Özal Dönemi Türk Dış Politikası: Revizyonizme Açılan Kapı

Özal dönemi, Türkiye ekonomisindeki dikkat çekici liberalleşme sürecine vakıf olmuştur. Bununla birlikte, bu liberalleşme ve dışa doğru genişleme ekonomi ile sınırlı değil, aynı zamanda siyasi düzeyde de benzer bir genişleme bulunmaktadır. Türk siyasetinde kimliğin daha İslami vizyona doğru yükselmesi, ancak aynı zamanda Batıya olan yönelimlerin de sürdürmesi, Türkiye’nin hem ABD ve Avrupa’dan oluşan Batı bloğu hem de Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve Orta Asya’dan oluşan İslam dünyası ile etkileşim yaratmasına olanak tanıyor. Sovyet yönetimi altında olan ama aynı zamanda aynı atalara sahip yüksek Müslüman nüfusa sahip, Türk kökenli bir Orta Asya cumhuriyetler silsilesi de Türkiye için yeni bir güç alanı oluşturmuştur. Ayrıca 1983-1993 dönemi, Türkiye’nin küresel ölçekte ilk revizyonizm yaratma girişimidir.

1980 Darbe Döneminden Bir Görünüm

Bu yazıda Özal’ın yıllarını dönemselleştirmeye çalışacağım. 1983-1989 arasındaki ilk dönemde, darbenin ardından Türk ekonomisinin hızla liberalleşmesi nedeniyle dış politikada daha az faaliyet gördük. Türkiye’nin revizyonizme yönelik temel girişimleri 1989-1993 yılları arasında Özal’ın başkanlığı döneminde gerçekleşti. Ekonomik düzeyde, 1970’lerde yaşanan durgunluk nedeniyle daralan Avrupa pazarlarının Türkiye’yi neo-Osmanlıcılık ve oportünizm koşulları altında daha revizyonist, piyasa odaklı politikalara ittiğini iddia edeceğim. Bu ekonomik düzey, Türkiye’nin yılda yaklaşık %5 büyüme hızı yakaladığı ve ekonomisini ihracata yönelik ekonomiye dönüştürdüğü bir dönemdir ve Özal’ın ilk zamanlarını müteakiben gerçekleşmiştir. Bu revizyonizmin siyasi düzeyi ise açıklayacağım uluslararası ortam nedeniyle Özal’ın başkanlığı döneminde 1989-1993 döneminde gerçekleşti. 1983 ve 1989 yıllarında Türkiye, çeşitli nedenlerle ülke içinde büyük bir liberalleşme sürecine tanık oldu. Öncelikle ülkenin ekonomik iyileşmesi için bu süreç gereklidir. 1973 petrol krizi nedeniyle net enerji ithalatçısı olan Türkiye ekonomisi, yeterli enerjiye erişebilmek için büyük ölçüde dış krediye bağımlıydı, ancak iç siyasi hedefleri ve IMF’nin Türkiye ekonomisi üzerinde uygulamasını istediği iktisadi politikalar uyuşmuyordu. Askeri darbenin ardından ordunun uyguladığı 24 Ocak kararları ile beraber, bu kararlar Özal tarafından hazırlanmıştır, Türk ekonomisi ordunun kontrolünde serbestleşmeye başlamıştır. 1983 seçimleriyle Anavatan Partisi ve Özal iktidara geldi ve bu kredileri ve yabancı yatırımı kazanmak için Türk serbestleşmesi hızlandı. Öte yandan, bu liberalizasyon başka bir nedenle gerekliydi. 1960’ların iyi koşullarında Anadolu sermaye grupları yükseldi ve 1970’lerde önemli bir siyasi faktör haline geldi. Bu grup ise coğrafi konumu ve Türkiye’nin siyasi merkezine uzaklığı nedeniyle 1970’lerin siyasi ortamından daha az etkilenmiştir.

Ayrıca bu grup, mallarını, hizmetlerini ve mallarını ihraç etmek için yeni pazarlar talep etti. 1973-1975 durgunluğu nedeniyle Avrupa pazarları yetersizdi, bu durgunluk nedeniyle Avrupa pazarları daraldı ve ayrıca 1984 ile 1989 arasında Türkiye’nin AT’ye katılma yönündeki çeşitli girişimleri reddedildi. Bu nedenle Avrupa pazarları çoğunlukla İstanbul merkezli büyük burjuvazi tarafından kontrol edildi.

Avrupa pazarlarında Anadolu sermayesine yer yoktu (Balkan, Balkan, Öncü: 2015). Bu anda Anadolu sermayesi gözünü Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine çevirmiş ve o bölgeye yatırım yapmaya başlamıştır. Bu nedenle, Özal hükümetinin ilk döneminde, AT ile ilişkiler istikrar kazandı, ancak Ortadoğu ve Afrika bölgesi ile ilişkiler arttı ve çoğunlukla sorun çözmeye ve Türkiye’nin bölge üzerindeki etkisinin yollarını açmaya dayanıyordu. Fakat Türkiye ile diğer Ortadoğu ülkeleri arasında çeşitli sorunlar vardı. Birincisi, 1960’lardan beri Türkiye, Suriye ve Irak’ın sorunu olan su meselesi, Irak ve Suriye devletleri Fırat ve Dicle nehirlerinin ortak kaynak olduğunu ve üç ülke arasında paylaşıldığını savunurken, Türkiye nehirlerin Türk kesiminde mutlak egemenliğini vurgulamaktaydı (Oran:2010). Öte yandan, Türkiye’nin Atatürk Barajı’nı yapmasının ardından Suriye, Suriye İstihbaratının kontrolü altında 1978’den beri Suriye’ye çıkan PKK ve Abdullah Öcalan’a desteğini artırdı. Bu nedenle Türkiye, Suriye’ye yeterli miktarda su bırakma sözü vermiştir. Öte yandan dönemin belki de en büyük gücü olan Irak’ın Türkiye ile Suriye gibi çok çatışmalı ilişkileri var. İran-Irak savaşı sırasında Türkiye pasif bir pozisyon aldı ancak Irak’a da karşı çıktı ve Halepçe Katliamından sonra gelen Kürt mültecileri geri vermeyi reddetti.

Halepçe Katliamı

Bu tepkinin ardından Irak, Türk kuvvetlerinin Irak’ın sahip olduğu dağlarda haydut örgütlerini avlamasını sağlayan “Sıcak Takip” anlaşmasını askıya almıştır (Oran: 2010). Bununla birlikte, bu askıya almanın reelde hiçbir anlamı yoktur, çünkü 1990’larda Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK tehdidinin zirvesinde olduğu yıllarda, büyük sınır ötesi operasyonlara girişecektir. Bu süre zarfında bir diğer büyük güç olan İsrail, Filistin meselesi nedeniyle Türkiye ile ilişkilerini bozmuştur (Oran:2010). 1988’de Türkiye Filistin’i tanıdı ve bu dönemde İsrail karşıtı ve Filistin yanlısı kamuoyunun da var olması ilişkilerin bozulmasında önemli bir etkendir. İran, dönem boyunca Türkiye için, özellikle Anadolu sermayesi için önemli bir pazar ve Humeyni’nin ölümü, İran ile Türkiye arasındaki ikili ilişkileri mümkün kıldı. Tüm bu dış politika faaliyetleri hakkında bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Birincisi, Türkiye’nin dış politika faaliyeti, yeni kurulan ihracata dayalı ekonomisi ve yükselen Anadolu sermayesi, “yeşil sermaye” olarak da bilinen, pazar arayışı ile bağlantılıydı. İkinci olarak, Türkiye’nin siyasi alanında Avrupa’dan bölgesel güce yönelik bir yeniden yapılanma yaşandı. Bu neo-Osmanlıcılık etkisi olarak görülebilir. Ekonomik düzeyde Türk revizyonizmi bu dönemde kendini gösterdi. Örneğin Türkiye-Suriye ticari ilişkilerine bakarsak, 1987 ve 1988 yıllarında 60,6 milyon USD ihracattan 142,9 milyon USD ihracat kapasitesine büyük sıçrama gördük [1]. Ayrıca, Özal hükümeti nezdinde Irak’la ekonomik düzeyde ilişkiler enerji ve ulaşımına dayanıyor. Özal hükümeti sırasında iktisadi bir yayılma “spill-over” meydana geldi; 1982 ve 1986 yılları arasında Irak, Türkiye’nin en büyük beş alıcısından biri oldu, bu nedenle, 1990’lar geldiğinde, Irak, Türkiye’nin 3 milyar dolara eşit olan toplam ihracatının yüzde sekizini elinde tutuyordu [2].

OPEC Krizi

Özetle, Türkiye dünya ekonomisini entegre etmek için büyük bir liberalleşme projesine girdi, dahası bu dönemde Anadolu sermayesi, bir yandan dünya ekonomisine entegrasyon talep eden önemli bir ekonomik güç haline geldi. Avrupa piyasalarının OPEC krizinden dolayı 1973-1975 durgunluğu sırasında zaten dışlanan Anadolu Sermayesi, Türkiye’nin üyelik başvurularının reddedilmesiyle beraber daha fazla katılım yolundan uzun ve orta vadede dışlanmıştır.

Türkiye ekonomisi yeni bir pazar arayışı için yüzünü Ortadoğu ülkelerine çevirdi. Bu alanda üç büyük güç var; İsrail, Irak, Suriye. Filistin meselesi ve Filistin topraklarının işgal edilmesi nedeniyle İsrail ile ilişkiler bozulurken, Irak ve Suriye ilişkilerinin bir başka noktası vardı. Öte yandan her iki ülke ile ulusal düzeyde devam eden bir antagonizma var iken, her iki ülkeyle ekonomik ilişkiler de yükseliyor. Suriye ile ilişkiler su sorununun çözülmesinden sonra sakinleşmiş, ticarette büyük bir artış yaşanmıştır. Öte yandan Irak ile ilişkiler başlangıçta sorunludur çünkü Irak, bölgede Türkiye ile rekabet edebilecek tek yarı-çevre ülkesidir. Bu nedenle Saddam’la ilişkilerin çoğu zaman soğuk ve yüksek tansiyonlu olmuştur. Bununla birlikte, her iki ülke de büyük ölçüde birbirine bağımlıydı, Türkiye enerji ve pazar için Irak’a ihtiyaç duyuyordu, Irak ise Türkiye’ye muhtaçtı çünkü bölgedeki yalnızlığı nedeniyle petrolünü dış pazarlara satmanın tek yolu buydu. Bu karşılıklı bağımlılık, her iki ülkenin de ticaret hacmini artırmasına neden oldu. Dönemin bir diğer ve sembolik olarak da en önemli özelliği, Ortadoğu’da barışı teşvik etmek için Türkiye’den Körfez ülkelerine ve İsrail’e su taşımayı hedefleyen Barış Suyu projesiydi.

Barış Suyu projesi

Ancak proje hiçbir zaman gerçekleştirilmedi, projenin amaçları ve Türkiye’nin bu türden ulusal sınırların ötesinde büyük bir proje planlaması, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak emellerini gösterdi. Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, 1989-1993 yılları arasında Türk siyasal faaliyeti büyük ölçüde arttı. Bunun uluslararası ve yerel nedenleri var. Uluslararası düzeyde en önemli konu Sovyetler Birliği’nin dağılmasıydı.

Sovyetler Birliği’nin sonu, iki kutuplu soğuk savaş siyasetinin sona ermesi anlamına geliyordu ve dünya siyasetinde tek kutuplu ABD hegemonyasına yolu açılmıştı. Bu dönemde ABD etkisi altında demokratik ve liberal değerler ortaya çıktı. Türkiye, Sovyetler Birliği’nin İslam ülkeleri tarafından jeopolitik olarak sınırlandırılması olan Carter’ın yeşil kuşak projesi gibi, bu yeni Amerikan sistemi için önemini sürdürdü ve bu dönemde ABD tarafından desteklenen Türkiye, yüksek yoğunluklu siyaset yoluyla yükselen bir bölgesel güç haline geldi (Hale: 2013). Bu siyasi aktivizmin iki önemli örneği vardır; Körfez Savaşı ve Sovyetler ’in dağılmasının ardından Orta Asya’da yeni doğan Türk devletleriyle ilişkiler. Körfez Savaşı sırasında Özal, Türk Silahlı Kuvvetleri, muhalefet partileri ve hatta dışişleri bakanı ve başbakanı tarafından eleştirilen tek kişilik dış politika girişimini mümkün kılmak için cumhurbaşkanlığı nüfuzunu kullandı. Özal’ın planı basitti; Koalisyon güçlerinin bölgedeki ABD gücünden olabildiğince yararlanmasına yardımcı olmak ve ayrıca Musul ve Kerkük’ü yeniden elde etmek. Bu iki tarihi Türk kenti petrol kaynakları bakımından zengindi ve bu onları Özal’ın mutlak hedefi haline getirdi. Yine de Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve muhalefet partilerinin kısıtlamaları nedeniyle bu plan hiçbir zaman gerçekleşmedi. Öte yandan Türkiye, Irak-Türkiye sınırına asker konuşlandırarak koalisyon güçlerine desteğini sürdürmüş ve koalisyon güçlerinin İncirlik Hava Üssü’nü kullanmasına izin vermiştir (Zürcher, Gönen: 2000).

İncirlik Üssü

Ancak yine de Türkiye’nin Irak’a yönelik BM Yaptırımları kapsamında Kerkük-Yumurtalık boru hattının kapatılması nedeniyle önemli zararları vardır. Böylece Türkiye bu dönemde Kuzey Irak’taki Kürt yetkililerle istikrarlı ve sürekli ilişkiler kurdu ve Irak üzerinde bir nüfuz alanı hedefledi. Ayriyeten Türkiye, tarihinde ikinci sınır ötesi harekâtını bu dönemde konuşlandırmıştır. Irak’ın zayıflaması, Özal’ın gözünde Türkiye’nin güçlenmesi anlamına da geliyor çünkü daha önce de söylediğim gibi, Irak bölgesel hegemonya için bölgedeki tek rakipti. İkinci önemli konu, Orta Asya’da Türki Cumhuriyetlerin yükselişiydi. Doğal kaynaklara dayanan yeni jeopolitik çıkarlar nedeniyle Orta Asya, ABD için çok önemliydi (Brzezinski; 1997). Böylece bu dönemde Türkiye’nin temsil ettiği Müslüman çoğunluk nüfusta yerleşen laiklik, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi sütunlarına dayanan Türk modeli yönetişim Orta Asya ülkelerine tanıtıldı. Bu model, İran’ın bölge üzerinde olası ilerleyişini önlemek için çoğu Batı ülkesi tarafından desteklenmiştir. Bu anlamda Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak jeopolitik rolü bir kez daha ortaya çıktı. Bu iki önemli örnek, Türk revizyonizminin ekonomik bir alandan çok aktif dış politikalar etrafında şekillendiğini göstermiştir. Sonuç olarak, Türkiye’nin Özal dönemindeki aktif dış politikası iki nedene dayanmaktadır. 1983-9 arasında, bu aktivizm için uluslararası meseleden çok iç dinamikler daha önemliydi. İhracata dayalı ekonominin liberalleşmesi ve dönüşümünden sonra, Avrupa’da 1973-5 resesyonu nedeniyle yeterli pazara sahip olmayan yerli Anadolu sermayesi, Irak ve Suriye dahil olmak üzere Ortadoğu’da yeni pazarlar aradı.

Türk dış politikası bu pazarları etkilemek için bölge ülkeleriyle su sorunu gibi eski sorunların çözümünü ya da Arap-İsrail çatışması ve Irak-İran Savaşı gibi bölgesel dinamiklerden yararlanmayı amaçladı. Özal’ın başkanlığı olan 1989-93 döneminde, aktif dış politika için uluslararası kaynaklar daha önemliydi. Bunun ana nedeni Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiydi. Bu dönemde Türkiye, ABD tarafından desteklenen yükselen bir bölgesel güç olarak hareket etti.

Ortadoğu konusunda Türkiye, ABD’ye bağlılığını göstermek ve bölgede Türk revizyonizmine engel olan Irak devletini zayıflatmak için Koalisyon Güçlerini aktif olarak destekledi. İkinci önemli konu, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Sovyet dağılmasından sonra yükselişiydi. Türkiye’nin nüfuz alanı talebi ve ABD’nin doğal kaynaklara dayalı yeni “büyük oyunu”, çeşitli okullar, burslar ve liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine dayanan bölge ülkelerine Türk Modelinin tanıtılması yoluyla Orta Asya’nın yollarını Türkiye’ye açarak iç içe geçti. Ne yazık ki, Özal’ın ölümünden sonra bu revizyonizm, Türkiye’nin 1999’a kadar siyasi birliğini tehdit eden üç ekonomik kriz ve PKK sorunu nedeniyle elden kayıp gitmiştir.

[irp posts=”31600″ name=”Türk Demokrasi Tarihi: Turgut Özal Dönemi Demokratikleşme Politikaları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] İstatistikler için bknz., http://www.ktu.edu.tr/dosyalar/sbedergisi_fa04e.pdf Emre Bulut, Türkiye’nin Suriye ile Dış Ticaretindeki Gelişmeler, Sosyal Bilimler Dergisi, p.149.

[2] Hande Erol, Türkiye-Ortadoğu İlişkileri (1983-1993), yayımlanmamış doktora tezi, 2008 p.67,  https://acikerisim.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/11306/220208.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Kaynaklar 

William Hale, Turkish Foreign Policy, 2013, Routledge, New York.

Neşecan Balkan, Erol Balkan, Ahmet Öncü, The Neoliberal Landscape and the Rise of Islamist Capital in Turkey, Berghahn Books, 2015.

Baskın Oran, Türk Dış Politikası 2. Cilt: 1980-2001, İletişim Yayınları, 2010, İstanbul.

Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2000, İstanbul.

Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy And Its Geostrategic Imperatives, Basic Books, 1997.

http://www.ktu.edu.tr/dosyalar/sbedergisi_fa04e.pdf Emre Bulut, Türkiye’nin Suriye ile Dış Ticaretindeki Gelişmeler, Sosyal Bilimler Dergisi, p.149.

Hande Erol, Türkiye-Ortadoğu İlişkileri (1983-1993), yayımlanmamış doktora tezi, 2008 p.67,  https://acikerisim.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/11306/220208.pdf?sequence=1&isAllowed=y
[/vc_toggle]

Bir Güvenlik Sorunu Olarak Su ve Hidropolitik

Su, dünya üzerindeki yaşamın kaynağı olarak insanlığın, doğanın ve canlıların yaşamını sürdürmesi için en temel gereksinimdir. Su aynı zamanda bütün sosyo-ekonomik gelişim ve ekosistemin devamı içinde gereklidir. Eski dönemlere bakıldığında büyük medeniyetlerin suyun etrafında oluştuğu, ticaret merkezlerinin yine buralarda yoğunlaştığı görülmektedir. İnsanoğlu için taşıdığı yaşamsal öneminin yanında su, ülkelerin varlığı, güvenlikleri, ekonomik gelişimleri açısından da büyük öneme sahip doğal bir kaynaktır. Suyun, yeryüzündeki toplam miktarının yaklaşık 1 milyar 350 milyon km3 olduğu tahmin edilmektedir. Yeryüzündeki mevcut su kaynaklarının % 97’si deniz suyu ve diğer tuzlu sulardan, geriye kalan % 3’üne yakın oranındaki tatlı suların ise % 70’ine yakını buzullardan ve % 30’u yeraltı su kaynaklarından oluşmaktadır (Şahin, 2016: 27). Belirtilen oranlara bakıldığında suyun sadece % 3 gibi az bir oranının kullanım için uygun olduğu, ülkeler ve tüm insanlar açısından bakıldığında ise su kaynaklarının dengeli dağılmadığı görülmektedir. Bu durum bazı ülkelerin suya ulaşmasının kolay olmasını ve su kaynaklarının zenginliğini ön plana çıkarırken, düğer tarafta bazı ülkeler ise su kıtlığı sorunuyla suya ulaşma konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. Su kaynakları açısından ülkeler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır (On Birinci Kalkınma Planı):

  • Su Fakirliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.000 m3 ’ten daha az.
  • Su Azlığı: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 2.000 m3 ’ten daha az.
  • Su Zenginliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8.000-10.000 m3 ’ten daha fazla.
Su Fakirliği Yaşayan İnsanlar

Bu miktarlara bakıldığında su ve su kullanımının ülkelerin politikalarına olan etkisi önem taşımaktadır. Dünya nüfusunun giderek artması ile insanların suya olan ihtiyacı da artış göstermiş ve su arzı, su talebini karşılamakta yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu durumun temel nedenleri arasında sayılacak olan iklim değişikliği sorunuyla birlikte yağışların bir önceki yıla oranla azalması söylenebilmektedir. Dünya üzerine bakıldığında yüzey ve yeraltı su miktarı en fazla Afrika ve Asya kıtalarında mevcutken, aynı zamanda su sıkıntısının yoğun olarak hissedildiği ülkeler de yine bu iki kıtada bulunmaktadır.

Su İçin Kilometrelerce Yol Yürüyen İnsanlar

Günümüzde nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme kirlilik, kıtlık, kurutulan sulak alanlar, tarımsal sulama yanlışları, küresel ısınma gibi birçok sebeple ortaya çıkan su sorunları sebebiyle su stratejik bir değer kazanmış ve güvenlik kapsamında yoğun olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bunlardan Dünya açısından belki de en önemli sorunu iklim değişikliğinin doğurduğu etkiler oluşturmaktadır. İklim değişikliğinin etkilerinin çoğu su doğal döngüsünde önemli oranda hissedilen etkilerdir. Hidrolojik döngüdeki değişimler sonucunda dünyanın birçok ülkesinde yağışların azalmasıyla birlikte su kaynakları da yok olmaya başlayacaktır. Bu nedenle suya ulaşmada birçok sorunun yaşanma ihtimali öngörülmektedir. Bu durum suya ulaşmak için insanların göç etmesiyle birlikte ülkeler arasında birçok sorunun yaşanmasına sebep olacağı öngörülmektedir.

Dünyadaki kullanılabilir su kaynaklarının çok az ve sınırlı olduğunun her gün biraz daha gündeme gelmesiyle birlikte su, son zamanlarda uluslararası kriz kaynakları içerisinde önemli sıralar da yer almıştır. Bu durum suyu uluslararası güç dengeleri üzerinde etkili bir unsur konumuna taşımıştır. Böylece suyun kıt olduğu bölgelerde sınırlı kaynaklar üzerindeki rekabet ulusların suyu bir ulusal güvenlik sorunu olarak değerlendirmelerine yol açmıştır. UNEP, FAO, WHO gibi Birleşmiş Milletler kuruluşları, Dünya Su Forumu ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlar, suyla ilgilenen kişi ve kuruluşlar, suyun 21. Yüzyılın en stratejik kaynağı haline geldiğini ifade etmektedir. Bu durum önümüzdeki yıllarda yaşanabilecek olan su kıtlığıyla birlikte suyun korunması gerekliliğiyle birlikte ele geçirilmesi konusunda savaşların yaşanabilme olasılığını arttırmıştır. Suyun kıt kaynak niteliği kazanmasıyla birlikte devletlerarasında ya da devletin kendi sınırları içerisinde bir güvenlik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Su kaynakları ile ilgili olarak ortaya çıkan olumsuz gelişmeler ve suyun dengesiz dağılımı sonucunda 1993 yılında BM Genel Kurulu her yılın 22 Mart gününü“Dünya Su Günü” olarak kabul etmiştir (Parlar, Aslantürk, 2013;75).

Dünya Su Günü

Suya ilişkin uyuşmazlıklara bakıldığında ise çoğu sınır aşan su kaynaklarından kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca su kaynaklı çatışmalar özellikle su kaynaklarının paylaşıldığı bölgelerde yaşanmıştır. Dünya nüfusunun yaklaşık %40’ı birden çok ülkenin paylaştığı ve söz konusu suların üçte ikisinde ortak su yönetimine ilişkin bir anlaşmanın bulunmadığı 263 nehir havzasında yaşamaktadır. Afrika’da, Ortadoğu’da Nil, Ürdün ve Fırat Nehirleri; Güney Asya’da İndus, Ganj ve Brahmaputra ve Amerika’da Colorado, Rio Grande ve Panama örneklerinde olduğu gibi coğrafi gerçekler, sular üzerindeki uyuşmazlıkların jeopolitik gerçeğini ortaya koymaktadır (Parlar, Aslantürk, 2013;76). Diğer yandan su, ulusların kalkınmasının temelini oluşturmaktadır. Gıda, enerji, endüstri ve diğer pek çok sektörde su temel girdi durumundadır. Düşük gelir seviyesindeki ülkelerin suya erişimleri ve kişi başına düşen su miktarı düşük olduğu gibi yüksek gelir seviyesindeki ülkelerin ise hem suya erişim oranı hem de kişi başına düşen yıllık su miktarının fazla olduğu görülmektedir.

Sonuç

Su, ulusların kendi içerisinde bir güvenlik unsuru özelliği kazanırken uluslararası platformda da stratejik bir paylaşım unsuru durumundadır. Sınır aşan sularda devletlerin kendi egemenlik alanlarında kalan kısımlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanma istekleri, aynı su kaynağını kullanan devlet veya devletleri olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Doğal olarak bu durum uluslararasında uyuşmazlıklara sebep olmaktadır. Bu uyuşmazlıklar iş birliği ile çözümlenebildiği gibi, silahlı çatışmalara da neden olabilmektedir (Körbalta, 2019,60).

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil.”

Mahatma Gandhi

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Körbalta, Hasibe (2019), Türkiye’de Yerel Su Güvenliği, Güvenlik Bilimleri Dergisi, Cilt:8, S. 1, ss. 55-84.
Parlar, Derya, Aslantürk, Oğuzhan (2013), Çevresel Güvenlik Kapsamında Su, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.
Şahin, Betül (2016), Küresel Bir Sorun: Su Kıtlığı ve Sanal Su Ticareti, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi.
T.C. Kalkınma Bakanlığı , On Birinci Kalkınma Planı (2019-2023)
Erişim; https://sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2020/04/SuKaynaklariYonetimi_ve_GuvenligiOzelIhtisasKomisyonuRaporu.pdf
[/vc_toggle]

Tarihsel Dönüşümleri ile Uluslararası Güvenlik

‘Güvenlik’ kavramı geçmişten bugüne uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez konularından birisi olmuştur. Bununla birlikte ‘güvenlik’ kavramının değişen boyutları açısından birçok düşünür fikirlerini sunmuş ve kuramlar geliştirilmiştir. Çeşitli anlamsal çıkarımlar ile birlikte farklı ideolojilerin varlığı uluslararası ilişkileri ‘devlet ve güvenlik’ veya ‘birey ve güvenlik’ gibi konularda tartışmalı bir sosyal bilimler dalı haline getirmiş bulunmaktadır. Günümüzde de güvenlik olgusu oldukça tartışmalıdır. Realizm, liberalizm ve Neo-Neo tartışmaları sayesinde savaş ve barış gibi konularda ve bu savaş dönemleri ile alakalı farklı düşünceler ortaya atılmıştır. Dolayısıyla güvenlik kavramının tarihsel süreci zamanla dönüşümler geçirmiştir. Bu konuda, Realizm ideolojisinin etkisi oldukça güçlü olmakla birlikte savunduğu fikir devlet merkezli bir sistemden ibarettir. Anarşik dünya düzeni kapsamında devletin güç kazanmak adına yapabileceği şeylerin sınırı yoktur mantığındadırlar. Hobbesçu düşünürler de tam olarak bunu desteklemektedirler. Savaşın varlığını olduğu gibi kabul edilip barışın sağlanamayacağından yanadırlar. Bunun tersi görüşte olan Kantçı düşünürler için savaş engellenebilmekte ve barışçıl bir ortam kurulabilmektedir. İki görüş arasında yerini alan Grotiusçu yaklaşımda, barış sağlanabilir ancak savaşın varlığı da reddedilemezdir. Savaş yılları boyunca güvenlik her zaman olduğu gibi önemini korumuştur. Birinci Dünya Savaşı sonucu barışı sağlamak amacı ile kurulan Milletler Cemiyeti ne yazık ki etkisini gösterememiş ve arzu edilen barış ortamı yerini savaşa açık hale getirmiştir. Bunun sebebi iki savaş arası dönemin ne kadar İdealizm görüşü kapsamına yakınlaştığı düşünülse de var olan istikrarsızlık sonucu daha büyük bir savaş patlak vermiştir. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’nda yeni teknolojilerin kullanılması ve sonucunda iki kutuplu dünyaya adım atılması yani Soğuk Savaş döneminin başlaması ile güvenliğin tekrar şekil değiştirmeye başladığı görülmektedir. Soğuk Savaş dönemi boyunca da, karşılıklı nükleer silahların varlığının devletler üzerindeki caydırıcı etkisi ve uzay yarışları gibi farklı alanlarda rekabetlerin yaşanması savaşın ve güvenliğin klasik anlamlarını yitirmesine sebep olmuştur.

John J. Mearsheimer

Neo-Realist düşünürlerce, örneğin, Mearsheimer’e göre, İkinci Dünya savaşı sonrası dönemi, devletlerin bir diğerinin hegemon güç olmaması adına güç dengesi oluşturduğu dönem olarak tanımlamaktadırlar (Bayliss, 2008, 72). Bu sebeple devletler askeri alanlarda güç gösterisi yapmanın sıcak savaş getirdiğini anladıklarından farklı alanlara kayan güvenlik sınırları çizerek birbirleriyle ilişkiler ağı kurmuşlardır. Elbette bu ağ kapsamında küreselleşmenin de büyük etkisinin olduğu ortadadır. Küreselleşme olgusunun etkisiyle çeşitli alanlara yayılan güvenlik kavramı, devletlerce korunması gereken bir stratejik alan haline gelmiştir.

Zamanın Güvenliğe Etkileri

Zamanın Güvenliğe Etkileri

Zamanla güvenlik kavramının boyut değiştirerek devlet odaklı olmaktan çıkarak daha küresel alanlara sıçradığı görülmektedir. Bunun yanında bireye inen güvenlik eksenleri de önem kazanmaya başlamıştır. Eleştirel güvenlik teorisyenleri tarafından bireylerin ancak özgürleştiğinde güvenliğin sağlanabileceği savunulmuştur. Robert Cox, eleştirel bir düşünürdür ve bu konuda devlet yerine birey odaklı olunması gerektiğini savunmaktadır (Bayliss, 2008, 81). Bunun dışında alternatif yaklaşımlardan olan Post Modernist düşünürler için, uluslararası sistem artık söylemler üzerinden şekillenmeye başladığı kabul görmektedir. Günümüze yakın dönemlerde yaşanılan olaylar neticesinde güvenliğin tekrar boyut değiştirdiği görülmektedir. Örneğin, bir iletişim ve bilgi çağı olarak adlandırılan zamanda yaşanılmaktadır. Bunun yanında küreselleşmenin zamansal ve boyutsal sınırsızlığı nedeniyle devletlerin karşılıklı bağımlığının son derece artması artık farklı güvenlik problemlerini beraberinde insanlığın önüne sermektedir. Göç, terörizm, uluslararası organize suç örgütleri, siber saldırılar gibi ciddi küresel etkileri olan sorunlar mevcuttur. Bunun yanında, 2020 yılı için beklenilen küresel sorunların açıklandığı Davos Zirvesi’nde ilk on problem öne sürülmüştür.

Davos Zirvesi

Bu problemler arasında, şu an insanlığın maruz kaldığı Kovid-19 salgın hastalık problemi son sırada yer almaktadır. Devletlerin öngörülmesi zor durum olarak sunduğu saldın hastalıklar konusu, 2020 yılında küresel boyutta tüm devletlerin tek odak noktası olmuştur. Bunun sebebi devletlerin ve diğer aktörlerin tahmin yeteneğinin henüz tam olarak işleyememesidir.

Güvenlik açıklarının kapatılması adına devletler, geleceğe dair belirsizlik halini ortadan kaldırmak istemektedir. Bu sebeple devletler gelecek hakkında daha çok tahmin edebilmek ve olabilecek olaylar karşısında önlemler alabilmek istemektedirler. Bunun çözümünü ise daha çok bilgi sahibi olmakta aramaktadırlar. Günümüzde devletler bu gibi olayların önüne geçmek adına politikalarını çeşitli güvenlik aşamalarından geçirmektedirler. Yarının bu denli belirsiz olması hem devletler hem de bireyler açısından bir güvensizlik ortamı yaratmıştır. Bu güvensizlik ortamı neticesinde devletler içe kapanık olmaya başlayarak politikalarını ulusal güvenlik çerçevesinde geliştirmeyi seçmişlerdir. Küreselleşme olgusunun sınırsız büyümesindeki göze çarpan azalışın sebebi de budur.

Sonuç

Güvenlik, geçmişten bu yana uluslararası sistemde yer alan aktörler tarafından en önemli olgu olarak ortaya çıkmıştır. Güvensizlik ile baş etmek adına çeşitli politikalar üretilmiştir. Kimi zaman savaş kimi zaman barış ortamı ‘güvenlik ve güvensizlik’ sebebiyle oluşmuştur. Savaş zamanlarında farklı güvenlik algıları uluslararası sistemi etkilemiştir. Sıcak savaşın yaşanmadığı dönemlerde de yine farklı açılardan güvenlik kavramına yaklaşılmıştır. Gerek politikacılar gerekse düşünürler olsun güvenliğe değişik biçimlerde yorumlar getirerek uluslararası sistemde yerlerini almışlardır. Günümüz açısından bakılacak olursa, karmaşık kanalların olduğu uluslararası sistemde artık tek bir etkinin tek bir etki olarak kalmayacağı ve büyük olay yaratacak olayların da küresel bir iş birliği ile başa çıkılabileceği düşünülmektedir. Bu düşünüş sayesinde devletler karşılaştıkları güvenlik sorunları boyunca diğer aktörlerle iş birliği yaparak sorunun üstesinden gelebilecektir.

Duygu Temiz

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Baylis, John, “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18
(Yaz 2008), s. 69-85.
Denk, Erdem, “Taş Çağından Günümüze Güvenliğin Dönüşen Ontolojisi”, Güvenlik Yazıları
Serisi, No.2, Eylül 2019.
Sandıklı, Atilla, “Güvenlik Yaklaşımlarında Değişim ve Dönüşüm”, Atilla_SANDIKLI.pdf , 2011.
[/vc_toggle]

Küresel Enerji Jeopolitiği ve Türkiye’nin Yeri

Jeopolitik kavramı önceleri askeri terimler için sonrasında ise uluslararası ilişkiler alanında kullanılmaya başlanmıştır. Bunun yanında dünyada önemi gün geçtikçe artan enerjiyle birlikte yeni bir kavram olarak enerji jeopolitiği kavramı ortaya çıkmıştır. Enerji jeopolitiği, sadece enerji kaynaklarının bulunduğu alanları değil, enerji ile ilgili arz-talep ilişkisinin bulunduğu tüm coğrafi unsurları kapsamaktadır. Enerji jeopolitiği ağırlıklı olarak petrol, kömür, doğalgaz rezerv bölgeleri, söz konusu kaynakların taşınmasında kullanılan güzergâh ve ilgili enerji kaynaklarının talep coğrafyasına odaklanmaktadır (Sevim,2020;58). Geçtiğimiz yüzyıl dünyada kömür çağından petrol çağına geçiş yaşanmış ve 20. yüzyıl tamamen petrolün hâkim olduğu bir dönem olmuştur. Dünyadaki siyasal ve ekonomik güç petrol hammaddesi etrafında şekillenmiş, önceleri İngiltere daha sonra Amerika Birleşik Devletlerinin oluşturduğu politikalar çerçevesinde oluşturulmuştur (Sevim,2012:4379). Dünyada enerji kaynaklarına olan ihtiyaçla birlikte petrol rezervlerini ele geçirme ve kontrol etme isteğindeki artış birçok savaşa ve krizlere neden olmuştur.

Savaşların ve krizlerin bazılarının oluşumunda doğrudan ya da dolaylı olarak “enerji jeopolitiği” kavramı yer almıştır. Son yüzyıl içinde yaşanan bazı önemli krizlere ve savaşlara bakıldığında; Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Kore Krizi, Küba Krizi, Vietnam Savaşı, Arap-İsrail Savaşları, Süveyş Krizi, Birinci Körfez Operasyonu, İkinci Körfez Operasyonunun yaşandığı bilinmektedir.

Enerji kaynaklarının bulunduğu ve üretiminin yapıldığı alanlar enerji jeopolitiğinde önemli değişimleri de beraberinde getirmiştir. Enerji tüketiminin sürekli artış gösterdiği ülkelerin enerji taleplerinin de aynı oranda değişmesi, yeni rezervlerin keşfedilmesi, enerji jeopolitiğindeki değişimin başlıca nedenlerini oluşturmaktadır. Dünyanın en fazla nüfusuna sahip Çin ve Hindistan’ın sanayilerinin hızla gelişmesi bu ülkelerin enerji taleplerini de arttırmıştır. Bununla birlikte Orta Doğu’da Arap Baharı denilen halk ayaklanmalarının yaşanması, bunun yanında bölgede yaşanan çatışma ve savaş gibi gelişmeler enerji jeopolitiğinin de yeniden yorumlanmasına yol açmıştır. Dünya üzerinde fosil enerji kaynakları bazı bölgelerde fazla iken bazı bölgelerde yok denecek kadar azdır (Harunoğulları,2017:147). Ayrıca Dünya geneline bakıldığında bazı ülkeler tarihsel dönemler göz önüne alındığında sosyal ve ekonomik önemli avantajlara ve kendisini stratejik kılan fırsatlara sahip olmuştur. Bunlar; uygun iklim koşulları, su kaynakları, verimli tarım arazileri, kara ve deniz ulaşımında önemli ticaret yolları üzerinde bulunması, stratejik enerji kaynaklarında arz coğrafyası olması veya bu kaynakların transferinde geçiş ya da terminal rolde olmasını sayabiliriz. Bu nedenle enerji coğrafyaları 20. yüzyılın başından beri paylaşım ve güç mücadelelerinin odağında yer almıştır. Avrasya ve Orta Doğu ülkelerindeki zengin petrol ve doğal gaz rezervleri üzerinde hegemonya kurma çabası içerisinde olan ABD ve Avrupa ülkeleri bu alanlarda güçlerini kullanarak çeşitli politikalar üretmiştir.

Bu ülkeler enerji yarışında ürettikleri bu politikaların hayata geçmesi için siyasi, askeri ve ekonomik yönden tüm güçlerini kullanmışlardır. Bu hegemonya kurma yarışında Rusya da her zaman başrolde olma çabasını kaybetmemiştir. Türkiye ise çevresinde bulunan bölgelerdeki ve ülkelerdeki zengin enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılmasındaki önemli ülkelerden olmuştur. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Orta Asya gibi komşu bölgelerdeki zengin petrol ve doğal gaz rezervleri ve bunların taşınma güzergâhları Türkiye’nin bulunduğu bölgeye özel bir jeostratejik önem taşımaktadır.

Dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin %70’ten fazlası ve küresel tüketimin yaklaşık %30’u Avrupa tüketim coğrafyasında gerçekleşmektedir (Oral, Özdemir, 2017:949). Buna göre Türkiye, kaynak coğrafyaları için enerji talep güvenliği, arz coğrafyaları için de enerji arz güvenliği yönüyle terminal bir ülke konumundadır. Enerji jeopolitiğinde enerji taşımacılığı diğer önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Enerji taşımacılığında ise petrol ve doğalgaz önem oluşturmaktadır. Dünya geneline bakıldığında petrol ve doğalgaz taşımacılığının büyük oranda boru hatları ile gerçekleştirilmektedir. Boru hatları güzergâhları ise ülkelerin dış politikalarından, ekonomilerine hatta iç siyasetlerine kadar büyük oranda etkilemektedir. Türkiye, petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarının boru hatları ile Asya’dan Avrupa’ya ve Orta Doğu’dan Avrupa’ya taşınmasında jeopolitik bir rol oynadığı gibi aynı zamanda petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler bakımından da önemli bir pazardır (Harunoğulları,2017;182). Türkiye’nin enerji politikalarındaki hedeflerinden birisini oluşturan enerji merkezi olma isteğini, bölgedeki ülkelerle yaptığı boru hatları anlaşmalarıyla hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bunlara bakılacak olursa;

Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC)

• Azerbaycan’dan gelen petrolü; Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden geçerek Ceyhan deniz terminaline taşıyan ve buradan Türkiye’nin ve Dünya’nın çeşitli bölgelerine ulaştırılmasını sağlayan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı’nın faaliyette olduğu bilinmektedir.
• Azerbaycan ile 2014 yılında Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Projesinin gerçekleştirilmesine yönelik hükümetler arası anlaşma imzalanarak ve 2018 yılında açılışı yapılmıştır.
• 2007 yılında ise işletmeye alınan Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı ile Yunanistan’a doğal gaz ihraç edilmeye başlanmıştır.
• Trans Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı Projesiyle (TAP) doğalgazın Yunanistan ve Arnavutluk üzerinden İtalya’ya ulaşması ve Irak Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı Projesiyle Türkiye ve Avrupa için gaz alışı gerçekleşmesi ise bu yıl planlanmaktadır.

Boru hatlarının geçiş güzergâhlarında önemli bir konuma sahip olan Türkiye’nin Dünya enerji piyasasında önemli bir enerji pazarlarından biri olduğu görülmektedir. Orta Doğu, Orta Asya ve Kafkasya enerji kaynaklarının Avrupa’ya ulaştırılmasında transit ülke olma özelliği nedeniyle stratejik öneme sahip hem bir merkez hem de bir köprü ülkesidir.

Dünyada gün geçtikçe önemi artan yenilenebilir enerji kaynaklarında da Türkiye diğer coğrafyalara göre şanslı bir konumda yer almaktadır. Türkiye bulunduğu coğrafi konumu ve jeopolitik yapısı nedeniyle bütün yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanma imkânına sahip bir ülkedir. Özellikle hidrolik, jeotermal, rüzgâr ve güneş enerjisi potansiyelleri bakımından AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında, Türkiye’nin son derece verimli bir konuma sahip olduğu görülmektedir. 2023 yılına kadar elektrik üretiminde kullanılan yenilenebilir enerji payını arttırılması hedefi, uzun vadede bakıldığında Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını önemli ölçüde azaltacaktır. Ayrıca yenilenebilir enerji, milli gelirden istihdama, yatırım alanlarından çevresel faktörlere, enerji arz güvenliğinden kaynak çeşitlendirmesine kadar birçok alanda da son derece önemli bir kaynaktır. Bu sayede Türkiye enerji ticaretinde merkez ülke olmanın yanında enerjide kendi kendine yetebilen bir ülke konumuna da gelebilecektir.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Harunoğulları, Muazzez (2017). Enerji kaynaklarının jeopolitiği ve küresel güçlerin enerji politikaları, International Journal of Social Sciences and Education Research, 3(1), 146-171.

Oral, Muhammed, Özdemir, Ünal (2017). “Küresel Enerji Jeopolitiğinde Türkiye: Fırsatlar ve Riskler”, Journal of History Culture and Art Research, 6(4), 948-959.

Sevim, Cenk (2012). “Küresel Enerji Jeopolitiği ve Enerji Güvenliği”, Journal of Yasar University, 26(7), 4378 – 4391.

Sevim, Cenk (2020). “Yeni Enerji Jeopolitiğine Genel Bakış”, İzmir Sosyal Bilimler Dergisi, 2 (2), 57-63.
[/vc_toggle]

Yeni Bir Ekonomi Politik Düzen Mümkün mü?

Giriş

Ekonomi politik kavramı, devletler, piyasalar ve toplumlar arasında karşılıklı bağımlılık olgusuna odaklanan ve uluslararası anlamda ekonomi ve siyaset ilişkisini açıklayan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda en kapsamlı ve en geniş ölçüde geçerlilik kazanan sistem geçmişi uzun yıllara dayanan Liberalizm olmuştur. İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılın hakim düşüncesi haline gelen neoliberal iktisat ve siyaset düzeninin temeli esasında 19.yüzyıla kadar dayanmaktadır. 1800’lü yılların başında İngiltere’de meydana gelen ve dünyanın o tarihe kadar şahit olmadığı inanılmaz boyutlara ulaşan sanayileşme ve teknolojik gelişim, etkisini artan bir şekilde günümüze kadar hissettirmiştir. Teorik anlamda ise Adam Smith’in 1776’da Milletlerin Zenginliği eserini yazması ile başlayan liberal ekonomik düşünce, önce İngiltere’nin, ardından kıta Avrupası ve nihayetinde Amerika’nın bu sistemi benimsemesi ile tüm dünyaya yayılmıştır. Temel olarak bireylerin rasyonel kararlar verebileceğini ve bu doğrultuda insanların kişisel çıkarlarını sürekli artırma peşinde olduğunu, bu uğraşın da sonuç olarak toplumun tümünün kalkınmasına sebep olacağını öngören bu düşünce, ayrıca piyasanın kendi kendine işleyebileceği tezine, yani devlet gücünün piyasaya aktif bir şekilde müdahalesinin gerekli olmadığı varsayımına dayanır. Aynı zamanda bir diğer önemli görüşü ise uluslararası ticaretin olabildiğince serbest olması gerektiğidir. Bu görüş ise tam olarak, devlet müdahalesine karşı olan burjuva ve tüccar sınıfının yaklaşık iki yüzyıldır aşamalı olarak gittikçe güçlenen konumlarını daha da pekiştirmesine neden olmuş, bu doğrultuda siyasi düzeni etkileme potansiyellerini büyük ölçüde yükseltmiştir. Liberal düşüncenin devletler nezdinde kabul edilmesinin ardından ise, kapitalizmin yayılma aşaması başlamış ve bu kapsamda 19.ve 20.yüzyıllar boyunca dünya tarihini derinden etkileyen savaşlar meydana gelmiştir. Emperyal politikalar sonucu, hızla gelişen sanayiye daha fazla hammadde temini sağlamak ve üretilen ürünlerin mümkün olan en geniş pazarlara ulaşımını sağlamak amacıyla Afrika, Asya ve Amerika kıtaları gibi dünyanın çok büyük bir bölümü Avrupa güçleri tarafından sömürgeleştirilmiş, neticede liberal düşüncenin bir sonucu olan kapitalizm her yere yayılmıştır.

Liberal ekonomi politik sistemi en iyi tanımlayan düşünürlerden biri de Immanuel Wallerstein’dır. Marksist bir görüş açısına sahip olan Wallerstein, mevcut siyasi ve ekonomik düzeni kendi ürettiği dünya sistemleri analizi ile incelemektedir. Buna göre, ülkeleri gelişmiş merkez ülke, gelişmekte olan yarı çevre ülke ve gelişmemiş olan çevre ülkeler olarak sınıflandırmakta, bu sınıflandırmayı da ülkelerin dünya ekonomisindeki işlevini ölçüt alarak belirlemektedir.

Immanuel Wallerstein

Buna göre, merkez ülkeler 17. Yüzyıldan itibaren sermaye birikimi sağlamış, üretim teknolojisini geliştirmiş ve bağlantılı olarak siyasi güce erişmiş, aynı zamanda kendi ideolojisi ve kültürünü dünyada baskın hale getiren ülkelerdir. Yarı çevre ülkeler ise, merkez ülkeler kadar olmasa da belli bir ekonomik güce ulaşmış, sanayi ve teknoloji devrimini geç de olsa gerçekleştirmeye başlamış, dünya sisteminde ikincil öneme sahip ülkelerdir. Bu ülke grubu, merkez ülkeler ile çevre ülkeler arasında yer almakta, merkez ülke ile ithalata dayalı ilişkiyi, çevre ülkelerle ihracata dayalı ilişkiye dönüştürmektedir. Bu ilişki sadece ekonomik değil, kültürel, teknolojik ve siyasi etkileşimi de kapsamaktadır. Son olarak, çevre ülkeler ise merkez ve yarı çevre ülkelere ekonomik, siyasi veya kültürel anlamda bağımlı hale gelmiş, gelişmemiş veya son zamanlarda gelişme trenine atlayan ülkeleri kapsar. Wallerstein’ın geliştirdiği analiz ve ortaya koyduğu karşılıklı bağımlılık ve etkileşim kavramları yardımıyla gittikçe daha fazla iç içe giren ve karmaşıklaşan uluslararası siyaset ve ekonomik ilişkiler, daha net ve açıklayıcı bir şekilde aktarılma şansı bulmuştur.

Dünya Savaşları Belirleyici Konumu

ABD’nin, meydana gelen dünya savaşlarında belirleyici konumda olması sebebiyle liberal düşünce, dünyanın belli bir kesimi tarafından gönüllü veya zoraki bir şekilde kabul edilir hale gelmiş, bu sisteme alternatif olarak ise önderliğini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yaptığı sosyalist blok tarafından benimsenen sosyalist ekonomi politik sistem belirmiştir. Sosyalist ekonomi politik varsayım, ekonominin serbest piyasada kendiliğinden işlemeyeceğini, kamu gücünün aktif bir şekilde müdahale edebileceği tezi üzerine dayanır. Aynı zamanda, üretim, dağıtım ve bölüşüm gibi iktisadi hayatın temel dinamiklerinin yine merkezden planlanabileceğini, bu nedenle liberal düşüncenin savunduğu şekilde bir serbestliğin bulunamayacağı varsayımını ortaya atarak, liberal düşünceye ciddi bir rakip olabilmiştir.

SSCB

Ancak, 1991’de SSCB’nin dağılması ile beraber başlayan süreçte, sosyalist ekonomi politiğin siyasi güçten yoksun kalması liberal düşünceye gerçek anlamda bir alternatifin sürekliliğini baltalamıştır. Sosyalist ekonomi politiğin en temel ve ayırt edici özelliği, liberal düşünce dünyasından ayrı bir dünya yaratabilmiş olmasıdır. Yaklaşık 50 yıl süren Soğuk Savaş boyunca doğu blokunu oluşturan ülkeler, liberal dünyayı oluşturan batı bloku ülkelerinden tam anlamıyla ayrı bir şekilde varlığını sürdürmüş, iki Almanya’yı ve Berlin’i ikiye bölen meşhur Berlin Duvarı ise bu durumun simgesi haline gelmiştir. Bu simge önemi taşıyan duvarın 1989’da yıkılmasından çok kısa bir süre sonra doğu blokunun dağılması ve Soğuk Savaş’ın bitişi, bu duvarın önemini gösterir niteliktedir.
Soğuk Savaş’ın bitişi ile beraber, liberal ekonomi politikanın rakipsiz kalması Francis Fukuyama gibi düşünen bazı siyaset bilimciler tarafından tarihin sonunun geldiği yorumlarının yapılmasına neden olmuştur. Bu tarihten itibaren liberal değerlere dayalı olan ekonomi ve siyasete ciddi bir alternatifin çıkamayacağını savunan bu görüşe karşı ise Huntington medeniyetler çatışması tezini ileri sürerek, her hegemon iktidarın bir öteki ile, belli bir düşman ile gücünü devam ettirebileceğini söylemiş, bu kapsamda İslam ve Çin medeniyetlerine vurgu yaparak liberal batının bir sonraki rakibinin bu kamplar olabileceğini dile getirmiştir. 1970’lerdem başlayarak gittikçe gelişen Çin’in ekonomik anlamda öne çıkması, ilk bakışta liberal batı ekonomi politik düşüncesine rakip olarak okunabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken unsur, Çin’in daha önce SSCB’nin yaptığı yeni bir dünya kurarak gelişmediği, liberal dünya içinde kalarak ekonomik gücünü pekiştirdiği olgusudur.

Dünya Ticaret Örgütü

2001 yılında, liberal sistemin bir kurumu olan Dünya Ticaret Örgütü’ne katılım Çin’e ciddi anlamda uluslararası erişilebilirlik kazandırmış, böylece günümüze kadar sistem içinde güçlenerek bir ekonomik süper devlet olma yolunda ilerlemiştir. Bu noktada Çin’e özgü olan tek şey, mevcut kapitalizm olgusunu otoriter bir yönetimle sürdürdüğü gerçeğidir. Liberal demokratik bir kapitalizm ile otoriter kapitalizm arasında farklar olmasına rağmen, esas anlamda ikisi arasındaki ayrım aynı sistemin iki farklı uygulanış biçiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, yukarıda belirttiğim gibi Huntington’ın iddiası başlangıçta geçerlilik kazanmış gibi görünmesine karşın, aslında Fukuyama’nın belirttiği liberal kapitalizm modelinin herhangi bir alternatifi olmadığı için bundan sonra sürekli olacağı vurgusu şuan için daha makul ve inandırıcı bir iddia gibi görünmektedir.
Liberal düşüncenin ekonomi ve siyasette hakim pozisyonda olması, kendisinin de dört dörtlük ve tutarlı bir sistem olduğu anlamına gelmez. Her şeyden önce kendi ilkeleri ve varsayımlarıyla çelişen bir sistemin, günümüzde en güçlü düşünce düzeni olması da güçlü bir paradoks örneğidir. Karl Polanyi’nin de belirttiği gibi, liberal ekonomik sistem, aslında savunduğunun tersine güçlü bir kamu desteği ile beraber hakim pozisyona ulaşmıştır. 19.yüzyılda kritik tarihlerde, hem İngiltere hem ABD siyasi olarak daha fazla çıkar elde edebilecekleri bir sistem olan, liberalizmi benimsemiştir.

Polanyi

Aynı zamanda Polanyi, piyasaların tarihte hiçbir zaman kendi kendine işlemediğini, sürekli br denetleyici, düzenleyici ve kontrol edici bir mekanizma ile var olduğunu belirtmiş, bu mekanizmaların da değişik tarihlerde ve coğrafyalarda kabile, toplum, devlet olduğu vurgulamıştır. Son olarak, liberal düşüncenin temellerinden olan bireylerin rasyonel kararlar alıp sadece çıkarlarını en yükseğe ulaştırma arzusunun da tarihin hiçbir döneminde hiçbir coğrafyada geçerli olmadığını iddia eden Polanyi, buna kanıt olarak da değişik toplumlardaki iktisadi işlemlerin sadece çıkar odaklı olmadığını, merhamet, şan ve şeref kazanma ve otoritesini sürdürme isteği gibi nedenlerin de belirleyici olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla, kendisiyle çelişen, esasında tutarsız bir sistem olan ve gerektiğinde çıkarlar doğrultusunda dönüştürülebilen bir sistem olan liberal ekonomi politiğin, günümüzde tek ve alternatifsiz bir sistem haline dönüşmesinin en önemli sebebi, devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda bu sistemi sahiplenmesi ve değişik çıkar odaklarıyla kurdukları ilişkiye siyasi destek sağlaması olarak gösterilebilir.

Sonuç

Liberal ekonomik ve siyasi düzen, kökleri 18.yüzyıla kadar uzanmakla beraber, özellikle küreselleşme çağıyla birlikte neredeyse tüm dünyada geçerli ekonomi politik düzen haline gelmiştir. Bunun nedeni liberal ekonomi politik sistemin tamamen doğru olduğu, diğer sistemlerin yanlış ve hatalı olduğu değildir. Aksine, liberal düşünce de kendi içinde çeşitli tutarsızlıkları ve çelişmeleri içermekte ancak hem bireylerin, hem devletlerin hem de büyük firmaların çıkarları doğrultusunda en işlevsel sistem özelliğini taşımaktadır. Oluşabilecek herhangi bir alternatif sistemin siyasi güçten ve toplumun rızasından yoksun olması ise, kendi içinde eksiklikleri barındıran bir sistem olsa da liberal ekonomi politiğin devam edebilmesini sağlayan temel unsurdur.

Muharrem Filiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”31428″ name=”Yeni Ekonomik Düzen: Dijital, Kripto Para Birimleri ve Ülkelerin Politikaları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Polanyi, Karl. (1986). Büyük Dönüşüm . Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. İstanbul: AlanYayıncılık
Smith, Adam. (1948) Milletlerin Zenginliği I İstanbul: Milli Eğitim Basımevi
Buğra, Ayşe. (1986) Önsöz, 7-20 içinde Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm , İstanbul: Alan Yayıncılık.
Koç, Elif Merve. (2019). HUNTİNGTON’DAN FUKUYAMA’YA: MEDENİYETLER ARASI TAHAMMÜLSÜZLÜK VE DOĞU-BATI ÇATIŞMASI . Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi , 6 (1) , 200-207.
Wallerstein, Immanuel. (2005a). Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş. Ender Abadoğlu-Nuri Ersoy (Çev.), İstanbul: Aram
Kutlay, Mustafa ve Ziya Öniş. (2020). Otoriter Kapitalizmin Yükselişi: Değişen Küresel Dengeler ve Demokrasinin Geleceği Üzerine. İktisat ve Toplum Dergisi, Sayı: 120 , 42-53.
[/vc_toggle]

Japonya’nın Modernleşme Süreci ve Meiji Restorasyonu

Japonya, kökenleri Asya’da olan bir uygarlık olsa da Batı tipi bir modernleşme sürecinden geçmiş ve günümüz modern ülkelerinin arasında yerini almıştır. 1867 yılına değin Tokugawa Hanedanlığı’nın (Şogunluk) yönetimi altında dış dünyaya kapalı bir ülke konumunda bulunan Japonya, Amerikan ve İngiliz saldırılarının da etkisiyle Batı dünyasına açılarak yeni bir sürece girmiştir. Yüzyıllardır süregelen Şogunluk kurumu ve geleneksel kast sistemi dağıtılmış ve başa geçen imparator Meiji ile birlikte “Meiji Restorasyonu” olarak adlandırılan Batı tipi modernleşme ve reform uygulamalarına geçilmiştir. Japonya’nın modernleşme sürecini incelemeye değer kılan nokta, Doğu-Asya medeniyetine ait bir ülkenin siyasal, ekonomik ve sosyal dönüşümünü Batı tipi modernleşmeye göre biçimlendirebilmeyi başarmış olmasıdır.

Batı tipi modernleşmenin temel özellikleri ise; Weber’e göre rasyonalite, Lerner’a göre okur yazar oranındaki artış, Durkheim’e göre organik dayanışma yahut mesleki uzmanlaşma, Levy’e göre merkezileşme, Einstadt’a göre teknoloji, sanayileşme ve halka dayanan demokrasidir [1].

Japon modernleşmesinin günümüzdeki özellikleri ise üretime dayalı güçlü bir ekonomi, sermayenin gittikçe büyümesi, mesleki disiplin, ulusal kimlik duygusu, teknoloji, merkezi otoriteye bağlılık ve üst düzey eğitim sistemidir. Bu açılardan bakıldığında Japonya’nın modernleşmedeki takdire şayan başarısı ortadadır.

Modernleşme Öncesi Tarihsel Arka Plan

12. yüzyıldan 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Japonya, günümüzdeki Kuzey Kore yönetimine benzer biçimde dış dünyaya tamamen kapalı bir ülke konumundaydı. Ülke “Şogunluk” adı verilen geleneksel hanedanlık sistemiyle yönetiliyordu. Bu sistemde İmparatorluk, en üst rütbeye sahip olmasına rağmen sembolik yetkilerle donatılmış ve daha çok kutsallık atfedilen bir makamdı. İktidar, Şogunluk yönetiminin elindeydi. Bu esasen merkezi bir feodal sistemdi. Bölgesel güçlere ayrılan Japonya’da “daimyo” denilen feodal beylikler, merkezi otorite olarak Şogunluk yönetimine bağlıydılar. Şogunluk ise hanedanlıklar arasında el değiştiriyordu. Japonya’da toplum ise geleneksel olarak hiyerarşik sınıflara ayrılmıştı. En alt tabakada tüccarlar ve zanaatkarlar yer alıyordu. Sonrasında çiftçiler ve bağlı oldukları Samuray denilen asker sınıfı geliyordu. Toplumsal sınıflara ayrılan ülkede Samuraylar, 12. yüzyıldan beri toplumun en güçlü ve saygı duyulan sınıfıydı.

Japon Samuray Savaşçılığı

Nitekim halk arasında kılıçla dolaşma yasak iken Samuraylar çifte kılıçla dolaşma hakkına sahiplerdi. Onlara alt tabakadan birinin saygısızca davranması, kötü bir söz söylemesi bile anında sorgusuz sualsiz ölüm sebebiydi. Yalnızca soyluların ve Samuray’ların soyadı vardı. Öyle ki toplumdaki en zengin sınıf olsa da en değersiz görülen tüccar sınıfı evlilik yoluyla Samuray soyuna dahil olup soyadı alarak değer kazanmaya çalışıyordu.

Diğer halkın soyunun ne olduğu çok da önemli değildi [2]. Samuray’lar daimyo’lara, daimyo’larda Şoğunluğa bağlıydı. Sistemin sürekliliği çok önemliydi. Bu nedenle sınıflar arası çatışmaların ve isyanların önüne geçilmesi için katı kurallar getirilmişti. Daimyo’lar arasında Şogunluk’a karşı oluşabilecek muhtemel ittifakı ve isyanları önlemek amacıyla “Sankin Kotai” adlı sistem geliştirilmişti. Bu sistemle daimyo’lar kendi aralarında Şogunluk’tan izinsiz evlenemez ve yılın 6 ayını eşleri ve çocuklarını başkent Kyoto’daki Şogunluk’a emanet ederek rehin bırakırlardı. Diğer 6 ayda ise kendileri başkentte kalmak zorundaydı [3]. 15. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren son Şogunluk yönetimi, Tokugawa Hanedanlığı’nın elindeydi. “Tokugawa Şogunluğu” olarak adlandırılan dış dünyaya kapalı bu dönemde daimyolar arası gümrükler kurularak bölgeler arası ticari faaliyetler kayda alınıp sınırlandırılmış, açık denizlere çıkacak mahiyette gemi inşası yasaklanmış, Hristiyanlık yasaklanarak misyonerler sınır dışı edilmiş, çok küçük denilebilecek bir tüccar sınıfına izin verilmişti. Japonya’nın Batı ile ilişkisi yalnızca Hollanda ve Portekiz’li tüccarlardan oluşan ufak bir grubun ticari faaliyetleri ve bir takım misyonerlik çalışmalarıyla sınırlı olacak kadar az derecedeydi. Bunun sebebi ise Hollandalılar’dan Batı hakkında az buçuk bilgi edinmekti [4]. 1800’lerin ikinci yarısına doğru gelindiğinde Batı uygarlığının aydınlanma ve reform hareketleriyle sekülerleşme sürecine girmesi, Asya’ya olan politikasını da değiştirmiş, misyonerlik faaliyetleri yerini Asya’nın üretim ve yeraltı kaynaklarından nasıl faydalanılabileceği üzerine yoğunlaştırmıştı. Çin ile tarihsel süreçte sürekli olarak çatışan ve denetim altına alamayan Batı uygarlığı (bilhassa İngiltere), gerek güçsüz yapısı ve Çin ile yapılacak ticaretteki elverişli konumu gerekse de zengin kömür yataklarının varlığı nedeniyle Japonya’ya ilgisini yöneltmişti. Oysa Japonya’yı dışa açacak ülke Amerika olacaktı. Batı’ya nazaran ulusal birliğini yeni yeni oluşturan ve sömürgecilik yarışında geride kalan ABD, 1846 yılındaki Meksika Savaşı sonucu Kaliforniya’yı topraklarına katmasıyla yönünü Pasifik-Asya’ya çevirmişti ve Japonya’yı hedef almıştı.

Temsilen Black Ships

1853 yılına gelindiğinde ABD Başkanı Filmore’un emriyle Mathew Perry komutasındaki “Black Ships” denilen 27 savaş gemisi Japonya’ya ulaştı ve Japonya’nın ABD ile ticarete açılmasını şart koşan tehdit dolu mektubu Japon İmparatorluğu’na iletti [5]. Ayrıca İngiltere donanmalarıyla Japon kıyılarını tacize başlamıştı. İstekleri kabul etmek zorunda kalan Japonya bu olayla birlikte önce ABD ile Kanagava Antlaşması’yla sonrasında ise Batı ülkeleriyle yaptığı kapitülasyon niteliğinde anlaşmalarla ticarete açılarak Meiji restorasyonu olarak adlandırılan kendi modernleşme çağını başlattı. Japonların bu mektuba aynı sertlikte karşılık vermek yerine kabul etmelerinin nedeni; ABD ve Batı medeniyetlerinin Afyon Savaşları’nda Çin’i uzlaşmaya mecbur bırakan, Hindistan ve Endonezya’yı sömürgeleştiren ve Osmanlı’ya karşı yapılan savaşlarda üstünlük kurduran silah gücü olmuştu. Japon aydınlarının yaşanan bu uzlaşmazlık ve dış baskılar sürecinde farkına vardıkları temel olgu, Batı uygarlığının üstünlüğünün kabulü ve Hindistan örneğindeki gibi sömürgeleştirilmeden milli imkanlarla bu geride kalmışlığa bir an evvel son verilmesi gerektiğiydi. Bu sebeple Japon milliyetçileri açısından modernleşme sürecinde milli ruhun korunması büyük önem arz etmiş ve bu anlayışı “Vakon Yosair – Japon Ruhu ve Batı İlmi” sloganıyla somutlaştırmışlardır [6].

Japon Modernleşmesi’nin Mihenk Taşı: Meiji Restorasyonu

1868 yılında İmparator Meiji’nin yenilikçi taraftaki Samurayların da desteğiyle başa geçmesiyle birlikte Japonya tarihinde yeni bir sayfa açılmış, yüzyıllardır süregelen Şogunluk kurumu lağvedilmiş, sınıflara dayalı toplumsal hiyerarşi kaldırılarak modernleşme politikaları süratle uygulanmıştır. Bu kapsamda karar alma süreçlerinde en alt tabakada yer alan halkın da etkin olacağına dair ilkesel kararların alınmasıyla birlikte, modernleşmede hedef olarak ülkenin bir an önce zenginleştirilmesi ve ordunun güçlü hale getirilmesi (fukoku kyohei) amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda İmparator Meiji, bütün ülkeyi modernleşme kapsamında harekete geçirmek için 5 maddelik bir genelge yayınlamıştır;

1-Kamuya açık toplantılar düzenlenmeli, tüm devlet işlerinin yürütülmesini sağlayan kararlar için kamuoyunun görüşleri alınmalıdır.

2-Devlet işlerinin ciddi bir biçimde yürütülmesi ve idare edilmesi için halk ve hükümet iradelerini birleştirerek işbirliği içinde olmalıdırlar.

3-(Belirlenen/belirlenecek hedeflere ulaşılması için) sıradan halkın, en az askerler ve kamu görevlileri kadar, taleplerini belirtmelerine ve kararlara katılmalarına fırsat tanınarak toplumda hoşnutsuzluğun doğmaması sağlanacaktır.

4-Geçmişin kötü adet ve gelenekleri kaldırılacak ve her şey yerin ve göğün doğru yoluna (doğa yasalarına) uygun olacaktır.

5-Tüm dünyadan bilgiler toplanarak İmparatorluğun temeli güçlendirilecektir [7].

Iwakura Tomomi

Modernleşmenin esasları bu şekilde belirlenirken nasıl ve ne şekilde bir yol alınacağı çok önemliydi. Bu noktada Iwakura Heyeti Raporu’na mutlaka değinmek gerekir. 1871 yılında dış dünyayı ve Batı medeniyetini gözlemlemek, modernleşme uygulamalarını yakından takip etmek, aynı zamanda Japonya ile yapılan kapitülasyon niteliğindeki eşitsiz antlaşmaları revize etmek ve yeni dünyayla ikili ilişkiler geliştirmek maksadıyla İmparator Meiji tarafından görevlendirilen Iwakura Tomomi başkanlığındaki diplomasi heyeti yola çıkmış, tüm dünyayı dolaşmış ve 2 yıl süren seyahatin ardından büyük bir birikimle dönmüşlerdi. Öyle ki döndükten sonra imparatorluğa sunulacak olan rapor tam 4 yılda tamamlanabildi.

Rapor, Japonya’nın modernleşme sürecinde izlemesi gereken yol haritasını ortaya koymuş ve modernleşme sürecinin başında olan Japonya için büyük fayda sağlamıştır. Heyetin tek handikapı Japonya’yı ABD ve Batılı ülkeler karşısında zayıf konuma düşüren ve revize edilmesi amaçlanan kapitülasyon niteliğindeki antlaşmaların değiştirilememesidir. Raporun öne çıkan noktaları, Batı’nın bilim ve teknolojik uygulamaları alınırken kendi öz kültürlerinin muhafaza edilmesi gerektiği, ulaşım ağının ve yolların kalkınma açısından çok önemli olduğu ve Doğu-Batı toplumlarının karakteristik yapılarında görülen belirgin farklılıklar nedeniyle her ülkeye farklı yaklaşılması gerektiğiydi. Raporda dikkat çeken bir diğer nokta ise; kapitalizmin ciddi şekilde gelir dağılımında sınıfsal olarak adaletsizliğe yol açtığıydı. Öyle ki Japon heyetin gözlemlerine göre zamanın gelişmiş ülkelerinden biri olan İngiltere’nin başkenti Londra’da zengin sınıfın ortalama yaşam süresi 35, orta sınıfın 23, alt sınıfın ise sadece 15’ti [8]. Tüm bu bilgiler ışığında Japon aydınlar tarafından yol haritası belirlendi. Toplumun her kesimini içine alacak şekilde siyasal, sosyal, askeri ve ekonomik alanda kapsamlı düzenlemeler yapıldı. “Meiji Restorasyonu” olarak adlandırılan bu yenilik ve reform sürecinde uygulanan politikaları sınıflarına ayırarak özetlemek gerekirse;

İdari, hukuki ve askeri alanda; bin yıllık başkent Kyoto’dan Tokyo’ya taşındı. Feodal beylikler kaldırıldı. Ülke çapında İl denilebilecek “hayhan çiken” adı verilen yönetsel birimler kuruldu. Daimyo’lar artık feodal beyler değil bu illerin merkeze bağlı olan valileri olarak atandılar. Samuraylara ise yönetimde ve kurulan merkezi orduda üst düzey görevler verildi. Alt sınıftakiler artık ordunun doğal askerleriydi [9].

Ordu modernize edilerek merkezi ve güçlü bir ordu kurulması amaçlandı. Modern polis, telgraf ve posta  teşkilatlarının oluşturulmasının yanı sıra Avrupa takvimi kabul edildi. 1869 yılında meclis kurulmasına rağmen demokratik koşullarının oturmamış olması nedeniyle 1872’te lağvedildi.

Bismarck Prusya’sından anayasa, İngiltere’den gemi inşası ve deniz muharebesi, Fransa’dan ticaret hukuku ve sivil örgütlenme, Almanya’dan ağır sanayi ve tıbbi sanayi taklit edilerek Japonya’ya uyarlandı. 1889 yılında Prusya’nın anayasa sistemi esas alınarak oldukça merkeziyetçi olan anayasa kabul edilmesi ile anayasal monarşiye geçildi. İmparator’un geniş yetkilere sahip olmasının yanında danışma organı niteliğinde olan Devlet Konseyi (Genro) ve ilk defa 1890 yılında toplanan ve 450.000 kişinin seçmesiyle başa gelen parlamentonun (diet) varlığı modern sisteme geçişte Japonya için tarihi bir yere sahiptir [10]. Yasama yetkisine sahip olmayan parlamento siyasal, ekonomik ve sosyal alanda danışma ve tartışma organı görevini taşımıştır.

Ekonomik alanda; Japonya’nın sanayileşmesinde öncü olacak güçlü bir sermaye grubu yoktu. Bu sebeple devletçilik politikasıyla devlet destekli endüstrileşme hamleleri yapıldı. Merkez Bankası kurularak 1872 yılında Japon Yeni ilk kez tedavüle girdi. Ticaretin bölgesel değil ulusal bir nitelik kazanması amacıyla demiryolu ağı tüm ülkede yaygınlaştırıldı, böylece daimyo’ların (derebeylerin) ticari hakimiyeti kırılarak serbest piyasa ortamı ve teşebbüs hürriyeti sağlanmış oldu. Serbest piyasa koşullarının oluşturulması ve girişimciliğin desteklenmesiyle 1885’de toplam 10 ve daha fazla kişi istihdam eden özel sektör fabrika sayısı 1900 rakamına ulaşmıştı [11]. Japonya kalkınmada yeterli sermayeyi reformun ilk dönemlerinde ihraç ettiği ipek, bakır, seramik, çay ürünlerinin yanı sıra pamuk ve tekstil ithalatıyla sağlamıştı. İlk başlarda %70 olan ithalat oranı zamanla %30’un altına inmişti. Modernleşme süreci hızla devam ederken sanayileşme için ülkenin öz kaynakları yetersiz kalmaya başladı.

Bu sebeple Japonya, yayılmacı emperyalist bir politika izlemeye başladı. ABD ve İngiltere’nin kendisine yaptığı baskının aynısını Kore’ye yaparak kapitülasyon niteliğindeki imtiyazlı antlaşmalarla Kore’nin kaynaklarını ele geçirdi. Bu durumdan rahatsız olan Çin ile 1894-95 yılında yapılan savaştan modernize edilmiş savunma ve ordusuyla galip gelmeyi başardı. Avrupalı devletlerin sömürge yarışına artık Japonya da dahil olmuştu. Çin’i mağlup eden Japonya Mançurya’ya yerleşerek yeraltı kaynaklarını ele geçirdi. Bu sefer Rusya bu durumu kabullenmeyince 1904-1905 tarihinde Japon-Rus Savaşı çıktı. Kore ve Mançurya üzerindeki nüfuz çekişmesinden kaynaklanan savaşın en önemli sonuçlarından biri, Asya kökenli bir devletin modern çağda ilk kez bir Avrupa devletini yenilgiye uğratmasıydı. Rusları da yenen Japonya dünyanın emperyalist ve aynı zamanda prestijli devletleri arasına girmeyi başardı. Endüstrileşme süreci ise mevcut koşullar nedeniyle 1910’lardan sonra ivme kazandı.

Sosyo-kültürel alanda; kölelik kaldırıldı, sınıfsal eşitlik sağlandı ve 1873’te kadınlara boşanma hakkı verildi. Aynı yıl kız çocukları için ilkokul ve liseler açıldı. Akabinde 1913’te üniversiteler açıldı [12]. Toplumsal sınıfların olmadığı çağdaş ve birlik içerisinde bir ulus ideali kuran Japonya’nın kültürel modernleşme uygulamaları reformcular tarafından en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Öyle ki toplumun her kesiminin yeni ve yüzü Batı’ya dönük modern dünyaya uyum sağlamaları için (bilhassa geleneksel Japon hayatını sürdüren köylülere) evrensel adab-ı muaşeret kurallarını anlatan kitaplar dağıtıldı. Bugün Japon selamı olarak bildiğimiz, ayakta eğilmek, reformcuların Japonlara öğrettiği Avrupalıları selamlama usulüdür [13].  Japon uygarlığı için modernlik ve çağdaşlaşma her alanda çeşitli reformlarla hayata geçirilirken kılık kıyafet düzenlemesini es geçmek doğru olmazdı. Nitekim geleneksel giyimden hatta Japonların geleneksel saç şekillerinden bile vazgeçildi. Askeri sınıf olan samurayların topuz şeklindeki “çommage” denilen saç modelleri yerini “cangiri” denilen Avrupalı askerlerin klasik subay tıraşına bıraktı.

Öyle ki bu stil tartışmalara yol açıp toplum arasında alay konusu haline geldi. Halk arasında “Eğer bir cangiri saçlı Samuray’ın başına vurursanız size direk medeniyet ve aydınlanma der.” esprisi yapılır oldu. Kadınların ise yine topuzlu ve biçimlendirilmiş geleneksel saç stili yerini Avrupalı kadınların etrafa rahatça saldığı bukleli ve dalgalı saçlara bıraktı.

Bu uygulama da geleneksel Japon kadını imajını zedelediği ve hatta kadınları hafif gösterdiği için çokça tartışıldı [14]. Modernleşme ve reform Japonların mekanlarına da sirayet etti. Evlerde bulunmayan çalışma masası, koltuk, lamba gibi aksesuarlar yerde oturmaya alışkın Japon hanelerine girdi. Su ve elektrik ağı zamanla yaygınlaştı.

Eğitim alanında; Japon modernleşmesinin en önemli ayaklarından biri milli eğitim sisteminin getirilmesiydi. Sınıfsız bütüncül bir ulus yaratmak isteyen Meiji dönemi aydınları, temel eğitimin rolünün farkındaydı. “Terekoya” denilen eğitim sisteminde erkek çocuklarının %50’si, kız çocuklarının ise %15’i tapınaklarda eğitim görürken, bu oran %95’e çıkarıldı. Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin %75’i aristokrat sınıfına mensup ailelerin çocukları, %25’i ise işçi sınıfı ailelere mensup iken bu oran işçi sınıfı lehine %48’e çıkarılarak sınıfsal eşitsizlikten doğan fark büyük ölçüde kapatıldı [15].

Öte yandan latin alfabesine geçme fikrini ortaya atanlar olsa da öz kültürün muhafaza edilmesi amacıyla geleneksel Japon alfabesi kullanılmaya devam edildi. Bu süre zarfında dünyanın dört bir yanına Japon öğrenciler gönderildi. Farklı coğrafyalarda edindikleri bilgi ve birikimi döndüklerinde ülkelerine getirdiler.

Batı’dan teknisyenler ve eğitmenler de sıklıkla getirilmiştir. Burada asıl amaç kültür-sanat gelişiminden öte buharlı makine, modern silahlar, şimendifer teknolojisi, askeri strateji, mühendislik, tıp gibi alanlarda bilgi edinilerek ilerleme kaydedip hızlı bir atılım sergilemekti. 1868’de başlayan Meiji dönemi 1912’de sona erdi. Fakat Japon modernleşme süreci hiç hız kesmedi. Bu başarıda Japon insanının karakteristik özelliklerinin de payı büyüktür. Milli duyguları yüksek, çalışkan ve üst düzey disipline sahip Japonlar, İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki kentlerini bombalamasıyla aldıkları büyük darbeden sonra zoru başararak “Japon Mucizesi”ne bir kez daha imza atmışlardır. 1950’de 10 milyar dolar olan milli gelirlerini haftanın 6 günü çalışarak ve kazançlarının %20’sini tasarruf ederek, geceleri ise bilim ve eğitimle ilgilenerek geçiren Japonlar, 1974’te milli gelirlerini 40 kat arttırarak 400 milyar dolara çıkarmış ve dünya rekoru kırmışlardır. İngilizlerin The Economist Dergisi bu olayı “dünya ekonomi tarihinin en olağanüstü olayı” olarak yazmıştır [16].

Sonuç Yerine 

Adalardan oluşan Japonya, Türkiye’nin yüz ölçümünün yarısı kadar bir alana sahiptir. Dağlık bir coğrafyaya sahip olan Japonya’nın topraklarının sadece 5’te 1’i tarıma uygundur. Japonya bu dezavantajlara sahip olmasının yanında yüzyıllardır dışa kapalı ve güçsüz bir ülke konumunda iken Meiji dönemiyle birlikte yaklaşık 45 yıl içerisinde dünyanın güçlü devletleri arasına yükseleceği bir modernleşme sürecini başlatmış ve başarıyla bu süreci tamamlamıştır. İmparator Meiji 1912 yılında vefat etmiş, 14 yaşında tahta çıkmasına rağmen geride Batı’yla denk güçlü bir ekonomi, dünya devletlerini yenen güçlü ve gelişmiş bir ordu ve gelişmiş bir sanayi bırakmıştır. İlginç olan ise; Japonya’nın Batı tipi modernleşmesinin Batı’ya karşı bir zaferle değil aksine Batılı kapitalist güçlerin baskıları ve yenilgi sayılabilecek kapitülasyon niteliğindeki antlaşmalarıyla başlamasıdır. Güçsüz Japonya, güçlü devletlere boyun eğmiş ve kendi isteğiyle değil zoraki koşullarda modernleşme yoluna gitmiştir. Japon modernleşmesini Batılı örneklerinden ayrıştıran diğer husus, Japonya’nın tarih boyunca Şogunluk dönemindeki dışa kapalı ekonomisiyle kapitalist güçlerin iç piyasaya müdahalesine izin vermemiş olması ve modernleşme sürecini de Avrupa’nın aksine liberal ekonomik ilkeleri gözeterek değil devletçilik ilkesini esas alarak gerçekleştirmesidir. Keza Batılı ülkelerin aksine Japonya’da modernleşme sürecinde destek olacak herhangi bir sermaye sınıfı yoktur.

Japon modernleşmesinin başarıya ulaşmasında kilit rol oynayan kanımca üç temel olgu vardır. Bunlar sırasıyla; milliyetçilik, geleneksel değerlere atfedilen önem, Japon milletinin karakteristiğinde var olan çalışkanlık, özveri ve disiplindir. Japon milliyetçiliği modern bir ulus yaratılmasında kilit bir öneme sahiptir. Çünkü Japonlar için ulusal kimlikleri inançlarından da öndedir. Şintoizm, Budizm gibi inançların çoğunlukta olduğu ülkede din olgusu, katı ve kesin kurallar barındıran ilahi emirler bütünü değil felsefi ve yeniliklere açık bir öğreti niteliğindedir. Bu sebeple Japonluk kimliği ve aidiyeti, günümüzde de bir Japon vatandaşı için inançtan önde gelmektedir. Nitekim Japon aydınları, ülkenin Batı’ya karşı güçsüzlüğünü kabul ederek geri kalmışlığa son verilmesi için çabalamış ve fakat “Vakon Yosair – Japon Ruhu ve Batı İlmi” sloganını ortaya atarak Japonluk kimliğine vurgu yapmış ve “öz kültürlerini muhafaza eden” bir dönüşüm sürecine girmişlerdir. Bu bağlamda İmparatorluk makamının tarihsel değeri toplumda muhafaza edilmiş, geleneksel Japon alfabesi değiştirilmemiş, Batı’nın modern uygulamaları öz kültürlerine zarar vermeyecek şekilde belirli ölçülerle hayata geçirilmiştir. Milli eğitim sistemiyle de sınıfsal farklılıklar kapatılmış ve ulus bilinci yaratılmıştır. Japonlar’ın modernleşmeyi öz kültürlerini asimile ederek değil koruyarak uygulayabilmesi modernleşmede başarıyı getirmiştir. Fakat güçlü milli duygulara sahip Japonlar, belki de sırf bu sebepten milliyetçi-militarist ideolojiyle hareket ederek 2.Dünya Savaşı’na dahil olmuş ve büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Yine de Japonların milliyetçilik anlayışları imdatlarına yetişmiş, savaş sonrası biten ekonomi ve ölen 3 milyon insanına rağmen Japon halkının karakteristiğinde var olan aidiyet duygusu, disiplin ve çalışkanlığın etkisiyle ülke kısa sürede tekrar güç kazanarak yeniden “Japon Mucizesi”ni gerçekleştirmiştir.

[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Mehmet Devrim Topses, “JAPON MODERNLEŞMESİ BAĞLAMINDA İKİ SOSYOLOJİK ÇÖZÜMLEMENİN KARŞILAŞTIRILMASI”, Folklor/Edebiyat, 2011, 77-84.

[2] Murat Belge, Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye, 3. İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, ss. 439-40.

[3] Özer Ozankaya, “Japonya’ nın Modernleşme Denemesi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C.20., Sayı:1, (1965), s. 298 <https://doi.org/10.1501/SBFder_0000000545>.

[4] Ozankaya, a.g.e., s. 297.

[5] Hakkı Büyükbaş, “Japon Modernleşmesi Üzerine (1868-1912)”, Bilimname, C.2003., Sayı:3, (2003) (s. 71).

[6] İ̇smet Gi̇ri̇tli̇, “Japonya’nın Modernleşmesi ve Atatürkçü Modernleşme”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.2., Sayı:5, (1986), 361-78 (s. 361).

[7] Büyükbaş, a.g.e., s. 80.

[8] Hasan Fatih Seval, “JAPON KALKINMASININ TEMEL TAŞI: MEİJİ RESTORASYONU VE IWAKURA HEYETİ”, İş ve Hayat, C.3., Sayı:5, (2017), ss. 101-4 (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/isvehayat/680394, erişim 10 Şubat 2021.

[9] Belge, a.g.e., s. 393.

[10] Büyükbaş, a.g.e., s. 82.

[11] Büyükbaş, a.g.e., s. 84.

[12] Ozankaya, a.g.e., s. 302.

[13] Selçuk Esenbel, “Türk ve Japon modernleşmesi:‘Uygarlık süreci’kavramı açısından bir mukayese”, Toplum ve Bilim Dergisi, 2000, s. 29.

[14] Esenbel, a.g.e., s. 23.

[15] Gi̇ri̇tli̇, a.g.e.,  s. 365.

[16] Gi̇ri̇tli̇, a.g.e., ss. 368-70.

Kaynaklar 

Belge, Murat, Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye, 3. İstanbul, İletişim Yayınları, 2014

Büyükbaş, Hakkı, “Japon Modernleşmesi Üzerine (1868-1912)”, Bilimname, 2003, (2003)

Esenbel, Selçuk, “Türk ve Japon modernleşmesi:‘Uygarlık süreci’kavramı açısından bir mukayese”, Toplum ve Bilim Dergisi, 2000

Gi̇ri̇tli̇, İ̇smet, “Japonya’nın Modernleşmesi ve Atatürkçü Modernleşme”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2, (1986), 361-78

Ozankaya, Özer, “Japonya’ nın Modernleşme Denemesi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 20, (1965) <https://doi.org/10.1501/SBFder_0000000545>.

Seval, Hasan Fatih, “JAPON KALKINMASININ TEMEL TAŞI: MEİJİ RESTORASYONU VE IWAKURA HEYETİ”, İş ve Hayat, 3, (2017) (Çevrimiçi) https://dergipark.org.tr/en/pub/isvehayat/680394, erişim 10 Şubat 2021.

Topses, Mehmet Devrim, “JAPON MODERNLEŞMESİ BAĞLAMINDA İKİ SOSYOLOJİK ÇÖZÜMLEMENİN KARŞILAŞTIRILMASI”, Folklor/Edebiyat, 2011, 77-84

[/vc_toggle]

 

Üç Deniz Girişimi ve Yükselen Jeopolitik

Soğuk Savaş’ın ardından Amerika’nın tek başına hegemon güç olma durumunun günümüzde artık geçerliliğini yitirmeye başladığı, çok kutuplu bir uluslararası sisteme doğru gittiğimizi ifade eden çok sayıda yayın ve görüş dile getirilmiştir. Bu kapsamda bölgesel olarak yükselen ve revizyonist güçler olarak nitelenen ülkeler bulunmasının yanı sıra, küresel anlamda etkinlik kazanma uğraşı içinde olan Rusya, Çin ve AB gibi ülke ve örgütler bu doğrultuda dile getirilen başlıca öznelerdir. Rusya’nın eski Sovyet Rusya’yı canlandırma ve hatta ondan daha ötesine ulaşma hevesi, Çin’in ABD’ye rakip bir ekonomik güce dayalı gelişimi ve AB’nin sayece ekonomik değil siyasi ve askeri bir aktör olma isteği günümüzde uluslararası sistemi işgal eden ana konular haline geldi. Bu noktada, Avrupa coğrafyası bahsi geçen üç büyük gücün ve ABD’nin rekabet ettiği ve jeopolitik çıkarlarının örtüştüğü yer olmuştur. Ekonomik ilişkiler, enerji ticareti, altyapı yatırımları ve güvenlik unsurlarında meydana gelen rekabette, 2015 yılından itibaren resmiyet kazanan Üç Deniz Girişimi ise kilit rol oynama potansiyeline sahiptir.

Üç Deniz Girişimi

Aslında fikirsel olarak kökleri iki savaş arası döneme kadar gitse de 2015 yılında hayata geçirilen Üç Deniz Girişimi (ÜDG), kuzeyde Baltık Denizi, güneyde Adriyatik ve güneydoğuda Karadeniz’in yer aldığı sınırlar içerisinde yer alan devletler arasında iş birliği mekanizmasını ifade eder. 2015 yılında Polonya ve Hırvatistan tarafından başlatılan girişim, ilerleyen yıllarda üye sayısını 12’ye yükseltmiştir. Diğer üye ülkeler, Çekya, Estonya, Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovenya, Slovakya, Avusturya, Macaristan’dır.

Girişime dahil olan üye ülkeler arasında enerji taşımacılığını ve çeşitliliğini artırmak, siyasi ve ekonomik iş birliğini yükseltmek, merkezde ve Doğu Avrupa bölgesinde bulunan ülkelerin kalkınmasını ve gelişmesini sağlamak ve Avrupa değerlerini ve ortaklığını derinleştirmek esas amaçlardır. Gelişmiş Batı Avrupa bölgesine nazaran, doğu Avrupa ülkelerinin henüz yeterli bir ekonomik ve siyasi güce erişememiş olması bu girişimin oluşturulmasının itici unsurlarından biridir. Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyet Rusya hakimiyeti ve etkisinde kalan bölge, Soğuk Savaş’ın ardından gerek NATO gerekse AB tarafından hızla Avrupalılaşma sürecine girmiştir. Böylesi bir girişimin AB’ye rakip olarak değil, onun tamamlayıcısı ve aslında bir alt örgütü olarak adlandırılabileceğini dile getirmeliyiz. Çünkü bu girişimdeki tüm ülkeler AB üyesi ve Avusturya dışında yine hepsi NATO örgütü içerisindedir. Nitekim, girişim de ayrı bir örgüt olma iddiasını taşımamış, ülkeler enerji, altyapı ve ticaret alanlarında daha fazla yakınlaşmayı amaçlayan bir mekanizma olduğunu ifade etmiştir.

Girişimin Rusya ile Avrupa arasında çok kritik bir coğrafi konumda meydana gelmesi, girişimin jeopolitik özelliğinin ne derece önemli olduğunu gösterir. Özellikle Avrupa ile Rusya arasındaki doğalgaz ve petrol ticareti dikkate alındığında, bölge geçiş noktası olma özelliği taşımaktadır. Rusya’nın enerji ihracatının %75’e yakın kısmını Avrupa ülkelerine yapması bu bölgenin Rusya açısından önemini gözler önüne serer. Ayrıca merkezi ve doğu Avrupa ülkelerinin de enerji ithali kapsamında tek sağlayıcısının Rusya olması, bu girişimin enerji çeşitliliğini artırma fonksiyonunu oluşturur. Bu kapsamda, ÜDG, kuzeyde Norveç, güneyde ise Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinden enerji teminini amaçlayan bir proje olmuştur. Ayrıca ABD ile girilen iş birliği sonucunda Amerika’dan LNG alımı artmış, bölge sadece Rusya’nın enerji tekeli konumunda bulunma özelliğinden yavaş yavaş ayrılmaktadır.

(Sıvılaştırılmış doğalgaz taşımacılığı)

Girişim, her yıl devlet temsilcilerinin üye ülkelerde zirveler düzenlemesi ile ilerlemektedir. İlk olarak 2016 Dubrovnik Zirvesi düzenlenmiş, daha sonra sırasıyla Varşova, Budapeşte ve Ljubljana zirveleriyle iş birliği alanları ve projeler geliştirilmiştir. Temel olarak ulaşım, altyapı ve enerji arzı konuları işlenmişse de güvenlik alanı ve siyasi ilişkiler de ele alınan diğer unsurlardır. Bölgenin Rusya’ya konuşu olması güvenlik faktörünün asıl sebebini oluşturmaktadır. Bölgenin Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve Rusya’nın girişimin başlatılmasından kısa süre önce Kırım’ı ilhak edip Ukrayna’da çatışmaları körüklemesi, bölge ülkelerinin Rusya etkisinin yayılması riskine karşı tetikte olmasına neden olmuştur. Günümüzde ise Rusya’yı kendisine rakip gören ABD’nin bölgede bulunma isteği bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Nitekim, girişimin 2017 Zirvesi’ne Donald Trump da katılmış, sonraki tarihlerde bölge ülkeleri ile enerji, ulaşım ve altyapı alanlarında çeşitli ilişkiler ve anlaşmalar oluşturulmuştur. Bu nedenle ÜDG’nin, Rusya’yı sınırlandırmak için ABD’nin yeni bir aracı olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştır. Haklılık payı olmasına karşın bu girişime sadece ABD projesi demek yeterli değildir. Çünkü, girişimin başlatılmasının asıl itici gücü enerji noktasıdır. Rusya’ya olan bağımlılık ve Rusya’nın enerji kartını ülkeler üzerinde baskı unsuru olarak kullanması, daha önce Ukrayna ve Belarus’ta yaptığı gibi, bölge ülkelerini yeni arayışlara itmiştir.

Girişime karşı AB’nin tepkisi ise olumlu olmuştur. AB uyumu ve derinleşmesinin bir unsuru olarak görülen girişime, altyapı ve ulaşım kapsamında maddi destekler de sağlanmıştır. Bölge ülkelerinin daha çok iş birliğine gitmesi ve gelişmesi, Batı Avrupa kalkınmışlık seviyesine ulaşması AB’nin de yararına olan unsurlardır. Ayrıca gelişen ve büyüyen bir Rusya yayılmacılığı etkisine karşı böylesi bir oluşumun da dikkate değer olduğu açıktır. Ancak ifade etmek gerekir ki hem AB içinde hem girişim içinde tam anlamıyla bir uyum sağlanabilmiş değildir. Almanya’nın Rusya ile Kuzey Akım-2 enerji hattını ABD’nin ve bazı bölge ülkelerinin itirazlarına rağmen ilerletmeye devam etmesi, ayrıca Bulgaristan ve Macaristan’ın Rusya ile yakınlaşma eğiliminde olması, girişimin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önünde engel oluşturmaktadır.

Son olarak Çin’in de bölgeye ilgisinin son yıllarda artması dikkat çekici bir olgudur. Özellikle Macaristan, Yunanistan ve Sırbistan gibi doğu Avrupa ülkelerine yatırımlarını arttıran Çin, girişim kapsamında önem verilmesi gereken bir özne olduğunu hatırlatmakta. Özellikle ulaşım ve altyapı yatırımları ile bölgede varlığını artıran Çin, olası jeopolitik ittifaklarda denkleme dahil edilmesi gereken unsurlardan biridir. Özellikle Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile bölgede ekonomik olarak ağırlığını oldukça hissettirmiştir.

Sonuç Yerine

2016 yılında oluşturulan Üç Deniz Girişimi ile merkezi ve doğu Avrupa ülkeleri, enerji çeşitliliğini artırma, ulaşım ve güvenlik konularında faaliyetlerde bulunmaktadır. İlk bakışta, oluşturulan girişim Rusya karşıtı bir ittifak olarak okunabileceği gibi, aynı zamanda yükselen jeopolitik uluslararası sistemde olması beklenen bir olgudur. ABD’nin, AB’nin, Rusya’nın ve Çin’in küresel aktörler olarak giriştikleri rekabet, aynı zamanda bölgesel aktörlerin de çeşitli ittifaklar ve girişimler başlatmasına sebep olabilmektedir. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, girişimin Türkiye’yi de kapsayacak bir şekilde genişlemesi ve derinleşmesi son derece kritiktir. Türkiye’nin hem Akdeniz hem Karadeniz’e kıyısı bulunması ve girişime güvenlik ve ekonomik ilişkiler noktasında çok önemli katkılarda bulunma potansiyeli, girişimin yükselen jeopolitik alanda güç kazanmasına yardımcı olacaktır. Bu ittifak, aynı zamanda Türkiye’nin Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını da azaltabilme potansiyeline sahiptir. Girişilen iş birlikleri aracılığıyla başka kaynaklardan daha az maliyetle enerji tedariki sağlanabilir.

Muharrem Filiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

TESAM, “Üç Deniz İnisiyatifi” https://www.tesadernegi.org/uc-deniz-inisiyatifi-three-seas-initiative-tsi-projesinin-stratejik-ve-bolgesel-baglamda-degerlendirilmesi.html?b9feb2&b9feb2 (Erişim Tarihi:19.02.2021)

Abay, Emre Gürkan. “ Kuzey Akım2 Projesinde İnşaat Tekrar Başladı”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kuzey-akim-2-projesinde-insaat-tekrar-basladi/2121498 (Erişim Tarihi:19.02.2021)

Kakışım, Cemal. “ Enerji Perspektifiyle Üç Deniz Girişimi”. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt:19 No:1 s. 121-151.

Yaşın, Gözde Kılıç. “Balkanlarda AB-D İle Bilek Güreşi”, 21.yy Türkiye Enstitüsü, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/balkanlarda-ab-d-ile-bilek-guresi (Erişim Tarihi:19.02.2021)

Gürsoy, Sezin İba ve Adnan Seyaz. “ Rusya’nın Enerji Politikaları: Dar Etkiden Geniş Etkiye Geçiş”, (içinde) Enerji Diplomasisi, ed. Hasret Çomak, Caner Sancaktar, Zafer Yıldırım. Beta Basım(2015), s. 193-215.

[/vc_toggle]

ABD Dış Politikasında İki Savaş Arası Dönem ve İkinci Dünya Savaşı

Almanya’nın Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırtarak komplo kurması ve Amerikan ticaret gemilerini batırması, ABD’nin Monroe Doktrini’ni terk ederek I. Dünya Savaşı’na katılmasının başlıca sebeplerindendir. Ayrıca Rus Çarlığı’nın Bolşevik Devrimi ile yıkılarak savaştan çekilmesi mevcut güç dengesini değiştirmiş, ABD’nin savaşa girerek Rusya’nın boşluğunu doldurmasını kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir.1 Savaştan İtilaf Devletleri’nin galip çıkmasının ardından dünya barışının korunması, mevcut sorunların kuvvete başvurulmadan çözülmesi ve yeni bir savaşın cereyan etmemesi için çalışmalar başlamıştır.

woodrow wilson

ABD Başkanı Woodrow Wilson’un self-determinasyon ve ortak güvenlik doktrinleri Avrupalı meslektaşlarını aşina olmadıkları bir arenaya çekmiştir. Birleşik Devletler’e göre savaşların sebebi self-determinasyon ilkesinin varlığı değil yokluğudur ve güç dengesi yokluğu değil güç dengesi amacıyla hareket edilmesi istikrarsızlığa sebep olur.2 Wilson güç dengesine dayanmayan, her topluluğun kendi kaderini tayin edebileceği bir sistem oluşturma amacı içerisindeydi.

Savaşın ardından uluslararası toplum, ulusal çıkarların değil genelin çıkarlarının gözetileceği ve barışın kontrol edilebileceği uluslararası bir düzenleyici kuruma gereksinim duyuyordu: Wilson’un Milletler Cemiyeti. 1917 yılının ocak ayında Wilson, ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada bir barış cemiyetinin kurulmasına yönelik düşüncesini çoktan ifade etmişti. 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nda bir milletler cemiyetinin kurulması ana gündem maddesi olarak değerlendirildi. Cemiyet Sözleşmesi, Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girdi. Milletler Cemiyeti’nin kurulmasında başta Wilson’un ve ABD’nin büyük rolü olmasına rağmen Amerikan halkının uluslararası ilişkilerde aktif rol oynamaya çekinmesi üzerine senato Versay Antlaşması’nı dolayısıyla Milletler Cemiyeti’ni reddetti ve Birleşik Devletler cemiyete katılamadı. Senatör Lodge’un oylama öncesi senatoda Bolşevik Rusya hakkında yaptığı konuşma da cemiyete girilememesinin sebeplerinden birisidir.3 Bu durum iki savaş arası dönemde ABD’nin kendi içine çekilip yalnızlık politikası izleyeceğinin göstergesidir.

Milletler Cemiyeti’nden Bir Görünüm

Wilson hasta yatağında antlaşmanın senatodan geçmediğini öğrendiğinde söyledikleri Wilson’un daha iyi anlaşılmasını sağlayarak tarihe geçmiştir: ‘‘Şimdi onlar ne kaybettiklerini acı bir tecrübe ile öğreneceklerdir… Dünyanın liderliğini kazanmak için elimize bir fırsat geçmişti fakat bu fırsatı kaybettik ve yakında bu kaybın nasıl bir trajedi olduğunu göreceğiz.4’’

ABD, iki savaş arası dönemde Avrupa’dan kendisini soyutlayıp Güney Amerika ve Uzak Doğu ile ilgilense de uluslararası arenada barışı ve istikrarı korumak adına çalışmalarına devam etmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Frank B. Kellogg ve Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand arasındaki görüşmelerin ve mektuplaşmaların sonucu 27 Ağustos 1928’de Briand-Kellogg Paktı olarak da bilinen Paris Paktı, Locarno Antlaşmaları’na tâbi olan devletlerin katılımıyla imzalandı. ABD paktla uluslararası alanda barışın uzun vadeli olmasını, çıkan anlaşmazlıkların silaha başvurularak çözülmemesini hedefliyordu. Pakt, savaşa başvurulmasının kınanmasını belirtiyor, savaşın iç siyaset aracı olarak kullanılmasını yasaklıyordu. Paktın yaptırım gücü bulunmamakla beraber meşru müdafaa durumu, uluslararası zorlama tedbiri, sözleşmeye taraf ve taraf olmayan devletler arasında oluşabilecek savaş durumu, sözleşmeye aykırı hareket etme gibi hallerde savaş meşru sayılmıştı. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan silahlanma yarışına, uluslararası alanda donanma gücünün kontrolünü sağlayan 1921 Washington Deniz Konferansı ve 1930 Londra Deniz Konferansı ile İkinci Dünya Savaşı öncesine dek ara verilmiş oldu. Washington ve Londra konferansları ABD ve Japonya arasındaki olması muhtemel bir savaşı da bir süre erteledi.5 Japonya’nın Pasifik’te etkinliğinin artması ABD’yi rahatsız ediyordu. Ne konferanslar ne de silahsızlanma çabaları amacına ulaşamadı. Barışı istikrarlı kılmak için kurulan Milletler Cemiyeti de işlevsiz kaldı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan Görünüm

Savaş sonrası Avrupalı devletler birbirlerine borçlu oldukları gibi, ABD’ye de yüklü miktarda borçları bulunuyordu. Savaş tazminatlarının ödenmesinde ve alınan borçların geri verilmesinde sıkıntılar yaşanması, ABD’yi hem ekonomik olarak lider yaparken hem de dünyadan alacaklı büyük bir banka konumuna getirmekteydi. ABD borçlarını geri almak istese de başarılı olamadı. Avrupalı çoğu devlet insan kaybını bahane ederek borçlarını ödemedi. 1929 yılına gelindiğinde ABD’li şirketlerin değerlerinden birkaç misli hisse senedi çıkarıp satmaları, insanların borsa aracılığıyla kısa sürede zengin olma hayalleri, tarımsal ürünlerin gereğinden fazla üretilerek fiyatların düşmesi, sanayi üretiminin azalması, kredi ağının istikrarsız oluşu vb. nedenler ‘‘kara perşembe’’ olarak tarihe geçecek 1929 Ekonomik Buhranı’na sebep oldu.6 Japonya’nın Mançurya’yı 1931 yılında işgal etmesi Uzak Doğu’da hem SSCB’yi hem de ABD’yi Japonya’ya karşı bir araya getirdi. ABD uzun bir aradan sonra, ilişkileri düzeltmek amacıyla 1933 yılının ekim ayında SSCB’yi resmen tanıdı.7 Gelişen bu durumlar çıkabilecek bir savaş senaryosunda ABD’nin ve SSCB’nin aynı tarafta olabileceğinin bir göstergesi oldu. Almanya’da Hitler’in yükselişi, İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelmesi gibi Avrupa’daki olumsuz gelişmeler, ABD’yi korkuttu ve inzivaya çekilmesine sebep oldu. Bunun için de ABD 1935 yılının ağustos ayında Tarafsızlık Kanunu’nu çıkardı. Çıkan kanuna göre savaş halinde başkan, savaşan ülkelere silah ve malzeme satışını yasaklayabilecekti. Nitekim İtalya ve Habeşistan arasındaki savaşta bu yetki kullanıldı.8 1938 yılında Çin ve Japonya arasında gerçekleşen silahlı çatışmada ABD kendisine iki temel politika belirledi ve bunları uyguladı: Anlaşmazlığa düşmekten kaçınmak, Amerikan vatandaşlarının can, mal ve haklarını korumak.

Roosevelt

Başkan Roosevelt gerek Avrupa gerek Uzak Doğu’daki gelişmelere ABD’yi dâhil etmek suretiyle olaylara sert müdahale etmek istediyse de Amerikan halkı ve senatosu buna hazır değildi.9 Japonya’nın Uzak Doğu’da etki alanını arttırması, topraklarını genişletmesi ve kendisine bazı ayrıcalıklar kazanması ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarına ters düşüyordu.

Ters düşmesine rağmen ABD savaştan kaçınıyor Japonya’nın savaştığı devletlere kredi vermekle yetiniyordu. Avrupa’da Almanya’ya karşı sadece İngiltere’nin ayakta kalması, üstünlüğü Mihver Devletleri’ne veriyordu. Almanya’nın tüm Avrupa’ya hâkim olması demokratik ABD için kabul edilebilir bir durum değildi. İngiltere Başbakanı Churchill, ABD’nin savaşa katılması için diplomatik yollara başvurmaktaydı. Başkan Roosevelt 27 Aralık 1940’ta yaptığı konuşmasında müttefiklerin yanında olmaları gerektiğini şu sözlerle ifade etmişti: ‘‘İngiltere yenilecek olursa, Mihver Devletleri Avrupa’yı, Asya’yı, Avusturalya’yı ve denizleri kontrolleri altına alacaklardır. Bizim gelecekteki güvenliğimiz, bu savaşın sonucu ile büyük ölçüde ilgilidir. Bugün veya geleceği düşünerek, müttefiklere elimizdeki bütün imkânlardan yararlanarak yardım etmek zorundayız. Aksi halde savaşın gelişmelerine seyirci kalarak Mihver Devletleri’nin zaferi kazanmalarına ve bundan sonra da tek başına Amerika ile savaşmalarına imkân vermiş oluruz.10’’ ABD savaşa ilk başta katılmasa da askeri ve ekonomik yardımları, 11 Mart 1941’de çıkardığı Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu aracılığıyla Avrupa’daki çeşitli devletlere yapmaktaydı. ABD ve Japonya arasında gerginlikleri azaltmak için görüşmeler yapılmış olsa da bir sonuç vermedi.

Pearl Harbor

ABD’nin Japonya’nın alacaklarını ve mallarını dondurarak ticareti kontrol etmesi Japonya’nın savaş kararı almasına sebep oldu. 7 Aralık 1941 günü Japon uçaklarının Pearl Harbor’u bombalamasıyla ABD resmen İkinci Dünya Savaşı’na girmiş oldu. Saldırıdan dört gün sonra da Almanya ile ABD birbirlerine savaş açtılar. Churchill ABD’nin savaşa katılmasına duyduğu sevinci şu sözlerle ifade etti: ‘‘Haritadan silinmeyecektik, tarihimiz sona ermeyecekti.11

’’İkinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin yardımıyla müttefikler kazandı. ABD savaştan sonra süper güç konuma gelerek, uluslararası politikada öncü bir kuvvet oldu. SSCB ve ABD savaşta ortak düşman Nazilere karşı bir araya gelmişlerdi. ABD Başkanı Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’ SSCB ile askeri bir müttefikliğin ötesinde, savaş sonrası dünya barışının sağlanması ve muhafaza edilmesi içindi.12 Churchill ve Roosevelt, Newfoundland’da yaptıkları görüşmede toprak genişleme politikası gütmeyecekleri, oralarda yaşayan insanların kendilerini yönetmelerine müsaade edecekleri üzerinde anlaşmada bulundularsa da SSCB sınırları boyunca oluşturduğu nüfuz bölgeleriyle bu anlaşmanın zıttı bir politika izledi. Birleşik Amerika sonraki 45 yıllık süreçte dış politikasını Sovyetler Birliği’ne göre belirleyecek, Soğuk Savaş’ta SSCB’ye karşı mücadele edecektir.

[irp posts=”28178″ name=”CIA Başkanlığından ABD Dışişleri Bakanlığına: Mike Pompeo”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

1 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 108.

2 Henry Kissinger, Diplomasi, 17. bs., Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 216.

3 Abdullah Kıran, ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 23.

4 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 167.

5 Mehmet Sait Dilek, ‘‘Büyük Güçlerin Politikaları ve Briand-Kellogg Paktı’’, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 37, s. 150, 159.

6 Erhan Duman, ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 52-62.

7 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 185-186.

8 A.g.e., s. 195.

9 A.g.e., s. 210.

10 Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih (1789-1994), 4. bs., Filiz Kitabevi, İstanbul, s. 606-607.

11 Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 288-291.

12 B. Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:8, Sayı: 1, s. 184.

Kaynaklar

ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik Kitap.

DİLEK, M. S. (2010). ‘‘Büyük Güçlerin Politikaları ve Briand-Kellogg Paktı’’, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 37, s. 145-169.

DUMAN, E. (2011). ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

ERKAN, B. (2010). ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1, s. 183-194.

KIRAN, A. (2008). ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 19-36.

KISSINGER, H. (2018). Diplomasi (17. bs.). (Çev: İ. H. KURT.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

UÇAROL, R. (1995). Siyasi Tarih (1789-1994), (4. bs.). İstanbul: Filiz Kitabevi.
[/vc_toggle]

Brexit: Başlangıcın Sonu

2020 yılı sonu itibariyle “Brexit” adındaki pehlivan tefrikasında bir aşama daha tamamlandı. Aslında 31 Ocak 2020’de Birleşik Krallık (BK), Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmıştı ancak taraflar arasında 2020 yılı sonuna kadar bir geçiş süreci tanınmıştı. Bu süreçte “bir ticari anlaşmanın yapılıp yapılmayacağı” ve “yapılacaksa nasıl yapılacağı” konularında da belirsizlik devam ediyordu. Zira eğer bu ayrılık anlaşmasız bir biçimde gerçekleşseydi her iki taraf için de belli maliyetler söz konusu olacaktı. Nitekim “son dakika” olarak nitelendirilebilecek bir tarihte, 24 Aralık 2020’de taraflar arasında Ticaret ve İşbirliği Anlaşması imzalandı. Brexit referandumundan sonra Avrupa’da büyük bir şok mevcuttu çünkü bir ülkenin hem de oluşum içerisinde ciddi anlamda ayrıcalıklı bir ülkenin, dünya tarihinin belki de en başarılı siyasi-ekonomik entegrasyon projesinden çıkmak istemesi herkesi oldukça şaşırttı. Şaşkınlıktan doğan bu hayal kırıklığı müzakerelere de yansıdı. AB, BK’ya karşı müzakerelerde fazlasıyla katıydı. Bu sürecin zorlaşmasının da AB yönetiminden kaynaklandığını söylememiz gerekiyor çünkü eğer BK’nın AB’den çıkışı kolay bir biçimde gerçekleşseydi, bu durum ilerleyen süreçte bu ortaklığa ilişkin birtakım rahatsızlıkları bulunan AB ülkelerine bir çıkış kapısı açabilirdi. Dolayısıyla AB liderleri de BK’ya diğer ülkelerin örnek alabilecekleri bir çıkış modeli önermek istemediler.

Söz konusu anlaşma, bazı belirsizlikleri ortadan kaldırsa da yeni soru işaretlerini de beraberinde getirmiş oldu. Bu durum, daha uzun bir süre Brexit’i konuşmaya devam edeceğimiz anlamına geliyor. Keza anlaşma, ekleri ve protokolleriyle birlikte 1246 sayfayı bulsa da aslında taraflara çerçeve sunmakla yetiniyor ve ekonomik alanla sınırlanan bu anlaşmanın içeriğindeki birçok konu zaman içerisinde netleşecek. Anlaşmanın en önemli detayı ise tabii ki İngiltere’nin Gümrük Birliği ve AB ortak pazarından ayrılıp iktisadi konularla birlikte gümrüklerinin kontrolünü de kendi belirleyeceği kurallara göre düzenleyebilme hürriyetine kavuşmuş olmasıdır. Bu noktada İngiltere’nin AB’ye bağlılığının her daim sorgulandığını da söylememiz gerekiyor. Zira 1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmasıyla oluşum içerisindeki hikayesi başlayan İngiltere, bugüne kadar geçen süre içerisinde topluluk bünyesinde geçirilen birçok entegrasyon aşamasından kendini soyutlamış, bununla da kalmayıp topluluktan ayrılmak üzere 2 kez referanduma gitmişti. Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girişinden yalnızca 2 yıl sonra yani 1975’te yapılan ilk referandumda seçmenlerin %67’si toplulukta kalınması yönünde oy kullanınca üyelik devam etti. 2016’dan bu yana ise Lizbon Antlaşması’nın 50. Maddesi uyarınca AB’den ayrılmaya çalışıyordu. Nitekim BK’nın 2016’da yaptığı ikinci referandumda seçmenlerin %51,9’u BK’nın AB’den ayrılması yönünde oy kullandı ve Boris Johnson oynadığı kumardan kârlı çıktı.

İngiltere 

Geçiş süreci tamamlanmadan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalanmış olması ise İngiltere’de Boris Johnson tarafından büyük bir başarı olarak lanse ediliyor. Bunu da şöyle detaylandıralım: Birleşik Krallık bir yandan müzakereler boyunca “egemenliğin yeniden kazanılması” hususunun altını özellikle çizerken “Küresel Britanya” söylemini ortaya koydu. Diğer yandan BK’nin AB’den ayrılırken AB’nin bazı mevzuat ve kurallarından kendisini soyutlayıp soyutlayamayacağı konusunda bir tartışma da söz konusuydu. Bu da aslında Brexit’in “sert mi” yoksa “yumuşak mı” olacağı hakkındaki ihtilaftan doğmuştu. Sonuç itibariyle İngiltere aslında AB Adalet Divanı’nın yetki alanından çıkmış oldu ve bu durum Boris Johnson’ın işine yaradı.

Ticaret 

BK’nın AB içerisindeki ayrıcalıklı konumuna rağmen verdiği ayrılma kararının etkilerini yavaş yavaş görmeye başladık ve bu etkileri değerlendirmeye “malların serbest dolaşımı” ile başlamayı elzem görüyorum zira BK ile AB’nin anlaşması, en azından şimdilik tek bir alanla yani ticaretle sınırlı kalmış durumda. BK, AB’den ayrılmasına rağmen Avrupa pazarına yine AB üyesiymiş gibi ekonomik anlamda erişim hakkıyla birlikte AB mevzuatına uyumu da minimuma indirmek istedi. Diğer yandan AB ise BK için mevzuat uyumu ile pazara erişim hakkı arasında pozitif bir korelasyon öngördü ve taraflar bu konuda ihtilafa düştüler. Bu ihtilafın temelinde de AB’nin, AB şirketleriyle İngiliz şirketleri arasında oluşabilecek bir rekabeti engelleme isteği yatmaktadır. Zaten yapılan bu anlaşma da bu müzakerelerin bir sonucu niteliğinde diyebiliriz.

Parekende ticaretinde AB standartlarının uygulanması

Anlaşma, malların serbest dolaşımı konusunda tarifeler ile kotaları ortadan kaldırmakla birlikte İngiliz şirketleri için gümrük bildirimi ile güvenlik denetimini beraberinde getirdi ve açıkçası bunlar çok sorunsuz şeyler değil. Gümrük bildirimi ve güvenlik denetiminin yanı sıra bazı ürünlerin ihracı için özel lisans ve sertifikalama şart koşuldu. Bütün bunlar şirketlere hem ek bürokrasi hem de ekstra maliyet yüklemiş oldu [1]. Birleşik Krallık, bu yeni prosedürlere hazırlanmaları için şirketlere 6 ay mühlet verdi.

Ancak tabii ki AB tarafında böyle bir durum söz konusu değil ve bu nedenle gecikme gibi sıkıntılar doğabilir ve bu olası sıkıntılar bir nevi baskı unsuru niteliğinde diyebiliriz. Henüz böyle bir durum söz konusu olmasa da ilerleyen süreçte gerçekleştiği ve bu sorunla karşı karşıya kalan çok sayıda şirket olduğu takdirde sınırda yığılmalar gündeme gelebilir. Sınırda yığılmaların ne anlama geldiğini de Aralık ayında Fransa’nın İngiltere’den gelen kamyonlara COVID sebebiyle geçiş izni vermemesiyle net olarak gördük. Anlaşmayla birlikte gelen angaryalardan bir diğeri ise güvenlik denetimiydi. Güvenlik denetimi, bazı ürünlerin “sınırda AB standartlarına uyum denetimi” yapılmasına denk geliyor. Tabii bu durum da şirketlere ek bürokrasi ve maliyet yükleyeceğinden BK’daki gıda sektöründe tepkilere neden oldu.

Tedbirler 

Anlaşma yapılması hususundaki müzakere sürecinin AB açısından önemli gündemlerinden biri de “eşit şartların korunmasıydı” [2]. Artık BK’nin birçok ürün açısından AB standartlarına uyma zorunluluğu yok ancak söz konusu standartlardan önemli ölçüde saptığı takdirde AB, buna karşılık olarak BK’ya tanıdığı birtakım serbestlikleri geri alabilecek ya da bazı kısıtlamalara gidebilecek. Sürekli olarak ihtilafların doğmasına neden olabilecek bu durum da doğal olarak Brexit’in gündemde kalmasını sağlayabilir. Tabii bu kısıtlamaların anlaşmada tam bir karşılığı bulunmadığından bunları öğrenmek için anlaşmanın nasıl uygulandığını görmeyi bekleyeceğiz.

Anlaşmanın uygulanmasında ortaya çıkacak sorunlar için de tahkim, istişare ve müzakere mekanizmaları devreye girecek. Anlaşmazlıklar istişare yoluyla çözülemezse 3 hakemden oluşan bir tahkim heyeti kurulacak ve tahkim heyeti, kararını 130 gün içerisinde taraflara bildirmekle yükümlüdür. Diğer yandan 100 gün içinde de taslak kararını açıklayıp tarafların görüşlerini almakla da sorumludur. Ayrıca tahkim heyetinin, değerlendirme yaparken AB müktesebatını referans alma gibi bir zorunluluğu da bulunmamaktadır. Kaybeden taraf 30 gün içerisinde tahkim heyetinin kararına uyacak ve ihtilafın devam etmesi halinde şikayetçi taraf karşı tedbir alabilecektir [3].

Finansal Hizmetler 

Bir diğer konu, finansal hizmetler konusu. İngiltere, ekonomisini daha çok finansal hizmetler üzerinden döndüren bir ülke. Ancak anlaşmada finansal hizmetlere dair ayrıntılı maddeler yok. Bu durumun Mart ayı içerisinde tarafların birbirlerinin kurallarını tanıyacağı bir Mutabakat Zaptı üzerinden aşılması bekleniyor [4]. Bu konuyla birlikte İngiltere’nin bazı Avrupa politikalarına katılımı da taraflar arasında önümüzdeki günlerde müzakere edilecek. Londra, finansal hizmetler açısından dünya nezdinde ciddi öneme sahip bir merkez. Yine de bu süreç, büyük bankaları ve Londra merkezli yatırım fonlarını AB ülkelerinde şubeler açmaya ve hatta faaliyetlerini AB ülkelerine taşımaya yönlendirecek [5]. İngiltere’nin Londra kozunu kaybetmek bir yana, AB’den ayrılmış olmanın getirdiği özgürlükle ülkesine daha fazla yabancı yatırımcı çekme olasılığı da söz konusu. Dolayısıyla bundan sonrası artık yeni bir dönem ve yalnızca Avrupa ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler özelinde değil, Birleşik Krallık’ın siyasi yapısı üzerinde de etki yaratabilecek bir sürecin başında olduğumuzu söylemeliyiz. Bununla alakalı olarak İskoçya ile Kuzey İrlanda konularını da değerlendirmemiz gerekiyor çünkü bu konularla ilgili belirsizlikler sürüyor. Dolayısıyla Birleşik Krallık’ın Birleşik Krallık olarak varlığını devam ettireceğinin dahi bir garantisi yok.

İskoçya ve Kuzey İrlanda 

İskoçya, daha önce de bağımsızlık talebinde bulunmuş ve bununla ilgili referanduma gitmiş bir ülke. 2014’te yapılan bu referandumda İskoçya’nın bağımsızlık talebine ülkede %55,3 oranında “hayır” oyu çıktı. Fakat son birkaç yıldır İskoçya Bölgesel Başbakanı Nicola Sturgeon, Brexit’i kullanarak bu talebi canlandırmaya çalışıyor. Özellikle “Hard Brexit’in” yani BK’nın Gümrük Birliği’nden çıkmasının kesinleşmesinin ardından bu talepler sıklaşmaya başladı. Bu noktada, 2016’daki Brexit referandumunda İskoçya’nın %62’sinin AB’de kalma yönünde oy kullandığını da belirtelim. Boris Johnson ise bu talebe karşı. Öyle ki 24 Ocak’ta Edinburg’da yaptığı açıklamada da bunu tekrarladı.

Diğer yandan bu talebin gerçekleşmesi de gerçekleşmesi için daha öncesinde gerekli koşulların oluşması da yakın vadede pek mümkün görünmüyor ancak İskoçya meselesi COVID sonrasında siyasi gündemi etkileyecek başlıklardan biri olacak. Diğer yandan Kuzey İrlanda sınırı hakkında bir anlaşmaya varıldığı görülüyor.

Kuzey İrlanda’daki barış sürecinin devam etmesi için Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasında fiziki bir sınır oluşmaması için Kuzey İrlanda’nın Gümrük Birliği içerisinde kalması gerekiyordu. AB bunun için çok çabaladı. Nitekim bu problemi ortadan kaldırmak için Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda’nın Gümrük Birliği içerisinde kalmasını ve Britanya’dan Kuzey İrlanda’ya gidecek malların denetlenmesini öngören ek formaliteleri kabul etti.

Güvenlik 

BK’nın (esasında İngiltere’nin) AB’den ayrılması, AB’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) açısından bakıldığında önemli bir dezavantaj söz konusu yani BK, artık AB üyesi olmayan bir NATO üyesi olarak AB’nin askerî kanadıyla ilişki kuracağı bir statüye erişti. Buna rağmen AB, bu handikabın farkında olarak özellikle İngiltere’yi Avrupa savunmasının içerisine entegre etmeye yönelecek.

Serbest Dolaşım ve İkamet 

Halkı doğrudan etkileyecek olayların başında seyahat geliyor. BK, AB’den ayrılmasıyla vatandaşlarının serbest dolaşım hakkını da sonlandırmış oldu. Bu gerçekleşmeden önce özellikle İngiliz vatandaşları herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşebiliyor, orada çalışabiliyor ve hatta emekli olabiliyorlardı. Anlaşmaya göre ise Ekim 2021’e kadar öngörülen geçiş sürecinin ardından artık İngiliz vatandaşları, AB ülkelerine vizesiz olarak seyahat edebilecekler ancak sağlık sigortası bulundurmak zorundalar. Ayrıca herhangi bir 180 günlük süre içerisinde bu ülkelerde vizesiz olarak 90 günden fazla kalamayacaklar [6]. Ayrıca bu süre içerisinde AB ülkelerinde çalışmalarına izin verilmeyecek. AB vatandaşları ise yine bu geçiş sürecinin ardından yalnızca kimlik kartlarıyla İngiltere’ye gidemeyecek ve bu ülkede vizesiz olarak 6 aydan fazla bulunamayacaklar. Ocak 2021’den itibaren İngiltere’ye göç etmek isteyenler için “puan tabanlı bir göç sistemi” altında daha katı göçmenlik kuralları söz konusu olacak. Ayrılık tarihinden önce yerleşenler yeni şartlardan muaflar ancak 1 Ocak itibariyle İngilizce seviyesi, eğitim düzeyi, yaş gibi kriterlerle belirlenecek bir puan sistemine göre kişilerin ülkede kalma durumu değerlendirilecek. 5 yıllık vize alabilmek için ise İngiltere İçişleri Bakanlığı tarafından onaylanan şirketlerde yıllık en az 26.500 sterlin gelir getirecek bir iş teklifi şart koşuldu. Tabii serbest dolaşım hakkının sona ermesiyle birlikte mesleki niteliklerin (derece, diploma, sertifika vs.) karşılıklı olarak tanınması da ortadan kalktı.

Anlaşma, mesleki niteliklerin karşılıklı tanınması için ilgili mesleki örgütlerin ve/veya yetkili kurumların Ortaklık Konseyi’ne tavsiyelerde bulunabilmesini öngörüyor [7]. Bunlar kısa vadede gerçekleşebilecek şeyler değil ve bu süreç özellikle İngiltere açısından bir hayli sıkıntılı geçebilir.

Nitekim yakın zamanda AB vatandaşı diş hekimlerinin Brexit nedeniyle İngiltere’den ayrılmasıyla ülkede diş tedavisiyle ilgili çağrı ve şikayetler %452 artarak şimdiden tehlikeli boyutlara ulaştı. 1 Ocak 2021’e kadar AB’nin Avrupa Sağlık Sigortası Kartı (EHIC) sayesinde İngiltere ile AB vatandaşları yurt dışı seyahatlerinde devletin sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyorlardı ancak bu durum, 1 Ocak 2021 itibariyle her iki taraf için de ortadan kalktı. Taraflar, kısa vadeli ziyaretçiler için anlaşmaya çalışıyorlar. Artık Avrupa’da İngiliz ehliyeti geçerli olmayacak ve dolayısıyla AB ülkelerinde araba kullanmak isteyen İngiliz vatandaşlar uluslararası ehliyet (IDP) edinmek zorunda kalacaklar. Avrupa plakalı araçlar ise Manş Tüneli üzerinden İngiltere’ye geçmek her ne kadar kolay olsa da bunun için “Yeşil Kart Sigortası” yaptırmakla yükümlüler. Londra-Paris uçuşları da devam etmekle birlikte İngiliz havayolları, Paris üzerinden başka bir kente uçamayacak. Diğer yandan bir Avrupa ülkesinde alınan bir telefon hattı, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde “roaming ücreti” ödenmeksizin kullanılabiliyor zira anlaşma gereği ücretlendirme, hattın alındığı ülkedeki şekliyle yapılıyor ancak İngiltere için artık bu geçerli değil. Her ne kadar İngiltere’de bazı operatörler bu oluşacak maliyeti karşılayacaklarını söylese de İngiliz vatandaşlarının en azından bir kısmı, bu maliyetlerle karşı karşıya kalacak. Taraflar arasında seyahat eden evcil hayvanlar için de sağlık sertifikası istenecek ve bu, İngiltere ile Kuzey İrlanda için de geçerli olacak. Bunun yanı sıra bazı hayvanlar da karantinaya tabi tutulacak ve dolayısıyla yine ticaretin etkilenme olasılığı da mevcut.

Balıkçılık 

Balıkçılık da kesin olarak anlaşmaya varıl(a)mayan konulardan bir tanesi. Fransa ve Hollanda, İngiliz sularında avlanıyorlar ve İngiltere haklı olarak bunu kabul etmiyor. Balıkçılığın BK ekonomisindeki düşük öneminden ziyade siyasi ehemmiyetinden ötürü müzakerelerin sonlarında “yakalanan balıkların değeri” üzerinden hararetli tartışmalar vuku bulmuştu ancak neticede taraflar bir anda 650 milyon euroluk bu paradan vazgeçmek istemediler. İngiltere, uzun süren bu ortaklık sürecine binaen bir geçiş süreci olması gerektiğini göz önüne alarak başta 3 yıl için bu hakkı vereceğini ve sonrasında bu avlanan balıkların değeri üzerinden %80 indirimi kabul edeceğini beyan etti. Ancak bu, AB tarafından kabul edilmedi.

Fransa ve İngiltere Arasında Balıkçılık Krizi

Ardından İngiltere %50 indirimi kabul edebileceğini söyledi ancak yine AB bunu kabul etmedi ve 10 yılda diretti. Neticede önümüzdeki 5,5 yıl içerisinde yakalanan balıklar üzerinden %25 indirim yapılması hususunda mutabakata varıldı ve AB, bu süreçte haklarının bir kısmını BK’Ya kademeli olarak devredecek. Avlanmadan elde edilen gelirin paylaşımı ise her yıl yeniden belirlenecek. 2026 sonrasında BK, AB balıkçı teknelerinin İngiliz sularında avlanmalarını tamamen yasaklayabilir ancak bunu yaptığı takdirde, AB de BK balıkçı teknelerinin AB sularına erişimini engelleyebilir ya da BK’ın ihraç edeceği balıklara vergi koyabilir, yani özetle balıkçılık meselesi 2026 sonrasında tekrar gündeme gelecek.

Erasmus

Daha önceki müzakerelerde İngiltere, Erasmus’tan çıkmayacaklarını belirtmişti ancak aksini yaparak insanları bir kez daha şaşırtmış oldu. Erasmus, her türlü yatırıma rağmen yalnızca Avrupa’yı kapsıyor ve hükûmetin yaptığı açıklamada belirttiği gerekçe de bu programın çok maliyetli olduğunu içeriyor. İngiliz devlet üniversitelerinin İngiliz öğrenciler için 9 bin pound civarında bir maliyeti var. AB dışı öğrenciler için ise maliyet 13 ila 15 bin pound aralığında değişiyordu ancak bilindiği üzere Erasmus öğrencileri için böyle bir maliyet söz konusu değil ve dolayısıyla bu maliyet direkt olarak üniversiteye yansımaktaydı. 1 Ocak öncesinde İngiltere’de eğitimine başlayan eğitimlerine devam edecekler ancak 1 Ocak itibariyle İngiltere’de eğitim görmek isteyenler vize alabilmek için; bir eğitim kurumu tarafından kabul edilmek, İngilizce okuyup anlayabilmek, konuşabilmek ve kalışını finanse edebilecek durumda olduğunu belgelemek şartları yerine getirmek zorunda. Ayrıca öğrenciler, öğrenci vizesi alırken 6 ayı geçen bir süre için 390 Euro ve kamu sağlık hizmetinden yararlanabilmek için 557 Euro ödeyecekler. İngiliz hükûmeti, COVID-19 ile birlikte artan maliyetler nedeniyle birçok konuda kesinti yapmaya ve kalkınma yardımlarını azaltmaya karar verdi ancak buradaki esas sıkıntı, Erasmus’un “Küresel Britanya” söylemiyle bağdaşmamasıdır. İngiltere burada “eğer maliyete girilecekse yalnızca Avrupa’yla sınırlı kalmayıp daha geniş bir coğrafyaya yayılacak bir program öngörülmelidir” şeklinde düşünüyor ve bunu da Turing ile yapacak. Turing ile ilgili çoğu husus ise henüz belli değil.

ABD İle İlişkiler 

İngiltere ile ABD ilişkileri her zaman başkanların siyasi görüşleri veya geçici söylemlerinden daha derin bir noktada olmuştur. Bu özel ilişkinin değeri, AB üyesi iken daha yüksekti diyebiliriz zira Brexit, henüz Obama döneminde dahi eleştiriliyordu ve şimdi de ABD ile yapılan müzakerelerde birtakım sıkıntılar yaşanıyor. Artık Biden iktidarda ve bu durum İngiltere için bir şans çünkü Trump, Brexit’i destekleyen bir söylem benimsemişti. Ve her ne kadar imkansıza yakın olsa da İngiltere’yi Avrupa’dan kopartıp kendi yanına çekmeye çalışacaktı ve İngiltere’nin bazı politikalarda “Amerikan yanlısı” tutum sergilemesine gayret edecekti. Biden ise ihtilafları istişare yoluyla irdeleyen bir bakışa sahip ve İngiltere de transatlantik ilişkilerinin önemini bilen, bunları koruma amacı güden ve istişareyi önceleyen bir ABD idaresiyle bazı hamleleri daha kolay yapacaklarının farkında.

Ahmet Yılmaz 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1], [2], [4], [6],[7] ZİHNİOĞLU, Özge. Brexit Anlaşması: Sonun Başlangıcı. 15 Ocak 2021. https://www.perspektif.online/ (erişildi: Ocak 2021).

[3]ÜLGEN, Sinan. Brexit Antlaşmasına dair bir Türkiye perspektifi. 26 Aralık 2020. https://edam.org.tr (erişildi: Ocak 2021).

[5] KAPLAN, Zeynep, ve Gökhan AKTAŞ. «Brexit Sonrası Alternatif Ticaret Senaryoları ve Olası İktisadi Etkileri.» İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi 9, no. 1 (2020): 217-249.

[/vc_toggle]

 

Çin’e Karşı Asya’nın İki Gücü: Japonya ve Hindistan

Soğuk Savaş sonrası Dünya’da “Amerika Birleşik Devletleri’nin Tek Kutuplu Anı” (Unipolar moment) sonrasında çok kutuplu bir “Uluslararası Sistem” ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan sistemde yeni yükselen güçlerden bir tanesi Çin olmuştur ve Güney Doğu Asya Bölgesi dikkatleri üzerine çeken bir bölge haline gelmiştir. Fakat Çin bu yükselişini her zaman iyi amaçlar için kullanmamakta geçmişteki İmparatorluk anlayışının verdiği özgüvenle bölgede zorbalık yapmaktadır. Bunun sonucunda da bölge ülkeleri Çin’e karşı politikalar üretmektedir. Japonya ve Hindistan ise Çin’in yükselişinin karşısında direnen Asya’nın en önemli güçlerinden ikisidir. Bu iki devlet yükselen güç Çin’i dengelemeye çalışan ve fazla güçlenmemesini isteyen devletler arasındadır. Japonya ve Hindistan Çin ile bazı anlaşmazlıklara sahip olmasına rağmen bir yandan da ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir. Çin’in anti-demokratik uygulamaları ve saldırgan eylemleri Japonya ve Hindistan’ı tedirgin etmektedir. Bu nedenle, Japonya ve Hindistan dış politikalarında Çin’in gücünü hesaba katarak birtakım ayarlamalar yapmaktadır.

(ABD Başkanı Donald Trump, Japonya Başbakanı Shinzō Abe, Hindistan Başbakanı Narendra Modi)

Japonya açısından değerlendirilecek olursa, tarihte hiçbir zaman Japonya ve Çin aynı anda egemen güç pozisyonunda olmamıştır. Tarih boyunca bu iki devlet, birbirleriyle sürekli rekabet içinde bulunmuşlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’nin yakın müttefiki olan Japonya dış politikasında pasifist bir tutum izlemiştir. ABD aracılığıyla yapılan yeni Japon anayasasında bulunan Madde 9 sayesinde ordu bulundurmamaya karar veren Japonya 1990’lara kadar askeri gücünü arttırmamıştır [1]. ABD ile çok yakın müttefik olan Japonya Çin’in Asya’daki yükselişinden rahatsız olmuş ve ABD’nin Çin’e karşı caydırıcı politikalar izlemediği dönemlerde kendi askeri gücünü geliştirme kararı almıştır. ABD müttefikliği konusunda tuzağa düşme (entrapment) ve terk edilme (abandonment) gibi ikilemlerde olan Japonya her ihtimale karşı kendi güvenliğini sağlamaya çalışırken diğer Asya ülkeleri ve ASEAN gibi örgütler ile de ilişkilerini güçlendirmiştir [2]. Japonya yine de ABD’nin verdiği güvenlik garantilerine dayanarak dış politika ayarlamalarını yapmaktadır.

Japonya ve Çin arasındaki anlaşmazlıklardan bir tanesi olan Diaoyu/Senkaku adaları nedeniyle iki ülke arasındaki politik ilişkiler gergin seyretse de ekonomik ilişkiler oldukça artmış durumdadır [3]. Japonya Çin ile artan ekonomik ilişkisini, ABD ile artan güvenlik ilişkisiyle dengelemeye çalışmaktadır. Hem ABD’yi hem de Çin’i dengelemek isteyen Japonya bölgedeki diğer aktörler ile ilişkilerini geliştirerek kendine bu iki güç dışında bir patika bulmaya çalışmaktadır. Özellikle, Shinzo Abe’nin iktidara gelmesiyle daha aktif bir dış politika izleyen Japonya Asya ve Afrika arasındaki bağlantıyı geliştirmek istemektedir [4]. QUAD gibi bölgedeki diğer ülkelerin katıldığı askeri forumlara katılmaktadır. Hem bölge de hem de bölge dışında aktif olarak yükselen Çin’e karşı ABD veya bölgedeki diğer aktörler ile dengeleme siyaseti yürütmeye çalışsa da Çin ile artan ekonomik ilişkiler bu iki ülkeyi birbirine bağımlı hale getirmektedir.

(Japonya ile Çin arasındaki sorun Diaoyu/Senkaku adaları)

Diğer taraftan Hindistan açısından bakılacak olursa, Hindistan bölgedeki en büyük demokrasilerden bir tanesi ve dünyanın en büyük beşinci ekonomisidir [5]. Bu açıdan bakılacak olursa ekonomik yarışta Çin ile rakip olan Hindistan önemli bir hizmet sektörü ihracatçısı konumdadır. Fakat, altyapısı çok iyi olmayan, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler de Çin kadar etkili olamayan ve sınır komşuları zayıf devletlerden oluşan Hindistan, Çin ile olan yarışta geri kalmaktadır. Hindistan, Japonya gibi ABD ile yakın ilişkiler içerisinde değildir ve silah ithalatını önemli ölçüde Rusya’dan yapmaktadır [6]. Fakat, ABD’nin bölgedeki etkisini kabul eden Hindistan, Çin’e karşı ABD ile hareket edebilmekte ve QUAD aracılığı ile askeri tatbikatlar düzenlemektedir.

Bunların dışında, ABD Hindistan’ın önemli bir ticaret ortağıdır. Çin ile Hint Okyanusunda rekabet içerisinde olan Hindistan aynı zamanda Çin ile önemli bir ticaret ortağı olmayı sürdürmektedir. Bunun dışında, WTO gibi uluslararası örgütler içerisinde ve diğer aktörler ile ilişkilerinde iş birliği yapmakta olan Hindistan tamamen bağımsız bir dış politika izlemektedir [7]. Hindistan’ın bağımsız dış politikasının en önemli örneği: iki Kore devleti arasında arabuluculuk yapmaya çalışmasıdır. Çin’e karşı silah ithal eden, nükleer silah geliştiren, ASEAN gibi diğer aktörler ile güvenlik ve ticaret ilişkilerini geliştiren; bunun yanında küresel arena da kendini gösteren Hindistan, Çin’e karşı sert dengeleme (hard balancing), yumuşak dengeleme (soft balancing) ve diplomatik angajman (diplomatic engagement) gibi stratejilerin kombinasyonunu kullanmaktadır [8].

Sonuç olarak, Japonya ve Hindistan Çin’e karşı dengeleme siyaseti izlemektedirler. Çin ile artan ekonomik ilişkileri nedeniyle bu iki ülke Çin’e karşı bağımlı hale gelmeye başlamaktadır. Diğer taraftan, Obama’nın etkisiz politikası, Trump’un belirsiz politikası nedeniyle bölgede göreli gücü azalan ABD Çin’in yükselmesine fırsat tanımıştır. ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiklerinden olan Japonya yalnız kalma korkusu ile bölge de alternatif ilişkiler içerisine girmiştir. Hindistan ise Japonya gibi herhangi bir büyük gücün yakın müttefiki değildir. Fakat, Hindistan da tıpkı Japonya gibi bölgede ASEAN, QUAD gibi diğer ülkelerin de içinde bulunduğu aktörlerle ilişkilerini geliştirmiş ve Çin’e karşı olan pozisyonunu güçlendirmeye çalışmıştır. İki ülkede ABD’nin bölgedeki varlığını Çin’e karşı kullansa da Çin ile artan ekonomik ilişkileri nedeniyle ve ABD’nin başarısız politikaları sayesinde Çin’i kışkırtmadan riskten korunma (hedging) politikası uygulamaya çalışmışlardır [9]. Shinzo Abe’de Narendra Modi’de aktif ve bağımsız dış politika izlemeye çalışsalar da bu noktada Japonya ABD’ye daha bağlıdır. Bunun dışında Hindistan ve Japonya’nın arasındaki ilişkiler ekonomik ilişkilerin ötesine gitmeye başlamıştır ve iki ülke askeri tatbikatlar düzenlemekte ve birbirleri arasında silah alışverişi yapmaktadır. Çin’in bölgedeki artan baskısı ve ABD’nin etkisinin azalması neticesinde bu iki ülke birbirleri arasında ve bölgedeki diğer aktörler arasındaki ilişkilerini geliştirerek Çin’i dengelemeye çalışmaktadır. Diğer taraftan bunu yaparken de Çin ile aralarında artan ticaret hacmini görmezden gelmemektedirler.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- Peter Katzenstein, “Cultural Norms and National Security: Police and Military in Postwar Japan”, Ithaca, NY: Cornell University Press, 1996, s. 35.

2- Michael J. Green, “The Democratic Party of Japan and the Future of the U.S.-Japan Alliance,” Journal of Japanese Studies 37, no. 1 (Winter 2011): 91–116.

3- Thomas Berger, “The Politics of Memory in Japanese Foreign Relations,” in Japan in International Politics: The Foreign Policies of an Adaptive State, ed. Thomas U. Berger, Mike M. Mochizuki, and Jitsuo Tsuchiyama (New York: Reiner, 2007), 179–212.

4- Hudson Institute, “Japanese Prime Minister Shinzo Abe’s Remarks,” Hudson Institute’s 2013 Herman Kahn Luncheon, September 25, 2013, https://s3.amazonaws.com/media.hudson.org/Shinzo%20Abe%20Kahn%20Award%20Remarks%20PDF.pdf (Erişim Tarihi: 16.02.2021)

5- T. V. Paul and Mahesh Shankar, “Status Accommodation through Institutional Means: India’s Rise and the Global Order,” in Status in World Politics, ed. T. V. Paul, Deborah Larson, and William Wohlforth (Cambridge: Cambridge University Press, 2014), chap. 7, s. 50.

6- M. S. Rajan, Studies on India’s Foreign Policy (New Delhi: ABC Publishing, 1993), s. 220–22.

7- Raju G. C. Thomas, Indian Security Policy (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1986), s. 185.

8- Mohammed Ayoob, “Nuclear India and Indian-American Relations,” Orbis 43, no. 1, 1999, s. 59–74.

9- “India-China Bilateral Relations,” Embassy of India, Beijing, China, https://www.eoibeijing.gov.in/political-relation.php (Erişim Tarihi: 16.02.2021)

[/vc_toggle]

Çin ve Güney Doğu Asya’ya Genel Bir Bakış

Soğuk Savaştan sonra Asya’da yükselen Çin, önce ABD’nin daha sonra diğer bölge ülkelerinin ve en nihayetinde tüm Dünya’nın dikkatini çekmiştir. Soğuk Savaş’ın galibi olan ABD tek hegemon olma ayrıcalığını sürdürmek istediği için yükselen Çin karşısında onu caydıracak hamleler yapmaya çalışmıştır. Diğer bölge ülkeleri ise, Çin’in bölgedeki zorbalığına maruz kalmamak için ABD’den gelen müdahaleleri çoğu zaman hoş karşılamışlardır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Çin ekonomik olarak çok hızlı büyümüştür. Bunun sebebi artan küreselleşme ile dünya ekonomisinin ulus-ötesi yatırımlara ve üretimlere dayanmasıdır. Bu yatırımlar çoğunlukla Çin ve diğer Asya ülkelerine akmıştır ve bölgede üretilen mallar ABD ve Avrupa ekonomilerinde satılmaktadır. Bu sebeple bölgede oluşan karşılıklı bağımlılık sonucunda bölge devletleri birbirleri ile uyumlu olmaya çaba göstermişlerdir. Çin doğal olarak yükselmektedir ve bölgede önemli güç kazanmaktadır fakat otoriter ve iddialı (assertive) olduğu için komşularına ve Dünya’ya güven vermemektedir [1]. Bölgedeki istikrarı gelişmesinin anahtarı olarak gören Çin, Asya’da ABD’nin de dahil olduğu doğrudan bir savaş istemeyecektir ve bu nedenle saldırgan söylemlerini ileri götürmeyecektir denilebilir.

(Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” Kapsamında Gerçekleştirilen/Gerçekleştirilecek Küresel Yatırımları)

Yine de Çin ekonomik olarak çok güçlü olduğu için bölge devletleri ondan korkmak yerine Çin ile iş birliği yapmak ve fayda sağlamak istemektedir. Bölgedeki ABD müttefikleri dahi Çin’i yok saymamaktadır ve Çin’e karşı sert dengeleme (hard balancing) yapmak yerine yumuşak dengeleme (soft balancing) veya angajman (engagement) yapmaya çalışmaktadırlar [2]. Özellikle, bölgenin diğer önemli güçlerinden olan Japonya, Çin ile tarihsel olarak düşman olsa da Çin ile iş birliğini arttırmaktadır. Diğer bir önemli güç Hindistan ise, Japonya gibi Çin’e karşı güçlü olmak istemektedir ve bunun için Güney Doğu Asya ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Fakat Hindistan, Japonya kadar ABD ile yakın ilişkiler kurmadan Çin’i dengelemeye çalışmaktadır [3]. Sert dengeleme maliyetleri arttıracağı ve yükselen güç ile olan iş birliğinin faydalarını azaltacağından birçok bölge devleti Çin’e karşı temkinli yaklaşmaktadır. Çin de bölge ülkeleri ile çatışmadan bir şey kazanmayacağını fakat iş birliğinden çok şey kazanacağını bilmektedir. Bu nedenle son dönemde bölge ülkelerine güven vermektedir. Özellikle ASEAN ile ilişkilerini geliştirmektedir. Fakat bölgede anlaşmazlıklar da mevcuttur. Bunlardan en önemlisi Güney Çin Denizi meselesidir. Bu mesele Güney Doğu Asya’daki en önemli meseledir ve bölge ülkelerini anlaşmazlığa itmektedir. Çin bu bölgede sert bir şekilde hak iddia etse de gerilimi tırmandırmak istememektedir. Çünkü, ABD’ye karşı komşularının desteğini almak istemektedir ve doğrudan bir savaş riskini almamaktadır.

(QUAD ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı)

Bölgede ABD ve Çin arasında büyük bir rekabet mevcuttur, bu rekabette Çin’in ABD ile mücadele etmesi çok zor gözükmektedir. Özellikle ABD bölgeye yaptığı yatırımlar ve yumuşak gücü sayesinde birçok devleti kendi tarafına çekmektedir. ABD, Mekong girişimi gibi ve QUAD gibi iş birliklerine katkıda bulunmaktadır [4]. Çin ise, bölgede ekonomik iş birliklerine önem vermekte ve ekonomik yardımlar yapmaktadır. Çin özellikle ASEAN ile ilişkilerini hem askeri hem de ekonomik olarak arttırmaktadır. Fakat, ABD bölgede çok boyutlu bir aktör olarak yer alırken, Çin tek boyutlu bir aktör olarak gözükmektedir [5]. Özellikle, Çin’in güven vermemesi ve militarizasyonunu arttırması nedeniyle Filipinler gibi bazı bölge ülkeleri ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Diğer açıdan bölgede, Laos, Kamboçya gibi Çin’e yakın olan ve patron-çalışan ilişkisi içerisinde olan devletler de vardır. Çin, BRI (Belt and Road Initiative) ile bölge ülkelerinin bazılarının desteğini alırken, Malezya, Tayland, Endonezya gibi ülkeler bu konuda isteksiz davranmaktadır [6]. Diğer taraftan ASEAN ise, Çin veya ABD’nin tarafını tutmamaktadır. ASEAN tarafsız olarak gözükse de kendi içerisinde bir fikir birliği sağlayamamaktadır. Bölgedeki ülkeler ekonomileri için pratik çözümler aramaktadır. Bu doğrultuda, ASEAN hem Çin ile hem de ABD ile ilişkilerini devam ettirmektedir. ASEAN, Çin zorba olduğunda ABD’ye, ABD güven vermediğinde Çin’e kayarak dengeleme yapmaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak, Soğuk Savaştan sonra ekonomik olarak oldukça güçlenen Çin hem bölge ülkeleri hem de tek başına hegemon olmaya çalışan ABD tarafından dengelenmeye ve caydırılmaya çalışılmıştır. Çin’e engel olmak amacıyla ABD bölgede askeri, ekonomik ve diplomatik iş birliklerini geliştirmektedir. Çin her ne kadar ABD ile rekabet halinde olsa da özellikle yumuşak güç ve güvenliği sağlamak açısından yetersiz kalmaktadır. Çin’in elindeki tek güç ekonomik kalkınmasıdır fakat bu her zaman yeterli olmamaktadır. Bölge ülkeleri de Çin’in sağladığı ekonomik faydadan yararlanmak istemektedirler. Fakat Çin’i kendilerine zorbalık yapacak kadar güçlendirmek istememektedirler. Bu nedenle ABD’yi bölgede bir dengeleyici unsur gibi görmektedirler. Bölge ülkeleri kendileri için pratik olan ve fayda sağlayan ne ise dış politikalarını ona göre şekillendirmekte ve bu iki gücü dengelemeye çalışmaktadır. Soğuk Savaştaki iki kutuplu sistemin Asya bölgesine istikrar getirmediği ortadadır. (Bkz. Vietnam Savaşı, Kore Savaşı vb.) Geçmişte olduğu gibi Çin’in tek güç olduğu haraç sistemi (tributary system) gibi sistemler de günümüz küreselleşen dünyasında yetersiz kalacaktır. Çünkü, şu andaki Dünya sistemi geçmişe nazaran daha bütünleşmiş ve çok kutuplu karmaşık ilişkilere dayanmaktadır. Günümüzde oluşan karmaşık karşılıklı bağımlılıklar ve çok kutuplu sistem çoğu zaman savaş olasılığını en aza indirgemektedir. Bu nedenle, rekabetin kontrol edildiği ve ortak hayatta kalma adına doğrudan savaştan kaçınılan bir sistem Asya da hâkim olmaya devam edecektir.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- David C. Kang, “Getting Asia Wrong: The Need for New Analytical Frameworks,”
International Security 27, no. 4 (Spring 2003): s. 57–85.

2- Peter J. Katzenstein, “Introduction: Asian Regionalism in Comparative Perspective,” in Network Power: Japan and Asia, ed. Peter J. Katzenstein and Takashi Shiraishi (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1997), s. 5.

3- G. John Ikenberry and Michael Mastanduno, “The United States and Stability in East Asia,” in International Relations Theory and the Asia-Pacific, ed. G. John Ikenberry and Michael Mastanduno (New York: Columbia University Press, 2003), s. 421–22.

4- Stephen M. Walt, “International Relations: One World, Many Theories,” Foreign Policy 110 (Spring 1998): s. 29–46.

5- John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics (New York: Norton, 2001), s. 41.

6- See Amitav Acharya, “Why Is There No NATO in Asia? The Normative Origins of Asian Multilateralism” (Working Paper 05-05, Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University, Cambridge, MA, 2005).

[/vc_toggle]

Portekiz Sömürgeciliği; 1961-1974 Sömürge Savaşları ve Karanfil Devrimi

15. yüzyılda coğrafi keşiflerin başlamasıyla sömürge yarışına en önden atılan devletlerden biri olan Portekiz, denizaşırı koloniler oluşturmaya başlamıştı. Portekizliler Sömürgecilik faaliyetlerine 1415 yılında Sebte’ye hâkim olarak başlamışlardır. Bu tarihten itibaren tarihin en uzun süre yaşayan sömürge imparatorluğuna sahip olan Portekizliler, tarihsel süreç içerisinde sömürgecilik faaliyetlerinde gerek neden oldukları ilkler gerekse kullandıkları sömürgeleştirme yöntemleri ile ön planda olmuşlardır. Güney Amerika’dan, Doğu Hindistan’a, Afrika’ya kadar geniş bir alanda sömürge faaliyetlerine girişmişlerdir. Ayrıca Portekiz, sömürgeleştirdiği bölgelerde misyonerlik faaliyetlerinde de bulunmuş ve şüphesiz bu sebeple de yerel halklarla çatışmıştır.

Portekiz Krallığı

Portekiz sömürge yapısı, diğer Avrupalı devletlere nazaran, daha çok şiddetle beslenmiştir. İngiltere, Fransa gibi diğer Avrupalı devletlerin sömürge yarışına dahil olması ile 15. yüzyıldaki zenginlik dolu günlerinden giderek uzaklaşmaya başlayan ve sonrasında Afrika sömürgeleriyle siyasi çıkmazlar yaşayan Portekiz, Afrika’da büyük bir devrim hareketinin de ortaya çıkmasına ve ülke içerisinde bir darbeye dönüşmesine engel olamamıştır.

Bu bağımsızlık ve darbe sürecinin adı ise Karanfil Devrimi’dir. 20. yüzyılda dünyanın sömürgeciliğin karanlık ve kanlı tarafıyla yüzleştiği ve giderek sömürgelerin bağımsızlıklar elde ettiği bir ortamda Portekiz, halihazırda Afrika’daki bir çıkmaza girmekteydi. 1961-1974 yılları; Angola, Mozambik, Gine-Bissau gibi devletlerin sömürgeciliğe karşı giriştikleri bağımsızlık savaşları ile anılacak ve Portekiz sömürge imparatorluğunun çöküşünü daha da hızlandıracak olan tarihi bir dönem meydana gelecekti.

Portekiz Sömürgeciliği ve Gelişimi

Portekiz diğer Avrupa ülkelerine nazaran gemicilik alanında gelişmiş olduğu için girişmiş olduğu bu sömürge yarışında, 15. yüzyılda büyük bir yer edinmiştir. Sadece Güney Amerika ile kısıtlı kalmayıp Afrika kıyılarına da seferler düzenlemiş buralarda da kolonileşmeye başlamıştır. Ancak ilk zamanlarda sadece kıyılarda kalmış, Afrika içlerine girmemişlerdir. “1460 yılında Cabo Verde ve 1471’de Ekvator’a ulaşan Portekizli denizciler 1487’ye gelindiğinde Bartelomeu Dias ile Ümit Burnu’nu aşarak Hindistan yolunu açmışlardır” [1]. Bunun dışında kendileri gibi sömürgecilik faaliyetlerinde ön planda olan İspanyollara karşı da bir sömürge yarışına girişmişlerdir. Bu sebeple; “Christophe Colomb’un Lucayes -Bahama- adalarından birine varmasıyla ve Vasco da Gama’nın Hindistan’a ulaşmasından hemen önce, Papa VI. Alexander, Portekizliler ile İspanyollar arasında süren kıran kırana rekabete bir son vermek için müdahalede bulunmuştu. Portekiz haklarının sınırlarını Azorların batısından itibaren yüz fersahlık bir mesafe yerine, Portekizlilere Brezilya’nın bir kısmı üzerinde hak iddia etme fırsatını veren Yeşil Burun’dan itibaren 370 fersahlık bir mesafeyle saptayan 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması’nda cereyan eden gergin tartışmalar bir sorun yaratmıştır” [2]. Bu anlaşma neticesinde Portekiz Güney Amerika’da Brezilya bölgesini sömürgelerine katıp, Doğu Hindistan’a daha da yoğunlaşabilme fırsatı bulmuştur. Zira yürürlükte olan anlaşma buna imkân sağlamıştı. Devam eden süreçte Vasco da Gama’nın 1498 yılında ulaştığı Kalikut’ta “Zamorinler ve Gucerat” sultanları gibi kimi yerel hükümdarlar, Arapların elinde olan okyanusu kontrol etmeksizin hüküm sürmekteydiler ve bunun üzerine Da Gama, Kalküta gelince, Portekiz Kralının Hint denizleri üzerinde hükümranlığını ilan etmiştir [3].

Vasco da Gama

Daha sonra yerel yönetimlerin karşı çıkışları ile süren çatışma ortamı neticesinde Portekiz, Hindistan’ın batı kıyılarına da hâkim olmayı başarmıştır. 16. yüzyılın başında Güney Amerika’da Brezilya, Hindistan’da ve Afrika kıyılarında hakimiyet alanını genişleterek büyük bir sömürge imparatorluğu kuran Portekiz, artık bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ayrıca Lizbon kozmopolit, çok kültürlü ticaret ağı ile Avrupa’nın gözde ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Portekiz’in kolonilerinde ticaret için uygun hammadde ürünleri, buradan Avrupa’ya doğru bir yol izlemiştir. Ancak tüm bunların dışında Portekiz’in sömürge yarışında geride kalmasına vesile olacak sömürgecilik anlayışı, kazandıklarından çoğunu kaybetmelerine vesile olacak sürece girmişti. Hint denizinde yaptıkları yağmalar, yerel halka karşı acımasız tutumları, şehirlerin bombalanıp yerle bir edilişi ve yakılışı Portekiz sömürgeciliğinin göstermekten sakınmadığı kanlı yüzüydü. “Bu acımasız ve kanlı sistem, Portekiz’e ait olmayan bütün ticareti silip süpürmekle sonuçlandı” [4]. Hindistan’ın büyüklüğü karşısında dayanılmaz bir sömürü arzusu duyan Portekiz, bölgede varlığını hissettirmiş ve diğer Avrupalı devletlerin zamanla ilgisinin buraya kaymasına vesile olmuştur. Özellikle Hollanda, İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik faaliyetlerinin adeta cazibe merkezi olan Hindistan’a yönelmemeleri mümkün değildi.

“XVI. yüzyılın ortasından itibaren ise İspanyol ve Portekiz kolonyal imparatorluklarının cihan hâkimiyetine karşı yeni rakipler belirmeye başlamış ve bunların başlıcaları Hollanda, Fransa ve İngiltere olmuştur. Denizcilikteki gelişmeler ve John Cabot’ın seyahatleri [1450– 1499 (İngiltere için keşifler yapan bir İtalyandı.

Newfoundland’ı keşfetti)]. Akabinde İngiltere’de özellikle Kraliçe I. Elizabeth döneminde, deniz emperyalizmi sahasında yeni bir döneme girmişti” [5]. Bu andan itibaren bölgedeki sorunlu varlığı sebebiyle yerel halk tarafından nefretle karşılanan Portekizliler, ülkelerinde yaşadıkları problemlerin de nedeniyle zamanla bu bölgedeki sömürge yarışının gerisinde kalmaya başlamıştır. Zira acımasız sömürü anlayışlarını sonraki dönemde Afrika’da gösterecek ve kanla sömürüyü eşleyecekti.

Afrika’da Portekiz Sömürgeciliğinin Gelişimi

“Portekizliler, baharat denizine ulaşmak için İslam-Venedik blokunu aşmak amacıyla denize açılmaya başladıklarında, önce Afrika’nın Atlantik kıyısını keşfetmişler ve kısa süre sonra da bu kıyı boyunca deniz ve ticaret üsleri kurmuşlardır” [6]. Çünkü orayı sadece Hint denizine açılan bir yol olarak görmüşler, kıyı halkıyla kurdukları temas dışında içerilere doğru girmemişlerdi. Ancak diğer Avrupalı devletlerin sömürgecilik yarışına hızlı girişleri Portekiz’in yeni sömürü alanları bulmaya itmişti. Bu da varlığından haberdar oldukları Afrika’ydı. “Ekonomik, stratejik ve ticari amaçlarla Afrika kıyılarına yerleşen ve buralarda üsler, çiftlikler ve koloniler kuran Portekizlilerle; İngiliz, Fransız ve Hollandalılar arasında XVII. yüzyılın başından itibaren rekabet başladı. Batı Afrika’dan Lizbon’a her yıl ortalama 700 kg altın ve 10.000 kadar köle getirilmesi diğer Avrupa ülkelerinin ticari ve emperyalist duygularını tahrik etti” [7].

Bu da Avrupalıların, Hindistan ile beraber Afrika’ya da zoraki girişlerine sebep olmuştu. Sömürgecilik tarihinin en dramatik ve kanlı anlarına tanıklık eden Afrika, köle ticaretinin en çok görüldüğü kıtaydı. Özellikle Portekiz’in kolonileştirdiği bölgelerde uyguladığı şiddet ve köleleştirme faaliyetleri sömürgecilik zihniyetini apaçık ortaya koymuştur. Ayrıca Portekizliler kolonileştirdikleri yerlerde köle pazarları da kurmuşlardır. Bu köle pazarları özellikle Angola ve Mozambik kıyılarında söz konusu olmuştur. Ancak Amerika’nın bağımsızlığı ertesinde kölelik faaliyetlerini yasaklaması diğer Avrupa devletlerini de buna itmiş ve 1858 yılında Portekiz de köleliği yasaklayan ülkeler arasına katılmıştı. Dolayısıyla eskiye nazaran gerileyen kölelik faaliyetleri Portekiz’i Afrika’nın daha da içlerine yöneltmiş ve bunu da kıyıda kurdukları kolonilerin ardında kalan bölgelerde hak iddia ederek yapmışlardır. Böylece başta Portekiz olmak üzere diğer Avrupalı devletler ile Afrika içlerine girmişler ve tüm kıtayı sömürü faaliyetleri kuşatmışlardır.

1961-1974 Yıllarındaki Sömürge Savaşlarına Giden Süreç

Portekiz, “Güneybatı Afrika’da Angola, Doğu Afrika’da da Mozambik’e, ayrıca Batı Afrika’da Yeşil Burun adaları, Sao Tome ve Gine Bissau bölgelerine sahip olmuştur” [8]. Portekiz bu bölgeleri merkeze bağlı bir vilayet gibi yönetmiştir. Devam eden süreç, Afrika kıtasındaki sömürgeci devletlerin eziyetlerine maruz kalan yerel halkın artık bağımsızlık ve özgürlük arzuları ile başkaldırılarına tanık olmuştur. I. Dünya Savaşı’nın ardından girişilen bu bağımsızlık ve kurtuluş hareketleri Portekiz sömürgelerinde de görülmeye başlamıştı. Portekiz sömürge alanın içerisinde bu bağımsızlık hareketi, ilk olarak 1913 yılında Angola’da başlamıştır. Ancak sömürgeci devletler arasında kıtanın en eski sömürgecisi olan Portekiz için bu bağımsızlık hareketleri özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte alevlenmiştir. Özellikle Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişmeye Afrika sahne olmuştu. Amerika, Angola’da eski sömürgecilik yıllarındaki ihtişamından hayli uzak olan Portekiz’i desteklediği UPA adlı örgütle sıkıştırıyordu. Zira bu bölgede komünizmin olası varlığı Amerika’nın çıkarları için tehdit demekti. Portekiz’in o dönem devlet başkanı olan Salazar buna karşın ABD destekli gruba karşı kınama yayınlamıştır. Bu dönemde Salazar hükümetine karşı girişilen darbe girişimi de başarısızlıkla neticelenmiştir. Bunun üzerine Salazar, sömürgelerindeki birliklerinin sayısını arttırmış ve darbe girişimine bu yolla karşılık vermiştir.

Bandung Konferansı

Ayrıca bu dönemde, 1955 yılında, düzenlenen Bandung Konferansı’nda sömürge boyunduruğundan kurtulmuş devletlerin de sesini duyurabilir olması da Portekiz sömürgelerindeki halkların bağımsızlık ideallerine sıkı sıkıya bağlılık göstermelerine sebep olmuştu.nDiğer yandan NATO üyesi olan ve haliyle batı yanlısı politikalar güden Portekiz de bu sömürgelerde komünizmin yayılım göstermesine razı değildi.

Bu durum Afrika sömürgelerindeki savaşta, Amerika ve Portekiz’in ortak çıkarlara dayalı bir noktada olduğunu gösterse de yine bu bölgelerde Amerika için kendilerine nazaran zayıf bir denetim gücü olan Portekiz’in bulunması da doğru değildi. Portekiz ise diğer Avrupalı devletlerin aksine 1960 yılına değin sömürgelerini bırakmamış, 1961-1974 yıllarında Afrika sömürgeleri ile savaşa girişmiştir. Soğuk savaş döneminde görülen bu savaşlar; Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinde, komünizmin de etkisi ile, bağımsızlık ideallerinin yerel halkta daha da karşılık bulmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Gine Bissau, Angola ve Mozambik’te yoğun bir bağımsızlık savaşı başlamıştır. Bağımsızlık savaşları bu üç ülkede örgütlü bir şekilde ilerlemiştir. Bu kitlesel hareketin organize bir şekilde yönetilmesini sağlayan örgütler ise şunlardır; MPLA (Angola), PAIGC (Gine Bissau), FRELIMO (Mozambik).

Angola

“Portekiz’de hüküm süren Salazar diktatörlüğünün 1950’li ve 1960’lı yıllarda Afrika’daki sömürgelerindeki baskısını arttırması, Angola’da Portekiz sömürge yönetimine karşı bağımsızlığı amaçlayan silahlı direniş hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bağımsızlık yolundaki ilk eylem, MPLA adlı yapılanmanın 1961 yılının şubat ayında ülkede bulunan polis merkezlerine saldırması ve siyasi tutukluları serbest bırakmaya çalışmasıyla meydana gelmiştir” [9]. MPLA’nın başında bulunan Antonio Agostinho Neto, bağımsızlık mücadelesine MPLA ile öncülük ettiği için Portekiz tarafından aranmaktaydı. Bundan dolayı Amerika’da Kennedy hükümetine bağımsızlık mücadelelerini destek vermelerini istese de isteği karşılık bulmamıştır. “Bunun üzerine Küba’da Fidel Castro ve Che Guevera ile görüşerek onların desteğini almıştır” [10]. Bu nedenle Angola’daki bağımsızlık savaşının ideolojik nedenlerle var olmadığını ve şekillenmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca “Angola’da Portekiz sömürge yönetimine karşı yürütülen bağımsızlık çabalarının en dikkat çekici yönü tek bir elden yürütülememiş olmasıydı. Zira birbirlerinden farklı siyasi görüşlere ve sosyal tabanlara sahip olan FNLA, MPLA ve UNITA aynı anda hem işgalci Portekiz kuvvetleriyle hem de birbirleriyle savaş halindeydi” [11].

Bunların içlerinden FNLA direkt olarak ABD’den destek almaktaydı. UNITA ise kabileler ile arasında bulunan güçlü bağlar ile varlık göstermekteydi. Ancak bu örgütlerin arasında ön planda olanı MPLA idi. Tüm bu örgütlenmeler süreci içerisinde Portekiz, yerel halkın bu oluşumlara meyletmemesi için sosyal ve ekonomik reformlar açıklamış ve durumun lehine dönmesi için gayret etmiştir. Aynı zamanda bölgeye 70.000 askerini sevk etmekten de geri durmamıştır. Ancak bu girişimler bölgede çatışmanın çıkmasına mâni olamamıştır. Bu çatışmalar, Angolalı binlerce insanın yaşamlarını yitirmelerine sebep olmuştur. “Bu süreçte Portekiz sömürge yönetiminin isyan hareketlerini bastırmak için uçaklardan bomba atmak ve kimyasal silah kullanmak gibi yöntemleri benimsemesi savaşı daha da sertleştirmiş ve bu bölgenin istikrarını iyiden iyiye bozmuştur. Direniş hareketlerine ek olarak, kahve ve pamuk plantasyonlarında ağır koşullar altında çalışan Afrikalı işçilerin zaman zaman çıkardıkları isyanlar da Portekiz yönetiminin Angola’daki etkinliğini sarsacak nitelikte olmuştur” [12].

Antonio Agostinho Neto

Devam eden süreçte, mücadelede bulunan gruplar içerisinde komünist bloğun destekte bulunduğu MPLA gibi örgütlerinde bulunmasını örnek göstererek, bunu bir komünizm karşıtı operasyon olduğunu belirten Portekiz, bu yolla destek toplamayı amaçlamıştır. Savaşın ağır yükü ve sömürgelerden elde edilemeyen gelir Portekiz’i zorlamaya başlamıştır. Nitekim ekonomik olarak zor bir döneme giren Portekiz hükümeti, iç politikada halkın tepkileriyle beraber yeni bir ayrıklık ile boğuşmak zorunda kalmıştır. Bu sorunların yansıdığı bir diğer yer ise ordu olmuş ve 1974 yılında ordu içerisinde bulunan sol görüşlü askerler Caetano hükümetine karşı bir darbede bulunmuştur. Karanfil Devrimi adını verdikleri bu girişim Portekiz’in başta Angola olmak üzere diğer sömürgelerinden ayrılması ile sonuçlanmıştı.

Mozambik

Portekiz’in sömürgelerinde bağımsızlık ve kurtuluş hareketlerinin görüldüğü bir diğer yer ise Mozambik’ti. Kendilerini Marksist-Leninist bir çizgide ilan eden FRELIMO (Mozambik Kurtuluş Cephesi) öncülüğünde başlayan bu bağımsızlık savaşı, tıpkı Angola ve Gine Bissau’da olduğu gibi yıllara yayılan çatışma evrelerinden oluşmaktaydı. Savaş, diğer sömürge alanlarında olduğu gibi ekonomik sömürü ve fena muamele nedeniyle yerel halkın buna karşı direnişi sonucunda, bağımsızlık idealinin oluşmasıyla, alevlenmişti. Yıl 1964’ü gösterdiğinde başlayan çatışmalar, yine kanlı ve sivil ölümlerin hayli fazla olduğu bir hale evrilmişti. Zira “Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin direnişçi sayısı 1968’de 4000’e ulaşınca Portekiz ülkede asker sayısını 50.000’den 70.000’e çıkarmış ve bağımsızlık taraftarlarına tam bir katliam uygulamaya başlamıştı” [13]. Yaşanan çatışmaların Mozambik’in merkezine kadar yayılması ülkeyi içine alan geniş bir alanın çatışma sahası halini almasına sebep olmuştu. Portekiz birliklerinin, her ne kadar asker sevkleri yapılmış olsa da büyüyen ve sürekli sayıları artan gerillalara karşı direnci kırılmaya başlamıştı. Bu durum bölgede FRELIMO örgütünün yerel halk tarafından daha da benimsenmesine sebep olmuştu. Dolayısıyla yerel halkın büyük çoğunluğunun desteğini alan Mozambik Kurtuluş Cephesi bağımsızlık savaşlarına kitlesel bir katılım sayesinde başarıyla devam edebilmiştir.

 

Devam eden süreçte Mozambik Kurtuluş Cephesi lideri Eduardo Mondlane 1969 yılında öldürülmüştür. Yerine ise Moises Machel geçmiş ve bu süreç içerisinde örgüt içinde yönetsel bir değişiklik de söz konusu olmuştur. Machel de FRELIMO’nun başarılı şekilde bağımsızlık savaşına devam etmesi için önemli bir katkıda bulunmuştur. Ancak Rodezya’nın Portekiz’in yanında konumlanması ve askeri destek vermesi bu yıla kadar olan FREMILO’nun üstünlüğünü ve direncini kırmıştı. Bunun sonucunda 1973 yılına gelindiğinde artık Portekiz tarafından yeniden tüm Mozambik hakimiyet altına alınmıştı. Ancak tüm bunlara rağmen, yıllara yayılan bu çatışma evrelerinde, Portekiz’in Mozambik’teki bu gerilla hareketine karşı başarısız ve etkisiz pek çok operasyona girişmesi, çatışmaların uzun yıllar sürmesi nedeniyle Portekiz için maliyetli bir hal alması ve her şeye rağmen Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin varlığını halen sürdürmesi Portekiz için bir başarısızlık olarak görülmüştü. Ayrıca bu durum Portekiz’in yerel halka karşı giriştiği katliamlar sebebiyle halk ve ordu içerisinde karşıt muhalif cepheler de yaratmıştır. Bunun sonucunda “1974 yılında Portekiz’de gerçekleştirilen darbenin ardından Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin lideri Samora Moises Machel’in Portekiz hükümetiyle görüşmeyi kabul etmesi üzerine yirmi yıl süren gerilla savaşı sona ermiştir.”14

Gine Bissau

Portekiz sömürgeciliği, 20. yüzyılda, geçmiş yüzyıla dair eski gerçekleri hali hazırda bulunduğu yüzyıla taşıma politikasına tutunarak, Gine Bissau gibi bir başka sömürgesinde de bağımsızlık savaşlarına tanıklık etmiştir. Bununla ilgili Portekiz Sömürge Savaşları sırasında dönem Dışişleri Bakanı Nogueira’nın söylemleri Portekiz’in içinde bulunduğu politik karmaşayı açıklar niteliktedir: “Yalnız biz, diğer herkesten önce Afrika’ya insan hakları ve ırk eşitliği fikrini getirdik. Yalnız biz, halkların kardeşliğinin en mükemmel ifadesi olan, ‘çoklu ırkçılığı’ hayata geçirdik. Bu dünyada hiç kimse bu ilkenin geçerliliğine karşı çıkamaz, ama bunun bir Portekiz buluşu olduğunu teslim etmekte biraz kararsızlık yaşanmaktadır ve bunu kabul etmek dünya üzerindeki yetkinliğimizi artıracaktır” (Franco Nogueira, Dışişleri Bakanı, 1967)” [15]. Gine Bissau’da da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık fikirleri oluşmaya başlamış ve Angola’da başlayan direniş burada da devam etmiştir. “1959 yılında Bissau Limanı’ndaki işçilerin başlattıkları grevin sömürge idaresi tarafından kanlı şekilde engellenmesi, pasif bağımsızlık hareketinin silahlı eyleme dönüşmesine yol açmıştı” [16].

Bu sebeple Mozambik ve Angola’da olduğu gibi Gine Bissau’da da halk tarafından kabul görmüş bir örgütlü yapı bağımsızlık savaşına öncülük etmiştir. Bu örgüt ise PAIGC (Gine ve Yeşil Burun Bağımsızlığı için Afrika Partisi) olmuştur. PAIGC, Amilcar Cabral ve Luis Cabral tarafından kurulmuştur.

Özellikle Amilcar Cabral 1973 yılında uğradığı suikasta değin Gine Bissau bağımsızlık mücadelesinde önemli bir etki sahibi olmuş ve Afrika sömürgelerinde sembol bir isim haline gelmiştir. Ayrıca PAIGC, Küba ve Sovyetler Birliği’nden destek almıştır. 1963 yılında savaş, gerillaların askeri birliklerin yoğun olduğu Tite’ye saldırmasıyla başlamıştır. Portekiz tıpkı Angola ve Mozambik’te de yaptığı gibi burada da sert bir karşılık vermiştir. Kanlı çatışmalar Gine Bissau’da da yaşanmış ve sivil halktan yaşamını yitirenler olmuştur. PAIGC çatışmalarda üstünlük göstermiş ve zamanla Gine Bissau’nun geneline hâkim olmuştur. PAIGC de halk nazarında benimsenmiş ve bu sayede birleşik güçlü bir yapı haline gelmiş, Portekiz’e karşı başarılı olmuştur. Amilcar Cabral’ın öldürülmesi bağımsızlık mücadelelerinde sekteye uğratsa da dirençleri kırılmamış ve “PAIGC 24 Eylül 1973 günü Gine Bissau adıyla yeni devletin kurulduğunu açıklamıştır” [17]. Ordunun yaptığı darbenin ardından yeni kurulan hükümet de PAIGC ile görüşmeler yapmayı kabul etmiştir. Görüşmeler neticesinde Gine Bissau’daki Portekiz yönetimi son bulmuştur.

Karanfil Devrimi

1974 yılında Portekiz Sömürge Savaşları boyunca Salazar yönetiminden geriye kalan Caetano hükümetinin gerek Afrika’daki politikalarından gerekse iç politikadaki otoriter yönetiminden memnun olmayan ordu mensubu sol görüşlü bir grup yönetimi devirmiş ve başa geçmiştir. Darbe herhangi bir çatışma söz konusu olmadan hükümet mevzilerinin ele geçirilmesi sonucu hızlı ve etkili bir şekilde gerçekleşmiştir. Her ne kadar antidemokratik bir kavram olsa da Portekiz sömürgeciliğinin Afrika’da yerel halka yaptığı insanlık dışı muameleye inmişti bu darbe. Bu sebeple peşi sıra Portekiz himayesinden kurtulan Angola, Mozambik ve Gine Bissau için bağımsızlık ve özgürlüğün başlangıcı olmuştu. Ayrıca Ulusal radyodan sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş olsa da halk sokaklara çıkmış ve darbe yapan ordu mensuplarına desteklerini göstermiştir. Bu sebeple bunun Portekiz halkı nazarında da kabul görmüş ve benimsenmiş bir girişim olduğunu söylemeliyiz. Adına, Lizbon’da tank ve silahların ucuna çiçek pazarından alınan karanfillerin iliştirilmesi üzerine Karanfil Devrimi denilmiştir. Sömürgeleriyle olan savaşta askerlik süresinin uzatılması, muhalif cepheye karşı otoriter tutum, savaşın getirdiği mali ve ekonomik külfet Portekiz’in yüzyıllardır varlığını sürdüren sömürge imparatorluğunun fiilen yok olmasına sebep olmuştu. Darbeden sonra yeni hükümet Angola, Mozambik ve Gine Bissau’daki bağımsızlık hareketlerinin temsilcileri ile görüşmüş ve görüşme sonucunda ise bu üç devlet bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Portekiz darbe sonrasında Afrika sömürgeciliğinden çekilerek ülkesindeki savaş sonrası durumu ele almak adına içe yönelmiştir. Aynı şekilde sömürge yönetiminden çekildiği ülkelerde de iç karışıklık ve kargaşa baş göstermiştir. Şüphesiz Nisan 1974 yapılan darbe sömürgecilik tarihinde ve Portekiz siyasi tarihinde önemli bir eşik olmuştur.

Zira Afrika’daki bağımsızlık mücadeleleri, kitlesel direnişin 20. yüzyıldaki bir başka örneği olmuştu. Sonuç: Portekiz, 15. yüzyılda donanmasının/ordusunun gücüyle atıldığı sömürgecilik faaliyetlerine yine 20. yüzyılda ordusunun müdahalesi ile son vermişti. Kuşkusuz kolonileştirdiği bölgelerde uyguladığı şiddet Portekiz sömürgecilik faaliyetlerinin en göze çarpan noktasıdır. Portekiz’in sömürge savaşlarında Angola ve Gine Bissau’da başarı sağladığı operasyonları olsa da gerilla hareketlerine karşı kırılan direnci yeni yüzyılda sömürge faaliyetlerinin yöntem olarak değiştiğinin gerçek bir kanıtıdır. Avrupalı diğer devletlerin sömürgelerinde yönetim erkine müdahale etmeksizin sağladığı kazançlı tutum, 20. yüzyılın sömürgecilik faaliyetlerinin ne noktaya evrildiğinin bir göstergesidir. Portekiz’in denizaşırı bölgeleri bir vilayeti gibi görmesi ekonomik ve politik olarak çıkmaza girmesine sebep olmuş, Karanfil Devrimi ile bu durum demokratik atılımlarla atlatılmaya çalışılmıştır. Ancak darbeyi yapan gruplar arasında çıkan fikir ayrılıkları, Soğuk Savaş döneminin kutuplaştırıcı yönünün aksine ılımlıların hâkim olduğu bir yönetimin Portekiz’i yönetmesine neden olmuştu. Bundan dolayı Portekiz’de diğer ülkelerde sol cuntacıların yönetimi devraldıktan sonra gösterdiği ideolojik ayrım söz konusu olmamıştı. Bu durum da darbe döneminin, daha demokratik bir Portekiz ideali için bir geçiş dönemi olarak adlandırılmasına sebep olmuştur.

[irp posts=”3678″ name=”Birinci Dünya Savaşı’nda Afrika Sömürge Haritası”]

Mahsun Demir 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Özkan Karaca, Kanlı Şarap, Küflü Ekmek: Sömürgecilik, MSN Yayıncılık, İstanbul 2019, s.105

[2] Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002, s.57

[3] Ferro, a.g.e., s.58

[4] Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınları, İstanbul 1994, s.116

[5] Mehmet Refik Bürüngüz, “Son Dönem Osmanlı Aydınlarının Sömürgecilik ve Emperyalizm Algısı”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, 2013, s.16

[6] Luraghi, a.g.e., s.183

[7] Davut Dursun, “Afrika”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), I, İstanbul 1988, s. 419

[8] Dursun, “Afrika”, s. 423

[9] Hasan Aydın, “Afrika’nın Balkanlaşması: Angola Örneği”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 66, 2020, s.106

[10] Emrah Aksakal,” Afrika’daki İç Savaşların Temel Dinamiği: Sudan Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2016, s.45

[11] Aydın, a.g.m., s.106

[12] Aydın, a.g.m., s.107

[13] Ahmet Kavas,”Mozambik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), https://islamansiklopedisi.org.tr/mozambik#2, (Erişim Tarihi: 08.01.2021)

[14] Kavas,”Mozambik”, https://islamansiklopedisi.org.tr/mozambik#2

[15] Ferro, a.g.e., s.235

[16] Davut Dursun,” Gine Bissau”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. 14, 1996, s.75

[17] Dursun,” Gine Bissau”, s.75

Kaynaklar 
Aksakal Emrah,” Afrika’daki İç Savaşların Temel Dinamiği: Sudan Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, 2016

Aydın Hasan, “Afrika’nın Balkanlaşması: Angola Örneği”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 66, 2020

Bürüngüz Mehmet Refik, “Son Dönem Osmanlı Aydınlarının Sömürgecilik ve Emperyalizm Algısı”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, 2013

Dursun Davut, “Afrika”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), I, İstanbul 1988 Dursun Davut,” Gine Bissau”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. 14, 1996 Ferro Marc, Sömürgecilik Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002

Karaca Özkan, Kanlı Şarap, Küflü Ekmek: Sömürgecilik, MSN Yayıncılık, İstanbul 2019

Kavas Ahmet,”Mozambik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), https://islamansiklopedisi.org.tr/mozambik#2, (Erişim Tarihi: 08.01.2021) Luraghi Raimondo, Sömürgecilik Tarihi, Sosyalist Yayınları, İstanbul 1994
[/vc_toggle]