Geçmişten Bugüne Uzay Çalışmaları ve Uzay Yarışı

Uzay, ilk çağlardan itibaren insanoğlunun zihnini meşgul etmiş, insanoğlunu onun gizemlerini çözmek için çalışmaya sevk etmiştir. İnsanların merak duygusunun yanı sıra günlük yaşamdaki hava durumunu tahmin etme, günleri dilimlere bölme gibi ihtiyaçlarının üzerine temellenen bu çalışmalar özellikle büyük medeniyetlerde gelişim göstermiştir. Bu amaçla Sümer, mısır, Babil ve Yunan gibi büyük medeniyetlerde çalışmalar yapılmış, ay ve güneş takvimleri oluşturulmuş, büyük gökbilimciler yetişmiştir. Türk İslam medeniyetine ise çeviri yoluyla geçen bu çalışmalar, bu alanla ilgilenen alimler için kaynak oluşturmuş ardından bu bilgilerin üzerine kendi araştırmalarının sonuçlarını koyarak bilim dünyasına katkı sağlamışlardır. Özellikle Timur’un torunu uluğ bey ve Ali kuşçu gibi bilginler bu alanda önemli çalışmalara imza atmışlardır.

Avrupa’da ise astronomi ve uzay hakkındaki bilimsel çalışmalar Türk- İslam dünyasına göre kısmen geç bir süreçte başlamıştır. Rönesans’la beraber Latinceden çevrilen elde edilen bilgileri üniversitelerde ders olarak okutuluyordu. Bunun genel amacı İslamiyet’te olduğu gibi dinî gün ve vakitleri belirleme, ve coğrafi keşiflerle beraber denizcilerin artan yön ve konum bulma ihtiyacını karşılamak ve takvimle ilgili sorunları gidermek adınaydı.

Kopernik, kepler, Galileo ve Newton gibi bilim adamları bu dönemde etkili olmuş isimlerdendir. Bu dönemden 20. Yüzyıla gelinceye dek uzay ve astronomi üzerine çalışmalar gelişerek devam etmiş ve kilisenin bilim adamları üzerindeki baskının azalmasıyla beraber gözle görülecek bir gelişim meydana getirdi. 20. Yüzyıldaki uzay çalışmalarına soğuk savaşın gölgesindeki uzay yarışı damgasını vurmuştur. II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB’nin liderliklerini yaptığı batı ve doğu bloklu iki kutuplu dünya sistemi ortaya çıkmıştır ve bu iki dünya devi ya kendisine tâbi uydu devletlerin sıcak savaşı üzerinden ya da akla gelebilecek her alanda ezeli rekabet ederek birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Diyebiliriz ki bugünkü birçok teknolojik gelişmeyi soğuk savaştaki uzay yarışına borçluyuz. Uzay yarışı resmî olarak 4 Ekim 1957’de Sovyetlerin Sputnik uydusunu yörüngeye oturtmasıyla başlamıştır. Bu gelişmeler başta ABD olmak üzere tüm dünyada panik havası yaratmıştı. Özellikle Amerikan halkındaki yenilmez Amerika düşüncesini sarmıştı. Bunun ardından 1957’de Leika isimli köpek Sputnik 2 ile uzaya gönderildi ancak kendisini kurtaracak teknoloji olmadığından uzaya yaklaştıktan sonra stres ve aşırı ısıdan dolayı öldü. Yuri gagarin adlı Sovyet kozmonotun 1 nisan 1961’de Rus roketi Vostok 1 ile yörüngeye ulaştı ve böylece uzaya giden ilk insan oldu. 16 Haziran 1963’te Valentina Tereşkova’nın uzaya gitmesiyle beraber uzaya çıkan ilk kadın olmasıyla SSCB bu alandaki ilklerin de sahibi oldu. SSCB’de bu gelişmeler yaşanırken ABD’de boş durmuyordu. Öncelikle halkın desteğini alabilmek ve yeni nesilleri bu alana yöneltmek için çalışmalar başlatıldı. Okul müfredatları değiştirildi, Başkan Kennedy halkı ikna etmek için konuşmalar yaptı ve bu amaçla Apollo projesi uygulamaya konuldu.

Kopernik

Bu projeyle aya insan gönderilmesi hedefleniyordu. Sovyetler ise bu alandaki bir projenin maliyetinden korktuğu için böyle bir hedefleri olmadığını ancak yarıştan da çekilmediklerini açıkladı. Bununla beraber ele geçirdiği birinciliği sürdüremeyeceği de anlaşılmış oldu. Amerikalı astronot Neil Armstrong’un 21 temmuz 1969’da 500 milyon kişinin canlı yayında katılımıyla aya ayak basan ilk insan oldu ve böylece ABD bu alanda tartışmasız lider olmuştu. O günden bugüne dek insanoğlunun uzay merakı katlanarak arttı ve her devlet kendi uzay aracını, uydusunu göndermeye çabaladı.

Devlet destekli NASA gibi yapılar kuruldu ve bu alanda çalışmalar yapan milyon dolarlık özel şirketler ortaya çıktı, uzayla ilgili dev sermayeli filmler çekildi, yetkin yazarlar bu alanda çok satan kitaplar yazdı. Dünyanın yaşanmaz bir hale gelmesiyle uzayda yaşam olacağına dair fikirler üretildi. Uzaylıların varlığı hakkındaki komplo teorileri zihnimizi meşgul etti, uzaylı istilasından dahi bahsedildi. Uzayda Hayat olur mu bilinmez bizce insanoğlunun uzay merakının bitmeyeceği somut bir gerçeklik olarak yanı başımızda duruyor.

[irp posts=”32421″ name=”Küresel Güç Mücadelesinde ABD’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. https://turkcebilgi.com/avrupa’da_astronominin_yeniden_geli%C5%9Fmesi
  2. Çimen, Ali, tarihi değiştiren olaylar, İstanbul, timaş yayınları,
  3. https://www.milliyet.com.tr/uzay-calismalari-ilk-defa-ne-zaman-yapilmaya-baslamistir— molatik-150/

[/vc_toggle]

Bilgi Savaşının Davranışsal Silahları

“Savaş alanındaki en zayıf nokta askerin zihnidir, çünkü diğer her şey zırhla kaplanabilir.”

Savaş, bazen gri bölgelere ve yeraltına inmekte. Bu gri alanı içeren savaşların “yeni” mühimmatı çoğunlukla anlatı ve inandırıcılıktır. Bu savaşlarda, yüksek miktarda zırhlı birliğe, çok sayıda askere ve konvansiyonelliğe ihtiyaç yok. Yeni nesil gri savaşların fiziki sahasında manevra kabiliyeti yüksek, az sayıdan oluşan, çoğunlukla yüksek profilli operasyonlar düzenleyen, özel şirketlere veya resmi orduya mensup birlikler bulunmaktadır. Bu birliklerin faaliyetleri çoğu zaman örtülebilir, gizlenebilir ve makul inkar edilebilirliği yüksek seviyede olması beklenir. Sahada yer alacak olan geleneksel şiddet (savaş araçlarının hızlı değişimi, düzensiz savaş araçlarını dahi gelenekselleştirebilir) uygulayıcıları dışında, bu yazı daha çok davranış ve psikoloji temelinde dolaylı “şiddetin” kullanım araçlarını inceleyecektir.

Modern koşullar altında durmadan değişen ve “gelişen” teknoloji, bilgi yayma hızını ve kapasitesini istikrarlı şekilde artırmaktadır. Büyük kitlelerin, bilgiye ulaşım olanakları her geçen gün gelişmektedir. Bu mevcut durum her şeyden önce bilgi savaşı, çatışması ve güvenliğiyle ilgilidir (Taddeo, 2011).

Siyasal iktidarların iç ve dış siyaset sahalarında bilgi savaşı yürütebilme kabiliyetine olan bağımlılığının artması reddedilemez bir gerçektir. Bilgi çatışması, düşmana karşı bilgi üstünlüğü elde etmek için gerçekleştirilen tüm bilgi yeteneklerinin kullanıldığı bir çatışmadır. Üstünlük elde etmenin ana yolu, ulusal ve ulusaşırı kitle iletişim araçlarının yanı sıra bir bireyin ve bir bütün olarak toplumun dünya görüşünü, siyasi görüşlerini, hukuk bilincini, zihniyetini, değer tutumlarını ve maddi-manevi ideallerini etkileyebilecek tüm bilgi ağlarını ifade etmektedir (Yurcik, 2000).

Bilgi savaşı klasik olarak psikolojik savaş, ekonomik savaş, elektronik savaş ve siber savaş gibi çeşitli şekillerde kategorize edilse de, bilgi savaşı gibi disiplinlerde keskin ve spesifik şekilde kategorizasyonu arzu etmek, sürekli revize edilmesi gereken bir uğraşı işaret etmektedir. Bu anlamda paradoksal şekilde birbirine benzeyen alt sınıflar oluşturmak yerine görece net algılanan alanlarda çalışmalar yapmak daha sonuç odaklı olmaktadır (Molander, Riddile, & Wilson, 1996).

Yazının temelini oluşturacak olan ve psikolojik savaşın alt sınıfı olarak kendine net bir yer bulabilen davranışsal savaşlar, kitle, grup ve bireysel bilinci değiştirmeyi amaçlayan içerik savaşlarıdır. Bu süreçte akıl, değer ve tutum için bir mücadele vardır. Düşmanın gerçeklik algısına müdahale edilirse, düşman, zafer için kullanılabilecek stratejik hatalar yapmaya itilebilir. Aynı zamanda söz konusu gerçeklik algısına müdahale ile savunmadan da söz edilebilir.

Tarihsel olarak psikolojik savaşlar siber savaşlardan çok önce yapıldı, onlarca değil binlerce yıl ile açıklanabilecek bir geçmişi var. Günümüzde davranışsal savaşlar, “bilgi lojistiğinin” hızı dolayısıyla faaliyeti artmış bir disiplindir. Çevrimiçi ortam, bu savaşları, nitelik olarak yeni bir etkinlik, ölçek ve yoğunluk düzeyine aktarmıştır. Psikolojiyi ve davranış silahlarını içeren bir siber savaş, yalnızca herkese açık interneti değil, aynı zamanda hükümet ağları, askeri ağları, ve özel ağları da kapsayan bir elektronik alanda yürütülen savaş türüdür. Bu savaşın kendi araçları, yöntemleri, taktikleri, stratejileri ve karşı faaliyetleri bulunmaktadır. (Molander, Riddile, & Wilson, 1996)

Henüz popüler olmamış ve üzerine çok çalışılmayan “davranışsal savaşlar”, büyük/küçük kitlelerin ve bireylerin davranışları hakkında büyük miktarda bilginin birikmesiyle çalışılma sıklığı yükselecek bir disiplin haline gelecektir. Bu biriken bilgilerin çoğu, devasa bir davranış arşivi olan internet içerisinde yer almaktadır. (Mackay & Tatham, 2009)

Davranışsal savaş, bilişsel hesaplama, büyük veri (big data) ve davranış bilimlerinin disiplinlerarası sınırlarının kesiştiği noktada geliştirilen araçlarla ilişkilidir. İnsan davranışının büyük ölçüde sadece fikirlerimiz, değerlerimiz, inançlarımıza değil, aynı zamanda temelde klişelere, alışkanlıklara, davranış kalıplarına da dayanırken, resmi ve gayriresmi sosyal kurumların etkisi altında da değişim gösterebilmektedir. Psikofizyolojik olarak bir kişi sorunları minimum şekilde enerji ve kaynak harcayarak çözmeye meyillidir. Bu nedenle, araştırmaların ortaya koyduğu gibi, davranışlarımızın önemli bir kısmı alışkanlıklara ve klişelere dayanan bir tür yarı otomatik modda gerçekleştirilir. Bu durum sadece temel davranış fonksiyonları ve standart yaşam durumları için geçerli değildir. Alışkanlıklarımız, davranış kalıplarımız, kültürel kalıp yargılarımız görünüşte derin düşünmeyi ve bilinç kaynaklarının seferber edilmesini gerektiren zor seçim durumlarında bile “yarı otomatik” halin ciddi bir etkisi bulunmaktadır.

“Yeni” sayılabilecek bir bilgi savaşı türü olarak davranışsal savaşların mühimmatı, kelimenin en geniş anlamıyla toplum tarafından içimize yerleştirilmiş davranış algoritmalarını, alışkanlıkları ve faaliyet kalıplarını değiştirmeye ve manipüle etmeye yönelik teknolojilere dayanmaktadır. Basit haliyle, davranışsal savaşların araç takımını şu örnek oluşturabilmektedir: Bir alışkanlığı şekillendiren yerleşik faaliyet türünü değiştirmek ve diğer hedeflere ulaşmak için davranış kalıplarını kullanmak. (Rhee, 2014)

Sürekli “doğru yola” yönlendirildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bilişsel her türlü savaş, hedef kitlede belirlenen amacı gerçekleştirmek için “yumuşak” araçların kullanımını içerir. Zihinsel değişiklikler davranışta her zaman bir değişikliğe yol açmaktadır. Bu bağlamda davranışsal savaşlar, insanların verilerinin durmadan biriktiği bir atmosferde popülerleşecek bir savaş türüdür. Bu savaşın amaçladığı şey genellikle silahlarla değil, başka “gri” yollarla davranışsal yöntemleri anlayıp zafer elde etmektir. Günümüz zamanı bilgi etkisi altındadır. Bu bilgi etkisi, ekonomi, finans, politika, teknoloji içeriklerinin bir silah olarak kullanılıp “savaşın” bir unsuru haline getirilmesidir. Bütün bu unsurlar insanların davranışlarıyla etki edilebilecek unsurlardır. Geleneksel anlamda fiili bir savaşın arasındaki “barış” boşluğu, ihmal edilmeyecek kadar önemlidir. Sürekli dikkat gerektiren rekabetlerle kendini göstermektedir. Bu boşluk süresince kendini “yumuşak güç” enstrümanlarıyla donatmalı ve “hakikat ötesi” çağın gereksinimlerini sağlamak gereklidir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Mackay, A., & Tatham, S. (2009). Behavioural Conflict: From General to Strategic Corporal. Cranfield: Defence Academy of the United Kingdom.

Molander, R., Riddile, A., & Wilson, P. (1996). Strategic Information Warfare: A New Face of War. California: RAND Corporation.

Rhee, B. H. (2014). Understanding behavior: application of the reasoned-action approach in legitimacy-building influence operations.

Taddeo, M. (2011). Information Warfare: A Philosophical Perspective. Philosophy and Geography, 105-120.

Yurcik, W. (2000). Information Warfare Survivability: Is The Best Defense a Good Offense?

[/vc_toggle]

Göçün Güvenlikleştirilmesi ve Avrupa Birliği Kapsamında Göç Sorunu

Göç, geçmişten bu yana uluslararası ilişkiler de dahil olmak üzere pek çok alanda tartışılan temel konulardan biri olmuştur. Kimi zaman sosyal bir fenomen olarak tartışılan göç kavramı, kimi zaman siyasi ve ekonomik konulara dahil edilerek tartışılmaktadır. Göçmenlik eylemi, insanların çeşitli nedenlerle ülkelerini terk etmeleri anlamına gelmekte olup farklı statülere sahip olabilmektedir. İnsanların ülkelerini terk etmelerinin nedenleri arasında ülkelerin sosyal ve ekonomik refahı, siyasi faktörler ve tercihli göç yer almaktadır. Sosyal ve ekonomik refahın düşük olduğu bölgelerde, insanlar daha yüksek yaşam standartlarına sahip yerlerde yaşamak istedikleri için göç edebilmektedirler. Ayrıca siyasi nedenlerle ülkesini terk edenlerin savaş, iç savaş ve terörizm gibi olumsuz durumlar nedeniyle terk ettikleri gözlemlenmektedir. Ülkeleri tarafından zulüm gören insanların da refah seviyesi yüksek ülkelerde yaşamak istediği açıkça görülmektedir.

Güvenlik kavramı, göç kavramı gibi uluslararası ilişkilerde de her zaman gündemde olan konulardan biridir. Güvenlik, devletlerin ve diğer tüm aktörlerin önem verdiği ve istenmeyen bir olgudur. Devletler bu konuda çeşitli stratejiler geliştirerek hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik algısının değiştiği görülmektedir. Askerî alandan çok göç ve terör gibi konuların da güvenlik konusu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde ve 2000’li yılların ortalarında göçe bakış açısının da güvenlik ekseninde değiştiği görülmektedir. Avrupa Birliği üye ülkeleri, göç konusunda ciddi sorunlarla karşılaşmışlardır. Güvenlik kapsamında ele aldıkları göç ve mülteci sorunları Avrupa Birliği için çözülemez boyutlara ulaşmıştır. Bunun en önemli nedeni sığınmacı ve mültecilerin üye ülkelerin sosyal yapısını ve kimliklerine zarar verdiği iddiasıdır.

Güvenlikleştirme

Barry Buzan

Devletlerin güvenlik konusunda geçmişten beri değişen ve gelişen çeşitli stratejileri vardır. Bu bağlamda, devletler ve diğer aktörler, uluslararası düzeyde güvenlik sorunu oluşturdukları konularla ilgilenmektedirler. Ayrıca ulusal düzeyde ele alınan bazı konu ve sorunların da güvenlik çerçevesinde çözülmesi istenmektedir. Kopenhag Okulu ve Paris Okulu, güvenlikleştirme üzerine çalışan en önemli iki ekoldür. Barry Buzan liderliğindeki Kopenhag Okulu, güvenlikleştirme konusunun söylemler yoluyla değer kazandığını savunmaktadır (Demirtaş, 2019: 2). Kopenhag Okulu, belli bir meselenin siyasi yollarla nasıl çözülebileceğinden bahsetmenin yanında, bunun yerine bir güvenlik sorununa dönüştürülüp çözüldüğünü ileri sürmektedir (Demirtaş, 2019: 3). Kopenhag Okulu, güvenlikleştirmenin çoğunlukla söylemler yoluyla yapıldığını ve uygulamalarının ortaya çıktığını ifade etmektedir.

Kopenhag Okulu’nda, güvenlikleştirmenin düzgün işlemesi için iki yol olduğundan bahsedilmektedir. Bunlardan ilki “Varoluşsal Tehdit” diğeri “Referans Nesnesi” kavramlarıdır. Varoluşsal tehdit, konunun devlet veya başka bir aktör nezdinde tehdit olarak işlenmesidir. Mülteciler kapsamında ele alındığında, mültecilerin devletin ve toplumun mevcut kimlik modelinde yıkıcı bir etkiye sahip olduğu iddiası, Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki aşırı sağ partiler tarafından desteklenmektedir (Demirtaş, 2019: 2). Bu durum, güvenlikleştirme eyleminin ve politikalarının devletlerin söylemleri tarafından şekillendirildiğini göstermektedir. Onu bir Referans Nesnesi yapan başka bir yol, tehdit edici konular veya durumlar olarak tanımlanmaktadır.

İncelenen göç durumunda, mültecilerin ev sahibi ülkeyi tehdit ettiği ve mevcut homojenliğini bozduğu iddia edilmektedir. Bu durumda devlet referans nesne olarak kabul edilir (Demirtaş, 2019,2). Bu bakış açısının bir sonucu olarak, uluslararası düzeyde güvenlik perspektiflerini şekillendirirken aktörlerin ne kadar önemli olduğu görülmektedir. Bu inşa sürecinde tehditlerin belirlenmesi ve bu sorunlar etrafında uygulanan politikaların benimsenmesi çok önemlidir. (Mandacı ve Özerim, 2013: 107). Öte yandan Paris Okulu, Kopenhag Okulu’nun önermelerine bazı temel katkılar sağlamaktadır. Güvenlikleştirme durumunda sadece söylemlerin değil, uygulanan politikaların da çok önemli olduğunu söylüyor. Bunlar, komşu ülkelerle sınırların inşa edilmesini ve kontrollerin artırılmasını içermektedir (Demirtaş, 2019: 4).

Göç Olgusu

Göç, insan varlığının her döneminde olduğu gibi günümüzde de sıklıkla yaşanan bir durumdur. Örneğin 1950’li yıllarda göç olgusunun tarihsel süreçlerine bakıldığında, iş gücü göçünün yoğun bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Bu dönemde Avrupa kıtasına ciddi bir işçi göçü yaşanmıştır. Avrupa kıtasında işçi göçünün neden olduğu işçi hareketi, oradaki ülkelerin kalkınmasını ciddi şekilde etkilemiştir. Avrupa devletleri bu dönemde göç akışından şikayet etmemişlerdir. Küreselleşmenin arttığı yıllarda göç olgusu da artmaktadır. Artan göç nedeniyle çeşitli sorunlar da ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bu durum, devletleri ve diğer aktörleri olumlu ya da olumsuz etkilemektedir. Özellikle Avrupa Kıtası açısından göç durumunun iyi yönleri de olmaktadır. Bunlar arasında Avrupa içi işçi hareketliliği ve ekonomik refahın sağlanması yer alıyor. Öte yandan Avrupa’da homojenleştirilmeye çalışılan sosyal birlik yapısının bozulmasına neden olabileceği göçün olumsuz etkilerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Ancak göç genel olarak Avrupa kıtasına fayda sağlamadığında istenmeyen bir durum olarak tartışma konusu olmuştur. Bugün Avrupa Birliği ekseninde göç tartışmaları artarak devam etmektedir. Göç konusunda karşıt görüşlerin Avrupa genelinde arttığı da ortadadır.

Avrupa Birliği ve Göç Sorunu

Bugün dünyanın birçok ülkesi, güvenlikleştirmeye ilişkin çeşitli politikalar ve söylemler geliştirmiştir. Mültecilerin güvenlikleştirilmesi ve aktörler adı altında incelenmesi de bu söylemlerin uygulamalarıdır. Bu ifadeler birçok Avrupa ülkesinde karşılık bulmuştur. Öncelikle, göçü sınırlarında bir güvenlik tehdidi olarak görmeyen ülkeler, bir süre sonra, tehdit olarak benimseyerek sınırlarına duvarlar örmüşlerdir. Bu durumun en iyi örneği olan Almanya’dır. Küresel ekonomik kriz ve güçlü bir ekonomiye sahip Almanya, Avrupa ekonomik krizinin etkilerine rağmen mülteciler konusunda kısıtlayıcı politikalar izlemekten çekinmemiştir. Ancak bu dönemde Almanya’da aşırı sağ partilerin göç karşıtlığının durdurulamaması da göçün güvenlikleştirilmesi açısından önemli bir konu olmuştur (Demirtaş, 2019: 5). Göçün güvenlikleştirilmesinden önce halkın ikna sürecinin gerçekleşmesini sağlayan Avrupa Birliği üyesi ülkeler, artan aşırı sağ partilerin ve göç karşıtlığının halk üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldıramamıştır. Bu durum, Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki zayıflığının bir sonucu olarak gösterilebilmektedir.

Almanya’dan farklı olarak Ulusal Birlik Partisi’nin göçmenlik karşıtı muhalefetinin Fransa’da da ivme kazandığı görülmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği için kritik bir gelişme olan Brexit süreci, İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla sonuçlanmakla birlikte, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasının altında yatan nedenlerden biri olan, Birliğin başarısız göçmenlik politikalarından da etkilemiştir.

Göç yönetimi konusunda çeşitli çalışmalar yürüten AB, üye ülkeleri ortak bir çatı ve politika altında toplamakta güçlükler yaşamıştır. Ülkelerin ortak politikalarda birleşememelerinin en önemli nedeni, göç politikalarını ulusal çıkarlarına göre uyarlamak istemeleridir. Bu bağlamda Avrupa Birliği, Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerle çeşitli antlaşmalar imzalamaya ve göç sorununu ülke çapında hareket ettirerek dışsallaştırmaya çalışmaktadır (Demirtaş, 2019: 6).

Avrupa Birliği, göçün güvenlikleştirilmesi yanı sıra göçün dışsallaştırılmasının üzerine de yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte, göçün dışsallaştırılması da güvenlikleştirilmesi gibi çok boyutlu bir olgudur. Avrupa’da bu durumun en belirgin örneği aşırı sağ partilerin aktif ve hızlanan göç karşıtı tutumlarıdır. Avrupa Birliği tarafından göç kapsamında yapılan çalışmaların en önemlisi Schengen Anlaşması olarak kabul edilmektedir. Bu uygulamada göç ve iltica gibi konularda çeşitli tedbirlerin alınmasının amaçlandığı görülmektedir. AB, bu anlaşma ile diğer ülkelere karşı dış sınırlarını belirlemiştir. Ancak Akdeniz’den Avrupa’ya göç akışı, Birliğe üye ülkeleri de endişelendirmeye başlamıştır (Özerim, 2014: 30). Avrupa’nın dış sınırlarını korumak, sınır kontrollerini sağlamak ve yasa dışı göçle mücadele, birliğin göç konusunda ana hedefi haline gelmektedir.

Güvenlik kaygıları nedeniyle, Avrupa Birliği göç konularının yönetimine ilişkin küresel politikalar uygulamaya odaklanmaktadır. Düzenli göçü teşvik eden Avrupa Birliği, şiddet ve terörizm gibi olaylar etrafında hareket ederek güvenlik çalışmalarına yasa dışı göçü de dahil etmektedir.

Duygu Temiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Demirtaş B. (September 2019), “Mülteciler ve Güvenlikleştirme”, Güvenlik Yazıları Serisi,
Number: 8.

Kanca, R. (2019), ‘The Concept of ‘’The Other” and European Union Migration Policy’
İstanbul University.

Karakaş D. (June 2016), “Mülteci Sorunu Çerçevesinde Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri”,
ORMER, no:16.

Mandacı, N. ve Özerim G. (2013), “Uluslararası Göçlerin Bir Güvenlik Konusuna Dönüşümü:
Avrupa’da Radikal Sağ Partiler ve Göçün Güvenlikleştirilmesi”, Journel of
Uluslararası İlişkiler, 10 (39), 105-130.

ORSAM (2012), ‘Global Migration and Development of Migration Policiesof Turkey and the
European Union, Report No: 123 p. 7-24.

Özerim, Gökay. (2014), ‘Supranatıonalısatıon Of The Mıgratıon Polıcıes In Europe And
Transformatıon Into A Securıty Issue: A New Phase In Hıstory Of European
Mıgratıon?’, Ege Strategic Research Journal Volume 5 Number 1, p. 11-48.

[/vc_toggle]

Türk Anayasalarında Âdem-i Merkeziyetçilik Düşüncesi

Günümüze kadar gelen süreçte 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları yürürlükte kalmıştır ve her bir anayasada yerel yönetimler birbirini tamamlar şekilde ele alınmış fakat büyük değişiklikler yapılmamıştır (Kırışık ve Sezer, 2006: 5). 1876 Anayasası (Kanun-i Esasi) Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıdır. Bu anayasa Belçika ve Fransa Anayasalarından esinlenerek yapılmıştır. 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi, yerel yönetimleri ilk defa anayasal metin olarak düzenlemiştir. Vilayet başlığı altında düzenlenen anayasa maddelerinde merkezi yönetimle yerel yönetim ilişkisi ele alınmıştır (Kırışık ve Sezer, 2006: 8). İl yönetiminin yetki genişliği ve görevler ayrımı konusu üzerinde durulmuştur.

Kanun-i Esasi

Ayrıca ülkenin mülki idare birimleri olarak, vilayet, liva ve kaza gösterilmiş, bu idari birimlerde seçimle oluşan idare meclislerinin ve yılda bir kez toplanan il genel meclisinin bulunduğu belirtilmiştir. Çeşitli kanunlarla özerk bir yapı sayılan yerel yönetimler Osmanlı Devlet yapısından kaynaklanan merkeziyetçilik sebebiyle Cumhuriyet’in ilanına kadar merkezin bir uzantısı olarak görevlerini sürdürmüştür.

1913 yılında yürürlüğe giren idare-i umumiye-i vilayet kanunu muvakkati ise âdem-i merkeziyetçiliğin temel esaslarını benimseyerek ortaya çıkmıştır. Bu kanunun temelinde Tanzimat döneminde 1864 ve 1871 nizamnameleri çerçevesini âdem-i merkeziyet yönünde genişletmeyi amaçlayan girişimlerin başarısız kalması yatmaktadır. Bu sistem varlığını 1913’e kadar korumuş ve böylelikle ortaya çıkmıştır. 1913 tarihli kanun ile il özel idareleri geliştirilmiş ve önemli yetkilere sahip olmuşlardır. Bu kanun ile illerin genel ve özel yönetimini ilgilendiren esaslar da düzenlenmiştir. Bu kanun ile il özel idareleri çağdaş bir yerelleşme yapısına kavuşmuştur. Çünkü yerel hizmetlerin yürütülmesinde il halkının seçimle iş başına getirdiği meclis üyeleri yetkili kılınmıştır. TBMM’nin ilk anayasası olma özelliğini taşıyan 1921 tarihli Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu ile illere ve bucaklara özerk bir statü ve tüzel kişilik verilmektedir. Bu kanunda il meclislerinin doğrudan halk tarafından seçilmesi yer almaktadır. 1921 tarihli kanun idari âdem-i merkeziyetçi bir anlayışa sahip olmuş ve yerel hizmetlerin önemini vurgulamıştır. Ayrıca bu kanun 1924’de ilan edilecek olan ilk T.C. Anayasasının ilkelerini belirleyici nitelikte olmuştur. Yasada sayılan yerel yönetim kuruluşları ve görevleri bakımından dikkat çeken husus 1876 anayasasından farklı olarak illere yerel hizmetler yönünden tüzel kişilik ve özerklik verilmesidir. Ayrıca valilerde TBMM’nin vekili ve temsilcisi olarak tanımlanarak il meclislerinden ayrı tutulmuştur (Güler, 2000:21). Kurtuluş Savaşı nedeniyle uzun süre yürürlükte kalamayan bu anayasada, bugünkü yerel yönetim yapısına kıyasla daha özerk bir yapıya sahip olmasına karşılık, siyasal yerinden yönetim amaçlanmamıştır (Keleş, 2006: 102).

TBMM

1921 Anayasası kısa fakat merkezi idare, taşra teşkilatı ve yerel yönetim konularına çoğu maddesinde değinerek önem vermiş bir anayasadır. Cumhuriyetin ilanından sonra 20 Nisan 1924’te kabul edilen ve T.C.’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasası’nın Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda yer alan yerel yönetim sınıflandırmalarını sürdürdüğü görülür. Yasanın 91. maddesi illerin işlerinin, yetki genişliği ve görev ayrımı esaslarına göre idare edileceğini hüküm altına almıştır. Yaptığı yerel yönetim sınıflandırması ve koyduğu yetki genişliği hükmünden 1924 Anayasası’nın idari âdemi merkeziyetçi bir yaklaşımı kabul ettiği görülmektedir. Görev ayrımı ilkesi, il genel yönetiminin başındaki valilerin yetki genişliği ilkesi ile birlikte 1876’dan 1961’e kadar anayasalarda yer almıştır. 1921 ve 1924 Anayasalarının benimsenen yetki genişliği ve görev ayrımı ilkeleri tekçi devlet ilkesi açısından riskli bulunmuş ve 1961 Anayasası ile birlikte anayasal temelini yitirmiştir. (Güler, 2000: 22)

1961 Anayasası,

112. Md: “ İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. Kamu tüzel kişiliği, ancak Kanunla veya Kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.”

115. Md: “Türkiye, merkezi idare kuruluşu bakımdan coğrafya durumuna, iktisadî şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır. Belli kamu hizmetlerinin görülmesi amacıyla, birden çok ili içine alan çevrede, bu hizmetler için, yetki genişliğine sahip kuruluşlar meydana getirilebilir.”

116. Md: “Mahallî idareler, il, belediye veya köy halkının müşterek mahallî ihtiyaçlarını karşılayan ve genel karar organları halk tarafından seçilen kamu tüzel kişileridir…”

1961 Anayasası’nda kabul edilen idarenin bütünlüğü ilkesi günümüz Anayasası olan 1982 Anayasası’nda da kabul görmüştür (Cenikli, 2011: 10).

1982 Anayasası,

123. Md: “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.

 

126. md: “Türkiye, merkezî idare kuruluşu bakımından, coğrafya durumuna, ekonomik şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır. Kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok ili içine alan merkezî idare teşkilatı kurulabilir. Bu teşkilatın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir.”

127. md: “Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir. Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir…”

Sonuç Yerine 

Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde oluşan merkeziyetçilik ve âdem-i merkeziyetçilik tartışmaları uzun bir süreç devam etmiştir. Bu tartışmalar merkeziyetçilik ile sonuçlanmıştır. Merkeziyetçi bir yönetim anlayışından Cumhuriyet yönetimine geçen bir ülke olan Türkiye’de merkeziyetçiliğin terk edilmesi kolay bir süreç değildir. Bu nedenle Osmanlı imparatorluğu döneminden yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan merkeziyetçi anlayış günümüzde biraz farklılaşmış olsa da kamu yönetimi üzerinde etkinliğini sürdürmeye devam etmiştir. Cumhuriyet tarihinin belli dönemlerinde yapılan çalışmalarla kamu hizmetlerinin yerelleştirilmeye çalışılması adımları atılmıştır. Gerek yerli gerekse yabancı uzmanların hazırladıkları raporlarda vurgulanmaya çalışılan nokta merkeziyetçi devlet geleneğinin yol açtığı sıkıntılar olmuştur. Tanzimat döneminde de tespit edilen problemlerin kaynağı yine aynı konulardır. Merkeziyetçi yönetimin kamu hizmetlerinde bürokratik yapıyı güçlendirmesi ile vatandaşın kamu hizmetlerini elde etmesi zorlaşmıştır. Hizmette halka yakınlık ilkesinin uygulanmasına geçişin sağlanamamış olması nedeni ile tüm kararlar merkezi düzeyde alınmakta, yerel yönetim birimlerinin bu aşamada herhangi bir etkinliği görülmemekteydi. Küreselleşme süreci ile birlikte hızlanan yerelleşme hareketleri Türkiye’de de etkisini göstermiştir. Ancak bu etki sınırlı düzeyde kalmış, beklenen adımlar atılamamıştır. 1980 sonrasına kadar kamu yönetiminin âdem-i merkezileşmesi yönündeki reform çabaları başarılı olamamıştır.

Ancak 1980 sonrası neo-liberal teorinin ve ülkede dışa açılma girişimlerinin olumlu adımlar olduğunu belirtmek gerekir. Bu dönemde özel sektörün önü açılmaya çalışılmış, kamunun yaptığı hizmetlerde tekeller kaldırılmak istenmiştir. Özelleştirme uygulamaları ile de devletin piyasa aktörü değil, piyasada düzeni sağlayıcı ve denetleyici olması yönünde gelişmeler olmuştur. Bu anlamda bağımsız çalışan düzenleyici ve denetleyici kurullar oluşturulmuştur. Kamu yönetiminde merkeziyetçi anlayışın sona erdirilmesi yönündeki en büyük adım Avrupa Birliği ve uluslararası kuruluşların da desteğiyle 2000’li yıllarda atılmıştır. 2003 yılında meclisten geçen Kamu Yönetimi Temel Kanunu Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadığı için hayata geçirilememiştir. Adem-i merkeziyetçi ve iyi yönetişim ilkeleri temel alınarak hazırlanan tasarı, yerinden yönetim ilkesine ve yerelleşmeye büyük önem vermiştir. Beraberinde pek çok eleştiriyi de getirmiştir. Merkezi yönetimin taşra örgütlenmesinin il özel idarelerine devredilmesi, eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerin yerelleşmesi bazı kesimlerin tepkisine neden olmuştur. Ancak İl Özel İdareleri Kanunu, Büyükşehir Belediye Kanunu Ve Belediye Kanunu şeklinde parça parça düzenlemelerle adem-i merkeziyetçi bir devlete doğru adımlar atılmıştır.

[irp posts=”31876″ name=”1808-2017 Yılları Arası Türk Anayasa Hareketleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Cenikli, Elvan, “Türkiye’de Mali Yerelleşme Anlayışına Tarihsel Bir Bakış”, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, ss.1-14, 2011.

Güler, Birgül Ayman, “Yerel Yönetimleri Güçlendirmek mi? Âdemi Merkeziyetçilik mi?”, Çağdaş Yerel Yönetimler, ss. 14-29, 2000.

Keleş, Ruşen,  Yerinden Yönetim ve Siyaset, Cem Yayınları, İstanbul, 2006.

Kırışık, Fatih ve SEZER, Özcan,” Türk Anayasalarında Yerel Yönetimler”, Çağdaş Yerel Yönetimler, Cilt 12, Sayı 15, ss. 5-30, 2006.

[/vc_toggle]

Felsefi Düşünürlere Göre Uluslararası Güvenlik Kavramı

Tarih boyunca devletler için güvenlik, en öncelikli konu olmuştur. Güvenliklerini düşünen her devlet savaş veya çatışma yoluyla kendi çıkarını korumaya çalışmıştır. Uluslararası İlişkiler disiplininde de güvenlik konusu oldukça önemli bir kavram olarak yer almaktadır. Öyle ki, Uluslararası İlişkiler disiplinin çıkış tarihi kabul edilen I. Dünya Savaşından önce dahi güvenliğe verilen önem oldukça fazlaydı. Hali hazırda disiplinin çıkış konusu “Savaş” ların neden olduğu ve nasıl engellenebileceği sorusu üzerine olmuştur. Uluslararası İlişkiler disiplini çoğu zaman savaşları engelleyemese de barışı getirme konusunda etkili olmuştur denilebilmektedir.

Fakat burada güvenlik meselesinin devletin güvenliği mi yoksa bireyin güvenliğini mi kapsayacağı gibi sorular ortaya çıkmaktadır. Bu tartışma çerçevesinde ise farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Uluslararası ilişkilerin hemen her alanında olduğu gibi burada da Realist ve İdealist düşünürler arasında görüş ayrılıkları kendini belli etmiştir. Bu görüş ayrılıkları genelde, devletlerin birbirlerine düşman olduğu ve hayatta kalma mücadelesi verdiğini varsayan “Hobbeşçu” felsefe ve devletlerin algılarının değişeceği takdirde dost olacağı ve uluslararası sistemde kalıcı bir barışın sağlanacağını düşünen “Kantçı” felsefe üzerinden oluşmuştur.

1648 Vestfalya Antlaşması

1648 Vestfalya Antlaşması ile birlikte ulus devletler ortaya çıkmış ve meşru güç kullanma tekeline sahip olan tek aktör devletler olmuştur. Bu durumda, güvenlik konusu doğrudan devletleri ilgilendirmektedir. Burada da Realist görüş devletleri hayatta kalmak için sürekli güçlenmeye ve kendi güvenliklerini kendileri sağlaması gerektiği düşüncesine teşvik etmektedir. Başta Klasik Realizm düşünürleri, H. Carr ve Hans Morgenthau tarafından oluşturulan bu görüş diğer dönemlerde de Neo-realistler olarak anılacak Kenneth Waltz, John Mearsheimer gibi yazarlarla da geliştirilmiştir [1]. En temelde uluslararası anarşik yapının sürekli olduğunu ve bu durumun devletler arası şiddeti hâkim kılacağı fikrine dayanan realist güvenlik anlayışı oldukça karamsar olmaktadır.

Uluslararası sistemde, devletler arasında iş birliği olabilir fakat bu iş birlikleri devletlerin güvenlik algılarındaki anlayışı ortadan kaldırmamaktadır [2]. Bu nedenle uzun dönemli bir barışın uluslararası ilişkilerde ortaya çıkamayacağına inanırlar. Uluslararası ilişkiler de güvenlik konusunda çalışanlar, güvenliğin en temelde tartışmalı bir kavram olarak ortaya çıktığını düşünmektedirler. Güvenliğin, bireysel, ulusal veya uluslararası mı olması gerektiği konusunda ortak bir fikir doğal olarak ortaya çıkamamıştır. Büyük oranda askerî açıdan güvenlik anlayışı şekillenmiş ve bunun çevresinde inşa olmuştur.

Böyle olması da devletlerin sürekli olarak materyal güçlerini arttırmaya yönelik hamleler yapması anlamına gelmektedir. Fakat, küreselleşmenin de etkisiyle değişen uluslararası ilişkiler sorunlarına çözüm getiremeyen bu güvenlik anlayışı oldukça eleştirilmiştir. Örneğin, Barry Buzan güvenliği daha geniş bir perspektifte ele almış ve incelemiştir. Devletlerin sadece kendi güvenliklerini değil, komşularının güvenliğini de hesaba katması gerektiğini öne sürmüştür [3].

Barry Buzan

Başka yazarlar içinse özellikle Soğuk Savaş’tan sonra “toplumsal güvenlik” kavramı ön plana çıkmıştır. Örneğin, Avrupa Birliği’nin oluşturduğu yapının ulus-devletleri etkisizleştirerek toplumu öne çıkardığını ve bu toplumun güvenliğinin önemsenmesi gerektiğini savunmaktadırlar [4]. Diğer taraftan ise bazıları, Soğuk Savaş’tan sonra ulusal güvenliğin önemsiz hale geldiğini öne sürmektedirler. Bu yorumcular, küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan “Dünya Toplumunun” yani küresel toplumun güvenliğine odaklanılması gerektiğini savunmaktadır [5]. Bunun da küresel terörizm ile mücadele, küresel iklim değişikliği ile mücadele gibi ortak sorunların çözüme kavuşturularak yapılması gerektiğini savunmaktadırlar.

Bu tehditler büyük ölçüde ulus-devletlerin etkisi dışında gelişmektedir ve ancak küresel bir toplum bu tehditleri bertaraf etmek konusunda başarılı olacaktır. Diğer taraftan, “Liberal Kurumsalcılık” uluslararası örgütlerin veya kurumların devletler arası iş birliği ve barışı sağlayacağına inanmaktadır. Keohane ve Martin gibi yazarlar kurumların bilgi sağlamada, maliyet azaltma da ve güvenilirlik anlamında öne çıktığını savunmaktadır [6]. Bu durumlar göz önüne alındığında, uluslararası örgütler devletler arası iş birliğini kolay hale getirmekte ve dolayısıyla uluslararası güvenliğin sağlanmasına katkı sunmaktadır. Bu görüş genel olarak Kantçı ve Hobbesçu felsefenin aksine Grotiusçu felsefeyi takip etmektedir.

Hugo Grotius

Bir başka görüş ise, Sosyal İnşacı Teori tarafından savunulmaktadır, bu teoride devletlerin güvenlik algıları değişebilirse uluslararası sistemdeki devletlerin birbirlerini düşman olarak gördüğü görüşü de değişecek ve daha barışçıl bir sistem ortaya çıkacağı inancı vardır [7]. Sosyal İnşacılar, uluslararası sistemi bir yapı olarak görür ve bu yapının sosyal ilişkilerin ürünü olduğunu düşünürler. Bu nedenle yapıyı oluşturan aktörlerin anlayışlarında bir değişim olursa yapıda da bir değişiklik meydana gelecektir.

İnşacılar, devletlerin güvenlik ikilemlerini yok saymazlar ve bunların varlığını kabul ederler. Fakat bu güvenlik ikilemlerinin yapıyı dönüştürüp dönüştüremeyeceği konusunda kendi içinde tartışmalar vardır. Bu teorilerin dışında, eleştirel teoriler ve feminist teoriler gibi başka görüşlerde güvenlik kavramını tanımlamaya çalışmıştır.

Sonuç Yerine

Güvenlik kavramı her devlet tarafından öncelik meselesi olmuş ve hayatta kalmak için güvenliklerini sağlamaya çalışmışlardır. Uluslararası İlişkiler disiplini kurulmadan önce bile -en azından resmi olarak kurulmadan – güvenlik kaygıları devletler nezdinde vardı. Zaten bu güvenlik kaygıları olmasa iki dünya savaşı dahil birçok savaşı yer yüzünde görmemiz pek mümkün olmazdı. Fakat, özellikle I. Dünya Savaşından sonra artan kitlesel imha silahları ve nükleer yarış nedeniyle güvenlik anlayışı herkesi ilgilendirmeye başlamıştır. Çünkü, teknolojinin gelişmesiyle tüm aktörler ve bireyler güvenlik kavramının tam ortasında kalmıştır. Daha önce bir kurşun bile isabet etmeyecek bir insanın güvenliği günümüzde değişen teknoloji sayesinde oldukça önem kazanmıştır.

Devletler genelde realist perspektiften bakarak kendi güvenliklerini sağlamak için materyal kapasitelerini güçlendirmeye çalışsalar da düşünsel algılar da bu güvenlik konularında önemli rol oynamaktadır. Yine de uluslararası sistemdeki devletler arası iş birliği güvenlik kaygıları nedeniyle çoğu zaman bozulmaktadır. Fakat, bu iş birliğini sürdürmeyi başaran ve özellikle geçmişte sürekli savaş halinde olan Avrupa kıtasına barışı getiren Avrupa Birliği gibi kurumlar da mevcuttur. Diğer taraftan, bu tarz kurumlara üye olan aktörler arasında dahi üzerinde ortak karara varılmış bir güvenlik algısı inşa edilememiştir. Küreselleşen Dünya ve son zamanlarda ortaya çıkan Covid-19 salgını gibi sebeplerle uluslararası sistem güvenlik konusuna daha çok yoğunlaşmalı ve aktörler arası iş birliği geliştirilmelidir. Bu barış ve istikrarın olmadığı bir uluslararası sistemde güvenlik algıları nedeniyle yaşanılacak yıkımlar tabi ki kaçınılmaz olacaktır.

[irp posts=”27660″ name=”Uluslararası Güvenlik Kavramı ve Tehdit Algısı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  • John J. Mearsheimer, “Back to the Future: Instability in Europe After the Cold War”, International Security, Cilt 15, No1, 1990, s. 5–56.
  • Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics, New York, MacGraw-Hill, 1979.
  • Barry Buzan, People, States and Fear: The National Security Problem in International Relations, Brighton, Harvester Books, Chapel Hill, University of North Carolina Press,1983, s. 214–242.
  • Johnston, Alastair, “Treating International Institutions as Social Environments”, International Studies Quarterly, Cilt: 45, No: 4, 2001, s. 498.
  • Charles Glaser, “Realists as Optimists: Cooperation as Self-help”, International Security,Cilt 19, No 3, 1994–1995, s. 51.
  • Robert Keohane ve Susan Martin, “The Promise of Institutionalist Theory”, International Security, Cilt 20, No 1, 1995, s. 42
  • Wendt, Alexander, Uluslararası Siyasetin Sosyal Teorisi, (H. Ertem, S. Gülfer, I. Öner Çev.), Küre Yayınları, İstanbul, 2014, s. 200-270.

[/vc_toggle]

ABD – Çin Soğuk Savaşı’nda Tayvan’ın Konumu

21.Yüzyıla tek başına süper güç olarak giren ABD, bu konumunu korumak için yıllardır uğraş vermekte, planlar, stratejiler geliştirmektedir. Ancak, özellikle 2010’lu yıllardan sonra Doğu’dan, Asya-Pasifik’ten bir güç yükselmeye başlamış, ABD’nin küresel hegemonyasına meydan okuma niyetini belli etmiştir. Bu güç, Çin Halk Cumhuriyeti’dir. ABD nezdinde Trump döneminde tırmanan ve bugünkü halini alan ilişkiler her geçen gün gerilmektedir. Biden ve yönetimi de bu gerçeğin farkında olarak ana stratejilerini ve odaklarını başta Güney Çin Denizi olmak üzere Asya-Pasifik ekseninde belirlemiştir. ABD, Çin Halk Cumhuriyeti karşısında bölgedeki mevcut müttefikleri ile iş birliğini derinleştirip askeri ve ekonomik alanlarda anlaşmalar imzalamaktadır. Bu bağlamda ABD için Asya-Pasifik’te Güney Kore ve Japonya kadar önemli olan ülke Tayvan veya resmi adıyla Çin Cumhuriyeti’dir. 1949 yılında Mao Zedong yönetimindeki Komünist Parti Çin anakarasının yönetimini ele geçirince, Çan Kay Şek ve Milliyetçi Parti (Kuomindang) Tayvan adasına geçerek 1912 yılında kurulan Çin Cumhuriyeti’nin artık bu adada devam ettiğini ilan etmişlerdir.

Mao Zedong

Ancak anakara Çin’e hakim olan komünist Çin halk Cumhuriyeti (ÇHC), bu durumu kabul etmemekte Tayvan’ın kendilerine bağlı bir eyalet olduğunu iddia ederek kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Tayvan ise dünyada sadece az sayıdaki küçük devletler tarafından tanınmakla birlikte 1971’de BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumunu Çin Halk Cumhuriyeti’ne kaptırmıştır (Mete, Çözülemeyen Tayvan Sorunu 2019). Tayvan, bu duruma karşı ekonomik gelişimini sürdürmüş, ABD ile yakın ilişkiler içerisinde olmuş, teknolojik alanda da dünyanın sayılı ülkelerinden biri haline gelmiştir. Tüm bu tarihsel geçmişine ek olarak ekonomik, jeopolitik ve jeo-stratejik önemi nedeniyle Tayvan, Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD arasında başlayan tabiri caizse “Yeni Soğuk Savaş” döneminde çatışmaların odak noktası olma konusunda Güney Çin Denizi ile birlikte başı çekmektedir (Turan 2016).

Taipei yönetimine ABD’nin silah, mühimmat ve teçhizat satışı Soğuk Savaş dönemlerine kadar uzanmakla birlikte son yıllarda bu satışlar önemli oranda artmıştır. Her dönem ABD başkanları ve yetkilileri, Çin topraklarının bütünlüğüne ve içişlerine saygılı olduğunu söylese de Çin’in Tayvan’ı işgalinin önünde bir set gibi durmaktadır. Yapılan askeri-savunma alanında satışlarda Soğuk Savaş döneminde yapılan “Karşılıklı Savunma Antlaşması” (KSA) ve “Tayvan’la İlişkiler Yasası” (TİY) kapsamında değerlendirilmektedir. ABD’nin Tayvan’a son dört yılda silah satışı 15 milyar doları geçmiş olduğunu, bu rakama 2020 yılında nerdeyse 5 milyar dolarlık daha satış eklendiğini belirtmekte fayda var. Geçtiğimiz Ağustos ayında Tayvan, Amerikan Ordusunun en önemli tedarikçilerinden ve F-35’lerinde üretiminden sorumlu olan Lockheed Martin ile 90 adet F-16 alımı anlaşması imzaladı.

Çin Halk Cumhuriyeti de ABD ve Tayvan’a gözdağı vermek ve bölgede aleyhinde yapılan hareketlere sessiz kalmayacağını göstermek amacıyla Eylül ayında Tayvan Boğazı yakınlarında askeri tatbikat gerçekleştirdi. Çin’in bu askeri tatbikatına Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen, ülkesinde bir askeri hava üssünü ziyaret ederek Tayvan’ın kendini savunacak gücü ve kararlılığı olduğunu vurguladı. Ekim ayında ise ABD Dışişleri Bakanlığı, Tayvan’a 2,37 milyar dolar değerinde Harpoon Kıyı Savunma Sistemi ve kapsamında mühimmat ve ekipmanı ile 1,8 milyar dolar değerinde F-16 uçaklarında kullanılan füze ve HIMARS roket sistemlerinin satışına onay verdiğini duyurdu (Habertürk 2020). Tayvan’ın Ekim ayındaki alımlarına Kasım ayının ilk günlerinde ABD’den 600 milyon dolarlık SİHA ve teçhizat alımı da eklenince bölgedeki sular daha da ısındı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ABD ve Tayvan arasındaki silah satışları ve iş birliğini endişeyle karşıladıklarını belirterek ABD’nin Tayvan’a silah satımını durdurmasını ve Çin’in içişlerine karışmaması gerektiğini söyledi. Trump Yönetimi görevi devretmeden dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Tayvan üzerindeki “kendi getirdiğimiz tüm kısıtlamaları kaldırıyoruz.” şeklinde açıklama yaparak iş birliğinin artarak devam edeceğini söylemişti. Mart ayında ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komisyonu’nu bilgilendiren Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanı Oramiral Philip Davidson, Çin tehlikesinin altını çizerek Çin’in önümüzdeki altı yıl boyunca Tayvan’ı işgal etme ihtimalinin yüksek olduğunu vurguladı. Bu olasılığın Tayvan tarafından da ciddiye alındığını ordu da modernleşmeye gidilmesinden, yapılan silah, teçhizat alımlarından ve Güney Çin Denizi’ndeki askeri varlığını arttırmasından anlayabiliriz (Çetinkaya 2021). Trump döneminde Çin’e karşı başlatılan ve tabiri caizse SSCB ile yaşanan “Soğuk Savaşı” andıran gerilimin, Biden döneminde daha da kızışarak farklı boyutlara ulaşması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

Antony John Blinken

Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanı Blinken, bir açıklamasında Tayvan için “ülke” sıfatını kullanıp, çok önemli bir partner olduğunu söylemesi Çin’e karşı bir anlamda ABD’nin bölgede meydan okuması olarak okunabilir. Öyle ki Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan’ı Çin’in bir “Asi eyaleti” olarak görmekte olup Tayvan’ın bağımsızlığının ilan edilmesini “casus belli” yani savaş sebebi olarak adlandırmaktadır.

ABD, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi gibi amiral gemilerini bölgeye sevk ederken Çin ise Tayvan’a yakın üslerini genişletip, ağır silahlar ile donatmaktadır. Çin’den kalkan bir savaş uçağı Tayvan’a sadece birkaç dakika içerisinde ulaşabilmektedir. Roosevelt uçak gemisi, Güney Çin Denizi’nde seferde iken Çin uçakları da Tayvan hava sahasını en az on beş kez ihlal etti. Bu ve buna benzer sürtüşmeleri, uçak ve gemilerin kafa kafaya geldiği durumları ve taciz edici hareketleri ilerleyen günlerde daha sık görülmesi beklenmektedir.

Ancak Tayvan’ın işgal edilmesi kısa ve orta vadede pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü; hala Çin donanması ve hava kuvvetleri ABD ile boy ölçüşecek durumda olmamakla birlikte olası bir sıcak çatışmayı göze alamaz. Tayvan’ı işgal durumunda sadece ABD’nin tepki göstermeyeceğini beklemek hata olur, başta NATO olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri de karşı çıkacaktır. Her ne kadar AB içerisinde Çin’e karşı daha ılımlı davranılması gerektiğini söyleyen ülkeler olsa da AB’nin net bir tavır alma olasılığı yüksek görünmektedir. Tayvan özelinde ise silahlanmak, orduyu modernleştirmek hayati derece önemlidir ancak bu durum Çin’i kızdırmakta ve kışkırtmaktadır. ABD’ye fazla güvenmesi durumunda başı sıkıntıya girebilir, deyim yerindeyse ince eleyip sık dokuması gerekmektedir. Türkiye açısından gelişmeleri takip etmekte yarar var. Dünyanın salgın ile mücadele ettiği bu günlerde bizleri Tayvan başta olmak üzere Güney Çin Denizi’nde yeni gelişmeler, yeni çıkar çatışmaları, yeni müttefikler beklemektedir.

Murat Dedeoğlu 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”32503″ name=”Tayvan Yakınlarında Artan Çin Tehdidi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Çetinkaya, İbrahim Hakkı. Anadolu Ajansı. 17 Mart 2021. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tayvan-cin-tehdidine-karsi-guney-cin-denizi-ndeki-askeri-varligini-artirdi/2178855 (erişildi: Mart 20, 2021).

Habertürk. Habertürk. 27 Ekim 2020. https://www.haberturk.com/abd-den-tayvan-a-2-37-milyar-dolarlik-silah-satisi-onaylandi-2849075 (erişildi: Mart 20, 2021).

Mete, Nihan. Çözülemeyen Tayvan Sorunu. Tez, Çanakkale: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2019.

Turan, İshak. «ABD-ÇİN İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TAYVAN SORUNU.» Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2016: 80-105.
[/vc_toggle]

 

Atatürk Dönemi Dış Politikasına Dair Kısa Bir İnceleme

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi isyanlar, savaşlar ve çeşitli iç kargaşalarla doluydu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu karmaşık yıllarında büyüyen Atatürk’ün gelecekteki siyasi tavrını etkileyecek fikirleri, gençliğinin ilk yıllarından itibaren bu atmosferde şekillenmeye başladı. Savaşı ve savaşın getirdiği zorlukları yaşayan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra barışçıl bir dış politika izledi. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası bu koşullarda oluşturulmuştur. Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı olan Atatürk her zaman “yurtta barış, dünyada barış” a vurgu yaptı. Bir dünya savaşından sonra yapılan bu vurgu, sistemin devamlılığının sağlanması açısından önemlidir. Atatürk bu sözle anlatmak istediği, diplomatik yollarla uluslararası sorunların da çözülebileceği ve Türkiye’nin de yeni dünya düzeninde barışçıl olabileceği yönündedir. Ancak Atatürk dönemini ikiye ayırmak yanlış olmaz. Birincisi, 1923-1932 arası dönem, diğer ülkelerle siyasi ilişkilerin güçlendiği ve barışın devamlılığı için çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Ancak iki savaş arası dönem arasında geçici bir barış yaşandı.

1939 yaklaşırken dünya siyasetindeki gerilim giderek arttı. İkinci Dünya Savaşı’nın bu dönemde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan yüzü, buna bağlı olarak Türk dış politikasında meydana gelen değişiklikler son derece normal görünüyor. Bu dönemde savaşlar arası gerilimler giderek artmış, Atatürk yeni kurulan ulusal toprakları koruma kabiliyetine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası arenasına büyük önem vermiştir.

Bu nedenle Atatürk 1932-1938 arasındaki dönemde güvenlik politikalarını vurgulayan bir dış politika yaklaşımı izlemiştir. Milletler Cemiyeti’ne üye olan Türkiye, Atatürk dönemi dış politikasının gelişimini gösteren önemli bir gelişmedir. Ancak bu yazıda Türkiye Cumhuriyeti sıfırdan inşa edilmiş bir devlet değildi. Hem siyasetçileri hem de ordusu esasen Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı niteliğindeydi. Osmanlı dış politikasının bu son döneminin nedenleri Türk dış politikasına etkileri incelenmeye çalışılacaktır. Daha sonra Atatürk döneminin dış politikasının gelişimini, “yurtta barış, dünyada barış” ve “sınırlı revizyonizm” doktrini çerçevesinde ele alınacaktır. 17. yüzyılın başından itibaren durgunluk dönemine giren Osmanlı Devleti, eski gücünü kaybetmeye başlayınca statükoyu korumaya yönelik bir dış politika izlemeye başladı. Bunun için Osmanlı İmparatorluğu çeşitli teslimiyetler ve anlaşmalarla güç dengesini ve kendi topraklarını korumak istedi. Karlowitz Antlaşması’ndan Kırım Savaşı’na kadar, ana amacı toprak kaybetmemekti. Kırım Savaşı’ndan Berlin Antlaşması’na kadar olan dönem, Osmanlı dış ilişkilerinin daha barışçıl olduğu bir dönemdir.

Kırım Savaşı

Osmanlı, bu barışın devamlılığı için güç dengesini sabit tutmayı amaçladı (Hale: 2013). II. Abdülhamid döneminde Osmanlı dış politikası bir değişikliğe uğradı. İngiltere ile ittifak sona erdirildi ve Panislamizm imparatorluğun kurtarılmasına çözüm olarak görüldü (Zürcher: 2000). Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu son döneminde güç dengesini korumaya çalıştı ve ulusal topraklara doğrudan bir tehdit olmadıkça savaştan kaçındı. Bu yönüyle Atatürk döneminin Türk dış politikası ile benzerlikler göstermektedir. Dönemin şartlarına göre kendini yeniledi ve barış yanlısı bir tutum izledi. Atatürk döneminde Türk dış politikası dönemin koşullarına göre değişmiştir. İlk dönem 1923-1932 yıllarını kapsar. Türkiye uzun zamandır tüm sınır boyunca savaştı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çok fazla toprak kaybetmesinden sonra kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra yorgun bir millet ve ordu kaldı. Ayrıca yeni kurulan bu ülkenin önce kendi iç düzenini sağlaması gerekiyordu. Bu dönemde iç siyasette reform ve isyanlarla uğraşan Atatürk, dış politikasında güç dengesini korumaya yönelik uyumlu bir politika izledi. “Yurtta barış, dünyada barış” kelimesini ilk kez bu dönemde CHP’nin 1931 seçimlerinden kaynaklanan politikasını anlatmak için kullandı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin diğer ülkelerle verdiği bağımsızlık mücadelesi, Türkiye’nin saldırgan bir dış politikası izlediğini göstermektedir. Örgüt aynı zamanda Almanya ve İtalya’daki devlet sistemi anlayışını dikkate alan Türkiye’nin, tek millet/tek devletin de temelini oluşturmaktadır. Ancak milletin Türkiye anlayışı, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak sınırlarını kapladı. Bu nedenle Atatürk dış politikasını oluştururken bu iki ülkeden uzak durdu.

Büyük Buhran döneminden

Bu dönemde daha liberal ekonomi politikaları izlendi ve yabancı sermaye Büyük Buhran’a kadar ekonomiye dahil edildi. İmzalanan anlaşmalar, Atatürk dönemi Türk siyasetinin güç ve barış dengesini korumaya çalışan ılımlı bir çizgide ilerlediğini gösteriyor. Bu dönemde Türkiye; İran, Irak, Fransa ve Yunanistan ile anlaşmaları imzaladı (Oran: 2001). Ayrıca Sovyetler ile Türkiye arasındaki dostluk ilişkilerinde de ilerleme kaydetti.

Türkiye, bu ülkelerin agresif politikaları nedeniyle İtalya ve Almanya ile daha uzak bir ilişki içindeydi. Bu dönemde Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne şüpheyle yaklaştı. Musul meselesinde Milletler Cemiyeti’nin İngiltere’den taraf olması ve Türkiye-Sovyet ilişkileri bu yaklaşımı etkilemişti (Oran: 2001). 1929 krizinden sonra ekonomik olarak daha devletçi politikalar izlense de barışçıl tutum ve statükoculuk anlayışı devam etti. Atatürk dönemi dış politikasının ikinci bölümü 1932-1938 yıllarını kapsamaktadır. Bu dönemin en önemli özelliği, Büyük Buhran’dan sonra tüm ülkelerin daha devletçi ve korumacı politikalara yönelmesidir. İç siyasi reformlarını artık büyük ölçüde tamamlamış olan Türkiye, bu dönemde uluslararası ilişkilerde güç dengesindeki yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Akdeniz’deki İtalya tehdidine karşı Türkiye İngiltere ile ilişkilerini geliştiriyor. Bu bağlamda Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlardaki silahlanma ihalesi İngiltere’ye veriliyor (Oran: 2001). Güç dengesini korumak için de Balkan Paktı içindedir. Türkiye, Sovyet-Alman ittifakı olasılığına karşı İngiltere’nin ittifakına Sovyetlere dahil olmaya çalışıyor. Siyasi tansiyonun yükselmesi sonucunda yine yalnız kalmak istemeyen Türkiye, Milletler Cemiyeti üyeliği olarak güç dengesindeki yerini korumaya çalıştı.

Sonuç olarak tüm bunlar, Osmanlı döneminde başlayan güç dengesi siyasetinin Türkiye’nin ilk yılında etkisini sürdürdüğünü göstermektedir. Türk dış politikası değişen koşullar nedeniyle her zaman kendini yenilemiş olsa da bu toplam bir değişiklik değil, hedeflerini koruyan sınırlı bir revizyon olmuştur. Bu ana hedefler, güç dengesini korumak ve barışı korumak olmuştur. Türkiye, toprak bütünlüğüne doğrudan bir tehdit olmadıkça barışçıl bir yol izlemiştir, kuruluştan bu yana dış politikadaki sorunları diplomatik yollarla çözmeye çalışmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra bile Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmaması, “yurtta barışın dünyada barış” mottosunun sadece kendi dönemini etkilemediğini, sonrasındaki politikaya da yansıdığını aktif olarak gösterdi.

[irp posts=”32166″ name=”Özal Dönemi Türk Dış Politikası: Revizyonizme Açılan Kapı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

William Hale, Turkish Foreign Policy, 2013, Routledge, New York.

Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2000, İstanbul.

Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt 1, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul.

[/vc_toggle]

Tayvan Yakınlarında Artan Çin Tehdidi

Geçtiğimiz günlerde Çin için ‘rutin’ sayılan fakat Tayvan’ın egemenlik haklarını ihlal eden bir tatbikat daha gerçekleşti. Tayvan’ın doğusunda eğitim yapmak amacıyla altı savaş gemisi Ryukyus’tan geçti. Çin, yine Tayvan’ın hava savunma bölgesine savaş uçakları göndererek Tayvan’ın saldırıya yanıt vermek için kendi jetlerini harekete geçirmesine neden oldu.

Çin’in ilk uçak gemisi, bu hafta Tayvan’ın doğusundaki sularda tatbikat ve eğitim amacıyla diğer beş savaş gemisinden oluşan bir filoya liderlik etti. Japon Öz Savunma Kuvvetleri tarafından izlenen Liaoning ve refakatçileri geçen cumartesi Miyako Boğazı’ndan geçti. Bu boğaz hakkında ek bir bilgi vermek gerekirse Miyako Boğazı, Japonya’nın Ryukyu zincirinin en geniş boğazıdır, Okinawa ve Miyako adaları arasında yaklaşık 130 deniz milini kapsar ve Çin Deniz Kuvvetleri’nin Birinci Ada Zinciri üzerinden Batı Pasifik’e doğru tercih ettiği rotadır.[1]

(Çin Deniz Kuvvetleri)

Bazı uzmanlar, tatbikatların Çin Donanması’nın daha geniş Pasifik’e ulaşma kabiliyetini göstermesi gerektiğine inanıyor, ancak Ryukyus yoğun bir şekilde denetleniyor ve bir ihtilaf durumunda, yerden fırlatılan mobil füzeler nedeniyle boğazı çevreleyen adalar veya onun ötesinde devriye gezen denizaltılar ve düşman savaş gemileri uçaklara karşı oldukça savunmasız bir konumda yer alacak. Bu da şüphesiz sadece Tayvan’ı değil tüm Asya Pasifik’i tehdit altına alabilecek bir ihtimaldir.

Tatbikatlar, bazı çevrelerde Tayvan ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bir mesaj olarak yorumlandı, ancak Çin Donanması bunun normal bir eğitim planının parçası olduğunu söylemektedir. Donanma sözcüsü tarafından aynı zamanda Tayvan’ın egemenliği yok sayan bir açıklamada, “Askerlerin eğitim etkinliğini test etmek ve ulusal egemenlik, güvenlik ve kalkınma çıkarlarını koruma kapasitelerini artırmak için yıllık çalışma planına göre düzenlenen rutin bir eğitim tatbikatı” ve gelecekteki tatbikatların olacağını söyledi.[2]

Bu tatbikatlarının devamının geleceğine şüphe yoktur. Zira Miyako Boğazı, Çin savaş gemilerinin bir çatışmada geçiş için tehlikeli bir rota olduğunu kanıtlayabildiği gibi, koalisyon güçlerine karşı Birinci Ada Zinciri‘nden daha savunmasız olacakları Tayvan’ın doğusunda ve Çin anakarasındaki uçak ve füzelerin koruması altında hangi askeri hedeflere hizmet edecekleri açık değildir.

Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nin uygulamayı normal ve tehdit edici olmayan bir uygulama olarak yerleştirmek için daha düzenli bir şekilde Tayvan Boğazı’ndan savaş gemileri göndermeye başladığı gibi, Çin Donanması’nın Miyako Boğazı’ndan geçişleri ve Pasifik’teki tatbikatların muhtemelen eğitim hedeflerini yerine getirmesi ve Çin’in sularda barış zamanı varlığını normalleştirmesi amaçlanmaktadır. Fakat bu normalleşme Tayvan gibi demokratik bir ülkenin egemenliğini doğrudan tehdit edecek ve Güney Çin Denizi’nde Çin’in varlığını diğer ülkeler aleyhinde artıracaktır.

Şu açıkta görülmektedir ki Liaoning’in filoya liderlik etme seçimi aynı zamanda Çin’in niyetinin açık bir tehdit bildirmek yerine Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Tayvan’a daha genel bir siyasi sinyal göndermek olduğunu gösteriyor. Çin, büyük ölçüde yenilenmiş bir Sovyet gövdesi üzerine inşa edilen Lioaning’in 2016 yılında “savaşa hazır” olduğunu ilan etmesine rağmen, hala genel olarak bir eğitim ve test platformu olarak kabul edilmektedir.

Çin’e ait Lioaning uçak gemisi, (eski adıyla Varyag) 2020 yılında gerçekleşen bir tatbikatta.

Bunlar tabi ki de Çin’in eğitim tatbikatı adı altında yapılmış masum adımlar değildir. Açıkça gövde gösterisi yapılmakta ve ABD ve onun müttefiki Tayvan’a gözdağı verilmek amaçlanmıştır. Bundan sonra da daha fazla eğitim tatbikatlarının yapılması kaçınılmazdır. Tayvan’ın son dönemde gerçekleştirdiği ve benim daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi milli savaş gemilerinin ne kadar yerinde bir gelişme olduğu görülmektedir. ABD’nin son yıllarda Asya Pasifik Bölgesi’nde Çin lehine gelişmelere sessiz kalmaması hem Tayvan’ın hem de bölgede bulunan diğer ülkelerin egemenlik haklarının korunmasına yardımcı olacaktır.

(ABD Deniz Kuvvetleri Tayvan açıklarında tatbikatta)

Çin giderek daha fazla tehdit oluştururken, Tayvan Dışişleri Bakanı Joseph Wu, Çin saldırırsa sonuna kadar savaşılacağına söz verdi. Wu, “Kendimizi sorgusuz sualsiz savunmaya istekliyiz ve savaşa ihtiyacımız olursa savaşacağız. Kendimizi son güne kadar savunmamız gerekirse, kendimizi son güne kadar savunacağız” dedi.[3]

 

Tayvan, kendi bölgesi olarak gördüğü kendi kendini yöneten Tayvan’a baskı yapmak isteyen Çin tarafından hava bölgesine rekor sayıda saldırı kaydetti. Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen 2016’da seçildiğinden beri Çin’in tehditleri arttı. Adanın “tek Çin” in parçası olduğu fikrini defalarca reddetti.

2020 yılında, Çin savaş uçakları tarafından Tayvan’ın hava savunma tanımlama bölgesine 380 saldırı düzenlendi.

Wu, Çin’in çeşitli Asya ülkelerine ait adalara saldırmasının ardından, “Dünyanın bu bölgesindeki benzer düşünen ülkelerin Çin hükümetinin yayılmacılığının farkında olması gerekiyor” dedi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1]Detaylı bilgi için bkz. https://www.japantimes.co.jp/news/2021/04/05/national/china-aircraft-carrier-okinawa-liaoning/ (Erişim Tarihi:11.04.21)

[2]Yapılan açıklamanın tamamına erişim için bkz. http://eng.chinamil.com.cn/view/2021-04/06/content_10016824.htm (Erişim Tarihi:11.04.21)

[3]Detaylı bilgi için bkz.https://apnews.com/article/beijing-taiwan-china-08fd7c5e4002a6b295acb0282cb81d58 (Erişim Tarihi:11.04.21)

[/vc_toggle]

Roma Devlet ve Toplum Yapısı

Roma devleti, tarihin tozlu sayfaları arasında kendine çok fazla yer ayıran, Avrupa’dan Afrika’ya kadar günümüzdeki birçok ülkede toprağı bulunan önemli ve büyük bir devlettir. Bizim için onu daha önemli kılan şey, bugünkü hukukumuzun temeli olan Roma hukukunun bu devlette ortaya çıkmış ve bu devlette uygulanmış olmasıdır. Biz konuya giriş olması açısından Roma devletinin kuruluşuyla yazımıza başlayacağız. Efsaneye göre Albalonganın son kralı Numitor, kardeşi Amulius tarafından tahttan indirilir, kızı Rea silvia ise rahibelik yapmak üzere vesta mabedine kapatılır. Burada Marsla ilişkiye giren Rea silvianın remus ve romulus adlı iki çocuğu olur. Bunu duyan Amulius, çocukları bir beşiğe koyup Tiber nehrine atar. Annelerini ise diri diri toprağa gömerek öldürür. Beşik ise tiber nehri kıyısında bir incir ağacına takılır ve çocuklar bir dişi kurt tarafından alınıp büyütülür. Yıllar sonra büyüyen Remus ve Romulus, Amuliusu öldürerek dedeleri Numitoru tekrar makamına geçirir. Daha sonra Albalongadan ayrılan Remus ve Romulus, beşiğin ağaca takıldığı yere gelip yeni bir yerleşim kurmak isterler ancak aralarında anlaşmazlık çıkar.

Tiber Nehri

Bunun üzerine palatin tepesi üzerine bir şehir kuran Romulus, sınırı geçen kardeşi Remusu öldürür ve kurduğu şehre Roma adını verir. Ancak başta da belirttiğimiz gibi bu bir efsanedir ( Akıncı, 2019,s.7). Gerçekte ise Roma şehri Gens adı verilen toplulukların birleşiminden oluşmuştur. Gensler, aynı atadan gelen ailelerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Yani gensin temeli ailedir. Aile bugünkü bildiğimiz manada aile değildi. Bir devlet gibi hiyerarşik bir yapılanması vardı.

Başında Pater Familias denen aile babası vardı. Ailenin içindeki diğer bireylere ise filius familias yani aile evladı deniyordu ve bunlar aile babasının hakimiyeti altındaydı. Aile babasının karısı, çocukları, torunları ve bunların karıları Pater Familiastı. Aile babasının bunlar üzerinde sınırsız bir yetkisi vardı. İsterse köle olarak satabilir, öldürebilir, evlatlık verebilir hatta yargılayabilirdi. Bu hakimiyet ölüme kadar devam ederdi. Ölümünden sonra erkek aile evlatları kendi ailelerinin aile babası olurlar, kadınlar ise hâkimiyetten kurtulsalar bile aile babası olamazlardı. Genslerin hakimiyeti altında bulunan ailelere clıens veya clıent denirdi. Bunlar gensin içindeki aynı aileden gelen fertlerden olan ve asilzade anlamına gelen patriciilere hizmet eden gruptu. Her gensin kendi sahip olduğu arazisi, dini ve sınırlı olmak üzere siyasi kurumları vardı (Akıncı,2019,s.9). Genslerin başında olan yöneticilere dux ya da prınceps deniyordu. Gensler birleşerek curiaları, curialar birleşerek de tribusları oluşturdular. Tribuslar da civitas (şehir) denen yapıyı meydana getirdi. Bununla beraber gensler ve içindeki hiyerarşik yapı varlığını sürdürüyordu, ortadan kaybolmamıştı. Civitas ortaya çıkınca menşeileri bilinmeyen yabancı halklar Roma çevresine yerleşmeye başladı.

Pater Familias figürü

Patriciilerin sahip olduğu haklara sahip olmayan bu topluluğa Pleb adı verildi. Şu kesindir ki ileriki yıllarda Roma devletinin Pleblerin çıkardığı isyanlar yüzünden başı çok ağrıyacaktı. Bununla beraber civitasın tek başına varlığı devlet olmaya yetmiyordu. Etrüskler denen ve Türk olduklarına kesin gözüyle bakılan bir kavim İtalya’ya gelip dağınık yaşayan halkların yönetimini ele geçirdi ve burada yeni bir civitas kurdu. Bu şehre ırmak şehri anlamına gelen Rumon adı verildi. Krallıkla idare edilen bu devletin, son kral Tarquinus superbusun bir isyanla devrilmesinden sonra yönetim şekli cumhuriyet oldu (Akıncı,2019, s.12). Krallık döneminde yasama, yürütme ve yargı erkleri kralın elindeydi. Kralın gücü sınırsızdı ve sorgulanamazdı. İstediğini öldürtür, istediğini köle yapar veya başkasına köle olarak verebilirdi. Hem sivil hem de askeri idarenin başındaydı. Ancak yine de devlet organları sadece kraldan oluşmuyordu.

Comitia curiata denen halk meclisleri ve senatus denen iki kurum daha vardı. Halk meclislerine Genslerin temsilcileri katılırdı. Plebler ve Clıentler bu meclise giremezdi. Bundan dolayı ilerleyen tarihlerde büyük ve küçük ölçekli isyanlar çıkmıştır. Halk meclisleri kanun yapamazdı, sadece kralın halk meclislerine sunduğu kanun tasarılarını kabul edip etmeme gibi yetkileri vardı. Ayrıca toplumu ilgilendiren bazı konularda karar verme yetkisi vardı ( Akıncı,2019,s.20). Senatus, Genslerin temsilcilerinden oluşurdu. O dönemde var olan 300 gensin temsilcisi Senatusta yer alırdı, ancak bunları kral seçerdi ve ömür boyu görev yaparlardı. Senatus belli bir yaşın üstündeki kişilerden oluştuğu için yaşlılar kurulu denen Senatus adını almıştı. Bu üyeler toplumda sözü geçen kimselerdi. Bu sebeple kral görüşlerine başvururdu ancak kararları bağlayıcı değildi ve kralın isteği üzerine toplanırdı yine de bu üyeler toplumun sözü geçen fertleri olduğu için kral, Senatusun kararlarına genelde uyardı. Bu dönemde ıus civile denilen özel hukuk kurallarını ihtiva eden hükümler geçerliydi. Vatandaş hukuku anlamına gelen bu hükümler yabancılara uygulanamazdı. Romalıların örf ve adetlerinden ortaya çıktığı için muhtevası milliydi, başka toplumların kanunlarından etkilenmemişti.

Oldukça şekilci olan Ius Civile’de yapılan işlemin geçerli olması birtakım söz ve hareketlere bağlıydı. Öyle ki Ius Civile’de yer alan bir kelimenin yerine eş anlamlısının kullanılması bile davanın düşmesine sebep olabiliyordu. Ius civile uzun süre yazılı şekle geçirilmedi, sözlü şekilde kalmaya devam etti. Çünkü Romalılara göre şerefli bir vatandaşın şahadeti, tahrif edilebilecek bir yazılı vesikadan daha iyiydi. Bu sebeple uzun süre sadece şahitlere başvuruldu. Ius Civile’nin müeyyideleri de ağırdı. Hafifletilmesi daha sonra ortaya çıkan praetor denilen magistraların çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde hukuk, rahip hukukçuların tekelindeydi çünkü bazen hukuk ve din kuralları birbiriyle benzerlik gösteriyordu. Rahip hukukçuların kral adına sorulara cevap verme, yorum yapma veya emir verme gibi hareketleri hukukun gelişiminde önemli bir rol oynadı. Bu dönemde uygulanan hukuka eski hukuk, döneme ise eski hukuk dönemi denmiştir. Ancak bu dönem, cumhuriyet döneminin ortalarına kadar devam etmiştir. Biz bunu ilerleyen yazılarımızda ele alacağız (Akıncı,2019,s.23).

[irp posts=”29617″ name=”Antik Roma”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1.AKINCI, ŞAHİN, ROMA HUKUKU DERSLERİ (KONYA, SAYRAM YAYINLARI, EKİM 2019.)
2.https://www.turkcebilgi.com/roma_imparatorlu%C4%9Fu
3.https://www.lexpera.com.tr/literatur/kitaplar/i-genel-olarak-roma-aile-yapisi-978- 605152-814-4/1
[/vc_toggle]

Firavunlar Döneminden Arap Baharı’na: Mısır Arap Cumhuriyeti

Başkent: Kahire

Nüfus: 101.62 Milyon[1]

GSYİH: 361.88 Milyar Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 3.61 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 1.001.450 Km² [2]

Etnik Yapı: %90 Müslüman (Arap, Bedevi, Berberi, Nübyalı) & %10 Hristiyan

Firavunlar diyarı, Nil Ülkesi Mısır dünya tarihinin en eski medeniyetlerinden birisidir. Bereketli Hilal’e yakınlığı sebebiyle önemli değişimlerden en önce etkilenen medeniyet olmuştur. İslamiyet öncesinde yukarı ve aşağı Nil olarak ayrılan Mısır Kral Menes döneminde (i.ö 2850) yeknesak bir yapıya kavuştu. Sümerlilere yakınlığı onların Sümer medeniyetinden etkilendiğini göstermektedir. Mısır adeta Nil’in varlığı ile var olmaktaydı. Mısır geçmişten beri etkilere açık bir konumda olduğundan ötürü bugün bile bu yapısından dolayı sıkıntı çekebilmektedir.[3] Osmanlı İmparatorluğu’nun batılı devletler ile gittikçe kızışan savaşlara girmesinden sonra valiler ile yönettiği bölgelerin üzerindeki kontrolü gittikçe kaybetmekteydi. Bu sürecin en çarpıcı örneği Memluklerin etkisinde olan Mısır olmuştu. Nitekim, Osmanlı Mısır’a vali atarsa bile Memluklerin etkisi göz ardı edilemezdi. Mısır’ın her yapısında Memluklerin izine rastlamak mümkündü. Fiiliyatta kontrol Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde olsa da pratikte bölgeye Memlukler hakimdi.

Mısır’a vali olarak atanan Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1805) da bunun farkındaydı. Mehmet Ali’den önce atanan Ali Bey döneminde de böyleydi. Nitekim, Ali Bey bir darbe ile indirildi ve 1775-1798 yılları arasında Mısır Memluklerin hakimiyetine girdi. Ali Bey, İngiltere ve Fransa ile ilişkileri geliştirerek orduyu Batı tarzında dönüştürmek istiyordu. Ancak bunu gerçekleştiremeden indirildi.[4] Fransız İhtilali ile başlayan Avrupa’daki çalkantılı süreç, Napolyon Bonapart’ın Fransa’da başa gelmesi ile Fransız-İngiliz rekabet iyice kızıştı. 1815’te Fransa ve İngiltere ordusu Waterloo’da karşı karşıya geldi. Savaşı kaybeden taraf Napolyon olmuştu, ancak Napolyon yine de mücadeleden vazgeçmedi ve 1798’de İngilizlerin Hint sömürgesi ile yollarını kesmek için Mısır’ı işgal etti.

Osmanlı İmparatorluğu bu duruma kayıtsız kalmadı. Nitekim, 1801’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı Fransızlara karşı mücadele için bölgeye gönderdi. Ardından İngiltere ve Fransa’nın Mısır’ın kuzeyinde tekrar savaşması ile Fransa 1798’de tekrar Mısır’dan ayrılmak zorunda kaldı. Ortaya çıkan istikrarsızlıktan yararlanan Kavalalı Mısır’da otoriteyi sağladı. Osmanlı Kavalalı’nın bu başarısına karşı 1805’te kendisini bölgeye vali olarak atadı. Ancak Mehmet Ali’nin amacı sadece bir vali olmak değil bir güç olmaktı. Nitekim, bu düşünce ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun iradesinin dışına çıkarak bağımsız bir şekilde hareket etmeye başlamıştı. 1830’lara gelindiğinde Kavalalı Mısır’da tüm kontrolü sağlamış ve hatta Anadolu’nun bir kısmı, Suriye’yi, Kuzey Sudan’ı ve Arabistan’ın Batı kısmının kontrolü ele geçirmişti. Bu çerçevede geçmişten beri kökleşen Batı ile ilişkileri güçlendirmişti. Kavalalı’nın temel amacı bir hanedanlık kurmaktı. Bu çerçevede Memluklerin önünde engel olduğunu düşündüğünden onları ortadan kaldırdı. Böylelikle, aslen Arnavut olan Kavalalı Mısır’da hanedanlığını kurdu (1811).[5] Kavalalı Mehmet Ali, hanedanlık ideallerini gerçekleştirmek için en gerekli adımın orduyu değiştirmek olduğuna inanıyordu. Bu sebeple orduyu İngiliz ve Fransız modellerine göre düzenledi. İdari ve Bürokratik yapıyı da istediği şekilde düzenledi. Mısır’ı Batıya açarak askeri ve ekonomik yönden büyük bir güç haline getirdi. Yapılan yenilikler sadece askeri ve siyasi alanıyla sınırlı kalmadı, eğitim alanında da önemli değişiklikler gerçekleştirdi. Avrupa’ya öğrenciler yolladı ve Avrupa’dan getirilen öğretmenlerle yeni okullar kuruldu. Mısır’ın geleceğini sadece askeri olarak değil entelektüel alarak da geliştirmek isteyen Kavalalı Mehmet Ali buralardan yetişen öğrencileri devlet kademelerinde görevlendirdi. Mehmet Ali orduyu güçlendirme çalışmalarında Sudanlıları kullanmak istedi. Ancak bunda başarılı olamayınca Mısır’da köylü kesimden faydalanmak istedi.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa

Osmanlı’da III. Selim Anadolu’dan faydalanarak Nizam-ı Cedid ordusunda oluşturmuştu. Mehmet Ali de bu yöntemle kırsal kesimi kullanarak büyük bir ordu toparladı.[6] Mehmet Ali valiliğin ilk yıllarında orduyu Osmanlı çıkarlarına yönelik kullansa da daha sonra kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır. Nitekim, 1821’de Mora Yarımadası’nda çıkan ayaklanma için II. Mahmut’un Mehmet Ali’yi görevlendirmek istemesi üzerine, buna karşılık Mehmet Ali’ye Osmanlı tarafından Girit valiliği verildi. Mora ayaklanmasında görevli olan Mehmet Ali’nin oğlu İbrahim Paşa daha sonra Yunan ayaklanması için görevlendirildi. Ancak bu ayaklanma sırasında Avrupalı güçlerin desteğiyle Mehmet Ali’nin de bulunduğu Osmanlı donanması Navarin’de yakıldı. Mehmet Ali bunun üzerine Girit valiliğiyle birlikte Suriye valiliğini de Osmanlı’dan istedi. Ancak II. Mahmut bu isteği kabul etmedi. Bunun üzerine Mehmet Ali oğlu İbrahim Paşa’yı görevlendirerek Suriye ve Lübnan’ı ele geçirdi. Anadolu içlerine kadar giren Mısır ordusu Konya ovasında Osmanlı ordusu ile savaşa girdi ve bu savaştan galip ayrıldı. Ardından İngiltere ve Fransa’nın da girişimleri ile Osmanlı ve Mehmet Ali arasında 1833 yılında Kütahya Antlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile Mehmet Ali’ye Girit ve Suriye valiliğinin yanında Cidde valiliği ve Adana’nın vergi hakkı da verildi. Bu yenilgiyi hazmedemeyen Osmanlı, Rusya ile ittifak kurarak Hünkâr İskelesi (1833) olarak bilinen anlaşmayı yaptı.  Bu anlaşma ile Fransa-İngiltere arasındaki mücadeleye Rusya’da katılmış oluyordu Nitekim, Osmanlı ordusunun Mehmet Ali’ye karşı iki kez yenilmesiyle birlikte Rusya’da bölgeye iniyordu. Bu durumdan rahatsız olan İngiltere, Osmanlı – Rus ittifakını engellemek için Mehmet Ali’ye verdiği desteğini keserek Osmanlı’nın yanında yer almaya başladı. İlk başta İbrahim Paşa’nın işgal ettiği Lübnan ve Suriye’nin tekrar Osmanlı hakimiyetine girmesine ve Mehmet Ali’nin önünü kesmeye katkı sağladı. 1840 yılında Londra’da bir konferans düzenleyerek iki taraf arasında bir anlaşma yapıldı. Buna göre Mehmet Ali sadece Mısır’ı ve Sudan’ı koruyabildi. Mehmet Ali’nin hanedanlığının Mısır’da etkisi 1952 yılına dek sürdü.[7]

İngiliz Hakimiyeti

Mısır’da Mehmet Ali’nin kurduğu düzen bu mücadelelerden sonra sarsılmaya başladı. Nitekim ekonomik yapı ciddi çıkmazlara girdi. Mısır’da yönetim ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı. İngiltere bu durumu fırsat bilerek sömürgecilik hareketini genişletmek istiyordu. Bunun üzerine 1882 yılında Mısır’ı işgal etti. Mısır’ın işgali Mısır ekonomisi için bir şanstı. Nitekim, kötü olan ekonomilerinin yeniden ayaklanmasına yarayan bir süreç gerçekleşecekti. İngilizlerin bölgeyi işgaldeki en önemli amacı hiç şüphesiz asrın projesi olan Süveyş Kanalı’ydı. Mısır üzerindeki hakimiyet mücadelesinde sadece İngiltere yoktu. Fransa’nın bölge üzerinde emelleri daha önceden belli etmesi üzerine İngiltere daha erkenci davranmıştı. İngilizler bölgede kalıcı olmamayı ifade etmişlerse de rakip devletlerin politikaları çerçevesinde bölgede uzun süre varlığını korumuştur. İngilizler de bu bölgeyi Osmanlı gibi valiler ile yönetiyordu. İlk İngiliz Valisi Lord Cromer görevlendirilmiştir. Cromer tipik Bir Hristiyan gibi kibirli ve bölgedeki insanları hor veren bir yapıya sahipti. Bu yapı ile birlikte bölgenin uzun süre İngiliz kontrolünde olmasını sağladı. Cromer, Mısır’ı adeta ipten alarak yeniden canlanmasını sağladı. Nitekim, Nil Nehri’ni baz alarak üretimde ciddi destekler sağlayarak ülke ekonomisini büyük ölçüde geliştirdi. Mısır fiilen Osmanlı hakimiyetinde olsa da pratikte İngilizlerin kontrolündeydi. Cromer’den sonra yerine 1907 yılında Eldon Gorst ve 1911 yılında Kitchener başa geldikten sonra Mısır’da siyasi yapılanmanın zemini oluşmaya başladı.

Süveyş Kanalı

Siyasi yapılanmanın başlamasıyla İngiliz karşıtlığı da başlamış oldu. İngiliz karşıtlığının temel nedeni Cromer’in Sudan’ı Mısır’dan ayırmaya yönelik politikasıydı. İngiliz hükümeti Sudan’ın ayrılması için Cromer’e yüksek izinler verdi. Nitekim, daha sonra Mısır valisi olan General Kitchener 1896’da Sudan’ın Mısır’dan ayırdı. Sudan’ın Mısır’dan ayrılması ile Mısır’da milliyetçi yapılar ayaklanmaya başladı. Mısır’da gazetecilik çok yaygın olduğundan bu ayaklanmalar çok kısa sürede karşılık bulabiliyordu. 1881 yılından itibaren Kavalalı Mehmet Ali yönetimine karşı Albay Ahmet Arabi tarafından başlayan milliyetçilik akımı Kitchener’ın Sudan’ı Mısır’dan ayırması ile tavan yaptı. Hidiv soyundan gelen Tevfik döneminde artan bu milliyetçilik akımı Tevfik’in yerine gelen oğlu II. Abbas ile birlikte daha da sıkıntılı olmaya başladı. Nitekim, Abbas babasının aksine İngilizlerle iş birliğine gitmedi. Milliyetçi tarafların yanında yer almaya başladı İngilizler kendilerine karşı başlatılan bu karşıtlıktan sonra Mısır’a desteklerini kesti ve Mısır ekonomisi eski günlerine tekrar dönmeye başladı. Dinşavay olayı ile birlikte İngilizlerin Mısır’a karşı bakışı tamamen değişti ve dönülmez bir yola girdi. Bu olay Mısır’ın bağımsızlığını hızlandırdı.[8]

İngiliz Mandasından Bağımsızlığa

Ahmet Arabi’nin tüm çabalarına rağmen I. Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle 1914 yılında İngiltere Mısır’ı tamamen ele geçirdiğini ve Osmanlı’dan ayırdığını ilan etti. İngiltere 1882’den beri işgal ettiği Mısır’da hem siyasi hem ekonomik açıdan kontrolü sağlamış ve Süveyş Kanalı’nın yarısına yakın hissesini almıştı. Mısır’ı adeta bir pamuk tarlasına çeviren İngilizler sanayisine çok ciddi kaynak sağlamıştı. İngiliz yönetimi her geçen gün baskıcı politikalarını arttırmaktaydı. Buna karşı bir grup eğitimli insan bu politikalara başkaldırı başlattı. I. Cihan Harbi’nde tüm dünyaya hâkim olan Wilsoncu düşünceler Mısırı da etkiledi. Mısırlı milliyetçi Saad Zaglul ülkesinin Paris Konferansı’na katılmasına izin çıktıktan sonra konferansta Mısır’ı temsilen katıldı. Zaglul El- Ezher denilen bir eğitim kurumu olan ve İngilizlere karşıt düşünceleri ile tanınan mektepte eğitim görmüştü. Zaglul Mısır’da dağınık olan milliyetçi yapıyı birleştirerek bağımsızlık yolunda ciddi adımlar attı. Bunun üzerine İngilizler Zaglul ve yandaşlarını sınır dışı edince 1919’da İngilizlere karşı intifada başladı. Bu intifada hareketini araştırmak üzere İngiliz hükümeti adına Lord Milner bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda 1922 yılında Mısır bağımsızlığını kazandı. İngilizler bağımsızlık şartına karşı ülkenin dışişleri ve savunmasını kontrol altında tutarak belli bir süre için korunmasını güvence altına almayı garantilediler. Üstü kapalı da olsa İngilizlerin Mısır’ı işgali II. Cihan Harbi’ne kadar sürdü. Aslında Mısır’ın bağımsızlığı ülkedeki karşıt yapıların varlığından dolayı gerçekleşemiyordu. Bir tarafta Zaglul’un kurduğu Vafd Partisi diğer taraftan Kral’ın yandaşları sürekli karşı karşıya gelmekteydi. Bu durum İngilizlerin işine gelmekteydi. Öte yandan bu gruplara bir de Rusya’da gerçekleşen Bolşevik İhtilali’nin etkisi ile 1920 yılında Mısır’da kurulan komünist yapılanma da katılmıştı. 1928 yılında ise Hasan el-Benna önderliğinde kurulan Müslüman Kardeşler Örgütü de sürece dahil olmuştu. Müslüman kardeşlerin etkisi hem Vaft’ın hem de Komünist partinin etkisinden daha fazla olduğu bir süreç yaşanacaktı.[9] Kendilerine karşı muhalefetin artmasıyla birlikte bu muhalefetin etkisini azaltmak isteyen İngilizler, 1923 yılında Mısır için bir anayasa oluşturdu.

Hasan el-Benna

Bu anayasa ile seçim hakkı doğuyordu 1924 yılındaki ilk seçimlerde Zaglul’un Vafd Partisi seçimleri kazanarak iktidara geldi ancak Zaglul savunduğu ideallerin peşinden gitmek yerine kendi çıkarlarının peşine düştü. Bu sırada İngilizlerin Sudan valisi Kahire gezisi sırasında suikasta uğramasıyla hayatını kaybetti. İngilizler buna sert karşılık vererek Vafd yönetimini baskı altına aldı.

Kasım 1924’te gerçekleşen darbe ile Vafd iktidardan düşürüldü ve 1923 Anayasası askıya alındı.  Böylelikle Mısır bir kez daha tam anlamı ile İngilizlerin himayesine giriyordu. Vafd’ın iktidardan düşmesi ile yönetime İngiliz destekli Ulusal Birlik Partisi geldi. 1925 yılında yeniden yapılan seçimleri yine Vafd Partisi kazandı. Ancak yine tarih tekerrür etti ve Vafd iktidardan düşürüldü. İngilizler Vafd’ı yönetime getirmiyordu. 1916’da bölgeye İtalyanların da girmesi ile İngilizler tedirgin oldu ve 1936’da tekrar yönetime gelen Vafd ile “İttifak Anlaşması” yapıldı.  Bu anlaşma ile her ne kadar Mısır’ın kazanım elde ettiği düşünülse de aslında ülkedeki İngiliz var varlığı meşruluk kazanıyordu. Mısır ne yapsa İngiliz kapanından kurtulamıyordu ve buna rağmen Mısır 1932 yılında Milletler Cemiyetine katıldı. II. Cihan Harbi’nin başlamasıyla Mısır daha önce ittifak yaptığı Almanya ile bağlarını koparma kararı alsa da savaş ilanına kalkışmadı. Daha sonra savaşın diğer tarafı olan İtalyanlar ile de bağları kopardı. 1936’da Kral Fuad’ın ölmesiyle yerine geçen Kral Faruk’un Almanya ile İtalya yanlısı olması sebebiyle İngilizler kralı kontrol altında tutmak için 4 Şubat 1942 yılında Nehhas Paşa’yı başbakan yaptılar. (4 Şubat olayı) Nehhas Paşa ile birlikte Mısır 1945 yılında BM’ye katıldı. [10] Ülkedeki iç çekişmeler 1948 yılında başlayan Arap-İsrail savaşı ile kısmen de olsa azalmasıyla İngiliz karşıtlığı tekrar gündeme gelmeye başladı. Savaşta Arapların yenilgiye uğramasıyla ordu da çözülmeler baş göstermeye başlamış ve bir grup asker yönetimi ele geçirmek için ele geçirmek için girişimlere başlamıştı.

Arap-İsrail Savaşları’ndan bir görünüm

Hür Subaylar denen bir grup 1952 yılını. 26 Temmuz günü Kral Faruk’u indirerek monarşiye son verdiler. Hür Subayların başında General Necip vardı. Ancak en etkili ismi Cemal Abdül Nasır idi. Nasır bir süre sonra Necip’i indirerek yerine geçecekti. 1954 yılında Başbakan olan ve kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı olan Necip ile Nasır’ın arası açıldı ve Nasır, Necip’i indirerek yerine geçti. Nasır 1954’de başa geçer geçmez İngilizlerle olan tüm anlaşmaları ortadan kaldırarak 1956’ya kadar ülkenin büyük bir kısmını İngiliz kontrolünden çıkardı. 1956 yılına gelindiğinde tüm dünyayı şoke eden bir açıklamayla Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini tüm dünyaya duyurdu. Bu karardan sonra Amerika ve İngiltere Nil Nehri üzerinde yapılan Avsan Barajı’na olan mali desteklerini çektiklerini açıkladılar. Nasır Batı’dan uzaklaşıp Doğu ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu çizgide ilk olarak Sovyet ülkeleriyle yaklaşmış ve Çekoslovakya ile silah anlaşması yapmıştı. Daha sonra Çin’i tanıyarak Batı’ya meydan okumuştu.[11] 1956’da Nasır’ın Süveyş’i millileştirme kararının ardından İngiltere, İsrail’i Mısır’a karşı savaşa girmeye ikna etti. Şaron yönetimindeki İsrail güçleri Süveyş ve çevresine saldırarak bölgeyi işgal ettiler. Sina’ya kadar olan bölümü kontrol altına aldılar. İngiltere ve Fransa daha önce planladıkları gibi Mısır ve İsrail’in kanalı boşaltmalarını istediler. Ancak Nasır bu isteği kabul etmedi. Fransa ve İngilizler bu tavra karşı Mısır’ın hava gücünü yok ettiler. ABD, Fransa ve İngiltere’nin bu tutumuna sert tepki göstermesi ile İngilizler ve Fransızlar geri çekilmek zorunda kaldı. Nasır’ın milliyetçi duruşu Arap coğrafyasını derinden etkiledi. Bunun üzerine 1955 yılında Nasır hem Müslümanların liderliği için Suriye ile ittifak yaptı hem de Doğu ülkelerinin de desteğini almak için Bağlantısızlar Hareketi’ne katıldı. Suriye ittifakından üç yıl sonra Mısır ve Suriye arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti devletini oluşturdular. Ancak Nasır’ın merkeziyetçi düşüncesi Suriye’yi bu konuda tedirgin etti. Daha sonra Suriye bu devletten ayrılma kararı aldı.

Cemal Abdül Nasır

Ancak Mısır, BAC ismiyle devam etti. 1970 yılında Nasır’ın vefatı üzerine, yerine Enver Sedat geldi. 3 Ekim 1970 yılında Arap Sosyalist Birliği adında seçime giren Enver Sedat seçimleri kazandı. 1967 savaşında Mısır’ın İsrail’e karşı ağır yenilgisi sonucunda, bu etkiyi kaldırmak isteyen Sedat 1971 yılında SSCB ile “Dostluk ve İş birliği Anlaşması” yaptı. Ancak daha sonra SSCB’nin anlaşma ilkelerine uymaması üzerine, Mısır kayıplarının giderilmesinin, ABD ile geliştirilecek iş birliği ile mümkün olduğunu anladı. Nitekim, ABD’den başka hiçbir ülke İsrail’i dize getiremezdi. Pek tabii sonuç böylede oldu. Bu çerçevede 1978’de Camp David Anlaşması yapıldı. Bu anlaşmayla 1979 yılında İsrail’in Sina’yı boşaltmasıyla iki ülke arasında barış sağlanmış oldu. Enver Sedat, Nasır’ın aksine Sovyet komünizmini değil, Batı liberalizmini kabul etmekteydi. Mısır’daki muhalefet Sedat’ın politikalarına karşıydı. Nitekim, onlar İsrail’le yapılan anlaşmayı bir ihanet olarak nitelendiriyordu. [12] Enver Sedat’ın 1981 yılında bir suikast sonucu hayatını kaybetmesi üzerine yerine 1975 yılından beri Sedat’ın yardımcılığını yapan Hüsnü Mübarek yapılan seçimle iktidara geldi. 80’li yılların başından itibaren Mısır için sıkıntılı dönemler baş göstermekteydi. Mübarek’te Nasır ve Sedat gibi askeri kökenliydi. Eski bir hava pilotu olan Mübarek, uzun yıllar Mısır’ın başında kalmayı başardı. Sedat ile başlayan liberalleşmeyi devam ettiren Mübarek, sıkıntılı süreçte devleti ayakta tutmayı başarmıştı. Seçimlerin ilk yıllarında demokratik bir duruş sergileyen Mübarek, muhalefetin önünü biraz daha açmıştı. Ancak 1984 seçimlerini kazanmasından sonra önceki liderlerin yolunu izlemeye başlamıştı. İç siyasal düzensizlikleri ve dış güçlerin Baskıları sonucunda aksak işleyen ekonomik sistem daha da kötü duruma gelmekteydi.

Hüsnü Mübarek

Bu kargaşalarda Mübarek’in karşısında ciddi sorunları doğuranların başında İslami yapılanmalar gelmekteydi. Sedat ile başlayan ABD ile yakınlaşma Mübarek ile daha da artmıştı. Bu sebeple Mısır Orta Doğu’da ABD’den en çok yardım alan ikinci ülke konumunaydı.[13] “Açıklık” olarak nitelendirilen liberal politikalar ülkeyi git gide IMF ve Dünya Bankası’nın kontrolüne sokuyordu. Ülke ekonomisi felç duruma gelmekteydi.

Nitekim, devlet vergi toplamak ve ekonomiyi kontrol altında tutmakta büyük sıkıntı çekmekteydi. Halk gittikçe fakirleşmekte ve buna tepki olarak Mübarek, yönetime karşı baskı ve protestolar artmaktaydı. Mübarek, üzerindeki baskının arttığını hissettikçe yönetime daha sıkı tutunuyor, diktatörlüğe doğru ilerliyordu. Bu çerçevede en saydam seçimler 2005 yılında gerçekleştirilmişti. 1982’den 2005’e kadar yapılan seçimlerde büyük şaibeler yaşanmıştı. 2005 seçimi bile demokrasi adına hayal kırıklığı doğurmuştu. Bu seçim bir nevi kötünün iyisi konumundaydı. Bir sonraki seçim 2010 yılında gerçekleşti. Yine Mübarek seçimleri kazandı. Bu duruma daha fazla tahammül gösteremeyen halk, Mübarek’in yönetimi oğluna bırakma ihtimali üzerine halk sokaklara dökülmeye başladı. 2010 yılını aralık ayında Tunus’ta pazarcılık yapan Muhammed Bouazzi’nin ekmek teknesinin zabıtlarca alıkonmasından sonra Muhammed kendisini yakmıştı. Bu olayı protesto etmek için binlerce insan sokaklara dökülmüştü. Bu protestolar 2011 yılının baharında Orta Doğu’yu kasıp kavurmaya başladı. Mısır’da devam eden Mübarek protestolarına bir de ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan protestolar eklenince Mısır’ın dört bir yanı protestolarla çalkalanmaya başladı.

Muhammed Bouazzi

Mübarek, daha fazla baskılara dayanamayıp istifa etti. 2011-2012 arasında süren seçimler sonucunda Müslüman Kardeşler adına seçimi Muhammed Mursi kazandı. Seçildiği andan itibaren bir cenderenin içinde olan Mursi’yi zor günler beklemekteydi. Nitekim, Arap Baharının etkisi devam etmekte, Müslüman Kardeşlere karşı olan ordu ve yargı içindeki yapılanmalar Mursi’nin sonunu hazırlamak için çalışmalara hızlı şekilde başlamışlardı. İlk başlarda Müslüman Kardeşlerin bir kısmı tutuklanıp ceza evine konulmuştu.

2013 yazında henüz seçimin birinci yılında Mursi darbe ile yönetimden düşürüldü. Müslüman Kardeşler terör örgütü olarak kabul edildi. Ülkede protestolar yeniden kızıştı. Ordu bu protestolar kanlı bir şekilde bastırıldı. Ordu bu protestolar kanlı bir şekilde bastırıldı. Ülkenin başına Mursi’nin atadığı Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Es Sisi ülke yönetimini ele geçirdi. O günden itibaren ülkeyi Sisi yönetmektedir.[14] Sonuç olarak Mısır, tarihinde en istikrarlı dönemi Osmanlı dönemimde yaşamıştı. Ardından gelen İngiliz sömürge yönetimi her ne kadar ekonomik olarak ülkeye katkı sağladıysa da siyasi olarak karşıtlıkların da temelini oluşturdu. 1952’den itibaren de ülkenin yönetiminin ordu tarafından sağlandığı ve ekonominin de git gide kötüleştiği görülmektedir. Nitekim, ordu kökenli olmayanların da yönetimde kalamadıkları Mursi darbesi ile görülmüştür.

[irp posts=”27710″ name=”‘Hedasi Barajı Müzakerelerini Mısır Baltalıyor'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 22.03.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 22.03.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

[3] MCNEİLL William H., Dünya Tarihi, (çev. Alâeddin Şenel), Ankara, İmge, 2002, s.53-59

[4] CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015, s.75

[5] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007, s.92-94

[6] CLEVELAND William L., a.g.e, s.76-79

[7] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012, s.175-179

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.118-124

[9] GELVİN James L., Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Timaş, 2019, s.229-232

[10] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.181-187

[11] BEHÇET Muhammed, “İkinci Dünya Savaşı Sonrası Mısır Siyasi Tarihi Üzerinden Arap Baharı’nın İncelenmesi”, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cilt.21, 2019, ss.303-321, s.304,305

[12] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.188-211

[13] CLEVELAND William L., a.g.e, s.436-438

[14] BEHÇET Muhammed, a.g.e, s.310-317

Kaynaklar 

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa, 2007

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

BEHÇET Muhammed, “İkinci Dünya Savaşı Sonrası Mısır Siyasi Tarihi Üzerinden Arap Baharı’nın İncelenmesi”, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cilt.21, 2019, ss.303-321

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 22.03.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

GELVİN James L., Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Timaş, 2019

IMF Resmî Web Sitesi, 22.03.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

MCNEİLL William H., Dünya Tarihi, (çev. Alâeddin Şenel), Ankara, İmge, 2002

[/vc_toggle]

COVİD-19 Sonrası Uluslararası Sisteme Bağımlılık Ekolü Penceresinden “Retrospektif” Bir Bakış

Özet

Uluslararası Sistem 1648 Vestfalya Barışı sonucunda; ulus devletlerin ortaya çıkışı, mutlak egemenliklerinin kabul edilmesi ve uluslararası toplumun oluşmasıyla yoğun bir etkileşim dönemine girmiştir. Bu etkileşim dönemi boyunca birçok küresel kriz dönemleri (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, İspanyol Gribi, 1929 Büyük Buhran vs.) yaşanmıştır. 21.yy’da, ilk olarak Çin’in Vuhan Eyaleti’nde 13 Ocak 2020’de tanımlanan Covid-19 virüsü[1] sonucunda, küreselleşme ile etkileşimin daha da arttığı ve adeta Global Village (küresel köy)[2] dönüşmüş uluslararası sistem, önceden yaşanan küresel krizlerden farklı olarak sağlık başta olmak üzere ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan çok şiddetli etkilenmiş durumda. Uluslararası İlişkilerin ana teorileri olan realist ve liberal teoriler var olan bu durumu yorumlarken etkilenen bölgelere sınırlı bakmakta ve değişim geçirecek uluslararası sisteme bütüncül bir bakış yapamamaktadır. Marksist bir teori olan Bağımlılık Ekolünü kullanacağımız bu yazıda ise, liberalizmin bolca beslediği kapitalist sisteme eleştiriler getirerek, uluslararası sisteme merkez(core), çevre(periphery), ve yarı-çevre(semi-periphery) alanlarından bakmaya çalışacak ve retrospektif(dünden bugüne) [3] açıdan değişen ve dönüşen Covid-19 sonrası “Dünyalar Sistemleri” nin yaşayacağı değişimi Bağımlılık Ekolü penceresinden açıklamaya çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Covid-19, Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi, Bağımlılık, Failed State(Başarısız Devletler), Client State(Müşteri Devletler)

Giriş

Covid-19 küresel sistemi her alanda şiddetli şekilde sarsmış durumda. Çin’den başlayan yayılım kısa sürede Asya’nın tümü olmak üzere Avrupa, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika’ya varmış durumda. Yayıldı bölgelerde insanlara çok hızlı şekilde enfekte eden virüs, 31 Mayıs 2020 itibariyle dünyada 6 milyon insana bulaştı ve 367 bin insanı öldürdü. En iyi sağlık sistemlerini sahip Avrupa’nın ekonomik olarak en güçlü ülkelerini (Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere), Avrupa Birliği gibi supranational (Ulus-Ötesi) bir uluslararası örgütü, Amerika Birleşik Devletleri gibi askeri ve ekonomik küresel bir hegemonu, Çin gibi ekonomik hegemon olan bir gücü siyasal, sosyal, ekonomik açıdan oldukça zor bir duruma sokan ve ekonomik devamlılığın sağlanamadığı gibi siyasal kriz dönemlerine de iten bir durumdayız.

Yaşanan bu salgının uluslararası sisteme ve aktörlerine ekonomik, siyasal ve sosyal olarak yaşattığı ekstrem durum tarih sahnesinde ilk değil. Retrospektif bir bakış açısıyla dünden bugüne bakmamız gerekirse, birçok defa yaşanan salgınlar uluslararası sistemi tehdit etmiştir, devinime uğratmıştır. Örneğin; 1918-1920 yılları arasında ortaya çıkan İspanyol Gribi 18 ay içinde 50 milyondan fazla insanı öldürmüş, zaten Birinci Dünya Savaşı içinde olan ve kaynak olarak zor durumda olan dünya ülkelerini ekonomik, sosyal, askeri ve insanı kaynağı olarak oldukça zorlamış hatta savaşın doğrudan olmasa da dolaylı olarak bitmesini sağlamıştır. Bu açıdan diğer teorilerden farklı olarak mevcut sisteme Immanuel Wallerstein’ın “Dünya Sistemleri Analizi” kitabındaki gibi tarihsel bir gelişim ve değişim süreciyle bakmalıyız.

Dünyadaki ekonomik, askeri ve teknolojik olarak güçlü ülkeleri, uluslararası örgütleri, kısacası merkez(core) olarak tanımladığımız bölgeleri bu derece her alanda sarsmış olan Covid-19, aynı şekilde daha yeni yeni ulaşmış olduğu Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu gibi ekonomik ve teknolojik olarak merkeze bağlı, sağlık sistemleri ve siyasal yapıları güçsüz olan bu bölgeleri yani çevreyi(periphery) hem doğrudan hem de dolaylı olarak tehdit etmektedir. Çünkü, “Merkez yüksek teknolojiye, sermaye birikimine, güçlü idari ve siyasi kurumsal yapılara ve ücretli kalifiye emeğe sahip olup, katma değeri yüksek ürünler üreten ekonomilerden oluşurken, emeğin bol ve ucuz, sanayileşmenin gerçekleşmediği çevre ekonomileri merkezin ihtiyacı olan hammaddeyi sağlar.”[4] Var olan bu durumlar sonucunda liberal ya da realist teoriler gibi Covid-19 sonrasında uluslararası sistemi tek tek aktör bazında değil, bütün aktörlerin ve bölgelerin ekonomik ve siyasal ilişkilerini göz önüne olarak tarihsel retrospektif de bakmalıyız.

“Modern Dünya Sisteminin” Salgın Sonrası Dönüşümü

Modern Dünya Sisteminin dönüşümüne bakmadan önce, bağımlılık ekolünün doğuşunu ve liberal ideolojinin olması gereken sistem analizine yaptığı eleştirisine bakmamız gerekmekte. Bağımlılık ekolü bu eleştiriye yaparken bir yandan da var olan uluslararası sistemi açıklıyor ve yorumluyor.

Bağımlılık Ekolü’nün çıkış noktası 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde, Batı ve Doğu blokları arasında ezilen ve her iki ideolojiye de taraf olmak istemeyen Bağlantısızlar Hareketi’nin[5] ortaya çıkışıyla başlamıştır. Latin Amerika merkezli bir ekoldür. Liberal ideoloji tabanlı batı dünyası, bağımlılık ekolünün çıktığı bu bölgeleri azgelişmiş ülkeler olarak tanımlar ve gelişimlerinin tamamlanması için kapitalist sisteme entegre olarak “laissez-faire, laissez-passer”[6] anlayışı merkezli kalkınma planlarını uygulamalarını istemektedir. Aynı şekilde bu durumu Immanuuel Wallerstein ‘Dünya Sistemler Analizi’ kitabında da belirtmiştir, “Çoğu kapitalistin resmi ideolojisi, ‘laissez-faire’dir, yani hükümetlerin piyasadaki girişimcilerin işlerine karışmaması gerektiği doktrindir.”[7] Kuramın önde gelen temsilcilerinden olan Andre Gunder Frank, Fernando Cardoso, Samir Amin göre, “Bağımlılık kuramı azgelişmişliğin aslında gelişmiş merkez ülkeleri ile azgelişmiş çevre ülkelerinin tümünü içine alan kapitalist dünya sisteminin bir sonucu olduğunu iddia eder.”[8]

Kuramın önde gelen temsilcilerinden olan Immanual Wallerstein ise var olan kapitalist dünya sisteminin tarihsel bir sürecinin olduğunu ve Modern World-System (Modern Dünya Sistemi) temellerinin ‘uzun onaltıncı yüzyıl’ olarak adlandırdığı 1450-1670 arası döneme konumlandırmaktadır.[9] 1300’lü yıllardan sonra salgınlarla birlikte mevcut olan tarımsal üretim düşüşe geçmiştir ve 1500’lerle beraber piyasadaki dönüşüm kapitalizmin itici gücü olan metanın sonsuz birikimi olmuştur[10] günümüze kadar devam etmiştir. Bağımlılık kuramının ve temsilcilerinin anlatmak istediği, mevcut kapitalist sistemin gerçek bir çözümü her ülke için yaratamadığı ve bunun tarihsel bir süreç olduğudur.

Francis Fukuyama ‘Tarihin Sonu’ olarak adlandırdığı şey SSCB’ni dağılmasıyla liberal ideolojinin tek başına kazanması ve dünyaya sisteminin her tarafına entegre olacağıydı. Bunu devam eden tarihi değişimin devinimin sonu olarak düşünmüş ve ABD’nin hegemonluğunun liberal ideoloji ile devam edeceğini belirtmiştir. Immanual Wallerstein göre ‘SSCB’nin çöküşünü, bir ideoloji olarak liberalizmin nihai başarısı olarak değil, liberal ideolojinin tarihsel rolünü sürdürebilme kabileyetinin kesin biçimde zayıflayışını temsil ettiğini savunmaktadır’[11]. Wallerstein 1989’da marksizmin ve leninizmin çöküşüyle birlikte ABD’nin hegemonyasının ana dayanağının yıkıldığını ve 1990 sonrası ABD’nin tek hegemon olduğu dünya sistemine değil ABD hegemonyası sonrası döneme girdiğimizi belirtmiştir.

Covid-19 ile birlikte bu durumun gerçekleştiğine, ABD hegemonyasının ‘Tarihin Sonu Tezi’nin aslında doğru bir tespit olmadığını anlıyoruz. Çünkü var olan sistemi, liberal teori dünyayı bir bütün olarak saran bir kapitalist sistem olarak ele almadı ve şuan dünyaya baktığımızda merkez ülkelerin ve bölgelerin yani batı liberal ideolojisinin ana güçlü ülkeleri ekonomik, siyasal ve sosyal olarak kriz altında, bunun ana nedeni kurdukları kapitalist sistemin entegresinde birçok sorun olması ve sistemi revize etmeye çalışırken değişiklikleri de beraberinde getirmeleri.

Immanual Wallertstein, kondratieff A(genişleme) ve B(daralma) olmak üzere iki evreyi belirtir; bunlar birbirini takip eden dönemlerdir uluslararası sistemdeki ekonomik değişimlerde, her kondratieff B den sonra yeni ekonomik sistem oluşur ve kondratieff A evresine geçilir, bunun nedeni “Bir Kondreatieff çevrimi[12] sona erdiğinde, çevrimin başlangıcında bulunduğu durama asla geri dönmez. Bunun nedeni B(daralma)-evresindeyken bu evreden çıkmak ve bir A(genişleme) evresine geri dönmek için yapılan şeylerin, dünya-sistemlerinin parametlerini önemli ölçüde değiştirmesidir”[13]. Wallerstein’a göre 1973’ten beri Kondreatieff B evresinin en uç noktasındayız. Etkisi merkezde ve çevrede çok farklı şekillerde olacaktır. Kondreatieff A evresi geçirdikten sonra da yeni önde gelen endüstriler (mikroçipler, biyogenetik) gibi üretim zincirlerinden besleneceğini belirtmiştir.

Wallerstein Kondreatieff B evresinin şiddetini arttırmasından kaynaklı olarak, (Covid-19 ile bu daralma evresi, ekonominin her yerde duraklamasıyla daha da belirginleşiyor) 1990’dan 2025-2050’ye kadar olan dönemlerde çok büyük ihtimallerle barış, istikrar ve meşruiyet kıtlığı çekileceğini ileri sürmektedir. Bunun nedeni kısmen dünya sisteminin hegemonik gücü olan ABD’nin zayıflamasıdır. Ancak asıl neden modern dünya sisteminin temeli olan kapitalist ekonomideki krizdir[14]. Covid-19 pandemisi bu süreçte daralma evresini daha da hızlandırdığı apaçık, bu da yeni bir genişleme evresinin gelmesinin daha da yakınlaştığını gösteriyor. Yani var olan “Dünya Sistemi’nin” değişimi yakın dönemde gerçekleşmesi tarihsel süreçteki süreklilikten dolayı öngörülebilir.

Merkez, Çevre, Yarı-Çevrenin Pandemi Sonucunda Etkileşimi ve Dönüşümü

Bağımlılık Ekolünü diğer teorilerden ayıran en önemli etken ülkeleri ve bölgeleri ekonomik, teknolojik, siyasal, askeri ve sosyal güçlerine ayırarak “Dünya Sistemin” deki alanını, yerini kategorize etmesi ve sisteme, aktörlere yaptığı etkiyi nesnelleştirmesidir. Bu ülkelerin tanımı ilk başta merkez(core) ve çevre(periphery) olmak üzere iki türdü. Immanuel Wallerstein ise bu iki bölge arasında denge ve geçişi sağlayan merkezden güçsüz ama çevreden güçlü olan bir alan olan yarı-çevre(semi-periphery) alanıyla katkıda bulunmuştur.

Bağımlılık kuramının anahtar kavramları olan merkez(core) ve çevre(periphery), ülke ekonomilerinin dünya pazarındaki rollerine ve işlevlerine ilişkindir.[15] Merkez ve çevre ülkeleri birbirlerini kapitalist sistemin gereklerinden kaynaklı olarak tamamlarlar ama birçok farklılıkları bulunmaktadır. “Merkez yüksek teknolojiye, sermaye birikimine, güçlü idari ve siyasi kurumsal yapılara ve ücretli kalifiye emeğe sahip olup, katma değeri yüksek ürünler üreten ekonomilerden oluşurken; emeğin bol ve ucuz olduğu, sanayileşmeni gerçekleşmediği çevre ekonomileri merkezin ihtiyacı olan hammaddeyi sağlar.”[16] Merkez ile çevre arasındaki ilişki sürekli bir bağımlılık ilişkisidir, çevre merkeze elindeki emtia (doğal kaynak) satmak zorundadır çünkü hem elinde onu işleyebilecek teknolojisi yoktur hem de o teknolojiyi kullanabilecek kalifiye elemanı, aynı şekilde merkezde çevrenin kaynağına bağımlıdır.

Ek A.1’de gördüğümüz gibi çevre ekonomi başta olmak üzere siyasal, sosyal olarak da birçok alanda merkeze bağlıdır ve hammadde ile birlikte beyin göçüde vermektedir. Bu yüzden çevrenin ekonomisi merkeze sattığı resources(kaynak) dan dolayı, merkezdeki krizlerden çok yüksek derece etkilenir. Merkez’de bir daralma çevrede de daralmayı getirir bu yüzden kapitalist sistem kondreatieff B daralması yaşar. Covid-19 ile merkez ülkeler olan ABD, Çin, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda gibi ülkelerde şuan yaşanan ekonomik daralma daha virüsün tam olarak yayılamamış bulunduğu çevre bölgelerdeki ülkeleri (Latin Amerika, Afrika, Orta Doğunun gelişmemiş bölgeleri) ekonomik olarak zaten etkilemeye başlamıştır.

Merkez ve çevre arasındaki karmaşık karşılıklı bağımlılığın (complex interdependence) mevcut döneme etkisini tam olarak anlamak için yarı-çevreyi de tanımlamak, sistemde nasıl bir yer tuttuğunu değinmeliyiz. Yarı-çevre(semi-periphery) merkez ve çevre arasında bir köprü görevi gören (Ek: A.2) , resources(kaynak) ve goods(mal) geçişinde çift taraflı bir rol üstlenen ülkelerdir. Burada goods(mal) olarak söylenen terim merkezden çevreye doğru yüksek teknolojik ürün yani katma değerli ürün olarak anlaşılmalı, yarı-çevreden merkeze giden goods(mal) merkezin yüksek teknolojik ürünlerinin ara malları olarak düşünülebilir. Lakin yarı çevre hem merkezin katma değerli mal ve hizmetlerine ihtiyaç duyar, hem de çevrenin hammaddesine ihtiyaç duyar.

“Yarı-çevre, coğrafi olarak merkezde yer almakla beraber göreli bir düşüş sürecinde olan bölgeler örneğin (İspanya ve Portekiz) olabileceği gibi, çevrede yer alan gelişen ekonomilerde olabilirler”[17]. Sonuç olarak merkez ve çevre arasındaki kutupsal ilişki ve bağımlılık olgusu yarı-çevre ülkeleri tarafından yumuşatılarak, sistemdeki çatışmaların azaltılması sağlanır.

Merkez, yarı-çevre, çevre olarak ülkelere ve bölgelere ayırdığımız dünyayı yani kapital sistemi, goods(mal) ve resources(kaynak) hareketi açısından ne kadar grift bir yapıda olduğunu Ek: A.1, Ek: A.2 grafiklerinde görüyoruz. Covid-19 salgınıyla birlikte merkez, çevre ve yarı çevre arasındaki etkileşim nerdeyse minimum seviye inmiş durumda. Merkez ülkelerin salgından ötürü sanayi alanlarını kapatması, üretimde azalmaya gitmeleri ve piyasalarını ayakta tutmak için suni para basmaları piyasaya ellerindeki ekonomik gücü gitgide azaltmakta. Merkezde azalan bu ekonomik güç direk çevreyi etkiliyor ve zaten ekonomilerini hammadde satarak ayakta tutmaya çalışan çevre ülkeler, merkezin ekonomik daralmasıyla otomatikman kendileri de daralmaya başlıyor. Yarı-çevre ülkeler ise sistemin ortasında köprü ve yumuşatma görevi gördükleri için iki alana da ihtiyaç duyuyorlar.

“Merkez ülkelerin baskısı altında olan ve çevre ülkelere baskı uygulayan bu ülkelerin(y başlıca kaygısı, kendilerini çevreye kaymaktan korumak ve merkeze doğru ilerlemek için ellerinden geleni yapmaktır”.[18]  Covid-19’dan dolayı yarı- çevre bölgelerinin bu bakış açısı daha tehlikeye girmiş durumda, sistemde merkez hegemon gücünü devam ettirecek kapasitede olsa bile yarı-çevre oldukça baskı altındadır ve alanını korumaya çalışacaktır, bundan dolayı yarı-çevre ülkelerinde ve bölgelerinde siyasi, askeri ve ekonomik çatışmaların artması muhtemeldir. Ana amaçları kendilerine Covid-19 sonrası dünya sisteminde merkezde yer almaktır.

Ek: A.3’e baktığımızda dünyadaki merkez (Çin ve kısmen Rusya’da var), yarı-çevre ve çevre ülkelerin dağılımlarını görüyoruz. Çevre ülkelere baktığımızda genelde, güçlü siyasal kurumlardan ve otoriteden yoksun, baskıya dayalı emeğin egemen olduğu ve merkeze hammadde ihracatına bağımlı ekonomilerden oluşan bölgeleri görüyoruz. Çevre ülkeler ve bölgeler için yapılan bu tanıma client state(müşteri devlet) [19]terimi oldukça uygun. Müşteri devletler egemenliklerini sürekli tutmak için hem ekonomik, siyasal, askeri açıdan bağımlı oldukları devletler vardır. Çevre ülkelerde aynı bu şekilde merkeze bağlılar.

Bağımlılık teorisiyle örtüşen buradaki ana tez şu; Covid-19 ile birlikte merkezin gitgide ekonomik başta olmak üzere sağlık, siyasal, sosyal olarak güç kaybına uğraması doğrudan çevre ülkelerin yani client state devletler ile paydaştırdığımız bölgelerin, merkezden devinimi sağladığı ekonomik kaynaklarda kesilmeye neden olacak. Bu merkezden akan goods(mal) ve doğal kaynak gelirlerinin azalması, çevrenin bir devlet olarak idame ettirmesi gereken temel görevleri devam ettirememesine ve bir failed state(başarısız devlet)’e[20] dönüşmesine neden olacaktır. Çevre ülkelerin, Covid-19 ile halâ devam etmekte olan ekonomik, siyasal bunalımdan daha da etkilenmesi, içinde bulunduğu kapitalist sistemdeki merkezden ve yarı-çevreden gerekli olan kaynak aktarımını alamaması bu bölgeleri müşteri devletten ya direk başarısız devletlere ya da başarısız devlete göre daha iyi durumda olan çökmüş devletlere dönüştürecek ama bu iki durumda da çevre bölgelerinde şiddet ve çatışma alanları oluşması muhtemeldir.

Bağımlılık teorisi tabanlı bu tezi destekleyen bir veri olarak, The Fund For Peace kuruluşunun yıllık olarak yayınladığı Fragıle States Index (Kırılgan Devletler Analizi)[21] sayfasından aldığımız Ek: A.4’e baktığımızda kırılgan devletlerin yoğun olduğu tablolarla aynı şekilde çevre ülkelerin yoğunlukta bulunduğu (bknz; Ek: A.3) ülkeler örtüşmektedir. Var olan bu bölgeler hali hazırda yer yer failed state (başarısız devletler) içeriyor ve bu bölgelerde merkez ülkelerin aktörleri proxy ve surrogate ( yani vekil savaşçıları) savaş alanları bulunmakta. Bu alanlarda sadece merkez ülkeler değil aynı şekilde yarı-çevre ülkelerde bulunmaktadır ve en sıkıntılı alanda ve bölgede onlar vardır. Hem çevre bölgelerin çatışma bölgelerine yakın hem de merkez olmak için bir fırsat bulmuş olurlar.

Immanuel Wallerstein’ın ‘Dünya Sistemleri Analizi’ kitabında yarı-çevre ülkeleri için, “Orta derecede güce sahip bu devletler en azından verili konumlarını korumak için uğraşıp didinir ama aynı zamanda daha üst basamaklara erişebileceklerini umut eder. Kendi devletlerinin bir üretici, bir sermaye biriktiricisi ve bir askeri güç olarak konumunu arttırmaya çalışırlar. Ya merkez olmalılar ya da çevreye düşmeyerek konumlarını korumalılar”[22]. Yarı-çevreye verilen bu geniş görev ve amaç tanımı bağımlılık teorisi açısından bir şeyi daha açıklıyor. Yarı-çevre ülkelerin merkez olma mücadeleleri ve merkez ülkelerin mücadeleleri aslında güç dengesini oluşturan olaylardır.

“Güçlü devletler arasındaki rekabet ve yarı-çevre ülkelerin statü ve güçlerini yükseltme çabaları, süregiden bir devletlerarası rekabetle sonuçlanır. Bu devletlerarası rekabet normalde güç dengesi denen bir biçim alır. Burada güç dengesi ile devletlerarası arenada hiçbir devletin istediğini otomatik olarak yapamadığı bir durum kastedilmektedir… Böyle bir durumda hakimiyet için iki yol vardır; Birincisi dünya-ekonomiyi[23] bir İmparatorluk haline getirmek, ikincisi ise dünya sistemi içerisinde hegemon olarak adlandırıla şeyi elde etmek”[24].

Sonuç

Covid-19 sonrası uluslararası sisteme bağımlılık teorisi açısında retrospektif açıdan yaptığımız yorumlara bakıldığında; mevcut kapital sistemin tarihsel bir süreçle geliştiği, 1990’dan itibaren Kondreatiff B(daralma) ile giden sistemin tekrardan Kondreatiff A (genişleme) ile revize olacağı ama bu revizenin eski sistemden etken bırakmayacağını söyledik. Var olan merkez ülkelerdeki ekonomik, siyasal daralmalar çevre ve yarı-çevre ülkeleri doğrudan etkileyebilir ve çevre bölgeler başta olmak üzere birçok bölgede yeni başarısız devletler ortaya çıkarabilir.  Bu başarısız devletler merkez ve yarı-çevre ülkeler için Proxy ve Surrogate Warfare alanları oluşturabilir. Bu alanlardaki güç mücadeleleri yeni güç dengeleri oluşturabilir. İçinde bulunduğumuz bu fırsatlar ve kriz durumları sadece güç dengeleri oluşturmak ile kalmayıp, yarı-çevre ülkeleri bazılarını belki merkez ülke durumuna yükseltecek ya da çevre durumuna düşürüp yeni güç mücadelelerin bulunduğu bir ortam yaratabilecek.

Murathan Ekinci
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Uluslararası İlişkilere Giriş, Şaban Kardaş-Ali Balcı, Küre Yayınlar.

Çağdaş Devlet Sistemleri ( Siyaset, Coğrafya, Kültür), Michael G. Roskin, Adres Yayınları.

Martin Griffiths-Steven C. Roach- M.Scott Salamon, Uluslararası İlişkilerde Temel Düşünürler ve Teoriler, Çev;CESRAN, Nobel Yayınevi.

Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş-Immanuel Wallerstein, Çev; Ender Abadoğlu, Nuri Ersoy, bgst Yayınları.

Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Eduardo Galeano, Sel Yayıncılık.

Immanuel Wallerstein’ın Dünya Sistemi Jeopolitik ve Jeokültür Kuramı, Dr. Gürcan Sevket AVCIOGLU, Selçuk Üniversitesi/Seljuk UniversityEdebiyat Fakültesi Dergisi/Journal of Faculty of LettersYıl/ Year: 2014.

Yoksulluk, Yoksullaştırma ve Kapitalist Birikim – Samir Amin (2003).

[/vc_toggle]

Darbeler ve Partiler: 1960-1980 Arası Türk Siyasi Tarihine Bir Bakış

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, çok partili hayata geçiş süreci uzun ve sancılı olmuş, sonunda bu gerçekleştirildiğinde ise 1960 Darbesi, Türk demokrasisine büyük bir darbe indirmiştir. Darbe sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası ise, Türk siyasi ve sosyal hayatında var olmayan çeşitli bireysel hak ve özgürlükler kazandırmıştır. Ancak bu yeni hak ve özgürlükler toplumda çeşitli karışıklıklara sebep olmuştur. İç siyasetteki bu karışıklıkların yanı sıra, ekonomideki kötüye gidiş ve dış politikadaki problemler 12 Mart 1971 muhtırasına giden yolun zeminini oluşturmuştur. Türk demokrasisine ikinci kez indirilen bu yumruk, 1960 Darbesinden farklı olarak, hükümete bir uyarı niteliği taşır. 1960 ve 1971’deki müdahaleler arasında, hem işleyişleri hem de sonraki dönemde izledikleri yollar bakımından bazı farklılıklar vardır.

1960 Darbesinden bir görünüm

Ancak ikisinin de ortak iddiası, hükümetin (öncesinde DP ve sonrasında onun halefi olan AP) görevini yapmadığı ve Atatürk ilkelerinin aksi yönünde hareket ettiği iddiası vardır. Bu yazının incelemeye çalışacağı ilk konu ise 1971 Askeri müdahalesinin niteliği ve 1960 Darbesi ile karşılaştırıldığındaki konumu olacaktır. Diğer bir inceleme konusu ise, müdahaleyle hükümetin istifaya zorlanmasından sonra oluşturulan hükümetlerdir.

Ülkedeki siyasi sorunlardan siyasi partileri sorumlu tutan ordu, partiler üstü bir hükümet kurmanın çözüm olacağına inanmıştır. Bu dönem ara rejim olarak adlandırılır ve yaklaşık 3 yıl süren sancılı bir süreç olmuştur. Bu dönem kurulan 4 farklı hükümet, ülkenin siyasi atmosferinden kaynaklanan çeşitli krizler yaşamış ve baskılara maruz kalmıştır. İncelemeye çalışacağımız alt başlıklardan biri de bu rejimin niteliği, ara rejim dönemindeki hükümetlerin uygulamaları ve yaşadıkları krizler olacaktır. 1973 ve 1977 genel seçimleri de sürecin önemli bir parçasıdır. Müdahale sonrası, siyasi partilerin tamamı kapatılmamıştır ancak kısıtlanmışlardır. Özellikle CHP ve AP arasındaki anlaşmazlıklarsa bu dönemde hükümet kurmayı zorlaştırmış böylece Türkiye’de koalisyonlar dönemi bir kez daha başlamış oldu. Bu dönem hükümet krizleriyle geçti ve biri güvenoyu bile alamayan toplam 7 hükümet kuruldu. Son olarak, bu koşullar altında, dönemin siyasi atmosferi ve hükümetlerin temel özellikleri üzerinden dönemin siyasal görünümü ve açtığı sonuçlar incelenmeye çalışılacaktır. 60 Darbesinden sonra, ilk seçimlerde DP’nin devamı niteliği taşıyan AP’nin başa gelmesi, ordu içinde bir memnuniyetsizlik doğurmuştu. 12 Mart 1971’e giden yolda başarısızlıkla sonuçlanan darbe teşebbüsleri de bunu doğrular niteliktedir. Ancak 1971 müdahalesi içinde bu konuyla alakalı görüş ayrılıkları vardı. Bir grup radikal askerler, kapsamlı bir sol darbe yapılması gerektiğini savunurken, diğer grup sınırlı bir darbe taraftarıydı. Genelkurmay başkanlığı ise, 1960’taki gibi alttan gelen ve hiyerarşiye uygun olmayan bir darbenin önüne geçmek için, emir-komuta zinciri içerisinde, sınırlı bir müdahaleye karar verdi.

Adnan Menderes

Ordu, hükümeti istifaya çağırdı. Yeni kurulacak hükümetin ise ülke içindeki anarşiyi çözmesi, anayasanın öngördüğü reformları ve devrim kanunlarını uygulaması gerektiğini belirten, aksi takdirde ordunun yönetime el koyacağını belirten bir muhtıra yayınladı. Muhtıra: Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri komutanı, Deniz Kuvvetleri komutanı ve Hava Kuvvetleri komutanına ait olmak üzere 4 imza içeriyordu. Açıkça görülmektedir ki bu müdahale, temel özellikleri bakımından 60 Darbesinden farklıdır. İlk olarak, parlamento kapatılmamıştır. Ayrıca 60 Darbesi, subay darbesi olarak da geçen, emir-komuta zincirinin dışında gelişen yani hiyerarşik olmayan ve kapsamlı bir darbedir.

1960 ve 1971 Askeri müdahalelerinin nitelikleri arasındaki farklar bunlardır. 1971 müdahalesinden sonraki rejimin en önemli özelliklerinden biri ise parlamentonun kapatılmamasıdır. Müdahale hükümete karşı yapılmıştır meclise karşı değil, bu sebepten siyasi partiler de kapatılmamıştır. Ancak orduya göre, siyasi düzendeki bozulmanın ana sebebi yine siyasi partilerdir. Buna getirilen çözüm önerisi ise partiler üstü bir hükümet kurulması olmuştur. Buna göre, hem partilerden hem teknokrat olarak adlandırılan ve parlamento üyesi olmayan isimler kabinede bulunacaktı. Partilerin buna tepkisi ise üye verdikleri hükümetlerin siyasi sorumluluğunu kabul etmemek oldu. Partiler tarafından sorumluluğun kabul edilmemesi, bu rejimin başarısını etkiledi. Ara rejimde öne çıkan özellikler ise sıkıyönetim koşulları ve buna bağlı olarak ülke içindeki istikrarı sağlamaya yönelik askeri baskı oldu. Devlet otoritesini sağlamak için yürütme yetkisi güçlendirildi. Meclise verilen gensoru yetkisi kısıtlanırken, KHK yetkisi verildi. KHK, yürütme sürecini hızlandırması bakımından önemlidir. Diğer bir önemli olay ise yargı denetimi gevşetildi, temel hak ve özgürlükler ise sınırlandırıldı. Bu dönemde askeri yargının sivil yargı aleyhine genişlediği görülmektedir. Askerlerle alakalı idari işlerin denetimi sivil yargı kurumu olan Danıştay’dan alınarak yeni kurulan Askeri Yüksek İdari Mahkemesine verildi. Sıkıyönetim ilanı kolaylaştı MGK’nın ise statüsü değişti. Önceden görüş bildirici olan MGK artık tavsiye veren bir kurum oldu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. Yaklaşık 3 yıl süren bu dönemde 4 hükümet kuruldu. Ara rejimin ilk hükümetini kurma yetkisi verilen isim CHP’den istifa ettirilen, böylece partisiz başbakan olan Nihat Erim oldu. Erim uzun yıllardır CHP’de görev almasına rağmen AP’ye de yakın bir isimdi ayrıca ordu ile ilişkileri sağlamdı.

Erim Hükümeti, görevinin eğitim, enerji ve tabii kaynaklar, hukuk ve adalet, toprak ile yönetim alanlarında reformlar düzenlemek olduğunu dile getirdi [1]. Ancak ordu tarafından, ülke içindeki istikrarı sağlamaya yönelik büyük bir baskı vardı. Sosyal reformlar için de bir uzlaşı sağlanamaması sonucu Erim hükümeti önceliğini güvenlik konusuna kaydırdı. Bu dönemde yaşanan bir diğer önemli olay ise İsrail Başkonsolosunun sosyalist sol örgütler tarafından kaçırılması oldu. Bu olay üzerine sıkıyönetim ilan edildi. Erim hükümeti, ekonomik politikaları sonucu ABD ile ilişkileri onarmak için haşhaş üretimini yasakladı. Devlet otoritesini sağlamak amacıyla ise ordunun telkiniyle 61 anayasasında iki kez değişikliğe gidildi. I. Erim Hükümetinde krize yol açan olay ise, Süleyman Demirel’in hükümette görev alan 6 bakanını çekmesi oldu, böylece hükümet çalışamaz hale geldi. Demirel ile uzlaşmak için ise AP’nin Maliye Bakanı olan Erez Başbakan Yardımcılığına getirildi. (Karataş 2019: 92) Ancak bu çözüm başka bir krize sebep oldu, kabineden 11 kişi istifa etti. Bu kriz ise I. Erim Hükümetinin sonunu getirdi. Ancak Cumhurbaşkanı Sunay, yeni hükümeti kurmak için yine Erim’i görevlendirdi. I. Erim Hükümeti sıkıyönetimi uzattı ve asayiş hala öncelikli konu oldu buna rağmen demokratikleşme yolunda bazı adımlar da atıldı. Bu dönemde ekonomik anlamda da liberalleşmeye gidildi. Özel sektör korunurken yabancı sermaye teşvik edilmeye çalışıldı. Erim Hükümeti bu dönemde de ABD’ye yakın bir çizgide durdu. Madenlerde millileşmenin önüne geçildi ve Türkiye’nin NATO sisteminde bulunması desteklendi. Hükümet üzerinde asayişin sağlanması için baskının artması sonucunda, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kurulması ve genel seçime kadar parlamentoya KHK yetkisi verilmesi tasarısı meclise sunuldu ancak reddedildi. Demokratik Parti, Erim Hükümeti’nin bu önergesini demokratikleşmeye karşı buldu bu yüzden meclise hükümet hakkında gen soru verdi. Hem teklifi reddedilen hem de hakkında gen soru hazırlanan Erim böylece istifa etti.

Nihat Erim

Üçüncü kez hükümet kurma yetkisi başlangıçta Suat Hayri Ürgüplü’ye verilmiş ancak ordunun baskısı sonucu Ürgüplü’nün hükümeti Sunay tarafından reddedildi ve görev Ferit Melen’e verildi. Ancak Melen Hükümeti üzerinde de asayişin sağlanması yönünde baskılar vardı ve sıkıyönetim devam ediyordu. Bu sebeple sosyalist sol grupların çok etkin olduğu üniversitelerin kapatılması yönünde tasarı hazırlandı ancak bu tasarı kanun olmadı.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması ise bu dönemin en önemli gelişmelerinden oldu. Sağ ve sol şeklinde gelişen ideolojik ayrışmanın önüne geçilmesi için ise Dernekler Kanunu çıkartıldı [2]. Melen Hükümetini sarsan olay ise CHP lideri Ecevit’in bakanlarını hükümetten çekmesi oldu. Kriz, Sunay’ın müdahalesiyle bakanların istifa etmemeleriyle çözüldü. Ancak bu olay CHP içerisindeki tartışmayı tetikleyerek İnönü’nün partiden istifa etmesine yol açtı. Melen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kendi destelediği aday olan Faruk Gürler yerine Fahri Korutürk kazanınca hükümetten istifa etti. Üçüncü hükümetinde istifasından sonra Korutürk bir AP- CHP koalisyonu kurulması fikrini öne sürdü ancak Demirel kabul etmeyince hükümet kurma görevi Naim Talu’ya verildi. CHP ise ara rejim hükümetinin artık sonlanması gerektiğini söyleyerek yeni kurulacak olan ara rejim hükümetine bakan vermeyi reddetti. CHP’nin yer almamasından dolayı, hükümette AP ve CGP üstünlüğü oluştu. Bu durum son ara rejim hükümetinin partiler üstü konumunu zedeledi. Bu hükümet DGM, toprak reformu ve Üniversite Denetleme Konseyi ile alakalı düzenlemeler yaptı. 30 aydır devam eden sıkıyönetim ise Talu Hükümeti döneminde nihayet son buldu. Bu dönem süresince büyük krizler yaşanmamıştır ve hükümet 1973 genel seçimleriyle aslında görevini tamamlamıştır ancak seçimler sonucu hiçbir partinin tek başına hükümet kuramaması sonucu Talu hükümeti, yeni koalisyon hükümeti kurulana kadar göreve devam etti. 14 Ekim 1973 genel seçimlerinin sonucu şaşırtıcı oldu. CHP seçimden zaferle çıkmasına rağmen tek başına hükümet kurmaya yetecek kadar koltuk kazanamadı. Bu seçim sonucu sağda oyların büyük ölçüde bölündüğünü göstermektedir. Korutürk tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen Ecevit, Demirel’e CHP, AP, CGP ve Demokratik Parti’den oluşan bir koalisyon önerdi ancak Demirel bu teklifi “Halk bize muhalefet görevi verdi.” diyerek reddetti.

Süleyman Demirel

Ecevit’in MSP’ye sunduğu koalisyon teklifi ise MSP’nin mahalli seçimlerin ertelenmesi için sürdüğü ön şart sebebiyle gerçekleşmedi. Demokratik Parti ise Demirel’i istemediği için AP ile kurulacak bir koalisyonu reddetti. 100 gün süren çalışmalardan sonra nihayet CHP-MSP koalisyonu kuruldu. Bu koalisyonun kurulmasının temelini hazırlayan sebeplerden biri, Demirel’in, hiçbir koalisyon içinde bulunmak istemediklerine dair sert tutumu oldu.

CHP ve MSP’yi bir araya getiren sebeplerden biri ise demokrasi, toplumsal kalkınma ve ekonomi gibi konularda örtüşen fikirleri oldu. İki parti de sadece sosyal güvenlik değil aynı zamanda insani ve demokratik çalışma koşulları ve küçük sermayenin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorlardı (Ahmad 2010: 406). İki parti arasındaki en büyük ayrım ise, partilerin doğu-batı arasında bulunmak istedikleri yer oldu. CHP, Atatürk devrimleri doğrultusunda batılı bir çizgide bulunurken, MSP, doğuya dayanan milli bir kapitalizm geliştirmek istiyordu. Koalisyondaki ilk çatlak ise Karaköy’e dikilen “Güzel İstanbul” adındaki çıplak kadın heykeli oldu. MSP heykele kesinlikle karşı çıktı ve kaldırılması gerektiğini söyledi. 17 Mart’ta dikilen heykel 19 Mart’ta kaldırıldı. Komünizm propagandasından hükümlü olanların affına yönelik oylama ise koalisyonu çökme noktasına getirse de Ecevit bir sonraki seçimleri düşünerek istifa etmedi. 1974’teki Kıbrıs krizi Ecevit’in ülke içindeki itibarını son derece yükseltti. Ayrıca CHP ve MSP, Kıbrıs krizi üzerinden birbirlerine karşı propagandalar düzenlediler. Bu, Ecevit’in erken seçime sıcak bakmasına sebep oldu. Koalisyonda ortaya çıkan problemler, ortaklığı çıkmaza soktu. Ecevit, 1975 yılında, başka bir partiyle koalisyon kurulur ya da erken seçime gidilir düşüncesiyle istifa etti ancak olaylar planladığı gibi gitmedi. Hiçbir sağ parti CHP ile koalisyona yanaşmazken, erken seçimden CHP’nin mutlak galip ayrılacağını düşündükleri için bunu da onaylamadılar. Bu olaylar Türkiye’yi uzun bir hükümet krizine sürükledi.

AP ve CHP’nin koalisyon için bir türlü kurulamaması sonucu geçici bir çözüm olarak, Sadi Irmak’ın partiler üstü bir hükümet kurmasına karar verildi ancak Güven Partisi hariç hiçbir partiye bakan vermeyi kabul etmedi, dolayısıyla güvenoyu da alamadı. Ancak Cumhurbaşkanı’nın isteğiyle yeni hükümet kurulana kadar görevde kaldı. Bu süreç içerisinde, Ecevit bir an önce erken genel seçim isterken, Demirel seçimi geciktirmek ve kendi başkanlığında sağ bir koalisyon kurmak için çalıştı. Bu dönemin üçüncü hükümeti ise Milliyetçi Cephe oldu ancak bu koalisyonun kurulması çok sancılı bir süreçti. Küçük sağ partiler (CGP, MHP, DP, MSP) bir erken seçimle yok olabilirlerdi ancak olası bir AP koalisyonu içinde de benliklerini koruyamayacaklarından korkuyorlardı. DP hariç diğer partiler bu koalisyona ılımlı baksalar da DP’yi barındırmayan bir koalisyon, mecliste yeterli gücü sağlayamayacaktı. Nitekim DP-CHP koalisyonu görüşmeleri de uzun sürmedi. En sonunda kriz, DP’den istifa eden 9 milletvekili, bağımsızlar olarak, Demirel’in Milliyetçi Cephesini destekleyeceklerini bildirdiler. Tam 213 gün süren kriz, 31 Mart’ta Demirel’in hükümeti açıklamasıyla çözüldü. Erken seçim böylece ertelenmiş olurken bu yeni koalisyon “Sola karşı sağ” bir nitelik taşıdı. Bu dönemde bir sonraki seçim için partiler birbirlerini karalamaya yönelik propagandalarda bulundular. Örneğin Demirel’e düzenlenen bir saldırının failinin, CHP gençlik kolları üyesi olduğu, Ecevit ve CHP’nin Demirel’e karşı suikast düzenlediği iddia edildi. Bu yalan olsa da CHP üzerinde bir tahribat yaratmaya yetti. Ülke içindeki CHP’ye karşı gelişen antipatik bakış açısı, giderek büyüdü. Diğer taraftan ise MHP’nin CHP’yi kapatarak faşist bir hükümet kuracağı söylentileri dolaşıyordu. Ülke içindeki siyasi kutuplaşma böylece giderek yükseldi. 1977 genel seçimlerine böyle bir kutuplaşma ortamı içinde gidildi. 1977 genel seçimleri de yine %41.4 ile CHP’nin üstünlüğüyle sonuçlanırken, AP %36.9 oy kazandı. Demokratik Parti ve Güven Partisi ise fiilen siyaset sahnesinden silindi. CHP ise güvenli ve istikrarlı bir hükümet kurmaya yetecek sayıya ulaşamadı. Ecevit tarafından kurulan azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca oklar yine Demirel’i gösterdi.

Milliyetçi Cephe

Böylece AP, MSP ve MHP’den oluşan, ikinci Milliyetçi Cephe hükümeti kurulmuş oldu. Bu hükümet de, içte ve dışta güvenliği sağlayamadığı, cephecilik anlayışıyla ulusal birliği zedelediği, halk çoğunluğunu yoksulluğa sürüklediği ve TC Devleti’ni Anayasa’nın belirlediği kurallardan ve çerçeveden uzaklaştırmaya çalıştığı iddiasıyla hakkında gensoru verilince güvenoyu alamadı ve böylece kısa bir süre sonra düştü. Böylece Ecevit’in AP’den ayrılanlarla kurduğu, bu yüzden fiilen AP-CHP koalisyonu olarak nitelendirilebilecek olan Ecevit Hükümeti kuruldu.

Ancak ülke içindeki kutuplaşmanın bir getirisi olan ve gittikçe artan terörizm, Ecevit’i istemeden de olsa sıkıyönetime geçmeye yöneltti. Bu konuyu idare etmekteki başarısızlığı, Ecevit’in Kıbrıs Barış Harekatı sonrası kazandığı popülariteyi azalttı. Hem askerlerden hem de muhafazakar kesimden gelen baskılar hem de ülke içinde giderek yükselen tansiyon Ecevit’i bağlayan unsurlar oldu. 14 Ekim 1979’daki Senato ve ara seçimlerden yüksek oy almayı uman Ecevit, istediği başarıyı elde edemeyince hükümet artık iflas etti böylece 16 Ekim’de Ecevit istifa etti. Böylece bu dönemin son hükümeti olan, Demirel’in kurduğu azınlık hükümeti göreve başladı. Ayrıca, Demirel Hükümeti ve ordunun anlaştığı bir nokta vardı. İki taraf da, terörizmin soldan geldiğini ve Bozkurtların komünizmle savaştığı konusunda hemfikirlerdi. Böylece Demirel terörizmin çözümü için komutanlara fiilen yetki verdi. Yine de Demirel Hükümeti ülke içindeki kaosu durdurmayı başaramadı. Böylece 1980 Darbesine giden yolda son sapağa girilmiş oldu. Bu dönem, sağ-sol çatışmalarıyla geçen, siyasetçilerin birbirlerine karşı yaptıkları propagandalarla kutuplaştırmayı daha da arttırdıkları ve sonucunda yüzlerce insanın öldüğü bir dönem oldu. “Sola karşı sağ”, “Ortanın solu”, “Ortanın solu Moskova” gibi karşılıklı sloganlar ve komünist – din istismarcısı gibi kutuplaşmalar, hem istikrarlı bir hükümetin kurulmasını engelledi hem de kurulan koalisyonların temellerinin sağlam olmasını engelledi. Bir taraftan devam eden ekonomik sorunlar, İran devrimi, işsizlik, ambargolar diğer taraftan da iç güvenliğin kalmaması Cumhuriyet tarihinin karanlık dönemlerini oluşturdu.

Sonuç Yerine 

1971’de sınırlı bir askeri müdahaleyle başlayan dönem, önce ara rejim dönemi sonra koalisyon hükümetleriyle yönetimde dengesizliklere sebep oldu. Asker tarafından çözüm olarak görülen partiler üstü hükümetten de istenilen sonuç alınamadı. 1971-1974 arasında devam eden ara rejim dönemi, hem demokrasiyle örtüşmüyor hem de hükümetin parlamentodaki gücünü kısıtlıyordu.

Ayrıca kurulan hükümetlerin hepsinin üzerinde, asayişin sağlanmasına yönelik ordu baskısı vardı ve bu baskı demokratikleşme sürecini kötü etkiledi. 73 seçimleriyle çözülmesi beklenen hükümet belirsizliği ise hiçbir partinin tek başına yeterli oy alamamasıyla bir krize dönüştü. Bazı kesimler tarafından büyük destek gören AP-CHP koalisyonu ise Demirel’in tutumu yüzünden hiç gerçekleşmedi.

Kurulan diğer koalisyon ya da azınlık hükümetleri de hem ekonomik kriz hem de güvenlik tehdidi yüzünden uzun süreli olamadılar ve istikrar böyle de sağlanamadı. 1973 seçimlerinden 80 Darbesine giden yolda tam 7 tane hükümet denemesi yapıldı. Bu denemeler sırasında partilerin birbirleri aleyhine yaptıkları propagandalar kutuplaşmayı daha çok arttırdı. Sıkıyönetimlerle, askeri baskılarla, güvenlik tehditleriyle geçen bu 9 yıl ise 61 anayasasının getirdiği bireysel hak ve özgürlükler sağlayan koşulları ortadan kaldırdı. Sivil yönetim imkanlarıyla çözülemeyen bütün bu krizler 80 Darbesine giden yolu açtı.

[irp posts=”28410″ name=”1946’dan Günümüze Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Cumhuriyet, 8 Nisan 1971.

[2] Cumhuriyet, 2 Aralık 1972.

Kaynaklar 

  1. Cumhuriyet, 8 Nisan 1971
  2. Cumhuriyet, 2 Aralık 1972.
  3. Murat Karataş, 2019, Türkiye’de Asker-Sivil İlişkileri Bağlamında 12 Mart Muhtırası ve Partiler Üstü Hükümet Modeli Üzerine Bir Değerlendirme, ABAD, 2(3), 69-110.
  4. Feroz Ahmad, 2010, Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980), Hill Yayınları.

[/vc_toggle]