Doğu Akdeniz’de Enerji Güvenliği ve Transfer Rotaları

Giriş

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için enerji bir baş aktördür. Enerji kaynaklarının bulunduğu yer devletler tarafından çekim merkezi haline gelmiştir (Örselli ve Babahanoğlu, 2019: 389.). Bu merkez ise devletler tarafından kontrol altına alınmak istenmiş ve devletler birbiri ile rekabet haline girmişlerdir. Amaçları ise olabildiğince enerji kaynaklarından yararlanmaktır. Sadece enerji kaynağını kontrol etmek ise yeterli olamaz. Bunun yanında enerjinin transferini ve güvenliğini sağlamak önemlidir. Çünkü enerji yoksunu olan devletler enerji kaynaklarını olabildiğince ekonomik, süreklilik halinde ve güven içinde almak isterler. Enerji kaynakları devletler tarafından sadece ekonomik olarak görülmezler. Enerji kaynakları ile birlikte devletler siyasi bir güç elde etmiş olurlar. Bu gücü ise gerek uluslararası ortamda gerekse ulusal çıkarları bağlamında kullanırlar. Yani enerji sadece sanayi, ekonomik politika için istenmez, bir güç unsuru olarak kullanılır. Enerji kaynakları önemi her yüzyıl için aynı kalmıştır. Değişen tek şey ise enerji kaynaklarının maddeleridir. Sanayi devrimi ile birlikte kömür ön plana çıkmış ve uluslararası alanda enerji kaynağı olarak birincil sırayı almıştır. Bu enerji kaynağı için Birinci ve İkinci Dünya Savaşı çıkmış, yine Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu şimdiki adıyla ise Avrupa Birliği kurulmuştur. Zamanla ise kömürün yerine daha ekonomik olan petrol almıştır. Petrol kullanımının yaygınlaşması ile birlikte ülkeler petrol için rekabet etmişler ve her devlet için petrolün önemi birinci sırası almıştır. Günümüzde ise petrol ile birlikte enerji kaynağı olarak doğalgaz kullanımı artmış ve sanayi için birincil sıradadırlar. Bu enerji kaynaklarının fosil kaynaklı olması, her bölgede olmayışı, dengesiz dağılımıyla birlikte yoğun olarak bulundukları bölgelerde bir çatışma alanı mevcuttur. Bu çatışma alanları devletlerin gelişmişlik düzeyiyle de alakalıdır. Günümüzde ise bu fosil kaynakların (hidrokarbon) bulundukları yeni alanlar keşfedilmiştir ve bu yeni alan Doğu Akdeniz bölgesidir. Doğu Akdeniz bölgesindeki bu yeni keşif bölgenin önemini bir üst seviyeye çıkarmıştır. Geçmişten beri jeopolitik konumuyla beraber dünya üzerinde önemli bir yeri olan bu bölge günümüzde bir rekabet alanı haline dönmüştür.

Bölgedeki devletler tarafından enerji kaynaklarının kontrolü hedeflenmiş, aynı zamanda çıkarılacak bu kaynakların transferleri önemli bir yer tutmuştur. Uluslararası alanda ise enerji açısından dışarıya bağımlı olan Avrupa Birliği ülkelerinde ise önemli bir nokta olan enerjinin güvenliği ve rotaları birincil konuma yükselmiştir. Enerji kaynaklarının tek başına bulunmaları bir anlam ifade etmemektedir. Bu kaynakların rezervleri, çıkarılma maliyetleri, dağıtılma rotaları ile birlikte bir anlam ifade etmektedirler. Ülkeler bulunan bu yeni enerji rezervleri için birçok politika ve rota belirlemişlerdir. Pratikte düşünülen bu rotalar ise beraberinde birçok sorunu bir araya getirmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Doğu Akdeniz bölgesinin stratejik öneminden bahsedilecek olup, ikinci olarak ise bulunan enerji rezervlerinden ve güvenliğinden son olarak ise bu enerji kaynaklarının transferlerinden (boru hatlarından) bahsedilecektir.

Doğu Akdeniz Bölgesinin Stratejik Yeri

Akdeniz kelimesi taşıdığı anlama bakıldığında, “dünyanın merkezi yeri” ya da “ülkelerin ortasındaki yer” anlamına gelmektedir (Türkeş, 2020:3). Bölge aynı zamanda NATO tarafından “choke-point” (tampon nokta) olarak adlandırılmakta ve Sicilya Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Türk Boğazları gibi uluslararası alanda önemli yeri olan bağlantıları bünyesinde barındırmakta ve jeostratejik anlamda Akdeniz’i vazgeçilmez kılmakta ve başka bir alternatif sunmamaktadır (Kedikli ve Çalağan, 2017:122). Günümüzde en geniş anlamıyla baktığımızda ise İtalya, Hırvatistan, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs, Suriye Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyılarını kapsayan bir bölge olarak adlandırılmaktadır. Bu bölge geçmişten günümüze birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu ev sahipliğinde ise bölgenin sahip olduğu stratejik önem ön plandadır. Doğu Akdeniz bölgesi; Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasındaki bağlantıyı sağladığı ve ticaret, göç, ulaşım, enerji transferi gibi birçok konuya ev sahipliği yaptığı için devletlerin çatışma alanlarından biri olmuş (Öztekin,2020: 4-5.) ve stratejik bir deniz ve hava üssü olma özelliğini içinde barındırmıştır.

Şatt’ül- Arap

Ayrıca bu bölge Bereketli Hilal toprakları olarak bilinen Fırat ve Dicle’den başlayarak, Şatt’ül- Arap olarak anılan Basra Körfezine kadar, bu iki bölge arasında ilk uygarlıkların doğduğu coğrafya olması özelliği ile de stratejik önemi sürekli artmıştır. Bunların yanında kendi zamanlarında uluslararası alan için önemli olan İpek ve Baharat ticaret yollarının bu bölgeden geçmesi yine bölgenin ilgi çekiciliğini arttıran bir aktör olmuştur (Kedikli ve Çalağan, 2017: 123). Küresel çapta bir güç olmak isteyen devletlerin ilk olarak enerji kaynaklarını elinde bulundurması gerekmektedir. Bu enerji kaynaklarının ise güvenli bir şekilde transferlerini sağlamaları gerekmektedir. Enerji kaynakları uluslararası alanda hem siyasi hem de ekonomik bir koz olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda Arap-İsrail savaşlarından sonra yaşanan 1973- 1979 petrol ambargoları örnek gösterilebilir. Bu ambargolarla birlikte enerji bir güç olarak kullanılmıştır fakat yine enerji merkezli savaşlar ortaya çıkmıştır; bu savaşlara örnek olarak Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Süveyş Krizi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşları gösterilebilir. Görüldüğü üzere tüm dünyayı etkileyen bu savaşların ana aktörü enerji kaynaklarıdır. (Kedikli ve Çalağan, 2017:124.)

20.yüzyılın başlarında ise Doğu Akdeniz bölgesi, uluslararası sahneye bu kez enerji konusu ile ortaya çıkmıştır. Enerji rekabeti konusunda özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın sahip olduğu petrol ve doğalgaz (hidrokarbon) yatakları üzerinden yaşanan çatışmadan, coğrafi konum gereği Ortadoğu bölgesinin askeri açıdan kontrol altına alınması için ve petrolün güvenli bir şekilde transferi (boru hatları) için bu bölgede etkilenmiştir (Öztekin, 2020: 6).Akdeniz bölgesinin hem enerji kaynaklarına yakın olması hem de enerji güvenliği ve enerji aktarımı için bir kilit nokta olmasıyla birlikte bölge vazgeçilemez bir yer olmuştur. Enerji güvenliği; “enerjinin sürekli olarak güvenilir, temiz ve çeşitli kaynaklardan uygun miktarlarda ve uygun fiyatlarla sağlanması ve yüksek verimlilikte tüketilmesi” olarak tanımlanmaktadır (Saçı:139). Buna ek olarak enerji güvenliği ulusal çıkarlar esas alınarak enerji üreten/çıkarılan ülkeler için bir pazarlık ya da tehdit/ baskı unsuru olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ülkeler kendi çıkarları için enerji kaynaklarını bir dış politika aracı olarak kullanabilmektedir.

Enerji

21. yüzyılın ilk çeyreğinde Akdeniz’e kıyısı olan devletlerle petrol şirketlerinin birlikte yaptığı keşiflerle birlikte bu bölgede önemli bir hidrokarbon kaynağı bulunmuştur. Bu keşifle birlikte bölgeye verilen önem artmış ve bölge çekim merkezi haline gelmiştir. Bu bağlamda ilk olarak kıyıdaş ülkeler arasında rekabet yaşanmıştır. Bölgesel güç olarak enerji kaynaklarını elinde tutmak isteyen ülkeler geçmişten gelen siyasi sorunlarıyla birlikte bölgede bir nevi güç birliği yapmıştırlar. Bu güç birliği beraberinde enerji güvenliğinin ve enerji transferi için yapılacak olan boru hatlarının ön diplomasisini oluşturmuştur. Bu ön diplomasi ile birlikte deniz yetki alanları sınırlandırılması yapılmış, bu sınırlandırma anlaşmalarıyla birlikte imzacı devletler kendi bölgelerinde petrol ve doğalgaz aramalarına başlamışlardır. Bu aramalar sonucunda ise bölgede bulunan toplam rezerv 3.23 trilyon metreküpe ulaşılmış durumdadır. Bölgenin bir kez daha jeopolitik ve jeostratejik değeri artmıştır. Bulunan bu enerji rezervleriyle birlikte Doğu Akdeniz bir anlamda enerji nakil merkezi halini almıştır (Özekin, 2020: 8). Bu bağlamda enerji arz güvenliğinin sağlanması ve korunması için gelişmiş ülkelerin ilgi odağı haline geldiği ve gelecekte de bu konumunu sürdüreceği düşünülmektedir. Bu kapsamda;

Mackinder’in kara hakimiyeti teorisine göre Doğu Akdeniz, merkez bölgesine-kalpgaha- giden deniz ticaretinin odak noktasıdır. Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisine göre doğu ile batı arasındaki ticaret yolları üzerinde yer alan ve Karadeniz ülkelerinin dünyaya açılan tek penceresi konumunda bulunan Doğu Akdeniz, küresel ticarette çok önemli bir ağırlığa sahiptir. Douchet’in hava hakimiyeti teorisine göre Doğu Akdeniz, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar ile merkez bölgesinin güneydoğu kanadına havadan müdahale etme imkanı vermektedir. Spykman’ın kenar kuşak teorisine göreyse kenar kuşak ülkelerinden Yunanistan ve Türkiye ile doğrudan, Irak ve İran ile de dolaylı yoldan temas halinde olan Doğu Akdeniz, merkez bölgeyi çevreleyen kenar kuşağın önemli bir kısmını kontrol altında tutmaktadır (Özgen,2013: 104). Jeopolitik teorilerle birlikte enerji için dışa bağımlı ülkeler için bölgenin enerji arzı ve güvenliğinin gittikçe arttığı ve artacağı görülmektedir. Enerjide karşılıklı olarak artan bağımlılıkla birlikte enerji ticaretinde üreten ve tüketicilerin birlikte yol aldığı küresel bir entegreye sokmuştur. Bu bağlamda tüketiciler için üreticiler ne kadar önemli ise üreticiler içinde tüketicilerde bir o kadar önemlidir. Bu nedenle hızla büyüyen enerji ticaretindeki bu küreselleşme beraberinde enerji güvenliğinin önemini de arttırmıştır (Güneş ve Arslan: 38).

Bölgede bulunan enerji kaynakları sadece kıyıdaş ülkeler için bir enerji politikasına dönmemiş, petrol şirketleriyle birlikte bölge uluslararası alanın bir bölgesi haline gelmiştir. Aynı zamanda da enerji uluslararası alanda bir güç silahı haline gelmiştir. Doğu Akdeniz’de bulunan enerji kaynakları özellikle Avrupa Birliği için bir dönüm noktası olmuştur. Avrupa Birliği ekonomi seviyesi bakımından Amerika Birleşik Devletlerinden sonra dünyada ikinci sırada yer almaktadır ve dünyada üretilen enerjinin yaklaşık beşte birini tüketmektedir. Fakat enerji kaynakları bakımından yetersizdir ve dışa bağımlıdır. En büyük enerji ithalatını ise Rusya’dan yapmaktadır. Rusya’dan yapılan bu ithalat ise tüm doğalgazın dörtte birini doğrudan sağlamaktadır. AB enerjideki bu dışa bağımlılığını azaltmak için; hem yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş, rüzgar vb) kullanımını teşvik etmekte hem de enerji çeşitliliğini artırmak istemektedir. Enerji alımında tek bir ülkeye bağlı kalınmadan birçok bölgeden enerji alıp, kendi enerji güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır (Güneş ve Arslan:39.). Enerji güvenliğini sağlama almak istemesindeki bir diğer koşul ise 2006 yılından itibaren Rusya- Ukrayna arasındaki sorunlarda AB enerji akışışının sekteye uğratan birçok enerji krizini ortaya çıkarmasıdır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz bölgesini enerji çeşitliliğini artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Bu bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak ve bölgeyi kontrol altına alabilmek için 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, AB’nin bir üyesi yapmıştır.

Buradaki amaç GKRY kullanarak, enerji kaynaklarından olabildiğince yararlanmak ve enerji güvenliğini sağlamaktır. Rusya açısından bölgeye baktığımızda ise; Rusya ekonomisinin temeli enerji odaklındır. Enerji bakımından Rusya, dünyanın en büyük ikinci doğalgaz ve en büyük üçüncü petrol üreticisi konumundadır. Bu konumla birlikte Rusya’nın diğer devletler ve özellikle AB devletleri üzerinde enerji kaynaklı olmak üzere büyük bir güç bulunmaktadır. Ayrıca Rusya bu hidrokarbon enerjilerinden dolayı büyük avantajlarda elde etmektedir. Bununla birlikte Rusya’nın dış politikası yine enerji odaklıdır ve bu unsur vazgeçilemez kılınmaktadır. Günümüzde Rusya için temel nitelikte olan enerji ihracat talebinin sürekli bir biçimde devam etmesi gerekmektedir (Güneş ve Arslan: 44). Bunun nedeni ise hem kendi ekonomisini ve gücünü korumak istemesinde hem de çevresindeki devletleri siyasi ve ekonomik bakımından etkisi altında tutmak istemesindedir. Yani Rusya hidrokarbon enerjilerini elinde bir güç, baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bu kapsamda en büyük ihracat kaynağı olan AB’nin, Doğu Akdeniz enerji politikasından rahatsız olmaktadır. Rusya, Doğu Akdeniz bölgesinde ilk iş olarak AB’nin politikalarına engel olup, yine bu bölgedeki enerji kaynaklarına ve enerji güvenliğini kendi ekseni altına almak istemektedir. Bu doğrultuda hem enerji ihracatına devam edebilecek hem de enerji kaynaklarına bir yenisini ekleyecektir (Kedikli ve Çalağan: 134). Bir enerji kaynağını kontrol altına almak için enerji kaynağının bulunduğu bölgede olmak gerekmez. Enerjinin transferini sağlamak ya da enerji güvenliğinde etkin rol oynamakta yine enerjinin kendisi kadar ülkeye güç verecektir. Çünkü enerji konusunda dışa bağımlı ülkelerin öncelikli noktası enerji transferi ve enerjinin güvenliğidir. Çin Halk Cumhuriyeti için Doğu Akdeniz politikası ise Rusya ile birlikte hareket etmektir. Çin her küresel güç olmak isteyen devlet gibi buradan çıkabilecek potansiyel enerji rezervleri için bölgede aktif bir rol oynamak istemekte ve bunu da GKRY yakın olmakla gerçekleştirmektedir. Çin için “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında Doğu Akdeniz enerji nakil koridorunun önemi artmaktadır ve bu enerjinin güvenliğinin korunması gerekmektedir (Örselli ve Babahanoğlu, 219: 392).

(Bir Kuşak Bir Yol)

Doğu Akdeniz bölgesine ABD açısından bakıldığında ise enerji transferlerinin rotası ve hidrokarbon kaynaklarının kontrolünün üzerinde bir jeostratejik öneme sahiptir. ABD’nin küresel bir güç olması ve gelecekte de bu konumunu koruması için Doğu Akdeniz bölgesi, “Hint Okyanusu, Basra Körfezi ve hatta Asya Pasifik arasında kuvvet kaydırmak için kritik bir geçiş güzergahı ve bilhassa Avrasya merkezli güç mücadelesinde kilit bir noktadır (Özekin, 2020: 23).” Bu doğrultudan bakıldığında ise Doğu Akdeniz bölgesine hakim olmak, ABD’ye Ortadoğu bölgesine daha hızlı ve kolay politikalar üretmek imkanı vermekle birlikte, NATO için tehdit oluşturan Rusya’yı Avrasya bölgesine sıkıştırma imkanı bulmaktadır. Bu dış politika amaçlarının yanında ABD, yine Rusya için önemli olan AB’nin bölgeye olan politikasına destek vermektedir. Buradaki amaç ise AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmakta ve Rusya’nın ekonomisine zarar vererek, enerji kaynaklarının baskı aracı olarak kullanılmasının önüne geçilmesini sağlamaktır. Bu doğrultuda bölgeye dair politikalarında açık olarak 2020 yılında bir dönüm noktası yaşamış ve GKRY’nin askeri ambargosunu kaldırmış ve askeri destek vermiştir (Özgöker: 8). Doğu Akdeniz bölgesinde kıyıdaş olmamalarına rağmen hidrokarbon kaynaklı ve enerji güvenliği için etkili olmaya çalışan birçok faktörden bazılarına değinilmiştir Bu aktörlerle birlikte zaten kendi içinde sorunlu olan kıyıdaş ülkelerin rekabetine de eklenmiş ve bölge gittikçe sorunlu ve istikrarsız bir hal almaya başlamıştır. Bulunan yeni enerji rezervlerle birlikte birçok politika ortaya atılmış ve bu politikaların ortak noktası ise hem tüketici hem de üreticileri açısından enerji güvenliğidir. Çünkü tüketiciler için maliyetinin ucuz olmasının yanında sürekli ve tutarlı bir biçimde gelmesi önemlidir. Bu unsurla içinde bölgenin istikrarlı bir yapıda olması şarttır. Ayrıca üretici ülkeler için enerji kaynakları tek başlarına fazla bir anlam ifade etmez. Bu kaynaklar önemlidir fakat işletilmesi, satılması ve güç unsuru olarak kullanılması için ihracat edilmesi gerekir. Bunun için ise yine enerji güvenliğinin olması gerekmektedir. Kısacası enerji rezervlerinin olması ve bu enerjinin en kısa, en ucuz ve sürekli bir biçimde güven içerisinde satılması gerekir ki; enerji bir güç, baskı unsuru olsun.

Doğu Akdeniz Bölgesindeki Enerji Alanları

Doğu Akdeniz tüm bu jeostratejik ve jeopolitik unsurlarının yanında günümüzde enerji kaynaklarının bulunması ile gündeme gelmiş durumdadır. Bu enerji kaynaklarının bölgede aranmasının ilk örneği ise, Rumların 1979 yılında Spiros Kiprianu’nun Mısır’la birlikte petrol aramasına girişmesiyle gerçekleşti.

Spiros Kiprianu

Bu aramaya ise Rauf Denktaş karşı çıktı ve “Bu bir savaş nedeni olur.” Açıklamasında bulundu. Türkiye’nin de tepkisiyle birlikte Birleşmiş Milletler araya girerek, Rumların petrol aranmasında geri adım atılmasını sağladı (Katman, 2013: 19). Bölgedeki enerji rekabetinin ilk başlangıcı ise GKRY’nin 2 Nisan 2004 yılında bütün Kıbrıs adına Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmesi ile meydana gelmiştir. Bu ilandan sonra GKRY, kıyıdaş ülkelerle 3 tane MEB anlaşması imzalamıştır. Bu MEB anlaşmalarından ayrı olmak üzere bölgede 2 tane daha anlaşması vardır; Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 2011 yılında imzaladığı deniz yetki alanı sınırlandırılması ve 2019 yılında BM tarafından meşru görülen Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı anlaşma. GKRY yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırılmaları şunlardır; 2003 yılında Mısır ile, 2007 yılında Lübnan ve 2010 yılında İsrail ile yapılmıştır (Saçı: 145.). Bu anlaşmalarla GKRY, kendine ait olduğunu ilan ettiği güney ve doğu kısımlarını 13 parsele ayırmıştır. Bununla birlikte parsellerde petrol ve doğalgaz arama hakkının büyük petrol şirketlerine vermiştir. Bu parsellerde açıklanan rezerv kaynaklarına göre ise küresel nitelikte olan şirketlerin gözü Doğu Akdeniz bölgesine kaymıştır (Kavaz, 2020:). Bölgeyi uluslararası alanın gözdesi haline getiren enerji alanları ise; “Afrodit: Kıbrıs Adası’nın güneyindeki alan, Levithan: Kıbrıs Adası ile İsrail arasında (Afrodit’in güneydoğusunda) kalan saha, Nil: Kıbrıs Adası ile Mısır arasında kalan saha, Herodot: Kıbrıs Adası ile Girit Adası’nın güneydoğusunda kalan sahadır. (Kedikli ve Çalğan,2017: 126.).” Bu bölgelerin keşfiyle birlikte Doğu Akdeniz bölgesi bir kez daha uluslararası toplumun gözü önüne gelmiştir.

Ülkeler Göre Doğalgaz Rezervi

Bulunan enerji rezervleriyle birlikte komşu ülkeler arasındaki sorunlar derinleşmiş, bunun yanında ittifak girişimleri olmuş ve bölge bir anlamda bloklaşmaya başlamıştır. Buna ek olarak ise bölgedeki sorunlar enerji güvenliği açısından bir sorun teşkil etmektedir. Kıyıdaş ülkelerin ortak bir deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapamaması ve olası bir boru hattında sınırların belli olmamasından kaynaklanan rota belirsizliği ana sorunlardadır. Bu sorunlara temel oluşturan ise GKRY’ nin tek taraflı olarak ilan ettiği MEB anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre bölgede yaklaşık olarak 200 milyar metreküp kapasitesi bulunan bir doğalgaz rezervi bulunduğu açıklanmıştır. Rusya’nın kendi başına 44,9 trilyon metreküp, İran ise 29,6 trilyon metreküp ispatlanmış doğalgaz rezervi bulunmaktadır (Saçı; 145.). Bu oranlara bakıldığında bölgede bulunan doğalgazın diğer devletlere rakip olmayacağı görülmektedir. Fakat bulunan enerji rezervlerin, enerjide dışa bağımlı ülkeler için enerji çeşitlendirilmesi, enerji güvenliği, ucuzluk ve enerji rotları tarafından önemlidir. Örnek verilecek olursa kıyıdaş ülkelerin MEB’den geçecek olan boru hatları bölgelerin değerlerini artıracaktır. AB açısından enerjide Rusya’ya bağımlılığı bir miktarda azaltacak ve Rusya’nın hem ekonomisi kötü etkilenecek olup, hem de elinde bulunan enerji kaynaklarını bir baskı aracı olarak kullanamayacaktır.

Doğu Akdeniz’de Önemli Deniz Sahaları

Bölgenin öneminde bir dönüm noktası olan keşif 2009 yılında ilk doğalgaz sahası olarak İsrail kıta sahanlığın içerisinde olan Tamar bölgesi değiştirmiştir. Bu bölgedeki rezervlerin bulunması ile birlikte (Saçı: 138.) Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin potansiyeli ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmalar 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (US Geological Survey) tarafından hazırlanan raporda ortaya çıkmıştır. Bu rapora göre İsrail, Filistin, Güney Kıbrıs ve Lübnan açıklarını içeren Levant Havzas’nda yaklaşık 1,7 milyar varil petrol, 3.5 trilyon metreküp doğalgaz ve 3 milyar doğalgaz sıvıları (NGL) varlığı tespit edildiği açıklanmıştır. Söz konusu raporsa Mısır’ın kuzeyinde Nil Delta Havzası’nda yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon metreküp doğalgaz ve 6 milyar sıvı doğalgaz rezervi olduğu saptanmaktadır (Özekin,9). Yürütülen bu ortak çalışmalarda Noble Energy Şirketi bu bölgenin %39,66 hissesine sahiptir (Saçıı: 138.). Bölgenin ikinci en büyük keşfi ise Tamar gaz sahasının batısında bulunan Leviathan adlı başka bir bölgede 623 milyar metreküp miktarında doğalgaz rezervinin bulunması ile gerçekleşmiştir. Günümüz şartlarına kadar İsrail ve ortağı Noble Energy deniz alanında, başta “Tamar (2009) ve Leviathan (2010) olmak üzere Dalit (2009), Dolphin (2011), Noa2 (2011), Tanin (2012), Pinnacles (2012) ve Karish (2013)” gibi birçok doğalgaz alanı keşfedilmiştir (Özekin, 16.). Bu keşiflere ek olarak Noble Energy şirketi 2016 yılının Eylül ayında Ürdün Hükümeti ile 10 milyar dolar değerinde bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma çerçevesinde, daha önce imzalanan anlaşma bölgelerine ek olarak 24 blok için de Kasım 2016 – Mart 2017 tarihleri arasında hidrokarbon yani petrol ve doğalgaz arama ruhsatı vermiştir (Şeker, 2018a: 215). Bu keşiflerle birlikte İsrail önemli bir doğalgaz üreticisi konuma gelmiştir.

Noble Energy – Logo

Bu rezervlerin bulunmasıyla birlikte Avrupa taşınmasında nasıl bir rota izleneceği konusunda bir uzlaşıya varılamamıştır. Bu konuda birçok proje vardır. Bölgenin kilit konumda ki ve Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip olan ikinci ülke ise Mısır’dır. 2015 yılının Ağustos ayında, İtalyan enerji şirketi ENI’nin Port Said şehrinin 190 kilometre açığında bulunan ve Zohr adı verilen alanda Doğu Akdeniz’in en büyük gaz rezervinin bulunduğu açıklandı. Dolayısıyla bölgede Mısır’ın önemi köklü olarak değişti. Bu keşifle birlikte bölgede enerji merkezi adayı olmaktadır. Zohr alanında yapılan keşiflere göre ise “5.5 milyar varil petrol eş değeri ve 850 milyar metreküp değerinde doğalgaz rezervi” bulunmaktadır (Özekin, 19.). Yakın zamanda ise Mısır’ın denizel alanında birçok rezerv keşfine sahip olduğu düşünülmektedir. Bu bölgelere örnek olarak ise Zohr alanına yakınlığı sebebiyle Girit adasının güneyi düşünülmektedir. Yine 2018 yılında Zohr alanının uzantısında yakın rezerv oranı ile Calypso sahasının keşfedildiği açıklanmıştır (Şeker: 289) Bulunan bu rezervlerle birlikte Mısır, enerji ithalatçısından ihracat konumuna gelmiştir. Bu keşiflerle birlikte halihazırla GKRY ile 2003 yılında yaptığı MEB anlaşmasının yanında İsrail ile de yakınlaşma söz konusu olmuştur. Mısır’ın girişimiyle 14 Ocak 2019 yılında gerçekleşen Doğu Akdeniz Gaz Forumu zirvesine İsrail davet edilmiş, bu da yakınlaşmanın bir ifadesi şeklinde algılanmıştır. Bu Doğu Akdeniz Gaz Formunun resmi olarak kurulması ise Ocak 2020 yılını bulmuştur. Resmi olarak kurulan bu forma Mısır, İsrail, GKRY, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin katılmıştır.

Doğu Akdeniz Gaz Formu

Bu zirveye Türkiye’nin çağırılmaması ise bölgeden dışlandığını göstermektedir (Kavaz, 2020: 9.). Bu gelişmelerle birlikte bölgede birden çok gruplaşma görülmektedir. Bunlar GKRY-Yunanistan-İsrail ve GKRY-Mısır-İsrail ve Türkiye-Libya, Türkiye-KKTC’dir. Noble Energy şirketinin aramalarının yoğunlaştığı sırada GKRY bu aramaları kendi kıta sahanlığına kaydırmış ve bölgede önemli bir ölçüde olan rezerv kaynakları bulunmuştur. Bu alana verilen isim ise Afrodit’tir. Afrodit bölgesinde 2011 yılında yaklaşık olarak 200 milyar metreküpün üzerinde doğalgaz rezervinin bulunduğu açıklanmıştır (Örselli ve Babahanoğlu, 2019: 138.). Bu da başta GKRY daha sonra ise bölgenin değerini arttırmıştır. Bunun yanında Kıbrıs’ın kendi için kullandığı enerji miktarının yılda ortalama 1 milyar metreküpten az olduğu bilinmektedir (Kedikli ve Çalağan, 2017: 130.). Bölgedeki enerji rezerv oranı fazla olduğu için de bu enerji kaynakları diğer ülkeler için oldukça önemlidir. Kıbrıs’ın bulunan enerji kaynaklarıyla birlikte küresel çapta bir enerji ithalatçısı olacağı düşünülmektedir. Bu doğrultuda dünya üzerinde stratejik konumu önemli olan Kıbrıs’ın değeri yine artmış ve bölgedeki sorunların uluslararası bir anlaşmazlığı daha da derinleştireceği söylenebilir.

Doğu Akdeniz Enerji Rotaları

Doğu Akdeniz bölgesinde bulunan yeni enerji rezervleriyle birlikte bölgenin önemi artmış ve küresel çapta olan enerji şirketlerinin ilgisini buraya kaydırmıştır. Bulunan bu enerji alanları beraberinde ise birtakım sorunları getirmiştir. Bu sorunların küresel çaptaki en büyük sorunu ise enerji güvenliğinin sağlanmasıdır. Enerji güvenliğinin sağlanabilmesi ve bölgenin enerji merkezi haline gelmesi için ise enerjiyi transfer etmesi gerekmektedir. Enerji transferi için ise bölge üzerinde birden çok proje rotaları planlanmıştır. Bu teori üzerindeki projeler ise;
⦁ Doğu Akdeniz Botu Hattı (DABH/ East-Med) projesi,
⦁ Türkiye’ye uzanan bir boru hattı ve buradan aktarılması,
⦁ Mısır’a uzanan bir boru hattı ve gazın İdku ve Dimyat’taki tesislerde sıvılaştırılarak LNG (Liquefied Natural Gas/ Sıvılaştırılmış Doğalgaz),
⦁ Vasiliko/GKRY’ de sıvılaştırma tesisleri kurularak aktarılması,
⦁ FLNG (Floating LNG/ yüzen doğalgaz sıvılaştırma paltformu),
⦁ CNG (Compressed Natural Gas/ Sıkıştırılmış Doğalgaz) gemileri ile aktarılması (Şeker, 297.).

CNG (Compressed Natural Gas/

Bu projelerdeki amaç enerji kaynaklarının transferini güvenli, sürekli ve ucuz bir şekilde sağlamaktır. Bu projeler genel olarak İsrail enerji kaynaklarının taşımacılığı sorunundan doğmuştur. Buna göre İsrail için en uygun seçenekler ise DABH, Türkiye rotası ve Mısır üzerinde LNG yapılmasıdır. DABH projesine baktığımızda; bölgedeki doğalgaz yataklarının ilk olarak Yunanistan’a oradan ise İtalya ile Avrupa taşınması planlanmaktadır. Bu proje de amaç en kısa ve en güvenilir bir şekilde İsrail parselinde bulunan enerjilerin Avrupa’ya taşınmasıdır. Fakat projede birden fazla olumsuzluk vardır. Bu olumsuzluklar ilk olarak planlanan rotanın Türkiye havzasında geçmesi ve uluslararası hukuk kaynaklı olarak Türkiye’nin izni ile geçmesi gerekmektedir. Buna ek olarak denizin altından geçmesi için yüksek derinlik söz konusudur ve rotaların mesafesi uzundur (Şeker: 298.). Tüm bunlara bakıldığında proje için yapılacak olan harcamaların fiyatı yine doğalgaz fiyatından çıkacaktır. Bu şekilde Avrupa’nın günümüzde alınan doğalgaz fiyatından daha pahalıya alacağı anlaşılmaktadır. Bu proje maliyet açısından ABD’nin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu olumsuz özellikleri yanında projenin gerçekleştiği takdirde bölgedeki istikrarsızlığı en aza indirmesi, enerji kullanımının üretim/tüketim açısından bir denge getireceği ve AB’nin güneydoğu komşuluk politikasının geliştirileceği yönündedir. Projenin diğer bir önemli noktası ise AB tarafından Ortak Çıkar Projesi olarak tanımlanmasıdır ve yine Birliğin en önemli elektrik koridoru olmasıdır. Bu da DABH projesinin siyasi olarak da Yunanistan’ın daha çok ön plana çıkmasını ve uluslararası alanda “düşük maliyet, hızlı planlama, garantili izin, yatırımcılara açık olma (Şeker, 2018: 214.)” konularında desteklenmesini sağlamıştır. Ayrıca bu proje enerji güvenliği açısından bölgenin siyasi güvenliğini sağlayabilir fakat ucuz maliyet ve süreklilik konusundan eksikleri olduğu açıktır. Bunların yanında projenin gerçekleşmesi için 2017 yılı aralık ayında GKRY-İsrail-İtalya-Yunanistan arasında bir mutabakat imzalanmıştır.

Doğu Akdeniz Enerji Rotaları

Bir diğer seçenek ise Türkiye rotasıdır. Burada İsrail gaz yataklarının Kıbrıs ve Lübnan deniz yetki alanlarından Türkiye’ye yönelecek denizaltı boru hattı inşasıdır. Türkiye üzerinden gidecek bu boru hattı mesafeyi kısaltmaktadır. Mesafenin kısalmasıyla birlikte maliyetler düşecek ve alınacak doğalgazın ücreti de East- Med projesine göre daha ucuz olması beklenmektedir (Kavaz, 2020: 7). Buda bölgesel olarak Rusya gazına rakip olması sonucunu doğurur. Ayrıca Türkiye üzerinden geçen birden fazla enerji boru hattı vardır ve Türkiye’nin bu konuma güvenilir olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak ise “Güney Gaz Koridoruna (GGK)” bağlanma ihtimal vardır ki, buda enerji transferi açısından daha az maliyeti beraberinde getirir (Şeker: 299.). Bu olumlu özelliklerin yanında bölgedeki politik unsurlar projenin gerçekleşmesini engellemekte ve projenin önüne geçmektedir. Projenin önüne geçen bir diğer unsur ise GKRY- Türkiye arasındaki sorunlardır. Projenin hayata geçmesi için öngörülen bir İsrail- Türkiye yakınlaşması beraberinde; TR-AB ve TR-GKRY’nin yakınlaşmasını sağlayabilir. Bununla birlikte Türkiye’nin bölgedeki konumunu güçlenir. LNG seçeneği: buradaki amaç doğalgazın var olan ya da yeni oluşturulacak tesisler ile İsrail doğalgazının sıvılaştırılarak transfer edilmesidir. Günümüz enerji koşullarında LNG’nin önemi hızla artmaktadır ve gelecekte de değerinin artacağı düşünülmektedir. Bu önemi ise doğalgaz ithalat eden ve ihraç eden ülkelere boru hatları ile taşınmaz. Bu sıvılaştırma işleminde karşımıza Mısır, Türkiye ve İsrail seçenekleri vardır. LNG transferleri bakımından Mısır tesisleri önemli bir noktayı taşımaktadır. Buradaki İdku ve Dimyattaki tesisler ön plandadır. Fakat Mısır’ın önemli rezerv kaynaklarına sahip olması ve kendi kaynaklarını sıvılaştıracak olması buranın kullanılmaması sağlayabilir. İsrail açısından ise LNG tesisleri kurmayı hedeflemiştir. Bu amaçla İsrailli Delek ve ortağı Noble Energy şirketi, Golar LNG ve Exmar şirketleriyle anlaşmışlardır (Kavaz, 2020: 10). Türkiye’ye baktığımızda ise gerek enerji altyapısı, coğrafi konum gereği ve iki tane LNG tesisi olmasıyla önemli bir seçenektir. Diğer seçenekler ise gerek siyasi gerek teknolojik gerek ekonomi bakımından birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu seçenekler diğer üç seçenekle kıyaslandığında ise enerji güvenliği konusunda daha az güven vermektedirler.

Sonuç

Doğu Akdeniz bölgesi geçmişten günümüze coğrafi konumu, enerji nakil bölgesi, stratejik konumuyla birlikte devletlerin rekabet sahası olmuştur. Her dönemde dünya üzerindeki önemini korumuş ve yerini sağlamlaştırmıştır. Günümüzde bölgede bulunan enerji kaynaklarıyla birlikte küresel çapta olan enerji şirketlerinin bölgeye gelmesiyle birlikte bölgede sıfır toplamlı oyun oynanmaya başlanmıştır. Bulunan bu enerji kaynakları bölgedeki sorunları derinleştirmiş ve bölge dışındaki devletlerde bu kez kendi ulusal çıkarları gereği bölgeye akın etmiştir. Bu enerji kaynaklarına sahip olmakla birlikte enerji kaynaklarının kullanılması da önemlidir.

Doğu Akdeniz Botu Hattı

Bu kapsamda enerjiyi ithal eden devletler için öncelik sırası enerji güvenliği olmuştur. Enerji güvenliği ile birlikte enerji ithalat eden devletler enerjiyi kolay, sürekli ve ucuz bir şekilde elde etmek isterler. Bu amaçla dış politika aracı olarak enerji kullanılmakta ve enerjiyi ithal eden devletler enerji çeşitliliğini sağlayarak, enerjide baskı unsurunu en aza indirmeyi amaçlamaktadırlar. Enerji güvenliğini sağlamak için ise ilk olarak enerji rotasını belirlemek gerekir. Doğu Akdeniz için bu rotalara baktığımızda ise bölgedeki istikrarsızlığın bu rotaları belirlemede ön planda olduğunu görmekteyiz. Bölgede oluşan bloklaşmayla birlikte enerji transferinde en kısa ve ucuz yolun dışında yapılması önünde birtakım sorunlar olan East-Med projesinin ön planda olduğunu söylemekteyiz. Bu projenin alt yapısında rota bakımından siyasi ve hukuki sorunların yanında ekonomi olarak da sorunlar vardır. Teoride olan planların içinde ise en uygun ve maliyetsiz olan Türkiye seçeneğidir. Türkiye; mesafe, enerji altyapısı, enerji nakil bölgesi vb özelliklerinin yanında LNG seçeneğinde de ön plandadır. Fakat oluşan bloklar arasında Türkiye dışlanmıştır. Bu çalışmada öncelikli olarak Doğu Akdeniz’in stratejik önemi vurgulanmış, daha sonra ise günümüzde dünya enerji piyasalarına rakip olacak alanları belirtilmiştir. En son olarak ise enerjilerin transferleri için uygun görülen rotaları hakkında bilgi verilmiştir. Son olarak unutulmamalıdır ki “Enerji kaynaklarını elinde tutan, dünyayı elinde tutar! (Pamir,2017)” işte bu yüzden enerji sahaları için her zaman bir rekabet vardır ve her zamanda olacaktır.

Gaye Bozkurt

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”25169″ name=”Avrupa’nın Enerji Arz Güvenliği: Doğu Akdeniz’deki Keşifler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Güneş, M. ve Arslan, T. “Enerji Bağımlılığında Avrupa Birliği, Rusya, Türkiye Üçgeni ve Doğu Akdeniz Alanı”. International Journal of Humanities and Education, s.32-60.
Katman, Filiz (2013). “Levant- Doğu Akdeniz ve Enerji Satrancı”. ABMYO Dergisi, 29(30), s. 17-26.
Kavaz, İ. (2020). “Enerji Kaynakları ve Transfer Rotaları Bağlamında Doğu Akdeniz”. Anadolu Strateji Dergisi,2, s.1-14, Orcıd:000000023044795X.
Kedikli, U. ve Çalağan, Ö. (2017). “Enerji Alanında Bir Rekabet Sahası Olarak Doğu Akdeniz’in Önemi”. Sosyal Bilimler Metinleri, 1, s.120-138.
Örselli, E. ve Babahanoğlu, V. (2019). “Doğu Akdeniz’de Açılmaya Çalışılan Pandoranın Kutusu: Enerji Kaynaklarından Alan Hakimiyetine Uzanan Ekonomi Politik Hesaplar”. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 12(66), s. 387-400.
http://dx.doi.org/10.17719/jsr.2019.3589
Özekin, M. (2020). “Doğu Akdeniz’de Değişen Enerji Jeopolitiği ve Türkiye”. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 16(33), s.1-51. Doı: 10.17752/guvenlikstrtj.719964.
Özgen, C. (2013). “Doğu Akdeniz’de Enerji Güvenliği Yönelik Bir Girişim: Akdeniz Kalkanı Harekatı”. Akademik Orta Doğu, 8(1), s.101-104.
Özgöker, U. “ABD’nin Yeni Akdeniz Politikası ve Türkiye’nin Seçenekleri”. s. 1-11.
Pamir, N. (2017). Enerji’nin İktidarı. Hayygrup Yayıncılık, İstanbul.
Saçı, C. “Doğu Akdeniz Enerji Rekabeti ve Türkiye”. s. 135-153.
Şeker, B. Ş. “Doğu Akdeniz Enerji Güvenliği Ekseni: Yunanistan- GKRY’nin Muhtemel Politikalarının Analizi ve Türkiye’nin Tutumu”. Yeni Deniz Güvenliği Ekosistem ve Doğu Akdeniz, s.280-319.
Şeker, B.Ş. (2018a). “Deniz Enerji Güvenliği: Doğu Akdeniz’deki Güncel Gelişmelerin Jeopolitik Dengelere Etkisi”. Turkish Studies, 13(7), s.207-228.
Türkeş, İ. (2020). “Doğu Akdeniz’de Uyuşmazlık Teşkil Eden Deniz Alanlarında Gerçekleştirilen Hidrokarbon ve Doğalgaz Çalışmalarının Kıbrıs Sorunu’na Yansımaları ile Soruna Getirdiği Yeni Dinamikler”. EURO Politika Dergisi, 4(1), s.1-24.
[/vc_toggle]

Tayvan’ın Ambargolara Karşı Milli Direnişi

ABD ve Kanada’nın biyogüvenlik endişelerini gerekçe göstererek Çin’den tüm meyve ithalatını engellemeye gitmesinin ardından bu ülkeler Tayvan ananasını destekleyen ülkeler arasında yer almaktadır. Pekin, biyogüvenlik nedenleriyle 1 Mart’ta tüm Tayvan’dan ananas ithalatını durdurdu ve meyvelerin “zararlı yaratıklar” taşıyabileceğini söyledi.

Ekonomi Bakanı Wang Mei-hua Perşembe günü CNBC’YE verdiği demeçte, ananas yasağının “uluslararası ticaret kurallarına uymadığını” söyledi ve iktidardaki demokratik ilerici Parti (DPP) yetkilileri bunu ekonomik bir baskı taktiği olarak değerlendirdi. Tayvan ananasların büyük çoğunluğu yurt içinde tüketilmektedir, ancak ihraç edilenlerin yüzde 90’ından fazlası geçen yıl Çin’e satılmaktadır. [1]

Başkan Tsai Ing-Wen geçen hafta yasağı “Pusu benzeri bir uyarı” ve “açıkçası normal bir ticaret kararı değildi” olarak nitelendirdi. Tsai ayrıca Tayvanlı çiftçileri yerli ananas satın alarak ve yiyerek desteklemeye çağırdı. Tayvanlı insanlar çağrısına kulak verdi: bu haftanın başlarında, Başbakan Su Tseng-Chang, iç ananas talebinin bu yıl Çin’e öngörülen toplam ihracatı aştığını söyledi. [2]

Tayvanlı şirketler, ananas birası gibi ananas ürünlerinin üretimini artırdı ve yerel politikacılar, ülkenin ananas çiftliklerine ziyaretlerini artırdı. Tayvan Dışişleri Bakanı Joseph Wu, uluslararası dayanışma çağrısı yapma fırsatını kullanarak Twitter’da dünyanın “#Freedompineapple’ın arkasında toplanmasını istedi. Buna karşılık, Tayvan’daki Amerikan Enstitüsü, ülkedeki fiili ABD Büyükelçiliği, #realfriendsrealprogress ve #pineapplesolidarity hashtag’lerini kullanarak, yönetmen Brent Christensen’in masasında üç ananaslı bir fotoğrafı da dahil olmak üzere Facebook’ta Tayvan ananaslarının fotoğraflarını yayınladı. Taipei’deki Kanada Ticaret Ofisi-bu ülkenin fiili elçiliği-Facebook sayfasında #FreedomPineapple hashtagini, ananaslı bir pizzanın etrafında poz veren bir fotoğrafla birlikte kullandı.

Son aylarda Tayvanlı yetkililer, Çin Ticaret kısıtlamalarını protesto etmek için sosyal medyaya ikinci kez gitti. Aralık ayında, Tayvanlı politikacılar, Çin’in Avustralya ürünleri üzerindeki vergileri artırmasından sonra Avustralya “özgürlük şarabı” nı desteklemişti. [3]

Tayvan ananaslarına yönelik dış destek, ABD Temsilciler Meclisi’nde ABD’nin Tayvan ile diplomatik ilişkilerini sürdürmesini ve ada ile Serbest Ticaret Anlaşması müzakere etmesini isteyen bir yasa tasarısı ile birlikte geldi. Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri Tom Tiffany ve Scott Perry tarafından sunulan bağlayıcı olmayan karar, Tayvan’ın tarihi hakkındaki temel gerçeklerle birlikte mevcut ABD “tek Çin politikasını” yanlış yorumlayan siyasi bir dublör olarak gören analistler tarafından reddedildi. [4] Tasarı ayrıca 28 Şubat 1947 katliamının “Tayvan’ın demokratik dönüşümünü tetiklediğini” söyledi. “Katliam aslında Tayvan’da 38 yıllık sıkıyönetime ve on binlerce ölüme yol açmıştı.

(ABD Temsilciler Meclisi)

Pekin sık sık kendi tek Çin ilkesini – bir Çin olduğunu ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bu Çin’in meşru hükümeti olduğunu – ABD’nin duruşu gibi dış politikalarla birleştirmektedir. Ancak ABD, ÇKP’nin Tayvan üzerindeki egemenliğini koruduğunu asla ve asla iddia etmemiştir. Tasarı ayrıca 28 Şubat 1947 katliamının “Tayvan’ın demokratik dönüşümünü tetiklediğini” söyledi. “Katliam aslında Tayvan’da 38 yıllık sıkıyönetim ve on binlerce ölüme yol açtı.

Brookings bilim adamı Sheena Grietens, Newsweek’e verdiği demeçte, tasarının yazarlarının muhtemelen 1979’daki Kaohsiung olayına atıfta bulunmayı amaçladığını ve sonunda bir muhalefet partisinin kurulmasına ve Tayvan’ın sıkıyönetim kuralının çözülmesine yol açtığını söyledi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Konu ile ilgili detaylı bilgi için haber sitesine bkz. https://www.cnbc.com/2021/03/04/taiwan-chinas-ban-on-pineapples-not-in-line-with-global-trade-rules.html (Erişim Tarihi: 08.03.21)

[2] Başbakanın detaylı açıklaması için bkz. https://international.thenewslens.com/article/147939 (Erişim Tarihi: 08.03.21)

[3] Konuyla ilgili makale için bkz. https://thediplomat.com/2020/12/taiwan-touts-australian-freedom-wine-in-opposition-to-chinese-tariffs/ (Erişim Tarihi: 08.03.21)

[4] Konuyla ilgili detaylı bilgi için haber sitesine bkz. https://www.newsweek.com/taipei-thanks-house-republicans-bill-formalize-us-taiwan-ties-1573157 (Erişim Tarihi: 08.03.21)

[/vc_toggle]

Soğuk Savaş Dönemi Öncesi ve Sonrası Küresel Sistemdeki Değişiklikler

Giriş

İnsanlık tarihinin şüphesiz en korkunç, en kanlı savaşı II. Dünya Savaşı’dır. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, binlerce şehir harap olmuş, üretim durma noktasına gelmiş, açlık ve kıtlık baş göstermiştir. 50 milyondan fazla insan evlerinden göç etmiştir. Bu savaştan galip çıkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin arasındaki anlaşmazlıkların neden olduğu, iki devlet arasında silah kullanarak aktif savaşa girilmeden her alanda rekabetin devam ettiği ancak zaman zaman savaşın eşiğine gelindiği 1947-1991 yılları arasındaki döneme Soğuk Savaş Dönemi denir. Kimi tarihçiler bu dönemi 1945 yılından itibaren başlatmaktadır. Soğuk Savaş Dönemi, SSCB’nin 1991 yılında dağılmasıyla ve ABD’nin zaferiyle son bulmuştur. Şüphesiz hem Soğuk Savaş Dönemi öncesinde hem de sonrasında küresel sistemde farklı alanlarda çeşitli değişiklikler olmuş ve uluslararası düzeni etkilemiştir.

Soğuk Savaş Öncesi 1919-1945 Dönemi

1914-1918 yılları arasında gerçekleşen I. Dünya Savaşı sonucunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu siyasi tarihteki ömrünü tamamlamıştır. Bu dört büyük imparatorluğun çöküşü uluslararası arenada güç dengesinin bozulmasına sebebiyet vermiştir. Rus Çarlığı’nın yıkılıp yerine komünist rejimin kurulması ve buna karşılık Avrupalı devletlerin ses çıkarmaması yeni devletin kendi içine çekilerek sadece bölgesinde değil tüm dünyada etkin bir güç olması için zemin hazırlamıştır. Alman İmparatorluğu’nun yıkılması ve müttefiklerin Almanya’ya ağır bedeller ödetmek istemesi, Almanların bir sonraki şahlanışa kadar intikam duygusu beslemelerine neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı Orta Doğu’yu emperyalist güçlerin sömürü alanı haline getirmiştir.

Avusturya- Macaristan İmparatorluğu

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılması ise Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da güçlü bir devletin bulunmamasına yol açmıştır. Atlantik’in diğer ucunda yalnızlık politikasına çekilmiş ABD, I. Dünya Savaşı’nda sahneye çıkarak yaklaşık bir asırlık politikasından vazgeçmiş ve uluslararası arenada öncü bir güç olarak belirmiştir. Yüzyıllardır devam eden Avrupa güç dengesinin barışı korumakta yetersiz kaldığına dair görüş de ABD başkanı Woodrow Wilson’dan gelmiştir. Wilson güç dengesinin değil; güçler birliğinin yani evrensel bir örgütün silahlanmayı önleyebileceğini, uluslararası anlaşmazlıkları çözebileceğini ve barışı koruyabileceğini savunmuştur. Bunun akabinde ABD’nin öncülüğünde Milletler Cemiyeti 10 Ocak 1920’de kurulmuştur. Cemiyet şemasındaki yapısal sorunlar, üye ülkeler üzerindeki etkinin yetersiz kalması gibi farklı sebepler sonucu Milletler Cemiyeti’nin hukuki varlığı 18 Nisan 1946’da son bulmuştur. Cemiyet görev süresince dünya barışının korunmasına ve sorunların savaşsız çözülmesine yeterince katkı sağlayamamış, II. Dünya Savaşı’nı engelleyememiştir.

I. Dünya Savaşı’nın bıraktığı etkilerden birisi de ekonomik sorunlardır. Savaşa giren ülkeler para ihtiyacını karşılamak üzere, altın standardı para basma sitemini terk ederek karşılıksız para basmışlardır. Karşılıksız para basma durumu özellikle Avrupalı ülkelerde enflasyonla beraber artmış ve bu ülkelerdeki yatırımcıların sermayelerini ABD’ye taşımasına sebep olmuştur. Savaş zamanı ve sonrasında Avrupalı devletlerin ihracatlarının azalması ve ithalatlarının artması mali sorunları beraberinde getirmiştir. Genç nüfusun savaşlarda yitirilmesi ve nüfusun yaş ortalamasının giderek yaşlanması ekonomik faaliyetleri durdurma noktasına getirmiştir. Savaş sonrası Avrupalı devletler birbirlerine borçlu oldukları gibi, ABD’ye de yüklü miktarda borçları bulunmaktaydı. Savaş tazminatlarının ödenmesinde ve alınan borçların geri verilmesinde sıkıntılar yaşanması, ABD’yi hem ekonomik olarak lider yaparken hem de dünyadan alacaklı büyük bir banka konumuna getirmekteydi.

Hjalmar Schacht

Alman maliyeci Schacht’ın uyguladığı deflasyonist politikalar bir buçuk milyon insana istihdam sağlamış ve özellikle otomotiv, demir-çelik, çimento, elektrikli aletler gibi farklı sektörleri geliştirmiştir. Bu gelişmeler Almanya’nın sadece ABD’den değil farklı ülkelerden de borç almasının kapısını aralamıştır. 1929 yılına gelindiğinde ABD’li şirketlerin değerlerinden birkaç misli hisse senedi çıkarıp satmaları, insanların borsa aracılığıyla kısa sürede zengin olma hayalleri, tarımsal ürünlerin gereğinden fazla üretilerek fiyatların düşmesi, sanayi üretiminin azalması, kredi ağının istikrarsız oluşu vb. nedenler ‘‘kara perşembe’’ olarak tarihe geçecek 1929 Ekonomik Buhranı’na sebep olmuştur.

I. Dünya Savaşı’nın sonuçları Rusya’dan sonra İtalya’da da rejimin değişmesine sebep olmuştur. Müttefiklerle anlaşmalar yapılmasına rağmen istediği mükâfatları alamayan İtalya’da hem siyasi karışıklıklar hem de ekonomik sıkıntılar baş göstermiştir. Benito Mussolini önderliğindeki Faşist Parti mevcut durumları iyi değerlendirerek 30 Ekim 1922’de yönetimi devralmıştır. Mussolini ve partisi komünizme düşman olduğu kadar liberal demokrasiye de düşman konumdadır. Bu gelişme Avrupa’daki faşist yönetimlerin başlangıcıdır. Faşist Parti diktatörlüğü 1943 yılına kadar devam etmiştir.6 I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ile müttefiklerin imzaladığı Versay Barış Antlaşması, Alman halkını zor duruma sokmakla beraber intikam arzusunun daha da kuvvetlenmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim İtalya’da olduğu gibi, halk kendi gözünde kurtarıcı olarak gördüğü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler’i 30 Ocak 1933’te iktidara taşımıştır. Hitler ekonomik sorunları çözmüş, silahlanmayı başlatmış, Versay Antlaşması’nın ağır yükümlülüklerini reddetmiş ve dünya savaşına doğru giden sürecin baş aktörü olmuştur. 1 Eylül 1939 – 2 Eylül 1945 yılları arasında mihver ve müttefik devletler arasında gerçekleşen küresel savaş sonucu 40 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan sakat kalmış ve yine milyonlarca insan göç etmek zorunda kalmıştır. Savaştan sonra birbirlerine rakip olacak iki büyük güç, ABD ve SSCB bu savaşta Hitler’e karşı müttefik olmuşlardır. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’, Nazilere karşı verilecek mücadelede Sovyetlerin desteğini alma amacından çok daha öte, savaş sonrası oluşacak yeni dünya düzenini barış içinde sağlamak ve korumak amacına yöneliktir. Bu planın işe yaramadığını açıklıkla söyleyebilmekteyiz. Savaş sonunda çok kutuplu uluslararası sistemin yerini, iki kutuplu sistem almıştır.

Franklin D. Roosevelt

Bir tarafta Avrupa’dan çok uzakta ABD, diğer tarafta Avrupa’dan Doğu Asya’ya kadar uçsuz bucaksız topraklara sahip SSCB. Milletler Cemiyeti’nin evrensel bir kişilik kazanamaması, konseyin üye sayısında istikrarsızlıkların yaşanması, kararların yeterince kolay alınamaması, insan haklarını yeterince benimseyecek uluslararası kamuoyunun oluşmaması gibi sebeplerle işlevselliğini yitirmesi yeni bir uluslararası örgütün kurulmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Savaştan galip çıkan müttefik devletlerin ortak çalışması sonucu bütünü kapsayan, çıkan anlaşmazlıkları barışçıl yollardan çözüme kavuşturmayı amaçlayan, insan hak ve özgürlüklerinin benimsendiği Birleşmiş Milletler Örgütü 24 Ekim 1945’te kurulmuştur.

Soğuk Savaş Sonrası Değişiklikler

SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 25 Aralık 1991 günü televizyonda yaptığı konuşmayla görevinden istifa etmesi ve nükleer savaş kodlarının bulunduğu çantayı Rusya Devlet Başkanı Yeltsin’e vermesi üzerine Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağılmıştır. Birliğin içerisindeki devletler başkanın istifasından çok daha önce bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. SSCB’nin dağılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona ermiştir. Soğuk Savaş sonrası küresel sitemde meydana gelen gelişmeler; yeni dünya düzeni, ekonomi-politik, güvenlik ve terör, demokrasi ve küreselleşme başlıkları altında incelenecektir.

Yeni Dünya Düzeni

SSCB’nin dağılmasının ardından uluslararası toplumda ideolojinin önemi azalmış, Doğu-Batı arasındaki mücadele neredeyse bitmiştir. Çin, Kuzey Kore, Küba, Vietnam, Moğolistan gibi bazı ülkelerde komünist, sosyalist sistemler bulunmakla beraber komünizmin Soğuk Savaş sırasındaki siyasal bir model olma özelliği günümüzde bulunmamaktadır. Yeni dünya düzeninde ideolojinin önemi azalmıştır. Günümüz uluslararası sistemi askeri ve siyasi açıdan incelendiğinde ABD’nin hiyerarşik olarak lider yapısının devam ettiği rahatlıkla söylenebilmektedir. Ancak ekonomik ve siyasal açıdan bakıldığında ABD’nin yanında Avrupa Birliği, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi örgütlü veya örgütsüz ekonomik güçler bulunmaktadır.

Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü Ülkeleri

Soğuk Savaş sırasındaki iki kutuplu dünya düzeni sona ermiştir ve yeni dünya düzeni gün geçtikçe Japonya, Rusya, Çin, Fransa, Almanya gibi ülkelerin ve ekonomik birliklerin gelişmesiyle çok kutuplu bir sisteme doğru yol almaktadır. Bunun yanında Türkiye gibi bölgesel güçlerin ortaya çıkması da söz konusudur. Çok kutuplu yeni sistemde farklı birçok alanda hem devletler arasında hem de uluslararası topluluklar arasında karşılıklı bağlılığın arttığı da bir gerçekliktir. Doğu-Batı arasındaki mücadele eksenin Kuzey-Güney eksenine kayma eğilimi sergilenmiştir. Dünya nüfusunun %16’sını oluşturan en zengin 29 ülke dünya kaynaklarının %80’ine sahip olurken, dünya nüfusunun beşte birini oluşturan gelişmemiş 40 ülke tüm kaynakların %2’sine bile sahip değildir. Ekonomik birliklerin ortaya çıkışı Kuzeyi daha karmaşık bir hale getirirken Güneyle olan ilişkileri sekteye uğratmaktadır. İki eksen arasındaki uçurum farkların yakın gelecekte daha büyük ekonomik, askeri, siyasi uluslararası sorunlar ortaya çıkaracağı tahmin edilmektedir.

 

Ekonomi-Politik

Yeni dünya düzeninde uluslararası ticaret hiç olmadığı kadar gelişmiş ve çeşitlilik kazanmıştır. Soğuk Savaş sonrası ticari ilişkilerin gelişmesi, piyasadaki paranın ve malın dönmesine vesile olmuş ve akabinde yaşanan sermaye artışı yabancı ülkelere yatırım yapılmasını arttırmıştır. Uluslararası şirketler bu dönemde etkinliğini maksimize ederek küreselleşen dünyada farklı pazarlara, borsalara, finans kuruluşlarına yatırım yapmışlardır. Küreselleşmenin doğurduğu avantajlar iktisadi gelişmelerin temel yapı taşlarındandır. Dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen iktisadi bir olayın tüm dünyayı etkilemesi de söz konusudur. ABD’de 2007 yılında konut sektöründeki sorunların ortaya çıkardığı ve 2008 yılında tüm dünyanın hissettiği ekonomik kriz tarihe 2008 Dünya Finansal Krizi olarak geçmiştir.

2008 Dünya Finansal Krizi

Uzmanlara göre krizin başlıca nedenleri konut sektörü merkezli kredi patlaması ve konut fiyatlarının aşırı pahalı olmasıdır. 2007-2009 yılları arasında ABD’de işsizlik artışı ve durgunluk yaşanmıştır. ABD’de başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri pek etkilememişse de krizin Portekiz, İspanya, İrlanda ve Yunanistan gibi AB ülkelerine sıçramasıyla tüm dünyaya yayılmıştır. Petrol ve gıda fiyatlarının artması enflasyon endişesini doğurmuş ve çeşitli ekonomilerin büyümelerinde ciddi düşüşlere sebep olmuştur.

Güvenlik ve Terör

Soğuk Savaş sonrası döneme terör dönemi olarak adlandırmak mümkündür. İki kutuplu uluslararası sistemin çok kutupluya geçtiği, nükleer yumuşamanın yaşandığı, küresel savaşların gerçekleşmesinin zorlaştığı günümüzde terörizm, maliyetli ve düzenli orduların yaptığı savaşların yerine geçerek düşük riskli ve gerilimli, masrafsız bir güç mücadelesinin siyasal ve askeri aracı haline gelmiştir. Teknoloji ve ilişkiler, terörün etkisini değiştirip, yerel ve bölgesel olmaktan çıkararak uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Bilişim sektöründeki gelişmeler devletlerin güvenlik açıklarını arttırmakla beraber siber saldırıları hayatımıza katmıştır. İllegal örgütler ve terörist yapılanmalar kamu ve özel sektör için tehdit oluşturmaktadır. Yüzyılın karakteristik özelliklerinden olan suikastlar Soğuk Savaş sonrası değişime uğramıştır. Veliaht Ferdinand, Bakan Barthou, Kral Alexander, Başkan Kennedy, Başbakan Gandhi gibi birçok devlet büyüğünün hayatını kaybettiği suikastların yerini sembolik hedefler almıştır.

11 Eylül 2001 İkiz Kuleler Saldırısı

11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde terör örgütü El-Kaide tarafından gerçekleştirilen saldırılarda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybetmiş, yirmi beş binden fazla kişi de yaralanmıştır. Saldırı tarihe en ölümcül terör saldırısı olarak geçmiştir. Saldırının ardından Başkan George Bush, ABD’nin terörizme savaş açtığını ilan etmiştir. 11 Eylül ile ABD’nin kendisini etkilemediği sürece uluslararası olaylara karşı çıkmasını benimseyen görüş yerini dışa dönük dış politikaya bırakmıştır. Afganistan’ın ve Irak’ın işgali de bu yeni politika kapsamında gerçekleştirilmiştir. Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesi, ABD’nin kendi güvenliğini ülke içerisinde değil, tehlikenin tespit edildiği yerde, çok uzak konumlarda olsa dahi, sağlamaya yönelik gereksinim duyduğunu göstermiştir.

Saddam Hüseyin

Clinton’dan sonra başa geçen Bush yeni-muhafazakârların da görüşlerinden etkilenerek ABD’nin küresel egemen bir güç olmasının hem Amerikan halkı için hem dünyanın geri kalanı için iyi olacağına inanmış ve ABD’nin politikasını bu yönde, kuşatmacı değil önleyici olarak düzenlemiştir. Orta Doğu bölgesinin zengin petrol rezervleri barındırması, Müslüman camiasının Amerikan hegemonyasına direniş göstereceği düşüncesi ve İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlama amacı, ABD’nin bölgeye olan eğimini arttırmış ve politikalarını bunlara göre belirlemesine vesile olmuştur. ABD, kendisine tehdit olarak algıladığı İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki etkisini azalmak adına ekonomik, askeri ve siyasi yaptırımlar uygulamıştır. Ayrıca ABD, nükleer güç bulunduran Kuzey Kore ve İran gibi ülkeleri kendisine ve dünyaya tehlike olarak görmekte ve baskısı uygulamaktadır.

Demokrasi ve Küreselleşme

Teknolojinin Soğuk Savaş sonrası dönemde hızlıca gelişmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret sektörlerini kolaylaştıran araçların yaygınlaşması Dünya’yı birbiriyle koordineli büyük bir ağ haline getirmiştir. Küreselleşme daha önce hiç olmadığı kadar etkili olmaya başlamıştır. Küreselleşmeyle birlikte demokrasi, adalet, eşitlik gibi kavramlar halklar arasında yayıldığı ve feminist, çevreci, LGBTİ gibi oluşumların arttığı gözlemlenmiştir. Bununla beraber demokrasi kavramının kimi devletlerce, menfaatleri doğrultusunda eylemlerinin sebebi olarak kullanıldığı da görülmüştür. ABD petrol kaynaklarını kontrol etme, İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlama gibi çeşitli sebeplerle gerçekleştirdiği Irak işgalini, dünya kamuoyuna demokrasi getirmek adına yapılmış bir müdahale olarak lanse etmiştir. Sosyal medya araçlarının gelişimi toplulukların daha hızlı ve kolay örgütlenmesine imkân vermiştir.

Arap Baharı

Tunus’tan alevlenerek Orta Doğu’ya yayılan, halkların, reform ve demokrasi arzuları neticesinde ayaklanmaları Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Bu ayaklanmaların yaşanmasında coğrafyanın zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen halkların fakirlik ve işsizlikle mücadele etmeleri önemli bir faktör olmuştur. Özellikle üniversite öğrencilerinin sosyal medya platformlarını aktif kullanması, ayaklanmanın Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar olan geniş bir coğrafyada yayılmasını sağlamıştır. Arap Baharı, Suudi Arabistan, Fas, Ürdün ve Cezayir’de küçük çapta reformlara, Libya ve Suriye’de iç savaşla birlikte dış güçlerin müdahalesine, Mısır, Tunus ve yine Libya’da hükümetlerin devrilmesine neden olmuştur.

Sonuç

SSCB’nin dağılmasının ardından ideolojik bağlılıkların azalması ABD merkezli küreselleşmenin önünü açmıştır. Komünizmin etkisini yitirmesi, Çin gibi sosyalist ülkelerin daha ılımlı ekonomik politikalar izlemesi komünizm tehlikesinin ortadan kalktığının bir göstergesidir. Komünizmin bıraktığı boşluğun yerine, Amerikan kapitalist düzeni küreselleşme ile tüm dünyaya hızlıca yayılmaya devam etmektedir. Amerikan hegemonyasına karşı başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere çeşitli coğrafyalarda tepkiler doğmuştur.

Donald Trump ‘‘Make America Great Again’’ Sloganı

Soğuk Savaş Dönemi iki kutuplu dünyasının gelişen ekonomik güçlerle çok kutuplu yeni bir dünya düzenine doğru yol aldığı da gözlemlenmektedir. Demokrasi ve özgürlük taleplerinin gelişmemiş toplumlarda artması, bu kavramların başta ABD olmak üzere farklı güç odakları tarafından şahsi çıkarlar adına kullanılmasına olanak vermiştir. Askeri ve ekonomik açılardan Birleşik Amerika’ya rakip ülkelerin yeni sistemde belirmesi, ABD’yi rahatsız etmektedir. Başkan Donald Trump’ın ‘‘Make America Great Again’’ sloganı da bu duruma parmak basmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ABD’nin karşısında devasa bir güç olarak belirmeye başlaması, yeni bir soğuk savaş dönemi ile ilgili kaygıları da doğurmaktadır.

[irp posts=”30421″ name=”1945-1990 Soğuk Savaş Dönemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
AKTEL, M., GÜRKAYNAK, M. (2007). ‘‘Küreselleşen Terörizm: Bir Etkileşim Çalışması’’, Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Kongresi, Bildiriler.

ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik Kitap.

BAYIR, Ö. (2012). Uluslararası İlişkilere Giriş. İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, Ders Kitabı, İstanbul.

ÇETİNKAYA, G. (2014). ‘‘İsmet İnönü ve İkinci Dünya Savaşı’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.

DUMAN, E. (2011). ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

ERKAN, B. (2010). ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1, s. 183-194.

GÖÇER, İ., ÇINAR, S. (2015). ‘‘Arap Baharı’nın Nedenleri, Uluslararası İlişkiler Boyutu ve

Türkiye’nin Dış Ticaret ve Turizm Gelirlerine Etkileri’’, Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari

Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 10, s. 51-68.

HASER, D. (2018). ‘‘Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı: Soğuk Savaş Sonrası Dönem Güvenlik’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

KADERLİ, Y., KÜÇÜKKAYA, H. (2012). ‘‘2008 Dünya Finansal Krizi Sonrası Türkiye Ekonomisinde Yaşanan Gelişmelerin Bazı Ülkelerle Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi’’, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 12, s. 85-96.

KIRAN, A. (2008). ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science, Cilt: 3, Sayı: 6, s. 19-36.

KURT, S. (2014). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Orta Doğu Politikası’’, Tarih Okulu Dergisi, Yıl: 7,

Sayı: 19, s. 167-196.

ÖZUĞURLU, M. (2005). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Değişen Dünya Koşulları ve Yeni Uluslararası Konjonktürde ABD’nin Yeri’’, Yayınlanmış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

POLAT, D. (2020). ‘‘Kuruluşundan Çöküşüne Milletler Cemiyeti Sistemi’’, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 76, s. 1950-1967.

SANDER, O. (2014). Siyasi Tarih: 1918-1994 (24. bs.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

SUR, M. (2013). ‘‘Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Gelişimi ve Geleceği’’, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi, Prof. Dr. Aydın Zevkliler’e Armağan, Cilt: 3, Sayı: 8, s. 2535-2550.

YALÇINER, S. (2006). ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Terörizmin Dönüşümü ve Terörizmle Mücadele’’, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 4, s

DİPNOT

Oral Sander, Siyasi Tarih: 1918-1994, 24. bs., İmge Kitabevi, Ankara, s. 224.
Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 121.

Doğan Şafak Polat, ‘‘Kuruluşundan Çöküşüne Milletler Cemiyeti Sistemi’’, Elektronik Sosyal Bilimler
Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 76, s. 1954.
Abdullah Kıran, ‘‘Milletler Cemiyeti ve Önlenemeyen Savaş’’, GAU Journal of Social and Applied Science,
Cilt: 3, Sayı: 6, s. 34.
Erhan Duman, ‘‘Krizlerin Anatomisi: 1929 Ekonomik Buhranı ve 2008 Küresel Krizi’nin Karşılaştırılması’’,
Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, 2
s. 51-62.

Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 135.
Gürdal Çetinkaya, ‘‘İsmet İnönü ve İkinci Dünya Savaşı’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül
Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2014, s. 27.
B. Aça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında
Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 1, s. 185.
Melda Sur, ‘‘Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Gelişimi ve Geleceği’’, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi,

Prof. Dr. Aydın Zevkliler’e Armağan, Cilt: 3, Sayı: 8, s. 2536-2539.
Serhan Yalçıner, ‘‘Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Terörizmin Dönüşümü ve Terörizmle Mücadele’’, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 4, 2006, s. 102.

Demet Haser, ‘‘Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı: Soğuk Savaş Sonrası Dönem Güvenlik’’, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 44-46.
Selim Kurt, ‘‘Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Orta Doğu Politikası’’, Tarih Okulu Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 19,

s. 176-177.

⦁ İsmet Göçer, Sertan Çınar, ‘‘Arap Baharı’nın Nedenleri, Uluslararası İlişkiler Boyutu ve Türkiye’nin Dış Ticaret ve Turizm Gelirlerine Etkileri’’, Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi,

Cilt: 6, Sayı: 10, 2015, s. 51-53.

[/vc_toggle]

Irak – İran Savaşı ve Türkiye’ye Etkileri

1980-1988 yılları arasında yaklaşık sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nda bir milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, iki milyondan fazla insan da yaralanmıştır. Savaş yaklaşık 150 milyar dolarlık hasara yol açmıştır. Savaş, yenişemeyen iki ülkeyi de yıpratmış ve her iki ülkede de ağır yıkımlara sebep olmuştur. 1980 yılının eylül ayında başlayan savaş, her iki ülkenin de Bileşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararını kabul etmesiyle, 1988 yılının ağustos ayında sona ermiştir. İran ve Irak’ın sınırını oluşturan Şattü’l Arap suyolu, Dicle ve Fırat Nehirlerinin birleşmesiyle meydana gelmektedir. 1970’li yılların başlarından itibaren iki ülke arasında gerilmeye başlayan ilişkilerin temel sebebi, daha öncelerden beri mevcut olan sınır anlaşmazlığına yani suyoluna dayanır. Irak’tan önce de suyolu Osmanlı İmparatorluğu ve Safevi İmparatorluğu arasında sınır anlaşmazlıkları doğurmuştur. 1937 yılında İran, Irak, Türkiye ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Antlaşması görüşmelerinde İran ve Irak masaya oturarak sınır antlaşması imzaladılar.

İran İstediğini Alamadı

Ancak antlaşma sonrası dönemde Irak’ta yönetimin darbelerle sık sık değişmesi İran’a yeni taleplerde bulunma fırsatı verirken, II. Dünya Savaşı’nın yaşanması da imzalanan antlaşmanın uygulanmasını güç hale getirdi. Sınır antlaşması devam ederken İran’ın Hürmüz Boğazı’nda Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait Ebu Musa, Küçük Tunb ve Büyük Tunb adalarını 1971’de işgal etmesi de Irak’ın menfaatlerini tehdit etti. İran bu adaları işgal ederken kıta sahanlığını genişletip petrol rezervlerini elde etmek ve adalara sahip olarak boğazdaki gemi trafiğini kontrol etmek istiyordu. Ancak İran’ın bu faaliyetleri karşısında Irak, İran sınırları içerisinde bulunan Huzistan bölgesindeki Arapları kışkırttı.

OPEC

İran hem o bölgedeki kışkırtmayı önledi hem de Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlere silah ve cephane yardımı yaparak Mustafa Barzani’yi destekledi. İki ülke arasındaki bu gelişmeler 1975 yılında Cezayir’de düzenlenen OPEC Zirvesi’nde çözüme kavuşturuldu. 1979 yılına kadar sınır sorunu rafa kaldırılsa da, İran’ın tatmin olmaması ve Emirliklere korku salması, körfezdeki ülkelerin Irak’a yakınlaşmasına sebep oldu.

Yıkılan Rejim ve Sonrası

1979 yılında İran’da şah rejimini devrilerek Ayetullah Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. İsrail ve Mısır arasında 1948 yılından beri kesintili olarak devam eden savaş da aynı yıl imzalanan anlaşma ile sonlandırıldı. Mısır’ın İsrail ile barış yapması, Arap ülkelerini sinirlendirdi ve onların Mısır’ı dışlamalarına sebep oldu. Mısır’ın Arap dünyasından dışlanması, Arap dünyasında lider boşluğu oluşturdu. Irak, Suriye ve Suudi Arabistan liderlik için kolları sıvayan ülkelerdi. İran’ın devrim ihracı politikaları ise liderliğe aday ülkelere karşı tehdit oluşturmaktaydı. Mısır’ın yerini almak isteyen Irak, arkasına Amerika Birleşik Devletleri’ni almak maksadıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesini sert bir dille kınadı ve İsrail’le olan diplomatik ilişkilerini tekrar kurdu. Humeyni yönetiminin politikaları da ABD’yi Irak ile iyi ilişkiler kurmaya yöneltti.

Hassan Al Bakr ve Saddam Hussein

Hasan el-Bekr’den iktidarı devralan Saddam Hüseyin ABD ile ilişkilerini sağlama aldıktan sonra parlamentoda yaptığı konuşmasında Cezayir Antlaşması’nın o günün şartlarında zorla kabul ettirildiğini, Şattü’l Arap’ın Irak’a ait olduğunu ve İran’ın sınır ihlalleri gerçekleştirdiğini belirtti. Konuşmasından birkaç gün sonra 22 Eylül 1980’de İran’a savaş ilan edildi. İran’ın Cezayir Antlaşması’na uymadığı gibi Kürdistan Demokrat Partisi’ne yardım yapması, sınır çatışmalarını tahrik etmesi, antlaşma gereği Irak’a verilmesi gereken sınır bölgelerinin verilmemesi gibi durumlar savaş nedenleri olarak açıklandı. Savaş kararının alınmasından sonra Arap-Acem düşmanlığı tekrardan körüklendi. Saddam Hüseyin, gelişmiş ülkelerin İran’a destek vermeyeceğini ve kısa süre içinde İran’ın yenileceğini düşünüyordu. Humeyni’nin Irak’ın doğusundaki Şiiler açısından kutsal kabul edilen Kerbela ve Necef’te on üç yıl yaşaması ve bu bölgelerin İran’a ait olması gerektiği görüşü, nüfusunun yarısından fazlasını Şiilerin oluşturduğu Irak’ı tedirgin etmekteydi. Irak’ın bu savaşı kazanması ayrılıkçı görüşteki Şiilere gözdağı vermek adına önem teşkil etmekteydi. Irak, İran’ı etkisiz hale getirerek Hürmüz Boğazı’nda hâkimiyet kuracak, petrol gelirlerini arttıracak, Kürtlere verilen desteği kesecek, Şiileri yatıştıracak ve sınır sorununu çözecekti. İran’ın silahlı kuvvetlerinin devrim sonucu yeterince hızlı organize olamamaları, ordudan terhis edilen komutanların eksikliğinin hissedilmesi gibi çeşitli durumlar savaşın başlarında Irak’a üstünlük sağladı ve Irak adına olumlu gelişmeler yaşandı. Ancak İslami inanç, milliyetçilik ve devrimci ruh gibi manevi özellikler İran’ın hızlıca toparlanmasını sağladı. İran’ın savaştaki amacıysa Irak’ta Şii merkezli İslami bir cumhuriyet kurmaktı.

ABD Tedirgin Oldu

Arap devletlerinden savaş boyunca İran’ı destekleyen iki devlet, Hafız Esad’ın yönetimindeki Suriye ve Arap liderliğini Irak’a kaptırmak istemeyen Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya olmuştur. Ürdün ve Mısır, Suudi Arabistan ve Kuveyt Irak’ı desteklemişlerdir ve savaş boyunca çeşitli yardımlarda bulunmuşlardır. Körfez ülkeleri; Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, BAE, Bahreyn ve Umman, körfezde beliren Şii tehdidine karşılık daha savaşın başında Körfez İşbirliği Konseyi’ni kurmuşlardır.

Körfez İşbirliği Konseyi

Türkiye savaşın başından sonuna kadar aktif olarak tarafsızlık politikası izlemiştir. Zaman zaman Türkiye’nin iki devlet arasında arabulucu olması istenmişse de tarafların tutuculuğu buna müsaade etmemiştir. İslami radikalizmin ve Şii otoritesinin Orta Doğu’daki petrol yatakları üzerinde yaygınlaşması karşısında Avrupalı devletler Irak’ı desteklemişlerdir. Orta Doğu’daki petrol arzının büyük bir kısmının Avrupalı devletlere ihraç edilmesinin bu tutumda önemli rolü vardır. Sovyetler Birliği, körfezde oluşabilecek bir Amerikan tehdidine karşılık İran’la ilişkilerini geliştirmeye çalışsa da süreç yeterince hızlı işlememiştir. İki devlet arasında savaş çıkması ABD’yi Orta Doğu petrolleri bakımından tedirgin etmiştir. ABD, tedbir ve gerektiğinde müdahale edebilecek Hızlı İntihal Kuvvetleri olarak adlandırılan iki yüz bin kişilik acil müdahale kuvvetinin teşkiline 1981 yılında karar vermiştir. İran’ın Suudi ve Kuveyt menşeili petrol tankerlerine saldırı düzenlenmesi ABD’nin körfeze yerleşmesine sebebiyet vermiştir. Belli bir süre petrol gemileri ABD donanması eşliğinde taşınmıştır. İran’ın Çin’den aldığı füzelerin tankerlere karşı kullanılması da ABD-Çin ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. 1988 yılından itibaren de ABD, bölgedeki bazı İran petrol platformlarını bombalamıştır.

3 Temmuz 1988 tarihinde ABD donanmasının İran yolcu uçağını düşürmesi üzerine Irak ve İran, 20 Temmuz 1987’de, Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararı kabul ederek savaşı sonlandırmışlardır. Uluslararası arenada yalnız kalan İran, ABD’nin bölgeye yaptığı müdahale sonucu kararı kabul ederek barış yapmak zorunda kalmıştır. Güvenlik Konseyi’nin kararı, iki tarafın savaştan önceki statükosuna dayanarak barış yapılmasını öngörmüştür. Kısacası savaştan galip çıkan olmamıştır. 1990 yılında Saddam’ın İran’a 1975 Cezayir Antlaşması’nı kabul ettiğine dair gönderdiği mesaj da savaşın ne kadar anlamsız olduğunu gözler önüne sermiştir. Uluslararası arenadaki egemen güçlerin stratejik çıkarları adına yoğunlaştığı Orta Doğu’da Türkiye’nin menfaatleri çoktur. Enerji uğruna savaşların yaşandığı ve hâkimiyet haritasının sürekli değiştiği coğrafyada, yaşayan halkların gelecekleri de egemen güçlerin elindedir. Yakın tarihte gerçekleşen Irak-İran Savaşı, Körfez Savaşları bu sebeplerle yaşanmıştır.

Körfez Savaşı

Yaşanan bu savaşlar Türkiye’yi ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri açılardan etkilemiştir. Türkiye açısından yoğunlukla Irak’ın Musul ve Kerkük şehirlerinde yaşayan soydaş Türkler önemlidir. Burada yaşayan Türkler, Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikası gütmesinin temel sebebidir. Ayrıca Körfez Savaşı’ndan sonra terör örgütlerinin Irak’ın kuzeyine doğru yerleşmeleri bölgeyi daha da hayati kılmaktadır. Irak-İran Savaşı’nın yaşandığı 1980-1988 yılları Türkiye açısından sorunlu zamanlardadır. Cumhuriyet tarihinin en kötü ödemeler dengesi krizinin doğurduğu ekonomik bunalımlar ve bununla eş zamanlı gerçekleşen iç siyasal krizler bu dönemde yaşanmıştır.

Savaşın başladığı 1980 yılı Türkiye’de ihracata dayalı sanayileşme reformunun yaşandığı bir yıldı. Savaşan her iki ülkenin Türkiye’ye sınırının olması, Batılı ülkelerin pahalı ürünleri yerine ucuz Türk mallarının bu iki ülkede satılmasına olanak sağlamıştır. 1985 yılıyla birlikte Türkiye’nin Irak’a olan ihracatı 961 milyon dolara ulaşmıştır. Bu rakam o dönem için Türkiye’nin toplam ihracatının %12’sini oluşturmaktaydı. 1980 öncesi dönemde ise aynı rakam 135 milyon dolarken, ihracattaki payı sadece %4,6’ydı. Savaş sürmekteyken Kerkük Yumurtalık ikinci petrol boru hattı tamamlanmıştır. Türkiye bu boruların ekonomisi için büyük önem arz ettiğini düşünerek İran’ı bu hatlara zarar vermemesi adına uyarmıştır.

Kerkük Yumurtalık Boru Hattı

Savaş sonrasında Saddam’ın Türkiye’nin Irak’a yüksek fiyat uyguladığını düşünmesi ve Türkiye’nin Irak’a verdiği kredi miktarını arttırmaması, Irak’ın Türkiye’den ithalatını azaltmıştır. Buna bağlı olarak Türkiye’nin ihracatı Körfez Savaşı öncesi ciddi miktarlarda gerilemiştir. Irak-İran Savaşı’nın bunların dışında Türkiye’ye ciddi maliyetleri de olmuştur. Irak yönetiminin Kuzey Irak’ta otoritesinin zayıflaması bölücü terör örgütü PKK’nın bu bölgeye yerleşmesine ve sınırın diğer tarafındaki Türk güçlerine yönelik terör saldırıları düzenlemesine imkân vermiştir. Bölgedeki otorite eksikliği, savaş sonrasında Türkiye ve bölge için ciddi sıkıntılara neden olmuştur. 1988 yılında 60 binden fazla mülteci Türkiye’ye göç etmiştir. Her ne kadar bir kısmı zorla geri iade edilse de Kürt mülteci sorunu Türkiye’nin başını ağrıtmıştır.

Sonuç

Türkiye, Irak-İran Savaşı’nda tarafsızlığını korumuştur. Kendi içerisinde yaşadığı sıkıntılar aktif müdahil olmasına engel teşkil etmiştir. Savaş, I. ve II. Körfez Savaşları’nı doğurmuş ve bölgenin istikrarsız kalmasına neden olmuştur. ABD’nin bölgeye yerleşerek Türk askeri üstlerini kullanması iç siyasette çeşitli tartışmalar yaratmıştır. Günümüzde dahi bölgede yaşananlar Türkiye için güvenlik sorunları doğurmaktadır. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi de bu savaşların sonucunda, otorite eksikliğinin sonucu Türkiye sınırında kendisine yer edinmiş ve çeşitli ülkelerden destek görmüştür. Yönetimin Irak’tan bağımsızlığını ilan etme amacı zaman zaman gün yüzüne çıkmaktadır ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmektedir.

[irp posts=”7687″ name=”ABD ve İran’ın Askeri Güçleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

ABDULLAH, T. (2019). ‘‘1979-2003 Yılları Arasında İran-Irak İlişkileri’’, Journal of
DENGE, Sayı: 6, s. 59-110.
ARMAOĞLU, F. (2020). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (27. bs.). İstanbul: Kronik
Kitap.
YAYCI, C. (2019). ‘‘Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri’’, Güvenlik Stratejileri
Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 30, s. 331-352.
YILMAZ, T. (2019). Uluslararası Politikada Orta Doğu, (5. bs.) Ankara: Barış Kitabevi.

Dipnotlar

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 27. bs., Kronik Kitap, İstanbul, s. 653.
Tahseen Abdullah, ‘‘1979-2003 Yılları Arasında İran-Irak İlişkileri’’, Journal of DENGE Sayı: 6, 2019, s. 2-4.
Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Orta Doğu, Barış Kitap, Ankara, 2019, s. 245-247.
Türel Yılmaz, a.g.e., s. 247-249.
A.g.e., s. 249-250.
Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 655-657.
Türel Yılmaz, a.g.e., s. 252-253.
Cihat Yaycı, ‘‘Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri’’, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 30, s. 333.
A.g.e., s. 334.

[/vc_toggle]

21. Yüzyıl: Şangay İşbirliği Örgütü, Avrupa, Asya ve Türkiye İlişkileri Nezdinde Avrasya Politikası ve Nüfuz Algısı

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1991) Avrasya bölgesinde yaşanan güç boşluğu neticesinde uzun yıllar sonra bağımsızlıklarını kazanmış olan komünizmin “görev adamı” olarak nitelendirebileceğimiz ülkeleri kontrol altında tutmak ve bölgenin istikrarını sağlamak çok mühim bir olaydı. İlk olarak 1996 yılında Rusya ve Çin’in kendi aralarındaki sınır sorunlarını çözmek ve güvenlik konularında daha yakın işbirliği yapmak özellikle de Avrasya gibi kritik bir bölgede oluşan güç boşluğunun kabul edilmesi Çin ve Rusya gibi büyük devletlere büyük zararlar verebilirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş dönemi ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması Rusya’ya ikinci kritik darbeyi vurabilirdi. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve  Tacikistan tarafından Şangay Beşlisi/Şangay Paktı adıyla kurulan birliğin amacı “sınırların silahsızlandırılması” idi. 15 Haziran 2001’de Şangay’da aralarına Özbekistan’ın da katılımıyla Şangay İşbirliği Örgütü kuruldu. Örgütün kurucu ülkelerinin yanı sıra aralarındaki rekabetin ve tansiyonun daima yüksek olduğu Afganistan ve Hindistan 2017 yılında örgüte dahil oldu. Burada anlayacağımız kritik nokta şurasıdır: “Aralarında husumet bulunsun ya da bulunmasın bu coğrafyada bulunan ülkeler istikrarı ve güvenliği yine kendileri sağlayacaktır. Aksi takdirde coğrafyaya müdahale ederek sözde “barışın tesisi” için her fırsatı kollayan güçlere açık kapı bırakmış olunurdu”.

34 milyon metrekarelik yüz ölçümüne sahip olan örgüt dünya nüfusunun da % 42’sini yani yaklaşık 3 milyar insanı barındırdığını söyleyebiliriz ve bu ŞİÖ’nün sahip olduğu muazzam bir güçtür ve bu güç onları dünyanın bir numarası yapmaktadır. ŞİÖ’nün temel amacı, üye ülkeler arasında karşılıklı güveni, iyi komşuluk ve dostluk ilişkilerini güçlendirmek, bölgesel barışı, güvenliği ve istikrarı korumak için ortak çabalar göstermek, terörizm, köktencilik, ayrılıkçılık, organize suç ve yasadışı göç ile mücadele etmek, siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji, kültür ve eğitim, enerji ve çevre sorunlarına çözüm arayışı içerisinde olmaktır. (T.C. Dışişleri Bakanlığı) Türkiye, örgütün diyalog ortağıdır. İlk başvurusu 2005 yılında yapılmıştır ancak Çin’in gönülsüz davranışı ve Rusya’nın bölgedeki çıkarlarıyla çatışması nedeniyle Türkiye’nin ilk başvurusu reddedilmiştir. Ardından 2012 yılındaki liderler zirvesinde yapılan oylamanın neticesinde Türkiye’nin “diyalog ortağı” statüsünün kararı alınmıştır. Ayrıca “ŞİÖ Enerji Kulübü Üst Düzey Grup (ÜDG) Toplantısı ve dönem başkanlığının Türkiye’ye verilmesi ŞİÖ ve Türkiye açısından arayı sıcak tutan gelişmelerdir.”[1] Çin ve Rusya’nın bu sonuca etkisi göz ardı edilemez. Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin bölgesel ve ekonomik çıkarları her şeyin üstünde tutulduğunu görmekteyiz. Genel anlamda ŞİÖ, Pekin ve Moskova arasında yürütülen güvenlik işbirliğidir desek örgütün işleyişinin özetini yapmış oluruz.

Güvenlik ve terörle mücadele adı altında atılan adımları Moskova ve Pekin hükümetleri genelde kendi çıkarlarına uygun kullanması ve Türkiye’nin bu adımlara karşı tavrı kuvvetle muhtemeldir ki karşıtlık çıkaracaktır. Hindistan ve Pakistan’ın katılımı örgütün prestijini artırmış olup Asya bölgesindeki istikrarı sağlamlaştırması hedeflenmiştir. Lakin son zamanlarda Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorunu tansiyonu hala yüksekte tutmaktadır. Türkiye pragmatik bir tavırla Avrasya politikasını gütmeye devam edecektir ne de olsa ortak kültür, dil, din ve ırk kavramlarını gözetmek bize büyük resmi görme konusunda fazlasıyla yardımcı olacaktır. Türkiye diplomasisi tarafına geldiğimizde çok kutuplu dünya düzeni ile beraber 21. yy.’nin şekillenen güç dengesi artık iki baskın kutbun değil bölgesel güçlerin de oyun kurucu rol üstlendiğini bizatihi Türkiye özelinde görmekteyiz.

Türkiye’nin, Balkanlardaki askeri faaliyetleri, Dağlık Karabağ, Doğu Akdeniz ve Ege’de ulusal haklarını koruması, Suriye-Irak hattındaki terörden arındırma harekatları, Kuzey Afrika’daki dirilişin ve işbirliklerinin Afrika’nın güneyine ve dahi daha da derinlerine inmesiyle beraber “gönül bağı” mottosuyla askeri ve diplomasi gücünü de öne sürerek nüfuz alanını daha da genişletmektedir. Bunu gören süper güç ülkeler ve bölgedeki ekonomik çıkarlarını korumakta ısrarlı ülkeler atacakları her adımda ve  kuracakları her oyunda Türkiye gerçeğini düşünmeden harekete geçemeyeceklerini artık kavramış vaziyettedirler.

Değişken İlişkiler ve Kurulan Yeni Denklemler

Joe Biden’ın ABD başkanı seçilmesinden sonra körfez ülkelerinin özellikle Suudi Arabistan Krallığı’nın uzun yıllar sonra tekrar nükseden Türkiye sempatizanlığı, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Mass’ın 18 Ocak 2021’deki sürpriz ziyaretinde takındığı fazlasıyla çözüm odaklı tavrı ve olumlu açıklamalarıyla en büyük ticaret ortaklarından biri olan Türkiye’den kolay kolay vazgeçemeyeceklerini bir kez daha görmüş olduk. Bununla beraber İspanya Dışişleri Bakanı Laya: “Türkiye sadece ortak değil dosttan da öte bir NATO müttefikidir”[2] açıklaması olumlu etki yapmıştır. İngiltere’nin Brexit sürecinden sonra ilk olarak Türkiye ile serbest ticaret ticaret mutabakatı yapması, silah anlaşmalarını genişletmesi, Latin Amerika, Asya ve Afrika’da yapılacak tarım, tekstil ve imalat sanayi alanında planlanan müşterek yatırımlar Türkiye’yi Misak-ı Milli sınırlarının da ilerisine taşıyacak bir güç dağılımı yapmasına olanak sağlamıştır. 2020 Aralık ayında yapılan AB başkanları toplantısında Türkiye’ye yaptırım kararının onaylanmaması da buna benzer birçok olayın bir özeti olarak, bize burada batılı devletlerin Türkiye’yi “güçlü ittifak” olarak nitelendirdiğini göstermiştir.  Bununla beraber Rusya Azerbaycan ile beraber Dağlık Karabağ’da verdiğimiz mücadeleye bırakın engel olmayı sadece Ermenistan’ın alacağı  zayiatı önlemeye çalışmıştır.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Eğer Rusya, arabulucu müzakere girişimlerini başlatmakta biraz daha geç kalmış olsaydı belki de Ermenistan’ın “devletçik” statüsünü kazanması an meselesi idi. Sadece bu vaka bile Kafkasya coğrafyasındaki etkinliğimizin bir göstergesi olmuştur ve Türkiye-Nahçıvan Özerk Bölgesi ve Azerbaycan topraklarını birbirine bağlayan Nahçıvan Koridoru Türki devletlerle olan manevi gönül bağımızı artık maddi olarak yollar ile de bağlamıştır. Bu gelişmelerden sonra İran’ın da büyük oranda rahatsız olduğunu hesaba katarsak Türkiye’nin bölgedeki hamilik görevini üstlenmesi daha birçok ülkeyi rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü çıkar çatışması olgusunun devreye girmesiyle beraber coğrafyadaki ilişkilerin agresifliğinin artması kaçınılmaz bir gerçektir. Sadece Batı medeniyetinin üstünlüğüne dair bir politika izlemiş olsaydık belki de 21. yy. küresel ekonominin Asya bölgesindeki payını gözardı etmiş olacaktık. Türkiye dış poitikasını belirleyen  “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) dış politikası da, 2013 yılına kadar genel olarak Batı ile uyumlu olmuştur. Ancak AK Parti, özellikle 2013 yılından sonra, “çok yönlü” ve “çok katmanlı” dış politika izleme isteğini ortaya koymuş ve farklı arayışlara yönelme çabaları içinde olmuştur. Bu nedenle Batı, Türkiye’yi dış politikada “eksen kayması” ile suçlamaya başlamıştır.” (Demir & Eminoğlu, 2018) Avrasyacılık politikası Rusya tarafından başlatılmış olup 2002’de Türkiye’deki iktidar değişikliğinden sonra AB müzakerelerinin çıkmaza girdiği noktalarda Türkiye dış politikasının çok yönlü tavrını geliştirmesi açısından ŞİÖ önemli bir unsur olmuştur.

Sadece tek yönlü ilişkileri geliştirmek yerine dünyanın her yerine yaymaya çalıştığı müşterek ilişkiler kurma çabası Türkiye dış politikasını bağımlı pozisyonundan çok alternatifli politika arama anlayışına itmiştir. Bu anlayışı kurarken ilişkileri maziye dayanan ülkelerle de denge siyasetini korumak önemlidir.

Ve en başından beri zikrettiğimiz hamilik görevini merkezci rolü ile beraber harmanlayarak jeopolitik konumunu köprü olarak kullanıp Asya ve Avrupa medeniyetleri arasındaki köprü ülke konumunu hem politik hem de ekonomik açıdan oluşturmaya çalışmıştır. Bu yaklaşımı kanıtlayan nitelikte T.C. Dış İşişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: “Tarihin sarkacı bir kez daha ana kıta Asya’ya yöneldi. 19 ve 20. yüzyıllar sırasıyla Avrupa ve Amerika asırlarıydı. Bugün tüm veriler 21. yüzyılın Asya asrı olacağını gösteriyor. Birçok ülke de bu gerçeğin bilinciyle hareket ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle 2019’da Yeniden Asya girişimini ilan ettik. Girişimin amacı Asya ile yeniden daha güçlü bağlanmak ve özellikle ekonomik ilişkilerimizi ilerletmek. Çavuşoğlu: “10 ülke, 650 milyon nüfus ve 3 trilyon dolara yaklaşan dev bir Pazar” olduğunu belirterek sözlerine devam etti [3]. Ancak bu sözleri söylerken Avrupa ile işbirliklerimizi de yabana atacak bir yaklaşım izlendiği kanısına varmak talihsizlik olur zira Türkiye’nin AB üyeliği konusunda son zamanların en ısrarcı adımlarını halihazırda atan ve atmakta olan bir diyalog yapısı ile dış politika icra edilmektedir. 

Yükselen Asya Ekonomisi ile Beraber Düşüşe Geçen Batı Ekonomisi

Grafikte gördüğümüz üzere ABD, İngiltere ve Alman ekonomilerinin önümüzdeki 4 senede yaşayacağı tahmin edilen aşağı yönlü düşüş bize Asya pazarının ne denli mühim olduğunu göstermektedir. Arada yaklaşık %4’lük bir fark öngörülmekte ve sadece Avrupa pazarında kalmakta ısrar eden ülkeleri sonu büyük bir hüsranla biten bir macera beklemekte diyebiliriz. İşte bu yüzden yüzümüzü sadece ne tamamen Asya’ya ne de tamamen Avrupa’ya dönmeliyiz. Türkiye gibi dış politikada dinamiklerini kullanarak dengeleri lehine çevirebilen ülkeler için tek kutuplu bir ortaklık kabul edilemez. Özellikle önümüzdeki yıllarda yükselen piyasaların konjonktürü gereği Asya bölgesi ekonomik, siyasi ve askeri konularda müşterek paydada buluşulması adına mühim bir bölge konumuna gelmiştir ve yerini geliştirici adımları atması kuvvetle muhtemeldir. Asya bölgesinin yükselen ve gelişmiş ülkeleri olan; Hindistan, Rusya, Çin ve Japonya’nın ekonomik üstünlükleri ve ellerinde bulundurdukları ucuz işgücü, düşük-orta seviye imalatı, yüksek seviye teknolojik icatlar ve teknik bilgi donanımı (know-how), enerji ve ham madde kaynakları ile Asya bölgesinin potansiyelini doğal olarak yukarı çeken faktörlerin başlıcalarıdır.

Nüfuz Alanı Algısı

Sürekli değindiğimiz “bölgesel güç” faktörü dünyada alışık olmadığımız bir sisteme geçişin ön perdesini bize göstermektedir. Dünyadaki istikrar, Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün (ABD ve SSCB’nin)  askeri alanda nükleer silah üretiminde “caydırıcılık” stratejisine sadık kalarak sağlamaya çalışmışlardır. İki ana bloğa dayalı sistemde savaş olasılığının daha az olduğunu söylemek lazımdır. Çünkü bu iki ana bloğun hedefleri bir şekilde çatışsa bile uzlaşmak için araya üçüncü bir gücün/bloğun girememesi gerçeği istikrarın korunmasını sağlayan önemli bir faktördür. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler ile Stalin’in “saldırmazlık işbirliği” Batılı güçlerin karşılıksız çabaları sonucu Polonya ve Baltık Avrupa’nın paylaşımını yapmalarının ardından Hitler’in anlaşmayı bozması gibi 21. yy’da değişen güç unsurlarının dünya düzenine etkisinin önemini çok daha iyi anlamış olduk. Bölgesel güçlerin nüfuz alanlarını genişletmek adına atacakları adımlar güç bloklarının çatlamasına neden olması artık kaçınılmazdır.

Eski CIA ajanlarından oluşan Stratfor isimli strateji/düşünce şirketinin kuruculuğunu yaptığı George Friedman’ın Gelecek 100 Yıl adlı kitabında yer alan bu haritanın -gerçekleşeceğini kesin olarak görmesek de- değerlendirmeye alınabilecek kalemlerden çıkması hasebiyle Türkiye’nin Neo-Osmanlı politikasını gerçekleştirdiğini göstermektedir. Türkiye sadece topraklara hükmederek değil; müşterek ticaret anlaşmaları, serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, askeri işbirlikleri ve insani yardım faaliyetleriyle beraber yumuşak güç yoluyla edinilen ilişkiler, doğrudan ve dolaylı yatırımlar gibi faaliyetlerle güç/nüfuz alanını artırma konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. uyguladığı politikalar da bunu tasdikler niteliktedir. Sürekli değişen ilişkiler ve kurulan stratejiler önümüzdeki asrın güçlerini belirleme konusunda ve yeni düzenin kuruluşunun temellerini gözlemleme hususunda oldukça önemlidir.

Muhammed Ali Celaleddin Önen 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”8360″ name=”Şangay İşbirliği Örgütü ve Türkiye Faktörü  “]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] (T.C. Dışişleri Bakanlığı)

[2] (Laya, 2020)

[3] (DEİK, 2021)

Kaynaklar 

BBC. (2020, Kasım 29). Şubat 7, 2021 tarihinde BBC News Tükçe: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55109473 adresinden alındı

DEİK. (2021, Ocak 18). DEİK. Şubat 6, 2021 tarihinde Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu;DEİK: https://www.deik.org.tr/basin-aciklamalari-deik-yeniden-asya-turkiye-nin-asya-ulkeleri-ile-ticaretinin-gelistirilmesinde-yeni-perspektifler-toplantisini-gerceklestirdi adresinden alındı

Demir, S., & Eminoğlu, A. (2018, Temmuz-Aralık). Küresel Rekabetin Karşılaştırmalı Bir Analizi: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ). Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi(52), 115-142.

Ekovitrin. (2021, Şubat 10). 2050 Türkiye haritası gündeme bomba gibi düştü. Şubat 13, 2021 tarihinde Ekovitrin: https://www.ekovitrin.com/dis-haberler/2050-turkiye-haritasi-gundeme-bomba-gibi-dustu-h193350.html adresinden alındı

Erşen, E. (2013, Nisan). Türk Dış Politikasında Avrasya Yönelimi ve Şanghay İşbirliği Örgütü. Ortadoğu Analiz, 5(52), 14-23.

IMF; Statista . (2019). World Economic Outlook Database April 2018. IMF; Statista.

Laya, A. G. (2020, Temmuz 27). Türkiye sadece ortak değil dosttan da öte bir NATO müttefikidir. (M. Öztürk, Röportaj Yapan) AA. Ankara.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türkiye’nin rolü. (2019, Nisan 25). Şubat 14, 2021 tarihinde Intell Strategy News 4: https://www.intell4.com/sanghay-isbirligi-orgutu-ve-turkiyenin-rolu-haber-182450 adresinden alındı

T.C. Dışişleri Bakanlığı. (tarih yok). T.C. Dışişleri Bakanlığı. Şubat 4, 2021 tarihinde T.C. Dışişleri Bakanlığı: http://www.mfa.gov.tr/sanghay-isbirligi-orgutu.tr.mfa adresinden alındı

Tatar, D. C. (2020, Ocak 23). Misak-ı Milli (Milli Yemin, Ulusal Ant)’nin 100’üncü Yılı. Şubat 7, 2021 tarihinde 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Bilim,Birlik, Barış: https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/misak-i-milli-milli-yemin-ulusal-ant-nin-100-uncu-yili adresinden alındı

[/vc_toggle]

1808-2017 Yılları Arası Türk Anayasa Hareketleri

Türk anayasa hareketlerinin 1808 yılında padişah II. Mahmut ve ayanlar tarafından imzalanan Sened-i ittifak isimli belgeyle başladığı kabul edilmiştir. Halktan gelen bir istekle oluşmayan ve temel hak ve özgürlükler konusunda bir düzenleme de içermeyen bu belge, padişahın yetkilerini kısıtlaması ve onun gücünün üstünde hukuki bir güç oluşturduğu için önemli sayılmış ve anayasaya giden süreçte önemli bir eşik olarak görülmüştür. Bu belge 7 maddeden oluşuyordu ve genel çerçevede ayan adı verilen beylerin sultana sadakat, sultanın da yetkilerini kısıtlamayı vaat ettiği bir sözleşme niteliğindeydi. Her ne kadar Osmanlı padişahları bu tarihten önce de başına buyruk hareket etmeyip divan-ı hümayun denilen organla görüş alışverişi içinde olsa ve önemli meselelerde din alimlerine danışıp şeyhülislamdan fetva isteyerek yapacağı işe hukuki bir dayanak sağlama ve dinen meşru gösterme çabasında olsa da devletin kötü gidişatının engellenememesi, Avrupa’daki demokrasi hareketlerinin artması ve Avrupa’ya tahsile giden gençlerinde kurtuluşun demokrasi ve anayasa hareketlerinde olduğunu düşünmesi gibi sebepler yüzünden özellikle aydın kesimde padişahın yetkilerini kısıtlama ve meşrutî bir düzen isteme fikirleri giderek belirginleşiyordu. Bunun yanında Batılı devletlerin azınlıklar bahanesiyle devletin üstünde baskı kurması bazen de padişahların bu devletlerden destek bulma amacıyla anayasal düzene geçiş çalışmalarına katkı yapması da Osmanlıda anayasal düzene geçişi hızlandıran sebeplerdendi.

Sened-i İttifak

Yukarıda bahsettiğimiz Sened-i ittifakın, belgenin imzalanmasında büyük payı olan Alemdar Mustafa Paşa’nın bir yeniçeri isyanında köşkünün mahzenindeki barut fıçılarını patlatıp içerdeki yeniçerilerle beraber ölmesinin ardından bir önemi kalmadı ve Sultan II. Mahmut ülkede tam hakimiyetini tesis etti ve oğlu Sultan Abdülmecid’in ilan edeceği 1839 tarihli Tanzimat Fermanına kadar başka bir hukuki ve anayasal gelişme olmadı.
1839 yılında ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya diğer adıyla Tanzimat Fermanı zamanın önemli devlet adamlarından Mustafa Reşit Paşanın girişimiyle ortaya çıkmıştı ve bir önceki belgeden farklı olarak can, mal ve ırz güvenliği, vergi ve askerlik işleri gibi konuları da içeriyordu ve bu yönüyle halkı da fazlasıyla ilgilendiriyordu. 1856 yılında Islahat Fermanı adıyla özellikle azınlıkların haklarını düzenleyen bir ferman daha çıkarıldı. Bu ferman da kimsenin din ve mezhebini değiştirmeye zorlanmayacağını, tutuklamaların keyfî olarak yapılamayacağını, vergilerin adalet ve eşitlik zemininde toplanacağını, her cemaatin okul açma hakkı olduğunu söylüyor ve buna benzer konuları düzenliyordu. Bu belgenin kırım savaşında batılı devletlerin yardımını almak amacıyla hazırlandığı konusunda tarihçilerin çoğu hemfikirdir. ve maalesef bu belge azınlıkların suiistimaline uğramış, devletin başına türlü çoraplar örmesine sebep olmuştur. Bu fermanlar her ne kadar yukarıda saydığımız sebepler üzerine gelişim gösterse de halk tabanından gelen bir tepkiyle oluşmadığı ve hak ve özgürlükler kapsamında yapılan düzenlemeler devlet tarafından ihsan edilen bir lütuf olarak gösterildiği için eksik addedilmiş bunun yanında ilan edilen hakların hukuki güvencesi olmadığı bu sebeple padişah tarafından istenildiğinde geri alınabileceği için hukukî zemini tam olarak oluşmamış denilebilir. Tarihî bir bakışla bakacak olursak Osmanlı tarihinde din ve mezhep özgürlüğü ve farklı inançlara hoşgörü kuruluştan itibaren vardı ve bunların fermanla resmî olarak ilan edilmesi sadece azınlıkların halkı küçük görmesine, devlete karşı büyüklenmesine neden olmuş, ayrıca bu fermanlar azınlık isyanlarını önleyememiştir. Bu fermanlarını olumlu yönü halkın anayasal bilincine katkı sağlaması ve anayasal düzene geçişte bir eşik sağlaması olmuştur.

Kanun-u Esasi

Bu fermanlardan sonra ilk yazılı Türk anayasası 23 Aralık 1876’da Kanun-u Esasi adıyla Sultan II. Abdülhamid tarafından ilan edildi (Anayasa profesörü kemal gözler hocamız 13 Şubat 2021 tarihinde yayımladığı makalesinde 1838 tarihli Sırp knezliği anayasasının da ilk Osmanlı anayasası olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir). Bu anayasayı incelemeden önce anayasaya giden süreci incelemek daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. Sultan Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz’e, selefi tarafından azınlık isyanları ve dış devlet baskıları miras bırakılmıştı. Bu sebepler dolayısıyla devlet zor günler geçiriyordu. Aydın ve öğrenci kesim kurtuluşun meşrutî bir idarede olduğunu düşündüğünden onlar da padişaha karşı cephe almıştı. Kırımı kurtarmak için büyük ve gelişmiş bir donanma hazırlayan Sultan, bir darbe sonucu tahtından indirildi ve intihar süsü verilerek şehit edildi. Tahta çıkarılan V. Muradın akıl hastalığının anlaşılması üzerine o da tahttan indirildi. Mithat Paşanın meşrutiyeti ve anayasayı ilan edeceğine dair teminat aldığı Şehzade Abdülhamid, Sultan II Abdülhamid adıyla tahta çıktı. Anayasayı hazırlama amacıyla başında Mithat Paşanın olduğu bir komisyon kuruldu ve Prusya, Belçika, Fransa anayasalarından ilham alınarak bir anayasa hazırlandı ve yürürlüğe girdi.

Kanun-u Esasi

Bu anayasada devlet salt bir monarşi idi. Devletin organları Padişah, Meclis-i Umumi ve Mehakim’den oluşuyordu. Meclis, Mebusan ve Ayan olmak üzere iki meclisli bir sistemden ibaretti. Meclis-i Mebusan seçimle işbaşına geliyor, Meclis-i Ayan ise padişah tarafından atanıyordu. Anayasa, dilekçe hakkı, konut dokunulmazlığı, din özgürlüğü gibi hak ve özgürlükler tanımlamış ancak yine bunların hukukî güvencesi oluşmamıştı.

Hatta Anayasanın 113. Maddesi padişaha bu hak ve özgürlükleri kaldırma yetkisi veriyordu. Anayasanın padişaha verdiği önemli yetkiler arasında meclisi süresiz tatil etme ve sürgün yetkisi de bulunmaktaydı. Bu sebeple bazı hukukçular bu hak ve özgürlüklerin bir anlam ifade etmediğini söylemektedir. 93 Harbi denilen Osmanlı- Rus savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine bu yenilgiden meclisi sorumlu tutan Sultan, meclisi 33 sene boyunca 1909’a kadar tatil etti. Birtakım hukukçulara göre savaşın sonuçları hakkında meclise hesap vermemek için meclisi tatil etmiş, ülkeyi yine keyfî bir biçimde yönetmek için böyle bir adım atmıştır. Bizim de katıldığımız diğer görüşe göre ise sultan devletin bekası için meclisi kapatmak zorundaydı. Çünkü bu yenilgiden cesaret alan azınlık mebusları mecliste bir Ermeni devletinin kurulması konusunu tartışıyordu. Ayrıca Türk halkının demokrasi ve anayasa bilinci henüz istenilen seviyeye ulaşamamıştı. Savaşın seyrine bakacak olursak bu savaşta Sulanın bir dahli olmadığı açıkça ortadadır. O, çıkacak savaşı engellemeye çalışmış ancak devlet üzerinde henüz tam bir hakimiyet kuramadığı için başarılı olamamıştı ve yukarıda saydığımız sebepler dolayısıyla meclisi tatil etmek durumunda kalmıştı. Anayasa ise yürürlükte kalmaya devam etmiştir. Hatta bazı tarihçilere göre meclis tatil edildiği için mebusların maaşı dahi ödenmeye devam etmiştir. Sultanın tahtta kaldığı 33 sene boyunca savaşsız bir dönem geçmesine rağmen iç ve dış karışıklık ve baskıların devam etmesi, ülkedeki muhalif seslerin meşrutiyet isteğinin devam etmesi, İttihat ve Terakki cemiyetinin faaliyetleri sonucu ülkedeki muhalefet ciddi anlamda etkili bir seviyeye ulaşmış oldu. Bunun neticesinde 1908 yılında meşrutiyet tekrar ilan edildi ve seçimler yapılarak meclis tekrar toplandı. 1909 yılında 31 Mart vakası sonucu Sultan Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşad geçince devletin yönetiminde ağırlık meclise geçmiş oldu, padişah sadece önüne gelen evrakları imzalayan bir organdı.

İttihat ve Terakki

Anayasada yapılan sürgün ve meclisi fesih yetkisinin padişahın elinden alınması, bakanların padişaha değil meclise karşı sorumlu hale gelmesi, padişahın tüm bakanlar kurulu yerine sadece sadrazamı atayabilmesi gibi değişikliklerle padişahın yetkilerinin kısıtlanması buna olanak sağlamıştı. Bu değişikliklerle beraber Osmanlı devleti, sınırlı bir monarşiye dönüşmüş ve parlamenter rejim hüviyetini kazanmıştır. Bu tarihten 12 Ocak 1920’ye kadar toplanan meclis, İstanbul’un işgali üzerine Padişah Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı.

Kurtuluş savaşının merkezinin Ankara olması nedeniyle burada toplanan Meclis,19 Mart 1920’de seçim ilanının ardından 23 Nisan 1920’de 232 mebusla kuruldu. 20 Ocak 1921 tarihinde ise ulusal irade, ulusal egemenlik ilkelerini içeren Teşkilat-ı Esasiye kanunu veya 1921 anayasası kabul edilmiştir. Bu anayasa erkler birliğini ve meclis hükümeti sistemini benimsiyordu. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri Meclisin elinde toplanmıştı. Savaş döneminde hazırlandığı için temel hak ve özgürlükler konusunda düzenleme içermiyor, bunun dışında mebus, bakan ve cumhurbaşkanının seçimiyle ilgili konular dahil olmak üzere 24 maddeden oluşuyordu. Cumhuriyetin ilanıyla beraber anayasaya, hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu ve cumhurbaşkanının seçim yöntemi hakkında bazı maddeler eklendi. Devletin dininin İslam olduğunu ifade eden 2. Madde ise meclisteki inkılapçı havaya rağmen kaldırılmamıştı.

Darbe Anayasası

1921 anayasasından sonra yeni bir anayasa yapmak amacıyla çalışmalar başladı. Bunun sonucunda 20 Nisan 1924 tarihinde yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasada Fransa ve Polonya anayasalarından alınmış kurallar vardır. Ayrıca yeni anayasa hükümet sisteminde parlamenter ve meclis hükümeti sisteminden ilkeler aldığı için karma bir hükümet sistemi belirlemişti. Yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrı başlıklar altında verilmişti. Bu anayasa da temel hak ve özgürlükler kısmı da vardı ancak basit yasa kaydına tabiiydi. Bununla beraber bu anayasa sert bir anayasaydı, değiştirilmesi güç koşullara bağlanmıştı. 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe neticesinde yönetime el koyan milli birlik komitesi, demokrasiyi ve hukuk devletini gerçekleştirecek ve güvenceleyecek bir anayasa hazırlanması amacıyla yeni anayasa çalışmalarını başlatmıştı. Bu anayasada sert nitelikte bir anayasaydı ve ilk defa bir başlangıç bölümüne sahipti.

27 Mayıs 1960 Darbesi

Ayrıca kimilerine göre anayasa ihlallerini denetlemek ve güvence altına almak amacıyla, kimilerine göre de bir vesayet kurumu olma amacıyla anayasa mahkemesi kurumu ilk defa hayatımıza girdi. Bu anayasa gariptir ki darbeciler tarafından hazırlatılmasına rağmen özgürlükçü bir yapıya sahipti, nitekim anayasanın ikinci bölümünde temel hak ve ödevler düzenlenmiştir ve nitelikli yasa kaydına tabi tutulmuştur. Yine bu anayasayla beraber cumhuriyet tarihinde ilk defa Cumhuriyet senatosu ve Millet meclisinden oluşan iki meclisli bir yapı oluşturulmuştu. Ayrıca bu anayasa Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili düzenlemeler de içermekteydi. Bu anayasada İtalya ve Fransa anayasalarının etkileri görülmektedir. Oluşturulan bu anayasa ve meclis yapısının ülkedeki kaos ve kargaşa ortamına çare olmaması, anarşinin her geçen gün tırmanması, terör faaliyetlerinin tırmanması gibi sebepler dolayısıyla 12 Mart 1971 tarihli muhtıra neticesinde hükümet istifa etmiş, yerine ordu destekli partiler üstü geçici bir yönetim kurulmuştur. Bu dönemde yasama, yürütme, yargı ve temel hak ve özgürlükler alanında önemli değişikliklere gidilmiştir. Ancak bu değişiklikler de çözüm olmamış ülkede hâkim olan anarşi ve kaos ortamı varlığını devam ettirmiştir. Siyasi sistemde de büyük tıkanıklıklar olmuş, örneğin altı ay boyunca cumhurbaşkanı seçilememiştir. Bu nedenlerle 12 Eylül 1980 günü ordu tekrar yönetime el koymuştur. Darbeyi yapan generaller, toplumdaki huzursuzluğun, anarşi ve terör ortamının, siyasi tıkanıklığın müsebbibi olarak 1961 anayasasını görüyor, bu nedenle yeni bir anayasa yapmak istiyordu. 1961 anayasası özgürlükçü ve çağdaş bir temel haklar sistemine sahip olmasına rağmen yürürlükte olduğu dönemde siyasi istikrar ortamının oluşmamasının suçu anayasa yüklenmiştir. Bu dönemde koalisyon hükümetleri yerine bir parti tek başına iktidar olsaydı sistemin sağlıklı bir şekilde işleyeceği hukukçular tarafından öngörülmüştür. Yeni anayasayı hazırlamak amacıyla milli güvenlik konseyi ve danışma meclisinden oluşan bir kurucu meclis meydana getirilmiştir. Milli güvenlik konseyi askerlerden, danışma meclisi ise istenilen şartları sağlayan sivillerden oluşmuştur. 7 Kasım 1982 tarihinde halkoyuyla kabul edilen anayasa, sert ve kazuistik bir anayasaydı, birçok konuyu detaylı bir şekilde düzenlemişti. Bunun nedeni, önceki anayasa gibi onun da bir tepki anayasası olmasıdır. Sert bir anayasa olduğu için, sosyal gelişmeler karşısında kendisini yenileyememiş, bu sebeple tartışılmış ve halen tartışılmaktadır. Anayasada güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiş ayrıca cumhuriyet bir devlet şekli olarak ifade edilmiştir.

Anayasa

Anayasanın 2. Maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Maddesine yer verilerek devlet tanımı yapılmıştır. Millet olmanın koşulu ise ortak kültüre sahip olma olarak gösterilmiştir.

Bu anayasada yapılan en önemli değişiklik 2017 referandumuyla yapılmış, parlamenter sistemden Türk tipi başkanlık sistemine geçilmiştir. Bu sisteme Türk tipi denilmesinin sebebi tam anlamıyla bir başkanlık sisteminin özelliklerini ihtiva etmemesidir. Bu sebeple bu sisteme cumhurbaşkanlığı sistemi de denmiştir. Yapılan anayasa değişikliğiyle beraber cumhurbaşkanının yetkileri artırılmış, Meclisin yetki alanı daraltılmıştır. Yasama, yürütme ve yargı alanında radikal değişikliklere gidilmiş, hatta bazı kurumlar lağvedilmiştir. Ayrıca milletvekili sayısı 600’e çıkarılmış, buna rağmen meclisin denetim organları işlevsizleştirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada halen anayasa tartışmaları sürmekte, yeni anayasa çağrıları yapılmaktadır. Biz gündelik siyasete karışmamak adına bu tartışma ve çağrılara yazımızda değinmemekle beraber anayasanın ilk 4 maddesinin devletin temel taşlarından olduğu bilincini taşıyor ve Yüce Allah’ın daima milletimizin yanında olmasını temenni ederek yazımıza son veriyoruz.

[irp posts=”6835″ name=”Yeni Suriye Anayasası: Ülkenin Adı değişiyor, PYD’ye Özerlik Veriliyor”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
GÖREN, ZAFER, ANAYASA HUKUKU, YETKİN YAYINLARI, ANKARA2020.
ATSIZ, H.NİHAL,TÜRK TARİHİNDE MESELELER,ÖTÜKEN YAYINLARI,İSTANBUL,2018.
https://www.anayasa.gen.tr/turski-ustav.htm

[/vc_toggle]

İnsani Müdahale Uygulamasından Uluslararası Koruma Sorumluluğuna Geçiş

Birinci Dünya Savaşı sonrası ortamda giderek daha fazla gündeme gelen bir kavram olan insan hakları, temel anlamda insanların bulundukları ülkelerde devletlerin veya devlet dışı oluşumların meydana getirdiği haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı bir çıkış olarak yorumlanabilir. Bu doğrultuda gerekirse uluslararası anlamda insani yaşam koşullarını oluşturma hedefiyle müdahaleler yerine getirilebilir. İnsani müdahale tanımlarında iki temel yönelim mevcuttur. Bunlardan birincisi, meydana gelen temel insan hakkı ihlallerinin sona erdirilmesi amacıyla uygulanan insani müdahalenin önleyici olması gerektiğidir. Bunun yanında bir diğer görüş ise, insani müdahalenin önleyicilik özelliğinin yanında yeniden yapılandırıcı özelliği de vurgulanmış ve insan hakları ihlallerinde bulunan veya mevcut insan hakları ihlallerine sessiz kalan otoriteler insani müdahale aracılığıyla etkisizleştirilmiş ve değiştirilmiştir. Bu olgu, özellikle 1648 Westfalyan uluslararası sistemin temel kurallarından olan devletlerin egemen eşitliği ve birbirlerinin içişlerine karışmama prensipleriyle çelişmekte olup, 1945’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Şartı’na da tam anlamıyla uymamaktadır. Bu nedenle yapılan müdahalelerin bazıları bu pencereden değerlendirilmiş, müdahalede bulunulan devletler ve destekçileri, bu temel iki ilkenin ihlal edildiğini öne sürerek mağduriyetlerini dile getirmişlerdir. Zaten Soğuk Savaş boyunca da güvenlik anlayışının klasik anlamıyla kabul edildiği, yani güvenliğin sadece devletlere özgü bir kavram olabileceği unsuru da bu anlayışın pekişmesine yardımcı olmuş, bu anlamda insani müdahale kavramının uluslararası meşruiyet kazanması için 1990’ları beklemek gerekmiştir.

Soğuk Savaş

Temel insan hakları ihlallerinden olan savaş suçu, insanlığa karşı suç, soykırım işleme gibi suçlar 1991’de Soğuk Savaş’ın bitişi ile beraber değişik coğrafyalarda daha görünür hale gelmiş, yaklaşık elli yıldır temel devlet güvenliği anlayışının hakim olması sonucu göz ardı edilen ve fazla önem atfedilmeyen bölgesel etnik ve kimliksel temelli çatışmalar uluslararası camianın dikkatini daha fazla çekmeye başlamıştır.

Özellikle 1991’de dağılmaya başlayan Yugoslavya’nın ardından bölgede çok boyutlu ve uzun süreli savaşlar yaşanmış, bazı bölgelerde katliam ve etnik temizlik boyutuna varan uygulamalar görülmüştür. Bosna Hersek’te, Kosova’da yaşanan çatışmalara ve ağır insan hakları ihlallerine rağmen, savaşı önleme amaçlı kurulan BM ve değişik uluslararası örgütler yeterince etkili bir müdahalede bulunamamış, bu da uluslararası insani müdahale kavramının yeniden sorgulanmasının yolunu açmıştır. Ayrıca sadece Balkanlar bölgesinde değil, aynı dönemlere denk gelen Ruanda katliamı ve Somali iç savaşında ortaya çıkan katliamlara, soykırımlara ve ağır savaş suçlarına neredeyse hiçbir devlet ve örgüt güçlü bir cevap verememiş, tüm bu yaşanan felaketler ve ihlaller uluslararası koruma sorumluluğu kavramının doğumuna ortam hazırlamıştır. BM Şartı 2/4 ve 2/7 maddeleri ile beraber düzenlenen ve tüm savaşların ve her türlü kuvvet kullanımının bundan böyle yasaklanmasını içeren, böylece uluslararası anlamda barışın oluşumuna katkıda bulunma hedefi taşıyan ilkeye bir istisna getirilmiş, bu kapsamda 51. Maddede kuvvet kullanmanın tek istisnası olarak meşru müdafaa hakkı saklı tutulmuştur.

Kuvvet Kullanma

Ayrıca buna ek olarak bu hakkın da BM güçlerinin sürece dahil olmasına kadar geçerli olması gerektiği ilave edilmiş, böylece sadece orantılı, ölçülü ve zaman sınırlaması dahilinde kuvvet kullanmanın yasak olmadığı ifade edilmiştir. Bu doğrultuda BM’nin kuruluşundan itibaren, gerekli şartların oluşması halinde uluslararası insani müdahalede bulunma hakkı olduğu üye olan tüm devletlerin kabul ettiği bir yükümlülük olagelmiştir.

Ancak 1990’lar boyunca, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki ağır insan hakkı ihlallerine BM’nin yeterli düzeyde dahil olamaması nedeniyle yeni bir kavramın gerekliliğini bizzat dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından dile getirilmiştir:
“eğer insani müdahale egemenliğe yönelik kabul edilemez bir saldırı olarak kabul edilecekse, Ruanda ve Srebrenitsa gibi ortak insanlığımızın her tarafına saldıran yoğun ve sistematik insan hakları ihlallerine karşı nasıl cevap vermeliyiz?”
Bu doğrultuda uluslararası gündemde koruma sorumluluğu tartışmaları başlamış ve ilk olarak BM uhdesinde çalışmalar yapılmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın dile getirdiği eksiği karşılamaya yönelik sözlerine yanıt eski Kanada Dışişleri Bakanı Lloyd Axworthy ‘den gelmiştir. Eylül 2000’de Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonunu (International Commission on Intervention and State Sovereignty-ICISS) kurmuştur. Komisyon, hazırladığı “insani müdahale başlıklı” raporunu 2001’de uluslararası topluma duyurmuş ve insani müdahale hukuki ve meşru olarak nasıl mümkün hale getirilebilir sorusuna cevap olarak, klasik anlamda tanımlanan devlet egemenliği kavramı içine sorumluluk kavramı da eklenerek yeniden tanımlanmıştır.

BM

Bu doğrultuda sorumluluk kavramı ile beraber, egemen devlete bir yükümlülük getirilmiş ve bir anlamda uluslararası sistemin kendisine verdiği ödevi yerine getirmeyen devletler ve yönetimler sorunlu olarak algılanmaya başlanmıştır.
Öncelikle sorumluluk kavramını iki boyutlu olarak tanımlayan rapor, birinci boyutta mevcut devletin, vatandaşlarına yönelik ağır insan hakları ihlallerinde bulunmamasını ve vatandaşlarını bu olası ihlallerden korumakla yükümlü olmasını ifade etmiştir. İkinci olarak, eğer yetkili otoritenin insan hakkı ihlallerine çözüm getirmediği veya getiremediği durumlar olursa, bu kez de uluslararası topluma sorumluluk yükleniyor, bu doğrultuda koruma sorumluluğu kapsamında müdahale edilmesi öngörülüyor. Uluslararası koruma sorumluluğunun, insani müdahaleden birtakım ciddi farkları bulunmakla beraber, kümülatif bir norm oluşturma sürecinin unsurları olduğu dikkate değerdir. İki uygulamada esas anlamda, insan hakları ihlallerine karşı mücadele amacıyla uluslararası hukuk içerisinde ciddi yer edinen normlardır. Ancak ikisi arasındaki en temel farklar arasında da uluslararası koruma sorumluluğunun, insani müdahaleden farklı olarak sadece müdahale unsuru olmayan, aynı zamanda herhangi bir krizi önleyici ve krizden sonra yeniden yapılandırıcı olma unsurları da, koruma sorumluluğu kapsamında getirilen düzenlemelerdir. Buna göre, koruma sorumluluğu, önleme sorumluluğu, tepki gösterme sorumluluğu ve yapılandırma sorumluluğu olarak üç kısma ayrılmıştır.

Uluslararası Koruma

Önleme sorumluluğu, temel olarak, ortaya çıkan veya çıkabilme potansiyeli taşıyan insan hakları ihlalleri ve baskılara karşı, sorunun nedenini tespit etmeye ve başından itibaren sorunun doğmasını engellemeye yöneliktir. Tepki gösterme sorumluluğu, meydana gelen ihlallere karşı tedbir, yaptırım ve askeri müdahaleyi de içeren bir sorumluluktur. Yeniden yapılandırma ise, son boyut olarak bozulan dengenin ve insan haklarının iyileştirilmesini, tamir edilmesini kapsayan sorumluluk aşamasıdır.

Belirleyici Altı Kriter

ICICS Raporu’nda ayrıca tepki gösterme sorumluluğu kapsamında yapılabilecek bir müdahalenin ölçütleri de belirlenmiş ve bu noktasıyla da koruma sorumluluğu kavramının insani müdahale kavramından ayrışmasına neden olabilen altı kriter esas alınmıştı. Bahsi geçen altı kriter şu şekildedir;

– Haklı Neden: Yapılabilecek bir müdahalenin gerçekten adil ve haklı bir sebebe dayanması. Bu doğrultuda devletlerin vatandaşlarını insan hakları ihlallerinden korumaması veya koruma gücünden yoksun olması, haklı nedeni oluşturmaktadır.

-Doğru Amaç: Yapılabilecek bir müdahalenin belirlenmiş ve doğru olması gerekliliği olarak ifade edilen bu kriter, ağır insan hakkı ihlalleriyle karşılaşanlara yardım etme amacını taşır. Bu doğrultuda esasında çok kritik bir ölçüt olan doğru amaç, olası müdahalelerin siyasi çıkar uğruna yapılmasını önleme görevi de üstlenir.

-Son Çare: Yapılacak olan askeri müdahalenin başvurulabilecek son araç olması. Bu doğrultuda, öncelikle tedbir ve yaptırımlar yoluyla insan hakları ihlallerinde bulunan otoriteler cezalandırma yoluyla caydırılmaya çalışılır, ancak tüm yollar denendikten sonra başka bir çare kalmamışsa askeri müdahale seçeneği devreye sokulur.

-Orantılılık: Yürütülen askeri müdahalenin kapsam, boyut ve zaman itibarıyla orantılı ve ölçülü olması gerektiği. Askeri müdahaleyi organize eden devlet, devletler veya örgüt belli bir noktaya kadar ve belli bir sayıda, insan haklarını ihlal eden otoritenin saldırı ve baskı politikasını terk ettirene kadar müdahaleyi yürütmekle sorumludur.

-Doğru Otorite: Yapılabilecek olan askeri müdahale kararının yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından verilecek olması kriteri. Bu kriterle beraber herhangi bir devletin veya devletler grubunun kendi inisiyatifinde askeri müdahalede bulunma olasılığının önüne geçilmeye çalışılmıştır. ICICS Raporu’nda en önem verilen kriter bu olmuştur zira bir müdahalenin siyasi sebepler nedeniyle, devletler tarafından suiistimal edilme olanağı yüksek bir olasılıktır. Bu nedenle BMGK kararı olmaksızın bir askeri müdahalenin gerçekleştirilemeyeceği karara bağlanmış, insani müdahaleden farklı olarak BM örgütü etkin bir şekilde kullanılmak istenmiştir.

– Olumlu Gelişme Beklentisi: Askeri müdahalenin yalnızca olumlu bir sonuç alma beklentisi çerçevesinde gerçekleştirilmesi. Bu kriterle beraber, uyuşmazlık ve çatışmalarda BM’nin tarafsız kalması durumunda doğabilecek olumsuzluklar giderilmeye çalışılır.

Uluslararası koruma sorumluluğunun, uluslararası hukuk bağlamında bir norm haline dönüşmesi ve uluslararası alanda meşruiyet kazanması ise 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi ile sağlanmıştır. Bu zirve bildirgesinin 138.ve 139.paragrafları ile birlikte koruma sorumluluğu kavramı BM metinleri arasına girmiş, uluslararası hukuk normu olma yolunda ciddi bir kazanım elde edilmiştir. Bildirgenin 138 .paragraf devletlere, savaş suçu, soykırım suçu, insanlığa karşı suç ve etnik temizlik durumlarında insanları koruma yükümlülüğü getirilmiş, 139.madde ise bu suçların işlenmesi halinde insanları korumayan veya koruyamayan devletlerin olması durumunda uluslararası toplumun müdahale etme yükümlülüğünü düzenlemiştir. Böylece uluslararası koruma sorumluluğu 150’den fazla devletin onayıyla uluslararası bir meşruiyet kazanmış ve gelecek olaylar için bir hukuki dayanak oluşturulmuştur. Esasen sadece böyle bir düzenleme, herhangi bir olayda herhangi bir müdahalenim uygulanabilmesini gerektirmeyebilir. Bu nedenle 2005 Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesinin dile getirdiği uluslararası koruma sorumluluğunun BM Şartı’nın 2/4 ve 2/7 maddeleri ile 7. Bölüm kısmı ile beraber değerlendirilmesi gerektiği sonucu açık bir şekilde çıkarılabilir.

Suriye İç Savaşı

Aynı zamanda koruma sorumluluğunun sadece adı geçen dört suç ile sınırlı bırakılması da tartışmaya açıktır. Çünkü günümüz şartlarımda, bahsi geçen dört suç dışında birçok suç türü insan sağlığını ve güvenliğini tehdit eder hale gelmişken ve sadece bu dört suçun işlenmesi halinde uluslararası toplumun müdahil olması gerektiği kavramı, bir anlamda bazı ülke insanlarını baskıcı, totaliter ve insan haysiyetini, sağlığını ve geleceğini düşünmeyen ancak şu aşamada henüz dört büyük suçun işlenmediği bölgelerde kaderlerine terk etmek anlamı taşıyabilmektedir. Ancak, burada belirtmek gerekir ki, koruma sorumluluğunun arkasına sığınarak siyasi çıkar elde etme uğraşı içinde olmak da devletler için büyük bir risk unsuru taşımaktadır. Bu kapsamda bahsi geçen dört suça ek olarak yeni suç türleri belirlenerek tekrar uluslararası anlamda meşruiyet kazanma yolu ile baskıcı ve insanını, vatandaşını düşünmeyen yönetimler zorlamalar yoluyla insani boyutlara çekilmelidir.

U.N. Secretary-
General Ban Ki-moon

Son olarak 2009 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un da doğrudan katkılarıyla düzenlenen Koruma Sorumluluğunun Uygulanması adlı rapor, koruma sorumluluğu alanında yapılan hukuki düzenlemelerin sonuncusudur. Bu doğrultuda bu raporla beraber üç sütunlu bir yapı oluşturulmuş, birinci sütunda devletlere, insanları soykırım, etnik temizlik, insanlığa karşı suç ve savaş suçlarına karşı koruma yükümlülüğü getirilmesi olgusu tekrarlanmıştır.

İkinci sütunda ise bu dört suçtan herhangi birinin işlendiği mevcut durumlarda devletlerin uluslararası toplum ile işbirliği yapabileceği, uluslararası camia ile koordineli hareket edebileceği öngörülmüştür. Üçüncü ve son sütun ise, bir devletin bu dört suç karşısında etkisiz kalması durumunda uluslararası toplumun, müdahale yolu ile derhal sürece dahil olmasını ifade etmektedir.

Sonuç

Tekrar ifade etmek gerekir ki, uluslararası koruma sorumluluğu olgusunu insani müdahale kavramından ayıran temel unsurların başında, koruma sorumluluğu çerçevesinde müdahale kararı verebilecek tek yetkin otoritenin BM Güvenlik Konseyi olabileceği gelmektedir. 2001 yılında yayınlanan ICICS komisyon raporunun “The Question Of Authority” başlıklı 6.bölümünde, BMGK üye devletlerinin çifte standarda neden olan veto yetkisine sahip olmasına rağmen, müdahale kararı verebilecek en üstün otoritenin yine Güvenlik Konseyi olabileceği vurgulanmıştır. Aynı şekilde 2009 yılında yayınlanan Koruma Sorumluluğunun Uygulanması isimli rapor da, hem 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ndeki 138.ve 139.paragraflara hem de BM Şartı’nın 2/4 ve 2/7 maddeleri ve 7. Bölüm içeriğine rapor içinde birçok defa atıf yaparak, askeri müdahale kararı verebilecek tek karar merciinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olduğunu vurgulamıştır.

Dünya Zirvesi

Koruma sorumluluğu gibi son derece önemli ve hayati bir konuda, otoritenin sadece BM Güvenlik Konseyi olması, uygulamanın en baştan sakat doğmasına yol açmıştır. Güvenlik Konseyi’nin siyasallaşmış hali ve sadece beş devletin veto yetkisine sahip olması gibi unsurlar, daha geniş katılımlı ve uluslararası toplumun geniş rızasını elde etmeye yönelik adımların önünü tıkamaktadır. Bu nedenle, yaşanan veya yaşanabilecek insan hakları ihlallerinin ve kötü veya eksik yönetimlerin sonucu olan ağır yaşam koşullarının son bulmasının en iyi aracı olabilecek bir uygulama, bir anlamda işlevselliğini toplum ve devletler nezdinde kaybetmiştir.

Muharrem Filiz 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Keskin Funda, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 3, Sayı:12, 2006-2007, 49-70
Gözen Pınar Ercan, (2014), “R2P: From Slogan to an International Ethical Norm”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:11 Sayı:43, 35-52.
Gözen, Pınar Ercan. ‘İkinci On Yılına Girerken Koruma Sorumluluğunu Yeniden Düşünmek: LexFerenda Olarak R2P’, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt. 5,Sayı: 2, 2015.
Pazarcı, Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi Yayınları,2017
Keskin Funda, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve BM, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1998.
Arsava Füsun, “Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 25, Sayı:1, 2011.
[/vc_toggle]

Körfez Krizi: Suudi Arabistan – Katar Gerilimi ve Katar Ambargosu

Katar, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgede Basra Körfezine kıyısı olan bir devlettir. Katar’ın tek sınır komşusu Suudi Arabistan’dır. Sınır komşusu olmasa da coğrafi konumu itibariyle Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Kuveyt gibi devletlerle komşu olan 11.586 kilometrekare yüzölçümüne sahip bir yarım ada devletidir [1].

Katar 2,6 milyon nüfusa ve 67.995 ABD doları kişi başına düşen milli gelire sahip olmasıyla tüm dikkatleri üzerine çekmektedir. Geçmişte inci ticareti ve balıkçılık ile gelir elde eden Katar, petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfedilmesiyle büyük bir atılım yaşamıştır. Petrol gelirinden ziyade dünyadaki en önemli doğalgaz rezervlerinin Rusya ve İran’dan sonra Katar topraklarında yer alması ülke gelişimi açısından son derece önemlidir [2].

Ülke monarşi ile yönetilmektedir ve 18. Yüzyıldan günümüze kadar yönetimi elinde bulunduran El-Sani ailesi tarafından yönetilmektedir. Toplam 45 üyeden oluşan Danışma Meclisinin 30’u seçim yolu ile gelmekteyken, 15 üyesi Emir tarafından doğrudan atanmaktadır. Emir’in Başbakan ve Bakanları doğrudan ataması yürütme görevini elinde bulundurduğunu göstermektedir. Danışma Meclisi de Bakanlar Kurulu ile birlikte yasama görevini yerine getirmektedir [3].

Körfez Krizi’nin Başlaması

ABD Başkanı Donald Trump Başkan olmasının ardından 2017 yılında ilk yurtdışı seyahatini Suudi Arabistan’a yapmış ve bu ziyaretle çeşitli mesajlar vermiştir. Körfez Krizi’nin bu ziyaretten sonra başlaması ve bu ziyaret kapsamında ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan 460 milyar dolarlık silah satış anlaşması kafaları fazlasıyla karıştırmıştır [4].

5 Haziran 2017 tarihinde başta Suudi Arabistan olmak üzere Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar’ın terör gruplarını finanse etmesini -bu konuda somut bir gerekçe sunamamalarına rağmen- gerekçe göstererek Katar’a karşı ambargo başlatmışlardır. Bu kapsamda ilk olarak Blok ülkeleri Katar ile tüm diplomatik ilişkileri kesmiş ve ticari ilişkileri de askıya almıştır. Bu yaptırımlara ek olarak ülkelerinde bulunan Katarlı diplomatların ülkelerini terk etmesi için 48 saat süre vermiş ve 14 gün içerisinde Katar vatandaşlarının ülkelerini terk etmesini talep etmiştir. Ayrıca Blok Ülkelerine ait kara, hava ve deniz yollarının Katar tarafından kullanımı yasaklanmıştır [5].

(Soldan sağa; Abdülfettah es-Sisi, Selman bin Abdülaziz el-Suud, Donald Trump)

Katar Krizinin başlamasına gerekçe olarak gösterilen bir diğer etken ise Twitter üzerinden Katar Emiri Şeyh Tamim’in ‘’ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu politikasını eleştiren ve Katarlı diplomatların Ortadoğu ülkelerinden çekilmesini emrettiği’’ şeklinde çıkan iddiaların Suudi Arabistan tarafından desteklenmesidir. Katar bu iddiaların hackerlar tarafından ileri sürüldüğünü ve çoğu paylaşımın bot hesaplardan yapıldığını iddia etse de Blok Ülkelerini ikna edememiştir [6].

Krizin bir diğer nedeni olarak Arap Baharı sürecinden sonra etkinliğini arttıran Müslüman Kardeşler hareketine ve Filistin’de Hamas’a Katar tarafından verilen destek gösterilmektedir. Katar, Arap Baharının başlamasından günümüze kadar Arap halklarının demokratik girişimlerini desteklemiş ve yanında olmaya çalışmıştır. Bu husus monarşi ile yönetilen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeleri ciddi derecede rahatsız etmiştir. Katar tarafından verilen bu desteği Blok Ülkeleri terörün finansmanı olarak adlandırmıştır [7].

Krizin doğmasına neden olan faktörlerden bir tanesi de Katar’ın İran ile sıkı ilişkiler içerisine girdiği iddiası ve bunun bölgesel anlamda tehdit oluşturması gösterilmiştir. Birçok ülkede yayın yapan ve Katar merkezli faaliyet gösteren El-Cezire isimli medya kuruluşunun faaliyetlerinin terörü destekler nitelikte olduğu iddia edilmiş ve birçok Ortadoğu ülkesinde yayın yapması engellenmiştir. Suudi Arabistan ülkesindeki El-Cezire faaliyetlerini durdurmuş ve gerekçe olarak Suudi Arabistan’ın bölünmesini teşvik edici yayınlar gösterilmiştir [8].

Krizin başlamasının ardından ABD Başkanı Donald Trump Blok Ülkelerine destek vermiştir, fakat yaşanılan krizin ciddi boyutlara ulaşmasından sonra taraflara itidal çağrısında bulunarak krizin sona ermesi gerektiğini ifade etmiştir. Yaşanılan krizin ABD açısından çeşitli etkileri mevcuttur, bunlardan en önemlisi ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) önemli bir üssünün Katar sınırları içerisinde yer almasıdır. Katar coğrafi konumu itibariyle İran ve Irak’a oldukça yakın bir bölgede bulunmaktadır ve bu durum ABD için oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Krizin başlamasından önce ABD ile Suudi Arabistan 460 milyar dolarlık silah satış anlaşması imzalamıştır, yaşanılan bu sürecin ardından da ABD’nin Katar ile 12 milyar dolarlık F-15 savaş uçağı satış anlaşması imzalaması Katar’ın ABD için önemli bir ortak olduğunun kanıtı niteliğindedir [9].

22 Haziran 2017 tarihinde Blok Ülkeleri, Körfez Krizinin sona ermesi ve Katar aleyhine olan Ambargonun kaldırılmasına yönelik 13 maddelik bir talep listesini açıklamışlardır. Fakat açıklanan ve 10 gün içerisinde cevap verilmesi istenen taleplerin hiçbirinin demokratik ilkelerle bağdaşmadığı görülmektedir. Talepler, Katar’ın egemenlik haklarını yok saymakla birlikte dikkati çeken bazı maddeler şu şekildedir [10];
• ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlara uyulması ve İran ile tüm diplomatik ve ikili ilişkilerin kesilmesi
• Katar’da konuşlu bulunan Türk askeri varlığının ülkeden çıkarılması ve Türkiye ile düzenlenen askeri yatırım ve planlamaların iptal edilmesi
• Müslüman Kardeşler (İhvan) yapılanmasının terörist unsur kabul edilmesi ve ilan edilmesi
• Körfez Krizinden Katar’ın sorumlu tutulması ve krizden doğan zararların Katar tarafından karşılanması

Katar, Blok ülkelerince gerekçe gösterilen tüm suçlamaları krizin başından sonuna kadar reddetmiş ve iddiaların tamamının meşru olmadığını savunmuştur. Krizin sona ermesine yönelik başta Kuveyt olmak üzere tüm ülkelerin arabuluculuk faaliyetlerini desteklediğini ve sorunun masada çözülmesi gerektiğini savunan Katar, bu kapsamdaki tüm girişimleri yapıcı bulduğunu ifade etmiştir [11].

Körfez Krizi’nin Sona Ermesi

5 Ocak 2021 tarihinde Suudi Arabistan’ın El-Ula kentinde düzenlenen 41. Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinin ardından düzenlenen basın toplantısında Körfez Krizinin sona erdiği ve tarafların karşılıklı olarak anlaştığı ilan edildi. Taraflar arasında 9 maddelik bir bildiriye imza atılarak 3,5 yıl süren ambargo ve kriz böylece son buldu. Açıklama da sadece kara, deniz ve hava yolları ile sınırların açılmasından bahsedilmiş, diğer anlaşmazlık konusuna ise değinilmemiştir [12].

(Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani)

Değerlendirme

Blok devletlerinin Katar’a ambargo uygulamasının ve sürecin bir krize doğru seyretmesinin en temel faktörü Katar’ın İran ile olan ilişkisidir. Katar sıvılaştırılmış doğalgaz rezervleri (LNG) açısından dünyanın en büyük ihracatçısı konumundadır. LNG piyasasının kontrolünü de Rusya ve İran ile kontrol etmektedir. Basra Körfezi üzerinden İran ile komşu olan Katar, LNG rezervlerinin bulunup çıkartılması noktasında İran ile sürekli diyalog içerisinde kalmaktadır. Diğer Arap devletlerinin Katar’ı hedef tahtasına oturtmasının ve sürekli olarak terörü finans ettiği yönünde suçlamalarda bulunmasının en önemli nedenlerinden birisi de Katar’ın İran ile olan yakın ilişkileridir.

Krizin yaşandığı 3,5 yıllık süreç içerisinde Katar’ı en fazla zorlayan faktörlerden bir tanesi 2,5 milyon nüfusun temel gıda maddelerinin tedarikinde yaşadığı sıkıntıdır. Suudi Arabistan’ın Katar’a giriş ve çıkışları yasaklaması bu krizin boyutunu daha büyük hale getirmiştir. Gıda krizinin kendisini göstermesi üzerine Türkiye ve İran gibi devletlerden elde edilen gıda maddeleri sayesinde krizin insani boyutları önlenmiş oldu. Türkiye’den Katar’a yapılan ihracat önceki yıla göre 2 katına çıkmıştır ve ihracat yapan firma sayısı 2731 rakamına ulaşmıştır. Yaşanılan bu gıda krizi sonraki süreç içerisinde Katar’ın atması gereken adımlar hususunda da ciddi mesajlar içermektedir. Hatta bu gibi krizler süreç içerisinde Katar’ı İran’a daha fazla yaklaştırmıştır.

Blok devletleri 13 maddelik bildirisinde Katar’da konuşlu bulunan Türk askeri üssünün kapatılmasını ve ülkedeki Türk askerinin varlığına son verilmesini talep etmişti. Katar bu talebi kabul edilemez bulmuş ve ülkesindeki Türk askeri unsurlarının varlığını arttırmıştır. Bu kapsamda 2015 yılında Katar’da konuşlu 94 TSK personeli bulunurken bu sayı günümüzde 500-600 civarına ulaşmıştır. Bunun yanında zırhlı araç, makine ve teçhizat sayısı da ciddi oranda arttırılmıştır. Katar’da konuşlu Türk askeri varlığı noktasında en yeni gelişme Türk savunma sanayisinin öncülerinden olan ASELSAN’ın Katar’da bir şubesinin açılmasıdır [13]

Körfez krizinin ABD’de yaşanılan Başkan seçiminin ardından apar topar sona ermesi kafalarda bir takım soru işaretlerine neden olmuştur. ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden Ortadoğu ve Suudi Arabistan politikasında değişikliğe gideceğinin sinyallerini çok önceden vermeye başlamıştı. Bu kapsamda değerlendirildiğinde krizin sona ermesi bir oldubitti ile mi gerçekleşti şeklinde algıya neden olmaktadır. Özellikle krize neden olan sorunlara değinilmeden bir barış anlaşması imzalanması ilerleyen günlerde farklı bir takım sorunların da doğmasına neden olacaktır.

(Katar’da Türk Askerleri)

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Katar

[2] https://www.deik.org.tr/ulke-bultenleri-katar-ulke-bulteni-2017

[3] https://insamer.com/tr/katar_821.html

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39997889

[5] https://siyasetdergisi.com.tr/dunyanin-yeni-gundem-maddesikatar-krizi/

[6] https://www.dw.com/tr/washington-post-katar-krizine-siber-sald%C4%B1r%C4%B1-yol-a%C3%A7t%C4%B1/a-39716074

[7]https://ormer.sakarya.edu.tr/20,3,,219,_korfez_krizi_bolgesel_bloklasma_ve_ortadogu_siyaseti.html

[8] https://t24.com.tr/haber/katar-krizinin-el-cezire-boyutu,408396

[9] https://dergipark.org.tr/tr/pub/uid/issue/40268/480331

[10] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201706231029006505-korfez-ulkeleri-katar-13-madde-talep-turkiye-askeri-us/

[11] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40169986

[12] https://www.21yyte.org/tr/fikir-tanki/korfez-krizi-sona-erdi

[13] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/aselsan-katarda-sube-acti/2115407

[/vc_toggle]

Koronavirüs Salgınında Son Durum: Salgının Sonu, Rekabetin Başlangıcı

21 Şubat 2020 tarihinde Stratejik Ortak’ta Koronavirüs’ün ortaya çıkışı ve yayılmasını ele almıştım. O dönemler Covid-19, Veba, İspanyol gribi gibi salgınlarla kıyaslanarak küçümsenilse de durum tam olarak öyle değildi. Bizler, tarihin hiçbir döneminde bu kadar küreselleşen bir dünyada da yaşadığımız için Covid-19 farklı bir anlam taşımaktaydı. Şimdiden en ölümcül 9.salgın olarak tarihteki yerini almıştır.

Beklenilen gerçekleşti, Covid-19 dünyanın tüm köşelerine sızarak 224 ülke/bölgeye yayıldı, 115 milyon insan enfekte oldu, bunların 2.5 milyonu öldü. Birçok acı hikayelerin yanında maske hayatımızın merkezinde yerleşti.

Salgın’ın merkezi (Epicenter) Doğu Asya’dan Avrupa’ya, daha sonra ABD’ye ve Güney Amerika’ya kaydı. Şu anda vakaların görüldüğü ilk 10 ülke sırasıyla; ABD, Hindistan, Brezilya, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, Türkiye ve Almanya olmaktadır. En çok etkilediği bölge ise sağlık altyapısı ve ekonomik kırılganlığıyla Afrika ve Latin Amerika coğrafyası olmaktadır.

Covid-19’dan kurtulmak için birçok yol denendi. Önlemler, tedbirler, karantina uygulamaları, sürü bağışıklığı stratejisi uygulandı fakat tüm stratejilerin yetersiz kaldığı veya çöktüğü görüldü. Bir yılın sonunda Covid-19’dan çıkış için en önemli umut (spekülasyon ve komplo teorileriyle birlikte) ortaya çıktı: Aşılama.

Aşı geliştirme alanında 4 ülke/bölge öne çıktı: Rusya, Avrupa, ABD ve Çin. Geliştirilen aşılar 3.Faz çalışmasının ardından aralık ayının sonunda aşılama çalışmaları başladı. Böylece ülkeler için 2021 yılına girilirken ana gündem belli olmuştu; Güvenilir aşıyı belirlemek, yüksek miktarda sipariş vermek ve kitlesel aşılama kampanyası.

Yarışın başladığını bazı ülkeler yeni fark etse de bazı ülkeler çok önceden planını uygulamaya koymuştu. Aşıyı üreten ABD, Birleşik Krallık, Avrupa bölgesi, Rusya, Hindistan ve Çin için aşıya ulaşmak konusunda sorun bulunmamaktadır. Fakat geri kalan 200’e yakın ülke aşıyı üreten ülkelere muhtaç konumdadır. Bu durum salgının sonunu ve yeni rekabetin başlangıcını doğuruyordu.

Avrupa Birliği, ilk başta yoksul ülkelere de aşı dağıtımı konusunda sözler vermiş olsa da “aşı milliyetçiliği” çerçevesinde Avrupa bölgesinin aşılanmasını öncelemektedir. Hatta bu konuda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin Avrupa Birliği üyesi Macaristan Çin’in geliştirdiği Sinovac aşısını sipariş vermek durumunda kalmıştır. Diğer bir ülke ise Sırbistan’dır. Aşı konusunda yardıma muhtaç ülke Avrupa’dan yardım gelmeyeceğini anlayınca Rusya’nın aşısına yönelmiştir. Eğer Avrupa’nın aşılama haritasına bakarsanız Bosna Hersek ve Kuzey Makedonya’nın tüm Avrupa’nın ortasında yalnız ve çaresiz kaldığını görebilirsiniz.

Amerika’da durum aynıdır. “America First” sloganlarının yoğun şekilde atıldığı bu dönemde ABD kendi halkına öncelik vermiştir. Şu an için dünyanın geri kalanıyla çok fazla ilgilenmemektedir.

Afrika uzun süre aşıya erişim sağlayamazken günümüzde sadece Fas güçlü şekilde aşılama kampanyası yürütebilmektedir.

Peki bu boşluğu kim doldurmaktadır?

Uluslararası ilişkilerde alternatif liderler olarak sivrilmeye başlayan Çin ve Rusya’dır. Bu iki ülke aşıya ulaşamayan Asya, Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika’ya aşıyı ulaştırmaktadır. Çin ve Rusya’nın bu hayati yardımın karşılığı ilerleyen dönemlerde alacağı düşünülürken, Avrupa’nın bencilliği ve ABD’nin kendinden başka kimseye bir yardımının dokunmaması da dünyanın geri kalanı için net şekilde görülen bir tablodur.

Aşılama Kampanyası

Aralık ayının sonunda Birleşik Krallıkta ilk toplu aşılama kampanyası başlatıldı. Kısa sürede birçok ülkede kendi kampanyasını başlattı. Türkiye yaklaşık 2 haftalık gecikmeyle yarışa dahil oldu. Günümüzde dünya genelinde 268 milyon insan aşılanmıştır. Komplo teorileri ve spekülasyonların yoğun olduğu dönemde bu rakam ciddi bir sonuçtur.

Sıralama Ülke Aşılanan Kişi Nüfusa Oranı % Günlük Aşılanan Kişi

Sıralamada görüldüğü üzere uluslararası ilişkilerde aktif politika izleyen ülkelerin hepsi ilk 10 sıralamasında girebilmiştir. Uzun süreli izlediği akıllı politikalarla ekonomi, teknoloji, bilim vb alanlarda başarı yakalamış ABD, Çin ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin ilk 3 sırada yer alması önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca çıkarları için her şeyi yapan İsrail’in nüfusunun çoğunu aşılaması aslında bize bir işaret vermektedir.

Türkiye aşılama kampanyasında en hızlı davranan ülkelerden birisi olmuştur.

Komplo Teorileri

Her aşılıma dönemlerinde komplo teorileri ivme kazanmıştır. Modern dönemde bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu soru işaretleri daha hızlı yayılmaktadır. Ölen, felç kalan doktorlarla ilgili hikayeler herkes tarafından duyulmakta fakat duyulan bu bilgilerin kontrol edilmesi konusu ortada kalmaktadır. Ayrıca milyonlarca insana yapılan uygulamalarda muhakkak bu tür durumlarda ortaya çıkabilir. Komplo teorisyenlerinin tıkandığı nokta salgından çıkış konusudur.

Bu konuda 2013 yılında yayınlanan Salgın filmi ve özellikle Altın Çanak’ı savunan kişinin incelenmesi tavsiye edilmektedir.

Sonuç: Aşıların Etkisi

Dünya önlem alarak salgının sona erdirilemeyeceğini görmüştür. Bu konuda en başarılı Doğu Asya ülkelerinde dahi günlük vaka artışları görülmektedir. Tam tersi politika olan “sürü bağışıklığı stratejisi” uzun zaman önce çökmüştür.

Ülkeler aşı rekabetinde ön plana geçmek için hızlıca hareket etmiştir. Bu anlamda tezat politikalar izleyen bazı ülkelerde bulunmaktadır. Örneğin İsveç gibi İskandinav ülkeleri hem salgını yönetme hem de aşılama kampanyasını kötü yönetmiştir. Salgını güzel şekilde yöneten Japonya ve Güney Kore ise aşılama kampanyasında beklenilen performansı sağlayamamıştır.

Aşıların etkileriyle ilgili bireysel araştırma gerçekleştirdim. 09.02.2021 tarihinde virüs ve aşı dağılımıyla 1 ay sonrayı sonraki rakamları karşılaştırdım. Nüfusunun %20’sini aşılayan ülkeler ve değişim oranları aşağıdaki gibidir.

09.02.2021 Aşılama ve Yeni Vaka Kıyaslaması

Henüz aşılanan kişi oranı az olmakla birlikte etkisini giderek gösterdiği anlaşılmaktadır. İsrail ve İngiltere’de vaka sayılarının düşmesiyle birlikte yasaklar kaldırılırken, bazı ülkeler aşılama sürecinden dolayı kısıtlamaları gevşetme yoluna gitmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Atila Altuntaş, İsveç’te Kovid-19’a karşı sürü bağışıklığı stratejisinin işe yaramadığı öne sürüldü, Anadolu Ajansı, 2020.

Berrak Kanbir Rodriguez Sanmartin, İngiltere koronavirüse karşı sürü bağışıklığı stratejisinden neden vazgeçti?, Euronews, 2020.

CNN, İngiltere’de aşılama programı sonrası koronavirüs yasakları gevşetiliyor, 22.02.2021.

Çin ve Rusya yürüttükleri aşı diplomasisiyle yeni süper güç mü olacak? – DW Türkçe, 2021.

Dünya Sağlık Örgütü.

Mustafa Deveci, İsrail’de Kovid-19 kısıtlamaları gevşetildi, Anadolu Ajansı, 21.02.2021.

Visual Capitalist

[/vc_toggle]

Latin Amerika’da Yapısal Şiddetin Tezahürü: 2019 Şili Olayları

Uluslararası sistemin her döneminde, dönemin aktörlerinin arasında ya da mikro boyutta aktörlerin toplumlarının içinde bölgesel veya ulus içi çatışmalar, uyuşmazlıklar her daim var olmuştur. Latin Amerika bölgesi de gerek kolonizasyon döneminde gerek De-kolonizasyon döneminde bu çatışma ve şiddet ortamlarını yoğun şekilde yaşamıştır. Lakin bu şiddetin egemen olduğu ortam bulunduğu dönem ile sınırlı kalmamış, gelecekteki bölge halklarına ve dönemlerine de adeta bir virüs gibi bulaşıp evrim geçirerek, kendini dönemin şartlarına entegre etmiş ve var olmaya devam etmiştir. Kolonizasyon döneminde Latin Amerika bölgesinde hegemon olan İspanya başta olmak üzere Portekiz, Hollanda, İngiltere gibi devletler kendi kaynaklarını maksimize etmek için bölgede büyük tarım plantasyonları kurmuştur. Ve milyonlarca yerli halkı hem bu tarım alanlarında hem de gümüş (Bknz; Potosi Maden Ocakları), altın gibi birçok doğal kaynağın çıkarılması için zor şartlarda çalıştırmışlardır.

Bu sistematik şiddetin egemen olduğu dönem 1808 yılında Napolyon’un İspanya’yı işgal etmesinden sonra, Latin Amerika’daki en büyük kolonyal güç olan İspanya’nın bölgedeki valiliklerinde nüfuzunu kaybetmesine ve bölgede geneli 1825 yılına kadar süren bir bağımsızlık savaşı ortamına dönüştürerek şiddetin sistematikliğinin kırılmasına neden olmuştur. Ancak ilerleyen süreçte bağımsız devletlerin içinde tekrardan ortaya çıkarak evrilmesine yol açmıştır.

Bağımsız devletlerin ortaya çıkmasından sonra Latin Amerika devletlerinin çoğunda demokrasi ve darbe dönemleri birbirini takip etmiş, istikrarlı siyasi yapılar kurulamamıştır. Bunun ana sebebi kolonizasyon ve de-kolonizasyon sürecinden yeni çıkan bu devletlerin hem sistematik siyasi bir yapıya sahip olamaması hem ekonomik olarak bağımsızlıklarını ele alamamaları ve Soğuk Savaşın etkisiyle bölgede daha da artan ideolojik mücadelelerin sürekli kendini tekrarlamasıydı. 21.Yüzyıl’da Latin Amerika’daki devletlere baktığımızda ise yozlaşma, devlet kurumlarının yetersizliği, nepotizm, enflasyonun, uyuşturucu ticareti gibi kanunsuz iş kolları çoğunluktadır. Ortaya çıkan şiddet ve güvensizlik ortamının ana nedeni kolonizasyon, de-kolonizasyon ve demokrasi/darbe siyasi süreçlerinden kalan şiddet ortamının yapılaşarak kendini devam ettirmesidir. Şiddetin, yapısal şiddet olarak bölge ülkelerinin kurumlarında, toplumlarında var olması güvensizlik, çatışma ve şiddet ortamının sürekli kendini göstermesine sebep olarak bölge ülkelerini ve bölgeyi tehdit etmektedir. 2019’da Şili’de belediye ulaşım ücretlerine yapılan zamdan sonra yaşanan, Şili tarihinin en büyük sokak olaylarını yapısal şiddet perspektifinden bakmak, Latin Amerika’da sürekli tekrarlanan toplumsal çatışma, güvensizlik ve şiddet olaylarını anlamamıza ışık tutacaktır.

Yapısal Şiddet’in Tanımı ve Latin Amerika’da Yansıması

Şiddet; kaba güç, karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma gibi anlamlar taşıyan, ulus içi, bölgesel hatta uluslararası arenadaki uyuşmazlıklarda, çatışmalarda kendini genelde fiziksel olarak gösteren ve bilinen bir eylem türüdür. Ancak Norveçli sosyolog Johan Galtung şiddeti sadece fiziksel şiddet ile sınırlı tutmaz. Şiddetin birçok türü olduğunu ve kültürel ya da yapısal bir temelinin olduğunu belirtir. Johan Galtung’un şiddet üçgenine göre (Galtung’s Vıolence Triangle) şiddet tepede doğrudan şiddet olmak üzere, temelinde yapısal ve kültürel şiddet olan bir yapıdır. Yani doğrudan şiddetin ortaya çıkması için temelde yapısal ve kültürel şiddet ögelerinin olması gereklidir. Bu ögeler bireyde, toplumda, devletlerin kurumlarında yapısallaşarak oluşur ve şiddeti doğurarak doğrudan şiddetin çeşitleri olan fiziksel ve psikolojik şiddete çevirir. Şiddet üçgenini oluşturan şiddet türlerinin içeriğine bakacak olursak;

  • Doğrudan Şiddet: Faili belli olan, silahlı düşmanca eylemlere işaret etmektedir. Savaş, zorbalık, işkence, tecavüz, etnik temizlik gibi eylemleri de içerir.
  • Yapısal Şiddet; Toplumda yer alan yapılarla ve kurumlarla ilgilidir. Bu yapılar ve kurumlar genellikle herkesin iyiliği için toplumun işlevini desteklerken, aynı zamanda bazı kişi ve gruplarca diğerlerine baskı uygulamak için de manipüle edilebilmektedirler, ki bu da yapısal şiddet olarak addedilmektedir. İnsan haklarının baskı altına alınması, cinsiyet/yaş ayrımcılığı, kurumsal şiddet, bazı dini grupların dışlanması yapısal şiddete örnek olarak gösterilebilir.
  • Kültürel Şiddet; Kültürün çeşitli boyutları (din, ideoloji, dil vb. gibi), toplumun belirli bölümlerine karşı gösterilen ve böylelikle insanların temel ihtiyaçlarını karşılamalarına ve tam potansiyellerine ulaşmalarına engel olan şiddeti haklı çıkarmak için kullanılabilmektedir.

Doğrudan şiddet, fiziksel ve psikolojik şiddeti içinde bulunduran, şiddetin buzdağının görünen yüzüyken, yapısal ve kültürel şiddet ise doğrudan şiddetin temellerini oluşturur. Yapısal şiddet tüm çatışmaların temelinde var olan şiddet türüdür. Temelinde fiziksel ya da psikolojik şiddeti bulundurmaz ancak şiddetin ortaya çıkışının temel nedeni bizzat yapısal şiddetin kendisidir. Şiddeti önlemek için şiddetin görünür yüzüyle mücadele etmek yerine, doğrudan şiddeti ortaya çıkaran ve onu var eden yapısal şiddet ile mücadele etmek şiddetin çözümü için ideal olandır.

Latin Amerika’da yaşanan şiddet, çatışma, uyuşmazlık olaylarına baktığımızda, temelinde bölge devletlerinin kurumsal yapılarındaki bozulmaların varlığı büyük bir etken olarak kendini gösteriyor. Bölgedeki ülkelerin sosyal devlet olamayışları, kolluk kuvvetlerinin yetersiz oluşu ve oluşan gettolarda suç oranlarının önlenemeyecek düzeye çıkması, ekonomik yönetişimin düşük seviyede olması, devlet kurumlarında yozlaşmanın yüksek seviyelerde kol gezmesi devletlerin halkları üzerinde bir yapısal şiddet oluşturmuştur. Bu yapısal şiddet elementleri sonucunda devletlerin toplumlarında açlık sınırında yaşayan insanlar artmış ve Latin Amerika sosyal piramidine baktığımızda, zenginliğin çok büyük bir miktarının piramidin en tepesinde yer alan siyasal elite kaldığı gözükmektedir. Alt ve orta sınıflar ekonomik eşitsizlikten dolayı ağır yaşam şartlarının altında mücadele verdikleri için gettolaşma bölge ülkelerinde beraberinde gelmiş ve bu favelalarda uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı gibi kayıt dışı bir ekonomi ortaya çıkarmıştır. Bölge devletlerinin halklarında bu ekonomik, sosyal ve işlemekte sorun yaşayan hukuk sistemlerindeki bozulmalardan kaynaklanan toplumsal şiddet, çatışma ve ideolojisi “devrim” merkezli olan hareketleri de beraberinde getirmiştir. 2019 yılında Şili’de gerçekleşen olaylara baktığımızda bu yapısal şiddet elementlerinin nasıl bir infial yarattığını ve yapısal şiddet elementlerinin, doğrudan şiddete götüren tarihsel süreci nasıl oluşturduğunu daha net görebiliriz.

2019 Şili Olayları Örneği

2019 yılının Ekim ayında Şili’nin başkenti Santiago’da toplu taşıma ücretlerine yapılan 30 pesoluk zamdan sonra, ulaşım istasyonlarına toplanan geneli öğrencilerden oluşan halk tarafından yapılan eylemler, süreç ilerledikçe daha büyük bir hale gelerek, ülkenin çeşitli yerlerinde de başlayan toplumsal şiddet olaylarına dönüşmüştür. Ülkenin her yerine dağılan bu eylemlerin şiddeti gün geçtikçe artmış, metrobüsler, tramvaylar, otobüsler, devlet daireleri yakılmış ve yağmalanmıştır. Ülkedeki karışıklık ortamını dindirmeye ve eylemleri sona erdirmeye çalışan kolluk kuvvetleri, eylemciler üzerinde güç kullanmasından dolayı yirminin üzerinde Şili vatandaşı hayatını kaybetmiş ve on binden fazla gözaltı uygulanmıştı. Ekim ayında yaşanan bu olaylara yüzeysel baktığımızda eylemleri patlayacak seviyeye getiren şey ulaşım hizmetlerine yapılan zam gibi gözükse de, fitili sonuna kadar tüketerek patlama noktasına kadar getiren tarihsel ve siyasal süreç neydi? 1808 yılında Fransa ve İspanya arasında mücadelenin başladığı dönemde Şili’de bağımsızlık hareketleri başlamış ve 1818 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlıklarından sonra bölgenin eski hegemonu İspanya’ya ve bölgede yeni bağımsızlığını kazanan Bolivya, Peru, Arjantin ülkelerine karşı yaptığı savaşlar sonucunda toprak bütünlüğünü sağlamıştır. Bağımsızlık süreçlerinden sonra bölgede yeni hegemon olan ABD’nin etkisinde kalan Şili’de düzenli şekilde yönetime gelen iktidarların oluşması oldukça zor oldu. ABD bölgede kendisine karşı faaliyet gösterebilecek iktidarları istemiyordu. Bu yüzden Latin Amerika’daki tüm devletlere de yansıyan durum Şili’de de boy gösterdi, darbeler ile gelen sağ yönetimler ve ABD karşıtı komünist, sosyalist sol yönetimler arasında el değiştiren bir siyasal süreç yaşandı.

İktidarların sürekli değiştiği Şili’de komünist ve sosyalist bir eğilimin oluşu, oldukça normaldi. ABD baskısından yorulmuş olan halkın, bu seçimleri yapması, hem üzerlerindeki baskıyı azaltıp istikrarlı bir siyasal süreci beraberinde getirecek hem de darbe dönemlerinde yaşanan şiddet ortamlarından kısmen kurtulmayı da beraberinde getirecekti. Darbe dönemlerindeki şiddete en büyük örnek; 1973-1988 yılları arasında yönetime gelen Pinochet döneminde yaşanan sistematik şiddet dönemidir. General Agusto Pinochet döneminde yaşanan şiddet olayları, iktidar karşıtlarına yapılan ayrımcılık, karartma ve baskı dönemi yapısal şiddetin temellerini kurumsal olarak daha da arttırmıştır. ABD yanlısı politikalarına daha da arttıran Pinochet yönetimi, neo-liberal ekonomik yönetime geçerek, ülkedeki çoğu doğal kaynak rezervini Amerikan şirketlerinin eline devretmiştir. Bu ekonomik bağlanma ile birlikte de toplumdaki zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek artmış, toplumun tabakasını oluşturan yerli fakir halkın, zengin siyasi elitlere karşı nefreti daha da artmıştır. 1988’den sonra ne kadar demokratik seçimler tekrardan siyasal süreci ele alsada, Pinochet dönemi hem siyasal hem de ekonomik olarak Şili’de yapısal ve kültürel şiddetin arttığı, devlet kurumlarına yayıldığı bir dönem olmuştur.

Retrospektif bakış, 2019 yılındaki olaylara siyasal, toplumsal ve ekonomik pencereden bakarken bize ne kadar yardımcı olsada, dönemin şartlarını da eklemek bize bu yapısal şiddetin kurumlardan atılamadığında tekrardan ortaya çıkacağını her zaman gösterecektir.

Darbe döneminden sonra en istikrarlı Latin Amerika ülkesi olarak gösterilen Şili, sürekli pozitif büyüme ve yüksek kredi notlarıyla kendini gösterdi ancak bu iyi durum belirtileri toplumun alt tabakalarına yansımadı. Neo-liberal, yabancı yatırımını savunan ve devlet müdahalesinin minimum olması gerektiği düşünen bu ekonomik sistem, toplumda ekonomik eşitsizliğe ve gelir dağılımında dengesizliğe yol açtı. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, devlet okullarına ödeneğin daha da azaltılması devlet okullarını bir özel eğitim kurumuna dönüştürerek, ebeveynlerin yüksek faizli krediler altında ezilmesine yol açtı. Sosyal devletin etkisini oldukça yitirmesi ve artan ekonomik eşitsizlik, ülkenin büyük bir çoğunluğunu oluşturan fakir, yerli halkı küçük bir eylem olarak ortaya çıkmış olan Santiago ulaşım zammı protestolarını, tüm ülke çapında günlerce süren büyük bir toplumsal çatışma ve şiddet eylemlerine çevirmiştir.

Sonuç

Latin Amerika bölgesi bağımsızlıklarını kazandıkları dönemden sonra uzun bir süre istikrarlı siyasi yapılarını oluşturamamıştır. Bu istikrarlı siyasi, ekonomik yapıların oluşamaması deneyimli kurumların ve ekonomik sistemlerin oluşamamasını beraberinde getirmiş, devletin kurumları ve ekonomik eşitsizliğin altında ezilen toplumları da ortaya çıkarmıştır. Uzun yıllar boyunca bu yapısal şiddeti yaşamış olan devletlerin halkları ne kadar istikrarlı siyasal, ekonomik dönemler geçirse de, toplumda uzun yıllardır evrim geçirerek var olan bu yapısal şiddet oluşturan kurumları, yapıları çözemezler ise iktidarları değiştiren hatta bölge devletlerini de tehdit eden yeni toplumsal şiddet olaylarına, her kriz anında gebedirler. 2019 yılında Şili’de yaşanan, Santiago’da başlayarak tüm ülkeyi saran, günlerce süren toplumsal eylemlere baktığımızda, yapısal şiddetin etkilerinin devletlerin siyasal süreçlerinden kaynaklı olarak, toplumların tabanında gizlendikleri ve tetikleyici bir olayla tekrardan ortaya çıkacaklarını her dönem görebilmemiz mümkündür.

Murathan Ekinci 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”28125″ name=”Brezilya’nın Ekonomisinin Yükselişinden Koronavirüse Genel Bakış”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerika-ve-guncel-sorunlari-/1671585

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerikada-baskaldiri-kamplasma-ve-darbeler-yili-2019/1693836

Alpaslan ÖZERDEM, Barış İnşası Kuram ve Uygulaması (Ankara: Nobel Yayınları,1. Basım, Kasım 2013) 33-35. Sayfa

https://www.greelane.com/tr/bilim-teknoloji-matematik/sosyal-bilimler/structural-violence-4174956

YAPISAL ŞİDDET TEORİSİ VE VENEZUELA ÖRNEĞİ

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Haziran 2017) 1-110. Sayfa

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Ekim 2018)

Galtung, J., (1969) “Violence, Peace, and Peace Research”, Journal of Peace Research 6: 167-191
[/vc_toggle]

BM Başarısızlığının Acı Sonucu: Srebrenitsa Soykırımı

“Avrupa’nın Kalbinde
Dünyanın Gözü Önünde”

Yugoslavya’nın Bölünme Süreci

Yugoslavya iç savaşı her ulusun kendi kaderini tayin etmesinden öte İslam medeniyetinin tasfiyesine yönelik saikler içermesi ile ön plana çıkmıştır. Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra; Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kosova ve Makedonya devletleri ortaya çıkmıştır. Bu bölünme Avrupa’nın ortasında tüm dünya ve Batı uygarlığının gözünün önünde cereyan etmiş bir insanlık dramıdır.

 Bu durum öncesinde II. Dünya Savaşı’nın sonundan ölümüne (1980) kadar Yugoslavya Federasyonu’nu yönetmiş ve ülke tarihine ismini yazmış olan Joseph Broz Tito(1892-1980) ile Yugoslavya, barındırdığı çeşitli uluslar ile iç içe yaşamayı büyük ölçüde başarmıştı. Mamafih, 1945’te Tito’nun iktidara gelmesiyle bir Sırp ve Boşnak Müslüman kendisini Yugoslavya’nın bir ferdi olarak görmekteydi. 1980 sonrasında Tito’nun ölümüyle bu Sırp ve Boşnak Müslüman artık Yugoslavya milliyetçisi duygusundan uzak ayrı bir devlet idealine sahip hale gelmişlerdi.

Joseph Broz Tito

Nitekim Tito ile Sosyalist rejime sahip olan Yugoslavya, Sovyet Rusya’nın Sosyalist sisteminden uzak kendine özgü bir model oluşturma amacı içindeydi. Öyle ki Batılı devletlerle ticari ilişkiler geliştirmekte ve Üçüncü Dünya ülkelerinin oluşturduğu Bağlantısızlar Hareketi’ne destek vermekteydi. Ancak her ne kadar SSCB’den ayrı bir yol izlese de 1980 yılında Tito’nun ölümü ile artan milliyetçi ve dini gerilimlerle birlikte ülke günbegün savaşa sürüklenmekteyken SSCB yıkılışı ile kesin bir sürece girilmiş oldu. Çünkü SSCB’nin yıkılışı aynı yolu izlemeyen Yugoslavya’yı da etkilemişti.

Bu bölünmenin ilk ayağı 1991 yılında Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanı oldu. Bu bağımsızlık, ordunun kontrolünde bulunan Sırpları harekete geçirdi. Yugoslavya ordusu Slovenya’ya karşı savaş başlatarak bölünmenin önüne geçmek istemekteydi. Ancak Slovenya ordusunun güçlü direnişini aşamayan Sırp ordusu Hırvatistan’a yöneldi. Hırvatistan topraklarının dörtte birinden fazlasını ele geçiren Sırplar, BM Genel Sekreterliği vasıtasıyla 2 Ocak’ta Hırvatlar ile ateşkes yaptı. Aynı yıl içinde Makedonya’da bağımsızlığını ilan ederek Yugoslavya’dan ayrılan üçüncü devlet oldu. 1992 yılına gelindiğinde ise Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş. Bu bağımsızlık ilanı Yugoslavya iç Savaşı’nın en sert gerçekleştiği dönem olmuştur.

Yugoslavya’da İç Savaş

Nitekim Bosna’nın bağımsızlığı kanlı bir savaşa dönüşerek insanlık tarihine yeni bir utanç sebebi olarak yazılmıştır. Öte yandan bu bağımsızlıklara karşı Karadağ ve Sırbistan birleşerek Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin oluşturdular. Kosova ise bu cumhuriyet içinde özerk bir bölge olarak varlığını sürdürdü. Bu yapı 2006’da Karadağ’ın, 2008’de ise Kosova’nın bağımsızlığı sonrası son buldu. Böylelikle Yugoslavya’nın dağılması tamamlanmış oldu.

Bosna Hersek’in Bağımsızlığı ile Gelen Srebrenitsa Soykırımı

Bu iç savaşın en şiddetli ve kanlısı Bosna-Hersek’in bağımsızlığı ve beraberinde gelen Srebrenitsa katliamıydı. Bosna-Hersek kendi içinde üç ayrı federasyondan oluşan bir yapıya sahiptir. Bu federasyonlar; Brçko, Hırvatlar ile Boşnakların birlikte yaşadığı Bosna-Hersek ve Sırplardan oluşan Republika Srpska’dan (Sırp Cumhuriyeti) oluşan bir yapıya sahiptir. Bu Yapı içinde en büyük kontrol alanı Republika Srpska Sırplarına aitti. Bu yüzden Sırbistan’daki Sırplar ile Republika Srpska Sırplarının birleşme idareleri sonucunda Eski Yugoslavya ordusunu kontrol eden Sırplar, Bosna-Hersek’i işgale başladılar. Bu işgali Bosna-Hersek’te bulunan Bosnalı Hırvatlar ile birleşmek isteyen Hırvatlarda katılmıştı. Böylelikle büyük bir savaşa dönen Bosna Savaşı’nın en dramatiği Srebrenitsa ’da yaşanan vahşet olmuştu. Srebrenitsa, Bosna-Hersek’in Sırbistan sınırında bulunan bir bölgesiydi. İki ülke arasında bulunan Drina Nehri Srebrenitsa’dan da geçmekteydi. Sırplar birleşme ideallerini çok sert bir şekilde dile getiriyorlar. Öyle ki sınır olan Drina Nehri hakkında; “Eğer ki Drina Nehri Bosna-Hersek ile aramızda bir sınır ise biz bu nehri içeriz” diye bir söylemde bulunmaktaydılar. İşte bu ideoloji ile kanlı bir kıyım gerçekleştirdiler.

UNPROFOR

Sırp ordusunun işgale başladığında, BMGK’nın güvenli bölge olarak belirlediği bölgelerden birisi de Srebrenitsa idi. Böylelikle bu bölgeler BM barış gücü (UNPROFOR) tarafından korunmaktaydı. General Ratko Mladiç liderliğindeki Sırp ordusu 11 Temmuz 1995’te BM tarafından korunan Srebrenitsa ’ya giderek 400’e yakın barış gücü askerlerini rehin aldılar. Daha önce de BM’nin barış gücü askerlerini rehin alan Sırplar yine aynı şekilde askerleri rehin alarak BM’yi köşeye sıkıştırarak etkisiz bırakmak istiyorlardı. Mamafih, Hollandalı barış gücü askerleri, BM Yugoslavya Koruma Gücü komutanı General Bernard Janvier’den yardım istediler. Bunun için NATO’dan hava desteği istendi. Ancak NATO uçaklarının mücadelede gecikmesinden dolayı Hollanda hükümeti askerlerini çekme kararı aldı. Hollandalı Albay Thom Karremans bir akşam yemeğinde şehri Ratko Mladiç’e teslim ederek şehirden ayrıldı. Barışı korumakla görevli BM, adeta şehri Sırplara altın tepside sunarak katliama seyirci kalmayı tercih etmişti. Bunu da Barış koruma misyonu adı altında yapmaktaydı. Bunun yanı sıra BM oluşturduğu 6 güvenli bölge için 816 sayılı karar gereği 34. 000 asker ile korunmasını kararlaştırılmasına rağmen bu sayı 7600 asker ile sınırlı kalmıştı. Bunun da ötesinde BM baskı uygulayarak Srebrenitsa’da bulunan Müslüman askerlerin silahlarını bıraktırmıştı. Öyle ki BM, Srebrenitsa’yı canı pahasına koruyan, Bosna Savaşı’nın simge isimlerinden komutan Naser Oriç ve askerleri Tuzla’ya gönderilmesini sağlamıştı. Böylelikle Srebrenitsa ’da ki askerler ve dirençler silahlarını bırakarak ve çekilerek şehri savunmasız bir şekilde Sırplara bırakmak zorunda kalmışlardı.

12 Temmuz günü Sırplar, savaş suçlusu olarak gördüğü 12 ile 77 yaş arasındaki erkekleri kadın ve çocuklardan ayırmaya başladı. Yaklaşık olarak 33. 000 kadın ve çocuğu araçlara bindirilerek Srebrenitsa’dan çıkardı. Ertesi gün NATO’dan gereken desteği görmediğini iddia eden Hollandalı askerler Potočari kasabasını terk ettiler. Geride kalan 5000 kadar Müslüman Bosnalı katledildi. Katliamdan kurtularak ormana kaçanlar da katledildi ve Srebrenitsa çevresinde binlerce Bosnalı daha katledildi. Daha sonraları yapılan çalışmalarda bulunan toplu mezarlarda 8372 Müslüman Bosnalının katledildiği ortaya çıkmıştır. Ancak yapılan çalışmalar bu sayının artma olasılığının göz ardı edilmemesini gerektiğini göstermektedir.

Aliya İzzetbegoviç

21 Aralık 1995’te ABD’de oluşturulan Dayton Anlaşması, 14 Aralık 1990 tarihinde Paris’te Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (Sırbistan) arasında imzalanmıştır. Bosna- Hersek adına kurucu Lider Aliya İzzetbegoviç bu anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır. Nitekim anlaşma sonucunda Bosna -Hersek’in bugünkü yapısı de facto olarak belirlenmiştir. Böylelikle ülke Bosna Hersek Federasyonu, Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) ve Brçko adındaki üç yapıya bölünmüştür. Anlaşma sonucunda savaş sona ermiştir.

Sonuç

olarak katliamın gün yüzüne çıkmasıyla Avrupa’nın ortasında yaşanan bu acı olayın 20. yüzyılda tüm insanlığın utanç kaynağı olmuştur. Nitekim barış, adalet ve eşitlik gibi ideolojilerin savunuculuğunu yapan BM, AB ve NATO gibi örgütlerin başarısızlığı aynı zamanda bu örgütleri oluşturan devletlerinde başarısızlığı olarak görülmelidir. Çünkü bu devletler adeta soykırıma seyirci kalarak bu suça ortak olmuşlardır.

Srebrenitsa, 1995 Temmuz’unda, insanlık tarihinin en kanlı katliamlarından birine sahne oldu.

Nitekim Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinde de dediği gibi ‘Batı uygarlığını koruyan çekirdek güç olarak Batı Avrupa ve ABD vardır’. İslam uygarlığının ise böyle bir çekirdek gücü olmadığından bu soykırım yaşanmıştır. Aynı şekilde Aliya İzzetbegoviç’in de dile getirdiği gibi kendilerine destek olabilen, İslam uygarlığının favori olabilecek çekirdek güçlerinden olan Türkiye’den gereken desteği görmüş olsalardı bugün Bosna-Hersek üç federasyonlu bir yapıda olmazdı. Bu ifade ne yazık ki Huntington’un tezini tasdik eden bir ifade olmuştur. Çünkü Osmanlı’nın bakiyesi olarak nitelendirilen Türkiye’den gereken desteği göremeyen Bosnalı Müslümanlar dayatmalara ve zorlamalara karşı çok fazla direnç gösterememişlerdir. Öte yandan bu soykırım; Osmanlı’nın bölgeden tasfiyesi bitmedi mi? sorularını tekrardan anlamlı kılmıştır. Buna rağmen Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin gereken desteği verememiş olması da o zamanki politikaların tarih ve tarihi bağların aksine geliştiğini göstermektedir. Sonuç olarak Avrupa’nın kalbinde BM’nin başarısızlığı sonucunda Srebrenitsa soykırımı dünya tarihine bir kara leke olarak yazılmıştır. Bu lekeyi silme yönünde kurulan ceza mahkemeleri sonucu katliamın baş sorumluları; Slobodan Miloşeviç, Ratko Mladiç ve Radovan Kradzic yaşananlardan sorumlu tutularak yargılandılar ve hapis cezası aldılar. 

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
AYHAN Halis, “Bir Uygarlık İmecesi Olarak Bosna Savaşı’nın Batı’sı”, Avrasya Etüdleri, yıl.26, sayı.57, 2020, ss.153-178

BOZKURT Giray Saynur, “Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, cilt.10, sayı.2, 2010, ss.51-95

ŞAFAK Yasin, “Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması”, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010

BOZKURT Giray Saynur, “Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, cilt.10, sayı.2, 2010, ss.51-95

Srebrenitsa-Mavi Kelebeğin İzinde Belgeseli, https://youtu.be/woxXhnkb5S4 , (12.02.2021)

ATEŞ Yakup, “Srebrenitsa Soykırımı Neden Tanın(a)mıyor?”

ALP İlker, “Srebrenitsa Soykırımı (Temmuz 1995)”, Avrasya Etüdleri, cilt.52, sayı.2, 2017, ss.153-197

Adım Adım Srebrenitsa Katliamı Belgeseli, https://youtu.be/cnm0kLRxXFE , (12.02.2021)

DALAR Mehmet, “Dayton Barış Antlaşması ve Bosna-Hersek’in Geleceği”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt.1, sayı.6, yıl.9, 2008, ss.91-123
[/vc_toggle]

Evrimsel Dönüşümsel Yaklaşım Açısından Küreselleşme

Küreselleşmenin tarih içerisinde ne zaman başladığı hakkında genel bir uzlaşma sağlanamamıştır. Dünyanın farklı yerlerinden bilim insanları kendi bakış açılarına göre küreselleşme üzerine bambaşka tanımlamalar yapmıştırlar. Tarih içerisinde küreselleşme kimi zaman duraksamıştır. Ancak ekonomik ve toplumsal gelişmeler küreselleşmenin tekrardan hız kazanmasına olanak sağlamıştır. Küreselleşme; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşünün ve Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından teknolojinin gelişmesiyle, yönetim ve üretim yapısındaki olumlu değişimlerin yaşanmasıyla ve çokuluslu şirketlerin artmasının etkisiyle olağanüstü hızlara ulaşmıştır [1]. Küreselleşmenin toptan reddedilmesi yerine, toplumların yararları adına politikalar üretilip uygulanmasının gerekliliği günümüzde çoğu kimse tarafından kabul görmektedir. Bazı kimseler küreselleşmenin dünyada refahı arttıracağını, gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki çeşitli farkları azaltacağını belirtirken, bazıları da küreselleşmenin modern bir sömürgecilik kavramı olduğunu ifade etmiştirler.

Aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye olumlu bakıp desteklerken, küreselleşme karşıtları çok sert şekilde eleştirerek olumsuz yaklaşımlarda bulunmaktadırlar. Evrimsel dönüşümselci yaklaşımcılarsa küreselleşmeye daha tarafsız yaklaşmaktadırlar [2]. Küreselleşmeyi, yaklaşımları üzerinden değerlendirebilmek için tarihsel sürecini ve tanımını incelememiz gerekmektedir.

Küreselleşme özellikle 20. yüzyılın son dönemlerinde başta ekonomi olmak üzere uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, sosyoloji gibi pek çok bilim dalı tarafından kullanılan ve üzerine çalışmalar yapılan bir kavram, konu olmuştur. Tüm insanlığın son zamanlarda yaşadığı dünya genelindeki hızlı değişim ve dönüşümlerin tanımlanma ve adlandırılma çalışmaları sonucu küreselleşme sembol bir kavram haline gelmiştir. Günlük hayatımızda, akademide, medyada, siyasette sıkça kullanılmasına rağmen her kesimin üzerinde mutabakat sağlayabileceği bir tanımı bulunmamaktadır [3]. Kurumsal çaba ve araştırmaların bulunmasının yanında siyasal ideolojilerin küreselleşme hakkında gündeme getirdiği teoriler, fikirler ve sorular da bulunmaktadır: ‘‘Küreselleşme ideolojik bir mit veyahut siyasal bir proje midir?’’, ‘‘Küreselleşme bir gerçekliğe mi yoksa egemen bir söylem biçimine mi karşılık gelmektedir?’’, ‘‘Küreselleşme bir durum mudur, yoksa süreç midir?’’ Çeşitli siyasi görüşler arasındaki anlaşmazlıklar, farklılıklar belirgin bir durumda gözlemlenebilmektedir.

Küreselleşme kavramını genel çokluğun kabul ettiği biçimde genel hatlarıyla tanımlayabilmek elbette mümkündür: Dünyamızın gittikçe küçülerek köy haline gelmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret faaliyetlerinin zorluklarının ortadan kalkması, olaylar karşısında ortak tepkilerin oluşması durumlarına küreselleşme denir.

Teknolojik cihazların özellikle son yirmi yılda küçülerek günlük kullanımda erişilebilir olması küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Sinema, televizyon, internet, akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazların herkes tarafından kolaylıkla temin edilebilmesi ve kullanımının kolay olması, bilginin yayılmasının kolaylaşmasına sebep olmuştur. Dünyanın farklı bir köşesinde yaşanan herhangi bir gelişme anında tüm dünya tarafından öğrenilebilmektedir. Eskiye nazaran havaalanlarının artması, uçak biletlerinin ucuzlaması ve sefer sayısının artması, karayollarının daha güvenli olması, demiryolu ağının gelişmesi ve trenlerin yüksek hızlara çıkabilmesi hem ticareti hem de seyahat hizmetlerini daha kolay hale getirmiştir. Küreselleşme ilk olarak ülkeler arasındaki ticaretin artması sonucu ekonomik bir kavram olarak çıkmıştır. Daha sonraki süreçlerde sadece ekonomik alanları değil, kültürel, siyasal ve sosyal alanları da etkileyerek daha geniş bir kavram haline gelmiştir. Çoğu düşünürün küreselleşmeyi dünyanın ortak ve tek bir pazar haline gelmesi olarak tanımladığı görülmektedir. Küresel sermaye günümüzde iyice artmıştır ve bununla birlikte çok uluslu şirketler artan kapasiteleriyle devletlerden daha zengin, etki alanları daha geniş ve nüfuz bakımından daha saygılı bir duruma gelmişlerdir [4]. Küreselleşmenin günlük hayatta şüphesiz en büyük etkisi algılarımızdaki değişimlerdir. Ülkeler gelişmişlik düzeyine göre değerlendirilirken maddi kapasiteleri ön plana çıkmaktadır. Küreselleşmenin ne zaman başladığına dair çeşitli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Zaman içerisinde yaşanılan siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeler küreselleşme olgusunu etkileyebilmekte ve tanımını da değiştirebilmektedir. Küreselleşmenin tarihçesini ‘‘Asur Ticaret Kolonileri Çağı’’, ‘‘Ortaçağ Avrupası Burg Dönemi’’, ‘‘Ortaçağ Sonrası Dönem’’ olarak üç farklı başlık altında ayırmamız mümkündür [5]. Hatta bölümler içinde farklı olaylara ve gelişmelere dayalı alt bölümler oluşturmamız da tarihçenin kolay incelenebilmesi açısından yapılabilir.

Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren gerçekleşen gelişmelerin bilinmesi konuyu aydınlatmak açısından yarar teşkil etmektedir. Dünya 18. yüzyılda Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi iki büyük gelişmeye sahne olmuştur. Fransız İhtilali milliyetçilik akımını doğurarak çok uluslu imparatorlukları yıkmış, ulus devletlerin kurulmasına öncülük etmiştir. Aynı şekilde demokratik hareketlerin de hız kazanmasına sebep olmuştur. Buhar makinasının ulaşım ve üretim sektörlerinde kullanılması Sanayi Devrimi’ni hazırlamıştır. Çok miktardaki ve çeşitteki ürünlerin kısa zamanda ucuz maliyetle üretilebilmesi ve tedarik sürecinin kolaylaşması farklı ülkelerin ucuza ticaret yapmasını sağlamıştır. Küreselleşme süreci dediğimiz kavram o gün için bu isimle nitelendirilmiyor olsa bile daha o yıllarda haberleşme, taşımacılık ve ulaşım sektörlerinin gelişmesiyle hız kazanmıştır [6]. I. ve II. Dünya Savaşları küreselleşmeyi durgunlaştırsa da engellememiştir. 1960’lı yıllardan itibaren iletişim teknolojilerinde transistor kullanılması ve 1985’li yıllardan itibaren bilişim sektörünün gelişerek yaygınlaşması küreselleşmenin tüm yüzyıla ve tüm dünyaya damga vurmasına sebep olmuştur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasının akabinde Soğuk Savaş Dönemi’nin bitmesi de tarihte hiç olmadığı kadar küreselleşmenin hızlanmasını sağlamıştır.

Fransız İhtilali

Aşırı küreselleşmeciler, küreselleşme karşıtları ve daha ılımlı olan dönüşümcüler küreselleşmenin üç ana yaklaşımlarındandır. Buradaki çalışmamızda dönüşümcülerden bahsedeceğiz. Dönüşüm kelimesinin anlamının değişimden ayrı olarak radikal hareketleri barındırdığı kabul edilirse, küreselleşmeyi ifade etmek için neden kullanıldığı daha iyi anlaşılır.

Küreselleşme teorik bir merkezde şekillenen bir fikir niteliği taşımaktan çok uzaktır. Teorik bir kavramın ötesinde dünyanın alternatifi olmayan bir şekilde yaşamak zorunda kaldığı ve belirli bir sürecin sonucunda oluşa gelen bir dönüşümü tanımlar. Giddens’in dâhil olduğu ve dönüşümcüler olarak adlandırılan üçüncü gruptakiler, küreselleşmeyi günümüz toplumlarını ve dünya düzenini şekillendiren sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlerin arkasındaki temel güç olarak görmektedirler [7]. Dönüşümcüler hükümetlerin otoritelerini yeniden inşa ettiklerini kabul ederken, hem aşırı küreselleşmecilerin hem de küreselleşme karşıtlarının teorilerini reddetmektedirler. Aşırı küreselleşmeciler egemen ulus devletlerin sonunun geldiği yaklaşımı ve küreselleşme karşıtlarının hiçbir şey değişmedi düşüncesi reddedilmektedir. Buradaki dikkat basılması gerek konu dönüşümcülerin hükümetlerin otoritelerini yeniden yapılandırmaları kabul etmeleridir. Giddens bu konu hakkında şöyle demektedir [8] : ‘‘Ulus-devletler ve buna bağlı olarak ulusal siyasi liderler hala güçlü müdürler, yoksa dünyayı şekillendiren güçler karşısında büyük ölçüde eli kolu bağlanmış bir konuma mı gelmişlerdir? Ulus-devletler gerçekte hala güçlüdürler ve siyasal liderlerin de dünyada oynayacak büyük bir rolleri vardır. Ama aynı zamanda, ulus-devletin gözlerimizin önünde yeniden şekillenme sürecini de kimse yadsıyamaz. Ulusal ekonomik politika artık eskisi kadar etkili olamaz. Daha önemlisi, jeopolitiğin geçmişteki biçimleri eskidiğine göre uluslar kimliklerini yeni baştan düşünmek zorundadırlar.’’

Anthony Giddens

Dönüşümcüler küreselleşmeyi dünya düzenini ve günümüz topluluklarını değiştiren, şekillendiren gelişmelerin arkasındaki güç olarak görmektedirler [9]. Günümüzde uluslararası ile içişleri arasında çok fazla fark görülmemektedir. Genel tanımlamalarda küreselleşmenin ekonomik tanımları ön plana çıkartılır. Mcluhan küreselleşmenin sinyallerini daha 1960’lı yıllarda ‘‘küresel köy’’ ifadesini kullanarak vermiştir. Dünya ekonomisinin tek bir pazar haline geleceği fikrinin de temellerini atmıştır. Gerçekten de günümüzde baktığımızda geçmişe oranla daha bütünleşmiş bir dünya pazarı ile karşı karşıyayız. Karşılıklı ticaretin miktarı geçmiş yüzyıllarla karşılaştırılamayacak derece fazladır.

Finans ekonomisi, elektronik, iletişim ve bilgi sektörleri ekonomideki en önemli sektörler haline gelmiştir. Sermaye ve üretimin dünyaya yayılmasına bağlı olarak tüketim alışkanlıklarının birbirine benzemesine dayanan küreselleşme tanımları sadece küreselleşmenin ekonomik boyutunu içermektedir [10]. Hâlbuki küreselleşme düşüncenin bir dönüşümü ve dönüşümün davranışlara yansımasıdır. Toplumsal değişim ve dönüşümü açıklamakta kullanılan temel kavramlardan birisi küreselleşmedir. Modernizasyon sürecinin sonuçlarının doğurduğu tartışmalar da küreselleşmeyi sık sık gündemde tutmaktadır. Dönüşümcüler, küreselleşme konusunda, kuşkuculardan daha ziyade, radikallere yakın durmaktadırlar. Ulus-devlet, küreselleşme ve yerelleşme ilişkilerini karşılıklı zıtlıklar gibi gösteren fikirler de bulunmaktadır. Küreselleşme üzerine çalışmalar yapan Hüsnü Erkan ağaç modeli ile bu konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir [11]: ‘‘Yerel ilişkiler ve yerel değerler, ağacın kökleri ve beslendiği ortamdır, küresel ilişkiler ise ağacın meyvelerinin pazarlanıp dağıtıldığı yerlerdir. Meyvelerin kalitesi, toprağın ve köklerin kalitesine bağlıdır. Ağacın gövdesi ise bize ulusal boyutu verir. Böylece küresel ilişkiler için sağlıklı bir gövdeyi oluşturacak ulusal politikalar ve küreselleşmeyi besleyecek yerel kalite gereklidir. Küresel sürece katılım, yerel avantajlardan kaynaklanır; ulusal kanal ve imajlar yoluyla küresel alanlara geçiş sağlanır.’’ Son olarak kısa bir şekilde ifade etmek gerekirse yerel avantajların aktif bir şekilde harekete geçirilmesi ulusal ve küresel ilişkileri geliştirir.

[irp posts=”30434″ name=”Küreselleşmenin Toplumsal ve Kültürel Etkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] A. Bora Elçin, Küreselleşmenin Tarihçesi, Ankara, 2012, s. 1.
[2] Duygu Dumanlı Kürkçü, ‘‘Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşmeye Yönelik Yaklaşımlar’’, The Turkish
Online Journal of Design, Art and Communication, 2013, Cilt: 3, Sayı: 2, s. 1.
[3] Bülent Şen, ‘‘Türkiye’de Küreselleşme Tartışmaları ve Sonuçları’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008, s. 11.
[4] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, ‘‘Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi’’,
MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, 2019, s. 952-953.
[5] A. Bora Elçin, a.g.m., s. 6-8.
[6] Adnan Mahiroğulları, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi’’, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, 2005, s. 1276.
[7] Mehmet Kaya, ‘‘Küreselleşme Yaklaşımları’’, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi,
Sayı: 13, 2009, s. 10-11.
[8] Ali Esgin, ‘‘Ulus-Devlet ve Küreselleşmeye İlişkin Bazı Tartışmalar’’, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, 2001, s. 189-190.
[9] Mehmet Kaya, a.g.m., s. 11.
[10] A.g.m., s. 12
[11] Mehmet Yunus Çelik, ‘‘Boyutları ve Farklı Algılamalarıyla Küreselleşme’’, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 32, 2012, s. 65.

Kaynaklar 

ÇELİK, M. Y. (2012). ‘‘Boyutları ve Farklı Algılamalarıyla Küreselleşme’’, Dumlupınar
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 32, s. 57-74.

ESGİN, A. (2001). ‘‘Ulus-Devlet ve Küreselleşmeye İlişkin Bazı Tartışmalar’’, Cumhuriyet
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, s. 185-192.

ELÇİN, A. B. (2012). ‘‘Küreselleşmenin Tarihçesi’’, Ankara.

KAYA, M. (2009). ‘‘Küreselleşme Yaklaşımları’’, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim
Fakültesi Dergisi, Sayı: 13, s. 1-16.

KORKMAZ, M., OSMANOĞLU, C. (2019), MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek
Sayı: 1, Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi, s. 951-967.

KÜRKÇÜ, D. D. (2013). ‘‘Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşmeye Yönelik Yaklaşımlar’’,
The Turkish Online Journal of Design, Art and Communication, Cilt: 3, Sayı: 2, s. 1-11.

MAHİROĞULLARI, A. (2005). Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi, s. 1275-1288.

ŞEN, B. (2008). ‘‘Türkiye’de Küreselleşme Tartışmaları ve Sonuçları’’, Doktora Tezi, İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

[/vc_toggle]