Avrupa Birliği’nin Çevre ve İklim Değişikliği Programları

Çevre sorunları ve iklim değişikliği konuları küreselleşme ile birlikte son dönemde tüm dünya devletlerinin tartıştığı ve üzerine çalışmalar yaptığı konulardan olmuştur. Çevre sorunları algısı Sanayi Devrimi ile değişime uğramış ve teknolojinin yıllar içerisinde gelişmesiyle birlikte giderek artan bir tehdit haline dönüşmüştür. Uluslararası arenada temel aktör olan devletler ulusal çapta çevre sorunlarını önlemek adına politikalar geliştirmiş olsa da kısa sürede bu politikaların tek başına yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Bu sebeple devletler uluslararası örgütler aracılığıyla birtakım politikalar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştır. Uluslararası örgütler boyutuyla çevre sorunlarını önlemek adına atılan ilk önemli adım Birleşmiş Milletler Örgütünün düzenlediği 1972 Stockholm Dünya Çevre Sorunları Konferansıdır.

Stockholm Dünya Çevre Sorunları Konferansı

Bu konferansa katılan 100’den fazla devlet çevre sorunlarının tanımlanması, önlenmesi için ortak paydada buluşarak konferans sonunda bir deklarasyon yayınlamışlardır. Bu konferansın en önemli noktası ise çevre hakkının bir insan hakkı olarak kabul edilmesidir [1]. 1970’lerde başlayan bu adımlar daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Akdeniz Eylem Planı, Brundtland Raporu, Rio Konferansı, İklim Değişikliği ve Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü vb. birçok konferans ve anlaşmalar yapılmıştır.

Avrupa Birliği (AB), çevre konusunda duyarlılık kazandırılması ve çevre sorunlarının önlenmesi konusunda örnek olacak örgütlerden biridir. AB hem çevre sorunları hem de iklim değişikliği konularında birçok çalışmalar yapmış ve bu konular üzerinde politikalar geliştirerek uygulamaya koymuştur. AB aynı zamanda Dünya Çevre Konferansında kabul edilen belgeleri de örgüt içerisinde kabul etmiştir [2]. AB’nin çevre konusunda uygulamaya koyduğu temel politikaları Avrupa Tek Senedi, Maastricht Anlaşması, Amsterdam Anlaşması, Nice Anlaşması, Lizbon Anlaşması ve Çevre Eylem Programları gibi anlaşma ve programlar üzerinden değerlendirilebilmektedir. Bu çalışmada öncelikle AB’de çevre politikalarının gelişim sürecine bakılmasının ardından ikinci kısımda AB’nin iklim değişikliği politikaları incelenerek AB’nin uluslararası arenada bu politikaları nasıl uyguladığına bakılacaktır.

Avrupa Birliği’nde Çevre Politikaları 

AB’nin kurucu anlaşmalarında tesis edilmeyen çevre politikaları ilk olarak 1987 yılında Avrupa Tek Senedi ile birliğin kurucu anlaşmalarına dahil edilmiştir. Fakat AB’de çevre politikaları 1970’lerden itibaren oluşmaya, gelişmeye başlamıştır. AB’de çevre politikalarının gelişimi hem ekonomik hem de sosyal nedenlere dayanmaktadır. Ekonomik nedenlere bakıldığında AB’nin kuruluş amaçlarından olan iç pazar oluşturma hedefi doğrudan çevre konusu ile iç içedir. Bir iç pazar oluşturmak diğer devletlerle de ortak standartlara ulaşmak anlamına geldiği için çevre politikaları gittikçe önem kazanmıştır. Sosyal nedenleri ile aldığımızda ise AB, kuruluşundan bu yana genişleme sürecinde olan örgütlerden biridir.

Birliğin genişlemesi sonucunda artan nüfusla birlikte ihtiyaçlar da artmış ve birlik üretim kapasitesini arttırmak durumunda kalmıştır [3]. Bunun da sonucunda kaynaklar tahribata uğrayarak tükenmeye başlamıştır. İşte bu sebeple AB’de çevrenin korunması ve çevre sorunlarının önlenmesi pek çok anlaşmaya konu olmuş ve AB’nin en önemli meselelerinden biri haline gelmiştir.

Çevre sorunlarına bağlı iklim değişiklikleri, kirlilik gibi problemlerin tek bir bölge ya da ülke üzerinde sınırlı kalmaması, tüm dünya ülkelerini ilgilendirmesi sebebiyle AB ülkeleri gerek Birlik içinde gerekse diğer ülkelerle birlikte hareket etmenin çevre konusunda en önemli nokta olduğunu kavramıştır. Buradan hareketle gerek ikili anlaşmalar ile gerekse Birleşmiş Milletlerin çevre politikalarına dahil olarak çevre konusunda önemli adımlar atmıştır.

AB’nin çevre politikalarına bakacak olursak;

  1. Avrupa Tek Senedi
  2. Maastricht Anlaşması
  3. Amsterdam ve Nice Anlaşmaları
  4. Lizbon Anlaşması
  5. Çevre Eylem Programları olarak sıralamak mümkündür.

1. Avrupa Tek Senedi 

AB’nin kurucu anlaşmaları olan 1951 ve 1957 tarihli anlaşmalarda çevre politikalarına yer verilmemiştir. 1987 yılında yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile AB’nin kurucu anlaşmaları revize edilmiş ve çevre konusuna ayrı bir başlık ayrılmıştır [4]. Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Anlaşması’nın 3. Bölümü 130. maddesine ‘çevre’ adı altında VII. bir başlık oluşturulması düzenlenmiştir. Bu başlık altında 3 maddeye yer verilerek, çevre kalitesinin korunması ve iyileştirilmesi, insan sağlığının korunmasına katkıda bulunulması ve doğal kaynakların gelecekteki durumu göz önüne alınarak kullanılması ve tüm bunların topluluk tarafından eyleme geçirilmesi belirtilmiştir [5]. Avrupa Tek Senedi, kurucu anlaşmalara çevre konusunda ilk kez maddeler eklemesi sebebiyle AB çevre politikaları açısından önem arz etmektedir.

2. Maastricht Anlaşması 

1992 tarihli Maastricht Anlaşması ile Avrupa Tek Senedi ile getirilmiş olan 3. Bölüm 130. maddedeki çevre başlığı altındaki maddeler birtakım değişikliklere uğramış ve çevre ile ilgili yeni düzenlemelere yer verilmiştir. Maastricht Antlaşması; çevreye saygılı bir sürdürülebilir gelişmeyi temel amaç olarak benimsemiştir. AB şu hedefler konusunda görüş birliğine varmıştır; küresel ve bölgesel düzeyde çevre sorunları ile mücadele etmek üzere, uluslararası düzeyde önlemlerin geliştirilmesi, birliğin değişik bölgelerindeki durumların çeşitliliği dikkate alınarak yüksek bir koruma seviyesinin hedeflenmesi, çevre koruma önlemlerini, AB’nin diğer politikaları ile entegre etmek için bazı uyumlaşma önlemlerinin alınması ve çevre politikalarının finansmanı için uyum fonu kurulmasıdır.[6]

3. Amsterdam ve Nice Anlaşmaları [7]

1999 yılında yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşmasıyla, ileri derecede çevre kalitesinin korunması ve iyileştirilmesi, uyumlu ve dengeli sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi gibi önemli değişiklikler Topluluğun genel amaçları arasına girmiştir. Nice Antlaşması 7-8 Aralık 2000 yılında yapılan zirve sorucunda imzalanmıştır. Bu anlaşmada çevre ile ilgili normlar daha belirgin konuma getirilmiş ve daha üst düzeye çıkarılmıştır. Çevrenin korunması konusunda yapılan düzenleme, “doğrudan ve dolaylı biçimde su kaynaklarının kullanımını etkileyen su kaynaklarının yönetimine ilişkin nicel önlemlerin”, eklenmesi ve “atıkların yönetimi haricinde arazi kullanımı” ibaresinin önceki metinlerden çıkarılması şeklinde gerçekleşmiştir.

4. Lizbon Antlaşması 

AB çevre politikalarının temelini oluşturan ilkeleri bütünlük içerisinde görebilmek için, AB’nin kurucu antlaşmalarına ek olarak Lizbon Antlaşması’na da bakmak gerekmektedir [8].

Lizbon Antlaşması sonrasında

Antlaşmanın çevre ile ilgili maddesinde; çevresel kalitenin geliştirilmesi, sürdürülmesi ve korunması, doğal kaynaklardan makul ve mantıklı bir şekilde yararlanılması, insan sağlığının korunması hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde çevre sorunlarının ortadan kaldırılması amaçlarına yönelik olduğu belirtilmektedir. AB Anayasası olarak nitelendirilen Lizbon Antlaşması, AB’nin çevre ile ilgili atacağı adımların boyutunu genişletmiş ve Birliğin sadece tedbir almak değil çevre ile ilgili çalışmaları finanse etmesi gerektiği üzerinde odaklanmıştır.[9]

5. Çevre Eylem Programları 

AB, Birleşmiş Milletlerin 1972 Stockholm Konferansının ardından dönemin üye devletleri ile birlikte aldıkları kararlar neticesinde çevre eylem planlarını ortaya koymuşlardır. Bir bakıma AB temel belge ve anlaşmaları ile ortaya konulan çevrenin korunmasının uygulamaya konulması niteliği de taşıyan bu çevre eylem programlarının hukuki bağlayıcılığı bulunmasa da birliğin çevrenin korunması konusundaki örnek uygulamalarındandır. Bu programlar ile üye devletler sadece belli bir bölge ya da ülke ile sınırlı kalmayarak tüm dünyayı da kapsayacak ilkeler ve maddeler içeren planlar hazırlamışlardır.

a) Birinci Çevre Eylem Programı (1973-1976):

Programın temel amacı “Ulusal çevre politikalarının, birbirine uyumlu hale getirilmesi ve koordine edilmesidir”. Birinci Çevre Eylem Programı’nın genel prensipleri on bir başlık halinde verilmiştir. Bu program ile Topluluk gelecekteki politikaları şekillendirecek ve yol gösterecek ilkeleri benimsemiştir.

b) İkinci Çevre Eylem Programı (1977-1981):

Birinci Çevre Eylem programının tamamlayıcısı niteliktedir. Bu program ile çevre sorunlarının giderilmesi konusunda politikaların geliştirilmesinin yanı sıra ortak çevre politikasının belirlenmesi konusunda da adımlar atılmıştır [10].

 

c) Üçüncü Çevre Eylem Programı (1982-1987):

İlk iki programa göre daha genel konulara değinmiştir. Özellikle çevre sorunlarını önleyici politikalara çokça yer verilmiştir. Bu program ile asıl üzerinde durulan konu kirliliği ortaya çıkaran etmenlerin ortadan kaldırılması olmuştur [11].

d) Dördüncü Çevre Eylem Programı (1987-1992):

Avrupa Tek Senedi ’nin ardından ortaya konan bu programda kirlenmenin önlenmesi konuları üzerinde durulmuştur. Bu programın diğer programlardan farkı nükleer güvenlik ve bio-teknoloji gibi konulara da yer vermiştir. Ayrıca uluslararası düzeyde eylem konusu üzerinde önemle durulmuştur.[12]

e) Beşinci Çevre Eylem Programı (1993-2000):

Bu program ile öncelikle kirlenmeden önce koruma ve ortak sorumluluk ilkesi ana temaları oluşturmaktadır. Ayrıca sürdürebilir kalkınma ve sorumluluğun paylaşılması kavramları üzerinde de sıkça durulan bu programın içeriğinde iklim değişikliği, asit yağmurları, atıkların yönetimi vb. pek çok konu üzerinde durulmuştur.[13]

f) Altıncı Çevre Eylem Programı (2001-2010):

Altıncı Çevre Eylem Programı ana hatlarıyla Çevre Hukukunun AB üye ülkeleri tarafından yüksek derecede uygulanmasının sağlanması ile çevresel İlkelerin ve politik hedeflerin tam entegrasyonunun AB ülkeleri tarafından onaylanması üzerinde durmuştur. Bu program önceki eylem programları üzerine kurulmuştur. Ayrıca küresel ölçekte çevre sorunlarını daha geniş kapsamlı ele almaktadır.[14]

g) Yedinci Çevre Eylem Programı (2013-2020):

Program 2020 yılına kadar yürürlükte kalacaktır. Bu programda AB çevre mevzuatına geniş bir yelpazede yer verilmiştir. Bunun sonucu olarak hava, su ve toprak kirliliği önemli ölçüde azaltılmıştır. Mevcut kimyasallar modernize edilmiş ve birçok zehirli ve tehlikeli maddenin kullanımı kısıtlanmıştır.[15]

AB Çevre Eylem Programı, AB’nin belirlemiş olduğu politikaların uygulanmasına yardımcı olmuş aynı zamanda üye devletler başta olmak üzere hem aday ülkelere hem de diğer dünya ülkelerine örnek teşkil etmektedir. Bu anlamda bu programlar ile AB’nin çevre konusundaki temel ilkeleri de oluşmuştur. Bu ilkeler; Kirleten Öder İlkesi, Önleme İlkesi, İhtiyatlılık İlkesi, Yüksek Seviyede Koruma İlkesi, Kaynakta Önleme İlkesi, Bütünleyicilik İlkesi, Hizmette Halka Yakınlık/ Katmanlı Yetki İlkesidir [16].

Avrupa Birliği İklim Değişikliği Politikaları ve Örnek Uygulamalar 

Küresel iklim değişikliği ile mücadelede en önemli ve ilk küresel yanıt, Rio de Janerio’da 1992’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ile olmuştur. AB, 1992’den önce henüz BMİDÇS’nin hazırlık sürecinde iken, Lüksemburg Çevre ve Enerji Konseyi’nde 1990 yılında belirlediği kendi içinde CO2 emisyon azaltım hedefi ile küresel iklim politikalarının geliştirilmesinde o tarihlerden bu yana erken ve güçlü bir konumda olmuştur. AB, BMİDÇS’ye 21 Mart 1993 tarihinde taraf olmuştur [17]. Aralık 1997’de BMİDÇS’ye ek Kyoto Protokolü’nü kabul edilerek iklim değişikliğini ele almak için bir adım daha atılmıştır. BMİDÇS çerçevesine dayanan Protokol, başlangıçta 38 sanayileşmiş ülke ve Avrupa Topluluğu’ndan (AB-15) kaynaklanan sera gazı emisyonlarına yasal olarak bağlayıcı sınırlar koymaktadır [18].

Kyoto Protokolü’nden bir görünüm

Ayrıca AB kurucu anlaşmaları ve Lizbon anlaşmasında iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda politikalar geliştirilmiştir. AB Çevre Eylem Programlarından Altıncı Çevre Eylem Programı ile Kyoto Protokolünün onaylanması ve uygulanması üzerinde durularak iklim değişikliği ile ilgili eylem programları kabul edilmiştir. AB, tüm bunların dışında Kyoto Protokolünü destekleyecek birtakım belgeler ortaya koymuş ve bunlar üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bunlardan ikisi 1997 Beyaz Belge ve 2001 Yeşil Belgedir. Bu belgelerin temel hedefi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttıracak gaz salınımlarını en aza indirgemektedir. Yine iklim değişikliğini önlemek adına uygulanan örnek uygulamalara bakacak olursak, 1998-2002 döneminde çalışan enerji çerçeve programı çerçevesinde CARNOT, ETAP ve SYNERGY gibi programlar bulunmaktadır. SAVE ve ALTENER programları da daha sonra bu çerçeve programının kapsamına alınmıştır. [19]

Sonuç 

AB, çevre sorunları konusunda gerek kurucu anlaşmalarını destekleyici anlaşmaları ile gerekse uyguladığı çevre eylem programları ile bir örgüt olarak çevre sorunlarının oluşması, önlenmesi ve giderilmesi; sürdürebilir kalkınmanın sağlanması konularında yalnızca Birliği kapsayacak politikalar yürütmemiş tüm dünya ülkelerini de ilgilendiren bu konuda ortak bir politika yürütme içerisine girmiştir. Sadece kendi politikaları ile sınırlı kalmayarak Birleşmiş Milletler tarafından da ortaya konan anlaşmalara ve belgelere taraf olarak bu konuda daima iş birliğine hazır olduğunu ortaya koymuştur. AB, aynı zamanda iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda önemli adımlar atarak birlik içinde karbon salınımının azaltılması adına adımlar atmaktadır. Kyoto Protokolüne dahil olan Birlik, kendi içinde de hazırladığı belgeler ve yürüttüğü programlar ile karbon salınımını önlemek adına yeni enerji politikalar geliştirmiş ve Birlik içinde veya Birliğe aday olacak ülkelere bu konuda belirli kıstaslar getirmiştir. Görüldüğü üzere AB, çevre ve iklim değişikliği politikalarını yalnızca Birlik içerisinde bırakmamış bu konuların tüm insanlığı ilgilendirdiğini görerek ortak adımlar atma ve ortak çalışmalar yapma çabası içerisine girmiştir.

[irp posts=”27396″ name=”Avrupa İçinde Yeni Bir Avrupa: Balkanlar ve Avrupa Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Kemal Görmez, Çevre Sorunları, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2018, s.60.

[2] Kemal Görmez, 2018, s.71.

[3] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012, s.513.

[4] Kemal Yaman ve Murat Gül, “Kuruluşundan Günümüze Avrupa Birliği’nin Çevre Politikası”, Ekonomi, İşletme ve Yönetim Dergisi, 2(2), 2018, s.203.

[5] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.514.

[6] Salih Batal, “Avrupa Birliği Çevre Politikalarının Temel Özellikleri”, Mevzuat Dergisi, 13(148), 2010, s.11.

[7] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, “Avrupa Birliği̇ Çevre Politikaları ve Çevre Eylem Programları Üzerine Bir İnceleme”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(13), 2017, s.33.

[8] Bülent Duru, Avrupa Birliği ve Çevre Politikası, Ankara: İmaj Yayınevi, 2007, s.4.

[9] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.34.

[10] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.521.

[11] Kemal Yaman ve Murat Gül, 2018, s.211.

[12] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.522.

[13] Kemal Görmez, 2018, s.74.

[14] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.38.

[15] Ahmet Hamdi Aydın ve Ömer Çamur, 2017, s.39.

[16] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.527.

[17] Nuran Talu, “Avrupa Birliği İklim Politikaları”, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019, s.13.

[18] “İklim Değişikliği ve AB’nin Tepkisi”, 27 Kasım 2007, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/MEMO_07_515#38;format=HTML&38;aged=0&38;language=EN&38;guiLanguage=en (Erişim Tarihi: 16.04.2021).

[19] Murat Güneş ve Gönül Kılıç, “Avrupa Birliği’nin İklim Değişikliği Politika ve Önlemleri”, Çevre, Bilim ve Teknoloji, Teknik Dergi, 2, 2004, s. 11.

Kaynaklar

Akçay, Belgin ve İlke Göçmen. Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012.

Aydın, Ahmet Hamdi ve Ömer Çamur. “Avrupa Birliği̇ Çevre Politikaları ve Çevre Eylem Programları Üzerine Bir İnceleme”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(13), 2017.

Batal, Salih. “Avrupa Birliği Çevre Politikalarının Temel Özellikleri”, Mevzuat Dergisi, 13(148), 2010.

Duru, Bülent. Avrupa Birliği ve Çevre Politikası. Ankara: İmaj Yayınevi, 2007.

Google. “İklim Değişikliği ve AB’nin Tepkisi”. 27 Kasım 2007. https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/MEMO_07_515#38;format=HTML&38;aged=0&38;language=EN&38;guiLanguage=en . (Erişim Tarihi: 16.04.2021)

Görmez, Kemal. Çevre Sorunları. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2018.

Güneş, Murat ve Gönül Kılıç. “Avrupa Birliği’nin İklim Değişikliği Politika ve Önlemleri”, Çevre, Bilim ve Teknoloji, Teknik Dergi, 2, 2004.

Talu, Nuran, “Avrupa Birliği İklim Politikaları”, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019.

Yaman, Kemal ve Murat Gül. “Kuruluşundan Günümüze Avrupa Birliği’nin Çevre Politikası”, Ekonomi, İşletme ve Yönetim Dergisi, 2(2), 2018.

[/vc_toggle]

İsrail ve Dış Politika Analizi

Akdeniz’in güneydoğusunda bulunan İsrail Devleti kuzeyinde Lübnan’a, kuzeydoğusunda Suriye’ye, doğusunda Ürdün’e, güneybatısında Mısır’a ve hem doğusunda hem de batısında Filistin’e komşudur. Uygulamada devletin başkenti Kudüs olsa da uluslararası arenada Tel Aviv kabul görmektedir. 21.640 km² yüzölçümü bulunan ülkede Arapça ve İbranice resmi dillerdir. İsrail, 8.519.000 kişilik nüfusuyla ve 389.639 milyar dolarlık gayri safi yurtiçi hâsılasıyla çok gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır.1 Kişi başına düşen milli gelir 2020 yılı itibariyle 44.214 dolardır ve yıllık ortalama %3.5 büyüme oranı vardır.2 Para birimi Yeni İsrail Şekelidir.

Yeni İsrail Şekeli

Nüfusun yarısı İsrail doğumlu olup kalan yarısı 70 farklı ülkeden göç etmiştir. Nüfusun  artışı  %1.9  oranında  gerçekleşmektedir.  Nüfusun  %27.9’u  14  yaşının altındadır. %61.3’ü  15-65  yaş  arasındayken,  %10.8’i 65  yaşının  üstündedir.  Nüfusun  %75’i Yahudi, %16’sı Müslüman, %2’si Hıristiyan ve %1.7’si Dürzilerden oluşmaktadır.3 Yahudi nüfusunun sadece %40’ının İsrail’de yaşamasının neticesinde İsrail tüm dünyadan göç almaktadır.

İşsizlik oranı %3.8 olmakla beraber çalışan nüfusun sektörlere göre dağılımı 2020 verilerine göre tarım %2.4, sanayi %23.6, hizmet %71.6’dır.4 İsrail doğal kaynaklar bakımından zengin olmamakla birlikte su ve enerji kaynakları da sınırlıdır. Magnezyum, brom, kalya taşı, potaş ve fosfat ülkenin önemli madenlerini oluşturmaktadır. Ashkledon kıyılarında keşfedilen doğalgaz ile beraber ülkenin 15 yıl yetecek doğalgaz rezervine sahip olduğu bilinmektedir. İsrail petrole olan bağımlılığını azaltmak amacıyla kömürle çalışan santraller kurumuş ve güneş enerjisine önem vermiştir. Bölgede bulunan ülkelere nazaran az olan petrol, yüksek maliyetlere rağmen işletilmektedir. Sınırlı kaynakların bulunmasına karşılık İsrail ekonomisi, sınırlı kaynakların etkin bir şekilde kullanılmasına ve altyapı yatırımlarının arttırılmasına dayanmaktadır. Kinneret Gölü, Ürdün Nehri, Galile Gölü ve çevresindeki küçük ırmaklar İsrail’in su ihtiyacını karşılamaktadır. Hızlı nüfus artışı, düzensiz yağışlar ve sanayi üretimi sonucunda su kaynaklarının azalması İsrailli yetkilileri suyun kullanımı yönünde önlem almaya itmiştir.5 Yahudi kelimesi Yuda bölgesinde yaşayan İsrail halkının yeni nesilleri için kullanılmıştır. Rivayetlere göre İsrailoğulları’nın atalarının İbrahim peygambere dayandığı ve Milattan Önce 1800’li yıllarda Lut peygamberin kavmiyle beraber göç ederek günümüzdeki İsrail topraklarına yerleştikleri belirtilmektedir. Yerleştikleri topraklarda kıtlığın baş göstermesiyle İbraniler Mısır’a göçmüşlerdir. Belirli bir süre Filistin’e yeniden göç etmişler ve bu göç sırasında İbrahim ile Lut’un kavimleri birbirlerinden ayrılmışlardır. İbraniler, Yakup zamanında tekrar Mısır’a göç etmişlerdir. Firavun II. Ramses zamanında zulme ve eziyete uğrayan Yahudiler, Musa peygamber öncülüğünde Sina çöllerine kaçmışlardır ve bu olay Yahudi tarihinde tekvin (exodus) olarak önemli bir yer kaplamaktadır.

Sina çölü

Sina Çölü’nde yaşarken Musa peygambere Tevrat inmiştir ve peygamberin ölümünden sonra öğrencisi Yuşa öncülüğünde Kenan diyarına göç edilmiştir. Kenan diyarında siyasi bir birlikten uzakta yaşayan İsrailoğulları kendilerinden güçlü bir düşmanla karşılaştıklarında birleşerek savaşmışlardır. Mücadele ve savaşların yaşandığı zamanlarda ortak olarak seçilen geçici liderlere ‘‘Hakim’’ denilmiştir. Yeşu döneminden monarşinin kurulduğu döneme kadar geçen döneme ‘‘Hakimler Dönemi’’ denilmektedir. İbraniler, kendilerine ilk kralları olarak savaşlarda üstün başarılar gösteren çiftçi Saul’u seçmişlerdir. Saul uzun sürmeyen iktidarının sonunda intihar etmiştir ve yedi yıl süren istikrarsız bir dönem baş göstermiştir.

Mücadelelerin sonunda Saul’un yerine dördüncü kuşaktan torunu Davut’un kral olmasıyla İsrailoğulları’nın tarihinde Hz. Davut dönemi başlamıştır. M.Ö. 1012 ve 975 tarihleri arasında hüküm süren Hz. Davut, Mısır’dan Suriye’ye kadar olan bölgede egemen olmuş ve Kudüs’ü başkent ilan etmiştir.6 Hz. Davut, başarılarından ve geciken siyasi birliği sağlamasından dolayı İsrailliler tarafından çokça sevilmektedir. Hz. Davut’un ardından Hz. Süleyman kral olarak hüküm sürmüştür. Hz. Süleyman dönemi refah çağı olarak adlandırılmaktadır. Kral Saul’dan Hz. Süleyman’a kadarki monarşi dönemi İsrailoğulları’nın en parlak dönemi olmuştur. Hz. Süleyman’ın M.Ö. 953 yılında inşa ettirdiği ‘‘Büyük Tapınak’’ Yahudiler için bir simge görevi görmektedir ve etkileri günümüzde de devam etmektedir. Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra krallık, ‘‘İsrail Krallığı’’ ve ‘‘Yehuda Krallığı’’ olmak üzere ikiye bölünmüştür. İsrail Krallığı 200 yıl, Yehuda Krallığı 400 yıl ayakta kalabilmiştir. Asurlular ve Babil İmparatorluğu iki krallığı da yıkmıştır. İki krallığın yıkılmasıyla tarihteki ilk Yahudi diasporası oluşmaya başlamıştır. Zorla kendi ülkelerinden göç ettirilen Yahudiler, gittikleri coğrafyalarda birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış ve kapalı bir toplum oluşturmuşlardır. Perslerin Babil Devleti’ni işgaliyle Yahudiler bölgeye tekrar yerleşmiş ve önce Perslerin sonra da Helenlerin hâkimiyetleri altında 392 yıl boyunca özerk idareler kurarak yaşamışlardır. Büyük İskender’in ölümünden sonra Yahudilere karşı baskıların artması ve Büyük Tapınak’ın Zeus Tapınağı olarak değiştirilmesi Yahudileri isyana sürüklemiştir. Günümüzde hala kutlanan Hanuka Bayramı M.Ö. 166 yılında isyanla beraber tapınağın ele geçirilmesinin anısını temsil etmektedir. Yahudiler kısmen otonomilerini kazanarak M.Ö. 142- 63 yılları arasında rahat yaşamış ve kendi kültürlerini bölgede geliştirmişlerdir.

Hanuka Bayramı kutlamalarından

M.Ö. 63 yılında bölgenin hâkimiyeti Roma İmparatorluğu’na geçmiştir. Yahudiler zaman içinde isyan edip başkaldırsalar da başarılı olamamışlardır. M.S. 70 yılında Titus önderliğindeki Roma kuvvetleri Kudüs’ü işgal etmiş ve kutsal anıtlar dâhil olmak üzere şehri yakıp yıkmışlardır. Bu yıkımın ardından Süleyman Tapınağı’nın bir duvarının Romalılar tarafından yıkılmadan bırakılması sonucu ‘‘Ağlama Duvarı’’ simgesi oluşmuştur.7 Tapınağın yıkılmasının ardından Yahudiler için 1878 yıl sürecek büyük diaspora dönemi başlamıştır. Yahudiler bu dönemi, M.S. 70-1948 tarihleri arasındaki zamanı, ‘‘Yabancıların Hâkimiyeti Dönemi’’ olarak adlandırmışlardır. Yahudiler büyük diaspora döneminde kendi memleketlerinden uzakta farklı ülkelerin egemenlikleri altında azınlıklar olarak yaşamışlardır. Şarkılarında, şiirlerinde, kültürlerinde, günlük hayatlarında her zaman bir gün anavatana döneceklerini vurgulayarak birbirlerine kenetlenmişlerdir. 313-636 yılları arasında Bizans İmparatorluğu, 636-1099 yılları arasında Müslüman Araplar, 1099-1291 yılları arasında Haçlılar ve Latin Krallığı, 1291-1516 yılları arasında Memlukler, 1517-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu, 1917-1948 yılları arasında İngilizler günümüzdeki İsrail ve Filistin coğrafyasına egemen olmuşlardır.8 Yahudilerin bulundukları ülkelerden Filistin’e göç etmelerine ‘‘Aliyah’’ denmektedir. İsrail Devleti’nin kuruluşuna giden yoldaki en önemli adım sayılan göçler yani aliyahlar 1882 yılında başlamıştır. Theodor Herzl’in yayınladığı ‘‘Yahudi Devleti’’ isimli kitap göçlerde etkili olmuştur. Yahudiler 1882 yılından başlamak üzere bireysel veya kitlesel olarak bölgeye yerleşmeye başlamışlardır.9

Ağlama Duvarı

İngiliz orduları Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bölgeyi 1917 yılında işgal etmiştir ve 1922 yılında Milletler Cemiyeti’nin bölgeyi İngilizlere manda olarak vermesiyle uluslararası alanda meşruiyet kazanılmıştır. 1917 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un kendi ismiyle anılan deklarasyonu yayınlamasıyla, bölgede bir  Yahudi devletinin kurulabileceği ilk kez büyük bir devletin belgeleriyle resmiyet kazanmıştır. Deklarasyonun yayınlanması, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin katledilmesi gibi sebepler bölgeye göçü hızlandırmış ve bölgedeki Yahudi nüfusun artmasına sebep olmuştur.

Arap-Yahudi çatışmaları göçlerin artmasıyla orantılı olarak artmıştır. 1937 yılına gelindiğinde bölgedeki çatışmaların artması İngilizleri bölgenin iki grup arasında paylaşılması önerisini sunmaya itmiştir. Yahudiler bu öneriyi kabul ederken Araplar şiddetle karşı çıkmıştır. Bölgedeki sorun Birleşmiş Milletler’e taşındıysa da bir sonuç elde edilememiştir. İngiltere’nin 14 Mayıs 1948 tarihinde tek taraflı olarak manda yönetimine son verdiğini açıklamasıyla aynı tarihte Yahudiler, İsrail Devleti’ni kurduklarını açıklamışlardır.10 Yahudilerin devlet kurma ilanından sonra Arap Birliği’ne mensup ülkeler; Mısır, Lübnan, Irak, Ürdün, Suriye ve Irak, İsrail’e savaş ilan etmişlerdir. Savaşın sonucunda İsrail galip gelmiş ve bölgedeki egemenliğini pekiştirmiştir. Filistinli sığınmacılar sorunu da bu savaşla birlikte başlamıştır. Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırmasıyla 1956 yılında çıkan İkinci Arap-İsrail Savaşı ile İsrail, Tiran Boğazı’ndan geçiş konusunda kazanımlar elde etmiştir. 1960’da Sorek Deresi’nde, 1963’te Dimona’da nükleer reaktörlerin faaliyete başlamasıyla İsrail nükleer güç kazanma yolunda önemli adımlar atmıştır. 1967 ve 1973 yıllarında tekrar eden Arap-İsrail savaşları sonucunda İsrail bölgedeki egemenliğini yıkılamayacak şekilde sağlamıştır. İsrail 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığını yok etmek amacıyla Lübnan’ın güney bölgesini işgal etmiştir ve 2000 yılına kadar bölgeden tam olarak çekilmemiştir. Filistin’in giderek küçülerek İsrail’in egemenliği altına girmesi Filistin halkını isyana yöneltmiştir ve nitekim 1987 ile 1993 yılları arasında gerçekleşen isyan İntifada adıyla anılmıştır. 2000 yılında Yahudi lider Ariel Şaron’un kutsal sayılan Haremüş-Şerif’e girmesiyle İkinci İntifada patlak vermiştir.

Ariel Şaron

2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekileceğini açıklamasıyla gerginlik azalsa da bölgede barış ve istikrar sağlanamamıştır. Hizbullah mensuplarının İsrailli askerleri kaçırması üzerine 2006 yılında İsrail, Lübnan ile 34 gün sürecek bir savaşa girmiştir.11 2017 yılında ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıması dünya gündeminde tartışmalara sebep olmuştur.

İsrail’de karar alma mekanizmasının ilk önceliğinin güvenlik olmasının temelinde tarihsel gelişimde yaşanan göçler, savaşlar, zulümler ve isyanlar yer almaktadır. Dış politikadaki önceliğin güvenlikte olmasının altında, sebeplerin ön plana çıkarılarak askeri kararların ağır basması yatmaktadır. İsrail siyasi sistemi incelendiğinde, bölgedeki gerginliğin ve çatışmaların devam etmesi nedeniyle İsrail Savunma Kuvvetlerinin siyasal sistemin vazgeçilemeyecek bir unsuru olduğu görülmektedir. Erken dönemde yaşanan olaylar, hükümet yetkililerinin, parti mensuplarının ve askeri kuvvetlerin birlikte uyum içinde çalışarak sıkı bir  ilişki içine girmelerine sebep olmuştur. İsrail’de yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsızdır. Siyasal sistem İngiltere’deki gibi olmasa da İngiliz parlamentosundan etkilenmiştir. Yazılı bir anayasa bulunmasa da devletin farklı güç ve kurumlarını düzenleyen 11 adet temel yasa mevcuttur. Partilerin meclise girebilmesi için baraj yüzdesinin düşük tutulmasının sonucunda ortaya çıkan; parti sayısının fazlalığı, bölünmüşlüğün fazla olması, farklı düşüncelerin ve çıkarların temsil edilebilmesi, koalisyon hükümetlerinin sıklıkla kurulması, nispi temsile dayalı seçim sisteminin bulunması gibi özellikler göze çarpmaktadır. Nispi temsile dayalı seçim sisteminin var olmasıyla toplumun tüm kesiminin birlik ve beraberlik içinde yaşamasının sağlanması amaçlanmıştır. Fikir ve düşünce özgürlüğü tarafından bakıldığında bu sistemin faydalı olduğu görülürken, siyasi açıdan avantajlı olmadığı değerlendirilmektedir. İsrail’de cumhurbaşkanı semboliktir, meclisin aldığı kararları onaylamakla yükümlüdür. Yürütme görevi iç ve dış işlerin yürütülmesi adına başbakana ve bakanlar kuruluna yani hükümete verilmiştir.

Kudüs

Başbakan, bakanlar kurulu üyelerinden herhangi birini görevden alma yetkisine sahiptir. İç ve dış istihbarat servisleri başbakanın sorumluluğundadır. İsrail Atom Enerjisi Komisyonu müdürü direk olarak başbakana bağlıdır.12 Başbakan, hükümetin asker üzerindeki gücünü temsil etmektedir. İsrail, kaynaklarının önemli bir kısmını güvenlik için harcamaktadır. ABD’nin de yardımıyla askeri olarak bölgedeki diğer devletlere nazar daha iyi bir konumdadır. Çevre devletlerin tehditkâr yaklaşımları sebebiyle Avrupa Birliği devletleri, Avusturalya, Kanada, Japonya, Güney Kore, Sovyetler Birliği ülkeleri ve farklı devletler ile ilişkilerini birebirde geliştirmiştir ve daha da geliştirme amacı gütmektedir. İsrail siyasal ve ekonomik ikili ilişkileri geliştirerek, uluslararası platformda kendisine müttefikler bularak bölgedeki caydırıcılığını arttırmak amacı taşımaktadır. Bölgede gerçekleşen radikal değişimler, İsrail’in insan gücünün ve doğal kaynaklarının yetersiz kalması sonucu İsrail’in Soğuk Savaş mantığında bir değişikliğe sebep olmamıştır. İsrail’in yeterli sayıda bölgesel müttefike ve askeri birliğe sahip olamaması, nükleer silah teknolojisine sahip olmasına ve saldırı amaçlı savunma stratejilerini benimsemesine yol açmıştır. Washington ile sarsılmaz güvenlik bağlarını korumak İsrail için hayati bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinin devlet yönetiminde benimsenmesi ve ülkenin vaat edilmiş topraklar olarak sayılması, İsrail’e tüm dünyadan Yahudi göçünü desteklemesini de beraberinde getirmektedir. İsrail’in ekonomik durumu, refahı, askeri ve siyasal gücü dünya Yahudilerine bağlı olmakla beraber Yahudilerin geleceği de İsrail Devleti’ne bağlıdır.13

Bu sebeple Müslüman Arap devletleri ile sarılmış olan İsrail’in dış politikasının temelinde İsrail’in varlığının korunması ve devam ettirilmesi bulunmaktadır. İsrail dış politikasının en temel özelliği, İsrail Devleti’nin egemen olduğu topraklar üzerinde mutlak Yahudi çoğunluğunu devam ettirmektir. İsrail’in kendi varlığını sürdürebilmesi için nüfus yapısını kontrol etmek ve arttırmak zorunluluğu açıkça ortadadır.

Günümüzde İsrail’in daha fazla toprağı, demografik açıdan çoğunluğu sağlayamayacağı sebebiyle işgal etmemesi gerekmektedir. Gelişmiş teknolojiye sahip olmak, üstün askeri ekipmanlara sahip olmak, nükleer güç bulundurmak gibi unsurlar bir bölgeye hâkim olmak için yeterli değildir. İsrail, Yahudi halkının Filistinlilerden ayrılmasını öngören stratejiyi benimsemektedir. Filistinlilere özerklik verme politikası güden İsrail aynı zamanda ‘‘Utanç Duvarı’’ ile ve Filistin yönetimi altındaki toprakları çevreleyerek Filistinlileri kontrol altında tutmaktadır. Bir diğer önemli dış politika unsuru da İsrail’in varlığının ve meşrutiyetinin öncelikle bölgedeki devletler olmak üzere tüm devletlere kabul ettirmektir. Arap devletleri ile barış anlaşmaları yapmak amacı da gütmektedir. Ancak bu anlaşmalar iki temel maddeyi içermek zorundadır: İsrail’in tanınması ve egemenliğinin kabul edilmesi, uygulanan ambargoların kaldırılarak her türlü ticari ilişkilerin başlatılması.14 İsrail bu maddelerin bulunduğu anlaşmalarının hayata geçmesiyle İsrail ve Arap devletleri arasındaki karşılıklı bağlılığın artacağına ve kazan kazan ilkesine dayalı barışçıl ilişkilerin geliştirileceğine inanmaktadır. Türkiye’nin 1949 yılında İsrail’i tanımasıyla başlayan iki devlet arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş yıllarında Batı Bloku içerisinde ABD yanlısı politikalara bağlı olarak devam etmiştir. 1950’li yıllarda olumlu seyreden ilişkiler, 1960’lı yıllarda tersine dönmüştür ve Kıbrıs olaylarında ABD başkanının mektubuyla Batı ve dolayısıyla İsrail ile ilişkiler olumsuz etkilenmiştir. Türkiye’nin Orta Doğu’da kendisine müttefik araması ve Arap-İsrail savaşlarında Arapları destekleyerek Filistin tarafında cephe alması iki ülke arasındaki ilişkileri zayıflatmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkiye bölgede denge politikasına başvurmuş ve İsrail ile ilişkilerini geliştirmeye odaklanmıştır.

Mavi Marmara krizinden

2002 yılından sonra iki ülke arasındaki münasebetler artarak devam etmiştir. Türkiye, Orta Doğu’da barışı sağlamak amacıyla arabulucu rolü üstlenmiş ve İsrail ile Arap devletlerinin arasını bulmak için çabalamıştır. 2008 yılından itibaren gerçekleşen Gazze operasyonu ve Mavi Marmara krizi iki ülke arasındaki olumlu gelişmeleri sonlandırmıştır.15 Türkiye, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını toptan reddetmiştir.

Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu kendisinin hem Avrupa Birliği ile hem de NATO üyeleriyle arasının açılmasına yol açmaktadır. İsrail’in dış politikasının temelinde yatan güvenlik unsurunun yerine farklı hedef veya amaçların gelebilmesi için bölgede istikrarın ve barışın sağlanması gerekmektedir. Suriye ve Irak’ın günümüzdeki durumu göz önüne alındığında bu yakın gelecek için mümkün gözükmemektedir. Filistin meselesi üzerinde düşünülmesi gereken, ince kararların alınmasını gerektiren bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İsrail’in Arap devletleri ile olumlu ilişkiler kurması için tek taraflı değil çok taraflı olumlu yaklaşımların gerçekleşmesi gerekmektedir. Tarihsel bağlar ve gelişmeler göz önüne alınarak, devletlerin çıkarları hesaba katılarak bölgede barışın ve istikrarın sağlanabilmesi zor olmakla beraber imkânsız değildir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

1 United Nations Conferance on Trade and Development, ‘‘General Profile: Israel’’, 06.11.2020, https://unctadstat.unctad.org/countryprofile/GeneralProfile/en-GB/376/index.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021) 2 United Nations Data, http://data.un.org/en/iso/il.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

3 Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, ‘‘İsrail Devleti Ülke Notu’’, 2016, s. 3.

4 Uludağ İhracatçı Birlikleri, İsrail Ülke Raporu, 2020, s. 5-6.

5 Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, a.g.m., s. 4.

6 Ozan Yalçın, ‘‘İsrail Devletinin Dış Politik Tercihlerinin İç Politik Dinamikler Çerçevesinde İncelenmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2020, s. 7-11.

7 Ozan Yalçın, a.g.m., 11-16.

8 A.g.m., 17-20.

9 Eda Taşdemir, ‘‘İsrail Devleti’nin Ortaya Çıkışı, İsrail’in Türkiye Tarafından Tanınması ve Bu Durumun Türk Dış Politikasındaki Rolü’’, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2019, s. 28.

10 Ozan Yalçın, a.g.m., s. 20-22.

11 Bora Tüysüz, ‘‘İsrail’in Hasbara Çalışmaları Üzerinden, İsrail’in Tehdit Algılarının Değerlendirilmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, 2019, s. 64-66.

12 Seher Bulut, ‘‘2000 Sonrası Türkiye ve İsrail Dış Politikaları: Rol Teorik Bir Karşılaştırma’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2018, s. 51-54.

13 Ertan Efegil, ‘‘İsrail’in Dış Politikasının Belirleyicileri’’, Orta Doğu Analiz, Cilt: 5, Sayı: 49, 2013, s. 55-56.

14 A.g.m., s. 58.

15 Levent Özdemir ve Zafer Akbaş, ‘‘Türkiye-İsrail İlişkilerinin Amerikan Dış Politikası Eksenli Değerlendirilmesi’’, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 1, 2020, s. 71-72.

Kaynaklar 

AKBAŞ, B., ÖZDEMİR, L. (2020). ‘‘Türkiye-İsrail İlişkilerinin Amerikan Dış Politikası Eksenli Değerlendirilmesi’’, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 1, s. 48-75.

BULUT, S. (2018). ‘‘2000 Sonrası Türkiye ve İsrail Dış Politikaları: Rol Teorik Bir Karşılaştırma’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

EFEGİL, E. (2013). ‘‘İsrail’in Dış Politikasının Belirleyicileri’’, Orta Doğu Analiz, Cilt: 5, Sayı: 49, s. 53-68.

TAŞDEMİR, E. (2019). ‘‘İsrail Devleti’nin Ortaya Çıkışı, İsrail’in Türkiye Tarafından Tanınması ve Bu Durumun Türk Dış Politikasındaki Rolü’’, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.

TÜYSÜZ, B. (2019). ‘‘İsrail’in Hasbara Çalışmaları Üzerinden, İsrail’in Tehdit Algılarının Değerlendirilmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı.

YALÇIN, O. (2020). ‘‘İsrail Devletinin Dış Politik Tercihlerinin İç Politik Dinamikler Çerçevesinde İncelenmesi’’, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı.

Yardımcı Kaynaklar 

Ankara Sanayi Odası Araştırma ve Yönlendirme Müdürlüğü, ‘‘İsrail Devleti Ülke Notu’’, 2016.

Uludağ İhracatçı Birlikleri, İsrail Ülke Raporu, 2020.

United Nations Conferance on Trade and Development, ‘‘General Profile: Israel’’, 06.11.2020, https://unctadstat.unctad.org/countryprofile/GeneralProfile/en- GB/376/index.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

United Nations Data, http://data.un.org/en/iso/il.html, (Erişim Tarihi: 17.04.2021)

[/vc_toggle]

Dünden Bugüne “Kudüs Sorunu”

İslam, Hristiyanlık ve Musevilik için kutsal olan, 5 bin yıllık yerleşim yeri, medeniyetlerin kesişim noktası Kudüs… Osmanlı hakimiyetinde bulunduğu 400 yıl boyunca tarihinin en müreffeh dönemini yaşayan, halkının güven içinde yaşadığı ve her 3 dinin mensuplarının ibadet özgürlüğüne sahip olduğu Kudüs, Batı dünyasının kanlı elleri arasında ayakta kalmaya çalışıyor. Hem madden hem de manen zulüm altında olan Kudüs’ün hikayesini ve Kudüs sorunu ile alakalı uluslararası hukuk ihlallerini ana hatlarıyla haberimizde bir araya getirdik.

Milattan sonraki yıllarda birçok devletin ve medeniyetin hakimiyeti altında olan Kudüs’ü bugüne kadar yönetenler sırasıyla şu şekildedir;

1. Roma İmparatorluğu
2. Bizans İmparatorluğu
3. Sasaniler
4. Dört Halife Dönemi
5. Emeviler
6. Fatımiler
7. Kudüs Krallığı
8. Eyyubiler
9. Memlükler
10. Osmanlı İmparatorluğu
11. Britanya İmparatorluğu
12. İsrail-Ürdün
13. İsrail

 

1917 yılında İngilizlerin işgali ve 1948’de işgalci İsrail devletinin kurulmasından beri Filistin’de belirsizlik ve çatışma ortamı hakim. Bu belirsizlik ve çatışma ortamında Arap devletleri ve işgalci İsrail devleti arasında 4 büyük savaş yaşandı;

1948 Arap-İsrail Savaşı
1956  Süveyş Krizi (İkinci Arap-İsrail Savaşı)
1967 Altı Gün Savaşı
1973 Yom Kippur Savaşı

 

Adım adım Filistin’in işgali.

3 semavi din İslam, Hristiyanlık ve Musevilik için kadim şehir Kudüs’ün önemi ise şu şekildedir;

İslam İslam’ın ilk kıblesidir. Miraç hadisesi burada gerçekleşmiştir.
Hristiyanlık Hz.İsa’nın burada çarmıha gerildiğine inanılır.
Musevilik Hz. Davud’un kurduğu ilk İsrail devletinin başkentidir. Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği Süleyman mabedi buradadır.

 

3 semavi din için de çok önemli anlamları ve kutsal bir yeri olan Kudüs, bu özelliğinden dolayı tarih boyunca anlaşmazlıklara konu olmuştur. Halihazırda çatışmaların ve insan hakları ihlallerinin devam ettiği Kudüs sorununun hukuki boyutu ile alakalı hususlar ise 20. ve 21. yüzyılda kronolojik olarak şu şekilde cereyan etmiştir;

1917 Balfour Deklarasyonu ile (Kudüs’ü de kapsayan) Filistin topraklarında bir İsrail Devleti kurulması sözü verildi.
1922 Milletler Cemiyeti, Filistin’de bir İngiliz manda yönetimi kurulmasını onayladı.
1947 Birleşmiş Milletler Kudüs’ü “Uluslararası Bölge” ilan etti.
1948 Ulusal Yahudi Konseyi, tarihi Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti.
1948 Arap-İsrail savaşının ardından Kudüs ikiye ayrıldı. (Batı Kudüs İsrail işgali altında, Doğu Kudüs Arapların kontrolünde kaldı)
1949 İsrail Batı Kudüs’ü sözde “Başkent” ilan etti ve parlamentoyu Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı.
1967 Ürdün’ün kontrolündeki Doğu Kudüs, 6 Gün Savaşında İsrail tarafından işgal edildi.
1977 Mısır devlet başkanı Enver Sedat, İsrail’i ve İsrail’in Kudüs’teki hakimiyetini kabul eden ilk Arap lider oldu.
1980 İsrail, parlamentoda kabul ettiği Kudüs Yasası ile Kudüs’ü birleşik olarak (doğu-batı) sözde “ebedi başkent” ilan etti.
1980 Birleşmiş milletler Güvenlik Konseyi Kudüs’ün İsrail’in sözde başkenti ilan edilmesini tanımadı.
1995 ABD Kongresi, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması için karar aldı ancak uygulaması ertelendi.
2002 İsrail, Batı Şeria’yı Doğu Kudüs’ten ayıran 760 kilometrelik “utanç duvarı” inşasına başladı.
2016 UNESCO, 18 Ekim 2016’da aldığı kararla Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın Yahudilikle bir bağının olmadığını ilan etti.
2016 Donald Trump, seçim kampanyası sırasında ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını vaad etti.
2016 BMGK, İsrail’in işgali altındaki topraklarda (Doğu Kudüs dahil) yasa dışı tüm yerleşim faaliyetlerini “derhal ve tamamen” durdurmasını talep etti.
2017 Beyaz Saray, ABD başkanı Donald Trump’un ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımayı düşündüğünü açıkladı.

 

Tüm bunlar karşısında ise ABD Başkanı Donald Trump Kudüs ile alakalı bir açıklama yaptı. Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği açıklamada Trump, “Artık Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir.” ifadelerini kullandı. Bu kararın ABD’nin çıkarına olduğunu düşündüğünü ve “gecikmiş bir karar” olduğunu ifade eden Trump’a “Terör devleti İsrail” ile alakalı bu açıklamasından dolayı dünyanın bir çok yerinden tepkiler yağdı. Donald Trump’un bu açıklamasına dünyadan gelen tepkiler ise şu şekildeydi;

Kim Jong-un “İsrail diye bir devlet var mı ki başkenti Kudüs olsun.”
Çin Dışişleri Bakanlığı “Trump’un Kudüs açıklamasında dolayı endişeliyiz.”
Papa Francis “Kudüs’teki statüko devam ettirilmelidir.”
İngiltere Dışişleri Bakanlığı “Trump’un Kudüs hakkında vereceği kararı endişe ile takip ediyoruz.”
Rusya “Bu karar İsrail ile Filistin arasındaki durumu daha da zora sokacaktır.”
Avrupa Birliği Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a Kudüs’ün statüsüne ilişkin AB’nin sabit duruşunda bir değişiklik olmayacağı güvencesi verildi.
Türkiye “ABD’nin bu maceracı yaklaşımını kesin bir dille reddediyoruz.”

 

Konuyla alakalı olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN ise Kudüs meselesinin “kırmızı çizgi” olduğunu ifade ederek;

  • İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da toplanacağını ( 13 Aralık 2017),
  • Tüm İslam dünyasının o zirvede hareketlendirileceğini,
  • Bu sürecin İsrail ile diplomatik ilişkileri koparmaya kadar gidebileceğini vurguladı.

Kudüs Sorunu ve Uluslararası Hukuk İhlalleri

Kudüs sorununun hukuki boyutu ile alakalı tartışmalar  devam ederken 1967 yılından bu yana işgalci İsrail devletinin Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlalleri ise şu şekildedir;

1969 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’ya giren Avustralya’lı Radikal Dennis Michael Rohan, Kıble Camisi’nin mihrabını ve bin yıllık minberini yaktı.
1990 Filistin’in Aralık 1987’den 1993 Oslo Anlaşması’nın imzalanmasına kadar süren birinci intifadası sırasında 1990 yılında İsrail polisi gösterilere katılan 21 Filistinli’yi şehid etti.
2000 Ariel Şaron 2000 yılında Mescid-i Aksa’ya girdi ve ikinci intifada başladı. Ziyaretten sonra Mescid-i Aksa’ya tüm yabancıların girişleri Aksa Vakfı tarafından yasaklansa da İsrail Yahudilerinin girişine izin verildi.
2014 2014 yılında İsrail Aksa’yı 24 saat süresince herkese kapattı. Kasım ayında Aksa’ya basarak gaz bombaları ve plastik mermilerle Filistinlilere saldırdı. Askerler caminin içine girerek ibadethaneyi tahrip etti.
2015 14 Eylül 2015’de Aksa’nın avlusuna giren İsrail askerleri, mescidin içerisine postallarıyla girerek 5 Filistinliyi gözaltına aldı.

 

İslam aleminin kanayan yarası olan Kudüs sorunu hakkında Kuveyt Meclis Başkanı Al-Ghanim tarafından uluslararası parlamentolar birliği toplantısında İsrail’e büyük tepki gösterilmişti. Siyasi sebeplerden dolayı bir türlü ortak şuur oluşturulamayan Kudüs sorunu halen çözüme kavuşturulabilmiş değil. Kuveyt Meclis Başkanı Al-Ghanim tarafından uluslararası parlamentolar birliği toplantısında yapılan konuşma bu şekildeydi;

 

 

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

 

Yeni Toplumsal Hareketler ve Çevreci Hareketin Ortaya Çıkışı

Yeni toplumsal hareketler 1960’ların sonundan itibaren ortaya çıkmıştır. 1960’ların sonu ve 1970’ler ekonomik büyümenin hızla azaldığı dönemlerdir. Kapitalizmin sürekli büyüme ve buna bağlı olarak da hayat şartlarında sürekli iyileşme isteği, 1960’ların sonundan itibaren geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Toplumsal değerler, hayat tarzı ve siyasal biçimler radikal bir biçimde eleştirilmiştir (Göktolga, 2013, s. 130).

Çevreci anlayışın çevreci hareketlere dönüşmesi, dünya nüfusunun her geçen gün dengesiz bir şekilde artış göstermesi, canlı türlerinin yok olması ve yok olma tehdidi altında bulunması, dünya kaynaklarının dengesiz dağılımı gibi nedenlerle çevreye verilen tahribat sonucu gerçekleşmiştir (Bozkır, 2018, s. 67). En temel neden olarak toprak, su ve havaya ilişkin ekonomik sorunlardaki dramatik artıştır. En büyük göstergesi ise çevreye verilen zararın bilimsel teknik açısından ölçülebiliyor olmasıdır. Aynı zamanda yerellikten çıkıp uluslararası boyutta bir zarara dönüşmesi, yalnızca bugünkü insanı değil gelecek nesilleri de tehdit eden bir ölçüye ulaştığı için ekolojik hareketin gelişimine ve oluşumuna sebep olmuştur (Göktolga, 2013, s. 131).

“Uluslararası Doğa Koruma Birliği”

Çevreci hareketlerin gelişiminin iki dalga şeklinde oluştuğunu söylemek mümkündür. Birinci dalga 19.yüzyılın sonlarından 20.yüzyılın ortalarına kadar olan süreçtir. Bu süreçte yaygın olan anlayış “doğa korumacılık” anlayışıdır. Birçok çevreyi koruma örgütü bu dönemde ortaya çıkmıştır. Habitatın, başta kuşlar olmak üzere ormanların, yabani hayvanların korunmasını gaye edinerek, doğanın korunmasını ve endüstriyel kirliliğin önlenmesini öncelikli amaç edinmişlerdir. Doğanın korunması için yasal düzenlemelerin yapılması birinci dalga ile olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile kesintiye uğrayarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde tekrar hareketlenmeye başlamıştır. En önemli gelişme ise 1948 yılında “Uluslararası Doğa Koruma Birliği”nin kurulmasıdır. Doğayı korumak adına sivil toplum örgütlerini ve devlet kurumlarını bir araya getirir (Bozkır, 2018, s. 59).

Çevresel süreçler toplumsal boyutları ile birlikte ele alındığında, ekonomik kalkınma, büyüme ve toplumsal refah beklentileri ile çevre arasında bir denge kurulmalıdır. Bu bağlamda hem toplumsal talepler dikkate alınmalı hem de çevresel süreçlerin ve sorunların çözümünde mümkün olduğunca ekolojik ilkelere uygunluk gözetilmelidir. Bunun pratik olabilirliği yeni toplumsal hareketlerle birlikte şekillenen “ekolojik modernleşme” kavramıdır. Doğal kaynakların olabildiğince tutumlu ve çevreye zarar vermeyecek şekilde kullanılması, kirletici endüstriler yerine, doğaya daha az zarar veren ya da hiç zarar vermeyen endüstrilerin kurulması, fosil yakıt kullanımını olabildiğince azaltarak, temiz ve geri dönüştürülebilir enerji kaynaklarını kullanmak ve en önemlisi toplumsal düzeyde bir çevre bilinci geliştirerek ekolojik bir yaşam biçimi kurmak mümkündür (Tuna, 2015, s. 299).

Çevreci hareketler ve çevreci örgütlere bugünkü görünümünü kazandıran, 1960’larda modern çevre hareketi olarak ortaya çıkan ikinci dalga da “ekoloji hareketi” olarak adlandırılmaktadır. Doğa koruma ve endüstriyel kirliliği önleme gayesi kitlesel bir nitelik kazanmıştır. Çevre hareketlerinin gündemine aldığı yeni sorunlar ve sorunsallaşma şekli ve temsil ettiği değerler farklıdır. Yeni çevresel sorunlar, doğal kaynak kıtlığı, nükleer güç, zehirli atıklar, asit yağmurları gibi konulardı (Mazlum, 2014, s. 213). Bunun altında yatan en büyük etken İnsan merkezli dünya görüşüdür. Şöyle ki; çevresel toplumsal eğilimlerin incelenmesi bağlamında, çevre toplum ilişkilerini inceleyen iki temel yaklaşım söz konusudur. Birincisi insan merkezli dünya görüşü iken; ikincisi doğa merkezli dünya görüşüdür. İnsan merkezli dünya görüşüne göre insanoğlu doğanın mutlak hâkimi olduğuna ve doğanın insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip olduğuna inanılır. Doğa merkezli dünya görüşüne göre, doğa sadece insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip değildir. Doğa insan kullanımından bağımsız olarak kendi başına bir varlık alanıdır. Genel olarak toplumsal çevresel değerler, farklı toplumlarda, insan merkezcilikten doğa merkezciliğe doğru farklılıklar gösterebilir. İnsan merkezli dünya görüşü daha çok “gelişme”ye ağırlık verirken, doğa merkezli dünya görüşü daha çok “doğayı korumaya” ağırlık verir (Tuna, 2015, s. 300). Ekolojik hareketlerin esin kaynağı ise bu doğa merkezli dünya görüşüdür.

“Singapur’da doğal şehir modeli”

Ekolojik hareketlerin ortaya çıkışında, aynı zamanda serbest piyasa ekonomisine geçiş döneminde yaşanan ekonomik krizler, çevreye verilen tahribatı arttırıcı bir unsur olmuştur (Tuna, 2015, s. 296). O dönemde yaşanan ekonomik krizle bağlantılı olan petrol krizi, petrol fiyatlarının yükselmesi sonucu Avrupa devletlerinin nükleer enerji üretimini gündemlerine almasıyla sonuçlanmıştır (Göktolga, 2013, s. 131).

Ekolojik hareket, kadın hakları ve barış hareketi ile birlikte yeni toplumsal hareketler arasındaki en önemlileri arasında yer almaktadır. Destekleyicilerinin büyük çoğunluğu öğrenciler ve işgücü dışındaki çevrelerden oluşmaktadır. Ekolojik hareketin davranış şekli, yeni sosyal hareketlerin çoğunda olduğu gibi, müzakereci değil; taleplerini “evet/hayır”, “hemen şimdi/asla”, “onlar/biz” gibi keskin ayrımlara dayandıran ifadelerdir. Bu yeni toplumsal hareketlerin aktörleri, modernitenin getirilerinden yararlanamayan köksüzler değil; modernitenin getirdiği yenilikleri reddetmeyen ve bunlardan yararlanan insanlar olmuşlardır. Bu aktörler bir süre sonra “yeni siyaset” anlayışını geliştiren bir paradigmaya dönüşmüştür (Göktolga, 2013, s. 129).

Yeni Siyaset Anlayışı ve Yeşil Siyaset

Çevrecilik, 20.yüzyıl sonunda ekolojik veya Yeşil Hareket’in ortaya çıkışı ile bağlantılı yeni bir ideoloji olarak görülse de, kökleri 19.yüzyıl da sanayileşmeye karşı olan isyana kadar dayanmaktadır. Bu anlamda çevrecilik, iktisadi gelişimin artan hızının dünyaya verdiği zarar ile duyulan kaygıları, beşeri unsurun olumsuz etkilenmesini ve insan türünün devamlılığı açısından duyulan endişeleri dile getirmiştir (Üste, 2015, s. 42). Endüstri toplumunun yarattığı yeni çevresel sorunlar çevreci protestoların artmasına sebep olmuştur (Mazlum, 2014, s. 215). Bunlar bazı ekolojik hareketlerin kaynağını oluşturmuştur. Eko-sosyalizm, eko-muhafazakârlık ve eko-feminizm bunların başlıcalarıdır. Yeşiller hareketi, ekolojik sorunların çözümünde öz çıkara ve sağ duyuya yönelik çağrı yaparak, insanoğlunu ekolojik bakımdan güçlü siyasaları ve dünya görüşlerini benimsemeleri için “Yeni Siyaset” anlayışına vurgu yapmıştır (Üste, 2015, s. 42).

Yeşil siyasetin gelişimi, ekonomik temelde düşünenlerin ülke genel siyasetine yön verenlerle birlikte hareket etmeleri sonucunda toplumsal özyapının bundan etkilenmesine bağlanmıştır (Üste, 2015, s. 40). Çevreci düşüncenin siyasal alanda kendine yer bulması 1980 sonrasına denk gelir. Yeşil düşüncenin siyasal hayattaki temsilcileri yeşil partiler olmak üzere yeşilci sivil toplum örgütleridir. Çevreci anlayışla kurulan örgütler ve siyasi partiler, çevreci anlayışı temel almanın yanı sıra demokrasiye, sivil haklara, adalete karşı bakış açılarını ortaya koymuşlardır. Bu bakış açısı çerçevesinde özellikle yeşil partiler kimi ülkelerde iktidara gelmeyi, kimi ülkelerde ise sadece muhalefeti amaçlamışlardır. Çevreci örgütlerin faaliyetleriyle ülke yöneticileri etkileme çabası ve siyasette çevreci anlayışın ortaya çıkması yeşil siyaset anlayışını ortaya çıkarmıştır (Bozkır, 2018, s. 61).

1970’li yıllardan sonra daha politik ve farklılaşan çevreci örgütlerin ve çevreci anlayışa sahip grupların yaptıkları gösterilerin, protestoların siyasi alanda istenilen karşılığı bulamadığını düşünmeleri çevrecileri partileşmeye yönlendirmiştir (Göktolga, 2013, s. 130). Endüstri toplumuna karşı olan eleştiri zamanla kendilerini “yeşiller” olarak adlandıran grupların oluşmasına yol açmıştır. Yeşiller kavramı ise Alman Yeşiller Partisi’nin 1983 yılında yapılan seçimlerde %5,6 oy alarak Federal meclise girmesinden sonra moda olmuştur (Bozkır, 2018, s. 61). Toplumsal hareketten yeşil siyasete dönüşümde Alman Yeşilleri’nin öncülüğünde üç genel sorun üzerine siyaset oluşturulmuştur. Bunlar: kaynak problemleri, atık problemleri ve ahlaki problemlerdir. Yeşil siyaset, çevreye ait doğal sistemin bozulması ile hız kazanmıştır. 1972 yılında Roma Kulübü’nün raporu ile dünya siyaseti ve ekonomisinde şok bir etki yapmıştır. Raporda dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynakların tükenmesi hususlarında, dünyanın kaynaklarının 1992 yılında tükenebileceği tahmini yer almıştır. Bununla birlikte çevre sorunları uluslararası bir kaygı haline dönüşmeye başlamıştır. İç siyasal yapılanmalarda bu tür toplumsal hareketler ‘siyasal parti’ olarak yer almaya başlamıştır (Heywood, 2013, s. 458).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Bozkır, Özge , “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69, 2018.

Göktolga, Oğuzhan ,”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136, 2013.

Heywood, Andrew, küresel siyaset. adres yayıncılık, Ankara, 2013.

Mazlum, Semra, Sivil Toplum Örgütleri: Yeni Toplumsal Hareketler, Anadolu Üniversitesi yayınları, 2014.

Tuna, Muammer , “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318,2015.

Üste, Rabia Bahar, “Doğanın siyaset paradigması: yeşil siyaset”, sosyal ve beşeri bilimler dergisi, ss. 38-54, 2015.

 

[/vc_toggle]

Mısır’da Baas İdeolojisi

Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık ve Ridaniye savaşları neticesinde fethettiği Mısır, bu tarihten sonra uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kaldı. II. Mahmud döneminde Kavalalı Mehmed Ali paşanın isyanı sonucu özerk bir yapıya kavuştu. Yönetiminin babadan oğula geçeceği kabul edildi. 1882 yılında İngiliz işgaline uğrayan ülkede hidivlik makamı yerinde bırakıldı ancak İngiltere’nin fiili hâkimiyeti oldukça baskın bir şekilde hissediliyordu. Bu tarihten 1922 yılına kadar İngiliz idaresinde kaldı. Bu tarihte ise kral Fuad Mısır’ın bağımsızlığını ilan etti. Babasının yerine gelen Kral Faruk 1948 yılındaki Arap – İsrail savaşındaki başarısızlığın getirdiği gerginliğin sonucu olarak hür subaylar komitesi tarafından 23 Temmuz 1952’de yapılan darbeyle görevinden uzaklaştırıldı. Ardından İtalya’ya gitmesine izin verildi. Bu komitenin başında ismen General Necip yer alsa da asıl yönetim rütbesi Albay olan Cemal Abdülnasır’daydı.

Cemal Abdülnasır

18 Haziran 1953’de Cumhuriyetin ilanıyla beraber General Necip iki yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı yaptı. 1954 yılında ise iktidar gerçek sahibine yani Cemal Abdülnasır’a geçti. Nasır ilk göreve geldikten sonra iktidarını sağlamlaştırmak için kendisine muhalif unsurları sindirmeye başladı. Komite ve yönetim içindeki Nasır muhalifleri, ilk etapta ona destek veren ihvanı müslimin grubu ve komünistler onun sindirme çalışmalarından payıma düşeni aldı ( Kurşun, 2020,s.264).

Mısırın firavun döneminden kalma etnik unsuru kıptîler de bu politikadan nasibini aldı. Nasır Mısır içinde muhalif bırakmamaya ve tek adam olmaya kararlıydı. Bu amaçla 1956 yılında yapılan referandumla beraber konumunu resmileştirmiş oldu. İçerde kendi otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra dış meselelerle ilgilenmeye başlayan Nasır ilk olarak ülkedeki İngiliz üslerinden kurtuldu. Bu Baas ideolojisine uygun bir adımdı. Ayrıca bu adımı atmasıyla beraber bir nevi tarafını seçmiş de oldu. Bu adımla beraber denge politikasını terk edip var olan iki kutuplu dünyada doğu blokunun yanında yer almaya başladı. Esasen Batıyı karşısına aldığı için Sovyetlerin yanında yer almak bir tercih değil zorunluluktu. Yine de dönüm noktasının İngiltere ve ABD’nin asvan barajının finanse edilmesinden vazgeçmeleri olduğu ve asıl seçimin bu noktada meydana geldiği ifade edilir. Nasırın diğer bir adımı bağlantısızlar hareketinin liderliğini yapmak oldu. Böylece Mısır uluslararası bir örgütün kurulmasına öncülük etmiş, Mısırın bağımsız hareket ettiğinin somut bir adımı olmuştur.

Ruhani’nin Bağlantısızlar Hareketi Liderler Zirvesindeki Konuşması (IRNA)

Nasırın ikinci büyük hamlesi Süveyş kanalını millileştirmek oldu. Bu hamle üzerine İngiltere, İsrail ve Fransa Mısırı işgal etme girişiminde bulunsa da Sovyetlerin nükleer silah tehdidi ile karşılaşınca geri adım atmak durumunda kaldılar. Biz Sovyetler ve Mısır ittifakının salt Mısırın büyük bir devlet himayesine girme ihtiyacından değil, aynı zamanda Sovyetlerin de Akdeniz’de bir müttefik ve her an askeri ve sivil iş birliği yapabileceği bir win-win stratejisinin ürünü olarak görüyoruz. Aynı zamanda Rusların asırlık hedeflerinden biri olan sıcak denizlere inme isteğinin de bu ittifaka ön ayak olduğu yabana atılamayacak bir görüştür. Süveyş kanalının millileşmesi ve akabinde Batıdan gelen tehdide karşı dik durulması Nasırı kendi ülkesinde ve Arap dünyasında etrafında toplanılacak potansiyel lider konumuna getirmişti. Bu gelişmelerden sonra Nasırın Arap milliyetçisi yönü ön plana çıkmaya başladı. Din, milliyetçilik ve sosyalizm gibi olguları bir potada sentezleyen Baas ideolojisinin etkisinde ilerleyen Nasır, bu ideolojinin getirdiği ekonomik sistemin aksine özel sektörü teşvik aldı ancak yerli burjuvaziden yeterli desteği alamayınca bir mecburiyet olarak sosyalist ekonomi modelinden yararlanmaya geçti. Yukarıda söz ettiğimiz ittifak, aynı zamanda Sovyetlerin Arap dünyası nazarında artan itibarı Nasırı bu ekonomik modelden yararlanmaya iten sebepler arasında gösterilebilir. Bunun ardından Nasır Arap milliyetçiliği fikrine uygun olarak 1958 yılında Suriye ile birleşerek “Birleşik Arap Cumhuriyeti” ni kurmuş oldu ( Kurşun,2020,s.266). Ancak Nasırın bunu fırsat bilip Suriye’nin iç işlerine karışması bu cumhuriyetin sonunu hazırladı ve 1961 yılında Suriye’de meydana gelen darbeyle birlik bozulmuş oldu. Sovyetlerle yapılan ittifak bu 1955- 1960 yılları arasında gözle görülebilir bir hale geldi. Bu ittifak daha çok askerî alandaydı. Mısır yanı başındaki İsrail tehdidine karşı ordusunu güçlendirmenin yolunu arıyordu ve Sovyetler bunun için biçilmiş kaftandı.

Bu amaçla hacmi yaklaşık 200 milyon doları bulan askeri anlaşmalar yapıldı. Başta da belirttiğimiz gibi Sovyetlerde bu ittifaktan Ortadoğu’da ABD’nin karşısına çıkma ve Akdeniz’de üs elde ederek asırlık hedefini gerçekleştirme gibi hiç de azımsanmayacak bir pay almıştı. Bu dönemde ekonomide de toprak reformları ve kamulaştırma politikaları önemli rol oynadı. Rejimin halkla özdeşleşebilmesi için parlamentoda %50’lik bir kesimin işçi ve köylülerden oluşması kararlaştırılmışsa da rejim, Nasırın şahsında ve otoriterliğinde kendini gösterdi ve halka mal olamadı ( Kurşun,2020,s.269).

Keza parlamento da Nasırın yasalarını onaylayan bir merciden öteye gidememişti. Siyasiler arasında da askerlerin oranı artmıştı. Nasırın üzerindeki liderlik rolü de onun sonunu getiren diğer sebepler arasında gösterilebilir. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’ndaki yenilgi ise Nasırın tüm itibarını yerle bir etti ve kesin olarak sonunu getirdi. Cemal Abdülnasır’ın 1970 yılında vefat etmesiyle beraber Mısır’daki Arap sosyalizmi de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş oldu.

[irp posts=”32653″ name=”Arap Sosyalizmini Temsil Eden Baas İdeolojisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. https://www.mfa.gov.tr/misir-siyasi-tr.mfa#:~:text=1517%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20Osmanl%C4%B1%20%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu%20idaresine,bu%20%C3%BClkeni n%20fili%20himayesine%20girmi%C5%9Ftir
  1. https://islamansiklopedisi.org.tr/misir

[/vc_toggle]

Irak’ın Tarihsel Geçmişi

IRAK

Başkent: Bağdat

Nüfus: 40.13 Milyon [1]

GSYİH: 178.11 Milyar Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 4.77 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 438.318 Km² [2]

Irak bulunduğu konum itibariyle Orta Doğu’nun kavşak merkezidir. Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgenin kalbidir. Büyük medeniyetlerinin çoğunun hakimiyetine girmiş olan Irak, dinlerinde kesişim noktasıdır. Sümerlerden, Perslere, Yunan’dan Roma’ya son olarak da Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimine girmiş bir bölgedir. İslamiyet’in yeryüzüne ortaya çıkmasıyla en hızlı etkilenen bölgelerden biri olmuştur. Nitekim 7. yüzyılda İslam beldesi olmuştur. İslam döneminde önemi giderek artmış ve Kufe şehri ile İslam medeniyetinin başkentliğini yapmıştır. İslam için dönüm noktası olan Sıffın Savaşı bu bölgede yaşandı. Muaviye ve Hz. Ali arasındaki savaşta Hz Ali’nin şehit edilmesi İslam’ı kökten sarsacak mezhepsel bölünmeyi başlatmıştır. Şiiliğin bir mezhep olarak doğmasına neden olan bu savaştan sonra halifelik makamının uzun süre merkezlerini yapan Irak, Bağdat şehri ile göz kamaştıran bir konuma geldi.

Hz. Ali

Emeviler bölgede neredeyse bir asırlık hakimiyet kurduktan sonra bölgeye peygamber soyundan gelen Abbasilerin kontrolünde 8. Yüzyıldan 13. Yüzyıla kadar altın çağını yaşadı.  1258 yılında barbar Moğol orduları kenti harabeye çevirerek, büyük kıyımlar yaptılar. Moğol yıkımından çok etkilenen Irak daha sonra Safeviler ile birlikte Şii-Sünni çatışmasının merkezi haline gelmiştir.

Bu zor günlerini Kanuni’nin İran’a karşı seferiyle (ırakeyn) Şah İsmail’in oğlu Tahmasab’ı 1534 yılında mağlup ederek Irak’ı dört asır boyunca Osmanlı’nın elinde kalacağı anı başlatmıştır. Irak I. Cihan Harbi’nin sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde, yıkımdan sonra eski ihtişamlı günlerine dönmeyi başardı.[3] Ancak XIX. yüzyılda hız kazanmış olan emperyalizmin yayılmasıyla İngiliz aydın ve politikacılar bunlara zemin oluşturacak çalışmalar konusunda adeta birbirleriyle yarışırken Fransızların da bu yarışa müthiş bir şekilde katılmasıyla büyük bir rekabet alanı oluşmuştur.

Nitekim, XX. yüzyılın başlarında bu çatışmaların savaşlara dönüşme konusundaki ihtimaller iki tarafı da uzlaşacak stratejiler yaratmaya itmiştir. Bu çerçevede henüz geç ve atılgan bir İngiliz politikacı olan Mark Sykes, yönetimi Osmanlı’nın paylaşımı konusunda önerilerde bulunacak çalışmalar yapmıştı. Sykes, Cihan Harbi’nden önce yaptığı çalışmalar ile Osmanlı’nın bölünmesinden sonra bir Türk devletinin varlığını gerekli olduğunu düşünürken, Cihan Harbi’nin başlamasıyla ve Osmanlı’nın ittifak bloğunda yer alması ile bu tezin aksini düşünmeye başlamıştı. Buna karşılık Fransa’da da Georges Picot bu yönde çalışmalar yapmaktaydı. Bu ikili, iki devlet adına yaptıkları çalışmalar sonucunda 1916’da yapılan anlaşma ile Filistin’in kuzeyinden Kerkük’e bir şerit çizerek, Kuzeyi Fransızların, Güneyi Süveyş’ten Basra Körfezi’ne kadar İngilizlerin denetimine bırakıyordu. Fransızlara verilen bölge bugünkü Türkiye’nin içlerine kadar uzanıyordu. Filistin bölgesi ise Yahudi devletini hazırlamak için İngilizler’e veriliyordu. [4]

İngiliz Hakimiyeti Dönemi

Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı’nın yenilmesi ile 1918’de Basra’dan Musul’a bütün bölgeyi kontrol eden İngilizler, Sykes-Picot Anlaşmasını (1917) Bolşevikler’in açığa çıkarması ile Musul’u da ele geçirerek bölgede Osmanlı varlığına son verdi. Nitekim, Sykes-Picot Anlaşmasının açığa çıkması ile yeni bir anlaşmaya giden İngiliz ve Fransızlar 1920’de imzalanan San Remo Antlaşması ile Irak’ı ve Suriye’yi pay ettiler. Böylelikle modern Irak’ın temelleri atılmış oldu. İngilizlerin Şerif Hüseyin’e verdiği sözler üzerine oğlu Faysal’a verilen Suriye krallığına Fransızların karşı çıkması üzerine İngilizler Faysal’ı 1920’de Irak’ın başına geçirdiler.

Şerif Hüseyin

Faysal’ın Irak’ın başına getirilmesi Irak sömürgeciliği açısından önem taşımaktadır. Çünkü İngilizler Irak’ı ele geçirdikten sonra başlayan protestolarda ciddi kayıplar yaşamıştı. Faysal’ın gelmesi ile İngilizler tepki çekmeden kontrolü sağlamış olacaktı. Kral Faysal yönetime geçtikten sonra krallık mekanizmasının yanına iki meclisli bir yapı oluşturan anayasayı 1925 yılında oluşturarak anayasal monarşi sistemini meydana getirdi.

Irak, 1932 yılına kadar geçen bağımsızlık sürecinde İngiliz denetiminde kaldı. [5] Ülkenin büyük bölümünü Şiilerin oluşturmasına ve Şiiliğin doğuş yeri olmasına rağmen Şiiliğin çok fazla bir etkisinin olmadığı görülmektedir. En azından İran gibi yönetimi kontrol edecek bir düzeyde değildi. Ülkede Sünni-Şii mezheplere anayasada eşit haklar verilmekteydi. Askeri düzeyi ilk yıllarda İngilizler tarafından kısıtlansa da bağımsızlıktan sonra giderek artmaya başlamıştır. Bağımsızlığı hazırlayan süreç ise İngilizlerin tamamen Irak’ı kaybetme endişesi ile 1930 yılında bağımsızlığı başlatan sözleşme imzalanmasıydı. Ancak yine de buna bağımsızlık demek tartışmalıdır. İngilizler ülkenin savunma ve haberleşme sistemini kontrol ederek çıkarlarını koruyacaktır. Aynı şekilde XX. yüzyılın rekabetini oluşturan doğal kaynak enerjisi açısından 1925 yılında yapılan sözleşme ile XXI. yüzyılın başına kadar Irak petrollerinin ayrılacağını kazanıyordu. [6] 1932 yılında Irak’ı Milletler Cemiyeti’ne üye yaparak bağımsız yapan Faysal’ın 1933 yılında ani vefatı üzerine yerine geçen oğlu Gazi, genç olduğu için ve siyasetten uzak bir kişiliğe sahip olması ile bölgenin getirdiği ağırlığı daha fazla kaldıramadı.

Kral Faysal

Ülke, kısa süre içinde yönetimde söz sahibi olacak birçok kişinin müdahalesine şahit oldu. Sık sık başbakan değiştirmeye başladı. Bu kadar çok yöneticinin değişmesinin en doğal nedeni İngilizlere karşı yürütülecek politikalarda zıtlık olmasıydı. II. Cihan Harbi’nin başlaması ve bu sırada ülke yönetimde başarılı olamayan Gazi’nin 1939’da yaşadığı trafik kazası sonucunda vefat etmesi üzerine yerine geçecek veliahttın henüz küçük yaşta olması nedeniyle ülke Hâşimlerin kontrolüne geçti. Bu hanedanlıktan Abdullah, dönemin başbakanı Nuri Said’in desteği ile kral ilan edildi. Nuri Said, İngilizler sayesinde başbakanlık koltuğuna oturmasından sonra rahatsız olan ordu, baskılar sonucu Said’e görevi bıraktırarak yerine Raşit Ali’yi getirmişlerdir. Raşid’in göreve gelmesi ve arkasını sağlaması ile İngilizlere karşı harekete geçerek İngilizlerin ülkeden çıkmaları yönünde karşı baskıya geçmiştir. Bunun üzerine 1941 yılının baharında İngiliz ve Irak askerleri karşı karşıya geldi. Savaş sonunda Irak, İngilizlere yenilmiş ve Raşit Ali ve destekçileri ülkeden gönderilmişti. Böylelikle İngilizler tekrardan destekledikleri Said’i ülkenin başbakanı yaparak Kral Abdullah da birlikte ülkeyi yönetmelerini sağlamıştır. Bu ikili ülkeyi 1958 yılında gerçekleşecek devrime kadar yönetti. [7] 1941’de yaşanan savaştan sonra yönetime tekrar getirilen Said, Kral Abdullah ile beraber ülkede Şii Araplardan daha az olan Sünni Araplar tarafından ayakta kalıyordu. Nitekim, bölgede gerçekleşen milliyetçilik akımları hem Şii Arapları hem de Sünni Kürtleri tetiklemekteydi. Ülke mandater yönetime sahip olduğundan zenginleşemiyor ve halkın sıkıntılı bir yaşam sürmesine neden oluyordu. Zaten çatışma doğurabilecek mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip olan Irak’ta, İngiliz hakimiyeti bunu her geçen gün derinleştiriyordu.

1955 yılında ülkenin Bağdat Paktı’na katılması ise bıçağı kemiğe dayandıran son nokta olmuştu. Çünkü Sait ve Kral Abdullah tüm Arapların bir çatı altında toplanmasının savunan ideolojiye doğru ülkeyi sürüklemekteyken, ülkede Arap olmayan etnik grupları ateşliyordu. Bununla beraber Mısır’da İngilizlere karşı Nasır’ın zaferi ve iktidara gelmesi, Irak’ı ister istemez etkileyecektir.

Beklenen etkiyi gerçekleşti ve 1958 yılında General Kasım’ın önderliğindeki ordu, vahşi bir kıyım ile Irak’ın en üst kadrosunda bulunan birçok insanı öldürerek yönetime oturdu. General Kasım ülkedeki monarşiyi yıkarak ülkeye hâkim olmuştur. Sıkı bir yönetim sergileyen Kasım, Mısır ve Suriye’nin Arap Cumhuriyeti furyasına dahil olmuştu. Kasım’ın bu hareketi onun resmen sonu olmuştu. Nitekim darbeyle gelen Kasım, 1963 yılında yine darbe ile gitti, Albay Abdüsselam Arif tarafından gerçekleştiren darbe ile Kasım’ın iktidar ömrü beş yıl olabilmişti. Arif’in iktidar ömrü daha kısa olduğu ve 1966 yılında ölümü ile kardeşi Abdurrahman Arif yerine geçti. Abdurrahman ise Suriye’de başlayan Baas ideolojisinin Irak’ı etkilemesi ile 1968’de Baas darbesi ile yönetimden indirildi. Irak’ın bu on yılı darbeler ile geçmişti. Monarşinin yıkılması ile gelen sistemin Cumhuriyet olduğu söylense de darbeler altında bu yönetim pek de sağlıklı işlememiştir.[8]

Baas’tan Günümüze Irak

Baas Partisi 1943’te Suriye’nin başkenti Şam’da, Mişel Eflak ve Salah Bitar tarafından kuruldu. Mişel, Rum bir ailenin çocuğu ve Ortodoks Hristiyanlık dinine mensuptur. Salah Bitar ise Arap kökenli Sünni Müslümanlardandır. Baas ideolojisi hem Liberal hem de Sosyalist düşünceleri barındırmaktadır. Adından söz ettirilmesinin nedeni de baskı rejimlerinden ortaya çıkan bıkkınlık duygusu ve özgürlük hasreti idi. Ancak kuruluş amacı her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici olarak oluşturursa da zamanla Arap milliyetçiliğinin dayanağını oluşturmuştur. Pan-Arabizm’in ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Irak’taki oluşumu ise 1948 Savaşı ile olmuştur. 1949 yılında Süleyman Eysa, Vasfi Ganim ve Feyiz İsmail’in Suriye’den Bağdat’a geçmesi ile Irak Baas partisini oluşturdular. Baas partisinin Irak’taki en önemli ismi Saddam Hüseyin idi. Saddam Hüseyin, 1968 darbesinin lideri General Bekir’e en yakın kişidir. 1968 darbesi ile başa geçen Bekir, 1979 yılına kadar ülkeyi yönetmiştir. Ancak Saddam’ın iktidar hırsı, onu bir zamanlar lideri olan Bekir’i iktidardan indirmeye itmiştir. 1979 yılında başa geçen Saddam 2003’e kadar ülkeyi yönetecek ve resmen dünyayı sarsacaktı. Saddam baskıcı ve milliyetçi bir kimliğe sahip bir liderdi. Henüz Bekir döneminde bile kapalı kapılar ardından ülkeyi yönetiyordu. 1972 yılında doğal kaynakların millileştirmesi konusunda ses getirecek icatlar yapmıştır.[9] Baas hareketi ve Saddam’ın liderliğiyle ülke emperyalist güçlerin hakimiyetini sona erdirmeye başlıyordu. Baas’ın SSCB yakınlığı sebebiyle Irak komünist bloğa yaklaşmıştır. Nitekim, 1972 yılında Dostluk Anlaşması yapıldı. Batıdan uzaklaşması ile Doğuya yakınlaşarak, 1950’lerde başlayan doğal kaynak millileştirme furyasına 1972’de gerçekleştirebilmiştir.

Saddam Hüseyin

1970’lerde başlayan Irak’ın silahlanma çalışmaları sonunda 1979’da başa gelen Saddam, iktidarın henüz birinci yılında İran’a Şiiliğin propagandasını yaydığı ve 1975 Cezayir Antlaşması’nın telafisi adına savaş başlattı. Ancak bu savaşın bir diğer dillendirmeyen yanı da İslam coğrafyasındaki liderlik boşluğuydu. Humeyni, Irak ve Baas’ın otoritesini sarsacak sözler ediyordu. Saddam, 1975 anlaşmasını kameralar karşısında yırttıktan kısa süre sonra 1980 yılının 22 Eylül’de sınırdan İran’a girdi.

Ancak savaş hiçte Saddam’ın beklediği gibi olmadı ve Irak’a ciddi zararlar verdi. Savaşın ilk iki yılı beklenmedik şiddetle gerçekleşmiş ve Humeyni’nin beklenenden çok güçlü olduğu anlaşılmıştır. İlk iki yıl İran topraklarında olan savaş daha sonra Irak topraklarına kaydı. Geri kalan altı yılda Irak toprakları savaşı sonuna kadar hissetti. Savaş bir anda Irak’ın aleyhine değişti ve petrol merkezleri yok olma noktasına geldi. Savaşın dönüm noktası Basra Körfezi’ne sıçraması olmuştu. Bu savaş bir anda petrol savaşına dönüştü. Silah patronları bölgede silah satmak için adeta savaşıyor ve kopan ilişkileri yeniden revize ediliyor. Bu bağlamda ABD, Saddam ile ilişkileri normalleştirmeye başlamıştı. Böylece ABD’nin bölgeye yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Savaşın dönüm noktası hiç şüphesiz kendi halkına karşı kıyım yapan Irak’ın Halepçe’yi bombalaması olmuştu. Bölgenin İran’ın kontrolüne girmesini hazmedemeyen Saddam, acımasızca bir katliam gerçekleştirmiştir. BMGK’nın ateşkes çağrısını iki taraf da kabul ederek hiçbir kazanım elde etmeden yaptıkları savaşın zararı ile baş başa kalmışlardı.[10] Saddam, İran’a karşı olan savaşta ekonomik olarak yara almışken, bunu düzeltmek yerine yine saldırgan bir tutumla askeri gücünü arttırmaya yoluna seçti. Bunu seçmesinin elbette bir hedefi vardı. Saddam yeni çıktığı savaştan henüz iki yıl geçmeden bu kez yeni bir savaşa daha girmek amacındaydı. Nitekim, 1990 Ağustos’unda Kuveyt’e girmiş ve bölgeyi İlhak ettiğini açıklamıştı. Saddam bu savaşa girmek ile kendi sonunu hazırlayacak süreci de başlatmış oluyordu. Çünkü Kuveyt, petrol için hem ABD’nin hem de Avrupa’nın kalesi konumundaydı. Bu savaş için Irak bir mühimmat deposuna dönüşmüştü.

 

Bir taraftan da nükleer çalışmaları sürdüren Irak, artık gerçekten endişe verici bir noktaya gelmekteydi. Saddam her ne kadar sahip olduğu silahların nükleer silahları aratmayacak düzeyde olmadığını iddia ederek nükleer silah sahibi olma çabasında olmadığını iddia etse de bu pek ciddiye alınmıyordu. Nitekim, Saddam, Kuveyt’in Irak toprağı olduğunu ve böyle bir devletin İngilizlerin çıkarları için kurulduğunu ve Irak’tan koparıldığını iddia ediyordu. Bu iddialar ile Kuveyt’i işgal etmesi ABD’nin Saddam’a karşı tutumunun tersine dönmesine neden oldu. Nitekim, Saddam’ın medet umduğu SSCB, dağılma aşamasında olduğundan bekleneni verememiş ve ABD’nin girişimiyle BMGK aldığı kararlar ile Irak’ı sıkıştırmaya başlamış ve sonunda 51. Madde gereğince Irak’ta karşı yaptırım kararı almıştı. Ancak ABD, bu karar sürecinin uzaması sonucu BMGK’nın  678 sayılı kararına gerekçe göstererek Amerikan Kongresi’nden harekât kararı çıkarmıştı. Bush, 16 Ocak 1991’de ‘Çöl Fırtınası Operasyonu’ olarak adlandırılan operasyonu başlattı. İlk başlarda hava saldırıları ile geçen operasyonlar daha sonra BMGK’nın koalisyon güçlerinin de operasyona katılması ile 3 Nisan’da ateşkes sağlandı ve Irak teslim oldu. Irak bu teslimiyet sonucunda güçlü askeri ihtişamını kaybedip tekrar dışa bağımlı bir ülke konumuna getiriliyor. Çünkü kimyasal nitelikli ve uzun menzilli sahip silahların imhası kararlaştırılmıştı. Bunun için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından oluşturulan UNSCOM ile beraber faaliyet göstereceklerdi. Ancak bu planlandığı gibi olmadı. Çünkü Saddam sık sık bu çalışmaları engelleyerek sürece karşı ayak diremekteydi. 2003 işgaline kadar BM’nin oluşturduğu kurumlar çalışmalarını, UAEA’nın da iş birliğiyle gerçekleştirmekteydi. Bu çalışmalar ABD’nin 1998 Irak Harekâtı ile sekteye uğrasa da BM’nin 1999’da oluşturduğu UNMOVIC bu denetimlerde ciddi sonuçlara ulaşmıştı.

2003’e kadar Irak ve ABD güçlerinin çekişmesi sonucunda, ABD arkasına İngiltere’yi de alarak, BM’nin kitle imha silahlarının bulunmadığı yönündeki raporlarına rağmen Irak’ı işgal etti. Irak’a ‘Özgürlük’ mottosu ile başlatılan operasyon büyük tepkilere yol açmasına rağmen gerçekleşti. Nitekim, ABD, 11 Eylül saldırıları sonucu bölge üzerinde gittikçe güçlü konuma gelirken, Irak işgali de hiç şüphesiz temelleri sağlamlaştırmaya yönelikti.

20 Mart’ta başlayan savaş, mayıs ayının ilk günlerinde sonlandırıldı. Bush’un kitle imha silahı bahanesiyle işgal ettiği Irak’ta ne kitle imha silahı vardı ne de bunun izleri vardı. İşgal çerçevesinde geçici bir yönetim için yirmi beş kişiden oluşan bir liste hazırlanmış ve bunlar genelde Sünni, Şii ve Kürtlerden seçilmiş diğer gruplar ilk göz ardı edilmişti. Bu süreçten sonra Talabani ve Barzani gibi Kürt yöneticiler ülkede yükselen bir profil çizmeye başlayacaklardır. Bu süreçte ki dönüm noktası, geçici yönetimin başa geldiği dönemde, 30 Haziran 2004 yılında işgalcilerin çekilmesi yönünde mutabakata varılması olmuştur. 30 Ocak 2005 yılında yapılan seçimlere Sünniler katılmamış ve cumhurbaşkanına Celal Talabani, başbakanlığa ise İbrahim Caferi seçilmiştir. 15 Ekim’de yeni bir anayasa için halk oylaması yapılmış ve Sünniler yine katılmamış ama bu anayasanın kabulü için gerekli oy alınmıştır. Irak’ın ses getiren lideri Saddam Hüseyin, 2003 yılında yakalandıktan sonra tepkilere ve yeni yönetimin oluşmasından ötürü 2006 yılının 30 Aralık günü tüm dünyanın gözü önünde idam edilmiştir. Daha sonra BMGK güçleri de 2008’de çekilmiş, ABD ise desteği ile oluşturduğu hükümetle yaptığı anlaşmaya göre 2011 yılının 31 alanına kadar ülkeyi terk etmiştir.[11] ABD çekilişini tamamlarken, bu kez Orta Doğu’yu kasıp kavuracak bir olay yaşandı. 2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta bir gencin kendisini ateşe vermesi ile başlayıp Orta Doğu coğrafyasında büyük yıkımlara neden olan Arap Baharı olarak adlandırılan bir süreç yaşandı.

Arap Baharı

Bu sürecin Irak’a etkisi terörizmle olmuştur. Nitekim, SSCB’nin Afganistan’a girmesiyle oluşuma başlayan El Kaide’nin içinden çıkmış olan IŞİD, Arap Baharı ile Oluşan kaos ortamında ciddi bir atılım göstererek büyümüştür. Öyle ki bu örgüt İlk başlarda Irak El Kaidesi olarak adlandırılırken daha sonraki süreçte Irak İslam Devleti, Suriye’de başlayan iç savaş ile Suriye’deki varlığını da güçlendiren bu örgüt en son Irak-Şam İslam Devleti adına aldı.

Nitekim, bu büyüme ile Irak’ın en büyük kentlerinden olan Musul’un 2014 yazında işgal ederek bölgede halifeliğini ilan eden Bağdadi ile giderek tehlikeli olacak Cihad çağrıları Irak’ın yapısını bozuyordu. IŞİD’in Irak’ta yükselişi Saddam’ın Şii nüfusa karşı yaptığı politikalara tepki niteliğindeydi. Bu örgütün giderek küresel boyutlara ulaşan tehditlerine karşı ülkeler ses çıkarsa da gerekeni yapmaktan geri durmuşlardır. Ancak bölgeye ülkesi Türkiye’ye yaptığı önemli harekatlar ile IŞİD’in bölgedeki etkinliğini sonlandırmıştır.[12] 2014 yılına kadar kuzeydeki Kürt yönetimi (IKBY) bağımsızlık idealiyle ülkede oluşturulan yönetim kadrolarında anlaşamadıkları için Bağdat yönetimi ile ters düşmekteydiler. 8 Eylül’de Maliki’nin yerine İbadi’nin başbakan olması ile ilişkiler bir nebze yumuşarken, 2015 yılında başında tekrar ilişkiler sertleşmiştir.[13]Bölgede teröründe artması ile ülke bölünmüştür. Kuzeyde IKBY güneyde Bağdat yönetimi teröre rağmen birleşme göstermemişti. IKBY’nin başında bulunan Mesut Barzani 2017 yılında referanduma giden sürecin başındaki aktör olmuştur. Gerçekleşen referandumda bağımsızlık kararına hak tarafından destek verilmesine rağmen gerçekleşmedi.  Bölge ülkeleri, Türkiye ve İran’ın referanduma sert tepki gösterirken, ABD de bu konuda IŞİD ile mücadele de önemli rol oynayan IKBY’yi desteklemekteydi. Ancak bu ideallere rağmen, tepkiler sonucunda IKBY, Irak’tan bağımsızlığını alamadı. Irak’taki çalkantılı ve gerilimli süreç devam ederken 2020’nin başlarında başbakanlığa Mustafa el Kazımi geldi. Sonuç olarak Orta Doğu’nun en sorunlu ülkelerinden biri olan Irak, bağımsız olduğu andan itibaren mezhepsel, etnik, terör olayları nedeniyle adeta gün yüzü görmemiştir diyebiliriz. Bu sorunlar ekonomiyi felce uğratmış, binlerce insanın işsiz ve aç kalmasına neden olmuştur. Bugün bile hala önlenemeyen iç karışıklıklar Irak’ın belini doğrultmasına müsaade etmemektedir.

[irp posts=”27817″ name=”Sri Lanka Modeli ve Tamil Kaplanları ile İlgili Kısa Bilgiler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3] YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

[4] BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016, s.17-46

[5] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.444,445

[6] CLEVELAND William L., a.g.e, s.229-233

[7] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.446-449

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.363-366

[9] ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72, s.41-66

[10] CLEVELAND William L., a.g.e, s.460-464

[11] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.460-480

[12] KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198, s.155-191

[13] KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54, s.31-48

Kaynaklar

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

IMF Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54

KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198

YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

[/vc_toggle]

Yeni Dünyada Eski Osmanlıların Göç Konjonktürü

Göç, geçmişten beri dünya düzeninin oluşması üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Geçmişten günümüze, birçok kabile, toplum ve millet bir yerden diğerine hareket ediyor. Bu süreçte göç ettikleri yerleri etkiledikleri gibi, kendileri de bundan çeşitli şekillerde de etkilendiler. Göç araştırmalarında en çok öne çıkan konular göçün ekonomik ve kültürel etkileri olmuştur. Ekonomi, göçün hem nedenlerini hem de sonuçlarını incelerken ele alınması gereken bir konudur. Modern devlet kurulmadan önce bile, topluluklar kaynak yetersizliğinden dolayı daha üretken bölgelere göç ediyordu. Bugün bile ekonomi, göçün en yaygın nedenlerinden biridir. Öte yandan, göçmenler hem göç alan hem de göç veren ülkelerin ekonomileri için önemli bir etkiye sahiptir. Göçmenler, göç ettikleri ülkenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılayarak bu ülkelere ekonomik katkı sağlarken, kazandıkları parayı da kendi ülkelerinde kalan ailelerine gönderiyorlar.

2009 verilerine göre göçmenler ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamak ve yatırım yapmak için anavatanlarına 317 milyar dolar gönderdiler. Bu miktar, zengin devletlerin gelişmekte olan ülkelere sağladığı dış yardımdan çok daha fazladır [1]. 15. yüzyılda keşfedilen “yeni dünya” ise Avrupa için keşfedilen yeni kaynaklar anlamına geliyordu. Bu tarihten beri Amerika, farklı Avrupa ülkelerinden koloniler tarafından işgal edildi.

Ayrıca 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarından Amerika’ya büyük bir göç dalgası yaşanıyor gibi görünüyor. Bu göçler genellikle Suriye vilayetinden ve ülkenin güneydoğusundan gerçekleşti. Genellikle ‘Hristiyan göçü’ olarak anılan bu göç, aslında sadece Hristiyanları kapsamıyor. Hristiyanların yanı sıra Müslümanlar, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler de Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerika’ya göç etmişler, oraya kendi kültürlerini taşımışlar ve Amerika’nın kurulmasında rol oynamışlardır. Bu yazıda 1860-1914 yılları arasında Osmanlı’dan Amerika’ya göç, bu göçün her iki ülke için nedenleri ve sonuçları incelenmeye çalışılacaktır. Bu göçlerle ilgili resmi veriler genellikle Amerika’daki elçiliklerin tutanaklarından edinilebilir. Çeşitli elçiliklerin verileri incelendiğinde Asya’dan Amerika’ya göç edenlerin sayısının yaklaşık yarım milyon olduğu tahmin ediliyor [2]. Göçün nedenleri genel olarak iç ve dış nedenlere ayrılabilir. Bununla birlikte, bu yazının ana odak noktası göçün sonuçları olacaktır. Bu sonuçlara göre, “Osmanlı göçlerinin Amerika’nın gelişmesindeki rolü nedir?” Sorunun cevabına ulaşmaya çalışacağım. Bu rol, her iki ülke için ama özellikle Amerika için ekonomik, kültürel ve politik etkiler aracılığıyla incelenecektir. Yarım milyonu aşan bir nüfusun göç ettikleri ülkelerde önemli değişikliklere neden olacağı inkâr edilemez. Mevcut tüm veriler değerlendirildiğinde, Amerika kıtasına ve Osmanlı’dan gelen toplam göçmen sayısının 1.200.000’e ulaşmış olabileceği düşünülmektedir [3]. Bu yazıda temel amacım, Amerika’nın bugünkü haline gelmesinde Osmanlı göçlerinin önemini vurgulamaktır.

Genel Bilgiler ve Göçün Nedenleri

Göç, tek boyutlu bir perspektif yerine çeşitli noktalardan incelenmesi gereken önemli bir harekettir. Göçün nedenlerini anlamak, getirdiği sonuçları anlamak açısından önemlidir. Toplumların zaman içindeki değişimini ve gelişimini çözmede rol oynar çünkü göç, toplumlarda değişime yol açan en önemli olaylardan biridir. Hem Osmanlı hem de Amerika göçmenlerle ilgili verileri gerektiği gibi tutmadılar. Bu nedenle Amerika’ya göç eden göçmenlerin tam sayısını bilmek mümkün değildir. Amerika’ya yasadışı yollarla ulaşan göçmenler de sayının belirlenmesinde engel teşkil ediyor. Ancak gümrük verileri, raporlar ve elçiliklerden gelen mektuplar gibi belgelerden yaklaşık bir tahmin çıkarmak mümkündür. İlk çarpıcı veri, göçmenlerin çoğunluğunun Hıristiyan olmasıdır. Öte yandan, göçmenler etnik kökenlerine göre kayıtlı değiller. Genellikle “Türkiye Avrupa topraklarından gelenler” ve “Türkiye topraklarından Asya gelenler” olarak kaydedilmektedir. Karpat’ın “Amerika’ya Osmanlı Göçü, 1860-1914″ yazısındaki tabloya göre, Avrupa topraklarından gelen göçmen sayısı 140.833 ve Asya topraklarından gelen göçmen sayısı 178.112’dir [4]. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, bu rakamlar belge eksikliği nedeniyle gerçek rakamları yansıtmamaktadır. Resmi kayıtlara göre Amerika’ya göç eden Müslüman sayısının gerçeği büyük ölçüde yansıtmadığı tahmin ediliyor. Osmanlı, Müslümanların memleketten göç etmesine yanaşmadı. Bu nedenle bazı Müslümanlar kayıtlarda kendilerini Hristiyan olarak göstermiş veya ülkeye kaçak girmişlerdir.

Kemal Karpat

Diğer bir neden de ABD göçmenlere yasal olarak ayrımcılık yapmasa da Müslümanların ABD’de azınlık olması ve sosyal hayatta ayrımcılığa maruz kalmalarıdır. Müslümanların bu ayrımcılıktan kaçınmak için ülkeye girerken Hristiyan olduklarını beyan ettikleri bilinmektedir. Toplumu göç ettiren iki ana faktör vardı. Birincisi iç faktörlerdir. Osmanlı ekonomisinde yaşanan istikrarsızlıklar gündelik hayatta ekonomik bir mücadeleye yol açıyordu.

Miri sistemdeki aksamalar Osmanlı ekonomisini derinden etkiledi. Derin ekonomik değişimler, zaman içinde sosyal değişimlere neden oldu. Bu hem Müslüman hem de gayrimüslim insanları göçe yaklaştıran çeşitli faktörlerden biriydi. Osmanlılar ise bu dönemde Avrupa ve Kırım’dan çok sayıda Müslüman göçmen kabul etti. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu daha önce Osmanlı idaresi altındaki yerlerden geldi. Osmanlı İmparatorluğu’na geldiklerinde adaptasyon süreçleri hem din hem de geçmiş siyasi bağları nedeniyle kolaydı. Ancak bu göçmenler, geldikleri yerdeki Hıristiyanlar tarafından göçe zorlandı. Bu durum, göçmenlerin Osmanlı’da yaşayan gayrimüslimlere önyargılı yaklaşmalarına neden oldu. Devlet ayrıca bu göçmenlere kendilerine ayrılan arazinin mülkiyetini de verdi. Daha sonra bir toprak devrimine yol açacak olan bu gelişme, gayrimüslim tebaayı göçe iten etkenlerden biriydi. Ülkenin ekonomik durumunun yanı sıra gayrimüslimleri göçe zorlayan bir diğer sebep de Osmanlı Devleti’nin Müslüman bir devlet olmasıdır. Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmesine neden olan bu sebep, gayrimüslim azınlıkları göçe iten sebepler arasında yer almaktadır.

Osmanlı’da Göç

Devlet tarafından gayrimüslimlere yönelik olumsuz bir ayrım yapılmasa da; bu, azınlıkların kendilerini “Osmanlı” olarak tanımlamaları için yeterli olmadı. Ekonomik, kültürel ve sosyal hayattaki tüm bu değişimler, Osmanlılar açısından insanları göçe iten nedenleri ortaya çıkarmıştır. Özellikle gayrimüslimler ülkeye gelen Müslüman göçmenlerle birlikte azınlık haline gelmiş, işsizlik, yoksulluk ve salgın hastalıklar gibi faktörlerin eklenmesi doğal bir göç nedeni oluşturmuştur. Göçmenlerin Amerika’yı tercih etmesine yol açan dış etkenler de, iç etkenler kadar önemliydi. Amerika zengin doğal kaynaklara ve iş fırsatlarına sahiptir. Arazilerin ve kaynakların genişliğine rağmen, insan sayısının azlığı Amerika’da işgücü sıkıntısına neden oldu. Bu nedenle Amerika göçmenler konusunda olumlu politikalar izledi. Farklı ulusların bir araya gelmesiyle kurulan Amerika, zaten yabancılar için çok güzel bir seçenekti. Amerika’yı çekici kılan nedenlerden bir diğeri de, göçmenlerin ve vatandaşların yasal olarak farklı olmamasıdır. Amerika’nın göçmenlere verdiği yasal haklar, kendilerini güvende hissetmelerini sağladı. Osmanlı Devleti ile diplomatik sorunlar yaşansa da ABD, belirli koşulları sağlayan göçmenlere vatandaşlık vermekte tereddüt etmedi. Göçmenler anayasal eşitliğe sahip olsalar da sosyal hayatta karşılaştıkları ayrımcılığın önüne geçilemedi ama bu farklı bir konudur. Göçü kolaylaştıran bir diğer faktör de demiryollarının gelişmesiydi.

Fransız büyükelçiliğinin 1907 tarihli raporuna göre iç bölgelere uzanan demiryolları, göçmenlerin Amerika’ya giden gemilere gitmek için limanlara ulaşmasını çok kolaylaştırdı [5]. 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen demiryolu taşımacılığının yanı sıra yolculuklar daha güvenli hale geldi. Amerika’ya ulaşım kolaylığı ile göç tercihinin önündeki engellerden biri kaldırıldı. Buradan da görülebileceği gibi Osmanlı göçlerinin pek çok sebebi vardı.

Göçmenlerin çoğunluğunun gayrimüslim olmasının sebebinin Osmanlı’nın gayrimüslimlere yönelik ayrımcı politikası olduğunu iddia etmek yanlış ve eksik bir sonuç olur. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde bir çöküş dönemindeydi ve hem ekonomik hem de siyasi sorunlar yaşıyordu. Kaynakların azalmaya başladığı bir ülkeden, fırsat diyarı denen ABD’ye göç etme arzusu çok anlaşılır bir taleptir. İnsanları doğdukları yerden okyanusun ötesinde başka bir kıtaya gitmeye teşvik eden nedenler bu şekilde açıklanabilir.

Sonuç Yerine

Göç, geçmişten bu yana dünyayı şekillendiren bir hareket olmuştur. Ekonomik, kültürel veya politik nedenlerle ortaya çıkan göç hareketi hem göç alan hem de göç eden ülkeler için bu alanlarda önemli değişikliklere neden olmaktadır. Göçlerin bir sonucu olarak toplumlar yeni bir hal alır. 1000 yıl önce var olan “etnik topluluklar” zaman içindeki gelişme, değişim ve göçlerle bugünkü biçimini alarak “milletler” oluşturur. Osmanlı’dan Amerika’ya büyük göç akışı elbette her iki ülke için de önemli sonuçlar doğurdu ve her iki ülkeyi de pek çok yönden etkiledi. Bu makale göçün Türk ve Amerikan uluslarının oluşumu üzerindeki etkilerini incelemektedir. İlk olarak, Amerika’ya göç, Osmanlı için ekonomik sonuçlar doğurdu, ancak bu sonuçlar genel olarak olumsuz yönde değildi. Göç sonucu ortaya çıkan iş gücü ihtiyacı, Müslüman göçmenlerin Osmanlı’ya gelişiyle giderilmiştir. Amerika’ya göç eden Osmanlıların çoğu erkeklerden oluşuyordu. Amerika’ya gidenler, burada kazandıkları parayı memleketindeki ailelerine yolladılar. Ülkeye para ve ekonomide canlılık getiren bu durum Osmanlı ekonomisine fayda sağlamıştır. Amerika’ya göç edenlerin bir kısmının para kazandıktan sonra memleketlerine döndükleri de biliniyor. Bunun nedeni, göçmenlerin genellikle Amerika’ya kalıcı olarak yerleşmemesidir. Anavatanlarına dönmek için yola çıkan göçmenler, burada kendi topluluklarını da kuramadılar. Ancak Amerika’ya göç edip daha sonra geri dönenlerin zenginleştiğini gören diğer Osmanlılar Amerika’ya gitmek konusunda daha cesur davrandılar. Bunun göçmen akışları üzerinde önemli bir etkisi vardır. Göç ettikleri yerde para biriktirdikten sonra ülkelerine dönen bu göçmenler, Osmanlı ekonomisinin gelişmesinde önemli rol oynadılar.

Böylelikle ülkede önemli bir sermaye birikimi sağlanmıştır. Osmanlı devleti başlangıçta Müslümanların göç etmesini engellemeye yönelik politikalar benimsemiştir. Aynı şekilde ABD’ye giden gayrimüslimlerin geri dönmesine de sıcak bakmıyordu. Bunun sebebi ABD’den dönenlerin devlete karşı propaganda yapacağı ve isyan edeceği korkusunu barındırmalarıdır.

Ancak Osmanlı Devleti, ülkede biriken sermayeyi fark ettikten sonra bu tavrından vazgeçti. Konu sosyo-kültürel açıdan ele alındığında göçmenlerin sosyal yapısındaki değişim açıkça görülmektedir. Göçmenlerin çoğunluğunun Hristiyan olduğu daha önce belirtilmişti, ancak ülkeye çok sayıda Müslüman göçmen de geldi. Bu göçmenler sadece işgücünü karşılayıp boş arazileri işlemekle kalmadı, aynı zamanda ülkedeki Müslüman nüfusun oranını da artırdı. Osmanlı Devleti “millet sistemini” kabul etse de Müslüman bir devletti ve gayrimüslimler hiçbir zaman tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğu’na ait hissetmediler. Ülkedeki gayrimüslimlerin azalan oranı bu durumu pekiştirmiş olabilir. Bu durum daha sonra özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı için farklı sonuçlar doğurdu. Bu göçlerin bir diğer önemli sosyo-kültürel sonucu da daha sonra bahsedilecek olan Türk kültürünü Amerika’ya getirmeleridir. Amerika’ya giderken göçmenler kendi kültürlerinin parçalarını oraya taşıdılar. Ancak orada kaldıkları süre boyunca Amerikan kültüründen de etkilendiler. Ülkelerine döndüklerinde, farklı bir kültürle harmanlanmış farklı insanlar olarak geri döndüler. Kültürel zenginlik açısından önemli olan bu durum, göçün kaçınılmaz bir sonucudur. Bu göçlerin Osmanlılar için en önemli sonuçlarından biri, olumsuz ve olumlu siyasi sonuçlarıdır. Olumsuz siyasi sonuçlardan ilki, gayrimüslimlerin Amerika’ya göç etmelerinin nedeni olarak Avrupa ve Amerika’da Osmanlı’nın gayrimüslimlere baskı yaptığı asılsız iddiaları oldu. “Millet sistemi” anlayışı daha sonra diğer ulusların kendilerini örgütlemelerine ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan etmelerine yol açtı. Göç ettikleri yerlerde Osmanlı karşıtı propaganda yapan gayrimüslimler, Osmanlı’yı siyasi olarak da zora soktu.

Osmanlı’da bir Ermeni düğünü.

Çoğunlukla Ermenilerden oluşan bu milletler yurtdışında kendi topluluklarını oluşturdular, daha sonra Türk bağımsızlık savaşında aktif rol alacaklar ve hatta Türkiye’nin siyasi emellerinin meşruiyetine zarar vereceklerdir. Öte yandan göçmenler, Osmanlı Devleti’nin uluslararası arenada daha aktif olmasını sağladı. Amerika’da büyükelçiliklerin açılması ve temsilcilerin atanması büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıkan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Göç meselesi bazen iki ülke arasında anlaşmazlıklara neden olsa da siyasi ilişkilerin gelişmesinde önemli bir role sahiptir. Göç alan ülkelerde göçmenlerin ekonomi üzerindeki etkisinden daha önce bahsedilmişti. Göçmenler genellikle ucuz işgücü sağlayarak ülke ekonomisinin kalkınmasına katkıda bulunurlar. Amerika, engin topraklarına ve kaynaklarına rağmen, bunları işlemek için yeterli insan gücüne sahip değildi. 1865’ten sonra köleliğin kaldırılması, özellikle ülkenin güneyinde işgücü ihtiyacını artırdı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Amerika’ya gelen göçmenler, ülkenin işgücü ihtiyacını karşılayan önemli gruplardan biri haline geldi. Öte yandan, Osmanlı göçmenlerinin tümü alt sınıf çiftçi veya işçi değildi. Ayrıca göçmenler Amerika’da ticaretle de uğraştılar. Göçmenler memleketlerinde getirdikleri halılar gibi yöresel eşyalarını burada sattılar. Böylelikle hem kendi kültürlerini Amerika’ya getirdiler hem de zenginleştiler. Danone Şirketi’nin kurucusu İzak Karasu, Selanikli bir Yahudi’ydi ve Balkan Savaşları sırasında Barselona’ya göç etti. Doktor Karasu, sindirim sorunlarını çözmek için yoğurdu kullanmaya başladı ve daha sonra şirketi kurdu.

İzak Karasu

Bugün Amerika’ya satılan Danone, ihracat kapasitesi ile ülkenin en önemli firmalarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen göçmenler Amerika’da genellikle çalışkanlıkları ve kolay adaptasyonları ile tanındılar. Bu sayede Amerika’da kabul görmeleri ve nüfuz etmeleri daha kolay hale geldi. Amerika’nın göçmen ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buradan çıkarılabilecek en önemli sonuç, Amerikan kültürünün içerdiği her kültürün karışımı ve uyumu ile ortaya çıkan karma bir kültür olduğudur.

Osmanlı göçmenleri de bu karma kültüre kendilerinden bir parça kattılar. Ancak Osmanlı göçmenleri Amerika’ya yerleşip kendi kültürlerini taşımak amacıyla gitmediler, para kazanarak memleketlerine geri döndüler. Ancak göçmenlerin gittikleri ülkelerde kendi kültürlerini oluşturmaları için kendi toplumlarına ihtiyaçları vardır. Osmanlıların Amerika’daki en büyük eksikliği kendi cemaatleri olmamasıydı. Yerel yemeklerini ve ürünlerini Amerika’ya tanıttılar ve ticaretini yaptılar.

Amerika’da Türk ürünlerini ve kültürünü Amerika’ya tanıtmak için kurulan fuarlar oldu. ABD’de Türk ürünlerinin sergilendiği ilk fuar 1876 Philadelphia oldu [6]. Buna rağmen yerleşmeye gitmedikleri için bir cemaat kurma ihtiyacı hissetmediler. Amerika’da Türk cemaatinin oluşmasını engelleyen bir diğer etken de Osmanlıların aileleriyle değil yalnız göç etmesidir. Bu göçmenlerin çoğu gidecekleri ülkenin dilini bilmiyorlardı ve Amerikalılara müdahale etmeleri mümkün değildi. Osmanlılar bütün bu engellere sahip olmalarına ve aslında böyle bir amacı olmamalarına rağmen, kendi kültürlerinden öğelerin Amerikan kültürüne nüfuz etmesini sağlamışlardır. Analiz edilen zaman diliminde, Türklerin Amerika’da herhangi bir siyasi çalışması yoktu.

Daha önce de söylendiği gibi bu Türkler çalışmak için geçici olarak ABD’ye göç ettiler. Ve gerçekten de özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında, büyük çoğunluğu ülkelerine geri döndü. ABD’deki Türkler 1922’ye kadar siyasete girip kendi cemaatlerini kurmadılar. Amerika’ya göç eden Türklerin burada siyasi bir etki oluşturabilmeleri ancak bu tarihten sonradır. 19. yüzyıldaki göçmenlerin aksine, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye göç eden Türkler, işçi olarak değil beyin göçü sonucu ABD’ye yerleştiler. Bu dönemde göçmenlerin hem siyasi hem de kültürel etkisi, kendilerinden önceki Türk göçmenlerden çok daha büyüktü.

Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç eden Ermeniler Amerikan siyasetinde önemli rol oynadılar. Osmanlı İmparatorluğu’nda halkın en zengin kesimlerinden biri olan Ermeniler, işçi olarak değil eğitim gibi nedenlerle Amerika’ya gittiler. ABD’nin misyonerlik faaliyetinin de gayrimüslimlerin göçüne etkisi oldu. Bu nedenle gayrimüslimler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Ermeniler burada Osmanlı karşıtı bir politika izlediler. Buradaki Ermeniler, Osmanlının kendilerine zulüm ettiği gibi açıklamalar yapmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur. Bu noktadan sonra Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti ile ABD arasındaki ilişkiler neredeyse durma noktasına geldi. Bu durum, 20. yüzyılın ortalarına kadar göç sürecindeki Osmanlı Müslüman nüfusunun ABD politikasında ve Türkiye ile ilişkilerinde belirleyici bir rol oynadığını göstermektedir. Özellikle 1860’dan sonra Osmanlı topraklarından Amerika’ya göç önemli bir fenomen haline geldi. Her iki ülkenin de demografik yapısında değişikliklere yol açan bu fenomenin birden fazla nedeni vardı.

Bu göç çeşitli propagandalarla ve Avrupa merkezli bir tarih anlayışıyla ele alındığında, Osmanlı devleti azınlıklara karşı ayrımcılık yapan bir devlet olarak görülse de dönemin kayıtları incelendiğinde böyle bir gerçek olmadığı ortaya çıkıyor. Ermenilerin göçünü Osmanlı baskısına bağlayan tarihçiler bile, daha sonra göç eden Ermenilerin Osmanlı’ya dönmek niyetiyle gittiklerini yazarlar. Bu göç dalgası hem Osmanlı durumuyla hem de Amerikalıların sağladığı imkanlarla yakından ilişkiliydi. Sonuçlar iki ülkeyi de yakından etkiledi. Göçmenler kendi kültürlerini Amerika’ya getirdiler ve bu ülkenin işgücü ihtiyacını karşıladılar; Dönüş yolunda, Amerikan kültürünün parçalarıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’na sermaye ve para getirdiler. İncelenen zaman diliminde göçmenlerin Amerika’ya en büyük katkısı ekonomik olmuştur. Sonuç olarak bu göç hem ABD hem de Osmanlı tarihinde, devletler arasındaki ilişkileri arttırması ve her iki toplumu çeşitli şekillerde etkilemesi bakımından önemli bir yer tutar.

[irp posts=”31419″ name=”Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, 2010, p.10.l

[2] Charles Issawi, Economic History of the Middle East 1800-1914, 1966, p.271.

[3] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.373.

[4] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.390.

[5] Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, p.365.

[6] Veysi Akın, Amerika’da İlk Türk Lobisi: Türk Teavün Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XX/59 (Temmuz 2004), Ankara 2004, s.457

Kaynaklar 

1) Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, 2019.

2) Charles Issawi, Economic History of the Middle East 1800-1914, 1966.

3)Veysi Akın, Amerika’da İlk Türk Lobisi: Türk Teavün Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XX/59 (Temmuz 2004), Ankara 2004, s.453-522.

[/vc_toggle]

Balkanlar ve Türk Dış Politikası

Bölgenin tanımlanmasından ve coğrafi konumundan başlayacak olursak bölgenin adı olan Balkan veya Balkanlar sözü Türkçedir. Bu söz Türk Dil Kurumu tarafından “Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Macaristan, Yunanistan ve Trakya’yı içine alan bölge” şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamları vardır. Dünyadaki diğer dillere de Türk dilinden geçmiştir. Kelime olarak Osmanlı Türkçesinde epey yaygın kullanılmış ve literatüre girmiştir. Türkiye Türkçesinde ise Rumeli adı Balkanlara denk ve ona yakın bir anlamda kullanılmıştır. Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Balkanların doğu, güney ve batı sınırları hakkında herkes mutabıkken kuzey sınırları ise tartışmaya açıktır.

Balkanlar bölgesini gösteren harita

Balkanlar adıyla bilinen bölgede Türkiye de dahil olmak üzere 12 ülkenin toprakları bulunmakta ve 48 milyonu aşkın nüfusu barındırmaktadır. Balkan bölgesinde en çok nüfusu 11 milyon ile Türkiye, 10 milyon ile Yunanistan, 7 milyon ile Bulgaristan barındırmaktadır. Yine İtalya’nın da 285 bin civarı bir nüfusu Balkan bölgesi içerisinde yer almasına rağmen tarihi, kültürel ve siyasi sebeplerle Balkan ülkesi sayılmamaktadır. Konuşulan dillere bakılacak olursa 12 milyon kişi Yunanca, 12 milyon kişi Türkiye Türkçesi, 7 milyon kişi Bulgarca, 7 milyon kişi Sırpça, 5.5 milyon kişi Arnavutça, 2,5 milyon kişi Boşnakça, 1,5 milyon kişi Makedonca konuşmaktadır. Bu dillerin dışında görece daha az sayıda konuşulan dillerde mevcuttur. En yaygın din ise Ortodoks Hristiyanlık, Katolik Hristiyanlık ve Müslümanlıktır. Bunun dışında AB üyesi olan Yunanistan dışında kalan diğer ülkeler gelişmiş ekonomiye sahip değillerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin aktif dış politika izleme perspektifinde Özal döneminde Balkanlar ile yakınlaşmalar daha da artmıştır. Osmanlı’dan gelen imparatorluk geçmişi de göz önüne alınacak olunursa tarihi, kültürel, etnik ve dini birçok ortak paydanın bulunması Türkiye Cumhuriyeti ve Balkan ülkelerinin yakınlaşmasının en büyük sebepleridir. Tabii II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasındaki süreçlerde Yugoslavya’nın dağılması, Bosna Savaşı ve Kosova Savaşı’nda Türkiye’nin tavrı ve duruşu yakınlaşmayı iyice arıtırmış gönül bağlarını güçlendirmiştir. Şimdi bu süreçleri daha yakından inceleyeceğiz:

Josip Broz Tito, Eski Yugoslavya Devlet Başka

Balkanlar’da II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen olay İtalya’nın “Büyük İtalya” devletini oluşturma fikri sonucunda giriştiği çalışmalarla başlamıştır. 1939’da Arnavutluk’u işgal eden İtalya, 1940’ta yönünü Yunanistan’a çevirmiştir bu doğrultuda 28 Ekim 1940’ta Yunanistan-İtalya Savaşı başlamıştır. Yugoslavya Krallığı 1941 Nisan ayında Almanya, İtalya, Macaristan ve Bulgaristan’ın işgaline uğramıştır. Almanların himayesini alan Hırvatlar, Hırvatistan Bağımsız Devleti’ni kurarak, Ortodoks Sırplara karşı baskı kurmuşlardır. Ülke içinde gerilla savaşları başlamış, Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD’den destek alan Mareşal Tito, 1945 yılında ülkenin kontrolünü eline geçirmiştir. Tito, iç savaş sırasında muhalifi olan Mihailovic’i 1946 yılında idam ettirmiş, Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet olmuştur. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline gelmiş ve Tito, hükümet başkanlığına getirilmiştir.

Soğuk Savaş döneminde ise Balkan ülkeleri, SSCB destekli komünist yönetimlerin hakimiyetinde olmuşlardır. Bu dönemde Balkanlar’da komünist-sosyalist idareler altındaki ülkelerde milliyetçilik ortadan kalkmamıştı. 1984 yılında Jivkov idaresindeki komünist Bulgaristan’da Türkler üzerine çok sert asimilasyon ve caydırma politikaları uygulanmıştır. O dönemde Bulgaristan nüfusunun çok ciddi bir bölümünü oluşturan Türklere, isim değiştirme, din değiştirme, Türkçe konuşma yasağı, zorunlu göç ettirme, işkence vb. yöntemlerle asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Jivkov yönetimine karşı gelen Türkler, işlerini, eğitim haklarını ve hatta yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu dönemde baskılardan kaçmak için çeşitli yollarla Türkiye’ye doğru milyonları oluşturan bir Türk göçü yaşanmıştır. Diğer birçok Balkan ülkesinde olduğu gibi, Bulgaristan’da da camiler kapatılmış, İslami gereklerin yaşanmasına izin verilmemiştir. 1989’da devletin ağır politikalarına karşı koyan Türkler içinde 300.000’in çok üzerinde bir kesim ülkeden sürgün edilmiştir. Soğuk Savaş döneminde Tito yönetimindeki Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (1948) ve Arnavutluk (1961) devletleri Sovyetler Birliği ile ayrı düştü. Bulgaristan ile birleşme fikirlerini geri çeviren Yugoslavya yönetimi, kısa bir zaman sonra kurulan Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmıştır. Arnavutluk ise Komünist Çin ile kurulan ilişkilerin de etkisiyle dünyadan soyutlanmış, içe kapanık bir ülke halini almıştır. Bu dönemde Arnavutluk, Enver Hoca idaresinde katı bir rejim altında olmuştur.Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti de, Soğuk Savaş döneminde ciddi miktarda Türk nüfusu barındıran bir Balkan ülkesiydi. Bu ülkede, özellikle Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti ve Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti içindeki Sancak bölgesinde Türkler yaşamaktaydı. Ayrıca, Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti’nde Arnavutların önemli bir nüfusu vardı. Sosyalist sistemle yönetilen Yugoslavya’da özellikle Türk ve Arnavut halkı üzerinde devletin özel bir dikkati olmuştur. Devletin hakkaniyetle yönetildiği dönemde, dil, eğitim gibi hakları verilen bu halklar, ülkenin bütünlüğünde yer almışlar ve aidiyet duymuşlardır ancak 1990’larla beraber çöküşe geçen Yugoslavya sistemiyle beraber halkların da kısmi tepkileri başlamış ve aidiyetlerini yitirmişlerdir. Tüm bu süreçlerde Balkanlar’da her zaman komünizmin dışında kalan iki ülke Türkiye ve Yunanistan olmuştur.

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1990’ların başıyla beraber birçok iç çatışma ve tartışmalara sahne olmuştur. Ülkenin federal yapısındaki dengesizleşme, bu ülkede kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşayan halkların seslerini yükseltmelerine sebebiyet vermiştir. Yugoslavya’nın olumsuz gidişi ve yükselen Sırp milliyetçiliği karşısında diğer halklarda kıpırdamalar görülmüştür. 1991’de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç savaşın neticesinde aynı senenin sonlarında Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek, bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir Savaşın sonunda söz konusu devletler ayrı birer siyasi yapı haline geldiler. Karadağ ve Sırbistan birleşerek yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturdu. Yeni federasyon, Sırbistan ve Karadağ özerk cumhuriyetleri ve Sırbistan’a bağlı Kosova ve Voyvodina özerk bölgeleriyle oluşmuştur. Söz konusu devlet zamanla “Sırbistan-Karadağ” adını aldı. Böylece “Yugoslavya” adı tarihe karışmış oldu. 3 Haziran 2006’da Karadağ’ın referandum sonucunda bağımsızlık ilan etmesiyle bu son federatif devlet de dağılmıştır. Eski Yugoslavya topraklarındaki son parçalanma ise Kosova’nın Sırbistan’dan kopması ile gerçekleşmiştir. Tüm bu olaylar meydana gelirken en büyük acıyı ve trajediyi Müslüman Boşnak halkı çekmiştir.

1992-1995 Bosna Savaşında Türkiye Cumhuriyeti iç çatışmaların barışçıl yollarla bitirilmesi gerektiğini savunmuş Balkanlarda yaşayan Müslüman Türk halkının haklarının korunması için her türlü diplomatik, siyasi ve ekonomik girişimde bulunmuştur. Sıpların şiddet politikasını her platformda kınamış, karşısında durmuştur. Türkiye’nin Balkanlardaki bu aktif politikası o dönem ABD tarafından da desteklenmiştir. Türkiye o yıllarda Balkanlarda cereyan eden bu olayların ve savaşın etnik bir temizlik olduğu iddiasını dile getirmiş ve BM’de gerekli girişimleri yapmıştır.

1998-1999 Kosova Savaşlarında ise Türkiye Cumhuriyeti yine aktif bir politika izlemiş, ABD ve NATO da bu politikaları desteklemiş, müdahalede bulunmuştur. O dönem tanınmadığı için büyükelçilik veya konsolosluk açamayan Türkiye bunun yerine Priştine’de “Eşgüdüm Bürosu” açmış ve faaliyetlerine başlamıştır.

17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova Cumhuriyeti, hemen bir gün sonrasında 18 Şubat 2008 tarihinde tanınmış Eşgüdüm büromuz büyükelçilik seviyesine yükseltilmiştir. Türk toplumunun yoğun olarak yaşadığı “Balkanlarda bir Türk şehri” olarak adlandırılan Prizren’deki Başkonsolosluğumuz 1 Eylül 2015’de faaliyete geçmiş olup Türkiye Cumhuriyeti Kosova’da Başkonsolosluk açan ilk ülke olmuştur.

Sonuç

Özellikle Bosna ve Kosova Savaşları esnasında ve sonrasında izlenen bu politikalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlar’a bakış açısı net bir şekilde ifade edilmiştir. Ayrıca Bosna Savaşı esnasında; Sırplara karşı, Türkiye’nin Boşnak Müslümanlara silah ve mühimmat yardımı yaptığı Hollanda raporları tarafından iddia edilmiştir.

Genel bir bakışla 1352 yılında Çimpe Kalesinin Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle başlayan Türklerin Balkanlar, diğer bir deyişle Rumeli’yle tanışması Viyana kapılarına kadar dayanacak olan bir imparatorluğun başlangıcı olmuştur. 1387’de Selanik, daha sonra İstanbul’un fethiyle beraber tamamen yüzünü batıya dönen Türk Devletinin Bosna’ya kadar uzanması Balkanlara iyice yerleşmesini sağlamıştır. Osmanlılar Balkanları tamamen Türkleştirme ve İslamlaştırma adına ‘’asimilasyon’’ politikası izlemediler. Bu yüzden Doğu Roma yönetici, aristokrat ve feodal sınıfları başta olmak üzere halk Osmanlı’nın getirdiği düzene ve nizama tabi oldular. Balkanlar; Adaletli vergi anlayışı, din ve yaşam tarzına olan hoşgörü ile 15. Yüzyıldan başlayıp 17. Yüzyılın sonlarına kadar sakin ve huzurlu bir dönem geçirmiştir. Sonraları Batı Avrupa’dan yayılan milliyetçilik akımları ve ulus devlet kışkırtmaları ile Balkan devletleri birer birer kopuş yaşadılar. 2000’li yılların başına kadar da özellikle Türk ve Müslüman nüfus başta olmak üzere büyük acılar yaşadılar. Halen Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ’da arzu edilen refah seviyesi ve huzur ortamı sağlanamamıştır, bazı konularda ihtilaflar devam etmektedir. Yunanistan, Slovenya, Romanya ve Bulgaristan ise AB şemsiyesi altına girmişlerdir. Yaklaşık 450 yıl Türk himayelerinde kalmalarına rağmen hiçbir Balkan halkı asimile olmamıştır, dillerini ve kültürlerini yaşatmaya devam etmektedirler. İşte bu yüzden çoğu Balkan ülkesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilişkileri oldukça sıcaktır. Kültürün yaşatılması, su kuyularının açılması, okulların inşa edilmesi, ibadethanelerin yapılması, eski eserlerin restorasyonu ve sağlık alanı gibi birçok konuda TİKA başta olmak üzere birçok kurumu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun çalışmaları devam etmekte, büyükelçilik, konsolosluk ve temsilciliklerimizin sayısı her geçen yıl artmaktadır.

Ayrıca devlet yatırımlarının yanı sıra özel iştirakler ve yatırımlar konusunda da Türk iş adamları Balkanların ekonomisine yatırım yaparak katkıda bulunmaktadırlar. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ile Balkan ülkeleri arasındaki ticaret hacmi milyar dolarlarla ifade edilecek büyüklüğe ulaşmıştır. Balkanlara bakış açımızı ifade etmek için son olarak şunu söyleyebiliriz; Balkanlar ile sınırlarımız artık bir olmayabilir ama yüzyıllara dayanan gönül bağlarımız güçlenerek devam edecektir.

[irp posts=”30672″ name=”1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.gif.org.tr/dusundurenler/balkanlar-ve-turkiye-dis-politika-ve-savunma-arastirmalari-grubu-dsa

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-kosova-siyasi-iliskileri-.tr.mfa

http://pristine.be.mfa.gov.tr/Mission/ShowInfoNote/341735

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkanlar

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Antant%C4%B1

[/vc_toggle]

Arap Sosyalizmini Temsil Eden Baas İdeolojisi

20. Yüzyıl, dünya üzerindeki bütün milletlerin sahiplenecek ideoloji arayışına girdiği ve kendini bu ideolojiler uğrunda feda etmekten kaçınmadığı bir zaman dilimi olmuştur. İki dünya savaşının ardından kurulan düzende temel çatışma bağımsızlık isteyen halklarla, onları sömürmeye çalışan müstevlilerin kavgasıydı. Müstevlilerin zengin doğal kaynakları sebebiyle sömürmeyi ihmal etmediği coğrafyalardan biri olan Arap coğrafyası da bu kavganın içindeydi. Saddam Hüseyin, Cemal Abdülnasır ve Muammer Kaddafi gibi otoriter ve bir dönemin simgesi haline gelmiş liderleri ortaya çıkaran Baas ideolojisi de bu ideoloji arayışlarının bir sonucu olarak doğmuştu.

Muammer Kaddafi

Kelime anlamı olarak “yeniden doğuş” anlamına gelen baas, kültürel bir hareket olarak 1943 yılında Hristiyan bir Suriyeli Mişel Eflak ve Sünni Müslüman bir Suriyeli Salah Bitar tarafından kuruldu (Kurşun, 2020, s.244). Hareket, temelde Pan-Arabizm felsefesi üzerine bina edilmişse de kimilerine göre özellikle pratikte sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve İslamcılık gibi temelde birbirine zıt ideolojilerin bir sentezi olarak faaliyet gösteriyordu. Partileştikten sonra kendisine Ürdün, Irak ve Lübnan’da da temsilci bulan hareket, iki kutuplu dünyada kurucularının da bu görüşten etkilenmesiyle kendisine yol gösterici olarak Sosyalizmi ve Sovyetleri seçti. Suriye Baası’nın temsilcisi olan Beşar Esad’ın da halen Rusya’yla müttefik olması, bu seçimin ne denli etkili olduğunu göstermektedir. Ancak yine de Arap milliyetçiliği fikri sosyalizmden daha ön planda olmuştur.

O dönemde birçok Arap ülkesinin bağımsızlık mücadelesi vermesinin bu kıyasta etkili olduğu bizce muhakkaktır. Üstelik Baas ideolojisi örnek aldığı Marksizm ve sosyalizm gibi dini reddetmiyor, bilakis Kur-an’ın devrimci ruhuna atıf yapıyordu. Hatta siyasetçilerimizden Bülent Ecevit baas liderlerinin Atatürk olmaya özendiklerini ancak din ve devleti ayırmayarak daha başta hataya düştüklerini söyleyerek eleştirmektedir. Bu hareketin sosyalizmi benimsemesinin diğer bir sebebi de Arap ülkelerinde var olan ekonomik durumdu. Özellikle Zengin doğal kaynaklara sahip Arap ülkelerinde bu kaynaklardan elde edilen aslan payı sömürgeci batılılara gidiyordu. Bu sebeple bu kaynaklar o ülkenin ekonomisine gözle görülür bir katkı sağlayamıyordu. Doğal kaynaktan yoksun ülkelerin hali ise takdir edileceği üzere daha vahimdi. Böyle bir durumda Baas kaynakların millileştirilmesini ve batılıların ekonomideki hakimiyetinin engellenmesini öngörüyordu. Nitekim Saddam Hüseyin’in petrol üzerindeki millileştirme çalışmalarında, Abdülnasır’ın Süveyş’i millileştirmesinde bu politikanın etkisini görmekteyiz. Aynı zamanda bu politikanın uygulandığı ülkelerde toprak reformu yapılarak çiftçiye ve köylüye toprak dağıtılması hareketin halk tabanın yayılmasını sağlasa ve genellikle darbeyle işbaşına gelen otoriter liderlere halk desteği verse de bu liderlerin giderek diktatörleşmesiyle beraber halkın desteğinden mahrum kalmaları sonucunu doğurmuştur (Kurşun, 2020, s.248).

Saddam Hüseyin

Bu bölümde Baas hareketini genel hatlarıyla tanımladıktan sonra hareketin Arap ülkelerindeki serüveninden ve ortaya çıkardığı liderlerden söz edeceğiz. Baas hareketi kısa zamanda birçok Arap ülkesinde taraftar bulmasıyla bir döneme damgasını vuran bir harekettir. Bunun sebepleri arasında dönemin yoksul ve sömürülen Arap milletlerinin önüne bir ülkü, bir hedef koymasının büyük önemi olduğu kanaatindeyiz.

Bu harekete mensup liderler demokratik yollarla gelmemesine ve hatta ordu kökenli olsalar bile halkın önüne koydukları hedefler sayesinde geniş halk kitlelerinin desteğini alabilmişlerdir. Ancak çöküşleri de bir o kadar hızlı olmuştur. Bunun birçok sebebi olmasının yanında en göze çarpan sebebi diktatörleşme eğilimleri ve zamanla koydukları hedeflerin ağırlığı altında ezilmeleri olmuştur. İlerleyen yazılarımızda ülkelerin kendi içindeki Baas serüvenine göz atacağız.

[irp posts=”26907″ name=”Azınlıkların Elindeki İktidar: Baas Partisi’nin Suriye Kolu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul, vadi yayınları, 2019
  2. http://ecevityazilari.org/items/show/719
  3. https://dergipark.org.tr/tr/pub/joecopol/issue/42277/508709

[/vc_toggle]

Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi

Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim tarzı, farklı ırklara ve farklı dinlere mensup olan halklara karşı “hoşgörü” anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bu gelenek, Osmanlı’nın sınırlarını kilometrelerce genişletmesine rağmen yıllarca büyük bir coğrafyayı iyi bir şekilde yönetebilmesinin sebeplerinden biri olmuştur. Ruslar, 24 Nisan 1877’de, Osmanlı’da yaşayan Ortodoks Hristiyan tebaayı Osmanlı İmparatorluğu’nun “sözde” baskısından kurtarmayı bahane ederek ve “Slav kardeşliği” mottosunu kullanarak Osmanlı topraklarına doğru bir ilerleyiş başlatmıştır. Osmanlı bu ilerleyiş karşısında Balkanlar’da Plevne’yi, Edirne ve Tekirdağ’ı kaybetmiş ve Ruslar Yeşilköy sınırına dek gelmiştir. Kafkaslar’da ise Doğubayazıt’ı alan Ruslar, Kars ve Erzurum’a doğru ilerlemeye başlamıştır. Özellikle Balkanlar’da Edirne’yi kaybeden Osmanlı, İstanbul’un da işgal edilebileceği çekincesi ile 31 Ocak 1878’de ateşkes istemek durumda kalmış ve bu doğrultuda 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalanmıştır (Öztürk, 2018: 677 – 678).

Ayastefanos Antlaşması ile sınırların çizildiği “Yeşilköy” den eski dönemlere ait bir görünüm

Ermeniler Osmanlı sınırları içinde gerek kültürel açıdan gerek dini ve ekonomik açıdan oldukça refah içinde yaşamaktaydı. Öyle ki Osmanlı’da mevkii olarak en üst kademelerde bulunan Ermeniler, sadık millet anlamına gelen “millet-i sadıka” betimlemesiyle vuku bulurdu. Fakat 19. yüzyıl itibarıyla misyonerlik faaliyetleri ve milliyetçilik hareketleri onları bir özgürlük arayışına sokmuştu. Ermeniler’in Ayastefanos Anlaşması imzalanırken Ruslar’ın çıkarcı politikalarını desteklemeleri, önce özerk daha sonra bağımsız olma erekleri ile doğru orantılıydı.

Ayastefanos Anlaşmasının 16. maddesinde Ermenilerin birtakım isteklerine yer verildi. Bu istekler Ermenilerin oturduğu yerlerde Ermeniler’in lehine bazı mahalli ıslahatlar yapmak ve Ermenileri Kürt ila Çerkez tehdidine karşı korumaktı. Ruslar anlaşmada Ermeniler’in bağımsızlık taleplerini karşılayacak bir maddeye yer vermemişti çünkü Ermeniler Osmanlı topraklarında özerklik/bağımsızlık kazananırlarsa ilerde Rusya sınırları içinde yaşayan Ermeniler de Ruslardan böyle bir talepte bulunabilirlerdi.  İstekleri tam manasıyla karşılanamayan Ermeniler ise yeni umudu İngiltere, Fransa ve Almanya’ya yanaşarak aramaya başlamıştı. Bu doğrultuda “Berlin Kongresi” yapılma kararı alınmıştır. Berlin Kongresi’nde Ermeniler için alınan karar şöyleydi;  “Bâbıâli, Ermenilerin mahalli ihtiyaçları gereği ıslahat yapmalı ve bu ıslahatları geciktirmemelidir. Ermeniler’in, bölge halklarından olan Kürtler ve Çerkezler’e karşı güvenliği sağlanmalıdır. Alınan tedbirlerin kontrolü sağlanacaktır.” Bu kararlar Ermeniler’in bağımsızlık taleplerine uygun bir zemin yaratmış ve bu maddeden sonra Ermeni meselesi, uluslararası ortamda diplomatik bir sorun haline gelmiştir (Çelik, 2020).

Aşırı milliyetçi Ermeniler 1890 yılında, bağımsız bir devlet kurma emellerini gerçekleştirmek maksadıyla “Taşnaksütyun” adlı siyasi yapılanmayı oluşturmuştur. Bu yapılanmanın bünyesindekiler amaçlarına ulaşmak için çatışma ve saldırı yolunu da kendilerine bir alternatif olarak görmüştür. Bu doğrultuda, “humba” adında çeteler kurmuş ve silahlı saldırı faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

1905 – 1909 yılları arasında 200’ün üzerindeki bu terör saldırıları “Azeri Türklerine” ve hatta kendilerine karşı gelen “Ermenilere” karşı gerçekleştirilmiştir (Hasanoğlu, Süleymanoğlu: 2013). Osmanlı – Rus Savaşı sonrası peyda olan Ermeni sorununun başlangıcı üç kısımda ele alınabilmektedir. İlk kısım, Ayastefanos Anlaşması sonrası 6 devletin Sefirinin, Babıali’ye bir nota vererek anlaşmadaki hükümlerin yerine getirilmediğini ve bundan memnuniyet duyulmadığını bildirmesiyle başlamıştır. Notanın sonunda yer verilen şu cümleler oldukça dikkat çekicidir; “İngiltere, bu ıslahatın eksiksiz olarak uygulanması için padişah tarafından tayin edilecek vali ve hâkimlerin görevlerini lâyıkıyla yaptıkları sürece memuriyetlerinde belirlenen süre zarfında bırakılmalarının gerektiğini ve konunun tahsildarları da kapsamasını arzu ettiğini bildirir.” Bu son cümlelere karşılık dönemin Hariciye Nazırı Abidin Paşa ise, Nizamiye mahkemelerinin Avrupa usulünce düzenleneceğini, vergi ve aşar konusunda ıslahat yapılacağını, müdür nahiyenin halkın çoğu hangi mezhebe tabii ise o mezhepten seçileceği gibi önemli iltimaslar içeren bir karşı nota vermiştir. Karşılıklı notalardan sonra mevcut durumun ne olduğu 1883 yılına kadar muallakta kalmış, yalnız bu süre zarfında Ermeni sorununu yeniden canlandırmak için Avrupa gazetelerinde çeşitli makaleler yayınlanmıştır.

Ermeni Alfabesi’nin icadının 1500. yılı etkinlikleri

Hepsinden meşakkatli olan dönem ise ikinci dönem olmuştur. Bu dönem 1894 yılında Sason olayları ile başlamıştır. Bu olaylara göre Müslüman tebaa ve dahilinde askerler, sözde mezalim davranışlarda bulunuyordu. Karşılıklı notalar sonucunda Osmanlı Devleti ülkedeki polis ve jandarmalar arasında Hristiyanların da bulunacağını kabul etmek durumunda kalmıştır.  Yıl 1896 olduğunda ise Osmanlı Devleti’ne bu ıslahatların tüm vilayetlere yayılması istekleri bildirilmiştir. Bu istekler Osmanlı’yı oldukça zora sokmuş ve ülke içinde büyük karışıklıkların çıkma ihtimali ülkeyi bu konuda çok hassaslaştırmıştır. 1895 yılına gelindiğinde Avrupa devletlerince Osmanlı’nın paylaşılma planı yapılmıştır. Rus General Mayevski durumu şöyle özetlemiştir;

“1870 yılına kadar Osmanlı Rusya için bir engel oluşturmaktaydı. Bu nedenle bu tarihe kadar Avrupa Osmanlı’ya karşı korumacı bir tavır içine girmemiştir. 1877-1878 Rus-Osmanlı Savaşı’nda Rusya’nın zayıflayacağı planlanmış fakat bilakis Osmanlı devleti savaşı kaybederek güçsüzleşmeye başlamıştır. Özelikle bu savaştan sonra Balkan coğrafyasındaki Rus etkisi daha fazla hissedilmeye başlamıştır. Örneğin Avrupa, Bulgar Krallığı’nın ortaya çıkmasına göz yummuştur. 1890 yılına gelindiğinde ise Avrupa’nın Osmanlı politikaları değişmiştir. Avrupa, Osmanlı’nın kerte kerte ortadan kaldırılmasını istemiştir. Osmanlı’nın varlığı Avrupa için bir utanç meselesi haline gelmiştir. 1895 yılında Avrupalılar, Osmanlı’yı paylaşma projelerini tamamlamışlardır. Bu bağlamda 1895-1896 yıllarında Ermeni olaylarını çıkarmışlardır. Bu olayların sonucunda Avrupalılar Ermeniler’in uğrayacakları zararları bile düşünmemiş, yalnızca kendi çıkarlarını gözeten kışkırtıcı politikalarını uygulamışlardır. 1898-1899 yıllarında ise ortalığı epeyce karıştırmayı başaran Ermeniler, bir kenara atılmış, artık büyük güçlerin dikkatini çekmez olmuştur. Ermeniler artık Avrupa tarafından unutulmaya yüz tutmuş, durumları ise 1894 yılındaki durumlarından daha kötü bir hal almıştır. Yapılan her şey Osmanlı’nın büyük mirasından pay sahibi olabilmek için gerçekleştirilmiştir.”

Londra Sefiri Tevfik Paşa

1897 ile 1912 yılları arasında soruna dair önemli gelişmeler olmamıştır. Başlangıç kısmının son dönemi yani üçüncü dönem ise 1912 yılında başlamıştır. Bu tarihlerde Londra Sefiri Tevfik Paşa Hariciye Nazırına çektiği bir telgrafta, İngiltere’de yaşayan Ermenilerin, Osmanlı’da yaşayan ve sözde zulüm ve haksızlığa uğrayan Ermeni ırkdaşları için endişeli olduğunu belirtmiştir. Kendileri için esef arz eden bu durumun son bulmasını temenni ettiklerini Osmanlı Devleti’ne bildirmesi için Osmanlı Sefaretine bir mebuslar heyeti gönderdiklerinin haberini vermiştir.  Osmanlı Devleti hem içerden hem dışardan gelen birden fazla ülkenin baskısıyla aynı anda mücadele ederken epey zorlanmış olacak ki faydayı yeni ıslahat kararları almakta görmüştür. Bu ıslahatlar Ermeni vatandaşların lehine olmakla beraber, diğer müttefik devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine karışabilmelerinin yolunu açmaktaydı. Kararların bazıları şöyleydi;

  • Ermenilerin diğer bölgelere göre daha fazla bulunduğu doğu vilayetlerine ihtiyaç sayısına göre birkaç Ermeni vali tayin edilecektir.
  • Eşkıyaların takibinin sağlanabilmesi için seyyar takip kolları kurulacaktır.
  • Askeriyeye hafif süvari kolları da katılacaktır.
  • Daha önceden mücbir sebepler dolayısıyla köylerini terk etmek durumunda kalan Ermenilerin terk ettikleri arazileri hakkındaki durumun ne olacağı, hemen karara bağlanacaktır.
  • Ermeni taşınmazlarının (okul, kilise, manastır) sahip olduğu arazilerin Osmanlı yönetimine devri geciktirilecektir.

Alınan kararlara rağmen Ermeniler ve olaya dahil olan üçüncü taraflar bu kararlardan memnuniyet duymamış bilakis sözde peyda olan zulümlerin devam ettiğinden muzdarip olarak olaya tüm Avrupa devletlerini dahil etmeye çalışmış ve olayın büyük Avrupa devletlerince incelenmesi gerektiğine vurgu yapmışlardır. Osmanlı Devleti 1914 yılında Meclisi Umumi (Yasama organı)’de Gayrimüslimlerin nispi temsilini onaylamıştır. Bir sonraki seçim tarihine kadar yalnızca Van ile Bitlis’in Gayrimüslimler için “eşit temsil” hakkını kabul etmiştir. Gayrimüslim cemaatlere vergi koyma hakkını bertaraf eden Osmanlı Devleti peyderpey dış mihrakların istediklerini onlara vermeye devam ediyordu. Yalnız Hamidiye Alayları’nın kaldırılma talebini kabul etmemiş, bu konunun askeri olduğu için umumi müfettişin hududunu aştığını belirtmiştir. Başlangıç dönemi için bahsettiğimiz üç kısmın ilk ikisinde İngiltere hâkim ülke pozisyonundayken üçüncü kısımda ipleri Rus Çarlığı eline almış ve bu üç dönemin hepsinde Fransa hiçbir yardımı esirgememiştir (T.C Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 2001).

1917 Bolşevik İhtilaline kadar, olaylar olumlu gelişme kaydetmeden ilerlemiştir. İhtilal gerçekleştiğindeyse ortaya bir denge problemi çıkmıştır. O dönemde bağımsız olan Karabağ’ın durumu stabil kalmıştır çünkü Azerbaycan Türkleri de Ermeniler de o anki rotayı değiştiremeyeceklerini bilmekteydiler. Hatta Kafkasya’da Mavera-i Kafkas Komiserliği kurulmuş, bu iki devlet ve diğer bölge halkları 1918 yılına kadar sorun yaşamamışlardır.

Ruslar’ın 1918’de bölgeden çekilirken buraya Ermeni milislerin yerleştirileceğini açıklamasıyla işler tekrar karışmıştır. Lenin, bölgede Bolşevik rejiminin oluşturulması karşılığında bağımsız bir Ermeni Devleti’nin kendi himayesi altında kurulacağını bildirmiştir. Lenin’in talimatıyla Şaumyan, Ermenilerden oluşan bir ordu oluşturmuş başına da Nazarbekyan’ı atamıştır. Bu ordu Doğu Anadolu odaklı ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Gümüşhane’ye büyük ziyanlar vermiş, Türk tarafından Kazım Karabekir ise bu alanlar dahi Trabzon’a kadar olan kısımları kurtarmıştır. 3 Mart 1918’de Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan Brevst-Litovsk Antlaşması ile Evliye-i Selase yani Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı’ya bırakılmış ve bu durumdan memnun olmayan Güney Kafkasya temsilcileri bölgeden ayrılmak istememelerinin sonucunda Osmanlı ile tekrar çatışmış en nihayetinde bölgeden ayrılmaya başlamışlardır. Rusya’nın Kafkasya üssünü kaybetmesi onlar için oldukça olumsuz bir gelişmeydi fakat askerlerin çatışmaya mecali kalmamıştı. Bu noktada askerler geri çekilirken, Azerbaycan Milli Birliklerine ait erler Rus askerlerinin silahlarını bırakmasını istemişler ve olumsuz cevap alınca tekrar çatışma yaşamışlardır. Çatışma sonucu “Şamhor Katliamı” gerçekleşmiş ve 1000 kadar Milli Birlik askeri şehit olmuş, hemen ardından Rus askerlerin silahlarına el konmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyup telaşa düşen Bolşevik hükümeti halihazırda tetikte bulunan Ermenileri kışkırtarak bölgede bir isyan çıkarmıştır. İsyan, “Mart Ayaklanması” olarak tarihe geçmiştir. Bu Ayaklanmada Bolşevik-Ermeni ittifakı sivil Müslüman halka saldırmış ve bölge oldukça karışmıştır.

Mart Olayları

Dönemin Soruşturma Komisyonu bir açıklamasında şu sözleri kullanmıştır; “18 Mart 1918 tarihinde dört tane Ermeni askeri, Müslüman Cemiyeti ile Kaspi gazetesi arasında bulunan İsmailiye binasına girmiş kısa süre sonra binada yangın çıkmıştır. Bakü’nün gözdesi olan bu bina artık kül olmuştu. Binayı yakan zabit ise daha sonradan tespit edildiği üzere Taşnaksütyun Partisi üyesi Tasevos Emirov çıkmıştır. Binayı yakan grup bir eve girerek, içlerinde kadın ve çocukların bulunduğu 8 kişiyi katletmişlerdir.” Korkunç katliamlara sahne olan Mart ayaklanmasının sonucunda Bolşevikler Bakü’yü ele geçirmiş, Mavera-yı Kafkas Komiserliği’nin işlevi etkisiz hale getirilmiş ve Ermeni Taşnakları Komiserlikten ayrılmıştır (Neciyev, 2011: 165 – 172).

Lenin bu dönemlerde Azerbaycan’ı ve Ermenistan’ı birbirine düşürmek istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Lenin’in bu isteğinin nedeni ise, kendi ülkesinde yaptığı devrimin çok fazla muhalifinin olması ve Lenin’in, dikkatleri başka bölgelere çekmek istemesiydi. Buna ek olarak Lenin, Büyük Ermenistan’ın sahip olacağı yollarla Hint Denizi ve Akdeniz’e çıkmayı planlamıştır. Böylece kapitalist Avrupa’ya giden tüm yolları kesmiş olacaktı. Rus ve Ermeni askerleri Azeri Türklerine karşı peş peşe katliamlar yapmıştır. Bu saldırılar sonucu Azerbaycan Türkiye’den yardım istemiş ve gelen destek sayesinde saldırılara karşı koyabilmiştir. 28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Milli Şurası, ülkenin bağımsızlığını ilan etmiştir. 1918-1920 yılları arasında Rus ve Ermeni birlikleri tarafından yüz binlerce Azeri Türkü katledilmiştir. Bu saldırıların arkası kesilmemiş ve Ermenistan ile Rusya, “Büyük Ermenistan” ideali uğruna yüz binlerce sivil insanın ölmesine neden olmuştur. Ermenistan 29 Kasım 1920 tarihinde Rus hamisinin önderliğinde Zengezur, Göyce, Dereleyez, Karakoyunlu ve daha birçok yeri ilhak etmeyi başarmıştır. Akabinde Ermenistan’ın 9 bin km2 olan toprakları 29.8 bin km2’lik bir alan olmuştur. Büyük Ermenistan’ın kurulma nedenlerinden bir tanesi de Azerbaycan ile Türkiye arasına bir set çekme gayeleri olmuştur (İbadov, 2007: 62 – 69).

Dağlık Karabağ bölgesi ise bugün Azerbaycan’da bulunan Kür ve Aras Irmakları ile Ermenistan’da bulunan Gökçe Gölü arasında var olan dağlık ve ovalık alanları kapsamaktadır. Coğrafi büyüklüğü 4392 km2 olan Dağlık Karabağ bölgesi Kafkas dağlarının güney doğusunda yer almaktadır.  1920 yılında Ermenistan, Azerbaycan’a ait olan Dağlık Karabağ bölgesinin kendilerine bağlanmasını istemiştir.

Fakat Azerbaycan bunu kabul etmemiştir. Akabinde Bolşevikler bölgeye girmiş ve Dağlık Karabağ dahil olmak üzere Nahçıvan ve Zangezur bölgelerini Ermenilere vermiştir. Bu durum uzun sürmemiş, Rusya Kurtuluş Savaşı mücadelesi veren Türkiye ile anlaşmaya varabilmek için tek taraflı olarak Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı Azerbaycan’a geri iade etmiştir. 1930’lu yıllarda Ermenistan Devleti SSCB yönetiminden Dağlık Karabağ’ı istemesine rağmen olumlu bir geri dönüş alamamıştır. Fakat 23 Aralık 1947 tarihinde Stalin’in aldığı bir kararla, Dağlık Karabağ’da yaşayan Azeri Türkleri, Azerbaycan’ın başka bölgelerine göç ettirilmiştir. Bu göçten anladığımız kadarıyla SSCB bölgedeki Azeri Türklerini zorla göç ettirerek, bölgenin Ermenistan’a bırakılmasının zeminlerini hazırlamaya çalışmıştır. Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a verilmesi ile alakalı ilk olumlu açıklama 1987 yılında Gorbaçov’un ekonomi danışmanı Abel Aganbekyan tarafından dile getirilmiştir. 1988 yılına gelindiğinde ise Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyetti. Nüfusunun büyük bir kısmı ise zorla göçe tabi tutulan Azeri Türkleri sayesinde Ermenilerden oluşmaktaydı. 13 Şubat 1988 tarihinde Ermeniler harekete geçmiş, Dağlık Karabağ’da bulunan idari kurumları Ermenistan bayrağı asmıştır. Özerk Dağlık Karabağ Yönetim Kurulu ise aldığı bir karar ile Ermenistan’a bağlandığını duyurmuştur. Fakat sonraki gün toplanan Azerbaycan Yüksek Sovyet’i bu kararı kabul etmediğini açıklamıştır. Gorbaçov ise Dağlık Karabağ sınırlarının değiştirilmeyeceğine karar vermiştir. Bu karar sonrasında 24 Kasım 1988’de bölgedeki Ermeniler’in tahliye edilmesine karar verilmiştir. Yalnızca Ermeniler değil Azerbaycan Türkleri de bölgeden ayrılmaya başlamıştır. Olaylar sırasında 87 kişi ölmüş 1500 kişi ise yaralanmıştır. Resmi rakamlara göre 158.000 Ermeni Azerbaycan’dan, 141.000 Azeri Türkü ise Ermenistan’dan ayrılmıştır (Ekici, 2017: 63 – 67).

Ermenistan, Azeri Türklerinin bölgeye Orta Çağ zamanlarında geldiklerini ve onlardan önce bu bölgede Ermeniler’in çoktan yaşadıklarını iddia etmektedirler. Ermeni kaynaklarına göre Ermeniler, Dağlık Karabağ dahil Ermenistan topraklarının “Avtohton”u yani yerlileridir.

Onlara göre Dağlık Karabağ’da yaşayan Azerbaycan Türkleri ise 10 ve 11. yüzyılda Orta Asya’dan göçmüş Moğol Tatarları ve Türklerin torunlarıdır. Azerbaycan ise, sözde Ermeni toprağı olan yerlerde yaşayan Azeri Türkleri’nin geçmişten bu yana Azerbaycan kültürünü devam ettirdiğini, yani orada yaşayan Azerbaycan Türkleri’nin kendi özlerinden olduğunu savunmuştur. Bir nevi sözde Ermeni sınırında kalan bölgenin kültürel anlamda Azerbaycan ile aynı olduğunu vurgulamışlardır. Bölgede Ermeni kültürünün yok denecek kadar az olması bölgenin Azerbaycan’a ait olduğunu göstermektedir. Yapılan bir araştırmaya göre bölgede eski çağlardan kalma isimlerin neredeyse hepsi Türk kökenli çıkmıştır. Buna ek olarak bölgeye Albanların hâkim olması ve Albanların da Türk kökenli olması, Azerbaycan’a göre bölgenin Ermenistan’a değil kendilerine ait olduğunu kanıtlamaktadır (Mustafayev, 2002: 25 – 26).

Rusya 1988 yılında Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’da kalmasını istemiş, 1989 yılında ise bölgeyi direkt kendisine bağlamıştır. 1991 yılında SSCB dağılmış, SSCB’nin dağılmasıyla hem Azerbaycan hem de Ermenistan bağımsızlık kazanmıştır. Fakat 1988’de başlayan çatışmalar bir süre durulmuş gibi olmuşsa da özellikle SSCB dağıldıktan sonra tekrar baş göstermiştir. 1994 yılına kadar sürecek olan bu savaşta, Azerbaycan topraklarının %20’si kaybedilmiş ve 1 milyon Azerbaycan vatandaşı mülteci statüsüne düşmüştür. İşgale uğrayan toprakları şu şekilde sıralamak mümkündür; Ağdam, Fuzuli, Cebrail, Zengilan, Gubadlı, Laçin, Kelbecer, Dağlık Karabağ. Ayrıca bu işgallerde 30 bin kişi ölmüş, yüzlerce kurum, binlerce yapı viran olmuştur. Azerbaycan’ın bağımsızlığı ile Cumhurbaşkanı seçilen Muttalibov, Rusya yanlısı çizgisinden şaşmadığı için bu sorunu Rusya’dan bağımsız bir şekilde çözememiştir. Muttalibov’un Ardından Ebulfez Elçibey cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Ebulfez Elçibey

Elçibey’in ise dış politikada kullandığı yöntem Batıcılık modeli olmuş, bu sebepten ötürü sorunun çözümünü Batı kurumlarında aramış ve AGİK’e başvurmuştur. AGİK toplasında Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne dair olumlu kararlar alınmıştır. Fakat uluslararası arenada alınan bu kararlara rağmen Ermenistan barışçıl bir tutum sergilememiştir. Bilakis Dağlık Karabağ’ı işgal girişimlerinde bulunmuş ve sözde yeni bir devlet kurduğunu iddia ederek AGİK toplantılarını boykot etmiştir. Ermenistan uluslararası arenada yalnız olsa da bu hareketleri ile yeni bir çatışma alanı oluşturmayı başarmıştır. Elçibey, bu çatışma alanında ülkesinin toprak bütünlüğünü garanti altına alamamıştır. O dönem AGİK Minsk grubu başkanlığını yürüten Mario Rafaelli, Bakü’ye ve Erivan’a ziyaretlerde bulunmuş fakat ateşkes yapılamamıştır. Bunun nedeni ise iki ülkenin Dağlık Karabağ konusunda mutabık kalmaması olmuştur. Akabinde Erivan, uluslararası arenada düzenlenen hiçbir toplantıda olumlu adım atmamış ve 1993 senesinde de Kelbecer’i işgal etmiştir. 1993 senesinde Haydar Aliyev iktidara gelmiş ve dış politika stratejilerinde değişikliğe gitmiştir. Haydar Aliyev iç istikrarı sağlamış ve 1994 senesinde Erivan ile ateşkes oluşturmuştur. Bölgede ateşkes sağlanmışsa da Dağlık Karabağ’ın akıbetinin ne olacağına dair net bir anlaşmaya varılamamıştır uzunca bir süre (Yılmaz, 2013).

Haydar Aliyev’in ateşkesi oluşturabilmesine Rusya’da destek vermiştir. Çünkü Rusya’nın nihai hedefi Dağlık Karabağ’ı iki ülke arasında bir baskı unsuru olarak kullanmaktı. 1996’da AGİT Lizbon Zirvesi yapılmıştır. Zirvede Rusya Federasyonu, Azerbaycan ve Karabağ’ın müşterek bir devlet oluşturabileceğinden söz etmiştir. Azerbaycan ise Lizbon kararlarıyla çeliştiği gerekçesini sunarak teklifi reddetmiştir. Rusya Azerbaycan’a belli bir süre boyunca “arka bahçemiz” düşüncesi ile yaklaşsa da 1998 yıllarına gelindiğinde iki eşit devlet gibi davranmaya başlamışlardır. Dağlık Karabağ meselesi ise 2020 Dağlık Karabağ Savaşı’na kadar muallakta kalmaya deva etmiştir (Yiğit – Gülbiten, 2017: 6 – 8).

Sonuç Yerine

Osmanlı İmparatorluğu hoşgörülü yönetim anlayışıyla yüzyıllar boyunca birçok etnik nüfusu bir arada yönetebilmeyi başarmıştır. Ermeniler Osmanlı’ya bağlı bir milletken hatta millet-i sadıka olarak anılırken Rusya’nın yönlendirmeleri sonucu ayaklanmaya başlamıştır. Elbette bunda Fransız İhtilali ve self determinasyon hareketlerinin de etkisi olmuştur. Rusya, Karabağ bölgesini Azerbaycan ve Ermenistan arasında birer baskı aracı olarak kullanmıştır. Kendisi ise karışıklıklardan istifade ederek bu iki devleti uzun süre kendi himayesi altında tutmuştur. 1991’de SSCB’nin çökmesiyle beraber iki devlet de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık sonrası gelişim gösteren Azerbaycan hem ordusunda hem de ekonomisinde yapılanmalar yaşamış ve bugünkü halini almıştır. 2020’ye kadar durumu belirgin olmayan ve Ermenilerce ilhak edilmeye çalışılan Karabağ, Azerbaycan tarafından geri alınmıştır. Şu an ki durumun net olarak ne olduğu ise başka bir yazıda açıklanmaya çalışılacaktır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Tezler

İbadov, Adalet. (2007). Azerbaycan Dış Politikasında Dağlık Karabağ Sorunu ve Ermeni Sorunu: Çözümler, Öneriler. (Doktora Tezi). http://acikerisim.deu.edu.tr/. (205405).

Mustafayev, Ramil. (2002). Dağlık Karabağ Problemi. (Yüksek Lisans Tezi). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/35718.pdf.

Münir Süreyya Bey. (2001). Ermeni Meselesinin Siyasi Tarihçesi. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi). https://www.devletarsivleri.gov.tr/varliklar/dosyalar/eskisiteden/yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/ERMEN%C4%B0%20MESELES%C4%B0N%C4%B0N%20S%C4%B0YAS%C4%B0%20TAR%C4%B0H%C3%87ES%C4%B0(1877-1914).pdf.

Makaleler

Çelik, Yüksel. Ayestefanos ve Berlin Antlaşmalarıyla Ermeni Meselesi’nin Uluslararası Bir Sorun Haline Gelmesi. Marmara Üniversitesi. https://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/ayestefanos-ve-berlin-antlasmalariyla-ermeni-meselesinin-uluslararasi-bir-sorun-haline-gelmesi/.

Ekici, Yunus. (2017). Azerbaycan ve Ermenistan Arasında Bitmeyen Dağlık Karabağ Sorunu. VAKANÜVİS- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 27 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/pub/vakanuvis/issue/28455/303271 adresinden erişildi.

Hasanoğlu, Murteza ve Süleymanlı, Nesrin. (2013). Ermenistan Devleti’nin Oluşum Sürecinde Güney Kafkasya’da Nüfuz Mücadelesi ve Azerbaycan. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 22 Şubat tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/217865 adresinde erişildi.

Öztürk, Mustafa. (2018). Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları Arası Sürecin Çarlık usya Açısından Değerlendirilmesi. Dergipark, 6 – 15. 6 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/621908 adresinden erişildi.

Neciyev, Elçin. (2011). Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesi Sürecinde Karabağ Problemi. Dergipark, 39. 6 Ocak 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/639705 adresinden erişildi.

Yılmaz, Reha. Kafkasya’da Çözülemeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu. Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 27 Ocak 2021 tarihinde http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423872157.pdf adresinden ulaşıldı.

Yiğit, Süreyya ve Gülbiten, Gökhan. (2017). Rusya’nın Güney Kafkas Dış Politikası: Dağlık Karabağ ve Hazar Denizi. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 4 Nisan 2021 tarihinde https://dergipark.org.tr/tr/pub/yalovabaccd/issue/33816/374409 adresinden ulaşıldı.

[/vc_toggle]

Bipolar Dünyada Türkiye: Soğuk Savaş Döneminde Türk Dış Politikasının İncelemesi

Neorealist teoride uluslararası ilişkiler, belirli yasalara göre işleyen bütüncül bir sistem olarak görülüyor. Yalnızca, sistem analizi uluslararası ilişkilerin doğasını ortaya çıkarabilir. Bu nedenle bir ülkenin dış politikası incelenirken Neorealist teoriye göre yapılan analiz, devletlerin eylemlerinin ve uluslararası sistemin değerlendirilmesinin anlaşılmasını kolaylaştıran bir teoridir (Waltz: 1979). Bu yazıda, 1945-1980 yılları arası Türkiye’nin Yeni-Gerçekçi Dış Politika Teorisi Çerçevesi değerlendirilecektir. İkinci Dünya Savaşı’nın 1945 yılında sona ermesi uluslararası sistemde büyük değişikliklere neden oldu. Bu değişikliklerden en önemlisi iki kutuplu sistemdi.

Bu dönemde Türk dış politikasını oluştururken en dikkat çekici şey sistemdeki varlığını sürdürmek oldu (Zürcher: 2000). Ancak bu geniş aralıkta hükümetler defalarca değişti, Türkiye’de askeri darbeler yapıldı ve bu Türk dış politikasına da yansıdı. Değişmeyen şey ise sistemin varlığı ve ülkelerin sisteme uyum çabaları olmuştur. Ancak Türkiye’nin çizgisi, yeni dünya düzeninden bu yana her zaman Batı’ya daha yakın olmuştur.

Buna rağmen Doğu bloğu ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerini de sürdürmüştür. Zamanla Sovyetler Birliği ile ilişkilerin kötüleşmesinde cumhuriyetin kuruluşunda ortaya konan değerler etkili oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda demokratik ve liberal bir “Batılı” model örneklemi alınmıştır. Batı bloğu ile Türkiye arasında inişli çıkışlı bir ilişki olmasına rağmen, Türkiye sahadaki varlığını sürdürdü. Çünkü sistemin yapısı bunu gerektiriyordu. İki kutuplu dünya sisteminde bir tarafa ait olmayan ülkeler çok daha büyük tehdit altında olacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle dünyada eşi görülmemiş bir siyasi ortam ortaya çıktı. İki süper güç arasında bazen çalkantılı bazen de sakin geçen Soğuk Savaş dönemi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar devam etti. Sistemin temel yapısını oluşturan bu ilişki, diğer tüm ülkelerin iç ve dış politikalarında etkili olmuştur. Ülkeler sistemdeki yerlerini bulmak ve sağlamlaştırmak için mücadele ettiler. Blok liderleri, ABD ve Sovyetler Birliği, bloklarını güçlendirmenin ve müttefik bulmanın yollarını aradılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye’nin, gergin geçen Soğuk Savaş döneminde kendi yerini bulması, coğrafi konumu ve siyasal durumu bakımından önemli bir ülke niteliği taşımaktadır. (Oran: 2001). İkinci Dünya Savaşı ve sonrası, Sovyetlerin sosyalizmi yaymaları için gerekli ortam hazırlanmıştı. Türkiye, Sovyetlere ve batıdaki sosyalist ülkelere olan coğrafi yakınlığı sebebiyle, etrafı sosyalist tehlikelerle dolu bir ülke imajı çiziyordu. Ancak Sovyetleri oluşturan kurucu temeller, Türkiye’nin değerlerinden çok farklıydı. Türkiye, yeni düzende Batı’nın yanında yer alması gerektiğini biliyordu. Bu nedenle 1947’de IMF’ye üye oldu. ABD, Ortadoğu’daki gücünü artırmak ve bu ülkelerin sadakatini kazanmak için 1948’de Truman doktrinine dayalı Marshall yardımını başlattı (Oran: 2010). Türkiye bu yardımlardan yararlanan ülkelerden biri oldu. Ancak bunlar komünizm tehlikesiyle savaşmak için yeterli değildi.

Türkiye, bu kadar gergin bir dönemde yeni bir savaş çıkmasından korkuyor ve bu sebepten askeri bir ittifak içinde bulunması gerektiğini biliyordu. NATO ittifakı bu koşullarda Türkiye için en tutarlı olandı. Bunun bilincinde olan İnönü hükümeti, 1949’da NATO üyeliği için başvurdu ancak üyeliği reddedildi. 1950 yılı, Türkiye için hem iç hem de dış politikada önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu.

1950, Türk siyasi hayatının en önemli dönüm noktalarından biriydi. Türkiye kuruluşundan bu yana tek partili rejimle yönetilen bir ülkeyken, 1950 seçimleriyle çok partili hayata geçiş yaptı. Seçimlerin galibi sağcı liberal politikalarıyla Demokrat Parti (DP) oldu. Tam da bu dönemde uluslararası arenada yaşanan olaylar Türkiye’nin NATO’ya girişinin önünü açtı. Batı ve Doğu bloklarının en büyük muharebelerinden biri olan Kore Savaşı bu yıl patlak verdi. Bu savaş Türkiye için Batı bloğuna katılmak için önemli bir fırsattır. Kore Savaşı sırasında ABD’ye en büyük askeri destek Türkiye’den geldi (Hale: 2013). DP döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu dönemde Türkiye’nin komşularıyla da ilişkilerini gelişti. Balkan ülkelerini bir araya getiren Balkan Paktı, Sovyet tehdidine karşı imzalandı. Ama bu sefer Türkiye kendisini yeterince Batı bloğuna ait hissetmedi. Bu nedenle Süveyş Kanalı krizinde Avrupa ülkelerine (İngiltere ve Fransa) karşı sert bir duruş sergilemedi. Türkiye, Kıbrıs sorunu için 1959’da İngiltere ve Yunanistan ile Londra’da bir araya geldi. Tüm bu gelişmeler Türkiye’yi ve Batı bloğu ile ilişkilerini güçlendirdi. 1950’ler Türkiye için Batı bloğuna uyum süreciydi. Ancak iç siyasette çeşitli zorluklar yaşandı. 1960 yılında Türk ordusu bir darbeyle hükümeti devirdi. Darbe anayasası hazırlandıktan sonra Türkiye kendi tarihindeki en liberal anayasaya sahip olmuş ve bu anayasayla geniş bir kamu özgürlüğü sağlanmıştır (Zürcher: 2000).

Bu dönemde dünya da artık yeni iki kutuplu uluslararası sisteme alıştı.1961’de Türkiye-ABD ilişkileri, Türkiye topraklarına füze yerleştirilebilecek kadar ilerledi. Sovyetlerin Küba’da füze yapımına başlaması da Soğuk Savaş’taki gerilimi artırdı. Ancak, her iki ülke de nükleer silahların olumsuz sonuçlarından korktuğu için Küba Füze Krizi kısa sürede çözüldü. Soğuk Savaş’ın diğer patlama noktalarından biri olan Vietnam Savaşı, 1963’te ABD’nin savaşa katılmasıyla tırmandı. Bu savaş ABD’yi ve dolayısıyla Batı bloğunu Soğuk Savaş’ın içine geri çekti. Johnson Mektubu, 1964 yılında Türkiye ve ABD’nin ilişkilerinin kötüye gitmesine sebep olan gelişmelerden biridir. Mektubun gönderilmesinden birkaç gün önce Türkiye, Kıbrıs Rum kesiminin silahlanması üzerine adaya askeri müdahale yapacağını duyurdu. Mektupta, Türkiye’nin NATO üyeliğinden dolayı, Kıbrıs’a tek taraflı müdahalesinin ve iki ülke arasında çıkabilecek savaşın kabul edilemez olduğu belirtildi. Türkiye müdahaleden vazgeçti. Ancak, bu mektubun kaba ve sert dili ABD ittifakının güvenilirliğini sorguladı. Bu, Türkiye’de sol grupların anayasadan aldıkları güçle ABD karşıtı duyguları ve etkinliklerini arttırdı. Çok taraflı kuvvet (ÇTK) sorunu bu dönemde yaşanan önemli gelişmelerden biridir. Türkiye, ABD’nin Vietnam politikasını desteklemedi ve 1965’te ÇTK’ye katılmayı bu sebepten reddetti (Hale: 2013).Bunlar, Türkiye’nin Johnson’ın Mektubunu alması nedeniyle ABD’ye yönelik tutumunun bir sonucuydu. 1960’ların sonlarına doğru Yunan askeri cuntasının iktidara gelmesi, Kıbrıs’taki tansiyonu artırdı. Buna göre, Türkiye’nin dış politikası agresif hareket etmeye başlamanın yolunu açtı.

Johnson’ın Mektubu’nun ardından 1964’te Kıbrıs’ta geri adım atan Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale etmekten çekinmedi. Bu, Türkiye’nin Batı bloğuna ilk karşı duruşu oldu. Bu müdahale, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki ciddiyetinin altını çizmek önemliydi. Daha önce Türkiye’yi çekilmeye zorlayan Batılı devletler, bu dönemde Türkiye ile masaya oturmak ve müzakere etmek zorunda kaldılar. Müdahaleden birkaç gün sonra taraflar Cenevre’de müzakerelere başladı.

Cenevre Konferansı sonucunda Kıbrıs’ta iki özerk hükümet tanındı. Ancak görüşmeler devam ederken Rum tarafı silahlı saldırılarına devam etti. Türk hükümeti, adadaki Türklerin güvenliğini sağlamak için ikinci bir müdahale kararı aldı. Buna rağmen ikinci operasyon BM tarafından onaylanmadı. Türkiye’ye ekonomik yardım ve silah satışları ABD tarafından durduruldu. Bütün bu ambargolar ve yaptırımlar, Türkiye’deki ABD karşıtı duyarlılığını artırdı (Zürcher: 2000). Daha önce de belirtildiği gibi, Türkiye-ABD ilişkileri hiçbir zaman istikrarlı olmamıştır. 1945-1980 dönemi boyunca, başlangıçta DP’nin liberal sağ politikalarla yavaş yavaş gelişirken, 1964’ten 1980’e kadar sürekli gergin bir süreçten geçti. Türk kamuoyunda ABD sempatisi giderek azaldı. Ancak tüm bu kötü eğilimlere rağmen Türkiye ne BM’den ne de NATO’dan asla çekilmedi. Çünkü iki kutuplu dünya sisteminde Türkiye’nin sadece iki seçeneği vardı. Soğuk Savaş’ın gergin atmosferinde ya bir blokta yer alır ya da iki blok arasında ezilirdi. Türkiye, cumhuriyetin değerleri doğrultusunda yüzünü hep Batı’ya çevirdi. Çünkü komünizm tehdidi Türkiye tarafından her zaman çok ciddiye alındı. Ayrıca Türkiye’nin Batı bloğundaki varlığı blok açısından önemliydi. Çünkü Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması Türk boğazlarında Sovyet kontrolü anlamına geliyordu. Bu ortak menfaatler üzerinden kimse Türkiye’yi bloktan çıkarma girişiminde bulunmadı. Hayatta kalma içgüdüsünü sistem yapısına adapte ederek, Türkiye Batı bloğundaki yerini korumuştur. Türkiye’nin hayatta kalma içgüdüsü, sistem yapısına adapte olmasına ve Batı bloğunda yerini korumasına yol açtı. 1945-1980 yılları arasında, Türkiye’nin dış politikasında deneyimlediği bütün bu gelişmeler, hükümetlerin kararlarını da doğrudan etkiledi. Bütün bunlar, “sistemin yapısının devletlerin davranışını belirlediği” şeklindeki Yeni-Gerçekçi argümanı doğrular. Türkiye de, sistemde kalmak için uluslararası sistem yapısına göre dış politikadaki davranışlarını şekillendirdi.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2000, İstanbul.

Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt 1, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul.

William Hale, Turkish Foreign Policy, 2013, Routledge, New York.

Baskın  Oran, Turkish Foreign Policy 1919-2006: Facts and Analyses with Documents, The University of Utah Press, 2010.

Kenneth Waltz, Theory of International Politics, Longman Higher Education, 1979.

[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın İki Büyük Devi; Meksika ve Brezilya Karşılaştırmalı Ekonomi İncelemesi

Giriş

Baktığımız bölgenin ve detaylandırdığımız devletlerin geçmişlerinde yaklaşık 300 yıllık süren sömürge aşaması, sonrası dönemde ise kuzeylerinde kendi etkisi altına almak isteyen ve “America’s Backyard” nitelendirmesiyle yaklaşan ABD’yi görmekteyiz. 1820’li yıllarla başlayacak şekilde diğer sömürge bölgelerine nazaran erken bağımsızlık sürecine erişmiş bölgede 19. yüzyıl genel iç sorunlar zinciriyle ve istikrarsızlıklarla geçerken 20. yüzyılda istikrarsızlıkların birtakım dönemlere ve belli devletler üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Meksika ve Brezilya da çok ciddi şekilde bu süreçlerden payını alsa da istikrarsızlık konusunda durumları El Salvador ya da Kolombiya kadar kötü şekilde karşımıza çıkmamıştır. Kurumsallaşma tecrübesinden uzak şekilde devletleşen bu iki benzer aktörün demografik, etnik, coğrafi ve bağımsızlık sonrası tarihlerinde ise farklılıklar görünmektedir.  Brezilya, Arjantin ile beraber Latin Amerika’nın güneyinde itici ekonomik güç olmaya aday görünmüşken aynı durum bölgenin kuzeyinde kalan Meksika için ABD ile arasındaki ilişkilerin seyri kapsamında belirtilebilir. ABD ile olan ilişkisi Latin Amerika tarafının tam benimsemesinin önüne geçerken aynı durum Latin Amerika’nın bir parçası olarak görüldüğünden ABD tarafından da yaşanmıştır. Bu sebeple Meksika’nın bir aidiyet probleminin de mevcut olduğundan bahsedebiliriz.

Meksika Birleşik Devletleri

130 milyona yaklaşmış nüfusu ve 1.964.375 km2’lik yüz ölçümüyle dünyada hem konuşan kişi sayısıyla hem de üzerinde konuşulan toprak büyüklüğüyle İspanyolcanın başı çektiği ülkedir. Kişi başına düşen milli gelir 9480 ABD dolarıyken GSYH’si 1.269 trilyon dolar civarındadır. (2019) (Mexico, 2021). Meksika, kuzeyinde 3141 km’lik ABD sınırıyla dünyanın en büyük ekonomisine komşu olmakta, güneyinde ise Guatemala ve Belize ile sınır paylaşmaktadır. Tabi ki kendisini tanımlayan bu özellikler bölgesinde önemli bir aktör olmasına da sebep olmuştur. Latin Amerika bölgesinin Brezilya’dan sonra gelen en büyük ekonomisi olmasında 3141 kilometrenin önemi bir hayli büyüktür. Ekonomik gelişim bakımından Latin Amerika’da en büyük ikinci, dünyada ise on beşinci ülke olarak görülmektedir (Meksika’nın Ekonomisi, 2018).

(Meksika haritası)

Meksika ekonomisi her zaman bu şekilde iyi şekilde belirtilmiyordu, özellikle 1980’li yıllarda entegre olmaya çalıştığı uluslararası neo-liberal ekonomik düzenden önce kapalı bir ekonomi modeli sunmaktaydı. Değişim sürecindeki ekonomisiyle beraber günümüzün en büyük serbest ticaret bölgesinin bir parçası olmakla -Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA)- ekonomisine yansıyan pay büyümüştür (Dolu & Göksel, 2017). Hali hazırda Meksika’nın ticaret ortakları ve onlarla olan ilişkisine baktığımızda, ticaretinin %90’ını 46 ülkeyle arasında bulunan 12 Serbest Ticaret Anlaşması (STA) ile gerçekleştirmektedir. Brezilya’nın ticaret ortakları ile arasındaki ilişki bu kadar STA çerçevesinde akmamaktadır.

Her ne kadar küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber belli devletler bazında yüksek ivmeli kalkınmalar sağlanmış olsa da Meksika’nın tarihsel geçmişinde bağlı bulunduğu coğrafyada ve yakın çevresinde olumsuz etkilerde bulunan aktörler olmuştur. Güneyindeki irili ufaklı, iç çatışmalar ve istikrarsızlıklar içerisinde bulunan Orta Amerika ve Güney Amerika devletlerinin ekonomik gelişmişlikleri dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha düşük seviyelerde görülmekteydi. Hal böyle ki Latin Amerika bölgesinin dünya GSYH’si içindeki payı; 1870’te %2,5, 1929’da %5,2 ve 1980’de %9,5 olarak saptanmıştır. Bölgenin o dönem nüfusunun dünya nüfusuna karşılık minimal oranda olduğunu söylemek gerekse de her halükârda GSYH verileri tipik güney ekseni şeklinde çıkmıştır (1820 ve 1870 yıllarında hesaplanan GSYİH oranları Afrika’nın da altında yer almakta). Bununla beraber GSYH’nin oranı 1913-1950 yılları arasında artış göstermişken 1973 yılı sonrasında durağan bir eğilim izlemiştir (Nayyar, 2013).

Meksika, ABD ile komşu olmasının sonuçlarını net bir şekilde hissetmiştir. 19. yüzyılda iki ülke arasındaki ilişki yüzeysel sürerken bağımlılık modeli oluşmamış fakat 20. yüzyılda bu durum değişmiştir. ABD ekonomisi adına kritik bir zaman dilimini teşkil eden İkinci Dünya Savaşı yılları Meksika için de kendi çapında kritik olmuştur. Bu dönemde iki ülkenin ekonomileri de olumlu şekilde değişmiştir. Meksika’da 1940’larda başlayan ve 1970’lere kadar süren, üretimi baz alan olağanüstü bir kalkınma modeli görülmüştür. Bu yıllarda yaşanan değişim de Mexican Miracle (Meksika Mucizesi) olarak anılmaktadır (Yarar, 2018). Üretime odaklanılan ve devlete olumlu geri dönüşlerin yansımasına karşın bu yansımaların halka kadar ulaşmadığını da söyleyebiliriz. 1960’larda özellikle ülkenin kuzey kısımlarında şehirleşmenin başlamasıyla işsizlik oranları da artmış ve insanların çoğu çözümü ABD’ye göçte aramışlardır. Hükümet hem işsizlik hem de göç sorunun önüne geçebilmek adına sınır bölgelerinde “Maquila” ismiyle anılan bir program başlatmıştır. Program sınıra yakın bölgelerde kurulan çeşitli teknoloji fabrikaları vasıtasıyla vatandaşların işsizlik sorunlarını minimal kılma hedefiyle karşımıza çıkmış fakat pratikte pek de başarılı olamamıştır (Cravey, 2012). Brezilya’da ise özellikle sömürge döneminde ve 19. yüzyılda köleliğin kaldırılmasıyla göçe teşvik edici politikalar alındığını görmekteyiz (Tepeciklioğlu, 2017).

Yaklaşık 300 yıl boyunca sömürge şeklinde var olmuş, bağımsızlığını kazandıktan sonra 1914 Anayasa’sına kadar çeşitli iç sorunlarla meşgul olmuş, 1846-1848 yılları arasında o zamanki topraklarının yaklaşık yarısını ABD’ye bırakmak zorunda kalmış ve kurumsal gelenekten uzak bir geçmişle varlık sürdürmüş Meksika’nın 1980’li yıllara gelindiğinde en çok endüstrileşmiş 15 ülke arasında yer alması çok ciddi bir meseledir. Meksika Mucizesi tabiriyle bahsedilen yıllar içerisinde 1946-1952 arasında devlet başkanlığı görevinde bulunmuş Aleman’ın endüstrileşmeyi hızlandıran projeleri, ABD ile entegre hale getirilen demiryolları düzenlemesi ve petrol çıkarma hamlesi ekonomik değişimin seyri adına önemlidir (Yarar, 2018).

NAFTA sürecinin ekonomisinde yarattığı fark ise çok net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Bu döneme kadar kapalı ve korumacı bir ekonomi modelini benimsemiş Meksika STA sonrasında neo-liberal sisteme entegre olma hamlesine yönelmiş bir Meksika şeklini almıştır. Tabi ki bu süreçte devlet tarafından model değiştirilme hamleleriyle birlikte dönemin genel ekonomik eğilimlerinin de liberalleştirmeye etkide bulunduğunu belirtebiliriz. Ayrıca NAFTA ile ilgili bilinen en kesin durum şudur ki; anlaşmanın gerçekleştiği dönemde, hali hazırda iki gelişmiş ekonomiye olacak etkilerinden ziyade Meksika gibi gelişmekte olan bir ekonomi üzerindeki etkileri ilgiyle takip ediliyordu.  Aslı Dolu ve Türkmen Göksel’in “eğer Meksika NAFTA gibi bir STA içerisinde yer almasaydı?” sorusunun cevabını olabildiğince doğru tahmin etmek için kullandığı Sentetik Kontrol Metot[1] (SCM) yaklaşımıyla Meksika’nın ekonomisinde meydana gelen değişimleri görme imkanına erişebiliyoruz. 1994’te yürürlüğe girmesiyle beraber STA’nın üç ülkesinin birbirine karşı karşılıklı bağımlı bir ekonomisi yaratılmıştır. Veriler sonucunda STA hiç gerçekleşmemiş olsaydı ise ABD-Meksika ticaret hacminin belli ortanda artacağı görülürken; 1995-2015 döneminde Meksika ticaret hacmini 3 kat arttırdığı derecede olağanüstü bir artış meydana gelmeyecekti. Yine verilere göre Meksika için kişi başına düşen gelir NAFTA’nın ticaret hacminde gösterdiği olumlu bir etkiden ziyade olumsuz şekilde (özellikle 2008 ekonomik krizi sonrasında) yansımıştır (Dolu & Göksel, 2017).

Petrol gelirleri Meksika ekonomisi için oldukça önemli bir etkendir. 1970’lerde ve 1980’lerde ülkenin doğu kıyılarındaki ovalarda bulunan büyük petrol yataklarının devlet kontrolüyle çıkartılmaya başlanması, ülkeyi o dönemde dünyadaki en büyük dört petrol üreticisinden birisi haline gelmiştir (Temel Britannica, 1993).  Meksika günümüzde ihracat gelirlerinin yaklaşık %10’unu ve tüm kamu gelirlerinin yaklaşık üçte birini petrolden kazanmaktadır. Son dönemde petrol gelirlerinde azalma görülse de hala oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Devlete ait petrol şirketi Pemex 2015’te en büyük beşinci petrol şirketiyken günümüzde yedinci sıraya gerilemiştir. Petrol gelirlerinin yanında ABD topraklarında doğmuş göçmen nüfusun üçte birinin Meksikalı oluşu ve yurtdışına en çok işçi gönderen ülkeler arasında yer alması, göçmenlerin yolladıkları ve topraklara giren dövizin de ekonomideki payının önemli oluşunun kaynağıdır (Meksika Ülke Raporu , 2020).

Brezilya Federal Cumhuriyeti

Güney Amerika kıtasının hemen hemen yarısını barındıran -aynı zamanda yaklaşık olarak Avrupa kıtası boyutlarında- yüzölçümüyle (8.516.000 km²) dünyada coğrafi genişlik bakımından beşinci sırada yer almaktadır. Yoğun ve farklı etnik kökenlere sahip nüfusuyla (2020 yılı itibariyle 211.742.618 nüfus) da aynı şekilde dünyada beşinci sırada yer almaktadır. 2019 yılında GSYH’si 1,84 trilyon ABD dolarıdır (Brazil, 2021). Tropikal iklim ülkenin genelinde hâkim görünse de ılıman iklimin olduğu güney kesimleri de mevcuttur. Üretim ve sanayi merkezleri de bu ılıman iklime sahip bölgelere ve kıyı kesiminde yoğunlaşmıştır. Meksika’da ise bu yoğunlaşmanın daha çok kuzey kesimlerinde olduğunu görüyoruz. Bunların yanında sömürge tarihi Latin Amerika bölgesiyle aynı döneme denk gelse de sömüren Avrupalı devlet farklıdır. Portekiz sömürgesi olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlık sürdürmüş ve bu sırada komşularına oranla farklı bir sömürü şekline uğramıştır. Öncelikle sömürünün etkileri, İspanya sömürüsünde olduğu kadar ciddi kalıtsal olmadığı gibi yine sömürü yıllarında çalıştırılacak insan talebinden dolayı Afrika’dan köle aktarılmıştır. Bu sebepten dolayı Brezilya’nın siyahi nüfus oranı çok yüksektir. Hatta o kadar yüksektir ki dünyada Nijerya’dan sonra ikinci büyük siyahi nüfusa sahip ülke olarak kayıtlara geçmiştir (Tepeciklioğlu, 2017).

(Brezilya haritası)

Hem ABD ile ilişkilerinde hem de petrol ihracında bağımlılığını azaltmak adına 1970’ler ile beraber etanol üretimini başlamış olmakla birlikte günümüzde dünyanın en büyük ikinci etanol üreticisi konumunda yer almaktadır. Ülkede hizmet sektörünün payı oldukça büyüktür, bununla beraber coğrafi genişliği ve iklimi dolayısıyla çoğu tarım ürününden geniş çapta üretim imkanına sahip olmaktadır. 20. yüzyılın başlarında kayda değer bir ekonomik performansı görülmeyen Brezilya’nın özellikle 1950’li yıllarda dikkat çekici ekonomik büyüme oranları 1970’lerde daha da artıp dünyada ilk sıralarda yer alırken 1980’lere dek bu durumunu sürdürmüştür (Tepeciklioğlu, 2017). Fakat aynı dönemde (1960-1980) ülkede askeri bir yönetimin varlığı ve uygulanan politikaların büyük getirilerine rağmen verimsiz nitelendirilmeleri sonucunda demokratik yönetime dönüş döneminde ekonomik sorunlar kendisini göstermiştir (Wiltse, 2017). 1980’ler ve 1990’lar ekonomik krizlerle ve yüksek enflasyon oranlarıyla geçen ülkede 21. yüzyılın başlarıyla beraber özellikle Luiz Inacio Lula da Silva (2003-2011) döneminde olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Bu süre zarfında ülkede sorun halinde olan gelir eşitsizliği gibi meselelerde de iyileşmeler görülmüştür. “Lula döneminde önceden GSYH’nin yüzde 33’üne tekabül eden dış borçlanma 2007 yılında GSYH’nin yüzde 3’üne gerilemiştir.” (Tepeciklioğlu, 2017).

Ekonomisindeki dalgalanmalar geçmişten günümüze kadar ihracında bulunduğu ürünlerin uluslararası piyasalardaki değeri vasıtasıyla şekillenmiştir. Bu şekillenmenin en çok madencilik ve tarım alanlarında kendisini gösterdiğini söyleyebiliriz. Meksika’nın ekonomisinde temel ağırlık petrol gelirleri olurken Brezilya’da ise bu durumun çeşitlendirilmeye çalışıldığını görülmektedir.

Luiz Inacio Lula da Silva

Hemen hemen Meksika’nın NAFTA oluşumunda yer aldığı yıllarda Brezilya da Güney Amerika’da bir ortak pazar uygulamasının kuruculuğunda etkili olmuştur. 1995 yılında uygulamasına başlanan Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR), Avrupa Birliği ve NAFTA sonrasında dünyadaki en büyük üçüncü ekonomik entegrasyon olarak kabul edilmektedir. Aslında 1960’lı yıllardan itibaren Latin Amerika adına ticarette kolaylıkların sağlanmasına yönelik devletler tarafından talepler oluşmaktaydı, fakat ilk defa ortak pazar şeklinde karşımıza çıkışı MERCOSUR ile beraber olmuştur. Brezilya, MERCOSUR sayesinde Meksika – ABD ve Kanada üçlüsünün sağladığı avantajı bir miktar dengeleyebilmiştir. Brezilya ve Meksika’nın da kurucu üyeleri olduğu, 1960 yılında Uruguay’da Montevideo Anlaşması ile kurulmuş ve bölgede ilk ekonomik entegrasyon denemesi olan Latin Amerika Serbest Ticaret Birliği (LAFTA), o dönemde yaşanan darbeler ve otokratik yönetimlerin etkisiyle geçerliliğini kaybedip 1980 yılında sonlanmasına dek beklenen faydayı sağlayamamıştır. Bu başarısız girişimin ardından bölgedeki devletler Latin Amerika bölgesel Entegrasyon Birliği (LAILA) şeklinde yeni bir girişim yaratmışlardır. Yine Brezilya ve Meksika’nın kurucu üyeleri arasında bulunduğu bu girişim bölgede devletlerin eşit koşullar altında ekonomik gelişimlerini teşvik edici bir programa sahipken ABD ve Avrupa karşısında pazarlık gücünü arttırma amacı da söz konusudur. Bununla beraber bölge dışından da çeşitli yapılarla iş birliklerine açık bir tavra sahiptir (Önal, 2017).

Brezilya, birkaç örneğini bir önceki paragrafta vermiş olduğumuz iş birlikleri çerçevesinde ticari faaliyetlerini gerçekleştirme güdüsü taşımaktadır. Özellikle 1990’lar sonrasında serbest ticaret anlaşmaları ve bölgesel iş birliklerine verdiği önem artmıştır. STA’lara bakışı bu sebeplerden dolayı Meksika ile benzerlik göstermektedir. Fakat Meksika’dan farklı şekilde Brezilya ekonomisinde 2000’li yıllar itibariyle başlamış bir Çin ağırlığı da söz konusudur. Latin Amerika’nın en kuzeyinde yer alan ülke küresel devlerden birisi olan ABD ile yoğun ilişkiler kurmuşken, Brezilya nispeten partneri olan Çin ile ilişki yoğunluğunda o kadar kapsamlı olmasa da yıldan yıla mevcudiyeti artan bir ilişki içerisindedir. Zaten ekonomisinde de tek bir partnerle olan ilişkisine ya da tek bir alandaki gelişmelere bırakmaktan ziyade çok taraflı bir politika izlemektedir.

BRICS oluşumuna da dahil olan Brezilya, Çin ve Hindistan gibi muazzam nüfusa sahip ülkelerden sonra gelmektedir. Son dönemde sürdürdüğü düşük oranda ekonomik kalkınma yüzdeleri sebebiyle yakın zamanda Rusya’nın da altında kalma ihtimali söz konusudur. Uluslararası iktisadi kuruluşların içerisinde daha aktif bir konumda olabilme amacı taşıdığını söylemekle beraber aynı zamanda bu kuruluşların güney ülkelerini de kapsayacak şekilde bir revizyon süreçlerine yönelmelerine yönelik söylemler gerçekleştirmektedir.

(BRICS ülkeleri liderleri)

 

Sonuç

Başı ve sonuyla 20. yüzyılın Meksika ve Brezilya nezdinde yarattığı etki birbirine çok benzemektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesi erken küreselleşme döneminde uluslararası ekonomideki payları minimal seviyelerdeyken yüzyılın ortalarına doğru önce Meksika ardından da Brezilya’nın kalkınma serüveni karşımıza çıkmıştır. Kalkınma süreçlerinde devletlerin ithal ikameci politikaları da ilerleyen dönemlerde neo-liberal ekonomik sisteme uygun politikalara dönüşmüştür. Yüzyılın sonunda ise hem yeni dünya düzeni içerisinde edindikleri yer bakımından hem de ekonomik verilerin yorumu bakımından oldukça önemli bir noktaya erişmişlerdir. Aynı zamanda ekonomik gelişmişliğin ekonomik özgürlükle, ekonomik özgürlüğün de siyasal özgürlükle gerçekleştiğini tecrübe eden devletler kendilerini otokratik yönetimden uzaklaştırmaya doğrultmuşlardır.

Brezilya her ne kadar son yıllarda daha düşük kalkınma verileri sunmuş olsa da gelecekte önemli bir ekonomik dev olacağı tahmin ediliyor. Bu bakımdan bölgesindeki devletler için itici bir güç potansiyeli oluşturup Latin Amerika’yı farklı bir düzleme yerleştirebilir. Meksika’nın ise ekonomisinde gerçekleşecek büyük atılımlar adına çözmesi gereken çeşitli sorunları mevcut. Uyuşturucu kartelleri, yolsuzluklar ve göç bu sorunlardan sadece birkaçı.

Semih Çinkılınç
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] 2003 yılında Abadie ve Gardeazabal tarafından önerilen ve Abadie, Diamond ve Hainmuller tarafından 2010 yılında geliştirilmiş bir metottur. SCM, 1994 yılında yürürlüğe girmiş NAFTA’nın hiç gerçekleşmediği durumda Meksika ekonomisinin ne şekilde gerçekleşeceğini tahmin edebileceğimiz bir gerçeklik sunmaktadır. “Sentetik Meksika” için verilerin tutarlı olabilmesi adına belirli devletlerin verilerinin ortalaması alınmıştır. Dolu, Göksel (2017) çalışmasında içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 28 devletin 1980-2015 verilerini almış olup, 1980-1993 yılları arası sentetik Meksika- gerçek Meksika karşılaştırmalarında gerçeğe yakın sonuçları elde etmişlerdir. Bu bakımdan gerçekleştirilmiş çalışmanın doğruluk payı oldukça yüksektir.

Kaynaklar

Önal, B. (2017). Latin Amerika Bölgesinin Ekonomik Entegrasyon Modelleri. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (s. 20-42). Ankara : Nobel Yayınları.

Brazil. (2021). The Worldbank Data: https://data.worldbank.org/country/brazil adresinden alındı.

Cravey, A. J. (2012). US – Mexico Borderlands. E. Jackiewicz, & F. Bosco içinde, Placing Latin America (s. 205-218). Maryland: Rowman & Littlefield Publishers.

Dolu, A., & Göksel, T. (2017). NAFTA’nın Meksika Ekonomisi Üzerindeki Etkileri: Sentetik Kontrol Metot Yaklaşımı. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi(3), 915-926.

[/vc_toggle]