21. Yüzyıl: Şangay İşbirliği Örgütü, Avrupa, Asya ve Türkiye İlişkileri Nezdinde Avrasya Politikası ve Nüfuz Algısı

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1991) Avrasya bölgesinde yaşanan güç boşluğu neticesinde uzun yıllar sonra bağımsızlıklarını kazanmış olan komünizmin “görev adamı” olarak nitelendirebileceğimiz ülkeleri kontrol altında tutmak ve bölgenin istikrarını sağlamak çok mühim bir olaydı. İlk olarak 1996 yılında Rusya ve Çin’in kendi aralarındaki sınır sorunlarını çözmek ve güvenlik konularında daha yakın işbirliği yapmak özellikle de Avrasya gibi kritik bir bölgede oluşan güç boşluğunun kabul edilmesi Çin ve Rusya gibi büyük devletlere büyük zararlar verebilirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş dönemi ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması Rusya’ya ikinci kritik darbeyi vurabilirdi. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve  Tacikistan tarafından Şangay Beşlisi/Şangay Paktı adıyla kurulan birliğin amacı “sınırların silahsızlandırılması” idi. 15 Haziran 2001’de Şangay’da aralarına Özbekistan’ın da katılımıyla Şangay İşbirliği Örgütü kuruldu. Örgütün kurucu ülkelerinin yanı sıra aralarındaki rekabetin ve tansiyonun daima yüksek olduğu Afganistan ve Hindistan 2017 yılında örgüte dahil oldu. Burada anlayacağımız kritik nokta şurasıdır: “Aralarında husumet bulunsun ya da bulunmasın bu coğrafyada bulunan ülkeler istikrarı ve güvenliği yine kendileri sağlayacaktır. Aksi takdirde coğrafyaya müdahale ederek sözde “barışın tesisi” için her fırsatı kollayan güçlere açık kapı bırakmış olunurdu”.

34 milyon metrekarelik yüz ölçümüne sahip olan örgüt dünya nüfusunun da % 42’sini yani yaklaşık 3 milyar insanı barındırdığını söyleyebiliriz ve bu ŞİÖ’nün sahip olduğu muazzam bir güçtür ve bu güç onları dünyanın bir numarası yapmaktadır. ŞİÖ’nün temel amacı, üye ülkeler arasında karşılıklı güveni, iyi komşuluk ve dostluk ilişkilerini güçlendirmek, bölgesel barışı, güvenliği ve istikrarı korumak için ortak çabalar göstermek, terörizm, köktencilik, ayrılıkçılık, organize suç ve yasadışı göç ile mücadele etmek, siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji, kültür ve eğitim, enerji ve çevre sorunlarına çözüm arayışı içerisinde olmaktır. (T.C. Dışişleri Bakanlığı) Türkiye, örgütün diyalog ortağıdır. İlk başvurusu 2005 yılında yapılmıştır ancak Çin’in gönülsüz davranışı ve Rusya’nın bölgedeki çıkarlarıyla çatışması nedeniyle Türkiye’nin ilk başvurusu reddedilmiştir. Ardından 2012 yılındaki liderler zirvesinde yapılan oylamanın neticesinde Türkiye’nin “diyalog ortağı” statüsünün kararı alınmıştır. Ayrıca “ŞİÖ Enerji Kulübü Üst Düzey Grup (ÜDG) Toplantısı ve dönem başkanlığının Türkiye’ye verilmesi ŞİÖ ve Türkiye açısından arayı sıcak tutan gelişmelerdir.”[1] Çin ve Rusya’nın bu sonuca etkisi göz ardı edilemez. Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin bölgesel ve ekonomik çıkarları her şeyin üstünde tutulduğunu görmekteyiz. Genel anlamda ŞİÖ, Pekin ve Moskova arasında yürütülen güvenlik işbirliğidir desek örgütün işleyişinin özetini yapmış oluruz.

Güvenlik ve terörle mücadele adı altında atılan adımları Moskova ve Pekin hükümetleri genelde kendi çıkarlarına uygun kullanması ve Türkiye’nin bu adımlara karşı tavrı kuvvetle muhtemeldir ki karşıtlık çıkaracaktır. Hindistan ve Pakistan’ın katılımı örgütün prestijini artırmış olup Asya bölgesindeki istikrarı sağlamlaştırması hedeflenmiştir. Lakin son zamanlarda Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorunu tansiyonu hala yüksekte tutmaktadır. Türkiye pragmatik bir tavırla Avrasya politikasını gütmeye devam edecektir ne de olsa ortak kültür, dil, din ve ırk kavramlarını gözetmek bize büyük resmi görme konusunda fazlasıyla yardımcı olacaktır. Türkiye diplomasisi tarafına geldiğimizde çok kutuplu dünya düzeni ile beraber 21. yy.’nin şekillenen güç dengesi artık iki baskın kutbun değil bölgesel güçlerin de oyun kurucu rol üstlendiğini bizatihi Türkiye özelinde görmekteyiz.

Türkiye’nin, Balkanlardaki askeri faaliyetleri, Dağlık Karabağ, Doğu Akdeniz ve Ege’de ulusal haklarını koruması, Suriye-Irak hattındaki terörden arındırma harekatları, Kuzey Afrika’daki dirilişin ve işbirliklerinin Afrika’nın güneyine ve dahi daha da derinlerine inmesiyle beraber “gönül bağı” mottosuyla askeri ve diplomasi gücünü de öne sürerek nüfuz alanını daha da genişletmektedir. Bunu gören süper güç ülkeler ve bölgedeki ekonomik çıkarlarını korumakta ısrarlı ülkeler atacakları her adımda ve  kuracakları her oyunda Türkiye gerçeğini düşünmeden harekete geçemeyeceklerini artık kavramış vaziyettedirler.

Değişken İlişkiler ve Kurulan Yeni Denklemler

Joe Biden’ın ABD başkanı seçilmesinden sonra körfez ülkelerinin özellikle Suudi Arabistan Krallığı’nın uzun yıllar sonra tekrar nükseden Türkiye sempatizanlığı, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Mass’ın 18 Ocak 2021’deki sürpriz ziyaretinde takındığı fazlasıyla çözüm odaklı tavrı ve olumlu açıklamalarıyla en büyük ticaret ortaklarından biri olan Türkiye’den kolay kolay vazgeçemeyeceklerini bir kez daha görmüş olduk. Bununla beraber İspanya Dışişleri Bakanı Laya: “Türkiye sadece ortak değil dosttan da öte bir NATO müttefikidir”[2] açıklaması olumlu etki yapmıştır. İngiltere’nin Brexit sürecinden sonra ilk olarak Türkiye ile serbest ticaret ticaret mutabakatı yapması, silah anlaşmalarını genişletmesi, Latin Amerika, Asya ve Afrika’da yapılacak tarım, tekstil ve imalat sanayi alanında planlanan müşterek yatırımlar Türkiye’yi Misak-ı Milli sınırlarının da ilerisine taşıyacak bir güç dağılımı yapmasına olanak sağlamıştır. 2020 Aralık ayında yapılan AB başkanları toplantısında Türkiye’ye yaptırım kararının onaylanmaması da buna benzer birçok olayın bir özeti olarak, bize burada batılı devletlerin Türkiye’yi “güçlü ittifak” olarak nitelendirdiğini göstermiştir.  Bununla beraber Rusya Azerbaycan ile beraber Dağlık Karabağ’da verdiğimiz mücadeleye bırakın engel olmayı sadece Ermenistan’ın alacağı  zayiatı önlemeye çalışmıştır.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Eğer Rusya, arabulucu müzakere girişimlerini başlatmakta biraz daha geç kalmış olsaydı belki de Ermenistan’ın “devletçik” statüsünü kazanması an meselesi idi. Sadece bu vaka bile Kafkasya coğrafyasındaki etkinliğimizin bir göstergesi olmuştur ve Türkiye-Nahçıvan Özerk Bölgesi ve Azerbaycan topraklarını birbirine bağlayan Nahçıvan Koridoru Türki devletlerle olan manevi gönül bağımızı artık maddi olarak yollar ile de bağlamıştır. Bu gelişmelerden sonra İran’ın da büyük oranda rahatsız olduğunu hesaba katarsak Türkiye’nin bölgedeki hamilik görevini üstlenmesi daha birçok ülkeyi rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü çıkar çatışması olgusunun devreye girmesiyle beraber coğrafyadaki ilişkilerin agresifliğinin artması kaçınılmaz bir gerçektir. Sadece Batı medeniyetinin üstünlüğüne dair bir politika izlemiş olsaydık belki de 21. yy. küresel ekonominin Asya bölgesindeki payını gözardı etmiş olacaktık. Türkiye dış poitikasını belirleyen  “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) dış politikası da, 2013 yılına kadar genel olarak Batı ile uyumlu olmuştur. Ancak AK Parti, özellikle 2013 yılından sonra, “çok yönlü” ve “çok katmanlı” dış politika izleme isteğini ortaya koymuş ve farklı arayışlara yönelme çabaları içinde olmuştur. Bu nedenle Batı, Türkiye’yi dış politikada “eksen kayması” ile suçlamaya başlamıştır.” (Demir & Eminoğlu, 2018) Avrasyacılık politikası Rusya tarafından başlatılmış olup 2002’de Türkiye’deki iktidar değişikliğinden sonra AB müzakerelerinin çıkmaza girdiği noktalarda Türkiye dış politikasının çok yönlü tavrını geliştirmesi açısından ŞİÖ önemli bir unsur olmuştur.

Sadece tek yönlü ilişkileri geliştirmek yerine dünyanın her yerine yaymaya çalıştığı müşterek ilişkiler kurma çabası Türkiye dış politikasını bağımlı pozisyonundan çok alternatifli politika arama anlayışına itmiştir. Bu anlayışı kurarken ilişkileri maziye dayanan ülkelerle de denge siyasetini korumak önemlidir.

Ve en başından beri zikrettiğimiz hamilik görevini merkezci rolü ile beraber harmanlayarak jeopolitik konumunu köprü olarak kullanıp Asya ve Avrupa medeniyetleri arasındaki köprü ülke konumunu hem politik hem de ekonomik açıdan oluşturmaya çalışmıştır. Bu yaklaşımı kanıtlayan nitelikte T.C. Dış İşişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: “Tarihin sarkacı bir kez daha ana kıta Asya’ya yöneldi. 19 ve 20. yüzyıllar sırasıyla Avrupa ve Amerika asırlarıydı. Bugün tüm veriler 21. yüzyılın Asya asrı olacağını gösteriyor. Birçok ülke de bu gerçeğin bilinciyle hareket ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle 2019’da Yeniden Asya girişimini ilan ettik. Girişimin amacı Asya ile yeniden daha güçlü bağlanmak ve özellikle ekonomik ilişkilerimizi ilerletmek. Çavuşoğlu: “10 ülke, 650 milyon nüfus ve 3 trilyon dolara yaklaşan dev bir Pazar” olduğunu belirterek sözlerine devam etti [3]. Ancak bu sözleri söylerken Avrupa ile işbirliklerimizi de yabana atacak bir yaklaşım izlendiği kanısına varmak talihsizlik olur zira Türkiye’nin AB üyeliği konusunda son zamanların en ısrarcı adımlarını halihazırda atan ve atmakta olan bir diyalog yapısı ile dış politika icra edilmektedir. 

Yükselen Asya Ekonomisi ile Beraber Düşüşe Geçen Batı Ekonomisi

Grafikte gördüğümüz üzere ABD, İngiltere ve Alman ekonomilerinin önümüzdeki 4 senede yaşayacağı tahmin edilen aşağı yönlü düşüş bize Asya pazarının ne denli mühim olduğunu göstermektedir. Arada yaklaşık %4’lük bir fark öngörülmekte ve sadece Avrupa pazarında kalmakta ısrar eden ülkeleri sonu büyük bir hüsranla biten bir macera beklemekte diyebiliriz. İşte bu yüzden yüzümüzü sadece ne tamamen Asya’ya ne de tamamen Avrupa’ya dönmeliyiz. Türkiye gibi dış politikada dinamiklerini kullanarak dengeleri lehine çevirebilen ülkeler için tek kutuplu bir ortaklık kabul edilemez. Özellikle önümüzdeki yıllarda yükselen piyasaların konjonktürü gereği Asya bölgesi ekonomik, siyasi ve askeri konularda müşterek paydada buluşulması adına mühim bir bölge konumuna gelmiştir ve yerini geliştirici adımları atması kuvvetle muhtemeldir. Asya bölgesinin yükselen ve gelişmiş ülkeleri olan; Hindistan, Rusya, Çin ve Japonya’nın ekonomik üstünlükleri ve ellerinde bulundurdukları ucuz işgücü, düşük-orta seviye imalatı, yüksek seviye teknolojik icatlar ve teknik bilgi donanımı (know-how), enerji ve ham madde kaynakları ile Asya bölgesinin potansiyelini doğal olarak yukarı çeken faktörlerin başlıcalarıdır.

Nüfuz Alanı Algısı

Sürekli değindiğimiz “bölgesel güç” faktörü dünyada alışık olmadığımız bir sisteme geçişin ön perdesini bize göstermektedir. Dünyadaki istikrar, Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün (ABD ve SSCB’nin)  askeri alanda nükleer silah üretiminde “caydırıcılık” stratejisine sadık kalarak sağlamaya çalışmışlardır. İki ana bloğa dayalı sistemde savaş olasılığının daha az olduğunu söylemek lazımdır. Çünkü bu iki ana bloğun hedefleri bir şekilde çatışsa bile uzlaşmak için araya üçüncü bir gücün/bloğun girememesi gerçeği istikrarın korunmasını sağlayan önemli bir faktördür. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler ile Stalin’in “saldırmazlık işbirliği” Batılı güçlerin karşılıksız çabaları sonucu Polonya ve Baltık Avrupa’nın paylaşımını yapmalarının ardından Hitler’in anlaşmayı bozması gibi 21. yy’da değişen güç unsurlarının dünya düzenine etkisinin önemini çok daha iyi anlamış olduk. Bölgesel güçlerin nüfuz alanlarını genişletmek adına atacakları adımlar güç bloklarının çatlamasına neden olması artık kaçınılmazdır.

Eski CIA ajanlarından oluşan Stratfor isimli strateji/düşünce şirketinin kuruculuğunu yaptığı George Friedman’ın Gelecek 100 Yıl adlı kitabında yer alan bu haritanın -gerçekleşeceğini kesin olarak görmesek de- değerlendirmeye alınabilecek kalemlerden çıkması hasebiyle Türkiye’nin Neo-Osmanlı politikasını gerçekleştirdiğini göstermektedir. Türkiye sadece topraklara hükmederek değil; müşterek ticaret anlaşmaları, serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, askeri işbirlikleri ve insani yardım faaliyetleriyle beraber yumuşak güç yoluyla edinilen ilişkiler, doğrudan ve dolaylı yatırımlar gibi faaliyetlerle güç/nüfuz alanını artırma konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. uyguladığı politikalar da bunu tasdikler niteliktedir. Sürekli değişen ilişkiler ve kurulan stratejiler önümüzdeki asrın güçlerini belirleme konusunda ve yeni düzenin kuruluşunun temellerini gözlemleme hususunda oldukça önemlidir.

Muhammed Ali Celaleddin Önen 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”8360″ name=”Şangay İşbirliği Örgütü ve Türkiye Faktörü  “]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] (T.C. Dışişleri Bakanlığı)

[2] (Laya, 2020)

[3] (DEİK, 2021)

Kaynaklar 

BBC. (2020, Kasım 29). Şubat 7, 2021 tarihinde BBC News Tükçe: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55109473 adresinden alındı

DEİK. (2021, Ocak 18). DEİK. Şubat 6, 2021 tarihinde Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu;DEİK: https://www.deik.org.tr/basin-aciklamalari-deik-yeniden-asya-turkiye-nin-asya-ulkeleri-ile-ticaretinin-gelistirilmesinde-yeni-perspektifler-toplantisini-gerceklestirdi adresinden alındı

Demir, S., & Eminoğlu, A. (2018, Temmuz-Aralık). Küresel Rekabetin Karşılaştırmalı Bir Analizi: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ). Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi(52), 115-142.

Ekovitrin. (2021, Şubat 10). 2050 Türkiye haritası gündeme bomba gibi düştü. Şubat 13, 2021 tarihinde Ekovitrin: https://www.ekovitrin.com/dis-haberler/2050-turkiye-haritasi-gundeme-bomba-gibi-dustu-h193350.html adresinden alındı

Erşen, E. (2013, Nisan). Türk Dış Politikasında Avrasya Yönelimi ve Şanghay İşbirliği Örgütü. Ortadoğu Analiz, 5(52), 14-23.

IMF; Statista . (2019). World Economic Outlook Database April 2018. IMF; Statista.

Laya, A. G. (2020, Temmuz 27). Türkiye sadece ortak değil dosttan da öte bir NATO müttefikidir. (M. Öztürk, Röportaj Yapan) AA. Ankara.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türkiye’nin rolü. (2019, Nisan 25). Şubat 14, 2021 tarihinde Intell Strategy News 4: https://www.intell4.com/sanghay-isbirligi-orgutu-ve-turkiyenin-rolu-haber-182450 adresinden alındı

T.C. Dışişleri Bakanlığı. (tarih yok). T.C. Dışişleri Bakanlığı. Şubat 4, 2021 tarihinde T.C. Dışişleri Bakanlığı: http://www.mfa.gov.tr/sanghay-isbirligi-orgutu.tr.mfa adresinden alındı

Tatar, D. C. (2020, Ocak 23). Misak-ı Milli (Milli Yemin, Ulusal Ant)’nin 100’üncü Yılı. Şubat 7, 2021 tarihinde 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Bilim,Birlik, Barış: https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/misak-i-milli-milli-yemin-ulusal-ant-nin-100-uncu-yili adresinden alındı

[/vc_toggle]

1808-2017 Yılları Arası Türk Anayasa Hareketleri

Türk anayasa hareketlerinin 1808 yılında padişah II. Mahmut ve ayanlar tarafından imzalanan Sened-i ittifak isimli belgeyle başladığı kabul edilmiştir. Halktan gelen bir istekle oluşmayan ve temel hak ve özgürlükler konusunda bir düzenleme de içermeyen bu belge, padişahın yetkilerini kısıtlaması ve onun gücünün üstünde hukuki bir güç oluşturduğu için önemli sayılmış ve anayasaya giden süreçte önemli bir eşik olarak görülmüştür. Bu belge 7 maddeden oluşuyordu ve genel çerçevede ayan adı verilen beylerin sultana sadakat, sultanın da yetkilerini kısıtlamayı vaat ettiği bir sözleşme niteliğindeydi. Her ne kadar Osmanlı padişahları bu tarihten önce de başına buyruk hareket etmeyip divan-ı hümayun denilen organla görüş alışverişi içinde olsa ve önemli meselelerde din alimlerine danışıp şeyhülislamdan fetva isteyerek yapacağı işe hukuki bir dayanak sağlama ve dinen meşru gösterme çabasında olsa da devletin kötü gidişatının engellenememesi, Avrupa’daki demokrasi hareketlerinin artması ve Avrupa’ya tahsile giden gençlerinde kurtuluşun demokrasi ve anayasa hareketlerinde olduğunu düşünmesi gibi sebepler yüzünden özellikle aydın kesimde padişahın yetkilerini kısıtlama ve meşrutî bir düzen isteme fikirleri giderek belirginleşiyordu. Bunun yanında Batılı devletlerin azınlıklar bahanesiyle devletin üstünde baskı kurması bazen de padişahların bu devletlerden destek bulma amacıyla anayasal düzene geçiş çalışmalarına katkı yapması da Osmanlıda anayasal düzene geçişi hızlandıran sebeplerdendi.

Sened-i İttifak

Yukarıda bahsettiğimiz Sened-i ittifakın, belgenin imzalanmasında büyük payı olan Alemdar Mustafa Paşa’nın bir yeniçeri isyanında köşkünün mahzenindeki barut fıçılarını patlatıp içerdeki yeniçerilerle beraber ölmesinin ardından bir önemi kalmadı ve Sultan II. Mahmut ülkede tam hakimiyetini tesis etti ve oğlu Sultan Abdülmecid’in ilan edeceği 1839 tarihli Tanzimat Fermanına kadar başka bir hukuki ve anayasal gelişme olmadı.
1839 yılında ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya diğer adıyla Tanzimat Fermanı zamanın önemli devlet adamlarından Mustafa Reşit Paşanın girişimiyle ortaya çıkmıştı ve bir önceki belgeden farklı olarak can, mal ve ırz güvenliği, vergi ve askerlik işleri gibi konuları da içeriyordu ve bu yönüyle halkı da fazlasıyla ilgilendiriyordu. 1856 yılında Islahat Fermanı adıyla özellikle azınlıkların haklarını düzenleyen bir ferman daha çıkarıldı. Bu ferman da kimsenin din ve mezhebini değiştirmeye zorlanmayacağını, tutuklamaların keyfî olarak yapılamayacağını, vergilerin adalet ve eşitlik zemininde toplanacağını, her cemaatin okul açma hakkı olduğunu söylüyor ve buna benzer konuları düzenliyordu. Bu belgenin kırım savaşında batılı devletlerin yardımını almak amacıyla hazırlandığı konusunda tarihçilerin çoğu hemfikirdir. ve maalesef bu belge azınlıkların suiistimaline uğramış, devletin başına türlü çoraplar örmesine sebep olmuştur. Bu fermanlar her ne kadar yukarıda saydığımız sebepler üzerine gelişim gösterse de halk tabanından gelen bir tepkiyle oluşmadığı ve hak ve özgürlükler kapsamında yapılan düzenlemeler devlet tarafından ihsan edilen bir lütuf olarak gösterildiği için eksik addedilmiş bunun yanında ilan edilen hakların hukuki güvencesi olmadığı bu sebeple padişah tarafından istenildiğinde geri alınabileceği için hukukî zemini tam olarak oluşmamış denilebilir. Tarihî bir bakışla bakacak olursak Osmanlı tarihinde din ve mezhep özgürlüğü ve farklı inançlara hoşgörü kuruluştan itibaren vardı ve bunların fermanla resmî olarak ilan edilmesi sadece azınlıkların halkı küçük görmesine, devlete karşı büyüklenmesine neden olmuş, ayrıca bu fermanlar azınlık isyanlarını önleyememiştir. Bu fermanlarını olumlu yönü halkın anayasal bilincine katkı sağlaması ve anayasal düzene geçişte bir eşik sağlaması olmuştur.

Kanun-u Esasi

Bu fermanlardan sonra ilk yazılı Türk anayasası 23 Aralık 1876’da Kanun-u Esasi adıyla Sultan II. Abdülhamid tarafından ilan edildi (Anayasa profesörü kemal gözler hocamız 13 Şubat 2021 tarihinde yayımladığı makalesinde 1838 tarihli Sırp knezliği anayasasının da ilk Osmanlı anayasası olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir). Bu anayasayı incelemeden önce anayasaya giden süreci incelemek daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. Sultan Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz’e, selefi tarafından azınlık isyanları ve dış devlet baskıları miras bırakılmıştı. Bu sebepler dolayısıyla devlet zor günler geçiriyordu. Aydın ve öğrenci kesim kurtuluşun meşrutî bir idarede olduğunu düşündüğünden onlar da padişaha karşı cephe almıştı. Kırımı kurtarmak için büyük ve gelişmiş bir donanma hazırlayan Sultan, bir darbe sonucu tahtından indirildi ve intihar süsü verilerek şehit edildi. Tahta çıkarılan V. Muradın akıl hastalığının anlaşılması üzerine o da tahttan indirildi. Mithat Paşanın meşrutiyeti ve anayasayı ilan edeceğine dair teminat aldığı Şehzade Abdülhamid, Sultan II Abdülhamid adıyla tahta çıktı. Anayasayı hazırlama amacıyla başında Mithat Paşanın olduğu bir komisyon kuruldu ve Prusya, Belçika, Fransa anayasalarından ilham alınarak bir anayasa hazırlandı ve yürürlüğe girdi.

Kanun-u Esasi

Bu anayasada devlet salt bir monarşi idi. Devletin organları Padişah, Meclis-i Umumi ve Mehakim’den oluşuyordu. Meclis, Mebusan ve Ayan olmak üzere iki meclisli bir sistemden ibaretti. Meclis-i Mebusan seçimle işbaşına geliyor, Meclis-i Ayan ise padişah tarafından atanıyordu. Anayasa, dilekçe hakkı, konut dokunulmazlığı, din özgürlüğü gibi hak ve özgürlükler tanımlamış ancak yine bunların hukukî güvencesi oluşmamıştı.

Hatta Anayasanın 113. Maddesi padişaha bu hak ve özgürlükleri kaldırma yetkisi veriyordu. Anayasanın padişaha verdiği önemli yetkiler arasında meclisi süresiz tatil etme ve sürgün yetkisi de bulunmaktaydı. Bu sebeple bazı hukukçular bu hak ve özgürlüklerin bir anlam ifade etmediğini söylemektedir. 93 Harbi denilen Osmanlı- Rus savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine bu yenilgiden meclisi sorumlu tutan Sultan, meclisi 33 sene boyunca 1909’a kadar tatil etti. Birtakım hukukçulara göre savaşın sonuçları hakkında meclise hesap vermemek için meclisi tatil etmiş, ülkeyi yine keyfî bir biçimde yönetmek için böyle bir adım atmıştır. Bizim de katıldığımız diğer görüşe göre ise sultan devletin bekası için meclisi kapatmak zorundaydı. Çünkü bu yenilgiden cesaret alan azınlık mebusları mecliste bir Ermeni devletinin kurulması konusunu tartışıyordu. Ayrıca Türk halkının demokrasi ve anayasa bilinci henüz istenilen seviyeye ulaşamamıştı. Savaşın seyrine bakacak olursak bu savaşta Sulanın bir dahli olmadığı açıkça ortadadır. O, çıkacak savaşı engellemeye çalışmış ancak devlet üzerinde henüz tam bir hakimiyet kuramadığı için başarılı olamamıştı ve yukarıda saydığımız sebepler dolayısıyla meclisi tatil etmek durumunda kalmıştı. Anayasa ise yürürlükte kalmaya devam etmiştir. Hatta bazı tarihçilere göre meclis tatil edildiği için mebusların maaşı dahi ödenmeye devam etmiştir. Sultanın tahtta kaldığı 33 sene boyunca savaşsız bir dönem geçmesine rağmen iç ve dış karışıklık ve baskıların devam etmesi, ülkedeki muhalif seslerin meşrutiyet isteğinin devam etmesi, İttihat ve Terakki cemiyetinin faaliyetleri sonucu ülkedeki muhalefet ciddi anlamda etkili bir seviyeye ulaşmış oldu. Bunun neticesinde 1908 yılında meşrutiyet tekrar ilan edildi ve seçimler yapılarak meclis tekrar toplandı. 1909 yılında 31 Mart vakası sonucu Sultan Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşad geçince devletin yönetiminde ağırlık meclise geçmiş oldu, padişah sadece önüne gelen evrakları imzalayan bir organdı.

İttihat ve Terakki

Anayasada yapılan sürgün ve meclisi fesih yetkisinin padişahın elinden alınması, bakanların padişaha değil meclise karşı sorumlu hale gelmesi, padişahın tüm bakanlar kurulu yerine sadece sadrazamı atayabilmesi gibi değişikliklerle padişahın yetkilerinin kısıtlanması buna olanak sağlamıştı. Bu değişikliklerle beraber Osmanlı devleti, sınırlı bir monarşiye dönüşmüş ve parlamenter rejim hüviyetini kazanmıştır. Bu tarihten 12 Ocak 1920’ye kadar toplanan meclis, İstanbul’un işgali üzerine Padişah Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı.

Kurtuluş savaşının merkezinin Ankara olması nedeniyle burada toplanan Meclis,19 Mart 1920’de seçim ilanının ardından 23 Nisan 1920’de 232 mebusla kuruldu. 20 Ocak 1921 tarihinde ise ulusal irade, ulusal egemenlik ilkelerini içeren Teşkilat-ı Esasiye kanunu veya 1921 anayasası kabul edilmiştir. Bu anayasa erkler birliğini ve meclis hükümeti sistemini benimsiyordu. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri Meclisin elinde toplanmıştı. Savaş döneminde hazırlandığı için temel hak ve özgürlükler konusunda düzenleme içermiyor, bunun dışında mebus, bakan ve cumhurbaşkanının seçimiyle ilgili konular dahil olmak üzere 24 maddeden oluşuyordu. Cumhuriyetin ilanıyla beraber anayasaya, hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu ve cumhurbaşkanının seçim yöntemi hakkında bazı maddeler eklendi. Devletin dininin İslam olduğunu ifade eden 2. Madde ise meclisteki inkılapçı havaya rağmen kaldırılmamıştı.

Darbe Anayasası

1921 anayasasından sonra yeni bir anayasa yapmak amacıyla çalışmalar başladı. Bunun sonucunda 20 Nisan 1924 tarihinde yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasada Fransa ve Polonya anayasalarından alınmış kurallar vardır. Ayrıca yeni anayasa hükümet sisteminde parlamenter ve meclis hükümeti sisteminden ilkeler aldığı için karma bir hükümet sistemi belirlemişti. Yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrı başlıklar altında verilmişti. Bu anayasa da temel hak ve özgürlükler kısmı da vardı ancak basit yasa kaydına tabiiydi. Bununla beraber bu anayasa sert bir anayasaydı, değiştirilmesi güç koşullara bağlanmıştı. 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe neticesinde yönetime el koyan milli birlik komitesi, demokrasiyi ve hukuk devletini gerçekleştirecek ve güvenceleyecek bir anayasa hazırlanması amacıyla yeni anayasa çalışmalarını başlatmıştı. Bu anayasada sert nitelikte bir anayasaydı ve ilk defa bir başlangıç bölümüne sahipti.

27 Mayıs 1960 Darbesi

Ayrıca kimilerine göre anayasa ihlallerini denetlemek ve güvence altına almak amacıyla, kimilerine göre de bir vesayet kurumu olma amacıyla anayasa mahkemesi kurumu ilk defa hayatımıza girdi. Bu anayasa gariptir ki darbeciler tarafından hazırlatılmasına rağmen özgürlükçü bir yapıya sahipti, nitekim anayasanın ikinci bölümünde temel hak ve ödevler düzenlenmiştir ve nitelikli yasa kaydına tabi tutulmuştur. Yine bu anayasayla beraber cumhuriyet tarihinde ilk defa Cumhuriyet senatosu ve Millet meclisinden oluşan iki meclisli bir yapı oluşturulmuştu. Ayrıca bu anayasa Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili düzenlemeler de içermekteydi. Bu anayasada İtalya ve Fransa anayasalarının etkileri görülmektedir. Oluşturulan bu anayasa ve meclis yapısının ülkedeki kaos ve kargaşa ortamına çare olmaması, anarşinin her geçen gün tırmanması, terör faaliyetlerinin tırmanması gibi sebepler dolayısıyla 12 Mart 1971 tarihli muhtıra neticesinde hükümet istifa etmiş, yerine ordu destekli partiler üstü geçici bir yönetim kurulmuştur. Bu dönemde yasama, yürütme, yargı ve temel hak ve özgürlükler alanında önemli değişikliklere gidilmiştir. Ancak bu değişiklikler de çözüm olmamış ülkede hâkim olan anarşi ve kaos ortamı varlığını devam ettirmiştir. Siyasi sistemde de büyük tıkanıklıklar olmuş, örneğin altı ay boyunca cumhurbaşkanı seçilememiştir. Bu nedenlerle 12 Eylül 1980 günü ordu tekrar yönetime el koymuştur. Darbeyi yapan generaller, toplumdaki huzursuzluğun, anarşi ve terör ortamının, siyasi tıkanıklığın müsebbibi olarak 1961 anayasasını görüyor, bu nedenle yeni bir anayasa yapmak istiyordu. 1961 anayasası özgürlükçü ve çağdaş bir temel haklar sistemine sahip olmasına rağmen yürürlükte olduğu dönemde siyasi istikrar ortamının oluşmamasının suçu anayasa yüklenmiştir. Bu dönemde koalisyon hükümetleri yerine bir parti tek başına iktidar olsaydı sistemin sağlıklı bir şekilde işleyeceği hukukçular tarafından öngörülmüştür. Yeni anayasayı hazırlamak amacıyla milli güvenlik konseyi ve danışma meclisinden oluşan bir kurucu meclis meydana getirilmiştir. Milli güvenlik konseyi askerlerden, danışma meclisi ise istenilen şartları sağlayan sivillerden oluşmuştur. 7 Kasım 1982 tarihinde halkoyuyla kabul edilen anayasa, sert ve kazuistik bir anayasaydı, birçok konuyu detaylı bir şekilde düzenlemişti. Bunun nedeni, önceki anayasa gibi onun da bir tepki anayasası olmasıdır. Sert bir anayasa olduğu için, sosyal gelişmeler karşısında kendisini yenileyememiş, bu sebeple tartışılmış ve halen tartışılmaktadır. Anayasada güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiş ayrıca cumhuriyet bir devlet şekli olarak ifade edilmiştir.

Anayasa

Anayasanın 2. Maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Maddesine yer verilerek devlet tanımı yapılmıştır. Millet olmanın koşulu ise ortak kültüre sahip olma olarak gösterilmiştir.

Bu anayasada yapılan en önemli değişiklik 2017 referandumuyla yapılmış, parlamenter sistemden Türk tipi başkanlık sistemine geçilmiştir. Bu sisteme Türk tipi denilmesinin sebebi tam anlamıyla bir başkanlık sisteminin özelliklerini ihtiva etmemesidir. Bu sebeple bu sisteme cumhurbaşkanlığı sistemi de denmiştir. Yapılan anayasa değişikliğiyle beraber cumhurbaşkanının yetkileri artırılmış, Meclisin yetki alanı daraltılmıştır. Yasama, yürütme ve yargı alanında radikal değişikliklere gidilmiş, hatta bazı kurumlar lağvedilmiştir. Ayrıca milletvekili sayısı 600’e çıkarılmış, buna rağmen meclisin denetim organları işlevsizleştirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada halen anayasa tartışmaları sürmekte, yeni anayasa çağrıları yapılmaktadır. Biz gündelik siyasete karışmamak adına bu tartışma ve çağrılara yazımızda değinmemekle beraber anayasanın ilk 4 maddesinin devletin temel taşlarından olduğu bilincini taşıyor ve Yüce Allah’ın daima milletimizin yanında olmasını temenni ederek yazımıza son veriyoruz.

[irp posts=”6835″ name=”Yeni Suriye Anayasası: Ülkenin Adı değişiyor, PYD’ye Özerlik Veriliyor”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
GÖREN, ZAFER, ANAYASA HUKUKU, YETKİN YAYINLARI, ANKARA2020.
ATSIZ, H.NİHAL,TÜRK TARİHİNDE MESELELER,ÖTÜKEN YAYINLARI,İSTANBUL,2018.
https://www.anayasa.gen.tr/turski-ustav.htm

[/vc_toggle]

İnsani Müdahale Uygulamasından Uluslararası Koruma Sorumluluğuna Geçiş

Birinci Dünya Savaşı sonrası ortamda giderek daha fazla gündeme gelen bir kavram olan insan hakları, temel anlamda insanların bulundukları ülkelerde devletlerin veya devlet dışı oluşumların meydana getirdiği haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı bir çıkış olarak yorumlanabilir. Bu doğrultuda gerekirse uluslararası anlamda insani yaşam koşullarını oluşturma hedefiyle müdahaleler yerine getirilebilir. İnsani müdahale tanımlarında iki temel yönelim mevcuttur. Bunlardan birincisi, meydana gelen temel insan hakkı ihlallerinin sona erdirilmesi amacıyla uygulanan insani müdahalenin önleyici olması gerektiğidir. Bunun yanında bir diğer görüş ise, insani müdahalenin önleyicilik özelliğinin yanında yeniden yapılandırıcı özelliği de vurgulanmış ve insan hakları ihlallerinde bulunan veya mevcut insan hakları ihlallerine sessiz kalan otoriteler insani müdahale aracılığıyla etkisizleştirilmiş ve değiştirilmiştir. Bu olgu, özellikle 1648 Westfalyan uluslararası sistemin temel kurallarından olan devletlerin egemen eşitliği ve birbirlerinin içişlerine karışmama prensipleriyle çelişmekte olup, 1945’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Şartı’na da tam anlamıyla uymamaktadır. Bu nedenle yapılan müdahalelerin bazıları bu pencereden değerlendirilmiş, müdahalede bulunulan devletler ve destekçileri, bu temel iki ilkenin ihlal edildiğini öne sürerek mağduriyetlerini dile getirmişlerdir. Zaten Soğuk Savaş boyunca da güvenlik anlayışının klasik anlamıyla kabul edildiği, yani güvenliğin sadece devletlere özgü bir kavram olabileceği unsuru da bu anlayışın pekişmesine yardımcı olmuş, bu anlamda insani müdahale kavramının uluslararası meşruiyet kazanması için 1990’ları beklemek gerekmiştir.

Soğuk Savaş

Temel insan hakları ihlallerinden olan savaş suçu, insanlığa karşı suç, soykırım işleme gibi suçlar 1991’de Soğuk Savaş’ın bitişi ile beraber değişik coğrafyalarda daha görünür hale gelmiş, yaklaşık elli yıldır temel devlet güvenliği anlayışının hakim olması sonucu göz ardı edilen ve fazla önem atfedilmeyen bölgesel etnik ve kimliksel temelli çatışmalar uluslararası camianın dikkatini daha fazla çekmeye başlamıştır.

Özellikle 1991’de dağılmaya başlayan Yugoslavya’nın ardından bölgede çok boyutlu ve uzun süreli savaşlar yaşanmış, bazı bölgelerde katliam ve etnik temizlik boyutuna varan uygulamalar görülmüştür. Bosna Hersek’te, Kosova’da yaşanan çatışmalara ve ağır insan hakları ihlallerine rağmen, savaşı önleme amaçlı kurulan BM ve değişik uluslararası örgütler yeterince etkili bir müdahalede bulunamamış, bu da uluslararası insani müdahale kavramının yeniden sorgulanmasının yolunu açmıştır. Ayrıca sadece Balkanlar bölgesinde değil, aynı dönemlere denk gelen Ruanda katliamı ve Somali iç savaşında ortaya çıkan katliamlara, soykırımlara ve ağır savaş suçlarına neredeyse hiçbir devlet ve örgüt güçlü bir cevap verememiş, tüm bu yaşanan felaketler ve ihlaller uluslararası koruma sorumluluğu kavramının doğumuna ortam hazırlamıştır. BM Şartı 2/4 ve 2/7 maddeleri ile beraber düzenlenen ve tüm savaşların ve her türlü kuvvet kullanımının bundan böyle yasaklanmasını içeren, böylece uluslararası anlamda barışın oluşumuna katkıda bulunma hedefi taşıyan ilkeye bir istisna getirilmiş, bu kapsamda 51. Maddede kuvvet kullanmanın tek istisnası olarak meşru müdafaa hakkı saklı tutulmuştur.

Kuvvet Kullanma

Ayrıca buna ek olarak bu hakkın da BM güçlerinin sürece dahil olmasına kadar geçerli olması gerektiği ilave edilmiş, böylece sadece orantılı, ölçülü ve zaman sınırlaması dahilinde kuvvet kullanmanın yasak olmadığı ifade edilmiştir. Bu doğrultuda BM’nin kuruluşundan itibaren, gerekli şartların oluşması halinde uluslararası insani müdahalede bulunma hakkı olduğu üye olan tüm devletlerin kabul ettiği bir yükümlülük olagelmiştir.

Ancak 1990’lar boyunca, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki ağır insan hakkı ihlallerine BM’nin yeterli düzeyde dahil olamaması nedeniyle yeni bir kavramın gerekliliğini bizzat dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından dile getirilmiştir:
“eğer insani müdahale egemenliğe yönelik kabul edilemez bir saldırı olarak kabul edilecekse, Ruanda ve Srebrenitsa gibi ortak insanlığımızın her tarafına saldıran yoğun ve sistematik insan hakları ihlallerine karşı nasıl cevap vermeliyiz?”
Bu doğrultuda uluslararası gündemde koruma sorumluluğu tartışmaları başlamış ve ilk olarak BM uhdesinde çalışmalar yapılmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın dile getirdiği eksiği karşılamaya yönelik sözlerine yanıt eski Kanada Dışişleri Bakanı Lloyd Axworthy ‘den gelmiştir. Eylül 2000’de Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonunu (International Commission on Intervention and State Sovereignty-ICISS) kurmuştur. Komisyon, hazırladığı “insani müdahale başlıklı” raporunu 2001’de uluslararası topluma duyurmuş ve insani müdahale hukuki ve meşru olarak nasıl mümkün hale getirilebilir sorusuna cevap olarak, klasik anlamda tanımlanan devlet egemenliği kavramı içine sorumluluk kavramı da eklenerek yeniden tanımlanmıştır.

BM

Bu doğrultuda sorumluluk kavramı ile beraber, egemen devlete bir yükümlülük getirilmiş ve bir anlamda uluslararası sistemin kendisine verdiği ödevi yerine getirmeyen devletler ve yönetimler sorunlu olarak algılanmaya başlanmıştır.
Öncelikle sorumluluk kavramını iki boyutlu olarak tanımlayan rapor, birinci boyutta mevcut devletin, vatandaşlarına yönelik ağır insan hakları ihlallerinde bulunmamasını ve vatandaşlarını bu olası ihlallerden korumakla yükümlü olmasını ifade etmiştir. İkinci olarak, eğer yetkili otoritenin insan hakkı ihlallerine çözüm getirmediği veya getiremediği durumlar olursa, bu kez de uluslararası topluma sorumluluk yükleniyor, bu doğrultuda koruma sorumluluğu kapsamında müdahale edilmesi öngörülüyor. Uluslararası koruma sorumluluğunun, insani müdahaleden birtakım ciddi farkları bulunmakla beraber, kümülatif bir norm oluşturma sürecinin unsurları olduğu dikkate değerdir. İki uygulamada esas anlamda, insan hakları ihlallerine karşı mücadele amacıyla uluslararası hukuk içerisinde ciddi yer edinen normlardır. Ancak ikisi arasındaki en temel farklar arasında da uluslararası koruma sorumluluğunun, insani müdahaleden farklı olarak sadece müdahale unsuru olmayan, aynı zamanda herhangi bir krizi önleyici ve krizden sonra yeniden yapılandırıcı olma unsurları da, koruma sorumluluğu kapsamında getirilen düzenlemelerdir. Buna göre, koruma sorumluluğu, önleme sorumluluğu, tepki gösterme sorumluluğu ve yapılandırma sorumluluğu olarak üç kısma ayrılmıştır.

Uluslararası Koruma

Önleme sorumluluğu, temel olarak, ortaya çıkan veya çıkabilme potansiyeli taşıyan insan hakları ihlalleri ve baskılara karşı, sorunun nedenini tespit etmeye ve başından itibaren sorunun doğmasını engellemeye yöneliktir. Tepki gösterme sorumluluğu, meydana gelen ihlallere karşı tedbir, yaptırım ve askeri müdahaleyi de içeren bir sorumluluktur. Yeniden yapılandırma ise, son boyut olarak bozulan dengenin ve insan haklarının iyileştirilmesini, tamir edilmesini kapsayan sorumluluk aşamasıdır.

Belirleyici Altı Kriter

ICICS Raporu’nda ayrıca tepki gösterme sorumluluğu kapsamında yapılabilecek bir müdahalenin ölçütleri de belirlenmiş ve bu noktasıyla da koruma sorumluluğu kavramının insani müdahale kavramından ayrışmasına neden olabilen altı kriter esas alınmıştı. Bahsi geçen altı kriter şu şekildedir;

– Haklı Neden: Yapılabilecek bir müdahalenin gerçekten adil ve haklı bir sebebe dayanması. Bu doğrultuda devletlerin vatandaşlarını insan hakları ihlallerinden korumaması veya koruma gücünden yoksun olması, haklı nedeni oluşturmaktadır.

-Doğru Amaç: Yapılabilecek bir müdahalenin belirlenmiş ve doğru olması gerekliliği olarak ifade edilen bu kriter, ağır insan hakkı ihlalleriyle karşılaşanlara yardım etme amacını taşır. Bu doğrultuda esasında çok kritik bir ölçüt olan doğru amaç, olası müdahalelerin siyasi çıkar uğruna yapılmasını önleme görevi de üstlenir.

-Son Çare: Yapılacak olan askeri müdahalenin başvurulabilecek son araç olması. Bu doğrultuda, öncelikle tedbir ve yaptırımlar yoluyla insan hakları ihlallerinde bulunan otoriteler cezalandırma yoluyla caydırılmaya çalışılır, ancak tüm yollar denendikten sonra başka bir çare kalmamışsa askeri müdahale seçeneği devreye sokulur.

-Orantılılık: Yürütülen askeri müdahalenin kapsam, boyut ve zaman itibarıyla orantılı ve ölçülü olması gerektiği. Askeri müdahaleyi organize eden devlet, devletler veya örgüt belli bir noktaya kadar ve belli bir sayıda, insan haklarını ihlal eden otoritenin saldırı ve baskı politikasını terk ettirene kadar müdahaleyi yürütmekle sorumludur.

-Doğru Otorite: Yapılabilecek olan askeri müdahale kararının yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından verilecek olması kriteri. Bu kriterle beraber herhangi bir devletin veya devletler grubunun kendi inisiyatifinde askeri müdahalede bulunma olasılığının önüne geçilmeye çalışılmıştır. ICICS Raporu’nda en önem verilen kriter bu olmuştur zira bir müdahalenin siyasi sebepler nedeniyle, devletler tarafından suiistimal edilme olanağı yüksek bir olasılıktır. Bu nedenle BMGK kararı olmaksızın bir askeri müdahalenin gerçekleştirilemeyeceği karara bağlanmış, insani müdahaleden farklı olarak BM örgütü etkin bir şekilde kullanılmak istenmiştir.

– Olumlu Gelişme Beklentisi: Askeri müdahalenin yalnızca olumlu bir sonuç alma beklentisi çerçevesinde gerçekleştirilmesi. Bu kriterle beraber, uyuşmazlık ve çatışmalarda BM’nin tarafsız kalması durumunda doğabilecek olumsuzluklar giderilmeye çalışılır.

Uluslararası koruma sorumluluğunun, uluslararası hukuk bağlamında bir norm haline dönüşmesi ve uluslararası alanda meşruiyet kazanması ise 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi ile sağlanmıştır. Bu zirve bildirgesinin 138.ve 139.paragrafları ile birlikte koruma sorumluluğu kavramı BM metinleri arasına girmiş, uluslararası hukuk normu olma yolunda ciddi bir kazanım elde edilmiştir. Bildirgenin 138 .paragraf devletlere, savaş suçu, soykırım suçu, insanlığa karşı suç ve etnik temizlik durumlarında insanları koruma yükümlülüğü getirilmiş, 139.madde ise bu suçların işlenmesi halinde insanları korumayan veya koruyamayan devletlerin olması durumunda uluslararası toplumun müdahale etme yükümlülüğünü düzenlemiştir. Böylece uluslararası koruma sorumluluğu 150’den fazla devletin onayıyla uluslararası bir meşruiyet kazanmış ve gelecek olaylar için bir hukuki dayanak oluşturulmuştur. Esasen sadece böyle bir düzenleme, herhangi bir olayda herhangi bir müdahalenim uygulanabilmesini gerektirmeyebilir. Bu nedenle 2005 Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesinin dile getirdiği uluslararası koruma sorumluluğunun BM Şartı’nın 2/4 ve 2/7 maddeleri ile 7. Bölüm kısmı ile beraber değerlendirilmesi gerektiği sonucu açık bir şekilde çıkarılabilir.

Suriye İç Savaşı

Aynı zamanda koruma sorumluluğunun sadece adı geçen dört suç ile sınırlı bırakılması da tartışmaya açıktır. Çünkü günümüz şartlarımda, bahsi geçen dört suç dışında birçok suç türü insan sağlığını ve güvenliğini tehdit eder hale gelmişken ve sadece bu dört suçun işlenmesi halinde uluslararası toplumun müdahil olması gerektiği kavramı, bir anlamda bazı ülke insanlarını baskıcı, totaliter ve insan haysiyetini, sağlığını ve geleceğini düşünmeyen ancak şu aşamada henüz dört büyük suçun işlenmediği bölgelerde kaderlerine terk etmek anlamı taşıyabilmektedir. Ancak, burada belirtmek gerekir ki, koruma sorumluluğunun arkasına sığınarak siyasi çıkar elde etme uğraşı içinde olmak da devletler için büyük bir risk unsuru taşımaktadır. Bu kapsamda bahsi geçen dört suça ek olarak yeni suç türleri belirlenerek tekrar uluslararası anlamda meşruiyet kazanma yolu ile baskıcı ve insanını, vatandaşını düşünmeyen yönetimler zorlamalar yoluyla insani boyutlara çekilmelidir.

U.N. Secretary-
General Ban Ki-moon

Son olarak 2009 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un da doğrudan katkılarıyla düzenlenen Koruma Sorumluluğunun Uygulanması adlı rapor, koruma sorumluluğu alanında yapılan hukuki düzenlemelerin sonuncusudur. Bu doğrultuda bu raporla beraber üç sütunlu bir yapı oluşturulmuş, birinci sütunda devletlere, insanları soykırım, etnik temizlik, insanlığa karşı suç ve savaş suçlarına karşı koruma yükümlülüğü getirilmesi olgusu tekrarlanmıştır.

İkinci sütunda ise bu dört suçtan herhangi birinin işlendiği mevcut durumlarda devletlerin uluslararası toplum ile işbirliği yapabileceği, uluslararası camia ile koordineli hareket edebileceği öngörülmüştür. Üçüncü ve son sütun ise, bir devletin bu dört suç karşısında etkisiz kalması durumunda uluslararası toplumun, müdahale yolu ile derhal sürece dahil olmasını ifade etmektedir.

Sonuç

Tekrar ifade etmek gerekir ki, uluslararası koruma sorumluluğu olgusunu insani müdahale kavramından ayıran temel unsurların başında, koruma sorumluluğu çerçevesinde müdahale kararı verebilecek tek yetkin otoritenin BM Güvenlik Konseyi olabileceği gelmektedir. 2001 yılında yayınlanan ICICS komisyon raporunun “The Question Of Authority” başlıklı 6.bölümünde, BMGK üye devletlerinin çifte standarda neden olan veto yetkisine sahip olmasına rağmen, müdahale kararı verebilecek en üstün otoritenin yine Güvenlik Konseyi olabileceği vurgulanmıştır. Aynı şekilde 2009 yılında yayınlanan Koruma Sorumluluğunun Uygulanması isimli rapor da, hem 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ndeki 138.ve 139.paragraflara hem de BM Şartı’nın 2/4 ve 2/7 maddeleri ve 7. Bölüm içeriğine rapor içinde birçok defa atıf yaparak, askeri müdahale kararı verebilecek tek karar merciinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olduğunu vurgulamıştır.

Dünya Zirvesi

Koruma sorumluluğu gibi son derece önemli ve hayati bir konuda, otoritenin sadece BM Güvenlik Konseyi olması, uygulamanın en baştan sakat doğmasına yol açmıştır. Güvenlik Konseyi’nin siyasallaşmış hali ve sadece beş devletin veto yetkisine sahip olması gibi unsurlar, daha geniş katılımlı ve uluslararası toplumun geniş rızasını elde etmeye yönelik adımların önünü tıkamaktadır. Bu nedenle, yaşanan veya yaşanabilecek insan hakları ihlallerinin ve kötü veya eksik yönetimlerin sonucu olan ağır yaşam koşullarının son bulmasının en iyi aracı olabilecek bir uygulama, bir anlamda işlevselliğini toplum ve devletler nezdinde kaybetmiştir.

Muharrem Filiz 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Keskin Funda, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 3, Sayı:12, 2006-2007, 49-70
Gözen Pınar Ercan, (2014), “R2P: From Slogan to an International Ethical Norm”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:11 Sayı:43, 35-52.
Gözen, Pınar Ercan. ‘İkinci On Yılına Girerken Koruma Sorumluluğunu Yeniden Düşünmek: LexFerenda Olarak R2P’, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt. 5,Sayı: 2, 2015.
Pazarcı, Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi Yayınları,2017
Keskin Funda, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve BM, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1998.
Arsava Füsun, “Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 25, Sayı:1, 2011.
[/vc_toggle]

Körfez Krizi: Suudi Arabistan – Katar Gerilimi ve Katar Ambargosu

Katar, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgede Basra Körfezine kıyısı olan bir devlettir. Katar’ın tek sınır komşusu Suudi Arabistan’dır. Sınır komşusu olmasa da coğrafi konumu itibariyle Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Kuveyt gibi devletlerle komşu olan 11.586 kilometrekare yüzölçümüne sahip bir yarım ada devletidir [1].

Katar 2,6 milyon nüfusa ve 67.995 ABD doları kişi başına düşen milli gelire sahip olmasıyla tüm dikkatleri üzerine çekmektedir. Geçmişte inci ticareti ve balıkçılık ile gelir elde eden Katar, petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfedilmesiyle büyük bir atılım yaşamıştır. Petrol gelirinden ziyade dünyadaki en önemli doğalgaz rezervlerinin Rusya ve İran’dan sonra Katar topraklarında yer alması ülke gelişimi açısından son derece önemlidir [2].

Ülke monarşi ile yönetilmektedir ve 18. Yüzyıldan günümüze kadar yönetimi elinde bulunduran El-Sani ailesi tarafından yönetilmektedir. Toplam 45 üyeden oluşan Danışma Meclisinin 30’u seçim yolu ile gelmekteyken, 15 üyesi Emir tarafından doğrudan atanmaktadır. Emir’in Başbakan ve Bakanları doğrudan ataması yürütme görevini elinde bulundurduğunu göstermektedir. Danışma Meclisi de Bakanlar Kurulu ile birlikte yasama görevini yerine getirmektedir [3].

Körfez Krizi’nin Başlaması

ABD Başkanı Donald Trump Başkan olmasının ardından 2017 yılında ilk yurtdışı seyahatini Suudi Arabistan’a yapmış ve bu ziyaretle çeşitli mesajlar vermiştir. Körfez Krizi’nin bu ziyaretten sonra başlaması ve bu ziyaret kapsamında ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan 460 milyar dolarlık silah satış anlaşması kafaları fazlasıyla karıştırmıştır [4].

5 Haziran 2017 tarihinde başta Suudi Arabistan olmak üzere Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar’ın terör gruplarını finanse etmesini -bu konuda somut bir gerekçe sunamamalarına rağmen- gerekçe göstererek Katar’a karşı ambargo başlatmışlardır. Bu kapsamda ilk olarak Blok ülkeleri Katar ile tüm diplomatik ilişkileri kesmiş ve ticari ilişkileri de askıya almıştır. Bu yaptırımlara ek olarak ülkelerinde bulunan Katarlı diplomatların ülkelerini terk etmesi için 48 saat süre vermiş ve 14 gün içerisinde Katar vatandaşlarının ülkelerini terk etmesini talep etmiştir. Ayrıca Blok Ülkelerine ait kara, hava ve deniz yollarının Katar tarafından kullanımı yasaklanmıştır [5].

(Soldan sağa; Abdülfettah es-Sisi, Selman bin Abdülaziz el-Suud, Donald Trump)

Katar Krizinin başlamasına gerekçe olarak gösterilen bir diğer etken ise Twitter üzerinden Katar Emiri Şeyh Tamim’in ‘’ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu politikasını eleştiren ve Katarlı diplomatların Ortadoğu ülkelerinden çekilmesini emrettiği’’ şeklinde çıkan iddiaların Suudi Arabistan tarafından desteklenmesidir. Katar bu iddiaların hackerlar tarafından ileri sürüldüğünü ve çoğu paylaşımın bot hesaplardan yapıldığını iddia etse de Blok Ülkelerini ikna edememiştir [6].

Krizin bir diğer nedeni olarak Arap Baharı sürecinden sonra etkinliğini arttıran Müslüman Kardeşler hareketine ve Filistin’de Hamas’a Katar tarafından verilen destek gösterilmektedir. Katar, Arap Baharının başlamasından günümüze kadar Arap halklarının demokratik girişimlerini desteklemiş ve yanında olmaya çalışmıştır. Bu husus monarşi ile yönetilen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeleri ciddi derecede rahatsız etmiştir. Katar tarafından verilen bu desteği Blok Ülkeleri terörün finansmanı olarak adlandırmıştır [7].

Krizin doğmasına neden olan faktörlerden bir tanesi de Katar’ın İran ile sıkı ilişkiler içerisine girdiği iddiası ve bunun bölgesel anlamda tehdit oluşturması gösterilmiştir. Birçok ülkede yayın yapan ve Katar merkezli faaliyet gösteren El-Cezire isimli medya kuruluşunun faaliyetlerinin terörü destekler nitelikte olduğu iddia edilmiş ve birçok Ortadoğu ülkesinde yayın yapması engellenmiştir. Suudi Arabistan ülkesindeki El-Cezire faaliyetlerini durdurmuş ve gerekçe olarak Suudi Arabistan’ın bölünmesini teşvik edici yayınlar gösterilmiştir [8].

Krizin başlamasının ardından ABD Başkanı Donald Trump Blok Ülkelerine destek vermiştir, fakat yaşanılan krizin ciddi boyutlara ulaşmasından sonra taraflara itidal çağrısında bulunarak krizin sona ermesi gerektiğini ifade etmiştir. Yaşanılan krizin ABD açısından çeşitli etkileri mevcuttur, bunlardan en önemlisi ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) önemli bir üssünün Katar sınırları içerisinde yer almasıdır. Katar coğrafi konumu itibariyle İran ve Irak’a oldukça yakın bir bölgede bulunmaktadır ve bu durum ABD için oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Krizin başlamasından önce ABD ile Suudi Arabistan 460 milyar dolarlık silah satış anlaşması imzalamıştır, yaşanılan bu sürecin ardından da ABD’nin Katar ile 12 milyar dolarlık F-15 savaş uçağı satış anlaşması imzalaması Katar’ın ABD için önemli bir ortak olduğunun kanıtı niteliğindedir [9].

22 Haziran 2017 tarihinde Blok Ülkeleri, Körfez Krizinin sona ermesi ve Katar aleyhine olan Ambargonun kaldırılmasına yönelik 13 maddelik bir talep listesini açıklamışlardır. Fakat açıklanan ve 10 gün içerisinde cevap verilmesi istenen taleplerin hiçbirinin demokratik ilkelerle bağdaşmadığı görülmektedir. Talepler, Katar’ın egemenlik haklarını yok saymakla birlikte dikkati çeken bazı maddeler şu şekildedir [10];
• ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlara uyulması ve İran ile tüm diplomatik ve ikili ilişkilerin kesilmesi
• Katar’da konuşlu bulunan Türk askeri varlığının ülkeden çıkarılması ve Türkiye ile düzenlenen askeri yatırım ve planlamaların iptal edilmesi
• Müslüman Kardeşler (İhvan) yapılanmasının terörist unsur kabul edilmesi ve ilan edilmesi
• Körfez Krizinden Katar’ın sorumlu tutulması ve krizden doğan zararların Katar tarafından karşılanması

Katar, Blok ülkelerince gerekçe gösterilen tüm suçlamaları krizin başından sonuna kadar reddetmiş ve iddiaların tamamının meşru olmadığını savunmuştur. Krizin sona ermesine yönelik başta Kuveyt olmak üzere tüm ülkelerin arabuluculuk faaliyetlerini desteklediğini ve sorunun masada çözülmesi gerektiğini savunan Katar, bu kapsamdaki tüm girişimleri yapıcı bulduğunu ifade etmiştir [11].

Körfez Krizi’nin Sona Ermesi

5 Ocak 2021 tarihinde Suudi Arabistan’ın El-Ula kentinde düzenlenen 41. Körfez İşbirliği Konseyi zirvesinin ardından düzenlenen basın toplantısında Körfez Krizinin sona erdiği ve tarafların karşılıklı olarak anlaştığı ilan edildi. Taraflar arasında 9 maddelik bir bildiriye imza atılarak 3,5 yıl süren ambargo ve kriz böylece son buldu. Açıklama da sadece kara, deniz ve hava yolları ile sınırların açılmasından bahsedilmiş, diğer anlaşmazlık konusuna ise değinilmemiştir [12].

(Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani)

Değerlendirme

Blok devletlerinin Katar’a ambargo uygulamasının ve sürecin bir krize doğru seyretmesinin en temel faktörü Katar’ın İran ile olan ilişkisidir. Katar sıvılaştırılmış doğalgaz rezervleri (LNG) açısından dünyanın en büyük ihracatçısı konumundadır. LNG piyasasının kontrolünü de Rusya ve İran ile kontrol etmektedir. Basra Körfezi üzerinden İran ile komşu olan Katar, LNG rezervlerinin bulunup çıkartılması noktasında İran ile sürekli diyalog içerisinde kalmaktadır. Diğer Arap devletlerinin Katar’ı hedef tahtasına oturtmasının ve sürekli olarak terörü finans ettiği yönünde suçlamalarda bulunmasının en önemli nedenlerinden birisi de Katar’ın İran ile olan yakın ilişkileridir.

Krizin yaşandığı 3,5 yıllık süreç içerisinde Katar’ı en fazla zorlayan faktörlerden bir tanesi 2,5 milyon nüfusun temel gıda maddelerinin tedarikinde yaşadığı sıkıntıdır. Suudi Arabistan’ın Katar’a giriş ve çıkışları yasaklaması bu krizin boyutunu daha büyük hale getirmiştir. Gıda krizinin kendisini göstermesi üzerine Türkiye ve İran gibi devletlerden elde edilen gıda maddeleri sayesinde krizin insani boyutları önlenmiş oldu. Türkiye’den Katar’a yapılan ihracat önceki yıla göre 2 katına çıkmıştır ve ihracat yapan firma sayısı 2731 rakamına ulaşmıştır. Yaşanılan bu gıda krizi sonraki süreç içerisinde Katar’ın atması gereken adımlar hususunda da ciddi mesajlar içermektedir. Hatta bu gibi krizler süreç içerisinde Katar’ı İran’a daha fazla yaklaştırmıştır.

Blok devletleri 13 maddelik bildirisinde Katar’da konuşlu bulunan Türk askeri üssünün kapatılmasını ve ülkedeki Türk askerinin varlığına son verilmesini talep etmişti. Katar bu talebi kabul edilemez bulmuş ve ülkesindeki Türk askeri unsurlarının varlığını arttırmıştır. Bu kapsamda 2015 yılında Katar’da konuşlu 94 TSK personeli bulunurken bu sayı günümüzde 500-600 civarına ulaşmıştır. Bunun yanında zırhlı araç, makine ve teçhizat sayısı da ciddi oranda arttırılmıştır. Katar’da konuşlu Türk askeri varlığı noktasında en yeni gelişme Türk savunma sanayisinin öncülerinden olan ASELSAN’ın Katar’da bir şubesinin açılmasıdır [13]

Körfez krizinin ABD’de yaşanılan Başkan seçiminin ardından apar topar sona ermesi kafalarda bir takım soru işaretlerine neden olmuştur. ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden Ortadoğu ve Suudi Arabistan politikasında değişikliğe gideceğinin sinyallerini çok önceden vermeye başlamıştı. Bu kapsamda değerlendirildiğinde krizin sona ermesi bir oldubitti ile mi gerçekleşti şeklinde algıya neden olmaktadır. Özellikle krize neden olan sorunlara değinilmeden bir barış anlaşması imzalanması ilerleyen günlerde farklı bir takım sorunların da doğmasına neden olacaktır.

(Katar’da Türk Askerleri)

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Katar

[2] https://www.deik.org.tr/ulke-bultenleri-katar-ulke-bulteni-2017

[3] https://insamer.com/tr/katar_821.html

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39997889

[5] https://siyasetdergisi.com.tr/dunyanin-yeni-gundem-maddesikatar-krizi/

[6] https://www.dw.com/tr/washington-post-katar-krizine-siber-sald%C4%B1r%C4%B1-yol-a%C3%A7t%C4%B1/a-39716074

[7]https://ormer.sakarya.edu.tr/20,3,,219,_korfez_krizi_bolgesel_bloklasma_ve_ortadogu_siyaseti.html

[8] https://t24.com.tr/haber/katar-krizinin-el-cezire-boyutu,408396

[9] https://dergipark.org.tr/tr/pub/uid/issue/40268/480331

[10] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201706231029006505-korfez-ulkeleri-katar-13-madde-talep-turkiye-askeri-us/

[11] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40169986

[12] https://www.21yyte.org/tr/fikir-tanki/korfez-krizi-sona-erdi

[13] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/aselsan-katarda-sube-acti/2115407

[/vc_toggle]

Koronavirüs Salgınında Son Durum: Salgının Sonu, Rekabetin Başlangıcı

21 Şubat 2020 tarihinde Stratejik Ortak’ta Koronavirüs’ün ortaya çıkışı ve yayılmasını ele almıştım. O dönemler Covid-19, Veba, İspanyol gribi gibi salgınlarla kıyaslanarak küçümsenilse de durum tam olarak öyle değildi. Bizler, tarihin hiçbir döneminde bu kadar küreselleşen bir dünyada da yaşadığımız için Covid-19 farklı bir anlam taşımaktaydı. Şimdiden en ölümcül 9.salgın olarak tarihteki yerini almıştır.

Beklenilen gerçekleşti, Covid-19 dünyanın tüm köşelerine sızarak 224 ülke/bölgeye yayıldı, 115 milyon insan enfekte oldu, bunların 2.5 milyonu öldü. Birçok acı hikayelerin yanında maske hayatımızın merkezinde yerleşti.

Salgın’ın merkezi (Epicenter) Doğu Asya’dan Avrupa’ya, daha sonra ABD’ye ve Güney Amerika’ya kaydı. Şu anda vakaların görüldüğü ilk 10 ülke sırasıyla; ABD, Hindistan, Brezilya, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, Türkiye ve Almanya olmaktadır. En çok etkilediği bölge ise sağlık altyapısı ve ekonomik kırılganlığıyla Afrika ve Latin Amerika coğrafyası olmaktadır.

Covid-19’dan kurtulmak için birçok yol denendi. Önlemler, tedbirler, karantina uygulamaları, sürü bağışıklığı stratejisi uygulandı fakat tüm stratejilerin yetersiz kaldığı veya çöktüğü görüldü. Bir yılın sonunda Covid-19’dan çıkış için en önemli umut (spekülasyon ve komplo teorileriyle birlikte) ortaya çıktı: Aşılama.

Aşı geliştirme alanında 4 ülke/bölge öne çıktı: Rusya, Avrupa, ABD ve Çin. Geliştirilen aşılar 3.Faz çalışmasının ardından aralık ayının sonunda aşılama çalışmaları başladı. Böylece ülkeler için 2021 yılına girilirken ana gündem belli olmuştu; Güvenilir aşıyı belirlemek, yüksek miktarda sipariş vermek ve kitlesel aşılama kampanyası.

Yarışın başladığını bazı ülkeler yeni fark etse de bazı ülkeler çok önceden planını uygulamaya koymuştu. Aşıyı üreten ABD, Birleşik Krallık, Avrupa bölgesi, Rusya, Hindistan ve Çin için aşıya ulaşmak konusunda sorun bulunmamaktadır. Fakat geri kalan 200’e yakın ülke aşıyı üreten ülkelere muhtaç konumdadır. Bu durum salgının sonunu ve yeni rekabetin başlangıcını doğuruyordu.

Avrupa Birliği, ilk başta yoksul ülkelere de aşı dağıtımı konusunda sözler vermiş olsa da “aşı milliyetçiliği” çerçevesinde Avrupa bölgesinin aşılanmasını öncelemektedir. Hatta bu konuda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin Avrupa Birliği üyesi Macaristan Çin’in geliştirdiği Sinovac aşısını sipariş vermek durumunda kalmıştır. Diğer bir ülke ise Sırbistan’dır. Aşı konusunda yardıma muhtaç ülke Avrupa’dan yardım gelmeyeceğini anlayınca Rusya’nın aşısına yönelmiştir. Eğer Avrupa’nın aşılama haritasına bakarsanız Bosna Hersek ve Kuzey Makedonya’nın tüm Avrupa’nın ortasında yalnız ve çaresiz kaldığını görebilirsiniz.

Amerika’da durum aynıdır. “America First” sloganlarının yoğun şekilde atıldığı bu dönemde ABD kendi halkına öncelik vermiştir. Şu an için dünyanın geri kalanıyla çok fazla ilgilenmemektedir.

Afrika uzun süre aşıya erişim sağlayamazken günümüzde sadece Fas güçlü şekilde aşılama kampanyası yürütebilmektedir.

Peki bu boşluğu kim doldurmaktadır?

Uluslararası ilişkilerde alternatif liderler olarak sivrilmeye başlayan Çin ve Rusya’dır. Bu iki ülke aşıya ulaşamayan Asya, Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika’ya aşıyı ulaştırmaktadır. Çin ve Rusya’nın bu hayati yardımın karşılığı ilerleyen dönemlerde alacağı düşünülürken, Avrupa’nın bencilliği ve ABD’nin kendinden başka kimseye bir yardımının dokunmaması da dünyanın geri kalanı için net şekilde görülen bir tablodur.

Aşılama Kampanyası

Aralık ayının sonunda Birleşik Krallıkta ilk toplu aşılama kampanyası başlatıldı. Kısa sürede birçok ülkede kendi kampanyasını başlattı. Türkiye yaklaşık 2 haftalık gecikmeyle yarışa dahil oldu. Günümüzde dünya genelinde 268 milyon insan aşılanmıştır. Komplo teorileri ve spekülasyonların yoğun olduğu dönemde bu rakam ciddi bir sonuçtur.

Sıralama Ülke Aşılanan Kişi Nüfusa Oranı % Günlük Aşılanan Kişi

Sıralamada görüldüğü üzere uluslararası ilişkilerde aktif politika izleyen ülkelerin hepsi ilk 10 sıralamasında girebilmiştir. Uzun süreli izlediği akıllı politikalarla ekonomi, teknoloji, bilim vb alanlarda başarı yakalamış ABD, Çin ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin ilk 3 sırada yer alması önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca çıkarları için her şeyi yapan İsrail’in nüfusunun çoğunu aşılaması aslında bize bir işaret vermektedir.

Türkiye aşılama kampanyasında en hızlı davranan ülkelerden birisi olmuştur.

Komplo Teorileri

Her aşılıma dönemlerinde komplo teorileri ivme kazanmıştır. Modern dönemde bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu soru işaretleri daha hızlı yayılmaktadır. Ölen, felç kalan doktorlarla ilgili hikayeler herkes tarafından duyulmakta fakat duyulan bu bilgilerin kontrol edilmesi konusu ortada kalmaktadır. Ayrıca milyonlarca insana yapılan uygulamalarda muhakkak bu tür durumlarda ortaya çıkabilir. Komplo teorisyenlerinin tıkandığı nokta salgından çıkış konusudur.

Bu konuda 2013 yılında yayınlanan Salgın filmi ve özellikle Altın Çanak’ı savunan kişinin incelenmesi tavsiye edilmektedir.

Sonuç: Aşıların Etkisi

Dünya önlem alarak salgının sona erdirilemeyeceğini görmüştür. Bu konuda en başarılı Doğu Asya ülkelerinde dahi günlük vaka artışları görülmektedir. Tam tersi politika olan “sürü bağışıklığı stratejisi” uzun zaman önce çökmüştür.

Ülkeler aşı rekabetinde ön plana geçmek için hızlıca hareket etmiştir. Bu anlamda tezat politikalar izleyen bazı ülkelerde bulunmaktadır. Örneğin İsveç gibi İskandinav ülkeleri hem salgını yönetme hem de aşılama kampanyasını kötü yönetmiştir. Salgını güzel şekilde yöneten Japonya ve Güney Kore ise aşılama kampanyasında beklenilen performansı sağlayamamıştır.

Aşıların etkileriyle ilgili bireysel araştırma gerçekleştirdim. 09.02.2021 tarihinde virüs ve aşı dağılımıyla 1 ay sonrayı sonraki rakamları karşılaştırdım. Nüfusunun %20’sini aşılayan ülkeler ve değişim oranları aşağıdaki gibidir.

09.02.2021 Aşılama ve Yeni Vaka Kıyaslaması

Henüz aşılanan kişi oranı az olmakla birlikte etkisini giderek gösterdiği anlaşılmaktadır. İsrail ve İngiltere’de vaka sayılarının düşmesiyle birlikte yasaklar kaldırılırken, bazı ülkeler aşılama sürecinden dolayı kısıtlamaları gevşetme yoluna gitmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Atila Altuntaş, İsveç’te Kovid-19’a karşı sürü bağışıklığı stratejisinin işe yaramadığı öne sürüldü, Anadolu Ajansı, 2020.

Berrak Kanbir Rodriguez Sanmartin, İngiltere koronavirüse karşı sürü bağışıklığı stratejisinden neden vazgeçti?, Euronews, 2020.

CNN, İngiltere’de aşılama programı sonrası koronavirüs yasakları gevşetiliyor, 22.02.2021.

Çin ve Rusya yürüttükleri aşı diplomasisiyle yeni süper güç mü olacak? – DW Türkçe, 2021.

Dünya Sağlık Örgütü.

Mustafa Deveci, İsrail’de Kovid-19 kısıtlamaları gevşetildi, Anadolu Ajansı, 21.02.2021.

Visual Capitalist

[/vc_toggle]

Latin Amerika’da Yapısal Şiddetin Tezahürü: 2019 Şili Olayları

Uluslararası sistemin her döneminde, dönemin aktörlerinin arasında ya da mikro boyutta aktörlerin toplumlarının içinde bölgesel veya ulus içi çatışmalar, uyuşmazlıklar her daim var olmuştur. Latin Amerika bölgesi de gerek kolonizasyon döneminde gerek De-kolonizasyon döneminde bu çatışma ve şiddet ortamlarını yoğun şekilde yaşamıştır. Lakin bu şiddetin egemen olduğu ortam bulunduğu dönem ile sınırlı kalmamış, gelecekteki bölge halklarına ve dönemlerine de adeta bir virüs gibi bulaşıp evrim geçirerek, kendini dönemin şartlarına entegre etmiş ve var olmaya devam etmiştir. Kolonizasyon döneminde Latin Amerika bölgesinde hegemon olan İspanya başta olmak üzere Portekiz, Hollanda, İngiltere gibi devletler kendi kaynaklarını maksimize etmek için bölgede büyük tarım plantasyonları kurmuştur. Ve milyonlarca yerli halkı hem bu tarım alanlarında hem de gümüş (Bknz; Potosi Maden Ocakları), altın gibi birçok doğal kaynağın çıkarılması için zor şartlarda çalıştırmışlardır.

Bu sistematik şiddetin egemen olduğu dönem 1808 yılında Napolyon’un İspanya’yı işgal etmesinden sonra, Latin Amerika’daki en büyük kolonyal güç olan İspanya’nın bölgedeki valiliklerinde nüfuzunu kaybetmesine ve bölgede geneli 1825 yılına kadar süren bir bağımsızlık savaşı ortamına dönüştürerek şiddetin sistematikliğinin kırılmasına neden olmuştur. Ancak ilerleyen süreçte bağımsız devletlerin içinde tekrardan ortaya çıkarak evrilmesine yol açmıştır.

Bağımsız devletlerin ortaya çıkmasından sonra Latin Amerika devletlerinin çoğunda demokrasi ve darbe dönemleri birbirini takip etmiş, istikrarlı siyasi yapılar kurulamamıştır. Bunun ana sebebi kolonizasyon ve de-kolonizasyon sürecinden yeni çıkan bu devletlerin hem sistematik siyasi bir yapıya sahip olamaması hem ekonomik olarak bağımsızlıklarını ele alamamaları ve Soğuk Savaşın etkisiyle bölgede daha da artan ideolojik mücadelelerin sürekli kendini tekrarlamasıydı. 21.Yüzyıl’da Latin Amerika’daki devletlere baktığımızda ise yozlaşma, devlet kurumlarının yetersizliği, nepotizm, enflasyonun, uyuşturucu ticareti gibi kanunsuz iş kolları çoğunluktadır. Ortaya çıkan şiddet ve güvensizlik ortamının ana nedeni kolonizasyon, de-kolonizasyon ve demokrasi/darbe siyasi süreçlerinden kalan şiddet ortamının yapılaşarak kendini devam ettirmesidir. Şiddetin, yapısal şiddet olarak bölge ülkelerinin kurumlarında, toplumlarında var olması güvensizlik, çatışma ve şiddet ortamının sürekli kendini göstermesine sebep olarak bölge ülkelerini ve bölgeyi tehdit etmektedir. 2019’da Şili’de belediye ulaşım ücretlerine yapılan zamdan sonra yaşanan, Şili tarihinin en büyük sokak olaylarını yapısal şiddet perspektifinden bakmak, Latin Amerika’da sürekli tekrarlanan toplumsal çatışma, güvensizlik ve şiddet olaylarını anlamamıza ışık tutacaktır.

Yapısal Şiddet’in Tanımı ve Latin Amerika’da Yansıması

Şiddet; kaba güç, karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma gibi anlamlar taşıyan, ulus içi, bölgesel hatta uluslararası arenadaki uyuşmazlıklarda, çatışmalarda kendini genelde fiziksel olarak gösteren ve bilinen bir eylem türüdür. Ancak Norveçli sosyolog Johan Galtung şiddeti sadece fiziksel şiddet ile sınırlı tutmaz. Şiddetin birçok türü olduğunu ve kültürel ya da yapısal bir temelinin olduğunu belirtir. Johan Galtung’un şiddet üçgenine göre (Galtung’s Vıolence Triangle) şiddet tepede doğrudan şiddet olmak üzere, temelinde yapısal ve kültürel şiddet olan bir yapıdır. Yani doğrudan şiddetin ortaya çıkması için temelde yapısal ve kültürel şiddet ögelerinin olması gereklidir. Bu ögeler bireyde, toplumda, devletlerin kurumlarında yapısallaşarak oluşur ve şiddeti doğurarak doğrudan şiddetin çeşitleri olan fiziksel ve psikolojik şiddete çevirir. Şiddet üçgenini oluşturan şiddet türlerinin içeriğine bakacak olursak;

  • Doğrudan Şiddet: Faili belli olan, silahlı düşmanca eylemlere işaret etmektedir. Savaş, zorbalık, işkence, tecavüz, etnik temizlik gibi eylemleri de içerir.
  • Yapısal Şiddet; Toplumda yer alan yapılarla ve kurumlarla ilgilidir. Bu yapılar ve kurumlar genellikle herkesin iyiliği için toplumun işlevini desteklerken, aynı zamanda bazı kişi ve gruplarca diğerlerine baskı uygulamak için de manipüle edilebilmektedirler, ki bu da yapısal şiddet olarak addedilmektedir. İnsan haklarının baskı altına alınması, cinsiyet/yaş ayrımcılığı, kurumsal şiddet, bazı dini grupların dışlanması yapısal şiddete örnek olarak gösterilebilir.
  • Kültürel Şiddet; Kültürün çeşitli boyutları (din, ideoloji, dil vb. gibi), toplumun belirli bölümlerine karşı gösterilen ve böylelikle insanların temel ihtiyaçlarını karşılamalarına ve tam potansiyellerine ulaşmalarına engel olan şiddeti haklı çıkarmak için kullanılabilmektedir.

Doğrudan şiddet, fiziksel ve psikolojik şiddeti içinde bulunduran, şiddetin buzdağının görünen yüzüyken, yapısal ve kültürel şiddet ise doğrudan şiddetin temellerini oluşturur. Yapısal şiddet tüm çatışmaların temelinde var olan şiddet türüdür. Temelinde fiziksel ya da psikolojik şiddeti bulundurmaz ancak şiddetin ortaya çıkışının temel nedeni bizzat yapısal şiddetin kendisidir. Şiddeti önlemek için şiddetin görünür yüzüyle mücadele etmek yerine, doğrudan şiddeti ortaya çıkaran ve onu var eden yapısal şiddet ile mücadele etmek şiddetin çözümü için ideal olandır.

Latin Amerika’da yaşanan şiddet, çatışma, uyuşmazlık olaylarına baktığımızda, temelinde bölge devletlerinin kurumsal yapılarındaki bozulmaların varlığı büyük bir etken olarak kendini gösteriyor. Bölgedeki ülkelerin sosyal devlet olamayışları, kolluk kuvvetlerinin yetersiz oluşu ve oluşan gettolarda suç oranlarının önlenemeyecek düzeye çıkması, ekonomik yönetişimin düşük seviyede olması, devlet kurumlarında yozlaşmanın yüksek seviyelerde kol gezmesi devletlerin halkları üzerinde bir yapısal şiddet oluşturmuştur. Bu yapısal şiddet elementleri sonucunda devletlerin toplumlarında açlık sınırında yaşayan insanlar artmış ve Latin Amerika sosyal piramidine baktığımızda, zenginliğin çok büyük bir miktarının piramidin en tepesinde yer alan siyasal elite kaldığı gözükmektedir. Alt ve orta sınıflar ekonomik eşitsizlikten dolayı ağır yaşam şartlarının altında mücadele verdikleri için gettolaşma bölge ülkelerinde beraberinde gelmiş ve bu favelalarda uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı gibi kayıt dışı bir ekonomi ortaya çıkarmıştır. Bölge devletlerinin halklarında bu ekonomik, sosyal ve işlemekte sorun yaşayan hukuk sistemlerindeki bozulmalardan kaynaklanan toplumsal şiddet, çatışma ve ideolojisi “devrim” merkezli olan hareketleri de beraberinde getirmiştir. 2019 yılında Şili’de gerçekleşen olaylara baktığımızda bu yapısal şiddet elementlerinin nasıl bir infial yarattığını ve yapısal şiddet elementlerinin, doğrudan şiddete götüren tarihsel süreci nasıl oluşturduğunu daha net görebiliriz.

2019 Şili Olayları Örneği

2019 yılının Ekim ayında Şili’nin başkenti Santiago’da toplu taşıma ücretlerine yapılan 30 pesoluk zamdan sonra, ulaşım istasyonlarına toplanan geneli öğrencilerden oluşan halk tarafından yapılan eylemler, süreç ilerledikçe daha büyük bir hale gelerek, ülkenin çeşitli yerlerinde de başlayan toplumsal şiddet olaylarına dönüşmüştür. Ülkenin her yerine dağılan bu eylemlerin şiddeti gün geçtikçe artmış, metrobüsler, tramvaylar, otobüsler, devlet daireleri yakılmış ve yağmalanmıştır. Ülkedeki karışıklık ortamını dindirmeye ve eylemleri sona erdirmeye çalışan kolluk kuvvetleri, eylemciler üzerinde güç kullanmasından dolayı yirminin üzerinde Şili vatandaşı hayatını kaybetmiş ve on binden fazla gözaltı uygulanmıştı. Ekim ayında yaşanan bu olaylara yüzeysel baktığımızda eylemleri patlayacak seviyeye getiren şey ulaşım hizmetlerine yapılan zam gibi gözükse de, fitili sonuna kadar tüketerek patlama noktasına kadar getiren tarihsel ve siyasal süreç neydi? 1808 yılında Fransa ve İspanya arasında mücadelenin başladığı dönemde Şili’de bağımsızlık hareketleri başlamış ve 1818 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlıklarından sonra bölgenin eski hegemonu İspanya’ya ve bölgede yeni bağımsızlığını kazanan Bolivya, Peru, Arjantin ülkelerine karşı yaptığı savaşlar sonucunda toprak bütünlüğünü sağlamıştır. Bağımsızlık süreçlerinden sonra bölgede yeni hegemon olan ABD’nin etkisinde kalan Şili’de düzenli şekilde yönetime gelen iktidarların oluşması oldukça zor oldu. ABD bölgede kendisine karşı faaliyet gösterebilecek iktidarları istemiyordu. Bu yüzden Latin Amerika’daki tüm devletlere de yansıyan durum Şili’de de boy gösterdi, darbeler ile gelen sağ yönetimler ve ABD karşıtı komünist, sosyalist sol yönetimler arasında el değiştiren bir siyasal süreç yaşandı.

İktidarların sürekli değiştiği Şili’de komünist ve sosyalist bir eğilimin oluşu, oldukça normaldi. ABD baskısından yorulmuş olan halkın, bu seçimleri yapması, hem üzerlerindeki baskıyı azaltıp istikrarlı bir siyasal süreci beraberinde getirecek hem de darbe dönemlerinde yaşanan şiddet ortamlarından kısmen kurtulmayı da beraberinde getirecekti. Darbe dönemlerindeki şiddete en büyük örnek; 1973-1988 yılları arasında yönetime gelen Pinochet döneminde yaşanan sistematik şiddet dönemidir. General Agusto Pinochet döneminde yaşanan şiddet olayları, iktidar karşıtlarına yapılan ayrımcılık, karartma ve baskı dönemi yapısal şiddetin temellerini kurumsal olarak daha da arttırmıştır. ABD yanlısı politikalarına daha da arttıran Pinochet yönetimi, neo-liberal ekonomik yönetime geçerek, ülkedeki çoğu doğal kaynak rezervini Amerikan şirketlerinin eline devretmiştir. Bu ekonomik bağlanma ile birlikte de toplumdaki zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek artmış, toplumun tabakasını oluşturan yerli fakir halkın, zengin siyasi elitlere karşı nefreti daha da artmıştır. 1988’den sonra ne kadar demokratik seçimler tekrardan siyasal süreci ele alsada, Pinochet dönemi hem siyasal hem de ekonomik olarak Şili’de yapısal ve kültürel şiddetin arttığı, devlet kurumlarına yayıldığı bir dönem olmuştur.

Retrospektif bakış, 2019 yılındaki olaylara siyasal, toplumsal ve ekonomik pencereden bakarken bize ne kadar yardımcı olsada, dönemin şartlarını da eklemek bize bu yapısal şiddetin kurumlardan atılamadığında tekrardan ortaya çıkacağını her zaman gösterecektir.

Darbe döneminden sonra en istikrarlı Latin Amerika ülkesi olarak gösterilen Şili, sürekli pozitif büyüme ve yüksek kredi notlarıyla kendini gösterdi ancak bu iyi durum belirtileri toplumun alt tabakalarına yansımadı. Neo-liberal, yabancı yatırımını savunan ve devlet müdahalesinin minimum olması gerektiği düşünen bu ekonomik sistem, toplumda ekonomik eşitsizliğe ve gelir dağılımında dengesizliğe yol açtı. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, devlet okullarına ödeneğin daha da azaltılması devlet okullarını bir özel eğitim kurumuna dönüştürerek, ebeveynlerin yüksek faizli krediler altında ezilmesine yol açtı. Sosyal devletin etkisini oldukça yitirmesi ve artan ekonomik eşitsizlik, ülkenin büyük bir çoğunluğunu oluşturan fakir, yerli halkı küçük bir eylem olarak ortaya çıkmış olan Santiago ulaşım zammı protestolarını, tüm ülke çapında günlerce süren büyük bir toplumsal çatışma ve şiddet eylemlerine çevirmiştir.

Sonuç

Latin Amerika bölgesi bağımsızlıklarını kazandıkları dönemden sonra uzun bir süre istikrarlı siyasi yapılarını oluşturamamıştır. Bu istikrarlı siyasi, ekonomik yapıların oluşamaması deneyimli kurumların ve ekonomik sistemlerin oluşamamasını beraberinde getirmiş, devletin kurumları ve ekonomik eşitsizliğin altında ezilen toplumları da ortaya çıkarmıştır. Uzun yıllar boyunca bu yapısal şiddeti yaşamış olan devletlerin halkları ne kadar istikrarlı siyasal, ekonomik dönemler geçirse de, toplumda uzun yıllardır evrim geçirerek var olan bu yapısal şiddet oluşturan kurumları, yapıları çözemezler ise iktidarları değiştiren hatta bölge devletlerini de tehdit eden yeni toplumsal şiddet olaylarına, her kriz anında gebedirler. 2019 yılında Şili’de yaşanan, Santiago’da başlayarak tüm ülkeyi saran, günlerce süren toplumsal eylemlere baktığımızda, yapısal şiddetin etkilerinin devletlerin siyasal süreçlerinden kaynaklı olarak, toplumların tabanında gizlendikleri ve tetikleyici bir olayla tekrardan ortaya çıkacaklarını her dönem görebilmemiz mümkündür.

Murathan Ekinci 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”28125″ name=”Brezilya’nın Ekonomisinin Yükselişinden Koronavirüse Genel Bakış”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerika-ve-guncel-sorunlari-/1671585

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerikada-baskaldiri-kamplasma-ve-darbeler-yili-2019/1693836

Alpaslan ÖZERDEM, Barış İnşası Kuram ve Uygulaması (Ankara: Nobel Yayınları,1. Basım, Kasım 2013) 33-35. Sayfa

https://www.greelane.com/tr/bilim-teknoloji-matematik/sosyal-bilimler/structural-violence-4174956

YAPISAL ŞİDDET TEORİSİ VE VENEZUELA ÖRNEĞİ

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Haziran 2017) 1-110. Sayfa

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Ekim 2018)

Galtung, J., (1969) “Violence, Peace, and Peace Research”, Journal of Peace Research 6: 167-191
[/vc_toggle]

BM Başarısızlığının Acı Sonucu: Srebrenitsa Soykırımı

“Avrupa’nın Kalbinde
Dünyanın Gözü Önünde”

Yugoslavya’nın Bölünme Süreci

Yugoslavya iç savaşı her ulusun kendi kaderini tayin etmesinden öte İslam medeniyetinin tasfiyesine yönelik saikler içermesi ile ön plana çıkmıştır. Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra; Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kosova ve Makedonya devletleri ortaya çıkmıştır. Bu bölünme Avrupa’nın ortasında tüm dünya ve Batı uygarlığının gözünün önünde cereyan etmiş bir insanlık dramıdır.

 Bu durum öncesinde II. Dünya Savaşı’nın sonundan ölümüne (1980) kadar Yugoslavya Federasyonu’nu yönetmiş ve ülke tarihine ismini yazmış olan Joseph Broz Tito(1892-1980) ile Yugoslavya, barındırdığı çeşitli uluslar ile iç içe yaşamayı büyük ölçüde başarmıştı. Mamafih, 1945’te Tito’nun iktidara gelmesiyle bir Sırp ve Boşnak Müslüman kendisini Yugoslavya’nın bir ferdi olarak görmekteydi. 1980 sonrasında Tito’nun ölümüyle bu Sırp ve Boşnak Müslüman artık Yugoslavya milliyetçisi duygusundan uzak ayrı bir devlet idealine sahip hale gelmişlerdi.

Joseph Broz Tito

Nitekim Tito ile Sosyalist rejime sahip olan Yugoslavya, Sovyet Rusya’nın Sosyalist sisteminden uzak kendine özgü bir model oluşturma amacı içindeydi. Öyle ki Batılı devletlerle ticari ilişkiler geliştirmekte ve Üçüncü Dünya ülkelerinin oluşturduğu Bağlantısızlar Hareketi’ne destek vermekteydi. Ancak her ne kadar SSCB’den ayrı bir yol izlese de 1980 yılında Tito’nun ölümü ile artan milliyetçi ve dini gerilimlerle birlikte ülke günbegün savaşa sürüklenmekteyken SSCB yıkılışı ile kesin bir sürece girilmiş oldu. Çünkü SSCB’nin yıkılışı aynı yolu izlemeyen Yugoslavya’yı da etkilemişti.

Bu bölünmenin ilk ayağı 1991 yılında Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanı oldu. Bu bağımsızlık, ordunun kontrolünde bulunan Sırpları harekete geçirdi. Yugoslavya ordusu Slovenya’ya karşı savaş başlatarak bölünmenin önüne geçmek istemekteydi. Ancak Slovenya ordusunun güçlü direnişini aşamayan Sırp ordusu Hırvatistan’a yöneldi. Hırvatistan topraklarının dörtte birinden fazlasını ele geçiren Sırplar, BM Genel Sekreterliği vasıtasıyla 2 Ocak’ta Hırvatlar ile ateşkes yaptı. Aynı yıl içinde Makedonya’da bağımsızlığını ilan ederek Yugoslavya’dan ayrılan üçüncü devlet oldu. 1992 yılına gelindiğinde ise Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş. Bu bağımsızlık ilanı Yugoslavya iç Savaşı’nın en sert gerçekleştiği dönem olmuştur.

Yugoslavya’da İç Savaş

Nitekim Bosna’nın bağımsızlığı kanlı bir savaşa dönüşerek insanlık tarihine yeni bir utanç sebebi olarak yazılmıştır. Öte yandan bu bağımsızlıklara karşı Karadağ ve Sırbistan birleşerek Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin oluşturdular. Kosova ise bu cumhuriyet içinde özerk bir bölge olarak varlığını sürdürdü. Bu yapı 2006’da Karadağ’ın, 2008’de ise Kosova’nın bağımsızlığı sonrası son buldu. Böylelikle Yugoslavya’nın dağılması tamamlanmış oldu.

Bosna Hersek’in Bağımsızlığı ile Gelen Srebrenitsa Soykırımı

Bu iç savaşın en şiddetli ve kanlısı Bosna-Hersek’in bağımsızlığı ve beraberinde gelen Srebrenitsa katliamıydı. Bosna-Hersek kendi içinde üç ayrı federasyondan oluşan bir yapıya sahiptir. Bu federasyonlar; Brçko, Hırvatlar ile Boşnakların birlikte yaşadığı Bosna-Hersek ve Sırplardan oluşan Republika Srpska’dan (Sırp Cumhuriyeti) oluşan bir yapıya sahiptir. Bu Yapı içinde en büyük kontrol alanı Republika Srpska Sırplarına aitti. Bu yüzden Sırbistan’daki Sırplar ile Republika Srpska Sırplarının birleşme idareleri sonucunda Eski Yugoslavya ordusunu kontrol eden Sırplar, Bosna-Hersek’i işgale başladılar. Bu işgali Bosna-Hersek’te bulunan Bosnalı Hırvatlar ile birleşmek isteyen Hırvatlarda katılmıştı. Böylelikle büyük bir savaşa dönen Bosna Savaşı’nın en dramatiği Srebrenitsa ’da yaşanan vahşet olmuştu. Srebrenitsa, Bosna-Hersek’in Sırbistan sınırında bulunan bir bölgesiydi. İki ülke arasında bulunan Drina Nehri Srebrenitsa’dan da geçmekteydi. Sırplar birleşme ideallerini çok sert bir şekilde dile getiriyorlar. Öyle ki sınır olan Drina Nehri hakkında; “Eğer ki Drina Nehri Bosna-Hersek ile aramızda bir sınır ise biz bu nehri içeriz” diye bir söylemde bulunmaktaydılar. İşte bu ideoloji ile kanlı bir kıyım gerçekleştirdiler.

UNPROFOR

Sırp ordusunun işgale başladığında, BMGK’nın güvenli bölge olarak belirlediği bölgelerden birisi de Srebrenitsa idi. Böylelikle bu bölgeler BM barış gücü (UNPROFOR) tarafından korunmaktaydı. General Ratko Mladiç liderliğindeki Sırp ordusu 11 Temmuz 1995’te BM tarafından korunan Srebrenitsa ’ya giderek 400’e yakın barış gücü askerlerini rehin aldılar. Daha önce de BM’nin barış gücü askerlerini rehin alan Sırplar yine aynı şekilde askerleri rehin alarak BM’yi köşeye sıkıştırarak etkisiz bırakmak istiyorlardı. Mamafih, Hollandalı barış gücü askerleri, BM Yugoslavya Koruma Gücü komutanı General Bernard Janvier’den yardım istediler. Bunun için NATO’dan hava desteği istendi. Ancak NATO uçaklarının mücadelede gecikmesinden dolayı Hollanda hükümeti askerlerini çekme kararı aldı. Hollandalı Albay Thom Karremans bir akşam yemeğinde şehri Ratko Mladiç’e teslim ederek şehirden ayrıldı. Barışı korumakla görevli BM, adeta şehri Sırplara altın tepside sunarak katliama seyirci kalmayı tercih etmişti. Bunu da Barış koruma misyonu adı altında yapmaktaydı. Bunun yanı sıra BM oluşturduğu 6 güvenli bölge için 816 sayılı karar gereği 34. 000 asker ile korunmasını kararlaştırılmasına rağmen bu sayı 7600 asker ile sınırlı kalmıştı. Bunun da ötesinde BM baskı uygulayarak Srebrenitsa’da bulunan Müslüman askerlerin silahlarını bıraktırmıştı. Öyle ki BM, Srebrenitsa’yı canı pahasına koruyan, Bosna Savaşı’nın simge isimlerinden komutan Naser Oriç ve askerleri Tuzla’ya gönderilmesini sağlamıştı. Böylelikle Srebrenitsa ’da ki askerler ve dirençler silahlarını bırakarak ve çekilerek şehri savunmasız bir şekilde Sırplara bırakmak zorunda kalmışlardı.

12 Temmuz günü Sırplar, savaş suçlusu olarak gördüğü 12 ile 77 yaş arasındaki erkekleri kadın ve çocuklardan ayırmaya başladı. Yaklaşık olarak 33. 000 kadın ve çocuğu araçlara bindirilerek Srebrenitsa’dan çıkardı. Ertesi gün NATO’dan gereken desteği görmediğini iddia eden Hollandalı askerler Potočari kasabasını terk ettiler. Geride kalan 5000 kadar Müslüman Bosnalı katledildi. Katliamdan kurtularak ormana kaçanlar da katledildi ve Srebrenitsa çevresinde binlerce Bosnalı daha katledildi. Daha sonraları yapılan çalışmalarda bulunan toplu mezarlarda 8372 Müslüman Bosnalının katledildiği ortaya çıkmıştır. Ancak yapılan çalışmalar bu sayının artma olasılığının göz ardı edilmemesini gerektiğini göstermektedir.

Aliya İzzetbegoviç

21 Aralık 1995’te ABD’de oluşturulan Dayton Anlaşması, 14 Aralık 1990 tarihinde Paris’te Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (Sırbistan) arasında imzalanmıştır. Bosna- Hersek adına kurucu Lider Aliya İzzetbegoviç bu anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır. Nitekim anlaşma sonucunda Bosna -Hersek’in bugünkü yapısı de facto olarak belirlenmiştir. Böylelikle ülke Bosna Hersek Federasyonu, Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) ve Brçko adındaki üç yapıya bölünmüştür. Anlaşma sonucunda savaş sona ermiştir.

Sonuç

olarak katliamın gün yüzüne çıkmasıyla Avrupa’nın ortasında yaşanan bu acı olayın 20. yüzyılda tüm insanlığın utanç kaynağı olmuştur. Nitekim barış, adalet ve eşitlik gibi ideolojilerin savunuculuğunu yapan BM, AB ve NATO gibi örgütlerin başarısızlığı aynı zamanda bu örgütleri oluşturan devletlerinde başarısızlığı olarak görülmelidir. Çünkü bu devletler adeta soykırıma seyirci kalarak bu suça ortak olmuşlardır.

Srebrenitsa, 1995 Temmuz’unda, insanlık tarihinin en kanlı katliamlarından birine sahne oldu.

Nitekim Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinde de dediği gibi ‘Batı uygarlığını koruyan çekirdek güç olarak Batı Avrupa ve ABD vardır’. İslam uygarlığının ise böyle bir çekirdek gücü olmadığından bu soykırım yaşanmıştır. Aynı şekilde Aliya İzzetbegoviç’in de dile getirdiği gibi kendilerine destek olabilen, İslam uygarlığının favori olabilecek çekirdek güçlerinden olan Türkiye’den gereken desteği görmüş olsalardı bugün Bosna-Hersek üç federasyonlu bir yapıda olmazdı. Bu ifade ne yazık ki Huntington’un tezini tasdik eden bir ifade olmuştur. Çünkü Osmanlı’nın bakiyesi olarak nitelendirilen Türkiye’den gereken desteği göremeyen Bosnalı Müslümanlar dayatmalara ve zorlamalara karşı çok fazla direnç gösterememişlerdir. Öte yandan bu soykırım; Osmanlı’nın bölgeden tasfiyesi bitmedi mi? sorularını tekrardan anlamlı kılmıştır. Buna rağmen Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin gereken desteği verememiş olması da o zamanki politikaların tarih ve tarihi bağların aksine geliştiğini göstermektedir. Sonuç olarak Avrupa’nın kalbinde BM’nin başarısızlığı sonucunda Srebrenitsa soykırımı dünya tarihine bir kara leke olarak yazılmıştır. Bu lekeyi silme yönünde kurulan ceza mahkemeleri sonucu katliamın baş sorumluları; Slobodan Miloşeviç, Ratko Mladiç ve Radovan Kradzic yaşananlardan sorumlu tutularak yargılandılar ve hapis cezası aldılar. 

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
AYHAN Halis, “Bir Uygarlık İmecesi Olarak Bosna Savaşı’nın Batı’sı”, Avrasya Etüdleri, yıl.26, sayı.57, 2020, ss.153-178

BOZKURT Giray Saynur, “Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, cilt.10, sayı.2, 2010, ss.51-95

ŞAFAK Yasin, “Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması”, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010

BOZKURT Giray Saynur, “Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, cilt.10, sayı.2, 2010, ss.51-95

Srebrenitsa-Mavi Kelebeğin İzinde Belgeseli, https://youtu.be/woxXhnkb5S4 , (12.02.2021)

ATEŞ Yakup, “Srebrenitsa Soykırımı Neden Tanın(a)mıyor?”

ALP İlker, “Srebrenitsa Soykırımı (Temmuz 1995)”, Avrasya Etüdleri, cilt.52, sayı.2, 2017, ss.153-197

Adım Adım Srebrenitsa Katliamı Belgeseli, https://youtu.be/cnm0kLRxXFE , (12.02.2021)

DALAR Mehmet, “Dayton Barış Antlaşması ve Bosna-Hersek’in Geleceği”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt.1, sayı.6, yıl.9, 2008, ss.91-123
[/vc_toggle]

Evrimsel Dönüşümsel Yaklaşım Açısından Küreselleşme

Küreselleşmenin tarih içerisinde ne zaman başladığı hakkında genel bir uzlaşma sağlanamamıştır. Dünyanın farklı yerlerinden bilim insanları kendi bakış açılarına göre küreselleşme üzerine bambaşka tanımlamalar yapmıştırlar. Tarih içerisinde küreselleşme kimi zaman duraksamıştır. Ancak ekonomik ve toplumsal gelişmeler küreselleşmenin tekrardan hız kazanmasına olanak sağlamıştır. Küreselleşme; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşünün ve Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından teknolojinin gelişmesiyle, yönetim ve üretim yapısındaki olumlu değişimlerin yaşanmasıyla ve çokuluslu şirketlerin artmasının etkisiyle olağanüstü hızlara ulaşmıştır [1]. Küreselleşmenin toptan reddedilmesi yerine, toplumların yararları adına politikalar üretilip uygulanmasının gerekliliği günümüzde çoğu kimse tarafından kabul görmektedir. Bazı kimseler küreselleşmenin dünyada refahı arttıracağını, gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki çeşitli farkları azaltacağını belirtirken, bazıları da küreselleşmenin modern bir sömürgecilik kavramı olduğunu ifade etmiştirler.

Aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye olumlu bakıp desteklerken, küreselleşme karşıtları çok sert şekilde eleştirerek olumsuz yaklaşımlarda bulunmaktadırlar. Evrimsel dönüşümselci yaklaşımcılarsa küreselleşmeye daha tarafsız yaklaşmaktadırlar [2]. Küreselleşmeyi, yaklaşımları üzerinden değerlendirebilmek için tarihsel sürecini ve tanımını incelememiz gerekmektedir.

Küreselleşme özellikle 20. yüzyılın son dönemlerinde başta ekonomi olmak üzere uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, sosyoloji gibi pek çok bilim dalı tarafından kullanılan ve üzerine çalışmalar yapılan bir kavram, konu olmuştur. Tüm insanlığın son zamanlarda yaşadığı dünya genelindeki hızlı değişim ve dönüşümlerin tanımlanma ve adlandırılma çalışmaları sonucu küreselleşme sembol bir kavram haline gelmiştir. Günlük hayatımızda, akademide, medyada, siyasette sıkça kullanılmasına rağmen her kesimin üzerinde mutabakat sağlayabileceği bir tanımı bulunmamaktadır [3]. Kurumsal çaba ve araştırmaların bulunmasının yanında siyasal ideolojilerin küreselleşme hakkında gündeme getirdiği teoriler, fikirler ve sorular da bulunmaktadır: ‘‘Küreselleşme ideolojik bir mit veyahut siyasal bir proje midir?’’, ‘‘Küreselleşme bir gerçekliğe mi yoksa egemen bir söylem biçimine mi karşılık gelmektedir?’’, ‘‘Küreselleşme bir durum mudur, yoksa süreç midir?’’ Çeşitli siyasi görüşler arasındaki anlaşmazlıklar, farklılıklar belirgin bir durumda gözlemlenebilmektedir.

Küreselleşme kavramını genel çokluğun kabul ettiği biçimde genel hatlarıyla tanımlayabilmek elbette mümkündür: Dünyamızın gittikçe küçülerek köy haline gelmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret faaliyetlerinin zorluklarının ortadan kalkması, olaylar karşısında ortak tepkilerin oluşması durumlarına küreselleşme denir.

Teknolojik cihazların özellikle son yirmi yılda küçülerek günlük kullanımda erişilebilir olması küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Sinema, televizyon, internet, akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazların herkes tarafından kolaylıkla temin edilebilmesi ve kullanımının kolay olması, bilginin yayılmasının kolaylaşmasına sebep olmuştur. Dünyanın farklı bir köşesinde yaşanan herhangi bir gelişme anında tüm dünya tarafından öğrenilebilmektedir. Eskiye nazaran havaalanlarının artması, uçak biletlerinin ucuzlaması ve sefer sayısının artması, karayollarının daha güvenli olması, demiryolu ağının gelişmesi ve trenlerin yüksek hızlara çıkabilmesi hem ticareti hem de seyahat hizmetlerini daha kolay hale getirmiştir. Küreselleşme ilk olarak ülkeler arasındaki ticaretin artması sonucu ekonomik bir kavram olarak çıkmıştır. Daha sonraki süreçlerde sadece ekonomik alanları değil, kültürel, siyasal ve sosyal alanları da etkileyerek daha geniş bir kavram haline gelmiştir. Çoğu düşünürün küreselleşmeyi dünyanın ortak ve tek bir pazar haline gelmesi olarak tanımladığı görülmektedir. Küresel sermaye günümüzde iyice artmıştır ve bununla birlikte çok uluslu şirketler artan kapasiteleriyle devletlerden daha zengin, etki alanları daha geniş ve nüfuz bakımından daha saygılı bir duruma gelmişlerdir [4]. Küreselleşmenin günlük hayatta şüphesiz en büyük etkisi algılarımızdaki değişimlerdir. Ülkeler gelişmişlik düzeyine göre değerlendirilirken maddi kapasiteleri ön plana çıkmaktadır. Küreselleşmenin ne zaman başladığına dair çeşitli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Zaman içerisinde yaşanılan siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeler küreselleşme olgusunu etkileyebilmekte ve tanımını da değiştirebilmektedir. Küreselleşmenin tarihçesini ‘‘Asur Ticaret Kolonileri Çağı’’, ‘‘Ortaçağ Avrupası Burg Dönemi’’, ‘‘Ortaçağ Sonrası Dönem’’ olarak üç farklı başlık altında ayırmamız mümkündür [5]. Hatta bölümler içinde farklı olaylara ve gelişmelere dayalı alt bölümler oluşturmamız da tarihçenin kolay incelenebilmesi açısından yapılabilir.

Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren gerçekleşen gelişmelerin bilinmesi konuyu aydınlatmak açısından yarar teşkil etmektedir. Dünya 18. yüzyılda Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi iki büyük gelişmeye sahne olmuştur. Fransız İhtilali milliyetçilik akımını doğurarak çok uluslu imparatorlukları yıkmış, ulus devletlerin kurulmasına öncülük etmiştir. Aynı şekilde demokratik hareketlerin de hız kazanmasına sebep olmuştur. Buhar makinasının ulaşım ve üretim sektörlerinde kullanılması Sanayi Devrimi’ni hazırlamıştır. Çok miktardaki ve çeşitteki ürünlerin kısa zamanda ucuz maliyetle üretilebilmesi ve tedarik sürecinin kolaylaşması farklı ülkelerin ucuza ticaret yapmasını sağlamıştır. Küreselleşme süreci dediğimiz kavram o gün için bu isimle nitelendirilmiyor olsa bile daha o yıllarda haberleşme, taşımacılık ve ulaşım sektörlerinin gelişmesiyle hız kazanmıştır [6]. I. ve II. Dünya Savaşları küreselleşmeyi durgunlaştırsa da engellememiştir. 1960’lı yıllardan itibaren iletişim teknolojilerinde transistor kullanılması ve 1985’li yıllardan itibaren bilişim sektörünün gelişerek yaygınlaşması küreselleşmenin tüm yüzyıla ve tüm dünyaya damga vurmasına sebep olmuştur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasının akabinde Soğuk Savaş Dönemi’nin bitmesi de tarihte hiç olmadığı kadar küreselleşmenin hızlanmasını sağlamıştır.

Fransız İhtilali

Aşırı küreselleşmeciler, küreselleşme karşıtları ve daha ılımlı olan dönüşümcüler küreselleşmenin üç ana yaklaşımlarındandır. Buradaki çalışmamızda dönüşümcülerden bahsedeceğiz. Dönüşüm kelimesinin anlamının değişimden ayrı olarak radikal hareketleri barındırdığı kabul edilirse, küreselleşmeyi ifade etmek için neden kullanıldığı daha iyi anlaşılır.

Küreselleşme teorik bir merkezde şekillenen bir fikir niteliği taşımaktan çok uzaktır. Teorik bir kavramın ötesinde dünyanın alternatifi olmayan bir şekilde yaşamak zorunda kaldığı ve belirli bir sürecin sonucunda oluşa gelen bir dönüşümü tanımlar. Giddens’in dâhil olduğu ve dönüşümcüler olarak adlandırılan üçüncü gruptakiler, küreselleşmeyi günümüz toplumlarını ve dünya düzenini şekillendiren sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlerin arkasındaki temel güç olarak görmektedirler [7]. Dönüşümcüler hükümetlerin otoritelerini yeniden inşa ettiklerini kabul ederken, hem aşırı küreselleşmecilerin hem de küreselleşme karşıtlarının teorilerini reddetmektedirler. Aşırı küreselleşmeciler egemen ulus devletlerin sonunun geldiği yaklaşımı ve küreselleşme karşıtlarının hiçbir şey değişmedi düşüncesi reddedilmektedir. Buradaki dikkat basılması gerek konu dönüşümcülerin hükümetlerin otoritelerini yeniden yapılandırmaları kabul etmeleridir. Giddens bu konu hakkında şöyle demektedir [8] : ‘‘Ulus-devletler ve buna bağlı olarak ulusal siyasi liderler hala güçlü müdürler, yoksa dünyayı şekillendiren güçler karşısında büyük ölçüde eli kolu bağlanmış bir konuma mı gelmişlerdir? Ulus-devletler gerçekte hala güçlüdürler ve siyasal liderlerin de dünyada oynayacak büyük bir rolleri vardır. Ama aynı zamanda, ulus-devletin gözlerimizin önünde yeniden şekillenme sürecini de kimse yadsıyamaz. Ulusal ekonomik politika artık eskisi kadar etkili olamaz. Daha önemlisi, jeopolitiğin geçmişteki biçimleri eskidiğine göre uluslar kimliklerini yeni baştan düşünmek zorundadırlar.’’

Anthony Giddens

Dönüşümcüler küreselleşmeyi dünya düzenini ve günümüz topluluklarını değiştiren, şekillendiren gelişmelerin arkasındaki güç olarak görmektedirler [9]. Günümüzde uluslararası ile içişleri arasında çok fazla fark görülmemektedir. Genel tanımlamalarda küreselleşmenin ekonomik tanımları ön plana çıkartılır. Mcluhan küreselleşmenin sinyallerini daha 1960’lı yıllarda ‘‘küresel köy’’ ifadesini kullanarak vermiştir. Dünya ekonomisinin tek bir pazar haline geleceği fikrinin de temellerini atmıştır. Gerçekten de günümüzde baktığımızda geçmişe oranla daha bütünleşmiş bir dünya pazarı ile karşı karşıyayız. Karşılıklı ticaretin miktarı geçmiş yüzyıllarla karşılaştırılamayacak derece fazladır.

Finans ekonomisi, elektronik, iletişim ve bilgi sektörleri ekonomideki en önemli sektörler haline gelmiştir. Sermaye ve üretimin dünyaya yayılmasına bağlı olarak tüketim alışkanlıklarının birbirine benzemesine dayanan küreselleşme tanımları sadece küreselleşmenin ekonomik boyutunu içermektedir [10]. Hâlbuki küreselleşme düşüncenin bir dönüşümü ve dönüşümün davranışlara yansımasıdır. Toplumsal değişim ve dönüşümü açıklamakta kullanılan temel kavramlardan birisi küreselleşmedir. Modernizasyon sürecinin sonuçlarının doğurduğu tartışmalar da küreselleşmeyi sık sık gündemde tutmaktadır. Dönüşümcüler, küreselleşme konusunda, kuşkuculardan daha ziyade, radikallere yakın durmaktadırlar. Ulus-devlet, küreselleşme ve yerelleşme ilişkilerini karşılıklı zıtlıklar gibi gösteren fikirler de bulunmaktadır. Küreselleşme üzerine çalışmalar yapan Hüsnü Erkan ağaç modeli ile bu konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir [11]: ‘‘Yerel ilişkiler ve yerel değerler, ağacın kökleri ve beslendiği ortamdır, küresel ilişkiler ise ağacın meyvelerinin pazarlanıp dağıtıldığı yerlerdir. Meyvelerin kalitesi, toprağın ve köklerin kalitesine bağlıdır. Ağacın gövdesi ise bize ulusal boyutu verir. Böylece küresel ilişkiler için sağlıklı bir gövdeyi oluşturacak ulusal politikalar ve küreselleşmeyi besleyecek yerel kalite gereklidir. Küresel sürece katılım, yerel avantajlardan kaynaklanır; ulusal kanal ve imajlar yoluyla küresel alanlara geçiş sağlanır.’’ Son olarak kısa bir şekilde ifade etmek gerekirse yerel avantajların aktif bir şekilde harekete geçirilmesi ulusal ve küresel ilişkileri geliştirir.

[irp posts=”30434″ name=”Küreselleşmenin Toplumsal ve Kültürel Etkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] A. Bora Elçin, Küreselleşmenin Tarihçesi, Ankara, 2012, s. 1.
[2] Duygu Dumanlı Kürkçü, ‘‘Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşmeye Yönelik Yaklaşımlar’’, The Turkish
Online Journal of Design, Art and Communication, 2013, Cilt: 3, Sayı: 2, s. 1.
[3] Bülent Şen, ‘‘Türkiye’de Küreselleşme Tartışmaları ve Sonuçları’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008, s. 11.
[4] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, ‘‘Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi’’,
MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, 2019, s. 952-953.
[5] A. Bora Elçin, a.g.m., s. 6-8.
[6] Adnan Mahiroğulları, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi’’, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, 2005, s. 1276.
[7] Mehmet Kaya, ‘‘Küreselleşme Yaklaşımları’’, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi,
Sayı: 13, 2009, s. 10-11.
[8] Ali Esgin, ‘‘Ulus-Devlet ve Küreselleşmeye İlişkin Bazı Tartışmalar’’, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, 2001, s. 189-190.
[9] Mehmet Kaya, a.g.m., s. 11.
[10] A.g.m., s. 12
[11] Mehmet Yunus Çelik, ‘‘Boyutları ve Farklı Algılamalarıyla Küreselleşme’’, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 32, 2012, s. 65.

Kaynaklar 

ÇELİK, M. Y. (2012). ‘‘Boyutları ve Farklı Algılamalarıyla Küreselleşme’’, Dumlupınar
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 32, s. 57-74.

ESGİN, A. (2001). ‘‘Ulus-Devlet ve Küreselleşmeye İlişkin Bazı Tartışmalar’’, Cumhuriyet
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, s. 185-192.

ELÇİN, A. B. (2012). ‘‘Küreselleşmenin Tarihçesi’’, Ankara.

KAYA, M. (2009). ‘‘Küreselleşme Yaklaşımları’’, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim
Fakültesi Dergisi, Sayı: 13, s. 1-16.

KORKMAZ, M., OSMANOĞLU, C. (2019), MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek
Sayı: 1, Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi, s. 951-967.

KÜRKÇÜ, D. D. (2013). ‘‘Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşmeye Yönelik Yaklaşımlar’’,
The Turkish Online Journal of Design, Art and Communication, Cilt: 3, Sayı: 2, s. 1-11.

MAHİROĞULLARI, A. (2005). Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi, s. 1275-1288.

ŞEN, B. (2008). ‘‘Türkiye’de Küreselleşme Tartışmaları ve Sonuçları’’, Doktora Tezi, İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

[/vc_toggle]

 

Soğuk Savaş Doktrinleri

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından, dünya ABD ve SSCB arasında paylaşılan bir çift kutuplu dünya eksenine girdi. Sovyetlerin 1991’de dağılmasına kadar sürecek olan bu dönem, nükleer silahların ve bunların getirdiği “Terör Dengesi” etkeninden dolayı sıcak bir Sovyet-Amerikan savaşına engel olmuş, fakat iki tarafın da nüfuz alanları, vesayet savaşları ve “Proxy”ler üzerinden yürüttüğü bir mücadeleye yani “Soğuk Savaş” konseptine dönüşmüştü. Bu dönemle beraber iki taraf da çeşitli alanlarda rekabet etmiştir. Bu dönemi birbiri ardına gelişen krizler ve sorunlar olarak okumaya çalışmak zorlayıcı, karmaşık ve yorucu olurken, başka türlü bir okuma mevcuttur; iki ülkenin Soğuk Savaş yılları içerisinde geliştirdiği stratejiler ve doktrinleri izlemek hem “büyük resmi” anlamak için daha kolay olacak hem de tonlarca dosyanın arasından kurtulmamızı sağlayacaktır. Bunun için hem ABD’de gelişmiş hem de SSCB’de kendini göstermiş, farklı zamanlar ve kişiler etrafında şekillenmiş 8 farklı stratejiyi sizlere anlatmak hedefindeyim.

SSCB Stratejileri

SSCB tarafına baktığımızda, 4 farklı stratejinin zaman içerisinde geliştiğini görüyoruz. Bu stratejilerin gelişimini anlatmadan önce bunları hazırlayan şartlara bakmamız gerekmektedir. Birincil olarak Sovyetlerin yaşadığı geç sanayileşme böyle dış politikaların oluşmasında etkili olmuştur. Endüstriyel anlamda rakip ülkeleri yakalama veya yetişme çabaları askeri endüstriyel komplekslerinin yükselmesine, güçlü ve sıkı siyasi bir parti elitinin üniter bir oligarşi oluşturmasına yol açmış bu da kendisini agresif, çatışmaya meyilli bir dış politika rotasının ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.

Marksizm-Leninizm’i temsil eden bir afiş

İkincil olarak devrimci devlet konumunda olan SSCB, gerek var olan kapitalist ekonomilerin kendilerine düşmanca bakışı gerekse devletin devrimci yapısının yol açtığı “eski sisteme” olan düşmanlık kaynaklı olarak dış politikalarında daha agresif olmasına katkıda bulunmuştur. Üçüncü olarak, devletin kurucu prensipleri olan Marksist-Leninist anlayış, kapitalizmin şuan ki halinin, “emperyalizm” olarak en yüksek seviyede bulunduğu ve bu aşamayla beraber monopol yapısından ötürü aynı zamanda kapitalist ruhu öldürdüğü ve esasında kapitalizmin içten içe çözünmeye başladığını iddia etmesiyle birlikte, aynı şekilde, kapitalizmin büyük krizler çağında bulunduğunu, sosyalist devrimler için bu fırsatların kullanılması gerektiğini savunmuştur, bu bilişsel yargılarla beraber, SSCB’nin kapitalist toplumlara olan bakışı daha gözü pek ve agresif olmasına pozitif katkıda bulunmuştur. Son olarak savaş sonrası dönemde oluşan kısa süreli statüko dengesizliği ve Stalin’in bu noktadaki etkin dış politika performansı, bir savaş galibi olarak özgüvenini artmış SSCB için daha genişlemeci dış politikalar takip etmesine katkıda bulunmuştur. Sovyet dış politikasını şekillendiren ilk iki dış politika aynı köklerden ortaya çıkmıştır. Hem Molotov’a hem de Zhdanov’a göre Batının mevcut düşmanlığı, SSCB’nin devrimci karakteriyle ilişkiliydi ve bu düşmanlığın bitmesini beklemek bir hayalden öte değildi,

Molotov Coattails ve Josef Stalin

Molotov’a göre bu düşmanlığa karşı uygulanacak en iyi strateji bir kirpiye dönüşmek, kendi kendine yeten ve askeri sanayisini geliştirmeye devam eden aynı zamanda güçlü savunma duvarları inşa etmekti, Zhdanov ise Sovyetlerin içe dönme çabalarının Batı’nın fikirlerini değiştirmeyeceğini, aksine onu daha saldırgan bir hale getireceğini iddia ediyor ve var olan şartlarda yapılacak en iyi şeyin agresif bir dış politika yürütmek olduğunu, bunun için ordu aygıtının ve Batılı Komünist Partilerin aktif kullanılması gerektiğini savunmuştur. Sovyet dış politikasını şekillendiren bir diğer anlayış ise Batı’nın düşmanlığının geçici olduğuna, eninde sonunda SSCB ile bir yumuşama dönemine girileceğine dair olan inançtan ortaya çıkmıştır. Bu noktada karşımızda yine iki büyük strateji anlayışı ortaya çıkmıştır,

ABD’nin  Güç Dengesi Nasıl Değişti?

Malenkov’un anlayışına göre, ülke içi kurumların değişmesi ile beraber ABD daha güçlü fakat daha az agresif bir rekabetçi haline getirmiş bu da daha rasyonel bir rakibin oluşmasına yol açmıştır, Batı’nın düşmanlığı Sovyetlerin kendisini sınırlandırmasından geçtiğinin ve elde olan kaynakların savunma amaçlı kullanılmasının gerektiğini savunmuştur. Her ne kadar fikirleri kendi dönemi içerisinde kabul görmese de Gorbaçev döneminde bu anlayış doğrultusunda hareket edilmiş, Sovyetler yeniden yapılanma planlarıyla kendilerini Batı dünyasına kabul ettirmeye çalışmışlardır,

Brezhnev ve Krushchev

Brezhnev ve Krushchev’e göre ise, her ne kadar Batı’nın düşmanlığı geçici ve daha sakin bir uluslararası ortam bulunsa da bu durum emperyalist bir kapitalizmin içinde SSCB devletini güven içinde olmasını garanti etmez, Sovyet güvenliğini garantiye almak adına, güçler uyumunun, askeri gücü de içine kapsayarak, sosyalizmin lehine güçlendirilmesi bunun için de genişlemeci politikaların uygulanması gerektiğine inanmaktadırlar. Sosyalizmin bu artan gücüyle, ilişkilerdeki yumuşama Batı öyle istediği içi değil, buna mecbur olduğu için kabul görecekti. Genel olarak baktığımızda, Krushchev’in “Füze Diplomasisi”, ve Brezhnev’in Üçüncü Dünya’da sosyalizmin gücünü arttırmak için başlattığı nüfuz savaşları ile zaten sosyalist olan ülkelerde, olası kapitalist düzene karşı olan sempatiler ve yakınlaşmaları sosyalizmin bütünlüğüne tehlike düşürdüğü gerekçesiyle müdahale etmeyi meşru gören Brezhnev Doktrini bu alandaki en önemli politikalardır. Zhdanov ’un anlayışı çoğunlukla Stalin döneminde oluşan uydu devletler sisteminde, Kore Savaşı’na olan müdahale ile daha rahat anlaşılabilir. Molotov ise SSCB devleti içerisinde İkinci Dünya Savaşı öncesi bir düzeni temsil etmiş, korumacı politikaları çoğu kriz zamanında kendini sıklıklarla göstermiştir.

ABD dış politikası Soğuk Savaş dönemi boyunca dört farklı eksen etrafında şekillenmiştir. Birincil olarak Dean Acheson etrafında şekillenen Avrupa öncelikli Enternasyonal anlayış, ülkenin savaş sonrası artan gücü ve zorunlu olarak geldiği konumdan ötürü, ülke çıkarlarının merkez ve çevre olarak ayrılmasının zorluğundan yola çıkarak, ülke dış politikasının bütün müttefiklere eşit gözle bakan kapsayıcı bir dış politika olması gerektiğini savunmuşlardır. Fakat bununla beraber, “müttefik” kavramı kendisini sadece Avrupa ile sınırlandırmış, bu anlayışa göre dış politika her zaman odağını Avrupa’da tutmakla görevli sayılmıştır. Avrupa’yı birincil tehlike bölgesinde kabul eden bu anlayış, Avrupa’da sosyalizme lehine değişecek bir dengeyi ABD çıkarları için birinci derece tehdit kabul etmiştir. İkinci dış politika anlayışı, Senatör Taft etrafında şekillenen, Asya’yı öncelik olarak kabul eden korumacı anlayış etrafında oluşmuştur.

SSCB Nasıl Değişti?

Komünist Enternasyonal’in kuruluşu

Taft ve korumacı anlayış esasında dış politikada izolasyoncu olan, federal yapının artan gücünü, bürokrasinin büyümesini eleştiren, dünya üzerinde artan ABD askeri hareketliliğin büyük bir vergi yükü oluşturacağı için karşı çıkan, bunlar yerine nükleer silahların birincil koruyucu öncelik olması gerektiğine inanan, ülkelere ekonomik yardımlar yerine Komünist tehditte karşı hava üstünlüğünü kullanmak bu anlayışın temel argümanlarını oluşturmaktaydı. Amerika’yı hava kuvvetleri merkezli serbest ekonomi ve iç sirkülasyonun korunmasını hedefleyen bir güç olarak betimlemişlerdir. Asya’yı birinci öncelik olarak saymalarının sebebi ise Sovyetlerin Batı’da duran saldırganlığını aynı şekilde Doğu sınırlarında da durdurmak ve bunun için Batı’da yapıldığı gibi Asya içerisinde de önleme duvarı oluşturmak istemelerinde yatmaktadır. Pentagon ise bu dönemde bir başka önemli fraksiyondur. Korumacı gruplarla Asya konusunda aynı fikirleri paylaşan Pentagon, bu bölgelerde olası Sovyet tehdidine karşı köprübaşlarının kurulması gerektiğini öngörmüştür fakat Pentagon için birincil derece önem bu üslerin kurulması değil, bu üsler için gerekli kaynak ve lojistiğin sağlanması olmuş asıl önemini bu noktaya kaydırmıştır. Son bir anlayış olarak ortaya çıkan Globalist anlayış da Enternasyonal anlayışın eşit davranış algısını genişletmiş, sadece Avrupa değil, gereken her yerde her noktada bulunulması gerektiğine inanılmıştır. Bu düşünceyi diğerlerinden ayıran bir diğer önemli nokta da komünizmin doğal sınırlarına ulaştığı, aşırı esnek bir yapıya büründüğü için saldırılara daha zayıf olduğu yönünde bir inanç gelişmiştir. Yüzeysel bir özgürleştirme doktrinini de içinde barındıran bu anlayış, John Foster Dulles ile beraber Sovyetler ile Çin arasındaki uyumsuzluğu fark etmiş ve bu bağın kopmasının ülke çıkarlarının avantajına olduğunu fark eden, bütünlükçü bir sosyalist tehdit anlayışını görmezden gelen ilk anlayıştır. Amerikan dış politikasına baktığımız zaman, Sovyetlere karşı büyük bir fark görmekteyiz. Sovyet dış politikası kendi içerisinde bir süreksizliğe sahipken, Amerikan dış politikası bir bütünlük çizmiş, iktidar değişimlerine rağmen devletin uyguladığı politikalar bu düşünce okullarının gösterdiği stratejiler içerisinde yazılıp çizilmiştir. Truman Doktrini ile gelişen yardım fikri, bir yandan enternasyonal düşünceyi beslerken aslında oluşturduğu destek ağıyla Sovyetlerin etrafında bir önleme duvarı örmüş, bu açıdan da korumacılarla aynı fikirlere hizmet etmiştir. Yine bu dönemde ortaya çıkan George Kennan tarafından yazılan “X Makalesi”, Sovyetlerin tarihsel ihtiraslarla hareket ettiğini, askeri agresyonunun dış politikada geçer akçe olarak kullanılması ve Sovyetlerin kendilerini kapitalizm ile sonsuz bir savaşta görmelerinden dolayı uzun dönemde Sovyetlerle barışçıl bir ortak yaşamın güç olduğunu belirtmesi de her iki dış politika fikrini beslemiş ve Pentagon’un müttefik ülkelerde üs kurma planlarına pozitif katkı yapmıştır. Yine bu dönemde ortaya çıkan

Domino Teorisi

Domino Teorisi ise, Güneydoğu Asya’da gerçekleşecek bir komünist devrimin ABD’nin diğer alanlarda olan gücünü de yıpratacağını öne sürerek Güneydoğu Asya’da herhangi bir sosyalist hareketin ezilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu anlayış ile Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı meşrulaştırılmış ve Pentagon’un izlemek istediği askeri önleme üsleri için yeşil ışık yanmıştır. Bir diğer yandan korumacı anlayışın Asya öncelikli politikalarıyla uyuşurken, askeri seferler ve yaşanan çeşitli kayıplar özellikle Vietnam Savaşı sırasında siyasetçiler arasında büyük uçurumlar yaratmıştır.

Reagan Doktirini

Bahsedilmesi gereken bir diğer önemli dış politika doktrini ise Reagan Doktrinidir. Neredeyse bütün dış politika strateji okullarının fikirlerini içinde barındıran Reagan Doktrini, bir yandan tüm dünyada müttefik ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan Avrupa ile ortak çalışmalara devam etmiş. Sovyet tehdidine karşı bir yandan NATO ve Asya müttefikleri aracılığı ile askeri üslerin kullanımı ve son olarak, yine Sovyet tehdidinin önlenebilmesi için Nikaragua, Angola, Etiyopya, Afganistan, Laos, Libya gibi ülkelerde aktif olarak müdahil olunmuştur. Bu noktada, Reagan Doktrini kendinden önceki fikirleri kendi bünyesinde eritmiş ve ortaya Sovyetlere karşı olan mücadelede öne geçilmiştir. Gerçekten de Reagan Doktrini Sovyetlerin savunma ve saldırı sınırlarını zorlamış, nihayetinde Gorbaçev ile başlayan dönemde yenden yapılanma yolunda ABD ve Batı ile ilişkilerde zor kullanmak yerine uzlaşmacı bir tavır çizilmiştir.

[irp posts=”25425″ name=”İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye-SSCB İlişkileri (1945-1965)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Jack Snyder, Myths of Empire: Domestic Politics and International Ambition, Cornell University Press, 1991.

Bodenheimer, Thomas S., and Robert Gould. “US Military Doctrines and Their Relation to Foreign Policy.” in Hemispheric security and US policy in Latin America (Routledge, 2019) pp. 7-32.

Henry Kissinger, Diplomacy, Simon&Schuster, 1994.

https://history.state.gov/milestones/1945-1952/truman-doctrine

https://www.foreignaffairs.com/articles/russian-federation/1947-07-01/sources-soviet-conduct

[/vc_toggle]

Türk Demokrasi Tarihi: Turgut Özal Dönemi Demokratikleşme Politikaları

ÖZAL VE DEMOKRATİKLEŞME

Ekonomiye Dayalı Demokratikleşme Modeli

Demokratik bir sistem üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi birikimi, Özal dönemine değin her ne kadar önemli merhaleler kat etmiş olsa da istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Özal, içinde bulunduğu konjonktür itibariyle sivil siyasete ve demokrasiye ket vuran bir askeri darbe yönetimi altında hem ekonomik anlamda hem de sosyal hayatta yeni bir zihniyet yaratma ideali içinde olmuştur. Bireysel özgürlükleri, demokratik değerleri ve serbest piyasa ekonomisini harmanlayarak ortaya koyduğu vizyonla Özal, demokrasi tarihimizde iz bırakmış liderlerden biri olmayı başarmıştır.

Demokrasinin bir toplumda tam anlamıyla var olabilmesinin en önemli koşulu toplumu meydana getiren bireylerin hür iradelerinin hiçbir baskıya maruz kalmadan yansıtılabildiği parlamenter seçim sistemi ve bu iradeyi güvence altına alan anayasal hukuk devleti anlayışıdır. Ülkemizde tarihsel süreç içerisinde yapılan askeri darbelerle sürekli sekteye uğratılmış demokratik özgürlükler, 12 Eylül askeri darbesiyle bir kez daha kısıtlanmış, baskı ortamı oluşturulmuştur.

Özal böyle bir konjonktür içerisinde 1983 yılının Kasım ayında iktidara gelerek demokrasinin yeniden işlerlik kazanabilmesi ve sivil iradenin askeri vesayet karşısında egemen olması için birtakım politikalar uygulamıştır. Fakat bu dönüşümün temeli hep ekonomi odaklı olmuştur. Ona göre demokratik değerlerin gelişimi ancak ekonomik kalkınma ile mümkündür. Neo-liberal politikalar çerçevesinde uygulanan serbest piyasa ekonomisi ülkede tam anlamıyla yerleştikçe demokrasi gelişecek ve müreffeh bir toplum seviyesine ulaşmak mümkün olacaktır. Nitekim Türkiye’nin ekonomik çıkmaza girdiği 70’li yılların ardından ithal-ikameci ekonomi modelinden vazgeçilip, Türkiye’nin dışa açılmasına olanak sağlayan 24 Ocak kararlarını hazırlayan ve askeri darbe yönetiminde de ekonomiden sorumlu bakanlık görevini sürdüren Turgut Özal olmuştur.

Özal ekonomi ile demokrasiyi iç içe geçen kavramlar olarak ele almıştır. Nitekim söylemlerinde de serbest piyasa ekonomisi ile serbest düşünce ortamının arasında nasıl bir bağ olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o fikir pazarında biz en iyisini bulacağız. Bazen birtakım dogma fikirlerle ideolojik bir takım baskılarla maalesef bunların dışında oluyoruz.”[1]

Ekonomik kalkınmayı demokratikleşmenin ön koşulu olarak gören Özal, yine bir konuşmasında bu görüşünü destekler nitelikte şu cümleleri kullanmıştır:

“Önce ekonomi yasaklardan arındırılacak, tam liberal olacak. Bu yolla ekonomi güçlenecek, havadan para kazanma yolları kapanacak. Bütün bunlara paralel olarak da demokrasi gelişecek. Batı’da da demokrasinin temelinde liberal ekonomi yatmıyor mu? Karaborsayla, kuyrukla demokrasi kurulamaz. Demokrasi için ekonominin ayakları üstünde kalması lazım”[2]

Özal’ın ekonomiye dayalı demokratikleşme stratejisinin temelinde Yeni Sağ devlet anlayışını savunuyor olması yatmaktadır. Yeni Sağ devlet anlayışı, ekonomide neo-liberal politikalar çerçevesinde piyasa ekonomisini savunurken, güçlü fakat minimize edilmiş devlet anlayışı ile birlikte sivil ve sosyal hayatta özgür bir ortam yaratılmasını öngörmektedir. Fakat Özal döneminde bu konuda ne ölçüde başarılı olunduğu tartışmaya açıktır. Genel kanaate göre, uyguladığı neo-liberal politikalar ve meşhur 24 Ocak Kararları ile ekonomide sağladığı başarı ve istikrarı, sivil alanda özgürlükler ve demokratikleşme bağlamında sağlayamayan Özal’ın, ne ölçüde başarılı ya da başarısız olduğu hakkında çeşitli görüşler vardır.

Demokrasi adına kabul edilemez olan insan hakları ihlalleri, işkenceler, basına yönelik kısıtlamalar, keyfi tutuklama olaylarının hüküm sürdüğü koşullar altında geçirilen üç yılın ardından 6 Kasım 1983 tarihinde, darbe yönetiminin izin verdiği siyasal partilerin katılımıyla kontrollü bir şekilde yapılan seçimlerde, askeri yönetimin başarılı olmasına pek de ihtimal vermediği Özal’ın Anavatan Partisi %44’lük bir oy oranıyla iktidara gelmiştir. Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte yalnızca ulusal değil uluslararası alanda da Türkiye’de demokratikleşme ve normalleşme beklentisi oluşmuştur.

Bu doğrultuda Avrupa Parlamentosu (AP), tam anlamıyla özgür ve demokratik bir seçim ortamının olmaması nedeniyle seçimlerin halkın iradesini tam anlamıyla yansıtmadığını ve meşru olmadığını belirtmiştir. Bununla beraber, Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte Avrupa Parlamentosu, Türkiye hakkında insan hakları ve demokratikleşme konularında bir yıl içerisinde uyarı niteliğinde dört önemli karar almıştır. Bunlardan ilki; Özal iktidarının üçüncü ayında, AP’nin askeri mahkemelerdeki yargılama usulünün demokratik olmadığı ve işkencelerin devam ettiği gerekçesiyle sıkıyönetimin derhal kaldırılması ve insan hakları ihlallerinin önlenmesi talebi olmuştur. Aynı gün alınan ikinci kararda ise; Türkiye’de insan hakları ihlallerinin devam ettiği ve gerekli adımların atılmadığı ve bu konuda duyulan endişe dile getirilmiştir. 1984 yılının Ekim ayına geldiğimizde AP, Türkiye hakkında yine iki önemli karara imza atmıştır. İlk olarak idam cezalarının uygulanması eleştirilmiş ve Kasım seçimlerinden beri uygulanmayan iki idam cezasının gerçekleştirilmesi kınanmıştır. Diğer karar ise; dönemin Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem’in serbest bırakılması yönünde olmuştur.[3]

Özal, Avrupa Topluluğu’nun siyasal ve ekonomik gücünün bilincinde olarak iktidarının ilk dönemlerinde muhafazakâr kimliğinden ötürü ulusal ve uluslararası düzeyde duyulan endişelerin aksine yönünü Batı’ya doğru çevirmiş, Avrupa ile olan ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla AT’ye başvuru sürecini başlatmıştır.

AT’ye başvuru sürecinde yalnızca demokratik değerlerin gelişimi değil, ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için de AT’nin önemine vurgu yapan Özal’a göre ekonomik gelişim olmadan demokratikleşme de olamaz. AT’ye üye olan ülkelerin ekonomik ve demokratik yönden gelişmiş, modern, altyapı sorunlarını çözmüş, her anlamda dışa açılan dinamik ülkeler olduğunu vurgulayan Özal, Türkiye’nin altyapı, yollar ve haberleşme konularında yatırımlara ihtiyacı olduğunu, Türkiye’nin AT’ye üye ülkeler için iyi bir iş sahası ve Ortadoğu ülkeleriyle köprü vazifesi görebilecek bir pozisyonda olduğunu ifade etmiştir.[4] Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye, 1987 yılında Avrupa Topluluğu’na resmi olarak üyelik başvurusunu gerçekleştirmiştir.

Özal dönemini incelediğimizde demokratikleşmenin dört ana unsur etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Bunlar; ekonomik alanda liberalleşme süreci, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve güçlendirilmesi, militarizmin geriletilerek siyasette sivil iradenin hâkim kılınmasına çalışılması ve kamu yönetimi alanında yapılan reformlarla yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.[5]

Ekonomide ithal-ikamecilikten vazgeçilerek dışa açılması, Türk lirasını koruma kanunun kaldırılması, döviz serbestisi, Türk lirasının Konvertibl hale getirilmesi, özelleştirmeler gibi reform niteliğinde önemli atılımlar yapan Özal, ekonominin liberalleşmesi konusunda başarılı bir grafik çizmiş olsa da yüksek enflasyon gibi problemlere net bir çözüm getirememiştir.

Ertüzün; bu noktada Özal’ı sert bir dille eleştirerek, tüm olumlu gelişmelere rağmen enflasyonla mücadelede başarılı olamamasının nedeninin, Özal’ın uyguladığı sıkı para politikası ile talebi azaltmaya çalışması ve bu şekilde piyasada yapılan zamların önleneceğini zannetmesidir. Oysa ki ülkede nüfusun büyük bir kısmı asgari ücretle çalışmaktadır ve üretim yetersizliğine rağmen talebin düşürülmesini beklemek hem Türkiye’yi tanımamak hem de milletin refahını düşünmemek demektir.[6]

Yine Özal’ın ekonomi politikasını eleştirenlerden biri olan gazeteci Necati Doğru; Özal’ın her ne kadar ekonomiye belli bir ölçü ve serbestlik getirse de tekelci anlayışın devam ettiğini, piyasa fiyatlarının özel sektörün tekelleri ve KİT’ler arasında gizli anlaşmalarla belirlendiğini ve aslında serbest rekabetin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Özal’ın sübvansiyonsuz devleti savunmasına rağmen, batan bazı şirketleri kimi zaman devlet eliyle kurtardığını da eklemiştir.[7]

Özsoy ve Kalaycı; Özal’ın serbestleşme politikasının refah düzeyini arttırmasına rağmen refahın adaletli bir biçimde dağıtılamadığını ifade ederek; ihracat, turizm gibi kalemlerin artış göstermesine rağmen hayali ihracat olaylarının ortaya çıktığını, bununla birlikte “işini bilen” memurların türediğini ve lüks yaşam sürdürdüklerini vurgulamışlardır.[8]

İlk olarak 24 Ocak Kararları ve sonrasında ekonomi alanında yapılan reformlarla piyasa ekonomisinin hayata geçirilmesini sağlayarak serbestleşmenin önünü açan Özal, devamındaki süreçte toplumun devlete olan bakış açısının demokratikleşme önünde engel teşkil ettiğini ve bu bakış açısının özgürlükçü bir toplum yaratılmak isteniyorsa değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir.

Yayla’ya göre Özal, en başından beri devlet geleneğimizdeki “efendi devlet” ya da “hizmet edilen devlet” anlayışına karşı çıkmıştır. Bireyin devlet için değil, devletin birey için olduğu anlayışını yerleştirmeye çalışarak, halkçı ve muhafazakâr kimliğiyle de halkın arasına katılmaktan geri durmamış ve halkın istek ve taleplerinin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamıştır. Bu noktada statükocu kesim tarafından “devleti ayağa düşürmekle” de suçlanan Özal, devletle millet arasındaki ilişkiyi çağdaş demokrasilerdeki düzeye çekmeye çalışmıştır.[9]

Anavatan Partisi’nin 1983 yılında yayınlanan Seçim Beyannamesi’nde bu anlayışı destekler nitelikte şu ifadeler yer almaktadır:
“Devlet, millet için vardır. Devletin millet ile bütünleşmesi esastır.”[10]

Devletin bir “baba” olmadığını fakat toplumda süregelen anlayışın bu olduğunu ifade eden Özal, öte yandan statükocu zihniyetin devlete sirayet ettiğini, Fransa’dan alınan devlet sistemiyle, mülkiyeli ve üst düzey birikimli insanların müfettiş, orta halli insanların ise icra pozisyonlarında görev alması nedeniyle herkesin sorumluluk almaktan kaçınan bir tavır içerisinde olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Özal;
“Biz Anavatan olarak ilk dönemde, hem iş yapan memura, hem de vatandaşa cesaret vermeye çalıştık. Onları çalışmaya, iş bitirici olmaya, kendilerine güvenmeye teşvik ettik.” [11] sözleriyle bu anlayışı kırmaya çalıştıklarını ifade etmiştir.

Bu konuya Seçim Beyannamesinde de değinilmiştir;
“Devlet müesseselerinin kuruluşunda ve işleyişinde temel prensip; işlemlerin müessir, süratli ve verimli bir şekilde yürütülmesidir. Bunun için sistem açık, basit ve kolayca anlaşılır olmalıdır. Devlet kuruluşlarının hakiki ve hükmi şahıslarla ilişkilerinde itimat esastır, şüphe istisnaidir.”[12]

Devletin araçsallaştırılarak statükonun kırılması ve devletin hantallaşan kurumlarının daha etkin bir şekilde çalışabilmesi adına Özal’ın iktidarı dönemi boyunca birtakım idari reformlar yapılmış ve Özal, iş bitirici olarak nitelediği insan tipinin devlet kurumlarında da var olmasını arzulamıştır. Bakanlıkların sayısının azaltılması, bürokrasinin azaltılarak hantal yapının giderilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, güvendiği genç teknokratları tepeden inmeci bir yaklaşımla devletin önemli kurumlarının başına getirmesi bu uygulamalarına örnek olarak verilebilir.

Özal’ın demokratikleşme uygulamalarının ekonomik ve idari kısmını kısaca ele aldıktan sonra asıl değinilmesi gereken husus, bireysel özgürlükler bağlamında demokratikleşmenin ne ölçüde sağlandığıdır. Bu noktada Özal’ın üstünde durduğu üç özgürlük anlayışına değinmekte yarar vardır.

ÖZAL’IN 3 ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI

Demokrasiler bireysel özgürlüklerin belli yasalar çerçevesinde güvence altına alındığı yönetim biçimidir. Özal’ın değişim ve dönüşüm vizyonundaki esas öğe, piyasa ekonomisinin dayalı liberal ekonomik büyüme stratejisi olsa da, bir diğer önem atfettiği husus toplumsal demokratikleşmenin önünün açılmasıdır.

Demokratikleşme kavramını kısaca açıklamak gerekirse; bir toplumdaki bireysel özgürlükler alanının gerek ekonomik gerekse de sivil ve sosyal haklar bağlamında genişletilmesi ve devlet tarafından yasal güvence altına alınmasıdır. İşte tam bu noktada, Özal’ın demokratikleşme stratejisinde her daim vurguladığı üç önemli özgürlükten söz etmek mümkündür. Zira Özal’a göre, bunlar olmazsa demokrasi de tam anlamıyla bir toplumda var olamaz. Bunlar; düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğüdür. Özal ekonomik etkenler kadar bu üç özgürlüğe de demokrasinin gelişimi adına her zaman ayrı bir önem affetmiştir.

Nitekim Özal, “Düşünceyi ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyetini demokrasinin ve gelişmenin esası olarak tanımlıyorum. Unutulmamalıdır ki Türk toplumunun ana direği ailedir. Türk ailesinin orta direği ise kadındır, anadır.“ [13]

ifadeleriyle hem bu üç özgürlüğe vurgu yapmış hem de Yeni Sağ anlayışın gereği olarak toplumdaki aile kurumunun önemine de dikkat çekmiştir.

Düşünce ve İfade Özgürlüğü

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi anti-demokratik uygulamalarla, askeri müdahalelerle iç içe bir demokrasi serüveni yaşayan Türkiye, Özal dönemine gelindiğinde de 80 öncesi kaos ve çatışma ortamı son bulmuş olsa da, bu sefer 12 Eylül askeri darbe yönetimi tarafından demokratik özgürlüklerin kısıtlandığı, baskı ve şiddetin hüküm sürdüğü, anti-demokratik uygulamaların, işkencelerin ve insan hakları ihlallerinin yapıldığı bir ülke konumundaydı. Özal’ın 24 Ocak kararlarının uygulanışı ve devamındaki ekonomik reform uygulamalarında her ne kadar askeri yönetimin varlığı lehine bir durum oluşturmuş olsa da, aynı şey demokratik sivil hak ve özgürlüklere yönelik politikaların uygulanmasında söz konusu olmamıştır. Askeri yönetimin sivil irade ve toplumsal özgürlükler için engel teşkil ettiğini düşünen Özal;

24 Haziran 1987 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda asker-siyaset ilişkisi konusunda şunları söylemiştir: “Türkiye’de demokrasiyi istiyorsak askerleri yerli yerine koymamız lazım. Demokrasi sivil bir idare tarzıdır ve siviller askerleri de yönetirler.” [14]

Özal’ın asker-sivil ilişkileri bağlamında demokrasiden yana tavır aldığı en önemli olay, hiç şüphesiz dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’un kendi iradesiyle erkenden emekli olup yerine aynı zihniyette Necdet Öztorun’u getirtmek istemesidir. Bu duruma şiddetle karşı çıkan Özal, Necip Torumtay’ın Genelkurmay Başkanı olmasını sağlamış ve bu durum Özal’ın demokrasi zaferi olarak nitelendirilmiştir. Devamında MİT Müsteşarlığı’na sivil bir isim olan Hiram Abbas’ın getirilmesi de demokrasi adına önemli bir gelişme olmuştur.

Demokratikleşmenin önünün açılması adına bir yandan sivilleşme politikaları uygulayan Özal’ın insan hakları ve özgürlükler bağlamında yapmış olduğu uygulamalara kısaca değinmek gerekirse; düşünce özgürlüğünün önünde engel olarak görülen Türk Ceza Kanunu’nun 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılması, kamu kurumlarında Türkçe dışında konuşma yasağının kaldırılması, AİHM’nin yargı yetkisinin Türkiye tarafından kabul edilmesi, işkencenin önlenmesine yönelik BM sözleşmesinin imzalanması, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi gereğince Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkının tanınması, TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu’nun kurulması, darbe yönetiminin uyguladığı sıkıyönetimin İstanbul’da dahil olmak üzere 58 ilde kaldırılması, İşkencenin ve Diğer Gayrı İnsani Muamelelerin Önlenmesine dair Avrupa Konvansiyonu’nun onaylanması, darbe yönetimi tarafından kurulan ve işleyişi tartışma konusu olan Anayasa Mahkemesi’ne muhafazakar bir üyenin atanması, protokolde askerlerin ardından 7.sırada bulunan Başbakan’ın yapılan düzenlemeyle protokol sırasının Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı’nın ardından 3.sıraya alınması, referandumla siyasi yasakların kaldırılması (her ne kadar hayır kampanyasına destek vermiş olsa da), yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması gibi uygulamalar örnek olarak verilebilir.[15]

Düşünce ve ifade özgürlüğünün tam anlamıyla bir toplumda var olabilmesi aynı zamanda basın özgürlüğü ve basın-yayın organlarının özgürce haber yapabilmeleriyle de doğru orantılıdır. Fikri özgürlükleri her fırsatta savunan ve iktidarı döneminde bu doğrultuda politikalar uygulayan Özal, özel televizyon kanallarının kurulması, Kürtçe yayın yapılmasına sıcak bakması gibi demokratik hamlelerinin yanında, bilhassa iktidarı döneminde çıkarılan Muzır Yasası ve basına kimi zaman uyguladığı sansürle ve kapatılan dergilerle gündeme gelmiş, kimi zaman da basına karşı anti-demokratik denilebilecek tavırlar sergilemiştir.
Muzır Yasası’yla ilgili sonraları verdiği bir mülakatta Özal;

“Orada (Muzır Yasası’nın çıkarılmasında) muhafazakârlık yanımız ağır bastı galiba. Toplumda rey olarak hitap ettiğimiz muhafazakâr kitleler etkili oldu. Tolerans, bizim toplumda az görülen bir vasıf. Bunu unutursanız, seçimi kaybedersiniz.” [16] cümleleriyle özeleştiri yapmayı da ihmal etmemiştir.

[irp posts=”28410″ name=”1946’dan Günümüze Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış”]

İktidarı boyunca basın mensuplarıyla yeri geldiğinde ters düşen ve olayları çarpıttıklarını iddia eden Özal’ın, basın özgürlüğüne kısıtlayıcı tutumlarına örnek olarak; M.Ali Birand’ın 1988 yılında terörist başı Abdullah Öcalan ile yapmış olduğu röportaj nedeniyle Milliyet gazetesi matbaasına el konularak gazetenin basılmasının engellenmesi, yine benzer bir şekilde kendisine suikast düzenleyen Kartal Demirağ ile yaptığı röportaj nedeniyle gazeteci Erbil Tuşalp’in gözaltına alınarak röportajın yasaklanması olayları gösterilebilir. Basına karşı sansürü içeren bu düzenleme esasen 12 Eylül askeri darbe yönetiminin almış olduğu bir karar olsa da Özal, kendi döneminde de bu gibi sakıncalı gördüğü yahut sol görüşlü gazete ya da dergilere antidemokratik olsa da el koymakta sakınca görmemiştir. [17]

Demokratikleşme sürecinden söz etmişken Kürt Sorunu’na da değinmekte fayda vardır. 1984 yılında ortaya çıkan PKK terör örgütünün eylemleri ile Güneydoğu’da ayrılıkçı birtakım faaliyetler söz konusu olmuş ve Kürt Sorunu patlak vermiştir. Bu noktada Özal’ın meseleyi insan hakları çerçevesinde ele alıp ayrıştırıcı bir dil kullanmamaya özen göstermesi demokrasi adına olumlu bir gelişme olmuştur.

Kürt Sorunu’yla ilgili olarak Özal;
“Bütün sorunlarda olduğu gibi Güneydoğu’da da çözüm, özgürlük, serbest düşünce, konuşma ve diyalogla bulunur. Sopa ile bulunmaz. Yani birtakım şeyler var. İyi muamele, insanca muamele gibi…” [18] ifadeleriyle olayın demokratik zeminde çözülmesi gerektiği inancını vurgulamıştır.

Gençkaya’ya göre; Özal, Kürt Sorunu’na karşı demokrat ve ılımlı bir yaklaşım sergiliyor olmasına rağmen kendisiyle çelişen politikalar üretmiştir. Özal döneminde insan hakları ihlallerinin arttığına dikkat çeken Gençkaya, izlenen politikaların ayrılıkçı ve askeri odaklı politikalardan öteye gitmediğini ve üstüne koruculuk sisteminin getirildiğini ifade etmektedir. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da Özal, ılımlı duruşuna rağmen imzası bulunan OHAL Kararnameleri de tartışmalı uygulamalarından olmuştur. [19]

1991 yılında TBMM’de kabul edilen Terörle Mücadele Kanunu ile TCK’nın 141., 142., 163. Maddeleri kaldırılarak Kürtçe konuşma yasağına son verilmiştir. Ayrıca cezaevinde yatmakta olan hükümlüler için koşullu af çıkarılmıştır. [20]

Gökmen’e göre; Cumhurbaşkanı iken “benim anaannem de Kürttü” demesi, federasyonun dahi tartışılabileceğini söylemesi de Özal’ın bulunduğu konjonktür düşünüldüğünde, cesaret edilmesi zor ve tabu haline gelmiş sorunları tartışmaya açtığının bir göstergesidir. [21]

Uygulamada çelişen noktaları olsa da, Özal’ın gerek GAP Projesi gerekse de Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik teşvik uygulamaları ve sanayi hamlesi ile ekonomik ve siyasi destekleri, Kürtçe yasağını kaldırması, Kürt kimliğinin varlığını kabul eden ilk Cumhurbaşkanı olması, federasyon konusunu tartışmaya açması demokratik değerlerin gelişimi bağlamında olumlu sayılabilecek politikaları olmuştur.

Özal’ın demokratikleşme uygulamalarından bir diğeri de yerel yönetimlerin güçlendirilerek Adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi olmuştur. Merkeziyetçi yapının hantallığından kurtarılarak yerelin kuvvetlendirilmesi, Yeni Sağ devlet anlayışın da savunduğu altyapı, yol ve kanalizasyon çalışmaları gibi devletin üstlenmesi gereken sahalarda verimliliği arttırmıştır. Bu sayede bilhassa Doğu ve Güneydoğudaki kırsal kesimlerin yol, su, elektrik gibi temel altyapı sorunları giderilerek çözüme kavuşturulmuştur. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” anlayışıyla hareket eden atalarımızın izinden giden Özal, halktan yana imajını bu tür politikalarla pekiştirmeyi başarmıştır. Öte yandan demokratikleşme çerçevesinde uygulanan Adem-i merkeziyetçi politikanın olumsuz sonuçları da olmuştur. Nitekim Kazdal’a göre; liberal politikaların ülkemizde yarattığı bilinçsiz özgürlük ortamı, aktarılan büyük kaynaklar sebebiyle yerelde belediye yetkililerinin yolsuzluk ve rüşvet olaylarına bulaşmasına neden olmuş ve belediyeye ait işletmelerin yüksek kira bedelleri ile devirleri sebebiyle kentlerdeki kira bedellerini orantısızca yükselterek enflasyon oranının artmasına dolaylı olarak sebep olduğunu belirtmiştir. Özal’ın parti mensuplarının karıştığı rüşvet ve yolsuzluk batağına bu sebepten ötürü düştüğünü ve Özal’ın bu politikası ile hata ettiğini ifade etmiştir. Özal’ın bir diğer hatasının da ailesi ve yakın çevresinin yaşadığı lüks hayata rağmen toplumdan beklediği fedakarlık olduğunu vurgulamıştır. [22]

Din ve Vicdan Özgürlüğü

Özal içinden geldiği geleneksel/kültürel yapı ve yetiştiği aile ortamıyla Anadolu’nun muhafazakâr değerlerini benimseyen ve önemseyen bir lider olmuştur. Bundan dolayıdır ki Özal, Kemalist ideolojinin savunduğunun aksine din olgusunun laiklik ilkesi çerçevesinde kontrol altında tutulup baskılanması gereken bir unsur olduğu inancından öte, herkesin hangi dine mensup olursa olsun inançlarının gereğini serbestçe yapabildiği toplumsal bir düzenin sağlanması gerektiğine inanmış ve buna olanak tanıyan politikalar uygulamaya çalışmıştır.

Nitekim 1989 yılında yapmış olduğu bir konuşmada Özal; “Devletimiz laiktir. Ama milletimizi bir arada tutan, ebedi birliğimizde en güçlü bir şekilde hizmeti olan, esas rolü olan da İslam’dır. “ diyerek dinin bu toplumun vazgeçilmez unsurlarından biri olduğunu ifade etmiştir. [23]

Yine aynı şekilde, “Laiklik fertler için değil devlet içindir. Ve ben bir Müslümanım, iyi bir Müslüman.” [24] sözleriyle Kemalist ideolojinin laiklik anlayışından farklı bir profil çizmiştir.

91 yılında yaptığı bir başka konuşmada Özal; din ve vicdan hürriyetinin laik ve demokratik sistemi benimseyen gelişmiş ülkelerin vazgeçilmez unsuru olduğunu ifade ederek, ancak inanç yönünden baskı altında tutulmayan insanların var olduğu toplumların daha çok çalışıp daha çok kazanma ve üretme kapasitesine sahip olabileceğini söylemiştir. Laikliğin gereğinin din ve vicdan özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğünün teminatının da aynı şekilde laiklik ilkesi olduğunu vurgulayan Özal, bu iki kavramın birbirlerinin varlık nedeni olduklarını ve her birinin diğerinin koruyucusu olduğunu söylemiştir. [25]

Mesele din ve vicdan hürriyeti ise, ülkemizde Özal döneminde de fazlasıyla gündeme gelmiş olan başörtüsü yasağı konusuna da değinmek gerekir. Özal, iktidarı döneminde kılık kıyafet düzenlemesi ve YÖK’ün üniversitelerde uygulamaya koyduğu başörtüsü yasağının kaldırılması gerektiğini her fırsatta ifade etmekten geri durmayarak demokratik bir duruş sergilemiştir.

Ekşi’ye göre; Özal, sadece kendi işine gelen din ve vicdan özgürlüğü hususunda 163.maddenin kaldırılması için yıllarca mücadele etmiş, fakat aynı çabayı düşünceleri ifade özgürlüğü konusundaki 141. ve 142. maddelerin kaldırılması için sarf etmemiştir. [26]

Teşebbüs Özgürlüğü

Genel hatlarıyla Özal’ın ekonomik ve politik vizyonunun temelinde ne yatıyor diye sorulduğunda sanırım buna verilecek en net cevap, girişimcilik ve özgürlük olacaktır. Özal için gerek savunduğu piyasa ekonomisi koşulları gerekse de sivil ve sosyal hayatta kalkınmanın temeli; teşebbüs özgürlüğüdür. İnsanlar hür iradeleriyle düşündükleri ve girişimde bulundukları müddetçe ekonomik refah yükselir ve demokratik değerlerde ilerleme sağlanır:

“Eğer serbest pazar düşünüyorsanız, onun temelinde serbest bir teşebbüs hürriyeti var demektir. İnsanlara şunu yap, bunu yapma katiyen söyleyemezsiniz. Mümkün olduğu kadar herkes kafasını çalıştırsın, herkes bildiğini en iyi şekilde tatbik etsin ve en iyi neticeyi alsın. İnanınız gelecek asır ferdin asrıdır…” [27]

Teşebbüs özgürlüğünü liberal ekonominin vazgeçilmez unsuru olarak görmekte olan Özal, bilhassa özelleştirme politikalarıyla toplumdaki bireylerin girişimcilik ruhunun geliştirilmesi ve piyasa ekonomisinin etkinliğinin arttırılmasına özen göstermiş, demokratikleşmenin aşamalarından biri olarak teşebbüs özgürlüğünü görmüştür.

Özal’ın Demokratikleşme Politikası: Başarı mı, Başarısızlık mı?

İktidarda olduğu 83-89 yılları ve akabindeki dört yıllık Cumhurbaşkanlığı sürecinde Özal, hiç şüphesiz yaptıkları ve bıraktıklarıyla demokrasi tarihimizde unutulmaz liderlerden biri olmuştur. 24 Ocak Kararları ile ülkemizde gerçekleştirdiği ekonomik reform ve dönüşümü ilerleyen yıllarda sivil ve sosyal alanda da gerçekleştirmeye çalışan Özal, politikacı kimliğini iyi kullanan bir lider olarak, konjonktüre göre davranmayı tercih eden pragmatist bir tutum sergilemiştir.

Demokratikleşmenin ekonomik kalkınma ve refahtan ayrı düşünülemeyeceği anlayışına sahip olan Özal, o zamanki dönemde küreselleşen dünyada etkisini hissettiren Yeni Sağ devlet ilkesine bağlı kalmıştır. Güçlü fakat minimize edilmiş bir devleti öngören Yeni Sağ anlayış, ekonomide serbest piyasa ekonomisine dayalı neo-liberal görüşü temel alırken sosyal alanda örf, adet, gelenek gibi muhafazakâr unsurları içinde barındıran neo-muhafazakâr bir görüşü savunmuştur.

Ekonomik dönüşüm sürecini henüz iktidara gelmeden başlatan Özal, sivil özgürlükler bağlamında ise düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü olarak adlandırdığı üç özgürlük anlayışını esas alana bir yol haritası belirlemiştir.
Kimilerine göre her iki alanda da başarılı bir grafik çizmiş olan Özal, kimi düşünürlere göre ise ekonomide sağladığı başarıyı sivil özgürlükler ve demokratikleşme bağlamında gösterememiştir.

Cengiz Çandar; Özal’ın geldiği siyasi gelenekten ve kendi şahsi kültüründen ötürü insan hakları, hukuk ve demokrasi gibi ilkeleri önceleyen bir duruş sergilemediğini ifade etmiştir. [28]

Emre Kongar’a göre ise; Özal bir felsefe bir değer bir ideal olarak demokrasiye inanmayıp kendi amaçlarını gerçekleştirmek istediğini ve tüm politikacılar gibi kendisini destekleyen bir sınıf yaratma amacı güttüğünü söylemiştir. Özal devleti sivilleştirmek istemiş, Silahlı Kuvvetlerin MSB’na bağlanması, PKK ile mücadelede OHAL Valiliği’nin getirilmesi, MİT Müsteşarlığı’na sivil birinin atanması uyguladığı politikaları arasında olmuştur. Öztorun yerine Torumtay’ı Genelkurmay Başkanlığı’na getirmesi de buna örnek verilebilir. [29]

Öte yandan Kongar, Özal’ın liberalleşme politikasının da büyük ölçüde başarısız olduğunu ve bunun iki önemli olumsuz sonucu doğurduğunu ifade etmiştir. Bunlardan ilki ekonomide serbestlik adına uyguladığı politikaların her ne kadar piyasada canlılık ve gelişim yaratmış olsa da hayali ihracat, yolsuzluk, yozlaşma gibi olaylara patlak vermesine neden olmasıdır. İkincisi de, devletin minimize edilmesini öngören politikalarının aynı zamanda yakın çevresi ve ailesine rant sağlayan bir mekanizmaya dönüşmesine fırsat vermesidir. Nitekim o dönem Anayasa’ya uygun olmadığı halde özel televizyon kanallarının kurulmasına olanak tanıyan düzenlemeyi destekleyen Özal, kurulan TV kanalına oğlunun pay sahibi olduğu şirketi ortak etmiştir. [30]

Erdoğan’a göre; Özal, demokratikleşme sürecinde tüm hatalarına rağmen Türk siyasi tarihinde çok önemli bir değer olmuştur. Ona göre Özal, geç kalmış bir ülkeyi evrensel istikamete yönelten bir lider olmasının yanında, devletle vatandaş arasında olan mesafeyi önemli ölçüde azaltarak ikisi arasındaki siyasal dengenin eşitlenmesine çalışmış, Türk siyasi geleneğinde var olan hikmet-i hükümet anlayışını ve devletin vatandaşa olan önceliğini aşındırmıştır. Türk insanına siyasetin asli unsuru olduğunu aşılayan ve devletin ideolojik aygıtlarına karşı kariyerini riske atmaktan çekinmeyen bir şahsiyet olmuştur. [31]

Yayla’ya göre; Özal, demokratikleşmeyi ve sivilleşmeyi özdeşleştiren bir siyasi dil kullanmıştır. Pragmatist bir liderliğe sahip olan Özal, serbestlik fikrini savunurken askeriyenin disipliner yapısı nedeniyle buna müsait olmadığını ifade etmiş ve sivilleşme hakkındaki düşüncelerini, darbenin meşruiyetini tartışma konusu yapmadan ifade etmekten çekinmemiştir. Özal, demokratikleşme hamlelerini koşulların uygunluğuna ve toplumun olgunluğuna göre kontrollü olarak gerçekleştirmiştir. [32]

Duman’a göre; Özal’ın demokratikleşme konusunda ekonomi odaklı bir bakış açısına sahip olması onun bir bakıma toplum mühendisliği rolünü üstlendiğini göstermektedir ve bu bakış açısı belki de Özal’ın en büyük dezavantajlarından biri olmuştur. Duman bu görüşüne dayanak olarak, demokratikleşme olgusunun sosyal bilimlerin ilgi alanına giren toplumsal bir mesele olduğunu ve fen bilimlerinin aksine belli başlı kuralları olmayan, somut veriler içermeyen ve örf, adet, gelenek, kültür gibi çeşitli etkenleri içeren bir özelliğe sahip olması nedeniyle pozitivist metodolojilerle çözülemeyecek bir olgu olduğunu ifade etmiştir. Siyasi iktidarlar, demokratikleşme, insan hakları gibi toplumlar özgürlüklerin gelişiminde pozitivist bir metodoloji uygulamak yerine, tarihsel, kültürel ve sosyolojik değerleri içine alan bir paradigmayla politika üretmelidirler. Bu noktadan bakıldığında Özal, uyguladığı liberal politikalarla ekonomi alanında sağlamış olduğu başarıyı, demokratikleşme ve özgürlükler bağlamında askeri vesayetin geriletilmesi ve demokratikleşme konularında adımlar atmış olsa da aynı başarıyı gösterip gösterememesinin nedeni, toplumsal sorunlara ekonomideki gibi pozitivist bir bakış açısıyla ele almış olmasıdır. [33]

Bozkurt’a göre; Özal’ın toplumsal dönüşüm politikaları bilhassa laiklik ve toplumsal bütünlük adına duyulan endişeler sebebiyle sekteye uğramıştır. Bir diğer açıdan ifade etmek gerekirse, Özal’la gelen demokratik dönüşüm hem ülkemizi güçlendirmiş hem de yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fakat bu noktada Özal’ı suçlamak yersizdir. “Özal olmasaydı Türkiye 3. Dünya ülkesi olurdu” sözlerine katılmakla birlikte Özal’ın pragmatist bir lider olarak savunduğu dönüşümün tüketim toplumunu yarattığını da ifade etmek gerekir. Yetersiz üretim sonucunda ortaya çıkan tüketim arzusunun da hayali ihracat, yolsuzluklara zemin hazırladığı bir gerçektir. [34]

Örmeci’ye göre ise; Özal’ın siyaset anlayışı pragmatisttir ve bu yönü demokratlığından çok daha ağır basmaktadır. Nitekim icraatlarıyla demokrasi tarihimize hem olumlu ve hem olumsuz etkileri olmuştur. Uyguladığı neo-liberal reformlarla toplumun Kemalist-devletçi anlayışı bırakıp yerine liberal görüşe sahip bir topluma evrilmesinde büyük bir başarıya imza atmıştır. Bununla beraber askeri gücü arkasına alarak toplumu anti-demokratik yollarla piyasa ekonomisine kanalize etmiş ve ülkenin tüketim toplumu olmasına zorlamıştır. Kimi zaman askerin gücünü arkasına alıp kimi zaman eleştiren Özal, esasen sivil demokrasinin oluşmasını amaçlamamış, sol kesimin bir daha varlık bulamamasını hedeflemiştir. Bu nedenle pragmatist liberaller tarafından ikinci Atatürk diye adlandırılmasına şaşırılmamalıdır. [35]

Oral ve Erdoğan; 80 öncesi dönemin “Özal öncesi”, sonrasının ise “Özal sonrası” dönem olarak adlandırılmasının dahi Özal’ın ne kadar büyük bir zihinsel dönüşümü başardığının kanıtı olarak görmektedir. Özal’ın siyasi liberalizm ve demokratikleşme alanında yasakların kaldırılması, anayasal değişiklikler, sivil özgürlüklerin genişletilmesi gibi olumlu uygulamalarının yanında, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra partinin başına geçecek ismi belirlemesi, iktidarı döneminde 3000 civarı gazetecinin yargılanması, 39 ton zararlı görülen yayının imha edilmesi, 500 civarı yayının toplatılması kararlarının altında imzası olması gibi uygulamaları ise demokrasi açısından olumsuz örnekler olarak verilebilir. [36]

Heper’e göre; Özal, 80 öncesi dönemde farklı siyasi görüşteki kesimlerin ülkede yarattığı kaos ortamı sonrasında dört eğilim olarak adlandırdığı merkez sağ, merkez sol, milliyetçi ve İslamcı kesimleri bir araya getirerek kurduğu Anavatan Partisi ile demokrasimize uzlaşma kültürünü kazandıran bir şahsiyet olmuştur. Özal’ın dört eğilimi bir araya getirmesi yalnızca onun döneminde değil aynı zamanda ondan sonraki dönemde de farklı siyasi kültürlere sahip partilerin bir araya gelerek 80 öncesi döneme nazaran daha istikrarlı koalisyon hükümetlerinin oluşmasına da öncülük etmiştir. Aynı zamanda Türkiye demokrasisinin tartışma parametrelerinin genişlemesini de sağlayan Özal, o zamana dek tabu olarak görülen Kürt sorunu, federasyon, başkanlık sistemi gibi konuların gündeme getirilmesini ve sivil siyasetin üstünlüğünü sağlama adına askeri harcamaların sivil hükümetler tarafından denetilmesi içeren düzenlemelerle sivil iradenin egemen kılınmasını sağlamakta önemli bir rol üstlenmiştir. Demokratikleşme çıtasını her ne kadar yükselten bir lider olsa da Özal, kimi zaman “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz.”, “benim memurum işini bilir” gibi söylemleriyle de hukukun üstünlüğüne ve demokratik değerlere aykırı tavırlar sergilemekten geri durmamıştır. [37]

Tüm bu farklı değerlendirmeler ışığında Özal’ın 12 Eylül askeri darbe konjonktüründe gerçekleştirdiği politikalarla eksik ya da eleştirilebilir noktaları var olsa da demokrasimize büyük katkılar sağladığı, askeri vesayetin devam etmesine rağmen sivil siyaseti işler hale getirerek siyasal, sosyal ve ekonomik hürriyetler kapsamında önemli atılımlara imza attığı ve en önemlisi devlete olan farklı bakış açısıyla tabuları yıkarak siyasal hayatımızda yeni bir yol açtığı söylenebilir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] M. Zeki Duman, Türkiye’de Liberal Muhafazakar Siyaset ve Turgut Özal, 2. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2017, s. 375.

[2] Hasan Cemal, Özal Hikayesi, İstanbul, Everest Yayınları, 2013, s. 255.

[3] Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, ed. İhsan Sezal ve İhsan Dağı, İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 255-56.

[4] Kutlay Doğan, Turgut Özal Belgeseli, Ankara, Türk Haberler Ajansı Yayınları, 1994, s. 152.

[5] İsmail Kurun, “Yeni Sağ ve Demokratikleşme Arasındaki İlişki: Turgut Özal Dönemi Türkiye’si Örneği”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.9., Sayı:22, (2017), 358-74 (s. 364).

[6] Tevfik Ertüzün, Özal Ne Dedi Ne Oldu!, İstanbul, ABC Ajansı Yayınları, 1988, s. 16.

[7] Mahmud Hayrullah, Özal’ın Değişim Paradigması: Tonton Zamanı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2001, s. 63.

[8] Prof.Dr.İsmail Özsoy ve Doç.Dr.İrfan Kalaycı, “Üç Özal: Sıradışı Bir Liderin Ekonomi-Politik Portresi”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011, s. 28.

[9] Atilla Yayla, “Liberal Siyaset/Liberal İktisat Özal Çizgisi”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı Boyut Kitapları, 2001, ss. 435-36.

[10] Turgut Özal, Değişim “Belgeleri” 1979-1992, İstanbul, Kazancı Matbaacılık, 1993, s. 95.

[11] Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, 4. bs. İstanbul, Birey Yayıncılık, 2001, s. 151.

[12] Özal, a.g.e., s. 95.

[13] Yusuf Tümtürk, Yeni Türkiye’nin Mimarı, Ankara, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği, 2008, s. 189.

[14] Yavuz Gökmen, Özal Sendromu, 2. bs. Verso Yayıncılık, Ankara, 1992, s. 133.

[15] Duman, a.g.e., ss. 369-71.

[16] Barlas, a.g.e., s. 99.

[17] Cemal, a.g.e., s. 223.

[18] Barlas, a.g.e., s. 149.

[19] Ömer Faruk Gençkaya, “Turgut Özal’ın Güneydoğu ve Kürt Sorununa Bakışı”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 138-39.

[20] Selçuk Kuzucuoğlu, “Tavizsiz Demokrat: Turgut Özal”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011, s. 171.

[21] Gökmen, a.g.e., s. 206.

[22] İsmail Kazdal, Siyasi İktidar ve Özal Devri, İstanbul, İhya Yayınları, 1990, ss. 145-47.

[23] Duman, a.g.e., s. 380.

[24] Orhan Tokatlı, Kırmızı Plakalar: Türkiye’nin Özal’lı Yılları, İstanbul, Doğan Kitapçılık, 1999, s. 107.

[25] Hikmet Özdemir, Turgut Özal, İstanbul, Doğan Kitap, 2014, s. 290.

[26] Mehmet Ali Birand, Özallı Yıllar Belgeseli, 6.Bölüm, 1999.

[27] Faruk Mercan, Turgut Özal, İstanbul, Feza Gazetecilik, 2001, s. 111.

[28] Mehmet Ali Birand, Özallı Yıllar Belgeseli, 6. Bölüm, 1999.

[29] Mehmet Ali Birand ve Soner Yalçın, The Özal:Bir Davanın Öyküsü, 14. bs. İstanbul, Doğan Kitap, 2015, s. 387.

[30] Birand ve Yalçın, a.g.e., s. 386.

[31] Mustafa Erdoğan, “Türk Politikasında Bir Reformist: Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, s. 31.

[32] Atilla Yayla, “Özal, Özal Reformları ve Liberalizm”, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, vii, ss. 590-91.

[33] Duman, a.g.e., ss. 376-77.

[34] Veysel Bozkurt, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 194-95.

[35] Dr.Ozan Örmeci, “Turgut Özal” (Çevrimiçi) http://ydemokrat.blogspot.com/2010/08/turgut-ozal.html, erişim 12 Şubat 2019.

[36] Naciye Oral ve Selami Erdoğan, “Turgut Özal Dönemi Türkiye’de Siyasal Liberalizm”, Journal Of Business Economics and Political Science, C.3., Sayı:6, (2014), 35-53.

[37] Türkiye’de Liderler ve Demokrasi, ed. Metin Heper ve Sabri Sayarı, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008, ss. 203-5.

Kaynaklar

Barlas, Mehmet, Turgut Özal’ın Anıları, 4. bs. İstanbul, Birey Yayıncılık, 2001.

Birand, Mehmet Ali, Özallı Yıllar Belgeseli, 6.Bölüm, 1999.

Birand, Mehmet Ali, ve Soner Yalçın, The Özal:Bir Davanın Öyküsü, 14. bs. İstanbul, Doğan Kitap, 2015.

Bozkurt, Veysel, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Cemal, Hasan, Özal Hikayesi, İstanbul, Everest Yayınları, 2013.

Doğan, Kutlay, Turgut Özal Belgeseli, Ankara, Türk Haberler Ajansı Yayınları, 1994.

Duman, M. Zeki, Türkiye’de Liberal Muhafazakar Siyaset ve Turgut Özal, 2. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2017.

Erdoğan, Mustafa, “Türk Politikasında Bir Reformist: Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Ertüzün, Tevfik, Özal Ne Dedi Ne Oldu!, İstanbul, ABC Ajansı Yayınları, 1988.

Gençkaya, Ömer Faruk, “Turgut Özal’ın Güneydoğu ve Kürt Sorununa Bakışı”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Gökmen, Yavuz, Özal Sendromu, 2. bs. Verso Yayıncılık, Ankara, 1992.

Hayrullah, Mahmud, Özal’ın Değişim Paradigması: Tonton Zamanı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2001.

Heper, Metin, ve Sabri Sayarı, ed., Türkiye’de Liderler ve Demokrasi, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008.

Kazdal, İsmail, Siyasi İktidar ve Özal Devri, İstanbul, İhya Yayınları, 1990.

Kurun, İsmail, “Yeni Sağ ve Demokratikleşme Arasındaki İlişki: Turgut Özal Dönemi Türkiye’si Örneği”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9, (2017), 358-74 <https://doi.org/10.20875/makusobed.292823>.

Kuzucuoğlu, Selçuk, “Tavizsiz Demokrat: Turgut Özal”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011.

Mercan, Faruk, Turgut Özal, İstanbul, Feza Gazetecilik, 2001.

Oral, Naciye, ve Selami Erdoğan, “Turgut Özal Dönemi Türkiye’de Siyasal Liberalizm”, Journal Of Business Economics and Political Science, 3, (2014), 35-53.

Örmeci, Dr.Ozan, “Turgut Özal” (Çevrimiçi) http://ydemokrat.blogspot.com/2010/08/turgut-ozal.html.

Özal, Turgut, Değişim “Belgeleri” 1979-1992, İstanbul, Kazancı Matbaacılık, 1993.

Özdemir, Hikmet, Turgut Özal, İstanbul, Doğan Kitap, 2014.

Özsoy, Prof.Dr.İsmail, ve Doç.Dr.İrfan Kalaycı, “Üç Özal: Sıradışı Bir Liderin Ekonomi-Politik Portresi”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011.

Sezal, İhsan, ve İhsan Dağı, ed., Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Tokatlı, Orhan, Kırmızı Plakalar: Türkiye’nin Özal’lı Yılları, İstanbul, Doğan Kitapçılık, 1999
Tümtürk, Yusuf, Yeni Türkiye’nin Mimarı, Ankara, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği, 2008.

Yayla, Atilla, “Liberal Siyaset/Liberal İktisat Özal Çizgisi”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı Boyut Kitapları, 2001.

“Özal, Özal Reformları ve Liberalizm”, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, VII.

[/vc_toggle]

Selçukluların Devlet Anlayışına Tarihsel Bir Bakış Açısı

Selçuklular sadece Türk tarihi içerisinde önemli bir yer edinmiş değildir. Orta Doğu tarihi, İslam tarihi, Avrupa tarihi ve hatta dünya tarihinde önemli bir yer edinmiş olan Selçuklular, içerisinde bulundukları söz konusu coğrafyada hegemon güç olmayı basarmışlardır. Yayılış sahası olarak Harezm bölgesinden Maveraünnehir, oradan da Horasan’a uzayan Selçuklular, Antik Pers, Med, ve Sasani İmparatorluklarının hakimiyet alanlarına yerleşmiş ve Türk-İran kültürü içerisinde dünyanın en güçlü devletini kurmuşlar, Malazgirt zaferinin ardından Doğu Roma İmparatorluğu’nu savunma pozisyonuna sevk edip Küçük Asya denilen Antik Roma miras topraklarını tamamen ele geçirip Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerini en yüksek tempoda gerçekleştirip, Katolik Avrupa kıtasındaki dengeleri kökten tetikleyip Haçlı Seferlerine sebebiyet vermişler ve üstelik Hicaz ve Kudüs kutsal topraklarını ele geçirip Sünni İslam dünyasının hamisi durumuna gelmişlerdir. Osmanlı’ya nazaran daha erken bir tarihte sahneye çıkan Selçuklular, donemin en büyük devletini kurarak cihan hakimiyeti mefkuresine öncülük etmiştir. Selçuklulardan önce de Türk İslam geleneği doğrultusunda devlet kurup baskın güç olmayı başaran Gazneliler, Samaniler ve Karahanlılar gibi devletler, Selçuklulara göre tek evreli ve tek yönlü kalmışlar ve bölgenin baskın gücünün üstünde bir statüye erişememişlerdir. Fakat ilk defa Selçuklularla birlikte Orta Asya, Orta Doğu, Kafkasya ve Anadolu dinamikleri doğrudan, Avrupa, Kuzey Afrika ve Hindistan dinamikleri ise dolaylı olarak etkilenmiş ve Selçuklular hegemon güç algısını da aşıp küresel güç olarak tarih sahnesine giriş yapmıştır. Çok hızlı bir şekilde tarih sahnesine giren Selçuklular, askeri başarıları ile kurmuş oldukları siyasi hakimiyetlerini idari anlamda muhafaza etmeye ve geliştirmeye çalışmışlar, zaman zaman başarılı olsalar da eninde sonunda sağlam ve sürdürülebilir bir sistem oluşturamamışlardır. Bu yazımızda bunun ana nedenlerini tartışmadan önce Selçukluların kuruluş kodlarına girip, hangi gelenekten geldiklerini ve geçiş süreci içerisinde bu geleneklerini nasıl sürdürdüklerini masaya yatırıp, daha sonra Selçukluların devlet anlayışlarını inceleyeceğiz. Kronolojik bir yöntem kullanıp Selçuklu devletinin kurulusuyla başlayarak devlet alayişinin kuruluş dönemindeki temellerine değineceğiz.

(Not: Bu yazı Selçuk Bey’in bağımsızlık fikrinkinden başlayıp ölümden sonra Musa, Tuğrul ve Çağrı’nın bağımsızlık mücadeleleriyle devam edecektir. Yazının sonunda ise Büyük Selçuklu Devleti’nin nasıl kurulduğunu ve bunların ışığında hangi hakimiyet ve devlet anlayışı yönetilmeye başlandığını tartışacağız. Bu yazının ikinci bölümü, bu söz konusu birinci yazının kaldığı yerden devam edecektir ki, bu da ikinci yazının bu yazının yayımlanmasından sonra gelmesi demektir)

Erken Selçukluların Bağımsızlık Fikirleri

Oğuz Yabgu Devleti’nde başkomutan olan ve Oğuz Yabgusu ile taht mücadelesine girişmesinden sonra yenileceğini anlayan Selçuk Bey, Oğuz Yabgu Devleti’nden kopup, Yenikent’i terk ederek kendi aşireti ile Cend bölgesine göç etmiştir. Cend şehri o dönemlerde Oğuz Yabgu Devleti’ne vergi ödeyen bir şehirdi. Dolaysıyla Cend şehrinin Müslümanlar tarafından yöneltildiğini fakat Müslüman olmayan Oğuz Yabgu Devleti’ne bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Selçuk maiyeti ile birlikte Cend şehrine vardığı zaman, orada tutunmak ve bölge sakinleri ile barış arasında yasamak için Müslümanlığa geçtiğini söyleyebiliriz. Fakat Selçuk önderliğindeki Oğuzların Gök Tanrı inancından İslam’a geçiş yaptıkları hususunda soru işaretleri bulunmaktadır. Zira Selçuk’un oğullarının adlarına baktığımız zaman, bunların Musevilik motifleri taşıdığını söyleyebiliriz. Hazarların dokuzuncu yüzyılda Gök Tanrı dininden ayrılıp Museviliğe geçtiğini El-Mesûdî’den bilmekteyiz. Hazarlar arasında çok ünlü olduğunu bildiğimiz Selçuk’un babası ‘’Demir Yaylı’’ Dukak’ın da Musevi inancına sahip olması muhtemeldi. Zira Dukak’ın torunları olan Selçuk’un oğullarının adları bu tezi destekler niteliktedir. Bu adlar sırayla Mikail, Arslan Israil, Musa, Yusuf ve Yunus seklindedir. Gök Tanrı inancına sahip Türklerin çocuklarına böyle adlar vermediklerini ve Museviliğin Hazarlar arasında yaygın olduğunu birleştirdiğimiz zaman, Selçuk’un da muhtemel olarak Musevi olduğunu, Cend’e göç ettikten sonra da maiyetiyle birlikte İslamiyet’e geçtiklerini söyleyebiliriz. Zira Gök Tanrı inancı ile Musevi inancını kıyasladığımızda, Museviliğin İslamiyet ile birlikte semavi bir din olduğunu ve İslamiyet’e daha yakın olduğu kesindir.

Oğuz Yagbu Devleti

Selçukluların Cend şehrinin Müslüman valisi ile ilişkileri iyi bir seviyedeydi. Selçuklu Oğuzlarının İslamiyet’e daha sıkı bağlanmaları için Selçuk’un Cend valisinden kendilerine fakihlerin göndermesini istemiştir. Selçuk Bey, Oğuz Yabgusunun vergi toplamak için Cend şehrine elçiler yolladığı sırada İbnü’l-Esîr’in aktardığına göre Selçuk elçiye: ‘’Biz Müslümanlar gayrimüslimlere vergi vermeyeceğiz’’ demiştir. Selçuk’un bu yaklaşımı esasında kendilerinin Cend valisi ve ahalisi ile birlikte Oğuz Yabgusuna fiilen bağlı olmadıklarını, bağımsız bir devlet olarak hareket etmek istediklerini görmekteyiz. Bu olayı bir başkaldırış olarak yorumlayan Oğuz Yabgusu Cend üzerine ordu göndermiş ve bu savaşta Selçuk’un oğlu Mikail hayatını kaybetmiştir. Mikail’in oğulları Çağrı ve Tuğrul ise dedelerinin himayesine girmiştir. Selçuk Cend şehrinde kalırken oğullarından Arslan Israil Samanilerin başkenti Buhara civarındaki Nur kasabasına yerleşmiştir. Bu tarihi bilgiye baktığımızda Selçuklu Oğuzlarının hala göçebe olduklarını ve Selçuklu aile fertlerinin de kendilerine has birliklerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Arslan Israil 985 yılında Samani Emiri II. Nuh tarafından başkent Buhara yakınlarına obası ile birlikte yerleştirilmiştir. 999 yılında Karahanlılar tarafından yıkılan Samaniler’in son emiri II. İsmail, Karahanlilar tarafından esir edilmiştir. Karahanlıların elinden kaçarak 1003 yılında Karahanlılara karşı destek bulmak için Cend şehrine giden Samani Emiri  II. İsmail, Selçuklu Oğuzlarından yârdim istemiştir. Selçuk, Samani Emiri’nin destek isteğini kabul etti ve kızını Samani Emiri II. İsmail’e vererek Samani Emiri’nin kayınbabası olarak Karahanlılara karşı savaşa girmiştir. Selçuklu Oğuzları bu dönemlerde Oğuz Yabgu Devleti’ne bağlı olmadıklarına ve resmi anlamda taninmiş bağımsız bir devlet olmadıklarına göre, Samanilerin Emiri II. İsmail’i metbû saymışlar ve onun hizmetine girmişlerdir. Fakat Samani Emiri II. İsmail’in memleketi Karahanlılarca istilaya uğradığından, Samani Emiri memleketini Karahanlıların elinden kurtarmak için bir başkaldırısı başlatmıştır. Bu bilgiye baktığımızda ortada fiili bir Samani kuvveti görürüz, fakat resmiyette bu devletin Karahanlılar tarafından yok edildiği malumdur. Su halde Selçuklu Oğuzları ile müsavi, yani eşit bir derecede ittifak kurduğu anlaşılan Samani Emiri’nin memleketini tekrar kurtarmaya gayret ettiğini, Selçuk önderliğindeki Selçukluların da Cend şehrinde fiilen ve kısmen bağımsız bir aktör olarak hareket ettiğini gözlemleyebilmekteyiz. Selçuk’un oğlu Arslan Israil kendine bağlı Oğuz Türkmen atlılarıyla birlikte Samani Emiri II. İsmail’in zorlukla ve büyük bir gayretle topladığı orduya katılarak Karahanlıların üzerine yürümüştür ve Semerkant civarlarında Karahanlı komutanı Subaşı Tegin’in ordusu mağlup edilmiştir. Karahanlı hükümdarı bu yenilgiyi duyar duymaz kendi ordusu ile Semerkant’a gelmiştir. Fakat Selçuklu Oğuzları bir gece baskını ile bu orduyu da dağıtmış, on sekiz Karahanlı komutanını esir almış ve Karahanlı karargâhını yağmalayarak çoğu ağırlık ve teçhizatı ele geçirmişlerdir. 1004 senesinde Samaniler başka bir Karahanlı ordusunu Selçuklu Oğuzlarının yardımıyla yine bozguna uğratmıştır. Samani Emiri II. İsmail’in Selçuklu Oğuzlarından destek istemesi için Buhara’dan kalkıp Cend’e kadar gitmesi, Selçuklu Oğuzlarının henüz bağımsız bir aktör olmamalarına rağmen bölgedeki prestijlerinin ne kadar yüksek olduğunu, bu yüksek prestijlerini de şüphesiz askeri hüner ve başarılarına borçlu olduklarına bağlayabiliriz. Selçuklu Oğuzları henüz bağımsız bir aktör olarak varlıklarını sağlamlaştırmadan önce aşiretin merkezi Selçuk’un yönetiminde Cend civarında, Selçuk’un oğlu Arslan Israil ise obasıyla birlikte Buhara civarında bulunmaktaydı. Konar göçer hayat anlayışına sahip Selçuklu Oğuzları, Cend’e göç etmeden önce de bozkır hayat şartlarında yasadıklarını ve Cend’e göç edip İslamiyet’e geçtikten sonra yerleşik hayata geçmediklerini, göçebe hayatlarına devam ettiklerini görmekteyiz.

Bir Türk Okçusunun Savaş Sırasında Olan Durumunun Resmedilmesi

Selçuk’un Ölümünden Sonra Güç Dinamiklerinin Değişmesi

Selçuk Bey 1007 yılında öldükten sonra Arslan Israil aşiretin başına ‘’Yabgu’’ unvanı ile geçmiştir ve bundan sonra Arslan Yabgu olarak anılmıştır. Arslan Israil’in Yabgu unvanını kullanması, Selçuklu Oğuzlarının Oğuz geleneğinden kopmadıklarını ve İslam yörelerinde bu geleneği sürdürdüklerinin bir göstergesidir. Arslan Yabgu’nun kendisine bağlı 4000 atlısı bulunmaktaydı. Bunun dışında Selçuk’un diğer oğulları Yusuf ve Musa ile birlikte Selçuk’un torunları Mikail oğlu Cari ve Tuğrul’un da kendilerine bağlı Türkmen atlıları bulunmaktaydı. Selçuklu aile fertlerinin kendilerine ait ordularının bulunması, tüm aile fertlerinin aşiretin reisine bağlı olduklarının dışında kendilerine ait bir oba ve orduya sahip olduklarını göstermektedir. Bu husus şüphesiz merkezi bir yönteminden yoksun olan erken Selçukluların Cend’e goc etmeden önceki geleneklerini sürdürdüklerini göstermektedir. Arslan Yabgu’nun Selçuklu aşiretinin lideri olmasından sonra 1020 yıllarında Selçuklu Oğuzlarının büyük bir kısmı Cend şehrini terk ederek Buhara civarına yerleşmiştir. Karahanlıların eline gecen Buhara büyük çalkantılar içerisindeydi ve Selçuklu Oğuzları kendilerini Karahanlı iç savasının ortasında bulmuştur. Arslan Yabgu bu iç savaşta Karahanlı hükümdarına karşı ayaklanan Kağan’ın kardeşlerinin yanında saf tutmuştur. Kendisine karşı ayaklanan kardeşlerinin isyanlarını bastırmak için Gazneli Mahmut ile ittifak kuran Karahanlı Yusuf Kadir Han, bu iç savaşı yenmiştir. Arslan Yabgu, Gazneli Mahmut tarafından esir alınmış ve Hindistan’da bulunan Kalıncar kalesinde esaret altında iken hayatını kaybetmiştir. Arslan Yabgu’nun bu trajik ve skandal olumu Selçuklu Oğuzlarında bir bozulma meydana getirmiştir.

Gazneliler

Selçuk’un diğer oğlu Musa, Arslan Israil gibi, Yabgu unvanını kullanarak Selçuklu aşiretinin başına geçmiştir. Fakat yaşlı olmasından kaynaklıdır ki, aşiret islerinde pasif kalmıştır. Bunun için Selçuk’un oğlu Mikail’in oğulları Çağrı  ve Tuğrul, Selçuklu aşiretini fiilen yönetmeye başlamışlardır. Oğuz Selçuklularının büyük bir kısmi Tuğrul ve Çağrı etrafında toplanmaya başlamıştır. Kuzeyde Oğuz Yabgularının, doğuda Karahanlılarının, güneyde de Gaznelilerin baskılarının arasında sıkışıp kalan Oğuz Selçukluları göç edecek yeni yurt aramaya başlamıştır. Zira Cend-Buhara hattında kaldıkları müddetçe yukarıda saymış olduğumuz 3 büyük devlet tarafından yok edilme tehlikeleri yüksekti. Musa Yabgu ve Tuğrul, Oğuz Selçuklularının büyük bir kısmıyla çöllere sığınmıştır. Çağrı ise, amcası Musa Yabgu ve abisi Tuğrul’dan izin alarak, kendisine ait 3 bin Türkmen atlıyla batıya doğru göç etmiştir. Esasında ideal bir yurt aramaya çıkan Çağrı, Hazar Denizi’nin güneyinden Kafkaslar ve Anadolu’ya vararak buralarda keşif hareketlerinde bulunmuştur. 3 yıl suren bu keşif seferi esnasında Kafkaslar ve Doğu Anadolu’da bulunan tüm Ermeni Prensliklerini darmadağın eden Çağrı Bey, Kafkaslar ve Anadolu’da kendilerine karşı güçlü bir rakibin bulunmadığını anladı ve yüksek miktarda esir ve ganimet sayısı ile abisi Tuğrul ve amcası Musa Yabgu’nun yanına geri dönmüştür. Çağrı bu keşif seferinde önüne çıkan tüm Ermeni ordularını teker teker hezimete uğratmıştır. Urfalı Mateos Ermeniler’in Türker’i ilk gördükleri andaki sakinliklerini söyle aktarmaktadır: ‘’’Bu zamana kadar bu cins Türk atlı askeri görülmemişti. Ermeni askerleri onlarla karşılaşınca onların acayip şekilli, yaylı ve kadın gibi uzun saclı olduklarını gördüler’’. Çağrı, amcası Musa Yabgu ve abisi Tuğrul’un yanına vardığında onlara keşif seferi hakkına malumat vermiştir. Çağrı, abisi Tuğrul’a söyle demiştir: ‘’Biz buradaki güçlü devletler ile, yani Karahanlı ve Gazneli devletleriyle mücadele edemeyiz ve bunların hakkından yalnız gelemeyiz. Fakat keşfetmiş olduğum Arminya bölgesine gidebiliriz. Çünkü buralarda bize karşı gelecek kimse yoktur.’’ Selçukluların bu evredeki yönetim anlayışlarına bakılırsa, Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra bir bölünme meydana gelmiştir. Musa Yabgu, hayatta olan aile fertleri arasında en yaşlısı ve tecrübelisi olması hasebiyle aşiretin başına geçmiş, öte yandan Arslan Yabgu’nun oğulları Kutalmış ve Resul Tigin babalarının ölümünden sonra yönetimi ele geçiremedikleri için Musa Yabgu ve kuzenleri Çağrı ve Tuğrul beylerle çatışmaya girerek bu çatışmadan bir yenilgi ile ayrılmışlardır. Zira bunu Kutalmış ve Resul Tigin’e bağlı Selçuklu Oğuzlarının 4000 çadır ile Gaznelilerin elinde olan Horasan’a göç etmelerinden anlamaktayız.

Gazneli Mahmut’a diğer Selçuklu Oğuzlarının kendilerine zulüm ettiklerini, Horasan’ın üstünde bulunan Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinde artık barınamayacaklarını, bunun için Horasan bölgesinde bir yurt istediklerini dile getiren Kutalmış ve Resul Tigin’e bağlı Selçuklu Oğuzları böylece diğer Selçuklulardan ayırılarak Horasan’a göç etmiştir. Tuğrul, Çağrı ve Musa Yabgu önderliğindeki ana Selçuklu aşireti 1035 yılına kadar Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinde yasamaya devam etmiştir.

Selçuklu Türklerinin Batıya Göçü

Fakat Selçuklu Oğuzlarına yönelik baskılar kuzeydeki Oğuz Yabgu Devleti tarafından artınca,  çareyi tıpkı diğer Selçuklu Oğuzları gibi Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinden ayrılıp, Ceyhun nehrini geçerek Horasan topraklarına göç etmekte bulmuşlardır.  Bu göç döneminde Musa Yabgu, Çağrı Bey ve Tuğrul Bey birlikte hareket etmişlerdir.

Selçuk Bey’in diğer oğullarından Yunus ve Yusuf’ta Çağrı ile Tuğrul’u takip etmişlerdir. Ayrıca Yusuf’un oğlu İbrahim’in adı da bu göç esnasında geçmektedir. Yaklaşık 10 bin atlı ile, kalabalık bir maiyetle Horasan’a giren Selçuklu Oğuzları, Gazneli Devleti’nde büyük bir çalkantı ve panik ortamına sebebiyet vermiştir. Gazneli Veziri Ahmed bin Abdussamed, ‘’’Bugüne kadar isimiz çobanlarla idi, simdi ülkeler zapt eden beyler geldi’’ demiştir. Gazneli devlet adamlarında genel anlamda ‘’Horasan elde gitti’’ ya da ‘’Horasan istilaya uğradı’’ havası uyanmıştı. Gazneli Sultani Mesud bile büyük endişeye kapıldı ve derhal 17 bin kişilik bir ordu toplayarak, Hacib Begtogdi’yi komutan tayin edip Selçuklu Oğuzlarının üzerine göndermiştir. Fakat Tuğrul bey, Çağrı Bey ve Musa Yabgu, Gazneli Sultani Mesud’a bir mektup yazarak, toplam 3 elçiyle Gazneli Sultan’ına mektuplarını iletmişlerdir ve sultanin hizmetine girmek istediklerini, kuzeyden gelen tehlikeler karşısında Gazne devletini korumak istediklerini ve bunun karşılığında Nesa ve Ferave vilayetlerinin kendilerine tahsis edilmesini istemişlerdir. Fakat Selçuklu Oğuzlarını yeneceğinden emin olan Gazneli Sultani Mesud, görevlendirdiği 17 bin kişilik ordunun 1035 yılında Selçuklu Oğuzları tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldığını haber alınca Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve Musa Yabgu’ya derhal elçi göndererek barış istediğini, Dihistan eyaletini Çağrı Bey’e, Nesa eyaletini Tuğrul Bey’e ve Ferave eyaletini de Musa Yabgu’ya verdiğini ilan etmiştir. Kendilerine bu eyaletler verilen Selçuklu beyleri buralarda önce Gazne Sultanı adına, sonrasında ise kendi adlarına hutbe okutarak, üçünün Gaznelilere bağlı birer özerk devlet olduklarını göstermiştir.

Fakat güçlerini toparlayan ve civardaki Oğuzları kendi memleketlerine davet eden Selçuklu Oğuzları, yapılan barıştan yaklaşık 4 ay sonra Gaznelilerin Hindistan seferinde olmasını fırsata çevirerek Belh ve Sistan’i yağmalayarak Gaznelilere meydan okumuşlardır. Gazneli Sultanı 15 bin kişilik bir ordu gönderdiyse de bu ordu ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Yıllar önce Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra Çağrı ve Tuğrul tarafından mağlup edilip Horasan’a göç edip Rey ve Hemedan bölgelerinde Gazneliler’in hükmü altında yasayan Selçuklu Oğuzları da (Irak Oğuzları da denilir) akrabalarının bu zaferinden cesaret alarak Rey Valisi Taş-ı Ferrâş’ı öldürerek Rey’e hakim olmuşlardır.

Belh ve Sistan

Ayrıca Çağrı Bey’in Anadolu ve Kafkasya seferinden sonra Azerbaycan bölgesine yerleşen Oğuzlar, Horasan bölgesindeki diğer Oğuzların bu galibiyetlerini duyar duymaz Horasan’a gelmişler ve Selçuklu Oğuzları ile birleşip Gaznelilere karşı savaşmıştır. 1037-1038 yılında tekrar büyük bir hezimete uğrayan Gazneli Sultanı Gazne’ye çekilmiş ve kuvvetlerini toparlamıştır. Bu sırada Selçuklu Oğuzları Horasan bölgesini tamamen ele geçirmiştir. Çağrı Bey ordusuyla Merv’e, Tuğrul Bey Nisabur’a, Musa Yabgu ise Serahs’a girmiştir. Tuğrul Bey Sultanü’l-Muazzam (Büyük Sultan) unvanı ile bağımsızlığını ilan etmiştir, Musa Yabgu el-Melikü’l-âdil (adalet sahibi Melik) unvanını ve Çağrı Bey ise Melikü’l-Mülûk (Meliklerin Meliki) unvanını alarak abisi Sultan Tuğrul adına hutbe okutarak Selçukluların biçimsizliğini ilan etmiştir. Horasan bölgesindeki tüm Oğuzlar ise, Sultan unvanını kullanan Sultan Tuğrul’a biat etmiştir. Daha sonra 1040 yılında Dandanakan’da Gazneli ordusunu dağıtan Selçuklular sadece bağımsızlık mücadelelerini kazanmadılar, ayni zamanda Gazneliler üzerinde güçlü bir hakimiyet kurmuşlardır. Horasan’a yeni gelen Selçuklu Oğuzları, ilk etapta Gazneli Sultan’ına toplam uç elçi göndermiştir. Birinci elçi Musa Yabgu’yu, ikinci elçi Tuğrul Bey’i, üçüncü elçi ise Çağrı Bey’i temsil etmekteydi. Buradan anlaşılacağı üzere bu üç Selçuklu beyinin de statüleri eşitlenmiş durumdaydı ve Selçuklu Oğuzları ortak bir aile konfederasyonu kurmuşlardı. Gaznelileri yendikten sonra da bağımsızlığını ilan eden Selçuklular, Tuğrul Bey’i Büyük Sultan olarak kabul etmişler ve Tuğrul, Büyük Sultan unvanını kullanarak Sultan Tuğrul olarak hitap edilmeye başlanılmıştır. Büyük Sultan unvanı ile anılan Sultan Tuğrul, böylelikle diğer tüm sultanlardan daha yüksek bir statüde olduğunu ve padişahlık makamında olduğunu ilan etmiştir.

Büyük Selçuklu Hükümdarlığı
(1039)

Horasan’a göç ettikten sonra konar göçer hayatlarını yarı yarıya terekeden Selçuklular, Sultan Tuğrul önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra göçebe hayatını tamamen terk ederek yerleşik hayata geçmişlerdir. Selçuk Bey’in ölümünden sonra Selçukluların başına gecen Arslan Yabgu ve Arslan’ın da ölümünden sonra onu takip eden Musa Yabgu, Yabgu unvanını kullanarak  Oğuz geleneğini sürdürmüşler ve göçebe hayatından vazgeçmemişlerdir. Fakat bağımsızlık ilanı esnasında Tuğrul’un Sultan, Musa ve Çağrı’nın Meliklik unvanlarına bakıldığında, İslam geleneğini de jure olarak, yani resmiyette esas aldıklarını, Oğuz geleneğini de kısmen terk ettiklerini görebilmekteyiz.

Selçukluların İdari Taksimat Geleneği ve Riskleri

1037 yılındaki bağımsızlık ilanından sonra yerleşik hayata geçip devletleşme surecine giren Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan galibiyetinden sonra Gaznelilerin gücünü kırmış ve Iran bölgesinin en güçlü devleti olarak kabul edilmiştir.

Dandanakan Savaşı
(1040)

Fakat bu de facto, yani fiili varlığın dışında de jure, yani resmi bir durumun netleşmesi gerekirdi. Merv’de büyük bir kurultay düzenleyen Sultan Tuğrul, uzun istişareler sonucu Ebu İshak el Fukkai’yi elçi olarak Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifesi’ne gönderme kararını onaylamıştır. Sultan Tuğrul, Abbasi Halifesi Kaim bin Emrillah’a  Ebu İshak el Fukkai aracılığıyla Horasan’da adaletle hükmedeceğini ve müminlerin koruyucusu olan Halifeye sadakatten ayrılmayacağını bildirmiştir. Bu bakımdan, kendi devletinin İslam coğrafyasından kabul edilmesini amaçlayan Sultan Tuğrul, Abbasi Halifesi’ne sadakatini sunup, yeni kurmuş olduğu devletinin hukuki ve resmi olarak tanınmasını sağlamıştır. Sultan Tuğrul bu olaydan sonra, eski bir Oğuz-Türk geleneği olarak, yeni kurmuş olduğu devletinin topraklarını Selçuklu aile fertleri arasında bölüp paylaşmaya başlamıştır. Buradan anlaşılacağı üzere, devlet hanedanın mülkü olarak sayılmıştır. Belh ve Serahs ile birlikte Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e (Melik Çağrı), Bust ve Sistan eyaletleri ise Musa Yagbu’ya (Melik Musa) bırakılmıştır. Sultan Tuğrul ise Irak-acem ve diğer batıda kalan toprakları almıştır. Bunun dışında Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yenal’a Kuhistan eyaleti, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’a Damgan ve Curcan, Çağrı Bey’in (Melik Çağrı) oğlu Kavurd Bey’e de Kirman eyaleti verilmiştir.

Kirman Selçukluları

Sultan Tuğrul’un bizzat yönettiği topraklar dışında, diğer Selçuklu hanedanına mensup toprak sahibi beylerin kendi içlerinde bağımsız, fakat en nihayetinde Sultan Tuğrul’a bağlı olduğunu bilmekteyiz. Bunu, Çağrı Bey’in kendi inisiyatifi ve imkânlarıyla Gazneli Sultanı İbrahim ile yaptığı savaşlardan ve bu savaşlarda ele geçirdiği bölgeleri kendisi adına hutbe okutarak yönetmesinden anlamaktayız. Gelişmiş bir merkezi anlayışından yoksun olan Selçukluların, İslamiyet öncesi Türk ve Oğuz devlet geleneklerini hala sürdürmüşlerdir. Göçebe hayatını terk edip zaruri olarak yerleşik hayata gecen Selçuklular, zihniyet bakımından eski Türk ve Oğuz geleneklerinden kopmamışlardır. Devletin merkezinde Sultan Tuğrul oturur iken, Musa ve Çağrı  ‘’Melik’’ unvanlarıyla ile kendi bölgelerini yönetmişler, hatta Sultan Tuğrul’dan sonra kendi adlarına hutbe okutturup kendi adlarına sikke bastırmışlardır. Sultan Tuğrul, bir Oğuz geleneği olarak devletini kardeşi ve amcası arasında paylaşmıştır. Sultan Tuğrul’un bu tutumu, devlet içi istikrarı ve barısı olumsuz yönden etkilemiştir. Zira hanedan üyelerine taksim edilen bölgelerde bizzat söz sahibi olmayan Sultan Tuğrul, buraları yöneten akrabaların işlerine kafasına göre karışamamıştır. Böylece mesela Çağrı Bey ile Musa Yabgu arasındaki hakimiyet mücadelesine engel olamayan Sultan Tuğrul, ancak Musa Yabgu’nun şikâyetleri sonrasında meseleye dahil olma hakkına sahip olmuş ve kardeşi Çağrı Bey’i sert bir dil ile kınayarak, Çağrı Bey’in Musa Yabgu’dan aldığı bölgeleri amcası Musa Yabgu’ya tekrar iade ettirip ona para bastırma ve kendi adına hutbe hakkını tekrar elde etmesini sağlamıştır. Çağrı Bey’in Musa Yabgu ile giriştiği bu hakimiyet savaşına bakılırsa, Çağrı Bey’in Musa Yabgu’ya verilen bölgeler üzerinde hak sahibi olduğunu göstermiştir. Böylece Selçuklu Devleti’nin eski Türk-Oğuz geleneklerine göre ikiye bölünmesini, bir bölümünü abisi Sultan Tuğrul, diğer bölümünün ise kendisinin olmasını savunmuştur. Fakat henüz bağımsız bir devlet olmadan önceki doneme baktığımızda, Selçuklu Oğuzlarının o dönemlerde bile bir aile federasyonu ile obalarını ve aşiretlerini yönettiklerini görmekteyiz. Bu geleneği korumak isteyen Sultan Tuğrul, böylece kendi sultanlığını kabul eden tüm Selçuklu aile fertlerine kendi devletinden pay vermiş, pay verdiği bölgeler onların mülkü olmuştur.

Sultan Tuğrul’un Son Döneminde Meydana Gelen Çalkantılar

Kendisine Kuhistan eyaletinin verilmesiyle birlikte Selçukluların bati sınırlarını koruyan ve batı fetihlerini Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış Bey ile yöneten İbrahim Yinal, Sultan Tuğrul’un Büveyhiler ile uğraşmasını fırsat bilip, emrindeki bati sınırlarında görev yapan güçlü ordusuna güvenerek 1058 civarında Sultan Tuğrul’a başkaldırmıştır. Sultan Tuğrul, kardeşi Çağrı’n oğulları olan yeğenleri Kavurd ve Alparslan’ın desteği sayesinde İbrahim Yinal isyanını bastırmıştır ve İbrahim Yinal’i bizzat, kendi elleriyle, yayın kirişi ile infaz etmiştir. Sultan Tuğrul’un amcasının oğlu olan İbrahim Yinal’in kanını dökmeden infaz etmesi, Sultan Tuğrul’un Oğuz geleneklerine sımsıkı bağlı olduğunu göstermektedir. Zira kut anlayışının yaygın olduğu Oğuzlarda, kut sahibi ailenin kanı kutsaldır. Dolaysıyla isyankar olsa dahi, kutlu kanı taşıması dolaysıyla kut sahibi aile üyesinin kanını dökmeden infaz edilmesi gerekmektedir. 1060 yılında kardeşi Çağrı Bey’in vefat etmesi, kendi yaşının ilerlemesi ve bir varisinin bulunmaması dolaysıyla kardeşi Çağrı Bey’in oğullarından Süleyman’ı varis olarak ilan eden Sultan Tuğrul, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın

Kutalmış

isyanı ile karşılaşmıştır. Zira Sultan Tuğrul’dan sonra kendisinin hanedan içerisinde en yetenekli ve tecrübeli olduğunu düşünen Kutalmış, Çağrı oğlu Süleyman’ın varis olarak ilan edilmesini kabul etmemiş, kendisinin varis olmasını savunmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu ve Gürcistan Krallığı’na karşı çeşitli zaferler elde eden ve Büyük Selçuklu Devleti’nin batısında çok ünlenen Kutalmış, 1061 yılında 50 bin civarında asker toplamıştır. Çok güçlenen Kutalmış’a asker gönderen Sultan Tuğrul, ordusunun Kutalmış tarafından yenilgiye uğratıldığını öğrenince bizzat kendisi ordusunun başında Kutalmış’ın elindeki Girdkuh kalesini kuşatmıştır. Fakat burayı da alamayan Sultan Tuğrul, veziri Amîdülmülk el-Kündürî’yi görevlendirdi ve vezirini Kutalmış’a göndererek isteklerini işitmek istemiştir. Diplomatik müzakerelerin bir türlü ilerlemediği bir ortamda Büyük Selçuklu Devleti içindeki ikili bölünmüşlük devam etmiştir. Sultan Tuğrul’un gücü Kutalmış’a yetmemiştir. Çoğu tarihçiler, Sultan Tuğrul’un Kutalmış’a karşı gücünün yetmemesini Çağrı Bey’in 1060 yılındaki ölümüne bağlamaktadır. Buna göre Sultan Tuğrul’un demir yumruğu olan Çağrı Bey, ölümü ile birlikte abisi Sultan Tuğrul’un gücünü zayıflatmıştır. 1063 yılında hastalıktan ya da amcasının oğlu Kutalmış’a karşı yenilerek kurmuş olduğu devletinin henüz şimdiden bölünmeyle karşı karsıya kalmasının kederinden hayatını kaybeden Sultan Tuğrul, gerisinde güçlü fakat bir o kadar da karışıklıklar içerisinde kaotik bir devlet bırakmıştır. Bir yandan Kutalmış, öte yandan diğer hanedan üyelerinin Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmesi için ordularını toplayıp vaziyet almaları Selçuklu devletinin idari anlamda ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Henüz ilk hükümdarın ölümünden sonra koskoca bir kaos ortamına sürüklenen Büyük Selçuklu Devleti, hanedan içerisindeki en güçlü sultan adayının diğer adayları bertaraf etmesini beklemekteydi. Kimin sultan olacağı, taht kavgasının gidişatına göre anlaşılacaktı. Alparslan ordusunu toplayıp önce tahtı ele geçirmek isteyen amcası Musa Yabgu’nun üzerine yürümüş ve onu yenilgiye uğratarak canını bağışlamış ve kendi bölgesine geri göndermiştir. Bundan sonra diğer hanedan üyelerini teker teker yenen Alparslan, amcası Sultan Tuğrul’un gücünün yetmediği Kutalmış ile taht mücadelesine bas basa kalmıştır. Sultan Tuğrul hayatta iken tahtı ele geçirmek isteyen Kutalmış önüne çıkan tüm birlikleri teker teker mağlup ederek daha güçlü bir şekilde başkente yürümekteydi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Sınırları

1063 yılında Rey’i kuşatan Kutalmış, Alparslan’ın öncü kumandanı Hâcib Erdem’in Damgan’a ulaştığını öğrenince Rey’den ayrılarak rakibinin üzerine yürüdü ve Alparslan’ın kumandanını yendi. Daha sonra bizzat Alparslan’ın üzerine yürümek için harekete gecen Kutalmış, civarda bulunan akarsuyunun yatağını değiştirerek akarsuyunun tuz vadisine akmasını sağladı ve buralar bataklık haline geldi. Böylece Alparslan’ın önünü coğrafi bir müdahale ile kesmeye çalışan Kutalmış zekice bir hamlede bulunmuştur. Fakat Alparslan’ın hırs ve inadını hesaba katmayan Kutalmış, onu kendi hesaplarına göre başka istikametten beklemekteydi. Alparslan, tuz vadisinin bataklık olduğunun haberini alınca Kutalmış’ın oyununu öğrenmiş oldu ve Kutalmış’ın kendisinin başka bir istikametten geleceğini duşundu. Bunun üzerine Kutalmış’ın hiç beklemediği üzere, geçilmez denilen bataklığı ordusu ile birlikte gizlice geçen Alparslan, bir gece baskını ile Kutalmış’ın karargâhına saldırmış ve habersiz yakaladığı rakibinin Doğu Roma İmparatorluğu karşısında nice başarılar elde etmiş olan büyük ordusunu dağıtmıştır. Kutalmış büyük ordusunun aniden dağıldını fark edince yanına seçkin adamlarını alarak yüksek kayalıklardan Girdkuh kalesine kaçmıştır. Fakat o hengamede, kayalıklardan geçerken atından düşmüş ve hayatını kaybetmiştir. Alparslan başkente giderek tahta oturdu ve sultanlığını ilan etmiştir. Sultan Alparslan’ın kardeşi olan Kirman Meliki Kavurd’un ordusuyla başkente doğru giderken abisi Alparslan’ın Kutalmış’ı yendiğini, Kutalmış’ın öldüğünü ve akabinde abisinin tahta oturarak sultanlığını ilan ettiğini haber alınca derhal ordusunu Kirman’a geri çekerek abisinin adına hutbe okutmuştur. Alparslan’ın askeri başarıları sayesinde taht mücadelesi kısa sürmüştür. Kutalmış’ı en sona bırakıp önce Kutalmış’a göre daha zayıf olan rakiplerini yenen Alparslan, en güçlü rakibini sona saklamış ve onu sabırlı, düzenle ve inatçı bir tutum ve hamle ile yenerek sultanlığa erişmiştir.

Sonuç

Selçuklu Oğuzlar, Selçuk Bey önderliğinde Oğuz Yabgu Devleti’nden kopup bu devletin hükümranlığı altında bulunan Müslüman Cend şehrine vardıklarında, bu bölgede barınmak için İslamiyet’i kabul etmişler ve Cend Valisi ile birlikte Oğuz Yabgu’suna karşı yarı bağımsız bir politika izlemişlerdir. Sonrasında Harezm ve Maveraünnehir bölgesinde, konar göçer bir hayat anlayışı ile, etrafa yayılmış bir şekilde yasayan Selçuklu Oğuzları, Oğuz Yabgu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler arasında sıkışıp kalmışlar, bu üç devlet arasında denge siyasetini izleyerek zaman zaman yarı bağımsız, zaman zaman ise bu saydığımız 3 devlet hükümdarlarından birini (genellikle Karahanlı Kağanı) metbu saymışlardır. Bağımsızlığa giden yolda birbirinden dağınık vaziyette, göçebe hayatını esas alarak yasayan Selçuklu Oğuzları, Harezm ve Maveraunnehir bölgesini terk edip Gaznelilerin önemli bir bölgesi olan Horasan bölgesine gelmelerinden sonra Horasan’ın kuzey batısına yerleşmişler ve yerleşik hayatlarını kısmen terk etmişlerdir. Bağımsız olduktan sonra da taksim edilen bölgeleri kendilerine yurt edinen Selçuklular, yerleşik hayatı tamamen terk etmişler ve kendi bölgelerini yönetmeye başlamışlardır.  İslam bölgelerinde tutunmak için Abbasi halifesinden icazet alan Selçuklular ona sadakatlerini sunmuşlardır. Hatta daha sonrasında Abbasi Halifesini Şii Buveyhilerin zulmünden Sultan Tuğrul kurtarmıştır. Bu olaydan sonra Halife Kaim, Tuğrul Bey’e Ruknuʾd-Devle (Dinin direği) ve Malikul-Meşrik ve Magrib (Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı) unvanlarını verip onu Büyük Sultan ilan etti. Diğer Oğuz kitleleri arasında Selçuklu Oğuzlarının en kutlu olduğunu tesis etmek için kut anlayışını geliştiren Selçuklu Oğuzları, Allah’ın Selçuklulara devlet kurma ve yönetme hakkının verdiği fikrini diğer Oğuz kitlelerine aşılamışlardır. Alparslan’ın sultan olmasından sonra vezirliğe getirilen Nizamulmulk, bizzat kaleme aldığı Siyasetname adli eserinde Allah’ın her asırda insanlar arasından birinin seçtiğini, dünya islerini ve halkın barış içinde yasamasını ona tevdi ettiğini söylemektedir. Böylece Selçuklu Sultan’ının fermanı hatta ağzından çıkan sözü, sorgulanmayacak şekilde kanun hükmündeydi. Tanrısallıkla yoğrularak kutsallık addedilen sultanlık makamı böylece kesin itaati ve sadakati sağlamıştır. Fakat bu anlayış, sultanın kişisel hüviyeti dışına çıkamamıştır. Zira merkezi yönetim anlayışını bir türlü sağlamaya çalışan Selçuklu Sultanları, eski Oğuz geleneklerinden gelme taksimat ve idare usullerini terk etmedikçe bunu başaramayacaklarının farkında değillerdi. Bunun farkına varan Sultan Alparslan, savaşlarla ve fetihlerle yoğun bir şekilde meşgul olduğu için devletin idaresini  Nizamülmülk’e devretmiştir. Sultan Alparslan’ın ölümünden sonra Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah ile birlikte devleti yönetmeye devam etmiş, Sultan Melikşah diğer Selçuklu hanedan üyelerine ve dış tehlikelere karşı tahtını ve devletini korumaya çalışırken, Nizamulmulk de en basta merkezi yönetimin güçlendirilmesi olmak üzere devletin yönetim anlayışını ve sistemini geliştirmeye çalışmıştır.

[irp posts=”177″ name=”Osmanlı’nın Son Dönemi Ortadoğu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Basan, Osman Aziz (2010). The Great Seljuqs: A History. Taylor & Francis.

Bosworth, C. E. (1968). “The Political and Dynastic History of the Iranian World (A.D. 1000–1217)”. In Boyle, John Andrew (ed.). The Cambridge History of Iran, Volume 5: The Saljuq and Mongol Periods. Cambridge: Cambridge University Press. pp. 1–202. ISBN 0-521-06936-X.

Demir, Mustafa (2004), Büyük Selçuklular tarihi, Ankara:Sakarya Kitabevi

Frye, R.N. (1975). “The Samanids”. In Frye, R.N. (ed.). The Cambridge History of Iran. 4:The Period from the Arab invasion to the Saljuqs. Cambridge University Press.

Golden, Peter (2007). “The Conversion of the Khazars to Judaism”. In Golden, Peter; Ben-Shammai,

Grousset, Rene, The Empire of the Steppes, (New Brunswick: Rutgers University Press, 1988), 167.

Haggai; Roná-Tas, András (eds.). The World of the Khazars: New Perspectives. Brill

Ibrahim Kafesoglu (1988). A History of the Seljuks: İbrahim Kafesoğlu’s Interpretation and the Resulting Controversy. p. 21.

İbnü’l-Esîr (1979). el-Kâmil fi’t-Tarih. Beyrut: C.J. Tornberg. çev. A.Özaydın

Kafesoğlu, İbrahim (1972), Selçuklu Tarihi, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi

Köymen, Mehmet Altay, (2004), Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751601193.

Köymen, Mehmet Altay, (2011) Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. 2. Cilt. İkinci İmparatorluk Devri, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751603555.

Köymen, Mehmet Altay, (2001), Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. Cilt 3. Alp Arslan ve Zamanı,, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9799751604797.

Koymen, Mehmet Altay, (1963), Selçuklu Devri Türk Tarihi, İstanbul:Ayyıldız Matbaası

Korobeinikov, Dimitri (2015). “The Kings of the East and the West: The Seljuk Dynastic Concept and Titles in the Muslim and Christian sources”. In Peacock, A.C.S.; Yildiz, Sara Nur (eds.). The Seljuks of Anatolia. I.B. Tauris.

Mecit, Songül (2014). The Rum Seljuqs: Evolution of a Dynasty. Routledge.

Peacock, Andrew C. S. (2010). Early Seljūq History: A New Interpretation.

Peacock, A.C.S.; Yıldız, Sara Nur, eds. (2013). The Seljuks of Anatolia: Court and Society in the Medieval Middle East. I.B.Tauris.

Peacock, A.C.S. (2015). The Great Seljuk Empire. Edinburgh University Press.

Sevim, Ali ve Erdoğan Merçil (1995), Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları No.19

[/vc_toggle]

Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Devletlerin Tanınması: K.K.T.C Örneği

Uluslararası arenanın temel yapı taşı devlettir. Devletlerin tanınma durumu günümüzde halen karmaşıklığını korumaktadır. Uluslararası hukuk tanınmanın şartlarını insan topluluğu, ülke, egemen kamu otoritesi olarak belirlemişse de uluslararası politikada bir devletin tanınması tamamen egemen güçlü devletlerin tutumlarına bağlıdır. Devlet niteliği kazanmış bir varlığın uluslararası arenaya bir üye olarak katılması tanınma olarak adlandırılır. Tanınma sürecinde iç hukuk, uluslararası hukuk, siyaset ve güç gibi çeşitli faktörler etkin rol oynar. Devlet olma koşullarını sağlamış iki farklı oluşumun uluslararası arenada tanınması aynı zamanda, aynı şekillerle olmayabilir. Egemen güçlerin dış politikaları, farklı güçler arasındaki çıkar çatışmaları bir tarafın lehine olabilirken diğer tarafın aleyhine olabilir.

Westphalia Barış Antlaşması

İspanya, bağımsızlığını 1581 yılında ilan etmiş Birleşik Hollanda’yı ancak Westphalia Barış Antlaşması’nın imzalandığı 1648 yılında tanımıştır. İspanya’nın Birleşik Hollanda’yı tanıması tarihe modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte ilk tanıma olarak geçmiştir. Ortaçağ Avrupası’nda devletleri tanıma yetkisi Vatikan’daki Katolik papanın yetkisindeydi.

Ancak Reform ve Rönesans dönemlerinin ardından yeterince güçlenen ve dini kurumların etkisinde kalmayan büyük devletler bu yetkiyi kendilerinde buldular. Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını 1776’da ilan etmesine rağmen Fransa 1778 yılında, Britanya ise ancak 1782 yılında yeni devleti tanımıştır. Britanya ve Fransa’nın ABD’yi farklı zamanlarda tanımalarının altında ikili mücadele ve çıkar çatışmaları yatmaktadır. Her iki ülkenin devletleri tanımadaki farklı ölçütleri ve bu ölçütlerin kendi şahsi çıkarlarına göre şekil bulması kurucu ve açıklayıcı teorilerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Kurucu teoriye göre bir varlığın kendisini devlet olarak görüp bağımsızlığını ilan ettiği sürecin değil, diğer devletler tarafından kabul görünmesinin yani tanınmasının o varlığın devlet olmasını sağladığını savunur. Bu teoride açıkça görülmektedir ki hali hazırda var olan devletler uluslararası arenada uluslararası hukukun yetkilileri olarak kabul edilirler. Bu durumda tanınmayan bir devletin bazı uluslararası avantajlardan ve haklardan mahrum olduğu görülmektedir. Açıklayıcı teoriye göre tanınma durumu hâlihazırda kendisini devlet olarak ilan etmiş bir varlığın mevcut devletler tarafından kabulünden ibaret olduğunu savunur. Yeni bir oluşum uluslararası hukuktaki varlığını mevcut devletlerin onayıyla değil belirli eylemler sonucu kendi çabalarıyla elde edecektir yani kimsenin kabulünü beklemek zorunda değildir.

Milletler Cemiyeti’nden bir görünüm

Milletler Cemiyeti Daimi Mandalar Komisyonu 1931 yılında yeni oluşan bir varlığın devlet olarak tanınması için belirli şartlara değinmiştir. İlk olarak sınırları belirli bir toprak parçasına sahip olmak gelir. Ülke, bir devletin egemen olduğu yeryüzü parçası olarak tanımlanır. Kara, deniz, hava yeryüzü parçasının üç bölümüdür. Uluslararası arenada tanınabilmek için ülke unsuru aranır. Bu unsur havada hareket eden bir uçağın, okyanusta seyir halinde olan bir geminin devlet olarak sayılmasının önüne geçer. İkinci olarak bir varlığın kendisinin devlet tanımını kazanmayı talep edebilmesi için belirli bir yeryüzü parçasında yani hava, kara ve denizde, belirli bir insan topluluğu üzerinde egemen otoriter bir güç olarak siyasi ve hukuki örgütlenmesini gerçekleştirmiş olması gerekir. Kısacası kamu otoritesinin insan topluluğu üzerinde ve yeryüzü parçasında etkin olması beklenir. Üçüncü olarak ilk iki ölçütü karşılayan yapının uluslararası hukuktan kendisine düşen sorumluluklarını gerçekleştirmesi ve diğer ülkeler ile ilişkiler kurabilmesi gerekmektedir. Elbette bu üç ölçütü karşılayan her varlığın, 2 oluşumun devlet olarak kabul edilip edilmeyeceği kesin değildir. Kimi mevcut devletler yeni oluşumu tanıyabilirken, kimisi de tanımayabilir. Tanınma konusunda bazı temel başlı sorunlar ortaya çıkmıştır. Birincisi devlet olmanın ölçütlerini yerine getiren bir oluşumun tanınmasının mevcut devletler için zorunlu olup olmamasıdır. Bu sorunda iki farklı görüş mevcuttur. İlkine göre tanınma zorunludur, ikincisine göre tanıma mevcut devletlerin kendi inisiyatifindedir. Örnek verecek olursak ABD’nin SSCB’yi tanıması 15 yıl sürmüş, ÇHC’nin Batılı devletler tarafından tanınması ise 1971 senesini bulmuştur.

Elbe Günü

İkincisi tanımanın tek taraflı bir anlaşma olduğu mu yoksa özel bir anlaşma mı olduğu yönündeki fikir ayrılıklarıdır. Sadece tek bir devletin tek taraflı olarak yeni oluşumu tanıması durumunda tek taraflı anlaşma olarak kabul edilebilir. Diğer türlü tanınma karşılıklı bağlar ve ilişkilerden oluşacağı için özel bir anlaşma olarak görülebilir. Üçüncüsü ise tanımanın şarta bağlı olup olmayacağıdır.

Tanımanın gelecekte gerçekleşecek bir olaya bağlı olması olarak da açıklayabiliriz. Yeni oluşumunun tanınması için sağlaması gereken ilk üç unsurdan ziyade dördüncü unsur olarak bu şart benimsenmedikçe kabul edilemez. Uluslararası hukuk devletlerin tanınması konusunda belirli sınırlamalar da getirmiştir. Kellogg-Briand Paktı’nın ardından ABD Dışişleri Bakanı Stimson’un 7 Ocak 1932 tarihinde yaptığı açıklamadan sonra kendi adıyla adlandırılan Stimson Doktrini, kuvvete başvurularak oluşan devletlerin tanınmamasını yani kuvvete başvurmanın yasaklanması ilkesini öne sürer. Bir diğer husus ulusal egemenlik alanına giren konulara karışılmaması ilkesidir. Ülkelerin egemenliklerini çiğneyip farklı oluşumların oluşmasını, yeni devletlerin ortaya çıkmasını ve ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesini uluslararası hukuk yasaklar. Self-determinasyon ilkesi ise her ülke toplumunun kendi anayasal düzenini oluşturma, sınırlarını belirleme ve özgür iradelerince kendi yönetimlerine karar vermelerini ifade eder. Bu durum II. Dünya Savaşı sonunda sömürge ülkeler için kullanılmıştır. Ayrılıkçı hareketler bu kapsam içine alınamaz. Mevcut ülkenin egemenliğini saymayan, bağımsızlık hareketlerinde ileriye sürülemez. Yeni bir oluşumun devlet olarak tanınmasındaki güçlükler mevcut devletlerin kademeli olarak tanımaya itmiştir. Uygulamada devletlerin ‘‘de facto’’ ve ‘‘de jure’’ olarak tanınabildiği gözlemlenmiştir. Bu iki kavram arasındaki fark tanınan devletin mevcut durumu ile ilgilidir. De facto tanıma, mevcut bir devletlin yeni oluşan bir devleti tanımakta bazı şüphelerinin olduğunu ve bu sebeple sınırlı olarak hukuki ve siyasi ilişkilere girmek istediğini belirtir.

Briand Kellog Paktı

Genellikle şüphe, yeni oluşumun ülke üzerindeki otoritesinin tam oturmamasıyla, devletin sürekli olup olmayacağıyla, ülkenin bağımsızlığının net olarak belli olmamasıyla ilgilidir. De jure tanıma ise mevcut bir devletin yeni oluşumu tam anlamıyla tanımasıdır. Bu şekilde tanıyan mevcut bir devlet yeni devletle siyasi, hukuki, ekonomik ilişkileri başlatmak ister. Yeni devletin otoritesinin olduğuna, sürekliliğin olacağına ve bağımsızlığında bir şüphe olmadığına tamamen inanır. Uluslararası topluma üye bir devletin yeni oluşumu tek başına tanımasına bireysel tanıma, yine aynı şekilde uluslararası topluma üye birden çok devletin yeni oluşumu tanımasına toplumsal tanıma denir. Toplumsal tanıma çok taraflı bir anlaşmayla veyahut uluslararası bir örgüte üye olmak koşuluyla da gerçekleştirilebilir. Şartlı veya şartsız tanıma kavramları ne kadar bulunsa da doktrinde tanımanın bir pazarlık konusu olmayacağı açıkça belirtilmiştir. Otomatik tanıma kavramı SSCB’nin dağılmasının ardından yeni Rus Devleti’nin SSCB’nin devamı olduğunu ve üçüncü devletler tarafından tekrar tanınmasının gerek olmadığını belirten açıklamalarından sonra ortaya çıkmıştır. Mevut devletler Rusya’yı tekrardan tanıma gereği duymamışlarsa da bağımsızlığını kazanan diğer SSCB ülkelerini resmi olarak tanımışlardır. Açık ve üstü kapalı olmak üzere iki çeşit tanıma şekli vardır. Açık yani sarih tanımada tanıyan devlet tanıdığı devleti kuşku bırakmayacak şekilde kesin olarak tanır ve bu tanımayı bir bildiri veya antlaşma ile resmiyete döker. Üstü kapalı yani zımnî tanımada tanıyan devlet tanıdığı devletli açık bir şekilde tanımamakla beraber herhangi bir tanıma iradesi içeren ilişkiye girmesi söz konusudur. Yeni bir oluşumun devlet olarak tanınmasının hukuki bazı kazanımları vardır. Tanınan ve tanıyan devlet arasındaki ilişkilerin hukuki açıdan kurulmasının imkânının doğması, tanınan devletin tanıyan gözünde yargı bağışıklılığının ve dokunulmazlığının bulunması, tanınan devletin iç meselelerinin tanıyan devlet tarafından saygı duyulması ve müdahale edilmemesi, tanıyan ve tanınan devletin birbirlerine karşı sorumluluklarının uluslararası alanda ileriye sürülebilme imkânının doğması, tanınmanın hukuki avantajlarındandır.

Doğu Akdeniz’de yer alan, Orta Doğu, Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıl Deniz ve Pers Körfezi’nin genelini kontrol edebilecek bir konumda yer alan Kıbrıs çok eski zamanlardan günümüze dek jeopolitik önemini korumuş ve çeşitli güçler tarafından elde edilmek istenmiştir. 1571 yılından 1878 yılına dek ada Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmıştır.

İmparatorluğun 1877 yılında Rus Çarlığı ile giriştiği savaştan mağlup çıkması adanın kaderini değiştirmiştir. İngiltere, Osmanlı’ya ağır bedeller ödeten Ayastefanos Antlaşması’nın Osmanlı yararına değiştirilmesi için topladığı Berlin Konferansı’nda Kıbrıs’ta askeri üsler kurma hakkına erişebilmesi İngilizlerin günümüze dek adayla yakından alakalı olmasına sebebiyet vermiştir. İki devlet arasında imzalanan 4 Haziran 1878 tarihli anlaşma ile İngiltere adanın idaresini devralmıştır. İngiltere I. Dünya Savaşı’nın ardından anlaşmanın geçersiz sayıldığını öne sürerek adayı ilhak etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan doğan yeni Türkiye, ilhakı 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın yirminci maddesiyle resmen tanımıştır ve ada 1960 yılına kadar İngilizlerin egemenliğinde kalmıştır. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin katılımıyla gerçekleştirilen görüşmeler sonucu imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarında adanın İngiltere’den ayrılması yönünde kararlar alınmış ve yeni cumhuriyetin kurulması yönünde esaslar belirlenmiştir. İki antlaşmada belirtilen esaslar daha sonradan tek bir anlaşmada, Lefkoşe Antlaşması’nda birleştirilmiştir. Bu antlaşmada tek uluslu değil iki uluslu bir devlet kurulması kararlaştırılmıştır. Garanti Antlaşması’nda da İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti (KCD)’nin bağımsızlığını, ülkesel bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal temel hükümlerini garanti altına almış ayrıca adanın başka bir devletin himayesine girmesini, taksimini, siyasi ve ekonomik bir birliğe katılmasını yasaklamıştır.

1974 yılına gelindiğinde Yunan cuntası ve EOKA-B Makarios’a karşı askeri darbe yaparak Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Yunanistan bu durumdan adanın iç meselesi diyerek sıyrılmaya çalışırken, Türkiye 20 Temmuz 1974’te adaya askeri harekât başlatmıştır. Düzenin sağlanması için 14 Ağustos 1974’te ikinci bir harekât yapılmış ve iki gün içinde adanın kuzeyi ele geçirilmiştir. Bu durum karşısında ateşkes ilan edilmiş ve cuntacı yönetimin yerine tekrardan Makarios getirilmiştir ancak Makarios eski tutumlarını sergilemeye devam etmiş, Türklere değer vermemiştir. Rum tarafının bu tutumları üzerine 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti kurularak bağımsızlık ilan edilmiş ve Rauf Denktaş cumhurbaşkanı olmuştur. Adadaki sorunların devam etmesinin ardından Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi 20 Mayıs 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmiştir. 1974 yılının ardından oluşan yapı esasen bir devlet olmanın tüm ölçütlerini karşıladığı için bu ilan mevcut duruma hukuki bir nitelik kazandırmıştır. Bağımsızlık ilanı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı ile hukuk dışı olarak nitelendirilmiş ve bağımsızlık ilanının geri çekilmesi istenmiştir. Ayrıca mevcut devletlerden iddia olunan yeni devletin tanımaması ve yardımda bulunulmaması da istenilmiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı esnasında çekilmiş bir fotoğraf

Mevcut görüş bir yıl sonra, 1984 yılında 550 sayılı 4 karar ile tekrar edilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, yeni oluşumu tanımadıklarını, Kıbrıs’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine herkesin saygı göstermesi gerektiğini vurgulamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 10 Mayıs 2001 tarihli Kıbrıs-Türkiye davasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımadığı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adadaki tek meşru devlet olduğunu kararında bildirmiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sadece Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmakta, diğer devletler ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamaktadır. Temel ihtiyaçlarını Türkiye üzerinden sağlamaktadır. Resmiyette olmasa da gerçekte Türkiye’nin himayesinde ve tanınmayan bir devlettir.

Sonuç

K.K.T.C., devlet olmanın şartı olan üç temel ölçütü yani sınırları belli yeryüzü parçasına sahip olmayı, yeryüzü parçasında devlet otoritesini sağlamayı ve belirli bir insan topluluğunun bulunmasını sağlamaktadır. Kıbrıslı Türkler self-determinasyon ilkesi kapsamında kendi kaderlerini tayin etmekte ve kendi kendilerini yönetmektedirler. Ayrılıkçı hareketler bu kapsama alınmasa da Kıbrıs’taki durum farklılık göstermektedir. Zaman içinde Rumlar tarafından yaşam hakları elinden alınan, zorbalığa mahkûm bırakılan Kıbrıslı Türkler bağımsızlıklarını siyasi kaygılardan ötürü değil, hayatta kalmak için ilan etmişlerdir. K.K.T.C.’yi ayrılıkçı hareketler içerisinde görmemek gerekir. K.K.T.C. her ne kadar tüm şartları sağlasa da siyasi sebeplerle mevcut devletler tarafından tanınmamaktadır. Uluslararası hukukta tanıma, mevcut bir devletin yeni oluşan bir devleti, olayı, durumu, birliği kendi adına yasal kabul ettiğini ve uluslararası ilişkilerin sağlanacağını belirttiği belgedir. K.K.T.C., “uluslararası hukuka aykırı bir şekilde kuvvet kullanma” ve “imzalanmış uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde bağımsızlığını ilan ettiği” iddiasıyla tanınmamaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası arenada tanınmaması bu devletin var olmadığı anlamına gelmez.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

EMİNOĞLU, A. (2015). ‘‘Uluslararası Politikada Devletlerin Tanınması: Ayrılma ile Ortaya Çıkan Devletlerde Tanınma Sorunu’’. Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 9, s. 123-141.

ERÇAKICA, M. (2013). ‘‘Devletlerin Tanınması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’’. Yüksek
Lisans Tezi, Doğu Akdeniz Üniversitesi.

ERDAL, S. (2005). ‘‘Uluslararası Hukukta Tanıma Kurumu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Örneği’’. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, s. 157-196.

KIRAN, A. (2017). ‘‘Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri’’.
Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 3, s. 923-945.

PAZARCI, H. (2015). Uluslararası Hukuk (14. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları.

SHAW, M. (2018). Uluslararası Hukuk (8. bs.). (Çev: Y, ACER., İ. KAYA., M. DEMİRTEPE., G. ŞİMŞEK.). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.

[/vc_toggle]