Soğuk Savaş Doktrinleri

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından, dünya ABD ve SSCB arasında paylaşılan bir çift kutuplu dünya eksenine girdi. Sovyetlerin 1991’de dağılmasına kadar sürecek olan bu dönem, nükleer silahların ve bunların getirdiği “Terör Dengesi” etkeninden dolayı sıcak bir Sovyet-Amerikan savaşına engel olmuş, fakat iki tarafın da nüfuz alanları, vesayet savaşları ve “Proxy”ler üzerinden yürüttüğü bir mücadeleye yani “Soğuk Savaş” konseptine dönüşmüştü. Bu dönemle beraber iki taraf da çeşitli alanlarda rekabet etmiştir. Bu dönemi birbiri ardına gelişen krizler ve sorunlar olarak okumaya çalışmak zorlayıcı, karmaşık ve yorucu olurken, başka türlü bir okuma mevcuttur; iki ülkenin Soğuk Savaş yılları içerisinde geliştirdiği stratejiler ve doktrinleri izlemek hem “büyük resmi” anlamak için daha kolay olacak hem de tonlarca dosyanın arasından kurtulmamızı sağlayacaktır. Bunun için hem ABD’de gelişmiş hem de SSCB’de kendini göstermiş, farklı zamanlar ve kişiler etrafında şekillenmiş 8 farklı stratejiyi sizlere anlatmak hedefindeyim.

SSCB Stratejileri

SSCB tarafına baktığımızda, 4 farklı stratejinin zaman içerisinde geliştiğini görüyoruz. Bu stratejilerin gelişimini anlatmadan önce bunları hazırlayan şartlara bakmamız gerekmektedir. Birincil olarak Sovyetlerin yaşadığı geç sanayileşme böyle dış politikaların oluşmasında etkili olmuştur. Endüstriyel anlamda rakip ülkeleri yakalama veya yetişme çabaları askeri endüstriyel komplekslerinin yükselmesine, güçlü ve sıkı siyasi bir parti elitinin üniter bir oligarşi oluşturmasına yol açmış bu da kendisini agresif, çatışmaya meyilli bir dış politika rotasının ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.

Marksizm-Leninizm’i temsil eden bir afiş

İkincil olarak devrimci devlet konumunda olan SSCB, gerek var olan kapitalist ekonomilerin kendilerine düşmanca bakışı gerekse devletin devrimci yapısının yol açtığı “eski sisteme” olan düşmanlık kaynaklı olarak dış politikalarında daha agresif olmasına katkıda bulunmuştur. Üçüncü olarak, devletin kurucu prensipleri olan Marksist-Leninist anlayış, kapitalizmin şuan ki halinin, “emperyalizm” olarak en yüksek seviyede bulunduğu ve bu aşamayla beraber monopol yapısından ötürü aynı zamanda kapitalist ruhu öldürdüğü ve esasında kapitalizmin içten içe çözünmeye başladığını iddia etmesiyle birlikte, aynı şekilde, kapitalizmin büyük krizler çağında bulunduğunu, sosyalist devrimler için bu fırsatların kullanılması gerektiğini savunmuştur, bu bilişsel yargılarla beraber, SSCB’nin kapitalist toplumlara olan bakışı daha gözü pek ve agresif olmasına pozitif katkıda bulunmuştur. Son olarak savaş sonrası dönemde oluşan kısa süreli statüko dengesizliği ve Stalin’in bu noktadaki etkin dış politika performansı, bir savaş galibi olarak özgüvenini artmış SSCB için daha genişlemeci dış politikalar takip etmesine katkıda bulunmuştur. Sovyet dış politikasını şekillendiren ilk iki dış politika aynı köklerden ortaya çıkmıştır. Hem Molotov’a hem de Zhdanov’a göre Batının mevcut düşmanlığı, SSCB’nin devrimci karakteriyle ilişkiliydi ve bu düşmanlığın bitmesini beklemek bir hayalden öte değildi,

Molotov Coattails ve Josef Stalin

Molotov’a göre bu düşmanlığa karşı uygulanacak en iyi strateji bir kirpiye dönüşmek, kendi kendine yeten ve askeri sanayisini geliştirmeye devam eden aynı zamanda güçlü savunma duvarları inşa etmekti, Zhdanov ise Sovyetlerin içe dönme çabalarının Batı’nın fikirlerini değiştirmeyeceğini, aksine onu daha saldırgan bir hale getireceğini iddia ediyor ve var olan şartlarda yapılacak en iyi şeyin agresif bir dış politika yürütmek olduğunu, bunun için ordu aygıtının ve Batılı Komünist Partilerin aktif kullanılması gerektiğini savunmuştur. Sovyet dış politikasını şekillendiren bir diğer anlayış ise Batı’nın düşmanlığının geçici olduğuna, eninde sonunda SSCB ile bir yumuşama dönemine girileceğine dair olan inançtan ortaya çıkmıştır. Bu noktada karşımızda yine iki büyük strateji anlayışı ortaya çıkmıştır,

ABD’nin  Güç Dengesi Nasıl Değişti?

Malenkov’un anlayışına göre, ülke içi kurumların değişmesi ile beraber ABD daha güçlü fakat daha az agresif bir rekabetçi haline getirmiş bu da daha rasyonel bir rakibin oluşmasına yol açmıştır, Batı’nın düşmanlığı Sovyetlerin kendisini sınırlandırmasından geçtiğinin ve elde olan kaynakların savunma amaçlı kullanılmasının gerektiğini savunmuştur. Her ne kadar fikirleri kendi dönemi içerisinde kabul görmese de Gorbaçev döneminde bu anlayış doğrultusunda hareket edilmiş, Sovyetler yeniden yapılanma planlarıyla kendilerini Batı dünyasına kabul ettirmeye çalışmışlardır,

Brezhnev ve Krushchev

Brezhnev ve Krushchev’e göre ise, her ne kadar Batı’nın düşmanlığı geçici ve daha sakin bir uluslararası ortam bulunsa da bu durum emperyalist bir kapitalizmin içinde SSCB devletini güven içinde olmasını garanti etmez, Sovyet güvenliğini garantiye almak adına, güçler uyumunun, askeri gücü de içine kapsayarak, sosyalizmin lehine güçlendirilmesi bunun için de genişlemeci politikaların uygulanması gerektiğine inanmaktadırlar. Sosyalizmin bu artan gücüyle, ilişkilerdeki yumuşama Batı öyle istediği içi değil, buna mecbur olduğu için kabul görecekti. Genel olarak baktığımızda, Krushchev’in “Füze Diplomasisi”, ve Brezhnev’in Üçüncü Dünya’da sosyalizmin gücünü arttırmak için başlattığı nüfuz savaşları ile zaten sosyalist olan ülkelerde, olası kapitalist düzene karşı olan sempatiler ve yakınlaşmaları sosyalizmin bütünlüğüne tehlike düşürdüğü gerekçesiyle müdahale etmeyi meşru gören Brezhnev Doktrini bu alandaki en önemli politikalardır. Zhdanov ’un anlayışı çoğunlukla Stalin döneminde oluşan uydu devletler sisteminde, Kore Savaşı’na olan müdahale ile daha rahat anlaşılabilir. Molotov ise SSCB devleti içerisinde İkinci Dünya Savaşı öncesi bir düzeni temsil etmiş, korumacı politikaları çoğu kriz zamanında kendini sıklıklarla göstermiştir.

ABD dış politikası Soğuk Savaş dönemi boyunca dört farklı eksen etrafında şekillenmiştir. Birincil olarak Dean Acheson etrafında şekillenen Avrupa öncelikli Enternasyonal anlayış, ülkenin savaş sonrası artan gücü ve zorunlu olarak geldiği konumdan ötürü, ülke çıkarlarının merkez ve çevre olarak ayrılmasının zorluğundan yola çıkarak, ülke dış politikasının bütün müttefiklere eşit gözle bakan kapsayıcı bir dış politika olması gerektiğini savunmuşlardır. Fakat bununla beraber, “müttefik” kavramı kendisini sadece Avrupa ile sınırlandırmış, bu anlayışa göre dış politika her zaman odağını Avrupa’da tutmakla görevli sayılmıştır. Avrupa’yı birincil tehlike bölgesinde kabul eden bu anlayış, Avrupa’da sosyalizme lehine değişecek bir dengeyi ABD çıkarları için birinci derece tehdit kabul etmiştir. İkinci dış politika anlayışı, Senatör Taft etrafında şekillenen, Asya’yı öncelik olarak kabul eden korumacı anlayış etrafında oluşmuştur.

SSCB Nasıl Değişti?

Komünist Enternasyonal’in kuruluşu

Taft ve korumacı anlayış esasında dış politikada izolasyoncu olan, federal yapının artan gücünü, bürokrasinin büyümesini eleştiren, dünya üzerinde artan ABD askeri hareketliliğin büyük bir vergi yükü oluşturacağı için karşı çıkan, bunlar yerine nükleer silahların birincil koruyucu öncelik olması gerektiğine inanan, ülkelere ekonomik yardımlar yerine Komünist tehditte karşı hava üstünlüğünü kullanmak bu anlayışın temel argümanlarını oluşturmaktaydı. Amerika’yı hava kuvvetleri merkezli serbest ekonomi ve iç sirkülasyonun korunmasını hedefleyen bir güç olarak betimlemişlerdir. Asya’yı birinci öncelik olarak saymalarının sebebi ise Sovyetlerin Batı’da duran saldırganlığını aynı şekilde Doğu sınırlarında da durdurmak ve bunun için Batı’da yapıldığı gibi Asya içerisinde de önleme duvarı oluşturmak istemelerinde yatmaktadır. Pentagon ise bu dönemde bir başka önemli fraksiyondur. Korumacı gruplarla Asya konusunda aynı fikirleri paylaşan Pentagon, bu bölgelerde olası Sovyet tehdidine karşı köprübaşlarının kurulması gerektiğini öngörmüştür fakat Pentagon için birincil derece önem bu üslerin kurulması değil, bu üsler için gerekli kaynak ve lojistiğin sağlanması olmuş asıl önemini bu noktaya kaydırmıştır. Son bir anlayış olarak ortaya çıkan Globalist anlayış da Enternasyonal anlayışın eşit davranış algısını genişletmiş, sadece Avrupa değil, gereken her yerde her noktada bulunulması gerektiğine inanılmıştır. Bu düşünceyi diğerlerinden ayıran bir diğer önemli nokta da komünizmin doğal sınırlarına ulaştığı, aşırı esnek bir yapıya büründüğü için saldırılara daha zayıf olduğu yönünde bir inanç gelişmiştir. Yüzeysel bir özgürleştirme doktrinini de içinde barındıran bu anlayış, John Foster Dulles ile beraber Sovyetler ile Çin arasındaki uyumsuzluğu fark etmiş ve bu bağın kopmasının ülke çıkarlarının avantajına olduğunu fark eden, bütünlükçü bir sosyalist tehdit anlayışını görmezden gelen ilk anlayıştır. Amerikan dış politikasına baktığımız zaman, Sovyetlere karşı büyük bir fark görmekteyiz. Sovyet dış politikası kendi içerisinde bir süreksizliğe sahipken, Amerikan dış politikası bir bütünlük çizmiş, iktidar değişimlerine rağmen devletin uyguladığı politikalar bu düşünce okullarının gösterdiği stratejiler içerisinde yazılıp çizilmiştir. Truman Doktrini ile gelişen yardım fikri, bir yandan enternasyonal düşünceyi beslerken aslında oluşturduğu destek ağıyla Sovyetlerin etrafında bir önleme duvarı örmüş, bu açıdan da korumacılarla aynı fikirlere hizmet etmiştir. Yine bu dönemde ortaya çıkan George Kennan tarafından yazılan “X Makalesi”, Sovyetlerin tarihsel ihtiraslarla hareket ettiğini, askeri agresyonunun dış politikada geçer akçe olarak kullanılması ve Sovyetlerin kendilerini kapitalizm ile sonsuz bir savaşta görmelerinden dolayı uzun dönemde Sovyetlerle barışçıl bir ortak yaşamın güç olduğunu belirtmesi de her iki dış politika fikrini beslemiş ve Pentagon’un müttefik ülkelerde üs kurma planlarına pozitif katkı yapmıştır. Yine bu dönemde ortaya çıkan

Domino Teorisi

Domino Teorisi ise, Güneydoğu Asya’da gerçekleşecek bir komünist devrimin ABD’nin diğer alanlarda olan gücünü de yıpratacağını öne sürerek Güneydoğu Asya’da herhangi bir sosyalist hareketin ezilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu anlayış ile Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı meşrulaştırılmış ve Pentagon’un izlemek istediği askeri önleme üsleri için yeşil ışık yanmıştır. Bir diğer yandan korumacı anlayışın Asya öncelikli politikalarıyla uyuşurken, askeri seferler ve yaşanan çeşitli kayıplar özellikle Vietnam Savaşı sırasında siyasetçiler arasında büyük uçurumlar yaratmıştır.

Reagan Doktirini

Bahsedilmesi gereken bir diğer önemli dış politika doktrini ise Reagan Doktrinidir. Neredeyse bütün dış politika strateji okullarının fikirlerini içinde barındıran Reagan Doktrini, bir yandan tüm dünyada müttefik ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan Avrupa ile ortak çalışmalara devam etmiş. Sovyet tehdidine karşı bir yandan NATO ve Asya müttefikleri aracılığı ile askeri üslerin kullanımı ve son olarak, yine Sovyet tehdidinin önlenebilmesi için Nikaragua, Angola, Etiyopya, Afganistan, Laos, Libya gibi ülkelerde aktif olarak müdahil olunmuştur. Bu noktada, Reagan Doktrini kendinden önceki fikirleri kendi bünyesinde eritmiş ve ortaya Sovyetlere karşı olan mücadelede öne geçilmiştir. Gerçekten de Reagan Doktrini Sovyetlerin savunma ve saldırı sınırlarını zorlamış, nihayetinde Gorbaçev ile başlayan dönemde yenden yapılanma yolunda ABD ve Batı ile ilişkilerde zor kullanmak yerine uzlaşmacı bir tavır çizilmiştir.

[irp posts=”25425″ name=”İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye-SSCB İlişkileri (1945-1965)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Jack Snyder, Myths of Empire: Domestic Politics and International Ambition, Cornell University Press, 1991.

Bodenheimer, Thomas S., and Robert Gould. “US Military Doctrines and Their Relation to Foreign Policy.” in Hemispheric security and US policy in Latin America (Routledge, 2019) pp. 7-32.

Henry Kissinger, Diplomacy, Simon&Schuster, 1994.

https://history.state.gov/milestones/1945-1952/truman-doctrine

https://www.foreignaffairs.com/articles/russian-federation/1947-07-01/sources-soviet-conduct

[/vc_toggle]

Türk Demokrasi Tarihi: Turgut Özal Dönemi Demokratikleşme Politikaları

ÖZAL VE DEMOKRATİKLEŞME

Ekonomiye Dayalı Demokratikleşme Modeli

Demokratik bir sistem üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi birikimi, Özal dönemine değin her ne kadar önemli merhaleler kat etmiş olsa da istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Özal, içinde bulunduğu konjonktür itibariyle sivil siyasete ve demokrasiye ket vuran bir askeri darbe yönetimi altında hem ekonomik anlamda hem de sosyal hayatta yeni bir zihniyet yaratma ideali içinde olmuştur. Bireysel özgürlükleri, demokratik değerleri ve serbest piyasa ekonomisini harmanlayarak ortaya koyduğu vizyonla Özal, demokrasi tarihimizde iz bırakmış liderlerden biri olmayı başarmıştır.

Demokrasinin bir toplumda tam anlamıyla var olabilmesinin en önemli koşulu toplumu meydana getiren bireylerin hür iradelerinin hiçbir baskıya maruz kalmadan yansıtılabildiği parlamenter seçim sistemi ve bu iradeyi güvence altına alan anayasal hukuk devleti anlayışıdır. Ülkemizde tarihsel süreç içerisinde yapılan askeri darbelerle sürekli sekteye uğratılmış demokratik özgürlükler, 12 Eylül askeri darbesiyle bir kez daha kısıtlanmış, baskı ortamı oluşturulmuştur.

Özal böyle bir konjonktür içerisinde 1983 yılının Kasım ayında iktidara gelerek demokrasinin yeniden işlerlik kazanabilmesi ve sivil iradenin askeri vesayet karşısında egemen olması için birtakım politikalar uygulamıştır. Fakat bu dönüşümün temeli hep ekonomi odaklı olmuştur. Ona göre demokratik değerlerin gelişimi ancak ekonomik kalkınma ile mümkündür. Neo-liberal politikalar çerçevesinde uygulanan serbest piyasa ekonomisi ülkede tam anlamıyla yerleştikçe demokrasi gelişecek ve müreffeh bir toplum seviyesine ulaşmak mümkün olacaktır. Nitekim Türkiye’nin ekonomik çıkmaza girdiği 70’li yılların ardından ithal-ikameci ekonomi modelinden vazgeçilip, Türkiye’nin dışa açılmasına olanak sağlayan 24 Ocak kararlarını hazırlayan ve askeri darbe yönetiminde de ekonomiden sorumlu bakanlık görevini sürdüren Turgut Özal olmuştur.

Özal ekonomi ile demokrasiyi iç içe geçen kavramlar olarak ele almıştır. Nitekim söylemlerinde de serbest piyasa ekonomisi ile serbest düşünce ortamının arasında nasıl bir bağ olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o fikir pazarında biz en iyisini bulacağız. Bazen birtakım dogma fikirlerle ideolojik bir takım baskılarla maalesef bunların dışında oluyoruz.”[1]

Ekonomik kalkınmayı demokratikleşmenin ön koşulu olarak gören Özal, yine bir konuşmasında bu görüşünü destekler nitelikte şu cümleleri kullanmıştır:

“Önce ekonomi yasaklardan arındırılacak, tam liberal olacak. Bu yolla ekonomi güçlenecek, havadan para kazanma yolları kapanacak. Bütün bunlara paralel olarak da demokrasi gelişecek. Batı’da da demokrasinin temelinde liberal ekonomi yatmıyor mu? Karaborsayla, kuyrukla demokrasi kurulamaz. Demokrasi için ekonominin ayakları üstünde kalması lazım”[2]

Özal’ın ekonomiye dayalı demokratikleşme stratejisinin temelinde Yeni Sağ devlet anlayışını savunuyor olması yatmaktadır. Yeni Sağ devlet anlayışı, ekonomide neo-liberal politikalar çerçevesinde piyasa ekonomisini savunurken, güçlü fakat minimize edilmiş devlet anlayışı ile birlikte sivil ve sosyal hayatta özgür bir ortam yaratılmasını öngörmektedir. Fakat Özal döneminde bu konuda ne ölçüde başarılı olunduğu tartışmaya açıktır. Genel kanaate göre, uyguladığı neo-liberal politikalar ve meşhur 24 Ocak Kararları ile ekonomide sağladığı başarı ve istikrarı, sivil alanda özgürlükler ve demokratikleşme bağlamında sağlayamayan Özal’ın, ne ölçüde başarılı ya da başarısız olduğu hakkında çeşitli görüşler vardır.

Demokrasi adına kabul edilemez olan insan hakları ihlalleri, işkenceler, basına yönelik kısıtlamalar, keyfi tutuklama olaylarının hüküm sürdüğü koşullar altında geçirilen üç yılın ardından 6 Kasım 1983 tarihinde, darbe yönetiminin izin verdiği siyasal partilerin katılımıyla kontrollü bir şekilde yapılan seçimlerde, askeri yönetimin başarılı olmasına pek de ihtimal vermediği Özal’ın Anavatan Partisi %44’lük bir oy oranıyla iktidara gelmiştir. Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte yalnızca ulusal değil uluslararası alanda da Türkiye’de demokratikleşme ve normalleşme beklentisi oluşmuştur.

Bu doğrultuda Avrupa Parlamentosu (AP), tam anlamıyla özgür ve demokratik bir seçim ortamının olmaması nedeniyle seçimlerin halkın iradesini tam anlamıyla yansıtmadığını ve meşru olmadığını belirtmiştir. Bununla beraber, Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte Avrupa Parlamentosu, Türkiye hakkında insan hakları ve demokratikleşme konularında bir yıl içerisinde uyarı niteliğinde dört önemli karar almıştır. Bunlardan ilki; Özal iktidarının üçüncü ayında, AP’nin askeri mahkemelerdeki yargılama usulünün demokratik olmadığı ve işkencelerin devam ettiği gerekçesiyle sıkıyönetimin derhal kaldırılması ve insan hakları ihlallerinin önlenmesi talebi olmuştur. Aynı gün alınan ikinci kararda ise; Türkiye’de insan hakları ihlallerinin devam ettiği ve gerekli adımların atılmadığı ve bu konuda duyulan endişe dile getirilmiştir. 1984 yılının Ekim ayına geldiğimizde AP, Türkiye hakkında yine iki önemli karara imza atmıştır. İlk olarak idam cezalarının uygulanması eleştirilmiş ve Kasım seçimlerinden beri uygulanmayan iki idam cezasının gerçekleştirilmesi kınanmıştır. Diğer karar ise; dönemin Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem’in serbest bırakılması yönünde olmuştur.[3]

Özal, Avrupa Topluluğu’nun siyasal ve ekonomik gücünün bilincinde olarak iktidarının ilk dönemlerinde muhafazakâr kimliğinden ötürü ulusal ve uluslararası düzeyde duyulan endişelerin aksine yönünü Batı’ya doğru çevirmiş, Avrupa ile olan ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla AT’ye başvuru sürecini başlatmıştır.

AT’ye başvuru sürecinde yalnızca demokratik değerlerin gelişimi değil, ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için de AT’nin önemine vurgu yapan Özal’a göre ekonomik gelişim olmadan demokratikleşme de olamaz. AT’ye üye olan ülkelerin ekonomik ve demokratik yönden gelişmiş, modern, altyapı sorunlarını çözmüş, her anlamda dışa açılan dinamik ülkeler olduğunu vurgulayan Özal, Türkiye’nin altyapı, yollar ve haberleşme konularında yatırımlara ihtiyacı olduğunu, Türkiye’nin AT’ye üye ülkeler için iyi bir iş sahası ve Ortadoğu ülkeleriyle köprü vazifesi görebilecek bir pozisyonda olduğunu ifade etmiştir.[4] Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye, 1987 yılında Avrupa Topluluğu’na resmi olarak üyelik başvurusunu gerçekleştirmiştir.

Özal dönemini incelediğimizde demokratikleşmenin dört ana unsur etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Bunlar; ekonomik alanda liberalleşme süreci, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve güçlendirilmesi, militarizmin geriletilerek siyasette sivil iradenin hâkim kılınmasına çalışılması ve kamu yönetimi alanında yapılan reformlarla yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.[5]

Ekonomide ithal-ikamecilikten vazgeçilerek dışa açılması, Türk lirasını koruma kanunun kaldırılması, döviz serbestisi, Türk lirasının Konvertibl hale getirilmesi, özelleştirmeler gibi reform niteliğinde önemli atılımlar yapan Özal, ekonominin liberalleşmesi konusunda başarılı bir grafik çizmiş olsa da yüksek enflasyon gibi problemlere net bir çözüm getirememiştir.

Ertüzün; bu noktada Özal’ı sert bir dille eleştirerek, tüm olumlu gelişmelere rağmen enflasyonla mücadelede başarılı olamamasının nedeninin, Özal’ın uyguladığı sıkı para politikası ile talebi azaltmaya çalışması ve bu şekilde piyasada yapılan zamların önleneceğini zannetmesidir. Oysa ki ülkede nüfusun büyük bir kısmı asgari ücretle çalışmaktadır ve üretim yetersizliğine rağmen talebin düşürülmesini beklemek hem Türkiye’yi tanımamak hem de milletin refahını düşünmemek demektir.[6]

Yine Özal’ın ekonomi politikasını eleştirenlerden biri olan gazeteci Necati Doğru; Özal’ın her ne kadar ekonomiye belli bir ölçü ve serbestlik getirse de tekelci anlayışın devam ettiğini, piyasa fiyatlarının özel sektörün tekelleri ve KİT’ler arasında gizli anlaşmalarla belirlendiğini ve aslında serbest rekabetin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Özal’ın sübvansiyonsuz devleti savunmasına rağmen, batan bazı şirketleri kimi zaman devlet eliyle kurtardığını da eklemiştir.[7]

Özsoy ve Kalaycı; Özal’ın serbestleşme politikasının refah düzeyini arttırmasına rağmen refahın adaletli bir biçimde dağıtılamadığını ifade ederek; ihracat, turizm gibi kalemlerin artış göstermesine rağmen hayali ihracat olaylarının ortaya çıktığını, bununla birlikte “işini bilen” memurların türediğini ve lüks yaşam sürdürdüklerini vurgulamışlardır.[8]

İlk olarak 24 Ocak Kararları ve sonrasında ekonomi alanında yapılan reformlarla piyasa ekonomisinin hayata geçirilmesini sağlayarak serbestleşmenin önünü açan Özal, devamındaki süreçte toplumun devlete olan bakış açısının demokratikleşme önünde engel teşkil ettiğini ve bu bakış açısının özgürlükçü bir toplum yaratılmak isteniyorsa değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir.

Yayla’ya göre Özal, en başından beri devlet geleneğimizdeki “efendi devlet” ya da “hizmet edilen devlet” anlayışına karşı çıkmıştır. Bireyin devlet için değil, devletin birey için olduğu anlayışını yerleştirmeye çalışarak, halkçı ve muhafazakâr kimliğiyle de halkın arasına katılmaktan geri durmamış ve halkın istek ve taleplerinin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamıştır. Bu noktada statükocu kesim tarafından “devleti ayağa düşürmekle” de suçlanan Özal, devletle millet arasındaki ilişkiyi çağdaş demokrasilerdeki düzeye çekmeye çalışmıştır.[9]

Anavatan Partisi’nin 1983 yılında yayınlanan Seçim Beyannamesi’nde bu anlayışı destekler nitelikte şu ifadeler yer almaktadır:
“Devlet, millet için vardır. Devletin millet ile bütünleşmesi esastır.”[10]

Devletin bir “baba” olmadığını fakat toplumda süregelen anlayışın bu olduğunu ifade eden Özal, öte yandan statükocu zihniyetin devlete sirayet ettiğini, Fransa’dan alınan devlet sistemiyle, mülkiyeli ve üst düzey birikimli insanların müfettiş, orta halli insanların ise icra pozisyonlarında görev alması nedeniyle herkesin sorumluluk almaktan kaçınan bir tavır içerisinde olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Özal;
“Biz Anavatan olarak ilk dönemde, hem iş yapan memura, hem de vatandaşa cesaret vermeye çalıştık. Onları çalışmaya, iş bitirici olmaya, kendilerine güvenmeye teşvik ettik.” [11] sözleriyle bu anlayışı kırmaya çalıştıklarını ifade etmiştir.

Bu konuya Seçim Beyannamesinde de değinilmiştir;
“Devlet müesseselerinin kuruluşunda ve işleyişinde temel prensip; işlemlerin müessir, süratli ve verimli bir şekilde yürütülmesidir. Bunun için sistem açık, basit ve kolayca anlaşılır olmalıdır. Devlet kuruluşlarının hakiki ve hükmi şahıslarla ilişkilerinde itimat esastır, şüphe istisnaidir.”[12]

Devletin araçsallaştırılarak statükonun kırılması ve devletin hantallaşan kurumlarının daha etkin bir şekilde çalışabilmesi adına Özal’ın iktidarı dönemi boyunca birtakım idari reformlar yapılmış ve Özal, iş bitirici olarak nitelediği insan tipinin devlet kurumlarında da var olmasını arzulamıştır. Bakanlıkların sayısının azaltılması, bürokrasinin azaltılarak hantal yapının giderilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, güvendiği genç teknokratları tepeden inmeci bir yaklaşımla devletin önemli kurumlarının başına getirmesi bu uygulamalarına örnek olarak verilebilir.

Özal’ın demokratikleşme uygulamalarının ekonomik ve idari kısmını kısaca ele aldıktan sonra asıl değinilmesi gereken husus, bireysel özgürlükler bağlamında demokratikleşmenin ne ölçüde sağlandığıdır. Bu noktada Özal’ın üstünde durduğu üç özgürlük anlayışına değinmekte yarar vardır.

ÖZAL’IN 3 ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI

Demokrasiler bireysel özgürlüklerin belli yasalar çerçevesinde güvence altına alındığı yönetim biçimidir. Özal’ın değişim ve dönüşüm vizyonundaki esas öğe, piyasa ekonomisinin dayalı liberal ekonomik büyüme stratejisi olsa da, bir diğer önem atfettiği husus toplumsal demokratikleşmenin önünün açılmasıdır.

Demokratikleşme kavramını kısaca açıklamak gerekirse; bir toplumdaki bireysel özgürlükler alanının gerek ekonomik gerekse de sivil ve sosyal haklar bağlamında genişletilmesi ve devlet tarafından yasal güvence altına alınmasıdır. İşte tam bu noktada, Özal’ın demokratikleşme stratejisinde her daim vurguladığı üç önemli özgürlükten söz etmek mümkündür. Zira Özal’a göre, bunlar olmazsa demokrasi de tam anlamıyla bir toplumda var olamaz. Bunlar; düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğüdür. Özal ekonomik etkenler kadar bu üç özgürlüğe de demokrasinin gelişimi adına her zaman ayrı bir önem affetmiştir.

Nitekim Özal, “Düşünceyi ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyetini demokrasinin ve gelişmenin esası olarak tanımlıyorum. Unutulmamalıdır ki Türk toplumunun ana direği ailedir. Türk ailesinin orta direği ise kadındır, anadır.“ [13]

ifadeleriyle hem bu üç özgürlüğe vurgu yapmış hem de Yeni Sağ anlayışın gereği olarak toplumdaki aile kurumunun önemine de dikkat çekmiştir.

Düşünce ve İfade Özgürlüğü

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi anti-demokratik uygulamalarla, askeri müdahalelerle iç içe bir demokrasi serüveni yaşayan Türkiye, Özal dönemine gelindiğinde de 80 öncesi kaos ve çatışma ortamı son bulmuş olsa da, bu sefer 12 Eylül askeri darbe yönetimi tarafından demokratik özgürlüklerin kısıtlandığı, baskı ve şiddetin hüküm sürdüğü, anti-demokratik uygulamaların, işkencelerin ve insan hakları ihlallerinin yapıldığı bir ülke konumundaydı. Özal’ın 24 Ocak kararlarının uygulanışı ve devamındaki ekonomik reform uygulamalarında her ne kadar askeri yönetimin varlığı lehine bir durum oluşturmuş olsa da, aynı şey demokratik sivil hak ve özgürlüklere yönelik politikaların uygulanmasında söz konusu olmamıştır. Askeri yönetimin sivil irade ve toplumsal özgürlükler için engel teşkil ettiğini düşünen Özal;

24 Haziran 1987 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda asker-siyaset ilişkisi konusunda şunları söylemiştir: “Türkiye’de demokrasiyi istiyorsak askerleri yerli yerine koymamız lazım. Demokrasi sivil bir idare tarzıdır ve siviller askerleri de yönetirler.” [14]

Özal’ın asker-sivil ilişkileri bağlamında demokrasiden yana tavır aldığı en önemli olay, hiç şüphesiz dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’un kendi iradesiyle erkenden emekli olup yerine aynı zihniyette Necdet Öztorun’u getirtmek istemesidir. Bu duruma şiddetle karşı çıkan Özal, Necip Torumtay’ın Genelkurmay Başkanı olmasını sağlamış ve bu durum Özal’ın demokrasi zaferi olarak nitelendirilmiştir. Devamında MİT Müsteşarlığı’na sivil bir isim olan Hiram Abbas’ın getirilmesi de demokrasi adına önemli bir gelişme olmuştur.

Demokratikleşmenin önünün açılması adına bir yandan sivilleşme politikaları uygulayan Özal’ın insan hakları ve özgürlükler bağlamında yapmış olduğu uygulamalara kısaca değinmek gerekirse; düşünce özgürlüğünün önünde engel olarak görülen Türk Ceza Kanunu’nun 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılması, kamu kurumlarında Türkçe dışında konuşma yasağının kaldırılması, AİHM’nin yargı yetkisinin Türkiye tarafından kabul edilmesi, işkencenin önlenmesine yönelik BM sözleşmesinin imzalanması, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi gereğince Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkının tanınması, TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu’nun kurulması, darbe yönetiminin uyguladığı sıkıyönetimin İstanbul’da dahil olmak üzere 58 ilde kaldırılması, İşkencenin ve Diğer Gayrı İnsani Muamelelerin Önlenmesine dair Avrupa Konvansiyonu’nun onaylanması, darbe yönetimi tarafından kurulan ve işleyişi tartışma konusu olan Anayasa Mahkemesi’ne muhafazakar bir üyenin atanması, protokolde askerlerin ardından 7.sırada bulunan Başbakan’ın yapılan düzenlemeyle protokol sırasının Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı’nın ardından 3.sıraya alınması, referandumla siyasi yasakların kaldırılması (her ne kadar hayır kampanyasına destek vermiş olsa da), yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması gibi uygulamalar örnek olarak verilebilir.[15]

Düşünce ve ifade özgürlüğünün tam anlamıyla bir toplumda var olabilmesi aynı zamanda basın özgürlüğü ve basın-yayın organlarının özgürce haber yapabilmeleriyle de doğru orantılıdır. Fikri özgürlükleri her fırsatta savunan ve iktidarı döneminde bu doğrultuda politikalar uygulayan Özal, özel televizyon kanallarının kurulması, Kürtçe yayın yapılmasına sıcak bakması gibi demokratik hamlelerinin yanında, bilhassa iktidarı döneminde çıkarılan Muzır Yasası ve basına kimi zaman uyguladığı sansürle ve kapatılan dergilerle gündeme gelmiş, kimi zaman da basına karşı anti-demokratik denilebilecek tavırlar sergilemiştir.
Muzır Yasası’yla ilgili sonraları verdiği bir mülakatta Özal;

“Orada (Muzır Yasası’nın çıkarılmasında) muhafazakârlık yanımız ağır bastı galiba. Toplumda rey olarak hitap ettiğimiz muhafazakâr kitleler etkili oldu. Tolerans, bizim toplumda az görülen bir vasıf. Bunu unutursanız, seçimi kaybedersiniz.” [16] cümleleriyle özeleştiri yapmayı da ihmal etmemiştir.

[irp posts=”28410″ name=”1946’dan Günümüze Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış”]

İktidarı boyunca basın mensuplarıyla yeri geldiğinde ters düşen ve olayları çarpıttıklarını iddia eden Özal’ın, basın özgürlüğüne kısıtlayıcı tutumlarına örnek olarak; M.Ali Birand’ın 1988 yılında terörist başı Abdullah Öcalan ile yapmış olduğu röportaj nedeniyle Milliyet gazetesi matbaasına el konularak gazetenin basılmasının engellenmesi, yine benzer bir şekilde kendisine suikast düzenleyen Kartal Demirağ ile yaptığı röportaj nedeniyle gazeteci Erbil Tuşalp’in gözaltına alınarak röportajın yasaklanması olayları gösterilebilir. Basına karşı sansürü içeren bu düzenleme esasen 12 Eylül askeri darbe yönetiminin almış olduğu bir karar olsa da Özal, kendi döneminde de bu gibi sakıncalı gördüğü yahut sol görüşlü gazete ya da dergilere antidemokratik olsa da el koymakta sakınca görmemiştir. [17]

Demokratikleşme sürecinden söz etmişken Kürt Sorunu’na da değinmekte fayda vardır. 1984 yılında ortaya çıkan PKK terör örgütünün eylemleri ile Güneydoğu’da ayrılıkçı birtakım faaliyetler söz konusu olmuş ve Kürt Sorunu patlak vermiştir. Bu noktada Özal’ın meseleyi insan hakları çerçevesinde ele alıp ayrıştırıcı bir dil kullanmamaya özen göstermesi demokrasi adına olumlu bir gelişme olmuştur.

Kürt Sorunu’yla ilgili olarak Özal;
“Bütün sorunlarda olduğu gibi Güneydoğu’da da çözüm, özgürlük, serbest düşünce, konuşma ve diyalogla bulunur. Sopa ile bulunmaz. Yani birtakım şeyler var. İyi muamele, insanca muamele gibi…” [18] ifadeleriyle olayın demokratik zeminde çözülmesi gerektiği inancını vurgulamıştır.

Gençkaya’ya göre; Özal, Kürt Sorunu’na karşı demokrat ve ılımlı bir yaklaşım sergiliyor olmasına rağmen kendisiyle çelişen politikalar üretmiştir. Özal döneminde insan hakları ihlallerinin arttığına dikkat çeken Gençkaya, izlenen politikaların ayrılıkçı ve askeri odaklı politikalardan öteye gitmediğini ve üstüne koruculuk sisteminin getirildiğini ifade etmektedir. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da Özal, ılımlı duruşuna rağmen imzası bulunan OHAL Kararnameleri de tartışmalı uygulamalarından olmuştur. [19]

1991 yılında TBMM’de kabul edilen Terörle Mücadele Kanunu ile TCK’nın 141., 142., 163. Maddeleri kaldırılarak Kürtçe konuşma yasağına son verilmiştir. Ayrıca cezaevinde yatmakta olan hükümlüler için koşullu af çıkarılmıştır. [20]

Gökmen’e göre; Cumhurbaşkanı iken “benim anaannem de Kürttü” demesi, federasyonun dahi tartışılabileceğini söylemesi de Özal’ın bulunduğu konjonktür düşünüldüğünde, cesaret edilmesi zor ve tabu haline gelmiş sorunları tartışmaya açtığının bir göstergesidir. [21]

Uygulamada çelişen noktaları olsa da, Özal’ın gerek GAP Projesi gerekse de Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik teşvik uygulamaları ve sanayi hamlesi ile ekonomik ve siyasi destekleri, Kürtçe yasağını kaldırması, Kürt kimliğinin varlığını kabul eden ilk Cumhurbaşkanı olması, federasyon konusunu tartışmaya açması demokratik değerlerin gelişimi bağlamında olumlu sayılabilecek politikaları olmuştur.

Özal’ın demokratikleşme uygulamalarından bir diğeri de yerel yönetimlerin güçlendirilerek Adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi olmuştur. Merkeziyetçi yapının hantallığından kurtarılarak yerelin kuvvetlendirilmesi, Yeni Sağ devlet anlayışın da savunduğu altyapı, yol ve kanalizasyon çalışmaları gibi devletin üstlenmesi gereken sahalarda verimliliği arttırmıştır. Bu sayede bilhassa Doğu ve Güneydoğudaki kırsal kesimlerin yol, su, elektrik gibi temel altyapı sorunları giderilerek çözüme kavuşturulmuştur. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” anlayışıyla hareket eden atalarımızın izinden giden Özal, halktan yana imajını bu tür politikalarla pekiştirmeyi başarmıştır. Öte yandan demokratikleşme çerçevesinde uygulanan Adem-i merkeziyetçi politikanın olumsuz sonuçları da olmuştur. Nitekim Kazdal’a göre; liberal politikaların ülkemizde yarattığı bilinçsiz özgürlük ortamı, aktarılan büyük kaynaklar sebebiyle yerelde belediye yetkililerinin yolsuzluk ve rüşvet olaylarına bulaşmasına neden olmuş ve belediyeye ait işletmelerin yüksek kira bedelleri ile devirleri sebebiyle kentlerdeki kira bedellerini orantısızca yükselterek enflasyon oranının artmasına dolaylı olarak sebep olduğunu belirtmiştir. Özal’ın parti mensuplarının karıştığı rüşvet ve yolsuzluk batağına bu sebepten ötürü düştüğünü ve Özal’ın bu politikası ile hata ettiğini ifade etmiştir. Özal’ın bir diğer hatasının da ailesi ve yakın çevresinin yaşadığı lüks hayata rağmen toplumdan beklediği fedakarlık olduğunu vurgulamıştır. [22]

Din ve Vicdan Özgürlüğü

Özal içinden geldiği geleneksel/kültürel yapı ve yetiştiği aile ortamıyla Anadolu’nun muhafazakâr değerlerini benimseyen ve önemseyen bir lider olmuştur. Bundan dolayıdır ki Özal, Kemalist ideolojinin savunduğunun aksine din olgusunun laiklik ilkesi çerçevesinde kontrol altında tutulup baskılanması gereken bir unsur olduğu inancından öte, herkesin hangi dine mensup olursa olsun inançlarının gereğini serbestçe yapabildiği toplumsal bir düzenin sağlanması gerektiğine inanmış ve buna olanak tanıyan politikalar uygulamaya çalışmıştır.

Nitekim 1989 yılında yapmış olduğu bir konuşmada Özal; “Devletimiz laiktir. Ama milletimizi bir arada tutan, ebedi birliğimizde en güçlü bir şekilde hizmeti olan, esas rolü olan da İslam’dır. “ diyerek dinin bu toplumun vazgeçilmez unsurlarından biri olduğunu ifade etmiştir. [23]

Yine aynı şekilde, “Laiklik fertler için değil devlet içindir. Ve ben bir Müslümanım, iyi bir Müslüman.” [24] sözleriyle Kemalist ideolojinin laiklik anlayışından farklı bir profil çizmiştir.

91 yılında yaptığı bir başka konuşmada Özal; din ve vicdan hürriyetinin laik ve demokratik sistemi benimseyen gelişmiş ülkelerin vazgeçilmez unsuru olduğunu ifade ederek, ancak inanç yönünden baskı altında tutulmayan insanların var olduğu toplumların daha çok çalışıp daha çok kazanma ve üretme kapasitesine sahip olabileceğini söylemiştir. Laikliğin gereğinin din ve vicdan özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğünün teminatının da aynı şekilde laiklik ilkesi olduğunu vurgulayan Özal, bu iki kavramın birbirlerinin varlık nedeni olduklarını ve her birinin diğerinin koruyucusu olduğunu söylemiştir. [25]

Mesele din ve vicdan hürriyeti ise, ülkemizde Özal döneminde de fazlasıyla gündeme gelmiş olan başörtüsü yasağı konusuna da değinmek gerekir. Özal, iktidarı döneminde kılık kıyafet düzenlemesi ve YÖK’ün üniversitelerde uygulamaya koyduğu başörtüsü yasağının kaldırılması gerektiğini her fırsatta ifade etmekten geri durmayarak demokratik bir duruş sergilemiştir.

Ekşi’ye göre; Özal, sadece kendi işine gelen din ve vicdan özgürlüğü hususunda 163.maddenin kaldırılması için yıllarca mücadele etmiş, fakat aynı çabayı düşünceleri ifade özgürlüğü konusundaki 141. ve 142. maddelerin kaldırılması için sarf etmemiştir. [26]

Teşebbüs Özgürlüğü

Genel hatlarıyla Özal’ın ekonomik ve politik vizyonunun temelinde ne yatıyor diye sorulduğunda sanırım buna verilecek en net cevap, girişimcilik ve özgürlük olacaktır. Özal için gerek savunduğu piyasa ekonomisi koşulları gerekse de sivil ve sosyal hayatta kalkınmanın temeli; teşebbüs özgürlüğüdür. İnsanlar hür iradeleriyle düşündükleri ve girişimde bulundukları müddetçe ekonomik refah yükselir ve demokratik değerlerde ilerleme sağlanır:

“Eğer serbest pazar düşünüyorsanız, onun temelinde serbest bir teşebbüs hürriyeti var demektir. İnsanlara şunu yap, bunu yapma katiyen söyleyemezsiniz. Mümkün olduğu kadar herkes kafasını çalıştırsın, herkes bildiğini en iyi şekilde tatbik etsin ve en iyi neticeyi alsın. İnanınız gelecek asır ferdin asrıdır…” [27]

Teşebbüs özgürlüğünü liberal ekonominin vazgeçilmez unsuru olarak görmekte olan Özal, bilhassa özelleştirme politikalarıyla toplumdaki bireylerin girişimcilik ruhunun geliştirilmesi ve piyasa ekonomisinin etkinliğinin arttırılmasına özen göstermiş, demokratikleşmenin aşamalarından biri olarak teşebbüs özgürlüğünü görmüştür.

Özal’ın Demokratikleşme Politikası: Başarı mı, Başarısızlık mı?

İktidarda olduğu 83-89 yılları ve akabindeki dört yıllık Cumhurbaşkanlığı sürecinde Özal, hiç şüphesiz yaptıkları ve bıraktıklarıyla demokrasi tarihimizde unutulmaz liderlerden biri olmuştur. 24 Ocak Kararları ile ülkemizde gerçekleştirdiği ekonomik reform ve dönüşümü ilerleyen yıllarda sivil ve sosyal alanda da gerçekleştirmeye çalışan Özal, politikacı kimliğini iyi kullanan bir lider olarak, konjonktüre göre davranmayı tercih eden pragmatist bir tutum sergilemiştir.

Demokratikleşmenin ekonomik kalkınma ve refahtan ayrı düşünülemeyeceği anlayışına sahip olan Özal, o zamanki dönemde küreselleşen dünyada etkisini hissettiren Yeni Sağ devlet ilkesine bağlı kalmıştır. Güçlü fakat minimize edilmiş bir devleti öngören Yeni Sağ anlayış, ekonomide serbest piyasa ekonomisine dayalı neo-liberal görüşü temel alırken sosyal alanda örf, adet, gelenek gibi muhafazakâr unsurları içinde barındıran neo-muhafazakâr bir görüşü savunmuştur.

Ekonomik dönüşüm sürecini henüz iktidara gelmeden başlatan Özal, sivil özgürlükler bağlamında ise düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü olarak adlandırdığı üç özgürlük anlayışını esas alana bir yol haritası belirlemiştir.
Kimilerine göre her iki alanda da başarılı bir grafik çizmiş olan Özal, kimi düşünürlere göre ise ekonomide sağladığı başarıyı sivil özgürlükler ve demokratikleşme bağlamında gösterememiştir.

Cengiz Çandar; Özal’ın geldiği siyasi gelenekten ve kendi şahsi kültüründen ötürü insan hakları, hukuk ve demokrasi gibi ilkeleri önceleyen bir duruş sergilemediğini ifade etmiştir. [28]

Emre Kongar’a göre ise; Özal bir felsefe bir değer bir ideal olarak demokrasiye inanmayıp kendi amaçlarını gerçekleştirmek istediğini ve tüm politikacılar gibi kendisini destekleyen bir sınıf yaratma amacı güttüğünü söylemiştir. Özal devleti sivilleştirmek istemiş, Silahlı Kuvvetlerin MSB’na bağlanması, PKK ile mücadelede OHAL Valiliği’nin getirilmesi, MİT Müsteşarlığı’na sivil birinin atanması uyguladığı politikaları arasında olmuştur. Öztorun yerine Torumtay’ı Genelkurmay Başkanlığı’na getirmesi de buna örnek verilebilir. [29]

Öte yandan Kongar, Özal’ın liberalleşme politikasının da büyük ölçüde başarısız olduğunu ve bunun iki önemli olumsuz sonucu doğurduğunu ifade etmiştir. Bunlardan ilki ekonomide serbestlik adına uyguladığı politikaların her ne kadar piyasada canlılık ve gelişim yaratmış olsa da hayali ihracat, yolsuzluk, yozlaşma gibi olaylara patlak vermesine neden olmasıdır. İkincisi de, devletin minimize edilmesini öngören politikalarının aynı zamanda yakın çevresi ve ailesine rant sağlayan bir mekanizmaya dönüşmesine fırsat vermesidir. Nitekim o dönem Anayasa’ya uygun olmadığı halde özel televizyon kanallarının kurulmasına olanak tanıyan düzenlemeyi destekleyen Özal, kurulan TV kanalına oğlunun pay sahibi olduğu şirketi ortak etmiştir. [30]

Erdoğan’a göre; Özal, demokratikleşme sürecinde tüm hatalarına rağmen Türk siyasi tarihinde çok önemli bir değer olmuştur. Ona göre Özal, geç kalmış bir ülkeyi evrensel istikamete yönelten bir lider olmasının yanında, devletle vatandaş arasında olan mesafeyi önemli ölçüde azaltarak ikisi arasındaki siyasal dengenin eşitlenmesine çalışmış, Türk siyasi geleneğinde var olan hikmet-i hükümet anlayışını ve devletin vatandaşa olan önceliğini aşındırmıştır. Türk insanına siyasetin asli unsuru olduğunu aşılayan ve devletin ideolojik aygıtlarına karşı kariyerini riske atmaktan çekinmeyen bir şahsiyet olmuştur. [31]

Yayla’ya göre; Özal, demokratikleşmeyi ve sivilleşmeyi özdeşleştiren bir siyasi dil kullanmıştır. Pragmatist bir liderliğe sahip olan Özal, serbestlik fikrini savunurken askeriyenin disipliner yapısı nedeniyle buna müsait olmadığını ifade etmiş ve sivilleşme hakkındaki düşüncelerini, darbenin meşruiyetini tartışma konusu yapmadan ifade etmekten çekinmemiştir. Özal, demokratikleşme hamlelerini koşulların uygunluğuna ve toplumun olgunluğuna göre kontrollü olarak gerçekleştirmiştir. [32]

Duman’a göre; Özal’ın demokratikleşme konusunda ekonomi odaklı bir bakış açısına sahip olması onun bir bakıma toplum mühendisliği rolünü üstlendiğini göstermektedir ve bu bakış açısı belki de Özal’ın en büyük dezavantajlarından biri olmuştur. Duman bu görüşüne dayanak olarak, demokratikleşme olgusunun sosyal bilimlerin ilgi alanına giren toplumsal bir mesele olduğunu ve fen bilimlerinin aksine belli başlı kuralları olmayan, somut veriler içermeyen ve örf, adet, gelenek, kültür gibi çeşitli etkenleri içeren bir özelliğe sahip olması nedeniyle pozitivist metodolojilerle çözülemeyecek bir olgu olduğunu ifade etmiştir. Siyasi iktidarlar, demokratikleşme, insan hakları gibi toplumlar özgürlüklerin gelişiminde pozitivist bir metodoloji uygulamak yerine, tarihsel, kültürel ve sosyolojik değerleri içine alan bir paradigmayla politika üretmelidirler. Bu noktadan bakıldığında Özal, uyguladığı liberal politikalarla ekonomi alanında sağlamış olduğu başarıyı, demokratikleşme ve özgürlükler bağlamında askeri vesayetin geriletilmesi ve demokratikleşme konularında adımlar atmış olsa da aynı başarıyı gösterip gösterememesinin nedeni, toplumsal sorunlara ekonomideki gibi pozitivist bir bakış açısıyla ele almış olmasıdır. [33]

Bozkurt’a göre; Özal’ın toplumsal dönüşüm politikaları bilhassa laiklik ve toplumsal bütünlük adına duyulan endişeler sebebiyle sekteye uğramıştır. Bir diğer açıdan ifade etmek gerekirse, Özal’la gelen demokratik dönüşüm hem ülkemizi güçlendirmiş hem de yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fakat bu noktada Özal’ı suçlamak yersizdir. “Özal olmasaydı Türkiye 3. Dünya ülkesi olurdu” sözlerine katılmakla birlikte Özal’ın pragmatist bir lider olarak savunduğu dönüşümün tüketim toplumunu yarattığını da ifade etmek gerekir. Yetersiz üretim sonucunda ortaya çıkan tüketim arzusunun da hayali ihracat, yolsuzluklara zemin hazırladığı bir gerçektir. [34]

Örmeci’ye göre ise; Özal’ın siyaset anlayışı pragmatisttir ve bu yönü demokratlığından çok daha ağır basmaktadır. Nitekim icraatlarıyla demokrasi tarihimize hem olumlu ve hem olumsuz etkileri olmuştur. Uyguladığı neo-liberal reformlarla toplumun Kemalist-devletçi anlayışı bırakıp yerine liberal görüşe sahip bir topluma evrilmesinde büyük bir başarıya imza atmıştır. Bununla beraber askeri gücü arkasına alarak toplumu anti-demokratik yollarla piyasa ekonomisine kanalize etmiş ve ülkenin tüketim toplumu olmasına zorlamıştır. Kimi zaman askerin gücünü arkasına alıp kimi zaman eleştiren Özal, esasen sivil demokrasinin oluşmasını amaçlamamış, sol kesimin bir daha varlık bulamamasını hedeflemiştir. Bu nedenle pragmatist liberaller tarafından ikinci Atatürk diye adlandırılmasına şaşırılmamalıdır. [35]

Oral ve Erdoğan; 80 öncesi dönemin “Özal öncesi”, sonrasının ise “Özal sonrası” dönem olarak adlandırılmasının dahi Özal’ın ne kadar büyük bir zihinsel dönüşümü başardığının kanıtı olarak görmektedir. Özal’ın siyasi liberalizm ve demokratikleşme alanında yasakların kaldırılması, anayasal değişiklikler, sivil özgürlüklerin genişletilmesi gibi olumlu uygulamalarının yanında, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra partinin başına geçecek ismi belirlemesi, iktidarı döneminde 3000 civarı gazetecinin yargılanması, 39 ton zararlı görülen yayının imha edilmesi, 500 civarı yayının toplatılması kararlarının altında imzası olması gibi uygulamaları ise demokrasi açısından olumsuz örnekler olarak verilebilir. [36]

Heper’e göre; Özal, 80 öncesi dönemde farklı siyasi görüşteki kesimlerin ülkede yarattığı kaos ortamı sonrasında dört eğilim olarak adlandırdığı merkez sağ, merkez sol, milliyetçi ve İslamcı kesimleri bir araya getirerek kurduğu Anavatan Partisi ile demokrasimize uzlaşma kültürünü kazandıran bir şahsiyet olmuştur. Özal’ın dört eğilimi bir araya getirmesi yalnızca onun döneminde değil aynı zamanda ondan sonraki dönemde de farklı siyasi kültürlere sahip partilerin bir araya gelerek 80 öncesi döneme nazaran daha istikrarlı koalisyon hükümetlerinin oluşmasına da öncülük etmiştir. Aynı zamanda Türkiye demokrasisinin tartışma parametrelerinin genişlemesini de sağlayan Özal, o zamana dek tabu olarak görülen Kürt sorunu, federasyon, başkanlık sistemi gibi konuların gündeme getirilmesini ve sivil siyasetin üstünlüğünü sağlama adına askeri harcamaların sivil hükümetler tarafından denetilmesi içeren düzenlemelerle sivil iradenin egemen kılınmasını sağlamakta önemli bir rol üstlenmiştir. Demokratikleşme çıtasını her ne kadar yükselten bir lider olsa da Özal, kimi zaman “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz.”, “benim memurum işini bilir” gibi söylemleriyle de hukukun üstünlüğüne ve demokratik değerlere aykırı tavırlar sergilemekten geri durmamıştır. [37]

Tüm bu farklı değerlendirmeler ışığında Özal’ın 12 Eylül askeri darbe konjonktüründe gerçekleştirdiği politikalarla eksik ya da eleştirilebilir noktaları var olsa da demokrasimize büyük katkılar sağladığı, askeri vesayetin devam etmesine rağmen sivil siyaseti işler hale getirerek siyasal, sosyal ve ekonomik hürriyetler kapsamında önemli atılımlara imza attığı ve en önemlisi devlete olan farklı bakış açısıyla tabuları yıkarak siyasal hayatımızda yeni bir yol açtığı söylenebilir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] M. Zeki Duman, Türkiye’de Liberal Muhafazakar Siyaset ve Turgut Özal, 2. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2017, s. 375.

[2] Hasan Cemal, Özal Hikayesi, İstanbul, Everest Yayınları, 2013, s. 255.

[3] Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, ed. İhsan Sezal ve İhsan Dağı, İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 255-56.

[4] Kutlay Doğan, Turgut Özal Belgeseli, Ankara, Türk Haberler Ajansı Yayınları, 1994, s. 152.

[5] İsmail Kurun, “Yeni Sağ ve Demokratikleşme Arasındaki İlişki: Turgut Özal Dönemi Türkiye’si Örneği”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.9., Sayı:22, (2017), 358-74 (s. 364).

[6] Tevfik Ertüzün, Özal Ne Dedi Ne Oldu!, İstanbul, ABC Ajansı Yayınları, 1988, s. 16.

[7] Mahmud Hayrullah, Özal’ın Değişim Paradigması: Tonton Zamanı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2001, s. 63.

[8] Prof.Dr.İsmail Özsoy ve Doç.Dr.İrfan Kalaycı, “Üç Özal: Sıradışı Bir Liderin Ekonomi-Politik Portresi”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011, s. 28.

[9] Atilla Yayla, “Liberal Siyaset/Liberal İktisat Özal Çizgisi”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı Boyut Kitapları, 2001, ss. 435-36.

[10] Turgut Özal, Değişim “Belgeleri” 1979-1992, İstanbul, Kazancı Matbaacılık, 1993, s. 95.

[11] Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, 4. bs. İstanbul, Birey Yayıncılık, 2001, s. 151.

[12] Özal, a.g.e., s. 95.

[13] Yusuf Tümtürk, Yeni Türkiye’nin Mimarı, Ankara, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği, 2008, s. 189.

[14] Yavuz Gökmen, Özal Sendromu, 2. bs. Verso Yayıncılık, Ankara, 1992, s. 133.

[15] Duman, a.g.e., ss. 369-71.

[16] Barlas, a.g.e., s. 99.

[17] Cemal, a.g.e., s. 223.

[18] Barlas, a.g.e., s. 149.

[19] Ömer Faruk Gençkaya, “Turgut Özal’ın Güneydoğu ve Kürt Sorununa Bakışı”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 138-39.

[20] Selçuk Kuzucuoğlu, “Tavizsiz Demokrat: Turgut Özal”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011, s. 171.

[21] Gökmen, a.g.e., s. 206.

[22] İsmail Kazdal, Siyasi İktidar ve Özal Devri, İstanbul, İhya Yayınları, 1990, ss. 145-47.

[23] Duman, a.g.e., s. 380.

[24] Orhan Tokatlı, Kırmızı Plakalar: Türkiye’nin Özal’lı Yılları, İstanbul, Doğan Kitapçılık, 1999, s. 107.

[25] Hikmet Özdemir, Turgut Özal, İstanbul, Doğan Kitap, 2014, s. 290.

[26] Mehmet Ali Birand, Özallı Yıllar Belgeseli, 6.Bölüm, 1999.

[27] Faruk Mercan, Turgut Özal, İstanbul, Feza Gazetecilik, 2001, s. 111.

[28] Mehmet Ali Birand, Özallı Yıllar Belgeseli, 6. Bölüm, 1999.

[29] Mehmet Ali Birand ve Soner Yalçın, The Özal:Bir Davanın Öyküsü, 14. bs. İstanbul, Doğan Kitap, 2015, s. 387.

[30] Birand ve Yalçın, a.g.e., s. 386.

[31] Mustafa Erdoğan, “Türk Politikasında Bir Reformist: Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, s. 31.

[32] Atilla Yayla, “Özal, Özal Reformları ve Liberalizm”, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, vii, ss. 590-91.

[33] Duman, a.g.e., ss. 376-77.

[34] Veysel Bozkurt, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001, ss. 194-95.

[35] Dr.Ozan Örmeci, “Turgut Özal” (Çevrimiçi) http://ydemokrat.blogspot.com/2010/08/turgut-ozal.html, erişim 12 Şubat 2019.

[36] Naciye Oral ve Selami Erdoğan, “Turgut Özal Dönemi Türkiye’de Siyasal Liberalizm”, Journal Of Business Economics and Political Science, C.3., Sayı:6, (2014), 35-53.

[37] Türkiye’de Liderler ve Demokrasi, ed. Metin Heper ve Sabri Sayarı, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008, ss. 203-5.

Kaynaklar

Barlas, Mehmet, Turgut Özal’ın Anıları, 4. bs. İstanbul, Birey Yayıncılık, 2001.

Birand, Mehmet Ali, Özallı Yıllar Belgeseli, 6.Bölüm, 1999.

Birand, Mehmet Ali, ve Soner Yalçın, The Özal:Bir Davanın Öyküsü, 14. bs. İstanbul, Doğan Kitap, 2015.

Bozkurt, Veysel, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Cemal, Hasan, Özal Hikayesi, İstanbul, Everest Yayınları, 2013.

Doğan, Kutlay, Turgut Özal Belgeseli, Ankara, Türk Haberler Ajansı Yayınları, 1994.

Duman, M. Zeki, Türkiye’de Liberal Muhafazakar Siyaset ve Turgut Özal, 2. bs. Ankara, Liberte Yayınları, 2017.

Erdoğan, Mustafa, “Türk Politikasında Bir Reformist: Özal”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Ertüzün, Tevfik, Özal Ne Dedi Ne Oldu!, İstanbul, ABC Ajansı Yayınları, 1988.

Gençkaya, Ömer Faruk, “Turgut Özal’ın Güneydoğu ve Kürt Sorununa Bakışı”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Gökmen, Yavuz, Özal Sendromu, 2. bs. Verso Yayıncılık, Ankara, 1992.

Hayrullah, Mahmud, Özal’ın Değişim Paradigması: Tonton Zamanı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2001.

Heper, Metin, ve Sabri Sayarı, ed., Türkiye’de Liderler ve Demokrasi, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008.

Kazdal, İsmail, Siyasi İktidar ve Özal Devri, İstanbul, İhya Yayınları, 1990.

Kurun, İsmail, “Yeni Sağ ve Demokratikleşme Arasındaki İlişki: Turgut Özal Dönemi Türkiye’si Örneği”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9, (2017), 358-74 <https://doi.org/10.20875/makusobed.292823>.

Kuzucuoğlu, Selçuk, “Tavizsiz Demokrat: Turgut Özal”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011.

Mercan, Faruk, Turgut Özal, İstanbul, Feza Gazetecilik, 2001.

Oral, Naciye, ve Selami Erdoğan, “Turgut Özal Dönemi Türkiye’de Siyasal Liberalizm”, Journal Of Business Economics and Political Science, 3, (2014), 35-53.

Örmeci, Dr.Ozan, “Turgut Özal” (Çevrimiçi) http://ydemokrat.blogspot.com/2010/08/turgut-ozal.html.

Özal, Turgut, Değişim “Belgeleri” 1979-1992, İstanbul, Kazancı Matbaacılık, 1993.

Özdemir, Hikmet, Turgut Özal, İstanbul, Doğan Kitap, 2014.

Özsoy, Prof.Dr.İsmail, ve Doç.Dr.İrfan Kalaycı, “Üç Özal: Sıradışı Bir Liderin Ekonomi-Politik Portresi”, içinde Türk Siyaset Tarihinde Turgut Özal, Malatya, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, 2011.

Sezal, İhsan, ve İhsan Dağı, ed., Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, İstanbul, Boyut Kitapları, 2001.

Tokatlı, Orhan, Kırmızı Plakalar: Türkiye’nin Özal’lı Yılları, İstanbul, Doğan Kitapçılık, 1999
Tümtürk, Yusuf, Yeni Türkiye’nin Mimarı, Ankara, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği, 2008.

Yayla, Atilla, “Liberal Siyaset/Liberal İktisat Özal Çizgisi”, içinde Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet, kitap editörü İhsan Sezal ve İhsan Dağı Boyut Kitapları, 2001.

“Özal, Özal Reformları ve Liberalizm”, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, VII.

[/vc_toggle]

Selçukluların Devlet Anlayışına Tarihsel Bir Bakış Açısı

Selçuklular sadece Türk tarihi içerisinde önemli bir yer edinmiş değildir. Orta Doğu tarihi, İslam tarihi, Avrupa tarihi ve hatta dünya tarihinde önemli bir yer edinmiş olan Selçuklular, içerisinde bulundukları söz konusu coğrafyada hegemon güç olmayı basarmışlardır. Yayılış sahası olarak Harezm bölgesinden Maveraünnehir, oradan da Horasan’a uzayan Selçuklular, Antik Pers, Med, ve Sasani İmparatorluklarının hakimiyet alanlarına yerleşmiş ve Türk-İran kültürü içerisinde dünyanın en güçlü devletini kurmuşlar, Malazgirt zaferinin ardından Doğu Roma İmparatorluğu’nu savunma pozisyonuna sevk edip Küçük Asya denilen Antik Roma miras topraklarını tamamen ele geçirip Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerini en yüksek tempoda gerçekleştirip, Katolik Avrupa kıtasındaki dengeleri kökten tetikleyip Haçlı Seferlerine sebebiyet vermişler ve üstelik Hicaz ve Kudüs kutsal topraklarını ele geçirip Sünni İslam dünyasının hamisi durumuna gelmişlerdir. Osmanlı’ya nazaran daha erken bir tarihte sahneye çıkan Selçuklular, donemin en büyük devletini kurarak cihan hakimiyeti mefkuresine öncülük etmiştir. Selçuklulardan önce de Türk İslam geleneği doğrultusunda devlet kurup baskın güç olmayı başaran Gazneliler, Samaniler ve Karahanlılar gibi devletler, Selçuklulara göre tek evreli ve tek yönlü kalmışlar ve bölgenin baskın gücünün üstünde bir statüye erişememişlerdir. Fakat ilk defa Selçuklularla birlikte Orta Asya, Orta Doğu, Kafkasya ve Anadolu dinamikleri doğrudan, Avrupa, Kuzey Afrika ve Hindistan dinamikleri ise dolaylı olarak etkilenmiş ve Selçuklular hegemon güç algısını da aşıp küresel güç olarak tarih sahnesine giriş yapmıştır. Çok hızlı bir şekilde tarih sahnesine giren Selçuklular, askeri başarıları ile kurmuş oldukları siyasi hakimiyetlerini idari anlamda muhafaza etmeye ve geliştirmeye çalışmışlar, zaman zaman başarılı olsalar da eninde sonunda sağlam ve sürdürülebilir bir sistem oluşturamamışlardır. Bu yazımızda bunun ana nedenlerini tartışmadan önce Selçukluların kuruluş kodlarına girip, hangi gelenekten geldiklerini ve geçiş süreci içerisinde bu geleneklerini nasıl sürdürdüklerini masaya yatırıp, daha sonra Selçukluların devlet anlayışlarını inceleyeceğiz. Kronolojik bir yöntem kullanıp Selçuklu devletinin kurulusuyla başlayarak devlet alayişinin kuruluş dönemindeki temellerine değineceğiz.

(Not: Bu yazı Selçuk Bey’in bağımsızlık fikrinkinden başlayıp ölümden sonra Musa, Tuğrul ve Çağrı’nın bağımsızlık mücadeleleriyle devam edecektir. Yazının sonunda ise Büyük Selçuklu Devleti’nin nasıl kurulduğunu ve bunların ışığında hangi hakimiyet ve devlet anlayışı yönetilmeye başlandığını tartışacağız. Bu yazının ikinci bölümü, bu söz konusu birinci yazının kaldığı yerden devam edecektir ki, bu da ikinci yazının bu yazının yayımlanmasından sonra gelmesi demektir)

Erken Selçukluların Bağımsızlık Fikirleri

Oğuz Yabgu Devleti’nde başkomutan olan ve Oğuz Yabgusu ile taht mücadelesine girişmesinden sonra yenileceğini anlayan Selçuk Bey, Oğuz Yabgu Devleti’nden kopup, Yenikent’i terk ederek kendi aşireti ile Cend bölgesine göç etmiştir. Cend şehri o dönemlerde Oğuz Yabgu Devleti’ne vergi ödeyen bir şehirdi. Dolaysıyla Cend şehrinin Müslümanlar tarafından yöneltildiğini fakat Müslüman olmayan Oğuz Yabgu Devleti’ne bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Selçuk maiyeti ile birlikte Cend şehrine vardığı zaman, orada tutunmak ve bölge sakinleri ile barış arasında yasamak için Müslümanlığa geçtiğini söyleyebiliriz. Fakat Selçuk önderliğindeki Oğuzların Gök Tanrı inancından İslam’a geçiş yaptıkları hususunda soru işaretleri bulunmaktadır. Zira Selçuk’un oğullarının adlarına baktığımız zaman, bunların Musevilik motifleri taşıdığını söyleyebiliriz. Hazarların dokuzuncu yüzyılda Gök Tanrı dininden ayrılıp Museviliğe geçtiğini El-Mesûdî’den bilmekteyiz. Hazarlar arasında çok ünlü olduğunu bildiğimiz Selçuk’un babası ‘’Demir Yaylı’’ Dukak’ın da Musevi inancına sahip olması muhtemeldi. Zira Dukak’ın torunları olan Selçuk’un oğullarının adları bu tezi destekler niteliktedir. Bu adlar sırayla Mikail, Arslan Israil, Musa, Yusuf ve Yunus seklindedir. Gök Tanrı inancına sahip Türklerin çocuklarına böyle adlar vermediklerini ve Museviliğin Hazarlar arasında yaygın olduğunu birleştirdiğimiz zaman, Selçuk’un da muhtemel olarak Musevi olduğunu, Cend’e göç ettikten sonra da maiyetiyle birlikte İslamiyet’e geçtiklerini söyleyebiliriz. Zira Gök Tanrı inancı ile Musevi inancını kıyasladığımızda, Museviliğin İslamiyet ile birlikte semavi bir din olduğunu ve İslamiyet’e daha yakın olduğu kesindir.

Oğuz Yagbu Devleti

Selçukluların Cend şehrinin Müslüman valisi ile ilişkileri iyi bir seviyedeydi. Selçuklu Oğuzlarının İslamiyet’e daha sıkı bağlanmaları için Selçuk’un Cend valisinden kendilerine fakihlerin göndermesini istemiştir. Selçuk Bey, Oğuz Yabgusunun vergi toplamak için Cend şehrine elçiler yolladığı sırada İbnü’l-Esîr’in aktardığına göre Selçuk elçiye: ‘’Biz Müslümanlar gayrimüslimlere vergi vermeyeceğiz’’ demiştir. Selçuk’un bu yaklaşımı esasında kendilerinin Cend valisi ve ahalisi ile birlikte Oğuz Yabgusuna fiilen bağlı olmadıklarını, bağımsız bir devlet olarak hareket etmek istediklerini görmekteyiz. Bu olayı bir başkaldırış olarak yorumlayan Oğuz Yabgusu Cend üzerine ordu göndermiş ve bu savaşta Selçuk’un oğlu Mikail hayatını kaybetmiştir. Mikail’in oğulları Çağrı ve Tuğrul ise dedelerinin himayesine girmiştir. Selçuk Cend şehrinde kalırken oğullarından Arslan Israil Samanilerin başkenti Buhara civarındaki Nur kasabasına yerleşmiştir. Bu tarihi bilgiye baktığımızda Selçuklu Oğuzlarının hala göçebe olduklarını ve Selçuklu aile fertlerinin de kendilerine has birliklerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Arslan Israil 985 yılında Samani Emiri II. Nuh tarafından başkent Buhara yakınlarına obası ile birlikte yerleştirilmiştir. 999 yılında Karahanlılar tarafından yıkılan Samaniler’in son emiri II. İsmail, Karahanlilar tarafından esir edilmiştir. Karahanlıların elinden kaçarak 1003 yılında Karahanlılara karşı destek bulmak için Cend şehrine giden Samani Emiri  II. İsmail, Selçuklu Oğuzlarından yârdim istemiştir. Selçuk, Samani Emiri’nin destek isteğini kabul etti ve kızını Samani Emiri II. İsmail’e vererek Samani Emiri’nin kayınbabası olarak Karahanlılara karşı savaşa girmiştir. Selçuklu Oğuzları bu dönemlerde Oğuz Yabgu Devleti’ne bağlı olmadıklarına ve resmi anlamda taninmiş bağımsız bir devlet olmadıklarına göre, Samanilerin Emiri II. İsmail’i metbû saymışlar ve onun hizmetine girmişlerdir. Fakat Samani Emiri II. İsmail’in memleketi Karahanlılarca istilaya uğradığından, Samani Emiri memleketini Karahanlıların elinden kurtarmak için bir başkaldırısı başlatmıştır. Bu bilgiye baktığımızda ortada fiili bir Samani kuvveti görürüz, fakat resmiyette bu devletin Karahanlılar tarafından yok edildiği malumdur. Su halde Selçuklu Oğuzları ile müsavi, yani eşit bir derecede ittifak kurduğu anlaşılan Samani Emiri’nin memleketini tekrar kurtarmaya gayret ettiğini, Selçuk önderliğindeki Selçukluların da Cend şehrinde fiilen ve kısmen bağımsız bir aktör olarak hareket ettiğini gözlemleyebilmekteyiz. Selçuk’un oğlu Arslan Israil kendine bağlı Oğuz Türkmen atlılarıyla birlikte Samani Emiri II. İsmail’in zorlukla ve büyük bir gayretle topladığı orduya katılarak Karahanlıların üzerine yürümüştür ve Semerkant civarlarında Karahanlı komutanı Subaşı Tegin’in ordusu mağlup edilmiştir. Karahanlı hükümdarı bu yenilgiyi duyar duymaz kendi ordusu ile Semerkant’a gelmiştir. Fakat Selçuklu Oğuzları bir gece baskını ile bu orduyu da dağıtmış, on sekiz Karahanlı komutanını esir almış ve Karahanlı karargâhını yağmalayarak çoğu ağırlık ve teçhizatı ele geçirmişlerdir. 1004 senesinde Samaniler başka bir Karahanlı ordusunu Selçuklu Oğuzlarının yardımıyla yine bozguna uğratmıştır. Samani Emiri II. İsmail’in Selçuklu Oğuzlarından destek istemesi için Buhara’dan kalkıp Cend’e kadar gitmesi, Selçuklu Oğuzlarının henüz bağımsız bir aktör olmamalarına rağmen bölgedeki prestijlerinin ne kadar yüksek olduğunu, bu yüksek prestijlerini de şüphesiz askeri hüner ve başarılarına borçlu olduklarına bağlayabiliriz. Selçuklu Oğuzları henüz bağımsız bir aktör olarak varlıklarını sağlamlaştırmadan önce aşiretin merkezi Selçuk’un yönetiminde Cend civarında, Selçuk’un oğlu Arslan Israil ise obasıyla birlikte Buhara civarında bulunmaktaydı. Konar göçer hayat anlayışına sahip Selçuklu Oğuzları, Cend’e göç etmeden önce de bozkır hayat şartlarında yasadıklarını ve Cend’e göç edip İslamiyet’e geçtikten sonra yerleşik hayata geçmediklerini, göçebe hayatlarına devam ettiklerini görmekteyiz.

Bir Türk Okçusunun Savaş Sırasında Olan Durumunun Resmedilmesi

Selçuk’un Ölümünden Sonra Güç Dinamiklerinin Değişmesi

Selçuk Bey 1007 yılında öldükten sonra Arslan Israil aşiretin başına ‘’Yabgu’’ unvanı ile geçmiştir ve bundan sonra Arslan Yabgu olarak anılmıştır. Arslan Israil’in Yabgu unvanını kullanması, Selçuklu Oğuzlarının Oğuz geleneğinden kopmadıklarını ve İslam yörelerinde bu geleneği sürdürdüklerinin bir göstergesidir. Arslan Yabgu’nun kendisine bağlı 4000 atlısı bulunmaktaydı. Bunun dışında Selçuk’un diğer oğulları Yusuf ve Musa ile birlikte Selçuk’un torunları Mikail oğlu Cari ve Tuğrul’un da kendilerine bağlı Türkmen atlıları bulunmaktaydı. Selçuklu aile fertlerinin kendilerine ait ordularının bulunması, tüm aile fertlerinin aşiretin reisine bağlı olduklarının dışında kendilerine ait bir oba ve orduya sahip olduklarını göstermektedir. Bu husus şüphesiz merkezi bir yönteminden yoksun olan erken Selçukluların Cend’e goc etmeden önceki geleneklerini sürdürdüklerini göstermektedir. Arslan Yabgu’nun Selçuklu aşiretinin lideri olmasından sonra 1020 yıllarında Selçuklu Oğuzlarının büyük bir kısmı Cend şehrini terk ederek Buhara civarına yerleşmiştir. Karahanlıların eline gecen Buhara büyük çalkantılar içerisindeydi ve Selçuklu Oğuzları kendilerini Karahanlı iç savasının ortasında bulmuştur. Arslan Yabgu bu iç savaşta Karahanlı hükümdarına karşı ayaklanan Kağan’ın kardeşlerinin yanında saf tutmuştur. Kendisine karşı ayaklanan kardeşlerinin isyanlarını bastırmak için Gazneli Mahmut ile ittifak kuran Karahanlı Yusuf Kadir Han, bu iç savaşı yenmiştir. Arslan Yabgu, Gazneli Mahmut tarafından esir alınmış ve Hindistan’da bulunan Kalıncar kalesinde esaret altında iken hayatını kaybetmiştir. Arslan Yabgu’nun bu trajik ve skandal olumu Selçuklu Oğuzlarında bir bozulma meydana getirmiştir.

Gazneliler

Selçuk’un diğer oğlu Musa, Arslan Israil gibi, Yabgu unvanını kullanarak Selçuklu aşiretinin başına geçmiştir. Fakat yaşlı olmasından kaynaklıdır ki, aşiret islerinde pasif kalmıştır. Bunun için Selçuk’un oğlu Mikail’in oğulları Çağrı  ve Tuğrul, Selçuklu aşiretini fiilen yönetmeye başlamışlardır. Oğuz Selçuklularının büyük bir kısmi Tuğrul ve Çağrı etrafında toplanmaya başlamıştır. Kuzeyde Oğuz Yabgularının, doğuda Karahanlılarının, güneyde de Gaznelilerin baskılarının arasında sıkışıp kalan Oğuz Selçukluları göç edecek yeni yurt aramaya başlamıştır. Zira Cend-Buhara hattında kaldıkları müddetçe yukarıda saymış olduğumuz 3 büyük devlet tarafından yok edilme tehlikeleri yüksekti. Musa Yabgu ve Tuğrul, Oğuz Selçuklularının büyük bir kısmıyla çöllere sığınmıştır. Çağrı ise, amcası Musa Yabgu ve abisi Tuğrul’dan izin alarak, kendisine ait 3 bin Türkmen atlıyla batıya doğru göç etmiştir. Esasında ideal bir yurt aramaya çıkan Çağrı, Hazar Denizi’nin güneyinden Kafkaslar ve Anadolu’ya vararak buralarda keşif hareketlerinde bulunmuştur. 3 yıl suren bu keşif seferi esnasında Kafkaslar ve Doğu Anadolu’da bulunan tüm Ermeni Prensliklerini darmadağın eden Çağrı Bey, Kafkaslar ve Anadolu’da kendilerine karşı güçlü bir rakibin bulunmadığını anladı ve yüksek miktarda esir ve ganimet sayısı ile abisi Tuğrul ve amcası Musa Yabgu’nun yanına geri dönmüştür. Çağrı bu keşif seferinde önüne çıkan tüm Ermeni ordularını teker teker hezimete uğratmıştır. Urfalı Mateos Ermeniler’in Türker’i ilk gördükleri andaki sakinliklerini söyle aktarmaktadır: ‘’’Bu zamana kadar bu cins Türk atlı askeri görülmemişti. Ermeni askerleri onlarla karşılaşınca onların acayip şekilli, yaylı ve kadın gibi uzun saclı olduklarını gördüler’’. Çağrı, amcası Musa Yabgu ve abisi Tuğrul’un yanına vardığında onlara keşif seferi hakkına malumat vermiştir. Çağrı, abisi Tuğrul’a söyle demiştir: ‘’Biz buradaki güçlü devletler ile, yani Karahanlı ve Gazneli devletleriyle mücadele edemeyiz ve bunların hakkından yalnız gelemeyiz. Fakat keşfetmiş olduğum Arminya bölgesine gidebiliriz. Çünkü buralarda bize karşı gelecek kimse yoktur.’’ Selçukluların bu evredeki yönetim anlayışlarına bakılırsa, Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra bir bölünme meydana gelmiştir. Musa Yabgu, hayatta olan aile fertleri arasında en yaşlısı ve tecrübelisi olması hasebiyle aşiretin başına geçmiş, öte yandan Arslan Yabgu’nun oğulları Kutalmış ve Resul Tigin babalarının ölümünden sonra yönetimi ele geçiremedikleri için Musa Yabgu ve kuzenleri Çağrı ve Tuğrul beylerle çatışmaya girerek bu çatışmadan bir yenilgi ile ayrılmışlardır. Zira bunu Kutalmış ve Resul Tigin’e bağlı Selçuklu Oğuzlarının 4000 çadır ile Gaznelilerin elinde olan Horasan’a göç etmelerinden anlamaktayız.

Gazneli Mahmut’a diğer Selçuklu Oğuzlarının kendilerine zulüm ettiklerini, Horasan’ın üstünde bulunan Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinde artık barınamayacaklarını, bunun için Horasan bölgesinde bir yurt istediklerini dile getiren Kutalmış ve Resul Tigin’e bağlı Selçuklu Oğuzları böylece diğer Selçuklulardan ayırılarak Horasan’a göç etmiştir. Tuğrul, Çağrı ve Musa Yabgu önderliğindeki ana Selçuklu aşireti 1035 yılına kadar Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinde yasamaya devam etmiştir.

Selçuklu Türklerinin Batıya Göçü

Fakat Selçuklu Oğuzlarına yönelik baskılar kuzeydeki Oğuz Yabgu Devleti tarafından artınca,  çareyi tıpkı diğer Selçuklu Oğuzları gibi Mâverâünnehir ve Harezm bölgesinden ayrılıp, Ceyhun nehrini geçerek Horasan topraklarına göç etmekte bulmuşlardır.  Bu göç döneminde Musa Yabgu, Çağrı Bey ve Tuğrul Bey birlikte hareket etmişlerdir.

Selçuk Bey’in diğer oğullarından Yunus ve Yusuf’ta Çağrı ile Tuğrul’u takip etmişlerdir. Ayrıca Yusuf’un oğlu İbrahim’in adı da bu göç esnasında geçmektedir. Yaklaşık 10 bin atlı ile, kalabalık bir maiyetle Horasan’a giren Selçuklu Oğuzları, Gazneli Devleti’nde büyük bir çalkantı ve panik ortamına sebebiyet vermiştir. Gazneli Veziri Ahmed bin Abdussamed, ‘’’Bugüne kadar isimiz çobanlarla idi, simdi ülkeler zapt eden beyler geldi’’ demiştir. Gazneli devlet adamlarında genel anlamda ‘’Horasan elde gitti’’ ya da ‘’Horasan istilaya uğradı’’ havası uyanmıştı. Gazneli Sultani Mesud bile büyük endişeye kapıldı ve derhal 17 bin kişilik bir ordu toplayarak, Hacib Begtogdi’yi komutan tayin edip Selçuklu Oğuzlarının üzerine göndermiştir. Fakat Tuğrul bey, Çağrı Bey ve Musa Yabgu, Gazneli Sultani Mesud’a bir mektup yazarak, toplam 3 elçiyle Gazneli Sultan’ına mektuplarını iletmişlerdir ve sultanin hizmetine girmek istediklerini, kuzeyden gelen tehlikeler karşısında Gazne devletini korumak istediklerini ve bunun karşılığında Nesa ve Ferave vilayetlerinin kendilerine tahsis edilmesini istemişlerdir. Fakat Selçuklu Oğuzlarını yeneceğinden emin olan Gazneli Sultani Mesud, görevlendirdiği 17 bin kişilik ordunun 1035 yılında Selçuklu Oğuzları tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldığını haber alınca Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve Musa Yabgu’ya derhal elçi göndererek barış istediğini, Dihistan eyaletini Çağrı Bey’e, Nesa eyaletini Tuğrul Bey’e ve Ferave eyaletini de Musa Yabgu’ya verdiğini ilan etmiştir. Kendilerine bu eyaletler verilen Selçuklu beyleri buralarda önce Gazne Sultanı adına, sonrasında ise kendi adlarına hutbe okutarak, üçünün Gaznelilere bağlı birer özerk devlet olduklarını göstermiştir.

Fakat güçlerini toparlayan ve civardaki Oğuzları kendi memleketlerine davet eden Selçuklu Oğuzları, yapılan barıştan yaklaşık 4 ay sonra Gaznelilerin Hindistan seferinde olmasını fırsata çevirerek Belh ve Sistan’i yağmalayarak Gaznelilere meydan okumuşlardır. Gazneli Sultanı 15 bin kişilik bir ordu gönderdiyse de bu ordu ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Yıllar önce Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra Çağrı ve Tuğrul tarafından mağlup edilip Horasan’a göç edip Rey ve Hemedan bölgelerinde Gazneliler’in hükmü altında yasayan Selçuklu Oğuzları da (Irak Oğuzları da denilir) akrabalarının bu zaferinden cesaret alarak Rey Valisi Taş-ı Ferrâş’ı öldürerek Rey’e hakim olmuşlardır.

Belh ve Sistan

Ayrıca Çağrı Bey’in Anadolu ve Kafkasya seferinden sonra Azerbaycan bölgesine yerleşen Oğuzlar, Horasan bölgesindeki diğer Oğuzların bu galibiyetlerini duyar duymaz Horasan’a gelmişler ve Selçuklu Oğuzları ile birleşip Gaznelilere karşı savaşmıştır. 1037-1038 yılında tekrar büyük bir hezimete uğrayan Gazneli Sultanı Gazne’ye çekilmiş ve kuvvetlerini toparlamıştır. Bu sırada Selçuklu Oğuzları Horasan bölgesini tamamen ele geçirmiştir. Çağrı Bey ordusuyla Merv’e, Tuğrul Bey Nisabur’a, Musa Yabgu ise Serahs’a girmiştir. Tuğrul Bey Sultanü’l-Muazzam (Büyük Sultan) unvanı ile bağımsızlığını ilan etmiştir, Musa Yabgu el-Melikü’l-âdil (adalet sahibi Melik) unvanını ve Çağrı Bey ise Melikü’l-Mülûk (Meliklerin Meliki) unvanını alarak abisi Sultan Tuğrul adına hutbe okutarak Selçukluların biçimsizliğini ilan etmiştir. Horasan bölgesindeki tüm Oğuzlar ise, Sultan unvanını kullanan Sultan Tuğrul’a biat etmiştir. Daha sonra 1040 yılında Dandanakan’da Gazneli ordusunu dağıtan Selçuklular sadece bağımsızlık mücadelelerini kazanmadılar, ayni zamanda Gazneliler üzerinde güçlü bir hakimiyet kurmuşlardır. Horasan’a yeni gelen Selçuklu Oğuzları, ilk etapta Gazneli Sultan’ına toplam uç elçi göndermiştir. Birinci elçi Musa Yabgu’yu, ikinci elçi Tuğrul Bey’i, üçüncü elçi ise Çağrı Bey’i temsil etmekteydi. Buradan anlaşılacağı üzere bu üç Selçuklu beyinin de statüleri eşitlenmiş durumdaydı ve Selçuklu Oğuzları ortak bir aile konfederasyonu kurmuşlardı. Gaznelileri yendikten sonra da bağımsızlığını ilan eden Selçuklular, Tuğrul Bey’i Büyük Sultan olarak kabul etmişler ve Tuğrul, Büyük Sultan unvanını kullanarak Sultan Tuğrul olarak hitap edilmeye başlanılmıştır. Büyük Sultan unvanı ile anılan Sultan Tuğrul, böylelikle diğer tüm sultanlardan daha yüksek bir statüde olduğunu ve padişahlık makamında olduğunu ilan etmiştir.

Büyük Selçuklu Hükümdarlığı
(1039)

Horasan’a göç ettikten sonra konar göçer hayatlarını yarı yarıya terekeden Selçuklular, Sultan Tuğrul önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra göçebe hayatını tamamen terk ederek yerleşik hayata geçmişlerdir. Selçuk Bey’in ölümünden sonra Selçukluların başına gecen Arslan Yabgu ve Arslan’ın da ölümünden sonra onu takip eden Musa Yabgu, Yabgu unvanını kullanarak  Oğuz geleneğini sürdürmüşler ve göçebe hayatından vazgeçmemişlerdir. Fakat bağımsızlık ilanı esnasında Tuğrul’un Sultan, Musa ve Çağrı’nın Meliklik unvanlarına bakıldığında, İslam geleneğini de jure olarak, yani resmiyette esas aldıklarını, Oğuz geleneğini de kısmen terk ettiklerini görebilmekteyiz.

Selçukluların İdari Taksimat Geleneği ve Riskleri

1037 yılındaki bağımsızlık ilanından sonra yerleşik hayata geçip devletleşme surecine giren Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan galibiyetinden sonra Gaznelilerin gücünü kırmış ve Iran bölgesinin en güçlü devleti olarak kabul edilmiştir.

Dandanakan Savaşı
(1040)

Fakat bu de facto, yani fiili varlığın dışında de jure, yani resmi bir durumun netleşmesi gerekirdi. Merv’de büyük bir kurultay düzenleyen Sultan Tuğrul, uzun istişareler sonucu Ebu İshak el Fukkai’yi elçi olarak Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifesi’ne gönderme kararını onaylamıştır. Sultan Tuğrul, Abbasi Halifesi Kaim bin Emrillah’a  Ebu İshak el Fukkai aracılığıyla Horasan’da adaletle hükmedeceğini ve müminlerin koruyucusu olan Halifeye sadakatten ayrılmayacağını bildirmiştir. Bu bakımdan, kendi devletinin İslam coğrafyasından kabul edilmesini amaçlayan Sultan Tuğrul, Abbasi Halifesi’ne sadakatini sunup, yeni kurmuş olduğu devletinin hukuki ve resmi olarak tanınmasını sağlamıştır. Sultan Tuğrul bu olaydan sonra, eski bir Oğuz-Türk geleneği olarak, yeni kurmuş olduğu devletinin topraklarını Selçuklu aile fertleri arasında bölüp paylaşmaya başlamıştır. Buradan anlaşılacağı üzere, devlet hanedanın mülkü olarak sayılmıştır. Belh ve Serahs ile birlikte Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e (Melik Çağrı), Bust ve Sistan eyaletleri ise Musa Yagbu’ya (Melik Musa) bırakılmıştır. Sultan Tuğrul ise Irak-acem ve diğer batıda kalan toprakları almıştır. Bunun dışında Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yenal’a Kuhistan eyaleti, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’a Damgan ve Curcan, Çağrı Bey’in (Melik Çağrı) oğlu Kavurd Bey’e de Kirman eyaleti verilmiştir.

Kirman Selçukluları

Sultan Tuğrul’un bizzat yönettiği topraklar dışında, diğer Selçuklu hanedanına mensup toprak sahibi beylerin kendi içlerinde bağımsız, fakat en nihayetinde Sultan Tuğrul’a bağlı olduğunu bilmekteyiz. Bunu, Çağrı Bey’in kendi inisiyatifi ve imkânlarıyla Gazneli Sultanı İbrahim ile yaptığı savaşlardan ve bu savaşlarda ele geçirdiği bölgeleri kendisi adına hutbe okutarak yönetmesinden anlamaktayız. Gelişmiş bir merkezi anlayışından yoksun olan Selçukluların, İslamiyet öncesi Türk ve Oğuz devlet geleneklerini hala sürdürmüşlerdir. Göçebe hayatını terk edip zaruri olarak yerleşik hayata gecen Selçuklular, zihniyet bakımından eski Türk ve Oğuz geleneklerinden kopmamışlardır. Devletin merkezinde Sultan Tuğrul oturur iken, Musa ve Çağrı  ‘’Melik’’ unvanlarıyla ile kendi bölgelerini yönetmişler, hatta Sultan Tuğrul’dan sonra kendi adlarına hutbe okutturup kendi adlarına sikke bastırmışlardır. Sultan Tuğrul, bir Oğuz geleneği olarak devletini kardeşi ve amcası arasında paylaşmıştır. Sultan Tuğrul’un bu tutumu, devlet içi istikrarı ve barısı olumsuz yönden etkilemiştir. Zira hanedan üyelerine taksim edilen bölgelerde bizzat söz sahibi olmayan Sultan Tuğrul, buraları yöneten akrabaların işlerine kafasına göre karışamamıştır. Böylece mesela Çağrı Bey ile Musa Yabgu arasındaki hakimiyet mücadelesine engel olamayan Sultan Tuğrul, ancak Musa Yabgu’nun şikâyetleri sonrasında meseleye dahil olma hakkına sahip olmuş ve kardeşi Çağrı Bey’i sert bir dil ile kınayarak, Çağrı Bey’in Musa Yabgu’dan aldığı bölgeleri amcası Musa Yabgu’ya tekrar iade ettirip ona para bastırma ve kendi adına hutbe hakkını tekrar elde etmesini sağlamıştır. Çağrı Bey’in Musa Yabgu ile giriştiği bu hakimiyet savaşına bakılırsa, Çağrı Bey’in Musa Yabgu’ya verilen bölgeler üzerinde hak sahibi olduğunu göstermiştir. Böylece Selçuklu Devleti’nin eski Türk-Oğuz geleneklerine göre ikiye bölünmesini, bir bölümünü abisi Sultan Tuğrul, diğer bölümünün ise kendisinin olmasını savunmuştur. Fakat henüz bağımsız bir devlet olmadan önceki doneme baktığımızda, Selçuklu Oğuzlarının o dönemlerde bile bir aile federasyonu ile obalarını ve aşiretlerini yönettiklerini görmekteyiz. Bu geleneği korumak isteyen Sultan Tuğrul, böylece kendi sultanlığını kabul eden tüm Selçuklu aile fertlerine kendi devletinden pay vermiş, pay verdiği bölgeler onların mülkü olmuştur.

Sultan Tuğrul’un Son Döneminde Meydana Gelen Çalkantılar

Kendisine Kuhistan eyaletinin verilmesiyle birlikte Selçukluların bati sınırlarını koruyan ve batı fetihlerini Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış Bey ile yöneten İbrahim Yinal, Sultan Tuğrul’un Büveyhiler ile uğraşmasını fırsat bilip, emrindeki bati sınırlarında görev yapan güçlü ordusuna güvenerek 1058 civarında Sultan Tuğrul’a başkaldırmıştır. Sultan Tuğrul, kardeşi Çağrı’n oğulları olan yeğenleri Kavurd ve Alparslan’ın desteği sayesinde İbrahim Yinal isyanını bastırmıştır ve İbrahim Yinal’i bizzat, kendi elleriyle, yayın kirişi ile infaz etmiştir. Sultan Tuğrul’un amcasının oğlu olan İbrahim Yinal’in kanını dökmeden infaz etmesi, Sultan Tuğrul’un Oğuz geleneklerine sımsıkı bağlı olduğunu göstermektedir. Zira kut anlayışının yaygın olduğu Oğuzlarda, kut sahibi ailenin kanı kutsaldır. Dolaysıyla isyankar olsa dahi, kutlu kanı taşıması dolaysıyla kut sahibi aile üyesinin kanını dökmeden infaz edilmesi gerekmektedir. 1060 yılında kardeşi Çağrı Bey’in vefat etmesi, kendi yaşının ilerlemesi ve bir varisinin bulunmaması dolaysıyla kardeşi Çağrı Bey’in oğullarından Süleyman’ı varis olarak ilan eden Sultan Tuğrul, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın

Kutalmış

isyanı ile karşılaşmıştır. Zira Sultan Tuğrul’dan sonra kendisinin hanedan içerisinde en yetenekli ve tecrübeli olduğunu düşünen Kutalmış, Çağrı oğlu Süleyman’ın varis olarak ilan edilmesini kabul etmemiş, kendisinin varis olmasını savunmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu ve Gürcistan Krallığı’na karşı çeşitli zaferler elde eden ve Büyük Selçuklu Devleti’nin batısında çok ünlenen Kutalmış, 1061 yılında 50 bin civarında asker toplamıştır. Çok güçlenen Kutalmış’a asker gönderen Sultan Tuğrul, ordusunun Kutalmış tarafından yenilgiye uğratıldığını öğrenince bizzat kendisi ordusunun başında Kutalmış’ın elindeki Girdkuh kalesini kuşatmıştır. Fakat burayı da alamayan Sultan Tuğrul, veziri Amîdülmülk el-Kündürî’yi görevlendirdi ve vezirini Kutalmış’a göndererek isteklerini işitmek istemiştir. Diplomatik müzakerelerin bir türlü ilerlemediği bir ortamda Büyük Selçuklu Devleti içindeki ikili bölünmüşlük devam etmiştir. Sultan Tuğrul’un gücü Kutalmış’a yetmemiştir. Çoğu tarihçiler, Sultan Tuğrul’un Kutalmış’a karşı gücünün yetmemesini Çağrı Bey’in 1060 yılındaki ölümüne bağlamaktadır. Buna göre Sultan Tuğrul’un demir yumruğu olan Çağrı Bey, ölümü ile birlikte abisi Sultan Tuğrul’un gücünü zayıflatmıştır. 1063 yılında hastalıktan ya da amcasının oğlu Kutalmış’a karşı yenilerek kurmuş olduğu devletinin henüz şimdiden bölünmeyle karşı karsıya kalmasının kederinden hayatını kaybeden Sultan Tuğrul, gerisinde güçlü fakat bir o kadar da karışıklıklar içerisinde kaotik bir devlet bırakmıştır. Bir yandan Kutalmış, öte yandan diğer hanedan üyelerinin Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmesi için ordularını toplayıp vaziyet almaları Selçuklu devletinin idari anlamda ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Henüz ilk hükümdarın ölümünden sonra koskoca bir kaos ortamına sürüklenen Büyük Selçuklu Devleti, hanedan içerisindeki en güçlü sultan adayının diğer adayları bertaraf etmesini beklemekteydi. Kimin sultan olacağı, taht kavgasının gidişatına göre anlaşılacaktı. Alparslan ordusunu toplayıp önce tahtı ele geçirmek isteyen amcası Musa Yabgu’nun üzerine yürümüş ve onu yenilgiye uğratarak canını bağışlamış ve kendi bölgesine geri göndermiştir. Bundan sonra diğer hanedan üyelerini teker teker yenen Alparslan, amcası Sultan Tuğrul’un gücünün yetmediği Kutalmış ile taht mücadelesine bas basa kalmıştır. Sultan Tuğrul hayatta iken tahtı ele geçirmek isteyen Kutalmış önüne çıkan tüm birlikleri teker teker mağlup ederek daha güçlü bir şekilde başkente yürümekteydi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Sınırları

1063 yılında Rey’i kuşatan Kutalmış, Alparslan’ın öncü kumandanı Hâcib Erdem’in Damgan’a ulaştığını öğrenince Rey’den ayrılarak rakibinin üzerine yürüdü ve Alparslan’ın kumandanını yendi. Daha sonra bizzat Alparslan’ın üzerine yürümek için harekete gecen Kutalmış, civarda bulunan akarsuyunun yatağını değiştirerek akarsuyunun tuz vadisine akmasını sağladı ve buralar bataklık haline geldi. Böylece Alparslan’ın önünü coğrafi bir müdahale ile kesmeye çalışan Kutalmış zekice bir hamlede bulunmuştur. Fakat Alparslan’ın hırs ve inadını hesaba katmayan Kutalmış, onu kendi hesaplarına göre başka istikametten beklemekteydi. Alparslan, tuz vadisinin bataklık olduğunun haberini alınca Kutalmış’ın oyununu öğrenmiş oldu ve Kutalmış’ın kendisinin başka bir istikametten geleceğini duşundu. Bunun üzerine Kutalmış’ın hiç beklemediği üzere, geçilmez denilen bataklığı ordusu ile birlikte gizlice geçen Alparslan, bir gece baskını ile Kutalmış’ın karargâhına saldırmış ve habersiz yakaladığı rakibinin Doğu Roma İmparatorluğu karşısında nice başarılar elde etmiş olan büyük ordusunu dağıtmıştır. Kutalmış büyük ordusunun aniden dağıldını fark edince yanına seçkin adamlarını alarak yüksek kayalıklardan Girdkuh kalesine kaçmıştır. Fakat o hengamede, kayalıklardan geçerken atından düşmüş ve hayatını kaybetmiştir. Alparslan başkente giderek tahta oturdu ve sultanlığını ilan etmiştir. Sultan Alparslan’ın kardeşi olan Kirman Meliki Kavurd’un ordusuyla başkente doğru giderken abisi Alparslan’ın Kutalmış’ı yendiğini, Kutalmış’ın öldüğünü ve akabinde abisinin tahta oturarak sultanlığını ilan ettiğini haber alınca derhal ordusunu Kirman’a geri çekerek abisinin adına hutbe okutmuştur. Alparslan’ın askeri başarıları sayesinde taht mücadelesi kısa sürmüştür. Kutalmış’ı en sona bırakıp önce Kutalmış’a göre daha zayıf olan rakiplerini yenen Alparslan, en güçlü rakibini sona saklamış ve onu sabırlı, düzenle ve inatçı bir tutum ve hamle ile yenerek sultanlığa erişmiştir.

Sonuç

Selçuklu Oğuzlar, Selçuk Bey önderliğinde Oğuz Yabgu Devleti’nden kopup bu devletin hükümranlığı altında bulunan Müslüman Cend şehrine vardıklarında, bu bölgede barınmak için İslamiyet’i kabul etmişler ve Cend Valisi ile birlikte Oğuz Yabgu’suna karşı yarı bağımsız bir politika izlemişlerdir. Sonrasında Harezm ve Maveraünnehir bölgesinde, konar göçer bir hayat anlayışı ile, etrafa yayılmış bir şekilde yasayan Selçuklu Oğuzları, Oğuz Yabgu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler arasında sıkışıp kalmışlar, bu üç devlet arasında denge siyasetini izleyerek zaman zaman yarı bağımsız, zaman zaman ise bu saydığımız 3 devlet hükümdarlarından birini (genellikle Karahanlı Kağanı) metbu saymışlardır. Bağımsızlığa giden yolda birbirinden dağınık vaziyette, göçebe hayatını esas alarak yasayan Selçuklu Oğuzları, Harezm ve Maveraunnehir bölgesini terk edip Gaznelilerin önemli bir bölgesi olan Horasan bölgesine gelmelerinden sonra Horasan’ın kuzey batısına yerleşmişler ve yerleşik hayatlarını kısmen terk etmişlerdir. Bağımsız olduktan sonra da taksim edilen bölgeleri kendilerine yurt edinen Selçuklular, yerleşik hayatı tamamen terk etmişler ve kendi bölgelerini yönetmeye başlamışlardır.  İslam bölgelerinde tutunmak için Abbasi halifesinden icazet alan Selçuklular ona sadakatlerini sunmuşlardır. Hatta daha sonrasında Abbasi Halifesini Şii Buveyhilerin zulmünden Sultan Tuğrul kurtarmıştır. Bu olaydan sonra Halife Kaim, Tuğrul Bey’e Ruknuʾd-Devle (Dinin direği) ve Malikul-Meşrik ve Magrib (Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı) unvanlarını verip onu Büyük Sultan ilan etti. Diğer Oğuz kitleleri arasında Selçuklu Oğuzlarının en kutlu olduğunu tesis etmek için kut anlayışını geliştiren Selçuklu Oğuzları, Allah’ın Selçuklulara devlet kurma ve yönetme hakkının verdiği fikrini diğer Oğuz kitlelerine aşılamışlardır. Alparslan’ın sultan olmasından sonra vezirliğe getirilen Nizamulmulk, bizzat kaleme aldığı Siyasetname adli eserinde Allah’ın her asırda insanlar arasından birinin seçtiğini, dünya islerini ve halkın barış içinde yasamasını ona tevdi ettiğini söylemektedir. Böylece Selçuklu Sultan’ının fermanı hatta ağzından çıkan sözü, sorgulanmayacak şekilde kanun hükmündeydi. Tanrısallıkla yoğrularak kutsallık addedilen sultanlık makamı böylece kesin itaati ve sadakati sağlamıştır. Fakat bu anlayış, sultanın kişisel hüviyeti dışına çıkamamıştır. Zira merkezi yönetim anlayışını bir türlü sağlamaya çalışan Selçuklu Sultanları, eski Oğuz geleneklerinden gelme taksimat ve idare usullerini terk etmedikçe bunu başaramayacaklarının farkında değillerdi. Bunun farkına varan Sultan Alparslan, savaşlarla ve fetihlerle yoğun bir şekilde meşgul olduğu için devletin idaresini  Nizamülmülk’e devretmiştir. Sultan Alparslan’ın ölümünden sonra Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah ile birlikte devleti yönetmeye devam etmiş, Sultan Melikşah diğer Selçuklu hanedan üyelerine ve dış tehlikelere karşı tahtını ve devletini korumaya çalışırken, Nizamulmulk de en basta merkezi yönetimin güçlendirilmesi olmak üzere devletin yönetim anlayışını ve sistemini geliştirmeye çalışmıştır.

[irp posts=”177″ name=”Osmanlı’nın Son Dönemi Ortadoğu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Basan, Osman Aziz (2010). The Great Seljuqs: A History. Taylor & Francis.

Bosworth, C. E. (1968). “The Political and Dynastic History of the Iranian World (A.D. 1000–1217)”. In Boyle, John Andrew (ed.). The Cambridge History of Iran, Volume 5: The Saljuq and Mongol Periods. Cambridge: Cambridge University Press. pp. 1–202. ISBN 0-521-06936-X.

Demir, Mustafa (2004), Büyük Selçuklular tarihi, Ankara:Sakarya Kitabevi

Frye, R.N. (1975). “The Samanids”. In Frye, R.N. (ed.). The Cambridge History of Iran. 4:The Period from the Arab invasion to the Saljuqs. Cambridge University Press.

Golden, Peter (2007). “The Conversion of the Khazars to Judaism”. In Golden, Peter; Ben-Shammai,

Grousset, Rene, The Empire of the Steppes, (New Brunswick: Rutgers University Press, 1988), 167.

Haggai; Roná-Tas, András (eds.). The World of the Khazars: New Perspectives. Brill

Ibrahim Kafesoglu (1988). A History of the Seljuks: İbrahim Kafesoğlu’s Interpretation and the Resulting Controversy. p. 21.

İbnü’l-Esîr (1979). el-Kâmil fi’t-Tarih. Beyrut: C.J. Tornberg. çev. A.Özaydın

Kafesoğlu, İbrahim (1972), Selçuklu Tarihi, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi

Köymen, Mehmet Altay, (2004), Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751601193.

Köymen, Mehmet Altay, (2011) Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. 2. Cilt. İkinci İmparatorluk Devri, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751603555.

Köymen, Mehmet Altay, (2001), Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. Cilt 3. Alp Arslan ve Zamanı,, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9799751604797.

Koymen, Mehmet Altay, (1963), Selçuklu Devri Türk Tarihi, İstanbul:Ayyıldız Matbaası

Korobeinikov, Dimitri (2015). “The Kings of the East and the West: The Seljuk Dynastic Concept and Titles in the Muslim and Christian sources”. In Peacock, A.C.S.; Yildiz, Sara Nur (eds.). The Seljuks of Anatolia. I.B. Tauris.

Mecit, Songül (2014). The Rum Seljuqs: Evolution of a Dynasty. Routledge.

Peacock, Andrew C. S. (2010). Early Seljūq History: A New Interpretation.

Peacock, A.C.S.; Yıldız, Sara Nur, eds. (2013). The Seljuks of Anatolia: Court and Society in the Medieval Middle East. I.B.Tauris.

Peacock, A.C.S. (2015). The Great Seljuk Empire. Edinburgh University Press.

Sevim, Ali ve Erdoğan Merçil (1995), Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları No.19

[/vc_toggle]

Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Devletlerin Tanınması: K.K.T.C Örneği

Uluslararası arenanın temel yapı taşı devlettir. Devletlerin tanınma durumu günümüzde halen karmaşıklığını korumaktadır. Uluslararası hukuk tanınmanın şartlarını insan topluluğu, ülke, egemen kamu otoritesi olarak belirlemişse de uluslararası politikada bir devletin tanınması tamamen egemen güçlü devletlerin tutumlarına bağlıdır. Devlet niteliği kazanmış bir varlığın uluslararası arenaya bir üye olarak katılması tanınma olarak adlandırılır. Tanınma sürecinde iç hukuk, uluslararası hukuk, siyaset ve güç gibi çeşitli faktörler etkin rol oynar. Devlet olma koşullarını sağlamış iki farklı oluşumun uluslararası arenada tanınması aynı zamanda, aynı şekillerle olmayabilir. Egemen güçlerin dış politikaları, farklı güçler arasındaki çıkar çatışmaları bir tarafın lehine olabilirken diğer tarafın aleyhine olabilir.

Westphalia Barış Antlaşması

İspanya, bağımsızlığını 1581 yılında ilan etmiş Birleşik Hollanda’yı ancak Westphalia Barış Antlaşması’nın imzalandığı 1648 yılında tanımıştır. İspanya’nın Birleşik Hollanda’yı tanıması tarihe modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte ilk tanıma olarak geçmiştir. Ortaçağ Avrupası’nda devletleri tanıma yetkisi Vatikan’daki Katolik papanın yetkisindeydi.

Ancak Reform ve Rönesans dönemlerinin ardından yeterince güçlenen ve dini kurumların etkisinde kalmayan büyük devletler bu yetkiyi kendilerinde buldular. Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını 1776’da ilan etmesine rağmen Fransa 1778 yılında, Britanya ise ancak 1782 yılında yeni devleti tanımıştır. Britanya ve Fransa’nın ABD’yi farklı zamanlarda tanımalarının altında ikili mücadele ve çıkar çatışmaları yatmaktadır. Her iki ülkenin devletleri tanımadaki farklı ölçütleri ve bu ölçütlerin kendi şahsi çıkarlarına göre şekil bulması kurucu ve açıklayıcı teorilerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Kurucu teoriye göre bir varlığın kendisini devlet olarak görüp bağımsızlığını ilan ettiği sürecin değil, diğer devletler tarafından kabul görünmesinin yani tanınmasının o varlığın devlet olmasını sağladığını savunur. Bu teoride açıkça görülmektedir ki hali hazırda var olan devletler uluslararası arenada uluslararası hukukun yetkilileri olarak kabul edilirler. Bu durumda tanınmayan bir devletin bazı uluslararası avantajlardan ve haklardan mahrum olduğu görülmektedir. Açıklayıcı teoriye göre tanınma durumu hâlihazırda kendisini devlet olarak ilan etmiş bir varlığın mevcut devletler tarafından kabulünden ibaret olduğunu savunur. Yeni bir oluşum uluslararası hukuktaki varlığını mevcut devletlerin onayıyla değil belirli eylemler sonucu kendi çabalarıyla elde edecektir yani kimsenin kabulünü beklemek zorunda değildir.

Milletler Cemiyeti’nden bir görünüm

Milletler Cemiyeti Daimi Mandalar Komisyonu 1931 yılında yeni oluşan bir varlığın devlet olarak tanınması için belirli şartlara değinmiştir. İlk olarak sınırları belirli bir toprak parçasına sahip olmak gelir. Ülke, bir devletin egemen olduğu yeryüzü parçası olarak tanımlanır. Kara, deniz, hava yeryüzü parçasının üç bölümüdür. Uluslararası arenada tanınabilmek için ülke unsuru aranır. Bu unsur havada hareket eden bir uçağın, okyanusta seyir halinde olan bir geminin devlet olarak sayılmasının önüne geçer. İkinci olarak bir varlığın kendisinin devlet tanımını kazanmayı talep edebilmesi için belirli bir yeryüzü parçasında yani hava, kara ve denizde, belirli bir insan topluluğu üzerinde egemen otoriter bir güç olarak siyasi ve hukuki örgütlenmesini gerçekleştirmiş olması gerekir. Kısacası kamu otoritesinin insan topluluğu üzerinde ve yeryüzü parçasında etkin olması beklenir. Üçüncü olarak ilk iki ölçütü karşılayan yapının uluslararası hukuktan kendisine düşen sorumluluklarını gerçekleştirmesi ve diğer ülkeler ile ilişkiler kurabilmesi gerekmektedir. Elbette bu üç ölçütü karşılayan her varlığın, 2 oluşumun devlet olarak kabul edilip edilmeyeceği kesin değildir. Kimi mevcut devletler yeni oluşumu tanıyabilirken, kimisi de tanımayabilir. Tanınma konusunda bazı temel başlı sorunlar ortaya çıkmıştır. Birincisi devlet olmanın ölçütlerini yerine getiren bir oluşumun tanınmasının mevcut devletler için zorunlu olup olmamasıdır. Bu sorunda iki farklı görüş mevcuttur. İlkine göre tanınma zorunludur, ikincisine göre tanıma mevcut devletlerin kendi inisiyatifindedir. Örnek verecek olursak ABD’nin SSCB’yi tanıması 15 yıl sürmüş, ÇHC’nin Batılı devletler tarafından tanınması ise 1971 senesini bulmuştur.

Elbe Günü

İkincisi tanımanın tek taraflı bir anlaşma olduğu mu yoksa özel bir anlaşma mı olduğu yönündeki fikir ayrılıklarıdır. Sadece tek bir devletin tek taraflı olarak yeni oluşumu tanıması durumunda tek taraflı anlaşma olarak kabul edilebilir. Diğer türlü tanınma karşılıklı bağlar ve ilişkilerden oluşacağı için özel bir anlaşma olarak görülebilir. Üçüncüsü ise tanımanın şarta bağlı olup olmayacağıdır.

Tanımanın gelecekte gerçekleşecek bir olaya bağlı olması olarak da açıklayabiliriz. Yeni oluşumunun tanınması için sağlaması gereken ilk üç unsurdan ziyade dördüncü unsur olarak bu şart benimsenmedikçe kabul edilemez. Uluslararası hukuk devletlerin tanınması konusunda belirli sınırlamalar da getirmiştir. Kellogg-Briand Paktı’nın ardından ABD Dışişleri Bakanı Stimson’un 7 Ocak 1932 tarihinde yaptığı açıklamadan sonra kendi adıyla adlandırılan Stimson Doktrini, kuvvete başvurularak oluşan devletlerin tanınmamasını yani kuvvete başvurmanın yasaklanması ilkesini öne sürer. Bir diğer husus ulusal egemenlik alanına giren konulara karışılmaması ilkesidir. Ülkelerin egemenliklerini çiğneyip farklı oluşumların oluşmasını, yeni devletlerin ortaya çıkmasını ve ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesini uluslararası hukuk yasaklar. Self-determinasyon ilkesi ise her ülke toplumunun kendi anayasal düzenini oluşturma, sınırlarını belirleme ve özgür iradelerince kendi yönetimlerine karar vermelerini ifade eder. Bu durum II. Dünya Savaşı sonunda sömürge ülkeler için kullanılmıştır. Ayrılıkçı hareketler bu kapsam içine alınamaz. Mevcut ülkenin egemenliğini saymayan, bağımsızlık hareketlerinde ileriye sürülemez. Yeni bir oluşumun devlet olarak tanınmasındaki güçlükler mevcut devletlerin kademeli olarak tanımaya itmiştir. Uygulamada devletlerin ‘‘de facto’’ ve ‘‘de jure’’ olarak tanınabildiği gözlemlenmiştir. Bu iki kavram arasındaki fark tanınan devletin mevcut durumu ile ilgilidir. De facto tanıma, mevcut bir devletlin yeni oluşan bir devleti tanımakta bazı şüphelerinin olduğunu ve bu sebeple sınırlı olarak hukuki ve siyasi ilişkilere girmek istediğini belirtir.

Briand Kellog Paktı

Genellikle şüphe, yeni oluşumun ülke üzerindeki otoritesinin tam oturmamasıyla, devletin sürekli olup olmayacağıyla, ülkenin bağımsızlığının net olarak belli olmamasıyla ilgilidir. De jure tanıma ise mevcut bir devletin yeni oluşumu tam anlamıyla tanımasıdır. Bu şekilde tanıyan mevcut bir devlet yeni devletle siyasi, hukuki, ekonomik ilişkileri başlatmak ister. Yeni devletin otoritesinin olduğuna, sürekliliğin olacağına ve bağımsızlığında bir şüphe olmadığına tamamen inanır. Uluslararası topluma üye bir devletin yeni oluşumu tek başına tanımasına bireysel tanıma, yine aynı şekilde uluslararası topluma üye birden çok devletin yeni oluşumu tanımasına toplumsal tanıma denir. Toplumsal tanıma çok taraflı bir anlaşmayla veyahut uluslararası bir örgüte üye olmak koşuluyla da gerçekleştirilebilir. Şartlı veya şartsız tanıma kavramları ne kadar bulunsa da doktrinde tanımanın bir pazarlık konusu olmayacağı açıkça belirtilmiştir. Otomatik tanıma kavramı SSCB’nin dağılmasının ardından yeni Rus Devleti’nin SSCB’nin devamı olduğunu ve üçüncü devletler tarafından tekrar tanınmasının gerek olmadığını belirten açıklamalarından sonra ortaya çıkmıştır. Mevut devletler Rusya’yı tekrardan tanıma gereği duymamışlarsa da bağımsızlığını kazanan diğer SSCB ülkelerini resmi olarak tanımışlardır. Açık ve üstü kapalı olmak üzere iki çeşit tanıma şekli vardır. Açık yani sarih tanımada tanıyan devlet tanıdığı devleti kuşku bırakmayacak şekilde kesin olarak tanır ve bu tanımayı bir bildiri veya antlaşma ile resmiyete döker. Üstü kapalı yani zımnî tanımada tanıyan devlet tanıdığı devletli açık bir şekilde tanımamakla beraber herhangi bir tanıma iradesi içeren ilişkiye girmesi söz konusudur. Yeni bir oluşumun devlet olarak tanınmasının hukuki bazı kazanımları vardır. Tanınan ve tanıyan devlet arasındaki ilişkilerin hukuki açıdan kurulmasının imkânının doğması, tanınan devletin tanıyan gözünde yargı bağışıklılığının ve dokunulmazlığının bulunması, tanınan devletin iç meselelerinin tanıyan devlet tarafından saygı duyulması ve müdahale edilmemesi, tanıyan ve tanınan devletin birbirlerine karşı sorumluluklarının uluslararası alanda ileriye sürülebilme imkânının doğması, tanınmanın hukuki avantajlarındandır.

Doğu Akdeniz’de yer alan, Orta Doğu, Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıl Deniz ve Pers Körfezi’nin genelini kontrol edebilecek bir konumda yer alan Kıbrıs çok eski zamanlardan günümüze dek jeopolitik önemini korumuş ve çeşitli güçler tarafından elde edilmek istenmiştir. 1571 yılından 1878 yılına dek ada Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmıştır.

İmparatorluğun 1877 yılında Rus Çarlığı ile giriştiği savaştan mağlup çıkması adanın kaderini değiştirmiştir. İngiltere, Osmanlı’ya ağır bedeller ödeten Ayastefanos Antlaşması’nın Osmanlı yararına değiştirilmesi için topladığı Berlin Konferansı’nda Kıbrıs’ta askeri üsler kurma hakkına erişebilmesi İngilizlerin günümüze dek adayla yakından alakalı olmasına sebebiyet vermiştir. İki devlet arasında imzalanan 4 Haziran 1878 tarihli anlaşma ile İngiltere adanın idaresini devralmıştır. İngiltere I. Dünya Savaşı’nın ardından anlaşmanın geçersiz sayıldığını öne sürerek adayı ilhak etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan doğan yeni Türkiye, ilhakı 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın yirminci maddesiyle resmen tanımıştır ve ada 1960 yılına kadar İngilizlerin egemenliğinde kalmıştır. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin katılımıyla gerçekleştirilen görüşmeler sonucu imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarında adanın İngiltere’den ayrılması yönünde kararlar alınmış ve yeni cumhuriyetin kurulması yönünde esaslar belirlenmiştir. İki antlaşmada belirtilen esaslar daha sonradan tek bir anlaşmada, Lefkoşe Antlaşması’nda birleştirilmiştir. Bu antlaşmada tek uluslu değil iki uluslu bir devlet kurulması kararlaştırılmıştır. Garanti Antlaşması’nda da İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti (KCD)’nin bağımsızlığını, ülkesel bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal temel hükümlerini garanti altına almış ayrıca adanın başka bir devletin himayesine girmesini, taksimini, siyasi ve ekonomik bir birliğe katılmasını yasaklamıştır.

1974 yılına gelindiğinde Yunan cuntası ve EOKA-B Makarios’a karşı askeri darbe yaparak Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Yunanistan bu durumdan adanın iç meselesi diyerek sıyrılmaya çalışırken, Türkiye 20 Temmuz 1974’te adaya askeri harekât başlatmıştır. Düzenin sağlanması için 14 Ağustos 1974’te ikinci bir harekât yapılmış ve iki gün içinde adanın kuzeyi ele geçirilmiştir. Bu durum karşısında ateşkes ilan edilmiş ve cuntacı yönetimin yerine tekrardan Makarios getirilmiştir ancak Makarios eski tutumlarını sergilemeye devam etmiş, Türklere değer vermemiştir. Rum tarafının bu tutumları üzerine 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti kurularak bağımsızlık ilan edilmiş ve Rauf Denktaş cumhurbaşkanı olmuştur. Adadaki sorunların devam etmesinin ardından Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi 20 Mayıs 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmiştir. 1974 yılının ardından oluşan yapı esasen bir devlet olmanın tüm ölçütlerini karşıladığı için bu ilan mevcut duruma hukuki bir nitelik kazandırmıştır. Bağımsızlık ilanı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı ile hukuk dışı olarak nitelendirilmiş ve bağımsızlık ilanının geri çekilmesi istenmiştir. Ayrıca mevcut devletlerden iddia olunan yeni devletin tanımaması ve yardımda bulunulmaması da istenilmiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı esnasında çekilmiş bir fotoğraf

Mevcut görüş bir yıl sonra, 1984 yılında 550 sayılı 4 karar ile tekrar edilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, yeni oluşumu tanımadıklarını, Kıbrıs’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine herkesin saygı göstermesi gerektiğini vurgulamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 10 Mayıs 2001 tarihli Kıbrıs-Türkiye davasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımadığı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adadaki tek meşru devlet olduğunu kararında bildirmiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sadece Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmakta, diğer devletler ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamaktadır. Temel ihtiyaçlarını Türkiye üzerinden sağlamaktadır. Resmiyette olmasa da gerçekte Türkiye’nin himayesinde ve tanınmayan bir devlettir.

Sonuç

K.K.T.C., devlet olmanın şartı olan üç temel ölçütü yani sınırları belli yeryüzü parçasına sahip olmayı, yeryüzü parçasında devlet otoritesini sağlamayı ve belirli bir insan topluluğunun bulunmasını sağlamaktadır. Kıbrıslı Türkler self-determinasyon ilkesi kapsamında kendi kaderlerini tayin etmekte ve kendi kendilerini yönetmektedirler. Ayrılıkçı hareketler bu kapsama alınmasa da Kıbrıs’taki durum farklılık göstermektedir. Zaman içinde Rumlar tarafından yaşam hakları elinden alınan, zorbalığa mahkûm bırakılan Kıbrıslı Türkler bağımsızlıklarını siyasi kaygılardan ötürü değil, hayatta kalmak için ilan etmişlerdir. K.K.T.C.’yi ayrılıkçı hareketler içerisinde görmemek gerekir. K.K.T.C. her ne kadar tüm şartları sağlasa da siyasi sebeplerle mevcut devletler tarafından tanınmamaktadır. Uluslararası hukukta tanıma, mevcut bir devletin yeni oluşan bir devleti, olayı, durumu, birliği kendi adına yasal kabul ettiğini ve uluslararası ilişkilerin sağlanacağını belirttiği belgedir. K.K.T.C., “uluslararası hukuka aykırı bir şekilde kuvvet kullanma” ve “imzalanmış uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde bağımsızlığını ilan ettiği” iddiasıyla tanınmamaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası arenada tanınmaması bu devletin var olmadığı anlamına gelmez.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

EMİNOĞLU, A. (2015). ‘‘Uluslararası Politikada Devletlerin Tanınması: Ayrılma ile Ortaya Çıkan Devletlerde Tanınma Sorunu’’. Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 9, s. 123-141.

ERÇAKICA, M. (2013). ‘‘Devletlerin Tanınması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’’. Yüksek
Lisans Tezi, Doğu Akdeniz Üniversitesi.

ERDAL, S. (2005). ‘‘Uluslararası Hukukta Tanıma Kurumu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Örneği’’. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, s. 157-196.

KIRAN, A. (2017). ‘‘Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri’’.
Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 3, s. 923-945.

PAZARCI, H. (2015). Uluslararası Hukuk (14. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları.

SHAW, M. (2018). Uluslararası Hukuk (8. bs.). (Çev: Y, ACER., İ. KAYA., M. DEMİRTEPE., G. ŞİMŞEK.). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.

[/vc_toggle]

Japonya’da Covid-19 İle Birlikte Artış Gösteren İntihar Vakaları

2019’un son günlerinde ortaya çıkan Covid-19 virüsü, 2020 ile birlikte dünyadaki tüm ülkeleri esir aldı. Ülkeler de bu virüsle mücadele etmeye giriştiler. Hala daha bu salgın devam etmekte ve ülkelerde başta etkili bir aşı bulma çalışmaları olmak üzere virüsle mücadelede etkili bir çözüm, tedbir, önlem aramaktadırlar. Yaşanan bu salgın sürecinin bireyler ve toplumlar üzerinde bıraktığı etkilerde artık gözle görülür bir hal almış ve gerek ilgili hükümet yetkililerin gerekse medyanın dikkatini çekmiştir. Kimi ülkede bireyler üzerinde depresyon vakaları kimi ülkelerde gençler üzerindeki gelecek kaygısı kimi ülkede ise türlü psikolojik vakalar artış göstermektedir. Asya-Pasifik’in güçlü ülkesi, dünyanın da en büyük üçüncü ekonomisine sahip Japonya’da ise salgının bıraktığı etki neticesinde toplumda intihar vakalarında büyük bir artış göze çarpmaktadır.

Japonya’daki bu durum öyle bir hal aldı ki açıklanan verilere göre son 12 ay içinde intihar ile ölenlerin sayısı, Covid-19 virüsü yüzünden ölenlerin sayısının bir hayli yukarısında. Japon Polis Ajansının verilerine göre sadece Eylül 2020’de intihar edenlerin sayısı 1800 civarlarında, daha sonraki ayın verisi ise Eylül ayı verilerini geride bırakmıştır.

Ekim 2020’de intihar ile hayatına son verenlerin sayısı 2153. Japonya için intihar vakası sayısındaki bu artış aslında alışılagelmiş ve eskiden beri toplum arasında varlığını sürdüren bir olgu ancak yıllardır ciddi bir düşüş gösteriyordu. 90’lı yıllardaki ekonomik kriz ile 2000’lerin başında Japonya’da intihar eden insanların sayısı 30 binli sayıların üzerine çıkmıştı. O zamandan beri göreve gelen Japon hükümetleri intihar vakalarındaki artışın önüne geçmek için büyük uğraşlar vermişlerdi. Tüm bu çabalar sonucunda özellikle 2010’lu yıllardan sonra düşüş yaşanmış ve 2019 yılı ile birlikte yıllık intihar vakaları 20 binin altına düşmüştü. Ancak pandemi ile birlikte intihar vakaları 2000’li yıllardaki eski sayılara ulaştı (Hürriyet, 2021). Asya-Pasifik ülkeleri baz alındığında Güney Kore’deki intihar vakası sayısı Japonya’dan yüksek olmakla birlikte Japonya, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri ve G-7 ülkeleri arasında en yüksek intihar oranına sahip ülke olduğunu belirtmekte fayda var. 2006 yılında çıkan İntiharı Önleme Temel Kanunu ile intiharı önleme kampanyaları ve intihar ederek hayatına son veren bireylerin akrabalarına hem maddi hem de manevi destek olunması amacıyla fon kurulmuştu ve özellikle o tarihlerden itibaren yıllar içinde azalmalar meydana gelmekteydi. Ancak Covid-19 salgını ile 2020 yılında artan intihar vakaları, 2006’da çıkan İntiharı Önleme Temel Kanunu ile birlikte elde edilen kazanımlara da ciddi bir darbe vurmuştur (Bhardwaj, 2020).

Japonya’da İntihar Ormanı’ndan bir görünüm.

Alınan önlemler ile intihar vakalarında düşüş yaşanmasına rağmen özellikle 20 yaş altı bireylerdeki intihar oranları dönem dönem artıyordu. 2020 sonuna doğru açıklanan veriler ile birlikte görülüyor ki kadınlar ve gençlerdeki intihar oranları kontrolden çıkmış durumda.  2020’de bir önceki yılın  verilerine göre kadınlardaki intihar vakaları %14 artış, gençlerdeki intihar vakaları ise %30 artış gösterdi. Aylara göre incelediğinde ise daha çarpıcı sonuçlar çıkıyor. Çünkü kimi dönemlerde yaşanan günlük aktif vaka sayılarındaki artış veya düşüş tedbirlerinde gevşetilmesine ve sıkılaştırılmasını yol açıyor. Bu bağlamda dikkat çeken bir istatistik 2020 Ekim ayına ait; Ekim 2020’de Japonya’da intihar eden kadınların oranı yüzde 83 arttı. Erkeklerde ise bu artış yüzde 22 civarında kaldı. Bu konuda basına açıklama yapan Tokyo’daki Waseda Üniversitesi’nden Doçent Dr. Michiko Ueda, “Bizde kapanma bile olmadı ve diğer ülkelerdekine kıyasla göre Covid-19’un etkisi çok sınırlıydı. Bu veriler, diğer ülkelerde intihar vakalarının gelecekte çok daha büyük oranda artabileceğine işaret ediyor” diye belirterek yaşanan bu durumun bir “dönüm noktası” olduğunu vurguladı. İlerleyen dönemlerde Japonya’dakine benzer intihar vakalarındaki sıçrama başka ülkelerde de beklenmektedir (BBC, 2020). Kadınlardaki intihar vakalarının artışın nedenlerini inceleyecek olursak cinsiyet eşitliği bağlamında toplumda yıllardır devam eden eşitsizlik, özellikle Mart-Nisan aylarından beri kadınların işten çıkarılmaları ile duydukları utanç ve dışlanma, işten çıkarılmayan kadınların ise çalışma ortamlarının ofislerden evlere kaymasıyla hem evi idame ettirmek hem de çalışmak zorunda olmaları üzerlerindeki baskı ve stresi arttırmakta ve depresyona neden olmaktadır.

Kadınların yaşadığı bu depresyon, yoğun baskı ve iç bunalım bir süre sonra intihara sürüklemektedir. Gençlerdeki intihar vakalarında ise gençlerin kısıtlamasız ve gönül rahatlığıyla dışarı çıkıp eğlenememesi, dans, konser, sinema gibi aktivitelerin yapılamaması nedeniyle bu tarz sosyal etkinliklerden mahrum kalınması, okullarından uzak kalmaları genç bireylerin üzerinde stresi daha da yoğunlaştırıp depresyona girmelerine ve daha da ileri giderek intihar etmelerine yol açmaktadır. Sadece sıradan halk içerisinde değil, Japon ünlüleri arasında da intihar vakaları yaşanmaktadır. Daha yeni ikinci çocuğunu kucağına alan Yuko Takeuchi gibi toplum tarafından sevilen ünlü isimler dahi intihar ederek hayatlarına son veriyor. Ünlü kişilerin intihar etmeleri özellikle hayranları şaşırtsa da uzmanlara göre ünlülerin, pandemi nedeniyle işini kaybetmeleri ve yaşadıkları bunalımlar yüzünden psikolojik tedavi almaları ve bunun duyulacak olması intihara sürükleyebilmektedir. Japonya’da akıl salığı ve psikolojik sorunlar yüzünden tedavi olmak, doktora gitmek hala bazı kesimler tarafından aşağılanmakta ve bir tabu olarak görülmektedir. Japonların onurlarına, saygınlıklarına ne kadar düşkün ve bağlı oldukları yüzyıllar öncesine ait yaşanmış olaylardan, gelenek ve göreneklerden, yazılan kitaplardan anlaşılabilir. Japoncada “Başını gösteren çivi çekiçle yerine oturtulur” şeklinde bir atasözü bulunması toplumun iyiliği için bireyin keyfinden feragat etmesinin gerekliliğini ve toplumsal baskının ne ölçüde olduğunu anlatan iyi bir örnektir.

Yeni yılla birlikte artışa geçen aktif vaka sayısı ve ölüm oranları, Tokyo dahil birkaç eyalette OHAL ilan edilmesine sebep oldu ancak pandeminin başından  günümüze kadar Japonya’da Avrupa’dakine benzer sıkı bir tecrit yaşanmamıştı. Bu duruma rağmen intihar vakalarındaki artışta çok ciddi bir sıçrama yaşandı. Salgının dünyadaki tüm ülkeleri etkilediği gibi Japon ekonomisini de etkilemesi ve bozulmalara yol açması, insanların işten çıkarılmasına neden oldu. Özellikle kadınların üzerlerindeki baskıyı arttırdı. Japon toplumunda mevcut bulunan cinsiyet eşitsizliği ile tüm bunlar pekişince kadınlardaki intihar oranlarında bir sıçrama yaşandı. Gençlerinde okullarından uzak kalması, konser, sinema, spor etkinlikleri gibi faaliyetlerinin yapılamaması veya seyircisiz yapılmaları gençlerin sosyalleşmesine balta vurarak içlerine kapanmalarına, depresyona girerek en son aşamada intihar etmelerine yol açmaktadır. Kyoto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre Covid-19 salgının toplum üzerinde bıraktığı ekonomik, sosyolojik ve psikolojik çöküntünün ilerleyen yıllarda intihar vakalarında 140 bin ila 270 bin düzeylerinde bir artışa neden olabileceği belirtilmektedir (Sanmartin, 2020). Yapılan araştırmalar ve açıklanan veriler gösteriyor ki Japonya’nın daha kötü bir senaryo için hazırlıklı olması gerekmektedir. Eylül ayında göreve gelen çiçeği burnunda Japonya Başbakanı Yoshihide Suga ve kabinesinin salgının bıraktığı toplumsal çöküntülere ve artan intihar vakalarına karşı yeni çözümler, tedbirler ve planlar üretmesi hem Japonya devletinin Asya-Pasifik’teki rakip ülkeler karşısında güçlü kalması hem de Japon halkının problemlerinin giderilmesi için hayati derecede önemlidir.

[irp posts=”98″ name=”Japonya Çin’e Karşı En Yüksek Savunma Bütçesini Onayladı”]

Murat Dedeoğlu 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BBC. 2020. www.bbc.com/turkce. 20 Kasım. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55128246.

Bhardwaj, Naina. 2020. Insider. 11 Aralık. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://www.insider.com/japan-more-suicide-deaths-in-october-than-from-covid-19-in-2020.

Hürriyet. 2021. www.hurriyet.com. 24 Ocak. Erişildi: Şubat 4, 2021. https://www.hurriyet.com.tr/dunya/polis-baskinindan-kacarken-kameralara-boyle-yakalandilar-41727679.

Sanmartin, Berrak Kanbir Rodriguez. 2020. Euronews. 12 Kasım. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://tr.euronews.com/2020/10/12/bir-ayda-bin-854-kisi-hayat-na-son-verdi-covid-19-salg-n-japonya-da-intiharlar-art-rd.

[/vc_toggle]

Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) İnsan Hakları İhlalleri

İnsanlar, doğumla birlikte ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, renk vb. özelliklerin dışında devredilemez ve vazgeçilemez birtakım haklarla dünyaya gelirler. Bu haklar her bir birey için eşit olup, hiçbir şekilde kullanılmaması talep dahi edilemez. Bu hakların temelinde ise insanın doğuştan sahip olduğu, insan onuruna dair haklar vardır. Bu haklar siyasi, coğrafi, kültürel, ekonomik sınıflar için ayrı ayrı ya da farklılık göstermez. Bireyi merkez alan bu haklar aynı zamanda bireyi korumaya yöneliktir. Doğumla birlikte kazanılan haklar arasında yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, kişisel dokunulmazlık vb. haklar vardır. İnsan hakları genel kanı olarak batı kökenli bir kavram olarak algılanır. Batı kültürünü benimsememiş ya da bu kültürün dışında kalmış devletler tarafından gerektiği kadar önemsenmemiştir. Kimi az gelişmiş ülkelerde insan hakları teoride kabul edilmekle birlikte uygulanması bakımından ise bazı eksiklikler göze çarpmakta ve gereken önem verilmemektedir. Bununla birlikte insan hakları, evrensel olmakla birlikte bütün insanlar içindir. İnsan hakları oluşumu sebebiyle ihtiyaçlardan doğmuştur. İnsan haklarının oluşma nedeni bireylerin birtakım haklarının suistimal edilmesi ile ortaya çıkmıştır.

İnsan hakları dinamik bir yapıda olmasıyla birlikte bireyin ihtiyaçlarına cevap vermesi, insan haklarının gelişmesi, var olan devletler tarafından kabul edilmesi, teoride kabul edilen bu hakların pratikte uygulanması, hakların ihlali sonucunda cezai yaptırımların uygulanması, tüm bireyler için eşit olması, ırk, din, dil, cinsiyet, renk ayrımı gözetmeksizin uygulanmasının ve gelişen, küresel dünya sistemine karşı bireyin haklarını geliştirmeyi ve korumayı ön görür. Günümüz koşulları itibari ile gelişmiş ülkelerde insan hakları kavramı sürekli olarak dile getirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin tarihlerine bakıldığında ise “sömürge [1]” zamanlarında, insan hakları kavramına gerektiği önemi verilmediği göz önünde bulundurmalıdır. Sömürge anlayışının yıkılması ve ulus devletlerin ortaya çıkması ile beraber, sömürülen ülkeler etnik, dini, dil, renk bakımından kendilerinden farklı devletlerin himayesi altına girmiş. Bu devletler içerisinde nüfus sayılarının çoğunluğun içinde az olması sebebiyle kendilerini “azınlık [2]” olarak bulmuşlardır. Azınlıklara her ülke farklı şekilde bakmaktadır.

Bu bakış açılarına göre ülkeler azınlıkların hakları kabul edip, onların kendi gelenek-göreneklerine göre yaşamaları için uygun koşulları oluşturmakta ve haklarını garanti altına almaktadır. Kimi devletler ise azınlıkları farklı bir ulus olarak görmemekte, azınlıkların tıpkı çoğunluk nüfus gibi görmekte, ülkede tek bir gelenek – göreneğin, tek bir ulusun olmasını istemektedirler. Çin Halk Cumhuriyeti bu duruma örnek gösterilmektedir.

Çin’de diğer devletler gibi insan hakları ve azınlık hakları için birtakım sözleşmeleri imzalamıştır. 1981 yılında Birleşmiş Milletler “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması” Sözleşmesini, 1983’te “Soykırım Suçunun Cezalandırılması ve Önlenmesine Dair Sözleşme” yi ve yine aynı yıl içerisinde “Kurumsallaşmış Irk Ayrımcılığı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Uluslararası Sözleşmesi” ni imzalamıştır [3]. Çin bu sözleşmeleri imzalamakla birlikte kendi yönetimi altında bulunan farklı azınlık gruplarına da özerklik [4] yetkisi vermiştir. Bu özerk yönetim bölgeleri; Guangksi Zhuang Özerk Bölgesi (Etnik grup, Zhuang), İç Moğolistan Özerk Bölgesi (Etnik grup, Moğol), Tibet Özek Bölgesi (Etnik grup, Tibetli), Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Etnik grup, Uygur) son olarak ise Ningksia Hui Özerk Bölgesi (Etnik grup, Hui)’dir [5].

Bu azınlık bölgelerine özerklik verilmesi ile birlikte ayrılıkçı bir politika sergilememeleri için azınlık grubun çoğunluk grup içinde eritme diğer bir ifade ile asimilasyon uygulanmaları sergilenmektedir. Bu çalışmada ilk olarak Sincan Uygur Özerk Bölgesinin siyasi tarihi ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkisine, Sincan Uygur Özerk Bölgesinin (Doğu Türkistan) stratejik önemine, Çin’in buradaki asimilasyon politikalarına (eğitim, dil, din, ekonomi, sağlık vb.) son olarak uluslararası toplumun bu bölgeye bakışı ele alınacaktır.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) Siyasi Tarihi

Doğu Türkistan bölgesi M.Ö. 210’dan itibaren Orta Asya’da kurulan Uygur, Göktürk, Hun, Tabgaç, Kırgız, Türgiç, Karluk, Karahani gibi Türk devletlerinin içinde yer almıştır [6]. Türk devletlerinin Doğu Türkistan bölgesinde kurulmasından daha önce ise bölgede Uygurlar faaliyet göstermekteydi. Uygurların tarihi milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Uygurlarla – Çinliler arasındaki bölge mücadelesi de yine milattan önce 206 yılından itibaren ve milattan sonra 220 yılına kadar hem Doğu Türkistan bölgesinde hem de genişliği Çin bölgesinde de olan Han Hanedanlığına uzanmaktadır.

İlk defa kesin olarak Türk bilinen Göktürk Kağanlığı’nın 744 yılında ortadan kalkması ile bu bölgedeki günümüz sorunlarının ana aktörü olarak Uygurlar, 840 yılına kadar Uygur Kağanlığı adı altında toplanmışlardır. Kağanlığın yıkılması ile birlikte Uygur Türkleri, Çin’in baskısıyla daha çok karşılaşmış ve mücadeleler başlamıştır. T’ang Hanedanlığı döneminde yaklaşık olarak bir yüzyıl kadar askeri, ekonomik olarak Çin hakimiyetinin altında olan Uygur Kağanlığı, Çin tarafından Orta Asya bölgesinde genişlemek için bir üs olarak kullanılmak istenmiştir. Bunda bölgenin jeo-stratejik özelliği ön plandadır. T’ang Hanedanlığı dönemi Çin tarihinde en güçlü dönemdir ve 751 yılında Talas Savaşı [7] ile bu dönem son bulmuştur. Talas Savaşı ile birlikte T’ang Hanedanlığı bir daha Doğu Türkistan’ın batısında siyasi, askeri bir faaliyet gösterememiştir. 840 yılında parçalanan Uygur Hanedanlığıyla birlikte Uygurlar, Asya kıtasında kurulan yeni devletlerde yaşam alanı bulmak zorunda kalmışlardır. Yaşam alanlarını ise Beşbalık, Turfan ve Tanrı Dağları çerçevesindeki bölgede yoğunlaştırmışlardır [8]. Karahanlı Devletiyle beraberinde onuncu yüzyılla Uygurlar kendilerini tekrar göstermeye başlamışlardır. Karahanlı Devleti’ne önderlik eden liderler Uygurlar tarafından çıkarılmıştır. Ek olarak Karahanlı hükümdarı olan Satuk Buğra Han, 960 yılında İslam dinini seçmiş ve Uygurlarda bu dini benimsemişlerdir. Uygur Türklerini ise iki asır sonra Moğol İmparatorluğunda önemli yerlere gelen ve önemli karar alan Uygur elitleri izlemiştir. Siyasi ve idari kararları elinde bulunduran bir diğer Uygur sınıfı ise kendini 1279 yılında Moğol devleti olan Yuan Hanedanlığından kendini göstermiştir.

Satuk Buğra Han tasviri

Ayrıca Yuan Hanedanlığı Çin’i siyasi kontrolü altına almayı başarmıştır. 1368 yılında ise Çin üzerindeki gücü azalmış, Çin’i kontrol altında tutmamıştır, böylelikle Çinliler ile Uygurlar arasında çatışmalar tekrar başlamıştır. Bu çatışmaların nedeni ise ticaret ve toprak üzerine idi. Bu çatışmalar ile birlikte Uygurların gücü azalmış, kendi aralarında huzursuzluklar çıkmış, oluşan bu iç karışıklıkla beraberinde Doğu Türkistan’ın Çinliler tarafından istilasını izlemiştir [9], 1755 yılında Çin tarafından bölgenin işgal yönelik çalışmalar artmıştır [10].

(Doğu Türkistan bölgesinde Çin ile Türk devletleri arasındaki mücadeleler milattan önce başlamış ve Çinliler M.Ö. 104,59; M.S. 73,448, 657, 744, ve 1759 Doğu Türkistan’ı istila etmeye çalışmıştır [11].) Bölgede 1755 yılından itibaren 1865 yılına kadar Yakup Bey’in iktidara gelmesiyle 110 yıllık Çin iktidarı devam etmiştir ve bu 110 yıllık zaman “Birinci Çin İstilası” olarak anılmaktadır [12]. Bu süre zarfında 42 kere ise Uygurlar tarafından tekrar bağımsız olarak yaşamak için ayaklanma çıkarılmıştır. Bu dönemde çıkan ayaklanmalar sonucu Çin tam olarak bölgede hakimiyetini pekiştirememiştir. Yakup Bey (Muhammed Yakup Kuşbeyi) devleti Rusların Batı Türkistan’ı işgali sırasında ortaya çıkmış ve 1870 yılında Turfan ve Urumçi’yi ele geçirmiştir. Ayrıca Yakup Bey devleti İngilizler tarafından hem Rusya’ya hem de Çin’e karşı tampon bölge olması nedeniyle desteklenmiştir [13]. Ancak devletin ömrü Yakup Bey’in ölümü ile kısıtlı kalmıştır. 1877 yılında Yakup Bey’in ölmesi ile beraber Zo Zung Tang komutasındaki Çin ordusu işgal etmiş. 18 Kasım 1884 yılında Çin’in emriyle beraber bölgeye “Şin Cang” yani “yeni toprak” anlamına gelen isim verişmiştir ve bölgede “ikinci Çin istilası” başlamıştır. Bunun yanında Doğu Türkistan dört idari bölgeye ayrılmıştır, Doğu Türkistan’daki bütün şehir, nehir isimleri Çince olarak değiştirilmiş, Doğu Türkistan’ı Çinlileştirmek için nüfus göçü başlatılmış, 1776 yılında yayınlanmış olan bildiriye göre Çinliler istedikleri yazman Doğu Türkistan’a geçebilmekte ve bu bölgeye taşınabilmektedirler [14] bu ve benzeri politikalar ile Doğu Türkistan bölgesi hem Çin’in tam egemenliği altına girilmesi hem de bölgedeki Türkleri Çinlileştirmek için yapılmıştır.

 

Zo Zung Tang

Zo Zung Tang bu politikaları 3 temel hedef dahilinde yapmıştır. Bunlar; “parçala-idare et”, “eritme (nüfus politikası, göçler ile)” ve “büyük bir Çin milleti yaratmak” tır. 1911 yılında Zo Zung Tang komutanlığındaki Feodal Çin idaresine son verilerek yerine Milliyetçi Çin idaresi kurulmuştur. Bu yeni Çin ile birlikte Doğu Türkistan politikası değiştirilmiş.

1924 yılındaki I. Kurultayda “Milli Kalkınma Programının” 4. maddesinde “Çin’de Türklerin mevcut oldukları, Türklerin Doğu Türkistan’ın yerli halkı olduğunu, bunların hepsinin Müslüman olduğunu ve onlara kendi kaderlerini tayin etme hakkının (self-determinasyon) verilmesi gerektiğini benimseyip kabul edilmiştir [15].” Bu yeni politika ile birlikte Doğu Türkistan politikasında köklü bir değişiklik olmuş ve mevcut koşullarda Türklerin bağımsızlıkları için bir kapı açılmıştır. Fakat bu politika kısa süre sonra tekrar eski “parçala, idare et, eritme” politikasına dönülmüştür. Hatta Çin ve Uygurların aynı ırka mensup oldukları dile getirmiştir. Büyük Çin milleti için Uygur ve Çinlilerin tek bir çatı altında tek bir gelenek – görenekle yaşamaları istenmiştir. Bu politikalara karşı çıkan Doğu Türkistanlılar idam edilmiştir. İkinci Çin istilasına ve bu politikalara tepki olarak Doğu Türkistan halkı ayaklanmış ve 1933 yılında “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” devleti kurulmuştur. Bu devlet İslamiyet, bağımsızlık, kardeşlik üzerine kurulmuştur ve Urumçi hariç tüm Doğu Türkistan bölgesini kapsamaktadır. Kurulan bu devlete Rusya, Batı Türkistan içinde de destek verilmesi, Batı Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesine kalkışması ihtimaline karşı olarak tanımamıştır. Hatta Çin’ e destek vermiştir. Bu yeni devletin ömrü kısa olmuş ve 1934 yılında yıkılmıştır [16].

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti Bakanları

 

1944 yılında Gulca ilinde bir ayaklanma başlamış ve ayaklanma sonucu üçüncü kez 7 Kasım 1944 yılında “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Bu yeni devlet Sovyetler Birliği’nden destek almıştır. İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle birlikte ise Sovyetler Birliği ile Çin arasında bir pazarlık konusu olmuş, iki ülke kendi çıkarları için bu bölgeyi kullanmıştır [17]. 1945 yılında Mao Çin Komünistlerinin 6. Kurultayında Milliyetçi Çin’in politikalarını eleştirmiş (azınlıklara karşı böl-yönet, parçala politikalarını, karşı çıkanların idam edilmesini), eğer Çin iktidarını alırlar ise Moğol, Tibet ve Doğu Türkistan halklarına kendi kaderlerini tayin etme hakkı vereceklerini, istedikleri takdirde Çin’den ayrılabileceklerini, isterler ise yine bir seçenek olarak Çin’e bağlı bir federe devlet olabileceklerini ilan etmişlerdir [18]. Mao’nun bu politikalarını benimseyen Doğu Türkistan ise Çin ile 12 Temmuz 1946 yılında barışçıl bir anlaşma imzalamışlardır. Bu anlaşmaya göre Doğu Türkistan kültürel, ekonomik, sosyal ve iç siyasal olarak özel hakları saklı kalmak üzere Çin’e bağlı bir özerk yapı olması şeklinde imzalanmıştır [19]. İktidarı eline alan Mao ise verdiği sözleri tutmayıp, politikaların tam tersi bir tutum sergilemiştir. Doğu Türkistan bunun üzerine federasyon şeklinde olmalarını talep etmiş, Mao ise bu talebi “tarih ve sosyalizm” düşmanlığı olarak görmüş ve reddetmiştir. Mao’ya göre Doğu  Türkistan Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır, ezelden beri bu bölge Çin bölgesidir şeklinde düşüncesi vardır. Mao kendinde önce “parçala, böl-yönet, eritme, büyük Çin milleti” politikasına dönmüş bu doğrultuda ilk olarak bölgeye 1 Ekim 1955 yılında bölgeye otonom bir yapı vermiş ve bölgenin resmi adı “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak kurulmuştur[20].

Mao Zedong

14 Aralık 1960 yılında Doğu Türkistan Komünist Partisinin yayın organı “Şincang Ribao” gazetesinde; Çin Halk Cumhuriyeti’nde genel nüfusun %94’ünü Çinliler teşkil eder. Biz Çin’deki milletlerin kaynaştırılması taraftarız. Bunu sağlayabilmek için bir milleti esas almak gerek. Bu millet de Çin milletidir. Azınlık milletlerle Çinliler arasındaki evlenmeleri daha da sıkılaştırmak lazım. Buna kimsenin mani olmaya çalışmaması gerek. Zaten kimse de buna mani olamaz [21].

Bu gazete haberinden de anlaşılacağı üzere azınlıklara nüfus için eritme politikası güdülmüş, azınlık hakları çiğnenmiştir. Diğer bir politika ise bu dönemde azınlıkların kullandığı Arap alfabesi yasaklanmış yerine Çin fonetiğine uygun şekilde hazırlanan Latin alfabesine geçilmesi onaylanmıştır. Bu politikayla azınlıkların konuşma, yazma ve eski kültürleriyle aralarındaki bağlantının kesilmesi hedeflenmiştir. Bunun amacı Doğu Türkistan’ı sistematik olarak Çinlileştirmektir. Bir diğer politika ise Doğu Türkistan’ı İslam dininden uzaklaştırmaktır. Bu politikayla ilgili olarak 20 Ekim 1978 yılında Rin Min Ribao gazetesi; Azınlık milletler, ölülerini yakıp küllerini saklamaya, domuz eti yemeye ve domuz gütmeye zorlanmışlardır. Azınlık milletler ekonomik yönden çok geri bırakılmışlardır. Kültürleri yok edilmeye çalışılmıştır. Onların hayat seviyelerini yükseltmeye ve kültürlerini canlandırmaya çalışmalıyız [22] şeklinde belirtmiştir. Ayrıca Mao tüm bu politikalarını “Kültür Devrimi [23]” olarak belirtmiş ve amacının büyük Çin milleti yaratmak olduğunu belirtmiştir. Bu devrim ile birlikte giderek azalan azınlık hakları, yerini asimilasyon çalışmalarına bırakmış. Bu asimilasyon çalışmaları nüfus politikası, ekonomik, siyasi, dini, sosyal, eğitim alanlarında görülmüş. Doğu Türkistan’ın geçmiş tarihiyle arasındaki bağların kopmaları amaçlanmıştır. Bunun için eski kitaplar yakılmış, ibadethanelere girişler kontrol altına yapılmış, 18 yaşının altındaki çocuklara dini eğitim verilmesi yasaklanmıştır, alfabe sistemi değiştirilmiş, Doğu Türkistanlı gençler Çinli bireylerle evlendirilmesi amaç edinilmiştir. Mao’nun ölümü üzerine 1976 yılında görevi devralan Deng Xiao-ping döneminde komünist Çin’de önemli değişikliklere gidilmiştir.

Deng Xiao-ping

Temel amaç Kültürel devrimin baskıcı politikaları yüzünden güveni kalmayan Doğu Türkistanlıların Çin’e bağlılıklarını artırmak ve kaybolan güveni tekrar sağlamaktı [24]. Bunun için “dini özgürlükler yönünden olan kısıtlamaları kaldırmış, Kültürel devrim sırasında Çin anayasasından çıkarılan siyasi ve mali özerk hakkı, ana dildeki hakkı, anadilde eğitim hakkı, kültürel kimliği koruma ve geliştirme hakkı gibi çeşitli azınlık haklarını tekrardan anayasal düzlemde tanımış ve düzenlemiştir [25].”

11 Eylül 2001 İkiz kulelere yapılan saldırıyla birlikte Çin uluslararası alanda Doğu Türkistanlı Müslümanları terörist ilan etmiştir. Çin uluslararası alanda terörist ilan edilen ve Müslümanlara şüphe ile bakılan atmosferi fırsat bilmiştir. Bu ırkçı ve ayrılıkçı grupları kendi iç politikalarında huzuru bozan, ülke için barış ve güvenliği tehdit eden, Çin’in toprak bütünlüğünü ve egemenlik haklarını ihlal eder nitelikte tanımıştır [26]. 2002 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richart L. Armitage’in Ağustos Çin ziyareti sırasında, Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM), sözde Usame bin Ladin ve el-kaide terör örgütleri ile bağlantılı olduğu gerekçesi ile ABD’nin terörist listesine alınmıştır (Doğu Türkistan Kurtuluş Örgütü (ETLO) de aynı listeye alınmıştır). ABD’nin ETIM listesi almasının ardından Birleşmiş Milletler de ETIM’i resmen terörist örgüt olarak sınıflandırmıştır. Bu sınıflandırma yüzünden Çin’in bölgeye yaptığı baskıcı politikalar artmıştır [27].

Doğu Türkistan’ın Stratejik Önemi

Doğu Türkistan yüz ölçümü olarak 1.828,418 kilometredir. Kuzey yarım kürenin 34-40 enlemleri,74-94 boylamları arasında yer almaktadır. Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) Çin Halk Cumhuriyetine bağlı beş özerk yapıdan biridir ve Çin’in beşte birini  kapsamaktadır (1/5) [28]. Doğu Türkistan’ın sınır komşuları ise kuzeyde Rusya; batıda Batı Türkistan’ı teşkil eden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; güneyde Afganistan, Pakistan ve Hindistan ve Tibet; doğuda Çin (Kansu, Çing-Hai ve İç Moğolistan özerk bölgeleri), kuzey-doğuda ise Moğolistan bulunmaktadır. Doğu Türkistan’ın bu kadar güçlü ve çok sayıda komşuya sahip olmasıyla birlikte Çin’in buraya verdiği değer artmış ve bu bölgede olan olayları bir iç mesele halinde görme eğilimi giderek artmaktadır. Halford Mackinder tarafından kabul edilen görüşe göre dünyanın coğrafi ve tarihi merkezi olarak kabul edilmektedir. Doğu Türkistan bölgesi ise “Avrasya’nın kalbi” olarak görülmektedir. Bu kalbi elinde bulunduran ise “Orta Asya’yı” elinde tutar dolayısıyla diğer görüş olan Orta Asya’yı elinde bulunduran dünyaya hükmeder görüşüne çıkarız. Doğu Türkistan’ın bu jeo-politik özelliği bakımından Çin için ayrılmaz bir bütünlük halini almış, Çin’in kopmaz bir parçası haline dönüşmüştür [29]. Orta Asya’da jeo-stratejik açıdan ise İpek yolunun merkezinde yer almaktadır. Günümüz koşullarında Çin’in planlanan ve tekrar uluslararası topluma açılması için yapılan bir ekonomik politikası olan “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi yine bu bölgeden geçecektir.

Ayrıca Doğu Türkistan bölgesi Çin’in dünyaya açılan kapısı niteliğindedir. Bunun yanında ise Kazakistan’dan petrol taşıyan boru hattı buradan geçmektedir. Doğu Türkistan bölgesi konumu ve jeo-stratejik özelliğinin yanında yeraltı madenleri bakımından oldukça zengindir. Tüm Çin’in yeraltı madenlerinin/zenginliklerinin dörtte üçü bu bölgede bulunmaktadır. Bölge zengin petrol, doğalgaz gibi uluslararası toplum için önemli olan ve sanayileşme, dışa bağımlılığın azalması, enerji güvenliği açısından Çin için oldukça önemlidir. Petrol rezervlerinin %30’u, doğalgaz yataklarının ise %35’i kadarı bu bölgededir. Xinhua haber ajansının verdiği bilgilere göre bölgede kanıtlanmış kırk adet petrol ve doğalgaz sahalarında, 2 milyar ton petrol, 160 milyar metreküp doğalgaz bulunmuştur. Yine Xinhua haber ajansının 25 Eylül 2008’de yayınladığı habere göre, Sincan- Uygur Özerk Bölgesinin, sadece yıllık ham petrol üretimi 27 milyon 300 bin ton, doğal gaz üretimi ise 25 milyar 100 milyon metre küpe ulaşmıştır. 2012’de yıllık ham petrol üretiminin 34 milyon tonu, doğal gazın ise 60 milyon tonu aşabileceği tahmin edilmiştir [30]. Bu habere göre de yine bölgenin yeraltı madenleri bakımından zengin olduğu, Doğu Türkistan bölgesi ilerde bağımsızlığını ilan ettiği takdirde tek başına enerji bakımından oldukça zengin olacağı, bölgede başat aktör konumuna gelebileceği öngörülmektedir. Çin hem hızla gelişmesi hem de dünya üzerinde hızla yükselen gücü ile birlikte enerjiye ihtiyacı gittikçe artmaktadır. Bu da Çin bu bölgeye bağımlı hale getirmekte ve Çin’in can damarı olarak görülmektedir. Enerji bakımından oldukça önemli olan bölge madenler açısından da önemlidir.

Ülkede uranyum, demir, krom, kurşun, manganez, volfram [31], kömür (Doğu Türkistan kömür yataklarının alanı 88.545 kilometre olup rezervi 1604 milyar tondur ve bu rezerv Çin’in toplam rezervinin üçte birini teşkil eder.) [32], molibden, çinko, berilyum, lityum, tantal, sezyum, altın gibi zengin yer altı madenleri vardır.

Ülkenin resmi makamları tarafından bölgenin 920 yerinden yaklaşık olarak 19 adet demir içermeyen altın madeni bulunduğu açıklanmıştır. Bu yerlerden özellikle Cungarya Havzası’nın kuzeybatısındaki dağlarda zengin altın, demir, kömür, bakır ve petrol yatakları ile Altay bölgesinde zengin taş kömürü yatakları bulunmaktadır [33]. Bununla beraber Çin’in tümünden çıkarılan madenlerin 148 madenin 124’ü bu bölgeden çıkmaktadır. 2012 yılında ise Sincan Uygur Özer Bölgesi’nde yüz milyarca tonluk 31 yeni madenin bulunduğu açıklanmıştır. Bu açıklamayla birlikte bölge bir kez daha önemini ortaya koymuş ve Çin için elinden çıkmaması gereken bir bölge olduğunu tekrar kanıtlamıştır. Bunun yanında Doğu Türkistan bölgesinde halkın %50’si tarımla uğraşmaktadır. Ekili alanlar 3.704.000.000 hektar olup, bu sahanın %90 sulanmaktadır. Doğu Türkistan “meyve vatanı” olarak da bilinmektedir. Mısır, süpürge darısı, yulaf, arpa, pirinç, üzüm, kayısı, kavun, elma, armut, buğday, kestane, ceviz, nar gibi pek çok meyve ve tahıl ürünü yetiştirilmektedir. Kuru yemişler ihraç edilip, yine ekonomik anlamda bir değer kazanmaktadır. Ayrıca Doğu Türkistan bölgesinde yetiştirilen bu meyve ve tahıl ürünleri ihracatın yanında birçok ortaklığı da beraberinde getirmiştir. Örnek olarak Turfan şehrinde Çin – Japon ortaklığıyla birlikte kuru üzüm fabrikası açılmıştır [34]. Bölgede çiftçiliğe ek olarak hayvancılıkla da uğraşılmaktadır ve bölge halkı geleneksel olarak hayvancılıkla uğraşmaktadır. Doğu Türkistan Uygurlarının %70’i hayvancılıkla uğraşmaktadır. Bölgede bulunan küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarının sayısı 30 milyon dolaylarındadır [35].

Çin’de Doğu Türkistan’daki koyun yetiştiriciliği ilk sırada yer almaktadır. Bu koyunlardan elde edilen yün ise Çin üretiminin genelinin üçte birine eşittir. Bölge buna ek olarak 580 farklı türde olan vahşi hayvan ve 3.000’den başka bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır [36].

Doğu Türkistan’ın yer altı ve yer üstü kaynakları, madenleri, ulaşım koridoru, jeo-stratejik konumu, eski ticaret yollarına ev sahipliği yapması, enerji bakımın oldukça zengin olduğu aynı zamanda enerji koridoru olarak görev yaptığı, tarım, hayvancılık, çiftçilik konusunda ileri bir düzeyde olduğu görülmektedir. Bu özellikleriyle birlikte teknolojinin gelişmişliğiyle ilerde konumunun güçleneceği daha çok enerji açığa çıkacağı, bölge üzerinden geçmesi planlanan “bir kuşak bir yol” politikasıyla konumunun daha da güçleneceği düşünülmektedir. Çin için Sincan Uygur Özerk (Doğu Türkistan) bölgesinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bölge hem Çin’in Avrasya’ya açılan kapısı hem de dünyaya açılan kapısı olarak bilinmektedir. Bu bölgedeki üretimin genel olarak Çin üretiminin çoğunluğunu sağlamaktadır ve Çin’in giderek bu bölgeye olan bağımlılığı artmaktadır. Yükselen bir güç olacağı için başlıca enerjiye ihtiyaç duymakta ve enerji ihtiyacını bu bölgeden sağlamaktadır. Doğu Türkistan bölgesinin Çin için başlıca ve temel değeri buradan kaynaklanmaktadır. Bölgenin elden çıkarılması, Çin’den bağımsız bir politika ya da yaşam sürmesi düşünülemez. Çin bu otonom bölgeyi kendine bağlamak ve buraya Çinlileştirmek için asimilasyon çalışmaları yürütmektedir. Çin’in hedefi gelecek yıllarda bir seçim olmasına karşı olarak burada bulunan Çin nüfusunu yükseltmek ve seçimlerde ayrılıkçı olmayan bir politikaya gitmektir. Bu politikayı gerçekleştirmek için Çin sistematik olarak çalışmaktadır ve çalışmaları din, dil, eğitim, ekonomik, demografik, sağlık ve benzeri alanlarda kendini göstermektedir.

Sincan Uygur Özer Bölgesinde (Doğu Türkistan) İnsan Hakları İhlalleri

17. yüzyıldan itibaren günümüze kadar insan hakları için uluslararası alanda bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişmeler ulus – dışı örgüt, sözleşmeler, doktrinler, beyannameler şeklinde gerçekleşmiştir. Uluslararası alanda genel gören ve klasikleşen görüş ise Georg Jellinek’in sınıflandırmasıdır. Bu sınıflandırma üçe ayrılmaktadır; pozitif statü hakları, negatif statü hakları ve aktif statü haklarıdır. Pozitif statü hakları; bireylere devletten yardım, hizmet, olumlu davranış isteme hakkı sunun hak ve hürriyetlerdir. Bu haklar devletten istenildiği için “isteme hakları” ya da “sosyal haklar” da denmektedir. Örnek olarak ise çalışma hakkı, sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, parasız eğitim- öğretim hakkı, konut hakkı, kültürel yaşama katılma hakkı, bu tür haklara örnek gösterilir.

Georg Jellinek

Negatif statü hakları ise; kişinin devlet tarafından dokunulmayacak, eksiltilmeyecek, bireylerin özel alanını oluşturan haklardır. Bu haklara devlet hiçbir şekilde karışamaz, kısıtlayamaz. Bireyler bu hakları doğum ile birlikte alırlar. Bireyleri devlete ve topluma karşı koruduğu içinde “koruyucu haklar” olarak isimlendirilebilirler. Örnek olarak ise Vicdan hürriyeti, kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı verilebilir. Bu hak özel yaşamın sınırlarını belirler. Aktif statü hakları; bireylerin devlet yönetimine katılmasını sağlar. Bu kapsamda “siyasi haklar” ya da “katılma hakları” olarak da bilinmektedirler. Bu haklar; seçme ve seçilme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, siyasi parti kurma hakkı, dilekçe hakkı örnek gösterilir [37]. Doğu Türkistan’da görülen insan hakları ihlalleri bu kapsamda negatif ve pozitif statü hakları kapsamında incelenecektir. Aktif statü hakkının Doğu Türkistan’da incelenmemesinin nedeni ise Çin Halk Cumhuriyeti üzerinde bu hakkın eksikliği görülmekte olmasıdır. Buna örnek olarak ABD merkezli Özgürlük Evi [38] (Freedom House) adlı sivil toplum kuruluşunun, “Dünyadan Özgürlükler 2020” başlıklı raporunda; Çin özgürlükçü olmayan ülkeler arasında sıralanmakta ve aktif statü hakları bakımından 40 puan üzerinden en düşük notu almaktadır [39]. Bir diğer çalışma yapan kurum ise 2019 yılında Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardım Enstitüsü [40] (International Institute for Democracy and Electoral Assistance, IDEA) tarafından yapılmış ve Çin Halk Cumhuriyetinin mevcut ülkeler arasında en anti-demokratik ülkelerden biri seçilmiştir. Bu raporlara bakıldığın Çin’in tamamından da aktif statü hakların eksikliği olduğu göze çarpmaktadır. Bu yüzden Doğu Türkistan’da aktif statü haklarına bakılmayacaktır.

Doğu Türkistan’da Pozitif Statü Haklarının İhlalleri

Pozitif bir hak olarak kabul edilen eğitim hakkı, birçok sözleşmede [41] yer edinmiştir. Uluslararası alanda ise eğitim hakkının herkes için eşit şartlarda, bireylerin kendine ve dil değerleri bakımından istedikleri okulu seçebilecekleri, öğretmen ve öğrencilerin fikir özgürlükleri, temel zorunlu ilköğretim hakkı, yazma/okuma bilmeyenlerin için ise temel eğitim hakları vardır. Eğitim hakkının hiçbir ayrıcalık kabul edilmeden toplumun içinde yaşayan her bir bireyin hakkı olduğu belirtilmesi gerekir. Çin anayasasında eğitim hakkı, azınlıklar için sadece özerklik haklarını düzenlemekle kalmamış; azınlık toplulukların kendi dilleri ve kültürlerini koruma, kullanma ve geliştirme hususlarında da ayrıca düzenlemelere giderek anadilde eğitim hakkı, azınlık dilinin resmi yazışmalarda kullanılması gibi birçok hak verilmiştir. Bu hakların verilmesi önemlidir. Fakat bu haklar teoride verilmiş haklardır, uygulanış biçimine geçilmemiştir [42]. İlk olarak Uygurların kendi kullandıkları Arap alfabesi Çin Kiril alfabesi olarak değiştirmiş daha sonra ise Latin alfabesine çevirmiştir.

Türkler ile bağlantı kurulmaması için ise daha sonra Latin alfabesi tekrar Arap alfabesine çevrilmiştir. Doğu Türkistan eğitim sisteminde ikili bir yapı göze çarpmaktadır. Bu sistemde bir okulda sadece Çince öğrenmek diğer okulda ise Çin dilinin yanında azınlıkların kendi dillerini öğrenecekleri Çin ders saatlerinin az olduğu okullar vardır. Aileler çocuklarını istedikleri okula göndermede özgürdürler[43].

Ancak 1984 yılıyla birlikte bu politikada bir dönüm noktası olmuştur. Çinli olmayan azınlık grupların çocukları daha önce ortaokulun ikinci sınıfında Çince dersi alırken, bu yaş sayısı ilkokul üçünce sınıfa düşürülmüş. Son olarak ise birinci sınıftan itibaren Çince öğrenmek zorunlu olmuştur. Eğitim amaçlı olarak çocukların batıya gönderilmesi projesi ortaya çıkmış, bu kez de bölgedeki azınlık çocukları küçük yaşlarda seçilip tamamen kendi dilinden ve kültüründen kopuk bir şekilde büyütülmüş ve kendi kültürlerine, diline yabancı olmuştur. 2002 yılında Uygur-Sincan Üniversitesinde Uygurca yasaklanmıştır. Dr. Michael Dillion tarafından yazılan makalede; Çin’in 2002 Mayıs ayında aldığı Sincan Üniversitesinde derslerin Uygurca okutulmaması kararından sonra, bu kez de Uygur dilinde yazılmış kitapları yakmaya başladıkları, okullar başta olmak üzere, ideolojik eğitim hızlandırdıkları, Uygur diline ve kültürüne yönelik bu kampanyanın sadece terörizmi değil, tüm halkı hedef alması nedeniyle ileride daha derin ihtilaflara yol açabilecekleri vurgulanmaktadır [44]. 2013 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü, raporunda, Çin’in Uygurca yazılmış kitapları yaktığını yayınlamıştır. Ekonomik haklara bakıldığında 1952-1978 yılları arasında batıda yer alan özerk bölgeler arasında ekonomik gelişme olarak ilk 10’un içerisindeyken 1990 yılından sonra hızlı bir şekilde gerileme yaşanmış ve Sincan Uygur Özerk bölgesi kendini 20. Sırada bulmuştur. Aynı yıllarda bölgedeki nüfus açısından azınlık bölgelerinde gayri safi milli hasıla %6,4 iken doğu kesiminin gayri safı milli hasılanın büyüme hızı %6,1’dir. İkisi arasında fark çok olmamakla birlikte 1978 sonrası ülkesinin doğusu %8,6 olurken (ülke geneli %8,4’dür.) batıda bariz bir azalma meydana gelmiş ve fark artmıştır. Bu fark doğu ile batının arasındaki uçurumu arttırmış ve gelişmiş düzeylikleri de farklılaşmıştır [45]. Doğu Türkistan’ın petrol ve doğalgaz, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin olduğu daha önceki bölümde bahsedilmiştir.

pamuk tarlalarında Zorla çalıştırılan Uygur Türkleri (Kaynak: https://tr.euronews.com/2020/12/15/rapor-cin-570-bin-uygur-turkunu-pamuk-tarlalar-nda-modern-kole-olarak-cal-st-rd)

Ancak Uygur halkı bu zenginlikten yararlanamamaktadır. Bölgedeki sanayi faaliyetlerini Çinliler yönetmekte, Çinlilere daha çok avantaj verilmektedir, burada çalışacak kişilerin ilk olarak çok iyi bir eğitim alması gerekmektedir bunun içinde öncelik Çin okullarından mezun olanlara verilmektedir. Ayrıca bölgede faaliyet yürütmek için gelen Çinliler devlet tarafından desteklenmektedir. Çin’den bu bölgeye daha iyi ve rahat, hayat standartları yükseltmek için gelenler bile vardır. Bunun yanında Uygur halkı genel olarak bölgenin doğusunda yaşamakta ve kurak olan bu arazide tarımla ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar.

Bölgedeki gelişmiş düzeyleri olarak ise sanayi olarak gelişmiş batı tarafı gayet iyi bir konumda iken, doğu konumu kötü durumdadır ve bölge arasında eşitsizlikler göze çarpmaktadır [46]. Çin bölgeler arasındaki bu eşitsizliği gidermek için “go west” kampanyası başlatmıştır. Bu kampanyasındaki amaç ise Tibet ve Doğu Türkistan bölgelerinin içindeki eşitsizliği en aza indirmektir. Fakat “go west” kampanyasıyla birlikte Sincan Çinliler tarafından cazibe noktası olarak görülmüş ve Uygurlar tarafından ise nüfus politikası değiştirilmesi olarak algılanmıştır. Yoğun artan Çin göçü ile birlikte petrol ve doğalgaz sektörlerinde ve boru-hattı taşımacılığında Çinlilerin yeri artmış, zaten tarımda ve hayvanlıkta çalışan Uygurların işsizlik oranları yükselmiştir. Bu kampanyayla birlikte bölgedeki eşitsizlik artmış ve Uygur-Çin çatışmaları artmaya başlamıştır [47]. Bu “go west” politikasının yanında ise Abdulsalam Abdulgani Alim, Hashar olarak bilinen yılda iki ay boyunca ücretsiz olmak üzere çalışma zorunluluğu vardır.  Bu zorunluluk  Amnesty International’un raporuna göre ise devlet tarafından zorla çalıştırılan Çin’in tek bölgesi Doğu Türkistan’dır. Doğu Türkistan bölgesinde bu uygulama kırsal alanlarda görülmektedir [48].

Doğu Türkistan’da Negatif Statü Haklarının İhlalleri

Adil yargılanma hakkı, yasalarla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde her türlü eşitlikçi imkanlarla, makul bir süre içerisinde kamuya açık olarak yargılanma istenilme hakkıdır. Bu hakka göre yargılama süresi boyunca suçlunun birçok hakkı vardır. Bu haklar; avukatıyla ve ailesiyle görüşmesi, işkenceye ya da dayağa maruz kalınmaması, her türlü sağlık kontrolü, yemek-içecek haklarına sahip olunması gibidir. Fakat Doğu Türkistan’da durum bu şekilde değildir. Uygurlar hiçbir delil gösterilmeden hukuksuz dini propaganda yapma, toplumu bölme ve ayrıştırma, aşırılık yapma gibi eylemler bahane edilerek terörist damgası adı altında hapishaneye atılmaktadır. Hapishanedekiler terör eylemi ile girdiği için avukatıyla ve ailesiyle görüştürülmemektedir. “Devletin bilgilerini” sızdırmak ve “devleti bölmek” suçlarıyla yargılanmakta ve bu yargılanma aşamasında hukuksal yardım alma talepleri reddedilmektedir. Çin Ceza Muhakemeleri ve Usulü Kanunu’nun 37. maddesine göre; “Ceza soruşturması esnasında savunma avukatının milli güvenlik, terör ve mühim yolsuzluk gibi suçlamalar yönetilen müvekkili ile görüşme talebi, ceza soruşturmasını yürüten otoritenin iznine bağlıdır [49].”  Yine aynı kanunun 69. maddesinde de; “gözaltındaki kişilerin tutukluluğu sevk işlemleri, ülke genelinde her kademede örgütlenmiş Halk Başsavcılıklarının onayına tabi tutulmaktadır. Uzun gözaltı süreleri sonrasında gelen tutukluluk onaylarını, uzun süren tutukluluk dönemleri (5-7 yıl) takip etmektedir [50].”

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Dolkun Isa

Son yıllarda artan Uygur ve diğer Müslüman bireylerin soruşturma aşamasına geçilmesi için 3 yıldan uzun süre tutuklu kaldığına dair deliller Dünya Uygur Kongresi tarafından kamuoyu ile paylaşılmıştır. Birleşmiş Milletler görevlisi özel bir raportör, Çin ziyareti sırasında tamamen keyfiyetine dayalı olarak insanlık dışı ceza ve uygulamalar ile karşı karşıya kalındığını belirtmiştir. Açıklamasında ise; Çin yönetimi tarafından kabul edilen Endangering State Security (EES/ Devlet güvenliğini tehlikeye sokmak) suçlarının tamamen belirsiz ve keyfi uygulamalar olduğunu, insanların dini yaşam, ifade özgürlüğü gibi bir takım temel haklarının bu EES kapsamında ellerinden alındığını ve cezalandırıldığını söylemiştir. Son zamanlarda ise EES suçlarından dolayı tutuklanan Uygur bireylerin sayısında artış vardır. The U.S. Congressional – Executive Commission on China (CECC) tarafından 2008 tarihinde yayınlanan raporda, Çin mahkemelerinde EES suçundan dolayı yargılanan kişi sayısı, 2007 yılı tüm dünya alanında yargılanan birey sayısından fazla olduğu açıklanmıştır. Diğer bir İnsan Hakları Örgütü DUİ HUA, EES kapsamında 2009 yılında yargılanan 2008 yılındakine göre %63 oranında artarak, 437 yargılanma olayını açıklamıştır [51]. Adil yargılanma hakkı kapsamında bir diğer unsur ise işkence [52] yapılmasıdır. Çin Ceza Muhakemeleri ve Usulü Kanunu, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde yer alan İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani yahut Küçültücü Muamele veya Cezaya karşı olmasına rağmen bu duruma uygun hale getirmemiştir. Ayrıca BM Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 2. fıkrasında, işkencenin hiçbir şekilde hukuka uygun hale gelemeyeceğine dair hüküm; “Hiçbir istisnai durum ne harp hali, ne de harp tehdidi, dahili siyasi istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez” ibaresi vardır ve Çin yaptığı bu eylemleri hukuka uygun duruma getirecek herhangi bir nedene bağlayamaz.

Çin adli makamları, zor kullanarak itiraf ettirdikleri suçları mahkeme önünde delil niteliğinde kullanmakta ve delil niteliğinde kabul edilmektedir [53]. Bu ise BM Sözleşmesi’nin 15. maddesinde yer alan; “işkence yapılarak alındığı tespit olunan herhangi bir ifadenin, işkence yapmakla itham olunan kişi aleyhinde delil olarak kullanılması hariç, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilmemesi” hükmüne aykırıdır ve delil olarak kullanılamaz. Göz altı kamplarında ise yine çeşitli işkenceler yapılmaktadır. Bu işkencelerden bazıları kemerle dövülmek, tırnakların sökülmesi gibidir. Ayrıca bu kamplarda Uygurca konuşulması kesinlikle yasak olup, mahkumların kaldıkları süre zarfı belirsizdir, tutuklular Uygur Müslümanları olup dini ibadetlerini yerine getirmelerine izin verilmemekte, kötü şartlar altında çalışmaya zorlanmaktadırlar. Bu kamplarda tüm tutsaklara Çince öğretilmekte ve Çin kültürü aşılanmaya çalışılmaktadır.

2018 yılında yayınlanan bir rapora göre ise Hoten’de bulunan bir kampta 26 kişi ölmüştür [54]. Negatif statü hakları arasında sayılan din özgürlüğü hakkı iki kapsamdan oluşmaktadır. Bunlar inanç ve ibadet özgürlüğüdür. İnanç özgürlüğü; bireylerin bir dine inanması ya da inanamamasıdır. İbadet özgürlüğü ise dine inanan bireylerin, inandıkları dinin emirlerini yerine getirme haklarıdır. Bu kapsamda bireyler tören, ayin gibi benzeri toplantıları özgürce yapmalarını ve yine özgürce katılmalarını kapsamaktadır. Bu açıdan Çin Halk Cumhuriyeti kendi anayasasında din özgürlüğünü [55] açıkça belirtmiştir. Fakat alınan bu kararlar teoride kalmıştır. Çin Hükümeti terörist eylemleri geniş ölçüde tanımlarken, bunun içine dini eylemleri de almıştır. Buna örnek olarak ise 2012 tarihinde Müslümanlarca önemli olan Ramazan ayında oruç tutulması yasaklanmıştır. (Bölgede özellikle öğrenciler ve devlet memurları bu ayda göz hapsine alınmıştır.) Bu yasak ise ramazan ayı boyunca toplumsal istikrarı sağlamak adına bu kuralın alındığı söylenmiştir. Camide kalabalık gruplar halinde ibadet etme, vaaz verme, uzun bir şekilde dua okuma ve bazı ayetlerin okunması konusunda kısıtlanmalar getirilmiştir olup kadınların ibadet etmesi ve özel şahıslar tarafından dini okul veya kurs açılması, öğrencilerin dini kurs ve okullarda okumaları yasaklanmıştır [56].

Bu kapsamda başka bir insan hakları ihlali ise ebeveynlerin ve yasal olarak hamilelerin kendi 18 yaşından küçük çocuklarına dini eğitim vermeleri ya da aldırmaları yasaklanmıştır. Söz konusu bu yasak “Çin’in hem 2002 tarihinde onayladığı Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne, hem de 1991’de onayladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır [57].” Bir başka ibadet ve din özgürlüğünün kısıtlanması örneği ise 2017 yılında değiştirilen Din İşleri Talimatnamesidir. Bu talimatnameye göre din özgürlüğü kapsamında öncelikli olarak ise ibadet özgürlüğü denetleme ve kısıtlama alanındaki yetkileri genişletilmiştir. Bu genişletmeler ise dinin aşırıcılığını önlemeye yönelik yapıldığı dile getirilmiştir.

2017 tarihinde Doğu Türkistan’daki özerk yönetim tarafından Aşırıcılığı Önleme Yönetmeliği çıkarılmıştır. Bu yönetmeliği göre ise; “türban takmak, sakal uzatmak, aşırı çağrışım yapan hilal kolye takmak gibi sembolleri taşımak ve kullanmak, Endonezya, Malezya, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman olan ülkelere ibadet için ziyaret etmek” yasaklanmıştır [58]. Yapılan bu faaliyetler birlikte din özgürlüğü Doğu Türkistanlı Müslümanlar için sadece teoride kalmıştır. Çin bütünleştirme ve “Tek Bir Çin” politikası altında Müslümanların haklarını ihlal etmiştir. Diğer bir politika ise nüfus ve göç politikasıdır. Bu politikanın öncelikli amacı Doğu Türkistan’da etnik olmayan bir bölge yaratılmaktır. Bu politikanın uygulanması için ise kalkınma programları ile destek verilmiştir. Bu politikanın temelinde 1950’lerden önce bölgede Sincan Uygur Özerk Bölgesi kurulmadan önceki Sovyet faaliyetleri yer alır. Bu bölgede bulunan yer altı zenginliklerinde Sovyetlerinin etkisinin artmasını önlemek amacıyla Çin tarafından bölgeye göç özendirilmiştir [59]. Bu göçlerle birlikte 1953 yılında bölgede 300,000 Çinli var iken, 1990’da 6 milyona yükselmiştir.  Bu yükselmeyle birlikte 1949 tarihinde bölgede bulunan Türk nüfusu %87, Çin nüfusu ise %7 iken; 2002 tarihinde Türk nüfusu %53’ e düşmüş, Çin nüfusu ise %45’ e yükselmiştir [60]. Bu göçlerle ilgili olarak 2003 tarihinde ChinaPerspectives’de yer alan makaleye göre; 1950’lerden sonra komünist rejim hidrokarbon, mineral kaynaklar ve işlenmemiş tarım alanları bakımından zengin olan bu bölgeyi, kontrol altında tutmak için, Han nüfus merkezlerinin yerleşimini destekledi.

Zorla sakal tıraşı yapılan bir Uygur Türkü

1949’dan itibaren bölgede “Sincan Üretim ve İnşaat Topluluğu” tarafından yönlendirilen yoğun bir Hanlı akışı görülmektedir. Gerçekte bu teşkilat terhis olan eski askerlerine birtakım avantajlar sağlayarak onlara yardımcı olmaktadırlar. Yeni alanlar açmak için ülkenin sınırlarına gönderilen köylü-asker toplulukları bölge için güvenlik sağlamaya gerekli insan gücünü temin ederken demografik yapıdaki değişiklik yeni bir kültür inkılabı başlattı. Yüzde 80’den fazla merkezi hükümetten para desteği gören Sincan Üretim ve İnşaat Topluluğu (XPCC) bugün bölgenin ekili dikili alanlarının üçte birini kontrol etmekte ve sanayi ürünlerinin çeyreğini üretmektedir [61] şekilde yer almıştır. Nüfus politikasına baktığımızda ise Çin nüfusunun göçlerle birlikte her geçen gün arttırıldığı görülmektedir. Doğu Türkistanlılara 1979 tarihinden itibaren aile planlanması adı altında uygulanan doğum yasağı vardır. Bu yasakla birlikte evlenme yaşı, çocuk sayısı devlet tarafından kontrol edilmektedir. Doğu Türkistanlı ailelerin kentlerde bir, kırsal kesimlerde/köylerde ise ikiden fazla çocuk yapmaları yasaklanmıştır. Bu Çin’in genel politikası olmakla birlikte, Çinlilerin Sincan Uygur Özerk Bölgesine göçü halinde tek çocuk politikasından muaf tutulacağı belirtilmiştir [62]. İlk çocuğun engelli olması halinde ise ikinci bir çocuğa izin verilmektedir. Kentsel ya da kırsal alanda her ne olursa olsun üçüncü çocuk kesinlikle yasaktır. Kanunsuz gebelikte ise devlettin fark ettiği anda kaç aylık olursa olsun gebelik sonlandırılmaktadır. Kadınlar istekleri dışında ise kısırlaştırılmaktadır. Kısırlaştırma işlemi ise BM Soykırım sözleşmesine göre; belirli bir gruba yönelik olarak yapılan doğum kontrol politikası soykırım olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca kanunsuz çocukların bulunması halinde ise işçi olarak çalıştırılmaktadırlar [63]. Nüfus ve göç politikasıyla birlikte bölgede asimilasyon çalışmaları olduğu görülmektedir. Bu kapsamda yapılan faaliyetlerin ise insan haklarına aykırı olduğu gözler önündedir.

Bölgede bulunan Uygur ve Çin nüfusu eşit şartlar altında muamele yapılmadığı ortadadır ve Çinlilerin bu bölgeye göçünün önü açılmaya çalışılmakta, Çin Hükümeti tarafından ise genel olarak uygulanan birçok politikadan muaf tutulmaya çalışılmaktadır. Seyahat özgürlüğünde ise Doğu Türkistanlı bireylerin pasaportları devlet tarafından toplanmış ve geri verilmemiştir, diğer yabancı ülkelerde bulunan Doğu Türkistanlılar ise devlet tarafından acil olarak geri dönmeleri için çağırılmış, geri döndüklerinde ise onlarında pasaportlarına el konulmuştur. Bu kapsamda seyahat özgürlüğü için gerekli olan pasaport hükümetin elinde olup, hükümet verdiği takdirde kullanılmaktadır. Doğu Türkistanlı bireyleri yabancı ve çoğunluklu olarak Müslüman olan ülkelere gittiklerinde neden gittikleri, nerelere ve kimlerle gittikleri sorgulanmaktadır. Bir diğer insan ihlali olarak ise nükleer denemeler gösterilmektedir. Bu kapsamda bölge Çin’in nükleer deneme sahası olmuştur ve nükleer füze üssü de bu bölgede bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü 1975-1985 tarihleri arasında lösemi vakalarının oranının %7 oranında arttığını, %10 ise kanserle savaşmak zorunda kaldığını raporlarında açıklamıştır.

1988 tarihli raporda ise Hoten, Yarkent ve Kaşgar şehirlerinde 3961 insanın salgın hastalıklarına yakalandığını belirtmiştir. Çin bölgede 1964’ten itibaren 1997 tarihine kadar hiçbir koruyucu önlem almadan 46 tane nükleer deneme yapmıştır. Bu denemelerin ise 11’i yer altında olmuştur. Tüm bu nükleer denemeler sonrasında bölgeye oldukça ciddi sağlık sorunları ve çevre sorunları bırakmıştır. Birçok verimli tarım arazisi kullanılamaz hale gelmiş. Yine doğumlarda çok sayıda engelli çocuk dünyaya gelmiş, milyonlarca insanlarda kalıcı hasar meydana gelmiştir [64]. Tüm bu hakların sınırlandırılmasıyla görüldüğü üzere insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Fakat Çin’in tüm dünya ya kendini kapatması, dışarıdan hiçbir örgütün ya da sivil toplum kuruluşunun bölgeye girmesine izin verilmemesi ile birlikte tam olarak neler yaşandığı belli değildir. Aslında kendi dünyadan soyutlanması ve bölgeye dair herhangi bir bilgi yayınlamaması bile bir kuşku uyandırmaktadır. Bununla birlikte özellikle BM Güvenlik Konseyi üyesi olması ile bölge hakkında herhangi bir kararın alınmasını da engellemekte. Bölgeyle ilgili tüm sorunları bir iç sorun olarak değerlendirmektedir.

Çin’de hala geçerli olan idam cezası vardır ve bu idam cezalarının sayısı dünya kamuoyu ile paylaşılmamakta olup, sayısının çok olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte terör tanımını geniş olarak yorumlamış ve kendisinin yaptığı işkence, idam ve benzeri faaliyetler, haklı göstermeye çalışmıştır. Bunu da özellikle 11 Eylül 2001 saldırısından sonra yapmaya başlamıştır.

Sonuç

Geçmişten beri toprakları değerli olan Uygur halkı bugün de insan hakları ihlalleri ile uluslararası toplumun gözü önündedir. Çin tarafından 1949’dan beri sistematik olarak yapılan bu asimilasyonlar bugün ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bunda bölgede bulunan değerli madenler, yerüstü kaynakları, bölgenin bulunduğu coğrafi konum etkilidir. Çin, işlediği bu insan hakları ihlallerine kılıf bulabilmek için özellikle 11 Eylül saldırısına dünya kamuoyunun ilgisini çekmekte ve bölgeyi dünyadan izole etmeye çalışmaktadır. Günümüzde hala dünyaya kapalı olan Doğu Türkistan bölgesinde seyahat yasaklanmış, uluslararası örgütlerin ya da sivil toplum kuruluşların girmesi yasaklanmıştır. Bu eylemler bile Doğu Türkistan hakkında oluşan insan hakları ihlalleri destekler niteliktedir. Bu makalenin amacı geçmişten günümüz bölgede bazen esneklik sağlansa dahi tutarlı bir şekilde Uygur halkının geçmişinin silinmesini, çeşitli nüfus politikaları ile Uygur haklının asimilasyon edilmesini anlatmaya çalışmıştır. Unutulmamalıdır ki, bölgeye dair günümüzde kesin deliller ve kanıtlar yoktur. Fakat toplanılan bilgiler ışığında Doğu Türkistan sistematik olarak geçmişinden koparılıp, özellikle yeni kuşağın Çin gelenek-görenek ve dillerinde büyütülmesi amaçladığı göze çarpmaktadır. Bir ulusun dilini kaybettiğinde kendisinin de tarih sahnesinden silindiği görülmüştür.

[irp posts=”26379″ name=”21. Yüzyılda Bir Açık Hava Hapishanesi: Doğu Türkistan”]

Gaye Bozkurt 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1]Sömürge: Bir devletin, kendi ülkesinin sınırları dışında, üzerinde egemenlik kurarak yönettiği, ekonomik ve siyasal çıkar sağladığı, her yönden sömürdüğü ülkedir.

[2]Çoğunluktan farklı özellikler taşıyan, sayı bakımından genellikle küçük olan ve kendini çoğunluktan farklı hissetmenin yanı sıra çoğunluk tarafından ezildiği kanısını taşıyan gruptur. Daha fazla bilgi için http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/8_11.pdf bakınız. (Erişim Tarihi: 30 Aralık 2020)

[3]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, “Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları Bağlamında Hak İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt:1, N:2, 2013, s.12.

[4]Bir topluluğun, bir kuruluşun kendi kendini, oluşturduğu yasalara göre, özgürce yönetme hakkı ve durumudur. Egemenlikleri, uluslararası sistemin toprak bütünlüğü, iç işlere karışmazlık ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kuralları ile doğrudan kendilerine verilen ve büyük güç siyasetine uyum sağladıkları oranda korunan bu devletler zayıf devlet, bazı yazarlarca da yarı-devlet olarak tanımlanır. Detaylı için Özlem Kaygusuz, “Egemenlik ve Vestfalya Düzen”, Küresel Siyasete Giriş, (ED. Evren Balta), İletişim Yayınları, İstanbul 2016, 1. Basım, ss.40-42.

[5] “Communiqué of The National Bureau of Statistics of People’s Republic of China on Major Figures of the 2010 Population Census”, National Brueau of Statistics of China, 27 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından alındı.  https://web.archive.org/web/20130727021210/http://www.stats.gov.cn/english/newsandcomingevents/t20110429_402722516.htm, (Erişim Tarihi: 30 Aralık 2020)

[6]Erkin Alptekin, Çin’in Doğu Türkistan Siyaseti, s.145.

[7]Talas Savaşı: 751 yılında bugünkü Kırgızistan sınırları içindeki Talas Nehri civarında, Abbasiler ve ortağı olan Karluklar ile Çinliler arasında yapılan ve 5 gün süren muharebedir. Çin ordusunun yenilgisi ile sonuçlanan savaş gerek Çin, gerekse Türk ve İslam tarihi açısından önemlidir.

[8]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, “Baskı Altındaki Uygurlar ve Diğer Türk Toplulukları: Doğu Türkistan’da Sürdürülen Sistematik İnsan Hakları İhlalleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt:126, S.248, 2020(Eylül-Ekim), s.s. 81-82.

[9]Erkin Alptekin, a.g.e., s.82.

[10]Gül Seda Acet İnce, “Çin’in Vahşi Yüzü: Doğu Türkistan Zulmü ve Uluslararası Toplumun Sorumlulukları”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), Cilt:6, S.4, 2019, s.574.

[11]Erkin Alptekin, a.g.e., ss. 145-146.

[12]R. Kutay Karaca, “Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti İlişkilerinde Doğu Türkistan Sorunu “, Akademik Bakış, Cilt:1, Sayı:7, 2007 (Kış), s.221.

[13]R. Kutay Karaca, a.g.e., s.222.

[14]Erkin Alptekin, a.g.e., ss.146-148.

[15]Erkin Alptekin, a.g.e., s.148.

[16]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[17]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.84.

[18]Erkin Alptekin, a.g.e., s.149.

[19]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[20]Gülnihal Altın Öztürk, “Uluslararası Çatışma Bölgeleri: Doğu Türkistan ve İnsan Hakları İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt:1, Sayı:1, 2013, s.68.

[21]Erkin Alptekin, a.g.e., s.150.

[22]Erkin Alptekin, a.g.e., s.153.

[23]Marksist teorinin Marks sonrası gelişiminin bir parçasıdır, en önemlisi Mao Zedong’un rehberliğinde Çin komünizmiyle birlikte. “Kültür devrimi” genel fikir, bazı yorumcuların Marx’ta, proletaryayı özgünleştirmek için yalnızca fiziksel veya yasal sınırlamaların değiştirilmesi gerektiğini bulduklarını iddia ettikleri materyalist varsayımı düzeltmek için.

[24]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.86.

[25]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.86.

[26]Yurter Özcan, “Doğu Türkistan & Uygur Türkleri Tarih, Kimlik ve Siyaset”, 2020 (Ekim), s.11.

[27]Fatih Şen, “Çin’in Sincan -Doğu Türkistan Sorunu: Dünü, Bugünü, Geleceği”, Ortadoğu Analiz, Cilt:1, Sayı: 7-8, 2009 (Temmuz-Ağustos), ss. 127-128.

[28]Erkin Alptekin, a.g.e., s.143.

[29] Gül Sedat İnce, a.g.e., s.575.

[30]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[31]Silah sanayisinde kullanılır.

[32]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.15.

[33]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., ss.68-69.

[34]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.69.

[35]Erkin Alptekin, a.g.e., s. 144.

[36]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s. 69.

[37]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s..88-89.

[38]Freedom House: 1941 yılında kurulmuş, merkezi Washington’da olan ve belli ülkelerde şubeleri bulunan demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapan bir sivil toplum kuruluşudur.

[39]Freedom House, Freedom in the World 2020: A Leaderless Struggle for Democracy, Freedom House Publication Office, Washington 2020, s. 2-20.

[40]Hükümetler arası  kuruluş olan ve sürdürülebilir, etkili demokratik kurumların güçlenmesi ve desteklenmesi için çalışmalar yapmaktadır.

[41]Eğitim Hakkı; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’nda ele alınmıştır. Bu sözleşmelerin eğitim hakkını nasıl ele aldıkları incelemek için; Eğitim Hakkının Uluslararası Yasal Dayanakları, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/150206/mod_resource/content/0/13.Hafta.E%C4%9Fitim%20Hukuku-13.pdf (Erişim Tarihi: 4 Ocak 2021)

[42]Harun Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., ss.102-103.

[43]Gülşen Şeker- Aydın ve Müge Yüce, “Baskıcı ve Dışlayıcı Han Milliyetçiliğinin Doğu Türkistan’da (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) Yansımaları”, MANAS Sosyal Araştırmaları Dergisi, Cilt:9, Sayı:4, 2020, s. 2677.

[44]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.23.

[45]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.20.

[46]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.71.

[47]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.22.

[48]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.25.

[49]Hakan Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., ss.90-.91.

[50]Hakan Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., ss.90-91.

[51]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.74.

[52]1984 tarihli Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 1. maddesinde belirtildiği üzere işkence; “bir şahsa veya 3.şahsa, bu şahsın veya 3. şahsın işlediği veya işlendiğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ıstırap veren bir fiil” anlamına gelmektedir.

[53]Harun Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., s. 91.

[54]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., ss.94-95.

[55]Dini inançların özgürlüğünün korunması ve bu özgürlüklere saygı gösterilmesi, Çin hükümetinin uzun dönemli temel politikasıdır. Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası açık bir şekilde şunu belirtmektedir: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşları, dini inanç özgürlüğüne sahiptir.” “Hiçbir devlet organı, kamu kuruluşu veya birey vatandaşları herhangi bir dine inanması veya inanmaması için zorlayamaz veya herhangi bir dine inanan veya inanmayan vatandaşlar arasında ayrım yapamaz.” “Devlet, normal dini aktiviteleri korumakla yükümlüdür. Hiç kimse, kamu düzenini bozmak, vatandaşların sağlığına zarar vermek veya devletin eğitim sistemine müdahale etmek için dini aktivitelerde bulunamaz.”  Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi tarafından yayımlanan Diyanet İşleri Tüzüğü ve Xinjiant’taki yerel hükümet tarafından yayımlanan Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi Diyanet İşleri Tüzüğü’nün ikisi de “vatandaşlar dini inanç özgürlüğüne sahiptir” ve “devlet normal dini aktiviteleri korumakla yükümlüdür.” Yasalarına ait yukarıdaki prensipleri korumakla yükümlüdür. (Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği, Xinjiang’da Dini İnanç Özgürlüğü, 12 Haziran 2016.)

[56]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e, s. 25.

[57]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.25.

[58]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s. 93.

[59]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s. 16.

[60]R. Kutay Karaca, a.g.e., s. 231.

[61]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.17.

[62]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.17.

[63]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., ss.70-71.

[64]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.s.72-73.

Kaynaklar 

Alptekin, E. Çin’in Doğu Türkistan Siyaseti, s.143-158.

Aydın, G. ve Yüce, M. (2020). “Baskıcı ve Dışlayıcı Han Milliyetçiliğinin Doğu Türkistan’da (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) Yansımaları”, MANAS Sosyal Araştırmaları Dergisi, 9(4), s.2668-2682.

Balta, E. (2016). “Küresel Siyasete Giriş”. İletişim Yayınları, İstanbul, 1. Basım, ss.40-42.

Dağcı, K. ve Keskin, M. (2013). “Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları Bağlamında Hak İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 1(2), s.11-29.

İnce, G. (2019). “Çin’in Vahşi Yüzü: Doğu Türkistan Zulmü ve Uluslararası Toplumun Sorumlulukları”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), 6(4), s.572-584.

Karaca, R.K. (2007). “Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti İlişkilerinde Doğu Türkistan Sorunu “, Akademik Bakış, 1(7), (Kış), s.219-245.

Kolçak, H. ve Ercan, O. (2020). “Baskı Altındaki Uygurlar ve Diğer Türk Toplulukları: Doğu Türkistan’da Sürdürülen Sistematik İnsan Hakları İhlalleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, 126(248) (Eylül-Ekim), s. 77-114.

Özcan, Y. (2020). “Doğu Türkistan & Uygur Türkleri Tarih, Kimlik ve Siyaset”, (Ekim), s.2-24.

Öztürk, G. (2013). “Uluslararası Çatışma Bölgeleri: Doğu Türkistan ve İnsan Hakları İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 1(1), s.67-79.

Şen, F. (2009). “Çin’in Sincan -Doğu Türkistan Sorunu: Dünü, Bugünü, Geleceği”, Ortadoğu Analiz, Cilt:1(7-8), (Temmuz-Ağustos), s. 124-134.

[/vc_toggle]

 

Asker Marketi: Askeri Ürün Alışverişinin Adresi

0

Askeri ürünler almak isteyenler öncelikle bazı noktalara dikkat etmelidir. Ne alacağınızdan daha çok nereden, hangi firma veya siteden alacağınız daha önemlidir. Askeri giyim konusunda sektörde yıllardır devam eden tecrübesi ile sizlere en iyi hizmeti en iyi fiyat garantisi ile sunmaktadır. Askeri giyim üreten ve pazarlayan firmamız bu konu da ihtiyaçlarınızı sorunsuz şekilde karşılamaktadır. Sitemizi ziyaret ederek ürünlerimizi inceleyebilir, fikir edinebilirsiniz.

Asker marketi görevini üstlenen firmamızın ürünleri birinci kalite ile üretilip, sizlere sunulmaktadır. Sitemizde askeri combat, askeri gömlek, mikrofiber ürünler, mont, pantolon, polar hırkanın yanı sıra taktik polar hırka satışı da mevcuttur. Sitemizde dış giyimin yanı sıra iç giyim ürünleri de bulunmaktadır.

Askeri çorap, boxer, fanila, havacı giyim, termal ve polar içlik ürünlerine de ulaşabilirsiniz. İhtiyacınız olan ürünleri inceleyerek, istediğiniz ürünü kolay bir şekilde satın alabilirsiniz. Asker marketi konusunda firmamız titizlikle çalışmakta olup, ürünlerin çoğunu kendimiz üretmekteyiz. Yurt içi ve yurt dışı hem perakende hem de toplu satışlarımız mevcuttur.

Ürettiğimiz ürünlerde kullanılan malzemeler oldukça kaliteli olup, özellikle iç giyim ürünlerimiz yüzde yüz pamuklu olarak üretilmektedir. Polar hırka ve diğer polar ürünlerimiz iç ve dış yüzeyi polardan üretilmektedir. Aynı zamanda nefes almayı sağlayıcı özelliği sayesinde terlemeyi önlerken vücut ısısını da korumaktadır.

Birinci kalite özel tasarıma sahip olan polar ürünlerimiz sıcak tutma, soğuklardan koruma özelliğine de sahiptir. Büyük bir ustalık ve itina ile üretilen ürünlerimiz esnek yapısı sayesinde hareket özgürlüğü sağlamaktadır. Polar hırkalarımızı Türkiye’nin tüm il ve ilçelerine aynı zamanda askeri birliklere gönderiyoruz.

Polar ürünlerimizdeki kaliteli malzeme ve işçiliği diğer ürünlerimizde de aynen uygulamaktayız. Askeri kamuflaj gömleklerimiz nano teknoloji kumaştan, yüzde yüz pamuklu olarak üretilmektedir. Kamuflaj gömlek, polar ve diğer tüm ürünlerimizin her kalıp ve beden için seçenekleri bulunur.

Hem iç hem dış giyim askeri malzemeye ihtiyacınız olduğu durumumda hem yurt içi hem yurt dışı olarak siparişlerinizi alarak sizlere en kısa sürede ulaştırıyoruz. Firmamızı tercih ederek alanında en kaliteli askeri malzeme ve ürünlere ulaşabilirsiniz. Askermarketi.com adresimizden askeri malzeme, dağcı, kamp, özel güvenlik ve polis ürünlerine ulaşabilir, detaylı incelemek, sipariş oluşturmak için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Küresel Liderlik Yolundaki Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri

Dünya üzerinde hegemon devlet olma amacı taşıyan ülkelerin mücadeleye girmekten çekinmediği bir alan olarak dış uzay sahası karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak ABD ve Sovyetler Birliği arasında bu alanda yaşanan düello, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yatışmış fakat 21. Yüzyıl itibariyle Rusya Federasyonu’nun tekrar etkinliğini hissettirmeye başlaması ve özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin artan faaliyetleri dış uzay sahasında yeniden çok boyutlu rekabeti beraberinde getirmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti için nükleer füze tehdidiyle karşı karşıya gelinen 1950 yılındaki Kore Savaşı savunma alanında gelişmeyi zorunlu kılmıştır. Bu kapsamda balistik füze programı başlatılmış bu sebeple de uydu geliştirme amaçlı dış uzay sahasında çalışmalara başlanmıştır. 1970 yılına gelindiğinde Çin artık ilk uydusunu uzaya fırlatabilecek kabiliyete sahiptir. Mao’nun ölümü sonrası iktidara gelen Deng Xiaoping ile birlikte Çin vizyon değiştirerek uluslararası kapalılığa son vermiş ve giderek küresel sisteme dahil olmaya başlamıştır. 1992 yılı Çin’in dış uzay sahasında faaliyetlerinin yol haritasının oluşturulması açısından önemli bir yıl olmuştur. Bu yol haritası üç basamaklıdır. İlk aşamada Çinli astronot uzaya gönderilecek; ikinci aşamada, uzay araçlarının uzayda kenetlenmesi sorunu çözülerek uzay laboratuvarının uzaya fırlatılması gerçekleştirilecek; üçüncü ve son aşama olarak da uzun vadeli insanlı uzay istasyonu kurularak, geniş kapsamlı uzay bilimsel araştırmalarının yapılması ve kullanım teknolojisinin araştırılması sağlanacaktı.[1] Bu kapsamda ilk insanlı uçuşu 2003 yılında Yang Liwei’nin gerçekleştirmesi ile Çin Halk Cumhuriyeti planlarını aşamalarla devreye sokmaya başlamıştır. 2007 yılında uzay sahasında rekabet eden ülkeler açısından korkutucu bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişme 1950’li yıllarda balistik füzelerden korunma amacıyla uzay faaliyetleri başlatan Çin için gelişmenin ne boyutlara ulaştığını göstermesi açısından çok önemlidir. Gelişme Çin’in karadan gönderdiği bir balistik füze ile kendi uydusunu vurmasıdır. Bu durum, Çin’in diğer devletlerin uzay araçlarını ve uydularını imha edebileceği anlamına gelmektedir. Çin’in uzay varlığı için çok önemli olan bir diğer gelişme, 2011 yılında “Tiangong-1” isimli “Cennet Sarayı” manasındaki uzay istasyonunun yörüngeye yerleşmesidir. Uluslararası Uzay İstasyonuna rakip olan Cennet Sarayı, Çin’in tek başına uzay istasyonu yapabilecek güce erişmesi ve gelecek yıllarda bu kabiliyeti artırarak uzayda askeri üs kurabilecek imkana erişmeye yaklaşması açısından çok önemlidir. Çin bununla yetinmeyerek 2012 yılında bu uzay istasyonu ile “ShinSou-9” isimli uzay aracının kenetlenmesini sağlayarak astronotların istasyona geçişini gerçekleştirdi. Daha sonra bu uzay istasyonu parçalanarak kaybolsa da Çin 2023 yılına kadar yeni ve kalıcı bir uzay istasyonu kurma hedefini taşımaktadır. 2013 yılında dış uzay alanında çalışmaların başka bir ayağı olan Ay üzerinde araştırmalara geçen Çin, “Yutu” isimli uzay aracını Ay üzerine indirmeyi başarmıştır. Bunu yapabilen 3 ülkeden biri olan Çin, 1976’dan sonra Ay’a keşif aracı gönderen tek ülke olmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’ne dış uzay faaliyetlerinde ilk olma özelliğini kazandıran gelişme ise 2019 yılında Ay’ın karanlık yüzüne iniş gerçekleştirebilmesi olmuştur. Çin bunu yapabilen tek ülkedir. Bu çok önemli bir gelişmedir çünkü Aşkın İnci Sökmen’e göre “Ay dünya üzerinde egemenlik kurma açısından önemlidir ve uzay jeopolitiğinin temel unsurudur”.[2]

(Ay’ın karanlık yüzeyine inen aracın tahmini görüntüsü)

2015 yılında Çin Halk Kurtuluş Ordusu bünyesinde Destek Gücü adıyla uzay, siber alan ve elektronik savaş gibi konularda faaliyet gösterecek uzman kadro içeren bir birim oluşturulmuştur. Bu birim uzayda diğer ülkelerin uydularını devre dışı bırakabilecek olan Anti Uydu Silah (ASAT) sistemlerini kullanabilmektedir. Aynı yıl test edilen sinyal bozucu “Dong Nang-3” isimli araç ile ABD’nin yeryüzünde askeri operasyonlarında kullandığı uzaydaki sistemlerini etkisiz kılacak imkana Çin devletinin ulaştığı gözler önüne serilmektedir. Bunun yanı sıra mikro uydu sistemi üreterek düşman uydulara tıpkı bir ‘kamikaze’ saldırısı düzenleyerek bir göktaşı gibi hasar oluşturabilecek uyduları geliştirmeyi de başarmış bulunmaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Gelecek Planlamaları

Küresel liderlik misyonu oluşturan Çin, bu amaca ulaşmak için birçok alanda planlamalar yapmakta hedefler belirlemektedir. Birbiriyle birçok noktada ilintili olan bu alanlarda topyekûn bir kalkınma sağlamayı amaçlayan Çin, bu noktada dış uzay sahasındaki faaliyetlerine özel bir önem vermektedir. Bu kapsamda Mars ve Jüpiter projeleri ile gezegenlerin kolonileştirilmesi, yeni yaşam alanları bulma gibi ABD’nin de hedefi olan projeleri hayata geçirmeyi amaçlamaktadır. Diğer bir tasarı ise Yapay Ay projesidir. Bu proje ile hedeflenen güneşten gelen ışığı bir uydu yardımıyla dünyaya ileterek aydınlatma sağlanmasıdır. Çin’de bulunan Chengdu şehrinin belli bir alanı gece aydınlatması için bu projede kullanılması hedeflenmektedir. Başka bir proje ise Yapay Güneş projesidir. Bu projedeki gaye güneş içerisinde meydana gelen nükleer füzyon gibi bir enerji üretimidir. Bu enerji üretildiğinde fosil yakıtlara oranla daha temiz ve yüksek bir enerji kullanımda olacaktır. Bu da enerji açısından bağımlılığı ortadan kaldırması açısından Çin’in önem verdiği projeler arasındadır.

Çin’in Ay’ın karanlık yüzüne iniş gerçekleştirdiğinden daha önce bahsetmiştik. Bu başarı dış uzayda egemenlik kurmak açısından önemli olduğu gibi Ay’da bulunan madenler açısından da çok önemli kapılar aralamaktadır. Bu sebeple Çin 2025 yılına kadar Ay’da bir gözlemevi kurmayı hedeflemektedir. Yapılan araştırmalara göre Dünya üzerinde bulunmayan “Helium-3” gazı Ay’da bulunmaktadır. Bunun yanı sıra altın, demir, titanyum, nikel gibi birçok değerli maden yatakları bulunmaktadır. Çin bu madenleri ülkesine getirerek enerji bağımsızlığını kazanmayı ve ticari kabiliyetini artırmayı amaçlamaktadır. Uzay madenciliği açısından bu proje büyük önem taşımaktadır. Yine Ay üzerinde ilk kez bitki yetiştirilmesi Çin tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu, Ay’da ilk defa biyolojik bir maddenin yetişmesi manası taşırken, uzay yolcuğunu açısından da büyük bir önem arz etmektedir.

(Ay üzerinde kapalı bir kutu içerisinde ekilen tohumdan yetişen pamuk filizi)

Konunun başında belirttiğimiz gibi uzay faaliyetleri ile yeryüzünde oluşturulan politika birçok açıdan birbiriyle ilişki içermektedir. Bu kapsamda “Bir Kuşak Bir Yol” projesi için de Çin uzay alanında geliştirdiği Bedio-2 Navigasyon sistemiyle, proje dahilindeki ülkelere bilgi paylaşımında bulunmaktadır. Çin, “İpek Yolu” projesinin dijital versiyonu olarak tanımlanan deniz altından döşenen kablolar ile İnterneti sistemleştirirken, ABD’de bulunan SpaceX şirketi uzaya mikro nano uydu göndererek olası İnternet kesilmelerinde veya çökmesi durumunda uzay üzerinden İnternet sağlamayı amaçlamaktadır. Her alanda yaşanan rekabete bu durum çarpıcı bir örnektir.

Çin bu projelerin yanı sıra; kara delikleri araştırma programı, astro fizik obje programları, Güneş ile ilgili bilgi toplama, elektromanyetik Güneş radyasyonun ve yüksek enerji partiküllülerinin nasıl hava değişimine neden olduğunu araştırma, mikro uydu projeleri, enerji, su, biyokimyasal döngüleri araştırma projeleri ile uzay alanındaki bilimsel çalışmalara katkı sağlamayı hedeflemektedirler.[3]

Sonuç

2045 yılı itibariyle uzay sahasında küresel lider olma hedefi oluşturan Çin, ABD’nin en çok tehdit algıladığı ülkelerin başında gelmektedir. Uzay yolculuğuna baktığımızda ABD’ye kıyasla kısa zamanda yakın güce ulaşmayı başaran Çin, ABD açısından endişe ile karşılanmaktadır. Uzay faaliyetlerine ayrılan bütçe açısından 2013 yılı itibariyle aradaki fark 33 milyar dolar boyutunda Çin’in aleyhineyken 2018 yılına gelindiğinde aradaki fark 7 milyar dolara kadar inmiştir. Tüm bu gelişmeler sonucunda ABD uzay faaliyetlerini artırarak Amerika Birleşik Devletleri Uzay Kuvvetleri’ni kurmuş ve Ay üzerinde incelemelerine ve projelerine yeniden başlamış, sistemlerinin imhası tehlikesine karşı sistem yedeklemeleri gerçekleştirmiştir.

Çin tasarladığı projeleri gerçekleştirdiğinde, süper güç konumuna erişmesi beklenirken ekonominin yanında bilim, teknoloji, enerji gibi alanlarda da liderliği üstleneceği öngörülmektedir. ABD’nin tehdit algılamasına rağmen Çin uzay faaliyetleri için söylem olarak barışçıl amaçlar taşıdığını ifade etmektedir. Yapay zekâ teknolojisine sahip olan ve bu teknolojiyi insanın çalışma kapsamı dışındaki alanlarda, gezegenlerde kullanan Çin, teknolojik imkanlarını diğer ülkelerle paylaşabileceğini belirterek uluslararası iş birliğine açık olduğunu ifade etmiştir.

Politik söylem olarak bu denli iyi bir tablonun çizilmesine karşı pratikte Çin devleti çoğu faaliyetiyle ilgili bilgi paylaşımında bulunmazken, oluşturacağı uzay istasyonu ile ilgili herhangi bilgi paylaşımında bulunmayacağını açıklamış olması, tüm dünya için kaygı verici olmaktadır. Çin devletinin uzay faaliyetlerine hangi pencereden baktığını anlamak açısından, Çin Halk Cumhuriyeti Ordu mensubu General Xu Qiliang’ın askeri çatışmaların uzayda da devam edeceğini söyleyerek, uzayda güç sahibi olmanın barışı muhafaza etmek için de önemli olduğunu belirtmesi önem taşımaktadır.[4]

Yusuf Can Sünlü
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 91.

[2] Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 91.

[3] WU, J. Calling Taikong: A Strategy Report and Study of China’s Future Space Science Missions, London: Springer Press, 2017.

[4] Kathrin Hille, “China General Sees Military Space Race”, Financial Times, November 3, 2009, http://www.ft.com/intl/cms/s/0/9be4fa1c-c8a1-11de-8f9d-00144feabdc0.html#axzz3JG7rvzfs (Erişim Tarihi 9.01.2021).

Kitaplar
Sökmen A. İ. (2016). Uzay Jeopolitiği: Güç Dengesinde Önemli Avantaj Alanı. Beta Yayınları, 81-93.

Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 87-117.

Dergiler
Örki A. (2019). Uluslararası İlişkilerde Klasik Askeri Güç Anlayışının Evrimi: Dış Uzay Sahası. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2(1):12 – 28.

Web Adresleri veya URL
Hürriyet Gazetesi, “ABD ile Çin arasındaki rekabet uzaya sıçradı”, 05.08.2020, https://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/abd-ile-cin-arasindaki-rekabet-uzaya-sicradi-41579737 (Erişim: 09.01.2021).

BBC News, “Çin’in Ay’da ektiği pamuk tohumları filizlendi”, 15.01.2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46875798 (Erişim: 09.01.2021).

Aytekin E. “Çin uzay yarışında adımlarını hızlandırıyor”, Anadolu Ajansı, 25.11.2020, https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/cin-uzay-yarisinda-adimlarini-hizlandiriyor/2055232 (Erişim: 09.01.2021).

[/vc_toggle]

Bir Direniş Hareketi: Libya

Amr b. As’ın (r.a), 642 yılında Mısır’ı fethetmesinin ardından Libya ve Tunus’a yönelmesiyle beraber İslam’la tanışan Libya, bu tarihten Osmanlı egemenliğine geçtiği devre kadar farklı devletler arasında el değiştirdi. 1553 yılında Turgut Reis’in fethetmesiyle beraber Osmanlı’ya bağlı özerk birim haline geldi. Dayılık denen yönetim sistemiyle uzun yıllar yönetilen Libya, 1835 yılında merkezi otoritenin sağlanmasıyla birlikte 1911 yılına kadar fiili olarak Osmanlı hakimiyetinde kalmaya devam etti.

İtalya Gözünü Dikti Ancak Başarılı Olamadı

1911 – 1912 – Libya (Trablusgarp) Savaşı

Coğrafi keşiflerin ardından zenginleşen Avrupa devletleri, Sanayi Devrimi’yle beraber kendilerine sömürge ve pazar arayışına girdiler. Bu mücadele oldukça acımasız bir mücadeleydi ve fillerin tepişmesinde çimenlerin hali nice oluyor, altta kalanın da canı çıkmasa da çıkmaktan beter oluyordu. Elbette ki madalyonun bu yüzü sömürülen, ezilen, insan yerine konmayan bölge halkları içindi. Oysa Avrupa, yarattığı bu kan ve gözyaşı denizinin üstünde kendi gemisini yüzdürmede epey başarılı olmuştu. Portekiz ve İspanya’dan bayrağı devralan İngiltere Hindistan’ı sömürgesi yapmış, ardından gözünü Mısır’a dikmişti. Hasta adamın kendi içindeki buhranlarla uğraşmasından fırsat bulup 1881 yılında Mısır’ı işgal etti. Onun ardından gelen Fransa ise Tunus’a ve Cezayir’e ayak basmış, burada kirli faaliyetlerini gerçekleştirmeye koyulmuştu. Rusya ise Osmanlı egemenliğinde Slavları ayaklandırmak ve sıcak denizlere inmek istiyor ve bu amaç için elinden geleni fazlasıyla yapıyordu. Sömürgecilik yarışının gerisinde kalan Almanya ve İtalya da pastadan pay almak için fırsat kolluyordu. İtalya yakınındaki Trablusgarp’a yani Libya’ya gözünü dikmişti. Bu amaçla 1911 yılında Libya’yı işgal etti. Bu yıllarda 2. Meşrutiyet’in çalkantılı günlerinin etkisini üzerinden atamayan Osmanlı, Mısır’ı da kaybettiği için kara bağlantısı kalmayan kuzey Afrika’daki toprağına yardım götürmenin yollarını arıyordu. Donanmasının zayıflığı da açıkça ortada olan devlet, çareyi bölgeye subaylarını gizlice göndermekte buldu. Bu amaçla Enver Bey, Mustafa Kemal Bey, Ali Fethi Bey gibi subaylar ve Kuşçubaşı Eşref gibi Osmanlı casusları gizli yollarla ve farklı kimliklerle Libya’ya ulaştılar. Burada yerel halkı örgütlemeye başladılar.

Halk Direnişe Hazırdı

Trablusgarb Savaşı ve Gönüllüler Ordusu

Halk direnişe hazır ve gönüllü olduğu için ve Şeyh Ahmet Sunusi gibi aşiret reisleri ve kanaat önderleri Osmanlının yanında olduğu için tam bir birlik içinde mücadeleye girişildi. Derne, Tobruk ve Bingazi’de savaşan Mustafa Kemal Bey, burada başarılı bir savunma yaparak İtalyanları iç kesimlere sokmadı. Kuşçubaşı ise İtalyanlara karşı yerel halkı örgütlüyor, nümayişler çıkartıyordu. Enver bey, Libya ileri gelenleri tarafından seviliyor, kendisine büyük saygı duyuluyordu.

Burada yerel halkı örgütleyen ve onları gerilla savaşına hazırlayan Osmanlı subayları, gelecek dönemlerdeki Türkiye- Libya dostluğunun temelini atmıştır. Libya’da bu mücadeleler devam ederken İtalya, Osmanlı yönetimini zor durumda bırakmak için on iki adayı işgal etmiş ve Çanakkale Boğazı’na başarısız bir saldırıda bulunmuştu. Tüm bu gelişmeler yanında balkan savaşında utanç verici yenilgiler alınması ve Bulgarların Edirne’yi işgal edip Çatalca’ya dek gelmesi payitahtı tehlike altına sokmuş, Osmanlı yönetimini zor durumda bırakmıştı. Bu şartlar altında Osmanlı İtalya ile Uşi Antlaşmasını imzaladı ve Trablusgarp’tan vazgeçtiğini ilan etti. Bu olayların tesiriyle moral çöküntüsü yaşayan subaylar, payitahtın da tehlike altında olması sebebiyle direnişin liderliğini Şeyh Ahmet Sunusi’ye bırakarak 1912 yılının sonlarında İstanbul’a geri döndüler. Şeyh Ahmet Sunusi, direnişi 1918 yılına kadar başarıyla sürdürür. Bu direniş boyunca İtalyanlar, hiçbir zaman tam olarak hakimiyet kuramaz. Bu tarihte İstanbul’a gelen Şeyh, bir daha vatanına geri dönemez. Millî mücadeleye destek vermek için şehir şehir dolaşıp ateşli vaazlar verip halkı Millî mücadele lehine mücadeleye çağırır. Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta vermiş olduğu mücadeleyi unutmaz ve bağımsızlık yolunda onun yanında yer alır. Zaferden sonra vatanına dönmek ister ancak İngiliz baskısı sebebiyle bu arzusunu gerçekleştiremez. Medine ve Mekke’de ikamet etmeye başlayan Şeyh Ahmet 1933 yılında Medine’de vefat eder.

Mücadeleyi Ömer Muhtar Sürdürdü

Libya Direnişinin Öncüsü Ömer Muhtar (Solda)

Şeyh Ahmet’ten sonra bayrağı devralan Ömer Muhtar, idam edildiği 1933 yılına kadar İtalyanlarla mücadele etti. 1911’den beri fiili olarak mücadele veren muhtar, gerilla ve vur-kaç taktikleriyle ve elindeki kıt imkanlarla teknolojik üstünlüğe sahip tam donanımlı İtalyan ordusuna karşı elindeki bir avuç insanla karşı koymaya çalıştı. Bu dönemde İtalyanlar, Libya halkını toplama kamplarına hapsetmiş, ayrıca yerel halktan ve aşiret liderlerinden iş birliği yapanlar olmuştu.

Buna rağmen bölgenin coğrafi özelliklerini iyi bilen Muhtar, dağlara çekilerek, gece vakti yaptığı baskınlarla birçok İtalyan sömürge valisinin hezimetle ülkesine dönmesini sağlamıştı.1930’da bölgeye sömürge valisi olarak atanan general Radalfo Graziani, oldukça sert bir biçimde işgali sürdürdü. Yerel halkı toplama kamplarına hapsetti, Libya ve Mısır sınırını kapatarak direnişçileri zor durumda bıraktı. Bu gelişmelerden sonra iyice zor durumda kalan Muhtar, İtalyan hava kuvvetlerinin saldırılarıyla 11 Eylül 1931’de pusuya düşürüldü ve yaralı olarak yakalandı. Çıkarıldığı mahkeme sonucu 16 Eylül 1931’de idam edildi. Onun şehadetinden sonra direniş son buldu ve Libya 1951’de bağımsız olana dek İtalyan hakimiyetinde kaldı.

Sonuç

Libya, İslam’la tanıştıktan sonra uzun yıllar Müslüman Arap devletlerinin hakimiyetinde kaldı. Turgut Reis tarafından fethedilmesiyle Osmanlı hakimiyetine giren Kuzey Afrika ülkesi, 1911 yılındaki İtalyan işgalinden sonra Osmanlı hakimiyetinden çıktı. Bu tarihte bölgeye giden Osmanlı subayları yerel halkı örgütleyip İtalyanlara karşı mücadeleye girişti. Balkan Savaşı’ndaki yenilginin ardından burayı terk etmek zorunda kalan subaylar, direnişin liderliğini Şeyh Ahmet Senusi’ye devrettiler. Direnişi başarıyla devam ettiren Şeyh, 1918 yılında İstanbul’a geldi, Millî mücadeleye destek için vaazlar verdi. Zaferden sonra ülkesine dönmek isteyen Şeyh İngilizlerin baskısı sonucu vatanına dönemedi ve 1933 yılında Medine’de vefat etti. Bayrağı devralan Ömer Muhtar, mücadelesine kararlılıkla devam etti ancak teknolojik yetersizlikler, yerel halktan bazılarının İtalyanlarla iş birliği yapması vs. sebepler yüzünden başarılı olamadı ve 1931 yılında yaralı şekilde yakalandıktan sonra idam edildi. Bu tarihten sonra uzun yıllar İtalyan hakimiyetinde kaldıktan sonra 1951 yılında bağımsızlığını kazandı.

[irp posts=”28680″ name=”Dünü ve Bugünüyle: Libya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/col-aslani-omer-muhtar/1584820
Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul 2019.
Özcan, Ahmet, Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilişi, Aralık 2014.
[/vc_toggle]

Bir Strateji Oyunundan Modern Savaşları Anlamak: Generals

2003 yılında Electronic Arts tarafından piyasaya sunulan Generals oyunu, soğuk savaş sonrası şekillenen uluslararası ilişkileri iyi şekilde kavramaya çalışmaktadır. Oyun, özellikle savaş teknolojisi alanında günümüzde yeni kullanmakta olunan SİHA vb. ürünleri kullanırken henüz daha icat edilememiş teknolojileri de içerisinde barındırmaktadır. Bu yönüyle Simpsons dizisine benzetilebilir. Bir başka önemli tarafı ise ülkeleri çok iyi okuyup kendi karakteristik kimliklerini yansıtabilmişlerdir. Oyun, 3 Boğaz Barajının yıkılması gibi görevleri dolayısıyla  Çin’de yasaklanmıştır. Almanya’da ise faklı versiyonda yayınlanmak zorunda kalmıştır.

Taraflar

Oyunda üç taraf bulunmaktadır. Bunlar ABD, Çin ve GLA (Küresel Özgürlük Ordusu)’dur. Bu üç grup askeri açıdan birbirlerini sahip oldukları avantajlarla dengelemektedirler. Önceki serilerinden farklı olarak ABD için düşman Radikal İslamcı Terör Örgütü gösterilmiştir. ABD’yi dengeleyici güçlü otorite olarak da Rusya yerine Çin yerleştirilmiştir. Bu aynı zamanda değişen uluslararası konjonktürü henüz 2003 yılında bizlere yansıtmaktadır.

Kontragerilla

Kontrgerilla savaş stratejisini aktaran en iyi oyundur. Aynı zamanda terör unsurunu da içermesi onu benzersiz bir yapıya sokmaktadır. GLA olarak isimlendirilen grubun açıklaması “Küresel Özgürlük Ordusu” olarak ifade edilmektedir.  Tam olarak kimin kastedildiği ifade edilmeyen ve El Kaide ile bağdaştırılan örgüt, toprağa sahip olması, tank ve konvansiyonel silahları da bulunmasından dolayı 2014 yılında tam olarak karşılığını bulmuştur: IŞİD. Bilindiği üzere El Kaide’nin bu tür konvansiyonel silahları olmamıştır ancak IŞİD toprağa, pazara ve konvansiyonel silahlara sahip olmuştur. Aynı zamanda ABD, Libya, Filipinler ve Yemen’e kadar dünyanın çok farklı coğrafyalarında aktif savaş verebilmesi onu küresel bir pozisyona oturtmaktadır.

 

GLA’nın en dikkat çeken unsuru canlı bombalardır. Kışladan bizzat düşük ücrete canlı bombalar çıkarabiliyorsunuz. Canlı bombalar düşük ücrete sahip olmakla birlikte verdikleri hasar çok yüksektir. Günümüz terörizminin ana silahı da budur, “Düşük giderle büyük hasarlar verebilmek”. Bunun yanında saklanabilen canlı bomba kamyonetleri ve görünmeyen bomba düzenekli bidonlar da kullanılabilmektedir. GLA’nın sahip olduğu intihar saldırı yeteneği özellikle IŞİD tarafından sıkça kullanılmış olması dikkat çekmektedir. Ayrıca bazı güçlerin radarlar tarafından algılanamayan özellikleri önemli bir detaydır. GLA kışlalarından çıkan keskin nişancı Jarmen Kell, Irak savaşında Juba olarak adlandırılan ünlü keskin nişancıya atfen yapılmıştır. İşgal sırasında tek başına 600 küsur ABD askerilerini avlayan direnişin sembolü haline gelmiş keskin nişancıyı güzel şekilde betimlemişlerdir. GLA kışlalarından tek bir adet keskin nişancı çıkarılabilmektedir.

Amerikan keskin nişancılarından daha etkilidir. GLA’nın sahip olduğu roket araçları 2006 yılında İsrail-Lübnan çatışmasında Hizbullah tarafından kullanılan Katyuşa ve Fajr-3 roketlerine benzemektedir. Bilindiği üzere bu savaşta Hizbullah roketleri aracılığıyla İsrail’e beklenmeyen zararlar vermiştir.

Bu nedenle savaşı Hizbullah’ın kazandığı yorumları da yapılmaktadır. Aynı zamanda Orta Doğu coğrafyasında önemli bir güç unsuru olan Aşiretler ve sabotajcılarda aktif olarak kullanılabilmektedir. Zehir saçan traktörleri, Scud füzeleri, Hava savunma araçları ve IŞİD tarafından yoğun kullanılan bagajı ağır makineli silahla donatılan araçlarıyla dikkat çekmektedir. IŞİD’in sahip olduğu Toyotalarla çok benzerlik taşımaktadır.

Hava Üstünlüğü ve Teknolojik Güç: ABD

Diğer bir taraf ABD’dir. Görevlerin başlangıcı ABD F-16’larının Irak ordusu tanklarını imha etmesiyle başlamaktadır. İlk sahnede Irak savaşı işlenmektedir. Genellikle hava muharebesinde güçlüdür. F-16’ları en güçlü hava savunma uçağı olurken, bombardıman uçağı tüm hava savunma sistemlerini geçecek hıza sahip olmasıyla tüm hedefleri vurabilmektedir.

F-16

Ayrıca hayalet uçakları da bulunmaktadır. İlk kez bir oyunda İHA ve SİHA’lar kullanılmıştır. ABD’nin kullandığı bazı silahlar henüz şuanda kullanılmamaktadır. Yoğunlaştırılmış Lazer ile bir bölgeyi yakma, lazerler aracılığıyla uçakları düşürme, elektro manyetik patriot sistemleri…

Disiplinli Güç: Çin

Çin’in piyade güçleri bugünkü Çin ordusu gibi disiplinlidir. Sayıca üstünlükleriyle de Çin nüfusuna atıfta bulunulmuştur. Tüm orduların kışlalarında bir piyade kuvveti üretilmek istenildiğinde diğer ordularda bir birim piyade kışladan çıkarken Çin’de iki piyade çıkmaktadır. Aynı zamanda Çinli piyadeler birlikte savaştıklarında daha güçlü bir noktaya gelmektedir. Bu Çin sosyolojisinde toplumsalcılığa temas etmektedir. Tank gücü diğer ülkelerden üstün tarafıdır.

Ar-Ge

Savaşların önemli kırılma noktalarından birisi de Ar-Ge çalışmalarıdır. Ar-Ge merkezlerinin kurulması o ülkenin nükleer silaha kadar ulaşabildiği tüm teknolojiye ulaştırmaktadır. Ar-Ge merkezleri her ülkeye göre özel tasarlanmıştır. Örneğin Çin’in Ar-Ge’si propaganda merkezidir. Gerçektende Çin-Rusya gibi ülkelerde propaganda sanatında ustadırlar.

Burada Milliyetçilik ve Subniminal mesaj vererek orduyu güçlendirmekte hatta zarar gören birimler kendi kendilerini tamir etmeleri sağlanmaktadır. Amerikan Ar-Ge çalışmaları Strateji Merkezinden yönetilmektedir. Burada kimyasal saldırılara karşı askerleri koruyucu kıyafet, araçların güçlerini arttırıcı çalışmalar vb. yürütülmektedir. GLA’da ise aşiretleri silahlandırma, birimleri kendi kendine tamir etme, sahte binalar yapma gibi özellikler kazanabilmektedir.

Savunma Sistemleri

Savaşta saldırı planının yanında ülkenizi nasıl savunacağınızda önemlidir. Her ülkenin kendine özgü sistemleri bulunmaktadır. ABD’de değişik özelliklere sahip patriot sistemleri kullanılırken Çinlilerin henüz savaş meydanlarında görediğimiz otomatik kurşun atan makinesi bulunmakta ve ayrıca roket saldırılarını kolayca yapabileceği sistemler bulunmaktadır. Her ülke kendini hava ve kara saldırılarına karşı korumak zorunda kalırken 2003 Irak savaşında gördüğümüz üzere bu tek başına yeterli olmamaktadır. Çünkü karşı ülke uzaktan gönderdiği füzeler aracılığıyla ülkenizi yıkabilmektedir. Günümüz savaşlarının cephe savaşlarından evrildiği aşama budur. Detay bir mesaj açısından savunma sistemleri haricinde her şey (Kışla, fabrika, havalimanı, nükleer santral vs.) bayrak dikerek ele geçirilebilirken bu iki birim ele geçirilmemektedir.

Ekonomik Denge

Her ülkenin bir gelir kaynağı bulunmaktadır. ABD helikopterler aracılığıyla para kazanırken, Çin kamyon, GLA ise insan gücü aracılığıyla para kazanmaktadır. Amerika para kazanma konusunda daha fazla avantaja sahip olmakla birlikte maliyetleri ve enerji sorunu yüzünden giderleri fazladır. Ayrıca GLA insan ve askeri araçları yok ettikçe para kazanabilmektedir. Petrol kuyularını ele geçirmek bitmeyen gelir kaynağı olarak kazandırmaktadır. Petrol kuyularının çevresi her zaman olduğu gibi önemli bir çatışma bölgeleridir. Oyunda sürdürülebilir kaynaklarda önemli bir yer teşkil ediyor. Nihayetinde kaynaklar her grup için biterken Çinliler Hacker’larla, ABD ekonomik yardımlarla, GLA ise marketler vasıtasıyla sürekli gelir elde edebilmektedir.

Dehşet Dengesi

Nükleer gücün caydırıcılığı oyunun temel stratejilerinden birini oluşturmaktadır. Uluslararası ilişkilerde nükleer güçlerin ağırlığı diğer ülkelere göre daha fazladır. Zorda kaldıklarında kullanabilecekleri bu silahların algısı yetmektedir. Bir Hintli yetkili şöyle der; “Nükleer silahlara sahip olmadıkça ABD ile savaşa girmeyin.” Bu durumum “eğer nükleer silahınız varsa ABD size karşı savaşa cesaret edemez” çıkarımını doğurmaktadır. İran gibi ülkelerin nükleer silah yolculuğu da bu perspektifle anlaşılabilir.

Savaş Tecrübesi

Her bir birim (tank, asker, uçak vb.) saldırıda başarı kazandıkça kıdem atlamaktadır. Bu kıdemler o birimin savaş gücünü ve kendini tamir etme yeteneğini attırmaktadır.

 

Sonuç

Generals oyunun en önemli özelliği yakın dönemde yaşanan veya yaşanması muhtemel çatışmaları bir oyunda kurgulanabilmesidir. Terörizm, hava muharebeleri, nükleer güç, enerji ihtiyacı, petrol savaşları, piyade birlikleri ve savaş teknolojisi gibi birçok etken birbirleriyle bağlantılı şekilde yansıtılmıştır. Oyunun bir başka yönü ise cephe savaşlarından sonra nasıl bir savaş sistemiyle karşı karşıya kaldığımızı göstermektedir. Burada uzaktan saldırı araçları (Füzeler, Nükleer silahlar) önemine temas edilmektedir. Tabi bütününde hiçbiri tek başına yeterli değildir. Savaşta düşman hakkında ne kadar bilgi sahibi olursan o kadar başarılı olursun, yani bilgi güçtür felsefesini işlemişlerdir. Bunun modern savaşlara yorumu radar sistemlerinin gelişmişliği, kamufle olmuş ajanlar, uydu sistemleri, İHA’lar, İnternet merkezleri gibi araçlarla oyunda her ülkeye önemli seçenekler sunulmuştur. Oyun Amerikan yapımı olduğunu kimi zaman belli etmektedir. Bir Amerikan askerine tıklandığında “Barışın koruyucularıyız” gibi propagandalar yapılırken, GLA birimine tıkanıldığında “açım”, “ayakkabıya ihtiyacım var” şeklinde net bir algı yapılmaya çalışılmıştır. Günümüz dünyasında savaşlar için teknik yeterlilikler dışında ekonomi, enerji, motivasyon vb. araçların önemi 2003 yılında bir oyun içerisine yedirilmiştir. Aynı zamanda yeni yeni kullanılmaya başlanılan, hatta henüz daha kullanılmamakta olan savaş teknolojileri oyunda yansıtılmıştır.  Çin’in küçük bölgeleri etkileyen mini atom bombası, bir bölgeye atıldığında oradaki mekanik aletleri, fabrikaları bir süreliğine tamamen etkisiz hale getiren elektromanyetik bombalar, ateş püsküren ama kendisi etkilenmeyen ejderha tankları, Nükleer tanklar, lazer tanklar gibi savaş araçları gösterilmiştir. Tüm bu durumlardan yola çıkılarak aslında oyunun “Dördüncü Nesil Savaşı” özetlediği görülmektedir.

[irp posts=”6143″ name=”Siber Dünyada Soğuk Savaş”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Amerika’nın Sesi, IŞİD’e Bu Kadar Toyota Nereden?, 2015.

Ali Kemal Erdem, Juba geri döndü, Habertürk, 2009.

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, İstanbul: Okyanus Yayınları, 2020.

[/vc_toggle]

 

 

1951 Cenevre Sözleşmesi ve Mülteci Statüsü

Giriş

Bir nedenden dolayı başka bir ülkeye sığınma kavramının tarihçesini, insanlık tarihinin başlangıcına kadar götürebilmekteyiz. Bu durum karşımıza Antik Çağ’da, Roma’da, Ortaçağ’da ve İmparatorluk tarihi içinde zaman zaman çıkmaktadır. Sığınma ve mülteci kavramının küresel bir sorun olarak ortaya çıkması ise 20.yy başlangıcı ile olmuştur. Dünya çapında yaşanan iki büyük savaşın ardından kitlesel çapta yaşanan göçler sonucunda iltica kavramı genel bir sorun haline gelmiştir. I. Dünya Savaşı ardından kurulan Milletler Cemiyeti bu konu özelinde kurduğu Komiserlik ile Rus, Ermeni ve Alman sığınmacıları koruma altına almaya çalışmışsa da 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi Komiserliğin yetersizliğini ortaya koymuştur.

2.Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ve amacı uluslararası barışı ve güvenliği korumak olan Birleşmiş Milletler, iltica sorunun çözümünde önder olmuştur. Bu çalışmada 1951 yılında imzalanan ve tam adıyla Mültecilerin Statüsü ’ne İlişkin Sözleşme olan Cenevre Sözleşmesi ve sözleşmenin mültecilere getirdiği statü ve haklardan söz edilecektir.

Kavramsal Açıdan Mülteci

Sınırda Bekleyen İnsanlar

Mülteci kavramını tanımlamadan önce sığınmacı ve göçmen kavramlarını tanımlamak bu kavramın anlaşılmasını kolaylaştırmak açısından önem arz etmektedir. Sığınmacı, iltica prosedürü hakkında cevap bekleyen kişilere denir. Sığınmacılar, non-refoulement/geri göndermeme ilkesinden ve insanca muamele standartlarından yararlanmaktadır. Göçmen, genel olarak ekonomik nedenlerden dolayı kendi istek ve arzuları ile ülkelerini terk eden ve kendi ülkelerinin korumalarından da yararlanabilen kişilere denir.

Bu tanımlar doğrultusunda mülteci kavramını ele alırsak; 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. Maddesinde mülteci, “1 Ocak 1951´den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıs” şeklinde tanımlanmıştır. Bir başka tanıma göre mülteci; dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insana denir.

Mültecilerin Hakları İle İlgili Belgeler

Cenevre Sözleşmesi

1. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948)
2. Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi (1951)
3. Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol (1967)
4. Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi (1966)
5. Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1966)
6. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)
7. Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989)
8. Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (1954)
9. Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin Sözleşme (1961)
10. Her Tür Irk Ayrımcılığına Son Verilmesine İlişkin Sözleşme (1965)
11. Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi (1969)
12. Cartagena Deklarasyonu (1984)

1951 Cenevre Sözleşmesi ve Temel İlkeleri

Cenevre Sözleşmesi İlk Görüşmeleri

Küresel çapta yaşanan II.Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk ederek başka ülkelere sığınan insan sayısı artmıştır. Ortaya çıkan bu karmaşık durumu düzenlemek adına Birleşmiş Milletler 1951 yılında Cenevre Sözleşmesi’ni hazırlamıştır. Sözleşme, 22 Nisan 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin başlıca amacı, II.Dünya savaşı sonrası uluslararası konjonktürde oluşan iki bloklu sistemin de etkisi ile Sovyetler Birliği’nden kaçan insanların korunmasıdır. Sözleşmenin iki temel dayanağı bulunmaktadır. Bunlar; Birleşmiş Milletler Anlaşması ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisidir. Tüm bunların dışında asıl ilkesi, ayrımcılık yapmama ilkesidir. Cenevre Sözleşmesi ilk yürürlük yıllarında 1951 öncesi gerçekleşen ve Avrupa’da meydana gelmiş olaylar nedeniyle ülkesini terk etmiş kişileri kapsıyordu. Bu durum diğer gelişmekte olan ülkeler tarafından sıklıkla eleştirilmiştir. Bu yüzden 4 Ekim 1967 tarihinde hazırlanan Ek Protokol ile bu sınırlama kaldırılmıştır.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteci Olmanın Temel İlkeleri

Mülteci tanımını esas alarak, bir kimsenin mülteci sayılabilmesi için; Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, Zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için, Vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunması, Ülkesinin korumasından yararlanamaması ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istememesi Vatansızsa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunuyorsa, oraya dönememesi veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istememesi gerekir.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteciliğin Kazanılmasına Engel Olan Nedenler

Başka Ülkeye Göç Eden İnsanlar

1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 1.maddesi D/E/F fıkralarında mülteciliğin kazanılmasına engel olan durumlar sıralanmıştır. Bunlar;
Madde 1/D: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dışında, diğer bir Birleşmiş Milletler organı veya örgütünden halen koruma veya yardım gören kimselere, Madde 1/E: İkamet ettiği ülkenin yetkili makamlarınca o ülke vatandaşlığına sahip olanların sahip bulundukları hak ve yükümlülüklere sahip sayılan kişilere,
Madde 1/F: barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç gibi suçlar için hükümler koyan uluslararası belgelerde tanımlanan bir suç işlediğine; mülteci sıfatıyla kabul edildiği ülkeye sığınmadan önce, sığındığı ülkenin dışında ağır bir siyasi olmayan suç işlediğine, Birleşmiş Milletler ’in amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğuna dair hakkında ciddi kanaat mevcut olan kişiler hakkında uygulanmayacağı, şeklinde ifade edilmektedir.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteciliğin Kaybedilmesi Durumu

Mültecilik statüsü kişiye ömür boyunca verilmiş bir hak değildir. 1951 Sözleşmesi’nin 1.madde C fıkrasında mültecilik statüsünü sona erdiren nedenler sıralanmıştır. Bunlar; Vatandaşı olduğu ülkenin korumasından kendi isteği ile tekrar yararlanırsa, Vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi arzusu ile tekrar kazanırsa, Yeni bir vatandaşlık kazanmışsa ve vatandaşlığını yeni kazandığı ülkenin himayesinden yararlanıyorsa, Kendi arzusu ile terk ettiği veya zulüm korkusu ile dışında bulunduğu ülkeye kendi arzusu ile tekrar yerleşmek üzere dönmüşse, Mülteci tanınmasını sağlayan koşullar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaktan sakınmaya artık devam edemezse, Tabiiyetsiz olup da, mülteci tanınmasını yol açan koşullar ortadan kalktığı için, normal ikametgâhının bulunduğu ülkeye dönebilecek durumda ise, şeklinde ifade edilebilmektedir.

Sonuç

Cenevre Görüşmeleri Suriye Zirvesi

Tarihsel açıdan ele aldığımızda mültecilik kavramını insanlık tarihinin başlangıç noktasına kadar götürebilmekteyiz. Ancak bu durumun uluslararası bir soruna dönüşümü 20.yy başlarında patlak veren I.Dünya Savaşı ve onun hemen ardından yine 20.yy içerisinde başlamış olan II. Dünya Savaşı’nın etkisi ile olmuştur.

Başlarda devletler bu sorunu ulusal kararlar ile çözmeye çalışsa da sığınma hareketlerinin kitlesel çapta artması Birleşmiş Milletler ‘in müdahalesini zorunlu kılmıştır. Birleşmiş Milletler 1951 yılında hazırladığı Mülteciliğin Hukuki Statüsüne dair sözleşmeyi 1954 yılında yürürlüğe koymuştur. Birçok ülkenin taraf olduğu sözleşme mülteciliğin tanımını, statüsünü ve sona erdiren sebeplerini ortaya koymaktadır. İlk hazırlandığı yılda yaptığı mülteci tanımı yer ve zaman bakımından kısıtlayıcı olan sözleşme, 1967 yılında hazırlanan Ek Protokol ile tanımını genişletmiştir. Mülteciliğin statüsünü belirleyen sözleşme günümüzde ne kadar etkili bir tartışma konusudur. Özellikle Arap baharı ardından 2011 yılında patlak veren Suriye İç Savaşı’nın ardından birçok ülkede mültecilik bir soruna dönüşmüştür. Başta Türkiye olmak üzere birçok Avrupa ülkesine sığınan Suriyelilerin durumu ancak uluslararası alınacak bir karar ile mümkündür. 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin gereklilikleri yerine getirilerek Birleşmiş Milletler öncülüğünde mültecilerin ülkesindeki sorun çözülerek ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır.

[irp posts=”8243″ name=”Cenevre 4 Suriye Görüşmelerinin Sonuçları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Makaleler:

Barkın, Enes. “1951 Tarihli Mülteciliğin Önlenmesi Sözleşmesi”, Ankara Barosu Dergisi, 1, 2014.

Öztürk, Neva Övünç.” 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme Çerçevesinde Mülteci Statüsünün Sona Ermesine Yönelik Ölçütlerin İncelenmesi Ve Türk Hukuku Üzerindeki Yansımalarının Değerlendirilmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 65 (2) 2016.

İnternet Kaynakları:

https://stratejikortak.com/2019/12/turkiye-avrupa-multeciler.html(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.ihd.org.tr/mtecer-hukuk-state-k-1967-protokol/(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/cy/wp-content/uploads/sites/41/2018/05/UNHCR_Brochure_TR.pdf(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/5d9ed66a4(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/5d9ed32b4(Erişim Tarihi:01.12.2020)

http://www.momentdergi.org/index.php/momentdergi/article/view/116/366(Erişim Tarihi:01.12.2020)

http://madde14.org/index.php?title=Afrika_Birli%C4%9Fi_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC_M%C3%BClteci_Sorunlar%C4%B1n%C4%B1n_%C3%96zel_Y%C3%B6nlerini_D%C3%BCzenleyen_S%C3%B6zle%C5%9Fme(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://multeci.net/2007/10/goc-ve-multecilik/(Erişim Tarihi:01.12.2020)
[/vc_toggle]

İnişler ve Çıkışlar: Geçmişten Günümüze Türkiye-İran İlişkileri

Giriş

İmparatorluk günlerindeki had safhadaki rekabet, halklar arasındaki mezhep ayrılığı, bazen dargın bazen barışık iki devletin geçmişten günümüze ilişkilerine ufak bir bakış atmaya gayret edeceğiz. Perslerin ve Türklerin girizgahta da bahsettiğimiz üzere imparatorluk döneminde hikayelere konu olan rekabetlerinin günümüzde daha ılımlı seyrettiğini söyleyebiliriz. Fakat kimi zaman da bu ikilinin ihtilaflara düşerek siyasi arenada karşı karşıya geldiklerini de açıkça gösterebiliriz. Bu yazıda girizgahta belirttiğimiz üzere iki devletin ulus devlet statüsüne geçtiği döneme ufak bir bakış sunma gayretinde olacağız…

Türkiye ve İran İmparatorluk dönemlerinde sıkı rakip olan iki devlet olsa da ulus devlet statüsüne geçişlerinden itibaren bu rekabet kendisini uluslararası arenada daha inişli çıkışlı bir çerçevede göstermiş ve kimi zaman bir sulh ortamı dahi yaratmıştır. Bölgeye dışarıdan gelen müdahalelerde ise ikili arasında yakın ilişkiler gözlemlense de bunun sebebi ortak çıkarlar olmaktadır. Temelde ise bölgeleri uyarınca iki devlet birçok rekabet unsuru sebebiyle karşı karşıya gelmektedirler. Bu, unsurlar arasında İran ve Türkiye’nin bölgedeki nüfuz arayışı, kültür benimsetme isteği ve İran’ın güttüğü mezhep politikası görülebileceği gibi Soğuk Savaş’ta iki tarafın farklı ekolleri desteklemesi, Türkiye’nin seküler ve yüzü batıya dönük yapısı gibi nedenler sıralanabilir.

Rıza Pehlevi’den Sonra İran

İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mustafa Kemal Atatürk

1921 yılındaki Rıza Pehlevi ihtilalinin ardından yeni şah İran’ı daha modern bir ulus devlet fikri ile yönetmek arzusu gütmüştür. Bu dönemdeki Türk Kurtuluş Savaşı, İran-Türkiye arasında daha fazla iş birliği ortamı oluşturmuş elçilerle karşılıklı olarak dostluk mesajları yollanmış olup bu dönemde iki taraf da ayrılıkçı hareketleri bastırmak ve bölgesini dış müdahalelerden uzak tutma eğiliminde olmuştur. Aynı paralelde buluşmaları ise yavaş fakat sürdürülebilir bir yakınlaşmanın ilk adımı olarak görülmüştür. Iran devletinin Ankara hükümetini tanımasıyla yine 1921 yılında Türkiye, Sovyetler Birliği, İran ve Afganistan arasında birçok ikili antlaşma imzalanmış ve Sovyet Rusya’nın bu antlaşmalar konusunda büyük gayretleri olmuştur. Ancak savaşın ardından Türkiye – İran ilişkileri Iran’ın Sevr Antlaşması uyarınca Türkiye’den toprak talep etmesi üzerine gerilmiştir. İran’ın bu isteği ise konferansa davet edilmemesi nedeniyle hiçbir zaman somut olarak ortaya konulmamıştır.

Takvim 1925 yılını gösterdiğinde ise Doğu Anadolu isyanlarıyla mücadele eden Türkiye, İran’ın Ermeni ve Kürt Milliyetçilik hareketlerine müsamaha göstermesi konusunda rahatsızdı. Buna mukabil olarak Iran ise ülke içindeki Güney Azerbaycan Türkleri konusunda Türkiye’den endişe etmekteydi. 22 Nisan 1926 yılında iki ülke bir araya gelerek sınır problemlerini çözmek ve karşılıklı endişeleri gidermek amacıyla Güvenlik ve Dostluk antlaşması imzalamış ve 1934 yılına kadar birçok antlaşma imzalanmasına rağmen beklenen etki yaratılamamış olup en sonunda İran şahı Rıza Pehlevi Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Pek tabii Pehlevi’nin ziyareti ilişkilerde gelişecek olumlu etkiyi beraberinde getirmiş ve iki ülke arası ilişkileri pozitif bir evreye sokmuştur. Bu tarihlerde Avrupa’da görülen faşist ve yayılmacı hükümetler ve onların politikaları diğer devletler için hiç şüphesiz ki tehdit oluşturmuştur. Bu tehditler karşısında Türkiye ve diğer bölge ülkeleri boş durmamışlar ve konsolide olmaya çalışmışlardır.

Sadabad Paktı

Bu süreçte Türkiye ise evvela 1934 yılında Balkan Paktını imzalamış ve Sadabad Paktı ile de doğudaki komşu ülkelerle ittifaklar inşa etmiştir.

1958’e gelindiğinde ise Merkezi Antlaşma Teşkilatı CENTO kurulmuş olup ABD de bu teşkilata eklemlenmiştir. Ayrıca, teşkilat ülkelerinden Türkiye, İran ve Pakistan ekonomik ve kültürel alanda iş birliğini kuvvetlendirmek amacıyla 1964 yılında RCD yani Kalkınma İçin Bölgesel İş Birliği Örgütünü kurmuşlar fakat RCD beklentileri karşılayamadığı için 1985 yılında çeşitli yenilikler ile Ekonomik İş Birliği Örgütü ECO olarak isim değiştirmiştir. İki devlet aynı zamanda 1969 yılında İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasıyla da iş birliklerini pekiştirme amacı gütmüşlerdir.

İran İslam Devrimi

1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi ile İran kökten bir değişime uğramış olup ülkenin Türkiye ilişkilerinde ise ideolojik bir çatışma alanı doğurmuştur. İran İslam Devleti kurucusu Ayetullah Humeyni, Türkiye’nin laik devlet modelini kendi rejimleri açısından tehlikeli görmüştür ve başta Türkiye’ye karşı oldukça temkinli yaklaşmıştır. Bu konuda Orta doğu Teknik Üniversitesi’nden Atilla Eralp, Patricia Carley’in “Türkiye’nin Orta doğu’daki Rolü” konferans raporundan hareketle: (Türkçe’ye çeviridir.) “Türkiye- İran ilişkileri konusunda İran, Türkiye için sorun teşkil etmektedir. Devrimden sonra oluşan İran iç ve dış politikası Türkiye’nin çıkarlarına doğrudan bir meydan okumadır. Devrimci İran rejimi uluslararası siyasette bir unsur olarak görüldüğünden beri Türkiye, Batı ve İslam dünyası arasında yükselen kutuplaşmayı dengelemeye ve gerilimi azaltmaya çalıştı ve şüphesiz ki bunun Türkiye’nin Batılılaşma yolunda yansımaları oldu. Her iki ülke, 1980’lerin ortalarında ilişkileri iyileştirmek için çaba gösterdi. Ardından Türkiye’nin İran ve Orta doğu ilişkilerinin temelini ticari bağların oluşturduğu inancıyla çalışmalarına başlayan Başbakan Turgut Özal’ın görev süresi boyunca İran ile Türkiye arasında bir dizi ekonomik anlaşma imzalandı. İki ülke arasındaki ilişkiler o kadar pragmatik ki, İran, İslam devrimini Türkiye’ye ihraç ederken Orta Doğu’daki diğer ülkelere göstermediği kadar ihtiyatlı davrandı.” İfadesini kullanmıştır.

İran İslam Devriminde Göstericilerin Yürürüyüşleri

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından uluslararası siyasette yaşanan boşluk birçok bölgesel politikanın gün yüzüne çıkmasına sebebiyet verdi. Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni “Türki Cumhuriyetler” Türkiye için odak noktası olurken, Hazar havzası ise İran için çok büyük bir önem teşkil etmiştir. Türkiye, Orta Asya politikasını oluştururken İran ile siyasi bir güç mücadelesine girdi. Amerika Birleşik Devletleri bu konuda başta Türkiye’nin politikasını desteklemiş ve İran ise çıkarlarına ters düştüğü için Rusya ile yakınlaşmıştır. Ankara, Tahran’ın bu çabalarını tehdit olarak görmüş, İran ise Türkiye’yi Amerikan İşbirlikçisi olarak suçlamıştır. Yani, İran bir Türk nüfuzu yerine güç boşluğuna karşı Rusya’nın yanında taraf olarak tedbir alma eğiliminde olmuştur. Ayrıca, 90’lı yıllarda Türkiye ve İsrail yakınlaşması da İran nezdinde tehlike olarak algılanmış ve Türkiye belirgin olarak Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü toplantısında Kuzey Irak’a yönelik operasyonlarında İsrail ile iş birliği yaptığı iddiasıyla kınanmış ve bu kınama sonucunda ilişkiler başka bir boyutta gerginleşmiştir. İki devlet arasındaki ilişkiler 1990’lı yıllarda da değişken ve yer yer gerilimli seyretmiştir. Fakat 2000 yılının Ocak ayında Türkiye’ye gelen İran Dışişleri bakanı Kemal Harazi “Rejimler farklı ama gönüller bir!” ifadesi ile gergin süregelen ilişkileri rahatlatmak istemiştir.

İslam Devrimi Sırasında Bir Gösterici

Milenyum çağına girildiğinde ise en önemli konu başlıkları PKK sorunu ve terörle mücadele, 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı, İran’ın Nükleer Silah Çalışmaları, Suriye İç Savaşı ve Arap Baharı olmuştur. PKK sorunu ve terörle mücadele iki ülke nezdinde Dışişleri Bakanı İsmail Cem döneminde kurulan ortak komisyonlar ile çözülmeye çalışılmıştır. 11 Eylül döneminde ise ABD’nin “önleyici savaş” doktrinini hayata geçirmesiyle Türkiye-İran ilişkileri çok kırılgan ama dengeli bir hale gelmiş olup İran tabiri yerindeyse terörle mücadele konusunda “Persona Non Grata” yani istenmeyen vatandaş ilan edilmiştir. Irak Savaşı’nın başlamasının ardından ülkenin kuzeyindeki çıkarları doğrultusunda Türkiye ve İran karşı karşıya gelmişlerdir. İran doğalgaz kartını öne sürerek Türkiye’yi taviz vermeye zorlamış ve ipler yeniden gerilmiştir. Fakat ABD’nin Irak müdahalesinden sonra Kuzey Irak’ta oluşan yeni bir ülke kurma fikri gerilen ipleri çözmüş ve iki ülkeyi yakınlaştırmıştır.

Mahmud Ahmedinejad’ın İran Cumhurbaşkanı Seçilmesi

2005 yılı ise Iran için oldukça zor ve yıpratıcı geçmiştir. Bunun sebepleri arasında ABD ve AB’nin çekimser yaklaştığı Mahmud Ahmedinejad’ın İran Cumhurbaşkanı seçilmesi ve Tahran’ın nükleer çalışmalarını hızlandırması en önemli sebep olarak görülürken bu politikanın sonucu ise tüm bölge ülkeleri ve dünya siyasetinde kaygı yaşatmak olmuştur. Elbette ki bu süreç sadece kaygı değil, ardından İran’a ambargo olarak geri dönmüştür fakat Türkiye bu ambargo sürecinin dışında kalmayı seçmiştir. Bunu takiben CIA Başkanı Porter Goss, Iran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ABD’nin duyduğu endişeyi ve taleplerini Ankara ziyaretinde dillendirmiş ve Türkiye tarafına ise bu çalışmaların bölge için tehlike arz ettiğini aktarmıştır. Bu cümlelere ek olarak Iran’ın Türkiye’yi yönetim şekli bakımından halen düşman olarak gördüğünü ve Tahran’ın terör örgütlerine destek verdiğini öne sürerek Türkiye’nin ABD’nin yanında olmasının doğru hareket olacağını savunmuş ve Türkiye’nin desteğini talep etmiştir. Türkiye ise bu bağlamda henüz biten Irak Savaşı’nın etkileri devam ederken sorunların diplomatik yollardan çözülmesi gerektiğini düşünmüş ve Iran ile Batı bloğu arasında arabuluculuk yapmanın daha gerekli olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin soyunma niyetinde olduğu arabuluculuk rolüne oldukça çekimser yaklaşan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ise Türkiye’ye ilk ziyaretini seçildikten üç yıl sonra, yani 2008 yılında gerçekleştirmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan ve Mahmud Ahmedinejad

2010 yılına gelindiğinde ise denkleme Latin Amerika’nın yükselen gücü Brezilya da katılmıştır. Hem İran ile olumlu ve ılımlı ilişkilere sahip olması nedeniyle hem de yaşanan bu Nükleer Krize yaklaşımının Türkiye çizgisinde olmasıyla ortaya bir çözüm şansı doğmuş ve Tahran’da Türkiye-İran ve Brezilya üçlüsü bir zirve gerçekleştirmiştir. Zirvenin sonucunda İran gerekli uranyum rezervini yurtdışında zenginleştirmeyi kabul ediyor, düşük düzeyde geliştirilmiş 1200 kilogram uranyumun nükleer yakıt karşılığında Türkiye’de takas edilmesini onaylıyor ve Türkiye ise bunun sonucunda İran’a yaptırım yapılmasını gereksiz görüyordu. Zirvenin ardından karara varılan bu antlaşma onay için Viyana Grubu’nun kabulünü bekleyecekti. 10 Haziran 2010 yılında yapılan oylamada ise Fransa, Rusya, ABD ve Birleşmiş Milletler’in alt kurumu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan oluşan Viyana Grubu bu antlaşmayı reddetmiştir. Antlaşmanın reddinin ardından Türkiye’nin öncülüğündeki diplomatik çalışmalar devam etse de 2011 yılında BM Daimi üyesi ülkeler ve Almanya’dan oluşan P5+1 grubu ile İran Istanbul’da müzakere masasına oturdu fakat burada da sonuç negatif oldu ve Batı’nın İran’a olan yaptırımları gittikçe artış gösterdi. Bunun ardından NATO’nun Türkiye’ye füze savunma sistemi kurmasıyla Türkiye ve İran ilişkileri sekteye uğradı. İran bu sistemin kendisini hedef gösterdiğini savunurken Türkiye’yi tehdit eder boyutta uyarmıştır. Türkiye ise bunun İran’a yönelik bir hamle değil NATO sisteminin bir parçası olduğunu belirtmiştir.

İran ve Hizbullah

Ayrıca 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı da füze sistemi geriliminin ardından Türkiye ve İran’ı yeniden karşı karşıya getirmiştir. İran mevcut Esad yönetimini destekleyerek Rusya ve Çin’den taraf olmuş ve Şii örgüt Hizbullah vasıtası ile Suriye iç savaşına karışmıştır. Türkiye ise Batı bloğunda yer alarak muhalifleri destekleme kararı vermiştir fakat bu iki bloklu durum sorunu çözmemiş bilakis derinleştirmiştir. Bunun üzerinde ortaya çıkan zorunlu iş birliği süreci ile ABD ve Rusya bölgede kimyasal silahların imhasına yönelik bir antlaşma imzalamıştır.

Ruhani Dönemi

2013 yılında Hasan Ruhani’nin İran Cumhurbaşkanı seçilmesiyle İran’ın hem Türkiye hem de Dünya ile ilişkilerinde yeni bir perde açacağı fikri hakimdi. Obama döneminde İran – ABD ilişkileri ılımlı seyretmiş ve bir takım antlaşmalar yapıldıysa da Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle her şey sil baştan eskiye dönmüştür.


Türkiye-İran Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Toplantısı

Ruhani döneminin 2013 yılındaki ılımlı etkilerinden birisi de Türkiye ve İran arasında yıllık düzenlenen ve bir gelenek halini alan “Stratejik İş Birliği Konsey Toplantıları” olmuştur. Bu konsey toplantıları ilk olarak 2013 yılında Hasan Ruhani ve Abdullah Gül ile başlamış ve bu süreçte 2013 yılından günümüze iki ülke savunma bakanları ile dış işleri bakanları da bir araya gelerek ikili ve bölgesel meseleleri ele almışlardır. Stratejik İş Birliği Konsey Toplantılarında Suriye İç Savaşının seyri, terör sorunu, ticari antlaşmalar ve gündemdeki meseleler konuşulmakta ve birçok konuda da taraflar antlaşmalar yapmaktadır. Fakat ABD’nin İran’a uyguladığı ambargo sebebiyle uygulanamayan antlaşmalar da mevcuttur.

Sonuç

 İki ülke geçmişten günümüze birçok konuda karşı karşıya gelirken ortak meselelerde ise ellerini taşın altına koymakta beis görmemişlerdir. Türkiye – İran ilişkileri tarih boyunca sık sık iniş ve çıkışlarla doludur fakat Ruhani dönemiyle en ılımlı ve gelişime açık dönemine girmiştir. İran, Türkiye’yi ortak çıkarlar söz konusu olduğunda müttefik olarak görmektedir. Fakat Türkiye’nin Orta Asya ve Orta doğu politikaları kapsamında kendi mezhepçi politikaları gereği tehdit olarak görmekte ve buna ilave olarak Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Batı bloğunda yer alması ve seküler yapısı uyarınca kimi zaman güvenilmez bulmaktadır. Türkiye ise İran ile ılımlı ve sürdürülebilir bir ilişki istemekle birlikte son dönemde İran’ın Libya ve Karabağ konusunda Türkiye’nin zıttı politikaları iki ülke arasında anlaşmazlıklara neden olmuştur. Fakat ilişkiler belirttiğimiz üzere hali hazırda geçmişe göre daha ılımlı ve gelişime açıktır ancak bölge siyaseti de günbegün değişime uğradığı için ikili ilişkilerin gelecekte de inişli çıkışlı bir grafik seyredeceğini söyleyebiliriz.

[irp posts=”3897″ name=”Türkiye’deki Darbe Girişimine İran’ın Bakışı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

A conference report : Turkey’s role in the Middle East : Patricia Carley

https://tr.irna.ir/news/83844068/Cumhurbaşkanı-Ruhani-döneminde-İran-Türkiye-ilişkilerizirvede

https://en.wikipedia.org/wiki/Iran–Turkey_relations

https://www.theguardian.com/world/2011/sep/14/turkey-nato-missile-shield-radar

Gasparetto, Alberto. (2018). Iranian–Turkish Relations in a Changing Middle East.

International Studies. Interdisciplinary Political and Cultural Journal. 21. 83-98.
10.18778/1641-4233.21.06.

The Limits to Cooperation Between Rivals: Turkish-Iranian Relations Since 2002 -Tolga
DEMİRYOL*

Center for American Progress | Turkey-Iran Relations: A Long-Term Perspective – Bülent
Aras , Emirhan Yorulmazlar

TÜRKİYE – İRAN İLİŞKİLERİ ( 1923 – 1960 ) – POLAT KARA- DOKTORA TEZİ
[/vc_toggle]