Avrasya’nın Kalbi Orta Asya: Jeopolitika ve Bölge Sorunları Üzerine Bir Bakış

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından yaşanan dönüşüm tüm dünyayı etkilemiştir. İki kutuplu sistemden çok kutuplu dünya düzenine bir evirilme olsa da Soğuk Savaş’ın sonunda galibiyeti Amerika Birleşik Devletleri (ABD) alarak başat aktör olarak uluslararası arenada oyun kurucu konumuna gelmiştir. Soğuk Savaşı’n bitmesinin ardından iki kutuplu sistemin diğer oyuncusu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılmış ve Kafkasya ve Orta Asya’da bir değişim ve dönüşüm başlayarak devletler bir bir bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Bugün bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya ülkeleri arasında Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan sayılabilmektedir. Bu ülkelerin bağımsızlıkları sonrası yaşanan geçiş süreci sorunları da kaçınılmaz olmuştur.

Orta Asya’yı gösteren harita

Orta Asya’nın jeopolitik ve jeoekonomik konumu düşünüldüğünde bölgede yaşanan sorunlar sadece bölge ülkelerinin etkisi ile yaşanmamış dış aktörlerin bölgeye müdahalesi sonucu da etkilenmiştir. Bu çalışmada öncelikle Orta Asya bölgesinin jeopolitik konumunun önemi ve bağımsızlıkları ardından geçiş süreci sorunları ele alınmasının ardından geçiş dönemi sorunları arasında yer alan etnik-sınır sorunları detaylıca incelenerek bölgeye ve bölge ülkelerine etkisi anlatılacaktır.

Orta Asya Jeopolitikası 

Orta Asya Doğu ve Batı’nın çıkar çatışmaları arasında kalmış, jeopolitik ve jeoekonomik açıdan en önemli bölgelerden biridir. Ünlü teorisyen Mackinder’in de önemle işaret ettiği bölge olan Orta Asya, Avrasya’nın merkezinde, kalbinde, yer almaktadır[1]. Bakıldığında Rusya, Ortadoğu, Hint-Pasifik bölgelerine geçişte bir köprü olan Orta Asya, kurulacak yeni oyunun bir parçası haline gelmiştir. Orta Asya’nın küresel güçleri bu denli çekmesinin asıl nedeni de Hazar enerji havzasının dünya petrol rezervinin %16’sına sahip olmasıdır. Hazar bölgesinde yaklaşık 230 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Aynı şekilde 263 milyar küp doğalgaz rezervine sahip bölge yeraltı ve yerüstü kaynakları açısından da zengindir[2]. Tarım, kömür, hidroelektrik, altı vb. değerli madenler ve diğer madenler açısından da zengin bir bölge olması dolasıyla yeni büyük oyunun bir oyuncusu haline gelmiştir.

Hazar bölgesi

Rusya, İran, Ortadoğu gibi ABD çıkarlarının olduğu bölgelere yakınlığı sebebiyle de ABD açısından bölgenin önemi farklı anlamlar da taşımaktadır. ABD gerek Hazar havzasındaki petrol rezervleri sebebiyle gerekse eski düşmanı Rusya’ya karşı çevreleme politikası güdebileceği bir bölge olması sebebiyle Orta Asya’ya fazlaca önem vermektedir[3]. Ayrıca Çin’in son yıllarda yürütmekte olduğu Kuşak Yol Girişimi’nin güzergahında olan Orta Asya devletleri ile hem ticari hem de askeri-politik iş birliği içerisine girerek Çin yayılmacılığının önüne geçmeye çalışmaktadır.  Rusya açısından ise hem sınır güvenliği hem de ülkesi için birer pazar konumunda olması nedeniyle Orta Asya büyük öneme sahiptir.

Rusya, SSCB’nin dağılmasının ardından da bu bölgede bir abi görevi üstlenmiş ve Rus etkisini Orta Asya ülkeleri üzerinde devam etmiştir. Bugün, Orta Asya devletleri jeopolitik ve ekonomik konumları, savunma yapıları, gelişen iletişim ve bilgi ağları nedeniyle halen Rusya’ya bağımlıdır ve uluslararası ilişkilerde bir denge oluşturmaya çalışmaktadırlar[4]. Çin Orta Asya bölgesinde, bağımsızlıkları sonrası dış dünyaya açılmalarında bir köprü olmak amacıyla ekonomik anlamda desteklemiştir. Kuşak Yol Girişiminde bir geçiş noktası olan Orta Asya, Çin ve ABD’nin rekabet haline dönüşen bölgelerden biri olmuştur[5].

Bağımsızlık Süreci Sonrası Orta Asya’da Yaşanan Geçiş Süreci Sorunları 

Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılma sürecine girmiştir. Bu süreç içerisinde 15 devlet bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin bir kısmını oluşturan Orta Asya bölgesinde de bağımsızlık ardından birtakım geçiş dönemi sorunları yaşanmıştır. Bu sorunlar;

  1. Etnik ve sınır sorunları
  2. Ulus devletleşme sorunu
  3. Su ve çevre sorunları
  4. Narkoterörizm
  5. Hazar sorunu
  6. Enerji güvenliği
  7. Radikalizm- Terörizm
  8. Ekonomik yapı (Yolsuzluk ve refah sorunu)
  9. Bölgesel liderlik ve entegrasyon girişimlerinin başarısızlığı
  10. Kimlik sorunu (Üst kimlik inşa süreci)
  11. Yeni büyük oyundaki jeopolitik- jeostratejik önemlerinden kaynaklanan güç mücadelesi
  12. Demokratikleşme ve bu bağlamda yaşanan sistem inşası sorunu

şeklinde sıralanabilmektedir.[6]

Orta Asya’da Yaşanan Etnik-Sınır Sorunları 

Tarihsel olarak Orta Asya cumhuriyetlerinin kurulma ve kendi aralarındaki sınırlarının oluşturulması Sovyet yönetiminin himayesinde 1924 yılında uygulamaya konulan ve Orta Asya’da “Ulus Devlet Sınırlarının Belirlenmesi” çalışmalarının ürünüdür. Ancak Sovyetler döneminde Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki sınırlar ilk başlarda idari sınırlar olmaktan öte anlam ifade etmemiş ve geçen süre zarfında sınır belirsizlikleri ve sık sık değişiklikler yapılmıştır[7]. Sovyetler döneminden kalma bu sorun, Sovyetlerin böl-yönet politikasının bir tezahürüdür. Orta Asya farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin iç içe geçtiği büyük bir mozaik görüntüsüne sahiptir.

Bu durum bir yönüyle kültürel bir zenginliğin ifadesi olsa da diğer boyutuyla farklı kimliklerin çatışma alanına dönüşme riskini de taşımaktadır. Sovyetler sonrası dönemde ortaya çıkan sınır sorunları ve yeni kurulan ülkelerin demografilerinden kaynaklanan gerilimler halen bütünüyle çözülmüş değildir[8]. Sovyet döneminde 1921’den 1980’e kadar yaklaşık 90 kere değişmesi, bugün sadece Orta Asya’da 18 ciddi sınır uyuşmazlığının temel nedenini teşkil etmektedir. Orta Asya’daki etnik-sınır sorunlarını oluşturan ihtilaflı bölgeleri maddeler halinde sıralayacak olursak; [9]

  1. Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin, Özbekistan’dan ayrılıp Kazakistan’la birleşmek istemesi;
  2. Türkmenistan, Kazakistan’ın Mangistauski rayonunu istemesi;
  3. Özbekistan, Türkmenistan’ın Daşovuz bölgesinin bir bölümünü istemesi;
  4. Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin, Özbekistan’ın Buhara bölgesinin kuzey-batı kısmını istemesi;
  5. Özbekistan’ın Harezm Bölgesi, Karakalpak Muhtar Cumhuriyeti’nin güney-doğu bölgesini istemesi;
  6. Özbekistan’ın, Carcov bölgesinin Amu-Derya kısmını istemesi;
  7. Türkmenistan’ın, Buhara bölgesinin Amu-Derya kısmını istemesi;
  8. Özbekistan’ın, Kazakistan’ın Çimkent bölgesinin güney kısmını istemesi;
  9. Tacikistan’ın, Özbekistan’ın Surhan-Derya rayonunu istemesi;
  10. Tacikistan’ın, Özbekistan’ın Semerkant ve Buhara bölgelerinin bir kısmını, Zeravşan Nehri vadisini istemesi;
  11. Tacikistan’ın, Kırgızistan’ın Oş bölgesindeki sıradağların güney bölümünü istemesi;
  12. Kırgızistan’ın, Tacikistan’ın Gomo-Bedehşan muhtar bölgesinin bir kısmını istemesi;
  13. Özbekistan’ın, Kırgızistan’ın Oş vilayetinin bir bölümünü istemesi;
  14. Kazakistan’ın, Kırgızistan’ın Issık-Göl bölgesinin kuzey bölümlerini istemesi;
  15. Kırgızistan’ın, Kazakistan’ın Alma-Ata ve Taldı Kurgan bölgelerinin güney kısımlarını istemesi;
  16. Kazakistan’ın, kendisine sınır Rus topraklarının bir kısmını istemesi. (Mesela, Astrahan, Volgograd, Orenburg, Omsk, Kurgan, Altay toprakları ve diğerleri);
  17. Kazakistan’ın kuzeyinde ve buna komşu Rus topraklarında bir Alman idari biriminin kurulması düşünülmesi;
  18. Rusya, Kuzey Kazakistan, Kökşetav, Akmolla (Tselinograd), Kustanay, Doğu Kazakistan, Oral ve Aktöbe rayonlarının kuzey kısımlarıyla Semipalatinsk ve Pavlodar’ın Irtış kısmını istemesi; sayılabilmektedir.

Orta Asya cumhuriyetlerinin 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan etmesi ile gerçekleşen bazı olaylar bölge ülkelerinin sınır konuları üzerinde yoğunlaşmalarına sebep olmuştur. Özbekistan’ın huzurunu kaçıran terör saldırılarına karşılık olarak, Özbek hükümetinin devlet güvenliği gerekçesi ile halen net olarak çizilmemiş ihtilaflı sınırlara patlayıcı mayınların yerleştirmesi; yıllardır ülke vatandaşlarının ülkeler arası serbest dolaşımına sınırlamalar getiriyor olması; ve aynı zamanda Özbekistan yönetiminin sınır komşularıyla sınır anlaşmaları olmaksızın tek taraflı olarak sınır önlemlerini alması, diğer Orta Asya ülkeleri tarafından sınır belirleme görüşmelerini hızlandırmıştır[10]. Görüldüğü üzere Orta Asya yapay sınırlarının çiziminde etnik, sosyal, kültürel ve tarihi bağlar göz ardı edilerek Sovyet sistemine ve isteğine bağlı çizilmiştir. Bağımsızlıklarının ardından bu durum 1992 yılında Özbek ve Kırgızlar arasında Oş bölgesinde çıkan çatışmalarda insan kaybı yaşanmıştır[11]. Yıllar içerisinde yaşanan sorunlar çerçevesinde yukarıda saydığımız 18 ihtilaflı bölge ortaya çıkmıştır.

Oş bölgesi

Günümüzde halen bazı bölgelerde sorun devam etmektedir. Orta Asya cumhuriyetlerinin her birine farklı etnik kökenden insanların yerleştirilmesi Sovyet etnik politikasının başarılarından biridir. Bu sayede, bağımsızlıklarına kavuştuklarında bölge ülkeleri çeşitli etnik gruplara ev sahipliği yapıyor olacaktı. Farklı etnik gruplar, bu ülkelerde kültürel zenginlikten ziyade ulusal kimlik oluşturmada istikrarsızlık faktörü olarak ortaya çıkmıştır.

Kazakistan bağımsızlığını ilan ettiğinde ülkenin %39’u Kazaklardan, %38’i Ruslardan oluşuyordu; Kırgızlar kendi memleketinde %52’yi oluşturuyorken ülkenin %22’si Ruslardan, %13’ü Özbeklerden oluşmaktaydı. Tacikistan’ın %62’si Tacik ulusundan, %24’ü Özbeklerden ve %7’si Ruslardan; Türkmenistan Cumhuriyeti’nin %71’i Türkmenlerden, %9’u Özbeklerden, %9’u Ruslardan; Özbekistan’ın %71’i Özbeklerden, %8’i Ruslardan ve %5’i Taciklerden oluşmuştur[12]. Görüldüğü üzere bu etnik farklılıklar ve bölgede oluşan heterojen kimlik bir tesadüf değildir. Sovyet rejiminin bir üst Rus kimliği yaratma çabası içerisinde Orta Asya devletlerinin kendi kimliklerinden uzaklaşarak birleşme ve bütünleşme çabasının önüne taş koymaktır. Etnik azınlıklar konusunda geliştirilmiş politikalardan öne çıkanı Nazarbayev’in söylemlerinde yer alan “devlet, biçimsel bir birlikten çıkarak ancak ortak değerlerin ve kültürün bütünlüğü ile ayakta kalır. Çünkü devlet bir organik bir bütünlüktür.” politikasıdır[13]. Nazarbayev’in söylemlerinde olduğu gibi, Orta Asya’nın genelinde birlik ve bütünlük içerisinde etnik-sınır sorunlarının kısa sürede çözülmesi ve bölgesel olarak her devletin daha da gelişmesine ve ilerlemesine katkı sağlanması gerekmektedir.

Sonuç

Orta Asya, Doğu ve Batı arasında bir köprü görevi görmesi ve Avrasya’nın kalbinin attığı yer olması sebebiyle pek çok açıdan büyük öneme sahip bir bölgedir. Bölgenin jeopolitik, jeostratejik önemine bakacak olursak Orta Asya Hazar havzası enerji rezervleri ve yeraltı ve yerüstü kaynakları sebebiyle küresel güçlerin göz bebeği haline gelmiş bir bölgedir.

Dünyada Orta Asya’yı çok önemli bir yere konumlandıran teorisyen Mackinder’in görseli

Soğuk Savaş’ın ardından Sovyetlerin dağılması ve Orta Asya devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmasının ardından bölgede bazı geçiş süreci sorunları yaşanmıştır. Yeni kurulan devlet olmaları, yıllarca Rus etkisi ve komünizm etkisi altında kalmaları sebebiyle bölge devletlerinin sorun yaşaması kaçınılmaz olmuştur. Geçiş dönemi sorunlarından belki de en önemlisi etnik-sınır sorunları bölge ülkelerini ve bölge ülkelerinin birbirleri ile ilişkilerini çokça etkilemektedir. Etnik-sınır sorunlarının çıkmasının başlıca nedeni Sovyetlerin bölge ülkeleri üzerindeki hakimiyeti sırasında bölgeyi yapay sınırlara bölerek idari bilimlere ayırmasıdır. Ayrıca etnik açıdan da homojen olmayan bu sınırların oluşmasının sebebi, bir üst kimlik olarak Rus kimliğini entegre ederek heterojen bir yapı oluşturmak ve ortak kimlik etrafında bütünleşmeyi engellemektir. Bağımsızlıkların kazanılmasından itibaren 18 ihtilaflı bölge bulunmaktadır.

Orta Asya’da oynanan yeni büyük oyunun bozulması ve küresel güçlerin oyun sahasının dağıtılması için öncelikle bölge ülkeleri aralarındaki etnik-sınır sorunlarını çözerek bölgedeki diğer sorunlara karşı ortak hareket etmeli ve gelişmeye ve büyümeye odaklanmalıdır.

[irp posts=”6100″ name=”Orta Asya ve Kafkasya Ülkelerinde 2016″]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Mehmet Seyfettin Erol, Küresel Güç Mücadelesinde Avrasya’nın Değişen Jeopolitiği: Yeni Büyük Oyun, Ankara: Barış Kitapevi, 2011, s.59.

[2] Uğur Aktürk, Orta Asya ve Kafkasya Jeopolitiğinde Küresel Egemenlik Mücadelesi, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1(1), 2010, s.27.

[3] “Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi”, 25 Kasım 2014,

https://www.altayli.net/orta-asyanin-jeopolitik-konumu-ve-olusturulmak-istenen-bolgesel-guvenlik-sistemi.html , (Erişim Tarihi:19.04.2021).

[4] Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi, 2014.

[5] Uğur Aktürk, 2010, s.33.

[6] Mehmet Seyfettin Erol, “Orta Asya’da Güvenlik Sorunları”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, 2004, s. 86-108.

[7] Altynbek Joldoshov, “Kimlik ve Sınır: Orta Asya’da Sınır Sorunları”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 19(2), 2019, s.304.

[8] “Dungan Hadiseleri ve Orta Asya’daki Etnik Fay Hatları”, 14 Şubat 2020,

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/dungan-hadiseleri-ve-orta-asya-daki-etnik-fay-hatlari/1733969, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

[9] Mehmet Seyfettin Erol, 2004, s.88.

[10] “Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar”, 28 Şubat 2020, https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizligin-30-yili-yaklasirken-orta-asya-cumhuriyetlerinin-arasindaki-ihtilaflar, (Erişim Traihi:19.04.2021).

[11] “Orta Asya Raporu: Dönüşüm Sürecinde Türk Cumhuriyetleri”, 29 Ekim 2018,

https://insamer.com/tr/orta-asya-raporu-donusum-surecinde-turk-cumhuriyetleri_1743.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

[12] Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar, 2020.

[13] Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar, 2020.

Kaynaklar 

“Google”. “Bağımsızlığın 30. Yılı Yaklaşırken Orta Asya Cumhuriyetlerinin Arasındaki İhtilaflar”. 28 Şubat 2020. https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-asya-arastirmalari-merkezi/bagimsizligin-30-yili-yaklasirken-orta-asya-cumhuriyetlerinin-arasindaki-ihtilaflar, (Erişim Traihi:19.04.2021).

“Google”. “Dungan Hadiseleri ve Orta Asya’daki Etnik Fay Hatları”. 14 Şubat 2020. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/dungan-hadiseleri-ve-orta-asya-daki-etnik-fay-hatlari/1733969,  (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Fergana Vadisi’nde Sınır Problemleri ve Eksklavlar”. 28 Mart 2019. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fergana-vadisinde-sinir-problemleri-ve-eksklavlar/1432575, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya Raporu: Dönüşüm Sürecinde Türk Cumhuriyetleri”. 29 Ekim 2018. https://insamer.com/tr/orta-asya-raporu-donusum-surecinde-turk-cumhuriyetleri_1743.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya: Güç, Siyaset ve Ekonominin Çatıştığı Yer”. 30 Mart 2010. https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2010/03/30/orta-asya-guec-siyaset-ve-ekonominin-catistigi-yer/index.html, (Erişim Tarihi: 19.04.2021).

“Google”. “Orta Asya’nın Jeopolitik Konumu ve Oluşturulmak İstenen Bölgesel Güvenlik Sistemi”. 25 Kasım 2014. https://www.altayli.net/orta-asyanin-jeopolitik-konumu-ve-olusturulmak-istenen-bolgesel-guvenlik-sistemi.html, (Erişim Tarihi:19.04.2021).

Aktürk, Uğur. “Orta Asya ve Kafkasya Jeopolitiğinde Küresel Egemenlik Mücadelesi”, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1(1), 2010.

Erol, Mehmet Seyfettin. “Orta Asya’da Güvenlik Sorunları”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, 2004.

Erol, Mehmet Seyfettin. Küresel Güç Mücadelesinde Avrasya’nın Değişen Jeopolitiği: Yeni Büyük Oyun. Ankara: Barış Kitapevi, 2011.

Joldoshov, Altynbek. “Kimlik ve Sınır: Orta Asya’da Sınır Sorunları”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 19(2), 2019.

Özdemir, Abdullah ve Mesut Çakır. “Bağımsızlık Sonrası Orta Asya Ülkelerinin Yoksulluk Sorunu”, Yönetim ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 2007.

[/vc_toggle]

Bilge Kral: Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç’i dünya çapında üne kavuşturan yalnızca Bosna Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı olarak zafer kazanmış bir lider olması değil; hayatının büyük kısmını araştırmaya, bilime, tarihe, felsefeye ve İslam’a ayıran büyük bir İslam mütefekkiri olması ve düşmanlarının dahi onu bu nedenle “Bilge Kral” olarak anmasıdır. İzzetbegoviç, hayatı boyunca ülkesinin içinde bulunduğu sıkıntılı ve parçalanmış duruma ve İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunlara kafa yormuş ve çözüm yolları aramıştır. Başta dünyaca ünlü “Doğu ve Batı arasında İslam” eseri olmak üzere tüm dünya tarafından kabul gören pek çok esere imza atmış olan İzzetbegoviç; bir entellektüel, düşünür ve ülkesi için cephede savaşarak devlet kurmuş bir liderdir.

Bosna Hersek

Bu çalışma; İzzetbegoviç’in hayatı, fikirleri ve siyasi mücadelesi üzerine bir özet ve değerlendirmedir. Boşnaklar 19. yüzyılda önemli birkaç olay yaşamıştır. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın hâkimiyetinde olan Bosna-Hersek bu dönemde Avusturya devleti tarafından işgale uğramış ve sahip oldukları değerler zorla değiştirilmiştir. Bu durum Bosna-Hersek halkı için tarihî bir kırılma olmuştur. Müslüman Boşnakların, Osmanlı hâkimiyetinin ortadan kalkmasıyla kimlik ve medeniyetlerinde değişiklikler başlamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı devletlerin işgal ettiği Bosna-Hersek, özgürlük savaşı vermiştir.

Osmanlı hâkimiyetinin sonlanmasından bir asır sonra ise Bosna-Hersek, tarihe kara bir leke olarak geçecek katliamlara ve Srebrenitsa Soykırımı’na maruz kalmıştır. 1990’dan sonra yaşanan özgürlük savaşının en büyük kahramanı Aliya İzzetbegoviç olmuş ve bir ömür süren siyasi ve sosyal ve felsefi mücadelesinin ardından bağımsız Bosna-Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı seçilmiştir[1].

Erken Yaşamı ve Gençlik Yılları

1925 yılında Bosna’nın Samac kasabasında dünyaya gelen Aliya İzzetbegoviç İslami değerlere bağlı muhafazakâr bir aile yapısı içerisinde büyümüştür. Keza İslam’ı yaşayışı ve kavrayışında annesinin dindarlığının büyük etkisi olduğunu pek çok kez dile getirmiştir. Din, tarih gibi konulara ilgili bir genç olan İzzetbegoviç, bunların yanında Batı felsefesine de ilgi duymuş, Bergson’un Yaratıcı Devrim, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ve Spengler’in Batı’nın Çöküşü gibi eserlerinden etkilenmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Boşnaklara ve Balkanlar’da müslümanlara karşı Sırp ve Hırvatlar’ın uyguladığı baskıcı politikalar şiddetini arttırmış ve bu duruma karşı 1939 yılında Dr. Mehmet Sapho önderliğinde “Genç Müslümanlar” teşkilatı kurulmuştur.

Genç Müslümanlar Teşkilatı

İslam’ı ve hümanizmi savunan komünizm ve faşizmi ise şiddetle reddeden bu teşkilata Aliya İzzetbegoviç henüz lise yıllarında dahil olmuş ve dünya görüşü şekillenmeye başlamıştır. İzzetbegoviç, teşkilatın kuruluş felsefesini ve düşüncelerini şu cümlelerle ifade etmiştir: “1940’ların başında Genç Müslümanlar hareketi ortaya çıktığında, Müslüman dünya çok kötü bir yoldaydı. Bağımsız olan sadece birkaç Müslüman ülke vardı.

Biz bunu kabul edilemez bir durum ve İslam’ı da, özünü muhafaza ederek kendisini güncele taşıyabilmesi gereken canlı bir fikir olarak görüyorduk. Müslüman dünyada olanlardan, yabancıların askerleri ya da sermayeleri yoluyla kurduğu hâkimiyetten rahatsızdık”[2]. İzzetbegoviç ayrıca bu süreçte Metiljeviç’in “Gerçekliğin Işığında İslam” ve Osman Nuri Hadziç’in “Muhammed ve Kuran” eserlerini şevkle okumuş ve düşüncelerini teşkilattaki arkadaşlarıyla çok kez tartışmıştır[3]. İzzetbegoviç, 1946 yılında bu teşkilata mensup olduğu ve İslam Devleti kurma emellerinin bulunduğu gerekçesiyle bir grup arkadaşıyla beraber Yugoslavya Başkanı Tito tarafından tutuklatılmış ve üç yıl hapis yatmıştır. 1949 yılında tahliye edildikten sonra gençlik yıllarından beri tanıdığı Halide Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten sonrasında üç çocuğu olmuştur. Öğrenimine de kaldığı yerden devam eden İzzetbegoviç ilk önce Ziraat Fakültesi’ne girmiş sonrasında fikrini değiştirerek Hukuk Fakültesi’ne başlayıp 1956 yılında başarıyla tamamlamıştır. Mezuniyeti sonrasında 10 yıl boyunca Karadağ’da bir fabrikanın inşaatında çalışmış, bu sırada İslam ile ilgili bazı yazılar yazmıştır. Yazılarının birçoğunu yayınlama fırsatı bulamamıştır. İzzetbegoviç, Genç Müslümanlar Teşkilatı dağılsa da üyeleriyle gizli şekilde buluşmaya ve çalışmalar yürütmeye devam etmiştir. Josip Broz Tito liderliğindeki Yugoslavya’da Müslümanlar’ın hakları için mücadele etmeye devam eden İzzetbegoviç, Bosna Hersek İslam Birliği’nin yayın organı “Preporod” gazetesinin yanı sıra “Takvim” ve “Glasnik” gibi bültenlerde de yazılar yazmış, camilerdeki sohbetlere katılmıştır. İzzetbegoviç yazılarını, çocukları Leyla, Sabina ve Bakir’in baş harflerinden oluşan “LSB” takma adıyla yayınlamıştır. İzzetbegoviç’in Boşnak ve tüm Müslüman dünyasını gaflet uykusundan kaldırmak amacıyla yazdığı makaleler büyük etki yaratmıştır. 1960’lı yıllarda yazmaya başladığı ve çok ses getiren “İslam Deklarasyonu” adlı eserini 1970 yılında yayınlamıştır.

Aliya İzzetbegoviç, yazmış olduğu “İslam Deklarasyonu” ve “İslam Rönesans’ının Sorunları” adlı eserleriyle yalnızca ülkesinde değil Balkanlar’da yaşayan tüm Müslümanlar için önemli tespitlerde bulunmuş ve İslam dünyasının başlıca sorunlarını ele almıştır. Ayrıca bu dönem içerisinde dünya çapındaki en önemli eseri kabul edilen “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eseri üzerinde de çalışmalarını sürdürmüştür. O dönemde yazdığı makalelerde İzzetbegoviç, insanları, yönetimdeki komünist rejime karşı açık bir şekilde karşı koymaya çağırmamıştır. Buna mukabil Müslümanların hayatın her alanında daha aktif rol almalarının önemi ve Müslüman çocuklarının özellikle de kız çocuklarının eğitim görmelerinin gereği gibi hususları vurgulamıştır.

1983 yılına gelindiğinde Saraybosna Davası’nda yargılanan ve ikinci kez hapse atılan İzzetbegoviç tam 14 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bir yıl sonra 1984 yılında tüm dünyada büyük etki yaratan “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eserini yayınlamıştır. İzzetbegoviç, entellektüel dünyada kendisini büyük üne kavuşturan ve serbest bırakılmasında etkili olan bu eserinde Batı’nın bilimi ve materyalizmi ile İslam’ın savunduğu dini ve felsefi değerleri ayrıntılı olarak ele almış ve karşılaştırmıştır. İzzetbegoviç, Müslümanlar için gelişime kapalı sadece ibadete dayalı bir yaşamı da, İslami değerlerden uzak yalnızca bilime dayalı materyalist bir yaşamı da reddetmiştir. Nitekim bu düşüncelerini “Bilim veya din değil, bilim ve din; işte İslam bu.” sözleriyle ifade etmiştir.

Bosna Bağımsızlık Savaşı ve Cumhurbaşkanlığı

Komünist ideolojiden kurtulmanın başlangıcı olarak değerlendirilen Berlin duvarının yıkılması ve 1990 yılında Bosna Hersek Komünist Partisi’nin dağılmasının ardından Yugoslavya çökmüş, serbest bırakılan İzzetbegoviç de aynı idealleri paylaştığı arkadaşlarıyla Bosna Hersek’in bağımsızlık kazanmasında büyük role sahip olan Demokratik Eylem Partisi (SDA) ’ni kurarak siyasi faaliyetlerine başlamıştır. İzzetbegoviç, siyasi parti lideri olmasıyla birlikte hayatı boyunca savunduğu ilkeleri siyaset sahnesinde uygulama fırsatı bulmuştur. 1990 yılında yapılan ilk çok partili seçimden zaferle çıkarak Yugoslavya’yı oluşturan altı federal yapıdan biri olan Bosna-Hersek Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçilen Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte çıkan iç savaşta zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmıştır.

Yugoslavya dağılınca ortaya çıkan devletler

Bosna Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesinde halkının lideri olan ve cephede bizzat savaşan İzzetbegoviç, diplomaside de etkin bir rol üstlenmiştir. 1 Mart 1992 yılında Bosna’da bağımsızlık referandumu yapılmış ve %62.8 Evet oyuyla Bosna halkı kararını vermiştir. Mart 1992’de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek 7 Nisan 1992’de ABD ve diğer batılı ülkelerce tanınmış ve 22 Mayıs 1992’de Birleşmiş Milletler’e yaptığı üyelik başvurusu kabul edilmiştir.

Bosna Savaşı 1992 yılının ilkbaharında başlamıştır. Referandumun ardından JNA ve Sırp paramiliter grupların farklı şehirlerde saldırıları başlamıştır. 6 Nisan 1992’de ise başkent Saraybosna’da 3,5 yıl sürecek kuşatma ve katliamlar süregelmiştir. Bu zor günlerde İzzetbegoviç, tüm Bosna Hersek vatandaşlarını “uluslararası alanda tanınan” Bosna Hersek’e karşı yapılan Sırp saldırılarına karşı koymaya davet etmiştir. Boşnaklar, İzzetbegoviç önderliğinde çetin bir mücadele vermiştir. Yeterli silahı olmayan Boşnak halkına karşı eşi görülmemiş suçlar işlenmiştir. Sırp güçleri, sivillere karşı büyük katliamlar gerçekleştirerek insanları evlerinden sürüp, kadınlara tecavüz etmiş ve tarihi miras yok edilmiştir. Tüm ülke genelinde toplama kampları kurulmuştur. Bosna Hersek’teki bu durum, Hırvat Savunma Konseyi (HVO) saldırıları başladıktan sonra daha da kötüleşmiştir. 1995 yılının temmuz ayında, BM koruması altında olan Srebrenitsa’da Sırp kasabı olarak nitelendirilen Ratko Mladic komutasındaki güçlerin şehre girmesinin ardından 8 binden fazla Boşnak erkeğin katledildiği Srebrenitsa Soykırımı gerçekleşmiştir. Ülkesini savunduğu ve müzakere masasında çözüm aradığı zamanlarda bile Aliya İzzetbegoviç, barışçıl ve kin barındırmayan politikasından ödün vermemiştir. 200 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, bir milyondan fazla insanın evini terk ettiği, soykırım ve katliamların gerçekleştiği iç savaş, 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Anlaşması ile sona ermiştir. İzzetbegoviç, söz konusu barış anlaşmasına ilişkin, “Bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir.” ifadelerini kullanmıştır. Dayton Antlaşması, ülkeye barışın yanı sıra karmaşık bir devlet yapısı getirmiştir.

Srebrenitsa Soykırımı

Ülke, iki entite (Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) ile Brçko Özerk Bölgesi’ne ayrılmış ve Bosna Hersek Federasyonu da kendi içinde 10 kantona bölünmüştür. Bosna-Hersek topraklarının % 51’ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49’unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) verilmiş, yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasına karar verilmiştir. Antlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri,  Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koşmuştur.

1995 yılında Bosna Savaşı’nı bitiren Dayton Barış Antlaşması’nın ardından yapılan çok partili seçimde İzzetbegoviç, bağımsızlığı tanınan Bosna-Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 1998 yılında tekrar Cumhurbaşkanı seçilen İzzetbegoviç Bosna halkının gözünde büyük bir kahraman ve önder olmuştur. 2000 yılında sağlık sorunları nedeniyle görevinden ayrılan İzzetbegoviç, 19 Ekim 2003’te geriye tarihe geçen birçok eser ve gerek Bosna-Hersek gerekse de tüm İslam dünyası açısından incelenmesi gereken büyük bir siyasi kariyer ve mücadele örneği bırakarak bu dünyadan göçmüştür.

Düşünce Dünyası ve Medeniyet Tasavvuru

Aliya İzzetbegoviç aktif siyaset yaşamına çok geç denilebilecek bir yaşta 65 yaşındayken atılmıştır. Onun Batı ve İslam dünyasında “Bilge Kral” olarak anılmasının ve değer görmesinin sebebi siyasi mücadelesi kadar İslam ve müslümanlara dair ortaya attığı çarpıcı tespitler ve çözüm önerilerini konu alan eserleri ve medeniyet tasavvurudur. İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı Arasında İslâm” adlı eserinde; din ve medeniyet olmak üzere İslâm anlayışını kurgulamış; “İslâm Deklarasyonu” ve “İslâmî Yeniden Doğuşun Meseleleri” adlı eserlerinde Müslümanların hem kendileri için hem de tüm insanlığın sorunlarını çözmek için neler yapılması gerektiğinin yol haritasını çizmiş; “Özgürlüğe Kaçışım” adlı eserinde ise insanlığın birikimiyle kültürel anlayışını zenginleştirmiştir[4]. İzzetbegoviç’in medeniyete dair tahlillerine geçmeden önce ifade etmek gerekir ki onun medeniyet yaklaşımını anlayabilmek için ahlak, insan, sanat, kültür, tarih, dram, ütopya vb. kavramları nasıl ele aldığına vâkıf olmak gerekmektedir. Çünkü o medeniyete dair analiz­lerini bütünlükçü bakış açısının bir parçası olarak ele almıştır. Düşünce dünyasında medeniyet kavramının oturduğu bir bağlam vardır. Bu sebeple öncelikle temel sorunun ne olduğuna ve bu soruna nasıl bir cevap arayışında olduğuna bakmak gereklidir. İzzetbegoviç, kültür ve medeniyeti hayat düalizminin iki ucuna yerleştirmiştir. Kültürü; din, sanat, ahlak ve felsefenin uzantısı olarak görürken, medeniyeti; tekniğin, bilimin, tekamülün ve beşeriyetin uzantısı olarak görmüştür.

Srebrenitsa Soykırımından kalan

O medeniyeti insanın tabiatla olan ilişki biçiminde anlamlandırırken, kültürü insanın kutsal ile kurduğu ilişki biçimleri ile açıklamaktadır.  Bu konuda; “Tüm kültür dinin insan üzerindeki veya insanın kendi üzerindeki tesirinden ibarettir; bütün uygarlık zekânın tabiat ve dış dünya üzerindeki tesiri demektir. Kültür insan olma sanatı, medeniyet ise işleme, üretme, yönetme, eşyayı daha mükemmel hale getirme maharetidir. Kültür durmadan kendi kendini yaratmak, medeniyet ise dünyayı durmadan değiştirmektir.” ifadelerini kullanmıştır [5].

“Doğu ve Batı Arasında İslâm”, Müslüman bir düşünür olarak Aliya İzzetbegoviç’in temel görüşlerini içeren şaheseridir. Bir ömür boyunca İzzetbegoviç’in düşündüğü ve lider olarak gerçekleştirdiği ideallerinin izini bu eserde bulmak mümkündür. Bu nedenle İzzetbegoviç’in diğer eserlerinin -ve hatta hayatının- bu kitabın temel tezlerinin zenginleştirilmesinden ve hayata geçirilmesinden ibaret olduğu söylenebilir. İzzetbegoviç “Doğu ve Batı arasında İslam” adlı eserinde hayat düalizminin anlamını sorgulamış ve bir varlık olarak insanın ve gerçekliğin doğasının ne olduğuna dair felsefi bir soruşturmaya gitmiştir. Ona göre tüm dünya görüşlerini üç kümede toplamak mümkündür. Bunlar; maneviyatçı görüş (Hristiyanlık), materyalist görüş (Yahudilik) ve İslami görüştür. En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine da­yanmaktadır.

Bunların birincisine göre yegâne veya esas varlık ruhtur. İkincisine göre maddedir. Üçüncüsüne gelince o ruh ve maddenin bir arada var oluşundan yola çıkmaktadır. İzzetbegoviç ’in temel çabası bu üç dünya görüşünün uzantılarını anlamak ve ele aldığı kavramların bu üç dünya görüşünden hangisine uygun olduğu üzerinden hayatın düalizmini kavramaya çalışmaktır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Aliya Izzetbegovic’i Çankaya Köşkü’nde törenle karşılarken. (1997)

Bu bağlamda İzzetbegoviç; materyalist ve dinî (maneviyatçı) dünya görüşünü, gerçekliği anlamada sarkacın iki farklı ucuna yerleştirmiştir. Bu iki uç; siyasi, fikrî ve ideolojik olarak iki kutuplu bir dünyanın şekillenmesine sebebiyet vermiştir. İkisi de gerçekliği bir ucundan görmektedir ve bu sebeple gerçekliği kuşatmaktan uzaktır. Bu iki kutupluluğu aşmada İslam orta yolu temsil etmektedir. İslam, her iki düşüncenin gerçekliği ele alış biçimini kuşatır ve zıddiyetlerin iç içe geçmiş olduğu varlık âlemini isabetli bir şekilde kavrar. Bu sebeple modern dünyada insanı, toplumları, devletleri iki uca çeken yapıları aşmak için İslam’ı bir çıkış olarak görmek gereklidir.

İşte İzzetbegoviç medeniyet bahsini böyle bir bağlamda ele alır ve medeniyetin bu iki uçtan materyalist dünya görüşünün içinde anlaşılabilecek bir kavram olduğunu ifade eder.[6] İzzetbegoviç’e göre din olarak İslâm, iki aşırı uç olan Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında orta yolu temsil etmektedir. Ona göre Yahudilik, bu dünyaya önem vermekle materyalist anlayışı temsil eden bir dindir. Bu bağlamda o, Hz. İsa öncesi Yahudilik’te, cennetin bu dünyada inşa edileceği şeklinde inanıldığına dikkat çekmektedir. Öte yandan, Yahudiliğin zıddı olarak Hıristiyanlık ise bütün ilgisini, öteki dünyaya yöneltmiştir. Buna göre Yahudilik, yalnızca bu dünyayı evirip-çevirmeye çaba harcarken Hıristiyanlık, bu dünyanın iyileştirebileceğine dair iyimser bir yaklaşımdan kendini uzaklaştırmış, insanın kurtuluşunun bu dünyadan elini-eteğini çekip kendi ruhunu temiz tutmasında saklı olduğunu iddia etmiştir. İzzetbegoviç’e göre Yahudiliğin bu dünyayı ve Hıristiyanlığın öbür dünyayı önemsemesine karşın İslâm, her iki dünyayı da aynı ağırlıkta önemseyen bir dindir. İzzetbegoviç’e göre gerçek bir dinin, müntesiplerinin iki dünyasını kurtarması için insanın maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılaması gerekir ki İslâm, tam da böyle bir dindir. İslâm’ın konumunu peygamberinin hayatından yola çıkarak açıklayan İzzetbegoviç, Hz. Peygamber Efendimiz (SAV)’in derin düşüncelerle Hira Mağarası’nda inzivaya girmesini ve ilk vahyi burada alışını İslâm’ın ruha yönelik ilgisi olarak görmektedir. Buna göre Hıristiyanlık gibi İslâm da insan ruhunun arındırılmasına özen gösterir. Ne var ki İslâm, yalnızca öbür dünyaya yönelmemiş, ıslah edilmesi ve iyilikle donatılması gereken bu dünyayla da ilgilenmiştir. Nitekim İzzetbegoviç’e göre Hz. Peygamber’in Hira Mağarası’ndan çıkarak şehre inmesi ve insanları dine davet etmesi, İslâm’ın maddi ve manevi olarak imar etmek amacıyla bu dünyayı önemsemesini göstermektedir.

Hira Mağarası

Bu yönüyle de İslâm, yalnızca bu dünyayı önemsemeyen Yahudiliğe benzemektedir. Bir başka deyişle İslâm, ne yalnızca Hira mağarasında kalmıştır ve ne de yalnızca şehirde yerleşmiştir. Tersine İslâm, bu ikisinin ahengini kurmuş bir dindir. Böylece İslâm, İzzetbegoviç’e göre hem Hıristiyanlık hem de Yahudiliktir; hem bu dünyacıdır hem de öte dünyacıdır; hem ruhun hem de bedenin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu nedenle İzzetbegoviç İslâm’ı, insanı gerçek anlamda kuşatan ve onu iyiliğe sevk eden en mükemmel din olarak görmektedir.[7]

İzzetbegoviç, ‘İslam Nizamı’ adını verdiği düşünce ile Hıristiyan Avrupa’nın ortasında İslami yaşam felsefesi ortaya koymuştur. Onun, bu nizam ile öncelikli olarak Boşnakların ezilmişliğine son vermeyi, sonrasında ise insanlığın geleceğine anlam katmayı amaçladığı söylenebilir. İzzetbegoviç, İslam Nizam’ını tanımlarken şu ifadelere yer vermiştir: “(…) din ve kanunun, eğitim ve gücün, ideallerin ve menfaatlerin, manevi toplumun ve devletin, gönüllülüğün ve gücün birliğidir.” Bununla birlikte İzzetbegoviç, İslam’ı yalnızca inanç ve ibadet yönü ile değerlendirmemiş onu yaşamın her alanında aktif kılmak istemiştir. Bu bakımdan İslam’ın modern hayata göre yeniden yorumlanması gerektiğini düşünen İzzetbegoviç, geleneksel muhafazakârlığa karşı olumsuz tutum sergilemiştir.

O, aynı zamanda İslam’dan uzaklaşan modernistleri de eleştirerek onların bakış açısının kültürel hafızanın kaybolmasına ve kimliğin yozlaşmasına yol açtığını belirtmiştir. Dolayısıyla İzzetbegoviç’in siyaset anlayışında İslami değerlerin yadsındığı veya yok sayıldığı herhangi bir düşünceye ve davranışa yer yoktur [8]. “Müslüman toplumların kendi rönesanslarını başarabilmeleri için İslamlaşma dışında bir çareleri yoktur.” diyen İzzetbegoviç, İslami yenilenme fikrine karşı her zaman iki tip insanın karşı çıktığı söyler. Muhafazakârlar, din bir kez ve ebedi olarak yorumlanmıştır diyerek eski reçeteleri sunmakta, İslam’ı geçmişe çekmekte iken, modernist davranış ise İslam’a yabancı bir gelecek hazırlamaktadır. Muhafazakârlar, İslam’ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedir. Pratikte sonuç aynıdır. Oysa gelenek ve ilerleme birlikte ele alınmalıdır. İzzetbegoviç, İslam’ın ilerlemesini teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve isyankâr ruhlu kimselerin gerçekleştirebileceğini düşünmektedir. Nitekim hayatının tamamını mücadeleye ve İslam’ın gelişmesine adayan İzzetbegoviç, hayatının son yıllarında dünya görüşünü özetleyen şu ifadeleri kullanmıştır:

“Ben, bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günlerime kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır. İslam, dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun onlar için onurlu ve özgür bir yaşamın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”[9]

Sonuç Yerine

Bağımsız Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı olan Aliya İzzetbegoviç, hayatı boyunca karşılaştığı zorluklar ve mücadelenin yanında bir İslam düşünürü olarak ortaya attığı fikirlerle ve yazdığı eserlerle yalnızca 2. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında dağılmakta olan ülkesi ve müslümanların yaşadığı baskı ve zulümleri değil tüm dünya Müslümanlarının yaşadığı zorluklar ve sebeplerini ele alan geniş perspektifli bir bakış açısına sahip olmuştur. Emperyalist devletler karşısında Müslümanların çaresizliğinin nedeninin İslam dünyasının içinde bulunduğu dağılmışlık ve buhran olduğunu ileri sürmüştür.

Müslümanların bir olması gerektiğini fakat bunun yolunun uğradıkları zulüm ve soykırımı kendilerinin uygulayarak değil çalışarak, üreterek İslam’ın hoşgörüsü ve hümanizmle mümkün olduğunu savunmuştur. Başta “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseri olmak üzere yazdığı tüm eserlerde bilimin ve inancın, kültür ve medeniyetin, yaşadığımız dünya ve öteki dünyanın ayrı düşünülemeyeceğini düalist bir bakış açısıyla ele almıştır. Tarihe geçen pek çok sözü, yıllarca mahkûm edilmesine rağmen davasından vazgeçmeyerek gösterdiği dik duruşu ve medeniyet tasavvuruyla düşmanlarının dahi “Bilge Kral” olarak andığı İzzetbegoviç, gerici bir din anlayışını da dinsiz bir medeniyet ve gelişimi de şiddetle reddetmiştir. Ülkesinin yaşadığı soykırıma rağmen barışçıl ve hümanist bir bakış açısından taviz vermeyen İzzetbegoviç, günümüzdeki dünya liderleri için örnek alınması gereken ender şahsiyetlerden biridir.

[irp posts=”126″ name=”En Uzun Süreli Askeri Kuşatma: Saraybosna Kuşatması”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Hüseyin Yorulmaz, Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç, İstanbul, Hat Yayınevi, 2015, ss. 15-16.

[2] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, İstanbul, Klasik Yayınları, 2003, ss. 23-24.

[3] Faruk Karaarslan ve Mahmut Hakkı Akin, “ÇAĞDAŞ İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, C.13., Sayı:48, (2016), s. 43 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/muhafazakar/694840, erişim 25 Nisan 2021.

[4] Fatih Toktaş, “YENİLİKÇİ MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜR OLARAK ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2016, s. 15 <https://doi.org/10.21054/deuifd.284935>.

[5] Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, İstanbul, Ketebe Yayınları, 2020, ss. 89-90.

[6] Faruk Karaarslan, “Medeniyet Tartışmalarına Antiütopyacı Bir Yaklaşım: Aliya İzzetbegoviç Örneği”, içinde Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali, ed. Merve Akkuş Güvendi, İstanbul, İlmi Etüdler Derneği, 2013, ss. 27-28.

[7] Toktaş, a.g.e., ss. 16-17.

[8] Serdar Saygili ve Oya Çeti̇ntaş, “Trajediler Çağında Ortak Yaşam Arayışı Olarak Aliya İzzetbegoviç’in Siyaset Felsefesi”, Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, 2020, ss. 10-11 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/temasa/644629, erişim 25 Nisan 2021.

[9] Tekdal Sertaç, “Çağdaş İslam Düşüncesinin Bilge Kralı: Aliya İzzetbegoviç”, SDAM, 2019.

Kaynaklar 

İzzetbegoviç, Aliya, Doğu Batı Arasında İslam, İstanbul, Ketebe Yayınları, 2020

İzzetbegoviç, Aliya, Tarihe Tanıklığım, İstanbul, Klasik Yayınları, 2003

Karaarslan, Faruk, “Medeniyet Tartışmalarına Antiütopyacı Bir Yaklaşım: Aliya İzzetbegoviç Örneği”, içinde Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali, ed. Merve Akkuş Güvendi, İstanbul, İlmi Etüdler Derneği, 2013

Karaarslan, Faruk, ve Mahmut Hakkı Akin, “ÇAĞDAŞ İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, 13, (2016) (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/muhafazakar/694840, erişim 25 Nisan 2021.

Saygili, Serdar, ve Oya Çeti̇ntaş, “Trajediler Çağında Ortak Yaşam Arayışı Olarak Aliya İzzetbegoviç’in Siyaset Felsefesi”, Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, 2020 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/temasa/644629, erişim 25 Nisan 2021.

Sertaç, Tekdal, “Çağdaş İslam Düşüncesinin Bilge Kralı: Aliya İzzetbegoviç”, SDAM, 2019

Toktaş, Fatih, “YENİLİKÇİ MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜR OLARAK ALİYA İZZETBEGOVİÇ”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2016 <https://doi.org/10.21054/deuifd.284935>.

Yorulmaz, Hüseyin, Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç, İstanbul, Hat Yayınevi, 2015

[/vc_toggle]

 

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ruanda, 1890’lardan 1914’e kadar Almanya’nın, 1914’ten 1962’ye kadar da Belçika’nın sömürgesi olmuştur. Belçika yönetimi 1933 yılında nüfus sayımı yapmış ve toplumu Hutu, Tutsi ve Twa olarak üçe ayırmıştır. Fiziksel özellikler ön plana çıkarılarak insanların boyları, gözleri ve burunları ölçülmüştür. Ölçümlerin sonunda Belçika yönetimi, nüfusun %15’ini oluşturan Tutsileri, nüfusun %84’ünü oluşturan Hutulara göre üstün görmüştür. Üç etnik gruba bölünen Ruanda’da başlarda sorun yaşanmasa da, Belçika yönetiminin her ırka ayrı kimlik kartı taşıma zorunluluğu getirmesiyle siyasi sorunlar ortaya çıkmıştır. Hutuların yönetimden el çektirilerek Tutsilerin yönetimde söz sahibi yapılmasıyla birlikte Hutu-Tutsi ayrışması daha da hızlanmıştır.

Tutsilerin yönetimde söz sahibi olmasının ardından, Tutsi liderlerin bağımsızlık adına tavır almaları Belçika’nın tavrını değiştirmiş ve Hutuları desteklemesine yol açmıştır. Bu destekle beraber Hutular yönetimde ve eğitimde söz sahibi olmuşlardır. Hutular 1957 yılında bildiri yayınlayarak Hutular adına siyasi bir parti kursalar da Tutsi monarşisinin gölgesinde kalmışlardır. Ruanda 1962 yılında Belçika sömürgeliğinden kurtulup bağımsızlığını kazanana kadar, ülkede Hutular ve Tutsiler arasında kanlı çatışmalar gerçekleşmiştir. 1959 yılında gerçekleşen Hutu Devrimi ile ülkedeki Tutsi monarşisine Hatular tarafından son verilmiştir ve Hatular ülkede egemen güç olmuştur. Ülkede yüzlerce Tutsili katledilmiş ve yüzlercesi de komşu ülkelere mülteci olarak göç etmek zorunda bırakılmıştır. Asırlardır kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş olarak yaşayan Hutular artık Ruanda’da siyasi iradeyi ellerinde bulundurmaktadır. Hutu Başkan Grégoire Kayibanda’nın 1961-1973 yılları arasında yönetime geçmesiyle göç eden Tutsiler Ruanda’ya geri döndüklerinde öldürülmeye başlanmıştır. 1962 yılından itibaren 1990’lı yıllara dek Hutu-Tutsi çatışması devam etmiş ve benzer olaylar Burundi’de de yaşanmaya başlamıştır. 1990 yılında, göç etmiş mülteci Tutsilerin kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi Ruanda’yı işgal etmeye başlamıştır. İşgalde Hutular öldürüldüyse de asıl zararı Tutsiler görmüştür. Egemen gücün emri altında olan polisler Ruanda Yurtsever Cephesi ile ilişkisi olduğunu iddia ederek Tutsileri tutuklamaya başlamıştır. Hutular, Tutsileri ortak düşman olarak görerek ‘‘Hutuların On Emri’’ isimli yazı oluşturarak gazetede yayınlamışlardır. Hutuların Tutsileri ortak düşman olarak görmelerinin sebepleri arasında Tutsilerin sömürgecilik dönemindeki baskıcı rejimi yeniden kurmak ve Hutuları köleleştirmek istemesi yatmaktadır.

Juvenal Habyarimana

1973 yılından 1994 yılına kadar Juvenal Habyarimana’nın yönettiği Ruanda’da Tutsi nefreti giderek artmıştır. Habyarimana Batılı destekçilerinin baskılarına karşılık liberalleşmeyi ve demokrasiyi desteklerken aynı zamanda işlenen insan hakları ihlallerini görmezden gelmiştir. Siyasi baskıyı arttırmıştır. 1993 yılında Afrika Birliği Örgütü’nün önderliğinde iki taraf arasında Arusha Anlaşması imzalanmış olsa da bu anlaşma gerçek hayatta uygulanmamıştır.

Anlaşma Ruanda Yurtsever Cephesi ve hükümet arasında bazı haklar tanımakla beraber, iki ordunun birleşmesini istemiş ve Birleşmiş Milletler’den barışı kurumak adına yardım talep etmiştir. Her iki taraf da bu anlaşmanın imzalanmasına rağmen savaş için hazırlıklar yapmıştır. İstikrarsızlık, halkın hükümette karşı duyduğu hoşnutsuzluk ve iki etnik grup arasındaki çatışmalar ülkeyi soykırımın yaşanacağı 1994 yılına hazırlamıştır. Başkan Habyarimana’nın uluslararası anlaşmalar yapmak üzere Tanzanya’ya yaptığı uçak yolculuğunda öldürülmesi şiddeti tetikleyen son olay olmuştur. Suikastın Tutsiler tarafından yapıldığı iddiasının yayılması üzerine soykırım başlamıştır. 1994 yılında yaklaşık yüz gün süren soykırım, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı gerçekleştirdiği soykırımdan sonra gerçekleştirilen planlı ve sistematik en büyük soykırımdır. Çocuk, yaşlı, kadın fark etmeksizin tüm Tutsiler hedef alınmıştır. Tutsi kadınları tecavüze uğramış, yüzlerce Tutsi de işkenceye maruz kalmıştır. Tutsi kadınlarının HIV/AIDS gibi çeşitli hastalıklara kapılması için özellikle bu hastalıkları taşıyanların bu suçu işlemeleri planlanmıştır. Birleşmiş Milletler’in personel sayısını düşürmesiyle birlikte üç ay gibi kısa bir sürede 500.000 ile 1.000.000 arasında Tutsi uluslararası kamuoyunun önünde katledilmiştir. 1994 yılında kurulan hükümetin başkan yardımcısının Tutsi olması ve Birleşmiş Milletler’in Ruanda’ya personel göndermesi mevcut dengeyi Tutsiler adına değiştirmiştir. Güç Tutsilere geçmiş ve Hutular sürgün edilmiştir. Kaos ortamından yararlanan Ruanda Yurtsever Cephesi, Fransa tarafından eğitilen Ruanda ordusunu yenmiştir. Olaylara karışan yaklaşık iki milyon Hutu ülkeden kaçmıştır. Soykırım sonrasında güçsüz bir nüfus ve devlet sisteminin çalışmadığı bir ülke ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Ruanda ve komşu ülkelerde 1 Ocak 1994 ile 31 Aralık 1991 tarihleri arasında işlenen soykırım ve uluslararası hukukun ihlallerinden sorumlu kimseleri yargılamak ve cezalandırmak adına görev yapmak üzere Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kurmuştur.

Ruanda Hükümeti, uluslararası bir ceza mahkemesinin kurulmasını Birleşmiş Milletler’den kendisi teklif etmiştir. Mahkeme Tanzanya’nın Arusha şehrinde kurulmuştur ve savaş suçları, soykırım suçu ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşılık yargılama yetkisini kendisinde barındırmıştır. Mahkeme, cinsel şiddeti savaş suçu saymıştır. Mahkeme ilk yargılamasını 1997 yılında, son yargılamasını ise 2012 yılında gerçekleştirmiştir.

Mahkemenin ölüm cezası verme yetkisi olmamakla birlikte faal olduğu on beş yılda 93 kişi yargılanmış, yargılananlardan 62’sinin hapis cezası almasına, 14’ünün beraat etmesine, 10’unun ulusal mahkemede yargılanmak adına sevkine, 3’ünün Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevkine dair kararlar verilmiştir. 2 kişi de duruşma gerçekleşmeden vefat etmiştir. 30 Haziran 2012 tarihinden sonra başlayan herhangi bir dava veya temyiz Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından görülecektir. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konu, kişi, zaman ve yer bakımından yetkileri Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından hazırlanan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün maddelerinde yer almaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere zaman bakımından 1 Ocak 1994 ile 31 Aralık 1994 tarihleri arası, yer bakımdan Ruanda ve komşu ülkeler, kişi bakımından suça karışan gerçek kişileri yargılama ve konu bakımından soykırım, insanlığa karşı suçlar ve Cenevre Sözleşmesi ile II. Ek Protokol’ün ortak maddeleri olarak belirlenmiştir. Kısmen veya tamamen, ulusal, etnik, ırksal veya dini herhangi bir grubu yok etme amacıyla gerçekleştirilen davranışların hepsi soykırım olarak kabul edilmiştir. Statüye göre mahkeme söz konusu suçları işleyen veya suçun işlenmesine yardım eden gerçek kişilere soruşturma açma yetkisine sahiptir. Söz konusu suçlar şu şekilde belirtilmiştir: cinayet, yok etmek, köleleştirmek, sınır dışı etmek, hapsetmek, işkence, tecavüz, zulümler ve diğer insanlık dışı eylemler. Yine statüye göre mahkeme tüm ulusal mahkemelerden daha yetkili ve önceliklidir. Mahkeme davanın herhangi bir aşamasında ulusal mahkemelerden yetkilerini ertelemelerini isteyecek yetkiye sahiptir. Statünün 10. maddesine göre Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin organları şu şekilde ayrılmıştır: üç dava, bir temyiz dairesinden oluşan daireler, savcılık ofisi ve sicil dairesi. Dava dairelerinin her birinde 3 yargıç olmak üzere toplamda 9 ve en fazla 6 yedek yargıç bulunmaktadır. Dava dairelerinde bulunan yargıçlardan 7 tanesi aynı zamanda temyiz dairesinin de üyesidir.

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi

Her itiraz için temyiz dairesi en fazla beş üye ile toplanır. Daireler her ikisi aynı ülkenin vatandaşı olmayacak şekilde toplamda bağımsız 16 daimi yargıçtan ve 9 yedek yargıçtan oluşur. Daimi ve yedek yargıçların hepsi kendi ülkelerindeki en üst makama atanabilmek için gereken özellere sahip olmak zorundadır ve uluslararası hukuka ilişkin tecrübeleri göz önüne alarak seçilmektedirler. Danimarkalı Vagn Joensen Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Dava Dairesi Başkanı olarak atanmış ve görevini tamamlamıştır. Savcılık ofisi belirlenen tarihler arasında belirlenen coğrafyada suç işleyen kimseler hakkında soruşturma açılmasından sorumludur. Ofis, mahkemenin diğer organlarından bağımsızdır ve hiçbir hükümetten emir veya talimat almadan kendi görev çerçevesi içinde sorumluluğunu icra eder. Gambiyalı Hassan Bubacar Jallow, 15 Eylül 2003 tarihinde Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı olarak atanmış ve görevini tamamlamıştır. Statünün 16. maddesine göre sicil dairesi, mahkemenin idaresinden ve hizmetinden sorumludur. Daire, savcılık ve diğer dairelere hukuki ve idari destek sağlamakla yükümlüdür. Sicil memuru, genel sekreter tarafından mahkeme başkanına danışılarak atanır ve görev süresi dört yıldır. Mahkemede yargılanan her bir kişi mahkeme önünde eşit haklara sahiptir. Statünün 28. maddesince devletler mahkeme ile işbirliği içinde olmak zorundadırlar. Tanıklık yapma, delil paylaşımı, evrak servisi, tutuklama, gözaltına alma, sanığın mahkemeye teslimi, sanıkların yer bildirimi gibi çeşitli maddelere devletlerin uyması gerekmektedir. Ülkede gerçekleşen olaylarda suçu işleme, yardım etme ve katılma oranları oldukça yüksektir. 150.000 sanığın yargılanmasının gerekmesi, Ruanda hükümetinin geleneksel adalet sistemine dayalı Gacaca Mahkemeleri’ni kurma planını 2001 yılında açıklamaya itmiştir.

Üst düzey ve daha önemli davalar uluslararası mahkemede görülürken, alt düzey davalar geleneksel mahkemeye devredilerek yük iki mahkeme arasında paylaştırılmak istenmiştir. Mahkemenin soykırım konusunda yargılamada bulunduğu ilk davanın sanığı 1993-1994 yılları arası Taba kasabasında belediye başkanlığı yapmış olan Jean Paul Akeyesu’dur. Mahkeme açısından yeterince karmaşık olan soykırımın tanımı bu davada çözülmüştür.

Dava kararında mahkeme, tecavüzün insanlığa karşı bir suç olmasından ziyade ilk defa tecavüzün soykırımın bir yöntemi olarak sayılabileceğini kabul etmiştir. Mahkemeye göre soykırım suçu şekilde kabul edilmiştir: herhangi bir grubun üyelerini öldürme, grubun üyelerine ciddi bedensel veya ruhsal zarar verme, yaşam koşullarına zarar verme, doğumları engellemeye yönelik faaliyetlerde bulunma, grubun çocuklarını farklı bir gruba zorla verme. 2 Ekim 1998 tarihindeki duruşmayla Akeyesu suçlu bulunmuş ve çeşitli cezalara çarptırılmıştır. 2001’de verilen kararla da Akeyesu’nun tüm cezaları birleştirilmiş ve ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ruanda’da gerçekleştirilen soykırımın suçlularını yargılamak ve cezalandırmak üzere kurulmuş bir ad hoc mahkemedir. Mahkeme, uluslararası hukukçular tarafından adaleti yeterince sağlayamadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Mahkeme, Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yapısal olarak aynı şekilde kurulmuştur. Her iki mahkemenin de söz konusu suçların işlenmesinden sonra kurulmuş olması da uluslararası hukukun ilkeleri bakımından tartışma konusu olmuştur. Aynı suçtan birden kez yargılama yapılamaz ve kanunsuz suç olmaz gibi ilkelerin ihlal edildiği yönüyle mahkemenin adaleti tam olarak sağlayamadığına dair çeşitli görüşler de bulunmaktadır. Mahkemenin idam yetkisi bulunmamakla birlikte 2012 yılına kadar 93 sanık yargılanmıştır. Görülen davaların çoğunda suçlarla ilgili yeterli belgelerin bulunmasına karşılık bağlantı bulunmaması sebebiyle delil bulunmadığının söylenmesi de dikkat çekici bir husustur. Sonuç olarak Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasına giden yolda görevini yapmış ve tamamlamıştır. Uluslararası ceza mahkemeleri, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları, soykırım suçu gibi çok ağır suçları işleyenleri yargılamak ve bu suçların oluşmasını engellemek için önemli görevler üstlenmektedir. Tüm insanlık için hayati önem taşıyan adaletin yerine getirilmesi ve sağlanması adına Uluslararası Ceza Mahkemesi görevine devam etmektedir.

[irp posts=”46″ name=”3 Milyon İnsanı Öldüren Pol Pot’un Katliam Gerekçesi Şaşırtıcı!”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

ÇELİK, C. (2006). ‘‘Birleşmiş Milletler Yargısı ve Ruanda Mahkemesi’’. Kamu Hukuku Arşivi, Cilt: 9, Sayı: 1, s. 29-43.

KARASAKAL, K. (2020). ‘‘Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’’.

KILINÇ, A. Ş. (2009): ‘‘Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Devletlerin Egemenliği Üzerine Ulusal Egemenlik Odaklı Bir İnceleme’’. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 58, Sayı: 3, s. 615-657.

PAZARCI, H. (2015). Uluslararası Hukuk (14. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları. SHAW, M. (2018). Uluslararası Hukuk (8. bs.). (Çev: Y, ACER., İ. KAYA., M. DEMİRTEPE.,

  1. ŞİMŞEK.). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.

UZUN, E. (2003). ‘‘Milletlerarası Ceza Mahkemesi Düşüncesinin Tarihsel Gelişimi ve Roma Statüsü’’. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 25-48.

QASIM, S. O. (2014). ‘‘Savaş Suçları ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’’. Yüksek Lisans Tezi, Doğu Akdeniz Üniversitesi.

[/vc_toggle]

2021 Gazze Çatışmalarında Mısır ve Türkiye’nin Rollerine Dair Bir Analiz

Mayıs ayının ilk günlerine gergin bir şekilde başlayan Filistin toprakları, 6 Mayıs itibariyle 2021 İsrail – Filistin çatışmasına şahit oldu.

İlk olarak İsrail Yüksek Mahkemesinin Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde oturan aileleri evlerinden zorla çıkarılması kararı ve Mescid-i Aksa’daki Filistinlilere karşı orantısız güç kullanması önce protestolara neden oldu ardından da karşılıklı saldırılara ve çatışmaya dönüştü.

Sahada özellikle karşılıklı atılan füze videoları gündeme düşerken, küresel çapta bir diplomasi trafiği başladı. Tıpkı 2014 çatışmalarında olduğu gibi; Filistin ve İsrail meselesinde öne çıkmak isteyen ülkeler derhal adımlar atmaya başladı.

Örneğin Çin, Norveç ve Tunus, BM Güvenlik konseyi toplantısı talep ederken, ABD’nin itirazları nedeniyle mutabakat sağlanamadı. Bunun nedeni sadece ABD’nin salt İsrail desteği olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü bu süreçte ABD’deki Demokrat Partili sol eğilimli kesim ve partili gençlerin tutumu nedeniyle Biden yönetimi eski ABD yönetimlerine göre gerekli desteği sunmakta kararlılık gösteremedi. Sadece İsrail – Filistin İlişkilerinden sorumlu Hady Amr ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Joey Hood’un bölgeye gönderileceği açıklandı. Covid – 19 süreciyle uluslararası ilişkilerde önceliği Çin, Rusya ve İran olan ABD böylece tansiyonu düşürmeye yönelik çalışmalar yürüterek bir yerde İsrail’i frenlemiş oldu.

Avrupa Birliği ve batı ülkelerinin tutumu özellikle “her iki taraf” diyerek daha eşit mesafede yaklaşmaya yönelikti. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler ise İsrail’i orantısız güç uygulamakla suçladı. Türkiye’nin eski Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakerecisi olan Volkan Bozkır’ın başkanlık ettiği BM Genel Kurulu toplandı. Bu toplantıda Türkiye tarafından Filistinli siviller ve Kudüs’ün korunması için bölgeye uluslararası koruma gücü gönderilmesi önerisi gündeme getirildi ama Malezya ve Pakistan dışında uluslararası bir askeri güçten bahseden olmadı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı: Volkan Bozkır

İslam İşbirliği Teşkilatı da sanal bir toplantı ile elçiler ve dışişleri düzeyinde bir araya geldi ama beklenen yaptırımlardan çok uzakta bir tepki metni ortaya kondu.

Arap ülkelerinden Mısır ve Katar ise Filistin ile ilişkilerinin geçmişine dayanarak, ateşkesi sağlamak konusunda daha ileri adımlar atmaya çalışırken, iki ülkeden bunu başarabilen yine Mısır oldu. Haliyle başta Gazze konusunda ilk andan itibaren İsrail’e karşı yoğun bir baskı uygulayan Türkiye ve Mısır’ın Rolü bu 15 günlük süreçte çokça gündeme getirilmeye başlandı.

Özellikle 2014 savaşına olduğu gibi Türkiye, Katar ile beraber girişimlerde bulunduğunu hatırlamak gerekir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da Müslüman ülkeleri ve uluslararası toplumu İsrail’e karşı birlikte olmaya çağırdı “Zalim İsrail, terör devleti İsrail, Kudüs’teki Müslümanlara acımasızca ve etik olmayan bir şekilde saldırıyor” dedi. Ardından üst düzey pek çok bakan ve bürokrat İsrail’e karşı açıklamalarda bulunarak kamuoyu yaratmaya başladı. Bu süreçte Erdoğan; Katar, Pakistan, Ürdün, Kuveyt, Malezya, Endonezya, Cezayir, Özbekistan, Kırgızistan, Afganistan, Irak, Nijerya, Libya, Umman ve Rusya liderlerini aradı. Benzer bir telefon trafiğini de Mevlüt Çavuşoğlu gerçekleştirdi. Böylece Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi trafiği de en az söylemler ve açıklamalar kadar İsrail’i baskılamaya yönelik bir çaba olarak tarihteki yerini aldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler’de Gazze Hakkında Konuşurken

Takvimler 10 Mayıs’ı gösterdiğinde ise pek çok Türk, Suriyeli ve Filistinli İsrail’in İstanbul konsolosluğu önünde protestolar düzenledi. Özellikle “Mehmetçik Gazze’ye, Mehmetçik Kudüs’e” sloganları yurt ve dünya gündeminde geniş yankı uyandırdı. Oysa Türkiye ve Katar’ın çabaları sadece İsrail’e diplomatik ve toplumsal bir baskı kurmaktan ibaret değildi. Hamas Sözcüsü Fevzi Berhum, El Cezire Mübaşir Kanalında yaptığı açıklamada; iki ülkenin de roket saldırılarının kesilmesi için Hamas ile temasa geçtiklerini söyledi. Oysa Hamas tarafı, sorunun İsrail’den kaynaklandığını öne sürerek yaylım ateşine devam etti. Hamas her ne kadar Türkiye ve Katar ile ilişki yürütmek konusunda hassas davransa da çatışmaya giriştiği vakit, Mısır ile ortak hareket etmeyi tercih eden bir örgüt olarak karşımıza çıkıyor.

Haliyle çatışmanın bir tarafı olan Hamas’ın bu tutumu Türkiye ve Katar’ın Filistin politikası konusunda daha ileri adımlar atmasına şimdilik mani oluyor. Bu netice üzerinden pek çok analiz yazarı, Türkiye’nin bu süreçte başarısız olduğunu, ulusal ve uluslararası kamuoyunu ikna edemediğini böylece Filistin diplomasisinin sonuçsuz kaldığını dile getirdi.

Gazze’deki Hamas militanları tarafından İsrail’e atılan roketler

Erdoğan karşıtlığı ile dolu cümlelerle dile getirilen bu analizlerde parlatılan Mısır ise olağanüstü bir başarı göstermiş değil. Özellikle Sisi’nin yönetimi ele almasından sonra henüz bir ABD başkanıyla telefonda görüşmüş olması, hem tarihi hem de Hamas nazarında askeri öneme sahip olmasından kaynaklanıyor. Genel anlamda Mısır’ın Gazze ve Batı Şeria konusundaki önemi sadece coğrafi ve askeri olarak değil, idari açıdan da özellikle Gazze’yi 20 yıla yakın süre elinde bulundurmasından kaynaklanıyor.

ABD’nin Türkiye ve İsrail konusundaki tutumlarından dolayı, kendine has öneminin yeniden ön plana çıkması ile Gazze ve Tel Aviv’e ateşkes için iki heyet göndermesi, Kahire – Washington hattında bir yakınlaşma olarak nitelendirilse de Trump döneminde hayata geçirilen Abraham Antlaşmaları sürecini es geçmemek gerekir. Daha 6 ay evvel, İran konusunda ortak tehdit algısına sahip BAE ve İsrail, Filistin üzerindeki Mısır ve Ürdün ile olan tarihi Katar ve Türkiye ile olan siyasi ağırlığı ortadan kaldırmak için kolları sıvamıştı. Bu yüzden Biden yönetiminin bu çatışmalar sırasında böylesine tutuk davranması ve yeniden Mısır ile irtibat kurmasındaki neden de Trump dönemi politikalarının bir bakıma sorgulanmasından kaynaklanıyor.

Bu yüzden Mısır’ın ihtiyaç duyulan değil; savaşan taraflara ABD göz yummasıyla müzakere heyeti yollayan, siyasi boşluk ve önceliklerden kaynaklanan fırsatı değerlendiren bir ülke olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Nitekim 2016 yılında Sina çölünde İsrail ve Mısır için ortak bir tehdit halini alan IŞİD yüzünden, Netenyahu ve Sisi bir araya gelmişti. Yapılan görüşmeler her iki ülkenin ilişkilerinin ilerleme potansiyeli olduğunu gösterirken, ilerlememe nedeni yine iki tarafın da Filistin tutumu idi.

Türkiye’nin çatışmalardan kısa bir süre önce Mısır ile yeniden diplomatik görüşmelere başlaması Ortadoğu’da yeni bir diyalog zeminini hazırlarken; BAE’nin GKRY ve Yunanistan politikalarının sivriliği, bu ülkelerle tarihsel bağı olan Mısır için de Türkiye’ye karşı kullanılmaya hazır bir koz olarak Sisi yönetiminin cebinde duruyor. Ayrıca Sisi yönetimi boyunca salt askeri hibe ve yardımdan ibaret yürümüş, Gazze çatışmaları ile yeniden gelişen ABD- Mısır ilişkileri bu sefer Türkiye karşıtlığı üzerine kurulursa, gelecekte bölgedeki dengeleri derinden etkileyebilir.

Böyle bir ortamda Türkiye’nin Mısır ile başlatacağı diplomatik süreç; Arap Baharı ekseninden çıkıp bugünün gerçekleriyle bütünleşerek ilerlemeli, başta Filistin olmak üzere Ortadoğu coğrafyasına kalıcı barışı getirmek ve Türkiye’yi dış tehditlerden korumak adına şekillendirilmelidir. Mısır’ın tıpkı Libya gibi bizim denizden bir komşumuz olduğu gerçeği, Mavi Vatan’ın bekası adına göz ardı edilmemelidir.

Ozan Akarsu

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.dw.com/en/turkeys-erdogan-hits-out-at-israel-as-mideast-conflict-grows/a-57573760

https://tr.sputniknews.com/ceyda_karan_eksen/202009171042875828-ibrahimabraham-anlasmasi-misir-ve-urdun-ile-saldirmazlik-anlasmasindan-farkli-halklari-baristirma/

https://www.bbc.com/turkce/haberlerturkiye57215134at_medium=custom7&at_campaign=64&at_custom4=0B4CC9F6-BB35-11EB-9002-06B196E8478F&at_custom2=twitter&at_custom3=BBC%20Turkce&at_custom1=[post%20type]&fbclid=IwAR0zi2okrSrY30jJhUQIyk_0T69u_NCA8JxI1x8fD9Qmeza-KdyK0ZUOE64

https://tr.euronews.com/2021/05/22/m-s-r-taraflar-aras-nda-mekik-dokurken-gazze-de-ateskese-uyuluyor

https://tr.euronews.com/2021/05/23/bae-filistin-de-gerginligi-azaltmak-icin-taraflarla-cal-smaya-haz-r-z

https://www.ensonhaber.com/gundem/israil-ve-misir-gazze-ateskesi-hakkinda-joe-bidena-bilgi-verdi

https://www.aljazeera.com/features/2017/9/20/egypt-israel-relations-at-highest-level-in-history

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği İle Yeni Yol Haritası

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesi olarak her zaman muasır medeniyetler seviyesine erişme yolunda uluslararası konjonktürdeki  gelişmeleri yakından takip etmiş OECD ve NATO gibi örgütlenmelerin etkin bir üyesi olmuştur. Bu doğrultuda ‘’insanlık tarihinin en büyük barış projesi’’ (Bağış,Egemen 2010) olarak nitelendirilen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Türkiye, 31 Temmuz 1959’da topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti adına bu başvuruyu dönemin Başbakanı Adnan Menderes yapmış ve Avrupa’ya ilk adımın atıldığını ifade etmiştir. AET Türkiye’nin yapmış oluğu başvuruyu kabul ederek  üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar yürürlükte kalacak bir anlaşma önermiştir.

Adnan Menderes

Bu anlaşma 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ankara Anlaşması Türkiye – AB ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmaktadır. Bundan sonraki süreçte ise 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren katma protokol ile birlikte Ankara Anlaşmasındaki hazırlık dönemi bitmiş, geçiş dönemine ait koşullar belirlenmiştir. 1971 yılında AB ile gümrük birliğinin fiilen yürürlüğe girmesi için 22 yıllık bir süre tanınmıştır.

Daha sonraları ise Türkiye – AB ilişkileri 1970’ler ve 1980’lerde siyasi istikrarsızlıklar sebebi ile inişli çıkışlı devam etmiş, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ilişkiler tamamen askıya alınmıştır. 1983 yılından itibaren sivil iradenin kurulmasıyla birlikte 1984 yılında Türkiye’nin dışa açılma süreci başlamış ve ilişkiler yeniden canlanmaya başlamıştır. 14 Nisan 1987 yılı geldiğinde ise tam üyelik başvurusunda bulunulmuş AB ise bu konudaki kararını 1989 yılında açıklamış, kendi iç bütünlüğünü tamamlamadan üyeliğin söz konusu olamayacağını belirtmiştir. 1 Ocak 1996 yılında Gümrük Birliği Anlaşması resmen yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Türkiye-AB ilişkileri ayrı bir boyut kazanmıştır. İlişkilerde dönüm noktası ise 10-11 Aralık 1999’da Helsinki’de yapılan zirvedir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer ülkelerle eşit konumda olacağı açık bir şekilde ifade edilmiştir. 2002-2004 yıllarında ise çeşitli uyum paketleri mecliste kabul edilmiş ve uygulamaya konmuştur.

1996 Gümrük Birliği kabul edildiğinde gazetelerden birine atılan manşet

İlişkilerdeki ikinci dönüm noktası 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesinde Türkiye’nin siyasi kriterlerin yeterli ölçüde karşılandığı belirtilerek 3 Ekim 2005’de müzakerelere başlanması kararlaştırılmıştır. 2013 yılına kadar 13 fasıl müzakereye açılmışken bir çok fasıl da üye ülkelerin siyasi engeline takıldığı için yalnızca 1 fasıl görüşülebilmiştir. En nihayetinde bakacak olursak Türkiye ile AB ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir grafik çizmiş bugünlere kadar gelmiştir. Burada göz önünde bulundurulması gereken  önemli bazı hususlar var. AB’nin üyelikte şart koştuğu kriterler bir çok konuda ülke standartını yükseltecek kriterler ve özellikle tarım, sanayii, eğitim konusundaki kriterlerinin uygulanmasında, benimsenmesinde fayda var. Ancak toplumsal ve kültürel yapımıza uygun olmayan sosyal hayat kriterleri konusunda ciddi farklılıklarımız mevcut.

Bu konularda çıkacak yasalar ve düzenlemeler bizim kendi genetik kodlarımızı taşımalı. İşte bu sebepten ötürü Avrupa Birliği ile Türkiye arasında kültürleri ve siyasi sebepler nedeniyle bazı kriterleri uygulama  konusunda ciddi fikir ayrılıkları yaşanıyor. Çözüm ise iki taraf da birbirlerinin istedikleri noktaya gelmek yerine orta noktada buluşmak olmalı. Bu ortak nokta ise ne AB yapısı içerine girmek ne de 50 yılı aşkın süredir olduğu gibi müzakere masasında olmaktır. Bu son derece samimiyetsiz müzakere süreci bitirilmeli AB ile ticari, diplomatik ilişkilerimiz geliştirilmeli, gümrük birliği anlaşması kaldırılmalı bunun yerine her iki tarafın da çıkarlarının gözetileceği bir anlaşma yapılmalıdır. Bu da karşılıklı samimiyet ve çaba ile mümkün olacaktır.

1996 Gümrük Birliği’nin onayından sonra yazılan bir gazete haberi

Türkiye, ne 50 yıl boyunca AB tarafından müzakere masasında tutulacak bir ülkedir ne sadece ABD’nin müttefiki olabilecek bir ülkedir, ne de sadece Doğu Bloğu olan Rusya ve Çin ekseninde kalacak bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti şu anki gücünün ve konumlandırıldığı yerin çok üzerinde potansiyeli olan kadim devlet gelenekleri olan bir ülkedir. Hangi ülke ile hangi masaya oturulursa oturulsun hep bu düstur ile hareket edilmelidir.

 

 

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

İki Savaş Arası Dönem İle İkinci Dünya Savaşı’nın ABD Dış Politikasında Yeri, Etkisi, Önemi

Amerikan dış politikasının köklerine inildiğinde ABD’nin dünya üzerinde jeopolitik, jeostratejik önemi yüksek coğrafyalara yayılma, nüfuz etme isteği ve küresel hâkimiyet stratejisi izlediği gözlemlenmektedir. Amerika’yı yönetenler Kuzey Amerika’ya sahip olma arzusunu ‘Açık Yazgı’ olarak adlandırmışlardır. Amerika Tanrıdan gelen bir hak olduğuna inanarak yayılma politikası sürdürmüştür[1]. ’Küresel güç olmanın yolu bölgesel güç olmaktan geçer’ mottosu ile de ABD Dünya savaşı başladığı dönemde Monroe Doktrinin de belirtilen tarafsız yani izolasyonist politikayı sürdürmüştür (Monroe Doktrini temeli, Eski Dünya olarak adlandırılan Avrupa ile Yeni Dünya olan Amerika’nın kalın çizgilerle birbirinden ayrılmasına dayanır).

Woodrow Wilson

Bu tarafsız politika, ABD Almanya ile ticaret ağını azaltması ve Almanya’nın ABD yolcularının bulunduğu gemiyi batırması ile son bulmuştur. Kamuoyunda Alman saldırganlığı da hedef gösterilerek ABD Avrupa devletlerine karışmama stratejisinden vazgeçerek Dünya savaşına dâhil olmuştur. I. Dünya savaşına kadar izlenen izolasyonist politika proaktif politikaya dönüşmüştür. Savaş sonrası Woodrow Wilson Miletler Cemiyetinin kurulmasını sağlamıştır. Dünya barışının sağlanmasında evrensel gruplaşma gerektiğini Paris Konferansı görüşmelerinde belirtmiş, Avrupa ülkelerini ve Amerika kamuoyunu ikna edici konuşmalar yapmıştır.

Wilson Milletler Cemiyeti’nin tüm sorunlara çözüm olduğunu söyleyerek Avrupalı devletlere kabul ettirmiştir. 1919 ‘da Milletler Cemiyeti Paktı ve Versay Antlaşması ABD senatosunun önüne gelmiştir. Milletler Cemiyetine olumlu yaklaşan ABD kamuoyu Cumhuriyetçilerin Milletler Cemiyeti ve Versay antlaşması aleyhinde kampanyaları sonucunda Versay antlaşmasının Almanya’yı ezme amacı taşıdığı düşüncesi ile de senato antlaşmayı ve paktı onaylamamıştır. İki savaş arası dönemde diğer bir sorun Amerika’nın savaş sırasında yirmi kadar devlete borç vermiş olmasıdır. İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen borçlar 10,3 milyar dolardı (milletlerarası borç). Lakin devletler borçlarını ödeyememişlerdir. Diğer borç sorunu, Versay antlaşması sonucu savaş tazminatını ödeyemeyen Almayanın Ruhr bölgesini Fransa’nın işgal etmesidir. Dawes Planı ve sonraki yıllarda Young Planı ile Almanya’ya ödeme kolaylığı sağlanmıştır. ABD politikasının asıl amacı Avrupa devletleriyle açık savaşa giremeyeceği için diplomatik yollarla uzlaşma çabası idi. Wilson sömürge kavramını 20. yüzyıla uyarlayarak liberal-hümanist şekilde uygulamayı hedeflemekte idi. I. Dünya savaşından sonra Avrupa da bir güç boşluğu oluşmuştur. ABD Çin’den daha fazla kazanç elde etmek amacıyla açık kapı politikasını izlemiştir. ABD izlediği izolasyonist politikaya rağmen silahsızlanma girişimlerine öncülük ve yardım etmiştir. 1921’de Washington Konferansının oluşmasını sağlayan ABD’nin amacı, Pasifikte kendisine engel teşkil eden Japonya’yı İngiliz desteğinden mahrum bırakmaktı. İngiltere deniz üstünlüğünü ABD ile paylaşmak zorunda kaldı. Fransa’nın ABD’ ye ikili ittifaka dayalı pakt teklifi sonucu ABD başka büyük devletleri de içeren bir pakt teklifinde bulunarak 1928’ Briand-Kellog paktı imzalanmıştır. Londra Deniz Konferansında ABD, Japonya İngiltere Savaş gemileri sınırlandırmasını kabul etmişler ve 1936 yılına kadar silahlanma yarışına son vermişlerdir.

Pearl Harbour saldırısı

1929 – 1933 krizi ile ABD ekonomisi ne kadar kendi kendine yeterli görünürse görünsün, uluslararası finans piyasalarındaki kargaşa dalgalarının Amerikan yatırımlarını ve kredilerini etkilemekten başka bir şey yapamayacağı anlaşıldı. Roosevelt (1933 – 1936), “Büyük Buhran” ın Amerika kıtasındaki en feci sonuçlarının üstesinden gelme ihtiyacıyla ilişkilendirildi, ardından ikinci yönetimin ilk yıllarında alevlenen İkinci Dünya Savaşı ve Amerikan askeri gücünü yeniden oluşturma ihtiyacı damgasını vurdu. Bu, Amerikan endüstrisinin gelişmesine yardımcı oldu. Roosevelt döneminde ABD SSCB’yi tanımış ve Latin Amerika ülkeleri ile iyi komşuluklar geliştirmiştir. Tarafsızlık yasasını desteklemiştir. Pearl Harbour saldırısı, ABD’nin II. Dünya savaşına girmesine sebep olmuş aynı zamanda dış politikasında da bir dönüm noktasıdır. Bu olay sonrası Nazi Almanyası ABD’ye savaş ilan etmiştir. Savaştan sonra, Başkan Franklin Roosevelt ve Dışişleri Bakanı Cordell Hull yeni bir dünya kurma arzusuna girişmişlerdir. İzolasyonculuğun çöküşü, 1941 kışında Amerika Birleşik Devletleri’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesiyle gerçek oldu. Bununla birlikte, diğer fikirleri zorlukla kök salmış, en azından çalışmalarının doğası gereği “ikonoklastik” olduğundan değil. Amerikan dış ve iç politikasının ortak gerçeklerini sorguladı, savaşın sona ermesinden sonra bu liberal reçetelerin yerini, dünya çapında karmaşık bir ittifaklar sistemine dayanan daha sert ve daha gerçekçi bir dış politika alacaktı. Avrupa’da, Rusya’nın olası genişlemesi yolunda ana kale olarak Almanya’nın savaş sonrası yeniden inşası için İngiltere’nin desteğini almak gerekliydi.

Franklin Roosevelt

Asya’ya gelince, Japonya’nın potansiyel gücü Japonya’nınkini çok aşan ve “modernize edilen, canlanan ve silahlanan” Çin’in artan etkisine karşı bir denge olarak Japonya’nın savaş sonrası yeniden inşası için çaba sarf etmek, Asya-Pasifik bölgesindeki Amerikan çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturabilirdi. Almanların Moskova yakınlarında durduğu ve Japon uçak gemilerinin Midas Adası’na yelken açtığı bir durumda, bu tür öneriler açıkça zamanında değildi. Roosevelt yönetimindeki dış politika stratejileri için, Amerikan dış politikasının uzun vadeli öncelikleri iki yönlüdür. Bir yandan savaş sonrası dünyanın kapitalizm için güvenli olması öte yandan, kapitalist dünyanın kendi çerçevesi içinde, Birleşik Devletler egemen konumlar üstlenecekti.

Sonuç 

ABD bağımsızlığından II. Dünya Savaşı’na kadar ekonomik çıkara dayalı bir politika izlemiştir. I. Dünya Savaşında Milletler Cemiyetini kurarak ulusal barışı sağlamaya çalışmıştır. İki dünya savaşı arası dönemde uyguladığı politikalar değişiklik göstermiştir; yalnızlık/yayılmacı/emperyalizm. Amerika kıtalarına gelen etkiler olmasaydı ABD’nin yalnızlık politikasını daha uzun süre sürdüğünü görebilirdik. Lakin Avrupalı güçlerin kışkırtıcı etkisi ve ABD’nin siyasal felsefe anlayışı dış politikasının farklı yönlere çekilmesine sebep olmuştur. Ayrıca ABD’nin çevresinde bulunan küçük ülkeler ABD’nin kibirlenmesinde ve yayılmacı politikalarında etkili olmuştur.

Amerika’nın kendini dünyadan farklı görmesine sebep olan demokrasi-özgürlük-self determinasyon ilkeleri ABD’nin izolasyonist politika sürdürmesini sağlamıştır. Yayılmacı politikalarına kendi kıtasında başlamış ardından ‘açık kapı ’politikası ile Pasifik’te ekonomik girişimlerde bulunmuştur. Avrupa devletleri sorunları olduğunda izolasyonist politika izlerken, kendi ekonomisini tehlikeye sokacak durumlarda aktif politikalar izlemiştir. II. Dünya savaşında da izolasyon tabularını yıkarak hegemon küresel güç olarak yükselmiştir.

Aybüke Erturhan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”32061″ name=”ABD Dış Politikasında İki Savaş Arası Dönem ve İkinci Dünya Savaşı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA İDEALİZM REALİZM İLİŞKİSİ/MUSTAFA KOCAKENAR

Kaynaklar 

AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA İDEALİZM REALİZM İLİŞKİSİ/MUSTAFA KOCAKENAR

Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü Gültekin Sümer Yrd. Doç. Dr. Maltepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü

FAHİR ARMAOĞLU 20YY. SİYASİ TARİH

İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEM: ABD DIŞ POLİTİKASI İDEALİZM VE İZOLASYONİZM İLİŞKİSİ Doğan GÜLTEKİN

[/vc_toggle]

 

Avrupa Birliği ve Azınlık Hakları

Bir toplulukta sayısal bakımdan az olan ve çoğunluktan dil, din, ırk, sosyal ve kültürel farklı niteliklere sahip olan gruplara sosyolojik olarak azınlık denir. Bu sosyolojik terim modern çağımızda hukuksal açılımlar ile zenginleşmekte ve uluslararası arenada önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde bağımsız olan 184 devlet bünyesinde yaşayan 600 dil grubu ve 5000 etnik grup bulunmaktadır. Çok az ülkede, vatandaşların aynı etnik gruba mensup olduğu ve aynı dili konuştuğu bilinmektedir.1 Ulus-devletlerde farklı yapısal özelliklerdeki grupların bulunması azınlık ve çoğunluk dengesini ortaya çıkartmaktadır. Azınlık kavramının sosyolojik olarak tanımı mevcut olsa da, azınlık kavramının tanımını yapan herhangi bir anayasa veya anlaşma yoktur. Bununla birlikte Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu raportörü Francesco Capotorti’nin 1978 yılında yaptığı öneri hukuksal olarak genel kabul gören bir çerçeve niteliğindedir: “Başat olmayan bir durumda olup, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılık gösteren ve açık olarak olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan gruptur.2’’

Francesco Capotorti

Bu ve benzeri tanımların ortak özellikleri göz önüne alındığında farklılık, sayıca az olma, baskın olmama ve azınlık bilincinin olması ön plana çıkmaktadır. 1991 yılında gerçekleşen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Cenevre Azınlık Uzmanları Toplantısı’ndan itibaren uluslararası arena, azınlık bilincinin olmasının azınlıkların var olması için yeterli olduğu görüşünde mutabık kalmıştır.3 Avrupa coğrafyasında 400’den fazla azınlık grup yaşamaktadır ve her yedi kişiden biri ya azınlık gruplarına dâhildir ya da azınlık dillerinden birini konuşmaktadır.

Tarihsel süreç içerisinde dışarıdan göç alınması ve kendi içerisinde sürekli yer değişmelerinin yaşanması Avrupa’da etnik, dini ve dilsel çeşitliliği beraberinde getirmiştir. Çeşitliliğin getirebileceği istikrarsızlıklar azınlıklara yönelik verilen haklarla engellenmek istenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen memnuniyetsizliklerin çözümü adına azınlık hakları yenilen devletlere barış şartı olarak dikta edilmiştir. Bu tür ülkelere Türkiye, Avusturya ve Macaristan örnek olarak verilebilir. Fakat azınlık haklarının yenilen devletlere dikta edilmesi uluslararası barışı korumak ve istikrarı sürdürmek adına değil, galip devletlerin çıkarları adına yapılmıştır. İtalya, Fransa ve savaşta yenilen Almanya gibi ülkelerdeki azınlık hakları mevzuları Milletler Meclisi’nde gündeme gelmemiştir. Gelmemesinin ardında Batılı devletlerin Doğulu devletlere karşı ön yargı beslemesi ve gelişmiş devletlerin azınlık haklarını korumaya yönelik bir ihtiyaç duymamaları etkili olmuştur.4 Soğuk Savaş döneminde Avrupalı devletler genel olarak azınlık haklarını insan hakları çerçevesinde ele almışlardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki azınlık liderlerinin Nazi Almanya’sı ile yakın ilişkiler geliştirmesi Batılı devletlerde azınlıklara karşı güvensizlik oluşturmuş ve azınlık hakları uluslararası barış ve istikrara tehdit olarak görülmüştür. Bununla birlikte devletler, bu konuyu insan hakları çerçevesinde ele almışlardır. Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra ortaya çıkan azınlık ve milliyetçilik bilincinin akabinde Yugoslavya’nın parçalanması sonucunda azınlıkların Avrupa için tehdit oluşturduğu gözlemlenmiştir. 1990’lardan itibaren Avrupa’da iki görüş egemen olmuştur: Almanya ve Avusturya’nın benimsediği azınlıklara uluslararası arenada haklar tanımak ve Fransa ve Yunanistan’ın benimsediği ülkesel birliktelik ve istikrarın ardından insan hakları kapsamında azınlıklara iç siyasette haklar tanımak.

Avrupa Birliği merkezi, Brüksel

İki egemen görüş zaman içerisinde ortak paydada buluşarak her devletin onaylayabileceği bir azınlık hakları gelişmiştir. Ortak paydanın oluşmasında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı önemli bir rol üstlenmiştir.5 Avrupa Konseyi insan haklarının korunması çerçevesinde özellikle azınlık haklarına dair çeşitli düzenlemeler oluşturmuştur. Oluşturulan bu düzenlemelerin azınlık haklarının uluslararası düzeyde bağlayıcı olması açısından önem arz etmektedir.

Avrupa Konseyi’nin insan hakları için hazırladığı ilk belge 1950 yılında imzalanan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi’dir. Temel hak ve özgürlükler açısından sözleşme temel bir belge niteliği taşımaktadır. İnsan hak ve özgürlükleri ayrıntılı ve somut bir şekilde tanımlandırılmış ve sınırlandırılmıştır. Sözleşmenin hukuki bağlayıcı bir denetim yapısı öngörmüş olması belgenin ayrıntılı ve dar kapsamlı olmasına yol açmıştır. Zaman içinde sözleşmeye yeni protokoller eklenerek hak ve özgürlükler genişletilmiştir. Sözleşmede haklar beş bölümde incelenmiştir. İlk bölümde şu konulara değinilmiştir: işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, yaşama hakkı, insan haklarına saygı yükümlülüğü, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, kanunsuz ceza olmaz ilkesi, özel yaşama saygı hakkı, düşünce vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, evlenme hakkı, hukuki yola başvurma hakkı, ayrımcılık yasağı, olağanüstü durumlarda yükümlülük azaltma, yabancıların siyasi faaliyetlerinin sınırlandırılması, hakları kötüye kullanma yasağı, hakları sınırlama ölçeğindeki sınırlamalar.6 Ayrımcılık yasağı ile azınlıklara karşı ayrımcılığın hiçbir sebeple yapılamayacağı vurgulanmıştır. Sözleşmenin ikinci bölümünde tarafların kabul ettikleri sorumlulukları yerine getirmeleri amacıyla İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kuruluşu belirtilmektedir. Üçüncü bölümde denetleme mekanizması olan İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun yapısı ve işleyişi açıklanırken aynı durum İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi için dördüncü bölümde geçerlidir. Sözleşmeye göre taraf olan devletler mahkemenin verdiği kararlara uymakla yükümlüdür. Sözleşmenin son bölümü genel sekreterin araştırmaları, giderler, ayrıcalık ve muafiyetler, yetkiler, çözüm yolları, uygulamalar, çekinceler, sözleşmeden çıkma, imza ve onay gibi yapısal konulara değinmektedir.7 1993 yılında azınlıkların haklarını güvence altına almak adına Ulusal Azınlıkları Koruma Komitesi kurulmuştur. 1994 yılında kabul edilen ve 1998 yılında yürürlüğe giren Azınlıkların Korunmasına İlişkin Avrupa Çerçeve Sözleşmesi bu komisyon tarafından hazırlanmıştır.

Avrupa Konseyi merkezi. Strasbourg

Sözleşme hukuki olarak imza atan devletleri bağlasa da devlet üstü bir icra mekanizması kurulmamış ancak denetle mekanizması kurulmuştur. Uygulama devletlerin kendisine bırakılmıştır. Bu çerçeve sözleşmenin yanı sıra Avrupa Konseyi’nin 1992 yılında kabul ettiği ve 1998 yılında yürürlüğe koyduğu Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı haklar konusunda başvurulan bir başka belgedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, 1989 Viyana Sonuç Bildirgesi’yle başlayarak farklı birçok belge sunmuştur. Bunlara örnek olarak 1998 Oslo Ulusal Azınlıkların Dil Hakları Konusunda Tavsiyeler, 1999 Lund Ulusal Azınlıkların Kamu Hayatına Etkili Katılımı Üzerine Tavsiyeler verilebilir. Bu belgelerin yasal bir bağlayıcılığı bulunmamakla beraber, tavsiye niteliğindedir. Ayrıca teşkilatın bünyesinde, üye ülkelerdeki gruplar arasındaki çatışmaları saptamak ve stratejiler üretmek üzere Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği 1992 yılında kurulmuştur.8 Avrupa Birliği üyesi devletlerle üye olmayan devletler arasındaki azınlık haklarının uygulanması konusunda farklı uygulamaların gözlemlenmesi eleştirilere sebep olmuştur. 2008 yılında İtalya’nın ülkesinde kamplarda kalan Romanlardan parmak izi alması ve 2010 yılında Fransa’nın Roman kamplarını dağıtarak Avrupa Birliği vatandaşı Romanları sınır dışı etmesi azınlıkları koruma şartlarında çifte standart uygulandığını gözler önüne sermiştir.9 Batı Avrupa devletlerinin, Orta ve Doğu Avrupa devletlerine uygulanan koşullara uymaması Avrupa azınlık haklarının eşitlikten uzak olduğunu göstermiştir. Azınlık haklarının uygulanmasının devletlerin iç işlerine müdahale olarak sayılması da bu durumun sebepleri arasında gösterilmektedir. Azınlıklarla ilgili meseleler hem ulusal hem de uluslararası mecralarda her zaman sorunlu bir mevzu olmuştur. Dünyanın küreselleşerek köy haline gelmesi azınlık haklarının daha fazla gündemde kalmasını sağlamıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Avrupalı devletler azınlık haklarına karşı daha duyarlı olmak zorunda kalmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasıyla azınlık hakları temellendirilmeye çalışılmış ve bu amaçla Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği gibi örgütlerin çabaları ile Avrupa’nın azınlık hakları standartları belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu örgütler Avrupa coğrafyasında istikrarın ve barışın sürdürülebilmesi adına azınlık haklarının önemini anlamış ve bölgede uygulama amacı gütmüştür. Ne yazık ki tüm çabalara rağmen günümüzde Avrupa’daki tüm ülkeleri kapsayan ve tüm ülkeleri azınlık hakları konusunda eşit sayan bir durum söz konusu değildir. Birliğe katılmak istenen ülkelere ön koşul olarak sayılan azınlıklar meselesi tüm üye ülkelerde tam olarak uygulanmamaktadır.

Ülkelerin iç hukuklarına kazandırılan kimi hakların kimleri kapsadığı da yeterince içi doldurulmamış bir husustur. Avrupa’daki Müslüman azınlıklara uygulanan ırkçı davranışlar günden güne artmakta ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Avrupa azınlık hakları konusu hala gelişmekte olan bir alandır. Tüm ülkelerin tam işbirliği ve tam destekle mevcut sorunların çözüleceği ve azınlıklar için daha yaşanılabilir bir Avrupa kurmamın mümkün olduğu aşikârdır.

[irp posts=”24260″ name=”Avrupa’da Azınlık Hakları: Tarihsel Süreç ve Çalışmalar”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

1 Yasemin Görüm, ‘‘Avrupa Konseyi, AGİT ve AB’de Azınlık Hakları ve Batı Trakya Sorunu’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2016, s. 84.

2 Hakan Taşdemir ve Murat Saraçlı, ‘‘Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu’’, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt: 2, No: 8, 2007, s. 26.

3 A.g.m., s. 27.

4 Gözde Yılmaz, ‘‘Avrupa’da Azınlıklar ve Azınlık Hakları’’, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 14, No: 2, 2015, s. 111-112.

5 Gözde Yılmaz, a.g.m., s. 112-113.

6 Yasemin Görüm, a.g.m., s. 183-184.

7 A.g.m., s. 184-185.

8 Gözde Yılmaz, a.g.m., s. 116-118.

9 A.g.m., s. 119.

Kaynaklar 

GÖRÜM, Y. (2016). ‘‘Avrupa Konseyi, AGİT ve AB’de Azınlık Hakları ve Batı Trakya Sorunu’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

SARAÇLI, M., TAŞDEMİR, H. (2007). ‘‘Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu’’, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt: 2, No: 8, s. 25-35.

YAZGAN, H. (2014). ‘‘Avrupa Birliği Genişlemesinde Azınlık Koşulu: Doğu Genişlemesi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 47, s. 99-114.

YILMAZ, G. (2015). ‘‘Avrupa’da Azınlıklar ve Azınlık Hakları’’, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 14, No: 2, s. 109-122.

[/vc_toggle]

“Uyan Almanya uyan!”: İkinci Cihan Harbi’nde Almanya

Almanya! İyi de nerede? Böyle bir ülkeyi nerede, nasıl bulacağımı bilmiyorum.

-Geothe

Bu karikatürde Bismark’ın II.Wilhem tarafından görevden alınışı resmediliyor. Genç kral tahtını boş koltuk olarak görmüyor, devlet işlerini Bismark’a bırakmak yerine kendisi dizayn etmek istemekteydi. Bismark’ın görevden alınmasıyla Almanya artık barış ve denge politikasından vazgeçerek saldırgan bir tavır almaya başladı. Bu politik değişimin bedeli 2 dünya savaşıyla ödenecektir. Almanya dünyayı çok iyi tanıyordu. Hangi ülkeyi ne sebeple savaşa katabildiğini Osmanlı örneğinden biraz biliyoruz. 1. Dünya Savaşında, henüz ABD savaşa girmeden önce Almanya onun tehlikesinin farkına vardı. Latin Amerika’da ABD karşıtı propaganda yaymaya çalıştı. Fakat asıl kartını Meksika üzerine oynadı. ABD ile yanı başındaki Meksika’nın araları iyi değildi.

Bu durumdan faydalanmak isteyen Almanya, Meksika’ya savaşa katılması durumunda ekonomik yardım yapacağı ve ABD’nin kendisinden işgal ettiği Texas, New Mexico, Arizona eyaletlerini Meksika’ya verileceğini belirten mektup gönderdi. Japonya arabuluculuğunda Almanya, Japonya ve Meksika ittifakı kurulacaktı. Plan güzeldi, fakat planı taşıyan Zimmerman telgrafı İngilizler tarafından ele geçirildi, şifresi çözüldü ve ABD ile paylaşıldı. Komplo ABD’yi harekete geçirdi. Almanya savaşı kaybetti. Alman General Ludendorf, “Bundan sonra Almanya’yı siz yöneteceksiniz” diyerek biranda ülkeyi meşrutiyete geçirdi. Ancak bu geçişten ne meclis üyelerinin ne de Almanların haberi vardı.

Hitler

Hatta Alman halkı savaşın kaybedildiğini bile çok geç öğrenmiştir. Savaş sonrasında her şehirde grevler yaşanıyor, sosyalistler, komünistler ve sağcı askerler peş peşe darbe yapıyorlardı. Yani ülkede tam bir kaos ortamını yaşamaktaydı. Almanya’yı kimin yöneteceği darbeyi kimin yapacağıyla belirli olmaktaydı. 1929 Ekonomik buhranı çıktığında durum daha kötü hal aldı. Veriler paylaşmama gerek yok, Almanya batmıştı. Tüm kara bulutların arkasında artık Almanlar için bir ses daha gür duyulmaktaydı: Adolf Hitler.

Versay anlaşmasını, Yahudileri ve Sosyalistleri eleştiriyor, Alman ırkının yüceliğini savunuyordu. Hitler, “Uyan Almanya uyan!” demekteydi. Nazi sloganları işsiz üniversitelileri, Yahudilerle rekabet edemeyen avukat, tüccar, doktor, bankacıları, çelik, kömür tröstünü, sanayicileri ve komünist düşmanlarını Nazi partisinde birleştirmeyi başardı. Almanya’da kartlar yeniden dağıtılıyordu ve kumarı yöneten Hitler olmaya başladı.

Blitzkrieg

Alman vatandaşının bir kilo et almak için alışveriş arabası dolusu mark ödemek zorunda kaldığı, sürekli aşağılandığı, tazminat ödemek zorunda olduğu, darbelerin birbirini kovaladığı, üstüne birde 1929 ekonomik buhranının eklendiği Almanya, nasıl Nazilerin elinde bu kadar kısa sürede güçlendi? Yıl 1932. Alman devleti Nazilerin eline geçti. Belediye başkanlarının atanmasından yasaların çıkarılmasına kadar her şeyi yapabiliyorlardı. Sendikalar ve partiler kapatıldı, uzun süredir ülkede kaosa neden olan grevlerin önüne geçildi. Nazi partisi ülke genelinde kontrol sağladı. Artık Almanya sessiz bir ülkeydi. Joseph Goebbels propaganda bakanı oldu. Kitaplar yakıldı, sinemalar sansürlendi, basın susturuldu. Günümüz dünyasının en değerli sözcükleri olan “başarı, gelişmişlik” gibi kelimler üzerinden bu şartlar değerlendirildiğinde Almanya’nın geri kalmış bir ülke haline gelmesi beklenirdi.

Fakat hikâye bambaşka biçimde ilerledi. Hitler’in o dönemde dokunduğu şirketler bugün alanlarında dünyanın en güçlü şirketleri olmasından biraz hikayenin farklı gittiğini anlayabiliriz. Ama daha net anlamamız için merceğimizi Nazi Almanya’sının ıskalanan taraflarına çevirmemiz gerekir. Çünkü ne kadar kabul edilmek istenmese bile Nazi Almanya’sı bir seferberlik ekonomisi gibi çalıştı ve kısa sürede muazzam başarılar elde etti. Naziler iktidara geldiğinde ülkede geniş çaplı sosyal refah programları başlatıldı. Almanya’da toplumun birleştirilmesi amacıyla büyük çaplı kültürel etkinlikler düzenlendi. Su kaynaklarının temizlenmesi, fabrikaların içme suyu kaynaklarından uzaklaştırılması gibi çevre politikaları uygulanmaya başlandı. Ülke çapında otoyol projeleri geliştirildi. İlk ulusal karayolu yapıldı. 1941’de Almanya’da karayolu uzunluğu 3 bin kilometreye ulaştırıldı. Bu dönemde inşaat ve otomobil sektöründe ABD’yi geride bıraktı. Güçlenen otomobil imalatı kısa sürede gemi, uçak ve roket teknolojisine dönüştürülebildi. Ülkenin 1933 tarihinde 56 olan sanayi endeksi, 1938 tarihinde 144’e çıktı. Alman fabrikaları çok güçlü çalışıyordu. Üretilen 4.500 olan tank 2 yılda 17.300’e çıkarılabildi. Yüzdeler bizim için çok mühim değil ama sentetik kauçuk, petrol, çelik ve alüminyum gibi alanlarda ciddi üretim artışları yaşandı. Vergi sistemi adil bir şekilde yeniden düzenlendi. Vergilerin nereye harcamalar yapıldığı ise şeffaf bir şekilde paylaşılıyordu. 18-25 yaş grubu gençler için 6 aylık iş öğrenme kursları başlatıldı. Bu dönemin kendine özgü mimari tasarımı olmalıydı. Albert Speer ile birlikte yeni bir mimari tarz geliştiriliyordu. Bu tarz Antik Roma mimarisinin Neo-Klasik bir yorumuydu. Bu dönemde birçok güçlü mimari eseler ortaya konulmakla birlikte ustalık eseri olarak tasarlanan ‘Volkshalle’ yapılamadı. Hitler, General Moltke gibi zaferin ilkokul sıralarında alınabileceğini düşünüyordu. “işte burada “çocuğu fethetmek” söz konusudur. Kavganın ilk daveti çocuğa hitap etmek olmalıdır…gençliğin ruhunu anlamasını bilen kimse, onların böyle büyük bir daveti büyük bir sessizlik ve neşe ile dinleyeceğini takdir edebilir. Gençlik daha sonra mücadeleyi çeşitli zorluklara rağmen kendisine göre ve kendisine özgü silahları ile idare edecektir.” Eğitim sistemi Nazi ideolojisine göre şekillendirildi. Nazi Almanya’sı, her bir Alman’ın rahat yaşama sahip olmasını isteyen bir sistemdi. Her ailenin araç sahibi olması amaçlanıyordu. Bu amaç doğrultusunda 1937 tarihinde ünlü Volkswagen (Halk Arabası) firması kuruldu. O dönemde Hitler’in hayali, günümüz Almanya’sının en önemli gelir kaynaklarından birisini oluşturacaktır.

İlk olarak 1938’de tasarlanan Volkswagen Beetle, 1938-2003 yılları arasında 21 milyon 529 bin 464 adet satılarak dünyada en çok satılan ikinci araç olmuştur. Volkswagen daha sonra birçok modelle farklı alanda rekorlar kırmıştır.

Alman silahlı kuvvetlerinin askeri araç ihtiyacı Porsche ve Krupp firmaları tarafından karşılanmıştır. Ağır silahlı gücünü ise Rheinmetall şirketi gerçekleştirmiştir. (Bugün Avrupa’nın ilk 10 savunma firmasından birisidir). Siemens elektronik, haberleşme ve radar gibi alanlarda hizmet vermiş, Hugo Boss askerlerin üniformalarını üretmiştir. Ekonomik mucize Hjalmar Schacht tarafından gerçekleştirildi. 1936-39 yılları arasında uygulamaya koyduğu planla Almanya güçlü bir şekilde yükseliş ivmesi yakaladı. İlk icraatı Mark’ın istikrarını korumak, enflasyonu düşürmek oldu ve bunu başardı. Bir tarafta devlet tarafından yapılan yatırımlarla birlikte işsizlik ciddi şekilde düşürülürken diğer taraftan hızlı şekilde sanayileşme adımları atıldı. Sanayi faaliyetlerinin merkezinde ise askeri sanayi yer almaktaydı.

O döneme kadar yabancı bankaların sırtını çevirdiği Almanya biranda ana ilgi odağı haline geldi. Almanlar Enigma gibi muazzam istihbarat sistemleri kurmuşlardır. Her ne kadar bugün İngilizlerin sistemi çözmesine odaklanılsa bile bu sistemi inşa edebilmenin de oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Reinhard Gehlen gibi ünlü Alman istihbaratçıları bugün dünyanın en güçlü istihbarat ağı olan Amerikan istihbaratının temelleri olmuştur. Hitler, Nazi ideolojisi çerçevesinde sosyo-ekonomik kalkınması için güçlü ordunun kurulmasını önemsiyordu. Bu alanda Ar-Ge çalışmalarına hız verildi. Askeri alanda geliştirdikleri Jet teknolojisini ilk kullanan ülke oldular. Londra’yı bu jetlerle yerle bir ettiler. Almanların dünya savaşında icat ettikleri yeni bir strateji vardı: Yıldırım Savaşı. Karşı tarafa beklenmedik anda hızlı şekilde saldırarak stratejik noktalarını ele geçiriyor, düşmanı henüz saldırı şokunu atlatmadan teslim olmasını sağlıyordu.

Nazi Almanya’sının Ülkeleri İşgal Süresi

Sıra Ülke Ele Geçirme Süresi
1 Danimarka 6 Saat
2 Lüksemburg 1 Gün
3 Hollanda 7 Gün
4 Yugoslavya 11 Gün
5 Belçika 18 Gün
6 Yunanistan 19 Gün
7 Polonya 36 Gün
8 Fransa 46 Gün
9 Norveç 62 Gün

 

Sonuç

Almanlar, Bismark’ın 1890’da görevden alınmasından 1950’li yıllara birbirine benzeyen hatalar yaptılar. 1. Dünya Savaşı (ikincisinde olduğu gibi) Doğu cephesinde yapılan askeri hataların önemli bir sonucu olarak kaybedildi. 1917 tarihinde Ruslar devrim dolayısıyla savaştan çekilme isteğine rağmen Almanların Kafkaslara kadar hakim olma isteği, Batı cephesinde ihtiyacı olan 1 milyon askerin Doğu’da tutulmasına neden oldu. Almanya savaşı kaybetti.

2. Dünya Savaşında ise Batı cephesinde Dunkrik limanına sıkıştırdığı yarım milyonluk İngiliz-Fransız güçlerini elinde olduğu halde imha etmemesi ve Doğu cephesinde ittifak kurduğu Sovyet Rusya’ya (Barborossa harekatı) saldırması güç zehirlenmesinin net örnekleridir. Bu savaşta kaybedilmiştir. Nazi Almanya’sı kısa sürede ülkeyi kalkındırmış olsa bile sadece dünya için değil Almanya içinde tehdittir. 1935-39 yılları arasında 250 bin Alman kısırlaştırıldı, 1940-41 yılları arasında 70 bin psikiyatrik hasta katledildi. Yani Naziler kendi toplumlarına bile hiç acımıyorlardı.

Ülkelerine hiç acımadıklarının bir örneği daha vardır. Hitler’in savaş bitimine doğru ülkedeki tüm sanayi kuruluşlarını imha etme emrini vermiştir. Yani Almanya koca bir köye dönüştürülmek istenerek onlarca yıl süren birikimler yok edilmeye çalışılmıştır. Neyse ki Speer’in yerine getirmemesi yeni dönem Almanya’sının kolayca ayağa kalmasını sağlamıştır. II.Wilhem ve Hitler’in yaptıkları hataları sonraki Alman liderler iyi analiz etmiş, Bismark benzeri politika izlemişlerdir. Bismark, Almanya’nın güvenli bir ortamda kalkınabileceğini düşünmüştür.

Tüm politikalarını bu yönde geliştirmiş, amacına ulaşabilmek için güçlü ordu kurulmasını sağalmıştır. Fakat hedefi toprak genişletmek değil, güvenli ortamı sürdürebilmekti. Bismark politikalarının bir diğer yönü Rusya ile ittifaka büyük önem vermesiydi. Merkel’in politikaları da bu yönde değil midir? Sonuç olarak Almanya 70 yıl önce askeri açıdan gerçekleştiremediği Avrupa’nın liderliğini, bugün ekonomik olarak başarmıştır. Diğer taraftan hem ekonomik gücü hem de nüfusu sayesinde ekonomik liderliğini giderek siyasi liderlikle taçlandırmaktadır. Ancak Almanya’yı takip eden lanetli tarihi sürekli ensesindedir.

[irp posts=”1866″ name=”Almanya ve Rusya’nın Benzer Kaderi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  • Adolf Hitler, Kavgam, Çev. Kenan Yalçıntaş, İstanbul: Emre Yayınları, 2005.
  • Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Günler. İstanbul: Timaş Yayınları, 2013.
  • Ali Çimen, Tarihi Değiştiren İmparatorluklar. İstanbul: Timaş Yayınları, 2009.
  • Eduardo Galeano, Aynalar, çev. Süleyman Doğru, İstanbul: Sel Yayınları, 2015.
  • Fahir Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Alkım Yayınları, 2006.
  • Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.
  • Otto Von Bismark, Düşünceler ve Hatıralar, Çev. Nijad Akipek, İstanbul: MEB Yayınları, 1991.
  • Murat Belge, Militarist Modernelşem, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
  • Yaman Törüner, Nazi Almanya’sı ve ekonomi, Milliyet Gazetesi, 12 Haziran 2018.

[/vc_toggle]

 

Demokrasilerde Savaş ve Barış Sorunları: Demokratik Barış Teorisi

En genel tanımıyla “Demokratik Barış Teorisi”, demokratik devletlerin birbirine saldırmayacağını iddia eden liberal bir teoridir. Bu önerme birçok farklı nedene dayanmaktadır ve farklı boyutlarda ele alınmıştır. Bu tez, demokrasiyi dünya barışının anahtarı olarak görüyor ve demokratik devletler arasındaki ilişkilerin barışçıl olduğunu iddia ediyor.[1] Yıllar içinde bu teori üzerine çeşitli araştırmalar yapılmış ve farklı fikirler ortaya atılmıştır. Uluslararası İlişkiler alanında çalışan akademisyenler arasında bu teoriye katılan ve geliştirenlerin yanı sıra eleştirmenler de vardır. Liberal ideolojide bireysellik ön plandadır. Bu nedenle bireysel hakları devletin çıkarlarının üzerinde tutar. Öte yandan savaşlar, bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı küresel krizlere dönüşebilir. Bu yaklaşım, liberalizmi diğer önemli uluslararası ilişkiler trendi olan realizmden ayıran önemli bir özelliktir. Demokratik Barış Teorisi, demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmaya meyilli olmadıklarını iddia ederken, demokratik olmayan ülkelere karşı savaşa girebilecekleri durumları da incelemektedir. Bu makale Demokratik Barış Tezinin teorik arka planını, güçlü ve zayıf yönlerini inceleyecektir. Ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu üzerine detaylı bir analiz yapılacaktır.

Immanuel Kant

Immanuel Kant’ın 1795 yılında yayınlanan “Ebedi Barış” ın Demokratik Barış Teorisi çalışmalarına katkıları önemlidir. Kant’a göre iç ve dış politika bağımsız değil, birbirlerini etkileyen kavramlardır. Bu nedenle iç siyasetinde demokrasiye sahip bir ülke, demokratik olmayan bir ülkeden daha barışçıl olacaktır. Demokrasi ülkeleri barışçıl olmaya itiyor. Utrecht Barış Antlaşması’nı gözlemleyen Kant, Avrupa’da çatışma halindeki liderlerin bir araya gelip gerektiğinde bir barış düzeni kurabilecekleri sonucuna vardı.[2] Demokrasiyi barışçıl kılan şey, halkın yönetim üzerinde bir etkiye sahip olmasıdır. Teoriye göre savaşlar maliyetlidir ve insanlara ekonomik bir yük, toprak kaybı ve hayatlarını riske atmaktadır. Ek olarak, demokratik hükümetler savaş konusunda daha çekingen davranır. Çünkü savaşın tüm olumsuz sonuçları hükümeti zor durumda bırakacak ve hatta hükümetin düşmesine yol açacaktır. Bu nedenlerle, demokratik ülkelerde hem halk hem de hükümet, uluslararası çatışmalarda rasyonel düşünerek savaş seçeneğinden uzak durma eğilimindedir. Savaş Çalışmaları uzmanları Melvin Small ve J. David Singer, 1816 ile 1965 arasındaki savaşları incelediklerinde, demokratik ülkelerin bu süre zarfında birbirleriyle savaşmadıklarını buldular.[3]

Demokratik Barış Teorisine göre Demokratik / Cumhuriyetçi rejimlerin en akılcı ve işlevsel sistemler olduğu söylenebilir. Demokratik Barış Teorisi, demokratik devletlerin iç ve dış politikalarının etkileri konusunda farklı bakış açıları sunar. Bu duruma iki temel yaklaşım vardır: Monadik ve ikili yaklaşımlar.[4] Monadik önerme, en özlü haliyle, demokratik devletlerin genel dış politikalarına odaklanırken, ikili önerme, muhalif devletlerin rejim yapısını demokratik devletlerin dış politikalarında önemli bir faktör olarak görmektedir. Monadik yaklaşıma göre, uluslararası çatışmalarda karşı karşıya gelen iki demokratik devlet, sorunlarını savaş yoluyla çözmeyi tercih etmez. Öte yandan, ikili yaklaşım, demokratik bir devletin otoriter bir devletle olan sorunlarında savaşa eğilimli olabileceğini iddia etmektedir. Bunun nedeni, otoriter devletlerin demokrasiler tarafından tehdit olarak görülmesi ve otoriterliğe karşı savunma yapmalarıdır. Bu gibi durumlarda savaşı başlatan tarafın demokratik devletler olduğu görülmektedir. Demokratik devletler birbirlerine anlayış gösterirken, demokratik olmayan devletlere aynı şekilde yaklaşmazlar. Kısacası monadik yaklaşım, demokrasilerin barışçıl iç politikaları nedeniyle dış politikada barışçıl olacağını ileri sürerken, ikili yaklaşım dış politikayı etkileyen farklı faktörlerin olduğunu ifade etmektedir. Buna göre demokrasiler, demokratik olmayan ülkelere değil, yalnızca diğer demokrasilere karşı barışa meyillidir.

Demokrasilerin demokratik / otoriter devletlere yaklaşımlarında neden farklılık gösterdiğine dair farklı açıklamalar vardır: a) yapısal-kurumsal yaklaşım, b) kültürel temelli normatif ve c) sosyal yapılandırmacılık yaklaşımı. Öncelikle yapısal-kurumsal yaklaşım, devletlerin karar alma mekanizmalarını inceleyerek demokrasilerin barışçıl olduğunu kanıtlamaya çalışır. Buna göre demokrasilerin hem kendi içlerinde kurdukları hem de uluslararası arenada kurdukları demokratik kurumlar savaşın önünde bir engeldir. Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı arasında denetim mekanizması vardır. Böylelikle savaş kararı tek bir kişiye bağlı olmayıp, karar verme birden fazla kurumun onayına bağlıdır. Ayrıca bu karar alma mekanizmasında vatandaşların da etkisi vardır. Tüm bu nedenleri birleştiren yapısal-kurumsal yaklaşım, demokrasilerin neden barışçıl olduğu sorusuna cevap vermektedir. Normatif-kültürel yaklaşıma göre demokrasilerin daha barışçıl görülmesinin nedeni, demokrasilerin kendi aralarında paylaştığı düşünülen kültürel ve demokratik normlardır. Demokrasi kültüründe bireysel hak ve özgürlüklerin yeri, demokrasileri savaştan uzak tutan bir faktördür. Demokratik ülke vatandaşlarının ortak kültürü bir güven ve anlayış duygusu yaratırken, demokratik olmayan ülke vatandaşları bu empatiden mahrumdur. Sosyal inşacı yaklaşım, ortak bir demokrasi kültürü fikrine katılır. Ancak tarafların birbirlerine yönelik algıları ön plana çıkmaktadır. Yani demokrasiler diğer ülkenin de demokratik olduğunu kabul ederse, bu ortak kültür savaşı engeller ve bir güven ortamı yaratır. Bu yaklaşım, Batı Avrupa’nın barış ortamını analiz etmek için kullanılabilir.

Ayrıca yıllar içinde Demokratik Barış Teorisine yönelik eleştiriler de ortaya çıktı. Birincisi, demokrasi ve savaşın tanımı konusundaki belirsizlik bu teoriyi muğlaklaştırıyor. Bugüne kadar, demokratik barış üzerine yazılmış çalışmalarda hem demokrasinin hem de savaşın net bir tanımı üzerinde bir fikir birliği yoktur.[5] Bu belirsizlik, teorinin geçerliliğini ölçülemez hale getirdi. Teorinin bir başka sorunu da Avrupa merkezli bir ortamda kurulmuş olması ve diğer barış biçimlerini reddetmesidir. Teori, demokratik barış dışında barış ortamlarını değerlendirmez. Bu, teorinin önemli bir eksikliğidir. Teorinin kapsayıcılığı, uluslararası ilişkiler teorilerinin geçerliliğinde önemli bir faktördür. Ancak bu teori, küçük bir alanı kapsayan dışlayıcı bir teoridir. Bir başka eleştiri, demokrasinin barış ürettiği fikrine karşıdır. Buna göre aslında barış demokrasiyi üretir. Bu nedenle barışın sağlandığı ülkelerde demokrasi gelişir. Ayrıca bu teori, yönetimin karar verme yetkilerini de göz ardı etmektedir. Tüm denetim mekanizmalarına rağmen, savaşa girip girmeme konusunda son söz ülkenin hükümdarındadır. Teoriye yöneltilen eleştirilerden biri, demokrasinin henüz tam olarak kurulmadığı ülkelerin, istikrarlı demokrasilere göre savaşa daha yatkın olduğudur. Bu, teorinin ele almadığı konulardan biridir ve teorinin Avrupa merkezli olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biridir.

Kıbrıs Barış Harekatı’ndan bir kare

1974’te Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi Demokratik Barış Teorisinin analizi için iyi bir örnektir. Hem Türkiye hem de Yunanistan demokratik / cumhuriyetçi bir yönetim anlayışına sahiptir. Bu bağlamda, Demokratik Barış Teorisine göre bu ülkelerin sorunlarını savaşla değil diplomatik yollarla çözecekleri varsayılmaktadır. Ancak bu çok indirgemeci ve eksik bir bakış açısı olacaktır. Her şeyden önce, iki ülke arasındaki tarihsel sorunlar bu teoride dikkate alınmamaktadır. Tarafların uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları, tüm diplomatik çabalara rağmen savaşı kaçınılmaz hale getirdi. Adada Rum ve Türk kesimleri arasında çatışmalar yaşanıyor ve gerginlik artıyordu. Rum tarafı bu dönemde, adadaki Türk nüfusa karşı  terörist eylemler gerçekleştirmekteydi. Öte yandan her iki ülkenin iç siyasetine baktığımızda bu dönemin her iki ülke için de demokrasinin düzgün ve istikrarlı işlediği yıllar olmadığı görülmektedir. Bu nokta, teorinin hem haklı çıkarıldığı hem de eleştirildiği noktalardan biridir. Bu, Demokratik Barış Teorilerinin iç ve dış politika arasında kurduğu bağı doğrular. Demokratik ülkelerin iç politikalarındaki çatışmalar, dış politikaya da yansıyabilir. Ancak teori, burada yeni demokrasilerin konumundan bahsetmiyor. Yani Batı Avrupa merkezli barış teorisi bu iki ülke için yeterince kapsamlı değil.

Sonuç olarak, Demokratik Barış Teorisi Batı Avrupa çerçevesinde ele alındığında doğru bir yaklaşım oluyor. Ancak, dünya çapındaki uluslararası sistemin birçok noktasında yetersiz kalıyor. Sürekli demokrasilerin birbirlerine karşı barışçıl yöntemler izledikleri açık bir gerçektir. Monadik teoriye göre barış kavramı içseldir. Bu nedenle bu yaklaşım, demokrasilerin otoriter devletlerle savaşlarını açıklayamaz. İkili yaklaşım, diğer ülkenin bu konuda demokratik olup olmadığını öne sürse de yine de kapsamlı bir yaklaşım değildir. Demokratik olmayan ülkeler her zaman savaşa girmezler ve demokratik olmayan ülkelerin barışı bu teori tarafından göz ardı edilir. Diğer bir deyişle Demokratik Barış Teorisi, haklı argümanlarının yanı sıra dar bir teori olarak kalmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

[2]Hakkı Büyükbaş, Nilgün Atıcı, Liberal Demokratik Bariş Kurami: Eleştirel Bir Değerlendirme Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, Haziran-Aralık 2012 s.3.

[3] A.g.e.

[4] Rummel, Rudolph J.; (1983), “Libertarianism and International Violence”, Journal of Conflict Resolution, 2.

[5] Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

Kaynaklar

Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

Hakkı Büyükbaş, Nilgün Atıcı, Liberal Demokratik Bariş Kuramı: Eleştirel Bir Değerlendirme Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, Haziran-Aralık 2012 s.3.

Rummel, Rudolph J.; (1983), “Libertarianism and International Violence”, Journal of Conflict Resolution, 2.

Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

[/vc_toggle]

Sosyal Yapılandırmacı/İnşacı Teori ve Arap Baharı

İnşacılık, uluslararası ilişkiler tartışmalarına iki farklı boyut getiren yaklaşık kırk yıllık bir teoridir. Bu tartışma iki nedenden dolayı 1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde çıktı; Birincisi, Soğuk Savaş’ın hemen ardından durgunlaşan ABD akademisinde devam eden neo-liberalizm ve neo-realizm egemenliği devam ediyordu ve bu nedenle bu teori, İngiliz Okulunun egemenliği ve Avrupa akademilerindeki inşacılık ile fikirlerin benzerliği nedeniyle daha çok ABD’de uzmanlaştı. Hem neo-liberalizm hem de neo-realizm teorileri durgunlaştı çünkü devletin varoluş nedenleri ve birbirleriyle olan güç ilişkileri konusundaki öngörüleri, NATO örneğinde olduğu gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başarısız oldu. İnşacılık bu ortamda uluslararası ilişkiler akademisinde, yapılandırmacı fikir ve yöntemlerin on sekizinci yüzyıl boyunca ve özellikle sosyolojik akademik tartışmalarda aktif olması nedeniyle ortaya çıktı. Böylece sadece uluslararası ilişkiler tartışmalarına taşındı. Bu yazıda önce yapılandırmacı teoriyi inceleyeceğim, daha sonra neo-realizm ve neo-liberalizm ile karşılaştırarak yapılandırmacılığın pozitivist ve post-pozitivist özelliklerini göstereceğim. Son olarak, Arap Baharını farklı bir bakış açısı oluşturmak için yapılandırmacı teoriye göre inceleyip analiz edeceğim.

Max Weber

Yapılandırmacılığın temel düşünceleri, on sekizinci yüzyıl filozofu Giambattista Vico’ya kadar uzanabilir; doğal dünyanın Tanrı tarafından yaratıldığını, ancak tarihsel dünyanın olmadığını, dolayısıyla tarih insan işlerinin dışında değildir. Bu da insanların tarihin yapıcıları olduğu anlamına gelir (Pompa 1982: 26). Max Weber ayrıca sosyal dünyanın fiziksel dünyadan farklı olduğunu ve ancak birbirlerinin anlayışları ile açıklanabileceğini vurguladı. Yapılandırmacı düşüncenin temel unsuru, Weber’e karşı uyum ve sempati ile sınıflandırılabilen insanlara yayılan bu özneler arası inançtır. Dört kategori; ideolojiler, normatif inançlar, neden-sonuç inançları ve politika reçeteleri (Tannenwald 2005: 15). Bununla birlikte, yapılandırmacılık hem pozitivizmin hem de post pozitivizmin çeşitli özelliklerini bir araya getirdi. Öncelikle inşacılığa göre insan ilişkileri, pozitivizmin çok idealist ve zıt yönü olan maddi güçler üzerine değil inanç ve fikirlerden oluşur, dahası, yapılandırmacılara göre pozitivistlerin iddia ettiği gibi insan süreçlerini açıklayacak dış doğa yasaları yoktur (Sorensen ve Jackson 2013: 211-212). Basitçe, tarih insan düşüncesinden bağımsız değildir. Bu nedenle, yapılandırmacı teoride iki yol vardır; birincisi, dünyanın nedensel terimlerle açıklanabileceğine inanan ve aynı zamanda güçlü liberallerle iş birliğine dair inançları olan Wendt tarafından temsil edilen geleneksel yol, ancak aynı zamanda imkansızlığı koruyan post-pozitivist yapılandırmacılık da vardır. Hakikat iddiaları ve hakikat ve iktidar arasındaki yadsınamaz ilişki (Sorensen ve Jackson 2013: 217). Dolayısıyla yapılandırmacılar, maddi yapılar kadar ideasyonel yapıların etkinliğini de elinde tutarlar, dahası, herhangi bir maddi süreç için meşruiyet kazanmanın tek yolu, paylaşılan bilgi ile olan bağlarıdır. İkincisi, Wendt’in de belirttiği gibi, yapılandırmacılar, çıkarların kimlikler, kimliklerin ise çıkarlar tarafından şekillendiğini iddia ederler. Son olarak Gidden’in yapılanma kavramı fikrini aldılar ve aktörlerin ve yapıların birbirini tanımladığını savundular. Bir diğer önemli cephe ise rasyonalist ve yapılandırmacı tartışmadır. Rasyonalistler için aktörler egoisttir, kimlikleri verilmiş ve toplumu strateji faiz kazanımı için bir oyun alanı olarak görürler. Diğer taraftan yapılandırmacılar aktörleri sosyal varlık olarak görürler. İkinci olarak kimlik, verili olarak değil iletişim yoluyla kurulur ve son olarak toplumu sosyal ve politik düzeylerde üretici olarak görürler (Reus-Smit vd. 2017: 294-97). Yapılandırmacı teorinin ana ilkeleri çoğunlukla Wendt’in “Devletlerin Yaptığı Anarşi” makalesinden türetilmiştir. Makalesi, neo-realizmin anarşi denkleminin kendi kendine yardımı basitçe reddedilmesiyle başladı. Bununla birlikte, Wendt anarşiyi üç kategoriye ayırır. Hobbesçu anarşiye göre, hayatta kalma içgüdülerine göre devletleri bireyselleştiren ve standart devlet-toplum ilişkileri üreten, devletler egemenliklerini kurduktan sonra varlıklarını korumak için bir tür mülkiyet hakları geliştirirler. Bu haklar sistemi sayesinde rekabetten ziyade egoist ilkelere sahip Locke anarşisine ulaşırlar. Daha kooperatif havzasında aktörlere imkan veren ve yabancı istila korkusunu azaltan, anarşilerle ilgili son kategorisi, aktörlerin rekabetçi veya egoist doğalarını düşürdüğü ve çatışmalarını barışçıl çözümlerle çözen Kantçı kategorisidir (Wendt 2013: 23-27). Bu sınıflandırmayla Wendt, kendi kendine yardımın yalnızca bir anarşi kurumu olduğunu savundu ve sosyal tehditlerin, öznellikler arası anlam sürecinin kendisine yol açan sinyal verme, yorumlama ve yanıtlama süreçleri yoluyla inşa edildiğini ve doğal olmadığını gösterdi. Konstrüktivist teorinin bir başka noktası da materyalist görüş, yani neo-realist ve neo-liberaller, Wendt’in bahsettiği gibi zayıf realistler arasındaki tartışmadır. Materyalistler için güç ve ulusal çıkarlar, servet, güvenlik ve güç elde etmek için askeri kabiliyet, kaynakların mevcudiyeti ve aktif insan kaynaklarından oluşan devletlerin itici güçleridir. Öte yandan yapılandırmacı, gücün, aktörün kapasitelerini şekillendiren ve aynı zamanda çeşitli şekillerde tespit edilebilen sosyal ilişkilerin üretimi olduğunu savunur. Dolayısıyla normlar, çatışmaların çözümü için uluslararası arenadaki aktörler için oyunun kuralları olarak önemi ve devletlere çıkarlarına ulaşmak veya çıkarlarını şekillendirmek için nasıl hareket ettiklerini öğretmek temelinde yapılandırmacı teori üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Örneğin Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, egemenlik normunu ihlal ettiği için Saddam’a karşı ABD’nin koalisyon güçlerinin tepkisi olurken, ABD Irak’ı Saddam’dan kurtarmak için işgal etmeye başladığında ABD egemenlik ilkesine karşı sorumsuz tavrı yüzünden suçlama ve eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Bu basit örnek, normların dayanıklılığının, başka bir basit nedenden dolayı hegemonların davranışlarını bile sarstığını gösteriyor. Normlar, yüzyıllar içinde gelişen, toplumun her kesimine yayılan ve herhangi bir süper güce karşı ısrar eden insan alışkanlıklarıdır. Dahası, yapılandırmacı teoriye göre, devletin iç kimlikleri, düşmanları, dostları ve fırsatları aramaya izin veren sosyal bilişsel bir yapı kurar (Hopf 2002: 16). Öte yandan, yapılandırmacılar ve liberaller arasında daha rahat ilişkiler görüyoruz. Normların yaratılmasına, iş birliğine dair her iki inançları, ortak çıkarlara, karşılıklı yararlara ve devletler arasındaki ortak değerlere vurgu yaparlar. Bu her iki kuramı da güçlü liberaller ve yapılandırmacılar arasında ortak bir harekete yakınlaştırdı, ancak yapılandırmacılar, aynı anarşik çevre kavramları nedeniyle neo-liberalleri hala neo-realist olarak eleştiriyorlar.

Mısır’da Arap Baharı Protestoları

Batı akademilerindeki yapılandırmacı teorinin retorik başarısına rağmen, maddi önkoşullar olmadan, fikirler hiçbir şey ifade etmiyor. Arap Baharı bunun en açık örneğiydi. Kuzey Afrika toplumları ve özellikle Mısırlılar, dekolonizasyon döneminden bu yana otoriter hükümetlerle karşı karşıya kaldı. Peki 2011’de ne değişti ve insanlar bu hükümetlere karşı ayaklanmaya başladı? Dolayısıyla, ideal bir yapılandırmacılık modeli için bile, Wendt’in yapısalcı çalışmalarda hala çok düşük bir yüzdeyi koyduğu materyal düzey analizinin önemini vurgulamasına rağmen, tüm Kuzey Afrika ve Orta Doğu’ya yayılan bir toplumsal hareketi açıklamak için yetersiz olacaktır. Ancak, Arap Baharı’nın nedenleri bu yazının konusu değil. Bunun yerine, Arap Baharı’na katkıda bulunan birkaç kişiyi yapılandırmacı anlamda inceleyeceğim. Arap Baharı’nın yükselişine ilk ve en önemli katkı sosyal medyaydı. Facebook, Twitter gibi etkileşimli siteler, devletin basın kısıtlamaları ağır iken, demokrasi veya devrim gibi uluslararası fikirlerin yayılmasının ana kaynaklarıydı. Örneğin, Mısır gençlik hareketi 6 Nisan, renkli devrimlerin gerçekleştiği Sırbistan ve Gürcistan gibi farklı ülkelerdeki diğer gençlik gruplarıyla aynı slogan ve afişlere sahipti, dolayısıyla sloganları da aynıydı; Mısır’da Kifayah, Sırpça’da Otpor, Gürcüce’de “Kmara kelimeleri yeter anlamına gelmekteydi. Mısır’da 2008 yemek fiyatı protestoları sırasında Facebook’ta 6 Nisan hareketi kuruldu (Korotayev ve Zinkina 2011: 76-77). Bu, yapılandırmacıların savunduğu gibi sosyalleşme süreçleri yoluyla fikirlerin yayıldığını gösterirken, aynı zamanda radikal fikirlerin bir katkısı olarak gıda fiyatlarının yükselmesi, ekonomik sektörlerin sıkı askeri kontrolü, gençlik hareketlerinin büyümesi gibi uzun vadeli maddi süreçlerin bir sonucu olabilir. Arap Baharı ile ilgili bir diğer önemli konu da etki alanıydı. Genellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan Arap ve Berberi halkı üzerindeki büyük etkilerine rağmen, bu “bahar” her zaman Ortadoğu ülkesi olarak adlandırılan iki ülkeyi etkilemedi; Türkiye ve İran. Türkiye, komşusu olan Suriye’nin çöküşünde bile, Arap Baharı’nın hem tarihsel hem de oluşum düzeyinin bir parçası olmayan hükümetin, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni sarsan Gezi Protestoları dışında önemli bir toplumsal hareketle karşı karşıya kalmadı. Bu yapıcı terimlerle açıklanabilir. Tüm Arap dünyası için 1950’lerden 2011’e kadar kısa vadede özelliklerini belirleyen iki şey vardır; Bedevilerden Müslüman Kardeşlere kadar pek çok mikro parti tarafından kurulan toplumların istikrarını sürdürmek için askeri kökleri ve yüksek düzeyde yeniden dağıtım ekonomik politikaları olan otoriter ilerici hükümetler. 1990’lar ve 2000’ler ekonomik liberalleşme gerçekleştiğinde, bu fikirlerin ikisi de paramparça oldu. Devlet, aşamalı planlama yapmadan ancak radikal yöntemlerle ekonomik sektörlerden çekilmeye başladı, liberal ekonomik programlara uygun olarak toplumu piyasa güçlerine karşı korumasız hale getirdi. Bu, daha sonraki devrimlere neden olan toplum içi ve devlet-toplum kızgınlıklarına yol açtı. İkincisi, bu liberalleşme süreci bürokratik elitleri zayıflattı ve Müslüman Kardeşler gibi muhalefet partilerinin fikirlerini radikalleştiren muhalefet hareketlerine karşı daha katı düzenlemelere yol açtı. Protestoların Suriye istihbarat teşkilatı tarafından insanların tutuklanması ve işkence görmesiyle başladığı Suriye örneğinde olduğu gibi, bu liberalleşme döneminde polis vahşeti ve iç istihbarat gözetimi gündeme geldi. Türkiye ise 1950’lerden itibaren liberalleşme sürecini aşamalı olarak başlattı. Bu tedrici ve nispeten uzun vadeli serbestleşmenin iki sonucu vardır; Birincisi, Türkiye’de Arap ülkelerinden daha fazla sivil hükümetler yaratan demokratik yönetişim ve ikinci olarak sivil toplum örgütleri aracılığıyla devletle yeterli sınırı olan kendi kendine yeten bir toplum gelişti. Hatta Türkiye’deki askeri darbeler bile 28 Şubat Kararlarında devletin bir numaralı düşmanı olan İslamcı partileri tamamen ortadan kaldırmadı. Sonuç olarak, Arap Baharı, Arap Baharı’nda sistemin sadece bir ürünü olan fikir ve inançlar üzerindeki kısıtlılığı nedeniyle sadece yapılandırmacı teori ile açıklanamazken dinamikleri iki önemli konunun anlaşılmasına katkıda bulunur. Neredeyse bütün ülkelerin sosyal medyanın gücüne karşı olan tavrı ortaktır ve Arap Baharı’nın komşuları ve müttefikleri üzerindeki feci sonuçlarına rağmen Türkiye ve İran birer istinadır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Wendt, Alexander E., “Anarşi Devletler Ne Anlıyorsa Odur: Güç Politikalarının Sosyal İnşası”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 39 (Güz 2013), s. 3-43.

Robert Jackson and Georg Sørensen, Introduction to International Relations: Theories and Approaches, Oxford University Press, 2013.

Christian Reus-Smit, Scott Burchill, Andrew Linklater, Richard Devetak, Jack Donnelly, Terry Nardin, Matthew Paterson, Jacqui True, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Küre Yayınları, 2017.

Andrey V. Korotayev, Julia V. Zinkina, Egyptian Revolution: A Demographic Structural Analysis, Middle East Studies Online Journal, ISSN 2109-9618- Issue no.5. Volume 2, 2011, p.58-95.

Nina Tannenwald, Ideas and Explanation: Advancing the Theoretical Agenda, Journal of Cold War Studies 7(2), pp. 13-42, April 2005.

Ted Hopf, Social Construction of International Politics: Identities and Foreign Policies, Moscow 1955 and 1999, Cornell University Press, 2002.

[/vc_toggle]

Stratejik Düşünce ve Büyük Strateji

Strateji ve stratejik düşünce genellikle askeri kavramlar ile özdeşleştirilmiştir. Bu kavram, askeri araçların politik amaçlar için kullanılması olarak tanımlana gelmiştir. Fakat, bu kavram zamanla diğer alanlarda da kendine yer bulmuştur ve anlam derinliğini arttırmıştır. Günümüzde, hemen hemen her konuda strateji kavramı kullanılmaktadır. Örneğin, ekonomik stratejiler küreselleşen dünyada oldukça önem kazanmıştır. Güvenlik kavramının değişmeye başlaması ile strateji kavramı da değişime uğramış ve yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşma sonucunda kavramın tanımında belirsizlikler oluşmuş ve çeşitli tartışmalar ortaya çıkmıştır.

Strateji konusunda amaçlar önemsenmez iken araçlara odaklanılmıştır fakat, araçların bu kadar öne çıktığı bir ortamda amaçlar göz ardı edilmektedir. Bu durum sonucunda, strateji eylemini gerçekleştiren asıl öğe olan özne sürece dahil edilmemektedir. Ancak, strateji araçlar yoluyla amaçlara ulaşılan öznel ve sosyal bir kavramdır [1]. Strateji kavramının pek çok tanımı bulunmaktadır.

Bu tanımlar arasında farklılıklar olsa da temel olarak hepsi, stratejinin ana unsurlarının araçlar ve amaçlar olduğunu varsaymaktadır. Bu araçlar ve amaçların birbirleri ile uyumlu hale getirilmesi sürecine de strateji denmektedir. Stratejinin genellikle askeri strateji olarak akla geldiğini belirtmiştik. Bu noktada strateji kavramı genellikle materyal unsurlar üzerinden değerlendirilmiş ve askeri güce odaklanmıştır [2]. Burada da realizm teorisi altında incelenmeye başlamıştır, realizme göre hayatta kalmak güç ile doğru orantılıdır.

Çıkar ve güç kavramlarının önem kazandığı realizmin strateji anlayışında, çıkarlar stratejinin amaçlarına; güç amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlara denk gelmektedir [3]. Bu tanımlamalara karşı çıkan diğer teoriler ise, kendi argümanlarını üretmişler ayrıca realizmde kendi içinde çıkan diğer akımlar altında bu kavrama farklı bakış açıları getirmiştir. Fakat, bu bakış açıları tanımlamanın özündeki güç ve çıkar kavramını çok fazla değiştirmemiştir denilebilir. İnşacı teori, bu noktada realizme karşı çıkmış ve özneler arası çatışmaların nasıl çıktığına ve stratejinin bu çatışmaların neresinde olduğu konusunda tartışma yürütmüştür [4].

Yapı-özne arası ilişkiler ile oluşan uluslararası sistemde kimliklerin ön plana çıktığını ve aktörlerin bu kimlikler neticesinde stratejilerini belirlediğini öne süren inşacı teori, stratejik kültürün varlığına dikkat çekmiştir. Bu tür çalışmalar strateji kavramının tanımını araç odaklı olmaktan çıkarmış ve öznenin daha ön plana çıktığı yaklaşımların oluşmasında önemli rol oynamıştır. Strateji kavramı özneler aracılığıyla oluşturulur ve onlar sayesinde şekillenir. Tıpkı anarşi gibi strateji ve güvenlikle devletlerin ondan ne anladığı ve nasıl algıladığı ile ilgili olmaktadır.

Büyük Strateji Kavramı

İnsanoğlunun bir otorite altında birleşip kurduğu ve diğerlerine nazaran daha büyük güç kazanan tüm yapılar veya devletler bu gücü elinde tutmak için her zaman “büyük stratejilere” (Grand Strategy) ihtiyaç duymuşlardır. Bu stratejiler bahsi geçen aktörleri dönemin en güçlü yapıları haline getirmiş ve uluslararası sistemin belirleyicisi konumunda olmuşlardır.

Tarihin en güçlü imparatorluklarından olan Roma İmparatorluğu’nun dahi bir stratejisi ve ileriye dönük bir planı var olmuştur. “Tüm yollar Roma’ya çıkar.” Sözü de bu stratejinin özüne vurgu yapmaktadır. Çünkü, Roma İmparatorluğu ordusunu ve ekipmanlarını götürdüğü her yere yol yapmakta ve bu sayede lojistik hizmetlerini sağlamaktaydı. Bu nedenle tüm yollar başkente (Roma’ya) çıkmaktaydı. Birçok bölgeyi fetheden bu İmparatorluk sahip olduğu stratejiler ve taktikler sayesinde bulunduğu konuma yükselebilmiştir.

Burada taktik ve stratejiyi birbirinden ayrı tutmak gerekmektedir. Taktikler kısa dönemli anlık hamleleri tanımlarken; stratejiler daha büyük uzun vadeli amaçları tanımlamaktadır, denilebilir. Bir diğer güçlü İmparatorluk olan, Osmanlı İmparatorluğunun da “Cihan-ı Şümul” (Küresel-Evrensel) bir imparatorluk olmak gibi büyük bir stratejisi var olmuştur ve 600 yıllık tarihinde bu stratejiyi gerçekleştirmek için hamleler yapmıştır. Strateji genellikle savaş ile siyaset arasında bir köprü görevi görmektedir. Çünkü, Savaş yönetimi de bir strateji sayılmaktadır ve stratejik hesaplamalar sadece askerlere yani savaşanlara bırakılmamalıdır. Stratejiyi sağlayan şey tek başına savaşmak veya savaş kazanmak olmamaktadır. Bununla aynı doğrultuda, idari ve siyasi güç, ekonomik ve askeri güç de paralellik göstermekte ve büyük stratejiyi gerçekleştirme konusunda katkı sağlamaktadır. Bu nokta da stratejiye dar bir kapsamdan değil de daha bütüncül bir şekilde yaklaşmak doğru olacaktır. “Savaş diplomasinin farklı araçlarla uygulanmasıdır.” Sözünü ele alacak olursak büyük strateji denilen olgu birden fazla parçanın bir araya gelerek oluşturduğu bir amaçtır denilebilmektedir [5]. Günümüzde devletler büyük stratejik hamlelerini gerek savaş gerekse diplomasi, yumuşak güç veya ekonomik güç ile yapabilmektelerdir. Bu stratejik hamleleri yapabilmenin ve hedefe bir adım daha ulaşmanın temelinde yatan şey “güç” tür. Bir devlet güçlü olduğu ölçüde bu denli büyük stratejik perspektifler kazanmakta ve bunu gerçekleştirmek için hamle yapacak yeteneklere sahip olmaktadır. İmparatorlukların yıkılmasıyla onların mirasçısı olan güçler de büyük stratejilerini oluşturmuş ve onu gerçekleştirmek için adımlar atmışlardır.

Kırım’ın ilhakı

Rusya’nın eski İmparatorluk ve SSCB bölgelerinde etkisini devam ettirmesi, Kırım’ı ilhakı, Suriye ve Libya gibi kendisine uzak yerlerde varlık göstermesi, kendi büyük stratejisinin bir parçası olmaktadır [6]. Diğer yandan, sistemin en güçlü devleti olarak öne çıkan ABD ise, Pax-Americana gibi büyük stratejilere sahip olmakla beraber kendi coğrafyasına çok uzak bölgelerde bile varlık göstermekte ve güç rekabetinde her zaman kazanan olmak istemektedir [7]. Soğuk Savaş dönemindeki, Marshall Planı, Truman Doktrini, Çevreleme Politikası, NATO’nun kurulması gibi hadiseler ABD’nin kurguladığı büyük stratejiyi hayata geçirmesi için yapılmış hamleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine Soğuk Savaştan sonra ortaya çıkan Medeniyetler Çatışması, Tarihin Sonu ya da Yeni Dünya Düzeni gibi söylemler bu stratejinin özünü bize yansıtmaktadır.  Son dönemlerde, ABD-Çin arasında yaşanan rekabet de yine ABD’nin tek başına hegemon olma ayrıcalığından vazgeçmemesi ve stratejik planlarını gerçekleştirmek için engel olarak gördüğü Çin’i caydırma politikalarının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Stratejiyi belirleyen genel olarak sistemdeki aktörler yani öznelerdir. Strateji genellikle güç tanımı ile paralellik gösterdiği için askeri ve materyal güçler ile birlikte değerlendirilmiş ve hayatta kalmak için elzem olan kavramlardan biri olarak algılanmıştır. Kavram, pozitivist düşünce akımlarının etkisinde basitleştirilmiş ve indirgemeci bir tanımlama ile karşı karşıya kalsa da günümüzde daha geniş ve karmaşık bir anlama sahip olmaktadır. Amaçların mı yoksa araçların mı önemli olduğu tartışması bizi bir yere götürmeyecektir çünkü, stratejiyi oluşturan bu kavramlardan sadece bir tanesi değildir, bütünüdür. Şöyle ki ne amaçlar ne de araçlar tek başına bir stratejik eylemi belirlemede yeterli kalmayacaktır. Her ikisinin de hesaba katılması gerekmektedir. Nasıl ki yapı ve aktör arasında bir ilişki varsa ve birbirini etkiliyorsa, araçlar ve amaçlar arasında da bu tip bir ilişki mevcuttur ve birbirlerinden etkilenmektedirler. Strateji kavramı günümüzde sadece askeri güç ile ilgili olmamakta ve daha kapsamlı eylemleri içinde barındırmaktadır. Bu nedenle aktörler tarafından çok çeşitli olarak değerlendirilmekte ve sığ tanımlamalardan kurtularak kapsamlı bir çalışma alanına ihtiyaç duymaktadır.

Uluslararası anarşik düzeni temsilen

Sürekli değişen ve çeşitlenen uluslararası sistem içerisinde tek taraflı ve basitleştirilmiş hiçbir kavram kendisine yer bulamamaktadır. Bunun yerine, devletlerarası ilişkilerde olduğu gibi daha karmaşık ve kapsamlı kavramlar günümüz uluslararası ilişkilerini açıklamada daha yeterli olmaktadır. “Büyük strateji” denilen kavram tarihte “en güçlü aktör” olma unvanını hak eden her devlet için var olmuştur ve hamlelerini bu stratejiye göre gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

İmparatorluklardan günümüz uluslararası ilişkileri oluşana kadar her dönemde stratejiler her alanda hâkim olmuş ve askeri, ekonomik, siyasi hamleler neticesinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Geçmişte ve bugün şahit olduğumuz bölgesel ve küresel rekabetler, çekişmeler, çatışmalar ve savaşlar bu stratejik hedeflere ulaşma amacıyla devletler tarafından oluşturulan bir “güç rekabeti arenası” haline gelmiştir. Fakat, anarşik düzenin olduğu uluslararası sistemde hayatta kalmak için her devlet kendi büyük stratejisini planlamak ve bulunduğu konumun farkına varmak ile yükümlü olmaktadır. Sistemdeki her aktör de kendi çıkarları ve stratejileri doğrultusunda hamlelerini yapmakta, büyük stratejik hedeflerine ya yakınlaşmakta ya da uzaklaşmaktadırlar.

[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar

  • BAUFRE, André, An Introduction to Strategy: With Particular Reference to the Problems of Defence, Politics, Economics, and Diplomacy in the Nuclear Age, Faber & Faber, Londra, 1965.
  • BAYLIS, John, James J. Wirtz ve Colin S. Gray, Strategy in the Contemporary World, 5’inci Basım, Oxford University Press, Oxford, 2016.
  • BUZAN, Barry, Ole Weaver ve Jaap de Wilde, Security: A New Framework for Analysis, Lynne Rienner, Boulder, 1998.
  • MCSWEENEY, Bill, Security, Identity and Interests: A Sociology of International Relations, Cambridge University Press, Cambridge, 1999.
  • WALTZ, Kenneth, Theory of International Politics, Addison-Wesley Publishing Company, Reading, 1979.
  • COX, Robert, “Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory,” Millennium: Journal of International Studies, Cilt 10, Sayı 2, s.126-155.
  • COZETTE, Muriell, “Realistic Realism?: American Political Realism, Clausewitz and Raymond Aron on the Problem of Means and Ends in International Politics”, Journal of Strategic Studies, Cilt 27, Sayı 3, 2010, 423-458.

[/vc_toggle]

Libya’da Mevcut Olan Baas İdeolojisine Kısa Bir Bakış

1911’deki İtalyan işgaline kadar Osmanlı idaresinde kalan Libya, özerk bir yönetim sistemine benzeyen bir sistemle birkaç asır yönetildi. 20. Yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’nın gücü azalmış, yönetim sistemi bozulmuş bir yapıya dönüşmüştü. Onun bu güçsüz hali sömürgeci devletlerin iştahını kabartmaktaydı. Her biri Osmanlı’dan kopartılacak bir toprak parçası aramanın derdine düşmüştü. Sanayisini ve siyasi birliğini geç kurmuş olan İtalya da Libya’ya gözünü dikti. Osmanlıyla artık kara bağlantısı kalmayan bu toprağı 1911 yılında işgal etti. Burada bir avuç Osmanlı subayı ve onların örgütlediği yerel direnişçilerin insanüstü çabaları sonuç vermedi ve Osmanlı bu işgali tanımak durumunda kaldı.

Bu tarihten itibaren 40 yıl boyunca İtalyan hakimiyetinde kalan ülke, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere ve Fransa egemenliğinde kısa bir müddet kaldıktan sonra burada petrolün bulunması, ABD’nin ilgisini bu topraklara yöneltmesine sebep oldu ve ardından bölgele bir askerî üs inşa etti. Libya’nın yönetiminde bulunan kral I. İdris, bu zamanda Arap dünyasında ortaya çıkan fikir akımlarına karşı ilgisiz kaldı.

Ardından 1967 savaşında Libya askerî üslerinin İsrail tarafından kullanıldığına dair Cemal Abdülnasır tarafından yapılan suçlama, İdris’e karşı olan muhalefetin dozunu epey yükseltmişti. (Kurşun, 2020, s.271). 1969 yılında Mısır’daki komitenin adından etkilenen “Hür Subaylar Komitesi” darbe sonucu yönetime el koymuştur. Takdir edildiği üzere bu komitenin en önemli ismi Muammer el-Kaddafi olmuştu. İsmiyle beraber yönetimi de Mısırdaki harekete benzeyen konsey ve kendisine rol model olarak Nasırı seçtiğini ifade eden Kaddafi ekonomi politikalarında da Nasırın yolunu izlemiştir. Ancak onun kendine has yönetim sistemi olan, sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve İslam düşüncesinin harmanlanmasıyla oluşan Cemahiriye sistemi de ortaya çıkmış ve bu sistem Kaddafi’nin görüşlerini anlattığı Yeşil Kitapta da sistematize edilmiştir. Kaddafi’nin yönetime gelmesinin ardından kamulaştırma politikaları başladı ve hız kesmeden devam etti. Öncelikle Petrol ve doğalgaz şirketleri kamulaştırıldı.

Muammer el-Kaddafi

Ardından ABD’nin İsrail’e olan desteğine karşılık olarak ABD şirketlerinin %51’lik kısmı kamulaştırıldı. Kaddafi siyasette de otoriter bir yapı oluşturdu. Kendisine yakın insanları devletin stratejik konumlarına getirdi. Ülke içi muhalefete izin vermedi. Teoride ve yayımladığı Yeşil Kitapta ise kendisini rehber olarak tanımlıyordu. Cemahiriye sistemi ile Libya’ya demokrasi getirdiğini iddia etse de her önemli mevkiye kendine yakın ve sadık adamları getirmesi neticesinde 42 yıl boyunca mutlak bir hakimiyet elde etti. Medya tam bir devlet denetimi altındaydı, İslamcı muhalefet ve diğer muhalif unsurlar şiddetle bastırılmıştı. Kaddafi dış politikada ise Arap birliği fikrini güdüyordu ve bu fikri hayata geçirmek için çalışıyordu. Ancak Nasırın ölümü, Esad’ın birliğe yanaşmaması gibi sebepler dolayısıyla bu ideal hayata geçememiştir. Bu sebeple Kaddafi yönünü Afrika’ya çevirmiştir. Buradaki Müslüman ülkelerle kurduğu ilişkiler sayesinde bölgede kendine has bir etki alanı oluşturmuştur. Batıyla ilişkileri ise iç açıcı bir görünüm arz etmemektedir. Özellikle (İRA) ve (FKÖ) gibi örgütlere verdiği destekler sebebiyle Batı ülkeleri ile ilişkileri kötüleşmiş ve sonunda yaptırım kararının alınmasıyla felç olmuştur. Felç olan dış ilişkileri düzeltmem ve yaptırım kararını kaldırmak 2000’li yıllara değin uzamıştır. Yaptırım kararının kalkması ve ülkeye yabancı yatırımcı gelmesiyle beraber ekonomide oluşan refah Kaddafi ve yakınlarının servetine servet katarken halk fakirlik içinde kalmaya ve sefaletle boğuşmaya devam etmiştir.

Oluşan ekonomik refah ortamı halka yansıtılmamıştır. Bu da 2011 yılında gerçekleşen halk ayaklanmasına önemli ölçüde etki etmiştir (Kurşun, 2020, s.276). Ülkedeki ekonomik istikrarsızlık, 42 yıl boyunca bastırılan muhalefetle birleşince halk sokaklara dökülmüş, iç savaş çıkmış, bunun neticesinde Kaddafi doğduğu şehir Sirte yakınlarda halk tarafından öldürülmüştür. Onun ölümüyle beraber Libya’nın Baas macerası da son bulmuştur.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (Temmuz 2020)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. https://www.trthaber.com/haber/dunya/kaddafi-donemi-libya-449674.html
  3. https://kavrakoglu.com/libya-6-italyan-isgali/

[/vc_toggle]