Tüm Yönleriyle Soğuk Savaş Dönemi – Başlaması, Yayılması ve Sonuçları

2. Dünya Savaşı’ndan Sonraki Konjonktür

“İkinci Dünya Savaşından sonra uluslararası politikanın yapısı başlıca dört gelişme nedeniyle radikal bir değişme göstermiştir: Geleneksel güç dengesinin merkezi ve en önemli öğesi olan Avrupa’nın ve Avrupa devletlerinin savaşta büyük tahribata uğramaları; Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin “Süper Devletler” olarak ortaya çıkması; termonükleer çalışmaların geliştirilmesi; dünyanın çeşitli bölgelerindeki ulusalcı hareketlerin “Avrupa İmparatorluklarına” karşı ihtilalci tutumları.

Kızıl Ordu savaş sırasında işgal etmekte olduğu Doğu ve Orta Avrupa’dan kolayca çıkmayacağını, hatta baskısını Batı yönünde attıracağını savaştan sonraki tutumu ile ortaya koymuştu. Amerika tam bir yalnızcılık politikasına dönmeyeceğini, Sovyet girişimlerine karşı cephe alacağını belli etmişti. Böylece, savaş içinde kader birliği yapan, savaş sonrası dünyasının bu iki büyük devleti arasında başlayan çekişme, günümüze değin süregelen yeni uluslararası sistemin ana temasını oluşturmuştur. Bu ikili çekişme ve kutuplaşma nedeniyle, savaşlardan sonra yenenlerle yenilenler arasında daima yapılmış olan barış antlaşmalarının imzalanması bile olanaksızlaşmıştır; bunun tek istinası, 1947 yılında İtalya ile yapılan barış antlaşmasıdır.”

İki Kutuplu Dünya Düzeninin Oluşması 

Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde “iki kutuplu” bir nitelik kazandı. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Almanya’sı ile Mussolini İtalyası’nı dize getiren güçler İngiltere ya da Fransa değil, ABD ile Sovyetler Birliği’ydi. Savaş sonrasından 1970’lere kadar uluslararası ilişkilerin tarihini, bu iki karşıt ideolojiye bağlanmış ABD ile Sovyetler Birliği’nin yeryüzünde etki kurmak için gösterdikleri çabaların öyküsü olarak nitelemek gerçekçi bir genelleme olacaktır. Savaştan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki “süper” devletin çevresinde kümeleneceklerdir. Böylece ortaya “iki kutuplu” bir denge çıkmıştır. “Soğuk Savaş” diye kısaca adlandırdığımız bu yeni durum, etkisini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. Bugün bile tüm belirtilerinin ortadan kalktığını söyleyemeyiz.

Bu iki kutuplu denge, yeni karşılaşılan bir olgu değildir”. 18. yüzyılda İngiltere ile Fransa, 1890 ile 1914 yılları arasında Üçlü İttifak ile Üçlü İtilaf ve 1945 ile 1990 arasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında olagelmiştir. Tarih boyunca iki kutuplu denge, iki güçlü devlet ve bu devletler çevresinde kümelenen küçük devletleri gerektirmiştir. Kutupluluk, uluslararası sisteme kaç blok ya da devlet kümesinin etki yaptığıdır.

Bu dönemde ise büyük ve orta büyüklükteki devletlerin hemen hemen hepsi iki blok içinde toplanmış durumdadır. İki kutuplu sistemin, uluslararası hukuk ve kurallara tam uyularak yönetimi ve düzenlenmesi çok zordur. Bütün bağlantısız devletler bir araya gelseler bile, her iki kampa etkide bulunamaz, çözümler kabul ettiremezler. Resmi olmayan düzenleyiciler olarak iki blok, birbirlerini denetlerler, karşı tarafın gücünü güçle dengelemeye çalışırlar. İki kutuplu sistemin avantajı, bozucu davranış ve bu davranışın yol açtığı sonuçların kolaylıkla görülüp tedbir alınabilmesidir.

İşte İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem bize iki kutuplu sistemi tüm nitelikleriyle anlamamızı sağlayacaktır. Bu dönemdeki gelişmeler de bu çerçeve içinde değerlendirilmektedir.

1945’ten Sonra Kutuplaşmaya Neden Olan Olaylar

İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erince, bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi. Bunda, yenilen Almanya, İtalya ve Japonya’nın yanında, galip devletlerden olan savaş öncesinin güçlü devletleri İngiltere ve Fransa’nın da savaştan büyük ölçüde yıpranmış olarak çıkması önemli rol oynadı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Bu bakımdan savaştan sonra, Avrupa’da Almanya’nın, Asya’da Japonya’nın yerini tek başına dolduracak bu kıtalardan devlet bulunmamaktaydı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbiriyle çatışan, Avrupa’ya göre iki kenar devlet, yani ABD ile Sovyetler Birliği idi. Bunlardan ABD, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi, yeniden kıtasına çekilip olayları uzaktan izleme eğilimi içindeydi. Sovyetler Birliği ise yayılma isteğindeydi.

Bu sırada, savaş sonunda barış ve güvenliğe kavuştuklarını sanan, barışı kurmak ve korumak için kurdukları Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, altı yıl süren savaşın kamuoylarında meydana getirdiği yük ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerin tamamına yakınını terhis ettiler. Buna karşılık Sovyetler, büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti, savaş sanayisini çalıştırmayı da hızlandırdı. Bu da, Batılı Devletler ile Sovyetler arasında bir dengesizlik meydana getirdi.

SSCB Savaş Sanayisi

Sovyetler Birliği ile Batı Avrupa arasındaki bu dengesizlik, askeri alanda olduğu gibi, sanayi alanında da Sovyetlerin açık üstünlüğü şeklinde bulunuyordu. Bunların yanı sıra, uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Böylece, savaştan sonra, Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmış oluyordu. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi.

Bu düşünce de, o günlerde dünyanın tek atom gücüne sahip olan bu devleti, hareketsiz hale getirmiş bulunuyordu. İşte bu durumdan da yararlanmak isteyen Sovyet Rusya, savaş sırasında kendi işgali altına geçen Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini paylaştırırken, diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskıya ve isteklerde bulunmaya, Uzakdoğu’da da Çin’de girişimlerde bulunmaya başladı. Bunlar ise, karşı ittifaklara yol açtığı gibi, dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen başlıca etkenler oldu.

Avrupa’da Kutuplaşma ve Bölünme

1.Potsdam Öncesi Gelişmeler

a) ABD ile Sovyetler Birliği Arasındaki Anlaşmazlıklar

“Savaş sırasında Avrupa’yı ilgilendiren kararlar üç büyük devlet tarafından alınmıştı. Böylece savaş sonu Avrupası’nın toplumsal ve siyasal yapısı büyük ölçüde onlar tarafından belirlendi. Bu noktanın iyi bilinmesi, Avrupa’da savaş sonrası gelişmelerinin anlaşılmasında son derece önemlidir. ABD’nin ekonomik, Sovyetler Birliği’nin askeri gücüne sahip olmayan İngiltere’nin zayıflığı savaş sonrasında açıkça ortaya çıktı ve böylece iki büyük devlet Avrupa’ya biçim verdiler.

b) Churchill ile Stalin arasında ” Yüzdeler Anlaşması “

Tarihte “Yüzdeler Antlaşması” diye geçen bu antlaşmada, Churchill ve Stalin arasında 1944 Ekim’inde gerçekleşen ve amacı Doğu Avrupa’da etki alanlarının kesin olarak saptanması olan anlaşmayla İngiltere ve Rusya Doğu Avrupa’da sahip olacakları üstünlüğü yüzdelerle belirlemişlerdir. Churchill’in anılarından yazdıklarına göre, bu anlaşma o andaki savaş durumu düzenlemesiydi ve imzalanacak olan barış antlaşmalarında değişikliklere açıktı.

Gerçek ne olursa olsun, böyle bir düzenlemenin savaş sonrası gelişmelerini etkileyeceği açıktı ve öyle de oldu. Sovyetler Birliği Doğu Avrupa ülkelerinde askeri üstünlüğünü sonuna kadar kullanırken, Yunanistan’a karışmadı ve İngiltere, Yunan iç savaşında kralcı hükümete tam destek verirken, Yunan komünistlerine doğrudan yardım yapmadı. İşte hemen savaş sonrasının bu karar ve gelişmeleri, Avrupa’nın, komünizmin kıtada çökmesine kadar süren, bölünmüşlüğünü başlatmıştır. Bu kararlar, Batı’nın Doğu Avrupa’daki gücünün sınırının ve bölgedeki Sovyet üstünlüğünün gerçekçi bir değerlendirmesidir.

c) Almanya Üzerindeki Anlaşmazlık

Müttefiklerin politikalarındaki asıl fark, daha doğrusu dayanışma denemesi, Almanya’da ortaya çıktı. Almanya’nın savaş içinde Fransa’daki politikası, İngiltere’ye hava saldırısı ve Sovyetler’e karşı giriştiği savaş, müttefiklerin Almanya’ya karşı tutumlarının saptanmasını kolaylaştırmıştır. Böylece, daha savaş içinde, Almanya’nın silahsızlandırılacağı, Nazilerden arındırılacağı kararlaştırılmıştı. Stalin, Almanya’nın yeniden güçlenmesini önlemek amacıyla, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Almanya’ya karşı tutumundan çok daha sert bir tutum içindeydi. Almanya’nın şu ya da bu biçimde parçalanması ve böylece Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan hatanın tekrarlanmaması, en önemli müttefik amaçlarından biri oldu. Daha 1941 Eylül’ünde, Stalin tazminat sorununu ortaya atmıştı. 1919 yılından sonra tazminat sorununun ne denli güçlüklere yol açtığını hatırlayan İngiltere, bu tazminatın para yerine eşya ile ödenmesi konusunda Sovyetlerle anlaştı. Ayrıca Almanya’nın kayıtsız şartsız tesliminden sonra, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin temsilcilerinden kurulu bir “Müttefik Denetim Komisyonu”nun Almanya’nın yönetimini ele alması da kararlaştırılmıştı.

Tüm bu nedenlerle, 1943 Tahran doruk toplantısında bu genel konularda anlaşmaya varmak kolay olmuştu, ama hala Almanya’nın nasıl parçalanacağı ve müttefik işgalinin nasıl örgütleneceği konularında kesin karar verilmemişti. İşgal bölgeleri en sonunda Yalta Konferansı’nda belirginleşip kabul edildi. Sovyetler Birliği Almanya’nın doğu bölgesini, İngiltere kuzeybatısını ve ABD güneybatı bölgesini işgal edeceklerdi. Sovyet işgal bölgesi içinde kalan Berlin’de aynı biçimde işgal bölgelerine ayrılacaklardı. Ancak Batılıların Berlin’e nasıl geçecekleri Yalta’da belirlenmedi. Bu konu Müttefikler arasında ilişkiler bozulunca büyük sorun çıkaracak, Batılılar ile Sovyetler Birliği’ni bir çatışmanın eşiğine kadar getirecekti.

Yalta Konferansı

Potsdam Konferansı, 1945

II.Dünya Savaşı sonlarına doğru Müttefik devletlerin yaptığı son konferanstır. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam’da yapıldı. Konferansa ABD’den Başkan Truman, İngiltere’den Başbakan Winston Churchill (Konferans sürerken yapılan seçimlerde Churchill iktidardan düştü ve Attlee yeni Başbakan olarak Potsdam konferansına katıldı) ve Sovyetler Birliği’nden Stalin katılmıştır.

Temmuz 1945’te başlayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra toplanmıştır. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa’nın yeniden kurulması. Avrupa’nın savaştan yitik çıkması, bu ihtiyacı doğurmuştu. Potsdam konferansı, planlandığı tarihten birkaç gün sonra başlamıştı. Tarihçiler bu konuda Truman’ı sorumlu tutmaktadırlar. Truman, konferansa ilk atom denemesinin sonucunu beklerken gitti. Konferans’ta, barış antlaşmalarını hazırlayacak bir Dışişleri Bakanları Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu, Polonya sorunu, Avusturya’nın işgali, SSCB’nin Doğu Avrupa’daki rolü, savaş tazminatları ve Japonya ile süren savaşın durumuydu. Konferansta en çok tartışılan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya’nın yenilmesi kesinlik kazanmaya başlayınca, Almanya’nın parçalanması konusundaki eski görüşlerini değiştirmeye başladılar. Churchill Mart 1945’te “Almanya’yı parçalamayı düşünmüyoruz” demekteydi. Stalin ise Almanya’yı parçalamayı istemediğini söyledi.

Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu. Potsdam’da, daha çok Almanya’nın Nazilikten ve askerlikten arındırılması konusu üzerinde duruldu. Çünkü Nazizim ortadan kalkarsa,militarizm de ortadan kalkardı. İlk önce savaş suçlularının cezalandırılmasına karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahların alınması, demokratik düzenin kurulması; bunu yapmak için ise, eğitim sisteminin tümüyle değiştirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya’nın bir süre işgal altında kalması kararlaştırıldı. Buna göre, Almanya, Sovyet, İngiliz, Amerikan ve Fransız işgal kuvvetleri komutanlarınca yönetilecek dört ayrı işgal bölgesine ayrılacaktı. Berlin, Viyana ve Avusturya aynı şekilde bölünecekti. Almanya’da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerkliğe sahip devletlerden oluşan bir federasyon kurulmasına karar verildi. Maliye, dış ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamına alınmayarak “Denetim Kurulu” oluşturuldu.

Potsdam Konferansı

Konferansta üzerinde durulan diğer bir önemli konu, Polonya’ydı. Yalta Konferansı’nda kurulması kararlaştırılmış olan koalisyon hükümeti, şimdi Potsdam Konferansı süresince kurulmuş ve kabul edilmişti. Polonya’da seçimler açık olacaktı, gazeteciler de seçimde gözlemci sıfatı ile bulunacaklardı. Sovyetler Birliği, Müttefik devletlerden yönetimleri değişen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a karışmamalarını, Türkiye’den Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.

Potsdam’da Türkiye de söz konusu edildi. Stalin’in Montrö Sözleşmesi’nin değiştirilmesi isteği ilke olarak Batılılarca kabul edildi. Ayrıca Sözleşme’nin Türkiye ile ayrı ayrı yapılacak görüşmelerle değiştirilmesi de kararlaştırıldı. Böylece Sovyetler Birliği Boğazlar konusunda uzun süreden beri istediklerini en sonunda Batılılara kabul ettirmiş oldu. Hem sözleşme değiştirilecek hem de bu değiştirmede Türkiye ile yalnız kalabilecekti. Japonya’ya, Potsdam Bildirgesi’ni kabul etmesi için ültimatom gönderildi. Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, Hiroşima ve Nagazaki’ye (6 Ağustos, 9 Ağustos) atom bombası attı. Konferans 1 Ağustos 1945 tarihinde sona erdi.

Yalta Konferansı’ndan sonra görülen olumlu hava, Potsdam Konferansı’ndan sonra yoktur. Konferansa ilişkin Sovyet yorumuna göre, Batılılar Sovyetler Birliği’nden çok Almanya’nın kalkınmasına öncelik veriyor ve Almanya’nın Sovyet halkı ve topraklarına verdiği zarara karşı ilgisiz davranıyordu. Batılılara göreyse Sovyetler Birliği, genel bir Avrupa düzenlemesinden çok kendini güçlendirmek peşindeydi. Postdam Konferansı’nın en çok zamanını alan Almanya sorunu, “soğuk savaş “ın en önemli konusu oldu.

Atom Konusundaki Anlaşmazlık

Almanya’nın sorunundan sonra soğuk savaşa geçiş dönemini oluşturan ikinci olay, atom enerjisi sorunudur. O kadar ki Hiroşima’dan bu yana bu sorun hemen hemen her diplomatik alışverişte karşımıza çıkmaktadır.

“1945 yılının sonunda “Büyük Üçler” in dışişleri bakanları, Güvenlik Konseyi’ne bağlı bir Atom Enerjisi Komisyonu kurarak bu dehşetin engellenmesi konusunda anlaştılar. 1946 Martındaysa ABD kendi projesini sundu. Acheson-Lilienthal Önerisi adını alan proje, atom’un uluslararası denetimi için bir dizi aşama getirmekteydi. Ayrıca bu geçiş döneminde ABD atom tekeline sahip bulunurken, öteki devletler uluslararası ajanslarca denetlenecekti. Bu noktaya kadar Müttefikler arasında görünürde bir anlaşmazlık çıkmadı. Ancak Başkan Truman 1946 Nisan’ında Bernard Baruch’u BM Komisyonu’na Amerikan temsilcisi seçince durum değişti ve bu noktadan sonra Amerikan politikası yeni biçimler aldı.

Baruch, Sovyetler Birliği’ne karşı sert bir tutum takınılması görüşündeydi ve bu görüşlerini Amerikan askeri yetkililerine kabul ettirdi. Baruch 14 Haziran 1946’da BM Atom Enerjisi Komisyonu’na Amerikan projesini bildirdi. Uluslararası bir güvenlik sistemi altında ABD’nin atom tekelinden vazgeçmesini ana hedef olarak kabul eden Baruch Planı; atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamalarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu’nun kurulması; ihlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması; atom bombasının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması; kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom bombasının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesi ve anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyi’ndeki veto sisteminin değiştirilmesini içermektedir.

Atom Enerjisi Komisyonu

Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağmen, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir. Sovyetler Birliği’nin planı reddetme nedenleri ise; planın uygulanmasıyla ABD atom bombası yapabilme yeteneğine sahip tek devlet olarak kalması; ABD, BM’de karar verme sürecine egemen olduğu için, bu örgütün bir kuruluşu olan Atom Enerji Komisyonu’nu da etkisi altına alabileceği; planın tartışıldığı sırada Sovyetler Birliği atom bombasının gizlerini ele geçirip bu bombaları çok kısa bir süre içinde yapabilme uğraşı içindeydi. Bu nedenlerden dolayı bu planı kabul etmeyen Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerginlik daha da büyüdü.

Soğuk Savaş’ın Temelleri

Kavram Olarak “Soğuk Savaş”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savaştan galip çıkmış iki büyük devlet ve bu devletlerin çevresinde kümelenmiş küçük devletler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmanın, doğrudan birbirlerine karşı güç kullanmadan sürdürüldüğü bir tarihsel dönemi kapsamaktadır.

Soğuk Savaş, aynı zamanda, ülkeler arasında anlaşma kuralları yaratılmasına ve ilişkilerin bir düzen içinde gücün sınırlanarak yürütülmesine olanak sağlayacak temel yöntem olan diplomasinin, iki blok arasında hemen hemen ortadan kalktığı bir dönemdi. Kuralları oluşturacak ve işletecek diplomasi, yerini güç ilişkilerine bırakmıştı. Soğuk Savaş, henüz düzeni kurulmamış savaş sonrası Avrupasının karışıklık ortamının bir ürünü durumundaydı. İşte bloklar arasındaki bu güç ilişkisi ve karışıklık ortamı, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminin ilk yirmi yılının temel özelliğidir. Soğuk Savaşın 50 yıllık Sovyet- Amerikan güvensizliği ve karşılıklı korku üzerinde oluştuğu bilinmelidir.

Soğuk Savaşı Hızlandıran Olaylar 

1945-1946 yıllarının zoraki iş birliği havasının uzun sürmeyeceği hemen anlaşılmıştı. Bundan sonra, kökenini 50 yıllık Rus-Amerikan güvensizliği, ABD’nin savaştan sonra uygulamaya çalıştığı ekonomik politika ve Doğu Avrupa ile Uzakdoğu’daki Sovyet politikasından alan soğuk savaş, tam unsurlarıyla önce Avrupa’ya, sonra da tüm yeryüzüne yayıldı. Avrupa’da ve Avrupa dışında yaşanan bazı olaylar Soğuk Savaş’ı daha da hızlandırmıştır.

Paris Barış Antlaşmaları

Tarihte, özellikle büyük savaş sonrası barış düzenlemelerinin yeni bir savaşın temelini hazırlaması, hemen hemen bir kural gibidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonrasının barış antlaşmaları İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli nedenlerin biridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yenik devletlerin bir bölümüyle imzalanan barış antlaşmaları da, şimdiye kadar dünya savaşına neden olmamışsa da, gerçek bir barış ortama kurulamamış ve soğuk savaşı hızlandıran olaylar arasında yer almıştır.

“Konferansta büyük devletler antlaşmaları hazırlamışlar ve küçük ve yenik devletler önlerine konan metinleri imzalamışlardır. Bu konferansta büyük devletler arasında da güç dengesi yoktu. Fransa zorla büyük devletler arasına alınmış, İngiltere ise Birinci Dünya Savaşı sonrasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zayıflamıştı. Güçlü devlet olarak yalnız ABD ile Sovyetler Birliği kalmıştı.

Konferansta ele alınan konulara bakış açılarında ilk kez Doğu ile Batı blokları arasındaki fark kesin çizgileriyle ortaya çıktı. Beyaz Rusya, Ukrayna, Çekoslovakya, Yugoslavya, Polonya, Bulgaristan ve Macaristan Sovyetler Birliği’nin, geriye kalan Avrupa devletlerinin çoğunluğuysa ABD’nin çevresinde kümelenmişti. 1947’de kapitalist ve komünist olarak ikiye bölünen bu bloklardan, ABD ve çevresindekiler statükocu, Sovyetler Birliği ve çevresindekilerse statüko karşıtı davranışlar içerisindeydiler.

Paris Barış Konferanslarından bir kesit

21 devletin katıldığı konferanslar dizisi, 19 Temmuz- 15 Ekim 1946 tarihleri arasında yapıldı ve Paris Barış Antlaşmaları 10 Şubat 1947’de imzalandı. Antlaşmalar İtalya, Finlandiya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan’la imzalanırken, ortada birleşmiş bir Almanya bulunmadığı için, bu devletle antlaşma yapılmadı. Japonya ile ABD 1951’de, Sovyetler 1956’da ayrı ayrı barış antlaşmaları imzaladılar. Nazizmin ortadan kaldırılması için insan haklarına özel dikkat gösterilmesi konusundaki antlaşmaya rağmen, iki taraf arasında görüş ayrılıkları çıktı.

Batılılar antlaşma imzalanan Doğu Avrupa hükümetlerinin halklarına temel özgürlükleri sağlamadığını ileri sürmüşler, buna karşılık kişi hak ve özgürlüklerin başka türlü tanımlayan ilgili hükümetler bunu bir iç sorun olduğunu savunmuşlardır. Antlaşmaların imzalanmasından 90 gün sonra Müttefikler, ordularını işgal altındaki devletlerden çekeceklerdi. Ancak Avusturya ile bağlarını koparmak istemeyen Sovyetler Birliği, Romanya ve Macaristan’dan askerlerini çekmedi. Ekonomik sorunlarda da temel farklar ortaya çıktı. Batılılar, Doğu Avrupa’yı dünya ekonomisine açmak için serbest ticareti savunurken, Sovyetler bu ülkelerin kendisiyle yakın ekonomik ilişkiler içinde olmasını istiyordu.

Brüksel Antlaşması, 17 Mart 1948

17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de imzalanan savunma ve iş birliği antlaşmasıdır. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg II. Dünya Savaşı sırasında Londra’da bir gümrük antlaşması imzalamışlardı ve 1948 yılı başından itibaren bu ülkeler arasında gümrük oranları büyük ölçüde azalmıştı. Bu Benelux Ekonomik Birliği’ne temel oluyordu. Öte taraftan İngiltere ve Fransa Mart 1947’de Dunkirk Antlaşması’nı imzalayarak askeri ve ekonomik iş birliği yolunda önemli bir adım atmışlardı. Sovyetlerin Doğu Avrupa’da etkinliğini arttırarak Şubat 1948’de Çekoslovakya’da komünistleri iktidara getirmesi Batı Avrupa Birliği’nin kurulması doğrultusundaki çabaları hızlandırdı. Brüksel Antlaşması ile taraflar ortak bir savunma sistemi kurmaya, ekonomik ve kültürel bağları kuvvetlendirmeye karar vermişlerdi.

Brüksel Antlaşması

Antlaşmanın 4. maddesine göre taraflardan herhangi biri “Avrupa’da silahlı bir saldırıya uğrarsa antlaşmaya taraf diğer devletler bu devlete mevcut askeri ve diğer bütün olanaklarla yardım edeceklerdi. Antlaşma ile “Batı Birliği” nin en üst organı olarak, beş ülkenin Dışişleri Bakanları’nın katılımıyla oluşan Danışma Konseyi ve bu Konsey’e bağlı Savunma Bakanları’ndan kurulu Batı Savunma Komitesi kuruluyordu. Brüksel Antlaşması 1949’da kurulan NATO ile 1955’te kurulan Batı Avrupa Birliği’ne öncülük etmiştir.

Truman Doktrini ve Marshall Planı 

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan kamuoyunda, Amerika’nın tekrar kabuğuna çekilerek Avrupa’nın karışık kombinezonlarından yine uzak durması söz konusu olmuşsa da Sovyet Rusya’nın komünist emperyalizmine hız vermesi ve bundan doğan gelişmeler, ABD’yi Avrupa’yla ilgilenmek zorunda bırakmıştır. Savaştan sonraki barış düzeninde Amerika Sovyetlerle iş birliği yapamayacağını anlamıştır. Komünizmin ortaya çıkardığı evrensel tehlike, Amerika’yı, sadece Avrupa gelişmelerinin içine değil, uluslararası ilişkiler düzeninin bütünü içine sürüklemiş ve uluslararası politikanın global yapısı içinde ve hürriyet düzeninin korunmasında sorumluluklar almaya yöneltmiştir. Geleneksel Amerikan dış politikasındaki bu radikal değişmenin başlangıcını Truman Doktrini oluşturur.

Truman Doktrini

1946 yılında Sovyet Rusya üç ana yönde yayılma çabalarına girişmiştir. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi’yle Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz. Bu üç yön geleneksel olarak İngiltere’nin hayati ilgi ve çıkar alanlarıdır. Her üç bölge de, İngiltere’nin Rusya’ya karşı 19. yüzyılda en hassas noktaları olmuştur. Fakat 2. Dünya Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere’nin bu bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya’nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve İngiltere şunu da görüyordu: yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına dikilecek tek güç ABD’dir.

Bundan dolayı İngiltere 1947 Şubat’ında Amerikan hükümetine, bir Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye’nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye’ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere’nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika’ya düştüğü belirtildi. Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan’ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu: “Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolü altına düşerse, bunun Türkiye için sonuçları çok ciddi olur. Böyle bir durumda karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğu’ya yayılabilir.”

Truman

Amerikan Kongresi 22 Mayıs’ta Yunanistan’a 300 milyon ve Türkiye’ye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul etti. Yardımın Kongre’deki tartışmaları sırasında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Türkiye’nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, boğazlardan Çin’e kadar olan bütün Orta Doğu ve Asya’yı tehlikeye soktuğunu belirtmişlerdir. Truman Doktrini savaş sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan olağanüstü önemde bir dönem noktası oluşturur. Bunun içindir ki, Truman Doktrini karşısında Sovyet basını büyük tepki göstermiştir.

Marshall Planı

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır. Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD’den sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi.

Bu koşullar altında zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir.

Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan yardımlara da “Marshall Yardımları” denmektedir. ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir iş birliği gerçekleştirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bağımlılıkları da azaltılmış olacaktı.

Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli iş birliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kurdular. 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve aralarında uyum sağlanacaktı. Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu.

Dışişleri Bakanı George Marshall

Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizm’in Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı. Savaş sonrası dönem dünyada “soğuk savaş” ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu. Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90’i doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi.

Az miktarda olmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945’de başlayan Amerikan yardımı, 1955’e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Bloku’na yapılan yardımları kapsar.

NATO (Kuzey Atlantik İttifakı)

Marshall Planı ve Truman Doktrini, Sovyetlerin Orta Doğu ve Avrupa’da girişmiş oldukları yayılma faaliyetlerine karşı Birleşik Amerika’nın almış olduğu ilk tedbirlerdi.

Fakat 1948 Berlin Buhranı’yla Sovyetlerle işbirliği yapma imkânı kalmadığı anlaşıldı. Çünkü şimdi Sovyetler, bir barış düzeninin kurulmasından ziyade, mümkün olduğu kadar geniş alanları komünist kontrolü altına sokmanın çabası içindeydi. İşte bu netice, Amerika’yı, Sovyetlere karşı Durdurma (containment) politikası takibine götürmüştür. Yani, Amerika bundan sonra Sovyet yayılmasını durdurmak için gerekli tedbirleri alacaktır ki, bu tedbirlerin en etkilisi 4 Nisan 1949 da kurulan NATO veya Kuzey Atlantik İttifakı olacaktır. SSCB’ye karşı kurulan Batı Avrupa Birliği’nin bu devlete karşı tek başına yeterli olmayacağının görülmesi ABD’yi Monroe Doktrini politikasından döndürdü.

Senatör Vandenberg Nisan ayında Senatoya sunduğu bir karar tasarısında, Amerika Cumhurbaşkanına, Amerika’nın güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan “bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara” katılma yetkisinin verilmesini istedi. Vandenberg’in bu teklifi 11 Haziran 1948 de Amerikan Kongresi tarafından kabul edildi ve bu karara bundan böyle Vandenberg Kararı denildi. Vandenberg Kararı, Amerika’nın 1823’ten beri tatbik etmekte olduğu Monroe Doktrinini terk ettiğini gösteriyordu.

Amerika, dış politikasında bu esaslı değişikliği yaptıktan sonra, Batı Avrupa Birliği’ni daha müessir ve geniş bir ittifak sistemi haline getirmek için Kanada ve Batı Avrupa ülkeleri ile temasa geçti ve bu temaslar ve müzakereler sonunda 4 Nisan 1949 da 12 Batılı ülke arasında, kısa adı ile NATO (North Atlantic Treaty Organization) denen Kuzey Atlantik İttifakı kuruldu.

Antlaşmanın başında, bu ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı. NATO’nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa’daki yayılması, o günden bugüne, durdurulmuştur. Lakin 1949’a gelinceye kadar da Avrupa’nın mühim bir kısmını sınırları içine katmışlar veya kontrolleri altına almışlardır.

Sovyet Rusya, 1940-1945 yılları arasında Avrupa’da 450.000 km toprağı ve 24 milyon kadar nüfusu sınırları içine katmıştır. 1945-1948 yılları arasında ise, 1 milyon km toprak ile 92 milyon nüfusu da kontrolleri altına almışlardır. Türkiye ve Yunanistan’ın 1952 de, Batı Almanya’nın 1955’te ve İspanya’nın da 1982 yılında NATO’ya katılması ile NATO üyelerinin sayısı 16’ya yükselmiştir.

Avrupa Konseyi

5 Mayıs 1949′da, Avrupalı 10 devletin katılımıyla kurulan birliktir. Bunlar: Belçika, İngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç’tir. Birliğin amacı, üye ülkelerin ortak mallarını ve ilkelerini koruma ve yayma; iktisadi gelişimlerini sağlamak amacıyla, aralarında daha sıkı bir iş birliği oluşturmaktır.

Konsey, esas olarak, üye ülkelerin hükümet temsilcileriyle, parlamento üyelerinden oluşmuştur. Buna ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı da kuruldu. Bu iki komisyon da, Konsey’in merkezi olan Strazburg’ta çalışmaya başlamıştır.

Türkiye, Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında katıldı. Avrupa Konseyi’nin üye sayısı, kuruluşundan yirmi yıl sonra 18′e yükseldi. Konsey’in çalışma alanları insan hakları, medya, hukuki iş birliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır ötesi iş birliği, çevre ve bölgesel planlamadır.

f) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

Schuman Planı 9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın Batı Almanya ve Fransa’da çelik ve kömür üretimini denetleyecek tek bir organ oluşturması ve bu ortaklığın diğer Avrupa ülkelerinin üyeliğine ve Birleşmiş Milletlerin iş birliğine de açık tutulması konusunda önerdiği plandır. Bu plan 18 Nisan 1951’de Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya Dışişleri Bakanlarının katıldığı Paris konferansında kabul edilmiş ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1958 Roma Antlaşmasıyla, “Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu”na (EURATOM) dönüştü.

g) Avrupa Ekonomik Topluluğu

Avrupa Ekonomik Topluluğu, 25 Mart 1957 tarihinde imzalanan Roma Antlaşması ile kuruldu. Topluluk, Altı kurucu üye arasında, (Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya) ekonomi politikalarının yaklaştırılmaları yoluyla bir ortak pazarın kurulmasını, ekonomik faaliyetlerin uyum içinde gelişmesini, dengeli ve sürekli bir gelişme sağlanmasını, istikrarın artmasını, topluluk üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerin daha sıkılaştırılmasını öngörmekteydi.

Avrupa Ekonomik Topluluğu

1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması, üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştü. Ancak Roma Antlaşması’nda nihai hedefi sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır.

Bu amaca ulaşmak için AET Antlaşması, yürürlük tarihinden (1 Ocak 1958) itibaren 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanmasını ve sosyal Avrupa’nın kurulmasını öngörmüştür. Geçiş döneminde ortak tarım ve ulaştırma politikaları saptanacak, üye devletlerin ekonomi politikaları ve gerekli ulusal mevzuatları yakınlaştırılacak ve rekabetin bozulmamasına ilişkin önlemler alınacaktır.

Soğuk Savaş’ın Ortadoğu’ya Yansımaları

Süveyş Krizi

23 Temmuz 1952’te Hür Subaylar Komitesi’nin yaptığı askeri darbeyle yarbay Cemal Abdünnasır Mısır’ın yönetimini ele geçirmiştir. Abdünnasır iktidara geldikten sonra Arap ülkeleri arasında bir kolektif güvenlik paktının, yani bir askeri ittifakın kurulması bir yandan da “İslam Kongresi” adı altında bir birlik kurulması için çalışmaktaydı. Bu gelişmelerle Nasır’ın gerçekleştirmek istediği şey, Doğu ve Batı blokları arasında bir “Üçüncü Blok” idi. Şüphesiz bu Blok’un başında Mısır ve Nasır bulunacaktı. Ancak Bağdat Paktı’nın kurulması Nasır’ın planlarını bozmuştu.

İsrail’le Gazze’de başlayan çatışmaları üzerine Mısır ABD ve İngiltere’den silah satın almak istemiş ancak bu reddedilince Çekoslavakya üzerinden SSCB’den silah satın alma yoluna gitmiştir. Bu durum Amerika, İngiltere ve Fransa tarafından tepkiyle karşılandı. Bu arada Mısır için çok önemli bir proje olan Asvan Barajı için ABD ve Dünya Bankası’ndan istenen kredi teklifinin Amerikan Senatosu tarafından engellenmesi Süveyş Buhranı’nı başlattı. 1956 Süveyş buhranının en mühim neticesi, şüphesiz, Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’daki prestijini ve tesirini yok edilmek istenirken daha da artmış olmasıydı.

Süveyş Krizi

Suriye Bunalımı (1957)

1. Dünya Savaşı öncesinde Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye’de 1950’li yıllarda art arda hükümet darbeleri yaşanmıştır. Ancak 1955’ten sonra iktidara gelen Mısır lideri Cemal Abdün Nasır’la beraber SSCB’yle yakınlaşması komşularını rahatsız etmiştir. Suriye’nin 1956 yılında SSCB ile yardım antlaşması imzalaması üzerine Türkiye, Irak, Ürdün,İsrail ve Lübnan tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye’de bir “köprübaşı” kurdukları ve Suriye’nin bir “Moskova uydusu” haline geldiğiydi. Bunun üzerine Amerikan Başbakanı Eisenhower ise, Başbakan Menderes’e gönderdiği mesajda, Suriye’nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün’ün bu ülkeye karşı askeri bir harekâta girişmek zorunda kalması halinde, Amerika’nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye’nin Suriye sınırına yığınak yaparak askeri tatbikatlar yapması Türkiye – Suriye ilişkilerini daha da gerginleştirdi. SSCB’nin karşı baskılarını artırdığı dönemde ABD’nin Türkiye’ye büyük bir destek vermesi, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile Suriye arasında arabuluculuk yapması, Ürdün kralı Hüseyin’in Suriye’ye karşı tavrını yumuşatması üzerine kriz çözüme kavuşmuştur.

Lübnan Bunalımı ( 1958)

1957 Haziran’ında Lübnan’da yapılan genel seçimlere Cumhurbaşkanı Camile Chamoun’un hile karıştırarak kendisinin görev süresini 4 yıl daha uzatacak bir parlamento seçtirmesi ve Amerika’nın yayınladığı Eisenhower Doktrini’ni desteklemesi siyasal bir krize sebep olmuştur. Halbuki, yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı. Lübnan halkının ikiye bölünmesinden sonra muhalif bir gazetecinin öldürülmesiyle olaylar Beyrut ve Trablus’ta (Tripoli) grevlere dönüştü.

Cumhurbaşkanı Chamoun, 13 Mayıs’ta Amerika, İngiltere ve Fransa’ya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye’nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan’a yardım yapılmasını istedi. Bu arada Irak’ta monarşinin yıkılması ve Bağdat Paktı’nın zarar görmesi müdahale yanlısı olmayan ABD’nin fikrini değiştirdi. ABD yaklaşık 15.000 askeri Lübnan’a çıkardı. ABD’nin baskıları üzerine Chamoun cumhurbaşkanlığının süresini uzatmamayı kabul etti. Genel Kurmay Başkanı Şahab’ın Lübnan parlamentosu tarafından cumhurbaşkanı seçilmesiyle buhran yatışmıştır.

Bağdat Paktı

Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliğini azalınca Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’ya sızmasını önlemek maksadıyla Orta Doğu ülkeleri arasında bir ittifak kurma fikri, esasında Amerika’dan gelmiş, fakat fikir Türkiye tarafından gerçekleştirilerek, 1955 Şubat’ında Türkiye ile Irak arasında Bağdat’ta bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Nisan 1955’te İngiltere, Eylül 1955’te Pakistan ve Kasım 1955’te İran Bağdat Paktına katılarak, ittifak genişletilmiştir.

Ancak Irak dışındaki Arap ülkelerinin pakta katılmaması ve buna karşı Ortadoğu’nun; pakta katılanlar (Irak, İran ve Pakistan), karşı çıkanlar (Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen) ve tarafsız kalan (Ürdün ve Lübnan) ülkeler olmak üzere gruplaşması SSCB’nin işini kolaylaştırmış, paktın amacına ulaşmasını engellemiştir.

Amerika, Arap devletlerinin tepkisini fazla çekmemek için pakta resmen üye olmadı, ama üye devletlere askeri teknik ve ekonomik yardımda bulunacağını belirterek paktın güçlenmesine çalıştı. Sovyetler Birliği’nin tehdidine ve yayılmasına karşı, NATO ile SEATO’yu birleştiren Bağdat Paktı’nın kurulması Türk-Sovyet ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Ayrıca, Irak hariç Arap devletleri ile Türkiye arasındaki münasebetler olumsuz bir seyir takip etmeye başladı.

CENTO

Irak’ta yapılan askeri darbenin ardından monarşinin yıkılması üzerine 24 Mart 1959’da da Irak, Bağdat Paktı’ndan çekildiğini resmen açıkladı. Irak’ın ayrılmasından sonra Pakt’ın merkezi Ankara oldu. 18 Ağustos 1959’da da Bağdat Paktı’nın adı ‘Merkezi Antlaşma Örgütü” yani “CENTO” olarak değiştirildi.

CENTO’nun ilk toplantısı, 7-9 Ekim 1959’da Washington’da yapıldı. Örgüt, aslında savunma amacıyla kurulmuş olmasına rağmen; faaliyetlerini, üyeler arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği konularına yöneltti. ABD, örgüte daha fazla destek vermeye başladı. Bu şekliyle 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979’da Pakistan’ın ve İran’ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi. Türkiye, 13 Mart 1979’da, bu devletlerin CENTO’dan ayrılması kararlarını saygıyla karşıladığını ve bu durumda CENTO’nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini, örgütün ilgili anlaşma hükümleri gereğince sona erdirilmesi için gerekli işlemlerin yapılacağını açıkladı. Böylece, Bağdat Paktı’nın bir devamı şeklinde olan CENTO, hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

Eisenhower Doktrini

ABD özellikle 1956 yılında ortaya çıkan Süveyş krizinden sonra Arap Dünyası’nda Batılı devletlerin imajının zedelendiğini bunun yerine SSCB’nin prestijinin arttığını anlamıştır. Bu durumu düzeltmek için Başkan Eisenhower 5 Ocak 1957’de Amerikan Kongresi’ne gönderdiği mesajda Süveyş Krizi’nden sonra SSCB’nin Süveyş Kanalı’na ve Batı’nın Orta Doğu’daki petrol kaynaklarına hakim olarak, bölgeyi siyasi kontrolleri altına almaya ve Batı Bloğu’na bu sayede büyük bir darbe vurmaya yakın olduğunu belirtmiştir.

Bu şartlarda yapılacak iki şey vardı: Biri, bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak; diğeri de, ister ikili, ister toplu münasebetler yoluyla, bu ülkelere, komünizm hegemonyasının neler getirebileceğini anlatmak ve bunların komünizme karşı koymalarına yardım etmekti. Bu gerekçelerle başkan Eisenhower 5 Ocak 1957’de Kongre’ye gönderdiği ve “Eisenhower Doktrini” adını alan mesajda bütün bu hususları açıkladıktan sonra, Kongre’den kendisine aşağıdaki yetkilerin verilmesini istiyordu:

1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak.

2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak.

3) Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması

Eisenhower Doktrini iki bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Birincisi, Amerika’nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Truman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Hâlbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu.

Ürdün Buhranı

Ürdün Kralı Hüseyin, Mısır ve Suriye ile birlikte Eisenhower Doktrini’ne ilk karşı çıkanlar arasında yer almakla beraber, bu doktrinden ilk faydalanmak isteyen kişi de kendisi oldu. 1948-1949 Arap-İsrail savaşı sırasında Filistin’den kaçan bir milyona yakın Filistinli Arap’tan yarım milyon kadarı Ürdün’e sığınmıştı ve bunların büyük çoğunluğu hararetli Nasır taraftarı idi. Nasır’ın Filistin’i tekrar kendilerine kazandıracağına inanıyorlardı.

Durum bu şekilde iken Ürdün’de 1956 Ekimi’nde yapılan seçimleri Nasırcılar kazandı ve Başbakanlığa Nabulsi geldi. Kral Hüseyin ile Başbakan Nabulsi arasında ilk günden başlayan sürtüşme, 1957 Nisanı’nda tam bir çatışma içine girdi. Nabulsi, sol eğilimli Genelkurmay Başkanı Ali Abu Nuvar’la işbirliği yaparak Amman üzerine tank birlikleri sevk etmeye hazırlanırken, Kral tarafından Başbakanlıktan düşürüldü. Kral Hüseyin Nabulsi’yi bertaraf ederken, Amerika’nın ve Suudi Arabistan’ın da desteğini sağlamıştı.

13 Nisan’da krala bağlı kuvvetlerle sosyalist subaylar arasında çatışmalar başladı. Olaya Mısır ve Suriye’nin de dahil olması Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı’nın Suriye’ye kaçması üzerine halk sokaklara döküldü ve grevler başladı. Gelişmeleri endişe ile takip eden Amerika bütün ağırlığını Ürdün’ün yanına koydu. Amerika, bir yandan “Ürdün’ün bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü hayati ehemmiyette telakki ettiğini” bildirirken, öte yandan da Akdeniz’deki Amerikan VI. Filosu 25 Nisan’da Beyrut açıklarında demir atıyordu. İsrail’e de fırsattan yararlanmaması hususunda uyarıda bulunulmuştu.

Irak ve Suudi Arabistan da Ürdün’ün yanında yer aldılar. Hatta Irak hükümeti yayınladığı bir bildiride, Ürdün’de krallık rejiminin yıkılması halinde, Irak’ın Ürdün’e asker sokacağını açıkladı. Arap dünyasının üç monarşisi sıkı bir dayanışma içine girmiş bulunuyordu. Bu dayanışma Amerika’nın desteği ile birleşince, Kral Hüseyin karışıkları ve ülkesine yönelen tehlikeyi bertaraf etmeye muvaffak oldu ve iç kriz de böylece kapandı. Böylece Ürdün Eisenhower Doktrini’nden yaralanan ilk ülke oldu.

İsrail’in Kurulması ( 1948)

İsrail Devleti’nin kurulmasında “Balfour Deklarasyonu” oldukça önemli bir paya sahiptir. Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir.

İngiltere, Filistin’deki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında, Filistin’e yapılacak Yahudi göçlerini çok sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Yahudiler Filistin’e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri Haganah adlı gizli bir teşkilat organize ediyordu. Filistin’deki İngiliz kuvvetleri bu kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ile Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Bu çatışmalarda Irgun adlı Yahudi tedhiş teşkilatı aktif bir rol oynamakta idi. 1. Dünya savaşı biter bitmez ABD başkanı Truman, İngiliz hükümetine başvurarak 100.000 Musevi’nin derhal Filistin topraklarına gönderilmesini talep etti.

İngiltere bir süre uğraştıktan sonra, Filistin’den yakasını kurtarmaya karar verdi ve 2 Nisan 1947 de meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Meseleyi ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra, Filistin meselesine bir çözüm bulması için bir özel komisyon kurdu. Bu komisyona büyük devletler sokulmamıştı. B.M. Filistin Komisyonu, 16 Haziran-24 Temmuz tarihleri arasında bizatihi Filistin’de yaptığı incelemelerden sonra, Ağustos ayında raporunu yayınladı. Bu raporda Komisyon, oybirliği ile, Filistin’in bağımsızlığını teklif ediyordu. Lakin bu bağımsızlık nasıl olacaktı?

Bu noktada Komisyon ikiye ayrıldı. Kanada, Çekoslovakya, Guatemala, Hollanda, Peru, İsveç ve Uruguay’ın desteklediği çoğunluk teklifine göre, Filistin Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmeli ve iki ayrı bağımsız devlet kurulmalıydı. Kudüs şehri ise milletlerarası statüye sahip olmalıydı. Hindistan, Yugoslavya ve İran tarafından desteklenen azınlık teklifine göre de, Filistin, Yahudi ve Arap devletlerinden meydana gelen “federal” bir devlet olmalıydı. Yahudiler çoğunluk planını, Araplar ise azınlık planını tuttular. Çünkü Araplara göre, azınlık planı veya teklifi, Filistin’in toprak bütünlüğünü korumaktaydı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 27 Kasım 1947’de, Filistin Komisyonu’nun çoğunluk teklifini benimsedi ve 13 aleyhe ve 10 çekimsere karşı, 33 oyla Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verildi. Fakat karara göre, Filistin’de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında bir ekonomik birlik kurulacak ve kutsal Kudüs şehri de milletlerarası statüye sahip olacaktı. Genel Kurulunun taksim kararı bütün Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa gitme kararı aldılar.

B.M. kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948’den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı. Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. İsrail Devleti kurulur kurulmaz, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs’tan itibaren İsrail’in üzerine yürümeye başladılar. Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştı. İşin ilginç tarafı, Amerika yeni İsrail devletini 14 Mayıs günü tanıdığı halde, Sovyet Rusya, Arap İsrail savaşının çıkmasından iki gün sonra tanıdı. Yani Sovyetler açıkça Araplara karşı cephe almıştı.

1948-49 Arap-İsrail Savaşı bir yıl kadar sürdü. İsrail‘ in ancak 75.000 kişilik muntazam bir ordusu olmasına ve beş Arap devletinin saldırısına uğramasına rağmen, Araplar her yerde ağır yenilgiye uğradılar. İçlerinde en iyi savaşanı Ürdün ordusu oldu. Savaş çıktığı andan itibaren Birleşmiş Milletler de bir ateşkes sağlamak için taraflar arasında aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların beceriksizliği ve yenilgileri de eklenince Arap ülkeleri için İsrail ile ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı. İsrail-Mısır ateşkes anlaşması 24 Şubat 1949 da Rodos’ta, İsrail- Lübnan ateşkes anlaşması 23 Mart 1949 da Ras-en Nakura’da, İsrail-Ürdün ateşkesi 3 Nisan 1949 da Rodos’ta ve İsrail-Suriye ateşkesi de 20 Temmuz 1949 da Manahayim’de imzalandı. Irak’ın İsrail ile sınırı olmadığı için herhangi bir ateşkes anlaşması imzalaması da söz konuşulmadı.

İsrail Araplarla yaptığı muharebelerde çok başarılı olduğu için, ateşkes anlaşmalarının çizdiği fiili sınırlar içindeki İsrail toprakları, Birleşmiş Milletler’in taksim kararında kendisine verilenden çok genişti. İsrail Filistin topraklarının hemen hemen dörtte üçünü ele geçirdi. Keza, taksim kararına göre, Kudüs şehri milletlerarası statüye sahip olacağı halde, savaşın sonunda yarısı İsrail’in eline geçti, yarısı da Ürdün’de kaldı. 1967 savaşında İsrail Kudüs’ün diğer yarısını da ele geçirecektir.

1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nın Sonuçları:

Savaş Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap’ı yerinden yurdundan etmiş ve bir “Mülteciler Meselesi” ortaya çıkmıştır. Arap ülkeleri içinde en kuvvetli orduya sahip olduğu sanılan Mısır’ın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin, yani Kral Faruk rejiminin devrilmesine ortam hazırlamıştır. Küçük bir İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin askeri gücünün yenik duruma düşmesi, Arap dünyasında “milliyetçilik” duygusunu güçlendirmiş ve bir Arap Milliyetçiliği hareketi ivme kazanmıştır.

Mısır’da Arap İsrail Savaşları’ndan sonra krallık rejiminin zayıflaması Kral Faruk rejiminin devrilmesine ve yerine Cemal Abdün Nasır’ın iktidara gelmesine yol açmıştır. Nasır İktidara geldikten sonra Arap Milliyetçiliğinin liderliğini üstlenmeye çalışmıştır. Savaşın sonunda barış antlaşması yapılmaması ilerde Arap – İsrail Savaşlarının tekrar çıkmasına ortam hazırlamıştır. Amerika, İngiltere ve Fransa, 25 Mayıs 1950’de bir deklarasyon yayınlayarak, Arap ülkelerine ve İsrail’e, ancak bunların iç güvenliklerinin gerektireceği kadar silah satacaklarını ve bunu da, bu silahların başka bir devlete karşı kullanılmaması şartı ile yapacaklarını bildirdiler. Kısacası, Batılılar Orta Doğu’ya bir silah ambargosu tatbik etmişlerdir.

Soğuk Savaş’ın Uzakdoğu’ya Etkisi

Avrupa’da NATO’nun ve dolayısıyla Doğu ve Batı blokları arasında dengenin kurulması üzerine, bu iki blok arasındaki çatışmalar ve soğuk savaş gelişmeleri, Avrupa’dan Uzak Doğuya kaymıştır.

Bu bölgede oldukça etkin konumda olan SSCB ve Çin’i rahatsız eden iki konu vardı. Bunlardan biri, Amerika’nın Güney Kore’de bulunması diğeri de Fransa’nın da hala güneydoğu Asya’da, yani Hindiçini’de bulunması ve Amerika’nın da Fransa’yı desteklemesiydi. Bunun içindir ki, 1950-54 arasında Uzak Doğu çatışmalarının iki temel gelişmesi Kore Savaşı ile Hindiçini Savaşı olmuştur.

Kore Savaşı

1945 Mayıs’ında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayeti altına konacaktı. 1945 Temmuz ayındaki Potsdam Konferansında da Sovyet Rusya Uzak Doğu savaşına katılmaya karar verince, askeri harekât bakımından Kore toprakları 38’inci enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekât sahası olarak kabul edildi.

Fakat Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip Uzak Doğu savaşına girmediler. Lakin ne zaman Amerika Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombalarını attı, o zaman Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore’ye soktular ve 38’inci enlem çizgisine kadar ilerlediler. Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu.

Amerikan-Sovyet müzakereleri, öte yandan Birleşmiş Milletler’in çabaları, iki Kore’nin birleşmesini sağlayamadı. Bunun üzerine Amerika, 10 Mayıs 1948’de Güney Kore’de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee’nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler de Kuzey Kore’de 1948 Ağustos’unda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948’de Kore Halk Cumhuriyeti’ni kurdular.

Kore Asya’nın stratejik bir bölgesiydi. Asya’ya ayak basmak için gayet avantajlı bir tramplen durumundaydı. Güney Kore’de ve Japonya’da Amerikan Kuvvetlerinin bulunduğu göz önüne alınınca, Amerika’nın stratejik bakımdan kuvvetli bir durumda olduğu açıktı. Sovyetler, komünistler Çin’de duruma hâkim oluncaya kadar bu duruma tahammül gösterdiler. Fakat Çin 1949 sonunda komünist rejimin idaresi altına girince, Sovyetlerin Asya’daki kuvvet pozisyonları iyice güçlenmiş oluyordu.

Bunun üzerine SSCB Amerika’yı Asya kıtasından atmak için Moskova’nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore’ye karşı saldırıya geçti. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması her şeyin önceden planlandığını gösteriyordu. Amerika Birleşmiş Milletleri derhal harekete geçti. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince, Güney Kore’nin yardımına gönderilmek üzere, çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, fakat esas yükü Amerika’nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti teşkil etti. Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı General McArthur getirildi. 1950 Haziran’ında başlayan Kore savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom Mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir.

Bu mütarekeyle Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine 38’inci enlemdi. Bu üç yıllık süre içinde taraflardan hiçbiri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir. Çünkü, 1950 Ekimi’nden itibaren Komünist Çin, gönüllü adı altında gönderdiği silahlı kuvvetleri ile Kore Savaşına dahil olmuştur. Bununla beraber ne Sovyet Rusya ne Çin ne de Amerika, bu savaşı Kore’nin sınırlarının dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket dünya savaşına yol açabilirdi. Türkiye Birleşmiş Milletler Kuvveti’ne bir tugaylık bir kuvvetle katıldı. Böylece Türkiye NATO’ya katılma yolunda önemli bir adım atmıştır.

SEATO

Vietnam Savaşı Amerika’yı, Kore Savaşından sonra almaya başladığı savunma tedbirlerini daha da kuvvetlendirmeye sevk etti. Bu savaş, güneydoğu Asya’nın karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi açıkça gösterdiği gibi, bölgenin stratejik ehemmiyetini de arttırmıştı. Bu bölge komünizmin kontrolü altına düştüğü takdirde, Sovyet Rusya ve Çin Singapore ve Malacca Boğazına da hâkim duruma geçerlerdi ki, bu da Pasifik Okyanusu’nun savunması açısından büyük mahzurlar ortaya çıkarırdı.

Amerika’nın bu bölgeyi korumak istikametinde attığı ilk adım, şimdi tam bağımsızlıklarını kazanmış bulunan Tayland, Laos, Kamboçya ve Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik yardımlarını arttırmak oldu. İkinci adım, SEATO veya Manilla Paktı denen Güney- Doğu Asya Antlaşma Teşkilatı (South East Asia Treaty Organization)nın kurulmasıdır. Bu kollektif savunma sistemi, Eylül 1954 de, Amerika İngiltere ve Fransa ile Uzak Doğu ülkelerinden Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ile Pakistan’ın katılması ile kurulmuştur.

SEATO’nun imzası ile Amerika Sovyet Rusya ve müttefiki Çin etrafında, Avrupa’nın Atlantik kıyılarından Pasifiğe kadar uzanan bir ittifaklar çemberi meydana getirmiş oluyordu. Bu arada Amerika Komünizm’i benimseyen Çin’e karşı 2 Aralık 1955 de Milliyetçi Çin (Formosa) hükümeti ile de bir ittifak imzaladı. SEATO antlaşması gibi, bu ittifakın da süresi yoktu.

Sömürgeciliğin Sona Ermesi 

Asya Bölgesi 

Hindistan

Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin lideri olan Gandi ilk olarak Güney Afrika’da Hint topluluğunun vatandaşlık hakları için barışçı başkaldırı uyguladı. Afrika’dan Hindistan’a döndükten sonra yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresi’nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestisi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj yani Hindistan’ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü.

Gandi Hindistan’da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930’da yaptığı 400 kilometrelik Gandi Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya’ya karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi. 1. Dünya Savaşı’nın oldukça yıpranmış çıkan İngiltere daha fazla karşı koyamadı ve 14 Ağustos 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.

Pakistan

15 Ağustos 1947 yılından önceki tarihi Hindistan ile aynıdır. “Pakistan” adı ilk olarak, İngiltere´de öğrenim gören Müslüman öğrenciler tarafından 1940 yılında ortaya kondu. Müslüman Ligi’nin Muhammed Ali Cinnah’ın başkanlığındaki 23 Mart 1940 tarihli oturumunda Hindistan’ın Müslümanlar ve Gayrimüslimler arasında bölünmesi kararı alınmıştır. 14 Ağustos 1947 yılında Muhammed Ali Cinnah, Pakistan Genel Valisi olmuş ve Pakistan bağımsızlığını kazanmıştır.

Vietnam

19. yüzyılda Çinhindi Birliği içinde bir Fransız sömürgesi haline gelen Vietnam’da Fransa’nın ülkeyi ekonomik yönden sömürmesi ve siyasi baskısı, Fransız yönetimine karşı kuvvetli bir milli direniş hareketine sebep oldu. 1930 ve 1945 yılları arasında Fransa’ya karşı hareketlerde komünistler 1941’de Vietnam Bağımsızlık Cemiyetini (Vietminh) kurdular.

İkinci Dünya Savaşında Vietnam’ı işgal eden Japonya 1945’te teslim olunca, Vietminh birlikleri Hanoi’de iktidarı ele geçirdiler. Liderleri Ho Chi Minh Vietnam’ın bağımsızlığını ilan etti. Fransa güneyde milli ihtilali bastırmayı başardı. Fakat kuzeyde sömürge rejimini yeniden kurmak istemesi, Çinhindi Savaşları’nın patlak vermesine sebep oldu. 1946’dan 1954’e kadar devam eden savaş, Fransa Dienbienphu Muharebesi’nde bozguna uğrayınca son buldu.

21 Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma kararlarına göre geçici olarak ülke, kuzeyde komünist kontrolündeki Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölündü. Bölünme hattı 17. paraleldi.

Diğer Ülkeler

Malezya; İngiliz hâkimiyetindeki sömürge devleti durumuna İngiltere, Japonya, Avustralya, Yeni Zellanda ve Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ile 16 Eylül 1963’te Malezya Federasyonu’nun kurulmasına son verdi. Bu federasyona Malezya, Singapur, Saravak, Sabah ve Brunei Sultanlıkları katılmış, 1965’te Singapur federasyondan ayrılmıştır. Uzun yıllar İngiliz sömürgeciliği altında kalan Seylan Adası, 1948 yılında İngiliz Milletler Topluluğuna dâhil, bağımsız bir üye devlet olmuştur.

Endonezya’da; Ahmed Sukarno 1927’de kurulan Milliyetçi Partinin başkanı olmasıyla beraber Hollanda’ya karşı yapılan bağımsızlık mücadelesi güçlendi. 17 Ağustos 1945’te Japonların teslim olmalarıyla Endonezya’da Ahmed Sukarno başkanlığında bir hükümet kurularak bağımsızlıklarını ilan ettiler. İlk önce bağımsızlığı tanımayan Hollanda, daha sonra Endonezya’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. 1882’de İngiliz İstilasına uğrayan Birmanya ( Myanmar) II. Dünya Savaşı’nın sonunda Japon işgali bitince İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı başlatarak, 4 Ocak 1948’de bağımsızlığını ilan etti.

Afrika Bölgesi 

1. Dünya Savaşı’ndan Afrika’da en çok sömürgeye sahip İngiltere ve Fransa’nın oldukça yıpranmış bir şekilde çıkması, İngiltere ve Fransa dışında Afrika’da sömürgeleri olan Almanya, Belçika, Portekiz ve Hollanda’nın savaşın yıkıcı etkilerine maruz kalması buna karşı Afrika’da devletlerin ekonomik yönden güçlenmeye başlamaları ve milliyetçiliğin güçlenmesi kıtadaki sömürgeciliğin zayıflamasında etkili olmuştur. Bu yönde atılan ilk adım 1957 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanan Gana olmuştur.Gana’nın bağımsızlığını Nijerya ve Sierra Lione (1960) ve Gambiya ( 1965)’nın bağımsızlıkları izlemiştir.

Kenya’da 1952’de “ Mau Mau” gizli örgütünün başlattığı İngiltere’ye karşı isyan hareketi 1963’te bağımsızlığın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır. Tanganika ve Uganda’da bu dönemde İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanmıştır. Fransa’ya karşı Afrika’da başlayan en önemli bağımsızlık hareketi Cezayir’de olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezayirliler gösterdikleri fedakârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sahip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı.

1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu ilan etti. Dış dünyaya karşı yapılan bu ilana rağmen burayı bir sömürge olarak idare etmeye çalışmışlar ve asla Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır. Milli Kurtuluş Cephesi ve Cezayir Ulusal Hareketi’nin Fransa’ya karşı mücadelede teşkilatlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silahlı mücadele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücadele 1962’de Evian Antlaşması’nın imzalanması ve Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığın kazanılmasıyla neticelendi. Fransa 1956 yılında Cezayir’i elde tutmak istediği için Fas ve Tunus’un bağımsızlığını tanımıştır. 1911 yılında İtalya’nın hâkimiyetine giren Libya (Trablusgarb) müttefik devletlerin yardımı ile 1951 yılında yabancıların idaresi son bularak Libya Krallığı kuruldu. 1953 yılında Arap Birliğine ve 1955 yılında da BM’ye üye oldu.

Afrika Birliği Teşkilatı

25 Mayıs 1963 tarihinde kuruldu, 9 Temmuz 2002’de dağıldı. Afrika Birliği (AfB) – African Unity – AU, bu kurumun yerini aldı. Temel amacı Afrika ülkeleri arasında dayanışma ve işbirliğini artırmaktır. Merkezi Etiyopya’nın Addis Ababa şehri idi. Örgüt Şartı’nı 32 devlet imzalamıştır.

[irp posts=”30421″ name=”1945-1990 Soğuk Savaş Dönemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Yararlanılan Kaynaklar

Sander, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), İmge Kitapevi, Ankara, 2009

Uçarol, Rıfat, Siyasi Tarih (1789-2014), Der Yayınları, İstanbul, 2013

Gaddis, J.Lewis, Soğuk Savaş, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2008

Gönlübol, Mehmet, Uluslararası Politika, Siyasal Kitapevi, Ankara, 2000

Armaoğlu, Fahir, 20. yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), Timaş Yayınları, İstanbul, 2014

Sertel, Sabiha, 2.Dünya Savaşı Tarihi, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 2009

Bağrıaçık, Kerim, 2. Dünya Savaşı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000

Sönmezoğlu, Faruk,  Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, Der yayınları, İstanbul, 2000

Oran, Baskın, Türk Dış Politikası Cilt 1 (1919-1980), İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2001

Sönmezoğlu, Faruk, Türk Dış Politikası (2.Dünya Savaşı’ndan Günümüze), Der Yayınları, İstanbul, 2006

Stone, Oliver, Amerika’nın Gizli Tarihi Belgeseli, (http://www.dailymotion.com/video/xyzpkd_abd-nin-gizli-tarihi-bolum-1_shortfilms)

[/vc_toggle]

 

Avrasya’nın Kalbinde Entegrasyon Süreci ve Bu Bağlamda Türk Konseyi

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Orta Asya devletleri için entegrasyon süreci zorlu geçmiştir. Bu süreci farklı uluslararası birlikleri örnek alarak aşmaya çalışan Orta Asya devletleri bu yapıları kendi kültür ve siyasi yapılarına uyarlayarak farklı bir entegrasyon süreci yaşamışlardır. Özellikle bağımsızlıklarının ilk yıllarında Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’na katılarak entegrasyon sürecini hızlandırmışlardır.

Orta Asya devletlerinin entegrasyon süreci büyük güçlerin de etkisi altında gerçekleşmiştir. Orta Asya bölgesinin jeopolitik ve jeoekonomik açıdan önemi, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin ilgisini çekmiş ve bu devletlerin yeni oyun sahasına dönüşmüştür. Orta Asya bölgesinin, İran, Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerle sınırı olması, işgücünün ucuz ve doğal ve enerji kaynaklarının bol olması gibi sebepler de büyük güçlerin odak noktasını bu yöne çekmiştir.

Bağımsız Devletler Topluluğu

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi-Türk Konseyi) ile de Türk dili ortak çatısı altında birleşen üye ülkelerin yanı sıra Türk dünyasının ve bölge ülkelerinin ekonomiden politikaya, turizmden eğitim ve spora kadar pek çok alanda iş birliğini ve etkinliğini artırmaya yönelik çalışmaların yapılacağı bir çatı altında buluşması Orta Asya devletlerinin hep kültürel hem tarihsel hem de siyasi anlamda bağlarını kuvvetlendirmesine ve entegrasyon sürecinin hızlanmasına sebep olmuştur.

Bu çalışmada öncelikle Orta Asya devletlerinin entegrasyon süreçlerine dair bir değerlendirmenin yapılmasının ardından Türk Konseyi’nin bu sürece etkisi tartışılmaya çalışılacaktır.

Orta Asya Devletlerinin Entegrasyon Süreci 

Orta Asya, Avrasya bölgesinin kalbi olarak sadece jeostratejik konumu ile değil, jeopolitik ve jeoekonomik konumuyla da tüm dünya devletlerinin ilgi odağında olan bir bölgedir. 1991 yılında SSCB’den ayrılan devletler bağımsızlıklarının ardından ekonomik, siyasi ve kültürel bir entegrasyon süreci içerisine girmişlerdir.

SSCB ‘nin dağılması ile başlayan süreç, iki kutuplu dönemi ortadan kaldırmakla kalmamış, yeni risk ve tehditleri de beraberinde getirmiştir. SSCB’nin yıkılması, her şeyden önce Orta Asya ve Kafkasya bölgelerindeki dondurulmuş olan mikro milliyetçiliği ve ulusal akımları tetiklemiştir. Sovyetlerin yıkılmasından sonra oluşan boşluğu kimin dolduracağı, ilişkilerin geleceğini belirleyecek en temel sorun olarak karşımıza çıkmıştır.[1] Ortaya çıkan bu boşluğu doldurmak amacıyla Orta Asya devletleri uluslararası arenada söz hakkına sahip olmak ve değişen konjonktürde yer almak amacıyla uluslararası örgütlere dahil olmak istemişlerdir. Orta Asya ülkelerinin otomatik olarak üyeleri haline geldikleri BDT ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’ını inceledikten sonra bizzat Orta Asya odağında olan bir örgütün daha doğru olacağına kanaat getirmişlerdir.[2]

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üye ülkeleri

Orta Asya devletlerinin entegrasyon sürecini üç aşamada değerlendirmek mümkündür:

  1. Birinci aşama, Temmuz 1990’dan Mayıs 1993’e kadar olan dönemi kapsamaktadır. 1990 yılının Haziran ayında 5 Orta Asya lideri Almatı’da ilk toplantılarını yaparak, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda birlikte hareket etme kararını almıştır. Sık sık yapılmaya başlanan toplantılar Ocak 1993’te yeni “Merkez Asya” siyasi terimini ortaya atmış ve beraberinde somut gelişmeler kaydedilmiştir. 5 Orta Asya ülkesi arasında Avrupa Topluluğu modeli çerçevesinde ortak pazarın oluşturulması fikri tartışmaya açılmış ve bölgesel ekonomik işbirliği, uyuşturucu ve çevre sorunlarının çözümünde ortak hareket etme konularında karara varmışlardır.[3]
  2. İkinci aşama, Temmuz 1993’ten itibaren başlatılabilmektedir. 10 Ocak 1994 tarihinde Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in Özbekistan’a ziyareti sırasında Ortak Ekonomik Alanının oluşturulması Anlaşması imzalanmıştır. 1 Şubat’ta Kırgızistan’ın da katıldığı bu anlaşma, üç Orta Asya ülkesi arasında serbest ticaret yapılması için bütçe, kredi, vergi ve gümrük politikaların koordinasyonu sağlanmıştır. 8 Temmuz 1994’te Almatı toplantısında Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan liderleri bir siyasi organ olan Devletlerarası Kurul’u oluşturma kararı alınmıştır. 5 Ağustos 1994 Bişkek zirvesinde ise, Orta Asya İşbirliği ve Kalkınma Bankası kurulmuş ve böylece üç Orta Asya devletinin ekonomik entegrasyonu siyasi anlam kazanmıştır. [4]
  3. Üçüncü aşama, 15 Aralık 1995 yılında Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın çok önemli kararlar aldığı Jambul’da bir araya gelmesi ile başlamıştır.
Kazakistan – Özbekistan görüşmesi

Orta Asya devletleri için devlet merkezli entegrasyon süreci 1999 yılında sona ermiştir. Bu yıla kadar olan süreçte her devletin işbirliğine yanaşmaması ve oluşturulan örgütlerin zaman içinde işlevselliğini yitirmesi entegrasyon sürecinin sağlıklı işlemesine engel olmuştur. Ayrıca bu dönem içerisinde Orta Asya devletlerinin kendi arasında yaşadığı etnik- sınır sorunları, komşu devletlerinde yaşanan terörizm faaliyetleri, uyuşturucu ile mücadele ve su sorunları entegrasyonun sekteye uğramasına yol açan diğer sebepler olmuştur.[5]

Günümüzde bağımsızlıklarının 30. yılında Orta Asya devletleri aslında halinde sürekli değişim gösteren ve bir birlik olma yolunda entegrasyon süreci yaşamaktadırlar. Özellikle dış devletlerin etkisi, Rusya ve Çin’e komşu olmaları ve ABD’nin bölge üzerinde hakimiyet kurma çabası Orta Asya devletlerinin bu dış etkenlere karşı bir birlik olmalarının zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Türk Konseyi Bağlamında Orta Asya’da Bütünleşme

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye’nin kurucu ve mevcut üyeleri olduğu Türk Konseyi, 1992 yılında Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları zirvesi adı altında Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ev sahipliğinde, Azerbaycan Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgız Cumhuriyeti Devlet Başkanı Askar Akayev, Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov ve Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov’un katılımlarıyla Ankara’da ilk buluşma gerçekleşmesi ile  başlayan ve 17 yıl süren bir örgüt öncesi dönemin sonucunda ortaya çıkmıştır. On kez gerçekleştirilen Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirveleri bu dönemin temel taşlarını oluşturan Zirve Bildirileriyle sonuçlanmış, 3 Ekim 2009’da imzalanan ve 17 Kasım 2010’da yürürlüğe giren Nahçıvan Anlaşması’yla Türk Konseyi kurulmuş, Türk Konseyi Sekretaryasının 2010’da oluşturulmasıyla Zirveler süreci sona ermiştir. 2011 yılı başlangıç olmak üzere, artık her yıl toplanan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Zirveleri, Türk Konseyi (Türk Keneşi) Zirveleri olarak adlandırılmaya başlanmıştır. 2011 yılından itibaren ayrı başlıkta ele alınan zirveler, kurumsallaşmanın işbirliği sürecinden ayrılması amacını sergilemektedir. Türk Konseyi, bir uluslararası örgüt olarak yapılanmıştır ve dolayısıyla uluslararası hukuk kişisi olarak varlığını sürdürmektedir.[6]

Türk Konseyi 7. Zirvesi

Ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliğine dayanan Türk Konseyi, Orta Asya devletlerinin entegrasyon sürecinde kilit noktayı oluşturmaktadır. Çünkü 1991’den Orta Asya devlet kültürünü merkez alan bir birlik kurma motivasyonuna sahip olan Orta Asya devletleri için ‘Türk’ kimliğini ve dilini merkez alan Türk Konseyi, siyasi bir örgüt kurma yolunda büyük önem taşımaktadır. Hala bir dönüşüm içerisinde olan Türk Konseyi, gelecek yıllarda yapılacak işbirlikleri ile güçlenerek Türk devletleri için bir ulus-üstü yapı olabilme yolunda ilerlemektedir.

Sonuç 

SSCB’nin 1991 yılında dağılmasıyla bir entegrasyon sürecine girmiş olan Orta Asya devletleri, yıllar içerisinde çeşitli girişimlerde bulunmuş fakat gerek dış devletlerin etkisi gerekse bölge devletleri içinde yaşanan sorunlar sebebiyle işlevsel bir yapı oluşturamamıştır. Etnik-sınır sorunları, bölge içinde ve komşu ülkelerde yaşanan terör faaliyetleri, demokratik yapının tam anlamıyla oturmuş olmaması Orta Asya devletlerinin ortak hareket etmesine engel olmuştur.

Soğuk Savaş sonrası değişen uluslararası konjonktür Orta Asya devletlerini uluslararası arenada söz sahibi olmak adına uluslararası işbirlikleri kurmaya ve uluslararası örgütlere katılmaya itse de ‘Orta Asya kültürünü’ yansıtan bir birlik olmaması onları bu istekten uzaklaştırmıştır.

İlk adımı 1992 yılında atılan Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları zirvesi hem Orta Asya devletleri hem de Türk devletleri açısından yıllarca aranan Türk birliği hayalini gerçekleştirmek için önemli bir adım olmuştur. Şu anda Türk Konseyi gelişim ve değişim göstermektedir. Gelecek yıllarda yapılacak yeni işbirlikleri ile Türk Konseyi’nin daha da güçlenmesi ve Konseyin faaliyetlerinin yaygınlaşması ile ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliğinin daha da güçlenerek artması beklenmektedir.

[irp posts=”29509″ name=”Türk’ün Ortak Çatısı: Türk Konseyi / Türk Keneşi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

“21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü”, Bağımsızlıklarının 30. Yılına Doğru Orta Asya Cumhuriyetlerinin Temel İşbirliği, 11 Mart 2020, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizliklarinin-30-yilina-dogru-orta-asya-cumhuriyetlerinin-temel-isbirligi, (Erişim Tarihi:13.10.2021).

“Anadolu Ajansı”. Türk Dünyasının Stratejik Çatı Kuruluşu: Türk Keneşi. 30 Temmuz 2017. https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turk-dunyasinin-stratejik-cati-kurulusu-turk-kenesi/1544776, (Erişim Tarihi: 13.06.2021).

“ANKASAM”. Türk Keneşi Güçleniyor. 13 Eylül 2019. https://www.ankasam.org/turk-kenesi-gucleniyor/, (Erişim Tarihi: 13.06.2021).

“Avrasya İncelemeleri Merkezi”. Avrasya’nın Merkezinde Türk İşbirliği: Türk Keneşi. 1 Şubat 2021. https://avim.org.tr/tr/Analiz/AVRASYA-NIN-MERKEZINDE-TURK-ISBIRLIGI-TURK-KENESI, (Erişim Tarihi: 13.06.2021).

“TASAM”. Türk Cumhuriyetleri Arasında Entegrasyon Sürecine İlişkin Bazı Hususlar. 4 Aralık 2013. https://tasam.org/tr-TR/Icerik/25718/turk_cumhuriyetleri_arasinda_entegrasyon_surecine_iliskin_bazi_hususlar, (Erişim Tarihi:13.06.2021).

“Türk Keneşi”, Zirveler, T.y., https://www.turkkon.org/tr/zirveler, (Erişim Tarihi:13.10.2021).

Abdykadyrova, Ediliia. “Orta Asya Entegrasyon Süreçlerine “Büyük Güçlerin” Etkisi”, International Conference on Eurasian Economies Dergisi, 2016.

Erol, Mehmet Seyfettin ve Kadir Ertaç Çelik. “Türk Dünyası’nda İşbirliği Denemesi: Türk Keneşi ve Kazakistan”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 17 (2), 2017.

Erol, Mehmet Seyfettin ve Mehmet Şahin. “Bağımsızlıklarının 20. Yılında Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk Cumhuriyetlerinin Entegrasyon Süreci (1991-2011), Karadeniz Araştırmaları Dergisi, 37, 2013.

Tursunaliyev, Bahadır. “Orta Asya’da Entegrasyon Hareketleri ve Kırgızistan”, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2010.

Dipnotlar 

[1] Bahadır Tursunaliyev, “Orta Asya’da Entegrasyon Hareketleri ve Kırgızistan”, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2010, s.25.

[2]Ediliia Abdykadyrova, “Orta Asya Entegrasyon Süreçlerine “Büyük Güçlerin” Etkisi”, International Conference on Eurasian Economies Dergisi, 2016, s.67.

[3] Bahadır Tursunaliyev, 2010, s.23.

[4] “Türk Keneşi, Zirveler, T.y., https://www.turkkon.org/tr/zirveler, (Erişim Tarihi:13.10.2021).

[5] “21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü”, Bağımsızlıklarının 30. Yılına Doğru Orta Asya Cumhuriyetlerinin Temel İşbirliği, 11 Mart 2020, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizliklarinin-30-yilina-dogru-orta-asya-cumhuriyetlerinin-temel-isbirligi, (Erişim Tarihi:13.10.2021).

[6] Mehmet Seyfettin Erol ve Kadir Ertaç Çelik, “Türk Dünyası’nda İşbirliği Denemesi: Türk Keneşi ve Kazakistan”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 17 (2), 2017, s.21.

[/vc_toggle]

Çin’de Ulus Kimliğinin Bilinmeyen Öyküsü

50 yılı aşkın bir süredir kültürel devrimin kaosu ve zulme henüz Çin halkının hafızalarından silinmemiştir. 1960’ların uzun süren korku atmosferi, 1966 ve 1976 yılları arasındaki on yıllar boyunca proletaryanın bir kalkışması olarak Mao zihniyeti tarafından sunulmuştur. Sosyalizm ve kapitalizm arasındaki bu ideolojik mücadele ve Çin’i kültürel değişim konusunda bir araya getirme arzusu Mao tarafından komünist parti içerisinde kendi gücünü artırmaya dönüşmüştü. Mao’nun bu çağrısı, Çin’de benzeri görülmemiş şiddet, yıkım ve can kaybıyla sonuçlandı ve Kültür Devrimi’ni, Çin tarihinin en korkunç olaylarından biri haline getirdi.

Fakat Mao’ya göre Kültür Devrimi, Çin halkının zihinlerini “yeniden şekillendirme” ve bir “burjuvazi diktatörlüğü” yaratmayı planlayan karşı-devrimci “revizyonistler” olarak da bilinen otoritedeki insanları ezme girişimiydi[i]. Aynı zamanda Mao ulusun gençliğini Çin toplumunun “saf olmayan” unsurlarını temizlemeye ve mevcut Komünist liderlerin partiye ve Çin’e yanlış yönde önderlik ettiğine inanarak 20 yıl önce iç savaşta ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda zafere yol açan devrimci ruhu geri getirmeye çağırdı[ii]. Bunun için Mao ve yandaşları günümüzde genellikle Maoizm olarak bilinen ve ideolojilerini Sovyet tarzı Marksizmden ayırarak Batılı olmayan, sömürgecilik karşıtı bir gündemi öne ve merkeze yerleştirdi. Böylece, bu amaçlar için seferber edilen ilk insan gruplarından biri, daha sonra Kızıl Muhafız/Kızıl Ordu’nun temelini oluşturan öğrencilerdi. Korkusuz ve acımasız Çinli öğrenciler, Mao’nun “dört yaşlı” – eski fikirler, eski gelenekler, eski alışkanlıklar ve eski kültür – üzerinde kaos yaratmaya yönelik militan çağrısına bir yanıt olarak ülke çapında kargaşaya neden oldu. Bu, okullar ve üniversiteler gibi kurumların kapatılmasına ve kiliselerin, türbelerin, kütüphanelerin, dükkanların ve özel evlerin aranmasına ve yıkılmasına neden oldu[iii].

Mao ile Kızıl Ordu’nun Uzun Yürüyüşü ve Büyük Atılım

Anarşi ve terör Çin’in her yerine hızla yayılırken, öğretmenlerini katleden öğrencilerin ve yetkililerin aşağılanması, işkence görmesi ve öldürülmesiyle ilgili korku hikayeleri ortalıkta dolaşmaya başladı. Sonunda öğrenci gruplarına işçiler, köylüler, askerler ve hepsi Mao Zedong’un düşünceleriyle donanmış çok sayıda devrimci kadro ve aydın katıldı. Amaç kitleler arasında tamamen proletaryaya ait yeni bir ideoloji, kültür, gelenek ve alışkanlıklar teşvik etmekti[iv].

Bütün bunların ortasında Mao’nun Küçük Kırmızı Kitap’ı kitlelere, özellikle de Halkın Kurtuluş Ordusu’na tasfiye ve yıkım yolunda rehberlik eden ideolojik el kitabı olarak ortaya çıktı: “Her komünist gerçeği kavramalı: Siyasi güç bir silahın namlusundan çıkar.” Bu söz, Mao’nun siyasi kariyerinin ve mirasının büyük bir bölümünü oluşturan, Mao’nun liberalizm ve kapitalist üretim tarzı hakkında sahip olduğu korku ve endişelerin mükemmel bir özetiydi. Kültür Devrimi’nin zirvesinde, Küçük Kırmızı Kitap’ın kopyaları neredeyse bir milyar insan için basılıyor ve bu da onu İncil’den sonra dünyanın en çok basılan ikinci kitabı haline getiriyordu[v]. Sonunda kitap bir kült parçası, dini bir ikon ve çığır açan bir eser haline geldi (McDonnell, 2014).

Bu gelişmelere ek olarak Kültür Devrimi dönemine, Çin halkının düşünce ve yaşam tarzında bir değişiklik getirmeyi amaçlayan çok sayıda kampanya damgasını vurdu. Sokaklar, şu anda ne tür davranışların, kıyafetlerin ve saç stilinin kabul edilebilir olduğunu gösteren illüstrasyonlar ve açık resimlerden oluşan propaganda posterleriyle doluydu[vi]. Sokaklar kırmızı bayraklar, pankartlar ve kırmızı kolluk takan insanlarla doldukça, bu propaganda afişleri Çin halkı için tek bilgi kaynağı haline geldi ve onları Mao’nun yarattığı balonun dışında neler olup bittiğine kayıtsız hale getirdi. Mao, Batı’yı ve onun burjuva yaşam biçimlerini şeytanlaştırma yollarının bir parçası olarak, Çin’deki eğitim sistemi için şiddetle reformlar yaptı.

Küçük Kırmızı Kitap

Eğitimin tıka basa değil, aydınlanmayla ilgili olması gerektiğine ve doğrudan üretken emekle bağlantılı olması gerektiğine inanıyordu. Böylece eğitim sistemini, erkekleri burjuva kapitalistlerinden sosyalist ve komünistlere dönüştürecek şekilde reforme etmeyi amaçladı[vii]. Bu, köylü sınıfının yeni Çin’in en eski siyasi sembollerinden biri olarak kurulmasına yol açtı. Bunun sonucunda Batılı kitap, sanat ve müzik koleksiyonları yok edildi ve yoksul ve orta sınıf köylüler tarafından “yeniden eğitilmek” amacıyla genç çeteler kırsala gönderildi[viii]. 1960’ların sonlarında Başkan Mao’nun rozetleri Kültür Devrimi’ni simgeleyen ikonik nesneler haline geldi.

Rozetler genellikle bakır alaşımından yapılırdı ve alıntılarından birinin yanında Mao’nun bir portresini içeriyordu. Kısa süre sonra, hem kentsel hem de kırsal alanlarda çeşitli Mao rozetleri dağıtılmaya başlandı ve Çin halkı tarafından Mao’ya sadakatin bir ifadesi olarak giyildi[ix]. Ayrıca bu “Mao rozeti fenomeni”, 1960’larda ortaya çıkan, günlük hayatı sembolik imgeler ve yazılarla doyuran tüm kişilik kültüne büyük ölçüde katkıda bulundu. Bugüne kadar, bu ideolojik savaşın kalıntıları olarak Mao rozetleri, ideolojik bir motive edici olarak imajın Çin halkı üzerindeki etkisini yansıtmaktadır.

Devrimin retoriği – Mao’nun öğretileri – aynı zamanda devrimci resimler, şarkılar ve danslar şeklinde sunuldu. Bu, Mao’nun düşüncelerinin ve öğretilerinin Çin halkının günlük yaşamına ne kadar derinden yerleştiğini gösteriyor. Sonuç olarak müzik, Kültür Devrimi retoriğinin ardındaki duyguları doğru bir şekilde temsil eden sanat formu haline geldi[x]. En dikkate değer örneklerden biri, ‘Doğu Kırmızıdır’ olarak bilinen Çin vatansever şarkısıdır. Bu şarkı, yalnızca Çin halkının yüksek duygusal çekiciliğine dokunmak amacıyla yazılmış, bestelenmiş ve icra edilmiştir. Şarkının nakarat kısmının Türçesi: “Başkan Mao insanları seviyor. O, yeni bir Çin inşa etme rehberimizdir.”[xi] Şarkıların çoğunda, Çin halkının geleceğine dair beklenti, lirik bir tarzda, ironik bir şekilde Batı müziğinin tonal bir temeli ile güzelleştirildi ve yüceltildi. Birkaç devrimci şarkı da Çinli azınlıklar tarafından yazılmıştır; örneğin, popüler şarkı “The Great Beijing”, Sincan azınlık danslarına özgü ritimler ve melodilerle dolu bir Sincan bestecisi tarafından yazılmıştır[xii]. Şu anda, orijinal olarak bestelenip söylenmelerinden bu yana 50 yıldan fazla bir süre sonra, bu şarkılar arşiv kaynakları olarak hareket ederek, çağdaş dünyanın Kültür Devrimi anlayışını ve incelemesini geliştirmektedir (Lau, 2008, s. 98-107).

1970’lerin ortalarına gelindiğinde, Çin’de hayat bir dereceye kadar normalleşmeye başlasa da, önceki on yılın şok dalgaları hala Partinin ve hükümetin en üst seviyelerinde hissedilmekteydi. Bu seferberliğin yol açtığı tüm siyasi ve sosyal istikrarsızlıkların yanı sıra Çin ekonomisi de büyük darbe almıştı (Kobayashi, 1971). İnsanlar 24 saat çalıştığı için haneler tükendi ve tarımsal olarak üretilenlerin çoğu ihraç edildi; ekonomik büyüme katlanarak yavaşladı ve hükümet mal ve hizmet sunmak için mücadele etti. İlk 5 yıllık planın (1953-57) ve Büyük İleri Atılımın başarısızlığı, 1950’lerin ikinci yarısında Büyük Çin Kıtlığının başlamasıyla yığıldı ve bu da yaklaşık 30 milyon Çinli’nin ölümüne yol açtı.

1960’larda Sovyetler Birliği ile ticari ilişkilerin kesilmesiyle Çin, Batı’ya açılmaya başladı, üretilen pirinç ve soya fasulyesinin çoğunu ihraç etti ve bu süreçte Çinlileri aç bıraktı. Bu mal kıtlığı nedeniyle, insanlar geleneksel rüşvet ve diğer ikna yöntemlerine geri dönmek zorunda kaldılar ve bu da parti içindeki yolsuzluk oranını artırdı. Sonunda, 1970’lerin ilk yarısında, Başbakan Zhou Enlai tarafından Çin’i bir tür istikrara yönlendirmek için girişimlerde bulunuldu.

Deng Xiaoping

Bunun bir parçası olarak Çin, ekonomisini dış dünyaya açmaya, ticari bağlantılarını artırmaya, siyasi ve kültürel ilişkilerini geliştirmeye başladı. Mao bu hareketlerin çoğundan bıkmış ve şüpheci olsa da, 1972’de ölümcül bir malignite teşhisi konduktan sonra yapabileceği çok az şey vardı[xiii]. 1980’lere gelindiğinde, Deng Xiaoping Çin’in hükümdarı olarak ortaya çıkmış, Kültür Devrimi sırasında Mao tarafından hapsedilen radikalleri serbest bırakmış ve onlara siyasi görevlerini geri vermişti. Deng, özel ekonomik bölgeler yarattı ve komün tarım sisteminden kurtararak Çin limanlarını yabancı yatırımcılara açtı. Birçok bilim adamı, kırsal Çin’deki bu reformların Çin’in piyasa ekonomisine genel geçişinde çok önemli bir rol oynadığına inanmaktaydı[xiv].

Sonuç Yerine

50 yıldan fazla bir süre sonra bile, 1966 ve 1976 arasındaki on yılın olayları, Çin’deki halk veya Komünist parti tarafından nadiren gündeme getirilmektedir. Kültür Devrimi sırasında 1,5 milyon insan öldürüldü ve milyonlarcası hapsedildi, mallarına el konuldu, işkence gördü veya bir şekilde aşağılanmıştır[xv]. Ölümü ve yıkımı yaşayanların çoğu için, o on yılın dehşetlerini hatırlamak ve bunlarla yüzleşmek hala zor ve bu nedenle, genellikle sağır edici bir sessizlik var. O zamandan kalma eserler artık Mao’nun kitleleri harekete geçirmek için kullandığı ideolojilerin ve kavramların fiziksel tezahürleri haline geldi ve böylece bize devrim hakkında bilgi edinmemiz için mükemmel bir arşiv malzemesi sağlamaktadır. Sonunda, halkın inandığı gibi, Kültür Devrimi şiddet ve kaostan başka bir şeye neden olmadı. Resmi Çin görüşüne göre, liderliği 1957 yazına kadar her şeyi doğru yapmış olsa da, Mao’nun son yıllarının hataları, yüzyılın ilk yarısındaki gerçek ekonomik başarılarını gölgede bıraktı.

[irp posts=”24833″ name=”‘Ekonomik Güç’ Çin Afrika’da Ne Yapıyor?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[i] Phillips, Tom. “The Cultural Revolution: all you need to know about China’s political convulsion.” The Guardian. Mayıs 11, 2016. https://www.theguardian.com/world/2016/may/11/the-cultural-revolution-50-years-on-all-you-need-toknow-about-chinas-political-convulsion

[ii] History Editors. “Cultural Revolution.” History, Kasım 9, 2009. https://www.history.com/topics/china/culturalrevolution

[iii] Phillips, “The Cultural Revolution: all you need to know about China’s political convulsion,” Mayıs 11, 2016.

[iv] “Sweep Away All Monsters.” Peking Review. June 3, 1966, pp. 4-5. https://www.marxists.org/subject/china/peking-review/1966/PR1966-23c.htm

[v] McDonnell, Justin. “Mao’s Little Red Book in China and Beyond.” The Diplomat. Nisan 9, 2014. https://thediplomat.com/2014/04/maos-little-red-book-in-china-and-beyond/

[vi] “Cultural Revolution Campaigns (1966-1976)” Chineseposters.net. https://chineseposters.net/themes/culturalrevolution-campaigns

[vii] Kobayashi, Fumio. “The Great Cultural Revolution and the Educational Reforms.” The Developing Economies 9, no. 4. (December 1971): 490-501, https://onlinelibrary.wiley.com/doi/epdf/10.1111/j.1746-1049.1971.tb00686.x

[viii] Solomon, Lesley. “Recreating a Nationalist Movement Through Symbols.” Association of Asian Studies 21:3. (2016), https://www.asianstudies.org/publications/eaa/archives/recreating-a-nationalist-movement-through-symbols/

[ix] Wang, Helen. “Preface” and “Introduction” in Chairman Mao Badges: Symbols and Slogans of the Cultural Revolution. (British Museum Press, 2008), https://www.researchgate.net/publication/265141958_Chairman_Mao_Badges_Symbols_and_Slogans_of_the_Cultural_Revolution

[x] Lau, Wai-Tong. “Songs Tied onto the Chariots: Revolutionary Songs of the Cultural Revolution of China (1966-1976).” Journal of Historical Research in Music Education 29, no. 2 (2008): 98-107. Erişim Tarihi: 05.08.21 http://www.jstor.org/stable/40215338.

[xi] “Chinese Patriotic Song – The East is Red ( 东方红)” Performed by the Red East Choir. Album: Greatest Hits from the Last Century Vol. 20. https://www.youtube.com/watch?v=b0CW_yI2qH8

[xii] Lau, Wai-Tong. “Songs Tied onto the Chariots: Revolutionary Songs of the Cultural Revolution of China (1966-1976).” Journal of Historical Research in Music Education 29, no. 2 (2008): 98-107. Erişim Tarihi: 05.08.21  http://www.jstor.org/stable/40215338.

[xiii] Lieberthal, Kenneth G. Encyclopaedia Britannica, “Rise And Fall Of Lin Biao (1969–71)” Chicago: Encyclopaedia Britannica, 1998.  https://www.britannica.com/event/Cultural-Revolution/Rise-and-fall-of-Lin-Biao-1969-71

[xiv] Huang, Yasheng. “How Did China Take Off.” Journal of Economic Perspectives 26, no. 4 (2012): 147-170.

[xv] History Editors. “Cultural Revolution.” History, Kasım 9, 2009. https://www.history.com/topics/china/culturalrevolution

Kaynaklar 

Kobayashi, F. (1971). “The Great Cultural Revolution and the Educational Reforms.”. The Developing Economies, 490-501.

Lau, W.-T. (2008). Songs Tied onto the Chariots: Revolutionary Songs of the Cultural Revolution of China (1966-1976). Journal of Historical Research in Music Education, 98-107.

McDonnell, J. (2014). Mao’s Little Red Book in China and Beyond. The Diplomat.

[/vc_toggle]

İspanya’daki Bask Milliyetçiliği

Etnik köken açısından oldukça fazla genişliğe sahip bir ülke olarak bilinen İspanya’nın kuzeyinde bulunan Bask bölgesi, çoğunluğu Baskların oluşturduğu özerk bir bölgedir. Bu bölgede de tıpkı tarihten bu yana dünyanın her kesiminde ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde gördüğümüz milliyetçilik kavramı karşımıza çıkmakta ve zaman zaman aşırılığa kaçarak ırkçılık hareketleri bile gözükmektedir.

17.yy’da Avrupa’daki birçok devlette yaşanan merkezileştirme hareketleri İspanya’da da görülmüştür. Özellikle bu merkezileştirme hareketleri Basklar ve Katalanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Şüphesiz ki merkezileştirme hareketlerinin devletlerdeki çeşitli bölgelere yayılmış ırklar tarafından tepki alması şaşırtıcı bir durum değildir. Ancak merkezileştirme hareketleri yapılırken çeşitli ırklara “baskı” yapılması milliyetçilik kavramını ön plana çıkartmakta ve devlet içi çatışmalara yol açmaktadır. Basklar da İspanya’da yaşanan merkezileştirme hareketleri sonucunda baskıya uğramış bir topluluk olarak bu durumdan nasibini almıştır.

Franco

Eski bir tarihten itibaren başlayan Bask milliyetçiliği, zaman geçtikçe çeşitli örgütlenmelerin, hatta silahlı örgütlenmelerin çıkması ile devam etmiştir. Baskların tarihinde özellikle Franco döneminde işlenen baskı, ETA’nın yani “Bask Vatan ve Özgürlük” [1]anlamına gelen örgütün çıkmasına sebep olmuştur. Baskların haklarını savunmak için yola çıkan ve bu yolda savaşı bile göze alan örgüt ilerledikçe terör eylemlerine bile başvurmuşlardır.

19. yy’ın sonlarına doğru milliyetçi bir parti olan Bask Milliyetçi Partisi (PNV) kurucusu Sabino Arana, milliyetçiliği özellikle dil ayrımıyla yaşanması gerektiğini yani Baskların Baskça konuşarak İspanyolca kelimeler kullanmamalarını vurgulamış, hatta bir sözünde Baskçanın (Euskera) önemine vurgu yaparak “Eğer hasımlarımız dilimizi öğrenirlerse, derhal onu bırakıp Rusça, Norveççe ya da başka bir dil öğrenmeliyiz” (Çökmez, Bask Bölgesi: Etnik Milliyetçiliğin Tarihsel Gelişimi ve İspanya’daki Devlet Politikalarının Etkisi, 2008) demiştir. Dönemde bu milliyetçiliği savunan kesim ise genelde din adamları olmuştur. Baskların çoğu zaten dindar bir kesimdir ancak milliyetçi olmayan Baskların ise tamamına yakını entelektüel ve zengin kesimdir. Bask milliyetçiliğinin örgütsel halinin ortaya çıkışı ise Franco döneminde olmuştur. Baskların elinden alınan bazı haklar ve yapılan baskı Bask milliyetçiliğinin artmasına sebep olmuştur.

Franco döneminde yaşanan baskıları biraz açmak gerekirse genellikle Baskçanın yasaklanmasından kültürel olarak Baskların tarihinin yok sayılması gibi etkenlerin ağır bastığını söyleyebiliriz. Bask Milliyetçi Partisi ve kurucusu ile birlikte baskıları kabul etmeyen tutumları ortadaydı ancak başarılı olamayışları bazı Baskları endişelendirmiş ve bir örgüt kurmaya itmişti. İşte az önce bahsedilen ETA tam da bu noktada ortaya çıkmıştır. Yani Bask Milliyetçi Partisi işleri masada halletmeye çalışan bir duruşa sahip bir haldeyken, bundan hoşnut olmayan ve şiddetle bu işin çözüme kavuşacağını düşünen ETA devreye girmiştir.

Sabino Arana

Bölünmenin ufak esintileri buradan bile başlanıldığı sezilmişken düşünülen gerçekleşmiştir. ETA yalnızca Franco yönetimine karşı olduğunu değil aynı zamanda Basklı zengin ve entelektüel kesime de karşı olduğunu belirtmiştir. İşte bu nokta, Baskların milliyetçilik anlayışının temeli olmuş ve o tarihten günümüze kadar bu konu hep bu şekilde ilerlemiştir. Yani Bask milliyetçiliği önce Basklar tarafından herkesçe kabul edilememiştir. 1960’lı yılların başından itibaren terör eylemlerine başlayan ETA, kendi içlerinde bile bölünme yaşamıştır. Grup zaman zaman kendi duruşundan taviz vererek farklı yönlerini ortaya çıkartmaktan çekinmemiştir. Bu durum sonucunda örgüt içindeki bölünmeler ise kaçınılmaz bir durum olmuştur. Örgüt içinde de sosyalist ya da aşırı milliyetçi söylemi savunanlar olarak bir ayrım gerçekleşmiş ve bu ayrım arasında gerilim yaşanmıştır.

Bunun sonucunda 1974 yılında ETA, ETA p-m (sosyalistler) ve ETA-m (aşırı milliyetçi ve şiddet yanlısı) şeklinde ikiye ayrılmıştır. ETA p-m, 1981 yılında ordudaki aşırı sağcı subayların hükümeti ele geçirmek için yaptıkları başarısız darbe girişiminden sonra, demokratik platformda mücadele etmeye başlamıştır. (Çökmez, Bask Bölgesi: Etnik Milliyetçiliğin Tarihsel Gelişimi ve İspanya’daki Devlet Politikalarının Etkisi, 2008).

Bu yıllardan sonra devlet hükümetleri kendi içlerinde yaşanan karışıklıklarını şiddet yoluyla değil demokratik yollarla çözme eğiliminde olmuştur. Çünkü iki büyük savaş yaşamış dünyada, devletler artık çatışmanın yarar getirmeyeceğini anlamışlardır. 1982 yılında da İspanya’da yapılan seçimlerin sonucunda başa gelen hükümet, ülkesinde bir terör örgütü haline gelen Basklı milliyetçilerinin oluşturduğu ETA ile demokratik yollarla çözüm arama taraftarı olmuştur. Ancak ETA bu zeytin dalına uzanmak bir tarafa kendi bağımsızlıklarını kazanma yolundaki mücadelelerini arttırmıştır. Artık bu konu Bask milliyetçiliğini aşıp çoktan ırkçılık şeklinde karşımıza çıkmıştır.

1981 yılında İspanya’da bir özerklik antlaşması yapılmıştır.[2] Bu özerklik antlaşması sonucunda İspanya’daki çeşitli bölgelerin kendi parlamentolarını, kendi hükümetlerini kurmalarına izin verilecekti. Ancak Basklar haklarının biraz daha genişletilmesini istiyor ve aynı zamanda bu özerklik antlaşmasını görece bağımsızlık olarak algılamak istiyordu. Artık bir terör örgütü olan ETA ise bu özerkliği tamamen reddediyordu. ETA’nın en büyük arzusu bağımsız bir devlet kurmaktı. Bu terör örgütünün en büyük korkusu ise atılacak demokratik adımların kendilerini yok edeceğini düşünmeleriydi.

Bask milliyetçiliği bu tarz örgütlenmeler sonucu ırkçılık hareketlerine dönüşmüş, bu dönüşüm ılımlı Basklara ise zarar vermiştir. Baskların kendi aralarında yaşadığı bölünmeler geçmişten bugüne kadar devam etmiştir. Kültürel olarak önemli bir tarihi ve coğrafyası olan bu ırk geçmiş dönemlerde yaşadığı baskıların sonucu olarak toplanmayı ve İspanya’dan ayrılmayı kendilerine hak görmüştür. Şu unutulmamalıdır ki; ETA’ya katılan Basklar ile daha sakin ve ılımlı olan Baskların en büyük ortak noktası İspanya’dan ayrı bir tarafta kalarak kendi dillerini resmiyete dökmek, kendi anayasalarını ve hükümetini oluşturmak olmuştur. Aynı sorun yine geçmişten bugüne Katalanlar arasında da yaşanmıştır. İspanya milliyetçilik konusunda etnik kimliklerin çeşitli ve bu kimliklerin bir o kadar da güçlü kültürel geçmişlere sahip olması sonucunda diğer ülkelere nazaran daha sık sorun yaşamaktadır.

Aslında çok çeşitlilik ve çok kültürlülüğün daha avantajlı olarak nitelendirebileceğimiz noktaları fazladır. Ancak bu noktada hükümetlerinin rolü büyüktür ve çok çeşitliliği yönetme konusunda üstlerine büyük bir vazife düşmektedir. Bu noktada İspanya geçmişten günümüze kadar çoğunlukla sınıfta kalmıştır diyebiliriz. Baskların milliyetçi hareketlerine sebep olan davranışlar ve politikalar temelde yanlış tutulmuştur, bu da ETA gibi bir örgütü İspanya ile karşı karşıya bırakmıştır.

“Terör örgütlerinin milliyetçiliğin abartılması sonucu ortaya çıkması” gibi bir düşüncenin savunulacak veya desteklenecek bir tarafı kesinlikle yoktur. Ancak günümüz dünyasında terör özellikle 2.Dünya Savaşı’ndan sonra artmıştır ve özellikle çok fazla etnik kimliğe sahip olan devletler bu ortamda politikalarına “baskı” ve “ayrım” kavramlarına dikkat ederek hareket etmelidirler.

Sonuç olarak ETA 2018 yılında “Eylemlerimiz, çatışmada hiçbir sorumluluğu olmayan çok sayıda kişiye zarar verdi. Düzeltilmeyecek çok büyük zararlara neden olduk. Bu insanlar ve yakınlarından af diliyoruz”[3] açıklamasını yaparak silah bırakmış ve İspanya’da sadece ılımlı Basklar ve devlet yönetimi kalmıştır. Günümüzde ise İspanya ve Baskların ilişkisi barışçıl bir şekilde gelişmektedir.

Taha Yüceses

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar

Arakon, M. (2013). ULUSAL AZINLIKLAR VE ULUS-DEVLET SORUNU: BASK ÜLKESİ.

ÇAKAŞ, C. Ö. (2020). İSPANYA’DAKİ BASK ETNİK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME. Absider.

Çökmez, F. G. (2008). BASK BÖLGESİ: ETNİK MİLLİYETÇİLİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE İSPANYA’DAKİ DEVLET POLİTİKALARININ ETKİSİ. Ege Akademik Bakış, 355-371.

Çökmez, F. G. (2008). Bask Bölgesi: Etnik Milliyetçiliğin Tarihsel Gelişimi ve İspanya’daki Devlet Politikalarının Etkisi. Ege Akademik Bakış, 355-371.

Tunçay, F. (tarih yok). Bask Ülkesi ve Katolonya: Dil Taleplerine İlişkin Yasama Faaliyetleri. TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı.

Dipnotlar 

[1] Bask Vatan ve Özgürlük = Baskça İsmi “Euskadı Ta Askatasuna”

[2] İspanya “1981 Özerklik Antlaşması”

[3] Euro News, “Birliğin Durumu: ETA kendini feshetti”, (4 Mayıs 2018).

[/vc_toggle]

Taliban’ın Haritası: Afganistan’da Son Durum (2021)

Afganistan’da Son Durum [TIMELINE]

15 Ağustos 2021: Afganistan’da ABD ile Taliban arasında yapılan anlaşma kapsamında ülkedeki yabancı güçler ve Amerikan askerleri çekilmeye başlamış, bu durumu kendi lehine çeviren Taliban ise ülkenin birçok başkentinde kontrolü sağladı.

  • Amerikan askerlerinin çekilmesinin son günü olan 1 Mayıs 2021 tarihiydi fakat çekilme 31 Ağustos’a uzadı.
  • Şubat 2020’den 1 Mayıs 2021’e kadar olan sürede saldırılarını en az seviyede sürdüren Taliban, 1 Mayıs itibariyle büyük saldırılarına başlayarak birçok ilçe merkezinde kontrolü sağladı.
  • Türk askerinin, başkent Kabil’de yer alan Hamid Karzai Uluslararası Havaalanı’nın güvenliğini sağlaması konusunda ABD ile Türkiye arasında görüşmelerin başladığı duyuruldu.

  • 15 Ağustos itibariyle tüm sınır geçişlerinin kontrolü Taliban’a geçti. Örgüt, kendisine muhalif grupların başkenti konumundaki Mezar-ı Şerif dahil ülkenin % 90’ından fazlasını hakimiyeti altına alırken, başkent Kabil’in kenar mahallelerine girdiği belirtildi. Örgütün 15 Ağustos itibariyle yaptığı açıklamada, başkente zor kullanarak girilmeyeceğini, geçiş hükümeti istediklerini ve genel af ilan ettiklerini duyurdu.
Afganistan son durum haritası – 14 Ağustos 20201 – Harita: catismagundemi

12 Ağustos 2021:

Afganistan son durum haritası – 12 Ağustos 20201 – Harita: catismagundemi

AFP haber ajansının Nisan ayından Ağustos ayına kadar olan 4.5 aylık süreçte Taliban’ın ilerleyişini gösterdiği harita:

Nisan-Ağustos 2021 Afganistan Haritası – Harita: AFP

MepaNews’in Afganistan’a yönelik hazırladığı interaktif son durum haritası:

Çok farklı etnik kimliği barındıran Afganistan’ın etnik grup haritası

Peştun, Beluç, Hazara, Tacik, Özbek, Aymak, Paşai, Pamiri, Türkmen ve Kırgız.

Afganistan Etnik Kimlik Haritası – Harita: MepaNews

29 Şubat 2020: İki yıldır Katar’ın başkenti Doha’da devam eden ABD ile Taliban arasındaki görüşmelerde “Afganistan’da barış sürecini başlatması beklenen” anlaşma imzalandı.

  • Buna göre ABD, 135 gün içinde Afganistan’daki askerlerinin sayısını 8.600’e düşürecek.
  • Taliban’ın anlaşmalara uyması halinde 14 ay içerisinde tüm Amerikan askerleri Afganistan’dan çekilecek.
Afganistan son durum haritası – Aralık 2019 – Harita: Mepa News

12 Nisan 2019: Afganistan’da Taliban doğrudan 51 ilçede kontrolü sağlarken Afgan ordusu 141 ilçeyi tamamen kontrol ediyor. Kabil hükümeti 205 ilçede ise kısmen elinde tutuyor denebilir. Çünkü bu ilçelerin çoğunda Taliban’ın büyük etkisi söz konusu. Haritada da görüldüğü üzere 1 ilçede durum belirsiz.

29 Mart 2018:

Afganistan son durum haritası – Kaynak: MEPANEWS (29 Mart 2018)

 

Afganistan’da Taliban’ın bu bahar başlattığı ‘Ömeri’ operasyonunda birçok bölge örgütün elinde geçti. 28 Ağustos 2016 tarihli güncel (taliban’ın kontrolündeki bölgeler mor renkte) harita şöyle:

Afganistan Savaş Haritası
Afganistan Savaş Haritası: Afgan Ordusu, Taliban ve IŞİD | 28 Ağustos 2016

Sert İslami uygulamalarıyla dünyanın dikkatini çeken Taliban; savaş beyleri, farklı aşiret, boy ve etnik gruplar arasında bölünmüş olan Afganistan’da 1994’te ortaya çıktı. Afganistan’daki Amerikan işgalinin 15. yılında da, her sene olduğu gibi yine baharın gelmesiyle Taliban Militanları Afgan silahlı güçlerine ve NATO destekli güçlere karşı operasyonlara başladı. ”Afganistan genelinde işgalci ve yardakçı güçlerin bölgeden tamamen temizlenmesi ve bağımsız İslam Devleti kurulması” amacıyla yürütüldüğü iddia edilen bu operasyonlar 12 Nisan’da başladı. Bu sene yapılacak operasyon dalgasının adı geçtiğimiz yıl öldüğü açıklanan Taliban’ın lideri Molla Ömer’e ithafen ”Ömeri” olduğu duyruldu. (#OpOmari)

Afganistan’da Son Durum: Taliban’ın başlayan saldırılarının büyük bir kısmının Kunduz merkez ve çevresinde yoğunlaştığı biliniyor. Kunduz Merkez’de onlarca askeri karakolun Taliban’ın kontrolüne geçtiği ve birçok silah ve mühimmata da Taliban militanlarınca el konulduğu söyleniyor.

Taliban’ın ‘Ömer Operasyonu’ tabi ki Kunduz ile sınırlı değil. Ülkenin dört bir yanından sürekli saldırı haberleri geliyor. Afgan güvenlik güçlerinden Taliban’a katılımlarda artarak devam ediyor. Afganistan Taliban bölgesi yani Taliban Haritası‘nı vermeden önce;

Kunduz Şehrinin Önemi

Kunduz şehrinin nüfusu 300 binden fazla ve şehir stratejik açıdan önemli bir noktada. Güneydeki başkent Kabil’e, batıdaki Mezar-ı Şerif’e, kuzeydeki Tacikistan sınırına karayolu ile bağlı. Amerikan işgali öncesinde şehir Taliban’ın Kuzey’deki kalelerinden olduğu için de Taliban için sembolik bir öneme sahip. 2001’den 2013’e kadar şehrin güvenliğini Almanlar sağlıyordu ve örgüt Kunduz vilayetinin kırsal kesimlerinde çoğu bölgeyi kontrol altında tutuyordu. 2013 yılında NATO’nun çekilmesinden sonra Taliban militanları şehir merkezini ele geçirmeye çalışıyor.

Tüm bunların yanında şehir ekonomik açıdan da önemli. Afganistan bildiğiniz gibi haşhaş üretiminde dünyada birinci sırada. Eyaletin Afganistan-Tacikistan sınırı da, Avrupa’ya kadar uzanan afyon ve eroin ticaretinde kullanılıyor. Yani Kunduz’u kontrol eden, bölgede uyuşturucu kaçakçıları için en önemli hattı da kontrol etmiş oluyor. Ayrıca bölge ülkenin pirinç ihtiyacının yarısını karşılıyor. Yani Kunduz Taliban için hem siyasi, hem de ekonomik açıdan önemli bir şehir.

Afganistan’da Taliban’ın Kontrol Ettiği Bölgeler (Afganistan’da Son Durum Haritası)

Harita’da Afganistan’da Taliban ve IŞİD’in kontrol ettiği bölgeler, ilçe merkezleri, kırsal kesimler, nüfuz edindiği yerler, halkın Taliban’ı çok desteklediği yada halk tarafından az destek gördüğü yerler gösterilmiştir. IŞİD’in ülkede etkinliği çok düşük olmasına rağmen yine de haritada yer edinmiştir.

Taliban’ın baharda başlattığı ‘Ömeri’ operasyonu öncesi Afganistan haritasi: (Nisan)

Afganistan'da Taliban'ın Kontrol Ettiği Bölgeler (HARİTA - 12.04.2016)
Afganistan’da Taliban’ın Kontrol Ettiği Bölgeler (HARİTA – 12.04.2016)

AYRINTILI HARİTA (TAM EKRAN)

Afganistan’da Taliban Haritası (HD- 7,40 MB)

Harita: Institute For The Study Of War (ISW)
Türkçeleştirme:
StratejikOrtak.com

Kıbrıs Sorununun Kısa Tarihi

Kıbrıs adasında insan yaşamının Neolitik Çağ’da başladığı bilinmekle beraber, ada bu zamandan süregelen bir mücadeleye şahit olmuştur ve olmaktadır. Nitekim Kıbrıs, Roma İmparatorluğunu, Büyük İskender’i, Bizans İmparatorluğu’nu, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve son olarak da İngiliz hakimiyetini görmüştür. 1571 yılında II. Selim tarafından fethedilen Kıbrıs’ta 308 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamıştı. Osmanlı Kıbrıs’ı fethettikten sonra bölgeye Türkleri yerleştirmeye başladı. Böylelikle adaya kök salacak olan Türk varlığı oluşmaya başladı. 19. Yüzyılın sonlarına doğru zayıflayan Osmanlı, Kıbrıs üzerindeki hakimiyetini de korumakta zorlanıyordu. Nitekim 1877 yılında imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Rus üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan Osmanlı, 1878 adayı İngilizlere bırakmak zorunda kaldı.

İngilizler Kıbrıs’ı Yüksek Komiser ve valiler aracılığıyla yönetmekteydi. İkinci Dünya Savaşı ile ortaya çıkan ve Wilson İlkeleri’nin önemli bir parçası olarak ‘kendi kaderini tayin hakkı’ İkinci Dünya Savaşı ile birlikte önemli olmaya başlayınca, İngilizler Kıbrıs’ta otonomi çalışmalarına başladı. Nisan 1947’de başlayan otonomi anayasa çalışmalarında Rum tarafının Yunanistan’a bağlanma isteği (ENOSİS) nedeniyle kabul edilmedi.

Rumların enosis isteme sebebiyle adada Türk-Rum anlaşmazlıkları artmaya başlıyordu. 20 Ekim 1950’de Rum Ortodoks Kilisesi’nin başpiskoposluğuna Makarios’un gelmesiyle birlikte enosis söylemleri tehlikeli boyutlara ulaştı. Bu gergin süreçte, BM 1954-1955 yıllarında Kıbrıs sorununu görüşmeye başladı. Kıbrıs Türkleri her şeye rağmen ilan edilen otonomi anayasası için gösteriler yapmaya başladı. Rumlarda buna karşılık protestolar yapmaya başladı ve protestolarda Türk polisleri öldürdüler. 1958 yılına gelindiğinde ise ‘Taksim Planı’na karşı gerçekleştiren protestolarda İngiliz askerlerinin Türklere saldırması ile oluşan kaos ortamında EOKA Kıbrıs’ı tamamen ele geçirmek için savaş başlattı. Türkler de buna karşı hareketini geçince 1959 yılında yapılan Zürih ve Londra zirvelerinden bağımsız bir Kıbrıs sonucu çıktı. Kıbrıs Cumhuriyeti adını alan Kıbrıs’ta 1960 yılında yapılan seçimleri Makarios kazandı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu. Türk tarafından ise Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu. Ancak bu ittifak uzun sürmedi ve 21 Aralık 1963 yılında Türk tarafı hükümetten çekildi. Böylelikle Kıbrıs’ı ikiye bölecek süreç hissedilir şekilde yaşanmaya başladı.[1] Rumlar kaos ortamında adayı Yunanistan’a katma girişimlerine başladığı dönemlerde Yunanistan’da yaşanan darbe ile başa gelen askeri yönetim ilhakı hızlandırmak için 1974’te Makarios’u darbeyle indirerek yerine EOKA komutanlarından Nikos Sampson’u başa getirdiler.[2]

Makarios

Türkiye, Kıbrıs’ın içinde bulunduğu bölünmüşlük döneminde Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak ve soydaşların yalnız bırakmamak için 1960 yılında Garantörlük Anlaşması (Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk ve Rum tarafı) gereği müdahale girişimlein de bulunmak istese de 1964 yılında Makarios’un Garantörlük Anlaşması’ndan çekilmesi ile Türkiye’nin önü açılmıştı. Ancak aynı yıl içinde müdahale söylemleri artınca ABD Başkanı Lyondon B. Johnson’ın Türkiye’ye yazdığı tehditkâr mektup ile Türkiye’nin olası müdahalesinin önüne geçmişti.  Bu engellemeler sırasında Rum tarafının Kıbrıs Türklerine yönelik vahşi saldırıları soykırım boyutlarına ulaşmıştı. Adadaki Kaos ortamında İngilizleri harekete geçirmiş ve İngilizler BMGK’yı harekete geçirerek 186 sayılı kararıyla bölgede barış gücü oluşturulmasını kabul ettirmişti.[3]Ancak Yunanistan adada kaosu daha fazla artırmak için EOKA lideri Grivas’ı 1967 yılında kaçak yollarla adaya sokmayı başarmıştı.

Kıbrıs Barış Harekatı

Grivas, enosis ideali içim etkili bir isimdi. Nitekim Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması açısından önemli bir hamleydi. Böylelikle kargaşa artacak ve Kıbrıs zapt edilebilecekti.[4] Türkiye, Kıbrıs Türk halkına karşı yapılanlara daha fazla tahammül gösteremeyerek 20 Temmuz 1974 yılında askerî harekât düzenledi. 22 Temmuz’da Ateşkes sağlansa da Rumlar şartları yerine getirmedi ve Türkiye 14 Ağustos’ta askerî harekâtı tekrardan devam ettirdi.[5]

Türkiye’nin askerî harekâtı sonucunda geçici olarak kurulan Kıbrıs Türk federe Devleti’ndeki geçicilik ibaresi 1975’te kaldırıldı. Ancak Kıbrıs’taki Türk-Rum anlaşmazlığının çözümünde yetersiz kalan KTFD’nin yerine 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Ancak KKTC sadece Türkiye tarafından tanındı ve KKTC’nin ilanı uluslararası alanda tepkilerle karşılandı ve KKTC ambargolara maruz kaldı. Kıbrıs sorunu gitgide derinleşti. Özellikle GKYR’nin AB üyeliği ile çözümsüzlük giderek arttı.[6]

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] HASGÜLER Mehmet, Kıbrıs Siyasi El Kitabı ve Sözlüğü, İstanbul, Alfa, 2018, ss.11-25

[2] DEMİR Nesrin, “Avrupa Birliği Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.15, S.1, 2005, s.347-367, ss.349-351

[3] VATANSEVER Müge, “Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.12, S.Özel, 2012, s.1487-1530, ss.1512,1513

[4] ARMAOĞLU Fahir, “Amerikan Belgelerinde Kıbrıs Sorunu 1958-1959”, Belleten, 60.229, 1996, s.745-782, ss.779-782

[5] HASGÜLER Mehmet, a.g.e, ss.25,26

[6] VATANSEVER Müge, a.g.e, ss.1516-1519

Kaynaklar

HASGÜLER Mehmet, Kıbrıs Siyasi El Kitabı ve Sözlüğü, İstanbul, Alfa, 2018

DEMİR Nesrin, “Avrupa Birliği Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.15, S.1, 2005, s.347-367

VATANSEVER Müge, “Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.12, S.Özel, 2012, s.1487-1530

ARMAOĞLU Fahir, “Amerikan Belgelerinde Kıbrıs Sorunu 1958-1959”, Belleten, 60.229, 1996, s.745-782

[/vc_toggle]

Kıbrıs Türk Diasporası

Akdeniz’in doğusunda oldukça önemli bir stratejik konumda bulunan Kıbrıs adası yaklaşık olarak 350 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu idaresinde kalmıştır. Türkler ve Rumlar uzun yıllar bu adada birlikte yaşamışlardır. Ancak gelişen milliyetçilik akımları sonrası Balkan devletleri başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Kıbrıs adasını da tamamen kaybetme riskine karşın 1878 yılında mülkiyeti Osmanlı’da kalmış idaresi İngiltere’ye bırakılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle İngiltere adayı ilhak etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında bu ilhakı tanıyarak büyükelçi atamıştır. Daha sonraları 1960 yılına gelindiğinde Türk – Rum çatışmaları artmış ve İngiltere sonu çözmek amacıyla Yunanistan, Türkiye ve İngiltere arasında üçlü garantörlük anlaşması imzalanmıştır, ancak bu da çatışmaları durdurmamıştır.

Kıbrıs Barış Harekatı

Kıbrıs Barış Harekatı

Türkiye 1974’te Kıbrıs Barış Harekatını yapmış ve bugünkü iki devletli yapı oluşmuştur. Ancak Güney Kıbrıs Rum Kesimi çoğu ülke tarafından tanınmış ve hatta AB üyesi olmuş; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dünyada sadece Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmaktadır. Bu da ortaya bir Kıbrıs sorununu çıkarmıştır. Tabii süreç bu noktaya gelinceye kadar 1955 yılından itibaren Ada’da yaşayan Türklerin bir kısmı ekonomik ve siyasi sebeplerden ötürü çeşitli ülkelere göç etmeye başlamışlardır. Özellikle Türkiye, Birleşik Krallık ve Avustralya çok sayıda göç almıştır. 1974 sonrasında gelen ambargolarla birlikte bu göçler sürekli hale gelmiştir. Kesin sayılar tam olarak bilinmemekle beraber ülke dışında yaşan Kıbrıslı Türklerin Ada’da yaşayan nüfustan daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Hatta Birleşik Krallık’ ta yaşan Türk nüfusu kadar Kıbrıs Türkü nüfusu olduğu sanılıyor. Diasporanın ortaya çıkışına bakacak olursak ilk göçlerden sonra varlıklarını pekiştirmek amacıyla Kıbrıs Türk Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Özelikle dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in desteği ile Kıbrıs’ ta taksim yapılması için mitingler düzenlemişlerdir. 70’li yıllarda ise bu cemiyetin dışında birçok vakıf, okul, dernek ve futbol federasyonu gibi toplumsal organizasyonlar kurulmuştur. Çok sayıda organizasyonun olması ise bir çatı kuruluş ihtiyacı doğmasına sebep olmuştur. 1975 yılında Kıbrıs Federe Türk Devleti’nin de kurulmasıyla birlikte bu çatı kuruluşun kurulması bizzat Kıbrıs hükümeti tarafından desteklenmiştir.

Kıbrıs Federe Türk Devleti

Tüm bu çabaların neticesinde 1983 yılında “İngiltere Kıbrıs Türk Dernekleri Konseyi” kurulmuştur. Bu konseye üye dernekler; Aksu Türk Birliği, Güney Londra Yaşlılar Birliği, Cezire Derneği Türk Aile Birliği, Enfield Türk Okulu Limasollular Derneği, Erenköy Mücahitler Derneği, Kuzey Londra Türk İslam Vakfı, Ergazililer Derneği İngiltere Türkleri Mağdurlar Derneği, Hazelwood Atatürk Okulu, Britanya Kıbrıslı Türkler Derneği, Hornsey Atatürk Okulu, Türk Muhasebeciler Derneği, İkinci Bahar Derneği, Çınarları Sevenler Derneği, İngiltere Türk Kadınları Yardım Derneği, Dr. Fazıl Küçük Türk Okulu, Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Türk Mehmetçik Yardımseverler Derneği, İngiltere Balkan, Asya ve Kıbrıs Türkleri, Southwark Kıbrıs Türk Derneği Cemiyeti’dir. Konsey olarak bilinen bu organizasyon kurulduğu günden bu yana birçok faaliyette bulunmuştur. Amacı KKTC’yi tüm dünyaya tanıtmak ve Kıbrıs davası hakkında lobicilik faaliyeti yürütmektir. Zaman Zaman fazlaca siyasi konulara girdiği için eleştiri de almaktadır ve çok kapsayıcı olmadığı yönünde eleştirilere uğramaktadır. Bu organizasyonların dışında günümüz dünyasının en büyük kültür ve tanıtım araçlarından olan spor da Kıbrıs Türkleri tarafından kullanılmak istenmiştir. Bu bağlamda 2007 yılında dönemin KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer KKTC ligi şampiyonu Çetinkaya TSK ile İngiltere 2. Liginde oynayan Luton Town FC ile hazırlık maçı organize etmek istemiştir. Ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden FIFA’ya gelen baskılar neticesinde İngiliz ekibi İngiltere’ye geri dönmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar başarılı olamasa da dikkatleri o yöne çekmeyi başarmıştır. Yine 2019 yılında Londra’da dokuz kurumun oluşturduğu İngiltere Kıbrıs Türk Vakfı tarafından düzenlenen 2. Kıbrıs Türk Kültür ve Sanat Festivali gerçekleştirildi. İngiltere’deki yeni nesle Kıbrıs Türk kültürünü tanıtmayı amaçlayan festivale Türkiye’nin Londra Başkonsolosu, KKTC’nin Londra temsilcisi, KKTC Londra Konsolosu, Londra Türk Toplumu Futbol Federasyonu Başkanı, ataşeler, milletvekilleri, belediye meclis üyeleriyle birlikte yaklaşık 20.000 kişi katılmıştır ve ses getiren bir organizasyon olmuştur. Kıbrıslı Türk sanatçı Ziynet Sali sevilen şarkılarının yanı sıra geleneksel Kıbrıs şarkılarını seslendirmiş ayrıc KKTC Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş da ısrarlar üzerine ‘Ah Kıbrısım Kıbrısım’ şarkısını söylemiştir.

Serdar Denktaş

Kıbrıs Türk örf adetlerini anlatan sahne gösterileri sahnelenmiş, sonrasında açılan stantlarda Kıbrıs yemekleri servis edilmiştir. En son olarak Kıbrıs Türk Dernekleri Konseyi 2020 Temmuz ayında İngiliz askeri üslerinin sivil kullanıma açılmasına tepki göstererek kararın uluslararası anlaşmalara göre hukuksuz olduğunu ve durdurulması gerektiğini deklare etmişlerdir. Dayanakları ise 1960 Kuruluş Anlaşması olmuştur. Konsey; “Sivillere açılan bu bölgenin %70’ine yakınının mülk sahibi Kıbrıs Türkleridir ve Rumların buraya yerleşmesi gibi bir ihtimal belirmiştir bu da kabul edilemez bir durumdur” diyerek tepkilerini dile getirmişlerdir. Genel bir bakışla bakacak olursak Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Türklerine ve yurt dışında yaşayan diğer Türklere destek vermek amacıyla 2010 yılında Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nı (YTB) kurdu. Sloganı ise ‘‘Güçlü Türkiye güçlü diaspora” dır. Bu kurum sadece yurt dışında yaşayan Türklere diaspora desteği vermek amacıyla hareket etmiyor, tüm dünyadan belli kriterleri karşılayan öğrencileri ülkede ağırlayarak lisans, yüksek lisans, doktora eğitimi, barınma, burs gibi imkanlar vererek eğitim alan bu öğrencilerin ülkelerine döndüklerinde adeta bir Türkiye gönül elçisi olmalarını sağlıyor.

Sonuç

Yurt dışında yaşayan Türk nüfusuna baktığımız zaman 5 milyonu bulan rakamlar görüyoruz. Kıbrıs sorunu özelinde konuya baktığımız zaman ise özellikle Londra’da yaşayan 300 bini aşkın Kıbrıs Türk’ünün olduğu tahmin ediliyor. Kıbrıs Türkleri oldukça organize hareket eden kurumları olan bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor.

Kıbrıs Haritası

Mevcut Kıbrıs sorununun çözümü ve dünyaya duyurulması daha iyi anlatılması açısından bu diasporanın faaliyetleri var. Türkiye Cumhuriyeti de destek veriyor ama diaspora dışarıdan bakıldığından devletin, siyasetin yoğun destek verdiği algısı yaratmamalı sivil insanlar kendi aralarında birlikte hareket etmeli daha fazla kurumsallaşmalı ve ses yükseltmeliler. Üzerinde durulması gereken dikkat çekici bir anıya değinmek istiyorum: Kıbrıs’ı, köyünü, hiç görmemiş orada yaşamamış Londra’da doğmuş genç bir Kıbrıs Türk’ü “Bizim köyümüz şöyle güzelmiş, şunlar varmış, insanlarımızın komşuluk anlayışı aile kadar yakınmış …’’ diye dedesinden babasından duyduklarıyla Kıbrıs’ı savunuyor ve bağlılık gösteriyor. İşte bu bağlılık ve aidiyet duygusu diasporayı güçlendirecek. Özellikle Londra’daki Kıbrıs Türklerinin mevcut Kıbrıs sorununun çözümünde, tanınmasında daha güçlü, daha etkili bir diaspora olabileceklerini düşünüyorum.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.ytb.gov.tr/haberler/guclu-turkiye-guclu-diaspora
https://www.sosyalarastirmalar.com/cilt9/sayi47_pdf/3sanattarihi_arkeoloji_cografya/uysal_ahmet.pdf
https://www.kibrishaberci.com/londradaki-kibris-turklerin-festival-coskusu/
https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s_T%C3%BCrk_diasporas%C4%B1
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87etinkaya_TSK
https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/20-bin-londrali-kibris-turk-festivalini-izledi-41253482
https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/ingilteredeki-kibrisli-turkler-adadaki-hukuksuzluga-karsi-harekete-gecti-41574599
[/vc_toggle]

Kavramsal Olarak Demokrasi’nin Doğuşu ve Teorileri

Günümüz dünyasının politiğinde vazgeçilmez bir unsur olan demokrasinin kelime kökenini incelediğimizde demos (halk) ve kraiteu (egemen olma) sözcüklerinden gelmekte olduğunu söyleyebiliriz. Burda yönetilenlerin aynı zamanda yöneten olduğu bir anlayış hakimdir ve ABD eski başkanı Abraham Lincoln’ün de ifade ettiği gibi “halkın, halk tarafından halk için yönetimi” anlamını taşımaktadır. İlk olarak Antik Yunan’daki şehir devletlerinde ortaya çıkan demokrasi teorisi tarih boyunca çeşitli düşüncelerle zenginleştirilmiştir. Demokrasinin pek çok tipi mevcuttur. Bunların farklı uygulamaları, aynı şekilde çeşitlilik gösteren pek çok etki yaratmaktadır. Demokrasinin tanımı konusunda ise genel olarak iki değişik demokrasi kuramından söz edilebilir. Bunlardan biri normatif, diğeri ise “ampirik” veya “realist” demokrasi kuramlarıdır. Normatif demokrasi kuramlarının yönelimi bir ideali, bir olması gerekeni yansıtır. Ampirik ise olanı sorgular.

Klasik Demokrasi

Atina’da M.Ö. 4. ve 5. yüzyılda uygulanan, Rousseau ve Marx’ın da etkilendiği doğrudan (klasik) demokrasi modelinde tüm yurttaşlar Ecclesia denilen meclis aracılığıyla karar alma süreçlerinde doğrudan sorumluluk üstlenmiştir. Fakat yurttaşlık herkese verilmediği için kısıtlayıcı bir durum söz konusudur. Köleler, kadınlar ve yabancılar yurttaş sayılmamış, yalnızca Atina doğumlu 20 yaş üstü mülk sahibi erkekler yurttaş kabul edilmiştir. Bu düzene Platon karşı çıkmış ve kitlelerin kendini yönetecek bilgi ve deneyime sahip olmadıklarını iddia ederek iktidarın filozofların elinde olması gerektiğini savunmuştur. Uygulanabilirlik açısından tüm yurttaşların karar alma süreçlerine Atina’daki gibi doğrudan dahil olması ise günümüz şartlarında mümkün değildir. Fakat İsviçre kantonlarında doğrudan ve sürekli katılımın hala var olduğunu görebiliriz. Demokrasi kuramı Atina demokrasisinin çökmesinden ancak iki bin yıl sonra ilk kez kayda değer biçimde yaygınlaşmıştır. (1)

Platon

Özellikle doğuştan kazanılmış ayrıcalıklar düzenini ve mutlakiyetçiliği eleştiren Aydınlanma felsefesi, yavaş yavaş demokrasinin kuram ve uygulamasına ilişkin yeni bir anlayışa yol açtı. Ayrıca, Antik dönemden aktarılmış olan meclis demokrasisi anlayışı yerine temsili demokratik anayasa tasavvuru geliştirildi. Bunun dışında, Tanrısal ya da dünyevi olarak meşruiyet kazanmış iktidarın egemenliği yerine halkın egemenliği düşüncesi yaygınlaşmaya başladı. Önceden olduğu gibi halk egemenliğini iyi bir devlet yönetimi olarak görme yerine kötü bir düzen olarak gören kuşkucu-mesafeli konumun ağır bastığı dönemlerle karşılaştırıldığında demokrasi düşüncesi, olumlu değerlendirmelerden de yavaş yavaş payını almaya başladı. (2)

Hobbes

İlk zamanlarda demokrasi revaçta olan bir düşünce değildi. Hobbes, demokrasiye mesafeli yaklaşan o düşünürlerden biriydi. Ona göre insan insanın kurdudur ve kişisel çıkar bireyler için her şeyden önce gelir. Bu nedenle kamusal çıkarla bir çatışma durumu söz konusudur. Bu çatışmayı bozacak tek şey monarşidir. Çünkü monark; iradesi altındaki insanların güçlü ve refah içinde olmasıyla yücelir. Fakat demokraside birçok bağımsız birey kendi çıkarlarını düşünür.

Montesquieu

Montesquieu ise; “Yasaların Ruhu” tezinde iklim şartlarına göre değişen yönetim şekillerini ileri sürmüştür. Ona göre her toplumun farklı kültürü, geleneği ve ona uyum sağlayacak farklı siyasal sistemleri vardır. Demokrasi her topluma, her iklime uygun değildir.

Tocqueville

Tocqueville’ye geldiğimizde kendisi modern demokrasi kuramının öncüsü olarak kabul edilmiştir. “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabıyla Tocqueville, Amerika’nın yönetimini ve yönetim gerçekliğini model olarak almış ve orada gelişmiş olan demokrasiyi, aristokratik toplum yapısını değiştiren ve eşitliği geliştiren modernliğin tarihsel-evrensel ilkesi olarak görmüştür. Tocqueville’nin özellikle Amerika’da ürünlerini gördüğü büyük demokratik devrim ona göre ne tesadüftür ne de ondan geri dönülebilir; demokrasi, Avrupalı ulusların kaçınılmaz kaderi olacaktır. (3)

Korumacı Demokrasi

17. ve 18. yüzyılda farklı demokrasi modelleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Demokrasi halkın siyasete katılma aracı ve hükümetlerin aşırı müdahaleci tutumlarına karşı koruyucu bir güç olarak algılanmıştır. Bu anlayış bireysel özgürlükleri temel alan liberal düşünürlerde kendini göstermiştir. John Locke’a göre oy hakkı doğal bir haktır ve halk kendisini yönetenlere karşı bir rıza göstermediği sürece yönetimin meşruiyetinden bahsedilemez. Fakat Locke, sadece mülkiyet sahiplerine ait bir oy hakkı öngörmüştür. James Mill ve Jeremy Bentham gibi faydacı yaklaşıma sahip düşünürler ise demokrasiyi bireysel çıkarları korumak ve geliştirmek için bir araç olarak görmüşlerdir. (2)

John Locke

Korumacı demokrasi sınırlı ve dolaylı bir demokrasi modeli sunar. Yönetilenlerin rızası düzenli ve rekabetçi seçimlerle sağlanır. Bu da yönetenlerin halka hesap vermesini sağlar. Siyasi eşitlik böylelikle eşit oy hakkını ifade eden teknik bir kavrama dönüşür. Dahası, oy hakkı gerçek bir demokrasi için yeterli değildir. Bireysel özgürlükleri korumak için yasama, yürütme ve yargı üzerinden kuvvetler ayrılığına dayalı bir sistem gereklidir.

Gelişmeci Demokrasi

İlk demokrasi modelleri bireyi ön plana çıkarırken daha sonra toplumu temel alan bir yaklaşımın geliştiğini görürüz. Buna J.J. Rousseau’nun düşünceleri örnek olarak verilebilir. Rousseau’ya göre demokrasi insanların özgürlüğüne hizmet eden bir araçtır. Vatandaşlar doğrudan ve devamlı bir biçimde karar almada söz sahibi ise özgürdürler. Bu görüş radikal bir doğrudan demokrasi anlayışına dayanır. Ona göre İngiltere’deki seçim sistemi ve temsil mekanizması insanı daha da köleleştirmektedir. Rousseau bununla beraber genel irade tezini ortaya atmıştır. Genel irade, toplumun ortak ve gerçek çıkarlarını ifade eder ve bireyler özel iradelerini “en iyiyi temsil eden” genel iradeye devrederler. Rousseau’nun fikirleri katılımcı demokrasinin gelişmesine yardımcı olmuştur. Katılımcı demokrasi vasıtasıyla her birey kendi yaşamına dair verilen kararlara katılmakta ve böylesi bir sistem adem-i merkeziyetçilik, açıklık ve hesap verme gibi ilkeleri zorunlu kılmaktadır. Bu da demokrasinin, halka gerçekten yayılmasını sağlamaktadır. (5)

J.J. Rousseau

Gelişmeci demokrasi modeli çerçevesinde J.S. Mill tarafından temsili hükümet fikrine dayanan bir model geliştirilmiştir. Mill’e göre; “Demokrasi bireysel kapasitelerin en uygun ve üstün bir biçimde gelişimini sağlamaktadır. Siyasal hayata katılmak suretiyle vatandaşlar, kişisel gelişimlerine olumlu katkılar sağlar. Okumamışlar oy hakkına sahip olmamalıdır. Kadınlar da oy hakkına sahip olmalı ve güçlü, bağımsız yerel otoriteler olmalıdır.” (1)

Mill, Platon’la benzer şekilde tüm siyasi fikirlerin aynı değerde olduğuna inanmamış ve çoğul bir oylama sistemi önermiştir. Bu sistemde yeteneksiz işçiler 1 oy, yetenekliler 2 oy, meslek sahipleri 5-6 oy kullanabilecekti. Çoğunluğun tiranlığı tehlikesinin farkında olan Mill’in görüşleri parlamenter demokrasiyi destekleyen bir çerçeve sunmuştur. (1)

Liberal Demokrasi

Bugün dünyada egemen olan ve bir ideal olarak yüceltilen liberal demokrasinin temel niteliklerini sıralarsak;

  • Demokrasinin temsili ve dolaylı bir biçimidir. Siyasi eşitlik prensibine dayalı olarak yapılan düzenli seçimlerle iktidarın belirlendiği bir sistemdir.
  • Liberal demokrasi rekabete dayanan seçimlerle sürdürülür. Rekabet siyasi çoğulculuk, hoşgörü ve çatışan fikirlerin özgür bir biçimde var olabilmesi ile gerçekleştirilir.
  • Liberal demokraside, devlet ile sivil toplum arasında açık bir ayrım vardır. Bu ayrımın ekonomik hayatın piyasa kurallarına göre organizasyonu ve özerk grup ve çıkarların meşru kabul edilmesi şartına dayanır.

Sartori, liberal demokrasinin iki unsurdan meydana geldiğini söylemektedir. Birinci unsur halkı özgürleştirmek, ikincisi ise halkı yetkilendirmektir. Bunlardan birincisini ön şart olarak kabul etmek, liberal demokrasinin ayırıcı özelliği olmaktadır. (4)

Anayasal Demokrasi

Anayasal demokrasi, liberal demokrasi dünyasının ürettiği bir kavramdır. Siyasi özgürlükleri garanti altına almak için devlet anayasa teknikleriyle sınırlandırılmaktadır. Anayasal demokrasi, devleti bu amaçla sınırlamaya çalışan ve bunu anayasal normlara dönüştüren bir anlayışı ifade etmektedir. Anayasal demokrasi, halkın yönetimi yerine “özgür halkın yönetimi”ni ortaya koymaktadır. Demokrasi, sadece iktidarın kaynağının kimde olduğu sorusuna bir cevaptan ibaret değildir; aynı zamanda iktidarın denetimini de ifade etmektedir.

Anayasal demokrasi bireysel hak ve özgürlükleri hukuk güvencesine alan, böylelikle çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümünü yargı aracılığıyla engelleyen kurumsal bir çözümü yansıtmaktadır. Anayasanın bağlayıcılığı ve hukukun üstünlüğü, demokrasinin çoğunluk rejimi olmasını makul sınırlar içinde tutmaya yarayan önemli bir ilke ve araç olmaktadır. Temel insan haklarının garanti altına alınmasının en kestirme ve etkili yöntemi de budur. (4)

Sonuç Yerine 

Demokrasinin kavram olarak şartlara ve zamana göre değişebildiği buna göre de farklı kuramlara konu olduğunu kabul etmek gerekir. Kuşkusuz demokrasi gibi bir kavramı ölçmek ve en iyi olanı bulmak kolay olmamaktadır. Bu gibi farklılıklar, o toplumun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik şartlar ve toplumsal aktörlerin değişikliğinden kaynaklanmaktadır. Modern demokrasi kuramlarının dayandığı tezlere bakıldığında, her birinin kendine göre olumlu veya olumsuz tarafları olabildiği gibi, uygulamada başarı şansının yine toplumdan topluma değişebildiği açıktır.

Modern demokrasi kuramlarının “realist”, Normatif demokrasi kuramlarının “idealist” bakış açılarının yanında gözden kaçırılmaması gereken nokta, otoriter yönetim biçimiyle demokratik yönetim biçimi arasındaki temel farklıkta ortaya çıkmaktadır. Demokrasi kavramı; kuramlarına göre farklı yorumlanabilen bir yapıda olsa da demokrasi tipi ne olursa olsun önemli olan husus, demokrasinin varlığından söz edebilmek için uygulamada gerekli olan demokrasinin temel ilkeleridir. Demokrasi’nin olmazsa olmaz ilkelerinden olan özgürlük yani “düşünce özgürlüğü” hiçbir biçimde göz ardı edilemeyeceği gibi eşitlik denilince de “sosyal eşitlik” var olduğu sürece demokrasi işlev kazanabilir.

Yine aynı biçimde bir toplumda siyasal temsil ve siyasal katılım ilkeleri toplumdan topluma değişemeyecek kadar önemli ve dahası demokrasiyi var eden şartlardır. Temel haklar söz konusu olduğu zaman demokratik yönetim biçiminde en öne çıkan kavram olan insan hakları ise; demokratik yönetimlerde kuşkusuz en önemli yere sahiptir. Sonuçta hangi demokrasi biçimi söz konusu olursa olsun, demokrasiyi var eden bu temel ilkelere ne kadar çok yaklaşılırsa o kadar çok demokratik yönetim biçiminden bahsedilebilir.

[irp posts=”32798″ name=”Demokrasilerde Savaş ve Barış Sorunları: Demokratik Barış Teorisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

  • (1) Schultz David, Tannenbaum G. Donald, Siyasi Düşünce Tarihi, Adres Yayınları, Ankara, 2010
  • (2) Schmidt G.Manfred, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Vadi Yayınları, Ankara, 2002
  • (3) Touqeville De Alexis, Amerika’da Demokrasi, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, İstanbul, 1992
  • (4) Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2001
  • (5) Özgüç Orhan, J.J.Rousseau’da Genel İrade Kavramı, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, S.14, Ankara, 2012

[/vc_toggle]

ABD’nin Donald Trump Başkanlığında Yürütülen Ortadoğu Politikası

Uluslararası ilişkilerde genel olarak, temel aktör olan devletlerin ve diğer aktörlerin dış politika yapım süreçlerinde birçok faktörün etkili olduğu görülmektedir. Bu faktörler arasında liderlerin kişilik özellikleri ve yapılarının yanı sıra bir devletin ulusal ve uluslararası boyutlarda karşılaştıkları kısıtlar ve koşullar gösterilebilmektedir. Bölgesel anlamda ve coğrafya temelinde uluslararası politika yapım süreci zamanla değişim göstermektedir. Bölgesel aktörlerin yanında büyük, orta ve küçük güçlerin dış politika yapımları da coğrafi açıdan farklılıklar gösterebilmektedir. Ortadoğu bölgesi bu açıdan önemli bir alan olmakla birlikte ekonomik, askeri ve toplumsal birçok yönden devletlerin ilgisini çekmektedir. Geçmişten bu yana devletlerin odak noktası olan ve çatışmalara konuk olan Ortadoğu coğrafyasının önemi, doğal kaynakların zenginliği, bölgedeki devletlerin kimlik inşa süreçleri, aynı şekilde ulus inşa süreçleri gibi temel konular ile şekillenmektedir.

Büyük güçler olarak nitelendirdiğimiz ülkeler nazarında önemi büyük olan Ortadoğu’ya günümüzde, orta güçlerin de etkin olmak istedikleri ve bu amaçla politikalar yürüttükleri de bilinmektedir. Büyük veya süper güç kapsamında değerlendirilebilecek olan ABD için Ortadoğu’nun önemi de, geçmişten bugüne çok ayrı bir yere sahiptir.

ABD başkanlarının da bu bölgede çeşitli ve birbirinden farklı sayılabilecek politikalar yürüttükleri görülmektedir. Liderlerin politikalar belirlerken uluslararası konjonktürü algılayışları kendi kişiliklerine bağlı olarak farklılık yaratmaktadır. Bu durum da genel anlamda devletlerin dış politika yapımlarında kritik rol oynadıklarını açıkça göstermektedir. Liderlerin uluslararası alandaki bu önemi hem büyük güçler açısından hem de küçük güçler ve diğer güçler için aynıdır. Ancak her bir devlet sınıflandırması grubuna ait liderler uluslararası politikada farklı boyutlarda güç gösterisi yapmaktadırlar. Bu da liderleri kritik role sokmaktadır. Bunun yanında ABD liderlerinin her dönemde uluslararası sistemden etkilendiği kadar uluslararası sistemi de büyük oranda etkiledikleri bilinmektedir. Ek olarak, bölgesel güçlerin de kendi bölgelerini etkileri altına almaya çalıştıkları da ortadadır.

Genel olarak ABD, geçmişten bu yana liderleri çok konuşulan ülkelerin başında gelmektedir. Donald Trump da başkanlık döneminde ve sonrasında kendinden sıkça söz ettiren, uluslararası alanda alışılmadık politikalarıyla ve söylemleriyle gündeme oturmuş bir ABD başkanı olarak tarihe geçmiştir. Trump’ın genel anlamda ABD dış politikaları, geçmiş dönem başkanlık yapan Obama’dan çokça farklı boyutlara sahip olmuştur. Özellikle Ortadoğu olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde de yankı uyandıran tavırlar sergilemiştir. Bununla birlikte liderlik vasıfları değerlendirildiğinde uç noktalara sahip bir başkan niteliği taşıdığı ve bu durumunda ABD dış politikasına harfiyen yansıdığı görülmektedir.

Donald Trump

Bu çalışmada genel olarak ABD dış politikası ve beraberinde Ortadoğu politikası incelenecek olup Trump dönemi politikaları detaylı ele alınarak geniş çaplı bir dış politika analizi yapılmaya çalışılacaktır. Dış politika analizini yaparken çeşitli konulardan yararlanılacak olup bu konular, ABD ve yumuşak güç gibi kuramsal alanda da açıklanmaya çalışılacaktır. Bununla birlikte ABD’nin Ortadoğu bölgesinde İran, İsrail ve Filistin ülkeleri ile yürüttüğü politikalar ve bu politikaların arkasındaki motivasyonlar değerlendirilmeye alınacaktır.

Trump Dönemi ABD’nin Genel Ortadoğu Politikası

08 Kasım 2016’da ABD’nin 45. Başkanı olarak göreve gelen Donald Trump, İsrail’e ilişkin sempatizanlığı, Filistin olayına karşı davranışı ve İsrail – Filistin sorunundaki rolü ile uluslararası arenada oldukça tartışılan bir başkan olmuştur. Trump seçim kampanyalarında İsrail ile müttefiklik kuracağını ve İsrail – Filistin arası sorunlarda da desteğini İsrail yönünde kullanacağını belirtmiştir. Trump’ın bu davranışları ve söylemleri oldukça tepki ile karşılanmasına karşılık, bu tepkiler Trump’ı vazgeçirmeye yetmemiştir. Seçimler boyunca Trump’a en önemli desteği veren kızı İvanka Trump’tır. Donald Trump’ın aile geçmişinin Nazi Almanya’sına uzandığı dile gelse de kızının eşi Yahudi olan Jared Kushner’dir. Jared Kushner seçim kampanyası süresince ve seçim sonrası Donald Trump’a İsrail meselesinde danışman olarak destek çıkmıştır. Donald Trump’a İsrail meselesinde yardımcı olan yalnızca Jared Kushner olmamıştır. Sheldon Adelson, ABD’nin en zengin Yahudisi olarak Trump’a büyük destek vermiştir ve milyonlarca dolar mali destek sağlamıştır (Omar, 2017). Trump’a genel anlamda yapılan bu gibi destekler çoğunlukla İsrail’e olan sempatisini biraz da olsa aydınlatır gibidir. Bununla birlikte Trump, İsrail Başkanı Netanyahu ile de görüşme gerçekleştirmiştir. Donald Trump’ın seçim merkezinde İsrail Başkanı Netanyahu ile görüştükten sonra 26 Eylül 2016’da açıklanan bildiri de Trump, Kudüs’ün 3000 yıldan fazladır Yahudi halkının ezeli başkenti olduğunu ve Trump başkanlığında ABD’nin Kudüs’ü sonunda İsrail’in başkenti şeklinde gördüğünü ve böyle kabul edeceğini belirtti (Crowe, 2016, 151).  Anlaşılmaktadır ki, Trump genel olarak başkanlığa başladığı dönemden sonuna kadar söylemlerinde ve politikalarında tutarlı ve net bir tavır takınmaya özen göstermiştir. Her ne kadar uç söylemlere sahip olsa da bu yöndeki tutarlı davranışı dış politika yapım süreçlerinde liderlere biçilen özellik ile uyuşmaktadır.

İvanka Trump and Jared Kushner

Bu net söylemleri arasında en önemli sayılabilecek olan da İsrail-Filistin sorunudur. Donald Trump’ın İsrail sempatizanlığı ve Filistinli Müslümanları teröre bağlı olarak nakletmesi İslam camiasında ve Batı’da kimi ülkeler tarafından tepki ile karşılanmıştır. Trump’ın bu düşüncesi genel olarak islamafobik söylemin başka bir yansıması olarak öne çıkmaktadır. Zira Trump bir keresinde şu sözleri nakletmişti:

Filistinli çocuklara büyüyüp terörist olmayı öğretiyorlar. Buna bir son vermeleri lazım. Teröre son vermeliler. Ve İsrail’in bir Yahudi Devleti olarak var olma hakkına saygı göstermeleri gerek.” (Crowe, 201, 151).

İsrail tarafınca eziyete maruz kalan Filistinli Müslümanlar, terörist damgasını yemişler ve sonuçta Trump İsrail’in ülke bazında kabul edilmesinin hakkının olduğunu desteklemiştir. Aynı şekilde Donald Trump şu söyleminde bulunmuştur;

“Gazze Golan tepelerinde İsrail’e karşı bir cephe oluşturmaya çalışıyorlar. Gazze İslam’ı cihadı destekliyor. Batı Şeria ise Filistinli teröristlere terör saldırıları için 7000 dolar ve ya 30000 dolar teklif ediyorlar” (Trump, 2016).

Donald Trump’ın İsrail devleti için çeşitli politikaları ve planları olduğu görülmektedir. İsrail’in tutumlarına ve politikalarına terör adını koymayan Trump İsrail devletini sonuna kadar da desteklemiştir. Donald Trump 21 Mart Washington AIPAC konferansındaki konuşmasında İsrail ve Filistin meselesinden bahsetmiştir. Donald Trump, 2004’te Gazze olayının zirvesindeyken, İsrail’in 40. geçidinde en önde yürüdüğünü ve bu durumun birçokları için risk barındırdığını dile getirmiş, İsrail devletini müttefiki olarak ilan etmiştir (Trump, 2016). İsrail devletini bölgede yani Ortadoğu’da tek demokrasi adı altında değerlendirmeye aldığı da anlaşılmaktadır.

Donald Trump’ın bu İsrail’e olan bu yakınlığını uluslararası kamuoyunda ve genel olarak ABD siyasetinde, dış politika yapımında hiçbir şekilde gizlememiştir. Trump’ın İsrail’i bu denli desteklemesi uluslararası arenada ABD karşıtlığını da arttırarak ABD meşruiyetini zedelemektedir. Bunun yanında, Filistin’de gerçekleşen bir sürü dehşet verici olayın ardından Trump’ın İsrail’e destek vermesi islamofobi düşünce yapısının derinleşmesini etkilemiştir. İlerleyen dönemlerde ABD başkanı Trump, işgalci devlet tanımıyla gündeme gelen İsrail’i daha fazla destekler nitelikte davranmıştır. Trump’ın söylemleri arasında sıklıkla gündeme gelen Filistinli Müslümanların terörist ilan edildiği yansıması oldukça ciddi bir etikettir. Büyük Güç lideri vasfında yer alan Trump’ın uluslararası değerlere ters düşen kimi yaklaşımları doruk noktasında takip etmesi de tüm dünyayı şok etmiştir.

Donald Trump 21 Mart Washington AIPAC konferansı

Trump bir başka konuşmasında Müslümanları terörist olarak kazımak amaçlı terimler kullanmayı tercih etmiştir. Donald Trump’ın şu sözleri bu durumu destekler niteliktedir;

Her gün çocuklara İsrail’den ve Yahudilerden nefret etmeyi öğrettiniz. Bu durmak zorundadır, İtfaiyecilerin kahraman olduğu bir toplumda yaşarken, küçük çocuklar itfaiyeci olmak ister. Sporcuların ve film yıldızlarının kahramanlar olduğu bir toplumda yaşarken, küçük çocuklar sporcu ve film yıldızı olmak isterler. Filistin toplumunda, kahramanlar Yahudileri öldüren kişilerdir.” (NTV, 2009).

Burada da anlaşılacağı gibi, Trump’ın Filistinli çocukları teröre yatkın olarak küçüklükten yetiştirdiklerini söylemlerine kattığı görülmektedir. Bunun yanında, İnsan Hakları Örgütü 1989 yılından itibaren toparladığı bilgilere dayanarak bölgedeki çatışmalar sonucunda 7398 Filistinlinin ve 1483 İsraillinin hayatlarının son bulduğu kaydedilmiştir (NTV, 2009) .

İsrail’in gerçekleştirdiği Gazze’deki çatışmalarında hayatını kaybeden Filistinli Müslümanların fazlası sivil, çocuk ve kadın olarak kamuoyuna yansımaktadır. Tüm bu olaylar neticesinde Trump’ın İsrail tarafından Filistin’e yapılan bu şiddete ve zulme karşı hala İsrail tarafında yer alması da uluslararası ilişkilerde Trump’ın ırkçı ve akıl almaz söylemlerinin olduğunun açıkça anlaşılmasına neden olmaktadır.

ABD dış politikasında gündeme gelen önemli olaylardan birisi de İran ile geçekleştirilen antlaşma ve gelişmelerdir. Geçmişten bu yana İran’ın nükleer silah sahibi olması, nükleer silah yapması ve yapmaya da potansiyelinin olması en fazla ABD ve diğer devletler açısından tehdit olarak algılanmaktadır. Dönem dönem İran İsrail’i tehdit etmiş olmakla birlikte, Trump bu tehditlerin ABD-İsrail arası ilişkileri zedeleyeceği görüşüne kapılmıştır. Bu nedenle Trump söylemlerinde ve politikalarında İran ile yapılan nükleer antlaşmasının üzerinde düşüneceğini açıklamıştır.

Bu durumlar neticesinde Trump’ın tutumu da İran’a karşı tehditler ve etiketler savurmak olmuştur. Dolayısıyla Trump, İran’ın genel olarak birçok terör örgütünü desteklediğini ve onlara kaynak sağladığını ortaya atmıştır. Trump’ın bu söylemlerinin altında elbette Afganistan ve Irak işgalinin de etkisi vardır. Genel olarak uluslararası sistemde, Ortadoğu’da bir devletin nükleer silah gücünü elinde bulundurması ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Büyük güçlerin elinde sahip oldukları en güçlü silaha yani nükleer silaha İran gibi güvenilmez devletlerin sahip olması ve olduğu düşüncesi dahi soru işaretleri bırakmaktadır. Trump’ın İran’a karşı bu tavrını yine bu eksende değerlendirmeye almak gerekmektedir.

Trump ve Netanyahu

Trump’ın seçim kampanyaları süresince İsrail ve Netenyahu için methiyeler dizmiştir. Trump bir keresinde, Netenyahu ile görüşeceğini ve onu çok iyi tanıdığını dile getirmiş, İsrail ve o bölgeye istikrar getireceğini dile getirmiştir. Bunun yanında İsrail ile birlikte planlarının olduğunu da belirtmiştir (Trump, 2016). Burada İsrail sempatizanlığı açıkça ortadadır ve Yahudi sevgisini gösterme çabası görülmektedir.

Ancak bu sevgi gösterilirken de aynı zamanda Müslümanlara ve özellikle Filistinli Müslümanlara karşı ırkçı ve onları hiçe sayan tutumu da söylemlerin arkasında yer almaktadır. Tüm bu söylemler ABD dış politikasına da Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak belirtilmesi şeklinde yansımıştır. Bu gelişmeler ışığında Trump’a göre BM, ABD ve İsrail ile dost ilişkiler yürütmemektedir. Genel olarak özgürlük adı altındaki Amerikan değerlerinin dostu olmadığı öne sürülmektedir. Barack Obama’nın İsrail devleti ile birlikte son zamanlarda gerçekleştirdikleri Trump tarafınca eleştirilmiştir. Trump’ın Obama’yı bu konuda eleştirmesinin nedeni de BM’nin İsrail ve Filistin arasında yaptığı anlaşmanın İsrail için kötü bir yansıması olduğunu düşünmesidir. Trump, BM Güvenlik Konseyi kapsamında ABD’nin bu anlaşma için veto hakkını kullanmasını sağlamıştır. Bu durumun yanında, İsrail devleti de zaten BM anlaşmasının uygulanmayacağını tarafınca ilan etmiştir (Kaplan, 2019,103).

İsrail’in Filistin topraklarını işgali durumu üzerine BM kararı Filistin’i destekler nitelikte olmakla birlikte ABD burada İsrail’i desteklemeyi tercih etmiştir. Trump, başkan olduğunda bu yöndeki BM kararlarını veto edeceğini söylemleri arasına almıştır (Woolley, 2016, 10).  Seçimlerden sonra da Trump bu alandaki yoğun ve katı çalışmalarına vakit kaybetmeden başlamıştır. Birleşmiş Milletler’in kararını fesheden Trump, 20 Ocak 2017’den sonra Birleşmiş Milletler’in de kararından döneceğini öne sürmüştür. Trump, 6 Aralık 2017 tarihindeki açıklamasının İsrail-Filistin çatışması meselesinde büyük yankı uyandıracağını söylemiş, 20 yıldır ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararını beklettiğini ve artık bu kararın kabul edilmesinin vaktinin geldiğini dile getirmiştir (Woolley, 2016, 10).

Konuşmasının kalan kısmında da Kudüs’ün öneminden söz etmiştir. Trump, Kudüs için sadece üç büyük dinin merkezi olmadığını, bunun yanında İsrail’in kalbi olduğunu söylemiştir. İsrail için de dünyanın en başarılı demokrasisi tanımını kullanmıştır (Woolley, 104 2016, 12). Trump’ın bu tutumu da uluslararası arenada çok fazla soru işareti barındırmaktadır. Sonuçta, İsrail’in Filistinli Müslümanlara karşı tutumları ortadadır ve desteklenmesi uluslararası hukuka aykırı bir durumdur. ABD gibi bir gücün bu işgalci devleti desteklemesi sorunun ABD’ye değil tamamen lidere ait olduğunu ortaya koymaktadır. Liderin bir devletin dış politikasını yaparken ki tutumu ve kişiliğinin yansıması tüm dünyanın etkileneceği olaylar silsilesini de beraberinde getirmektedir.

Kudüs

Trump’ın bu söylemlerinin ve kararlarının ardından birçok ülkede Trump’ın tersine Filistin devletine yardımlarını sağlamıştır. Ancak tüm bu karşı fikirlere rağmen Trump tutumundan vazgeçmedi ve Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti ilan etti. Bunun yanında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklamış oldu (BBC, 2017). Kabul edilen bu karardan sonra İsrail Trump’ı onurlandırmak için Eski Kent Bölgesinde bulunan yer altında bir tren istasyonunda Trump’ın ismini vereceklerini dile getirmiştir (Kaplan, 2019, 104).

Bu karşılıklı sevgi gösterileri tüm dünya çapında hayretle izlenmekteydi. İsrail’in bu amaç doğrultusundaki davranışı da Müslümanlar için elzem olan Mescid-i Aksa’yı tehlikeye sokmaktadır. Filistinli Müslümanlar tarafınca ortaya atılan tahminlere göre de İsrail Mescid-i Aksa’yı ortadan kaldırıp yerine Süleyman mabedini yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Genel olarak bu bölgede ve bu özellikle Filistin nazarında Müslümanlara karşı yürütülen ırkı ve ayrımcı tutumun altında ABD başkanı Donald Trump da yer almaktadır. Bu şekilde bir durumun altında ABD’nin imzasının olması da kamuoyu ve uluslararası ilişkiler nezdinde ABD’nin ciddi hasara uğradığını göstermektedir.

Sonuç Yerine 

Trump’ın politikaları ve stratejileri genel anlamda değerlendirildiğinde ve Ortadoğu özelinde incelediğinde, kapalı kapı anlayışının baş gösterdiği anlaşılabilmektedir. Güvenlik ve siyaset meselelerinin yanı sıra ekonomik anlamda aktif bir şekilde kısıtlamalara gidilmesi de bu kapalı kapı uygulamasını desteklemektedir. Müslüman ülkelere vize engelinin getirilmesi, Meksika sınırına duvar inşa edilmesi gibi politikalar da bu belirtilen durumu desteklemektedir. Trump bahsedilen tüm bu uygulamaları ile ABD’yi dışarıdaki kaynaklanan tehditlere ve risklere karşı korumayan bir lider pozisyonunda yer almaktadır. Trump’ın bu korumacı tutumu ABD için muhafazakar bir tavırda uluslararası ilişkilere yansımasına neden olmakta ve diğer devletlerin liderlerinde böyle bir algı yaratmaktadır. Bu korumacı anlayış, farklı milletlerden insana kapısını açan ve uluslararası bir ülke algısını paylaşan ABD’de farklı ırk ve ülkeden olan vatandaşlar üzerinde olumsuz bir etkisi olacaktır.

ABD’de başkan olarak başa gelenlerin, seleflerinin yaptıkları çalışmaları yanlış olarak değerlendirip yeni bir soluk katma amacı oldukları anlaşılmaktadır. Bu algıdaki liderler de düzeltilmesi gereken politikaları kendi algılayış şekilleri doğrultusunda dönüştürmektedirler.  Cumhuriyetçi/Muhafazakâr Bush başkanlığında var olan hatalı politikalar beraberinde gelen Demokrat/Liberal Obama başkanlığında dönüştürülmeye ve hata olarak görülenler giderilmeye çalışılmış, Bush ve Obama dönemlerinde olumsuz etkilenen ‘Büyük Amerika‛ ilkesi de Donald Trump ile ‘Make America Great Again‛ sloganı sayesinde tekrardan canlandırılmıştır.  Korumacı uygulamalar neticesinde ABD dış politikası yapım sürecinde Trump’ın çalışmaları büyük iç – dış karışıklıklara ve tepkilere neden olmuştur.

Trump gerek kişiliği gerekse geçmişi açısından, ABD başkanı olduktan sonra oldukça tartışılan bir profil çizmektedir. Katı fikirlere sahip olması, milletlere dair ırkçı söylemlerini sosyal medya aracılığıyla gündeme getirmekten çekinmemesi gibi özellikler Trump’ı seleflerinden ayrı bir konuma sokmaktadır. Dış politika yapım sürecinde alacağı kararlar konusunda herkesi meraka düşüren Trump, ister istemez diğer devletlerin liderlerinin de dış politika yapım süreçlerini de oldukça etkilemiştir. Korku ve merak hali dolayısıyla diğer devletlerin liderleri Trump ile ilişkilerinde nasıl davranacakları konusunda soru işaretleriyle harekete geçmişlerdir. Uluslararası alanda liderlerin ABD algısını az da olsa dönüştürmeyi başaran Trump, başkanlığı döneminde çatışmalara ve anlaşmazlıklara sebep olmuştur.

Ortadoğu bölgesi açısından Trump ve politikaları sonuca bağlanacak olursa, İsrail ve Filistin meselesi ciddi karışıklıklara neden olmuştur. Trump’ın İsrail sempatizanlığı ve Filistinli Müslümanlara karşı ırkçı ve ayrımcı tutumu uluslararası toplum açısından büyük tepkilerle karşılaşmıştır. Trump’ın kişiliğinin dış politikaya etkisi ve söylemleri genel anlamda hem Ortadoğu’daki arzularına erişmesinde hem de Filistin ve İsrail meselesinin halledilmesinde sorun yaratan bir duruma girmesinde etkili olmuştur. Bu bağlamda Kudüs sorunu da yankı uyandırmış ve genel olarak çözümüne ilişkin soruları yanıtsız bırakılmıştır. İsrail’in Filistin’e karşı uyguladığı yaptırımlara karşılık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nazarında alınmaya uğraşılan kararların ABD tarafından veto edilmesi uluslararası toplumun bu soruna el atmasını sonuçsuz bırakması da ayrı bir demokrasi problemidir.

Trump başkanlığı kapsamında son bir buçuk yılda, Trump’ın Ortadoğu’ya dair politikaları bölgesel işbirliklerini tehlikeye atmıştır. Bununla birlikte bölgenin karışıklığına karşılık ABD istikrar sağlayacağı yerde bölgeyi bölmeye ve parçalamaya odaklı politikalar izlemeye devam etmiştir. Trump’ın Ortadoğu’ya yönelik Obama yönetiminden ayrı bir biçimde İran’ı çevreleme politikası çerçevesinde, Suudi Arabistan temelli strateji takip etmesi var olan tüm dengelerin tekrar çizilmesine yol açmıştır. Ortadoğu’da geçmişten bu yana korunan karmaşıklık, aslında başta ABD’nin olmak üzere Batı’nın enerji ihtiyacının muhafaza edilmesinin bir tarafı olmuştur. Bu sebeple, Ortadoğu’nun bu karışık yapısının muhafaza edilmesi büyük güçler için elzem bir durum olarak görülmektedir.

Duygu Temiz

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”14405″ name=”ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’deki Asker Sayısı Arttı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Arı, T. (2004). “Geçmişten Günümüze Orta Doğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi”, İstanbul: Alfa Yayınları.

BBC Türkçe, 2020. “ABD seçimleri ne zaman, kimler aday ve seçim süreci nasıl işliyor?”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51101339 , (Erişim tarihi: 05.06.2021).

Cherkaoui, M. (2017). “Trump’s Death Kiss on the Middle East Peace Process”, Al Jazeera Centre for Studies Report, ss. 1-15.

Crowe, Anthony. İmparatorluktan Başkanlığa Trump. Ankara: Tutku Yayınları. 2016.

Dilek, M, (2018), “Trump Yönetiminin Kudüs Kararına Analitik Bakış”, International Journal  of Social Inquiry, Cilt:11, Sayı:1, ss.97-137.

Dinç, C, Karataş, B, (2018), “Amerikan Karşıtlığında Güncel Küresel Eğilimler ve Trump Etkisi”, Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 16, ss. 1994-1927.

Feierstein, G. M. (2018, 27 Mart), “Trump’s Middle East Policy at One Year”. http://www.mei.edu/content/trumps-middle-east-policy-one-year.

Gönülal, Ü, (2017), “Filistin Sorununda Dönüm Noktası: Donald Trump’ın Barış Sürecine Son Veren Hamlesi ve İsrail Lobisinin Etkisi”, The Turkish Yearbook of International Relations, Volume 48, ss. 99-109).

Gündüz, O, Göçoğlu, V, (2019), “Ulusal Güvenlik Politikası Çerçevesinde ABD’nin Güvenlik Anlayışına Kronolojik Bir Bakış”, Cilt:15, Sayı:21, ss. 727- 750).

Kahraman, S, Avrupa Birliği ve Irak Krizi: Bölünmeden Yeniden Birleşmeye Uzun İnce Bir Yol. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 2003, 2.4: 151-161.

Kaplan, M, (2019), “Soğuk Savaş Sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu Politikasının Radikalleşmeye Etkileri”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, ss. 62-110.

Karagül, S, Güder, E, (2020), “Dış Politikada Popülist Söylem ve Girişimler: Trump Siyaseti ve Brexit Süreci”, Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 5 (1), ss. 109-133.

Kontos, M. (2017). “US Middle East Strategy under President Trump’s Isolationist Foreign Policy”, Eastern Medıterranean Polıcy Note, ss. 1-7.

Nye, J. (2004). Soft Power . New York : Public Affairs.

NTV, (2017). “Trump Ortadoğu Barışını Niçin Damadı Kushner’a Emanet Etti?”, https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-ortadogu-barisini-nicin-damadikushnera-emanet-etti,aexzoZdnsE69SzY0RO6pjA (Erişim Tarihi: 10.06. 2021).

NTV, (2017). “Trump Ortadoğu Barışını Niçin Damadı Kushner’a Emanet Etti?”, https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-ortadogu-barisini-nicin-damadikushnera-emanet-etti,aexzoZdnsE69SzY0RO6pjA (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

Oghli, J, (2020), “ABD’nin Afganistan Politikası: Obama Ve Trump Dönemi”, Pearson  Journal Of Socıal Scıences & Humanıtıes, Volume: 5, Issue:8, SS.109-119.

Oğuzlu, T. (2018). “Trump’ın Güvenlik Stratejisinde Ortadoğu”, https://www.yenisafak.com/hayat/trumpin-guvenlik-stratejisinde-ortadogu-3153140 (Erişim Tarihi: 03.06.2021).

Omar, M. Is Sheldon Adelson Behind Trump’s Decision on Jerusalem? (M. S. OMAR, Producer), 2017.

Öncel, M. (Ekim-Kasım 2018), “ABD’nin Ortadoğu’ya Yönelik Kamu Diplomasisi: Obama Ve Trump Dönemi”, Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi, Cilt:1, Sayı:1, ss. 92-104.

Öztürk, M, (2019), “Trump’ın Kudüs Kararının Bir Analizi”, İnsan ve Toplum Bilimleri  Araştırmaları Dergisi, Cilt:8, Sayı:4, ss. 2877-2899.

Patman, Robert G. Out of sync: Bush’s expanded national security state and the war on terror. International Politics, 2010, 46.2-3: 210-233.

Pirinççi, F; Orhan, O, Duman, B, “ABD’nin DEAŞ stratejisi ve Irak ile Suriye’ye olası yansımaları”. ORSAM Rapor, 2014, 191

Sabah,(2018),“Trump’ın İpini Kendi Halkı Çekecek”, https://www.sabah.com.tr/pazar/2018/08/19/trumpin-ipini-kendi-halki-cekecek (Erişim Tarihi: 04.06.2021).

Salcı, T. (2018). “Trump’ın Ortadoğu Kararları ‘Avrupalı Müttefiklerini Şaşkına Çevirdi’”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trumpin-ortadogu-kararlariavrupali-muttefiklerini-saskina-cevirdi/1147861 (Erişim Tarihi: 04.06.2021).

Schmidt, B. (2012), “Theories of US Foreign Policy”, M. C. Stokes, US Foreign Policy, Oxford: Oxford University Press, ss. 5-20.

Takvim İnternet Sitesi (2018). “Trump’ın Tweetleri Dünyayı Şaşkına Çeviriyor”, (Erişim Tarihi: 06.06.2021), https://www.takvim.com.tr/dunya/2018/07/27/trumpin-tweetleri-dunyayi-saskina-ceviriyor.

Taşdemir, F. “Uluslararası Terörizme Karşı Devletlerin Kuvvete Başvurma Yetkisi”, USAK Yayınları, Ankara 2006.

Telci, N. (2020), “Ağırlaştırılmış Ekonomik Yaptırımlar: Trump İran’dan Ne İstiyor?”, Seta Perspektif, Sayı:208, ss.2-6.

Topuz, Z. (2018), “Trump Dönemi Değişen Dengelerin Filistin-İsrail Barış Sürecine Etkisi”, Akademik Ortadoğu, Cilt 13, Sayı 1, ss.107-125.

Trump, Donald. Twitter. https://twitter.com/realdonaldtrump/, 2016

Yalçın, H, İlhan, B, (2020), “Tek Kutuplu Sistemde Süper Güç Davranışı: Soğuk Savaş Sonrası Amerikan Dış Politikası ve Trump Dönemi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21(2), ss. 545-560.

Yaman, H, (2017), “Anglosakson Muhafazakâr Geleneğin Dönüşümü Ve Trump’ın Yeni Amerika Söylemi”, International Journal of Social Science, No: 58, ss. 497-510.

Woolley, O. B. Donald J. Trump: “Remarks at the AIPAC Policy Conference in Washington, DC,” March 21, The American Presidency Project. http://www.presidency.ucsb.edu, 2016.

[/vc_toggle]

Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme

Uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden birisi olan devletler, olaylara karşı gösterdikleri reaksiyonlar ve bu doğrultuda uyguladıkları politikalar ile uluslararası sistemin şekillenmesinde oldukça büyük birer rol oynarlar. Devletlerin davranışları önce kendi toplumsal yapılarına akabinde yakın çevrelerine ve en nihayetinde uluslararası sisteme etkide bulunabilir. Bu bağlamda bu çalışmanın temel amacı “devlet davranışlarına etki eden faktörler nelerdir” sorusuna cevap aramaya çalışmaktır. Çalışmada devlet davranışlarına etkide bulunduğu düşünülmüş olan altı faktör incelenmiştir. Bunlar sırasıyla: Devlet başkanları, Tarih ve Coğrafya, Uluslararası sistemin yapısı, Devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve son alarak devletlerin algılarıdır.

Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler

1-Devlet Başkanları (Liderler)

Devlet başkanı, bir devletin gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası camiadaki en üst düzeydeki siyasal temsilcisidir. Devlet başkanının üstlenmiş olduğu bu rol onu, ulusal ve uluslararası politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi noktasında önemli bir aktör yapmaktadır. Devlet başkanının söylemiş olduğu ve söyleyeceği her söz yapmış olduğu ve yapacağı her hamle mensubu olduğu devletin, uluslararası camiadaki gücüne ve prestijine olumlu ya da olumsuz bir etkide bulunabilir. Özellikle bilişim alanındaki teknolojik gelişmeler internet teknolojisinin dünyada yayılım göstermesine olanak tanımıştır. İnternetin dünya genelinde yayılımıyla beraber insanların bilgi kaynaklarına erişim yolları çeşitlenmiş ve kolaylaşmıştır.

Ayrıca depolama araçlarındaki kapasitelerin artması; verilerin yedeklenmesi ve kaydedilmesi noktasında önemli bir değişimi ve gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda bu teknolojik gelişmeler adeta dünyada sürekli yeni verilerin gelmesiyle güncellenen dijital bir hafızanın meydana gelmesini sağlamıştır. Devlet başkanlarının yıllar önce kullanmış olduğu söylemler yıllar sonra bile karşılarına bir bumerang gibi olumlu ya da olumsuz anlamda çıkabilmektedir. Devlet başkanlarının söylemleri zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterebilse de gerek kendi ülkesinin kamuoyunda gerekse diğer ülkelerin kamuoylarında başkanların söylemlerindeki bu değişimler genellikle birer tutarsızlık olarak algılanabilmekte; devlet başkanının inandırıcılık ve tutarlılık noktasındaki imajına olumsuz bir etkide bulunabilmektedir.

Örneğin, bir devlet başkanının bir ülkeyle ilgili olarak yıllar önce söylemiş olduğu bir söz yıllar sonra internet vasıtasıyla (sayın başkan siz zamanında şöyle demiştiniz şimdi böyle diyorsunuz) şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Verilerin kaydedilmesi devlet başkanlarının ve devlet adamlarının söylemlerine çok daha fazla dikkat etmesi gerektiği gerçekliğini ortaya çıkartmıştır. Devlet başkanının, bir devletin davranışına yani dış politikasına olan etkisi ülkenin sahip olduğu siyasal yönetim biçimine göre değişim gösterebilmektedir. Bu noktada ikili bir ayrım yapılabilir.

  • Demokratik yönetim
  • Diktatörlük yönetimi

Demokratik yönetim biçimlerinde güçler ayrılığı olduğundan ötürü yürütmenin başında olan devlet başkanı sadece anayasal olarak kendisine çizilen rota içerisinde hareket edebilmektedir. Bu bağlamda yasama ve yargı, devlet başkanının kendi başına buyruk hareketlerde bulunmasına engel olabilmektedir. Dış politika alanında ise özellikle yasama organı yani meclis, devlet başkanının yürütmekte olduğu veya yürütmeyi hedeflediği dış politikalarına olumlu veya olumsuz bir etkide bulunabilir. Diktatörlüklerde ise devlet başkanını kısıtlayan bir yapı veya kurum olmadığından olsa bile etkisinin çok sınırlı ve cılız olmasından ötürü, devlet başkanının dış politikadaki hareket alanı oldukça geniş olabilmektedir.

Ancak devlet başkanının dış politikadaki bu hareket alanı genişledikçe hata yapma ve ülkesini zora sokabilecek eylemlerde bulunma olasılığı da artacaktır. Demokrasilerde kamuoyu, devlet başkanın davranışlarına yer yer etkide bulunabilir, kendi nazarında hatalı gördüğü bir davranışı sürdürmekte olan devlet başkanının bu tutumundan vazgeçmesine neden olabilir. Diktatörlüklerde kamuoyunun, devlet başkanının bir davranışından onu vazgeçirme olasılığı oldukça düşüktür. Zira bu hareket bir başkaldırı olarak algılanabilir. Ayrıca diktatörlük yönetimlerinde, devlet başkanı kamuoyunu şekillendirir ve yönlendirir. Bu nedenle bu tür yönetimlerde devlet başkanının hatalı kararından dönmesi ya bir bedel ödenmesiyle ya da kendi nazarında yapacağı kişisel bir muhasebe neticesinde mümkün olabilmektedir.

Devlet başkanları yönetime geldiklerinde ülkelerinin dış politika vizyonlarını belirlerler. Bu vizyonun belirlenmesi sürecinde baskın aktör devlet başkanı olabileceği gibi süreçteki ağırlık oranları değişkenlik göstererek bürokratik kurumlar, ekonomik ve siyasi çıkar grupları veya bireyler de etkili olabilmektedir.

George W.Bush

Örneğin, 2001 yılında ABD Başkanlığı görevine gelmiş olan George W. Bush’un dış politika vizyonunda Yeni Muhafazakarlar denilen kesim etkili olmuştur.[1] Yeni Muhafazakarlara göre ABD, uluslararası örgütlerin kendisine kısıtlayıcı bir etkide bulunmasını kabullenmemeli, çıkarları doğrultusunda kendi başına buyruk bir şekilde hareket etmeliydi. ABD’nin bu dönemde tek taraflı bir hareket tarzını benimsemesi, ABD’nin müttefikleriyle olan ilişkilerine olumsuz bir etkide bulunmuştur. Örneğin, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgaline karşı Fransa ve Almanya olumsuz bir tutum sergilemiştir. Bu bağlamda Bush döneminde özellikle Batı Avrupalı müttefiklere gerginleşen ilişkiler   Başkan Obama yönetimi döneminde yumuşatılmaya çalışmıştır.[2] Bu örnek bir devlet başkanının ve onun çevresindeki siyasal elitin müttefiklerle olan ilişkilere ne derecede etkide bulunabileceğini göstermektedir.

Adolf Hitler

Bir diğer devlet başkanı örneği ise Adolf Hitler’dir. 1933 yılında iktidara gelen Hitler, Almanya’yı dünyanın süper gücü yapmayı hedefliyordu. Hitler’e göre Fransa, Almanya’nın tarihsel bir düşmanıydı ve bu Fransız tehdidi, Fransa ile bir savaş yapılarak giderilmeliydi. Yine Hitler’e göre Almanya, SSCB’nin sahip olduğu topraklar üzerinde bir genişleme politikası uygulamalıydı.[3] Çeşitli faktörlerinde etkisiyle Hitler, bir liderin yapmayı en çok istediği şeylerden birisi olan toplum nazarındaki güçlü desteği arkasına alabilmişti. Almanya’yı süper güç yapmayı ve dünyadaki Almanları birleştirmeyi hedeflemiş olan Hitler ve ekibi, II. Dünya Savaşı’nın sonunda savaşın mağlup tarafı olarak Almanlara ikiye bölünmüş (Doğu ve Batı) bir Almanya bırakmıştır. Ayrıca Nazi Almanya’sı döneminde Yahudilere karşı uygulanan politikalar, Alman tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu örnek ise bir devlet başkanı ve beraberindekilerin bir devletin parçalanmasında öncü bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Mustafa Kemal Atatürk

Bir diğer örnek ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. I. Dünya savaşı’nın Osmanlı Devleti tarafından yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Osmanlı Devleti’nin toprakları; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlı kuvvetler tarafından işgale uğramıştır. Bir lideri lider yapan temel özelliklerden birisi krizleri aşma becerisidir. Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki silah arkadaşları, çeşitli imkansızlıklara rağmen (askeri ekipmanlar, lojistik gereksinimler) Türk halkını iyi bir şekilde organize ederek işgalci kuvvetlerin Anadolu topraklarından atılmasını sağlamışlardır. Niccolo Machiavelli’ye göre bir devlet adamının başarısını etkileyen temel faktörlerden birisi onun uluslararası sistemdeki güç dengelerini okuyabilme, bu güç dengelerine bağlı olarak bir pozisyon belirleyebilmesidir.[4]

Atatürk’ün, uluslararası sistemdeki güç dengelerini iyi bir şekilde tahlil edebildiğini ve bu doğrultuda ülkesinin kendi güç kapasitesini de göz önünde bulundurarak bir dış politika izlediği görülmektedir. Bunu başarabilmek için ise liderin öngörü ve sağlam bir analiz yapabilme yeteneğine sahip olması gerekmektedir. 1932 yılında ABD Genelkurmay Başkanı Mac Arthur Douglas ile İstanbul’da bir görüşme gerçekleştiren Atatürk, ABD’li komutana, Almanya’nın Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söylemiştir.[5] Avrupa’da yaşanabilecek bir savaşın galibinin ise İngiltere, Fransa ve Almanya devletleri arasından olmayacağını; sadece Bolşeviklerin yani SSCB’nin bu olası savaştan kazançlı olarak çıkacağını söz konusu görüşmede ifade etmiştir.[6] II. Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin bir süper güç olması Atatürk’ün uluslararası politikayı tahlil edebilme ve sahip olduğu öngörü yeteneğini gözler önüne sermektedir.

Vladimir Putin

KGB ajanlığı görevinde bulunmuş olan ve günümüz Rusya Federasyonu devlet başkanı olan Vladimir Putin ise bir diğer dikkat çeken devlet başkanıdır. SSCB’nin çöküşü, Rusların sadece uluslararası arenadaki süper güç konumlarını kaybetmelerini ifade etmiyordu. Psikolojik moral faktörler bağlamında Rusların kendilerine olan güven duyguları da ciddi bir darbe almıştı. SSCB’nin çöküşü aynı zamanda bir sisteminde çöküşünü ifade ediyordu. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu Tezi” bu hususu net bir şekilde dile getirmiştir. Bu durumun farkında olan Putin, uygulamış olduğu politikalar ile Rusya’yı adeta tekrar ayağa kaldırdı ve uluslararası politikada göz ardı edilemeyecek bir güç haline getirme yolunda önemli katkılarda bulundu.

Rusya’nın uluslararası sistemdeki artan gücü ve prestiji sadece uluslararası politikaya etki bakımından değil Rus toplumunun, kendisine ve devletine olan güvenleri noktasında da olumlu bir etkide bulundu. Bu bağlamda Putin, Ruslara tekrar süper güç olabiliriz mesajını net bir şekilde verdi. 2008 yılında Gürcistan’la savaşarak galip gelen Rusya, Suriye’deki iç savaşa müdahil olarak hem sıcak denizlerdeki konumunu güçlendirdi hem de Ortadoğu da ABD’nin tek başına istediği gibi hareket edemeyeceğini gösterdi. 2014 yılında Kırım’ı ilhak eden Rusya, Karadeniz’de Türkiye’nin de aleyhinde olacak şekilde gücünü ve stratejik pozisyonunu arttırdı. Putin Rusya’sının uluslararası politikadaki bu hamleleri diğer aktörlere birer gözdağı verdiği şeklinde okunabilir. Bu bağlamda Putin, kendisinin oldukça usta bir satranç oyuncusu olduğunu diğer aktörlere göstermiştir.

2-Tarih ve Coğrafya

Devlet davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise tarih ve coğrafyadır. Birbirleriyle sürekli olarak etkileşim halinde olan bu iki unsur, devletlerin davranışlarının şekillenmesinde büyük bir rol oynar. Örneğin, Alfred Thayer Mahan’ın, 1890 yılındaki yapmış olduğu “Tarihte Deniz Gücünün Etkisi 1660-1783” çalışmasında: Büyük donanmalar oluşturan güçlerin uluslararası sistemdeki etkinlik düzeylerinin diğer aktörlere göre daha yüksek olacağını belirterek etkin ve güçlü bir donanma gücü oluşturmanın öneminden bahsetmiştir.[7] Güçlü bir donanma oluşturmak ve denizlere hükmetmek devlet gücünüzü kendi limanlarınızda konsolide etmeyerek daha geniş bir coğrafyaya, yeni limanlara yaymak istediğinizin en önemli simgesel örneğidir. Gücünüz arttıkça bu gücü daha geniş coğrafyalara yayma isteği büyük güç olmayı arzulayan devletlerin içgüdüsel bir davranışıdır. İspanya, İngiltere ve ABD gibi devletlerin denizler üzerindeki davranışları bu hususa örnek verilebilir. İngiltere ve ABD gibi devletlerin donanma gücü açısından güçlü olmaları ülkelerinin denizlerle çevrili olmasından da kaynaklanmaktadır. Bu nedenle coğrafya, devletin hangi gücüne (kara gücü veya deniz gücü) ağırlık vermesi konusunda devleti bir davranış kalıbı içerisine de sokabilmektedir.

Çar I. Petro

Çar I. Petro da coğrafya ile güç arasındaki ilişkiyi iyi tahlil etmiş bir liderdi. Rusların dünyaya açılması ve gücünü maksimize etmesi amacıyla Rus donanmasının oluşturulmasında Çar I. Petro’nun katkısı oldukça büyüktür.[8] Devlet davranışlarının bir çeşidi olan savaşlarda da coğrafya, savaşın kimin kazanacağının belirlenmesi hususunda oldukça büyük bir role sahiptir. Örneğin, Vietnam Savaşında, ABD gerek maddi gerek manevi anlamda öyle ciddi bir darbe aldı ki bu literatüre “Vietnam Sendromu” olarak geçti. Bu savaşta ABD sadece Vietkong’a değil coğrafi unsurlara karşıda ciddi bir yenilgi almıştı. Bu yenilginin olumsuz etkileri; ABD dış politikasına, ABD kamuoyuna ve siyasal elitine de yansımıştır. Bir diğer örnek ise Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geçmişten günümüze dış politikasının yapısal karakterinde güç dengesi hususu öne çıkmaktadır. II. Dünya Savaşı esnasında Türkiye, Mihver ve Müttefik güçler arasında oldukça başarılı bir denge politikası izleyerek savaşa girmemeyi başarmıştır.

Türk Dış politikasının yapısal karakterinden birisi olan güç dengesi uygulamasının temel sebeplerinden birisi, ülkenin her iki kıtayla olan coğrafi etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Her iki farklı tarafa bakan bir duvarınız varsa duvarınızın yıkılmaması için her iki tarafla olan etkileşiminize dikkat etmeniz gerekmektedir. Türkiye, bu konuda oldukça önemli tarihsel deneyimler yaşamış bir devlettir. Devlet davranışlarını şekillendiren bir diğer unsur ise Tarihtir. Devletler arası çatışmaların arka planında genellikle ekonomik meseleler olduğu gibi tarihsel nedenlerde yatmaktadır. Örneğin, 1990 yılında Irak’ın, Kuveyt’i işgal etmesinin görünen sebepleri: Petrol ve borçların silinmesi gibi ekonomik konularken; çatışmanın arka planında Irak ile Kuveyt arasındaki tarihsel anlaşmazlıklar vardı.[9] 1961 yılında Irak, Kuveyt’i işgal etmiş ancak İngilizlerin, Irak’ın bu hamlesine tepki göstermesi nedeniyle Irak bu işgali sürdürmekten geri adım atmıştı.

Saddam Hüseyin’e göre Kuveyt, doğal yollarla oluşmayan bizzat İngilizlerin, Irak’ın bir parçasından kopararak oluşturduğu bir devletti. Bu nedenle Kuveyt, Irak’a katılmalıydı.[10] Bu örnekten görüleceği üzere tarihsel birikmişlikler ve çözülemeyen meseleler çatışmalara dönüşebilmektedir. Tarih, aynı zamanda dış politikanın planlanmasında ve yürütülmesinde altın değerinde başvurulması elzem olan önemli bir kaynaktır. Tarihten derslerini almayan devletler, tarihten derslerini iyi bir şekilde alan devletler tarafından derslerini alırlar. Elbette bu dersin karşılığında da ciddi birer bedel öderler.

3-Uluslararası Sistemin Yapısı

Uluslararası sistemin yapısı devletlerin davranışlarını şekillendiren bir diğer önemli faktördür. Tek kutuplu, çift kutuplu veya çok kutuplu gibi sistemlerin her birinde sisteme has aktörel davranışlar vardır.  Örneğin, Soğuk Savaş döneminde (Çift kutuplu yapı) aktörler, iki başat güç olan SSCB ve ABD etrafında kümelenerek kendi güvenliklerini sağlama almaya çalışmışlardır. Bu bağlamda bu davranış biçimi beraberinde başat güç ile diğer aktörler arasında ittifak içerisinde bir bağımlılık ilişkisi oluşturmuştur. Bu nedenle aktörler, ekonomilerini, askeri güçlerini ve dış politika tercihlerini yüksek ölçüde başat güce ve ittifakın karakterine uygun bir şekilde belirlemiş ve yapılandırmışlardır.

Günümüzde ise hangi uluslararası sistemin içerisinde olduğumuza dair net bir uzlaşı yoktur. Kimilerine göre ABD liderliğinde tek kutuplu bir yapı varken kimilerine göre ise çok kutuplu bir yapıya doğru uluslararası sistem evirilmektedir. Örneğin, Türkiye’nin dış politikası Soğuk Savaş döneminde büyük ölçüde Batı ittifakının çizmiş olduğu sınırlar çerçevesinde yürütülürken, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, Türkiye’nin süreç içerisindeki kapasitesinin artışı Türkiye’nin dış politika alanında belli ölçüde özerk hamleler yapabilmesine olanak tanımıştır. Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla Batı ittifakının karşı çıkmasına rağmen Suriye’ye askeri operasyonlar düzenlemesi bu hususa örnektir. Bu bağlamda sistemsel değişimler, aktörlere dış politika alanında taktiksel manevra yapma alanları açabilmektedir. Elbette bu husus sadece aktöre bağlı değildir. Aktörün karşısında yer alan aktörlerinde davranışları oldukça önemlidir.

4-Devletin güç unsurları

Bir devletin sahip olduğu ekonomik, askeri, kültürel ve teknolojik güç unsurları o devletin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ve sisteme olan etkisini belirler. Devletlerin güç unsurları dinamiktir. Yani bir devletin ekonomisi, askeri gücü yıllar içerisinde kapasitesel bir artış gösterebileceği gibi bir azalış da gösterebilir. Örneğin, Türk Savunma Sanayisinin önemli bir başarısı olan insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçları, hem Türkiye’nin askeri alandaki vuruş gücünü arttırmış hem de bu ürünler yurtdışına ihraç edilerek Türkiye’nin aktörel prestijine olumlu bir katkı sağlamıştır.

Devletin güç unsurları onun davranışlarına büyük ölçüde etkide bulunur. Ekonomik açıdan zayıf bir devlet dış yardımlara ihtiyaç duyabilir. Bu da yardımı yapan ile yardımı alan arasında asimetrik bir ilişkinin kurulmasına ön ayak olacaktır. Askeri açıdan da bu durum böyledir. Kendi ulusal savunma sanayinizi oluşturamazsanız size gerekli olduğunu düşündüğünüz ürünleri ancak diğer aktörlerin rızaları çerçevesinde temin edebilirsiniz. O da elbette çeşitli kısıtlılıkları ve bağımlılıkları beraberinde getirecektir. Bu da devletin davranışlara doğrudan veya dolaylı olarak yansıyacaktır. Uluslararası sistemde etkin olan güçlerin en temel özellikleri kendilerine yeterlilik derecelerinin diğer aktörlerden daha üst seviyede olmasıdır.

Örneğin ABD ve Rusya, savunma sanayi alanında savaş uçaklarını, hava savunma sistemlerini, tanklarını kendileri üretebilen devletlerdir. Japonya, Çin ve Almanya gibi aktörler ekonomik alanda oldukça güçlü aktörlerdir. Güç unsurlarınızdaki artışlar beraberinde hem yeni tehditleri hem de yeni fırsatları getirir. Örneğin, Çin’in ekonomik anlamda önemli bir güç haline gelmesi onun diğer bölgelerle ve aktörlerle olan etkileşimini arttıracağından bu Çin’e yeni kazanç kapıları açabilecektir.

Aynı zamanda Çin’in bu büyümesi ABD gibi aktörleri oldukça rahatsız edeceğinden ötürü aktörler arasında meydan okumalar ve tehdit algılamalarında değişimler yaşanabilecektir. Sahip olduğunuz güç unsurlarına göre hamleler yapmanız süreç içerisinde kazancınızı maksimize etmenize olanak tanırken olası kayıplarınızı da minimize etmenizi sağlar. Başarılı devlet adamlarına bakıldığında özellikle Otto Von Bismarck ve Mustafa Kemal Atatürk gibi liderlerin, ülkelerinin güç kapasitelerini iyi bir şekilde tahlil ederek ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimseyerek başarıya ulaştıkları görülmektedir.

5-Ulusal Çıkarlar

Devletlerin davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise ulusal çıkarlarıdır. Ulusal çıkarlar, diğer devletlerin çıkarlarıyla benzerlik veya farklılık gösterebilir. Burada önemli olan husus aktörlerin ulusal çıkarlarına ulaşırken hangi tür güç araçlarını kullanacaklarıdır. Sert güç araçları mı? Yoksa yumuşak güç araçları mı? Ya da her ikisini birden kullanan karma güç araçları mı? Ulusal çıkarlarınıza ulaşma yönteminiz oldukça önemlidir. Zira sürekli sert güç kullanarak ulusal çıkarlarınızı hayata geçirmeye çalışırsanız, uluslararası toplum tarafından saldırgan/işgalci gibi güven ve prestijinizi zedeleyen ithamlara maruz kalabilirsiniz.

Ayrıca sık sık sert güç araçları kullanmanın bir diğer riski de üzerinde sert güç kullandığınız ve zayıf olarak gördüğünüz aktörün direncinin, beklediğinizden yüksek olması ve bu doğrultuda sizi yenilgiye uğratması halinde hem bu durum sizde bir şok etkisi yaratacak hem de diğer aktörlerin size olan bakış açılarında önemli değişimler meydana gelebilecektir. Sürekli yumuşak güç araçlarını kullandığınız takdirde ise diğer devletler tarafından sert güç araçları açısından zayıf olduğunuza yönelik bir algı ortaya çıkacaktır. Bu algı da beraberinde caydırıcılık imajınıza zarar verecektir. Ulusal çıkarlarınıza yönelik hedeflerinize ulaşırken hangi tür güç aracına başvuracağınız sizin kapasitenizle de doğrudan alakalıdır.

[irp posts=”29129″ name=”Avrupa Birliği, Havuç-Sopa Taktiği ve Türkiye”]

Bazı aktörler (ABD gibi) her iki güç aracına başvurma kapasitesine sahip iken diğer aktörler bu araçlardan birisine sahip olabilirler. Bu bağlamda “havuç ve sopa” yaklaşımından hareketle bir örnek verilecek olursa devamlı olarak sopanızla vurmanız sopanızın kırılmasına neden olabilirken “devamlı havuç vermeniz karşı tarafta bir rahatlığın meydana gelmesine neden olacaktır”. Bu bağlamda “akıllı güç” denilen havuç ile sopa arasındaki dengeyi yakalamak çoğu zaman devletler açısından daha kazançlı olabilmektedir.

6-Algılar

Algılar, devletlerin olaylara reaksiyon vermeleri noktasında oldukça kritik bir psikolojik faktördür. Gelen mesajı doğru bir şekilde anlamak ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimsemek ideal olandır. Ancak her zaman bu ideal durumun gerçekleşmesi beklenmez. Bunun iki temel sebebi vardır. 1- mesajı gönderen aktör, mesajı ne ölçüde istediği şekilde karşı tarafa aktarabilmiştir? Yani ortada yanlış anlaşılmaya mahal verebilecek bir durum var mıdır? varsa bu nasıl minimize edilebilir? 2- mesajı gönderen aktör yukarıdaki hususları dikkate alarak mesajını diğer aktöre istediği gibi iletmiş olsa dahi mesajı alan aktör bunu kendi yorumlamasından ötürü farklı algılayabilir. Örneğin, Türkiye, kendi ulusal güvenlik kapasitesini arttırmak ve güçlendirmek için yeni silah sistemleri geliştirmektedir. Bu silah sistemleri özellikle Yunanistan basınında geniş yankı uyandırmaktadır. Özellikle Yunanistan’daki algı sanki Türkiye’nin bu silah sistemlerini “Yunanistan’ı işgal etmek amacıyla” geliştirdiği yönündedir. Oysa Türkiye’nin böyle bir amacı yoktur. Yunanistan’daki bu algı, Yunanistan’ı harekete geçirmekte ABD ve Fransa gibi aktörlerden Türkiye’ye karşı askeri destek istemesine neden olmaktadır. Bu algının bir tezahürü olarak taraflar arasındaki diplomatik müzakerelerden istenilen ölçüde verim alınamamaktadır.

Algılar, bir devletin harekete geçmesinde önemli birer psikolojik ateşleyici unsur rolünü üstlenebilir. Örneğin, Saddam Hüseyin, ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie ile 1990 yılının Temmuz ayında yapmış olduğu görüşmesinde Büyükelçi Glaspie’nin, Saddam Hüseyin’in bahsetmiş olduğu Irak’ın ekonomik sorunlarıyla ilgili olarak söylemlerine anlayış göstermesi Saddam Hüseyin tarafından Kuveyt’in ilhakına ABD’nin engel olmayacağı şeklinde algılanmıştır.[11] Ancak Saddam Hüseyin’in bu algı hatası Irak’a pahalıya patlamış; ABD’nin başını çektiği uluslararası koalisyon güçleri bu ilhakı askeri müdahale de bulunarak engellemiştir. Yine Saddam Hüseyin’e göre SSCB, Irak’a karşı kuvvet kullanımını engelleyerek Irak’tan yana bir tavır alacaktı. Ancak bu algılamada hatalı çıkmış ve neticede Irak ordusu bozguna uğramıştır.[12]

Saddam Hüseyin

Eğer Saddam Hüseyin, ABD’nin 1980 yılında ilan etmiş olduğu Carter Doktrinini göz ardı etmesiydi (bu doktrinde oldukça açık bir şekilde Basra Körfezi ABD açısından enerji kaynakları bağlamında hayati öneme sahip bir bölge olarak ilan edilmiş ve bu doğrultuda bölgeye yönelik bir müdahale karşısında ABD’nin askeri olarak kuvvet kullanabileceği belirtilmiştir).[13] Belki de böyle bir müdahaleye kalkışmayabilirdi. Devletlerin algıları yer yer dinamik yer yer statik olabilir. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin başını çektiği Batı bloku, SSCB’nin başını çektiği Doğu blokunu düşman ve büyük bir tehdit olarak görürken Doğu bloku da aynı şekilde Batı blokunu bir tehdit olarak algılıyordu. Bu algı büyük ölçüde bu dönemde statik bir seyirde ilerlerken Soğuk Savaş döneminden sonra bloklardan birisinin dağılması nedeniyle önemli algısal değişimler yaşandı. Örneğin, eski Doğu bloku devletleri, Batı blokunun önemli bir simgesi olan NATO’ya üye oldular. Bu bağlamda sistemsel değişimler, beraberinde algısal değişimleri de getirebilmektedir.

Sonuç

Devletlerin davranışları, zamana, koşullara ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterebilir. Bu değişkenlik oldukça normal bir durum olabileceği gibi anormal bir durumda olabilir. Ancak kendilerini koşullara göre adapte etmeyen devletlerin, büyük sorunlar ile karşı karşıya kalabilme ihtimalleri kendilerini koşullara göre adapte eden devletlere nazaran daha yüksek bir ihtimaldir. Tarih ve coğrafya gibi faktörler devletin toplumsal hafızasının ve karakterinin oluşmasında büyük rol oynarken, devletin başında olan lider, devletin hareket tarzının benimsenmesinde belirleyici olabilmektedir.

Bir devlet başkanı ve beraberindekiler buna toplum da dahil devletin savrulmasına neden olabileceği gibi toparlanmasını da sağlayabilir. Ancak son kertede fatura olumlu ya da olumsuz anlamda bulundukları makam gereği devlet başkanlarına ve beraberindekilere (siyasal elite) kesilmektedir. (Başarılı veya başarısız anlamında). Uluslararası sistemin yapısı, devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve algılar gibi faktörler birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Bu nedenle bu faktörler, devletlerin bir davranış kalıbına girmelerinde veya çıkmalarında belirleyici olabilmektedir.

[irp posts=”28528″ name=”Avrupa’da Lider Sorunu: Thatcher, Schröder ve Merkel”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”] 

Dipnotlar  

[1] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.164.

[2] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.165-166.

[3] Aziz Tutsak, “Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945)”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 63, 2017, s.195-196.

[4] Şaban Kardaş-Ali Balcı, Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, İstanbul, 2014, s.121-122.

[5] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.

[6] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.

[7] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.218.

[8] Gala Film Dijital, “Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-Büyümeye Giden Yol”, (https://www.youtube.com/watch?v=MnO9uSoUgCQ), 24 Aralık 2018, Youtube.

[9] Cihat Yaycı, “Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 15, Sayı 30, 2019, s.334-335.

[10] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.97.

[11] Nasuh Uslu, “Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 54, Sayı 3, 1999, s.174.

[12] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.98-99.

[13] Davud Kapucu, “ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış”, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, s.226.

Kaynaklar 

Daban, Emine Zeynep, ve Cihan Daban. «Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi.» Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2018: 83-109.

Ertan, Temuçin F., ve Çağla D. Tağmat. «Atatürk’ün ikinci dünya savaşı’na dair öngörüleri.» Askeri Tarih Araştırmaları, 2017: 67-81.

Gala Film Dijital. Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-(Büyümeye Giden Yol). 24 Aralık 2018.

Gözen, Ramazan, Tarık Oğuzlu, Nasuh Uslu , Selçuk Çolakoğlu, ve Evren Çelik Wıltse. Amerikan Dış Politikası. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 2018.

Kapucu, Davud. «ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış.» Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 220-234.

Kardaş, Şaban, ve Ali Balcı. Uluslararası İlişkilere Giriş. İstanbul: Küre Yayınları, 2014.

Tutsak, Aziz. «Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945).» Akademik Bakış Dergisi, 2017: 190-208.

Uslu, Nasuh. «Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları.» Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 1999: 165-199.

Yaycı, Cihat. «Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri.» Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2019: 331-352.

Şekil 1 Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay’a yüklendi ve Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay‘a yüklendi

Şekil 2 Resim mohamed Hassan tarafından Pixabay’a yüklendi

[/vc_toggle]

Joe Biden Döneminde Makyavelist Politikalar

Sorunların sorunları yarattığı ABD Başkanlık seçimlerinin ardından Joe Biden seçimi kazanarak Başkanlık koltuğuna oturdu. Başkanlık yemini öncesi ve sonrası çizgisini keskin hatlarla belli eden Joe Biden, dış politika üzerine birtakım sinyaller vererek zaman zaman uluslararası konjonktürde tartışmalara yol açtı. Biden yönetimi yapıcı ve tutumlu kararlar sergileyeceğini belirtmesine rağmen gerek Türkiye Cumhuriyeti üzerinde gerek farklı ülkeler üzerinde agresif diplomasi ile göreve başlamış görünüyor. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti nezdinde incelendiğinde bu agresif diplomasi ve çifte standart, mütekabiliyet ilkesinin gerekliliğine vurgu yapmıştır. Ekseriyetle sergilenen politikaların devam edeceği öngörüldüğünde etkin diplomasi ve pragmatist tutumların gerekliliği bir kez daha gözler önüne gelmektedir. Yazımızda süreç başlangıcından itibaren üstü kapalı ‘’Makyavelist’’ tutumlara bürünen Joe Biden’ın adımlarına örnekler üzerinden yalın anlatımımızla değineceğiz.

Makyavelizm ve Joe Biden

Makyavelizm, siyaset felsefesine temerküz eden ve politik sistemlerde tahayyül yeteneklerini zorlayan bir kavramdır. Niccolò Machiavelli tarafından literatüre Prens kitabıyla giren Makyavelizm, istenen amaçlara ulaşmak için politika, güç ve etkileyici davranışların kullanımını benimseyen bir sosyal etki sürecidir (Christie ve Geis, 1970).

Niccolò Machiavelli

Rasyonellik ve duygusal zekaya aykırı bir kavram olsa da geçmişten günümüze uygulama alanı bulmasıyla hafızalarda yer edinmiştir. Son dönemde kavramın Biden yönetimi tarafından uygulanması, Biden’ın geçmişten bugüne kadar benimsemiş olduğu değerlerin, düşüncelerin ve eylemlerin yansımasının sonucudur. Liberal demokrat olan Biden, Makyavelist kişiliğini, Başkan Yardımcısı olduğu Obama döneminden sonra yeni döneminde Beyaz Saray ve Kongre’de hissettirecektir.

Ancak bu kişiliğin küresel sistem üzerine yansıması hegemonya kartı üzerinden Başkanlığa başlamasıyla beraber devreye sokulmuş görünüyor. Makyavelist hissiyatlara bürünmek ile Makyavelizm’i kullanmak arasındaki farkı bilen ve ölçütlerine ayıran Biden’ın kartlarını genel anlamda iyi oynaması gerekmektedir. Değişen küresel konjonktür ve hegemonya tüm dinamikliğiyle devam ederken aynı zamanda sorunları da beraberinde sürüklemektedir. NATO, Afrika, Körfez, Ortadoğu ve Asya Pasifik ekseninin ABD aleyhine şekillenmesi Biden yönetiminin istemediği bir durumdur ve bu duruma güç tazelenmesi ve hasar tespit yapılması gereken alanlar olarak bakılmıştır. Halihazırda bu bölgelerin arasına Avrupa eksenini de eklemek yerinde olacaktır. Avrupa ülkeleri kendi arasında Brexit süreci öncesi ve sonrasında (COVID ve birlik içerisinde sorunlar) sık sık ihtilafa düşmüş ve kendi çıkarları gereği hareket etmiştir. Avrupa ülkelerinin ABD ekseninden uzaklaşması ABD tarafının bölgeye ciddiyetle yaklaşmasını gerektirmiştir. Son yıllarda Avrupa Birliği, kendi içerisinde bulunan yaramazlıkları bırakıp Doğu Akdeniz çekişmesinde Türkiye karşısında tek vücut olmayı başarmıştır ve çıkarları gereği çifte standardı uygulamış ve Uluslararası Hukuk bağlamından çıkarak Türkiye’ye karşı maksimalist politikalar devreye sokmuştur. Her ne kadar birlik bu konuda tek vücut olmuş görünse de Türk diplomasisi, Avrupa Birliğinin kendi arasında ihtilafa girmesine yol açmıştır. Samimiyetten uzaklaşan birliği ABD’nin tekrar düzene sokmaya çalışacak olması gerçekleşmesi beklenen olasılıklar arasında yer almaktadır [1].

Göreve geldikten sonra Avrupa da ilk temasını Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yapan Biden, görüşme ile iş birliğinin devamını belirtmiş ve Fransa’nın geçmişten bugüne ABD’nin en eski müttefiki olduğunu belirtmiştir (Hürriyet). Almanya örneği ile devam edecek olursak, Almanya ve Rusya arasında devam eden Kuzey Akım 2 projesi ABD tarafından endişe ile karşılanmaktadır.

Bu konuda açıklama yapan ABD Berlin Büyükelçiliği, Almanya’ya Kuzey Akım 2 projesini durdurma çağrısında bulunmuştur (Deutsche Welle). Bir Makyavelist, çıkarları gereği iş birliği yapmaktan çekinmemelidir ve iş birliği yapacağı kişiyi ve ortamı taviz vermeksizin iyi tanımalıdır. “Devletlerin çıkar ilişkisi olur dostu olmaz’’ dediğinizi duyar gibiyim. Ancak ortada çıkar ilişkisi de olsa Makyavelizm’i benimseyen bir lider doğası gereği kendi politikalarını karşı taraf üzerinde ihtilafı ortadan kaldırarak empoze etmekten çekinmeyecektir. Bu durumda Devlet Başkanları pragmatist yaklaşarak uygun diplomasiyi kullanmalıdır. Çin örneğiyle devam edelim. Joe Biden yaptığı açıklamada, ABD-Çin ilişkilerini önceki Başkan Donald Trump yönetiminden farklı bir tarzda yürüteceklerini belirterek, “Aşırı rekabet olacak ve bunu onların bildiği gibi yapmayacağız.” ifadesini kullandı (CNN Türk). Makyavelist lider, çıkarlarını gerektiğinde yanlış bile olsa dikte etmekten çekinmemelidir. Joe Biden’ın bu konuşmasından ‘’benim koyduğum sınır kadar açılabilirsin’’ mesajı çıkarılabilir [2].

Dikte etme örneğimize Türkiye örneği ile devam edelim. S-400, Suriye’nin kuzeyi ve Doğu Akdeniz sorunları karşısında talepkâr yaklaşımıyla dikte etme tutumunu devam ettirmektedir. Yazımızın devamında Joe Biden’ın mesajları ile Makyavelizm ilişkisini örneklerle etkin bir şekilde inceleyelim.

Görünmeyen ve Görünen

Bu başlık altında konu bütünlüğünün sağlanması hususunda sırasıyla ilk başta görünmeyen yüz olan ‘’Makyavelizm’’ ruhunu Makyavelizm ilkeleri ile aktaracağız ardından her insanın görebildiği ancak mesajı okuyamadığı yüz olan görünen yüzü belirteceğiz.

✓Sizi iktidara götüren araçlar süreçte nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin iktidar elde edildiği ve orada kalıcı olunduğunda onları nasıl takdim ederseniz o şekilde kabul edilecektir. Bu duruma belirli bir azınlık karşı çıksa da bunun artık bir önemi olmayacaktır. Zira ona göre çoğunluk artık iktidar ile birlikte düşünüp değer biçmeye meyillidir.
• Biden’ın ekibinde yer alan Rachel Rodriguez isimli kadın seçimlere hile karıştırdığı iddiasıyla tutuklandı (Takvim).
• ABD: Trump taraftarları seçimlerde ‘hile yapıldığı’ iddiasıyla sokaklara indi (Euronews).
✓ Basiretli olmanın bir diğer anlamı lider-halk ilişkisinde ortaya çıkar. Lider hem halkın bazı konulardaki yargılarını dikkate almayı bilmeli hem de gerektiğinde halka neyin iyi olduğunu anlatabilmelidir. Halkla iletişiminde liderin unutmaması gereken husus halkın genelde cesur karar ve planlardan hoşlandığıdır. Ona göre bezen halka istediğini vermek bazen ise ondaki bu ölçüsüzlüğü dizginlemek gerekir (Machiavelli, 2009: 171, 183).
• Joe Biden: Bölmeyi değil birleştirmeyi amaçlayan bir başkan olmaya söz veriyorum (Gazete Duvar).

✓ Prens (Kastettiğimiz Joe Biden) yönetimindeki kişilere sözünü geçirebilmelidir. Mümkünse hem sevilen hem de korkulan bir prens olmak iyidir. Korkulmak daha önemlidir. İnsanoğlu korktuğuna sevdiğinden daha çok ve daha iyi hizmet eder.
• Maske takma zorunluluğu hakkında bazı çekinceler mevcut. Bugüne kadar maske zorunluluğuna karşı çıkan eyalet valileri yine direnebilirler.

Çünkü ABD başkanının ülke çapında bir maske kuralı getirme yetkisi yok. Biden bu durumu kabullenmiş olsa da kişisel olarak valilerle görüşüp ikna etmeye çalışacağını söylüyor. Valilerin bu zorunluluğu kabul etmemeleri durumunda belediye başkanlarını bu mücadeleye çağıracağı konusunda da söz verdi. Ancak kuralın nasıl uygulanacağı da hala net değil (BBC).
Her şeyden önce iktidar kişilerin malvarlığına dokunmamalıdır. Kişilerin mülklerini ve işlerini kaybetme riski altında yaşamaları onları tehlikeli kılar. Bu nedenle yönetici güvence vermeli ve mülkiyet alanından uzak durmalıdır (Machiavelli, 1999: 162, 202).
• Joe Biden’ın ilk icraatleri arasında yer alan yardım paketinde ilave işsizlik yardımının haftalık 300 dolardan 400 dolara çıkarılması hedefleniyor. Bir diğer açıklama ise ‘’Paket onay alırsa bu ek yardımın süresi Eylül’e kadar uzatılacak, tahliyeler durdurulacak ve evlere el konamayacak’’ şeklinde belirtildi (Euronews).
✓ Soyluları umutsuzluğa sevk etmemek ve halkı hoşnut tutmak iktidar geometrisinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Machiavelli dengeyi savunur. Denge tüm sınıflar için ortak iyinin temin edilmesi gibi bir anlama gelmektedir (Arnhart, 2004: 160).
• Joe Biden: “Bana oy vermiş olsun ya da olmasın tüm Amerikalıların başkanı olacağım.’’ (Gazete Duvar)

✓ Güçten çok itibara sahip bir hükümdarla aranızda ittifak kurmanın akılsızcadır.
Joe Biden: ABD, Çin’in büyüyen ihtiraslarına ve Rusya’nın demokrasimize zarar verme ve bozma kararlılığına karşı durmalı.

✓ İnsanlar her zaman, ama her zaman bir sebebi olmaksızın, geçmişi över ve şimdiyi mahkûm ederler; olmuş olanın öyle bir taraftarıdırlar ki, sadece tarihçiler tarafından bırakılmış kayıtlar sayesinde bildikleri zamanları göklere çıkarmakla yetinmezler, ama yaşlandıklarında, geçmişlerini geçirmiş olduklarını hatırladıkları günleri de methederler.
• Joe Biden: Amerika geri döndü. Diplomasi, dış politikamızın merkezine geri döndü.
✓ Diplomat kıtalararası makyavelist uzlaşmacının jeopolitik jargondaki karşılığıdır.
• ABD Büyükelçisi Satterfield S-400 için çalışma grubu önerisi hakkında ‘’Bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Çalışma grubu yok, olmayacak’’ Sözlerini kullandı (Stratejik Ortak).

Sonuç

Örneklerle açıkladığımız üzere Makyavelist politikalar, Biden yönetiminin silahı olarak tanımlanabilir. Makyavelizm ilkesinde hareket edilme durumuna çeşitli örnekler verebiliriz ancak Biden yönetimi dikkatle incelenmelidir. Yazımızın içeriğinde belirttiğimiz üzere Makyavelist hissiyatlara bürünmek ile Makyavelizm ruhunu taşımak farklı noktalardır. Biden yönetiminin diğer yönetimler ile arasında bulunan fark Joe Biden’ın Makyavelizm ruhunu içerisinde taşımasıdır. Sizlerde Makyavelizm ilkelerini gerçek hayatta kullanabilirsiniz ancak şunu unutmamalıyız ki ölçülü ve doğru bir şekilde kullanmak bize yaşamımızda yardımcı olabilir bunun dışında kullanmak kişisel olarak sapmanıza yol açabilir. Kişisel sapmaya örnek verecek olursak Joe Biden geçmiş yıllarda yanlış adımlar attığı için iki defa Türkiye’den özür dilemiştir. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere [3,4].

[irp posts=”6259″ name=”ABD: Putin Trump’ın Seçilmesi İçin Siber Müdahalede Bulundu””]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Kesgin A, (2015). Machiavelli ve Makyevelizm, Beytulhikme An International Journal
of Philosophy ISSN: 1303-8303
2. Öztürk A, (2013). Machiavelli Düşüncesinde Cumhuriyetçi Özgürlük ve Kurucu Lider
İmgesi, SBF Dergisi, Cilt 68, No. 2, 2013, s. 181 – 204
3. http://politikaakademisi.org/2019/11/27/realite-ve-idealizmin-catismasi-siyasetveahlak/
4. Niccolò Machiavelli tarafından yazılmış Prens kitabı ve Hükümdar kitabı
[/vc_toggle]

Amerika Birleşik Devletleri Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Politikalarının Karşılaştırılmalı Analizi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sonucunda kurulmuş bir devlet olarak farklı bir siyasi felsefe ile kurulmuştur. ABD’nin bu siyaset felsefesinin dış politikaya yansıması, dış politikanın özgün bir hale bürünmesine neden olmuştur. ABD’nin bu durumu birçok düşünürü etkilemiş ve ortaya ABD’nin eşsiz olduğu düşünceleri atılmıştır. Buradan yola çıkarak ABD’nin kurucusu George Washington, görevinden ayrılmadan önceki veda mesajında doğası itibariyle Avrupa siyasetinin Amerika’ya yabancı olduğunu belirterek, ABD’nin ileride Avrupalı güçlerle aynı ittifak içerisinde yer almaktan uzak durması gereğinin altını özellikle çizmiştir.[1]

George Washington

Avrupalı güçlerle bir ittifak içinde yer almaktan uzak durmak, ABD’nin eşsizliği düşüncüleri, ABD’nin tek taraflılık politikası gütmesine neden olmuştur. Bu politikanın da tezahürü 1823 yılında ABD Başkanı James Monroe’nin açıkladığı Monroe Doktrini olmuştur. Monroe Doktrini, Avrupa ile ‘eşsiz’ Amerika’nın birbirinden net bir şekilde ayrılmasına dayanmaktadır. ABD, tek taraflılık politikasına dayanan bu doktrini uzun yıllar korumuş ve uygulamıştır. Görüldüğü üzere 1800’lerde ABD’nin benimsemiş olduğu tek taraflılık ve kıta Amerika’sında kalma politikası uzun yıllar etkisini sürdürmüş olsa da kıta Amerika’sından tam anlamıyla çıkış ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesiyle olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı ve sonraki süreç ABD için bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Yıllardır kıtasında kendisi ile olan Amerika yıllar önce uygulamaya koyduğu Avrupa ve Avrupa’nın sorunları ile ilgilenmeme düşüncesinden sıyrılarak yeni bir adım atmıştır. Bu çalışmada ABD’nin Soğuk Savaş öncesi ve sonrası politikaları karşılaştırmalı bir şekilde ele alınarak ABD’nin değişen dünya düzenindeki konumunun nasıl bir dengede olduğuna bakılmaya çalışılacaktır.

Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Dış Politika 

Bağımsızlığından itibaren ABD, kendisini kıta Avrupa’sından ayrı bir bütün olarak kabul etmiş ve Monroe Doktrini ile tek taraflılık politikası güderek kıta Amerika’sı içerisinde kalmıştır. Monroe Doktrinin ardından sanayileşmeye bağlı gelişen üretim kapasitesinin artması pazar arayışlarına da hız kazandırmıştır. ABD, her ne kadar Monroe Doktrini çizgisi içerisinde kalsa da gelişen ve artan ticaret yarışı, üretilen ürünlerin farklı pazarlara aktarılma zorunluluğu ABD’yi ekonomik anlamda Monroe Doktrininden kaymasına sebep olmuştur.

İşte tam da bu dönemlerde yeni ve sağlam dış politikaya sahip bir ABD, Roosevelt ile mümkün kılınmıştır.[2] ABD dış politikası özellikle Woodrow Wilson döneminde farklı bakış açılarına yönelmiştir. Wilson, Roosevelt’in çizdiği yoldan ilerlese de uluslararası ilişkilere önem veren bir başkandı. ABD’nin dünyaya barışı ve huzuru getireceğine inanan Wilson, yeni bir uluslararası sistem tesis etmek niyetindeydi. Tam da o dönemde patlak veren Birinci Dünya Savaşı uluslararası sistemin tüm dengelerini değiştirmiş, farklı bir düzen ortaya çıkmıştı. Bu yeni düzeninin tesisinde şüphesiz ki ABD başkanı Wilson’ın ortaya koyduğu 14 prensip ve Milletler Cemiyeti’nin kurulması fikri büyük rol oynamıştır.

Woodrow Wilson

Ama ne var ki Wilson hedeflediği Milletler Cemiyeti’ne ABD’yi dahil edememiştir.[3] ABD, her ne kadar uluslararası arenada yaşanan olaylara şahit olup, fikirlerini ortaya koysa da Monroe Doktrini prensiplerinin dışına çıkmamıştır. Görüldüğü üzere Soğuk Savaş öncesi dönemde ABD, Monroe Doktrini dışına çıkmayarak barışı ve huzuru tesis etme amacı olan Milletler Cemiyeti’ne dahil olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’na dahil olmasından itibaren gerek savaş sonrası dönemde gerek Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında barışı ve düzeni tesis etmek amacıyla Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası örgüte dahil olmuş, kendisi örgütler kurmuş ve hatta barışı tesis etmekte tüm dünyada etkin rol oynamıştır. ABD Milletler Cemiyeti’ne girmemiş olsa da iki savaş arası dönemde kendisini dünya sorunlarından soyutlamayı başaramamıştır. ABD’nin Briand-Kellogg Paktı’na öncülük etmesi ve Washington Deniz Silahsızlanma Konferansı’na katılması bu gerçeğin göstergeleridir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ortaya çıkan güç boşluğu, ABD yalnızcılığının gerçek anlamda sürdürülmesini olanaksız kılmıştır.[4]

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesi, ABD dış politikası açısından bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. İkinci Dünya Savaşı, ABD’nin yardımıyla müttefiklerin kazanması ile sonuçlanmıştır. ABD savaştan sonra süper güç konumuna gelerek, uluslararası politikada öncü bir kuvvet olmuştur.[5] İkinci Dünya Savaşı sonucunda Avrupa tamamen tahrip olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Her ne kadar savaş bitmiş olsa da arkasında uzun yıllar onarılamayacak bir iz bırakmıştır. ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) bu savaştan en az zararla ayrılan iki ülke olmuştur.[6] İşte tam da bu noktada İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikası tamamıyla başka bir yöne evirilerek önce Avrupa’da sonra da diğer dünya ülkeleri üzerinde küresel hakimiyet kurma yarışına girişen bir hale dönüşmüştür.

SSCB ile başlatılan bu yarış uzun yıllar sürecek olan ve dünyayı iki kutuplu sistem içine sıkıştıran “Soğuk Savaş Dönemi’ni “başlatmıştır. ABD, yıllar içinde süren tarafsızlık politikasını bıraktığı İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir küresel devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin değişen dış politikası genel olarak SSCB’yi ve SSCB yayılmacılığını baz alarak ilerlemiştir. SSCB yayılmacılığını önlemek adına öncelikle “çevreleme politikası” ile SSCB’yi çevreleme ve kontrol altına alma düşüncesi ele alınmıştır.[7]

11 Eylül 2001

Soğuk Savaş dönemi boyunca uygulanan bu politika ABD’nin SSCB çevre ülkeleri ile yakın ilişkiler kurma Batı Blokuna dahil etme çabalarına hız katmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise SSCB gibi tek bir tehdit, tek bir düşman yoktur.

Soğuk Savaş sonrası çok kutuplu sistem içerisinde tehdit algısı değişmiş ve ideolojilerin yayılmasından farklı bir boyut kazanmıştır. Soğuk Savaş döneminde çevreleme politikası iyi ilerlemiş ve uygulanmış olsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ve özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından tehdidin nereden geleceği saptanamayacağı için pek de mümkün olmayacaktır. Çevreleme politikasının devamı ve destekleyicisi niteliğinde olan 1947 Truman Doktrini ile ABD, SSCB’yi çevreleyecek olan Yunanistan, Türkiye gibi ülkelere ekonomik yardımlarda bulunarak çevreleme politikasının başka bir adımını da tamamlamıştır.

Bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD gerek askeri gerekse ekonomik yardımlarını bazı ülkelere yapmaya devam etmiştir. Bunun asıl nedeni ABD çıkarlarını korumak adına ekonomik ve askeri yardımlarla destek almaktadır. ABD, 1980 yılında açıkladığı Carter Doktrini ile ulusal çıkarlarını korumak için İran Körfezinde gerekirse askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağı yolundaki politikasıdır.[8] Bu doktrin SSCB’nin Basra Körfezi’nde nüfuz tesis etme gayretlerine karşı yapılan bir meydan okuma özelliği de taşımaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD İran ile yaşadığı nükleer silah krizleri sebebiyle ABD’nin çıkarlarını korumak amacıyla benzer bir yol tesis ederek bazı dönemlerde İran’a ambargolar uygulamıştır.

Soğuk Savaş’ın 1991’de sona ermesinin ardından dünyada iki kutuplu sistem sona ermiş ve tek ve başat güç olarak uzun süren savaşların ardından ABD güçlü bir şekilde kalmıştır. Soğuk Savaşı’n ardından dünyada yıllarca tehdit olarak algılanmış Sovyetler ve komünizm artık etkisini kaybetmiştir. Yıllarca Sovyet tehdidine karşı planlanmış ABD dış politika stratejisi de değişmeye başlamıştır.

Bu düzen içerisinde yeni tehdit ilk olarak ortaya 11 Eylül 2001 saldırısı ile ortaya çıkmıştır. 11 Eylül olayları gerek ABD’de gerekse tüm dünyada büyük ses getirmiştir. Çünkü Soğuk Savaşın ardından yeni bir tehdit olarak ortaya ‘terörizm’ ortaya çıkmıştır. ABD bu tehdide karşı da yeni dış politikalar geliştirerek dünyada barışı ve huzuru tesis etme görevini üstlenmiştir. 2002 Bush Doktrini ile ABD, yeni dış politika stratejisini ortaya koymuştur. Bu doktrin; “ileride problem çıkarabileceği düşünülen her oluşum ya da ülkeye karşı nerede olursa olsun “vurulmadan önce vurma” felsefesi çerçevesinde karşılık verilmeli ve gerekirse düşman devletlerdeki rejimler değiştirilmelidir.” fikrine dayanarak ABD dış politikasına farklı bir boyut kazandırmıştır.

ABD dış politikası Soğuk Savaş sonrası dönemde de zaman zaman değişime uğrayarak farklı bakış açıları kazanmıştır. Küresel bir güç olan ABD, terör ile mücadele ve barışı tesis etmek amacıyla birçok operasyonlar gerçekleştirmiştir.[9] Küreselleşen dünya düzeni içerisinde ABD, Trump döneminde dünyanın diğer bölgelerindeki askerlerini çekmek istemiş ve yine yalnızcılık politikasına geri dönme çabasına girmiştir. Fakat Biden ile ABD’nin yeniden küresel dünya sahnesinde aktif rol oynayacağı ve bu rolün büyük bir kısmının da Çin’e karşı girişilecek ticaret savaşları olacağı söylenebilir.

Sonuç 

ABD, bağımsızlığından bu yana farklı politikalar gütmüştür. Dönemsel olarak değişen bu politikaların ilki ve ABD’nin uzun yıllar dış politika stratejisini oluşturan ve etkileyen Monroe Doktrin’in getirdiği yalnızcılık politikasıdır. ABD, yıllar içerisinde bu politikasından zaman zaman ayrılsa da tam anlamıyla ayrılması İkinci Dünya Savaşına dahil olması ile mümkün olmuştur. İkinci Dünya Savaşının ardından yerle bir olan Avrupa’da iki güç olarak ABD ve SSCB ortaya çıkarak uzun seneler devam edecek olan Soğuk Savaş içerisinde küresel hakimiyet yarışı içerisine girmişlerdir. Soğuk Savaş döneminde komünizme ve SSCB’yi hedef alarak ABD, çevreleme, ekonomik ve askeri yardım gibi politikaları benimsemiştir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde iki kutuplu dünya sistemi bitmiş ve bu savaştan ABD tam güç olarak ortaya çıkmıştır. Yeniden çok kutuplu dünya düzeninin tesis edilmesi açık ve net olan düşman anlayışını değiştirmiştir. 11 Eylül olayının yaşanmasının ardından yeni dünya düzeni içerisinde ABD, yeni tehdit olan terörizmle mücadele ve barışı ve güvenliği tesis etmek adına yeniden aktif rol alarak dış politikasını bu yönde şekillendirmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD dış politikası zaman zaman değişse de temelde “küresel bir devlet olarak barışı ve güvenliği tesis etmek” amacını taşımaktadır. Günümüzde terörizmle mücadele ABD’nin dış politika araçlarından biri olsa da aynı zamanda Çin’le giriştiği ticaret savaşları da dış politikasının temel taşlarından biri olmuştur.

[irp posts=”32061″ name=”ABD Dış Politikasında İki Savaş Arası Dönem ve İkinci Dünya Savaşı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Gültekin Sümer, “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(19), 2008, s.123.

[2] Allan Nevins ve Henry Steele Commager, ABD Tarihi, Ankara: Doğu Batı Yayınları,2013, s.440.

[3] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), İstanbul: Kronik Kitap, 2020, s.108.

[4] Gültekin Sümer, 2008, s.127.

[5] Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8(1), 2010, s. 184.

[6] “Amerikan Dış Politikası” ,4 Kasım 2016,

https://www.tuicakademi.org/amerikan-dis-politikasi/ , (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

[7] Amerikan Dış Politikası, 2016.

[8]“ABD’nin Önemli Dış Politika Doktrinleri”, 8 Temmuz 2020,

https://stratejikortak.com/2020/07/abdnin-onemli-dis-politika-doktrinleri.html , (Erişim Tarihi:17.04.2020).

[9] İsmail Ermağan, “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD Dış Politikası-Obama Dönemi ve Ak Parti”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 3(2), 2012, s.23.

Kaynaklar 

Armaoğlu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Kronik Kitap, 2020.

Erkan, Ayça Ülker. ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8(1), 2010.

Ermağan, İsmail. “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD Dış Politikası-Obama Dönemi ve Ak Parti”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 3(2), 2012.

Google, “ABD’nin Önemli Dış Politika Doktrinleri”. 8 Temmuz 2020. https://stratejikortak.com/2020/07/abdnin-onemli-dis-politika-doktrinleri.html, (Erişim Tarihi:17.04.2020).

Google, “Amerikan Dış Politikası” .4 Kasım 2016. https://www.tuicakademi.org/amerikan-dis-politikasi/ , (Erişim Tarihi: 17.04.2021).

İşyar, Ömer Göksel. Karşılaştırmalı Dış Politikalar. Bursa: Dora Yayınları, 2013.

Nevins, Allan ve Henry Steele Commager. ABD Tarihi. Ankara: Doğu Batı Yayınları,2013.

Özkan, Behlül. “Soğuk Savaş Sonrası ABD Dış Politikası”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, 9(16), 2011.

Sümer, Gültekin. “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(19), 2008.

[/vc_toggle]