Japonya’da Covid-19 İle Birlikte Artış Gösteren İntihar Vakaları

2019’un son günlerinde ortaya çıkan Covid-19 virüsü, 2020 ile birlikte dünyadaki tüm ülkeleri esir aldı. Ülkeler de bu virüsle mücadele etmeye giriştiler. Hala daha bu salgın devam etmekte ve ülkelerde başta etkili bir aşı bulma çalışmaları olmak üzere virüsle mücadelede etkili bir çözüm, tedbir, önlem aramaktadırlar. Yaşanan bu salgın sürecinin bireyler ve toplumlar üzerinde bıraktığı etkilerde artık gözle görülür bir hal almış ve gerek ilgili hükümet yetkililerin gerekse medyanın dikkatini çekmiştir. Kimi ülkede bireyler üzerinde depresyon vakaları kimi ülkelerde gençler üzerindeki gelecek kaygısı kimi ülkede ise türlü psikolojik vakalar artış göstermektedir. Asya-Pasifik’in güçlü ülkesi, dünyanın da en büyük üçüncü ekonomisine sahip Japonya’da ise salgının bıraktığı etki neticesinde toplumda intihar vakalarında büyük bir artış göze çarpmaktadır.

Japonya’daki bu durum öyle bir hal aldı ki açıklanan verilere göre son 12 ay içinde intihar ile ölenlerin sayısı, Covid-19 virüsü yüzünden ölenlerin sayısının bir hayli yukarısında. Japon Polis Ajansının verilerine göre sadece Eylül 2020’de intihar edenlerin sayısı 1800 civarlarında, daha sonraki ayın verisi ise Eylül ayı verilerini geride bırakmıştır.

Ekim 2020’de intihar ile hayatına son verenlerin sayısı 2153. Japonya için intihar vakası sayısındaki bu artış aslında alışılagelmiş ve eskiden beri toplum arasında varlığını sürdüren bir olgu ancak yıllardır ciddi bir düşüş gösteriyordu. 90’lı yıllardaki ekonomik kriz ile 2000’lerin başında Japonya’da intihar eden insanların sayısı 30 binli sayıların üzerine çıkmıştı. O zamandan beri göreve gelen Japon hükümetleri intihar vakalarındaki artışın önüne geçmek için büyük uğraşlar vermişlerdi. Tüm bu çabalar sonucunda özellikle 2010’lu yıllardan sonra düşüş yaşanmış ve 2019 yılı ile birlikte yıllık intihar vakaları 20 binin altına düşmüştü. Ancak pandemi ile birlikte intihar vakaları 2000’li yıllardaki eski sayılara ulaştı (Hürriyet, 2021). Asya-Pasifik ülkeleri baz alındığında Güney Kore’deki intihar vakası sayısı Japonya’dan yüksek olmakla birlikte Japonya, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri ve G-7 ülkeleri arasında en yüksek intihar oranına sahip ülke olduğunu belirtmekte fayda var. 2006 yılında çıkan İntiharı Önleme Temel Kanunu ile intiharı önleme kampanyaları ve intihar ederek hayatına son veren bireylerin akrabalarına hem maddi hem de manevi destek olunması amacıyla fon kurulmuştu ve özellikle o tarihlerden itibaren yıllar içinde azalmalar meydana gelmekteydi. Ancak Covid-19 salgını ile 2020 yılında artan intihar vakaları, 2006’da çıkan İntiharı Önleme Temel Kanunu ile birlikte elde edilen kazanımlara da ciddi bir darbe vurmuştur (Bhardwaj, 2020).

Japonya’da İntihar Ormanı’ndan bir görünüm.

Alınan önlemler ile intihar vakalarında düşüş yaşanmasına rağmen özellikle 20 yaş altı bireylerdeki intihar oranları dönem dönem artıyordu. 2020 sonuna doğru açıklanan veriler ile birlikte görülüyor ki kadınlar ve gençlerdeki intihar oranları kontrolden çıkmış durumda.  2020’de bir önceki yılın  verilerine göre kadınlardaki intihar vakaları %14 artış, gençlerdeki intihar vakaları ise %30 artış gösterdi. Aylara göre incelediğinde ise daha çarpıcı sonuçlar çıkıyor. Çünkü kimi dönemlerde yaşanan günlük aktif vaka sayılarındaki artış veya düşüş tedbirlerinde gevşetilmesine ve sıkılaştırılmasını yol açıyor. Bu bağlamda dikkat çeken bir istatistik 2020 Ekim ayına ait; Ekim 2020’de Japonya’da intihar eden kadınların oranı yüzde 83 arttı. Erkeklerde ise bu artış yüzde 22 civarında kaldı. Bu konuda basına açıklama yapan Tokyo’daki Waseda Üniversitesi’nden Doçent Dr. Michiko Ueda, “Bizde kapanma bile olmadı ve diğer ülkelerdekine kıyasla göre Covid-19’un etkisi çok sınırlıydı. Bu veriler, diğer ülkelerde intihar vakalarının gelecekte çok daha büyük oranda artabileceğine işaret ediyor” diye belirterek yaşanan bu durumun bir “dönüm noktası” olduğunu vurguladı. İlerleyen dönemlerde Japonya’dakine benzer intihar vakalarındaki sıçrama başka ülkelerde de beklenmektedir (BBC, 2020). Kadınlardaki intihar vakalarının artışın nedenlerini inceleyecek olursak cinsiyet eşitliği bağlamında toplumda yıllardır devam eden eşitsizlik, özellikle Mart-Nisan aylarından beri kadınların işten çıkarılmaları ile duydukları utanç ve dışlanma, işten çıkarılmayan kadınların ise çalışma ortamlarının ofislerden evlere kaymasıyla hem evi idame ettirmek hem de çalışmak zorunda olmaları üzerlerindeki baskı ve stresi arttırmakta ve depresyona neden olmaktadır.

Kadınların yaşadığı bu depresyon, yoğun baskı ve iç bunalım bir süre sonra intihara sürüklemektedir. Gençlerdeki intihar vakalarında ise gençlerin kısıtlamasız ve gönül rahatlığıyla dışarı çıkıp eğlenememesi, dans, konser, sinema gibi aktivitelerin yapılamaması nedeniyle bu tarz sosyal etkinliklerden mahrum kalınması, okullarından uzak kalmaları genç bireylerin üzerinde stresi daha da yoğunlaştırıp depresyona girmelerine ve daha da ileri giderek intihar etmelerine yol açmaktadır. Sadece sıradan halk içerisinde değil, Japon ünlüleri arasında da intihar vakaları yaşanmaktadır. Daha yeni ikinci çocuğunu kucağına alan Yuko Takeuchi gibi toplum tarafından sevilen ünlü isimler dahi intihar ederek hayatlarına son veriyor. Ünlü kişilerin intihar etmeleri özellikle hayranları şaşırtsa da uzmanlara göre ünlülerin, pandemi nedeniyle işini kaybetmeleri ve yaşadıkları bunalımlar yüzünden psikolojik tedavi almaları ve bunun duyulacak olması intihara sürükleyebilmektedir. Japonya’da akıl salığı ve psikolojik sorunlar yüzünden tedavi olmak, doktora gitmek hala bazı kesimler tarafından aşağılanmakta ve bir tabu olarak görülmektedir. Japonların onurlarına, saygınlıklarına ne kadar düşkün ve bağlı oldukları yüzyıllar öncesine ait yaşanmış olaylardan, gelenek ve göreneklerden, yazılan kitaplardan anlaşılabilir. Japoncada “Başını gösteren çivi çekiçle yerine oturtulur” şeklinde bir atasözü bulunması toplumun iyiliği için bireyin keyfinden feragat etmesinin gerekliliğini ve toplumsal baskının ne ölçüde olduğunu anlatan iyi bir örnektir.

Yeni yılla birlikte artışa geçen aktif vaka sayısı ve ölüm oranları, Tokyo dahil birkaç eyalette OHAL ilan edilmesine sebep oldu ancak pandeminin başından  günümüze kadar Japonya’da Avrupa’dakine benzer sıkı bir tecrit yaşanmamıştı. Bu duruma rağmen intihar vakalarındaki artışta çok ciddi bir sıçrama yaşandı. Salgının dünyadaki tüm ülkeleri etkilediği gibi Japon ekonomisini de etkilemesi ve bozulmalara yol açması, insanların işten çıkarılmasına neden oldu. Özellikle kadınların üzerlerindeki baskıyı arttırdı. Japon toplumunda mevcut bulunan cinsiyet eşitsizliği ile tüm bunlar pekişince kadınlardaki intihar oranlarında bir sıçrama yaşandı. Gençlerinde okullarından uzak kalması, konser, sinema, spor etkinlikleri gibi faaliyetlerinin yapılamaması veya seyircisiz yapılmaları gençlerin sosyalleşmesine balta vurarak içlerine kapanmalarına, depresyona girerek en son aşamada intihar etmelerine yol açmaktadır. Kyoto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre Covid-19 salgının toplum üzerinde bıraktığı ekonomik, sosyolojik ve psikolojik çöküntünün ilerleyen yıllarda intihar vakalarında 140 bin ila 270 bin düzeylerinde bir artışa neden olabileceği belirtilmektedir (Sanmartin, 2020). Yapılan araştırmalar ve açıklanan veriler gösteriyor ki Japonya’nın daha kötü bir senaryo için hazırlıklı olması gerekmektedir. Eylül ayında göreve gelen çiçeği burnunda Japonya Başbakanı Yoshihide Suga ve kabinesinin salgının bıraktığı toplumsal çöküntülere ve artan intihar vakalarına karşı yeni çözümler, tedbirler ve planlar üretmesi hem Japonya devletinin Asya-Pasifik’teki rakip ülkeler karşısında güçlü kalması hem de Japon halkının problemlerinin giderilmesi için hayati derecede önemlidir.

[irp posts=”98″ name=”Japonya Çin’e Karşı En Yüksek Savunma Bütçesini Onayladı”]

Murat Dedeoğlu 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BBC. 2020. www.bbc.com/turkce. 20 Kasım. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55128246.

Bhardwaj, Naina. 2020. Insider. 11 Aralık. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://www.insider.com/japan-more-suicide-deaths-in-october-than-from-covid-19-in-2020.

Hürriyet. 2021. www.hurriyet.com. 24 Ocak. Erişildi: Şubat 4, 2021. https://www.hurriyet.com.tr/dunya/polis-baskinindan-kacarken-kameralara-boyle-yakalandilar-41727679.

Sanmartin, Berrak Kanbir Rodriguez. 2020. Euronews. 12 Kasım. Erişildi: Şubat 5, 2021. https://tr.euronews.com/2020/10/12/bir-ayda-bin-854-kisi-hayat-na-son-verdi-covid-19-salg-n-japonya-da-intiharlar-art-rd.

[/vc_toggle]

Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) İnsan Hakları İhlalleri

İnsanlar, doğumla birlikte ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, renk vb. özelliklerin dışında devredilemez ve vazgeçilemez birtakım haklarla dünyaya gelirler. Bu haklar her bir birey için eşit olup, hiçbir şekilde kullanılmaması talep dahi edilemez. Bu hakların temelinde ise insanın doğuştan sahip olduğu, insan onuruna dair haklar vardır. Bu haklar siyasi, coğrafi, kültürel, ekonomik sınıflar için ayrı ayrı ya da farklılık göstermez. Bireyi merkez alan bu haklar aynı zamanda bireyi korumaya yöneliktir. Doğumla birlikte kazanılan haklar arasında yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, kişisel dokunulmazlık vb. haklar vardır. İnsan hakları genel kanı olarak batı kökenli bir kavram olarak algılanır. Batı kültürünü benimsememiş ya da bu kültürün dışında kalmış devletler tarafından gerektiği kadar önemsenmemiştir. Kimi az gelişmiş ülkelerde insan hakları teoride kabul edilmekle birlikte uygulanması bakımından ise bazı eksiklikler göze çarpmakta ve gereken önem verilmemektedir. Bununla birlikte insan hakları, evrensel olmakla birlikte bütün insanlar içindir. İnsan hakları oluşumu sebebiyle ihtiyaçlardan doğmuştur. İnsan haklarının oluşma nedeni bireylerin birtakım haklarının suistimal edilmesi ile ortaya çıkmıştır.

İnsan hakları dinamik bir yapıda olmasıyla birlikte bireyin ihtiyaçlarına cevap vermesi, insan haklarının gelişmesi, var olan devletler tarafından kabul edilmesi, teoride kabul edilen bu hakların pratikte uygulanması, hakların ihlali sonucunda cezai yaptırımların uygulanması, tüm bireyler için eşit olması, ırk, din, dil, cinsiyet, renk ayrımı gözetmeksizin uygulanmasının ve gelişen, küresel dünya sistemine karşı bireyin haklarını geliştirmeyi ve korumayı ön görür. Günümüz koşulları itibari ile gelişmiş ülkelerde insan hakları kavramı sürekli olarak dile getirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin tarihlerine bakıldığında ise “sömürge [1]” zamanlarında, insan hakları kavramına gerektiği önemi verilmediği göz önünde bulundurmalıdır. Sömürge anlayışının yıkılması ve ulus devletlerin ortaya çıkması ile beraber, sömürülen ülkeler etnik, dini, dil, renk bakımından kendilerinden farklı devletlerin himayesi altına girmiş. Bu devletler içerisinde nüfus sayılarının çoğunluğun içinde az olması sebebiyle kendilerini “azınlık [2]” olarak bulmuşlardır. Azınlıklara her ülke farklı şekilde bakmaktadır.

Bu bakış açılarına göre ülkeler azınlıkların hakları kabul edip, onların kendi gelenek-göreneklerine göre yaşamaları için uygun koşulları oluşturmakta ve haklarını garanti altına almaktadır. Kimi devletler ise azınlıkları farklı bir ulus olarak görmemekte, azınlıkların tıpkı çoğunluk nüfus gibi görmekte, ülkede tek bir gelenek – göreneğin, tek bir ulusun olmasını istemektedirler. Çin Halk Cumhuriyeti bu duruma örnek gösterilmektedir.

Çin’de diğer devletler gibi insan hakları ve azınlık hakları için birtakım sözleşmeleri imzalamıştır. 1981 yılında Birleşmiş Milletler “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması” Sözleşmesini, 1983’te “Soykırım Suçunun Cezalandırılması ve Önlenmesine Dair Sözleşme” yi ve yine aynı yıl içerisinde “Kurumsallaşmış Irk Ayrımcılığı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Uluslararası Sözleşmesi” ni imzalamıştır [3]. Çin bu sözleşmeleri imzalamakla birlikte kendi yönetimi altında bulunan farklı azınlık gruplarına da özerklik [4] yetkisi vermiştir. Bu özerk yönetim bölgeleri; Guangksi Zhuang Özerk Bölgesi (Etnik grup, Zhuang), İç Moğolistan Özerk Bölgesi (Etnik grup, Moğol), Tibet Özek Bölgesi (Etnik grup, Tibetli), Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Etnik grup, Uygur) son olarak ise Ningksia Hui Özerk Bölgesi (Etnik grup, Hui)’dir [5].

Bu azınlık bölgelerine özerklik verilmesi ile birlikte ayrılıkçı bir politika sergilememeleri için azınlık grubun çoğunluk grup içinde eritme diğer bir ifade ile asimilasyon uygulanmaları sergilenmektedir. Bu çalışmada ilk olarak Sincan Uygur Özerk Bölgesinin siyasi tarihi ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkisine, Sincan Uygur Özerk Bölgesinin (Doğu Türkistan) stratejik önemine, Çin’in buradaki asimilasyon politikalarına (eğitim, dil, din, ekonomi, sağlık vb.) son olarak uluslararası toplumun bu bölgeye bakışı ele alınacaktır.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) Siyasi Tarihi

Doğu Türkistan bölgesi M.Ö. 210’dan itibaren Orta Asya’da kurulan Uygur, Göktürk, Hun, Tabgaç, Kırgız, Türgiç, Karluk, Karahani gibi Türk devletlerinin içinde yer almıştır [6]. Türk devletlerinin Doğu Türkistan bölgesinde kurulmasından daha önce ise bölgede Uygurlar faaliyet göstermekteydi. Uygurların tarihi milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Uygurlarla – Çinliler arasındaki bölge mücadelesi de yine milattan önce 206 yılından itibaren ve milattan sonra 220 yılına kadar hem Doğu Türkistan bölgesinde hem de genişliği Çin bölgesinde de olan Han Hanedanlığına uzanmaktadır.

İlk defa kesin olarak Türk bilinen Göktürk Kağanlığı’nın 744 yılında ortadan kalkması ile bu bölgedeki günümüz sorunlarının ana aktörü olarak Uygurlar, 840 yılına kadar Uygur Kağanlığı adı altında toplanmışlardır. Kağanlığın yıkılması ile birlikte Uygur Türkleri, Çin’in baskısıyla daha çok karşılaşmış ve mücadeleler başlamıştır. T’ang Hanedanlığı döneminde yaklaşık olarak bir yüzyıl kadar askeri, ekonomik olarak Çin hakimiyetinin altında olan Uygur Kağanlığı, Çin tarafından Orta Asya bölgesinde genişlemek için bir üs olarak kullanılmak istenmiştir. Bunda bölgenin jeo-stratejik özelliği ön plandadır. T’ang Hanedanlığı dönemi Çin tarihinde en güçlü dönemdir ve 751 yılında Talas Savaşı [7] ile bu dönem son bulmuştur. Talas Savaşı ile birlikte T’ang Hanedanlığı bir daha Doğu Türkistan’ın batısında siyasi, askeri bir faaliyet gösterememiştir. 840 yılında parçalanan Uygur Hanedanlığıyla birlikte Uygurlar, Asya kıtasında kurulan yeni devletlerde yaşam alanı bulmak zorunda kalmışlardır. Yaşam alanlarını ise Beşbalık, Turfan ve Tanrı Dağları çerçevesindeki bölgede yoğunlaştırmışlardır [8]. Karahanlı Devletiyle beraberinde onuncu yüzyılla Uygurlar kendilerini tekrar göstermeye başlamışlardır. Karahanlı Devleti’ne önderlik eden liderler Uygurlar tarafından çıkarılmıştır. Ek olarak Karahanlı hükümdarı olan Satuk Buğra Han, 960 yılında İslam dinini seçmiş ve Uygurlarda bu dini benimsemişlerdir. Uygur Türklerini ise iki asır sonra Moğol İmparatorluğunda önemli yerlere gelen ve önemli karar alan Uygur elitleri izlemiştir. Siyasi ve idari kararları elinde bulunduran bir diğer Uygur sınıfı ise kendini 1279 yılında Moğol devleti olan Yuan Hanedanlığından kendini göstermiştir.

Satuk Buğra Han tasviri

Ayrıca Yuan Hanedanlığı Çin’i siyasi kontrolü altına almayı başarmıştır. 1368 yılında ise Çin üzerindeki gücü azalmış, Çin’i kontrol altında tutmamıştır, böylelikle Çinliler ile Uygurlar arasında çatışmalar tekrar başlamıştır. Bu çatışmaların nedeni ise ticaret ve toprak üzerine idi. Bu çatışmalar ile birlikte Uygurların gücü azalmış, kendi aralarında huzursuzluklar çıkmış, oluşan bu iç karışıklıkla beraberinde Doğu Türkistan’ın Çinliler tarafından istilasını izlemiştir [9], 1755 yılında Çin tarafından bölgenin işgal yönelik çalışmalar artmıştır [10].

(Doğu Türkistan bölgesinde Çin ile Türk devletleri arasındaki mücadeleler milattan önce başlamış ve Çinliler M.Ö. 104,59; M.S. 73,448, 657, 744, ve 1759 Doğu Türkistan’ı istila etmeye çalışmıştır [11].) Bölgede 1755 yılından itibaren 1865 yılına kadar Yakup Bey’in iktidara gelmesiyle 110 yıllık Çin iktidarı devam etmiştir ve bu 110 yıllık zaman “Birinci Çin İstilası” olarak anılmaktadır [12]. Bu süre zarfında 42 kere ise Uygurlar tarafından tekrar bağımsız olarak yaşamak için ayaklanma çıkarılmıştır. Bu dönemde çıkan ayaklanmalar sonucu Çin tam olarak bölgede hakimiyetini pekiştirememiştir. Yakup Bey (Muhammed Yakup Kuşbeyi) devleti Rusların Batı Türkistan’ı işgali sırasında ortaya çıkmış ve 1870 yılında Turfan ve Urumçi’yi ele geçirmiştir. Ayrıca Yakup Bey devleti İngilizler tarafından hem Rusya’ya hem de Çin’e karşı tampon bölge olması nedeniyle desteklenmiştir [13]. Ancak devletin ömrü Yakup Bey’in ölümü ile kısıtlı kalmıştır. 1877 yılında Yakup Bey’in ölmesi ile beraber Zo Zung Tang komutasındaki Çin ordusu işgal etmiş. 18 Kasım 1884 yılında Çin’in emriyle beraber bölgeye “Şin Cang” yani “yeni toprak” anlamına gelen isim verişmiştir ve bölgede “ikinci Çin istilası” başlamıştır. Bunun yanında Doğu Türkistan dört idari bölgeye ayrılmıştır, Doğu Türkistan’daki bütün şehir, nehir isimleri Çince olarak değiştirilmiş, Doğu Türkistan’ı Çinlileştirmek için nüfus göçü başlatılmış, 1776 yılında yayınlanmış olan bildiriye göre Çinliler istedikleri yazman Doğu Türkistan’a geçebilmekte ve bu bölgeye taşınabilmektedirler [14] bu ve benzeri politikalar ile Doğu Türkistan bölgesi hem Çin’in tam egemenliği altına girilmesi hem de bölgedeki Türkleri Çinlileştirmek için yapılmıştır.

 

Zo Zung Tang

Zo Zung Tang bu politikaları 3 temel hedef dahilinde yapmıştır. Bunlar; “parçala-idare et”, “eritme (nüfus politikası, göçler ile)” ve “büyük bir Çin milleti yaratmak” tır. 1911 yılında Zo Zung Tang komutanlığındaki Feodal Çin idaresine son verilerek yerine Milliyetçi Çin idaresi kurulmuştur. Bu yeni Çin ile birlikte Doğu Türkistan politikası değiştirilmiş.

1924 yılındaki I. Kurultayda “Milli Kalkınma Programının” 4. maddesinde “Çin’de Türklerin mevcut oldukları, Türklerin Doğu Türkistan’ın yerli halkı olduğunu, bunların hepsinin Müslüman olduğunu ve onlara kendi kaderlerini tayin etme hakkının (self-determinasyon) verilmesi gerektiğini benimseyip kabul edilmiştir [15].” Bu yeni politika ile birlikte Doğu Türkistan politikasında köklü bir değişiklik olmuş ve mevcut koşullarda Türklerin bağımsızlıkları için bir kapı açılmıştır. Fakat bu politika kısa süre sonra tekrar eski “parçala, idare et, eritme” politikasına dönülmüştür. Hatta Çin ve Uygurların aynı ırka mensup oldukları dile getirmiştir. Büyük Çin milleti için Uygur ve Çinlilerin tek bir çatı altında tek bir gelenek – görenekle yaşamaları istenmiştir. Bu politikalara karşı çıkan Doğu Türkistanlılar idam edilmiştir. İkinci Çin istilasına ve bu politikalara tepki olarak Doğu Türkistan halkı ayaklanmış ve 1933 yılında “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” devleti kurulmuştur. Bu devlet İslamiyet, bağımsızlık, kardeşlik üzerine kurulmuştur ve Urumçi hariç tüm Doğu Türkistan bölgesini kapsamaktadır. Kurulan bu devlete Rusya, Batı Türkistan içinde de destek verilmesi, Batı Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesine kalkışması ihtimaline karşı olarak tanımamıştır. Hatta Çin’ e destek vermiştir. Bu yeni devletin ömrü kısa olmuş ve 1934 yılında yıkılmıştır [16].

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti Bakanları

 

1944 yılında Gulca ilinde bir ayaklanma başlamış ve ayaklanma sonucu üçüncü kez 7 Kasım 1944 yılında “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Bu yeni devlet Sovyetler Birliği’nden destek almıştır. İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle birlikte ise Sovyetler Birliği ile Çin arasında bir pazarlık konusu olmuş, iki ülke kendi çıkarları için bu bölgeyi kullanmıştır [17]. 1945 yılında Mao Çin Komünistlerinin 6. Kurultayında Milliyetçi Çin’in politikalarını eleştirmiş (azınlıklara karşı böl-yönet, parçala politikalarını, karşı çıkanların idam edilmesini), eğer Çin iktidarını alırlar ise Moğol, Tibet ve Doğu Türkistan halklarına kendi kaderlerini tayin etme hakkı vereceklerini, istedikleri takdirde Çin’den ayrılabileceklerini, isterler ise yine bir seçenek olarak Çin’e bağlı bir federe devlet olabileceklerini ilan etmişlerdir [18]. Mao’nun bu politikalarını benimseyen Doğu Türkistan ise Çin ile 12 Temmuz 1946 yılında barışçıl bir anlaşma imzalamışlardır. Bu anlaşmaya göre Doğu Türkistan kültürel, ekonomik, sosyal ve iç siyasal olarak özel hakları saklı kalmak üzere Çin’e bağlı bir özerk yapı olması şeklinde imzalanmıştır [19]. İktidarı eline alan Mao ise verdiği sözleri tutmayıp, politikaların tam tersi bir tutum sergilemiştir. Doğu Türkistan bunun üzerine federasyon şeklinde olmalarını talep etmiş, Mao ise bu talebi “tarih ve sosyalizm” düşmanlığı olarak görmüş ve reddetmiştir. Mao’ya göre Doğu  Türkistan Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır, ezelden beri bu bölge Çin bölgesidir şeklinde düşüncesi vardır. Mao kendinde önce “parçala, böl-yönet, eritme, büyük Çin milleti” politikasına dönmüş bu doğrultuda ilk olarak bölgeye 1 Ekim 1955 yılında bölgeye otonom bir yapı vermiş ve bölgenin resmi adı “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak kurulmuştur[20].

Mao Zedong

14 Aralık 1960 yılında Doğu Türkistan Komünist Partisinin yayın organı “Şincang Ribao” gazetesinde; Çin Halk Cumhuriyeti’nde genel nüfusun %94’ünü Çinliler teşkil eder. Biz Çin’deki milletlerin kaynaştırılması taraftarız. Bunu sağlayabilmek için bir milleti esas almak gerek. Bu millet de Çin milletidir. Azınlık milletlerle Çinliler arasındaki evlenmeleri daha da sıkılaştırmak lazım. Buna kimsenin mani olmaya çalışmaması gerek. Zaten kimse de buna mani olamaz [21].

Bu gazete haberinden de anlaşılacağı üzere azınlıklara nüfus için eritme politikası güdülmüş, azınlık hakları çiğnenmiştir. Diğer bir politika ise bu dönemde azınlıkların kullandığı Arap alfabesi yasaklanmış yerine Çin fonetiğine uygun şekilde hazırlanan Latin alfabesine geçilmesi onaylanmıştır. Bu politikayla azınlıkların konuşma, yazma ve eski kültürleriyle aralarındaki bağlantının kesilmesi hedeflenmiştir. Bunun amacı Doğu Türkistan’ı sistematik olarak Çinlileştirmektir. Bir diğer politika ise Doğu Türkistan’ı İslam dininden uzaklaştırmaktır. Bu politikayla ilgili olarak 20 Ekim 1978 yılında Rin Min Ribao gazetesi; Azınlık milletler, ölülerini yakıp küllerini saklamaya, domuz eti yemeye ve domuz gütmeye zorlanmışlardır. Azınlık milletler ekonomik yönden çok geri bırakılmışlardır. Kültürleri yok edilmeye çalışılmıştır. Onların hayat seviyelerini yükseltmeye ve kültürlerini canlandırmaya çalışmalıyız [22] şeklinde belirtmiştir. Ayrıca Mao tüm bu politikalarını “Kültür Devrimi [23]” olarak belirtmiş ve amacının büyük Çin milleti yaratmak olduğunu belirtmiştir. Bu devrim ile birlikte giderek azalan azınlık hakları, yerini asimilasyon çalışmalarına bırakmış. Bu asimilasyon çalışmaları nüfus politikası, ekonomik, siyasi, dini, sosyal, eğitim alanlarında görülmüş. Doğu Türkistan’ın geçmiş tarihiyle arasındaki bağların kopmaları amaçlanmıştır. Bunun için eski kitaplar yakılmış, ibadethanelere girişler kontrol altına yapılmış, 18 yaşının altındaki çocuklara dini eğitim verilmesi yasaklanmıştır, alfabe sistemi değiştirilmiş, Doğu Türkistanlı gençler Çinli bireylerle evlendirilmesi amaç edinilmiştir. Mao’nun ölümü üzerine 1976 yılında görevi devralan Deng Xiao-ping döneminde komünist Çin’de önemli değişikliklere gidilmiştir.

Deng Xiao-ping

Temel amaç Kültürel devrimin baskıcı politikaları yüzünden güveni kalmayan Doğu Türkistanlıların Çin’e bağlılıklarını artırmak ve kaybolan güveni tekrar sağlamaktı [24]. Bunun için “dini özgürlükler yönünden olan kısıtlamaları kaldırmış, Kültürel devrim sırasında Çin anayasasından çıkarılan siyasi ve mali özerk hakkı, ana dildeki hakkı, anadilde eğitim hakkı, kültürel kimliği koruma ve geliştirme hakkı gibi çeşitli azınlık haklarını tekrardan anayasal düzlemde tanımış ve düzenlemiştir [25].”

11 Eylül 2001 İkiz kulelere yapılan saldırıyla birlikte Çin uluslararası alanda Doğu Türkistanlı Müslümanları terörist ilan etmiştir. Çin uluslararası alanda terörist ilan edilen ve Müslümanlara şüphe ile bakılan atmosferi fırsat bilmiştir. Bu ırkçı ve ayrılıkçı grupları kendi iç politikalarında huzuru bozan, ülke için barış ve güvenliği tehdit eden, Çin’in toprak bütünlüğünü ve egemenlik haklarını ihlal eder nitelikte tanımıştır [26]. 2002 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richart L. Armitage’in Ağustos Çin ziyareti sırasında, Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM), sözde Usame bin Ladin ve el-kaide terör örgütleri ile bağlantılı olduğu gerekçesi ile ABD’nin terörist listesine alınmıştır (Doğu Türkistan Kurtuluş Örgütü (ETLO) de aynı listeye alınmıştır). ABD’nin ETIM listesi almasının ardından Birleşmiş Milletler de ETIM’i resmen terörist örgüt olarak sınıflandırmıştır. Bu sınıflandırma yüzünden Çin’in bölgeye yaptığı baskıcı politikalar artmıştır [27].

Doğu Türkistan’ın Stratejik Önemi

Doğu Türkistan yüz ölçümü olarak 1.828,418 kilometredir. Kuzey yarım kürenin 34-40 enlemleri,74-94 boylamları arasında yer almaktadır. Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) Çin Halk Cumhuriyetine bağlı beş özerk yapıdan biridir ve Çin’in beşte birini  kapsamaktadır (1/5) [28]. Doğu Türkistan’ın sınır komşuları ise kuzeyde Rusya; batıda Batı Türkistan’ı teşkil eden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; güneyde Afganistan, Pakistan ve Hindistan ve Tibet; doğuda Çin (Kansu, Çing-Hai ve İç Moğolistan özerk bölgeleri), kuzey-doğuda ise Moğolistan bulunmaktadır. Doğu Türkistan’ın bu kadar güçlü ve çok sayıda komşuya sahip olmasıyla birlikte Çin’in buraya verdiği değer artmış ve bu bölgede olan olayları bir iç mesele halinde görme eğilimi giderek artmaktadır. Halford Mackinder tarafından kabul edilen görüşe göre dünyanın coğrafi ve tarihi merkezi olarak kabul edilmektedir. Doğu Türkistan bölgesi ise “Avrasya’nın kalbi” olarak görülmektedir. Bu kalbi elinde bulunduran ise “Orta Asya’yı” elinde tutar dolayısıyla diğer görüş olan Orta Asya’yı elinde bulunduran dünyaya hükmeder görüşüne çıkarız. Doğu Türkistan’ın bu jeo-politik özelliği bakımından Çin için ayrılmaz bir bütünlük halini almış, Çin’in kopmaz bir parçası haline dönüşmüştür [29]. Orta Asya’da jeo-stratejik açıdan ise İpek yolunun merkezinde yer almaktadır. Günümüz koşullarında Çin’in planlanan ve tekrar uluslararası topluma açılması için yapılan bir ekonomik politikası olan “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi yine bu bölgeden geçecektir.

Ayrıca Doğu Türkistan bölgesi Çin’in dünyaya açılan kapısı niteliğindedir. Bunun yanında ise Kazakistan’dan petrol taşıyan boru hattı buradan geçmektedir. Doğu Türkistan bölgesi konumu ve jeo-stratejik özelliğinin yanında yeraltı madenleri bakımından oldukça zengindir. Tüm Çin’in yeraltı madenlerinin/zenginliklerinin dörtte üçü bu bölgede bulunmaktadır. Bölge zengin petrol, doğalgaz gibi uluslararası toplum için önemli olan ve sanayileşme, dışa bağımlılığın azalması, enerji güvenliği açısından Çin için oldukça önemlidir. Petrol rezervlerinin %30’u, doğalgaz yataklarının ise %35’i kadarı bu bölgededir. Xinhua haber ajansının verdiği bilgilere göre bölgede kanıtlanmış kırk adet petrol ve doğalgaz sahalarında, 2 milyar ton petrol, 160 milyar metreküp doğalgaz bulunmuştur. Yine Xinhua haber ajansının 25 Eylül 2008’de yayınladığı habere göre, Sincan- Uygur Özerk Bölgesinin, sadece yıllık ham petrol üretimi 27 milyon 300 bin ton, doğal gaz üretimi ise 25 milyar 100 milyon metre küpe ulaşmıştır. 2012’de yıllık ham petrol üretiminin 34 milyon tonu, doğal gazın ise 60 milyon tonu aşabileceği tahmin edilmiştir [30]. Bu habere göre de yine bölgenin yeraltı madenleri bakımından zengin olduğu, Doğu Türkistan bölgesi ilerde bağımsızlığını ilan ettiği takdirde tek başına enerji bakımından oldukça zengin olacağı, bölgede başat aktör konumuna gelebileceği öngörülmektedir. Çin hem hızla gelişmesi hem de dünya üzerinde hızla yükselen gücü ile birlikte enerjiye ihtiyacı gittikçe artmaktadır. Bu da Çin bu bölgeye bağımlı hale getirmekte ve Çin’in can damarı olarak görülmektedir. Enerji bakımından oldukça önemli olan bölge madenler açısından da önemlidir.

Ülkede uranyum, demir, krom, kurşun, manganez, volfram [31], kömür (Doğu Türkistan kömür yataklarının alanı 88.545 kilometre olup rezervi 1604 milyar tondur ve bu rezerv Çin’in toplam rezervinin üçte birini teşkil eder.) [32], molibden, çinko, berilyum, lityum, tantal, sezyum, altın gibi zengin yer altı madenleri vardır.

Ülkenin resmi makamları tarafından bölgenin 920 yerinden yaklaşık olarak 19 adet demir içermeyen altın madeni bulunduğu açıklanmıştır. Bu yerlerden özellikle Cungarya Havzası’nın kuzeybatısındaki dağlarda zengin altın, demir, kömür, bakır ve petrol yatakları ile Altay bölgesinde zengin taş kömürü yatakları bulunmaktadır [33]. Bununla beraber Çin’in tümünden çıkarılan madenlerin 148 madenin 124’ü bu bölgeden çıkmaktadır. 2012 yılında ise Sincan Uygur Özer Bölgesi’nde yüz milyarca tonluk 31 yeni madenin bulunduğu açıklanmıştır. Bu açıklamayla birlikte bölge bir kez daha önemini ortaya koymuş ve Çin için elinden çıkmaması gereken bir bölge olduğunu tekrar kanıtlamıştır. Bunun yanında Doğu Türkistan bölgesinde halkın %50’si tarımla uğraşmaktadır. Ekili alanlar 3.704.000.000 hektar olup, bu sahanın %90 sulanmaktadır. Doğu Türkistan “meyve vatanı” olarak da bilinmektedir. Mısır, süpürge darısı, yulaf, arpa, pirinç, üzüm, kayısı, kavun, elma, armut, buğday, kestane, ceviz, nar gibi pek çok meyve ve tahıl ürünü yetiştirilmektedir. Kuru yemişler ihraç edilip, yine ekonomik anlamda bir değer kazanmaktadır. Ayrıca Doğu Türkistan bölgesinde yetiştirilen bu meyve ve tahıl ürünleri ihracatın yanında birçok ortaklığı da beraberinde getirmiştir. Örnek olarak Turfan şehrinde Çin – Japon ortaklığıyla birlikte kuru üzüm fabrikası açılmıştır [34]. Bölgede çiftçiliğe ek olarak hayvancılıkla da uğraşılmaktadır ve bölge halkı geleneksel olarak hayvancılıkla uğraşmaktadır. Doğu Türkistan Uygurlarının %70’i hayvancılıkla uğraşmaktadır. Bölgede bulunan küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarının sayısı 30 milyon dolaylarındadır [35].

Çin’de Doğu Türkistan’daki koyun yetiştiriciliği ilk sırada yer almaktadır. Bu koyunlardan elde edilen yün ise Çin üretiminin genelinin üçte birine eşittir. Bölge buna ek olarak 580 farklı türde olan vahşi hayvan ve 3.000’den başka bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır [36].

Doğu Türkistan’ın yer altı ve yer üstü kaynakları, madenleri, ulaşım koridoru, jeo-stratejik konumu, eski ticaret yollarına ev sahipliği yapması, enerji bakımın oldukça zengin olduğu aynı zamanda enerji koridoru olarak görev yaptığı, tarım, hayvancılık, çiftçilik konusunda ileri bir düzeyde olduğu görülmektedir. Bu özellikleriyle birlikte teknolojinin gelişmişliğiyle ilerde konumunun güçleneceği daha çok enerji açığa çıkacağı, bölge üzerinden geçmesi planlanan “bir kuşak bir yol” politikasıyla konumunun daha da güçleneceği düşünülmektedir. Çin için Sincan Uygur Özerk (Doğu Türkistan) bölgesinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bölge hem Çin’in Avrasya’ya açılan kapısı hem de dünyaya açılan kapısı olarak bilinmektedir. Bu bölgedeki üretimin genel olarak Çin üretiminin çoğunluğunu sağlamaktadır ve Çin’in giderek bu bölgeye olan bağımlılığı artmaktadır. Yükselen bir güç olacağı için başlıca enerjiye ihtiyaç duymakta ve enerji ihtiyacını bu bölgeden sağlamaktadır. Doğu Türkistan bölgesinin Çin için başlıca ve temel değeri buradan kaynaklanmaktadır. Bölgenin elden çıkarılması, Çin’den bağımsız bir politika ya da yaşam sürmesi düşünülemez. Çin bu otonom bölgeyi kendine bağlamak ve buraya Çinlileştirmek için asimilasyon çalışmaları yürütmektedir. Çin’in hedefi gelecek yıllarda bir seçim olmasına karşı olarak burada bulunan Çin nüfusunu yükseltmek ve seçimlerde ayrılıkçı olmayan bir politikaya gitmektir. Bu politikayı gerçekleştirmek için Çin sistematik olarak çalışmaktadır ve çalışmaları din, dil, eğitim, ekonomik, demografik, sağlık ve benzeri alanlarda kendini göstermektedir.

Sincan Uygur Özer Bölgesinde (Doğu Türkistan) İnsan Hakları İhlalleri

17. yüzyıldan itibaren günümüze kadar insan hakları için uluslararası alanda bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişmeler ulus – dışı örgüt, sözleşmeler, doktrinler, beyannameler şeklinde gerçekleşmiştir. Uluslararası alanda genel gören ve klasikleşen görüş ise Georg Jellinek’in sınıflandırmasıdır. Bu sınıflandırma üçe ayrılmaktadır; pozitif statü hakları, negatif statü hakları ve aktif statü haklarıdır. Pozitif statü hakları; bireylere devletten yardım, hizmet, olumlu davranış isteme hakkı sunun hak ve hürriyetlerdir. Bu haklar devletten istenildiği için “isteme hakları” ya da “sosyal haklar” da denmektedir. Örnek olarak ise çalışma hakkı, sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, parasız eğitim- öğretim hakkı, konut hakkı, kültürel yaşama katılma hakkı, bu tür haklara örnek gösterilir.

Georg Jellinek

Negatif statü hakları ise; kişinin devlet tarafından dokunulmayacak, eksiltilmeyecek, bireylerin özel alanını oluşturan haklardır. Bu haklara devlet hiçbir şekilde karışamaz, kısıtlayamaz. Bireyler bu hakları doğum ile birlikte alırlar. Bireyleri devlete ve topluma karşı koruduğu içinde “koruyucu haklar” olarak isimlendirilebilirler. Örnek olarak ise Vicdan hürriyeti, kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı verilebilir. Bu hak özel yaşamın sınırlarını belirler. Aktif statü hakları; bireylerin devlet yönetimine katılmasını sağlar. Bu kapsamda “siyasi haklar” ya da “katılma hakları” olarak da bilinmektedirler. Bu haklar; seçme ve seçilme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, siyasi parti kurma hakkı, dilekçe hakkı örnek gösterilir [37]. Doğu Türkistan’da görülen insan hakları ihlalleri bu kapsamda negatif ve pozitif statü hakları kapsamında incelenecektir. Aktif statü hakkının Doğu Türkistan’da incelenmemesinin nedeni ise Çin Halk Cumhuriyeti üzerinde bu hakkın eksikliği görülmekte olmasıdır. Buna örnek olarak ABD merkezli Özgürlük Evi [38] (Freedom House) adlı sivil toplum kuruluşunun, “Dünyadan Özgürlükler 2020” başlıklı raporunda; Çin özgürlükçü olmayan ülkeler arasında sıralanmakta ve aktif statü hakları bakımından 40 puan üzerinden en düşük notu almaktadır [39]. Bir diğer çalışma yapan kurum ise 2019 yılında Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardım Enstitüsü [40] (International Institute for Democracy and Electoral Assistance, IDEA) tarafından yapılmış ve Çin Halk Cumhuriyetinin mevcut ülkeler arasında en anti-demokratik ülkelerden biri seçilmiştir. Bu raporlara bakıldığın Çin’in tamamından da aktif statü hakların eksikliği olduğu göze çarpmaktadır. Bu yüzden Doğu Türkistan’da aktif statü haklarına bakılmayacaktır.

Doğu Türkistan’da Pozitif Statü Haklarının İhlalleri

Pozitif bir hak olarak kabul edilen eğitim hakkı, birçok sözleşmede [41] yer edinmiştir. Uluslararası alanda ise eğitim hakkının herkes için eşit şartlarda, bireylerin kendine ve dil değerleri bakımından istedikleri okulu seçebilecekleri, öğretmen ve öğrencilerin fikir özgürlükleri, temel zorunlu ilköğretim hakkı, yazma/okuma bilmeyenlerin için ise temel eğitim hakları vardır. Eğitim hakkının hiçbir ayrıcalık kabul edilmeden toplumun içinde yaşayan her bir bireyin hakkı olduğu belirtilmesi gerekir. Çin anayasasında eğitim hakkı, azınlıklar için sadece özerklik haklarını düzenlemekle kalmamış; azınlık toplulukların kendi dilleri ve kültürlerini koruma, kullanma ve geliştirme hususlarında da ayrıca düzenlemelere giderek anadilde eğitim hakkı, azınlık dilinin resmi yazışmalarda kullanılması gibi birçok hak verilmiştir. Bu hakların verilmesi önemlidir. Fakat bu haklar teoride verilmiş haklardır, uygulanış biçimine geçilmemiştir [42]. İlk olarak Uygurların kendi kullandıkları Arap alfabesi Çin Kiril alfabesi olarak değiştirmiş daha sonra ise Latin alfabesine çevirmiştir.

Türkler ile bağlantı kurulmaması için ise daha sonra Latin alfabesi tekrar Arap alfabesine çevrilmiştir. Doğu Türkistan eğitim sisteminde ikili bir yapı göze çarpmaktadır. Bu sistemde bir okulda sadece Çince öğrenmek diğer okulda ise Çin dilinin yanında azınlıkların kendi dillerini öğrenecekleri Çin ders saatlerinin az olduğu okullar vardır. Aileler çocuklarını istedikleri okula göndermede özgürdürler[43].

Ancak 1984 yılıyla birlikte bu politikada bir dönüm noktası olmuştur. Çinli olmayan azınlık grupların çocukları daha önce ortaokulun ikinci sınıfında Çince dersi alırken, bu yaş sayısı ilkokul üçünce sınıfa düşürülmüş. Son olarak ise birinci sınıftan itibaren Çince öğrenmek zorunlu olmuştur. Eğitim amaçlı olarak çocukların batıya gönderilmesi projesi ortaya çıkmış, bu kez de bölgedeki azınlık çocukları küçük yaşlarda seçilip tamamen kendi dilinden ve kültüründen kopuk bir şekilde büyütülmüş ve kendi kültürlerine, diline yabancı olmuştur. 2002 yılında Uygur-Sincan Üniversitesinde Uygurca yasaklanmıştır. Dr. Michael Dillion tarafından yazılan makalede; Çin’in 2002 Mayıs ayında aldığı Sincan Üniversitesinde derslerin Uygurca okutulmaması kararından sonra, bu kez de Uygur dilinde yazılmış kitapları yakmaya başladıkları, okullar başta olmak üzere, ideolojik eğitim hızlandırdıkları, Uygur diline ve kültürüne yönelik bu kampanyanın sadece terörizmi değil, tüm halkı hedef alması nedeniyle ileride daha derin ihtilaflara yol açabilecekleri vurgulanmaktadır [44]. 2013 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü, raporunda, Çin’in Uygurca yazılmış kitapları yaktığını yayınlamıştır. Ekonomik haklara bakıldığında 1952-1978 yılları arasında batıda yer alan özerk bölgeler arasında ekonomik gelişme olarak ilk 10’un içerisindeyken 1990 yılından sonra hızlı bir şekilde gerileme yaşanmış ve Sincan Uygur Özerk bölgesi kendini 20. Sırada bulmuştur. Aynı yıllarda bölgedeki nüfus açısından azınlık bölgelerinde gayri safi milli hasıla %6,4 iken doğu kesiminin gayri safı milli hasılanın büyüme hızı %6,1’dir. İkisi arasında fark çok olmamakla birlikte 1978 sonrası ülkesinin doğusu %8,6 olurken (ülke geneli %8,4’dür.) batıda bariz bir azalma meydana gelmiş ve fark artmıştır. Bu fark doğu ile batının arasındaki uçurumu arttırmış ve gelişmiş düzeylikleri de farklılaşmıştır [45]. Doğu Türkistan’ın petrol ve doğalgaz, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin olduğu daha önceki bölümde bahsedilmiştir.

pamuk tarlalarında Zorla çalıştırılan Uygur Türkleri (Kaynak: https://tr.euronews.com/2020/12/15/rapor-cin-570-bin-uygur-turkunu-pamuk-tarlalar-nda-modern-kole-olarak-cal-st-rd)

Ancak Uygur halkı bu zenginlikten yararlanamamaktadır. Bölgedeki sanayi faaliyetlerini Çinliler yönetmekte, Çinlilere daha çok avantaj verilmektedir, burada çalışacak kişilerin ilk olarak çok iyi bir eğitim alması gerekmektedir bunun içinde öncelik Çin okullarından mezun olanlara verilmektedir. Ayrıca bölgede faaliyet yürütmek için gelen Çinliler devlet tarafından desteklenmektedir. Çin’den bu bölgeye daha iyi ve rahat, hayat standartları yükseltmek için gelenler bile vardır. Bunun yanında Uygur halkı genel olarak bölgenin doğusunda yaşamakta ve kurak olan bu arazide tarımla ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar.

Bölgedeki gelişmiş düzeyleri olarak ise sanayi olarak gelişmiş batı tarafı gayet iyi bir konumda iken, doğu konumu kötü durumdadır ve bölge arasında eşitsizlikler göze çarpmaktadır [46]. Çin bölgeler arasındaki bu eşitsizliği gidermek için “go west” kampanyası başlatmıştır. Bu kampanyasındaki amaç ise Tibet ve Doğu Türkistan bölgelerinin içindeki eşitsizliği en aza indirmektir. Fakat “go west” kampanyasıyla birlikte Sincan Çinliler tarafından cazibe noktası olarak görülmüş ve Uygurlar tarafından ise nüfus politikası değiştirilmesi olarak algılanmıştır. Yoğun artan Çin göçü ile birlikte petrol ve doğalgaz sektörlerinde ve boru-hattı taşımacılığında Çinlilerin yeri artmış, zaten tarımda ve hayvanlıkta çalışan Uygurların işsizlik oranları yükselmiştir. Bu kampanyayla birlikte bölgedeki eşitsizlik artmış ve Uygur-Çin çatışmaları artmaya başlamıştır [47]. Bu “go west” politikasının yanında ise Abdulsalam Abdulgani Alim, Hashar olarak bilinen yılda iki ay boyunca ücretsiz olmak üzere çalışma zorunluluğu vardır.  Bu zorunluluk  Amnesty International’un raporuna göre ise devlet tarafından zorla çalıştırılan Çin’in tek bölgesi Doğu Türkistan’dır. Doğu Türkistan bölgesinde bu uygulama kırsal alanlarda görülmektedir [48].

Doğu Türkistan’da Negatif Statü Haklarının İhlalleri

Adil yargılanma hakkı, yasalarla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde her türlü eşitlikçi imkanlarla, makul bir süre içerisinde kamuya açık olarak yargılanma istenilme hakkıdır. Bu hakka göre yargılama süresi boyunca suçlunun birçok hakkı vardır. Bu haklar; avukatıyla ve ailesiyle görüşmesi, işkenceye ya da dayağa maruz kalınmaması, her türlü sağlık kontrolü, yemek-içecek haklarına sahip olunması gibidir. Fakat Doğu Türkistan’da durum bu şekilde değildir. Uygurlar hiçbir delil gösterilmeden hukuksuz dini propaganda yapma, toplumu bölme ve ayrıştırma, aşırılık yapma gibi eylemler bahane edilerek terörist damgası adı altında hapishaneye atılmaktadır. Hapishanedekiler terör eylemi ile girdiği için avukatıyla ve ailesiyle görüştürülmemektedir. “Devletin bilgilerini” sızdırmak ve “devleti bölmek” suçlarıyla yargılanmakta ve bu yargılanma aşamasında hukuksal yardım alma talepleri reddedilmektedir. Çin Ceza Muhakemeleri ve Usulü Kanunu’nun 37. maddesine göre; “Ceza soruşturması esnasında savunma avukatının milli güvenlik, terör ve mühim yolsuzluk gibi suçlamalar yönetilen müvekkili ile görüşme talebi, ceza soruşturmasını yürüten otoritenin iznine bağlıdır [49].”  Yine aynı kanunun 69. maddesinde de; “gözaltındaki kişilerin tutukluluğu sevk işlemleri, ülke genelinde her kademede örgütlenmiş Halk Başsavcılıklarının onayına tabi tutulmaktadır. Uzun gözaltı süreleri sonrasında gelen tutukluluk onaylarını, uzun süren tutukluluk dönemleri (5-7 yıl) takip etmektedir [50].”

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Dolkun Isa

Son yıllarda artan Uygur ve diğer Müslüman bireylerin soruşturma aşamasına geçilmesi için 3 yıldan uzun süre tutuklu kaldığına dair deliller Dünya Uygur Kongresi tarafından kamuoyu ile paylaşılmıştır. Birleşmiş Milletler görevlisi özel bir raportör, Çin ziyareti sırasında tamamen keyfiyetine dayalı olarak insanlık dışı ceza ve uygulamalar ile karşı karşıya kalındığını belirtmiştir. Açıklamasında ise; Çin yönetimi tarafından kabul edilen Endangering State Security (EES/ Devlet güvenliğini tehlikeye sokmak) suçlarının tamamen belirsiz ve keyfi uygulamalar olduğunu, insanların dini yaşam, ifade özgürlüğü gibi bir takım temel haklarının bu EES kapsamında ellerinden alındığını ve cezalandırıldığını söylemiştir. Son zamanlarda ise EES suçlarından dolayı tutuklanan Uygur bireylerin sayısında artış vardır. The U.S. Congressional – Executive Commission on China (CECC) tarafından 2008 tarihinde yayınlanan raporda, Çin mahkemelerinde EES suçundan dolayı yargılanan kişi sayısı, 2007 yılı tüm dünya alanında yargılanan birey sayısından fazla olduğu açıklanmıştır. Diğer bir İnsan Hakları Örgütü DUİ HUA, EES kapsamında 2009 yılında yargılanan 2008 yılındakine göre %63 oranında artarak, 437 yargılanma olayını açıklamıştır [51]. Adil yargılanma hakkı kapsamında bir diğer unsur ise işkence [52] yapılmasıdır. Çin Ceza Muhakemeleri ve Usulü Kanunu, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde yer alan İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani yahut Küçültücü Muamele veya Cezaya karşı olmasına rağmen bu duruma uygun hale getirmemiştir. Ayrıca BM Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 2. fıkrasında, işkencenin hiçbir şekilde hukuka uygun hale gelemeyeceğine dair hüküm; “Hiçbir istisnai durum ne harp hali, ne de harp tehdidi, dahili siyasi istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez” ibaresi vardır ve Çin yaptığı bu eylemleri hukuka uygun duruma getirecek herhangi bir nedene bağlayamaz.

Çin adli makamları, zor kullanarak itiraf ettirdikleri suçları mahkeme önünde delil niteliğinde kullanmakta ve delil niteliğinde kabul edilmektedir [53]. Bu ise BM Sözleşmesi’nin 15. maddesinde yer alan; “işkence yapılarak alındığı tespit olunan herhangi bir ifadenin, işkence yapmakla itham olunan kişi aleyhinde delil olarak kullanılması hariç, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilmemesi” hükmüne aykırıdır ve delil olarak kullanılamaz. Göz altı kamplarında ise yine çeşitli işkenceler yapılmaktadır. Bu işkencelerden bazıları kemerle dövülmek, tırnakların sökülmesi gibidir. Ayrıca bu kamplarda Uygurca konuşulması kesinlikle yasak olup, mahkumların kaldıkları süre zarfı belirsizdir, tutuklular Uygur Müslümanları olup dini ibadetlerini yerine getirmelerine izin verilmemekte, kötü şartlar altında çalışmaya zorlanmaktadırlar. Bu kamplarda tüm tutsaklara Çince öğretilmekte ve Çin kültürü aşılanmaya çalışılmaktadır.

2018 yılında yayınlanan bir rapora göre ise Hoten’de bulunan bir kampta 26 kişi ölmüştür [54]. Negatif statü hakları arasında sayılan din özgürlüğü hakkı iki kapsamdan oluşmaktadır. Bunlar inanç ve ibadet özgürlüğüdür. İnanç özgürlüğü; bireylerin bir dine inanması ya da inanamamasıdır. İbadet özgürlüğü ise dine inanan bireylerin, inandıkları dinin emirlerini yerine getirme haklarıdır. Bu kapsamda bireyler tören, ayin gibi benzeri toplantıları özgürce yapmalarını ve yine özgürce katılmalarını kapsamaktadır. Bu açıdan Çin Halk Cumhuriyeti kendi anayasasında din özgürlüğünü [55] açıkça belirtmiştir. Fakat alınan bu kararlar teoride kalmıştır. Çin Hükümeti terörist eylemleri geniş ölçüde tanımlarken, bunun içine dini eylemleri de almıştır. Buna örnek olarak ise 2012 tarihinde Müslümanlarca önemli olan Ramazan ayında oruç tutulması yasaklanmıştır. (Bölgede özellikle öğrenciler ve devlet memurları bu ayda göz hapsine alınmıştır.) Bu yasak ise ramazan ayı boyunca toplumsal istikrarı sağlamak adına bu kuralın alındığı söylenmiştir. Camide kalabalık gruplar halinde ibadet etme, vaaz verme, uzun bir şekilde dua okuma ve bazı ayetlerin okunması konusunda kısıtlanmalar getirilmiştir olup kadınların ibadet etmesi ve özel şahıslar tarafından dini okul veya kurs açılması, öğrencilerin dini kurs ve okullarda okumaları yasaklanmıştır [56].

Bu kapsamda başka bir insan hakları ihlali ise ebeveynlerin ve yasal olarak hamilelerin kendi 18 yaşından küçük çocuklarına dini eğitim vermeleri ya da aldırmaları yasaklanmıştır. Söz konusu bu yasak “Çin’in hem 2002 tarihinde onayladığı Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne, hem de 1991’de onayladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır [57].” Bir başka ibadet ve din özgürlüğünün kısıtlanması örneği ise 2017 yılında değiştirilen Din İşleri Talimatnamesidir. Bu talimatnameye göre din özgürlüğü kapsamında öncelikli olarak ise ibadet özgürlüğü denetleme ve kısıtlama alanındaki yetkileri genişletilmiştir. Bu genişletmeler ise dinin aşırıcılığını önlemeye yönelik yapıldığı dile getirilmiştir.

2017 tarihinde Doğu Türkistan’daki özerk yönetim tarafından Aşırıcılığı Önleme Yönetmeliği çıkarılmıştır. Bu yönetmeliği göre ise; “türban takmak, sakal uzatmak, aşırı çağrışım yapan hilal kolye takmak gibi sembolleri taşımak ve kullanmak, Endonezya, Malezya, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman olan ülkelere ibadet için ziyaret etmek” yasaklanmıştır [58]. Yapılan bu faaliyetler birlikte din özgürlüğü Doğu Türkistanlı Müslümanlar için sadece teoride kalmıştır. Çin bütünleştirme ve “Tek Bir Çin” politikası altında Müslümanların haklarını ihlal etmiştir. Diğer bir politika ise nüfus ve göç politikasıdır. Bu politikanın öncelikli amacı Doğu Türkistan’da etnik olmayan bir bölge yaratılmaktır. Bu politikanın uygulanması için ise kalkınma programları ile destek verilmiştir. Bu politikanın temelinde 1950’lerden önce bölgede Sincan Uygur Özerk Bölgesi kurulmadan önceki Sovyet faaliyetleri yer alır. Bu bölgede bulunan yer altı zenginliklerinde Sovyetlerinin etkisinin artmasını önlemek amacıyla Çin tarafından bölgeye göç özendirilmiştir [59]. Bu göçlerle birlikte 1953 yılında bölgede 300,000 Çinli var iken, 1990’da 6 milyona yükselmiştir.  Bu yükselmeyle birlikte 1949 tarihinde bölgede bulunan Türk nüfusu %87, Çin nüfusu ise %7 iken; 2002 tarihinde Türk nüfusu %53’ e düşmüş, Çin nüfusu ise %45’ e yükselmiştir [60]. Bu göçlerle ilgili olarak 2003 tarihinde ChinaPerspectives’de yer alan makaleye göre; 1950’lerden sonra komünist rejim hidrokarbon, mineral kaynaklar ve işlenmemiş tarım alanları bakımından zengin olan bu bölgeyi, kontrol altında tutmak için, Han nüfus merkezlerinin yerleşimini destekledi.

Zorla sakal tıraşı yapılan bir Uygur Türkü

1949’dan itibaren bölgede “Sincan Üretim ve İnşaat Topluluğu” tarafından yönlendirilen yoğun bir Hanlı akışı görülmektedir. Gerçekte bu teşkilat terhis olan eski askerlerine birtakım avantajlar sağlayarak onlara yardımcı olmaktadırlar. Yeni alanlar açmak için ülkenin sınırlarına gönderilen köylü-asker toplulukları bölge için güvenlik sağlamaya gerekli insan gücünü temin ederken demografik yapıdaki değişiklik yeni bir kültür inkılabı başlattı. Yüzde 80’den fazla merkezi hükümetten para desteği gören Sincan Üretim ve İnşaat Topluluğu (XPCC) bugün bölgenin ekili dikili alanlarının üçte birini kontrol etmekte ve sanayi ürünlerinin çeyreğini üretmektedir [61] şekilde yer almıştır. Nüfus politikasına baktığımızda ise Çin nüfusunun göçlerle birlikte her geçen gün arttırıldığı görülmektedir. Doğu Türkistanlılara 1979 tarihinden itibaren aile planlanması adı altında uygulanan doğum yasağı vardır. Bu yasakla birlikte evlenme yaşı, çocuk sayısı devlet tarafından kontrol edilmektedir. Doğu Türkistanlı ailelerin kentlerde bir, kırsal kesimlerde/köylerde ise ikiden fazla çocuk yapmaları yasaklanmıştır. Bu Çin’in genel politikası olmakla birlikte, Çinlilerin Sincan Uygur Özerk Bölgesine göçü halinde tek çocuk politikasından muaf tutulacağı belirtilmiştir [62]. İlk çocuğun engelli olması halinde ise ikinci bir çocuğa izin verilmektedir. Kentsel ya da kırsal alanda her ne olursa olsun üçüncü çocuk kesinlikle yasaktır. Kanunsuz gebelikte ise devlettin fark ettiği anda kaç aylık olursa olsun gebelik sonlandırılmaktadır. Kadınlar istekleri dışında ise kısırlaştırılmaktadır. Kısırlaştırma işlemi ise BM Soykırım sözleşmesine göre; belirli bir gruba yönelik olarak yapılan doğum kontrol politikası soykırım olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca kanunsuz çocukların bulunması halinde ise işçi olarak çalıştırılmaktadırlar [63]Nüfus ve göç politikasıyla birlikte bölgede asimilasyon çalışmaları olduğu görülmektedir. Bu kapsamda yapılan faaliyetlerin ise insan haklarına aykırı olduğu gözler önündedir.

Bölgede bulunan Uygur ve Çin nüfusu eşit şartlar altında muamele yapılmadığı ortadadır ve Çinlilerin bu bölgeye göçünün önü açılmaya çalışılmakta, Çin Hükümeti tarafından ise genel olarak uygulanan birçok politikadan muaf tutulmaya çalışılmaktadır. Seyahat özgürlüğünde ise Doğu Türkistanlı bireylerin pasaportları devlet tarafından toplanmış ve geri verilmemiştir, diğer yabancı ülkelerde bulunan Doğu Türkistanlılar ise devlet tarafından acil olarak geri dönmeleri için çağırılmış, geri döndüklerinde ise onlarında pasaportlarına el konulmuştur. Bu kapsamda seyahat özgürlüğü için gerekli olan pasaport hükümetin elinde olup, hükümet verdiği takdirde kullanılmaktadır. Doğu Türkistanlı bireyleri yabancı ve çoğunluklu olarak Müslüman olan ülkelere gittiklerinde neden gittikleri, nerelere ve kimlerle gittikleri sorgulanmaktadır. Bir diğer insan ihlali olarak ise nükleer denemeler gösterilmektedir. Bu kapsamda bölge Çin’in nükleer deneme sahası olmuştur ve nükleer füze üssü de bu bölgede bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü 1975-1985 tarihleri arasında lösemi vakalarının oranının %7 oranında arttığını, %10 ise kanserle savaşmak zorunda kaldığını raporlarında açıklamıştır.

1988 tarihli raporda ise Hoten, Yarkent ve Kaşgar şehirlerinde 3961 insanın salgın hastalıklarına yakalandığını belirtmiştir. Çin bölgede 1964’ten itibaren 1997 tarihine kadar hiçbir koruyucu önlem almadan 46 tane nükleer deneme yapmıştır. Bu denemelerin ise 11’i yer altında olmuştur. Tüm bu nükleer denemeler sonrasında bölgeye oldukça ciddi sağlık sorunları ve çevre sorunları bırakmıştır. Birçok verimli tarım arazisi kullanılamaz hale gelmiş. Yine doğumlarda çok sayıda engelli çocuk dünyaya gelmiş, milyonlarca insanlarda kalıcı hasar meydana gelmiştir [64]. Tüm bu hakların sınırlandırılmasıyla görüldüğü üzere insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Fakat Çin’in tüm dünya ya kendini kapatması, dışarıdan hiçbir örgütün ya da sivil toplum kuruluşunun bölgeye girmesine izin verilmemesi ile birlikte tam olarak neler yaşandığı belli değildir. Aslında kendi dünyadan soyutlanması ve bölgeye dair herhangi bir bilgi yayınlamaması bile bir kuşku uyandırmaktadır. Bununla birlikte özellikle BM Güvenlik Konseyi üyesi olması ile bölge hakkında herhangi bir kararın alınmasını da engellemekte. Bölgeyle ilgili tüm sorunları bir iç sorun olarak değerlendirmektedir.

Çin’de hala geçerli olan idam cezası vardır ve bu idam cezalarının sayısı dünya kamuoyu ile paylaşılmamakta olup, sayısının çok olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte terör tanımını geniş olarak yorumlamış ve kendisinin yaptığı işkence, idam ve benzeri faaliyetler, haklı göstermeye çalışmıştır. Bunu da özellikle 11 Eylül 2001 saldırısından sonra yapmaya başlamıştır.

Sonuç

Geçmişten beri toprakları değerli olan Uygur halkı bugün de insan hakları ihlalleri ile uluslararası toplumun gözü önündedir. Çin tarafından 1949’dan beri sistematik olarak yapılan bu asimilasyonlar bugün ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bunda bölgede bulunan değerli madenler, yerüstü kaynakları, bölgenin bulunduğu coğrafi konum etkilidir. Çin, işlediği bu insan hakları ihlallerine kılıf bulabilmek için özellikle 11 Eylül saldırısına dünya kamuoyunun ilgisini çekmekte ve bölgeyi dünyadan izole etmeye çalışmaktadır. Günümüzde hala dünyaya kapalı olan Doğu Türkistan bölgesinde seyahat yasaklanmış, uluslararası örgütlerin ya da sivil toplum kuruluşların girmesi yasaklanmıştır. Bu eylemler bile Doğu Türkistan hakkında oluşan insan hakları ihlalleri destekler niteliktedir. Bu makalenin amacı geçmişten günümüz bölgede bazen esneklik sağlansa dahi tutarlı bir şekilde Uygur halkının geçmişinin silinmesini, çeşitli nüfus politikaları ile Uygur haklının asimilasyon edilmesini anlatmaya çalışmıştır. Unutulmamalıdır ki, bölgeye dair günümüzde kesin deliller ve kanıtlar yoktur. Fakat toplanılan bilgiler ışığında Doğu Türkistan sistematik olarak geçmişinden koparılıp, özellikle yeni kuşağın Çin gelenek-görenek ve dillerinde büyütülmesi amaçladığı göze çarpmaktadır. Bir ulusun dilini kaybettiğinde kendisinin de tarih sahnesinden silindiği görülmüştür.

[irp posts=”26379″ name=”21. Yüzyılda Bir Açık Hava Hapishanesi: Doğu Türkistan”]

Gaye Bozkurt 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1]Sömürge: Bir devletin, kendi ülkesinin sınırları dışında, üzerinde egemenlik kurarak yönettiği, ekonomik ve siyasal çıkar sağladığı, her yönden sömürdüğü ülkedir.

[2]Çoğunluktan farklı özellikler taşıyan, sayı bakımından genellikle küçük olan ve kendini çoğunluktan farklı hissetmenin yanı sıra çoğunluk tarafından ezildiği kanısını taşıyan gruptur. Daha fazla bilgi için http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/8_11.pdf bakınız. (Erişim Tarihi: 30 Aralık 2020)

[3]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, “Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları Bağlamında Hak İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt:1, N:2, 2013, s.12.

[4]Bir topluluğun, bir kuruluşun kendi kendini, oluşturduğu yasalara göre, özgürce yönetme hakkı ve durumudur. Egemenlikleri, uluslararası sistemin toprak bütünlüğü, iç işlere karışmazlık ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kuralları ile doğrudan kendilerine verilen ve büyük güç siyasetine uyum sağladıkları oranda korunan bu devletler zayıf devlet, bazı yazarlarca da yarı-devlet olarak tanımlanır. Detaylı için Özlem Kaygusuz, “Egemenlik ve Vestfalya Düzen”, Küresel Siyasete Giriş, (ED. Evren Balta), İletişim Yayınları, İstanbul 2016, 1. Basım, ss.40-42.

[5] “Communiqué of The National Bureau of Statistics of People’s Republic of China on Major Figures of the 2010 Population Census”, National Brueau of Statistics of China, 27 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından alındı.  https://web.archive.org/web/20130727021210/http://www.stats.gov.cn/english/newsandcomingevents/t20110429_402722516.htm, (Erişim Tarihi: 30 Aralık 2020)

[6]Erkin Alptekin, Çin’in Doğu Türkistan Siyaseti, s.145.

[7]Talas Savaşı: 751 yılında bugünkü Kırgızistan sınırları içindeki Talas Nehri civarında, Abbasiler ve ortağı olan Karluklar ile Çinliler arasında yapılan ve 5 gün süren muharebedir. Çin ordusunun yenilgisi ile sonuçlanan savaş gerek Çin, gerekse Türk ve İslam tarihi açısından önemlidir.

[8]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, “Baskı Altındaki Uygurlar ve Diğer Türk Toplulukları: Doğu Türkistan’da Sürdürülen Sistematik İnsan Hakları İhlalleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt:126, S.248, 2020(Eylül-Ekim), s.s. 81-82.

[9]Erkin Alptekin, a.g.e., s.82.

[10]Gül Seda Acet İnce, “Çin’in Vahşi Yüzü: Doğu Türkistan Zulmü ve Uluslararası Toplumun Sorumlulukları”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), Cilt:6, S.4, 2019, s.574.

[11]Erkin Alptekin, a.g.e., ss. 145-146.

[12]R. Kutay Karaca, “Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti İlişkilerinde Doğu Türkistan Sorunu “, Akademik Bakış, Cilt:1, Sayı:7, 2007 (Kış), s.221.

[13]R. Kutay Karaca, a.g.e., s.222.

[14]Erkin Alptekin, a.g.e., ss.146-148.

[15]Erkin Alptekin, a.g.e., s.148.

[16]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[17]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.84.

[18]Erkin Alptekin, a.g.e., s.149.

[19]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[20]Gülnihal Altın Öztürk, “Uluslararası Çatışma Bölgeleri: Doğu Türkistan ve İnsan Hakları İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt:1, Sayı:1, 2013, s.68.

[21]Erkin Alptekin, a.g.e., s.150.

[22]Erkin Alptekin, a.g.e., s.153.

[23]Marksist teorinin Marks sonrası gelişiminin bir parçasıdır, en önemlisi Mao Zedong’un rehberliğinde Çin komünizmiyle birlikte. “Kültür devrimi” genel fikir, bazı yorumcuların Marx’ta, proletaryayı özgünleştirmek için yalnızca fiziksel veya yasal sınırlamaların değiştirilmesi gerektiğini bulduklarını iddia ettikleri materyalist varsayımı düzeltmek için.

[24]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.86.

[25]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s.86.

[26]Yurter Özcan, “Doğu Türkistan & Uygur Türkleri Tarih, Kimlik ve Siyaset”, 2020 (Ekim), s.11.

[27]Fatih Şen, “Çin’in Sincan -Doğu Türkistan Sorunu: Dünü, Bugünü, Geleceği”, Ortadoğu Analiz, Cilt:1, Sayı: 7-8, 2009 (Temmuz-Ağustos), ss. 127-128.

[28]Erkin Alptekin, a.g.e., s.143.

[29] Gül Sedat İnce, a.g.e., s.575.

[30]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.14.

[31]Silah sanayisinde kullanılır.

[32]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.15.

[33]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., ss.68-69.

[34]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.69.

[35]Erkin Alptekin, a.g.e., s. 144.

[36]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s. 69.

[37]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s..88-89.

[38]Freedom House: 1941 yılında kurulmuş, merkezi Washington’da olan ve belli ülkelerde şubeleri bulunan demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapan bir sivil toplum kuruluşudur.

[39]Freedom House, Freedom in the World 2020: A Leaderless Struggle for Democracy, Freedom House Publication Office, Washington 2020, s. 2-20.

[40]Hükümetler arası  kuruluş olan ve sürdürülebilir, etkili demokratik kurumların güçlenmesi ve desteklenmesi için çalışmalar yapmaktadır.

[41]Eğitim Hakkı; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’nda ele alınmıştır. Bu sözleşmelerin eğitim hakkını nasıl ele aldıkları incelemek için; Eğitim Hakkının Uluslararası Yasal Dayanakları, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/150206/mod_resource/content/0/13.Hafta.E%C4%9Fitim%20Hukuku-13.pdf (Erişim Tarihi: 4 Ocak 2021)

[42]Harun Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., ss.102-103.

[43]Gülşen Şeker- Aydın ve Müge Yüce, “Baskıcı ve Dışlayıcı Han Milliyetçiliğinin Doğu Türkistan’da (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) Yansımaları”, MANAS Sosyal Araştırmaları Dergisi, Cilt:9, Sayı:4, 2020, s. 2677.

[44]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.23.

[45]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.20.

[46]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.71.

[47]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.22.

[48]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.25.

[49]Hakan Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., ss.90-.91.

[50]Hakan Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., ss.90-91.

[51]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.74.

[52]1984 tarihli Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 1. maddesinde belirtildiği üzere işkence; “bir şahsa veya 3.şahsa, bu şahsın veya 3. şahsın işlediği veya işlendiğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ıstırap veren bir fiil” anlamına gelmektedir.

[53]Harun Kolçak- Osman Ercan, a.g.e., s. 91.

[54]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., ss.94-95.

[55]Dini inançların özgürlüğünün korunması ve bu özgürlüklere saygı gösterilmesi, Çin hükümetinin uzun dönemli temel politikasıdır. Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası açık bir şekilde şunu belirtmektedir: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşları, dini inanç özgürlüğüne sahiptir.” “Hiçbir devlet organı, kamu kuruluşu veya birey vatandaşları herhangi bir dine inanması veya inanmaması için zorlayamaz veya herhangi bir dine inanan veya inanmayan vatandaşlar arasında ayrım yapamaz.” “Devlet, normal dini aktiviteleri korumakla yükümlüdür. Hiç kimse, kamu düzenini bozmak, vatandaşların sağlığına zarar vermek veya devletin eğitim sistemine müdahale etmek için dini aktivitelerde bulunamaz.”  Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi tarafından yayımlanan Diyanet İşleri Tüzüğü ve Xinjiant’taki yerel hükümet tarafından yayımlanan Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi Diyanet İşleri Tüzüğü’nün ikisi de “vatandaşlar dini inanç özgürlüğüne sahiptir” ve “devlet normal dini aktiviteleri korumakla yükümlüdür.” Yasalarına ait yukarıdaki prensipleri korumakla yükümlüdür. (Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği, Xinjiang’da Dini İnanç Özgürlüğü, 12 Haziran 2016.)

[56]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e, s. 25.

[57]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.25.

[58]Hakan Kolçak ve Osman Ercan, a.g.e., s. 93.

[59]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s. 16.

[60]R. Kutay Karaca, a.g.e., s. 231.

[61]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.17.

[62]Kenan Dağcı ve Mustafa Keskin, a.g.e., s.17.

[63]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., ss.70-71.

[64]Gülnihal Altın Öztürk, a.g.e., s.s.72-73.

Kaynaklar 

Alptekin, E. Çin’in Doğu Türkistan Siyaseti, s.143-158.

Aydın, G. ve Yüce, M. (2020). “Baskıcı ve Dışlayıcı Han Milliyetçiliğinin Doğu Türkistan’da (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) Yansımaları”, MANAS Sosyal Araştırmaları Dergisi, 9(4), s.2668-2682.

Balta, E. (2016). “Küresel Siyasete Giriş”. İletişim Yayınları, İstanbul, 1. Basım, ss.40-42.

Dağcı, K. ve Keskin, M. (2013). “Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları Bağlamında Hak İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 1(2), s.11-29.

İnce, G. (2019). “Çin’in Vahşi Yüzü: Doğu Türkistan Zulmü ve Uluslararası Toplumun Sorumlulukları”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), 6(4), s.572-584.

Karaca, R.K. (2007). “Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti İlişkilerinde Doğu Türkistan Sorunu “, Akademik Bakış, 1(7), (Kış), s.219-245.

Kolçak, H. ve Ercan, O. (2020). “Baskı Altındaki Uygurlar ve Diğer Türk Toplulukları: Doğu Türkistan’da Sürdürülen Sistematik İnsan Hakları İhlalleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, 126(248) (Eylül-Ekim), s. 77-114.

Özcan, Y. (2020). “Doğu Türkistan & Uygur Türkleri Tarih, Kimlik ve Siyaset”, (Ekim), s.2-24.

Öztürk, G. (2013). “Uluslararası Çatışma Bölgeleri: Doğu Türkistan ve İnsan Hakları İhlalleri”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 1(1), s.67-79.

Şen, F. (2009). “Çin’in Sincan -Doğu Türkistan Sorunu: Dünü, Bugünü, Geleceği”, Ortadoğu Analiz, Cilt:1(7-8), (Temmuz-Ağustos), s. 124-134.

[/vc_toggle]

 

Asker Marketi: Askeri Ürün Alışverişinin Adresi

0

Askeri ürünler almak isteyenler öncelikle bazı noktalara dikkat etmelidir. Ne alacağınızdan daha çok nereden, hangi firma veya siteden alacağınız daha önemlidir. Askeri giyim konusunda sektörde yıllardır devam eden tecrübesi ile sizlere en iyi hizmeti en iyi fiyat garantisi ile sunmaktadır. Askeri giyim üreten ve pazarlayan firmamız bu konu da ihtiyaçlarınızı sorunsuz şekilde karşılamaktadır. Sitemizi ziyaret ederek ürünlerimizi inceleyebilir, fikir edinebilirsiniz.

Asker marketi görevini üstlenen firmamızın ürünleri birinci kalite ile üretilip, sizlere sunulmaktadır. Sitemizde askeri combat, askeri gömlek, mikrofiber ürünler, mont, pantolon, polar hırkanın yanı sıra taktik polar hırka satışı da mevcuttur. Sitemizde dış giyimin yanı sıra iç giyim ürünleri de bulunmaktadır.

Askeri çorap, boxer, fanila, havacı giyim, termal ve polar içlik ürünlerine de ulaşabilirsiniz. İhtiyacınız olan ürünleri inceleyerek, istediğiniz ürünü kolay bir şekilde satın alabilirsiniz. Asker marketi konusunda firmamız titizlikle çalışmakta olup, ürünlerin çoğunu kendimiz üretmekteyiz. Yurt içi ve yurt dışı hem perakende hem de toplu satışlarımız mevcuttur.

Ürettiğimiz ürünlerde kullanılan malzemeler oldukça kaliteli olup, özellikle iç giyim ürünlerimiz yüzde yüz pamuklu olarak üretilmektedir. Polar hırka ve diğer polar ürünlerimiz iç ve dış yüzeyi polardan üretilmektedir. Aynı zamanda nefes almayı sağlayıcı özelliği sayesinde terlemeyi önlerken vücut ısısını da korumaktadır.

Birinci kalite özel tasarıma sahip olan polar ürünlerimiz sıcak tutma, soğuklardan koruma özelliğine de sahiptir. Büyük bir ustalık ve itina ile üretilen ürünlerimiz esnek yapısı sayesinde hareket özgürlüğü sağlamaktadır. Polar hırkalarımızı Türkiye’nin tüm il ve ilçelerine aynı zamanda askeri birliklere gönderiyoruz.

Polar ürünlerimizdeki kaliteli malzeme ve işçiliği diğer ürünlerimizde de aynen uygulamaktayız. Askeri kamuflaj gömleklerimiz nano teknoloji kumaştan, yüzde yüz pamuklu olarak üretilmektedir. Kamuflaj gömlek, polar ve diğer tüm ürünlerimizin her kalıp ve beden için seçenekleri bulunur.

Hem iç hem dış giyim askeri malzemeye ihtiyacınız olduğu durumumda hem yurt içi hem yurt dışı olarak siparişlerinizi alarak sizlere en kısa sürede ulaştırıyoruz. Firmamızı tercih ederek alanında en kaliteli askeri malzeme ve ürünlere ulaşabilirsiniz. Askermarketi.com adresimizden askeri malzeme, dağcı, kamp, özel güvenlik ve polis ürünlerine ulaşabilir, detaylı incelemek, sipariş oluşturmak için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Küresel Liderlik Yolundaki Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dış Uzay Sahası Faaliyetleri

Dünya üzerinde hegemon devlet olma amacı taşıyan ülkelerin mücadeleye girmekten çekinmediği bir alan olarak dış uzay sahası karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak ABD ve Sovyetler Birliği arasında bu alanda yaşanan düello, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yatışmış fakat 21. Yüzyıl itibariyle Rusya Federasyonu’nun tekrar etkinliğini hissettirmeye başlaması ve özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin artan faaliyetleri dış uzay sahasında yeniden çok boyutlu rekabeti beraberinde getirmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti için nükleer füze tehdidiyle karşı karşıya gelinen 1950 yılındaki Kore Savaşı savunma alanında gelişmeyi zorunlu kılmıştır. Bu kapsamda balistik füze programı başlatılmış bu sebeple de uydu geliştirme amaçlı dış uzay sahasında çalışmalara başlanmıştır. 1970 yılına gelindiğinde Çin artık ilk uydusunu uzaya fırlatabilecek kabiliyete sahiptir. Mao’nun ölümü sonrası iktidara gelen Deng Xiaoping ile birlikte Çin vizyon değiştirerek uluslararası kapalılığa son vermiş ve giderek küresel sisteme dahil olmaya başlamıştır. 1992 yılı Çin’in dış uzay sahasında faaliyetlerinin yol haritasının oluşturulması açısından önemli bir yıl olmuştur. Bu yol haritası üç basamaklıdır. İlk aşamada Çinli astronot uzaya gönderilecek; ikinci aşamada, uzay araçlarının uzayda kenetlenmesi sorunu çözülerek uzay laboratuvarının uzaya fırlatılması gerçekleştirilecek; üçüncü ve son aşama olarak da uzun vadeli insanlı uzay istasyonu kurularak, geniş kapsamlı uzay bilimsel araştırmalarının yapılması ve kullanım teknolojisinin araştırılması sağlanacaktı.[1] Bu kapsamda ilk insanlı uçuşu 2003 yılında Yang Liwei’nin gerçekleştirmesi ile Çin Halk Cumhuriyeti planlarını aşamalarla devreye sokmaya başlamıştır. 2007 yılında uzay sahasında rekabet eden ülkeler açısından korkutucu bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişme 1950’li yıllarda balistik füzelerden korunma amacıyla uzay faaliyetleri başlatan Çin için gelişmenin ne boyutlara ulaştığını göstermesi açısından çok önemlidir. Gelişme Çin’in karadan gönderdiği bir balistik füze ile kendi uydusunu vurmasıdır. Bu durum, Çin’in diğer devletlerin uzay araçlarını ve uydularını imha edebileceği anlamına gelmektedir. Çin’in uzay varlığı için çok önemli olan bir diğer gelişme, 2011 yılında “Tiangong-1” isimli “Cennet Sarayı” manasındaki uzay istasyonunun yörüngeye yerleşmesidir. Uluslararası Uzay İstasyonuna rakip olan Cennet Sarayı, Çin’in tek başına uzay istasyonu yapabilecek güce erişmesi ve gelecek yıllarda bu kabiliyeti artırarak uzayda askeri üs kurabilecek imkana erişmeye yaklaşması açısından çok önemlidir. Çin bununla yetinmeyerek 2012 yılında bu uzay istasyonu ile “ShinSou-9” isimli uzay aracının kenetlenmesini sağlayarak astronotların istasyona geçişini gerçekleştirdi. Daha sonra bu uzay istasyonu parçalanarak kaybolsa da Çin 2023 yılına kadar yeni ve kalıcı bir uzay istasyonu kurma hedefini taşımaktadır. 2013 yılında dış uzay alanında çalışmaların başka bir ayağı olan Ay üzerinde araştırmalara geçen Çin, “Yutu” isimli uzay aracını Ay üzerine indirmeyi başarmıştır. Bunu yapabilen 3 ülkeden biri olan Çin, 1976’dan sonra Ay’a keşif aracı gönderen tek ülke olmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’ne dış uzay faaliyetlerinde ilk olma özelliğini kazandıran gelişme ise 2019 yılında Ay’ın karanlık yüzüne iniş gerçekleştirebilmesi olmuştur. Çin bunu yapabilen tek ülkedir. Bu çok önemli bir gelişmedir çünkü Aşkın İnci Sökmen’e göre “Ay dünya üzerinde egemenlik kurma açısından önemlidir ve uzay jeopolitiğinin temel unsurudur”.[2]

(Ay’ın karanlık yüzeyine inen aracın tahmini görüntüsü)

2015 yılında Çin Halk Kurtuluş Ordusu bünyesinde Destek Gücü adıyla uzay, siber alan ve elektronik savaş gibi konularda faaliyet gösterecek uzman kadro içeren bir birim oluşturulmuştur. Bu birim uzayda diğer ülkelerin uydularını devre dışı bırakabilecek olan Anti Uydu Silah (ASAT) sistemlerini kullanabilmektedir. Aynı yıl test edilen sinyal bozucu “Dong Nang-3” isimli araç ile ABD’nin yeryüzünde askeri operasyonlarında kullandığı uzaydaki sistemlerini etkisiz kılacak imkana Çin devletinin ulaştığı gözler önüne serilmektedir. Bunun yanı sıra mikro uydu sistemi üreterek düşman uydulara tıpkı bir ‘kamikaze’ saldırısı düzenleyerek bir göktaşı gibi hasar oluşturabilecek uyduları geliştirmeyi de başarmış bulunmaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Gelecek Planlamaları

Küresel liderlik misyonu oluşturan Çin, bu amaca ulaşmak için birçok alanda planlamalar yapmakta hedefler belirlemektedir. Birbiriyle birçok noktada ilintili olan bu alanlarda topyekûn bir kalkınma sağlamayı amaçlayan Çin, bu noktada dış uzay sahasındaki faaliyetlerine özel bir önem vermektedir. Bu kapsamda Mars ve Jüpiter projeleri ile gezegenlerin kolonileştirilmesi, yeni yaşam alanları bulma gibi ABD’nin de hedefi olan projeleri hayata geçirmeyi amaçlamaktadır. Diğer bir tasarı ise Yapay Ay projesidir. Bu proje ile hedeflenen güneşten gelen ışığı bir uydu yardımıyla dünyaya ileterek aydınlatma sağlanmasıdır. Çin’de bulunan Chengdu şehrinin belli bir alanı gece aydınlatması için bu projede kullanılması hedeflenmektedir. Başka bir proje ise Yapay Güneş projesidir. Bu projedeki gaye güneş içerisinde meydana gelen nükleer füzyon gibi bir enerji üretimidir. Bu enerji üretildiğinde fosil yakıtlara oranla daha temiz ve yüksek bir enerji kullanımda olacaktır. Bu da enerji açısından bağımlılığı ortadan kaldırması açısından Çin’in önem verdiği projeler arasındadır.

Çin’in Ay’ın karanlık yüzüne iniş gerçekleştirdiğinden daha önce bahsetmiştik. Bu başarı dış uzayda egemenlik kurmak açısından önemli olduğu gibi Ay’da bulunan madenler açısından da çok önemli kapılar aralamaktadır. Bu sebeple Çin 2025 yılına kadar Ay’da bir gözlemevi kurmayı hedeflemektedir. Yapılan araştırmalara göre Dünya üzerinde bulunmayan “Helium-3” gazı Ay’da bulunmaktadır. Bunun yanı sıra altın, demir, titanyum, nikel gibi birçok değerli maden yatakları bulunmaktadır. Çin bu madenleri ülkesine getirerek enerji bağımsızlığını kazanmayı ve ticari kabiliyetini artırmayı amaçlamaktadır. Uzay madenciliği açısından bu proje büyük önem taşımaktadır. Yine Ay üzerinde ilk kez bitki yetiştirilmesi Çin tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu, Ay’da ilk defa biyolojik bir maddenin yetişmesi manası taşırken, uzay yolcuğunu açısından da büyük bir önem arz etmektedir.

(Ay üzerinde kapalı bir kutu içerisinde ekilen tohumdan yetişen pamuk filizi)

Konunun başında belirttiğimiz gibi uzay faaliyetleri ile yeryüzünde oluşturulan politika birçok açıdan birbiriyle ilişki içermektedir. Bu kapsamda “Bir Kuşak Bir Yol” projesi için de Çin uzay alanında geliştirdiği Bedio-2 Navigasyon sistemiyle, proje dahilindeki ülkelere bilgi paylaşımında bulunmaktadır. Çin, “İpek Yolu” projesinin dijital versiyonu olarak tanımlanan deniz altından döşenen kablolar ile İnterneti sistemleştirirken, ABD’de bulunan SpaceX şirketi uzaya mikro nano uydu göndererek olası İnternet kesilmelerinde veya çökmesi durumunda uzay üzerinden İnternet sağlamayı amaçlamaktadır. Her alanda yaşanan rekabete bu durum çarpıcı bir örnektir.

Çin bu projelerin yanı sıra; kara delikleri araştırma programı, astro fizik obje programları, Güneş ile ilgili bilgi toplama, elektromanyetik Güneş radyasyonun ve yüksek enerji partiküllülerinin nasıl hava değişimine neden olduğunu araştırma, mikro uydu projeleri, enerji, su, biyokimyasal döngüleri araştırma projeleri ile uzay alanındaki bilimsel çalışmalara katkı sağlamayı hedeflemektedirler.[3]

Sonuç

2045 yılı itibariyle uzay sahasında küresel lider olma hedefi oluşturan Çin, ABD’nin en çok tehdit algıladığı ülkelerin başında gelmektedir. Uzay yolculuğuna baktığımızda ABD’ye kıyasla kısa zamanda yakın güce ulaşmayı başaran Çin, ABD açısından endişe ile karşılanmaktadır. Uzay faaliyetlerine ayrılan bütçe açısından 2013 yılı itibariyle aradaki fark 33 milyar dolar boyutunda Çin’in aleyhineyken 2018 yılına gelindiğinde aradaki fark 7 milyar dolara kadar inmiştir. Tüm bu gelişmeler sonucunda ABD uzay faaliyetlerini artırarak Amerika Birleşik Devletleri Uzay Kuvvetleri’ni kurmuş ve Ay üzerinde incelemelerine ve projelerine yeniden başlamış, sistemlerinin imhası tehlikesine karşı sistem yedeklemeleri gerçekleştirmiştir.

Çin tasarladığı projeleri gerçekleştirdiğinde, süper güç konumuna erişmesi beklenirken ekonominin yanında bilim, teknoloji, enerji gibi alanlarda da liderliği üstleneceği öngörülmektedir. ABD’nin tehdit algılamasına rağmen Çin uzay faaliyetleri için söylem olarak barışçıl amaçlar taşıdığını ifade etmektedir. Yapay zekâ teknolojisine sahip olan ve bu teknolojiyi insanın çalışma kapsamı dışındaki alanlarda, gezegenlerde kullanan Çin, teknolojik imkanlarını diğer ülkelerle paylaşabileceğini belirterek uluslararası iş birliğine açık olduğunu ifade etmiştir.

Politik söylem olarak bu denli iyi bir tablonun çizilmesine karşı pratikte Çin devleti çoğu faaliyetiyle ilgili bilgi paylaşımında bulunmazken, oluşturacağı uzay istasyonu ile ilgili herhangi bilgi paylaşımında bulunmayacağını açıklamış olması, tüm dünya için kaygı verici olmaktadır. Çin devletinin uzay faaliyetlerine hangi pencereden baktığını anlamak açısından, Çin Halk Cumhuriyeti Ordu mensubu General Xu Qiliang’ın askeri çatışmaların uzayda da devam edeceğini söyleyerek, uzayda güç sahibi olmanın barışı muhafaza etmek için de önemli olduğunu belirtmesi önem taşımaktadır.[4]

Yusuf Can Sünlü
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 91.

[2] Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 91.

[3] WU, J. Calling Taikong: A Strategy Report and Study of China’s Future Space Science Missions, London: Springer Press, 2017.

[4] Kathrin Hille, “China General Sees Military Space Race”, Financial Times, November 3, 2009, http://www.ft.com/intl/cms/s/0/9be4fa1c-c8a1-11de-8f9d-00144feabdc0.html#axzz3JG7rvzfs (Erişim Tarihi 9.01.2021).

Kitaplar
Sökmen A. İ. (2016). Uzay Jeopolitiği: Güç Dengesinde Önemli Avantaj Alanı. Beta Yayınları, 81-93.

Sökmen A. İ. (2019). Yeni Savaş Alan: Uzay. Geleceği. YILDIZ A. Geleceğin Güvenliği, İstanbul, TASAM Yayınları, 87-117.

Dergiler
Örki A. (2019). Uluslararası İlişkilerde Klasik Askeri Güç Anlayışının Evrimi: Dış Uzay Sahası. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2(1):12 – 28.

Web Adresleri veya URL
Hürriyet Gazetesi, “ABD ile Çin arasındaki rekabet uzaya sıçradı”, 05.08.2020, https://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/abd-ile-cin-arasindaki-rekabet-uzaya-sicradi-41579737 (Erişim: 09.01.2021).

BBC News, “Çin’in Ay’da ektiği pamuk tohumları filizlendi”, 15.01.2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46875798 (Erişim: 09.01.2021).

Aytekin E. “Çin uzay yarışında adımlarını hızlandırıyor”, Anadolu Ajansı, 25.11.2020, https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/cin-uzay-yarisinda-adimlarini-hizlandiriyor/2055232 (Erişim: 09.01.2021).

[/vc_toggle]

Bir Direniş Hareketi: Libya

Amr b. As’ın (r.a), 642 yılında Mısır’ı fethetmesinin ardından Libya ve Tunus’a yönelmesiyle beraber İslam’la tanışan Libya, bu tarihten Osmanlı egemenliğine geçtiği devre kadar farklı devletler arasında el değiştirdi. 1553 yılında Turgut Reis’in fethetmesiyle beraber Osmanlı’ya bağlı özerk birim haline geldi. Dayılık denen yönetim sistemiyle uzun yıllar yönetilen Libya, 1835 yılında merkezi otoritenin sağlanmasıyla birlikte 1911 yılına kadar fiili olarak Osmanlı hakimiyetinde kalmaya devam etti.

İtalya Gözünü Dikti Ancak Başarılı Olamadı

1911 – 1912 – Libya (Trablusgarp) Savaşı

Coğrafi keşiflerin ardından zenginleşen Avrupa devletleri, Sanayi Devrimi’yle beraber kendilerine sömürge ve pazar arayışına girdiler. Bu mücadele oldukça acımasız bir mücadeleydi ve fillerin tepişmesinde çimenlerin hali nice oluyor, altta kalanın da canı çıkmasa da çıkmaktan beter oluyordu. Elbette ki madalyonun bu yüzü sömürülen, ezilen, insan yerine konmayan bölge halkları içindi. Oysa Avrupa, yarattığı bu kan ve gözyaşı denizinin üstünde kendi gemisini yüzdürmede epey başarılı olmuştu. Portekiz ve İspanya’dan bayrağı devralan İngiltere Hindistan’ı sömürgesi yapmış, ardından gözünü Mısır’a dikmişti. Hasta adamın kendi içindeki buhranlarla uğraşmasından fırsat bulup 1881 yılında Mısır’ı işgal etti. Onun ardından gelen Fransa ise Tunus’a ve Cezayir’e ayak basmış, burada kirli faaliyetlerini gerçekleştirmeye koyulmuştu. Rusya ise Osmanlı egemenliğinde Slavları ayaklandırmak ve sıcak denizlere inmek istiyor ve bu amaç için elinden geleni fazlasıyla yapıyordu. Sömürgecilik yarışının gerisinde kalan Almanya ve İtalya da pastadan pay almak için fırsat kolluyordu. İtalya yakınındaki Trablusgarp’a yani Libya’ya gözünü dikmişti. Bu amaçla 1911 yılında Libya’yı işgal etti. Bu yıllarda 2. Meşrutiyet’in çalkantılı günlerinin etkisini üzerinden atamayan Osmanlı, Mısır’ı da kaybettiği için kara bağlantısı kalmayan kuzey Afrika’daki toprağına yardım götürmenin yollarını arıyordu. Donanmasının zayıflığı da açıkça ortada olan devlet, çareyi bölgeye subaylarını gizlice göndermekte buldu. Bu amaçla Enver Bey, Mustafa Kemal Bey, Ali Fethi Bey gibi subaylar ve Kuşçubaşı Eşref gibi Osmanlı casusları gizli yollarla ve farklı kimliklerle Libya’ya ulaştılar. Burada yerel halkı örgütlemeye başladılar.

Halk Direnişe Hazırdı

Trablusgarb Savaşı ve Gönüllüler Ordusu

Halk direnişe hazır ve gönüllü olduğu için ve Şeyh Ahmet Sunusi gibi aşiret reisleri ve kanaat önderleri Osmanlının yanında olduğu için tam bir birlik içinde mücadeleye girişildi. Derne, Tobruk ve Bingazi’de savaşan Mustafa Kemal Bey, burada başarılı bir savunma yaparak İtalyanları iç kesimlere sokmadı. Kuşçubaşı ise İtalyanlara karşı yerel halkı örgütlüyor, nümayişler çıkartıyordu. Enver bey, Libya ileri gelenleri tarafından seviliyor, kendisine büyük saygı duyuluyordu.

Burada yerel halkı örgütleyen ve onları gerilla savaşına hazırlayan Osmanlı subayları, gelecek dönemlerdeki Türkiye- Libya dostluğunun temelini atmıştır. Libya’da bu mücadeleler devam ederken İtalya, Osmanlı yönetimini zor durumda bırakmak için on iki adayı işgal etmiş ve Çanakkale Boğazı’na başarısız bir saldırıda bulunmuştu. Tüm bu gelişmeler yanında balkan savaşında utanç verici yenilgiler alınması ve Bulgarların Edirne’yi işgal edip Çatalca’ya dek gelmesi payitahtı tehlike altına sokmuş, Osmanlı yönetimini zor durumda bırakmıştı. Bu şartlar altında Osmanlı İtalya ile Uşi Antlaşmasını imzaladı ve Trablusgarp’tan vazgeçtiğini ilan etti. Bu olayların tesiriyle moral çöküntüsü yaşayan subaylar, payitahtın da tehlike altında olması sebebiyle direnişin liderliğini Şeyh Ahmet Sunusi’ye bırakarak 1912 yılının sonlarında İstanbul’a geri döndüler. Şeyh Ahmet Sunusi, direnişi 1918 yılına kadar başarıyla sürdürür. Bu direniş boyunca İtalyanlar, hiçbir zaman tam olarak hakimiyet kuramaz. Bu tarihte İstanbul’a gelen Şeyh, bir daha vatanına geri dönemez. Millî mücadeleye destek vermek için şehir şehir dolaşıp ateşli vaazlar verip halkı Millî mücadele lehine mücadeleye çağırır. Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta vermiş olduğu mücadeleyi unutmaz ve bağımsızlık yolunda onun yanında yer alır. Zaferden sonra vatanına dönmek ister ancak İngiliz baskısı sebebiyle bu arzusunu gerçekleştiremez. Medine ve Mekke’de ikamet etmeye başlayan Şeyh Ahmet 1933 yılında Medine’de vefat eder.

Mücadeleyi Ömer Muhtar Sürdürdü

Libya Direnişinin Öncüsü Ömer Muhtar (Solda)

Şeyh Ahmet’ten sonra bayrağı devralan Ömer Muhtar, idam edildiği 1933 yılına kadar İtalyanlarla mücadele etti. 1911’den beri fiili olarak mücadele veren muhtar, gerilla ve vur-kaç taktikleriyle ve elindeki kıt imkanlarla teknolojik üstünlüğe sahip tam donanımlı İtalyan ordusuna karşı elindeki bir avuç insanla karşı koymaya çalıştı. Bu dönemde İtalyanlar, Libya halkını toplama kamplarına hapsetmiş, ayrıca yerel halktan ve aşiret liderlerinden iş birliği yapanlar olmuştu.

Buna rağmen bölgenin coğrafi özelliklerini iyi bilen Muhtar, dağlara çekilerek, gece vakti yaptığı baskınlarla birçok İtalyan sömürge valisinin hezimetle ülkesine dönmesini sağlamıştı.1930’da bölgeye sömürge valisi olarak atanan general Radalfo Graziani, oldukça sert bir biçimde işgali sürdürdü. Yerel halkı toplama kamplarına hapsetti, Libya ve Mısır sınırını kapatarak direnişçileri zor durumda bıraktı. Bu gelişmelerden sonra iyice zor durumda kalan Muhtar, İtalyan hava kuvvetlerinin saldırılarıyla 11 Eylül 1931’de pusuya düşürüldü ve yaralı olarak yakalandı. Çıkarıldığı mahkeme sonucu 16 Eylül 1931’de idam edildi. Onun şehadetinden sonra direniş son buldu ve Libya 1951’de bağımsız olana dek İtalyan hakimiyetinde kaldı.

Sonuç

Libya, İslam’la tanıştıktan sonra uzun yıllar Müslüman Arap devletlerinin hakimiyetinde kaldı. Turgut Reis tarafından fethedilmesiyle Osmanlı hakimiyetine giren Kuzey Afrika ülkesi, 1911 yılındaki İtalyan işgalinden sonra Osmanlı hakimiyetinden çıktı. Bu tarihte bölgeye giden Osmanlı subayları yerel halkı örgütleyip İtalyanlara karşı mücadeleye girişti. Balkan Savaşı’ndaki yenilginin ardından burayı terk etmek zorunda kalan subaylar, direnişin liderliğini Şeyh Ahmet Senusi’ye devrettiler. Direnişi başarıyla devam ettiren Şeyh, 1918 yılında İstanbul’a geldi, Millî mücadeleye destek için vaazlar verdi. Zaferden sonra ülkesine dönmek isteyen Şeyh İngilizlerin baskısı sonucu vatanına dönemedi ve 1933 yılında Medine’de vefat etti. Bayrağı devralan Ömer Muhtar, mücadelesine kararlılıkla devam etti ancak teknolojik yetersizlikler, yerel halktan bazılarının İtalyanlarla iş birliği yapması vs. sebepler yüzünden başarılı olamadı ve 1931 yılında yaralı şekilde yakalandıktan sonra idam edildi. Bu tarihten sonra uzun yıllar İtalyan hakimiyetinde kaldıktan sonra 1951 yılında bağımsızlığını kazandı.

[irp posts=”28680″ name=”Dünü ve Bugünüyle: Libya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/col-aslani-omer-muhtar/1584820
Kurşun, Zekeriya, Ortadoğu’yu kuran ideolojiler, İstanbul 2019.
Özcan, Ahmet, Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilişi, Aralık 2014.
[/vc_toggle]

Bir Strateji Oyunundan Modern Savaşları Anlamak: Generals

2003 yılında Electronic Arts tarafından piyasaya sunulan Generals oyunu, soğuk savaş sonrası şekillenen uluslararası ilişkileri iyi şekilde kavramaya çalışmaktadır. Oyun, özellikle savaş teknolojisi alanında günümüzde yeni kullanmakta olunan SİHA vb. ürünleri kullanırken henüz daha icat edilememiş teknolojileri de içerisinde barındırmaktadır. Bu yönüyle Simpsons dizisine benzetilebilir. Bir başka önemli tarafı ise ülkeleri çok iyi okuyup kendi karakteristik kimliklerini yansıtabilmişlerdir. Oyun, 3 Boğaz Barajının yıkılması gibi görevleri dolayısıyla  Çin’de yasaklanmıştır. Almanya’da ise faklı versiyonda yayınlanmak zorunda kalmıştır.

Taraflar

Oyunda üç taraf bulunmaktadır. Bunlar ABD, Çin ve GLA (Küresel Özgürlük Ordusu)’dur. Bu üç grup askeri açıdan birbirlerini sahip oldukları avantajlarla dengelemektedirler. Önceki serilerinden farklı olarak ABD için düşman Radikal İslamcı Terör Örgütü gösterilmiştir. ABD’yi dengeleyici güçlü otorite olarak da Rusya yerine Çin yerleştirilmiştir. Bu aynı zamanda değişen uluslararası konjonktürü henüz 2003 yılında bizlere yansıtmaktadır.

Kontragerilla

Kontrgerilla savaş stratejisini aktaran en iyi oyundur. Aynı zamanda terör unsurunu da içermesi onu benzersiz bir yapıya sokmaktadır. GLA olarak isimlendirilen grubun açıklaması “Küresel Özgürlük Ordusu” olarak ifade edilmektedir.  Tam olarak kimin kastedildiği ifade edilmeyen ve El Kaide ile bağdaştırılan örgüt, toprağa sahip olması, tank ve konvansiyonel silahları da bulunmasından dolayı 2014 yılında tam olarak karşılığını bulmuştur: IŞİD. Bilindiği üzere El Kaide’nin bu tür konvansiyonel silahları olmamıştır ancak IŞİD toprağa, pazara ve konvansiyonel silahlara sahip olmuştur. Aynı zamanda ABD, Libya, Filipinler ve Yemen’e kadar dünyanın çok farklı coğrafyalarında aktif savaş verebilmesi onu küresel bir pozisyona oturtmaktadır.

 

GLA’nın en dikkat çeken unsuru canlı bombalardır. Kışladan bizzat düşük ücrete canlı bombalar çıkarabiliyorsunuz. Canlı bombalar düşük ücrete sahip olmakla birlikte verdikleri hasar çok yüksektir. Günümüz terörizminin ana silahı da budur, “Düşük giderle büyük hasarlar verebilmek”. Bunun yanında saklanabilen canlı bomba kamyonetleri ve görünmeyen bomba düzenekli bidonlar da kullanılabilmektedir. GLA’nın sahip olduğu intihar saldırı yeteneği özellikle IŞİD tarafından sıkça kullanılmış olması dikkat çekmektedir. Ayrıca bazı güçlerin radarlar tarafından algılanamayan özellikleri önemli bir detaydır. GLA kışlalarından çıkan keskin nişancı Jarmen Kell, Irak savaşında Juba olarak adlandırılan ünlü keskin nişancıya atfen yapılmıştır. İşgal sırasında tek başına 600 küsur ABD askerilerini avlayan direnişin sembolü haline gelmiş keskin nişancıyı güzel şekilde betimlemişlerdir. GLA kışlalarından tek bir adet keskin nişancı çıkarılabilmektedir.

Amerikan keskin nişancılarından daha etkilidir. GLA’nın sahip olduğu roket araçları 2006 yılında İsrail-Lübnan çatışmasında Hizbullah tarafından kullanılan Katyuşa ve Fajr-3 roketlerine benzemektedir. Bilindiği üzere bu savaşta Hizbullah roketleri aracılığıyla İsrail’e beklenmeyen zararlar vermiştir.

Bu nedenle savaşı Hizbullah’ın kazandığı yorumları da yapılmaktadır. Aynı zamanda Orta Doğu coğrafyasında önemli bir güç unsuru olan Aşiretler ve sabotajcılarda aktif olarak kullanılabilmektedir. Zehir saçan traktörleri, Scud füzeleri, Hava savunma araçları ve IŞİD tarafından yoğun kullanılan bagajı ağır makineli silahla donatılan araçlarıyla dikkat çekmektedir. IŞİD’in sahip olduğu Toyotalarla çok benzerlik taşımaktadır.

Hava Üstünlüğü ve Teknolojik Güç: ABD

Diğer bir taraf ABD’dir. Görevlerin başlangıcı ABD F-16’larının Irak ordusu tanklarını imha etmesiyle başlamaktadır. İlk sahnede Irak savaşı işlenmektedir. Genellikle hava muharebesinde güçlüdür. F-16’ları en güçlü hava savunma uçağı olurken, bombardıman uçağı tüm hava savunma sistemlerini geçecek hıza sahip olmasıyla tüm hedefleri vurabilmektedir.

F-16

Ayrıca hayalet uçakları da bulunmaktadır. İlk kez bir oyunda İHA ve SİHA’lar kullanılmıştır. ABD’nin kullandığı bazı silahlar henüz şuanda kullanılmamaktadır. Yoğunlaştırılmış Lazer ile bir bölgeyi yakma, lazerler aracılığıyla uçakları düşürme, elektro manyetik patriot sistemleri…

Disiplinli Güç: Çin

Çin’in piyade güçleri bugünkü Çin ordusu gibi disiplinlidir. Sayıca üstünlükleriyle de Çin nüfusuna atıfta bulunulmuştur. Tüm orduların kışlalarında bir piyade kuvveti üretilmek istenildiğinde diğer ordularda bir birim piyade kışladan çıkarken Çin’de iki piyade çıkmaktadır. Aynı zamanda Çinli piyadeler birlikte savaştıklarında daha güçlü bir noktaya gelmektedir. Bu Çin sosyolojisinde toplumsalcılığa temas etmektedir. Tank gücü diğer ülkelerden üstün tarafıdır.

Ar-Ge

Savaşların önemli kırılma noktalarından birisi de Ar-Ge çalışmalarıdır. Ar-Ge merkezlerinin kurulması o ülkenin nükleer silaha kadar ulaşabildiği tüm teknolojiye ulaştırmaktadır. Ar-Ge merkezleri her ülkeye göre özel tasarlanmıştır. Örneğin Çin’in Ar-Ge’si propaganda merkezidir. Gerçektende Çin-Rusya gibi ülkelerde propaganda sanatında ustadırlar.

Burada Milliyetçilik ve Subniminal mesaj vererek orduyu güçlendirmekte hatta zarar gören birimler kendi kendilerini tamir etmeleri sağlanmaktadır. Amerikan Ar-Ge çalışmaları Strateji Merkezinden yönetilmektedir. Burada kimyasal saldırılara karşı askerleri koruyucu kıyafet, araçların güçlerini arttırıcı çalışmalar vb. yürütülmektedir. GLA’da ise aşiretleri silahlandırma, birimleri kendi kendine tamir etme, sahte binalar yapma gibi özellikler kazanabilmektedir.

Savunma Sistemleri

Savaşta saldırı planının yanında ülkenizi nasıl savunacağınızda önemlidir. Her ülkenin kendine özgü sistemleri bulunmaktadır. ABD’de değişik özelliklere sahip patriot sistemleri kullanılırken Çinlilerin henüz savaş meydanlarında görediğimiz otomatik kurşun atan makinesi bulunmakta ve ayrıca roket saldırılarını kolayca yapabileceği sistemler bulunmaktadır. Her ülke kendini hava ve kara saldırılarına karşı korumak zorunda kalırken 2003 Irak savaşında gördüğümüz üzere bu tek başına yeterli olmamaktadır. Çünkü karşı ülke uzaktan gönderdiği füzeler aracılığıyla ülkenizi yıkabilmektedir. Günümüz savaşlarının cephe savaşlarından evrildiği aşama budur. Detay bir mesaj açısından savunma sistemleri haricinde her şey (Kışla, fabrika, havalimanı, nükleer santral vs.) bayrak dikerek ele geçirilebilirken bu iki birim ele geçirilmemektedir.

Ekonomik Denge

Her ülkenin bir gelir kaynağı bulunmaktadır. ABD helikopterler aracılığıyla para kazanırken, Çin kamyon, GLA ise insan gücü aracılığıyla para kazanmaktadır. Amerika para kazanma konusunda daha fazla avantaja sahip olmakla birlikte maliyetleri ve enerji sorunu yüzünden giderleri fazladır. Ayrıca GLA insan ve askeri araçları yok ettikçe para kazanabilmektedir. Petrol kuyularını ele geçirmek bitmeyen gelir kaynağı olarak kazandırmaktadır. Petrol kuyularının çevresi her zaman olduğu gibi önemli bir çatışma bölgeleridir. Oyunda sürdürülebilir kaynaklarda önemli bir yer teşkil ediyor. Nihayetinde kaynaklar her grup için biterken Çinliler Hacker’larla, ABD ekonomik yardımlarla, GLA ise marketler vasıtasıyla sürekli gelir elde edebilmektedir.

Dehşet Dengesi

Nükleer gücün caydırıcılığı oyunun temel stratejilerinden birini oluşturmaktadır. Uluslararası ilişkilerde nükleer güçlerin ağırlığı diğer ülkelere göre daha fazladır. Zorda kaldıklarında kullanabilecekleri bu silahların algısı yetmektedir. Bir Hintli yetkili şöyle der; “Nükleer silahlara sahip olmadıkça ABD ile savaşa girmeyin.” Bu durumum “eğer nükleer silahınız varsa ABD size karşı savaşa cesaret edemez” çıkarımını doğurmaktadır. İran gibi ülkelerin nükleer silah yolculuğu da bu perspektifle anlaşılabilir.

Savaş Tecrübesi

Her bir birim (tank, asker, uçak vb.) saldırıda başarı kazandıkça kıdem atlamaktadır. Bu kıdemler o birimin savaş gücünü ve kendini tamir etme yeteneğini attırmaktadır.

 

Sonuç

Generals oyunun en önemli özelliği yakın dönemde yaşanan veya yaşanması muhtemel çatışmaları bir oyunda kurgulanabilmesidir. Terörizm, hava muharebeleri, nükleer güç, enerji ihtiyacı, petrol savaşları, piyade birlikleri ve savaş teknolojisi gibi birçok etken birbirleriyle bağlantılı şekilde yansıtılmıştır. Oyunun bir başka yönü ise cephe savaşlarından sonra nasıl bir savaş sistemiyle karşı karşıya kaldığımızı göstermektedir. Burada uzaktan saldırı araçları (Füzeler, Nükleer silahlar) önemine temas edilmektedir. Tabi bütününde hiçbiri tek başına yeterli değildir. Savaşta düşman hakkında ne kadar bilgi sahibi olursan o kadar başarılı olursun, yani bilgi güçtür felsefesini işlemişlerdir. Bunun modern savaşlara yorumu radar sistemlerinin gelişmişliği, kamufle olmuş ajanlar, uydu sistemleri, İHA’lar, İnternet merkezleri gibi araçlarla oyunda her ülkeye önemli seçenekler sunulmuştur. Oyun Amerikan yapımı olduğunu kimi zaman belli etmektedir. Bir Amerikan askerine tıklandığında “Barışın koruyucularıyız” gibi propagandalar yapılırken, GLA birimine tıkanıldığında “açım”, “ayakkabıya ihtiyacım var” şeklinde net bir algı yapılmaya çalışılmıştır. Günümüz dünyasında savaşlar için teknik yeterlilikler dışında ekonomi, enerji, motivasyon vb. araçların önemi 2003 yılında bir oyun içerisine yedirilmiştir. Aynı zamanda yeni yeni kullanılmaya başlanılan, hatta henüz daha kullanılmamakta olan savaş teknolojileri oyunda yansıtılmıştır.  Çin’in küçük bölgeleri etkileyen mini atom bombası, bir bölgeye atıldığında oradaki mekanik aletleri, fabrikaları bir süreliğine tamamen etkisiz hale getiren elektromanyetik bombalar, ateş püsküren ama kendisi etkilenmeyen ejderha tankları, Nükleer tanklar, lazer tanklar gibi savaş araçları gösterilmiştir. Tüm bu durumlardan yola çıkılarak aslında oyunun “Dördüncü Nesil Savaşı” özetlediği görülmektedir.

[irp posts=”6143″ name=”Siber Dünyada Soğuk Savaş”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Amerika’nın Sesi, IŞİD’e Bu Kadar Toyota Nereden?, 2015.

Ali Kemal Erdem, Juba geri döndü, Habertürk, 2009.

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, İstanbul: Okyanus Yayınları, 2020.

[/vc_toggle]

 

 

1951 Cenevre Sözleşmesi ve Mülteci Statüsü

Giriş

Bir nedenden dolayı başka bir ülkeye sığınma kavramının tarihçesini, insanlık tarihinin başlangıcına kadar götürebilmekteyiz. Bu durum karşımıza Antik Çağ’da, Roma’da, Ortaçağ’da ve İmparatorluk tarihi içinde zaman zaman çıkmaktadır. Sığınma ve mülteci kavramının küresel bir sorun olarak ortaya çıkması ise 20.yy başlangıcı ile olmuştur. Dünya çapında yaşanan iki büyük savaşın ardından kitlesel çapta yaşanan göçler sonucunda iltica kavramı genel bir sorun haline gelmiştir. I. Dünya Savaşı ardından kurulan Milletler Cemiyeti bu konu özelinde kurduğu Komiserlik ile Rus, Ermeni ve Alman sığınmacıları koruma altına almaya çalışmışsa da 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi Komiserliğin yetersizliğini ortaya koymuştur.

2.Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ve amacı uluslararası barışı ve güvenliği korumak olan Birleşmiş Milletler, iltica sorunun çözümünde önder olmuştur. Bu çalışmada 1951 yılında imzalanan ve tam adıyla Mültecilerin Statüsü ’ne İlişkin Sözleşme olan Cenevre Sözleşmesi ve sözleşmenin mültecilere getirdiği statü ve haklardan söz edilecektir.

Kavramsal Açıdan Mülteci

Sınırda Bekleyen İnsanlar

Mülteci kavramını tanımlamadan önce sığınmacı ve göçmen kavramlarını tanımlamak bu kavramın anlaşılmasını kolaylaştırmak açısından önem arz etmektedir. Sığınmacı, iltica prosedürü hakkında cevap bekleyen kişilere denir. Sığınmacılar, non-refoulement/geri göndermeme ilkesinden ve insanca muamele standartlarından yararlanmaktadır. Göçmen, genel olarak ekonomik nedenlerden dolayı kendi istek ve arzuları ile ülkelerini terk eden ve kendi ülkelerinin korumalarından da yararlanabilen kişilere denir.

Bu tanımlar doğrultusunda mülteci kavramını ele alırsak; 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. Maddesinde mülteci, “1 Ocak 1951´den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıs” şeklinde tanımlanmıştır. Bir başka tanıma göre mülteci; dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insana denir.

Mültecilerin Hakları İle İlgili Belgeler

Cenevre Sözleşmesi

1. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948)
2. Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi (1951)
3. Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol (1967)
4. Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi (1966)
5. Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1966)
6. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)
7. Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989)
8. Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (1954)
9. Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin Sözleşme (1961)
10. Her Tür Irk Ayrımcılığına Son Verilmesine İlişkin Sözleşme (1965)
11. Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi (1969)
12. Cartagena Deklarasyonu (1984)

1951 Cenevre Sözleşmesi ve Temel İlkeleri

Cenevre Sözleşmesi İlk Görüşmeleri

Küresel çapta yaşanan II.Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk ederek başka ülkelere sığınan insan sayısı artmıştır. Ortaya çıkan bu karmaşık durumu düzenlemek adına Birleşmiş Milletler 1951 yılında Cenevre Sözleşmesi’ni hazırlamıştır. Sözleşme, 22 Nisan 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin başlıca amacı, II.Dünya savaşı sonrası uluslararası konjonktürde oluşan iki bloklu sistemin de etkisi ile Sovyetler Birliği’nden kaçan insanların korunmasıdır. Sözleşmenin iki temel dayanağı bulunmaktadır. Bunlar; Birleşmiş Milletler Anlaşması ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisidir. Tüm bunların dışında asıl ilkesi, ayrımcılık yapmama ilkesidir. Cenevre Sözleşmesi ilk yürürlük yıllarında 1951 öncesi gerçekleşen ve Avrupa’da meydana gelmiş olaylar nedeniyle ülkesini terk etmiş kişileri kapsıyordu. Bu durum diğer gelişmekte olan ülkeler tarafından sıklıkla eleştirilmiştir. Bu yüzden 4 Ekim 1967 tarihinde hazırlanan Ek Protokol ile bu sınırlama kaldırılmıştır.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteci Olmanın Temel İlkeleri

Mülteci tanımını esas alarak, bir kimsenin mülteci sayılabilmesi için; Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, Zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için, Vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunması, Ülkesinin korumasından yararlanamaması ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istememesi Vatansızsa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunuyorsa, oraya dönememesi veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istememesi gerekir.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteciliğin Kazanılmasına Engel Olan Nedenler

Başka Ülkeye Göç Eden İnsanlar

1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 1.maddesi D/E/F fıkralarında mülteciliğin kazanılmasına engel olan durumlar sıralanmıştır. Bunlar;
Madde 1/D: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dışında, diğer bir Birleşmiş Milletler organı veya örgütünden halen koruma veya yardım gören kimselere, Madde 1/E: İkamet ettiği ülkenin yetkili makamlarınca o ülke vatandaşlığına sahip olanların sahip bulundukları hak ve yükümlülüklere sahip sayılan kişilere,
Madde 1/F: barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç gibi suçlar için hükümler koyan uluslararası belgelerde tanımlanan bir suç işlediğine; mülteci sıfatıyla kabul edildiği ülkeye sığınmadan önce, sığındığı ülkenin dışında ağır bir siyasi olmayan suç işlediğine, Birleşmiş Milletler ’in amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğuna dair hakkında ciddi kanaat mevcut olan kişiler hakkında uygulanmayacağı, şeklinde ifade edilmektedir.

Cenevre Sözleşmesi’ne Göre Mülteciliğin Kaybedilmesi Durumu

Mültecilik statüsü kişiye ömür boyunca verilmiş bir hak değildir. 1951 Sözleşmesi’nin 1.madde C fıkrasında mültecilik statüsünü sona erdiren nedenler sıralanmıştır. Bunlar; Vatandaşı olduğu ülkenin korumasından kendi isteği ile tekrar yararlanırsa, Vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi arzusu ile tekrar kazanırsa, Yeni bir vatandaşlık kazanmışsa ve vatandaşlığını yeni kazandığı ülkenin himayesinden yararlanıyorsa, Kendi arzusu ile terk ettiği veya zulüm korkusu ile dışında bulunduğu ülkeye kendi arzusu ile tekrar yerleşmek üzere dönmüşse, Mülteci tanınmasını sağlayan koşullar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaktan sakınmaya artık devam edemezse, Tabiiyetsiz olup da, mülteci tanınmasını yol açan koşullar ortadan kalktığı için, normal ikametgâhının bulunduğu ülkeye dönebilecek durumda ise, şeklinde ifade edilebilmektedir.

Sonuç

Cenevre Görüşmeleri Suriye Zirvesi

Tarihsel açıdan ele aldığımızda mültecilik kavramını insanlık tarihinin başlangıç noktasına kadar götürebilmekteyiz. Ancak bu durumun uluslararası bir soruna dönüşümü 20.yy başlarında patlak veren I.Dünya Savaşı ve onun hemen ardından yine 20.yy içerisinde başlamış olan II. Dünya Savaşı’nın etkisi ile olmuştur.

Başlarda devletler bu sorunu ulusal kararlar ile çözmeye çalışsa da sığınma hareketlerinin kitlesel çapta artması Birleşmiş Milletler ‘in müdahalesini zorunlu kılmıştır. Birleşmiş Milletler 1951 yılında hazırladığı Mülteciliğin Hukuki Statüsüne dair sözleşmeyi 1954 yılında yürürlüğe koymuştur. Birçok ülkenin taraf olduğu sözleşme mülteciliğin tanımını, statüsünü ve sona erdiren sebeplerini ortaya koymaktadır. İlk hazırlandığı yılda yaptığı mülteci tanımı yer ve zaman bakımından kısıtlayıcı olan sözleşme, 1967 yılında hazırlanan Ek Protokol ile tanımını genişletmiştir. Mülteciliğin statüsünü belirleyen sözleşme günümüzde ne kadar etkili bir tartışma konusudur. Özellikle Arap baharı ardından 2011 yılında patlak veren Suriye İç Savaşı’nın ardından birçok ülkede mültecilik bir soruna dönüşmüştür. Başta Türkiye olmak üzere birçok Avrupa ülkesine sığınan Suriyelilerin durumu ancak uluslararası alınacak bir karar ile mümkündür. 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin gereklilikleri yerine getirilerek Birleşmiş Milletler öncülüğünde mültecilerin ülkesindeki sorun çözülerek ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır.

[irp posts=”8243″ name=”Cenevre 4 Suriye Görüşmelerinin Sonuçları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Makaleler:

Barkın, Enes. “1951 Tarihli Mülteciliğin Önlenmesi Sözleşmesi”, Ankara Barosu Dergisi, 1, 2014.

Öztürk, Neva Övünç.” 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme Çerçevesinde Mülteci Statüsünün Sona Ermesine Yönelik Ölçütlerin İncelenmesi Ve Türk Hukuku Üzerindeki Yansımalarının Değerlendirilmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 65 (2) 2016.

İnternet Kaynakları:

https://stratejikortak.com/2019/12/turkiye-avrupa-multeciler.html(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.ihd.org.tr/mtecer-hukuk-state-k-1967-protokol/(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/cy/wp-content/uploads/sites/41/2018/05/UNHCR_Brochure_TR.pdf(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/5d9ed66a4(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://www.unhcr.org/5d9ed32b4(Erişim Tarihi:01.12.2020)

http://www.momentdergi.org/index.php/momentdergi/article/view/116/366(Erişim Tarihi:01.12.2020)

http://madde14.org/index.php?title=Afrika_Birli%C4%9Fi_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC_M%C3%BClteci_Sorunlar%C4%B1n%C4%B1n_%C3%96zel_Y%C3%B6nlerini_D%C3%BCzenleyen_S%C3%B6zle%C5%9Fme(Erişim Tarihi:01.12.2020)

https://multeci.net/2007/10/goc-ve-multecilik/(Erişim Tarihi:01.12.2020)
[/vc_toggle]

İnişler ve Çıkışlar: Geçmişten Günümüze Türkiye-İran İlişkileri

Giriş

İmparatorluk günlerindeki had safhadaki rekabet, halklar arasındaki mezhep ayrılığı, bazen dargın bazen barışık iki devletin geçmişten günümüze ilişkilerine ufak bir bakış atmaya gayret edeceğiz. Perslerin ve Türklerin girizgahta da bahsettiğimiz üzere imparatorluk döneminde hikayelere konu olan rekabetlerinin günümüzde daha ılımlı seyrettiğini söyleyebiliriz. Fakat kimi zaman da bu ikilinin ihtilaflara düşerek siyasi arenada karşı karşıya geldiklerini de açıkça gösterebiliriz. Bu yazıda girizgahta belirttiğimiz üzere iki devletin ulus devlet statüsüne geçtiği döneme ufak bir bakış sunma gayretinde olacağız…

Türkiye ve İran İmparatorluk dönemlerinde sıkı rakip olan iki devlet olsa da ulus devlet statüsüne geçişlerinden itibaren bu rekabet kendisini uluslararası arenada daha inişli çıkışlı bir çerçevede göstermiş ve kimi zaman bir sulh ortamı dahi yaratmıştır. Bölgeye dışarıdan gelen müdahalelerde ise ikili arasında yakın ilişkiler gözlemlense de bunun sebebi ortak çıkarlar olmaktadır. Temelde ise bölgeleri uyarınca iki devlet birçok rekabet unsuru sebebiyle karşı karşıya gelmektedirler. Bu, unsurlar arasında İran ve Türkiye’nin bölgedeki nüfuz arayışı, kültür benimsetme isteği ve İran’ın güttüğü mezhep politikası görülebileceği gibi Soğuk Savaş’ta iki tarafın farklı ekolleri desteklemesi, Türkiye’nin seküler ve yüzü batıya dönük yapısı gibi nedenler sıralanabilir.

Rıza Pehlevi’den Sonra İran

İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mustafa Kemal Atatürk

1921 yılındaki Rıza Pehlevi ihtilalinin ardından yeni şah İran’ı daha modern bir ulus devlet fikri ile yönetmek arzusu gütmüştür. Bu dönemdeki Türk Kurtuluş Savaşı, İran-Türkiye arasında daha fazla iş birliği ortamı oluşturmuş elçilerle karşılıklı olarak dostluk mesajları yollanmış olup bu dönemde iki taraf da ayrılıkçı hareketleri bastırmak ve bölgesini dış müdahalelerden uzak tutma eğiliminde olmuştur. Aynı paralelde buluşmaları ise yavaş fakat sürdürülebilir bir yakınlaşmanın ilk adımı olarak görülmüştür. Iran devletinin Ankara hükümetini tanımasıyla yine 1921 yılında Türkiye, Sovyetler Birliği, İran ve Afganistan arasında birçok ikili antlaşma imzalanmış ve Sovyet Rusya’nın bu antlaşmalar konusunda büyük gayretleri olmuştur. Ancak savaşın ardından Türkiye – İran ilişkileri Iran’ın Sevr Antlaşması uyarınca Türkiye’den toprak talep etmesi üzerine gerilmiştir. İran’ın bu isteği ise konferansa davet edilmemesi nedeniyle hiçbir zaman somut olarak ortaya konulmamıştır.

Takvim 1925 yılını gösterdiğinde ise Doğu Anadolu isyanlarıyla mücadele eden Türkiye, İran’ın Ermeni ve Kürt Milliyetçilik hareketlerine müsamaha göstermesi konusunda rahatsızdı. Buna mukabil olarak Iran ise ülke içindeki Güney Azerbaycan Türkleri konusunda Türkiye’den endişe etmekteydi. 22 Nisan 1926 yılında iki ülke bir araya gelerek sınır problemlerini çözmek ve karşılıklı endişeleri gidermek amacıyla Güvenlik ve Dostluk antlaşması imzalamış ve 1934 yılına kadar birçok antlaşma imzalanmasına rağmen beklenen etki yaratılamamış olup en sonunda İran şahı Rıza Pehlevi Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Pek tabii Pehlevi’nin ziyareti ilişkilerde gelişecek olumlu etkiyi beraberinde getirmiş ve iki ülke arası ilişkileri pozitif bir evreye sokmuştur. Bu tarihlerde Avrupa’da görülen faşist ve yayılmacı hükümetler ve onların politikaları diğer devletler için hiç şüphesiz ki tehdit oluşturmuştur. Bu tehditler karşısında Türkiye ve diğer bölge ülkeleri boş durmamışlar ve konsolide olmaya çalışmışlardır.

Sadabad Paktı

Bu süreçte Türkiye ise evvela 1934 yılında Balkan Paktını imzalamış ve Sadabad Paktı ile de doğudaki komşu ülkelerle ittifaklar inşa etmiştir.

1958’e gelindiğinde ise Merkezi Antlaşma Teşkilatı CENTO kurulmuş olup ABD de bu teşkilata eklemlenmiştir. Ayrıca, teşkilat ülkelerinden Türkiye, İran ve Pakistan ekonomik ve kültürel alanda iş birliğini kuvvetlendirmek amacıyla 1964 yılında RCD yani Kalkınma İçin Bölgesel İş Birliği Örgütünü kurmuşlar fakat RCD beklentileri karşılayamadığı için 1985 yılında çeşitli yenilikler ile Ekonomik İş Birliği Örgütü ECO olarak isim değiştirmiştir. İki devlet aynı zamanda 1969 yılında İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasıyla da iş birliklerini pekiştirme amacı gütmüşlerdir.

İran İslam Devrimi

1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi ile İran kökten bir değişime uğramış olup ülkenin Türkiye ilişkilerinde ise ideolojik bir çatışma alanı doğurmuştur. İran İslam Devleti kurucusu Ayetullah Humeyni, Türkiye’nin laik devlet modelini kendi rejimleri açısından tehlikeli görmüştür ve başta Türkiye’ye karşı oldukça temkinli yaklaşmıştır. Bu konuda Orta doğu Teknik Üniversitesi’nden Atilla Eralp, Patricia Carley’in “Türkiye’nin Orta doğu’daki Rolü” konferans raporundan hareketle: (Türkçe’ye çeviridir.) “Türkiye- İran ilişkileri konusunda İran, Türkiye için sorun teşkil etmektedir. Devrimden sonra oluşan İran iç ve dış politikası Türkiye’nin çıkarlarına doğrudan bir meydan okumadır. Devrimci İran rejimi uluslararası siyasette bir unsur olarak görüldüğünden beri Türkiye, Batı ve İslam dünyası arasında yükselen kutuplaşmayı dengelemeye ve gerilimi azaltmaya çalıştı ve şüphesiz ki bunun Türkiye’nin Batılılaşma yolunda yansımaları oldu. Her iki ülke, 1980’lerin ortalarında ilişkileri iyileştirmek için çaba gösterdi. Ardından Türkiye’nin İran ve Orta doğu ilişkilerinin temelini ticari bağların oluşturduğu inancıyla çalışmalarına başlayan Başbakan Turgut Özal’ın görev süresi boyunca İran ile Türkiye arasında bir dizi ekonomik anlaşma imzalandı. İki ülke arasındaki ilişkiler o kadar pragmatik ki, İran, İslam devrimini Türkiye’ye ihraç ederken Orta Doğu’daki diğer ülkelere göstermediği kadar ihtiyatlı davrandı.” İfadesini kullanmıştır.

İran İslam Devriminde Göstericilerin Yürürüyüşleri

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından uluslararası siyasette yaşanan boşluk birçok bölgesel politikanın gün yüzüne çıkmasına sebebiyet verdi. Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni “Türki Cumhuriyetler” Türkiye için odak noktası olurken, Hazar havzası ise İran için çok büyük bir önem teşkil etmiştir. Türkiye, Orta Asya politikasını oluştururken İran ile siyasi bir güç mücadelesine girdi. Amerika Birleşik Devletleri bu konuda başta Türkiye’nin politikasını desteklemiş ve İran ise çıkarlarına ters düştüğü için Rusya ile yakınlaşmıştır. Ankara, Tahran’ın bu çabalarını tehdit olarak görmüş, İran ise Türkiye’yi Amerikan İşbirlikçisi olarak suçlamıştır. Yani, İran bir Türk nüfuzu yerine güç boşluğuna karşı Rusya’nın yanında taraf olarak tedbir alma eğiliminde olmuştur. Ayrıca, 90’lı yıllarda Türkiye ve İsrail yakınlaşması da İran nezdinde tehlike olarak algılanmış ve Türkiye belirgin olarak Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü toplantısında Kuzey Irak’a yönelik operasyonlarında İsrail ile iş birliği yaptığı iddiasıyla kınanmış ve bu kınama sonucunda ilişkiler başka bir boyutta gerginleşmiştir. İki devlet arasındaki ilişkiler 1990’lı yıllarda da değişken ve yer yer gerilimli seyretmiştir. Fakat 2000 yılının Ocak ayında Türkiye’ye gelen İran Dışişleri bakanı Kemal Harazi “Rejimler farklı ama gönüller bir!” ifadesi ile gergin süregelen ilişkileri rahatlatmak istemiştir.

İslam Devrimi Sırasında Bir Gösterici

Milenyum çağına girildiğinde ise en önemli konu başlıkları PKK sorunu ve terörle mücadele, 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı, İran’ın Nükleer Silah Çalışmaları, Suriye İç Savaşı ve Arap Baharı olmuştur. PKK sorunu ve terörle mücadele iki ülke nezdinde Dışişleri Bakanı İsmail Cem döneminde kurulan ortak komisyonlar ile çözülmeye çalışılmıştır. 11 Eylül döneminde ise ABD’nin “önleyici savaş” doktrinini hayata geçirmesiyle Türkiye-İran ilişkileri çok kırılgan ama dengeli bir hale gelmiş olup İran tabiri yerindeyse terörle mücadele konusunda “Persona Non Grata” yani istenmeyen vatandaş ilan edilmiştir. Irak Savaşı’nın başlamasının ardından ülkenin kuzeyindeki çıkarları doğrultusunda Türkiye ve İran karşı karşıya gelmişlerdir. İran doğalgaz kartını öne sürerek Türkiye’yi taviz vermeye zorlamış ve ipler yeniden gerilmiştir. Fakat ABD’nin Irak müdahalesinden sonra Kuzey Irak’ta oluşan yeni bir ülke kurma fikri gerilen ipleri çözmüş ve iki ülkeyi yakınlaştırmıştır.

Mahmud Ahmedinejad’ın İran Cumhurbaşkanı Seçilmesi

2005 yılı ise Iran için oldukça zor ve yıpratıcı geçmiştir. Bunun sebepleri arasında ABD ve AB’nin çekimser yaklaştığı Mahmud Ahmedinejad’ın İran Cumhurbaşkanı seçilmesi ve Tahran’ın nükleer çalışmalarını hızlandırması en önemli sebep olarak görülürken bu politikanın sonucu ise tüm bölge ülkeleri ve dünya siyasetinde kaygı yaşatmak olmuştur. Elbette ki bu süreç sadece kaygı değil, ardından İran’a ambargo olarak geri dönmüştür fakat Türkiye bu ambargo sürecinin dışında kalmayı seçmiştir. Bunu takiben CIA Başkanı Porter Goss, Iran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ABD’nin duyduğu endişeyi ve taleplerini Ankara ziyaretinde dillendirmiş ve Türkiye tarafına ise bu çalışmaların bölge için tehlike arz ettiğini aktarmıştır. Bu cümlelere ek olarak Iran’ın Türkiye’yi yönetim şekli bakımından halen düşman olarak gördüğünü ve Tahran’ın terör örgütlerine destek verdiğini öne sürerek Türkiye’nin ABD’nin yanında olmasının doğru hareket olacağını savunmuş ve Türkiye’nin desteğini talep etmiştir. Türkiye ise bu bağlamda henüz biten Irak Savaşı’nın etkileri devam ederken sorunların diplomatik yollardan çözülmesi gerektiğini düşünmüş ve Iran ile Batı bloğu arasında arabuluculuk yapmanın daha gerekli olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin soyunma niyetinde olduğu arabuluculuk rolüne oldukça çekimser yaklaşan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ise Türkiye’ye ilk ziyaretini seçildikten üç yıl sonra, yani 2008 yılında gerçekleştirmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan ve Mahmud Ahmedinejad

2010 yılına gelindiğinde ise denkleme Latin Amerika’nın yükselen gücü Brezilya da katılmıştır. Hem İran ile olumlu ve ılımlı ilişkilere sahip olması nedeniyle hem de yaşanan bu Nükleer Krize yaklaşımının Türkiye çizgisinde olmasıyla ortaya bir çözüm şansı doğmuş ve Tahran’da Türkiye-İran ve Brezilya üçlüsü bir zirve gerçekleştirmiştir. Zirvenin sonucunda İran gerekli uranyum rezervini yurtdışında zenginleştirmeyi kabul ediyor, düşük düzeyde geliştirilmiş 1200 kilogram uranyumun nükleer yakıt karşılığında Türkiye’de takas edilmesini onaylıyor ve Türkiye ise bunun sonucunda İran’a yaptırım yapılmasını gereksiz görüyordu. Zirvenin ardından karara varılan bu antlaşma onay için Viyana Grubu’nun kabulünü bekleyecekti. 10 Haziran 2010 yılında yapılan oylamada ise Fransa, Rusya, ABD ve Birleşmiş Milletler’in alt kurumu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan oluşan Viyana Grubu bu antlaşmayı reddetmiştir. Antlaşmanın reddinin ardından Türkiye’nin öncülüğündeki diplomatik çalışmalar devam etse de 2011 yılında BM Daimi üyesi ülkeler ve Almanya’dan oluşan P5+1 grubu ile İran Istanbul’da müzakere masasına oturdu fakat burada da sonuç negatif oldu ve Batı’nın İran’a olan yaptırımları gittikçe artış gösterdi. Bunun ardından NATO’nun Türkiye’ye füze savunma sistemi kurmasıyla Türkiye ve İran ilişkileri sekteye uğradı. İran bu sistemin kendisini hedef gösterdiğini savunurken Türkiye’yi tehdit eder boyutta uyarmıştır. Türkiye ise bunun İran’a yönelik bir hamle değil NATO sisteminin bir parçası olduğunu belirtmiştir.

İran ve Hizbullah

Ayrıca 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı da füze sistemi geriliminin ardından Türkiye ve İran’ı yeniden karşı karşıya getirmiştir. İran mevcut Esad yönetimini destekleyerek Rusya ve Çin’den taraf olmuş ve Şii örgüt Hizbullah vasıtası ile Suriye iç savaşına karışmıştır. Türkiye ise Batı bloğunda yer alarak muhalifleri destekleme kararı vermiştir fakat bu iki bloklu durum sorunu çözmemiş bilakis derinleştirmiştir. Bunun üzerinde ortaya çıkan zorunlu iş birliği süreci ile ABD ve Rusya bölgede kimyasal silahların imhasına yönelik bir antlaşma imzalamıştır.

Ruhani Dönemi

2013 yılında Hasan Ruhani’nin İran Cumhurbaşkanı seçilmesiyle İran’ın hem Türkiye hem de Dünya ile ilişkilerinde yeni bir perde açacağı fikri hakimdi. Obama döneminde İran – ABD ilişkileri ılımlı seyretmiş ve bir takım antlaşmalar yapıldıysa da Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle her şey sil baştan eskiye dönmüştür.


Türkiye-İran Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Toplantısı

Ruhani döneminin 2013 yılındaki ılımlı etkilerinden birisi de Türkiye ve İran arasında yıllık düzenlenen ve bir gelenek halini alan “Stratejik İş Birliği Konsey Toplantıları” olmuştur. Bu konsey toplantıları ilk olarak 2013 yılında Hasan Ruhani ve Abdullah Gül ile başlamış ve bu süreçte 2013 yılından günümüze iki ülke savunma bakanları ile dış işleri bakanları da bir araya gelerek ikili ve bölgesel meseleleri ele almışlardır. Stratejik İş Birliği Konsey Toplantılarında Suriye İç Savaşının seyri, terör sorunu, ticari antlaşmalar ve gündemdeki meseleler konuşulmakta ve birçok konuda da taraflar antlaşmalar yapmaktadır. Fakat ABD’nin İran’a uyguladığı ambargo sebebiyle uygulanamayan antlaşmalar da mevcuttur.

Sonuç

 İki ülke geçmişten günümüze birçok konuda karşı karşıya gelirken ortak meselelerde ise ellerini taşın altına koymakta beis görmemişlerdir. Türkiye – İran ilişkileri tarih boyunca sık sık iniş ve çıkışlarla doludur fakat Ruhani dönemiyle en ılımlı ve gelişime açık dönemine girmiştir. İran, Türkiye’yi ortak çıkarlar söz konusu olduğunda müttefik olarak görmektedir. Fakat Türkiye’nin Orta Asya ve Orta doğu politikaları kapsamında kendi mezhepçi politikaları gereği tehdit olarak görmekte ve buna ilave olarak Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Batı bloğunda yer alması ve seküler yapısı uyarınca kimi zaman güvenilmez bulmaktadır. Türkiye ise İran ile ılımlı ve sürdürülebilir bir ilişki istemekle birlikte son dönemde İran’ın Libya ve Karabağ konusunda Türkiye’nin zıttı politikaları iki ülke arasında anlaşmazlıklara neden olmuştur. Fakat ilişkiler belirttiğimiz üzere hali hazırda geçmişe göre daha ılımlı ve gelişime açıktır ancak bölge siyaseti de günbegün değişime uğradığı için ikili ilişkilerin gelecekte de inişli çıkışlı bir grafik seyredeceğini söyleyebiliriz.

[irp posts=”3897″ name=”Türkiye’deki Darbe Girişimine İran’ın Bakışı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

A conference report : Turkey’s role in the Middle East : Patricia Carley

https://tr.irna.ir/news/83844068/Cumhurbaşkanı-Ruhani-döneminde-İran-Türkiye-ilişkilerizirvede

https://en.wikipedia.org/wiki/Iran–Turkey_relations

https://www.theguardian.com/world/2011/sep/14/turkey-nato-missile-shield-radar

Gasparetto, Alberto. (2018). Iranian–Turkish Relations in a Changing Middle East.

International Studies. Interdisciplinary Political and Cultural Journal. 21. 83-98.
10.18778/1641-4233.21.06.

The Limits to Cooperation Between Rivals: Turkish-Iranian Relations Since 2002 -Tolga
DEMİRYOL*

Center for American Progress | Turkey-Iran Relations: A Long-Term Perspective – Bülent
Aras , Emirhan Yorulmazlar

TÜRKİYE – İRAN İLİŞKİLERİ ( 1923 – 1960 ) – POLAT KARA- DOKTORA TEZİ
[/vc_toggle]

Geçmişten Günümüze Dünya Düzenine Yönelik Tehdit: Salgın Hastalıklar

İnsan tarihinin başından itibaren salgın hastalıklar, sayısız ölümlere neden olmuştur. Bakıldığında salgın hastalıklar konusu tıp alanına giren bir konu olarak görünse de doğurduğu sonuçlar bakımından küresel sistemi oldukça etkilemiştir. En yakın örnek şu anda da içinde yaşadığımız Covid-19 pandemisidir. Ortaya çıkmış bu yeni virüs sebebiyle 2021 itibariyle yaklaşık iki milyon kişi yaşamını yitirmiştir. Pandemi sebebiyle birçok ülkede ekonomi, sağlık sistemleri, toplumsal hayat ve devletlerarası ilişkiler farklı bir boyut kazanmıştır. Salgın hastalıklar insanlık tarihinden itibaren belli dönemlerde patlak vermiş ve uluslararası sistemin yenilenmesine sebep olmuştur. Tarihsel sahneye ilk kez, MÖ 14. yüzyılda Hitit uygarlığında görülen veba salgını kayıtlara geçmişlerdir. Tabletlerde 20 yıl sürdüğü yazılan salgın uygarlıkta büyük kırılmalara neden olmuştur [1].

Dünyayı etkileyen salgın hastalıklar

Antik Çağ’da Antonine (M.S. 165-180) vebası yaklaşık beş milyon insanın ölümü ile sonuçlanmış ve dönemin en güçlü imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu’nun ordusunun üçte ikisini yok etmiştir. Bu kayıp karşısında Roma İmparatorluğu büyük bir askeri güç kaybetmiş ve çeşitli kavimler tarafından saldırıya maruz kalmıştır. Dünya tarihinde, 14. yy’da çok fazla ölüme sebep olmuş olan Kara Veba salgını yedi yıl içerisinde 100 milyondan fazla insanın ölümü ile sonuçlanmıştır.

Salgın sonucunda uluslararası ekonomik sistem değişmiştir. Tarıma dayalı ekonomiden ticarete doğru bir kayma yaşanmıştır. Bu salgının yarattığı en önemli sonuç Avrupa’da sömürgeciliğe dayalı sistemin doğmuş olmasıdır. Tifüs, Kolera, Veba daha sonraki yıllarda da dünyanın çoğu bölgesinde toplu ölümlere ve büyük kayıplara neden olmuştur. Bu salgınlar birçok savaşın seyrini değiştirmiştir. 19. yy’da Napolyon’un yaşadığı Rus hezimetinin sebebi de Tifüs olmuştur. Hastalığın ordu içinde yayılması ile Napolyon ordusunda büyük insan kayıpları yaşanmış ve yaptığı Rus seferi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Viyana Kongresi

Bunun sonucunda 1815 Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir düzen tesis edilmiştir. 20. yy’da ortaya çıkan İspanyol Gribi I. Dünya Savaşı’nın da etkisi ile dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış, dünyanın yarısı bu salgın sebebiyle enfekte olmuştur. Bu salgın sonucunda salgın hastalıkların dünya düzenine etkisi daha iyi anlaşılmıştır. İnsan sağlığını korumak amacıyla uluslararası bir mücadele sürdürmek için 1919’da bugünkü Dünya Sağlık Örgütü kurulmuştur [2]. Salgın hastalıklar yalnızca insanlar ölümü ile sonuçlanmamıştır. Devletler tarafından biyolojik silah olarak da kullanılmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü

İlk başlarda hastalıktan ölen insanları su kuyularına atmışlar, hastalığı olanları karşı devletin ordusu arasına sokmuşlardır. Günümüzde ise durum farklı bir boyut kazanmıştır. Artık devletler yeni tip hastalıkları laboratuvarda üretmeye başlamış ve bunları bir silah olarak kullanmaya başlamıştır. Fakat bu durum şu anda her devlet için risk taşımaktadır.

Küreselleşmiş dünya sistemi içerisinde artık bir devletin dış dünyaya kendini kapatması pek mümkün olmadığından günümüzde ortaya çıkan bir salgın ülkeler arası seyahat sırasında farklı ülkelere de taşınmaktadır.

SONUÇ

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren dönem dönem salgın hastalıklar patlak vermiştir. Grip, veba, tifüs, kolera vb. salgınlar birçok insanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Uluslararası sistemi de etkileyen bu hastalıklar, tarihte birçok güçlü imparatorluğun yıkılmasında rol oynamıştır. Yıllar içerisinde gelişen teknoloji ve devlet politikalarının sağlığı da önceleyen durumu aslında bu hastalıkların sistemi ne denli etkilediğinin göstergesidir.

Şu anda içinde bulunduğumuz dünya da yeni tip bir salgın hastalıkla mücadele etmektedir. Covid-19 adı altında 2020 yılının başında hayatımıza girmiş olan bu hastalık, dünya düzeninde birçok eksiğin de bulunduğunu gözler önüne sermiştir. Bu salgınla birlikte geçmişte yaşanan salgın hastalıklardan ders çıkarılmadığı, gelişmiş ülke olarak birçok ülkenin sağlık sistemlerinin yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Küçücük bir virüsün dünya gücü sayılan devletlerin gücünü nasıl kırabileceği daha net anlaşılmıştır. Salgın hastalıklarla mücadele uluslararası toplumun bir sorunudur. Devletler bu hastalıklarla mücadele konusunda işbirliği içinde olmalı ve ortak bir paydada buluşarak, ortak bir mücadele sağlanmalıdır.

[irp posts=”25230″ name=”Koronavirüsü: Salgının Ortaya Çıkışı, Yayılması ve Etkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] “Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya Tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri”, 10 Nisan 2020,

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688  (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

[2] “Salgın Sonrası Yeni Dünya Düzeni”, 30.04.2020,

https://www.gencdiplomatlar.com/misafir-yazarlar/salgin-sonrasi-yeni-dunya-duzeni-ismail-cingoz.html (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

Kaynaklar 

“Dünya genelinde Kovid-19 tespit edilen kişi sayısı 100 milyonu geçti”, 25 Ocak 2021. https://www.evrensel.net/haber/396264/dunya-genelinde-kovid-19-tespit-edilen-kisi-sayisi-100-milyonu-gecti (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

“İspanyol Gribi: 50 milyon insanı öldüren salgın bittiğinde dünya ne haldeydi?”, 29 Nisan 2020. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52473039 (Erişim Tarihi:25.01.2021)

Macar, Oya D (ed.). “COVID-19 İle Birlikte Uluslararası İlişkilerde Değişim ve Süreklilikler: Tarih, Bugün ve Gelecek İlişkisinde Disipinler Arası Bir Analiz”. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2020.

“Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya Tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri”, 10 Nisan 2020. https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688  (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

“Salgın Sonrası Yeni Dünya Düzeni”, 30 Nisan 2020. https://www.gencdiplomatlar.com/misafir-yazarlar/salgin-sonrasi-yeni-dunya-duzeni-ismail-cingoz.html  (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu’nun Güç Unsurları

Soğuk Savaş döneminin iki süper gücünden birisi olmuş olan SSCB, 1991 yılında çökmüş; akabinde SSCB çatısı altında varlıklarını sürdürmüş olan 14 devlet bağımsızlığını kazanarak, uluslararası alanda yeni aktörler olarak karşımıza çıkmışlardır (İncekara & İncekara, 2015, s. 112). SSCB’nin çöküşü hem küresel hem de bölgesel anlamda önemli değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Yaşanılan bu gelişmelerin küresel boyutu, politik etki bakımından iki kutuplu dönemin sona ermesi ve ABD liderliğinde tek kutuplu bir yapının ortaya çıkmasıdır. Bölgesel anlamda ise SSCB’nin çökmesi nedeniyle Avrasya coğrafyasında bir güç boşluğu meydana gelmiştir. Türkiye de bu güç boşluğunu değerlendirmeye çalışmış, Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile tarihsel ve kültürel bağlarına vurgu yaparak, bu devletler ile ilişkilerini geliştirmeye ve bölgede nüfuz elde etmeye çalışmıştır. Ancak çeşitli faktörlerin etkisi ile Türkiye amaçladığı hedef konusunda pek de istediğini elde edememiştir. SSCB’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonu içinde sancılı bir süreç olmuştur. Bölgede ve ülke sınırları içerisinde çıkan siyasal ve ekonomik sorunlar, Rusya’yı bu dönemde oldukça zorlamıştır. Bunun yanı sıra SSCB’nin çökmesi Ruslara ciddi bir prestij kaybı yaşatmıştır. Nitekim Putin dönemi Rus dış politikasında, Rusya’nın kaybolan prestijin yeniden tesis edilmesi hedefi Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olmuştur. Putin dönemi ile Rusya hem kaybettiği prestiji yeniden kazanmaya başlamış hem kendisine yüklenilmek istenen bölgesel güç olma pozisyonuna karşı çıkmış, hem de Suriye, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde yapmış olduğu operasyonlar ile ABD ve Batıya adeta meydan okumuştur.

Bu çalışmada Rusya Federasyonu’nun Güç unsurları mercek altına alınacaktır. Bölüm 1 de yumuşak bir güç unsuru olarak Avrasya Ekonomik Birliğine yer verilecek: Birliğin yapısı, kuruluş süreci ve amaçları yakından incelenecektir. Bölüm 2 de: Rusya’nın siber alandaki varlığı ve politikaları, Rus kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırılara yer verilecektir. Bölüm 3 de ise: Rusya’nın silah pazarı, ihracat ve ithalat rakamları, Rusya’nın silah pazarındaki önemli müşterilerine değinilecektir. Çalışmanın son bölümü olan 4. Bölümde ise Rusya’nın hangi ülkelerde askeri üsleri olduğu, askeri üslerinin nitelikleri gibi konular genel hatları ile ele alınacaktır.

1) Avrasya Ekonomik Birliği

Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması gerektiğini ilk ifade eden devlet lideri Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’dir. Kazakistan denilince ilk akla gelen liderlerden birisi olan Nazarbayev, 1994 yılında Moskova Devlet Üniversitesinde katıldığı bir etkinlikte Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulmasının gerektiğini belirten bir açıklama yapmıştır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). 2000 yılına gelindiğinde ise Nazarbayev’in söylemlerinin, diğer aktörler tarafından daha da dikkate alındığının bir göstergesi olarak; Belarus, Kazakistan, Rusya, Tacikistan ve Kırgızistan devletleri bir araya gelerek Avrasya Ekonomik Topluluğu Antlaşmasını imzalamış ve Avrasya coğrafyasında ileriki yıllarda kurulacak olan ekonomik bir birliğin temelleri atılmıştır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). 2007 yılında gerçekleştirilen Duşanbe zirvesinde Avrasya Ekonomik Topluluğu’nun kurulduğu ilan edilmiştir (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). Avrasya Ekonomik Topluluğunun kurucu üyeleri arasında: Belarus, Kazakistan ve Rusya Federasyonu bulunmaktadır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). Bu girişimi takip eden üç yılın sonunda yani 2010 yılında AET’nin kurucu üyeleri arasında gümrük birliği kurulmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 6). Gümrük birliğinin kurulmasının ardından 2011 yılında kurucu üyeler (Rusya, Belarus, Kazakistan) arasındaki sınır kontrolleri kaldırılmıştır (Avcu, 2014, s. 274). 29 Mayıs 2014 tarihinde ise Avrasya Ekonomik Birliğinin Kuruluşuna İlişkin Antlaşma imzalanmış ve imzalanan antlaşma 1 Ocak 2015 tarihinde yürürlüğe girerek bugünkü adıyla bilinen Avrasya Ekonomik Birliği resmen kurulmuştur (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması ile Avrasya Ekonomik Topluluğu kendisini sonlandırarak faaliyetlerine son vermiştir (Alım & Aksu, 2019, s. 6).

Avrasya Ekonomik Birliğinin Amaçları

Avrasya Ekonomik Birliğinin en temel amaçlarından birisi bölgesel ekonomik entegrasyonu sağlamaktır bu bağlamda birliğin amaçlarına geçmeden önce ekonomik entegrasyon kavramı üzerinde kısaca durmak faydalı olacaktır. Ekonomik entegrasyon en temel anlamıyla bölgesel bir alanda bir blok oluşturarak blok içinde ticaretin serbestleşmesini sağlamak ve ülkeler arası ekonomik bir birliktelik kurmayı ve sürdürmeyi amaçlayan faaliyetlerdir (Şanlı, 2008, s. 14). Ekonomik Entegrasyon sayesinde ülkeler toplumsal refah düzeylerini arttırmayı, üretim kapasitelerini arttırma ve kaynakları daha verimli kullanarak ekonomilerini geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadırlar (Şanlı, 2008, s. 6). Bahar Şanlı’nın belirttiği üzere Ekonomik entegrasyon sürecinin başarı ile sürdürülmesi ve tamamlanması için çeşitli unsurlara dikkat edilmelidir. Bu unsurlar: Entegre olacak ülkelerin kalkınma seviyeleri ve üretim yapılarının birbirlerinden çok uzak noktalarda olmaması, yani yakın bir seyirde ilerlemesi, ortak bir kültürel bağa sahip olunması , ülkelerin coğrafya bağlamında birbirlerine mesafe olarak yakın olması, ülke ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı bir karaktere sahip olması, altyapı sistemleri ve ulaşım ağlarının gelişmiş olması gibi faktörler, uygulanmak istenen ekonomik entegrasyonun nihai olarak başarı ile sonuçlanması için dikkat edilmesi gereken konulardır. (Şanlı, 2008, s. 17).

Avrasya Ekonomik Birliğinin en temel amaçları: Küresel bir kriz durumunun ortaya çıkması halinde, üye ülkeler arasında iş birliği ile bu krizin etkilerinden doğacak zararları beraberce aşmak, üye devletler arasında bir gümrük birliği ve ortak bir pazarın oluşturulmasını sağlamak, birliğe üye ülkeler arasında dış pazarlarda ortak bir ilgi oluşturmak gibi hedeflerin varlığından söz edilebilir (Ağır & Ağır, 2017, s. 114). Bu amaçların bütününü kapsayan ana hedef ise bölgesel ekonomik entegrasyonun tesis edilmesidir. Ayrıca Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev, büyük kalem mal ticaretinde üye ülkelerin kendi para birimlerini kullanması gerektiğini ifade etmiştir (İncekara & İncekara, 2015, s. 120). Nazarbayev’in bu söyleminden hareketle bölgede Amerikan doları etkisinin pasifize edilmek istendiği anlamını çıkartmak mümkündür. Bu bağlamda Avrasya Ekonomik Birliğini, sadece ekonomik bir iş birliği mekanizması olarak görmek Rusya gibi aktörlerin politik hedeflerini bir kenara atmak olacağından eksik değerlendirmeler yapılmasına neden olabilir.

Avrasya Ekonomik Birliğinin Kurumsal Yapısı

Avrasya Ekonomik Birliğinin kurumsal yapısını meydana getiren dört yönetim organı vardır.

Avrasya Ekonomik Yüksek Konseyi: Yüksek Konsey birliğin en üst düzey yönetim organıdır ve üye devletlerin devlet başkanlarından oluşmaktadır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Birliğin hangi politika ve stratejileri uygulayacağı ve bu bağlamda birliğin izleyeceği yol haritasını yüksek konsey belirlemektedir (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Kararlar her üye devlet için bağlayıcı olmakla beraber karar alınırken oy birliği yöntemi izlenmektedir (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37).

Avrasya Hükümetler arası Konseyi: Üyeler, birliğin hükümet başkanlarından meydana gelirler ve kararlar yüksek konseyde olduğu gibi oybirliği ile alınmaktadır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Görevleri ise: Birliğin bütçesini onaylamak, komisyona görev vermek, komisyon kararlarını denetlemek ve gerekli görüldüğü takdirde bu kararlarda değişiklik talebinde bulunmaktır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37).

Avrasya Ekonomik Komisyonu: Komisyonun temel görevleri: Birliğin ekonomik bütünleşme sürecine destek olmak ve bu sürece birliğin hazırlanmasını sağlamak olmakla birlikte ayrıca komisyon, antlaşma metinlerinin uygulanmasından da sorumludur (Duran & Yılmaz, 2020, s. 38).

Avrasya Ekonomik Birliği Mahkemesi: Bu yönetim organının en temel görevi ise: Üye devletler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözülmesidir (İncekara & İncekara, 2015, s. 121).

Birliğe Yeni Üyelerin Katılım Süreçleri ve Yaşanan Gelişmeler

Her birlik projesinde olduğu gibi Avrasya Ekonomik Birliği de kuruluşundan itibaren birliğe katılacak üye sayısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda birliğe üye olan iki devlet vardır: Bunlardan birisi Ermenistan diğeri ise Kırgızistan’dır. Ermenistan birliğe katılım konusunda ilk başlarda pek de istekli olmamıştır. Gümrük birliğine katılmanın anlamsız olduğunu dile getirmiş olan Ermenistan Başbakanı Tigran Sarkisyan, daha sonra bu söylemi ve politikasından vazgeçmiştir (İsmayıl, 2016, s. 140). Ermenistan’ın kararını değiştirmesinde etkili olan faktör: Rusya’nın uyguladığı enerji diplomasisi ve baskı politikasıdır. Rusya, Ermenistan’a ihraç ettiği doğalgazın fiyatını 2013 yılının mayıs ayında %50 oranında arttırmıştır (İsmayıl, 2016, s. 141). Buna ek olarak Rusya, Azerbaycan ile dört milyar dolarlık bir silah antlaşması da yaparak adeta Ermenistan’a gözdağı vermiştir (Alım & Aksu, 2019, s. 12). Ermenistan, Rusya’nın politik baskısı karşısında elinde baskıya karşı koyacak bir kozu olmadığından ötürü Avrasya Ekonomik Birliğine girmeye yeşil ışık yakmıştır. Avrasya Ekonomik Konseyi’nin 2013 yılında düzenlediği Minsk zirvesinde, Ermenistan, o dönem imzalanması öngörülen AB ile Doğu Ortaklığı Programını imzalamayacağını Moskova yönetimine bildirmiş; akabinde Rusya, aralık ayında Ermenistan’a uyguladığı doğalgaz tarifesinde değişikliğe giderek 270 dolarlık fiyatın 189 dolara düşürüleceğini bildirmiştir (İsmayıl, 2016, s. 141). Ancak bununla yetinmeyen Rusya, enerji alanında işini daha da sağlama alarak, fiyat indiriminin karşılığı olarak Ermenistan da enerji dağıtımını yürüten ArmRosGazprom doğalgaz şirketinin halihazırda %80’lik hissesini zaten elinde tutan Rusya, şirketin kalan %20 lik hissesini de alarak Ermenistan’ın enerji dağıtımında ipleri tamamen eline almıştır (İsmayıl, 2016, s. 141). Böylece Ermenistan 2 Ocak 2015 tarihinde Avrasya Ekonomik Birliğine katılarak birliğin üye sayısını dörde çıkartmıştır (İsmayıl, 2016, s. 141).

2015 yılında birliğin, kurucu antlaşması olan Avrasya Ekonomik Birliği Antlaşmasında, üye ülkelerin vatandaşları, birbirlerinin ülkelerinde herhangi bir izin veya belge olmadan çalışma hakkı elde edeceklerine dair karar bir karar alınmıştır (İncekara & İncekara, 2015, s. 114). Rusya, Avrasya Ekonomik Birliğine katılımı arttırmak için ülkesine gelen ve birlik üyesi olmayan devletlerin vatandaşlarına dönük olarak, kendi ülkesindeki çalışma şartlarını ağırlaştırma kararı almıştır (Alım & Aksu, 2019, s. 12). Bu karar özellikle Fuat Aksu ve Eray Alımın çalışmasında belirttiği üzere Kırgızistan’ın üyelik sürecinde etkili olmuş; Rusya’ya çalışmaya giden vatandaşlarının gelirlerinden mahrum olmak istemeyen ve bu doğrultuda ekonomik bir zarar etmemek isteyen Kırgız yönetimine Rusya, Kırgızistan’ın kendisine olan borçlarını silmeyi teklif etmiş ve bir milyar dolarlık bir fondan Kırgızistan’ın yaralanabileceğini belirtmesi üzerine Kırgızistan, birlik üyeliğine yeşil ışık yakmıştır (Alım & Aksu, 2019, s. 12). 12 Ağustos 2015 tarihinde Kırgızistan, Avrasya Ekonomik Birliğine katılmıştır (Keleş, 2021).

Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği İçerisindeki Konumu Ve Etkisi

Rusya Federasyonu açısından Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması ve SSCB sonrası dönemde eski SSCB devletlerinden bir kısmının tekrar ortak bir çatı altında buluşması, Rusların prestijlerini arttıran bir gelişme olmuştur. Bu bağlamda birliğin Rusya’ya, moral ve psikolojik faktörler bakımından olumlu etkisi olduğu söylenebilir. Diğer açıdan birlik içerisinde Rusya’nın öne çıkması şaşırılacak bir husus değildir. Zira Rusya’nın, politik etki, enerji kaynakları, askeri güç ve teknoloji alanlarında birlik ülkelerinden daha ileri seviyede oluşu, ister istemez Rusya ile diğer üye ülkeler arasında asimetrik bir ilişki doğuracaktır. Nitekim Rusya, neredeyse tek başına birliğin finansal yükünü omuzlayan bir pozisyona sahiptir. AEB’nin bütçesinin %88’ine yakın tutarı Rusya tarafından karşılanmaktadır (Alım & Aksu, 2019, s. 9). Rusya’nın ticaretinin sadece %8’lik bir kısmının AEB ülkeleri ile yapılması, birliğin hem ekonomik entegrasyonunun başarısını etkileyen bir faktör hem de Rusya’nın birliğe sadece ekonomik bir pencereden bakmadığına dair önemli bir göstergedir (Alım & Aksu, 2019, s. 9). Bu bağlamda Rusya’nın, birliğe Gürcistan, Tacikistan, Ukrayna gibi ülkeleri de dahil etme isteği özellikle Ukrayna ve Gürcistan’a karşı uyguladığı çeşitli nedenlerden ötürü ekonomik ve askeri politikalar, Rusya’nın yeniden SSCB’yi kurmak istediği konusunda kendisine yönelik eleştiriler yapılmasına neden olmaktadır. Buna ek olarak Rusya’nın bazı politikaları da AEB konusunda kafalarda soru işaretlerinin kalmasına neden olmuştur. Rusya’nın Kasım 2015 yılında Türkiye ile yaşamış olduğu uçak krizi nedeniyle Türkiye’ye karşı ithalat kısıtlamaları konusundaki tutumu Kırgızistan ve Kazakistan’ın onayı olmadan uygulamaya konulmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 8). AEB bütünleşmesine zarar verebilecek bir diğer gelişme ise: Belarus ve Kazakistan’ın Rusya toprakları üzerinden transit olarak ticaret yapma isteklerine karşılık, Rusya’nın bazı ürünlere kısıtlama getirmesi, üye ülkeler arasındaki gümrük birliği dikkate alındığında iş birliğine olumsuz etki yapabilme potansiyeline sahip bir gelişme olmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 8). Bu tür politikaların uygulanması, esasen Rusya gibi devletler açısından oldukça normal bir durumdur. Zira bugün uluslar üstü bir bütünleşme projesi olan AB gibi AEB’den çok daha ileri bir seviyede gelişme kaydetmiş ve nispeten daha oturmuş bir yapıya sahip olan entegrasyon projesinde dahi, Fransa gibi aktörler kendi ulusal egemenliğine halel getirebilecek politika ve uygulamalara yüksek sesle karşı çıkmaktadır. ABD, Rusya, Fransa gibi aktörler uluslararası ilişkilerin anarşik yapısı ve uluslararası antlaşmaların ihlal edilmesi durumunda devletleri cezalandırabilecek üst bir merciinin olmayışı ve yukarıda bahsi geçen üç devletin, politik, ekonomik, kültürel ve askeri açıdan sistemde büyük güçler olmalarından ötürü, kendi çıkarlarına ayak bağı olabilecek herhangi bir antlaşma veya birlik politikalarını ihlal etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu davranışlar her ne kadar müttefikleri ile olan güven ilişkisini zedelese de bu devletlerin etki kapasiteleri doğrultusunda uyguladıkları havuç- sopa politikaları ile çoğu zaman bu husus aşılmaktadır.

2) RUSYA FEDERASYONU’NUN SİBER GÜCÜ

Küreselleşme ile internet ve bilgisayar teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, devletlerin ve bireylerin hayatlarını kolaylaştırdığı gibi yeni tehditler ve saldırılar ile de bir o kadar zorlaştırmaktadır. İnternetin gelişimi ile devletler siber alanda da güvenlik önlemleri alma ihtiyacı hissetmiş, böylelikle ulusal güvenlik strateji belgelerine ve doktrinlerine, siber savaş/güvenlik ve siber tehditleri de ekleyerek siber alanda savunma-saldırı konseptlerini geliştirmişlerdir. Rusya Federasyonu, Çin, ABD gibi devletler siber alanda en etkin aktörlerdir. Bu bölümde Rusya Federasyonu’nun siber gücü ve siber güvenlik alanını kapsayan Gerasimov doktrinine, Rusya tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen siber saldırı örneklerine bakılacaktır.

Rusya Federasyonu’nun siber alana yönelmesinin kök nedenlerine bakıldığında, ilk gelişmenin 1980’li yıllarda, SSCB ordusunda görevini yürütmüş olan Mareşal Nikolai Ogarkov tarafından başlatılan, Sovyet ordusunun harekat kabiliyetini zayıf bir yapıdan kurtarıp, ağ temelli teknolojiler ile orduyu destekleyip, daha etkin bir yapıya sahip olmasını amaçlayan “Revoluation in Military Affairs” Programıdır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 122). Bunun yanı sıra 1991 yılında gerçekleştirilmiş olan Körfez harekâtında kullanılan iletişim teknikleri ve bu harekatın dünyaya medya aracılığı ile servis edilmesi; Sovyetlerin Afganistan savaşında iletişim teknikleri açısından istenilen başarıyı elde edememesi gibi gelişmeler Rusya’nın siber alana yönelmesini sağlayan faktörler olmuştur (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 123). 10 Ocak 2000 yılında Rusya tarafından yayımlanan belgede: Küresel olarak siber uzayda artan tehditlerin varlığından ve Rusya’ya tehdit oluşturabilecek teknolojilerin diğer aktörler tarafından geliştirildiği vurgulanmıştır (Girgin, 2020, s. 47). 24 Ocak 2010 tarihli belgede ise: Rusya vatandaşları için siber alanda artan bir tehdit varlığının olduğu, bu bağlamda telekomünikasyon sistemlerinin güvenliğinin sağlanması ve yeni yatırımların bu alan temelli olarak yapılmasının elzem olduğu ifade edilmiştir (Darıcılı & Özdal , 2017, s. 21-22).

Rusya Federasyonu’nun Siber Uzaydaki Önlemleri

Rusya Federasyonu kendi ulusal güvenliğini sağlamak için hem hukuksal alanda hem de yazılım alanında çeşitli adımlar atmıştır. 2016 yılında kabul edilen “Rusya Bilgi Yerelleştirmesi Kanunu” ile Rusya da faaliyet gösteren yabancı internet sitelerinin dillerinin Rusça diline de yer vermesi gerekliliği getirilmiş; bu sitelerin Rus uzantılı domainler alması şartı koşulmuş; ayrıca Rus kullanıcı verilerinin, Rusya arşivlerine aktarılma süreçlerindeki denetim mekanizması daha da sıkılaştırılmıştır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 133).

Yazılım alanında ise Rusya’nın milli yazılımlar geliştirilmesi amacının olduğu görülmektedir. Böylelikle milli yazılımlar sayesinde hem piyasada diğer şirketlerin yazılımları ile rekabet edilerek pazar payında söz sahibi olunabilecek hem de veri güvenliği sağlanarak veri sızıntılarının önüne geçilebilecektir. Rusya’nın, batılı şirketlerin geliştirdiği yazılımlara alternatif yazılımları ise mail.ru, Yandex, Vkontakte.ru gibi yazılımlardır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 134).

Siber Savaşın Konvansiyonel Savaşa Entegre Edilmesi (Gerasimov Doktrini)

Valery Gerasimov, 2012 yılında Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmiştir. (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 8). Gerasimov doktrinine göre; Rusya, bir bölgeye veya bir ülkeye askeri operasyon veya müdahale yapmadan önce ilk olarak bölgeye siber saldırılar yaparak avantajlı bir konum elde etmeli, psikolojik harp unsurlarını kullanarak düşmanı veya hedefi moral ve motivasyon bağlamında yıkıma uğratmalı, hedefin kritik altyapılarına ve ekonomisine zarar vermelidir (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 126). Uzmanlara göre bu doktrin kendisini özellikle 2008 Gürcistan-Rusya savaşı ve 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhakında göstermiştir. Bazı uzmanlar Gerasimov doktrinini, hibrit savaş olarak da tanımlamaktadırlar”. (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 126).

Rusya Tarafından Yapıldığı İleri Sürülen Siber Saldırılar

Siber saldırıların yapısı gereği, ışık hızında gerçekleşmesi, saldırıyı yapan kişi veya kişilerinin bulunulmasının zor olması ve “siber alanla ilgili uluslararası hukukun henüz daha yeterli düzeye ulaşamamasından” ötürü, bir devleti siber saldırı yaptığı iddiası ile suçlamak kolay olsa dahi kanıtlamak bir o kadar zordur. Bu bağlamda aşağıda değinilecek örneklerin kesin bir şekilde bizzat Rus devleti tarafından yapıldığına dair henüz bir kanıt olmadığını, ancak uzmanların bu yönde bazı bulgulara rastladığını belirtmek gerekmektedir.

Estonya’ya Siber Saldırı

Estonya devleti, vatandaşlık işlemlerini ve devletin bürokratik işlemlerinin çoğunu dijital ortama taşımasından ötürü kendisine “kağıtsız devlet” denilmektedir. 26 Nisan 2007 yılında Estonya da bulunan SSCB döneminden kalma bir askeri heykelin kaldırılmasının ardından Estonya’nın internet altyapısına ciddi bir siber saldırı düzenlenmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6). Saldırı türü Ddos olarak gerçekleşmiş ve ülkenin parlamento web sitesi, finansal kurumların siteleri ve devlet kurumlarının sitelerine yoğun bir siber saldırı gerçekleşmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6). Saldırıya sebep olan gelişmenin ise sadece bir heykel olmadığı, Estonya parlamentosunun Rus azınlıklara vatandaşlık verme konusundaki olumlu olmayan tavrından ötürü böyle bir saldırının gerçekleştiği iddia edilmektedir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 5). Nitekim Estonya hükümeti, saldırıda kullanılan ip adreslerinin bazılarının Rusya kaynaklı olduğu, bu nedenle saldırının Rusya tarafından gerçekleştirildiğini ifade etmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6).

Gürcistan’a Siber Saldırı

2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasında gerçekleşmiş olan savaş esnasında da tıpkı Estonya da olduğu gibi Gürcistan’ın da kamu web sitelerine, bankacılık sistemlerine ve iletişim sistemlerine siber saldırı düzenlenmiştir (Alizada, 2019, s. 99).

Litvanya’ya siber saldırı

Litvanya da diğer ülkeler gibi siber savaştan nasibini almış bir ülkedir. Rusya Federasyonu, SSCB döneminde çalışma kamplarında hayatlarını kaybetmiş vatandaşları için Litvanya’ya tazminat ödemeyi reddetmiş ve enerji akışını kısıtlama yönetimini uygulamış; akabinde buna bir cevap olarak da Litvanya parlamentosunun, SSCB ile özdeşleşmiş simgeler olan orak ve çekiç simgelerinin kullanımının yasaklanması ile ilgili bir kanun meclise sunulmuş, ardından Litvanya da birçok web sitesine siber saldırılar düzenlenmiş ve web sitelerine hackerler tarafından orak ve çekiç simgeleri konularak Litvanya’ya adeta gözdağı verilmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 9).

Kırgızistan’a siber saldırı

Saldırının arka planında ABD’nin Manas da bulunan askeri üssünün kapatılması için Kırgız yönetimine bir gözdağı verilmek istendiği iddia edilmektedir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 9-10). 2009 yılında gerçekleşmiş olan bu siber saldırıda ülkede bulunan web sitelerinin %80’e yakını servis dışı kalmıştır (Girgin, 2020, s. 52).

Ukrayna’ya siber saldırı

Ukrayna iç Güvenlik Birimi başkanı Valenty Nalyvaichenko: 2014 yılının şubat ayından itibaren ülkede bulunan iletişim sistemlerinin çöktüğünü, milletvekillerinin cep telefonlarının hacklendiğini ifade eden bir açıklama yapmıştır (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 11). 2015 yılında da Ukrayna siber bir saldırıya uğramış; ülkede yaşayan 225 bin vatandaşın elektriği kesilmiştir (Girgin, 2020, s. 53). Ukrayna Cumhurbaşkanı yardımcısı ise: Yaşanan siber saldırıdan Rusya Federasyonu’nun sorumlu olduğunu açıklamıştır (Girgin, 2020, s. 53).

Türkiye’ye siber saldırı

24 Kasım 2015 yılında Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus SU-24 uçağı Türk F-16’sı tarafından düşürülmüş, böylece iki ülke adeta savaşın eşiğine gelmiştir. Yaşanan bu olaydan bir ay sonra Türkiye’nin e-devlet, finans ve kamu kurumlarına siber saldırılar gerçekleşmiş, saldırıların büyüklüğünün ise 400.000 siteyi etkileyecek kapasitede olduğu iddia edilmiştir (Darıcılı & Özdal , Enformasyon Savaşı Bağlamında Rusya Federasyonu-Türkiye İlişkilerinin Analizi, 2017, s. 25).

Rusya Federasyonu’nun Siber Gücü

Rusya’nın, siber gücünü diğer aktörlerin siber gücü ile kıyaslayan çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu bağlamda iki çalışmaya bu bölümde yer verilecektir. (Bu bölüm Göçoğlu ve Aydın’ın çalışması referans alınarak oluşturulmuştur). İlk Çalışma Robert ve Clarke tarafından yapılmış, diğer çalışma ise uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanmıştır.

Clarke ve Robert’ın, aktörlerin siber güçlerinin kıyaslamasını yaptıkları çalışmasındaki kriterler şunlardır: Server gücü, siber bağımlılık ve internet ağının yayılımı (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 235).

Tablo 1 Kaynak: (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 235). Referans alınmıştır.

Robert ve Clarke tarafından 2010 yılında hazırlanan bu tabloya göre: Siber saldırıda ABD ve Rusya arasında neredeyse bir fark yoktur. Siber savunma açısından ise en iyi durumda olan aktörün Çin olduğu görülmektedir. Genel puanlamada ise Rusya’nın lider olduğunu görmekteyiz. Rusya’nın diğer aktörlere göre belirlenen kriterlerde daha dengeli bir strateji izlediği anlaşılmaktadır.

Uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanan, ülkelerin siber güvenliklerini değerlendiren 2015 yılındaki çalışmaya göre ise: Bu tablodan çok daha farklı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. 2015 yılında siber güç açısından lider ülke ABD iken; Rusya 12. Sırada, Çin ise 14.sırada yer almaktadır (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236).2018 yılında ise puan olarak ABD 2. Sırada iken Rusya 26. ,Çin ise 27 sırada olduğu belirtilmiştir (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236) .Bu iki çalışmadaki aktörlerin, siber güç alanındaki pozisyon farklılığın ana sebebi ise : Göçoğlu ve Aydın’ın çalışmalarında belirttiği üzere siber alanın çok hızlı bir gelişim katetmesi ve iki çalışma arasında metodolojik olarak farklı bir yöntem izlenmesinden kaynaklanmaktadır (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236-237).

Yukarıdaki siber saldırılar bölümünde bahsedildiği üzere yaşanan bu hadiseler göstermektedir ki birçok devlet halen daha siber uzayda yeterli savunma veya saldırı kapasitesine ulaşabilmiş değildir. 21.Yüzyıl artık sadece devletlerin sınırlarını askerlerle, hava savunma sistemleri ile koruyamayacağını siber alanda da önemli yatırımların yapılması, gerekli personel istihdamının sağlanması, milli yazılımlar ile dışarıya olan bağımlılığın azaltılması gerekliliğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. ABD savunma Bakan yardımcısı William J. Lynn’ninde belirttiği gibi: Yaşadığımız çağda bit ve byte’lar en az kurşun ve bombalar kadar tehlikelidir (Gürkaynak & İren, 2011, s. 272).

3) Rusya’nın Silah Pazarı

Silah sanayi sektörü devletlerin göz ardı edemeyeceği ulusal güvenliklerini sağlama, diğer devletler ve aktörler üzerinde politik bir etkide bulunma ve ekonomik bir girdi elde etme gibi nedenlerle oldukça stratejik öneme sahip bir sektördür. Kendi ulusal silah sanayisini geliştirememiş ve büyük oranda dış bağımlı olan devletler, silah tedarikçisi devletlerden zaman zaman politik ve askeri baskı görebilmekte, silah ambargosu gibi hem siyasi hem de askeri etkileri olan kararlar alabilmektedir. Bu bağlamda bir devletin bağımsız bir dış politika oluşturabilmesi ve sürdürebilmesi için kendi silah sanayisini geliştirmesi zorunlu bir durumdur. Nitekim Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türkiye’nin yaşamış olduğu durum bu hususa verilebilecek en güzel örneklerdendir. ABD gibi Rusya da dünyada kendi ulusal savunma sanayilerini geliştirebilen az sayıda devletten birisidir. Nitekim ABD’nin, Hiroşima’ya atom bombası atmasının ardından Sovyetler de kısa bir sürede kendi atom bombalarını yapmışlardır. Bu bağlamda Rus savunma sanayisinin gelişiminde Sovyet teknolojisinin yeri yadsınamaz öyle ki günümüzde halen bazı devletler Sovyetler döneminde geliştirilmiş silah ve savunma sistemlerini kullanmaktadır.

SSCB döneminden Rusya’ya değin geçen yıllarda silah ihracat- ithalat rakamlarına bakacak olursak:

Kaynak: (Çelik & Çaylı, 2021, s. 374). Sayfa 374’teki tablo referans alınarak bu grafik oluşturulmuştur.

Tablodan hareketle SSCB’nin silah ihracatının çöküş döneminde dahi devam ettiğini görmekteyiz. Grafikten görülebileceği üzere, ihracatta 1989 yılından 1992 yılına kadarki dönemde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Bu düşüşün ana nedenlerinden birisi: 1989 yılında Berlin duvarının yıkılması, arkasından belli bir süredir sorunlarla boğuşan Sovyetlerin çökmesi ve birliğin dağılma sürecinde yaşanan çeşitli sorunlardır. 1992 ile 1994 yılları arasında Rusya’nın silah ithalatı ise 0’dır. Bu da ülkenin o dönemde yaşamış olduğu iç sorunlar düşünüldüğünde oldukça doğal bir durumdur. 1987 yılı ise silah ihracatında Sovyetlerin altın yılı olmuştur diyebiliriz. Sovyetler bu yıl silah satışından 22600 milyon dolarlık bir gelir elde etmiştir.

Kaynak: (Çelik & Çaylı, 2021, s. 376) veriler referans alınarak grafik oluşturulmuştur.

Putin dönemi ile Rusya silah ihracatında oldukça ciddi bir büyüme kaydetmiştir. Artık Rusya’nın silah satışından kazandığı gelirler milyon dolarlar değil, milyar dolarlar olmuştur. İhracat nispeten dalgalı bir seyirde ilerlese de genel itibari ile yukarı yönlü bir ivme söz konusudur. 2016 yılında ise Rusya silah ihracatından 13,3 milyar dolarlık bir gelir elde etmiştir. Ayrıca Rusya’nın silah ithalatının 2004 yılından itibaren düşüşe geçmesi, ülkenin bütçe dengesine pozitif bir katkı sağladığı söylenebilir.

Rusya’nın Silah Pazarındaki Başlıca Ülkeler

1999-2009 yılları arasında Rus silah sistemlerini Rusya’dan alan ilk beş ülke Çin, Hindistan, Cezayir, İran ve Venezüella olmuştur (Kemaloğlu, 2013, s. 60).

Cezayir: Cezayir ile Rusya arasında çeşitli silah antlaşmaları yapılmış bu bağlamda Cezayir 2006 yılında Rusya ile 1,5 milyar dolarlık bir sözleşme imzalamış; 2011 yılında 900 milyar dolar tutarında 16 adet Cezayir hava kuvvetlerine verilmek üzere SU-30MKI jeti satın almıştır (Şeker, 2019, s. 25). Cezayir ile Rusya arasındaki askeri savunma iş birliği ilerleyen yıllarda da artarak devam etmiş, Cezayir, 2012 yılında 4,2 milyar dolarlık yeni bir sipariş vermiş, bu da Şeker’in çalışmasında belirttiği üzere Rusya’nın Ortadoğu silah pazarında aldığı en büyük siparişlerden biri olmuştur (Şeker, 2019, s. 25). Cezayir’in, Rusya’dan aldığı silah sistemlerinden bazıları şunlardır: SU-25, Mi-35 ve Mİ-28 Helikopterleri Tos-1 Çok namlulu roketatar sistemleri ve çok sayıda tank (Şeker, 2019, s. 25).

Suriye: Suriye ile Rusya ilişkileri SSCB dönemine kadar uzanmaktadır. Günümüzde Suriye de yaşanan iç savaş sürecinde Rusya açık ve aktif olarak Esad yönetimini özellikle askeri ve politik açıdan desteklemektedir. Dolayısı ile Suriye, Rusya’nın hem silah pazarı hem de yeni silahlarının aktif olarak test edildiği bir ülke konumundadır. Nitekim Rusya’nın önemli silah şirketlerinden birisi olan Rostech sözcüsü Viktor Kladov: düzenlenen operasyonlar sebebiyle diğer aktörler tarafından Rus silah sistemlerine yönelik artan bir ilgi olduğundan bahsetmiştir (Dilek, 2017, s. 72). Suriye’de iç savaş çıkmadan önce 2005 ile 2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye yaklaşık 3 milyar dolarlık silah ihracatında bulunmuştur (Kemaloğlu, 2013, s. 62). Rusya’nın Suriye’ye sattığı silahlardan bazıları: MİG-29S bombardıman uçakları, Mİ-24 ve Mİ-17 helikopterleri, Pantsyr-S1 gibi silah sistemleridir (Kemaloğlu, 2013, s. 62).

İran: İran, 1979 yılında ülkesinde gerçekleştirdiği devrim neticesinde özellikle ABD ile ilişkileri bozulan bir aktör olmuştur. İlişkilerin bozulmasının ana nedenleri: İsrail’in güvenliğinin ABD dış politikasındaki önemi, İran’ın nükleer güç olma hedefi, İdeolojik faktörler gibi nedenler sayılabilir. ABD ile İran ilişkileri son dönemlerde oldukça gergin bir seyirde ilerlemektedir. ABD, İran’a ekonomik ve politik baskı yaparak İran’ı bölgede izole etmeye çalışmış bu da İran’ın bölgede yalnız kalmasına neden olmuştur. İran da bu sebeple özellikle Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya açısından İran Ortadoğu coğrafyasında önemli bir müttefik olmasının yanı sıra iyi bir silah müşterisidir de. 2005 yılında Rusya, İran’a 700 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirmiş; söz konusu silah satışında İran’a: Tor-M1 füzeleri verilmiştir (Kemaloğlu, 2013, s. 64). Ayrıca İran hava kuvvetleri tarafından Rus yapımı uçakların kullanıldığı bilinen bir gerçektir.

Rusya Federasyonu, 2017 yılında yayımlanmış olan SIPRI Top 100 listesinde 10 Rus şirketi ile yer alarak savunma ve silah sanayisinde önemli bir aktör olduğunu göstermiştir (Şeker, 2019, s. 24). Rusya Federasyonu’nun başlıca savunma sanayi şirketleri ise şunlardır: Su serisi jetlerinden tanıdığımız Sukhoi firması, Almaz-Antey, Antonov, Sevmash firmalarıdır (Kalaycıoğlu, 2019, s. 3).

Rus silah sanayisindeki ihracatı olumsuz etkileyen gelişmelerde olmuştur. Bunların başında 2010 yılının sonlarına doğru Tunus da patlak veren Arap Baharı gelmektedir. Olayların ilk başlarında ve sonrasında iktidara gelen devletler Rusya’ya karşı mesafeli bir tavır sergilemişlerdir (Çelik & Çaylı, 2021, s. 378). Ancak daha sonra Mısır gibi aktörler tekrar Rusya ile masaya oturarak Moskova yönetimi ile silah alım antlaşmaları yapmışlardır. Libya’da yaşanan gelişmelerde Rusya’yı belli ölçüde zarar uğratmıştır. Kaddafi döneminde 2008 yılında Rusya’dan 4 milyar dolarlık silah satın alım vaadi, Kaddafi yönetiminin devrilmesi ile sekteye uğramıştır (Kemaloğlu, 2013, s. 63,64).

Yaşanılan olumsuz gelişmelere rağmen iki büyük aktör olan Rusya ve ABD, 2012 ile 2016 yılları arasında dünyadaki silah pazarının %56’ya yakın bir kısmında pazar payına sahiptirler (Dilek, 2017, s. 72). Bu nedenle bu iki aktörün silah pazarındaki rekabetini ilerleyen yıllarda da görecek olmamız sürpriz bir gelişme olmayacaktır. Ayrıca silah sistemlerinin çoğu zaman teknik bakım ve onarımı, tedarik edilen mühimmatlar, yazılım teknolojileri gibi nedenler ile satan ülke ile alıcı ülke arasında bir bağımlılık ilişkisi doğurduğu dikkate alındığında bu silah satışlarının aslında Moskova yönetiminin politik düzlemde artan etkinliği ile yakından ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

4) Rusya’nın Askeri Üsleri

Askeri üsler bir devletin gücünü, stratejisini, politikalarını hayata geçirmek açısından oldukça önemli ve işlevsel enstrümanlardır. Askeri üsler hem üssü kuran devlete hem de kendi topraklarında üssün açılmasına izin veren devlete çeşitli avantaj ve dezavantajlar sağlayabilir. Askeri üsler ile: İstihbarat faaliyetleri gerçekleştirilebilir, hedef devletler tıpkı soğuk savaş döneminde olduğu gibi çevrelenebilir, iç savaş veya politik çalkantılı bir süreçten geçen devlete destek olma ve istikrarı sağlamak açısından kullanılabilir, enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması gibi amaçlarla askeri üsler kurulabilir (Ok, 2019, s. 128). Ayrıca askeri üsler sayesinde bir devlet, operasyon yapabileceği alanı genişletebilir ve yapacağı operasyonlardaki maliyeti düşürebilir. Bu da üssü kuran devlete taktiksel açıdan ciddi bir avantaj sağlamaktadır.

Rusya Federasyonu’nun ulusal güvenliğini temin etmek açısından arka bahçesi olarak tanımladığı Orta Asya oldukça kritik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Rusya’nın bölgede birçok askeri üssü bulunmaktadır. Bu üslerden bazıları şunlardır:

Kırgızistan: Rusya Kırgızistan da 2003 yılının sonlarına doğru Kant askeri üssünü açmış; ayrıca bu üst Rusya’nın SSCB sonrası yurtdışında açtığı ilk askeri üs olma özelliğini de taşıması açısından oldukça büyük bir öneme sahiptir (Kamalov, 2011, s. 36). Üssün ana hedefi: Bölgede bulunan hava sahasının kontrolünü sağlamaktır (Kamalov, 2011, s. 36). Rusya’nın ayrıca İssık-Kul gölü yakınlarında denizaltılar için geliştirilen silahların denendiği bir merkezi bulunmaktadır (Aliyev, 2016, s. 8).

Kazakistan: Rusya için en önemli üslerden birisi de Kazakistan da yer almaktadır. Baykonur uzay üssü dünyanın uzay alanında en gelişmiş üslerinden ve en fazla uzay alanında faaliyet gösteren üslerinden biri olma özelliğini taşımaktadır (Kamalov, 2011, s. 38). Moskova yönetimi 2004 yılında yaptığı antlaşma ile bu üssü 50 yıllığına kiralamış ve bu üs için Kazakistan’a yılda 115 milyon dolarlık bir ücret ödemektedir (Kamalov, 2011, s. 38). Ayrıca Rusya uzay programı çerçevesinde yürüttüğü faaliyetlerin %70’ini bu üs üzerinden sürdürmektedir (Aliyev, 2016, s. 6). Rusya’nın ayrıca Kazakistan da Enba poligonu, 20.test istasyonu ve Sarı Şagan poligonları vardır (Aliyev, 2016, s. 4).

Tacikistan: Rusya’nın Orta Asya daki üslerinin olduğu bir diğer ülke Tacikistan’dır. Rusya’nın burada bulunan Okno elektro-optik merkezi istasyonu ile 40000 KM uzaklıkta bulunan nesnelerin tespitini yapabilmekte ve böylelikle ciddi bir alan hakimiyeti elde etmektedir (Aliyev, 2016, s. 9). (Nesne tespitinden kastedilen kozmik nesnelerin takibinin yapılmasıdır) (Kamalov, 2011, s. 38) . Ayrıca 2004 yılında Rus avcı taburu için bir üs tahsis edilerek Rusya bu üsse 7000 kişilik bir personel konuşlandırmıştır (Kamalov, 2011, s. 37).

Bu üslerin haricinde Rusya’nın Ermenistan da Gümrü askeri üssü, Güney Osetya da bulunan 4.askeri üs, Abhazya da 7.askeri üs, Belarus da iletişim merkezi ve radar istasyonu ve yüzyıllardır Rus Çarlarının sıcak denizler olarak tabir ettikleri ve Rus jeopolitiğinde oldukça büyük bir stratejik öneme sahip olan Akdeniz de bulunan Tartus deniz üssü ve yine Suriye de bulunan Hmeymim hava üssü bulunmaktadır (İnsamer, 2021).

SONUÇ

SSCB’nin çökmesi ile bölgede oluşan güç boşluğu çok uzun bir süre sürmemiş Rusya, hızlı bir şekilde toparlanarak uluslararası arenaya kararlı bir şekilde geri dönmüş ve yakın çevresinde tekrar ipleri belli ölçüde eline almıştır. Putin dönemi ile Rusya, kendisine SSCB sonrası yüklenilmek istenen bölgesel güç pozisyonuna karşı çıkarak Ukrayna da Gürcistan da Suriye de başta ABD olmak üzere batılı aktörlere ciddi bir meydan okuma gerçekleştirmiştir. NATO’nun Rusya sınırlarına dayanmasını kolay kolay kabul etmeyeceğini gösteren Moskova yönetimi, başta Libya ve Mısır olmak üzere Kuzey Afrika da ve Suriye özelinde Ortadoğu da tekrar varlığını göstermeye ve güçlendirmeye başlamıştır. Tartus deniz üssü ve Kırım’ın ilhakı hiç de yabana atılmayacak jeopolitik meydan okumalardır. Rusya bu bağlamda batılı müttefiklerin ilişkilerindeki kopuş ve ayrışmaları iyi bir şekilde okuyup fırsatları değerlendirebilmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği girişimi fikir bazında her ne kadar Kazakistan tarafından dile getirilse de Rusya’sız böyle bir girişimin başarılı olma şansının 0 olduğu bu nedenle anahtar oyuncunun Rusya olduğu aşikardır. Neo Avrasyacıların bölgede Rusya liderliğinde siyasal bir entegrasyon oluşturma hedefini hesaba kattığımızda bu hedefin ilk aşamasının Avrasya Ekonomik Birliği olduğu yorumunu yapabiliriz. Rusya’nın siber güç kapasitesi, silah pazarındaki konumu, enerji diplomasisi dikkate alındığında ABD bölgede eğer Rusya’nın daha fazla güçlenmesini istemiyorsa Türkiye ile yaşadığı sorunları çözmek yerine Yunanistan’ını önceleyen politikalar sürdürmeye devam ettiği takdirde bu süreçten en kazançlı çıkacak olan aktör Rusya Federasyonu olacaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Süreçlerinin Karşılaştırılması. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergis, 103-128.

Alım, E., & Aksu, F. (2019). Rusya Liderliğinde Bir Güç Merkezi Olarak Avrasya Ekonomik Birliği. Uluslararası Siyaset Bilimi Ve Kentsel Araştırmalar Dergisi, 1-22.

Aliyev, B. (2016). Rusya’nın Orta Asyadaki Askeri Üsleri. BİLGESAM Analiz, 1-13.

Alizada, N. (2019). ÜlkeDışı Politikalarda Siber Güvenlik Algısı : ABD,Rusya,İran Örneği. Birinci Uluslararası Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Sempozyumu: Türkiye-Rusya (s. 92-103). İstanbul: T.C. İstanbul Esenyurt Üniversitesi.

Avcu, S. A. (2014). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Kırgızistan: Avantajları Ve Dezavantajları. Avrasya Etüdleri, 269-297.

Çelik, A. H., & Çaylı, Ş. (2021). Küresel Ve Bölgesel Krizler Bağlamında Rusya Ve ABD’nin Silah Satış Rekabetinin Ekonomi Politik Analizi. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 369-392.
Darıcılı, A. B. (2014). Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi. U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , 1-16.

Darıcılı, A. B., & Özdal , B. (2017). Enformasyon Savaşı Bağlamında Rusya Federasyonu-Türkiye İlişkilerinin Analizi. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19-40.
Darıcılı, A. B., & Özdal, B. (2017). Rusya Federasyonu’nun Siber Güvenlik Kapasitesini Oluşturan Enstrümanların Analizi. Bilig, 121-146.

Denizci, G., & Mehmet, M. (2019). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Avrasya Ekonomik Birliği Üyesi Ülkeler İle Türkiye’nin Dış Ticaretinin Karşılaştırmalı Analizi. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 414-431.

Dilek, M. S. (2017). Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri. Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 58-82.

Duran, H., & Yılmaz, K. K. (2020). Özbekistan’da Avrasya Ekonomik Birliği Tartışmaları . Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, 35-48.

Girgin, O. (2020). Siber Uzay’da Üstünlük Mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri Ve Rusya Federasyonu. Academıc Revıew Of Humanıtıes And Social Scıences, 36-58.

Göçoğlu, V., & Aydın, M. D. (2019). Siber Güvenlik Politikası: ABD, Rusya ve Çin Üzerine Karşılaştırmalı Bir Analiz. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 229-252.

Gürkaynak, M., & İren, A. A. (2011). Reel Dünyada Sanal Açmaz: Siber Alanda Uluslararası İlişkiler. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 263-279.

İncekara, R., & İncekara, B. (2015). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Politik Ekonomik Etkileri. Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 111-129.

İnsamer. (2021, ocak 24). İnsamer.com. İnsamer.com: https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html adresinden alındı.

İsmayıl, E. (2016). Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası. Avrasya Etüdleri, 125-151.

Kalaycıoğlu, S. (2019). Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni. TASAM, 1-4.

Kamalov, İ. (2011). Rusya’nın Orta Asya Politikaları. Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı.

Keleş, S. Ş. (2021, Ocak 23). Avrasya Ekonomik Birliği. İzmir Ticaret Odası: http://izto.org.tr/demo_betanix/uploads/cms/yonetim.ieu.edu.tr/6693_1522735475.pdf adresinden alındı.

Kemaloğlu, İ. (2013). Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı. Ortadoğu Analiz, 58-70.

Ok, E. (2019). Askeri Üslerin İşlevleri Ve Türkiye’nin Denizaşırı Üs Politikası. 3. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Kongresi, (s. 124-140).

Şanlı, B. (2008). Ekonomik Entegrasyon Teorisi Çerçevesinde Avrasya Birliği’nin Olabilirliği. Atatürk Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi, 13-30.

Şeker, C. T. (2019). Ortadoğu Savaşları Ve Batılı Silah Şirketleri. İstanbul: İnsamer.

[/vc_toggle]

1930 – 1960 Yılları Arası Kıbrıs Sorunu ve Barış Planları

İkinci Dünya Savaşı’na Kadar Kıbrıs Adası

Kıbrıs, Akdeniz’in doğusunda bulunan, coğrafi konumu itibariyle Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasında bulunan ve uluslararası deniz ve su yollarının geçiş rotası üzerinde konumlanmış olan stratejik bir adadır. Kıbrıs’ın stratejik önemi, adaya her tarihte önem verilerek bölge ülkelerince hakimiyet mücadelesinin gerçekleştiği bir alana dönüşmesine neden olmuştur. Sadece Akdeniz’e kıyıdaş olan bölge ülkeleri değil, tarihin farklı dönemlerinde Avrupalı devletler de ada üzerinde hakimiyet yarışına girişmiş, adayı askeri ve ticari bir üs olarak kullanmışlardır. Kıbrıs 1571 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girinceye dek farklı yönetimler altında bulunmuştur. 1191 yılında Haçlı ordularının Kıbrıs’ı ziyaret etmeleri sonrası bu girişim bir işgale dönüşmüş ve adada Kıbrıs Krallığı ilan edilerek Avrupalıların ilk kez adaya yerleşmelerinin önü açılmıştır [1].

Haçlılar işgalin devamında özellikle Mısır ve Filistin topraklarında öğrendikleri ziraat ürünlerinin üretim şeklini Kıbrıs adasına taşımış, daha sonraki yıllarda adadan Avrupa’ya kadar götürmüşlerdir. 1571 yılında II. Selim yönetimindeki Osmanlı ordusunu Kıbrıs’ı kuşatması sırasında ada Venedik Cumhuriyeti altında yönetilmektedir. Adanın fethedilmesinden sonra bölgedeki idari yapı yeniden tesis edilmiştir. Bölgedeki demografik yapı Irak topraklarındaki gibi dini bölünme ile ayrıştırılmıştır. Hristiyan Ortodoksların yaşamlarını fetihten önceki şekli ile devam ettirmeleri sağlanmış ayrıca Anadolu’dan getirilen Müslüman Türk nüfusun Kıbrıs adasına yerleştirilmesine başlanmıştır [2]. 1821 yılında bugünkü Yunanistan topraklarında başlayan Rum İsyanı 1829 yılına kadar sürmüştür. 1827 yılında Navarin Baskını ile Osmanlı’ya ait donanmanın tamamının tahrip edilmesi ile Yunanistan’ın bağımsızlık talebi güçlenmiş nitekim 1830 yılına gelindiğinde Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur [3].

Yunanistan’ın bağımsızlığı sonrası Kıbrıs’ta Osmanlı hakimiyetine karşı bir dizi isyan girişimi başlatılmış fakat tam olarak başarıya ulaşamamıştır. 1877-78 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Harbi Kıbrıs’ın statüsünün günümüzdeki haline dönüşmesine neden olan olaylar dizisinin tetikleyicisidir. 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrası, 1856 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması ile kurulmuş olan Avrupa Güç Dengesi bozulmuştur. Osmanlı-İngiltere ittifakının gerçekleşmesine neden olan harpten sonra Rus askerleri işgal etmiş oldukları Doğu Anadolu topraklarından çekilmek zorunda bırakılırken, Kıbrıs Adası 1878 yılında İngiltere yönetimine kiralanmıştır [1]. İngiltere yönetimi altındaki Kıbrıs’ta, dini temele dayalı ayrı yönetimler ortadan kaldırılarak Osmanlı yönetim anlayışını ve dini-etnik denge ortadan kaldırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 100 yıldan beri süre gelen toprak kayıpları son olarak Ortadoğu ve yakın hinterlandında etkisini göstermeye başlamıştır. 1912 yılında Trablusgarp’ın İtalyanlarla yapılan savaş ile birlikte kaybedilmesi sonrası Afrika’daki son toprak parçasını da kaybeden Osmanlı İmparatorluğu aynı zamanda Ege adalarının kaybedilmesi ile de karşılaşmıştır. 1914 yılında İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan etmesi ile Akdeniz’de bulunan herhangi bir toprağa hükmedilememesi söz konusu olmuştur [2].

Trablusgarp, Ege adaları ve Kıbrıs’a müdahale edilememesinin en büyük sebebi olarak Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılması sonrası toparlanamaması ve elde kalan gemilerin de düşman ile mücadele edemeyecek gemiler olmasından dolayı gerçekleştiği fikrini düşündürmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ada üzerindeki İngiltere hakimiyeti devam etmiş, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın 16. ve 23. maddeleri ile Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhak edildiği kabul edilmiştir [3].

1931 yılında; 1929 Ekonomik Buhranı ve Yunanistan ile birleşme fikrinin etkisi ile Kıbrıs’taki İngiltere yönetimine karşı büyük bir ayaklanma çıkmıştır. Rumların fikri altyapısı Enosis düşüncesine dayanan isyanı, İngiltere tarafından bastırılırken Kıbrıs anayasası askıya alınmış ve adanın yönetimi kararname ile yönetime dönüştürülmüştür. Bu noktada Kıbrıslı Rumların tek siyasi temsilcisi Rum Ortodoks Kilisesi olmak zorunda kalmıştır (Irkıçatal, 2012: 44).

İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Kıbrıs

İkinci Dünya Savaşı döneminde Kıbrıs savaştan uzak bir konumda bulunmuş ve birkaç küçük saldırı dışında savaş dışında kalmıştır. Savaş sonrasında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’a bakış açısından bir dizi değişiklikler olduğu yorumu yapılabilmektedir. 1952 yılında NATO üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, Balkanlarda arka arkaya birçok antlaşmaya girişerek diplomatik gücü arttırmayı planlamıştır. 1953 yılında Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmış, 1954 yılında ise Balkan İttifakı imzalanmıştır.

1954 yılında Yunanistan Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletler’e götürerek meselenin uluslararasılaşmasına neden olmuştur. Bu iki anlaşma vasıtasıyla Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde bir yumuşama görülmüş fakat 1955 yılında Kıbrıs’ta EOKA terör örgütünün kurulması ile ilişkilerdeki gerilme kamuoyu dışında da görülmeye başlamıştır (Armaoğlu, 2017: 224-229). 1954 yılında Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’e yapmış olduğu başvurunun temelinde Kıbrıs halkının self determinasyon ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini bildirmiştir. Londra Konferası’nda ise ortaya çıkarılacak planın Kıbrıs Türklerinin düşüncelerini de yansıtması gerektiği Yunan tarafına iletilmiştir. Tedhiş hareketleri ve Türklere yönelik saldırıların artması 1955’te başlayan tedhiş saldırıları başlaması sonrası düzenlenen Londra Konferansı, Yunanistan’ın Lozan’da Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki bütün haklarını kaybettiği iddiasının yıkılmasına neden olmuştur (Armaoğlu, 2017: 235).

İngiltere aslında sorunun üç tarafı olduğunu kanıtlar nitelikteki davetinde adanın yönetiminde üzerine düşen ağırlıktan kurtulmak istemektedir. Ada’da Türklere yönelik saldırılar EOKA tarafından düzenlenmeye devam ederken Türkler tarafından, Volkan, KITEMB, 9 Eylül gibi gruplar kurularak kendilerini savunmaya çalışmışlardır. İngiltere tarafından adanın taksimi konusundaki değerlendirme ilk defa Sömürgeler Bakanı Alan Lennox Boyd tarafından 1956 yılında Avam Kamarası’nda dile getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye, taksim tezini benimsemiş ve ada üzerinde kabul edilebilecek tek çözüm yolu olduğunu dile getirmeye başlamıştır (Akgün, 2016: 730). 1957 yılına girerken Kıbrıs’ta Rumlar tarafından EOKA tarafından organize edilen tedhiş hareketleri Türklere karşı artmıştır. Kanlı çatışmalar ve saldırıların karşısında Türkler sivil olarak kendilerini korumaya çalışmış fakat etkisiz kalmışlardır. Bu olaylar neticesinde 1957 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmuştur. Rum saldırılarını engellemeyi ve Türkleri korumayı amaçlayan teşkilat İngiltere tarafında da desteklenmiştir [1].

1) 1957 “Foot Planı”

1957 yılında NATO Genel Sekreteri Paul-Henri Spaak Türkiye’ye Bağımsız Kıbrıs Devleti formülünü teklif etmiş fakat teklif Türkiye tarafından reddedilmiştir [1]. 1957 yılında gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise İngiltere’nin Kıbrıs Valiliği’ne Sir Hugh Foot’u atamasıdır. Sir Foot Kıbrıs’taki sorunun çözümü için hemen yeni bir plan hazırlığına girişmiş ve ortaya “Foot Planı” çıkarılmıştır. Rapor halinde Amerika Birleşik Devletleri’ne sunulmuştur. Plan temelde Yunanistan’ın vazgeçilmezi olan self determinasyon ilkesi ile Türkiye’nin vazgeçilmezi olan taksim ilkesini bünyesinde bir arada bulundurmaktadır [2]. Foot Planı’nın detayları hiçbir zaman kamuoyu ile açık bir şekilde paylaşılmamıştır. Fakat Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’na göre o günlerde yapılan açıklamalar ve verilen demeçler ışığında temel esasların şu şekilde olduğu anlaşılmaktadır:

  • Adada, yedi yıl süreli bir özerk yönetim uygulanacaktır.
  • Adada huzurun sağlanması için gereken bütün önlemler bu yedi içerisinde alınacaktır.
  • Toplumlar arasındaki müzakerelerin kolaylaştırılması için 1956 yılından beri sürgünde olan Makarios’un Kıbrıs’a dönüşüne izin verilecektir.
  • Yedi yıl içerisinde müzakereler yolu ile bir anayasa oluşturulacaktır.
  • Yedi yılın sonunda nihai statünün tespiti yapılacak ve her iki tarafa da “self determinasyon” ilkesi çerçevesinde haklar verilecektir.
  • Adadaki İngiltere’nin askeri üslerinin varlığı devam edecek ve Türkiye’ye de askeri üs açma imkânı tanınabilecektir (Armaoğlu, 2018: 176).

İngiltere yönetimi planın içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’ni dahil ederek taraflar üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasını planlamıştır. Plan 10 Ocak 1958 tarihinde İngiltere tarafından Türkiye’ye sunulmuştur. Türkiye Hükümeti 14 Ocak 1958 yılında resmi ret cevabını İngiltere’ye bildirmiştir. Türkiye, İngiltere Hükümeti’nin adanın taksiminin bir yıl sonra gerçekleştirileceğini ilan etmesini aynı zamanda Yunan tarafının da dahil olacağı bir konferans toplanmasını, eğer Yunan tarafı toplantıya katılması reddederse sorunun Türkiye ve İngiltere arasında çözüleceğini bildirilmesi cevabını vermiştir (Armaoğlu, 2018: 177).

Türkiye’nin Foot Planı’nı reddetmesi sonrası ABD ve İngiltere arasında bir diplomasi trafiği başlamıştır. Türkiye’ye taksim yerine adada bir üs verilmesi teklifi yapılmış, Rumlar için ise Türkiye’ye verilecek olan bu üssün yetkileri sınırlı ve küçük bir alan olması teklifi yapılmıştır. Yunanistan’ın talepleri ile Türkiye’nin taleplerinin çatışması bir türlü çözülemezken, çözüm getiremeyecek planların dikte edilmek istenmesi tarafları ve kamuoyunu daha fazla gerginleştirmiştir. Türkiye’nin her yerinde “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri düzenlemiş, Yunan tarafında ise EOKA güç kazanarak Kıbrıs’taki Türklere yönelik şiddet faaliyetleri arttırmıştır.

2) 1958 “Macmillan Planı”

1958 yılında gerçekleşen NATO Bakanlar Konseyi toplantısında bir araya gelen, İngiltere Dışişleri Bakanı Selwyn Loyd ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Dulles Kıbrıs için üçlü yönetim önerisi getirmişlerdir. İngiltere Başbakanı Macmillan tarafından da destek gören “Üçlü Müşterek Hakimiyet” fikri temel olarak Foot Planı’ndan pek farklı değildir. Üçlü yönetim; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin görevlendirecekleri resmi temsilcileri yer alacak, İngiltere’nin valilik görevi sürecektir. Prof. Dr. Fahir Armaoğlu Macmillan Planı’nın temel maddelerini şu şekilde açıklamaktadır:

  • Kıbrıs adası için yedi yıllık bir özerklik sağlanacaktır. Bu dönemde Türk ve Yunan tarafların resmi temsilcileri İngiltere tarafından atanan valinin yanında olacak ve özerk yönetimin sağlanabilmesi için işbirliği içerisinde olacaklardır.
  • Türk ve Yunan toplumlarının ayrı ayrı meclisleri bulunacak ve kendilerine ait hususları bu meclislerde değerlendirebilecek, karar alabileceklerdir.
  • Ada’nın dışişleri, savunma ve iç güvenlik işleri tamamen İngiltere valisinin kontrolü altında olacaktır (Armaoğlu, 2018: 185-186).

Macmillan Planında Türkiye’ye verilen haklardan herhangi bir şekilde bahsedilmezken, Rumların isteği doğrultusunda hareket edildiği söylenebilir. Türkiye’nin taksim veya üs isteği hakkında herhangi bir maddenin bulunmaması yanında hukuki dayanağı olmayan bir planın kabul edilmesindeki endişeyi yaratmıştır. Macmillan Planı aynı zamanda NATO Genel Sekreteri Spaak’a iletilmiş ve desteği istenilerek, Türk ve Yunan taraflara anlaşması konusunda baskı yaratılması arzulanmıştır. 1958’in haziran ayında kamuoyu tarafından öğrenilen planın içeriği infial yaratmış ve 7 Haziran’dan Rumların Türklere karşı bombalı saldırıları başlamıştır [1]. Kıbrıs sorunu Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere arasındaki diplomaside etkinliğini yitirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Dulles, konunun NATO içerisinde taşınmasını talep etmiştir. NATO Konseyi 12-13 Haziran tarihleri arasında iki kez Kıbrıs sorunu hakkında oturum düzenlemiş, girişilen müzakerelerden herhangi bir sonuç elde edilememiştir [1].

ABD Başkanı Eisenhower ile görüşen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes taksim fikrini ilk önce Yunanistan’ın istediğini ileterek taksim fikrindeki isteğini belirtmiştir. Yunan tarafı ABD Başkanı Eisenhower’a, Macmillan Planı’nın Türkiye’ye ada üzerinde hukuki bir hak verdiğini fakat böyle bir hakkın mevcut olmadığını iddia etmiştir. EOKA saldırılarını Türklerin saldırıları olduğu iddiasında bulunulmuş ve açık şekilde Yunanistan’ın desteklenmez ise NATO’dan çıkabileceğini iletilmiştir. Yunanistan’da yaşanan bir dizi gösteri ve saldırı gerçekleşmiş, İzmir’deki NATO üssünde bulunan Yunan askerleri geri çekilmiştir [2]. Türkiye Cumhuriyeti ise 15 Haziran tarihinde gönderdiği mektup ile Macmillan Planı’nı kabul etmediğini bildirmiştir [3]. Yunanistan’ın Amerika Birleşik Devletleri üzerinden İngiltere’ye yapmaya çalıştığı baskı çok açık şekilde görülmektedir. Fahir Armaoğlu’na göre bu dönemde, İngiltere Türkiye’ye daha yakın bir politika izlerken, Yunanistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yakınlaşması görülmektedir. Yunanistan’ın NATO’yu kullanarak taraflara yaptığı baskı artarken Macmillan Planı 15 Ağustos 1958 tarihinde yeniden düzenlenerek gündeme gelmiştir. “15 Ağustos Planı” olarak isimlendirilen planda, Türkiye’nin 1956 yılında belirttiği taksim ilkesine yer verilmiştir. Türkiye planı kabul ettiğini ilan ederken Yunanistan tarafı şiddetle reddettiklerini açıklamıştır [4]. Yunanistan NATO Genel Sekreteri Spaak’ın aracılığı ile sorunun NATO himayesine taşınmasını sağlamaya çalışmıştır. Genel Sekreter Spaak, 15 Ağustos Planı’nın üzerinde ciddi değişikler yapılmasını talep etmiştir.

3) 1958 “Spaak Planı”

Spaak Planı’na göre;

  • Macmillan Planı uygulanmaktan vazgeçilecek, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıslı Türk, Rum temsilcilerin katılımı ile NATO himayesinde toplantı düzenlenecek.
  • Adadaki her toplum da kendi meclisleri bulunacak, ortak sorunlara için orta bir meclis çatısı altında toplanılacak ve seçilecek toplum liderleri İngiltere’den atanan valinin danışmanları olacak görev alacaktır (Armaoğlu, 2018: 202).

Spaak Planı NATO Daimî Konseyi’nin 25 Eylül tarihli toplantısında Yunanistan tarafından onaylanırken, Türkiye tarafından reddedilmiştir. Yunanistan hükümeti 25 Eylül tarihinde 1 Ekim’de Yunanistan’ın NATO’dan ayrılacağını açıklamıştır [1]. 7 Ekim tarihinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne “ültimatom” verilmiştir. Amerikan Büyükelçisi 7 Ekim tarihinde Bakanlığa çağrılmış ve dört madde kendilerine tebliğ edilmiştir:

  • Türkiye’nin adada bulunan temsilcisinin yetkilerinin azaltılmasını ön gören Spaak Planı kabul edilmemiştir.
  • Ada içerisinde gerçekleşen saldırılar sebebiyle nihai statünün görüşülmesi sonraya bırakılmalıdır. Macmillan Planı dahilinde adadaki düzen yeniden tahsis edilmelidir.
  • Yunanistan ve Genel Sekreter Spaak’ın tekliflerinde bulunan NATO Konferansı’na İtalya ve Fransa’nın gözlemci olarak katılmaları hususu, iki ülkenin de Kıbrıs ile alakası olmaması sebebiyle kabul edilmemiştir.
  • Türk Hükümeti, İngiliz planına teklif edilecek değişikleri, gerekli olduğu ölçüde kabul eder (Armaoğlu, 2018: 204-205).

Rum tarafı 26 Ekim’de yaptığı açıklama ile NATO bünyesinde milletlerarası bir toplantıya ve NATO’nun düzenleyeceği bir toplantıya katılmayacaklarını açıklamıştır. Makarios 29 Eylül tarihinde ilk defa “Bağımsız Kıbrıs” tezini ilan etmiştir. Makarios’un üzerinde EOKA terör örgütünün yönlendirmesi olduğu düşünülmektedir [2]. 1958 yılı sonuna doğru Rumlar Enosis fikrinden vazgeçerek bağımsızlık fikri üzerinde uzlaşmaya varmışlardır. Türkiye ise taksim fikrinden taviz verilerek sorunun çözülmesini amaçlamıştır.

4) 1959 “Bağımsız Kıbrıs” Planı

Rumların 1959 yılına doğru Enosis’ten vazgeçmeleri, Türkiye tarafından olumlu bir girişim olarak algılanmıştır. Türkiye ada üzerindeki taksim fikrinden taviz vererek Bağımsız Kıbrıs fikrini desteklemektedir. Türkiye’nin isteği ada üzerinde askeri üssü bulunması ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin garanti altına alınmasıdır. Yunan ve Türk tarafları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1013 (1957) kararı çerçevesinde uzlaşma için görüşmeyi kabul etmişlerdir.

5) Zürih ve Londra Antlaşmaları

1959 yılında bir dizi görüşme gerçekleştiren Türk ve Yunan tarafları çözüme yönelik ilk ve en büyük pozitif havanın yaratılmasına neden olmuşlardır. Ocak ayında başlayan ikili görüşmelerde hızlı bir şekilde müzakereler açılmış ve karara bağlanmıştır. Bağımsız Kıbrıs fikrinde Türkiye adanın bağımsızlığını kabul etmiştir. Halkın bağımsızlığının tartışılması gibi bir husus tartışılmaya kapalı tutulmuştur. Taraflar arasında dışişleri düzeyinde yürütülen müzakereler 31 Ocak 1959 tarihinde son bulmuştur. 6- 11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te bir araya gelen Türkiye ve Yunanistan Başbakanları “Zürih ve Londra Antlaşmaları” adını alacak olan anlaşma üzerinde anlaşmışlardır.

“Zürih ve Londra Antlaşmaları” 19 Şubat 1959 tarihinde iki ülke başbakanlarınca Londra’da düzenlenen konferansta imzalanmıştır. 16 Ağustos 1960 tarihinde ise iki halkın ortaklığı ve iki tarafında antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur [1]. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile Macmillan Planı ortadan kaldırılmıştır. Macmillan Planı esaslarından bir kısmını içerisinde bulunduran antlaşmalar ile Yunan tarafı ve Türk tarafı uzlaşmaya varmıştır. Adada her iki millet için ayrı ayrı meclisler kurulurken, Yunan ordusunun 950, Türk ordusunun ise 650 askerini adada konuşlandırmasına olanak sağlanmıştır. Ada üzerindeki sorunlar Bağımsız Kıbrıs Planı olarak adlandırılan ve her iki tarafın üzerinde anlaşmaya vardığı konu çözülmüş olarak gözükse de 1960 yılı sonrasında EOKA terörü ve Enosis fikri en kanlı saldırılarına başlamıştır.

Sonuç

Kıbrıs Adası coğrafi konumu itibariyle her dönemde büyük devletlerin ilgisini çekmiştir. Anadolu, Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’ya olan coğrafi yakınlığı, su yolları ve deniz ticareti yolları üzerindeki konumu sebebiyle Ortaçağ’dan itibaren Avrupalı devletler tarafından işgal edilmiş ve farklı yönetimler altına girmiştir. 1571 yılında Osmanlı Hakimiyeti altına girene dek Hristiyanlar tarafından yönetilen Kıbrıs adası, Osmanlı fethi sonrası Müslümanlaştırılmaya başlamıştır. Anadolu’dan adaya götürülen Müslüman Türkler aracılığıyla bölgedeki denge sağlanmaya çalışılmıştır. 1821 yılında ortaya çıkan Yunan İsyanı sonrası Osmanlı’nın deniz gücünün neredeyse tamamının yok edilmesi sonraki yıllarda ortaya çıkan hakimiyet kuramama ve reaksiyoner davranamama durumunu net olarak gözler önüne sermektedir. 1827 yılında gerçekleşen Navarin Baskını ile bugünkü Yunanistan limanlarında bulunan ve tamamı ahşap gemilerden oluşan deniz kuvvetlerinin çok büyük bir çoğunluğu yok edilmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlığına gidecek olan olaylar zinciri başlamış, arkasından Osmanlı-Rus Savaşı’nın patlak vermesi gerçekleşmiştir. Kırım Savaşı ve sonrasındaki muharebelerde ağır kayıplar veren Osmanlı İmparatorluğu, deniz kuvvetlerinin Sinop limanında Rus güçlerince imha edilmesi ile 1853 yılında ikinci büyük kaybını yaşamıştır. Deniz Kuvvetlerinin Karadeniz için görevli olan bütün gemilerini kaybetmesi, Rusların Anadolu topraklarına girerek Trabzon’a kadar ilerlemeleri sonrası Fransa, Birleşik Krallık ve diğer Avrupalı güçler ile kurulan ittifak Rusları geri çekilmeye ve nihayetinde yenilmelerine neden olmuştur.

1877-1878 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nda ise Osmanlı İmparatorluğu’nun aldığı büyük yenilgi sonrası önce Ayastefanos sonra Berlin Antlaşmalarını imzalamış, tarihindeki en büyük nüfus ve toprak kaybını yaşamıştır. 1878 yılında İngiltere ile yapılan görüşmeler sonrası gelecekte gerçekleşme ihtimali olan yeni bir Osmanlı-Rus Savaşı’na caydırıcılık yaratılması için Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanmıştır. İngiltere’nin varlığı 1878 yılında başlamış ve bölgenin yönetimi ile demografik yapısı üzerinde birkaç köklü değişiklik gerçekleştirilmiştir. 1912 yılında Trablusgarp Savaşı’nın başlaması sonrası Osmanlı İmparatorluğu Afrika’da hakimiyeti altındaki son toprağını da yitirmiştir. İtalyanlar tarafından işgal edilen Trablusgarp ve Ege adaları deniz gücünün olmamasından dolayı kaybedilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile İngiltere Kıbrıs adasını ilhak ettiğini ilan etmiştir. Dünya Savaşı’nın yenilgisi ile darmadağın olmuş olan, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulduğu ilan etmiştir. Lozan Antlaşması ile Kıbrıs İngiltere yönetimine bırakılmıştır. 1930’lu yıllarda 1929 Ekonomik Krizi’nin etkisi Kıbrıs adasında da hissedilmiştir. Bu dönemde İngiltere yönetimine karşı çıkan protestolar ve saldırılar görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti ilgilenmesi gereken iç meselelerden ötürü bu yıllarda Kıbrıs meselesi üzerine pek tepki göstermemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’ın önemini anlamış, İngiltere’nin sömürgelerini terk etme politikalarının tezahürü olarak, Kıbrıs meselesinin yeniden canlanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin Batı yanlısı çok yönlü dış politika bakış açısı bu dönemde gerçekleştirilen Bağdat ve Balkan Paktları ile kendisini ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti temelde Ortadoğu’nun karışıklığından ve Sovyet tehdidinden kendisini korumak için bölgesel antlaşmalar imzalamış ve kendisinin önderliğinde kurulabilecek savunma paktları aracılığı ile bağımlılık ilişkilerinin yaratacağı savunma gücünden faydalanmayı istemiştir. Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan Balkan İttifakı aracılığı ile Kıbrıs meselesinin ve taraflarının yumuşamasına neden olması beklenmektedir. Fakat 1954 yılında Yunanistan’ın konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıması ile Kıbrıs meselesi tekrar alevlenmeye başlamıştır. Kıbrıs’ta kurulan terör örgütleri, adanın Yunanistan’a bağlanması talebi ve Türklerin adadaki varlığı ile siyasi haklarını yok saymaları aslında temelde unutulmuş olan bir sorunun yeniden ortaya çıkarılmasına neden olmuştur. 1955 sonrasında EOKA’nın gerçekleştirdiği terör saldırıları ve katliamlar Türkiye’de çok ses getirmiş, saldırılara tepki olarak protestolar ve mitingler düzenlenmiştir. Türkiye ve Kıbrıs Türkleri’nin bu saldırılar karşısında kendisini koruması gerekmiş ve sivil girişimlerle mukavemet teşkilatları oluşturulmuştur. Foot Planı, Kıbrıs için önerilmiş fakat maddeleri resmi olarak açıklanmamış ilk plan olmuştur. İngiltere’nin sorunun içerisinden çıkma, aradan çekilme isteğinin net olarak görüldüğü bu dönemde Yunanistan’ın isteklerine daha yakın olduğu düşünülen ve Türk tezlerine dayanmayan bu planı reddetmiştir. Türkiye aynı dönemde net olarak ada üzerindeki taksim isteğini ifade etmektedir. Macmillan Planı da aynı şekilde Yunanistan’ın Enosis fikri ısrarı sebebi ve Türkiye’nin haklı taksim isteği sebebiyle kabul edilmemiştir. Bu dönemde Kıbrıs’ta gerçekleşen terör saldırılarında çok sayıda Kıbrıs Türk’ü hayatını kaybetmiştir.  Spaak Planı, Macmillan Planı’nın Yunanistan tarafından kendi istekleri doğrultusunda değiştirilmiş halini yansıtmaktadır. Bu dönemde NATO ve ABD’nin Yunanistan’dan taraf olmaları ve uyguladığı şantaj politikalarına boyun eğmeleri ise Türkiye Cumhuriyeti gözündeki itibarlarını ciddi anlamda zedelemiştir. Spaak Planı reddedilmekle birlikte NATO ve ABD’ye açık cevaplar ve sert tepkiler gösterilmiştir. Bağımsız Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan tarafından desteklenen bir fikir olması sebebiyle çok önemlidir. Türkiye bağımsızlık olarak halkların bağımsızlığını değil adanın bağımsızlığını tanımaktadır. Türkiye’nin haklı düşüncesi iki tarafa da bağlı olmayan ve farklı meclisleri, kurumları ve askerleri bir arada bulundurabilen bir ülkenin kurulmasını desteklemektir. Bağımsız Kıbrıs bu noktada Yunanistan’ın isteklerine de cevap vermektedir. Nitekim 1960 yılında iki ülkenin antlaşma yapmaları sonucu Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

1960’tan sonra başlayan iç karışıklar, Kıbrıs’ta, Yunanistan’da ve Türkiye’de gerçekleşen askeri darbeler, Kıbrıs sorunun çözülmesinden çok derinleşmesine neden olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşene dek Kıbrıslı Türkler, terör örgütleri ve aşırıcı gruplar tarafından katliamlara ve saldırılara hedef olmaya devam etmişlerdir. Günümüzde Kıbrıs’ın önemi daha net şekilde anlaşılmaktadır. Doğu Akdeniz’de oluşan gelişmeler, Yunanistan’ın tahrikleri ve bölgede oluşan gerilimin bir türlü düşmemesi Kıbrıs sorununun 100 yıldan uzun zamandır çözülememesinin nedeninin hangi taraf olduğunu kanıtlar niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti, deniz kuvvetlerinin yetersizliği ile kaybettiği hakimiyetini ortadan kaldırmak, daha büyük kayıpların önüne geçmek ve caydırıcılığını ortaya koymak için “Mavi Vatan” fikrini 2018 yılından beri uygulamayı sürdürmektedir.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1] https://www.altayli.net/kibris-hacli-kralligi-1191-1489.html
2] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/504187
3] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102085
4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167
5] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167
6] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/612800
7] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/584432
8] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019
9] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019
10] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1958/06/08
11] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/b0rhqyle8y_x2F__x2F__x2F_7aXo1eQfw_x3D__x3D_
12] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_
13] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_
14] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/RreP_x2B_l_x2B_mHMYwmhKJ_x2B_WOMIw_x3D__x3D_
15] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/L2xXaAW6GPuhXyBySocE3g_x3D__x3D_
16] http://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa
17] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019

Kitaplar

Akgün, S. (2016). Kıbrıs: Doğu Akdeniz’de Egemenlik Mücadelesi. İnat, K. & Duran, B. & Ataman, M. (Der.), Dünya Çatışmaları: Çatışma Bölgeleri ve Konuları 1. Cilt (ss. 727-731). Ankara, Nobel Yayınları.

Armaoğlu, F. (2017). Türk Siyasi Tarihi, İstanbul, Kronik Kitap.

Armaoğlu, F. (2018). Türk Amerikan İlişkileri 1919-1997, İstanbul, Kronik Kitap.

Makaleler

Balıkçıoğlu, E. (2016). Kıbrıs Müzakerelerinde “Taksim” Tartışmaları (1956–1959). VAKANÜVİS-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019 (Erişim tarihi: 14/11/2020).

Balyemez, M. (2018). Mondros’tan Lozan’a Kadar Olan Dönemde Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/612800 (Erişim Tarihi: 10/11/2020).

Örenç, A. F. (2009). 1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması. Tarih Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102085 (Erişim tarihi: 09/11/2020).

Özcan, T. (2017). Modern Osmanlı Diplomasisine Geçiş Sürecinde Kıbrıs (1876-1908). Gaziantep University Journal of Social Sciences. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167 (Erişim tarihi: 14/11/2020).

Özmen, S. (2018). Kıbrıs Türklerinin Kökeni ve Sosyo-Kültürel Özellikleri. Kıbrıs Araştırmaları ve İncelemeleri Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/504187 (Erişim tarihi: 13/11/2020).

Yüksel, D. Y. (2018). Kıbrıs’ta Yaşananlar ve Türk Mukavemet Teşkilatı (1957-1964). Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/584432 (Erişim tarihi: 10/11/2020).

Arşiv Haberler

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1958/06/08 (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/b0rhqyle8y_x2F__x2F__x2F_7aXo1eQfw_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/L2xXaAW6GPuhXyBySocE3g_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/RreP_x2B_l_x2B_mHMYwmhKJ_x2B_WOMIw_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

İnternet Siteleri

https://www.altayli.net/kibris-hacli-kralligi-1191-1489.html (Erişim tarihi:10/11/2020).

http://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa (Erişim tarihi: 21/11/2020).
[/vc_toggle]

Japonya’nın Çin ve Kuzey Kore Karşısında Artan Savunma Harcamaları

Japonya, dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip, nüfus olarak kalabalık, enerji kaynakları bakımından bir o kadar fakir, ortalama yaşam süresi olarak da bi hayli yüksek Doğu Asya’da bulunan bir ada ülkesi. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “pasif” bir anayasa düzenleyerek resmi olarak ordu kurma hakkından vazgeçti. Resmi olarak Japonya’nın Kara, Deniz ve Hava komutanlıkları bulunmuyor. Sadece meşru müdafaa amaçlı olarak “Japonya Öz Savunma Kuvvetleri” bulunmakta, bu kuvvetlerde belirtildiği gibi sadece savunma amaçlı, saldırı pozisyonuna geçilmesi anayasada geçersiz kılınmış, yasaklanmıştır. Ancak anayasanın pasifist olması ve saldırı gücü anlamında bir ordu kurulmasını yasaklaması demek Japonya’nın ordusu zayıftır veya yoktur demek doğru değildir. Öz Savunma Kuvvetleri kapsamında Japon ordusu her alanda gelişmeye ve genişlemeye devam etmektedir. Özellikle yükselen güç Çin ve elinde nükleer silah bulunduran Kuzey Kore karşısında deniz gücü başta olmak üzere ordusunu modernize etmeye ve envanterine yeni silahlar katmaya çalışmaktadır. ABD merkezli, bağımsız Global Firepower’ın 2020 raporuna göre Japonya, dünyanın en güçlü beşinci ordusuna sahiptir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin baskısıyla hazırlanan Japon anayasasında Japonya, diğer ülkeler gibi ordusunun bulunmasından vazgeçmiş, meşru müdafaa hakkı dışında tüm haklarından feragat etmiştir. ABD’nin Japonlara bu anayasayı kabul etmelerini dikte ettiği zaman soğuk savaş henüz başlamamış, takvimler 1946 yılını gösteriyordu. ABD, bu anayasa ile Asya-Pasifik’te rahatlayacak ve kendisini zorlayacak bir ordu ile karşılaşmayacaktı. O tarihlerde Çin’de komünist rejim kurulmamıştı, günümüzde olduğu gibi ABD’nin Çin için bir önlem almasına gerek yoktu. Japonların bastırılmasıyla tehditler ortadan kalkıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Müttefik Kuvvetler ile Japonya arasında 8 Eylül 1951’de San Francisco Kaliforniya’da imzalanan antlaşma ile ABD ve Japonya arasında ilişkiler yeni bir aşama başlamıştır. O tarihten günümüze kadar Japonya’nın savunma gücünün oluşumunda ABD’nin rolü büyüktür. ABD’nin ülke dışındaki en çok askeri ve üssü Japonya’da bulunmaktadır. Bu durum Japonya’nın ABD için önemini gözler önüne sermektedir. İki devlet arasında olan “Güvenlik İttifakı” çevresinde özellikle 1980’lerden sonra teknoloji transferi, balistik füzeler, savunma sistemi gibi işbirlikleri yapıldı. Günümüzde de ortak hareket devam etmektedir.

Özellikle Şinzo Abe’nin Başbakanlık görevine geldiği ve görevde bulunduğu süre boyunca Japonya, askeri savunma gücünü arttırma konusunda ciddi adımlar atmıştır. Abe, bu doğrultuda yıllar boyunca Japonya’nın bir orduya sahip olmasını engelleyen anayasanın 9.maddesini değiştirmeye çalıştı. Şinzo Abe, 2017 Mayıs’ında yaptığı bir açıklamada “2020’yi yeniden doğan Japonya’nın yeni biri başlangıç yapacağı bir yıl olmasını güçlü bir şekilde istiyorum.” diyerek anayasa değişikliği üzerine yoğunlaşacağını açıklamıştı. Ancak 2019 yılında yapılan son oylamada Şinzo Abe ve siyasi ortağı, Senato seçimlerinde anayasa değişikliği yapabilecek çoğunluğa ulaşamadı. Senato’da yeterli çoğunluğa ulaşsaydı bile halk referandumu yapılması halinde anayasa değişikliğinin gerçekleşemeyeceği tahmin edilmektedir. Yapılan anketlerde Japon halkının %46’sı ordu kurulmasını engelleyen ve pasifist bir yol çizen anayasa maddesinin değiştirilmesine sıcak bakmıyor. Anayasa değişikliği olsun veya olmasın Japonya, savunma harcamalarını arttırmaya, envanterine yeni silahlar, araçlar katmaya devam ediyor. Bu kapsamda 2018 yılında Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir deniz birliğini faaliyete soktu. Kyushu adasındaki tatbikata 1500 deniz piyadesi katıldı. Yapılan bu tatbikat karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı, Japon ordusunun hareketlerini yakından takip ettiğini dair bir açıklama yayınladı. Ek olarak, Japonya ve Çin arasında Doğu Çin Denizi’nde bulunan bazı adalar hakkında egemenlik tartışması on yıllardır devam etmektedir.

Yine 2018 yılında Japonya, hipersonik füze geliştirmek için 58 milyon dolar değerinde bir yatırım ayırdı. Projenin detayları 2020 yılında yapımına başlandı ve detayları açıklandı. Japon yetkililer füzeyi alanında yeni bir çığır açacak bir silah olarak nitelendiriyor. Japonya’nın yanı sıra ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve Avustralya gibi ülkelerin geliştirdiği Hipersonik hava araçları ve füzeler, saniyede 343,2 metre ölçülen ses hızının 5 katı (Mach 5) veya daha yüksek hızlarda hareket eden araçlar olarak tanımlanıyor. Japonya için özellikle 2020 yılının Temmuz ayı silahlanma konusunda hareketli geçti. Pandemiye rağmen bölgesel tehditler Japonya için devam ediyor. Kuzey Kore’nin nükleer silah denemeleri ve balistik füze geliştirmesi ile Çin’in Çin Denizi’ndeki agresif tutumu ve adalar konusunda egemenlik iddiaları devam ediyor. Temmuz ayında meclise sunulan çalışmada kabul edilen teklif metninde “Ülkemiz hasımlık eden diğer ülkelerin menzili içerisinde olduğundan kendi caydırıcılığını arttırmak zorundadır” sözlerine yer verilirken Japonya, bu tehditler karşısında kendi balistik füzesini geliştirmeye hazırlanıyor. Hareketli geçen 2020 Temmuz’unda ABD’li yetkililer Japonya’ya 105 adet F-35 satışına onay verdiklerini açıkladılar.

Japon hükümeti, Çin tehditi karşısında ordusunu güçlendirmenin yanı sıra Çin’deki fabrikalarını Japonya’ya veya başka bir Güneydoğu Asya ülkesine taşıyacak olan Japon firmalarına 653 milyon dolar teşvik paketini açıkladı. Japonya tarihinin en uzun süre görevde bulunan Başbakanı olan Şinzo Abe, sağlık sorunları nedeniyle geçtiğimiz Ağustos ayında görevde ayrılacağını açıklamasıyla Japonya’da yeni başbakanın kim olacağı ve izleyeceği yol bir süre konuşulmuştu. 16 Eylül 2020’de yapılan seçimlerde Şinzo Abe’nin sağ kolu olarak anılan Suga Yoshihide, parlamentoda yapılan oylamada yeni Başbakan seçildi. Daha önce hükümet sözcüsü ve baş sekreter olarak görev yapan Suga’nın, Şinzo Abe’nin izlediği aktif tutumu ve hedefleri devam ettirmesi bekleniyor. Eylül ayında göreve başlayan Yoshihde hükümeti, 2021 yılının bütçesinde savunma harcamalarına 52 milyar dolarlık rekor bütçe ayırarak Japonya’nın askeri gücünü arttırmak konusunda kararlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Ayrılan bütçenin ağırlıklı olarak milli savaş uçağı projesi, gözetleyici uydular, siber güvenlik altyapıları, savaş uçaklarının modernizasyonu, elektromanyetik savaş yatırımları ve askeri birim personelinin artırılmasına harcanacağı ifade ediliyor.

(Mitsubishi X-2 Shinshin)

Japonya’nın 2020 verilerine göre askeri gücü;
Toplam askeri personel: 303 bin
Toplam hava gücü: Bin 561 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 279
Muharebe tankı: 1,004
Donanma gücü: 155

[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]

Sonuç Yerine

Japonya, artan Çin ve Kuzey Kore tehdidi karşısında silahlanmaya önem vermektedir ancak Abe gibi liderlerin değiştirmeye çalıştığı pasifist ve ordu kurulmasını yasaklayan anayasanın şu anki koşullarla değiştirilmesi mümkün gözükmemektedir. Halkın yarısına yakın kısmı, bu değişiklikliğe yanaşmamaktadır. Japon halkının, İkinci Dünya Savaşı’nın üzerlerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi hala atamadıkları görülmektedir. Dünya’yı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün Çin’den çıkması ve Çin’in bu konuda dürüst davranmayarak tüm dünyayı geç haberdar ettiği iddiaları Japon halkının görüşlerinin değişmesine neden olabilir. Yine de önümüzdeki on yıl boyunca böyle bir anayasa değişikliği beklenmemektedir. Anayasa değişikliği gerçekleştirilmeden de Japonya, askeri gücünü geliştirmeyi sürdürecektir. Bu konuda ABD ile olan işbirliği önemlidir. ABD tarafında Japonya’nın askeri alandaki gelişmelerine ve harcamalarına olumsuz gözle bakmamaktadır. İki ülke arasında teknoloji transferi ve ortak projeler halen devam etmektedir. Yükselen güç Çin karşısında Asya-Pasifik’te güçlü bir Japonya, ABD’nin elini rahatlatacaktır.

Murat Dedeoğlu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/mucizeden-duraklamaya-japon-ekonomisi_-sonuclar_-sebepler.tr.mfa

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/japonyada-secim-anayasa-degisikligine-yetmedi/1539064

https://habersonposta.com/japonyanin-askeri-gucu/

https://tr.euronews.com/2020/07/31/anayasas-pasifist-japonya-kuzey-kore-tehdidi-nedeniyle-balistik-fuze-almaya-haz-rlan-yor

https://tr.sputniknews.com/asya/201809211035318365-japonya-hipersonik-fze-kydo-news-ikinci-dunya-savasi/

https://www.star.com.tr/savunma/ikinci-dunya-savasindan-beri-boylesi-gorulmedi-dudak-ucuklatan-silah-butcesine-yesil-isik-haber-1596280/

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/japonyada-anayasa-degisikligi-icin-henuz-irade-butunlugu-yok/1392936

Japonya’nın yeni hipersonik füzesinin görüntüleri sızdı

https://tr.euronews.com/2018/12/18/japonya-dan-cin-ve-rusya-ya-karsi-askeri-ekipman-hamlesi

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2010/12/101216_china_japan_military

https://www.sozcu.com.tr/2015/dunya/japonya-70-yil-sonra-yeniden-ordu-kurup silahlaniyor895627/utm_source=dahafazla_haber&utm_medium=free&utm_campaign=dahafazlahaber

https://askeriharekat.com/japonyanin-askeri-gucu/

https://tr.euronews.com/2020/02/03/dunyanin-en-guclu-ordulari-asker-2020-raporu-tsk-turkiye-13-uncu-siraya-geriledi

https://askeriguc.com/ulke/japonya-askeri-gucu

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/japonya-nin-savunma-politikasindaki-donusum/1423671

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/cin-ve-japonyanin-tarihi-adalar-cikmazi/568470

[/vc_toggle]