Bedelli Asker Malzemeleri ve Bedelli Asker Seti Asker Kolisi’nde!

0

Bedelli Asker Malzemeleri ve Bedelli Asker Seti Asker Kolisi’nde!

Bedelli asker seti, AskerKolisi.com sitesinde satılan ve bedelli askerlerin ihtiyaç duyabileceği her malzemeyi içeren setlerdir. Sitemiz 4 yıldır yeni asker olacak kişilere ve askerliği devam edenler hizmet vermektedir.

Her erkek Türk vatandaşı gerekli yaşa geldiğinde askeri görevini yerine getirmektedir. Sunulan seçeneklere göre bu görevi bedelli, kısa dönem ya da uzun dönem olarak yapabilirler. Askeriyede ihtiyaç duyulacak malzemeleri tek tek bulmak oldukça zaman alacaktır. Sitemizde askerler için sunduğumuz setler gereken tüm malzemeleri içermektedir.

Bedelli Asker Malzemeleri

Sitemizdeki ürünler tamamen askeriyede ihtiyaç duyulabilecek malzemeler içermektedir. Asker malzemeleri tamamen TSK standartlarına uygun olarak üretilmiştir.  AskerKolisi.com üzerinden satın alabileceğiniz setler temel, tavsiye ve her şey dahil olarak üç grupta incelenebilir. Ayrıca bu paketlerin yazlık ve kışlık olarak seçenekleri de bulunmaktadır.

Bedelli asker malzemeleri temel setinde askeriyede ihtiyaç duyulabilecek temel malzemeler bulunur. 3’lü, 6’lı, 9’lu ve 12’li parçalar halinde satılır. Bu sayılar set içerisinde bulunan fanila, çorap ve don ürünlerinin sayısını işaret etmektedir.

Tavsiye seti içerisinde, temel setin içerisindeki malzemelere ek olarak askerlerin ihtiyaç duyabileceği ürünler bulunmaktadır. Askerler temel setteki ürünleri kesin almalıdır ancak tavsiye seti içerisinde bulunan ürünler onların daha rahat askerlik geçirmesine yardımcı olacaktır.

Her şey dahil set içerisinde ise hem temel hem de tavsiye setinde bulunan ürünlere ek olarak askeriyedeki zamanın daha konforlu ve rahat geçmesine olanak tanıyacak ürünler bulunmaktadır. Bu setler haricinde bulunan VIP setlerimiz 30’ar tane giyim ürünü (fanila, don, çorap) içermesinin yanında her şey dahil paketinde bulunan diğer ürünleri de içerisinde bulundurur.

Bedelli Asker Seti: Temel, Tavsiye ve Her Şey Dahil Setler – AskerKolisi.com

Bedelli Asker Malzemeleri Nelerdir?

Sitemizde bulunan setler askerlerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda özenle hazırlanmıştır. Bedelli askerlik seti içerisinde olması gereken ürünler:

  • Kişinin ihtiyaç duyacağı sayıda fanila,
  • Asker donu (boxer),
  • Asker çorabı,
  • Bot için parlatıcı sünger, boya ve tabanlık,
  • Ayak pişikleri için krem ve pudra,
  • Temiz ve kirli çamaşır torbası,
  • Kilit (bot ve dolap için),
  • Banyo malzemeleri (tuvalet kağıdı, jilet, sabun, sabun kutusu),
  • Dikiş seti temel olan ihtiyaçlardır.

Sitemiz üzerinden alınacak setlerin içerisinde bu ürünler kesin olarak yer almaktadır. Ayrıca bedelli askerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda genişletilmiş setlerimiz de bulunmaktadır. Bu setleri içerisinde ek olarak yara bandı, krem, diş fırçası ve macunu, kulak tıkacı ve temizleme çubuğu, banyo lifi, havlu, saat gibi ürünler içermektedir.

Neden Bedelli Asker Malzeme Seti Almalısınız?

Bedelli askerlik malzemeleri yeni askerlik yapacak bedelliler için gerekli tüm ürünleri içermektedir. Sitemiz üzerinden kolaylıkla satın alabileceğiniz setler aynı gün içerisinde kargoya verilir. Ayrıca güvenli ödeme seçeneklerimiz sayesinde gönül rahatlığı ile satın alma işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz. Kart bilgilerinizin kimsenin eline geçmeyeceğinin garantisini sunuyoruz.

Uygun fiyatlı, kaliteli ve gerekli standartlara uygun ürünler içeren setlerimiz tamamen yeni bedelli askerlerin ihtiyaçlarına yönelik tasarlanmıştır. Tek tıkla kolaylıkla satın alabileceğiniz ürünler sayesinde askeriyede rahat bir dönem geçireceksiniz.

Platon’un İdeal Devletinde Bahsettiği Filozof Yöneticinin Sokrates Olma İhtimali

Platon’un ideal devletinde bahsettiği filozof yöneticinin hocası Sokrates olup olmadığını anlayabilmek için hem Platon’a hem de Sokrates’e odaklanmak gerekir. Yaşça daha büyük olduğu için Sokrates’ten başlamak ve hayatlarını kısaca öğrenmek daha uygun olacaktır. Hem Sokrates’in hem de Platon’un düşüncelerinde ailelerinin, yakın çevrelerinin ve yaşadıkları dönemlerde gerçekleşen siyasal ve sosyal olayların izlerini bulmak mümkündür. İnsan düşünce tarihinde önemli bir yeri olan Sokrates, milattan önce 470 yılında doğmuş ve 399 yılında ölmüştür. Babası heykel ustası, annesi ise ebedir. Bütün ömrünü Atina’da geçirmiştir. Bir savaşta Alkibiades’in hayatını kurtararak cesur biri olduğunu kanıtlamıştır. Herkesle açıkça konuşmuş, sözünü kimseden esirgememiştir. Sohbetlerindeki asıl amaç karşısındaki kimseyi inandığı düşünce hakkında şüpheye düşürmek ve beyin fırtınası yaptırtmaktır.

Sokrates

En çok söylediği sözler şunlardır: ‘‘Benim tek bildiğim bir şey bilmediğimi bilmektir.’’ ve ‘‘Kendini tanı.’’ Gençleri kötü etkilemekten suçlu bulunarak idam edilmiştir.1 Platon milattan önce 427 yılında doğmuş ve 347 yılında ölmüştür. Anne ve baba tarafından soyludur ve akrabaları siyasette etkin rol almışlardır. Platon belirli bir olgunluğa ulaştığında siyasete atılmak istediğini belirtmiştir ancak dönemin siyasal ve sosyal yapısı Platon’unkinden farklı olduğu için siyasete girmemiştir.

Ayrıca dönemin yöneticilerinin kendisinin hayran olduğu Sokrates’e olumsuz yaklaşması onu siyasetten soğutmuştur. Gramer, müzik ve jimnastik eğitimlerinin ardından filozof Kratylos’tan felsefe dersleri almıştır. Hayatını değiştiren hocası Sokrates olmuştur. Platon, Sokrates altmış, kendisi yirmili yaşlarındayken hocasının yakın çevresine katılmıştır. Sokrates’in idamından sonra Platon, farklı kültürlerin bulunduğu coğrafyalara uzun yıllar sürecek bir geziye çıkmıştır. Platon gezisini bitirdikten sonra döndüğü Atina’da milattan önce 387 senesinde, kırk yaşındayken, dünya tarihindeki ilk üniversite örneklerinden olan Akademia’yı kurmuştur. Öldüğü güne kadar da burada eğitim vermiştir.2

İdeal Devlet 

Platon devletlerin kötü yönetimlerinin filozofların iktidarları ele geçirmesiyle son bulacağını düşünmüştür. Filozoflar veyahut bilgeler, doğuştan en iyi özelliklere sahip oldukları ve iyi bir eğitim aldıkları için bu görev için biçilmiş kimselerdir. Nasıl ki insan aklını kullandığında tam verimliliğe ulaşabiliyorsa devlet de filozoflar tarafından yönetildiğinde tam verime ulaşabilir. Ona göre insanoğlunun başına gelen her türlü musibetten ve kötülükten kurulabilmesi için ya filozofların yönetimde olması ya da devleti yöneten idarecilerin tam anlamıyla filozof olması gerekir. Platon’un tasarladığı ideal devlette insanların sınıflara ayrılması dikkat çekicidir. Platon insanların doğuştan eşitsizliğine inanmış ve insanları üreticiler, koruyucular ve yöneticiler olmak üzere üç sınıfa ayırmıştır. Ruh anlayışı ve devlet arasında kurduğu ilişkiyle üreticileri iştihaya, koruyucuları gönle, yöneticileri ise akla benzetmiştir. Nasıl ki ruhun kendisine has işlevleri varsa devleti oluşturan her sınıfın da kendisine has işlevleri ve sorumlulukları vardır. Üç sınıfın da kendi üzerine düşen görevi üstlenmesi ve kabul etmesi, devletin işlevselliğini sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi ve toplumsal adaletin sağlanabilmesi için önem arz eder. İnsanların sorgulamadan bulundukları sınıfı kabullenmeleri için Platon pembe bir yalana başvurur. Toplumu oluşturanlara, insanlar kardeş olmakla beraber, tanrının insanları üç farklı doğal yapıyla yarattığı, yönetici olacakların mayasında altın, koruyucu olacakların mayasında gümüş, üretici olacakların mayasında demir ve tunç katıldığı söylenecektir. Dünyaya yeni gelen bebekler ailesinin bulunduğu sınıfa dâhil olacaktır. Ancak farklı sınıflarda dünyaya gelenlerin kimilerinde farklı sınıflara ait özellikler bulunması mümkündür. Bu tür durumlarda çocuklar ailelerinden alınarak özelliklerini taşıdıkları sınıfa verilmelidir.3 Bu düzen sağlanamadığı müddetçe devlet varlığını sağlıklı bir şekilde sürdüremeyecektir.

Üreticiler günlük üretimi sağlamalı, koruyucular devleti ve toplumu dış tehlikelere karşı korumalı, yöneticiler en adil şekilde devleti yönetmelidirler. İdeal devlet teoride mükemmel olsa da gerçek hayatta gerçekleştirilmesi imkânsız olmasa da zordur. Platon’un da bu konudaki kimi endişeleri bulunmaktadır ancak yazdığı bir pasajda ideal devletin teorik açıdan önemini vurgular: ‘‘bizim yaptığımız da sözlerle kusursuz bir devlet çizmek değil mi… Böyle bir devleti kurmanın mümkün olacağını kanıtlayamazsak, sözlerimizin değeri azalır mı?’’4

Platon uzun tartışmaların ve düşüncelerin ardından ideal devletin yeryüzünde kurulabileceğine karar vermiştir: ‘‘Öyleyse, bizim devlet tasarımız gerçekleşmesi mümkün olursa, en iyisidir; gerçekleşmesi ne kadar zor olsa da imkânsız değildir, diyerek sözümüzü bağlayabiliriz.’’5 Daha önce bahsedildiği üzere Platon ilk başlarda yönetici olmak arzusu taşısa da bu fikrinden vazgeçmiştir. Bunun yerine filozof yöneticiler yetiştirme amacı gütmüştür. Syrakusa’da yönetici olan baba I. Dionysioslan ve aynı isimli oğlunu eğitmek suretiyle ideal devlet düzenini kurmak istemiştir. Ancak isteklerinin karşılığını alamamış, sürgün, köle olma, gözaltına alınma ve hapis gibi herhangi bir filozofa yakışmayan davranışlara maruz kalmıştır. Platon ideal devleti kendi zamanında gerçekleştirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuşsa da başarılı olamamıştır.

Filozof Yönetici 

Peki, Platon’un ideal devletinde bahsettiği filozof yönetici nasıl tanımlanabilir ve ayırt edilebilir? Platon filozof ile filozof olmayan arasındaki ayrımı bilgiye olan iştahla Gloukon ile olan sohbetinde izah etmiştir: ‘‘Bilimlerden hoşlanmayan bir adam için, hele çok gençse, iyiyle kötüyü ayırt edemiyorsa, bilimsever, sanatsever diyemeyiz.’’6 Sohbetin devamında filozof olmayıp filozoflar gibi sanat ve bilimden hoşlanan kimselerin de ayrımı yapılmış, filozofların yaptıklarını yapanların filozof olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiştir: ‘‘Bir yana gösteri meraklılarını, sanat düşkünlerini, işadamlarını koyuyorum; öbür yana da filozof adına layık olanları.’’7 Platon, filozof-yöneticinin kendisinden beklenen görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için çeşitli özelliklerinin olmasını istemiştir. Filozofun özü sözü bir olmalı, asla yalan söylememeli ve doğruyu sevmelidir. Hiçbir aşağılık duyguya kapılmamalıdır zira filozof tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi ve işleri kavramaya çalıştığı için küçüklük belirtileri ona yakışmaz.8

Bu sebeplerin neticesinden filozof korkak olmamakla birlikte cesur olmalıdır. Nitekim korkak olursa bilginin özüne asla ulaşamaz. Filozof güçlü bir belleğe sahip olmalıdır ki öğrendiği bilgileri saklayabilsin. Şayet güçlü bir hafızaya sahip olamazsa, insan hatırlamadığı bilgilerden yani bilimden soğuyacaktır. Bu konuda şunları söylüyor: ‘‘Öyleyse bellekten yoksun bir kafayı gerçekten bilim severler arasına koyamayız. Bizce filozofun sağlam bir belleği olmalı!’’9 Platon filozofu asıl görevinden uzaklaştıracak her şeyden kaçınmasını da istemektedir. Zengin olma amacı, güç sahibi olma arzusu, bedenin doğal olarak sunduğu cinsel isteklere boğun eğme, ölçüsüzlük, açgözlülük, gösteriş merakı, kaçınılmasını istediği davranışlara örnek olarak verilebilir. Filozof için sıradan kimselerden farklı olmasını, onların istedikleri şeyleri önemsememesini de vurgulamıştır: ‘‘Böyle bir insanda ölçüsüzlük, açgözlülük olamaz. Çünkü insanların zenginliği, gösterişi niçin aradıklarını düşünecek olursak, bunları aramak en az ona yakışır.’’10 Buradan anlaşılacağı üzere aslında filozoflar halkı temsil eden bir kesim değil tam aksine, ufak seçkin bir azınlıktır.

Sokrates 

Peki, Sokrates’in Platon’un ideal devletindeki filozof yönetici olduğu söylenebilir mi? Cevabı bulabilmek için Sokrates’in hayatının son kısmına odaklanmak gerekmektedir. Platon’un filozof yöneticilerin sahip olması gerektiği özellikleri yani cesaret, yalan söylememe, doğruyu söyleme, güç sahibi olma arzusu gütmeme, bedensel ihtiyaçlara kulak asmama, açgözlülükten ve gösterişten kaçınma, ölçülü olma gibi davranışların Sokrates’te olup olmadığını analiz etmek isabetli olacaktır. Gençleri kötü etkilediği ve inanılan tanrılara inanmadığı sebepleriyle Sokrates’e karşı açılan kamu davasında Sokrates’in söyledikleri bu analizde etkili olacaktır. Elbette Sokrates’in söyledikleri Platon’un kendi kaleminden çıkmıştır. Platon’un hocasına büyük bir hayranlık duyması, ona özenmesi ve onun yolundan gitmesi gibi sebepler cevabı bulmak için kestirme bir yol sunabilir. Sokrates Atinalılara karşı kendisini savunurken söylediği şu sözler dikkat çekicidir: ‘‘Atinalılar, bana hükmetmeleri için seçtiğiniz komutanlar, beni Poteidaia, Amfipolis ya da Delion’da görevlendirdiklerinde, başka herkes gibi, ölüm tehlikesini göze alarak görevimin başında kalmışken, şimdi düşündüğüm gibi ve anladığım kadarıyla tanrı beni felsefe yapmak, diğer insanları ve kendimi incelemek için görevlendirmişken, ölümden ya da başka bir tehditten çekinerek firar edersem büyük bir suç işlemiş olurum.’’11 Sokrates burada Atinalılara geçmişte kendisine verilen görevleri korkusuzca yerine getirdiğini ve tanrı tarafından görevlendirdiğine inandığı felsefe yapmak işini ölümden veyahut tehditlerden korktuğu için bırakmayacağını belirtmektedir.

Potidea Savaşı’nı temsil eden bir görsel

Milattan önce 432 yılında gerçekleşen Poteidaia Savaşı’nda arkadaşı Alkibiades’in hayatını büyük bir kahramanlıkla kurtardığı da ayrıca bilinmektedir. Sokrates’in korkmayıp cesaretli olması, doğru bildiğinden şaşmaması, tehditlere boyun eğmemesi gibi özelliklerinin filozof yöneticinin özelliklerinden olduğu söylenebilir. Sokrates oligarşi yönetiminde olanları şu şekilde anlatarak zulme ve baskıya asla boyun eğmediğini bir kez daha göstermiştir: ‘‘Otuzlar beni başka dört kişiyle birlikte Tholos’a göndererek, Salamisli Leon’u idam edilmek üzere Salamis’ten getirmemi istediler…

Ölümü hiç umursamadığımı, tam aksine, haksız ve inançsız olmaktan kaçındığımı, o zaman da sözlerimle değil hareketlerimle gösterdim… Tholos’tan çıktığımızda, diğer dört kişi Salamis’e giderek Leon’u getirdiler, ama ben doğruca evime gittim.’’12 Mahkeme Sokrates’i suçlu ilan etmenden hemen önce Sokrates sunduğu savunmasında küçük düşmenin soysuz bir davranış olacağını da şu sözlerle ifade etmektedir: ‘‘Beyler, iyi nam salmak bir yana, bir yargıcı bilgilendirerek ikna etmektense, ona yalvararak beraat etmeye çalışmak bana doğru gelmiyor.’’13 Bu sözlerinden aslında Sokrates’in haklı olduğu halde, canını kurtarmak pahasına bile olsa asla kimsenin karşısında eğilmeyeceği, boyun eğmeyeceği anlaşılmaktadır. İdeal devletin filozof yöneticisinde olması gereken en büyük özellik de budur.

Doğru bildiğinden şaşmamak ve aşağılık herhangi bir duygu barındırmamakla beraber herhangi bir davranışta bulunmamak. Mahkemenin Sokrates’in suçlu olduğuna hükmetmesinden sonra Sokrates tekrar kürsüye çıkmış ve biraz da sitem içeren şu sözleri söylemiştir: ‘‘Buna karşılık ben ne teklif edeyim Atinalılar? Hak ettiğim bir cezayı teklif etmeliyim kuşkusuz! Peki o nedir?

Rahat bir yaşamı kabul etmediğim ve insanların çoğunun ilgilendiği para, mal, mülk, askeri ve siyasi görevler, her türlü siyasi ortaklıklar ve kent içinde oluşan gruplaşmalar peşinde koşmadığım için neler çekmem, hangi bedelleri ödemem gerekir?’’14 Sokrates’in bu sözlerinden sıradan insanlar gibi paraya, güce ve gösterişe önem vermediği anlaşılmaktadır. Filozof yöneticiler sıradan kimselerin önem verdikleri şeylere önem vermemekle kendilerini ayırıp soyutladıklarına göre Sokrates’in bu özelliklere sahip olduğu da açıkça ortadadır. Sokrates’in sözüne ve borcuna sadık biri olduğunun kanıtı da ölmeden önce arkadaşı Kriton’a söylediği son sözlerde yatmaktadır: ‘‘Asklepios’a bir horoz borçluyuz Kriton. Parasını ödeyin, sakın ihmal etmeyin.’’15

Sonuç 

Platon’un ideal devletinde bahsedilen filozof yöneticinin Sokrates olduğu söylenebilir. Sokrates belirtilen özelliklerin hepsini hatta fazlasını kendisinde barındırmaktadır. Verdiği sözlere her zaman sadık kalmış, kendi ölümü söz konusu olsa bile yasalara karşı çıkmamış, doğru bildiğinden şaşmayarak mücadele etmiştir.

İdam edilmeden önce tutsak olarak kaldığı zaman zarfında kendisini kaçırmak isteyen arkadaşlarına her defasında karşı çıkarak yasalara ne kadar bağlı olduğunu da kanıtlamıştır. Para, mal, mülk ve siyasi güç arzusunda bulunmamış kendisini bilime adamıştır. Platon’un, hocası Sokrates’e büyük bir hayranlık duyduğu ve onun izinden gittiği bilinmektedir. Platon yazdığı eserlerinde Sokrates’i konuşturarak ve hatırasını yaşatarak ona olan vefa borcunu ödemiştir.

Sokrates hakkında bildiklerimizin çoğu Platon’un eserlerinde bize aktardıklarıdır. Platon’un Sokrates’i olduğundan daha iyi göstermiş olma ihtimali de bulunmaktadır. Ancak günümüzde bunun bir tartışma konusu olmasının önemi yoktur. Platon’un siyasete atılmak istediğini ancak dönemin şartlarında vazgeçtiğini belirtmiştik. İdeal devletteki filozof yöneticinin Sokrates olduğu kadar Platon’un kendisinin de olması muhtemeldir. Sokrates ve Platon arasında bir rekabetin olmasının mümkün olmadığı açıkça ortada olduğuna göre Platon’un hayran olduğu hocasının izinden gittiği de bilindiğine göre ideal devletteki filozof yöneticinin önce Sokrates sonrasında da Platon olduğu söylenebilir.

[irp posts=”28925″ name=”Antik Yunan’da Yurttaşlık: Sparta ve Atina Kent Devletleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

1 Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, 42. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020, s. xi.

2 Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Ari Çokona, 21. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020, s. v-x.

3 Zafer Yılmaz, ‘‘Platon’un İdeal Devletinde Filozof-Yönetici, Yöneticilerin Eğitimi’’, ERPA International Congresses on Education 2016, s. 247-248.

4 Platon, Devlet, s. 181.

5 A.g.e., s. 216.

6 Platon, Devlet, s. 184.

7 A.g.e., s. 185.

8 Hasan Yıldız, ‘‘Platon’un Felsefesinde Yönetici Ahlakı’’, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Kasım 2015, s. 158.

9 Platon, Devlet, s. 196.

10 Platon, Devlet, s. 196.

11 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 47.

12 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 51-52.

13 A.g.e., s. 55.

14 A.g.e., s. 56.

15 Platon, Sokrates’in Savunması, s. 177.

Kaynaklar 

Hasan Yıldız, ‘‘Platon’un Felsefesinde Yönetici Ahlakı’’, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Kasım 2015, s. 154-173.

Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, 42. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020.

Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Ari Çokona, 21. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020.

Zafer Yılmaz, ‘‘Platon’un İdeal Devletinde Filozof-Yönetici, Yöneticilerin Eğitimi’’, ERPA International Congresses on Education 2016, s. 247-252.

[/vc_toggle]

Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları

Japonya dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. Tarihinde çok farklı dinlere ev sahipliği yapmış olan Japon medeniyeti, farklı dönemlerde farklı dini inançları benimsemiştir. İmparatorluk dönemine bakacak olursak, Japonya’da da halkın dini, imparatorun dini olan Şintoizm’dir. Şintoizm temelini Japon mitolojisinden ve geleneklerinden almaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Japonya ve Japon halkı ana kıtadan gelen dinlerin akımına uğramıştır. Yabancı din akımları temelde Hinduizm, Budizm ve Şamanizm’dir ve bu dinler “Yeni Dinler” (shinshukyo) olarak adlandırılmıştır[1]. Yeni dinler özellikle toplumun mali gücü daha az olan ve alt ile orta gelir grubuna dâhil olan Japonlar tarafından benimsenmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’yı işgal etmesi ve imparatorluğa son verirken, imparatorluk resmi dinini de yasaklaması dini örgütlenmelerin farklı şekillerde organize olmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan yeni dini örgütlenmelere “Yeni Yeni Dinler” (Shinshinshūkyō) adı takılmış ve bu örgütler toplumun üst gelir seviyesine sahip, zengin insanları kendilerine çekmiştir. Örgütler aynı zamanda eğitimli bireyleri kendi yapılanmaları içerisine almıştır. Aum Shinrikyo’da bu örgütlenmeler içerişinde yerini almıştır. Japon halkının büyük bir bölümü, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Budizm dinini kabul etmiş fakat geleneklerinden gelen bazı dini düşünceleri korunarak gelecek yıllarda da korunmaya devam etmiştir.

Aum Shinrikyo’nun Kuruluşu ve İdeolojisi

Shoko Asahara

Aum Shinrikyo, 1987 yılında eski adı Chizuo Matsumato olan Shoko Asahara tarafından kurulmuştur. (Lawson, 2000)

Terör örgütü olarak kabul edilmeden önce 1989 yılında Tokyo Metropolitan Hükümeti tarafından Japonya’da faaliyet gösteren dini bir organizasyon olarak tanımıştır. (Metraux, 1995)

Japon yasalarının verdiği haklara göre vergiden ve hükümet gözetiminden muaf tutulmuş ve bu ayrıcalıkları kullanarak birçok iş kolunda ticari faaliyet göstermiştir. (Lawson, 2000)

Örgüt ideolojik olarak, dini temele sahip, yabancı müdahaleleri kabul etmeyen ve silahlı eylemlerin meşruluğunu savunan bir yapıya sahiptir. Dini temelleri farklı dinleri ve ritüellerini benimsemesiyle aslında karma bir dini oluşum meydana getirmiştir. Budizm, Hinduizm, Şintoizm ve Hristiyanlıktan etkilenen Aum Shinrikyo gelecek projeksiyonunu, Hristiyanlığın kıyamet anlayışına ve Budizm’in yeniden doğuş inancına dayandırmaktadır. Örgütün lideri olan Shoko Asahara, aldığı dini eğitimler ve kurduğu yoga okulu aracılığıyla örgüt tabanını genişletmiştir. Aynı zamanda kendisinin ermiş, Nirvana’ya ulaşmış olduğunu iddia etmiş ve kendisinin İsa-Mesih olduğunu dile getirmiştir. Asahara, ABD ile Japonya arasında bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkacağını bu savaşın bir nükleer kıyamete neden olup dünyanın sonunun getireceğini iddia etmiştir. Örgüt aynı zamanda kötülüklerin yok edilmesi ile iyiliğin yükseleceği inancına sahiptir. Günümüz dünyasının çok büyük kötülüklerle dolu olduğunu ve insanların bu kötülükler içerisinde kötü olmak zorunda olduğu düşüncesinden hareketle, dünyanın ve insanların yok edilmesinin, amaçları olan iyiliğin ortaya çıkartılmasının yolu olduğuna inanmaktadırlar. Dünyanın ve insanların öldürülmesini bu şekilde bir dini alt yapıyla desteklerken, onları öldürenlerin de kötülüğe karşı eylem gerçekleştirdiklerinden dolayı en büyük iyiliği yaptıklarını düşüncesine sahiptirler.

Aum Shinrikyo örgütü, örgüte mensup olacak kişileri seçerken çok dikkatli davranmaktadır. Dini bir oluşuma sahip olması onu, diğer dini terör örgütler gibi elemanlarının günlük yaşantılarına da katı şekilde müdahale etmesi ve çiğnenemez kurallar koymasına neden olmaktadır. “Yeni Yeni Dinler” arasında yer alması ve örgütlenmesinin yüksek gelir ve eğitim seviyesine sahip bireylerden oluşması, örgütün finanse edilmesini desteklemektedir. Örgüte bağış ve Asahara’nın liderliğindeki Şamanist ritüeller aracılı ile örgütün gelirleri arttırılmaktadır. Örgüt içerisinde fiziki ve psikolojik şiddet vardır ve üyeler arasında uyuşturucu madde kullanımı da yaygındır.

Kurucu Liderin Hayatı ve Örgütün Popülerleşmesi

Shoko Asahara’nın asıl ismi Chizuo Matsumoto’dur. 1955 yılında alt gelir grubuna mensup bir ailede doğmuştur. Matsumoto doğuştan gelen hastalığı sebebiyle bir gözünü tamamen yitirmiş, diğeri ise çok az görme yeteneğine sahiptir.[2] Asahara, hayatını masör ve akupunktur yaparak idame etmiştir. O yıllarda Japonya’da görme yetisi düşük olan kişilerin bu mesleği yapmaya daha uygun olduğu düşüncesi hâkimdir. Ve onun bu hastalığı mesleğini yapmasını desteklemektedir. İlk adli cezasını 1976 yılında alan Shoko, 1978 yılında Tokyo’da bir Akupunktur kliniği açmıştır. Aynı zamanda kendisi ilaçlar üretmiş ve bu ilaçların satılacağı bir eczaneyi de açmıştır. Asahara bu yıllarda, ruh, zihin ve ileri algılama yöntemleri ile ilgilenmeye başlamıştır. Metafiziğe olan ilgisinin daha sonraki yıllarda örgüte eleman kazandırmasında ne kadar etkili olduğunu görmekteyiz. 1981 yılında Agonshu tarikatına üye olmuş ve 1982 yılında hapis cezası almış, hapiste yoga, aydınlanma, kâhinlik ve Mesihlik konularıyla ilgilenmiştir. Hapiste kaldığı yıllarda Nostradamus Kehanetleri ile de yakından ilgilenmiştir. 1984 yılında cezasını tamamlayan Matsumoto, Tokyo’da “Aum inc.” ismiyle bir yoga okulu açmıştır. Yoga lüks bir uğraş olduğundan dolayı okuluna genelde üst gelir grubundan eğitimli kişiler kayıt olmuştur. Daha sonraki yıllarda bu gelir grubundan toplanan bağış ve yardımlarla büyüyecek olan örgüt, temellerini ilk üyelerin sarsılmaz inancı sayesinde atmıştır. Matsumoto ilk üyelerini, iş hayatından memnun olmayan ve/veya hayatının olağanlığından mutlu olmayan kadın üyelerden almıştır. Üyelerine farklı yoga dersleri, pozitif enerji yüklemeleri ve metafizik seremoniler uygulanmaktadır. Japonya’da çok yaygın olan dergi-gazete okuma alışkanlığı örgütün birden tanınırlığının artmasına neden olmuştur.

Farklı ritüelleri olan tarikatları, yoga okullarını ve liderlerini tanıtan “Twilight Zone” isimli dergi 1984 yılında “Aum İnc.” hakkında bir makale kaleme almış ve Matsumoto’nun Lotus pozisyonunda yerden yükselmiş bir fotoğrafını basmıştır. Bu dergide yayımlanmasından önce okul, sadece Tokyo’da belirli bir grup tarafından tanınırken, basımın yapılmasından sonra Japonya’nın tamamında tanınmaya ve popülerleşmeye başlamıştır.[3] 1985 yılına geldiğimizde okulun kurucusu ve lideri Matsumoto kendini dünyayı kurtarmaya geldiğine inandırmıştır. Aynı yıl Japonya’da dağlara yolculuklar yapan ve Hindistan’a giden Matsumoto, döndüğünde kendisine buralarda bulunan ermiş kişiler ve keşişler tarafından kıyamet zamanının bildirildiğini söylemiştir. Aynı zamanda kendi zihin dünyasında birkaç yıl sonra kuracağı dini oluşumun da temellerini atmaktadır. Ruhani yolculuğundan döndükten sonra öğrencileri ile birlikte “Aum Shinsen no Kai” (Aum Mountain Hermit’s Society) isimli yeni örgütünü kurmuştur. Bu süreçten sonra örgüte üye alımlarda çok seçici davranılırken, örgüte girecek olan kişilere özel törenler gerçekleştirilmiş ve yüklü miktarda kabul ücreti alınmıştır. Örgüt, üyelerinin ailelerinden ve normal hayatından koparılmasını, bir birey olarak örgüt içerisine alındıktan sonra birey kimliğinin yok edilmesini ve topluluk ile bütünleşmesini sağlamaktadır. Japonya’da popüler kültür içerisinde çokça bulunan ve aslında gelenekler ve mitlerinden oluşan kıyamet, yok oluş senaryoları, Budizm dininin reenkarnasyon inancı ile birleştirilmektedir. Dünyanın ve insanların yok oluşu ve yeniden doğuş kavramlarını içeren televizyon yapımları, çizgi romanlar ve kitaplar insanların bu inançları benimsemesinde araç olarak kullanılmıştır. Örgüt lideri Matsumoto, Japon toplumunun çoğunluğunun inandığı ve benimsediği bu kültürü, anlatılarında sürekli işlemekte ve kurmayı amaçladığı dini kimliğin altını bu mitlerle birleştirip daha fazla insanın ilgisini örgüte çekmeyi amaçlamaktadır. Örgüt, çok sayıda mülk satın alarak üyelerinin dış dünya ile sosyal ilişkilerini tamamen kesmeye çalışmıştır. 1986 yılından itibaren satın alınan çok sayıda konuta örgüt üyelerinin taşınması sağlanmış ve bu birlikte yaşa durumuna inziva adı verilmiştir. Tarikat üyelerinin aileleri, dış dünya ilişkilerini kesme çabaları sonrası örgüt hakkında şikâyette bulunmaya başlamışlardır. 1987 yılında örgüt adını “Aum Shinrikyo” olarak değiştirmiştir. Bu sırada örgüt 1.300 üyeye sahipken, 1989 yılına geldiğimizde üye sayısı 4000’ini geçmektedir.[4]

Örgütün Saldırıları ve İşlediği Suçlar

Örgüt, örgüt kimliği altında ilk suçunu bir cinayet olayı ile işlemiştir. Asahara, müritlerine anlattığı gibi dünyanın sonu geldiğinde tek kurtulacak bölgenin Fuji dağı etekleri olduğuna inanmaktadır. Bu sebeple Fuji dağının bir bölgesine, 1988 yılında kamp kurulmuştur. Bu kampta örgüte kabuller gerçekleştirilmiş ve gözlerden uzak olmasının avantajı ile işkenceye dönüşen kabul ritüelleri uygulanmıştır. 1988 yılında bir üyenin kabul ritüelinde boğularak öldürülmesi ve sonra cesedinin yakılarak yok edilmesi örgütün işledi ilk kriminal suçtur. Daha sonra bu cinayete tanık olan bir başka üye de örgütten ayrılmak istemiş fakat cinayetin ihbar edilmesinden şüphelenen örgüt yöneticileri tarafından öldürülmüştür. Birinci öldürme bir kaza sonucu olmasına rağmen ikinci öldürme bizzat Asahara’nın emri ile gerçekleştirilmiştir.

Fuji Dağı eteklerindeki Aum Shinrikyo kampı [japan-forward]

Tarikat, 1989 yılında resmi bir dini vakıf olmak, vergilendirmeden muaf olabilmek ve Japon devletinin baskısından kurtulmak için başvuruda bulunmuş fakat müritlerin ailelerinin baskıları ve şikayetleri nedeniyle bu başvuru kabul edilmemiştir. Bu süreçten sonra örgüt lideri Asahara, başvuruyu kabul etmeyen yetkililere mektuplar göndermiş ve protestolar gerçekleştirmiştir. Aynı sırada siyasete girmeyi düşünen Asahara, 1989 yılında “Shirinto” adında bir parti kurarak seçimlere girmiş, seçimleri kaybetmesinin ise tanrının bir işareti olacağını söylemiştir. Seçimlerin başarılı geçmesi ile Japon halkını ele geçirebileceğini ve bunu şiddet kullanmadan yapabileceğini düşünmüş, seçimlerin başarısız geçmesi halinde ise şiddet olaylarının ve eylemlerin başlaması gerektiğini dile getirmiştir. Örgüt 1989 yılında bilinirliğinin zirvede olmasıyla, örgüt karşıtlarının tepkilerinin en üst seviyeye çıkmasını aynı anda yaşamıştır. Japon bir dergi Aum Shinrikyo adına birkaç makale kaleme almış ve örgütün aşırılıklarını halka anlatmıştır. Örgüte mensup kişilerin aileleri de “Aum Shinrikyo Kurbanları Derneği” adı altında birleşerek seslerini duyurmaya ve örgütün sadece masum bir dini oluşum olmadığını yaymaya başlamıştır. Derneğin avukatlığını yapan Tsutsumi Sakamoto ve ailesi örgüt tarafından hedef gösterilmiştir. Aynı yıl kimyasal bir çözeltinin kendisine ve ailesine verilmesi ile öldürülmüşlerdir.

Japon avukat Tsutsumi Sakamoto ve ailesi

Bu olay Aum Shirinkyo’nun ilk kimyasal ve biyolojik saldırısı olarak kayıtlara geçmiştir. Japon güvenlik güçleri, avukat Sakamoto’nun ve ailesinin kaybolmalarını incelediğinde olay mahallerinde Aum Shinrikyo’ya ait rozetler bulmuştur. Daha sonra örgütün üst düzey yöneticilerine yönelik yapılan operasyonlarda bütün yöneticilerin Almanya’ya kaçtığı tespit edilmiştir. Örgütün bu araştırmalar sonrasında çok fazla üye kaybetmesi ve toplum gözünde kötü yönde popülerliğinin zirve yapması söz konusudur. Asahara liderliğindeki Shirinto Partisi, seçimlerde başarısız olmuş ve örgüt kendisinin dini lobiler tarafından engellendiği ve eylemlerinin meşru siyasi ve politik yollar ile gerçekleştirilemeyeceğini mensuplarına ilan etmiştir. Shinrikyo ve Asahara’nın yeraltına çekilme süreci bu meşruiyetin kaybedilişi ile paralel şekilde gerçekleşmiştir. Sakamoto ve ailesinin öldürülmesi, örgütün organize ve emir komuta ile gerçekleştirmesinden dolayı bir terör eylemi olarak adlandırılabilmektedir.

Örgütün Terör Eylemlerine Yönelmesi

Aum Shinrikyo terör örgütünü diğer terör örgütlerinden ayıran en önemli unsur, örgüt üyelerinin eğitim ve gelir seviyesi yüksek kişilerden oluşması ve saldırılarında kimyasal silahları kullanmasıdır. Eylem şekilleri konusunda örgüt üyelerinin meslekleri ilgi çekmektedir. Üyelerin birçoğu genetik mühendisi, biyolog ve astrofizikçidir. Bu durum terör örgütünün eylemlerini neden diğer bölgesel terör örgütleri gibi ateşli silahlar ve/veya el yapımı bombalar ile gerçekleştirmediğini bize açıklayabilmektedir. Aum Shinrikyo’nun büyük çaplı ilk eylemleri, kendisine karşı mücadele eden hukuk insanları ve devlet çalışanlarına karşı gerçekleştirilmiştir. Örgüt Tokyo Narita Uluslararası Havaalanı, Yokosuka Deniz Üssü ve İmparatorluk Sarayı’na karşı biyolojik ve kimyasal silahlı saldırılar gerçekleştirmiştir. Japonya’nın devlet binaları ve kalabalık merkezlerinde, 8 kez “Bacillus Anthracis”, 7 kez ‘’Clostridium Botulinum’’ maddelerinin püskürtülmesi ile saldırılar gerçekleştirilmiştir.[5] Fakat eylemlerin gerçekleştirilmesinden sonra saldırıların etkisinin ne kadar zayıf olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanların zehirlenme sonucu ölmelerine neden olması planlanan bu maddelerle düzenlenen saldırılar büyük oranda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fakat vermiş oldukları toplam zarar, örgütün başarısız eylemlerini gölgede bırakacak kadar büyüktür.

Bu saldırılardan sonra Asahara liderliğinde örgüt, kendine has bir silahın üretimine başlamıştır. Sarin gazı adı verilen ve solunması halinde insanları öldürme oranı çok yüksek olan bir silahın geliştirilmesine çalışılmıştır. Bu silah ilk kez 7 Temmuz 1995 tarihinde Matsumoto’da bir marketin önünde kullanılmıştır. Daha sonra yakalanan bir örgüt üyesi tarafından verilen bilgilere göre 16-17 örgüt militanı arabalar ile bir marketin girişinde bu gazın dışarıya salınmasını sağlamışlardır. Saldırıda yaklaşık 10 kişi ölmüş, 150 kişi yaralanmıştır. (Mickolus ve Simmons, 1997, s. 790-792)

Örgütün 1995’teki sarin gazı saldırısı.

Örgüt ikinci ve en büyük terör eylemini de 1995 yılında gerçekleşmiştir. 20 Mart 1995 tarihinde Aum Shinrikyo tarikatı mensupları, Tokyo’da üç ayrı metro istasyonuna aynı anda sarin gazı saldırısı gerçekleştirmişlerdir. Sıvı halde kullanılan Sarin gazı teröristler tarafından sabah saatlerinde patlatılmış ve metro istasyonu içerisindeki insanlar gazdan etkilenmişlerdir. Eylem sonucu 12 kişi ölmüş ve 6000’den fazla insan yaralanmıştır.[6]

Eylemin sonucu örgütün planladığı gibi çok büyük ölümlere neden olmamış ve Japon güvenlik güçlerinin erken müdahalesi ile patlatılması planlanan diğer bombaların imhası engellenmiştir. Aum Shinrikyo bu saldırısından sonra dünyada tanınırlığını artırmış fakat Japonya’da çöküşünü başlatmıştır. Saldırı sonrası örgüt üyesi ve üst düzey yönetici 200 kişi tutuklanmıştır. Tutuklananların arasında örgüt lideri Shoko Asahara’da vardır. Yargılamaları yapılan 13 örgüt yöneticisi ve örgüt lideri idam cezasına çarptırılmıştır. Fakat üst üste ertelemeler ile idam cezası ancak 2018 yılında uygulanabilmiştir. Shoko Asahara 2018 yılında asılarak idam edilmiştir.[7] Örgüt liderleri ve yöneticilerinin tutuklanmasıyla birlikte örgüt yapılanması dağılmaya başlamıştır. Geriye kalan örgüt üyeleri ve örgüte eskiden üye olan kişiler Japon istihbaratı tarafından yakından izlenmektedir. Aum Shinrikyo tarikatı adını “ALEPH” olarak değiştirmiş ve günümüzde dini bir vakıf olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Aum Shinrikyo Örgütü ve Japonya’nın Terörle Mücadele Politikaları

Japonya 1980 öncesi JKO gibi terör örgütleri ile mücadelesini uzlaşmacı politikalar ile çözmeye çalışmıştır. Parlamento’da terörle mücadele politikalarının sertleşmesine yönelik öneri ve teklifler sunulsa da çoğunluğun karşı çıkması sonucu bu teklifler kabul edilmemiştir. Asahara ve tarikatı Japonya’nın istihbarat ve izlenme faaliyetlerinin çok zayıf olmasından faydalanmıştır. İlk cinayetlerinin ve sonraki terör eylemlerinin önceden saptanması çok zor olduğu gibi birçoğu örgüt üyelerinin yakalanması sonucu ifadeleri ile aydınlatılabilmiştir. Kurulduğu yıllarda örgütün bir dini tarikat gibi hareket etmesi Japon devletinin ilgisini çekmemiştir. Fakat dış ilişkilerinin saptanması ile örgütün amaçları ortaya çıkmıştır. Aum Shinrikyo örgütünün Avusturya’da satın aldığı bir çiftlikte, biyolojik ve kimyasal silahlar üzerine deneyler yaptığı bilgisi Japon istihbaratı tarafından ortaya çıkarılmıştır.[8] Japon yönetimi tarafından, örgütün Rusya’dan nükleer silahlar da satın almaya çalıştığı iddia edilmektedir. Ortaya çıkan silahlar ve iddialar doğrultusunda, Japonya Parlamentosu’nda istihbarat faaliyetleri konulu yasalar yeniden gündeme getirilmiştir. Parlamento’daki Liberal ve Komünist partiler bu tekliflerin özel hayatın gizliliğine gölge düşüreceğini dile getirmişlerdir. Daha sonraki yıllarda izleme ve dinleme faaliyetlerinin Aum Shinrikyo tarikatı özelinde sınırlı bir süreliğine kanunlaştırılması uygulanmıştır.

Japonya’nın terörle mücadele politikaları dünyada diğer örneklerine hiç benzememektedir. Uzlaşmacı politikalar sadece siyasiler tarafından değil halk tarafından da arzulanmaktadır. Japonya’nın, şiddet şiddeti doğurur anlayışı ve Japon toplumunun geleneksel bir yapıya sahip olmasının bu uzlaşmacı politikaların temeli olduğu düşünülmektedir. 11 Eylül saldırılarına kadar, Aum Shinrikyo dâhil olmak üzere yurt içinde ve yurt dışında bulunan terör örgütleri Japonya’nın bu pasif terörle mücadele politikalarından faydalanmışlardır. Japonya dışında gerçekleştirilen rehin alma eylemleri, Japon devletinin teröristlere fidye ödemesi ile sonuçlanırken bu politikalar belirli çevrelerce eleştirilmiştir. Japonya içerisinde özellikle saldırılar sonrası mağdur olan halk tarafından pasif politikaları yüzünden çokça eleştirilen Japonya hükümetleri, Uluslararası arenada da uzlaşmacı politikalarının terör örgütlerini cesaretlendirdiği iddiası ile eleştirilmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrası özellikle Aum Shinrikyo’nun büyük terör eylemleri sadece halkı değil, siyasileri de terörle mücadele politikaları konusunda tekrar değerlendirme yapmaya sevk etmiştir. Japon parlamentosu acil önlem politikaları oluştururken terörle mücadelede oluşan eksiklikleri de tespit etmiştir. Japonya topraklarında terörle mücadeleyi yeniden yapılandırmak için asker ve polis teşkilatlarına daha fazla yetki sağlayan terörle mücadele yasaları oluşturulmuştur. Japon toprakları dışında da uluslararası terörle mücadele için belirli politikalar oluşturulmuştur. Japonya uluslararası terörle mücadele operasyonları ve yeniden yapılandırmaları için çok yüklü miktarda mali yardımlar yapma kararı almıştır. Afganistan, Pakistan, Afrika ülkeleri ve Ortadoğu’da ortaya çıkan terör örgütlerine karşı oluşturulan uluslararası koalisyonlara katılmıştır. Terörle mücadele konusunda Asya devletleri ile bir dizi antlaşma imzalamıştır. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan anayasasının hiçbir devlete karşı savaş açamama ilkesi sebebiyle ülke kendini sürekli bir tehdit algılaması içerisinde hissetmektedir. Japonya’nın 11 Eylül saldırıları sonrası gerçekleştirdiği terörle mücadele politikalarındaki değişim bazı çevrelerce bir aktif politika olarak yorumlanırken, bazı çevrelerce sadece bir dış politika girişimi olarak yorumlanmıştır.

 

Sonuç

Chizuo Matsumato’nun liderliğinde oluşan “Aum inc.” Yoga okulunun büyümesi ve bir dergiye verdiği poz ile Japonya’da popülerleşmesi aslında medyanın toplum üzerindeki olağan etkilerini de gözler önüne sermektedir. Alışkın olduğumuz terör örgütlerinden farklı olarak, Aum Shinrikyo tarikatı mensuplarının üst gelir grubuna sahip eğitimli kişilerden oluşması, bu örgütü diğer terör örgütlerden ayırmaktadır. Terör örgütlerinin genelinin üyeleri alt gelir grubuna mensup, eğitimsiz kişilerden oluşurken, Aum’da bu durum geçerli değildir. Eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik durum ile terör örgütlerine katılım arasında bulunan ilişki bu noktada sorgulanabilmektedir. Örgütün dini bir tarikata dönüşmesi ve üyelerini toplum ile ailelerinden soyutlanmasını sağlaması üyelerinin bağlılığını kesin olarak arttırmıştır. Dini bir anlatı üzerine oluşturulan eylem planları, bu planların uygulanmasını kesin hale getirmektedir. Japonya’da çok fazla dini tarikatın bulunması ve hepsinin farklı bir dini anlatı sunması aslında Aum’a benzeyen tarikatların oluşabilme ihtimalini arttırmaktadır. Fakat Japonya’da, Aum Shinrikyo’dan sonra herhangi bir dini terör örgütü ortaya çıkmamıştır. Gelirlerini üyeleri üzerinden sağlayan örgüt herhangi bir illegal ekonomik eyleme girişmemiştir ve bu eylemsizlik onun Japonya’da devlet organlarınca daha da görünmez kılınmasına sağlamıştır.

Japonya’da aktif bir başka terör örgütü bulunmazken, Aum Shinrikyo’nun da yıllarca eylem gerçekleştirmeden, güvenlik tehditti oluşturmayacak şekilde eylem planları yaptığı unutulmamalıdır. Eylem şekilleri konusunda örgüt üyelerinin meslekleri ilgi çekmektedir. Üyelerin birçoğu genetik mühendisi, biyolog ve astrofizikçidir. Kimyasal ve biyolojik terör eylemleri düzenlemeleri ve bu eylemlerin üyelerin meslekleri ile paralellik göstermesi, üyelerin örgüte alınırken bu eylemler planlanarak mı? Yoksa eylemlerin, üyeler örgüte kabul edildikten sonra ortaya çıkan bir sonuç mu? Olduğu konusunda bizleri düşündürmektedir. Terör örgütlerinin istekleri ve amaçları küresel çapta değişiklik gösterse de Japonya örneği bize hem devlet yönünden hem örgüt yönünden farklı stratejiler geliştirilebildiğini ve etkili olabilme ihtimalin de hiç az olmadığı kanıtlamıştır. Japonya, terör örgütleri ile mücadelede sert güç kullanımı ve askeri stratejiyi seçmemiştir. Japon halkının inançları ve istekleri doğrultusunda yumuşak ve müzakereye dayanılan bir terörle mücadele stratejisi uygulanmıştır. Aum Shinrikyo için örgütün yükselişine engel olamayan bu strateji, saldırıları da önleyememiştir. Terörle mücadele ilkeleri, rasyonel bir amaca bağlı terör örgütleri için etkili olabilir fakat Aum Shinrikyo’nun amacı Japonya’nın ele geçirilmesidir. Japon terörle mücadele stratejisi, hedefleri ve rasyonel amaçları olmayan, saldırılarını da bu amaçlar için düzenlemeyen terör örgütü olan Aum’a karşı etkisiz olmuştur. Japonya’nın dini inançlara ve özel hayata saygı ilkeleri, Aum Shinrikyo’nun aktif olarak kullanarak arkasında saklandığı ve aslında bu şekilde fark edilmeden saldırılar planladığını bize göstermiştir. Japonya’da 2019 verilerine göre kişi başına düşen gelir 48.556 Dolar’dır[9]. Dünya ortalamasının kat kat üzerinde olan gelir seviyesi, terör örgütlerine katılım sebebinin ekonomik olmadığını göstermektedir. Aum Shinrikyo terör örgütü, bizlere terör örgütlerin kuruluş amaçları, saldırıları konusunda yeni kavramlar ve davranış şekilleri öğretmiştir. Japonya’nın terörle mücadele stratejisi de güç kullanmanın dışında uygulanan yeni bir mücadele stratejisini dünyaya tanıtmıştır. Asahara liderliğindeki örgütün, terör eylemleri diğer uluslararası terör örgütleri ile karşılaştırıldığında daha az etki yaratmış ve daha az can kaybına neden olmuştur. Fakat örgütün kimyasal silah çalışmaları yapması, nükleer silahlara sahip olmaya çalışması kendisinin diğer terör örgütlerinden ayrılmasına neden olmaktadır. Bu silahların daha büyük saldırılar için kullanılma ihtimali örgütün gücünü ortaya koyarken, Japonya’nın terör örgütünü ortadan kaldırması terörle mücadelede başarılı olduğunu göstermektedir.

Ömer Yiğit Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] İhsan BAL, Süleyman ÖZEREN, Dünyadan Örneklerle Terörle Mücadele, Usak Yayınları, 2010, s.137

[2] https://www.britannica.com/biography/Asahara-Shoko (erişim tarihi 02/05/2020)

[3] http://www.jpri.org/publications/workingpapers/wp19.html (erişim tarihi 02/05/2020)

[4] http://www.moj.go.jp/ENGLISH/PSIA/psia01-04.html (erişim tarihi 02/05/2020)

[5] Atasoy, S. (2006, 29 Ocak) ’’Biyoterör Komplo Değil Gerçeğin Ta Kendisidir,’’ Hürriyet, https://www.hurriyet.com.tr/biyoteror-komplo-teorisi-degil-gercegin-ta-kendisidir-3855412 (erişim tarihi 14/05/2020)

[6] https://www.history.com/this-day-in-history/tokyo-subways-are-attacked-with-sarin-gas (erişim tarihi 20/05/2020)

[7] https://www.britannica.com/biography/Asahara-Shoko (erişim tarihi 20/05/2020)

[8] https://www.abc.net.au/news/2018-02-10/doomsday-cult-aum-shinrikyo-sarin-gas-tests-at-banjawarn-wa/9401216?nw=0 (erişim tarihi 20/05/2020)

[9] http://www.mfa.gov.tr/japonya_ekonomisi.tr.mfa (erişim tarihi 04/06/2020)

[/vc_toggle]

Kapitalizm ve Demokrasinin Yapı Taşı: “Liberalizm”

Kapitalizm ve liberalizm çoğu zaman aynı fikir akımlarıymış gibi zannedilir. Oysaki kapitalizm esasen sömürüyü ve serbest piyasayı savunan bir ekonomik sistemdir. Liberalizm ise ekonomiyi de içine alan ilkeler barındırmasının yanında bireyi önceleyen, demokrasiyi, siyasal, sosyal ve ekonomik özgürlükleri de içine alan geniş kapsamlı bir ideolojidir. Aynı zamanda liberalizm, kapitalist sistemin savunduğu girişimciliği ve serbest piyasa ekonomisini de savunmaktadır. Bu sebeple liberalizm ile kapitalist dünya sistemi arasında çok güçlü bağlar vardır. Liberalizm demokrasiyle yönetilen ülkelerin ve kapitalist dünya sisteminin taşıyıcı ideolojisidir. 20. ve 21. yüzyıl modern ulus devletlerinin küreselleşen dünyadaki var olma mücadelesinde ve rekabetinde liberalizm olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Çalışmamızda çağımızın siyasal ve ekonomik düzeninde önemli bir yeri olan liberalizm ideolojisinin tarihsel süreci, kavramsal olarak tanımı ve ana ilkeleri ele alınacaktır.

Kavram Olarak Liberalizm 

Liberalizm kavramı diğer siyasal ideolojilere nazaran daha yakın denilebilecek bir tarih olan 19. yüzyılda siyaset terminolojisine girmiştir. Kelime olarak özgür, serbest gibi anlamlara gelen “liberal” sözcüğünden türeyen kavram, esasen İspanyolca kökenli olup Latince’ye sonrasında da İngilizce’ye geçmiştir. İspanyollar tarafından ilk olarak İngiliz menşeli olmayan politikaları suçlayıcı nitelikte kullanılan liberalizm kavramı, sonrasında ise ilginç bir şekilde İngiliz politikalarını ifade etmek amacıyla kullanılmış ve J. Locke’un liberal görüşlerini savunan parlamenterler de “liberales” olarak adlandırılmıştır.[1]

John Locke

Liberalizmin kurucusu olarak John Locke kabul edilmektedir. Bununla birlikte Adam Smith “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde bu kavramı ilk kez kullanan kişi olarak ve sonrasında yapmış olduğu çalışmalarla liberalizmin iktisadi anlamda gelişmesinde önemli düşünürlerden biri olmuştur.[2] Liberal felsefenin önemli düşünürlerinden Friedrich von Hayek’e göre liberalizm; bireysel özgürlükler düşüncesine dayanarak ilk kez İngiltere’de ortaya çıkan, 17. yüzyılın son çeyreğindeki “Old Whig”ler zamanından 19. yüzyılın sonlarında Gladstone dönemine dek uzanan bir dönemde gelişen “arzuya şayan” bir siyasal düzeni ifade etmektedir.[3] Liberalizm genel bir ifadeyle; bireyi esas alan ve bireylerin gerek siyasal gerekse de ekonomik alanda hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, piyasa ekonomisini serbestleştirerek devletin ekonomiye olan müdahalesinin asgari ölçülere indirilmesi gerektiğini savunan bir doktrindir.[4] Liberalizm dört ana ilke üzerine kurulu bir ideolojidir. Bunlardan ilki; kişileri özgür birer birey olarak kabul eden ve bireyi devletin ve toplumun yegâne amacı olarak gören bireycilik ilkesidir. İkincisi ise, liberalizmin kelime kökeni de olan özgürlük kavramıdır ve bireyi her türlü baskı ve zorlamadan öte tutan bir anlayışa sahiptir. Üçüncü ilke, bireylerin özgürce teşebbüs etmelerine olanak tanıyan kendiliğinden gelişen düzen (görünmez el) anlayışı ve bu anlayış merkezinde işleyen piyasa ekonomisidir.  Dördüncü ilke ise liberal devlet ilkesidir. Bu ilke liberal düzenin demokratik değerler etrafında vücut bulmasıyla birlikte liberal demokrasinin bireyleri çoğunluğun tahakkümünden korumayı ve yönetme gücünün belirli bir grupta toplanmasının önüne geçmeyi amaçlayan ilkelere göre tanımlanmış sınırlı devlet esasına dayanmaktadır.[5]

Liberalizmin Ana İlkeleri 

  1. Bireycilik

Liberal düşüncenin en temel yapı taşı bireydir. Liberalizm, siyasi ve ekonomik alanda bireyi esas alan ve bireyin tüm müdahalelerden uzak tutulması gerektiğini düşünen bir ideolojidir. Bu bağlamda bireyciliği tanımlamak gerekirse; toplumları ve devletleri oluşturan temel öğe olarak bireyi kabul eden ve bireyi toplum ve devlet organizmalarından ayrı ve üstün bir varlık olarak ele alan bir düşünce sistemi olarak tanımlanabilir. 17. yüzyıldan itibaren Batı tarafından kullanılmaya başlanan bir kavram olarak birey sadece tekil kişi anlamına gelmez. Birey, insanların her birinin eşsiz özelliklere sahip bağımsız ve anlamlı varlıklar olduğunu, herhangi bir topluluk ya da kolektif oluşumun sorumluluğu altında görevleri olan üyeler olmaktan öte özerk bir varlığa sahip olduğunu ifade etmektedir.[6] Liberalizmin kurucusu olarak kabul edilen John Locke, ilahi bir fıtrata sahip olan bireyin doğuştan birtakım temel haklarla dünyaya geldiğini ve bireyin sahip olduğu en temel üç hakkın yaşama, mülkiyet ve özgürlük hakkı olduğunu ifade etmiştir. Bu haklar bireyin insan olmaktan, insan onuruna sahip olmaktan kaynaklanan temel haklarıdır, bu nedenle hiçbir şekilde ihlal edilemez ve hiçbir amaç uğruna vazgeçilemez.

Bu temel haklarla dünyaya gelen birey aynı zamanda hukuksal düzenlemeler için de temel bir dayanak oluşturmaktadır. Siyasal kurumların ve hukuksal düzenlemelerin temel hedefi bireyin doğuştan getirdiği bu tabii hakları korumaktır. Devlet, siyasal düzen ve hukuk sisteminin varlık sebebi budur.

Tabii hukukun bir gereği olan mülkiyet hakkı bireyin yaşamı kadar masum ve kutsal bir haktır. Mülkiyet kavramı “malik olmak” anlamına gelip, bireyin sahip olduğu maddi ve manevi tüm değerleri ifade etmektedir. Aynı şekilde başkasının özgürlük alanına girmeksizin bireyin ön gördüğü her tür düşünce, inanç ve pratik onun tabii hukukunun bir gereğidir ve asla vazgeçilemez.[7] Bir diğer düşünür Immanuel Kant ise; bireyin akıl ve irade sahibi olması nedeniyle diğer tüm varlıklardan ayrı ve üstün bir konumda bulunması gerektiğini savunmuştur. Ona göre birey olarak insan, eğilimler ya da gereksinimlerden ötürü değer kazanan bir “şey” değil, varoluşu doğaya dayanan, kendi mutlak değeri olan kutsal bir varlıktır. Bu sebeple akıl sahibi olmayan varlıkları “şeyler” olarak tanımlarken akıl sahibi varlıklar olarak insanları “kişiler” olarak tanımlamaktadır.[8] Liberalizm bireyi hem metodolojik hem de ontolojik açıdan ele almaktadır. Metodolojik bireyciliğe göre; somut olan varlık bireydir. Birey dışındaki toplum, devlet, millet gibi oluşumlar soyut varlıklardır. Bu sebeple insanı ve toplumu anlamak için bireyin davranışları incelenmelidir. Ontolojik bireycilik ise; temelde bireyi esas almakla birlikte bireyi toplum ve devletten üstün gören bir anlayışa sahiptir. Nitekim birey hakları da toplumsal haklardan önce gelmelidir. Akıl ve irade sahibi olması nedeniyle insan diğer canlıların en üstün ve önde gelenidir.[9] Liberal düşüncenin bireyi temel alan değer anlayışı bireyin kendi menfaatlerini maksimize edeceği ve bu sayede içinde bulunduğu toplumunda ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunacağı varsayımına dayanır.

John Stuart Mill

Bu bağlamda devletin bireye ekonomik anlamda müdahalesine de karşı çıkmaktadır. John Stuart Mill, devletin ekonomik alana müdahalesinin yalnızca gücünü gereksiz yere arttırmaya sebep olacağını oysaki bireylerin devletin müdahalesi olmadan kendilerini ekonomik alanda geliştirebilecek potansiyele sahip olduklarını vurgulamaktadır.[10] Serbest piyasanın sağlıklı bir şekilde işlerliğini sürdürebilmesi için devlet her türlü müdahaleden uzak bir tutum sergilemelidir. Aksi taktirde liberalizmin serbest piyasanın kendiliğinden düzeni sağlayacağı varsayımı çöker ve uyum bozulur. Devletin müdahalesi bireyin üzerinde baskı yaratacak ve birey de başka bireyler üzerinde baskı kurma girişiminde bulunacaktır.

Dolayısıyla bu şartlar altında çatışma ortamı kaçınılmaz olacaktır.[11] Kısaca özetlemek gerekirse; liberalizmin bireycilik algısı, bireyi üstün bir varlık olarak görmekle birlikte devlet ya da toplum aracılığıyla her türlü baskıdan da uzak tutulması gereken ve bu sayede gelişim sağlayabileceğine inanan bir anlayışa sahiptir.

  1. Özgürlük

Bireyi merkeze alan bir ideoloji olarak liberalizmin içselleştirdiği bir diğer önemli husus ise özgürlük kavramıdır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal alanda özgürlüğün sağlanamadığı bir toplumda bireysel haklardan söz etmek mümkün değildir. Bu açıdan ele alındığında liberal düşüncenin özgürlük anlayışının temelinde de toplumun değil bireyin ön planda olduğunu vurgulamak gerekir. Milton Friedman’a göre; liberalizm için asıl önemli olan şey gönüllü işbirliği ve özgür tartışma ortamıdır. Bu bağlamda bireylerin özgürlükler liberalizmin olmazsa olmaz şartıdır.[12] Liberal düşüncenin özgürlük kavramını ele aldığımızda Isaac Berlin’in “Two Concepts of Liberty” adlı kitabında da ifade ettiği üzere negatif ve pozitif özgürlük ayrımının var olduğunu görmekteyiz.

John Locke’un kurucusu olduğu klasik liberal anlayışa göre özgürlük; bireylerin istedikleri gibi hareket edebilme ve becerilerini geliştirebilme haklarına sahip oldukları ve dışsal bir zorlamanın hoş karşılanmadığı “negatif özgürlük” anlayışına sahip iken, J.S.Mill’in başını çektiği ve T.H.Green, Hobhouse, A.J.Hobson gibi düşünürlerin de savunduğu modern liberal anlayışa göre ise özgürlük; bireyleri yalnızca kendi haline bırakmak yerine kişisel gelişim ve yeteneklerini gerçekleştirmeleri ile ilintili olan ve bireyi sosyal kötülüklerden koruyacak dışsal müdahaleleri de bu doğrultuda kısmen kabul eden bir “pozitif özgürlük” anlayışına sahiptir.[13] Liberalizm her ne kadar iki farklı teoriyle özgürlüğü ele alıyor olsa da genel itibariyle negatif özgürlük anlayışına sahiptir. Negatif özgürlükten kasıt zikrettiğimiz gibi bireyin herhangi bir dış zorlamaya maruz kalmadan serbestçe davranabilme özgürlüğüdür. Nitekim birey davranışlarına müdahale edilmediği ölçüde özgürdür. Bireyin serbestçe davranabildiği alan ne ölçüde geniş ise, özgürlüğü de o kadar geniştir.

Milton Friedman

Burada esas olan nokta bireye herhangi bir dış etkenin yardımı değil, bireyin her türlü dış müdahalelerden ve baskılardan uzak tutulmasıdır.[14] Liberalizmin birey odaklı özgürlük anlayışının içerisinde temel olarak siyasal ve ekonomik haklar olarak nitelendirebileceğimiz özgürlükler söz konusudur. Birey, istediği inanca sahip olma, istediğini düşünme ve ifade etme haklarının yanında iktisadi olarak istediği faaliyette bulunabilme ve mülkiyet edinme haklarına da sahiptir. Bireyin siyasal haklarının başında hiç şüphesiz düşünce ve ifade özgürlüğü gelmektedir.

Düşünce ve ifade özgürlüğü kısaca; bireyin özgür bir biçimde düşünme ve istediği bilgilere ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve yargılarından ötürü hiçbir şekilde kınanmaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte (dernek, toplantı, sendika vb.) çeşitli iletişim araçlarıyla (söz, basın, resim, sinema, tiyatro vb.) özgürce açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelmektedir.[15] Bu açıdan bakıldığında düşünce ve ifade özgürlüğünün tam anlamıyla bir toplumda var olabilmesi basın özgürlüğü ile de doğru orantılıdır. Serbest düşüncenin var olmadığı bir toplumsal düzende sosyal, kültürel ve demokratik değerlerin gelişimi elbette mümkün değildir. Bu açıdan ele alındığında düşünce özgürlüğünün liberal ideolojide diğer özgürlüklerin sağlanabilmesi bakımından olmazsa olmaz bir değere sahip olduğunu ifade etmek mümkündür. Düşünce özgürlüğü ile ilintili olan bir diğer özgürlük ise din ve vicdan özgürlüğü ya da diğer bir ifadeyle inanç özgürlüğüdür. Bireylerin istedikleri gibi düşünebilmelerinin yanında istedikleri inancı benimseme ve inançlarının gerektirdiği şekilde yaşamlarını sürdürebilme hakları vardır.

Din ve vicdan özgürlüğü, bireyin resmi ya da gayrı resmi hiçbir tehdit ya da baskı altında kalmaksızın istediği dine inanması ve inandığı dinin gereklerini yerine getirebilmesi ve bunları benimseyerek özgürce vicdanına mal edebilmesidir.[16] Bütün bunlarla birlikte liberalizmde önem atfedilen bir diğer özgürlük, hiç şüphesiz ekonomik ve iktisadi özgürlüklerdir. Bireyler serbestçe girişimde bulunabilmeli ve özel mülkiyet hakkına sahip olabilmelidirler.

Liberal düşüncede ekonomik özgürlük kısaca ifade etmek gerekirse; bireyin ekonomik faaliyette bulunması ve ekonomik girişimcilik hakkına sahip olmasıdır. Bunun içinde gerekli olan faktörlerin en önemlisi piyasa ekonomisidir. Piyasa ekonomisinin olduğu yerde rekabet olacak ve bu sayede ekonomik özgürlük sağlanacaktır. Bireysel girişimciler ve çalışanlar serbestçe faaliyette bulunabilecek, bu sayede her türlü tehdit ve baskı ortamından kaçabileceklerdir.[17] Bunun sağlanabilmesi için de devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesi olmamalı ve sınırlandırılmalıdır. Sonuç itibariyle liberalizmin birey odaklı anlayışının yanında savunmakta olduğu tüm siyasal ve ekonomik özgürlüklerin temelinde devlet aygıtının sınırlandırılması ve tüm bu özgürlükler alanına olan müdahalesinden uzak tutulması gerektiği anlayışı esastır.

  1. Piyasa Ekonomisi

Siyasal ve sosyal alanda liberalleşen bir toplumda ekonomik liberalleşme de ayrı bir yer tutmaktadır. Nitekim liberalizm devletin her alanda bireye müdahaleden uzak bir tutum sergilemesi gerektiğini dile getirirken ekonominin de birey merkezli olmasını esas alır. Bu sebeple liberalizmin ana ilkelerinden biri de piyasa ekonomisidir. Bireylerin özgürce hareket edebildiği bir piyasa ortamı rekabeti arttıracak bu da ekonomik kalkınmayı sağlayacaktır. Devlet her alanda olduğu gibi piyasadan da uzak durmalı, müdahaleden kaçınmalı ve bireylerin tercihlerine engel olacak herhangi bir kısıtlayıcı tedbir uygulamamalıdır.

Ekonomik liberalizmin kurucusu sayılan Adam Smith bu hususta “görünmez el” teorisini ortaya atmış ve devletin müdahalesinden uzak bir piyasa sisteminde düzenin kendiliğinden sağlanacağını ve işlerlik kazanacağını savunmuştur. Liberalizm iki yönden piyasa ekonomisi ile ilgilidir. Çünkü liberal düşünce mülkiyet ve miras hakkıyla mübadele ve sözleşme özgürlüklerinin özgür bir toplum için vazgeçilmez olduğunu savunur. Bu özgürlükler de piyasa ekonomisinin özünü oluşturur. Bir diğer husus ise liberalizmin ana ilkelerinden biri olan sınırlı devlet ilkesinin uzantısında piyasa ekonomisini şart kılmasıdır. Sınırlı devlet idealinin gerçekleşebilmesi için devletin ekonomik alanda da küçülmesi gerekecektir. İktisadi ilişkileri yöneten ve üretim kaynaklarını elinde bulunduran devlet, bireysel özgürlüklere de zarar verecektir.[18]

Adam Smith

Bu nedenle devlet piyasayı kendi işleyişine bırakmalıdır. Piyasa kavramını, bireyin karşılıklı rızasıyla oluşan ve toplumdaki iktisadi faaliyetlerin herhangi bir baskı olmadan düzenlenmesini sağlayan bir mekanizma olarak tanımlayabiliriz. Piyasa ortamında çıkarlarının ne olduğunu en iyi bilen bireylerin yarışı ve işbirliği ile toplum için en iyi olan da ortaya çıkacaktır.

Ludwig von Mises’te bu bağlamda; özgürlükleri korumanın en iyi yolunun anayasa yada kanunlar değil, piyasa mekanizması olduğunu söylemektedir. Mises’a göre; piyasa mekanizmasında özgürlükleri sağlamanın aracı bireyler arasındaki rekabettir ve piyasa, bireylere sınırsız olanaklar sunarak onları özgür kılmaktadır. Böylece işçiler de işverenin insafına bel bağlamak durumunda kalmadığı gibi, tüketicide tek bir üreticiye bağlı kalmayacaktır. Yani kısacası, hiç kimse bir başkasına muhtaç olmayacaktır. Piyasa ekonomisi sisteminde zorlama yoktur ve insan ilişkileri gönüllülük esasına dayanır.[19] Friedman da aynı şekilde, liberalizmin piyasa ekonomisi sistemi sayesinde rekabetçi kapitalizmin ekonomik gücünü siyasal gücünden ayırdığını ve bu iki gücün ayrılması nedeniyle siyasal özgürlüklerin de önünü açtığını ifade ederek, piyasa ekonomisinin liberalizm için tek başına yeterli olmasa da olması gereken bir şartı olduğunu belirtmiştir.[20]

  1. Sınırlı Devlet

Bireyi ve bireysel özgürlükleri temel alan liberalizm, bu koşulların sağlanmasında en büyük engel olarak devlet aygıtını görmektedir. Güç kullanma tekelini elinde bulunduran devlet, bireyi hem sosyal hem de ekonomik alanda sınırlandırmak yerine kendi gücünü sınırlandırmalıdır. Sınırlandırılmayan ve belli kurallarla bağlanmamış bir devlet, bireyin özgürlüğüne karşı en büyük tehdittir. Devlet bireylere yasaklamış olduğu zorbalıkları kendi uygulayabilir ve bu şekilde bireyleri birer köle haline getirebilir. Bu nedenle liberal düşüncenin savunduğu devlet anlayışı yurttaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip ve onlardan ayrı, üstün bir varlık değildir.[21] Liberalizmin öngördüğü sınırlandırılmış devlet ilkesinin var olabilmesi ancak belli kanunlar çerçevesinde yetkileri sınırlandırılmış, anayasal bir hukuk devleti sistemi ile mümkündür. Kanunların varlığı devletin de yetki alanını sınırlar. Kanunlar sosyal bütünlük ilkesine sahip olmalıdır. Friedrich Hayek, kanunların nasıl olması gerektiği ve hakimiyeti hususunda 4 özelliği öne çıkarmıştır. Bunlar; kanunların kimseyi ayırmaksızın ya da hedef göstermeksizin genel bir niteliğe sahip olması, herkese eşit uygulanması, geçmişe dönük olmaması ve resmi ya da gayrı resmi bütün kurum ve kuruluşları bağlamasıdır.[22]

Friedrich Hayek

Bu maddeler hukukun üstünlüğü ilkesi açısından önemlidir ki, hukukun üstünlüğü liberal demokrasiler için olmazsa olmazdır. Liberalizm için en uygun ortam herhangi bir tehdit ya da baskının olmadığı gönüllü işbirliği ortamıdır. İdeal olan bireylerin kendi aralarında özgürce tartışabildikleri bir ortam oluşturarak çoğunluğa boyun eğmeden fikir birliğini sağlayabilmeleridir. Bir toplumda düzenin devam etmesi dış yaptırımlar ve baskı olmaksızın ancak fikir birliği ile mümkündür. Fakat kuralların yorumlanması ve uygulanabilmesi için yalnızca toplumsal gelenek ve görenekler bu görüş birliğini sağlayamazlar, bundan dolayı bir hakeme ihtiyaç vardır ve bu hakem de devlettir. Devletin asli görevi; kuralları değiştirebileceğimiz araçları sağlamak, kurallar arasındaki farklılıkları düzenlemek ve kurallara uymayanları cezalandırmaktır. İnsanların özgürlükleri bir noktada çatışabilir ve çatışmanın çözümü için devlet hakemlik görevini üstlenir.[23] J.Locke, devleti; yalnızca kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilen insan toplumu olarak tanımlamıştır. Bu sebeple, devlet temel haklar olan özgürlük, sağlık, mülkiyet gibi haklar için aynı kanunları tarafsız bir şekilde güvence altına almakla yükümlüdür.[24] Bireysel özgürlüklerin güvence altına alındığı ve devletin yetkilerinin kanunlar çerçevesinde sınırlandırıldığı bir ortamda buna bağlı olarak ekonomide de bireylerin teşebbüs özgürlüklerinin gereği olan özgür bir piyasa ortamı sağlanmış olacaktır.

Sonuç Yerine

Liberalizm, bireyi toplumun bir parçası değil bizatihi öznesi olarak kabul eden bir anlayışa sahiptir. Liberalizm için birey her şeydir. Onun ekonomik, siyasal ve sosyal taleplerinin önünde hiçbir engel bulunmamalıdır. Bilhassa devlet her türlü müdahaleden uzak bir tutum sergilemeli ve sınırlandırılmalıdır. Bireyler inanç, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi hakların yanında ekonomik olarak girişimcilik ve mülkiyet hakkına da sahip olmalıdırlar. Bu da kuvvetler ayrılığı, hukuk ve adalet sisteminin var olduğu demokrasilerle mümkündür. Özgürlüklerin olduğu bir toplumda birey gelişecek ve ekonomik özgürlüğü için girişimcilik faaliyetlerinde bulunacaktır. Bu sayede toplumsal refah ve kalkınma da artacaktır. Bunun için serbest piyasa ekonomisi olmalı ve devlet tarafından kısıtlayıcı müdahaleler olmamalıdır. Tüm bu ilkeler ışığında liberalizm, 20. ve 21. yüzyılda demokrasi ile yönetilen modern ulus devletler için gerek kapitalist sisteme uyum sağlayan piyasa ekonomisini öngörmesi gerekse de özgürlükçü yapısıyla vazgeçilmez bir ideoloji haline gelmiştir.

[irp posts=”32423″ name=”Kapitalizm ve Demokrasinin Yapı Taşı: Liberalizm””]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Atilla Yayla, Liberalizm, 4. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2002, s. 15.

[2] A.e., s.15.

[3] A.e., s. 23.

[4] Coşkun Can Aktan, “Klasik Liberalizm, Neo-Liberalizm ve Libertarianizm”, Amme İdaresi Dergisi, C.28., Sayı:1, (1995), s. 3.

[5] Halis Çetin, “Liberalizmin Temel İlkeleri”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.2., Sayı:1, (2001), s. 219.

[6] 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, ed. H.Birsen Örs, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2016, s. 55.

[7] Ömer Çaha, Dört Akım Dört Siyaset, Ankara, Kadim Yayınevi, 2004, ss. 21-22.

[8] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İoanna Kuçuradi, Ankara, Türkiye Felsefe Kurumu, 1995, ss. 45-46.

[9] Yayla, a.g.e., s. 151.

[10] John Stuart Mill, Faydacılık, çev. Nazmi Coşkunlar, İstanbul, MEB Yayınları, 1986, s. 21.

[11] Gencay Şaylan, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, 2. bs., Ankara, İmge Yayınevi, 1995, s. 27.

[12] Milton Freidman, Kapitalizm ve Özgürlük, çev. Doğan Erbek, İstanbul, Altın Kitap Yayınları, 1988, s. 34.

[13] A. Heywood, Siyasetin Temel Kavramları, çev. H. Özler, Ankara, Adres Yayınları, 2012, ss. 42-50.

[14] Yayla, a.g.e., s. 163.

[15] Ö.İbrahim Kabaoğlu, Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, İstanbul, Tügik Yayınları, 1997, s. 19.

[16] Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, Ankara, Yağmur Yayınları, 1962, s. 101.

[17] Atilla Yayla, Liberal Bakışlar, Ankara, Liberte Yayınları, 2000, s. 184.

[18] Mustafa Erdoğan, Türkiye Özgürleşebilir mi?, Ankara, Liberte Yayınları, 2002, s. 10.

[19] Aytekin Yılmaz, Çağdaş Siyasal Akımlar, Vadi Yayınları, 2001, ss. 36-37.

[20] Freidman, a.g.e., s. 26.

[21] Yayla, Liberalizm, s. 202.

[22] Yayla, Liberal Bakışlar, ss. 206-7.

[23] Freidman, a.g.e., s. 52.

[24] John Locke, “Civil Goverment”, içinde Siyasal Düşünceler Tarihi, çev. Mete Tuncay, Ankara, A.Ü.S.B.F. Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969, ii, 193 (s. 16).

Kaynaklar 

Aktan, Coşkun Can, “Klasik Liberalizm, Neo-Liberalizm ve Libertarianizm”, Amme İdaresi Dergisi, 28, (1995)

Başgil, Ali Fuat, Din ve Laiklik, Ankara, Yağmur Yayınları, 1962

Çaha, Ömer, Dört Akım Dört Siyaset, Ankara, Kadim Yayınevi, 2004

Çetin, Halis, “Liberalizmin Temel İlkeleri”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2, (2001)

Erdoğan, Mustafa, Türkiye Özgürleşebilir mi?, Ankara, Liberte Yayınları, 2002

Freidman, Milton, Kapitalizm ve Özgürlük, çev. Doğan Erbek, İstanbul, Altın Kitap Yayınları, 1988

Heywood, A., Siyasetin Temel Kavramları, çev. H. Özler, Ankara, Adres Yayınları, 2012

Kabaoğlu, Ö.İbrahim, Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, İstanbul, Tügik Yayınları, 1997

Kant, Immanuel, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İoanna Kuçuradi, Ankara, Türkiye Felsefe Kurumu, 1995

Locke, John, “Civil Goverment”, içinde Siyasal Düşünceler Tarihi, çev. Mete Tuncay, Ankara, A.Ü.S.B.F. Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969, ii, 193

Mill, John Stuart, Faydacılık, çev. Nazmi Coşkunlar, İstanbul, MEB Yayınları, 1986

Örs, H.Birsen, ed., 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2016

Şaylan, Gencay, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, 2. bs. Ankara, İmge Yayınevi, 1995

Yayla, Atilla, Liberal Bakışlar, Ankara, Liberte Yayınları, 2000

———, Liberalizm, 4. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2002

Yılmaz, Aytekin, Çağdaş Siyasal Akımlar, Vadi Yayınları, 2001

[/vc_toggle]

Lübnan’ın Tarihsel Geçmişi Ekseninde Yaşadığı Karmaşalar

Başkent: Beyrut

Nüfus: 6.83 Milyon [1]

GSYİH: 78.92 Milyar Dolar

Yüz Ölçümü: 10.450 Km² [2]

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Hilafet için gerçekleştirdiği genişleme sürecinde önemli nokta, 1514 yılında bugünkü Suriye sınırları içerisinde bulunan Dabık bölgesinde Memlûklere karşı yapılan Mercidabık Savaşı ile Lübnan’ın I. Cihan Harbi’ne kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmasını sağlamıştır. Osmanlı bölgeyi diğer bölgeler gibi eyalet sistemi ile imparatorluğun görevlendirdiği kişiler tarafından yönetmiştir. Ancak bu yöneticiler ecnebi çoğunlukta olan bölgelerde daha çok yetkiye sahipken, Müslüman bölgelerde bu yöneticilerin yetkileri sınırlandırılıyordu. Çünkü bu insanların İslam dinine mensup olmaları padişah nezdinde önem teşkil etmekteydi. Bu yüzden bu bölgelerdeki birçok genç Payitaht’ta eğitim görüp, yetişmekteydi.

Trablus ve Sayda’nın harita gösterimi

Bu dönemde Lübnan, Trablus ve Sayda olarak iki eyaletten oluşmaktaydı. Bölgede Müslüman nüfusunun yanında yarı yarıya yakın bir kısmı Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Bölge, etnik ve dini yapısı itibariyle bir mozaik gibi çok çeşitli bir yapıda idi. Bu yapısı nedeniyle emperyalist güçlerin hamilik iddiaları ile karşı karşıya kalınmaktadır. Nitekim, Osmanlı’da 16. yüzyıldan itibaren kapitülasyonların artmaya başlaması ile birlikte Avrupalı devletler, Hristiyanların belli nüfusa sahip olduğu bölgelere yönelik, içişlerine müdahil olma yönünde politikalar seyrediyorlardı.

Bölgeye en çok ilgisi olan Fransızlar olmuştur. Bunun dışında Mısır valisi Mehmet Ali’nin de bölgeye yönelik ciddi girişimleri bulunmaktaydı. Nitekim 1840 yılında Mehmet Ali’nin ordusu bölgeyi ele geçirmiştir. Lübnan tarih boyunca bulunduğu konum ve barındırdığı çeşitlilik sebebiyle etkilere maruz kalmış ve çatışmalar görmüştür. Bu yüzden en istikrarlı dönemini Osmanlı hâkimiyetinde yaşadığını söylemek yanlış olmaz. [3]

Lübnan’a dini ve etnik yapı; %50 civarında Müslüman ve Dürzi, %30 civarında Hıristiyan (Maruni), %20 civarında Grek Katolik, Grek Ortodoks ve Katolik Ermeni’den oluşmaktadır. Böyle çeşitli bir yapıya sahip olmaları onlara bazen olumsuzluk getirebiliyor. Nitekim, Mehmet Ali’nin çekilmesinden sonra (1840) Dürzi ve Müslümanların yaşadığı bölgelerde ayaklanmalar oldu. Bu ayaklanmalar kısa sürede bir iç savaşa dönüştü. Bu savaşı önlemekte güçlük çeken Osmanlı, Batılı devletlerin müdahil olmasına karşı çıkmadı. Batılı devletlerin de müdahil olması sonucunda 1861 yılında ‘Lübnan Nizamnamesi’ adı verilen bir anlaşma yapıldı. [4] Bu anlaşma ile Lübnan, Osmanlı tebaasından olan Hristiyan bir Sancak yöneticisi tarafından yönetilecektir.  Buna ek olarak Lübnan özerk bir şekilde, iç işlerine serbest olmuş ancak fiili olarak yine Osmanlı’ya bağlı kalıyordu. [5]

Fransız Hakimiyeti

Lübnan’da büyük çoğunluğu oluşturan ve Şiiliğin bir kolu olarak adlandırılan Dürziler, Lübnan ve Suriye’de yayılmış bir topluluktur. Bu yüzden Lübnan’ın kuzeyinde bulunan Şuf olarak adlandırılan (Cebeli Şuf) dağlık alanda yaşamaktadırlar. Suriye’deki Dürziler ise Dürzi Dağı (Cebeli Dürzi) civarında yani Suriye’nin güney kısmında yaşamaktadırlar.

Lübnan’da yaşanan sorunların çoğu Dürzi kaynaklı olduğu söylenebilir. Çünkü bu topluluk kendi içinde bölünmüş ailelerden oluşmaktadır. Bunlardan en önemlileri Canpolat ve Şihap ailesidir. Şihap ailesi Marunilerin de etkisi ile Hristiyanlığa geçmiştir. Diğer taraftan Hristiyan bir topluluk olan Marunilerin, Hristiyanlığın getirdiği etki ile Batılı devletler ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Aynı zamanda Fransa’nın bölgede hâkim olmasının nedeni Maruniler olmuştur. Hristiyanlığın Katolik mezhebinden olan Maruniler, Roma Kilisesi ile bağlantısını güçlendirmiş ve buraya eğitim görmek üzere talebeler göndermişlerdir. Ülkede ekonomik ve siyasi etkisi artan Maruniler, II. Beşir Şihab’ın yönetimine gelmesi ile etkilerini giderek arttırmışlardır.

Çünkü Beşir Şihab, Canpolat ailesi hariç diğer tüm Dürzi topluluklarını saf dışı bırakmıştır. 1840’dan sonra II. Beşir Şihab’ın yönetimden azledilmesi sonucunda Dürziler yine ayaklanmış ve çıkan ayaklanmalar sonucunda ‘Lübnan Nizamnamesi’ imzalanmıştır (1861). Bu nizamname ile ülkede daha çok söz sahibi konumuna gelen Maruniler, Fransız İhtilali’nin verdiği bir özgüvenle milliyetçi tutumlarla Arap birliğine karşı çıkmaya başladılar. Lübnan’ı ve aynı zamanda Suriye’deki Hristiyan toplumları da etkisi altına alan Maruniler, bağımsızlık ideallerine düştüler. Ancak I. Cihan Harbi sonrasında desteklerini aldıkları Fransızların mandası haline geldiler. [6]

Fransızlar bölgeyi kaybetmemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bölge üzerinde paylaşım yapan İngiliz ve Fransızlar, Sykes-Picot ile bu bölgeyi paylaşmış ve Fransızlar istediklerini almıştı. Sykes-Picot ile Fransız komutan Henry Gouroud bölgeye gönderildi. I. Cihan Harbi’nde bölge bölgede bulunan Henry, Lübnan’ın Osmanlı’nın hakimiyetinden çıkmasında kilit rol oynadı. Öte yandan 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı ile Lübnan Osmanlı’dan kesin olarak ayrıldı. Fransızlar, Maruniler üzerine çok etkiliydi. Bu nedenle bu topluluğu devletsiz bırakmak istemiyordu. Şayet Fransızlar etkili olmasa Lübnan Suriye’den koparılmaz ve Müslümanların hakimiyetine girerdi.

Fransız Komutan Henri Gouraud (soldaki)

Fransızlar çok akıllıca bir siyaset ile bölgeyi sadece Marunilerden oluşturmayarak Marunilerin Fransa olmadan siyaset yapamayacaklarını sağladı. Ülkede azınlık konumunda olan Maruniler, bugün bile Fransızlar sayesinde ülke yönetiminde bulunuyorlar. Bu yüzden Lübnan başını karışıklıklardan kaldıramıyordu. Çünkü oluşturulan yapı her an çatışma ve kargaşaya hazır halde bekliyor. Maruniler, Batı ile geleceklerini düşünürken, Müslümanlar ve Dürzilerin bir kısmı Arap coğrafyasına umut bağlamıştır. Bu ikili çekişme ülkedeki zıtlıkların temel aslında etmeliydi. [7]Bu zıt yapıdaki modern Lübnan’ın temeli, 1926 yılında yapılan anayasa ile daha da karışacaktı. Nitekim, bu anayasa ile Fransa ülke üzerinde daha aktif söz sahibi haline geldi. Bu durumdan rahatsız olan Müslümanlar ve Dürziler tepkilerini giderek arttırıyordu. Baskılar sonucunda 1932 yılında bir Müslüman’ın cumhurbaşkanı olma yönündeki söylemler Fransızların engeline takılmıştı. Çünkü Fransızlar böyle bir durumda ülke kontrolü kaybedebilirdi. Bu sebeple cumhurbaşkanlığı makamı Hristiyanların elinde olmalıydı. Bu sürecin gerçekleşeceği şüphesi üzerine Fransızlar anayasanın uygulanmasını engelledi. Bu engel 1936 yılında Hristiyan bir aday olan Emille Edde’nin cumhurbaşkanı seçilmesine kadar sürdü.[8]

1932 yılında yapılan seçimlerde iki Hristiyan aday karşı karşıya gelmiştir. Bunlar; Emille Edde ve Bişar El Huri idi. İki aday da yurtdışında tahsil görmüş, nitelikli insanlardı. Ancak tamamen farklı görüşlere sahiptirler. Nitekim, Huri Maruni olsa da Fransızlar ülkesinde istemiyor ve Müslümanlar ile birlikte olunması gerektiğini düşünüyordu. Huri, ülkenin selametinin ve gelişmesinin birlik olmakta olduğunu düşündüğü için Müslümanların da içinden yer aldığı ‘Anayasal Blok’ yapılanmasını kurdu. 1936 yılında Fransa ile Lübnan bağımsızlık konusunda anlaştı. Lübnan Ulusal Meclisi 1936 yılında Edde’yi tekrar cumhurbaşkanı seçti.

Emile Edde (sağdaki)

Huri’nin birlik politikasının etkisini kullanmak için başbakanlığa Hayreddin El Ahdap adındaki bir Müslümanı seçti. Birlik konusundaki şansın Edde’ye verilmesi de birlik vurgusu açısından son derece gülünç bir durumdur. Yapılan bağımsızlık anlaşmasını, Fransız meclisi kabul etmeden yürürlüğe girmesi olanaksızdı. Nitekim, sonuç böyle de oldu. Meclisten olumsuz karar çıkması sonucunda bölgede Fransa’yı temsilen bulunan Yüksek Komiser, 1936 yılında anayasayı yeniden askıya aldı.

II. Cihan Harbi’nden sonra 1941 yılında Fransa’da yönetime De Gaulle’nin gelmesi ile 1943 yılında anayasa tekrardan uygulanmaya başlandı. Ancak De Gaulle de kendinden önceki hükümet gibi Lübnan ve Suriye’nin bağımsızlıklarını oyalayarak, uzamasını sağladı.  1943 yılında anayasanın tekrar yürürlüğe girmesi ile yapılan seçimlerde Müslüman yanlısı olan Huri cumhurbaşkanlığına seçildi.

Başbakanlığa ise kendisine yakın olarak gördüğü Riyad Sulh’u getirdi. Cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki iş birliği ülke için umut olan Ulusal Paktı (1943) oluşturdu. Bu pakt ile vurgulanan iş birliği resmiyet kazanıyor, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslüman, Lübnan’ı oluşturan bütün gruplar birbirlerine saygı çerçevesinde yaşamayı kabul ediyordu. Bununla birlikte Pakt ile Cumhurbaşkanı Maruni, başbakan Sünni ve meclis başkanı Şii yapılanması oluşturuluyordu.

Ancak bu durumdan rahatsız olan Fransızlar, Lübnan ve Suriye’de kontrolü kaybetme endişesi duymaktaydı. Bu yüzden bölgeye düzenlediği askeri harekata karşı bölge insanlarının buna karşı ayaklanması sonucu iki ülkede 1946 yılında Fransızlara karşı bağımsızlıklarını kazandılar.[9]

Fransız Hakimiyetinden Günümüze Lübnan

El Huri’nin Müslümanlarla birlik hareketi Maruni tarafından tepki görmüş ve buna karşılık 1936 yılında Pierre Cemayel önderliğinde Marunilerden oluşan bir milis grubu olan Falanjistler Örgütü kuruldu. Bu örgüt bağımsızlık sonrası ülke siyasetinde aktif rol oynayacaktır. Ulusal Pakt’tan sonra ülkeyi istikrara kavuşturmak isteyen El Huri 1945 yılında BM ve Arap birliğine katılımı gerçekleştirirken, 1947’de ki seçimlerde de sağlam bir şekilde giriyordu. Nitekim, 1947’de ki seçimlerini tekrar kazanan Huri, 1943’te başlattığı ekonomide Liberal temelli atılımlar ile ülkeye dışarıdan kaynak girmesini sağlayarak Lübnan’ı ciddi anlamda kalkındırdı. Akdeniz’in gözdelerinden olan Beyrut’u ise Orta Doğu bataklığında parlayan bir yıldıza çevirdi. Güzel günler sadece yedi yıl sürebildi. 1950 yılından sonra bulunduğu bölgenin de etkisiyle fazla direnç gösteremedi ve 1952 yılında Huri, Riyad’ın suikast sonucu ölmesiyle görevi bıraktı.[10] Huri görevi bırakmak istemiyor ve bunun için anayasada düzenlemeler yapmayı planlıyorken, Riyad’ın beklenmedik ölümü bunu engelledi.  1949 Huri’nin yeniden seçilme arızasına tepki gösteren Marunilerin adayı Camille Chamoun göreve geldi. Huri ile başlayan modernleşme ve liberalleşme Chamoun döneminde de artarak devam etti. Ancak Chamoun’da Huri gibi görevi bırakmak istemeyip yeniden seçilmek için düzenleme yapmak istemesi tekrardan tepkilere neden oldu. Bu liderler her ne kadar Orta Doğu’daki monarşi tarzı yönetimler ile yönetilen ülkelere rağmen demokrasiyi kısmen uygulasalar da yönetimde olma arzusu ile görevlerini bırakmak istemiyorlar. Chamoun’un böyle bir istekte ısrar edince ayaklanan halka karşı ABD’den destek talebinde bulundu. Nitekim, o dönemde yakın komşularından olan Mısır’da Süveyş hadisesi (1956) patlak vermişti.

Süveyş Krizi

Bu olay bütün Orta Doğu’yu etkileyecek bir potansiyele sahipti. Bu etkiye ilk olarak en yakın bölgeler maruz kalmıştı. Lübnan’da içinde barındırdığı Müslüman topluluk sayesinde bu etkiden payını almıştı. Çünkü Mısır lideri Nasır İngilizlere karşı verdiği mücadelede Müslüman coğrafyasında büyük bir popülerlik kazanmıştır. Nasır, komünist rejimler ile iş birliği içine girmiş ve Batıdan uzaklaşmıştı. Bu sebeple ABD, SSCB’ye karşı bu isteğe 1958 de Eisenhower Doktrini kapsamında desteği sağlamıştır. Ancak bu destek amacına ulaşamamıştır. Chamoun 1958’de seçimleri kazanamamış ve koltuğu Fuat Şihab’a bırakmıştı. Nitekim, Hristiyan olan Şihab ailesi Dürzi olduğu için Müslümanların desteğini almıştır. Bu destekle birlikte Lübnan’ın 1943 dönemindeki istikrara kısmen de olsa dönebildiği görülmüştür. İstikrar için Beyrut’ta yapılan hizmetlerin diğer bölgelere yayılması için bir girişim başlatan Fuat Şihab, Müslüman desteğinin karşılığı olarak devlet kademelerinde daha çok Müslümana yer verdi. Başbakanlık makamına Raşit Kerami’yi getirdi. Seçim mağlubu Chamoun, bir daha ki seçimlerde aktif bir başarı elde etmek için ‘Ulusal Liberal’ partisini kurdu. Bu yıllar Lübnan siyaseti için partileşme dönemi olmuştur. Nitekim, Edde ailesi de Lübnan tarihindeki yerini koruyabilmek için Raymond ve Pierre Edde kardeşler de ‘Ulusal Blok’ partisini kurdular. Bununla birlikte ülke siyasetinde, Cemayel’in Falanjistleri, Dürzi lider Kemal Canbolat’ın ‘İlerici Sosyalist’ (1949) partilerine bu iki parti de eklendi. Bu partiler, 1975 İç Savaşı’na kadar ülkede istikrarlı bir siyasetin oluşmasını sağlasalar da bu savaşı önleyemediler.[11]

Bu savaşa giden süreçteki kritik nokta 1948 Arap-İsrail Savaşı olmuştu. İsrail, Filistin üzerindeki yayılmasını arttırarak, savaş sonucunda bölgenin büyük bölümünü kontrol altına aldı. Bu durumda yurtlarından edilen Filistinlilerin ilk kaçtıkları ülke, komşu Lübnan olmuştu. Nitekim, bu Filistinli mültecilerin Lübnan’da etkili olma çabalarıyla birlikte 1960’dan itibaren istikrar bozulmaya başlamıştı.

Bu sürece 1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’de (FKÖ) eklenince Lübnan bir anda kendisini Arap- İsrail çatışmalarının merkezinde buldu. Hristiyan topluluk bu durumdan çok rahatsız oluyordu. Çünkü ülke gitgide felakete sürükleniyor ve çok zor mücadele ile oluşturulan ekonomik altyapı artık yetersiz kalıyordu. FKÖ ile beraber Filistinliler Lübnan’da söz sahibi konuma gelmeye başladı. Bu durum Lübnan’da var olan mozaiğinin kutuplaşmasına zemin hazırladı.

Çünkü Hristiyanlar Filistinlilerin ülkede bulunmasına karşı iken Müslümanlar tam tersi şekilde Filistinlilerin varlığını savunuyordu. Bu süreç, 1967 Arap- İsrail Savaşı’nda Lübnan’ın aleyhine işledi. Çünkü bu mülteci milisler Güney Lübnan’ı İsrail’e karşı saldırı alanı olarak kullanmamak istiyorlardı.

Bu durum İsrail’in Lübnan’a karşı politikaları geliştirilmesine ve hatta ülkeye işgale kadar gidecekti. 1969’da Şükreyri’nin yerine Yaser Arafat’ın gelmesiyle, örgüt beynelmilel niteliğe sahip olmaya başladı. Lübnan için ise kritik dönem FKÖ’nün 1970’te Ürdün’de İsrail tarafından ağır darbe alarak ülkeyi terk etmek zorunda kalması olmuştur. Kara Eylül olarak adlandırılan bu vaka, Lübnan’a daha çok Filistinlinin yerleşmesine vesile olacaktı. FKÖ’nün gerçekleştirdiği eylemler karşısında İsrail, Lübnan’ı sorumlu tutmuştu. 1968 yılında İsrail ve Lübnan arasında FKÖ nedenli çıkan çatışmalarda, Lübnan’ın gözdesi Beyrut büyük zarar görmüştü. 1969 yılının Kasım ayında, Lübnan hükümeti daha fazla dayanamayıp uzlaşmayı kabul etti. İki ülke arasında yapılan Kahire Anlaşması ile Filistinlilerin Lübnan’daki varlığı meşruluk kazanıyor ve İsrail’e karşı Lübnan’dan saldırı yapılmayacağı taahhüt ediliyordu.[12]

1970 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Fuad Şihab’ın rakibi Süleyman Faranjiye kazandı. Bu dönem bağımsızlığın ilk dönemine nazaran Şii mezhebine mensup topluluğun ülkedeki en çok nüfusa sahip grup konumuna geldiği dönem olmuştur. Bu konuma gelen Müslümanlar ülkede hala Hristiyanların söz sahibi olmasını kabul etmiyor ve buna karşılık FKÖ ile iş birliğine gidiyorlardı.

Filistin Kurtuluş Örgütü

Hristiyanlar da buna karşılık İsrail ile iş birliğine gidiyor ve silahlanmaya başlıyordu. Bu Politikalar ülkeyi adım adım yıkıma götürmekteydi. Bu dönemde var olan partiler de daha geniş kitlelere ulaşabilmek için destekçilerini arttırmak istiyorlardı. Bu kapsamda Canbolat’ın İlerici Sosyalisti, Cemayel’in Falanjisti ve Chamoun’un Ulusal Liberali hareketlenmişti. Canbolat Filistinlileri desteklerken, Cemayel ve Chamoun’ın Filistinlileri katiyen ülkede istemiyorlardı.

Nitekim, Cemayel ve Chamoun taraftarları giderek silahlanmakta ve Filistinlileri ülkeden çıkarmak için hazırlıklar yapıyorlardı. FKÖ taraftarları da buna karşılık verir nitelikte silahlanmaktaydı. Falanjist militanlar 1975 yılına gelindiğinde ilk harekete geçen taraf oldu ve Filistinlilerin bulunduğu bir aracı durdurarak içinde bulunan yirmi yedi insanı kurşuna dizmeleri sonucunda ülkede iç savaş başlamış oldu. FKÖ ve Maruni güçleri arasındaki bu savaşta FKÖ’nün çekilmesi ile bir kez Lübnan halkı birbiriyle savaşmaya devam ettirdiler. Müslüman- Hristiyan çatışmasına dönen savaş, başkent Beyrut’ta sıçramıştı. Nitekim, Orta Doğu’nun parlayan yıldızı Beyrut, tankların hedef tahtası olmuş ve büyük bir yıkıma maruz kalmıştır. Maruni destekli Falanjistler Beyrut’un büyük bir kısmını kontrol altına aldıktan sonra bölgedeki Tel el-Zatar mülteci sığınağının etrafını sarmaya başladılar. Bu durum FKÖ’yü yeniden savaşın içine çekti. Sadece FKÖ ile sınırlı kalmayıp, ordunun da din temelli bölünmesini de başlatmıştı. Ülke bir anda kendisini, ordunun büyük bir kısmının çatışma gruplarını içine dahil olduğu bir konjonktürde buldu. FKÖ’nün ve ordunun bir kısmı savaşa müdahil olması ile savaşın gidişatı bir anda tersine döndü. Maruniler bu durumdan kurtulmak için 1976 yılının mayıs ayında Hafız Esad’dan yardım istedi. Bu istek doğrultusunda Suriye ordusu Lübnan’a asker çıkarması ile olaylar daha da kızıştı. Ancak Arap Birliği ülkelerinin girişimleri ile başlatılan ateşkes sonucunda Riyad Anlaşması 18 Ekim’de imzalandı. Bu anlaşma ile Lübnan’ın sükûneti için Arapça Caydırıcı Kuvveti olarak adlandırılan askeri yapılanmanın oluşturulması kararlaştırıldı. Ancak bu askerlerin tümünün Esad’ın askerleri olması da ayrıca ironik bir durumdu.[13]

Selim Hoss

Bu ateşkeste tarafların istekleri cevap alamamış, sadece toparlanma için biraz zaman kazandırmıştır. Bu kargaşa ortamına rağmen gerçekleşen seçimleri Maruni aday Elias Sarkis kazanmıştı. Başbakanlık makamı Selim Hoss’a verilmiştir ve kendilerini destekleyen Hristiyanlar ile çatışarak desteklerini kaybetmişlerdi. Bu süreçle birlikte bu kez ittifak yapan gruplar arasında çatışma başlamıştı. Nitekim, İsrail’in desteklediği Haddad ve onun başında olduğu grubun Filistinlileri öldürmesine karşılık, Filistinlilerin 1978 yılının mart ayında İsrail’in başkenti Tel Aviv’de İsraillilere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar sonrasında İsrail, Lübnan’a karşı ‘Litani’ adını verdiği bir harekât başlattı. Lübnan’ı çok kolay bir şekilde işgal eden İsrail, Lübnan’ın Güney kısmının çoğuna ele geçirdi. Uluslararası arenadan gelen tepkiler üzerine bölgeyi işbirlikçisi olan Haddad’a bırakarak bölgeden ayrıldı.

Haddad 1979 yılında Hür Lübnan Devleti’ni kurduğunu açıkladı. Bu çatışmalar devam ederken kuzeyden kaçan Müslüman Şiiler, Mustafa Sadr önderliğinde oluşturulan Emel (1974) ile beklenmedik bir şekilde 1980’de Filistinlilere karşı çatışmaya başladı. Bu savaş öyle bir noktaya geldi ki kimin hangi tarafta olduğunu kiminle ittifak yaptığı kimse tarafından anlaşılmayacak bir hal aldı.[14] Ülkedeki durumun belirsizliğinin her geçen gün artması ile oluşan kaos ortamı, Dürzi lider Kemal Canbolat’ın 1977’de suikasta uğramasına neden oldu. Bu suikast suikastlar furyasını da beraberinde getirdi. Daha sonraki dönemde birçok devlet başkanı suikast sonucu öldürüldü. Bu kaos ortamında İsrail tekrar sahneye çıktı ve 6 Haziran 1982 yılında FKÖ bahanesiyle bu kez kapsamlı bir işgale kalkıştı. Dönemin İsrail başbakanı Menahem Begin’in savunma bakanlığına Ariel Şaron’u getirmesiyle bu işgal kaçınılmaz oldu. Nitekim, Şaron savaşçı bir yapıya sahiptir. Bu çerçevede FKÖ’yü Lübnan’dan silmek ve kuzey sınırını korumak için bu işgali gerçekleştirdiği. Filistinlilerin oluşturduğu bir diğer örgüt olan El Fetih, bu harekattan haberdardı. Ancak İsrail uluslararası kamuoyuna bu işgali böyle lanse etmedi. Tepkilerin olacağını bildiğinden barış anlamına gelen ‘Celile Operasyonu’ adı altında planını gerçekleştirdi. Amaç, barış değil İsrail’e uyacak bir Lübnan ortaya çıkarmaktır. [15]

Bu işgalin herkese göre birçok sebebi vardı. Diğer işgal de olduğu gibi İsrail yine Falanjistlerin desteğini almıştı. Bu o kadar ileri bir iş birliği olmuştu ki Falanjistler İsrail ordusu ile birlikte Müslümanlarda ve Filistinlilere karşı savaşıyordu.

Sabra ve Şatilla katliamı

Müslümanların bulunduğu Batı Beyrut harap bir hale dönmüştü. İşgal de yüzbinlerce insan ölmüş ve ülke ekonomisi çökmüştü. Tüm bunlar barış kisvesi altında yapılmıştı. Böyle bir barışın olması da ayrıca düşündürücü bir noktadır. BMGK’nın olaya müdahil olmasıyla 12 Ağustos’ta ateşkes sağlanmış ve ABD’nin de girişimiyle oluşturulan ‘Habib Planı’ ile FKÖ Lübnan’dan çekilmeyi kabul etti. unun üzerine 30 Ağustos’ta Arafat’ın da Lübnan’ı terk etmesiyle Lübnan’daki FKÖ varlığı sona ermişti. Ancak Sarkis’in görevi Beşir Cemal’e vermesinden sonra 14 Eylül’de Beşir’in suikasta uğraması sonucu yerine kardeşi Emin geldi. İsrail bu kez de bu suikasti bahane ederek, FKÖ varlığı iddiasıyla 16 Eylül’de Filistinli mültecilerin bulunduğu Sabra ve Şatilla kamplarına yaptığı saldırılar sonucunda kanlı bir kıyım gerçekleştirdi. Şaron’un emri ile gerçekleşen bu olay İsrail’de Begin ve Şaron’un siyasi hayatını bitirmesine sebep oldu. Bu katliam Arap dünyasında büyük bir tepkiye neden oldu ve İsrail’e barış yapan Mısır bile ilişkiyi kesti. Bu tepkilere Batılı devletlerinde destek vermesi sonucu, İsrail 1985’ten itibaren Lübnan’dan çekileceğini açıkladı.

Bu çekilme ile oluşan güç pozisyonda Emel örgütünden Hizbullah ve İslami Cihad adlı iki örgüt ortaya çıktı. 1988 ile Emin Cemayel’in cumhurbaşkanlığı bitince yerine gelecek olan adayı konusunda anlaşmazlıklar oluşunca, oluşan boşluktan faydalanan Genelkurmay Başkanı Michael Avn cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirdi. Bu durum karşısında Arap Birliği’nin de girişimi ile 1989’da Taif Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Maruni cumhurbaşkanı ve Müslüman başbakan geleneği devam etmekte ama cumhurbaşkanın gücüne kısıtlama getirilmekteydi. 1943’te oluşturulan milletvekili oranı (6’ya 5) değişerek, eşit sayıda milletvekillerine sahip olundu. 1989’da seçimsiz cumhurbaşkanı olan Michael Avn çok fazla tutunamadan indirildi. 1989’da yeni sistemle seçilen Elias Hrawi, 1998 yılına kadar ülkenin başında kaldı. İsrail’in de bölgeden tamamen çekilmesi 2000 yılını buldu. [16]

2000 sonrasında ise Lübnan için kırılma noktaları 2005’te Hariri suikastı ve 2006’da Hizbullah ve İsrail çatışmalar olmuştur. 1998 yılında cumhurbaşkanlığına yine ABD ve Suriye yanlısı bir aday olan Emille Lahoud geldi. Ardından 2000 yılında yapılan başbakanlık seçimini 1992’de de kazanmış ve daha sonra istifa etmiş olan Refik Hariri kazanmıştı. Bu dönemde İsrail’in çekilmesiyle oluşan boşlukta güçlenen Hizbullah da seçimlerde meclise girmişti. Bu durum ülkenin yeniden kaosa sürüklenmesinin müsebbibi olacaktır. Nitekim, Huri dönemindeki gibi Lübnan’da tüm gruplarla iş birliği oluşturmayı amaçlayan Hariri, Emille Lahaud’un 2004 yılında cumhurbaşkanlığının uzatılmasına karşın görevi bıraktı.

Bu dönemde BMGK’nın Lübnan için aldığı karar neticesinde Suriye’nin çekilmesini istemektedir. Bu karar sonrasında Hariri, görevi bıraktıktan bir yıl sonra suikasta uğradı ve öldü. Ülke kendini yeniden kaosun içinde buldu. Bu suikastın BMGK’nın kararına tepki olduğunu düşünenler ile düşünmeyenler arasında bir bloklaşma yaşanmaya başladı. Yani bunlar ülkede Suriye varlığını isteyen ve istemeyenler. 14 Mart ve 8 Mart ittifakı diye ikiye ayrılmış karışık bir yapıydı. Nitekim, her yapıda hem Hristiyan hem Sünni hem de Şii bulunabiliyordu. 2006 yılına gelindiğinde Hizbullah’ın İsrail’e yaptığı saldırılar sonucunda İsrail bir kez daha Lübnan’a karşı işgale başladı. Savaşlar sonucunda Lübnan bir kez daha darmaduman oldu ve ülke temellerini kaybetmeye başladı. Temmuz’da başlayan savaşı, BMGK aldığı kararla Ağustos’ta ateşkes sağlandı. Daha sonra 2011 yılında başlayan ve Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap Baharı, Lübnan’da ve Suriye’de bu sürecin şiddetli iç savaşa dönüşmesi ile Lübnan mülteci akımına maruz kaldı.

Hizbullah

Zaten Filistinliler konusunda sıkıntı çeken ülke, Suriyeli mülteciler ile daha da sıkıntılı duruma düştü. Nitekim, Suriyelilerin Türkiye’den sonra en çok gittikleri ülke Lübnan olmuştu. Ülke yaşadığı iç savaşlar ve çalkantılar ile ekonomisini kalkındıramaz hale gelmişti. Suriye’de başlayan iç savaş ülkedeki Suriye yanlısı Hizbullah’ın da daha aktif olmasına sebep olmuştu. 2014’ten sonra ülke siyasal yönden çıkmaza girmeye başlamıştı.

14 Mart ve 8 Mart olarak adlandırılan iki grup, yönetim üzerine anlaşma sağlayamıyordu. Bu süreç Ekim 2016 yılına kadar sürdü ve sonunda 14 Mart grubunun adayı Süleyman Faranjiye’ye karşı olan Hizbullah’a cevaben Saad Hariri’nin 8 Mart grubu adayı Mişel Avn’a destek verince anlaşmazlıklar bir anda çözüldü. 31 Ekim’de gerçekleşen seçimler sonucunda Michel Avn cumhurbaşkanı oldu ve Hayriri’ye de başbakanlık verildi. [17]

Sonuç olarak Lübnan küçük küçük parçalara bölünmüş bir hal aldı. Öyle ki mozaik yapıtı gitgide çeşitlendi. Bu çeşitlenme Lübnan’ın açısından çok yıkıcı sonuçlar doğurdu. Velhasıl komşu ülkelerin istediği zaman işgal edebildiği bir yapıya kavuştu. Bu durum ekonomik olarak Lübnan’ın memur maaşını ödeyemeyecek kadar zor duruma soktu. Son olarak çok yakın zamanda, 2020 yılı içerisinde yaşadığı Beyrut Limanı patlaması ile de ciddi şekilde sarsıldı. Lübnan bu yapısı itibarıyla Orta Doğu’nun en son ülkelerinden biri olmaya devam etmektedir. Çünkü kırılgan yapısı her an yeni bir çatışma doğurabilir.

[irp posts=”5282″ name=”Lübnan 3 Yıl Sonra ‘Hariri’nin Kararıyla’ Cumhurbaşkanını Seçebilir”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3]ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012 s.89,90

[4] TURAN Namık Sinan, “Lübnan’da Ulusun İnşası ve Ortak Tınının Üretimi- Rahbani Kardeşler ve Feyruz”, Ortadoğu Etütleri, cilt.3, sayı.1, Temmuz 2011, ss.193-228, s.195-196

[5] REYHAN Cenk, “Cebel-i Lübnan Vilayet Nizamnamesi”, Siyaset Yönetim, 2006, ss.175-186, s.175,176

[6] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.91-93

[7]CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015, s.251,252

[8] TURAN Namık Sinan, a.g.e, s.196,197

[9] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.96-99

[10] TURAN Namık Sinan, a.g.e, s.197,198

[11] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.100-104

[12] GÜDÜL Serpil, “Lübnan İç Savaşı’nda Filistinli Mültecilerin Rolü”, Electronic Turkish Studies, cilt.32, sayı.22, 2018, ss.251-269, s.251-258

[13] CLEVELAND William L., a.g.e, s.426-428

[14] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.111-114

[15] ALJARO Hytham, “Arapça Kaynaklarda Filistin Kurtuluş Örgütü ve Lübnan İç Savaşı (1975-1989)”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2019, s.39-80

[16] ARI Tayyar,2012, a.g.e, s.120-125

[17] İnsamer Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, https://insamer.com/tr/2006-savasindan-gunumuze-lubnandaki-siyasi-tablo_459.html

Kaynaklar 

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

TURAN Namık Sinan, “Lübnan’da Ulusun İnşası ve Ortak Tınının Üretimi- Rahbani Kardeşler ve Feyruz”, Ortadoğu Etütleri, cilt.3, sayı.1, Temmuz 2011, ss.193-228

REYHAN Cenk, “Cebel-i Lübnan Vilayet Nizamnamesi”, Siyaset Yönetim, 2006, ss.175-186

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

GÜDÜL Serpil, “Lübnan İç Savaşı’nda Filistinli Mültecilerin Rolü”, Electronic Turkish Studies, cilt.32, sayı.22, 2018, ss.251-269

ALJARO Hytham, “Arapça Kaynaklarda Filistin Kurtuluş Örgütü ve Lübnan İç Savaşı (1975-1989)”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2019

IMF Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

İnsamer Resmî Web Sitesi, 30.05.2021, https://insamer.com/tr/2006-savasindan-gunumuze-lubnandaki-siyasi-tablo_459.html

[/vc_toggle]

Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO)

BM sistemi esas olarak devletlerin uluslararası alandaki egemenliklerini gösteren bir sistemdir. Bu egemenlik sadece devleti gösteren bir işarettir. Çünkü Uluslararası bir sorunda devletler durumu kendi lehine çevirmesin diye Güvenlik Konseyi’nin kararlarının kesin hükümler olmasını içerir.[1] BM’nin en temel amacı daima ülkeler arası barış ve güvenlik, ülkelerin sürdürülebilir kalkınmasını sağlamayı, insan haklarının korunması, Uluslararası hukukun uygulanması ve insani yardımları kapsar. Bunlar içinde en önemlisi barışın sağlanmasıdır.[2]BM bu yapısıyla her ne kadar Milletler Cemiyeti’nin bir devamı olsa da Milletler Cemiyeti gibi devletler kontrolünde olmadığının göstergesi Güvenlik Konsey’inin kararlarıdır. BM’nin devlet üstü aktör konumu itibariyle bazı uzmanlık kuruluşlarına sahiptir. Bunlardan ele alacağımız uzmanlık kuruluşu ise BM Sınai ve Kalkınma Örgütüdür (UNIDO).

Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü Genel Direktörü

UNIDO 1967 yılında BM Genel Sekreterliği bünyesinde çalışmaya başladı. İlk başlarda normal bir kuruluş gibi çalıştı. Genel Sekreterliği bağlı çalışan UNIDO 1 Ocak 1986’da 80 üyenin oylaması ile otonom bir yapıya kavuştu. Bundan sonra hayatına bir uzmanlık kuruluşu olarak devam etti.[3] UNIDO’nun amacı sürdürülebilir endüstriyel kalkınma ve ekonomik kalkınmada devletlere katkı sunmaktır. Bir nevi gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkelerle mukayese edecek konuma getirmektir. Amaçlarını yerine getirirken tek başına çalışmaz ve diğer BM uzmanlık kuruluşlarından da yararlanarak, bunlarla eşgüdüm halinde çalışır.[4]

UNIDO ülkeler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi açısından BM’nin aktif görev alan önemli uzmanlık kuruluşudur. Nitekim, dünyadaki devletlerin dengesiz gelişimini iyileştirmek için 2013 yılında Lima Bildirisi’nde kabul ettiği temel amacı kapsayıcı ve sürdürülebilir endüstriyel kalkınmayı (ISID) desteklemektir. UNIDO’nun vazifesi “esnek alt yapı oluşturmak, kapsayıcı ve sürdürülebilir sanayileşme teşvik etmek ve yeniliği teşvik etmektir.” Bu çerçevede örgütün Orta Vadeli Programı’nın (2018-2021) dört ana hedefi şunlardır;[5]

  • Paylaşılan refah yaratmak
  • Ekonomik rekabet gücünün arttırılması
  • Çevreyi koruma
  • Bilgi ve kurumların güçlendirilmesi

UNIDO’nun Uzun Vadeli Programı’nda ise üç ana hedef belirlenmiştir. Bunlar;[6]

  • Üretim faaliyetleri ile fakirliğin azaltılması
  • Ticari kapasitenin arttırılması
  • Enerji ve çevre

BM UNIDO bünyesinde hedefleri doğrultusunda önemli programlar uygulamaktadır. Bunların en önemlileri UNEP ve UNDP tir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) çerçevesinde oluşturulan Ulusal Temiz Üretim Merkezleri’nin (NCPC) amacı sürdürülebilir endüstriyel kalkınma için temiz teknoloji ve tekniklerin kullanıldığı Temiz Üretimi (CP) kapsıyor. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde, örneğin sanayi için gerekli olan tarım ürünlerinin üretiminde eski teknoloji ve teknikleri kullanmayarak, yerine daha çevreci yararlı teknoloji ve teknikler kullanılmaya başlanmıştır. Böylece eskiye göre daha verimli üretimler yapılabilir hale gelmiş. Bu Ulusal Temiz Üretim Merkezleri (NCPC) 1992 yılında Hollanda da Enerji ve Çevre Biriminin toplantısı sonucunda oluştu.[7]

Diğer  önemli program da Birleşmiş Milletler Kalkınma Programıdır. Bu program her ne kadar UNIDO  bünyesinde olan bir program olsa da BM Genel Kuruluna karşı sorumluluğu vardır. Programın gelişmeleri de direkt Ekonomik ve Sosyal Konseye (ECOSOC) gönderilir. Bu programın beş temel hedefi vardır. Bunlar;[8]

  • Ülkelerin kalkınmasında ki kaynakların değerlendirilmesi
  • Ülkeye yatırımların teşvik edilmesi
  • Gelişmekte olan ülkelerde teknolojinin geliştirilmesi
  • Gelişmekte olan ülkelere teknik danışmanlık ve yardım yapılması
  • Ülkelerin ekonomik planlamasının yapılması

UNIDO’nun otonom olmasındaki en önemli gösterge bir anayasaya sahip olmasıdır. UNIDO anayasası 8 Nisan 1979’da Viyana’da kabul edildi. Bu anayasanın temeli Kalkınma ve Uluslararası Ekonomik İşbirliğidir. Bu yüzden  hedeflediği sistem için “adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve sosyal düzen kurmak gerekir”. Ülkelerin ekonomileri arasındaki eşitsizliklerin çözülmesi ve sosyal yapıyı yükseltecek değişimlerin teşvik edilmesi gereklidir. Özellikle dünyanın hızla değiştiği bu süreçte dünya ülkeleri arasındaki adaletsiz eşitsizliği çözmek için kurulan bu yapı insanların insan gibi yaşaması için çabalamıştır.[9]

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş 17,6 kilogram uranyum ürettiğini bildirmiş ve bu durumdan endişe duyduklarını açıklmıştır

Örgüte üyelik Anayasaya göre yapılır. Üye olmak isteyen her devlete açıktır. Ancak öncelikle BM, BM uzmanlık kuruluşları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına üye olmak gerekir. Ayrıca örgütün Anayasasını da kabul etmesi gerekiyor. Üyelik UNIDO Genel Kurulunun önerisi üzerine Konferans tarafından onaylanır. UNIDO Genel Kurulu tersini söylemedikçe gözlemcilik talep eden ülkeler BM Genel Kurulunda bu statüye sahipse gözlemci olabilir. Konferans yetkileri ile bu gözlemcilere görev verebilir. Üyelerden biri eğer ki örgüte ödemesi gereken ücreti ödemediği taktirde kararlarda oy kullanamaz.

Bu ücret ülkelerin hasılasına göre belirlenir. Üyelikten çıkmak isteyen bir üye bir depozito(belge) yatırarak kuruluştan çekilebilir. Ancak daha önce kabul ettiği yükümlülükleri yerine getirmelidir.[10]

Merkezi Viyana’da ve 170 üyesi bulunan (2019 itibariyle) UNIDO üyeleri 4 bölgeye ayrılmıştır. 1. Bölge Asya ve Afrika ülkeleri (İsrail, Japonya ve Kıbrıs hariç). 2. Bölge Batı Avrupa ve diğer devletlerden (Kıbrıs ve Japonya dahil) oluşan bölgedir. 3. Bölge Kuzey Amerika’nın Güney kesimi ve Güney Amerika bölgesini kapsamaktadır. 4. Bölge Doğu Avrupa ülkelerinden oluşmaktadır. Ayrıca UNIDO’nun eski üyeleri de vardır. Bunlar; Avustralya, Yeni Zellanda, Belçika, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Portekiz, Litvanya, Yunanistan ve Danimarkadır. Türkiye ise bu bölgeler içinden 2. Bölge grubunda bulunmaktadır.[11]

Örgütün programları ve bütçesi için Genel Müdür UNIDO Genel Kuruluna önerilerini sunar ve bu öneriler Program ve Bütçe Komisyonu tarafından Genel Kurulda üyelerin oylamasına sunulur ve ona göre karara bağlanır. Bu bütçeler üyelerden alınır üyeler GSMH’sına göre belirli miktar ödeme yapar. Ödemenin üst sınırı ise örgüt bütçesinin %25’inden fazla olamaz.[12] Örgüt bir Sanayi Geliştirme Fonu’na sahip. Bu fon örgütün kaynaklarını çoğaltmak ve gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerini çabucak karşılamak için kurulan gönüllü esaslı bir kurumdur. Anayasada örgütün diğer kuruluşlarla ilişkileri ve yetkileri, Genel Müdür ve Genel Kurulun onayı ile Konferans tarafından belirlenir. Bunlar;[13]

  • Anlaşma Yapmak (BM kuruluşları ve diğer Uluslararası kuruluşlar ile)
  • STK ve Uluslararası kuruluşlarla ilişkiler kurmak
  • Yapılan anlaşma ve ilişkilerle ilgili diğer kuruluşlarla ilgili düzenlemeler yapmak

Örgütün yasal yapısı ve üyelerin dokunulmazlıkları vardır. Örgütün merkezi Viyana’dadır. Toplantılar üçte iki çoğunluk sağlanınca başlar. Örgüt her üyenin dokunulmazlığını gözetler ve sahip olduğu imtiyazları korur. Üye devletler arasında bir anlaşmazlık var ise bu çözülmediği zaman Genel Kurula gönderilir. Üyelerin yapılan anlaşmalara çekinceleri varsa bu çekinceler Genel Kurulda çözülmez ise konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir. Mahkemeden çıkan karar üye devletin lehine ise anlaşmada değişiklik yapılır.[14]

UNIDO’nun işleyiş yapısı 5 bölümde oluşmaktadır. Bunlar; Genel Konferans, Sınai ve Kalkınma Kurulu, Program ve Bütçe Komitesi, Genel Sekreterlik ve Alan Temsilciliği. Genel Konferans örgütün en üst yapısıdır. Üye devletlerin direkt temsil edildiği organdır. İki yılda bir Viyana’da toplanmaktadırlar. Sınai ve Kalkınma Kurulu, Genel Kurulda ki üyeler arasından 4 yıllığına seçilen 153 üyeden oluşur.

Konferans’ın çalışmalarının uygulayıcısıdır. Program ve Bütçe Komitesi üyeleri de Genel Konferans tarafından seçilir ve iki yıllığına 27 üye seçilir. Genel Sekreter örgütün rutin işleri ile ilgilenir. Alan Temsilciliği 2001 yılında kurulmuş ve şu anda 35 gelişmekte olan ülkede faaliyet göstermektedir. Türkiye ile UNIDO ilişkileri Türkiye’nin 1979’da imzaladığı UNIDO sözleşmesi ile başlamış.[15] Ancak UNIDO bundan önce 1967 yılında Türkiye’de bir ofis açmış ve daha sonra 2000 yılında imzalanan anlaşma ile Türkiye  UNIDO’nun Bölgesel İşbirliği Merkezi haline gelmiştir.[16]

[irp posts=”31708″ name=”BM Başarısızlığının Acı Sonucu: Srebrenitsa Soykırımı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] DOĞAN Nejat(der), vd., “BM Sistemi ve BM’de Reform Tartışmaları”, Eskişehir, Siyasal Kitap Evi, 2014, s.9-12

[2] ATEŞ Alper, “Su Konusunda Faaliyet Gösteren Uluslararası Kuruluşlar Özelinde İslam İş Birliği Teşkilatı Örneği” T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015, s.42

[3] HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018, s.202,203

[4] ISAKSSON Andres, “The UNIDO World Productivity Database: An Overview, International Productivity Monitor, N.18, 2009, s.38-50, s.38,39

[5] UNIDO Resmi Web sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[6] T.C. Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi, http://www.mfa.gov.tr/birlesmis-milletler-sinai-kalkinma-teskilati-_unido_.tr.mfa , (30.05.2021)

[7] LUKEN Ralph A. , NAVRATİL Jaraslaw, “A Programmatic Review of UNIDO/UNEP National Cleaner Production Centres”, Journal of Cleaner Production, N.12, 2004, s.195-205, s.195-197

[8] HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, a.g.e , s.202,203

[9] Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[10] Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[11] Wikipedia, https://en.m.wikipedia.org/wiki/United_Nations_Industrial_Development_Organization , (30.05.2021)

[12] Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[13] Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[14] Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief , (30.05.2021)

[15] HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, a.g.e , s.202,203

[16] Health World News, https://www.healthworldnews.net/bm-sinai-kalkinma-orgutu-unido-nun-tarihcesi-ve-turkiye-ile-iliskileri/ , (30.05.2021)

Kaynaklar 

ATEŞ Alper, “Su Konusunda Faaliyet Gösteren Uluslararası Kuruluşlar Özelinde İslam İş Birliği Teşkilatı Örneği” T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015

Constitution of The United Nations Industrial Development Organization, UNIDO Resmi Web Sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief  , (30.05.2021)

DOĞAN Nejat(der), vd., “BM Sistemi ve BM’de Reform Tartışmaları”, Eskişehir, Siyasal Kitap Evi, 2014

HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018

Health World News, https://www.healthworldnews.net/bm-sinai-kalkinma-orgutu-unido-nun-tarihcesi-ve-turkiye-ile-iliskileri/  , (30.05.2021)

ISAKSSON Andres, “The UNIDO World Productivity Database: An Overview, International Productivity Monitor, N.18, 2009, s.38-50

LUKEN Ralph A. , NAVRATİL Jaraslaw, “A Programmatic Review of UNIDO/UNEP National Cleaner Production Centres”, Journal of Cleaner Production, N.12, 2004, s.195-205, s.195-197

T.C. Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi, http://www.mfa.gov.tr/birlesmis-milletler-sinai-kalkinma-teskilati-_unido_.tr.mfa  , (30.05.2021)

UNIDO Resmi Web sitesi, https://www.unido.org/who-we-are/unido-brief  , (04.05.2020)

Wikipedia, https://en.m.wikipedia.org/wiki/United_Nations_Industrial_Development_Organization  , (04.05.2020)

[/vc_toggle]

 

Büyük Petro’dan 1917 Ekim Devrimine Kadar Rus Modernleşmesinin Ana Hatları

1. Petro Dönemi (1682-1725) ve Rus Modernleşmesinin Başlaması

Rusya tarihinde “Büyük” lakabıyla birlikte anılan 1. Petro, iktidara geldiğinde Rusya Avrupa devletlerine oranla oldukça geri kalmış görünmekteydi. Petro, Rusya’yı modernleştirmek adına oldukça önemli bir adım atmış ve Avrupa’yı ziyaret eden ilk Rus çarı olmuştur.[1] Petro’nun Avrupa gezisi 18 ay sürmüştür. Bu gezi boyunca Hollanda’da gemicilik alanında gözlemler ve çalışmalar yapmış buna ek olarak tıp ve astronomi gibi alanlarda da gözlemler yaparak geriye döndüğünde bu gözlemlerini Rusya’da uygulamaya çalışmıştır.[2] Petro iktidara geldiğinde Avrupa aydınlanma çağına girmiş bulunmaktaydı. Buna karşın Rusya devlet sistemi ve toplumsal yapısı Ortaçağ izlerini barındırmaktaydı.

Ortaçağ’ı temsil eden bir görsel

Avrupa seyahati boyunca bu geri kalmışlığı tespit eden Petro ülkesine döndüğünde Rus devletinin tüm sektör ve alanlarını kapsayan bir dizi reform hareketlerine başlamıştır. Petro bu reform sürecini gerçekleştirirken batı devlet sistemlerini taklit etmemiş, aksine batılı tarzda yenilikler ile geleneksel yapıyı harmanlayarak Rusya’ya özgü bir siyasal sistemin kurucusu olmuştur. Büyük Petro’nun giriştiği bu köklü modernleşme hareketlerinin simgesi kuşkusuz St. Petersburg şehri olmuştur.

Petro, ülkesine Baltık Denizi üzerinden bir çıkış noktası sağlayabilmek adına İsveçlileri bölgeden çıkartmış ve Avrupa gezileri sırasında bulunduğu Amsterdam şehrini örnek alarak buraya St. Petersburg şehrini inşa ettirmiştir[3]. Petro bu şehri tamamen batılı tarzda kurmak ve devletin merkezini bu yeni kurulan şehre taşımak istiyordu. Bu amaçla Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen mimar ve mühendisler şehrin yeniden imarında görevli olmuş ve ilerleyen yıllarda St. Petersburg hem görünüm hem de nüfus açısından gelişmiş bir şehir görünümüne kavuşmuştur. Petro, Petersburg’un merkez haline gelmesi amacıyla devletin önde gelen soylularını bu yeni şehre göç etmeye zorlamıştır ve bu özelliği ile Petro’nun reformları tepeden inme uyguladığı ve despot bir yönetim tarzı izlediği söylenebilmektedir[4].

Büyük Petro’nun modernleşme yolunda en önem verdiği alanlardan biri eğitim olmuştur. Petro, Bilimler Akademisi kurdurarak teknik eğitim modelini geliştirmek istemiş ve önde gelen bilim adamlarının eserlerinin Rusça’ya tercüme edilmesine olanak sağlamıştır[5]. Bunun yanında yine halkın eğitimine önem vermiş ve bu konuda önemli bir adım atarak kiril alfabesini sadeleştirme çalışmaları başlatmıştır. Petro daha sonra ilk Rus gazetesini bastırmış, sadeleşen alfabenin de yardımı ile çeşitli edebiyat ve bilim çalışmalarının çevirilerini yaptırmış ve ilk Rus tiyatrosunun sahnelenmesine öncülük etmiştir[6]. Petro bu reformlara ek olarak Jülyen takvim sistemini kabul etmiş, üst sınıfa mensup kadınların sosyal hayata katılımını savunmuş ve Rus vatandaşının görünüş özelliklerini değiştirmeye çalışmıştır. Bu amaçla saç ve sakal kanunu düzenlemiş ve halkın kılık kıyafeti üzerinde ciddi değişikliklere yönelik kanunlar çıkartmıştır.

Jülyen takvimi sistemi 2021

Petro modernleşme hareketlerine geleneksel Rus kurumlarını da ekleyerek bu kurumlarda da ciddi dönüşümlere zemin hazırlamıştır. Özellikle yönetimin laikleştirilmesi amacıyla kilisenin devlet yönetimi üzerindeki baskısı giderek azaltılmıştır. Bunun yanında ülkenin idari sistemi üzerinde İsveçlileri örnek alarak ülkeyi soylu bürokratların denetime altına girecek il ve ilçe gibi idari bölgelere bölmüştür[7]. Petro’nun uygulamaya çalıştığı bu modernleşme hareketlerine bir diğer perspektiften bakmak gerekirse, reformların çoğu tepeden inme ve zorla uygulanmıştır. Avrupa ekonomik sisteminin Rus coğrafyasında uygulanmaya çalışılması köylülerin ciddi vergi yükleri altında ezilmesine sebep olmuş ve reformları tatbik etmekte zorlanan köylü sınıfı ve yüksek soylu zümre arasındaki yaşam farkı giderek artmıştır[8].

Petro döneminde başlayan bu tepeden inme reform hareketlerinin ve toplumsal sınıflar arasındaki farkın giderek belirginleşmesi Rus modernleşmesinin temel karakteristik özelliklerinden biri olmuş ve ilerleyen yıllarda da devam etmiştir. Büyük Petro’nun başlatmış olduğu modernleşme ve reform hareketleri Rus toplumunun bir kısmı tarafından eleştiri ile karşılanmıştır. Bunun nedeni olarak özellikle Ortodoks Kilisesi’nin gözden düşürüldüğü bir dönemde bilim ve reformların yabancılar tarafından topluma sokulması, Petro’nun tanrısızlık ile suçlanmasına sebebiyet vermiştir[9]. Bu düşünce özellikle köylü Rus halkı üzerinde etkili olmuş ve reformların kabul edilmesini zorlaştıran bir etken olmuştur. Bunun aksine bu dönemde Rus eğitim modeli giderek gelişmiş ve dünyadaki en iyi eğitim modellerinden biri halini almıştır bu sayede devlet harcamalarında öncelikli bir konuma yükselmiştir[10]. Petro, Avrupalı devletlere elçilikler atama yolu ile oradaki gelişmeleri yakından takip etmiş ve sonuç itibariyle Rusya’nın Avrupa diplomasisi içinde büyük bir oyuncu olarak yer almasının temellerini atmıştır.

2. Katerina ve 18. Yüzyıl Modernleşmesi

Rus modernleşmesinin genel hatları dikkate alındığında Büyük Petro sonrası modernleşme geleneğinin Çariçe 2. Katerina tarafından devam ettirildiği görülmektedir. Petro ve Katerina’nın Rus modernleşmesinin sembol isimleri olduğu söylenebilir. Bu anlamda Rus olmamasına rağmen Rusya’nın ilerlemesi ve modernleşmesi adına yaptığı reformlar ile Katerina Rus tarihinin önemli isimlerinden biri olmuş ve Petro gibi “büyük” ünvanını almıştır. Katerina Rus devlet idaresini anayasaya dayalı bir sisteme dönüştürmeye çalışmış ve liberalizm ve özel mülkiyet gibi kavramların Rus toplumunun zihninde oluşmasına imkan tanımıştır[11].

Çariçe 2. Katerina

Bunun yanında Katerina’nın en önem verdiği alanlardan biri eğitim olmuştur. Eğitim alanında Rusya’da faaliyet göstermekte olan kurumları bir arada toplayarak bir Milli Eğitim Enstitüsü kurulmasını sağlamıştır[12]. Bu anlamda çeşitli kademelerde eğitim veren kurumların müfedatları hazırlanmış ve öğrencilere temel ve kapsayıcı eğitimler verilmesi istenmiştir. Bunun yanında 2. Katerina kadınların eğitim alanına dahil olması için çalışmalar yapmış ve kadınlara eğitim veren kurumların açılmasını sağlamıştır. Eğitim alanındaki çalışmaları karşılaştırıldığında 1. Petro zamanında ülke genelindeki eğitim kurumlarının sayısı elli iken, Katerina döneminde bu kurumların sayısının üç yüze kadar yükseldiği görünmektedir[13].

Eğitim alanındaki modernleşmeye ek olarak toplumsal alanda da reformlar yapılmıştır. Buna göre Katerina halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına huzurevleri, bakımevleri, yetiştirme yurtları ve hastaneler açmıştır[14].

Katerina 1. Petro’nun gerçekleştirmiş olduğu idari reformları devam ettirmiş ve geliştirmiştir. Dönemde hakim olan rüşvet ve keyfilik gibi uygulamaların önüne geçmek istemiş ve bu nedenle 1775 yılında yerel yönetimler reformu yapmıştır. Bu reform sayesinde vilayetlerin mevcut sayısı artmış ve yönetim alanında güçlü bir yapı modeli ortaya konmuştur[15]. Bu model ile birlikte yerel yönetimlerin merkeze olan bağı güçlenmiş ve böylece Katerina’nın gücü de artmıştır.

Hermitage Müzesi – St. Petersburg

Katerina bilim, felsefe, sanat, edebiyat ve tarih gibi pek çok alanda Rus kaynaklarının oluşmasını teşvik etmiştir. Bu anlamda ilk kapsamlı Rus tarihi eseri bu dönemde yazılmıştır. Rus resim sanatı büyük ölçüde bu dönemde gelişmiş olup dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Hermitaj Müzesi’nin ilk eserleri 2. Katerina döneminde bir araya getirilmeye başlanmıştır. Buna ek olarak klasik Rus edebiyatının da bu dönemde başlamış olduğu görülmektedir.

Bu dönemde Fransa başta olmak üzere Avrupa üzerinde yayılmaya başlayan eşitlik ve özgürlük gibi söylemlerin Rus toplumu üzerine de yansıdığını söylemek mümkündür. Bu nedenle iktidarının son günlerine doğru ayaklanmalar ve isyanlar çıkacağından endişe duyan çariçenin daha despot emirler verdiği görülmektedir[16]. Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında Rusya tarihinde 1. Petro ve 2. Katerina’nın Rus aydınlanması döneminin iki önemli hükümdarı olduğu görülmektedir. Bu anlamda Katerina, Petro’nun başlatmış olduğu batılılaşma ve modernleşme hareketlerini desteklemiş ve devamını getirmiştir.

3. Yüzyıl Modernleşme Hareketleri

4. yüzyılın Rus modernleşme tarihi açısından bir duraklama dönemi olduğu kabul edilmektedir. Bu dönemde yapılması gereken reformlar gecikmiş ya da bir türlü uygulama imkanı bulamamıştır. 19. yüzyılın ilk Rus çarı 1. Aleksandr’dır. Aleksandr döneminde Rusya, Napolyon Fransa’sına karşı savaşmış ve bu savaşta galip gelmesi ile Rusya Avrupa siyaseti üzerinde dinamikleri belirleyici bir oyuncu olma konumuna yükselmiştir[17]. Aleksandr iktidara geldiğinde yenilikçi ve reformist düşüncelere sahipti. Özgürlükçü eğilimleri olduğu için öncelikle ülke genelinde köylü serfliği sistemini kaldırmak istemiştir[18]. Planları bu yönde olmasına rağmen uygulamaları bu kadar ileriye gidememiş ve 1803 yılında yalnızca çiftçilerin serbestliğine dair bir yasa çıkarabilmiştir. Bu dönemin en önemli reformlarından biri kuşkusuz anayasa çalışması olarak görülebilirdi. Buna karşın yapılan çalışmalara rağmen halkın yönetime katılması ve yasaların üstünlüğü gibi maddeleri de içerebilecek olan anayasa tereddütle karşılanmış ve hayata geçirilememiştir[19]. Buna rağmen bir takım idari reformlar hayata geçirilmiş ve önce bakanlıklar ardından da 1810 yılında Rusya Devlet Konseyi kurulmuştur. Bu gelişmelere rağmen Aleksandr planladığı köklü reformları hayata geçirememiştir. Buna ek olarak 1. Aleksandr dönemi Rusya’da milliyetçi ideolojinin geliştiği bir dönem olmuş ve slovofil düşünce popülerlik kazanmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin temel kuramcılarından biri olan Karamzin, Çar 1. Aleksandr’ın resmi tarihçisi olmaktadır. Bu tarihlerden itibaren uzun yıllar Rus siyasetine yön verecek ve çekişmesi günümüzde dahi devam edecek olan Slovofil ve Batıcı düşünceler arası rekabet başlamıştır. Bu anlamda Rus çarları genel olarak slovofil çizgiye yakın durmuş ve anayasal monarşi taleplerini bastırmışlardır[20].

1. Aleksandr

Rus modernleşme tarihi açısından en önemli isimlerden biri de Çar 2. Aleksandr’dır. 2. Aleksandr Rus tarihi içinde en özgürlükçü çar olarak kabul edilmektedir[21]. Bunun başlıca nedeni kuşkusuz çarın 1861 yılında serfliğin kaldırılması kanununu yani Kurtuluş Fermanı’nı ilan etmiş olmasıdır. Serfiliğin kaldırılmasına rağmen beklenen sonuçlar tam anlamı ile alınamamış ve serflerin ekonomik köleliği bu dönemde de devam etmiştir[22]. Bu reform sayesinde köylüler hukuksal haklarına ve vatandaşlık haklarına kavuşmuş oldu. Buna ek olarak serfliğin kaldırılmasından memnun olmayan soylu kesim de reformlara karşı cephe almaya başlamıştır. Ayrıca köylüler de vatandaşlık haklarına kavuşmuş olmalarına rağmen çok ağır vergiler ile karşılaşmış ve bu durum karşısında pek memnun olmamışlardır.

2. Aleksandr modernleşme hareketlerini hukuk, idari ve askeri alanda da devam ettirmiş ve “zemstvo” adı verilen il ve ilçe meclislerinin kurulmasını sağlamıştır. Buna ek olarak 25 yılı bulan askerlik hizmetleri, askerden kaçışlara zemin hazırladığı için Rus askeri sistemi yeniden düzenlenmiştir.[23] Sık sık savaşların yaşandığı bu dönemde askeri olanakları geliştirmek ve insan gücünü daha etkili kullanabilmek adına demiryollarının geliştirilmesi sağlanmıştır. Hukuk alanında ise özellikle Fransız yargı kanunlarından esinlenerek yeni yargı sistemleri geliştirilmiştir. Bu yeni yargı sisteminde yürütme ve yargı birbirinden ayrılmış ve daha şeffaf bir sistem oluşturulmasına çaba gösterilmiştir.[24] Bu reformlar sayesinde yargı önünde vatandaşların eşitliği kabul edilmiş olsa da bu reform kapsamının oldukça dar olduğu ve köylülerin bu reform kapsamı dışında tutulduğu görülmüştür. Bu dönemin özelliklerine bakıldığında çeşitli reformlar yapılmasına rağmen 1. Aleksandr döneminde devlete yerleşmekte olan Slovofil ideolojinin devam ettirildiği görülmektedir. Bu nedenle modernleşme çabalarına rağmen 2. Alexandr anayasal reformlar yapmaktan kaçınmış ve bu dönemde anayasal yönetim taleplerinin karşısında yer almıştır. Zamanla ağır vergilere maruz kalan köylülerin yaşam standartları daha da düşmeye başlamış ve şehirde yaşayan işçi kesim de oldukça ağır çalışma şartları karşısında sömürülmek ile karşı karşıya gelmişti. Bu gelişmelere paralel olarak basın ve yayın özgürlüğüne kısıtlamalar getirilmeye başlanmış ve muhalif örgütlenmelerin önü sert bir şekilde kesilmeye başlanmıştır.[25] Buna rağmen çeşitli örgütler arasında Çar muhalifi hareketler gittikçe zemin kazanmaya başlamış ve nihayetinde 2. Alexandr’a suikast girişimi başarı ile sonuçlanmıştır. 2. Alexandr iktidarı milliyetçi politikaların gittikçe daha baskın olmaya başladığı bir dönem olmuş ve özellikle Rus olmayan vatandaşlar üzerindeki baskı artmış ve Ruslaştırma politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Bu dönemde eğitim alanında oldukça sınırlayıcı politikalar hayata geçirilmiş ve kilisenin toplumsal alandaki rolü gittikçe arttırılmıştır.[26] Ülke genelinde başlayan bu kısıtlama hareketleri ve kıtlığın baş göstermesi devrimci hareketlerin gelişmesine olanak sağlamıştır. Bunun neticesinde 1872 yılında Karl Marx’ın Kapital kitabı Rusça’ya tercüme edilmiş ve bu dönemde sosyalist hareketler zemin kazanmaya başlamıştır.[27] Bu nedenler ile bu dönemde modernleşme ve reform hareketleri uygulanamamış ve devrimci hareketler popülerlik kazanmaya başlamıştır. Bu hareketlere karşı 3. Alexander oldukça sert tedbirler alarak karşılık vermiştir. Buna ek olarak daha önceki dönemlerde yapılan reformlar daha muhafazakar ve milliyetçi ilkeler ile yeniden şekillendirilmiştir.[28]

3. Alexander

1890 yılından itibaren ülke genelinde sanayileşme hamleleri başlatılmış fakat istenilen ekonomik hedeflere ulaşılamamıştır. Bunun yanında aydınlar ve bürokrasinin arası gittikçe bozulmaya başlamış ve aydınlar ülkenin durumundan modernleşme hareketlerini sorumlu tutmaya başlamış ve Çara muhalefet etmeye başlamışlardır.[29] Bu muhalif grupların modernleşmeyi sorumlu tutmalarının sebebi başlıca reformların yukarıdan aşağıya gerçekleşmesi ve zora dayanıyor olmasıydı. Bunun bir sonucu olarak batı karşıtlığı zemin kazanamaya başlamış ve bu karşıtlık gerçekleşecek olan devrimin altyapısını beslemeye devam etmiştir. Çarlık Rusya’nın son imparatoru 2. Nikola iktidarı devraldığında batı ile Rusya arasındaki gelişmişlik farkı oldukça belirgin bir düzeydeydi. Bu nedenle Nikola’nın en büyük ideallerinden biri ülke genelinde endüstrileşme ve sanayileşme hareketlerini desteklemek olmuştur. Bu dönemde yaşanan nüfus artışı ve ekonominin büyümesi arasında bir orantı olduğu görülmektedir. Buna göre nüfus artışı ekonomik gelişmeye yol açarken, ekonomik gelişme de daha iyi yaşam koşullarına yol açmış ve teknolojik gelişmeyi ve ulaşım modernizasyonu da beraberinde getirmiştir.[30] Buna karşın dönemin rakiplerine bakıldığında Rusya’nın hala gelişmekten oldukça uzak bir ülke portresi çizdiği de görülmektedir. Buna ek olarak oldukça otokratik ve baskıcı bir rejim anlayışının hüküm sürmesi reform hareketlerinin başarısızlık ike sonuçlanmasına neden olmuştur. Bu başarısız reform girişimleri, artan ekonomik sıkıntılar ve Nikola’nın gittikçe daha otokratikleşen yönetim tarzı 20. yüzılın başında eşine rastlanmamış bir devrim hareketine yol açmış ve nihayetinde imparatorluğun sonu olmuştur.

Sonuç

Kiev Knezliği’nin güçlenmesi ile başlayan devletleşme sürecinde, ilk önce ortodoksluğun resmi din olarak kabul edilmesi ve sonrasında kiril alfabesine geçilmesi gibi gelişmeler Rusya ve Avrupa toplulukları arasındaki toplumsal farklılıkları derinleştirmiştir. Çarlık Rusya’nın gittikçe büyüyen yapısı onun aynı zamanda reforma duyduğu ihtiyacı da arttırmıştır. Özellikle 1. Petro iktidarı Çarlık Rusya için bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Petro Avrupa ziyareti sırasında görüklerinden dersler çıkarmış ve döndüğünde ülkesini büyük ideallere kavuşturabilmek adına modernleşme hareketlerini başlatmıştır. Petro ile başlayan modernleşme hareketleri sonraki yüzyıllarda da gerçekleşecek reformların temel karakteristik yapısı üzerinde belirleyici olmuştur. Öyle ki Rusya İmparatorluğu tarihi boyunca reformlar tepeden inme bir şekilde uygulanmış ve adeta kabulü zora dayalı bir şekilde gerçekleşmiştir.

Reformların doğasının yüzyıllar boyunca bu doğrultuda şekillenmesi batı değer ve yargılarına uymadığı için kısmen başarılı olsa da genel bir çerçevede beklenen başarıya ulaşamamıştır. Zaman ile aydınlar ve halk arasındaki kültürel fark gittikçe açılmış ve bu toplumsal ayrışmadan modernleşme hareketleri sorumlu tutulmuştur. 19. yüzyıl boyunca modernleşme hareketlerinin batı değerleri ile uygun olmaması Rusya ve Avrupalı ülkelerin arasının açılmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda Avrupa tarafından dışlanan Rusya’da milliyetçi ve slovofil düşünceler zemin kazanmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin zemin kazanması ile batı karşıtlığı artmaya başlamış ve ileride gerçekleşecek devrimin köklerini beslemeye başlamıştır. Bu tarihten sonra gerçekleşen hızlı ekonomik sıkıntılar, savaşların başlaması ve rejimin otokratikleşmesi toplumda muhalif seslerin yükselmesine neden olmuş ve nihayetinde Çarlık Rusya’nın sonu olmuştur.

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar 

[1] Ozan Örmeci, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018, s.30

[2] İlber Ortaylı, “Deli mi Büyük mü?” Hürriyet Gazetesi, 31 Mayıs 2020, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/deli-mi-buyuk-mu-41529429 ( Erişim Tarihi 17.04.2021)

[3] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.30

[4] Esra Atalı, “1905 Rus Devrimi ile 1908 Jön Türk Devrimi’nin Karşılaştırılmalı İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002, s.12

[5] Ümmet Erkan,”Rus Modernleşmesinde Batı Karşıtlığının Tarihsel Temelleri”, Bartın Üniversitesi Çeşm-i Cihan:Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 2017, Cilt4, sayı 1, s.57

[6] Erkan, a.g.m., s.57

[7] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.30

[8] Atalı, a.g.t., s.13

[9] Geoffrey Hosking, Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006, s.292

[10] Hosking, a.g.e., s. 292

[11] Erkan, a.g.m., s.59

[12] Zulfiya Şahin, “18. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya’nın Kültürel Gelişimi ve Batıya Uyum Çabaları”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, 2014, s.177

[13] Şahin, a.g.m., s.178

[14] Dilek Yiğit Yüksel, “Rus Modernleşmesi ve Türkiye (1682 – 1905)”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Inkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2006, s.145

[15] Yüksel, a.g.t., s.140

[16] Şahin, a.g.m., s.190

[17] Erkan, a.g.m., s.60

[18] Melih Coşkun, “Ekim Devrimine Açılan Kapı: Rus Modernleşmesi”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 44, 2014, s.8

[19] Coşkun, a.g.m., s.8

[20] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.31

[21] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.31

[22] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.31

[23] Erkan, a.g.m., s.64

[24] Erkan, a.g.m., s.64

[25] Atalı, a.g.t., s.24

[26] Yüksel, a.g.t., s.249

[27] Atalı, a.g.t., s.27

[28] Erkan, a.g.m., s.67

[29] Erkan, a.g.m., s.67

[30] Yüksel, a.g.t., s.259

Kaynaklar 

Atalı Esra, “1905 Rus Devrimi ile 1908 Jön Türk Devrimi’nin Karşılaştırılmalı İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002

Coşkun Melih, “Ekim Devrimine Açılan Kapı: Rus Modernleşmesi”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 44, 2014

Erkan Ümmet, ”Rus Modernleşmesinde Batı Karşıtlığının Tarihsel Temelleri”, Bartın Üniversitesi Çeşm-i Cihan:Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 2017, Cilt4, sayı 1

Hosking Geoffrey, Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006

Ortaylı İlber, “Deli mi Büyük mü?” Hürriyet Gazetesi, 31 Mayıs 2020, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/deli-mi-buyuk-mu-41529429 ( Erişim Tarihi 17.04.2021

Örmeci Ozan, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018,

Şahin Zulfiya, “18. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya’nın Kültürel Gelişimi ve Batıya Uyum Çabaları”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, 2014

Yüksel Dilek Yiğit, “Rus Modernleşmesi ve Türkiye (1682 – 1905)”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Inkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2006.
[/vc_toggle]

Avrupa Birliği Bünyesinde Azınlık Haklarının Korunması

Uluslararası ilişkiler disiplininde en önemli konuların başında azınlıklar kavramı yer almaktadır. Azınlık ulus-devletlerin oluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Azınlık tanımı uluslararası hukukta I. Dünya Savaşından sonra belirli devletlerde kalan farklı din, ırk ve dine sahip olan toplumsal grupların korunmasını düzenleyen U.S.A.D.’ca [1] bir devlette yerleşmiş bulunan ve nüfusu ayrı bir ırk, dil ya da dinden oluşan toplumsal gruplar, şeklinde tanımlanmıştır [2]. Sosyolojik açıdan azınlık, bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan, çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruba denir. Azınlık kavramına yönelik ortak kabul görmüş tanım olmamakla birlikte, azınlık kavramının sahip olduğu özellikler vardır: sayısal açıdan az olma, dinsel, dilsel ve etnik farklılıklardır. Azınlık kavramı bazı nesnel özelliklere sahip olsa da uluslararası hukukta kabul görmüş tanımının olmaması, hak talep etmeleri durumunda engelleyici unsurların çıkmasına sebep olmaktadır.

Avrupa Birliği Azınlık Haklarının Tarihsel Gelişimi 

Soğuk Savaşın sona ermesi ile birlikte AB azınlıklar konusunda bazı adımlar atmaya başlamıştır. AB aday ülkelerin üyelik kriteri olarak azınlık haklarına saygı duyulması ve korunması gerektiği ilkesi sunmuştur. Fakat her ülke azınlık konusunda kendi belirlediği politikaları uygulamaktadır. AB demokrasi ve insan haklarına saygı çerçevesinde iki ilke temelli kurulmuştur [3]. Azınlıklar konusunu insan hakları bağlamında ele alan AB, 1990’lı yıllara kadar insan hakları konusuyla doğrudan ilgilenmesine rağmen azınlıklar konusu üzerine fazlaca yoğunlaşmamıştır. Sovyetler Birliğinin parçalanmasıyla (Çekoslovakya, Yugoslavya) ulusçuluk hareketleri artmış azınlıklar Avrupa için tehdit oluşturma potansiyeli kazanmıştır.

1990’lı yılların sonlarında azınlık haklarına yönelik düzenlemeler artmaya başlamıştır. Avrupa azınlık haklarına yönelik iki görüş ortaya çıkmıştır:[4] İlki Almanya ve Avusturya gibi devletlerin benimsediği azınlıklara uluslararası alanda kolektif haklar tanımak, ikincisi ise Fransa ve Yunanistan gibi devletlerin savunduğu ülkesel bütünlük ve siyasi istikrarın öneminin öne çıkartılarak azınlık haklarının ikincil konumunun sürdürülmesi ve azınlık meselelerinin iç siyaset alanında tutulmasıdır. Bu iki görüş arasında Avrupa Birliği’nin net bir tercihi yoktur. Avrupa Birliği devletlerin insan hakları kurallarına uymasını beklerken bir yandan da azınlıkların bulundukları bölgenin devletinin toprak bütünlüğüne saygı duymasını beklemektedir.

Devletlerin yanında uluslararası örgütler de azınlık hakları konusunda çalışmalar yapmıştır; Avrupa Birliği,  Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı azınlıklara pozitif haklar ve ayrıcalıklar tanıyan birçok uluslararası belgeye imza atmışlardır [5]. Üyeleri Her iki kuruluşundan üyesi olan AB, sınırlarının içinde gerçekleşen fakat kendi iradesi dışında gelişen normatif girişime kayıtsız kalmayarak, azınlık haklarını genişletme politikasına dâhil etmiştir.

1957 Roma da imzalana Avrupa Topluluğunu Kuran antlaşmada ‘uyruk esasına dayalı ayrımcılığın yasak olduğu’ belirtilmiştir. Bu anlaşmada Avrupa Parlamentosuna danışarak din, dil, ırk, cinsiyet veya diğer konularda ayrımcılıklarla mücadele etmek için harekete geçilebilir şeklinde bir hüküm yer almaktadır [6]. Başka bir hükümde ise; “Topluluğun üye devlet kültürlerinin, ortak kültür mirasını da dikkate alarak, ulusal ve bölgesel çeşitliklerine saygı kapsamında yaygınlaşmasına katkıda bulunacağının” ve “Avrupa kültürlerinin devam eden farklılıklarını garanti etmenin” önemine dikkat çekmiştir. İlk defa Avrupa Birliği somut olarak kültürel çeşitlilik yolu ile azınlıkları ima etmiştir. Bu ima ile azınlıklara yönelik proje ve faaliyetlerin desteklenmesinin söz konusu olduğu belirtilmiştir. 1990 yılından sonra Avrupa Birliğinin azınlıklar konusunda değişimler geçirdiği ve adımlar atığı belirtilmiştir. 7 Aralık 2000 Temel Haklar Şartı bunun bir örneğini oluşturmaktadır. Köln Zirvesindeki bilgilerle hazırlanana Temel Haklar Şartı 7 bölüm 53 maddeden oluşmaktadır. Temel Haklar Şartının 21. maddesinde “ayrımcılık yapmama” ilkesine yer verilmiştir.

Bu ilkeye göre; [7] cinsiyet, ırk, renk, etnik ve sosyal köken, genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya diğer her türlü düşünce bir ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, sakatlık, yaş veya cinsel eğilime dayalı her türlü ayrımcılık yasaktır. AB’ye üye ve aday üye devletler 29 Ekim’de Roma da Anayasa Taslağının Nihai Senetlini imzalamış, taslağın ‘Birliğin Politikaları Ve İşleyişi’ başlıklı bölümde ‘ayrım yapmama ve vatandaşlık’ hükümleri düzenlenmiştir. Anayasanın kabulüne ilişkin referandumda Fransa ve Hollanda hayır cevabını vermiştir lakin 1 Aralık 2009 tarihinde Lizbon Antlaşması ile yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Birliği Üyesi Ülkelerde Azınlık Hakları

1 Mayıs 2004 tarihinin en büyük genişleme hamlesini gerçekleştiren Avrupa Birliği’ne üye yirmi beş ülke tüm ülkelerde uygulanan azınlık politikası birliğini günümüzde de sağlayamamıştır. Azınlıklar halen ülkeler için bir tehdit unsuru olarak görülmektedir bu nedenle azınlık politikalarında birlik sağlanamamaktadır. Azınlıkları tehdit unsuru olarak algılayan ülkelerden bir tanesi Slovakya’dır [8]. Kurulduğu günden bu yana sürekli Macaristan’dan ve Macar azınlık tarafından gelebilecek irredantizmden korkmuş, Macar azınlığın ülkeyi bölünmeye ya da iki uluslu devlete götürmesi endişesini taşımıştır.

Yunanistan Batı Trakya’da bulunan Türkleri görmezden gelerek asimilasyon politikası izlemiştir. Fransa ülkesinde azınlık bulunmadığını iddia ederek asimilasyon politikası izlemiştir. Günümüzde Çin Uygur Türklerine karşı izlediği politika da ciddi bir etnik kıyım ve asimile politikası olarak değerlendirebilir.

Avrupa Birliği içerisinde azınlık haklarına yönelik her devletin farklı uygulamaları olduğu bilmekle birlikte İspanya, özerk toplulukları kültürel bir miras saymış ve haklını koruma altına almıştır. İtalyan, Belçika Anayasası yine azınlık haklarını güvence altına almıştır [9]. İsveç ise 1999’da çıkardığı “İsveç’teki Ulusal Azınlıklar Yasası” gibi birçok yasa ve yürürlüğe koyduğu Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi ve Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı gibi pek çok uluslararası belge ile Birlik içerisinde ideale yakın bir azınlıklar rejimi benimsemiştir.

Avrupa Birliği Konseyi Çerçevesinde Yapılan Çalışmalar 

Avrupa Birliği’nin en önemli karar alma mekanizmasını oluşturan Avrupa Konseyi’dir. Avrupa Konseyi insan hakları ve özellikle azınlık haklarına yönelik çalışmalar yürütmektedir [10]. Bu kapsamda 1987 yılında Konsey bünyesinde AB’nin dış ilişkilerinde insan hakları meselelerinden sorumlu ‘İnsan Hakları Çalışma Grubu’ oluşturulmuştur. Bu komisyon yılda iki kez toplanmak, dünyada olan insan hakları ihlalleri hakkında bilgi toplamak ve değerlendirmek görevini yerine getirmektedir. Avrupa Birliği azınlıklara yönelik 1993 yılında gerçekleştirdiği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’dir. AB’ye aday olan ülkelerin katılımları dört madde çerçevesinde değerlendirilecektir:

  • İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması
  • Hukuk devleti ve hukuk üstünlüğü
  • İnsan haklarına saygı
  • Azınlıkların korunması

 

Avrupa Birliği Konseyi, 2000 yılında [11] ırk ve etnik kökene bakılmaksızın kişilere eşit muamele edilmesi ilkesinin uygulamaya konmasına ilişkin 2000/43/EC sayılı Avrupa Birliği Konseyi direktifidir. Bu ırk Ayrımcılığına Karşı kabul edilen direktif, ırk veya etnik kökene dayalı ayrımcılıkla mücadelenin çerçevesini belirlemiştir. Üye devletlerin ayrımcılığa karşı eşit muamele ilkesini yerleşmesini sağlayacak kurum ve kuruluşlar kurmasını insan hakları koruma görevini üstlenmesini beklemektedir. Avrupa Birliği Konseyinin yayınlanan direktifinde;

  • Irk ve etnik kökenlere bakılmaksızın insanlar arasında eşit muamele ilkesinin uygulanmasını
  • İstihdam, eğitim, sosyal koruma, sosyal yardımlar, işçi, işveren örgütlerine üyelik, mallara ve hizmetlere erişimde mallara ayrımcılığa karşı koyma
  • Doğrudan veya dolaylı ayrımcılık tacizci tanımlama ve mağdurlaştırma ile ayrımcı muamele yönünde talimatları yasaklama
  • Uygulamada eşitliği gerçekleştirmek üzere geçici olumlu önlem alınmasına izin verme
  • Ayrımcılık mağdurlarına ayrımcılığa karşı uygun yaptırımları içere yargısal veya idari usuller kapsamında başvuru hakkı tanınması,
  • Eşit muamele ilkesine ırk veya etnik kökenin gerçek ve belirleyici bir mesleki gereklilik kapsamında farklı muameleye tabi tutulmasına sınırlama getirilmesi,
Avrupa Parlamentosu

Son olarak da;[12] Her üye ülkede eşit muamele ilkesinin gerçekleştirilmesi ve ırk ayrımcılığı mağdurlarına bağımsız destek sunmak amaçlı olarak kurumların oluşturulması” amacına ilişkin düzenlemeler içermektedir. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı Avrupa Birliği sınırları içerisinde ırkçı, yabancı düşmanlığına karşı değerlendirmelerde bulunmuştur.

Avrupa Birliği Azınlık Politikası 

AB 1990’lı yıllardan itibaren uyguladığı Doğu Genişleme Politikası ile azınlıkları politik bir tehdit olarak algılamış Kosova ve Bosna’daki etnik kıyımın mülteci akımına sebep olacağını etnik savaşların güvenlik endişesine sebep olması AB’nin azınlık haklarına yönelik politikalarında etkili olmuştur [13]. AB örneğinde, Sasse tarafından “güvenlik-haklar bağı” (security-rights nexus) olarak kavramsallaştırılan şekliyle, azınlıklara hakları verilerek giderilmeye çalışılmaktadır. AB’nin azınlık hakları politikası üç şekilde incelenmiştir; temel haklar, çeşitlilik yanlısı politikalar ve vatandaşlık haklarına yönelik düzenlemeler içermektedir.

Azınlık haklarına yönelik üzerinde durduğu konular şu cümle altında ifade ediliştir:[14] “Azınlıkların dilsel ve kültürel kimliklerinin eğitim sistemi yoluyla sürdürülmesi, azınlık dilinde eğitimin sağlanması, azınlık dillerinin kamusal alanda kullanılması, nüfusun yüzde 20’sini geçen azınlıkların kamu idaresi ile kendi dillerinde resmi yazışma yapabilmeleri, azınlıkların siyasi temsili ve günlük yaşamda ayrımcılığa uğramamaları için gerekli zeminin oluşturulması.

Ayrıca vatandaşlık konularında, azınlıkların vatandaşlığa geçişinin ve dil sınavlarının kolaylaştırılması, vatandaşlığa başvuru ücretlerinin makul seviyelerde olması, belirli yaş gruplarının vatandaşlık prosedüründen muaf tutulması” yer almıştır.

Sonuç 

Azınlık hakları meselesi uluslararası düzeyde çetrefilli ve net bir çözümü olmayan bir konu olarak yerini almaktadır. Geçmişten günümüze AB’nin azınlık haklarının korunması meselesine yaklaşımında; pasif kaldığını veya etkin rol oynadığına yönelik görüşler yer almaktadır. Azınlık haklarının korunmasına yönelik çalışmalar Soğuk Savaş Sonrasında başlamıştır. AB, AK, AGİT gibi örgütler azınlık haklarının temellendirmeye yönelik çalışmalara yapmıştır. AB’nin çalışmalarına bakıldığında güvenlik endişesi taşıyan ve bu sebeple azınlık haklarının korunmasına yönelik politikalar izlediği belirtilmiştir. Avrupa’da tüm ülkeleri kapsayan eşitlik ilkesi uygulaması tüm ülkelerde azınlık hakları standardına ulaşamamıştır.

AB üyeliği için Doğu Genişlemesi ülkelerine katı azınlık şartı sunmuştur. AB’nin uyguladığı şart genel manada azınlık haklına yönelik avantajlar sağlamıştır. Örneğin;[15] azınlıklara mali programlara dâhil olma, serbest dolaşım ve AB yönetişimin katılma, AB ile ilişki kurarken kendi dillerini kullanma olanakları sağlanmıştır. Serbest dolaşım özellikle sınır azınlıklarının olduğu bölgelerde önemli hale gelmiştir. AB’nin azınlık hakları koruma konusunda aday ülkelere sunduğu şartların azınlıklar konusunda değişime sebep olduğu görülmektedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere diğer uluslararası örgütlerinde çalışmaları azınlık haklarına yönelik olumlu değişimlere sebep olsa da her ülke azınlıklara yönelik kendi politikasını uygulamaya devam etmektedir.

Aybüke Erturhan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”32818″ name=”Avrupa Birliği ve Azınlık Hakları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Bkz. U.S.A.D ’nın Arnavutluk’taki Yunan Azınlık Okulları konusundaki 6.4.1935tarihli danışma görüşü: C.P.J.I, Serie A/B, 1935, No. 64, s.17.

[2] Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007

[3] (Kurubaş, 2006:124-125)

[4] Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt:14, No:2 (Yıl: 2015), s.109-122 AVRUPA’DA AZINLIKLAR VE AZINLIK HAKLARI Gözde YILMAZ*

[5] Dilek Kurban ‘Avrupa Birliği’nin Anayasal Düzende Azınlık Hakları: Açılımlar, Fırsatlar, Olasılıklar’ Türkiye’de Çoğunluk Ve Azınlık Politikaları: AB Sürecinde Yurttaşlık Tartışmaları ,Der , :Ayhan Kaya, Turgut Tarhanlı ,İstanbul, Tesev Yayınları, 2.bs.2006, s.287-288.

[6] ATA, md. 151

[7] AVRUPA BİRLİĞİNİN AZINLIK YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)

[8] Hüseyin KALAYCI: ‘AB Azınlıklardan Sınıfta Kaldı’, Stratejik Analiz, C. 6, s. 70, (Şubat 2006), s.47.

[9] Dilek KURBAN: a.g.m. 219; Erol KURUBAŞ: a.g.e. s.252

[10] AVRUPA BİRLİĞİNİN AZINLIK YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)

[11] Official Journal L 180, “Council Directive 2000/43/EC of 29 June 2000 implementing the principle of equal treatman between persons irrespective of racial or ethnic origin”,P .0022-0026,Brussels,2000

[12] Ulaş Karan, Avrupa Birliği Ülkelerinde Ayrımcılık Yasağı Ve Eşitlik Kurumları, İnsan Hakları Ortak Platformu, Ankara,2009,s.44-45

[13] Gwendolyn Sasse, “Securitization or Securing Rights? Exploring Conceptual Foundations of Policies towards Minorities and Migrants in Europe”, JCMS, Cilt 43, No.4, 2005, s.673-693.

[14] Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt:14, No:2 (Yıl: 2015), s.109-122 AVRUPA’DA AZINLIKLAR VE AZINLIK HAKLARI Gözde YILMAZ

[15] Toggenburg, “Minority Protection in a Supranational Context”, s.18-19

Kaynaklar 

Bkz. U.S.A.D ’nın Arnavutluk’taki Yunan Azınlık Okulları konusundaki 6.4.1935tarihli danışma görüşü: C.P.J.I, Serie A/B, 1935, No. 64, s.17.

Uluslararası Hukuk Hüseyin Pazarcı 221-223

Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007 (Kurubaş, 2006:124-125)

Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt:14, No:2 (Yıl: 2015), s.109-122 AVRUPA’DA AZINLIKLAR VE AZINLIK HAKLARI Gözde YILMAZ*

Dilek Kurban ‘Avrupa Birliği’nin Anayasal Düzende Azınlık Hakları: Açılımlar, Fırsatlar, Olasılıklar’ Türkiye’de Çoğunluk Ve Azınlık Politikaları: AB Sürecinde Yurttaşlık Tartışmaları ,Der , :Ayhan Kaya, Turgut Tarhanlı ,İstanbul, Tesev Yayınları, 2.bs.2006, s.287-288.

ATA, md. 151 AVRUPA BİRLİĞİNİN AZINLIK YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)

Hüseyin KALAYCI: ‘AB Azınlıklardan Sınıfta Kaldı’, Stratejik Analiz, C. 6, s. 70, (Şubat 2006), s.47.

Dilek KURBAN: a.g.m. 219; Erol KURUBAŞ: a.g.e. s.252

Official Journal L 180, “Council Directive 2000/43/EC of 29 June 2000 implementing the principle of equal treatman between persons irrespective of racial or ethnic origin”,P .0022-0026,Brussels,2000

Ulaş Karan, Avrupa Birliği Ülkelerinde Ayrımcılık Yasağı Ve Eşitlik Kurumları, İnsan Hakları Ortak Platformu, Ankara,2009,s.44-45

Gwendolyn Sasse, “Securitization or Securing Rights? Exploring Conceptual Foundations of Policies towards Minorities and Migrants in Europe”, JCMS, Cilt 43, No.4, 2005, s.673-693.

Toggenburg, “Minority Protection in a Supranational Context”, s.18-19

Köksoy, F., (2019). “Avrupa Birliği’nin Azınlık Politikaları Çerçevesinde Fransa’da Romanlar: Nicholas Sarkozy Dönemi” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bililmler Enstitüsü Dergisi, sayı 34, Denizli, s. 97- 112.

Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 8 ss.25-35 2007 Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu Hakan TAŞDEMİR* , Murat SARAÇLI

Yazgan, Hatice, “Avrupa Birliği Genişlemesinde Azınlık Koşulu: Doğu Genişlemesi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 47, s. 99-114.

[/vc_toggle]

 

Avrasya’nın Kalbi Orta Asya: Jeopolitika ve Bölge Sorunları Üzerine Bir Bakış

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından yaşanan dönüşüm tüm dünyayı etkilemiştir. İki kutuplu sistemden çok kutuplu dünya düzenine bir evirilme olsa da Soğuk Savaş’ın sonunda galibiyeti Amerika Birleşik Devletleri (ABD) alarak başat aktör olarak uluslararası arenada oyun kurucu konumuna gelmiştir. Soğuk Savaşı’n bitmesinin ardından iki kutuplu sistemin diğer oyuncusu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılmış ve Kafkasya ve Orta Asya’da bir değişim ve dönüşüm başlayarak devletler bir bir bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Bugün bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya ülkeleri arasında Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan sayılabilmektedir. Bu ülkelerin bağımsızlıkları sonrası yaşanan geçiş süreci sorunları da kaçınılmaz olmuştur.

Orta Asya’yı gösteren harita

Orta Asya’nın jeopolitik ve jeoekonomik konumu düşünüldüğünde bölgede yaşanan sorunlar sadece bölge ülkelerinin etkisi ile yaşanmamış dış aktörlerin bölgeye müdahalesi sonucu da etkilenmiştir. Bu çalışmada öncelikle Orta Asya bölgesinin jeopolitik konumunun önemi ve bağımsızlıkları ardından geçiş süreci sorunları ele alınmasının ardından geçiş dönemi sorunları arasında yer alan etnik-sınır sorunları detaylıca incelenerek bölgeye ve bölge ülkelerine etkisi anlatılacaktır.

Orta Asya Jeopolitikası 

Orta Asya Doğu ve Batı’nın çıkar çatışmaları arasında kalmış, jeopolitik ve jeoekonomik açıdan en önemli bölgelerden biridir. Ünlü teorisyen Mackinder’in de önemle işaret ettiği bölge olan Orta Asya, Avrasya’nın merkezinde, kalbinde, yer almaktadır[1]. Bakıldığında Rusya, Ortadoğu, Hint-Pasifik bölgelerine geçişte bir köprü olan Orta Asya, kurulacak yeni oyunun bir parçası haline gelmiştir. Orta Asya’nın küresel güçleri bu denli çekmesinin asıl nedeni de Hazar enerji havzasının dünya petrol rezervinin %16’sına sahip olmasıdır. Hazar bölgesinde yaklaşık 230 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Aynı şekilde 263 milyar küp doğalgaz rezervine sahip bölge yeraltı ve yerüstü kaynakları açısından da zengindir[2]. Tarım, kömür, hidroelektrik, altı vb. değerli madenler ve diğer madenler açısından da zengin bir bölge olması dolasıyla yeni büyük oyunun bir oyuncusu haline gelmiştir.

Hazar bölgesi

Rusya, İran, Ortadoğu gibi ABD çıkarlarının olduğu bölgelere yakınlığı sebebiyle de ABD açısından bölgenin önemi farklı anlamlar da taşımaktadır. ABD gerek Hazar havzasındaki petrol rezervleri sebebiyle gerekse eski düşmanı Rusya’ya karşı çevreleme politikası güdebileceği bir bölge olması sebebiyle Orta Asya’ya fazlaca önem vermektedir[3]. Ayrıca Çin’in son yıllarda yürütmekte olduğu Kuşak Yol Girişimi’nin güzergahında olan Orta Asya devletleri ile hem ticari hem de askeri-politik iş birliği içerisine girerek Çin yayılmacılığının önüne geçmeye çalışmaktadır.  Rusya açısından ise hem sınır güvenliği hem de ülkesi için birer pazar konumunda olması nedeniyle Orta Asya büyük öneme sahiptir.

Rusya, SSCB’nin dağılmasının ardından da bu bölgede bir abi görevi üstlenmiş ve Rus etkisini Orta Asya ülkeleri üzerinde devam etmiştir. Bugün, Orta Asya devletleri jeopolitik ve ekonomik konumları, savunma yapıları, gelişen iletişim ve bilgi ağları nedeniyle halen Rusya’ya bağımlıdır ve uluslararası ilişkilerde bir denge oluşturmaya çalışmaktadırlar[4]. Çin Orta Asya bölgesinde, bağımsızlıkları sonrası dış dünyaya açılmalarında bir köprü olmak amacıyla ekonomik anlamda desteklemiştir. Kuşak Yol Girişiminde bir geçiş noktası olan Orta Asya, Çin ve ABD’nin rekabet haline dönüşen bölgelerden biri olmuştur[5].

Bağımsızlık Süreci Sonrası Orta Asya’da Yaşanan Geçiş Süreci Sorunları 

Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılma sürecine girmiştir. Bu süreç içerisinde 15 devlet bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin bir kısmını oluşturan Orta Asya bölgesinde de bağımsızlık ardından birtakım geçiş dönemi sorunları yaşanmıştır. Bu sorunlar;

  1. Etnik ve sınır sorunları
  2. Ulus devletleşme sorunu
  3. Su ve çevre sorunları
  4. Narkoterörizm
  5. Hazar sorunu
  6. Enerji güvenliği
  7. Radikalizm- Terörizm
  8. Ekonomik yapı (Yolsuzluk ve refah sorunu)
  9. Bölgesel liderlik ve entegrasyon girişimlerinin başarısızlığı
  10. Kimlik sorunu (Üst kimlik inşa süreci)
  11. Yeni büyük oyundaki jeopolitik- jeostratejik önemlerinden kaynaklanan güç mücadelesi
  12. Demokratikleşme ve bu bağlamda yaşanan sistem inşası sorunu

şeklinde sıralanabilmektedir.[6]

Orta Asya’da Yaşanan Etnik-Sınır Sorunları 

Tarihsel olarak Orta Asya cumhuriyetlerinin kurulma ve kendi aralarındaki sınırlarının oluşturulması Sovyet yönetiminin himayesinde 1924 yılında uygulamaya konulan ve Orta Asya’da “Ulus Devlet Sınırlarının Belirlenmesi” çalışmalarının ürünüdür. Ancak Sovyetler döneminde Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki sınırlar ilk başlarda idari sınırlar olmaktan öte anlam ifade etmemiş ve geçen süre zarfında sınır belirsizlikleri ve sık sık değişiklikler yapılmıştır[7]. Sovyetler döneminden kalma bu sorun, Sovyetlerin böl-yönet politikasının bir tezahürüdür. Orta Asya farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin iç içe geçtiği büyük bir mozaik görüntüsüne sahiptir.

Bu durum bir yönüyle kültürel bir zenginliğin ifadesi olsa da diğer boyutuyla farklı kimliklerin çatışma alanına dönüşme riskini de taşımaktadır. Sovyetler sonrası dönemde ortaya çıkan sınır sorunları ve yeni kurulan ülkelerin demografilerinden kaynaklanan gerilimler halen bütünüyle çözülmüş değildir[8]. Sovyet döneminde 1921’den 1980’e kadar yaklaşık 90 kere değişmesi, bugün sadece Orta Asya’da 18 ciddi sınır uyuşmazlığının temel nedenini teşkil etmektedir. Orta Asya’daki etnik-sınır sorunlarını oluşturan ihtilaflı bölgeleri maddeler halinde sıralayacak olursak; [9]

  1. Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin, Özbekistan’dan ayrılıp Kazakistan’la birleşmek istemesi;
  2. Türkmenistan, Kazakistan’ın Mangistauski rayonunu istemesi;
  3. Özbekistan, Türkmenistan’ın Daşovuz bölgesinin bir bölümünü istemesi;
  4. Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin, Özbekistan’ın Buhara bölgesinin kuzey-batı kısmını istemesi;
  5. Özbekistan’ın Harezm Bölgesi, Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin güney-doğu bölgesini istemesi;
  6. Özbekistan’ın, Carcov bölgesinin Amu-Derya kısmını istemesi;
  7. Türkmenistan’ın, Buhara bölgesinin Amu-Derya kısmını istemesi;
  8. Özbekistan’ın, Kazakistan’ın Çimkent bölgesinin güney kısmını istemesi;
  9. Tacikistan’ın, Özbekistan’ın Surhan-Derya rayonunu istemesi;
  10. Tacikistan’ın, Özbekistan’ın Semerkant ve Buhara bölgelerinin bir kısmını, Zeravşan Nehri vadisini istemesi;
  11. Tacikistan’ın, Kırgızistan’ın Oş bölgesindeki sıradağların güney bölümünü istemesi;
  12. Kırgızistan’ın, Tacikistan’ın Gomo-Bedehşan muhtar bölgesinin bir kısmını istemesi;
  13. Özbekistan’ın, Kırgızistan’ın Oş vilayetinin bir bölümünü istemesi;
  14. Kazakistan’ın, Kırgızistan’ın Issık-Göl bölgesinin kuzey bölümlerini istemesi;
  15. Kırgızistan’ın, Kazakistan’ın Alma-Ata ve Taldı Kurgan bölgelerinin güney kısımlarını istemesi;
  16. Kazakistan’ın, kendisine sınır Rus topraklarının bir kısmını istemesi. (Mesela, Astrahan, Volgograd, Orenburg, Omsk, Kurgan, Altay toprakları ve diğerleri);
  17. Kazakistan’ın kuzeyinde ve buna komşu Rus topraklarında bir Alman idari biriminin kurulması düşünülmesi;
  18. Rusya, Kuzey Kazakistan, Kökşetav, Akmolla (Tselinograd), Kustanay, Doğu Kazakistan, Oral ve Aktöbe rayonlarının kuzey kısımlarıyla Semipalatinsk ve Pavlodar’ın Irtış kısmını istemesi; sayılabilmektedir.

Orta Asya cumhuriyetlerinin 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan etmesi ile gerçekleşen bazı olaylar bölge ülkelerinin sınır konuları üzerinde yoğunlaşmalarına sebep olmuştur. Özbekistan’ın huzurunu kaçıran terör saldırılarına karşılık olarak, Özbek hükümetinin devlet güvenliği gerekçesi ile halen net olarak çizilmemiş ihtilaflı sınırlara patlayıcı mayınların yerleştirmesi; yıllardır ülke vatandaşlarının ülkeler arası serbest dolaşımına sınırlamalar getiriyor olması; ve aynı zamanda Özbekistan yönetiminin sınır komşularıyla sınır anlaşmaları olmaksızın tek taraflı olarak sınır önlemlerini alması, diğer Orta Asya ülkeleri tarafından sınır belirleme görüşmelerini hızlandırmıştır[10]. Görüldüğü üzere Orta Asya yapay sınırlarının çiziminde etnik, sosyal, kültürel ve tarihi bağlar göz ardı edilerek Sovyet sistemine ve isteğine bağlı çizilmiştir. Bağımsızlıklarının ardından bu durum 1992 yılında Özbek ve Kırgızlar arasında Oş bölgesinde çıkan çatışmalarda insan kaybı yaşanmıştır[11]. Yıllar içerisinde yaşanan sorunlar çerçevesinde yukarıda saydığımız 18 ihtilaflı bölge ortaya çıkmıştır.

Oş bölgesi

Günümüzde halen bazı bölgelerde sorun devam etmektedir. Orta Asya cumhuriyetlerinin her birine farklı etnik kökenden insanların yerleştirilmesi Sovyet etnik politikasının başarılarından biridir. Bu sayede, bağımsızlıklarına kavuştuklarında bölge ülkeleri çeşitli etnik gruplara ev sahipliği yapıyor olacaktı. Farklı etnik gruplar, bu ülkelerde kültürel zenginlikten ziyade ulusal kimlik oluşturmada istikrarsızlık faktörü olarak ortaya çıkmıştır.

Kazakistan bağımsızlığını ilan ettiğinde ülkenin %39’u Kazaklardan, %38’i Ruslardan oluşuyordu; Kırgızlar kendi memleketinde %52’yi oluşturuyorken ülkenin %22’si Ruslardan, %13’ü Özbeklerden oluşmaktaydı. Tacikistan’ın %62’si Tacik ulusundan, %24’ü Özbeklerden ve %7’si Ruslardan; Türkmenistan Cumhuriyeti’nin %71’i Türkmenlerden, %9’u Özbeklerden, %9’u Ruslardan; Özbekistan’ın %71’i Özbeklerden, %8’i Ruslardan ve %5’i Taciklerden oluşmuştur[12]. Görüldüğü üzere bu etnik farklılıklar ve bölgede oluşan heterojen kimlik bir tesadüf değildir. Sovyet rejiminin bir üst Rus kimliği yaratma çabası içerisinde Orta Asya devletlerinin kendi kimliklerinden uzaklaşarak birleşme ve bütünleşme çabasının önüne taş koymaktır. Etnik azınlıklar konusunda geliştirilmiş politikalardan öne çıkanı Nazarbayev’in söylemlerinde yer alan “devlet, biçimsel bir birlikten çıkarak ancak ortak değerlerin ve kültürün bütünlüğü ile ayakta kalır. Çünkü devlet bir organik bir bütünlüktür.” politikasıdır[13]. Nazarbayev’in söylemlerinde olduğu gibi, Orta Asya’nın genelinde birlik ve bütünlük içerisinde etnik-sınır sorunlarının kısa sürede çözülmesi ve bölgesel olarak her devletin daha da gelişmesine ve ilerlemesine katkı sağlanması gerekmektedir.

Sonuç

Orta Asya, Doğu ve Batı arasında bir köprü görevi görmesi ve Avrasya’nın kalbinin attığı yer olması sebebiyle pek çok açıdan büyük öneme sahip bir bölgedir. Bölgenin jeopolitik, jeostratejik önemine bakacak olursak Orta Asya Hazar havzası enerji rezervleri ve yeraltı ve yerüstü kaynakları sebebiyle küresel güçlerin göz bebeği haline gelmiş bir bölgedir.

Dünyada Orta Asya’yı çok önemli bir yere konumlandıran teorisyen Mackinder’in görseli

Soğuk Savaş’ın ardından Sovyetlerin dağılması ve Orta Asya devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmasının ardından bölgede bazı geçiş süreci sorunları yaşanmıştır. Yeni kurulan devlet olmaları, yıllarca Rus etkisi ve komünizm etkisi altında kalmaları sebebiyle bölge devletlerinin sorun yaşaması kaçınılmaz olmuştur. Geçiş dönemi sorunlarından belki de en önemlisi etnik-sınır sorunları bölge ülkelerini ve bölge ülkelerinin birbirleri ile ilişkilerini çokça etkilemektedir. Etnik-sınır sorunlarının çıkmasının başlıca nedeni Sovyetlerin bölge ülkeleri üzerindeki hakimiyeti sırasında bölgeyi yapay sınırlara bölerek idari bilimlere ayırmasıdır. Ayrıca etnik açıdan da homojen olmayan bu sınırların oluşmasının sebebi, bir üst kimlik olarak Rus kimliğini entegre ederek heterojen bir yapı oluşturmak ve ortak kimlik etrafında bütünleşmeyi engellemektir. Bağımsızlıkların kazanılmasından itibaren 18 ihtilaflı bölge bulunmaktadır.

Orta Asya’da oynanan yeni büyük oyunun bozulması ve küresel güçlerin oyun sahasının dağıtılması için öncelikle bölge ülkeleri aralarındaki etnik-sınır sorunlarını çözerek bölgedeki diğer sorunlara karşı ortak hareket etmeli ve gelişmeye ve büyümeye odaklanmalıdır.

[irp posts=”6100″ name=”Orta Asya ve Kafkasya Ülkelerinde 2016″]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Mehmet Seyfettin Erol, Küresel Güç Mücadelesinde Avrasya’nın Değişen Jeopolitiği: Yeni Büyük Oyun, Ankara: Barış Kitapevi, 2011, s.59.

[2] Uğur Aktürk, Orta Asya ve Kafkasya Jeopolitiğinde Küresel Egemenlik Mücadelesi, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1(1), 2010, s.27.

[3] “Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi”, 25 Kasım 2014,

https://www.altayli.net/orta-asyanin-jeopolitik-konumu-ve-olusturulmak-istenen-bolgesel-guvenlik-sistemi.html , (Erişim Tarihi:19.04.2021).

[4] Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi, 2014.

[5] Uğur Aktürk, 2010, s.33.

[6] Mehmet Seyfettin Erol, “Orta Asya’da Güvenlik Sorunları”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, 2004, s. 86-108.

[7] Altynbek Joldoshov, “Kimlik ve Sınır: Orta Asya’da Sınır Sorunları”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 19(2), 2019, s.304.

[8] “Dungan Hadiseleri ve Orta Asya’daki Etnik Fay Hatları”, 14 Şubat 2020,

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/dungan-hadiseleri-ve-orta-asya-daki-etnik-fay-hatlari/1733969, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

[9] Mehmet Seyfettin Erol, 2004, s.88.

[10] “Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar”, 28 Şubat 2020, https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizligin-30-yili-yaklasirken-orta-asya-cumhuriyetlerinin-arasindaki-ihtilaflar, (Erişim Traihi:19.04.2021).

[11] “Orta Asya Raporu: Dönüşüm Sürecinde Türk Cumhuriyetleri”, 29 Ekim 2018,

https://insamer.com/tr/orta-asya-raporu-donusum-surecinde-turk-cumhuriyetleri_1743.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

[12] Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar, 2020.

[13] Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar, 2020.

Kaynaklar 

“Google”. “Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar”. 28 Şubat 2020. https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizligin-30-yili-yaklasirken-orta-asya-cumhuriyetlerinin-arasindaki-ihtilaflar, (Erişim Traihi:19.04.2021).

“Google”. “Dungan Hadiseleri ve Orta Asya’daki Etnik Fay Hatları”. 14 Şubat 2020. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/dungan-hadiseleri-ve-orta-asya-daki-etnik-fay-hatlari/1733969,  (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Fergana Vadisi’nde Sınır Problemleri ve Eksklavlar”. 28 Mart 2019. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fergana-vadisinde-sinir-problemleri-ve-eksklavlar/1432575, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya Raporu: Dönüşüm Sürecinde Türk Cumhuriyetleri”. 29 Ekim 2018. https://insamer.com/tr/orta-asya-raporu-donusum-surecinde-turk-cumhuriyetleri_1743.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya: Güç, Siyaset ve Ekonominin Çatıştığı Yer”. 30 Mart 2010. https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2010/03/30/orta-asya-guec-siyaset-ve-ekonominin-catistigi-yer/index.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi”. 25 Kasım 2014. https://www.altayli.net/orta-asyanin-jeopolitik-konumu-ve-olusturulmak-istenen-bolgesel-guvenlik-sistemi.html, (Erişim Tarihi:19.04.2021).

Aktürk, Uğur. “Orta Asya ve Kafkasya Jeopolitiğinde Küresel Egemenlik Mücadelesi”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1(1), 2010.

Erol, Mehmet Seyfettin. “Orta Asya’da Güvenlik Sorunları”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, 2004.

Erol, Mehmet Seyfettin. Küresel Güç Mücadelesinde Avrasya’nın Değişen Jeopolitiği: Yeni Büyük Oyun. Ankara: Barış Kitapevi, 2011.

Joldoshov, Altynbek. “Kimlik ve Sınır: Orta Asya’da Sınır Sorunları”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 19(2), 2019.

Özdemir, Abdullah ve Mesut Çakır. “Bağımsızlık Sonrası Orta Asya Ülkelerinin Yoksulluk Sorunu”, Yönetim ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 2007.

[/vc_toggle]

Bilge Kral: Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç’i dünya çapında üne kavuşturan yalnızca Bosna Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı olarak zafer kazanmış bir lider olması değil; hayatının büyük kısmını araştırmaya, bilime, tarihe, felsefeye ve İslam’a ayıran büyük bir İslam mütefekkiri olması ve düşmanlarının dahi onu bu nedenle “Bilge Kral” olarak anmasıdır. İzzetbegoviç, hayatı boyunca ülkesinin içinde bulunduğu sıkıntılı ve parçalanmış duruma ve İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunlara kafa yormuş ve çözüm yolları aramıştır. Başta dünyaca ünlü “Doğu ve Batı arasında İslam” eseri olmak üzere tüm dünya tarafından kabul gören pek çok esere imza atmış olan İzzetbegoviç; bir entellektüel, düşünür ve ülkesi için cephede savaşarak devlet kurmuş bir liderdir.

Bosna Hersek

Bu çalışma; İzzetbegoviç’in hayatı, fikirleri ve siyasi mücadelesi üzerine bir özet ve değerlendirmedir. Boşnaklar 19. yüzyılda önemli birkaç olay yaşamıştır. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın hâkimiyetinde olan Bosna-Hersek bu dönemde Avusturya devleti tarafından işgale uğramış ve sahip oldukları değerler zorla değiştirilmiştir. Bu durum Bosna-Hersek halkı için tarihî bir kırılma olmuştur. Müslüman Boşnakların, Osmanlı hâkimiyetinin ortadan kalkmasıyla kimlik ve medeniyetlerinde değişiklikler başlamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı devletlerin işgal ettiği Bosna-Hersek, özgürlük savaşı vermiştir.

Osmanlı hâkimiyetinin sonlanmasından bir asır sonra ise Bosna-Hersek, tarihe kara bir leke olarak geçecek katliamlara ve Srebrenitsa Soykırımı’na maruz kalmıştır. 1990’dan sonra yaşanan özgürlük savaşının en büyük kahramanı Aliya İzzetbegoviç olmuş ve bir ömür süren siyasi ve sosyal ve felsefi mücadelesinin ardından bağımsız Bosna-Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı seçilmiştir[1].

Erken Yaşamı ve Gençlik Yılları

1925 yılında Bosna’nın Samac kasabasında dünyaya gelen Aliya İzzetbegoviç İslami değerlere bağlı muhafazakâr bir aile yapısı içerisinde büyümüştür. Keza İslam’ı yaşayışı ve kavrayışında annesinin dindarlığının büyük etkisi olduğunu pek çok kez dile getirmiştir. Din, tarih gibi konulara ilgili bir genç olan İzzetbegoviç, bunların yanında Batı felsefesine de ilgi duymuş, Bergson’un Yaratıcı Devrim, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ve Spengler’in Batı’nın Çöküşü gibi eserlerinden etkilenmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Boşnaklara ve Balkanlar’da müslümanlara karşı Sırp ve Hırvatlar’ın uyguladığı baskıcı politikalar şiddetini arttırmış ve bu duruma karşı 1939 yılında Dr. Mehmet Sapho önderliğinde “Genç Müslümanlar” teşkilatı kurulmuştur.

Genç Müslümanlar Teşkilatı

İslam’ı ve hümanizmi savunan komünizm ve faşizmi ise şiddetle reddeden bu teşkilata Aliya İzzetbegoviç henüz lise yıllarında dahil olmuş ve dünya görüşü şekillenmeye başlamıştır. İzzetbegoviç, teşkilatın kuruluş felsefesini ve düşüncelerini şu cümlelerle ifade etmiştir: “1940’ların başında Genç Müslümanlar hareketi ortaya çıktığında, Müslüman dünya çok kötü bir yoldaydı. Bağımsız olan sadece birkaç Müslüman ülke vardı.

Biz bunu kabul edilemez bir durum ve İslam’ı da, özünü muhafaza ederek kendisini güncele taşıyabilmesi gereken canlı bir fikir olarak görüyorduk. Müslüman dünyada olanlardan, yabancıların askerleri ya da sermayeleri yoluyla kurduğu hâkimiyetten rahatsızdık”[2]. İzzetbegoviç ayrıca bu süreçte Metiljeviç’in “Gerçekliğin Işığında İslam” ve Osman Nuri Hadziç’in “Muhammed ve Kuran” eserlerini şevkle okumuş ve düşüncelerini teşkilattaki arkadaşlarıyla çok kez tartışmıştır[3]. İzzetbegoviç, 1946 yılında bu teşkilata mensup olduğu ve İslam Devleti kurma emellerinin bulunduğu gerekçesiyle bir grup arkadaşıyla beraber Yugoslavya Başkanı Tito tarafından tutuklatılmış ve üç yıl hapis yatmıştır. 1949 yılında tahliye edildikten sonra gençlik yıllarından beri tanıdığı Halide Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten sonrasında üç çocuğu olmuştur. Öğrenimine de kaldığı yerden devam eden İzzetbegoviç ilk önce Ziraat Fakültesi’ne girmiş sonrasında fikrini değiştirerek Hukuk Fakültesi’ne başlayıp 1956 yılında başarıyla tamamlamıştır. Mezuniyeti sonrasında 10 yıl boyunca Karadağ’da bir fabrikanın inşaatında çalışmış, bu sırada İslam ile ilgili bazı yazılar yazmıştır. Yazılarının birçoğunu yayınlama fırsatı bulamamıştır. İzzetbegoviç, Genç Müslümanlar Teşkilatı dağılsa da üyeleriyle gizli şekilde buluşmaya ve çalışmalar yürütmeye devam etmiştir. Josip Broz Tito liderliğindeki Yugoslavya’da Müslümanlar’ın hakları için mücadele etmeye devam eden İzzetbegoviç, Bosna Hersek İslam Birliği’nin yayın organı “Preporod” gazetesinin yanı sıra “Takvim” ve “Glasnik” gibi bültenlerde de yazılar yazmış, camilerdeki sohbetlere katılmıştır. İzzetbegoviç yazılarını, çocukları Leyla, Sabina ve Bakir’in baş harflerinden oluşan “LSB” takma adıyla yayınlamıştır. İzzetbegoviç’in Boşnak ve tüm Müslüman dünyasını gaflet uykusundan kaldırmak amacıyla yazdığı makaleler büyük etki yaratmıştır. 1960’lı yıllarda yazmaya başladığı ve çok ses getiren “İslam Deklarasyonu” adlı eserini 1970 yılında yayınlamıştır.

Aliya İzzetbegoviç, yazmış olduğu “İslam Deklarasyonu” ve “İslam Rönesans’ının Sorunları” adlı eserleriyle yalnızca ülkesinde değil Balkanlar’da yaşayan tüm Müslümanlar için önemli tespitlerde bulunmuş ve İslam dünyasının başlıca sorunlarını ele almıştır. Ayrıca bu dönem içerisinde dünya çapındaki en önemli eseri kabul edilen “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eseri üzerinde de çalışmalarını sürdürmüştür. O dönemde yazdığı makalelerde İzzetbegoviç, insanları, yönetimdeki komünist rejime karşı açık bir şekilde karşı koymaya çağırmamıştır. Buna mukabil Müslümanların hayatın her alanında daha aktif rol almalarının önemi ve Müslüman çocuklarının özellikle de kız çocuklarının eğitim görmelerinin gereği gibi hususları vurgulamıştır.

1983 yılına gelindiğinde Saraybosna Davası’nda yargılanan ve ikinci kez hapse atılan İzzetbegoviç tam 14 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bir yıl sonra 1984 yılında tüm dünyada büyük etki yaratan “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eserini yayınlamıştır. İzzetbegoviç, entellektüel dünyada kendisini büyük üne kavuşturan ve serbest bırakılmasında etkili olan bu eserinde Batı’nın bilimi ve materyalizmi ile İslam’ın savunduğu dini ve felsefi değerleri ayrıntılı olarak ele almış ve karşılaştırmıştır. İzzetbegoviç, Müslümanlar için gelişime kapalı sadece ibadete dayalı bir yaşamı da, İslami değerlerden uzak yalnızca bilime dayalı materyalist bir yaşamı da reddetmiştir. Nitekim bu düşüncelerini “Bilim veya din değil, bilim ve din; işte İslam bu.” sözleriyle ifade etmiştir.

Bosna Bağımsızlık Savaşı ve Cumhurbaşkanlığı

Komünist ideolojiden kurtulmanın başlangıcı olarak değerlendirilen Berlin duvarının yıkılması ve 1990 yılında Bosna Hersek Komünist Partisi’nin dağılmasının ardından Yugoslavya çökmüş, serbest bırakılan İzzetbegoviç de aynı idealleri paylaştığı arkadaşlarıyla Bosna Hersek’in bağımsızlık kazanmasında büyük role sahip olan Demokratik Eylem Partisi (SDA) ’ni kurarak siyasi faaliyetlerine başlamıştır. İzzetbegoviç, siyasi parti lideri olmasıyla birlikte hayatı boyunca savunduğu ilkeleri siyaset sahnesinde uygulama fırsatı bulmuştur. 1990 yılında yapılan ilk çok partili seçimden zaferle çıkarak Yugoslavya’yı oluşturan altı federal yapıdan biri olan Bosna-Hersek Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçilen Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte çıkan iç savaşta zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmıştır.

Yugoslavya dağılınca ortaya çıkan devletler

Bosna Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesinde halkının lideri olan ve cephede bizzat savaşan İzzetbegoviç, diplomaside de etkin bir rol üstlenmiştir. 1 Mart 1992 yılında Bosna’da bağımsızlık referandumu yapılmış ve %62.8 Evet oyuyla Bosna halkı kararını vermiştir. Mart 1992’de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek 7 Nisan 1992’de ABD ve diğer batılı ülkelerce tanınmış ve 22 Mayıs 1992’de Birleşmiş Milletler’e yaptığı üyelik başvurusu kabul edilmiştir.

Bosna Savaşı 1992 yılının ilkbaharında başlamıştır. Referandumun ardından JNA ve Sırp paramiliter grupların farklı şehirlerde saldırıları başlamıştır. 6 Nisan 1992’de ise başkent Saraybosna’da 3,5 yıl sürecek kuşatma ve katliamlar süregelmiştir. Bu zor günlerde İzzetbegoviç, tüm Bosna Hersek vatandaşlarını “uluslararası alanda tanınan” Bosna Hersek’e karşı yapılan Sırp saldırılarına karşı koymaya davet etmiştir. Boşnaklar, İzzetbegoviç önderliğinde çetin bir mücadele vermiştir. Yeterli silahı olmayan Boşnak halkına karşı eşi görülmemiş suçlar işlenmiştir. Sırp güçleri, sivillere karşı büyük katliamlar gerçekleştirerek insanları evlerinden sürüp, kadınlara tecavüz etmiş ve tarihi miras yok edilmiştir. Tüm ülke genelinde toplama kampları kurulmuştur. Bosna Hersek’teki bu durum, Hırvat Savunma Konseyi (HVO) saldırıları başladıktan sonra daha da kötüleşmiştir. 1995 yılının temmuz ayında, BM koruması altında olan Srebrenitsa’da Sırp kasabı olarak nitelendirilen Ratko Mladic komutasındaki güçlerin şehre girmesinin ardından 8 binden fazla Boşnak erkeğin katledildiği Srebrenitsa Soykırımı gerçekleşmiştir. Ülkesini savunduğu ve müzakere masasında çözüm aradığı zamanlarda bile Aliya İzzetbegoviç, barışçıl ve kin barındırmayan politikasından ödün vermemiştir. 200 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, bir milyondan fazla insanın evini terk ettiği, soykırım ve katliamların gerçekleştiği iç savaş, 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Anlaşması ile sona ermiştir. İzzetbegoviç, söz konusu barış anlaşmasına ilişkin, “Bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir.” ifadelerini kullanmıştır. Dayton Antlaşması, ülkeye barışın yanı sıra karmaşık bir devlet yapısı getirmiştir.

Srebrenitsa Soykırımı

Ülke, iki entite (Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) ile Brçko Özerk Bölgesi’ne ayrılmış ve Bosna Hersek Federasyonu da kendi içinde 10 kantona bölünmüştür. Bosna-Hersek topraklarının % 51’ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49’unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) verilmiş, yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasına karar verilmiştir. Antlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri,  Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koşmuştur.

1995 yılında Bosna Savaşı’nı bitiren Dayton Barış Antlaşması’nın ardından yapılan çok partili seçimde İzzetbegoviç, bağımsızlığı tanınan Bosna-Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 1998 yılında tekrar Cumhurbaşkanı seçilen İzzetbegoviç Bosna halkının gözünde büyük bir kahraman ve önder olmuştur. 2000 yılında sağlık sorunları nedeniyle görevinden ayrılan İzzetbegoviç, 19 Ekim 2003’te geriye tarihe geçen birçok eser ve gerek Bosna-Hersek gerekse de tüm İslam dünyası açısından incelenmesi gereken büyük bir siyasi kariyer ve mücadele örneği bırakarak bu dünyadan göçmüştür.

Düşünce Dünyası ve Medeniyet Tasavvuru

Aliya İzzetbegoviç aktif siyaset yaşamına çok geç denilebilecek bir yaşta 65 yaşındayken atılmıştır. Onun Batı ve İslam dünyasında “Bilge Kral” olarak anılmasının ve değer görmesinin sebebi siyasi mücadelesi kadar İslam ve müslümanlara dair ortaya attığı çarpıcı tespitler ve çözüm önerilerini konu alan eserleri ve medeniyet tasavvurudur. İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı Arasında İslâm” adlı eserinde; din ve medeniyet olmak üzere İslâm anlayışını kurgulamış; “İslâm Deklarasyonu” ve “İslâmî Yeniden Doğuşun Meseleleri” adlı eserlerinde Müslümanların hem kendileri için hem de tüm insanlığın sorunlarını çözmek için neler yapılması gerektiğinin yol haritasını çizmiş; “Özgürlüğe Kaçışım” adlı eserinde ise insanlığın birikimiyle kültürel anlayışını zenginleştirmiştir[4]. İzzetbegoviç’in medeniyete dair tahlillerine geçmeden önce ifade etmek gerekir ki onun medeniyet yaklaşımını anlayabilmek için ahlak, insan, sanat, kültür, tarih, dram, ütopya vb. kavramları nasıl ele aldığına vâkıf olmak gerekmektedir. Çünkü o medeniyete dair analiz­lerini bütünlükçü bakış açısının bir parçası olarak ele almıştır. Düşünce dünyasında medeniyet kavramının oturduğu bir bağlam vardır. Bu sebeple öncelikle temel sorunun ne olduğuna ve bu soruna nasıl bir cevap arayışında olduğuna bakmak gereklidir. İzzetbegoviç, kültür ve medeniyeti hayat düalizminin iki ucuna yerleştirmiştir. Kültürü; din, sanat, ahlak ve felsefenin uzantısı olarak görürken, medeniyeti; tekniğin, bilimin, tekamülün ve beşeriyetin uzantısı olarak görmüştür.

Srebrenitsa Soykırımından kalan

O medeniyeti insanın tabiatla olan ilişki biçiminde anlamlandırırken, kültürü insanın kutsal ile kurduğu ilişki biçimleri ile açıklamaktadır.  Bu konuda; “Tüm kültür dinin insan üzerindeki veya insanın kendi üzerindeki tesirinden ibarettir; bütün uygarlık zekânın tabiat ve dış dünya üzerindeki tesiri demektir. Kültür insan olma sanatı, medeniyet ise işleme, üretme, yönetme, eşyayı daha mükemmel hale getirme maharetidir. Kültür durmadan kendi kendini yaratmak, medeniyet ise dünyayı durmadan değiştirmektir.” ifadelerini kullanmıştır [5].

“Doğu ve Batı Arasında İslâm”, Müslüman bir düşünür olarak Aliya İzzetbegoviç’in temel görüşlerini içeren şaheseridir. Bir ömür boyunca İzzetbegoviç’in düşündüğü ve lider olarak gerçekleştirdiği ideallerinin izini bu eserde bulmak mümkündür. Bu nedenle İzzetbegoviç’in diğer eserlerinin -ve hatta hayatının- bu kitabın temel tezlerinin zenginleştirilmesinden ve hayata geçirilmesinden ibaret olduğu söylenebilir. İzzetbegoviç “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eserinde hayat düalizminin anlamını sorgulamış ve bir varlık olarak insanın ve gerçekliğin doğasının ne olduğuna dair felsefi bir soruşturmaya gitmiştir. Ona göre tüm dünya görüşlerini üç kümede toplamak mümkündür. Bunlar; maneviyatçı görüş (Hristiyanlık), materyalist görüş (Yahudilik) ve İslami görüştür. En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine da­yanmaktadır.

Bunların birincisine göre yegâne veya esas varlık ruhtur. İkincisine göre maddedir. Üçüncüsüne gelince o ruh ve maddenin bir arada var oluşundan yola çıkmaktadır. İzzetbegoviç ’in temel çabası bu üç dünya görüşünün uzantılarını anlamak ve ele aldığı kavramların bu üç dünya görüşünden hangisine uygun olduğu üzerinden hayatın düalizmini kavramaya çalışmaktır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Aliya Izzetbegovic’i Çankaya Köşkü’nde törenle karşılarken. (1997)

Bu bağlamda İzzetbegoviç; materyalist ve dinî (maneviyatçı) dünya görüşünü, gerçekliği anlamada sarkacın iki farklı ucuna yerleştirmiştir. Bu iki uç; siyasi, fikrî ve ideolojik olarak iki kutuplu bir dünyanın şekillenmesine sebebiyet vermiştir. İkisi de gerçekliği bir ucundan görmektedir ve bu sebeple gerçekliği kuşatmaktan uzaktır. Bu iki kutupluluğu aşmada İslam orta yolu temsil etmektedir. İslam, her iki düşüncenin gerçekliği ele alış biçimini kuşatır ve zıddiyetlerin iç içe geçmiş olduğu varlık âlemini isabetli bir şekilde kavrar. Bu sebeple modern dünyada insanı, toplumları, devletleri iki uca çeken yapıları aşmak için İslam’ı bir çıkış olarak görmek gereklidir.

İşte İzzetbegoviç medeniyet bahsini böyle bir bağlamda ele alır ve medeniyetin bu iki uçtan materyalist dünya görüşünün içinde anlaşılabilecek bir kavram olduğunu ifade eder.[6] İzzetbegoviç’e göre din olarak İslâm, iki aşırı uç olan Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında orta yolu temsil etmektedir. Ona göre Yahudilik, bu dünyaya önem vermekle materyalist anlayışı temsil eden bir dindir. Bu bağlamda o, Hz. İsa öncesi Yahudilik’te, cennetin bu dünyada inşa edileceği şeklinde inanıldığına dikkat çekmektedir. Öte yandan, Yahudiliğin zıddı olarak Hıristiyanlık ise bütün ilgisini, öteki dünyaya yöneltmiştir. Buna göre Yahudilik, yalnızca bu dünyayı evirip-çevirmeye çaba harcarken Hıristiyanlık, bu dünyanın iyileştirebileceğine dair iyimser bir yaklaşımdan kendini uzaklaştırmış, insanın kurtuluşunun bu dünyadan elini-eteğini çekip kendi ruhunu temiz tutmasında saklı olduğunu iddia etmiştir. İzzetbegoviç’e göre Yahudiliğin bu dünyayı ve Hıristiyanlığın öbür dünyayı önemsemesine karşın İslâm, her iki dünyayı da aynı ağırlıkta önemseyen bir dindir. İzzetbegoviç’e göre gerçek bir dinin, müntesiplerinin iki dünyasını kurtarması için insanın maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılaması gerekir ki İslâm, tam da böyle bir dindir. İslâm’ın konumunu peygamberinin hayatından yola çıkarak açıklayan İzzetbegoviç, Hz. Peygamber Efendimiz (SAV)’in derin düşüncelerle Hira Mağarası’nda inzivaya girmesini ve ilk vahyi burada alışını İslâm’ın ruha yönelik ilgisi olarak görmektedir. Buna göre Hıristiyanlık gibi İslâm da insan ruhunun arındırılmasına özen gösterir. Ne var ki İslâm, yalnızca öbür dünyaya yönelmemiş, ıslah edilmesi ve iyilikle donatılması gereken bu dünyayla da ilgilenmiştir. Nitekim İzzetbegoviç’e göre Hz. Peygamber’in Hira Mağarası’ndan çıkarak şehre inmesi ve insanları dine davet etmesi, İslâm’ın maddi ve manevi olarak imar etmek amacıyla bu dünyayı önemsemesini göstermektedir.

Hira Mağarası

Bu yönüyle de İslâm, yalnızca bu dünyayı önemsemeyen Yahudiliğe benzemektedir. Bir başka deyişle İslâm, ne yalnızca Hira mağarasında kalmıştır ve ne de yalnızca şehirde yerleşmiştir. Tersine İslâm, bu ikisinin ahengini kurmuş bir dindir. Böylece İslâm, İzzetbegoviç’e göre hem Hıristiyanlık hem de Yahudiliktir; hem bu dünyacıdır hem de öte dünyacıdır; hem ruhun hem de bedenin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu nedenle İzzetbegoviç İslâm’ı, insanı gerçek anlamda kuşatan ve onu iyiliğe sevk eden en mükemmel din olarak görmektedir.[7]

İzzetbegoviç, ‘İslam Nizamı’ adını verdiği düşünce ile Hıristiyan Avrupa’nın ortasında İslami yaşam felsefesi ortaya koymuştur. Onun, bu nizam ile öncelikli olarak Boşnakların ezilmişliğine son vermeyi, sonrasında ise insanlığın geleceğine anlam katmayı amaçladığı söylenebilir. İzzetbegoviç, İslam Nizam’ını tanımlarken şu ifadelere yer vermiştir: “(…) din ve kanunun, eğitim ve gücün, ideallerin ve menfaatlerin, manevi toplumun ve devletin, gönüllülüğün ve gücün birliğidir.” Bununla birlikte İzzetbegoviç, İslam’ı yalnızca inanç ve ibadet yönü ile değerlendirmemiş onu yaşamın her alanında aktif kılmak istemiştir. Bu bakımdan İslam’ın modern hayata göre yeniden yorumlanması gerektiğini düşünen İzzetbegoviç, geleneksel muhafazakârlığa karşı olumsuz tutum sergilemiştir.

O, aynı zamanda İslam’dan uzaklaşan modernistleri de eleştirerek onların bakış açısının kültürel hafızanın kaybolmasına ve kimliğin yozlaşmasına yol açtığını belirtmiştir. Dolayısıyla İzzetbegoviç’in siyaset anlayışında İslami değerlerin yadsındığı veya yok sayıldığı herhangi bir düşünceye ve davranışa yer yoktur [8]. “Müslüman toplumların kendi rönesanslarını başarabilmeleri için İslamlaşma dışında bir çareleri yoktur.” diyen İzzetbegoviç, İslami yenilenme fikrine karşı her zaman iki tip insanın karşı çıktığı söyler. Muhafazakârlar, din bir kez ve ebedi olarak yorumlanmıştır diyerek eski reçeteleri sunmakta, İslam’ı geçmişe çekmekte iken, modernist davranış ise İslam’a yabancı bir gelecek hazırlamaktadır. Muhafazakârlar, İslam’ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedir. Pratikte sonuç aynıdır. Oysa gelenek ve ilerleme birlikte ele alınmalıdır. İzzetbegoviç, İslam’ın ilerlemesini teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve isyankâr ruhlu kimselerin gerçekleştirebileceğini düşünmektedir. Nitekim hayatının tamamını mücadeleye ve İslam’ın gelişmesine adayan İzzetbegoviç, hayatının son yıllarında dünya görüşünü özetleyen şu ifadeleri kullanmıştır:

“Ben, bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günlerime kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır. İslam, dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun onlar için onurlu ve özgür bir yaşamın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”[9]

Sonuç Yerine

Bağımsız Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı olan Aliya İzzetbegoviç, hayatı boyunca karşılaştığı zorluklar ve mücadelenin yanında bir İslam düşünürü olarak ortaya attığı fikirlerle ve yazdığı eserlerle yalnızca 2. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında dağılmakta olan ülkesi ve müslümanların yaşadığı baskı ve zulümleri değil tüm dünya Müslümanlarının yaşadığı zorluklar ve sebeplerini ele alan geniş perspektifli bir bakış açısına sahip olmuştur. Emperyalist devletler karşısında Müslümanların çaresizliğinin nedeninin İslam dünyasının içinde bulunduğu dağılmışlık ve buhran olduğunu ileri sürmüştür.

Müslümanların bir olması gerektiğini fakat bunun yolunun uğradıkları zulüm ve soykırımı kendilerinin uygulayarak değil çalışarak, üreterek İslam’ın hoşgörüsü ve hümanizmle mümkün olduğunu savunmuştur. Başta “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseri olmak üzere yazdığı tüm eserlerde bilimin ve inancın, kültür ve medeniyetin, yaşadığımız dünya ve öteki dünyanın ayrı düşünülemeyeceğini düalist bir bakış açısıyla ele almıştır. Tarihe geçen pek çok sözü, yıllarca mahkûm edilmesine rağmen davasından vazgeçmeyerek gösterdiği dik duruşu ve medeniyet tasavvuruyla düşmanlarının dahi “Bilge Kral” olarak andığı İzzetbegoviç, gerici bir din anlayışını da dinsiz bir medeniyet ve gelişimi de şiddetle reddetmiştir. Ülkesinin yaşadığı soykırıma rağmen barışçıl ve hümanist bir bakış açısından taviz vermeyen İzzetbegoviç, günümüzdeki dünya liderleri için örnek alınması gereken ender şahsiyetlerden biridir.

[irp posts=”126″ name=”En Uzun Süreli Askeri Kuşatma: Saraybosna Kuşatması”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Hüseyin Yorulmaz, Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç, İstanbul, Hat Yayınevi, 2015, ss. 15-16.

[2] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, İstanbul, Klasik Yayınları, 2003, ss. 23-24.

[3] Faruk Karaarslan ve Mahmut Hakkı Akin, “ÇAĞDAŞ İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, C.13., Sayı:48, (2016), s. 43 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/muhafazakar/694840, erişim 25 Nisan 2021.

[4] Fatih Toktaş, “YENİLİKÇİ MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜR OLARAK ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2016, s. 15 <https://doi.org/10.21054/deuifd.284935>.

[5] Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, İstanbul, Ketebe Yayınları, 2020, ss. 89-90.

[6] Faruk Karaarslan, “Medeniyet Tartışmalarına Antiütopyacı Bir Yaklaşım: Aliya İzzetbegoviç Örneği”, içinde Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali, ed. Merve Akkuş Güvendi, İstanbul, İlmi Etüdler Derneği, 2013, ss. 27-28.

[7] Toktaş, a.g.e., ss. 16-17.

[8] Serdar Saygili ve Oya Çeti̇ntaş, “Trajediler Çağında Ortak Yaşam Arayışı Olarak Aliya İzzetbegoviç’in Siyaset Felsefesi”, Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, 2020, ss. 10-11 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/temasa/644629, erişim 25 Nisan 2021.

[9] Tekdal Sertaç, “Çağdaş İslam Düşüncesinin Bilge Kralı: Aliya İzzetbegoviç”, SDAM, 2019.

Kaynaklar 

İzzetbegoviç, Aliya, Doğu Batı Arasında İslam, İstanbul, Ketebe Yayınları, 2020

İzzetbegoviç, Aliya, Tarihe Tanıklığım, İstanbul, Klasik Yayınları, 2003

Karaarslan, Faruk, “Medeniyet Tartışmalarına Antiütopyacı Bir Yaklaşım: Aliya İzzetbegoviç Örneği”, içinde Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali, ed. Merve Akkuş Güvendi, İstanbul, İlmi Etüdler Derneği, 2013

Karaarslan, Faruk, ve Mahmut Hakkı Akin, “ÇAĞDAŞ İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, 13, (2016) (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/muhafazakar/694840, erişim 25 Nisan 2021.

Saygili, Serdar, ve Oya Çeti̇ntaş, “Trajediler Çağında Ortak Yaşam Arayışı Olarak Aliya İzzetbegoviç’in Siyaset Felsefesi”, Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, 2020 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/temasa/644629, erişim 25 Nisan 2021.

Sertaç, Tekdal, “Çağdaş İslam Düşüncesinin Bilge Kralı: Aliya İzzetbegoviç”, SDAM, 2019

Toktaş, Fatih, “YENİLİKÇİ MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜR OLARAK ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2016 <https://doi.org/10.21054/deuifd.284935>.

Yorulmaz, Hüseyin, Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç, İstanbul, Hat Yayınevi, 2015

[/vc_toggle]

 

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ruanda, 1890’lardan 1914’e kadar Almanya’nın, 1914’ten 1962’ye kadar da Belçika’nın sömürgesi olmuştur. Belçika yönetimi 1933 yılında nüfus sayımı yapmış ve toplumu Hutu, Tutsi ve Twa olarak üçe ayırmıştır. Fiziksel özellikler ön plana çıkarılarak insanların boyları, gözleri ve burunları ölçülmüştür. Ölçümlerin sonunda Belçika yönetimi, nüfusun %15’ini oluşturan Tutsileri, nüfusun %84’ünü oluşturan Hutulara göre üstün görmüştür. Üç etnik gruba bölünen Ruanda’da başlarda sorun yaşanmasa da, Belçika yönetiminin her ırka ayrı kimlik kartı taşıma zorunluluğu getirmesiyle siyasi sorunlar ortaya çıkmıştır. Hutuların yönetimden el çektirilerek Tutsilerin yönetimde söz sahibi yapılmasıyla birlikte Hutu-Tutsi ayrışması daha da hızlanmıştır.

Tutsilerin yönetimde söz sahibi olmasının ardından, Tutsi liderlerin bağımsızlık adına tavır almaları Belçika’nın tavrını değiştirmiş ve Hutuları desteklemesine yol açmıştır. Bu destekle beraber Hutular yönetimde ve eğitimde söz sahibi olmuşlardır. Hutular 1957 yılında bildiri yayınlayarak Hutular adına siyasi bir parti kursalar da Tutsi monarşisinin gölgesinde kalmışlardır. Ruanda 1962 yılında Belçika sömürgeliğinden kurtulup bağımsızlığını kazanana kadar, ülkede Hutular ve Tutsiler arasında kanlı çatışmalar gerçekleşmiştir. 1959 yılında gerçekleşen Hutu Devrimi ile ülkedeki Tutsi monarşisine Hatular tarafından son verilmiştir ve Hatular ülkede egemen güç olmuştur. Ülkede yüzlerce Tutsili katledilmiş ve yüzlercesi de komşu ülkelere mülteci olarak göç etmek zorunda bırakılmıştır. Asırlardır kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş olarak yaşayan Hutular artık Ruanda’da siyasi iradeyi ellerinde bulundurmaktadır. Hutu Başkan Grégoire Kayibanda’nın 1961-1973 yılları arasında yönetime geçmesiyle göç eden Tutsiler Ruanda’ya geri döndüklerinde öldürülmeye başlanmıştır. 1962 yılından itibaren 1990’lı yıllara dek Hutu-Tutsi çatışması devam etmiş ve benzer olaylar Burundi’de de yaşanmaya başlamıştır. 1990 yılında, göç etmiş mülteci Tutsilerin kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi Ruanda’yı işgal etmeye başlamıştır. İşgalde Hutular öldürüldüyse de asıl zararı Tutsiler görmüştür. Egemen gücün emri altında olan polisler Ruanda Yurtsever Cephesi ile ilişkisi olduğunu iddia ederek Tutsileri tutuklamaya başlamıştır. Hutular, Tutsileri ortak düşman olarak görerek ‘‘Hutuların On Emri’’ isimli yazı oluşturarak gazetede yayınlamışlardır. Hutuların Tutsileri ortak düşman olarak görmelerinin sebepleri arasında Tutsilerin sömürgecilik dönemindeki baskıcı rejimi yeniden kurmak ve Hutuları köleleştirmek istemesi yatmaktadır.

Juvenal Habyarimana

1973 yılından 1994 yılına kadar Juvenal Habyarimana’nın yönettiği Ruanda’da Tutsi nefreti giderek artmıştır. Habyarimana Batılı destekçilerinin baskılarına karşılık liberalleşmeyi ve demokrasiyi desteklerken aynı zamanda işlenen insan hakları ihlallerini görmezden gelmiştir. Siyasi baskıyı arttırmıştır. 1993 yılında Afrika Birliği Örgütü’nün önderliğinde iki taraf arasında Arusha Anlaşması imzalanmış olsa da bu anlaşma gerçek hayatta uygulanmamıştır.

Anlaşma Ruanda Yurtsever Cephesi ve hükümet arasında bazı haklar tanımakla beraber, iki ordunun birleşmesini istemiş ve Birleşmiş Milletler’den barışı kurumak adına yardım talep etmiştir. Her iki taraf da bu anlaşmanın imzalanmasına rağmen savaş için hazırlıklar yapmıştır. İstikrarsızlık, halkın hükümette karşı duyduğu hoşnutsuzluk ve iki etnik grup arasındaki çatışmalar ülkeyi soykırımın yaşanacağı 1994 yılına hazırlamıştır. Başkan Habyarimana’nın uluslararası anlaşmalar yapmak üzere Tanzanya’ya yaptığı uçak yolculuğunda öldürülmesi şiddeti tetikleyen son olay olmuştur. Suikastın Tutsiler tarafından yapıldığı iddiasının yayılması üzerine soykırım başlamıştır. 1994 yılında yaklaşık yüz gün süren soykırım, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı gerçekleştirdiği soykırımdan sonra gerçekleştirilen planlı ve sistematik en büyük soykırımdır. Çocuk, yaşlı, kadın fark etmeksizin tüm Tutsiler hedef alınmıştır. Tutsi kadınları tecavüze uğramış, yüzlerce Tutsi de işkenceye maruz kalmıştır. Tutsi kadınlarının HIV/AIDS gibi çeşitli hastalıklara kapılması için özellikle bu hastalıkları taşıyanların bu suçu işlemeleri planlanmıştır. Birleşmiş Milletler’in personel sayısını düşürmesiyle birlikte üç ay gibi kısa bir sürede 500.000 ile 1.000.000 arasında Tutsi uluslararası kamuoyunun önünde katledilmiştir. 1994 yılında kurulan hükümetin başkan yardımcısının Tutsi olması ve Birleşmiş Milletler’in Ruanda’ya personel göndermesi mevcut dengeyi Tutsiler adına değiştirmiştir. Güç Tutsilere geçmiş ve Hutular sürgün edilmiştir. Kaos ortamından yararlanan Ruanda Yurtsever Cephesi, Fransa tarafından eğitilen Ruanda ordusunu yenmiştir. Olaylara karışan yaklaşık iki milyon Hutu ülkeden kaçmıştır. Soykırım sonrasında güçsüz bir nüfus ve devlet sisteminin çalışmadığı bir ülke ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Ruanda ve komşu ülkelerde 1 Ocak 1994 ile 31 Aralık 1991 tarihleri arasında işlenen soykırım ve uluslararası hukukun ihlallerinden sorumlu kimseleri yargılamak ve cezalandırmak adına görev yapmak üzere Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kurmuştur.

Ruanda Hükümeti, uluslararası bir ceza mahkemesinin kurulmasını Birleşmiş Milletler’den kendisi teklif etmiştir. Mahkeme Tanzanya’nın Arusha şehrinde kurulmuştur ve savaş suçları, soykırım suçu ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşılık yargılama yetkisini kendisinde barındırmıştır. Mahkeme, cinsel şiddeti savaş suçu saymıştır. Mahkeme ilk yargılamasını 1997 yılında, son yargılamasını ise 2012 yılında gerçekleştirmiştir.

Mahkemenin ölüm cezası verme yetkisi olmamakla birlikte faal olduğu on beş yılda 93 kişi yargılanmış, yargılananlardan 62’sinin hapis cezası almasına, 14’ünün beraat etmesine, 10’unun ulusal mahkemede yargılanmak adına sevkine, 3’ünün Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevkine dair kararlar verilmiştir. 2 kişi de duruşma gerçekleşmeden vefat etmiştir. 30 Haziran 2012 tarihinden sonra başlayan herhangi bir dava veya temyiz Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından görülecektir. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konu, kişi, zaman ve yer bakımından yetkileri Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından hazırlanan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün maddelerinde yer almaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere zaman bakımından 1 Ocak 1994 ile 31 Aralık 1994 tarihleri arası, yer bakımdan Ruanda ve komşu ülkeler, kişi bakımından suça karışan gerçek kişileri yargılama ve konu bakımından soykırım, insanlığa karşı suçlar ve Cenevre Sözleşmesi ile II. Ek Protokol’ün ortak maddeleri olarak belirlenmiştir. Kısmen veya tamamen, ulusal, etnik, ırksal veya dini herhangi bir grubu yok etme amacıyla gerçekleştirilen davranışların hepsi soykırım olarak kabul edilmiştir. Statüye göre mahkeme söz konusu suçları işleyen veya suçun işlenmesine yardım eden gerçek kişilere soruşturma açma yetkisine sahiptir. Söz konusu suçlar şu şekilde belirtilmiştir: cinayet, yok etmek, köleleştirmek, sınır dışı etmek, hapsetmek, işkence, tecavüz, zulümler ve diğer insanlık dışı eylemler. Yine statüye göre mahkeme tüm ulusal mahkemelerden daha yetkili ve önceliklidir. Mahkeme davanın herhangi bir aşamasında ulusal mahkemelerden yetkilerini ertelemelerini isteyecek yetkiye sahiptir. Statünün 10. maddesine göre Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin organları şu şekilde ayrılmıştır: üç dava, bir temyiz dairesinden oluşan daireler, savcılık ofisi ve sicil dairesi. Dava dairelerinin her birinde 3 yargıç olmak üzere toplamda 9 ve en fazla 6 yedek yargıç bulunmaktadır. Dava dairelerinde bulunan yargıçlardan 7 tanesi aynı zamanda temyiz dairesinin de üyesidir.

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi

Her itiraz için temyiz dairesi en fazla beş üye ile toplanır. Daireler her ikisi aynı ülkenin vatandaşı olmayacak şekilde toplamda bağımsız 16 daimi yargıçtan ve 9 yedek yargıçtan oluşur. Daimi ve yedek yargıçların hepsi kendi ülkelerindeki en üst makama atanabilmek için gereken özellere sahip olmak zorundadır ve uluslararası hukuka ilişkin tecrübeleri göz önüne alarak seçilmektedirler. Danimarkalı Vagn Joensen Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Dava Dairesi Başkanı olarak atanmış ve görevini tamamlamıştır. Savcılık ofisi belirlenen tarihler arasında belirlenen coğrafyada suç işleyen kimseler hakkında soruşturma açılmasından sorumludur. Ofis, mahkemenin diğer organlarından bağımsızdır ve hiçbir hükümetten emir veya talimat almadan kendi görev çerçevesi içinde sorumluluğunu icra eder. Gambiyalı Hassan Bubacar Jallow, 15 Eylül 2003 tarihinde Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı olarak atanmış ve görevini tamamlamıştır. Statünün 16. maddesine göre sicil dairesi, mahkemenin idaresinden ve hizmetinden sorumludur. Daire, savcılık ve diğer dairelere hukuki ve idari destek sağlamakla yükümlüdür. Sicil memuru, genel sekreter tarafından mahkeme başkanına danışılarak atanır ve görev süresi dört yıldır. Mahkemede yargılanan her bir kişi mahkeme önünde eşit haklara sahiptir. Statünün 28. maddesince devletler mahkeme ile işbirliği içinde olmak zorundadırlar. Tanıklık yapma, delil paylaşımı, evrak servisi, tutuklama, gözaltına alma, sanığın mahkemeye teslimi, sanıkların yer bildirimi gibi çeşitli maddelere devletlerin uyması gerekmektedir. Ülkede gerçekleşen olaylarda suçu işleme, yardım etme ve katılma oranları oldukça yüksektir. 150.000 sanığın yargılanmasının gerekmesi, Ruanda hükümetinin geleneksel adalet sistemine dayalı Gacaca Mahkemeleri’ni kurma planını 2001 yılında açıklamaya itmiştir.

Üst düzey ve daha önemli davalar uluslararası mahkemede görülürken, alt düzey davalar geleneksel mahkemeye devredilerek yük iki mahkeme arasında paylaştırılmak istenmiştir. Mahkemenin soykırım konusunda yargılamada bulunduğu ilk davanın sanığı 1993-1994 yılları arası Taba kasabasında belediye başkanlığı yapmış olan Jean Paul Akeyesu’dur. Mahkeme açısından yeterince karmaşık olan soykırımın tanımı bu davada çözülmüştür.

Dava kararında mahkeme, tecavüzün insanlığa karşı bir suç olmasından ziyade ilk defa tecavüzün soykırımın bir yöntemi olarak sayılabileceğini kabul etmiştir. Mahkemeye göre soykırım suçu şekilde kabul edilmiştir: herhangi bir grubun üyelerini öldürme, grubun üyelerine ciddi bedensel veya ruhsal zarar verme, yaşam koşullarına zarar verme, doğumları engellemeye yönelik faaliyetlerde bulunma, grubun çocuklarını farklı bir gruba zorla verme. 2 Ekim 1998 tarihindeki duruşmayla Akeyesu suçlu bulunmuş ve çeşitli cezalara çarptırılmıştır. 2001’de verilen kararla da Akeyesu’nun tüm cezaları birleştirilmiş ve ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ruanda’da gerçekleştirilen soykırımın suçlularını yargılamak ve cezalandırmak üzere kurulmuş bir ad hoc mahkemedir. Mahkeme, uluslararası hukukçular tarafından adaleti yeterince sağlayamadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Mahkeme, Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yapısal olarak aynı şekilde kurulmuştur. Her iki mahkemenin de söz konusu suçların işlenmesinden sonra kurulmuş olması da uluslararası hukukun ilkeleri bakımından tartışma konusu olmuştur. Aynı suçtan birden kez yargılama yapılamaz ve kanunsuz suç olmaz gibi ilkelerin ihlal edildiği yönüyle mahkemenin adaleti tam olarak sağlayamadığına dair çeşitli görüşler de bulunmaktadır. Mahkemenin idam yetkisi bulunmamakla birlikte 2012 yılına kadar 93 sanık yargılanmıştır. Görülen davaların çoğunda suçlarla ilgili yeterli belgelerin bulunmasına karşılık bağlantı bulunmaması sebebiyle delil bulunmadığının söylenmesi de dikkat çekici bir husustur. Sonuç olarak Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasına giden yolda görevini yapmış ve tamamlamıştır. Uluslararası ceza mahkemeleri, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları, soykırım suçu gibi çok ağır suçları işleyenleri yargılamak ve bu suçların oluşmasını engellemek için önemli görevler üstlenmektedir. Tüm insanlık için hayati önem taşıyan adaletin yerine getirilmesi ve sağlanması adına Uluslararası Ceza Mahkemesi görevine devam etmektedir.

[irp posts=”46″ name=”3 Milyon İnsanı Öldüren Pol Pot’un Katliam Gerekçesi Şaşırtıcı!”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

ÇELİK, C. (2006). ‘‘Birleşmiş Milletler Yargısı ve Ruanda Mahkemesi’’. Kamu Hukuku Arşivi, Cilt: 9, Sayı: 1, s. 29-43.

KARASAKAL, K. (2020). ‘‘Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’’.

KILINÇ, A. Ş. (2009): ‘‘Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Devletlerin Egemenliği Üzerine Ulusal Egemenlik Odaklı Bir İnceleme’’. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 58, Sayı: 3, s. 615-657.

PAZARCI, H. (2015). Uluslararası Hukuk (14. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları. SHAW, M. (2018). Uluslararası Hukuk (8. bs.). (Çev: Y, ACER., İ. KAYA., M. DEMİRTEPE.,

  1. ŞİMŞEK.). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.

UZUN, E. (2003). ‘‘Milletlerarası Ceza Mahkemesi Düşüncesinin Tarihsel Gelişimi ve Roma Statüsü’’. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 25-48.

QASIM, S. O. (2014). ‘‘Savaş Suçları ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’’. Yüksek Lisans Tezi, Doğu Akdeniz Üniversitesi.

[/vc_toggle]

2021 Gazze Çatışmalarında Mısır ve Türkiye’nin Rollerine Dair Bir Analiz

Mayıs ayının ilk günlerine gergin bir şekilde başlayan Filistin toprakları, 6 Mayıs itibariyle 2021 İsrail – Filistin çatışmasına şahit oldu.

İlk olarak İsrail Yüksek Mahkemesinin Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde oturan aileleri evlerinden zorla çıkarılması kararı ve Mescid-i Aksa’daki Filistinlilere karşı orantısız güç kullanması önce protestolara neden oldu ardından da karşılıklı saldırılara ve çatışmaya dönüştü.

Sahada özellikle karşılıklı atılan füze videoları gündeme düşerken, küresel çapta bir diplomasi trafiği başladı. Tıpkı 2014 çatışmalarında olduğu gibi; Filistin ve İsrail meselesinde öne çıkmak isteyen ülkeler derhal adımlar atmaya başladı.

Örneğin Çin, Norveç ve Tunus, BM Güvenlik konseyi toplantısı talep ederken, ABD’nin itirazları nedeniyle mutabakat sağlanamadı. Bunun nedeni sadece ABD’nin salt İsrail desteği olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü bu süreçte ABD’deki Demokrat Partili sol eğilimli kesim ve partili gençlerin tutumu nedeniyle Biden yönetimi eski ABD yönetimlerine göre gerekli desteği sunmakta kararlılık gösteremedi. Sadece İsrail – Filistin İlişkilerinden sorumlu Hady Amr ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Joey Hood’un bölgeye gönderileceği açıklandı. Covid – 19 süreciyle uluslararası ilişkilerde önceliği Çin, Rusya ve İran olan ABD böylece tansiyonu düşürmeye yönelik çalışmalar yürüterek bir yerde İsrail’i frenlemiş oldu.

Avrupa Birliği ve batı ülkelerinin tutumu özellikle “her iki taraf” diyerek daha eşit mesafede yaklaşmaya yönelikti. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler ise İsrail’i orantısız güç uygulamakla suçladı. Türkiye’nin eski Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakerecisi olan Volkan Bozkır’ın başkanlık ettiği BM Genel Kurulu toplandı. Bu toplantıda Türkiye tarafından Filistinli siviller ve Kudüs’ün korunması için bölgeye uluslararası koruma gücü gönderilmesi önerisi gündeme getirildi ama Malezya ve Pakistan dışında uluslararası bir askeri güçten bahseden olmadı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı: Volkan Bozkır

İslam İşbirliği Teşkilatı da sanal bir toplantı ile elçiler ve dışişleri düzeyinde bir araya geldi ama beklenen yaptırımlardan çok uzakta bir tepki metni ortaya kondu.

Arap ülkelerinden Mısır ve Katar ise Filistin ile ilişkilerinin geçmişine dayanarak, ateşkesi sağlamak konusunda daha ileri adımlar atmaya çalışırken, iki ülkeden bunu başarabilen yine Mısır oldu. Haliyle başta Gazze konusunda ilk andan itibaren İsrail’e karşı yoğun bir baskı uygulayan Türkiye ve Mısır’ın Rolü bu 15 günlük süreçte çokça gündeme getirilmeye başlandı.

Özellikle 2014 savaşına olduğu gibi Türkiye, Katar ile beraber girişimlerde bulunduğunu hatırlamak gerekir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da Müslüman ülkeleri ve uluslararası toplumu İsrail’e karşı birlikte olmaya çağırdı “Zalim İsrail, terör devleti İsrail, Kudüs’teki Müslümanlara acımasızca ve etik olmayan bir şekilde saldırıyor” dedi. Ardından üst düzey pek çok bakan ve bürokrat İsrail’e karşı açıklamalarda bulunarak kamuoyu yaratmaya başladı. Bu süreçte Erdoğan; Katar, Pakistan, Ürdün, Kuveyt, Malezya, Endonezya, Cezayir, Özbekistan, Kırgızistan, Afganistan, Irak, Nijerya, Libya, Umman ve Rusya liderlerini aradı. Benzer bir telefon trafiğini de Mevlüt Çavuşoğlu gerçekleştirdi. Böylece Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi trafiği de en az söylemler ve açıklamalar kadar İsrail’i baskılamaya yönelik bir çaba olarak tarihteki yerini aldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler’de Gazze Hakkında Konuşurken

Takvimler 10 Mayıs’ı gösterdiğinde ise pek çok Türk, Suriyeli ve Filistinli İsrail’in İstanbul konsolosluğu önünde protestolar düzenledi. Özellikle “Mehmetçik Gazze’ye, Mehmetçik Kudüs’e” sloganları yurt ve dünya gündeminde geniş yankı uyandırdı. Oysa Türkiye ve Katar’ın çabaları sadece İsrail’e diplomatik ve toplumsal bir baskı kurmaktan ibaret değildi. Hamas Sözcüsü Fevzi Berhum, El Cezire Mübaşir Kanalında yaptığı açıklamada; iki ülkenin de roket saldırılarının kesilmesi için Hamas ile temasa geçtiklerini söyledi. Oysa Hamas tarafı, sorunun İsrail’den kaynaklandığını öne sürerek yaylım ateşine devam etti. Hamas her ne kadar Türkiye ve Katar ile ilişki yürütmek konusunda hassas davransa da çatışmaya giriştiği vakit, Mısır ile ortak hareket etmeyi tercih eden bir örgüt olarak karşımıza çıkıyor.

Haliyle çatışmanın bir tarafı olan Hamas’ın bu tutumu Türkiye ve Katar’ın Filistin politikası konusunda daha ileri adımlar atmasına şimdilik mani oluyor. Bu netice üzerinden pek çok analiz yazarı, Türkiye’nin bu süreçte başarısız olduğunu, ulusal ve uluslararası kamuoyunu ikna edemediğini böylece Filistin diplomasisinin sonuçsuz kaldığını dile getirdi.

Gazze’deki Hamas militanları tarafından İsrail’e atılan roketler

Erdoğan karşıtlığı ile dolu cümlelerle dile getirilen bu analizlerde parlatılan Mısır ise olağanüstü bir başarı göstermiş değil. Özellikle Sisi’nin yönetimi ele almasından sonra henüz bir ABD başkanıyla telefonda görüşmüş olması, hem tarihi hem de Hamas nazarında askeri öneme sahip olmasından kaynaklanıyor. Genel anlamda Mısır’ın Gazze ve Batı Şeria konusundaki önemi sadece coğrafi ve askeri olarak değil, idari açıdan da özellikle Gazze’yi 20 yıla yakın süre elinde bulundurmasından kaynaklanıyor.

ABD’nin Türkiye ve İsrail konusundaki tutumlarından dolayı, kendine has öneminin yeniden ön plana çıkması ile Gazze ve Tel Aviv’e ateşkes için iki heyet göndermesi, Kahire – Washington hattında bir yakınlaşma olarak nitelendirilse de Trump döneminde hayata geçirilen Abraham Antlaşmaları sürecini es geçmemek gerekir. Daha 6 ay evvel, İran konusunda ortak tehdit algısına sahip BAE ve İsrail, Filistin üzerindeki Mısır ve Ürdün ile olan tarihi Katar ve Türkiye ile olan siyasi ağırlığı ortadan kaldırmak için kolları sıvamıştı. Bu yüzden Biden yönetiminin bu çatışmalar sırasında böylesine tutuk davranması ve yeniden Mısır ile irtibat kurmasındaki neden de Trump dönemi politikalarının bir bakıma sorgulanmasından kaynaklanıyor.

Bu yüzden Mısır’ın ihtiyaç duyulan değil; savaşan taraflara ABD göz yummasıyla müzakere heyeti yollayan, siyasi boşluk ve önceliklerden kaynaklanan fırsatı değerlendiren bir ülke olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Nitekim 2016 yılında Sina çölünde İsrail ve Mısır için ortak bir tehdit halini alan IŞİD yüzünden, Netenyahu ve Sisi bir araya gelmişti. Yapılan görüşmeler her iki ülkenin ilişkilerinin ilerleme potansiyeli olduğunu gösterirken, ilerlememe nedeni yine iki tarafın da Filistin tutumu idi.

Türkiye’nin çatışmalardan kısa bir süre önce Mısır ile yeniden diplomatik görüşmelere başlaması Ortadoğu’da yeni bir diyalog zeminini hazırlarken; BAE’nin GKRY ve Yunanistan politikalarının sivriliği, bu ülkelerle tarihsel bağı olan Mısır için de Türkiye’ye karşı kullanılmaya hazır bir koz olarak Sisi yönetiminin cebinde duruyor. Ayrıca Sisi yönetimi boyunca salt askeri hibe ve yardımdan ibaret yürümüş, Gazze çatışmaları ile yeniden gelişen ABD- Mısır ilişkileri bu sefer Türkiye karşıtlığı üzerine kurulursa, gelecekte bölgedeki dengeleri derinden etkileyebilir.

Böyle bir ortamda Türkiye’nin Mısır ile başlatacağı diplomatik süreç; Arap Baharı ekseninden çıkıp bugünün gerçekleriyle bütünleşerek ilerlemeli, başta Filistin olmak üzere Ortadoğu coğrafyasına kalıcı barışı getirmek ve Türkiye’yi dış tehditlerden korumak adına şekillendirilmelidir. Mısır’ın tıpkı Libya gibi bizim denizden bir komşumuz olduğu gerçeği, Mavi Vatan’ın bekası adına göz ardı edilmemelidir.

Ozan Akarsu

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.dw.com/en/turkeys-erdogan-hits-out-at-israel-as-mideast-conflict-grows/a-57573760

https://tr.sputniknews.com/ceyda_karan_eksen/202009171042875828-ibrahimabraham-anlasmasi-misir-ve-urdun-ile-saldirmazlik-anlasmasindan-farkli-halklari-baristirma/

https://www.bbc.com/turkce/haberlerturkiye57215134at_medium=custom7&at_campaign=64&at_custom4=0B4CC9F6-BB35-11EB-9002-06B196E8478F&at_custom2=twitter&at_custom3=BBC%20Turkce&at_custom1=[post%20type]&fbclid=IwAR0zi2okrSrY30jJhUQIyk_0T69u_NCA8JxI1x8fD9Qmeza-KdyK0ZUOE64

https://tr.euronews.com/2021/05/22/m-s-r-taraflar-aras-nda-mekik-dokurken-gazze-de-ateskese-uyuluyor

https://tr.euronews.com/2021/05/23/bae-filistin-de-gerginligi-azaltmak-icin-taraflarla-cal-smaya-haz-r-z

https://www.ensonhaber.com/gundem/israil-ve-misir-gazze-ateskesi-hakkinda-joe-bidena-bilgi-verdi

https://www.aljazeera.com/features/2017/9/20/egypt-israel-relations-at-highest-level-in-history

[/vc_toggle]