Avrupa Birliği İle Yeni Yol Haritası

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesi olarak her zaman muasır medeniyetler seviyesine erişme yolunda uluslararası konjonktürdeki  gelişmeleri yakından takip etmiş OECD ve NATO gibi örgütlenmelerin etkin bir üyesi olmuştur. Bu doğrultuda ‘’insanlık tarihinin en büyük barış projesi’’ (Bağış,Egemen 2010) olarak nitelendirilen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Türkiye, 31 Temmuz 1959’da topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti adına bu başvuruyu dönemin Başbakanı Adnan Menderes yapmış ve Avrupa’ya ilk adımın atıldığını ifade etmiştir. AET Türkiye’nin yapmış oluğu başvuruyu kabul ederek  üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar yürürlükte kalacak bir anlaşma önermiştir.

Adnan Menderes

Bu anlaşma 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ankara Anlaşması Türkiye – AB ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmaktadır. Bundan sonraki süreçte ise 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren katma protokol ile birlikte Ankara Anlaşmasındaki hazırlık dönemi bitmiş, geçiş dönemine ait koşullar belirlenmiştir. 1971 yılında AB ile gümrük birliğinin fiilen yürürlüğe girmesi için 22 yıllık bir süre tanınmıştır.

Daha sonraları ise Türkiye – AB ilişkileri 1970’ler ve 1980’lerde siyasi istikrarsızlıklar sebebi ile inişli çıkışlı devam etmiş, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ilişkiler tamamen askıya alınmıştır. 1983 yılından itibaren sivil iradenin kurulmasıyla birlikte 1984 yılında Türkiye’nin dışa açılma süreci başlamış ve ilişkiler yeniden canlanmaya başlamıştır. 14 Nisan 1987 yılı geldiğinde ise tam üyelik başvurusunda bulunulmuş AB ise bu konudaki kararını 1989 yılında açıklamış, kendi iç bütünlüğünü tamamlamadan üyeliğin söz konusu olamayacağını belirtmiştir. 1 Ocak 1996 yılında Gümrük Birliği Anlaşması resmen yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Türkiye-AB ilişkileri ayrı bir boyut kazanmıştır. İlişkilerde dönüm noktası ise 10-11 Aralık 1999’da Helsinki’de yapılan zirvedir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer ülkelerle eşit konumda olacağı açık bir şekilde ifade edilmiştir. 2002-2004 yıllarında ise çeşitli uyum paketleri mecliste kabul edilmiş ve uygulamaya konmuştur.

1996 Gümrük Birliği kabul edildiğinde gazetelerden birine atılan manşet

İlişkilerdeki ikinci dönüm noktası 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesinde Türkiye’nin siyasi kriterlerin yeterli ölçüde karşılandığı belirtilerek 3 Ekim 2005’de müzakerelere başlanması kararlaştırılmıştır. 2013 yılına kadar 13 fasıl müzakereye açılmışken bir çok fasıl da üye ülkelerin siyasi engeline takıldığı için yalnızca 1 fasıl görüşülebilmiştir. En nihayetinde bakacak olursak Türkiye ile AB ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir grafik çizmiş bugünlere kadar gelmiştir. Burada göz önünde bulundurulması gereken  önemli bazı hususlar var. AB’nin üyelikte şart koştuğu kriterler bir çok konuda ülke standartını yükseltecek kriterler ve özellikle tarım, sanayii, eğitim konusundaki kriterlerinin uygulanmasında, benimsenmesinde fayda var. Ancak toplumsal ve kültürel yapımıza uygun olmayan sosyal hayat kriterleri konusunda ciddi farklılıklarımız mevcut.

Bu konularda çıkacak yasalar ve düzenlemeler bizim kendi genetik kodlarımızı taşımalı. İşte bu sebepten ötürü Avrupa Birliği ile Türkiye arasında kültürleri ve siyasi sebepler nedeniyle bazı kriterleri uygulama  konusunda ciddi fikir ayrılıkları yaşanıyor. Çözüm ise iki taraf da birbirlerinin istedikleri noktaya gelmek yerine orta noktada buluşmak olmalı. Bu ortak nokta ise ne AB yapısı içerine girmek ne de 50 yılı aşkın süredir olduğu gibi müzakere masasında olmaktır. Bu son derece samimiyetsiz müzakere süreci bitirilmeli AB ile ticari, diplomatik ilişkilerimiz geliştirilmeli, gümrük birliği anlaşması kaldırılmalı bunun yerine her iki tarafın da çıkarlarının gözetileceği bir anlaşma yapılmalıdır. Bu da karşılıklı samimiyet ve çaba ile mümkün olacaktır.

1996 Gümrük Birliği’nin onayından sonra yazılan bir gazete haberi

Türkiye, ne 50 yıl boyunca AB tarafından müzakere masasında tutulacak bir ülkedir ne sadece ABD’nin müttefiki olabilecek bir ülkedir, ne de sadece Doğu Bloğu olan Rusya ve Çin ekseninde kalacak bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti şu anki gücünün ve konumlandırıldığı yerin çok üzerinde potansiyeli olan kadim devlet gelenekleri olan bir ülkedir. Hangi ülke ile hangi masaya oturulursa oturulsun hep bu düstur ile hareket edilmelidir.

 

 

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

İki Savaş Arası Dönem İle İkinci Dünya Savaşı’nın ABD Dış Politikasında Yeri, Etkisi, Önemi

Amerikan dış politikasının köklerine inildiğinde ABD’nin dünya üzerinde jeopolitik, jeostratejik önemi yüksek coğrafyalara yayılma, nüfuz etme isteği ve küresel hâkimiyet stratejisi izlediği gözlemlenmektedir. Amerika’yı yönetenler Kuzey Amerika’ya sahip olma arzusunu ‘Açık Yazgı’ olarak adlandırmışlardır. Amerika Tanrıdan gelen bir hak olduğuna inanarak yayılma politikası sürdürmüştür[1]. ’Küresel güç olmanın yolu bölgesel güç olmaktan geçer’ mottosu ile de ABD Dünya savaşı başladığı dönemde Monroe Doktrinin de belirtilen tarafsız yani izolasyonist politikayı sürdürmüştür (Monroe Doktrini temeli, Eski Dünya olarak adlandırılan Avrupa ile Yeni Dünya olan Amerika’nın kalın çizgilerle birbirinden ayrılmasına dayanır).

Woodrow Wilson

Bu tarafsız politika, ABD Almanya ile ticaret ağını azaltması ve Almanya’nın ABD yolcularının bulunduğu gemiyi batırması ile son bulmuştur. Kamuoyunda Alman saldırganlığı da hedef gösterilerek ABD Avrupa devletlerine karışmama stratejisinden vazgeçerek Dünya savaşına dâhil olmuştur. I. Dünya savaşına kadar izlenen izolasyonist politika proaktif politikaya dönüşmüştür. Savaş sonrası Woodrow Wilson Miletler Cemiyetinin kurulmasını sağlamıştır. Dünya barışının sağlanmasında evrensel gruplaşma gerektiğini Paris Konferansı görüşmelerinde belirtmiş, Avrupa ülkelerini ve Amerika kamuoyunu ikna edici konuşmalar yapmıştır.

Wilson Milletler Cemiyeti’nin tüm sorunlara çözüm olduğunu söyleyerek Avrupalı devletlere kabul ettirmiştir. 1919 ‘da Milletler Cemiyeti Paktı ve Versay Antlaşması ABD senatosunun önüne gelmiştir. Milletler Cemiyetine olumlu yaklaşan ABD kamuoyu Cumhuriyetçilerin Milletler Cemiyeti ve Versay antlaşması aleyhinde kampanyaları sonucunda Versay antlaşmasının Almanya’yı ezme amacı taşıdığı düşüncesi ile de senato antlaşmayı ve paktı onaylamamıştır. İki savaş arası dönemde diğer bir sorun Amerika’nın savaş sırasında yirmi kadar devlete borç vermiş olmasıdır. İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilen borçlar 10,3 milyar dolardı (milletlerarası borç). Lakin devletler borçlarını ödeyememişlerdir. Diğer borç sorunu, Versay antlaşması sonucu savaş tazminatını ödeyemeyen Almayanın Ruhr bölgesini Fransa’nın işgal etmesidir. Dawes Planı ve sonraki yıllarda Young Planı ile Almanya’ya ödeme kolaylığı sağlanmıştır. ABD politikasının asıl amacı Avrupa devletleriyle açık savaşa giremeyeceği için diplomatik yollarla uzlaşma çabası idi. Wilson sömürge kavramını 20. yüzyıla uyarlayarak liberal-hümanist şekilde uygulamayı hedeflemekte idi. I. Dünya savaşından sonra Avrupa da bir güç boşluğu oluşmuştur. ABD Çin’den daha fazla kazanç elde etmek amacıyla açık kapı politikasını izlemiştir. ABD izlediği izolasyonist politikaya rağmen silahsızlanma girişimlerine öncülük ve yardım etmiştir. 1921’de Washington Konferansının oluşmasını sağlayan ABD’nin amacı, Pasifikte kendisine engel teşkil eden Japonya’yı İngiliz desteğinden mahrum bırakmaktı. İngiltere deniz üstünlüğünü ABD ile paylaşmak zorunda kaldı. Fransa’nın ABD’ ye ikili ittifaka dayalı pakt teklifi sonucu ABD başka büyük devletleri de içeren bir pakt teklifinde bulunarak 1928’ Briand-Kellog paktı imzalanmıştır. Londra Deniz Konferansında ABD, Japonya İngiltere Savaş gemileri sınırlandırmasını kabul etmişler ve 1936 yılına kadar silahlanma yarışına son vermişlerdir.

Pearl Harbour saldırısı

1929 – 1933 krizi ile ABD ekonomisi ne kadar kendi kendine yeterli görünürse görünsün, uluslararası finans piyasalarındaki kargaşa dalgalarının Amerikan yatırımlarını ve kredilerini etkilemekten başka bir şey yapamayacağı anlaşıldı. Roosevelt (1933 – 1936), “Büyük Buhran” ın Amerika kıtasındaki en feci sonuçlarının üstesinden gelme ihtiyacıyla ilişkilendirildi, ardından ikinci yönetimin ilk yıllarında alevlenen İkinci Dünya Savaşı ve Amerikan askeri gücünü yeniden oluşturma ihtiyacı damgasını vurdu. Bu, Amerikan endüstrisinin gelişmesine yardımcı oldu. Roosevelt döneminde ABD SSCB’yi tanımış ve Latin Amerika ülkeleri ile iyi komşuluklar geliştirmiştir. Tarafsızlık yasasını desteklemiştir. Pearl Harbour saldırısı, ABD’nin II. Dünya savaşına girmesine sebep olmuş aynı zamanda dış politikasında da bir dönüm noktasıdır. Bu olay sonrası Nazi Almanyası ABD’ye savaş ilan etmiştir. Savaştan sonra, Başkan Franklin Roosevelt ve Dışişleri Bakanı Cordell Hull yeni bir dünya kurma arzusuna girişmişlerdir. İzolasyonculuğun çöküşü, 1941 kışında Amerika Birleşik Devletleri’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesiyle gerçek oldu. Bununla birlikte, diğer fikirleri zorlukla kök salmış, en azından çalışmalarının doğası gereği “ikonoklastik” olduğundan değil. Amerikan dış ve iç politikasının ortak gerçeklerini sorguladı, savaşın sona ermesinden sonra bu liberal reçetelerin yerini, dünya çapında karmaşık bir ittifaklar sistemine dayanan daha sert ve daha gerçekçi bir dış politika alacaktı. Avrupa’da, Rusya’nın olası genişlemesi yolunda ana kale olarak Almanya’nın savaş sonrası yeniden inşası için İngiltere’nin desteğini almak gerekliydi.

Franklin Roosevelt

Asya’ya gelince, Japonya’nın potansiyel gücü Japonya’nınkini çok aşan ve “modernize edilen, canlanan ve silahlanan” Çin’in artan etkisine karşı bir denge olarak Japonya’nın savaş sonrası yeniden inşası için çaba sarf etmek, Asya-Pasifik bölgesindeki Amerikan çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturabilirdi. Almanların Moskova yakınlarında durduğu ve Japon uçak gemilerinin Midas Adası’na yelken açtığı bir durumda, bu tür öneriler açıkça zamanında değildi. Roosevelt yönetimindeki dış politika stratejileri için, Amerikan dış politikasının uzun vadeli öncelikleri iki yönlüdür. Bir yandan savaş sonrası dünyanın kapitalizm için güvenli olması öte yandan, kapitalist dünyanın kendi çerçevesi içinde, Birleşik Devletler egemen konumlar üstlenecekti.

Sonuç 

ABD bağımsızlığından II. Dünya Savaşı’na kadar ekonomik çıkara dayalı bir politika izlemiştir. I. Dünya Savaşında Milletler Cemiyetini kurarak ulusal barışı sağlamaya çalışmıştır. İki dünya savaşı arası dönemde uyguladığı politikalar değişiklik göstermiştir; yalnızlık/yayılmacı/emperyalizm. Amerika kıtalarına gelen etkiler olmasaydı ABD’nin yalnızlık politikasını daha uzun süre sürdüğünü görebilirdik. Lakin Avrupalı güçlerin kışkırtıcı etkisi ve ABD’nin siyasal felsefe anlayışı dış politikasının farklı yönlere çekilmesine sebep olmuştur. Ayrıca ABD’nin çevresinde bulunan küçük ülkeler ABD’nin kibirlenmesinde ve yayılmacı politikalarında etkili olmuştur.

Amerika’nın kendini dünyadan farklı görmesine sebep olan demokrasi-özgürlük-self determinasyon ilkeleri ABD’nin izolasyonist politika sürdürmesini sağlamıştır. Yayılmacı politikalarına kendi kıtasında başlamış ardından ‘açık kapı ’politikası ile Pasifik’te ekonomik girişimlerde bulunmuştur. Avrupa devletleri sorunları olduğunda izolasyonist politika izlerken, kendi ekonomisini tehlikeye sokacak durumlarda aktif politikalar izlemiştir. II. Dünya savaşında da izolasyon tabularını yıkarak hegemon küresel güç olarak yükselmiştir.

Aybüke Erturhan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”32061″ name=”ABD Dış Politikasında İki Savaş Arası Dönem ve İkinci Dünya Savaşı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA İDEALİZM REALİZM İLİŞKİSİ/MUSTAFA KOCAKENAR

Kaynaklar 

AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA İDEALİZM REALİZM İLİŞKİSİ/MUSTAFA KOCAKENAR

Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü Gültekin Sümer Yrd. Doç. Dr. Maltepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü

FAHİR ARMAOĞLU 20YY. SİYASİ TARİH

İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEM: ABD DIŞ POLİTİKASI İDEALİZM VE İZOLASYONİZM İLİŞKİSİ Doğan GÜLTEKİN

[/vc_toggle]

 

Avrupa Birliği ve Azınlık Hakları

Bir toplulukta sayısal bakımdan az olan ve çoğunluktan dil, din, ırk, sosyal ve kültürel farklı niteliklere sahip olan gruplara sosyolojik olarak azınlık denir. Bu sosyolojik terim modern çağımızda hukuksal açılımlar ile zenginleşmekte ve uluslararası arenada önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde bağımsız olan 184 devlet bünyesinde yaşayan 600 dil grubu ve 5000 etnik grup bulunmaktadır. Çok az ülkede, vatandaşların aynı etnik gruba mensup olduğu ve aynı dili konuştuğu bilinmektedir.1 Ulus-devletlerde farklı yapısal özelliklerdeki grupların bulunması azınlık ve çoğunluk dengesini ortaya çıkartmaktadır. Azınlık kavramının sosyolojik olarak tanımı mevcut olsa da, azınlık kavramının tanımını yapan herhangi bir anayasa veya anlaşma yoktur. Bununla birlikte Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu raportörü Francesco Capotorti’nin 1978 yılında yaptığı öneri hukuksal olarak genel kabul gören bir çerçeve niteliğindedir: “Başat olmayan bir durumda olup, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılık gösteren ve açık olarak olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan gruptur.2’’

Francesco Capotorti

Bu ve benzeri tanımların ortak özellikleri göz önüne alındığında farklılık, sayıca az olma, baskın olmama ve azınlık bilincinin olması ön plana çıkmaktadır. 1991 yılında gerçekleşen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Cenevre Azınlık Uzmanları Toplantısı’ndan itibaren uluslararası arena, azınlık bilincinin olmasının azınlıkların var olması için yeterli olduğu görüşünde mutabık kalmıştır.3 Avrupa coğrafyasında 400’den fazla azınlık grup yaşamaktadır ve her yedi kişiden biri ya azınlık gruplarına dâhildir ya da azınlık dillerinden birini konuşmaktadır.

Tarihsel süreç içerisinde dışarıdan göç alınması ve kendi içerisinde sürekli yer değişmelerinin yaşanması Avrupa’da etnik, dini ve dilsel çeşitliliği beraberinde getirmiştir. Çeşitliliğin getirebileceği istikrarsızlıklar azınlıklara yönelik verilen haklarla engellenmek istenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen memnuniyetsizliklerin çözümü adına azınlık hakları yenilen devletlere barış şartı olarak dikta edilmiştir. Bu tür ülkelere Türkiye, Avusturya ve Macaristan örnek olarak verilebilir. Fakat azınlık haklarının yenilen devletlere dikta edilmesi uluslararası barışı korumak ve istikrarı sürdürmek adına değil, galip devletlerin çıkarları adına yapılmıştır. İtalya, Fransa ve savaşta yenilen Almanya gibi ülkelerdeki azınlık hakları mevzuları Milletler Meclisi’nde gündeme gelmemiştir. Gelmemesinin ardında Batılı devletlerin Doğulu devletlere karşı ön yargı beslemesi ve gelişmiş devletlerin azınlık haklarını korumaya yönelik bir ihtiyaç duymamaları etkili olmuştur.4 Soğuk Savaş döneminde Avrupalı devletler genel olarak azınlık haklarını insan hakları çerçevesinde ele almışlardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki azınlık liderlerinin Nazi Almanya’sı ile yakın ilişkiler geliştirmesi Batılı devletlerde azınlıklara karşı güvensizlik oluşturmuş ve azınlık hakları uluslararası barış ve istikrara tehdit olarak görülmüştür. Bununla birlikte devletler, bu konuyu insan hakları çerçevesinde ele almışlardır. Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra ortaya çıkan azınlık ve milliyetçilik bilincinin akabinde Yugoslavya’nın parçalanması sonucunda azınlıkların Avrupa için tehdit oluşturduğu gözlemlenmiştir. 1990’lardan itibaren Avrupa’da iki görüş egemen olmuştur: Almanya ve Avusturya’nın benimsediği azınlıklara uluslararası arenada haklar tanımak ve Fransa ve Yunanistan’ın benimsediği ülkesel birliktelik ve istikrarın ardından insan hakları kapsamında azınlıklara iç siyasette haklar tanımak.

Avrupa Birliği merkezi, Brüksel

İki egemen görüş zaman içerisinde ortak paydada buluşarak her devletin onaylayabileceği bir azınlık hakları gelişmiştir. Ortak paydanın oluşmasında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı önemli bir rol üstlenmiştir.5 Avrupa Konseyi insan haklarının korunması çerçevesinde özellikle azınlık haklarına dair çeşitli düzenlemeler oluşturmuştur. Oluşturulan bu düzenlemelerin azınlık haklarının uluslararası düzeyde bağlayıcı olması açısından önem arz etmektedir.

Avrupa Konseyi’nin insan hakları için hazırladığı ilk belge 1950 yılında imzalanan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi’dir. Temel hak ve özgürlükler açısından sözleşme temel bir belge niteliği taşımaktadır. İnsan hak ve özgürlükleri ayrıntılı ve somut bir şekilde tanımlandırılmış ve sınırlandırılmıştır. Sözleşmenin hukuki bağlayıcı bir denetim yapısı öngörmüş olması belgenin ayrıntılı ve dar kapsamlı olmasına yol açmıştır. Zaman içinde sözleşmeye yeni protokoller eklenerek hak ve özgürlükler genişletilmiştir. Sözleşmede haklar beş bölümde incelenmiştir. İlk bölümde şu konulara değinilmiştir: işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, yaşama hakkı, insan haklarına saygı yükümlülüğü, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, kanunsuz ceza olmaz ilkesi, özel yaşama saygı hakkı, düşünce vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, evlenme hakkı, hukuki yola başvurma hakkı, ayrımcılık yasağı, olağanüstü durumlarda yükümlülük azaltma, yabancıların siyasi faaliyetlerinin sınırlandırılması, hakları kötüye kullanma yasağı, hakları sınırlama ölçeğindeki sınırlamalar.6 Ayrımcılık yasağı ile azınlıklara karşı ayrımcılığın hiçbir sebeple yapılamayacağı vurgulanmıştır. Sözleşmenin ikinci bölümünde tarafların kabul ettikleri sorumlulukları yerine getirmeleri amacıyla İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kuruluşu belirtilmektedir. Üçüncü bölümde denetleme mekanizması olan İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun yapısı ve işleyişi açıklanırken aynı durum İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi için dördüncü bölümde geçerlidir. Sözleşmeye göre taraf olan devletler mahkemenin verdiği kararlara uymakla yükümlüdür. Sözleşmenin son bölümü genel sekreterin araştırmaları, giderler, ayrıcalık ve muafiyetler, yetkiler, çözüm yolları, uygulamalar, çekinceler, sözleşmeden çıkma, imza ve onay gibi yapısal konulara değinmektedir.7 1993 yılında azınlıkların haklarını güvence altına almak adına Ulusal Azınlıkları Koruma Komitesi kurulmuştur. 1994 yılında kabul edilen ve 1998 yılında yürürlüğe giren Azınlıkların Korunmasına İlişkin Avrupa Çerçeve Sözleşmesi bu komisyon tarafından hazırlanmıştır.

Avrupa Konseyi merkezi. Strasbourg

Sözleşme hukuki olarak imza atan devletleri bağlasa da devlet üstü bir icra mekanizması kurulmamış ancak denetle mekanizması kurulmuştur. Uygulama devletlerin kendisine bırakılmıştır. Bu çerçeve sözleşmenin yanı sıra Avrupa Konseyi’nin 1992 yılında kabul ettiği ve 1998 yılında yürürlüğe koyduğu Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı haklar konusunda başvurulan bir başka belgedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, 1989 Viyana Sonuç Bildirgesi’yle başlayarak farklı birçok belge sunmuştur. Bunlara örnek olarak 1998 Oslo Ulusal Azınlıkların Dil Hakları Konusunda Tavsiyeler, 1999 Lund Ulusal Azınlıkların Kamu Hayatına Etkili Katılımı Üzerine Tavsiyeler verilebilir. Bu belgelerin yasal bir bağlayıcılığı bulunmamakla beraber, tavsiye niteliğindedir. Ayrıca teşkilatın bünyesinde, üye ülkelerdeki gruplar arasındaki çatışmaları saptamak ve stratejiler üretmek üzere Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği 1992 yılında kurulmuştur.8 Avrupa Birliği üyesi devletlerle üye olmayan devletler arasındaki azınlık haklarının uygulanması konusunda farklı uygulamaların gözlemlenmesi eleştirilere sebep olmuştur. 2008 yılında İtalya’nın ülkesinde kamplarda kalan Romanlardan parmak izi alması ve 2010 yılında Fransa’nın Roman kamplarını dağıtarak Avrupa Birliği vatandaşı Romanları sınır dışı etmesi azınlıkları koruma şartlarında çifte standart uygulandığını gözler önüne sermiştir.9 Batı Avrupa devletlerinin, Orta ve Doğu Avrupa devletlerine uygulanan koşullara uymaması Avrupa azınlık haklarının eşitlikten uzak olduğunu göstermiştir. Azınlık haklarının uygulanmasının devletlerin iç işlerine müdahale olarak sayılması da bu durumun sebepleri arasında gösterilmektedir. Azınlıklarla ilgili meseleler hem ulusal hem de uluslararası mecralarda her zaman sorunlu bir mevzu olmuştur. Dünyanın küreselleşerek köy haline gelmesi azınlık haklarının daha fazla gündemde kalmasını sağlamıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Avrupalı devletler azınlık haklarına karşı daha duyarlı olmak zorunda kalmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasıyla azınlık hakları temellendirilmeye çalışılmış ve bu amaçla Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği gibi örgütlerin çabaları ile Avrupa’nın azınlık hakları standartları belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu örgütler Avrupa coğrafyasında istikrarın ve barışın sürdürülebilmesi adına azınlık haklarının önemini anlamış ve bölgede uygulama amacı gütmüştür. Ne yazık ki tüm çabalara rağmen günümüzde Avrupa’daki tüm ülkeleri kapsayan ve tüm ülkeleri azınlık hakları konusunda eşit sayan bir durum söz konusu değildir. Birliğe katılmak istenen ülkelere ön koşul olarak sayılan azınlıklar meselesi tüm üye ülkelerde tam olarak uygulanmamaktadır.

Ülkelerin iç hukuklarına kazandırılan kimi hakların kimleri kapsadığı da yeterince içi doldurulmamış bir husustur. Avrupa’daki Müslüman azınlıklara uygulanan ırkçı davranışlar günden güne artmakta ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Avrupa azınlık hakları konusu hala gelişmekte olan bir alandır. Tüm ülkelerin tam işbirliği ve tam destekle mevcut sorunların çözüleceği ve azınlıklar için daha yaşanılabilir bir Avrupa kurmamın mümkün olduğu aşikârdır.

[irp posts=”24260″ name=”Avrupa’da Azınlık Hakları: Tarihsel Süreç ve Çalışmalar”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

1 Yasemin Görüm, ‘‘Avrupa Konseyi, AGİT ve AB’de Azınlık Hakları ve Batı Trakya Sorunu’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2016, s. 84.

2 Hakan Taşdemir ve Murat Saraçlı, ‘‘Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu’’, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt: 2, No: 8, 2007, s. 26.

3 A.g.m., s. 27.

4 Gözde Yılmaz, ‘‘Avrupa’da Azınlıklar ve Azınlık Hakları’’, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 14, No: 2, 2015, s. 111-112.

5 Gözde Yılmaz, a.g.m., s. 112-113.

6 Yasemin Görüm, a.g.m., s. 183-184.

7 A.g.m., s. 184-185.

8 Gözde Yılmaz, a.g.m., s. 116-118.

9 A.g.m., s. 119.

Kaynaklar 

GÖRÜM, Y. (2016). ‘‘Avrupa Konseyi, AGİT ve AB’de Azınlık Hakları ve Batı Trakya Sorunu’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

SARAÇLI, M., TAŞDEMİR, H. (2007). ‘‘Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu’’, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt: 2, No: 8, s. 25-35.

YAZGAN, H. (2014). ‘‘Avrupa Birliği Genişlemesinde Azınlık Koşulu: Doğu Genişlemesi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 47, s. 99-114.

YILMAZ, G. (2015). ‘‘Avrupa’da Azınlıklar ve Azınlık Hakları’’, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 14, No: 2, s. 109-122.

[/vc_toggle]

“Uyan Almanya uyan!”: İkinci Cihan Harbi’nde Almanya

Almanya! İyi de nerede? Böyle bir ülkeyi nerede, nasıl bulacağımı bilmiyorum.

-Geothe

Bu karikatürde Bismark’ın II.Wilhem tarafından görevden alınışı resmediliyor. Genç kral tahtını boş koltuk olarak görmüyor, devlet işlerini Bismark’a bırakmak yerine kendisi dizayn etmek istemekteydi. Bismark’ın görevden alınmasıyla Almanya artık barış ve denge politikasından vazgeçerek saldırgan bir tavır almaya başladı. Bu politik değişimin bedeli 2 dünya savaşıyla ödenecektir. Almanya dünyayı çok iyi tanıyordu. Hangi ülkeyi ne sebeple savaşa katabildiğini Osmanlı örneğinden biraz biliyoruz. 1. Dünya Savaşında, henüz ABD savaşa girmeden önce Almanya onun tehlikesinin farkına vardı. Latin Amerika’da ABD karşıtı propaganda yaymaya çalıştı. Fakat asıl kartını Meksika üzerine oynadı. ABD ile yanı başındaki Meksika’nın araları iyi değildi.

Bu durumdan faydalanmak isteyen Almanya, Meksika’ya savaşa katılması durumunda ekonomik yardım yapacağı ve ABD’nin kendisinden işgal ettiği Texas, New Mexico, Arizona eyaletlerini Meksika’ya verileceğini belirten mektup gönderdi. Japonya arabuluculuğunda Almanya, Japonya ve Meksika ittifakı kurulacaktı. Plan güzeldi, fakat planı taşıyan Zimmerman telgrafı İngilizler tarafından ele geçirildi, şifresi çözüldü ve ABD ile paylaşıldı. Komplo ABD’yi harekete geçirdi. Almanya savaşı kaybetti. Alman General Ludendorf, “Bundan sonra Almanya’yı siz yöneteceksiniz” diyerek biranda ülkeyi meşrutiyete geçirdi. Ancak bu geçişten ne meclis üyelerinin ne de Almanların haberi vardı.

Hitler

Hatta Alman halkı savaşın kaybedildiğini bile çok geç öğrenmiştir. Savaş sonrasında her şehirde grevler yaşanıyor, sosyalistler, komünistler ve sağcı askerler peş peşe darbe yapıyorlardı. Yani ülkede tam bir kaos ortamını yaşamaktaydı. Almanya’yı kimin yöneteceği darbeyi kimin yapacağıyla belirli olmaktaydı. 1929 Ekonomik buhranı çıktığında durum daha kötü hal aldı. Veriler paylaşmama gerek yok, Almanya batmıştı. Tüm kara bulutların arkasında artık Almanlar için bir ses daha gür duyulmaktaydı: Adolf Hitler.

Versay anlaşmasını, Yahudileri ve Sosyalistleri eleştiriyor, Alman ırkının yüceliğini savunuyordu. Hitler, “Uyan Almanya uyan!” demekteydi. Nazi sloganları işsiz üniversitelileri, Yahudilerle rekabet edemeyen avukat, tüccar, doktor, bankacıları, çelik, kömür tröstünü, sanayicileri ve komünist düşmanlarını Nazi partisinde birleştirmeyi başardı. Almanya’da kartlar yeniden dağıtılıyordu ve kumarı yöneten Hitler olmaya başladı.

Blitzkrieg

Alman vatandaşının bir kilo et almak için alışveriş arabası dolusu mark ödemek zorunda kaldığı, sürekli aşağılandığı, tazminat ödemek zorunda olduğu, darbelerin birbirini kovaladığı, üstüne birde 1929 ekonomik buhranının eklendiği Almanya, nasıl Nazilerin elinde bu kadar kısa sürede güçlendi? Yıl 1932. Alman devleti Nazilerin eline geçti. Belediye başkanlarının atanmasından yasaların çıkarılmasına kadar her şeyi yapabiliyorlardı. Sendikalar ve partiler kapatıldı, uzun süredir ülkede kaosa neden olan grevlerin önüne geçildi. Nazi partisi ülke genelinde kontrol sağladı. Artık Almanya sessiz bir ülkeydi. Joseph Goebbels propaganda bakanı oldu. Kitaplar yakıldı, sinemalar sansürlendi, basın susturuldu. Günümüz dünyasının en değerli sözcükleri olan “başarı, gelişmişlik” gibi kelimler üzerinden bu şartlar değerlendirildiğinde Almanya’nın geri kalmış bir ülke haline gelmesi beklenirdi.

Fakat hikâye bambaşka biçimde ilerledi. Hitler’in o dönemde dokunduğu şirketler bugün alanlarında dünyanın en güçlü şirketleri olmasından biraz hikayenin farklı gittiğini anlayabiliriz. Ama daha net anlamamız için merceğimizi Nazi Almanya’sının ıskalanan taraflarına çevirmemiz gerekir. Çünkü ne kadar kabul edilmek istenmese bile Nazi Almanya’sı bir seferberlik ekonomisi gibi çalıştı ve kısa sürede muazzam başarılar elde etti. Naziler iktidara geldiğinde ülkede geniş çaplı sosyal refah programları başlatıldı. Almanya’da toplumun birleştirilmesi amacıyla büyük çaplı kültürel etkinlikler düzenlendi. Su kaynaklarının temizlenmesi, fabrikaların içme suyu kaynaklarından uzaklaştırılması gibi çevre politikaları uygulanmaya başlandı. Ülke çapında otoyol projeleri geliştirildi. İlk ulusal karayolu yapıldı. 1941’de Almanya’da karayolu uzunluğu 3 bin kilometreye ulaştırıldı. Bu dönemde inşaat ve otomobil sektöründe ABD’yi geride bıraktı. Güçlenen otomobil imalatı kısa sürede gemi, uçak ve roket teknolojisine dönüştürülebildi. Ülkenin 1933 tarihinde 56 olan sanayi endeksi, 1938 tarihinde 144’e çıktı. Alman fabrikaları çok güçlü çalışıyordu. Üretilen 4.500 olan tank 2 yılda 17.300’e çıkarılabildi. Yüzdeler bizim için çok mühim değil ama sentetik kauçuk, petrol, çelik ve alüminyum gibi alanlarda ciddi üretim artışları yaşandı. Vergi sistemi adil bir şekilde yeniden düzenlendi. Vergilerin nereye harcamalar yapıldığı ise şeffaf bir şekilde paylaşılıyordu. 18-25 yaş grubu gençler için 6 aylık iş öğrenme kursları başlatıldı. Bu dönemin kendine özgü mimari tasarımı olmalıydı. Albert Speer ile birlikte yeni bir mimari tarz geliştiriliyordu. Bu tarz Antik Roma mimarisinin Neo-Klasik bir yorumuydu. Bu dönemde birçok güçlü mimari eseler ortaya konulmakla birlikte ustalık eseri olarak tasarlanan ‘Volkshalle’ yapılamadı. Hitler, General Moltke gibi zaferin ilkokul sıralarında alınabileceğini düşünüyordu. “işte burada “çocuğu fethetmek” söz konusudur. Kavganın ilk daveti çocuğa hitap etmek olmalıdır…gençliğin ruhunu anlamasını bilen kimse, onların böyle büyük bir daveti büyük bir sessizlik ve neşe ile dinleyeceğini takdir edebilir. Gençlik daha sonra mücadeleyi çeşitli zorluklara rağmen kendisine göre ve kendisine özgü silahları ile idare edecektir.” Eğitim sistemi Nazi ideolojisine göre şekillendirildi. Nazi Almanya’sı, her bir Alman’ın rahat yaşama sahip olmasını isteyen bir sistemdi. Her ailenin araç sahibi olması amaçlanıyordu. Bu amaç doğrultusunda 1937 tarihinde ünlü Volkswagen (Halk Arabası) firması kuruldu. O dönemde Hitler’in hayali, günümüz Almanya’sının en önemli gelir kaynaklarından birisini oluşturacaktır.

İlk olarak 1938’de tasarlanan Volkswagen Beetle, 1938-2003 yılları arasında 21 milyon 529 bin 464 adet satılarak dünyada en çok satılan ikinci araç olmuştur. Volkswagen daha sonra birçok modelle farklı alanda rekorlar kırmıştır.

Alman silahlı kuvvetlerinin askeri araç ihtiyacı Porsche ve Krupp firmaları tarafından karşılanmıştır. Ağır silahlı gücünü ise Rheinmetall şirketi gerçekleştirmiştir. (Bugün Avrupa’nın ilk 10 savunma firmasından birisidir). Siemens elektronik, haberleşme ve radar gibi alanlarda hizmet vermiş, Hugo Boss askerlerin üniformalarını üretmiştir. Ekonomik mucize Hjalmar Schacht tarafından gerçekleştirildi. 1936-39 yılları arasında uygulamaya koyduğu planla Almanya güçlü bir şekilde yükseliş ivmesi yakaladı. İlk icraatı Mark’ın istikrarını korumak, enflasyonu düşürmek oldu ve bunu başardı. Bir tarafta devlet tarafından yapılan yatırımlarla birlikte işsizlik ciddi şekilde düşürülürken diğer taraftan hızlı şekilde sanayileşme adımları atıldı. Sanayi faaliyetlerinin merkezinde ise askeri sanayi yer almaktaydı.

O döneme kadar yabancı bankaların sırtını çevirdiği Almanya biranda ana ilgi odağı haline geldi. Almanlar Enigma gibi muazzam istihbarat sistemleri kurmuşlardır. Her ne kadar bugün İngilizlerin sistemi çözmesine odaklanılsa bile bu sistemi inşa edebilmenin de oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Reinhard Gehlen gibi ünlü Alman istihbaratçıları bugün dünyanın en güçlü istihbarat ağı olan Amerikan istihbaratının temelleri olmuştur. Hitler, Nazi ideolojisi çerçevesinde sosyo-ekonomik kalkınması için güçlü ordunun kurulmasını önemsiyordu. Bu alanda Ar-Ge çalışmalarına hız verildi. Askeri alanda geliştirdikleri Jet teknolojisini ilk kullanan ülke oldular. Londra’yı bu jetlerle yerle bir ettiler. Almanların dünya savaşında icat ettikleri yeni bir strateji vardı: Yıldırım Savaşı. Karşı tarafa beklenmedik anda hızlı şekilde saldırarak stratejik noktalarını ele geçiriyor, düşmanı henüz saldırı şokunu atlatmadan teslim olmasını sağlıyordu.

Nazi Almanya’sının Ülkeleri İşgal Süresi

Sıra Ülke Ele Geçirme Süresi
1 Danimarka 6 Saat
2 Lüksemburg 1 Gün
3 Hollanda 7 Gün
4 Yugoslavya 11 Gün
5 Belçika 18 Gün
6 Yunanistan 19 Gün
7 Polonya 36 Gün
8 Fransa 46 Gün
9 Norveç 62 Gün

 

Sonuç

Almanlar, Bismark’ın 1890’da görevden alınmasından 1950’li yıllara birbirine benzeyen hatalar yaptılar. 1. Dünya Savaşı (ikincisinde olduğu gibi) Doğu cephesinde yapılan askeri hataların önemli bir sonucu olarak kaybedildi. 1917 tarihinde Ruslar devrim dolayısıyla savaştan çekilme isteğine rağmen Almanların Kafkaslara kadar hakim olma isteği, Batı cephesinde ihtiyacı olan 1 milyon askerin Doğu’da tutulmasına neden oldu. Almanya savaşı kaybetti.

2. Dünya Savaşında ise Batı cephesinde Dunkrik limanına sıkıştırdığı yarım milyonluk İngiliz-Fransız güçlerini elinde olduğu halde imha etmemesi ve Doğu cephesinde ittifak kurduğu Sovyet Rusya’ya (Barborossa harekatı) saldırması güç zehirlenmesinin net örnekleridir. Bu savaşta kaybedilmiştir. Nazi Almanya’sı kısa sürede ülkeyi kalkındırmış olsa bile sadece dünya için değil Almanya içinde tehdittir. 1935-39 yılları arasında 250 bin Alman kısırlaştırıldı, 1940-41 yılları arasında 70 bin psikiyatrik hasta katledildi. Yani Naziler kendi toplumlarına bile hiç acımıyorlardı.

Ülkelerine hiç acımadıklarının bir örneği daha vardır. Hitler’in savaş bitimine doğru ülkedeki tüm sanayi kuruluşlarını imha etme emrini vermiştir. Yani Almanya koca bir köye dönüştürülmek istenerek onlarca yıl süren birikimler yok edilmeye çalışılmıştır. Neyse ki Speer’in yerine getirmemesi yeni dönem Almanya’sının kolayca ayağa kalmasını sağlamıştır. II.Wilhem ve Hitler’in yaptıkları hataları sonraki Alman liderler iyi analiz etmiş, Bismark benzeri politika izlemişlerdir. Bismark, Almanya’nın güvenli bir ortamda kalkınabileceğini düşünmüştür.

Tüm politikalarını bu yönde geliştirmiş, amacına ulaşabilmek için güçlü ordu kurulmasını sağalmıştır. Fakat hedefi toprak genişletmek değil, güvenli ortamı sürdürebilmekti. Bismark politikalarının bir diğer yönü Rusya ile ittifaka büyük önem vermesiydi. Merkel’in politikaları da bu yönde değil midir? Sonuç olarak Almanya 70 yıl önce askeri açıdan gerçekleştiremediği Avrupa’nın liderliğini, bugün ekonomik olarak başarmıştır. Diğer taraftan hem ekonomik gücü hem de nüfusu sayesinde ekonomik liderliğini giderek siyasi liderlikle taçlandırmaktadır. Ancak Almanya’yı takip eden lanetli tarihi sürekli ensesindedir.

[irp posts=”1866″ name=”Almanya ve Rusya’nın Benzer Kaderi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  • Adolf Hitler, Kavgam, Çev. Kenan Yalçıntaş, İstanbul: Emre Yayınları, 2005.
  • Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Günler. İstanbul: Timaş Yayınları, 2013.
  • Ali Çimen, Tarihi Değiştiren İmparatorluklar. İstanbul: Timaş Yayınları, 2009.
  • Eduardo Galeano, Aynalar, çev. Süleyman Doğru, İstanbul: Sel Yayınları, 2015.
  • Fahir Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Alkım Yayınları, 2006.
  • Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.
  • Otto Von Bismark, Düşünceler ve Hatıralar, Çev. Nijad Akipek, İstanbul: MEB Yayınları, 1991.
  • Murat Belge, Militarist Modernelşem, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
  • Yaman Törüner, Nazi Almanya’sı ve ekonomi, Milliyet Gazetesi, 12 Haziran 2018.

[/vc_toggle]

 

Demokrasilerde Savaş ve Barış Sorunları: Demokratik Barış Teorisi

En genel tanımıyla “Demokratik Barış Teorisi”, demokratik devletlerin birbirine saldırmayacağını iddia eden liberal bir teoridir. Bu önerme birçok farklı nedene dayanmaktadır ve farklı boyutlarda ele alınmıştır. Bu tez, demokrasiyi dünya barışının anahtarı olarak görüyor ve demokratik devletler arasındaki ilişkilerin barışçıl olduğunu iddia ediyor.[1] Yıllar içinde bu teori üzerine çeşitli araştırmalar yapılmış ve farklı fikirler ortaya atılmıştır. Uluslararası İlişkiler alanında çalışan akademisyenler arasında bu teoriye katılan ve geliştirenlerin yanı sıra eleştirmenler de vardır. Liberal ideolojide bireysellik ön plandadır. Bu nedenle bireysel hakları devletin çıkarlarının üzerinde tutar. Öte yandan savaşlar, bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı küresel krizlere dönüşebilir. Bu yaklaşım, liberalizmi diğer önemli uluslararası ilişkiler trendi olan realizmden ayıran önemli bir özelliktir. Demokratik Barış Teorisi, demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmaya meyilli olmadıklarını iddia ederken, demokratik olmayan ülkelere karşı savaşa girebilecekleri durumları da incelemektedir. Bu makale Demokratik Barış Tezinin teorik arka planını, güçlü ve zayıf yönlerini inceleyecektir. Ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu üzerine detaylı bir analiz yapılacaktır.

Immanuel Kant

Immanuel Kant’ın 1795 yılında yayınlanan “Ebedi Barış” ın Demokratik Barış Teorisi çalışmalarına katkıları önemlidir. Kant’a göre iç ve dış politika bağımsız değil, birbirlerini etkileyen kavramlardır. Bu nedenle iç siyasetinde demokrasiye sahip bir ülke, demokratik olmayan bir ülkeden daha barışçıl olacaktır. Demokrasi ülkeleri barışçıl olmaya itiyor. Utrecht Barış Antlaşması’nı gözlemleyen Kant, Avrupa’da çatışma halindeki liderlerin bir araya gelip gerektiğinde bir barış düzeni kurabilecekleri sonucuna vardı.[2] Demokrasiyi barışçıl kılan şey, halkın yönetim üzerinde bir etkiye sahip olmasıdır. Teoriye göre savaşlar maliyetlidir ve insanlara ekonomik bir yük, toprak kaybı ve hayatlarını riske atmaktadır. Ek olarak, demokratik hükümetler savaş konusunda daha çekingen davranır. Çünkü savaşın tüm olumsuz sonuçları hükümeti zor durumda bırakacak ve hatta hükümetin düşmesine yol açacaktır. Bu nedenlerle, demokratik ülkelerde hem halk hem de hükümet, uluslararası çatışmalarda rasyonel düşünerek savaş seçeneğinden uzak durma eğilimindedir. Savaş Çalışmaları uzmanları Melvin Small ve J. David Singer, 1816 ile 1965 arasındaki savaşları incelediklerinde, demokratik ülkelerin bu süre zarfında birbirleriyle savaşmadıklarını buldular.[3]

Demokratik Barış Teorisine göre Demokratik / Cumhuriyetçi rejimlerin en akılcı ve işlevsel sistemler olduğu söylenebilir. Demokratik Barış Teorisi, demokratik devletlerin iç ve dış politikalarının etkileri konusunda farklı bakış açıları sunar. Bu duruma iki temel yaklaşım vardır: Monadik ve ikili yaklaşımlar.[4] Monadik önerme, en özlü haliyle, demokratik devletlerin genel dış politikalarına odaklanırken, ikili önerme, muhalif devletlerin rejim yapısını demokratik devletlerin dış politikalarında önemli bir faktör olarak görmektedir. Monadik yaklaşıma göre, uluslararası çatışmalarda karşı karşıya gelen iki demokratik devlet, sorunlarını savaş yoluyla çözmeyi tercih etmez. Öte yandan, ikili yaklaşım, demokratik bir devletin otoriter bir devletle olan sorunlarında savaşa eğilimli olabileceğini iddia etmektedir. Bunun nedeni, otoriter devletlerin demokrasiler tarafından tehdit olarak görülmesi ve otoriterliğe karşı savunma yapmalarıdır. Bu gibi durumlarda savaşı başlatan tarafın demokratik devletler olduğu görülmektedir. Demokratik devletler birbirlerine anlayış gösterirken, demokratik olmayan devletlere aynı şekilde yaklaşmazlar. Kısacası monadik yaklaşım, demokrasilerin barışçıl iç politikaları nedeniyle dış politikada barışçıl olacağını ileri sürerken, ikili yaklaşım dış politikayı etkileyen farklı faktörlerin olduğunu ifade etmektedir. Buna göre demokrasiler, demokratik olmayan ülkelere değil, yalnızca diğer demokrasilere karşı barışa meyillidir.

Demokrasilerin demokratik / otoriter devletlere yaklaşımlarında neden farklılık gösterdiğine dair farklı açıklamalar vardır: a) yapısal-kurumsal yaklaşım, b) kültürel temelli normatif ve c) sosyal yapılandırmacılık yaklaşımı. Öncelikle yapısal-kurumsal yaklaşım, devletlerin karar alma mekanizmalarını inceleyerek demokrasilerin barışçıl olduğunu kanıtlamaya çalışır. Buna göre demokrasilerin hem kendi içlerinde kurdukları hem de uluslararası arenada kurdukları demokratik kurumlar savaşın önünde bir engeldir. Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı arasında denetim mekanizması vardır. Böylelikle savaş kararı tek bir kişiye bağlı olmayıp, karar verme birden fazla kurumun onayına bağlıdır. Ayrıca bu karar alma mekanizmasında vatandaşların da etkisi vardır. Tüm bu nedenleri birleştiren yapısal-kurumsal yaklaşım, demokrasilerin neden barışçıl olduğu sorusuna cevap vermektedir. Normatif-kültürel yaklaşıma göre demokrasilerin daha barışçıl görülmesinin nedeni, demokrasilerin kendi aralarında paylaştığı düşünülen kültürel ve demokratik normlardır. Demokrasi kültüründe bireysel hak ve özgürlüklerin yeri, demokrasileri savaştan uzak tutan bir faktördür. Demokratik ülke vatandaşlarının ortak kültürü bir güven ve anlayış duygusu yaratırken, demokratik olmayan ülke vatandaşları bu empatiden mahrumdur. Sosyal inşacı yaklaşım, ortak bir demokrasi kültürü fikrine katılır. Ancak tarafların birbirlerine yönelik algıları ön plana çıkmaktadır. Yani demokrasiler diğer ülkenin de demokratik olduğunu kabul ederse, bu ortak kültür savaşı engeller ve bir güven ortamı yaratır. Bu yaklaşım, Batı Avrupa’nın barış ortamını analiz etmek için kullanılabilir.

Ayrıca yıllar içinde Demokratik Barış Teorisine yönelik eleştiriler de ortaya çıktı. Birincisi, demokrasi ve savaşın tanımı konusundaki belirsizlik bu teoriyi muğlaklaştırıyor. Bugüne kadar, demokratik barış üzerine yazılmış çalışmalarda hem demokrasinin hem de savaşın net bir tanımı üzerinde bir fikir birliği yoktur.[5] Bu belirsizlik, teorinin geçerliliğini ölçülemez hale getirdi. Teorinin bir başka sorunu da Avrupa merkezli bir ortamda kurulmuş olması ve diğer barış biçimlerini reddetmesidir. Teori, demokratik barış dışında barış ortamlarını değerlendirmez. Bu, teorinin önemli bir eksikliğidir. Teorinin kapsayıcılığı, uluslararası ilişkiler teorilerinin geçerliliğinde önemli bir faktördür. Ancak bu teori, küçük bir alanı kapsayan dışlayıcı bir teoridir. Bir başka eleştiri, demokrasinin barış ürettiği fikrine karşıdır. Buna göre aslında barış demokrasiyi üretir. Bu nedenle barışın sağlandığı ülkelerde demokrasi gelişir. Ayrıca bu teori, yönetimin karar verme yetkilerini de göz ardı etmektedir. Tüm denetim mekanizmalarına rağmen, savaşa girip girmeme konusunda son söz ülkenin hükümdarındadır. Teoriye yöneltilen eleştirilerden biri, demokrasinin henüz tam olarak kurulmadığı ülkelerin, istikrarlı demokrasilere göre savaşa daha yatkın olduğudur. Bu, teorinin ele almadığı konulardan biridir ve teorinin Avrupa merkezli olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biridir.

Kıbrıs Barış Harekatı’ndan bir kare

1974’te Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi Demokratik Barış Teorisinin analizi için iyi bir örnektir. Hem Türkiye hem de Yunanistan demokratik / cumhuriyetçi bir yönetim anlayışına sahiptir. Bu bağlamda, Demokratik Barış Teorisine göre bu ülkelerin sorunlarını savaşla değil diplomatik yollarla çözecekleri varsayılmaktadır. Ancak bu çok indirgemeci ve eksik bir bakış açısı olacaktır. Her şeyden önce, iki ülke arasındaki tarihsel sorunlar bu teoride dikkate alınmamaktadır. Tarafların uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları, tüm diplomatik çabalara rağmen savaşı kaçınılmaz hale getirdi. Adada Rum ve Türk kesimleri arasında çatışmalar yaşanıyor ve gerginlik artıyordu. Rum tarafı bu dönemde, adadaki Türk nüfusa karşı  terörist eylemler gerçekleştirmekteydi. Öte yandan her iki ülkenin iç siyasetine baktığımızda bu dönemin her iki ülke için de demokrasinin düzgün ve istikrarlı işlediği yıllar olmadığı görülmektedir. Bu nokta, teorinin hem haklı çıkarıldığı hem de eleştirildiği noktalardan biridir. Bu, Demokratik Barış Teorilerinin iç ve dış politika arasında kurduğu bağı doğrular. Demokratik ülkelerin iç politikalarındaki çatışmalar, dış politikaya da yansıyabilir. Ancak teori, burada yeni demokrasilerin konumundan bahsetmiyor. Yani Batı Avrupa merkezli barış teorisi bu iki ülke için yeterince kapsamlı değil.

Sonuç olarak, Demokratik Barış Teorisi Batı Avrupa çerçevesinde ele alındığında doğru bir yaklaşım oluyor. Ancak, dünya çapındaki uluslararası sistemin birçok noktasında yetersiz kalıyor. Sürekli demokrasilerin birbirlerine karşı barışçıl yöntemler izledikleri açık bir gerçektir. Monadik teoriye göre barış kavramı içseldir. Bu nedenle bu yaklaşım, demokrasilerin otoriter devletlerle savaşlarını açıklayamaz. İkili yaklaşım, diğer ülkenin bu konuda demokratik olup olmadığını öne sürse de yine de kapsamlı bir yaklaşım değildir. Demokratik olmayan ülkeler her zaman savaşa girmezler ve demokratik olmayan ülkelerin barışı bu teori tarafından göz ardı edilir. Diğer bir deyişle Demokratik Barış Teorisi, haklı argümanlarının yanı sıra dar bir teori olarak kalmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

[2]Hakkı Büyükbaş, Nilgün Atıcı, Liberal Demokratik Bariş Kurami: Eleştirel Bir Değerlendirme Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, Haziran-Aralık 2012 s.3.

[3] A.g.e.

[4] Rummel, Rudolph J.; (1983), “Libertarianism and International Violence”, Journal of Conflict Resolution, 2.

[5] Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

Kaynaklar

Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

Hakkı Büyükbaş, Nilgün Atıcı, Liberal Demokratik Bariş Kuramı: Eleştirel Bir Değerlendirme Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, Haziran-Aralık 2012 s.3.

Rummel, Rudolph J.; (1983), “Libertarianism and International Violence”, Journal of Conflict Resolution, 2.

Özkeçeci-Taner, Binnur, “Demokratik Barış”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.7, Ekim 2019.

[/vc_toggle]

Sosyal Yapılandırmacı/İnşacı Teori ve Arap Baharı

İnşacılık, uluslararası ilişkiler tartışmalarına iki farklı boyut getiren yaklaşık kırk yıllık bir teoridir. Bu tartışma iki nedenden dolayı 1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde çıktı; Birincisi, Soğuk Savaş’ın hemen ardından durgunlaşan ABD akademisinde devam eden neo-liberalizm ve neo-realizm egemenliği devam ediyordu ve bu nedenle bu teori, İngiliz Okulunun egemenliği ve Avrupa akademilerindeki inşacılık ile fikirlerin benzerliği nedeniyle daha çok ABD’de uzmanlaştı. Hem neo-liberalizm hem de neo-realizm teorileri durgunlaştı çünkü devletin varoluş nedenleri ve birbirleriyle olan güç ilişkileri konusundaki öngörüleri, NATO örneğinde olduğu gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başarısız oldu. İnşacılık bu ortamda uluslararası ilişkiler akademisinde, yapılandırmacı fikir ve yöntemlerin on sekizinci yüzyıl boyunca ve özellikle sosyolojik akademik tartışmalarda aktif olması nedeniyle ortaya çıktı. Böylece sadece uluslararası ilişkiler tartışmalarına taşındı. Bu yazıda önce yapılandırmacı teoriyi inceleyeceğim, daha sonra neo-realizm ve neo-liberalizm ile karşılaştırarak yapılandırmacılığın pozitivist ve post-pozitivist özelliklerini göstereceğim. Son olarak, Arap Baharını farklı bir bakış açısı oluşturmak için yapılandırmacı teoriye göre inceleyip analiz edeceğim.

Max Weber

Yapılandırmacılığın temel düşünceleri, on sekizinci yüzyıl filozofu Giambattista Vico’ya kadar uzanabilir; doğal dünyanın Tanrı tarafından yaratıldığını, ancak tarihsel dünyanın olmadığını, dolayısıyla tarih insan işlerinin dışında değildir. Bu da insanların tarihin yapıcıları olduğu anlamına gelir (Pompa 1982: 26). Max Weber ayrıca sosyal dünyanın fiziksel dünyadan farklı olduğunu ve ancak birbirlerinin anlayışları ile açıklanabileceğini vurguladı. Yapılandırmacı düşüncenin temel unsuru, Weber’e karşı uyum ve sempati ile sınıflandırılabilen insanlara yayılan bu özneler arası inançtır. Dört kategori; ideolojiler, normatif inançlar, neden-sonuç inançları ve politika reçeteleri (Tannenwald 2005: 15). Bununla birlikte, yapılandırmacılık hem pozitivizmin hem de post pozitivizmin çeşitli özelliklerini bir araya getirdi. Öncelikle inşacılığa göre insan ilişkileri, pozitivizmin çok idealist ve zıt yönü olan maddi güçler üzerine değil inanç ve fikirlerden oluşur, dahası, yapılandırmacılara göre pozitivistlerin iddia ettiği gibi insan süreçlerini açıklayacak dış doğa yasaları yoktur (Sorensen ve Jackson 2013: 211-212). Basitçe, tarih insan düşüncesinden bağımsız değildir. Bu nedenle, yapılandırmacı teoride iki yol vardır; birincisi, dünyanın nedensel terimlerle açıklanabileceğine inanan ve aynı zamanda güçlü liberallerle iş birliğine dair inançları olan Wendt tarafından temsil edilen geleneksel yol, ancak aynı zamanda imkansızlığı koruyan post-pozitivist yapılandırmacılık da vardır. Hakikat iddiaları ve hakikat ve iktidar arasındaki yadsınamaz ilişki (Sorensen ve Jackson 2013: 217). Dolayısıyla yapılandırmacılar, maddi yapılar kadar ideasyonel yapıların etkinliğini de elinde tutarlar, dahası, herhangi bir maddi süreç için meşruiyet kazanmanın tek yolu, paylaşılan bilgi ile olan bağlarıdır. İkincisi, Wendt’in de belirttiği gibi, yapılandırmacılar, çıkarların kimlikler, kimliklerin ise çıkarlar tarafından şekillendiğini iddia ederler. Son olarak Gidden’in yapılanma kavramı fikrini aldılar ve aktörlerin ve yapıların birbirini tanımladığını savundular. Bir diğer önemli cephe ise rasyonalist ve yapılandırmacı tartışmadır. Rasyonalistler için aktörler egoisttir, kimlikleri verilmiş ve toplumu strateji faiz kazanımı için bir oyun alanı olarak görürler. Diğer taraftan yapılandırmacılar aktörleri sosyal varlık olarak görürler. İkinci olarak kimlik, verili olarak değil iletişim yoluyla kurulur ve son olarak toplumu sosyal ve politik düzeylerde üretici olarak görürler (Reus-Smit vd. 2017: 294-97). Yapılandırmacı teorinin ana ilkeleri çoğunlukla Wendt’in “Devletlerin Yaptığı Anarşi” makalesinden türetilmiştir. Makalesi, neo-realizmin anarşi denkleminin kendi kendine yardımı basitçe reddedilmesiyle başladı. Bununla birlikte, Wendt anarşiyi üç kategoriye ayırır. Hobbesçu anarşiye göre, hayatta kalma içgüdülerine göre devletleri bireyselleştiren ve standart devlet-toplum ilişkileri üreten, devletler egemenliklerini kurduktan sonra varlıklarını korumak için bir tür mülkiyet hakları geliştirirler. Bu haklar sistemi sayesinde rekabetten ziyade egoist ilkelere sahip Locke anarşisine ulaşırlar. Daha kooperatif havzasında aktörlere imkan veren ve yabancı istila korkusunu azaltan, anarşilerle ilgili son kategorisi, aktörlerin rekabetçi veya egoist doğalarını düşürdüğü ve çatışmalarını barışçıl çözümlerle çözen Kantçı kategorisidir (Wendt 2013: 23-27). Bu sınıflandırmayla Wendt, kendi kendine yardımın yalnızca bir anarşi kurumu olduğunu savundu ve sosyal tehditlerin, öznellikler arası anlam sürecinin kendisine yol açan sinyal verme, yorumlama ve yanıtlama süreçleri yoluyla inşa edildiğini ve doğal olmadığını gösterdi. Konstrüktivist teorinin bir başka noktası da materyalist görüş, yani neo-realist ve neo-liberaller, Wendt’in bahsettiği gibi zayıf realistler arasındaki tartışmadır. Materyalistler için güç ve ulusal çıkarlar, servet, güvenlik ve güç elde etmek için askeri kabiliyet, kaynakların mevcudiyeti ve aktif insan kaynaklarından oluşan devletlerin itici güçleridir. Öte yandan yapılandırmacı, gücün, aktörün kapasitelerini şekillendiren ve aynı zamanda çeşitli şekillerde tespit edilebilen sosyal ilişkilerin üretimi olduğunu savunur. Dolayısıyla normlar, çatışmaların çözümü için uluslararası arenadaki aktörler için oyunun kuralları olarak önemi ve devletlere çıkarlarına ulaşmak veya çıkarlarını şekillendirmek için nasıl hareket ettiklerini öğretmek temelinde yapılandırmacı teori üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Örneğin Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, egemenlik normunu ihlal ettiği için Saddam’a karşı ABD’nin koalisyon güçlerinin tepkisi olurken, ABD Irak’ı Saddam’dan kurtarmak için işgal etmeye başladığında ABD egemenlik ilkesine karşı sorumsuz tavrı yüzünden suçlama ve eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Bu basit örnek, normların dayanıklılığının, başka bir basit nedenden dolayı hegemonların davranışlarını bile sarstığını gösteriyor. Normlar, yüzyıllar içinde gelişen, toplumun her kesimine yayılan ve herhangi bir süper güce karşı ısrar eden insan alışkanlıklarıdır. Dahası, yapılandırmacı teoriye göre, devletin iç kimlikleri, düşmanları, dostları ve fırsatları aramaya izin veren sosyal bilişsel bir yapı kurar (Hopf 2002: 16). Öte yandan, yapılandırmacılar ve liberaller arasında daha rahat ilişkiler görüyoruz. Normların yaratılmasına, iş birliğine dair her iki inançları, ortak çıkarlara, karşılıklı yararlara ve devletler arasındaki ortak değerlere vurgu yaparlar. Bu her iki kuramı da güçlü liberaller ve yapılandırmacılar arasında ortak bir harekete yakınlaştırdı, ancak yapılandırmacılar, aynı anarşik çevre kavramları nedeniyle neo-liberalleri hala neo-realist olarak eleştiriyorlar.

Mısır’da Arap Baharı Protestoları

Batı akademilerindeki yapılandırmacı teorinin retorik başarısına rağmen, maddi önkoşullar olmadan, fikirler hiçbir şey ifade etmiyor. Arap Baharı bunun en açık örneğiydi. Kuzey Afrika toplumları ve özellikle Mısırlılar, dekolonizasyon döneminden bu yana otoriter hükümetlerle karşı karşıya kaldı. Peki 2011’de ne değişti ve insanlar bu hükümetlere karşı ayaklanmaya başladı? Dolayısıyla, ideal bir yapılandırmacılık modeli için bile, Wendt’in yapısalcı çalışmalarda hala çok düşük bir yüzdeyi koyduğu materyal düzey analizinin önemini vurgulamasına rağmen, tüm Kuzey Afrika ve Orta Doğu’ya yayılan bir toplumsal hareketi açıklamak için yetersiz olacaktır. Ancak, Arap Baharı’nın nedenleri bu yazının konusu değil. Bunun yerine, Arap Baharı’na katkıda bulunan birkaç kişiyi yapılandırmacı anlamda inceleyeceğim. Arap Baharı’nın yükselişine ilk ve en önemli katkı sosyal medyaydı. Facebook, Twitter gibi etkileşimli siteler, devletin basın kısıtlamaları ağır iken, demokrasi veya devrim gibi uluslararası fikirlerin yayılmasının ana kaynaklarıydı. Örneğin, Mısır gençlik hareketi 6 Nisan, renkli devrimlerin gerçekleştiği Sırbistan ve Gürcistan gibi farklı ülkelerdeki diğer gençlik gruplarıyla aynı slogan ve afişlere sahipti, dolayısıyla sloganları da aynıydı; Mısır’da Kifayah, Sırpça’da Otpor, Gürcüce’de “Kmara kelimeleri yeter anlamına gelmekteydi. Mısır’da 2008 yemek fiyatı protestoları sırasında Facebook’ta 6 Nisan hareketi kuruldu (Korotayev ve Zinkina 2011: 76-77). Bu, yapılandırmacıların savunduğu gibi sosyalleşme süreçleri yoluyla fikirlerin yayıldığını gösterirken, aynı zamanda radikal fikirlerin bir katkısı olarak gıda fiyatlarının yükselmesi, ekonomik sektörlerin sıkı askeri kontrolü, gençlik hareketlerinin büyümesi gibi uzun vadeli maddi süreçlerin bir sonucu olabilir. Arap Baharı ile ilgili bir diğer önemli konu da etki alanıydı. Genellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan Arap ve Berberi halkı üzerindeki büyük etkilerine rağmen, bu “bahar” her zaman Ortadoğu ülkesi olarak adlandırılan iki ülkeyi etkilemedi; Türkiye ve İran. Türkiye, komşusu olan Suriye’nin çöküşünde bile, Arap Baharı’nın hem tarihsel hem de oluşum düzeyinin bir parçası olmayan hükümetin, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni sarsan Gezi Protestoları dışında önemli bir toplumsal hareketle karşı karşıya kalmadı. Bu yapıcı terimlerle açıklanabilir. Tüm Arap dünyası için 1950’lerden 2011’e kadar kısa vadede özelliklerini belirleyen iki şey vardır; Bedevilerden Müslüman Kardeşlere kadar pek çok mikro parti tarafından kurulan toplumların istikrarını sürdürmek için askeri kökleri ve yüksek düzeyde yeniden dağıtım ekonomik politikaları olan otoriter ilerici hükümetler. 1990’lar ve 2000’ler ekonomik liberalleşme gerçekleştiğinde, bu fikirlerin ikisi de paramparça oldu. Devlet, aşamalı planlama yapmadan ancak radikal yöntemlerle ekonomik sektörlerden çekilmeye başladı, liberal ekonomik programlara uygun olarak toplumu piyasa güçlerine karşı korumasız hale getirdi. Bu, daha sonraki devrimlere neden olan toplum içi ve devlet-toplum kızgınlıklarına yol açtı. İkincisi, bu liberalleşme süreci bürokratik elitleri zayıflattı ve Müslüman Kardeşler gibi muhalefet partilerinin fikirlerini radikalleştiren muhalefet hareketlerine karşı daha katı düzenlemelere yol açtı. Protestoların Suriye istihbarat teşkilatı tarafından insanların tutuklanması ve işkence görmesiyle başladığı Suriye örneğinde olduğu gibi, bu liberalleşme döneminde polis vahşeti ve iç istihbarat gözetimi gündeme geldi. Türkiye ise 1950’lerden itibaren liberalleşme sürecini aşamalı olarak başlattı. Bu tedrici ve nispeten uzun vadeli serbestleşmenin iki sonucu vardır; Birincisi, Türkiye’de Arap ülkelerinden daha fazla sivil hükümetler yaratan demokratik yönetişim ve ikinci olarak sivil toplum örgütleri aracılığıyla devletle yeterli sınırı olan kendi kendine yeten bir toplum gelişti. Hatta Türkiye’deki askeri darbeler bile 28 Şubat Kararlarında devletin bir numaralı düşmanı olan İslamcı partileri tamamen ortadan kaldırmadı. Sonuç olarak, Arap Baharı, Arap Baharı’nda sistemin sadece bir ürünü olan fikir ve inançlar üzerindeki kısıtlılığı nedeniyle sadece yapılandırmacı teori ile açıklanamazken dinamikleri iki önemli konunun anlaşılmasına katkıda bulunur. Neredeyse bütün ülkelerin sosyal medyanın gücüne karşı olan tavrı ortaktır ve Arap Baharı’nın komşuları ve müttefikleri üzerindeki feci sonuçlarına rağmen Türkiye ve İran birer istinadır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Wendt, Alexander E., “Anarşi Devletler Ne Anlıyorsa Odur: Güç Politikalarının Sosyal İnşası”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 39 (Güz 2013), s. 3-43.

Robert Jackson and Georg Sørensen, Introduction to International Relations: Theories and Approaches, Oxford University Press, 2013.

Christian Reus-Smit, Scott Burchill, Andrew Linklater, Richard Devetak, Jack Donnelly, Terry Nardin, Matthew Paterson, Jacqui True, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Küre Yayınları, 2017.

Andrey V. Korotayev, Julia V. Zinkina, Egyptian Revolution: A Demographic Structural Analysis, Middle East Studies Online Journal, ISSN 2109-9618- Issue no.5. Volume 2, 2011, p.58-95.

Nina Tannenwald, Ideas and Explanation: Advancing the Theoretical Agenda, Journal of Cold War Studies 7(2), pp. 13-42, April 2005.

Ted Hopf, Social Construction of International Politics: Identities and Foreign Policies, Moscow 1955 and 1999, Cornell University Press, 2002.

[/vc_toggle]

Stratejik Düşünce ve Büyük Strateji

Strateji ve stratejik düşünce genellikle askeri kavramlar ile özdeşleştirilmiştir. Bu kavram, askeri araçların politik amaçlar için kullanılması olarak tanımlana gelmiştir. Fakat, bu kavram zamanla diğer alanlarda da kendine yer bulmuştur ve anlam derinliğini arttırmıştır. Günümüzde, hemen hemen her konuda strateji kavramı kullanılmaktadır. Örneğin, ekonomik stratejiler küreselleşen dünyada oldukça önem kazanmıştır. Güvenlik kavramının değişmeye başlaması ile strateji kavramı da değişime uğramış ve yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşma sonucunda kavramın tanımında belirsizlikler oluşmuş ve çeşitli tartışmalar ortaya çıkmıştır.

Strateji konusunda amaçlar önemsenmez iken araçlara odaklanılmıştır fakat, araçların bu kadar öne çıktığı bir ortamda amaçlar göz ardı edilmektedir. Bu durum sonucunda, strateji eylemini gerçekleştiren asıl öğe olan özne sürece dahil edilmemektedir. Ancak, strateji araçlar yoluyla amaçlara ulaşılan öznel ve sosyal bir kavramdır [1]. Strateji kavramının pek çok tanımı bulunmaktadır.

Bu tanımlar arasında farklılıklar olsa da temel olarak hepsi, stratejinin ana unsurlarının araçlar ve amaçlar olduğunu varsaymaktadır. Bu araçlar ve amaçların birbirleri ile uyumlu hale getirilmesi sürecine de strateji denmektedir. Stratejinin genellikle askeri strateji olarak akla geldiğini belirtmiştik. Bu noktada strateji kavramı genellikle materyal unsurlar üzerinden değerlendirilmiş ve askeri güce odaklanmıştır [2]. Burada da realizm teorisi altında incelenmeye başlamıştır, realizme göre hayatta kalmak güç ile doğru orantılıdır.

Çıkar ve güç kavramlarının önem kazandığı realizmin strateji anlayışında, çıkarlar stratejinin amaçlarına; güç amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlara denk gelmektedir [3]. Bu tanımlamalara karşı çıkan diğer teoriler ise, kendi argümanlarını üretmişler ayrıca realizmde kendi içinde çıkan diğer akımlar altında bu kavrama farklı bakış açıları getirmiştir. Fakat, bu bakış açıları tanımlamanın özündeki güç ve çıkar kavramını çok fazla değiştirmemiştir denilebilir. İnşacı teori, bu noktada realizme karşı çıkmış ve özneler arası çatışmaların nasıl çıktığına ve stratejinin bu çatışmaların neresinde olduğu konusunda tartışma yürütmüştür [4].

Yapı-özne arası ilişkiler ile oluşan uluslararası sistemde kimliklerin ön plana çıktığını ve aktörlerin bu kimlikler neticesinde stratejilerini belirlediğini öne süren inşacı teori, stratejik kültürün varlığına dikkat çekmiştir. Bu tür çalışmalar strateji kavramının tanımını araç odaklı olmaktan çıkarmış ve öznenin daha ön plana çıktığı yaklaşımların oluşmasında önemli rol oynamıştır. Strateji kavramı özneler aracılığıyla oluşturulur ve onlar sayesinde şekillenir. Tıpkı anarşi gibi strateji ve güvenlikle devletlerin ondan ne anladığı ve nasıl algıladığı ile ilgili olmaktadır.

Büyük Strateji Kavramı

İnsanoğlunun bir otorite altında birleşip kurduğu ve diğerlerine nazaran daha büyük güç kazanan tüm yapılar veya devletler bu gücü elinde tutmak için her zaman “büyük stratejilere” (Grand Strategy) ihtiyaç duymuşlardır. Bu stratejiler bahsi geçen aktörleri dönemin en güçlü yapıları haline getirmiş ve uluslararası sistemin belirleyicisi konumunda olmuşlardır.

Tarihin en güçlü imparatorluklarından olan Roma İmparatorluğu’nun dahi bir stratejisi ve ileriye dönük bir planı var olmuştur. “Tüm yollar Roma’ya çıkar.” Sözü de bu stratejinin özüne vurgu yapmaktadır. Çünkü, Roma İmparatorluğu ordusunu ve ekipmanlarını götürdüğü her yere yol yapmakta ve bu sayede lojistik hizmetlerini sağlamaktaydı. Bu nedenle tüm yollar başkente (Roma’ya) çıkmaktaydı. Birçok bölgeyi fetheden bu İmparatorluk sahip olduğu stratejiler ve taktikler sayesinde bulunduğu konuma yükselebilmiştir.

Burada taktik ve stratejiyi birbirinden ayrı tutmak gerekmektedir. Taktikler kısa dönemli anlık hamleleri tanımlarken; stratejiler daha büyük uzun vadeli amaçları tanımlamaktadır, denilebilir. Bir diğer güçlü İmparatorluk olan, Osmanlı İmparatorluğunun da “Cihan-ı Şümul” (Küresel-Evrensel) bir imparatorluk olmak gibi büyük bir stratejisi var olmuştur ve 600 yıllık tarihinde bu stratejiyi gerçekleştirmek için hamleler yapmıştır. Strateji genellikle savaş ile siyaset arasında bir köprü görevi görmektedir. Çünkü, Savaş yönetimi de bir strateji sayılmaktadır ve stratejik hesaplamalar sadece askerlere yani savaşanlara bırakılmamalıdır. Stratejiyi sağlayan şey tek başına savaşmak veya savaş kazanmak olmamaktadır. Bununla aynı doğrultuda, idari ve siyasi güç, ekonomik ve askeri güç de paralellik göstermekte ve büyük stratejiyi gerçekleştirme konusunda katkı sağlamaktadır. Bu nokta da stratejiye dar bir kapsamdan değil de daha bütüncül bir şekilde yaklaşmak doğru olacaktır. “Savaş diplomasinin farklı araçlarla uygulanmasıdır.” Sözünü ele alacak olursak büyük strateji denilen olgu birden fazla parçanın bir araya gelerek oluşturduğu bir amaçtır denilebilmektedir [5]. Günümüzde devletler büyük stratejik hamlelerini gerek savaş gerekse diplomasi, yumuşak güç veya ekonomik güç ile yapabilmektelerdir. Bu stratejik hamleleri yapabilmenin ve hedefe bir adım daha ulaşmanın temelinde yatan şey “güç” tür. Bir devlet güçlü olduğu ölçüde bu denli büyük stratejik perspektifler kazanmakta ve bunu gerçekleştirmek için hamle yapacak yeteneklere sahip olmaktadır. İmparatorlukların yıkılmasıyla onların mirasçısı olan güçler de büyük stratejilerini oluşturmuş ve onu gerçekleştirmek için adımlar atmışlardır.

Kırım’ın ilhakı

Rusya’nın eski İmparatorluk ve SSCB bölgelerinde etkisini devam ettirmesi, Kırım’ı ilhakı, Suriye ve Libya gibi kendisine uzak yerlerde varlık göstermesi, kendi büyük stratejisinin bir parçası olmaktadır [6]. Diğer yandan, sistemin en güçlü devleti olarak öne çıkan ABD ise, Pax-Americana gibi büyük stratejilere sahip olmakla beraber kendi coğrafyasına çok uzak bölgelerde bile varlık göstermekte ve güç rekabetinde her zaman kazanan olmak istemektedir [7]. Soğuk Savaş dönemindeki, Marshall Planı, Truman Doktrini, Çevreleme Politikası, NATO’nun kurulması gibi hadiseler ABD’nin kurguladığı büyük stratejiyi hayata geçirmesi için yapılmış hamleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine Soğuk Savaştan sonra ortaya çıkan Medeniyetler Çatışması, Tarihin Sonu ya da Yeni Dünya Düzeni gibi söylemler bu stratejinin özünü bize yansıtmaktadır.  Son dönemlerde, ABD-Çin arasında yaşanan rekabet de yine ABD’nin tek başına hegemon olma ayrıcalığından vazgeçmemesi ve stratejik planlarını gerçekleştirmek için engel olarak gördüğü Çin’i caydırma politikalarının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Stratejiyi belirleyen genel olarak sistemdeki aktörler yani öznelerdir. Strateji genellikle güç tanımı ile paralellik gösterdiği için askeri ve materyal güçler ile birlikte değerlendirilmiş ve hayatta kalmak için elzem olan kavramlardan biri olarak algılanmıştır. Kavram, pozitivist düşünce akımlarının etkisinde basitleştirilmiş ve indirgemeci bir tanımlama ile karşı karşıya kalsa da günümüzde daha geniş ve karmaşık bir anlama sahip olmaktadır. Amaçların mı yoksa araçların mı önemli olduğu tartışması bizi bir yere götürmeyecektir çünkü, stratejiyi oluşturan bu kavramlardan sadece bir tanesi değildir, bütünüdür. Şöyle ki ne amaçlar ne de araçlar tek başına bir stratejik eylemi belirlemede yeterli kalmayacaktır. Her ikisinin de hesaba katılması gerekmektedir. Nasıl ki yapı ve aktör arasında bir ilişki varsa ve birbirini etkiliyorsa, araçlar ve amaçlar arasında da bu tip bir ilişki mevcuttur ve birbirlerinden etkilenmektedirler. Strateji kavramı günümüzde sadece askeri güç ile ilgili olmamakta ve daha kapsamlı eylemleri içinde barındırmaktadır. Bu nedenle aktörler tarafından çok çeşitli olarak değerlendirilmekte ve sığ tanımlamalardan kurtularak kapsamlı bir çalışma alanına ihtiyaç duymaktadır.

Uluslararası anarşik düzeni temsilen

Sürekli değişen ve çeşitlenen uluslararası sistem içerisinde tek taraflı ve basitleştirilmiş hiçbir kavram kendisine yer bulamamaktadır. Bunun yerine, devletlerarası ilişkilerde olduğu gibi daha karmaşık ve kapsamlı kavramlar günümüz uluslararası ilişkilerini açıklamada daha yeterli olmaktadır. “Büyük strateji” denilen kavram tarihte “en güçlü aktör” olma unvanını hak eden her devlet için var olmuştur ve hamlelerini bu stratejiye göre gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

İmparatorluklardan günümüz uluslararası ilişkileri oluşana kadar her dönemde stratejiler her alanda hâkim olmuş ve askeri, ekonomik, siyasi hamleler neticesinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Geçmişte ve bugün şahit olduğumuz bölgesel ve küresel rekabetler, çekişmeler, çatışmalar ve savaşlar bu stratejik hedeflere ulaşma amacıyla devletler tarafından oluşturulan bir “güç rekabeti arenası” haline gelmiştir. Fakat, anarşik düzenin olduğu uluslararası sistemde hayatta kalmak için her devlet kendi büyük stratejisini planlamak ve bulunduğu konumun farkına varmak ile yükümlü olmaktadır. Sistemdeki her aktör de kendi çıkarları ve stratejileri doğrultusunda hamlelerini yapmakta, büyük stratejik hedeflerine ya yakınlaşmakta ya da uzaklaşmaktadırlar.

[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar

  • BAUFRE, André, An Introduction to Strategy: With Particular Reference to the Problems of Defence, Politics, Economics, and Diplomacy in the Nuclear Age, Faber & Faber, Londra, 1965.
  • BAYLIS, John, James J. Wirtz ve Colin S. Gray, Strategy in the Contemporary World, 5’inci Basım, Oxford University Press, Oxford, 2016.
  • BUZAN, Barry, Ole Weaver ve Jaap de Wilde, Security: A New Framework for Analysis, Lynne Rienner, Boulder, 1998.
  • MCSWEENEY, Bill, Security, Identity and Interests: A Sociology of International Relations, Cambridge University Press, Cambridge, 1999.
  • WALTZ, Kenneth, Theory of International Politics, Addison-Wesley Publishing Company, Reading, 1979.
  • COX, Robert, “Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory,” Millennium: Journal of International Studies, Cilt 10, Sayı 2, s.126-155.
  • COZETTE, Muriell, “Realistic Realism?: American Political Realism, Clausewitz and Raymond Aron on the Problem of Means and Ends in International Politics”, Journal of Strategic Studies, Cilt 27, Sayı 3, 2010, 423-458.

[/vc_toggle]

Libya’da Mevcut Olan Baas İdeolojisine Kısa Bir Bakış

1911’deki İtalyan işgaline kadar Osmanlı idaresinde kalan Libya, özerk bir yönetim sistemine benzeyen bir sistemle birkaç asır yönetildi. 20. Yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’nın gücü azalmış, yönetim sistemi bozulmuş bir yapıya dönüşmüştü. Onun bu güçsüz hali sömürgeci devletlerin iştahını kabartmaktaydı. Her biri Osmanlı’dan kopartılacak bir toprak parçası aramanın derdine düşmüştü. Sanayisini ve siyasi birliğini geç kurmuş olan İtalya da Libya’ya gözünü dikti. Osmanlıyla artık kara bağlantısı kalmayan bu toprağı 1911 yılında işgal etti. Burada bir avuç Osmanlı subayı ve onların örgütlediği yerel direnişçilerin insanüstü çabaları sonuç vermedi ve Osmanlı bu işgali tanımak durumunda kaldı.

Bu tarihten itibaren 40 yıl boyunca İtalyan hakimiyetinde kalan ülke, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere ve Fransa egemenliğinde kısa bir müddet kaldıktan sonra burada petrolün bulunması, ABD’nin ilgisini bu topraklara yöneltmesine sebep oldu ve ardından bölgele bir askerî üs inşa etti. Libya’nın yönetiminde bulunan kral I. İdris, bu zamanda Arap dünyasında ortaya çıkan fikir akımlarına karşı ilgisiz kaldı.

Ardından 1967 savaşında Libya askerî üslerinin İsrail tarafından kullanıldığına dair Cemal Abdülnasır tarafından yapılan suçlama, İdris’e karşı olan muhalefetin dozunu epey yükseltmişti. (Kurşun, 2020, s.271). 1969 yılında Mısır’daki komitenin adından etkilenen “Hür Subaylar Komitesi” darbe sonucu yönetime el koymuştur. Takdir edildiği üzere bu komitenin en önemli ismi Muammer el-Kaddafi olmuştu. İsmiyle beraber yönetimi de Mısırdaki harekete benzeyen konsey ve kendisine rol model olarak Nasırı seçtiğini ifade eden Kaddafi ekonomi politikalarında da Nasırın yolunu izlemiştir. Ancak onun kendine has yönetim sistemi olan, sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve İslam düşüncesinin harmanlanmasıyla oluşan Cemahiriye sistemi de ortaya çıkmış ve bu sistem Kaddafi’nin görüşlerini anlattığı Yeşil Kitapta da sistematize edilmiştir. Kaddafi’nin yönetime gelmesinin ardından kamulaştırma politikaları başladı ve hız kesmeden devam etti. Öncelikle Petrol ve doğalgaz şirketleri kamulaştırıldı.

Muammer el-Kaddafi

Ardından ABD’nin İsrail’e olan desteğine karşılık olarak ABD şirketlerinin %51’lik kısmı kamulaştırıldı. Kaddafi siyasette de otoriter bir yapı oluşturdu. Kendisine yakın insanları devletin stratejik konumlarına getirdi. Ülke içi muhalefete izin vermedi. Teoride ve yayımladığı Yeşil Kitapta ise kendisini rehber olarak tanımlıyordu. Cemahiriye sistemi ile Libya’ya demokrasi getirdiğini iddia etse de her önemli mevkiye kendine yakın ve sadık adamları getirmesi neticesinde 42 yıl boyunca mutlak bir hakimiyet elde etti. Medya tam bir devlet denetimi altındaydı, İslamcı muhalefet ve diğer muhalif unsurlar şiddetle bastırılmıştı. Kaddafi dış politikada ise Arap birliği fikrini güdüyordu ve bu fikri hayata geçirmek için çalışıyordu. Ancak Nasırın ölümü, Esad’ın birliğe yanaşmaması gibi sebepler dolayısıyla bu ideal hayata geçememiştir. Bu sebeple Kaddafi yönünü Afrika’ya çevirmiştir. Buradaki Müslüman ülkelerle kurduğu ilişkiler sayesinde bölgede kendine has bir etki alanı oluşturmuştur. Batıyla ilişkileri ise iç açıcı bir görünüm arz etmemektedir. Özellikle (İRA) ve (FKÖ) gibi örgütlere verdiği destekler sebebiyle Batı ülkeleri ile ilişkileri kötüleşmiş ve sonunda yaptırım kararının alınmasıyla felç olmuştur. Felç olan dış ilişkileri düzeltmem ve yaptırım kararını kaldırmak 2000’li yıllara değin uzamıştır. Yaptırım kararının kalkması ve ülkeye yabancı yatırımcı gelmesiyle beraber ekonomide oluşan refah Kaddafi ve yakınlarının servetine servet katarken halk fakirlik içinde kalmaya ve sefaletle boğuşmaya devam etmiştir.

Oluşan ekonomik refah ortamı halka yansıtılmamıştır. Bu da 2011 yılında gerçekleşen halk ayaklanmasına önemli ölçüde etki etmiştir (Kurşun, 2020, s.276). Ülkedeki ekonomik istikrarsızlık, 42 yıl boyunca bastırılan muhalefetle birleşince halk sokaklara dökülmüş, iç savaş çıkmış, bunun neticesinde Kaddafi doğduğu şehir Sirte yakınlarda halk tarafından öldürülmüştür. Onun ölümüyle beraber Libya’nın Baas macerası da son bulmuştur.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (Temmuz 2020)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. https://www.trthaber.com/haber/dunya/kaddafi-donemi-libya-449674.html
  3. https://kavrakoglu.com/libya-6-italyan-isgali/

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği’nin Çevre ve İklim Değişikliği Programları

Çevre sorunları ve iklim değişikliği konuları küreselleşme ile birlikte son dönemde tüm dünya devletlerinin tartıştığı ve üzerine çalışmalar yaptığı konulardan olmuştur. Çevre sorunları algısı Sanayi Devrimi ile değişime uğramış ve teknolojinin yıllar içerisinde gelişmesiyle birlikte giderek artan bir tehdit haline dönüşmüştür. Uluslararası arenada temel aktör olan devletler ulusal çapta çevre sorunlarını önlemek adına politikalar geliştirmiş olsa da kısa sürede bu politikaların tek başına yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Bu sebeple devletler uluslararası örgütler aracılığıyla birtakım politikalar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştır. Uluslararası örgütler boyutuyla çevre sorunlarını önlemek adına atılan ilk önemli adım Birleşmiş Milletler Örgütünün düzenlediği 1972 Stockholm Dünya Çevre Sorunları Konferansıdır.

Stockholm Dünya Çevre Sorunları Konferansı

Bu konferansa katılan 100’den fazla devlet çevre sorunlarının tanımlanması, önlenmesi için ortak paydada buluşarak konferans sonunda bir deklarasyon yayınlamışlardır. Bu konferansın en önemli noktası ise çevre hakkının bir insan hakkı olarak kabul edilmesidir [1]. 1970’lerde başlayan bu adımlar daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Akdeniz Eylem Planı, Brundtland Raporu, Rio Konferansı, İklim Değişikliği ve Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü vb. birçok konferans ve anlaşmalar yapılmıştır.

Avrupa Birliği (AB), çevre konusunda duyarlılık kazandırılması ve çevre sorunlarının önlenmesi konusunda örnek olacak örgütlerden biridir. AB hem çevre sorunları hem de iklim değişikliği konularında birçok çalışmalar yapmış ve bu konular üzerinde politikalar geliştirerek uygulamaya koymuştur. AB aynı zamanda Dünya Çevre Konferansında kabul edilen belgeleri de örgüt içerisinde kabul etmiştir [2]. AB’nin çevre konusunda uygulamaya koyduğu temel politikaları Avrupa Tek Senedi, Maastricht Anlaşması, Amsterdam Anlaşması, Nice Anlaşması, Lizbon Anlaşması ve Çevre Eylem Programları gibi anlaşma ve programlar üzerinden değerlendirilebilmektedir. Bu çalışmada öncelikle AB’de çevre politikalarının gelişim sürecine bakılmasının ardından ikinci kısımda AB’nin iklim değişikliği politikaları incelenerek AB’nin uluslararası arenada bu politikaları nasıl uyguladığına bakılacaktır.

Avrupa Birliği’nde Çevre Politikaları 

AB’nin kurucu anlaşmalarında tesis edilmeyen çevre politikaları ilk olarak 1987 yılında Avrupa Tek Senedi ile birliğin kurucu anlaşmalarına dahil edilmiştir. Fakat AB’de çevre politikaları 1970’lerden itibaren oluşmaya, gelişmeye başlamıştır. AB’de çevre politikalarının gelişimi hem ekonomik hem de sosyal nedenlere dayanmaktadır. Ekonomik nedenlere bakıldığında AB’nin kuruluş amaçlarından olan iç pazar oluşturma hedefi doğrudan çevre konusu ile iç içedir. Bir iç pazar oluşturmak diğer devletlerle de ortak standartlara ulaşmak anlamına geldiği için çevre politikaları gittikçe önem kazanmıştır. Sosyal nedenleri ile aldığımızda ise AB, kuruluşundan bu yana genişleme sürecinde olan örgütlerden biridir.

Birliğin genişlemesi sonucunda artan nüfusla birlikte ihtiyaçlar da artmış ve birlik üretim kapasitesini arttırmak durumunda kalmıştır [3]. Bunun da sonucunda kaynaklar tahribata uğrayarak tükenmeye başlamıştır. İşte bu sebeple AB’de çevrenin korunması ve çevre sorunlarının önlenmesi pek çok anlaşmaya konu olmuş ve AB’nin en önemli meselelerinden biri haline gelmiştir.

Çevre sorunlarına bağlı iklim değişiklikleri, kirlilik gibi problemlerin tek bir bölge ya da ülke üzerinde sınırlı kalmaması, tüm dünya ülkelerini ilgilendirmesi sebebiyle AB ülkeleri gerek Birlik içinde gerekse diğer ülkelerle birlikte hareket etmenin çevre konusunda en önemli nokta olduğunu kavramıştır. Buradan hareketle gerek ikili anlaşmalar ile gerekse Birleşmiş Milletlerin çevre politikalarına dahil olarak çevre konusunda önemli adımlar atmıştır.

AB’nin çevre politikalarına bakacak olursak;

  1. Avrupa Tek Senedi
  2. Maastricht Anlaşması
  3. Amsterdam ve Nice Anlaşmaları
  4. Lizbon Anlaşması
  5. Çevre Eylem Programları olarak sıralamak mümkündür.

1. Avrupa Tek Senedi 

AB’nin kurucu anlaşmaları olan 1951 ve 1957 tarihli anlaşmalarda çevre politikalarına yer verilmemiştir. 1987 yılında yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile AB’nin kurucu anlaşmaları revize edilmiş ve çevre konusuna ayrı bir başlık ayrılmıştır [4]. Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Anlaşması’nın 3. Bölümü 130. maddesine ‘çevre’ adı altında VII. bir başlık oluşturulması düzenlenmiştir. Bu başlık altında 3 maddeye yer verilerek, çevre kalitesinin korunması ve iyileştirilmesi, insan sağlığının korunmasına katkıda bulunulması ve doğal kaynakların gelecekteki durumu göz önüne alınarak kullanılması ve tüm bunların topluluk tarafından eyleme geçirilmesi belirtilmiştir [5]. Avrupa Tek Senedi, kurucu anlaşmalara çevre konusunda ilk kez maddeler eklemesi sebebiyle AB çevre politikaları açısından önem arz etmektedir.

2. Maastricht Anlaşması 

1992 tarihli Maastricht Anlaşması ile Avrupa Tek Senedi ile getirilmiş olan 3. Bölüm 130. maddedeki çevre başlığı altındaki maddeler birtakım değişikliklere uğramış ve çevre ile ilgili yeni düzenlemelere yer verilmiştir. Maastricht Antlaşması; çevreye saygılı bir sürdürülebilir gelişmeyi temel amaç olarak benimsemiştir. AB şu hedefler konusunda görüş birliğine varmıştır; küresel ve bölgesel düzeyde çevre sorunları ile mücadele etmek üzere, uluslararası düzeyde önlemlerin geliştirilmesi, birliğin değişik bölgelerindeki durumların çeşitliliği dikkate alınarak yüksek bir koruma seviyesinin hedeflenmesi, çevre koruma önlemlerini, AB’nin diğer politikaları ile entegre etmek için bazı uyumlaşma önlemlerinin alınması ve çevre politikalarının finansmanı için uyum fonu kurulmasıdır.[6]

3. Amsterdam ve Nice Anlaşmaları [7]

1999 yılında yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşmasıyla, ileri derecede çevre kalitesinin korunması ve iyileştirilmesi, uyumlu ve dengeli sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi gibi önemli değişiklikler Topluluğun genel amaçları arasına girmiştir. Nice Antlaşması 7-8 Aralık 2000 yılında yapılan zirve sorucunda imzalanmıştır. Bu anlaşmada çevre ile ilgili normlar daha belirgin konuma getirilmiş ve daha üst düzeye çıkarılmıştır. Çevrenin korunması konusunda yapılan düzenleme, “doğrudan ve dolaylı biçimde su kaynaklarının kullanımını etkileyen su kaynaklarının yönetimine ilişkin nicel önlemlerin”, eklenmesi ve “atıkların yönetimi haricinde arazi kullanımı” ibaresinin önceki metinlerden çıkarılması şeklinde gerçekleşmiştir.

4. Lizbon Antlaşması 

AB çevre politikalarının temelini oluşturan ilkeleri bütünlük içerisinde görebilmek için, AB’nin kurucu antlaşmalarına ek olarak Lizbon Antlaşması’na da bakmak gerekmektedir [8].

Lizbon Antlaşması sonrasında

Antlaşmanın çevre ile ilgili maddesinde; çevresel kalitenin geliştirilmesi, sürdürülmesi ve korunması, doğal kaynaklardan makul ve mantıklı bir şekilde yararlanılması, insan sağlığının korunması hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde çevre sorunlarının ortadan kaldırılması amaçlarına yönelik olduğu belirtilmektedir. AB Anayasası olarak nitelendirilen Lizbon Antlaşması, AB’nin çevre ile ilgili atacağı adımların boyutunu genişletmiş ve Birliğin sadece tedbir almak değil çevre ile ilgili çalışmaları finanse etmesi gerektiği üzerinde odaklanmıştır.[9]

5. Çevre Eylem Programları 

AB, Birleşmiş Milletlerin 1972 Stockholm Konferansının ardından dönemin üye devletleri ile birlikte aldıkları kararlar neticesinde çevre eylem planlarını ortaya koymuşlardır. Bir bakıma AB temel belge ve anlaşmaları ile ortaya konulan çevrenin korunmasının uygulamaya konulması niteliği de taşıyan bu çevre eylem programlarının hukuki bağlayıcılığı bulunmasa da birliğin çevrenin korunması konusundaki örnek uygulamalarındandır. Bu programlar ile üye devletler sadece belli bir bölge ya da ülke ile sınırlı kalmayarak tüm dünyayı da kapsayacak ilkeler ve maddeler içeren planlar hazırlamışlardır.

a) Birinci Çevre Eylem Programı (1973-1976):

Programın temel amacı “Ulusal çevre politikalarının, birbirine uyumlu hale getirilmesi ve koordine edilmesidir”. Birinci Çevre Eylem Programı’nın genel prensipleri on bir başlık halinde verilmiştir. Bu program ile Topluluk gelecekteki politikaları şekillendirecek ve yol gösterecek ilkeleri benimsemiştir.

b) İkinci Çevre Eylem Programı (1977-1981):

Birinci Çevre Eylem programının tamamlayıcısı niteliktedir. Bu program ile çevre sorunlarının giderilmesi konusunda politikaların geliştirilmesinin yanı sıra ortak çevre politikasının belirlenmesi konusunda da adımlar atılmıştır [10].

 

c) Üçüncü Çevre Eylem Programı (1982-1987):

İlk iki programa göre daha genel konulara değinmiştir. Özellikle çevre sorunlarını önleyici politikalara çokça yer verilmiştir. Bu program ile asıl üzerinde durulan konu kirliliği ortaya çıkaran etmenlerin ortadan kaldırılması olmuştur [11].

d) Dördüncü Çevre Eylem Programı (1987-1992):

Avrupa Tek Senedi ’nin ardından ortaya konan bu programda kirlenmenin önlenmesi konuları üzerinde durulmuştur. Bu programın diğer programlardan farkı nükleer güvenlik ve bio-teknoloji gibi konulara da yer vermiştir. Ayrıca uluslararası düzeyde eylem konusu üzerinde önemle durulmuştur.[12]

e) Beşinci Çevre Eylem Programı (1993-2000):

Bu program ile öncelikle kirlenmeden önce koruma ve ortak sorumluluk ilkesi ana temaları oluşturmaktadır. Ayrıca sürdürebilir kalkınma ve sorumluluğun paylaşılması kavramları üzerinde de sıkça durulan bu programın içeriğinde iklim değişikliği, asit yağmurları, atıkların yönetimi vb. pek çok konu üzerinde durulmuştur.[13]

f) Altıncı Çevre Eylem Programı (2001-2010):

Altıncı Çevre Eylem Programı ana hatlarıyla Çevre Hukukunun AB üye ülkeleri tarafından yüksek derecede uygulanmasının sağlanması ile çevresel İlkelerin ve politik hedeflerin tam entegrasyonunun AB ülkeleri tarafından onaylanması üzerinde durmuştur. Bu program önceki eylem programları üzerine kurulmuştur. Ayrıca küresel ölçekte çevre sorunlarını daha geniş kapsamlı ele almaktadır.[14]

g) Yedinci Çevre Eylem Programı (2013-2020):

Program 2020 yılına kadar yürürlükte kalacaktır. Bu programda AB çevre mevzuatına geniş bir yelpazede yer verilmiştir. Bunun sonucu olarak hava, su ve toprak kirliliği önemli ölçüde azaltılmıştır. Mevcut kimyasallar modernize edilmiş ve birçok zehirli ve tehlikeli maddenin kullanımı kısıtlanmıştır.[15]

AB Çevre Eylem Programı, AB’nin belirlemiş olduğu politikaların uygulanmasına yardımcı olmuş aynı zamanda üye devletler başta olmak üzere hem aday ülkelere hem de diğer dünya ülkelerine örnek teşkil etmektedir. Bu anlamda bu programlar ile AB’nin çevre konusundaki temel ilkeleri de oluşmuştur. Bu ilkeler; Kirleten Öder İlkesi, Önleme İlkesi, İhtiyatlılık İlkesi, Yüksek Seviyede Koruma İlkesi, Kaynakta Önleme İlkesi, Bütünleyicilik İlkesi, Hizmette Halka Yakınlık/ Katmanlı Yetki İlkesidir [16].

Avrupa Birliği İklim Değişikliği Politikaları ve Örnek Uygulamalar 

Küresel iklim değişikliği ile mücadelede en önemli ve ilk küresel yanıt, Rio de Janerio’da 1992’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ile olmuştur. AB, 1992’den önce henüz BMİDÇS’nin hazırlık sürecinde iken, Lüksemburg Çevre ve Enerji Konseyi’nde 1990 yılında belirlediği kendi içinde CO2 emisyon azaltım hedefi ile küresel iklim politikalarının geliştirilmesinde o tarihlerden bu yana erken ve güçlü bir konumda olmuştur. AB, BMİDÇS’ye 21 Mart 1993 tarihinde taraf olmuştur [17]. Aralık 1997’de BMİDÇS’ye ek Kyoto Protokolü’nü kabul edilerek iklim değişikliğini ele almak için bir adım daha atılmıştır. BMİDÇS çerçevesine dayanan Protokol, başlangıçta 38 sanayileşmiş ülke ve Avrupa Topluluğu’ndan (AB-15) kaynaklanan sera gazı emisyonlarına yasal olarak bağlayıcı sınırlar koymaktadır [18].

Kyoto Protokolü’nden bir görünüm

Ayrıca AB kurucu anlaşmaları ve Lizbon anlaşmasında iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda politikalar geliştirilmiştir. AB Çevre Eylem Programlarından Altıncı Çevre Eylem Programı ile Kyoto Protokolünün onaylanması ve uygulanması üzerinde durularak iklim değişikliği ile ilgili eylem programları kabul edilmiştir. AB, tüm bunların dışında Kyoto Protokolünü destekleyecek birtakım belgeler ortaya koymuş ve bunlar üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bunlardan ikisi 1997 Beyaz Belge ve 2001 Yeşil Belgedir. Bu belgelerin temel hedefi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttıracak gaz salınımlarını en aza indirgemektedir. Yine iklim değişikliğini önlemek adına uygulanan örnek uygulamalara bakacak olursak, 1998-2002 döneminde çalışan enerji çerçeve programı çerçevesinde CARNOT, ETAP ve SYNERGY gibi programlar bulunmaktadır. SAVE ve ALTENER programları da daha sonra bu çerçeve programının kapsamına alınmıştır. [19]

Sonuç 

AB, çevre sorunları konusunda gerek kurucu anlaşmalarını destekleyici anlaşmaları ile gerekse uyguladığı çevre eylem programları ile bir örgüt olarak çevre sorunlarının oluşması, önlenmesi ve giderilmesi; sürdürebilir kalkınmanın sağlanması konularında yalnızca Birliği kapsayacak politikalar yürütmemiş tüm dünya ülkelerini de ilgilendiren bu konuda ortak bir politika yürütme içerisine girmiştir. Sadece kendi politikaları ile sınırlı kalmayarak Birleşmiş Milletler tarafından da ortaya konan anlaşmalara ve belgelere taraf olarak bu konuda daima iş birliğine hazır olduğunu ortaya koymuştur. AB, aynı zamanda iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda önemli adımlar atarak birlik içinde karbon salınımının azaltılması adına adımlar atmaktadır. Kyoto Protokolüne dahil olan Birlik, kendi içinde de hazırladığı belgeler ve yürüttüğü programlar ile karbon salınımını önlemek adına yeni enerji politikalar geliştirmiş ve Birlik içinde veya Birliğe aday olacak ülkelere bu konuda belirli kıstaslar getirmiştir. Görüldüğü üzere AB, çevre ve iklim değişikliği politikalarını yalnızca Birlik içerisinde bırakmamış bu konuların tüm insanlığı ilgilendirdiğini görerek ortak adımlar atma ve ortak çalışmalar yapma çabası içerisine girmiştir.

[irp posts=”27396″ name=”Avrupa İçinde Yeni Bir Avrupa: Balkanlar ve Avrupa Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Kemal Görmez, Çevre Sorunları, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2018, s.60.

[2] Kemal Görmez, 2018, s.71.

[3] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012, s.513.

[4] Kemal Yaman ve Murat Gül, “Kuruluşundan Günümüze Avrupa Birliği’nin Çevre Politikası”, Ekonomi, İşletme ve Yönetim Dergisi, 2(2), 2018, s.203.

[5] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.514.

[6] Salih Batal, “Avrupa Birliği Çevre Politikalarının Temel Özellikleri”, Mevzuat Dergisi, 13(148), 2010, s.11.

[7] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, “Avrupa Birliği̇ Çevre Politikaları ve Çevre Eylem Programları Üzerine Bir İnceleme”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(13), 2017, s.33.

[8] Bülent Duru, Avrupa Birliği ve Çevre Politikası, Ankara: İmaj Yayınevi, 2007, s.4.

[9] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.34.

[10] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.521.

[11] Kemal Yaman ve Murat Gül, 2018, s.211.

[12] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.522.

[13] Kemal Görmez, 2018, s.74.

[14] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.38.

[15] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.39.

[16] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.527.

[17] Nuran Talu, “Avrupa Birliği İklim Politikaları”, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019, s.13.

[18] “İklim Değişikliği ve AB’nin Tepkisi”, 27 Kasım 2007, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/MEMO_07_515#38;format=HTML&38;aged=0&38;language=EN&38;guiLanguage=en (Erişim Tarihi: 16.04.2021).

[19] Murat Güneş ve Gönül Kılıç, “Avrupa Birliği’nin İklim Değişikliği Politika ve Önlemleri”, Çevre, Bilim ve Teknoloji, Teknik Dergi, 2, 2004, s. 11.

Kaynaklar

Akçay, Belgin ve İlke Göçmen. Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012.

Aydın, Ahmet Hamdi ve Ömer Çamur. “Avrupa Birliği̇ Çevre Politikaları ve Çevre Eylem Programları Üzerine Bir İnceleme”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(13), 2017.

Batal, Salih. “Avrupa Birliği Çevre Politikalarının Temel Özellikleri”, Mevzuat Dergisi, 13(148), 2010.

Duru, Bülent. Avrupa Birliği ve Çevre Politikası. Ankara: İmaj Yayınevi, 2007.

Google. “İklim Değişikliği ve AB’nin Tepkisi”. 27 Kasım 2007. https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/MEMO_07_515#38;format=HTML&38;aged=0&38;language=EN&38;guiLanguage=en . (Erişim Tarihi: 16.04.2021)

Görmez, Kemal. Çevre Sorunları. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2018.

Güneş, Murat ve Gönül Kılıç. “Avrupa Birliği’nin İklim Değişikliği Politika ve Önlemleri”, Çevre, Bilim ve Teknoloji, Teknik Dergi, 2, 2004.

Talu, Nuran, “Avrupa Birliği İklim Politikaları”, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019.

Yaman, Kemal ve Murat Gül. “Kuruluşundan Günümüze Avrupa Birliği’nin Çevre Politikası”, Ekonomi, İşletme ve Yönetim Dergisi, 2(2), 2018.

[/vc_toggle]

İsrail ve Dış Politika Analizi

Akdeniz’in güneydoğusunda bulunan İsrail Devleti kuzeyinde Lübnan’a, kuzeydoğusunda Suriye’ye, doğusunda Ürdün’e, güneybatısında Mısır’a ve hem doğusunda hem de batısında Filistin’e komşudur. Uygulamada devletin başkenti Kudüs olsa da uluslararası arenada Tel Aviv kabul görmektedir. 21.640 km² yüzölçümü bulunan ülkede Arapça ve İbranice resmi dillerdir. İsrail, 8.519.000 kişilik nüfusuyla ve 389.639 milyar dolarlık gayri safi yurtiçi hâsılasıyla çok gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır.1 Kişi başına düşen milli gelir 2020 yılı itibariyle 44.214 dolardır ve yıllık ortalama %3.5 büyüme oranı vardır.2 Para birimi Yeni İsrail Şekelidir.

Yeni İsrail Şekeli

Nüfusun yarısı İsrail doğumlu olup kalan yarısı 70 farklı ülkeden göç etmiştir. Nüfusun  artışı  %1.9  oranında  gerçekleşmektedir.  Nüfusun  %27.9’u  14  yaşının altındadır. %61.3’ü  15-65  yaş  arasındayken,  %10.8’i 65  yaşının  üstündedir.  Nüfusun  %75’i Yahudi, %16’sı Müslüman, %2’si Hıristiyan ve %1.7’si Dürzilerden oluşmaktadır.3 Yahudi nüfusunun sadece %40’ının İsrail’de yaşamasının neticesinde İsrail tüm dünyadan göç almaktadır.

İşsizlik oranı %3.8 olmakla beraber çalışan nüfusun sektörlere göre dağılımı 2020 verilerine göre tarım %2.4, sanayi %23.6, hizmet %71.6’dır.4 İsrail doğal kaynaklar bakımından zengin olmamakla birlikte su ve enerji kaynakları da sınırlıdır. Magnezyum, brom, kalya taşı, potaş ve fosfat ülkenin önemli madenlerini oluşturmaktadır. Ashkledon kıyılarında keşfedilen doğalgaz ile beraber ülkenin 15 yıl yetecek doğalgaz rezervine sahip olduğu bilinmektedir. İsrail petrole olan bağımlılığını azaltmak amacıyla kömürle çalışan santraller kurumuş ve güneş enerjisine önem vermiştir. Bölgede bulunan ülkelere nazaran az olan petrol, yüksek maliyetlere rağmen işletilmektedir. Sınırlı kaynakların bulunmasına karşılık İsrail ekonomisi, sınırlı kaynakların etkin bir şekilde kullanılmasına ve altyapı yatırımlarının arttırılmasına dayanmaktadır. Kinneret Gölü, Ürdün Nehri, Galile Gölü ve çevresindeki küçük ırmaklar İsrail’in su ihtiyacını karşılamaktadır. Hızlı nüfus artışı, düzensiz yağışlar ve sanayi üretimi sonucunda su kaynaklarının azalması İsrailli yetkilileri suyun kullanımı yönünde önlem almaya itmiştir.5 Yahudi kelimesi Yuda bölgesinde yaşayan İsrail halkının yeni nesilleri için kullanılmıştır. Rivayetlere göre İsrailoğulları’nın atalarının İbrahim peygambere dayandığı ve Milattan Önce 1800’li yıllarda Lut peygamberin kavmiyle beraber göç ederek günümüzdeki İsrail topraklarına yerleştikleri belirtilmektedir. Yerleştikleri topraklarda kıtlığın baş göstermesiyle İbraniler Mısır’a göçmüşlerdir. Belirli bir süre Filistin’e yeniden göç etmişler ve bu göç sırasında İbrahim ile Lut’un kavimleri birbirlerinden ayrılmışlardır. İbraniler, Yakup zamanında tekrar Mısır’a göç etmişlerdir. Firavun II. Ramses zamanında zulme ve eziyete uğrayan Yahudiler, Musa peygamber öncülüğünde Sina çöllerine kaçmışlardır ve bu olay Yahudi tarihinde tekvin (exodus) olarak önemli bir yer kaplamaktadır.

Sina çölü

Sina Çölü’nde yaşarken Musa peygambere Tevrat inmiştir ve peygamberin ölümünden sonra öğrencisi Yuşa öncülüğünde Kenan diyarına göç edilmiştir. Kenan diyarında siyasi bir birlikten uzakta yaşayan İsrailoğulları kendilerinden güçlü bir düşmanla karşılaştıklarında birleşerek savaşmışlardır. Mücadele ve savaşların yaşandığı zamanlarda ortak olarak seçilen geçici liderlere ‘‘Hakim’’ denilmiştir. Yeşu döneminden monarşinin kurulduğu döneme kadar geçen döneme ‘‘Hakimler Dönemi’’ denilmektedir. İbraniler, kendilerine ilk kralları olarak savaşlarda üstün başarılar gösteren çiftçi Saul’u seçmişlerdir. Saul uzun sürmeyen iktidarının sonunda intihar etmiştir ve yedi yıl süren istikrarsız bir dönem baş göstermiştir.

Mücadelelerin sonunda Saul’un yerine dördüncü kuşaktan torunu Davut’un kral olmasıyla İsrailoğulları’nın tarihinde Hz. Davut dönemi başlamıştır. M.Ö. 1012 ve 975 tarihleri arasında hüküm süren Hz. Davut, Mısır’dan Suriye’ye kadar olan bölgede egemen olmuş ve Kudüs’ü başkent ilan etmiştir.6 Hz. Davut, başarılarından ve geciken siyasi birliği sağlamasından dolayı İsrailliler tarafından çokça sevilmektedir. Hz. Davut’un ardından Hz. Süleyman kral olarak hüküm sürmüştür. Hz. Süleyman dönemi refah çağı olarak adlandırılmaktadır. Kral Saul’dan Hz. Süleyman’a kadarki monarşi dönemi İsrailoğulları’nın en parlak dönemi olmuştur. Hz. Süleyman’ın M.Ö. 953 yılında inşa ettirdiği ‘‘Büyük Tapınak’’ Yahudiler için bir simge görevi görmektedir ve etkileri günümüzde de devam etmektedir. Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra krallık, ‘‘İsrail Krallığı’’ ve ‘‘Yehuda Krallığı’’ olmak üzere ikiye bölünmüştür. İsrail Krallığı 200 yıl, Yehuda Krallığı 400 yıl ayakta kalabilmiştir. Asurlular ve Babil İmparatorluğu iki krallığı da yıkmıştır. İki krallığın yıkılmasıyla tarihteki ilk Yahudi diasporası oluşmaya başlamıştır. Zorla kendi ülkelerinden göç ettirilen Yahudiler, gittikleri coğrafyalarda birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış ve kapalı bir toplum oluşturmuşlardır. Perslerin Babil Devleti’ni işgaliyle Yahudiler bölgeye tekrar yerleşmiş ve önce Perslerin sonra da Helenlerin hâkimiyetleri altında 392 yıl boyunca özerk idareler kurarak yaşamışlardır. Büyük İskender’in ölümünden sonra Yahudilere karşı baskıların artması ve Büyük Tapınak’ın Zeus Tapınağı olarak değiştirilmesi Yahudileri isyana sürüklemiştir. Günümüzde hala kutlanan Hanuka Bayramı M.Ö. 166 yılında isyanla beraber tapınağın ele geçirilmesinin anısını temsil etmektedir. Yahudiler kısmen otonomilerini kazanarak M.Ö. 142- 63 yılları arasında rahat yaşamış ve kendi kültürlerini bölgede geliştirmişlerdir.

Hanuka Bayramı kutlamalarından

M.Ö. 63 yılında bölgenin hâkimiyeti Roma İmparatorluğu’na geçmiştir. Yahudiler zaman içinde isyan edip başkaldırsalar da başarılı olamamışlardır. M.S. 70 yılında Titus önderliğindeki Roma kuvvetleri Kudüs’ü işgal etmiş ve kutsal anıtlar dâhil olmak üzere şehri yakıp yıkmışlardır. Bu yıkımın ardından Süleyman Tapınağı’nın bir duvarının Romalılar tarafından yıkılmadan bırakılması sonucu ‘‘Ağlama Duvarı’’ simgesi oluşmuştur.7 Tapınağın yıkılmasının ardından Yahudiler için 1878 yıl sürecek büyük diaspora dönemi başlamıştır. Yahudiler bu dönemi, M.S. 70-1948 tarihleri arasındaki zamanı, ‘‘Yabancıların Hâkimiyeti Dönemi’’ olarak adlandırmışlardır. Yahudiler büyük diaspora döneminde kendi memleketlerinden uzakta farklı ülkelerin egemenlikleri altında azınlıklar olarak yaşamışlardır. Şarkılarında, şiirlerinde, kültürlerinde, günlük hayatlarında her zaman bir gün anavatana döneceklerini vurgulayarak birbirlerine kenetlenmişlerdir. 313-636 yılları arasında Bizans İmparatorluğu, 636-1099 yılları arasında Müslüman Araplar, 1099-1291 yılları arasında Haçlılar ve Latin Krallığı, 1291-1516 yılları arasında Memlukler, 1517-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu, 1917-1948 yılları arasında İngilizler günümüzdeki İsrail ve Filistin coğrafyasına egemen olmuşlardır.8 Yahudilerin bulundukları ülkelerden Filistin’e göç etmelerine ‘‘Aliyah’’ denmektedir. İsrail Devleti’nin kuruluşuna giden yoldaki en önemli adım sayılan göçler yani aliyahlar 1882 yılında başlamıştır. Theodor Herzl’in yayınladığı ‘‘Yahudi Devleti’’ isimli kitap göçlerde etkili olmuştur. Yahudiler 1882 yılından başlamak üzere bireysel veya kitlesel olarak bölgeye yerleşmeye başlamışlardır.9

Ağlama Duvarı

İngiliz orduları Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bölgeyi 1917 yılında işgal etmiştir ve 1922 yılında Milletler Cemiyeti’nin bölgeyi İngilizlere manda olarak vermesiyle uluslararası alanda meşruiyet kazanılmıştır. 1917 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un kendi ismiyle anılan deklarasyonu yayınlamasıyla, bölgede bir  Yahudi devletinin kurulabileceği ilk kez büyük bir devletin belgeleriyle resmiyet kazanmıştır. Deklarasyonun yayınlanması, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin katledilmesi gibi sebepler bölgeye göçü hızlandırmış ve bölgedeki Yahudi nüfusun artmasına sebep olmuştur.

Arap-Yahudi çatışmaları göçlerin artmasıyla orantılı olarak artmıştır. 1937 yılına gelindiğinde bölgedeki çatışmaların artması İngilizleri bölgenin iki grup arasında paylaşılması önerisini sunmaya itmiştir. Yahudiler bu öneriyi kabul ederken Araplar şiddetle karşı çıkmıştır. Bölgedeki sorun Birleşmiş Milletler’e taşındıysa da bir sonuç elde edilememiştir. İngiltere’nin 14 Mayıs 1948 tarihinde tek taraflı olarak manda yönetimine son verdiğini açıklamasıyla aynı tarihte Yahudiler, İsrail Devleti’ni kurduklarını açıklamışlardır.10 Yahudilerin devlet kurma ilanından sonra Arap Birliği’ne mensup ülkeler; Mısır, Lübnan, Irak, Ürdün, Suriye ve Irak, İsrail’e savaş ilan etmişlerdir. Savaşın sonucunda İsrail galip gelmiş ve bölgedeki egemenliğini pekiştirmiştir. Filistinli sığınmacılar sorunu da bu savaşla birlikte başlamıştır. Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırmasıyla 1956 yılında çıkan İkinci Arap-İsrail Savaşı ile İsrail, Tiran Boğazı’ndan geçiş konusunda kazanımlar elde etmiştir. 1960’da Sorek Deresi’nde, 1963’te Dimona’da nükleer reaktörlerin faaliyete başlamasıyla İsrail nükleer güç kazanma yolunda önemli adımlar atmıştır. 1967 ve 1973 yıllarında tekrar eden Arap-İsrail savaşları sonucunda İsrail bölgedeki egemenliğini yıkılamayacak şekilde sağlamıştır. İsrail 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığını yok etmek amacıyla Lübnan’ın güney bölgesini işgal etmiştir ve 2000 yılına kadar bölgeden tam olarak çekilmemiştir. Filistin’in giderek küçülerek İsrail’in egemenliği altına girmesi Filistin halkını isyana yöneltmiştir ve nitekim 1987 ile 1993 yılları arasında gerçekleşen isyan İntifada adıyla anılmıştır. 2000 yılında Yahudi lider Ariel Şaron’un kutsal sayılan Haremüş-Şerif’e girmesiyle İkinci İntifada patlak vermiştir.

Ariel Şaron

2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekileceğini açıklamasıyla gerginlik azalsa da bölgede barış ve istikrar sağlanamamıştır. Hizbullah mensuplarının İsrailli askerleri kaçırması üzerine 2006 yılında İsrail, Lübnan ile 34 gün sürecek bir savaşa girmiştir.11 2017 yılında ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıması dünya gündeminde tartışmalara sebep olmuştur.

İsrail’de karar alma mekanizmasının ilk önceliğinin güvenlik olmasının temelinde tarihsel gelişimde yaşanan göçler, savaşlar, zulümler ve isyanlar yer almaktadır. Dış politikadaki önceliğin güvenlikte olmasının altında, sebeplerin ön plana çıkarılarak askeri kararların ağır basması yatmaktadır. İsrail siyasi sistemi incelendiğinde, bölgedeki gerginliğin ve çatışmaların devam etmesi nedeniyle İsrail Savunma Kuvvetlerinin siyasal sistemin vazgeçilemeyecek bir unsuru olduğu görülmektedir. Erken dönemde yaşanan olaylar, hükümet yetkililerinin, parti mensuplarının ve askeri kuvvetlerin birlikte uyum içinde çalışarak sıkı bir  ilişki içine girmelerine sebep olmuştur. İsrail’de yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsızdır. Siyasal sistem İngiltere’deki gibi olmasa da İngiliz parlamentosundan etkilenmiştir. Yazılı bir anayasa bulunmasa da devletin farklı güç ve kurumlarını düzenleyen 11 adet temel yasa mevcuttur. Partilerin meclise girebilmesi için baraj yüzdesinin düşük tutulmasının sonucunda ortaya çıkan; parti sayısının fazlalığı, bölünmüşlüğün fazla olması, farklı düşüncelerin ve çıkarların temsil edilebilmesi, koalisyon hükümetlerinin sıklıkla kurulması, nispi temsile dayalı seçim sisteminin bulunması gibi özellikler göze çarpmaktadır. Nispi temsile dayalı seçim sisteminin var olmasıyla toplumun tüm kesiminin birlik ve beraberlik içinde yaşamasının sağlanması amaçlanmıştır. Fikir ve düşünce özgürlüğü tarafından bakıldığında bu sistemin faydalı olduğu görülürken, siyasi açıdan avantajlı olmadığı değerlendirilmektedir. İsrail’de cumhurbaşkanı semboliktir, meclisin aldığı kararları onaylamakla yükümlüdür. Yürütme görevi iç ve dış işlerin yürütülmesi adına başbakana ve bakanlar kuruluna yani hükümete verilmiştir.

Kudüs

Başbakan, bakanlar kurulu üyelerinden herhangi birini görevden alma yetkisine sahiptir. İç ve dış istihbarat servisleri başbakanın sorumluluğundadır. İsrail Atom Enerjisi Komisyonu müdürü direk olarak başbakana bağlıdır.12 Başbakan, hükümetin asker üzerindeki gücünü temsil etmektedir. İsrail, kaynaklarının önemli bir kısmını güvenlik için harcamaktadır. ABD’nin de yardımıyla askeri olarak bölgedeki diğer devletlere nazar daha iyi bir konumdadır. Çevre devletlerin tehditkâr yaklaşımları sebebiyle Avrupa Birliği devletleri, Avusturalya, Kanada, Japonya, Güney Kore, Sovyetler Birliği ülkeleri ve farklı devletler ile ilişkilerini birebirde geliştirmiştir ve daha da geliştirme amacı gütmektedir. İsrail siyasal ve ekonomik ikili ilişkileri geliştirerek, uluslararası platformda kendisine müttefikler bularak bölgedeki caydırıcılığını arttırmak amacı taşımaktadır. Bölgede gerçekleşen radikal değişimler, İsrail’in insan gücünün ve doğal kaynaklarının yetersiz kalması sonucu İsrail’in Soğuk Savaş mantığında bir değişikliğe sebep olmamıştır. İsrail’in yeterli sayıda bölgesel müttefike ve askeri birliğe sahip olamaması, nükleer silah teknolojisine sahip olmasına ve saldırı amaçlı savunma stratejilerini benimsemesine yol açmıştır. Washington ile sarsılmaz güvenlik bağlarını korumak İsrail için hayati bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinin devlet yönetiminde benimsenmesi ve ülkenin vaat edilmiş topraklar olarak sayılması, İsrail’e tüm dünyadan Yahudi göçünü desteklemesini de beraberinde getirmektedir. İsrail’in ekonomik durumu, refahı, askeri ve siyasal gücü dünya Yahudilerine bağlı olmakla beraber Yahudilerin geleceği de İsrail Devleti’ne bağlıdır.13

Bu sebeple Müslüman Arap devletleri ile sarılmış olan İsrail’in dış politikasının temelinde İsrail’in varlığının korunması ve devam ettirilmesi bulunmaktadır. İsrail dış politikasının en temel özelliği, İsrail Devleti’nin egemen olduğu topraklar üzerinde mutlak Yahudi çoğunluğunu devam ettirmektir. İsrail’in kendi varlığını sürdürebilmesi için nüfus yapısını kontrol etmek ve arttırmak zorunluluğu açıkça ortadadır.

Günümüzde İsrail’in daha fazla toprağı, demografik açıdan çoğunluğu sağlayamayacağı sebebiyle işgal etmemesi gerekmektedir. Gelişmiş teknolojiye sahip olmak, üstün askeri ekipmanlara sahip olmak, nükleer güç bulundurmak gibi unsurlar bir bölgeye hâkim olmak için yeterli değildir. İsrail, Yahudi halkının Filistinlilerden ayrılmasını öngören stratejiyi benimsemektedir. Filistinlilere özerklik verme politikası güden İsrail aynı zamanda ‘‘Utanç Duvarı’’ ile ve Filistin yönetimi altındaki toprakları çevreleyerek Filistinlileri kontrol altında tutmaktadır. Bir diğer önemli dış politika unsuru da İsrail’in varlığının ve meşrutiyetinin öncelikle bölgedeki devletler olmak üzere tüm devletlere kabul ettirmektir. Arap devletleri ile barış anlaşmaları yapmak amacı da gütmektedir. Ancak bu anlaşmalar iki temel maddeyi içermek zorundadır: İsrail’in tanınması ve egemenliğinin kabul edilmesi, uygulanan ambargoların kaldırılarak her türlü ticari ilişkilerin başlatılması.14 İsrail bu maddelerin bulunduğu anlaşmalarının hayata geçmesiyle İsrail ve Arap devletleri arasındaki karşılıklı bağlılığın artacağına ve kazan kazan ilkesine dayalı barışçıl ilişkilerin geliştirileceğine inanmaktadır. Türkiye’nin 1949 yılında İsrail’i tanımasıyla başlayan iki devlet arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş yıllarında Batı Bloku içerisinde ABD yanlısı politikalara bağlı olarak devam etmiştir. 1950’li yıllarda olumlu seyreden ilişkiler, 1960’lı yıllarda tersine dönmüştür ve Kıbrıs olaylarında ABD başkanının mektubuyla Batı ve dolayısıyla İsrail ile ilişkiler olumsuz etkilenmiştir. Türkiye’nin Orta Doğu’da kendisine müttefik araması ve Arap-İsrail savaşlarında Arapları destekleyerek Filistin tarafında cephe alması iki ülke arasındaki ilişkileri zayıflatmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkiye bölgede denge politikasına başvurmuş ve İsrail ile ilişkilerini geliştirmeye odaklanmıştır.

Mavi Marmara krizinden

2002 yılından sonra iki ülke arasındaki münasebetler artarak devam etmiştir. Türkiye, Orta Doğu’da barışı sağlamak amacıyla arabulucu rolü üstlenmiş ve İsrail ile Arap devletlerinin arasını bulmak için çabalamıştır. 2008 yılından itibaren gerçekleşen Gazze operasyonu ve Mavi Marmara krizi iki ülke arasındaki olumlu gelişmeleri sonlandırmıştır.15 Türkiye, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını toptan reddetmiştir.

Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu kendisinin hem Avrupa Birliği ile hem de NATO üyeleriyle arasının açılmasına yol açmaktadır. İsrail’in dış politikasının temelinde yatan güvenlik unsurunun yerine farklı hedef veya amaçların gelebilmesi için bölgede istikrarın ve barışın sağlanması gerekmektedir. Suriye ve Irak’ın günümüzdeki durumu göz önüne alındığında bu yakın gelecek için mümkün gözükmemektedir. Filistin meselesi üzerinde düşünülmesi gereken, ince kararların alınmasını gerektiren bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İsrail’in Arap devletleri ile olumlu ilişkiler kurması için tek taraflı değil çok taraflı olumlu yaklaşımların gerçekleşmesi gerekmektedir. Tarihsel bağlar ve gelişmeler göz önüne alınarak, devletlerin çıkarları hesaba katılarak bölgede barışın ve istikrarın sağlanabilmesi zor olmakla beraber imkânsız değildir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

1 United Nations Conferance on Trade and Development, ‘‘General Profile: Israel’’, 06.11.2020, https://unctadstat.unctad.org/countryprofile/GeneralProfile/en-GB/376/index.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021) 2 United Nations Data, http://data.un.org/en/iso/il.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

3 Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, ‘‘İsrail Devleti Ülke Notu’’, 2016, s. 3.

4 Uludağ İhracatçı Birlikleri, İsrail Ülke Raporu, 2020, s. 5-6.

5 Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, a.g.m., s. 4.

6 Ozan Yalçın, ‘‘İsrail Devletinin Dış Politik Tercihlerinin İç Politik Dinamikler Çerçevesinde İncelenmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2020, s. 7-11.

7 Ozan Yalçın, a.g.m., 11-16.

8 A.g.m., 17-20.

9 Eda Taşdemir, ‘‘İsrail Devleti’nin Ortaya Çıkışı, İsrail’in Türkiye Tarafından Tanınması ve Bu Durumun Türk Dış Politikasındaki Rolü’’, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2019, s. 28.

10 Ozan Yalçın, a.g.m., s. 20-22.

11 Bora Tüysüz, ‘‘İsrail’in Hasbara Çalışmaları Üzerinden, İsrail’in Tehdit Algılarının Değerlendirilmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, 2019, s. 64-66.

12 Seher Bulut, ‘‘2000 Sonrası Türkiye ve İsrail Dış Politikaları: Rol Teorik Bir Karşılaştırma’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2018, s. 51-54.

13 Ertan Efegil, ‘‘İsrail’in Dış Politikasının Belirleyicileri’’, Orta Doğu Analiz, Cilt: 5, Sayı: 49, 2013, s. 55-56.

14 A.g.m., s. 58.

15 Levent Özdemir ve Zafer Akbaş, ‘‘Türkiye-İsrail İlişkilerinin Amerikan Dış Politikası Eksenli Değerlendirilmesi’’, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 1, 2020, s. 71-72.

Kaynaklar 

AKBAŞ, B., ÖZDEMİR, L. (2020). ‘‘Türkiye-İsrail İlişkilerinin Amerikan Dış Politikası Eksenli Değerlendirilmesi’’, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 1, s. 48-75.

BULUT, S. (2018). ‘‘2000 Sonrası Türkiye ve İsrail Dış Politikaları: Rol Teorik Bir Karşılaştırma’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

EFEGİL, E. (2013). ‘‘İsrail’in Dış Politikasının Belirleyicileri’’, Orta Doğu Analiz, Cilt: 5, Sayı: 49, s. 53-68.

TAŞDEMİR, E. (2019). ‘‘İsrail Devleti’nin Ortaya Çıkışı, İsrail’in Türkiye Tarafından Tanınması ve Bu Durumun Türk Dış Politikasındaki Rolü’’, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.

TÜYSÜZ, B. (2019). ‘‘İsrail’in Hasbara Çalışmaları Üzerinden, İsrail’in Tehdit Algılarının Değerlendirilmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı.

YALÇIN, O. (2020). ‘‘İsrail Devletinin Dış Politik Tercihlerinin İç Politik Dinamikler Çerçevesinde İncelenmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

Yardımcı Kaynaklar 

Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, ‘‘İsrail Devleti Ülke Notu’’, 2016.

Uludağ İhracatçı Birlikleri, İsrail Ülke Raporu, 2020.

United Nations Conferance on Trade and Development, ‘‘General Profile: Israel’’, 06.11.2020, https://unctadstat.unctad.org/countryprofile/GeneralProfile/en- GB/376/index.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

United Nations Data, http://data.un.org/en/iso/il.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

[/vc_toggle]

Dünden Bugüne “Kudüs Sorunu”

İslam, Hristiyanlık ve Musevilik için kutsal olan, 5 bin yıllık yerleşim yeri, medeniyetlerin kesişim noktası Kudüs… Osmanlı hakimiyetinde bulunduğu 400 yıl boyunca tarihinin en müreffeh dönemini yaşayan, halkının güven içinde yaşadığı ve her 3 dinin mensuplarının ibadet özgürlüğüne sahip olduğu Kudüs, Batı dünyasının kanlı elleri arasında ayakta kalmaya çalışıyor. Hem madden hem de manen zulüm altında olan Kudüs’ün hikayesini ve Kudüs sorunu ile alakalı uluslararası hukuk ihlallerini ana hatlarıyla haberimizde bir araya getirdik.

Milattan sonraki yıllarda birçok devletin ve medeniyetin hakimiyeti altında olan Kudüs’ü bugüne kadar yönetenler sırasıyla şu şekildedir;

1. Roma İmparatorluğu
2. Bizans İmparatorluğu
3. Sasaniler
4. Dört Halife Dönemi
5. Emeviler
6. Fatımiler
7. Kudüs Krallığı
8. Eyyubiler
9. Memlükler
10. Osmanlı İmparatorluğu
11. Britanya İmparatorluğu
12. İsrail-Ürdün
13. İsrail

 

1917 yılında İngilizlerin işgali ve 1948’de işgalci İsrail devletinin kurulmasından beri Filistin’de belirsizlik ve çatışma ortamı hakim. Bu belirsizlik ve çatışma ortamında Arap devletleri ve işgalci İsrail devleti arasında 4 büyük savaş yaşandı;

1948 Arap-İsrail Savaşı
1956  Süveyş Krizi (İkinci Arap-İsrail Savaşı)
1967 Altı Gün Savaşı
1973 Yom Kippur Savaşı

 

Adım adım Filistin’in işgali.

3 semavi din İslam, Hristiyanlık ve Musevilik için kadim şehir Kudüs’ün önemi ise şu şekildedir;

İslam İslam’ın ilk kıblesidir. Miraç hadisesi burada gerçekleşmiştir.
Hristiyanlık Hz.İsa’nın burada çarmıha gerildiğine inanılır.
Musevilik Hz. Davud’un kurduğu ilk İsrail devletinin başkentidir. Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği Süleyman mabedi buradadır.

 

3 semavi din için de çok önemli anlamları ve kutsal bir yeri olan Kudüs, bu özelliğinden dolayı tarih boyunca anlaşmazlıklara konu olmuştur. Halihazırda çatışmaların ve insan hakları ihlallerinin devam ettiği Kudüs sorununun hukuki boyutu ile alakalı hususlar ise 20. ve 21. yüzyılda kronolojik olarak şu şekilde cereyan etmiştir;

1917 Balfour Deklarasyonu ile (Kudüs’ü de kapsayan) Filistin topraklarında bir İsrail Devleti kurulması sözü verildi.
1922 Milletler Cemiyeti, Filistin’de bir İngiliz manda yönetimi kurulmasını onayladı.
1947 Birleşmiş Milletler Kudüs’ü “Uluslararası Bölge” ilan etti.
1948 Ulusal Yahudi Konseyi, tarihi Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti.
1948 Arap-İsrail savaşının ardından Kudüs ikiye ayrıldı. (Batı Kudüs İsrail işgali altında, Doğu Kudüs Arapların kontrolünde kaldı)
1949 İsrail Batı Kudüs’ü sözde “Başkent” ilan etti ve parlamentoyu Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı.
1967 Ürdün’ün kontrolündeki Doğu Kudüs, 6 Gün Savaşında İsrail tarafından işgal edildi.
1977 Mısır devlet başkanı Enver Sedat, İsrail’i ve İsrail’in Kudüs’teki hakimiyetini kabul eden ilk Arap lider oldu.
1980 İsrail, parlamentoda kabul ettiği Kudüs Yasası ile Kudüs’ü birleşik olarak (doğu-batı) sözde “ebedi başkent” ilan etti.
1980 Birleşmiş milletler Güvenlik Konseyi Kudüs’ün İsrail’in sözde başkenti ilan edilmesini tanımadı.
1995 ABD Kongresi, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması için karar aldı ancak uygulaması ertelendi.
2002 İsrail, Batı Şeria’yı Doğu Kudüs’ten ayıran 760 kilometrelik “utanç duvarı” inşasına başladı.
2016 UNESCO, 18 Ekim 2016’da aldığı kararla Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın Yahudilikle bir bağının olmadığını ilan etti.
2016 Donald Trump, seçim kampanyası sırasında ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını vaad etti.
2016 BMGK, İsrail’in işgali altındaki topraklarda (Doğu Kudüs dahil) yasa dışı tüm yerleşim faaliyetlerini “derhal ve tamamen” durdurmasını talep etti.
2017 Beyaz Saray, ABD başkanı Donald Trump’un ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımayı düşündüğünü açıkladı.

 

Tüm bunlar karşısında ise ABD Başkanı Donald Trump Kudüs ile alakalı bir açıklama yaptı. Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği açıklamada Trump, “Artık Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir.” ifadelerini kullandı. Bu kararın ABD’nin çıkarına olduğunu düşündüğünü ve “gecikmiş bir karar” olduğunu ifade eden Trump’a “Terör devleti İsrail” ile alakalı bu açıklamasından dolayı dünyanın bir çok yerinden tepkiler yağdı. Donald Trump’un bu açıklamasına dünyadan gelen tepkiler ise şu şekildeydi;

Kim Jong-un “İsrail diye bir devlet var mı ki başkenti Kudüs olsun.”
Çin Dışişleri Bakanlığı “Trump’un Kudüs açıklamasında dolayı endişeliyiz.”
Papa Francis “Kudüs’teki statüko devam ettirilmelidir.”
İngiltere Dışişleri Bakanlığı “Trump’un Kudüs hakkında vereceği kararı endişe ile takip ediyoruz.”
Rusya “Bu karar İsrail ile Filistin arasındaki durumu daha da zora sokacaktır.”
Avrupa Birliği Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a Kudüs’ün statüsüne ilişkin AB’nin sabit duruşunda bir değişiklik olmayacağı güvencesi verildi.
Türkiye “ABD’nin bu maceracı yaklaşımını kesin bir dille reddediyoruz.”

 

Konuyla alakalı olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN ise Kudüs meselesinin “kırmızı çizgi” olduğunu ifade ederek;

  • İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da toplanacağını ( 13 Aralık 2017),
  • Tüm İslam dünyasının o zirvede hareketlendirileceğini,
  • Bu sürecin İsrail ile diplomatik ilişkileri koparmaya kadar gidebileceğini vurguladı.

Kudüs Sorunu ve Uluslararası Hukuk İhlalleri

Kudüs sorununun hukuki boyutu ile alakalı tartışmalar  devam ederken 1967 yılından bu yana işgalci İsrail devletinin Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlalleri ise şu şekildedir;

1969 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’ya giren Avustralya’lı Radikal Dennis Michael Rohan, Kıble Camisi’nin mihrabını ve bin yıllık minberini yaktı.
1990 Filistin’in Aralık 1987’den 1993 Oslo Anlaşması’nın imzalanmasına kadar süren birinci intifadası sırasında 1990 yılında İsrail polisi gösterilere katılan 21 Filistinli’yi şehid etti.
2000 Ariel Şaron 2000 yılında Mescid-i Aksa’ya girdi ve ikinci intifada başladı. Ziyaretten sonra Mescid-i Aksa’ya tüm yabancıların girişleri Aksa Vakfı tarafından yasaklansa da İsrail Yahudilerinin girişine izin verildi.
2014 2014 yılında İsrail Aksa’yı 24 saat süresince herkese kapattı. Kasım ayında Aksa’ya basarak gaz bombaları ve plastik mermilerle Filistinlilere saldırdı. Askerler caminin içine girerek ibadethaneyi tahrip etti.
2015 14 Eylül 2015’de Aksa’nın avlusuna giren İsrail askerleri, mescidin içerisine postallarıyla girerek 5 Filistinliyi gözaltına aldı.

 

İslam aleminin kanayan yarası olan Kudüs sorunu hakkında Kuveyt Meclis Başkanı Al-Ghanim tarafından uluslararası parlamentolar birliği toplantısında İsrail’e büyük tepki gösterilmişti. Siyasi sebeplerden dolayı bir türlü ortak şuur oluşturulamayan Kudüs sorunu halen çözüme kavuşturulabilmiş değil. Kuveyt Meclis Başkanı Al-Ghanim tarafından uluslararası parlamentolar birliği toplantısında yapılan konuşma bu şekildeydi;

 

 

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

 

Yeni Toplumsal Hareketler ve Çevreci Hareketin Ortaya Çıkışı

Yeni toplumsal hareketler 1960’ların sonundan itibaren ortaya çıkmıştır. 1960’ların sonu ve 1970’ler ekonomik büyümenin hızla azaldığı dönemlerdir. Kapitalizmin sürekli büyüme ve buna bağlı olarak da hayat şartlarında sürekli iyileşme isteği, 1960’ların sonundan itibaren geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Toplumsal değerler, hayat tarzı ve siyasal biçimler radikal bir biçimde eleştirilmiştir (Göktolga, 2013, s. 130).

Çevreci anlayışın çevreci hareketlere dönüşmesi, dünya nüfusunun her geçen gün dengesiz bir şekilde artış göstermesi, canlı türlerinin yok olması ve yok olma tehdidi altında bulunması, dünya kaynaklarının dengesiz dağılımı gibi nedenlerle çevreye verilen tahribat sonucu gerçekleşmiştir (Bozkır, 2018, s. 67). En temel neden olarak toprak, su ve havaya ilişkin ekonomik sorunlardaki dramatik artıştır. En büyük göstergesi ise çevreye verilen zararın bilimsel teknik açısından ölçülebiliyor olmasıdır. Aynı zamanda yerellikten çıkıp uluslararası boyutta bir zarara dönüşmesi, yalnızca bugünkü insanı değil gelecek nesilleri de tehdit eden bir ölçüye ulaştığı için ekolojik hareketin gelişimine ve oluşumuna sebep olmuştur (Göktolga, 2013, s. 131).

“Uluslararası Doğa Koruma Birliği”

Çevreci hareketlerin gelişiminin iki dalga şeklinde oluştuğunu söylemek mümkündür. Birinci dalga 19.yüzyılın sonlarından 20.yüzyılın ortalarına kadar olan süreçtir. Bu süreçte yaygın olan anlayış “doğa korumacılık” anlayışıdır. Birçok çevreyi koruma örgütü bu dönemde ortaya çıkmıştır. Habitatın, başta kuşlar olmak üzere ormanların, yabani hayvanların korunmasını gaye edinerek, doğanın korunmasını ve endüstriyel kirliliğin önlenmesini öncelikli amaç edinmişlerdir. Doğanın korunması için yasal düzenlemelerin yapılması birinci dalga ile olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile kesintiye uğrayarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde tekrar hareketlenmeye başlamıştır. En önemli gelişme ise 1948 yılında “Uluslararası Doğa Koruma Birliği”nin kurulmasıdır. Doğayı korumak adına sivil toplum örgütlerini ve devlet kurumlarını bir araya getirir (Bozkır, 2018, s. 59).

Çevresel süreçler toplumsal boyutları ile birlikte ele alındığında, ekonomik kalkınma, büyüme ve toplumsal refah beklentileri ile çevre arasında bir denge kurulmalıdır. Bu bağlamda hem toplumsal talepler dikkate alınmalı hem de çevresel süreçlerin ve sorunların çözümünde mümkün olduğunca ekolojik ilkelere uygunluk gözetilmelidir. Bunun pratik olabilirliği yeni toplumsal hareketlerle birlikte şekillenen “ekolojik modernleşme” kavramıdır. Doğal kaynakların olabildiğince tutumlu ve çevreye zarar vermeyecek şekilde kullanılması, kirletici endüstriler yerine, doğaya daha az zarar veren ya da hiç zarar vermeyen endüstrilerin kurulması, fosil yakıt kullanımını olabildiğince azaltarak, temiz ve geri dönüştürülebilir enerji kaynaklarını kullanmak ve en önemlisi toplumsal düzeyde bir çevre bilinci geliştirerek ekolojik bir yaşam biçimi kurmak mümkündür (Tuna, 2015, s. 299).

Çevreci hareketler ve çevreci örgütlere bugünkü görünümünü kazandıran, 1960’larda modern çevre hareketi olarak ortaya çıkan ikinci dalga da “ekoloji hareketi” olarak adlandırılmaktadır. Doğa koruma ve endüstriyel kirliliği önleme gayesi kitlesel bir nitelik kazanmıştır. Çevre hareketlerinin gündemine aldığı yeni sorunlar ve sorunsallaşma şekli ve temsil ettiği değerler farklıdır. Yeni çevresel sorunlar, doğal kaynak kıtlığı, nükleer güç, zehirli atıklar, asit yağmurları gibi konulardı (Mazlum, 2014, s. 213). Bunun altında yatan en büyük etken İnsan merkezli dünya görüşüdür. Şöyle ki; çevresel toplumsal eğilimlerin incelenmesi bağlamında, çevre toplum ilişkilerini inceleyen iki temel yaklaşım söz konusudur. Birincisi insan merkezli dünya görüşü iken; ikincisi doğa merkezli dünya görüşüdür. İnsan merkezli dünya görüşüne göre insanoğlu doğanın mutlak hâkimi olduğuna ve doğanın insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip olduğuna inanılır. Doğa merkezli dünya görüşüne göre, doğa sadece insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip değildir. Doğa insan kullanımından bağımsız olarak kendi başına bir varlık alanıdır. Genel olarak toplumsal çevresel değerler, farklı toplumlarda, insan merkezcilikten doğa merkezciliğe doğru farklılıklar gösterebilir. İnsan merkezli dünya görüşü daha çok “gelişme”ye ağırlık verirken, doğa merkezli dünya görüşü daha çok “doğayı korumaya” ağırlık verir (Tuna, 2015, s. 300). Ekolojik hareketlerin esin kaynağı ise bu doğa merkezli dünya görüşüdür.

“Singapur’da doğal şehir modeli”

Ekolojik hareketlerin ortaya çıkışında, aynı zamanda serbest piyasa ekonomisine geçiş döneminde yaşanan ekonomik krizler, çevreye verilen tahribatı arttırıcı bir unsur olmuştur (Tuna, 2015, s. 296). O dönemde yaşanan ekonomik krizle bağlantılı olan petrol krizi, petrol fiyatlarının yükselmesi sonucu Avrupa devletlerinin nükleer enerji üretimini gündemlerine almasıyla sonuçlanmıştır (Göktolga, 2013, s. 131).

Ekolojik hareket, kadın hakları ve barış hareketi ile birlikte yeni toplumsal hareketler arasındaki en önemlileri arasında yer almaktadır. Destekleyicilerinin büyük çoğunluğu öğrenciler ve işgücü dışındaki çevrelerden oluşmaktadır. Ekolojik hareketin davranış şekli, yeni sosyal hareketlerin çoğunda olduğu gibi, müzakereci değil; taleplerini “evet/hayır”, “hemen şimdi/asla”, “onlar/biz” gibi keskin ayrımlara dayandıran ifadelerdir. Bu yeni toplumsal hareketlerin aktörleri, modernitenin getirilerinden yararlanamayan köksüzler değil; modernitenin getirdiği yenilikleri reddetmeyen ve bunlardan yararlanan insanlar olmuşlardır. Bu aktörler bir süre sonra “yeni siyaset” anlayışını geliştiren bir paradigmaya dönüşmüştür (Göktolga, 2013, s. 129).

Yeni Siyaset Anlayışı ve Yeşil Siyaset

Çevrecilik, 20.yüzyıl sonunda ekolojik veya Yeşil Hareket’in ortaya çıkışı ile bağlantılı yeni bir ideoloji olarak görülse de, kökleri 19.yüzyıl da sanayileşmeye karşı olan isyana kadar dayanmaktadır. Bu anlamda çevrecilik, iktisadi gelişimin artan hızının dünyaya verdiği zarar ile duyulan kaygıları, beşeri unsurun olumsuz etkilenmesini ve insan türünün devamlılığı açısından duyulan endişeleri dile getirmiştir (Üste, 2015, s. 42). Endüstri toplumunun yarattığı yeni çevresel sorunlar çevreci protestoların artmasına sebep olmuştur (Mazlum, 2014, s. 215). Bunlar bazı ekolojik hareketlerin kaynağını oluşturmuştur. Eko-sosyalizm, eko-muhafazakârlık ve eko-feminizm bunların başlıcalarıdır. Yeşiller hareketi, ekolojik sorunların çözümünde öz çıkara ve sağ duyuya yönelik çağrı yaparak, insanoğlunu ekolojik bakımdan güçlü siyasaları ve dünya görüşlerini benimsemeleri için “Yeni Siyaset” anlayışına vurgu yapmıştır (Üste, 2015, s. 42).

Yeşil siyasetin gelişimi, ekonomik temelde düşünenlerin ülke genel siyasetine yön verenlerle birlikte hareket etmeleri sonucunda toplumsal özyapının bundan etkilenmesine bağlanmıştır (Üste, 2015, s. 40). Çevreci düşüncenin siyasal alanda kendine yer bulması 1980 sonrasına denk gelir. Yeşil düşüncenin siyasal hayattaki temsilcileri yeşil partiler olmak üzere yeşilci sivil toplum örgütleridir. Çevreci anlayışla kurulan örgütler ve siyasi partiler, çevreci anlayışı temel almanın yanı sıra demokrasiye, sivil haklara, adalete karşı bakış açılarını ortaya koymuşlardır. Bu bakış açısı çerçevesinde özellikle yeşil partiler kimi ülkelerde iktidara gelmeyi, kimi ülkelerde ise sadece muhalefeti amaçlamışlardır. Çevreci örgütlerin faaliyetleriyle ülke yöneticileri etkileme çabası ve siyasette çevreci anlayışın ortaya çıkması yeşil siyaset anlayışını ortaya çıkarmıştır (Bozkır, 2018, s. 61).

1970’li yıllardan sonra daha politik ve farklılaşan çevreci örgütlerin ve çevreci anlayışa sahip grupların yaptıkları gösterilerin, protestoların siyasi alanda istenilen karşılığı bulamadığını düşünmeleri çevrecileri partileşmeye yönlendirmiştir (Göktolga, 2013, s. 130). Endüstri toplumuna karşı olan eleştiri zamanla kendilerini “yeşiller” olarak adlandıran grupların oluşmasına yol açmıştır. Yeşiller kavramı ise Alman Yeşiller Partisi’nin 1983 yılında yapılan seçimlerde %5,6 oy alarak Federal meclise girmesinden sonra moda olmuştur (Bozkır, 2018, s. 61). Toplumsal hareketten yeşil siyasete dönüşümde Alman Yeşilleri’nin öncülüğünde üç genel sorun üzerine siyaset oluşturulmuştur. Bunlar: kaynak problemleri, atık problemleri ve ahlaki problemlerdir. Yeşil siyaset, çevreye ait doğal sistemin bozulması ile hız kazanmıştır. 1972 yılında Roma Kulübü’nün raporu ile dünya siyaseti ve ekonomisinde şok bir etki yapmıştır. Raporda dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynakların tükenmesi hususlarında, dünyanın kaynaklarının 1992 yılında tükenebileceği tahmini yer almıştır. Bununla birlikte çevre sorunları uluslararası bir kaygı haline dönüşmeye başlamıştır. İç siyasal yapılanmalarda bu tür toplumsal hareketler ‘siyasal parti’ olarak yer almaya başlamıştır (Heywood, 2013, s. 458).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Bozkır, Özge , “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69, 2018.

Göktolga, Oğuzhan ,”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136, 2013.

Heywood, Andrew, küresel siyaset. adres yayıncılık, Ankara, 2013.

Mazlum, Semra, Sivil Toplum Örgütleri: Yeni Toplumsal Hareketler, Anadolu Üniversitesi yayınları, 2014.

Tuna, Muammer , “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318,2015.

Üste, Rabia Bahar, “Doğanın siyaset paradigması: yeşil siyaset”, sosyal ve beşeri bilimler dergisi, ss. 38-54, 2015.

 

[/vc_toggle]