Mısır’da Baas İdeolojisi

Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık ve Ridaniye savaşları neticesinde fethettiği Mısır, bu tarihten sonra uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kaldı. II. Mahmud döneminde Kavalalı Mehmed Ali paşanın isyanı sonucu özerk bir yapıya kavuştu. Yönetiminin babadan oğula geçeceği kabul edildi. 1882 yılında İngiliz işgaline uğrayan ülkede hidivlik makamı yerinde bırakıldı ancak İngiltere’nin fiili hâkimiyeti oldukça baskın bir şekilde hissediliyordu. Bu tarihten 1922 yılına kadar İngiliz idaresinde kaldı. Bu tarihte ise kral Fuad Mısır’ın bağımsızlığını ilan etti. Babasının yerine gelen Kral Faruk 1948 yılındaki Arap – İsrail savaşındaki başarısızlığın getirdiği gerginliğin sonucu olarak hür subaylar komitesi tarafından 23 Temmuz 1952’de yapılan darbeyle görevinden uzaklaştırıldı. Ardından İtalya’ya gitmesine izin verildi. Bu komitenin başında ismen General Necip yer alsa da asıl yönetim rütbesi Albay olan Cemal Abdülnasır’daydı.

Cemal Abdülnasır

18 Haziran 1953’de Cumhuriyetin ilanıyla beraber General Necip iki yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı yaptı. 1954 yılında ise iktidar gerçek sahibine yani Cemal Abdülnasır’a geçti. Nasır ilk göreve geldikten sonra iktidarını sağlamlaştırmak için kendisine muhalif unsurları sindirmeye başladı. Komite ve yönetim içindeki Nasır muhalifleri, ilk etapta ona destek veren ihvanı müslimin grubu ve komünistler onun sindirme çalışmalarından payıma düşeni aldı ( Kurşun, 2020,s.264).

Mısırın firavun döneminden kalma etnik unsuru kıptîler de bu politikadan nasibini aldı. Nasır Mısır içinde muhalif bırakmamaya ve tek adam olmaya kararlıydı. Bu amaçla 1956 yılında yapılan referandumla beraber konumunu resmileştirmiş oldu. İçerde kendi otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra dış meselelerle ilgilenmeye başlayan Nasır ilk olarak ülkedeki İngiliz üslerinden kurtuldu. Bu Baas ideolojisine uygun bir adımdı. Ayrıca bu adımı atmasıyla beraber bir nevi tarafını seçmiş de oldu. Bu adımla beraber denge politikasını terk edip var olan iki kutuplu dünyada doğu blokunun yanında yer almaya başladı. Esasen Batıyı karşısına aldığı için Sovyetlerin yanında yer almak bir tercih değil zorunluluktu. Yine de dönüm noktasının İngiltere ve ABD’nin asvan barajının finanse edilmesinden vazgeçmeleri olduğu ve asıl seçimin bu noktada meydana geldiği ifade edilir. Nasırın diğer bir adımı bağlantısızlar hareketinin liderliğini yapmak oldu. Böylece Mısır uluslararası bir örgütün kurulmasına öncülük etmiş, Mısırın bağımsız hareket ettiğinin somut bir adımı olmuştur.

Ruhani’nin Bağlantısızlar Hareketi Liderler Zirvesindeki Konuşması (IRNA)

Nasırın ikinci büyük hamlesi Süveyş kanalını millileştirmek oldu. Bu hamle üzerine İngiltere, İsrail ve Fransa Mısırı işgal etme girişiminde bulunsa da Sovyetlerin nükleer silah tehdidi ile karşılaşınca geri adım atmak durumunda kaldılar. Biz Sovyetler ve Mısır ittifakının salt Mısırın büyük bir devlet himayesine girme ihtiyacından değil, aynı zamanda Sovyetlerin de Akdeniz’de bir müttefik ve her an askeri ve sivil iş birliği yapabileceği bir win-win stratejisinin ürünü olarak görüyoruz. Aynı zamanda Rusların asırlık hedeflerinden biri olan sıcak denizlere inme isteğinin de bu ittifaka ön ayak olduğu yabana atılamayacak bir görüştür. Süveyş kanalının millileşmesi ve akabinde Batıdan gelen tehdide karşı dik durulması Nasırı kendi ülkesinde ve Arap dünyasında etrafında toplanılacak potansiyel lider konumuna getirmişti. Bu gelişmelerden sonra Nasırın Arap milliyetçisi yönü ön plana çıkmaya başladı. Din, milliyetçilik ve sosyalizm gibi olguları bir potada sentezleyen Baas ideolojisinin etkisinde ilerleyen Nasır, bu ideolojinin getirdiği ekonomik sistemin aksine özel sektörü teşvik aldı ancak yerli burjuvaziden yeterli desteği alamayınca bir mecburiyet olarak sosyalist ekonomi modelinden yararlanmaya geçti. Yukarıda söz ettiğimiz ittifak, aynı zamanda Sovyetlerin Arap dünyası nazarında artan itibarı Nasırı bu ekonomik modelden yararlanmaya iten sebepler arasında gösterilebilir. Bunun ardından Nasır Arap milliyetçiliği fikrine uygun olarak 1958 yılında Suriye ile birleşerek “Birleşik Arap Cumhuriyeti” ni kurmuş oldu ( Kurşun,2020,s.266). Ancak Nasırın bunu fırsat bilip Suriye’nin iç işlerine karışması bu cumhuriyetin sonunu hazırladı ve 1961 yılında Suriye’de meydana gelen darbeyle birlik bozulmuş oldu. Sovyetlerle yapılan ittifak bu 1955- 1960 yılları arasında gözle görülebilir bir hale geldi. Bu ittifak daha çok askerî alandaydı. Mısır yanı başındaki İsrail tehdidine karşı ordusunu güçlendirmenin yolunu arıyordu ve Sovyetler bunun için biçilmiş kaftandı.

Bu amaçla hacmi yaklaşık 200 milyon doları bulan askeri anlaşmalar yapıldı. Başta da belirttiğimiz gibi Sovyetlerde bu ittifaktan Ortadoğu’da ABD’nin karşısına çıkma ve Akdeniz’de üs elde ederek asırlık hedefini gerçekleştirme gibi hiç de azımsanmayacak bir pay almıştı. Bu dönemde ekonomide de toprak reformları ve kamulaştırma politikaları önemli rol oynadı. Rejimin halkla özdeşleşebilmesi için parlamentoda %50’lik bir kesimin işçi ve köylülerden oluşması kararlaştırılmışsa da rejim, Nasırın şahsında ve otoriterliğinde kendini gösterdi ve halka mal olamadı ( Kurşun,2020,s.269).

Keza parlamento da Nasırın yasalarını onaylayan bir merciden öteye gidememişti. Siyasiler arasında da askerlerin oranı artmıştı. Nasırın üzerindeki liderlik rolü de onun sonunu getiren diğer sebepler arasında gösterilebilir. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’ndaki yenilgi ise Nasırın tüm itibarını yerle bir etti ve kesin olarak sonunu getirdi. Cemal Abdülnasır’ın 1970 yılında vefat etmesiyle beraber Mısır’daki Arap sosyalizmi de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş oldu.

[irp posts=”32653″ name=”Arap Sosyalizmini Temsil Eden Baas İdeolojisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. https://www.mfa.gov.tr/misir-siyasi-tr.mfa#:~:text=1517%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20Osmanl%C4%B1%20%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu%20idaresine,bu%20%C3%BClkeni n%20fili%20himayesine%20girmi%C5%9Ftir
  1. https://islamansiklopedisi.org.tr/misir

[/vc_toggle]

Irak’ın Tarihsel Geçmişi

IRAK

Başkent: Bağdat

Nüfus: 40.13 Milyon [1]

GSYİH: 178.11 Milyar Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 4.77 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 438.318 Km² [2]

Irak bulunduğu konum itibariyle Orta Doğu’nun kavşak merkezidir. Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgenin kalbidir. Büyük medeniyetlerinin çoğunun hakimiyetine girmiş olan Irak, dinlerinde kesişim noktasıdır. Sümerlerden, Perslere, Yunan’dan Roma’ya son olarak da Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimine girmiş bir bölgedir. İslamiyet’in yeryüzüne ortaya çıkmasıyla en hızlı etkilenen bölgelerden biri olmuştur. Nitekim 7. yüzyılda İslam beldesi olmuştur. İslam döneminde önemi giderek artmış ve Kufe şehri ile İslam medeniyetinin başkentliğini yapmıştır. İslam için dönüm noktası olan Sıffın Savaşı bu bölgede yaşandı. Muaviye ve Hz. Ali arasındaki savaşta Hz Ali’nin şehit edilmesi İslam’ı kökten sarsacak mezhepsel bölünmeyi başlatmıştır. Şiiliğin bir mezhep olarak doğmasına neden olan bu savaştan sonra halifelik makamının uzun süre merkezlerini yapan Irak, Bağdat şehri ile göz kamaştıran bir konuma geldi.

Hz. Ali

Emeviler bölgede neredeyse bir asırlık hakimiyet kurduktan sonra bölgeye peygamber soyundan gelen Abbasilerin kontrolünde 8. Yüzyıldan 13. Yüzyıla kadar altın çağını yaşadı.  1258 yılında barbar Moğol orduları kenti harabeye çevirerek, büyük kıyımlar yaptılar. Moğol yıkımından çok etkilenen Irak daha sonra Safeviler ile birlikte Şii-Sünni çatışmasının merkezi haline gelmiştir.

Bu zor günlerini Kanuni’nin İran’a karşı seferiyle (ırakeyn) Şah İsmail’in oğlu Tahmasab’ı 1534 yılında mağlup ederek Irak’ı dört asır boyunca Osmanlı’nın elinde kalacağı anı başlatmıştır. Irak I. Cihan Harbi’nin sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde, yıkımdan sonra eski ihtişamlı günlerine dönmeyi başardı.[3] Ancak XIX. yüzyılda hız kazanmış olan emperyalizmin yayılmasıyla İngiliz aydın ve politikacılar bunlara zemin oluşturacak çalışmalar konusunda adeta birbirleriyle yarışırken Fransızların da bu yarışa müthiş bir şekilde katılmasıyla büyük bir rekabet alanı oluşmuştur.

Nitekim, XX. yüzyılın başlarında bu çatışmaların savaşlara dönüşme konusundaki ihtimaller iki tarafı da uzlaşacak stratejiler yaratmaya itmiştir. Bu çerçevede henüz geç ve atılgan bir İngiliz politikacı olan Mark Sykes, yönetimi Osmanlı’nın paylaşımı konusunda önerilerde bulunacak çalışmalar yapmıştı. Sykes, Cihan Harbi’nden önce yaptığı çalışmalar ile Osmanlı’nın bölünmesinden sonra bir Türk devletinin varlığını gerekli olduğunu düşünürken, Cihan Harbi’nin başlamasıyla ve Osmanlı’nın ittifak bloğunda yer alması ile bu tezin aksini düşünmeye başlamıştı. Buna karşılık Fransa’da da Georges Picot bu yönde çalışmalar yapmaktaydı. Bu ikili, iki devlet adına yaptıkları çalışmalar sonucunda 1916’da yapılan anlaşma ile Filistin’in kuzeyinden Kerkük’e bir şerit çizerek, Kuzeyi Fransızların, Güneyi Süveyş’ten Basra Körfezi’ne kadar İngilizlerin denetimine bırakıyordu. Fransızlara verilen bölge bugünkü Türkiye’nin içlerine kadar uzanıyordu. Filistin bölgesi ise Yahudi devletini hazırlamak için İngilizler’e veriliyordu. [4]

İngiliz Hakimiyeti Dönemi

Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı’nın yenilmesi ile 1918’de Basra’dan Musul’a bütün bölgeyi kontrol eden İngilizler, Sykes-Picot Anlaşmasını (1917) Bolşevikler’in açığa çıkarması ile Musul’u da ele geçirerek bölgede Osmanlı varlığına son verdi. Nitekim, Sykes-Picot Anlaşmasının açığa çıkması ile yeni bir anlaşmaya giden İngiliz ve Fransızlar 1920’de imzalanan San Remo Antlaşması ile Irak’ı ve Suriye’yi pay ettiler. Böylelikle modern Irak’ın temelleri atılmış oldu. İngilizlerin Şerif Hüseyin’e verdiği sözler üzerine oğlu Faysal’a verilen Suriye krallığına Fransızların karşı çıkması üzerine İngilizler Faysal’ı 1920’de Irak’ın başına geçirdiler.

Şerif Hüseyin

Faysal’ın Irak’ın başına getirilmesi Irak sömürgeciliği açısından önem taşımaktadır. Çünkü İngilizler Irak’ı ele geçirdikten sonra başlayan protestolarda ciddi kayıplar yaşamıştı. Faysal’ın gelmesi ile İngilizler tepki çekmeden kontrolü sağlamış olacaktı. Kral Faysal yönetime geçtikten sonra krallık mekanizmasının yanına iki meclisli bir yapı oluşturan anayasayı 1925 yılında oluşturarak anayasal monarşi sistemini meydana getirdi.

Irak, 1932 yılına kadar geçen bağımsızlık sürecinde İngiliz denetiminde kaldı. [5] Ülkenin büyük bölümünü Şiilerin oluşturmasına ve Şiiliğin doğuş yeri olmasına rağmen Şiiliğin çok fazla bir etkisinin olmadığı görülmektedir. En azından İran gibi yönetimi kontrol edecek bir düzeyde değildi. Ülkede Sünni-Şii mezheplere anayasada eşit haklar verilmekteydi. Askeri düzeyi ilk yıllarda İngilizler tarafından kısıtlansa da bağımsızlıktan sonra giderek artmaya başlamıştır. Bağımsızlığı hazırlayan süreç ise İngilizlerin tamamen Irak’ı kaybetme endişesi ile 1930 yılında bağımsızlığı başlatan sözleşme imzalanmasıydı. Ancak yine de buna bağımsızlık demek tartışmalıdır. İngilizler ülkenin savunma ve haberleşme sistemini kontrol ederek çıkarlarını koruyacaktır. Aynı şekilde XX. yüzyılın rekabetini oluşturan doğal kaynak enerjisi açısından 1925 yılında yapılan sözleşme ile XXI. yüzyılın başına kadar Irak petrollerinin ayrılacağını kazanıyordu. [6] 1932 yılında Irak’ı Milletler Cemiyeti’ne üye yaparak bağımsız yapan Faysal’ın 1933 yılında ani vefatı üzerine yerine geçen oğlu Gazi, genç olduğu için ve siyasetten uzak bir kişiliğe sahip olması ile bölgenin getirdiği ağırlığı daha fazla kaldıramadı.

Kral Faysal

Ülke, kısa süre içinde yönetimde söz sahibi olacak birçok kişinin müdahalesine şahit oldu. Sık sık başbakan değiştirmeye başladı. Bu kadar çok yöneticinin değişmesinin en doğal nedeni İngilizlere karşı yürütülecek politikalarda zıtlık olmasıydı. II. Cihan Harbi’nin başlaması ve bu sırada ülke yönetimde başarılı olamayan Gazi’nin 1939’da yaşadığı trafik kazası sonucunda vefat etmesi üzerine yerine geçecek veliahttın henüz küçük yaşta olması nedeniyle ülke Hâşimlerin kontrolüne geçti. Bu hanedanlıktan Abdullah, dönemin başbakanı Nuri Said’in desteği ile kral ilan edildi. Nuri Said, İngilizler sayesinde başbakanlık koltuğuna oturmasından sonra rahatsız olan ordu, baskılar sonucu Said’e görevi bıraktırarak yerine Raşit Ali’yi getirmişlerdir. Raşid’in göreve gelmesi ve arkasını sağlaması ile İngilizlere karşı harekete geçerek İngilizlerin ülkeden çıkmaları yönünde karşı baskıya geçmiştir. Bunun üzerine 1941 yılının baharında İngiliz ve Irak askerleri karşı karşıya geldi. Savaş sonunda Irak, İngilizlere yenilmiş ve Raşit Ali ve destekçileri ülkeden gönderilmişti. Böylelikle İngilizler tekrardan destekledikleri Said’i ülkenin başbakanı yaparak Kral Abdullah da birlikte ülkeyi yönetmelerini sağlamıştır. Bu ikili ülkeyi 1958 yılında gerçekleşecek devrime kadar yönetti. [7] 1941’de yaşanan savaştan sonra yönetime tekrar getirilen Said, Kral Abdullah ile beraber ülkede Şii Araplardan daha az olan Sünni Araplar tarafından ayakta kalıyordu. Nitekim, bölgede gerçekleşen milliyetçilik akımları hem Şii Arapları hem de Sünni Kürtleri tetiklemekteydi. Ülke mandater yönetime sahip olduğundan zenginleşemiyor ve halkın sıkıntılı bir yaşam sürmesine neden oluyordu. Zaten çatışma doğurabilecek mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip olan Irak’ta, İngiliz hakimiyeti bunu her geçen gün derinleştiriyordu.

1955 yılında ülkenin Bağdat Paktı’na katılması ise bıçağı kemiğe dayandıran son nokta olmuştu. Çünkü Sait ve Kral Abdullah tüm Arapların bir çatı altında toplanmasının savunan ideolojiye doğru ülkeyi sürüklemekteyken, ülkede Arap olmayan etnik grupları ateşliyordu. Bununla beraber Mısır’da İngilizlere karşı Nasır’ın zaferi ve iktidara gelmesi, Irak’ı ister istemez etkileyecektir.

Beklenen etkiyi gerçekleşti ve 1958 yılında General Kasım’ın önderliğindeki ordu, vahşi bir kıyım ile Irak’ın en üst kadrosunda bulunan birçok insanı öldürerek yönetime oturdu. General Kasım ülkedeki monarşiyi yıkarak ülkeye hâkim olmuştur. Sıkı bir yönetim sergileyen Kasım, Mısır ve Suriye’nin Arap Cumhuriyeti furyasına dahil olmuştu. Kasım’ın bu hareketi onun resmen sonu olmuştu. Nitekim darbeyle gelen Kasım, 1963 yılında yine darbe ile gitti, Albay Abdüsselam Arif tarafından gerçekleştiren darbe ile Kasım’ın iktidar ömrü beş yıl olabilmişti. Arif’in iktidar ömrü daha kısa olduğu ve 1966 yılında ölümü ile kardeşi Abdurrahman Arif yerine geçti. Abdurrahman ise Suriye’de başlayan Baas ideolojisinin Irak’ı etkilemesi ile 1968’de Baas darbesi ile yönetimden indirildi. Irak’ın bu on yılı darbeler ile geçmişti. Monarşinin yıkılması ile gelen sistemin Cumhuriyet olduğu söylense de darbeler altında bu yönetim pek de sağlıklı işlememiştir.[8]

Baas’tan Günümüze Irak

Baas Partisi 1943’te Suriye’nin başkenti Şam’da, Mişel Eflak ve Salah Bitar tarafından kuruldu. Mişel, Rum bir ailenin çocuğu ve Ortodoks Hristiyanlık dinine mensuptur. Salah Bitar ise Arap kökenli Sünni Müslümanlardandır. Baas ideolojisi hem Liberal hem de Sosyalist düşünceleri barındırmaktadır. Adından söz ettirilmesinin nedeni de baskı rejimlerinden ortaya çıkan bıkkınlık duygusu ve özgürlük hasreti idi. Ancak kuruluş amacı her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici olarak oluşturursa da zamanla Arap milliyetçiliğinin dayanağını oluşturmuştur. Pan-Arabizm’in ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Irak’taki oluşumu ise 1948 Savaşı ile olmuştur. 1949 yılında Süleyman Eysa, Vasfi Ganim ve Feyiz İsmail’in Suriye’den Bağdat’a geçmesi ile Irak Baas partisini oluşturdular. Baas partisinin Irak’taki en önemli ismi Saddam Hüseyin idi. Saddam Hüseyin, 1968 darbesinin lideri General Bekir’e en yakın kişidir. 1968 darbesi ile başa geçen Bekir, 1979 yılına kadar ülkeyi yönetmiştir. Ancak Saddam’ın iktidar hırsı, onu bir zamanlar lideri olan Bekir’i iktidardan indirmeye itmiştir. 1979 yılında başa geçen Saddam 2003’e kadar ülkeyi yönetecek ve resmen dünyayı sarsacaktı. Saddam baskıcı ve milliyetçi bir kimliğe sahip bir liderdi. Henüz Bekir döneminde bile kapalı kapılar ardından ülkeyi yönetiyordu. 1972 yılında doğal kaynakların millileştirmesi konusunda ses getirecek icatlar yapmıştır.[9] Baas hareketi ve Saddam’ın liderliğiyle ülke emperyalist güçlerin hakimiyetini sona erdirmeye başlıyordu. Baas’ın SSCB yakınlığı sebebiyle Irak komünist bloğa yaklaşmıştır. Nitekim, 1972 yılında Dostluk Anlaşması yapıldı. Batıdan uzaklaşması ile Doğuya yakınlaşarak, 1950’lerde başlayan doğal kaynak millileştirme furyasına 1972’de gerçekleştirebilmiştir.

Saddam Hüseyin

1970’lerde başlayan Irak’ın silahlanma çalışmaları sonunda 1979’da başa gelen Saddam, iktidarın henüz birinci yılında İran’a Şiiliğin propagandasını yaydığı ve 1975 Cezayir Antlaşması’nın telafisi adına savaş başlattı. Ancak bu savaşın bir diğer dillendirmeyen yanı da İslam coğrafyasındaki liderlik boşluğuydu. Humeyni, Irak ve Baas’ın otoritesini sarsacak sözler ediyordu. Saddam, 1975 anlaşmasını kameralar karşısında yırttıktan kısa süre sonra 1980 yılının 22 Eylül’de sınırdan İran’a girdi.

Ancak savaş hiçte Saddam’ın beklediği gibi olmadı ve Irak’a ciddi zararlar verdi. Savaşın ilk iki yılı beklenmedik şiddetle gerçekleşmiş ve Humeyni’nin beklenenden çok güçlü olduğu anlaşılmıştır. İlk iki yıl İran topraklarında olan savaş daha sonra Irak topraklarına kaydı. Geri kalan altı yılda Irak toprakları savaşı sonuna kadar hissetti. Savaş bir anda Irak’ın aleyhine değişti ve petrol merkezleri yok olma noktasına geldi. Savaşın dönüm noktası Basra Körfezi’ne sıçraması olmuştu. Bu savaş bir anda petrol savaşına dönüştü. Silah patronları bölgede silah satmak için adeta savaşıyor ve kopan ilişkileri yeniden revize ediliyor. Bu bağlamda ABD, Saddam ile ilişkileri normalleştirmeye başlamıştı. Böylece ABD’nin bölgeye yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Savaşın dönüm noktası hiç şüphesiz kendi halkına karşı kıyım yapan Irak’ın Halepçe’yi bombalaması olmuştu. Bölgenin İran’ın kontrolüne girmesini hazmedemeyen Saddam, acımasızca bir katliam gerçekleştirmiştir. BMGK’nın ateşkes çağrısını iki taraf da kabul ederek hiçbir kazanım elde etmeden yaptıkları savaşın zararı ile baş başa kalmışlardı.[10] Saddam, İran’a karşı olan savaşta ekonomik olarak yara almışken, bunu düzeltmek yerine yine saldırgan bir tutumla askeri gücünü arttırmaya yoluna seçti. Bunu seçmesinin elbette bir hedefi vardı. Saddam yeni çıktığı savaştan henüz iki yıl geçmeden bu kez yeni bir savaşa daha girmek amacındaydı. Nitekim, 1990 Ağustos’unda Kuveyt’e girmiş ve bölgeyi İlhak ettiğini açıklamıştı. Saddam bu savaşa girmek ile kendi sonunu hazırlayacak süreci de başlatmış oluyordu. Çünkü Kuveyt, petrol için hem ABD’nin hem de Avrupa’nın kalesi konumundaydı. Bu savaş için Irak bir mühimmat deposuna dönüşmüştü.

 

Bir taraftan da nükleer çalışmaları sürdüren Irak, artık gerçekten endişe verici bir noktaya gelmekteydi. Saddam her ne kadar sahip olduğu silahların nükleer silahları aratmayacak düzeyde olmadığını iddia ederek nükleer silah sahibi olma çabasında olmadığını iddia etse de bu pek ciddiye alınmıyordu. Nitekim, Saddam, Kuveyt’in Irak toprağı olduğunu ve böyle bir devletin İngilizlerin çıkarları için kurulduğunu ve Irak’tan koparıldığını iddia ediyordu. Bu iddialar ile Kuveyt’i işgal etmesi ABD’nin Saddam’a karşı tutumunun tersine dönmesine neden oldu. Nitekim, Saddam’ın medet umduğu SSCB, dağılma aşamasında olduğundan bekleneni verememiş ve ABD’nin girişimiyle BMGK aldığı kararlar ile Irak’ı sıkıştırmaya başlamış ve sonunda 51. Madde gereğince Irak’ta karşı yaptırım kararı almıştı. Ancak ABD, bu karar sürecinin uzaması sonucu BMGK’nın  678 sayılı kararına gerekçe göstererek Amerikan Kongresi’nden harekât kararı çıkarmıştı. Bush, 16 Ocak 1991’de ‘Çöl Fırtınası Operasyonu’ olarak adlandırılan operasyonu başlattı. İlk başlarda hava saldırıları ile geçen operasyonlar daha sonra BMGK’nın koalisyon güçlerinin de operasyona katılması ile 3 Nisan’da ateşkes sağlandı ve Irak teslim oldu. Irak bu teslimiyet sonucunda güçlü askeri ihtişamını kaybedip tekrar dışa bağımlı bir ülke konumuna getiriliyor. Çünkü kimyasal nitelikli ve uzun menzilli sahip silahların imhası kararlaştırılmıştı. Bunun için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından oluşturulan UNSCOM ile beraber faaliyet göstereceklerdi. Ancak bu planlandığı gibi olmadı. Çünkü Saddam sık sık bu çalışmaları engelleyerek sürece karşı ayak diremekteydi. 2003 işgaline kadar BM’nin oluşturduğu kurumlar çalışmalarını, UAEA’nın da iş birliğiyle gerçekleştirmekteydi. Bu çalışmalar ABD’nin 1998 Irak Harekâtı ile sekteye uğrasa da BM’nin 1999’da oluşturduğu UNMOVIC bu denetimlerde ciddi sonuçlara ulaşmıştı.

2003’e kadar Irak ve ABD güçlerinin çekişmesi sonucunda, ABD arkasına İngiltere’yi de alarak, BM’nin kitle imha silahlarının bulunmadığı yönündeki raporlarına rağmen Irak’ı işgal etti. Irak’a ‘Özgürlük’ mottosu ile başlatılan operasyon büyük tepkilere yol açmasına rağmen gerçekleşti. Nitekim, ABD, 11 Eylül saldırıları sonucu bölge üzerinde gittikçe güçlü konuma gelirken, Irak işgali de hiç şüphesiz temelleri sağlamlaştırmaya yönelikti.

20 Mart’ta başlayan savaş, mayıs ayının ilk günlerinde sonlandırıldı. Bush’un kitle imha silahı bahanesiyle işgal ettiği Irak’ta ne kitle imha silahı vardı ne de bunun izleri vardı. İşgal çerçevesinde geçici bir yönetim için yirmi beş kişiden oluşan bir liste hazırlanmış ve bunlar genelde Sünni, Şii ve Kürtlerden seçilmiş diğer gruplar ilk göz ardı edilmişti. Bu süreçten sonra Talabani ve Barzani gibi Kürt yöneticiler ülkede yükselen bir profil çizmeye başlayacaklardır. Bu süreçte ki dönüm noktası, geçici yönetimin başa geldiği dönemde, 30 Haziran 2004 yılında işgalcilerin çekilmesi yönünde mutabakata varılması olmuştur. 30 Ocak 2005 yılında yapılan seçimlere Sünniler katılmamış ve cumhurbaşkanına Celal Talabani, başbakanlığa ise İbrahim Caferi seçilmiştir. 15 Ekim’de yeni bir anayasa için halk oylaması yapılmış ve Sünniler yine katılmamış ama bu anayasanın kabulü için gerekli oy alınmıştır. Irak’ın ses getiren lideri Saddam Hüseyin, 2003 yılında yakalandıktan sonra tepkilere ve yeni yönetimin oluşmasından ötürü 2006 yılının 30 Aralık günü tüm dünyanın gözü önünde idam edilmiştir. Daha sonra BMGK güçleri de 2008’de çekilmiş, ABD ise desteği ile oluşturduğu hükümetle yaptığı anlaşmaya göre 2011 yılının 31 alanına kadar ülkeyi terk etmiştir.[11] ABD çekilişini tamamlarken, bu kez Orta Doğu’yu kasıp kavuracak bir olay yaşandı. 2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta bir gencin kendisini ateşe vermesi ile başlayıp Orta Doğu coğrafyasında büyük yıkımlara neden olan Arap Baharı olarak adlandırılan bir süreç yaşandı.

Arap Baharı

Bu sürecin Irak’a etkisi terörizmle olmuştur. Nitekim, SSCB’nin Afganistan’a girmesiyle oluşuma başlayan El Kaide’nin içinden çıkmış olan IŞİD, Arap Baharı ile Oluşan kaos ortamında ciddi bir atılım göstererek büyümüştür. Öyle ki bu örgüt İlk başlarda Irak El Kaidesi olarak adlandırılırken daha sonraki süreçte Irak İslam Devleti, Suriye’de başlayan iç savaş ile Suriye’deki varlığını da güçlendiren bu örgüt en son Irak-Şam İslam Devleti adına aldı.

Nitekim, bu büyüme ile Irak’ın en büyük kentlerinden olan Musul’un 2014 yazında işgal ederek bölgede halifeliğini ilan eden Bağdadi ile giderek tehlikeli olacak Cihad çağrıları Irak’ın yapısını bozuyordu. IŞİD’in Irak’ta yükselişi Saddam’ın Şii nüfusa karşı yaptığı politikalara tepki niteliğindeydi. Bu örgütün giderek küresel boyutlara ulaşan tehditlerine karşı ülkeler ses çıkarsa da gerekeni yapmaktan geri durmuşlardır. Ancak bölgeye ülkesi Türkiye’ye yaptığı önemli harekatlar ile IŞİD’in bölgedeki etkinliğini sonlandırmıştır.[12] 2014 yılına kadar kuzeydeki Kürt yönetimi (IKBY) bağımsızlık idealiyle ülkede oluşturulan yönetim kadrolarında anlaşamadıkları için Bağdat yönetimi ile ters düşmekteydiler. 8 Eylül’de Maliki’nin yerine İbadi’nin başbakan olması ile ilişkiler bir nebze yumuşarken, 2015 yılında başında tekrar ilişkiler sertleşmiştir.[13]Bölgede teröründe artması ile ülke bölünmüştür. Kuzeyde IKBY güneyde Bağdat yönetimi teröre rağmen birleşme göstermemişti. IKBY’nin başında bulunan Mesut Barzani 2017 yılında referanduma giden sürecin başındaki aktör olmuştur. Gerçekleşen referandumda bağımsızlık kararına hak tarafından destek verilmesine rağmen gerçekleşmedi.  Bölge ülkeleri, Türkiye ve İran’ın referanduma sert tepki gösterirken, ABD de bu konuda IŞİD ile mücadele de önemli rol oynayan IKBY’yi desteklemekteydi. Ancak bu ideallere rağmen, tepkiler sonucunda IKBY, Irak’tan bağımsızlığını alamadı. Irak’taki çalkantılı ve gerilimli süreç devam ederken 2020’nin başlarında başbakanlığa Mustafa el Kazımi geldi. Sonuç olarak Orta Doğu’nun en sorunlu ülkelerinden biri olan Irak, bağımsız olduğu andan itibaren mezhepsel, etnik, terör olayları nedeniyle adeta gün yüzü görmemiştir diyebiliriz. Bu sorunlar ekonomiyi felce uğratmış, binlerce insanın işsiz ve aç kalmasına neden olmuştur. Bugün bile hala önlenemeyen iç karışıklıklar Irak’ın belini doğrultmasına müsaade etmemektedir.

[irp posts=”27817″ name=”Sri Lanka Modeli ve Tamil Kaplanları ile İlgili Kısa Bilgiler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3] YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

[4] BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016, s.17-46

[5] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.444,445

[6] CLEVELAND William L., a.g.e, s.229-233

[7] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.446-449

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.363-366

[9] ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72, s.41-66

[10] CLEVELAND William L., a.g.e, s.460-464

[11] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.460-480

[12] KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198, s.155-191

[13] KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54, s.31-48

Kaynaklar

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

IMF Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54

KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198

YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

[/vc_toggle]

Yeni Dünyada Eski Osmanlıların Göç Konjonktürü

Göç, geçmişten beri dünya düzeninin oluşması üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Geçmişten günümüze, birçok kabile, toplum ve millet bir yerden diğerine hareket ediyor. Bu süreçte göç ettikleri yerleri etkiledikleri gibi, kendileri de bundan çeşitli şekillerde de etkilendiler. Göç araştırmalarında en çok öne çıkan konular göçün ekonomik ve kültürel etkileri olmuştur. Ekonomi, göçün hem nedenlerini hem de sonuçlarını incelerken ele alınması gereken bir konudur. Modern devlet kurulmadan önce bile, topluluklar kaynak yetersizliğinden dolayı daha üretken bölgelere göç ediyordu. Bugün bile ekonomi, göçün en yaygın nedenlerinden biridir. Öte yandan, göçmenler hem göç alan hem de göç veren ülkelerin ekonomileri için önemli bir etkiye sahiptir. Göçmenler, göç ettikleri ülkenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılayarak bu ülkelere ekonomik katkı sağlarken, kazandıkları parayı da kendi ülkelerinde kalan ailelerine gönderiyorlar.

2009 verilerine göre göçmenler ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamak ve yatırım yapmak için anavatanlarına 317 milyar dolar gönderdiler. Bu miktar, zengin devletlerin gelişmekte olan ülkelere sağladığı dış yardımdan çok daha fazladır [1]. 15. yüzyılda keşfedilen “yeni dünya” ise Avrupa için keşfedilen yeni kaynaklar anlamına geliyordu. Bu tarihten beri Amerika, farklı Avrupa ülkelerinden koloniler tarafından işgal edildi.

Ayrıca 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarından Amerika’ya büyük bir göç dalgası yaşanıyor gibi görünüyor. Bu göçler genellikle Suriye vilayetinden ve ülkenin güneydoğusundan gerçekleşti. Genellikle ‘Hristiyan göçü’ olarak anılan bu göç, aslında sadece Hristiyanları kapsamıyor. Hristiyanların yanı sıra Müslümanlar, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler de Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerika’ya göç etmişler, oraya kendi kültürlerini taşımışlar ve Amerika’nın kurulmasında rol oynamışlardır. Bu yazıda 1860-1914 yılları arasında Osmanlı’dan Amerika’ya göç, bu göçün her iki ülke için nedenleri ve sonuçları incelenmeye çalışılacaktır. Bu göçlerle ilgili resmi veriler genellikle Amerika’daki elçiliklerin tutanaklarından edinilebilir. Çeşitli elçiliklerin verileri incelendiğinde Asya’dan Amerika’ya göç edenlerin sayısının yaklaşık yarım milyon olduğu tahmin ediliyor [2]. Göçün nedenleri genel olarak iç ve dış nedenlere ayrılabilir. Bununla birlikte, bu yazının ana odak noktası göçün sonuçları olacaktır. Bu sonuçlara göre, “Osmanlı göçlerinin Amerika’nın gelişmesindeki rolü nedir?” Sorunun cevabına ulaşmaya çalışacağım. Bu rol, her iki ülke için ama özellikle Amerika için ekonomik, kültürel ve politik etkiler aracılığıyla incelenecektir. Yarım milyonu aşan bir nüfusun göç ettikleri ülkelerde önemli değişikliklere neden olacağı inkâr edilemez. Mevcut tüm veriler değerlendirildiğinde, Amerika kıtasına ve Osmanlı’dan gelen toplam göçmen sayısının 1.200.000’e ulaşmış olabileceği düşünülmektedir [3]. Bu yazıda temel amacım, Amerika’nın bugünkü haline gelmesinde Osmanlı göçlerinin önemini vurgulamaktır.

Genel Bilgiler ve Göçün Nedenleri

Göç, tek boyutlu bir perspektif yerine çeşitli noktalardan incelenmesi gereken önemli bir harekettir. Göçün nedenlerini anlamak, getirdiği sonuçları anlamak açısından önemlidir. Toplumların zaman içindeki değişimini ve gelişimini çözmede rol oynar çünkü göç, toplumlarda değişime yol açan en önemli olaylardan biridir. Hem Osmanlı hem de Amerika göçmenlerle ilgili verileri gerektiği gibi tutmadılar. Bu nedenle Amerika’ya göç eden göçmenlerin tam sayısını bilmek mümkün değildir. Amerika’ya yasadışı yollarla ulaşan göçmenler de sayının belirlenmesinde engel teşkil ediyor. Ancak gümrük verileri, raporlar ve elçiliklerden gelen mektuplar gibi belgelerden yaklaşık bir tahmin çıkarmak mümkündür. İlk çarpıcı veri, göçmenlerin çoğunluğunun Hıristiyan olmasıdır. Öte yandan, göçmenler etnik kökenlerine göre kayıtlı değiller. Genellikle “Türkiye Avrupa topraklarından gelenler” ve “Türkiye topraklarından Asya gelenler” olarak kaydedilmektedir. Karpat’ın “Amerika’ya Osmanlı Göçü, 1860-1914″ yazısındaki tabloya göre, Avrupa topraklarından gelen göçmen sayısı 140.833 ve Asya topraklarından gelen göçmen sayısı 178.112’dir [4]. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, bu rakamlar belge eksikliği nedeniyle gerçek rakamları yansıtmamaktadır. Resmi kayıtlara göre Amerika’ya göç eden Müslüman sayısının gerçeği büyük ölçüde yansıtmadığı tahmin ediliyor. Osmanlı, Müslümanların memleketten göç etmesine yanaşmadı. Bu nedenle bazı Müslümanlar kayıtlarda kendilerini Hristiyan olarak göstermiş veya ülkeye kaçak girmişlerdir.

Kemal Karpat

Diğer bir neden de ABD göçmenlere yasal olarak ayrımcılık yapmasa da Müslümanların ABD’de azınlık olması ve sosyal hayatta ayrımcılığa maruz kalmalarıdır. Müslümanların bu ayrımcılıktan kaçınmak için ülkeye girerken Hristiyan olduklarını beyan ettikleri bilinmektedir. Toplumu göç ettiren iki ana faktör vardı. Birincisi iç faktörlerdir. Osmanlı ekonomisinde yaşanan istikrarsızlıklar gündelik hayatta ekonomik bir mücadeleye yol açıyordu.

Miri sistemdeki aksamalar Osmanlı ekonomisini derinden etkiledi. Derin ekonomik değişimler, zaman içinde sosyal değişimlere neden oldu. Bu hem Müslüman hem de gayrimüslim insanları göçe yaklaştıran çeşitli faktörlerden biriydi. Osmanlılar ise bu dönemde Avrupa ve Kırım’dan çok sayıda Müslüman göçmen kabul etti. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu daha önce Osmanlı idaresi altındaki yerlerden geldi. Osmanlı İmparatorluğu’na geldiklerinde adaptasyon süreçleri hem din hem de geçmiş siyasi bağları nedeniyle kolaydı. Ancak bu göçmenler, geldikleri yerdeki Hıristiyanlar tarafından göçe zorlandı. Bu durum, göçmenlerin Osmanlı’da yaşayan gayrimüslimlere önyargılı yaklaşmalarına neden oldu. Devlet ayrıca bu göçmenlere kendilerine ayrılan arazinin mülkiyetini de verdi. Daha sonra bir toprak devrimine yol açacak olan bu gelişme, gayrimüslim tebaayı göçe iten etkenlerden biriydi. Ülkenin ekonomik durumunun yanı sıra gayrimüslimleri göçe zorlayan bir diğer sebep de Osmanlı Devleti’nin Müslüman bir devlet olmasıdır. Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmesine neden olan bu sebep, gayrimüslim azınlıkları göçe iten sebepler arasında yer almaktadır.

Osmanlı’da Göç

Devlet tarafından gayrimüslimlere yönelik olumsuz bir ayrım yapılmasa da; bu, azınlıkların kendilerini “Osmanlı” olarak tanımlamaları için yeterli olmadı. Ekonomik, kültürel ve sosyal hayattaki tüm bu değişimler, Osmanlılar açısından insanları göçe iten nedenleri ortaya çıkarmıştır. Özellikle gayrimüslimler ülkeye gelen Müslüman göçmenlerle birlikte azınlık haline gelmiş, işsizlik, yoksulluk ve salgın hastalıklar gibi faktörlerin eklenmesi doğal bir göç nedeni oluşturmuştur. Göçmenlerin Amerika’yı tercih etmesine yol açan dış etkenler de, iç etkenler kadar önemliydi. Amerika zengin doğal kaynaklara ve iş fırsatlarına sahiptir. Arazilerin ve kaynakların genişliğine rağmen, insan sayısının azlığı Amerika’da işgücü sıkıntısına neden oldu. Bu nedenle Amerika göçmenler konusunda olumlu politikalar izledi. Farklı ulusların bir araya gelmesiyle kurulan Amerika, zaten yabancılar için çok güzel bir seçenekti. Amerika’yı çekici kılan nedenlerden bir diğeri de, göçmenlerin ve vatandaşların yasal olarak farklı olmamasıdır. Amerika’nın göçmenlere verdiği yasal haklar, kendilerini güvende hissetmelerini sağladı. Osmanlı Devleti ile diplomatik sorunlar yaşansa da ABD, belirli koşulları sağlayan göçmenlere vatandaşlık vermekte tereddüt etmedi. Göçmenler anayasal eşitliğe sahip olsalar da sosyal hayatta karşılaştıkları ayrımcılığın önüne geçilemedi ama bu farklı bir konudur. Göçü kolaylaştıran bir diğer faktör de demiryollarının gelişmesiydi.

Fransız büyükelçiliğinin 1907 tarihli raporuna göre iç bölgelere uzanan demiryolları, göçmenlerin Amerika’ya giden gemilere gitmek için limanlara ulaşmasını çok kolaylaştırdı [5]. 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen demiryolu taşımacılığının yanı sıra yolculuklar daha güvenli hale geldi. Amerika’ya ulaşım kolaylığı ile göç tercihinin önündeki engellerden biri kaldırıldı. Buradan da görülebileceği gibi Osmanlı göçlerinin pek çok sebebi vardı.

Göçmenlerin çoğunluğunun gayrimüslim olmasının sebebinin Osmanlı’nın gayrimüslimlere yönelik ayrımcı politikası olduğunu iddia etmek yanlış ve eksik bir sonuç olur. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde bir çöküş dönemindeydi ve hem ekonomik hem de siyasi sorunlar yaşıyordu. Kaynakların azalmaya başladığı bir ülkeden, fırsat diyarı denen ABD’ye göç etme arzusu çok anlaşılır bir taleptir. İnsanları doğdukları yerden okyanusun ötesinde başka bir kıtaya gitmeye teşvik eden nedenler bu şekilde açıklanabilir.

Sonuç Yerine

Göç, geçmişten bu yana dünyayı şekillendiren bir hareket olmuştur. Ekonomik, kültürel veya politik nedenlerle ortaya çıkan göç hareketi hem göç alan hem de göç eden ülkeler için bu alanlarda önemli değişikliklere neden olmaktadır. Göçlerin bir sonucu olarak toplumlar yeni bir hal alır. 1000 yıl önce var olan “etnik topluluklar” zaman içindeki gelişme, değişim ve göçlerle bugünkü biçimini alarak “milletler” oluşturur. Osmanlı’dan Amerika’ya büyük göç akışı elbette her iki ülke için de önemli sonuçlar doğurdu ve her iki ülkeyi de pek çok yönden etkiledi. Bu makale göçün Türk ve Amerikan uluslarının oluşumu üzerindeki etkilerini incelemektedir. İlk olarak, Amerika’ya göç, Osmanlı için ekonomik sonuçlar doğurdu, ancak bu sonuçlar genel olarak olumsuz yönde değildi. Göç sonucu ortaya çıkan iş gücü ihtiyacı, Müslüman göçmenlerin Osmanlı’ya gelişiyle giderilmiştir. Amerika’ya göç eden Osmanlıların çoğu erkeklerden oluşuyordu. Amerika’ya gidenler, burada kazandıkları parayı memleketindeki ailelerine yolladılar. Ülkeye para ve ekonomide canlılık getiren bu durum Osmanlı ekonomisine fayda sağlamıştır. Amerika’ya göç edenlerin bir kısmının para kazandıktan sonra memleketlerine döndükleri de biliniyor. Bunun nedeni, göçmenlerin genellikle Amerika’ya kalıcı olarak yerleşmemesidir. Anavatanlarına dönmek için yola çıkan göçmenler, burada kendi topluluklarını da kuramadılar. Ancak Amerika’ya göç edip daha sonra geri dönenlerin zenginleştiğini gören diğer Osmanlılar Amerika’ya gitmek konusunda daha cesur davrandılar. Bunun göçmen akışları üzerinde önemli bir etkisi vardır. Göç ettikleri yerde para biriktirdikten sonra ülkelerine dönen bu göçmenler, Osmanlı ekonomisinin gelişmesinde önemli rol oynadılar.

Böylelikle ülkede önemli bir sermaye birikimi sağlanmıştır. Osmanlı devleti başlangıçta Müslümanların göç etmesini engellemeye yönelik politikalar benimsemiştir. Aynı şekilde ABD’ye giden gayrimüslimlerin geri dönmesine de sıcak bakmıyordu. Bunun sebebi ABD’den dönenlerin devlete karşı propaganda yapacağı ve isyan edeceği korkusunu barındırmalarıdır.

Ancak Osmanlı Devleti, ülkede biriken sermayeyi fark ettikten sonra bu tavrından vazgeçti. Konu sosyo-kültürel açıdan ele alındığında göçmenlerin sosyal yapısındaki değişim açıkça görülmektedir. Göçmenlerin çoğunluğunun Hristiyan olduğu daha önce belirtilmişti, ancak ülkeye çok sayıda Müslüman göçmen de geldi. Bu göçmenler sadece işgücünü karşılayıp boş arazileri işlemekle kalmadı, aynı zamanda ülkedeki Müslüman nüfusun oranını da artırdı. Osmanlı Devleti “millet sistemini” kabul etse de Müslüman bir devletti ve gayrimüslimler hiçbir zaman tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğu’na ait hissetmediler. Ülkedeki gayrimüslimlerin azalan oranı bu durumu pekiştirmiş olabilir. Bu durum daha sonra özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı için farklı sonuçlar doğurdu. Bu göçlerin bir diğer önemli sosyo-kültürel sonucu da daha sonra bahsedilecek olan Türk kültürünü Amerika’ya getirmeleridir. Amerika’ya giderken göçmenler kendi kültürlerinin parçalarını oraya taşıdılar. Ancak orada kaldıkları süre boyunca Amerikan kültüründen de etkilendiler. Ülkelerine döndüklerinde, farklı bir kültürle harmanlanmış farklı insanlar olarak geri döndüler. Kültürel zenginlik açısından önemli olan bu durum, göçün kaçınılmaz bir sonucudur. Bu göçlerin Osmanlılar için en önemli sonuçlarından biri, olumsuz ve olumlu siyasi sonuçlarıdır. Olumsuz siyasi sonuçlardan ilki, gayrimüslimlerin Amerika’ya göç etmelerinin nedeni olarak Avrupa ve Amerika’da Osmanlı’nın gayrimüslimlere baskı yaptığı asılsız iddiaları oldu. “Millet sistemi” anlayışı daha sonra diğer ulusların kendilerini örgütlemelerine ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan etmelerine yol açtı. Göç ettikleri yerlerde Osmanlı karşıtı propaganda yapan gayrimüslimler, Osmanlı’yı siyasi olarak da zora soktu.

Osmanlı’da bir Ermeni düğünü.

Çoğunlukla Ermenilerden oluşan bu milletler yurtdışında kendi topluluklarını oluşturdular, daha sonra Türk bağımsızlık savaşında aktif rol alacaklar ve hatta Türkiye’nin siyasi emellerinin meşruiyetine zarar vereceklerdir. Öte yandan göçmenler, Osmanlı Devleti’nin uluslararası arenada daha aktif olmasını sağladı. Amerika’da büyükelçiliklerin açılması ve temsilcilerin atanması büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıkan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Göç meselesi bazen iki ülke arasında anlaşmazlıklara neden olsa da siyasi ilişkilerin gelişmesinde önemli bir role sahiptir. Göç alan ülkelerde göçmenlerin ekonomi üzerindeki etkisinden daha önce bahsedilmişti. Göçmenler genellikle ucuz işgücü sağlayarak ülke ekonomisinin kalkınmasına katkıda bulunurlar. Amerika, engin topraklarına ve kaynaklarına rağmen, bunları işlemek için yeterli insan gücüne sahip değildi. 1865’ten sonra köleliğin kaldırılması, özellikle ülkenin güneyinde işgücü ihtiyacını artırdı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Amerika’ya gelen göçmenler, ülkenin işgücü ihtiyacını karşılayan önemli gruplardan biri haline geldi. Öte yandan, Osmanlı göçmenlerinin tümü alt sınıf çiftçi veya işçi değildi. Ayrıca göçmenler Amerika’da ticaretle de uğraştılar. Göçmenler memleketlerinde getirdikleri halılar gibi yöresel eşyalarını burada sattılar. Böylelikle hem kendi kültürlerini Amerika’ya getirdiler hem de zenginleştiler. Danone Şirketi’nin kurucusu İzak Karasu, Selanikli bir Yahudi’ydi ve Balkan Savaşları sırasında Barselona’ya göç etti. Doktor Karasu, sindirim sorunlarını çözmek için yoğurdu kullanmaya başladı ve daha sonra şirketi kurdu.

İzak Karasu

Bugün Amerika’ya satılan Danone, ihracat kapasitesi ile ülkenin en önemli firmalarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen göçmenler Amerika’da genellikle çalışkanlıkları ve kolay adaptasyonları ile tanındılar. Bu sayede Amerika’da kabul görmeleri ve nüfuz etmeleri daha kolay hale geldi. Amerika’nın göçmen ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buradan çıkarılabilecek en önemli sonuç, Amerikan kültürünün içerdiği her kültürün karışımı ve uyumu ile ortaya çıkan karma bir kültür olduğudur.

Osmanlı göçmenleri de bu karma kültüre kendilerinden bir parça kattılar. Ancak Osmanlı göçmenleri Amerika’ya yerleşip kendi kültürlerini taşımak amacıyla gitmediler, para kazanarak memleketlerine geri döndüler. Ancak göçmenlerin gittikleri ülkelerde kendi kültürlerini oluşturmaları için kendi toplumlarına ihtiyaçları vardır. Osmanlıların Amerika’daki en büyük eksikliği kendi cemaatleri olmamasıydı. Yerel yemeklerini ve ürünlerini Amerika’ya tanıttılar ve ticaretini yaptılar.

Amerika’da Türk ürünlerini ve kültürünü Amerika’ya tanıtmak için kurulan fuarlar oldu. ABD’de Türk ürünlerinin sergilendiği ilk fuar 1876 Philadelphia oldu [6]. Buna rağmen yerleşmeye gitmedikleri için bir cemaat kurma ihtiyacı hissetmediler. Amerika’da Türk cemaatinin oluşmasını engelleyen bir diğer etken de Osmanlıların aileleriyle değil yalnız göç etmesidir. Bu göçmenlerin çoğu gidecekleri ülkenin dilini bilmiyorlardı ve Amerikalılara müdahale etmeleri mümkün değildi. Osmanlılar bütün bu engellere sahip olmalarına ve aslında böyle bir amacı olmamalarına rağmen, kendi kültürlerinden öğelerin Amerikan kültürüne nüfuz etmesini sağlamışlardır. Analiz edilen zaman diliminde, Türklerin Amerika’da herhangi bir siyasi çalışması yoktu.

Daha önce de söylendiği gibi bu Türkler çalışmak için geçici olarak ABD’ye göç ettiler. Ve gerçekten de özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında, büyük çoğunluğu ülkelerine geri döndü. ABD’deki Türkler 1922’ye kadar siyasete girip kendi cemaatlerini kurmadılar. Amerika’ya göç eden Türklerin burada siyasi bir etki oluşturabilmeleri ancak bu tarihten sonradır. 19. yüzyıldaki göçmenlerin aksine, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye göç eden Türkler, işçi olarak değil beyin göçü sonucu ABD’ye yerleştiler. Bu dönemde göçmenlerin hem siyasi hem de kültürel etkisi, kendilerinden önceki Türk göçmenlerden çok daha büyüktü.

Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç eden Ermeniler Amerikan siyasetinde önemli rol oynadılar. Osmanlı İmparatorluğu’nda halkın en zengin kesimlerinden biri olan Ermeniler, işçi olarak değil eğitim gibi nedenlerle Amerika’ya gittiler. ABD’nin misyonerlik faaliyetinin de gayrimüslimlerin göçüne etkisi oldu. Bu nedenle gayrimüslimler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Ermeniler burada Osmanlı karşıtı bir politika izlediler. Buradaki Ermeniler, Osmanlının kendilerine zulüm ettiği gibi açıklamalar yapmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur. Bu noktadan sonra Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti ile ABD arasındaki ilişkiler neredeyse durma noktasına geldi. Bu durum, 20. yüzyılın ortalarına kadar göç sürecindeki Osmanlı Müslüman nüfusunun ABD politikasında ve Türkiye ile ilişkilerinde belirleyici bir rol oynadığını göstermektedir. Özellikle 1860’dan sonra Osmanlı topraklarından Amerika’ya göç önemli bir fenomen haline geldi. Her iki ülkenin de demografik yapısında değişikliklere yol açan bu fenomenin birden fazla nedeni vardı.

Bu göç çeşitli propagandalarla ve Avrupa merkezli bir tarih anlayışıyla ele alındığında, Osmanlı devleti azınlıklara karşı ayrımcılık yapan bir devlet olarak görülse de dönemin kayıtları incelendiğinde böyle bir gerçek olmadığı ortaya çıkıyor. Ermenilerin göçünü Osmanlı baskısına bağlayan tarihçiler bile, daha sonra göç eden Ermenilerin Osmanlı’ya dönmek niyetiyle gittiklerini yazarlar. Bu göç dalgası hem Osmanlı durumuyla hem de Amerikalıların sağladığı imkanlarla yakından ilişkiliydi. Sonuçlar iki ülkeyi de yakından etkiledi. Göçmenler kendi kültürlerini Amerika’ya getirdiler ve bu ülkenin işgücü ihtiyacını karşıladılar; Dönüş yolunda, Amerikan kültürünün parçalarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’na sermaye ve para getirdiler. İncelenen zaman diliminde göçmenlerin Amerika’ya en büyük katkısı ekonomik olmuştur. Sonuç olarak bu göç hem ABD hem de Osmanlı tarihinde, devletler arasındaki ilişkileri arttırması ve her iki toplumu çeşitli şekillerde etkilemesi bakımından önemli bir yer tutar.

[irp posts=”31419″ name=”Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, 2010, p.10.l

[2] Charles Issawi, Economic History of the Middle East 1800-1914, 1966, p.271.

[3] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.373.

[4] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.390.

[5] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.365.

[6] Veysi Akın, Amerika’da İlk Türk Lobisi: Türk Teavün Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XX/59 (Temmuz 2004), Ankara 2004, s.457

Kaynaklar 

1) Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, 2019.

2) Charles Issawi, Economic History of the Middle East 1800-1914, 1966.

3)Veysi Akın, Amerika’da İlk Türk Lobisi: Türk Teavün Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XX/59 (Temmuz 2004), Ankara 2004, s.453-522.

[/vc_toggle]

Balkanlar ve Türk Dış Politikası

Bölgenin tanımlanmasından ve coğrafi konumundan başlayacak olursak bölgenin adı olan Balkan veya Balkanlar sözü Türkçedir. Bu söz Türk Dil Kurumu tarafından “Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Macaristan, Yunanistan ve Trakya’yı içine alan bölge” şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamları vardır. Dünyadaki diğer dillere de Türk dilinden geçmiştir. Kelime olarak Osmanlı Türkçesinde epey yaygın kullanılmış ve literatüre girmiştir. Türkiye Türkçesinde ise Rumeli adı Balkanlara denk ve ona yakın bir anlamda kullanılmıştır. Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Balkanların doğu, güney ve batı sınırları hakkında herkes mutabıkken kuzey sınırları ise tartışmaya açıktır.

Balkanlar bölgesini gösteren harita

Balkanlar adıyla bilinen bölgede Türkiye de dahil olmak üzere 12 ülkenin toprakları bulunmakta ve 48 milyonu aşkın nüfusu barındırmaktadır. Balkan bölgesinde en çok nüfusu 11 milyon ile Türkiye, 10 milyon ile Yunanistan, 7 milyon ile Bulgaristan barındırmaktadır. Yine İtalya’nın da 285 bin civarı bir nüfusu Balkan bölgesi içerisinde yer almasına rağmen tarihi, kültürel ve siyasi sebeplerle Balkan ülkesi sayılmamaktadır. Konuşulan dillere bakılacak olursa 12 milyon kişi Yunanca, 12 milyon kişi Türkiye Türkçesi, 7 milyon kişi Bulgarca, 7 milyon kişi Sırpça, 5.5 milyon kişi Arnavutça, 2,5 milyon kişi Boşnakça, 1,5 milyon kişi Makedonca konuşmaktadır. Bu dillerin dışında görece daha az sayıda konuşulan dillerde mevcuttur. En yaygın din ise Ortodoks Hristiyanlık, Katolik Hristiyanlık ve Müslümanlıktır. Bunun dışında AB üyesi olan Yunanistan dışında kalan diğer ülkeler gelişmiş ekonomiye sahip değillerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin aktif dış politika izleme perspektifinde Özal döneminde Balkanlar ile yakınlaşmalar daha da artmıştır. Osmanlı’dan gelen imparatorluk geçmişi de göz önüne alınacak olunursa tarihi, kültürel, etnik ve dini birçok ortak paydanın bulunması Türkiye Cumhuriyeti ve Balkan ülkelerinin yakınlaşmasının en büyük sebepleridir. Tabii II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasındaki süreçlerde Yugoslavya’nın dağılması, Bosna Savaşı ve Kosova Savaşı’nda Türkiye’nin tavrı ve duruşu yakınlaşmayı iyice arıtırmış gönül bağlarını güçlendirmiştir. Şimdi bu süreçleri daha yakından inceleyeceğiz:

Josip Broz Tito, Eski Yugoslavya Devlet Başka

Balkanlar’da II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen olay İtalya’nın “Büyük İtalya” devletini oluşturma fikri sonucunda giriştiği çalışmalarla başlamıştır. 1939’da Arnavutluk’u işgal eden İtalya, 1940’ta yönünü Yunanistan’a çevirmiştir bu doğrultuda 28 Ekim 1940’ta Yunanistan-İtalya Savaşı başlamıştır. Yugoslavya Krallığı 1941 Nisan ayında Almanya, İtalya, Macaristan ve Bulgaristan’ın işgaline uğramıştır. Almanların himayesini alan Hırvatlar, Hırvatistan Bağımsız Devleti’ni kurarak, Ortodoks Sırplara karşı baskı kurmuşlardır. Ülke içinde gerilla savaşları başlamış, Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD’den destek alan Mareşal Tito, 1945 yılında ülkenin kontrolünü eline geçirmiştir. Tito, iç savaş sırasında muhalifi olan Mihailovic’i 1946 yılında idam ettirmiş, Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet olmuştur. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline gelmiş ve Tito, hükümet başkanlığına getirilmiştir.

Soğuk Savaş döneminde ise Balkan ülkeleri, SSCB destekli komünist yönetimlerin hakimiyetinde olmuşlardır. Bu dönemde Balkanlar’da komünist-sosyalist idareler altındaki ülkelerde milliyetçilik ortadan kalkmamıştı. 1984 yılında Jivkov idaresindeki komünist Bulgaristan’da Türkler üzerine çok sert asimilasyon ve caydırma politikaları uygulanmıştır. O dönemde Bulgaristan nüfusunun çok ciddi bir bölümünü oluşturan Türklere, isim değiştirme, din değiştirme, Türkçe konuşma yasağı, zorunlu göç ettirme, işkence vb. yöntemlerle asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Jivkov yönetimine karşı gelen Türkler, işlerini, eğitim haklarını ve hatta yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu dönemde baskılardan kaçmak için çeşitli yollarla Türkiye’ye doğru milyonları oluşturan bir Türk göçü yaşanmıştır. Diğer birçok Balkan ülkesinde olduğu gibi, Bulgaristan’da da camiler kapatılmış, İslami gereklerin yaşanmasına izin verilmemiştir. 1989’da devletin ağır politikalarına karşı koyan Türkler içinde 300.000’in çok üzerinde bir kesim ülkeden sürgün edilmiştir. Soğuk Savaş döneminde Tito yönetimindeki Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (1948) ve Arnavutluk (1961) devletleri Sovyetler Birliği ile ayrı düştü. Bulgaristan ile birleşme fikirlerini geri çeviren Yugoslavya yönetimi, kısa bir zaman sonra kurulan Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmıştır. Arnavutluk ise Komünist Çin ile kurulan ilişkilerin de etkisiyle dünyadan soyutlanmış, içe kapanık bir ülke halini almıştır. Bu dönemde Arnavutluk, Enver Hoca idaresinde katı bir rejim altında olmuştur.Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti de, Soğuk Savaş döneminde ciddi miktarda Türk nüfusu barındıran bir Balkan ülkesiydi. Bu ülkede, özellikle Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti ve Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti içindeki Sancak bölgesinde Türkler yaşamaktaydı. Ayrıca, Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti’nde Arnavutların önemli bir nüfusu vardı. Sosyalist sistemle yönetilen Yugoslavya’da özellikle Türk ve Arnavut halkı üzerinde devletin özel bir dikkati olmuştur. Devletin hakkaniyetle yönetildiği dönemde, dil, eğitim gibi hakları verilen bu halklar, ülkenin bütünlüğünde yer almışlar ve aidiyet duymuşlardır ancak 1990’larla beraber çöküşe geçen Yugoslavya sistemiyle beraber halkların da kısmi tepkileri başlamış ve aidiyetlerini yitirmişlerdir. Tüm bu süreçlerde Balkanlar’da her zaman komünizmin dışında kalan iki ülke Türkiye ve Yunanistan olmuştur.

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1990’ların başıyla beraber birçok iç çatışma ve tartışmalara sahne olmuştur. Ülkenin federal yapısındaki dengesizleşme, bu ülkede kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşayan halkların seslerini yükseltmelerine sebebiyet vermiştir. Yugoslavya’nın olumsuz gidişi ve yükselen Sırp milliyetçiliği karşısında diğer halklarda kıpırdamalar görülmüştür. 1991’de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç savaşın neticesinde aynı senenin sonlarında Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek, bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir Savaşın sonunda söz konusu devletler ayrı birer siyasi yapı haline geldiler. Karadağ ve Sırbistan birleşerek yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturdu. Yeni federasyon, Sırbistan ve Karadağ özerk cumhuriyetleri ve Sırbistan’a bağlı Kosova ve Voyvodina özerk bölgeleriyle oluşmuştur. Söz konusu devlet zamanla “Sırbistan-Karadağ” adını aldı. Böylece “Yugoslavya” adı tarihe karışmış oldu. 3 Haziran 2006’da Karadağ’ın referandum sonucunda bağımsızlık ilan etmesiyle bu son federatif devlet de dağılmıştır. Eski Yugoslavya topraklarındaki son parçalanma ise Kosova’nın Sırbistan’dan kopması ile gerçekleşmiştir. Tüm bu olaylar meydana gelirken en büyük acıyı ve trajediyi Müslüman Boşnak halkı çekmiştir.

1992-1995 Bosna Savaşında Türkiye Cumhuriyeti iç çatışmaların barışçıl yollarla bitirilmesi gerektiğini savunmuş Balkanlarda yaşayan Müslüman Türk halkının haklarının korunması için her türlü diplomatik, siyasi ve ekonomik girişimde bulunmuştur. Sıpların şiddet politikasını her platformda kınamış, karşısında durmuştur. Türkiye’nin Balkanlardaki bu aktif politikası o dönem ABD tarafından da desteklenmiştir. Türkiye o yıllarda Balkanlarda cereyan eden bu olayların ve savaşın etnik bir temizlik olduğu iddiasını dile getirmiş ve BM’de gerekli girişimleri yapmıştır.

1998-1999 Kosova Savaşlarında ise Türkiye Cumhuriyeti yine aktif bir politika izlemiş, ABD ve NATO da bu politikaları desteklemiş, müdahalede bulunmuştur. O dönem tanınmadığı için büyükelçilik veya konsolosluk açamayan Türkiye bunun yerine Priştine’de “Eşgüdüm Bürosu” açmış ve faaliyetlerine başlamıştır.

17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova Cumhuriyeti, hemen bir gün sonrasında 18 Şubat 2008 tarihinde tanınmış Eşgüdüm büromuz büyükelçilik seviyesine yükseltilmiştir. Türk toplumunun yoğun olarak yaşadığı “Balkanlarda bir Türk şehri” olarak adlandırılan Prizren’deki Başkonsolosluğumuz 1 Eylül 2015’de faaliyete geçmiş olup Türkiye Cumhuriyeti Kosova’da Başkonsolosluk açan ilk ülke olmuştur.

Sonuç

Özellikle Bosna ve Kosova Savaşları esnasında ve sonrasında izlenen bu politikalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlar’a bakış açısı net bir şekilde ifade edilmiştir. Ayrıca Bosna Savaşı esnasında; Sırplara karşı, Türkiye’nin Boşnak Müslümanlara silah ve mühimmat yardımı yaptığı Hollanda raporları tarafından iddia edilmiştir.

Genel bir bakışla 1352 yılında Çimpe Kalesinin Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle başlayan Türklerin Balkanlar, diğer bir deyişle Rumeli’yle tanışması Viyana kapılarına kadar dayanacak olan bir imparatorluğun başlangıcı olmuştur. 1387’de Selanik, daha sonra İstanbul’un fethiyle beraber tamamen yüzünü batıya dönen Türk Devletinin Bosna’ya kadar uzanması Balkanlara iyice yerleşmesini sağlamıştır. Osmanlılar Balkanları tamamen Türkleştirme ve İslamlaştırma adına ‘’asimilasyon’’ politikası izlemediler. Bu yüzden Doğu Roma yönetici, aristokrat ve feodal sınıfları başta olmak üzere halk Osmanlı’nın getirdiği düzene ve nizama tabi oldular. Balkanlar; Adaletli vergi anlayışı, din ve yaşam tarzına olan hoşgörü ile 15. Yüzyıldan başlayıp 17. Yüzyılın sonlarına kadar sakin ve huzurlu bir dönem geçirmiştir. Sonraları Batı Avrupa’dan yayılan milliyetçilik akımları ve ulus devlet kışkırtmaları ile Balkan devletleri birer birer kopuş yaşadılar. 2000’li yılların başına kadar da özellikle Türk ve Müslüman nüfus başta olmak üzere büyük acılar yaşadılar. Halen Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ’da arzu edilen refah seviyesi ve huzur ortamı sağlanamamıştır, bazı konularda ihtilaflar devam etmektedir. Yunanistan, Slovenya, Romanya ve Bulgaristan ise AB şemsiyesi altına girmişlerdir. Yaklaşık 450 yıl Türk himayelerinde kalmalarına rağmen hiçbir Balkan halkı asimile olmamıştır, dillerini ve kültürlerini yaşatmaya devam etmektedirler. İşte bu yüzden çoğu Balkan ülkesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilişkileri oldukça sıcaktır. Kültürün yaşatılması, su kuyularının açılması, okulların inşa edilmesi, ibadethanelerin yapılması, eski eserlerin restorasyonu ve sağlık alanı gibi birçok konuda TİKA başta olmak üzere birçok kurumu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun çalışmaları devam etmekte, büyükelçilik, konsolosluk ve temsilciliklerimizin sayısı her geçen yıl artmaktadır.

Ayrıca devlet yatırımlarının yanı sıra özel iştirakler ve yatırımlar konusunda da Türk iş adamları Balkanların ekonomisine yatırım yaparak katkıda bulunmaktadırlar. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ile Balkan ülkeleri arasındaki ticaret hacmi milyar dolarlarla ifade edilecek büyüklüğe ulaşmıştır. Balkanlara bakış açımızı ifade etmek için son olarak şunu söyleyebiliriz; Balkanlar ile sınırlarımız artık bir olmayabilir ama yüzyıllara dayanan gönül bağlarımız güçlenerek devam edecektir.

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.gif.org.tr/dusundurenler/balkanlar-ve-turkiye-dis-politika-ve-savunma-arastirmalari-grubu-dsa

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-kosova-siyasi-iliskileri-.tr.mfa

http://pristine.be.mfa.gov.tr/Mission/ShowInfoNote/341735

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkanlar

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Antant%C4%B1

[/vc_toggle]

Arap Sosyalizmini Temsil Eden Baas İdeolojisi

20. Yüzyıl, dünya üzerindeki bütün milletlerin sahiplenecek ideoloji arayışına girdiği ve kendini bu ideolojiler uğrunda feda etmekten kaçınmadığı bir zaman dilimi olmuştur. İki dünya savaşının ardından kurulan düzende temel çatışma bağımsızlık isteyen halklarla, onları sömürmeye çalışan müstevlilerin kavgasıydı. Müstevlilerin zengin doğal kaynakları sebebiyle sömürmeyi ihmal etmediği coğrafyalardan biri olan Arap coğrafyası da bu kavganın içindeydi. Saddam Hüseyin, Cemal Abdülnasır ve Muammer Kaddafi gibi otoriter ve bir dönemin simgesi haline gelmiş liderleri ortaya çıkaran Baas ideolojisi de bu ideoloji arayışlarının bir sonucu olarak doğmuştu.

Muammer Kaddafi

Kelime anlamı olarak “yeniden doğuş” anlamına gelen baas, kültürel bir hareket olarak 1943 yılında Hristiyan bir Suriyeli Mişel Eflak ve Sünni Müslüman bir Suriyeli Salah Bitar tarafından kuruldu (Kurşun, 2020, s.244). Hareket, temelde Pan-Arabizm felsefesi üzerine bina edilmişse de kimilerine göre özellikle pratikte sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve İslamcılık gibi temelde birbirine zıt ideolojilerin bir sentezi olarak faaliyet gösteriyordu. Partileştikten sonra kendisine Ürdün, Irak ve Lübnan’da da temsilci bulan hareket, iki kutuplu dünyada kurucularının da bu görüşten etkilenmesiyle kendisine yol gösterici olarak Sosyalizmi ve Sovyetleri seçti. Suriye Baası’nın temsilcisi olan Beşar Esad’ın da halen Rusya’yla müttefik olması, bu seçimin ne denli etkili olduğunu göstermektedir. Ancak yine de Arap milliyetçiliği fikri sosyalizmden daha ön planda olmuştur.

O dönemde birçok Arap ülkesinin bağımsızlık mücadelesi vermesinin bu kıyasta etkili olduğu bizce muhakkaktır. Üstelik Baas ideolojisi örnek aldığı Marksizm ve sosyalizm gibi dini reddetmiyor, bilakis Kur-an’ın devrimci ruhuna atıf yapıyordu. Hatta siyasetçilerimizden Bülent Ecevit baas liderlerinin Atatürk olmaya özendiklerini ancak din ve devleti ayırmayarak daha başta hataya düştüklerini söyleyerek eleştirmektedir. Bu hareketin sosyalizmi benimsemesinin diğer bir sebebi de Arap ülkelerinde var olan ekonomik durumdu. Özellikle Zengin doğal kaynaklara sahip Arap ülkelerinde bu kaynaklardan elde edilen aslan payı sömürgeci batılılara gidiyordu. Bu sebeple bu kaynaklar o ülkenin ekonomisine gözle görülür bir katkı sağlayamıyordu. Doğal kaynaktan yoksun ülkelerin hali ise takdir edileceği üzere daha vahimdi. Böyle bir durumda Baas kaynakların millileştirilmesini ve batılıların ekonomideki hakimiyetinin engellenmesini öngörüyordu. Nitekim Saddam Hüseyin’in petrol üzerindeki millileştirme çalışmalarında, Abdülnasır’ın Süveyş’i millileştirmesinde bu politikanın etkisini görmekteyiz. Aynı zamanda bu politikanın uygulandığı ülkelerde toprak reformu yapılarak çiftçiye ve köylüye toprak dağıtılması hareketin halk tabanın yayılmasını sağlasa ve genellikle darbeyle işbaşına gelen otoriter liderlere halk desteği verse de bu liderlerin giderek diktatörleşmesiyle beraber halkın desteğinden mahrum kalmaları sonucunu doğurmuştur (Kurşun, 2020, s.248).

Saddam Hüseyin

Bu bölümde Baas hareketini genel hatlarıyla tanımladıktan sonra hareketin Arap ülkelerindeki serüveninden ve ortaya çıkardığı liderlerden söz edeceğiz. Baas hareketi kısa zamanda birçok Arap ülkesinde taraftar bulmasıyla bir döneme damgasını vuran bir harekettir. Bunun sebepleri arasında dönemin yoksul ve sömürülen Arap milletlerinin önüne bir ülkü, bir hedef koymasının büyük önemi olduğu kanaatindeyiz.

Bu harekete mensup liderler demokratik yollarla gelmemesine ve hatta ordu kökenli olsalar bile halkın önüne koydukları hedefler sayesinde geniş halk kitlelerinin desteğini alabilmişlerdir. Ancak çöküşleri de bir o kadar hızlı olmuştur. Bunun birçok sebebi olmasının yanında en göze çarpan sebebi diktatörleşme eğilimleri ve zamanla koydukları hedeflerin ağırlığı altında ezilmeleri olmuştur. İlerleyen yazılarımızda ülkelerin kendi içindeki Baas serüvenine göz atacağız.

[irp posts=”26907″ name=”Azınlıkların Elindeki İktidar: Baas Partisi’nin Suriye Kolu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. http://ecevityazilari.org/items/show/719
  3. https://dergipark.org.tr/tr/pub/joecopol/issue/42277/508709

[/vc_toggle]

Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi

Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim tarzı, farklı ırklara ve farklı dinlere mensup olan halklara karşı “hoşgörü” anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bu gelenek, Osmanlı’nın sınırlarını kilometrelerce genişletmesine rağmen yıllarca büyük bir coğrafyayı iyi bir şekilde yönetebilmesinin sebeplerinden biri olmuştur. Ruslar, 24 Nisan 1877’de, Osmanlı’da yaşayan Ortodoks Hristiyan tebaayı Osmanlı İmparatorluğu’nun “sözde” baskısından kurtarmayı bahane ederek ve “Slav kardeşliği” mottosunu kullanarak Osmanlı topraklarına doğru bir ilerleyiş başlatmıştır. Osmanlı bu ilerleyiş karşısında Balkanlar’da Plevne’yi, Edirne ve Tekirdağ’ı kaybetmiş ve Ruslar Yeşilköy sınırına dek gelmiştir. Kafkaslar’da ise Doğubayazıt’ı alan Ruslar, Kars ve Erzurum’a doğru ilerlemeye başlamıştır. Özellikle Balkanlar’da Edirne’yi kaybeden Osmanlı, İstanbul’un da işgal edilebileceği çekincesi ile 31 Ocak 1878’de ateşkes istemek durumda kalmış ve bu doğrultuda 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalanmıştır (Öztürk, 2018: 677 – 678).

Ayastefanos Antlaşması ile sınırların çizildiği “Yeşilköy” den eski dönemlere ait bir görünüm

Ermeniler Osmanlı sınırları içinde gerek kültürel açıdan gerek dini ve ekonomik açıdan oldukça refah içinde yaşamaktaydı. Öyle ki Osmanlı’da mevkii olarak en üst kademelerde bulunan Ermeniler, sadık millet anlamına gelen “millet-i sadıka” betimlemesiyle vuku bulurdu. Fakat 19. yüzyıl itibarıyla misyonerlik faaliyetleri ve milliyetçilik hareketleri onları bir özgürlük arayışına sokmuştu. Ermeniler’in Ayastefanos Anlaşması imzalanırken Ruslar’ın çıkarcı politikalarını desteklemeleri, önce özerk daha sonra bağımsız olma erekleri ile doğru orantılıydı.

Ayastefanos Anlaşmasının 16. maddesinde Ermenilerin birtakım isteklerine yer verildi. Bu istekler Ermenilerin oturduğu yerlerde Ermeniler’in lehine bazı mahalli ıslahatlar yapmak ve Ermenileri Kürt ila Çerkez tehdidine karşı korumaktı. Ruslar anlaşmada Ermeniler’in bağımsızlık taleplerini karşılayacak bir maddeye yer vermemişti çünkü Ermeniler Osmanlı topraklarında özerklik/bağımsızlık kazananırlarsa ilerde Rusya sınırları içinde yaşayan Ermeniler de Ruslardan böyle bir talepte bulunabilirlerdi.  İstekleri tam manasıyla karşılanamayan Ermeniler ise yeni umudu İngiltere, Fransa ve Almanya’ya yanaşarak aramaya başlamıştı. Bu doğrultuda “Berlin Kongresi” yapılma kararı alınmıştır. Berlin Kongresi’nde Ermeniler için alınan karar şöyleydi;  “Bâbıâli, Ermenilerin mahalli ihtiyaçları gereği ıslahat yapmalı ve bu ıslahatları geciktirmemelidir. Ermeniler’in, bölge halklarından olan Kürtler ve Çerkezler’e karşı güvenliği sağlanmalıdır. Alınan tedbirlerin kontrolü sağlanacaktır.” Bu kararlar Ermeniler’in bağımsızlık taleplerine uygun bir zemin yaratmış ve bu maddeden sonra Ermeni meselesi, uluslararası ortamda diplomatik bir sorun haline gelmiştir (Çelik, 2020).

Aşırı milliyetçi Ermeniler 1890 yılında, bağımsız bir devlet kurma emellerini gerçekleştirmek maksadıyla “Taşnaksütyun” adlı siyasi yapılanmayı oluşturmuştur. Bu yapılanmanın bünyesindekiler amaçlarına ulaşmak için çatışma ve saldırı yolunu da kendilerine bir alternatif olarak görmüştür. Bu doğrultuda, “humba” adında çeteler kurmuş ve silahlı saldırı faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

1905 – 1909 yılları arasında 200’ün üzerindeki bu terör saldırıları “Azeri Türklerine” ve hatta kendilerine karşı gelen “Ermenilere” karşı gerçekleştirilmiştir (Hasanoğlu, Süleymanoğlu: 2013). Osmanlı – Rus Savaşı sonrası peyda olan Ermeni sorununun başlangıcı üç kısımda ele alınabilmektedir. İlk kısım, Ayastefanos Anlaşması sonrası 6 devletin Sefirinin, Babıali’ye bir nota vererek anlaşmadaki hükümlerin yerine getirilmediğini ve bundan memnuniyet duyulmadığını bildirmesiyle başlamıştır. Notanın sonunda yer verilen şu cümleler oldukça dikkat çekicidir; “İngiltere, bu ıslahatın eksiksiz olarak uygulanması için padişah tarafından tayin edilecek vali ve hâkimlerin görevlerini lâyıkıyla yaptıkları sürece memuriyetlerinde belirlenen süre zarfında bırakılmalarının gerektiğini ve konunun tahsildarları da kapsamasını arzu ettiğini bildirir.” Bu son cümlelere karşılık dönemin Hariciye Nazırı Abidin Paşa ise, Nizamiye mahkemelerinin Avrupa usulünce düzenleneceğini, vergi ve aşar konusunda ıslahat yapılacağını, müdür nahiyenin halkın çoğu hangi mezhebe tabii ise o mezhepten seçileceği gibi önemli iltimaslar içeren bir karşı nota vermiştir. Karşılıklı notalardan sonra mevcut durumun ne olduğu 1883 yılına kadar muallakta kalmış, yalnız bu süre zarfında Ermeni sorununu yeniden canlandırmak için Avrupa gazetelerinde çeşitli makaleler yayınlanmıştır.

Ermeni Alfabesi’nin icadının 1500. yılı etkinlikleri

Hepsinden meşakkatli olan dönem ise ikinci dönem olmuştur. Bu dönem 1894 yılında Sason olayları ile başlamıştır. Bu olaylara göre Müslüman tebaa ve dahilinde askerler, sözde mezalim davranışlarda bulunuyordu. Karşılıklı notalar sonucunda Osmanlı Devleti ülkedeki polis ve jandarmalar arasında Hristiyanların da bulunacağını kabul etmek durumunda kalmıştır.  Yıl 1896 olduğunda ise Osmanlı Devleti’ne bu ıslahatların tüm vilayetlere yayılması istekleri bildirilmiştir. Bu istekler Osmanlı’yı oldukça zora sokmuş ve ülke içinde büyük karışıklıkların çıkma ihtimali ülkeyi bu konuda çok hassaslaştırmıştır. 1895 yılına gelindiğinde Avrupa devletlerince Osmanlı’nın paylaşılma planı yapılmıştır. Rus General Mayevski durumu şöyle özetlemiştir;

“1870 yılına kadar Osmanlı Rusya için bir engel oluşturmaktaydı. Bu nedenle bu tarihe kadar Avrupa Osmanlı’ya karşı korumacı bir tavır içine girmemiştir. 1877-1878 Rus-Osmanlı Savaşı’nda Rusya’nın zayıflayacağı planlanmış fakat bilakis Osmanlı devleti savaşı kaybederek güçsüzleşmeye başlamıştır. Özelikle bu savaştan sonra Balkan coğrafyasındaki Rus etkisi daha fazla hissedilmeye başlamıştır. Örneğin Avrupa, Bulgar Krallığı’nın ortaya çıkmasına göz yummuştur. 1890 yılına gelindiğinde ise Avrupa’nın Osmanlı politikaları değişmiştir. Avrupa, Osmanlı’nın kerte kerte ortadan kaldırılmasını istemiştir. Osmanlı’nın varlığı Avrupa için bir utanç meselesi haline gelmiştir. 1895 yılında Avrupalılar, Osmanlı’yı paylaşma projelerini tamamlamışlardır. Bu bağlamda 1895-1896 yıllarında Ermeni olaylarını çıkarmışlardır. Bu olayların sonucunda Avrupalılar Ermeniler’in uğrayacakları zararları bile düşünmemiş, yalnızca kendi çıkarlarını gözeten kışkırtıcı politikalarını uygulamışlardır. 1898-1899 yıllarında ise ortalığı epeyce karıştırmayı başaran Ermeniler, bir kenara atılmış, artık büyük güçlerin dikkatini çekmez olmuştur. Ermeniler artık Avrupa tarafından unutulmaya yüz tutmuş, durumları ise 1894 yılındaki durumlarından daha kötü bir hal almıştır. Yapılan her şey Osmanlı’nın büyük mirasından pay sahibi olabilmek için gerçekleştirilmiştir.”

Londra Sefiri Tevfik Paşa

1897 ile 1912 yılları arasında soruna dair önemli gelişmeler olmamıştır. Başlangıç kısmının son dönemi yani üçüncü dönem ise 1912 yılında başlamıştır. Bu tarihlerde Londra Sefiri Tevfik Paşa Hariciye Nazırına çektiği bir telgrafta, İngiltere’de yaşayan Ermenilerin, Osmanlı’da yaşayan ve sözde zulüm ve haksızlığa uğrayan Ermeni ırkdaşları için endişeli olduğunu belirtmiştir. Kendileri için esef arz eden bu durumun son bulmasını temenni ettiklerini Osmanlı Devleti’ne bildirmesi için Osmanlı Sefaretine bir mebuslar heyeti gönderdiklerinin haberini vermiştir.  Osmanlı Devleti hem içerden hem dışardan gelen birden fazla ülkenin baskısıyla aynı anda mücadele ederken epey zorlanmış olacak ki faydayı yeni ıslahat kararları almakta görmüştür. Bu ıslahatlar Ermeni vatandaşların lehine olmakla beraber, diğer müttefik devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine karışabilmelerinin yolunu açmaktaydı. Kararların bazıları şöyleydi;

  • Ermenilerin diğer bölgelere göre daha fazla bulunduğu doğu vilayetlerine ihtiyaç sayısına göre birkaç Ermeni vali tayin edilecektir.
  • Eşkıyaların takibinin sağlanabilmesi için seyyar takip kolları kurulacaktır.
  • Askeriyeye hafif süvari kolları da katılacaktır.
  • Daha önceden mücbir sebepler dolayısıyla köylerini terk etmek durumunda kalan Ermenilerin terk ettikleri arazileri hakkındaki durumun ne olacağı, hemen karara bağlanacaktır.
  • Ermeni taşınmazlarının (okul, kilise, manastır) sahip olduğu arazilerin Osmanlı yönetimine devri geciktirilecektir.

Alınan kararlara rağmen Ermeniler ve olaya dahil olan üçüncü taraflar bu kararlardan memnuniyet duymamış bilakis sözde peyda olan zulümlerin devam ettiğinden muzdarip olarak olaya tüm Avrupa devletlerini dahil etmeye çalışmış ve olayın büyük Avrupa devletlerince incelenmesi gerektiğine vurgu yapmışlardır. Osmanlı Devleti 1914 yılında Meclisi Umumi (Yasama organı)’de Gayrimüslimlerin nispi temsilini onaylamıştır. Bir sonraki seçim tarihine kadar yalnızca Van ile Bitlis’in Gayrimüslimler için “eşit temsil” hakkını kabul etmiştir. Gayrimüslim cemaatlere vergi koyma hakkını bertaraf eden Osmanlı Devleti peyderpey dış mihrakların istediklerini onlara vermeye devam ediyordu. Yalnız Hamidiye Alayları’nın kaldırılma talebini kabul etmemiş, bu konunun askeri olduğu için umumi müfettişin hududunu aştığını belirtmiştir. Başlangıç dönemi için bahsettiğimiz üç kısmın ilk ikisinde İngiltere hâkim ülke pozisyonundayken üçüncü kısımda ipleri Rus Çarlığı eline almış ve bu üç dönemin hepsinde Fransa hiçbir yardımı esirgememiştir (T.C Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 2001).

1917 Bolşevik İhtilaline kadar, olaylar olumlu gelişme kaydetmeden ilerlemiştir. İhtilal gerçekleştiğindeyse ortaya bir denge problemi çıkmıştır. O dönemde bağımsız olan Karabağ’ın durumu stabil kalmıştır çünkü Azerbaycan Türkleri de Ermeniler de o anki rotayı değiştiremeyeceklerini bilmekteydiler. Hatta Kafkasya’da Mavera-i Kafkas Komiserliği kurulmuş, bu iki devlet ve diğer bölge halkları 1918 yılına kadar sorun yaşamamışlardır.

Ruslar’ın 1918’de bölgeden çekilirken buraya Ermeni milislerin yerleştirileceğini açıklamasıyla işler tekrar karışmıştır. Lenin, bölgede Bolşevik rejiminin oluşturulması karşılığında bağımsız bir Ermeni Devleti’nin kendi himayesi altında kurulacağını bildirmiştir. Lenin’in talimatıyla Şaumyan, Ermenilerden oluşan bir ordu oluşturmuş başına da Nazarbekyan’ı atamıştır. Bu ordu Doğu Anadolu odaklı ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Gümüşhane’ye büyük ziyanlar vermiş, Türk tarafından Kazım Karabekir ise bu alanlar dahi Trabzon’a kadar olan kısımları kurtarmıştır. 3 Mart 1918’de Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan Brevst-Litovsk Antlaşması ile Evliye-i Selase yani Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı’ya bırakılmış ve bu durumdan memnun olmayan Güney Kafkasya temsilcileri bölgeden ayrılmak istememelerinin sonucunda Osmanlı ile tekrar çatışmış en nihayetinde bölgeden ayrılmaya başlamışlardır. Rusya’nın Kafkasya üssünü kaybetmesi onlar için oldukça olumsuz bir gelişmeydi fakat askerlerin çatışmaya mecali kalmamıştı. Bu noktada askerler geri çekilirken, Azerbaycan Milli Birliklerine ait erler Rus askerlerinin silahlarını bırakmasını istemişler ve olumsuz cevap alınca tekrar çatışma yaşamışlardır. Çatışma sonucu “Şamhor Katliamı” gerçekleşmiş ve 1000 kadar Milli Birlik askeri şehit olmuş, hemen ardından Rus askerlerin silahlarına el konmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyup telaşa düşen Bolşevik hükümeti halihazırda tetikte bulunan Ermenileri kışkırtarak bölgede bir isyan çıkarmıştır. İsyan, “Mart Ayaklanması” olarak tarihe geçmiştir. Bu Ayaklanmada Bolşevik-Ermeni ittifakı sivil Müslüman halka saldırmış ve bölge oldukça karışmıştır.

Mart Olayları

Dönemin Soruşturma Komisyonu bir açıklamasında şu sözleri kullanmıştır; “18 Mart 1918 tarihinde dört tane Ermeni askeri, Müslüman Cemiyeti ile Kaspi gazetesi arasında bulunan İsmailiye binasına girmiş kısa süre sonra binada yangın çıkmıştır. Bakü’nün gözdesi olan bu bina artık kül olmuştu. Binayı yakan zabit ise daha sonradan tespit edildiği üzere Taşnaksütyun Partisi üyesi Tasevos Emirov çıkmıştır. Binayı yakan grup bir eve girerek, içlerinde kadın ve çocukların bulunduğu 8 kişiyi katletmişlerdir.” Korkunç katliamlara sahne olan Mart ayaklanmasının sonucunda Bolşevikler Bakü’yü ele geçirmiş, Mavera-yı Kafkas Komiserliği’nin işlevi etkisiz hale getirilmiş ve Ermeni Taşnakları Komiserlikten ayrılmıştır (Neciyev, 2011: 165 – 172).

Lenin bu dönemlerde Azerbaycan’ı ve Ermenistan’ı birbirine düşürmek istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Lenin’in bu isteğinin nedeni ise, kendi ülkesinde yaptığı devrimin çok fazla muhalifinin olması ve Lenin’in, dikkatleri başka bölgelere çekmek istemesiydi. Buna ek olarak Lenin, Büyük Ermenistan’ın sahip olacağı yollarla Hint Denizi ve Akdeniz’e çıkmayı planlamıştır. Böylece kapitalist Avrupa’ya giden tüm yolları kesmiş olacaktı. Rus ve Ermeni askerleri Azeri Türklerine karşı peş peşe katliamlar yapmıştır. Bu saldırılar sonucu Azerbaycan Türkiye’den yardım istemiş ve gelen destek sayesinde saldırılara karşı koyabilmiştir. 28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Milli Şurası, ülkenin bağımsızlığını ilan etmiştir. 1918-1920 yılları arasında Rus ve Ermeni birlikleri tarafından yüz binlerce Azeri Türkü katledilmiştir. Bu saldırıların arkası kesilmemiş ve Ermenistan ile Rusya, “Büyük Ermenistan” ideali uğruna yüz binlerce sivil insanın ölmesine neden olmuştur. Ermenistan 29 Kasım 1920 tarihinde Rus hamisinin önderliğinde Zengezur, Göyce, Dereleyez, Karakoyunlu ve daha birçok yeri ilhak etmeyi başarmıştır. Akabinde Ermenistan’ın 9 bin km2 olan toprakları 29.8 bin km2’lik bir alan olmuştur. Büyük Ermenistan’ın kurulma nedenlerinden bir tanesi de Azerbaycan ile Türkiye arasına bir set çekme gayeleri olmuştur (İbadov, 2007: 62 – 69).

Dağlık Karabağ bölgesi ise bugün Azerbaycan’da bulunan Kür ve Aras Irmakları ile Ermenistan’da bulunan Gökçe Gölü arasında var olan dağlık ve ovalık alanları kapsamaktadır. Coğrafi büyüklüğü 4392 km2 olan Dağlık Karabağ bölgesi Kafkas dağlarının güney doğusunda yer almaktadır.  1920 yılında Ermenistan, Azerbaycan’a ait olan Dağlık Karabağ bölgesinin kendilerine bağlanmasını istemiştir.

Fakat Azerbaycan bunu kabul etmemiştir. Akabinde Bolşevikler bölgeye girmiş ve Dağlık Karabağ dahil olmak üzere Nahçıvan ve Zangezur bölgelerini Ermenilere vermiştir. Bu durum uzun sürmemiş, Rusya Kurtuluş Savaşı mücadelesi veren Türkiye ile anlaşmaya varabilmek için tek taraflı olarak Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı Azerbaycan’a geri iade etmiştir. 1930’lu yıllarda Ermenistan Devleti SSCB yönetiminden Dağlık Karabağ’ı istemesine rağmen olumlu bir geri dönüş alamamıştır. Fakat 23 Aralık 1947 tarihinde Stalin’in aldığı bir kararla, Dağlık Karabağ’da yaşayan Azeri Türkleri, Azerbaycan’ın başka bölgelerine göç ettirilmiştir. Bu göçten anladığımız kadarıyla SSCB bölgedeki Azeri Türklerini zorla göç ettirerek, bölgenin Ermenistan’a bırakılmasının zeminlerini hazırlamaya çalışmıştır. Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a verilmesi ile alakalı ilk olumlu açıklama 1987 yılında Gorbaçov’un ekonomi danışmanı Abel Aganbekyan tarafından dile getirilmiştir. 1988 yılına gelindiğinde ise Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyetti. Nüfusunun büyük bir kısmı ise zorla göçe tabi tutulan Azeri Türkleri sayesinde Ermenilerden oluşmaktaydı. 13 Şubat 1988 tarihinde Ermeniler harekete geçmiş, Dağlık Karabağ’da bulunan idari kurumları Ermenistan bayrağı asmıştır. Özerk Dağlık Karabağ Yönetim Kurulu ise aldığı bir karar ile Ermenistan’a bağlandığını duyurmuştur. Fakat sonraki gün toplanan Azerbaycan Yüksek Sovyet’i bu kararı kabul etmediğini açıklamıştır. Gorbaçov ise Dağlık Karabağ sınırlarının değiştirilmeyeceğine karar vermiştir. Bu karar sonrasında 24 Kasım 1988’de bölgedeki Ermeniler’in tahliye edilmesine karar verilmiştir. Yalnızca Ermeniler değil Azerbaycan Türkleri de bölgeden ayrılmaya başlamıştır. Olaylar sırasında 87 kişi ölmüş 1500 kişi ise yaralanmıştır. Resmi rakamlara göre 158.000 Ermeni Azerbaycan’dan, 141.000 Azeri Türkü ise Ermenistan’dan ayrılmıştır (Ekici, 2017: 63 – 67).

Ermenistan, Azeri Türklerinin bölgeye Orta Çağ zamanlarında geldiklerini ve onlardan önce bu bölgede Ermeniler’in çoktan yaşadıklarını iddia etmektedirler. Ermeni kaynaklarına göre Ermeniler, Dağlık Karabağ dahil Ermenistan topraklarının “Avtohton”u yani yerlileridir.

Onlara göre Dağlık Karabağ’da yaşayan Azerbaycan Türkleri ise 10 ve 11. yüzyılda Orta Asya’dan göçmüş Moğol Tatarları ve Türklerin torunlarıdır. Azerbaycan ise, sözde Ermeni toprağı olan yerlerde yaşayan Azeri Türkleri’nin geçmişten bu yana Azerbaycan kültürünü devam ettirdiğini, yani orada yaşayan Azerbaycan Türkleri’nin kendi özlerinden olduğunu savunmuştur. Bir nevi sözde Ermeni sınırında kalan bölgenin kültürel anlamda Azerbaycan ile aynı olduğunu vurgulamışlardır. Bölgede Ermeni kültürünün yok denecek kadar az olması bölgenin Azerbaycan’a ait olduğunu göstermektedir. Yapılan bir araştırmaya göre bölgede eski çağlardan kalma isimlerin neredeyse hepsi Türk kökenli çıkmıştır. Buna ek olarak bölgeye Albanların hâkim olması ve Albanların da Türk kökenli olması, Azerbaycan’a göre bölgenin Ermenistan’a değil kendilerine ait olduğunu kanıtlamaktadır (Mustafayev, 2002: 25 – 26).

Rusya 1988 yılında Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’da kalmasını istemiş, 1989 yılında ise bölgeyi direkt kendisine bağlamıştır. 1991 yılında SSCB dağılmış, SSCB’nin dağılmasıyla hem Azerbaycan hem de Ermenistan bağımsızlık kazanmıştır. Fakat 1988’de başlayan çatışmalar bir süre durulmuş gibi olmuşsa da özellikle SSCB dağıldıktan sonra tekrar baş göstermiştir. 1994 yılına kadar sürecek olan bu savaşta, Azerbaycan topraklarının %20’si kaybedilmiş ve 1 milyon Azerbaycan vatandaşı mülteci statüsüne düşmüştür. İşgale uğrayan toprakları şu şekilde sıralamak mümkündür; Ağdam, Fuzuli, Cebrail, Zengilan, Gubadlı, Laçin, Kelbecer, Dağlık Karabağ. Ayrıca bu işgallerde 30 bin kişi ölmüş, yüzlerce kurum, binlerce yapı viran olmuştur. Azerbaycan’ın bağımsızlığı ile Cumhurbaşkanı seçilen Muttalibov, Rusya yanlısı çizgisinden şaşmadığı için bu sorunu Rusya’dan bağımsız bir şekilde çözememiştir. Muttalibov’un Ardından Ebulfez Elçibey cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Ebulfez Elçibey

Elçibey’in ise dış politikada kullandığı yöntem Batıcılık modeli olmuş, bu sebepten ötürü sorunun çözümünü Batı kurumlarında aramış ve AGİK’e başvurmuştur. AGİK toplasında Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne dair olumlu kararlar alınmıştır. Fakat uluslararası arenada alınan bu kararlara rağmen Ermenistan barışçıl bir tutum sergilememiştir. Bilakis Dağlık Karabağ’ı işgal girişimlerinde bulunmuş ve sözde yeni bir devlet kurduğunu iddia ederek AGİK toplantılarını boykot etmiştir. Ermenistan uluslararası arenada yalnız olsa da bu hareketleri ile yeni bir çatışma alanı oluşturmayı başarmıştır. Elçibey, bu çatışma alanında ülkesinin toprak bütünlüğünü garanti altına alamamıştır. O dönem AGİK Minsk grubu başkanlığını yürüten Mario Rafaelli, Bakü’ye ve Erivan’a ziyaretlerde bulunmuş fakat ateşkes yapılamamıştır. Bunun nedeni ise iki ülkenin Dağlık Karabağ konusunda mutabık kalmaması olmuştur. Akabinde Erivan, uluslararası arenada düzenlenen hiçbir toplantıda olumlu adım atmamış ve 1993 senesinde de Kelbecer’i işgal etmiştir. 1993 senesinde Haydar Aliyev iktidara gelmiş ve dış politika stratejilerinde değişikliğe gitmiştir. Haydar Aliyev iç istikrarı sağlamış ve 1994 senesinde Erivan ile ateşkes oluşturmuştur. Bölgede ateşkes sağlanmışsa da Dağlık Karabağ’ın akıbetinin ne olacağına dair net bir anlaşmaya varılamamıştır uzunca bir süre (Yılmaz, 2013).

Haydar Aliyev’in ateşkesi oluşturabilmesine Rusya’da destek vermiştir. Çünkü Rusya’nın nihai hedefi Dağlık Karabağ’ı iki ülke arasında bir baskı unsuru olarak kullanmaktı. 1996’da AGİT Lizbon Zirvesi yapılmıştır. Zirvede Rusya Federasyonu, Azerbaycan ve Karabağ’ın müşterek bir devlet oluşturabileceğinden söz etmiştir. Azerbaycan ise Lizbon kararlarıyla çeliştiği gerekçesini sunarak teklifi reddetmiştir. Rusya Azerbaycan’a belli bir süre boyunca “arka bahçemiz” düşüncesi ile yaklaşsa da 1998 yıllarına gelindiğinde iki eşit devlet gibi davranmaya başlamışlardır. Dağlık Karabağ meselesi ise 2020 Dağlık Karabağ Savaşı’na kadar muallakta kalmaya deva etmiştir (Yiğit – Gülbiten, 2017: 6 – 8).

Sonuç Yerine

Osmanlı İmparatorluğu hoşgörülü yönetim anlayışıyla yüzyıllar boyunca birçok etnik nüfusu bir arada yönetebilmeyi başarmıştır. Ermeniler Osmanlı’ya bağlı bir milletken hatta millet-i sadıka olarak anılırken Rusya’nın yönlendirmeleri sonucu ayaklanmaya başlamıştır. Elbette bunda Fransız İhtilali ve self determinasyon hareketlerinin de etkisi olmuştur. Rusya, Karabağ bölgesini Azerbaycan ve Ermenistan arasında birer baskı aracı olarak kullanmıştır. Kendisi ise karışıklıklardan istifade ederek bu iki devleti uzun süre kendi himayesi altında tutmuştur. 1991’de SSCB’nin çökmesiyle beraber iki devlet de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık sonrası gelişim gösteren Azerbaycan hem ordusunda hem de ekonomisinde yapılanmalar yaşamış ve bugünkü halini almıştır. 2020’ye kadar durumu belirgin olmayan ve Ermenilerce ilhak edilmeye çalışılan Karabağ, Azerbaycan tarafından geri alınmıştır. Şu an ki durumun net olarak ne olduğu ise başka bir yazıda açıklanmaya çalışılacaktır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Tezler

İbadov, Adalet. (2007). Azerbaycan Dış Politikasında Dağlık Karabağ Sorunu ve Ermeni Sorunu: Çözümler, Öneriler. (Doktora Tezi). http://acikerisim.deu.edu.tr/. (205405).

Mustafayev, Ramil. (2002). Dağlık Karabağ Problemi. (Yüksek Lisans Tezi). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/35718.pdf.

Münir Süreyya Bey. (2001). Ermeni Meselesinin Siyasi Tarihçesi. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi). https://www.devletarsivleri.gov.tr/varliklar/dosyalar/eskisiteden/yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/ERMEN%C4%B0%20MESELES%C4%B0N%C4%B0N%20S%C4%B0YAS%C4%B0%20TAR%C4%B0H%C3%87ES%C4%B0(1877-1914).pdf.

Makaleler

Çelik, Yüksel. Ayestefanos ve Berlin Antlaşmalarıyla Ermeni Meselesi’nin Uluslararası Bir Sorun Haline Gelmesi. Marmara Üniversitesi. https://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/ayestefanos-ve-berlin-antlasmalariyla-ermeni-meselesinin-uluslararasi-bir-sorun-haline-gelmesi/.

Ekici, Yunus. (2017). Azerbaycan ve Ermenistan Arasında Bitmeyen Dağlık Karabağ Sorunu. VAKANÜVİS- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 27 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/pub/vakanuvis/issue/28455/303271 adresinden erişildi.

Hasanoğlu, Murteza ve Süleymanlı, Nesrin. (2013). Ermenistan Devleti’nin Oluşum Sürecinde Güney Kafkasya’da Nüfuz Mücadelesi ve Azerbaycan. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 22 Şubat tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/217865 adresinde erişildi.

Öztürk, Mustafa. (2018). Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları Arası Sürecin Çarlık usya Açısından Değerlendirilmesi. Dergipark, 6 – 15. 6 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/621908 adresinden erişildi.

Neciyev, Elçin. (2011). Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesi Sürecinde Karabağ Problemi. Dergipark, 39. 6 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/639705 adresinden erişildi.

Yılmaz, Reha. Kafkasya’da Çözülemeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu. Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 27 Ocak 2021 tarihinde http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423872157.pdf adresinden ulaşıldı.

Yiğit, Süreyya ve Gülbiten, Gökhan. (2017). Rusya’nın Güney Kafkas Dış Politikası: Dağlık Karabağ ve Hazar Denizi. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 4 Nisan 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/pub/yalovabaccd/issue/33816/374409 adresinden ulaşıldı.

[/vc_toggle]

Bipolar Dünyada Türkiye: Soğuk Savaş Döneminde Türk Dış Politikasının İncelemesi

Neorealist teoride uluslararası ilişkiler, belirli yasalara göre işleyen bütüncül bir sistem olarak görülüyor. Yalnızca, sistem analizi uluslararası ilişkilerin doğasını ortaya çıkarabilir. Bu nedenle bir ülkenin dış politikası incelenirken Neorealist teoriye göre yapılan analiz, devletlerin eylemlerinin ve uluslararası sistemin değerlendirilmesinin anlaşılmasını kolaylaştıran bir teoridir (Waltz: 1979). Bu yazıda, 1945-1980 yılları arası Türkiye’nin Yeni-Gerçekçi Dış Politika Teorisi Çerçevesi değerlendirilecektir. İkinci Dünya Savaşı’nın 1945 yılında sona ermesi uluslararası sistemde büyük değişikliklere neden oldu. Bu değişikliklerden en önemlisi iki kutuplu sistemdi.

Bu dönemde Türk dış politikasını oluştururken en dikkat çekici şey sistemdeki varlığını sürdürmek oldu (Zürcher: 2000). Ancak bu geniş aralıkta hükümetler defalarca değişti, Türkiye’de askeri darbeler yapıldı ve bu Türk dış politikasına da yansıdı. Değişmeyen şey ise sistemin varlığı ve ülkelerin sisteme uyum çabaları olmuştur. Ancak Türkiye’nin çizgisi, yeni dünya düzeninden bu yana her zaman Batı’ya daha yakın olmuştur.

Buna rağmen Doğu bloğu ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerini de sürdürmüştür. Zamanla Sovyetler Birliği ile ilişkilerin kötüleşmesinde cumhuriyetin kuruluşunda ortaya konan değerler etkili oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda demokratik ve liberal bir “Batılı” model örneklemi alınmıştır. Batı bloğu ile Türkiye arasında inişli çıkışlı bir ilişki olmasına rağmen, Türkiye sahadaki varlığını sürdürdü. Çünkü sistemin yapısı bunu gerektiriyordu. İki kutuplu dünya sisteminde bir tarafa ait olmayan ülkeler çok daha büyük tehdit altında olacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle dünyada eşi görülmemiş bir siyasi ortam ortaya çıktı. İki süper güç arasında bazen çalkantılı bazen de sakin geçen Soğuk Savaş dönemi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar devam etti. Sistemin temel yapısını oluşturan bu ilişki, diğer tüm ülkelerin iç ve dış politikalarında etkili olmuştur. Ülkeler sistemdeki yerlerini bulmak ve sağlamlaştırmak için mücadele ettiler. Blok liderleri, ABD ve Sovyetler Birliği, bloklarını güçlendirmenin ve müttefik bulmanın yollarını aradılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye’nin, gergin geçen Soğuk Savaş döneminde kendi yerini bulması, coğrafi konumu ve siyasal durumu bakımından önemli bir ülke niteliği taşımaktadır. (Oran: 2001). İkinci Dünya Savaşı ve sonrası, Sovyetlerin sosyalizmi yaymaları için gerekli ortam hazırlanmıştı. Türkiye, Sovyetlere ve batıdaki sosyalist ülkelere olan coğrafi yakınlığı sebebiyle, etrafı sosyalist tehlikelerle dolu bir ülke imajı çiziyordu. Ancak Sovyetleri oluşturan kurucu temeller, Türkiye’nin değerlerinden çok farklıydı. Türkiye, yeni düzende Batı’nın yanında yer alması gerektiğini biliyordu. Bu nedenle 1947’de IMF’ye üye oldu. ABD, Ortadoğu’daki gücünü artırmak ve bu ülkelerin sadakatini kazanmak için 1948’de Truman doktrinine dayalı Marshall yardımını başlattı (Oran: 2010). Türkiye bu yardımlardan yararlanan ülkelerden biri oldu. Ancak bunlar komünizm tehlikesiyle savaşmak için yeterli değildi.

Türkiye, bu kadar gergin bir dönemde yeni bir savaş çıkmasından korkuyor ve bu sebepten askeri bir ittifak içinde bulunması gerektiğini biliyordu. NATO ittifakı bu koşullarda Türkiye için en tutarlı olandı. Bunun bilincinde olan İnönü hükümeti, 1949’da NATO üyeliği için başvurdu ancak üyeliği reddedildi. 1950 yılı, Türkiye için hem iç hem de dış politikada önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu.

1950, Türk siyasi hayatının en önemli dönüm noktalarından biriydi. Türkiye kuruluşundan bu yana tek partili rejimle yönetilen bir ülkeyken, 1950 seçimleriyle çok partili hayata geçiş yaptı. Seçimlerin galibi sağcı liberal politikalarıyla Demokrat Parti (DP) oldu. Tam da bu dönemde uluslararası arenada yaşanan olaylar Türkiye’nin NATO’ya girişinin önünü açtı. Batı ve Doğu bloklarının en büyük muharebelerinden biri olan Kore Savaşı bu yıl patlak verdi. Bu savaş Türkiye için Batı bloğuna katılmak için önemli bir fırsattır. Kore Savaşı sırasında ABD’ye en büyük askeri destek Türkiye’den geldi (Hale: 2013). DP döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu dönemde Türkiye’nin komşularıyla da ilişkilerini gelişti. Balkan ülkelerini bir araya getiren Balkan Paktı, Sovyet tehdidine karşı imzalandı. Ama bu sefer Türkiye kendisini yeterince Batı bloğuna ait hissetmedi. Bu nedenle Süveyş Kanalı krizinde Avrupa ülkelerine (İngiltere ve Fransa) karşı sert bir duruş sergilemedi. Türkiye, Kıbrıs sorunu için 1959’da İngiltere ve Yunanistan ile Londra’da bir araya geldi. Tüm bu gelişmeler Türkiye’yi ve Batı bloğu ile ilişkilerini güçlendirdi. 1950’ler Türkiye için Batı bloğuna uyum süreciydi. Ancak iç siyasette çeşitli zorluklar yaşandı. 1960 yılında Türk ordusu bir darbeyle hükümeti devirdi. Darbe anayasası hazırlandıktan sonra Türkiye kendi tarihindeki en liberal anayasaya sahip olmuş ve bu anayasayla geniş bir kamu özgürlüğü sağlanmıştır (Zürcher: 2000).

Bu dönemde dünya da artık yeni iki kutuplu uluslararası sisteme alıştı.1961’de Türkiye-ABD ilişkileri, Türkiye topraklarına füze yerleştirilebilecek kadar ilerledi. Sovyetlerin Küba’da füze yapımına başlaması da Soğuk Savaş’taki gerilimi artırdı. Ancak, her iki ülke de nükleer silahların olumsuz sonuçlarından korktuğu için Küba Füze Krizi kısa sürede çözüldü. Soğuk Savaş’ın diğer patlama noktalarından biri olan Vietnam Savaşı, 1963’te ABD’nin savaşa katılmasıyla tırmandı. Bu savaş ABD’yi ve dolayısıyla Batı bloğunu Soğuk Savaş’ın içine geri çekti. Johnson Mektubu, 1964 yılında Türkiye ve ABD’nin ilişkilerinin kötüye gitmesine sebep olan gelişmelerden biridir. Mektubun gönderilmesinden birkaç gün önce Türkiye, Kıbrıs Rum kesiminin silahlanması üzerine adaya askeri müdahale yapacağını duyurdu. Mektupta, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı, Kıbrıs’a tek taraflı müdahalesinin ve iki ülke arasında çıkabilecek savaşın kabul edilemez olduğu belirtildi. Türkiye müdahaleden vazgeçti. Ancak, bu mektubun kaba ve sert dili ABD ittifakının güvenilirliğini sorguladı. Bu, Türkiye’de sol grupların anayasadan aldıkları güçle ABD karşıtı duyguları ve etkinliklerini arttırdı. Çok taraflı kuvvet (ÇTK) sorunu bu dönemde yaşanan önemli gelişmelerden biridir. Türkiye, ABD’nin Vietnam politikasını desteklemedi ve 1965’te ÇTK’ye katılmayı bu sebepten reddetti (Hale: 2013).Bunlar, Türkiye’nin Johnson’ın Mektubunu alması nedeniyle ABD’ye yönelik tutumunun bir sonucuydu. 1960’ların sonlarına doğru Yunan askeri cuntasının iktidara gelmesi, Kıbrıs’taki tansiyonu artırdı. Buna göre, Türkiye’nin dış politikası agresif hareket etmeye başlamanın yolunu açtı.

Johnson’ın Mektubu’nun ardından 1964’te Kıbrıs’ta geri adım atan Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale etmekten çekinmedi. Bu, Türkiye’nin Batı bloğuna ilk karşı duruşu oldu. Bu müdahale, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki ciddiyetinin altını çizmek önemliydi. Daha önce Türkiye’yi çekilmeye zorlayan Batılı devletler, bu dönemde Türkiye ile masaya oturmak ve müzakere etmek zorunda kaldılar. Müdahaleden birkaç gün sonra taraflar Cenevre’de müzakerelere başladı.

Cenevre Konferansı sonucunda Kıbrıs’ta iki özerk hükümet tanındı. Ancak görüşmeler devam ederken Rum tarafı silahlı saldırılarına devam etti. Türk hükümeti, adadaki Türklerin güvenliğini sağlamak için ikinci bir müdahale kararı aldı. Buna rağmen ikinci operasyon BM tarafından onaylanmadı. Türkiye’ye ekonomik yardım ve silah satışları ABD tarafından durduruldu. Bütün bu ambargolar ve yaptırımlar, Türkiye’deki ABD karşıtı duyarlılığını artırdı (Zürcher: 2000). Daha önce de belirtildiği gibi, Türkiye-ABD ilişkileri hiçbir zaman istikrarlı olmamıştır. 1945-1980 dönemi boyunca, başlangıçta DP’nin liberal sağ politikalarla yavaş yavaş gelişirken, 1964’ten 1980’e kadar sürekli gergin bir süreçten geçti. Türk kamuoyunda ABD sempatisi giderek azaldı. Ancak tüm bu kötü eğilimlere rağmen Türkiye ne BM’den ne de NATO’dan asla çekilmedi. Çünkü iki kutuplu dünya sisteminde Türkiye’nin sadece iki seçeneği vardı. Soğuk Savaş’ın gergin atmosferinde ya bir blokta yer alır ya da iki blok arasında ezilirdi. Türkiye, cumhuriyetin değerleri doğrultusunda yüzünü hep Batı’ya çevirdi. Çünkü komünizm tehdidi Türkiye tarafından her zaman çok ciddiye alındı. Ayrıca Türkiye’nin Batı bloğundaki varlığı blok açısından önemliydi. Çünkü Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması Türk boğazlarında Sovyet kontrolü anlamına geliyordu. Bu ortak menfaatler üzerinden kimse Türkiye’yi bloktan çıkarma girişiminde bulunmadı. Hayatta kalma içgüdüsünü sistem yapısına adapte ederek, Türkiye Batı bloğundaki yerini korumuştur. Türkiye’nin hayatta kalma içgüdüsü, sistem yapısına adapte olmasına ve Batı bloğunda yerini korumasına yol açtı. 1945-1980 yılları arasında, Türkiye’nin dış politikasında deneyimlediği bütün bu gelişmeler, hükümetlerin kararlarını da doğrudan etkiledi. Bütün bunlar, “sistemin yapısının devletlerin davranışını belirlediği” şeklindeki Yeni-Gerçekçi argümanı doğrular. Türkiye de, sistemde kalmak için uluslararası sistem yapısına göre dış politikadaki davranışlarını şekillendirdi.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2000, İstanbul.

Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt 1, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul.

William Hale, Turkish Foreign Policy, 2013, Routledge, New York.

Baskın  Oran, Turkish Foreign Policy 1919-2006: Facts and Analyses with Documents, The University of Utah Press, 2010.

Kenneth Waltz, Theory of International Politics, Longman Higher Education, 1979.

[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın İki Büyük Devi; Meksika ve Brezilya Karşılaştırmalı Ekonomi İncelemesi

Giriş

Baktığımız bölgenin ve detaylandırdığımız devletlerin geçmişlerinde yaklaşık 300 yıllık süren sömürge aşaması, sonrası dönemde ise kuzeylerinde kendi etkisi altına almak isteyen ve “America’s Backyard nitelendirmesiyle yaklaşan ABD’yi görmekteyiz. 1820’li yıllarla başlayacak şekilde diğer sömürge bölgelerine nazaran erken bağımsızlık sürecine erişmiş bölgede 19. yüzyıl genel iç sorunlar zinciriyle ve istikrarsızlıklarla geçerken 20. yüzyılda istikrarsızlıkların birtakım dönemlere ve belli devletler üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Meksika ve Brezilya da çok ciddi şekilde bu süreçlerden payını alsa da istikrarsızlık konusunda durumları El Salvador ya da Kolombiya kadar kötü şekilde karşımıza çıkmamıştır. Kurumsallaşma tecrübesinden uzak şekilde devletleşen bu iki benzer aktörün demografik, etnik, coğrafi ve bağımsızlık sonrası tarihlerinde ise farklılıklar görünmektedir.  Brezilya, Arjantin ile beraber Latin Amerika’nın güneyinde itici ekonomik güç olmaya aday görünmüşken aynı durum bölgenin kuzeyinde kalan Meksika için ABD ile arasındaki ilişkilerin seyri kapsamında belirtilebilir. ABD ile olan ilişkisi Latin Amerika tarafının tam benimsemesinin önüne geçerken aynı durum Latin Amerika’nın bir parçası olarak görüldüğünden ABD tarafından da yaşanmıştır. Bu sebeple Meksika’nın bir aidiyet probleminin de mevcut olduğundan bahsedebiliriz.

Meksika Birleşik Devletleri

130 milyona yaklaşmış nüfusu ve 1.964.375 km2’lik yüz ölçümüyle dünyada hem konuşan kişi sayısıyla hem de üzerinde konuşulan toprak büyüklüğüyle İspanyolcanın başı çektiği ülkedir. Kişi başına düşen milli gelir 9480 ABD dolarıyken GSYH’si 1.269 trilyon dolar civarındadır. (2019) (Mexico, 2021). Meksika, kuzeyinde 3141 km’lik ABD sınırıyla dünyanın en büyük ekonomisine komşu olmakta, güneyinde ise Guatemala ve Belize ile sınır paylaşmaktadır. Tabi ki kendisini tanımlayan bu özellikler bölgesinde önemli bir aktör olmasına da sebep olmuştur. Latin Amerika bölgesinin Brezilya’dan sonra gelen en büyük ekonomisi olmasında 3141 kilometrenin önemi bir hayli büyüktür. Ekonomik gelişim bakımından Latin Amerika’da en büyük ikinci, dünyada ise on beşinci ülke olarak görülmektedir (Meksika’nın Ekonomisi, 2018).

(Meksika haritası)

Meksika ekonomisi her zaman bu şekilde iyi şekilde belirtilmiyordu, özellikle 1980’li yıllarda entegre olmaya çalıştığı uluslararası neo-liberal ekonomik düzenden önce kapalı bir ekonomi modeli sunmaktaydı. Değişim sürecindeki ekonomisiyle beraber günümüzün en büyük serbest ticaret bölgesinin bir parçası olmakla -Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA)- ekonomisine yansıyan pay büyümüştür (Dolu & Göksel, 2017). Hali hazırda Meksika’nın ticaret ortakları ve onlarla olan ilişkisine baktığımızda, ticaretinin %90’ını 46 ülkeyle arasında bulunan 12 Serbest Ticaret Anlaşması (STA) ile gerçekleştirmektedir. Brezilya’nın ticaret ortakları ile arasındaki ilişki bu kadar STA çerçevesinde akmamaktadır.

Her ne kadar küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber belli devletler bazında yüksek ivmeli kalkınmalar sağlanmış olsa da Meksika’nın tarihsel geçmişinde bağlı bulunduğu coğrafyada ve yakın çevresinde olumsuz etkilerde bulunan aktörler olmuştur. Güneyindeki irili ufaklı, iç çatışmalar ve istikrarsızlıklar içerisinde bulunan Orta Amerika ve Güney Amerika devletlerinin ekonomik gelişmişlikleri dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha düşük seviyelerde görülmekteydi. Hal böyle ki Latin Amerika bölgesinin dünya GSYH’si içindeki payı; 1870’te %2,5, 1929’da %5,2 ve 1980’de %9,5 olarak saptanmıştır. Bölgenin o dönem nüfusunun dünya nüfusuna karşılık minimal oranda olduğunu söylemek gerekse de her halükârda GSYH verileri tipik güney ekseni şeklinde çıkmıştır (1820 ve 1870 yıllarında hesaplanan GSYİH oranları Afrika’nın da altında yer almakta). Bununla beraber GSYH’nin oranı 1913-1950 yılları arasında artış göstermişken 1973 yılı sonrasında durağan bir eğilim izlemiştir (Nayyar, 2013).

Meksika, ABD ile komşu olmasının sonuçlarını net bir şekilde hissetmiştir. 19. yüzyılda iki ülke arasındaki ilişki yüzeysel sürerken bağımlılık modeli oluşmamış fakat 20. yüzyılda bu durum değişmiştir. ABD ekonomisi adına kritik bir zaman dilimini teşkil eden İkinci Dünya Savaşı yılları Meksika için de kendi çapında kritik olmuştur. Bu dönemde iki ülkenin ekonomileri de olumlu şekilde değişmiştir. Meksika’da 1940’larda başlayan ve 1970’lere kadar süren, üretimi baz alan olağanüstü bir kalkınma modeli görülmüştür. Bu yıllarda yaşanan değişim de Mexican Miracle (Meksika Mucizesi) olarak anılmaktadır (Yarar, 2018). Üretime odaklanılan ve devlete olumlu geri dönüşlerin yansımasına karşın bu yansımaların halka kadar ulaşmadığını da söyleyebiliriz. 1960’larda özellikle ülkenin kuzey kısımlarında şehirleşmenin başlamasıyla işsizlik oranları da artmış ve insanların çoğu çözümü ABD’ye göçte aramışlardır. Hükümet hem işsizlik hem de göç sorunun önüne geçebilmek adına sınır bölgelerinde “Maquila” ismiyle anılan bir program başlatmıştır. Program sınıra yakın bölgelerde kurulan çeşitli teknoloji fabrikaları vasıtasıyla vatandaşların işsizlik sorunlarını minimal kılma hedefiyle karşımıza çıkmış fakat pratikte pek de başarılı olamamıştır (Cravey, 2012). Brezilya’da ise özellikle sömürge döneminde ve 19. yüzyılda köleliğin kaldırılmasıyla göçe teşvik edici politikalar alındığını görmekteyiz (Tepeciklioğlu, 2017).

Yaklaşık 300 yıl boyunca sömürge şeklinde var olmuş, bağımsızlığını kazandıktan sonra 1914 Anayasa’sına kadar çeşitli iç sorunlarla meşgul olmuş, 1846-1848 yılları arasında o zamanki topraklarının yaklaşık yarısını ABD’ye bırakmak zorunda kalmış ve kurumsal gelenekten uzak bir geçmişle varlık sürdürmüş Meksika’nın 1980’li yıllara gelindiğinde en çok endüstrileşmiş 15 ülke arasında yer alması çok ciddi bir meseledir. Meksika Mucizesi tabiriyle bahsedilen yıllar içerisinde 1946-1952 arasında devlet başkanlığı görevinde bulunmuş Aleman’ın endüstrileşmeyi hızlandıran projeleri, ABD ile entegre hale getirilen demiryolları düzenlemesi ve petrol çıkarma hamlesi ekonomik değişimin seyri adına önemlidir (Yarar, 2018).

NAFTA sürecinin ekonomisinde yarattığı fark ise çok net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Bu döneme kadar kapalı ve korumacı bir ekonomi modelini benimsemiş Meksika STA sonrasında neo-liberal sisteme entegre olma hamlesine yönelmiş bir Meksika şeklini almıştır. Tabi ki bu süreçte devlet tarafından model değiştirilme hamleleriyle birlikte dönemin genel ekonomik eğilimlerinin de liberalleştirmeye etkide bulunduğunu belirtebiliriz. Ayrıca NAFTA ile ilgili bilinen en kesin durum şudur ki; anlaşmanın gerçekleştiği dönemde, hali hazırda iki gelişmiş ekonomiye olacak etkilerinden ziyade Meksika gibi gelişmekte olan bir ekonomi üzerindeki etkileri ilgiyle takip ediliyordu.  Aslı Dolu ve Türkmen Göksel’in “eğer Meksika NAFTA gibi bir STA içerisinde yer almasaydı?” sorusunun cevabını olabildiğince doğru tahmin etmek için kullandığı Sentetik Kontrol Metot[1] (SCM) yaklaşımıyla Meksika’nın ekonomisinde meydana gelen değişimleri görme imkanına erişebiliyoruz. 1994’te yürürlüğe girmesiyle beraber STA’nın üç ülkesinin birbirine karşı karşılıklı bağımlı bir ekonomisi yaratılmıştır. Veriler sonucunda STA hiç gerçekleşmemiş olsaydı ise ABD-Meksika ticaret hacminin belli ortanda artacağı görülürken; 1995-2015 döneminde Meksika ticaret hacmini 3 kat arttırdığı derecede olağanüstü bir artış meydana gelmeyecekti. Yine verilere göre Meksika için kişi başına düşen gelir NAFTA’nın ticaret hacminde gösterdiği olumlu bir etkiden ziyade olumsuz şekilde (özellikle 2008 ekonomik krizi sonrasında) yansımıştır (Dolu & Göksel, 2017).

Petrol gelirleri Meksika ekonomisi için oldukça önemli bir etkendir. 1970’lerde ve 1980’lerde ülkenin doğu kıyılarındaki ovalarda bulunan büyük petrol yataklarının devlet kontrolüyle çıkartılmaya başlanması, ülkeyi o dönemde dünyadaki en büyük dört petrol üreticisinden birisi haline gelmiştir (Temel Britannica, 1993).  Meksika günümüzde ihracat gelirlerinin yaklaşık %10’unu ve tüm kamu gelirlerinin yaklaşık üçte birini petrolden kazanmaktadır. Son dönemde petrol gelirlerinde azalma görülse de hala oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Devlete ait petrol şirketi Pemex 2015’te en büyük beşinci petrol şirketiyken günümüzde yedinci sıraya gerilemiştir. Petrol gelirlerinin yanında ABD topraklarında doğmuş göçmen nüfusun üçte birinin Meksikalı oluşu ve yurtdışına en çok işçi gönderen ülkeler arasında yer alması, göçmenlerin yolladıkları ve topraklara giren dövizin de ekonomideki payının önemli oluşunun kaynağıdır (Meksika Ülke Raporu , 2020).

Brezilya Federal Cumhuriyeti

Güney Amerika kıtasının hemen hemen yarısını barındıran -aynı zamanda yaklaşık olarak Avrupa kıtası boyutlarında- yüzölçümüyle (8.516.000 km²) dünyada coğrafi genişlik bakımından beşinci sırada yer almaktadır. Yoğun ve farklı etnik kökenlere sahip nüfusuyla (2020 yılı itibariyle 211.742.618 nüfus) da aynı şekilde dünyada beşinci sırada yer almaktadır. 2019 yılında GSYH’si 1,84 trilyon ABD dolarıdır (Brazil, 2021). Tropikal iklim ülkenin genelinde hâkim görünse de ılıman iklimin olduğu güney kesimleri de mevcuttur. Üretim ve sanayi merkezleri de bu ılıman iklime sahip bölgelere ve kıyı kesiminde yoğunlaşmıştır. Meksika’da ise bu yoğunlaşmanın daha çok kuzey kesimlerinde olduğunu görüyoruz. Bunların yanında sömürge tarihi Latin Amerika bölgesiyle aynı döneme denk gelse de sömüren Avrupalı devlet farklıdır. Portekiz sömürgesi olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlık sürdürmüş ve bu sırada komşularına oranla farklı bir sömürü şekline uğramıştır. Öncelikle sömürünün etkileri, İspanya sömürüsünde olduğu kadar ciddi kalıtsal olmadığı gibi yine sömürü yıllarında çalıştırılacak insan talebinden dolayı Afrika’dan köle aktarılmıştır. Bu sebepten dolayı Brezilya’nın siyahi nüfus oranı çok yüksektir. Hatta o kadar yüksektir ki dünyada Nijerya’dan sonra ikinci büyük siyahi nüfusa sahip ülke olarak kayıtlara geçmiştir (Tepeciklioğlu, 2017).

(Brezilya haritası)

Hem ABD ile ilişkilerinde hem de petrol ihracında bağımlılığını azaltmak adına 1970’ler ile beraber etanol üretimini başlamış olmakla birlikte günümüzde dünyanın en büyük ikinci etanol üreticisi konumunda yer almaktadır. Ülkede hizmet sektörünün payı oldukça büyüktür, bununla beraber coğrafi genişliği ve iklimi dolayısıyla çoğu tarım ürününden geniş çapta üretim imkanına sahip olmaktadır. 20. yüzyılın başlarında kayda değer bir ekonomik performansı görülmeyen Brezilya’nın özellikle 1950’li yıllarda dikkat çekici ekonomik büyüme oranları 1970’lerde daha da artıp dünyada ilk sıralarda yer alırken 1980’lere dek bu durumunu sürdürmüştür (Tepeciklioğlu, 2017). Fakat aynı dönemde (1960-1980) ülkede askeri bir yönetimin varlığı ve uygulanan politikaların büyük getirilerine rağmen verimsiz nitelendirilmeleri sonucunda demokratik yönetime dönüş döneminde ekonomik sorunlar kendisini göstermiştir (Wiltse, 2017). 1980’ler ve 1990’lar ekonomik krizlerle ve yüksek enflasyon oranlarıyla geçen ülkede 21. yüzyılın başlarıyla beraber özellikle Luiz Inacio Lula da Silva (2003-2011) döneminde olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Bu süre zarfında ülkede sorun halinde olan gelir eşitsizliği gibi meselelerde de iyileşmeler görülmüştür. “Lula döneminde önceden GSYH’nin yüzde 33’üne tekabül eden dış borçlanma 2007 yılında GSYH’nin yüzde 3’üne gerilemiştir.” (Tepeciklioğlu, 2017).

Ekonomisindeki dalgalanmalar geçmişten günümüze kadar ihracında bulunduğu ürünlerin uluslararası piyasalardaki değeri vasıtasıyla şekillenmiştir. Bu şekillenmenin en çok madencilik ve tarım alanlarında kendisini gösterdiğini söyleyebiliriz. Meksika’nın ekonomisinde temel ağırlık petrol gelirleri olurken Brezilya’da ise bu durumun çeşitlendirilmeye çalışıldığını görülmektedir.

Luiz Inacio Lula da Silva

Hemen hemen Meksika’nın NAFTA oluşumunda yer aldığı yıllarda Brezilya da Güney Amerika’da bir ortak pazar uygulamasının kuruculuğunda etkili olmuştur. 1995 yılında uygulamasına başlanan Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR), Avrupa Birliği ve NAFTA sonrasında dünyadaki en büyük üçüncü ekonomik entegrasyon olarak kabul edilmektedir. Aslında 1960’lı yıllardan itibaren Latin Amerika adına ticarette kolaylıkların sağlanmasına yönelik devletler tarafından talepler oluşmaktaydı, fakat ilk defa ortak pazar şeklinde karşımıza çıkışı MERCOSUR ile beraber olmuştur. Brezilya, MERCOSUR sayesinde Meksika – ABD ve Kanada üçlüsünün sağladığı avantajı bir miktar dengeleyebilmiştir. Brezilya ve Meksika’nın da kurucu üyeleri olduğu, 1960 yılında Uruguay’da Montevideo Anlaşması ile kurulmuş ve bölgede ilk ekonomik entegrasyon denemesi olan Latin Amerika Serbest Ticaret Birliği (LAFTA), o dönemde yaşanan darbeler ve otokratik yönetimlerin etkisiyle geçerliliğini kaybedip 1980 yılında sonlanmasına dek beklenen faydayı sağlayamamıştır. Bu başarısız girişimin ardından bölgedeki devletler Latin Amerika bölgesel Entegrasyon Birliği (LAILA) şeklinde yeni bir girişim yaratmışlardır. Yine Brezilya ve Meksika’nın kurucu üyeleri arasında bulunduğu bu girişim bölgede devletlerin eşit koşullar altında ekonomik gelişimlerini teşvik edici bir programa sahipken ABD ve Avrupa karşısında pazarlık gücünü arttırma amacı da söz konusudur. Bununla beraber bölge dışından da çeşitli yapılarla iş birliklerine açık bir tavra sahiptir (Önal, 2017).

Brezilya, birkaç örneğini bir önceki paragrafta vermiş olduğumuz iş birlikleri çerçevesinde ticari faaliyetlerini gerçekleştirme güdüsü taşımaktadır. Özellikle 1990’lar sonrasında serbest ticaret anlaşmaları ve bölgesel iş birliklerine verdiği önem artmıştır. STA’lara bakışı bu sebeplerden dolayı Meksika ile benzerlik göstermektedir. Fakat Meksika’dan farklı şekilde Brezilya ekonomisinde 2000’li yıllar itibariyle başlamış bir Çin ağırlığı da söz konusudur. Latin Amerika’nın en kuzeyinde yer alan ülke küresel devlerden birisi olan ABD ile yoğun ilişkiler kurmuşken, Brezilya nispeten partneri olan Çin ile ilişki yoğunluğunda o kadar kapsamlı olmasa da yıldan yıla mevcudiyeti artan bir ilişki içerisindedir. Zaten ekonomisinde de tek bir partnerle olan ilişkisine ya da tek bir alandaki gelişmelere bırakmaktan ziyade çok taraflı bir politika izlemektedir.

BRICS oluşumuna da dahil olan Brezilya, Çin ve Hindistan gibi muazzam nüfusa sahip ülkelerden sonra gelmektedir. Son dönemde sürdürdüğü düşük oranda ekonomik kalkınma yüzdeleri sebebiyle yakın zamanda Rusya’nın da altında kalma ihtimali söz konusudur. Uluslararası iktisadi kuruluşların içerisinde daha aktif bir konumda olabilme amacı taşıdığını söylemekle beraber aynı zamanda bu kuruluşların güney ülkelerini de kapsayacak şekilde bir revizyon süreçlerine yönelmelerine yönelik söylemler gerçekleştirmektedir.

(BRICS ülkeleri liderleri)

 

Sonuç

Başı ve sonuyla 20. yüzyılın Meksika ve Brezilya nezdinde yarattığı etki birbirine çok benzemektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesi erken küreselleşme döneminde uluslararası ekonomideki payları minimal seviyelerdeyken yüzyılın ortalarına doğru önce Meksika ardından da Brezilya’nın kalkınma serüveni karşımıza çıkmıştır. Kalkınma süreçlerinde devletlerin ithal ikameci politikaları da ilerleyen dönemlerde neo-liberal ekonomik sisteme uygun politikalara dönüşmüştür. Yüzyılın sonunda ise hem yeni dünya düzeni içerisinde edindikleri yer bakımından hem de ekonomik verilerin yorumu bakımından oldukça önemli bir noktaya erişmişlerdir. Aynı zamanda ekonomik gelişmişliğin ekonomik özgürlükle, ekonomik özgürlüğün de siyasal özgürlükle gerçekleştiğini tecrübe eden devletler kendilerini otokratik yönetimden uzaklaştırmaya doğrultmuşlardır.

Brezilya her ne kadar son yıllarda daha düşük kalkınma verileri sunmuş olsa da gelecekte önemli bir ekonomik dev olacağı tahmin ediliyor. Bu bakımdan bölgesindeki devletler için itici bir güç potansiyeli oluşturup Latin Amerika’yı farklı bir düzleme yerleştirebilir. Meksika’nın ise ekonomisinde gerçekleşecek büyük atılımlar adına çözmesi gereken çeşitli sorunları mevcut. Uyuşturucu kartelleri, yolsuzluklar ve göç bu sorunlardan sadece birkaçı.

Semih Çinkılınç
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] 2003 yılında Abadie ve Gardeazabal tarafından önerilen ve Abadie, Diamond ve Hainmuller tarafından 2010 yılında geliştirilmiş bir metottur. SCM, 1994 yılında yürürlüğe girmiş NAFTA’nın hiç gerçekleşmediği durumda Meksika ekonomisinin ne şekilde gerçekleşeceğini tahmin edebileceğimiz bir gerçeklik sunmaktadır. “Sentetik Meksika” için verilerin tutarlı olabilmesi adına belirli devletlerin verilerinin ortalaması alınmıştır. Dolu, Göksel (2017) çalışmasında içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 28 devletin 1980-2015 verilerini almış olup, 1980-1993 yılları arası sentetik Meksika- gerçek Meksika karşılaştırmalarında gerçeğe yakın sonuçları elde etmişlerdir. Bu bakımdan gerçekleştirilmiş çalışmanın doğruluk payı oldukça yüksektir.

Kaynaklar

Önal, B. (2017). Latin Amerika Bölgesinin Ekonomik Entegrasyon Modelleri. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (s. 20-42). Ankara : Nobel Yayınları.

Brazil. (2021). The Worldbank Data: https://data.worldbank.org/country/brazil adresinden alındı.

Cravey, A. J. (2012). US – Mexico Borderlands. E. Jackiewicz, & F. Bosco içinde, Placing Latin America (s. 205-218). Maryland: Rowman & Littlefield Publishers.

Dolu, A., & Göksel, T. (2017). NAFTA’nın Meksika Ekonomisi Üzerindeki Etkileri: Sentetik Kontrol Metot Yaklaşımı. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi(3), 915-926.

[/vc_toggle]

Geçmişten Bugüne Uzay Çalışmaları ve Uzay Yarışı

Uzay, ilk çağlardan itibaren insanoğlunun zihnini meşgul etmiş, insanoğlunu onun gizemlerini çözmek için çalışmaya sevk etmiştir. İnsanların merak duygusunun yanı sıra günlük yaşamdaki hava durumunu tahmin etme, günleri dilimlere bölme gibi ihtiyaçlarının üzerine temellenen bu çalışmalar özellikle büyük medeniyetlerde gelişim göstermiştir. Bu amaçla Sümer, mısır, Babil ve Yunan gibi büyük medeniyetlerde çalışmalar yapılmış, ay ve güneş takvimleri oluşturulmuş, büyük gökbilimciler yetişmiştir. Türk İslam medeniyetine ise çeviri yoluyla geçen bu çalışmalar, bu alanla ilgilenen alimler için kaynak oluşturmuş ardından bu bilgilerin üzerine kendi araştırmalarının sonuçlarını koyarak bilim dünyasına katkı sağlamışlardır. Özellikle Timur’un torunu uluğ bey ve Ali kuşçu gibi bilginler bu alanda önemli çalışmalara imza atmışlardır.

Avrupa’da ise astronomi ve uzay hakkındaki bilimsel çalışmalar Türk- İslam dünyasına göre kısmen geç bir süreçte başlamıştır. Rönesans’la beraber Latinceden çevrilen elde edilen bilgileri üniversitelerde ders olarak okutuluyordu. Bunun genel amacı İslamiyet’te olduğu gibi dinî gün ve vakitleri belirleme, ve coğrafi keşiflerle beraber denizcilerin artan yön ve konum bulma ihtiyacını karşılamak ve takvimle ilgili sorunları gidermek adınaydı.

Kopernik, kepler, Galileo ve Newton gibi bilim adamları bu dönemde etkili olmuş isimlerdendir. Bu dönemden 20. Yüzyıla gelinceye dek uzay ve astronomi üzerine çalışmalar gelişerek devam etmiş ve kilisenin bilim adamları üzerindeki baskının azalmasıyla beraber gözle görülecek bir gelişim meydana getirdi. 20. Yüzyıldaki uzay çalışmalarına soğuk savaşın gölgesindeki uzay yarışı damgasını vurmuştur. II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB’nin liderliklerini yaptığı batı ve doğu bloklu iki kutuplu dünya sistemi ortaya çıkmıştır ve bu iki dünya devi ya kendisine tâbi uydu devletlerin sıcak savaşı üzerinden ya da akla gelebilecek her alanda ezeli rekabet ederek birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Diyebiliriz ki bugünkü birçok teknolojik gelişmeyi soğuk savaştaki uzay yarışına borçluyuz. Uzay yarışı resmî olarak 4 Ekim 1957’de Sovyetlerin Sputnik uydusunu yörüngeye oturtmasıyla başlamıştır. Bu gelişmeler başta ABD olmak üzere tüm dünyada panik havası yaratmıştı. Özellikle Amerikan halkındaki yenilmez Amerika düşüncesini sarmıştı. Bunun ardından 1957’de Leika isimli köpek Sputnik 2 ile uzaya gönderildi ancak kendisini kurtaracak teknoloji olmadığından uzaya yaklaştıktan sonra stres ve aşırı ısıdan dolayı öldü. Yuri gagarin adlı Sovyet kozmonotun 1 nisan 1961’de Rus roketi Vostok 1 ile yörüngeye ulaştı ve böylece uzaya giden ilk insan oldu. 16 Haziran 1963’te Valentina Tereşkova’nın uzaya gitmesiyle beraber uzaya çıkan ilk kadın olmasıyla SSCB bu alandaki ilklerin de sahibi oldu. SSCB’de bu gelişmeler yaşanırken ABD’de boş durmuyordu. Öncelikle halkın desteğini alabilmek ve yeni nesilleri bu alana yöneltmek için çalışmalar başlatıldı. Okul müfredatları değiştirildi, Başkan Kennedy halkı ikna etmek için konuşmalar yaptı ve bu amaçla Apollo projesi uygulamaya konuldu.

Kopernik

Bu projeyle aya insan gönderilmesi hedefleniyordu. Sovyetler ise bu alandaki bir projenin maliyetinden korktuğu için böyle bir hedefleri olmadığını ancak yarıştan da çekilmediklerini açıkladı. Bununla beraber ele geçirdiği birinciliği sürdüremeyeceği de anlaşılmış oldu. Amerikalı astronot Neil Armstrong’un 21 temmuz 1969’da 500 milyon kişinin canlı yayında katılımıyla aya ayak basan ilk insan oldu ve böylece ABD bu alanda tartışmasız lider olmuştu. O günden bugüne dek insanoğlunun uzay merakı katlanarak arttı ve her devlet kendi uzay aracını, uydusunu göndermeye çabaladı.

Devlet destekli NASA gibi yapılar kuruldu ve bu alanda çalışmalar yapan milyon dolarlık özel şirketler ortaya çıktı, uzayla ilgili dev sermayeli filmler çekildi, yetkin yazarlar bu alanda çok satan kitaplar yazdı. Dünyanın yaşanmaz bir hale gelmesiyle uzayda yaşam olacağına dair fikirler üretildi. Uzaylıların varlığı hakkındaki komplo teorileri zihnimizi meşgul etti, uzaylı istilasından dahi bahsedildi. Uzayda Hayat olur mu bilinmez bizce insanoğlunun uzay merakının bitmeyeceği somut bir gerçeklik olarak yanı başımızda duruyor.

[irp posts=”32421″ name=”Küresel Güç Mücadelesinde ABD’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. https://turkcebilgi.com/avrupa’da_astronominin_yeniden_geli%C5%9Fmesi
  2. Çimen, Ali, tarihi değiştiren olaylar, İstanbul, timaş yayınları,
  3. https://www.milliyet.com.tr/uzay-calismalari-ilk-defa-ne-zaman-yapilmaya-baslamistirmolatik-150/

[/vc_toggle]

Bilgi Savaşının Davranışsal Silahları

“Savaş alanındaki en zayıf nokta askerin zihnidir, çünkü diğer her şey zırhla kaplanabilir.”

Savaş, bazen gri bölgelere ve yeraltına inmekte. Bu gri alanı içeren savaşların “yeni” mühimmatı çoğunlukla anlatı ve inandırıcılıktır. Bu savaşlarda, yüksek miktarda zırhlı birliğe, çok sayıda askere ve konvansiyonelliğe ihtiyaç yok. Yeni nesil gri savaşların fiziki sahasında manevra kabiliyeti yüksek, az sayıdan oluşan, çoğunlukla yüksek profilli operasyonlar düzenleyen, özel şirketlere veya resmi orduya mensup birlikler bulunmaktadır. Bu birliklerin faaliyetleri çoğu zaman örtülebilir, gizlenebilir ve makul inkar edilebilirliği yüksek seviyede olması beklenir. Sahada yer alacak olan geleneksel şiddet (savaş araçlarının hızlı değişimi, düzensiz savaş araçlarını dahi gelenekselleştirebilir) uygulayıcıları dışında, bu yazı daha çok davranış ve psikoloji temelinde dolaylı “şiddetin” kullanım araçlarını inceleyecektir.

Modern koşullar altında durmadan değişen ve “gelişen” teknoloji, bilgi yayma hızını ve kapasitesini istikrarlı şekilde artırmaktadır. Büyük kitlelerin, bilgiye ulaşım olanakları her geçen gün gelişmektedir. Bu mevcut durum her şeyden önce bilgi savaşı, çatışması ve güvenliğiyle ilgilidir (Taddeo, 2011).

Siyasal iktidarların iç ve dış siyaset sahalarında bilgi savaşı yürütebilme kabiliyetine olan bağımlılığının artması reddedilemez bir gerçektir. Bilgi çatışması, düşmana karşı bilgi üstünlüğü elde etmek için gerçekleştirilen tüm bilgi yeteneklerinin kullanıldığı bir çatışmadır. Üstünlük elde etmenin ana yolu, ulusal ve ulusaşırı kitle iletişim araçlarının yanı sıra bir bireyin ve bir bütün olarak toplumun dünya görüşünü, siyasi görüşlerini, hukuk bilincini, zihniyetini, değer tutumlarını ve maddi-manevi ideallerini etkileyebilecek tüm bilgi ağlarını ifade etmektedir (Yurcik, 2000).

Bilgi savaşı klasik olarak psikolojik savaş, ekonomik savaş, elektronik savaş ve siber savaş gibi çeşitli şekillerde kategorize edilse de, bilgi savaşı gibi disiplinlerde keskin ve spesifik şekilde kategorizasyonu arzu etmek, sürekli revize edilmesi gereken bir uğraşı işaret etmektedir. Bu anlamda paradoksal şekilde birbirine benzeyen alt sınıflar oluşturmak yerine görece net algılanan alanlarda çalışmalar yapmak daha sonuç odaklı olmaktadır (Molander, Riddile, & Wilson, 1996).

Yazının temelini oluşturacak olan ve psikolojik savaşın alt sınıfı olarak kendine net bir yer bulabilen davranışsal savaşlar, kitle, grup ve bireysel bilinci değiştirmeyi amaçlayan içerik savaşlarıdır. Bu süreçte akıl, değer ve tutum için bir mücadele vardır. Düşmanın gerçeklik algısına müdahale edilirse, düşman, zafer için kullanılabilecek stratejik hatalar yapmaya itilebilir. Aynı zamanda söz konusu gerçeklik algısına müdahale ile savunmadan da söz edilebilir.

Tarihsel olarak psikolojik savaşlar siber savaşlardan çok önce yapıldı, onlarca değil binlerce yıl ile açıklanabilecek bir geçmişi var. Günümüzde davranışsal savaşlar, “bilgi lojistiğinin” hızı dolayısıyla faaliyeti artmış bir disiplindir. Çevrimiçi ortam, bu savaşları, nitelik olarak yeni bir etkinlik, ölçek ve yoğunluk düzeyine aktarmıştır. Psikolojiyi ve davranış silahlarını içeren bir siber savaş, yalnızca herkese açık interneti değil, aynı zamanda hükümet ağları, askeri ağları, ve özel ağları da kapsayan bir elektronik alanda yürütülen savaş türüdür. Bu savaşın kendi araçları, yöntemleri, taktikleri, stratejileri ve karşı faaliyetleri bulunmaktadır. (Molander, Riddile, & Wilson, 1996)

Henüz popüler olmamış ve üzerine çok çalışılmayan “davranışsal savaşlar”, büyük/küçük kitlelerin ve bireylerin davranışları hakkında büyük miktarda bilginin birikmesiyle çalışılma sıklığı yükselecek bir disiplin haline gelecektir. Bu biriken bilgilerin çoğu, devasa bir davranış arşivi olan internet içerisinde yer almaktadır. (Mackay & Tatham, 2009)

Davranışsal savaş, bilişsel hesaplama, büyük veri (big data) ve davranış bilimlerinin disiplinlerarası sınırlarının kesiştiği noktada geliştirilen araçlarla ilişkilidir. İnsan davranışının büyük ölçüde sadece fikirlerimiz, değerlerimiz, inançlarımıza değil, aynı zamanda temelde klişelere, alışkanlıklara, davranış kalıplarına da dayanırken, resmi ve gayriresmi sosyal kurumların etkisi altında da değişim gösterebilmektedir. Psikofizyolojik olarak bir kişi sorunları minimum şekilde enerji ve kaynak harcayarak çözmeye meyillidir. Bu nedenle, araştırmaların ortaya koyduğu gibi, davranışlarımızın önemli bir kısmı alışkanlıklara ve klişelere dayanan bir tür yarı otomatik modda gerçekleştirilir. Bu durum sadece temel davranış fonksiyonları ve standart yaşam durumları için geçerli değildir. Alışkanlıklarımız, davranış kalıplarımız, kültürel kalıp yargılarımız görünüşte derin düşünmeyi ve bilinç kaynaklarının seferber edilmesini gerektiren zor seçim durumlarında bile “yarı otomatik” halin ciddi bir etkisi bulunmaktadır.

“Yeni” sayılabilecek bir bilgi savaşı türü olarak davranışsal savaşların mühimmatı, kelimenin en geniş anlamıyla toplum tarafından içimize yerleştirilmiş davranış algoritmalarını, alışkanlıkları ve faaliyet kalıplarını değiştirmeye ve manipüle etmeye yönelik teknolojilere dayanmaktadır. Basit haliyle, davranışsal savaşların araç takımını şu örnek oluşturabilmektedir: Bir alışkanlığı şekillendiren yerleşik faaliyet türünü değiştirmek ve diğer hedeflere ulaşmak için davranış kalıplarını kullanmak. (Rhee, 2014)

Sürekli “doğru yola” yönlendirildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bilişsel her türlü savaş, hedef kitlede belirlenen amacı gerçekleştirmek için “yumuşak” araçların kullanımını içerir. Zihinsel değişiklikler davranışta her zaman bir değişikliğe yol açmaktadır. Bu bağlamda davranışsal savaşlar, insanların verilerinin durmadan biriktiği bir atmosferde popülerleşecek bir savaş türüdür. Bu savaşın amaçladığı şey genellikle silahlarla değil, başka “gri” yollarla davranışsal yöntemleri anlayıp zafer elde etmektir. Günümüz zamanı bilgi etkisi altındadır. Bu bilgi etkisi, ekonomi, finans, politika, teknoloji içeriklerinin bir silah olarak kullanılıp “savaşın” bir unsuru haline getirilmesidir. Bütün bu unsurlar insanların davranışlarıyla etki edilebilecek unsurlardır. Geleneksel anlamda fiili bir savaşın arasındaki “barış” boşluğu, ihmal edilmeyecek kadar önemlidir. Sürekli dikkat gerektiren rekabetlerle kendini göstermektedir. Bu boşluk süresince kendini “yumuşak güç” enstrümanlarıyla donatmalı ve “hakikat ötesi” çağın gereksinimlerini sağlamak gereklidir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Mackay, A., & Tatham, S. (2009). Behavioural Conflict: From General to Strategic Corporal. Cranfield: Defence Academy of the United Kingdom.

Molander, R., Riddile, A., & Wilson, P. (1996). Strategic Information Warfare: A New Face of War. California: RAND Corporation.

Rhee, B. H. (2014). Understanding behavior: application of the reasoned-action approach in legitimacy-building influence operations.

Taddeo, M. (2011). Information Warfare: A Philosophical Perspective. Philosophy and Geography, 105-120.

Yurcik, W. (2000). Information Warfare Survivability: Is The Best Defense a Good Offense?

[/vc_toggle]

Göçün Güvenlikleştirilmesi ve Avrupa Birliği Kapsamında Göç Sorunu

Göç, geçmişten bu yana uluslararası ilişkiler de dahil olmak üzere pek çok alanda tartışılan temel konulardan biri olmuştur. Kimi zaman sosyal bir fenomen olarak tartışılan göç kavramı, kimi zaman siyasi ve ekonomik konulara dahil edilerek tartışılmaktadır. Göçmenlik eylemi, insanların çeşitli nedenlerle ülkelerini terk etmeleri anlamına gelmekte olup farklı statülere sahip olabilmektedir. İnsanların ülkelerini terk etmelerinin nedenleri arasında ülkelerin sosyal ve ekonomik refahı, siyasi faktörler ve tercihli göç yer almaktadır. Sosyal ve ekonomik refahın düşük olduğu bölgelerde, insanlar daha yüksek yaşam standartlarına sahip yerlerde yaşamak istedikleri için göç edebilmektedirler. Ayrıca siyasi nedenlerle ülkesini terk edenlerin savaş, iç savaş ve terörizm gibi olumsuz durumlar nedeniyle terk ettikleri gözlemlenmektedir. Ülkeleri tarafından zulüm gören insanların da refah seviyesi yüksek ülkelerde yaşamak istediği açıkça görülmektedir.

Güvenlik kavramı, göç kavramı gibi uluslararası ilişkilerde de her zaman gündemde olan konulardan biridir. Güvenlik, devletlerin ve diğer tüm aktörlerin önem verdiği ve istenmeyen bir olgudur. Devletler bu konuda çeşitli stratejiler geliştirerek hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik algısının değiştiği görülmektedir. Askerî alandan çok göç ve terör gibi konuların da güvenlik konusu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde ve 2000’li yılların ortalarında göçe bakış açısının da güvenlik ekseninde değiştiği görülmektedir. Avrupa Birliği üye ülkeleri, göç konusunda ciddi sorunlarla karşılaşmışlardır. Güvenlik kapsamında ele aldıkları göç ve mülteci sorunları Avrupa Birliği için çözülemez boyutlara ulaşmıştır. Bunun en önemli nedeni sığınmacı ve mültecilerin üye ülkelerin sosyal yapısını ve kimliklerine zarar verdiği iddiasıdır.

Güvenlikleştirme

Barry Buzan

Devletlerin güvenlik konusunda geçmişten beri değişen ve gelişen çeşitli stratejileri vardır. Bu bağlamda, devletler ve diğer aktörler, uluslararası düzeyde güvenlik sorunu oluşturdukları konularla ilgilenmektedirler. Ayrıca ulusal düzeyde ele alınan bazı konu ve sorunların da güvenlik çerçevesinde çözülmesi istenmektedir. Kopenhag Okulu ve Paris Okulu, güvenlikleştirme üzerine çalışan en önemli iki ekoldür. Barry Buzan liderliğindeki Kopenhag Okulu, güvenlikleştirme konusunun söylemler yoluyla değer kazandığını savunmaktadır (Demirtaş, 2019: 2). Kopenhag Okulu, belli bir meselenin siyasi yollarla nasıl çözülebileceğinden bahsetmenin yanında, bunun yerine bir güvenlik sorununa dönüştürülüp çözüldüğünü ileri sürmektedir (Demirtaş, 2019: 3). Kopenhag Okulu, güvenlikleştirmenin çoğunlukla söylemler yoluyla yapıldığını ve uygulamalarının ortaya çıktığını ifade etmektedir.

Kopenhag Okulu’nda, güvenlikleştirmenin düzgün işlemesi için iki yol olduğundan bahsedilmektedir. Bunlardan ilki “Varoluşsal Tehdit” diğeri “Referans Nesnesi” kavramlarıdır. Varoluşsal tehdit, konunun devlet veya başka bir aktör nezdinde tehdit olarak işlenmesidir. Mülteciler kapsamında ele alındığında, mültecilerin devletin ve toplumun mevcut kimlik modelinde yıkıcı bir etkiye sahip olduğu iddiası, Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki aşırı sağ partiler tarafından desteklenmektedir (Demirtaş, 2019: 2). Bu durum, güvenlikleştirme eyleminin ve politikalarının devletlerin söylemleri tarafından şekillendirildiğini göstermektedir. Onu bir Referans Nesnesi yapan başka bir yol, tehdit edici konular veya durumlar olarak tanımlanmaktadır.

İncelenen göç durumunda, mültecilerin ev sahibi ülkeyi tehdit ettiği ve mevcut homojenliğini bozduğu iddia edilmektedir. Bu durumda devlet referans nesne olarak kabul edilir (Demirtaş, 2019,2). Bu bakış açısının bir sonucu olarak, uluslararası düzeyde güvenlik perspektiflerini şekillendirirken aktörlerin ne kadar önemli olduğu görülmektedir. Bu inşa sürecinde tehditlerin belirlenmesi ve bu sorunlar etrafında uygulanan politikaların benimsenmesi çok önemlidir. (Mandacı ve Özerim, 2013: 107). Öte yandan Paris Okulu, Kopenhag Okulu’nun önermelerine bazı temel katkılar sağlamaktadır. Güvenlikleştirme durumunda sadece söylemlerin değil, uygulanan politikaların da çok önemli olduğunu söylüyor. Bunlar, komşu ülkelerle sınırların inşa edilmesini ve kontrollerin artırılmasını içermektedir (Demirtaş, 2019: 4).

Göç Olgusu

Göç, insan varlığının her döneminde olduğu gibi günümüzde de sıklıkla yaşanan bir durumdur. Örneğin 1950’li yıllarda göç olgusunun tarihsel süreçlerine bakıldığında, iş gücü göçünün yoğun bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Bu dönemde Avrupa kıtasına ciddi bir işçi göçü yaşanmıştır. Avrupa kıtasında işçi göçünün neden olduğu işçi hareketi, oradaki ülkelerin kalkınmasını ciddi şekilde etkilemiştir. Avrupa devletleri bu dönemde göç akışından şikayet etmemişlerdir. Küreselleşmenin arttığı yıllarda göç olgusu da artmaktadır. Artan göç nedeniyle çeşitli sorunlar da ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bu durum, devletleri ve diğer aktörleri olumlu ya da olumsuz etkilemektedir. Özellikle Avrupa Kıtası açısından göç durumunun iyi yönleri de olmaktadır. Bunlar arasında Avrupa içi işçi hareketliliği ve ekonomik refahın sağlanması yer alıyor. Öte yandan Avrupa’da homojenleştirilmeye çalışılan sosyal birlik yapısının bozulmasına neden olabileceği göçün olumsuz etkilerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Ancak göç genel olarak Avrupa kıtasına fayda sağlamadığında istenmeyen bir durum olarak tartışma konusu olmuştur. Bugün Avrupa Birliği ekseninde göç tartışmaları artarak devam etmektedir. Göç konusunda karşıt görüşlerin Avrupa genelinde arttığı da ortadadır.

Avrupa Birliği ve Göç Sorunu

Bugün dünyanın birçok ülkesi, güvenlikleştirmeye ilişkin çeşitli politikalar ve söylemler geliştirmiştir. Mültecilerin güvenlikleştirilmesi ve aktörler adı altında incelenmesi de bu söylemlerin uygulamalarıdır. Bu ifadeler birçok Avrupa ülkesinde karşılık bulmuştur. Öncelikle, göçü sınırlarında bir güvenlik tehdidi olarak görmeyen ülkeler, bir süre sonra, tehdit olarak benimseyerek sınırlarına duvarlar örmüşlerdir. Bu durumun en iyi örneği olan Almanya’dır. Küresel ekonomik kriz ve güçlü bir ekonomiye sahip Almanya, Avrupa ekonomik krizinin etkilerine rağmen mülteciler konusunda kısıtlayıcı politikalar izlemekten çekinmemiştir. Ancak bu dönemde Almanya’da aşırı sağ partilerin göç karşıtlığının durdurulamaması da göçün güvenlikleştirilmesi açısından önemli bir konu olmuştur (Demirtaş, 2019: 5). Göçün güvenlikleştirilmesinden önce halkın ikna sürecinin gerçekleşmesini sağlayan Avrupa Birliği üyesi ülkeler, artan aşırı sağ partilerin ve göç karşıtlığının halk üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldıramamıştır. Bu durum, Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki zayıflığının bir sonucu olarak gösterilebilmektedir.

Almanya’dan farklı olarak Ulusal Birlik Partisi’nin göçmenlik karşıtı muhalefetinin Fransa’da da ivme kazandığı görülmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği için kritik bir gelişme olan Brexit süreci, İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla sonuçlanmakla birlikte, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasının altında yatan nedenlerden biri olan, Birliğin başarısız göçmenlik politikalarından da etkilemiştir.

Göç yönetimi konusunda çeşitli çalışmalar yürüten AB, üye ülkeleri ortak bir çatı ve politika altında toplamakta güçlükler yaşamıştır. Ülkelerin ortak politikalarda birleşememelerinin en önemli nedeni, göç politikalarını ulusal çıkarlarına göre uyarlamak istemeleridir. Bu bağlamda Avrupa Birliği, Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerle çeşitli antlaşmalar imzalamaya ve göç sorununu ülke çapında hareket ettirerek dışsallaştırmaya çalışmaktadır (Demirtaş, 2019: 6).

Avrupa Birliği, göçün güvenlikleştirilmesi yanı sıra göçün dışsallaştırılmasının üzerine de yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte, göçün dışsallaştırılması da güvenlikleştirilmesi gibi çok boyutlu bir olgudur. Avrupa’da bu durumun en belirgin örneği aşırı sağ partilerin aktif ve hızlanan göç karşıtı tutumlarıdır. Avrupa Birliği tarafından göç kapsamında yapılan çalışmaların en önemlisi Schengen Anlaşması olarak kabul edilmektedir. Bu uygulamada göç ve iltica gibi konularda çeşitli tedbirlerin alınmasının amaçlandığı görülmektedir. AB, bu anlaşma ile diğer ülkelere karşı dış sınırlarını belirlemiştir. Ancak Akdeniz’den Avrupa’ya göç akışı, Birliğe üye ülkeleri de endişelendirmeye başlamıştır (Özerim, 2014: 30). Avrupa’nın dış sınırlarını korumak, sınır kontrollerini sağlamak ve yasa dışı göçle mücadele, birliğin göç konusunda ana hedefi haline gelmektedir.

Güvenlik kaygıları nedeniyle, Avrupa Birliği göç konularının yönetimine ilişkin küresel politikalar uygulamaya odaklanmaktadır. Düzenli göçü teşvik eden Avrupa Birliği, şiddet ve terörizm gibi olaylar etrafında hareket ederek güvenlik çalışmalarına yasa dışı göçü de dahil etmektedir.

Duygu Temiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Demirtaş B. (September 2019), “Mülteciler ve Güvenlikleştirme”, Güvenlik Yazıları Serisi,
Number: 8.

Kanca, R. (2019), ‘The Concept of ‘’The Other” and European Union Migration Policy’
İstanbul University.

Karakaş D. (June 2016), “Mülteci Sorunu Çerçevesinde Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri”,
ORMER, no:16.

Mandacı, N. ve Özerim G. (2013), “Uluslararası Göçlerin Bir Güvenlik Konusuna Dönüşümü:
Avrupa’da Radikal Sağ Partiler ve Göçün Güvenlikleştirilmesi”, Journel of
Uluslararası İlişkiler, 10 (39), 105-130.

ORSAM (2012), ‘Global Migration and Development of Migration Policiesof Turkey and the
European Union, Report No: 123 p. 7-24.

Özerim, Gökay. (2014), ‘Supranatıonalısatıon Of The Mıgratıon Polıcıes In Europe And
Transformatıon Into A Securıty Issue: A New Phase In Hıstory Of European
Mıgratıon?’, Ege Strategic Research Journal Volume 5 Number 1, p. 11-48.

[/vc_toggle]

Türk Anayasalarında Âdem-i Merkeziyetçilik Düşüncesi

Günümüze kadar gelen süreçte 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları yürürlükte kalmıştır ve her bir anayasada yerel yönetimler birbirini tamamlar şekilde ele alınmış fakat büyük değişiklikler yapılmamıştır (Kırışık ve Sezer, 2006: 5). 1876 Anayasası (Kanun-i Esasi) Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıdır. Bu anayasa Belçika ve Fransa Anayasalarından esinlenerek yapılmıştır. 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi, yerel yönetimleri ilk defa anayasal metin olarak düzenlemiştir. Vilayet başlığı altında düzenlenen anayasa maddelerinde merkezi yönetimle yerel yönetim ilişkisi ele alınmıştır (Kırışık ve Sezer, 2006: 8). İl yönetiminin yetki genişliği ve görevler ayrımı konusu üzerinde durulmuştur.

Kanun-i Esasi

Ayrıca ülkenin mülki idare birimleri olarak, vilayet, liva ve kaza gösterilmiş, bu idari birimlerde seçimle oluşan idare meclislerinin ve yılda bir kez toplanan il genel meclisinin bulunduğu belirtilmiştir. Çeşitli kanunlarla özerk bir yapı sayılan yerel yönetimler Osmanlı Devlet yapısından kaynaklanan merkeziyetçilik sebebiyle Cumhuriyet’in ilanına kadar merkezin bir uzantısı olarak görevlerini sürdürmüştür.

1913 yılında yürürlüğe giren idare-i umumiye-i vilayet kanunu muvakkati ise âdem-i merkeziyetçiliğin temel esaslarını benimseyerek ortaya çıkmıştır. Bu kanunun temelinde Tanzimat döneminde 1864 ve 1871 nizamnameleri çerçevesini âdem-i merkeziyet yönünde genişletmeyi amaçlayan girişimlerin başarısız kalması yatmaktadır. Bu sistem varlığını 1913’e kadar korumuş ve böylelikle ortaya çıkmıştır. 1913 tarihli kanun ile il özel idareleri geliştirilmiş ve önemli yetkilere sahip olmuşlardır. Bu kanun ile illerin genel ve özel yönetimini ilgilendiren esaslar da düzenlenmiştir. Bu kanun ile il özel idareleri çağdaş bir yerelleşme yapısına kavuşmuştur. Çünkü yerel hizmetlerin yürütülmesinde il halkının seçimle iş başına getirdiği meclis üyeleri yetkili kılınmıştır. TBMM’nin ilk anayasası olma özelliğini taşıyan 1921 tarihli Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu ile illere ve bucaklara özerk bir statü ve tüzel kişilik verilmektedir. Bu kanunda il meclislerinin doğrudan halk tarafından seçilmesi yer almaktadır. 1921 tarihli kanun idari âdem-i merkeziyetçi bir anlayışa sahip olmuş ve yerel hizmetlerin önemini vurgulamıştır. Ayrıca bu kanun 1924’de ilan edilecek olan ilk T.C. Anayasasının ilkelerini belirleyici nitelikte olmuştur. Yasada sayılan yerel yönetim kuruluşları ve görevleri bakımından dikkat çeken husus 1876 anayasasından farklı olarak illere yerel hizmetler yönünden tüzel kişilik ve özerklik verilmesidir. Ayrıca valilerde TBMM’nin vekili ve temsilcisi olarak tanımlanarak il meclislerinden ayrı tutulmuştur (Güler, 2000:21). Kurtuluş Savaşı nedeniyle uzun süre yürürlükte kalamayan bu anayasada, bugünkü yerel yönetim yapısına kıyasla daha özerk bir yapıya sahip olmasına karşılık, siyasal yerinden yönetim amaçlanmamıştır (Keleş, 2006: 102).

TBMM

1921 Anayasası kısa fakat merkezi idare, taşra teşkilatı ve yerel yönetim konularına çoğu maddesinde değinerek önem vermiş bir anayasadır. Cumhuriyetin ilanından sonra 20 Nisan 1924’te kabul edilen ve T.C.’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasası’nın Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda yer alan yerel yönetim sınıflandırmalarını sürdürdüğü görülür. Yasanın 91. maddesi illerin işlerinin, yetki genişliği ve görev ayrımı esaslarına göre idare edileceğini hüküm altına almıştır. Yaptığı yerel yönetim sınıflandırması ve koyduğu yetki genişliği hükmünden 1924 Anayasası’nın idari âdemi merkeziyetçi bir yaklaşımı kabul ettiği görülmektedir. Görev ayrımı ilkesi, il genel yönetiminin başındaki valilerin yetki genişliği ilkesi ile birlikte 1876’dan 1961’e kadar anayasalarda yer almıştır. 1921 ve 1924 Anayasalarının benimsenen yetki genişliği ve görev ayrımı ilkeleri tekçi devlet ilkesi açısından riskli bulunmuş ve 1961 Anayasası ile birlikte anayasal temelini yitirmiştir. (Güler, 2000: 22)

1961 Anayasası,

112. Md: “ İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. Kamu tüzel kişiliği, ancak Kanunla veya Kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.”

115. Md: “Türkiye, merkezi idare kuruluşu bakımdan coğrafya durumuna, iktisadî şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır. Belli kamu hizmetlerinin görülmesi amacıyla, birden çok ili içine alan çevrede, bu hizmetler için, yetki genişliğine sahip kuruluşlar meydana getirilebilir.”

116. Md: “Mahallî idareler, il, belediye veya köy halkının müşterek mahallî ihtiyaçlarını karşılayan ve genel karar organları halk tarafından seçilen kamu tüzel kişileridir…”

1961 Anayasası’nda kabul edilen idarenin bütünlüğü ilkesi günümüz Anayasası olan 1982 Anayasası’nda da kabul görmüştür (Cenikli, 2011: 10).

1982 Anayasası,

123. Md: “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.

 

126. md: “Türkiye, merkezî idare kuruluşu bakımından, coğrafya durumuna, ekonomik şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır. Kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok ili içine alan merkezî idare teşkilatı kurulabilir. Bu teşkilatın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir.”

127. md: “Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir. Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir…”

Sonuç Yerine 

Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde oluşan merkeziyetçilik ve âdem-i merkeziyetçilik tartışmaları uzun bir süreç devam etmiştir. Bu tartışmalar merkeziyetçilik ile sonuçlanmıştır. Merkeziyetçi bir yönetim anlayışından Cumhuriyet yönetimine geçen bir ülke olan Türkiye’de merkeziyetçiliğin terk edilmesi kolay bir süreç değildir. Bu nedenle Osmanlı imparatorluğu döneminden yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan merkeziyetçi anlayış günümüzde biraz farklılaşmış olsa da kamu yönetimi üzerinde etkinliğini sürdürmeye devam etmiştir. Cumhuriyet tarihinin belli dönemlerinde yapılan çalışmalarla kamu hizmetlerinin yerelleştirilmeye çalışılması adımları atılmıştır. Gerek yerli gerekse yabancı uzmanların hazırladıkları raporlarda vurgulanmaya çalışılan nokta merkeziyetçi devlet geleneğinin yol açtığı sıkıntılar olmuştur. Tanzimat döneminde de tespit edilen problemlerin kaynağı yine aynı konulardır. Merkeziyetçi yönetimin kamu hizmetlerinde bürokratik yapıyı güçlendirmesi ile vatandaşın kamu hizmetlerini elde etmesi zorlaşmıştır. Hizmette halka yakınlık ilkesinin uygulanmasına geçişin sağlanamamış olması nedeni ile tüm kararlar merkezi düzeyde alınmakta, yerel yönetim birimlerinin bu aşamada herhangi bir etkinliği görülmemekteydi. Küreselleşme süreci ile birlikte hızlanan yerelleşme hareketleri Türkiye’de de etkisini göstermiştir. Ancak bu etki sınırlı düzeyde kalmış, beklenen adımlar atılamamıştır. 1980 sonrasına kadar kamu yönetiminin âdem-i merkezileşmesi yönündeki reform çabaları başarılı olamamıştır.

Ancak 1980 sonrası neo-liberal teorinin ve ülkede dışa açılma girişimlerinin olumlu adımlar olduğunu belirtmek gerekir. Bu dönemde özel sektörün önü açılmaya çalışılmış, kamunun yaptığı hizmetlerde tekeller kaldırılmak istenmiştir. Özelleştirme uygulamaları ile de devletin piyasa aktörü değil, piyasada düzeni sağlayıcı ve denetleyici olması yönünde gelişmeler olmuştur. Bu anlamda bağımsız çalışan düzenleyici ve denetleyici kurullar oluşturulmuştur. Kamu yönetiminde merkeziyetçi anlayışın sona erdirilmesi yönündeki en büyük adım Avrupa Birliği ve uluslararası kuruluşların da desteğiyle 2000’li yıllarda atılmıştır. 2003 yılında meclisten geçen Kamu Yönetimi Temel Kanunu Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadığı için hayata geçirilememiştir. Adem-i merkeziyetçi ve iyi yönetişim ilkeleri temel alınarak hazırlanan tasarı, yerinden yönetim ilkesine ve yerelleşmeye büyük önem vermiştir. Beraberinde pek çok eleştiriyi de getirmiştir. Merkezi yönetimin taşra örgütlenmesinin il özel idarelerine devredilmesi, eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerin yerelleşmesi bazı kesimlerin tepkisine neden olmuştur. Ancak İl Özel İdareleri Kanunu, Büyükşehir Belediye Kanunu Ve Belediye Kanunu şeklinde parça parça düzenlemelerle adem-i merkeziyetçi bir devlete doğru adımlar atılmıştır.

[irp posts=”31876″ name=”1808-2017 Yılları Arası Türk Anayasa Hareketleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Cenikli, Elvan, “Türkiye’de Mali Yerelleşme Anlayışına Tarihsel Bir Bakış”, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, ss.1-14, 2011.

Güler, Birgül Ayman, “Yerel Yönetimleri Güçlendirmek mi? Âdemi Merkeziyetçilik mi?”, Çağdaş Yerel Yönetimler, ss. 14-29, 2000.

Keleş, Ruşen,  Yerinden Yönetim ve Siyaset, Cem Yayınları, İstanbul, 2006.

Kırışık, Fatih ve SEZER, Özcan,” Türk Anayasalarında Yerel Yönetimler”, Çağdaş Yerel Yönetimler, Cilt 12, Sayı 15, ss. 5-30, 2006.

[/vc_toggle]