Ekonomi politik kavramı, devletler, piyasalar ve toplumlar arasında karşılıklı bağımlılık olgusuna odaklanan ve uluslararası anlamda ekonomi ve siyaset ilişkisini açıklayan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda en kapsamlı ve en geniş ölçüde geçerlilik kazanan sistem geçmişi uzun yıllara dayanan Liberalizm olmuştur. İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılın hakim düşüncesi haline gelen neoliberal iktisat ve siyaset düzeninin temeli esasında 19.yüzyıla kadar dayanmaktadır. 1800’lü yılların başında İngiltere’de meydana gelen ve dünyanın o tarihe kadar şahit olmadığı inanılmaz boyutlara ulaşan sanayileşme ve teknolojik gelişim, etkisini artan bir şekilde günümüze kadar hissettirmiştir. Teorik anlamda ise Adam Smith’in 1776’da Milletlerin Zenginliği eserini yazması ile başlayan liberal ekonomik düşünce, önce İngiltere’nin, ardından kıta Avrupası ve nihayetinde Amerika’nın bu sistemi benimsemesi ile tüm dünyaya yayılmıştır. Temel olarak bireylerin rasyonel kararlar verebileceğini ve bu doğrultuda insanların kişisel çıkarlarını sürekli artırma peşinde olduğunu, bu uğraşın da sonuç olarak toplumun tümünün kalkınmasına sebep olacağını öngören bu düşünce, ayrıca piyasanın kendi kendine işleyebileceği tezine, yani devlet gücünün piyasaya aktif bir şekilde müdahalesinin gerekli olmadığı varsayımına dayanır. Aynı zamanda bir diğer önemli görüşü ise uluslararası ticaretin olabildiğince serbest olması gerektiğidir. Bu görüş ise tam olarak, devlet müdahalesine karşı olan burjuva ve tüccar sınıfının yaklaşık iki yüzyıldır aşamalı olarak gittikçe güçlenen konumlarını daha da pekiştirmesine neden olmuş, bu doğrultuda siyasi düzeni etkileme potansiyellerini büyük ölçüde yükseltmiştir. Liberal düşüncenin devletler nezdinde kabul edilmesinin ardından ise, kapitalizmin yayılma aşaması başlamış ve bu kapsamda 19.ve 20.yüzyıllar boyunca dünya tarihini derinden etkileyen savaşlar meydana gelmiştir. Emperyal politikalar sonucu, hızla gelişen sanayiye daha fazla hammadde temini sağlamak ve üretilen ürünlerin mümkün olan en geniş pazarlara ulaşımını sağlamak amacıyla Afrika, Asya ve Amerika kıtaları gibi dünyanın çok büyük bir bölümü Avrupa güçleri tarafından sömürgeleştirilmiş, neticede liberal düşüncenin bir sonucu olan kapitalizm her yere yayılmıştır.
Liberal ekonomi politik sistemi en iyi tanımlayan düşünürlerden biri de Immanuel Wallerstein’dır. Marksist bir görüş açısına sahip olan Wallerstein, mevcut siyasi ve ekonomik düzeni kendi ürettiği dünya sistemleri analizi ile incelemektedir. Buna göre, ülkeleri gelişmiş merkez ülke, gelişmekte olan yarı çevre ülke ve gelişmemiş olan çevre ülkeler olarak sınıflandırmakta, bu sınıflandırmayı da ülkelerin dünya ekonomisindeki işlevini ölçüt alarak belirlemektedir.
Immanuel Wallerstein
Buna göre, merkez ülkeler 17. Yüzyıldan itibaren sermaye birikimi sağlamış, üretim teknolojisini geliştirmiş ve bağlantılı olarak siyasi güce erişmiş, aynı zamanda kendi ideolojisi ve kültürünü dünyada baskın hale getiren ülkelerdir. Yarı çevre ülkeler ise, merkez ülkeler kadar olmasa da belli bir ekonomik güce ulaşmış, sanayi ve teknoloji devrimini geç de olsa gerçekleştirmeye başlamış, dünya sisteminde ikincil öneme sahip ülkelerdir. Bu ülke grubu, merkez ülkeler ile çevre ülkeler arasında yer almakta, merkez ülke ile ithalata dayalı ilişkiyi, çevre ülkelerle ihracata dayalı ilişkiye dönüştürmektedir. Bu ilişki sadece ekonomik değil, kültürel, teknolojik ve siyasi etkileşimi de kapsamaktadır. Son olarak, çevre ülkeler ise merkez ve yarı çevre ülkelere ekonomik, siyasi veya kültürel anlamda bağımlı hale gelmiş, gelişmemiş veya son zamanlarda gelişme trenine atlayan ülkeleri kapsar. Wallerstein’ın geliştirdiği analiz ve ortaya koyduğu karşılıklı bağımlılık ve etkileşim kavramları yardımıyla gittikçe daha fazla iç içe giren ve karmaşıklaşan uluslararası siyaset ve ekonomik ilişkiler, daha net ve açıklayıcı bir şekilde aktarılma şansı bulmuştur.
Dünya Savaşları Belirleyici Konumu
ABD’nin, meydana gelen dünya savaşlarında belirleyici konumda olması sebebiyle liberal düşünce, dünyanın belli bir kesimi tarafından gönüllü veya zoraki bir şekilde kabul edilir hale gelmiş, bu sisteme alternatif olarak ise önderliğini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yaptığı sosyalist blok tarafından benimsenen sosyalist ekonomi politik sistem belirmiştir. Sosyalist ekonomi politik varsayım, ekonominin serbest piyasada kendiliğinden işlemeyeceğini, kamu gücünün aktif bir şekilde müdahale edebileceği tezi üzerine dayanır. Aynı zamanda, üretim, dağıtım ve bölüşüm gibi iktisadi hayatın temel dinamiklerinin yine merkezden planlanabileceğini, bu nedenle liberal düşüncenin savunduğu şekilde bir serbestliğin bulunamayacağı varsayımını ortaya atarak, liberal düşünceye ciddi bir rakip olabilmiştir.
SSCB
Ancak, 1991’de SSCB’nin dağılması ile beraber başlayan süreçte, sosyalist ekonomi politiğin siyasi güçten yoksun kalması liberal düşünceye gerçek anlamda bir alternatifin sürekliliğini baltalamıştır. Sosyalist ekonomi politiğin en temel ve ayırt edici özelliği, liberal düşünce dünyasından ayrı bir dünya yaratabilmiş olmasıdır. Yaklaşık 50 yıl süren Soğuk Savaş boyunca doğu blokunu oluşturan ülkeler, liberal dünyayı oluşturan batı bloku ülkelerinden tam anlamıyla ayrı bir şekilde varlığını sürdürmüş, iki Almanya’yı ve Berlin’i ikiye bölen meşhur Berlin Duvarı ise bu durumun simgesi haline gelmiştir. Bu simge önemi taşıyan duvarın 1989’da yıkılmasından çok kısa bir süre sonra doğu blokunun dağılması ve Soğuk Savaş’ın bitişi, bu duvarın önemini gösterir niteliktedir. Soğuk Savaş’ın bitişi ile beraber, liberal ekonomi politikanın rakipsiz kalması Francis Fukuyama gibi düşünen bazı siyaset bilimciler tarafından tarihin sonunun geldiği yorumlarının yapılmasına neden olmuştur. Bu tarihten itibaren liberal değerlere dayalı olan ekonomi ve siyasete ciddi bir alternatifin çıkamayacağını savunan bu görüşe karşı ise Huntington medeniyetler çatışması tezini ileri sürerek, her hegemon iktidarın bir öteki ile, belli bir düşman ile gücünü devam ettirebileceğini söylemiş, bu kapsamda İslam ve Çin medeniyetlerine vurgu yaparak liberal batının bir sonraki rakibinin bu kamplar olabileceğini dile getirmiştir. 1970’lerdem başlayarak gittikçe gelişen Çin’in ekonomik anlamda öne çıkması, ilk bakışta liberal batı ekonomi politik düşüncesine rakip olarak okunabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken unsur, Çin’in daha önce SSCB’nin yaptığı yeni bir dünya kurarak gelişmediği, liberal dünya içinde kalarak ekonomik gücünü pekiştirdiği olgusudur.
Dünya Ticaret Örgütü
2001 yılında, liberal sistemin bir kurumu olan Dünya Ticaret Örgütü’ne katılım Çin’e ciddi anlamda uluslararası erişilebilirlik kazandırmış, böylece günümüze kadar sistem içinde güçlenerek bir ekonomik süper devlet olma yolunda ilerlemiştir. Bu noktada Çin’e özgü olan tek şey, mevcut kapitalizm olgusunu otoriter bir yönetimle sürdürdüğü gerçeğidir. Liberal demokratik bir kapitalizm ile otoriter kapitalizm arasında farklar olmasına rağmen, esas anlamda ikisi arasındaki ayrım aynı sistemin iki farklı uygulanış biçiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, yukarıda belirttiğim gibi Huntington’ın iddiası başlangıçta geçerlilik kazanmış gibi görünmesine karşın, aslında Fukuyama’nın belirttiği liberal kapitalizm modelinin herhangi bir alternatifi olmadığı için bundan sonra sürekli olacağı vurgusu şuan için daha makul ve inandırıcı bir iddia gibi görünmektedir. Liberal düşüncenin ekonomi ve siyasette hakim pozisyonda olması, kendisinin de dört dörtlük ve tutarlı bir sistem olduğu anlamına gelmez. Her şeyden önce kendi ilkeleri ve varsayımlarıyla çelişen bir sistemin, günümüzde en güçlü düşünce düzeni olması da güçlü bir paradoks örneğidir. Karl Polanyi’nin de belirttiği gibi, liberal ekonomik sistem, aslında savunduğunun tersine güçlü bir kamu desteği ile beraber hakim pozisyona ulaşmıştır. 19.yüzyılda kritik tarihlerde, hem İngiltere hem ABD siyasi olarak daha fazla çıkar elde edebilecekleri bir sistem olan, liberalizmi benimsemiştir.
Polanyi
Aynı zamanda Polanyi, piyasaların tarihte hiçbir zaman kendi kendine işlemediğini, sürekli br denetleyici, düzenleyici ve kontrol edici bir mekanizma ile var olduğunu belirtmiş, bu mekanizmaların da değişik tarihlerde ve coğrafyalarda kabile, toplum, devlet olduğu vurgulamıştır. Son olarak, liberal düşüncenin temellerinden olan bireylerin rasyonel kararlar alıp sadece çıkarlarını en yükseğe ulaştırma arzusunun da tarihin hiçbir döneminde hiçbir coğrafyada geçerli olmadığını iddia eden Polanyi, buna kanıt olarak da değişik toplumlardaki iktisadi işlemlerin sadece çıkar odaklı olmadığını, merhamet, şan ve şeref kazanma ve otoritesini sürdürme isteği gibi nedenlerin de belirleyici olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla, kendisiyle çelişen, esasında tutarsız bir sistem olan ve gerektiğinde çıkarlar doğrultusunda dönüştürülebilen bir sistem olan liberal ekonomi politiğin, günümüzde tek ve alternatifsiz bir sistem haline dönüşmesinin en önemli sebebi, devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda bu sistemi sahiplenmesi ve değişik çıkar odaklarıyla kurdukları ilişkiye siyasi destek sağlaması olarak gösterilebilir.
Sonuç
Liberal ekonomik ve siyasi düzen, kökleri 18.yüzyıla kadar uzanmakla beraber, özellikle küreselleşme çağıyla birlikte neredeyse tüm dünyada geçerli ekonomi politik düzen haline gelmiştir. Bunun nedeni liberal ekonomi politik sistemin tamamen doğru olduğu, diğer sistemlerin yanlış ve hatalı olduğu değildir. Aksine, liberal düşünce de kendi içinde çeşitli tutarsızlıkları ve çelişmeleri içermekte ancak hem bireylerin, hem devletlerin hem de büyük firmaların çıkarları doğrultusunda en işlevsel sistem özelliğini taşımaktadır. Oluşabilecek herhangi bir alternatif sistemin siyasi güçten ve toplumun rızasından yoksun olması ise, kendi içinde eksiklikleri barındıran bir sistem olsa da liberal ekonomi politiğin devam edebilmesini sağlayan temel unsurdur.
Muharrem Filiz Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”31428″ name=”Yeni Ekonomik Düzen: Dijital, Kripto Para Birimleri ve Ülkelerin Politikaları”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Polanyi, Karl. (1986). Büyük Dönüşüm . Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. İstanbul: AlanYayıncılık
Smith, Adam. (1948) Milletlerin Zenginliği I İstanbul: Milli Eğitim Basımevi
Buğra, Ayşe. (1986) Önsöz, 7-20 içinde Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm , İstanbul: Alan Yayıncılık.
Koç, Elif Merve. (2019). HUNTİNGTON’DAN FUKUYAMA’YA: MEDENİYETLER ARASI TAHAMMÜLSÜZLÜK VE DOĞU-BATI ÇATIŞMASI . Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi , 6 (1) , 200-207.
Wallerstein, Immanuel. (2005a). Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş. Ender Abadoğlu-Nuri Ersoy (Çev.), İstanbul: Aram
Kutlay, Mustafa ve Ziya Öniş. (2020). Otoriter Kapitalizmin Yükselişi: Değişen Küresel Dengeler ve Demokrasinin Geleceği Üzerine. İktisat ve Toplum Dergisi, Sayı: 120 , 42-53.
[/vc_toggle]
Japonya, kökenleri Asya’da olan bir uygarlık olsa da Batı tipi bir modernleşme sürecinden geçmiş ve günümüz modern ülkelerinin arasında yerini almıştır. 1867 yılına değin Tokugawa Hanedanlığı’nın (Şogunluk) yönetimi altında dış dünyaya kapalı bir ülke konumunda bulunan Japonya, Amerikan ve İngiliz saldırılarının da etkisiyle Batı dünyasına açılarak yeni bir sürece girmiştir. Yüzyıllardır süregelen Şogunluk kurumu ve geleneksel kast sistemi dağıtılmış ve başa geçen imparator Meiji ile birlikte “Meiji Restorasyonu” olarak adlandırılan Batı tipi modernleşme ve reform uygulamalarına geçilmiştir. Japonya’nın modernleşme sürecini incelemeye değer kılan nokta, Doğu-Asya medeniyetine ait bir ülkenin siyasal, ekonomik ve sosyal dönüşümünü Batı tipi modernleşmeye göre biçimlendirebilmeyi başarmış olmasıdır.
Batı tipi modernleşmenin temel özellikleri ise; Weber’e göre rasyonalite, Lerner’a göre okur yazar oranındaki artış, Durkheim’e göre organik dayanışma yahut mesleki uzmanlaşma, Levy’e göre merkezileşme, Einstadt’a göre teknoloji, sanayileşme ve halka dayanan demokrasidir [1].
Japon modernleşmesinin günümüzdeki özellikleri ise üretime dayalı güçlü bir ekonomi, sermayenin gittikçe büyümesi, mesleki disiplin, ulusal kimlik duygusu, teknoloji, merkezi otoriteye bağlılık ve üst düzey eğitim sistemidir. Bu açılardan bakıldığında Japonya’nın modernleşmedeki takdire şayan başarısı ortadadır.
Modernleşme Öncesi Tarihsel Arka Plan
12. yüzyıldan 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Japonya, günümüzdeki Kuzey Kore yönetimine benzer biçimde dış dünyaya tamamen kapalı bir ülke konumundaydı. Ülke “Şogunluk” adı verilen geleneksel hanedanlık sistemiyle yönetiliyordu. Bu sistemde İmparatorluk, en üst rütbeye sahip olmasına rağmen sembolik yetkilerle donatılmış ve daha çok kutsallık atfedilen bir makamdı. İktidar, Şogunluk yönetiminin elindeydi. Bu esasen merkezi bir feodal sistemdi. Bölgesel güçlere ayrılan Japonya’da “daimyo” denilen feodal beylikler, merkezi otorite olarak Şogunluk yönetimine bağlıydılar. Şogunluk ise hanedanlıklar arasında el değiştiriyordu. Japonya’da toplum ise geleneksel olarak hiyerarşik sınıflara ayrılmıştı. En alt tabakada tüccarlar ve zanaatkarlar yer alıyordu. Sonrasında çiftçiler ve bağlı oldukları Samuray denilen asker sınıfı geliyordu. Toplumsal sınıflara ayrılan ülkede Samuraylar, 12. yüzyıldan beri toplumun en güçlü ve saygı duyulan sınıfıydı.
Japon Samuray Savaşçılığı
Nitekim halk arasında kılıçla dolaşma yasak iken Samuraylar çifte kılıçla dolaşma hakkına sahiplerdi. Onlara alt tabakadan birinin saygısızca davranması, kötü bir söz söylemesi bile anında sorgusuz sualsiz ölüm sebebiydi. Yalnızca soyluların ve Samuray’ların soyadı vardı. Öyle ki toplumdaki en zengin sınıf olsa da en değersiz görülen tüccar sınıfı evlilik yoluyla Samuray soyuna dahil olup soyadı alarak değer kazanmaya çalışıyordu.
Diğer halkın soyunun ne olduğu çok da önemli değildi [2]. Samuray’lar daimyo’lara, daimyo’larda Şoğunluğa bağlıydı. Sistemin sürekliliği çok önemliydi. Bu nedenle sınıflar arası çatışmaların ve isyanların önüne geçilmesi için katı kurallar getirilmişti. Daimyo’lar arasında Şogunluk’a karşı oluşabilecek muhtemel ittifakı ve isyanları önlemek amacıyla “Sankin Kotai” adlı sistem geliştirilmişti. Bu sistemle daimyo’lar kendi aralarında Şogunluk’tan izinsiz evlenemez ve yılın 6 ayını eşleri ve çocuklarını başkent Kyoto’daki Şogunluk’a emanet ederek rehin bırakırlardı. Diğer 6 ayda ise kendileri başkentte kalmak zorundaydı [3]. 15. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren son Şogunluk yönetimi, Tokugawa Hanedanlığı’nın elindeydi. “Tokugawa Şogunluğu” olarak adlandırılan dış dünyaya kapalı bu dönemde daimyolar arası gümrükler kurularak bölgeler arası ticari faaliyetler kayda alınıp sınırlandırılmış, açık denizlere çıkacak mahiyette gemi inşası yasaklanmış, Hristiyanlık yasaklanarak misyonerler sınır dışı edilmiş, çok küçük denilebilecek bir tüccar sınıfına izin verilmişti. Japonya’nın Batı ile ilişkisi yalnızca Hollanda ve Portekiz’li tüccarlardan oluşan ufak bir grubun ticari faaliyetleri ve bir takım misyonerlik çalışmalarıyla sınırlı olacak kadar az derecedeydi. Bunun sebebi ise Hollandalılar’dan Batı hakkında az buçuk bilgi edinmekti[4]. 1800’lerin ikinci yarısına doğru gelindiğinde Batı uygarlığının aydınlanma ve reform hareketleriyle sekülerleşme sürecine girmesi, Asya’ya olan politikasını da değiştirmiş, misyonerlik faaliyetleri yerini Asya’nın üretim ve yeraltı kaynaklarından nasıl faydalanılabileceği üzerine yoğunlaştırmıştı. Çin ile tarihsel süreçte sürekli olarak çatışan ve denetim altına alamayan Batı uygarlığı (bilhassa İngiltere), gerek güçsüz yapısı ve Çin ile yapılacak ticaretteki elverişli konumu gerekse de zengin kömür yataklarının varlığı nedeniyle Japonya’ya ilgisini yöneltmişti. Oysa Japonya’yı dışa açacak ülke Amerika olacaktı. Batı’ya nazaran ulusal birliğini yeni yeni oluşturan ve sömürgecilik yarışında geride kalan ABD, 1846 yılındaki Meksika Savaşı sonucu Kaliforniya’yı topraklarına katmasıyla yönünü Pasifik-Asya’ya çevirmişti ve Japonya’yı hedef almıştı.
Temsilen Black Ships
1853 yılına gelindiğinde ABD Başkanı Filmore’un emriyle Mathew Perry komutasındaki “Black Ships” denilen 27 savaş gemisi Japonya’ya ulaştı ve Japonya’nın ABD ile ticarete açılmasını şart koşan tehdit dolu mektubu Japon İmparatorluğu’na iletti[5]. Ayrıca İngiltere donanmalarıyla Japon kıyılarını tacize başlamıştı. İstekleri kabul etmek zorunda kalan Japonya bu olayla birlikte önce ABD ile Kanagava Antlaşması’yla sonrasında ise Batı ülkeleriyle yaptığı kapitülasyon niteliğinde anlaşmalarla ticarete açılarak Meiji restorasyonu olarak adlandırılan kendi modernleşme çağını başlattı. Japonların bu mektuba aynı sertlikte karşılık vermek yerine kabul etmelerinin nedeni; ABD ve Batı medeniyetlerinin Afyon Savaşları’nda Çin’i uzlaşmaya mecbur bırakan, Hindistan ve Endonezya’yı sömürgeleştiren ve Osmanlı’ya karşı yapılan savaşlarda üstünlük kurduran silah gücü olmuştu. Japon aydınlarının yaşanan bu uzlaşmazlık ve dış baskılar sürecinde farkına vardıkları temel olgu, Batı uygarlığının üstünlüğünün kabulü ve Hindistan örneğindeki gibi sömürgeleştirilmeden milli imkanlarla bu geride kalmışlığa bir an evvel son verilmesi gerektiğiydi. Bu sebeple Japon milliyetçileri açısından modernleşme sürecinde milli ruhun korunması büyük önem arz etmiş ve bu anlayışı “Vakon Yosair – Japon Ruhu ve Batı İlmi” sloganıyla somutlaştırmışlardır [6].
Japon Modernleşmesi’nin Mihenk Taşı: Meiji Restorasyonu
1868 yılında İmparator Meiji’nin yenilikçi taraftaki Samurayların da desteğiyle başa geçmesiyle birlikte Japonya tarihinde yeni bir sayfa açılmış, yüzyıllardır süregelen Şogunluk kurumu lağvedilmiş, sınıflara dayalı toplumsal hiyerarşi kaldırılarak modernleşme politikaları süratle uygulanmıştır. Bu kapsamda karar alma süreçlerinde en alt tabakada yer alan halkın da etkin olacağına dair ilkesel kararların alınmasıyla birlikte, modernleşmede hedef olarak ülkenin bir an önce zenginleştirilmesi ve ordunun güçlü hale getirilmesi (fukoku kyohei) amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda İmparator Meiji, bütün ülkeyi modernleşme kapsamında harekete geçirmek için 5 maddelik bir genelge yayınlamıştır;
1-Kamuya açık toplantılar düzenlenmeli, tüm devlet işlerinin yürütülmesini sağlayan kararlar için kamuoyunun görüşleri alınmalıdır.
2-Devlet işlerinin ciddi bir biçimde yürütülmesi ve idare edilmesi için halk ve hükümet iradelerini birleştirerek işbirliği içinde olmalıdırlar.
3-(Belirlenen/belirlenecek hedeflere ulaşılması için) sıradan halkın, en az askerler ve kamu görevlileri kadar, taleplerini belirtmelerine ve kararlara katılmalarına fırsat tanınarak toplumda hoşnutsuzluğun doğmaması sağlanacaktır.
4-Geçmişin kötü adet ve gelenekleri kaldırılacak ve her şey yerin ve göğün doğru yoluna (doğa yasalarına) uygun olacaktır.
5-Tüm dünyadan bilgiler toplanarak İmparatorluğun temeli güçlendirilecektir [7].
Iwakura Tomomi
Modernleşmenin esasları bu şekilde belirlenirken nasıl ve ne şekilde bir yol alınacağı çok önemliydi. Bu noktada Iwakura Heyeti Raporu’na mutlaka değinmek gerekir. 1871 yılında dış dünyayı ve Batı medeniyetini gözlemlemek, modernleşme uygulamalarını yakından takip etmek, aynı zamanda Japonya ile yapılan kapitülasyon niteliğindeki eşitsiz antlaşmaları revize etmek ve yeni dünyayla ikili ilişkiler geliştirmek maksadıyla İmparator Meiji tarafından görevlendirilen Iwakura Tomomi başkanlığındaki diplomasi heyeti yola çıkmış, tüm dünyayı dolaşmış ve 2 yıl süren seyahatin ardından büyük bir birikimle dönmüşlerdi. Öyle ki döndükten sonra imparatorluğa sunulacak olan rapor tam 4 yılda tamamlanabildi.
Rapor, Japonya’nın modernleşme sürecinde izlemesi gereken yol haritasını ortaya koymuş ve modernleşme sürecinin başında olan Japonya için büyük fayda sağlamıştır. Heyetin tek handikapı Japonya’yı ABD ve Batılı ülkeler karşısında zayıf konuma düşüren ve revize edilmesi amaçlanan kapitülasyon niteliğindeki antlaşmaların değiştirilememesidir. Raporun öne çıkan noktaları, Batı’nın bilim ve teknolojik uygulamaları alınırken kendi öz kültürlerinin muhafaza edilmesi gerektiği, ulaşım ağının ve yolların kalkınma açısından çok önemli olduğu ve Doğu-Batı toplumlarının karakteristik yapılarında görülen belirgin farklılıklar nedeniyle her ülkeye farklı yaklaşılması gerektiğiydi. Raporda dikkat çeken bir diğer nokta ise; kapitalizmin ciddi şekilde gelir dağılımında sınıfsal olarak adaletsizliğe yol açtığıydı. Öyle ki Japon heyetin gözlemlerine göre zamanın gelişmiş ülkelerinden biri olan İngiltere’nin başkenti Londra’da zengin sınıfın ortalama yaşam süresi 35, orta sınıfın 23, alt sınıfın ise sadece 15’ti [8]. Tüm bu bilgiler ışığında Japon aydınlar tarafından yol haritası belirlendi. Toplumun her kesimini içine alacak şekilde siyasal, sosyal, askeri ve ekonomik alanda kapsamlı düzenlemeler yapıldı. “Meiji Restorasyonu” olarak adlandırılan bu yenilik ve reform sürecinde uygulanan politikaları sınıflarına ayırarak özetlemek gerekirse;
İdari, hukuki ve askeri alanda; bin yıllık başkent Kyoto’dan Tokyo’ya taşındı. Feodal beylikler kaldırıldı. Ülke çapında İl denilebilecek “hayhan çiken” adı verilen yönetsel birimler kuruldu. Daimyo’lar artık feodal beyler değil bu illerin merkeze bağlı olan valileri olarak atandılar. Samuraylara ise yönetimde ve kurulan merkezi orduda üst düzey görevler verildi. Alt sınıftakiler artık ordunun doğal askerleriydi [9].
Ordu modernize edilerek merkezi ve güçlü bir ordu kurulması amaçlandı. Modern polis, telgraf ve posta teşkilatlarının oluşturulmasının yanı sıra Avrupa takvimi kabul edildi. 1869 yılında meclis kurulmasına rağmen demokratik koşullarının oturmamış olması nedeniyle 1872’te lağvedildi.
Bismarck Prusya’sından anayasa, İngiltere’den gemi inşası ve deniz muharebesi, Fransa’dan ticaret hukuku ve sivil örgütlenme, Almanya’dan ağır sanayi ve tıbbi sanayi taklit edilerek Japonya’ya uyarlandı. 1889 yılında Prusya’nın anayasa sistemi esas alınarak oldukça merkeziyetçi olan anayasa kabul edilmesi ile anayasal monarşiye geçildi. İmparator’un geniş yetkilere sahip olmasının yanında danışma organı niteliğinde olan Devlet Konseyi (Genro) ve ilk defa 1890 yılında toplanan ve 450.000 kişinin seçmesiyle başa gelen parlamentonun (diet) varlığı modern sisteme geçişte Japonya için tarihi bir yere sahiptir [10]. Yasama yetkisine sahip olmayan parlamento siyasal, ekonomik ve sosyal alanda danışma ve tartışma organı görevini taşımıştır.
Ekonomik alanda; Japonya’nın sanayileşmesinde öncü olacak güçlü bir sermaye grubu yoktu. Bu sebeple devletçilik politikasıyla devlet destekli endüstrileşme hamleleri yapıldı. Merkez Bankası kurularak 1872 yılında Japon Yeni ilk kez tedavüle girdi. Ticaretin bölgesel değil ulusal bir nitelik kazanması amacıyla demiryolu ağı tüm ülkede yaygınlaştırıldı, böylece daimyo’ların (derebeylerin) ticari hakimiyeti kırılarak serbest piyasa ortamı ve teşebbüs hürriyeti sağlanmış oldu. Serbest piyasa koşullarının oluşturulması ve girişimciliğin desteklenmesiyle 1885’de toplam 10 ve daha fazla kişi istihdam eden özel sektör fabrika sayısı 1900 rakamına ulaşmıştı [11]. Japonya kalkınmada yeterli sermayeyi reformun ilk dönemlerinde ihraç ettiği ipek, bakır, seramik, çay ürünlerinin yanı sıra pamuk ve tekstil ithalatıyla sağlamıştı. İlk başlarda %70 olan ithalat oranı zamanla %30’un altına inmişti. Modernleşme süreci hızla devam ederken sanayileşme için ülkenin öz kaynakları yetersiz kalmaya başladı.
Bu sebeple Japonya, yayılmacı emperyalist bir politika izlemeye başladı. ABD ve İngiltere’nin kendisine yaptığı baskının aynısını Kore’ye yaparak kapitülasyon niteliğindeki imtiyazlı antlaşmalarla Kore’nin kaynaklarını ele geçirdi. Bu durumdan rahatsız olan Çin ile 1894-95 yılında yapılan savaştan modernize edilmiş savunma ve ordusuyla galip gelmeyi başardı. Avrupalı devletlerin sömürge yarışına artık Japonya da dahil olmuştu. Çin’i mağlup eden Japonya Mançurya’ya yerleşerek yeraltı kaynaklarını ele geçirdi. Bu sefer Rusya bu durumu kabullenmeyince 1904-1905 tarihinde Japon-Rus Savaşı çıktı. Kore ve Mançurya üzerindeki nüfuz çekişmesinden kaynaklanan savaşın en önemli sonuçlarından biri, Asya kökenli bir devletin modern çağda ilk kez bir Avrupa devletini yenilgiye uğratmasıydı. Rusları da yenen Japonya dünyanın emperyalist ve aynı zamanda prestijli devletleri arasına girmeyi başardı. Endüstrileşme süreci ise mevcut koşullar nedeniyle 1910’lardan sonra ivme kazandı.
Sosyo-kültürel alanda; kölelik kaldırıldı, sınıfsal eşitlik sağlandı ve 1873’te kadınlara boşanma hakkı verildi. Aynı yıl kız çocukları için ilkokul ve liseler açıldı. Akabinde 1913’te üniversiteler açıldı [12]. Toplumsal sınıfların olmadığı çağdaş ve birlik içerisinde bir ulus ideali kuran Japonya’nın kültürel modernleşme uygulamaları reformcular tarafından en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Öyle ki toplumun her kesiminin yeni ve yüzü Batı’ya dönük modern dünyaya uyum sağlamaları için (bilhassa geleneksel Japon hayatını sürdüren köylülere) evrensel adab-ı muaşeret kurallarını anlatan kitaplar dağıtıldı. Bugün Japon selamı olarak bildiğimiz, ayakta eğilmek, reformcuların Japonlara öğrettiği Avrupalıları selamlama usulüdür[13].Japon uygarlığı için modernlik ve çağdaşlaşma her alanda çeşitli reformlarla hayata geçirilirken kılık kıyafet düzenlemesini es geçmek doğru olmazdı. Nitekim geleneksel giyimden hatta Japonların geleneksel saç şekillerinden bile vazgeçildi. Askeri sınıf olan samurayların topuz şeklindeki “çommage” denilen saç modelleri yerini “cangiri” denilen Avrupalı askerlerin klasik subay tıraşına bıraktı.
Öyle ki bu stil tartışmalara yol açıp toplum arasında alay konusu haline geldi. Halk arasında “Eğer bir cangiri saçlı Samuray’ın başına vurursanız size direk medeniyet ve aydınlanma der.” esprisi yapılır oldu. Kadınların ise yine topuzlu ve biçimlendirilmiş geleneksel saç stili yerini Avrupalı kadınların etrafa rahatça saldığı bukleli ve dalgalı saçlara bıraktı.
Bu uygulama da geleneksel Japon kadını imajını zedelediği ve hatta kadınları hafif gösterdiği için çokça tartışıldı [14]. Modernleşme ve reform Japonların mekanlarına da sirayet etti. Evlerde bulunmayan çalışma masası, koltuk, lamba gibi aksesuarlar yerde oturmaya alışkın Japon hanelerine girdi. Su ve elektrik ağı zamanla yaygınlaştı.
Eğitim alanında; Japon modernleşmesinin en önemli ayaklarından biri milli eğitim sisteminin getirilmesiydi. Sınıfsız bütüncül bir ulus yaratmak isteyen Meiji dönemi aydınları, temel eğitimin rolünün farkındaydı. “Terekoya” denilen eğitim sisteminde erkek çocuklarının %50’si, kız çocuklarının ise %15’i tapınaklarda eğitim görürken, bu oran %95’e çıkarıldı. Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin %75’i aristokrat sınıfına mensup ailelerin çocukları, %25’i ise işçi sınıfı ailelere mensup iken bu oran işçi sınıfı lehine %48’e çıkarılarak sınıfsal eşitsizlikten doğan fark büyük ölçüde kapatıldı [15].
Öte yandan latin alfabesine geçme fikrini ortaya atanlar olsa da öz kültürün muhafaza edilmesi amacıyla geleneksel Japon alfabesi kullanılmaya devam edildi. Bu süre zarfında dünyanın dört bir yanına Japon öğrenciler gönderildi. Farklı coğrafyalarda edindikleri bilgi ve birikimi döndüklerinde ülkelerine getirdiler.
Batı’dan teknisyenler ve eğitmenler de sıklıkla getirilmiştir. Burada asıl amaç kültür-sanat gelişiminden öte buharlı makine, modern silahlar, şimendifer teknolojisi, askeri strateji, mühendislik, tıp gibi alanlarda bilgi edinilerek ilerleme kaydedip hızlı bir atılım sergilemekti. 1868’de başlayan Meiji dönemi 1912’de sona erdi. Fakat Japon modernleşme süreci hiç hız kesmedi. Bu başarıda Japon insanının karakteristik özelliklerinin de payı büyüktür. Milli duyguları yüksek, çalışkan ve üst düzey disipline sahip Japonlar, İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki kentlerini bombalamasıyla aldıkları büyük darbeden sonra zoru başararak “Japon Mucizesi”ne bir kez daha imza atmışlardır. 1950’de 10 milyar dolar olan milli gelirlerini haftanın 6 günü çalışarak ve kazançlarının %20’sini tasarruf ederek, geceleri ise bilim ve eğitimle ilgilenerek geçiren Japonlar, 1974’te milli gelirlerini 40 kat arttırarak 400 milyar dolara çıkarmış ve dünya rekoru kırmışlardır. İngilizlerin The Economist Dergisi bu olayı “dünya ekonomi tarihinin en olağanüstü olayı” olarak yazmıştır[16].
Sonuç Yerine
Adalardan oluşan Japonya, Türkiye’nin yüz ölçümünün yarısı kadar bir alana sahiptir. Dağlık bir coğrafyaya sahip olan Japonya’nın topraklarının sadece 5’te 1’i tarıma uygundur. Japonya bu dezavantajlara sahip olmasının yanında yüzyıllardır dışa kapalı ve güçsüz bir ülke konumunda iken Meiji dönemiyle birlikte yaklaşık 45 yıl içerisinde dünyanın güçlü devletleri arasına yükseleceği bir modernleşme sürecini başlatmış ve başarıyla bu süreci tamamlamıştır. İmparator Meiji 1912 yılında vefat etmiş, 14 yaşında tahta çıkmasına rağmen geride Batı’yla denk güçlü bir ekonomi, dünya devletlerini yenen güçlü ve gelişmiş bir ordu ve gelişmiş bir sanayi bırakmıştır. İlginç olan ise; Japonya’nın Batı tipi modernleşmesinin Batı’ya karşı bir zaferle değil aksine Batılı kapitalist güçlerin baskıları ve yenilgi sayılabilecek kapitülasyon niteliğindeki antlaşmalarıyla başlamasıdır. Güçsüz Japonya, güçlü devletlere boyun eğmiş ve kendi isteğiyle değil zoraki koşullarda modernleşme yoluna gitmiştir. Japon modernleşmesini Batılı örneklerinden ayrıştıran diğer husus, Japonya’nın tarih boyunca Şogunluk dönemindeki dışa kapalı ekonomisiyle kapitalist güçlerin iç piyasaya müdahalesine izin vermemiş olması ve modernleşme sürecini de Avrupa’nın aksine liberal ekonomik ilkeleri gözeterek değil devletçilik ilkesini esas alarak gerçekleştirmesidir. Keza Batılı ülkelerin aksine Japonya’da modernleşme sürecinde destek olacak herhangi bir sermaye sınıfı yoktur.
Japon modernleşmesinin başarıya ulaşmasında kilit rol oynayan kanımca üç temel olgu vardır. Bunlar sırasıyla; milliyetçilik, geleneksel değerlere atfedilen önem, Japon milletinin karakteristiğinde var olan çalışkanlık, özveri ve disiplindir. Japon milliyetçiliği modern bir ulus yaratılmasında kilit bir öneme sahiptir. Çünkü Japonlar için ulusal kimlikleri inançlarından da öndedir. Şintoizm, Budizm gibi inançların çoğunlukta olduğu ülkede din olgusu, katı ve kesin kurallar barındıran ilahi emirler bütünü değil felsefi ve yeniliklere açık bir öğreti niteliğindedir. Bu sebeple Japonluk kimliği ve aidiyeti, günümüzde de bir Japon vatandaşı için inançtan önde gelmektedir. Nitekim Japon aydınları, ülkenin Batı’ya karşı güçsüzlüğünü kabul ederek geri kalmışlığa son verilmesi için çabalamış ve fakat “Vakon Yosair – Japon Ruhu ve Batı İlmi” sloganını ortaya atarak Japonluk kimliğine vurgu yapmış ve “öz kültürlerini muhafaza eden” bir dönüşüm sürecine girmişlerdir. Bu bağlamda İmparatorluk makamının tarihsel değeri toplumda muhafaza edilmiş, geleneksel Japon alfabesi değiştirilmemiş, Batı’nın modern uygulamaları öz kültürlerine zarar vermeyecek şekilde belirli ölçülerle hayata geçirilmiştir. Milli eğitim sistemiyle de sınıfsal farklılıklar kapatılmış ve ulus bilinci yaratılmıştır. Japonlar’ın modernleşmeyi öz kültürlerini asimile ederek değil koruyarak uygulayabilmesi modernleşmede başarıyı getirmiştir. Fakat güçlü milli duygulara sahip Japonlar, belki de sırf bu sebepten milliyetçi-militarist ideolojiyle hareket ederek 2.Dünya Savaşı’na dahil olmuş ve büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Yine de Japonların milliyetçilik anlayışları imdatlarına yetişmiş, savaş sonrası biten ekonomi ve ölen 3 milyon insanına rağmen Japon halkının karakteristiğinde var olan aidiyet duygusu, disiplin ve çalışkanlığın etkisiyle ülke kısa sürede tekrar güç kazanarak yeniden “Japon Mucizesi”ni gerçekleştirmiştir.
[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]
[2] Murat Belge, Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye, 3. İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, ss. 439-40.
[3] Özer Ozankaya, “Japonya’ nın Modernleşme Denemesi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C.20., Sayı:1, (1965), s. 298 <https://doi.org/10.1501/SBFder_0000000545>.
[8] Hasan Fatih Seval, “JAPON KALKINMASININ TEMEL TAŞI: MEİJİ RESTORASYONU VE IWAKURA HEYETİ”, İş ve Hayat, C.3., Sayı:5, (2017), ss. 101-4 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/isvehayat/680394, erişim 10 Şubat 2021.
Belge, Murat, Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye, 3. İstanbul, İletişim Yayınları, 2014
Büyükbaş, Hakkı, “Japon Modernleşmesi Üzerine (1868-1912)”, Bilimname, 2003, (2003)
Esenbel, Selçuk, “Türk ve Japon modernleşmesi:‘Uygarlık süreci’kavramı açısından bir mukayese”, Toplum ve Bilim Dergisi, 2000
Gi̇ri̇tli̇, İ̇smet, “Japonya’nın Modernleşmesi ve Atatürkçü Modernleşme”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2, (1986), 361-78
Ozankaya, Özer, “Japonya’ nın Modernleşme Denemesi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 20, (1965) <https://doi.org/10.1501/SBFder_0000000545>.
Seval, Hasan Fatih, “JAPON KALKINMASININ TEMEL TAŞI: MEİJİ RESTORASYONU VE IWAKURA HEYETİ”, İş ve Hayat, 3, (2017) (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/isvehayat/680394, erişim 10 Şubat 2021.
Soğuk Savaş’ın ardından Amerika’nın tek başına hegemon güç olma durumunun günümüzde artık geçerliliğini yitirmeye başladığı, çok kutuplu bir uluslararası sisteme doğru gittiğimizi ifade eden çok sayıda yayın ve görüş dile getirilmiştir. Bu kapsamda bölgesel olarak yükselen ve revizyonist güçler olarak nitelenen ülkeler bulunmasının yanı sıra, küresel anlamda etkinlik kazanma uğraşı içinde olan Rusya, Çin ve AB gibi ülke ve örgütler bu doğrultuda dile getirilen başlıca öznelerdir. Rusya’nın eski Sovyet Rusya’yı canlandırma ve hatta ondan daha ötesine ulaşma hevesi, Çin’in ABD’ye rakip bir ekonomik güce dayalı gelişimi ve AB’nin sayece ekonomik değil siyasi ve askeri bir aktör olma isteği günümüzde uluslararası sistemi işgal eden ana konular haline geldi. Bu noktada, Avrupa coğrafyası bahsi geçen üç büyük gücün ve ABD’nin rekabet ettiği ve jeopolitik çıkarlarının örtüştüğü yer olmuştur. Ekonomik ilişkiler, enerji ticareti, altyapı yatırımları ve güvenlik unsurlarında meydana gelen rekabette, 2015 yılından itibaren resmiyet kazanan Üç Deniz Girişimi ise kilit rol oynama potansiyeline sahiptir.
Üç Deniz Girişimi
Aslında fikirsel olarak kökleri iki savaş arası döneme kadar gitse de 2015 yılında hayata geçirilen Üç Deniz Girişimi (ÜDG), kuzeyde Baltık Denizi, güneyde Adriyatik ve güneydoğuda Karadeniz’in yer aldığı sınırlar içerisinde yer alan devletler arasında iş birliği mekanizmasını ifade eder. 2015 yılında Polonya ve Hırvatistan tarafından başlatılan girişim, ilerleyen yıllarda üye sayısını 12’ye yükseltmiştir. Diğer üye ülkeler, Çekya, Estonya, Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovenya, Slovakya, Avusturya, Macaristan’dır.
Girişime dahil olan üye ülkeler arasında enerji taşımacılığını ve çeşitliliğini artırmak, siyasi ve ekonomik iş birliğini yükseltmek, merkezde ve Doğu Avrupa bölgesinde bulunan ülkelerin kalkınmasını ve gelişmesini sağlamak ve Avrupa değerlerini ve ortaklığını derinleştirmek esas amaçlardır. Gelişmiş Batı Avrupa bölgesine nazaran, doğu Avrupa ülkelerinin henüz yeterli bir ekonomik ve siyasi güce erişememiş olması bu girişimin oluşturulmasının itici unsurlarından biridir. Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyet Rusya hakimiyeti ve etkisinde kalan bölge, Soğuk Savaş’ın ardından gerek NATO gerekse AB tarafından hızla Avrupalılaşma sürecine girmiştir. Böylesi bir girişimin AB’ye rakip olarak değil, onun tamamlayıcısı ve aslında bir alt örgütü olarak adlandırılabileceğini dile getirmeliyiz. Çünkü bu girişimdeki tüm ülkeler AB üyesi ve Avusturya dışında yine hepsi NATO örgütü içerisindedir. Nitekim, girişim de ayrı bir örgüt olma iddiasını taşımamış, ülkeler enerji, altyapı ve ticaret alanlarında daha fazla yakınlaşmayı amaçlayan bir mekanizma olduğunu ifade etmiştir.
Girişimin Rusya ile Avrupa arasında çok kritik bir coğrafi konumda meydana gelmesi, girişimin jeopolitik özelliğinin ne derece önemli olduğunu gösterir. Özellikle Avrupa ile Rusya arasındaki doğalgaz ve petrol ticareti dikkate alındığında, bölge geçiş noktası olma özelliği taşımaktadır. Rusya’nın enerji ihracatının %75’e yakın kısmını Avrupa ülkelerine yapması bu bölgenin Rusya açısından önemini gözler önüne serer. Ayrıca merkezi ve doğu Avrupa ülkelerinin de enerji ithali kapsamında tek sağlayıcısının Rusya olması, bu girişimin enerji çeşitliliğini artırma fonksiyonunu oluşturur. Bu kapsamda, ÜDG, kuzeyde Norveç, güneyde ise Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinden enerji teminini amaçlayan bir proje olmuştur. Ayrıca ABD ile girilen iş birliği sonucunda Amerika’dan LNG alımı artmış, bölge sadece Rusya’nın enerji tekeli konumunda bulunma özelliğinden yavaş yavaş ayrılmaktadır.
(Sıvılaştırılmış doğalgaz taşımacılığı)
Girişim, her yıl devlet temsilcilerinin üye ülkelerde zirveler düzenlemesi ile ilerlemektedir. İlk olarak 2016 Dubrovnik Zirvesi düzenlenmiş, daha sonra sırasıyla Varşova, Budapeşte ve Ljubljana zirveleriyle iş birliği alanları ve projeler geliştirilmiştir. Temel olarak ulaşım, altyapı ve enerji arzı konuları işlenmişse de güvenlik alanı ve siyasi ilişkiler de ele alınan diğer unsurlardır. Bölgenin Rusya’ya konuşu olması güvenlik faktörünün asıl sebebini oluşturmaktadır. Bölgenin Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve Rusya’nın girişimin başlatılmasından kısa süre önce Kırım’ı ilhak edip Ukrayna’da çatışmaları körüklemesi, bölge ülkelerinin Rusya etkisinin yayılması riskine karşı tetikte olmasına neden olmuştur. Günümüzde ise Rusya’yı kendisine rakip gören ABD’nin bölgede bulunma isteği bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Nitekim, girişimin 2017 Zirvesi’ne Donald Trump da katılmış, sonraki tarihlerde bölge ülkeleri ile enerji, ulaşım ve altyapı alanlarında çeşitli ilişkiler ve anlaşmalar oluşturulmuştur. Bu nedenle ÜDG’nin, Rusya’yı sınırlandırmak için ABD’nin yeni bir aracı olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştır. Haklılık payı olmasına karşın bu girişime sadece ABD projesi demek yeterli değildir. Çünkü, girişimin başlatılmasının asıl itici gücü enerji noktasıdır. Rusya’ya olan bağımlılık ve Rusya’nın enerji kartını ülkeler üzerinde baskı unsuru olarak kullanması, daha önce Ukrayna ve Belarus’ta yaptığı gibi, bölge ülkelerini yeni arayışlara itmiştir.
Girişime karşı AB’nin tepkisi ise olumlu olmuştur. AB uyumu ve derinleşmesinin bir unsuru olarak görülen girişime, altyapı ve ulaşım kapsamında maddi destekler de sağlanmıştır. Bölge ülkelerinin daha çok iş birliğine gitmesi ve gelişmesi, Batı Avrupa kalkınmışlık seviyesine ulaşması AB’nin de yararına olan unsurlardır. Ayrıca gelişen ve büyüyen bir Rusya yayılmacılığı etkisine karşı böylesi bir oluşumun da dikkate değer olduğu açıktır. Ancak ifade etmek gerekir ki hem AB içinde hem girişim içinde tam anlamıyla bir uyum sağlanabilmiş değildir. Almanya’nın Rusya ile Kuzey Akım-2 enerji hattını ABD’nin ve bazı bölge ülkelerinin itirazlarına rağmen ilerletmeye devam etmesi, ayrıca Bulgaristan ve Macaristan’ın Rusya ile yakınlaşma eğiliminde olması, girişimin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önünde engel oluşturmaktadır.
Son olarak Çin’in de bölgeye ilgisinin son yıllarda artması dikkat çekici bir olgudur. Özellikle Macaristan, Yunanistan ve Sırbistan gibi doğu Avrupa ülkelerine yatırımlarını arttıran Çin, girişim kapsamında önem verilmesi gereken bir özne olduğunu hatırlatmakta. Özellikle ulaşım ve altyapı yatırımları ile bölgede varlığını artıran Çin, olası jeopolitik ittifaklarda denkleme dahil edilmesi gereken unsurlardan biridir. Özellikle Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile bölgede ekonomik olarak ağırlığını oldukça hissettirmiştir.
Sonuç Yerine
2016 yılında oluşturulan Üç Deniz Girişimi ile merkezi ve doğu Avrupa ülkeleri, enerji çeşitliliğini artırma, ulaşım ve güvenlik konularında faaliyetlerde bulunmaktadır. İlk bakışta, oluşturulan girişim Rusya karşıtı bir ittifak olarak okunabileceği gibi, aynı zamanda yükselen jeopolitik uluslararası sistemde olması beklenen bir olgudur. ABD’nin, AB’nin, Rusya’nın ve Çin’in küresel aktörler olarak giriştikleri rekabet, aynı zamanda bölgesel aktörlerin de çeşitli ittifaklar ve girişimler başlatmasına sebep olabilmektedir. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, girişimin Türkiye’yi de kapsayacak bir şekilde genişlemesi ve derinleşmesi son derece kritiktir. Türkiye’nin hem Akdeniz hem Karadeniz’e kıyısı bulunması ve girişime güvenlik ve ekonomik ilişkiler noktasında çok önemli katkılarda bulunma potansiyeli, girişimin yükselen jeopolitik alanda güç kazanmasına yardımcı olacaktır. Bu ittifak, aynı zamanda Türkiye’nin Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını da azaltabilme potansiyeline sahiptir. Girişilen iş birlikleri aracılığıyla başka kaynaklardan daha az maliyetle enerji tedariki sağlanabilir.
Muharrem Filiz Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
TESAM, “Üç Deniz İnisiyatifi” https://www.tesadernegi.org/uc-deniz-inisiyatifi-three-seas-initiative-tsi-projesinin-stratejik-ve-bolgesel-baglamda-degerlendirilmesi.html?b9feb2&b9feb2 (Erişim Tarihi:19.02.2021)
Abay, Emre Gürkan. “ Kuzey Akım2 Projesinde İnşaat Tekrar Başladı”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kuzey-akim-2-projesinde-insaat-tekrar-basladi/2121498 (Erişim Tarihi:19.02.2021)
Kakışım, Cemal. “ Enerji Perspektifiyle Üç Deniz Girişimi”. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt:19 No:1 s. 121-151.
Gürsoy, Sezin İba ve Adnan Seyaz. “ Rusya’nın Enerji Politikaları: Dar Etkiden Geniş Etkiye Geçiş”, (içinde) Enerji Diplomasisi, ed. Hasret Çomak, Caner Sancaktar, Zafer Yıldırım. Beta Basım(2015), s. 193-215.
Almanya’nın Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırtarak komplo kurması ve Amerikan ticaret gemilerini batırması, ABD’nin Monroe Doktrini’ni terk ederek I. Dünya Savaşı’na katılmasının başlıca sebeplerindendir. Ayrıca Rus Çarlığı’nın Bolşevik Devrimi ile yıkılarak savaştan çekilmesi mevcut güç dengesini değiştirmiş, ABD’nin savaşa girerek Rusya’nın boşluğunu doldurmasını kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir.1Savaştan İtilaf Devletleri’nin galip çıkmasının ardından dünya barışının korunması, mevcut sorunların kuvvete başvurulmadan çözülmesi ve yeni bir savaşın cereyan etmemesi için çalışmalar başlamıştır.
woodrow wilson
ABD Başkanı Woodrow Wilson’un self-determinasyon ve ortak güvenlik doktrinleri Avrupalı meslektaşlarını aşina olmadıkları bir arenaya çekmiştir. Birleşik Devletler’e göre savaşların sebebi self-determinasyon ilkesinin varlığı değil yokluğudur ve güç dengesi yokluğu değil güç dengesi amacıyla hareket edilmesi istikrarsızlığa sebep olur.2Wilson güç dengesine dayanmayan, her topluluğun kendi kaderini tayin edebileceği bir sistem oluşturma amacı içerisindeydi.
Savaşın ardından uluslararası toplum, ulusal çıkarların değil genelin çıkarlarının gözetileceği ve barışın kontrol edilebileceği uluslararası bir düzenleyici kuruma gereksinim duyuyordu: Wilson’un Milletler Cemiyeti. 1917 yılının ocak ayında Wilson, ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada bir barış cemiyetinin kurulmasına yönelik düşüncesini çoktan ifade etmişti. 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nda bir milletler cemiyetinin kurulması ana gündem maddesi olarak değerlendirildi. Cemiyet Sözleşmesi, Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girdi. Milletler Cemiyeti’nin kurulmasında başta Wilson’un ve ABD’nin büyük rolü olmasına rağmen Amerikan halkının uluslararası ilişkilerde aktif rol oynamaya çekinmesi üzerine senato Versay Antlaşması’nı dolayısıyla Milletler Cemiyeti’ni reddetti ve Birleşik Devletler cemiyete katılamadı. Senatör Lodge’un oylama öncesi senatoda Bolşevik Rusya hakkında yaptığı konuşma da cemiyete girilememesinin sebeplerinden birisidir.3 Bu durum iki savaş arası dönemde ABD’nin kendi içine çekilip yalnızlık politikası izleyeceğinin göstergesidir.
Milletler Cemiyeti’nden Bir Görünüm
Wilson hasta yatağında antlaşmanın senatodan geçmediğini öğrendiğinde söyledikleri Wilson’un daha iyi anlaşılmasını sağlayarak tarihe geçmiştir: ‘‘Şimdi onlar ne kaybettiklerini acı bir tecrübe ileöğreneceklerdir… Dünyanın liderliğini kazanmak için elimize bir fırsat geçmişti fakat bu fırsatı kaybettik ve yakında bu kaybın nasıl bir trajedi olduğunu göreceğiz.4’’
ABD, iki savaş arası dönemde Avrupa’dan kendisini soyutlayıp Güney Amerika ve Uzak Doğu ile ilgilense de uluslararası arenada barışı ve istikrarı korumak adına çalışmalarına devam etmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Frank B. Kellogg ve Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand arasındaki görüşmelerin ve mektuplaşmaların sonucu 27 Ağustos 1928’de Briand-Kellogg Paktı olarak da bilinen Paris Paktı, Locarno Antlaşmaları’na tâbi olan devletlerin katılımıyla imzalandı. ABD paktla uluslararası alanda barışın uzun vadeli olmasını, çıkan anlaşmazlıkların silaha başvurularak çözülmemesini hedefliyordu. Pakt, savaşa başvurulmasının kınanmasını belirtiyor, savaşın iç siyaset aracı olarak kullanılmasını yasaklıyordu. Paktın yaptırım gücü bulunmamakla beraber meşru müdafaa durumu, uluslararası zorlama tedbiri, sözleşmeye taraf ve taraf olmayan devletler arasında oluşabilecek savaş durumu, sözleşmeye aykırı hareket etme gibi hallerde savaş meşru sayılmıştı. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan silahlanma yarışına, uluslararası alanda donanma gücünün kontrolünü sağlayan 1921 Washington Deniz Konferansı ve 1930 Londra Deniz Konferansı ile İkinci Dünya Savaşı öncesine dek ara verilmiş oldu. Washington ve Londra konferansları ABD ve Japonya arasındaki olması muhtemel bir savaşı da bir süre erteledi.5 Japonya’nın Pasifik’te etkinliğinin artması ABD’yi rahatsız ediyordu. Ne konferanslar ne de silahsızlanma çabaları amacına ulaşamadı. Barışı istikrarlı kılmak için kurulan Milletler Cemiyeti de işlevsiz kaldı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan Görünüm
Savaş sonrası Avrupalı devletler birbirlerine borçlu oldukları gibi, ABD’ye de yüklü miktarda borçları bulunuyordu. Savaş tazminatlarının ödenmesinde ve alınan borçların geri verilmesinde sıkıntılar yaşanması, ABD’yi hem ekonomik olarak lider yaparken hem de dünyadan alacaklı büyük bir banka konumuna getirmekteydi. ABD borçlarını geri almak istese de başarılı olamadı. Avrupalı çoğu devlet insan kaybını bahane ederek borçlarını ödemedi. 1929 yılına gelindiğinde ABD’li şirketlerin değerlerinden birkaç misli hisse senedi çıkarıp satmaları, insanların borsa aracılığıyla kısa sürede zengin olma hayalleri, tarımsal ürünlerin gereğinden fazla üretilerek fiyatların düşmesi, sanayi üretiminin azalması, kredi ağının istikrarsız oluşu vb. nedenler ‘‘kara perşembe’’ olarak tarihe geçecek 1929 Ekonomik Buhranı’na sebep oldu.6 Japonya’nın Mançurya’yı 1931 yılında işgal etmesi Uzak Doğu’da hem SSCB’yi hem de ABD’yi Japonya’ya karşı bir araya getirdi. ABD uzun bir aradan sonra, ilişkileri düzeltmek amacıyla 1933 yılının ekim ayında SSCB’yi resmen tanıdı.7 Gelişen bu durumlar çıkabilecek bir savaş senaryosunda ABD’nin ve SSCB’nin aynı tarafta olabileceğinin bir göstergesi oldu. Almanya’da Hitler’in yükselişi, İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelmesi gibi Avrupa’daki olumsuz gelişmeler, ABD’yi korkuttu ve inzivaya çekilmesine sebep oldu. Bunun için de ABD 1935 yılının ağustos ayında Tarafsızlık Kanunu’nu çıkardı. Çıkan kanuna göre savaş halinde başkan, savaşan ülkelere silah ve malzeme satışını yasaklayabilecekti. Nitekim İtalya ve Habeşistan arasındaki savaşta bu yetki kullanıldı.8 1938 yılında Çin ve Japonya arasında gerçekleşen silahlı çatışmada ABD kendisine iki temel politika belirledi ve bunları uyguladı: Anlaşmazlığa düşmekten kaçınmak, Amerikan vatandaşlarının can, mal ve haklarını korumak.
Roosevelt
Başkan Roosevelt gerek Avrupa gerek Uzak Doğu’daki gelişmelere ABD’yi dâhil etmek suretiyle olaylara sert müdahale etmek istediyse de Amerikan halkı ve senatosu buna hazır değildi.9 Japonya’nın Uzak Doğu’da etki alanını arttırması, topraklarını genişletmesi ve kendisine bazı ayrıcalıklar kazanması ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarına ters düşüyordu.
Ters düşmesine rağmen ABD savaştan kaçınıyor Japonya’nın savaştığı devletlere kredi vermekle yetiniyordu. Avrupa’da Almanya’ya karşı sadece İngiltere’nin ayakta kalması, üstünlüğü Mihver Devletleri’ne veriyordu. Almanya’nın tüm Avrupa’ya hâkim olması demokratik ABD için kabul edilebilir bir durum değildi. İngiltere Başbakanı Churchill, ABD’nin savaşa katılması için diplomatik yollara başvurmaktaydı. Başkan Roosevelt 27 Aralık 1940’ta yaptığı konuşmasında müttefiklerin yanında olmaları gerektiğini şu sözlerle ifade etmişti: ‘‘İngiltere yenilecek olursa,Mihver Devletleri Avrupa’yı, Asya’yı, Avusturalya’yı ve denizleri kontrolleri altına alacaklardır. Bizim gelecekteki güvenliğimiz, bu savaşın sonucu ile büyük ölçüde ilgilidir. Bugün veya geleceği düşünerek, müttefiklere elimizdeki bütün imkânlardan yararlanarak yardım etmek zorundayız. Aksi halde savaşın gelişmelerine seyirci kalarak Mihver Devletleri’nin zaferi kazanmalarına ve bundan sonra da tek başına Amerika ile savaşmalarına imkân vermiş oluruz.10’’ ABD savaşa ilk başta katılmasa da askeri ve ekonomik yardımları, 11 Mart 1941’de çıkardığı Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu aracılığıyla Avrupa’daki çeşitli devletlere yapmaktaydı. ABD ve Japonya arasında gerginlikleri azaltmak için görüşmeler yapılmış olsa da bir sonuç vermedi.
Pearl Harbor
ABD’nin Japonya’nın alacaklarını ve mallarını dondurarak ticareti kontrol etmesi Japonya’nın savaş kararı almasına sebep oldu. 7 Aralık 1941 günü Japon uçaklarının Pearl Harbor’u bombalamasıyla ABD resmen İkinci Dünya Savaşı’na girmiş oldu. Saldırıdan dört gün sonra da Almanya ile ABD birbirlerine savaş açtılar. Churchill ABD’nin savaşa katılmasına duyduğu sevinci şu sözlerle ifade etti: ‘‘Haritadan silinmeyecektik, tarihimiz sonaermeyecekti.11
’’İkinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin yardımıyla müttefikler kazandı. ABD savaştan sonra süper güç konuma gelerek, uluslararası politikada öncü bir kuvvet oldu. SSCB ve ABD savaşta ortak düşman Nazilere karşı bir araya gelmişlerdi. ABD Başkanı Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’ SSCB ile askeri bir müttefikliğin ötesinde, savaş sonrası dünya barışının sağlanması ve muhafaza edilmesi içindi.12 Churchill ve Roosevelt, Newfoundland’da yaptıkları görüşmede toprak genişleme politikası gütmeyecekleri, oralarda yaşayan insanların kendilerini yönetmelerine müsaade edecekleri üzerinde anlaşmada bulundularsa da SSCB sınırları boyunca oluşturduğu nüfuz bölgeleriyle bu anlaşmanın zıttı bir politika izledi. Birleşik Amerika sonraki 45 yıllık süreçte dış politikasını Sovyetler Birliği’ne göre belirleyecek, Soğuk Savaş’ta SSCB’ye karşı mücadele edecektir.
[irp posts=”28178″ name=”CIA Başkanlığından ABD Dışişleri Bakanlığına: Mike Pompeo”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”] Dipnotlar
1 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 108.
2 Henry Kissinger, Diplomasi, 17. bs., Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 216.
3 Abdullah Kıran, ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 23.
4 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 167.
5 Mehmet Sait Dilek, ‘‘Büyük Güçlerin Politikaları ve Briand-Kellogg Paktı’’, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 37, s. 150, 159.
6 Erhan Duman, ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 52-62.
7 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 185-186.
8 A.g.e., s. 195.
9 A.g.e., s. 210.
10 Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih (1789-1994), 4. bs., Filiz Kitabevi, İstanbul, s. 606-607.
11 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 288-291.
12 B. Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:8, Sayı: 1, s. 184.
Kaynaklar
ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik Kitap.
DİLEK, M. S. (2010). ‘‘Büyük Güçlerin Politikaları ve Briand-Kellogg Paktı’’, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 37, s. 145-169.
DUMAN, E. (2011). ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
ERKAN, B. (2010). ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1, s. 183-194.
KIRAN, A. (2008). ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 19-36.
KISSINGER, H. (2018). Diplomasi (17. bs.). (Çev: İ. H. KURT.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
UÇAROL, R. (1995). Siyasi Tarih (1789-1994), (4. bs.). İstanbul: Filiz Kitabevi.
[/vc_toggle]
2020 yılı sonu itibariyle “Brexit” adındaki pehlivan tefrikasında bir aşama daha tamamlandı. Aslında 31 Ocak 2020’de Birleşik Krallık (BK), Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmıştı ancak taraflar arasında 2020 yılı sonuna kadar bir geçiş süreci tanınmıştı. Bu süreçte “bir ticari anlaşmanın yapılıp yapılmayacağı” ve “yapılacaksa nasıl yapılacağı” konularında da belirsizlik devam ediyordu. Zira eğer bu ayrılık anlaşmasız bir biçimde gerçekleşseydi her iki taraf için de belli maliyetler söz konusu olacaktı. Nitekim “son dakika” olarak nitelendirilebilecek bir tarihte, 24 Aralık 2020’de taraflar arasında Ticaret ve İşbirliği Anlaşması imzalandı. Brexit referandumundan sonra Avrupa’da büyük bir şok mevcuttu çünkü bir ülkenin hem de oluşum içerisinde ciddi anlamda ayrıcalıklı bir ülkenin, dünya tarihinin belki de en başarılı siyasi-ekonomik entegrasyon projesinden çıkmak istemesi herkesi oldukça şaşırttı. Şaşkınlıktan doğan bu hayal kırıklığı müzakerelere de yansıdı. AB, BK’ya karşı müzakerelerde fazlasıyla katıydı. Bu sürecin zorlaşmasının da AB yönetiminden kaynaklandığını söylememiz gerekiyor çünkü eğer BK’nın AB’den çıkışı kolay bir biçimde gerçekleşseydi, bu durum ilerleyen süreçte bu ortaklığa ilişkin birtakım rahatsızlıkları bulunan AB ülkelerine bir çıkış kapısı açabilirdi. Dolayısıyla AB liderleri de BK’ya diğer ülkelerin örnek alabilecekleri bir çıkış modeli önermek istemediler.
Söz konusu anlaşma, bazı belirsizlikleri ortadan kaldırsa da yeni soru işaretlerini de beraberinde getirmiş oldu. Bu durum, daha uzun bir süre Brexit’i konuşmaya devam edeceğimiz anlamına geliyor. Keza anlaşma, ekleri ve protokolleriyle birlikte 1246 sayfayı bulsa da aslında taraflara çerçeve sunmakla yetiniyor ve ekonomik alanla sınırlanan bu anlaşmanın içeriğindeki birçok konu zaman içerisinde netleşecek. Anlaşmanın en önemli detayı ise tabii ki İngiltere’nin Gümrük Birliği ve AB ortak pazarından ayrılıp iktisadi konularla birlikte gümrüklerinin kontrolünü de kendi belirleyeceği kurallara göre düzenleyebilme hürriyetine kavuşmuş olmasıdır. Bu noktada İngiltere’nin AB’ye bağlılığının her daim sorgulandığını da söylememiz gerekiyor. Zira 1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmasıyla oluşum içerisindeki hikayesi başlayan İngiltere, bugüne kadar geçen süre içerisinde topluluk bünyesinde geçirilen birçok entegrasyon aşamasından kendini soyutlamış, bununla da kalmayıp topluluktan ayrılmak üzere 2 kez referanduma gitmişti. Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girişinden yalnızca 2 yıl sonra yani 1975’te yapılan ilk referandumda seçmenlerin %67’si toplulukta kalınması yönünde oy kullanınca üyelik devam etti. 2016’dan bu yana ise Lizbon Antlaşması’nın 50. Maddesi uyarınca AB’den ayrılmaya çalışıyordu. Nitekim BK’nın 2016’da yaptığı ikinci referandumda seçmenlerin %51,9’u BK’nın AB’den ayrılması yönünde oy kullandı ve Boris Johnson oynadığı kumardan kârlı çıktı.
İngiltere
Geçiş süreci tamamlanmadan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalanmış olması ise İngiltere’de Boris Johnson tarafından büyük bir başarı olarak lanse ediliyor. Bunu da şöyle detaylandıralım: Birleşik Krallık bir yandan müzakereler boyunca “egemenliğin yeniden kazanılması” hususunun altını özellikle çizerken “Küresel Britanya” söylemini ortaya koydu. Diğer yandan BK’nin AB’den ayrılırken AB’nin bazı mevzuat ve kurallarından kendisini soyutlayıp soyutlayamayacağı konusunda bir tartışma da söz konusuydu. Bu da aslında Brexit’in “sert mi” yoksa “yumuşak mı” olacağı hakkındaki ihtilaftan doğmuştu. Sonuç itibariyle İngiltere aslında AB Adalet Divanı’nın yetki alanından çıkmış oldu ve bu durum Boris Johnson’ın işine yaradı.
Ticaret
BK’nın AB içerisindeki ayrıcalıklı konumuna rağmen verdiği ayrılma kararının etkilerini yavaş yavaş görmeye başladık ve bu etkileri değerlendirmeye “malların serbest dolaşımı” ile başlamayı elzem görüyorum zira BK ile AB’nin anlaşması, en azından şimdilik tek bir alanla yani ticaretle sınırlı kalmış durumda. BK, AB’den ayrılmasına rağmen Avrupa pazarına yine AB üyesiymiş gibi ekonomik anlamda erişim hakkıyla birlikte AB mevzuatına uyumu da minimuma indirmek istedi. Diğer yandan AB ise BK için mevzuat uyumu ile pazara erişim hakkı arasında pozitif bir korelasyon öngördü ve taraflar bu konuda ihtilafa düştüler. Bu ihtilafın temelinde de AB’nin, AB şirketleriyle İngiliz şirketleri arasında oluşabilecek bir rekabeti engelleme isteği yatmaktadır. Zaten yapılan bu anlaşma da bu müzakerelerin bir sonucu niteliğinde diyebiliriz.
Parekende ticaretinde AB standartlarının uygulanması
Anlaşma, malların serbest dolaşımı konusunda tarifeler ile kotaları ortadan kaldırmakla birlikte İngiliz şirketleri için gümrük bildirimi ile güvenlik denetimini beraberinde getirdi ve açıkçası bunlar çok sorunsuz şeyler değil. Gümrük bildirimi ve güvenlik denetiminin yanı sıra bazı ürünlerin ihracı için özel lisans ve sertifikalama şart koşuldu. Bütün bunlar şirketlere hem ek bürokrasi hem de ekstra maliyet yüklemiş oldu [1]. Birleşik Krallık, bu yeni prosedürlere hazırlanmaları için şirketlere 6 ay mühlet verdi.
Ancak tabii ki AB tarafında böyle bir durum söz konusu değil ve bu nedenle gecikme gibi sıkıntılar doğabilir ve bu olası sıkıntılar bir nevi baskı unsuru niteliğinde diyebiliriz. Henüz böyle bir durum söz konusu olmasa da ilerleyen süreçte gerçekleştiği ve bu sorunla karşı karşıya kalan çok sayıda şirket olduğu takdirde sınırda yığılmalar gündeme gelebilir. Sınırda yığılmaların ne anlama geldiğini de Aralık ayında Fransa’nın İngiltere’den gelen kamyonlara COVID sebebiyle geçiş izni vermemesiyle net olarak gördük. Anlaşmayla birlikte gelen angaryalardan bir diğeri ise güvenlik denetimiydi. Güvenlik denetimi, bazı ürünlerin “sınırda AB standartlarına uyum denetimi” yapılmasına denk geliyor. Tabii bu durum da şirketlere ek bürokrasi ve maliyet yükleyeceğinden BK’daki gıda sektöründe tepkilere neden oldu.
Tedbirler
Anlaşma yapılması hususundaki müzakere sürecinin AB açısından önemli gündemlerinden biri de “eşit şartların korunmasıydı” [2]. Artık BK’nin birçok ürün açısından AB standartlarına uyma zorunluluğu yok ancak söz konusu standartlardan önemli ölçüde saptığı takdirde AB, buna karşılık olarak BK’ya tanıdığı birtakım serbestlikleri geri alabilecek ya da bazı kısıtlamalara gidebilecek. Sürekli olarak ihtilafların doğmasına neden olabilecek bu durum da doğal olarak Brexit’in gündemde kalmasını sağlayabilir. Tabii bu kısıtlamaların anlaşmada tam bir karşılığı bulunmadığından bunları öğrenmek için anlaşmanın nasıl uygulandığını görmeyi bekleyeceğiz.
Anlaşmanın uygulanmasında ortaya çıkacak sorunlar için de tahkim, istişare ve müzakere mekanizmaları devreye girecek. Anlaşmazlıklar istişare yoluyla çözülemezse 3 hakemden oluşan bir tahkim heyeti kurulacak ve tahkim heyeti, kararını 130 gün içerisinde taraflara bildirmekle yükümlüdür. Diğer yandan 100 gün içinde de taslak kararını açıklayıp tarafların görüşlerini almakla da sorumludur. Ayrıca tahkim heyetinin, değerlendirme yaparken AB müktesebatını referans alma gibi bir zorunluluğu da bulunmamaktadır. Kaybeden taraf 30 gün içerisinde tahkim heyetinin kararına uyacak ve ihtilafın devam etmesi halinde şikayetçi taraf karşı tedbir alabilecektir [3].
Finansal Hizmetler
Bir diğer konu, finansal hizmetler konusu. İngiltere, ekonomisini daha çok finansal hizmetler üzerinden döndüren bir ülke. Ancakanlaşmada finansal hizmetlere dair ayrıntılı maddeler yok. Bu durumun Mart ayı içerisinde tarafların birbirlerinin kurallarını tanıyacağı bir Mutabakat Zaptı üzerinden aşılması bekleniyor [4]. Bu konuyla birlikte İngiltere’nin bazı Avrupa politikalarına katılımı da taraflar arasında önümüzdeki günlerde müzakere edilecek. Londra, finansal hizmetler açısından dünya nezdinde ciddi öneme sahip bir merkez. Yine de bu süreç, büyük bankaları ve Londra merkezli yatırım fonlarını AB ülkelerinde şubeler açmaya ve hatta faaliyetlerini AB ülkelerine taşımaya yönlendirecek [5]. İngiltere’nin Londra kozunu kaybetmek bir yana, AB’den ayrılmış olmanın getirdiği özgürlükle ülkesine daha fazla yabancı yatırımcı çekme olasılığı da söz konusu. Dolayısıyla bundan sonrası artık yeni bir dönem ve yalnızca Avrupa ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler özelinde değil, Birleşik Krallık’ın siyasi yapısı üzerinde de etki yaratabilecek bir sürecin başında olduğumuzu söylemeliyiz. Bununla alakalı olarak İskoçya ile Kuzey İrlanda konularını da değerlendirmemiz gerekiyor çünkü bu konularla ilgili belirsizlikler sürüyor. Dolayısıyla Birleşik Krallık’ın Birleşik Krallık olarak varlığını devam ettireceğinin dahi bir garantisi yok.
İskoçya ve Kuzey İrlanda
İskoçya, daha önce de bağımsızlık talebinde bulunmuş ve bununla ilgili referanduma gitmiş bir ülke. 2014’te yapılan bu referandumda İskoçya’nın bağımsızlık talebine ülkede %55,3 oranında “hayır” oyu çıktı. Fakat son birkaç yıldır İskoçya Bölgesel Başbakanı Nicola Sturgeon, Brexit’i kullanarak bu talebi canlandırmaya çalışıyor. Özellikle “Hard Brexit’in” yani BK’nın Gümrük Birliği’nden çıkmasının kesinleşmesinin ardından bu talepler sıklaşmaya başladı. Bu noktada, 2016’daki Brexit referandumunda İskoçya’nın %62’sinin AB’de kalma yönünde oy kullandığını da belirtelim. Boris Johnson ise bu talebe karşı. Öyle ki 24 Ocak’ta Edinburg’da yaptığı açıklamada da bunu tekrarladı.
Diğer yandan bu talebin gerçekleşmesi de gerçekleşmesi için daha öncesinde gerekli koşulların oluşması da yakın vadede pek mümkün görünmüyor ancak İskoçya meselesi COVID sonrasında siyasi gündemi etkileyecek başlıklardan biri olacak. Diğer yandan Kuzey İrlanda sınırı hakkında bir anlaşmaya varıldığı görülüyor.
Kuzey İrlanda’daki barış sürecinin devam etmesi için Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasında fiziki bir sınır oluşmaması için Kuzey İrlanda’nın Gümrük Birliği içerisinde kalması gerekiyordu. AB bunun için çok çabaladı. Nitekim bu problemi ortadan kaldırmak için Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda’nın Gümrük Birliği içerisinde kalmasını ve Britanya’dan Kuzey İrlanda’ya gidecek malların denetlenmesini öngören ek formaliteleri kabul etti.
Güvenlik
BK’nın (esasında İngiltere’nin) AB’den ayrılması, AB’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) açısından bakıldığında önemli bir dezavantaj söz konusu yani BK, artık AB üyesi olmayan bir NATO üyesi olarak AB’nin askerî kanadıyla ilişki kuracağı bir statüye erişti. Buna rağmen AB, bu handikabın farkında olarak özellikle İngiltere’yi Avrupa savunmasının içerisine entegre etmeye yönelecek.
Serbest Dolaşım ve İkamet
Halkı doğrudan etkileyecek olayların başında seyahat geliyor. BK, AB’den ayrılmasıyla vatandaşlarının serbest dolaşım hakkını da sonlandırmış oldu. Bu gerçekleşmeden önce özellikle İngiliz vatandaşları herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşebiliyor, orada çalışabiliyor ve hatta emekli olabiliyorlardı. Anlaşmaya göre ise Ekim 2021’e kadar öngörülen geçiş sürecinin ardından artık İngiliz vatandaşları, AB ülkelerine vizesiz olarak seyahat edebilecekler ancak sağlık sigortası bulundurmak zorundalar. Ayrıca herhangi bir 180 günlük süre içerisinde bu ülkelerde vizesiz olarak 90 günden fazla kalamayacaklar [6]. Ayrıca bu süre içerisinde AB ülkelerinde çalışmalarına izin verilmeyecek. AB vatandaşları ise yine bu geçiş sürecinin ardından yalnızca kimlik kartlarıyla İngiltere’ye gidemeyecek ve bu ülkede vizesiz olarak 6 aydan fazla bulunamayacaklar. Ocak 2021’den itibaren İngiltere’ye göç etmek isteyenler için “puan tabanlı bir göç sistemi” altında daha katı göçmenlik kuralları söz konusu olacak. Ayrılık tarihinden önce yerleşenler yeni şartlardan muaflar ancak 1 Ocak itibariyle İngilizce seviyesi, eğitim düzeyi, yaş gibi kriterlerle belirlenecek bir puan sistemine göre kişilerin ülkede kalma durumu değerlendirilecek. 5 yıllık vize alabilmek için ise İngiltere İçişleri Bakanlığı tarafından onaylanan şirketlerde yıllık en az 26.500 sterlin gelir getirecek bir iş teklifi şart koşuldu. Tabii serbest dolaşım hakkının sona ermesiyle birlikte mesleki niteliklerin (derece, diploma, sertifika vs.) karşılıklı olarak tanınması da ortadan kalktı.
Anlaşma, mesleki niteliklerin karşılıklı tanınması için ilgili mesleki örgütlerin ve/veya yetkili kurumların Ortaklık Konseyi’ne tavsiyelerde bulunabilmesini öngörüyor [7]. Bunlar kısa vadede gerçekleşebilecek şeyler değil ve bu süreç özellikle İngiltere açısından bir hayli sıkıntılı geçebilir.
Nitekim yakın zamanda AB vatandaşı diş hekimlerinin Brexit nedeniyle İngiltere’den ayrılmasıyla ülkede diş tedavisiyle ilgili çağrı ve şikayetler %452 artarak şimdiden tehlikeli boyutlara ulaştı. 1 Ocak 2021’e kadar AB’nin Avrupa Sağlık Sigortası Kartı (EHIC) sayesinde İngiltere ile AB vatandaşları yurt dışı seyahatlerinde devletin sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyorlardı ancak bu durum, 1 Ocak 2021 itibariyle her iki taraf için de ortadan kalktı. Taraflar, kısa vadeli ziyaretçiler için anlaşmaya çalışıyorlar. Artık Avrupa’da İngiliz ehliyeti geçerli olmayacak ve dolayısıyla AB ülkelerinde araba kullanmak isteyen İngiliz vatandaşlar uluslararası ehliyet (IDP) edinmek zorunda kalacaklar. Avrupa plakalı araçlar ise Manş Tüneli üzerinden İngiltere’ye geçmek her ne kadar kolay olsa da bunun için “Yeşil Kart Sigortası” yaptırmakla yükümlüler. Londra-Paris uçuşları da devam etmekle birlikte İngiliz havayolları, Paris üzerinden başka bir kente uçamayacak. Diğer yandan bir Avrupa ülkesinde alınan bir telefon hattı, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde “roaming ücreti” ödenmeksizin kullanılabiliyor zira anlaşma gereği ücretlendirme, hattın alındığı ülkedeki şekliyle yapılıyor ancak İngiltere için artık bu geçerli değil. Her ne kadar İngiltere’de bazı operatörler bu oluşacak maliyeti karşılayacaklarını söylese de İngiliz vatandaşlarının en azından bir kısmı, bu maliyetlerle karşı karşıya kalacak. Taraflar arasında seyahat eden evcil hayvanlar için de sağlık sertifikası istenecek ve bu, İngiltere ile Kuzey İrlanda için de geçerli olacak. Bunun yanı sıra bazı hayvanlar da karantinaya tabi tutulacak ve dolayısıyla yine ticaretin etkilenme olasılığı da mevcut.
Balıkçılık
Balıkçılık da kesin olarak anlaşmaya varıl(a)mayan konulardan bir tanesi. Fransa ve Hollanda, İngiliz sularında avlanıyorlar ve İngiltere haklı olarak bunu kabul etmiyor. Balıkçılığın BK ekonomisindeki düşük öneminden ziyade siyasi ehemmiyetinden ötürü müzakerelerin sonlarında “yakalanan balıkların değeri” üzerinden hararetli tartışmalar vuku bulmuştu ancak neticede taraflar bir anda 650 milyon euroluk bu paradan vazgeçmek istemediler. İngiltere, uzun süren bu ortaklık sürecine binaen bir geçiş süreci olması gerektiğini göz önüne alarak başta 3 yıl için bu hakkı vereceğini ve sonrasında bu avlanan balıkların değeri üzerinden %80 indirimi kabul edeceğini beyan etti. Ancak bu, AB tarafından kabul edilmedi.
Fransa ve İngiltere Arasında Balıkçılık Krizi
Ardından İngiltere %50 indirimi kabul edebileceğini söyledi ancak yine AB bunu kabul etmedi ve 10 yılda diretti. Neticede önümüzdeki 5,5 yıl içerisinde yakalanan balıklar üzerinden %25 indirim yapılması hususunda mutabakata varıldı ve AB, bu süreçte haklarının bir kısmını BK’Ya kademeli olarak devredecek. Avlanmadan elde edilen gelirin paylaşımı ise her yıl yeniden belirlenecek. 2026 sonrasında BK, AB balıkçı teknelerinin İngiliz sularında avlanmalarını tamamen yasaklayabilir ancak bunu yaptığı takdirde, AB de BK balıkçı teknelerinin AB sularına erişimini engelleyebilir ya da BK’ın ihraç edeceği balıklara vergi koyabilir, yani özetle balıkçılık meselesi 2026 sonrasında tekrar gündeme gelecek.
Erasmus
Daha önceki müzakerelerde İngiltere, Erasmus’tan çıkmayacaklarını belirtmişti ancak aksini yaparak insanları bir kez daha şaşırtmış oldu. Erasmus, her türlü yatırıma rağmen yalnızca Avrupa’yı kapsıyor ve hükûmetin yaptığı açıklamada belirttiği gerekçe de bu programın çok maliyetli olduğunu içeriyor. İngiliz devlet üniversitelerinin İngiliz öğrenciler için 9 bin pound civarında bir maliyeti var. AB dışı öğrenciler için ise maliyet 13 ila 15 bin pound aralığında değişiyordu ancak bilindiği üzere Erasmus öğrencileri için böyle bir maliyet söz konusu değil ve dolayısıyla bu maliyet direkt olarak üniversiteye yansımaktaydı. 1 Ocak öncesinde İngiltere’de eğitimine başlayan eğitimlerine devam edecekler ancak 1 Ocak itibariyle İngiltere’de eğitim görmek isteyenler vize alabilmek için; bir eğitim kurumu tarafından kabul edilmek, İngilizce okuyup anlayabilmek, konuşabilmek ve kalışını finanse edebilecek durumda olduğunu belgelemek şartları yerine getirmek zorunda. Ayrıca öğrenciler, öğrenci vizesi alırken 6 ayı geçen bir süre için 390 Euro ve kamu sağlık hizmetinden yararlanabilmek için 557 Euro ödeyecekler. İngiliz hükûmeti, COVID-19 ile birlikte artan maliyetler nedeniyle birçok konuda kesinti yapmaya ve kalkınma yardımlarını azaltmaya karar verdi ancak buradaki esas sıkıntı, Erasmus’un “Küresel Britanya” söylemiyle bağdaşmamasıdır. İngiltere burada “eğer maliyete girilecekse yalnızca Avrupa’yla sınırlı kalmayıp daha geniş bir coğrafyaya yayılacak bir program öngörülmelidir” şeklinde düşünüyor ve bunu da Turing ile yapacak. Turing ile ilgili çoğu husus ise henüz belli değil.
ABD İle İlişkiler
İngiltere ile ABD ilişkileri her zaman başkanların siyasi görüşleri veya geçici söylemlerinden daha derin bir noktada olmuştur. Bu özel ilişkinin değeri, AB üyesi iken daha yüksekti diyebiliriz zira Brexit, henüz Obama döneminde dahi eleştiriliyordu ve şimdi de ABD ile yapılan müzakerelerde birtakım sıkıntılar yaşanıyor. Artık Biden iktidarda ve bu durum İngiltere için bir şans çünkü Trump, Brexit’i destekleyen bir söylem benimsemişti. Ve her ne kadar imkansıza yakın olsa da İngiltere’yi Avrupa’dan kopartıp kendi yanına çekmeye çalışacaktı ve İngiltere’nin bazı politikalarda “Amerikan yanlısı” tutum sergilemesine gayret edecekti. Biden ise ihtilafları istişare yoluyla irdeleyen bir bakışa sahip ve İngiltere de transatlantik ilişkilerinin önemini bilen, bunları koruma amacı güden ve istişareyi önceleyen bir ABD idaresiyle bazı hamleleri daha kolay yapacaklarının farkında.
Ahmet Yılmaz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1], [2], [4], [6],[7] ZİHNİOĞLU, Özge. Brexit Anlaşması: Sonun Başlangıcı. 15 Ocak 2021. https://www.perspektif.online/ (erişildi: Ocak 2021).
[3]ÜLGEN, Sinan. Brexit Antlaşmasına dair bir Türkiye perspektifi. 26 Aralık 2020. https://edam.org.tr (erişildi: Ocak 2021).
[5] KAPLAN, Zeynep, ve Gökhan AKTAŞ. «Brexit Sonrası Alternatif Ticaret Senaryoları ve Olası İktisadi Etkileri.» İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi 9, no. 1 (2020): 217-249.
Soğuk Savaş sonrası Dünya’da “Amerika Birleşik Devletleri’nin Tek Kutuplu Anı” (Unipolar moment) sonrasında çok kutuplu bir “Uluslararası Sistem” ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan sistemde yeni yükselen güçlerden bir tanesi Çin olmuştur ve Güney Doğu Asya Bölgesi dikkatleri üzerine çeken bir bölge haline gelmiştir. Fakat Çin bu yükselişini her zaman iyi amaçlar için kullanmamakta geçmişteki İmparatorluk anlayışının verdiği özgüvenle bölgede zorbalık yapmaktadır. Bunun sonucunda da bölge ülkeleri Çin’e karşı politikalar üretmektedir. Japonya ve Hindistan ise Çin’in yükselişinin karşısında direnen Asya’nın en önemli güçlerinden ikisidir. Bu iki devlet yükselen güç Çin’i dengelemeye çalışan ve fazla güçlenmemesini isteyen devletler arasındadır. Japonya ve Hindistan Çin ile bazı anlaşmazlıklara sahip olmasına rağmen bir yandan da ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir. Çin’in anti-demokratik uygulamaları ve saldırgan eylemleri Japonya ve Hindistan’ı tedirgin etmektedir. Bu nedenle, Japonya ve Hindistan dış politikalarında Çin’in gücünü hesaba katarak birtakım ayarlamalar yapmaktadır.
(ABD Başkanı Donald Trump, Japonya Başbakanı Shinzō Abe, Hindistan Başbakanı Narendra Modi)
Japonya açısından değerlendirilecek olursa, tarihte hiçbir zaman Japonya ve Çin aynı anda egemen güç pozisyonunda olmamıştır. Tarih boyunca bu iki devlet, birbirleriyle sürekli rekabet içinde bulunmuşlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’nin yakın müttefiki olan Japonya dış politikasında pasifist bir tutum izlemiştir. ABD aracılığıyla yapılan yeni Japon anayasasında bulunan Madde 9 sayesinde ordu bulundurmamaya karar veren Japonya 1990’lara kadar askeri gücünü arttırmamıştır [1]. ABD ile çok yakın müttefik olan Japonya Çin’in Asya’daki yükselişinden rahatsız olmuş ve ABD’nin Çin’e karşı caydırıcı politikalar izlemediği dönemlerde kendi askeri gücünü geliştirme kararı almıştır. ABD müttefikliği konusunda tuzağa düşme (entrapment) ve terk edilme (abandonment) gibi ikilemlerde olan Japonya her ihtimale karşı kendi güvenliğini sağlamaya çalışırken diğer Asya ülkeleri ve ASEAN gibi örgütler ile de ilişkilerini güçlendirmiştir [2]. Japonya yine de ABD’nin verdiği güvenlik garantilerine dayanarak dış politika ayarlamalarını yapmaktadır.
Japonya ve Çin arasındaki anlaşmazlıklardan bir tanesi olan Diaoyu/Senkaku adaları nedeniyle iki ülke arasındaki politik ilişkiler gergin seyretse de ekonomik ilişkiler oldukça artmış durumdadır [3]. Japonya Çin ile artan ekonomik ilişkisini, ABD ile artan güvenlik ilişkisiyle dengelemeye çalışmaktadır. Hem ABD’yi hem de Çin’i dengelemek isteyen Japonya bölgedeki diğer aktörler ile ilişkilerini geliştirerek kendine bu iki güç dışında bir patika bulmaya çalışmaktadır. Özellikle, Shinzo Abe’nin iktidara gelmesiyle daha aktif bir dış politika izleyen Japonya Asya ve Afrika arasındaki bağlantıyı geliştirmek istemektedir [4]. QUAD gibi bölgedeki diğer ülkelerin katıldığı askeri forumlara katılmaktadır. Hem bölge de hem de bölge dışında aktif olarak yükselen Çin’e karşı ABD veya bölgedeki diğer aktörler ile dengeleme siyaseti yürütmeye çalışsa da Çin ile artan ekonomik ilişkiler bu iki ülkeyi birbirine bağımlı hale getirmektedir.
(Japonya ile Çin arasındaki sorun Diaoyu/Senkaku adaları)
Diğer taraftan Hindistan açısından bakılacak olursa, Hindistan bölgedeki en büyük demokrasilerden bir tanesi ve dünyanın en büyük beşinci ekonomisidir [5]. Bu açıdan bakılacak olursa ekonomik yarışta Çin ile rakip olan Hindistan önemli bir hizmet sektörü ihracatçısı konumdadır. Fakat, altyapısı çok iyi olmayan, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler de Çin kadar etkili olamayan ve sınır komşuları zayıf devletlerden oluşan Hindistan, Çin ile olan yarışta geri kalmaktadır. Hindistan, Japonya gibi ABD ile yakın ilişkiler içerisinde değildir ve silah ithalatını önemli ölçüde Rusya’dan yapmaktadır [6]. Fakat, ABD’nin bölgedeki etkisini kabul eden Hindistan, Çin’e karşı ABD ile hareket edebilmekte ve QUAD aracılığı ile askeri tatbikatlar düzenlemektedir.
Bunların dışında, ABD Hindistan’ın önemli bir ticaret ortağıdır. Çin ile Hint Okyanusunda rekabet içerisinde olan Hindistan aynı zamanda Çin ile önemli bir ticaret ortağı olmayı sürdürmektedir. Bunun dışında, WTO gibi uluslararası örgütler içerisinde ve diğer aktörler ile ilişkilerinde iş birliği yapmakta olan Hindistan tamamen bağımsız bir dış politika izlemektedir [7]. Hindistan’ın bağımsız dış politikasının en önemli örneği: iki Kore devleti arasında arabuluculuk yapmaya çalışmasıdır. Çin’e karşı silah ithal eden, nükleer silah geliştiren, ASEAN gibi diğer aktörler ile güvenlik ve ticaret ilişkilerini geliştiren; bunun yanında küresel arena da kendini gösteren Hindistan, Çin’e karşı sert dengeleme (hard balancing), yumuşak dengeleme (soft balancing) ve diplomatik angajman (diplomatic engagement) gibi stratejilerin kombinasyonunu kullanmaktadır [8].
Sonuç olarak, Japonya ve Hindistan Çin’e karşı dengeleme siyaseti izlemektedirler. Çin ile artan ekonomik ilişkileri nedeniyle bu iki ülke Çin’e karşı bağımlı hale gelmeye başlamaktadır. Diğer taraftan, Obama’nın etkisiz politikası, Trump’un belirsiz politikası nedeniyle bölgede göreli gücü azalan ABD Çin’in yükselmesine fırsat tanımıştır. ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiklerinden olan Japonya yalnız kalma korkusu ile bölge de alternatif ilişkiler içerisine girmiştir. Hindistan ise Japonya gibi herhangi bir büyük gücün yakın müttefiki değildir. Fakat, Hindistan da tıpkı Japonya gibi bölgede ASEAN, QUAD gibi diğer ülkelerin de içinde bulunduğu aktörlerle ilişkilerini geliştirmiş ve Çin’e karşı olan pozisyonunu güçlendirmeye çalışmıştır. İki ülkede ABD’nin bölgedeki varlığını Çin’e karşı kullansa da Çin ile artan ekonomik ilişkileri nedeniyle ve ABD’nin başarısız politikaları sayesinde Çin’i kışkırtmadan riskten korunma (hedging) politikası uygulamaya çalışmışlardır [9]. Shinzo Abe’de Narendra Modi’de aktif ve bağımsız dış politika izlemeye çalışsalar da bu noktada Japonya ABD’ye daha bağlıdır. Bunun dışında Hindistan ve Japonya’nın arasındaki ilişkiler ekonomik ilişkilerin ötesine gitmeye başlamıştır ve iki ülke askeri tatbikatlar düzenlemekte ve birbirleri arasında silah alışverişi yapmaktadır. Çin’in bölgedeki artan baskısı ve ABD’nin etkisinin azalması neticesinde bu iki ülke birbirleri arasında ve bölgedeki diğer aktörler arasındaki ilişkilerini geliştirerek Çin’i dengelemeye çalışmaktadır. Diğer taraftan bunu yaparken de Çin ile aralarında artan ticaret hacmini görmezden gelmemektedirler.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1- Peter Katzenstein, “Cultural Norms and National Security: Police and Military in Postwar Japan”, Ithaca, NY: Cornell University Press, 1996, s. 35.
2- Michael J. Green, “The Democratic Party of Japan and the Future of the U.S.-Japan Alliance,” Journal of Japanese Studies 37, no. 1 (Winter 2011): 91–116.
3- Thomas Berger, “The Politics of Memory in Japanese Foreign Relations,” in Japan in International Politics: The Foreign Policies of an Adaptive State, ed. Thomas U. Berger, Mike M. Mochizuki, and Jitsuo Tsuchiyama (New York: Reiner, 2007), 179–212.
4- Hudson Institute, “Japanese Prime Minister Shinzo Abe’s Remarks,” Hudson Institute’s 2013 Herman Kahn Luncheon, September 25, 2013, https://s3.amazonaws.com/media.hudson.org/Shinzo%20Abe%20Kahn%20Award%20Remarks%20PDF.pdf (Erişim Tarihi: 16.02.2021)
5- T. V. Paul and Mahesh Shankar, “Status Accommodation through Institutional Means: India’s Rise and the Global Order,” in Status in World Politics, ed. T. V. Paul, Deborah Larson, and William Wohlforth (Cambridge: Cambridge University Press, 2014), chap. 7, s. 50.
6- M. S. Rajan, Studies on India’s Foreign Policy (New Delhi: ABC Publishing, 1993), s. 220–22.
7- Raju G. C. Thomas, Indian Security Policy (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1986), s. 185.
8- Mohammed Ayoob, “Nuclear India and Indian-American Relations,” Orbis 43, no. 1, 1999, s. 59–74.
9- “India-China Bilateral Relations,” Embassy of India, Beijing, China, https://www.eoibeijing.gov.in/political-relation.php (Erişim Tarihi: 16.02.2021)
Soğuk Savaştan sonra Asya’da yükselen Çin, önce ABD’nin daha sonra diğer bölge ülkelerinin ve en nihayetinde tüm Dünya’nın dikkatini çekmiştir. Soğuk Savaş’ın galibi olan ABD tek hegemon olma ayrıcalığını sürdürmek istediği için yükselen Çin karşısında onu caydıracak hamleler yapmaya çalışmıştır. Diğer bölge ülkeleri ise, Çin’in bölgedeki zorbalığına maruz kalmamak için ABD’den gelen müdahaleleri çoğu zaman hoş karşılamışlardır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Çin ekonomik olarak çok hızlı büyümüştür. Bunun sebebi artan küreselleşme ile dünya ekonomisinin ulus-ötesi yatırımlara ve üretimlere dayanmasıdır. Bu yatırımlar çoğunlukla Çin ve diğer Asya ülkelerine akmıştır ve bölgede üretilen mallar ABD ve Avrupa ekonomilerinde satılmaktadır. Bu sebeple bölgede oluşan karşılıklı bağımlılık sonucunda bölge devletleri birbirleri ile uyumlu olmaya çaba göstermişlerdir. Çin doğal olarak yükselmektedir ve bölgede önemli güç kazanmaktadır fakat otoriter ve iddialı (assertive) olduğu için komşularına ve Dünya’ya güven vermemektedir [1]. Bölgedeki istikrarı gelişmesinin anahtarı olarak gören Çin, Asya’da ABD’nin de dahil olduğu doğrudan bir savaş istemeyecektir ve bu nedenle saldırgan söylemlerini ileri götürmeyecektir denilebilir.
(Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” Kapsamında Gerçekleştirilen/Gerçekleştirilecek Küresel Yatırımları)
Yine de Çin ekonomik olarak çok güçlü olduğu için bölge devletleri ondan korkmak yerine Çin ile iş birliği yapmak ve fayda sağlamak istemektedir. Bölgedeki ABD müttefikleri dahi Çin’i yok saymamaktadır ve Çin’e karşı sert dengeleme (hard balancing) yapmak yerine yumuşak dengeleme (soft balancing) veya angajman (engagement) yapmaya çalışmaktadırlar [2]. Özellikle, bölgenin diğer önemli güçlerinden olan Japonya, Çin ile tarihsel olarak düşman olsa da Çin ile iş birliğini arttırmaktadır. Diğer bir önemli güç Hindistan ise, Japonya gibi Çin’e karşı güçlü olmak istemektedir ve bunun için Güney Doğu Asya ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Fakat Hindistan, Japonya kadar ABD ile yakın ilişkiler kurmadan Çin’i dengelemeye çalışmaktadır [3]. Sert dengeleme maliyetleri arttıracağı ve yükselen güç ile olan iş birliğinin faydalarını azaltacağından birçok bölge devleti Çin’e karşı temkinli yaklaşmaktadır. Çin de bölge ülkeleri ile çatışmadan bir şey kazanmayacağını fakat iş birliğinden çok şey kazanacağını bilmektedir. Bu nedenle son dönemde bölge ülkelerine güven vermektedir. Özellikle ASEAN ile ilişkilerini geliştirmektedir. Fakat bölgede anlaşmazlıklar da mevcuttur. Bunlardan en önemlisi Güney Çin Denizi meselesidir. Bu mesele Güney Doğu Asya’daki en önemli meseledir ve bölge ülkelerini anlaşmazlığa itmektedir. Çin bu bölgede sert bir şekilde hak iddia etse de gerilimi tırmandırmak istememektedir. Çünkü, ABD’ye karşı komşularının desteğini almak istemektedir ve doğrudan bir savaş riskini almamaktadır.
(QUAD ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı)
Bölgede ABD ve Çin arasında büyük bir rekabet mevcuttur, bu rekabette Çin’in ABD ile mücadele etmesi çok zor gözükmektedir. Özellikle ABD bölgeye yaptığı yatırımlar ve yumuşak gücü sayesinde birçok devleti kendi tarafına çekmektedir. ABD, Mekong girişimi gibi ve QUAD gibi iş birliklerine katkıda bulunmaktadır [4]. Çin ise, bölgede ekonomik iş birliklerine önem vermekte ve ekonomik yardımlar yapmaktadır. Çin özellikle ASEAN ile ilişkilerini hem askeri hem de ekonomik olarak arttırmaktadır. Fakat, ABD bölgede çok boyutlu bir aktör olarak yer alırken, Çin tek boyutlu bir aktör olarak gözükmektedir [5]. Özellikle, Çin’in güven vermemesi ve militarizasyonunu arttırması nedeniyle Filipinler gibi bazı bölge ülkeleri ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Diğer açıdan bölgede, Laos, Kamboçya gibi Çin’e yakın olan ve patron-çalışan ilişkisi içerisinde olan devletler de vardır. Çin, BRI (Belt and Road Initiative) ile bölge ülkelerinin bazılarının desteğini alırken, Malezya, Tayland, Endonezya gibi ülkeler bu konuda isteksiz davranmaktadır [6]. Diğer taraftan ASEAN ise, Çin veya ABD’nin tarafını tutmamaktadır. ASEAN tarafsız olarak gözükse de kendi içerisinde bir fikir birliği sağlayamamaktadır. Bölgedeki ülkeler ekonomileri için pratik çözümler aramaktadır. Bu doğrultuda, ASEAN hem Çin ile hem de ABD ile ilişkilerini devam ettirmektedir. ASEAN, Çin zorba olduğunda ABD’ye, ABD güven vermediğinde Çin’e kayarak dengeleme yapmaya çalışmaktadır.
Sonuç olarak, Soğuk Savaştan sonra ekonomik olarak oldukça güçlenen Çin hem bölge ülkeleri hem de tek başına hegemon olmaya çalışan ABD tarafından dengelenmeye ve caydırılmaya çalışılmıştır. Çin’e engel olmak amacıyla ABD bölgede askeri, ekonomik ve diplomatik iş birliklerini geliştirmektedir. Çin her ne kadar ABD ile rekabet halinde olsa da özellikle yumuşak güç ve güvenliği sağlamak açısından yetersiz kalmaktadır. Çin’in elindeki tek güç ekonomik kalkınmasıdır fakat bu her zaman yeterli olmamaktadır. Bölge ülkeleri de Çin’in sağladığı ekonomik faydadan yararlanmak istemektedirler. Fakat Çin’i kendilerine zorbalık yapacak kadar güçlendirmek istememektedirler. Bu nedenle ABD’yi bölgede bir dengeleyici unsur gibi görmektedirler. Bölge ülkeleri kendileri için pratik olan ve fayda sağlayan ne ise dış politikalarını ona göre şekillendirmekte ve bu iki gücü dengelemeye çalışmaktadır. Soğuk Savaştaki iki kutuplu sistemin Asya bölgesine istikrar getirmediği ortadadır. (Bkz. Vietnam Savaşı, Kore Savaşı vb.) Geçmişte olduğu gibi Çin’in tek güç olduğu haraç sistemi (tributary system) gibi sistemler de günümüz küreselleşen dünyasında yetersiz kalacaktır. Çünkü, şu andaki Dünya sistemi geçmişe nazaran daha bütünleşmiş ve çok kutuplu karmaşık ilişkilere dayanmaktadır. Günümüzde oluşan karmaşık karşılıklı bağımlılıklar ve çok kutuplu sistem çoğu zaman savaş olasılığını en aza indirgemektedir. Bu nedenle, rekabetin kontrol edildiği ve ortak hayatta kalma adına doğrudan savaştan kaçınılan bir sistem Asya da hâkim olmaya devam edecektir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1- David C. Kang, “Getting Asia Wrong: The Need for New Analytical Frameworks,”
International Security 27, no. 4 (Spring 2003): s. 57–85.
2- Peter J. Katzenstein, “Introduction: Asian Regionalism in Comparative Perspective,” in Network Power: Japan and Asia, ed. Peter J. Katzenstein and Takashi Shiraishi (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1997), s. 5.
3- G. John Ikenberry and Michael Mastanduno, “The United States and Stability in East Asia,” in International Relations Theory and the Asia-Pacific, ed. G. John Ikenberry and Michael Mastanduno (New York: Columbia University Press, 2003), s. 421–22.
4- Stephen M. Walt, “International Relations: One World, Many Theories,” Foreign Policy 110 (Spring 1998): s. 29–46.
5- John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics (New York: Norton, 2001), s. 41.
6- See Amitav Acharya, “Why Is There No NATO in Asia? The Normative Origins of Asian Multilateralism” (Working Paper 05-05, Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University, Cambridge, MA, 2005).
15. yüzyılda coğrafi keşiflerin başlamasıyla sömürge yarışına en önden atılan devletlerden biri olan Portekiz, denizaşırı koloniler oluşturmaya başlamıştı. Portekizliler Sömürgecilik faaliyetlerine 1415 yılında Sebte’ye hâkim olarak başlamışlardır. Bu tarihten itibaren tarihin en uzun süre yaşayan sömürge imparatorluğuna sahip olan Portekizliler, tarihsel süreç içerisinde sömürgecilik faaliyetlerinde gerek neden oldukları ilkler gerekse kullandıkları sömürgeleştirme yöntemleri ile ön planda olmuşlardır. Güney Amerika’dan, Doğu Hindistan’a, Afrika’ya kadar geniş bir alanda sömürge faaliyetlerine girişmişlerdir. Ayrıca Portekiz, sömürgeleştirdiği bölgelerde misyonerlik faaliyetlerinde de bulunmuş ve şüphesiz bu sebeple de yerel halklarla çatışmıştır.
Portekiz Krallığı
Portekiz sömürge yapısı, diğer Avrupalı devletlere nazaran, daha çok şiddetle beslenmiştir. İngiltere, Fransa gibi diğer Avrupalı devletlerin sömürge yarışına dahil olması ile 15. yüzyıldaki zenginlik dolu günlerinden giderek uzaklaşmaya başlayan ve sonrasında Afrika sömürgeleriyle siyasi çıkmazlar yaşayan Portekiz, Afrika’da büyük bir devrim hareketinin de ortaya çıkmasına ve ülke içerisinde bir darbeye dönüşmesine engel olamamıştır.
Bu bağımsızlık ve darbe sürecinin adı ise Karanfil Devrimi’dir. 20. yüzyılda dünyanın sömürgeciliğin karanlık ve kanlı tarafıyla yüzleştiği ve giderek sömürgelerin bağımsızlıklar elde ettiği bir ortamda Portekiz, halihazırda Afrika’daki bir çıkmaza girmekteydi. 1961-1974 yılları; Angola, Mozambik, Gine-Bissau gibi devletlerin sömürgeciliğe karşı giriştikleri bağımsızlık savaşları ile anılacak ve Portekiz sömürge imparatorluğunun çöküşünü daha da hızlandıracak olan tarihi bir dönem meydana gelecekti.
Portekiz Sömürgeciliği ve Gelişimi
Portekiz diğer Avrupa ülkelerine nazaran gemicilik alanında gelişmiş olduğu için girişmiş olduğu bu sömürge yarışında, 15. yüzyılda büyük bir yer edinmiştir. Sadece Güney Amerika ile kısıtlı kalmayıp Afrika kıyılarına da seferler düzenlemiş buralarda da kolonileşmeye başlamıştır. Ancak ilk zamanlarda sadece kıyılarda kalmış, Afrika içlerine girmemişlerdir. “1460 yılında Cabo Verde ve 1471’de Ekvator’a ulaşan Portekizli denizciler 1487’ye gelindiğinde Bartelomeu Dias ile Ümit Burnu’nu aşarak Hindistan yolunu açmışlardır” [1]. Bunun dışında kendileri gibi sömürgecilik faaliyetlerinde ön planda olan İspanyollara karşı da bir sömürge yarışına girişmişlerdir. Bu sebeple; “Christophe Colomb’un Lucayes -Bahama- adalarından birine varmasıyla ve Vasco da Gama’nın Hindistan’a ulaşmasından hemen önce, Papa VI. Alexander, Portekizliler ile İspanyollar arasında süren kıran kırana rekabete bir son vermek için müdahalede bulunmuştu. Portekiz haklarının sınırlarını Azorların batısından itibaren yüz fersahlık bir mesafe yerine, Portekizlilere Brezilya’nın bir kısmı üzerinde hak iddia etme fırsatını veren Yeşil Burun’dan itibaren 370 fersahlık bir mesafeyle saptayan 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması’nda cereyan eden gergin tartışmalar bir sorun yaratmıştır” [2]. Bu anlaşma neticesinde Portekiz Güney Amerika’da Brezilya bölgesini sömürgelerine katıp, Doğu Hindistan’a daha da yoğunlaşabilme fırsatı bulmuştur. Zira yürürlükte olan anlaşma buna imkân sağlamıştı. Devam eden süreçte Vasco da Gama’nın 1498 yılında ulaştığı Kalikut’ta “Zamorinler ve Gucerat” sultanları gibi kimi yerel hükümdarlar, Arapların elinde olan okyanusu kontrol etmeksizin hüküm sürmekteydiler ve bunun üzerine Da Gama, Kalküta gelince, Portekiz Kralının Hint denizleri üzerinde hükümranlığını ilan etmiştir [3].
Vasco da Gama
Daha sonra yerel yönetimlerin karşı çıkışları ile süren çatışma ortamı neticesinde Portekiz, Hindistan’ın batı kıyılarına da hâkim olmayı başarmıştır. 16. yüzyılın başında Güney Amerika’da Brezilya, Hindistan’da ve Afrika kıyılarında hakimiyet alanını genişleterek büyük bir sömürge imparatorluğu kuran Portekiz, artık bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ayrıca Lizbon kozmopolit, çok kültürlü ticaret ağı ile Avrupa’nın gözde ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Portekiz’in kolonilerinde ticaret için uygun hammadde ürünleri, buradan Avrupa’ya doğru bir yol izlemiştir. Ancak tüm bunların dışında Portekiz’in sömürge yarışında geride kalmasına vesile olacak sömürgecilik anlayışı, kazandıklarından çoğunu kaybetmelerine vesile olacak sürece girmişti. Hint denizinde yaptıkları yağmalar, yerel halka karşı acımasız tutumları, şehirlerin bombalanıp yerle bir edilişi ve yakılışı Portekiz sömürgeciliğinin göstermekten sakınmadığı kanlı yüzüydü. “Bu acımasız ve kanlı sistem, Portekiz’e ait olmayan bütün ticareti silip süpürmekle sonuçlandı” [4]. Hindistan’ın büyüklüğü karşısında dayanılmaz bir sömürü arzusu duyan Portekiz, bölgede varlığını hissettirmiş ve diğer Avrupalı devletlerin zamanla ilgisinin buraya kaymasına vesile olmuştur. Özellikle Hollanda, İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik faaliyetlerinin adeta cazibe merkezi olan Hindistan’a yönelmemeleri mümkün değildi.
“XVI. yüzyılın ortasından itibaren ise İspanyol ve Portekiz kolonyal imparatorluklarının cihan hâkimiyetine karşı yeni rakipler belirmeye başlamış ve bunların başlıcaları Hollanda, Fransa ve İngiltere olmuştur. Denizcilikteki gelişmeler ve John Cabot’ın seyahatleri [1450– 1499 (İngiltere için keşifler yapan bir İtalyandı.
Newfoundland’ı keşfetti)]. Akabinde İngiltere’de özellikle Kraliçe I. Elizabeth döneminde, deniz emperyalizmi sahasında yeni bir döneme girmişti” [5]. Bu andan itibaren bölgedeki sorunlu varlığı sebebiyle yerel halk tarafından nefretle karşılanan Portekizliler, ülkelerinde yaşadıkları problemlerin de nedeniyle zamanla bu bölgedeki sömürge yarışının gerisinde kalmaya başlamıştır. Zira acımasız sömürü anlayışlarını sonraki dönemde Afrika’da gösterecek ve kanla sömürüyü eşleyecekti.
Afrika’da Portekiz Sömürgeciliğinin Gelişimi
“Portekizliler, baharat denizine ulaşmak için İslam-Venedik blokunu aşmak amacıyla denize açılmaya başladıklarında, önce Afrika’nın Atlantik kıyısını keşfetmişler ve kısa süre sonra da bu kıyı boyunca deniz ve ticaret üsleri kurmuşlardır” [6]. Çünkü orayı sadece Hint denizine açılan bir yol olarak görmüşler, kıyı halkıyla kurdukları temas dışında içerilere doğru girmemişlerdi. Ancak diğer Avrupalı devletlerin sömürgecilik yarışına hızlı girişleri Portekiz’in yeni sömürü alanları bulmaya itmişti. Bu da varlığından haberdar oldukları Afrika’ydı. “Ekonomik, stratejik ve ticari amaçlarla Afrika kıyılarına yerleşen ve buralarda üsler, çiftlikler ve koloniler kuran Portekizlilerle; İngiliz, Fransız ve Hollandalılar arasında XVII. yüzyılın başından itibaren rekabet başladı. Batı Afrika’dan Lizbon’a her yıl ortalama 700 kg altın ve 10.000 kadar köle getirilmesi diğer Avrupa ülkelerinin ticari ve emperyalist duygularını tahrik etti” [7].
Bu da Avrupalıların, Hindistan ile beraber Afrika’ya da zoraki girişlerine sebep olmuştu. Sömürgecilik tarihinin en dramatik ve kanlı anlarına tanıklık eden Afrika, köle ticaretinin en çok görüldüğü kıtaydı. Özellikle Portekiz’in kolonileştirdiği bölgelerde uyguladığı şiddet ve köleleştirme faaliyetleri sömürgecilik zihniyetini apaçık ortaya koymuştur. Ayrıca Portekizliler kolonileştirdikleri yerlerde köle pazarları da kurmuşlardır. Bu köle pazarları özellikle Angola ve Mozambik kıyılarında söz konusu olmuştur. Ancak Amerika’nın bağımsızlığı ertesinde kölelik faaliyetlerini yasaklaması diğer Avrupa devletlerini de buna itmiş ve 1858 yılında Portekiz de köleliği yasaklayan ülkeler arasına katılmıştı. Dolayısıyla eskiye nazaran gerileyen kölelik faaliyetleri Portekiz’i Afrika’nın daha da içlerine yöneltmiş ve bunu da kıyıda kurdukları kolonilerin ardında kalan bölgelerde hak iddia ederek yapmışlardır. Böylece başta Portekiz olmak üzere diğer Avrupalı devletler ile Afrika içlerine girmişler ve tüm kıtayı sömürü faaliyetleri kuşatmışlardır.
1961-1974 Yıllarındaki Sömürge Savaşlarına Giden Süreç
Portekiz, “Güneybatı Afrika’da Angola, Doğu Afrika’da da Mozambik’e, ayrıca Batı Afrika’da Yeşil Burun adaları, Sao Tome ve Gine Bissau bölgelerine sahip olmuştur” [8]. Portekiz bu bölgeleri merkeze bağlı bir vilayet gibi yönetmiştir. Devam eden süreç, Afrika kıtasındaki sömürgeci devletlerin eziyetlerine maruz kalan yerel halkın artık bağımsızlık ve özgürlük arzuları ile başkaldırılarına tanık olmuştur. I. Dünya Savaşı’nın ardından girişilen bu bağımsızlık ve kurtuluş hareketleri Portekiz sömürgelerinde de görülmeye başlamıştı. Portekiz sömürge alanın içerisinde bu bağımsızlık hareketi, ilk olarak 1913 yılında Angola’da başlamıştır. Ancak sömürgeci devletler arasında kıtanın en eski sömürgecisi olan Portekiz için bu bağımsızlık hareketleri özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte alevlenmiştir. Özellikle Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişmeye Afrika sahne olmuştu. Amerika, Angola’da eski sömürgecilik yıllarındaki ihtişamından hayli uzak olan Portekiz’i desteklediği UPA adlı örgütle sıkıştırıyordu. Zira bu bölgede komünizmin olası varlığı Amerika’nın çıkarları için tehdit demekti. Portekiz’in o dönem devlet başkanı olan Salazar buna karşın ABD destekli gruba karşı kınama yayınlamıştır. Bu dönemde Salazar hükümetine karşı girişilen darbe girişimi de başarısızlıkla neticelenmiştir. Bunun üzerine Salazar, sömürgelerindeki birliklerinin sayısını arttırmış ve darbe girişimine bu yolla karşılık vermiştir.
Bandung Konferansı
Ayrıca bu dönemde, 1955 yılında, düzenlenen Bandung Konferansı’nda sömürge boyunduruğundan kurtulmuş devletlerin de sesini duyurabilir olması da Portekiz sömürgelerindeki halkların bağımsızlık ideallerine sıkı sıkıya bağlılık göstermelerine sebep olmuştu.nDiğer yandan NATO üyesi olan ve haliyle batı yanlısı politikalar güden Portekiz de bu sömürgelerde komünizmin yayılım göstermesine razı değildi.
Bu durum Afrika sömürgelerindeki savaşta, Amerika ve Portekiz’in ortak çıkarlara dayalı bir noktada olduğunu gösterse de yine bu bölgelerde Amerika için kendilerine nazaran zayıf bir denetim gücü olan Portekiz’in bulunması da doğru değildi. Portekiz ise diğer Avrupalı devletlerin aksine 1960 yılına değin sömürgelerini bırakmamış, 1961-1974 yıllarında Afrika sömürgeleri ile savaşa girişmiştir. Soğuk savaş döneminde görülen bu savaşlar; Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinde, komünizmin de etkisi ile, bağımsızlık ideallerinin yerel halkta daha da karşılık bulmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Gine Bissau, Angola ve Mozambik’te yoğun bir bağımsızlık savaşı başlamıştır. Bağımsızlık savaşları bu üç ülkede örgütlü bir şekilde ilerlemiştir. Bu kitlesel hareketin organize bir şekilde yönetilmesini sağlayan örgütler ise şunlardır; MPLA (Angola), PAIGC (Gine Bissau), FRELIMO (Mozambik).
Angola
“Portekiz’de hüküm süren Salazar diktatörlüğünün 1950’li ve 1960’lı yıllarda Afrika’daki sömürgelerindeki baskısını arttırması, Angola’da Portekiz sömürge yönetimine karşı bağımsızlığı amaçlayan silahlı direniş hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bağımsızlık yolundaki ilk eylem, MPLA adlı yapılanmanın 1961 yılının şubat ayında ülkede bulunan polis merkezlerine saldırması ve siyasi tutukluları serbest bırakmaya çalışmasıyla meydana gelmiştir” [9]. MPLA’nın başında bulunan Antonio Agostinho Neto, bağımsızlık mücadelesine MPLA ile öncülük ettiği için Portekiz tarafından aranmaktaydı. Bundan dolayı Amerika’da Kennedy hükümetine bağımsızlık mücadelelerini destek vermelerini istese de isteği karşılık bulmamıştır. “Bunun üzerine Küba’da Fidel Castro ve Che Guevera ile görüşerek onların desteğini almıştır” [10]. Bu nedenle Angola’daki bağımsızlık savaşının ideolojik nedenlerle var olmadığını ve şekillenmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca “Angola’da Portekiz sömürge yönetimine karşı yürütülen bağımsızlık çabalarının en dikkat çekici yönü tek bir elden yürütülememiş olmasıydı. Zira birbirlerinden farklı siyasi görüşlere ve sosyal tabanlara sahip olan FNLA, MPLA ve UNITA aynı anda hem işgalci Portekiz kuvvetleriyle hem de birbirleriyle savaş halindeydi” [11].
Bunların içlerinden FNLA direkt olarak ABD’den destek almaktaydı. UNITA ise kabileler ile arasında bulunan güçlü bağlar ile varlık göstermekteydi. Ancak bu örgütlerin arasında ön planda olanı MPLA idi. Tüm bu örgütlenmeler süreci içerisinde Portekiz, yerel halkın bu oluşumlara meyletmemesi için sosyal ve ekonomik reformlar açıklamış ve durumun lehine dönmesi için gayret etmiştir. Aynı zamanda bölgeye 70.000 askerini sevk etmekten de geri durmamıştır. Ancak bu girişimler bölgede çatışmanın çıkmasına mâni olamamıştır. Bu çatışmalar, Angolalı binlerce insanın yaşamlarını yitirmelerine sebep olmuştur. “Bu süreçte Portekiz sömürge yönetiminin isyan hareketlerini bastırmak için uçaklardan bomba atmak ve kimyasal silah kullanmak gibi yöntemleri benimsemesi savaşı daha da sertleştirmiş ve bu bölgenin istikrarını iyiden iyiye bozmuştur. Direniş hareketlerine ek olarak, kahve ve pamuk plantasyonlarında ağır koşullar altında çalışan Afrikalı işçilerin zaman zaman çıkardıkları isyanlar da Portekiz yönetiminin Angola’daki etkinliğini sarsacak nitelikte olmuştur” [12].
Antonio Agostinho Neto
Devam eden süreçte, mücadelede bulunan gruplar içerisinde komünist bloğun destekte bulunduğu MPLA gibi örgütlerinde bulunmasını örnek göstererek, bunu bir komünizm karşıtı operasyon olduğunu belirten Portekiz, bu yolla destek toplamayı amaçlamıştır. Savaşın ağır yükü ve sömürgelerden elde edilemeyen gelir Portekiz’i zorlamaya başlamıştır. Nitekim ekonomik olarak zor bir döneme giren Portekiz hükümeti, iç politikada halkın tepkileriyle beraber yeni bir ayrıklık ile boğuşmak zorunda kalmıştır. Bu sorunların yansıdığı bir diğer yer ise ordu olmuş ve 1974 yılında ordu içerisinde bulunan sol görüşlü askerler Caetano hükümetine karşı bir darbede bulunmuştur. Karanfil Devrimi adını verdikleri bu girişim Portekiz’in başta Angola olmak üzere diğer sömürgelerinden ayrılması ile sonuçlanmıştı.
Mozambik
Portekiz’in sömürgelerinde bağımsızlık ve kurtuluş hareketlerinin görüldüğü bir diğer yer ise Mozambik’ti. Kendilerini Marksist-Leninist bir çizgide ilan eden FRELIMO (Mozambik Kurtuluş Cephesi) öncülüğünde başlayan bu bağımsızlık savaşı, tıpkı Angola ve Gine Bissau’da olduğu gibi yıllara yayılan çatışma evrelerinden oluşmaktaydı. Savaş, diğer sömürge alanlarında olduğu gibi ekonomik sömürü ve fena muamele nedeniyle yerel halkın buna karşı direnişi sonucunda, bağımsızlık idealinin oluşmasıyla, alevlenmişti. Yıl 1964’ü gösterdiğinde başlayan çatışmalar, yine kanlı ve sivil ölümlerin hayli fazla olduğu bir hale evrilmişti. Zira “Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin direnişçi sayısı 1968’de 4000’e ulaşınca Portekiz ülkede asker sayısını 50.000’den 70.000’e çıkarmış ve bağımsızlık taraftarlarına tam bir katliam uygulamaya başlamıştı” [13]. Yaşanan çatışmaların Mozambik’in merkezine kadar yayılması ülkeyi içine alan geniş bir alanın çatışma sahası halini almasına sebep olmuştu. Portekiz birliklerinin, her ne kadar asker sevkleri yapılmış olsa da büyüyen ve sürekli sayıları artan gerillalara karşı direnci kırılmaya başlamıştı. Bu durum bölgede FRELIMO örgütünün yerel halk tarafından daha da benimsenmesine sebep olmuştu. Dolayısıyla yerel halkın büyük çoğunluğunun desteğini alan Mozambik Kurtuluş Cephesi bağımsızlık savaşlarına kitlesel bir katılım sayesinde başarıyla devam edebilmiştir.
Devam eden süreçte Mozambik Kurtuluş Cephesi lideri Eduardo Mondlane 1969 yılında öldürülmüştür. Yerine ise Moises Machel geçmiş ve bu süreç içerisinde örgüt içinde yönetsel bir değişiklik de söz konusu olmuştur. Machel de FRELIMO’nun başarılı şekilde bağımsızlık savaşına devam etmesi için önemli bir katkıda bulunmuştur. Ancak Rodezya’nın Portekiz’in yanında konumlanması ve askeri destek vermesi bu yıla kadar olan FREMILO’nun üstünlüğünü ve direncini kırmıştı. Bunun sonucunda 1973 yılına gelindiğinde artık Portekiz tarafından yeniden tüm Mozambik hakimiyet altına alınmıştı. Ancak tüm bunlara rağmen, yıllara yayılan bu çatışma evrelerinde, Portekiz’in Mozambik’teki bu gerilla hareketine karşı başarısız ve etkisiz pek çok operasyona girişmesi, çatışmaların uzun yıllar sürmesi nedeniyle Portekiz için maliyetli bir hal alması ve her şeye rağmen Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin varlığını halen sürdürmesi Portekiz için bir başarısızlık olarak görülmüştü. Ayrıca bu durum Portekiz’in yerel halka karşı giriştiği katliamlar sebebiyle halk ve ordu içerisinde karşıt muhalif cepheler de yaratmıştır. Bunun sonucunda “1974 yılında Portekiz’de gerçekleştirilen darbenin ardından Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin lideri Samora Moises Machel’in Portekiz hükümetiyle görüşmeyi kabul etmesi üzerine yirmi yıl süren gerilla savaşı sona ermiştir.”14
Gine Bissau
Portekiz sömürgeciliği, 20. yüzyılda, geçmiş yüzyıla dair eski gerçekleri hali hazırda bulunduğu yüzyıla taşıma politikasına tutunarak, Gine Bissau gibi bir başka sömürgesinde de bağımsızlık savaşlarına tanıklık etmiştir. Bununla ilgili Portekiz Sömürge Savaşları sırasında dönem Dışişleri Bakanı Nogueira’nın söylemleri Portekiz’in içinde bulunduğu politik karmaşayı açıklar niteliktedir: “Yalnız biz, diğer herkesten önce Afrika’ya insan hakları ve ırk eşitliği fikrini getirdik. Yalnız biz, halkların kardeşliğinin en mükemmel ifadesi olan, ‘çoklu ırkçılığı’ hayata geçirdik. Bu dünyada hiç kimse bu ilkenin geçerliliğine karşı çıkamaz, ama bunun bir Portekiz buluşu olduğunu teslim etmekte biraz kararsızlık yaşanmaktadır ve bunu kabul etmek dünya üzerindeki yetkinliğimizi artıracaktır” (Franco Nogueira, Dışişleri Bakanı, 1967)” [15]. Gine Bissau’da da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık fikirleri oluşmaya başlamış ve Angola’da başlayan direniş burada da devam etmiştir. “1959 yılında Bissau Limanı’ndaki işçilerin başlattıkları grevin sömürge idaresi tarafından kanlı şekilde engellenmesi, pasif bağımsızlık hareketinin silahlı eyleme dönüşmesine yol açmıştı” [16].
Bu sebeple Mozambik ve Angola’da olduğu gibi Gine Bissau’da da halk tarafından kabul görmüş bir örgütlü yapı bağımsızlık savaşına öncülük etmiştir. Bu örgüt ise PAIGC (Gine ve Yeşil Burun Bağımsızlığı için Afrika Partisi) olmuştur. PAIGC, Amilcar Cabral ve Luis Cabral tarafından kurulmuştur.
Özellikle Amilcar Cabral 1973 yılında uğradığı suikasta değin Gine Bissau bağımsızlık mücadelesinde önemli bir etki sahibi olmuş ve Afrika sömürgelerinde sembol bir isim haline gelmiştir. Ayrıca PAIGC, Küba ve Sovyetler Birliği’nden destek almıştır. 1963 yılında savaş, gerillaların askeri birliklerin yoğun olduğu Tite’ye saldırmasıyla başlamıştır. Portekiz tıpkı Angola ve Mozambik’te de yaptığı gibi burada da sert bir karşılık vermiştir. Kanlı çatışmalar Gine Bissau’da da yaşanmış ve sivil halktan yaşamını yitirenler olmuştur. PAIGC çatışmalarda üstünlük göstermiş ve zamanla Gine Bissau’nun geneline hâkim olmuştur. PAIGC de halk nazarında benimsenmiş ve bu sayede birleşik güçlü bir yapı haline gelmiş, Portekiz’e karşı başarılı olmuştur. Amilcar Cabral’ın öldürülmesi bağımsızlık mücadelelerinde sekteye uğratsa da dirençleri kırılmamış ve “PAIGC 24 Eylül 1973 günü Gine Bissau adıyla yeni devletin kurulduğunu açıklamıştır” [17]. Ordunun yaptığı darbenin ardından yeni kurulan hükümet de PAIGC ile görüşmeler yapmayı kabul etmiştir. Görüşmeler neticesinde Gine Bissau’daki Portekiz yönetimi son bulmuştur.
Karanfil Devrimi
1974 yılında Portekiz Sömürge Savaşları boyunca Salazar yönetiminden geriye kalan Caetano hükümetinin gerek Afrika’daki politikalarından gerekse iç politikadaki otoriter yönetiminden memnun olmayan ordu mensubu sol görüşlü bir grup yönetimi devirmiş ve başa geçmiştir. Darbe herhangi bir çatışma söz konusu olmadan hükümet mevzilerinin ele geçirilmesi sonucu hızlı ve etkili bir şekilde gerçekleşmiştir. Her ne kadar antidemokratik bir kavram olsa da Portekiz sömürgeciliğinin Afrika’da yerel halka yaptığı insanlık dışı muameleye inmişti bu darbe. Bu sebeple peşi sıra Portekiz himayesinden kurtulan Angola, Mozambik ve Gine Bissau için bağımsızlık ve özgürlüğün başlangıcı olmuştu. Ayrıca Ulusal radyodan sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş olsa da halk sokaklara çıkmış ve darbe yapan ordu mensuplarına desteklerini göstermiştir. Bu sebeple bunun Portekiz halkı nazarında da kabul görmüş ve benimsenmiş bir girişim olduğunu söylemeliyiz. Adına, Lizbon’da tank ve silahların ucuna çiçek pazarından alınan karanfillerin iliştirilmesi üzerine Karanfil Devrimi denilmiştir. Sömürgeleriyle olan savaşta askerlik süresinin uzatılması, muhalif cepheye karşı otoriter tutum, savaşın getirdiği mali ve ekonomik külfet Portekiz’in yüzyıllardır varlığını sürdüren sömürge imparatorluğunun fiilen yok olmasına sebep olmuştu. Darbeden sonra yeni hükümet Angola, Mozambik ve Gine Bissau’daki bağımsızlık hareketlerinin temsilcileri ile görüşmüş ve görüşme sonucunda ise bu üç devlet bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Portekiz darbe sonrasında Afrika sömürgeciliğinden çekilerek ülkesindeki savaş sonrası durumu ele almak adına içe yönelmiştir. Aynı şekilde sömürge yönetiminden çekildiği ülkelerde de iç karışıklık ve kargaşa baş göstermiştir. Şüphesiz Nisan 1974 yapılan darbe sömürgecilik tarihinde ve Portekiz siyasi tarihinde önemli bir eşik olmuştur.
Zira Afrika’daki bağımsızlık mücadeleleri, kitlesel direnişin 20. yüzyıldaki bir başka örneği olmuştu. Sonuç: Portekiz, 15. yüzyılda donanmasının/ordusunun gücüyle atıldığı sömürgecilik faaliyetlerine yine 20. yüzyılda ordusunun müdahalesi ile son vermişti. Kuşkusuz kolonileştirdiği bölgelerde uyguladığı şiddet Portekiz sömürgecilik faaliyetlerinin en göze çarpan noktasıdır. Portekiz’in sömürge savaşlarında Angola ve Gine Bissau’da başarı sağladığı operasyonları olsa da gerilla hareketlerine karşı kırılan direnci yeni yüzyılda sömürge faaliyetlerinin yöntem olarak değiştiğinin gerçek bir kanıtıdır. Avrupalı diğer devletlerin sömürgelerinde yönetim erkine müdahale etmeksizin sağladığı kazançlı tutum, 20. yüzyılın sömürgecilik faaliyetlerinin ne noktaya evrildiğinin bir göstergesidir. Portekiz’in denizaşırı bölgeleri bir vilayeti gibi görmesi ekonomik ve politik olarak çıkmaza girmesine sebep olmuş, Karanfil Devrimi ile bu durum demokratik atılımlarla atlatılmaya çalışılmıştır. Ancak darbeyi yapan gruplar arasında çıkan fikir ayrılıkları, Soğuk Savaş döneminin kutuplaştırıcı yönünün aksine ılımlıların hâkim olduğu bir yönetimin Portekiz’i yönetmesine neden olmuştu. Bundan dolayı Portekiz’de diğer ülkelerde sol cuntacıların yönetimi devraldıktan sonra gösterdiği ideolojik ayrım söz konusu olmamıştı. Bu durum da darbe döneminin, daha demokratik bir Portekiz ideali için bir geçiş dönemi olarak adlandırılmasına sebep olmuştur.
[irp posts=”3678″ name=”Birinci Dünya Savaşı’nda Afrika Sömürge Haritası”]
[2] Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002, s.57
[3] Ferro, a.g.e., s.58
[4] Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınları, İstanbul 1994, s.116
[5] Mehmet Refik Bürüngüz, “Son Dönem Osmanlı Aydınlarının Sömürgecilik ve Emperyalizm Algısı”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, 2013, s.16
[6] Luraghi, a.g.e., s.183
[7] Davut Dursun, “Afrika”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), I, İstanbul 1988, s. 419
[8] Dursun, “Afrika”, s. 423
[9] Hasan Aydın, “Afrika’nın Balkanlaşması: Angola Örneği”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 66, 2020, s.106
[10] Emrah Aksakal,” Afrika’daki İç Savaşların Temel Dinamiği: Sudan Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2016, s.45
[11] Aydın, a.g.m., s.106
[12] Aydın, a.g.m., s.107
[13] Ahmet Kavas,”Mozambik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), https://islamansiklopedisi.org.tr/mozambik#2, (Erişim Tarihi: 08.01.2021)
[16] Davut Dursun,” Gine Bissau”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. 14, 1996, s.75
[17] Dursun,” Gine Bissau”, s.75
Kaynaklar
Aksakal Emrah,” Afrika’daki İç Savaşların Temel Dinamiği: Sudan Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2016
Aydın Hasan, “Afrika’nın Balkanlaşması: Angola Örneği”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 66, 2020
Bürüngüz Mehmet Refik, “Son Dönem Osmanlı Aydınlarının Sömürgecilik ve Emperyalizm Algısı”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, 2013
Dursun Davut, “Afrika”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), I, İstanbul 1988 Dursun Davut,” Gine Bissau”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. 14, 1996 Ferro Marc, Sömürgecilik Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002
Kavas Ahmet,”Mozambik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), https://islamansiklopedisi.org.tr/mozambik#2, (Erişim Tarihi: 08.01.2021) Luraghi Raimondo, Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınları, İstanbul 1994
[/vc_toggle]
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için enerji bir baş aktördür. Enerji kaynaklarının bulunduğu yer devletler tarafından çekim merkezi haline gelmiştir (Örselli ve Babahanoğlu, 2019: 389.). Bu merkez ise devletler tarafından kontrol altına alınmak istenmiş ve devletler birbiri ile rekabet haline girmişlerdir. Amaçları ise olabildiğince enerji kaynaklarından yararlanmaktır. Sadece enerji kaynağını kontrol etmek ise yeterli olamaz. Bunun yanında enerjinin transferini ve güvenliğini sağlamak önemlidir. Çünkü enerji yoksunu olan devletler enerji kaynaklarını olabildiğince ekonomik, süreklilik halinde ve güven içinde almak isterler. Enerji kaynakları devletler tarafından sadece ekonomik olarak görülmezler. Enerji kaynakları ile birlikte devletler siyasi bir güç elde etmiş olurlar. Bu gücü ise gerek uluslararası ortamda gerekse ulusal çıkarları bağlamında kullanırlar. Yani enerji sadece sanayi, ekonomik politika için istenmez, bir güç unsuru olarak kullanılır. Enerji kaynakları önemi her yüzyıl için aynı kalmıştır. Değişen tek şey ise enerji kaynaklarının maddeleridir. Sanayi devrimi ile birlikte kömür ön plana çıkmış ve uluslararası alanda enerji kaynağı olarak birincil sırayı almıştır. Bu enerji kaynağı için Birinci ve İkinci Dünya Savaşı çıkmış, yine Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu şimdiki adıyla ise Avrupa Birliği kurulmuştur. Zamanla ise kömürün yerine daha ekonomik olan petrol almıştır. Petrol kullanımının yaygınlaşması ile birlikte ülkeler petrol için rekabet etmişler ve her devlet için petrolün önemi birinci sırası almıştır. Günümüzde ise petrol ile birlikte enerji kaynağı olarak doğalgaz kullanımı artmış ve sanayi için birincil sıradadırlar. Bu enerji kaynaklarının fosil kaynaklı olması, her bölgede olmayışı, dengesiz dağılımıyla birlikte yoğun olarak bulundukları bölgelerde bir çatışma alanı mevcuttur. Bu çatışma alanları devletlerin gelişmişlik düzeyiyle de alakalıdır. Günümüzde ise bu fosil kaynakların (hidrokarbon) bulundukları yeni alanlar keşfedilmiştir ve bu yeni alan Doğu Akdeniz bölgesidir. Doğu Akdeniz bölgesindeki bu yeni keşif bölgenin önemini bir üst seviyeye çıkarmıştır. Geçmişten beri jeopolitik konumuyla beraber dünya üzerinde önemli bir yeri olan bu bölge günümüzde bir rekabet alanı haline dönmüştür.
Bölgedeki devletler tarafından enerji kaynaklarının kontrolü hedeflenmiş, aynı zamanda çıkarılacak bu kaynakların transferleri önemli bir yer tutmuştur. Uluslararası alanda ise enerji açısından dışarıya bağımlı olan Avrupa Birliği ülkelerinde ise önemli bir nokta olan enerjinin güvenliği ve rotaları birincil konuma yükselmiştir. Enerji kaynaklarının tek başına bulunmaları bir anlam ifade etmemektedir. Bu kaynakların rezervleri, çıkarılma maliyetleri, dağıtılma rotaları ile birlikte bir anlam ifade etmektedirler. Ülkeler bulunan bu yeni enerji rezervleri için birçok politika ve rota belirlemişlerdir. Pratikte düşünülen bu rotalar ise beraberinde birçok sorunu bir araya getirmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Doğu Akdeniz bölgesinin stratejik öneminden bahsedilecek olup, ikinci olarak ise bulunan enerji rezervlerinden ve güvenliğinden son olarak ise bu enerji kaynaklarının transferlerinden (boru hatlarından) bahsedilecektir.
Doğu Akdeniz Bölgesinin Stratejik Yeri
Akdeniz kelimesi taşıdığı anlama bakıldığında, “dünyanın merkezi yeri” ya da “ülkelerin ortasındaki yer” anlamına gelmektedir (Türkeş, 2020:3). Bölge aynı zamanda NATO tarafından “choke-point” (tampon nokta) olarak adlandırılmakta ve Sicilya Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Türk Boğazları gibi uluslararası alanda önemli yeri olan bağlantıları bünyesinde barındırmakta ve jeostratejik anlamda Akdeniz’i vazgeçilmez kılmakta ve başka bir alternatif sunmamaktadır (Kedikli ve Çalağan, 2017:122). Günümüzde en geniş anlamıyla baktığımızda ise İtalya, Hırvatistan, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs, Suriye Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyılarını kapsayan bir bölge olarak adlandırılmaktadır. Bu bölge geçmişten günümüze birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu ev sahipliğinde ise bölgenin sahip olduğu stratejik önem ön plandadır. Doğu Akdeniz bölgesi; Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasındaki bağlantıyı sağladığı ve ticaret, göç, ulaşım, enerji transferi gibi birçok konuya ev sahipliği yaptığı için devletlerin çatışma alanlarından biri olmuş (Öztekin,2020: 4-5.) ve stratejik bir deniz ve hava üssü olma özelliğini içinde barındırmıştır.
Şatt’ül- Arap
Ayrıca bu bölge Bereketli Hilal toprakları olarak bilinen Fırat ve Dicle’den başlayarak, Şatt’ül- Arap olarak anılan Basra Körfezine kadar, bu iki bölge arasında ilk uygarlıkların doğduğu coğrafya olması özelliği ile de stratejik önemi sürekli artmıştır. Bunların yanında kendi zamanlarında uluslararası alan için önemli olan İpek ve Baharat ticaret yollarının bu bölgeden geçmesi yine bölgenin ilgi çekiciliğini arttıran bir aktör olmuştur (Kedikli ve Çalağan, 2017: 123). Küresel çapta bir güç olmak isteyen devletlerin ilk olarak enerji kaynaklarını elinde bulundurması gerekmektedir. Bu enerji kaynaklarının ise güvenli bir şekilde transferlerini sağlamaları gerekmektedir. Enerji kaynakları uluslararası alanda hem siyasi hem de ekonomik bir koz olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda Arap-İsrail savaşlarından sonra yaşanan 1973- 1979 petrol ambargoları örnek gösterilebilir. Bu ambargolarla birlikte enerji bir güç olarak kullanılmıştır fakat yine enerji merkezli savaşlar ortaya çıkmıştır; bu savaşlara örnek olarak Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Süveyş Krizi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşları gösterilebilir. Görüldüğü üzere tüm dünyayı etkileyen bu savaşların ana aktörü enerji kaynaklarıdır. (Kedikli ve Çalağan, 2017:124.)
20.yüzyılın başlarında ise Doğu Akdeniz bölgesi, uluslararası sahneye bu kez enerji konusu ile ortaya çıkmıştır. Enerji rekabeti konusunda özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın sahip olduğu petrol ve doğalgaz (hidrokarbon) yatakları üzerinden yaşanan çatışmadan, coğrafi konum gereği Ortadoğu bölgesinin askeri açıdan kontrol altına alınması için ve petrolün güvenli bir şekilde transferi (boru hatları) için bu bölgede etkilenmiştir (Öztekin, 2020: 6).Akdeniz bölgesinin hem enerji kaynaklarına yakın olması hem de enerji güvenliği ve enerji aktarımı için bir kilit nokta olmasıyla birlikte bölge vazgeçilemez bir yer olmuştur. Enerji güvenliği; “enerjinin sürekli olarak güvenilir, temiz ve çeşitli kaynaklardan uygun miktarlarda ve uygun fiyatlarla sağlanması ve yüksek verimlilikte tüketilmesi” olarak tanımlanmaktadır (Saçı:139). Buna ek olarak enerji güvenliği ulusal çıkarlar esas alınarak enerji üreten/çıkarılan ülkeler için bir pazarlık ya da tehdit/ baskı unsuru olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ülkeler kendi çıkarları için enerji kaynaklarını bir dış politika aracı olarak kullanabilmektedir.
Enerji
21. yüzyılın ilk çeyreğinde Akdeniz’e kıyısı olan devletlerle petrol şirketlerinin birlikte yaptığı keşiflerle birlikte bu bölgede önemli bir hidrokarbon kaynağı bulunmuştur. Bu keşifle birlikte bölgeye verilen önem artmış ve bölge çekim merkezi haline gelmiştir. Bu bağlamda ilk olarak kıyıdaş ülkeler arasında rekabet yaşanmıştır. Bölgesel güç olarak enerji kaynaklarını elinde tutmak isteyen ülkeler geçmişten gelen siyasi sorunlarıyla birlikte bölgede bir nevi güç birliği yapmıştırlar. Bu güç birliği beraberinde enerji güvenliğinin ve enerji transferi için yapılacak olan boru hatlarının ön diplomasisini oluşturmuştur. Bu ön diplomasi ile birlikte deniz yetki alanları sınırlandırılması yapılmış, bu sınırlandırma anlaşmalarıyla birlikte imzacı devletler kendi bölgelerinde petrol ve doğalgaz aramalarına başlamışlardır. Bu aramalar sonucunda ise bölgede bulunan toplam rezerv 3.23 trilyon metreküpe ulaşılmış durumdadır. Bölgenin bir kez daha jeopolitik ve jeostratejik değeri artmıştır. Bulunan bu enerji rezervleriyle birlikte Doğu Akdeniz bir anlamda enerji nakil merkezi halini almıştır (Özekin, 2020: 8). Bu bağlamda enerji arz güvenliğinin sağlanması ve korunması için gelişmiş ülkelerin ilgi odağı haline geldiği ve gelecekte de bu konumunu sürdüreceği düşünülmektedir. Bu kapsamda;
Mackinder’in kara hakimiyeti teorisine göre Doğu Akdeniz, merkez bölgesine-kalpgaha- giden deniz ticaretinin odak noktasıdır. Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisine göre doğu ile batı arasındaki ticaret yolları üzerinde yer alan ve Karadeniz ülkelerinin dünyaya açılan tek penceresi konumunda bulunan Doğu Akdeniz, küresel ticarette çok önemli bir ağırlığa sahiptir. Douchet’in hava hakimiyeti teorisine göre Doğu Akdeniz, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar ile merkez bölgesinin güneydoğu kanadına havadan müdahale etme imkanı vermektedir. Spykman’ın kenar kuşak teorisine göreyse kenar kuşak ülkelerinden Yunanistan ve Türkiye ile doğrudan, Irak ve İran ile de dolaylı yoldan temas halinde olan Doğu Akdeniz, merkez bölgeyi çevreleyen kenar kuşağın önemli bir kısmını kontrol altında tutmaktadır (Özgen,2013: 104). Jeopolitik teorilerle birlikte enerji için dışa bağımlı ülkeler için bölgenin enerji arzı ve güvenliğinin gittikçe arttığı ve artacağı görülmektedir. Enerjide karşılıklı olarak artan bağımlılıkla birlikte enerji ticaretinde üreten ve tüketicilerin birlikte yol aldığı küresel bir entegreye sokmuştur. Bu bağlamda tüketiciler için üreticiler ne kadar önemli ise üreticiler içinde tüketicilerde bir o kadar önemlidir. Bu nedenle hızla büyüyen enerji ticaretindeki bu küreselleşme beraberinde enerji güvenliğinin önemini de arttırmıştır (Güneş ve Arslan: 38).
Bölgede bulunan enerji kaynakları sadece kıyıdaş ülkeler için bir enerji politikasına dönmemiş, petrol şirketleriyle birlikte bölge uluslararası alanın bir bölgesi haline gelmiştir. Aynı zamanda da enerji uluslararası alanda bir güç silahı haline gelmiştir. Doğu Akdeniz’de bulunan enerji kaynakları özellikle Avrupa Birliği için bir dönüm noktası olmuştur. Avrupa Birliği ekonomi seviyesi bakımından Amerika Birleşik Devletlerinden sonra dünyada ikinci sırada yer almaktadır ve dünyada üretilen enerjinin yaklaşık beşte birini tüketmektedir. Fakat enerji kaynakları bakımından yetersizdir ve dışa bağımlıdır. En büyük enerji ithalatını ise Rusya’dan yapmaktadır. Rusya’dan yapılan bu ithalat ise tüm doğalgazın dörtte birini doğrudan sağlamaktadır. AB enerjideki bu dışa bağımlılığını azaltmak için; hem yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş, rüzgar vb) kullanımını teşvik etmekte hem de enerji çeşitliliğini artırmak istemektedir. Enerji alımında tek bir ülkeye bağlı kalınmadan birçok bölgeden enerji alıp, kendi enerji güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır (Güneş ve Arslan:39.). Enerji güvenliğini sağlama almak istemesindeki bir diğer koşul ise 2006 yılından itibaren Rusya- Ukrayna arasındaki sorunlarda AB enerji akışışının sekteye uğratan birçok enerji krizini ortaya çıkarmasıdır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz bölgesini enerji çeşitliliğini artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Bu bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak ve bölgeyi kontrol altına alabilmek için 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, AB’nin bir üyesi yapmıştır.
Buradaki amaç GKRY kullanarak, enerji kaynaklarından olabildiğince yararlanmak ve enerji güvenliğini sağlamaktır. Rusya açısından bölgeye baktığımızda ise; Rusya ekonomisinin temeli enerji odaklındır. Enerji bakımından Rusya, dünyanın en büyük ikinci doğalgaz ve en büyük üçüncü petrol üreticisi konumundadır. Bu konumla birlikte Rusya’nın diğer devletler ve özellikle AB devletleri üzerinde enerji kaynaklı olmak üzere büyük bir güç bulunmaktadır. Ayrıca Rusya bu hidrokarbon enerjilerinden dolayı büyük avantajlarda elde etmektedir. Bununla birlikte Rusya’nın dış politikası yine enerji odaklıdır ve bu unsur vazgeçilemez kılınmaktadır. Günümüzde Rusya için temel nitelikte olan enerji ihracat talebinin sürekli bir biçimde devam etmesi gerekmektedir (Güneş ve Arslan: 44). Bunun nedeni ise hem kendi ekonomisini ve gücünü korumak istemesinde hem de çevresindeki devletleri siyasi ve ekonomik bakımından etkisi altında tutmak istemesindedir. Yani Rusya hidrokarbon enerjilerini elinde bir güç, baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bu kapsamda en büyük ihracat kaynağı olan AB’nin, Doğu Akdeniz enerji politikasından rahatsız olmaktadır. Rusya, Doğu Akdeniz bölgesinde ilk iş olarak AB’nin politikalarına engel olup, yine bu bölgedeki enerji kaynaklarına ve enerji güvenliğini kendi ekseni altına almak istemektedir. Bu doğrultuda hem enerji ihracatına devam edebilecek hem de enerji kaynaklarına bir yenisini ekleyecektir (Kedikli ve Çalağan: 134). Bir enerji kaynağını kontrol altına almak için enerji kaynağının bulunduğu bölgede olmak gerekmez. Enerjinin transferini sağlamak ya da enerji güvenliğinde etkin rol oynamakta yine enerjinin kendisi kadar ülkeye güç verecektir. Çünkü enerji konusunda dışa bağımlı ülkelerin öncelikli noktası enerji transferi ve enerjinin güvenliğidir. Çin Halk Cumhuriyeti için Doğu Akdeniz politikası ise Rusya ile birlikte hareket etmektir. Çin her küresel güç olmak isteyen devlet gibi buradan çıkabilecek potansiyel enerji rezervleri için bölgede aktif bir rol oynamak istemekte ve bunu da GKRY yakın olmakla gerçekleştirmektedir. Çin için “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında Doğu Akdeniz enerji nakil koridorunun önemi artmaktadır ve bu enerjinin güvenliğinin korunması gerekmektedir (Örselli ve Babahanoğlu, 219: 392).
(Bir Kuşak Bir Yol)
Doğu Akdeniz bölgesine ABD açısından bakıldığında ise enerji transferlerinin rotası ve hidrokarbon kaynaklarının kontrolünün üzerinde bir jeostratejik öneme sahiptir. ABD’nin küresel bir güç olması ve gelecekte de bu konumunu koruması için Doğu Akdeniz bölgesi, “Hint Okyanusu, Basra Körfezi ve hatta Asya Pasifik arasında kuvvet kaydırmak için kritik bir geçiş güzergahı ve bilhassa Avrasya merkezli güç mücadelesinde kilit bir noktadır (Özekin, 2020: 23).” Bu doğrultudan bakıldığında ise Doğu Akdeniz bölgesine hakim olmak, ABD’ye Ortadoğu bölgesine daha hızlı ve kolay politikalar üretmek imkanı vermekle birlikte, NATO için tehdit oluşturan Rusya’yı Avrasya bölgesine sıkıştırma imkanı bulmaktadır. Bu dış politika amaçlarının yanında ABD, yine Rusya için önemli olan AB’nin bölgeye olan politikasına destek vermektedir. Buradaki amaç ise AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmakta ve Rusya’nın ekonomisine zarar vererek, enerji kaynaklarının baskı aracı olarak kullanılmasının önüne geçilmesini sağlamaktır. Bu doğrultuda bölgeye dair politikalarında açık olarak 2020 yılında bir dönüm noktası yaşamış ve GKRY’nin askeri ambargosunu kaldırmış ve askeri destek vermiştir (Özgöker: 8). Doğu Akdeniz bölgesinde kıyıdaş olmamalarına rağmen hidrokarbon kaynaklı ve enerji güvenliği için etkili olmaya çalışan birçok faktörden bazılarına değinilmiştir Bu aktörlerle birlikte zaten kendi içinde sorunlu olan kıyıdaş ülkelerin rekabetine de eklenmiş ve bölge gittikçe sorunlu ve istikrarsız bir hal almaya başlamıştır. Bulunan yeni enerji rezervlerle birlikte birçok politika ortaya atılmış ve bu politikaların ortak noktası ise hem tüketici hem de üreticileri açısından enerji güvenliğidir. Çünkü tüketiciler için maliyetinin ucuz olmasının yanında sürekli ve tutarlı bir biçimde gelmesi önemlidir. Bu unsurla içinde bölgenin istikrarlı bir yapıda olması şarttır. Ayrıca üretici ülkeler için enerji kaynakları tek başlarına fazla bir anlam ifade etmez. Bu kaynaklar önemlidir fakat işletilmesi, satılması ve güç unsuru olarak kullanılması için ihracat edilmesi gerekir. Bunun için ise yine enerji güvenliğinin olması gerekmektedir. Kısacası enerji rezervlerinin olması ve bu enerjinin en kısa, en ucuz ve sürekli bir biçimde güven içerisinde satılması gerekir ki; enerji bir güç, baskı unsuru olsun.
Doğu Akdeniz Bölgesindeki Enerji Alanları
Doğu Akdeniz tüm bu jeostratejik ve jeopolitik unsurlarının yanında günümüzde enerji kaynaklarının bulunması ile gündeme gelmiş durumdadır. Bu enerji kaynaklarının bölgede aranmasının ilk örneği ise, Rumların 1979 yılında Spiros Kiprianu’nun Mısır’la birlikte petrol aramasına girişmesiyle gerçekleşti.
Spiros Kiprianu
Bu aramaya ise Rauf Denktaş karşı çıktı ve “Bu bir savaş nedeni olur.” Açıklamasında bulundu. Türkiye’nin de tepkisiyle birlikte Birleşmiş Milletler araya girerek, Rumların petrol aranmasında geri adım atılmasını sağladı (Katman, 2013: 19). Bölgedeki enerji rekabetinin ilk başlangıcı ise GKRY’nin 2 Nisan 2004 yılında bütün Kıbrıs adına Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmesi ile meydana gelmiştir. Bu ilandan sonra GKRY, kıyıdaş ülkelerle 3 tane MEB anlaşması imzalamıştır. Bu MEB anlaşmalarından ayrı olmak üzere bölgede 2 tane daha anlaşması vardır; Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 2011 yılında imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırılması ve 2019 yılında BM tarafından meşru görülen Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı anlaşma. GKRY yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırılmaları şunlardır; 2003 yılında Mısır ile, 2007 yılında Lübnan ve 2010 yılında İsrail ile yapılmıştır (Saçı: 145.). Bu anlaşmalarla GKRY, kendine ait olduğunu ilan ettiği güney ve doğu kısımlarını 13 parsele ayırmıştır. Bununla birlikte parsellerde petrol ve doğalgaz arama hakkının büyük petrol şirketlerine vermiştir. Bu parsellerde açıklanan rezerv kaynaklarına göre ise küresel nitelikte olan şirketlerin gözü Doğu Akdeniz bölgesine kaymıştır (Kavaz, 2020:). Bölgeyi uluslararası alanın gözdesi haline getiren enerji alanları ise; “Afrodit: Kıbrıs Adası’nın güneyindeki alan, Levithan: Kıbrıs Adası ile İsrail arasında (Afrodit’in güneydoğusunda) kalan saha, Nil: Kıbrıs Adası ile Mısır arasında kalan saha, Herodot: Kıbrıs Adası ile Girit Adası’nın güneydoğusunda kalan sahadır. (Kedikli ve Çalğan,2017: 126.).” Bu bölgelerin keşfiyle birlikte Doğu Akdeniz bölgesi bir kez daha uluslararası toplumun gözü önüne gelmiştir.
Ülkeler Göre Doğalgaz Rezervi
Bulunan enerji rezervleriyle birlikte komşu ülkeler arasındaki sorunlar derinleşmiş, bunun yanında ittifak girişimleri olmuş ve bölge bir anlamda bloklaşmaya başlamıştır. Buna ek olarak ise bölgedeki sorunlar enerji güvenliği açısından bir sorun teşkil etmektedir. Kıyıdaş ülkelerin ortak bir deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapamaması ve olası bir boru hattında sınırların belli olmamasından kaynaklanan rota belirsizliği ana sorunlardadır. Bu sorunlara temel oluşturan ise GKRY’ nin tek taraflı olarak ilan ettiği MEB anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre bölgede yaklaşık olarak 200 milyar metreküp kapasitesi bulunan bir doğalgaz rezervi bulunduğu açıklanmıştır. Rusya’nın kendi başına 44,9 trilyon metreküp, İran ise 29,6 trilyon metreküp ispatlanmış doğalgaz rezervi bulunmaktadır (Saçı; 145.). Bu oranlara bakıldığında bölgede bulunan doğalgazın diğer devletlere rakip olmayacağı görülmektedir. Fakat bulunan enerji rezervlerin, enerjide dışa bağımlı ülkeler için enerji çeşitlendirilmesi, enerji güvenliği, ucuzluk ve enerji rotları tarafından önemlidir. Örnek verilecek olursa kıyıdaş ülkelerin MEB’den geçecek olan boru hatları bölgelerin değerlerini artıracaktır. AB açısından enerjide Rusya’ya bağımlılığı bir miktarda azaltacak ve Rusya’nın hem ekonomisi kötü etkilenecek olup, hem de elinde bulunan enerji kaynaklarını bir baskı aracı olarak kullanamayacaktır.
Doğu Akdeniz’de Önemli Deniz Sahaları
Bölgenin öneminde bir dönüm noktası olan keşif 2009 yılında ilk doğalgaz sahası olarak İsrail kıta sahanlığın içerisinde olan Tamar bölgesi değiştirmiştir. Bu bölgedeki rezervlerin bulunması ile birlikte (Saçı: 138.) Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin potansiyeli ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmalar 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (US Geological Survey) tarafından hazırlanan raporda ortaya çıkmıştır. Bu rapora göre İsrail, Filistin, Güney Kıbrıs ve Lübnan açıklarını içeren Levant Havzas’nda yaklaşık 1,7 milyar varil petrol, 3.5 trilyon metreküp doğalgaz ve 3 milyar doğalgaz sıvıları (NGL) varlığı tespit edildiği açıklanmıştır. Söz konusu raporsa Mısır’ın kuzeyinde Nil Delta Havzası’nda yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon metreküp doğalgaz ve 6 milyar sıvı doğalgaz rezervi olduğu saptanmaktadır (Özekin,9). Yürütülen bu ortak çalışmalarda Noble Energy Şirketi bu bölgenin %39,66 hissesine sahiptir (Saçıı: 138.). Bölgenin ikinci en büyük keşfi ise Tamar gaz sahasının batısında bulunan Leviathan adlı başka bir bölgede 623 milyar metreküp miktarında doğalgaz rezervinin bulunması ile gerçekleşmiştir. Günümüz şartlarına kadar İsrail ve ortağı Noble Energy deniz alanında, başta “Tamar (2009) ve Leviathan (2010) olmak üzere Dalit (2009), Dolphin (2011), Noa2 (2011), Tanin (2012), Pinnacles (2012) ve Karish (2013)” gibi birçok doğalgaz alanı keşfedilmiştir (Özekin, 16.). Bu keşiflere ek olarak Noble Energy şirketi 2016 yılının Eylül ayında Ürdün Hükümeti ile 10 milyar dolar değerinde bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma çerçevesinde, daha önce imzalanan anlaşma bölgelerine ek olarak 24 blok için de Kasım 2016 – Mart 2017 tarihleri arasında hidrokarbon yani petrol ve doğalgaz arama ruhsatı vermiştir (Şeker, 2018a: 215). Bu keşiflerle birlikte İsrail önemli bir doğalgaz üreticisi konuma gelmiştir.
Noble Energy – Logo
Bu rezervlerin bulunmasıyla birlikte Avrupa taşınmasında nasıl bir rota izleneceği konusunda bir uzlaşıya varılamamıştır. Bu konuda birçok proje vardır. Bölgenin kilit konumda ki ve Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip olan ikinci ülke ise Mısır’dır. 2015 yılının Ağustos ayında, İtalyan enerji şirketi ENI’nin Port Said şehrinin 190 kilometre açığında bulunan ve Zohr adı verilen alanda Doğu Akdeniz’in en büyük gaz rezervinin bulunduğu açıklandı. Dolayısıyla bölgede Mısır’ın önemi köklü olarak değişti. Bu keşifle birlikte bölgede enerji merkezi adayı olmaktadır. Zohr alanında yapılan keşiflere göre ise “5.5 milyar varil petrol eş değeri ve 850 milyar metreküp değerinde doğalgaz rezervi” bulunmaktadır (Özekin, 19.). Yakın zamanda ise Mısır’ın denizel alanında birçok rezerv keşfine sahip olduğu düşünülmektedir. Bu bölgelere örnek olarak ise Zohr alanına yakınlığı sebebiyle Girit adasının güneyi düşünülmektedir. Yine 2018 yılında Zohr alanının uzantısında yakın rezerv oranı ile Calypso sahasının keşfedildiği açıklanmıştır (Şeker: 289) Bulunan bu rezervlerle birlikte Mısır, enerji ithalatçısından ihracat konumuna gelmiştir. Bu keşiflerle birlikte halihazırla GKRY ile 2003 yılında yaptığı MEB anlaşmasının yanında İsrail ile de yakınlaşma söz konusu olmuştur. Mısır’ın girişimiyle 14 Ocak 2019 yılında gerçekleşen Doğu Akdeniz Gaz Forumu zirvesine İsrail davet edilmiş, bu da yakınlaşmanın bir ifadesi şeklinde algılanmıştır. Bu Doğu Akdeniz Gaz Formunun resmi olarak kurulması ise Ocak 2020 yılını bulmuştur. Resmi olarak kurulan bu forma Mısır, İsrail, GKRY, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin katılmıştır.
Doğu Akdeniz Gaz Formu
Bu zirveye Türkiye’nin çağırılmaması ise bölgeden dışlandığını göstermektedir (Kavaz, 2020: 9.). Bu gelişmelerle birlikte bölgede birden çok gruplaşma görülmektedir. Bunlar GKRY-Yunanistan-İsrail ve GKRY-Mısır-İsrail ve Türkiye-Libya, Türkiye-KKTC’dir. Noble Energy şirketinin aramalarının yoğunlaştığı sırada GKRY bu aramaları kendi kıta sahanlığına kaydırmış ve bölgede önemli bir ölçüde olan rezerv kaynakları bulunmuştur. Bu alana verilen isim ise Afrodit’tir. Afrodit bölgesinde 2011 yılında yaklaşık olarak 200 milyar metreküpün üzerinde doğalgaz rezervinin bulunduğu açıklanmıştır (Örselli ve Babahanoğlu, 2019: 138.). Bu da başta GKRY daha sonra ise bölgenin değerini arttırmıştır. Bunun yanında Kıbrıs’ın kendi için kullandığı enerji miktarının yılda ortalama 1 milyar metreküpten az olduğu bilinmektedir (Kedikli ve Çalağan, 2017: 130.). Bölgedeki enerji rezerv oranı fazla olduğu için de bu enerji kaynakları diğer ülkeler için oldukça önemlidir. Kıbrıs’ın bulunan enerji kaynaklarıyla birlikte küresel çapta bir enerji ithalatçısı olacağı düşünülmektedir. Bu doğrultuda dünya üzerinde stratejik konumu önemli olan Kıbrıs’ın değeri yine artmış ve bölgedeki sorunların uluslararası bir anlaşmazlığı daha da derinleştireceği söylenebilir.
Doğu Akdeniz Enerji Rotaları
Doğu Akdeniz bölgesinde bulunan yeni enerji rezervleriyle birlikte bölgenin önemi artmış ve küresel çapta olan enerji şirketlerinin ilgisini buraya kaydırmıştır. Bulunan bu enerji alanları beraberinde ise birtakım sorunları getirmiştir. Bu sorunların küresel çaptaki en büyük sorunu ise enerji güvenliğinin sağlanmasıdır. Enerji güvenliğinin sağlanabilmesi ve bölgenin enerji merkezi haline gelmesi için ise enerjiyi transfer etmesi gerekmektedir. Enerji transferi için ise bölge üzerinde birden çok proje rotaları planlanmıştır. Bu teori üzerindeki projeler ise;
⦁ Doğu Akdeniz Botu Hattı (DABH/ East-Med) projesi,
⦁ Türkiye’ye uzanan bir boru hattı ve buradan aktarılması,
⦁ Mısır’a uzanan bir boru hattı ve gazın İdku ve Dimyat’taki tesislerde sıvılaştırılarak LNG (Liquefied Natural Gas/ Sıvılaştırılmış Doğalgaz),
⦁ Vasiliko/GKRY’ de sıvılaştırma tesisleri kurularak aktarılması,
⦁ FLNG (Floating LNG/ yüzen doğalgaz sıvılaştırma paltformu),
⦁ CNG (Compressed Natural Gas/ Sıkıştırılmış Doğalgaz) gemileri ile aktarılması (Şeker, 297.).
CNG (Compressed Natural Gas/
Bu projelerdeki amaç enerji kaynaklarının transferini güvenli, sürekli ve ucuz bir şekilde sağlamaktır. Bu projeler genel olarak İsrail enerji kaynaklarının taşımacılığı sorunundan doğmuştur. Buna göre İsrail için en uygun seçenekler ise DABH, Türkiye rotası ve Mısır üzerinde LNG yapılmasıdır. DABH projesine baktığımızda; bölgedeki doğalgaz yataklarının ilk olarak Yunanistan’a oradan ise İtalya ile Avrupa taşınması planlanmaktadır. Bu proje de amaç en kısa ve en güvenilir bir şekilde İsrail parselinde bulunan enerjilerin Avrupa’ya taşınmasıdır. Fakat projede birden fazla olumsuzluk vardır. Bu olumsuzluklar ilk olarak planlanan rotanın Türkiye havzasında geçmesi ve uluslararası hukuk kaynaklı olarak Türkiye’nin izni ile geçmesi gerekmektedir. Buna ek olarak denizin altından geçmesi için yüksek derinlik söz konusudur ve rotaların mesafesi uzundur (Şeker: 298.). Tüm bunlara bakıldığında proje için yapılacak olan harcamaların fiyatı yine doğalgaz fiyatından çıkacaktır. Bu şekilde Avrupa’nın günümüzde alınan doğalgaz fiyatından daha pahalıya alacağı anlaşılmaktadır. Bu proje maliyet açısından ABD’nin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu olumsuz özellikleri yanında projenin gerçekleştiği takdirde bölgedeki istikrarsızlığı en aza indirmesi, enerji kullanımının üretim/tüketim açısından bir denge getireceği ve AB’nin güneydoğu komşuluk politikasının geliştirileceği yönündedir. Projenin diğer bir önemli noktası ise AB tarafından Ortak Çıkar Projesi olarak tanımlanmasıdır ve yine Birliğin en önemli elektrik koridoru olmasıdır. Bu da DABH projesinin siyasi olarak da Yunanistan’ın daha çok ön plana çıkmasını ve uluslararası alanda “düşük maliyet, hızlı planlama, garantili izin, yatırımcılara açık olma (Şeker, 2018: 214.)” konularında desteklenmesini sağlamıştır. Ayrıca bu proje enerji güvenliği açısından bölgenin siyasi güvenliğini sağlayabilir fakat ucuz maliyet ve süreklilik konusundan eksikleri olduğu açıktır. Bunların yanında projenin gerçekleşmesi için 2017 yılı aralık ayında GKRY-İsrail-İtalya-Yunanistan arasında bir mutabakat imzalanmıştır.
Doğu Akdeniz Enerji Rotaları
Bir diğer seçenek ise Türkiye rotasıdır. Burada İsrail gaz yataklarının Kıbrıs ve Lübnan deniz yetki alanlarından Türkiye’ye yönelecek denizaltı boru hattı inşasıdır. Türkiye üzerinden gidecek bu boru hattı mesafeyi kısaltmaktadır. Mesafenin kısalmasıyla birlikte maliyetler düşecek ve alınacak doğalgazın ücreti de East- Med projesine göre daha ucuz olması beklenmektedir (Kavaz, 2020: 7). Buda bölgesel olarak Rusya gazına rakip olması sonucunu doğurur. Ayrıca Türkiye üzerinden geçen birden fazla enerji boru hattı vardır ve Türkiye’nin bu konuma güvenilir olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak ise “Güney Gaz Koridoruna (GGK)” bağlanma ihtimal vardır ki, buda enerji transferi açısından daha az maliyeti beraberinde getirir (Şeker: 299.). Bu olumlu özelliklerin yanında bölgedeki politik unsurlar projenin gerçekleşmesini engellemekte ve projenin önüne geçmektedir. Projenin önüne geçen bir diğer unsur ise GKRY- Türkiye arasındaki sorunlardır. Projenin hayata geçmesi için öngörülen bir İsrail- Türkiye yakınlaşması beraberinde; TR-AB ve TR-GKRY’nin yakınlaşmasını sağlayabilir. Bununla birlikte Türkiye’nin bölgedeki konumunu güçlenir. LNG seçeneği: buradaki amaç doğalgazın var olan ya da yeni oluşturulacak tesisler ile İsrail doğalgazının sıvılaştırılarak transfer edilmesidir. Günümüz enerji koşullarında LNG’nin önemi hızla artmaktadır ve gelecekte de değerinin artacağı düşünülmektedir. Bu önemi ise doğalgaz ithalat eden ve ihraç eden ülkelere boru hatları ile taşınmaz. Bu sıvılaştırma işleminde karşımıza Mısır, Türkiye ve İsrail seçenekleri vardır. LNG transferleri bakımından Mısır tesisleri önemli bir noktayı taşımaktadır. Buradaki İdku ve Dimyattaki tesisler ön plandadır. Fakat Mısır’ın önemli rezerv kaynaklarına sahip olması ve kendi kaynaklarını sıvılaştıracak olması buranın kullanılmaması sağlayabilir. İsrail açısından ise LNG tesisleri kurmayı hedeflemiştir. Bu amaçla İsrailli Delek ve ortağı Noble Energy şirketi, Golar LNG ve Exmar şirketleriyle anlaşmışlardır (Kavaz, 2020: 10). Türkiye’ye baktığımızda ise gerek enerji altyapısı, coğrafi konum gereği ve iki tane LNG tesisi olmasıyla önemli bir seçenektir. Diğer seçenekler ise gerek siyasi gerek teknolojik gerek ekonomi bakımından birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu seçenekler diğer üç seçenekle kıyaslandığında ise enerji güvenliği konusunda daha az güven vermektedirler.
Sonuç
Doğu Akdeniz bölgesi geçmişten günümüze coğrafi konumu, enerji nakil bölgesi, stratejik konumuyla birlikte devletlerin rekabet sahası olmuştur. Her dönemde dünya üzerindeki önemini korumuş ve yerini sağlamlaştırmıştır. Günümüzde bölgede bulunan enerji kaynaklarıyla birlikte küresel çapta olan enerji şirketlerinin bölgeye gelmesiyle birlikte bölgede sıfır toplamlı oyun oynanmaya başlanmıştır. Bulunan bu enerji kaynakları bölgedeki sorunları derinleştirmiş ve bölge dışındaki devletlerde bu kez kendi ulusal çıkarları gereği bölgeye akın etmiştir. Bu enerji kaynaklarına sahip olmakla birlikte enerji kaynaklarının kullanılması da önemlidir.
Doğu Akdeniz Botu Hattı
Bu kapsamda enerjiyi ithal eden devletler için öncelik sırası enerji güvenliği olmuştur. Enerji güvenliği ile birlikte enerji ithalat eden devletler enerjiyi kolay, sürekli ve ucuz bir şekilde elde etmek isterler. Bu amaçla dış politika aracı olarak enerji kullanılmakta ve enerjiyi ithal eden devletler enerji çeşitliliğini sağlayarak, enerjide baskı unsurunu en aza indirmeyi amaçlamaktadırlar. Enerji güvenliğini sağlamak için ise ilk olarak enerji rotasını belirlemek gerekir. Doğu Akdeniz için bu rotalara baktığımızda ise bölgedeki istikrarsızlığın bu rotaları belirlemede ön planda olduğunu görmekteyiz. Bölgede oluşan bloklaşmayla birlikte enerji transferinde en kısa ve ucuz yolun dışında yapılması önünde birtakım sorunlar olan East-Med projesinin ön planda olduğunu söylemekteyiz. Bu projenin alt yapısında rota bakımından siyasi ve hukuki sorunların yanında ekonomi olarak da sorunlar vardır. Teoride olan planların içinde ise en uygun ve maliyetsiz olan Türkiye seçeneğidir. Türkiye; mesafe, enerji altyapısı, enerji nakil bölgesi vb özelliklerinin yanında LNG seçeneğinde de ön plandadır. Fakat oluşan bloklar arasında Türkiye dışlanmıştır. Bu çalışmada öncelikli olarak Doğu Akdeniz’in stratejik önemi vurgulanmış, daha sonra ise günümüzde dünya enerji piyasalarına rakip olacak alanları belirtilmiştir. En son olarak ise enerjilerin transferleri için uygun görülen rotaları hakkında bilgi verilmiştir. Son olarak unutulmamalıdır ki “Enerji kaynaklarını elinde tutan, dünyayı elinde tutar! (Pamir,2017)” işte bu yüzden enerji sahaları için her zaman bir rekabet vardır ve her zamanda olacaktır.
Gaye Bozkurt
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[irp posts=”25169″ name=”Avrupa’nın Enerji Arz Güvenliği: Doğu Akdeniz’deki Keşifler”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Güneş, M. ve Arslan, T. “Enerji Bağımlılığında Avrupa Birliği, Rusya, Türkiye Üçgeni ve Doğu Akdeniz Alanı”. International Journal of Humanities and Education, s.32-60.
Katman, Filiz (2013). “Levant- Doğu Akdeniz ve Enerji Satrancı”. ABMYO Dergisi, 29(30), s. 17-26.
Kavaz, İ. (2020). “Enerji Kaynakları ve Transfer Rotaları Bağlamında Doğu Akdeniz”. Anadolu Strateji Dergisi,2, s.1-14, Orcıd:000000023044795X.
Kedikli, U. ve Çalağan, Ö. (2017). “Enerji Alanında Bir Rekabet Sahası Olarak Doğu Akdeniz’in Önemi”. Sosyal Bilimler Metinleri, 1, s.120-138.
Örselli, E. ve Babahanoğlu, V. (2019). “Doğu Akdeniz’de Açılmaya Çalışılan Pandoranın Kutusu: Enerji Kaynaklarından Alan Hakimiyetine Uzanan Ekonomi Politik Hesaplar”. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 12(66), s. 387-400.
http://dx.doi.org/10.17719/jsr.2019.3589
Özekin, M. (2020). “Doğu Akdeniz’de Değişen Enerji Jeopolitiği ve Türkiye”. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 16(33), s.1-51. Doı: 10.17752/guvenlikstrtj.719964.
Özgen, C. (2013). “Doğu Akdeniz’de Enerji Güvenliği Yönelik Bir Girişim: Akdeniz Kalkanı Harekatı”. Akademik Orta Doğu, 8(1), s.101-104.
Özgöker, U. “ABD’nin Yeni Akdeniz Politikası ve Türkiye’nin Seçenekleri”. s. 1-11.
Pamir, N. (2017). Enerji’nin İktidarı. Hayygrup Yayıncılık, İstanbul.
Saçı, C. “Doğu Akdeniz Enerji Rekabeti ve Türkiye”. s. 135-153.
Şeker, B. Ş. “Doğu Akdeniz Enerji Güvenliği Ekseni: Yunanistan- GKRY’nin Muhtemel Politikalarının Analizi ve Türkiye’nin Tutumu”. Yeni Deniz Güvenliği Ekosistem ve Doğu Akdeniz, s.280-319.
Şeker, B.Ş. (2018a). “Deniz Enerji Güvenliği: Doğu Akdeniz’deki Güncel Gelişmelerin Jeopolitik Dengelere Etkisi”. Turkish Studies, 13(7), s.207-228.
Türkeş, İ. (2020). “Doğu Akdeniz’de Uyuşmazlık Teşkil Eden Deniz Alanlarında Gerçekleştirilen Hidrokarbon ve Doğalgaz Çalışmalarının Kıbrıs Sorunu’na Yansımaları ile Soruna Getirdiği Yeni Dinamikler”. EURO Politika Dergisi, 4(1), s.1-24.
[/vc_toggle]
ABD ve Kanada’nın biyogüvenlik endişelerini gerekçe göstererek Çin’den tüm meyve ithalatını engellemeye gitmesinin ardından bu ülkeler Tayvan ananasını destekleyen ülkeler arasında yer almaktadır. Pekin, biyogüvenlik nedenleriyle 1 Mart’ta tüm Tayvan’dan ananas ithalatını durdurdu ve meyvelerin “zararlı yaratıklar” taşıyabileceğini söyledi.
Ekonomi Bakanı Wang Mei-hua Perşembe günü CNBC’YE verdiği demeçte, ananas yasağının “uluslararası ticaret kurallarına uymadığını” söyledi ve iktidardaki demokratik ilerici Parti (DPP) yetkilileri bunu ekonomik bir baskı taktiği olarak değerlendirdi. Tayvan ananasların büyük çoğunluğu yurt içinde tüketilmektedir, ancak ihraç edilenlerin yüzde 90’ından fazlası geçen yıl Çin’e satılmaktadır. [1]
Başkan Tsai Ing-Wen geçen hafta yasağı “Pusu benzeri bir uyarı” ve “açıkçası normal bir ticaret kararı değildi” olarak nitelendirdi. Tsai ayrıca Tayvanlı çiftçileri yerli ananas satın alarak ve yiyerek desteklemeye çağırdı. Tayvanlı insanlar çağrısına kulak verdi: bu haftanın başlarında, Başbakan Su Tseng-Chang, iç ananas talebinin bu yıl Çin’e öngörülen toplam ihracatı aştığını söyledi. [2]
Tayvanlı şirketler, ananas birası gibi ananas ürünlerinin üretimini artırdı ve yerel politikacılar, ülkenin ananas çiftliklerine ziyaretlerini artırdı. Tayvan Dışişleri Bakanı Joseph Wu, uluslararası dayanışma çağrısı yapma fırsatını kullanarak Twitter’da dünyanın “#Freedompineapple’ın arkasında toplanmasını istedi. Buna karşılık, Tayvan’daki Amerikan Enstitüsü, ülkedeki fiili ABD Büyükelçiliği, #realfriendsrealprogress ve #pineapplesolidarity hashtag’lerini kullanarak, yönetmen Brent Christensen’in masasında üç ananaslı bir fotoğrafı da dahil olmak üzere Facebook’ta Tayvan ananaslarının fotoğraflarını yayınladı. Taipei’deki Kanada Ticaret Ofisi-bu ülkenin fiili elçiliği-Facebook sayfasında #FreedomPineapple hashtagini, ananaslı bir pizzanın etrafında poz veren bir fotoğrafla birlikte kullandı.
Son aylarda Tayvanlı yetkililer, Çin Ticaret kısıtlamalarını protesto etmek için sosyal medyaya ikinci kez gitti. Aralık ayında, Tayvanlı politikacılar, Çin’in Avustralya ürünleri üzerindeki vergileri artırmasından sonra Avustralya “özgürlük şarabı” nı desteklemişti. [3]
Tayvan ananaslarına yönelik dış destek, ABD Temsilciler Meclisi’nde ABD’nin Tayvan ile diplomatik ilişkilerini sürdürmesini ve ada ile Serbest Ticaret Anlaşması müzakere etmesini isteyen bir yasa tasarısı ile birlikte geldi. Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri Tom Tiffany ve Scott Perry tarafından sunulan bağlayıcı olmayan karar, Tayvan’ın tarihi hakkındaki temel gerçeklerle birlikte mevcut ABD “tek Çin politikasını” yanlış yorumlayan siyasi bir dublör olarak gören analistler tarafından reddedildi. [4] Tasarı ayrıca 28 Şubat 1947 katliamının “Tayvan’ın demokratik dönüşümünü tetiklediğini” söyledi. “Katliam aslında Tayvan’da 38 yıllık sıkıyönetime ve on binlerce ölüme yol açmıştı.
(ABD Temsilciler Meclisi)
Pekin sık sık kendi tek Çin ilkesini – bir Çin olduğunu ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bu Çin’in meşru hükümeti olduğunu – ABD’nin duruşu gibi dış politikalarla birleştirmektedir. Ancak ABD, ÇKP’nin Tayvan üzerindeki egemenliğini koruduğunu asla ve asla iddia etmemiştir. Tasarı ayrıca 28 Şubat 1947 katliamının “Tayvan’ın demokratik dönüşümünü tetiklediğini” söyledi. “Katliam aslında Tayvan’da 38 yıllık sıkıyönetim ve on binlerce ölüme yol açtı.
Brookings bilim adamı Sheena Grietens, Newsweek’e verdiği demeçte, tasarının yazarlarının muhtemelen 1979’daki Kaohsiung olayına atıfta bulunmayı amaçladığını ve sonunda bir muhalefet partisinin kurulmasına ve Tayvan’ın sıkıyönetim kuralının çözülmesine yol açtığını söyledi.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Konu ile ilgili detaylı bilgi için haber sitesine bkz. https://www.cnbc.com/2021/03/04/taiwan-chinas-ban-on-pineapples-not-in-line-with-global-trade-rules.html (Erişim Tarihi: 08.03.21)
[2] Başbakanın detaylı açıklaması için bkz. https://international.thenewslens.com/article/147939 (Erişim Tarihi: 08.03.21)
[3] Konuyla ilgili makale için bkz. https://thediplomat.com/2020/12/taiwan-touts-australian-freedom-wine-in-opposition-to-chinese-tariffs/ (Erişim Tarihi: 08.03.21)
[4] Konuyla ilgili detaylı bilgi için haber sitesine bkz. https://www.newsweek.com/taipei-thanks-house-republicans-bill-formalize-us-taiwan-ties-1573157 (Erişim Tarihi: 08.03.21)
İnsanlık tarihinin şüphesiz en korkunç, en kanlı savaşı II. Dünya Savaşı’dır. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, binlerce şehir harap olmuş, üretim durma noktasına gelmiş, açlık ve kıtlık baş göstermiştir. 50 milyondan fazla insan evlerinden göç etmiştir. Bu savaştan galip çıkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin arasındaki anlaşmazlıkların neden olduğu, iki devlet arasında silah kullanarak aktif savaşa girilmeden her alanda rekabetin devam ettiği ancak zaman zaman savaşın eşiğine gelindiği 1947-1991 yılları arasındaki döneme Soğuk Savaş Dönemi denir. Kimi tarihçiler bu dönemi 1945 yılından itibaren başlatmaktadır. Soğuk Savaş Dönemi, SSCB’nin 1991 yılında dağılmasıyla ve ABD’nin zaferiyle son bulmuştur. Şüphesiz hem Soğuk Savaş Dönemi öncesinde hem de sonrasında küresel sistemde farklı alanlarda çeşitli değişiklikler olmuş ve uluslararası düzeni etkilemiştir.
Soğuk Savaş Öncesi 1919-1945 Dönemi
1914-1918 yılları arasında gerçekleşen I. Dünya Savaşı sonucunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu siyasi tarihteki ömrünü tamamlamıştır. Bu dört büyük imparatorluğun çöküşü uluslararası arenada güç dengesinin bozulmasına sebebiyet vermiştir. Rus Çarlığı’nın yıkılıp yerine komünist rejimin kurulması ve buna karşılık Avrupalı devletlerin ses çıkarmaması yeni devletin kendi içine çekilerek sadece bölgesinde değil tüm dünyada etkin bir güç olması için zemin hazırlamıştır. Alman İmparatorluğu’nun yıkılması ve müttefiklerin Almanya’ya ağır bedeller ödetmek istemesi, Almanların bir sonraki şahlanışa kadar intikam duygusu beslemelerine neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı Orta Doğu’yu emperyalist güçlerin sömürü alanı haline getirmiştir.
Avusturya- Macaristan İmparatorluğu
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılması ise Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da güçlü bir devletin bulunmamasına yol açmıştır. Atlantik’in diğer ucunda yalnızlık politikasına çekilmiş ABD, I. Dünya Savaşı’nda sahneye çıkarak yaklaşık bir asırlık politikasından vazgeçmiş ve uluslararası arenada öncü bir güç olarak belirmiştir. Yüzyıllardır devam eden Avrupa güç dengesinin barışı korumakta yetersiz kaldığına dair görüş de ABD başkanı Woodrow Wilson’dan gelmiştir. Wilson güç dengesinin değil; güçler birliğinin yani evrensel bir örgütün silahlanmayı önleyebileceğini, uluslararası anlaşmazlıkları çözebileceğini ve barışı koruyabileceğini savunmuştur. Bunun akabinde ABD’nin öncülüğünde Milletler Cemiyeti 10 Ocak 1920’de kurulmuştur. Cemiyet şemasındaki yapısal sorunlar, üye ülkeler üzerindeki etkinin yetersiz kalması gibi farklı sebepler sonucu Milletler Cemiyeti’nin hukuki varlığı 18 Nisan 1946’da son bulmuştur. Cemiyet görev süresince dünya barışının korunmasına ve sorunların savaşsız çözülmesine yeterince katkı sağlayamamış, II. Dünya Savaşı’nı engelleyememiştir.
I. Dünya Savaşı’nın bıraktığı etkilerden birisi de ekonomik sorunlardır. Savaşa giren ülkeler para ihtiyacını karşılamak üzere, altın standardı para basma sitemini terk ederek karşılıksız para basmışlardır. Karşılıksız para basma durumu özellikle Avrupalı ülkelerde enflasyonla beraber artmış ve bu ülkelerdeki yatırımcıların sermayelerini ABD’ye taşımasına sebep olmuştur. Savaş zamanı ve sonrasında Avrupalı devletlerin ihracatlarının azalması ve ithalatlarının artması mali sorunları beraberinde getirmiştir. Genç nüfusun savaşlarda yitirilmesi ve nüfusun yaş ortalamasının giderek yaşlanması ekonomik faaliyetleri durdurma noktasına getirmiştir. Savaş sonrası Avrupalı devletler birbirlerine borçlu oldukları gibi, ABD’ye de yüklü miktarda borçları bulunmaktaydı. Savaş tazminatlarının ödenmesinde ve alınan borçların geri verilmesinde sıkıntılar yaşanması, ABD’yi hem ekonomik olarak lider yaparken hem de dünyadan alacaklı büyük bir banka konumuna getirmekteydi.
Hjalmar Schacht
Alman maliyeci Schacht’ın uyguladığı deflasyonist politikalar bir buçuk milyon insana istihdam sağlamış ve özellikle otomotiv, demir-çelik, çimento, elektrikli aletler gibi farklı sektörleri geliştirmiştir. Bu gelişmeler Almanya’nın sadece ABD’den değil farklı ülkelerden de borç almasının kapısını aralamıştır. 1929 yılına gelindiğinde ABD’li şirketlerin değerlerinden birkaç misli hisse senedi çıkarıp satmaları, insanların borsa aracılığıyla kısa sürede zengin olma hayalleri, tarımsal ürünlerin gereğinden fazla üretilerek fiyatların düşmesi, sanayi üretiminin azalması, kredi ağının istikrarsız oluşu vb. nedenler ‘‘kara perşembe’’ olarak tarihe geçecek 1929 Ekonomik Buhranı’na sebep olmuştur.
I. Dünya Savaşı’nın sonuçları Rusya’dan sonra İtalya’da da rejimin değişmesine sebep olmuştur. Müttefiklerle anlaşmalar yapılmasına rağmen istediği mükâfatları alamayan İtalya’da hem siyasi karışıklıklar hem de ekonomik sıkıntılar baş göstermiştir. Benito Mussolini önderliğindeki Faşist Parti mevcut durumları iyi değerlendirerek 30 Ekim 1922’de yönetimi devralmıştır. Mussolini ve partisi komünizme düşman olduğu kadar liberal demokrasiye de düşman konumdadır. Bu gelişme Avrupa’daki faşist yönetimlerin başlangıcıdır. Faşist Parti diktatörlüğü 1943 yılına kadar devam etmiştir.6 I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ile müttefiklerin imzaladığı Versay Barış Antlaşması, Alman halkını zor duruma sokmakla beraber intikam arzusunun daha da kuvvetlenmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim İtalya’da olduğu gibi, halk kendi gözünde kurtarıcı olarak gördüğü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler’i 30 Ocak 1933’te iktidara taşımıştır. Hitler ekonomik sorunları çözmüş, silahlanmayı başlatmış, Versay Antlaşması’nın ağır yükümlülüklerini reddetmiş ve dünya savaşına doğru giden sürecin baş aktörü olmuştur. 1 Eylül 1939 – 2 Eylül 1945 yılları arasında mihver ve müttefik devletler arasında gerçekleşen küresel savaş sonucu 40 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan sakat kalmış ve yine milyonlarca insan göç etmek zorunda kalmıştır. Savaştan sonra birbirlerine rakip olacak iki büyük güç, ABD ve SSCB bu savaşta Hitler’e karşı müttefik olmuşlardır. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’, Nazilere karşı verilecek mücadelede Sovyetlerin desteğini alma amacından çok daha öte, savaş sonrası oluşacak yeni dünya düzenini barış içinde sağlamak ve korumak amacına yöneliktir. Bu planın işe yaramadığını açıklıkla söyleyebilmekteyiz. Savaş sonunda çok kutuplu uluslararası sistemin yerini, iki kutuplu sistem almıştır.
Franklin D. Roosevelt
Bir tarafta Avrupa’dan çok uzakta ABD, diğer tarafta Avrupa’dan Doğu Asya’ya kadar uçsuz bucaksız topraklara sahip SSCB. Milletler Cemiyeti’nin evrensel bir kişilik kazanamaması, konseyin üye sayısında istikrarsızlıkların yaşanması, kararların yeterince kolay alınamaması, insan haklarını yeterince benimseyecek uluslararası kamuoyunun oluşmaması gibi sebeplerle işlevselliğini yitirmesi yeni bir uluslararası örgütün kurulmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Savaştan galip çıkan müttefik devletlerin ortak çalışması sonucu bütünü kapsayan, çıkan anlaşmazlıkları barışçıl yollardan çözüme kavuşturmayı amaçlayan, insan hak ve özgürlüklerinin benimsendiği Birleşmiş Milletler Örgütü 24 Ekim 1945’te kurulmuştur.
Soğuk Savaş Sonrası Değişiklikler
SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 25 Aralık 1991 günü televizyonda yaptığı konuşmayla görevinden istifa etmesi ve nükleer savaş kodlarının bulunduğu çantayı Rusya Devlet Başkanı Yeltsin’e vermesi üzerine Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağılmıştır. Birliğin içerisindeki devletler başkanın istifasından çok daha önce bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. SSCB’nin dağılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona ermiştir. Soğuk Savaş sonrası küresel sitemde meydana gelen gelişmeler; yeni dünya düzeni, ekonomi-politik, güvenlik ve terör, demokrasi ve küreselleşme başlıkları altında incelenecektir.
Yeni Dünya Düzeni
SSCB’nin dağılmasının ardından uluslararası toplumda ideolojinin önemi azalmış, Doğu-Batı arasındaki mücadele neredeyse bitmiştir. Çin, Kuzey Kore, Küba, Vietnam, Moğolistan gibi bazı ülkelerde komünist, sosyalist sistemler bulunmakla beraber komünizmin Soğuk Savaş sırasındaki siyasal bir model olma özelliği günümüzde bulunmamaktadır. Yeni dünya düzeninde ideolojinin önemi azalmıştır. Günümüz uluslararası sistemi askeri ve siyasi açıdan incelendiğinde ABD’nin hiyerarşik olarak lider yapısının devam ettiği rahatlıkla söylenebilmektedir. Ancak ekonomik ve siyasal açıdan bakıldığında ABD’nin yanında Avrupa Birliği, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi örgütlü veya örgütsüz ekonomik güçler bulunmaktadır.
Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü Ülkeleri
Soğuk Savaş sırasındaki iki kutuplu dünya düzeni sona ermiştir ve yeni dünya düzeni gün geçtikçe Japonya, Rusya, Çin, Fransa, Almanya gibi ülkelerin ve ekonomik birliklerin gelişmesiyle çok kutuplu bir sisteme doğru yol almaktadır. Bunun yanında Türkiye gibi bölgesel güçlerin ortaya çıkması da söz konusudur. Çok kutuplu yeni sistemde farklı birçok alanda hem devletler arasında hem de uluslararası topluluklar arasında karşılıklı bağlılığın arttığı da bir gerçekliktir. Doğu-Batı arasındaki mücadele eksenin Kuzey-Güney eksenine kayma eğilimi sergilenmiştir. Dünya nüfusunun %16’sını oluşturan en zengin 29 ülke dünya kaynaklarının %80’ine sahip olurken, dünya nüfusunun beşte birini oluşturan gelişmemiş 40 ülke tüm kaynakların %2’sine bile sahip değildir. Ekonomik birliklerin ortaya çıkışı Kuzeyi daha karmaşık bir hale getirirken Güneyle olan ilişkileri sekteye uğratmaktadır. İki eksen arasındaki uçurum farkların yakın gelecekte daha büyük ekonomik, askeri, siyasi uluslararası sorunlar ortaya çıkaracağı tahmin edilmektedir.
Ekonomi-Politik
Yeni dünya düzeninde uluslararası ticaret hiç olmadığı kadar gelişmiş ve çeşitlilik kazanmıştır. Soğuk Savaş sonrası ticari ilişkilerin gelişmesi, piyasadaki paranın ve malın dönmesine vesile olmuş ve akabinde yaşanan sermaye artışı yabancı ülkelere yatırım yapılmasını arttırmıştır. Uluslararası şirketler bu dönemde etkinliğini maksimize ederek küreselleşen dünyada farklı pazarlara, borsalara, finans kuruluşlarına yatırım yapmışlardır. Küreselleşmenin doğurduğu avantajlar iktisadi gelişmelerin temel yapı taşlarındandır. Dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen iktisadi bir olayın tüm dünyayı etkilemesi de söz konusudur. ABD’de 2007 yılında konut sektöründeki sorunların ortaya çıkardığı ve 2008 yılında tüm dünyanın hissettiği ekonomik kriz tarihe 2008 Dünya Finansal Krizi olarak geçmiştir.
2008 Dünya Finansal Krizi
Uzmanlara göre krizin başlıca nedenleri konut sektörü merkezli kredi patlaması ve konut fiyatlarının aşırı pahalı olmasıdır. 2007-2009 yılları arasında ABD’de işsizlik artışı ve durgunluk yaşanmıştır. ABD’de başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri pek etkilememişse de krizin Portekiz, İspanya, İrlanda ve Yunanistan gibi AB ülkelerine sıçramasıyla tüm dünyaya yayılmıştır. Petrol ve gıda fiyatlarının artması enflasyon endişesini doğurmuş ve çeşitli ekonomilerin büyümelerinde ciddi düşüşlere sebep olmuştur.
Güvenlik ve Terör
Soğuk Savaş sonrası döneme terör dönemi olarak adlandırmak mümkündür. İki kutuplu uluslararası sistemin çok kutupluya geçtiği, nükleer yumuşamanın yaşandığı, küresel savaşların gerçekleşmesinin zorlaştığı günümüzde terörizm, maliyetli ve düzenli orduların yaptığı savaşların yerine geçerek düşük riskli ve gerilimli, masrafsız bir güç mücadelesinin siyasal ve askeri aracı haline gelmiştir. Teknoloji ve ilişkiler, terörün etkisini değiştirip, yerel ve bölgesel olmaktan çıkararak uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Bilişim sektöründeki gelişmeler devletlerin güvenlik açıklarını arttırmakla beraber siber saldırıları hayatımıza katmıştır. İllegal örgütler ve terörist yapılanmalar kamu ve özel sektör için tehdit oluşturmaktadır. Yüzyılın karakteristik özelliklerinden olan suikastlar Soğuk Savaş sonrası değişime uğramıştır. Veliaht Ferdinand, Bakan Barthou, Kral Alexander, Başkan Kennedy, Başbakan Gandhi gibi birçok devlet büyüğünün hayatını kaybettiği suikastların yerini sembolik hedefler almıştır.
11 Eylül 2001 İkiz Kuleler Saldırısı
11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde terör örgütü El-Kaide tarafından gerçekleştirilen saldırılarda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybetmiş, yirmi beş binden fazla kişi de yaralanmıştır. Saldırı tarihe en ölümcül terör saldırısı olarak geçmiştir. Saldırının ardından Başkan George Bush, ABD’nin terörizme savaş açtığını ilan etmiştir. 11 Eylül ile ABD’nin kendisini etkilemediği sürece uluslararası olaylara karşı çıkmasını benimseyen görüş yerini dışa dönük dış politikaya bırakmıştır. Afganistan’ın ve Irak’ın işgali de bu yeni politika kapsamında gerçekleştirilmiştir. Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesi, ABD’nin kendi güvenliğini ülke içerisinde değil, tehlikenin tespit edildiği yerde, çok uzak konumlarda olsa dahi, sağlamaya yönelik gereksinim duyduğunu göstermiştir.
Saddam Hüseyin
Clinton’dan sonra başa geçen Bush yeni-muhafazakârların da görüşlerinden etkilenerek ABD’nin küresel egemen bir güç olmasının hem Amerikan halkı için hem dünyanın geri kalanı için iyi olacağına inanmış ve ABD’nin politikasını bu yönde, kuşatmacı değil önleyici olarak düzenlemiştir. Orta Doğu bölgesinin zengin petrol rezervleri barındırması, Müslüman camiasının Amerikan hegemonyasına direniş göstereceği düşüncesi ve İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlama amacı, ABD’nin bölgeye olan eğimini arttırmış ve politikalarını bunlara göre belirlemesine vesile olmuştur. ABD, kendisine tehdit olarak algıladığı İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki etkisini azalmak adına ekonomik, askeri ve siyasi yaptırımlar uygulamıştır. Ayrıca ABD, nükleer güç bulunduran Kuzey Kore ve İran gibi ülkeleri kendisine ve dünyaya tehlike olarak görmekte ve baskısı uygulamaktadır.
Demokrasi ve Küreselleşme
Teknolojinin Soğuk Savaş sonrası dönemde hızlıca gelişmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret sektörlerini kolaylaştıran araçların yaygınlaşması Dünya’yı birbiriyle koordineli büyük bir ağ haline getirmiştir. Küreselleşme daha önce hiç olmadığı kadar etkili olmaya başlamıştır. Küreselleşmeyle birlikte demokrasi, adalet, eşitlik gibi kavramlar halklar arasında yayıldığı ve feminist, çevreci, LGBTİ gibi oluşumların arttığı gözlemlenmiştir. Bununla beraber demokrasi kavramının kimi devletlerce, menfaatleri doğrultusunda eylemlerinin sebebi olarak kullanıldığı da görülmüştür. ABD petrol kaynaklarını kontrol etme, İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlama gibi çeşitli sebeplerle gerçekleştirdiği Irak işgalini, dünya kamuoyuna demokrasi getirmek adına yapılmış bir müdahale olarak lanse etmiştir. Sosyal medya araçlarının gelişimi toplulukların daha hızlı ve kolay örgütlenmesine imkân vermiştir.
Arap Baharı
Tunus’tan alevlenerek Orta Doğu’ya yayılan, halkların, reform ve demokrasi arzuları neticesinde ayaklanmaları Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Bu ayaklanmaların yaşanmasında coğrafyanın zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen halkların fakirlik ve işsizlikle mücadele etmeleri önemli bir faktör olmuştur. Özellikle üniversite öğrencilerinin sosyal medya platformlarını aktif kullanması, ayaklanmanın Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar olan geniş bir coğrafyada yayılmasını sağlamıştır. Arap Baharı, Suudi Arabistan, Fas, Ürdün ve Cezayir’de küçük çapta reformlara, Libya ve Suriye’de iç savaşla birlikte dış güçlerin müdahalesine, Mısır, Tunus ve yine Libya’da hükümetlerin devrilmesine neden olmuştur.
Sonuç
SSCB’nin dağılmasının ardından ideolojik bağlılıkların azalması ABD merkezli küreselleşmenin önünü açmıştır. Komünizmin etkisini yitirmesi, Çin gibi sosyalist ülkelerin daha ılımlı ekonomik politikalar izlemesi komünizm tehlikesinin ortadan kalktığının bir göstergesidir. Komünizmin bıraktığı boşluğun yerine, Amerikan kapitalist düzeni küreselleşme ile tüm dünyaya hızlıca yayılmaya devam etmektedir. Amerikan hegemonyasına karşı başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere çeşitli coğrafyalarda tepkiler doğmuştur.
Donald Trump ‘‘Make America Great Again’’ Sloganı
Soğuk Savaş Dönemi iki kutuplu dünyasının gelişen ekonomik güçlerle çok kutuplu yeni bir dünya düzenine doğru yol aldığı da gözlemlenmektedir. Demokrasi ve özgürlük taleplerinin gelişmemiş toplumlarda artması, bu kavramların başta ABD olmak üzere farklı güç odakları tarafından şahsi çıkarlar adına kullanılmasına olanak vermiştir. Askeri ve ekonomik açılardan Birleşik Amerika’ya rakip ülkelerin yeni sistemde belirmesi, ABD’yi rahatsız etmektedir. Başkan Donald Trump’ın ‘‘Make America Great Again’’ sloganı da bu duruma parmak basmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ABD’nin karşısında devasa bir güç olarak belirmeye başlaması, yeni bir soğuk savaş dönemi ile ilgili kaygıları da doğurmaktadır.
[irp posts=”30421″ name=”1945-1990 Soğuk Savaş Dönemi”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
AKTEL, M., GÜRKAYNAK, M. (2007). ‘‘Küreselleşen Terörizm: Bir Etkileşim Çalışması’’, Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Kongresi, Bildiriler.
ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik Kitap.
BAYIR, Ö. (2012). Uluslararası İlişkilere Giriş. İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, Ders Kitabı, İstanbul.
ÇETİNKAYA, G. (2014). ‘‘İsmet İnönü ve İkinci Dünya Savaşı’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.
DUMAN, E. (2011). ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
ERKAN, B. (2010). ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1, s. 183-194.
GÖÇER, İ., ÇINAR, S. (2015). ‘‘Arap Baharı’nın Nedenleri, Uluslararası İlişkiler Boyutu ve
Türkiye’nin Dış Ticaret ve Turizm Gelirlerine Etkileri’’, Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 10, s. 51-68.
HASER, D. (2018). ‘‘Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı: Soğuk Savaş Sonrası Dönem Güvenlik’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
KADERLİ, Y., KÜÇÜKKAYA, H. (2012). ‘‘2008 Dünya Finansal Krizi Sonrası Türkiye Ekonomisinde Yaşanan Gelişmelerin Bazı Ülkelerle Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi’’, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 12, s. 85-96.
KIRAN, A. (2008). ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 19-36.
KURT, S. (2014). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Orta Doğu Politikası’’, Tarih Okulu Dergisi, Yıl: 7,
Sayı: 19, s. 167-196.
ÖZUĞURLU, M. (2005). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Değişen Dünya Koşulları ve Yeni Uluslararası Konjonktürde ABD’nin Yeri’’, Yayınlanmış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
POLAT, D. (2020). ‘‘Kuruluşundan Çöküşüne Milletler Cemiyeti Sistemi’’, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 76, s. 1950-1967.
SANDER, O. (2014). Siyasi Tarih: 1918-1994 (24. bs.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
SUR, M. (2013). ‘‘Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Gelişimi ve Geleceği’’, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi, Prof. Dr. Aydın Zevkliler’e Armağan, Cilt: 3, Sayı: 8, s. 2535-2550.
YALÇINER, S. (2006). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Terörizmin Dönüşümü ve Terörizmle Mücadele’’, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 4, s
DİPNOT
Oral Sander, Siyasi Tarih: 1918-1994, 24. bs., İmge Kitabevi, Ankara, s. 224.
Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 121.
Doğan Şafak Polat, ‘‘Kuruluşundan Çöküşüne Milletler Cemiyeti Sistemi’’, Elektronik Sosyal Bilimler
Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 76, s. 1954.
Abdullah Kıran, ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science,
Cilt: 3, Sayı: 6, s. 34.
Erhan Duman, ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’,
Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, 2
s. 51-62.
Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 135.
Gürdal Çetinkaya, ‘‘İsmet İnönü ve İkinci Dünya Savaşı’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül
Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2014, s. 27.
B. Aça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında
Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 1, s. 185.
Melda Sur, ‘‘Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Gelişimi ve Geleceği’’, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi,
Prof. Dr. Aydın Zevkliler’e Armağan, Cilt: 3, Sayı: 8, s. 2536-2539.
Serhan Yalçıner, ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Terörizmin Dönüşümü ve Terörizmle Mücadele’’, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 4, 2006, s. 102.
Demet Haser, ‘‘Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı: Soğuk Savaş Sonrası Dönem Güvenlik’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 44-46.
Selim Kurt, ‘‘Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Orta Doğu Politikası’’, Tarih Okulu Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 19,
s. 176-177.
⦁ İsmet Göçer, Sertan Çınar, ‘‘Arap Baharı’nın Nedenleri, Uluslararası İlişkiler Boyutu ve Türkiye’nin Dış Ticaret ve Turizm Gelirlerine Etkileri’’, Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi,
1980-1988 yılları arasında yaklaşık sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nda bir milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, iki milyondan fazla insan da yaralanmıştır. Savaş yaklaşık 150 milyar dolarlık hasara yol açmıştır. Savaş, yenişemeyen iki ülkeyi de yıpratmış ve her iki ülkede de ağır yıkımlara sebep olmuştur. 1980 yılının eylül ayında başlayan savaş, her iki ülkenin de Bileşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararını kabul etmesiyle, 1988 yılının ağustos ayında sona ermiştir. İran ve Irak’ın sınırını oluşturan Şattü’l Arap suyolu, Dicle ve Fırat Nehirlerinin birleşmesiyle meydana gelmektedir. 1970’li yılların başlarından itibaren iki ülke arasında gerilmeye başlayan ilişkilerin temel sebebi, daha öncelerden beri mevcut olan sınır anlaşmazlığına yani suyoluna dayanır. Irak’tan önce de suyolu Osmanlı İmparatorluğu ve Safevi İmparatorluğu arasında sınır anlaşmazlıkları doğurmuştur. 1937 yılında İran, Irak, Türkiye ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Antlaşması görüşmelerinde İran ve Irak masaya oturarak sınır antlaşması imzaladılar.
İran İstediğini Alamadı
Ancak antlaşma sonrası dönemde Irak’ta yönetimin darbelerle sık sık değişmesi İran’a yeni taleplerde bulunma fırsatı verirken, II. Dünya Savaşı’nın yaşanması da imzalanan antlaşmanın uygulanmasını güç hale getirdi. Sınır antlaşması devam ederken İran’ın Hürmüz Boğazı’nda Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait Ebu Musa, Küçük Tunb ve Büyük Tunb adalarını 1971’de işgal etmesi de Irak’ın menfaatlerini tehdit etti. İran bu adaları işgal ederken kıta sahanlığını genişletip petrol rezervlerini elde etmek ve adalara sahip olarak boğazdaki gemi trafiğini kontrol etmek istiyordu. Ancak İran’ın bu faaliyetleri karşısında Irak, İran sınırları içerisinde bulunan Huzistan bölgesindeki Arapları kışkırttı.
OPEC
İran hem o bölgedeki kışkırtmayı önledi hem de Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlere silah ve cephane yardımı yaparak Mustafa Barzani’yi destekledi. İki ülke arasındaki bu gelişmeler 1975 yılında Cezayir’de düzenlenen OPEC Zirvesi’nde çözüme kavuşturuldu. 1979 yılına kadar sınır sorunu rafa kaldırılsa da, İran’ın tatmin olmaması ve Emirliklere korku salması, körfezdeki ülkelerin Irak’a yakınlaşmasına sebep oldu.
Yıkılan Rejim ve Sonrası
1979 yılında İran’da şah rejimini devrilerek Ayetullah Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. İsrail ve Mısır arasında 1948 yılından beri kesintili olarak devam eden savaş da aynı yıl imzalanan anlaşma ile sonlandırıldı. Mısır’ın İsrail ile barış yapması, Arap ülkelerini sinirlendirdi ve onların Mısır’ı dışlamalarına sebep oldu. Mısır’ın Arap dünyasından dışlanması, Arap dünyasında lider boşluğu oluşturdu. Irak, Suriye ve Suudi Arabistan liderlik için kolları sıvayan ülkelerdi. İran’ın devrim ihracı politikaları ise liderliğe aday ülkelere karşı tehdit oluşturmaktaydı. Mısır’ın yerini almak isteyen Irak, arkasına Amerika Birleşik Devletleri’ni almak maksadıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesini sert bir dille kınadı ve İsrail’le olan diplomatik ilişkilerini tekrar kurdu. Humeyni yönetiminin politikaları da ABD’yi Irak ile iyi ilişkiler kurmaya yöneltti.
Hassan Al Bakr ve Saddam Hussein
Hasan el-Bekr’den iktidarı devralan Saddam Hüseyin ABD ile ilişkilerini sağlama aldıktan sonra parlamentoda yaptığı konuşmasında Cezayir Antlaşması’nın o günün şartlarında zorla kabul ettirildiğini, Şattü’l Arap’ın Irak’a ait olduğunu ve İran’ın sınır ihlalleri gerçekleştirdiğini belirtti. Konuşmasından birkaç gün sonra 22 Eylül 1980’de İran’a savaş ilan edildi. İran’ın Cezayir Antlaşması’na uymadığı gibi Kürdistan Demokrat Partisi’ne yardım yapması, sınır çatışmalarını tahrik etmesi, antlaşma gereği Irak’a verilmesi gereken sınır bölgelerinin verilmemesi gibi durumlar savaş nedenleri olarak açıklandı. Savaş kararının alınmasından sonra Arap-Acem düşmanlığı tekrardan körüklendi. Saddam Hüseyin, gelişmiş ülkelerin İran’a destek vermeyeceğini ve kısa süre içinde İran’ın yenileceğini düşünüyordu. Humeyni’nin Irak’ın doğusundaki Şiiler açısından kutsal kabul edilen Kerbela ve Necef’te on üç yıl yaşaması ve bu bölgelerin İran’a ait olması gerektiği görüşü, nüfusunun yarısından fazlasını Şiilerin oluşturduğu Irak’ı tedirgin etmekteydi. Irak’ın bu savaşı kazanması ayrılıkçı görüşteki Şiilere gözdağı vermek adına önem teşkil etmekteydi. Irak, İran’ı etkisiz hale getirerek Hürmüz Boğazı’nda hâkimiyet kuracak, petrol gelirlerini arttıracak, Kürtlere verilen desteği kesecek, Şiileri yatıştıracak ve sınır sorununu çözecekti. İran’ın silahlı kuvvetlerinin devrim sonucu yeterince hızlı organize olamamaları, ordudan terhis edilen komutanların eksikliğinin hissedilmesi gibi çeşitli durumlar savaşın başlarında Irak’a üstünlük sağladı ve Irak adına olumlu gelişmeler yaşandı. Ancak İslami inanç, milliyetçilik ve devrimci ruh gibi manevi özellikler İran’ın hızlıca toparlanmasını sağladı. İran’ın savaştaki amacıysa Irak’ta Şii merkezli İslami bir cumhuriyet kurmaktı.
ABD Tedirgin Oldu
Arap devletlerinden savaş boyunca İran’ı destekleyen iki devlet, Hafız Esad’ın yönetimindeki Suriye ve Arap liderliğini Irak’a kaptırmak istemeyen Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya olmuştur. Ürdün ve Mısır, Suudi Arabistan ve Kuveyt Irak’ı desteklemişlerdir ve savaş boyunca çeşitli yardımlarda bulunmuşlardır. Körfez ülkeleri; Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, BAE, Bahreyn ve Umman, körfezde beliren Şii tehdidine karşılık daha savaşın başında Körfez İşbirliği Konseyi’ni kurmuşlardır.
Körfez İşbirliği Konseyi
Türkiye savaşın başından sonuna kadar aktif olarak tarafsızlık politikası izlemiştir. Zaman zaman Türkiye’nin iki devlet arasında arabulucu olması istenmişse de tarafların tutuculuğu buna müsaade etmemiştir. İslami radikalizmin ve Şii otoritesinin Orta Doğu’daki petrol yatakları üzerinde yaygınlaşması karşısında Avrupalı devletler Irak’ı desteklemişlerdir. Orta Doğu’daki petrol arzının büyük bir kısmının Avrupalı devletlere ihraç edilmesinin bu tutumda önemli rolü vardır. Sovyetler Birliği, körfezde oluşabilecek bir Amerikan tehdidine karşılık İran’la ilişkilerini geliştirmeye çalışsa da süreç yeterince hızlı işlememiştir. İki devlet arasında savaş çıkması ABD’yi Orta Doğu petrolleri bakımından tedirgin etmiştir. ABD, tedbir ve gerektiğinde müdahale edebilecek Hızlı İntihal Kuvvetleri olarak adlandırılan iki yüz bin kişilik acil müdahale kuvvetinin teşkiline 1981 yılında karar vermiştir. İran’ın Suudi ve Kuveyt menşeili petrol tankerlerine saldırı düzenlenmesi ABD’nin körfeze yerleşmesine sebebiyet vermiştir. Belli bir süre petrol gemileri ABD donanması eşliğinde taşınmıştır. İran’ın Çin’den aldığı füzelerin tankerlere karşı kullanılması da ABD-Çin ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. 1988 yılından itibaren de ABD, bölgedeki bazı İran petrol platformlarını bombalamıştır.
3 Temmuz 1988 tarihinde ABD donanmasının İran yolcu uçağını düşürmesi üzerine Irak ve İran, 20 Temmuz 1987’de, Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararı kabul ederek savaşı sonlandırmışlardır. Uluslararası arenada yalnız kalan İran, ABD’nin bölgeye yaptığı müdahale sonucu kararı kabul ederek barış yapmak zorunda kalmıştır. Güvenlik Konseyi’nin kararı, iki tarafın savaştan önceki statükosuna dayanarak barış yapılmasını öngörmüştür. Kısacası savaştan galip çıkan olmamıştır. 1990 yılında Saddam’ın İran’a 1975 Cezayir Antlaşması’nı kabul ettiğine dair gönderdiği mesaj da savaşın ne kadar anlamsız olduğunu gözler önüne sermiştir. Uluslararası arenadaki egemen güçlerin stratejik çıkarları adına yoğunlaştığı Orta Doğu’da Türkiye’nin menfaatleri çoktur. Enerji uğruna savaşların yaşandığı ve hâkimiyet haritasının sürekli değiştiği coğrafyada, yaşayan halkların gelecekleri de egemen güçlerin elindedir. Yakın tarihte gerçekleşen Irak-İran Savaşı, Körfez Savaşları bu sebeplerle yaşanmıştır.
Körfez Savaşı
Yaşanan bu savaşlar Türkiye’yi ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri açılardan etkilemiştir. Türkiye açısından yoğunlukla Irak’ın Musul ve Kerkük şehirlerinde yaşayan soydaş Türkler önemlidir. Burada yaşayan Türkler, Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikası gütmesinin temel sebebidir. Ayrıca Körfez Savaşı’ndan sonra terör örgütlerinin Irak’ın kuzeyine doğru yerleşmeleri bölgeyi daha da hayati kılmaktadır. Irak-İran Savaşı’nın yaşandığı 1980-1988 yılları Türkiye açısından sorunlu zamanlardadır. Cumhuriyet tarihinin en kötü ödemeler dengesi krizinin doğurduğu ekonomik bunalımlar ve bununla eş zamanlı gerçekleşen iç siyasal krizler bu dönemde yaşanmıştır.
Savaşın başladığı 1980 yılı Türkiye’de ihracata dayalı sanayileşme reformunun yaşandığı bir yıldı. Savaşan her iki ülkenin Türkiye’ye sınırının olması, Batılı ülkelerin pahalı ürünleri yerine ucuz Türk mallarının bu iki ülkede satılmasına olanak sağlamıştır. 1985 yılıyla birlikte Türkiye’nin Irak’a olan ihracatı 961 milyon dolara ulaşmıştır. Bu rakam o dönem için Türkiye’nin toplam ihracatının %12’sini oluşturmaktaydı. 1980 öncesi dönemde ise aynı rakam 135 milyon dolarken, ihracattaki payı sadece %4,6’ydı. Savaş sürmekteyken Kerkük Yumurtalık ikinci petrol boru hattı tamamlanmıştır. Türkiye bu boruların ekonomisi için büyük önem arz ettiğini düşünerek İran’ı bu hatlara zarar vermemesi adına uyarmıştır.
Kerkük Yumurtalık Boru Hattı
Savaş sonrasında Saddam’ın Türkiye’nin Irak’a yüksek fiyat uyguladığını düşünmesi ve Türkiye’nin Irak’a verdiği kredi miktarını arttırmaması, Irak’ın Türkiye’den ithalatını azaltmıştır. Buna bağlı olarak Türkiye’nin ihracatı Körfez Savaşı öncesi ciddi miktarlarda gerilemiştir. Irak-İran Savaşı’nın bunların dışında Türkiye’ye ciddi maliyetleri de olmuştur. Irak yönetiminin Kuzey Irak’ta otoritesinin zayıflaması bölücü terör örgütü PKK’nın bu bölgeye yerleşmesine ve sınırın diğer tarafındaki Türk güçlerine yönelik terör saldırıları düzenlemesine imkân vermiştir. Bölgedeki otorite eksikliği, savaş sonrasında Türkiye ve bölge için ciddi sıkıntılara neden olmuştur. 1988 yılında 60 binden fazla mülteci Türkiye’ye göç etmiştir. Her ne kadar bir kısmı zorla geri iade edilse de Kürt mülteci sorunu Türkiye’nin başını ağrıtmıştır.
Sonuç
Türkiye, Irak-İran Savaşı’nda tarafsızlığını korumuştur. Kendi içerisinde yaşadığı sıkıntılar aktif müdahil olmasına engel teşkil etmiştir. Savaş, I. ve II. Körfez Savaşları’nı doğurmuş ve bölgenin istikrarsız kalmasına neden olmuştur. ABD’nin bölgeye yerleşerek Türk askeri üstlerini kullanması iç siyasette çeşitli tartışmalar yaratmıştır. Günümüzde dahi bölgede yaşananlar Türkiye için güvenlik sorunları doğurmaktadır. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi de bu savaşların sonucunda, otorite eksikliğinin sonucu Türkiye sınırında kendisine yer edinmiş ve çeşitli ülkelerden destek görmüştür. Yönetimin Irak’tan bağımsızlığını ilan etme amacı zaman zaman gün yüzüne çıkmaktadır ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmektedir.
[irp posts=”7687″ name=”ABD ve İran’ın Askeri Güçleri”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kaynaklar
ABDULLAH, T. (2019). ‘‘1979-2003 Yılları Arasında İran-Irak İlişkileri’’, Journal of
DENGE, Sayı: 6, s. 59-110.
ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik
Kitap.
YAYCI, C. (2019). ‘‘Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri’’, Güvenlik Stratejileri
Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 30, s. 331-352.
YILMAZ, T. (2019). Uluslararası Politikada Orta Doğu, (5. bs.) Ankara: Barış Kitabevi.
Dipnotlar
Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 653.
Tahseen Abdullah, ‘‘1979-2003 Yılları Arasında İran-Irak İlişkileri’’, Journal of DENGE Sayı: 6, 2019, s. 2-4.
Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Orta Doğu, Barış Kitap, Ankara, 2019, s. 245-247.
Türel Yılmaz, a.g.e., s. 247-249.
A.g.e., s. 249-250.
Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 655-657.
Türel Yılmaz, a.g.e., s. 252-253.
Cihat Yaycı, ‘‘Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri’’, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 30, s. 333.
A.g.e., s. 334.