanımına göre; [8]  Ulusal güvenlikleri ve öncelikli güvenlik kaygıları birbirinden bağımsız olarak düşünülemeyecek ölçüde birbirlerine yakın ve bağlantılı ülkelerin oluşturdukları gruplara güvenlik kompleksi denir[9]. Tehdit ve güvensizlikler daha ziyade yakınlık ile alakalı olduğundan, birbirine yakın olan devletlerin bağımlılığı ile uzak olan devletlerin bağımlılığı birbirleri ile aynı olamazlar. Bu bağlamda, anarşi ve coğrafi ayrımlar güvenlik bağımlılığının yoğunlaştığı bölgesel kompleksler oluşturmuştur. Özellikle Soğuk Savaş sonrası oluşan otoriter boşluklar nüfuz mücadelelerine sebep olmuş, aktör sayısını artırmıştır. Soğuk savaş sonrası dönemde bölgesel güvenlik çalışmaları artmış ve önem kazanmıştır. Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi güvenliği geniş alanlara yaymadan daha özel alanlara indirgeyerek incelemiştir. Bu inceleme alanı iki kavramın ortaya çıkmasına sebep olmuştur: Tampon Bölge ve Yalıtkan Ülkeler. Buzan Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi ile de devletlerin bölgesel güvenliklerine daha çok önem verdiklerini desteklemiştir. Bölgesel güvenlik kompleksleri türlere ayrılmıştır:

  • Standart Kompleksler: Savaş ya da çatışma sonrası oluşmuş standart kompleksler de kutuplaşma bölgeler arasında olur. Örneğin;[10] İran-Irak, Suudi Arabistan körfez ülkeleri, Hindistan-Pakistan gibi ülkelerdir.

  • Merkezi Kompleksler:[11] Büyük bir gücün merkezi rol oynadığı, ikincisi küresel bir gücün merkezi rol oynadığı diğeri ise bölgenin tek bir güç yerine bir uluslararası örgüt etrafında entegre olduğu komplekslerdir.
  • Büyük Güç Kompleksleri: Birden fazla küresel gücün içinde bulunduğu komplekslerdir.
  • Alt Kompleksler: Aynı bölgede yer alan aynı güvenlik sorunlarına karşın farklı tepkiler veren ülkeleri açıklamak için kullanılan bir kompleks türüdür.

Tüm sınıflandırmalara rağmen Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi’nin kapsamadığı alanlarda mevcuttur[12]. Bir bölgesel güvenlik kompleksi içerisinde, tüm bölgesel kompleks tarafından paylaşılmayan, fakat devletlerin bir grubunu ilgilendiren farklı güvenlik algıları ve bağımlılıkları çeşitli alt kompleksler oluşturabilir. Bunun dışında, Buzan ve Waever, bölgesel güvenlik komplekslerinin zaman içerisinde hem içsel hem de dışsal sebeplerle dönüşüm geçirebileceğini belirterek değişime açık bir kapı bırakmışlar ve durağan bir yapı algısını reddetmişlerdir. Buna göre zamanla bölgesel güvenlik komplekslerinin hem yapısı hem de sınırları değişebilir.

Bölgesel Güvenlik ASEAN Deneyimi

Bölgesel güvenliğin yönetilmesine bir örnek ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği)’dır. Endonezya, Malezya, Singapur ve Tayland ülkeleri bir araya gelerek ekonomik, politik alanlarda başarılı bir işbirliği sergilemiştir[13]. Soğuk Savaş sonrasında; Asya- Pasifik hattında kurulması muhtemel bir güvenlik koridoru oluşturmaktadır. Fakat örgütün üyeleri dış faktörlere karşı farklı politikalar izleyerek ortak kararlardan uzak kalmışlardır ve güçlü dış aktörlerin(ABD-Çin) etkisi ile Asean’ın güçlü bölgesel örgüt olması engellenmiştir.

Sonuç 

Uluslararası ilişiklilerin temel sorunu devletlerin hiçbir egemen güce tabi olmamaları Hobbes’un da insan doğasına benzettiği devletlerin çıkar odaklı politikaları güvenlik tehdidi sorununu oluşturmuştur. Güvenlik sorununu incelemek için geliştirilen teori ve çalışmalar ortaya çıkmıştır. Güvenliği sağlama konusunda yetersiz kalan uluslararası stratejiler bölgesel güvenliğin doğuşuna sebep olmuştur. Güvenlik analiz edilirken küreselleşme sonucunda “bölge” kavramı ortaya çıkmıştır[14].

ASEAN

Uluslararası İlişkilerde Bölgeselci yaklaşım ekonomik, sosyal ve politik dinamikleri küresel uzantılarıyla birlikte dıştan içe bir kombinasyon olarak içerdiğinden, alaşım gibi ayırt edilmesi zor nitelikler taşırken Güvenlik Bölgeselciliği daha net bir içeriğe sahiptir. Uluslararası sistemde Güvenlik bölgeselciliğinin gelişimi bölgesel örgütleri ortaya çıkarmıştır. Bölgesel örgütlerin güvenliklerini sağlama noktasında başarı ve başarısızlıkları bulunmakla birlikte günümüzde güvenlik olgusunun önemi artıyor ve devletler bölgesel tehditleri azaltmak için ciddi güvenlik önlemleri almak zorundadır.

Aybüke Erturhan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”11975″ name=”Bölgesel Güvenlik Analizi: Türkiye’nin Yeni Güvenlik Mimarisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Fikret Birdişli(2017,22)

[2] Erdoğan(2011,39)

[3] Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

[4] Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut

[5] (Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)

[6] Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ

[7] Deutsch 1954, 33

[8] (Buzan,2009,44)

[9] Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

[10] Fikret Birdişli

[11] Fikret Birdişli

[12] International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452

[13] Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/

[14] Bölgesel Güvenlik Fikret Birdişli

Kaynaklar 

Fikret Birdişli(2017,22)

Erdoğan(2011,39)

Barry Buzan, Rizvi Gowher vd., South Asian Insecurity and the Great Powers, London: Macmillan, 1986; ayrıca bkz: Barry Buzan and Ole Waever, Regions and Powers, Cambridge: Cambridge University Press, 2003, s. 46.

Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu /Prof.Dr. Bilal Karabulut

(Ruggie Gerrard 1982;Johnston 2001)

Karl Deutsch’un Güvenlik Topluluğu ‟ Kuramını XXI. Yüzyılda Okumak: Şangay İşbirliği Örgütü /Zehra Altundağ

Deutsch 1954, 33

(Buzan,2009,44)

International Jurnal of Political Science & Urban Studies • Uluslararası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi Cilt 7, Özel Sayı, Temmuz 2019, ISSN 2630-6263, ss. 53-71 • DOI: 10.14782/ipsus.594452

Tuicakademi.org/bölgesel-guvenlik/

Notions of Security, 2007.33

Jean-Michel Valantin, Küresel Stratejinin Üç Aktörü, Türkçesi; Ömer Faruk Turan, Babıali Kültür Yayıncılığı, Haziran 2006, s. 19,20

Milli Güvenlik Kurulu Web Sayfası, (Çevrimiçi) http://www.mgk.gov.tr/sss.html, 5 Ocak 2006.

Aktel, 2003,56 vd.

Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi Yıl:2012, C:4, S:2, s. 69-80

DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGILAMALARI IŞIĞINDA TEHDİT VE ASİMETRİK TEHDİT Ahmet KÜÇÜKŞAHİN ∗ Tamer AKKAN

Copenhagen School and Securitization Theory Başar BAYSAL* ve Çağla LÜLECİ

KARL DEUTSCH‟UN „GÜVENLĠK TOPLULUĞU‟ KURAMINI XXI. YÜZYILDA OKUMAK S:38-39

Hettne, Björn, “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18 (Yaz 2008), s. 87-106.

ULUSLARARASI GÜVENLİK YAKLAŞIMLARININ TARİHSEL DÖNÜŞÜMÜ VE YENİ TEHDİTLER Selahaddin Bakan1 Sonay Şahin

[/vc_toggle]

 

 

Safevilerden – İran İslam Cumhuriyeti’ne İran Tarihi

Başkent: Tahran

Nüfus: 84.15 Milyon [1]

GSYİH: 610.66 Milyon Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 7.67 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 1.648.000 Km² [2]

Etnik Yapı: Fars, Azeri, Türkmen, Kaşgay, Afşar, Halaç, Kürt, Lor, Arap, Beluci

İslamiyet öncesi dönemde bölge Pers ismi ile zikredilirdi. Basra Körfezi’nin doğusunda olan bölge için kullanılmaktaydı. 1935 yılından itibaren evrensel boyutta kabul gören adını İran olarak kullanmaya başladılar. Tek tanrıcılık İslamiyet öncesinde hem Yahudiler hem de Persler arasında yaygındı. Zerdüştlük olarak adlandırılan bu dinde tanrının kötülere karşı savaşacağına inanılırdı. Persler, tarihi ekarte edecek büyük imparatorluklar kurmaya muvaffak olmuşlardı. Bunların en önemlisi Sasani İmparatorluğudur. İslamiyet’in ortaya çıkmasına kadar geçen sürede Roma-Pers rekabeti ciddi boyutlara ulaşmıştı. İslamiyet’in Mekke’den doğup Asya ve Afrika’ya ulaşması ile Persler İslamiyet’i kabul ettiler. [3]

Safevi Dönemi

İran’da İslamiyet’in kabulünden sonra İran tarihindeki ikinci önemli dönem Safeviler dönemi olmuştur. Safeviler döneminde İslam dünyasında önemli devletler ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğudur. Safeviler dönemi modern İran’ın mukaddimesi olarak ikrarı görmüştür. Safeviler Kürt ve Türk ırklarının mensup kişilerdir. Bunlar, bugünkü İran coğrafyasının Kuzey bölgesinde yaşıyorlardı. Bu bölgede ilk zamanlarda bir tarikat olarak gelişen Safeviler için dönüm noktası, 1494 yılında bu tarikatın başına İsmail’in geçmesi oldu. Nitekim, İsmail bir imparatorluk oluşturmayı başardı. İsmail ilk olarak Tebriz’i 1501’de ele geçirerek devleti kurulmuş oldu. Devlet kurulduktan sonra İsmail, Şah unvanını aldı. Safeviler, Sünni temelli bir oluşum olarak kurulmuş olsa da daha sonra Şii mezhebini benimseyerek bunu bir devlet otoritesi haline getirmişlerdir. 1508 yılında Irak’ı ele geçirerek Osmanlı sınırına, 1510’a kadar da Asya’ya Ceyhun Nehri’ne kadar ilerleyen Şah İsmail, tehditlerini arttırıyordu.

Şah İsmail Figürü

Gün geçtikçe büyüyen ve Osmanlı sınırlarına doğru genişleyen Safeviler, Osmanlı içişlerinde Şiileri provoke etmesi sebebiyle Osmanlı’nın harekete geçmesine neden oldu. Dönemin Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ordusu ile birlikte Çaldıran’a geldi. 1514 yılında Çaldıran’da gerçekleşen Osmanlı-Safevî Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yenerek Şah’ın Tebriz’in iç kısımlarına çekilmesini sağladı.

Şah İsmail Şiiliği tüm İran halkına empoze ederek ülkeyi adeta Şiiliğin kalesi haline getirdi.  Devletin ordusunu, Kızılbaş aşiretleri oluşturmaktaydı. Şah İsmail bu aşiret sistemini dönüştürerek imparatorluğa doğru ilerlemekteydi. Her ne kadar Kızılbaş hanedanlıkları kontrol etmekte sorun çıksa da bürokratik bir yapıya dönüşmeyi başarmıştı. 1524 yılında öldükten sonra geriye bir imparatorluk bırakmıştı. Devletin içindeki aşiret yapısı, Şah İsmail’in ölümünden sonra tekrar sorun olmaya başladı. Nitekim, 1587 yılında başa geçen Şah Abbas döneminde aşiret sorunlarının önünü kesen Abbas, imparatorluktaki bu çatlağı kapatarak imparatorluğa en iyi günlerini yaşattı. Ancak hem Osmanlı hem de Asya’daki Türk hanedanlıkları arasında olan Safeviler, daima tehdit altında olmaktan kurtulamadılar. Doğuda Irak’a kadar olan bölgeyi zapt eden Abbas, devletin başkentini imparatorluğun ortasında olan ve bir dönem Büyük Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmış olan İsfahan kendine taşıdı.

Safevi Devleti

Abbas dan sonra başa gelen Safi döneminde Osmanlı’nın 1638 yılında Irak’ı tekrar geri almasıyla imparatorluk gerileme dönemine girdi. Osmanlı ve Türk beylerine karşı kurulan paralı ordu gün geçtikçe ekonomik sıkıntılardan dolayı sarsılmaya başladı. Ordudaki bu çatlaklık 1722’de Safeviler’in Mir Üveys’in oğlu Mahmut Afgan tarafından yıkılmasına sebep oldu. Bölge Safeviler’in kanayan yarası olan aşiretlerin, hakimiyet arenasına döndü.

Safeviler’in yıkılmasına zemin hazırlayan Bağdat rekabeti, aslında Sünni-Şii rekabetiydi. Nitekim, Osmanlı’ya göre Bağdat, Peygamber soyundan olan Abbasilerin kalesiydi. İran’a göre ise Şiilik’in başlangıcı olan Kerbela’nın merkeziydi. Bu yüzden bu bölge bir imparatorluğu yüceltirken diğer imparatorluğu yıkıma götürmüştü. Nitekim, bölgenin yazgısı yüzyıllardan beri böyle gelmişti. Çünkü burası bir kavşak merkeziydi.[4]

Kaçar Dönemi

Safeviler’in yıkılışından sonra aşiretler arasında çıkan hakimiyet mücadelesini kazanan Kaçar Hanedanlığına mensup Feth Ali Şah (1794) İran’da Kaçar Devletini kurdu. Kaçar döneminde Şiilik, Safevi dönemine nazaran daha çok yer buldu. Çünkü Safeviler, Şiilik’in korucuları olduğunu iddia ederek toplumu baskı altında tutuyorlardı. Ancak Kaçar Hanedanlığı bunun tam tersi bir politika uyguluyorlardı.  Yani baskıyı kaldırarak dinin daha özgür şekilde yaşanmasına olanak sağladılar. Böylelikle Şiilik güçlü boyutlara ulaştı. Her ne kadar Safevi dönemi modern İran’ın başlangıcı sayılsa da asıl önemli gelişmeler Kaçar döneminde gerçekleşti. Nitekim, dinde, eğitimde, bilimde ve sosyal düzende profesyonelleşme bu dönemde gerçekleşti. Örneğin 1800’lü yılların başında hukuk bilimi ciddi gelişmeler göstermeye başladı. Dinin güçlenmesi ile Şiiliğin bilgin sınıfı olarak adlandırılan tabaka bu dönemde daha çok etkili olmaya başladı.[5] İran’da kaçar hanedanlığının temelleri Aga Muhammed Han sayesinde atıldı. Daha sonra Muhammed Han’ın ölmesi ile başa geçen Feth Ali Şah hanedanlığı bir devlete dönüştürdü. Safevilerin yıkılışından, Kaçar Hanedanlığına kadar, yetmiş yıllık bir sürede İran kabileler mücadelesi arenasına dönmüştü. Bu karışıklığı fırsata çeviren Kaçar hanedanlığı olmuştu.

Ancak 19. yüzyıl sömürge yarışının kızıştığı bir dönem olduğundan, böyle çalkantılı bölgeler büyük devletlerin iştahını kabartmıştı. Nitekim, Hint sömürgesinin güvenliğini sağlamak isteyen Birleşik Krallık, İran’ı hedef seçmişti. Sadece Birleşik Krallık ile sınırlı kalmadı ve diğer sömürgeci rakipler de İran’a yönelmiştir. Uzun mücadeleler sonucu kurulan Kaçar hanedanlığı, dış müdahalelere hazırlıksız yakalandığı için İngiltere Fransa ve Rusya müdahalesi kolay olmuştu.[6] Ali Şah, devlet liderliği hakkında pek bilgisi olmayan biriydi. Aga Muhammed Han’ın attığı temellerin üzerinde bir şekilde devleti yönetmeyi başardı. Ali Şah’tan sonra gelen Nasır ed-Din Şah, döneminde Ali Şah’tan kalan kötü görünüme sahip devlet yapısına müdahalelerde bulunsa da bunların etkili olduğu söylenemez. Orduda, Ruslar tarafından yapılan reformlar İran’ın değil Rusya’nın menfaatine olması da hanedanlığının sonunu hazırlayan temel faktörlerden oldu. 19. yüzyılda Kafkasya ve Doğu Asya’da Rus ve İngiliz arasında yaşanan rekabet (Great Game), İran’ı da ciddi anlamda etkiledi. Rusya’nın Doğu Asya yönündeki ilerleyişine karşı İran’ın karşı mücadeleyi başlatması ile 1804-1813 ve 1820-1828 yılları arasında gerçekleşen savaşlar sonucunda oluşan Türkmençay Antlaşması ile bugünkü Rus-İran hududunun oluşmasının temelleri atıldı. Rus baskısının her geçen gün artmasıyla bu baskılardan kurtulmak için İngilizlere de ayrıcalıklar verilmeye başlandı. Sömürgeci güçlerin etkisini arttırdığı her ülkenin sonu gibi İran’ın sonu da hammadde kaynağına dönmek oldu.

Pamuk ve İpek gibi tekstil kaynaklı maddelerin ambarı merkezine döndü. 1890’da Rus ve İngilizlerin ayrıcalıklar üzerinde yarıştığı İran’da tütün ürünleri ile ilgili İngilizlere verilen ayrıcalıklar beraberinde protestoları ve karışıklıkları getirdi. [7] Tarihe ‘Tütün Protestosu’ olarak geçen bu olay, İran için köklü değişikliklerin sinyalini vermeye başlamıştı. Bu protestolar aslında sömürgeci güçlere karşı başlamış ve Şii bilginlerin önderliğinde gerçekleşmişti.

Kaçar dönemi ile başlayan Şiiliğin ayrı bir yapılanma olarak gelişmesi bu protestolarda ulaştığı yetkinliği gösteriyordu. Nitekim, On iki imam Şiilik’i çerçevesindeki İran Şiilik’i yeniden bu protestolarla ülkede etkili olmaya başlıyordu.  Bu protestolar sonuç verdi ve ayrıcalıklar geri çekildi. Nasır ed-Din Şah bu protestolardan sonra Ali Şah’tan kalan sıkıntılı devlet yapısının getirdiği sorunlardan dolayı devleti iyice dış güçlerin kontrolüne bırakmıştı. Ekonomik sıkıntılar ve dış devlet müdahaleleri 1896 yılında Nasır ed-Din’in suikastı ile sonuçlandı.[8] Şahın öldürülmesi sonucunda oluşan kargaşalar 1905 ve 1911 yılında ülkeyi ‘Anayasal Devrim Yılları’ olarak adlandırılan döneme sürükledi. Bu süreç monarşik düzene karşı anayasal yönetim iddiası ile bir düzenin oluşmasını sağladı.  Ancak temelli kalkmayan monarşik düzende Nasır ed-Din’in yerine Muzaffer ed-Din Şah geldi. Bu devrim, Muzaffer ed-Din’in yönetimi devralması sonucunda ülkenin daha kötüye gitmesine tepki olarak ortaya çıktı.

Daha önceki dönemde verilen ticari ayrıcalıklar Nasır ed-Din’in sonunu getirirken Muzaffer ed-Din döneminde de devrim oluşmasına olanak sağladı. Nitekim, petrol bakımından zengin olan İran, ekonomisinin resmen lokomotifi olan petrol konusunda İngilizlere ciddi ayrıcalıklar tanınmıştır. Eskiden beri bu duruma tepkili olan halk, ayrıcalıkların artmasına tepkileri daha çok arttırdı. Ülke gitgide sömürülmekte ve borçlanmaktaydı. 19. yüzyılın dominant güçleri Rusya, Fransa ve İngiltere; İran üzerinde görülmemiş bir rekabete girmişlerdi. Bu çerçevede 1905 yılında başlayan protestolar sonucunda ilk olarak bir meclis yapısı oluşturulmasına olanak sağlayan yasa kabul edildi. Bu meclis 1906 yılında iki tane anayasa oluşturdu. Bunlardan ilki ‘Temel Yasa’ anayasası idi. Bu anayasa, Şah’ın otoritesine sınırlama getirmekteydi. Diğeri ise ‘Ek Temel Yasa’ anayasası idi. Bu anayasa ile halkın haklarının varlığını güvence altına almaktaydı. Bu iki anayasa her ne kadar demokratik bir görünüme sahip olsa da yine de Şiilik’in kontrolünde bir devleti ortaya koyuyordu. Nitekim, Devletin dini Şiiliktir (on iki imam) ibaresi yer almaktaydı. İlk anayasanın kabulünden sonra ölen Muzaffer ed-Din Şah’ın yerine Muhammed Ali Şah gelmişti. İkinci anayasayı kabul etmek yeni şaha kalmıştı. Şah anayasayı kabul ettikten sonra Ruslar ve İngilizler İran’ı bir anlaşma ile bölerek kontrol altına almaya başladıkları sırada Muhammed Ali’nin bunu önlemede yetersiz kalmasıyla kendisine karşı muhalefet artmaya başladı.

Muhammed Ali Şah

Şah buna karşı 1908 yılında Meclisi fes ederek meclisin yetkilerini tevkif etti. Meclisin kapanması İran’ın iç savaşa sürüklenmesine neden oldu. Yaklaşık olarak bir yıl süren bu iç savaş, kapanan meclisi tekrardan açtırdı. Ancak yine de istikrar sağlanamamış ve daha önce ülkeyi bölen İngilizler ve Ruslar böldükleri alanları işgal etmişti. İngilizler ülkenin Güney kanadını, Ruslar ise Kuzey kanadını işgal etmişti. Bu durumda zaten istikrarsız olan ülke hem meclisin etkisini hem de Şah’ın etkisini kaybederek I. Cihan Harbi’ne işgal altına girmişti. Böylelikle Kaçar hanedanlığı son bulmuştu. [9]

Pehlevi Dönemi

Birinci Cihan Harbi her yerde olduğu gibi İran’da da ciddi yıkımlara yol açmıştı. Zaten bitik olan İran ekonomisi savaş ile birlikte çökmenin eşiğine geldi. Kaçar hanedanlığının artık bir devlet derdi kalmamıştı. Ülke iki taraftan işgal altındayken önemli bir gelişme 1917’de Rusya’da yaşanan Ekim devrimi ile yaşandı. Ruslar devrimle birlikte işgal ettiği Kuzey kanadından çekilmeye başladı. Petrol ve Hindistan’ı güvence altına almakla kararlı olan İngilizler 1921’e kadar çıkarlarını korumak için Anglo-Persian anlaşmasını imzaladı. Kaçar hanedanlığı İngilizler sayesinde Tahran’da, yönetimde kalıyordu. Rusların çekilmesi ile hakimiyetlerini arttıran İngilizlere karşı yeniden alevlenen protestolar sonucunda 1920’de Kazak Alayı komutanı Rıza Han büyük çaplı bir darbe ile iki yıllığına Şah ile birlikte ülkeyi Seyyid Ziya’nın yönetimine koyarak kendi altyapısını sağladı. 1923’te Seyyid Ziya’yı da başbakanlıktan indiren Rıza Han son Kaçar hanedanı Ahmet Şah’ı ülkeden sürerek 1925’te açtığı meclise yönetimi Pehlevi hanedanına vermeyi kabul ettirdi. Rıza Şah ülke yönetimine geldikten sonra İran için yeni bir süreç ve sistem yaşanmıştır. Nitekim, Rıza Şah çok yönlü bir sistem ile meclise yer vermiş ancak bir yandan da kontrollü bir şekilde orduyu güçlü tutarak ülkede sıkı bir otorite kurmayı başarmıştı. İsyancı grupları kontrol altında tutmuş ve batılılaşma düşüncesini yaygın hale getirmiştir. Türkiye’de olduğu gibi laikliği benimseyen Rıza Şah, 1907 yılında şeriatın kabul etmediği bir yasayı engelleyen yani Şiilik’in kontrolünü sağlayan ‘Ek Temel Yasa’ adlı anayasayı kaldırmıştır.

Rıza Şah Pehlevi

Fiiliyatta demokratik ve özgürlükçü gibi görünen sistem pratikte tam tersiydi. Çünkü Şah otoritesinin güvenliği için ona karşıt olan ne varsa ya kontrol altına alıyor ya da yok ediyordu. Batılılaşmaya büyük önem veren Şah hukuki düzeni sağlamlaştırmış ve daha iyi işler hale getirmiştir. Bu çerçevede 1928’de Fransa’dan Medeni Hukuku getirerek kadınlarda peçe zorunluluğunu kaldırdı. Bunlara ek olarak avukat ve hakimlere Tahran Üniversitesi’nde (1935) hukuk okuma zorunluluğu ve erkeklere Fransız tarzı giyme zorunluluğu getiren kanunlar çıkartıldı. On iki imam Şiilik’inin etkisi gün geçtikçe devlet otoritesinde zayıflamaya başlamıştı. Çok karışık bir sistem benimseyen Rıza Şah, bir taraftan laikliği savunurken bir taraftan da medrese sayılarını arttırdı.

Öte yandan da Farsçadaki, Arapça ve Türkçe kökenli kelimelerin kullanılmasını yasakladı. İran, Safeviler’den beri ilk defa istikrarlı günler yaşamaya başlamıştı. Devletin ekonomisi iyiye doğru gitmekteydi. Ülke üzerindeki dış güçlerin etkileri de azalmaktaydı. Ülke geliri ülke içinde kalmaya başlayınca sanayileşme hızlandı. Şehirlerin alt yapıları ve yolları yenilenmekte, aynı zamanda ülke millileştirme politikaları konusunda ciddi ilerlemeler sağlanmıştı. Ülkenin istikrarsızlığındaki en önemli nokta olan petrol konusunda da ciddi mücadeleler veren Rıza Şah devlet kontrolüne alınmayan petrol şirketi (Anglo-Iranian Oil Company) İngiliz-İran petrol şirketiyle ayrıcalıklar konusundaki münakaşalarda, şirketin İran’a daha fazla ödeme yapması konusunda şirketin ayrıcalıkları 1993 yılına kadar uzatıldı. Bu şirketi bir türlü kontrol altına alamayan Rıza Şah, İngilizlerin müdahalesinden çekindiği için 1930 yılında Almanya ile ticari anlaşmalar yaptı.

Anglo-Iranian Oil Company

Almanya’ya müttefik olan İran II. Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle, Almanya ile müttefik olmadığını ilan etti. Ancak yine de İngiliz ve Rusların gazabından kurtulamadı. Nitekim, Almanların Sovyet Rusya’nın batısını işgal etmesi üzerine İngiltere, Rusya’ya yardım için İran’ı tekrar işgal etti. Rıza Şah’ın ordusu kendilerine verilen ayrıcalıklar karşısında bekleneni vermekte yetersiz kalınca Rıza Şah 16 Eylül 1941’de yerini oğlu Muhammed Rıza’ya bırakarak, Güney Afrika’ya sürgüne gönderildi. Burada üç yıl geçirdikten sonra hayatını kaybetti. [10] Yurt dışında tahsil görmüş Muhammed Rıza, vatandaşlarından kopuk bir yaşam sürmüş ve her ne kadar babasının yanında devlet yönetimini öğrense de insanlarından kopuk olması ona eksi olarak geri dönmüştür. Nitekim, yönetime geldiğinde ülkesi yine bir İngiliz-Rus dejavusunun içindeydi. Babasının bastırmış olduğu Şii muhalefet, Muhammed Rıza’nın yönetime gelmesi ile yeniden ayaklanmaya başlamıştı. Diğer taraftan da yenilikçi gruplarda yeni atılımlar istiyordu. Bu yenilikçi grup arasında en önemlisi Rusya’daki Sovyet etkisi ile kurulan Tudeh partisiydi (1941). Marksist eğimli olan bu parti Rıza Şah’ın ölümünden sonra ülkede önemli bir konuma yükselmişti.

Muhammed Rıza Pehlevi

Ülkede bulunan İngiliz ve Ruslara komünizmin etkisi ile ABD’de katılmıştı. Babası gibi otoriter bir kişiliğe sahip olan Muhammed Rıza’nın gün geçtikçe iç ve dış kuşatılmışlığı artmaktaydı. ABD’nin orduyu ele geçirme planlarına karşı, Şah için dönüm noktası 1946 yılında SSCB askerlerinin ülkesinden çıkması ile yaşandı. Şah otoriter kişiliği ile özerk bir yapıya sahip olan Azerbaycan’ı işgal etti. Rıza Şah’ın getirdiği karmaşık olan laik sistemde meclisin varlığı devam etmekteydi. Ancak meclisin varlığı Muhammed Rıza döneminde ciddi değişikliklere yola açacaktır. Nitekim, meclisin varlığı Şah’ın otoritesini sorgulatmaya başlamış ve karşı muhalefetin daha sert ayaklanmasına neden olmuştu. Bu ayaklanmaların simgesi yurt dışında tahsil görmüş ve nitelikli bir yapıya sahip olan Muhammed Musaddık olmuştu. Musaddık, devlet yönetiminde önemli pozisyonlarda görev yapmış ve daha sonra siyasete atılmıştı. Özellikle ülkedeki dış güçlere karşı resmen halkın sesi olmuştur. Bu mücadeleyi ilk olarak 1943 yılında milletvekili olarak ardından da ülkedeki siyasi yapıları 1949 yılında bir araya getirerek ‘Ulusal Cephe’ adındaki partiyi oluşturarak sürdürmüştür. Musaddık, Şii yapıyı da arkasına almış ve ülkede önemli bir mertebeye ulaşmıştı. Anglo-İranian Oil Company’in  İran’da başına buyruk davranması bardağı taşıran son damla olmuştu.

Muhammed Musaddık

Nitekim, şirket sağladığı karın küçük bir kısmını İran’a bırakıyordu. Bu paranın büyük bir kısmı İngiltere’ye gidiyordu. Buna rağmen şirket 1933 anlaşmasının revize edilmesini talep etmekteydi. 1949’da yapılan yeni anlaşma Musaddık ve Ulusal Cephesi’ni harekete geçirdi ve yapılan anlaşma engellendi. 1951 Mart’ına gelindiğinde petrol şirketinin millileştirilmesi, meclisten çıkan kararla gerçekleşti. Aynı yıl içinde 28 Nisan’da Musaddık başbakan oldu.

Başbakan olur olmaz alınan petrol kararını kabul ederek yürürlüğe koydu. İngiltere buna karşı bir taraftan Uluslararası Adalet Divanı’nın kapısını çalarken diğer taraftan da İran’ı işgale hazırlanmaktaydı. Ancak Uluslararası Adalet Divanı İngiltere’nin gerekçelerini kabul etmemişti. Diğer taraftan 1921’de yapılmış olan “İran-Sovyet Dostluk Antlaşması” gereği SSCB’nin de olaya müdahil olma riskine karşı İngiltere geri adım attı. Musaddık İngiltere’ye karşı galip gelmişti. Ancak İran’a karşı başlatılan beynelmilel yaptırımlar ülkenin ekonomisini zarara sokmuş ve Musaddık’ın uzun yıllar yönetimi elinde tutacağı endişesi ile Ulusal Cephe grupları 1953 yılında cepheden ayrılmışlardı.  Öte yandan ordu içinde de önemli gelişmeler yaşanıyordu. Ordu, Tudeh’in ülkeyi Komünizmin egemenliğine koyacağı düşüncesi ile ABD’den yardım istemişti. ABD’nin desteğiyle başlatılan Ajax Operasyonu ile Ağustos 1953’te Musaddık indirildi. Ülke tekrar Şah’ın kontrolüne geçti. Musaddık yerine darbe lideri General Zahedi getirildi. Bu darbe ile birlikte İran petrolleri tekrar yabancı ülkelerin eline geçmekteydi.[11]

1979 Devrimi’nden Günümüze

Ayetullah Humeyni’nin başlattığı devrimle monarşi yıkılmış yerine cumhuriyet gelmişti. Nitekim, Humeyni’nin sürgünden dönmesiyle devrilen Şah 1979’da tatil bahanesiyle ülkeden sürülmüş ve bir yıl sonra sürgünde olduğu Mısır’da vefat etmişti. Musaddık’ın başlattığı millileştirme hareketi ülkeyi adım adım devrimine götürmüştü. Nitekim, İran’da gerçekleşen devrim İran ile sınırlı kalmayıp, bütün Orta Doğu ve İslam coğrafyasını da ciddi ölçüde etkileyecektir. Pehlevi hanedanlığının sonu olan bu devrim ile İran yeniden Şiiliğin kontrolüne girmiş ve aynı zamanda Cumhuriyet tarzı yönetime geçmişti. Bu cumhuriyet laik ilkelerden uzak din ile yönetilen bir anlayışı hâkim kılmaktaydı. İran İslam Cumhuriyeti adını alan İran, İslam dünyasında umut olarak beklenirken tam tersi bir şekilde savaşçı bir yapıya bürünmüştü. Devrimin ilk yılları çok fazla karışıklık ve muhalif görüşlerin çatışması ile geçmişti. Bu süreçte tartışılan en önemli nokta; ‘Ülke tamamen otoriter şeriatla mı?’ yönetilecek yoksa, ‘Daha itidalli bir yönetimle mi?’ yönetilecek gibi soruların cevaplanmasıydı. Nitekim, Humeyni’nin başbakanlık koltuğuna oturttuğu Bezirgân, itidalli bir politika seyretti. Ancak Bezirgan’ın yetkileri Humeyni’nin belirlediği noktalara kadardı. Ülkede en üst otorite Humeyni ve başı olduğu Şiilik oluşumuydu. Bezirgân göreve geldiği yıl Humeyni’nin boyunduruğundan kurtulamadığını anlayınca görevini bıraktı.

Humeyni gün geçtikçe konumunu güçlendirmekte ve ülke içindeki muhalefeti sindirmekteydi. Bu bağlamda İslam yönetimini koruyacak büyük bir yapılanma kurdu. İran Devrim Muhafızları olarak adlandırılan ve etkisi bugün ülke sınırları dışına kadar taşan bu yapılanma İran devrimini korumakta idi. Humeyni ordudan bağımsız olan bu yapılanma ile güvenliğini sağlamakta ve siyasete Şii bilginlerin oluşturduğu İslam Cumhuriyet Partisi ile dominant bir güç haline gelmekteydi. Bezirgân döneminde yapılan anayasa ile demokratik monarşi haline gelen ülkede hukuki olarak demokratik bir yapı vardı ancak bu uygulamada pek mümkün değildi.

Çünkü Muhafızlar Meclisi olarak adlandırılan ve liderinin Humeyni olduğu bir yapı demokrasiden uzak monarşik bir yapılanmaydı.  Nitekim Humeyni, On İkinci İmam’ın sorumluluğunu üstlenmiş ve devleti dini kurallara göre yürütmekle görevli olan dini lider olarak sayılıyordu. Gerçekleşen devrim ile 1906 yılında oluşturulan anlaşmanın halk oylaması sonucu değiştirilmesi ile 1980 yılında yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerini Hasan Beni Sadr kazandı. Beni Sadr, Humeyni ile daha önce bir geçmişi olsa da din ve devlet işlerinin ayrı olmasını savunuyordu. Bu durum onun cumhurbaşkanlığının sadece bir yıl sürmesine neden olmuştur. Nitekim, görevden alınmasından sonra Humeyni’nin partisi siyasette üstünlüğü ele geçirmişti. Orduda ve siyasette üstünlüğü ele geçiren Humeyni, ekonomiye yönelmişken Saddam’ın İran’a saldırısı ile kendisini bir anda savaşın içinde buldu.[12]

Ebu’l-Hasan Beni Sadr

1980 yılında başlayan Irak-İran Savaşı’nın en önemli nedeni Saddam Hüseyin’in Irak’taki Şii yapılanmanın önünü kesmek istemesiydi. Bir diğer önemli neden ise uzun yıllar çatışmalara neden olmuş sınır sorunları neticesinde imzalanan Cezayir Antlaşması (1975) ile kaybettiği yerleri tekrar almak istemesiydi. Nitekim, bu çerçevede başlayan savaş sekiz yıl boyunca kanlı bir şekilde devam etti. Savaş sonucunda Irak daha karlı olarak çıktı. Çünkü ABD ile gizlice silah ticareti yaparak, ilişkilerini iyileştirdi. ABD’ye göre Humeyni, Saddam’dan daha tehlikeliydi. 1987 BMGK kararı ile ateşkes çağrısına sadece Irak katılmış, İran reddetmişti. Bunun üzerine Irak, yüksek tesirli silahları kullanmaya başlamasıyla Humeyni BMGK kararını kabul etti. Ardından 1988’de Cenevre’de ateşkes anlaşması kabul edildi. Ateşkesten bir yıl sonra ölen Humeyni’nin yerine ülkeye dini lider olarak Ali Hamaney gelmiş ve hala dini lider olarak ülkenin başındadır. Humeyni’nin ölümden sonra cumhurbaşkanlığını ilk olarak Rafsancani 1997 yılına kadar sürdürmüş ve ardından Muhammed Hatemi 2009 yılına kadar görevi devralmıştır.[13] Humeyni sonrası cumhurbaşkanı seçilen Rafsancani, iktidarda kaldığı süre boyunca adından söz ettiren bir lider oldu. Nitekim, İran’a Humeynicilik olarak adlandırılan bir ideoloji hâkim olmuştu. Humeyni’den sonra gelen Ali Hamaney, Humeyni’nin kısmen de olsa izinden gidecekti. Çünkü Rafsancani’nin üstün liderlik kişiliği sayesinde Hamaney, Humeyni döneminde olduğu gibi dini liderliğini etkin bir şekilde kullanamıyor.

Ali Hamaney

Humeyni döneminde bir dış politika aracı olarak görülen ‘Devrim İhracı’ görüşü, yeni dönemde artık sıkıntılı olduğu görüldüğünden büyük oranda kısıtlanmıştır. Humeyni sonrası başlayan daha ılımlı dış politika ile uluslararası alandan ihraç edilmiş İran’ın yeniden uluslararası arenada etkin konuma getirilmesi amaçlanmaktaydı. Bu çerçevede komşu ülkelerle sorunlar giderilmeye ve ticari anlaşmalar yapılmaya başlandı.

Nitekim, Körfez Savaşı sırasında Rafsancani’nin tecrübeli siyaseti sayesinde Irak’ın yapmak zorunda kaldığı anlaşma ile Cezayir Anlaşması (1975) sınırlarına dönülmesi kabul edildi. Öte yandan ABD’nin bölgeye her geçen gün daha çok yerleşmesiyle İran kendisine karşı tehdidin arttığı hissetmekteydi. ABD ‘çifte kuşatma’ adını verdiği bir politika ile hem İran hem de Irak’ta karşı açıkça müdahaleye başlamıştı. Nitekim, ABD’nin bu müdahalesinin temelini nükleer çalışmalar ve teröre yapılan kaynaklıkları önleme iddiaları oluşturuyordu. Bu bağlamda ABD, İran’a yönelik 1995 yılında yaptırım kararı aldı. Rafsancani’den sonra 1997 yılında beklenmedik bir şekilde Hatemi seçimleri kazandı. Hatemi, Rafsancani’den daha özgürlükçü ve dışa açılımcı bir politika sürdürecektir. Nitekim, bu liberal temelli düşünceler Hatemi için oldukça tehlikeli yaklaşımlardı. Çünkü mevcut sistemde cumhurbaşkanının da yetkilerini kısıtlayacak ve hatta ortadan kaldıracak olan dini bir liderlik statüsü bulunmaktaydı. Rafsancani döneminde başlayan yaptırım kararları İran’ı yeniden uluslararası arenada yalnızlığa götürmekteydi. Ancak Hatemi’nin başa gelmesi ile dış politikayı oluşturan “ülkeler ile uyum” temelli politika ile yeniden bu dışlanmışlığın aşılması hedeflenmektedir.

Rafsancani

Hatemi’nin bu politikasının ilk meyvesi, İslam Konferansı Örgütü’ne 1997’de başkan seçilmesi olmuştur. Nitekim, İslam dünyasında bu İran hanesine artı olarak dönmekteydi. Öte yandan bu politika ile kötüleşen AB-İran ilişkilerinde de yeniden iyileşmeler görülmekteydi.[14] Hatemi’nin ABD’ye karşı itidal çağrısı ne yazık ki karşılık görmemiş ve 11 Eylül saldırılarıyla bu gerginlik daha da artmıştı.

Bush yönetimindeki ABD’nin uygulamaya aldığı ‘Önleyici Savaş’ doktrini ile tehditleri yerinde yok etmek için başlattığı mücadelede Irak, Suriye ve İran gibi Orta Doğu ülkelerine karşı bu doktrini uygulamaya koymuştu. Nitekim, ABD’nin müttefiki son Şah Muhammed Rıza döneminde başlayan nükleer çalışmalar, ABD için artık bir tehdit olmaktaydı. İran nükleer çalışmaları durdurmamakta ısrarcıydı. Bu çalışmaların tamamıyla barışçıl hizmetler sunacağını iddia etmesi de ABD’nin algısını değiştirmeye yetmedi.  Gerginlik iyice tırmanırken buna 2005 seçimlerini kazanan Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olması da eklenince daha da artmıştı. [15] Ahmedinejad, Hatemi’nin tam tersi bir kişiliğe sahipti. Daha saldırgan bir dış politikanın sinyallerini vermeye başlamıştı. Şii kanadının da desteğini alan Mahmut Ahmedinejad ülkede başlayan yumuşamanın da önüne geçecekti.

Ahmedinejad

Ahmedinejad’ın saldırgan dış politika söylemleri onun on ikinci imam olan Mehdi’nin dönüşünü sağlayacak iddiaları artmıştı. Hatta bu bağlamda dini uygun olmayan kötülüklerin arttırılması gerektiğini savunanlar da vardı bu söylemler cumhurbaşkanının Hüccetiye cemaatinden olduğu iddialarına kadar gitmişti. Hatemi dönemi ABD ile iplerin kopması Ahmedinejad döneminde de doruğa ulaştı. ABD devrim sonrası İran’a karşı sert güç kullanmaktan kaçınmıştı. Bunu da izlediği strateji çerçevesinde yapmıştı. Çünkü İran’ın diğer ülkeleri tehdit eden sistemi ile ABD’nin bölgede müttefiki bulunmasını kolaylaştırmaktaydı. Nitekim ABD Orta Doğu’ya yönelik politikası doğal kaynak temelli, ABD’nin süper güç olmasını pekiştirmeye yönelik mücadelesiydi. Ahmedinejad yönetime gelir gelmez nükleer çalışmaları daha çok önem vermesi ve çalışmaları şiddetlendirmesi tüm dünyayı endişeye sürüklemiştir.[16] Nitekim 2003 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yapılan anlaşmayı imzalamıştır. Ancak yürürlüğe koymaktan geri durmuştu. Bununla beraber BMGK’nın beş daimî üyesi ve Almanya’nın da içinde bulunduğu devletler grubu ile yapılan istişarelerden de bir sonuç çıkmıyordu. 2012’de yapılan müzakerelerden de bir şey çıkmayınca, AB ülkeleri de ABD’nin yaptırımlarına destek olmaya başladı.[17] Sonuç olarak 1970 NTP Anlaşmasını imzalayan ve daha sonra nükleer çalışmalar yapmaya başlayan ülkelerin arasına giren İran dört yıl geçmeden ABD’nin desteğiyle nükleer çalışmalar yapmaya başladı. ABD desteği ile oluşturulan İran nükleer çalışmaları ilginç bir şekilde ABD’nin tepkisini çekmeye başlamıştı. Çünkü Ortadoğu hakimiyeti için bu çalışmalar tehlike arz etmekteydi.[18] Ahmedinejad ile artan çalışmalar tüm çabalara rağmen yeni gelen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani döneminde (2013) de devam etmektedir.

[irp posts=”40″ name=”‘İran Şahlanırken, İsrail ve Türkiye Dışlanıyor!'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3] LEWİS Bernard, Ortadoğu, Ankara, Arkadaş, 2010, s.8-51

[4]  CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015, s.58-63

[5] AMANAT Abbas, Iran: A Modern History, New Haven, Yale University Press, 2017, s.179,180

[6] KARADENİZ Yılmaz, “Kaçar Hanedanı (1975-1925)”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Malatya, 2004, s.61-68

[7] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012, s.405-410

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.130,131

[9] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.408-410

[10] CLEVELAND William L., a.g.e, s.208-214

[11] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007, s.245-256

[12] CLEVELAND William L., a.g.e, s.467-479

[13] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.433-437

[14] YURDKURBAN İsmail, “Devrim Sonrası İran Dış Politikası (1979-2005)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2007, s.30-41

[15] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.437,438

[16] YURDKURBAN İsmail, ibidem, s.46-53

[17] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.437-443

[18] UZUN Özüm S., “İran’a Ekonomik Yaptırımlar; Kırılganlaşan Nükleer Program Mı Hükümet Mi?”, Ortadoğu Analiz, cilt.5, sayı.54, Haziran 2013, ss.62-70, s.65

Kaynakça

AMANAT Abbas, Iran: A Modern History, New Haven, Yale University Press, 2017

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 12.02.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

IMF Resmî Web Sitesi, 12.02.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

KARADENİZ Yılmaz, “Kaçar Hanedanı (1975-1925)”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Doktora Tezi, Malatya, 2004

LEWİS Bernard, Ortadoğu, Ankara, Arkadaş, 2010

UZUN Özüm S., “İran’a Ekonomik Yaptırımlar; Kırılganlaşan Nükleer Program Mı Hükümet Mi?”, Ortadoğu Analiz, cilt.5, sayı.54, Haziran 2013

YURDKURBAN İsmail, “Devrim Sonrası İran Dış Politikası (1979-2005)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2007

[/vc_toggle]

 

Türk Dış Politikası’nın Farklı Bir Açıdan Değerlendirilmesi: TİKA

Dış politika denince hemen herkesin aklına büyükelçiler, konsoloslar, Dış İşleri Bakanlığı’nın yaptığı müzakereler, antlaşmalar vb. faaliyetler gelir. Bu faaliyetler pek tabi dış politikanın önemli bir ayağını oluşturur. Ancak günümüzde dış politika stratejilerini belirlerken farklı enstrümanlar da kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi de kamu diplomasisidir. Kamu diplomasisi köklü ilişkiler inşa eder. Diğer ülkelerin ihtiyaçlarını, kültürlerini, toplumunu anlamak, varsa yanlış algıları düzeltmek ve ortak paydalar bulmak kamu diplomasisinin başlıca hedefidir.

1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra Orta Asya ve Kafkasya’da birçok devlet bağımsızlığını kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti o günlerde bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan devlet olmuştur. Bu devletler ile ortak bir dil, hafıza ve kültüre sahip olmamız bölgesel ilişkilerin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye açısından 90’lı yıllarda ilk öncelik uluslararası toplum tarafından Türk devletlerinin kabul edilmesi olmuştur. Daha sonraları ise yeni kurulan bu ülkelerde yaşayan soydaşlarımız için sosyal, ekonomik ve kültürel alanda birçok çalışma yapmıştır. Yapılan bu yardımlar devamında yerini uzun soluklu projelere bırakmıştır. Burada yapılacak olan faaliyetleri ve dış politika önceliklerini uygulayacak, koordine edecek bir kuruma ihtiyaç duyulmuştur. İşte bu ihtiyaç neticesinde 1992 yılında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı yani TİKA kurulmuştur.

TİKA, başta ortak değerlere sahip olduğumuz ülkeler olmak üzere birçok bölge ülkede Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının icracı bir unsuru haline gelmiştir. Özellikle soydaşımız olan ülkelerde 1995 yılından itibaren eğitim faaliyetlerini hızlandırmış çok sayıda okul, kütüphane ve laboratuvar yapmış, üniversitelerin teknik donanımını artıracak yardımlarda bulunmuştur. Ülkemizin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör haline gelme çabasının bir uzantısı olarak TİKA faaliyet alanını genişletmiş bugün 60 ülkedeki 62 program koordinasyon ofisi ile 5 kıtada 150 ülkede faaliyet göstermektedir. 2017 resmi rakamlarına göre Türkiye 8 milyar 120 milyon dolar ile dünyada en fazla insanı yardım yapan ülke olmuştur.

Peki Türkiye 150’den fazla ülkede bir çok alanda yürüttüğü kamu diplomasisi ve bu ülkelerin ihtiyaçlarına yönelik yardımlar ile ne amaçlamaktadır? Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk geçmişi ile 1000 yıldır çok farklı etnik ve dini kökenden insanlarla bir arada yaşama ve adaletle idare etme tecrübesine sahiptir. Tüm bu faaliyetleri de yürütürken barış kuşağı oluşturmayı hedeflemiş yalnızca ilişkide olduğu devletlerin başkanları ve yönetenleri ile diplomatik ilişkiler kurmayı değil kamu diplomasisi ile o ülkelerin halklarını kazanmayı, gönüllerinde yer etmeyi düstur edinmiştir.

Dış politikanın önceliği ülke çıkarlarını gözetmek bu doğrultuda faaliyetler yürütmektir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne dek ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesiyle hareket etmiş çıkarlarını, insanlığın ve vicdanın önüne koymamıştır. Bu yüzdendir ki yönetimler, idareciler değişse dahi Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslardan Afrika’ya kadar bu bakış açısı değişmeyecektir. Orada yaşayan idareciler de gün gelecek değişecekler ama Tika’nın yaptığı okula giden Türkmenistanlı genç, kütüphanesinde okuyan Kosovalı çocuk, hastanesinde tedavi olan yaşlı teyze ve açtığın su kuyusundan bir yudum da olsa su içmiş olan Somalili çocuk Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptıklarını unutmayacaktır.

Dış politika sadece çıkarlar doğrultusunda ülkelerin liderleri ile anlaşmalar yapmak, uluslararası kurumlar neyi işaret ediyorsa o doğrultuda politikalar üretmek değildir. Dış politika ilişkide olduğunuz ülkelerin insanlarının gönlüne değmektir, ihtiyaçlarına el uzatmaktır. Dünya ancak bu bakış açısı ile hareket ederse huzuru ve adaleti tesis edebilecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.tika.gov.tr/tr/sayfa/hakkimizda-14649

https://www.researchgate.net/publication/329453809_Turkiye’nin_Turk_Dunyasi_Vizyonu_TIKA_Faaliyetleri_Uzerinden_Bir_Inceleme_ULUSLARARASI_ORTA_ASYA_SEMPOZYUMU_BILDIRILER_KITABI_Goc_Yoksulluk_ve_Kimlik_INTERNATIONAL_CENTRAL_ASIA_SYMPOSIUM_PROCEEDINGS_B

https://www.haberler.com/tika-dan-kosova-da-turkce-egitime-destek-pristine-11272583-haberi/

https://www.tika.gov.tr/tr/haber/tikanin_su_projeleri-3937

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tikadan-kosova-egitimine-destek/678175

[/vc_toggle]

Dünyada ve Osmanlı’da 50 Milyon Kişiyi Öldüren İspanyol Gribi

İspanyol gribi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkmış(1918-1920) ve 18 ayda en iyimser ihtimalle 50 milyon insanın canını almıştır. Birçok uzman bu ölü sayısını 150 milyona kadar çıkarmakla beraber o günün atmosferi gereği vakaların kayda geçirilmemesi ve sansürlenmesi sebebiyle tam bir sayı bulmanın mümkün olmadığını belirtmektedir. Bu hastalığın isminin İspanyol Gribi olmasının da bu olaylarla büyük ilgisi vardır. Savaşa giren Avrupa devletleri bu hastalığı halktan saklayıp basın yasağı getirmiştir ancak savaşa girmeyen İspanya’da hastalığa karşı bir sansür uygulanmadığı için Avrupa’da basına yansıyan ilk vakalar İspanya’da olmuştur. Bu sebeple gribe isim olarak İspanyol Gribi ismi verilmişti ve farklı bölgelerde bu hastalık farklı isimlerle de geçmektedir. Brezilya’da hastalığa Alman gribi, Senegal’de Brezilya gribi, Polonya’da ise Bolşevik hastalığı deniliyordu.

İspanyol gribinin nereden çıktığı hakkında çeşitli söylentiler olsa da en güçlü 3 söylenti bulunuyor. Bu söylentilerin başında kanatlı hayvanların, nüfus çokluğunun ve ilginç mutfakların merkezi Çin geliyor. Batı Avrupa’nın da gribin merkezi olabileceği düşünülmektedir ancak yapılan son araştırmalarda Batı Avrupa’nın merkez olamayacağını gösteriyor. En güçlü ve kaynak bakımından kesin gözüyle bakılan yer ABD’nin New Mexico eyaletidir. Tavuk ve domuz çiftliklerinin çok olması ve aynı zamanda Çinli çalışanların hakim olduğu bu bölge, günümüzde İspanyol gribinin kaynağı sayılmaktadır. Virüsün tavuk veya domuz aracılığıyla mı bulaştığını bilinmiyor. Ancak Amerikalılar Avrupa’ya vardığında Amerikan askerlerinin bulunduğu bölgelerde İspanyol gribi vakaları ortaya çıkmıştır.

İspanyol Gribinin Yayılım Haritası: 1918-1920

Virüsün yayıldığı dönemlerde dünyada Birinci Dünya Savaşı sürüyordu. Salgını epidemik durumdan pandemik duruma getiren şüphesiz Amerika’nın Avrupa’ya asker göndermesiydi. Kısa süre içerisinde milyonlarca insana bulaşan bu hastalık şüphesiz ki dünya savaşının sonunu getiren sebeplerden bir tanesi. Diğer grip türlerinin aksine yaşlıları, zayıfları ve çocukları etkilemiyor, sağlıklı ve genç insanları etkiliyordu. En büyük etkilerini gören 20-40 yaş aralığındaki insanların büyük bir çoğunluğu cephedeydi ve o günün sağlık altyapısı bu kadarını kaldıramazdı ki öyle oldu, milyonlarca insan nedenini bilmediği bir hastalıktan, evinden binlerce kilometre uzakta son nefesini verdi.  Asker olanlar halktan daha şanslı sayılabilirdi çünkü onları muayene eden bir doktor ordusu vardı ancak halkın sağlığını gözetecek çoğu doktor savaştaydı.

Sadece ağzını kapatmanın hastalıktan koruyacağına inanan insanlar

Üç dalgadan oluşan salgının son iki dalgası, virüsün mutasyon geçirmesi sebebiyle çok daha ölümcüldü. Son dalganın oluşmasının sebebi ise savaş bitmesiyle askerlerin terhis olup virüsü evine, çok sevdiği ailesine bulaştırmasıyla oldu. Atatürk’te Samsun’a geçmeden evvel bu hastalığa yakalandığını, Beşiktaş’taki evinde istirahat ederek atlattığını Metin Özata’nın kitabında okuyoruz.

Salgın döneminde üstün ırkların bu hastalığa yakalanmayacağını, yakalansa da rahatlıkla atlatabileceğini inanan kesim, aynı zaman da bilimsel olarak geri kalmış milletlerin varlığına inanıp onların bu hastalık aracılığıyla yok olacağını düşünüyordu. Ancak kısa süre içerisinde bu salgın hastalığın önemsediği son şey kişinin milleti olduğu anlaşılacaktı. İnsanı hastalıktan koruyacak tek şeyin salgına karşı alınacak önlemlerdi.

Hastalığa Karşı Alınan Önlemler

Arellona maskesi takan bir polis

Dönemin tıpı maalesef hastalığı tedavi etmekte çok yetersiz kalıyordu. Doktorların halka sadece 3 tavsiyesi olabiliyordu. İstirahat etmek, iyi beslenmek ve hijyeni sağlamak. Hükümetler kalabalıkların bir arada bulunduğu alanları kapatmaya karar verdi. Sinema, kilise, ve eğitim kurumları kapatılsa da bu önlemler salgını önlemiyor sadece yavaşlatıyordu.

Arellona adı verilen grip maskesi makul fiyatlarla halka satışa çıkarıldı. Öncesinde insanlara hastalığa karşı korunma konusunda bir güven veren bu maskeler aslında hiçbir işe yaramıyordu hatta hastalığa yakalanma da oranları arttırıyordu. Amerika’da bazı sağlık personelleri maske takarken bazıları takmıyordu. Yapılan araştırmalarda takanların %8.3’ü enfekte olurken takmayanların %7.9’u enfekte oluyordu. Takanların hasta olma oranın yüksek olmasının sebebi, zaten işlevi olmayan bu maskelerin birde üzerine virüs yapışıyor, takarken çıkarırken bu virüs solunum yoluna giriyordu.

Maske propagandası yapan Amerikalılar

Osmanlı’da İspanyol Gribi

Osmanlı’ya virüsün girişi Avrupa’dan olduğu tahmin edilmekte. Virüsün ilk nüfuz ettiği yerler limanlar ve demiryolları olduğunu görüyoruz. Bu da virüsün Avrupa’dan topraklarımıza gelme ihtimalini artırıyor. Osmanlı’da ilk dalgada hastalığın ciddiyeti diğer devletlerde olduğu gibi pek kavranamamıştı. İkinci dalgada gerekli önlemler alınmaya başlandı. Bunlar okul gibi,  insanların bir arada olduğu kurumların kapanmasıyla başlatılmış, sonrasında genişletilmişti. Ancak kayıtlarda Rum ve Ermeni okullarının bu yasağı çiğnediğinden bahseder. Bu yasağı çiğneyen okullara Maarif Nazırlığı tarafından bir dizi yaptırımlar getirilmiştir.

İspanyol gribinden en çok zarar gören Anadolu halkı olmuştur. Bunun sebebine inildiğinde ise sivil doktorların askere alınmasını görüyoruz. Zaten doktor sayısında sıkıntılar yaşayan Anadolu halkı doktor sayısının azlığından dolayı bu salgında derin yaralar almıştır. Gribe karşı kullanılacak ilaçların üretimini İtilaf devletleri yapması sebebiyle de Osmanlı halkı ilaçsız kalmıştı.

Tam olarak Osmanlı’da kaç kişinin İspanyol gribinden dolayı öldüğünü bilmemekle beraber İstanbul Şehremaneti ve Sıhhıye Mecmuası’na göre İstanbul’da ölü sayısı 6403 kişi olarak saptanmıştır. İstanbul’da ölüm oranı ise binde 5’tir. Ancak dediğimiz gibi bu gribin ağırlığı Anadolu’da hissedilmiştir ve Anadolu’daki ölü ve enfekte oranları hakkında bir kayıt tutulmamıştır.

Ömer Can Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
TC Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivler Başkanlığı-Osmanlı Arşivi (BOA), DH-D. UM., Dosya no:19-3,Gömlek no:1-7/2, 12 Tesrin-i Evvel 1334.

Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918 (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınevi,2005), 298.

John M. Barry, The Great Influenza:The Story of the Deadliest Pandemic in History (New York: Penguin,2005), 457.

Ahmed Emin (Yalman), Turkey in the World War (New Heaven: Yale University Press, 1930)
[/vc_toggle]

Orange Revolutions In Ukraine

Due to the location of Ukraine, it gained its independence in 1991 after the collapse of the USSR, but became an Eastern European country stuck between both the European Union and Russia in this post-communist period due to the conditions of the period (Köroğlu, 2015). Many states in the region – Central and Eastern Europe – have been transition countries both politically and economically as a result of the USSR distribution, and Ukraine is one of them. For almost all of Central Europe’s post-communist countries, the disintegration of communism has resulted in largely stable relations. Property has been de-statised to a large extent, and a commercial economy for consumer goods, labor, and property has been developed.

Orange Revolutions In Ukraine

However it is important to consider both Ukraine’s domestic and foreign policies in order to comprehend the reasons for its current international attention. The unofficial but de facto separation of sectarian and ethnic tensions between the southeastern and western parts of Ukraine has resurfaced questions about how to ensure Ukraine’s internal integrity in the current formation following the fall of the USSR. The Orange Revolution, which began in 2004 and lasted until the end of 2005, was named in order to better understand shifting internal conditions and regional parameters, and Ukrainian domestic politics experienced very active days after this date. The Orange Revolution was a turning point for Ukraine; after this movement, whose ties with Russia had broken down and it had moved closer to the West, struggled for five years to maintain this character. So, how did Ukraine’s presence in the area affect Russia? In addition, before discussing the Orange Revolution, there are a few key points to consider.

Ukraine, as is well known, applies to a piece of land that was crucial in the development of Russian nationalism by the “Kievan Rus” as a result, maintaining hold of this piece of land is Russia’s top priority in terms of protecting Russian identity and historical requirements (Tüysüzoğlu, 2011). Ukraine’s significance to Russia is not limited to historical ties. The position of Ukraine is also critical in terms of Russia’s Black Sea Sovereignty. The word “Ukraine” comes from the Ukrainian word “Ukrayina / крaна,” which means “border” or “borderline’’ (Karadeli, 2014).

Ukraine exhibits the formal characteristics of a democracy and a capitalist society: the transition has resulted in comparatively high rate of price liberalization and small business privatization, with no industry consolidation. Politically, the country has a multi-party structure with fair elections that have ensured membership turnover in the elected parliament and presidential authority (Lane, 2008).  The name “Orange Revolution” comes from the Yushchenko campaign’s choice of color for its summer 2004 campaign. There was no ideological connotation of the color orange before.

Viktor Yuşçenko

The typical Ukrainian blue and yellow colors may have been an option, but the greatest challenge to Yushchenkos candidacy was being branded a radical Western Ukrainian nationalist, particularly because the critical swing electorate lived in central Ukraine. In recent Ukrainian politics, the “Orange Revolution” was a pivotal occurrence. With the assistance of hundreds of thousands of protesters, the Yulia Tymoshenko bloc (BYuT), the Socialist Party of Ukraine (SPU), and other minor groups, Viktor Yushchenko secured the repeat second round of the 2004 presidential elections (Katchanovski, 2008).

The Central Election Commission, which was largely dominated by the government, postponed the declaration of the final vote counts for several days after the first round of the presidential election on October 31, arousing widespread fear of vote fraud. The Orange Revolution is made up of four cycles. The first and most important incident was the famous rally, which took place in many major cities across Ukraine but was centered in Kyiv’s Maidan district. Following the second election, a city of 1,500 tents was quickly erected adjacent to Maidan on the Khreshchatyk, Kyiv’s main thoroughfare.

Hundreds of thousands of protesters flocked to the streets at all hours, swelling to hundreds of thousands every evening as Yushchenko and other revolutionary figures spoke from a major stage on the square, simultaneously televised, about their demands for equality and rights. Second the dialogue between the government and the opposition, led by Polish President Alexander Kwasniewski, Lithuanian President Valdas Adamkus, EU High Representative Javier Solana, and Russian State Duma Speaker Boris Gryzlov, was the second mechanism at work. Both Yanukovych and Yushchenko took part in the talks, which were aimed at reaching a consensus and a negotiated settlement.

The third stage took place in parliament and a number of trials, which dealt with numerous election-related grievances. The matter was turned over to the Supreme Court for adjudication after the Rada, Ukraine’s parliament, failed to ratify the official results announced by the Central Election Committee. The fourth and final case was the signing of a constitution-amending agreement between the incumbents and the opposition. On December 8, the Ukrainian parliament passed amendments significantly limiting the president’s authority, a topic of great concern to current President Kuchma and his colleagues in light of the opposition’s expected victory. In exchange, the parliament adopted amendments to electoral legislation advocated by the opposition and aimed at reducing the possibility of fraud. Both parties decided to hold a rerun of the second round of elections in December as a result of the agreement (Mcfaul).

Leonid Kuçma

The election of 2004 was never really about problems. All of the leading candidates (Yushchenko, Yanukovych, Moroz, and Symonenko) used populist language, especially in the socioeconomic realm. As the election was described as a campaign pitting support for the authorities and the status quo (Yanukovych) against resistance to what had happened in the previous decade under Kuchma, issues got muddled. Hostility to Kuchma’s “bandit regime” brought together unusual bedfellows like socialist Moroz and liberal Yushchenko.

Moroz and Yushchenko shared a commitment to democratization and the rule of law, as well as the view that injustice would be eradicated. Both candidates were opposed to the oligarchs, whom they linked to the government and thus to Yanukovych (Kuzio, 2005 ). This revolution not only provided votes, but also provided opportunities in other fields of life, such as the manufacturing sector, though there were still some issues. The following are pressing current issues: (1) almost absolute government possession, or at least management power, over all forests; (2) latent mistrust of government (in certain regions and segments of the population) following decades of communist rule until 1991, and a decade of oligarchic governance until the Orange Revolution; (3) ties between country-wide democratization and citizen participation in forest management; (4) Inexperience with democratic governance of forest groups, alliances, and institutions; (5) and a lack of consistent pathways to a potential equilibrium between government, economies, and forest ownership, management, and security (Soloviy, 2005).

Apart from the fact that economic challenges, which are the most pressing issues in sight, threaten all regions, the use of old and traditional infrastructure, despite the fact that the land in the agricultural and industrial sectors of the country is suitable, is one of the most significant factors in the country’s failure to achieve the desired growth in these areas. The preference of Russian-friendly voters, Victor Yanukovich of the Party of Regions and Victor Yuschenko of the Our Ukraine campaign, faced the most intense rivalry since Ukraine’s independence. Victor Yuschenko, who first emerged in the polls in early September, became ill unexpectedly. Victor Yuschenko, who was being examined in a Vienna hospital, was thought to have been poisoned by a drug called dioxin.

Victor Yanukoviç

Among the significant revolutions that decided the country’s destiny were the Orange Revolution in Ukraine, the Velvet Revolution in Czechoslovakia in 1989, the Rose Revolution in Georgia in 2003, and the Tulip Revolution in Kyrgyzstan a year later. Another striking finding of the study is that these movements, dubbed by various names, used the word “enough” as a rallying cry.

During the Arab Spring, the Arabic term “al-kifaya,” which means “enough,” was used in demonstrations precisely at this time. Were these revolutions a continuation of each other? Despite the Orange Revolution, which began on November 22 in Maidan and resulted in up to a million demonstrations, Yanukovich claimed victory based on official election returns. Vladimir Putin, President of the Russian Federation, was one of the first leaders to acknowledge the election outcome.

The demonstrators alleged that the election results in some towns, such as Lviv, were rigged and requested that the elections be held again in a transparent manner (Kubicek, 2008 ). The second election, which was held on December 26th, drew many observers and volunteers from all over the world. Despite minor issues around the region, Yushchenko won 51.99 percent of the vote, putting him ahead of Yanukovich (44.20 percent ). Viktor Yushchenko became Ukraine’s new president after the official results were revealed on January 10, 2005. On January 23, Yushchenko took office by repeating the inaugural ceremony in front of the crowd gathering in Maidan (Şirin, 2019).

Yushchenko’s great supporter and at times more prominent than Yushchenko, the Block leader Yuliya Timoshenko, became Prime Minister of Ukraine under Yushchenko in January 2005 during the events of the Orange Revolution. About the fact that Viktor Yanukovich seemed to embrace defeat, he began his work by remaining in the political sphere. Yanukovich, in particular, returned to politics as Prime Minister after the victory of the Party of Regions in the 2006 parliamentary elections (Copsey, https://www.sussex.ac.uk/webteam/gateway/file.php?name=epern-election-briefing-no-24.pdf&site=266). The Orange Revolution has evolved into a phenomenon that will not only encourage future revolutions, but will also end certain events in Ukraine. With the exception of a few small to medium-sized accidents, the Ukrainian Secret Service was able to avert the feared bloodshed.

During the Orange Revolution, it became clear that Ukraine was more than just a country; it was a strategic location for many countries around the world. The Orange Revolution and the emergence of a pro-Western government were unquestionably detrimental to the Russian Federation’s interests. The Russian Federation, however, as the inheritor of a significant political dynamic, did not waste much time in putting in place the necessary measures to reverse the destructive situation in its area of interest.

To address the issues, Ukraine has begun to train new pro-western actors. The Orange Revolution was welcomed as a new beginning to contend with the challenges of an autonomous Ukraine, despite the fact that it did not constitute a solution in and of itself. The Orange Revolution has drawn the attention of the whole world to Ukraine.

Following the fall of the Soviet Union, these events in Ukraine were seen for the first time as a phase in which the people demanded an end to corruption, oligarchy, and a life that met European expectations. One of Ukraine’s most significant targets, including those of its neighboring nations, has been membership in the European Union and integration. There were no obstacles in the way of Ukraine’s ambition of joining the European Union. Furthermore, during the events, Europe and the Western world stepped up their calls for governments to adapt to people’s demands and stressed the need for reform. Russia, on the other hand, suspected its adversaries of launching a coup by backing Yanukovich in exchange for EU membership. If the key feature of the orange revolution was the Ukrainian people’s antipathy toward Russia, the people had a lot of aspirations in terms of the economy.

When contemplating Ukrainian politics after the Orange Revolution, it’s important to figure out what has changed and what hasn’t. While the changes are important, there is a risk that they may be mistaken. The most dramatic move, Kuchma’s ouster from power, has far-reaching consequences. Another major growth, Ukrainians’ discovery of their own democratic society, is likely to have far-reaching consequences in the future, but what those consequences would be is still unknown (D’Anieri, 2005). A gestation period before the polls, during which a constitutional crisis weakened popular support for the government and the governing class, was one of the necessary reasons for the Orange Revolution’s success. The election’s political importance was also important.

This elections were more than just elections; they were a political tipping point that could lead to either centralized autocracy or consolidated democracy (Kuzio, Everyday Ukrainians and the Orange Revolution). In the run-up to elections due in 2006, Kazakhstan and Belarus (in the run-up to elections due in 2006) and Russia (with its next electoral period due in 2007–8), Ukrainian NGOs played a significant role in the 2004 election, resulting in a prominent backlash against the ‘Western-funded’ third sector in the more nervously repressive post-Soviet nations (Wilson, 2006).

On the other hand, it is said that the nation gained ground in terms of electoral rivalry and pluralism after the Orange Revolution, but this could not be translated into a long-term development program by perpetuating political turmoil and crisis. However, given that the public’s vote was used to determine the effectiveness of the process, the legitimacy of these remarks is questioned. Some argue that the EU’s “Russia-first” stance is the reason why Ukraine has been unable to progress through democratization and integration into Europe (Solonenko, 2009). It is expected to continue the analysis by looking at Ukraine’s ties with the European Union. As a result, the condition of the region’s foreign policy, which is referred to as Russia’s backyard, will be examined when considering Ukraine, an Eastern European republic, in a broader context.

Sümeyra Tahta

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Copsey, N. (https://www.sussex.ac.uk/webteam/gateway/file.php?name=epern-election-briefing-no-24.pdf&site=266). Europe and the Ukrainian Parliamentary Elections of 2006. European Parties Elections and Referendums Network.

D’Anieri, P. (2005). What Has Changed in Ukrainian Politics? Assessing the Implications of the Orange Revolution . Problems of Post -Communism , 82-91.

Karadeli, C. (2014). Ortaçağ’dan Günümüze Ukrayna’nın Kısa Tarihi, “Uluslararası Politikada Ukrayna Krizi”. İstanbul: Beta Yayınları.

Katchanovski, I. (2008). The Orange Evolution? The “Orange Revolution” and Political Changes in Ukraine. Post-Soviet Affairs, 351-382.

Köroğlu, N. Ö. (2015). Avrupa Birliği ve Rusya’nın Güç Alanları Arasında Kalan Ukrayna’da Yaşanan Halk Ayaklanmaları: “Turuncu Devrim” ve “Meydan Devrimi”. Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi , 31-52, https://www.esbadergisi.com/images/sayi10/ukrayna-makale.pdf.

Kubicek, P. (2008 ). The History of Ukraine. London: Greenwood Publishing Group.

Kuzio, T. (2005 ). From Kuchma to Yushchenko Ukraine’s 2004 Presidential Elections and the Orange Revolution. Problems of Post-Communism, 29-44, DOI: 10.1080/10758216.2005.11052197.

Kuzio, T. (tarih yok). Everyday Ukrainians and the Orange Revolution. http://www.taraskuzio.com/books6_files/chapters-carnegie.pdf.

Lane, D. (2008). The Orange Revolution: ‘People’s Revolution’ or Revolutionary Coup? The British Journal of Politics and International Relations , 525-549, doi: 10.1111/j.1467-856x.2008.00343.x.

Mcfaul, A. A.-M. (tarih yok). Introduction: Perspectives on the Orange Revolution. https://fsi-live.s3.us-west-1.amazonaws.com/s3fs-public/Introduction.pdf .

Solonenko, I. (2009). “External democracy promotion in Ukraine: The role of the European Union”. Democratization.

Soloviy, I. P. (2005). Forest Policy in Aroused Society: Ukrainian Post-Orange Revolution Challenges. Journal of Forest Policy and Economics, 60-69, https://doi.org/10.1016/j.forpol.2007.05.003.

Şirin, İ. M. (2019). ÖNCESİ VE SONRASI İLE UKRAYNA’DA MAİDAN SÜRECİ . İstanbul : İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, AVRASYA ARAŞTIRMALARI ANABİLİM DALI, YÜKSEK LİSANS TEZİ .

Tüysüzoğlu, G. (2011). UKRAYNA’DA TURUNCU DEVRİM’İN SONU. Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi.

Wilson, A. (2006). Ukraine’s Orange Revolution, NGOs and the Role of the West. Cambridge Review of International Affairs, 21-32, DOI: 10.1080/09557570500501747.

[/vc_toggle]

 

2000 Yılından Rus Uçak Krizine Kadar Türkiye-Rusya İlişkileri

Türk-Rus ilişkilerinin kökeni çok eskilere dayanmaktadır. Bu ilişkilerin gelişmesindeki ana etken Rusya’nın o zamanki adıyla Knezlik olarak adlandırılan yapının güneye doğru inerek Karadeniz’e ulaşmasıyla başladı. Türk-Rus ilişkilerinin ilk olarak on beşinci yüzyılın sonlarında başlandığı bilinir. Avrasya’da Türk-Rus ilişkileri her zaman bölgenin ve insanların kaderini belirlemiştir. Nitekim o dönemdeki Osmanlı ve Çarlık Rusya sürekli olarak bir rekabet içinde olmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasındaki en büyük etkende hiç şüphesiz Rus’lardır. Zira Rusların süreklilik gösteren sıcak deniz politikasının önündeki en büyük engel Osmanlı idi. Bu yüzden Rusya’nın Türk toprak ve boğazlarında hak iddia etmesi bu iki devletin sürekli bir rekabet içinde olmasına neden olmuştur.[1]

Türk-Rus ilişkilerindeki rekabet yerini zaman zaman iş birliğine de bırakmıştır. Bunlardan en önemlisi Cumhuriyetin başladığı yıllarda yapılan ekonomik iş birliğidir. Bu iş birliği tamamen o zamanki SSCB’nin süper güç olma yolundaki gelişimine katkı sağlayacak bir adımdı. Yani tamamen hedefler çerçevesinde gelişen bir iş birliğiydi. Nitekim bu iş birlikleri sürekli stratejiler etrafında gelişen karşılıklı iş birlikleriydi.[2]

Çeçen Direnişçiler

Soğuk savaş döneminde Türk-Rus ilişkilerinin kırılma noktası çift kutuplu sistemin dağılmasıyla birlikte Batı Blokunun Doğu Blokuna karşı sınırı olan Türkiye açısından Rusya ile ilişkilerinin dönüm noktası olmuştur. Zira Karadeniz’de Sovyet Blokunun arasına sıkışan Türkiye tarafı olduğu Batı Blokundan gereken ilgi ve desteği görmediği için kendini bölgede sıkışmış olarak hissetmiştir. Nitekim Batı’da Türkiye’yi bir sınır bekçisi olarak görmüş ve soğuk savaş dönemindeki rolünü göz ardı etmiştir.

Bu nedenle Türk-Rus ilişkilerinde soğuk savaş sonrası dönemde yakınlaşmalar olmuştur. Bu yakınlaşma Kafkasya’daki halklarında kaderini belirleme açısından bir dönüm noktası olmuştur.[3] Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiler soğuk savaş sonrası hız kazansa da daha sonra ülkelerin çıkar stratejileri çerçevesinde istenilen noktaya ulaşamamıştır. Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlerle artan ilişkileri, Rusya’nın SSCB’nin bir nişanesi olarak gördüğü bu bölgeyi kontrol altında tutma isteğiyle iki ülke arasındaki ilişkilerin kilitlenmesine sebep olmuştur. Zira Çeçen direnişçileri Türkiye’nin desteği ve terör örgütü PKK aracılığıyla sözde bir Kürt sorununu ateşleyen Rusya’nın desteği sebebiyle ilişkiler olumsuz şekilde etkilenmiştir. Bu sebepledir ki Türk-Rus ilişkileri siyasi anlamda çok fazla istikrarlı olmasa da ekonomik anlamda istikrarlı olmuştur.[4]

1992 yılında imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkileri esasları hakkında anlaşma” ile iki ülke arasındaki ilişkiler önemli bir noktadan geçmiştir.[5] Başbakan Ecevit’in 1999 yılındaki Rusya ziyareti ile ilişkilerin kördüğümü olan Çeçen direnişinin Rusya’nın iç meselesi olduğunu kabul ederek siyasi ilişkilerin kilidini açan girişimi gerçekleştirmiştir.[6] Ardından Rusya Başbakanı Mikhail Kasyanov’un 2000 yılında ki Türkiye ziyareti ve 2004’de ki Vlademir Putin’in ziyaretiyle soğuk savaş sonrası dönemde kilitlenen siyasi ilişkiler bu ziyaretle yeniden açıldığı bir döneme girilmiş oldu.[7]

Mikhail Kasyanov

Türkiye’de 2002 yılında göreve gelen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi Döneminden itibaren Türk-Rus ilişkileri yeni bir boyut kazandı. Bu dönem Türk-Rus ilişkilerinin en yüksek noktası oldu. Bu dönemde ekonomiden enerjiye turizmden güvenlik konularına kadar birçok konuda önemli gelişmeler yaşandı. Bu dönemin önem teşkil etmesindeki en önemli etken iki devletin de stratejilerinde değişikliğe gitmesi ile ilgilidir.[8] Türk-Rus iş birliğinin artmasında bir başka önemli etken ise Türkiye’nin Batı’dan beklediğini alamaması ve özellikle ABD’nin politikaları olmuştur. Nitekim iki ülkede Amerikan politikalarına karşı tavır alması bu iki ülkenin ilişkilerini önemli ölçüde geliştirmiştir. ABD’nin 2003’te Irak’a girişi ve diğer batılı devletlerinde bunu desteklemesiyle Türkiye ve Rusya’yı aynı gemide olmaya itmiştir.

Türk-Rus ilişkilerinin en yüksek noktaya ulaşmasındaki en büyük gösterge 2001 yılında imzalanan “Avrasya’da iş birliği eylem planı: İkili İş Birliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” anlaşmasıdır. Türkiye bir taraftan NATO üyesiyken diğer taraftan da Rusya ile sıkı iş birliği ve ortaklıklar içindeydi. Bu durum Türkiye’nin NATO’daki stratejik ortakları ile arasının açılmasına neden olmaktaydı. Daha sonra yapılan askeri iş birliği ile geçmişteki rekabetçi ilişki yerini yeni bir döneme bırakıyordu. Ak Parti dönemiyle birlikte yeni politikalar belirleten Türkiye radikal değişikliklerle dış politika da aktif olmaya başladı.

Ak Parti’den önceki hükümetlerin izlediği duygusal dış politika Ak Parti hükümetiyle yerini profesyonel bir dış politika izlemeye bırakmıştır. 1980 sonrası artan küreselleşmenin etkisiyle yaşanan ekonomik gelişmeleri fırsata çevirmek isteyen Türkiye buna 2000 yılından sonra daha aktif yapmaya başlamıştır. Özellikle Ak Parti döneminde ekonomik yapıya önem veren bir yapı oluşturulmuş ve bunun içinde Rusya ile ilişkiler ciddi şekilde genişletilmiştir. Türkiye’nin konumu aynı kalsa da soğuk savaş dönemi ve sonrasında Rusya ile ilişkiler açısından ciddi farklılıklar yaşamıştır. Bu süreç Türkiye’nin Avrupalı devlet düşüncesinin yanında Asyalı bir devlet olduğunu da göstermiştir.[9]

Bir ülkenin dış politika stratejilerinde geçmişten gelen bir süreklilik varsa o devletle ilişkiler ne kadar güzel olursa olsun çıkarlar yüzünden krizler yaşanacaktır. Rusya ile Türkiye ilişkileri de bu eksende tezahür etmiştir. Çünkü Rusya’nın 1774 yılından beri Doğu Anadolu ve Boğazlar üzerindeki hak iddiası vardı. Rusya özellikle bu yüzden Türkiye’nin aleyhinde olan her meselenin içinde bulunmaktadır.

Zira geçmişte kardeş devlet Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ krizinde Ermenilerin hamiliğini yaparak Türkiye ile zıt kutuplarda yer almıştır.[10] 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve dalga dalga Ortadoğu’ya yayılan Arap Baharının en şiddetli tesir ettiği ülke Suriye olmuştur. Suriye’de Arap Bahar’ının etkisiyle bugün bile devam eden iç savaş patlak verdi. Türkiye ile Suriye ilişkileri iç savaş öncesinde çok önemli derecede gelişmişti. Suriye’deki iç savaş diğer devletlerdeki iç savaşların tersine yerini özellikle Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği terör örgütlerinin konumlandığı alan halini almıştı.

Bu savaşta diğer büyük devletler bu terör örgütleri üzerinden çıkarım elde etme peşindeydi. Rusya ’da geçmişteki politikası olan Ortadoğu’da diğer Batılı devletlere karşı etkisini artırmak için Suriye üzerinde politikalar geliştirmişti. Zira sistem açısından kendisine en yakın ülke Suriye idi. O yüzden Arap baharı ile başlayan iç savaşta Suriye’nin konumu Rusya için her zaman önem teşkil etmekteydi. Suriye’nin Rusya için önemli olmasının en önemli nedeni ise Rusya’nın Ortadoğu’daki tek askeri üssü olmasıydı. Bu sebeple Esat rejimini destekleyerek Esat’ın halkına zulmetmesine destek çıkıyorlardı. Dahası Suriye’de faaliyet gösteren DAEŞ’ e karşı Türkiye’nin mücadele içinde olduğu PKK’ya destek veriyordu. Türkiye ile siyasi politikalar açısından zıt kutuplarda olsa bile ekonomik iş birliğini sürdürüyor.[11]

Türkiye ile Rusya arasında yaşanan bir diğer siyasi-politik kriz ise Ukrayna kriziydi. 2014 yılında Yanukoviç hükümetinin “Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması” nı imzalamaktan cayması üzerine Ukrayna’nın Kırım kentinde ve diğer Rus azınlık şehirlerinde protestolar başladı. Kırım Rusya’nın hegemonyası altına girmek istedi ve Rusya Kırım’ı ilhak etti. Diğer ayrılıkçı şehirler de bağımsızlık ilanında bulundular. Bu süreç Ukrayna ile sıkı ilişkiler içinde olan Türkiye’yi endişelendirdi. Türkiye’de hemen girişimlere başlayarak Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Ukrayna’ya göndererek yanında olduğunu göstermiştir.

Kırım’ın ilhakını kabul etmeyen Türkiye Kırım Tatarlarının hamisi olarak haklarını gözetilmesi gerektiğini savunmuştur. Ancak Türkiye her ne kadar durumu kabullenmese de Rusya ile direkt karşı karşıya gelmek istemedi. Tüm bu süreç her ne kadar Ukrayna-Türkiye ilişkilerinin gelişmesini engellese de Türkiye’nin temkinli adımlar atması sonucunda Batı ile zıtlaşan Rusya’nın, NATO üyesi olan Türkiye’den herhangi bir karşı girişimin gerçekleşmemesi sonucunda Türkiye ile Rusya arasında Türk Akımı Projesinin gerçekleşmesine vesile oldu. Türkiye Rusya ile yaşanan bu krizden çıkarım elde etmeyi başardı. Bu yaşanan önemli krizlerden Türkiye’nin Rusya ile iş birliğinin devam etmesindeki en önemli etken dönemin Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun izlediği aktif dış politikadır.[12]

Ukrayna krizinin ardından 2015 yılında Rusya Suriye’de hava operasyonu gerçekleştirdiği sırada Türkiye’nin hava sahasını ihlal etmesi sebebiyle Türk jetleri tarafından düşürülmesi sonucunda iki ülke arasında uçak krizi yaşandı. Bu kriz iki ülke arasındaki belki de en ciddi krizdi. Bu kriz sonucunda iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti. Krizden Türkiye ciddi şekilde etkilenmiş ve ayrıca iki ülke arasındaki uzun zamandır süre gelen ekonomik ilişkilerde önemli ölçüde etkilenmiştir. [13]

Sonuç olarak iki ülke arasındaki siyasi ilişkiler ve çıkarlar her ne kadar inişli çıkışlı krizlerin yön verdiği bir yol izlediyse de ekonomik ilişkiler bu krizden ciddi yaralar almadan ilerlemiştir. Rusya ile Türkiye birçok ekonomik konuda ittifak halindeyken siyasi politikalarda süreklilik gösteren stratejik hedefler doğrultusunda devamlı olarak bir dalgalanma yaşanmıştır. Çünkü tarih göstermiştir ki Rusya’nın hedefleri süreklilik göstererek gerçekleşmiştir. Bu da gösteriyor ki Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ekonomik açıdan gerekli olduğu kadar siyasi açıdan temkinli olması gerektiğini ortaya koymuştur. Zira Rusya’nın Türkiye üzerindeki emelleri yüz yıllar geçse de değişmeyecektir. Nitekim bunu Suriye meselesinde çok iyi görebiliyoruz. Türkiye Rusya ile siyasi politikalardan taviz vermeden ekonomik politikalarını devam ettirmelidir.

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] MAMMADOVA Fidan, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkilerinin Gelişimine Tarihsel Bir Bakış”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, s.4,5

[2] ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, “Krizlerin Yön Verdiği Türk-Rus İlişkilerine Uçak Krizine Kadar Analitik Bir Bakış: 2004-2016”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.22, S.2, 2017, s.465-483, s.467

[3] DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre, 2014, s.154-160

[4] ÖZBAY Fatih, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri: 1992-2010”, Bilgi Stratejisi Dergisi, C.2, S.4, 2011, s.36-38

[5]ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, a.g.e, s.467

[6] ÖZBAY Fatih, a.g.e, s.38

[7] ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, op.cit, s.468

[8] KAZDAL Melih, “Adalet ve Kalkınma Partisi Dönemi Türkiye-Rusya İlişkileri (2002-2017): Dış Politikada Çatışma ve İşbirliği”, Journal of Awaraness, C.3, S.2, 2018, s.51-62, s.53

[9] ÇELİKPALA Mitat, “Rekabet ve İşbirliği İkileminde Yönünü Arayan Türk-Rus İlişkileri”, Bilig, S.72, 2015, s.117-144, s.129-131

[10] KAZDAL Melih, a.g.e, s.56,57

[11] YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, “Rekabetten İşbirliğine Giden Süreçte Türkiye-Rusya İlişkilerinde Bir Test: Suriye Krizi”, International Journal of Political Studies, C.3, S.3, 2017, s.39-50, s.42-46

[12] KAZDAL Melih, op.cit, s.56

[13] YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, op.cit, s.46,47

Kaynaklar 

MAMMADOVA Fidan, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkilerinin Gelişimine Tarihsel Bir Bakış”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü”, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul

ÇOPUROĞLU Özge ve KARPUZCU Tevfik, “Krizlerin Yön Verdiği Türk-Rus İlişkilerine Uçak Krizine Kadar Analitik Bir Bakış: 2004-2016”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.22, S.2, 2017, s.465-483

DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre, 2014, s.154-160

ÖZBAY Fatih, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri: 1992-2010”, Bilgi Stratejisi Dergisi, C.2, S.4, 2011

KAZDAL Melih, “Adalet ve Kalkınma Partisi Dönemi Türkiye-Rusya İlişkileri (2002-2017): Dış Politikada Çatışma ve İşbirliği”, Journal of Awaraness, C.3, S.2, 2018, s.51-62

ÇELİKPALA Mitat, “Rekabet ve İşbirliği İkileminde Yönünü Arayan Türk-Rus İlişkileri”, Bilig, S.72, 2015, s.117-144

YELTİN Hüseyin ve IŞIK Kübra, “Rekabetten İşbirliğine Giden Süreçte Türkiye-Rusya İlişkilerinde Bir Test: Suriye Krizi”, International Journal of Political Studies, C.3, S.3, 2017, s.39-50

[/vc_toggle]

Dağlık Karabağ Savaşı Konjonktüründe Şekillenme ve Bölgesel Tutumlar

Giriş

Dağlık Karabağ sorunu, yıllar içerisinde bölgesel bir iştahsızlık olmaktan çıkmış ve sorunu besleyen ana öğeler olan; politik konjonktür, milli kimlik savunması, güç karmaşası sebebiyle konsensüs oluşması gecikmiş ve çözüm süreci oldukça belirsiz hale girmiştir. Yaşanan olumsuzluğun yanına önemli bir sorun olan insani dram eklenince sorunun küresel bir boyutta incelenmesi gerekmiştir. Süregelen çözümsüzlük küresel aktörleri iş birliğine götürmüş ve bu iş birliğinin tesiri korunmaya çalışılmıştır. Gelişmeler ışığında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından 6 Aralık 1994 tarihinde ‘’AGİT Minsk Grubu’’ kurulmuştur. Eş başkanlığını üç ülkenin yaptığı (ABD, Rusya ve Fransa) AGİT Minsk Grubu, süreci politik çıkarları sebebiyle baltalamış ve istikrarsızlığa katkı sağlamıştır. Karşılıklı çıkar ile gerçeğin meşruiyetini ayıramayan bu grubun dışında bölgesel bazda yer alan ülkeler de sürece müdahil olmuştur. Yazıda ayrışmanın yaşandığı Güney Kafkasya da sorunun akıbetinin bu kadar uzamasını yakın dönem içerisinde farklı perspektifler açısından inceleyip İran’a değineceğiz.

Günümüze Ulaşan Dağlık Karabağ Sorunu

İki kutuplu dünyada ve iki gücün hâkim olduğu bir durumda ters korelasyon iki gücün de istemediği konjonktürel bir durumdur. Bu durum Soğuk Savaş döneminde dünyamızda hissedilmiştir. 1985 yılında Mihail Gorbaçov döneminde ortaya çıkan glastnost ve prestryoka terimlerinin Sovyetler Birliği açısından minimum zarar maksimum sürdürülebilirlik ilkesine uygun olmadığı Dağlık Karabağ sorununun ivmelenmesi ile anlaşılmıştır. Açıklık anlamına gelen glastnost ve yeniden yapılandırma anlamı taşıyan prestroyka yaklaşımları, halk arasında milli bilinç oluşmasına destek olmuştur. Yıllardır bölgede milliyetçilik karmaşası yaşansa da Sovyetler Birliğinin dağılması sonrası bu karmaşa her zamankinden çok alevlenmiştir.

Dağılma sonrası Dağlık Karabağ’ın geleceği Rus müdahalesi altında şekillenme sürecine girmiştir ancak bu durum bölgesel iştahsızlığa katkı sağlamakla kalmamış sorunun ilerlemesiyle şekillenme sürecine farklı aktörlerin katılmasına yol açmıştır. Küresel sorun olan Dağlık Karabağ sorununda farklı aktörlerin müdahil olmasıyla politik konjonktür olumsuz ivmelenmiş ve güç savaşının yapıldığı arena haline gelmiştir. Belirsizliğin ilerlemesiyle oluşan insanlık dramı, çözüm arayışının aciliyetine vurgu yapmıştır. 6 Aralık 1994 tarihinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından oluşturulan AGİT Minsk Grubunun eş başkanlığını üç ülke üstlenmiştir. Eş başkanların katılımı ve tarafların dışında Türkiye ile beraber yedi ülkenin de katılımıyla sorun küresel arenada tartışılmıştır. Grubun kurulması öncesi ve sonrasında Rusya’nın etkisi büyüktür. Sorunun ilerlemesine sebep olan Rusya, tarafsızlık ilkesini Avrasyacılık ilkesinin yanında yeni şekillenen Kafkasya ve Asya jeopolitiği gereği göz ardı etmiştir. Barış müzakerelerini baltalayan bir diğer etken Rusya kadar sürece müdahil olan diğer ülkelerinde tarafsızlık ilkesine riayet etmemesidir. Ermeniler tarafından barış görüşmeleri sık sık kesilmesine rağmen sürece müdahil olan Avrupa devletleri Ermenileri işgalci olarak tanımlamamıştır (1). Konsensüs uzlaşmazlığını ve Azerbaycan açısından olumsuz gelişmeleri fırsat gören Ermeniler birçok rayonu ele geçirmiştir. Dağlık Karabağ bölgesi üzerinde hakimiyet geliştirmek için çeşitli riyakarlıklara kalkışan Ermeniler, 1830 yılından bugüne bölgede demografik verilerin Ermeniler lehine olduğunu ifade etmektedir.

Self determinasyon kullanımı açısından elverişli koşul yaratılmaya çalışılan bu dönemde durum, tarihsel gerçeklik bağlamında incelendiğinde etnonim Azerbaycan Türkleri lehinedir. Yıllardır yaşanan olaylar gereği kapsamlı göçlere rağmen, 1832 yılındaki Rusya resmî belgelerine göre Karabağ bölgesinde nüfusun %64,8 i Müslüman (Azerbaycan Türkü), %34,8 i Ermeni olarak kayıtlara işlemiştir (Yıldırım ve Özönder, 1991, s 87). 1917 tarihinde çeşitli tarihsel savaşlar sonucu Dağlık Karabağ’daki Türk nüfusu oranı %40,2 Ermenilerin nüfusu ise %52,3 olarak görülmüştür. Bu düşüşte Ermeni ve Taşnak çetelerinin Dağlık Karabağ konusunda Türklere karşı giriştikleri katliamlar olduğu düşünülmektedir (Alıyarov, 1989, s.39-40. 1828-1829). Neticeler sonucunda sorun Ermenistan lehine gelişmiş ve Dağlık Karabağ özerk bölgesi işgal altında olan Azerbaycan toprağı olarak belirlenmiş ve yıllar sürecek yeni belirsizlik başlamıştır (2).

Günümüzde Yenilenen Savaş ve Bölge Ülkelerin Yaklaşımı

27 Eylül-10 Kasım 2020 tarihleri arasında yinelenen savaşı Azerbaycan kazanmış ve Azerbaycan açısından bu savaş askeri ve diplomatik zafer olarak tarihe geçmiştir. Ermenistan tarafının saldırmasıyla başlayan savaş, Azerbaycan açısından değişen konjonktür bağlamından uzun sürse de savaş rahatlıkla kazanılmıştır. Türkiye’nin Azerbaycan’a açık desteğiyle savaşın seyri Azerbaycan lehine değişmiş ve Türkiye’nin desteğinin yanında karşılık olarak Rusya tarafının Ermenistan tarafına silah yardımı yaptığı söylentiler arasındadır. Azerbaycan askerleri çatışmanın ilk günlerinde güneyde ve ilerleyen günlerde kuzeyde ilerledi, Ermeniler ağır saldırılarda bulunmaya kalkışsa da Azerbaycan tarafı insansız hava araçları ile karşılık vererek olası sorunları önlemiştir. Zaman zaman ateşkeslerin yapıldığı ve bu isteğin Ermenistan tarafından geldiği görünse de Ermenistan tarafı ateşkesi bozmuştur ve çelişkili hamleler gerçekleştirmiştir. Uluslararası arena da tepkiler gecikmemiştir, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerden gelen tepkiler sonrası Amerika Birleşik Devletleri dahil pek çok ülke tepki göstermiştir ancak bölgesel açıdan tutum farklılığı yaşayan İran ve İsrail gözlerden kaçmamıştır.

Bölgesel bazda İsrail, büyük balık küçük balığı yer yaklaşımının yanında ikili ve stratejik ilişkiler bulundurduğu Azerbaycan’a sırt çevirmemiş görünüyor. Hava sahalarının kapandığı savaş döneminde arka planda kalan gelişmelere göre İsrail, Türkiye üzerinden Azerbaycan’a silah sevkiyatı yapmaktadır. Gözlerden kaçmayan bir diğer hususta İran yardımlarıdır. Ortadoğu da sık sık karşı karşıya gelen bu iki ülke, Güney Kafkasya’da da karşı karşıya gelmiş görünüyor. Gelişmeler ışığında, Ermenistan tarafının ağır kayıp hadisesinin yanında yönetişim sorunları olduğu da görülmüştür. Her iki tarafın kayıplar verdiği savaş Rusya’nın ateşkes önerisiyle ve Türkiye’nin bu teklifi desteklemesiyle 10 Kasım da Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan vatan haini olarak ilan edilmiştir ve Ermenistan tarafının işgal ettiği rayonlardan çekilme şartlandırılması hayata geçirilmiştir.

İran ve Rusya Karşısında Türkiye ve İsrail

Türkiye’nin fiili desteği dışında diğer açmazlar arka planda gerçekleşmiştir. Ermenistan ile Ekonomik ilişkileri dışında bölgede İsrail ve Türkiye varlığı istemeyen, Stratejik hamle olarak gören, Kafkasya ve Ortadoğu varlığı açısından ikili tehditlere yabancı kalmak istemeyen İran, Ermenistan lehine hareket etmiş bunun yanında konjonktürel birlik gereği ateşkesten yana olduğunu ifade ederek ikili oynamıştır. İsrail, Doğu Akdeniz ve geçmişten günümüze devam eden Filistin sorununun yanında diplomatik krizler yaşadığı Türkiye ile Güney Kafkasya da ortak çalışmıştır. Türkiye’ye hava sahası üzerinden silah yardımı yaptığı söylentileri, Ermenistan’ın Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklama ile desteklenmektedir. Açıklamaya göre Azerbaycan, İsrail menşeili LAR-160 çok namlulu roketatar sistemini Ermenistan’a karşı kullanmıştır (Sputnik). İsrail’in Ermenistan Büyükelçisinin Ermenistan Dışişleri Bakanlığına Azerbaycan aleyhine çağırıldığını da belirtmemiz gerekir (Anadolu Ajansı).

 

İsrail, Asimetrik Harp ve Realizm yaklaşımıyla Azerbaycan’ın yanında bulunmuştur. Tutumsal açıdan buz dağının görünmeyen kısmını bu şekilde ifade edebiliriz. Bir diğer görünmeyen kısım Uluslararası alanda kabul görme isteğidir bunu Arap Baharı sonrası gelişen Uluslararası İlişkiler konjonktüründe yıllardır süren normalleşme ilişkilerinde ve Doğu Akdeniz açılımında görebiliriz. Rusya ise Avrasyacılık gereği Kafkasya hakimiyetini kaybetmek istememektedir. Türkiye tarafından Doğu Akdeniz, Afrika ve Kafkasya da aldığı sarsıntılar sonrası açık kollayarak istifade etmek isteyen Rusya, Türkiye ile Jeopolitik rekabeti sürdürerek minimum sarsıntı geçirmek istemektedir. Türkiye ise kardeş Azerbaycan’a sahada ve masada her daim destek vereceğini belirtmektedir. Türkiye, Türk Keneşi açısından yumuşak güç ve bütünleştirici güç payını arttırmaktadır. Hem Kafkasya varlığına katkı sağlanmış hem de Orta Asya da bulunan Türk Keneşi üyeleri ile çeşitli anlaşmalar yapılarak bütünlük korunmuş, Asya da Rusya ve Çin yayılması ve çevreleme politikasına (containment) karşı Uluslararası alternatif olarak elini güçlendirmektedir. Tutumlar arasında Fransa da pay bulmaktadır. Afrika, Doğu Akdeniz ve Kafkasya varlığı, Türkiye tarafından sarsıntıda olan Fransa, Ermenistan konusunda AGİT Minsk Grubunda ki statüsünü kullanarak hem değişen konjonktürde yer bulmak istemekte ve Kafkasya varlığında aldığı yaraya tampon yapma amacı gütmektedir. Kafkasya varlığını Ermenistan üzerinden sürdüren Macron hükümeti, Yumuşak gücü din ile bütünleştirerek kendisine tehdit olarak gördüğü Türkiye’yi sıkıştırmak istemektedir (4).

İran Perspektifi

Ayrı bir kısım ve fonksiyonel olarak incelenmesi gereken İran, bölgede İsrail tarafından tehdit olarak görülmektedir. İran açısından da İsrail tehdit olarak görülse de İran, İsrail ile bölgesel güç mücadelesinde yara almıştır. Kasım Süleymani suikastı sonrası gelişen yeni suikast olarak Nükleer Sanayii de büyük emeği olan Muhsin Fahrizade öldürülmüştür. Son 10 yılda 5 Nükleer Fizikçisini kaybeden İran hükümeti İsrail’i sorumlu tutmaktadır. Muhsin Fahrizade suikastı sonrası İran tarafından misilleme olarak İsrail’in başkenti Tel Aviv de MOSSAD’a çalışan bir istihbarat ajanı öldürülmüştür.

Uluslararası Konjonktürde yara alan İran, Güney Kafkasya da Azerbaycan Türklerini toprak varlığı açısından korumayı ve olası tehditleri önleme politikası sergilemektedir. Ermenistan tutumu bu açıdan desteklendiği düşünülse de batıdan gelen İsrail, kuzeyden gelen yeni Azerbaycan, kuzeybatıdan gelecek olası Türkiye tehdidi bunun yanında Uluslararası baskı ve Amerika Birleşik Devletleri hakimiyetine başkaldırı İran’ı rasyonel davranmaya itmektedir. İran’ın bölgesel hakimiyetine katkı sağlayan Lübnan, Irak ve Suriye’nin konjonktürel olumsuzluğu, Hizbullah ve Haşdi Şabi’ye güç vermektedir. Pragmatist yaklaşım gütmesi gereken İran’ın önümüzdeki dönemlerde rüzgârın ne tarafında yön alacağı merakla beklenmektedir (3).

Sonuç

Dağlık Karabağ sorununda taraflar kendilerini belli etse de etmese de şekillenme belirli düzeyde gerçekleşmektedir. Dağlık Karabağ savaşının bitmesiyle bölgede normalleşme adımları hız kazanmaktadır ancak bölge halen gerginliğini korumaktadır. Yeni gerçekleşecek gelişmeleri bölge ülkeleri ve taraflar merakla beklemekte ve olası durumda aksiyon planı ivmelenmektedir. Dağlık Karabağ, gözlemlenmeye devam edilmesi gereken konular arasında kendisine yer bulmaya devam etmektedir.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Pehlivan, Z. (2016). RUSYA’NIN ERMENİ DEVLETİ KURMA POLİTİKASININ
SONUCU: KARABAĞ SORUNU, Cilt: 4, Sayı: 8, Sayfa: 1-16
2. Nesibli, N. AZERBAYCAN’IN MİLLİ KİMLİK SORUNU: AVRASYA DOSYASI,
Sayfa:132-150
3. Gökdağ, B, Heyet, M, (2014). İran Türklerinde Kimlik Meselesi, Bilig, Sayı 30,
Sayfa: 51-84
4. Özdaşlı, E, (2017). İsrail’in Yeni Çevre Stratejisinde Güney Kafkasya, Sayı 82, Sayfa:
175-200
[/vc_toggle]