Dış Politika ve İdeoloji: Sistem İncelemesi

Dış politika ve ideoloji arasındaki ilişkiler girift ve komplekstir. Bir yandan, uluslararası sistemin anarşik karakterinden dolayı, dış politika her zaman uzlaşma ve anlaşma için kapı aralayan bir alan olarak görülürken, diğer yandan ideolojiler sert, anlaşmaya ve uzlaşmaya kapalı, kendi varlığını eleştiren hiçbir organizmaya tahammülü olmayan bir “varlık” olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki dış politikada bir ideoloji takip edilebilir mi ? Bu soru da esasında kompleks bir cevaba sahiptir. Bir yandan teorik olarak herhangi bir devletin böyle elastik ve anarşik bir uluslararası ortamda ideoloji takip etmesi imkânsız görünürken, tarih bunun aksini söylüyor. Birleşik Krallık ve ünlü “serbest ticaret” fikri, ABD’nin Sovyet tehdidine karşı kendisini özgür dünyanın hamisi olarak görmesi, aynı şekilde Sovyetlerin “Sosyalist” fikriyatı kendisine şiar edinmesi son 150 yılın en büyük örnekleridir.

Türkiye ve İngiltere’nin 2020 Serbest Ticaret Anlaşması’ndan bir görünüm

Dahası, bu tür fikirsel temsilcilikler sadece bu devletlere özgü değil, aksine tarihsel bir sürekliliğe ve tekrarlanan bir döngüye benzemektedir. Bu ikilemi açıklayabilmek için dış politikayı bir sistemden çok aktörler seviyesinde tanımlayan, atomize teorileri bir kenara bırakıp daha sistemsel bir anlayış ile hareket etmemiz gerekir. Bundan dolayı ideolojiler de bütün ekstrem uçlarına rağmen, toplum desteğini alabilmiş ve sistemin çekirdeğini oluşturan, insanların zihinlerinde yer eden üç temel ideoloji vardır; Liberalizm, Muhafazakarlık ve Demokratlık/Sosyalizm.

Dış politikalar da bu ideolojilerin tabanlarına oturtulabilmektedir. Bununla beraber, devlet ve ideoloji arasındaki ilişki de önem arz etmektedir; çünkü devlet en temelde, zor kullanma gücü ile sermayenin diyalektiğinden ortaya çıkmış bir güçtür. Bu noktada, muhafazakâr düşünce bu anlayışın zor kullanma kısmını temsil ederken ki, dış politika da bu kendini saldırgan dış politika ile temsil etmekte, liberalizm ise sermaye kanadını temsil etmektedir. Demokratlık/Sosyalizm ise, devlet kaynaklarından diğer elitlere göre daha az yararlanan elitler grubunun, hızlı nüfus artışının yetersiz piyasa tepkisiyle karşılaştığı zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Bunların arasında ki ilişkiler açıklandıktan sonra, dış politikada örneklerini göstererek aslında dış politikaların gayet ideolojik temellere oturduğunu göstermeye çalışacağım. İdeolojilerin toplumsal rollerini anlayabilmek için, ideolojilerin belli bir amacı elde etmeye yönelik stratejiler olduğunu idrak etmemiz gerekir. İdeolojiler kendi içlerinde bir amaç olmaktan ziyade, belirlenen “ütopyalara” ulaşmayı hedefleyen araçların toplamına verilecek bir addır. İdeolojilerin sundukları dünya düzenleri işin sadece “sonuç” kısmını oluşturmakta, sadece buraya bakarak ideolojilerin bir “ideal” toplum tahayyülleri olduklarını söylemek ideolojileri anlamakta yetersiz kalacaktır. Bununla beraber, zaten ideolojik “ideal” de ideolojinin kendisiyle barış içinde yaşayan bir kavram değildir. Bunun en iyi örneklerinden biri Troçki-Stalin ayrışmasında görülebilir. Troçki bağlı olduğu sosyalist ideolojinin “ideal toplum tahayyülü” anlayışına bağlı kalarak tüm dünyada devrim prensibini savunmaya devam ederken, Stalin sosyalist ideolojinin bütününden yola çıkarak “Rusya’da devrimin sağlamlaştırılması” anlayışını devam ettirmiştir. Bunun sonucunda da Stalin, Troçki ve müttefiklerini Sovyetlerden kopartmış ve elimine etmiştir.

Josef Stalin

Buradan yola çıkarak, ideolojiler saf bir idealizasyon değil aksine bir stratejiler bütünü olduğunu anlayabiliriz. Bugünün “modern” ideolojileri, Fransız Devrimi sırasında toplumların mentalitesinin değişimiyle ortaya çıkmıştır. Var olan ilk ideoloji muhafazakarlıktır. En temel biçimiyle devrimi, geçmişin kolektif bilgeliğini koruyabilmek adına reddetmiştir ve karşı çıkmıştır (Smith, Booth, Zalewski: 1996). Bununla beraber, muhafazakâr gruplar çoğunlukla ancien regime olarak adlandırılan eski düzenin ayrıcalıklı gruplarından oluşmuştur, bunlar Fransa’da finans burjuvazisi, Prusya’da askeri elitler ve aristokratlar, Osmanlı İmparatorluğunda ise gayrimüslim ticaret burjuvazisini oluşturmaktadır. İdeolojik zeminde oluşan ilk stratejik grup elde kalanları korumak için birleşen bu muhafazakâr gruplardır. Devrimci Fransa’ya karşı Prusya, Avusturya ve Birleşik Krallık gibi güçleri kışkırtanlar da yine bu gruplardır. 1848 Devrimine kadar ilerlemeciliği ve reformasyonu reddeden bu grup fikirsel anlamda eski monarşik sisteme dönmenin savunucusu olmuştur. İkinci ideoloji ise liberalizmdir. Liberalizm genel olarak partizanlar, küçük burjuvalar ve yeni doğan endüstriyel burjuvanın elinde şekillenmiştir. Gariptir ki, köylü sınıfı da her ne kadar muhafazakâr karakterde görünse de liberal ideolojinin en büyük destekçisi olmuştur. Liberalizmin bu kadar destek görmesinin ardında liberalizmin geliştirdiği üç büyük strateji yer almaktadır; yeterliliğini kanıtlamış insanlara açılan sonsuz bir kariyer kapısı, kaçınılmaz olan ilerlemeye daimî sadakat ve siyasi merkeziyetçilik (Wallerstein, 2011). Bu iki ideolojinin çatışmasından iki büyük parti akımı doğmuştur; muhafazakarların oluşturduğu düzen partileri ve liberallerin oluşturduğu kalkınma, ilerleme partileri.

Kendi statülerini korumak isteyen ve elinde ki sermayeyi arttırmayı hedefleyen grupların yanında hiçbir şeyi olmayan ve iki ideolojinin çatışması sırasında sömürülen insan grupları bulunmaktaydı. Bu gruplar, işçiler, sosyalistler ve cumhuriyetçiler tarafından oluşturulan demokrat/sosyalist ideolojiyi meydana getirdi.

Diğerlerinden farklı olarak, bu ideoloji sistem içi bir değişim değil, sistemin tamamen değişimini talep etmekteydi. Bütün bu ideolojiler için kırılma noktası 1848 Devrimi idi. 1848’de, yarım yüzyıldır devam eden ve ana hedefi muhafazakâr iktidarı yıkmak olan liberal-demokrat ittifakı ilerlemecilik ve değişim stratejilerindeki farklılıklardan dolayı kırılırken, kalabalıkların büyük öfkesine maruz kalan muhafazakârlar ise keskin monarşi savunuculuğunu bir yana bırakıp liberal stratejilerle daha yakın bir konuma yerleştiler. Bu kırılma ve yakınlaşmalar, liberal ideoloji stratejilerinin ihtiyacı olan daha fazla siyasi merkezileşmeyi, konsensüs siyasetini ve kendine ait olan ilerleme ve değişim politikalarını artık devlet ayrıcalığı ile devam ettirebilmesini sağladı (Smith, Booth, Zalewski: 1996). İdeolojilerin tanımı ve kapsamından sonra, devletleri anlamak dış politikayı anlamak için önemlidir. Esasında devletler iki büyük temel üzerine oturmuştur: zor kullanımı (coercion) ve sermaye (Arrighi: 2009, Tilly: 1992). Bu noktada şehir ve sermaye ayrımı yapmak gerekmektedir. Şehir sermaye birikimi ile kapitalizmin dinamosu haline gelen ve kendine ait bir iş bölümü olan mekanlardır. Şehirler, bu tanımlarından gelen iki sebepten dolayı liberal ideolojinin temel dayanağını oluşturmaktadır; birinci olarak bir sömürü alanı oluşturmaları ve ikinci olarak, bundan dolayı oluşan sermaye birikimi ki bu birikim ilerlemecilikle, yani liberal ideolojinin temel dayanaklarından biriyle aynı paralellikle fikirler paylaşmaktadır. Bu “sermaye ilerlemeciliğini” sağlayabilmek adına kapsayıcı politikalar benimsenmiş ve göçlere olan yol her zaman açılmıştır ve bununla beraber meritokrasinin yani liberalizmin bir diğer prensibinin önü açılmış ve liberalizmin şehirlerde daha güçlü olmasını sağlamıştır.

Devletlere baktığımızda ise, Weberci bir anlayış ile, belli bir toprak parçasında yasal güç uygulayıcısı tanımı, en doğru tanım olmaktadır.  Devletler, baskı ve tahakkümün temel aracıdır ve Tilly’nin işaret ettiği gibi, devletlerin büyümesi sermaye ile aynı dinamikleri paylaşır; silahlı kuvvetlerin yükseltilmesi ve belirli bölgelerin kurulması yoluyla gücün yoğunlaştırılması ve biriktirilmesi (Tilly, 1992). İdeolojik boyutta, devletler ellerinde bulundurdukları tahakküm ve güç yoğunluğundan dolayı stratejilerini muhafazakâr ideolojinin tabanında oluşturmaları gerekmektedir. Devlet anlayışında var olan “soğuk bürokrasi” de bunun bir tezahürüdür. Verili topraklardaki insanlar çoğunlukla hem zorlamanın hem de sermayenin baş destekçileridir, ancak bu, bunlara tamamen itaatkâr oldukları anlamına gelmez. Tersine, şehirleşmenin ve tarımsal gelişimlerin olanak verdiği hızlı nüfus artışı dönemlerinde oluşan şehirlerde ki genç işsiz kitleleri, işçiler ve yetersiz sermaye artışı büyük ve çoğunlukla global, sermaye ve zor kullanma karşıtı hareketler meydana getirmiştir, 14. ve 18. Yüzyıllardaki halk hareketleri bunun en büyük örneğidir [1]. İdeolojik düzlemde, bu öfkeli kalabalıklar, sistemi değiştirme istekleri ve kendi davalarına radikal bağlılıklarından dolayı demokratları temsil etmektedir.

Şekil.1. Şehir ve Devlet büyümelerinin basit bir diyagramı (Tilly, 1992)

Devletler yekvücut oluşumlar değillerdir. İçlerinde birbiriyle devletin aygıtlarını kontrol etmek için mücadele eden çeşitli fraksiyonları barındırırlar. Modern devlet, üç genel fraksiyonda kategorize edilebilen güç politikasından başka bir şey değildir; ilk olarak, eski ayrıcalıkların sürdürülmesini ve meşru baskı ve devletin ayakta kalması için yeterli kaynakların çıkarılması gibi temel devlet mekanizmalarının korunmasını amaçlayan muhafazakârlar. Bu anlamda devletin ve ordunun bürokratik kanadı, devlet rekabetinde daima muhafazakâr tarafı temsil etti. Liberaller, şehir geleneğinin sürdürülmesini, sermaye birikiminin peşinde koşmayı ve kapitalist örgütlenmenin yeterli yerini hedefler. Bu anlamda, kapitalist sınıfların temsil ettiği liberal ideoloji, ticari, endüstriyel, tarımsal veya finansal burjuvalardır ve bu nedenle, çoğu zaman meritokrasi ilkesine bağlı olarak, bu ideoloji, ilerleme ve değişim hayalini kuran zanaatkârlar ve kırsal insanlar gibi kitlelerin desteğini aldı. Demokratlar, devletin ayrıcalıklı gruplarının devlet iktidarına ulaşmak için devrimci yöntemler yürüten radikallerdir. Dış politika açısından bakıldığında, muhafazakârlar, sermaye açısından revizyonist, fakat zor kullanma açısından statüko temelli dış politikalar gütmüştür. Trump dönemi ABD dış politikası bunun güzel bir örneğidir; bir yandan Çin ile kendi çıkarlarını korumak adına bir ticaret savaşı veren ABD, diğer yandan askeri gücünün ağırlığını her yerde çekinmeden hissettirmiş, yüksek hassasiyet gerektiren El- Bağdadi’nin imhası gibi operasyonlar yürütmeye devam etmiştir. Ayrıca Çin’e karşı devam eden bir askeri genişleme anlayışı güdülmüş ve ABD’nin askeri hegemonyasının pekiştirilmesi öngörülmüştür. Biden döneminin şu ana kadar olan dönemine bakarsak; Çin ile olan kötü ekonomik ilişkiler geri döndürülmeye çalışılıyor, ABD askeri gücünün Ortadoğu’ya tekrardan dönmesinin gerektiği bir söylem içine girmekte olduğunu görüyoruz. Trump’ın muhafazakâr kanadı temsil ettiğini görebiliyoruz. Liberal anlayış için, dış politikada sermaye konusunda statüko temelli, askerî açıdan ise daha revizyonist politikalar güdülmekte olduğunu görüyoruz. Biden dönemi, yukarıda anlatıldığı üzere, bu anlayışı desteklemektedir.

Çin’e baktığımızda ise, askeri genişleme ve ekonomik statükonun korunması göz önüne alındığında, aslında liberal bir ideolojinin dış politikada egemen olduğu görülebilir. Lakin bu yeni bir şey değildir, 1970lerden beri dışa açılmayı kendine kural edinen Çin’in gelinen noktada Adam Smith’in yeni kalesi olduğunu anlamak çok da zor değildir [2].

İngiltere’ye baktığımızda ise, özellikle Brexit sonrası, uluslararası ticari pozisyonun güçlendirilmesi, diğer yandan askeri gücün uluslararası konumunun muhafazası ön plana çıkmaktadır. Türkiye ile arttırılması planlanan ticari ilişkiler ve Brexit sonrası ticari gücün artması için oluşan bir ticaret bloğu kurma çabaları bunun güzel bir örneğidir. Bundan hareketle İngiltere’nin daha muhafazakâr bir dış politika yürüttüğünü kabul edebiliriz. Türkiye’ye baktığımızda ise, daha liberal bir dış politika izlendiğini gözlemleyebiliriz. Artan askeri hareketlilik, bunun yanında uluslararası alanda sermaye konusunda halen ilgi odağı olarak kalma çabası göz önüne alındığında Türkiye bu konuda yine iyi bir örnektir. Demokrat/Sosyalist bir dış politikanın var olması ise Sovyetler ile beraber sona ermiştir. Demokrat/Sosyalist bir dış politika hem zor kullanma hem de sermaye birikimi açısından bir revizyonizm isteği içinde bulunduğundan dolayı, bunu sağlayabilecek, sürdürebilecek aynı zamanda kendi kendine yetebilen bir devlet örneği günümüzde karşımızda olmasa da geçmişte SSCB, Napolyon Fransa’sı gibi dünya devletleri tarihinde kısa süreli yer kaplamış devletler örnek verilebilir. Bunun dışında demokrat/sosyalist bir dış politika olmamasının bir diğer nedeni de demokrat grupların iktidarı ele geçirdiğinde yaşadıkları dönüşüm ve muhafazakâr ve liberal ideolojilere daha fazla yakınlaşmaları olmuştur.

[irp posts=”24227″ name=”Amerikan Modeli Üzerinden Başkanlık Sistemi Nedir?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar  

[1] Gençlik Tugayları ve kentleşme süreçleriyle alakalı daha fazla ayrıntı için; Andrey Korotayev, Julia Zinkina, Svetlana Kobzeva, A Trap at The Escape from The Trap? Demographic-Structural Factors of Political Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2), 2011, 10.21237/C7clio22217 ve sosyal hareketlerle Dünya-sisteminin küresel yeniden yapılandırılması hakkında daha fazla bilgi için; Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pop. 103-142, 14. Yüzyıl Halk Hareketleri hakkında detaylı bir araştırma bulunamasa da Şeyh Bedrettin ve Hussite İsyanlarının ortak paydaları ilgi çekici görünmektedir.

[2] Çin’in iç ve dış ekonomisinin yapısını anlayabilmek ve Çin’in liberalleşmesinin açıklaması için bknz. Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, 2008.

Kaynaklar

Steve Smith, Ken Booth, Marysia Zalewski, International Theory Positivism and Beyond, Cambridge University Press, 1996.

Charles Tilly, Coercion, Capital and European States: AD 990-1990, Wiley-Blackwell, 1992.

Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş, bgst Yayınları, 2011.

Giovanni Arrighi, The Long Twentieth Century Money, Power and the Origins of Our Time, Verso Books, 2009.

Michael Mann – The Sources of Social Power, Volume 1: A History of Power from the Beginning to AD 1760, Cambridge University Press, 1986.

Andrey Korotayev, Julia Zinkina, Svetlana Kobzeva, A Trap at The Escape from The Trap? Demographic-Structural Factors of Political
Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2), 2011.

Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pp. 103-142.

Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, 2008.
[/vc_toggle]

Avrupa Birliği Küresel Salgında Başarısız Bir Performans mı Sergiledi?

2019 yılında ortaya çıkan ve en kötü yansımalarını 2020’de gösteren Korona virüs pandemisi, dünyanın birçok bölgesini siyasal, ekonomik, toplumsal yönlerden ciddi biçimde etkilemiştir. Küresel anlamda ekonominin küçülmesi, siyasi kriz ve protesto hareketlerinin artması, ülke yönetimlerinin virüse karşı mücadelede yürüttüğü politikaların etkinsizliği gibi unsurlar hemen akla gelen faktörlerdir. Hemen hemen her ülke pandemiye karşı ilk olarak ulusal önlemler alma yoluna gitmiş, bu yöntemin verimsizliği ve maliyeti ortaya çıktığında ise ülkelerarası işbirliği artmıştır. Bu yazının konusu olarak ise, Avrupa Birliği’nde pandemiye karşı yürütülen politikalarının etkisi incelenecek, AB’nin pandemiye karşı ne ölçüde başarılı cevaplar üretebildiği sorularına yanıt aranacaktır.

1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun ve sonrasında 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulması ile başlanan Avrupa’nın bütünleşme ve derinleşme süreci, 21.Yüzyılın başlaması ile beraber ciddi bir değişim ve dönüşüm geçirme evresine girmiştir. Kurulduğu ve güçlendiği tarihler olan 1950-1990 boyunca uluslararası konjonktürde hakim olan Soğuk Savaş koşulları, birliğe çok önemli katkılar sunmuştur. Her şeyden önce, büyük bir dünya savaşı atlatmış olan bir kıtanın, savaşın ardından yeni bir rakibin, SSCB’nin, yükselmesi karşısında birbirine daha da kenetlenme yoluna gitmesi son derece önemlidir. Aynı zamanda, mevcut Soğuk Savaş koşulları doğrultusunda doğrudan bir şekilde ABD’nin desteğiyle kurulma ve genişleme olguları da birliğin sahip olduğu avantajlardandı. Bu destek kendini askeri ve siyasi olarak göstermiş ve Avrupa ülkelerinin soğuk savaş boyunca askeri bir maliyete girmeden, ekonomilerini sürekli güçlendirmelerini sağlamıştır.

21.yüzyıla geldiğimiz zaman ise, her şeyden önce birliğin doğup geliştiği uluslararası konjonktür artık çok daha karmaşık bir hal almıştır. Soğuk Savaş’ın ardından en büyük tehdit olan SSCB’nin dağılması, ABD’nin hegemon güce erişmesi ve başka coğrafi alanlara ilgi göstermesi AB’yi bir süre sürüncemede bırakmıştır. Soğuk Savaş’ın ardından Maastricht Anlaşması, Amsterdam Antlaşması ve Lizbon Anlaşmaları ile AB, derinleşme ve genişleme politikaları belirleyerek mevcut konjonktüre ayak uydurmaya çalışmıştır. 2008 Ekonomik krizi, Arap Baharı ardından oluşan kitlesel göç faaliyetleri, Brexit süreci, kimlik krizleri gibi sorunlar karşısında AB, birlik olarak ciddi sınamalara tabi tutulmuş son sınavı ise Covid-19 Pandemisi olmuştur.

Pandemiye Karşı AB

2020 yılının ilk aylarında Avrupa’da etkisini göstermeye başlayan pandemi, takip eden aylar boyunca ciddi sorunlara yol açmıştır. Ülkeler arası seyahatlerin yönetimlerce kısıtlanması turizm sektörüne, Çin’deki imalat sanayinin hız kaybetmesi tüm dünyada olduğu gibi AB’de ürün arzının kısıtlı ancak talebin bol olmasına bağlı olarak fiyat düzeylerinin yükselmesine, tıbbi ekipmanların eksikliğinin ciddi boyutlara ulaşmış olması da vatandaşların devletlerine ve birliğe karşı güven eksikliğine neden olmuştur. Salgının ilk döneminde ciddi ekonomik ve sağlık krizleri yaşayan İtalya, İspanya, Yunanistan gibi güney ülkelerinin yardımına AB’nin koşmaması veya çözüm üretmedeki yavaşlığı ilk göze çarpan olumsuzluktur. Zor durumda olan söz konusu ülkelere, hem ekonomik hem de sağlık ekipmanı yardımları Çin ve Rusya tarafından yapılmış bu durum birliğin dayanışma ruhuna ciddi zarar vermiştir. Almanya ve Fransa’nın sağlık ekipmanı ihracatlarını yasaklaması bu durumun hangi boyutlarda olduğunu gösterir niteliktedir. Aynı zamanda Schengen Bölgesi olarak tarif edilen, birlik ülkeleri arasında seyahat özgürlüğünün olduğu bölge de, her ne kadar birlik ülkeleri tarafından ilke olarak kapatılmaması gerektiği vurgulansa da, uygulamada birçok ülke Schengen Bölgesi yükümlülüklerine uymamıştır. Daha çok ulusal kapsamda önlemler alınma çabası ve dışarıdan virüsü yayacak bir durumun oluşmaması adına bu yola gidilmiştir.

Pandemi ile beraber AB bütünleşme mekanizmasının ve bürokrasi kapasitesinin eksiklikleri de ortaya çıkmıştır. Uluslar üstü bir örgüt olması sebebiyle çeşitli alanlarda ülkelerin egemenlik devri yaparak dahil olduğu örgüt, bu egemenlik devrini sağlık alanında yapmamıştır. Bu nedenle, birlik üyesi ülkelerin pandemiye karşı ulusal yollarla mücadelesi siyasi ve resmi anlamda tutarlı ve kurallara uygun görünmektedir. Ancak, yürütülen uygulamaların birlik ruhuna ve ülkeler arası dayanışma ilkesine zarar verdiği de ortadadır. Bu kapsamda, pandeminin ilerleyen dönemlerinde değişik zirvelerde ve toplantılarda her ne kadar bir birlik kuralı olmasa da, sağlık alanında birlik dayanışması içinde hareket edilmesi gerektiği çeşitli liderler tarafından dile getirilmiştir. Son olarak, Pfizer/Biontech, Moderna aşılarına Avrupa İlaç Ajansı tarafından onay verilip ülkelerde kullanılmaya başlanması, bu olumsuz durumun eksikliklerini en aza indirmeye yönelik adımlardır. Olabildiğince hızlı aşılama çalışmalarını teşvik eden ajans, sağlık alanında yetkili ve etkili bir mekanizma eksikliğini giderme amacı taşımıştır.

(Rus askeri araçları Koronavirüs salgını sebebiyle zor günler geçiren AB üyesi İtalya’ya sağlık malzemeleri intikali yaparken, 2020)

AB’nin pandemiye karşı mücadelede etkili olamamasının bir diğer nedeni ise tarihsel bir süreçte, kümülatif bir şekilde artan Birlik şüpheciliğidir. 2008 ekonomik krizinden ciddi bir şekilde etkilenen ve uzun yıllar boyunca üye ülkelerin ekonomik durumunu iyileştirme adımlarının üstüne pandemi etkisinin olumsuzluğu da yüklenince durum çok daha karmaşıklaşmıştır. Aynı zamanda kitlesel göç hareketleri, yükselen popülizm dalgası ve beraberinde oluşan kimlik tartışmaları ve içe kapanma eğilimleri, 2020’nin sonu itibarı ile gerçekleşen Brexit, birliğin gücünü gittikçe hırpalamıştır. Macaristan, Polonya gibi ülkelerde yükselen popülizm, Fransa’nın birliğinin gücünün azaldığı yolundaki önermeleri ve bu kapsamda yürüttüğü politikalar, güney ülkelerinin bir türlü ekonomik olarak iyileşme sürecine girememesi birliğin bütünleşmesini ve güçlenmesini engellemiştir. Hollanda, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde de hükümetlerin salgınla mücadele yöntemine karşı halk protesto hareketlerine girişmiştir. Oluşan belirsizlik ve güvensizlik ortamı pandeminin ekonomik, siyasi ve toplumsal etkilerinden sadece biri olmuştur.

Mali yardım kapsamında, Almanya, Hollanda, Belçika gibi kuzey ülkelerinin virüse karşı zor durumda olan ülkelere yardım etmekte gönülsüz davranması birliğin ekonomik anlamda zor durumda kalmasına neden olmuştur. Bu kapsamda Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen de birlik ruhuna uygun şekilde hareket edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Aynı şekilde Merkez Bankası Başkanı Christin Lagarde da birliğin ekonomik anlamda her zamankinden daha fazla birbirine bağımlı olduğunu vurgulamıştır, bu kapsamda bütçe çalışmaları yapılmıştır. AB Zirvesi’nde 2021-2027 mali yılı için belirlenen bütçe 1.8 trilyon Avro olmuş, her ne kadar bütçeyi onaylamak için uzun tartışmalar yapılmış olsa da sonuca varılmış ve oybirliğiyle alınan karar doğrultusunda önümüzdeki yıllar boyunca üye ülkelerin ekonomik olarak güçlendirilmesi hedeflenmiştir.

Sonuç

AB krizlerle beraber güçlenen bir yapıya sahip olmasıyla dikkatleri çeken bir kuruluştur. Birliğin kurucu babalarından Jean Monnet’in de ifade ettiği gibi krizler olmasaydı AB gibi bir kuruluş olmayacaktı. Kıtada yaşanan iki büyük savaş sonrası kurulan ve gittikçe birbirine daha çok kenetlenen birlik ülkeleri, her dönemde yeni sorunlarla karşılaşmıştır. Son olarak pandemiye karşı mücadele yürüten birlik, her ne kadar başlangıçta birlik görüntüsü vermeyip ulusal yönelimde hareketlere sahne olsa da, belli bir süre sonra AB kurumsal mekanizması kapsamında cevaplar üretebilme özelliğine kavuşmuştur. Göç hareketleri, popülizm ve ulusalcı ve içe kapanmacı hareketler ekonomik krizler ve son olarak sağlık krizi birlik ülkelerinin başlıca ayrışma konularındandır. Ancak her ne kadar çeşitli krizler ve farklılıklar yaşansa da, birlik kapsamında kalmak ve bu doğrultuda politikalar yürütmek fayda-maliyet analizi yapıldığında çok daha karlı olduğu görülmektedir. Pandemi nedeniyle yaşanan zorluklar ve olumsuzluklar da, ilk olarak birliğin yapısından kaynaklı ortaya çıkmış, çeşitli zirveler, toplantılar ve politikalar sonucu bu zorlukların en küçük düzeye indirilmesi amaçlanmıştır. AB her ne kadar pandemiye karşı başarılı olduğu söylenemese de, kurumsal anlamda eksikliklerin görülmesi ve birlik dayanışmasının da onarılması gerektiğinin ortaya çıkması gibi olgular, birliğin bu pandemi deneyiminden çıkardığı sonuçlardır.

Muharrem Filiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”26822″ name=”Koronavirüs Krizinin Türk Dış Politikasına Etkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Gül, Kayhan. “ AB Salgın Döneminde Birlik Olmayı Başaramadı”. Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ab-salgin-doneminde-birlik-olmayi-basaramadi/2103919 (Erişim Tarihi:02.03.2021)

Özoğlu, Meriç.“AB Covid-19 salgınında serbest dolaşıma yönelik ortak bir plan üzerinde anlaştı” . Euronews,
https://www.google.com/amp/s/tr.euronews.com/amp/2020/10/10/ab-covid-19-salg-n-nda-serbest-dolas-ma-yonelik-ortak-bir-plan-uzerinde-anlast (Erişim Tarihi:03.02.2021)

Turan, İlter. “ AB Yol Ayrımında Mı?” https://www.google.com/amp/s/www.dunya.com/amp/kose-yazisi/ab-yol-ayriminda-mi/468170 (Erişim Tarihi:02.03.2021)

Günar, Altuğ ve Didem Öztürk Günar. “Covid-19 Krizinin Avrupa Birliği’ne Ekonomik Etkileri Üzerine” , Euro politika Dergisi, Cilt:4 Sayı:2

İKV. (2020), “AB Tarafından Covid-19’un Ekonomik Etkileri ile Mücadeleye Yönelik Alınan Önlemler”, 28 Temmuz 2020 tarihinde İstanbul Kalkınma Vakfı: https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?ust_id=3631&id=3765

[/vc_toggle]

İç Siyasal Sistem ve Uluslararası Sistem İlişkisi

Sistem kavramı, biyolog Ludwig von Bertalanffy’nın genel sistem kuramı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1945’te yayınlandıktan sonra kullanılmaya başlanmıştır.

Ludwig von Bertalanffy

Genel bir tanımlama yapılacak olursa sistem, birbirine karşılıklı bağımlılık ilişkileriyle bağlı parçalardan oluşan bütüne denmektedir. Sistemin en temel ve en önemli özelliği sistemin ufacık bir parçasının bile değişmesi durumunda bütünün etkilenmesidir. Sisteme çevreden gelen girdiler ve sistemin çevreye tepkime olarak verdiği çıktılar siyasal sistemin varlığını ve sürdürülebilmesini sağlamakta en kritik olan etkileşimlerdir [1]. Uluslararası sistem, içindeki birimler arasında düzenli ilişkiler bulunan ve meydana gelen değişikliğin her bir birimi etkilediği yapıya denir [2]. Uluslararası sistem, tek kutuplu, çok kutuplu ve iki kutuplu sistem olarak alt başlıklara ayrılabilmektedir.

Soğuk Savaşı’n sona ermesi ile birlikte iki kutuplu sistemden çok kutuplu sisteme bir geçiş yaşanmıştır. Yeni dünya düzeninde içerisinde bulunduğumuz sisteme yönelik farklı anlayışlar ve farklı karakteristik özellikler üzerine çokça konuşulmuş ve teorisyenler farklı tezler ortaya atmışlardır. Bu düzen içerisinde güç dengesi sistemine baktığımızda bir “dengeleme” ve “dinginlik” durumunun hâkim olabileceği çıkarımlarını yapmak mümkündür. Şüphesiz ki çok kutuplu sistemin beraberinde getirdiği bir karmaşa ve yeni düşmanın belirsizliği apaçık ortadadır. Fakat devletler birbirlerini dengeleme siyaseti ile çıkarlarını korumaya ve gerçekleştirmeye çaba göstermektedirler. İç siyasal sistemlerin uluslararası sisteme etkisi de farklı açılardan ele alınabilir. Yeni düzen ile birlikte iç siyasette yaşanan bir durumun dış politika karar alma merciini etkilediği ortadadır.

1800’ler, güçler dengesinden bir temsil.

Bunun sonucu olarak da uluslararası sistemde etkilenmektedir. Küreselleşmenin de etkisi ile birlikte gerek telekomünikasyon ağlarının gelişmesi, internet ile her bilgiye hızlı ve kolay ulaşım iç siyasette yaşanan bir durumun okyanus ötesindeki bir ülkede de bilinmesini sağlamıştır. Bu durumla birlikte devletlerin dış politikaları şekillenmiş ve uluslararası sistem de dengelerin sürekli değişmesine sebep olmuştur. İç siyasal sistem ve uluslararası sistem birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Sistemin en önemli ve en temel özelliğinden yola çıkacak olursak sistem içerisindeki ufak bir parçanın hareketi bütünü etkileyeceği gibi devletlerin iç sistemlerinde yaşanan bir değişim ve hareket uluslararası sistem bütünü etkileyecektir.

Bu konuyu bir örnek ile destekleyecek olursak; bir ülkede yaşanan bir darbe uluslararası sistemde bulunan aktörleri de etkilemektedir. Çünkü o ülkenin uluslararası sistemdeki rolü değişecek ve dış politika çıkarlarından önce iç düzenini sağlamak için harekete geçecektir. Böylelikle uluslararası sitemde dengeler değişecek ve oyun yeniden kurulacaktır.

Sonuç olarak, iç siyasal sistemler uluslararası sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Birbirinden ayrı düşünülemez ve değerlendirilemez. Devletlerin gerek iç siyasetlerinin gerekse dış politikalarının uluslararası sisteme tezahürü tüm dengeleri değiştirmekte ve güç dengesi sistemini yeniden inşa etmektedir.

[irp posts=”31103″ name=”21. Yüzyılda Türkiye – Latin Amerika İlişkileri: Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi Faaliyetleri Kapsamında Bir Değerlendirme”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] “Siyasal Sistem ve Rejim Nedir?”, 08.11.2017, https://sarkac.org/2017/11/siyasal-sistem-ve-rejim-nedir-ersin-kalaycioglu/ (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

[2] “Uluslararası Sistem Nedir? Alt Modeller Ve Temel Özellikleri”, 29.11.2018, https://www.ilimvemedeniyet.com/uluslararasi-sistem-nedir-alt-modeller-ve-temel-ozellikleri.html (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

Kaynaklar

“Dış Siyaset”. T.y. https://www.atam.gov.tr/duyurular/dis-siyaset (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

“Günümüzde Uluslararası Sistem: Yapı ve Belirleyiciler”. 28.02.2018. https://kureselcalismalar.com/gunumuzde-uluslararasi-sistem-yapi-ve-belirleyiciler/ (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

“Siyasal Sistem ve Rejim Nedir?”. 08.11.2017. https://sarkac.org/2017/11/siyasal-sistem-ve-rejim-nedir-ersin-kalaycioglu/ (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

“Uluslararası Sistem Nedir? Alt Modeller Ve Temel Özellikleri”. 29.11.2018. https://www.ilimvemedeniyet.com/uluslararasi-sistem-nedir-alt-modeller-ve-temel-ozellikleri.html (Erişim Tarihi: 20.02.2021)

Waltz, Kenneth, George H. Quester. “Uluslararası İlişkiler Kuramı ve Dünya Siyasal Sistemi”. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları: Ankara, 1982.
[/vc_toggle]

Irak’ın Kült Lideri: Saddam Hüseyin (1937 – 2006)

Irak’ın tarihine damga vurmuş bir lider olan Saddam Hüseyin, 1937 yılının 28 Nisan Günü Tikrit şehrinin El Avja köyünde dünyaya geldi. Maddi durumu iyi olmayan ve çobanlık yapan Saddam Hüseyin’in babası, Saddam’ı görmeden ölmüştü. Annesi, eşinin ölümünden sonra Saddam’a bakamamış ve onu kardeşine göndermişti. Saddam, küçük yaşta annesinden ayrılarak subay olan dayısının yanına gitmek zorunda kaldı. Sünni bir ailenin çocuğu olan Saddam, dayısının hapse girmesi ile tekrar annesine gitti. Ancak dayısı kısa süre sonra serbest bırakılınca tekrardan dayısına gitti. Dayısı, Saddam’ın askeriyeye girmesini istiyordu ancak Saddam daha çok siyasete yatkındı. Nitekim, 1957 yılında Baas partisine katıldı. Siyasete yatkın olduğundan partide hızla yükseldi. Öyle ki Baas’ın 1959 yılında General Kasım’a karşı gerçekleştirdiği darbe olumsuz sonuçlanınca ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

1962 yılında gittiği Mısır’da hukuk tahsili yapmaya başladı. Baas’ın ertesi yıl Kasım’ı devirmesi ve yönetime geçmesi ile Irak’a dönmeye karar verdi. Ülkesine döner dönmez Sacide Talfah ile evlendi aynı yıl içinde. General Arif’in Baas’ı yönetimden indirmesi sonucunda, Baas ile yakın ilişkisinden ötürü hapis cezasına çarptırıldı. Ancak hapiste kalmak istemeyen Saddam, firar etmeyi başardı. Böylelikle Baas’ın kemik kadrosunda yerini almaya başlayacaktı.

Nitekim, Arap milliyetçiliğini savunan ve dini ikinci plana koyan Bass’ın 1968 darbesinde baştaki isimlerden biri oldu. Darbeden sonra ülkenin başına geçen Hasan El Bekr’in daha sonra istifasını sağlayarak 1979 yılında yerine geçti. Böylelikle yirmi dört yıl boyunca iktidarda kalacak ve Irak’ı birçok savaşa sokacaktı.[1] Bass ideolojisi tamamı ile Pan-Arap birliği temelli oluşumdur. Bu sebeple din bu birlik önünde en büyük engellerden biri olarak görülmekte ve halkı ayrıştırmaktadır. Halk genellikle Şii- Sünni ayrımı yüzünden acılara ve ölümlere maruz kalmaktadır. Bu yüzden laik bir sistemi savunan Baas İdeolojisi, Arapların birleşmesinin ancak dini arka plana tutmakla da mümkün olacağına inanıyordu. Bu mezhepsel farklılıklar Arap toplumunun zayıf yönünü oluşturuyordu. Bu idealler perspektifinde bir görüşe sahip olan Saddam Hüseyin’de iktidara gelir gelmez bunun bilinci ile İran’a savaş açmıştı. Bu savaşın birçok sebebi olduğu görünse de temelde iki sebep vardı. Bunlar; İran Devrimi ile Şii hareketinin ülkeyi etkileyeceği endişesi ve Saddam’ın Arap milliyetçisi olarak Arap coğrafyasında lider olmak istemesiydi. Bu sebeplere Humeyni’nin kışkırtıcı söylemleri ve Basra’da genişleme çabaları da eklenebilirdi. Nitekim, Basra Körfezi’nde ki sınırlar için Saddam, İngilizleri suçluyordu. İngilizlerin sınırları kendi çıkarları doğrultusunda çiziklerini ve bu yüzden Irak’ın Basra Körfezi’ne tam anlamıyla istifade edemediğini ifade eden Saddam bu sınırları kabul etmiyordu.

Şattülarap olarak adlandırılan Fırat ve Dicle’nin kesiştiği noktanın Irak’ın olması gerektiğini savunuyordu. Bunlardan ötürü bu bölgeler için bir savaş gerekliydi. Saddam, İran’ın devrim dolayısıyla güçsüz olduğunu ve savaşın istediği gibi sonuçlarını düşünüyordu. Baas ideolojisi sosyalizm temelli olduğundan   SSCB ile sıkı ilişkiler içinde olmasına rağmen 1980 yılında başlayan savaştan önce ABD’nin karşıtı olan Saddam’ın, ABD ile ilişkisi 1982’den itibaren Humeyni tehdidine karşı yumuşamıştı. Böylelikle girdiği savaşta İran’ın beklenmedik gücüyle şoke olan Saddam, ABD’nin desteğiyle savaş sırasında kaybettiği toprakları geri kazanabildi. Sekiz yıl süren savaştan her anlamda büyük zarar görerek çıkmıştı. Aynı şekilde bu savaş aslında Saddam için sonun başlangıcı olmuştu. Çünkü sonunu hazırlayacak olan ABD daha sonra ayrı düşecekti. Bu savaşı ekonomik olarak ülkesini güçlendirmek ve Basra’dan elde edeceği kazanımla petrol ihracatını artırmak istese de bunda başarılı olamamıştır.[2] Saddam Hüseyin İran Savaşı’nın verdiği zararı telafi etmek yerine yeniden silahlanarak, ekonomik olarak zor durumda olan ülkeyi ve halkı görmezden gelmeye devam ediyordu. Buna rağmen Irak siyasetine adını yazdırmayı başarmıştı. Ülkede gitgide güçlenmekte ve kült bir konuma gelmekteydi. Nitekim, kült bir pozisyona gelmek, liderliğini her yerde her anlamda halka hissettirmek demektir. Yani algı yoluyla halka pozisyonunu hissettirmektir. Mesela Saddam, ülkenin her noktasında posterler, heykeller ve medya kanalları ile kendisini toplumun her kesimine kabul ettirmiş ve halkın gözünde bir efsane olarak görülmeye başlamıştır. Bu yüzden İran ile olan savaşın ardından bile destek görmeye devam ediyordu.[3]

Bu özgüvenle, İran Savaşı’nın telafisi için gözünü Kuveyt’e dikmişti. İran ile olan savaşa benzeyen noktaları yine İngilizlerin kendine göre sınır belirlemesi ile tarihte parçaları olan Kuveyt’i zorla Irak’tan kopardığını iddia ediyordu. Bu iddialar ile Saddam’ın ordusu 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’e girdi. Ancak Kuveyt’te işgali beklediği gibi olmadı.

Çünkü İran Savaşı’nda müttefik olduğu ABD bu savaşta karşısında yer almıştı. Bu savaş sonucunda ABD, Saddam’ı bir tehdit olarak görmeye başladı. 1991’de Körfez Savaşı olarak adlandırılan savaş bittiğinde, ABD Saddam’ı indirmek için çalışmalara başladı. Nitekim, ABD nükleer silah bahanesiyle uluslararası camiayı takmaz bir tavırla 2003 yılında Saddam’ı yok etmek için Irak’ı işgal etti. Ancak BM raporlarında nükleer silahlara dair bir kanıt olmamasına rağmen ABD, Saddam’ı 2003 yılının nisan ayında yakaladı ve Saddam, 2006 yılında resmen tüm dünyanın gözü önünde idam edildi.[4] Sonuç olarak, Irak siyasetinde kült bir pozisyona gelmiş olan Saddam Hüseyin, Körfez Savaşı ile birlikte bir pozisyonunu kaybetmeye başlamış ve ABD işgali ile halk tarafından desteklenen operasyonlarla devrilmiştir. Pan – Arap ideolojisi ve Arap milliyetçiliği yapısı ile yaklaşık olarak yirmi dört yıl iktidarda kaldıktan sonra geriye, bölünmüş ve yoksullaşan bir Irak bırakmıştı. Saddam’ım devirerek, barış getirmek istediğini söyleyen ABD’nin barış anlayışı, Irak halkına kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi.

[irp posts=”27553″ name=”Baas Partisi’nden İdama: Saddam Hüseyin”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar  

[1] Wikipedia, 03.02.2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Saddam_H%C3%BCseyin

[2] SAK Emre, “Saddam Hüseyin Döneminde Irak”, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü”, Lisans Bitirme Projesi, Konya, 2019, s.5-8

[3] ÇAKI Caner ve GÜLADA Mehmet Ozan, “Duvar Resimleri Üzerinden Kült Liderlik Propagandası: Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin Üzerine İnceleme”, Dördüncü Kuvvet Uluslararası Hakemli Dergisi, 2018, ss.7-24, s.11-13

[4] ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012 s.460-480

Kaynaklar

ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

ÇAKI Caner ve GÜLADA Mehmet Ozan, “Duvar Resimleri Üzerinden Kült Liderlik Propagandası: Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin Üzerine İnceleme”, Dördüncü Kuvvet Uluslararası Hakemli Dergisi, 2018, ss.7-24

SAK Emre, “Saddam Hüseyin Döneminde Irak”, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü”, Lisans Bitirme Projesi, Konya, 2019

Wikipedia, 03.02.2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Saddam_H%C3%BCseyin
[/vc_toggle]

Doğu Anadolu’da Ermeni Faaliyetleri: 1878-1895 Yılları Arasında Zeytun’daki Ermeni Olayları

Ermeniler Osmanlı tebaası içerisinde, özellikle sosyokültürel anlamda, önemli bir yere sahipti. Dönem seyahatnameleri Ermenilerin tıpkı Türkler gibi yaşadığını, giyim-kuşam ve sosyal hayat gibi noktalarda benzerliklere sahip olduklarını söylemektedir. Ancak Osmanlı klasik dönemindeki ihtişamdan uzakta ve toplumsal ayrıklığın had safhada olduğu 19. yüzyıl; Osmanlı’da azınlıkların bağımsız olma idealleriyle isyan, ayaklanma ve bağımsızlık gibi süreçlere tanık olmuştu. Bu olayların yaşandığı yerlerden biri olan Maraş’ın Zeytun kazası, 1878’ de imzalanan Berlin Antlaşması sonucunda, Ermenilerin açtıkları okullar, kurdukları gazeteler ve örgütlü faaliyetleri ile isyanları organize etmesi, bölge halkını kışkırtmasıyla büyük isyanlara şahit olmuştu. 1915’e değin Zeytun’da bölgedeki Ermenilerin eşkıyalığa meyletmesi ve bunu geçim kaynağı görmesi ve vergi vermemeye gayret etmeleri sebebiyle de sıkça isyanlar çıkmıştır. Bu sebeple Zeytun’daki Ermeni isyanları o dönem doğu vilayetlerinde çıkan diğer isyanlara nazaran daha çok dikkat çekmiştir.

1878-1895 Yılları Arasında Ermeni İsyanlarını Körükleyen Süreç

“Zeytun, Maraş vilayetine bağlı, çok dağlık bir kaza merkeziydi. Burada bulunan dağların her tarafında bol miktarda Zeytin ağacı bulunduğundan, buraya Zeytun denilmiştir. Kasabanın bugünkü adı ise Süleymanlı’dır.” [1] Bölgede Ermeniler ve Müslümanlar bir arada yaşamaktaydılar. Zeytun’daki Ermeniler; ticaret, arazi sınırlı olsa da tarım, madencilik ve demircilik ile uğraşmışlardır. Geçinmekte zorlandıkları dönemlerde ise eşkıyalığa yönelip yol kesme ve yağma yapanları da olmuştur.

Zeytun’dan eski bir görünüm

Ermeniler başta Çarlık Rusya’sına nazaran Osmanlı’nın kendileri için daha güvenli olacağına kanaat getirmiş olsalar da savaş sonrasında bu durum değişmiştir. Bölgede isyanlar, Osmanlı-Rus harbinin olduğu 1877-1878 yıllarının ardından iyiden iyiye körüklenmiştir. Savaşın ardından toplanan Berlin Kongresi sırasında ve sonrasında iki isyan çıkarmışlardır. Çıkarılacak bir isyan ile Bulgarlar gibi Avrupalı devletlerden destek görmeyi amaçlamışlardır.

Nihayet 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması ve 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Muahedesi’ne Ermenilerle ilgili 16. Madde ve 61. Madde konulmuş, bu maddeler ile Ermeniler ilk defa milletlerarası politika gündemine getirilmişti [2]. Bu anlaşmanın 16. maddesinde Ermenilerle ilgili “Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyaletlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği ıslahat ve tensikatı vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Kürtlere ve Çerkezlere karşı Ermenilerin emniyetlerini koruyacağını taahhüt eder.” hükmü yer almıştır [3]. Anlaşmanın bu maddesi ile Ruslar Ermenileri himaye etme ve Osmanlı’nın iç işlerine müdahil olma fırsatını yakalamıştı. Öte yandan 61. maddede ise “Babıali, Ermenilerle meskûn vilayetlerde mahalli ihtiyaçların lüzum gösterdiği tensikat ve ıslahatı vakit geçirmeksizin tatbik etmeyi ve Çerkezler ile Kürtlere karşı oraların güvenliğini temin etmeyi deruhte eder. Babıali bu yoldaki tedbirlerini onların tatbikine nezaret edecek büyük devletlere muayyen zamanlarda bildirecektir.” ifadesi yer almıştı [4]. Ayrıca bu dönemde Zeytun’a muhtariyet verilmesi girişimlerinde de bulunmuşlardır. Bunun dışında Ermeni Patriği Nerses de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e yolladığı 13 Nisan 1878 tarihli bir muhtırada, Ermeniler ile Türklerin bir arada yaşamalarının imkânsız olduğunu belirterek, Doğu Anadolu ile Çukurova’da olduğu gibi, güvence altına alınmış bir Hristiyan yönetimi istiyordu [5].

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi amblemi

Netice olarak Ermeniler anlaşma maddelerinde ilk defa yer almış ve artık aldıkları güvenceler ile daha örgütlü hareket etmişlerdir. Anlaşma ardından açılan Ermeni okulları ve Avrupa’da yayımladıkları gazeteler halkı çıkarılmak istenen isyanlar için kışkırtmıştır. Komiteler kurarak silahlanmışlardır. Komitelerin en bilinenleri ise Hınçak ve Taşnak komiteleri olmuştur. Bağımsız bir Ermeni devleti kurma idealinde olan bu komiteler, kısa zamanda Zeytun’da da çeteleşebilmişlerdir.

Ermenilerin 1878-1879 Yıllarındaki İsyanları ve Nedenleri

Ermenilere göre ayaklanmanın iki sebebi vardı:

1- Ceyhan Nehri kenarındaki Ermeni toprakları Çerkezler, Müslümanlar ve Maraş’ta bulunan Türk beyleri tarafından zorla veya zaman aşımı gibi çeşitli hilelerle alınmıştı.
2- Şehirde yaşayan fakir Ermeni halkından zulümle fazla vergi alınıyordu [6].

Gerçekleri yansıtmayan bu sebepler Ermeniler için isyan etme bahaneleri olmuştur. Ermeniler’in lehlerine olan politik durumu kötüye kullanma gayeleri açıkça ortadaydı. İngiltere açıkça Anadolu’daki Ermeni faaliyetlerini destekliyordu. 1878 yılının güz aylarında Zeytun’daki Ermeniler yoğun örgütlü faaliyetlerinin ardından büyük isyanlarından birine giriştiler. 1878’deki isyana giden süreci körükleyen olay ise İsyandan daha önce yapılan düzenlemeyle Tacirli, Bozdoğan, Cerid, Farsaklı ve Afşar gibi aşiretlerin yaz mevsiminde yaylaya çıkmalarının menedilmesi ve yerleşik duruma geçmelerine çalışılmasıydı fakat Yörükler bir süreden beri tekrar Zeytun dağlarında ve Zeytun hududu dâhilindeki bazı bölgelerde yaylanmaya başlamışlar, bu da Zeytunlular nazarında verdikleri rahatsızlık dolayısıyla şikâyet konusu olmaya başlamıştı [7]. İsyan bu sebepten dolayı alevlenmiş ve kısa sürede çatışmalar çıkmıştır. Ermeni eşkıyalar köyleri soyup, insanları öldürmüş ve yaralamışlar, Zeytun’daki camiyi ve hükümet binalarını yakmışlardır. “Bunun üzerine Halep valisi Kâmil Paşa ve komutan Veysi Paşa bir miktar asker ile Zeytun’a intikali ile 1200 kadar silah toplamışlar, 200 kişiyi tutuklamışlardır [8]. Bu tutuklamalar İngiliz Konsolos Henderson tarafından tepkiyle karşılanmış, Ermenilerin salıverilmesi istemiştir. Ancak Kâmil Paşa bunu yapmamıştır. 1878’deki bu isyan, özellikle İngilizlerin olayların ardından yargı sürecine müdahil olmaya kalkışmaları ile dikkat çekmiştir. Zeytun’da I. Dünya Savaşı’na değin sürecek olan ve durulmayan isyan halinin 1878’deki isyan girişimi ile başlamış olduğunu söylemeliyiz. Devam eden süreçte İngilizler, Kâmil Paşa’nın görevinden azledilmesi için hükümete yoğun baskılarda bulunmuştur.

Nitekim yoğun baskılar neticesinde Mart 1879’da görevinden azledilmiştir. Ardından Avrupalılar Berlin Muahedesi ’ne atıfta bulunarak 61. maddenin gerektiği gibi uygulanması için baskı yapmışlardır. Bunun üzerine anlaşma maddelerinin gerektiği gibi uygulanması ve Zeytun’daki olayları incelemek adına bir komisyon kurulmuştur. Bu bağlamda kurulan komisyona Halep İngiliz Konsolosu Mr. Henderson’la beraber Sis Katogikos’u da katıldı [9]. Komisyon çalışmaları neticesinde Zeytun’daki Ermenilerin yakındıkları vergi problemleri sebebiyle vergi yüklerinin azaltılmasına karar verilmiştir. Ayrıca af çıkarılması, aşiretlerin Zeytun bölgesine girişinin engellenmesi ve toplanan silahların geri iadesi gibi kararlar da verilmiş ve tüm bu kararlar hükümet tarafından kabul edilmiştir. Bunun dışında kaymakam yardımcısının bir Hristiyan olması, Zeytun idaresinde Müslüman ve Hristiyanların eşit yer alması ve bölgede güvenliğin tesisi için bir kışlanın inşasına da karar verilmiştir. 1878 ve 1879’daki bu isyanlarla Ermenilerin, özellikle vergi yükünün azaltılması konusunda istedikleri imtiyazların bir kısmına ulaştığını söyleyebiliriz. Bu sebeple ilerleyen yıllarda, başta 1895’teki isyana değin, Avrupa’daki etki alanlarının genişlediğini ve bağımsız Ermeni devletine dair ideallerinin daha da güçlendiği bir gerçektir.

1890-1895 İsyanları Öncesi Ermenilerin Silahlanması

Ermenilerin 1878-1879 yıllarında çıkardığı isyanlar komisyon tarafından kabul edilen şartlar sebebiyle bir zaman durulmuştu. Ancak Osmanlı-Rus Harbinden sonra Ermenilerin çıkardığı isyanların temelinde bağımsızlık isteği söz konusu olduğu için hükümet tarafından yapılacak herhangi bir reform ile veyahut da tedbirlerle isyanları önlemek söz konusu olmamıştır. Artık Avrupalılardan ve bilhassa İngilizlerden destek bulan ve onların desteğiyle silah temin eden Ermeniler, büyük bir isyan girişimine ve daha geniş bir örgütlenme safhasına geçtiler.

Silahlar Osmanlı ülkesine genellikle deniz yoluyla güney ve kuzey sahilleri kullanılarak sokulmuştur. Avrupa ve Amerika’dan getirilen silahlar, İngiltere’nin yönetimindeki Mısır ve Kıbrıs’ta bulunan komite üyeleri tarafından depo edilmiş, buradan da İskenderun, Mersin ve Adana sahillerine boşaltılarak Zeytun’a ulaştırılmıştı [10].

İngiliz gemileri de Osmanlı sularında rahatça hareket edebilme imtiyazlarını da kullanarak bu silahları İstanbul’a bile ulaştırabilmiştir. Ayrıca Ermeniler kendileri de silah yapımı uğraşında bulunmuşlardır. Bunun dışında askeri birliklerin silahlarını ve cephanelerini de çalmışlardır. Silahların ev aramalarında bulunma ihtimaline karşı da tedbirli olan Ermeniler, silahları kırsal alanda aranma ihtimali olmayan noktalarda saklamışlar ve kendi ürettikleri silahları da bu kırsal alanlarda üretmeye koyulmuşlardır. Ermeni olaylarını körükleyen süreci ele alırken belirttiğimiz komite faaliyetlerine girişmiş olmaları da bu dönemde isyanları daha organize bir hale büründürmelerine sebep olmuştu. Bu sebeple 1879’da kurdukları “Kilikya Vatanseverleri Topluluğu” derneği ile başlattıkları örgütlü süreç, 1887’de Hınçak ve 1890’da Taşnaksutyun komiteleri ile daha da organize olmuştur. Anadolu’daki Ermeni faaliyetleri Hınçak ve Taşnaksutyun komitelerinin kurulması ile önemli bir eşik atlamıştır. Komiteler Atina’dan İstanbul’a ve doğu vilayetlerine kadar geniş bir örgütlenmeye sahip olmuştu. Gerek edindikleri silahlar gerekse geniş örgütlenmeleri, 1890-1895 yılları arasında, Ermenilerin büyük, yeni karışıklıklar çıkarmasını sağlamıştı.

1890-1895 Yıllarındaki İsyanlar

Ermeniler, 1890-1895 yıllarında çıkardıkları olayların öncesinde silahlanma faaliyetlerini büyük bir hızla yürütmüş ve komitelerin harekete geçecekleri zamanı ve yerleri belirlemek için 1887 yılında Bükreş’te toplanmıştır [11]. Başlatacakları isyan için bilgi alışverişinde bulunmuşlardır. Ermeniler, bağımsız bir Ermeni devleti kurma fikriyle yurt dışında kurdukları Hınçak Komitesi ile, Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı bölgelerde isyanlar çıkararak büyük devletlerin Ermeni sorununa müdahale etmelerini sağlamayı amaçlamıştır.

Zeytun İsyanından iki Ermeni kadın

Zeytun bu düşünceyi gerçekleştirmek için çok uygun bir yer olarak görülmüş ve bu amaçla Hınçak Komitesi, 1893 yılında bazı üyelerini Kilikya bölgesine göndermiştir [12]. Nitekim Avrupalıların Ermeni meselesi ile yeniden ilgilenmesini de sağlamışlardır. Zeytunda bu isyanı organize eden ise Toros doğumlu Aghassi adında bir komitecidir. İsyan öncesindeki silahlanma ve örgütlenme faaliyetlerinde aktif olarak bulunmuş ve Zeytun‘daki isyanı yürütmüştür. 1895 yılının Temmuz ayında Aghassi öncülüğünde Zeytunlu Ermeniler toplanmışlar ve isyan öncesi faaliyetlerini değerlendirmişler, isyana son şeklini vermişlerdir. Bunun dışında İstanbul’da 30 Eylül 1895 tarihinde cereyan eden Ermeni ayaklanmasından sonra nümayişçilerin büyük bir kısmı, Beyoğlu, Galata, Kumkapı kiliselerine sığınmışlardır.

Ve Hınçak Komitesi üyeleri sığındıkları yerden hiç ayrılmamış, İngiliz Büyükelçiliği’nin yakınındaki kilisede çalışmış ve Zeytun’daki bütün faaliyetleri buradan yürütmüşlerdi [13]. İlk çatışma ise 17 Ağustos 1895’te jandarma ile giriştikleri çarpışma ile başlamıştır. Daha sonra 19-20 Ekim’de Aghassi ve Zeytunlu arkadaşları önce Kemer köyüne ardından ise Kireç ve Döngel köylerine saldırmışlardır. Bu sebeple Zeytun’daki Ermeni faaliyetlerinin sadece Zeytun ile kısıtlı kalmadığını ve burada oluşan örgütlü yapının civar köyleri de etkilediğini söyleyebiliriz. Zeytun’u da Ermenilerin bulunduğu diğer kazalardan ayıran nokta ise budur. Daha sonraki süreçte Ermeniler münferit veya toplu olarak karışıklıklar çıkarmışlardır. Zeytun ve Maraş’ta hemen hemen her gün Ermeni çetelerin Müslüman halka ve askerlere saldırdığı olaylar yaşanmıştır. Zeytun kışlası ve hükümet konağı da sayıları on bini bulan Ermeniler tarafından kuşatma altına alınmış ve birliklerin ilk anda karşılık vermesi engellenmiştir. Kuşatmada aç susuz kalan askerler 30 Ekim 1895 tarihinde teslim olmak zorunda kalmışlardır. Zira telgraf tellerinin Ermeniler tarafından kesilmesi yaşananları iletmelerine mâni olmuştu [14]. Askerlerin içlerinden bir kısmı kaçmayı başarsa da 400 kadar asker esir tutulmuştur. Bu haber ise telgrafla sonraki gün ulaştırılabilmiştir. Bunun üzerine Elbistan ve Maraş’ta bulunan 700 asker, Zeytun kışlasında kuşatma altında ve esir halde bulunan askerleri kurtarmak için Zeytun’a gönderilmiştir [15]. Bu birlik yeterli olmamış ve ek birlikler ile durum kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Daha sonraki süreçte Ermenilerin uzun süredir çıkardıkları isyanlar ve yarattıkları karmaşıklıklar sebebiyle 3 Kasım 1895’te sıkıyönetim ilan edilmiştir. Böylece asayiş sağlanmak istenmiş ve bu bir süre sağlanmıştır. Ancak bir süre sonra hükümet tarafından alınan tedbirlere rağmen olaylar bir türlü önlenememiş yeniden alevlenmişti. Nitekim tekrar isyan hazırlıklarını tamamlayan Ermeniler, 16 Kasım 1895 Cumartesi akşamı saat altı sularında Akdere kilisesi civarında harekete geçmişlerdi [16].

Çıkardıkları olaylarla önce bir Müslümanı öldüren Ermeniler ardından toplandıkları Akdere Kilisesi’nden Müslümanlara ve askeri birliklere uzun süre ateş etmişlerdir. Olaylar gece karanlığının kendini göstermesi ile durulmuş ama bu süre zarfına kadar biri çocuk iki Müslüman öldürülmüştür. Ayrıca ilçenin pek çok yerinde yangınlar çıkarıp büyük tahribatlara sebep olmuşlardır. Ermeniler tarafından kasten çıkarılan bu yangın, 150 kadar evin yanmasına neden olmuştur [17]. Ardından Maraş Kumandanı Ziver Paşa birliği ile olayları sonlandırmayı başarmış, bölgedeki yangının kontrol altına alınmasını sağlamıştır. Olayların neticesinde 27 Müslüman 97 Ermeni ölmüş ve pek çok yaralı olmuştur. Dağlara çekilen Ermeni komitecilere karşı ordu birlikleri, Zeytun ve bölgedeki diğer kazaları ablukaya almıştır. Harekâtı yöneten Mustafa Remzi Paşa; Miralay Ali Bey ve Mirliva Selim Paşa’nın birlikleri ile harekâtı sürdürmüş ve Ermenilerle çatışmaya girişmiştir. Çatışmalar çok şiddetli geçmiş ve Aralık’ın 20’sine kadar yaklaşık 7500 civarı asker ve Müslüman halktan pek çok kişi çatışmalarda ölmüştür. İlerleyen süreçte Zeytun’u tamamen kuşatmayı başaran ordu birlikleri, kışlaya sığınan Ermenilerin şiddetli karşılıkları ile boğuşmuştur. Burada direnmeye devam eden Ermeniler, birliklere çok fazla kayıp verdirmiştir.

Bunun üzerine Mustafa Remzi Paşa, Zeytun’da bulunan sivil halkın oradan tahliye edilmesini ve böylece Zeytun’u yakarak isyancıları alt edebileceğini üstlerine bildirse de bu öneri kabul görmemiştir. Zira konu II. Abdülhamit’e iletildiğinde kendisi bunun daha fazla sivil ölüme sebep olacağını belirterek reddetmiştir. 23 Aralık’ta önce kışla çevresinin ele geçirilmesi ve ardından yoğun çatışmalar sonucu kışlanın yakılması ile kışladaki olaylar son bulmuştur.

Olayların ardından kışla yakılmadan önce bazı Ermenilerin kışladan kasabaya açılan tünellerden kaçtığı anlaşılmıştır. Bu sebeple asla kışlada bulunanların gerçek sayısı bilinememiştir. Olaylar neticesinde özellikle Avrupalıların, elçileri vasıtasıyla, Babıali’yi baskı altına alması ve müdahil olma işaretleri vermesinden dolayı karışıklığın derhal neticelendirilmesi gerekmiştir. Bu sebeple Maraş mutasarrıflığı Ermeni Marhasası ve ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti Zeytun’a göndermişlerdir [18]. Harekatın yavaşlamasını isteyen İngilizler, Ermeni sivillerin kuşatıldığını haberleri duyduklarını belirtmiştir. Ancak bu durum aksine Müslüman köylerinde sivil halkın Ermenilerce kuşatılıp öldürülmesiyle alakalıydı. Bu sebeple II. Abdülhamit harekatın sürüncemeye uğramamasını ve sonlandırılması gerektiğini belirtmiştir. Ardından sadrazam olaylarla bizzat ilgilenen elçiliklere, Müslümanların katledildiklerini ve köylerinin yakıldığını iletmiştir. Ancak buna rağmen elçilikler üzerinden Avrupalı devletlerin baskıları devam etmiştir. Padişah’ın emri üzerine gönderilen Ethem Paşa 2 Ocak 1896 tarihinde saat 13’te Zeytun’a gelmiş ve komutanlığın yetkilerini üzerine almıştır. Zeytun isyanı ile ilgili evrakı Mustafa Remzi Paşa’dan alan Ethem Paşa, daha önce kendisine verilen talimat üzere hareket etmiş ve gerekli düzenlemeyi yapmıştır [19]. Tam da bu zamanda Ermenilerin uzun süredir Avrupalılardan beklediği müdahale yapılmış; Rusya, İngiltere, Avusturya, İtalya, Fransa ve Almanya isyancılar ve Osmanlı hükümeti arasında arabuluculuk etme tekliflerini iletmişlerdir. Hükümet ise baskılar ve uzayan isyan sebebi ile teklifi kabul etmiştir. Görüşmelerde Osmanlı Devleti, Ermenilerin silahlarını, reislerini ve cinayet işleyenleri hükümete teslim etmelerini, esir askerleri ve Müslümanları serbest bırakmalarını, Zeytun kışlasının yeniden inşa edilmesine yardım etmelerini ve hiçbir talep ve teklifte bulunmamalarını şart koşmuştur [20]. Ancak bu şartlar çoğunlukla kabul edilmemiş ve Ermenilerin teslim olması adına yapılanlar Ermenilerin lehlerine neticelenmiştir. Görüşmeler neticesinde kabul edilen şartlar kısaca şunlardır;

• Zeytunlu Ermeniler komite reislerini hükümete teslim etmeyi reddetmiştir.
• Bu komitecilerin Osmanlı Devleti’ni terk edip, aracılık eden altı devletin masrafları karşılaması ve güvenliği sağlaması ile Avrupa’ya gitmeleri taahhüt edilmiştir.
• Zeytunlu Ermeniler başta olmak üzere Zeytun’a sığınan ve yolcu olan tüm Ermenilere karşı genel af ilan edilmesi kararlaştırılmıştır.

• Daha önce atanan Hristiyan kaymakam yardımcısı kararı dönüştürülmüş ve Zeytun’a bir Hristiyan kaymakamın görevlendirilmesi kabul edilmiştir.
• Zeytun’daki güvenlik görevlilerinin, askerlerin, hükümet memurlarının Zeytunlulardan olmasına karar verilmiştir.
• Zeytunluların, vergi borçlarını ödemeyeceği kabul edilmiş ve beş yıl için vergiden muaf tutulmuşlardır.
• Vergilerin, herkesin kudretinde göre alınması kararlaştırılmıştır [21].
• Zeytunluların din hürriyeti Avrupalılar tarafından garanti altına alınmıştır.
• Ermenilerin kışlayı yeniden inşa etmeyeceği bunun hükümet tarafından yapılacağı belirtilmiştir.
• Avrupalı devletlerin Maraş’a konsolosluk açabileceğine ve Zeytun’daki idareyi denetleyebileceklerine dair karar alınmıştır.
Anlaşma metninin ilanın ardından Ermeniler büyük bir coşku ile bunu kutlamışlar ve bu şekilde isyan sonlanmıştır. İsyan sonucunda Zeytun ve Maraş’ın diğer kazalarında, halkın olaylar sebebiyle mecburi göçlerini de dikkate alırsak, büyük bir demografik değişim söz konusu olmuştur. Ayrıca gerek çatışmalar gerekse hastalık gibi zor yaşam koşulları sebebiyle Ermeni ve Müslüman halktan pek çok kayıp söz konusu olmuştur. Şüphesiz 19. yüzyıldaki Ermeni isyanları içerisinde en kanlılarından biri Zeytun’daki isyanlar olmuştur. Zeytun isyanında; Alman misyoner Lepsius’a göre 6000, isyanın lideri Aghassi’ye göre 125 Ermeni ölmüştür. İsyan gerek salgın hastalıklardan gerekse barınacak yerleri olmadığından soğuk hava şartları nedeniyle 13000 Osmanlı askeriyle 7000 sivil Müslüman ölümü ile sonuçlanmıştı [22].

Sonuç Yerine 

Osmanlı’da farklı dinlerden olsalar da yıllarca benzerlikleri ile ön plana çıkan Ermeni ve Müslüman halk arasındaki bağ, özellikle bu dönemdeki olaylar neticesinde kopmuştur. Çıkarılan isyanlar sonucunda kapsayıcı bir yargılamaya tâbi tutulmayan ve hatta cezalandırılmayan Ermeni komiteciler için bu dönemdeki olaylar yeni bir başlangıca zemin hazırlamıştır. Zira Berlin Muahedesinden sonra çıkarılan 1878-1879 ve 1890-1895 yıllarındaki Ermeni isyanlarının dönem itibariyle sonlandığı belirtilse de çıkarılan tüm bu isyanların I. Dünya Savaşı’na değin geniş bir perspektif içerisinde ele alınması gerekliliği malumdur.

Özellikle 1878 yılından sonraki isyanların bağımsız Ermeni devleti ideali neticesinde çıkarıldığı ve bu ideali gerçekleştirmeleri için yardım eden Avrupalı devletlerin de desteği ile Ermenilerin, arzuladıkları bağımsızlığa kavuşana dek isyanlarını sürdürmeyi amaçladıkları aşikardır. Bu sebeple Ermenilerin çıkardıkları olaylar sonlanmamış, zamanla dönüşerek daha büyük isyanlar halini almıştır. Osmanlı dönem hükümetlerinin aldığı tedbirler ise buna mâni olamamıştır. Sonuç olarak Ermeniler Avrupa’da nüfuzlarını daha da genişletmişler, çökmekte olan bir devletten bağımsız bir Ermeni devleti kurma ideallerine daha fazla bağlanmışlardır. Osmanlı Devleti ise bu olaylar neticesinde Avrupalı devletlerin daha fazla iç işlerine karışmalarına engel olamamış ve küçük düşürücü bir durumda kalmıştır.

Mahsun Demir 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”25973″ name=”Tarihin Yakın Penceresi: 93 Harbi (1877-1878)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Yahya Bağçeci, “1895 Zeytun Ermeni İsyanı”, Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 2008, s.124
[2] Erdal İlter, “Ermeni Mes’elesi” nin Perspektifi ve Zeytun İsyanları (1780-1880), Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü, Ankara 1988, s.122
[3] Ahmet Eyicil, “1878 Zeytun İsyanı”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Dergisi (OTAM), Ankara, Sayı 10, s.29
[4] Ahmet Eyicil, a.g.m, s.30
[5] Erdal İlter, a.g.e, s.122
[6] Ahmet Eyicil, a.g.m, s.31
[7] Burhan Çağlar, “1878-1879 Zeytun Ermeni İsyanları ve İngiliz Said Paşa’nın Aldığı Tedbirler”, Ermeni
Araştırmaları Dergisi, Sayı: 46, 2013, s.171
[8] Erdal İlter, a.g.e, s.123
[9] Nejla Günay, Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2007, s.257
[10] Nejla Günay, a.g.e, s.274-275
[11] Nejla Günay, a.g.e, s.279
[12] Yahya Bagçeci, a.g.m, s.128
[13] Erdal İlter, Zeytun İsyanları (1780-1915), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1995, s.138
[14] BOA, Osmanlı Belgelerinde Ermeni İsyanları (1878-1895), I, Ankara 2008, No:43, 201
[15] Ahmet Eyicil, 1895 Maraş ve Zeytun İsyanı, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), Ankara 2007, s.168
[16] Ahmet Eyicil, 1895 Maraş ve Zeytun İsyanı, s.169
[17] Nejla Günay, a.g.e, s.293
[18] Nejla Günay, a.g.e, s.309
[19] Ahmet Eyicil, 1895 Maraş ve Zeytun İsyanı, s.195
[20] Yahya Bağçeci, a.g.m, s.141
[21] a.g.m, s.142
[22] Nejla Günay, a.g.e, s.323
Kaynaklar
Bağçeci Yahya, “1895 Zeytun Ermeni İsyanı”, Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 2008

BOA, Osmanlı Belgelerinde Ermeni İsyanları (1878-1895), I, Ankara 2008, No:43, https://www.devletarsivleri.gov.tr

Çağlar Burhan, “1878-1879 Zeytun Ermeni İsyanları ve İngiliz Said Paşa’nın Aldığı Tedbirler”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Sayı: 46, 2013

Eyicil Ahmet, “1878 Zeytun İsyanı”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), Ankara 2005, Sayı 10

Eyicil Ahmet, 1895 Maraş ve Zeytun İsyanı, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), Ankara 2007

Günay Nejla, Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2007

İlter Erdal, “Ermeni Mes’elesi” nin Perspektifi ve Zeytun İsyanları (1780-1880), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1988

İlter Erdal, Zeytun İsyanları (1780-1915), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1995
[/vc_toggle]

Derin Savaş ve Yıldırım Savaşı: Farklı Bir Dış Politika İncelemesi

Günümüz uluslararası ilişkileri kompleks ve karmaşık bir seyir halindedir. Devletlerin birbirinden farklı amaçları birbirinden farklı araçlarla kombine edip bunları farklı arenalarda etkin hale getirmesi ve bu sürecin işleyişi, uzman uluslararası ilişkiler analistlerinin bile kafasını karıştırmaktadır. Fakat esasında dış politika savaşın daha nazik araçlarla devamından başka bir şey değildir. Nasıl ki “savaş” politikaların başka araçlarla devam ettirilmesi olarak anılıyorsa (Clausewitz, Heuser: 2007), dış politika da savaşın başka araçlarla devam ettirilmesidir. Her ne kadar araçlar değişse de stratejiler yine savaş düzleminde kalmaktadır. Bunun sebebi ise çok basittir: dış politika alanı bir anarşidir, herhangi bir merkezi otoriter gücün olmadığı, güçlerin ademi merkeziyetçi yapıda bulunduğu bir uluslararası çevre (Waltz: 1979). Bundan dolayıdır ki “dışarı” için oluşturulacak politikalar da savaş temelli stratejiler üzerinden geliştirilecektir. Bu noktada modern zamanda ortaya çıkmış iki önemli askeri strateji modern dönem dış politikalarının büyük bir bölümünü açıklayabilecek kapasiteye ve yetkiye sahiptir. Dış politikaları bu şekilde iki büyük sınıfta tasnif etmenin iki büyük avantajı vardır: birincisi, dış politika anlayışında gerçekleşen büyük karmaşalardan kurtulmak bununla beraber anlaşılmayı kolaylaştırmak, ikincisi ise iki alan arasındaki benzerlikleri gösterip daha birbirine bağlı, kopuklukların yaşanmayı bir uluslararası ilişkiler anlayışı geliştirmek.

Bu iki askeri strateji derin savaş ve yıldırım savaşıdır. Yazının geriye kalanında derin savaş ve yıldırım savaşı tanıtılacak, sonrasında uluslarasın arenada çeşitli örnekler gösterilecek ve son olarak bu örnekler ve askeri stratejilerden yola çıkarak bu incelemeyi hegemon devletler/revizyonist devletler, ulusal güç ve kapasite kavramları içerisinde eriterek incelemeyi sistematik bir hale getirmek.

Yıldırım Savaşı, Nazi Almanyası’nın İkinci Dünya Savaşı yıllarında etkin olarak kullandığı fakat sadece onlara ait olmayan, geçmişi eskilere dayanan bir saldırı stratejisidir. Harekatın genel mantığı, düşmana karşı, mekanize, zırhlı ve motorlu piyadenin yakın hava desteği ile yüksek koordinasyon ile oluşturulan yoğun bir gücün düşmanın zayıf noktaları üzerine yıkıcı, kısa ve hızlı saldırılarla düşmanı o hattan sökmesi, geriye kalan harekât zamanında ise bu sürpriz ve hızla içerisine girdiği hattın geriye kalanını çembere alması olarak özetlenebilir (Frieser: 2005). Bununla beraber, yıldırım savaşı düşmanı afallatmak, tek ve kesin bir savaş ile (Vernichtungsschlacht) ile yenmek üzerine kuruludur. Yıldırım Savaşı bazı ön koşulları talep etmektedir. Bunlardan birincisi lojistik hatlarının aşırı esnemesinin önlenmesidir. Olası bir aşırı genleşme durumu dışarıdan gelecek partizan saldırıları, önemli kaynakların israfına ve vakit kaybına neden olacaktır. Bununla beraber, düşmanın ağırlık merkezi olan “Schwerpunkt” dikkatle ve özenle seçilmelidir. Ağırlık merkezinin dikkatsiz veya yanlış seçilmesi, harekât başarılı olsa bile yıldırım savaşının temel politikası olan “tek ve kesin” hareket ile çelişecektir. Bir diğer önemli ön koşul hava gücüdür. Hava üstünlüğünün ele geçirilmesi ve bunu aktif bir şekilde kullanılması harekatın gidişatını belirleyen önemli bir güç. Harekât sırasında önemli olan diğer iki etken ise takip, açılan yarıklardan içeriye giren birliklerin düşman unsurlarını temizlemesi için gereken taktikler ve son olarak toparlanma (mopping-up) diyebileceğimiz, çembere alınan düşmanın imhası ve düşmana asıl büyük kayıpların verildiği nokta olarak da bilinir. İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya tarafından etkin bir şekilde kullanılan bu strateji, bundan daha önce İngiltere tarafından Ortadoğu Cephelerinde Osmanlı’ya karşı uygulanmış, tanklar ve piyadenin organize saldırısı karşısında çaresiz kalan Osmanlı ordusu Adana sınırına kadar geri çekilmiştir. Bununla beraber Mustafa Kemal Atatürk gibi Ortadoğu’da görev almış subaylar bu taktikleri sindirmiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan Ordularına karşı Büyük Taarruz sırasında “süvari” birliklerinin düşman hatlarında ve lojistik hatlarında yarıklar açmasını sağlayarak daha ilkel bir versiyonunu kullanmıştır. Bununla beraber, Orta çağ döneminde yer almış birçok göçebe ulusu da bu doktrini etkin bir şekilde kullanmış ve savaşlarını bu strateji üzerine inşa etmişlerdir. Moğolların Rusya ve Doğu Avrupa içerisinde ilerleyişi buna benzer başka bir örnektir. Derin Savaş Doktrini modern zamanda Sovyetler tarafından uygulamaya sokulmuş Yıldırım Savaşı ile taban tabana zıt bir doktrindir.

Nazi Almanyası’ndan bir görünüm

Her nasıl ki yıldırım savaşı bünyesinde elit, yüksek moralli, yüksek yoğunluklu demir bir yumruk barındırıp bunu düşmanın can evine vurmak istiyorsa, Derin Savaş bunun tam tersine iştigal etmektedir. Derin Savaşın en büyük özelliği, öldürücü tek bir darbe yerine, yayılmış bir harekatlar planı kullanılarak düşmanda kafa karışıklığı oluşturmak, bu alanlardan birinde gerçekleşecek boşluk sonrası orayı doldurup düşmanın eforlarını boşa çıkarmak üzerine kuruludur.

Savunma halinde mobiliteden ziyade yüksek statik savunmayı öngören doktrin, saldırı sırasında da ana momentumun belli olmayacağı bir düzine saldırı hattının oluşmasında yatmaktadır. Ana hedef düşmanın operasyonel derinliğine yani savaşa devam etmesini sağlayan tüm lojistik ve kaynak rotalarının bulunduğu alana girmek ve buradaki etkinliklerle düşmanı felç edebilmektir. Kesin sonuç yerine yıpratma yapılarak düşmanın çöküşü izlenir (Harrison: 2001). Beş önemli aşaması bulunmaktadır. Devasa yığınaklar oluşturularak düşmanın hangi bölgenin ana ağırlığı oluşturduğunu keşfetmesini engellemek, sahte saldırılar, dezenformasyon ağları oluşturma ve sahte davranışlar ile düşmanın akıl karışıklığının devam etmesini sağlamak, sonrasında ise açılış hareketleri ile çeşitli direnç noktalarına çeşitli saldırılar planlanır. Bu hatlardan birkaçının sonunda kırılması ile küçük cepler oluşur. Bu ceplerde kalan düşman askerleri için artık son başlamıştır. Hattı açan unsurlarından arkasından gelen devasa yığınaklar ve lojistik destek bu askerlerin bir karşı hamlesini olanaksız ve sonuçsuz bırakır. En sonunda ise, devasa bir hücum yerine beklemeye koyulan ordu, düşmanın mümkünse geçilmesi imkânsız olan kendi hatlarına saldırmasını bekler, eğer olmazsa da tükenmesini bekler. Nitekim modern zamandaki en büyük iki örnek olarak Bagration Harekâtı ve Stalingrad Savaşı vardır. Sovyet ordusunun tartışmasız insan üstünlüğü ve üretim kapasitesi Almanları Stalingrad’da çaresiz bırakırken, Bagration Harekâtı sırasında ise Alman Merkez Ordu Grubunun tamamen çökmesine yol açmış ve 400.000’e yakın Almanın esir olmasına yol açmıştır.

Bagration Harekâtı

Geçmiş zamanlarda ise Amerikan Devrimi sırasında oluşan ortam, İngiltere’nin kendi lojistik sınırlarından uzak oluşu, Amerikan kolonilerinin ise bu konuda İngiltere’ye göre bariz üstünlüğü, 1861-65 arası gerçekleşen Amerikan İç Savaşı sırasında Kuzey tarafından, özellikle General Sherman, uygulanan çeşitli taktikler derin savaş doktriniyle benzerlikler taşımaktadır. İncelediğimiz savaş doktrinlerinin arasında ki farklar devasa boyuttadır. Bu farklılıklar da bu stratejileri hazırlayan insanların keyiflerinden değil, içlerinde yaşadıkları domestik ve dış etkenlerden kaynaklı olarak gelişmiştir. Bu gerekçelerden bahsetmeden önce, çeşitli konseptlerden bahsetmek uygun olacaktır. Güç konsepti, her ne kadar çeşitli anlamlarda kullanılsa da basit bir formüle indirgenebilir; diğer aktörlerin davranışlarına etki edebilmek ve sorunların üzerinden gelebilmek. İçinde yaşadığımız, yukarıda bahsettiğim üzere, anarşik uluslararası düzlemde güç eşit dağılmamıştır. Dağılan güç dengeleri de çeşitli kapasiteler oluşturmuştur.  İşte bu “kapasite” ulusların bu askeri doktrinlerini oluşturmasına yol açmıştır. Dünya savaşı sonrası büyük buhranın etkileri ile tekrardan ekonomik bir krize giren Almanya, Nazi iktidarıyla beraber ana hedefi eski müttefik devletlerle iyi geçinen bir devlet politikasından çok “kaybettiğini” geri almaya istekli ve âtıl bir devlet politikası belirlemiştir. Bunun için Versay Anlaşması yok sayılmış, Südetland ve Avusturya’nın ilhakı ile toprak genişletme yollarına gidilmiş ve İkinci Dünya Savaşına giden yolu açmıştır. Bu dönemin bir diğer iddialı politikası da Lebensraum’dur. Lebensraum politikası, Almanlara yaşam alanı açmayı hedefleyen ve artan Alman nüfusunun barınabileceği yeni topraklar elde etmeyi hedefleyen saldırgan temelli bir dış politika aracı olarak bilinmekte, fakat bununla beraber çok ince bir detayı gözden kaçırmamıza sebep olmakta; Lebensraum anlayışında nüfusun yerleşmesinden ziyade asıl vurgu noktası “Alman nüfusunun güçlenmesi” için gerekli kaynakların ele geçirilmesidir.

Stalingrad Savaşı

Buradan düz mantık ile çıkarılacak en kesin sonuç ise Almanya’nın gerekli dış politika hedeflerini sürdürebilmek için gerekli kaynağın ve bundan dolayı kapasite açısından bir kıskaca girdiğini anlamamız gerekir. Gerçekten de Alman savaş makinesinin Kursk Savaşından itibaren tükenmeye başlaması, savaşın son 3 yılındaki Alman Ordusu ile ilk 3 yılındaki Alman Ordusunun neredeyse birbirinden farklı iki büyük oluşum olması iki büyük örnektir.

Ayrıca istatiksel olarak azalan Alman tank üretimi, ülke içinde sivillere karşı geliştirilen ekonomik baskı bunun daha somut örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya’nın daha savaş başlamadan ortaya çıkan kaynak sıkıntısı stratejik opsiyonlarını daraltmış, konsantre ve koordine bir çelik yumrukla düşmanı tek bir savaşta mağlup ederek geriye kalan sürede düzensiz düşmanı avlamak ve işgal edilen ülkenin kaynaklarını kontrol altına almayı hedefleyen Yıldırım Savaşı doktrinini geliştirmeyi öngörmüştür. Nitekim, Fransız ordusu ile savaşan Alman Ordusunun büyük başarıları, Sovyet Ordusu tarafından gösterilen direnç ve bitmek bilmeyen kaynaklar karşısında çıkmaza girmiştir. Ve 1944 Bagration Harekatıyla artık umutsuz bir anavatanı koruma savaşına dönmüştür. Sovyetler tarafına baktığımızda ise kaynak bakımından bir sıkıntısı olmayan bir devlet görmekteyiz. Gerek insan gücü olarak gerek üretimsel kapasite için gerekli hammadde kaynaklarına baktığımızda Sovyetlerin elinin gayet iyi geldiğini ve bundan dolayı büyük bir avantaj sahibi olmuştur. Nitekim kendi iç politikaları içerisinde Sovyet Ordu Komitesinin büyük bir kısmının tasfiyesi, savaşın ilk yıllarında Sovyetleri dara düşürmüş, fakat Stalingrad noktası ile beraber savaşı savaşta öğrenen Rus askeri heyeti savaşın geri kalanını büyük bir üstünlükle devam ettirmiştir. Ayrıca yine ilginç bir noktadır ki, savaş kararı Almanya’dan çıkmıştır, tüm batının komünist bir savaş beklediği Sovyetlerden değil. Bilişsel bir komünizm korkusu içerisinde bulunan Batı dünyası gözünün önünde büyüyen bir orduyu görmezden gelmiştir. Bununla beraber Sovyetlerin bu savaşı ilan etmemesinin altında yatan sebep basittir; kendisini idame ettirebilecek, kapasitesi ve gücü ile korelasyonlu bir nüfuzu bulunmakta bundan dolayı da Nazi Almanya’sı kadar büyük saldırgan politika takip etme gereği duymamıştır.

Sovyet saldırganlığının artması İkinci Dünya Savaşından sonra ABD ile girişeceği bipolar dünya düzeniyle beraber başlayacaktır. Bu iki ülke bize çok temel iki ülke tipini göstermektedir. Nazi Almanya’sı var olan düzenin değişmesini hedefleyen, var olan sistemdeki büyük güçlerle ekonomik, politik ve askeri olarak çatışmaya yakın olan bir devlet olarak revizyonist devlet sınıfının ekstrem bir örneğini göstermektedir (Davidson: 2006). Bununla beraber, her ne kadar devrimci bir iddiası bulunsa da var olan sistemde görece kazançları olan bir devlet olarak ve ayrıca, savaş öncesi dönemde ısınmaya ve “beraber yaşama” imkanlarını yeşerten çeşitli diplomatik hareketlerle ve tabi ki savaşta Müttefiklerle ortak hareket ederek bir statüko devletine örnektir (Davidson: 2006). Bu genel bilgiler ışığında, uluslararası sistemde araçsallaştırılan dış politikaları iki temel sınıfa ayırabiliriz. Gördüğünüz üzere, uluslararası ilişkilerin temelinde yatan en büyük çatışma kaynağı var olan sistemin devam etmesini isteyen statüko devletleri ile, var olan düzeni kendi lehlerinde değiştirmek isteyen revizyonist devletler arasındaki sürtüşmedir. Bu noktada revizyonist devletler var olan sistemde kapasitesi artmaya elverişli fakat kaynak bakımından sınırlı ülkelerdir. 20. Yüzyılda bu konuda ki orta derece örnekler arasında Mısır (Süveyş Krizi, Suriye ile girişilen Büyük Arap Cumhuriyeti inancı), Arjantin (Falkland Savaşları ile İngiltere’ye karşı olan tutum), Fransa (Yüzyıl boyunca Amerika ile olan gergin ilişkiler, NATO konusunda sürekli baskıcı tutumları ve Avrupa Birliği konusunda İngiltere’yi dışlayıcı anlayış) bulunurken, daha ekstrem bir örnek olarak Nazi Almanya’sı önümüzde bulunmaktadır. Bütün bu devletlerin ortak noktası, artan elit ve nüfus grafiklerine karşı kaynakların yetersiz kalmasıdır. Bu kaynak yetersizliğinden dolayı ellerinde ki politika araçlarını Schwerpunkt diyebileceğimiz düşmanın ağırlık merkezine tek bir hamleyle, deyim yerindeyse surda bir gedik açarak, burayı doldurma ve istediklerini elde etme çabası görünmektedir. Bununla beraber, yine aynı devletlerin kendi içlerinde oluşturdukları ideolojilere olan tutarlı bağlılıkları da yıldırım savaşının koordinasyon özelliğinin siyasi arenadaki bir yansıması olarak okunabilir. Bir diğer etken olarak, yüksek ve dünya geneline kıyasla “seçkin” sayılabilecek ordu kapasiteleri, yüksek moral adeta yıldırım savaşının siyasi alanda bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Bu noktada belirtmek gerekir ki revizyonist devletler doğaları itibariyle dış politikada en etkin, verimli yol olan “coercive diplomacy” yani zor kullanmaya dayalı bir dış politika güdecekleri hemen göze çarpmaktadır.

Zeytin Dalı Harekatı’ndan bir görünüm

Kısıtlı kaynak imkanları bu devletleri buna zorlamaktadır. Bununla beraber belirtmek gerekir ki bu devletler bu dış politika araçları ile karşılarında bulunan devletin yapısını kırmakla değil, istedikleri çıkarları elde etmekle uğraşmaktadırlar. Yani revizyonist devletlerin dış politikasında başka devletlerin, kendi içişlerine müdahalesi istenilen ve karşılanabilecek bir politika seçeneği değildir. Nitekim bu noktada Türkiye çok iyi bir örnektir. Türkiye’nin son 5 yıl içerisindeki sınır ötesi harekatları terör birimlerinin yok edilmesinden öteye gitmemiştir. Her ne kadar bölgenin yerel halkı topraklarına dönüş sağlasa da bu Türkiye’nin eliyle olmamış, doğal bir akış içerisinde olmuştur. Bununla beraber, Türkiye’nin dış politikasında artan güç kullanma eğilimi, ordusunun bölgedeki seçkinliği, diğer ülkelere kıyasla bulundurduğu yüksek siyasi moral ve nüfusu neredeyse 90 milyona yaklaşan ve kişi başına düşen kaynağın her geçen gün azaldığı Türkiye, 21. Yüzyılın ilk revizyonist devleti olma ayrıcalığını vermiştir. Bununla beraber, dış politikada var olan tek bakışlı anlayış, farklı alanlara yönelmeden düşmanın ağırlık merkezine direk bir baskı da Türk dış politikasını bir yıldırım savaşı tekniğine döndürmüştür. Revizyonizm ile yıldırım savaşı tarzı dış politikanın etle tırnak gibi olduğunu bir kere daha göstermiştir. Statüko devletleri ise bu anlayışın tam tersi bir noktadadır. Zaten var olan sistemde elde ettikleri kaynaklar onları uzun erimli bir dış politikayı kabul edilebilir kıldığından dolayı doğal olarak bu ülkeler bir derin savaş tarzı dış politika amaçları güdecektir. Derin savaşın temel özellikleri olan, çok yönlü saldırılar, kaynak bolluğu, dezenformasyon-sahte saldırılar, rakibin operasyonel hattına erişilip felç bırakılması, küçük izole ceplere alınan düşmanın tükenişinin beklenmesi kendisini dış politikada göstermektedir. Bu noktada çeşitli devlerin çeşitli “silahları” bulunmaktadır. Örnek olarak, ABD’nin Carter dönemi ile başlayan “insan hakları” furyası, taban tabana zıt Bush hükümetinde bile kabul görmüş, uluslararası alanda sürtüştüğü devletlere karşı bir koz olarak kullanmıştır. Bununla beraber, “demokratikleştirme” söylemi de yine aynı şekilde Soğuk Savaş dönemine ait olan “Özgür Dünya” anlayışının bir devamı olmuş Amerikan dış politikasında adeta bir yan cephe olarak iş görmüştür. Tüm bunlarla beraber, Amerika her zaman asıl gücü olan askeri gücünü saklamayı başarmış, fakat gerektiğinde kullanmaktan çekinmemiştir. Fakat askeri gücünü de vurmadan önce her daim, ya karşısında ki düşmanı insan hakları veya demokratikleştirme gibi kavramlarla “felç etmiş” ya da uluslararası kurumları bir yan cephe olarak kullanarak buralarda bu devletleri izole etmiş ve saldırısını böyle gerçekleştirmiştir.

Amerikan Ordusundan bir görünüm

Bush döneminin 2006 tarihli Güvenlik Stratejileri Belgesinde yer alan anlayışta da “insan hakları ve demokrasi” için ülkelerde çeşitli kurum ve kuruluşların desteklenmesi, bu insanlar adına uluslararası alanda seslerini duyurmaya yardımcı olma anlayışı bunun bir diğer örneğidir [1]. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Amerika neredeyse hiçbir zaman rakibine direkt bir hücumu seçmemiş, bu tür konseptlerle rakibinin sistemini uzun vadede felç etmeyi ve vurucu hamlesini bu andan sonra yapmayı tercih etmiştir. Bir diğer örnek olarak SSCB bulunmaktadır. Eski bir Sovyet İstihbarat görevlisi olan Yuri Bezmanov’un iddialarına göre, Sovyetlerin bir rakibin elimine etmek için uyguladığı uzun vadeli bir planlar bütününden bahsetmektedir [2]. “Active Measures” adı verilen bu yöntemeler bütünüyle Sovyetler düşman addedilen devletin ilk 15 sene içerisinde demoralize edilmesini yani içeride sosyal stabilitesini bozma, kalan sürede destabilize edilmesini yani ülkenin temel unsurları olan savunma sistemlerini, ekonomisini ve dış politikalarında bozulmalara yol açmayı hedeflenmesi, sonrasında iktidarın şiddet yoluyla değişmesini öngören bir kriz ve hemen ardından gelecek olan ve değişimi meşrulaştıran bir normalleşme evresi öngörmektedir (Mitrokhin, Andrew: 2000). Bu açıdan bakıldığında Derin Savaş tarzı bir dış politikanın Sovyetlerin ruhuna işlediğini   söylemek yanlış olmaz. Günümüzde ortaya çıkan bir diğer başarılı derin savaş tarzı dış politika uygulayıcısı devlet ise Çin’dir.

Hayalleri zorlayan ticari gücü, devletlerin içişlerine karışmadan yaptığı büyük yatırımlar, görece artan askeri hareketliliği, uluslararası organizasyonlarda artan ağırlığı ve tabii ki sonu gelmez bir kaynak bolluğu Çin’in bu tür politikalar uygulamasını uygun kılmaktadır. Bu noktada Amerika ve Sovyetlerden ayrılan bir özelliği olarak, Çin’in yürüttüğü Derin Savaş tarzı dış politika demokrasi, insan hakları veya Sovyetlerin uyguladığı tarzda bir sabotaj ve insan espiyonajı üzerine kurulu değil, yüksek teknoloji espiyonajı ve ticari-ekonomik baskılar üzerinde ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak, devletlerin dış politika yürütmesinde gerekli en önemli faktör güç kapasitesidir. Bu güç kapasitesinin dizaynı gibi etkenler ülke içi verimlilik politikalarıyla oluşturulurken, bu kapasitenin sürdürebilirliği ve devamlılığı tamamen ülkenin kaynaklarına bakmaktadır. Bu kaynak durumuna göre devletler iki genel sınıfa ayrılabilir; kaynak sıkıntısı çeken ve değişim isteyen revizyonist devletler ve var olan sistemde “gelirleri” iyi olan statüko devletleri. Dış politika aracı seçiminde yine bu kaynak durumunun etkisini görmekteyiz ve yine basit bir dikatomiye inebiliriz; revizyonist devletler kaynaklarının verimli kullanılması için rakibinin ağırlık merkezini tek bir hamlede yok etmeyi planlayan bir yıldırım savaşı tarzı dış politika uygulamak zorunda kalırken, ki bunlar çoğunlukla askeri yöntemler olacaktır, statüko devletleri kaynak bolluğu ve sürdürebilir bir dış politika yürütmesinden emin olarak çeşitli cephelere yayılarak yürüttüğü ve hedefinde düşmanı kendi çıkarlarını elde edecek kadar felç etmek ve tüketmek olan derin savaş tarzı bir dış politika yürütmeyi tercih eder, ki yine bunlar zor temelli dış politikalardan ziyade insan hakları, demokrasi gibi konseptlerin kullanıldığı çeşitli alanlarda oluşacak bir dış politikalar bütünü olmaktadır.

[irp posts=”71″ name=”2016’da Türk Dış Politikasının 5 Ana Gündemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Detaylı bir okuma için bknz. https://georgewbush-whitehouse.archives.gov/nsc/nss/2006/

[2] Yuri Bezmanov’un röportajı için bknz. https://www.youtube.com/watch?v=xA7w4x5xTbc, Yuri Bezmanov’un hayatı için bknz. https://en.wikipedia.org/wiki/Yuri_Bezmenov

Kaynaklar
Carl von Clausewitz, Beatrice Heuser, On War, Oxford University Press, USA, 2007

Jason W. Davidson, The Origins of Revisionist and Status-quo States, Palgrave Macmillan US, 2006.

Vasili Mitrokhin, Andrew Christopher, Mitrokhin Archive: The KGB in Europe and West, Penguin, 2000

Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics, Longman Higher Education, 1979

Karl-Heinz Frieser, The Blitzkrieg Legend: The 1940 Campaign in the West, Naval Institute Press, 2005

Richard W. Harrison, The Russian Way of War: Operational Art 1904-1940, University Press of Kansas, 2001 https://georgewbush-whitehouse.archives.gov/nsc/nss/2006/

[/vc_toggle]

Karşılaştırmalı Biden ve Trump Yönetimi

3 Kasım 2020 tarihinde gerçekleşen 59. ABD başkanlık seçimi az bir farkla Demokrat Parti adayı Joe Biden’ın galibiyeti ile sonuçlandı. Bu seçim yalnızca iç politikada yaşanacak gelişmelerin değil, aynı zamanda dış politikada uzun yıllardır ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika bölgesi ile olan ilişkilerde yeni bir dönemin de habercisidir. Nitekim Joe Biden’ın, özellikle eski başkan Barack Obama hükümetinde başkan yardımcısı olarak görev aldığı dönemde yapmış olduğu açıklamalar ve yer aldığı faaliyetlerden yola çıkarak, Trump’a kıyasla Latin Amerika ile daha olumlu ve işbirliğine dayalı bir dış politika izlemek niyetinde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Obama’nın başkan yardımcılığını yaptığı dönemde Biden, 2013’te Kolombiya, Brezilya ve Trinidad ve Tobago’ya yapılan 6 günlük yoğun bir gezi dahil olmak üzere bölgeyi toplamda 13 ziyaret gerçekleştirmiştir; bu açıdan bakıldığında bölgenin dinamiklerini oldukça iyi bildiği sonucuna varılabilir. [1] Hatta Clinton döneminde Biden, “Plan Kolombiya” adı verilen ve Kolombiya’daki uyuşturucu kartelleri ve sol kanat isyancı gruplarla mücadele edilmesi amacıyla dış ve askeri yardımı öngören diplomatik girişimde yer alarak ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik dış politikasında önemli bir yer edinmişti. Esasında Biden’ın Obama yönetiminin Latin Amerika’daki en önemli temsilcisi olduğunu söylemek oldukça yerinde olur; zira dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry Latin Amerika’dan ziyade Orta Doğu üzerine odaklanmıştı.

ABD başkanlık kampanyasının henüz ilk günlerinden itibaren Biden, Latin Amerika’ya yönelik politikalara daha fazla odaklanmak istediğini açıkça belirtmiştir. ABD başkanı Biden ve dış politika ekibi, Latin Amerika bölgesi için hem Trump’ın sert yaklaşımını reddeden hem de Obama dönemindeki girişimleri canlandırma amacı güden bir politika yürütmeyi hedeflemektedir. Bölgede giderek artan Çin etkisi ve bunun ABD’ye karşı yarattığı tehdit göz önünde bulundurulduğunda Latin Amerika ile olan ilişkilerde iyileşme yoluna gidilmesi ABD’nin lehine sonuçlanabilir. Bu yazıda özellikle Trump döneminden Biden yönetimine miras kalan ve ABD – Latin Amerika ilişkilerinde sorun teşkil eden ve çözülmesi gereken olaylar olarak değerlendirilen hususlar üzerine odaklanılacaktır.

Venezuela Sorunsalı

Son dönemlerde Latin Amerika bölgesinde ABD ile en büyük sorunu yaşayan devlet Venezuela’dır. Trump döneminde ABD – Venezuela ilişkileri hem siyasi hem de ekonomik açıdan gündemi oldukça meşgul etmiştir. Bir “kriz” olarak nitelendirilen bu durum, ABD dış politikası açısından öncelik verilmesi ve çözülmesi gereken konuların başında gelmektedir; nitekim Trump iktidara geldiği andan itibaren Washington – Caracas hattında ilişkiler tarihteki en düşük seviyesine gerilemiş ve bu durum Venezuela’yı Çin ve Rusya’nın yanına itmiştir. Eski başkan Donald Trump iktidarda olduğu süre boyunca, Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro’ya karşı olan muhalefetini ABD’nin Latin Amerika politikasının merkezine koymuş ve yıllardır ekonomik ve insani bir krizin içinde debelenen olan bu ülkeye yoğun ilgi göstermiştir. Trump yönetimi Venezuela’ya karşı kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulayarak ve ticari kısıtlamalar getirerek, halihazırda ekonomik çöküşün eşiğinde olan ülkeyi daha da büyük bir bataklığa sokmuştur. Dahası ABD, Venezuela devlet başkanı Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla suçlayarak sosyalist lideri iktidardan indirmek amacıyla uyguladığı baskıları arttırmış ve Maduro’nun tutuklanmasını sağlayacak bilgileri verenler için 15 milyon dolarlık ödül teklif etmiştir.

Maduro

[2] ABD, Venezuela ile diplomatik bağlarını Ocak 2019’da, Trump yönetiminin kendini 2015 yılındaki seçim sonrasında “geçici devlet başkanı” ilan eden muhalefet lideri Juan Guaidó’yu resmen geçici devlet başkanı olarak tanıması ve ardından rejim değişikliğini zorlama umuduyla Maduro hükümetine yaptırımlar uygulaması üzerine resmi olarak koparmıştır. Biden yönetimi ise mevcut Venezuela krizini şu anda Batı Yarımküre’nin karşı karşıya olduğu “en büyük diplomatik sorun” olarak nitelendirmektedir.

[3] ABD Başkanı Joe Biden, Guaido’yu Venezuela’nın meşru devlet başkanı olarak tanımaya devam ederken, doğrulanmamış haber raporları, Biden yönetiminin Nicolas Maduro hükümeti ile iletişim kanallarını açık tutma konusunda istekli olduğunu belirtmektedir. [4] Maduro’nun müttefikleri de Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar uygulayan Trump yönetimiyle yaşanan gerginliğin ardından Biden yönetimi ile bu gerginliğin azaltılması yönünde gerçekleştirilecek müzakerelere sıcak bakmaktadır. Konuyla ilgili olarak Maduro, karşılıklı saygı, diyalog, iletişim ve anlayışa dayalı yeni bir yola ulaşabilmesi için ABD ile yeni bir sayfa açmayı umduğunu söylemiştir. [5] Krizin çözümüne yönelik atılacak adımların her iki taraf için de olumlu sonuçlar doğuracağı ortadadır.

Göçmenler, Meksika Sınırı ve Duvar

Donald Trump’ın Latin Amerika ülkelerine karşı izlediği dış politika, sert yaptırım araçlarına dayalı ve ekonomik tehditleri içeren, bu araçlar sayesinde Orta Amerika’dan ABD’ye doğru sürekli hale gelen göçmen akışını ve uyuşturucu ticaretini yavaşlatmayı amaç haline getirmişti. Nitekim, Trump döneminin en çok tartışılan politikalarından biri şüphesiz “Sıfır Tolerans” olarak adlandırılan ve Orta Amerika’dan gelen göçmen akışı durdurmak için Meksika sınırında alınan önlemlerdi. Bu önlemler kapsamında Arizona, Texas ve California eyaletlerinin sınır bölgelerine çelik duvar örülmesine karar verilmiş ve 15 Şubat 2019’da ulusal acil durum ilan edilerek bölgeye asker yığılmıştı. Aynı zamanda olayın insani boyutunu daha da vahimleştiren bir karar olarak sınırdaki göçmen çocukların ebeveynlerinden ayrılması kararlaştırılmış, resmi sayılara göre 5500 aile birbirinden ayrılmış ve 545 çocuğun ebeveyni hala bulunamamıştır. [6]

Trump ve Meksika Sınırı

ABD Başkanı Biden, Trump’ın Meksika sınırına örülen duvar için federal bütçeden fon sağlanmasının önünü açan ulusal acil durum ilanını geçtiğimiz günlerde sonlandırmıştır. Biden ve ekibi, göçmen sorununa daha geniş bir pencereden yaklaşıp göçün temelinde yatan yolsuzluk ve şiddeti sona erdirecek bir politika izleyerek istihdam yaratma ve ekonomiyi iyileştirme yönünde yatırımlar yapma gibi daha etkili olabilecek önlemleri hayata geçirmeyi planlamaktadır. Biden yönetimi başlangıç olarak göç sorununu ele almak, bölgede güvenliği arttırmak ve sosyo-ekonomik durumu iyileştirmek gibi amaçlar sunan 4 milyar dolarlık bir yardım paketi önermektedir. [7]

Küba ile İkili İlişkiler

ABD – Küba ilişkileri Soğuk Savaş döneminden itibaren hep çalkantılı bir niteliğe sahip olmuştur. Obama döneminde Soğuk Savaş’tan kalan bu tarihi düşmanlığı sona erdirmek adına oldukça önemli adımlar atılmıştı. Biden, Küba ile olan ikili ilişkilerde, Trump yönetiminin ülkeye uyguladığı bazı yaptırımları kaldırmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunarak, ABD’nin Küba politikasında değişiklik yapması beklenmektedir. Trump’ın Küba’ya yönelik yaptırımları yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ülkeyi Venezuela’daki Maduro rejimini desteklemesi konusunda baskı altına almaya yönelikti.

Miguel Díaz-Canel

Biden’ın Küba ile olan ilişkileri düzeltecek adımlar atması yönündeki beklenti, zamanında bir parçası olduğu Obama yönetimi zamanında başlayan; ancak Obama’nın yerini Trump’a bırakması ile sona eren, Küba ile ikili ilişkilerde kısıtlamaların gevşetildiği bir yumuşama sürecinin yaşandığı göz önünde bulundurulduğunda oldukça makul karşılanabilir. Seçim öncesi dönemde yürüttüğü kampanyalarda Biden, Trump’ın Küba politikasını eleştirerek, ondan farklı yönde bir dış politika izleyeceğinin sinyallerini vermiştir. [8] Trump’ın Küba’ya yönelik getirdiği ekonomik kısıtlamaları tersine çevirmek, diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmek ve Küba’ya seyahat etmek isteyen ABD vatandaşları için seyahat kısıtlamalarını azaltmak konusunda adımlar atılacağını belirtmiştir. [9] Biden’ın bir sonraki başkanlık seçimini düşünerek Florida gibi önemli Latin popülasyonunun bulunduğu ve Trump’ın Latin Amerika politikası göz önünde bulundurulduğunda oyların ilginç sayılabilecek bir şekilde Trump’a gittiği eyaletlerde kazanma şansını artırmak için Küba’ya karşı daha sessiz ve daha az kapsamlı bir duruş sergilemesi de ihtimal dahilindedir. Yine de COVID-19 salgını ve Çin ile yaşanan çekişmeler gibi durumlar göz önünde bulundurulduğunda, Küba’nın Biden yönetimi dış politikasında öncelikli bir konumda yer almasını beklemek pek de yerinde bir tutum olmayacaktır.

Sonuç

Yeni ABD başkanı Joe Biden, hem seçim öncesi dönemde yürüttüğü kampanyalarda hem de devletin başına geçtiği günden günümüze kadar geçen süreçte dış politikada yaşanacak değişimin sinyallerini vermiştir. Selefi Donald Trump’ın izlemiş olduğu Latin Amerika politikasından çok farklı ve daha ılımlı bir politika izleme niyetinde olan Biden, bölgeye yönelik atmış olduğu ilk adımlar ile bunu göstermiştir. Biden’ın Latin Amerika politikasının ne derece etkili olacağı ise ilerleyen süreçte daha rahat cevaplanabilecek bir sorudur. Latin Amerika’da giderek artan Çin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, bölge ülkeleri ile iyi geçinmek ve yakın ilişkiler kurmak, kısa ve uzun vadede ABD’nin lehine sonuçlar yaratabilir.

Ezgi Kurtçu

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”5522″ name=”Trump’ın Gelişi ve Yeni Dünya Düzeni”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. https://www.americasquarterly.org/obama-and-biden-travel-to-latin-america/

2. https://www.aa.com.tr/en/americas/results-of-us-election-have-concerns-for-latin-america/2000841

3. htps://www.aa.com.tr/en/americas/will-biden-show-flexibility-towards-venezuela/2125965

4. https://www.worldpoliticsreview.com/articles/29380/what-s-next-for-us-venezuela-relations-under-biden

5. https://www.straitstimes.com/world/venezuela-willing-to-tread-new-path-with-us-maduro

6. https://abcnews.go.com/Politics/parents-545-kids-separated-border-found-aclu/story?id=73748152

7. https://apnews.com/article/joe-biden-north-america-mexico-justin-trudeau-coronavirus-pandemic-070159520dd892ad0f4233cfec7e2827

8. https://theconversation.com/u-s-cuba-relations-will-joe-biden-pick-up-where-barack-obama-left-off-153269

9. https://www.as-coa.org/articles/us-2020-joe-biden-and-donald-trump-us-policy-toward-latin-america

Görseller:

1. https://www.marketwatch.com/story/barack-obama-salutes-biden-congratulations-to-my-friend-president-joe-biden-this-is-your-time-11611157520

2. https://www.nbcnews.com/politics/2020-election/blog/2020-11-08-biden-wins-2020-election-n1246993

3. https://www.abc.net.au/news/2020-03-27/trump-indicts-venezuela-nicolas-maduro-narco-terrorist/12094878

4. https://thewest.com.au/politics/trump-to-visit-us-mexico-border-wall-ng-s-2044804

5. https://theconversation.com/u-s-cuba-relations-will-joe-biden-pick-up-where-barack-obama-left-off-153269
[/vc_toggle]

Amerikan Kamu Diplomasisi

Günümüzde hemen hemen her devlet ulusal çıkarlarını korumak, stratejik hedeflerine erişmek ve amaçlarını gerçekleştirmek için savaşmanın ve ekonomik olarak güçlü olmanın yeterli olmadığını görmüş ve uluslararası kamuoyunu etkilemenin önemini anlamıştır.1 Bununla beraber ‘‘kamu diplomasisi’’ terimi sözlükte yer bulmuştur. Kamu diplomasisi kısaca halkın fikirlerini etkilemek ve değiştirmek için yapılan çalışmalardır. Kamu diplomasisi kavramı çok daha önceleri kullanılsa da gerçek anlamıyla ilk olarak Soğuk Savaş yıllarının başlarında kullanılmıştır. Kamu diplomasisi binlerce yıldır uygulanmakta olsa da günümüz anlamıyla ilk kez kullanan Fletcher Diplomasi Fakültesi dekanı Edmund Gullion’dur.

Edmund Gullion (Soldaki)

Gullion kavramı şu şekilde tanımlar2: “Kamu diplomasisi, dış politikanın şekillendirilmesinde, yürütülmesinde kamu tutumunun etkisiyle ilgilenir. Geleneksel diplomasinin uluslararası ilişkiler boyutlarının ötesinde, hükümetler tarafından diğer ülkelerdeki kamuoyunun işlenmesini, özel gruplarla etkileşime geçilmesini, dış ilişkilerde politikaların (yabancı halklar üzerindeki) etkisinin izlenmesi ve raporlanmasını, diplomatların ve yabancı muhabirlerle olan iletişimini ve kültürlerarası iletişim sürecini içerir.”

Eski diplomat Gullion kavramı 1965 yılında ilk kez kullandığında büyük oranla kabul görmüştür. Kabul görülmesinin nedenlerini Nicholas J. Cull şu şekilde sıralamıştır3: ABD’nin SSCB’nin politikalarından ayrı olarak demokratik değerlere paralel, propaganda ve psikolojik harp kavramlarından daha ılımlı bir kavrama ihtiyaç duyması; kavramın ilk kamu diplomasisi kurumu olan Amerikan Enformasyon Ajansı’nın çalışanlarına vereceği uygun bir unvan sunması ve yayıncılıkla beraber tüm dış topluluklarla münasebetleri tek bir kavram olarak vermesi. Kamuoyunun fikirlerinin yürütülen politikalarının başarısındaki öneminin anlaşılması 18. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır. Fransız İhtilali ile yayılan liberal, özgürlükçü fikirler yönetimlerin halklarının fikirlerine önem vermelerine sebep olmuştur. Okuma-yazma oranının artması, gazetelerin çoğalması, demokratik parlamentoların kurulması gibi gelişmeler yöneticilerin halka karşı hesap vermelerine yol açmıştır. Bu dönemlerdeki ‘‘kamuoyu’’ daha çok ülkelerin yerel halkları için kullanılmıştır. İletişim, ulaşım ve ticaret faaliyetlerinin zorluklarının ortadan kalkarak dünyanın giderek köy haline gelmesi, kamuoyunu günümüzde daha çok önemli hale getirmiştir. Küreselleşme sürecinin tarihte hiç olmadığı kadar hızlı işlemesi dünyadaki toplumsal ilişkileri yoğunlaştırmıştır. Demokratikleşmenin hız kazanması, uluslararası örgütlerin ön plana çıkması ve sivil toplum örgütlerinin etki alanının gelişmesi gibi çeşitli gelişmeler devletlerarası ilişkileri ulus-devlet düzleminden çıkartarak ulus-ulus düzlemine itmiştir.4 Yeni düzlemin getirdiği uluslararası sistemde kamuoyunun doğru ve gerçekçi olarak bilgilendirilmesi ve bununla birlikte ikna edilmesi önem arz etmektedir.

Devletlerarası ilişkilerin değiştiği uluslararası yeni düzende, günümüz Roma İmparatorluğu Amerika Birleşik Devletleri mevcut konumunu korumak ve tehlikeye atmak istememektedir. 2021 yılı itibariyle yaklaşık 22 trilyon dolar gayri safi yurtiçi hasılası5 bulunan ABD’nin, ekonomik, teknolojik, stratejik, kültürel, demografik ve politik güçler ile beslediği yumuşak gücü, kamu diplomasisi faaliyetlerinde kolaylık sağlamaktadır.6 Apple, Tesla, Microsoft, Coca Cola, Netflix, Amazon gibi küreselde tanınmış ve yüksek gelir elde eden çoğu şirket ABD bünyesindedir. Amerikan kültürü çeşitli filmler, diziler, kitaplar, şarkılar ve programlar ile hemen hemen her topluma ulaşmakta ve etkilemektedir. Öğrenci değişim programları, sanat ve spor aktiviteleri, aktif basın kuruluşları Amerika’nın kamu diplomasi faaliyetlerinde güçlü olmasının en önemli unsurları arasında yer almaktadır. Amerikan politikasında kamu diplomasisi İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ulusal güvenlik adı altında oluşmuştur. Başlangıçta kamu diplomasisini icra etme görevini üstelenen kurumlar dünya savaşından kalma olan Savaş Enformasyon Dairesi ve Stratejik Hizmetler Dairesi olmuştur. Amerikan kamu diplomasisi, savaşta yenilen totaliter rejimli Avusturya, Almanya ve Japonya için demokrasinin yayılması adına gelişmiştir.

Soğuk Savaş döneminde ise Radyo Liberty ve Radyo Free Europe gibi radyo kanalları ile komünist propagandanın önüne geçebilmek için çalışılmıştır. 1946-1954 yılları arasında uzun mesafeli ve kapsamlı olarak gerçekleştirilen kamu diplomasisi faaliyetleri; yabancı okul ve üniversitelerin açılması, kütüphane ve kültürel merkezlerin açılması, eğitim ve kültür değişim programlarının yapılması şeklinde olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden Başkan Kennedy zamanına kadarki yaklaşık yirmi yıllık dönemde gerçekleştirilen faaliyetler savaştan barışa geçişin izlerini taşımaktadır. Yenilen otokratik rejimleri demokratikleştirme çabaları Soğuk Savaş zamanında Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğuna karşı propagandaya dönüşmüştür. Ekonomiler arasındaki farkın yanı sıra despotizm ile demokrasi arasındaki farklar bu dönemde belirginleştirilmiştir. ABD için kamu diplomasisi özellikle Soğuk Savaş dönemi içerisinde yabancı toplumları bilgilendirmek, anlamak ve etkilemek adına etkili bir araç olmuştur.7

CIA

Amerikan kamu diplomasisi tarihsel sürecinde 1947-48, 1953, 1974-1978, 1983 ve 1999 tarihlerinde genellikle politik sebeplerle yeni düzenlemelere içerisine girmiştir. 1947’de yürürlüğe giren Ulusal Güvenlik Yasası Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğuna karşın birtakım kurumların oluşumunu sağlamıştır. Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) koordinasyon birimlerinin oluşturulması, istihbarat, karşı propaganda ve psikolojik harp faaliyetlerinin ön plana çıkmasına sebep olmuştur. 1948’de kabul edilen Smith- Mundt Yasası arayıcılığıyla da yurt dışında yapılacak kültürel faaliyetlere bütçe tahsis edilmesi yasalaşmıştır. Ayrıca yasayla birlikte farklı topluluklar için hazırlanan faaliyetler yurt içinde yasaklanmıştır. Bu yasa ile Amerikan toplumunun dışarıya hazırlanan propagandadan ve faaliyetlerden korunmak istendiği anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş’ın planı olarak Başkan Harry Truman tarafından 1950 yılında kabul edilen NSC-68 Raporu8, askeri önemlerden ziyade yabancı toplumlara karşı geliştirilen ideolojik mücadele için de bir altyapı oluşturmuştur. Raporda şu şekilde talimat verilmiştir: ‘‘Yabancı toplumların güvenini kazanmak için çeşitli programların geliştirilmesini ve açık psikolojik harekât faaliyetlerinin icra edilerek Sovyet bağımlılığından kopmalarının sağlanması.’’ Raporda verilen bu talimat Soğuk Savaş sırasında verilen askeri, ekonomik, diplomatik mücadelenin resmi kanalların dışına çıkmasına neden olmuştur.9 Dwight D. Eisenhower döneminde bilgi-işlem faaliyetlerinin tek çatı altında toplanması adına 1953 yılında ABD Enformasyon Kurumu10 (USIA) kurulmuştur. Başkan Eisenhower komünizm ile mücadelede insan psikolojisinden faydalanmak adına açıktan ve gizliden propaganda faaliyetlerinin ortak bir amaç ile yürütülmesine önem vermiştir. Bu doğrultuda Voice of America (VOA), Radio Free Europe ve Radio Liberty kanalları kurulmuştur.

Dwight D. Eisenhower

VOA açıktan hükümetin resmi kanalı olarak yayın yaparken diğerlerinin gizliden komünist yönetim tarafından işgal edilen Doğu Bloku ülkelerini özgürleştirmeye yönelik propaganda yapmaları radyoların aralarındaki önemli bir farktır. Radio Free Europe ne kadar Amerikan hükümeti tarafından finanse ediliyor olsa da resmi bir direktif almadan bağımsız bir heyet tarafından yönetilmiştir. Bu radyonun yayınları Macaristan’daki sokak savaşçılarının azmini arttırmış, özgürlük arzularını alevlendirmiştir. Ancak Amerikan hükümetinin ve radyo kanalının farklı politikalar izlemesi sonucu ortaya çıkan tutarsızlık 1956 Budapeşte ayaklanmasının Sovyetler tarafından kanlı bir şekilde bastırılmasına ve Macar halkının sayısız kayıp vermesine sebep olmuştur.11

Amerikan kamu diplomasisinin oluşmasındaki genel amaç Sovyetler Birliği’ni ve komünist ideolojiyi sınırlandırma, çevreleme politikası (containment) kapsamında bir araç olarak görülmüştür. Başkan Kennedy döneminde USIA, güç kazanmış ve Amerikan politikalarında önemli bir pozisyon elde etmiştir. Kısa bir zaman sonra ortaya çıkacak ‘‘Public Diplomacy’’ kavramının bu dönemde USIA’nın dış politikaya olan etkisinin bir sonucu olduğu görülmektedir. Lyndon Johnson döneminde USIA, Vietnam’daki savaşa yönelik propaganda yapmıştır. Jimmy Carter döneminde 1977 yılında başkanlık memorandumu ile kamu diplomasisi beş ana prensip üzerine oturtturularak, kurumun faaliyetlerinde gizli, yönlendirici ve propagandacı tavır takınması yasaklanmıştır. Bu dönemde kurumun adı Uluslararası İletişim Kurumu (USICA) olarak değiştirildiyse de sonraki dönemlerde eski isme geri dönüş yapılmıştır. Başkan Reagan döneminde kurum eski işlevine dönmüştür. Küba’ya yönelik Radyo Marti kurulmuştur. 1982 yılında başkanın yayınladığı NSDD-4512 (Ulusal Güvenlik Karar Direktifi) ile yurtdışına yönelik yayın yapan radyo kanallarının faaliyetlerinin genişletilmesine izin verilmiştir. Başkanın 1983 yılında yayınladığı NSDD-7713 ile Sovyetlere karşı geniş kapsamlı bir stratejik iletişim kampanyası başlatılmıştır. Ayrıca aynı yıl otokratik rejimlerin demokrasi ile tanışmasını sağlamak amacıyla finansmanı kongrenin yaptığı ‘‘Demokrasi için Ulusal Yardım’’ (National Endowment for Democracy) programı başlatılmıştır.14 Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber kamu diplomasisi anlayışı 1990’lı yıllarda yabancı toplum ve hükümetlerin demokrasi çerçevesinde Amerikan kültür ve değerleri ile buluşturmaya kaymış ve liberal demokratik değerlerin serbest piyasa ekonomilerinde yaygınlaştırılması hedeflenmiştir.

Körfez Savaşı

Birinci Körfez Savaşı’nın ardından bilginin yönetilmesi fikri benimsenerek siyasi desteğin oluşturulmasında medya ve iletişimin gücü ön plana çıkmıştır. Bilgi Savaşı (Information Warfare) tekniklerinin geliştirilerek, kriz durumlarında yardımcı güç olarak kullanılması sağlanmıştır. Aynı yıllarda küreselleşen şirketler ve medya organlarının kamu diplomasisinde etkin olarak kullanılmaya başlanmasıyla şirket tabanlı diplomasi (corporate- based diplomacy) 20. yüzyılın son yıllarına hâkim olmuştur. Körfez Savaşı sırasında kamu diplomasisinin CNN ve benzeri medya organları tarafından icra edilmesi de devlet bünyesinde faaliyet göstermeyen özel sektörün etkisini ortaya koymuştur. 1997 yılında Dışişleri Bakanlığı Halkla İlişkiler danışmanı görevinde bulunan James Rubin’in öncülüğünde Soğuk Savaş zamanından kalma kurumlar tasfiye edilmeye başlanmıştır. Bakanlığa bağlı olmayan özerk kurumlar, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, ABD Enformasyon Kurumu, Silahlanmayı Kontrol ve Silahsızlanma Ajansı, bakanlığa bağlı veyahut bünyesinde yer bulan yeni birimler haline dönüştürülmüştür. 1999 yılında USIA’in işlevleri bakanlık bünyesinde kurulan Eğitim ve Kültürel İlişkiler Bürosu ve Uluslararası Enformasyon Programları Bürosu’na transfer edilmiştir.15 11 Eylül 2001’de gerçekleşen İkiz Kule saldırıları sonucu Amerikan kamu diplomasisi terörü önleme ve ulusal güvenliği tesis etme amacına girmiştir. Müslümanların ABD’ye duyduğu nefretin bir sonucu olarak Müslüman nüfusun yoğun olduğu coğrafyalarda kamu diplomasisi çalışmaları arttırılmıştır. Bu dönemde kurulan Stratejik Etki Bürosu (Office of Strategic Infulunce) Soğuk Savaş yıllarındaki güvenlik ve propaganda anlayışına dönüldüğü yönünde izlenim vermiştir. Büro Savunma Bakanlığı’na bağlı olsa da yanıltıcı bilgilendirmede bulunma sebepleriyle kurulduktan sadece bir yıl sonra kapatılmıştır. Evanjelistlere yakınlığıyla bilinen George Walker Bush’un döneminde dış politikada kullanılan dil, İslam coğrafyası ile ABD’nin arasının açılmasına sebebiyet vermiştir. Başkanın bizzat kullandığı şer ekseni (evil axis), kutsal savaş (holy war), haçlı seferleri (crusades) gibi kelimeler din uğruna savaşların yeniden başladığına dair görüşleri ortaya çıkarmıştır.

George Walker Bush

Bush dönemi Amerikan dış politikası ABD’nin haklı ve mağdur olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Bush’un üslubundaki sert ve saldırgan söylemler mevcut durumu daha kötü hale getirmiştir. Amerikan kamu diplomasisi bu dönemde kendini ifade etme, anlatma amacı üzerine kurgulanmıştır. Sekiz yıl süren Bush yönetiminde Kamu Diplomasisi ve Halkla İlişkiler Müsteşarlığı’na (Under Secretary for Public Diplomacy and Public Affairs) dört farklı müsteşarın getirilmesi, Amerikan yönetiminin kendi kamu diplomasisini beğenmediğinin en büyük göstergesidir. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığı karşısında Bush yönetimi 2006 yılında ABD Kamu Diplomasisi ve Stratejik İletişim Ulusal Strateji Belgesi’ni16 (U.S. National Strategy for Public Diplomacy and Strategic Communication) yayınlamıştır. Belgede Müslümanlarla daha iyi iletişime geçmek, terörist liderlerin toplumların gözünde değerlerinin düşürülmesi, ana akım liderlerin desteklenmesi gibi çeşitli politikalar bulunmaktadır. İzlenilen politikalar, kullanılan dil ve yaşanan olaylar incelendiğinde Bush dönemi kamu diplomasisinin verimli olmadığı anlaşılmaktadır.17 2008 yılında Barack Obama’nın başkan seçilmesi dünya kamuoyu tarafından sevinçle karşılanmıştır. Başkanlığının ileriki yıllarında uyguladığı Orta Doğu politikaları çerçevesinde uluslararası toplumda saygı kaybetse de hem kendisinden önceki hem de sonraki başkana göre olumlu bir ivme çizdiği açıktır. Obama yolunda gitmeyen kamu diplomasisi faaliyetleri hakkında rapor hazırlatmıştır. Rapora göre, Amerikalıların Müslümanlarla aracısız konuşabilmesinin gerektiği, propaganda yerine nesnel gerçeklere vurgu yapılması, karşı tarafa saygı gösterilmesi, tehlikeli fikirlere ve oluşumlara karşılık sivil toplum kuruluşlarının kurulması önerilmektedir.

Raporun ciddiye alındığının ve yeni yönetimin politikasının anlatmadan, dinlemeye kaydığının bir göstergesi Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yurtdışı seyahatlerini dinleme turu olarak adlandırmasıdır.18 Obama yönetimi Bush’un kendini anlatma kamu diplomasisinden karşı tarafı dinleme kamu diplomasisine geçiş yapmıştır. Obama’nın ardından göreve gelen Donald J. Trump aday olduğu günden başkanlığının son gününe kadar gerek söylemlerindeki pervasızlık, gerek tavırlarındaki tutarsızlıkla uluslararası toplumda saygı görmeyen bir kimse olmuştur. Meksika sınırına duvar örmesi, özgür basın organlarını susturmaya çalışması, seçime bakan savcıyı hedef göstermesi, sosyal medya platformları üzerinden kişileri ve ülkeleri aşağılaması gibi hareketleri Amerika’nın yumuşak güçleri olarak tanımlanan geleneklerine, diplomasisine, hukukun üstünlüğüne, düşünce özgürlüğüne zarar vermiştir. Golan Tepeleri ve Kudüs konularında İsrail’in yanında yer alması Orta Doğu’da tepki çekmiştir. Obama döneminde düzeltilen uluslararası izlenim tekrar bozulmuştur. Amerikan kamu diplomasisi, eğitim ve değişim programları, kültür değişimi, uluslararası yayıncılık, insani yardım ve yatırımlar alanlarında etkili olmak için faaliyet gösteren kapsamlı bir yapıya sahiptir. Kamu diplomasisi Amerikan dış politikasında etkili bir araç olarak kullanılmıştır. Ulusal güvenlik kaygılarının arttığı, savaş ihtimalinin olduğu, uluslararası itibarın azaldığı dönemlerde ABD, diğer uluslarla iletişime geçme ihtiyacı hissetmiştir. Ülke çıkarları doğrultusunda ülke ve uluslararası toplum gündemine göre politikalar belirlenmiştir.

Donald J. Trump

Amerikan kamu diplomasisinin üç temel evrilme dönemi vardır. Birincisi, Soğuk Savaş dönemi, ‘‘komünizme karşı demokrasi ve serbest pazarın savunulması’’, ikincisi, 11 Eylül sonrası, ‘‘terörle küresel savaş ve stratejik iletişim’’, üçüncüsü, Obama döneminde, ‘‘dünya ile tekrardan iletişime geçme ve dinleme’’.19 Bu süreçler içerisinde kuşkusuz en başaralı dönem Soğuk Savaş zamanı dönemdir.

Bu dönemde Amerika özellikle uluslararası yayıncılık üzerinden kamu diplomasisi faaliyetlerini yürütmüştür ve kültür diplomasisi, eğitim ve değişim programları diplomasisi ve yardım diplomasisi etkin olarak kullanılmıştır. Soğuk Savaş’ın ardından Enformasyon Ajansı’nın kaldırılıp, kamu diplomasisi faaliyetlerinin bakanlık bünyesine devredilmesiyle yapısal sorunlar ortaya çıkmıştır. Son dönemlerde söylemler ve eylemler arasında tutarsızlıklar olması güvensizlik duyulmasını ve itibar kaybını beraberinde getirmiştir. Trump döneminde Amerikan kamu diplomasisi internet üzerinden propaganda yapmıştır. Yeni Başkan Joe Biden’ın yönetiminde Amerikan kamu diplomasisinin nasıl bir yol izleyeceği önümüzdeki süreçlerde belli olacaktır.

[irp posts=”24721″ name=”Türkiye’nin Kamu Diplomasisine Bakış”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
1- Nazlı Ceren Akçay, ‘‘Kamu Diplomasisi Aracı Olarak Kültürel Diplomasi ve Fransa’nın Afrika Ülkelerine Yönelik Uluslararası Öğrenci Programları Örneği’’, Uzmanlık Tezi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Ankara, 2014, s. 17.
2- Yasin Yaylar, ‘‘Karşılaştırmalı Kamu Diplomasisi Analizi: Türkiye, ABD ve Japonya’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Konya, 2020, s. 34-35.
3- A.g.m., s. 35., Nicholas J. Cull, ‘‘Public Diplomacy Before Gullion: The Evolution of a Phrase’’, USC Center
on Public Diplomacy, 18.04.2006, https://uscpublicdiplomacy.org/blog/public-diplomacy-gullion-evolution-
phrase. (Erişim Tarihi: 27.02.2021) 1
4- Abdullah Özkan, ‘‘21. Yüzyılın Stratejik Vizyonu Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Kamu Diplomasisi
İmkânları’’, Rapor, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Stratejik Rapor No: 70, Ankara, 2015, s. 3.
5- Ekonomik veriler için: https://tr.tradingeconomics.com/united-states/gdp-growth. (Erişim Tarihi: 02.03.2021)
6- Emine Akçadağ, ‘‘ABD’nin Kamu Diplomasisi Stratejisi: Akıllı Güç’’, Kamu Diplomasisi Enstitüsü, s. 1.
7- Selçuk Temel, ‘‘Amerikan Kamu Diplomasisinin 11 Eylül Sonraki Yönetim Anlayışı ve Sergilenen Faaliyetler Odağında İncelenmesi: Kamu Diplomasisindeki Değişimleri Anlamak’’, Yüksek Lisans Tezi, Kara Harp Okulu
Savunma Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Bilimleri Anabilim Dalı, Ankara, 2010, s. 61-62.
8- Rapor için: https://digitalarchive.wilsoncenter.org/document/116191.pdf (Erişim Tarihi: 03.03.2021)
9- Selçuk Temel, a.g.m., s. 62-63.
10- USIA için: https://govinfo.library.unt.edu/npr/library/status/mission/musia.htm (Erişim Tarihi: 12.03.2021)
11- Henry Kissinger, ‘‘Macaristan: İmparatorlukta Ayaklanma’’, Diplomasi, 17. bs., İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2018, s. 530-546.
12- NSDD-45 için: https://fas.org/irp/offdocs/nsdd/nsdd-45.pdf (Erişim Tarihi: 13.03.2021)
13- NSDD-77 için: https://fas.org/irp/offdocs/nsdd/nsdd-077.htm (Erişim Tarihi: 13.03.2021)
14- Selçuk Temel, a.g.m., s. 64-65
15- Selçuk Temel, a.g.m., s. 66-67.
16- Belge için: https://2001-2009.state.gov/documents/organization/87427.pdf (Erişim Tarihi: 13.03.2021)
17- Yasin Yaylar, a.g.m., s. 107-112.
18- Yasin Yaylar, a.g.m., s. 112-114.
19- Abdulsamet Günek, ‘‘Amerikan Kamu Diplomasisinin Üç Evresi: Propaganda, Geleneksel Kamu Diplomasisi ve Stratejik İletişim’’, The Journal of Social Science, Yıl: 2, Cilt: 2, Sayı: 3, 2018, s. 69.
Kaynaklar
AKÇADAĞ, E. ‘‘ABD’nin Kamu Diplomasisi Stratejisi: Akıllı Güç’’, Kamu Diplomasisi Enstitüsü, AKÇAY, C. N., (2014). ‘‘Kamu Diplomasisi Aracı Olarak Kültürel Diplomasi ve Fransa’nın Afrika Ülkelerine Yönelik Uluslararası Öğrenci Programları Örneği’’. Uzmanlık Tezi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Ankara.

CULL, N. J. (2006). ‘‘Public Diplomacy Before Gullion: The Evolution of a Phrase’’, USC Center on Public Diplomacy, https://uscpublicdiplomacy.org/blog/public-diplomacy-gullion- evolution-phrase. (Erişim Tarihi: 27.02.2021)

GÜNEK, A. (2018). ‘‘Amerikan Kamu Diplomasisinin Üç Evresi: Propaganda, Geleneksel Kamu Diplomasisi ve Stratejik İletişim’’, The Journal of Social Science, Yıl: 2, Cilt: 2, Sayı: 3.

KISSINGER, H. (2018). ‘‘Macaristan: İmparatorlukta Ayaklanma’’, Diplomasi, 17. bs., İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2018, s. 530-546.

ÖZKAN, A. (2015). ‘‘21. Yüzyılın Stratejik Vizyonu Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Kamu Diplomasisi İmkânları’’, Rapor, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Stratejik Rapor No: 70, Ankara.

TEMEL, S. (2010). ‘‘Amerikan Kamu Diplomasisinin 11 Eylül Sonraki Yönetim Anlayışı ve Sergilenen Faaliyetler Odağında İncelenmesi: Kamu Diplomasisindeki Değişimleri Anlamak’’, Yüksek Lisans Tezi, Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Bilimleri Anabilim Dalı, Ankara.

YAYLAR, Y. (2020). ‘‘Karşılaştırmalı Kamu Diplomasisi Analizi: Türkiye, ABD ve Japonya’’, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Konya.

Trading Economics. https://tr.tradingeconomics.com/united-states/gdp-growth. (Erişim Tarihi: 02.03.2021)

Wilson Center. https://digitalarchive.wilsoncenter.org/document/116191.pdf (Erişim Tarihi: 03.03.2021)

Vice President Gore’s National Partnership for Reinventing Government. https://govinfo.library.unt.edu/npr/library/status/mission/musia.htm
(Erişim Tarihi: 12.03.2021)

Federation of American Scientists. https://fas.org/irp/offdocs/nsdd/nsdd-45.pdf https://fas.org/irp/offdocs/nsdd/nsdd-077.htm (Erişim Tarihi: 13.03.2021)

2001-2009 Archive for the U.S. Department of State.
https://2001-2009.state.gov/documents/organization/87427.pdf (Erişim Tarihi: 13.03.2021)
[/vc_toggle]

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) bölgesel bir örgüt olan Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmiş bir sözleşmedir. Birçok yönüyle diğer insan hakları belgelerinden ayrılan bu sözleşme, insan haklarının uluslararası alanda korunmasına yönelik bir mekanizma öngören ilk sözleşme olma özelliği taşımaktadır. Türkiye 18 Mayıs 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. Türkiye, getirdiği yükümlülükler sebebiyle uluslararası alanda insan haklarını koruma beyanında bulmuştur. Bu çalışmada da öncelikle AİHS’nin genel özelliklerine bakılmasının ardından Türkiye ile AİHS’nin ilişkisine bakılacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 

AİHS’nin tam adı, “İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesidir”. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bu sözleşme, 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. 3 Eylül 1953 tarihinde de resmi olarak yürürlüğe girmiştir. AİHS’ne yalnızca Avrupa Konseyi üye devletleri taraf olabilmektedir. AİHS, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da yaratmış olduğu siyasal, toplumsal ve ekonomik çöküntünün ardından temel hak ve özgürlüklerin ulusal alanda korunması gerektiği düşüncesinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır [1]. AİHS ilk hali ile 5 bölümde yer alan toplam 66 maddeden oluşmaktadır. Sözleşmenin I. bölümünde (m. 2-18) koruma altına alınan maddi haklar sıralanırken, II. (m. 19), III. (m. 20-37) ve IV. (m. 38-56) bölümlerde bu hakların korunmasını garanti altına almaya yönelik organ ve mekanizmalar ele alınmaktadır.

V. bölüm (m. 57-66) ise her uluslararası antlaşmada olduğu gibi Sözleşmenin yürürlüğe giriş, ihtirazi kayıt koyma, feshetme, depo gibi formalitelerini düzenleyen hükümler içermektedir [2]. AİHS, yürürlüğe girdikten sonra kapsamını genişletmek amacıyla ek protokollerle desteklenmiştir. 2013 yılına kadar toplam 16 protokol imzalanarak AİHS zenginleştirilmiştir.

Bu protokollerden 11 numaralı Protokol [3] AİHS sözleşmesinde köklü değişikliklere sebep olmuştur [4]. AİHS, ana metni ve ek protokolleri ile uluslararası arenada kendine has bir düzen sağlamıştır. Bu düzen AİHM’nin Loizidou kararında “Avrupa Kamu Düzeni” olarak adlandırılmıştır [5]. AİHS, temel hak ve özgürlüklerin uluslararası düzeyde tanınıp korunması konusunda uluslararası yargısal denetim mekanizması kurması ve bireye sağlanan güvenceyi bir yaptırıma bağlaması nedeniyle uluslararası alanda bir ilki teşkil etmektedir.  AİHS’yle insan haklarının korunması sorunu ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşınmış ve birey, uluslararası hukukun süjesi haline gelmiştir. AİHS’nin yargı ve denetim mekanizması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir (AİHM).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Genel Özellikleri [6].

  1. Sözleşme bireyi uluslararası hukukta da hak sahibi yapmıştır.

Sözleşmeye taraf devletler, AİHS ve eki protokollerde yer alan hak ve özgürlükleri kendi yetki alanı içindeki herkese tanımayı kabul etmiştir.

  1. Bireysel başvuru ve devlet başvurusu olarak iki denetim yolu olarak öngörülmüştür.

AİHS bireylere, AİHS’de güvence altına alınan haklarını çiğneyen devlete karşı Sözleşme’nin denetim organına şikâyette bulunma imkânı tanımıştır. AİHS’nin bireylere tanımış olduğu bireysel başvuru hakkı, AİHS’nin öngördüğü denetim sisteminin en özgün ve en önemli parçasını teşkil etmektedir. Sözleşmenin ilk biçiminde bireysel başvuru Sözleşmeyi imzalayan devletlerce otomatik olarak kabul edilmiş olmuyordu.

Bunun için, Sözleşmenin eski 25. maddesinde düzenlenmiş olan bireysel başvuruyu ilgili devletin kabul beyanında bulunması gerekiyordu. Devlet başvurusu ise, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin korunmasından her taraf devletin tek tek sorumlu tutulmasının ve böylece bir Avrupa Kamu düzeni oluşturulmak istenmesinin bir sonucu olarak kabul edilmiştir.

Her sözleşen devlet, diğer taraf devletlerin sözleşmeye saygılı davranıp davranmadığını denetlemekle yükümlüdür. Buna dayanarak, devletlerin çıkarı olsun olmasın, tek tek ya da diğer devletlerle birlikte bir devlet aleyhinde devlet başvurusunda bulunmaları mümkündür.

  1. Sözleşmenin sağladığı güvence ikincildir.

AİHS’nin temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda getirmiş olduğu denetim sistemi ikincil (tali, tamamlayıcı) niteliktedir. Diğer bir ifadeyle, bireyin temel hak ve özgürlüklerinin iç hukuk tarafından korunması asıldır. AİHS’nin öngördüğü güvenceden yararlanılabilmesi için öncelikle iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun aranması da AİHS’nin getirdiği korumanın ikincil niteliğini yansıtmaktadır. AİHM’e başvurmak için iç hukuk yollarının tüketilmesinin istenmesi, AİHS’le güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması görevinin öncelikle ilgili devlete ait olduğunu göstermektedir.

  1. Sözleşme karşılıklılık ilkesine dayanmamaktadır.

AİHS çerçevesinde bir devletin Sözleşme ’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesi, başka bir devletin yükümlülüğünü yerine getirmesine bağlı değildir. AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler sadece taraf devletlerin vatandaşlarına değil, yetki alanlarında bulunan herkese uygulanabilir niteliktedir. Sözleşmeye taraf olan devletler AİHS’nde yer alan hak ve özgürlükleri kendi yetki alanında bulunan herkese tanımak zorunda olduğundan, vatandaşlık bağı hakların korunmasının bir koşulu değildir.

Bu nedenle, bir ihlalin gerçekleşmesi veya gerçekleştiğinin ileri sürülmesi halinde, vatandaşlar gibi devletin egemenlik alanı içinde bulunan yabancıların da bireysel başvuru hakkı bulunmaktadır. Avusturya/İtalya davasında Avrupa İnsan Hakları ve Özgürlükleri Konvansiyonu (AİHK), ‘Taraf devletlerce üstlenilen yükümlülüklerin esas itibariyle objektif nitelikte olduğu, devletlerarasında sübjektif ve karşılıklı haklar doğurmayı değil, bireylerin temel haklarını taraf devletlerden gelecek ihlallere karşı korumak olduğu’ belirtilmiştir.

  1. Sözleşme ile tanınan haklardan yabancılar da yararlanır [7].

Koruma, sadece yurttaşlarla sınırlı tutulmamış, devletin yetki alanı içerisinde bulunan herkese tanınmıştır (m. 1). Yabancılardan anlaşılması gereken, yalnızca AİHS’ye taraf olan diğer ülkelerin yurttaşları olan yabancılar değil, yabancı uyruklu olan herkestir.

  1. Sözleşme iç hukuku etkiler [8].

Eğer, taraf devletin yetkili makamları tarafından ulusal mevzuata istinaden yapılan bir işlem veya eylemle ya da bir yargı organı kararıyla AİHS hükümlerinden birinin ihlal edildiği AİHM tarafından tespit edilirse, söz konusu devletin bu kararın gereğini yerine getirmesi gerekecektir. Bu durumda, AİHM’nin ilgili Sözleşmesel hakka aykırılığın kaynağı bir mevzuata dayanıyorsa, taraf devletler mevzuatı değiştirmek, eğer bir mahkeme kararına dayanıyorsa kararın sonuçlarını ortadan kaldıracak çözümler bulmak durumundadır.

  1. Sözleşme, temel hak ve özgürlükleri belirler ve bunlara sınırlama getirir.

AİHS’nde, temel hak ve özgürlükler bir taraftan tanınıp tanımlanırken, diğer taraftan hangi istisnalar altında, nasıl ve hangi koşullara göre sınırlandırılabileceği düzenlenmiştir. AİHS’nde yer alan temel hak ve özgürlükler, niteliklerine göre, genel olarak meşru bir amaç taşıması, sınırlamanın yasal dayanağının bulunması ve demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olması kaydıyla sınırlanabilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye 

Türkiye 18 Mayıs 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinde, usulüne göre yürürlüğe giren uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu ve bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamayacağı, ayrıca temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların kanunlarımızla aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası antlaşma hükümlerinin geçerli olacağı güvence altına alınmıştır.

Anayasa Mahkemesi de, 7 Şubat 2008 tarihli kararında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesi çerçevesinde AİHS’in Türkiye’nin iç hukukunun bir parçası haline geldiğini, Sözleşme hükümlerinin nitelikli yasa hükmünde olduğunu ve AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, 2010 yılında halk oylamasıyla kabul edilen Anayasa değişiklikleri çerçevesinde, AİHM’de Türkiye aleyhine dava sayısı azaltmak ve sorunları iç hukukta çözmek amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı kabul edilmiştir. Konuya ilişkin yasal düzenlemenin yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren herkes, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmektedir [9].

Sonuç 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi tarafınca hazırlanmış ve 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. AİHS’nin uluslararası arenada sağladığı düzen ‘Avrupa Kamu Düzeni’ olarak adlandırılmıştır. AİHS ile uluslararası arenada ilk kez insan haklarının korunması amacıyla bir mekanizma oluşturulması sağlanmıştır. AİHS’nin yargı ve denetim mekanizması AİHM’dir. AİHS ana metninin yanı sıra yıllar içerisinde sözleşmeyi zenginleştirmek ve geliştirmek amacıyla bazı protokoller eklenmiştir.

AİHS’in genel özelliklerine baktığımızda;

  • Sözleşme bireyi uluslararası hukukta da hak sahibi yapmıştır.
  • Bireysel başvuru ve devlet başvurusu olarak iki denetim yolu olarak öngörülmüştür.
  • Sözleşmenin sağladığı güvence ikincildir.
  • Sözleşme karşılıklılık ilkesine dayanmamaktadır.
  • Sözleşme ile tanınan haklardan yabancılar da yararlanır.
  • Sözleşme iç hukuku etkiler.
  • Sözleşme, temel hak ve özgürlükleri belirler ve bunlara sınırlama getirir.

 

Türkiye 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir. Türkiye, Anayasası’nın 90. maddesi ile AİHS’e aykırılık olabilmesi durumunu ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca 2010 yılında Anayasa Değişiklikleri referandumu sonucunda Türkiye aleyhindeki davaları azaltmak ve sorunları iç hukuk yoluyla çözebilmek amacıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapabilmenin yolunu açmıştır.

[irp posts=”77″ name=”Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Rusya’yı mahkum etti”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Fikret Arık,” (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Bakımından) İnsan Haklarının Milletlerarası Korunması II”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 16(4), 1961, s.116.

[2] “İnsan haklarının ve temel özgürlüklerininin korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi”, Aralık 2016, http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/12/AIHS.pdf (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

[3] 11 no.lu Protokolle birlikte Sözleşmenin m. 1-18’ini oluşturan ilk maddesiyle I. bölümü, yani maddi haklarla ilgili bölüm aynı kalmış, fakat sonraki 3 bölüm (II, III ve IV. bölümler) kaldırılarak yerine 19-51. maddeleri ihtiva eden tek bir bölüm II. bölüm olarak konulmuştur. Yeni Sözleşmede Nihai Hükümler başlığı altındaki III. bölüm (m. 52-59) ilk halinin V. bölümüne tekabül etmektedir. Ancak, söz konusu III. bölüm hükümlerinde öncekilere nazaran önemli değişiklikler yapılmıştır. Görüldüğü üzere yeni Sözleşmede daha az madde bulunmaktadır.

[4] Mehmet Emin Çağıran, Uluslararası Alanda İnsan Hakları, Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017, s.250.

[5] Özge Okay Tekinsoy, “Avrupa Kamu Düzeni Kavramı”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 1(1), 2011, 67.

[6] Mehmet Emin Çağıran, 2017, s.254-406.

[7] “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamı ve Özellikleri”, t.y. https://acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=6904 (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

[8] Tekin Akıllıoğlu, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İç Hukukumuz”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 44(03), 1989, s.159.

[9] “İnsan Hakları”, t.y. http://www.mfa.gov.tr/insan-haklari_.tr.mfa (Erişim Tarihi: 24.01.2021)
Kaynaklar
Akıllıoğlu, Tekin. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İç Hukukumuz”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 44(03), 1989.

Arık, Fikret.” (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Bakımından) İnsan Haklarının Milletlerarası Korunması II”, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi, 16(4), 1961.

Çağıran, Mehmet Emin. Uluslararası Alanda İnsan Hakları. Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017.

Tekinsoy, Özge Okay. “Avrupa Kamu Düzeni Kavramı”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 1(1), 2011.

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamı ve Özellikleri”. T.y. https://acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=6904 (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”. T.y. http://www.duzce.gov.tr/avrupa-insan-haklari-sozlesmesi (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

“İnsan Hakları”. T.y. http://www.mfa.gov.tr/insan-haklari_.tr.mfa (Erişim Tarihi: 24.01.2021)

“İnsan haklarının ve temel özgürlüklerininin korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi”. Aralık 2016. http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/12/AIHS.pdf (Erişim Tarihi: 24.01.2021).
[/vc_toggle]

Siyasi Bir Lider Olarak Muhsin Yazıcıoğlu ve Milliyetçilik Anlayışı

Siyasal liderlik incelemelerinde literatüre bakıldığında genel itibariyle iktidara gelmiş yahut uzun yıllar devlet yönetiminde söz sahibi olmuş siyasi kişilikler incelenmektedir. Muhsin Yazıcıoğlu’nu siyasal lider olarak incelemeye değer kılan nokta ise; ne iktidara gelmiş bir partinin lideri olması ne de hükümette uzun yıllar görev yapmış bir siyasetçi olmasıdır. Yazıcıoğlu; dünya görüşü ve ideolojisiyle Türk siyasal hayatında milliyetçiliğe yeni bir boyut kazandırarak o zamana dek var olan sekülerizme dayalı Atatürk milliyetçiliği ve etnisiteye dayalı Türk milliyetçiliğinin yanında İslami değerleri referans olan Türk-İslam milliyetçiliği fikrini savunmuş ve bu fikirle partileşmeye kadar giden siyasal bir hareketin lideri olmuştur. Öte yandan Yazıcıoğlu, yalnızca siyasal bir hareketin lideri olmakla da kalmayıp, yaşam mücadelesi ve kendi davasında gösterdiği dik duruş ve samimiyetle toplumun farklı görüşlerdeki çoğu kesiminin takdirini ve teveccühünü kazanmıştır. Yazıcıoğlu, dünya görüşüyle kendinden sonra kurulan siyasal partilere de esin kaynağı olmuştur. Çalışmamızda milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği kavramlarının tarihsel boyutu ele alındıktan sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nun ülkücü hareketten ayrılıp partileşmeye kadar gittiği süreç incelenecek ve siyasal yaşamında önemli yeri olan kendine özgü Türk-İslam milliyetçiliği diyebileceğimiz milliyetçilik anlayışının özelliklerine değinilecektir.

Erken Yaşamı ve Ülkücü Harekete Dahil Oluşu

1954 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesi Elmalı köyünde doğan Muhsin Yazıcıoğlu, henüz 14 yaşındayken ilçesindeki ülkücü gençlik hareketlerine dahil olmuştur. İlk ve ortaöğrenimini Şarkışla’da tamamladıktan sonra 1972 yılında Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ni kazanarak Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev almaya başlamıştır.

Ülkü Ocakları’ndan bir görünüm

Kısa sürede ülkücü hareket içerisinde yükselen Yazıcıoğlu, sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan yardımcılığı ve Genel Başkanı olmuş, 1978 yılı itibariyle Ülkücü Gençlik Derneği kurucu başkanlığına getirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesine kadarki süreçte ise MHP genel başkan müşavirliği görevinde bulunmuştur [1].

12 Eylül Sonrası Dönem

12 Eylül 1980 askeri darbesi konjonktüründe yaşanan baskı ve vesayet ortamında tüm siyasiler gibi gözaltına alınan Yazıcıoğlu, Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılanarak 1981-87 yılları arasında (5.5 yılı hücrede olmak üzere) Mamak Cezaevi’nde hapis yatmıştır. Tahliye edildikten sonra ise ilk iş cezaevindeki ülkücülerin ailelerine destek amacıyla SOGEV isimli dernek kurmak ve başına geçmek olmuştur.

Siyasal davasındaki mücadelesine de kaldığı yerden devam eden Yazıcıoğlu, kapatılan Ülkü Ocakları’nın yerini alan “Gençlik Kültür ve Sanat Ocakları (GKSO) ‘nın kuruluşunda yer almıştır. Yazıcıoğlu’nun cezaevinde geçirdiği zorlu süreç onu İslam inancına sıkı sıkıya bağlamış ve dünya görüşünün temelinde yer alan milliyetçilik anlayışının muhafazakâr İslami milliyetçiliğe evrilmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1987 referandumuyla siyasi yasakların kalkmasıyla birlikte MHP’nin devamı niteliğindeki Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) kurulmuş ve 1988 yılında Yazıcıoğlu ve ekibi partiye dahil olmuşlardır.

Milliyetçilik İdeolojisi ve Türk Milliyetçiliği Düşüncesi

Modern anlamda milliyetçilik ideolojisi 1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkmıştır. Egemenliğin kraldan alınıp halka verildiği bu devrimle tek ve eşit bir millet olma bilincinin temelleri atılmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise milliyetçilik Avrupa’da ivme kazanmış ve çok uluslu devletlerden her etnik kökenin kendi devletine sahip olması fikri (self-determinasyon) ortaya çıkmıştır. Nitekim milliyetçilik modern ulus-devletlerin kurulma sürecinde temel rol alan ideoloji haline gelmiştir.[2] Milliyetçilik kimi zaman devletlerin kendi toplumlarını üstün gören resmi bir ideoloji olarak kullanılırken kimi zaman da devletleri olmayan ve bağımsızlık, özerklik taleplerinde bulunan etnik grupların tutundukları siyasal ideoloji olmuştur. Bundan ötürüdür ki milliyetçilik ideolojisi, tarih boyunca liderler ve siyasal gruplar (ayrılıkçı illegal örgütler de dahil) tarafından kendi siyasi amaçları doğrultusunda kitleleri konsolide ettikleri kullanışlı bir araç haline gelmiştir. Milliyetçilik, Fransız Devrimi’yle birlikte dünyaya yayılan bir akım olsa da Türk milliyetçiliği, diğer medeniyetlere nazaran daha geç bir dönemde 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi ise; Osmanlı’nın farklı etnik kökenlerden milletleri barındıran çok-uluslu bir yapıya sahip olması ve imparatorluk zayıflamışken çeşitli etnik gruplar arasında olası bir çekişmenin ve çözülmenin engellenmek istenmesidir. Milliyetçilik; ortak tarihî tecrübenin, ortak geleneklerin, ortak inanç ve düşüncelerin, siyasî ideallerin ve ortak sembollerin, yani kültürel aklın üzerine inşa edilen bir düşünce ve hayat tarzıdır.

Yusuf Akçura, Mustafa Kemal’in sağında bulunan

Türk milliyetçiliği denildiğinde ise Türk aklının ve zihniyetinin hâsılası olan fikirler yumağının belli bir sisteme aktarılması ve Türk tarihinin ayrıntılı dökümü ve geleceğe dönük planı anlaşılmaktadır [3]. Osmanlı’nın son dönemlerinde ülkeyi kurtaracak ideolojinin ne olduğu aydınlar tarafından tartışılmaya başlanmıştır. Nitekim bu aydınlardan biri olan Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarını incelemiştir. Hangi akımın ülkeye kurtaracağı konusunda tartışmalar yapmıştır. Birer birer yıkılan imparatorluk bakiyesi devletler ve kurulan modern ulus-devletler millet olma bilincinin önemini arttırmıştır. Nihayetinde ilk başlarda ortaya atılan Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinin yeterli desteği bulmamasıyla ülkeyi kurtaracak ideolojinin Türkçülük olduğu düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Bu bağlamda Türkçülük üzerine çalışmalar yapan aydınların sayısı artmıştır. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi isimlerin başı çektiği aydınlar arasında iki farklı anlayış ortaya çıkmıştır. Ülkücü hareketin ideolojik olarak etkilendiği Osmanlı’daki Türkçüler, devletin bekası anlayışıyla devleti Türkçülük ile kurtarmaya çalışırken, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınların yer aldığı Rusya’daki Türkçü düşünürler ise, devlet merkezli bir milliyetçilik anlayışı yerine tüm Türk dünyasını içine alan Turancı ideolojiyle milliyetçiliği tanımlamışlardır. Yazıcıoğlu’nun ilerde değineceğimiz milliyetçilik anlayışını etkileyen Aydınlar Ocağı tarafından ise Türk milliyetçiliğini İslami referanslarla tanımlayan ve Türk-İslam sentezini ortaya koyan çalışmalar yapılmıştır. Bu düşünürlerden biri olan Ziya Gökalp eserlerinde Türklük ve İslam arasındaki mükemmel uyuma dikkat çekmiştir. Gökalp, İslam dinini kabul etmenin Türklerin kaderi olduğunu ve Türkler’in İslam’ı kabul etmeleriyle pek çok milletin Müslüman olduğunu savunmuştur.

Ziya Gökalp

Bununla birlikte Türk kimliğinin İslam’la kendini gerçekleştirebildiğini ve İslam olmadan Türk kimliğinin yok olacağını iddia etmiştir. Ziya Gökalp’in de savunduğu Türk-İslam sentezini öngören bu milliyetçilik anlayışı; Kemalist mirası açıkça reddetmeden, İslam’ın dini ve kültürel değerlerini Türk milliyetçiliğine eklemleyen muhafazakâr bir milliyetçiliği temsil etmektedir.

Bu muhafazakâr milliyetçi ideolojiyi sonraları İslam’ı komünizme karşı bir duvar olarak kullanmak isteyen 12 Eylül askeri cunta yönetimi de 80’li yıllarda kullanmıştır [4]. Türk milliyetçiliğinin siyasi parti düzeyinde temsil edilmesi 1948 yılında Mareşal Fevzi Çakmak ve Osman Bölükbaşı önderliğinde kurulan Millet Partisi ile başlamıştır.

Alparslan Türkeş

1954’te kapatılan parti aynı yıl Cumhuriyetçi Millet Partisi adıyla yeniden kurulmuştur. 1958’de Türkiye Köylü Partisi’nin katılımıyla beraber Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adıyla siyasi hayatına devam etmiştir. 1965 yılında partinin genel başkanlığına Alparslan Türkeş seçilmiş ve 1967 yılında onun geliştirdiği 9 Işık Doktrini etrafında parti programı belirlenmiştir. 1969’da yapılan kongrede partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirilmiş ve partinin amblemi Üç Hilal olarak belirlenmiştir. Bu kongre ile milliyetçi camia arasında yaşanan Anadoluculuk-Türkçülük ikilemi de, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” söylemiyle bir nebze olsun sona ermiştir. Osman Yüksel Serdengeçti’nin bu görüşü bundan sonra muhafazakâr milliyetçiliğin sloganı haline gelmiş ve Türk-İslam sentezi bu cümle ile formüle edilmiştir [5].

Türk Siyasi Hayatında Ülkücü Hareketin Milliyetçilik Anlayışı 

Türk milliyetçiliğinin Türk siyasal hayatındaki en önde gelen savunucusu Alpaslan Türkeş liderliğindeki ülkücü hareket olmuştur. Ülkücü hareketin ana ilkelerini Alpaslan Türkeş “Milli Doktrin Dokuz Işık” adlı eseriyle ortaya koymuştur. Dokuz Işık olarak belirtilen ilkeler: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köylücülük, Hürriyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”tir [6]. Bu eserde komünizm, kapitalizm ve liberalizm ideolojileri reddedilmiş, Türk devletinin bekası ve korunması için Türk milliyetçiliği temelinde devlet-millet dayanışmasını esas alan ve milli kaynaklara dayalı bir kalkınma modeli öne sürülmüştür. Dokuz ışık doktrininde sayılan temel ilkeler arasında yer alan ülkücülüğün tanımında her ne kadar İslam ahlak ve şuuruna vurgu yapılsa da İslamcılık ve Osmanlıcılık yoktur. Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışında ise bizatihi İslam inancı ve Osmanlı ideali vardır. Yazıcıoğlu’nun da içinde yetiştiği ülkücü hareketin milliyetçilik anlayışı Osmanlı’daki Türkçü aydınlar ile aynı eksende devleti korunması ve savunulması gereken kutsal bir kurum olarak görmüştür. Nitekim 70’li yıllarda parti yöneticileri tarafından bilhassa gençlik örgütleri arasında yaşanan sağ-sol çatışmalarında ülkücü gençliğin devletin savunucusu olduğu ve devletin bekası uğruna komünizmle mücadele ettiğini iddia eden açıklamalar yapılmıştır. Bu anlayış ülkücü hareketin milliyetçilik anlayışındaki devlete bakış açısına ve yüceliğine vurgu yapmaktadır. Ülkücü hareket için millet devletiyle bir bütündür ve devlet kutsaldır. Ülkücü hareketin diğer karakteristik özelliği ise; lidere biatin esas olmasıdır. Her ne olursa olsun lider tartışılmazdır. Nitekim Yazıcıoğlu’nun içerisinde uzun süre yer aldığı Ülkü Ocakları’nda başkanlar değişse de liderin otoritesi her daim hissedilmiş ve bu durum hiçbir zaman değişmemiştir.

Keza bu hususla ilgili bir anekdotu Yurtaslan şöyle anlatmaktadır: “Türkeş, teşkilatta tek liderdir, Başbuğ’dur. Ne derse o olur. Türkeş kendisine Başbuğ denmesini bizzat istemiştir. Biz Türkeş’le ilk toplantıya gideceğimizde, kendisine nasıl davranacağımızı öğrettiler. Kendisiyle ilk kez tanışacaktık. “Şimdiden söyleyelim de pot kırmayın” dediler. Kendini tanıtırken Başbuğ’um diye söze başla, yoksa çok kızar dediler. Kitle toplantılarından Türkeş çıkar çıkmaz, 15 dakika, yarım saat “Başbuğ Türkeş” diye bağırılır. Bunu da kendisi ister. Milletvekilleri bile kendisiyle konuşurken, bu hitapla söze başlarmış. Söze başlarken ve bitirirken “Başbuğum” demeyen birkaç kişiyi tokatladığı anlatılır. Huzurunda hazır ol vaziyetinde dururduk. Toplantıya girerken hepimiz ayakta ve onun girişine yüzümüz dönük durur ve “Otur” deyince otururduk” [7]. Ülkücü teşkilatta var olan lidere koşulsuz biat kültürü, Yazıcıoğlu’nun dünya görüşüyle taban tabana zıt olmuştur. İslam’da var olan Allah tarafından yaratılmış kulların hatasız olamayacağı anlayışı bizatihi Yazıcıoğlu içinde geçerli olmuştur. Ona göre nihayetinde insan beşerdir ve şaşabilir. Yazıcıoğlu için kendisi de dahil kim olursa olsun liderler hata yapabilir, eleştirilebilir kişilerdir. Kusursuz olan yalnızca Allah ve Peygamber’dir.

Yazıcıoğlu’nun Milliyetçilik Anlayışı

Türk-İslam Ülkücülüğü terimi ilk kez Seyyid Ahmet Arvasi tarafından 1979 yılında kullanılmıştır. Arvasi, üç ciltlik Türk-İslam Ülküsü eserinin birinci cildinde, o sıralarda sağcı hareketlerin söylemlerinde popüler olan Türk-İslam sentezi kavramına karşı çıkmış; bir sentezin, ancak tez ile anti-tez arasında vuku bulabileceğini savunmuş ve Türk-İslam Ülkücülüğü terimini kullanmanın daha sağlıklı olacağını öne sürmüştür [8]. Yazıcıoğlu’nun dünya görüşü Arvasi’den büyük ölçüde etkilenmiştir. Nitekim Yazıcıoğlu kendi dünya görüşünü tanımlarken; “Bizim nihai gayemiz, İlay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem davasıdır. Allah-u Teâlâ’nın ismini yüceltme, yayma ve O’nun nizamını bütün hayata geçirme ülküsünü gerçekleştirmek, mücadelemizin hedefi de Allah’ın rızasını kazanmaktır.” ifadelerini kullanmıştır [9]. Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik tanımı ise şu şekildedir: “Milliyetçilik; bir milletin başka milletlerden farklı olan kültür, inanç ve medeniyet özelliklerini koruması, geliştirmesi ve bağımsız yaşama iradesidir. Milli bağımsızlık yoksa milliyetçilik de yoktur” [10]. Muhsin Yazıcıoğlu, bir gazeteye vermiş olduğu röportajda ise milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Türk’üz ve Türk milletinin en yüce değerinin İslam olduğuna inanıyoruz. Bundan hareketle Müslüman-Türk kimliğinin savunucusuyuz. İslamiyet’i Türk milletinin hayat nizamı olarak görüyoruz. Öteden beri İslam’la mezcedilmiş milliyetçiliği savunuyoruz” [11]. Yazıcıoğlu’nun milliyetçiliği hakkında yol arkadaşlarından olan Hilmi Güneş şu ifadeleri kullanmıştır: ”Muhsin Yazıcıoğlu’nun davası İslami Türk Milliyetçiliği, ehli-sünnet vel-cemaat yolunun açılmasıdır. İslami Türk Milliyetçiliği demek de şöyledir: İslam dinine en fazla hizmet eden millet Türk Milleti’dir. Tarihimiz ortada. Bence bu davanın yolundan gidiyordu” [12].

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Yazıcıoğlu, ülkücü anlayıştan farklı olarak İslam inancıyla eklemlenmiş Türk milliyetçiliğini savunmuştur. Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışındaki ikinci ideolojik fark ise; yetiştiği ülkücü hareketin esas aldığı ve Türkeş’in kaleme aldığı Dokuz Işık Doktrini’nde yer almayan Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerini sahiplenmesidir.

Nitekim o dönem yeni parti çalışmalarına başlayan genç lider Yazıcıoğlu, Mehmet Ali Birand’a verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmaktadır: “Devlete biçilmiş olan elbise bugün Türk milletine dar gelmektedir. Misâk-ı Milli sınırları içerisine bizi hapsedip o dar elbisenin içine sokmak isteyen anlayış, bugünkü Türkiye ve dünya konjonktürü içerisinde milletimizin ihtiyaçlarına cevap verememektedir. Şu anda Türk aleminde meydana gelmiş olan gelişmeler bir Osmanlı anlayışını mecbur hale getirmektedir.” Türkeş ise bu açıklamalara cevaben Birand’a; milliyetçilik anlayışlarının Türkiye sınırları içerisinde geçerli olduğunu ve Osmanlıcılık ya da İslamcılık fikrine karşı olmasalar da bu fikri savunmadıklarını ifade etmiştir [13]. Yazıcıoğlu’yla uzun yıllar dava arkadaşlığı yapan BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışının Nihal Atsız ekolünün ırkçılığa yakın söylemleri yahut MHP’nin dokuz ışık doktrini üzerine değil, İslam’ı özümseyen bir milliyetçilik olduğunu söylemektedir. Nitekim Yazıcıoğlu’nun kendilerine çoğu kez milliyetçilikte ölçünün İslam olması gerektiğini ve MHP’de bilhassa var olan “Lider, doktrin, teşkilat kutsaldır, tartışılamaz” anlayışının beşerî olduğunu “Biz yalnızca Allah’ın birliğini ve Peygamber’in Risâlet’ini tartışmayız” dediğini bunun dışında herkesin ve her fikrin tartışılabilmesi gerektiğini kendilerine söylediğini ifade etmiştir [14].

MÇP’de Yaşadığı Fikir Ayrılıkları, Kopuşu ve Yeni  Oluşum Hareketi

Literatürü incelediğimizde ve o dönemdeki yol arkadaşlarının ifadelerinden yola çıkıldığında Yazıcıoğlu’nun Milliyetçi Çalışma Partisi’nden ayrılmasının üç temel nedeni olmuştur. Bunlar; partinin o dönemdeki politikalarını Yazıcıoğlu’nun kabullenmeyişi, ülkücü hareketin benimsediği “Lider, doktrin, teşkilat tartışılmaz.” anlayışına karşı duruşu ve Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışında ideolojik olarak yaşadığı fikir ayrılıklarıdır. Yazıcıoğlu’nun MHP’den ayrılarak yeni bir hareket başlatmaya iten etkenlerden ilki; yukarıdaki bölümde ifade edildiği gibi milliyetçilik anlayışındaki farklılıktır. Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışı; ırka ve sınırlara dayalı salt etnik milliyetçilik değil, muhafazakâr ideolojinin önemsediği gelenek, aile, din, inanç gibi değerleri de içine alan muhafazakâr milliyetçi ideolojidir. Yazıcıoğlu’nun MÇP’den ayrılıp yeni bir siyasi parti kurmasına neden olan etkenler arasında milliyetçiliği farklı yorumlamasının yanı sıra bir diğer önemli etken; dönemin MÇP politikalarını eleştiren bir bakış açısına sahip oluşudur. Yazıcıoğlu, kurucusu olduğu GKSO’da yaptığı söyleşilerde parti politikalarını sıkça eleştirmiş ve ülkücülüğün partiden bağımsız düşünülmesi gerektiğini savunmuştur. Öte yandan milliyetçiliği her fırsatta İslami referanslarla farklı bir paradigmayla dile getirmiştir. Akabindeki süreçte partinin dergisi olan “Bizim Ocak”a karşı kendi fikirlerini savunan “Bizim Dergâh”ı çıkartması parti yönetimi tarafından hoş karşılanmamıştır.

SHP-DYP koalisyonu

Türkeş’in direktifiyle GKSO’da yapılan söyleşiler yasaklanmış ve Bizim Dergâh dergisi kapatılmıştır. Bu Yazıcıoğlu için ilk kırılma olmuştur [15]. İkinci önemli olay 1991 seçimlerinden sonra kurulan SHP-DYP koalisyonunda yaşanmıştır. MÇP’nin oluşturulan koalisyona güvenoyu vermesi Yazıcıoğlu ve ekibi tarafından kabul edilmemiştir.

Zira SHP içindeki ayrılıkçı milletvekillerinin varlığı Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışına ters gelmekteydi. Nitekim Yazıcıoğlu ve ekibi güvenoyu oylamasına katılmamıştır. Öte yandan parti il kongrelerinde Yazıcıoğlu ve Türkeş’in desteklediği farklı listeler de büyük bir kriz yaratmıştır. Yazıcıoğlu’nun ekibi 22 il kongresini kazanmış ve parti içinde krizi tırmandırmıştır. Büyük Kongre’de Başkanlık Divanı için Yazıcıoğlu ve ekibinin liste dışı bırakılmak istenmesi ve ardından yaşanan parti içi çekişmeler, ülkücü gençlerin üniversitelerde kavgaya tutuşmaları krizi hat safhaya ulaştırmıştır. Tüm bu gelişmeler ve yaşanan fikir ayrılıkları nedeniyle Yazıcıoğlu 7 Temmuz 1992 günü bir grup arkadaşıyla partiden istifa etmiştir. Yapmış olduğu basın toplantısında ülkücü hareketin lider sultasına karşı olduğunu belirtmiş ve “Yeni Oluşum” adını verdikleri hareketi başlatmıştır. Bu doğrultuda ekibiyle beraber MÇP’nin haftalık gazetesi “Yeni Düşünce”ye karşılık “Yeni Hafta” gazetesini, “Bizim Ocak” dergisine karşılık “Nizam-ı Alem” dergisini çıkartmışlardır. “Ülkü Ocakları” yerine ise şimdiki adı Alperen Ocakları olan “Nizam-ı Alem Ocakları”nı kurmuşlardır [16]. Dönemin milletvekillerinden Hasan Çağlayan, Yazıcıoğlu’nun MÇP’den ayrılmasında o dönemde gündem olan “Çekiç Güç” meselesine MÇP’nin destek vermesi ve bu konuda fikir ayrılığına düşmesinin etkili olduğunu dile getirmiştir. Selçuk Özdağ ise; 1991 yılında Alpaslan Türkeş’in SHP-DYP ittifakını desteklemesinin Yazıcıoğlu’nun partiden ayrılmasında kırılma noktası olduğu görüşündedir [17].

Yazıcıoğlu’nun kendine has milliyetçilik anlayışına paralel olarak kurduğu gençlik örgütü olan Alperen Ocakları, kendilerini ideolojik olarak tanımlarken lidere biat ve etnik milliyetçilikten öte İslami vurgular yapmışlardır. Türkeş’i destekleyen Ülkü Ocakları, ülkücülük söylemlerinde lidere biati ve Türkçülük ideolojisini öne çıkartırken, Yazıcıoğlu’nun Alperenler’i, ülkücülük tanımlarında “Bizim davamız, ülkümüz bellidir; İlay-ı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem Ülküsü… Yani ülkücü demek; Allah’ın (c.c.) ismini yüceltip yükseltme ve O’nun (c.c.) nizamını yeryüzüne hâkim kılma mücadelesi veren insan demektir.” ifadelerini kullanarak İslam düşüncesiyle eklemlenmiş bir milliyetçilik anlayışı ortaya koymuşlardır [18]. Keza “Lider, doktrin, teşkilat tartışılmaz” anlayışını reddetmiş, Allah ve Peygamber’den başka tartışılmaz bir kişi ya da konunun olmadığını savunmuşlardır. Nitekim; “Alperen, kalû bela’da Allah’a verdiği sözün eridir, Müslüman’dır. Allah’ın birliği ve Hz. Muhammed (sav) ’in risaleti dışında hiçbir mutlak hakikat tanımaz. İslam’ın esasları dışında tartışılmazı yoktur.” ifadesi onlara aittir [19].

Sonuç Yerine

Muhsin Yazıcıoğlu gençlik yıllarından itibaren ülkücü kimliğiyle var olmuş ve zamanla ülkücü hareketin liderlerinden biri haline gelmiştir. Yazıcıoğlu’nun dünya görüşü milliyetçilik temelli olsa da çok kez çeşitli ortamlarda dile getirdiği “İslam hassasiyeti olmayan milliyetçiliğin içi boştur.” ifadesindeki gibi İslam inancı siyasal hayatında büyük bir yere sahip olmuştur. Türk milliyetçiliğini İslami referanslarla tanımlayan Yazıcıoğlu, gerek milliyetçilik anlayışındaki farklılık gerekse de siyasi yaşamında karşılaştığı zorluklar ve parti politikalarına eleştirel yaklaşması hasebiyle yaşanan krizler sonucu yeni bir hareket başlatma gereği duymuştur. Geleneksel ülkücü anlayışın benimsediği salt Türkçülük ideolojisi tamamen reddedilmese de bir kenara bırakılmış, lidere koşulsuz biat anlayışına son verilmiş ve Türk-İslam birliğini benimseyen muhafazakâr milliyetçi ideolojiye sahip bir hareket olan “Yeni Oluşum” ortaya çıkmıştır. Bu hareketin gençlik örgütü ise Ülkü Ocakları’ndan yetişmelerine rağmen Yazıcıoğlu’yla aynı dünya görüşünü benimseyen gençlerden oluşan ve sonrasında Alperen Ocakları adını alacak olan Nizam-ı Âlem Ocakları olmuştur. Türk-İslam ülkücüleri de denilen bu hareket kurulmasından kısa süre sonra 29 Ocak 1993 tarihinde Yazıcıoğlu önderliğinde partileşmiş ve Büyük Birlik Partisi kurulmuştur. Kurulan partinin ambleminde İslami anlayışta var olan gül ve hilale yer verilmiş ve Yazıcıoğlu’nun İslam’ı önceleyen dünya görüşünün ideolojik temeline vurgu yapılmıştır.

[irp posts=”4700″ name=”Siyasal İdeolojilerin Ortak Paydası: Milliyetçilik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] “Muhsin Yazıcıoğlu” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhsin_Yazıcıoğlu, erişim 2 Mart 2021.

[2] Ahmet Kaysılı ve Tuba Acar, “TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE MİLLİYETÇİLİĞİN OLUŞUMU, GELİŞİMİ VE KARŞITLIKLAR ÜZERİNDEN SÜRDÜRÜLME BİÇİMİ”, Journal of World of Turks, C.3., Sayı:6, (2014), s. 205.

[3] Nadim Macit, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ KÜLTÜREL AKIL, İÇTİHAT VE SİYASET, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2018, s. 20.

[4] Etienne Copeaux, “Türk milliyetçiliği: Sözcükler, tarih, işaretler”, içinde Milli Hallerimiz, Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız, 2002, ss. 46-47.

[5] Kaysılı ve Acar, a.g.e., s. 208.

[6] Alparslan Türkeş, Türkiye’nin Meseleleri, İstanbul, Kutluğ Yayınları, 1975, ss. 55-60.

[7] Ali Yurtaslan, İtiraflar: MHP Merkezindeki Adam Abdullah Çatlı’yı Anlatıyor, Kaynak Yayınları, 1997, ss. 87-88.

[8] Merdan Yanardağ, MHP Değişti Mi? Ülkücü Hareketin Analitik Tarihi, İstanbul, Gendaş Yayınları, 2002, ss. 394-95.

[9] Hakkı Öznur, Muhsin Yazıcıoğlu Külliyatı, Ankara, Akçağ Yayınları, 2012, s. 59.

[10] Öznur, a.g.e., s. 256.

[11] Vedat Demiröz, Son Reis Muhsin Yazıcıoğlu, İstanbul, Kiriminal Kitaplar, 2016, ss. 29-30.

[12] Enes Turhan, “BİR SİYASİ AKTÖR OLARAK MUHSİN YAZICIOĞLU VE BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ (1993–2009)” Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019, s. 109.

[13] Mehmet Ali Birand, “32. Gün Arşivi : Muhsin Yazıcıoğlu MHP’den Neden Ayrıldı?”, 1992 (Çevrimiçi) https://www.youtube.com/watch?v=pOAOMxL0kSk, erişim 7 Mart 2021.

[14] Turhan, a.g.e., s. 113.

[15] Tanıl Bora ve Kemal Can, Devlet ve Kuzgun, 1990’lardan 2000’lere MHP, İstanbul, İletişim Yayınları, 2004, ss. 42-43.

[16] Hüseyin Aykol, Türkiye‟de Sağ Örgütler Bölüne Bölüne İktidar Olmak, Ankara, Phoenix Yayınları, 2011, ss. 138-39.

[17] Turhan, a.g.e., s. 112.

[18] Özgür Bayraktar, “Lider, Teşkilat, Doktrin’in İflası: Ülkücü Harekette 1980 Sonrası Dönüşüm, Bölünme ve İç Çatışma”, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, C.2015., Sayı:1, (2015), 35-40 (s. 115) <https://doi.org/10.18493/kmusekad.47404>.

[19] Bayraktar,a.g.e., s. 117.
Kaynaklar
Aykol, Hüseyin, Türkiye‟de Sağ Örgütler Bölüne Bölüne İktidar Olmak, Ankara, Phoenix Yayınları, 2011

Bayraktar, Özgür, “Lider, Teşkilat, Doktrin’in İflası: Ülkücü Harekette 1980 Sonrası Dönüşüm, Bölünme ve İç Çatışma”, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 2015, (2015), 35-40 <https://doi.org/10.18493/kmusekad.47404>.

Birand, Mehmet Ali, “32. Gün Arşivi : Muhsin Yazıcıoğlu MHP’den Neden Ayrıldı?”, 1992 (Çevrimiçi) https://www.youtube.com/watch?v=pOAOMxL0kSk, erişim 7 Mart 2021.

Bora, Tanıl, ve Kemal Can, Devlet ve Kuzgun, 1990’lardan 2000’lere MHP, İstanbul, İletişim Yayınları, 2004

Copeaux, Etienne, “Türk milliyetçiliği: Sözcükler, tarih, işaretler”, içinde Milli Hallerimiz, Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız, 2002

Demiröz, Vedat, Son Reis Muhsin Yazıcıoğlu, İstanbul, Kiriminal Kitaplar, 2016

Kaysılı, Ahmet, ve Tuba Acar, “TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE MİLLİYETÇİLİĞİN OLUŞUMU, GELİŞİMİ VE KARŞITLIKLAR ÜZERİNDEN SÜRDÜRÜLME BİÇİMİ”, Journal of World of Turks, 3, (2014)

Macit, Nadim, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ KÜLTÜREL AKIL, İÇTİHAT VE SİYASET, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2018

“Muhsin Yazıcıoğlu” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhsin_Yazıcıoğlu, erişim 2 Mart 2021.

Öznur, Hakkı, Muhsin Yazıcıoğlu Külliyatı, Ankara, Akçağ Yayınları, 2012

Turhan, Enes, “BİR SİYASİ AKTÖR OLARAK MUHSİN YAZICIOĞLU VE BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ (1993–2009)” Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019

Türkeş, Alparslan, Türkiye’nin Meseleleri, İstanbul, Kutluğ Yayınları, 1975

Yanardağ, Merdan, MHP Değişti Mi? Ülkücü Hareketin Analitik Tarihi, İstanbul, Gendaş Yayınları, 2002

Yurtaslan, Ali, İtiraflar: MHP Merkezindeki Adam Abdullah Çatlı’yı Anlatıyor, Kaynak Yayınları, 1997
[/vc_toggle]

Enerji Kaynaklarının Parlayan Yıldızı: Yenilenebilir Enerji

Yenilenebilir Enerji; doğada kaybolmayan, sürekliliği olan ve doğal süreçlerle oluşan enerji akışından elde edilmektedir. Yenilenebilir olan kaynaklar, süreklilik gösterdiği için zamanla tükenmezler, tekrardan kullanılabilirler ve yenilenemeyen enerjilerin alternatifleridirler (Yaman,2007:236). Yenilenebilir enerji, ülkelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi yerli kaynaklarla sağlamaları ve dışa bağımlılıklarının azalması anlamlarına da gelir. Çok daha önemlisi, enerji tüketimi sonucunda çevrede oluşan zarar, böylece en aza indirilmiş olur. Buna karşın günümüzde, dünya genelinde, tüketilen enerjinin çok azı yenilenebilir kaynaklardan elde edilmektedir. Ancak fosil yakıtların bu yaygın kullanımı halen sürse de gittikçe artan bir oranda yenilenebilir enerjinin kullanımı da artmaktadır (Karagöl ve Kavaz, 2017: 7). Tüm yenilenebilir enerji kaynaklarının ortak özellikleri; çevreye çok daha az zarar vermeleri, süreklilik taşımaları, tekraren kullanılabilmeleri ve yerli kaynaklardan elde edilebilir olmalarıdır. Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de hızla artan enerji ihtiyacının karşılanmasında yenilenebilir enerjiye bir yönelme olduğu görülmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasıyla yerli enerji üretimi sağlanmakta ve çevre tahribatı çok daha az olmaktadır. Ayrıca artan tüketim talebi ile birlikte petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların fiyatları artmakta bu kaynaklara sahip olmayan ülkeler ile sahip olan ülkeler arasında ciddi bir dengesizlik yaşanmaktadır. Aynı şekilde gelecek yıllarda yenilenemeyen enerji kaynaklarının ihtiyaçlara cevap vermeyeceği anlaşılmakta bu da yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini daha da arttırmaktadır (Erdoğan ve Seçgin, 2008: 2). Türkiye, bulunduğu coğrafi konum ve jeopolitik yapısı itibariyle tüm yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterli düzeyde faydalanma imkânına sahiptir (Karagöl ve Kavaz, 2017: 18). Avrupa Birliği ülkeleri ile karşılaştırıldığında özellikle yenilenebilir enerji kaynakları ve potansiyelleri bakımından, Türkiye’nin daha elverişli bir konuma sahip olduğu görülmekte ve hızla artan şekilde yenilenebilir enerji yatırımları yapılmaktadır.

Kısaca yenilenebilir enerji kaynaklarına bakılacak olursa:

Güneş Enerjisi:

 Dünyada bulunan fosil yakıt kaynakları rezervlerinin tamamıyla kıyaslandığında, dünyaya bir yılda düşen güneş enerjisi bu rezervlerden elde edilecek olan tüm enerjiyi karşılayabilmektedir (Gürsoy, 2004: 122). Bu nedenle güneş, enerji kaynakların en güçlüsü olarak ifade edilmektedir. Türkiye’ye düşen güneş enerjisi tüm 6 Avrupa ülkelerine düşen miktarın toplamına eşittir. Yani Türkiye güneş enerji bakımından fazlasıyla zengin bir ülke konumundadır (Erdoğan ve Seçgin, 2008: 4). Güneş enerjisinden yararlanmak için, güneş ısısı toplayıcıları kullanılmaktadır. Bu toplayıcılar aracılığıyla güneş enerjisinin farklı ısıtma işlerinde kullanılması sağlanmaktadır (Avcı,2009: 62). Oldukça geniş kullanım alanına sahip olan güneş enerjisi özellikle elektik enerjisi üretiminde, ısıtma ve aydınlatma konusunda hem evlerde hem de işyerlerinde verimli bir biçimde kullanılabilmektedir. Ayrıca güneş enerjisinin çevreye karşı bilinen herhangi bir zararının olmaması, sürekliliği olan bir kaynak olması, ilk kurulum maliyeti düşünülmezse oldukça ucuz olması açısından günümüzde oldukça avantajlı bir kaynaktır (Adıyaman, 2012:9). Fakat güneş enerjisinden elektrik elde edilmesinin maliyetli olması, kış aylarında bazı bölgelerde güneşlenme sürelerinin yeterli olmaması nedeniyle kullanılamaması, elde edilen enerjinin depolanmasında yaşanan sıkıntılar ve güneş enerjisi panellerinin hem maliyetli hem de geniş alanlara kurulabilmesi gibi nedenlerden dolayı da güneş enerjisinin bazı dezavantajları da vardır.

Rüzgâr Enerjisi:

 Rüzgârların fazla olduğu yerlerin belirlendiği bölgelere kurulan, havada oluşan belirli bir enerji döngüsü sonucunda elektrik enerjisi oluşmasını sağlayan rüzgâr tribünleri ile elde edilmektedir. Rüzgârdan elde edilen enerji, rüzgârın hızına ve estiği süreye göre değişiklik göstermektedir. Rüzgâr enerjisinin verimli olması için göz önüne alınması gereken en önemli husus rüzgârın hızıdır. Çünkü rüzgâr gücüyle elde edilebilecek olan enerji, rüzgârın hızının yüksek olmasıyla ilgilidir. Hız arttıkça, basınç da artmakta bu durumda elektrik enerjisi elde edilecek olan rüzgâr tribününün dönmesini sağlanarak enerji elde edilebilmektedir (Avcı,2009: 61). Rüzgâr enerjisi, önümüzdeki yıllarda enerji üretimini sağlamak için en fazla kullanılacak teknolojilerden birisi olarak görülmektedir (Apaydın ve diğerleri, 2009:103). Rüzgâr enerjisi doğaya karşı daha az zararlı olan ve tükenmeyen bir enerji kaynağıdır. Elde edilebilmesin de bölgesel olarak değişiklik göstermesi, dünya piyasasından bağımsız olması, çevreyi kirletmemesi ve diğer ülkelere karşı bağımlılık yaratmaması durumlarından dolayı avantajlı olarak görülmektedir. Görüntü kirliliğine neden olması, yatırım maliyetinin yüksek olması, televizyon yayınlarının ve iletişimde 7 kullanılan cihazların dalgalarını etkilemesi nedeniyle dezavantajlı olarak da görülebilmektedir (Erdoğan ve Seçgin, 2008: 16).

 

Hidroelektrik Enerji:

Hidroelektrik Enerji

Hidroelektrik enerjisi, hareket halindeki su sonucunda elde edilebilen enerjidir (Avcı,2009,56). Bu da genellikle barajların önüne kurulan elektrik santralleri yoluyla elde edilir. Hidroelektrik santralleri akarsuların akış özellikleri nedeniyle, belirli bölgelere kurulabilmektedir. Bu santraller,gelişmiş ülkelerde diğer ülkelere göre daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Hidroelektrik enerjisi bazı ekonomik avantajları nedeniyle kullanılabilir olarak görülmektedir. Bu ekonomik avantajlarının en önemlileri; santrallerin kurulumu için harcamanın bir kez yapılması, üretimin sürekli olması, doğal bir kaynak olması ve dışa bağımlılığının olmamasıdır. Ayrıca kullanılması halinde çevre kirliliği oluşturmamaktadır. Fakat bu santrallerin kurulmasının uzun sürmesi, maliyetinin yüksek olması ve yağışlara bağlı olarak enerji üretebilmesi açılarından dezavantajlı olarak görülmektedir.

Jeotermal Enerji:

Jeotermal Enerji

Yeraltında bulunan ısının, yeraltı sularını etkilemesi ve ısınan suyun da yeryüzüne çıkması sonucunda ortaya çıkan bir enerji türü olarak tanımlanmaktadır (Avcı,2009: 57). Kullanıldıkça tükenmemesinden dolayı yenilenebilir enerji kaynakları içerisinde yer almaktadır (Aydın,2014:203). Yer altındaki sıcak sular ve sıcak buhar yeryüzüne çıktıktan sonra kurulan elektrik santraliyle elektrik enerjisine dönüştürülür. Dönüştürülen enerji elektrik dışında merkezi ısıtma ya da soğutma sistemi olarak evlerde, seralarda ve fizik tedavi merkezlerinde kullanılmaktadır (Kurtman, 1978: 126). Yenilenebilir enerji kaynaklarından birisi olan jeotermal enerji çevreye zarar vermemektedir (Aydın,2014: 204). Jeotermal enerji, sürekliliği olan, ucuz, güvenilir ve yerli bir enerji türü olarak görülmektedir (Uluşahin, 2009: 156). Isınma için düşük ücretli ve kullanıma hazır bir enerji kaynağı olması nedeniyle de avantajlıdır. Fakat yüzeye çıkan bu kaynakların zararlı gaz salımı yapması, tesisatı çabuk çürütmesi, fazla kireç oluşumuna ve paslanmaya sebep olması gibi nedenler de dezavantajlı taraflara da sahiptir.

Hidrojen Enerjisi:

Hidrojen Enerjisi

Hidrojen dünyada en çok bulunan elementtir. Dünyanın temel enerji kaynağı olarak bilinen hidrojen, diğer elementler ile bileşik halde bulunur (Yaman,2007:253). Bileşik halde bulunan bu elementlerden uygun teknolojiler kullanılarak hidrojen elde edilebilmektedir. Hidrojen tüm yakıtlar içerisindeki en yüksek enerji içeriğine sahip enerji olması nedeniyle geleceğin yakıtı olarak görülmektedir. Hidrojenin günümüzde kullanılması gereken bir yakıt olarak düşünülmesi sonucu üretimi, taşınması, depolanması ve kullanılmasına yönelik teknolojilerin geliştirilmesi için çalışmalar yürütülmeye başlanmıştır. Hidrojen enerjisinin avantajlarına bakılacak olursa dünyanın asıl enerji kaynağı olarak görülür ve zararlı gaz çıkışı yaparak da çevreyi kirletmez. Tüm enerji kaynakları içinde en fazla verim sağlayan yenilenebilir enerji kaynağıdır. Fakat bileşik halde bulunması nedeniyle, içinde hidrojen bulunan maddeden ayrı bir enerji kaynağı ile elde edilmesi gerekmektedir. Bu da çok büyük yatırımlara ihtiyaç duyulmasına, maliyetin artmasına sebep olacağı için dezavantajı olarak görülür.

Biyo-Kütle Enerjisi:

Biyo-Kütle Enerjisi

ağaçlar, bitkiler, hayvan atıkları, orman ürünleri gibi doğada bulunan kaynaklardan elde edilen enerji kaynağıdır (Yaman,2007:261). Enerjinin çevreye zarar vermeden sürekli olarak sağlanması için kullanılacak enerji kaynaklarının başında biokütle enerjisi yer almaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kullanımı en yaygın olarak bilinen enerji kaynaklarının başında gelmektedir. Ayrıca ülkemizde de biokütle kaynakları arasında olan odun, hayvan ve bitki artıkları uzun yıllardan beri bulunulan yeri ısıtma ve yemek pişirme amaçlı olarak kullanılmaktadır (Erdoğan ve Seçgin, 2008: 7). Ayrıca biyokütle, her yerde yetiştirilebilmesi, çevrenin korunmasına katkısı, elektrik üretimi, kimyasal madde ve özellikle taşıtlar için yakıt olabilmesi nedeni ile önemli bir enerji kaynağı olarak görülmektedir.

[irp posts=”30296″ name=”Yenilenemez ve Yenilenebilir Enerji Çıkmazı: Tamam Mı Devam Mı ?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Adıyaman, Çetin (2012), Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Politikaları, Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi.

Avcı, Özge (2009), Türkiye-Avrupa Birliği Enerji Üretim ve Tüketiminin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Maden Mühendisliği Anabilim Dalı, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi.

Aydın, Levent (2014), Enerji Ekonomisi ve Politikaları, Ankara: seçkin yayıncılık.

Erdoğan, Duygu, Burcu Seçgin (2008), Yenilenebilir Enerjiler, Yıldız Teknik Üniversitesi Fizik Öğretmenliği Bölümü, Alan Eğitiminde Araştırma Projesi, İstanbul. Kaynak: http://www.yildiz.edu.tr/~oscg/AlanegitimindeBitirmeProjeleri/YenilenebilirEne rjiler.pdf

Gürsoy, Umur (2004), Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Ankara: Türk Tabipleri Birliği Yayınları.

Karagöl, Tanas Erdal, İsmail Kavaz (2017), Dünyada ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, S. 197, Ankara.

Kurtman, Fikret (1978), Jeotermal Enerji ve Türkiye’nin Jeotermal Enerji Olanakları, Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi, Ankara.

Uluşahin, Adem (2009), Enerji Gereksiniminde Bazı Gerçekler, Jeotermal Enerji ve Yasal Durum, V. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Sempozyumu, Diyarbakır.

Yaman, Yusuf (2007), Enerji Tasarrufu ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları, İstanbul: Birsen yayınevi.
[/vc_toggle]

Bolivya’da Siyasal Darbe/Değişim İkilemi: 2019 Süreci ve Jeanine Anez Dönemi

Bolivya; 11,2 milyon nüfusu, Türkiye’nin bir buçuk katı yüz ölçümü ve lityum başta olmak üzere değerli doğal kaynaklarıyla Latin Amerika bölgesinin önemli ülkelerinden biri. Güney Amerika’nın ortasında bulunun ve 2009 Anayasasıyla Bolivya Çokuluslu Devleti adını alan ülke, bölgede en fazla yerli nüfusa sahip ülke konumunda ve demografisi çok kültürlü bir yapıdadır [1]. Bizden coğrafi olarak çok uzakta olan Bolivya’da yaşanan son olaylardan sonra yerel medya bölgeye az da olsa kameralarını çevirmeyi başardı. Bunun en büyük nedeni 20 Ekim 2019’da yapılan seçim sonrasında 14 yıldır iktidar olan devlet başkanı Evo Morales’in ülkeyi seçimlere hile karıştığı iddaası, artan toplumsal eylemler, ve ordunun eylemlere müdahale etmeyeceğini açıklamasından dolayı terk etmesiyle başladı.

Juan Evo Morales

Bolivya’nın bağımsızlığıyla başlayan ve 200 yıla yakın darbe sürecini, istikrarsızlığı sonlandıran Evo Morales’in son seçimden sonra yaşanan toplumsal ayaklanmalar, muhalefet partilerin tutumu ve askerin müdahalesizliği yanında, ordunun Morales’den görevini bırakmasını istemesi ülkede yaşanan olayların bir darbe süreci mi yoksa siyasal değişim mi olduğu konusunu muğlaklaştırıyor.

Bu perspektif 2019 yılında Bolivya’da yaşanan siyasi olaylara bir pencere açmaktadır. Bölgenin ve ülkenin özelliklerini, yakın tarihini ele alarak, 2019 yılında başlayan siyasi olayları günümüze kadar işleyerek getiren bir yazı dizisinin ilk bölümü olacaktır. Bu yazı dizisiyle son dönemde Bolivya’da yaşanan olaylara ülkenin şartları, tarihsel süreç ve dönemin olaylarını içeren eleştirel bir pencereden bakılarak, Bolivya’da yaşanan siyasal darbe/değişim ikilemi her aşamasıyla anlaşılmaya ve geniş bir perspektiften bakılmaya çalışılacaktır.

Bolivya’da Neler Oluyor ?

22 Ocak 2006 yılında iktidara gelen ve MAS (Movımıento Al Socıalısmo) partisinin lideri olan Juan Evo Morales 20 Ekim 2019 Referandumunda yaşanan olaylardan sonra  görevinden istifa etti ve ülkeyi terk edip Meksikaya sığındı, peki bu süreç nasıl gelişti? 20 Ekim’de yapılan seçimlerde 13 yıldır iktidar olan Evo Moralesin partisi MAS, Comunıdad Cıudadana (Civic Community) ve PDC (Partido Democrata Cristiano) katıldı [2]. Seçimlerde salt çoğunluğu sağlayamayan Evo Morales oy yüzdesinin %45 ine sahipti ve %38 ile ikinci yakın parti olan Comunıdad Cıudadana’nın adayı Carlos Mesa seçimi yakın yüzdelerle devam ettiriyordu.

Terimi kaldır: Carlos Mesa Carlos Mesa

Oyların büyük çoğunluğunun sayıldığı bu durumda seçimlerin ikinci tura kalacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Çünkü Bolivya’nın seçim sisteminde seçimi kazanmanın iki yolu vardı; Birincisi, seçimdeki partilerden herhangi biri oyların salt çoğunluğunu elde etmeliydi %51 barajını geçmeliydi, İkincisi ise oy çoğunluğuna sahip olan birinci partinin hemen peşindeki ikinci oy çoğunluğa sahip partiye %10 fark atması gerekiyordu [3].

Seçim sisteminin bu yönünden bakılınca Evo Morales’in partisi MAS hem salt çoğunluğu sağlayamamış hem de peşindeki Carlos Mesa ile arasındaki %10 farkı da bulamamıştı bu yüzden en fazla oy çoğunluğuna sahip olan bu iki parti ikinci tura kalacaktı. Olayların gelişimi burdan sonra hızlanmaya ve önem kazanmaya başladı. Oy sayımı devam ederken ve ikinci tur kesinleşmişken oy sayımının durdurulması ve bir süre sonra oy sayımının başlaması, veri akışının tekrardan halkla paylaşılmaya başlamasıyla sonuçlar değişiklik gösterdi. %83 e dayanmış olan açılan sandık oranı, Evo Morales’in %47 ve yakın oy oranına sahip olan Carlos Mesa’nın %36 oy oranının açıklanması ve bu farkın Evo Morales lehine git gide açılması seçimin kazananının Evo Morales olduğunu gösterdi [4]. Bu seçimde yaşanan, oy sayımı durdurulması ve veri akışının kısa süreli kesilmesi sonucu oluşan seçim sonucundaki değişiklik muhalefet kanadında büyük yankı uyandırdı. Muhalefet taraftarları ve muhalefet parti siyasetçileri seçime hile karıştığını öne sürdü, seçimin tekrarlanmasını istedi. Lakin bu istek sözde kalmadı ve eylemsel boyutu da ortaya çıkmaya başladı. PDC (Hristiyan Demokrat Parti) ve Comunıdad Cıudadana (Sivil Toplum) başta olmak üzere aşırı sağcı ve dinci gruplar Bolivya’nın idari başkenti olan La Paz başta olmak üzere bir çok yerde seçimin tekrarlanması için eylemler başlamıştır ve bu Morales’in istifa etme sürecine yaklaşırken de istifadan sonra da şiddet dozunu arttırmıştır [5]. Bu yaşanan eylemlerin çoğunun ana başlangıç noktaları yerli Morales taraftarı olan yerli halkların yoğun bulunmadığı bölge olan Bolivya’nın doğusunda Pando – Santa Cruz – Tarija yarım hilal bölgesindeki genellikle yerli olmayan beyazlar ve kreollerdir [6].

Beyazlar ve Kreoller, Morales iktidarı ile gelen yoksulluğun azalması, okur yazarlığın ve eğitimde artışın sağlanması, ülkenin ekonomik gelirinin artması, sağlık hizmetlerindeki gelişmeler, toprak reformları, doğal kaynakların millileştirmesinden etkilenen kesim değildi. Bunun en fazla hissedildiği kesim yerlilerdi ve bu yarım hilal bölgesindeki topluluklarda ülkenin çoğunluğunu oluşturan yerli halktan nefret etmekteydi. Ülkenin başta doğusunda ortaya çıkan ve sonra Bolivya’nın idari başkenti olan La Paz’a sıçrayan eylemlerin etkisi de artmaya başlamıştı. La Paz’daki devlet binaları yakılıp yıkılmaya, MAS partisinin seçim merkezlerine saldırılar olmaya, MAS partisi bakanlarının konutlarına ve ailelerine saldırılar olmaya başladı. Bolivya’daki eylemler ne kadar seçime hile karışmasıyla ilgili başlamış olsa da artan şiddet olayları MAS taraftarlarına ve bakanlarına saldırıları daha çok arttırmıştır. Artan eylemler sonucunda polis ve askerler arasında, ülkedeki çeşitli eyaletlerde eylemlere katılma yaşandı ve bazı bölgelerde polis eyleme destek vermeye ve müdahale etmemeye başladı. Amerikan Devletleri Örgütü’nün de seçimlere hile karıştığı, ‘manipülasyon’ olduğu açıklamasıyla [7] ve son olarak Bolivya Silahlı Kuvvetlerin baş komutanı Williams Kalima’nın eylemcilere müdahale etmeyeceğini, Morales’in görevi bırakmasını istedi. Morales eylemlere kardeş kanının dökülmesini istemediği için görevden istifa edip Meksika’ya sığındı [8]. Morales’in Meksika’ya sığınmasıyla birlikte devreye Geçici Devlet Başkanı olarak Jeanine Anez geldi.

Amerikan Devletleri Örgütü

ALP’nin üst kanadı Senatörler Meclisinin Başkan Yardımcısı Jeanine Anez, Morales’in liderliğini yaptığı parti Sosyalizm Hareketi (MAS) mensuplarının katılmaması nedeniyle çoğunluğun sağlanamadığı oturumda, ülkenin geçici devlet başkanı ilan edildi ve Williams Kalima tarafından görevi alarak uzun süre sonra aslında bir darbenin rengini gösterdi [9]. İlerleyen süreçte de William Kaliman görevden alınarak yerine Katolik ve aşırı sağcı muhafazakar olan Carlos Orellena getirildi [10].

Jeanine Anez’in bu askeri destekle gelişi MAS taraftarlarında büyük çaplı bir eylem başlattı. Eylemcilerin çoğu yerli kökenli olmak üzere MAS taraftarıydı ve Morales dönemiyle elde ettikleri birçok ayrıcalığı sağcı ve aşırı ırkçı paylaşımlarıyla gündeme gelen Jeanine Anez yönetimi tarafından ellerinden alınmasını istemiyordu. Jeanine Anez taraftarlarının ırkçılığı meclisin de bulunduğu Qemado Sarayına yürürken ve Janine Anez’in elinde incille girmesiyle ve ‘Tanrı İncilin başkanlık sarayına dönmesine izin verdi, tanrı bizi korusun’ açıklamaları [11] ve söylemi yerli halkın dinine ve MAS taraftarlarının söylemlerine karşı bir önlemdi. Son olaylarda bölgede MAS taraftarlarına karşı büyük bir askeri ve polis gücü kullanılıyor olmasıyla birlikte bir de meclisten bu ‘şiddet dönemi’ dedikleri zamanda polis ve askerin bu girişimleri bastırmaya kullanacağı her türlü aracı meşrulaştıran bir yasa geçirerek şiddeti yüksek şiddetle bastırmaya çalışmıştırlar. Bunun ilginç yanı Evo Morales karşıtlarına güç kullanmak istemeyen ordu Morales destekçilerine karşı şiddet kullanmakla birlikte bunu meclis tarafından legalleştirmesidir [12]. Jeanine Anez başkanlığında seçimlerin tekrarlanmasına ve Evo Morales’in tekrar aday olmamasını içeren karar Bolivya Çokuluslu Yasama Meclisi (ALP) tarafından Jeanine Aneze sunuldu ve kabul edildi.

Jeanine Anez

Bu yasada kabul edilen iki dönem devlet başkanlığı yürüten kişinin bir kez daha aday olamayacağını içerdiği için Evo Morales’in seçime gitme yolunu kapatıyor [13]. MAS kanadından yeni seçim için aday seçecekleri çağırısıda son yasadan sonra alınmıştı. Ülkede hala MAS taraftarlarının eylemleri devam ediyor ve Jeanine Anez’in aldığı birçok yeni kararda, bu yaşanılan olaylarda kimlerin aktör ve etken olarak sahneye çıktığını gösteriyor.

Bolivya’daki Aktörler Kim ?

2006 Referandumuyla iktidara gelen Morales’in ana amacı ülkede çoğunluğu sağlayan ve kendisinin de mensubu olduğu yerli halkın haklarını, isteklerini en iyi şekilde düzeltip sağlamaktı. Bu amacı sağlamak içinde öncelikli olarak ülkenin en büyük gelirini sağlayan doğal kaynakların millileştirilmesi çabasıyla hareket etmeye başlamıştır. Bu adım aslında bölgede uzun süredir var olan ABD aktörünün yanında diğer bölgesel ve küresel aktörleri de harekete geçirmiştir. Çin başta olmak üzere ABD’yi dengelemek isteyen ve bölgenin doğal kaynaklarının getirisini önceleyen aktörler sahneye çıkmaya başladı. Morales Rusya merkezli İspanyolca yayın yapan bir kanala verdiği demeçte aslında doğal kaynakların etkisinin bölgedeki aktörlere ve darbede ki etkisini görmemizi sağlıyor. Kanal’da; “Birçok fabrika açmayı planlıyorduk. Bolivya açacağı bu fabrikalar sayesinde dünya için lityum fiyatını belirleyebilecekti. Şimdi bazı sanayileşmiş ülkelerin rekabet istemediğini fark ettim” [14]. Darbenin oluş sürecinde yaşanan olaylar bunu doğruluyor; Morales darbeden sadece birkaç gün önce Almanya merkezli ACISA şirketiyle yaptığı anlaşmayı Elon Musk’ın tedarikçisi olduğu için durdurma kararı almıştı ve bundan bir süre sonra darbe gerçekleşmişti. Lakin buna bakarak darbenin bundan sadece kaynaklı olduğunu söyleyemeyiz ama Çinli bir şirketle ortak konsorsiyum kurarak batının ülkedeki gücünü kırmak isteyen Morales 20 Ağustos’da yaptığı anlaşmayı büyük bir koz görüyordu ama darbe sonrasında Elon Musk’ın hisselerindeki artış aslında bu darbe sonrasında batılı ülkelerin lityum tedarik güvenin arttığını gösteriyor.

Lityum

Jeanine Anez’in kendini geçici başkan olarak ilan etmesiyle birlikte gelen ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklamaları ve Jeanine Anez’in 11 yıl sonra ABD’ye büyükelçi ataması da aslında yeni gelen yönetimin tamamen batı bloğuna dönük bir uygulama ve ilişki düzenlemeyi de amaçladığını gösteriyor [15]. İsrail ile Gazze sorunundan dolayı Morales döneminde bozulan ilişkilerin yeni devlet başkanının gelişi ile düzeltme kararının alınması [16], Şili ile lityum ortaklığının başlatılması, Küba’dan gelen bir çok sağlık görevlisinin ülkesine geri yollanması gibi dış politika hamleleri Janine Anez’in batı bloğuna kaymak istediğini ve bölgedeki ABD’nin etkisini kırmaya çalışan ülkelerden (Küba, Kolombiya, Venezüella) uzaklaşmayı amaçlayan bir tutum sergilediğini görmekteyiz. Lakin bölgenin doğasında bulunan Simon Bolivarcı ruh bölgedeki bazı ülkelerin Morales desteğini yükse oranda arttırmış durumda. Morales’in istifasından sonra gittiği yer olan Meksika başta olmak üzere, Venezüella, Küba, Arjantin gibi ülkelerin devlet başkanları ve bu ülkelerin halkları Bolivya’daki olayı darbe olarak nitelendirmek te ve Janine Anez’in askerler tarafından yönetime getirildiğini savunmaktadırlar [17]. Küresel güçlerin Bolivya’da ve bölgede güç devşirmeye çalışmalarının yanında bölge devletlerinin kurduğu örgütlerin de büyük etkisi vardır. Amerikan Devletleri Örgütünün (OAS) Bolivya’daki seçim ile ilgili tavsiye niteliğindeki seçimlerin tekrarlanması kararı bile ülkede istifa sürecini hızlandıran olaylardandır. Bu yüzden bölgede ABD’nin yanında yer alan bölge devletleri yanında, bölgesel entegrasyonla bu hegemonyayı kırmak isteyen ülkelerde bulunuyor ve bu gruplar arasında şuan Jeanine Anez’in yer alacağı konum son aldığı kararlarla batı bloğu ve ABD ile işbirliği olarak görülüyor.

Bolivya’da Yaşanan Olayları Bölgeye Siyasal ve Sosyal Etkileri Neler Olabilir ?

Morales’in asker destekli bir sağ muhafazakar eylemle görevinden istifa ettirilmesinden sonra, MAS taraftarı yerlilerin de sahaya inmesi bölgede ve ülkede sosyolojik ayrışmayı da beraberinde getiriyor. Latin Amerikaya baktığımızda ne kadar heterojen türlü bir toplum yapısı görsek de, birçok bölge ülkesin de yaşanmak üzere Bolivya özelinde de bu toplumsal olayların artması ve karşılıklı olarak siyasal darbe/değişim yaşanması bölgedeki çoğu yönetimi tehdit ediyor. Aslında Bolivya’da yaşananlara birkaç açıdan baktığımızda Venezüella da yapılmak istenenle çok örtüşüyor. Bolivya’da yaşanan doğal kaynakların millileştirilmesi, yerli halka verilen birçok ayrıcalık ve yapılan ve yapılan reformlar ülkede gücü elinde bulunduran beyazların, kreollerin hoşuna gitmemekle birlikte, bölgede alan açmaya çalışan küresel güçlerinde önünü kapatmıştır.

Bolivya, Venezüella, Küba başta olmak üzere küresel güçlerin alanını daraltmak isteyen ya da 1823 Monroe Doktrini ile hala devam eden ABD hegemonyasını azaltmak, dengelemek isteyen ülkeler, bölgesel örgütler, doğal kaynakların millileştirilmesiyle bunu başarmaya çalışıyorlar. Lakin Bolivya’da ve ayrıca Venezüella’da yaşanan hem toplumsal hem siyasal olayların bölgedeki devletlerin amaçlarını zorlaştıracağını ve bölgede darbe dönemleri bitse de siyasal değişim rüzgarı altında siyasi alanlarda yapılan güç etkenli zorla değişimlerin yolu tıkayacağı aşikardır.

 

Sonuç Yerine 

Bolivya’da yaşanan olaylar ne kadar bir siyasal darbe olarak gözükse de Morales’in istifa süreci ve Meksika’ya kaçışına baktığımızda ordunun büyük bir etkeni olduğunu görüyoruz. Jeanine Anez’in başa gelişi ve yeni seçimde Morales’in aday olamamasının düzenlemesi, ülkenin hala en büyük partisi olmayı sürdüren MAS’ın hangi adayı seçime süreceği merak konusu. Bolivya’da MAS taraftarlarının halen süren eylemlerine bakacak olursak yeni seçimde gelecek olan devlet başkanının iç ve dış politikadaki tutumu bu eylem sürecini ve kaos ortamını çok fazla etkileyecek. Jeanine Anez’le başlayan açılımlarla tekrardan batı bloğu ve ABD’nin alan bulmaya başladığı Bolivya’da bu ayrıcalığı kaybetmek istemeyen batı bloğu ile birlikte batı bloğunun Bolivya’da ve Latin Amerika’da güç bulmasını istemeyen Venezüella, Küba, Arjantin, Meksika bölgesel devletleri ve Çin, Rusya gibi küresel güçler de yeni yapılacak seçimi yakından takip edecekler ve ona göre konum alacakları aşikardır. 2019 yılında başlayan siyasi olaylar Morales iktidarının kısmen son bulmasına ve Morales’in bölgedeki diğer devletlere iltica ederek, Bolivya’da bulunan Morales taraftarlarının güç kaybetmesine yol açan bir dönem başlattı. Bu döneme kadar yaşanan tarihsel ve siyasal süreci ele alan bu yazının gelecek bölümünde, Jeanine Anez döneminde yaşanan iç ve dış politik gelişmeler, Bolivya’daki siyasal ortam ve Morales’in Latin Amerika’nın tümünde dolaylı yolla başlattığı toplumsal eylemlerin 2020 yılında yapılan seçimlere etkisini geniş bir perspektiften bakarak açıklamaya çalışacağız.

 Murathan Ekinci 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”31180″ name=”Güney Amerika’da Sol Partilerin İktidar Mücadelesi: Bolivya ve Venezuela Örneği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] http://www.mfa.gov.tr/bolivya-kunyesi.tr.mfa

[2] https://www.lostiempos.com/elecciones-bolivia-2019

[3] Dünya Siyasetinde Latin Amerika, Editör: Dr.İsmail Ermağan, 9.Bölüm Bolivya/Doç.Dr.Mehmet Osman Çatı, Syf 239-240 Bknz.

[4] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivyada-devlet-baskani-moralesi-istifaya-zorlayan-surec/1641420, Ayşe Doğru,Lokman İlhan

[5] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivyada-devlet-baskani-moralesi-istifaya-zorlayan-surec/1641420, Ayşe Doğru,Lokman İlhan

[6] https://www.evrensel.net/yazi/85153/wiphala-isyani, Ertan Erol

[7] http://www.oas.org/documents/eng/press/Electoral-Integrity-Analysis-Bolivia2019.pdf, 11-12-13 bknz.

[8] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivya-devlet-baskani-morales-istifa-etti/1641130, Muhammed Emin Canik

[9] https://www.bbc.com/news/world-latin-america-50403692, By Katy Watson

[10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/bolivyada-moralesi-istifaya-cagiran-general-williams-kaliman-gorevden-alindi-953653.html

[11] https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201911131040613082-bolivyanin-ikinci-senato-baskan-yardimcisi-anez-gecici-devlet-baskani/

[12] https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201911171040640289-bolivyada-askerin-mudahalesi-sorusturmadan-muaf-tutulabilecek/

[13] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivyada-evo-morales-yeni-devlet-baskanligi-secimlerinde-aday-olamayacak/1654392, Muhammed Emin Canik

[14] https://www.yeniakit.com.tr/haber/moralesi-musk-mi-devirdi-956943.html

[15] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivya-11-yil-sonra-abdye-buyukelci-atadi/1656525,Muhammed Emin Canik

[16] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivyanin-gecici-hukumeti-israil-ile-iliskileri-duzeltme-karari-aldi/1658612, Sinan Doğan https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201911131040613082-bolivyanin-ikinci-senato-baskan-yardimcisi-anez-gecici-devlet-baskani/

[17] https://www.yeniakit.com.tr/haber/arjantinde-binlerce-kisi-morales-icin-sokaklara-indi-955215.html
Kaynaklar
•https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivya-11-yil-sonra-abdye-buyukelci-atadi/1656525
•Dünya Siyasetinde Latin Amerika, Editör: Dr.İsmail Ermağan, 9.Bölüm Bolivya/Doç.Dr.Mehmet Osman Çatı, Syf 239-240 Bknz.
•https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bolivyanin-gecici-hukumeti-israil-ile-iliskileri-duzeltme-karari-aldi/1658612
•https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201911171040640289-bolivyada-askerin-mudahalesi-sorusturmadan-muaf-tutulabilecek/
•http://www.oas.org/documents/eng/press/Electoral-Integrity-Analysis-Bolivia2019.pdf
•https://www.bbc.com/news/world-latin-america-50403692
[/vc_toggle]