İkinci Dünya Savaşı, başlangıç aşaması ve savaşın yaşandığı dönemde çeşitli uluslararası paradigmalara sebep olsa da savaş sonrası dönemin başlangıcından itibaren alışılmışın dışında, çok boyutlu olarak küresel bir denge kurma mücadelesini beraberinde getirmiştir. Bu mücadele safhası siyasi, ekonomik, askeri vb. birçok alanda rekabet doğurmuştur. Gerek uluslararası itibar için gerekse askeri kabiliyetleri artırmak ve bu yolla çift kutuplu dünya düzeninde egemen olma amacı için dış uzay alanında Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri yoğun çaba harcamıştır.
Uzaya fırlatılan ilk uydu olan Sputnik 1
Savaşın bitiminden itibaren nükleer savaş tehdidi tüm ürkütücülüğüyle beraber gündemde yerini korurken, Sovyetlerin 4 Ekim 1957 yılında “Sputnik 1” isimli ilk beşeri uyduyu uzaya fırlatması ve bu sayede dünyanın her yerine nükleer savaş başlığı gönderebilme yetisine ulaşması, ABD açısından kaygı ile karşılanmış ve ABD’nin savunma alanındaki yetersizliğini gözler önüne sermiştir.
Dolayısıyla ABD’yi özellikle dış uzay sahasında faaliyetlerini geliştirmeye zorunlu bırakan bu durum, ABD için bir itici güç olmuştur. Sovyetler, uydunun ardından ilk dünya yörüngesi dışına çıkan canlı olma unvanını taşıyan “Laika” isimli bir köpeği de uzaya gönderebilmiştir.
Laika
Sovyetlerin bu faaliyetleri sonrası ABD, Başkan D. Eisenhower’ın yasayı onaylamasıyla 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurmuştur. NASA, askeri amaçlar dışında daha çok barışçıl amaçlarla dış uzay faaliyetlerinde bulunacaktır. Askeri amaçları içeren dış uzay faaliyetleri için de bütçe artırılmıştır. Kısa bir süre sonra 31 Aralık 1958’de ilk ABD uydusu “Explorer 1” uzaya fırlatılmıştır. Fakat Sovyetler 1961 yılında Yuri Gagarin’in dünya yörüngesine çıkmasıyla bir ilki daha başarmıştır.
Ardından 1962 yılında ABD’de John Glenn’i uzay yörüngesine gönderdi fakat ilkleri gerçekleştiren Sovyetlerin gölgesinde kalan bu girişimler, ABD’nin teknolojik üstünlüğe sahip olduğu hakkındaki yaygın görüşün değişmesine ve ABD’nin imajının zedelenmesine yol açmıştır. Bu süreçte yeryüzünde ise soğuk savaşın en gergin anı, tarafları karşı karşıya getiren “Küba ve Jüpiter Füzeleri Krizi” yaşanmaktaydı. ABD topraklarının ilk kez tehdidi bu kadar yakından hissettiği bu kriz aşılarak yerini “kırmızı telefon” diplomasisine bırakmış, sonrasında soğuk savaş görece yumuşama sürecine girmiştir.
Yuri Gagarin
Bu durumun yansıması dış uzay sahasında da hissedilmiştir. ABD uzay alanı çalışmalarına hız vermiş ve kaybettiği imajı tekrar kazandıracak bir projeye yönelmiştir. Bu proje “Apollo” isimli olup Ay’a insanlı iniş gerçekleştirme hedefi taşımaktadır. Sovyetlerin, Yuri Gagarin’i uzaya gönderirken kullandığı Vostok programı füzeleriyle kıyaslandığında, NASA’nın Apollo projesi amacıyla geliştirdiği Saturn roketleri daha moderndir. ABD 1967 yılında astronotlarının ölümüyle sonuçlanan fırlatma kazası yaşasa da bu projeden vazgeçmemiştir. 1969 yılında Ay’a ilk ayak basan insan Neil Armstrong ile bu alanda bir ilke imza atmıştır. Bir anlamda uzay yarışının başlangıcının 11. yılında Sovyet üstünlüğüne son vermiştir. Sonraki süreçte fırlatma veya iniş sırasında yaşanan kazalar sonucu hayatını kaybeden Rus astronotlarla birlikte Sovyetler insanlı uzay faaliyetlerine son vermiştir.
Neil Armstrong
Uzayın askeri amaçlarla kullanılması, ABD Başkanı Reagan tarafından 1982 yılında, “Ulusal Uzay Programı” ve 1993 yılında “Stratejik Savunma Girişimi” yani Yıldız Savaşları Projesiyle başladı (Grosmann, 2003). Sovyetlerin kıtalar arası balistik füzelerini uzay yoluyla kontrol edebilme ve engellemeye yönelik geliştirilmişti. Bununla birlikte, siyasi sıkıntılar da yaşamaya başlayan ve giderek zayıflayan Sovyetler Birliği, dış uzay alanında ABD ile artık rekabet edemeyecek duruma gelmiş ve inisiyatifi tamamen ABD’ye kaptırmıştır.
XXI. yüzyıl başlarına kadar dış uzay faaliyetlerinin barışçıl amaçlar dışında kullanımı azalmıştır. Bu süreç Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu oluşan küresel konjonktürde, harcamaların daha çok yeryüzü odaklı olduğu zaten ABD açısından da bir tehdit algılamasının oluşmadığı bir dönemi oluşturmuştur. Bununla beraber NASA odaklı faaliyetler artmış Uluslararası Uzay İstasyonu (IIS) 1998’de yörüngeye yerleştirilmiştir. O tarihten bu yana 15 ayrı ulustan kozmonot bu istasyonda çalışma fırsatı bulmuştur.
Uluslararası Uzay İstasyonu
Fakat 2000’li yıllara gelindiğinde Doğu’nun en potansiyelli devletlerinden biri olan ve uzun bir süredir uyuyan ejderha uyanmış ve küresel düzeni etkileyen birçok alanda atılım sağlamıştır. Dış uzay alanında ise uzaya insan gönderebilen 3 ülkeden biri haline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, ABD tarafından tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu durum ABD için uzaya geri dönüş anlamı taşımıştır. 80’li yıllarda R. Reagan tarafından gündeme alınan Stratejik Savunma Girişimi projesi, 2000’li yılların başında George W. Bush ile bu kez Ulusal Füze Savunma Sistemi adıyla tekrar gündemin önemli maddelerinden biri haline gelmiştir. ABD, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Rusya ile ortak programlar üretirken Çin Halk Cumhuriyeti ile mücadeleye hız vermiştir. Bu ortak programlar kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonu’nun kontrol edildiği üç merkezden ikisi ABD’de bulunan bir diğeri ise Rus topraklarında yer alan Korolev’den yararlanmakta ve Atlas roketlerinde Rus üretimi motorları kullanmaktadır.
Fakat hem Rusya ile ABD arasında yaşanan gerilimler hem de Rusya kontrolündeki üsten uzaya fırlatma yapılmasının ABD için oluşturduğu maliyet gibi sebepler bu süreci olumsuz etkilemektedir. Sadece, Rusya’ya ait olan Soyuz uzay aracının kullanımı için NASA’nın 4,5 milyar doları bulan bir maliyeti olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum da ABD’yi alternatifler geliştirmeye yöneltmektedir. 1981 yılından itibaren alçak yörüngedeki uzay görevlerinde “uzay mekiği” kullanan ABD, iki ölümcül kazanın ardından 2011 yılında güvenlik endişeleri sebebiyle bu araçlar kullanımdan kaldırılmıştı (Dutoğlu [web] 2020). Bu sebeple, ABD bu mücadeleyi NASA eliyle yapmanın yanı sıra birçok özel teşebbüsü “Ticari Mürettebat Programı” başlatarak sübvanse etmiştir. Yani dış uzay sahasını uluslararası şirketlerin kullanılabilirliğine açmıştır. 2015 yılında çıkarılan bir yasa ile birlikte uzayda ticari faaliyette bulunabilme ve uzay madenciliği yapabilme yolu açılmıştır. 2020 yılı itibariyle ise Donald Trump tarafından imzalanan kararname ile Ay madenciliğinin önü özel şirketlere açılmıştır. Bu noktada, Amazon’un sahibi Jeff Bezos tarafından kurulan Blue Origin ve Tesla Motors sahibi Elon Musk’ın kurmuş olduğu Space X şirketlerinin ürettiği projeler öne çıkan gelişmeler olmuştur.
Space X
30 Mayıs 2020 itibariyle NASA ve Space X tarafından ortak gerçekleştirilen fırlatma ile IIS’ye yeniden insan gönderilmiş ve bunun yanında bu fırlatma, Rus roketine olan bağlılığın sona ermesi açısından çok önemli bir gelişme olmuştur. Özel şirketlerin yanında, ABD direkt askeri amaçlar taşıyan ve “Güç yoluyla barışı sağlama” perspektifi ışığında, 20 Aralık 2019 tarihinde, dönemin ABD Başkanı Donald Trump tarafından Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurulduğu “ABD’nin uzaydaki rakipleri tarafından gelen saldırıları cesurca caydıracak” ifadesiyle açıklanmıştır. Önümüzdeki beş yıllık dönemde; 800 milyon dolarlık bütçe aktarılması hedeflenen Amerikan Uzay Kuvvet Komutanlığının ilk etapta uzay teknolojileri konusunda uzmanlaşmış 600 asker istihdam edeceği, önümüzdeki yıllarda ise en az 1.000 askeri personelin yetiştirileceği ifade edilmektedir.* Bu komutanlığın kapsamı henüz netleşmemiş olmakla beraber, uydu uzmanları ve hackerlardan oluşan bir birime sahip olacağı düşünülmektedir. Bu ihtimalin yanında askeri personelin üs olarak kullanabileceği bir uzay istasyonu veya Ay üzerine kurulabilecek bir askeri üs planlamasına sahip olabileceği iddia edilmektedir. Bu durumda, 1967 yılında imzalanan, IV. maddesiyle dış uzayda askeri üs kurulmasına ve silahlandırılmasına engel teşkil eden Dış Uzay Antlaşması’na taraf devlet olan ABD’nin, antlaşmadan çekilip çekilmeyeceği merak konusu olmaktadır.
ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Logosu
ABD “Artemis” projesiyle 2024‘te Ay’a insanlı uçuşlar gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu alanda çalışmalara başlayarak 9’u kadınlardan oluşan 18 kişilik bir ekip kurmuş durumda bulunmaktadır. 2021 yılına kadar Ay üzerine insansız uçuşları da içeren bu projede kullanılacak uzay aracının üretilmesi konusunda Space X, Blue Origin ve Dynetics şirketleriyle çalışacak olan NASA, bu proje için yaklaşık 1 milyar dolarlık bir bütçe ayırmıştır. Bunun yanında geleceğin gezegeni olacağı umulan Mars için de bazı projeler ve fikirler söz konusu olmaktadır. NASA tarafından Mars’a gönderilen “Perseverance” uzay aracı, Mars yüzeyinde bulunan Jezero kraterine başarılı bir iniş gerçekleştirmiştir.
Bu sayede Mars’ı insanlığın daha yakından inceleme olanağı bulmasını sağlamıştır. Bunun yanında Elon Musk’a ait bir proje olarak, uzaydan İnternet ağı servis edilmesi tasarlanmaktadır. Starlink ismi taşıyan proje için halihazırda binden fazla uydu uzayda bulunmaktadır. 2027’de tamamlanması planlanan proje sonucunda 12 bin uydunun faaliyet göstermesi beklenmektedir.
Starlink projesini temsilen
Kısmi olarak test edilmiş ve ABD’de bir orman yangını sırasında birimler uzaydan sağlanan İnternet ile haberleşebilmişlerdir. ABD ve Kanada’nın bazı bölgelerinde uzaydan sağlanan İnternet’in satışa çıkması beklenmektedir. ABD dış uzay sahası faaliyetlerine, uluslararası prestij kazanmayı sürdürme ve SSCB tarafından algıladığı tehdidi bertaraf etme gayesiyle başlamıştır.
Bu uzun süren mücadeleler silsilesinde gelinen noktada ABD, uzun yıllar boyunca dış uzayda egemen güç olmayı ve bu statükolaşmış durumu sürdürebilmeyi başarmış, bunu sağlayabilmek adına dış uzayın özel teşebbüse açılması gibi revizyonist refleksleri de gerçekleştirebilmiş bir devlet konumundadır.
Yusuf Can Sünlü
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”31590″ name=”Küresel Liderlik Yolundaki Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri”]
Sökmen A. İ. (2016). Uzay Jeopolitiği: Güç Dengesinde Önemli Avantaj Alanı. Beta Yayınları, 81-93.
Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 87-117.
Grosmann, K. Yıldız Savaşları Uzaya Yerleştirilen Silahlara Karşı Barış İçin, (çev.) Deniz Aytaş, İstanbul: Metis Yay, 2003.
C. Resmi Gazete. Kararnameler. 23.11.1967. Sayı : 12732, Başbakanlık Basımevi, Ankara.
Web Adresleri veya URL
Dutoğlu M. “ Space X, ABD ve Küresel Dengeler”, Daktilo 1984, 01.05.2020, https://daktilo1984.com/forum/space-x-abd-ve-kuresel-dengeler/ (Erişim 02.04.2021).
Amerikanın Sesi, “2020’de Uzay Çalışmaları Umut Verdi”, 30.12.2020, https://www.amerikaninsesi.com/a/uzay-calismalari-2020de-umut-verdi/5718999.html (Erişim: 02.04.2021).
Karabağ sorunu aslında Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının bir tezahürü olan 18. yy’den itibaren başlayan yayılmacılığına kadar geri götürülebilecek bir meseledir. Nitekim Rusya bu çerçevede Kafkasya’yı işgale başladı. Bu işgalin en stratejik noktası Osmanlı hakimiyetinde bulunan Ermenilerin ideallerinin kullanılmasıdır. Rusya, Ermenileri devlet kurma vaadiyle Osmanlı’ya karşı örgütlemiştir. 19. Yüzyıla gelindiğinde de Rusya, Azerbaycan Hanlıklarının içinde bulunduğu itilaflardan, anlaşmazlıklardan istifade ederek 1828 yılından itibaren Ermenileri bu bölgelere yerleştirmeye başlamıştır.
Erivan’ı ve bölgeyi gösteren harita
Bugünkü Ermenistan’ın başkenti olan Erivan’da 1828’den önce Ermeni bulunmazken bugün bu bölge Ermenilerin başkenti olmuştur. Yine bu tarihlerde o günden bugüne sürecek olan çatışmaların kaynağını oluşturan Rusya, Karabağ bölgesine de Ermenileri yerleştirmiştir. İran ve Osmanlı ile yapılan Türkmençay ve Edirne Anlaşması’nda da göstermiştir. Bu politika aslında Rusya’nın, Orta Asya ve Kafkasya’da uyguladığı önemli bir politikaydı. Nitekim bu bölgelerin etnik çeşitliliğini arttırılmış, çatışma potansiyeli beslenmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetilmek istendiği bir gerçektir.
Rusya bu politikasında başarılı olduğu görülmektedir. Çünkü Orta Asya ve Kafkasya’daki incelediğimizde bunu görmek mümkündür.[1] Gülistan Anlaşması’yla Rusların bölgedeki hakimiyetinin kabul edilmesinin ardından dengeleri değiştirmek isteyen İran, Rusya içinde çıkan karışıklıkları fırsat bilerek 1826 yazında Azerbaycan’ın kuzeyini işgal etti. Rusların karşı atağı sonucu geri çekilen İran, 1828 yılında Türkmençay Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Anlaşma sonucunda kuzey ve güney olarak bölünen Azerbaycan’ın kuzeyi Rusya’ya, güneyi İran’a bırakıldı. Böylelikle Azerbaycan ve Karabağ bölgesine, yapılan anlaşmayla birlikte Ermeniler bölgeye yerleştirildi ve etnik çeşitlilik yaratıldı. Bu durum çatışma olanağını besleyecek kaynağı oluşturuyordu. 1827 yılında gelindiğinde Çarlık Rusya; Nahçıvan ve Erivan Hanlıklarını bertaraf ederek bugünkü Ermenistan’ı kurdu. Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi’nin ardından Karabağ’a, Azerbaycan’a tabii olmak üzere özerk bölge statüsü verildi. Azerbaycan halkı Rusya’daki karışıklığı fırsat bilerek Osmanlı’dan destek talebinde bulundu. 1918 yılının sonbaharında Bakü’ye gelen Osmanlı ordusunun desteğiyle Karabağ’ı da kapsayan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Çok geçmeden Osmanlı geri çekilmek durumunda kaldı (Mondros’tan ötürü). Böylelikle bölge İngilizlerin kontrolüne girdi. 20. Yüzyılın başları “Great Game” olarak adlandırılan İngiliz-Rus mücadelesine sahne olan bölgede İngilizler, Karabağ’ın Azerbaycan’ın olduğunu deklere ettiler. Ancak İngilizler de bölgede tutunamayınca Ruslar 1920 yılında Azerbaycan’ı tekrar kontrol altına aldılar. Bu dönemlerde oluşan boşluktan yararlanan Ermeni çeteciler Karabağ ve çevresinde karışıklıklar çıkarmaya başladılar. Tüm bu karışıklıklarda Sovyet Rusya, Zengezur (1922) bölgesini Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne verdi.
Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
Bir yıl sonra ise bölge Ermenilerin ağırlıkta olduğu bir bölge haline geldi. Bu denli etnik çeşitliliği oluşturan SSCB 1936 yılında ise Karabağ’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine ait olduğunu anayasada belirterek aslında çatışma potansiyelini daha da arttırdı. Nitekim günbegün artan gerilimler ve küçük çaplı çatışmalar 1988 yılının 20 şubatında patlak verdi.[2] 1921 yılında özerklik verilen Dağlık Karabağ’ın “Yerel Konseyinde” bulunan Ermenilerin 1988’de Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanma kararı almasıyla birlikte başlayan çatışmalar, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle 1991 yılında bağımsızlığını kazanan iki devletin çatışmasına dönmüştür.
Azerbaycan’ın bu karara karşın harekete geçse de Hankendi’nin Ermeni saldırılarına uğramasıyla birlikte askeri kapasitesi SSCB politikalarıyla törpülenen Azerbaycan, Ermenistan karşısında güç duruma düşmüştür. Nitekim Azerbaycan ordusu SSCB yönetiminde geri planda tutularak askeri yetenekleri köreltilmiştir. Öyle ki Azerbaycan halkı askerlik dışında ressamlık gibi değişik alanlara yönlendirilmiştir. Ancak yine de Ermenilere karşı Sumgait şehrinde şiddete başvurulmuştur. Bu sırada Ermeniler Azeri köylerinde katliamlar gerçekleştirmişti. Ermeniler Sumgait şehrinde yapılanları adeta “rövanşını” almak istercesine Azerbaycan’ın Hocalı şehrini 26 Şubat 1992’de ele geçirdikten sonra kanlı bir katliam yapmışlardır. Hocalı kaybedilince stratejik öneme sahip Hankendi’ne giden ulaşım güzergahı Ermenilerin eline geçmiştir. Ardından Şuşa ve Laçin’inde Ermeni işgaline geçmesiyle Dağlık Karabağ ile kara bağlantısı kurulmuştur. Ermeni ilerleyişinde Rusya soruna müdahil olmadığını ifade etse de arka planda Ermeni ordusuna destek verdiği bilinmektedir. Türkiye Ermenistan’ın işgal hareketi doğrultusunda tepkisini göstermiştir. Dost ve kardeş Azerbaycan’a desteğini sürdürmüştür. Bu destek zaman zaman engellemelere uğrasa da tarihi köklerden aldığı kudretle devam etmektedir.[3] 1992’de Hocalı Katliamı ile zirveye ulaşan sorun 1994 yılına dek sürmüş ve Azerbaycan topraklarının %25’lik kısmı Ermenilerce işgal edilmiştir.[4]çatışmalar sona ererse de bir türlü çözüme kavuşturulamayan Karabağ sorunu 2020 de yaşanan çatışmalar sonucu Azerbaycan’ın lehine sonuçlanmıştır.
Hocalı Katliamı
Dağlık Karabağ sorununun çözümünde küresel ve bölgesel örgütlerin de sürece dahil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim BM, Ermenistan’ın işgalinin meşru zemine oturtulmasının önüne set çekerek, Kelbecer, Ağdam, Füzuli, Cebrail, Kubadlı, Zengilan ve Goradiz bölgelerinden çıkması gerektiği yönünde kararlarını deklere etmiştir. Ancak BMGK’da veto hakkı bulunan Rusya sayesinde bu tepkiler sadece kınama niteliğinde kalmıştır. Öte yandan çatıma sürecinden itibaren barış çalışmalarında daha önemli noktada olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’dır. 1992’den beri sürecin içinde olan AGİT, sorunun çözümü için Minsk Grubu’nu oluşturmuştur. Fransa, ABD ve Rusya’nın eş başkanı olduğu Minsk Grubu yol haritasını 1996 yılında Lizbon’da yapılan zirvede belirlemiştir. Sorunun çözümü için; paket çözüm, aşamalı çözüm ve ortak devlet önerileri gündeme gelmişse de bu yolda başarı gösterilememiştir. Öte yandan Haydar Aliyev’in başa gelmesi ile birlikte Azerbaycan’ın 1993’te BDT BDT’ye tekrardan girmesi ile BDT’de soruna dahil olmuştur. ABD, Rusya’ya karşı siyasi ve enerji politikası açısından Dağlık Karabağ sorunu kullanmak istemiş ve 1997’de Haydar Aliyev’in ABD’ye ziyarette bulunmasıyla ABD-Azerbaycan yakınlaşması gerçekleşse de etkili ABD’de etkili olan Ermeni lobisi yüzünden sorun için uzlaşı sağlanamamıştır. Diğer taraftan Türkiye’de soruna doğrudan müdahil olan ülkelerdendir. Nitekim Haydar Aliyev’in “Bir devlet iki millet” sözü Türkiye’nin bölgede varlığının temel dayanağını oluşturmaktadır.
Ebulfez Elçibey
Bunun da ötesinde Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı olan ve göreve geldiğinde patlak veren Dağlık Karabağ çatışmalarda Türkiye ile sıkı ilişki içinde olan Ebulfez Elçibey in Türkiye ile birleşme ideali Türkiye’nin bölgede bulunmasının haklı kaynaklarındandır. Ebulfez Elçibey görevi bırakmak zorunda kalk kalmasaydı Türkiye ile Orta Asya arasında köprü olan Azerbaycan ile kara bağlantısının sağlanacağı umut edilmekteydi.[5]
1988’de başlayıp 1994’e kadar süren şiddetli çatışmalar her ne kadar durdurursa da tam anlamıyla barış zemini oluşturulamamıştır. Zaman zaman taraflar karşı karşıya gelmiş ve küçük çaplı çatışmalar belirli aralıklarla tekrarlanan bu durum askerlerin ölmesine neden olmuştur. Bu çatışmalar hiç şüphesiz büyük bir savaş potansiyeli besliyordu. Nitekim öyle de oldu ve son yaşanan savaş tüm dengeleri değiştirdi. Bu savaş öncesi öncelikle Azerbaycan ordusu ile Türk ordusunun yaptığı anlaşmalar çerçevesinde daha güçlendirdiği, Ermenistan ise Rusya ile birlikte üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü bünyesinde 1997 yılında oluşturulan Dostluk İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı 2010’da revize ederek askeri gücünü arttırma yoluna girmiştir. Son büyük savaştan önce Nisan 2016’da gerçekleşen çatışmalarda yine birçok insan hayatını kaybettiğini de görmezden gelmemek gerekir.[6] Son olarak 27 Eylül 2020 de başlayıp 10 Kasım 2020 de son bulan 44 günlük Dağlık Karabağ Savaşı’ndan Azerbaycan galip ayrılmıştır. İlk olarak Ermenistan saldırıları ile başlayan çatışmalar kısa sürede savaşa dönüşmüştür. Azerbaycan 25 yılı aşkın süredir Ermenistan işgalinde bıraktığı vatan topraklarını geri almak için amansız bir taarruz hareketinden başladı. Çatışmalar ilk olarak Azerbaycan’ın Tovuz şehrinde başladı ve Karabağ’ı da kapsayan işgal altındaki reyonlara yayıldı. Azerbaycan, Türk silahlı hava araçlarını da kullanarak Ermenistan’ı yenilgiye uğratmaya başardı. Savaş sonucunda 5 binden fazla askerin öldüğü tahmin edilmektedir. Azerbaycan, %25’lik işgal edilen topraklarının büyük çoğunluğunu geri aldı. Şuşa başta olmak üzere Kelbecer, Ağdam, Ağdere, Zengilan, Sultanı, Cebrail gibi bölgelerini geri kazandı. 10 Mayıs günü Moskova’da yapılan ateşkes antlaşması ile Ermenistan ile Hankendi’ne ulaşım Laçin koridor vasıtasıyla sağlanması ve bölgede Türk-Rus barış gücünün bulundurulması kararlaştırıldı.[7]
Laçin Koridoru
Böylece Türkiye bölgede etkisini arttırarak Türk Birliği ideali önünde de önemli bir adım atmış oldu. Ancak bu anlaşmanın daha çok bölgede tekrar eski gücüne sahip olmak isteyen Rusya’ya yaradı. Rusya askeri olarak tekrardan bölgeye dönmüş oldu ve bunun da anlaşma ile sağladı. Karabağ sorununa yönelik büyük güçlerin politikasına incelediğimizde ABD ve Rusya arasındaki güç mücadelesi; Hazar petrolleri ve bölgede etkinliğini artırmaya yönelik stratejiler olacaktır. Öte yandan Çin’in başlattığı ‘Kuşak Yol’ projesi çerçevesinde dillendirilen gücün Batı’dan Doğu’ya kaydığı yönündeki düşünce içinde stratejik öneme sahip olduğu ve aynı şekilde Hazar Petrolleri açısından önemli olduğu bilinen bir realitedir. Aynı şekilde Türkiye’nin hem Türk Cumhuriyetleri ile karasal birlik sağlamak hem de enerji politikası açısından önemli olan Karabağ için özel çaba sarf etmektedir.
İran içinde barındırdığı ve Türkmençay Antlaşması ile sınırları içinde kalan 25 milyona yakın Azeri Türkü’nü de hesaba katarak soruna yaklaşmakta ve ayrıca yine kıyısı bulunduğu Hazar Denizi’ndeki enerji politikasına uygun stratejiler oluşturmaktadır. Avrupa ülkeleri de yine sonuna öncelikli olarak enerji üzerinden yaklaşmaktadır. Bu yüzden sorunun temelinde bir enerji mücadelesi görülecektir. zaten dünyadaki çatışmaların büyük çoğunluğunun temelinde enerji mücadelesi yok mu? Hiç şüphesiz ki var. Bu sebeple Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğü ve savaşa dönüşmesine bu yönden bakmanın çok önemli olacağına inanıyorum. Son yaşanan savaşlar birlikte AGİT, BM ve soruna dahil olan ülkelerin çözüm üretememesine rağmen Türkiye’nin de desteği ile Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarılması diğer çözülmeyen çatışmaların çözümü için de örnek olabilir. Çözümler için büyük aktörlere gerek olmadan da çözülebileceği algısı dünya dengelerini değiştirebilir. Nitekim Kıbrıs sorunu ve Kırım sorunu bu çerçevede değerlendirilebilecek sorunlardandır. Bu sebeple Dağlık Karabağ sorunu önemli olduğunu düşünüp sorun hakkında küçük çaplı bir çalışma yaptım.
Muhammed Ali Polat
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”32541″ name=”Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] YILMAZ Reha, “Kafkasya’da Çözülmeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Stratejisi Dergisi, C.2, S.1, s71-90, ss.73-75
[2] ÖZYILMAZ Emine Vildan, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.15, S.2, 2013, s.191-208, ss.198-200
[3] KASIM Kamer, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, Uşak Yayınları, 2009, s.29-33
[7] ÖZGEN Cenk, “44 Günün Ardından: 2020 Karabağ Savaşı’nın Askeri Açıdan Analizi”, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.7, S.1, 2021, s.104-123, ss.105-112
Kaynaklar
KASIM Kamer, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, Uşak Yayınları, 2009
ÖZGEN Cenk, “44 Günün Ardından: 2020 Karabağ Savaşı’nın Askeri Açıdan Analizi”, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.7, S.1, 2021, s.104-123
ÖZYILMAZ Emine Vildan, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.15, S.2, 2013, s.191-208
YILMAZ Reha, “Kafkasya’da Çözülmeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Stratejisi Dergisi, C.2, S.1, s.71-90
Before delving into the history of Crimea, it’s worth noting that the “Crimean Tatar” has developed a distinct identity based on geography as a result of migrant patterns from a specific region. The Crimean Tatars are said to have originated in this region. In this section, we will look at the history of Crimea, which is regarded the motherland, before looking at the existence of the Crimean Tatars in this geography and the process. The “Crimean Khanate” is said to be the beginning of the Crimean Tatars.
Short History of Crimea
Crimea, a peninsula bounded on the west and south by the Black Sea and on the east and north by the Sea of Azov, is separated from the rest of the country by a 9-kilometer-wide and 20-kilometer-long dividing boundary. It covers over 26,000 square kilometers. Crimea was dubbed the Green Island because of its thin link to the mainland, which gave it the appearance of an island (Bala, 1967). In 1475, the Crimea enters the Ottoman rule, ushering in a new age. Crimea will thereafter become a hub of civilisation. Crimea became a Turkish-Islamic hub as new communities, inns, palaces, and mosques were built.
Agriculture and agriculture have progressed as well. The seventeenth century With Russia’s threat to Crimea, the Khanate’s links to the Ottoman Empire grew even stronger. After this day, the Russians took possession of Crimea, which had been under Ottoman administration until 1783. The Muslim Crimean Tatars, who were the dominant element of Crimea throughout the Soviet period, were evacuated from their nation following World War II, during the Tsarist period.
The demographic and historical appearance of the peninsula was attempted to be entirely transformed by introducing Russian and Ukrainian communities in their place. When the Soviet Union fell apart in 1991, the Tatars began to return to Crimea, which had become an independent republic under Ukraine (Gökçebay, 2006). Crimea is also strategically important from a geopolitical standpoint. Because of its geographical location, Crimea is on the quickest path from Russia to the Mediterranean. Crimea, particularly the straits, has retained its geographic importance throughout history as a result of the Black Sea’s domination.
Haji Giray Khan is listed as the founder of the Crimean Khanate in most historical records. In 1441, Hac Giray, son of the Cuci dynasty’s Gyâseddîn, announced the khanate’s existence by printing money in his name. In the 15th century, the Crimean Khanate was beset by internal strife, but the rise of the Genoese in the region prompted the Crimean Khanate to work with the Ottomans. Crimea was also near to other Turkish territories for the Ottomans, thus they consented to interfere. When Hacı Giray died in 1466, his sons fought for the throne and caused confusion. In 1475, Fatih Sultan Mehmet sent Gedik Ahmet Pasha with a strong navy and conquered Kefe and all the Genoese ports on the Crimean coast (Aslanapa, 1983).
The Crimean Khanate was split from the Ottoman Empire and established an autonomous khanate with the Treaty of Küçük Kaynarca (1774), which was signed as a result of the Ottoman-Russian conflict of 1773-1774. However, the autonomous Khanate remains militarily weak, and Crimea is officially given to Russia via the “Yaş Treaty” signed in 1792. Following that, Russian tsarina Catherine II conquered Crimea and began settling Greek and Slavic populations there in order to exploit the Crimea’s strategic importance and disturb the Tatars’ demographic predominance in the region (Ersoy, 2008).
Exile of 1944 and Evacuation of Crimea from Tatar
Many diverse countries or communities in various geographies have endured forced migrations and exiles throughout history. However, it is clear that Muslim-Turkish components were in the vanguard of the groups that were most exposed to mass exile movements in the ages, mostly owing to political causes, notably in the nineteenth and twentieth centuries (Sarısır, 2006). Crimean Turks are also prominent among this group. The wholesale expulsions of countless people in the 1940s were one of the worst chapters in Soviet Russia’s history (Kalkan, 2007).
Crimean Turks
The goal of integrating all the countries residing on Soviet Russia’s territory around an equal and equitable system was at the heart of Soviet Russia’s forced migration and exile program (Tuğul, 2003). Crimean Turks were among those accused of treason to the Soviet Union and denied the right to defend themselves, with the majority of them being compelled to migrate to the Soviet Union’s Asian regions.
When physical and cultural annihilation against Crimean Turks failed to produce the intended results, preparations were devised to remove the Crimean Turks entirely. The major calamities for the Crimean Turks (Koçak, 2014) began after Stalin issued a directive on May 11, 1944, ordering the evacuation of the Crimean Turks from Crimea to the last individual (Kırımlı, 2002). This event, which is one of the biggest genocides in the history of exile and international crimes against the Crimean Turks, started after the decision signed by Stalin on May 11, 1944, which included the deportation of all Crimean Tatar Turks.
The Annexation Process of Crimea Today
To begin, it should be mentioned that the EU and NATO’s aim to incorporate former Soviet republics that proclaimed independence drew Russia’s attention and agitated it throughout the post-Soviet period. Russia has begun to apply sanctions on the nations that have broken away from itself. Ukraine has been stuck between Russian sanctions and diverse Western policies, and distinct perspectives have emerged from both the government and the opposition. Despite the fact that Yanukovych’s administration has pursued a pro-Russian strategy, opponents want Ukraine to join the EU with the help of the West (Konak, 2019).
Did the Russians feel obligated to these nations because the peoples of the region were ethnically Russian during the Soviet era, or did they have other motives? However, it should be noted that while the Soviet Union was disintegrating, it always left a problem in other regions; The Crimean problem, which it has problems with Azerbaijan-Armenia, Uzbekistan-Kyrgyzstan and Ukraine, can be given as an example. The Ukraine crisis began in November 2013, when the Ukrainian government shifted its foreign policy and moved closer to the West, resulting in the annexation of Crimea. Russia has exploited energy as an instrument in its foreign policy in the past.
EU relations with Ukraine
However, in Ukraine, it went a step further and utilized the ethnic Russian population to achieve its foreign policy objectives (Ağır). When we look at the Ukraine, they want to develop their foreign policy relationships with EU but Russia given minus for this attemption. With this attemption, EU came to the border of the Russia so Russia apply some embargo for Ukraine. Whereas, the opposition protested President Viktor Yanukovych’s decision not to sign a partnership agreement with the European Union in favor of cooperating with Russia in Independence Square in Kiev, and the opposition demonstrations were attempted to be suppressed by the police, raising tensions even higher (İmanbeyli, 2014).
After Viktor Yanukovych fled to Russia, the Ukrainian Parliament deposed the president, formed a transitional administration, and informed the public of the shift of power. While attempting to mitigate the impact of Kiev’s political impasse, which pits Russia against the West, Russia, which saw the crisis and administrative vacuum as an opportunity, predicted that Ukraine’s ties with the European Union will improve on February 27, 2014. Then, fearing that it would become a member of NATO and that the situation would pose a threat to itself, Russia invaded the territory by landing special troops in the Crimean peninsula, which is strategically important for unification and where the Russian population is concentrated. Following Ukraine’s approach to the European Union, Russia developed a rift with the former Soviet republic.
Ukraine’s population are divided into two poles, pro-Russian and pro-Western, since the country is physically divided between Europe and Russia. Later, the unrest extended to Crimea and Donbas. The Crimean Parliament has resolved to call a referendum on Crimea’s annexation via Russia.
Pro-Russian rebels
Despite the protests of Crimean Tatars and Ukrainians, Russia unlawfully seized Crimea following a contentious referendum on March 16, 2014 (Council on Foreign Relations, June 10, 2021). Pro-Russian rebels also claim sovereignty of eastern Ukraine, including the Donbas area, which they have occupied for the previous seven years unlawfully. In February 2014, pro-Russian separatists attacked pro-government forces in the Donetsk and Luhansk (Donbas) areas.
The two regions are extensively populated by individuals of Russian ancestry. Separatists acquired large weaponry and ammunition from Russia, according to the Kyiv administration. Separatists declared two so-called republics, Donetsk People’s Republic and Luhansk People’s Republic, on May 11, 2014, in a phony referendum. From the Russian-Ukrainian border, where the Kyiv administration lost control, Russian military vehicles and heavy armaments invaded Donbas. The Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE) reported on this issue, which Russia rejected (The Economic Times , April 16, 2021).
Figure 1: Mapping the Russian Forces
Source: Deutsche Welle (DW ).
The Importance of Ukraine Demographic and Strategic
In terms of politics, Ukraine is a unitary nation state, yet it is home to a number of ethnic minorities. When looking at the list of ethnic minorities in Ukraine, it is clear that two distinct classification systems have been used. Ukraine is the European continent’s biggest country. The geopolitical position of Ukraine is far more crucial. In H. Mackinder’s “Heartland Theory,” Ukraine is located in the Eurasia area, which is referred to as Kalpgah (Heartland) (Sarıkaya, 2017). Russia’s aggressiveness in Ukraine has produced Europe’s worst security crisis since the Cold War, owing to a variety of circumstances. During the Cold War, Ukraine was a centerpiece of the Soviet Union, the US’s archrival. It was the most populous and powerful of the fifteen Soviet republics, second only to Russia in terms of population and power. It was home to much of the union’s agricultural production, defense industry, and military, including the Black Sea Fleet and portion of the nuclear arsenal. Ukraine was so important to the union that its decision to break relations in 1991 was a death blow to the beleaguered superpower.
In 2014, when Russia annexed Crimea and began arming and abetting separatists in the Donbas area of Ukraine, the country became a battleground. The annexation of Crimea by Russia was the first time a European country had done so since World War II. The violence has claimed the lives of almost 14,000 people, making it Europe’s worst since the 1990s Balkan Wars. Russia and Ukraine share strong cultural, economic, and political ties, and Ukraine is an important part of Russia’s identity and global vision.
Why Russia focused on Ukraine and Crimea?
Relationships with family- Russia and Ukraine have a long history of deep familial ties. Kyiv, Ukraine’s capital, is frequently referred to as “the mother of Russian cities,” equaling Moscow and St. Petersburg in terms of cultural importance. Christianity was transmitted to the Slavic peoples from Byzantium in Kyiv in the eighth and ninth century. And it was Christianity that held Kievan Rus together, the early Slavic kingdom from which current Russians, Ukrainians, and Belarussians descend (Masters, February 5, 2020 ).
The Russian diaspora- is a term used to describe a group of people who The wellbeing of the nearly eight million ethnic Russians residing in Ukraine, especially in the south and east, is one of Russia’s top priorities, according to a 2001 census. As a justification for its operations in Ukraine, Moscow claimed a responsibility to defend these individuals (Masters, February 5, 2020 ).
Qualification of superpower- following the fall of the Soviet Union, many Russian leaders saw the breakup with Ukraine as a historical blunder and a danger to Russia’s status as a great power. Many saw Russia’s international standing being harmed by losing a lasting grip on Ukraine and allowing it to drift into Western hands(Masters, February 5, 2020 ).
Crimea is a region in Ukraine- Crimea was ceded from Russia to Ukraine by Soviet leader Nikita Khrushchev in 1954 in order to establish “brotherly links between the Ukrainian and Russian peoples. Since the union’s dissolution, many Russian nationalists in both Russia and Crimea have yearned for the peninsula’s restoration. The Black Sea Fleet, Russia’s major marine force in the region, is based at Sevastopol(Masters, February 5, 2020 ).
Trade is an important aspect of life- Although Russia is Ukraine’s major commercial partner, the relationship has deteriorated in recent years. Russia had wanted to include Ukraine into its single market, the Eurasian Economic Union, which now includes Armenia, Belarus, Kazakhstan, and Kyrgyzstan, prior to its invasion of Crimea(Masters, February 5, 2020 ).
It’s all about the energy- Russia provided the majority of Ukraine’s gas until the annexation of Crimea, following which supplies slowed and eventually ended in 2016. Russia, on the other hand, continues to rely on Ukrainian pipelines to transport its gas to clients in Central and Eastern Europe, and pays Kyiv billions of dollars in transit costs each year. Russia was nearing completion of Nord Stream 2, a gas pipeline over the Baltic Sea that some have warned might deprive Ukraine of vital money in early 2020. Russia, on the other hand, has a commitment to continue transporting gas via Ukraine for several more years(Masters, February 5, 2020 ).
Influence in politics- After its favoured candidate for Ukrainian president, Viktor Yanukovych, lost to a reformist challenger as part of the Orange Revolution popular movement in 2004, Russia has been determined to maintain its political influence in Ukraine and across the former Soviet Union.
The shock in Ukraine came after a similar election setback for the Kremlin in Georgia in 2003, dubbed the Rose Revolution, and another in Kyrgyzstan in 2005, dubbed the Tulip Revolution. In 2010, Yanukovych was elected President of Ukraine, despite voter dissatisfaction with the Orange administration(Masters, February 5, 2020 ).
Crimean Issue and EU
Without Ukraine’s authorization, the European Union opposes the building of the Kerch Bridge and the commissioning of a railway portion. This is a new effort to forcefully incorporate the unlawfully seized peninsula into Russia, as well as a new violation of Ukraine’s sovereignty and territorial integrity. Illegal limitations on such transit continue, posing a financial burden on Ukraine’s ports in the Azov Sea, as well as the area as a whole.
Figure 2: Diplomatic ways
Source: European Council (EU restrictive measures in response to the crisis in Ukraine).
The human rights situation in the Crimean peninsula has worsened substantially since the Russian Federation’s unlawful annexation. In light of the European Court of Human Rights’ landmark decision of 14 January 2021, the European Union demands that Russia fully comply with international humanitarian law, international human rights standards, and relevant UN General Assembly Resolutions, including Resolution 75/192 of 16 December 2020. Residents of the peninsula have their fundamental liberties, such as freedom of expression, religion or belief, and association, as well as the right to peaceful assembly, severely curtailed.
Journalists, human rights advocates, and defense attorneys are all subjected to harassment and intimidation in the course of their job. Crimean Tatars are still being harassed, pressed, and their rights are being severely infringed. Crimean Tatars, Ukrainians, and all other ethnic and religious groups on the peninsula must be given the opportunity to preserve and develop their culture, education, identity, and cultural heritage traditions, which are presently endangered by the illegitimate annexation. Destructive efforts against the peninsula’s cultural wealth, including archaeological riches, artworks, museums, and historical places, must come to an end (Council of European Union, 25 February 2021).
NATO and Russia
As NATO expanded eastward into post-Soviet republics, Russia’s authority and sphere of influence dwindled even further. Two key issues are highlighted in Russia’s 2015 National Security Strategy: Russia has proved its capacity to maintain its own sovereignty, independence, state and territorial integrity, as well as the rights of its citizens living abroad. The Russian Federation’s involvement in addressing the world’s most pressing issues, ending armed confrontations, and guaranteeing strategic stability and international law’s dominance in interstate relations has grown.
Ukraine To Enter NATO Striking Blow Against Arch-Enemy Putin After Biden Promises To Defend New Ally Against Russia – https://globalcirculate.com/
Besides, The North Atlantic Treaty Organization’s (NATO) military potential and endowment with global functions in violation of international law, the galvanization of bloc countries’ military activity, the alliance’s further expansion, and the location of its military infrastructure closer to Russian borders are all posing a threat to national security. Russia’s complaints with the West must be reconsidered. NATO is not an imminent, urgent threat militarily since neither NATO nor Russia are interested in a full-scale conflict, but Putin properly sees western-backed democracy as a challenge to his rule.
Russia should make attempts to engage in practical peace proposals with Ukrainian authorities as part of its grand strategy in Ukraine. It’s vital that Russia recognizes the necessity of retaining control of Crimea, but losing control of most of Eastern Ukraine should be a reasonable compromise (Schmidt, July 6, 2020).
Shortly;
Russia’s annexation of Crimea and military activities in eastern Ukraine have upended post-Cold War norms that had brought stability and progress to former Soviet—now sovereign—countries bordering Russia. Neighboring nations are rethinking their security and foreign policies in light of Ukraine, evaluating their own security and conflict dynamics in light of Russia’s new aggressive policies and practices in Ukraine, as well as the West’s reaction.
The US Institute of Peace (USIP) undertook a scenario study to better understand these newly developing trends and dynamics, looking at a medium-term, regional perspective to uncover the forces and variables driving the possibility for more conflict. This research produced a series of appealing narratives that serve as a framework for comprehending the region’s growing conflict dynamics. The war in Ukraine has become a flashpoint, with responses spreading beyond Russia’s neighboring republics. Countries in the area are putting new Russian-Western interaction, regional alliances and ties, and regional conflict dynamics to the test.
These stress tests are perilous in the context of the region’s frozen conflicts, and they might spark further bloodshed (Lauren Van Metre, March, 2015). Over several decades, Europe has made significant investments in the development of a system of norms, processes, and organizations for conflict prevention and crisis management. The quick descent from political instability to military conflict in Ukraine in 2014 shown that the procedures are still insufficient to meet the situation. The illegal annexation of Crimea by Russia without the agreement of Ukrainian authorities posed a serious threat to the European security order (STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE).
Ukrainian Deputy Prime Minister Aleksey Reznikov stated that the support given to European and Euro-Atlantic integration in his country has decreased by 5 percent in the last 2 years (Sputnik). Even though the commencement of Russia’s army pullout lowers tensions, the problem that precipitated the conflict remains unsolved. Some speculated that Russia was planning to invade eastern Ukraine or seeking for a chance to deploy peacekeepers before making its decision, while others speculated that the Kremlin was testing Biden’s patience. Current developments continue to happen.
Sümeyra Tahta
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”28645″ name=”Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
References
(tarih yok). US aims to mediate Russia-Ukraine conflict.
Ağır, O. (tarih yok). Rusya- Ukrayna Krizi’nin Avrasya Ekonomik Birliği Bağlamında Değerlendirilmesi. http://acikerisim.ksu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/ksu/324/16%20RF-UKR.%20K.%20AEB.%20BA%C4%9E.%20DE%C4%9E..pdf?sequence=1&isAllowed=y.
Aslanapa, O. (1983). Kırım Tarihi . İstanbul : Emel Kırım Vakfı.
Bala, M. (1967). Kırım. İstanbul.
Council of European Union. (25 February 2021). Ukraine: Declaration by the High Representative on behalf of the European Union on the illegal annexation of Crimea and Sevastopol. https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2021/02/25/ukraine-declaration-by-the-high-representative-on-behalf-of-the-european-union-on-the-illegal-annexation-of-crimea-and-sevastopol/.
Council on Foreign Relations. (June 10, 2021). Conflict in Ukraine. https://microsites-live-backend.cfr.org/global-conflict-tracker/conflict/conflict-ukraine.
DW . (tarih yok). https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521. Deutsche Welle, https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521.
Ersoy, İ. (2008). DİASPORA ve KİMLİK: ESKİŞEHİR ve İSTANBUL’DA YAŞAYAN KIRIM TATARLARI’NDA ÇOKLUKÜLTÜREL KİMLİĞİN İFADE ALANI OLARAK “TEPREŞ”. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Doktora Tezi.
EU restrictive measures in response to the crisis in Ukraine. (tarih yok). https://www.consilium.europa.eu/en/policies/sanctions/ukraine-crisis/, see more: https://www.consilium.europa.eu/en/policies/sanctions/ukraine-crisis/history-ukraine-crisis/.
Gökçebay, Ö. (2006). TÜRKİYE’YE YERLEŞEN TATARLARDA DİNİ HAYAT VE ADETLER. Konya: Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi.
İmanbeyli, V. (2014). Ülke-İçi Krizden Uluslararası Soruna Ukrayna-Kırım Meselesi. Seta Perspektif.
Kalkan, M. (2007). Sovyetler Birliği’nin ve Rusya Federasyonu’nun Orta Asya Üzerindeki Stratejik Planları. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.
Kırımlı, H. (2002). Kırım. 458-465.
Koçak, M. (2014). Rusya’nın İlhakı Sonrası Kırım ve Kırım Tatarları. Seta Perspektif , 1-8-45.
Konak, A. (2019). The Ukraine Crisis Resulting in the Annexation of Crimea and Its Economic Effects. International Journal of Afro-Eurasian Research (IJAR), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/786830.
Lauren Van Metre, V. G. (March, 2015). The Ukraine-Russia Conflict Signals and Scenarios for the Broader Region. UNITED STATES INSTITUTE OF PEACE, https://www.usip.org/sites/default/files/SR366-The-Ukraine-Russia-Conflict.pdf.
Masters, J. (February 5, 2020 ). Ukraine: Conflict at the Crossroads of Europe and Russia. Council on Foreign Relations, https://www.cfr.org/backgrounder/ukraine-conflict-crossroads-europe-and-russia.
Sarıkaya, B. (2017). Evaluation of The Ukrainian Crisis Within The Context of Regional Security Complex Theory. Afro Eurasian Studies Journal , 33-53, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/700186.
Sarısır, S. (2006). Demografik Oyun Sürgün. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları.
Schmidt, C. K. (July 6, 2020). Evaluating Russia’s Grand Strategy in Ukraine. E- IR Info, https://www.e-ir.info/2020/07/06/evaluating-russias-grand-strategy-in-ukraine/.
Sputnik. (tarih yok). Ukrayna Başbakan Yardımcısı Reznikov: Ülkemizde AB destekçilerinin sayısında düşüş var. https://tr.sputniknews.com/avrupa/202106061044669555-ukrayna-basbakan-yardimcisi-reznikov-ulkemizde-ab-destekcilerinin-sayisinda-dusus-var/.
STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE. (tarih yok). The Ukraine conflict and its implications. https://www.sipri.org/yearbook/2015/03.
The Economic Times . (April 16, 2021). Explained: What’s behind the conflict in eastern Ukraine? https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/explained-whats-behind-the-conflict-in-eastern-ukraine/articleshow/82101803.cms?from=mdr.
Tuğul, S. (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar. İstanbul: Chiviyazıları Yayınları.
US aims to mediate Russia-Ukraine conflict. (tarih yok). https://www.dw.com/en/us-aims-to-mediate-russia-ukraine-conflict/a-57427521.
Adını son günlerde Sedat Peker’in bir süre himaye edilmesi konusunda duyduğumuz Karadağ’ın Cumhurbaşkanı Milo Djukanoviç, son günlerde gündeme bomba gibi düşen bir açıklamaya imza attı.
Zdravko Krivokapiç
Sırbistan’ı savaş çıkarmaya çalışmakla suçlayarak, gerekirse Sırbistan’a karşı savaşmaktan çekinmeyeceklerini, müdahalelerin sürmesi durumunda Sırbistan ile savaşın kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Bu açıklama neticesinde Balkanlarda yeni bir krizin doğduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 30 Ağustos 2020 tarihinde Djukanovic liderliğindeki Karadağ Sosyalistleri Demokratik Partisi’nin (DPS) otuz yıllık iktidarına son vererek iktidara gelen Başbakan Zdravko Krivokapiç liderliğindeki Karadağ hükümeti, göreve geldikten 6 ay sonra düşme tehdidi ile karşı karşıya kaldı.
Her ne kadar Demokrat Cephe liderlerinden Anrija Mandic ve başbakan Krivokapiç’in Sırp Ortodoks Kilisesi meselesi yüzünden bozulan işbirliği gibi gözükse de 3 Haziran 2006 yılında Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Karadağ’ın siyasi ekseninin NATO ve Avrupa Birliği tarafına doğru kayması itibariyle başlıyor.
Djukanoviç Sırbistan’a yönelik açıklamalarına Bosnak Hersek Devlet Konseyi üyeleri Zeljko Komsiç ve Şefik Caferoviç ile gerçekleştiği görüşmede de devam etti. Cumhurbaşkanına göre Sırbistan’ın Balkan ülkelerine karşı sergilediği tavrı 90’lı yıllardakine benzetti. Kendisi zaman zaman yaptığı açıklamalarda Karadağ’da NATO ve AB birlikteliğinin azalması durumunda Çin, Rusya ve Hindistan gibi bölgesel ve küresel hedefleri doğrultusunda hareket eden aktörün ülkede etkili olmaya çalıştığının altını çiziyor.
Öncelikle bilmemiz gereken şu ki; 2021 yılı itibariyle çatışma noktasına gelmesi muhtemel iki ülke arasındaki kriz sadece bir referandum ve bağımsızlıktan doğan bir ayrılığın etkisi değildir. Çünkü Karadağ ayrıldıktan kısa bir süre sonra Sırbistan bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden olmuştur. Ayrılık itibariyle geçen zaman içinde yaşananlar, krizin nedenleri olarak gösterilebilir.
2006 yılı itibariyle iki ülke arasında yaşananlar 2021’in Haziran ayına gelindiğinde bir krizin alt başlıkları haline dönüşüverdi. Oysa 2006 yılından önce bir çatı altında olan iki ülkede yaşananlar da bu krizin temellerini oluşturdu diyebiliriz. Özellikle dönemin Sırbistan Başbakanı Zoran Dindiç ve Yugoslavya Savaşı’nın baronlarından olan Arkan lakaplı Zeliko Rasnatoviç’in öldürülmesi iki ülkenin ayrılık sürecindeki en önemli olaylardan birkaçıydı. Ayrılıktan sonra Karadağlı iş adamı Branislav Şaranoviç ile Boşko Raiçeviç suikastları ile başlayan karşılıklı suçlamalar, Karadağlı uyuşturucu baronu Darko Şariç’in 10 milyon Euro karşılığında Sırp Cumhurbaşkanı Boris Tadiç ve İviça Daçiç’i öldürtmeye çalıştığına yönelik iddialar krizi derinleştirmeye başladı.
Uzun yıllar boyunca birbirine bağlı şekilde yaşamış haliyle iç içe geçmiş iki ülkenin yaşadığı bu iç meseleler, ayrılık sonrasında yeni dış meseleler ile boyut değiştirmeye başladı.
Örneğin Karadağ Cumhuriyeti’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması Sırp – Karadağ ilişkileri açısından önemli bir darbe olarak nitelendirilmektedir. Karadağ’ın AB ile uyum konusunda attığı adımlar Sırbistan ile ayrışmayı hızlandırmaktadır. Günümüzde ise Sırbistan ve Karadağ arasındaki krize 3 sorun daha eklenmiştir.
Birinci sorun, Karadağ’da 8 Ocak tarihinde yürürlüğe giren Din veya İnanç Özgürlüğü ve Dini Toplulukların Hukuki Statüsü hakkındaki kanundur.
Milo Djukanoviç
Sorun nazarında öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Balkan ülkelerinin 100 yıldır Ortodoks toplumunun yaşadığı Kilise ayrılığı sorunu, iki ülkenin kiliselerinin ayrılması konusunda da yaşanmaktadır. Sırbistan tarafı bu kanun yüzünden Sırp kiliselerinin mülklerine el konulacağını iddia ederken, Karadağlılar ise bunu reddetti ve kanunun 1918 tarihinden evvelki kiliseleri kapsadığını belirtti. Sırplar ise iddialarını Karadağ Cumhurbaşkanı Djukanoviç’in açıklamalarına dayandırdı. Djukanoviç, açık bir dille Sırp Kiliselerinin ülkede yaşayan Sırpları yönlendirmek maksadıyla çalışması halinde ayrı bir Karadağ Kilisesi kurulmasının gerektiğini belirtti. Koronavirüs önlemleri kapsamında toplu ibadetlerin yasaklanmasına itiraz eden Sırplar protestolara başlarken, Karadağ Polisi de Budimlje ve Niksiç Piskoposu Joanikije ile Sırp Ortodoks Kilisesi’nden sekiz rahibin tutukladı. Gerekçe olarak da psikopos ve sekiz rahibin bir dini törene liderlik ettiklerini iddia etti. Ancak bu açıklama Sırbistan ve Karadağ Sırpları tarafından hoş karşılanmadı. Tutuklamaların sürdüğü 72 saat boyunca Karadağ’daki Sırp Ortodoks Kilisesi Metropoliti Amfilohije yetkililerin Karadağ’ı halkın birliğini ve uyumunu düşünüyorlarsa serbest bırakmalarını istedi. Burada asıl suçlu benim, eğer birinin yargılanması ve cezalandırılması gerekiyorsa, benden başka kimse yok” dedi. Karadağ’da yaşayan Sırpların yanı sıra rahipler ve Sırp Ortodoks Kilisesi’nin malları için endişelenen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, 20 Mayıs’ta Patrik Irinej ile acil bir görüşme yaptı. Toplantının ardından düzenlenen ortak basın toplantısında hem Vuciç hem de Patrik Irinej, Djukanoviç ve hükümetini sert bir şekilde eleştirdi. Vuciç, bağımsız bir Ortodoks Kilisesi’nin olası oluşumuyla tehdit edilen Karadağ’daki Sırpların korunması gerektiğini özellikle vurguladı.
Bu noktada eklemek gerekir ki; Belgrad merkezli Sırp Ortodoks Kilisesi’nin hala Karadağ’daki ana dini yapı konumunda. Karadağ, yaklaşık 90 yıldır Sırbistan ile tek bir ülkeydi ve bugün Karadağ halkının %30’undan fazlası Sırp olarak tanımlanıyor.
İktidara geldiğinde Sırp yanlısı olduğu belirtilen Krivokapiç hükumeti yüzünden, Sırbistan ile Karadağ arasında ortadan ikiye bölünmüş Sancak Bosna adlı bölgedeki Müslümanlar, yeni bir etnik şiddetten dolayı korkmakta idi. Oysa alınan bu karar ve yaşanan koalisyon ayrışması ile şimdilik bu tehdit ortadan kalkmış sayılabilir.
İkinci sorun COVİD-19 nedeniyle iki ülke arasındaki ulaşım ve iletişimin ülke yöneticileri tarafından kesilmek istenmesidir.
Bilindiği gibi Karadağ’ın en önemli gelirlerinden bir tanesi de turizmdir. Kotor, Budva, Podgoritsa, Tviat ve Sveti Stefan gibi önemli merkezleri bulunurken, 6 ay gibi uzun bir süre devam eden plaj mevsimi yaşanıyor. Haliyle ülke bağımsız olduğundan beri en çok turist çeken ülkelerden biri ünvanını kazandı. Salgının ilk dönemlerinde vaka sayılarının az olması nedeniyle tedbirleri sıkı tutmak isteyen Karadağlı yetkililer, turizmin zarar görmemesi maksatlı önlemler kapsamında Sırbistan sınırını ulaşıma kapattı. İlk vakanın kaydedildiği Karadağ’da 68 gün sonra herhangi bir vakanın kalmaması bir başarı olarak nitelendirilirdi. Bu süre zarfında ülke toplam 324 vaka ve dokuz ölüm kaydetti.
İlk gevşeme döneminde 131 ülkeye sınırlarını açarken, Sırbistan sınırını kapalı tutmaya devam etti. Bu tutum Sırp yetkililerin eleştirisine neden oldu. Sırbistan Dış İşleri Bakanı İvica Daciç, Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını Sırplara açarken, Karadağ’ın bu tutumunun gülünç ve kabul edilemez olduğunu belirtti. Başbakan Ana Brnabiç de Sırplara hoş karşılanmayacakları yerlere gitmeme çağrısında bulundu. Sırbistan Savunma Bakanı Aleksandar Vulin, Karadağ’a giriş yasağının Sırp karşıtı hissiyatı daha da artıracağını söyledi. Ona göre, Karadağ’daki hükümet virüse karşı değil, artık Sırplara karşı savaşıyor.
Oysa Brnabiç’in 17 Şubat’ta Rus Sputnik V COVID aşılarının bir sevkiyatını Podgorica’ya bağışlamasından yaklaşık bir ay sonra Sırbistan’ı ziyareti iki ülkenin Koronavirüs ile mücadele kapsamında ikili ilişkilerini normalleştireceğinin işareti olarak yorumlanmıştı.
Üçüncü sorun Karadağ’ın Covid- 19 nedeniyle aldığı kararlara misilleme olarak Sırbistan’ın Karadağ’a getirdiği uçuş yasağıdır.
Gevşeme döneminde Karadağlı idarecilerin Sırplara karşı tutumlarına rağmen, mütekabiliyet olmayacağını belirten Sırp idareciler kısa bir süre sonra Karadağ Ulusal Hava Yollarını yasaklama kararı aldı. Montenegro Airlines uçaklarının 27 Mayıs 2020 itibariyle Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’na inemeyeceği kararı verildi.
Uçuş yasağını yorumlayan Sırbistan cumhurbaşkanı, bunun Karadağ seyahat eylemine en yasal ve kibar yanıt olduğunu söyleyerek, Sırbistan’ın orada yaşayan Sırplara zarar vereceği için sınırlarını Karadağ vatandaşlarına kapatmayacağını da sözlerine ekledi.
Türkiye Açısından Bu Krizi Nasıl Değerlendirilebilir?
Türkiye Karadağ’ı 12 Haziran 2006 tarihinde 7. Ülke olarak tanımış 3 Temmuz 2006 tarihinde ise diplomatik ilişki kurulmuştur. Türkiye ile Karadağ arasındaki ilişkilerin diğer bir önemli unsuru da, Karadağ nüfusunun yüzde 17’sini oluşturan Boşnaklar, Karadağlı Müslümanlar ve Arnavutların varlığıdır.
Tarihte ilk olarak 1878 Berlin Anlaşması ile bağımsızlığını elde eden Karadağ’ın bağımsızlığını ilk tanıyan devletlerden biri Osmanlı Devleti olmuştur. 2. Abdülhamit ile Karadağ Kralı Nikola’nın kurduğu yakın ilişkiler o dönemde Batı Balkanlarda ilerlemek isteyen Batılı devletlere karşı bir nevi önlem almak maksadını taşımaktaydı.
Kiliseler özelinde başlayan iki ülke arasındaki gerilimin, tıpkı 90’lı yıllardaki gibi kanlı bir savaşa dönmemesi ve bölgede yaşayan Müslümanların bundan etkilenmemesi için bu süreci yakından takip etmelidir. Diğer yandan da Karadağ ve Türkiye ilişkilerinin 93 harbine kadar uzanan geçmişi iyi incelenmelidir.
Örneğin o dönemde sık sık Sultan Abdülhamit’i ziyaret eden Kral Nikola, kendisine bir yat ve Emirgan’da bir köşk hediye eden Abdülhamit’e “Sizin ülkeniz, siyasi açıdan bize dürüst davranan tek ülkedir” demiştir. Nitekim düne kadar birlikte oldukları Sırbistan ile yaşadıkları bu analizin konusu olan kriz, o dönemde sarf edilen bu sözün iki ülke arasındaki ilişkiinin gerekliliğini göstermektedir.
Bu güne kadar TİKA araçlığı ile bölgede yatırım yapan Türkiye’nin Karadağ siyaseti sadece ekonomik ve bayındırlık alanında değil, jeopolitik ve jeostratejik açıdan yeni bir kazanmalıdır. Bu bağlamda 2018 yılında Karadağ ile yapılan savunma alanındaki işbirliği artarak devam etmelidir. Çünkü nüfusu 600 bin civarında olan ülkenin Sırbistan ile ayrışmasından sonra savunma sanayii Tara ve Poliex gibi Yugoslavya döneminden kalma birkaç küçük çaplı firmadan ibaret kalmıştır.
Ordu envanteri de ağırlıklı olarak Yugoslavya’dan kalan silah ve ekipmanlardan oluşmakta, hibe desteği ile alınan birbirinden farklı araçlar yüzünden parça ve tedarik sıkıntısı yaşanmaktadır. Eski Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerinin temel sorunu olan karmaşık envanter sorununa, yeni savunma sanayii ürünleri ile öne çıkan Türkiye’nin Karadağ Ordusu için üreteceği çözümler iki ülke arasındaki iş birliğini daha da arttırabilir.
Son olarak tarihin yeniden Türkiye’yi Balkan Siyasetinde başrole çıkaracağını, bir ‘’samimi güç’’ niteliğinde her sorunun çözüm ortağı ve açmazların alternatifi olacağını ve uzun yıllar bu pozisyonunu koruyacağını eklemek istiyorum.
Bedelli Asker Malzemeleri ve Bedelli Asker Seti Asker Kolisi’nde!
Bedelli asker seti, AskerKolisi.com sitesinde satılan ve bedelli askerlerin ihtiyaç duyabileceği her malzemeyi içeren setlerdir. Sitemiz 4 yıldır yeni asker olacak kişilere ve askerliği devam edenler hizmet vermektedir.
Her erkek Türk vatandaşı gerekli yaşa geldiğinde askeri görevini yerine getirmektedir. Sunulan seçeneklere göre bu görevi bedelli, kısa dönem ya da uzun dönem olarak yapabilirler. Askeriyede ihtiyaç duyulacak malzemeleri tek tek bulmak oldukça zaman alacaktır. Sitemizde askerler için sunduğumuz setler gereken tüm malzemeleri içermektedir.
Bedelli Asker Malzemeleri
Sitemizdeki ürünler tamamen askeriyede ihtiyaç duyulabilecek malzemeler içermektedir. Asker malzemeleri tamamen TSK standartlarına uygun olarak üretilmiştir. AskerKolisi.com üzerinden satın alabileceğiniz setler temel, tavsiye ve her şey dahil olarak üç grupta incelenebilir. Ayrıca bu paketlerin yazlık ve kışlık olarak seçenekleri de bulunmaktadır.
Bedelli asker malzemeleri temel setinde askeriyede ihtiyaç duyulabilecek temel malzemeler bulunur. 3’lü, 6’lı, 9’lu ve 12’li parçalar halinde satılır. Bu sayılar set içerisinde bulunan fanila, çorap ve don ürünlerinin sayısını işaret etmektedir.
Tavsiye seti içerisinde, temel setin içerisindeki malzemelere ek olarak askerlerin ihtiyaç duyabileceği ürünler bulunmaktadır. Askerler temel setteki ürünleri kesin almalıdır ancak tavsiye seti içerisinde bulunan ürünler onların daha rahat askerlik geçirmesine yardımcı olacaktır.
Her şey dahil set içerisinde ise hem temel hem de tavsiye setinde bulunan ürünlere ek olarak askeriyedeki zamanın daha konforlu ve rahat geçmesine olanak tanıyacak ürünler bulunmaktadır. Bu setler haricinde bulunan VIP setlerimiz 30’ar tane giyim ürünü (fanila, don, çorap) içermesinin yanında her şey dahil paketinde bulunan diğer ürünleri de içerisinde bulundurur.
Bedelli Asker Seti: Temel, Tavsiye ve Her Şey Dahil Setler – AskerKolisi.com
Bedelli Asker Malzemeleri Nelerdir?
Sitemizde bulunan setler askerlerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda özenle hazırlanmıştır. Bedelli askerlik seti içerisinde olması gereken ürünler:
Sitemiz üzerinden alınacak setlerin içerisinde bu ürünler kesin olarak yer almaktadır. Ayrıca bedelli askerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda genişletilmiş setlerimiz de bulunmaktadır. Bu setleri içerisinde ek olarak yara bandı, krem, diş fırçası ve macunu, kulak tıkacı ve temizleme çubuğu, banyo lifi, havlu, saat gibi ürünler içermektedir.
Neden Bedelli Asker Malzeme Seti Almalısınız?
Bedelli askerlik malzemeleri yeni askerlik yapacak bedelliler için gerekli tüm ürünleri içermektedir. Sitemiz üzerinden kolaylıkla satın alabileceğiniz setler aynı gün içerisinde kargoya verilir. Ayrıca güvenli ödeme seçeneklerimiz sayesinde gönül rahatlığı ile satın alma işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz. Kart bilgilerinizin kimsenin eline geçmeyeceğinin garantisini sunuyoruz.
Uygun fiyatlı, kaliteli ve gerekli standartlara uygun ürünler içeren setlerimiz tamamen yeni bedelli askerlerin ihtiyaçlarına yönelik tasarlanmıştır. Tek tıkla kolaylıkla satın alabileceğiniz ürünler sayesinde askeriyede rahat bir dönem geçireceksiniz.
Platon’un ideal devletinde bahsettiği filozof yöneticinin hocası Sokrates olup olmadığını anlayabilmek için hem Platon’a hem de Sokrates’e odaklanmak gerekir. Yaşça daha büyük olduğu için Sokrates’ten başlamak ve hayatlarını kısaca öğrenmek daha uygun olacaktır. Hem Sokrates’in hem de Platon’un düşüncelerinde ailelerinin, yakın çevrelerinin ve yaşadıkları dönemlerde gerçekleşen siyasal ve sosyal olayların izlerini bulmak mümkündür. İnsan düşünce tarihinde önemli bir yeri olan Sokrates, milattan önce 470 yılında doğmuş ve 399 yılında ölmüştür. Babası heykel ustası, annesi ise ebedir. Bütün ömrünü Atina’da geçirmiştir. Bir savaşta Alkibiades’in hayatını kurtararak cesur biri olduğunu kanıtlamıştır. Herkesle açıkça konuşmuş, sözünü kimseden esirgememiştir. Sohbetlerindeki asıl amaç karşısındaki kimseyi inandığı düşünce hakkında şüpheye düşürmek ve beyin fırtınası yaptırtmaktır.
Sokrates
En çok söylediği sözler şunlardır: ‘‘Benim tek bildiğim bir şey bilmediğimi bilmektir.’’ ve ‘‘Kendini tanı.’’ Gençleri kötü etkilemekten suçlu bulunarak idam edilmiştir.1 Platon milattan önce 427 yılında doğmuş ve 347 yılında ölmüştür. Anne ve baba tarafından soyludur ve akrabaları siyasette etkin rol almışlardır. Platon belirli bir olgunluğa ulaştığında siyasete atılmak istediğini belirtmiştir ancak dönemin siyasal ve sosyal yapısı Platon’unkinden farklı olduğu için siyasete girmemiştir.
Ayrıca dönemin yöneticilerinin kendisinin hayran olduğu Sokrates’e olumsuz yaklaşması onu siyasetten soğutmuştur. Gramer, müzik ve jimnastik eğitimlerinin ardından filozof Kratylos’tan felsefe dersleri almıştır. Hayatını değiştiren hocası Sokrates olmuştur. Platon, Sokrates altmış, kendisi yirmili yaşlarındayken hocasının yakın çevresine katılmıştır. Sokrates’in idamından sonra Platon, farklı kültürlerin bulunduğu coğrafyalara uzun yıllar sürecek bir geziye çıkmıştır. Platon gezisini bitirdikten sonra döndüğü Atina’da milattan önce 387 senesinde, kırk yaşındayken, dünya tarihindeki ilk üniversite örneklerinden olan Akademia’yı kurmuştur. Öldüğü güne kadar da burada eğitim vermiştir.2
İdeal Devlet
Platon devletlerin kötü yönetimlerinin filozofların iktidarları ele geçirmesiyle son bulacağını düşünmüştür. Filozoflar veyahut bilgeler, doğuştan en iyi özelliklere sahip oldukları ve iyi bir eğitim aldıkları için bu görev için biçilmiş kimselerdir. Nasıl ki insan aklını kullandığında tam verimliliğe ulaşabiliyorsa devlet de filozoflar tarafından yönetildiğinde tam verime ulaşabilir. Ona göre insanoğlunun başına gelen her türlü musibetten ve kötülükten kurulabilmesi için ya filozofların yönetimde olması ya da devleti yöneten idarecilerin tam anlamıyla filozof olması gerekir. Platon’un tasarladığı ideal devlette insanların sınıflara ayrılması dikkat çekicidir. Platon insanların doğuştan eşitsizliğine inanmış ve insanları üreticiler, koruyucular ve yöneticiler olmak üzere üç sınıfa ayırmıştır. Ruh anlayışı ve devlet arasında kurduğu ilişkiyle üreticileri iştihaya, koruyucuları gönle, yöneticileri ise akla benzetmiştir. Nasıl ki ruhun kendisine has işlevleri varsa devleti oluşturan her sınıfın da kendisine has işlevleri ve sorumlulukları vardır. Üç sınıfın da kendi üzerine düşen görevi üstlenmesi ve kabul etmesi, devletin işlevselliğini sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi ve toplumsal adaletin sağlanabilmesi için önem arz eder. İnsanların sorgulamadan bulundukları sınıfı kabullenmeleri için Platon pembe bir yalana başvurur. Toplumu oluşturanlara, insanlar kardeş olmakla beraber, tanrının insanları üç farklı doğal yapıyla yarattığı, yönetici olacakların mayasında altın, koruyucu olacakların mayasında gümüş, üretici olacakların mayasında demir ve tunç katıldığı söylenecektir. Dünyaya yeni gelen bebekler ailesinin bulunduğu sınıfa dâhil olacaktır. Ancak farklı sınıflarda dünyaya gelenlerin kimilerinde farklı sınıflara ait özellikler bulunması mümkündür. Bu tür durumlarda çocuklar ailelerinden alınarak özelliklerini taşıdıkları sınıfa verilmelidir.3 Bu düzen sağlanamadığı müddetçe devlet varlığını sağlıklı bir şekilde sürdüremeyecektir.
Üreticiler günlük üretimi sağlamalı, koruyucular devleti ve toplumu dış tehlikelere karşı korumalı, yöneticiler en adil şekilde devleti yönetmelidirler. İdeal devlet teoride mükemmel olsa da gerçek hayatta gerçekleştirilmesi imkânsız olmasa da zordur. Platon’un da bu konudaki kimi endişeleri bulunmaktadır ancak yazdığı bir pasajda ideal devletin teorik açıdan önemini vurgular: ‘‘bizim yaptığımız da sözlerle kusursuz bir devlet çizmek değil mi… Böyle bir devleti kurmanın mümkün olacağını kanıtlayamazsak, sözlerimizin değeri azalır mı?’’4
Platon uzun tartışmaların ve düşüncelerin ardından ideal devletin yeryüzünde kurulabileceğine karar vermiştir: ‘‘Öyleyse, bizim devlet tasarımız gerçekleşmesi mümkün olursa, en iyisidir; gerçekleşmesi ne kadar zor olsa da imkânsız değildir, diyerek sözümüzü bağlayabiliriz.’’5 Daha önce bahsedildiği üzere Platon ilk başlarda yönetici olmak arzusu taşısa da bu fikrinden vazgeçmiştir. Bunun yerine filozof yöneticiler yetiştirme amacı gütmüştür. Syrakusa’da yönetici olan baba I. Dionysioslan ve aynı isimli oğlunu eğitmek suretiyle ideal devlet düzenini kurmak istemiştir. Ancak isteklerinin karşılığını alamamış, sürgün, köle olma, gözaltına alınma ve hapis gibi herhangi bir filozofa yakışmayan davranışlara maruz kalmıştır. Platon ideal devleti kendi zamanında gerçekleştirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuşsa da başarılı olamamıştır.
Filozof Yönetici
Peki, Platon’un ideal devletinde bahsettiği filozof yönetici nasıl tanımlanabilir ve ayırt edilebilir? Platon filozof ile filozof olmayan arasındaki ayrımı bilgiye olan iştahla Gloukon ile olan sohbetinde izah etmiştir: ‘‘Bilimlerden hoşlanmayan bir adam için, hele çok gençse, iyiyle kötüyü ayırt edemiyorsa, bilimsever, sanatsever diyemeyiz.’’6 Sohbetin devamında filozof olmayıp filozoflar gibi sanat ve bilimden hoşlanan kimselerin de ayrımı yapılmış, filozofların yaptıklarını yapanların filozof olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiştir: ‘‘Bir yana gösteri meraklılarını, sanat düşkünlerini, işadamlarını koyuyorum; öbür yana da filozof adına layık olanları.’’7 Platon, filozof-yöneticinin kendisinden beklenen görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için çeşitli özelliklerinin olmasını istemiştir. Filozofun özü sözü bir olmalı, asla yalan söylememeli ve doğruyu sevmelidir. Hiçbir aşağılık duyguya kapılmamalıdır zira filozof tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi ve işleri kavramaya çalıştığı için küçüklük belirtileri ona yakışmaz.8
Bu sebeplerin neticesinden filozof korkak olmamakla birlikte cesur olmalıdır. Nitekim korkak olursa bilginin özüne asla ulaşamaz. Filozof güçlü bir belleğe sahip olmalıdır ki öğrendiği bilgileri saklayabilsin. Şayet güçlü bir hafızaya sahip olamazsa, insan hatırlamadığı bilgilerden yani bilimden soğuyacaktır. Bu konuda şunları söylüyor: ‘‘Öyleyse bellekten yoksun bir kafayı gerçekten bilim severler arasına koyamayız. Bizce filozofun sağlam bir belleği olmalı!’’9 Platon filozofu asıl görevinden uzaklaştıracak her şeyden kaçınmasını da istemektedir. Zengin olma amacı, güç sahibi olma arzusu, bedenin doğal olarak sunduğu cinsel isteklere boğun eğme, ölçüsüzlük, açgözlülük, gösteriş merakı, kaçınılmasını istediği davranışlara örnek olarak verilebilir. Filozof için sıradan kimselerden farklı olmasını, onların istedikleri şeyleri önemsememesini de vurgulamıştır: ‘‘Böyle bir insanda ölçüsüzlük, açgözlülük olamaz. Çünkü insanların zenginliği, gösterişi niçin aradıklarını düşünecek olursak, bunları aramak en az ona yakışır.’’10 Buradan anlaşılacağı üzere aslında filozoflar halkı temsil eden bir kesim değil tam aksine, ufak seçkin bir azınlıktır.
Sokrates
Peki, Sokrates’in Platon’un ideal devletindeki filozof yönetici olduğu söylenebilir mi? Cevabı bulabilmek için Sokrates’in hayatının son kısmına odaklanmak gerekmektedir. Platon’un filozof yöneticilerin sahip olması gerektiği özellikleri yani cesaret, yalan söylememe, doğruyu söyleme, güç sahibi olma arzusu gütmeme, bedensel ihtiyaçlara kulak asmama, açgözlülükten ve gösterişten kaçınma, ölçülü olma gibi davranışların Sokrates’te olup olmadığını analiz etmek isabetli olacaktır. Gençleri kötü etkilediği ve inanılan tanrılara inanmadığı sebepleriyle Sokrates’e karşı açılan kamu davasında Sokrates’in söyledikleri bu analizde etkili olacaktır. Elbette Sokrates’in söyledikleri Platon’un kendi kaleminden çıkmıştır. Platon’un hocasına büyük bir hayranlık duyması, ona özenmesi ve onun yolundan gitmesi gibi sebepler cevabı bulmak için kestirme bir yol sunabilir. Sokrates Atinalılara karşı kendisini savunurken söylediği şu sözler dikkat çekicidir: ‘‘Atinalılar, bana hükmetmeleri için seçtiğiniz komutanlar, beni Poteidaia, Amfipolis ya da Delion’da görevlendirdiklerinde, başka herkes gibi, ölüm tehlikesini göze alarak görevimin başında kalmışken, şimdi düşündüğüm gibi ve anladığım kadarıyla tanrı beni felsefe yapmak, diğer insanları ve kendimi incelemek için görevlendirmişken, ölümden ya da başka bir tehditten çekinerek firar edersem büyük bir suç işlemiş olurum.’’11 Sokrates burada Atinalılara geçmişte kendisine verilen görevleri korkusuzca yerine getirdiğini ve tanrı tarafından görevlendirdiğine inandığı felsefe yapmak işini ölümden veyahut tehditlerden korktuğu için bırakmayacağını belirtmektedir.
Potidea Savaşı’nı temsil eden bir görsel
Milattan önce 432 yılında gerçekleşen Poteidaia Savaşı’nda arkadaşı Alkibiades’in hayatını büyük bir kahramanlıkla kurtardığı da ayrıca bilinmektedir. Sokrates’in korkmayıp cesaretli olması, doğru bildiğinden şaşmaması, tehditlere boyun eğmemesi gibi özelliklerinin filozof yöneticinin özelliklerinden olduğu söylenebilir. Sokrates oligarşi yönetiminde olanları şu şekilde anlatarak zulme ve baskıya asla boyun eğmediğini bir kez daha göstermiştir: ‘‘Otuzlar beni başka dört kişiyle birlikte Tholos’a göndererek, Salamisli Leon’u idam edilmek üzere Salamis’ten getirmemi istediler…
Ölümü hiç umursamadığımı, tam aksine, haksız ve inançsız olmaktan kaçındığımı, o zaman da sözlerimle değil hareketlerimle gösterdim… Tholos’tan çıktığımızda, diğer dört kişi Salamis’e giderek Leon’u getirdiler, ama ben doğruca evime gittim.’’12 Mahkeme Sokrates’i suçlu ilan etmenden hemen önce Sokrates sunduğu savunmasında küçük düşmenin soysuz bir davranış olacağını da şu sözlerle ifade etmektedir: ‘‘Beyler, iyi nam salmak bir yana, bir yargıcı bilgilendirerek ikna etmektense, ona yalvararak beraat etmeye çalışmak bana doğru gelmiyor.’’13 Bu sözlerinden aslında Sokrates’in haklı olduğu halde, canını kurtarmak pahasına bile olsa asla kimsenin karşısında eğilmeyeceği, boyun eğmeyeceği anlaşılmaktadır. İdeal devletin filozof yöneticisinde olması gereken en büyük özellik de budur.
Doğru bildiğinden şaşmamak ve aşağılık herhangi bir duygu barındırmamakla beraber herhangi bir davranışta bulunmamak. Mahkemenin Sokrates’in suçlu olduğuna hükmetmesinden sonra Sokrates tekrar kürsüye çıkmış ve biraz da sitem içeren şu sözleri söylemiştir: ‘‘Buna karşılık ben ne teklif edeyim Atinalılar? Hak ettiğim bir cezayı teklif etmeliyim kuşkusuz! Peki o nedir?
Rahat bir yaşamı kabul etmediğim ve insanların çoğunun ilgilendiği para, mal, mülk, askeri ve siyasi görevler, her türlü siyasi ortaklıklar ve kent içinde oluşan gruplaşmalar peşinde koşmadığım için neler çekmem, hangi bedelleri ödemem gerekir?’’14 Sokrates’in bu sözlerinden sıradan insanlar gibi paraya, güce ve gösterişe önem vermediği anlaşılmaktadır. Filozof yöneticiler sıradan kimselerin önem verdikleri şeylere önem vermemekle kendilerini ayırıp soyutladıklarına göre Sokrates’in bu özelliklere sahip olduğu da açıkça ortadadır. Sokrates’in sözüne ve borcuna sadık biri olduğunun kanıtı da ölmeden önce arkadaşı Kriton’a söylediği son sözlerde yatmaktadır: ‘‘Asklepios’a bir horoz borçluyuz Kriton. Parasını ödeyin, sakın ihmal etmeyin.’’15
Sonuç
Platon’un ideal devletinde bahsedilen filozof yöneticinin Sokrates olduğu söylenebilir. Sokrates belirtilen özelliklerin hepsini hatta fazlasını kendisinde barındırmaktadır. Verdiği sözlere her zaman sadık kalmış, kendi ölümü söz konusu olsa bile yasalara karşı çıkmamış, doğru bildiğinden şaşmayarak mücadele etmiştir.
İdam edilmeden önce tutsak olarak kaldığı zaman zarfında kendisini kaçırmak isteyen arkadaşlarına her defasında karşı çıkarak yasalara ne kadar bağlı olduğunu da kanıtlamıştır. Para, mal, mülk ve siyasi güç arzusunda bulunmamış kendisini bilime adamıştır. Platon’un, hocası Sokrates’e büyük bir hayranlık duyduğu ve onun izinden gittiği bilinmektedir. Platon yazdığı eserlerinde Sokrates’i konuşturarak ve hatırasını yaşatarak ona olan vefa borcunu ödemiştir.
Sokrates hakkında bildiklerimizin çoğu Platon’un eserlerinde bize aktardıklarıdır. Platon’un Sokrates’i olduğundan daha iyi göstermiş olma ihtimali de bulunmaktadır. Ancak günümüzde bunun bir tartışma konusu olmasının önemi yoktur. Platon’un siyasete atılmak istediğini ancak dönemin şartlarında vazgeçtiğini belirtmiştik. İdeal devletteki filozof yöneticinin Sokrates olduğu kadar Platon’un kendisinin de olması muhtemeldir. Sokrates ve Platon arasında bir rekabetin olmasının mümkün olmadığı açıkça ortada olduğuna göre Platon’un hayran olduğu hocasının izinden gittiği de bilindiğine göre ideal devletteki filozof yöneticinin önce Sokrates sonrasında da Platon olduğu söylenebilir.
[irp posts=”28925″ name=”Antik Yunan’da Yurttaşlık: Sparta ve Atina Kent Devletleri”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
1 Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, 42. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020, s. xi.
2 Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Ari Çokona, 21. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020, s. v-x.
3 Zafer Yılmaz, ‘‘Platon’un İdeal Devletinde Filozof-Yönetici, Yöneticilerin Eğitimi’’, ERPA International Congresses on Education 2016, s. 247-248.
4 Platon, Devlet, s. 181.
5A.g.e., s. 216.
6 Platon, Devlet, s. 184.
7A.g.e., s. 185.
8 Hasan Yıldız, ‘‘Platon’un Felsefesinde Yönetici Ahlakı’’, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Kasım 2015, s. 158.
9 Platon, Devlet, s. 196.
10 Platon, Devlet, s. 196.
11 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 47.
12 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 51-52.
13A.g.e., s. 55.
14A.g.e., s. 56.
15 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 177.
Kaynaklar
Hasan Yıldız, ‘‘Platon’un Felsefesinde Yönetici Ahlakı’’, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Kasım 2015, s. 154-173.
Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, 42. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020.
Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Ari Çokona, 21. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020.
Zafer Yılmaz, ‘‘Platon’un İdeal Devletinde Filozof-Yönetici, Yöneticilerin Eğitimi’’, ERPA International Congresses on Education 2016, s. 247-252.
Japonya dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. Tarihinde çok farklı dinlere ev sahipliği yapmış olan Japon medeniyeti, farklı dönemlerde farklı dini inançları benimsemiştir. İmparatorluk dönemine bakacak olursak, Japonya’da da halkın dini, imparatorun dini olan Şintoizm’dir. Şintoizm temelini Japon mitolojisinden ve geleneklerinden almaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Japonya ve Japon halkı ana kıtadan gelen dinlerin akımına uğramıştır. Yabancı din akımları temelde Hinduizm, Budizm ve Şamanizm’dir ve bu dinler “Yeni Dinler” (shinshukyo) olarak adlandırılmıştır[1]. Yeni dinler özellikle toplumun mali gücü daha az olan ve alt ile orta gelir grubuna dâhil olan Japonlar tarafından benimsenmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’yı işgal etmesi ve imparatorluğa son verirken, imparatorluk resmi dinini de yasaklaması dini örgütlenmelerin farklı şekillerde organize olmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan yeni dini örgütlenmelere “Yeni Yeni Dinler” (Shinshinshūkyō) adı takılmış ve bu örgütler toplumun üst gelir seviyesine sahip, zengin insanları kendilerine çekmiştir. Örgütler aynı zamanda eğitimli bireyleri kendi yapılanmaları içerisine almıştır. Aum Shinrikyo’da bu örgütlenmeler içerişinde yerini almıştır. Japon halkının büyük bir bölümü, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Budizm dinini kabul etmiş fakat geleneklerinden gelen bazı dini düşünceleri korunarak gelecek yıllarda da korunmaya devam etmiştir.
Aum Shinrikyo’nun Kuruluşu ve İdeolojisi
Shoko Asahara
Aum Shinrikyo, 1987 yılında eski adı Chizuo Matsumato olan Shoko Asahara tarafından kurulmuştur. (Lawson, 2000)
Terör örgütü olarak kabul edilmeden önce 1989 yılında Tokyo Metropolitan Hükümeti tarafından Japonya’da faaliyet gösteren dini bir organizasyon olarak tanımıştır. (Metraux, 1995)
Japon yasalarının verdiği haklara göre vergiden ve hükümet gözetiminden muaf tutulmuş ve bu ayrıcalıkları kullanarak birçok iş kolunda ticari faaliyet göstermiştir. (Lawson, 2000)
Örgüt ideolojik olarak, dini temele sahip, yabancı müdahaleleri kabul etmeyen ve silahlı eylemlerin meşruluğunu savunan bir yapıya sahiptir. Dini temelleri farklı dinleri ve ritüellerini benimsemesiyle aslında karma bir dini oluşum meydana getirmiştir. Budizm, Hinduizm, Şintoizm ve Hristiyanlıktan etkilenen Aum Shinrikyo gelecek projeksiyonunu, Hristiyanlığın kıyamet anlayışına ve Budizm’in yeniden doğuş inancına dayandırmaktadır. Örgütün lideri olan Shoko Asahara, aldığı dini eğitimler ve kurduğu yoga okulu aracılığıyla örgüt tabanını genişletmiştir. Aynı zamanda kendisinin ermiş, Nirvana’ya ulaşmış olduğunu iddia etmiş ve kendisinin İsa-Mesih olduğunu dile getirmiştir. Asahara, ABD ile Japonya arasında bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkacağını bu savaşın bir nükleer kıyamete neden olup dünyanın sonunun getireceğini iddia etmiştir. Örgüt aynı zamanda kötülüklerin yok edilmesi ile iyiliğin yükseleceği inancına sahiptir. Günümüz dünyasının çok büyük kötülüklerle dolu olduğunu ve insanların bu kötülükler içerisinde kötü olmak zorunda olduğu düşüncesinden hareketle, dünyanın ve insanların yok edilmesinin, amaçları olan iyiliğin ortaya çıkartılmasının yolu olduğuna inanmaktadırlar. Dünyanın ve insanların öldürülmesini bu şekilde bir dini alt yapıyla desteklerken, onları öldürenlerin de kötülüğe karşı eylem gerçekleştirdiklerinden dolayı en büyük iyiliği yaptıklarını düşüncesine sahiptirler.
Aum Shinrikyo örgütü, örgüte mensup olacak kişileri seçerken çok dikkatli davranmaktadır. Dini bir oluşuma sahip olması onu, diğer dini terör örgütler gibi elemanlarının günlük yaşantılarına da katı şekilde müdahale etmesi ve çiğnenemez kurallar koymasına neden olmaktadır. “Yeni Yeni Dinler” arasında yer alması ve örgütlenmesinin yüksek gelir ve eğitim seviyesine sahip bireylerden oluşması, örgütün finanse edilmesini desteklemektedir. Örgüte bağış ve Asahara’nın liderliğindeki Şamanist ritüeller aracılı ile örgütün gelirleri arttırılmaktadır. Örgüt içerisinde fiziki ve psikolojik şiddet vardır ve üyeler arasında uyuşturucu madde kullanımı da yaygındır.
Kurucu Liderin Hayatı ve Örgütün Popülerleşmesi
Shoko Asahara’nın asıl ismi Chizuo Matsumoto’dur. 1955 yılında alt gelir grubuna mensup bir ailede doğmuştur. Matsumoto doğuştan gelen hastalığı sebebiyle bir gözünü tamamen yitirmiş, diğeri ise çok az görme yeteneğine sahiptir.[2] Asahara, hayatını masör ve akupunktur yaparak idame etmiştir. O yıllarda Japonya’da görme yetisi düşük olan kişilerin bu mesleği yapmaya daha uygun olduğu düşüncesi hâkimdir. Ve onun bu hastalığı mesleğini yapmasını desteklemektedir. İlk adli cezasını 1976 yılında alan Shoko, 1978 yılında Tokyo’da bir Akupunktur kliniği açmıştır. Aynı zamanda kendisi ilaçlar üretmiş ve bu ilaçların satılacağı bir eczaneyi de açmıştır. Asahara bu yıllarda, ruh, zihin ve ileri algılama yöntemleri ile ilgilenmeye başlamıştır. Metafiziğe olan ilgisinin daha sonraki yıllarda örgüte eleman kazandırmasında ne kadar etkili olduğunu görmekteyiz. 1981 yılında Agonshu tarikatına üye olmuş ve 1982 yılında hapis cezası almış, hapiste yoga, aydınlanma, kâhinlik ve Mesihlik konularıyla ilgilenmiştir. Hapiste kaldığı yıllarda Nostradamus Kehanetleri ile de yakından ilgilenmiştir. 1984 yılında cezasını tamamlayan Matsumoto, Tokyo’da “Aum inc.” ismiyle bir yoga okulu açmıştır. Yoga lüks bir uğraş olduğundan dolayı okuluna genelde üst gelir grubundan eğitimli kişiler kayıt olmuştur. Daha sonraki yıllarda bu gelir grubundan toplanan bağış ve yardımlarla büyüyecek olan örgüt, temellerini ilk üyelerin sarsılmaz inancı sayesinde atmıştır. Matsumoto ilk üyelerini, iş hayatından memnun olmayan ve/veya hayatının olağanlığından mutlu olmayan kadın üyelerden almıştır. Üyelerine farklı yoga dersleri, pozitif enerji yüklemeleri ve metafizik seremoniler uygulanmaktadır. Japonya’da çok yaygın olan dergi-gazete okuma alışkanlığı örgütün birden tanınırlığının artmasına neden olmuştur.
Farklı ritüelleri olan tarikatları, yoga okullarını ve liderlerini tanıtan “Twilight Zone” isimli dergi 1984 yılında “Aum İnc.” hakkında bir makale kaleme almış ve Matsumoto’nun Lotus pozisyonunda yerden yükselmiş bir fotoğrafını basmıştır. Bu dergide yayımlanmasından önce okul, sadece Tokyo’da belirli bir grup tarafından tanınırken, basımın yapılmasından sonra Japonya’nın tamamında tanınmaya ve popülerleşmeye başlamıştır.[3]1985 yılına geldiğimizde okulun kurucusu ve lideri Matsumoto kendini dünyayı kurtarmaya geldiğine inandırmıştır. Aynı yıl Japonya’da dağlara yolculuklar yapan ve Hindistan’a giden Matsumoto, döndüğünde kendisine buralarda bulunan ermiş kişiler ve keşişler tarafından kıyamet zamanının bildirildiğini söylemiştir. Aynı zamanda kendi zihin dünyasında birkaç yıl sonra kuracağı dini oluşumun da temellerini atmaktadır. Ruhani yolculuğundan döndükten sonra öğrencileri ile birlikte “Aum Shinsen no Kai” (Aum Mountain Hermit’s Society) isimli yeni örgütünü kurmuştur. Bu süreçten sonra örgüte üye alımlarda çok seçici davranılırken, örgüte girecek olan kişilere özel törenler gerçekleştirilmiş ve yüklü miktarda kabul ücreti alınmıştır. Örgüt, üyelerinin ailelerinden ve normal hayatından koparılmasını, bir birey olarak örgüt içerisine alındıktan sonra birey kimliğinin yok edilmesini ve topluluk ile bütünleşmesini sağlamaktadır. Japonya’da popüler kültür içerisinde çokça bulunan ve aslında gelenekler ve mitlerinden oluşan kıyamet, yok oluş senaryoları, Budizm dininin reenkarnasyon inancı ile birleştirilmektedir. Dünyanın ve insanların yok oluşu ve yeniden doğuş kavramlarını içeren televizyon yapımları, çizgi romanlar ve kitaplar insanların bu inançları benimsemesinde araç olarak kullanılmıştır. Örgüt lideri Matsumoto, Japon toplumunun çoğunluğunun inandığı ve benimsediği bu kültürü, anlatılarında sürekli işlemekte ve kurmayı amaçladığı dini kimliğin altını bu mitlerle birleştirip daha fazla insanın ilgisini örgüte çekmeyi amaçlamaktadır. Örgüt, çok sayıda mülk satın alarak üyelerinin dış dünya ile sosyal ilişkilerini tamamen kesmeye çalışmıştır. 1986 yılından itibaren satın alınan çok sayıda konuta örgüt üyelerinin taşınması sağlanmış ve bu birlikte yaşa durumuna inziva adı verilmiştir. Tarikat üyelerinin aileleri, dış dünya ilişkilerini kesme çabaları sonrası örgüt hakkında şikâyette bulunmaya başlamışlardır. 1987 yılında örgüt adını “Aum Shinrikyo” olarak değiştirmiştir. Bu sırada örgüt 1.300 üyeye sahipken, 1989 yılına geldiğimizde üye sayısı 4000’ini geçmektedir.[4]
Örgütün Saldırıları ve İşlediği Suçlar
Örgüt, örgüt kimliği altında ilk suçunu bir cinayet olayı ile işlemiştir. Asahara, müritlerine anlattığı gibi dünyanın sonu geldiğinde tek kurtulacak bölgenin Fuji dağı etekleri olduğuna inanmaktadır. Bu sebeple Fuji dağının bir bölgesine, 1988 yılında kamp kurulmuştur. Bu kampta örgüte kabuller gerçekleştirilmiş ve gözlerden uzak olmasının avantajı ile işkenceye dönüşen kabul ritüelleri uygulanmıştır. 1988 yılında bir üyenin kabul ritüelinde boğularak öldürülmesi ve sonra cesedinin yakılarak yok edilmesi örgütün işledi ilk kriminal suçtur. Daha sonra bu cinayete tanık olan bir başka üye de örgütten ayrılmak istemiş fakat cinayetin ihbar edilmesinden şüphelenen örgüt yöneticileri tarafından öldürülmüştür. Birinci öldürme bir kaza sonucu olmasına rağmen ikinci öldürme bizzat Asahara’nın emri ile gerçekleştirilmiştir.
Fuji Dağı eteklerindeki Aum Shinrikyo kampı [japan-forward]
Tarikat, 1989 yılında resmi bir dini vakıf olmak, vergilendirmeden muaf olabilmek ve Japon devletinin baskısından kurtulmak için başvuruda bulunmuş fakat müritlerin ailelerinin baskıları ve şikayetleri nedeniyle bu başvuru kabul edilmemiştir. Bu süreçten sonra örgüt lideri Asahara, başvuruyu kabul etmeyen yetkililere mektuplar göndermiş ve protestolar gerçekleştirmiştir. Aynı sırada siyasete girmeyi düşünen Asahara, 1989 yılında “Shirinto” adında bir parti kurarak seçimlere girmiş, seçimleri kaybetmesinin ise tanrının bir işareti olacağını söylemiştir. Seçimlerin başarılı geçmesi ile Japon halkını ele geçirebileceğini ve bunu şiddet kullanmadan yapabileceğini düşünmüş, seçimlerin başarısız geçmesi halinde ise şiddet olaylarının ve eylemlerin başlaması gerektiğini dile getirmiştir. Örgüt 1989 yılında bilinirliğinin zirvede olmasıyla, örgüt karşıtlarının tepkilerinin en üst seviyeye çıkmasını aynı anda yaşamıştır. Japon bir dergi Aum Shinrikyo adına birkaç makale kaleme almış ve örgütün aşırılıklarını halka anlatmıştır. Örgüte mensup kişilerin aileleri de “Aum Shinrikyo Kurbanları Derneği” adı altında birleşerek seslerini duyurmaya ve örgütün sadece masum bir dini oluşum olmadığını yaymaya başlamıştır. Derneğin avukatlığını yapan Tsutsumi Sakamoto ve ailesi örgüt tarafından hedef gösterilmiştir. Aynı yıl kimyasal bir çözeltinin kendisine ve ailesine verilmesi ile öldürülmüşlerdir.
Japon avukat Tsutsumi Sakamoto ve ailesi
Bu olay Aum Shirinkyo’nun ilk kimyasal ve biyolojik saldırısı olarak kayıtlara geçmiştir. Japon güvenlik güçleri, avukat Sakamoto’nun ve ailesinin kaybolmalarını incelediğinde olay mahallerinde Aum Shinrikyo’ya ait rozetler bulmuştur. Daha sonra örgütün üst düzey yöneticilerine yönelik yapılan operasyonlarda bütün yöneticilerin Almanya’ya kaçtığı tespit edilmiştir. Örgütün bu araştırmalar sonrasında çok fazla üye kaybetmesi ve toplum gözünde kötü yönde popülerliğinin zirve yapması söz konusudur. Asahara liderliğindeki Shirinto Partisi, seçimlerde başarısız olmuş ve örgüt kendisinin dini lobiler tarafından engellendiği ve eylemlerinin meşru siyasi ve politik yollar ile gerçekleştirilemeyeceğini mensuplarına ilan etmiştir. Shinrikyo ve Asahara’nın yeraltına çekilme süreci bu meşruiyetin kaybedilişi ile paralel şekilde gerçekleşmiştir. Sakamoto ve ailesinin öldürülmesi, örgütün organize ve emir komuta ile gerçekleştirmesinden dolayı bir terör eylemi olarak adlandırılabilmektedir.
Örgütün Terör Eylemlerine Yönelmesi
Aum Shinrikyo terör örgütünü diğer terör örgütlerinden ayıran en önemli unsur, örgüt üyelerinin eğitim ve gelir seviyesi yüksek kişilerden oluşması ve saldırılarında kimyasal silahları kullanmasıdır. Eylem şekilleri konusunda örgüt üyelerinin meslekleri ilgi çekmektedir. Üyelerin birçoğu genetik mühendisi, biyolog ve astrofizikçidir. Bu durum terör örgütünün eylemlerini neden diğer bölgesel terör örgütleri gibi ateşli silahlar ve/veya el yapımı bombalar ile gerçekleştirmediğini bize açıklayabilmektedir. Aum Shinrikyo’nun büyük çaplı ilk eylemleri, kendisine karşı mücadele eden hukuk insanları ve devlet çalışanlarına karşı gerçekleştirilmiştir. Örgüt Tokyo Narita Uluslararası Havaalanı, Yokosuka Deniz Üssü ve İmparatorluk Sarayı’na karşı biyolojik ve kimyasal silahlı saldırılar gerçekleştirmiştir. Japonya’nın devlet binaları ve kalabalık merkezlerinde, 8 kez “Bacillus Anthracis”, 7 kez ‘’Clostridium Botulinum’’ maddelerinin püskürtülmesi ile saldırılar gerçekleştirilmiştir.[5] Fakat eylemlerin gerçekleştirilmesinden sonra saldırıların etkisinin ne kadar zayıf olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanların zehirlenme sonucu ölmelerine neden olması planlanan bu maddelerle düzenlenen saldırılar büyük oranda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fakat vermiş oldukları toplam zarar, örgütün başarısız eylemlerini gölgede bırakacak kadar büyüktür.
Bu saldırılardan sonra Asahara liderliğinde örgüt, kendine has bir silahın üretimine başlamıştır. Sarin gazı adı verilen ve solunması halinde insanları öldürme oranı çok yüksek olan bir silahın geliştirilmesine çalışılmıştır. Bu silah ilk kez 7 Temmuz 1995 tarihinde Matsumoto’da bir marketin önünde kullanılmıştır. Daha sonra yakalanan bir örgüt üyesi tarafından verilen bilgilere göre 16-17 örgüt militanı arabalar ile bir marketin girişinde bu gazın dışarıya salınmasını sağlamışlardır. Saldırıda yaklaşık 10 kişi ölmüş, 150 kişi yaralanmıştır. (Mickolus ve Simmons, 1997, s. 790-792)
Örgütün 1995’teki sarin gazı saldırısı.
Örgüt ikinci ve en büyük terör eylemini de 1995 yılında gerçekleşmiştir. 20 Mart 1995 tarihinde Aum Shinrikyo tarikatı mensupları, Tokyo’da üç ayrı metro istasyonuna aynı anda sarin gazı saldırısı gerçekleştirmişlerdir. Sıvı halde kullanılan Sarin gazı teröristler tarafından sabah saatlerinde patlatılmış ve metro istasyonu içerisindeki insanlar gazdan etkilenmişlerdir. Eylem sonucu 12 kişi ölmüş ve 6000’den fazla insan yaralanmıştır.[6]
Eylemin sonucu örgütün planladığı gibi çok büyük ölümlere neden olmamış ve Japon güvenlik güçlerinin erken müdahalesi ile patlatılması planlanan diğer bombaların imhası engellenmiştir. Aum Shinrikyo bu saldırısından sonra dünyada tanınırlığını artırmış fakat Japonya’da çöküşünü başlatmıştır. Saldırı sonrası örgüt üyesi ve üst düzey yönetici 200 kişi tutuklanmıştır. Tutuklananların arasında örgüt lideri Shoko Asahara’da vardır. Yargılamaları yapılan 13 örgüt yöneticisi ve örgüt lideri idam cezasına çarptırılmıştır. Fakat üst üste ertelemeler ile idam cezası ancak 2018 yılında uygulanabilmiştir. Shoko Asahara 2018 yılında asılarak idam edilmiştir.[7] Örgüt liderleri ve yöneticilerinin tutuklanmasıyla birlikte örgüt yapılanması dağılmaya başlamıştır. Geriye kalan örgüt üyeleri ve örgüte eskiden üye olan kişiler Japon istihbaratı tarafından yakından izlenmektedir. Aum Shinrikyo tarikatı adını “ALEPH” olarak değiştirmiş ve günümüzde dini bir vakıf olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Aum Shinrikyo Örgütü ve Japonya’nın Terörle Mücadele Politikaları
Japonya 1980 öncesi JKO gibi terör örgütleri ile mücadelesini uzlaşmacı politikalar ile çözmeye çalışmıştır. Parlamento’da terörle mücadele politikalarının sertleşmesine yönelik öneri ve teklifler sunulsa da çoğunluğun karşı çıkması sonucu bu teklifler kabul edilmemiştir. Asahara ve tarikatı Japonya’nın istihbarat ve izlenme faaliyetlerinin çok zayıf olmasından faydalanmıştır. İlk cinayetlerinin ve sonraki terör eylemlerinin önceden saptanması çok zor olduğu gibi birçoğu örgüt üyelerinin yakalanması sonucu ifadeleri ile aydınlatılabilmiştir. Kurulduğu yıllarda örgütün bir dini tarikat gibi hareket etmesi Japon devletinin ilgisini çekmemiştir. Fakat dış ilişkilerinin saptanması ile örgütün amaçları ortaya çıkmıştır. Aum Shinrikyo örgütünün Avusturya’da satın aldığı bir çiftlikte, biyolojik ve kimyasal silahlar üzerine deneyler yaptığı bilgisi Japon istihbaratı tarafından ortaya çıkarılmıştır.[8] Japon yönetimi tarafından, örgütün Rusya’dan nükleer silahlar da satın almaya çalıştığı iddia edilmektedir. Ortaya çıkan silahlar ve iddialar doğrultusunda, Japonya Parlamentosu’nda istihbarat faaliyetleri konulu yasalar yeniden gündeme getirilmiştir. Parlamento’daki Liberal ve Komünist partiler bu tekliflerin özel hayatın gizliliğine gölge düşüreceğini dile getirmişlerdir. Daha sonraki yıllarda izleme ve dinleme faaliyetlerinin Aum Shinrikyo tarikatı özelinde sınırlı bir süreliğine kanunlaştırılması uygulanmıştır.
Japonya’nın terörle mücadele politikaları dünyada diğer örneklerine hiç benzememektedir. Uzlaşmacı politikalar sadece siyasiler tarafından değil halk tarafından da arzulanmaktadır. Japonya’nın, şiddet şiddeti doğurur anlayışı ve Japon toplumunun geleneksel bir yapıya sahip olmasının bu uzlaşmacı politikaların temeli olduğu düşünülmektedir. 11 Eylül saldırılarına kadar, Aum Shinrikyo dâhil olmak üzere yurt içinde ve yurt dışında bulunan terör örgütleri Japonya’nın bu pasif terörle mücadele politikalarından faydalanmışlardır. Japonya dışında gerçekleştirilen rehin alma eylemleri, Japon devletinin teröristlere fidye ödemesi ile sonuçlanırken bu politikalar belirli çevrelerce eleştirilmiştir. Japonya içerisinde özellikle saldırılar sonrası mağdur olan halk tarafından pasif politikaları yüzünden çokça eleştirilen Japonya hükümetleri, Uluslararası arenada da uzlaşmacı politikalarının terör örgütlerini cesaretlendirdiği iddiası ile eleştirilmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrası özellikle Aum Shinrikyo’nun büyük terör eylemleri sadece halkı değil, siyasileri de terörle mücadele politikaları konusunda tekrar değerlendirme yapmaya sevk etmiştir. Japon parlamentosu acil önlem politikaları oluştururken terörle mücadelede oluşan eksiklikleri de tespit etmiştir. Japonya topraklarında terörle mücadeleyi yeniden yapılandırmak için asker ve polis teşkilatlarına daha fazla yetki sağlayan terörle mücadele yasaları oluşturulmuştur. Japon toprakları dışında da uluslararası terörle mücadele için belirli politikalar oluşturulmuştur. Japonya uluslararası terörle mücadele operasyonları ve yeniden yapılandırmaları için çok yüklü miktarda mali yardımlar yapma kararı almıştır. Afganistan, Pakistan, Afrika ülkeleri ve Ortadoğu’da ortaya çıkan terör örgütlerine karşı oluşturulan uluslararası koalisyonlara katılmıştır. Terörle mücadele konusunda Asya devletleri ile bir dizi antlaşma imzalamıştır. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan anayasasının hiçbir devlete karşı savaş açamama ilkesi sebebiyle ülke kendini sürekli bir tehdit algılaması içerisinde hissetmektedir. Japonya’nın 11 Eylül saldırıları sonrası gerçekleştirdiği terörle mücadele politikalarındaki değişim bazı çevrelerce bir aktif politika olarak yorumlanırken, bazı çevrelerce sadece bir dış politika girişimi olarak yorumlanmıştır.
Sonuç
Chizuo Matsumato’nun liderliğinde oluşan “Aum inc.” Yoga okulunun büyümesi ve bir dergiye verdiği poz ile Japonya’da popülerleşmesi aslında medyanın toplum üzerindeki olağan etkilerini de gözler önüne sermektedir. Alışkın olduğumuz terör örgütlerinden farklı olarak, Aum Shinrikyo tarikatı mensuplarının üst gelir grubuna sahip eğitimli kişilerden oluşması, bu örgütü diğer terör örgütlerden ayırmaktadır. Terör örgütlerinin genelinin üyeleri alt gelir grubuna mensup, eğitimsiz kişilerden oluşurken, Aum’da bu durum geçerli değildir. Eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik durum ile terör örgütlerine katılım arasında bulunan ilişki bu noktada sorgulanabilmektedir. Örgütün dini bir tarikata dönüşmesi ve üyelerini toplum ile ailelerinden soyutlanmasını sağlaması üyelerinin bağlılığını kesin olarak arttırmıştır. Dini bir anlatı üzerine oluşturulan eylem planları, bu planların uygulanmasını kesin hale getirmektedir. Japonya’da çok fazla dini tarikatın bulunması ve hepsinin farklı bir dini anlatı sunması aslında Aum’a benzeyen tarikatların oluşabilme ihtimalini arttırmaktadır. Fakat Japonya’da, Aum Shinrikyo’dan sonra herhangi bir dini terör örgütü ortaya çıkmamıştır. Gelirlerini üyeleri üzerinden sağlayan örgüt herhangi bir illegal ekonomik eyleme girişmemiştir ve bu eylemsizlik onun Japonya’da devlet organlarınca daha da görünmez kılınmasına sağlamıştır.
Japonya’da aktif bir başka terör örgütü bulunmazken, Aum Shinrikyo’nun da yıllarca eylem gerçekleştirmeden, güvenlik tehditti oluşturmayacak şekilde eylem planları yaptığı unutulmamalıdır. Eylem şekilleri konusunda örgüt üyelerinin meslekleri ilgi çekmektedir. Üyelerin birçoğu genetik mühendisi, biyolog ve astrofizikçidir. Kimyasal ve biyolojik terör eylemleri düzenlemeleri ve bu eylemlerin üyelerin meslekleri ile paralellik göstermesi, üyelerin örgüte alınırken bu eylemler planlanarak mı? Yoksa eylemlerin, üyeler örgüte kabul edildikten sonra ortaya çıkan bir sonuç mu? Olduğu konusunda bizleri düşündürmektedir. Terör örgütlerinin istekleri ve amaçları küresel çapta değişiklik gösterse de Japonya örneği bize hem devlet yönünden hem örgüt yönünden farklı stratejiler geliştirilebildiğini ve etkili olabilme ihtimalin de hiç az olmadığı kanıtlamıştır. Japonya, terör örgütleri ile mücadelede sert güç kullanımı ve askeri stratejiyi seçmemiştir. Japon halkının inançları ve istekleri doğrultusunda yumuşak ve müzakereye dayanılan bir terörle mücadele stratejisi uygulanmıştır. Aum Shinrikyo için örgütün yükselişine engel olamayan bu strateji, saldırıları da önleyememiştir. Terörle mücadele ilkeleri, rasyonel bir amaca bağlı terör örgütleri için etkili olabilir fakat Aum Shinrikyo’nun amacı Japonya’nın ele geçirilmesidir. Japon terörle mücadele stratejisi, hedefleri ve rasyonel amaçları olmayan, saldırılarını da bu amaçlar için düzenlemeyen terör örgütü olan Aum’a karşı etkisiz olmuştur. Japonya’nın dini inançlara ve özel hayata saygı ilkeleri, Aum Shinrikyo’nun aktif olarak kullanarak arkasında saklandığı ve aslında bu şekilde fark edilmeden saldırılar planladığını bize göstermiştir. Japonya’da 2019 verilerine göre kişi başına düşen gelir 48.556 Dolar’dır[9]. Dünya ortalamasının kat kat üzerinde olan gelir seviyesi, terör örgütlerine katılım sebebinin ekonomik olmadığını göstermektedir. Aum Shinrikyo terör örgütü, bizlere terör örgütlerin kuruluş amaçları, saldırıları konusunda yeni kavramlar ve davranış şekilleri öğretmiştir. Japonya’nın terörle mücadele stratejisi de güç kullanmanın dışında uygulanan yeni bir mücadele stratejisini dünyaya tanıtmıştır. Asahara liderliğindeki örgütün, terör eylemleri diğer uluslararası terör örgütleri ile karşılaştırıldığında daha az etki yaratmış ve daha az can kaybına neden olmuştur. Fakat örgütün kimyasal silah çalışmaları yapması, nükleer silahlara sahip olmaya çalışması kendisinin diğer terör örgütlerinden ayrılmasına neden olmaktadır. Bu silahların daha büyük saldırılar için kullanılma ihtimali örgütün gücünü ortaya koyarken, Japonya’nın terör örgütünü ortadan kaldırması terörle mücadelede başarılı olduğunu göstermektedir.
Lawson, S. (2000). Aum Shinrikyo and the 1995 Tokyo Subway Attack in Historical Perspective. Phi Alpha Theta History Honor Society Regional Conference. Sacramento. California State University.
Metraux, D. A. (1995). Religious terrorism in Japan: The fatal appeal of Aum Shinrikyo. Asian Survey, 35 (12), 1140-1154.
Kapitalizm ve liberalizm çoğu zaman aynı fikir akımlarıymış gibi zannedilir. Oysaki kapitalizm esasen sömürüyü ve serbest piyasayı savunan bir ekonomik sistemdir. Liberalizm ise ekonomiyi de içine alan ilkeler barındırmasının yanında bireyi önceleyen, demokrasiyi, siyasal, sosyal ve ekonomik özgürlükleri de içine alan geniş kapsamlı bir ideolojidir. Aynı zamanda liberalizm, kapitalist sistemin savunduğu girişimciliği ve serbest piyasa ekonomisini de savunmaktadır. Bu sebeple liberalizm ile kapitalist dünya sistemi arasında çok güçlü bağlar vardır. Liberalizm demokrasiyle yönetilen ülkelerin ve kapitalist dünya sisteminin taşıyıcı ideolojisidir. 20. ve 21. yüzyıl modern ulus devletlerinin küreselleşen dünyadaki var olma mücadelesinde ve rekabetinde liberalizm olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Çalışmamızda çağımızın siyasal ve ekonomik düzeninde önemli bir yeri olan liberalizm ideolojisinin tarihsel süreci, kavramsal olarak tanımı ve ana ilkeleri ele alınacaktır.
Kavram Olarak Liberalizm
Liberalizm kavramı diğer siyasal ideolojilere nazaran daha yakın denilebilecek bir tarih olan 19. yüzyılda siyaset terminolojisine girmiştir. Kelime olarak özgür, serbest gibi anlamlara gelen “liberal” sözcüğünden türeyen kavram, esasen İspanyolca kökenli olup Latince’ye sonrasında da İngilizce’ye geçmiştir. İspanyollar tarafından ilk olarak İngiliz menşeli olmayan politikaları suçlayıcı nitelikte kullanılan liberalizm kavramı, sonrasında ise ilginç bir şekilde İngiliz politikalarını ifade etmek amacıyla kullanılmış ve J. Locke’un liberal görüşlerini savunan parlamenterler de “liberales” olarak adlandırılmıştır.[1]
John Locke
Liberalizmin kurucusu olarak John Locke kabul edilmektedir. Bununla birlikte Adam Smith “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde bu kavramı ilk kez kullanan kişi olarak ve sonrasında yapmış olduğu çalışmalarla liberalizmin iktisadi anlamda gelişmesinde önemli düşünürlerden biri olmuştur.[2] Liberal felsefenin önemli düşünürlerinden Friedrich von Hayek’e göre liberalizm; bireysel özgürlükler düşüncesine dayanarak ilk kez İngiltere’de ortaya çıkan, 17. yüzyılın son çeyreğindeki “Old Whig”ler zamanından 19. yüzyılın sonlarında Gladstone dönemine dek uzanan bir dönemde gelişen “arzuya şayan” bir siyasal düzeni ifade etmektedir.[3] Liberalizm genel bir ifadeyle; bireyi esas alan ve bireylerin gerek siyasal gerekse de ekonomik alanda hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, piyasa ekonomisini serbestleştirerek devletin ekonomiye olan müdahalesinin asgari ölçülere indirilmesi gerektiğini savunan bir doktrindir.[4]Liberalizm dört ana ilke üzerine kurulu bir ideolojidir. Bunlardan ilki; kişileri özgür birer birey olarak kabul eden ve bireyi devletin ve toplumun yegâne amacı olarak gören bireycilik ilkesidir. İkincisi ise, liberalizmin kelime kökeni de olan özgürlük kavramıdır ve bireyi her türlü baskı ve zorlamadan öte tutan bir anlayışa sahiptir. Üçüncü ilke, bireylerin özgürce teşebbüs etmelerine olanak tanıyan kendiliğinden gelişen düzen (görünmez el) anlayışı ve bu anlayış merkezinde işleyen piyasa ekonomisidir. Dördüncü ilke ise liberal devlet ilkesidir. Bu ilke liberal düzenin demokratik değerler etrafında vücut bulmasıyla birlikte liberal demokrasinin bireyleri çoğunluğun tahakkümünden korumayı ve yönetme gücünün belirli bir grupta toplanmasının önüne geçmeyi amaçlayan ilkelere göre tanımlanmış sınırlı devlet esasına dayanmaktadır.[5]
Liberalizmin Ana İlkeleri
Bireycilik
Liberal düşüncenin en temel yapı taşı bireydir. Liberalizm, siyasi ve ekonomik alanda bireyi esas alan ve bireyin tüm müdahalelerden uzak tutulması gerektiğini düşünen bir ideolojidir. Bu bağlamda bireyciliği tanımlamak gerekirse; toplumları ve devletleri oluşturan temel öğe olarak bireyi kabul eden ve bireyi toplum ve devlet organizmalarından ayrı ve üstün bir varlık olarak ele alan bir düşünce sistemi olarak tanımlanabilir. 17. yüzyıldan itibaren Batı tarafından kullanılmaya başlanan bir kavram olarak birey sadece tekil kişi anlamına gelmez. Birey, insanların her birinin eşsiz özelliklere sahip bağımsız ve anlamlı varlıklar olduğunu, herhangi bir topluluk ya da kolektif oluşumun sorumluluğu altında görevleri olan üyeler olmaktan öte özerk bir varlığa sahip olduğunu ifade etmektedir.[6] Liberalizmin kurucusu olarak kabul edilen John Locke, ilahi bir fıtrata sahip olan bireyin doğuştan birtakım temel haklarla dünyaya geldiğini ve bireyin sahip olduğu en temel üç hakkın yaşama, mülkiyet ve özgürlük hakkı olduğunu ifade etmiştir. Bu haklar bireyin insan olmaktan, insan onuruna sahip olmaktan kaynaklanan temel haklarıdır, bu nedenle hiçbir şekilde ihlal edilemez ve hiçbir amaç uğruna vazgeçilemez.
Bu temel haklarla dünyaya gelen birey aynı zamanda hukuksal düzenlemeler için de temel bir dayanak oluşturmaktadır. Siyasal kurumların ve hukuksal düzenlemelerin temel hedefi bireyin doğuştan getirdiği bu tabii hakları korumaktır. Devlet, siyasal düzen ve hukuk sisteminin varlık sebebi budur.
Tabii hukukun bir gereği olan mülkiyet hakkı bireyin yaşamı kadar masum ve kutsal bir haktır. Mülkiyet kavramı “malik olmak” anlamına gelip, bireyin sahip olduğu maddi ve manevi tüm değerleri ifade etmektedir. Aynı şekilde başkasının özgürlük alanına girmeksizin bireyin ön gördüğü her tür düşünce, inanç ve pratik onun tabii hukukunun bir gereğidir ve asla vazgeçilemez.[7]Bir diğer düşünür Immanuel Kant ise; bireyin akıl ve irade sahibi olması nedeniyle diğer tüm varlıklardan ayrı ve üstün bir konumda bulunması gerektiğini savunmuştur. Ona göre birey olarak insan, eğilimler ya da gereksinimlerden ötürü değer kazanan bir “şey” değil, varoluşu doğaya dayanan, kendi mutlak değeri olan kutsal bir varlıktır. Bu sebeple akıl sahibi olmayan varlıkları “şeyler” olarak tanımlarken akıl sahibi varlıklar olarak insanları “kişiler” olarak tanımlamaktadır.[8]Liberalizm bireyi hem metodolojik hem de ontolojik açıdan ele almaktadır. Metodolojik bireyciliğe göre; somut olan varlık bireydir. Birey dışındaki toplum, devlet, millet gibi oluşumlar soyut varlıklardır. Bu sebeple insanı ve toplumu anlamak için bireyin davranışları incelenmelidir. Ontolojik bireycilik ise; temelde bireyi esas almakla birlikte bireyi toplum ve devletten üstün gören bir anlayışa sahiptir. Nitekim birey hakları da toplumsal haklardan önce gelmelidir. Akıl ve irade sahibi olması nedeniyle insan diğer canlıların en üstün ve önde gelenidir.[9] Liberal düşüncenin bireyi temel alan değer anlayışı bireyin kendi menfaatlerini maksimize edeceği ve bu sayede içinde bulunduğu toplumunda ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunacağı varsayımına dayanır.
John Stuart Mill
Bu bağlamda devletin bireye ekonomik anlamda müdahalesine de karşı çıkmaktadır. John Stuart Mill, devletin ekonomik alana müdahalesinin yalnızca gücünü gereksiz yere arttırmaya sebep olacağını oysaki bireylerin devletin müdahalesi olmadan kendilerini ekonomik alanda geliştirebilecek potansiyele sahip olduklarını vurgulamaktadır.[10] Serbest piyasanın sağlıklı bir şekilde işlerliğini sürdürebilmesi için devlet her türlü müdahaleden uzak bir tutum sergilemelidir. Aksi taktirde liberalizmin serbest piyasanın kendiliğinden düzeni sağlayacağı varsayımı çöker ve uyum bozulur. Devletin müdahalesi bireyin üzerinde baskı yaratacak ve birey de başka bireyler üzerinde baskı kurma girişiminde bulunacaktır.
Dolayısıyla bu şartlar altında çatışma ortamı kaçınılmaz olacaktır.[11] Kısaca özetlemek gerekirse; liberalizmin bireycilik algısı, bireyi üstün bir varlık olarak görmekle birlikte devlet ya da toplum aracılığıyla her türlü baskıdan da uzak tutulması gereken ve bu sayede gelişim sağlayabileceğine inanan bir anlayışa sahiptir.
Özgürlük
Bireyi merkeze alan bir ideoloji olarak liberalizmin içselleştirdiği bir diğer önemli husus ise özgürlük kavramıdır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal alanda özgürlüğün sağlanamadığı bir toplumda bireysel haklardan söz etmek mümkün değildir. Bu açıdan ele alındığında liberal düşüncenin özgürlük anlayışının temelinde de toplumun değil bireyin ön planda olduğunu vurgulamak gerekir. Milton Friedman’a göre; liberalizm için asıl önemli olan şey gönüllü işbirliği ve özgür tartışma ortamıdır. Bu bağlamda bireylerin özgürlükler liberalizmin olmazsa olmaz şartıdır.[12] Liberal düşüncenin özgürlük kavramını ele aldığımızda Isaac Berlin’in “Two Concepts of Liberty” adlı kitabında da ifade ettiği üzere negatif ve pozitif özgürlük ayrımının var olduğunu görmekteyiz.
John Locke’un kurucusu olduğu klasik liberal anlayışa göre özgürlük; bireylerin istedikleri gibi hareket edebilme ve becerilerini geliştirebilme haklarına sahip oldukları ve dışsal bir zorlamanın hoş karşılanmadığı “negatif özgürlük” anlayışına sahip iken, J.S.Mill’in başını çektiği ve T.H.Green, Hobhouse, A.J.Hobson gibi düşünürlerin de savunduğu modern liberal anlayışa göre ise özgürlük; bireyleri yalnızca kendi haline bırakmak yerine kişisel gelişim ve yeteneklerini gerçekleştirmeleri ile ilintili olan ve bireyi sosyal kötülüklerden koruyacak dışsal müdahaleleri de bu doğrultuda kısmen kabul eden bir “pozitif özgürlük” anlayışına sahiptir.[13]Liberalizm her ne kadar iki farklı teoriyle özgürlüğü ele alıyor olsa da genel itibariyle negatif özgürlük anlayışına sahiptir. Negatif özgürlükten kasıt zikrettiğimiz gibi bireyin herhangi bir dış zorlamaya maruz kalmadan serbestçe davranabilme özgürlüğüdür. Nitekim birey davranışlarına müdahale edilmediği ölçüde özgürdür. Bireyin serbestçe davranabildiği alan ne ölçüde geniş ise, özgürlüğü de o kadar geniştir.
Milton Friedman
Burada esas olan nokta bireye herhangi bir dış etkenin yardımı değil, bireyin her türlü dış müdahalelerden ve baskılardan uzak tutulmasıdır.[14] Liberalizmin birey odaklı özgürlük anlayışının içerisinde temel olarak siyasal ve ekonomik haklar olarak nitelendirebileceğimiz özgürlükler söz konusudur. Birey, istediği inanca sahip olma, istediğini düşünme ve ifade etme haklarının yanında iktisadi olarak istediği faaliyette bulunabilme ve mülkiyet edinme haklarına da sahiptir. Bireyin siyasal haklarının başında hiç şüphesiz düşünce ve ifade özgürlüğü gelmektedir.
Düşünce ve ifade özgürlüğü kısaca; bireyin özgür bir biçimde düşünme ve istediği bilgilere ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve yargılarından ötürü hiçbir şekilde kınanmaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte (dernek, toplantı, sendika vb.) çeşitli iletişim araçlarıyla (söz, basın, resim, sinema, tiyatro vb.) özgürce açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelmektedir.[15]Bu açıdan bakıldığında düşünce ve ifade özgürlüğünün tam anlamıyla bir toplumda var olabilmesi basın özgürlüğü ile de doğru orantılıdır. Serbest düşüncenin var olmadığı bir toplumsal düzende sosyal, kültürel ve demokratik değerlerin gelişimi elbette mümkün değildir. Bu açıdan ele alındığında düşünce özgürlüğünün liberal ideolojide diğer özgürlüklerin sağlanabilmesi bakımından olmazsa olmaz bir değere sahip olduğunu ifade etmek mümkündür. Düşünce özgürlüğü ile ilintili olan bir diğer özgürlük ise din ve vicdan özgürlüğü ya da diğer bir ifadeyle inanç özgürlüğüdür. Bireylerin istedikleri gibi düşünebilmelerinin yanında istedikleri inancı benimseme ve inançlarının gerektirdiği şekilde yaşamlarını sürdürebilme hakları vardır.
Din ve vicdan özgürlüğü, bireyin resmi ya da gayrı resmi hiçbir tehdit ya da baskı altında kalmaksızın istediği dine inanması ve inandığı dinin gereklerini yerine getirebilmesi ve bunları benimseyerek özgürce vicdanına mal edebilmesidir.[16] Bütün bunlarla birlikte liberalizmde önem atfedilen bir diğer özgürlük, hiç şüphesiz ekonomik ve iktisadi özgürlüklerdir. Bireyler serbestçe girişimde bulunabilmeli ve özel mülkiyet hakkına sahip olabilmelidirler.
Liberal düşüncede ekonomik özgürlük kısaca ifade etmek gerekirse; bireyin ekonomik faaliyette bulunması ve ekonomik girişimcilik hakkına sahip olmasıdır. Bunun içinde gerekli olan faktörlerin en önemlisi piyasa ekonomisidir. Piyasa ekonomisinin olduğu yerde rekabet olacak ve bu sayede ekonomik özgürlük sağlanacaktır. Bireysel girişimciler ve çalışanlar serbestçe faaliyette bulunabilecek, bu sayede her türlü tehdit ve baskı ortamından kaçabileceklerdir.[17] Bunun sağlanabilmesi için de devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesi olmamalı ve sınırlandırılmalıdır. Sonuç itibariyle liberalizmin birey odaklı anlayışının yanında savunmakta olduğu tüm siyasal ve ekonomik özgürlüklerin temelinde devlet aygıtının sınırlandırılması ve tüm bu özgürlükler alanına olan müdahalesinden uzak tutulması gerektiği anlayışı esastır.
Piyasa Ekonomisi
Siyasal ve sosyal alanda liberalleşen bir toplumda ekonomik liberalleşme de ayrı bir yer tutmaktadır. Nitekim liberalizm devletin her alanda bireye müdahaleden uzak bir tutum sergilemesi gerektiğini dile getirirken ekonominin de birey merkezli olmasını esas alır. Bu sebeple liberalizmin ana ilkelerinden biri de piyasa ekonomisidir. Bireylerin özgürce hareket edebildiği bir piyasa ortamı rekabeti arttıracak bu da ekonomik kalkınmayı sağlayacaktır. Devlet her alanda olduğu gibi piyasadan da uzak durmalı, müdahaleden kaçınmalı ve bireylerin tercihlerine engel olacak herhangi bir kısıtlayıcı tedbir uygulamamalıdır.
Ekonomik liberalizmin kurucusu sayılan Adam Smith bu hususta “görünmez el” teorisini ortaya atmış ve devletin müdahalesinden uzak bir piyasa sisteminde düzenin kendiliğinden sağlanacağını ve işlerlik kazanacağını savunmuştur. Liberalizm iki yönden piyasa ekonomisi ile ilgilidir. Çünkü liberal düşünce mülkiyet ve miras hakkıyla mübadele ve sözleşme özgürlüklerinin özgür bir toplum için vazgeçilmez olduğunu savunur. Bu özgürlükler de piyasa ekonomisinin özünü oluşturur. Bir diğer husus ise liberalizmin ana ilkelerinden biri olan sınırlı devlet ilkesinin uzantısında piyasa ekonomisini şart kılmasıdır. Sınırlı devlet idealinin gerçekleşebilmesi için devletin ekonomik alanda da küçülmesi gerekecektir. İktisadi ilişkileri yöneten ve üretim kaynaklarını elinde bulunduran devlet, bireysel özgürlüklere de zarar verecektir.[18]
Adam Smith
Bu nedenle devlet piyasayı kendi işleyişine bırakmalıdır. Piyasa kavramını, bireyin karşılıklı rızasıyla oluşan ve toplumdaki iktisadi faaliyetlerin herhangi bir baskı olmadan düzenlenmesini sağlayan bir mekanizma olarak tanımlayabiliriz. Piyasa ortamında çıkarlarının ne olduğunu en iyi bilen bireylerin yarışı ve işbirliği ile toplum için en iyi olan da ortaya çıkacaktır.
Ludwig von Mises’te bu bağlamda; özgürlükleri korumanın en iyi yolunun anayasa yada kanunlar değil, piyasa mekanizması olduğunu söylemektedir. Mises’a göre; piyasa mekanizmasında özgürlükleri sağlamanın aracı bireyler arasındaki rekabettir ve piyasa, bireylere sınırsız olanaklar sunarak onları özgür kılmaktadır. Böylece işçiler de işverenin insafına bel bağlamak durumunda kalmadığı gibi, tüketicide tek bir üreticiye bağlı kalmayacaktır. Yani kısacası, hiç kimse bir başkasına muhtaç olmayacaktır. Piyasa ekonomisi sisteminde zorlama yoktur ve insan ilişkileri gönüllülük esasına dayanır.[19] Friedman da aynı şekilde, liberalizmin piyasa ekonomisi sistemi sayesinde rekabetçi kapitalizmin ekonomik gücünü siyasal gücünden ayırdığını ve bu iki gücün ayrılması nedeniyle siyasal özgürlüklerin de önünü açtığını ifade ederek, piyasa ekonomisinin liberalizm için tek başına yeterli olmasa da olması gereken bir şartı olduğunu belirtmiştir.[20]
Sınırlı Devlet
Bireyi ve bireysel özgürlükleri temel alan liberalizm, bu koşulların sağlanmasında en büyük engel olarak devlet aygıtını görmektedir. Güç kullanma tekelini elinde bulunduran devlet, bireyi hem sosyal hem de ekonomik alanda sınırlandırmak yerine kendi gücünü sınırlandırmalıdır. Sınırlandırılmayan ve belli kurallarla bağlanmamış bir devlet, bireyin özgürlüğüne karşı en büyük tehdittir. Devlet bireylere yasaklamış olduğu zorbalıkları kendi uygulayabilir ve bu şekilde bireyleri birer köle haline getirebilir. Bu nedenle liberal düşüncenin savunduğu devlet anlayışı yurttaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip ve onlardan ayrı, üstün bir varlık değildir.[21] Liberalizmin öngördüğü sınırlandırılmış devlet ilkesinin var olabilmesi ancak belli kanunlar çerçevesinde yetkileri sınırlandırılmış, anayasal bir hukuk devleti sistemi ile mümkündür. Kanunların varlığı devletin de yetki alanını sınırlar. Kanunlar sosyal bütünlük ilkesine sahip olmalıdır. Friedrich Hayek, kanunların nasıl olması gerektiği ve hakimiyeti hususunda 4 özelliği öne çıkarmıştır. Bunlar; kanunların kimseyi ayırmaksızın ya da hedef göstermeksizin genel bir niteliğe sahip olması, herkese eşit uygulanması, geçmişe dönük olmaması ve resmi ya da gayrı resmi bütün kurum ve kuruluşları bağlamasıdır.[22]
Friedrich Hayek
Bu maddeler hukukun üstünlüğü ilkesi açısından önemlidir ki, hukukun üstünlüğü liberal demokrasiler için olmazsa olmazdır. Liberalizm için en uygun ortam herhangi bir tehdit ya da baskının olmadığı gönüllü işbirliği ortamıdır. İdeal olan bireylerin kendi aralarında özgürce tartışabildikleri bir ortam oluşturarak çoğunluğa boyun eğmeden fikir birliğini sağlayabilmeleridir. Bir toplumda düzenin devam etmesi dış yaptırımlar ve baskı olmaksızın ancak fikir birliği ile mümkündür. Fakat kuralların yorumlanması ve uygulanabilmesi için yalnızca toplumsal gelenek ve görenekler bu görüş birliğini sağlayamazlar, bundan dolayı bir hakeme ihtiyaç vardır ve bu hakem de devlettir. Devletin asli görevi; kuralları değiştirebileceğimiz araçları sağlamak, kurallar arasındaki farklılıkları düzenlemek ve kurallara uymayanları cezalandırmaktır. İnsanların özgürlükleri bir noktada çatışabilir ve çatışmanın çözümü için devlet hakemlik görevini üstlenir.[23]J.Locke, devleti; yalnızca kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilen insan toplumu olarak tanımlamıştır. Bu sebeple, devlet temel haklar olan özgürlük, sağlık, mülkiyet gibi haklar için aynı kanunları tarafsız bir şekilde güvence altına almakla yükümlüdür.[24] Bireysel özgürlüklerin güvence altına alındığı ve devletin yetkilerinin kanunlar çerçevesinde sınırlandırıldığı bir ortamda buna bağlı olarak ekonomide de bireylerin teşebbüs özgürlüklerinin gereği olan özgür bir piyasa ortamı sağlanmış olacaktır.
Sonuç Yerine
Liberalizm, bireyi toplumun bir parçası değil bizatihi öznesi olarak kabul eden bir anlayışa sahiptir. Liberalizm için birey her şeydir. Onun ekonomik, siyasal ve sosyal taleplerinin önünde hiçbir engel bulunmamalıdır. Bilhassa devlet her türlü müdahaleden uzak bir tutum sergilemeli ve sınırlandırılmalıdır. Bireyler inanç, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi hakların yanında ekonomik olarak girişimcilik ve mülkiyet hakkına da sahip olmalıdırlar. Bu da kuvvetler ayrılığı, hukuk ve adalet sisteminin var olduğu demokrasilerle mümkündür. Özgürlüklerin olduğu bir toplumda birey gelişecek ve ekonomik özgürlüğü için girişimcilik faaliyetlerinde bulunacaktır. Bu sayede toplumsal refah ve kalkınma da artacaktır. Bunun için serbest piyasa ekonomisi olmalı ve devlet tarafından kısıtlayıcı müdahaleler olmamalıdır. Tüm bu ilkeler ışığında liberalizm, 20. ve 21. yüzyılda demokrasi ile yönetilen modern ulus devletler için gerek kapitalist sisteme uyum sağlayan piyasa ekonomisini öngörmesi gerekse de özgürlükçü yapısıyla vazgeçilmez bir ideoloji haline gelmiştir.
[irp posts=”32423″ name=”Kapitalizm ve Demokrasinin Yapı Taşı: Liberalizm””]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Atilla Yayla, Liberalizm, 4. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2002, s. 15.
[24] John Locke, “Civil Goverment”, içinde Siyasal Düşünceler Tarihi, çev. Mete Tuncay, Ankara, A.Ü.S.B.F. Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969, ii, 193 (s. 16).
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Hilafet için gerçekleştirdiği genişleme sürecinde önemli nokta, 1514 yılında bugünkü Suriye sınırları içerisinde bulunan Dabık bölgesinde Memlûklere karşı yapılan Mercidabık Savaşı ile Lübnan’ın I. Cihan Harbi’ne kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmasını sağlamıştır. Osmanlı bölgeyi diğer bölgeler gibi eyalet sistemi ile imparatorluğun görevlendirdiği kişiler tarafından yönetmiştir. Ancak bu yöneticiler ecnebi çoğunlukta olan bölgelerde daha çok yetkiye sahipken, Müslüman bölgelerde bu yöneticilerin yetkileri sınırlandırılıyordu. Çünkü bu insanların İslam dinine mensup olmaları padişah nezdinde önem teşkil etmekteydi. Bu yüzden bu bölgelerdeki birçok genç Payitaht’ta eğitim görüp, yetişmekteydi.
Trablus ve Sayda’nın harita gösterimi
Bu dönemde Lübnan, Trablus ve Sayda olarak iki eyaletten oluşmaktaydı. Bölgede Müslüman nüfusunun yanında yarı yarıya yakın bir kısmı Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Bölge, etnik ve dini yapısı itibariyle bir mozaik gibi çok çeşitli bir yapıda idi. Bu yapısı nedeniyle emperyalist güçlerin hamilik iddiaları ile karşı karşıya kalınmaktadır. Nitekim, Osmanlı’da 16. yüzyıldan itibaren kapitülasyonların artmaya başlaması ile birlikte Avrupalı devletler, Hristiyanların belli nüfusa sahip olduğu bölgelere yönelik, içişlerine müdahil olma yönünde politikalar seyrediyorlardı.
Bölgeye en çok ilgisi olan Fransızlar olmuştur. Bunun dışında Mısır valisi Mehmet Ali’nin de bölgeye yönelik ciddi girişimleri bulunmaktaydı. Nitekim 1840 yılında Mehmet Ali’nin ordusu bölgeyi ele geçirmiştir. Lübnan tarih boyunca bulunduğu konum ve barındırdığı çeşitlilik sebebiyle etkilere maruz kalmış ve çatışmalar görmüştür. Bu yüzden en istikrarlı dönemini Osmanlı hâkimiyetinde yaşadığını söylemek yanlış olmaz. [3]
Lübnan’a dini ve etnik yapı; %50 civarında Müslüman ve Dürzi, %30 civarında Hıristiyan (Maruni), %20 civarında Grek Katolik, Grek Ortodoks ve Katolik Ermeni’den oluşmaktadır. Böyle çeşitli bir yapıya sahip olmaları onlara bazen olumsuzluk getirebiliyor. Nitekim, Mehmet Ali’nin çekilmesinden sonra (1840) Dürzi ve Müslümanların yaşadığı bölgelerde ayaklanmalar oldu. Bu ayaklanmalar kısa sürede bir iç savaşa dönüştü. Bu savaşı önlemekte güçlük çeken Osmanlı, Batılı devletlerin müdahil olmasına karşı çıkmadı. Batılı devletlerin de müdahil olması sonucunda 1861 yılında ‘Lübnan Nizamnamesi’ adı verilen bir anlaşma yapıldı. [4] Bu anlaşma ile Lübnan, Osmanlı tebaasından olan Hristiyan bir Sancak yöneticisi tarafından yönetilecektir. Buna ek olarak Lübnan özerk bir şekilde, iç işlerine serbest olmuş ancak fiili olarak yine Osmanlı’ya bağlı kalıyordu. [5]
Fransız Hakimiyeti
Lübnan’da büyük çoğunluğu oluşturan ve Şiiliğin bir kolu olarak adlandırılan Dürziler, Lübnan ve Suriye’de yayılmış bir topluluktur. Bu yüzden Lübnan’ın kuzeyinde bulunan Şuf olarak adlandırılan (Cebeli Şuf) dağlık alanda yaşamaktadırlar. Suriye’deki Dürziler ise Dürzi Dağı (Cebeli Dürzi) civarında yani Suriye’nin güney kısmında yaşamaktadırlar.
Lübnan’da yaşanan sorunların çoğu Dürzi kaynaklı olduğu söylenebilir. Çünkü bu topluluk kendi içinde bölünmüş ailelerden oluşmaktadır. Bunlardan en önemlileri Canpolat ve Şihap ailesidir. Şihap ailesi Marunilerin de etkisi ile Hristiyanlığa geçmiştir. Diğer taraftan Hristiyan bir topluluk olan Marunilerin, Hristiyanlığın getirdiği etki ile Batılı devletler ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Aynı zamanda Fransa’nın bölgede hâkim olmasının nedeni Maruniler olmuştur. Hristiyanlığın Katolik mezhebinden olan Maruniler, Roma Kilisesi ile bağlantısını güçlendirmiş ve buraya eğitim görmek üzere talebeler göndermişlerdir. Ülkede ekonomik ve siyasi etkisi artan Maruniler, II. Beşir Şihab’ın yönetimine gelmesi ile etkilerini giderek arttırmışlardır.
Çünkü Beşir Şihab, Canpolat ailesi hariç diğer tüm Dürzi topluluklarını saf dışı bırakmıştır. 1840’dan sonra II. Beşir Şihab’ın yönetimden azledilmesi sonucunda Dürziler yine ayaklanmış ve çıkan ayaklanmalar sonucunda ‘Lübnan Nizamnamesi’ imzalanmıştır (1861). Bu nizamname ile ülkede daha çok söz sahibi konumuna gelen Maruniler, Fransız İhtilali’nin verdiği bir özgüvenle milliyetçi tutumlarla Arap birliğine karşı çıkmaya başladılar. Lübnan’ı ve aynı zamanda Suriye’deki Hristiyan toplumları da etkisi altına alan Maruniler, bağımsızlık ideallerine düştüler. Ancak I. Cihan Harbi sonrasında desteklerini aldıkları Fransızların mandası haline geldiler. [6]
Fransızlar bölgeyi kaybetmemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bölge üzerinde paylaşım yapan İngiliz ve Fransızlar, Sykes-Picot ile bu bölgeyi paylaşmış ve Fransızlar istediklerini almıştı. Sykes-Picot ile Fransız komutan Henry Gouroud bölgeye gönderildi. I. Cihan Harbi’nde bölge bölgede bulunan Henry, Lübnan’ın Osmanlı’nın hakimiyetinden çıkmasında kilit rol oynadı. Öte yandan 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı ile Lübnan Osmanlı’dan kesin olarak ayrıldı. Fransızlar, Maruniler üzerine çok etkiliydi. Bu nedenle bu topluluğu devletsiz bırakmak istemiyordu. Şayet Fransızlar etkili olmasa Lübnan Suriye’den koparılmaz ve Müslümanların hakimiyetine girerdi.
Fransız Komutan Henri Gouraud (soldaki)
Fransızlar çok akıllıca bir siyaset ile bölgeyi sadece Marunilerden oluşturmayarak Marunilerin Fransa olmadan siyaset yapamayacaklarını sağladı. Ülkede azınlık konumunda olan Maruniler, bugün bile Fransızlar sayesinde ülke yönetiminde bulunuyorlar. Bu yüzden Lübnan başını karışıklıklardan kaldıramıyordu. Çünkü oluşturulan yapı her an çatışma ve kargaşaya hazır halde bekliyor. Maruniler, Batı ile geleceklerini düşünürken, Müslümanlar ve Dürzilerin bir kısmı Arap coğrafyasına umut bağlamıştır. Bu ikili çekişme ülkedeki zıtlıkların temel aslında etmeliydi. [7]Bu zıt yapıdaki modern Lübnan’ın temeli, 1926 yılında yapılan anayasa ile daha da karışacaktı. Nitekim, bu anayasa ile Fransa ülke üzerinde daha aktif söz sahibi haline geldi. Bu durumdan rahatsız olan Müslümanlar ve Dürziler tepkilerini giderek arttırıyordu. Baskılar sonucunda 1932 yılında bir Müslüman’ın cumhurbaşkanı olma yönündeki söylemler Fransızların engeline takılmıştı. Çünkü Fransızlar böyle bir durumda ülke kontrolü kaybedebilirdi. Bu sebeple cumhurbaşkanlığı makamı Hristiyanların elinde olmalıydı. Bu sürecin gerçekleşeceği şüphesi üzerine Fransızlar anayasanın uygulanmasını engelledi. Bu engel 1936 yılında Hristiyan bir aday olan Emille Edde’nin cumhurbaşkanı seçilmesine kadar sürdü.[8]
1932 yılında yapılan seçimlerde iki Hristiyan aday karşı karşıya gelmiştir. Bunlar; Emille Edde ve Bişar El Huri idi. İki aday da yurtdışında tahsil görmüş, nitelikli insanlardı. Ancak tamamen farklı görüşlere sahiptirler. Nitekim, Huri Maruni olsa da Fransızlar ülkesinde istemiyor ve Müslümanlar ile birlikte olunması gerektiğini düşünüyordu. Huri, ülkenin selametinin ve gelişmesinin birlik olmakta olduğunu düşündüğü için Müslümanların da içinden yer aldığı ‘Anayasal Blok’ yapılanmasını kurdu. 1936 yılında Fransa ile Lübnan bağımsızlık konusunda anlaştı. Lübnan Ulusal Meclisi 1936 yılında Edde’yi tekrar cumhurbaşkanı seçti.
Emile Edde (sağdaki)
Huri’nin birlik politikasının etkisini kullanmak için başbakanlığa Hayreddin El Ahdap adındaki bir Müslümanı seçti. Birlik konusundaki şansın Edde’ye verilmesi de birlik vurgusu açısından son derece gülünç bir durumdur. Yapılan bağımsızlık anlaşmasını, Fransız meclisi kabul etmeden yürürlüğe girmesi olanaksızdı. Nitekim, sonuç böyle de oldu. Meclisten olumsuz karar çıkması sonucunda bölgede Fransa’yı temsilen bulunan Yüksek Komiser, 1936 yılında anayasayı yeniden askıya aldı.
II. Cihan Harbi’nden sonra 1941 yılında Fransa’da yönetime De Gaulle’nin gelmesi ile 1943 yılında anayasa tekrardan uygulanmaya başlandı. Ancak De Gaulle de kendinden önceki hükümet gibi Lübnan ve Suriye’nin bağımsızlıklarını oyalayarak, uzamasını sağladı. 1943 yılında anayasanın tekrar yürürlüğe girmesi ile yapılan seçimlerde Müslüman yanlısı olan Huri cumhurbaşkanlığına seçildi.
Başbakanlığa ise kendisine yakın olarak gördüğü Riyad Sulh’u getirdi. Cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki iş birliği ülke için umut olan Ulusal Paktı (1943) oluşturdu. Bu pakt ile vurgulanan iş birliği resmiyet kazanıyor, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslüman, Lübnan’ı oluşturan bütün gruplar birbirlerine saygı çerçevesinde yaşamayı kabul ediyordu. Bununla birlikte Pakt ile Cumhurbaşkanı Maruni, başbakan Sünni ve meclis başkanı Şii yapılanması oluşturuluyordu.
Ancak bu durumdan rahatsız olan Fransızlar, Lübnan ve Suriye’de kontrolü kaybetme endişesi duymaktaydı. Bu yüzden bölgeye düzenlediği askeri harekata karşı bölge insanlarının buna karşı ayaklanması sonucu iki ülkede 1946 yılında Fransızlara karşı bağımsızlıklarını kazandılar.[9]
Fransız Hakimiyetinden Günümüze Lübnan
El Huri’nin Müslümanlarla birlik hareketi Maruni tarafından tepki görmüş ve buna karşılık 1936 yılında Pierre Cemayel önderliğinde Marunilerden oluşan bir milis grubu olan Falanjistler Örgütü kuruldu. Bu örgüt bağımsızlık sonrası ülke siyasetinde aktif rol oynayacaktır. Ulusal Pakt’tan sonra ülkeyi istikrara kavuşturmak isteyen El Huri 1945 yılında BM ve Arap birliğine katılımı gerçekleştirirken, 1947’de ki seçimlerde de sağlam bir şekilde giriyordu. Nitekim, 1947’de ki seçimlerini tekrar kazanan Huri, 1943’te başlattığı ekonomide Liberal temelli atılımlar ile ülkeye dışarıdan kaynak girmesini sağlayarak Lübnan’ı ciddi anlamda kalkındırdı. Akdeniz’in gözdelerinden olan Beyrut’u ise Orta Doğu bataklığında parlayan bir yıldıza çevirdi. Güzel günler sadece yedi yıl sürebildi. 1950 yılından sonra bulunduğu bölgenin de etkisiyle fazla direnç gösteremedi ve 1952 yılında Huri, Riyad’ın suikast sonucu ölmesiyle görevi bıraktı.[10] Huri görevi bırakmak istemiyor ve bunun için anayasada düzenlemeler yapmayı planlıyorken, Riyad’ın beklenmedik ölümü bunu engelledi. 1949 Huri’nin yeniden seçilme arızasına tepki gösteren Marunilerin adayı Camille Chamoun göreve geldi. Huri ile başlayan modernleşme ve liberalleşme Chamoun döneminde de artarak devam etti. Ancak Chamoun’da Huri gibi görevi bırakmak istemeyip yeniden seçilmek için düzenleme yapmak istemesi tekrardan tepkilere neden oldu. Bu liderler her ne kadar Orta Doğu’daki monarşi tarzı yönetimler ile yönetilen ülkelere rağmen demokrasiyi kısmen uygulasalar da yönetimde olma arzusu ile görevlerini bırakmak istemiyorlar. Chamoun’un böyle bir istekte ısrar edince ayaklanan halka karşı ABD’den destek talebinde bulundu. Nitekim, o dönemde yakın komşularından olan Mısır’da Süveyş hadisesi (1956) patlak vermişti.
Süveyş Krizi
Bu olay bütün Orta Doğu’yu etkileyecek bir potansiyele sahipti. Bu etkiye ilk olarak en yakın bölgeler maruz kalmıştı. Lübnan’da içinde barındırdığı Müslüman topluluk sayesinde bu etkiden payını almıştı. Çünkü Mısır lideri Nasır İngilizlere karşı verdiği mücadelede Müslüman coğrafyasında büyük bir popülerlik kazanmıştır. Nasır, komünist rejimler ile iş birliği içine girmiş ve Batıdan uzaklaşmıştı. Bu sebeple ABD, SSCB’ye karşı bu isteğe 1958 de Eisenhower Doktrini kapsamında desteği sağlamıştır. Ancak bu destek amacına ulaşamamıştır. Chamoun 1958’de seçimleri kazanamamış ve koltuğu Fuat Şihab’a bırakmıştı. Nitekim, Hristiyan olan Şihab ailesi Dürzi olduğu için Müslümanların desteğini almıştır. Bu destekle birlikte Lübnan’ın 1943 dönemindeki istikrara kısmen de olsa dönebildiği görülmüştür. İstikrar için Beyrut’ta yapılan hizmetlerin diğer bölgelere yayılması için bir girişim başlatan Fuat Şihab, Müslüman desteğinin karşılığı olarak devlet kademelerinde daha çok Müslümana yer verdi. Başbakanlık makamına Raşit Kerami’yi getirdi. Seçim mağlubu Chamoun, bir daha ki seçimlerde aktif bir başarı elde etmek için ‘Ulusal Liberal’ partisini kurdu. Bu yıllar Lübnan siyaseti için partileşme dönemi olmuştur. Nitekim, Edde ailesi de Lübnan tarihindeki yerini koruyabilmek için Raymond ve Pierre Edde kardeşler de ‘Ulusal Blok’ partisini kurdular. Bununla birlikte ülke siyasetinde, Cemayel’in Falanjistleri, Dürzi lider Kemal Canbolat’ın ‘İlerici Sosyalist’ (1949) partilerine bu iki parti de eklendi. Bu partiler, 1975 İç Savaşı’na kadar ülkede istikrarlı bir siyasetin oluşmasını sağlasalar da bu savaşı önleyemediler.[11]
Bu savaşa giden süreçteki kritik nokta 1948 Arap-İsrail Savaşı olmuştu. İsrail, Filistin üzerindeki yayılmasını arttırarak, savaş sonucunda bölgenin büyük bölümünü kontrol altına aldı. Bu durumda yurtlarından edilen Filistinlilerin ilk kaçtıkları ülke, komşu Lübnan olmuştu. Nitekim, bu Filistinli mültecilerin Lübnan’da etkili olma çabalarıyla birlikte 1960’dan itibaren istikrar bozulmaya başlamıştı.
Bu sürece 1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’de (FKÖ) eklenince Lübnan bir anda kendisini Arap- İsrail çatışmalarının merkezinde buldu. Hristiyan topluluk bu durumdan çok rahatsız oluyordu. Çünkü ülke gitgide felakete sürükleniyor ve çok zor mücadele ile oluşturulan ekonomik altyapı artık yetersiz kalıyordu. FKÖ ile beraber Filistinliler Lübnan’da söz sahibi konuma gelmeye başladı. Bu durum Lübnan’da var olan mozaiğinin kutuplaşmasına zemin hazırladı.
Çünkü Hristiyanlar Filistinlilerin ülkede bulunmasına karşı iken Müslümanlar tam tersi şekilde Filistinlilerin varlığını savunuyordu. Bu süreç, 1967 Arap- İsrail Savaşı’nda Lübnan’ın aleyhine işledi. Çünkü bu mülteci milisler Güney Lübnan’ı İsrail’e karşı saldırı alanı olarak kullanmamak istiyorlardı.
Bu durum İsrail’in Lübnan’a karşı politikaları geliştirilmesine ve hatta ülkeye işgale kadar gidecekti. 1969’da Şükreyri’nin yerine Yaser Arafat’ın gelmesiyle, örgüt beynelmilel niteliğe sahip olmaya başladı. Lübnan için ise kritik dönem FKÖ’nün 1970’te Ürdün’de İsrail tarafından ağır darbe alarak ülkeyi terk etmek zorunda kalması olmuştur. Kara Eylül olarak adlandırılan bu vaka, Lübnan’a daha çok Filistinlinin yerleşmesine vesile olacaktı. FKÖ’nün gerçekleştirdiği eylemler karşısında İsrail, Lübnan’ı sorumlu tutmuştu. 1968 yılında İsrail ve Lübnan arasında FKÖ nedenli çıkan çatışmalarda, Lübnan’ın gözdesi Beyrut büyük zarar görmüştü. 1969 yılının Kasım ayında, Lübnan hükümeti daha fazla dayanamayıp uzlaşmayı kabul etti. İki ülke arasında yapılan Kahire Anlaşması ile Filistinlilerin Lübnan’daki varlığı meşruluk kazanıyor ve İsrail’e karşı Lübnan’dan saldırı yapılmayacağı taahhüt ediliyordu.[12]
1970 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Fuad Şihab’ın rakibi Süleyman Faranjiye kazandı. Bu dönem bağımsızlığın ilk dönemine nazaran Şii mezhebine mensup topluluğun ülkedeki en çok nüfusa sahip grup konumuna geldiği dönem olmuştur. Bu konuma gelen Müslümanlar ülkede hala Hristiyanların söz sahibi olmasını kabul etmiyor ve buna karşılık FKÖ ile iş birliğine gidiyorlardı.
Filistin Kurtuluş Örgütü
Hristiyanlar da buna karşılık İsrail ile iş birliğine gidiyor ve silahlanmaya başlıyordu. Bu Politikalar ülkeyi adım adım yıkıma götürmekteydi. Bu dönemde var olan partiler de daha geniş kitlelere ulaşabilmek için destekçilerini arttırmak istiyorlardı. Bu kapsamda Canbolat’ın İlerici Sosyalisti, Cemayel’in Falanjisti ve Chamoun’un Ulusal Liberali hareketlenmişti. Canbolat Filistinlileri desteklerken, Cemayel ve Chamoun’ın Filistinlileri katiyen ülkede istemiyorlardı.
Nitekim, Cemayel ve Chamoun taraftarları giderek silahlanmakta ve Filistinlileri ülkeden çıkarmak için hazırlıklar yapıyorlardı. FKÖ taraftarları da buna karşılık verir nitelikte silahlanmaktaydı. Falanjist militanlar 1975 yılına gelindiğinde ilk harekete geçen taraf oldu ve Filistinlilerin bulunduğu bir aracı durdurarak içinde bulunan yirmi yedi insanı kurşuna dizmeleri sonucunda ülkede iç savaş başlamış oldu. FKÖ ve Maruni güçleri arasındaki bu savaşta FKÖ’nün çekilmesi ile bir kez Lübnan halkı birbiriyle savaşmaya devam ettirdiler. Müslüman- Hristiyan çatışmasına dönen savaş, başkent Beyrut’ta sıçramıştı. Nitekim, Orta Doğu’nun parlayan yıldızı Beyrut, tankların hedef tahtası olmuş ve büyük bir yıkıma maruz kalmıştır. Maruni destekli Falanjistler Beyrut’un büyük bir kısmını kontrol altına aldıktan sonra bölgedeki Tel el-Zatar mülteci sığınağının etrafını sarmaya başladılar. Bu durum FKÖ’yü yeniden savaşın içine çekti. Sadece FKÖ ile sınırlı kalmayıp, ordunun da din temelli bölünmesini de başlatmıştı. Ülke bir anda kendisini, ordunun büyük bir kısmının çatışma gruplarını içine dahil olduğu bir konjonktürde buldu. FKÖ’nün ve ordunun bir kısmı savaşa müdahil olması ile savaşın gidişatı bir anda tersine döndü. Maruniler bu durumdan kurtulmak için 1976 yılının mayıs ayında Hafız Esad’dan yardım istedi. Bu istek doğrultusunda Suriye ordusu Lübnan’a asker çıkarması ile olaylar daha da kızıştı. Ancak Arap Birliği ülkelerinin girişimleri ile başlatılan ateşkes sonucunda Riyad Anlaşması 18 Ekim’de imzalandı. Bu anlaşma ile Lübnan’ın sükûneti için Arapça Caydırıcı Kuvveti olarak adlandırılan askeri yapılanmanın oluşturulması kararlaştırıldı. Ancak bu askerlerin tümünün Esad’ın askerleri olması da ayrıca ironik bir durumdu.[13]
Selim Hoss
Bu ateşkeste tarafların istekleri cevap alamamış, sadece toparlanma için biraz zaman kazandırmıştır. Bu kargaşa ortamına rağmen gerçekleşen seçimleri Maruni aday Elias Sarkis kazanmıştı. Başbakanlık makamı Selim Hoss’a verilmiştir ve kendilerini destekleyen Hristiyanlar ile çatışarak desteklerini kaybetmişlerdi. Bu süreçle birlikte bu kez ittifak yapan gruplar arasında çatışma başlamıştı. Nitekim, İsrail’in desteklediği Haddad ve onun başında olduğu grubun Filistinlileri öldürmesine karşılık, Filistinlilerin 1978 yılının mart ayında İsrail’in başkenti Tel Aviv’de İsraillilere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar sonrasında İsrail, Lübnan’a karşı ‘Litani’ adını verdiği bir harekât başlattı. Lübnan’ı çok kolay bir şekilde işgal eden İsrail, Lübnan’ın Güney kısmının çoğuna ele geçirdi. Uluslararası arenadan gelen tepkiler üzerine bölgeyi işbirlikçisi olan Haddad’a bırakarak bölgeden ayrıldı.
Haddad 1979 yılında Hür Lübnan Devleti’ni kurduğunu açıkladı. Bu çatışmalar devam ederken kuzeyden kaçan Müslüman Şiiler, Mustafa Sadr önderliğinde oluşturulan Emel (1974) ile beklenmedik bir şekilde 1980’de Filistinlilere karşı çatışmaya başladı. Bu savaş öyle bir noktaya geldi ki kimin hangi tarafta olduğunu kiminle ittifak yaptığı kimse tarafından anlaşılmayacak bir hal aldı.[14]Ülkedeki durumun belirsizliğinin her geçen gün artması ile oluşan kaos ortamı, Dürzi lider Kemal Canbolat’ın 1977’de suikasta uğramasına neden oldu. Bu suikast suikastlar furyasını da beraberinde getirdi. Daha sonraki dönemde birçok devlet başkanı suikast sonucu öldürüldü. Bu kaos ortamında İsrail tekrar sahneye çıktı ve 6 Haziran 1982 yılında FKÖ bahanesiyle bu kez kapsamlı bir işgale kalkıştı. Dönemin İsrail başbakanı Menahem Begin’in savunma bakanlığına Ariel Şaron’u getirmesiyle bu işgal kaçınılmaz oldu. Nitekim, Şaron savaşçı bir yapıya sahiptir. Bu çerçevede FKÖ’yü Lübnan’dan silmek ve kuzey sınırını korumak için bu işgali gerçekleştirdiği. Filistinlilerin oluşturduğu bir diğer örgüt olan El Fetih, bu harekattan haberdardı. Ancak İsrail uluslararası kamuoyuna bu işgali böyle lanse etmedi. Tepkilerin olacağını bildiğinden barış anlamına gelen ‘Celile Operasyonu’ adı altında planını gerçekleştirdi. Amaç, barış değil İsrail’e uyacak bir Lübnan ortaya çıkarmaktır. [15]
Bu işgalin herkese göre birçok sebebi vardı. Diğer işgal de olduğu gibi İsrail yine Falanjistlerin desteğini almıştı. Bu o kadar ileri bir iş birliği olmuştu ki Falanjistler İsrail ordusu ile birlikte Müslümanlarda ve Filistinlilere karşı savaşıyordu.
Sabra ve Şatilla katliamı
Müslümanların bulunduğu Batı Beyrut harap bir hale dönmüştü. İşgal de yüzbinlerce insan ölmüş ve ülke ekonomisi çökmüştü. Tüm bunlar barış kisvesi altında yapılmıştı. Böyle bir barışın olması da ayrıca düşündürücü bir noktadır. BMGK’nın olaya müdahil olmasıyla 12 Ağustos’ta ateşkes sağlanmış ve ABD’nin de girişimiyle oluşturulan ‘Habib Planı’ ile FKÖ Lübnan’dan çekilmeyi kabul etti. unun üzerine 30 Ağustos’ta Arafat’ın da Lübnan’ı terk etmesiyle Lübnan’daki FKÖ varlığı sona ermişti. Ancak Sarkis’in görevi Beşir Cemal’e vermesinden sonra 14 Eylül’de Beşir’in suikasta uğraması sonucu yerine kardeşi Emin geldi. İsrail bu kez de bu suikasti bahane ederek, FKÖ varlığı iddiasıyla 16 Eylül’de Filistinli mültecilerin bulunduğu Sabra ve Şatilla kamplarına yaptığı saldırılar sonucunda kanlı bir kıyım gerçekleştirdi. Şaron’un emri ile gerçekleşen bu olay İsrail’de Begin ve Şaron’un siyasi hayatını bitirmesine sebep oldu. Bu katliam Arap dünyasında büyük bir tepkiye neden oldu ve İsrail’e barış yapan Mısır bile ilişkiyi kesti. Bu tepkilere Batılı devletlerinde destek vermesi sonucu, İsrail 1985’ten itibaren Lübnan’dan çekileceğini açıkladı.
Bu çekilme ile oluşan güç pozisyonda Emel örgütünden Hizbullah ve İslami Cihad adlı iki örgüt ortaya çıktı. 1988 ile Emin Cemayel’in cumhurbaşkanlığı bitince yerine gelecek olan adayı konusunda anlaşmazlıklar oluşunca, oluşan boşluktan faydalanan Genelkurmay Başkanı Michael Avn cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirdi. Bu durum karşısında Arap Birliği’nin de girişimi ile 1989’da Taif Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Maruni cumhurbaşkanı ve Müslüman başbakan geleneği devam etmekte ama cumhurbaşkanın gücüne kısıtlama getirilmekteydi. 1943’te oluşturulan milletvekili oranı (6’ya 5) değişerek, eşit sayıda milletvekillerine sahip olundu. 1989’da seçimsiz cumhurbaşkanı olan Michael Avn çok fazla tutunamadan indirildi. 1989’da yeni sistemle seçilen Elias Hrawi, 1998 yılına kadar ülkenin başında kaldı. İsrail’in de bölgeden tamamen çekilmesi 2000 yılını buldu. [16]
2000 sonrasında ise Lübnan için kırılma noktaları 2005’te Hariri suikastı ve 2006’da Hizbullah ve İsrail çatışmalar olmuştur. 1998 yılında cumhurbaşkanlığına yine ABD ve Suriye yanlısı bir aday olan Emille Lahoud geldi. Ardından 2000 yılında yapılan başbakanlık seçimini 1992’de de kazanmış ve daha sonra istifa etmiş olan Refik Hariri kazanmıştı. Bu dönemde İsrail’in çekilmesiyle oluşan boşlukta güçlenen Hizbullah da seçimlerde meclise girmişti. Bu durum ülkenin yeniden kaosa sürüklenmesinin müsebbibi olacaktır. Nitekim, Huri dönemindeki gibi Lübnan’da tüm gruplarla iş birliği oluşturmayı amaçlayan Hariri, Emille Lahaud’un 2004 yılında cumhurbaşkanlığının uzatılmasına karşın görevi bıraktı.
Bu dönemde BMGK’nın Lübnan için aldığı karar neticesinde Suriye’nin çekilmesini istemektedir. Bu karar sonrasında Hariri, görevi bıraktıktan bir yıl sonra suikasta uğradı ve öldü. Ülke kendini yeniden kaosun içinde buldu. Bu suikastın BMGK’nın kararına tepki olduğunu düşünenler ile düşünmeyenler arasında bir bloklaşma yaşanmaya başladı. Yani bunlar ülkede Suriye varlığını isteyen ve istemeyenler. 14 Mart ve 8 Mart ittifakı diye ikiye ayrılmış karışık bir yapıydı. Nitekim, her yapıda hem Hristiyan hem Sünni hem de Şii bulunabiliyordu. 2006 yılına gelindiğinde Hizbullah’ın İsrail’e yaptığı saldırılar sonucunda İsrail bir kez daha Lübnan’a karşı işgale başladı. Savaşlar sonucunda Lübnan bir kez daha darmaduman oldu ve ülke temellerini kaybetmeye başladı. Temmuz’da başlayan savaşı, BMGK aldığı kararla Ağustos’ta ateşkes sağlandı. Daha sonra 2011 yılında başlayan ve Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap Baharı, Lübnan’da ve Suriye’de bu sürecin şiddetli iç savaşa dönüşmesi ile Lübnan mülteci akımına maruz kaldı.
Hizbullah
Zaten Filistinliler konusunda sıkıntı çeken ülke, Suriyeli mülteciler ile daha da sıkıntılı duruma düştü. Nitekim, Suriyelilerin Türkiye’den sonra en çok gittikleri ülke Lübnan olmuştu. Ülke yaşadığı iç savaşlar ve çalkantılar ile ekonomisini kalkındıramaz hale gelmişti. Suriye’de başlayan iç savaş ülkedeki Suriye yanlısı Hizbullah’ın da daha aktif olmasına sebep olmuştu. 2014’ten sonra ülke siyasal yönden çıkmaza girmeye başlamıştı.
14 Mart ve 8 Mart olarak adlandırılan iki grup, yönetim üzerine anlaşma sağlayamıyordu. Bu süreç Ekim 2016 yılına kadar sürdü ve sonunda 14 Mart grubunun adayı Süleyman Faranjiye’ye karşı olan Hizbullah’a cevaben Saad Hariri’nin 8 Mart grubu adayı Mişel Avn’a destek verince anlaşmazlıklar bir anda çözüldü. 31 Ekim’de gerçekleşen seçimler sonucunda Michel Avn cumhurbaşkanı oldu ve Hayriri’ye de başbakanlık verildi. [17]
Sonuç olarak Lübnan küçük küçük parçalara bölünmüş bir hal aldı. Öyle ki mozaik yapıtı gitgide çeşitlendi. Bu çeşitlenme Lübnan’ın açısından çok yıkıcı sonuçlar doğurdu. Velhasıl komşu ülkelerin istediği zaman işgal edebildiği bir yapıya kavuştu. Bu durum ekonomik olarak Lübnan’ın memur maaşını ödeyemeyecek kadar zor duruma soktu. Son olarak çok yakın zamanda, 2020 yılı içerisinde yaşadığı Beyrut Limanı patlaması ile de ciddi şekilde sarsıldı. Lübnan bu yapısı itibarıyla Orta Doğu’nun en son ülkelerinden biri olmaya devam etmektedir. Çünkü kırılgan yapısı her an yeni bir çatışma doğurabilir.
[irp posts=”5282″ name=”Lübnan 3 Yıl Sonra ‘Hariri’nin Kararıyla’ Cumhurbaşkanını Seçebilir”]
[15] ALJARO Hytham, “Arapça Kaynaklarda Filistin Kurtuluş Örgütü ve Lübnan İç Savaşı (1975-1989)”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2019, s.39-80
ALJARO Hytham, “Arapça Kaynaklarda Filistin Kurtuluş Örgütü ve Lübnan İç Savaşı (1975-1989)”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2019
BM sistemi esas olarak devletlerin uluslararası alandaki egemenliklerini gösteren bir sistemdir. Bu egemenlik sadece devleti gösteren bir işarettir. Çünkü Uluslararası bir sorunda devletler durumu kendi lehine çevirmesin diye Güvenlik Konseyi’nin kararlarının kesin hükümler olmasını içerir.[1] BM’nin en temel amacı daima ülkeler arası barış ve güvenlik, ülkelerin sürdürülebilir kalkınmasını sağlamayı, insan haklarının korunması, Uluslararası hukukun uygulanması ve insani yardımları kapsar. Bunlar içinde en önemlisi barışın sağlanmasıdır.[2]BM bu yapısıyla her ne kadar Milletler Cemiyeti’nin bir devamı olsa da Milletler Cemiyeti gibi devletler kontrolünde olmadığının göstergesi Güvenlik Konsey’inin kararlarıdır. BM’nin devlet üstü aktör konumu itibariyle bazı uzmanlık kuruluşlarına sahiptir. Bunlardan ele alacağımız uzmanlık kuruluşu ise BM Sınai ve Kalkınma Örgütüdür (UNIDO).
Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü Genel Direktörü
UNIDO 1967 yılında BM Genel Sekreterliği bünyesinde çalışmaya başladı. İlk başlarda normal bir kuruluş gibi çalıştı. Genel Sekreterliği bağlı çalışan UNIDO 1 Ocak 1986’da 80 üyenin oylaması ile otonom bir yapıya kavuştu. Bundan sonra hayatına bir uzmanlık kuruluşu olarak devam etti.[3] UNIDO’nun amacı sürdürülebilir endüstriyel kalkınma ve ekonomik kalkınmada devletlere katkı sunmaktır. Bir nevi gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkelerle mukayese edecek konuma getirmektir. Amaçlarını yerine getirirken tek başına çalışmaz ve diğer BM uzmanlık kuruluşlarından da yararlanarak, bunlarla eşgüdüm halinde çalışır.[4]
UNIDO ülkeler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi açısından BM’nin aktif görev alan önemli uzmanlık kuruluşudur. Nitekim, dünyadaki devletlerin dengesiz gelişimini iyileştirmek için 2013 yılında Lima Bildirisi’nde kabul ettiği temel amacı kapsayıcı ve sürdürülebilir endüstriyel kalkınmayı (ISID) desteklemektir. UNIDO’nun vazifesi “esnek alt yapı oluşturmak, kapsayıcı ve sürdürülebilir sanayileşme teşvik etmek ve yeniliği teşvik etmektir.” Bu çerçevede örgütün Orta Vadeli Programı’nın (2018-2021) dört ana hedefi şunlardır;[5]
Paylaşılan refah yaratmak
Ekonomik rekabet gücünün arttırılması
Çevreyi koruma
Bilgi ve kurumların güçlendirilmesi
UNIDO’nun Uzun Vadeli Programı’nda ise üç ana hedef belirlenmiştir. Bunlar;[6]
Üretim faaliyetleri ile fakirliğin azaltılması
Ticari kapasitenin arttırılması
Enerji ve çevre
BM UNIDO bünyesinde hedefleri doğrultusunda önemli programlar uygulamaktadır. Bunların en önemlileri UNEP ve UNDP tir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) çerçevesinde oluşturulan Ulusal Temiz Üretim Merkezleri’nin (NCPC) amacı sürdürülebilir endüstriyel kalkınma için temiz teknoloji ve tekniklerin kullanıldığı Temiz Üretimi (CP) kapsıyor. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde, örneğin sanayi için gerekli olan tarım ürünlerinin üretiminde eski teknoloji ve teknikleri kullanmayarak, yerine daha çevreci yararlı teknoloji ve teknikler kullanılmaya başlanmıştır. Böylece eskiye göre daha verimli üretimler yapılabilir hale gelmiş. Bu Ulusal Temiz Üretim Merkezleri (NCPC) 1992 yılında Hollanda da Enerji ve Çevre Biriminin toplantısı sonucunda oluştu.[7]
Diğer önemli program da Birleşmiş Milletler Kalkınma Programıdır. Bu program her ne kadar UNIDO bünyesinde olan bir program olsa da BM Genel Kuruluna karşı sorumluluğu vardır. Programın gelişmeleri de direkt Ekonomik ve Sosyal Konseye (ECOSOC) gönderilir. Bu programın beş temel hedefi vardır. Bunlar;[8]
Ülkelerin kalkınmasında ki kaynakların değerlendirilmesi
Ülkeye yatırımların teşvik edilmesi
Gelişmekte olan ülkelerde teknolojinin geliştirilmesi
Gelişmekte olan ülkelere teknik danışmanlık ve yardım yapılması
Ülkelerin ekonomik planlamasının yapılması
UNIDO’nun otonom olmasındaki en önemli gösterge bir anayasaya sahip olmasıdır. UNIDO anayasası 8 Nisan 1979’da Viyana’da kabul edildi. Bu anayasanın temeli Kalkınma ve Uluslararası Ekonomik İşbirliğidir. Bu yüzden hedeflediği sistem için “adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve sosyal düzen kurmak gerekir”. Ülkelerin ekonomileri arasındaki eşitsizliklerin çözülmesi ve sosyal yapıyı yükseltecek değişimlerin teşvik edilmesi gereklidir. Özellikle dünyanın hızla değiştiği bu süreçte dünya ülkeleri arasındaki adaletsiz eşitsizliği çözmek için kurulan bu yapı insanların insan gibi yaşaması için çabalamıştır.[9]
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş 17,6 kilogram uranyum ürettiğini bildirmiş ve bu durumdan endişe duyduklarını açıklmıştır
Örgüte üyelik Anayasaya göre yapılır. Üye olmak isteyen her devlete açıktır. Ancak öncelikle BM, BM uzmanlık kuruluşları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına üye olmak gerekir. Ayrıca örgütün Anayasasını da kabul etmesi gerekiyor. Üyelik UNIDO Genel Kurulunun önerisi üzerine Konferans tarafından onaylanır. UNIDO Genel Kurulu tersini söylemedikçe gözlemcilik talep eden ülkeler BM Genel Kurulunda bu statüye sahipse gözlemci olabilir. Konferans yetkileri ile bu gözlemcilere görev verebilir. Üyelerden biri eğer ki örgüte ödemesi gereken ücreti ödemediği taktirde kararlarda oy kullanamaz.
Bu ücret ülkelerin hasılasına göre belirlenir. Üyelikten çıkmak isteyen bir üye bir depozito(belge) yatırarak kuruluştan çekilebilir. Ancak daha önce kabul ettiği yükümlülükleri yerine getirmelidir.[10]
Merkezi Viyana’da ve 170 üyesi bulunan (2019 itibariyle) UNIDO üyeleri 4 bölgeye ayrılmıştır. 1. Bölge Asya ve Afrika ülkeleri (İsrail, Japonya ve Kıbrıs hariç). 2. Bölge Batı Avrupa ve diğer devletlerden (Kıbrıs ve Japonya dahil) oluşan bölgedir. 3. Bölge Kuzey Amerika’nın Güney kesimi ve Güney Amerika bölgesini kapsamaktadır. 4. Bölge Doğu Avrupa ülkelerinden oluşmaktadır. Ayrıca UNIDO’nun eski üyeleri de vardır. Bunlar; Avustralya, Yeni Zellanda, Belçika, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Portekiz, Litvanya, Yunanistan ve Danimarkadır. Türkiye ise bu bölgeler içinden 2. Bölge grubunda bulunmaktadır.[11]
Örgütün programları ve bütçesi için Genel Müdür UNIDO Genel Kuruluna önerilerini sunar ve bu öneriler Program ve Bütçe Komisyonu tarafından Genel Kurulda üyelerin oylamasına sunulur ve ona göre karara bağlanır. Bu bütçeler üyelerden alınır üyeler GSMH’sına göre belirli miktar ödeme yapar. Ödemenin üst sınırı ise örgüt bütçesinin %25’inden fazla olamaz.[12]Örgüt bir Sanayi Geliştirme Fonu’na sahip. Bu fon örgütün kaynaklarını çoğaltmak ve gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerini çabucak karşılamak için kurulan gönüllü esaslı bir kurumdur. Anayasada örgütün diğer kuruluşlarla ilişkileri ve yetkileri, Genel Müdür ve Genel Kurulun onayı ile Konferans tarafından belirlenir. Bunlar;[13]
Anlaşma Yapmak (BM kuruluşları ve diğer Uluslararası kuruluşlar ile)
STK ve Uluslararası kuruluşlarla ilişkiler kurmak
Yapılan anlaşma ve ilişkilerle ilgili diğer kuruluşlarla ilgili düzenlemeler yapmak
Örgütün yasal yapısı ve üyelerin dokunulmazlıkları vardır. Örgütün merkezi Viyana’dadır. Toplantılar üçte iki çoğunluk sağlanınca başlar. Örgüt her üyenin dokunulmazlığını gözetler ve sahip olduğu imtiyazları korur. Üye devletler arasında bir anlaşmazlık var ise bu çözülmediği zaman Genel Kurula gönderilir. Üyelerin yapılan anlaşmalara çekinceleri varsa bu çekinceler Genel Kurulda çözülmez ise konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir. Mahkemeden çıkan karar üye devletin lehine ise anlaşmada değişiklik yapılır.[14]
UNIDO’nun işleyiş yapısı 5 bölümde oluşmaktadır. Bunlar; Genel Konferans, Sınai ve Kalkınma Kurulu, Program ve Bütçe Komitesi, Genel Sekreterlik ve Alan Temsilciliği. Genel Konferans örgütün en üst yapısıdır. Üye devletlerin direkt temsil edildiği organdır. İki yılda bir Viyana’da toplanmaktadırlar. Sınai ve Kalkınma Kurulu, Genel Kurulda ki üyeler arasından 4 yıllığına seçilen 153 üyeden oluşur.
Konferans’ın çalışmalarının uygulayıcısıdır. Program ve Bütçe Komitesi üyeleri de Genel Konferans tarafından seçilir ve iki yıllığına 27 üye seçilir. Genel Sekreter örgütün rutin işleri ile ilgilenir. Alan Temsilciliği 2001 yılında kurulmuş ve şu anda 35 gelişmekte olan ülkede faaliyet göstermektedir. Türkiye ile UNIDO ilişkileri Türkiye’nin 1979’da imzaladığı UNIDO sözleşmesi ile başlamış.[15] Ancak UNIDO bundan önce 1967 yılında Türkiye’de bir ofis açmış ve daha sonra 2000 yılında imzalanan anlaşma ile Türkiye UNIDO’nun Bölgesel İşbirliği Merkezi haline gelmiştir.[16]
[irp posts=”31708″ name=”BM Başarısızlığının Acı Sonucu: Srebrenitsa Soykırımı”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] DOĞAN Nejat(der), vd., “BM Sistemi ve BM’de Reform Tartışmaları”, Eskişehir, Siyasal Kitap Evi, 2014, s.9-12
[2] ATEŞ Alper, “Su Konusunda Faaliyet Gösteren Uluslararası Kuruluşlar Özelinde İslam İş Birliği Teşkilatı Örneği” T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015, s.42
[3] HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018, s.202,203
[4] ISAKSSON Andres, “The UNIDO World Productivity Database: An Overview, International Productivity Monitor, N.18, 2009, s.38-50, s.38,39
[7] LUKEN Ralph A. , NAVRATİL Jaraslaw, “A Programmatic Review of UNIDO/UNEP National Cleaner Production Centres”, Journal of Cleaner Production, N.12, 2004, s.195-205, s.195-197
[8] HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, a.g.e , s.202,203
ATEŞ Alper, “Su Konusunda Faaliyet Gösteren Uluslararası Kuruluşlar Özelinde İslam İş Birliği Teşkilatı Örneği” T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015
ISAKSSON Andres, “The UNIDO World Productivity Database: An Overview, International Productivity Monitor, N.18, 2009, s.38-50
LUKEN Ralph A. , NAVRATİL Jaraslaw, “A Programmatic Review of UNIDO/UNEP National Cleaner Production Centres”, Journal of Cleaner Production, N.12, 2004, s.195-205, s.195-197
1. Petro Dönemi (1682-1725) ve Rus Modernleşmesinin Başlaması
Rusya tarihinde “Büyük” lakabıyla birlikte anılan 1. Petro, iktidara geldiğinde Rusya Avrupa devletlerine oranla oldukça geri kalmış görünmekteydi. Petro, Rusya’yı modernleştirmek adına oldukça önemli bir adım atmış ve Avrupa’yı ziyaret eden ilk Rus çarı olmuştur.[1] Petro’nun Avrupa gezisi 18 ay sürmüştür. Bu gezi boyunca Hollanda’da gemicilik alanında gözlemler ve çalışmalar yapmış buna ek olarak tıp ve astronomi gibi alanlarda da gözlemler yaparak geriye döndüğünde bu gözlemlerini Rusya’da uygulamaya çalışmıştır.[2] Petro iktidara geldiğinde Avrupa aydınlanma çağına girmiş bulunmaktaydı. Buna karşın Rusya devlet sistemi ve toplumsal yapısı Ortaçağ izlerini barındırmaktaydı.
Ortaçağ’ı temsil eden bir görsel
Avrupa seyahati boyunca bu geri kalmışlığı tespit eden Petro ülkesine döndüğünde Rus devletinin tüm sektör ve alanlarını kapsayan bir dizi reform hareketlerine başlamıştır. Petro bu reform sürecini gerçekleştirirken batı devlet sistemlerini taklit etmemiş, aksine batılı tarzda yenilikler ile geleneksel yapıyı harmanlayarak Rusya’ya özgü bir siyasal sistemin kurucusu olmuştur. Büyük Petro’nun giriştiği bu köklü modernleşme hareketlerinin simgesi kuşkusuz St. Petersburg şehri olmuştur.
Petro, ülkesine Baltık Denizi üzerinden bir çıkış noktası sağlayabilmek adına İsveçlileri bölgeden çıkartmış ve Avrupa gezileri sırasında bulunduğu Amsterdam şehrini örnek alarak buraya St. Petersburg şehrini inşa ettirmiştir[3]. Petro bu şehri tamamen batılı tarzda kurmak ve devletin merkezini bu yeni kurulan şehre taşımak istiyordu. Bu amaçla Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen mimar ve mühendisler şehrin yeniden imarında görevli olmuş ve ilerleyen yıllarda St. Petersburg hem görünüm hem de nüfus açısından gelişmiş bir şehir görünümüne kavuşmuştur. Petro, Petersburg’un merkez haline gelmesi amacıyla devletin önde gelen soylularını bu yeni şehre göç etmeye zorlamıştır ve bu özelliği ile Petro’nun reformları tepeden inme uyguladığı ve despot bir yönetim tarzı izlediği söylenebilmektedir[4].
Büyük Petro’nun modernleşme yolunda en önem verdiği alanlardan biri eğitim olmuştur. Petro, Bilimler Akademisi kurdurarak teknik eğitim modelini geliştirmek istemiş ve önde gelen bilim adamlarının eserlerinin Rusça’ya tercüme edilmesine olanak sağlamıştır[5]. Bunun yanında yine halkın eğitimine önem vermiş ve bu konuda önemli bir adım atarak kiril alfabesini sadeleştirme çalışmaları başlatmıştır. Petro daha sonra ilk Rus gazetesini bastırmış, sadeleşen alfabenin de yardımı ile çeşitli edebiyat ve bilim çalışmalarının çevirilerini yaptırmış ve ilk Rus tiyatrosunun sahnelenmesine öncülük etmiştir[6]. Petro bu reformlara ek olarak Jülyen takvim sistemini kabul etmiş, üst sınıfa mensup kadınların sosyal hayata katılımını savunmuş ve Rus vatandaşının görünüş özelliklerini değiştirmeye çalışmıştır. Bu amaçla saç ve sakal kanunu düzenlemiş ve halkın kılık kıyafeti üzerinde ciddi değişikliklere yönelik kanunlar çıkartmıştır.
Jülyen takvimi sistemi 2021
Petro modernleşme hareketlerine geleneksel Rus kurumlarını da ekleyerek bu kurumlarda da ciddi dönüşümlere zemin hazırlamıştır. Özellikle yönetimin laikleştirilmesi amacıyla kilisenin devlet yönetimi üzerindeki baskısı giderek azaltılmıştır. Bunun yanında ülkenin idari sistemi üzerinde İsveçlileri örnek alarak ülkeyi soylu bürokratların denetime altına girecek il ve ilçe gibi idari bölgelere bölmüştür[7]. Petro’nun uygulamaya çalıştığı bu modernleşme hareketlerine bir diğer perspektiften bakmak gerekirse, reformların çoğu tepeden inme ve zorla uygulanmıştır. Avrupa ekonomik sisteminin Rus coğrafyasında uygulanmaya çalışılması köylülerin ciddi vergi yükleri altında ezilmesine sebep olmuş ve reformları tatbik etmekte zorlanan köylü sınıfı ve yüksek soylu zümre arasındaki yaşam farkı giderek artmıştır[8].
Petro döneminde başlayan bu tepeden inme reform hareketlerinin ve toplumsal sınıflar arasındaki farkın giderek belirginleşmesi Rus modernleşmesinin temel karakteristik özelliklerinden biri olmuş ve ilerleyen yıllarda da devam etmiştir. Büyük Petro’nun başlatmış olduğu modernleşme ve reform hareketleri Rus toplumunun bir kısmı tarafından eleştiri ile karşılanmıştır. Bunun nedeni olarak özellikle Ortodoks Kilisesi’nin gözden düşürüldüğü bir dönemde bilim ve reformların yabancılar tarafından topluma sokulması, Petro’nun tanrısızlık ile suçlanmasına sebebiyet vermiştir[9]. Bu düşünce özellikle köylü Rus halkı üzerinde etkili olmuş ve reformların kabul edilmesini zorlaştıran bir etken olmuştur. Bunun aksine bu dönemde Rus eğitim modeli giderek gelişmiş ve dünyadaki en iyi eğitim modellerinden biri halini almıştır bu sayede devlet harcamalarında öncelikli bir konuma yükselmiştir[10]. Petro, Avrupalı devletlere elçilikler atama yolu ile oradaki gelişmeleri yakından takip etmiş ve sonuç itibariyle Rusya’nın Avrupa diplomasisi içinde büyük bir oyuncu olarak yer almasının temellerini atmıştır.
2. Katerina ve 18. Yüzyıl Modernleşmesi
Rus modernleşmesinin genel hatları dikkate alındığında Büyük Petro sonrası modernleşme geleneğinin Çariçe 2. Katerina tarafından devam ettirildiği görülmektedir. Petro ve Katerina’nın Rus modernleşmesinin sembol isimleri olduğu söylenebilir. Bu anlamda Rus olmamasına rağmen Rusya’nın ilerlemesi ve modernleşmesi adına yaptığı reformlar ile Katerina Rus tarihinin önemli isimlerinden biri olmuş ve Petro gibi “büyük” ünvanını almıştır. Katerina Rus devlet idaresini anayasaya dayalı bir sisteme dönüştürmeye çalışmış ve liberalizm ve özel mülkiyet gibi kavramların Rus toplumunun zihninde oluşmasına imkan tanımıştır[11].
Çariçe 2. Katerina
Bunun yanında Katerina’nın en önem verdiği alanlardan biri eğitim olmuştur. Eğitim alanında Rusya’da faaliyet göstermekte olan kurumları bir arada toplayarak bir Milli Eğitim Enstitüsü kurulmasını sağlamıştır[12]. Bu anlamda çeşitli kademelerde eğitim veren kurumların müfedatları hazırlanmış ve öğrencilere temel ve kapsayıcı eğitimler verilmesi istenmiştir. Bunun yanında 2. Katerina kadınların eğitim alanına dahil olması için çalışmalar yapmış ve kadınlara eğitim veren kurumların açılmasını sağlamıştır. Eğitim alanındaki çalışmaları karşılaştırıldığında 1. Petro zamanında ülke genelindeki eğitim kurumlarının sayısı elli iken, Katerina döneminde bu kurumların sayısının üç yüze kadar yükseldiği görünmektedir[13].
Eğitim alanındaki modernleşmeye ek olarak toplumsal alanda da reformlar yapılmıştır. Buna göre Katerina halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına huzurevleri, bakımevleri, yetiştirme yurtları ve hastaneler açmıştır[14].
Katerina 1. Petro’nun gerçekleştirmiş olduğu idari reformları devam ettirmiş ve geliştirmiştir. Dönemde hakim olan rüşvet ve keyfilik gibi uygulamaların önüne geçmek istemiş ve bu nedenle 1775 yılında yerel yönetimler reformu yapmıştır. Bu reform sayesinde vilayetlerin mevcut sayısı artmış ve yönetim alanında güçlü bir yapı modeli ortaya konmuştur[15]. Bu model ile birlikte yerel yönetimlerin merkeze olan bağı güçlenmiş ve böylece Katerina’nın gücü de artmıştır.
Hermitage Müzesi – St. Petersburg
Katerina bilim, felsefe, sanat, edebiyat ve tarih gibi pek çok alanda Rus kaynaklarının oluşmasını teşvik etmiştir. Bu anlamda ilk kapsamlı Rus tarihi eseri bu dönemde yazılmıştır. Rus resim sanatı büyük ölçüde bu dönemde gelişmiş olup dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Hermitaj Müzesi’nin ilk eserleri 2. Katerina döneminde bir araya getirilmeye başlanmıştır. Buna ek olarak klasik Rus edebiyatının da bu dönemde başlamış olduğu görülmektedir.
Bu dönemde Fransa başta olmak üzere Avrupa üzerinde yayılmaya başlayan eşitlik ve özgürlük gibi söylemlerin Rus toplumu üzerine de yansıdığını söylemek mümkündür. Bu nedenle iktidarının son günlerine doğru ayaklanmalar ve isyanlar çıkacağından endişe duyan çariçenin daha despot emirler verdiği görülmektedir[16]. Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında Rusya tarihinde 1. Petro ve 2. Katerina’nın Rus aydınlanması döneminin iki önemli hükümdarı olduğu görülmektedir. Bu anlamda Katerina, Petro’nun başlatmış olduğu batılılaşma ve modernleşme hareketlerini desteklemiş ve devamını getirmiştir.
3. Yüzyıl Modernleşme Hareketleri
4. yüzyılın Rus modernleşme tarihi açısından bir duraklama dönemi olduğu kabul edilmektedir. Bu dönemde yapılması gereken reformlar gecikmiş ya da bir türlü uygulama imkanı bulamamıştır. 19. yüzyılın ilk Rus çarı 1. Aleksandr’dır. Aleksandr döneminde Rusya, Napolyon Fransa’sına karşı savaşmış ve bu savaşta galip gelmesi ile Rusya Avrupa siyaseti üzerinde dinamikleri belirleyici bir oyuncu olma konumuna yükselmiştir[17]. Aleksandr iktidara geldiğinde yenilikçi ve reformist düşüncelere sahipti. Özgürlükçü eğilimleri olduğu için öncelikle ülke genelinde köylü serfliği sistemini kaldırmak istemiştir[18]. Planları bu yönde olmasına rağmen uygulamaları bu kadar ileriye gidememiş ve 1803 yılında yalnızca çiftçilerin serbestliğine dair bir yasa çıkarabilmiştir. Bu dönemin en önemli reformlarından biri kuşkusuz anayasa çalışması olarak görülebilirdi. Buna karşın yapılan çalışmalara rağmen halkın yönetime katılması ve yasaların üstünlüğü gibi maddeleri de içerebilecek olan anayasa tereddütle karşılanmış ve hayata geçirilememiştir[19]. Buna rağmen bir takım idari reformlar hayata geçirilmiş ve önce bakanlıklar ardından da 1810 yılında Rusya Devlet Konseyi kurulmuştur. Bu gelişmelere rağmen Aleksandr planladığı köklü reformları hayata geçirememiştir. Buna ek olarak 1. Aleksandr dönemi Rusya’da milliyetçi ideolojinin geliştiği bir dönem olmuş ve slovofil düşünce popülerlik kazanmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin temel kuramcılarından biri olan Karamzin, Çar 1. Aleksandr’ın resmi tarihçisi olmaktadır. Bu tarihlerden itibaren uzun yıllar Rus siyasetine yön verecek ve çekişmesi günümüzde dahi devam edecek olan Slovofil ve Batıcı düşünceler arası rekabet başlamıştır. Bu anlamda Rus çarları genel olarak slovofil çizgiye yakın durmuş ve anayasal monarşi taleplerini bastırmışlardır[20].
1. Aleksandr
Rus modernleşme tarihi açısından en önemli isimlerden biri de Çar 2. Aleksandr’dır. 2. Aleksandr Rus tarihi içinde en özgürlükçü çar olarak kabul edilmektedir[21]. Bunun başlıca nedeni kuşkusuz çarın 1861 yılında serfliğin kaldırılması kanununu yani Kurtuluş Fermanı’nı ilan etmiş olmasıdır. Serfiliğin kaldırılmasına rağmen beklenen sonuçlar tam anlamı ile alınamamış ve serflerin ekonomik köleliği bu dönemde de devam etmiştir[22]. Bu reform sayesinde köylüler hukuksal haklarına ve vatandaşlık haklarına kavuşmuş oldu. Buna ek olarak serfliğin kaldırılmasından memnun olmayan soylu kesim de reformlara karşı cephe almaya başlamıştır. Ayrıca köylüler de vatandaşlık haklarına kavuşmuş olmalarına rağmen çok ağır vergiler ile karşılaşmış ve bu durum karşısında pek memnun olmamışlardır.
2. Aleksandr modernleşme hareketlerini hukuk, idari ve askeri alanda da devam ettirmiş ve “zemstvo” adı verilen il ve ilçe meclislerinin kurulmasını sağlamıştır. Buna ek olarak 25 yılı bulan askerlik hizmetleri, askerden kaçışlara zemin hazırladığı için Rus askeri sistemi yeniden düzenlenmiştir.[23] Sık sık savaşların yaşandığı bu dönemde askeri olanakları geliştirmek ve insan gücünü daha etkili kullanabilmek adına demiryollarının geliştirilmesi sağlanmıştır. Hukuk alanında ise özellikle Fransız yargı kanunlarından esinlenerek yeni yargı sistemleri geliştirilmiştir. Bu yeni yargı sisteminde yürütme ve yargı birbirinden ayrılmış ve daha şeffaf bir sistem oluşturulmasına çaba gösterilmiştir.[24] Bu reformlar sayesinde yargı önünde vatandaşların eşitliği kabul edilmiş olsa da bu reform kapsamının oldukça dar olduğu ve köylülerin bu reform kapsamı dışında tutulduğu görülmüştür. Bu dönemin özelliklerine bakıldığında çeşitli reformlar yapılmasına rağmen 1. Aleksandr döneminde devlete yerleşmekte olan Slovofil ideolojinin devam ettirildiği görülmektedir. Bu nedenle modernleşme çabalarına rağmen 2. Alexandr anayasal reformlar yapmaktan kaçınmış ve bu dönemde anayasal yönetim taleplerinin karşısında yer almıştır. Zamanla ağır vergilere maruz kalan köylülerin yaşam standartları daha da düşmeye başlamış ve şehirde yaşayan işçi kesim de oldukça ağır çalışma şartları karşısında sömürülmek ile karşı karşıya gelmişti. Bu gelişmelere paralel olarak basın ve yayın özgürlüğüne kısıtlamalar getirilmeye başlanmış ve muhalif örgütlenmelerin önü sert bir şekilde kesilmeye başlanmıştır.[25] Buna rağmen çeşitli örgütler arasında Çar muhalifi hareketler gittikçe zemin kazanmaya başlamış ve nihayetinde 2. Alexandr’a suikast girişimi başarı ile sonuçlanmıştır. 2. Alexandr iktidarı milliyetçi politikaların gittikçe daha baskın olmaya başladığı bir dönem olmuş ve özellikle Rus olmayan vatandaşlar üzerindeki baskı artmış ve Ruslaştırma politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Bu dönemde eğitim alanında oldukça sınırlayıcı politikalar hayata geçirilmiş ve kilisenin toplumsal alandaki rolü gittikçe arttırılmıştır.[26] Ülke genelinde başlayan bu kısıtlama hareketleri ve kıtlığın baş göstermesi devrimci hareketlerin gelişmesine olanak sağlamıştır. Bunun neticesinde 1872 yılında Karl Marx’ın Kapital kitabı Rusça’ya tercüme edilmiş ve bu dönemde sosyalist hareketler zemin kazanmaya başlamıştır.[27] Bu nedenler ile bu dönemde modernleşme ve reform hareketleri uygulanamamış ve devrimci hareketler popülerlik kazanmaya başlamıştır. Bu hareketlere karşı 3. Alexander oldukça sert tedbirler alarak karşılık vermiştir. Buna ek olarak daha önceki dönemlerde yapılan reformlar daha muhafazakar ve milliyetçi ilkeler ile yeniden şekillendirilmiştir.[28]
3. Alexander
1890 yılından itibaren ülke genelinde sanayileşme hamleleri başlatılmış fakat istenilen ekonomik hedeflere ulaşılamamıştır. Bunun yanında aydınlar ve bürokrasinin arası gittikçe bozulmaya başlamış ve aydınlar ülkenin durumundan modernleşme hareketlerini sorumlu tutmaya başlamış ve Çara muhalefet etmeye başlamışlardır.[29] Bu muhalif grupların modernleşmeyi sorumlu tutmalarının sebebi başlıca reformların yukarıdan aşağıya gerçekleşmesi ve zora dayanıyor olmasıydı. Bunun bir sonucu olarak batı karşıtlığı zemin kazanamaya başlamış ve bu karşıtlık gerçekleşecek olan devrimin altyapısını beslemeye devam etmiştir. Çarlık Rusya’nın son imparatoru 2. Nikola iktidarı devraldığında batı ile Rusya arasındaki gelişmişlik farkı oldukça belirgin bir düzeydeydi. Bu nedenle Nikola’nın en büyük ideallerinden biri ülke genelinde endüstrileşme ve sanayileşme hareketlerini desteklemek olmuştur. Bu dönemde yaşanan nüfus artışı ve ekonominin büyümesi arasında bir orantı olduğu görülmektedir. Buna göre nüfus artışı ekonomik gelişmeye yol açarken, ekonomik gelişme de daha iyi yaşam koşullarına yol açmış ve teknolojik gelişmeyi ve ulaşım modernizasyonu da beraberinde getirmiştir.[30] Buna karşın dönemin rakiplerine bakıldığında Rusya’nın hala gelişmekten oldukça uzak bir ülke portresi çizdiği de görülmektedir. Buna ek olarak oldukça otokratik ve baskıcı bir rejim anlayışının hüküm sürmesi reform hareketlerinin başarısızlık ike sonuçlanmasına neden olmuştur. Bu başarısız reform girişimleri, artan ekonomik sıkıntılar ve Nikola’nın gittikçe daha otokratikleşen yönetim tarzı 20. yüzılın başında eşine rastlanmamış bir devrim hareketine yol açmış ve nihayetinde imparatorluğun sonu olmuştur.
Sonuç
Kiev Knezliği’nin güçlenmesi ile başlayan devletleşme sürecinde, ilk önce ortodoksluğun resmi din olarak kabul edilmesi ve sonrasında kiril alfabesine geçilmesi gibi gelişmeler Rusya ve Avrupa toplulukları arasındaki toplumsal farklılıkları derinleştirmiştir. Çarlık Rusya’nın gittikçe büyüyen yapısı onun aynı zamanda reforma duyduğu ihtiyacı da arttırmıştır. Özellikle 1. Petro iktidarı Çarlık Rusya için bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Petro Avrupa ziyareti sırasında görüklerinden dersler çıkarmış ve döndüğünde ülkesini büyük ideallere kavuşturabilmek adına modernleşme hareketlerini başlatmıştır. Petro ile başlayan modernleşme hareketleri sonraki yüzyıllarda da gerçekleşecek reformların temel karakteristik yapısı üzerinde belirleyici olmuştur. Öyle ki Rusya İmparatorluğu tarihi boyunca reformlar tepeden inme bir şekilde uygulanmış ve adeta kabulü zora dayalı bir şekilde gerçekleşmiştir.
Reformların doğasının yüzyıllar boyunca bu doğrultuda şekillenmesi batı değer ve yargılarına uymadığı için kısmen başarılı olsa da genel bir çerçevede beklenen başarıya ulaşamamıştır. Zaman ile aydınlar ve halk arasındaki kültürel fark gittikçe açılmış ve bu toplumsal ayrışmadan modernleşme hareketleri sorumlu tutulmuştur. 19. yüzyıl boyunca modernleşme hareketlerinin batı değerleri ile uygun olmaması Rusya ve Avrupalı ülkelerin arasının açılmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda Avrupa tarafından dışlanan Rusya’da milliyetçi ve slovofil düşünceler zemin kazanmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin zemin kazanması ile batı karşıtlığı artmaya başlamış ve ileride gerçekleşecek devrimin köklerini beslemeye başlamıştır. Bu tarihten sonra gerçekleşen hızlı ekonomik sıkıntılar, savaşların başlaması ve rejimin otokratikleşmesi toplumda muhalif seslerin yükselmesine neden olmuş ve nihayetinde Çarlık Rusya’nın sonu olmuştur.
Ayşe Zümra Mert
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”] Dipnotlar
[1] Ozan Örmeci, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018, s.30
[4] Esra Atalı, “1905 Rus Devrimi ile 1908 Jön Türk Devrimi’nin Karşılaştırılmalı İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002, s.12
[5] Ümmet Erkan,”Rus Modernleşmesinde Batı Karşıtlığının Tarihsel Temelleri”, Bartın Üniversitesi Çeşm-i Cihan:Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 2017, Cilt4, sayı 1, s.57
[12] Zulfiya Şahin, “18. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya’nın Kültürel Gelişimi ve Batıya Uyum Çabaları”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, 2014, s.177
[14] Dilek Yiğit Yüksel, “Rus Modernleşmesi ve Türkiye (1682 – 1905)”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Inkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2006, s.145
Atalı Esra, “1905 Rus Devrimi ile 1908 Jön Türk Devrimi’nin Karşılaştırılmalı İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002
Coşkun Melih, “Ekim Devrimine Açılan Kapı: Rus Modernleşmesi”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 44, 2014
Erkan Ümmet, ”Rus Modernleşmesinde Batı Karşıtlığının Tarihsel Temelleri”, Bartın Üniversitesi Çeşm-i Cihan:Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 2017, Cilt4, sayı 1
Hosking Geoffrey, Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006
Örmeci Ozan, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018,
Şahin Zulfiya, “18. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya’nın Kültürel Gelişimi ve Batıya Uyum Çabaları”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, 2014
Yüksel Dilek Yiğit, “Rus Modernleşmesi ve Türkiye (1682 – 1905)”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Inkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2006.
[/vc_toggle]
Uluslararası ilişkiler disiplininde en önemli konuların başında azınlıklar kavramı yer almaktadır. Azınlık ulus-devletlerin oluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Azınlık tanımı uluslararası hukukta I. Dünya Savaşından sonra belirli devletlerde kalan farklı din, ırk ve dine sahip olan toplumsal grupların korunmasını düzenleyen U.S.A.D.’ca [1] bir devlette yerleşmiş bulunan ve nüfusu ayrı bir ırk, dil ya da dinden oluşan toplumsal gruplar, şeklinde tanımlanmıştır [2]. Sosyolojik açıdan azınlık, bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan, çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruba denir. Azınlık kavramına yönelik ortak kabul görmüş tanım olmamakla birlikte, azınlık kavramının sahip olduğu özellikler vardır: sayısal açıdan az olma, dinsel, dilsel ve etnik farklılıklardır. Azınlık kavramı bazı nesnel özelliklere sahip olsa da uluslararası hukukta kabul görmüş tanımının olmaması, hak talep etmeleri durumunda engelleyici unsurların çıkmasına sebep olmaktadır.
Avrupa Birliği Azınlık Haklarının Tarihsel Gelişimi
Soğuk Savaşın sona ermesi ile birlikte AB azınlıklar konusunda bazı adımlar atmaya başlamıştır. AB aday ülkelerin üyelik kriteri olarak azınlık haklarına saygı duyulması ve korunması gerektiği ilkesi sunmuştur. Fakat her ülke azınlık konusunda kendi belirlediği politikaları uygulamaktadır. AB demokrasi ve insan haklarına saygı çerçevesinde iki ilke temelli kurulmuştur [3]. Azınlıklar konusunu insan hakları bağlamında ele alan AB, 1990’lı yıllara kadar insan hakları konusuyla doğrudan ilgilenmesine rağmen azınlıklar konusu üzerine fazlaca yoğunlaşmamıştır. Sovyetler Birliğinin parçalanmasıyla (Çekoslovakya, Yugoslavya) ulusçuluk hareketleri artmış azınlıklar Avrupa için tehdit oluşturma potansiyeli kazanmıştır.
1990’lı yılların sonlarında azınlık haklarına yönelik düzenlemeler artmaya başlamıştır. Avrupa azınlık haklarına yönelik iki görüş ortaya çıkmıştır:[4] İlki Almanya ve Avusturya gibi devletlerin benimsediği azınlıklara uluslararası alanda kolektif haklar tanımak, ikincisi ise Fransa ve Yunanistan gibi devletlerin savunduğu ülkesel bütünlük ve siyasi istikrarın öneminin öne çıkartılarak azınlık haklarının ikincil konumunun sürdürülmesi ve azınlık meselelerinin iç siyaset alanında tutulmasıdır. Bu iki görüş arasında Avrupa Birliği’nin net bir tercihi yoktur. Avrupa Birliği devletlerin insan hakları kurallarına uymasını beklerken bir yandan da azınlıkların bulundukları bölgenin devletinin toprak bütünlüğüne saygı duymasını beklemektedir.
Devletlerin yanında uluslararası örgütler de azınlık hakları konusunda çalışmalar yapmıştır; Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı azınlıklara pozitif haklar ve ayrıcalıklar tanıyan birçok uluslararası belgeye imza atmışlardır [5]. Üyeleri Her iki kuruluşundan üyesi olan AB, sınırlarının içinde gerçekleşen fakat kendi iradesi dışında gelişen normatif girişime kayıtsız kalmayarak, azınlık haklarını genişletme politikasına dâhil etmiştir.
1957 Roma da imzalana Avrupa Topluluğunu Kuran antlaşmada ‘uyruk esasına dayalı ayrımcılığın yasak olduğu’ belirtilmiştir. Bu anlaşmada Avrupa Parlamentosuna danışarak din, dil, ırk, cinsiyet veya diğer konularda ayrımcılıklarla mücadele etmek için harekete geçilebilir şeklinde bir hüküm yer almaktadır [6]. Başka bir hükümde ise; “Topluluğun üye devlet kültürlerinin, ortak kültür mirasını da dikkate alarak, ulusal ve bölgesel çeşitliklerine saygı kapsamında yaygınlaşmasına katkıda bulunacağının” ve “Avrupa kültürlerinin devam eden farklılıklarını garanti etmenin” önemine dikkat çekmiştir. İlk defa Avrupa Birliği somut olarak kültürel çeşitlilik yolu ile azınlıkları ima etmiştir. Bu ima ile azınlıklara yönelik proje ve faaliyetlerin desteklenmesinin söz konusu olduğu belirtilmiştir. 1990 yılından sonra Avrupa Birliğinin azınlıklar konusunda değişimler geçirdiği ve adımlar atığı belirtilmiştir. 7 Aralık 2000 Temel Haklar Şartı bunun bir örneğini oluşturmaktadır. Köln Zirvesindeki bilgilerle hazırlanana Temel Haklar Şartı 7 bölüm 53 maddeden oluşmaktadır. Temel Haklar Şartının 21. maddesinde “ayrımcılık yapmama” ilkesine yer verilmiştir.
Bu ilkeye göre; [7] cinsiyet, ırk, renk, etnik ve sosyal köken, genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya diğer her türlü düşünce bir ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, sakatlık, yaş veya cinsel eğilime dayalı her türlü ayrımcılık yasaktır. AB’ye üye ve aday üye devletler 29 Ekim’de Roma da Anayasa Taslağının Nihai Senetlini imzalamış, taslağın ‘Birliğin Politikaları Ve İşleyişi’ başlıklı bölümde ‘ayrım yapmama ve vatandaşlık’ hükümleri düzenlenmiştir. Anayasanın kabulüne ilişkin referandumda Fransa ve Hollanda hayır cevabını vermiştir lakin 1 Aralık 2009 tarihinde Lizbon Antlaşması ile yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Birliği Üyesi Ülkelerde Azınlık Hakları
1 Mayıs 2004 tarihinin en büyük genişleme hamlesini gerçekleştiren Avrupa Birliği’ne üye yirmi beş ülke tüm ülkelerde uygulanan azınlık politikası birliğini günümüzde de sağlayamamıştır. Azınlıklar halen ülkeler için bir tehdit unsuru olarak görülmektedir bu nedenle azınlık politikalarında birlik sağlanamamaktadır. Azınlıkları tehdit unsuru olarak algılayan ülkelerden bir tanesi Slovakya’dır [8]. Kurulduğu günden bu yana sürekli Macaristan’dan ve Macar azınlık tarafından gelebilecek irredantizmden korkmuş, Macar azınlığın ülkeyi bölünmeye ya da iki uluslu devlete götürmesi endişesini taşımıştır.
Yunanistan Batı Trakya’da bulunan Türkleri görmezden gelerek asimilasyon politikası izlemiştir. Fransa ülkesinde azınlık bulunmadığını iddia ederek asimilasyon politikası izlemiştir. Günümüzde Çin Uygur Türklerine karşı izlediği politika da ciddi bir etnik kıyım ve asimile politikası olarak değerlendirebilir.
Avrupa Birliği içerisinde azınlık haklarına yönelik her devletin farklı uygulamaları olduğu bilmekle birlikte İspanya, özerk toplulukları kültürel bir miras saymış ve haklını koruma altına almıştır. İtalyan, Belçika Anayasası yine azınlık haklarını güvence altına almıştır [9]. İsveç ise 1999’da çıkardığı “İsveç’teki Ulusal Azınlıklar Yasası” gibi birçok yasa ve yürürlüğe koyduğu Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi ve Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı gibi pek çok uluslararası belge ile Birlik içerisinde ideale yakın bir azınlıklar rejimi benimsemiştir.
Avrupa Birliği Konseyi Çerçevesinde Yapılan Çalışmalar
Avrupa Birliği’nin en önemli karar alma mekanizmasını oluşturan Avrupa Konseyi’dir. Avrupa Konseyi insan hakları ve özellikle azınlık haklarına yönelik çalışmalar yürütmektedir [10]. Bu kapsamda 1987 yılında Konsey bünyesinde AB’nin dış ilişkilerinde insan hakları meselelerinden sorumlu ‘İnsan Hakları Çalışma Grubu’ oluşturulmuştur. Bu komisyon yılda iki kez toplanmak, dünyada olan insan hakları ihlalleri hakkında bilgi toplamak ve değerlendirmek görevini yerine getirmektedir. Avrupa Birliği azınlıklara yönelik 1993 yılında gerçekleştirdiği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’dir. AB’ye aday olan ülkelerin katılımları dört madde çerçevesinde değerlendirilecektir:
İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması
Hukuk devleti ve hukuk üstünlüğü
İnsan haklarına saygı
Azınlıkların korunması
Avrupa Birliği Konseyi, 2000 yılında [11] ırk ve etnik kökene bakılmaksızın kişilere eşit muamele edilmesi ilkesinin uygulamaya konmasına ilişkin 2000/43/EC sayılı Avrupa Birliği Konseyi direktifidir. Bu ırk Ayrımcılığına Karşı kabul edilen direktif, ırk veya etnik kökene dayalı ayrımcılıkla mücadelenin çerçevesini belirlemiştir. Üye devletlerin ayrımcılığa karşı eşit muamele ilkesini yerleşmesini sağlayacak kurum ve kuruluşlar kurmasını insan hakları koruma görevini üstlenmesini beklemektedir. Avrupa Birliği Konseyinin yayınlanan direktifinde;
Irk ve etnik kökenlere bakılmaksızın insanlar arasında eşit muamele ilkesinin uygulanmasını
İstihdam, eğitim, sosyal koruma, sosyal yardımlar, işçi, işveren örgütlerine üyelik, mallara ve hizmetlere erişimde mallara ayrımcılığa karşı koyma
Doğrudan veya dolaylı ayrımcılık tacizci tanımlama ve mağdurlaştırma ile ayrımcı muamele yönünde talimatları yasaklama
Uygulamada eşitliği gerçekleştirmek üzere geçici olumlu önlem alınmasına izin verme
Ayrımcılık mağdurlarına ayrımcılığa karşı uygun yaptırımları içere yargısal veya idari usuller kapsamında başvuru hakkı tanınması,
Eşit muamele ilkesine ırk veya etnik kökenin gerçek ve belirleyici bir mesleki gereklilik kapsamında farklı muameleye tabi tutulmasına sınırlama getirilmesi,
Avrupa Parlamentosu
Son olarak da;[12] Her üye ülkede eşit muamele ilkesinin gerçekleştirilmesi ve ırk ayrımcılığı mağdurlarına bağımsız destek sunmak amaçlı olarak kurumların oluşturulması” amacına ilişkin düzenlemeler içermektedir. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı Avrupa Birliği sınırları içerisinde ırkçı, yabancı düşmanlığına karşı değerlendirmelerde bulunmuştur.
Avrupa Birliği Azınlık Politikası
AB 1990’lı yıllardan itibaren uyguladığı Doğu Genişleme Politikası ile azınlıkları politik bir tehdit olarak algılamış Kosova ve Bosna’daki etnik kıyımın mülteci akımına sebep olacağını etnik savaşların güvenlik endişesine sebep olması AB’nin azınlık haklarına yönelik politikalarında etkili olmuştur [13]. AB örneğinde, Sasse tarafından “güvenlik-haklar bağı” (security-rights nexus) olarak kavramsallaştırılan şekliyle, azınlıklara hakları verilerek giderilmeye çalışılmaktadır. AB’nin azınlık hakları politikası üç şekilde incelenmiştir; temel haklar, çeşitlilik yanlısı politikalar ve vatandaşlık haklarına yönelik düzenlemeler içermektedir.
Azınlık haklarına yönelik üzerinde durduğu konular şu cümle altında ifade ediliştir:[14] “Azınlıkların dilsel ve kültürel kimliklerinin eğitim sistemi yoluyla sürdürülmesi, azınlık dilinde eğitimin sağlanması, azınlık dillerinin kamusal alanda kullanılması, nüfusun yüzde 20’sini geçen azınlıkların kamu idaresi ile kendi dillerinde resmi yazışma yapabilmeleri, azınlıkların siyasi temsili ve günlük yaşamda ayrımcılığa uğramamaları için gerekli zeminin oluşturulması.
Ayrıca vatandaşlık konularında, azınlıkların vatandaşlığa geçişinin ve dil sınavlarının kolaylaştırılması, vatandaşlığa başvuru ücretlerinin makul seviyelerde olması, belirli yaş gruplarının vatandaşlık prosedüründen muaf tutulması” yer almıştır.
Sonuç
Azınlık hakları meselesi uluslararası düzeyde çetrefilli ve net bir çözümü olmayan bir konu olarak yerini almaktadır. Geçmişten günümüze AB’nin azınlık haklarının korunması meselesine yaklaşımında; pasif kaldığını veya etkin rol oynadığına yönelik görüşler yer almaktadır. Azınlık haklarının korunmasına yönelik çalışmalar Soğuk Savaş Sonrasında başlamıştır. AB, AK, AGİT gibi örgütler azınlık haklarının temellendirmeye yönelik çalışmalara yapmıştır. AB’nin çalışmalarına bakıldığında güvenlik endişesi taşıyan ve bu sebeple azınlık haklarının korunmasına yönelik politikalar izlediği belirtilmiştir. Avrupa’da tüm ülkeleri kapsayan eşitlik ilkesi uygulaması tüm ülkelerde azınlık hakları standardına ulaşamamıştır.
AB üyeliği için Doğu Genişlemesi ülkelerine katı azınlık şartı sunmuştur. AB’nin uyguladığı şart genel manada azınlık haklına yönelik avantajlar sağlamıştır. Örneğin;[15] azınlıklara mali programlara dâhil olma, serbest dolaşım ve AB yönetişimin katılma, AB ile ilişki kurarken kendi dillerini kullanma olanakları sağlanmıştır. Serbest dolaşım özellikle sınır azınlıklarının olduğu bölgelerde önemli hale gelmiştir. AB’nin azınlık hakları koruma konusunda aday ülkelere sunduğu şartların azınlıklar konusunda değişime sebep olduğu görülmektedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere diğer uluslararası örgütlerinde çalışmaları azınlık haklarına yönelik olumlu değişimlere sebep olsa da her ülke azınlıklara yönelik kendi politikasını uygulamaya devam etmektedir.
Aybüke Erturhan
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”32818″ name=”Avrupa Birliği ve Azınlık Hakları”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Bkz. U.S.A.D ’nın Arnavutluk’taki Yunan Azınlık Okulları konusundaki 6.4.1935tarihli danışma görüşü: C.P.J.I, Serie A/B, 1935, No. 64, s.17.
[2] Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007
[10] AVRUPA BİRLİĞİNİN AZINLIK YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)
[11] Official Journal L 180, “Council Directive 2000/43/EC of 29 June 2000 implementing the principle of equal treatman between persons irrespective of racial or ethnic origin”,P .0022-0026,Brussels,2000
[12] Ulaş Karan, Avrupa Birliği Ülkelerinde Ayrımcılık Yasağı Ve Eşitlik Kurumları, İnsan Hakları Ortak Platformu, Ankara,2009,s.44-45
[13] Gwendolyn Sasse, “Securitization or Securing Rights? Exploring Conceptual Foundations of Policies towards Minorities and Migrants in Europe”, JCMS, Cilt 43, No.4, 2005, s.673-693.
[14] Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt:14, No:2 (Yıl: 2015), s.109-122 AVRUPA’DA AZINLIKLAR VE AZINLIK HAKLARI Gözde YILMAZ
[15] Toggenburg, “Minority Protection in a Supranational Context”, s.18-19
Kaynaklar
Bkz. U.S.A.D ’nın Arnavutluk’taki Yunan Azınlık Okulları konusundaki 6.4.1935tarihli danışma görüşü: C.P.J.I, Serie A/B, 1935, No. 64, s.17.
Uluslararası Hukuk Hüseyin Pazarcı 221-223
Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007 (Kurubaş, 2006:124-125)
Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt:14, No:2 (Yıl: 2015), s.109-122 AVRUPA’DA AZINLIKLAR VE AZINLIK HAKLARI Gözde YILMAZ*
Official Journal L 180, “Council Directive 2000/43/EC of 29 June 2000 implementing the principle of equal treatman between persons irrespective of racial or ethnic origin”,P .0022-0026,Brussels,2000
Ulaş Karan, Avrupa Birliği Ülkelerinde Ayrımcılık Yasağı Ve Eşitlik Kurumları, İnsan Hakları Ortak Platformu, Ankara,2009,s.44-45
Gwendolyn Sasse, “Securitization or Securing Rights? Exploring Conceptual Foundations of Policies towards Minorities and Migrants in Europe”, JCMS, Cilt 43, No.4, 2005, s.673-693.
Toggenburg, “Minority Protection in a Supranational Context”, s.18-19
Köksoy, F., (2019). “Avrupa Birliği’nin Azınlık Politikaları Çerçevesinde Fransa’da Romanlar: Nicholas Sarkozy Dönemi” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bililmler Enstitüsü Dergisi, sayı 34, Denizli, s. 97- 112.
Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007 Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu Hakan TAŞDEMİR* , Murat SARAÇLI
Yazgan, Hatice, “Avrupa Birliği Genişlemesinde Azınlık Koşulu: Doğu Genişlemesi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 47, s. 99-114.