Yeni Ekonomik Düzen: Dijital, Kripto Para Birimleri ve Ülkelerin Politikaları

Blockchain

Dijital Kripto Paranın Dünya Üzerinde Olan Blok Zinciri

Son yıllarda epey popüler hale gelen ‘Kripto para’, ‘Dijital para’ ve ‘Blockchain’ gibi sanal ekonomik kavramlar bugün namını yaymaya son hızda devam ediyor. Özellikle gerçekleşen olağanüstü fiyat esnekliğine bağlı oynamalar, insanların bu yöndeki ilgisini çok daha hızlı çekmeyi başardı. Bu kavram yeni olmamakla birlikte geçici bir akım olarak bilineceği de söylenemez. Bütün dünya insanlarının rahatlıkla ulaşabildiği bu merkeziyetsiz para birimlerinin ve borsaların gelecekte finansal anlamda en büyük alışveriş seçeneği olacağı birçok farklı kitle tarafından öngörülüyor. Son 200 yılda Dolar’ın hâkimiyetini düşünürsek, bugün bunun çok daha organize bir biçimde gerçekleşme ihtimali de uzak değil.
Tabii ki bu büyük gelişmelerin sürekli devletlerden izole bir biçimde gerçekleşmesi mümkün değil. Çağın teknolojisini yakalamak, bilgi gücüne erişmek her zaman bireyi veya kurumları diğerlerinden bir adım önde kılar. Bundan dolayı hükumetler bu duruma el atmak adına belirli politikalar oluşturmuş ya da oluşturmayı hedeflemektedir. İşte devlet destekli oluşturulan veya oluşturulması planlanan dijital para birimleri:

Venezuela

Venezuela ve Kripto Parası Petro

Kendisine uygulanan küresel ambargodan dolayı son yıllarda büyük ekonomik buhranlar yaşayan Venezuela, Amerikan Doları’nın esaretinden sıyrılmak adına ilk adım atan ülkelerden biri oldu. 2017 yılında Petro adlı dijital para birimini piyasaya süren Venezuela Hükumeti, gelecekte ülke içerisinde %100 kullanım sağlamayı hedefliyor.

 

Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri Kripto Parası

Modern yatırımlarla adını duyduğumuz körfezdeki en nüfuzlu ülkelerden birisi olan Birleşik Arap Emirlikleri, 2017 yılında Em Cash adlı kripto para birimini oluşturdu. Şimdilik pek yaygın olmasa da uzun vadede bu hamlenin de önemli etkilerinin olması bekleniyor.

 

Ukrayna

Stellar

Ekonomik anlamda henüz sorunlarını tamamen çözüme kavuşturamamış olan Ukrayna gelecekte önemli bir konuma ulaşmak istiyor. Diğerlerinden farklı olarak bir dijital para birimi üretmek yerine geçtiğimiz 2020 Aralık ayında Stellar ile anlaşma imzalayarak XLM adlı kripto para birimini tercih etmiş oldu. Bugün en büyük hacme sahip olan birimlerden birini tercih etmenin de epey mantıklı olduğu söylenebilir.

Estonya

Estonya ve Kripto Para

Estonya hükumetinin oluşturmuş olduğu Estcoin adlı dijital para birimi 2017’de ülkede daha özgür bir ekonomiyi hâkim kılmak yani Euro hâkimiyetinden biraz daha bağımsız biçimde varlığına devam ettirmek amacıyla piyasaya sürüldü. İlk oluşturulduğunda finansal otoritelerden büyük tepkiler alan ve sadece ülke içinde kullanılması mümkün olan bu birim bugün ise ilk oluşturulduğu dönemin popülerliğinden uzak.

Japonya

Japonya Kripto Parası J-Coin

Japonya hükumeti tarafından 2017’de piyasaya sürülen J-Coin adlı dijital para birimi ülke içerisinde popüler bir konumda. Ancak henüz kripto para piyasalarında yer almıyor. Ülkenin şimdilik bu konuda en büyük hedefi ise Tokyo Olimpiyatları’ndan önce bu birimi ülkenin çoğunluğunda hakim kılmak.

 

Çin

Çin Kripto Parası DCEP

İlk girişimleri 2014’te başlatılan ve 2019 yılında resmen duyurulan Çin Halk Bankasına ait olan DCEP (Dijital Para Elektronik Ödeme Sistemi) adlı dijital para birimi, Yuan’ın dijital bir türü olarak kabul edilmektedir. Hatta öyle ki bugün Çin’in modern kentlerinde yapılan alışverişlerde bu dijital paralar kullanılmaya başlandı. Bu konuda hamleler gerçekleştiren çoğu ülkenin aksine hem küresel hem yerel olarak bu birimi kullanmayı hedefleyen Çin Halk Cumhuriyeti en büyük adımları atan ülke olarak yorumlanabilir.

Tunus

Tunus ve Kripto Para

Sahip olduğu büyük potansiyeli neredeyse herkes tarafından kabul edilmiş Afrika kıtasından bu konuda da atılan adımlar kendini belli edecek gibi görünüyor. Tunus’ta henüz aktif anlamda kullanılan dijital bir para birimi olmasa da gelecekte e-Dinar adlı bir dijital para birimi oluşturmayı ve Kuzey Afrika’da bunu yaygınlaştırmayı hedefliyor.

 

Senegal

Şarkıcı Akon ve Akon City

Senegal de bu konuda hamleler gerçekleştirmeyi planlayan bir diğer Afrika ülkesi. e-CFA adlı dijital para biriminin yakın gelecekte piyasaya sürülmesi ve Batı Afrika ülkeleriyle ortaklaşa bir kullanım gerçekleştirmesi öngörülüyor. Bununla birlikte ünlü şarkıcı Akon’un Senegal’de Akon City adlı bir kripto kent kurma planı da dikkat çekiyor. İnşa edilmesi planlanan bu şehrin resmi para birimi ise ünlü şarkıcının piyasaya sürdüğü Akoin olacak. Bu plan için Senegal hükumetinden de onay alınmış durumda.

Türkiye Ne Durumda?

Türkiye ve Kripto Para

Verilen örneklerde görüldüğü gibi büyük bir yayılma gösteren ve göstermeye devam edecek olan bu kripto para akımına dair henüz sadece bireysel girişimler sürdürülmektedir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Eylül 2020 tarihinde Teknofest’te yaptığı konuşmada bu konuya dikkat çekmiş ve çağrılarda bulunmuştur. Türkiye’nin de bu kervanda yer alması kuşkusuz ülkemiz adına çok büyük bir fayda sağlayacaktır.

[irp posts=”27223″ name=”Yeni Yüzyılın Yeni Parası: Bitcoin”]

Taha Emir Pekdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://coinsutra.com/national-cryptocurrencies/

https://blocksdecoded.com/countries-national-cryptocurrency/

https://boxmining.com/dcep/

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54325339

https://tr.investing.com/news/cryptocurrency-news/cumhurbaskan-erdogandan-blockchaine-lgi-agrs-2017331

https://www.donanimhaber.com/Japonya-kendi-dijital-para-birimini-olusturuyor-J-Coin–93992

[/vc_toggle]

Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği

Avrupa Birliği ve Göç Meselesi

İspanya özelinde sürecin nasıl işlediğine bakmadan önce, bağlı bulunduğu AB’nin “Göç, Göçmen ve Sınır” konularında nasıl bir tutum gösterdiğini temel hatlarıyla aktarmak gerekiyor. 20. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle küresel sistemde yaşanan gelişmeler neticesinde dönem dönem farklı coğrafyalardan insanların Avrupa kıtasına doğru göç ettiğini görmekteyiz. Bu göç olgusu II. Dünya Savaşı sonrasında emek gücüne ihtiyacı olan Avrupalı devletler tarafından ilk aşamada olumsuz bir şekilde karşılanmadı. Aynı zamanda bu konuda işgücüne olan talebin sona ermesinin ardından ülkelere gelmiş göçmenlerin geri döneceklerine dair de bir görüş de mevcuttu (Öztürk, 2014). 1970’ler itibariyle göçmenlerin geri dönebileceklerine dair görüşlerin öneminin bir hayli azalmasıyla beraber Avrupalı devletler farklı çözüm yolları arayışına girmişlerdir.

Avrupa toplumlarında varlık bulan ayrımcı söylemlerin başlangıcının da bu döneme rastladığını belirtebiliriz. Gelecek yıllarda, göçmenlerin Avrupalı kimliğini tehdit eden bir unsur olarak anlaşılmasıyla beraber çeşitli ciddi önlemler alınmaya başlamıştır. Avrupa sınırları içerisinde entegrasyon süreci başlamışken, dışarıdan gelecek tehditlere karşı sınır artık “duvar” şekline dönüşmüştür (Öztürk, 2014). Aslında Avrupa Birliği içerisinde 1970’lerden günümüze dek farklı çözümler üretilmeye çalışılmıştır.

Bazı dönemlerde göçmenlerin topluma dahil edilmelerine yönelik çalışmalar ortaya çıkarken; bazı dönemlerde de tam tersi yönde, göçmeni öteki haline getiren politikalar üretilmiştir. “Çok kimlikli bir çevrede ortak kimlik üretebilme” vurgusuyla 2008 yılında hazırlanmış ve AB Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış White Paper on Intercultural Dialogue (Council Of Europe, 2008) ve 2009 yılında hazırlanmış Stockholm Programı entegrasyon yanlısı bir tutumun somut örnekleri arasındandır. Bu gelişmelerle beraber “güvenlik sebebi ile” öne sürülen entegrasyona zıt yönde programlar da mevcuttur. 2005 yılında kurulan Frontex de bu gelişmelerin başında gelir. Resmi sitesinde vizyonu olarak Avrupa özgürlüğü ve adaleti vurgusu yapan bu kurumun belli faaliyetleri göç ve göçmenler için hazırlanmış en temel metin olan “Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’ye” aykırılık oluşturmaktadır (Frontex, 2021). Bu sözleşme çerçevesinde göçmenlerin en temel hakları olarak görülen “Ülkeye girme ve kalma hakkı” Frontex tarafından engellenmektedir (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Tesilciliği, 1951). Bunun yanında Non-refoulement ilkesinin de çiğnendiği durumlar söz konusu olmaktadır.  Arap Baharı sonrası ve Suriye Krizi’yle beraber Avrupa Birliği göçmen konusunda, kendisini var eden temel ilkelere aykırı yönde davranışlar sergilemekte ve geçer notu alamamaktadır.

 İspanya’nın Göç ve Göçmen Özelinde Durumu

Avrupa Birliği’ne 1986 yılında kabul edilen İspanya, diktatör Franco rejimini de geride bırakıp demokratikleşme yönünde adımlar atmaya başlamıştı (European Union , 2021). Tabi bu süreç içerisinde kuzeyinde bulunan devletlere benzer şekilde iş gücü ihtiyacında artışlar meydana gelmiş ve bu sebepten dolayı gerçekleşen göç hareketine başlarda tepkisiz kalmıştır.  Fakat kısa süre içerisinde göç konusu İspanya adına her zaman üzerine yoğunlaşılması gereken bir sorun olarak yerini almıştır. Bu durumun temel sebebi ise hem iç siyaseti ve kültürü vasıtasıyla yarattığı etkiler hem de bulunduğu coğrafyanın meydana getirdiği durumlara dayanmaktadır. Kendi içinde özerk bölgelere sahip olan ve farklı dilleri, kültürleri ve toplumları barındıran İspanya için kurumsal düzende de bu farklılıklar yer edinmiş, özerk bölgelerin aynı konularda farklı düzenlemelere gittikleri görülmüştür. Portekiz ile beraber Avrupa kıtasının güney batısında bulunan İspanya, Akdeniz havzasına ve Afrika’ya olan yakınlığı sebebi ile bu coğrafyalardan göç almaktadır. Özellikle Fas’ta bulunan Ceuta ve Melilla enklavları (bir ülkenin, başka bir ülke sınırları içinde kalan toprak parçası) tarafından göç eden insan sayısı oldukça çoktur (Çelik, 2018).

Frontex

Avrupa kıtasının güneyinde en yoğun göçlerin gerçekleştiği İspanya sınırı, Frontex tarafından da yoğun iş birlikleri çerçevesinde güvenceye alınmaya çalışılmaktadır. Hükümet ile Frontex yetkililerinin konu üzerine anlaşmaları çerçevesinde aktif bir şekilde sınır koruma görevine devam edileceği de anlaşıldı (Frontex continues its support for Spain, 2021). Aslında İspanya’nın sınırlarında aldığı geniş çaplı güvenlik önlemlerini absürt karşılamamak gerekir. Bulunduğu konum çerçevesinde göç konusunda hem varış noktası hem de transit geçiş noktası olarak görüldüğünden yoğun göçmen akımları ile baş başa kalmaktadır. Pandemi süreciyle beraber geçmiş yıllara oranla iltica eden sayısında bir azalma olsa da 2018 yılındaki veriler (İspanya’ya gelen 49 bin göçmen ile aynı dönem Yunanistan sınırından geçen göçmen sayısının iki katı kadar) bölgenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Göç noktasındaki bu jeostratejik önemi sebebiyle İspanya’yı eski sömürgesi Meksika’ya benzetebiliriz. 1980’lere kadar İspanya aslında göç veren bir ülke konumundaydı. Henüz Avrupa Topluluğuna üye olmayışı ve demokratikleşme sürecine uzak kalışı bu durumunun temel sebepleri arasında yer almaktaydı. Fakat zamanla göç vermenin yanı sıra göç alan bir ülke haline gelmesiyle konumunda farklılıklar meydana geldi (Öztürk, 2014). Sınır dışından gelen göçmenler iş talebini karşılarken cinsiyet temelli bir ayrım da meydana geliyordu.

Tabi burada dönemin göç yasalarının göçmenin sosyal sorunlarını görmezden gelişi de büyük bir etken olmaktaydı. 1985 yılında yürürlüğe giren ilk göç yasası ile beraber göçmen işçi olarak görülmeye başlanmış, iş ihtiyacının karşılanması ile beraber göçmenliğinin de sona ereceği üzerinden bir değerlendirmeye söz konusu olmuştur.

1990’lı yıllar itibariyle hükümet daha etkili adımlar atmaya başlamıştır; Göç Genel İdaresi’nin kuruluşu (1991), göçmenlere yönelik sosyal entegrasyon planlarının oluşturulup yürürlüğe sokulması (1994) bunlara örnektir. Entegrasyon planları neticesinde göç konusunda bir yol haritası oluşturulmuş olması göçmenler adına olumlu gelişmelerdendir. Avrupa genelinde 21.yy’ın ilk çeyreğinde göçmen karşıtı söylemlerin arttığını biliyoruz, İspanya’da ise bu söylemlerin Avrupa kıtasına oranla daha az gerçekleştiğini belirtebiliriz. İnsanlar için işsizlik büyük bir sorun olarak görülmektedir fakat işsizliğin nedeni olarak göçmenleri görenlerin sayısı düşük kalmaktadır. İş bulma konusunda göçmenlerle rekabet halinde bulunan gruplar da genelde eğitim düzeyi çok düşük olan kimselerdir. Aynı zamanda liderlerin göç ve göçmen sorunları üzerinden tepkileri körükleyip popülaritelerini arttırmalarına da Avrupa geneline oranla daha az karşılaşmaktayız. Ülkede bulunan göçmenlere bakıldığında genelde hizmet sektöründe çalıştıklarını görmekle beraber kadın göçmenler hane içi işlerde yoğunlaşmış durumdadırlar. Özerk bölgeler arası düzenlemelerde değişiklikler bulunsa da genel olarak sosyal güvenceleri sağlanmadığından çalışma koşulları kötü, ücretleri de düşük kalmaktadır.

Sonuç

İspanya, toplumunun nispeten daha olumlu bir bakış açısı sunmasından kaynaklı olarak Avrupa Birliği içerisindeki çoğu devletten farklı bir konumda yer almaktadır. Tabi ki birliğe dahil bir üye olduğundan “Göç” konusu üzerinde ortak alınmış kararlara uyma yükümlülüğü bulunmaktadır ama buna rağmen sınır içerisinde bulunan göçmenlere yaklaşımı daha tutarlı olmaktadır. Fakat belli konularda da göçmenlere karşı olumsuz politikalar yürüttüklerini es geçememek gerek. Diğer devletlerle gerçekleştirdiği geri kabul anlaşmaları vasıtasıyla iltica etmek isteyen göçmenlerin geri gönderiminin gerçekleşmesi bunlardan birincisidir. Bir başka olumsuz politikası ise eski kolonisi olan Latin Amerika coğrafyasından gelen göçmenleri değerlendirirken eşitlik yanlısı bir tutumdan uzak olması ve hatta bu bölgelerden gelenlerin vatandaş olma süreçlerinde kolaylık sağlanırken aynı durumun farklı bölgelerden gelen göçmenler için geçerli olmamasıdır.

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

Semih Çinkılınç 

Stratejik Ortak Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Çelik, K. B. (2018). İspanya: Avrupa’da göçmenlerin en olumlu karşılandığı ülke. Medyascope: https://medyascope.tv/2018/10/29/ispanya-avrupada-gocmenlerin-en-olumlu-karsilandigi-ulke/ adresinden alındı

Europe, C. O. (2008). White Paper on Intercultural Dialogue.

European Union . (2021). https://europa.eu/european-union/about-eu/history/1980-1989/1986_en adresinden alındı

Frontex. (2021). https://frontex.europa.eu/ adresinden alındı

Frontex continues its support for Spain. (2021, Ocak 29). Frontex: https://frontex.europa.eu/media-centre/news/news-release/frontex-continues-its-support-for-spain-nOvbKi adresinden alındı

Öztürk, Ö. G. (2014). İspanya Göç Politikaları ve Göçmen Hayatlar: İspanya Örneği Türkiye İçin Bir Model Olabilir Mi? Nüfusbilim Dergisi, 103-135.

Tesilciliği, B. M. (1951). Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme.
[/vc_toggle]

Patrimonyalizm Ve Post Truth İlişkisi

Kavramsal açıdan temelini Max Weber’in ‘’Ekonomi ve Toplum’’ kitabından alan patrimonyalizm, literatüre yeni bir çehre kazandırmasıyla beraber adından sıkça söz ettirmiştir. Modernite – gelenek çatışmasına ışık tutan bu kavram, demokrasi ve hukuksal normların sekteye uğramasına bilmukabele normlar hiyerarşisinin sarsılması olarak açıklanabilir.

Max Weber 

Geleneksel anlayışın dünya ekseninde yankı bulması hakikatte farklılaşmaya yol açmaktadır. Hakikat anlayışının farklı olması ‘”post truth’’ kavramıyla açıklanmaktadır. Geleneksel ve modernite sistemi fark etmeksizin her türlü politik manevra kabiliyetine açık olan bu kavram (post truth) günümüzde sıkça kullanılmaktadır. Bu yazımızda, patrimonyalizm ve post truth ilişkisini yakından ve günümüz şartlarına endeksleyerek perspektifsel çalışmamızda incelemeye çalışacağız.

Patrimonyalizm ve Günümüz

Patrimonyalizm kavramı, eski geleneksel sistemlerin, günümüz pragmatist anlayışına karşı tercih edilmesidir. Bunun yanında basit olarak demokrasi ve hukuksal ilkelerin devamının, işleyişinin sekteye uğratılması ya da gerçekleştirilmemesi olarak açıklanabilir. Günümüzde Afrika ülkeleri başta olmak üzere kavramın, ideolojik yapılarda ve siyasal süreçlerde tercih olarak kullanıldığı görülmektedir. Otokratik rejimler ile bağdaştırılsa da orijini kendine has olan bu kavram, devlet sınıflandırmaları, kamu yönetimi ve bürokratik süreçlerde patrimonyalist düşünce ve adımlar geniş perspektifte incelenir. Patrimonyalist düşünce sistemini incelemek için oluşturulan araştırma ve geliştirme faaliyetleri kendisine geniş bir alan bulmaktadır. Bu çalışmalar başta güçler ayrılığı ve hukuk olmak üzere bir devletin veya bir yürütmenin, işleyişine dayalı oluşturulan tez-antitez çalışmalarıdır. Patrimonyalizm, dünyanın farklı bölgelerinde farklı işleyişlerle uygulanmaktadır. Bu farklı yaklaşımların kendi içerisinde içselleştirilmesi, uluslararası arenaya farklı yansımasına yol açmaktadır. Kavramın içselleştirilmesi, ülke geleneğine ve tarihsel siyasi yapısına göre günümüz şartlarına sirayet etmektedir. Örneğin bir ülkenin, siyasi tarihinde kolonyalist (sömürgecilik) izler ve diktatörlük izleri varsa bu ülkenin günümüz şartlarında patrimonyalist çizgiden kurtulması pek mümkün görünmemektedir (1,4). Kolonyalist yaklaşımlar, günümüz modern dünyasında çok kutuplu dünya düzeniyle beraber şekil değişikliğine uğramıştır.

Kolonyalizm

Bu konu tartışmaya açık olsa da tarihsel sistem farklılaşmaya dikkat çekmektedir. Kolonyalist yaklaşımların değişimi iki açıdan gerçekleşmiştir. Birincisi genelden özele olan ulus bazında patrimonyal yaklaşımlardır. Bu yaklaşıma göre kolonyalizm, yerini uluslararası düzlemin farklılaşmasına paralel olarak patrimonyal yaklaşıma bırakmıştır. Bir diğer tabirle ulus bazında siyasi rejim, patrimonyal yaklaşımları benimseyerek, ülke içerisinde siyasi arenada farklılaşmalara kapalıdır ve diğer yaklaşımlar sömürülmüştür. İkinci değişim uluslararası arenada gerçekleşen güç kavramının farklılaşmasıdır. Bu yaklaşıma göre kolonyalist tutumlar günümüzde şekil değiştirmiştir. Bu şekil değişikliği, güç kavramının sömürge kavramı ile entegre edilmesiyle gerçekleşmiştir. Güç kavramı, uluslararası arenada liberal anlayış, realist anlayış veya inşacı anlayışa göre değişmiştir. Ancak bu şekillenmelerin ortak noktası baskın olma ve gücü etkin kullanma tarafıdır. Günümüz insan ilişkilerinden örnek verelim. Tartışma konusunda iyi olduğunuzu düşünün, bir kişiyle sık sık tartıştığınızda ve karşı tarafta bulunan kişiye karşı her defasında üstün çıktığınızda, tartışmanın marjinal değeri karşınızda ki kişi tarafından düşmektedir ve bir süre sonra yenilgiyi kabullenecek bir anlayış tartıştığınız kişinin üzerine sirayet etmektedir (marjinal kavramı, ekonomiden de aşina olduğumuz değişime karşı değişim demektir, bir şeyi çok yaptığımız zaman eşik değer geçer ve bir süre sonra yaptığımızı yapmak istemeyiz). Siz bir süre sonra karşınızdaki kişinin sizinle tartışmayıp, dediklerinizi kabul edecek duruma geldiğini biliyorsunuz ve bu kişiyi tartışmanızda sömürgeniz haline getirdiğinizin farkındasınız.

Uluslararası arenada da durum bu şekildedir. Devlet hem patrimonyal yaklaşımı benimseyip hem de güç dengesini sömürü üzerine kurmak istemektedir, kısacası hegemon haline gelmek istemektedir. Bir diğer durumda ise Patrimonyal sisteme sahip olmayıp yalnızca gücü sömürü üzerine kullanmaktadır.

Bu yaklaşım diplomaside havuç – sopa yaklaşımına benzemektedir. Yumuşak güç ve kamu diplomasisini karşılaştırma merceğimizin dışında tutmaktayız. Bunun sebebi yumuşak güç ve kamu diplomasisinin, patrimonyal rejimlerin şekillendirme faaliyetlerinde zayıf veya etkisiz durumda olmasıdır. Yazımızın devamında kavramın kısaca post truth ile olan ilişkisine değinelim (2,3). Post Truth ve Patrimonyal Yaklaşımların İlişkisi Post truth söylemi, 2016 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık seçimleri ve Brexit müzakereleri sonrası adından çokça söz ettirmiştir. Siyasi bir kavram olarak popülizmde yer bulsa da zaman zaman politik doğruculuk üzerinde de etkisini hissettirmektedir. Post truth duygulara hitap eder. Objektif hakikatin eskisi gibi işlemediğini ve aynı zamanda toplumsal güven dağılımının zedelendiğini belirtir. Hayatta en çok aldatmacalar, komplo teorileri ve özgürlüğün yitirilmesi olarak karşımıza çıkar. Sosyolojik açıdan da incelenmesi gereken bir terim olan post truth, Patrimonyal rejimlerin sık başvurduğu bir yöntem haline gelmiştir. Baskı ve saptırmanın hakim olduğu bu rejimlerde, post truth sık sık politik manevra olarak ve siyasi faaliyetleri belirli bir kalıba koyma amacıyla kullanılmaktadır. Patrimonyal rejimlerin faaliyetleri sık sık kitle iletişim araçlarında konu olmaktadır. Bu açıdan kitle iletişim araçları ve post truth arasında çatışma ortaya çıkmaktadır ve bu çatışma toplum içerisinde de eleştirel yaklaşımı doğurmaktadır (1).

Sonuç

Patrimonyalizm ve post truth, konjonktüre göre zaman zaman birbiri ile hem iş birliği halinde hem de çatışma halinde olabilmektedir. Bu çatışma sosyokültürel ve sosyopolitik ayrılıklara sebep olabilmektedir. Günümüz dünyasında açıkladığımız yaklaşımlar kabul edilmiyor olsa bile ilerleyen dönemlerde de demokrasi-patrimonyal ve post -truth- hakikat çatışmasını izlemeye devam edeceğimiz açıkça gözler önündedir. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

[irp posts=”25468″ name=”Postkolonyal Ülkeler I: Burkina Faso”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Taşdelen H ve Şen A, (2019). Post-Truth Siyaset Bağlamında Yeni Medya: 2019 Yerel Seçimi Örneğinde Bir İnceleme, Akdeniz İletişim Dergisi, Sayfa:11-32
2. Özcan M, (2018). Öznenin Ölümü: Post-Truth Çağında Güvenlik ve Türkiye, İnsamer, Araştırma 55, Sayfa:1-10
3. Nişancı E, (2002). Neo-Patrimonyalizm ve Türk Siyasal Modernleşmesi, Doğuş Üniversitesi Dergisi, (5), 123-13
4. Gökçe G, Devlet Sınıflandırmaları ve Zayıf Devletlerin Karakteristik Özellikleri, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi
[/vc_toggle]

1492 Yılı İspanyası: Önemli Dinamikler ve Amerika Kıtasının Keşfine Giden Yol

5. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile başlayan ve 15. yüzyılda İstanbul’un fethi ve Amerika kıtasının keşfi ile sona eren Orta Çağ, dünya tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. “Avrupa’nın karanlık çağı” olarak da nitelendirilen bu çağda Avrupa, feodal sistem, hiyerarşik sosyal yapılanma ve bu bağlamda ortaya çıkan toplumsal eşitsizlikler, kilisenin merkezde olması anlamına gelen teosentrik yapının hakimiyetinde bir süreç geçirmekteydi. 1492’de Christopher Columbus tarafından keşfedilen kıta, esasında hem Avrupa hem de dünya için yeni bir dönemin başlangıcını teşkil ediyordu. Bu hususta, Amerika kıtasının keşfine giden yolu daha iyi anlamak için dönemin İspanyası’nın dinamiklerini incelemek oldukça yerinde olacaktır. Bu dinamikleri incelerken 1492 yılı büyük önem arz etmektedir. 1492 yılı İspanya’sını anlamak için bu yılda yaşanan önemli olaylardan, yani Katolik kralların birlik çabalarından, bu bağlamda kurulan İspanyol Engizisyon Mahkemeleri’nden, Yahudilerin ülkeden ihracını öngören Elhamra Kararnamesi’nden, İber yarımadasında bulunan son Müslüman kalesi Granada’nın düşüşünden ve tüm bu olayların Columbus’un Amerika kıtasını keşfini nasıl etkilediğinden bahsedilecektir.

1469 yılında Kastilya Kraliçesi Isabel ile Aragon Kralı Fernando’nun evlenmesi, dönemin İspanyası için en önemli olaylardan birini teşkil etmektedir. Bunun nedeni, bu evliliğin sonucunda 1479’da Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşmesi ve bu sayede Modern İspanya’nın bölgesel ve dini birlik açısından oluşumunun başlamış olmasıdır. Dini birliğin sağlanmaya çalışması nedeniyle dönemin İspanyasına “Los Reyes Católicos (Katolik Krallar İspanyası)” adı da verilmektedir.

Görsel 1: Katolik Krallar: Kastilya Kraliçesi Isabel ile Aragon Kralı Fernando

Hem Avrupa’da hem İspanyası’nda, özellikle de 15. yüzyılın ilk yarısında, Yahudi toplumuna karşı giderek artan bir düşmanlık ortaya çıkmış, Yahudiler büyük toplumsal baskılara maruz kalmış ve bunun sonucunda da toplumdan izole edilmiştir. Yahudilerin bankacılık sektöründe ve İspanyol ekonomisinde sahip olduğu baskın rol İspanyol halkı rahatsız etmiştir. “Yeniden fetih”te için yapılacak savaşları finanse etmek adına İspanyol hükümdarları halktan vergi toplamış ve bu verginin yüklü bir miktarı Yahudilerden elde edilmişti. Toplanılan vergilerin yanısıra, Kraliçe Isabel’in Yahudilerden Colombus’un seyahatini finanse etmek için borç para aldığı da bilinmektedir (Roth, 1992: 280). Ülkede bölgesel ve dini birliği sağlamak amacıyla 1478’de Engizisyon Mahkemesi kurulması için Kraliçe Isabel papadan izin istemiş, 1480’de mahkemeler kurulmuş ve bu mahkemeler aracılığıyla İspanya’daki Müslümanlar ve özellikle de Yahudiler Katolikleştirmeye çalışılmıştır. Uygulamada İspanyol Engizisyonu, henüz yeni birleşmiş olan İspanyol krallığının monarşisinde iktidarı sağlamlaştırmaya hizmet etse de, bu hizmeti acımasız yöntemler kullanarak gerçekleştirmiştir [1]. Engizisyonun çabalarına son noktayı koymak için 31 Mart 1492’de Elhamra Sarayı’nda “Elhamra Kararnamesi” adı verilen ve İspanya’da yaşayan Yahudilerin ülkeyi terk etmelerini öngören “İhraç Kanunu” olarak da bilinen belge, İspanyol engizisyonunun önderi Tomás de Torquemada tarafından yazılmış ve Katolik Krallar tarafından imzalanmıştır [2].

İmzalanan kararnamede Engizisyon Mahkemelerinin kurulmasından bu yana geçen 12 yıl şu şekilde anlatılıyordu: “12 yıl boyunca çalışan Engizisyon, pek çok insanı suçlu buldu. Dahası, Yahudilerle olan ilişkilerinde Hıristiyanların çok büyük zararlar görmeye devam ettiği, Yahudilerin Kutsal Katolik inancını yıkmaya çalıştığı ve inanan Hıristiyanların inançlarına yaklaşmalarını engelledikleri hakkında Engizisyon tarafından bilgilendirildik” [3]. Bu 12 yıllık sürecin İspanyollara istediğini vermediği açıkça ortadaydı ve bu nedenle Elhamra Kararnamesi imzalanmıştı.

Görsel 2: Elhamra Kararnamesi

Katolikleştirilmeye çalışılan Yahudiler İspanya’da “conversos (dönüştürülmüş)” adı verilen bir grubu oluşturdu; ancak pek çoğu mal ve mülklerini terk etmek zorunda bırakılarak başka topraklara doğru yola çıktı. Ülkeden ihraç edilen Yahudiler; Portekiz, Kuzey Afrika, İtalya ve Osmanlı Devletine giderek, bu yerlerde yeni bir hayata başlamaya çalıştı (Ray, 2013: 39-42-45-47). Avrupa’nın içinde bulunduğu dini konjonktür göz önünde bulundurulduğunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun izlediği hoşgörü politikası Yahudiler üzerinde bir cazibe yaratmasına rağmen aradaki mesafenin fazla oluşu nedeniyle pek çok Yahudi Osmanlı topraklarına ulaşamadan başka devletlere sığınmak durumunda kalmıştır. Ulaşabilenler ise çoğunlukla İstanbul, İzmir, Selanik ve Safed kentlerine yerleşmiştir. Ayrıca, bugün Türkiye’de bulunan Yahudilerin %90’ını Sefarad Yahudileri oluşturmaktadır.

İspanya’da birliği oluşturmak adına atılan bir diğer önemli adım Kastilya dilinin ortak dil ilan edilmesi oldu; zira ortak dil kullanımın beraberinde kültürel, siyasal ve sosyal birliği getireceği düşünülüyordu. Bu doğrultuda 18 Ağustos 1492’de Antonio de Nebrija tarafından Kastilya dili hakkında ilk gramer kitabı yazıldı. Nebrija’nın dediğine göre dil her zaman imparatorluğa eşlik etmekteydi [4].

1492 yılını dünya tarihi açısından önemli kılan bir diğer olay İber yarımadasındaki 780 yıllık Müslüman varlığını sonlandıran Granada’nın düşüşüdür. Granada, Akdeniz’de yeni güçlenmeye başlayan Osmanlı devleti nedeniyle İspanyollar açısından büyük bir tehlike arz ediyordu ve bu nedenle Kraliçe Isabel Müslümanlarla yapılacak olan savaşı kutsal görmekteydi. Yıllardır süregelen ve İber yarımadasından Müslümanların çıkarılışının son aşamasını teşkil eden bu olay “reconquista (yeniden fetih)” olarak adlandırıldı. Avrupa’daki bütün gözler Granada Savaşı’na çevrilmişti ve Müslümanların yaşadığı mağlubiyet sonucu İspanya savaştan büyük bir prestij kazanarak çıkmıştı. Aynı zamanda bu savaş, 1453’te İstanbul’un kaybedilmesinin bir tazminatı olarak görüldü ve Hıristiyanlık adına Haçlı Savaşları’nın devamı niteliğindeydi (Elliot, 1998). Pek çok tarihçi, Reconquista’nın haçlı ruhunun, Engizisyonun güçlü etkisinin ve Müslüman ve Yahudilerin sınır dışı edilmesinin bir kanıtı olduğu ve dini birliğin sağlanması hususunda İspanya’ya yardım ettiğini düşünmektedir [5].

Görsel 3: Granada Savaşı’nda karşı karşıya gelen Müslümanlar ve Katolikler

Granada’nın ele geçirilmesi Colombus’un Atlantik üzerinden Hindistan’a ulaşmak için planladığı keşif gezisinin finanse edilmesinin önünü açtı. 1453’te Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethi Avrupa’nın Asya’yla olan coğrafi bağlantısını koparmış ve Avrupalı devletler Doğu’nun baharatlarına ve ipeklerine ulaşabilmek için yeni yollar keşfetmeyi kafaya koymuştu. Yahudilerden kalan mal ve mülkler ve Müslümanlara karşı yıllardır sürdürülen savaşın sonunda bitmiş olmasının verdiği ekonomik ferahlık, seferin yapılmasını sağladı. 17 Nisan 1492’de Katolik Krallar tarafından gezinin finanse edilmesini öngören Santa Fe Kapitülasyonları ilan edildi. Bu kapitülasyonlar Colombus ve Katolik Krallar arasında imzalanan bir nevi anlaşma gibiydi.

Colombus toplamda dört adet sefer gerçekleştirdi. Colombus ilk seferinde Bahamalar’ın Guanahaní adasına ayak bastığında bu toprakları masal adası Cipango’nun, yani Japonya’nın bir uzantısı sanmıştı (Galeano, 2017: 25). 6 Aralık 1492’de ise Dominik Cumhuriyeti’nin La Española adasından karaya çıktı. Keşfedilen bu yeni kıta Colombus tarafından teşekkür mahiyetinde Kraliçe Isabel’e sunuldu. Devamında, Colombus’un Amerika’da bulduğu altın ve inciler diğer gezginleri kıtaya çekti ve bu sayede Amerika kıtasının doğu kesimi kısa sürede öğrenildi. 16. yüzyılın ortalarında Avrupalılar yerleşmek amacıyla Amerika kıtasına gelmeye başladı ve 17. yüzyılda ise kıtadaki büyük şehirlerin temelleri atılmış oldu (Kurtuluş, 2010: 874).

Görsel 4: Colombus tarafından Amerika kıtasına gerçekleştirilen seferler

Avrupa’nın Doğu’nun zenginliklerine ulaşmak için alternatif bir yol bulma amacıyla çıktığı bu yolculuk, yeni bir kıtanın keşfedilmesiyle birlikte büyük bir açgözlülüğe dönüşmüştür. Bu açgözlülüğün sonucunda binlerce yıllık Aztek, İnka ve Maya medeniyetleri yıkılmış, madenlerin yeraltından çıkarılması için yerliler köle gibi çalıştırılmış ve neticesinde sömürgeciliğin sonuna kadar hissedildiği yeni bir dönem yaşanmaya başlanmıştır. Bütün bu yaşanan olayların neticesinde Orta Çağ’ın karanlığından çıkan Avrupa ve İspanya madene; bu karanlığın getirmiş olduğu yeni yüzle tanışan kıtanın esas sahibi yerliler, Afrika’dan getirilen köleler ve sonuç olarak da dünya tarihi kana doymuştur. 

[irp posts=”4770″ name=”Amerika Kıtasında Kölelik Ne Zaman Kalktı?”]

Ezgi Kurtcu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1. https://www.britannica.com/topic/Spanish-Inquisition

2.https://www.abc.es/espana/20150127/abci-torquemada-inquisidor-origen-judio-201501262031.html?ref=https:%2F%2Fwww.google.com%2F

3. https://www.fau.edu/artsandletters/pjhr/chhre/pdf/hh-alhambra-1492-spanish.pdf

4. https://elpais.com/diario/1998/07/12/espana/900194408_850215.html

5. https://www.britannica.com/event/Reconquista

6. Elliot, J. H. (1998). La España imperial, 1469-1716 (4. Baskı). Barcelona: Editorial Vicens-Vives.

7. Galeano, E. (2017). Latin Amerika’nın Kesik Damarları (3. Baskı). İstanbul: Sel Yayıncılık

8. Kurtuluş, B. (2010). Amerika Kıtasının Keşfi: Kuzey Amerika- Asya Bağlantısı . Journal of Social Policy Conferences, 0 (49), s. 874-886.

9. Pérez, J. (1993). Historia de una tragedia: La expulsión de los judíos de España, Barcelona: Critica

10. Ray, J. (2013). After Expulsion: 1492 and the Making of Sephardic Jewry, Newyork: Newyork University Press

11. Roth, N. (1992). The Jews of Spain and the Expulsion of 1492. The Historian, 55(1), s. 17-30.

[/vc_toggle]

Vietnam Bataklığında ABD’nin Vahşi Yüzü: My Lai Katliamı

Soğuk savaş dönemindeki liberal ve komünist ideoloji arasındaki rekabetinin en sert yaşandığı dönem 1955-1975 yılları arasında gerçekleşen Vietnam Savaşıydı. Kuzey ve Güney olarak bölünen Vietnam üzerinde XIX. yüzyıldan beri süregelen bir hakimiyet mücadelesi söz konusuydu. İlk olarak uzun yıllar boyunca Çin egemenliğinde kaldıktan sonra 1858 yılında, sömürge yarısının sıkı yaşandığı bir dönemde Fransa, Vietnam’ı işgal etmiş ve 1954 yılına kadar himayesinde tutmayı başarmıştır. Ancak Vietnam halkı 1930’dan sonra Fransa’ya karşı ayaklanmaya başlamıştır.

Ho Şi Minh

1930’larda başlayan bağımsızlık mücadelesi, 1940 yılında bu kez de Japonya’nın işgali ile daha da şiddetlenmiş ve bağımsızlık için mücadele eden grupların “Ho Şi Minh” liderliğinde “Viet-Minh” örgütü bünyesinde toplanmalarına neden olmuştur. Komünizm ideolojisine sahip olan Minh, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasını fırsat bilerek 1945 yılında Vietnam’ın kuzeyinde Vietnam demokratik Cumhuriyeti’ni (Kuzey Vietnam) kurdu.

Ardından Viet-Minh örgütü Fransızlara karşı 1954 yılında yaptığı savaşı kazanarak Fransa’yı Vietnam’dan çıkarmayı başarmışlardır. Fransa’nın Vietnam’dan çıkışı bağımsızlık yolunda önemli bir adım olarak görünse de bölge daha sonra ABD ve Çin’in büyük mücadelesine sahne olmuştur [1]. Fransa’nın bölgeden çekilmesinden sonra ABD, komünizm tehdidine karşı Vietnam’ın güneyinde 1955 yılında kendi çıkarlarına hizmet edecek bir devletin kurulmasını sağladı. 1955’te kurulan Vietnam Cumhuriyeti (Güney Vietnam), ABD’nin SSCB’ye ve Çin’e karşı oluşturduğu politikanın göstergesiydi. Nitekim Kuzey Vietnam yönetimi Çin ve SSCB tarafından desteklendiğinden ötürü ABD için büyük bir tehdit unsuru olarak nitelendirilmekteydi. Bu mücadele kısa sürede kanlı bir savaşa dönüşecek ve ABD’nin “Vietnam Bataklığı” olarak adlandırılan bir başarısızlık nitelendirilmesine sebep olacaktır [2].

Vietnam Svaşı’nın etkileri

Nitekim 1964 yılında Tonkin Körfezi’nde ABD gemisinin batırılması ile ABD, Kuzey Vietnam’a hava saldırısı düzenledi. Ancak 1968 yılına gelindiğinde Kuzey Vietnam Ordusu ve Vietkong askerleri ABD ve Güney Vietnam’a karşı başlattığı “Tet Saldırısı”, ABD’nin bataklığa saplandığının göstergesi olmuştu. Çünkü ABD bu saldırı ile ciddi kayıplar vermiş ve ABD kamuoyu hükümete karşı sert tepki göstermeye başlamıştı. Böylelikle ABD, askeri olarak zaferin mümkün olmadığını anlamış ve Başkan Nixon, Kuzey Vietnam ile sulh yapmak adına askerleri bölgeden çekerek sulh sürecini başlatmış oldu. Sonuç olarak 28 Ocak 1975’te Paris’teki barış görüşmeleri sonucunda da Kuzey ve Güney savaşı devam etti. Savaş sonucunda Kuzey Vietnam galip gelerek 27 Temmuz 1976 yılında Kuzey ve Güney birleşmesi sonucunda Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu [3].

My Lai Olayı

1968 yılında ABD aldığı ağır darbelere karşın Vietkong askerlerinin bir köyde bulunduğu bilgisi ile My Lai köyüne operasyon hazırlığına başladı. “Charlie Bölüğü” adındaki askeri birlik Yüzbaşı Ernest Medina’nın komutasında My Lai Köyü’ne doğru harekete başladı. Askerler aldıkları emir ile intikam duyguları kabardı. Teğmen William Calley’de verdiği acımasız emirlerle köylülerin Vietkong askerleri ile iş birliği içinde olduğu ve bu yüzden kadın ve çocuklar dahil tüm insanların öldürülmesini istedi. “Ara ve yok et” parolasıyla 16 Mart sabahı köye giren askerler vahşice insanları katletmeye, kadın ve kız çocuklarına tecavüz etmeye başladılar. Tecavüz edilenlerin yarısı çocuk yaşta ki kız çocuklarıydı. Bu askerler vahşi bir şekilde kimi kadınların cinsel bölgelerinden kimilerinin de karınlarından bıçaklayarak öldürdüler. Hamile olanların karınlarını keserek ölüme terk ettiler. İnsanları kuyulara doldurarak vahşice kıyım yaptılar. Boğazlarını, ellerini ve kollarını kestiler, daha sonra derilerini yüzdüler. Evleri yakıp hayvanları öldürdüler. Gün sonunda yaklaşık olarak 500 masum köylüyü acımasızca katlettiler. Bu katliamı emir doğrultusunda gerçekleştiren askerler vicdani değerlerden uzak bir şekilde resmen keyif alarak bu vahşeti gerçekleştirdiler. Öyle ki bir askerin söylemiyle; “Askerlerin yavaş yavaş kontrolden çıktığını gördüm. Sahip oldukları değerlerden çok uzaktaydılar. Bazıları canavarlaşmıştı.”

Ronald Ridenhour

Sadece Hugh Thompson adındaki helikopter pilotu insani değerler sergileyerek bir grup insanı kurtarmayı başarmıştı. Ancak buna karşılık ABD askerlerine herhangi bir karşılık verilmemiş ve Vietkong askerlerinin izlerine dahi rastlanılmamıştı. Charlie Bölüğü, kendi ayağına sıkan asker dışında zayiat vermemiş [4]. ABD bu yıldan sonra nükleer silah bahanesiyle işgal ettiği Irak’ta gerçekleştirdiği katliamların bir benzerini 1968 yılında Vietnam’da gerçekleştirmişti. Böylelikle vahşi yüzünü bir kez daha göstermişti. ABD yönetimi katliamı ilk zamanlarda saklamaya çalışsa da 1970 yılında Ronald Ridenhaur adındaki askerin yazdığı itiraf mektubu ile katliam daha fazla gizlenememişti.

Katliamın ortaya çıkmasıyla ABD hükümeti, kamuoyunun ve uluslararası camianın tepkisi ile geri adım atarak Vietnam Savaşı’ndan çekilmeye başladı. ABD, uluslararası alandaki prestijinin sarsılmasını önlemek amacıyla My Lai olayı ile ilgili ulusal düzeyde göstermelik bireysel davalar açmaya başlamıştı. Ancak bu olayın uluslararası bir mahkeme konu olmamasının yanında William Calley dışında hiçbir asker ceza almamıştı. Calley ise 17 Kasım 1970 yılında 109 kişinin doğrudan ölümünden sorumlu tutularak 22 Mart 1971’de müebbet hapse çarptırılmıştır. Fakat bu da ABD’nin göstermelik açtığı davalar gibi göstermelik olmuş ve 1974’te Calley serbest bırakılmıştır [5].

Sonuç Yerine 

ABD, katliamın hem uluslararası alanda yargılanmasını engelleyerek böyle bir olaydan doğrudan sorumlu olmaktan kurtulmuş hem de göstermelik olarak yargılamalar yaparak prestij kaybını gidermeye çalışmıştır. Kısacası bu olaylar adaletin bir idealden öteye gidemeyeceğini tekrar tekrar göstermiş oluyor. Adaletin bir idealden daha gerçek olduğu bir dünya dileğiyle…

[irp posts=”6377″ name=”Vietnam Savaşı: Büyük Hezimet”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] ÇAKI Caner, GAZİ Mehmet Ali ve ÇAKI Gül, “Vietnam Savaşı Sırasında Çin-ABD İlişkileri: Çin Propaganda Posterleri Üzerine İnceleme”, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, cilt.7, sayı.2, Eylül 2019, ss.953-976, s.954-958

[2] GAZİ Mehmet Ali, “Vietnam-Amerika Savaşı’nda ABD’ye Yönelik Propaganda Amaçlı Vietnam Radyo Yayıncılığı: Hanoi Hannah’ın Radyo Yayınları Üzerine Bir İncelme”, TRT Akademi, cilt.5, sayı.9, Ocak 2020, ss.207-220, s.206,207

[3] ŞİMŞEK Mehtap, “Türk Basınında Vietnam Savaşı : Ulus Gazetesi Örneği”, Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, sayı.42, Kasım 2008, ss.311-330, s.312-314

[4] GLOVER Jonathan, İnsanlık Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi, çev. Ayla Okyayuz Yazal, Ankara, Phoenix, 2003, s.87-94

[5] OLIVER Kendrick, The My Lai Massecre in American History and Memory, USA-New York, Manchester University Press, 2006, s.11-59

Kaynaklar 

ÇAKI Caner, GAZİ Mehmet Ali ve ÇAKI Gül, “Vietnam Savaşı Sırasında Çin-ABD İlişkileri: Çin Propaganda Posterleri Üzerine İnceleme “, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, cilt.7, sayı.2, Eylül 2019, ss.953-976

GAZİ Mehmet Ali, “Vietnam-Amerika Savaşı’nda ABD’ye Yönelik Propaganda Amaçlı Vietnam Radyo Yayıncılığı: Hanoi Hannah’ın Radyo Yayınları Üzerine Bir İnceleme”, TRT Akademi, cilt.5, sayı.9, Ocak 2020, ss.207-220

GLOVER Jonathan, İnsanlık Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi, çev. Ayla Okyayuz Yazal, Ankara, Phoenix, 2003

OLIVER Kendrick, The My Lai Massecre in American History and Memory, USA-New York, Manchester University Press, 2006

ŞİMŞEK Mehtap, “Türk Basınında Vietnam Savaşı: Ulus Gazetesi Örneği”, Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, sayı.42, Kasım 2008, ss.311-330

[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu Jeopolitiği: Neo – Avrasyacılık ve Neo – Slavofilizm Kavramlarının Analizi

Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan uluslararası sistemde önemli aktörlerden biri de, soğuk savaşın mağlup sayılan kutbu Rusya Federasyonu olmaktadır. Rusya Federasyonu tarihi jeopolitik bir düzlemde analiz edildiğinde şüphesiz “Avrasyacılık” kavramı ile karşılaşılmakta ve bu kavramın özellikle büyük kriz dönemlerinde Rus dış politikasını domine ettiği görülmektedir. Bu büyük kriz dönemleri Rus Çarlığı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması olarak başlıca ikiye ayrılmaktadır. Her iki dönemde de Avrasyacılık fikri politik zemin kazanmış ve yeniden yorumlanmaya başlamıştır. Bu yorum farklılıklarından dolayı kavramı yüzeysel olarak tanımlamak yeterli olmamaktadır.

Vladimir Putin

Klasik Avrasyacılık” Rus jeopolitiğinde birinci dünya savaşı sonrası 1920’li yıllarda gelişmeye başlamış ve özellikle Vladimir Putin’in 2000’li yıllarda iktidara gelmesi ile “Yeni Avrasyacılık” şeklinde dış politikada önemli bir konuma gelmiştir. Klasik yorumuna göre Yeni Avrasyacılık yorumu daha fazla uygulama alanı bulmuş ve Rus çevrelerince daha fazla kabul görmüş bir kavram olmuştur.

Bu kavram özellikle Alexander Dugin ve çeşitli Rus düşünürler tarafından 90’lı yıllarda yeniden teorize edilmiş ve Dugin ile birlikte anılarak popüler bir düzleme yerleşmiştir. Avrasya, Rus jeopolitik tanımına göre temelde doğu sınırları Viyana’ya kadar uzanan, batı sınırları ise Çin Seddi’ne kadar genişlemekte olan ve güneyde Ortadoğu’yu kapsayan bir alanı ifade etmektedir [1]. Avrasyacılık kavramı Rusya’da ilk kez 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve politik felsefi bir kavram olma özelliğini kısa sürede kazanmıştır. Bu kavramın milli bir ideoloji haline gelmesi 20. yüzyılda gerçekleşmiş ve bundan sonraki kriz dönemlerinde tekrar gündeme gelmiştir. Avrasyacılık kavramı ortaya çıkış dönemi itibarı ile Slavofilizm kavramı ile ilişkili görünmekte ve her iki kavram da temelde batı değer ve yargılarının reddi görüşünü içermektedir. Rusya tarihine bakıldığında batı tarzı reformların Çar Büyük Petro ile başlamış olduğu görülmekte ve ülke içerisindeki batıcı düşünürlere göre ilerleme batı değer ve yargılarının kabulü ile mümkün olmaktadır.

Alexander Dugin

Bu görüşün ortaya çıkması çok kısa sürede kendi zıttını doğurmuş ve ilerlemenin Slav değerlerine ve Ortodoks kültürüne sahip olmak ile gerçekleşeceğini düşünen slavafilizm görüşü zemin kazanmıştır. Slavofillere göre Rus ilerlemesi gelenek ve kültüre bağlı kalınması ile sağlanacaktır. Bu iki görüş arası farklılıklar Rus devlet geleneğinde uzun yıllar sürecek felsefi bir tartışma konusunu oluşturmakta ve yüzeysel olarak batıcı ve Slavcı olarak ülke düşünürlerini iki kutba ayırmaktadır. Slavofilizm ile Avrasyacılık birbiri ile aynı görüşte olmamak ile birlikte benzerlikleri ve farklılıkları bulunmaktadır. Slavofilizm etkisini Avrasyacılık kadar derinden hissettirememiş, buna karşın Avrasyacı düşünce ekolünün Slavofil geleneğin devamı olduğu düşünülmektedir. Her iki düşünce akımı da gelenekçi ve batı karşıtı olarak bilinmektedir. Rusya’nın Avrupa’nın bir parçası ve devamı niteliğinde olmadığını ve bu yüzden batı değerlerinin taklit edilmemesi gerektiğini düşünürler. İki düşünce ekolü arasındaki en önemli fark Rusya’yı oluşturan kimlik değerlerine yapılan vurgu olmaktadır. Avrasyacılara göre Rusya, Slav halkların yanı sıra içerisinde bulunan Tatar ve Moğol halklarından da etkilenmekte ve onlar ile bir bütünü oluşturmaktadır. Onlara göre Güney Slav toplulukları Avrupa tarafından asimile edilmiştir bu nedenle birleşik bir Slav dünyası olmamalıdır [2].

Balkan ülkeleri (renkli kısımlar)

Slavofil düşünceden Avrasyacı düşünceye geçişin temel sebebinin politik olduğu ve Avrasya’nın tamamının, Slav coğrafyasından daha geniş bir yayılma alanına sahip olduğu görülmektedir. Avrasyacılık ekolü çok uluslu bir yapı olmakla birlikte Rus unsurunun daha belirgin olduğu görülmekte fakat yine de bu düşünce milliyetten çok coğrafi bir alanı öncelemektedir. Avrasyacılar Rusya’nın eski emperyal geçmişini reddetmemekte ve Baltık bölgesi dışında tüm eski Sovyet topraklarını yakın çevre olarak tanımlamakta ve bu bölgeleri “hayati çıkar alanları” olarak görmektedirler [3].

Slavofil düşünce her ne kadar Çarlık Rusya’nın yıkılması sonrası politik sistemde dominant bir görüş olarak kalmamışsa da özellikle 1950 ve 1960’lı yıllarda neo – slavofilizm şeklinde kendisini göstermiş ve Sovyetlerin dağılması sürecini izleyen yıllarda Rus jeopolitik alanında etkili bir düşünce olmuştur. Neo – Slavofiller, klasik düşüncede olduğu gibi Rus gelenek ve yapısının muhafaza edilmesi gerektiğini düşünürler. Onlara göre halkın muhafazakâr ve dindar yapısı komünist devrim ile kaybolmaya başlamıştır. Neo – Slavofillerin bu nedenden dolayı klasik düşünce kadar batı karşıtı olmadığı görülmektedir [4]. Neo – Slavofil düşünce ekolü Doğu Slav halkları ile yakınlaşmayı arzu etmek ile birlikte saldırgan ve yayılmacı bir devletten çok moral olarak etkileyici görünen bir Rus – Ortodoks devleti hayal etmektedir. Bu düşünceye göre diğer Slav halklar Rusya’ya zor kullanarak değil gönüllü bir şekilde katılmak isteyeceklerdir.

Sovyetler Birliği Haritası

Buna rağmen Neo – Slovofil düşünce ortaya çıkış dönemi itibari ile Batıcı ve Avrasyacı düşünce çatışması içerisinde kendisine yeterli popülerlik alanı bulamamıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve ülkenin içerisine düştüğü politik kriz dönemi, Avrasyacılık düşüncesinin yeniden milli bir ideoloji halini almış olmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrasyacılık, özellikle Alexandr Dugin önderliğinde ve Vladimir Putin iktidarı döneminde Neo- Avrasyacılık olarak kurumsallaşmaya başlamıştır. Neo Avrasyacılık ve Klasik Avrasyacılık düşüncelerinin temel farkı, klasik avrasyacılıkta hakim olan Roma –Cermen karşıtı görüşün yerini ABD ve Atlantik karşıtı bir pozisyona bırakması olmaktadır [5]. Neo- Avrasyacılık, klasik düşüncede anti tezi olunan Avrupa devletleri ile bir işbirliğini bile öngörmekte ve Moskova – Paris – Berlin hattı oluşmasını savunmaktadır [6]. Neo – Avrasyacılara göre renkli devrimler gerçekleştiği ülkelerde Amerikan hegemonyasına yol açmaktadır. Bu sebeple özellikle Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri Rusya için çok önemli olmaktadır. Alexandr Dugin ve onun önderliğini yaptığı Neo- Avrasyacılık fikri, bir amaç olmaktan çok Rusya’yı merkeze alan bir Avrasya birliği olması durumuna sıcak baktığından dolayı emperyal hedeflerin bir aracı olarak analiz edilmektedir. Klasik görüşün ana kara olarak Rus Çarlığı’nı merkeze almış olmasına karşın Neo – Avrasyacılık görüşü merkeze eski Sovyet topraklarını almaktadır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası batılı tarzda yapılan reformların devletin dağılmasını engelleyemediği deneyimlenmiştir. Bu deneyimden bir ders çıkaran Rusya Federasyonu bu tarz reformların yeni ortaya çıkan devleti refaha erdirme konusunda bir çözüm olarak görülemeyeceğini analiz etmiştir. Bu nedenle yeni bir alternatif arayışına gidilmiş ve çözüm yine 1920’li yıllarda olduğu gibi Avrasyacılık ideolojisinde bulunmuştur.

Klasik yorumuna göre Avrasyacılık kürelleşen dünya şartlarına göre yeniden yorumlanmış ve Neo – Avrasyacılık halini almıştır. Bu yeni yorum Rusya Federasyonu’nun Alexandr Dugin gibi önde gelen siyaset bilimcileri tarafından sistemize edilmiş ve Rusya’nın eski gücüne kavuşmasının bir anahtarı olarak görülmeye başlanmıştır.

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DİPNOTLAR 

[1] Selim, Kurt, (2019). Dugin’in Avrasyacılık Anlayışında Türkiye’nin Yeri. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 425-467. s.428

[2] Sezgin, Kaya. & İşyar, Ö. G. Rus Yayılmacılığı ve Slovofil Düşüncenin Tarihsel Gelişimi, OAKA, cilt 4, sayı 8, s.45

[3] Sezgin, Kaya, & İşyar, Ö. G. a.g.m. s.46

[4] Sezgin, Kaya, Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi. Gazi Akademik Bakış, 41-77. s.62

[5] Bürkan, Serbest. (2017). Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi6(3), 285-307. S.299

[6] https://www.akademikparadigma.com/rus-siyasal-hayatinda-neo-avrasyacilik/ , (E.T. 22.01.2021)

KAYNAKÇA

Kaya, S. (2010). Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi. Gazi Akademik Bakış, 41-77.

Kaya, S. & İşyar, Ö. G. Rus Yayılmacılığı ve Slovofil Düşüncenin Tarihsel Gelişimi, OAKA, cilt 4, sayı 8, s.45

Kurt, S. (2019). Dugin’in Avrasyacılık Anlayışında Türkiye’nin Yeri. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 425-467.

Kurt, S. (2018). Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 91-125.

Serbest, M. B. (2017). Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 285-307.

https://www.akademikparadigma.com/rus-siyasal-hayatinda-neo-avrasyacilik/

[/vc_toggle]

En Yakın Tesisat Firması

0

Kentleşme ve teknolojinin gelişmesi hayatımızda birçok kolaylık sağlarken bazı durumları zorlaştırdı. Bunlarda bir tanesi su tesisatçısı bulamamak. Önceden cadde ve sokaklarda su tesisatçısı ararken, şimdi internetin aktif kullanılması ile birlikte Google üzerinden tesisatçı arıyoruz. Bu konuda en çok kafamızı karıştıran nokta “Güven duyabileceğimiz su tesisatçısını nasıl bulabiliriz?” sorusu. Bunun cevabı olarak % 100 müşteri memnuniyeti ile çalışan ve ekipleriyle su tesisatınızdaki sorunları çözmek için anında çağrılara kulak veren EN YAKIN TESİSAT firması öne çıkmakta.

Firmanın hizmet sistemi bilinenlerin aksine su tesisat servislerinden farklı bir şekilde işliyor ve İstanbul’un 39 ilçesine 24 saat hizmet veriyor. Acil oluşan tesisat arızalarına merkezden en yakın tesisat ustası yönlendirilerek sorunlarınız hızlıca çözüme kavuşturuluyor.

En Yakın Tesisat firması, ev ve iş yerinizdeki kombi bakımı, petek temizliği ve bakımı, su kaçağı tespiti, banyo musluk değişimi, batarya değişimi, conta değişimi, klozet kapak değişimi, tesisat kaçak tespiti, armatür değişimi, klozet ve küvet değişimi gibi tesisatınızla ilgili tüm alanlarda sizlere hizmet veriyor. İstanbul en yakın su tesisatçısı şeklinde arama yapıyorsanız En Yakın Tesisat firması sizin için doğru tercih olacaktır.

Altı Gün Savaşı ve Günümüz İsrail Filistin Çatışmalarına Etkisi

İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan “dekolonizasyon” etkisiyle İngiltere Kıbrıs’tan ve Orta Doğu’daki sömürgelerinden çekilmiştir. Filistin’deki sömürgesinden çekilirken de Filistin’de bir Yahudi devleti bırakmıştır. Böylece 1940-44 arasında birçok soykırıma uğrayan Yahudi toplumu sonunda hayalini kurdukları bir devlete kavuşmuşlardır. Bu yeni devleti Arap komşuları pek hoş karşılamamış ve aralarında 1948’den başlayarak 1967 yılı ve sonrasına kadar bir çok Arap-İsrail savaşları yaşanmıştır. Yapılan savaşlarda İsrail devletinin Arap devletlerini mağlup etmesi, İsrail’in bölgede kalıcı olacağının Arap komşuları tarafından mecburen kabul edilmesini sağlamıştır. Bu savaşların kazanılmasında elbette ki batılı güçlerin İsrail’e olan desteği de etkili bir faktör olmuştur. Çünkü İsrail sayesinde Arap devletleriyle dolu olan Orta Doğu coğrafyasında artık başka dinden ve ırktan bir devlet oluşmuştur. Bu durum Batılı devletlerin İsrail’in korunmasını bahane ederek Orta Doğu üzerindeki varlıklarını devam ettirmelerini ve İsrail’in ileri bir karakol görevi üstlenmesine sebep olmuştur [1].

İsrail’in kurulmasından kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği gibi büyük devletler tarafından tanınarak bir resmiyet zemini kazanmıştır. Türkiye, ilk başlarda İsrail’in kurulmasına karşı çıkmışsa da Batıdan istediği desteği sağlayamaması ve dış politikadaki dengeler sebebiyle İsrail’in kuruluşundan on bir ay sonra bu devleti fiilen tanımıştır [2].

Kuruluşundan sonraki süreçte de dünya genelinden bu bölgeye bir Yahudi göçü yaşanmıştır. 1967’de meydana gelen Altı Gün Savaşı’na giden sürece bakıldığında, 1952 yılında Mısır’da darbe sonucu başa geçen Cemal Abdülnasır görülmektedir. Nasır için Arap dünyasının lideri denilebilir. Güçlü, sevilen ve karizmatik bir lider olarak sahneye çıkmaktadır. Süveyş Kanalı’nı millileştirerek İngiltere’ye meydan okuması onu bir nevi kahraman haline getirmiştir. Kanalın millileştirilmesi, çıkarlarının zedelenmesi bakımından Birleşik Krallık ve Fransa’yı yakınlaştırarak Mısır’a karşı ortak bir harekat yapmalarına sebep olmuştur [3]. Bunun üzerine İsrail’de bu harekat üzerine Mısır’a karşı saldırıya geçerek Sina’yı işgal etmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD’nin araya girmesiyle de kriz sona ermiştir. Nasır, İsrail’e bu nedenle de husumet gütmekte ve bu işgalin intikamını almak istemektedir. Bu nedenle de İsrail’i kışkırtmaya, mevcut coğrafya’da tansiyonu yükseltmeye başlamıştır. Özellikle tüm Arap ülkelerine radyo yayını yapan Salt El Arab (Arapların sesi) yayınları Orta Doğu’daki savaş havasını daha da tırmandırmıştır. Nasır, daha sonrasında ise Sina’da İsrail-Mısır sınırında bulunan ve sürekli devriye faaliyetlerinde bulunan BM barış gücünün çekilmesini istemiş, bu talebin kabul edilerek BM güçlerinin çekilmesiyle bölgeye Mısır güçlerini yerleştirmiştir [4].

Cemal Abdülnasır

Bu olay karşısında İsrail’den kayda değer bir tepki gelmeyince Nasır, Tiran Boğazı’ndan İsrail gemilerinin geçişini yasaklayarak fiilen İsrail’in Kızıldeniz’deki limanını ablukaya almıştır. Mısır, günden güne İsrail aleyhine faaliyetler sürdürerek İsrail’i kışkırtmaya çalışarak savaş çıkartmayı amaçlıyordu. Süveyş Krizi’ndeki politik başarının sarhoşluğu hala devam etmekteydi. Mısır, SSCB’den alınan uçak, askeri teçhizatlar ve eğitimlerle silahlanmaya hız katarak ordusunu güçlendirmeye çalışıyordu. Savaş öncesi duruma bakıldığında da Arapların askeri teçhizat bakımından İsrail’den üstün konumda gözükmekteydi [5]. Ordusuna, özellikle hava kuvvetlerine oldukça güvenmesi de Mısır’ın İsrail’e saldırarak Süveyş’in intikamını almak istemesine yol açtı. Aslında tüm bu kışkırtmalar İsrail’in ilk kurşunu sıkmasını sağlamak içindi. BM ve batılı büyük devletler bölgede yeni bir savaş istemiyordu. Fakat ablukanın devamı etmesinin mutlaka bir savaşa yol açacağını düşünüyorlardı [6]. Suriye tarafına baktığımızda ise, Suriye önceki Arap savaşlarında aldığı yenilgiler nedeniyle İsrail’i muharebe alanında yenemeyeceğini anlamış ve İsrail’e karşı hareket eden Filistinli gerillalara destek vermeye başlamıştır. İsrail’i bu tarz terör örgütleriyle yorarak zayıflatmak amaçlanmaktaydı. Suriye terörü destekleme politikası husumetli olduğu ülkelere karşı kullandığı bir politikaydı ve bunu yakın tarihte PKK terör örgütünü desteklemek suretiyle Türkiye’ye karşı da uyguladığı iddia edilmiştir [7].

Bu sırada İsrail de boş durmuyor tartışmalı, silahsızlaştırılmış bölgeleri zırhlı traktörlerle tarıma açarak ve toprak taleplerine devam ederek Suriye’yi kışkırtıyordu. Aynı zamanda Şam rejiminin Filistinli gerillaları desteklemesi nedeniyle de Suriye’ye karşı tehditkar konuşmalar yapıyordu. Gerilimin zirveye ulaşmasıyla çatışma patlak verdi.

İsrail ile Suriye arasında hava ve topçu savaşı yaşandı. Bu çatışma sonucunda İsrail, Suriye’yi geri püskürtmeyi başardı. Akabinde Suriye ve desteklediği gerillalar saldırılarını iyice arttırırken, İsrail de her olaya aşırı tepki vererek olayı tırmandırdı. Savaşın bir diğer tarafı da Ürdün’dür. Ürdün Arap-İsrail savaşlarından kazançlı çıkan tek Arap ülkesidir. Savaş sonunda Batı Şeria’yı topraklarına katarak kazançlı çıkmıştır. Ayrıca 1948 Savaşı sonrası İsrail ile Ürdün arasında bir yakınlaşmada başlamıştı ve ikili arasında da bir takım gizli görüşmeler olmaktaydı. Kral, Nasır’a da pek güvenmiyordu. Ürdün, İsrail’in kuruluşu sonrası binlerce Filistinli mülteciye ev sahipliği de yapıyordu. Bu durum Ürdün’ün olası bir savaşta İsrail’e karşı yer almasını gerekli kılıyordu bir bakıma. Ürdün kralı Hüseyin de durumun hassasiyetinin farkındaydı fakat İsrail’in askeri gücünü farkındaydı. Altı Gün Savaşları’nda İsrail’e karşı savaşa girmesinin nedeni de budur aslında. Halk, Nasır’a hayrandı ve Filistinli göçmenler İsrail’e karşı olan bir savaşa doğal olarak girilmesini istiyordu. Kralın Nasır’a sırt çevirip savaşa girmezse eğer öfkeli bir halk hareketiyle karşı karşıya kalıp tahtından olabilirdi ama diğer türlü de savaşta ağır bir mağlubiyet alabilirdi. Kral Hüseyin mecburen savaşa girme opsiyonunu seçerek tahtını korumayı tercih etmiştir. Bu doğrultuda da savaşa hazırlık olarak 30 Mayıs’ta Mısır ile Ürdün arasında bir savunma anlaşması imzalanmıştır [8].

Kral Hüseyin

Tüm bu yaşanan gelişmeler ve Mısır’ın kışkırtıcı, tehditkar eylemleri neticesinde İsrail halkında bir karamsarlık ve korku başladı. Çünkü kaybedecekleri tek savaşta devletlerinin yıkılabileceğinin farkındaydılar. Bu nedenle de devlet olarak savaşı kazanmak zorundaydılar ki İsrail ordusu hiç savaş kaybetmeme, her zaman kazanma temeline dayalı olarak kurulmuş ve ona göre eğitilmiştir. Akabinde İsrail’de savaş hazırlıkları başladı. 50 yaş altı tüm erkek nüfus silah altına alındı. Diplomasi trafiğine başlandı. Fakat ordu içerisinde ikilem vardı. Kimi taraf hemen saldırılmasını, bir grup ise bir süre daha beklenilmesi gerektiği görüşündeydiler. Fakat Mısır ve diğer düşman ülkeleri gün geçtikçe güçlenmekteler ve Nasır tüm Arap dünyasını İsrail’e karşı birleştirmekteydi. Bu durum İsrail’i savaşta çok daha zor bir durumda bırakmaktaydı. Bu nedenle ani ve sürpriz bir saldırıyla derhal saldırılması kararı alındı. Tarihler 5 Haziran 1967’yi gösterirken İsrail bir yıldırım harekatıyla savaşı başlattı. Bu bir hava harekatıydı ve sürpriz bir saldırıyla İsrail hava kuvvetleri ilk olarak Mısır’ın hava üslerini ve savaş uçaklarını vurarak imha etmiştir [9]. İsrail bu savaşa askeri ve istihbari olarak hazırlıklı girmişti. Yıllardır topladıkları veriler sayesinde Mısır’ın hava gücünü kısa bir sürede imha edebilmişlerdir. Hava saldırısı ani ve oldukça başarılı olmuştur. Hatta o kadar aniden olmuştur ki Sina’daki bir hava üssünde toplanan üst düzey generaller, İsrail bombardımanı başladığında akıllarına gelen ilk şey darbe olasılığı olmuştur.

İsrail tarafından henüz havalanamadan vurulan Mısır savaş uçakları.

Akabinde Ürdün ve Suriye’nin de hava kuvvetlerine büyük zayiatlar verilmesi neticesinde hava üstünlüğü İsrail’e geçmiştir. Bu bir bakıma savaşın kazanılması anlamına da geliyordu. Havadaki üstünlük karadaki üstünlüğü de beraberinde getirdi. İsrail ordusu bir dizi çatışmalar sonucu Doğu Kudüs’e girerek Suriye’ye yöneldi, güneyde ise Gazze’yi ele geçirerek Sina çölüne doğru ilerlemelerini sürdürdüler.

Tüm bunlar yaşanırken Mısır’daki radyolar halka savaşı kazanılmaya başlandığı propagandasını yapıyorlardı ve bunu duyan halk da sevinç gösterilerine, kutlamalara başlamıştır [10]. En son 2. Dünya Savaşı sonlarında Berlin düşene kadar Almanlar da hükümet kontrolündeki radyonun bu yöndeki propagandaları nedeniyle savaşı kazandıklarını sanıyordu. Bu iki olayda da medyanın gücünü ve tarafsızlığının, bağımsızlığının önemi görmekteyiz. İsrail kuvvetleri bu savaşa düşmanlarının aksine oldukça hazırlıklı bir şekilde girmiş bir diğer deyişle ödevlerine iyi çalışmışlardı. Arap devletlerinin ise gerçekçilikten uzak bakış açıları doğal olarak mağlubiyeti beraberinde getirmişti. O dönemde Türk basını tarafından “84 saatlik savaş” olarak nitelendirilen ve yaklaşık altı gün süren savaş 10 Haziran 1967’de son bulmuştur [11]. Yapmış oldukları hazırlık ve iyi planlama İsrail’e Arap devletlerine karşı bir kez daha zafer getirmiştir. Savaş sonrası İsrail, Doğu Kudüs’ü ele geçirmiştir. Mağlup ettiği devletlerden de kazanımları olmuştur. Ürdün’den Batı Şeria’yı geri almış, Suriye’den Golan tepelerini ve Mısır’dan da Gazze Şeridi ve Sina Yarımadasını ele geçirmiştir. Daha sonrasında 1979’da Mısır ile imzalanan barış antlaşmasıyla Sina yeniden Mısır yönetimine geçmiştir. İsrail halkı bu savaş sonrası kazanılan toprakları Tanrı’nın kendilerine olan bir hediyesi olarak görmüş ve büyük bir sevinçle gelen zaferi kutlamıştır.

İsrail büyük bir prestij kazanmıştır. Hatta askeri prestij bakımından bu savaş bir dönüm noktasıdır. Çünkü genç bir devlet aynı anda kendisine karşı koalisyon oluşturan Arap devletlerini bozguna uğratmıştır. Tabi bu savaş sonucunda İsrail’e karşı duyulan öfke, kin ve nefret duyguları da artmıştır. Savaş sonrasında Arap ülkeleri duydukları nefret ve olanları hazmedememeleri nedeniyle barış masasına oturmayı bile reddetmişlerdir. Diğer tarafta bulunan Mısır’da ise savaş sonunda Nasır istifa etmiş fakat halkının isteği üzerine iktidara tekrardan ele alarak, vefat ettiği tarih olan 1970 yılına kadar iktidarı elinde tutmuştur. Cemal Abdülnasır’ın ölümü sonrası Enver Sedat devletin başına geçmiştir. 1978’de İsrail ile masaya oturmuş ve “Camp David Antlaşması” nı imzalayarak İsrail’le olan savaş haline son vermiş ve İsrail’in Sina’dan çekilmesini sağlamıştır [12]. Ürdün’de ise Kral Hüseyin savaşı kaybetmiş olmasına karşın tahtını koruyabilmeyi başarmıştır. İsrail ile görüşmelerini gizli olarak devam ettirerek 1994 yılında İsrail ile barış imzalamıştır. Ürdün ve Mısır ile normalleşme süreci yaşayan İsrail, diğer Arap devletleriyle herhangi bir barış anlaşması imzalamamıştır. Hatta savaş sonrasında Ağustos 1967’de Sudan’da buluşan Arap liderleri, İsrail’e karşı herhangi bir tanıma, müzakere veya barış olmayacağına dair bir kararnameye imza atmışlardır [13].

Enver Sedat (Sağdaki)

İsrail, Doğu Kudüs ve Golan tepelerini de ilhak etmiştir. Bu hamleleri ise uluslararası kurumlar ve hukuk tarafından meşru sayılmamaktadır. Diğer ülkeler tarafından Batı Şeria, Gazze ve Golan tepeleri dışındaki toprakların İsrail toprakları olduğu kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da Batı Şeria, Gazze ve Golan tepeleri işgal edilmiş topraklar statüsündedir ve bu kararda daimi ve geçici tüm ülkelerin imzası da bulunmaktadır [14].

Uluslararası hukuka göre işgal edilen topraklarda kendi vatandaşlarına yerleşim yerleri kurmak yasak olmasına rağmen İsrail, günümüzde Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bu eylemlerine devam etmektedir. Ayrıca ABD yukarıda bahsedilen kararı onaylamasına rağmen İsrail’in Golan tepelerini ilhak etmesini ve başkentin Kudüs yapılmasına destek vererek büyükelçiliğini geçtiğimiz yıllarda Kudüs’e taşımıştır. Lakin, BM Güvenlik Konseyi üyelerine baktığımızda, birçok üye ve Avrupalı devletler İsrail-Filistin sorununa çözüm olarak, 1967 sınırlarında başkentleri Kudüs olan (Doğu – Batı) 2 devletli çözümü desteklemektedirler. Sonuç olarak İsrail, Arap devletlerine karşı üstünlüğünü onlara kabul ettirmiş oldu. Savaştaki üstünlüğü bölgedeki halklar nezdinde İsrail nefretinin katlanarak artmasına sebebiyet verdi. 1967’nin etkilerini ,doğal olarak ,en çok İsrail ve Filistinliler hissettiği söylenebilir. İsrail, devletini işgalci bir ülke haline gelerek, Filistin topraklarının işgalini başlattı ve yarım yüzyıl sonra da hala bu toprakları işgal etmektedir. Bu işgaller sonrası İsrail de o topraklarda beklenmedik bir direnişle karşılaşarak kayıplar verdi. Savaşta kazanılan zafer İsrail için gelecekte yeni işgallere girişmesine de önayak oldu. Lübnan’daki işgal denemeleri buna bir örnek olarak verilebilir. Bu işgal girişimine tepki olarak bölgede, İran’ın desteği ve yönlendirmesiyle Hizbullah oluşumu ortaya çıkmıştır.

Seyyid Hasan Nasrallah

Örgüt, o dönemden günümüze İsrail Devleti’ne çeşitli sıkıntılar yaşatmıştır. Savaş süreci ve sonrasında yaşanan bu işgal deneyimleri hem İsrail hem de Filistin için yıkıcı etkiler bıraktı. İsrail halkının, Filistinli direnişçiler ve Hizbullah tarafından yapılan saldırılar nedeniyle can ve mal güvenliklerinin tehlikede olması savaşın bir yansımasıdır. Fakat Filistin halkı için durum çok daha vahim bir hal almıştır. İlk etapta topraklarını kaybetmiş ve yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda bir nevi mülteci, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye başlamışlardır. İsrail Devleti’nin Filistin bölgelerine, uluslararası hukuku hiçe sayarak, kendi Yahudi yerleşimcileri yerleştirmesiyle Filistin halkına tanıdığı yaşam alanı o günden günümüze gün geçtikçe azalmaktadır. Buna karşılık bölgedeki diğer Arap devletleri sembolik kınama söylemlerinden fazlasını yapmamaktadır. Hatta ABD Başkanı Trump’ın girişimleriyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleri İsrail ile olan ilişkilerini geliştirme, işbirlikleri yapma yoluna gitmişlerdir. Kendi milletlerinden olan devletlerin tutumu ve Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın Türkiye hakkındaki söylemlerine rağmen Türkiye, uluslararası arenada Filistin halkının hakkını savunmaya devam etmektedir. Tek bir cümleyle durumu özetleyecek olursak, “1967’de yaşanan o 6 günlük savaş, bölgedeki halkların 50 yıldır hala barış içinde yaşayamaması sonucunu yarattı” [15] denilebilir.

[irp posts=”20034″ name=”‘İsrail-Filistin Barışı’: Yüzyılın Anlaşması’nın 10 Maddesi”]

Hüseyin Anıl Kaya 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1]:Ahmet İşler, “İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakar Camianın Yaklaşımı,” İçtimaiyat, 3(2), s.122.
[2]: Ahmet İşler, “İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakar Camianın Yaklaşımı,” s. 123.
[3]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2232.
[4]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2235.
[5]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2232.
[6]: “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .
[7]: “Davutoğlu: Suriye PKK’ya destek veriyor,” Aljazeera, Haziran 21, 2012, http://www.aljazeera.com.tr/haber/davutoglu-suriye-pkkya-destek-veriyor .
[8]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2238.
[9]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2240.
[10]: “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .
[11]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2240.
[12]:“Enver Sedat Suikasti,” Mepa News, Ekim 6, 2020, https://www.mepanews.com/enver-sedat-suikasti-20546h.htm .
[13]: “Six-Day War,” History, Mayıs 11, 2018, Son Güncelleme: 21 Ağustos 2018, https://www.history.com/topics/middle-east/six-day-war .
[14]: “UN Transcription of session referring to Chapter VI prior to the introduction of the Resolution,” United Nations, https://web.archive.org/web/20090221085933/http://domino.un.org/unispal.nsf/db942872b9eae454852560f6005a76fb/9f5f09a80bb6878b0525672300565063!OpenDocument .
[15] : “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .

Kaynakça

Aljazeera. “Davutoğlu: Suriye PKK’ya destek veriyor.” Haziran 21, 2012. Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. http://www.aljazeera.com.tr/haber/davutoglu-suriye-pkkya-destek-veriyor .

BBC. “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün.” Haziran 6, 2017. Son Güncelleme: 5 Haziran 2019. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650.
History. “Six-Day War.” Mayıs 11, 2018. Son Güncelleme: 21 Ağustos 2018. https://www.history.com/topics/middle-east/six-day-war .

İŞLER, A. (2019). İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakâr Camianın Yaklaşımı. İçtimaiyat, 3(2), 121-128.

Mepa News. “Enver Sedat Suikasti.” Ekim 6, 2020. Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. https://www.mepanews.com/enver-sedat-suikasti-20546h.htm .

OLGUN, K. TÜRK BASININDA 1967 ARAP-İSRAİL SAVAŞI.

United Nations. “UN Transcription of session referring to Chapter VI prior to the introduction of the Resolution.” Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. https://web.archive.org/web/20090221085933/http://domino.un.org/unispal.nsf/db942872b9eae454852560f6005a76fb/9f5f09a80bb6878b0525672300565063!OpenDocument .

[/vc_toggle]

Bir İnsan Hakları Skandalı: Guantanamo Kampı

Gitmo veya Kamp X-Ray olarak da bilinen Guantanamo Kampı, Küba’nın güneydoğusundaki Guantanamo Körfezi Deniz üssünde yer alan askeri hapishanedir. Kampta, dönemin ABD başkanı George W. Bush tarafından 2002’den bu yana “Terörle Savaş” kapsamında özellikle Afganistan ve Irak’ta yakalanan terör zanlılar tutuluyor. Bu yazıda, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere pek çok kesimin eleştirilerine rağmen halen açık olan Guantanamo Kampının tarihsel süreci anlatılacaktır.

Tarihçe

1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’na kadar Küba İspanya sömürgesiydi. Bu esnada ABD Küba’ya bağımsızlığını kazanmasına yardımcı olma amacıyla askeri müdahalede bulunmaya başladı. Küba’nın bağımsızlığının tanınması karşılığında 1903 yılında ABD ve Küba arasında bir anlaşma imzalandı. Doksan dokuz yıl sürmesi planlanan bu anlaşmaya göre, Guantanamo Körfezinde ABD’ye ait gemilerin yakıt ikmallerini sağlama amacıyla bir deniz üssü kuruldu, ancak 1938’de anlaşmanın süresi “süresiz” olarak değiştirildi.[1] Ek olarak bu anlaşma, devamlı bir kiralama üzerinden bu üssün bulunduğu bölgenin tam yetki ve kontrolünün ABD’de olduğunu tanıdı. 1991’de Haiti askeri darbesinin ardından binlerce Haitili deniz yoluyla ABD’ye kaçmaya çalıştı, bunun ardından Guantanamo Körfezinde sığınmacılar için geçici kamp inşa edildi. Birkaç yıl içerisinde sığınmacıların bir kısmı ABD’ye taşınırken, bir kısmı evlerine geri gönderildi.[2]

11 Eylül 2001 saldırılarını takiben körfezde Guantanamo Kampı inşa edildi ve başta el-Kaide ile Taliban olmak üzere pek çok terör örgütüne karşı başlatılan askeri kampanya kapsamında ele geçirilen ve terör örgütleriyle bağlantılı olduğu iddia edilen zanlılar burada tutulmaya başlandı. İlk tutuklular 11 Ocak 2002’de hapishaneye yerleştirildi. 2003 yılı itibarıyla cezaevine yerleştirilen tutuklu sayısının 680 olduğu biliniyor.[3]

Zanlıların Statüsü ve İnsan Hakları İhlalleri

Konuyla ilgili altı çizilmesi gereken en önemli nokta, kampta tutulan mahkûmların statüsü; zira bu kişiler temel bir hak olmasına rağmen adil olarak yargılanmıyorlar.[4] Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre, zanlıların büyük bir kısmı herhangi bir suçlama olmaksızın tutulup mahkemeye çıkarılmazken, diğer bir kısmı askeri komisyonların adil olmayan yargılamalarıyla karşılaşıyor. Bu kesimin ölüm cezası ihtimaliyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor.[5]

Kasten alıkoyma ve adil yargılama süreçlerini başlatmama suçlarına ek olarak, Guantanamo Kampında tutulanlara dar bir alanda hapsederek günlerce yüzlerine su dökmek suretiyle zorla uykusuz bırakma, elleri ve ayakları kelepçeli vaziyette küçük kutuların içine hapsetme, vücudu parmaklıklara kilitleyerek germe, açlık grevi yapanlara zorla besin verilmesi gibi işkencelerin yapıldığı biliniyor.[6] Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü yıllardır uluslararası hukuk suçları işlenen Guantanamo Kampı’nın kapatılması için çağrılarını sürdürüyor.

Barack Obama 2009’da başkanlık görevini devraldıktan birkaç gün sonra Guantanamo’nun kapatılması talimatını verdi. Obama, geçen 7 yıllık sürede hapishanenin kapatılması için çabaladığını ancak Kongre’deki siyasi çekişmelerin bu hedefini gerçekleştirmesini engellediğini söyledi.[7] Ancak “insan hakları skandalı” olarak anılan Guantanamo Kampı hala açık. Her ne kadar 2008 yılından beri hapishaneye yeni esir götürülmediği belirtilse de, 2021 Ocak itibarıyla Guantanamo Kampında 40 kişi tutuluyor.[8]

Nazlı Tekdemirkoparan
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

1 Michael Castritius, “Kübalı uzman: Guantanamo hukuki açıdan saçmalık,” DW, 21 Şubat 2006, https://www.dw.com/tr/k%C3%BCbal%C4%B1-uzman-guantanamo-hukuki-a%C3%A7%C4%B1dan-sa%C3%A7mal%C4%B1k/a-2522377.

2 Lily Rothman, “Why the United States Controls Guantanamo Bay,” Time, 22 Ocak 2015, https://time.com/3672066/guantanamo-bay-history/

3 Erkan Avcı, “ABD’nin utanç kaynağı Guantanamo hapishanesi 14. Yılında,” Anadolu Ajansı, 11 Ocak 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-utanc-kaynagi-guantanamo-hapishanesi-14-yilinda/503579

4 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

5 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: 16 yıl oldu, Guantanamo artık bir daha açılmamak üzere kapatılsın,” Amnesty International, 11 Ocak 2018, https://amnesty.org.tr/icerik/abd-16-yil-oldu-artik-guantanamo-bir-daha-acilmamak-uzere-kapatilsin

6 Kerem Congar, “Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti,” EuroNews, 5 Aralık 2019, https://tr.euronews.com/2019/12/05/guantanamo-mahkumu-cia-in-iskence-yontemlerini-resmetti

7 Erkan Avcı, “Obama, Guantanamo’yu kapatma planını açıkladı,” Anadolu Ajansı, 23 Şubat 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/obama-guantanamo-yu-kapatma-planini-acikladi/526133

8 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

Kaynaklar

Avcı, Erkan. “ABD’nin utanç kaynağı Guantanamo hapishanesi 14. Yılında,” Anadolu Ajansı, 11 Ocak 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-utanc-kaynagi-guantanamo-hapishanesi-14-yilinda/503579

Avcı, Erkan. “Obama, Guantanamo’yu kapatma planını açıkladı,” Anadolu Ajansı, 23 Şubat 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/obama-guantanamo-yu-kapatma-planini-acikladi/526133

Castritius, Michael. “Kübalı uzman: Guantanamo hukuki açıdan saçmalık,” DW, 21 Şubat 2006, https://www.dw.com/tr/k%C3%BCbal%C4%B1-uzman-guantanamo-hukuki-a%C3%A7%C4%B1dan-sa%C3%A7mal%C4%B1k/a-2522377.

Congar, Kerem. “Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti,” EuroNews, 5 Aralık 2019, https://tr.euronews.com/2019/12/05/guantanamo-mahkumu-cia-in-iskence-yontemlerini-resmetti

Rothman, Lily. “Why the United States Controls Guantanamo Bay,” Time, 22 Ocak 2015, https://time.com/3672066/guantanamo-bay-history/

Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

Uluslararası Af Örgütü, “ABD: 16 yıl oldu, Guantanamo artık bir daha açılmamak üzere kapatılsın,” Amnesty International, 11 Ocak 2018, https://amnesty.org.tr/icerik/abd-16-yil-oldu-artik-guantanamo-bir-daha-acilmamak-uzere-kapatilsin

[/vc_toggle]

Osmanlı’nın Fransa’ya Yardımı: Pavia Muharebesi ve Macaristan Seferi

Osmanlı Devleti, askeri gücü, stratejik fütuhat anlayışı ve fethettiği topraklardaki adil yönetimiyle kısa süre içerisinde güç kazanan bir yapıya sahip olmuştur. İlerleyen dönemde Sultan I. Selim’in sekiz yıllık saltanatı sırasında gerçekleştirdiği Mısır Seferleri’nde elde edilen ganimetle hazineyi doldurup ekonomisini de sağlama almıştır. 16. yüzyılda I. Süleyman’ın cülusundan sonraki yıllarda, önceki dönemlerde sağlanan askeri ve ekonomik istikrarın da gücüyle Avrupa üzerinde ciddi bir söz hakkına sahip olmuş ve daha önceki sultanların da alamadığı, Belgrad gibi bazı stratejik noktaları fethedilmiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin faaliyetlerinin önündeki en büyük engel V. Karl (Şarlken)’dır. V. Karl, Pavia Muharebesi’nde Fransa Kralı I. François’i mağlup ederek esir almış olsa da bu dönemde Fransa, I. Süleyman’ın kişiliğinde Osmanlı Devleti’nden yardım ve destek talep etmiştir. Avrupa’da söz sahibi olmak ve V. Karl’ın Fransa’yı da kapsayacak bir güce ulaşmasının önünü alabilmek için Fransa’nın isteği kabul edilmiştir. Ele alacağımız yazıda Avrupa’da Osmanlı, Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nun konumu, birbirlerine karşı tutumları ve ilişkilerindeki süreç içerisindeki gelişmeler ele alınacaktır.

1-Pavia Savaşı’na Giden Süreç ve I. François’in Esir Düşmesi

Türk tarihinde Fransuva olarak da bilinen Fransa kralı François, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun başına geçebilecek adayların en kuvvetlilerinden biriydi. Fransa tahtına geçtikten sonra bu göreve geçeceğini düşünmek olağan bir tahmindi. Ancak İmparatorluğun başına Habsburg Hanedanı üyesi İspanya kralı V. Karl geçti. Bu durum da tahmin edilemez değildi zira önceki İmparator Maximillan kendisinin dedesiydi ve o da varisti. İmparator Maximillan, Habsburg hanedanlığının gücünü ve saygınlığını artırsa da Fransa’da güçlü bir yönetim kurmuş olan Fransa Kralı XII. Louis, İmparator’un gücüne karşı durmuş ve yönetimindeki kuvvetlerle Maximillan’ın İmparatorluk ordusunu mağlup etmeyi başarmıştı. XII. Louis’in bu başarıları ve ölümünden önce İtalya’ya düzenlenecek sefer için bir ordu hazırlaması yeni kral I. François için önceden belirlenmiş bir hedef anlamına geliyordu. Bu çerçevede hareket eden I. François, tarihte İtalya Savaşları olarak adlandırılacak sefere çıktı. İtalya’daki egemenliğini pekiştirmek isteyen V. Karl ile karşılaşan François, Pavia (Pavya veya Pevye olarak da bilinir) Muharebesi’nde ordusunun önemli komutanlarını kaybetmiş ve kendisi de esir düşmüştür (25 Şubat 1525). Bu durum, sınırları halihazırda Habsburgların hükmettiği topraklarla sıkıştırılmış halde olduğundan kendi egemenliği için olduğu kadar Fransa için de tehlike anlamına gelmekteydi. Valide Kraliçe Düşes Dangolen, oğlunun esir düştüğü Pavia Muharebesi’nden sonra oğlu ve kendi tarafından olmak üzere I. Süleyman’a iki mektup göndererek yardım istemiş ve Sultan’ın, esir olan oğlunu kurtarmak için Macaristan’a bir sefer yapılmasını rica etmişti.

2- I. Süleyman’ın Macaristan Seferi’ne Bakışı ve Fransa-Osmanlı İlişkilerinin İlerleyişi

Fransa’dan gönderilen mektuplar, din farkına ve bu farktan dolayı bir ittifakın iki tarafın da saygınlığına (özellikle Kutsal Roma İmparatoru olmaya aday olan Fransa Kralı’na) zarar verebileceği ihtimaline rağmen yapılması sebebiyle, Fransa’nın içinde bulunduğu durumun ne derece zor olduğunu göstermektedir. Ancak yine de Fransa Kralı François, esir durumda da olsa Osmanlı Devleti’nin Batı’ya yönelişi için ciddi fırsattı. Öyle ki Orta Avrupa’da zaten Belgrad’ı fetheden I. Süleyman’ın gelecek fetihlerini bu mektup “Macaristan Seferi” olarak belirlemiş değildir; hedefte zaten Macaristan vardır. I. Süleyman, babası I. Selim’in aksine fetihlerde yönünü Avrupa’ya çevirmiş ve II. Mehmed gibi saygıdeğer bir hükümdarın kuşatıp alamadığı Belgrad’ı almıştır. Bu fetih, V. Karl o dönemde Fransa Kralı’yla mücadele ettiği için Kutsal Roma İmparatorluğu tarafından göz ardı edilen bir gelişme olsa da, Sultan’ın fütühat vizyonu hakkında fikir sahibi olunmasını sağlamaktadır. Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişinin önündeki o an için en büyük engel ve aynı zamanda da hedef Macaristan’dı. Aynı zamanda Habsburgların Avrupa’daki ilerleyişinin ve Avrupa’yı tekellerine alışının da bir örneği olan Macaristan; Avusturya, İtalya, İspanya ve Orta Avrupa’yla birlikte Habsburg toprağı olmasa da Macar Kralı II. Lajos, V. Karl’ın kız kardeşiyle evli olduğundan bir akrabalık da söz konusuydu. Macar Kralı’nın Osmanlı elçisini öldürtmesi ve Kral’ın annesinden gelen mektup, bir nevi I. Süleyman’a aklındaki seferi gerçekleştirebilmek için geçerli sebepler sunmuştur. Ancak seferlerin tek sebepleri bunlar da değildir. Macaristan (Mohaç) Seferi’nin hazırlıkları devam ederken I. François’in serbest bırakılmasının sefer hazırlıklarını ve seferi etkilememesi bu durumun kanıtıdır. Fransa’nın, Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarıyla çevrili olması ve Fransa Kralı’nın da İmparator olma iddiası taşıması, esir düşmüş de olsa Osmanlı Devleti için önem taşımaktaydı. Çünkü Fransa, Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişine engel teşkil edebilecek ve onu Batı’dan da bir kuşatmaya alabilecek en ciddi kuvvetlerden biriydi; üstelik gelinen noktada Osmanlı’dan yardım istemiş bulunuyorlardı. Macaristan başta olmak üzere Orta Avrupa meselelerine yön verici bir pozisyon elde etmek ve V. Karl’a rakipsiz bulunmadığını hissettirmek, Avrupa’daki en güçlü rakibini zor duruma sokmak için bu durum bir fırsattı.

[irp posts=”29691″ name=”Osmanlı’nın Okyanusya’daki Varlığı: Açe Sultanlığı”]

 

3- I. Süleyman’ın Fransa Kralına İthafen Yazdığı Mektup

Fransa’dan gelen yardım isteği I. Süleyman tarafından cevaplandırılmıştır. Sultan cevap mektubunun içeriğinde istenen yardımın verileceğini bildirirken I. François’in içini ferah tutmasını belirtmiştir. Bu mektup, iki devletin fiili ittifakının başlangıcı olsa da Katolik bir devletin Hristiyan Avrupa’daki etkisini sarsabilecek olduğundan bir süre boyunca bu ittifak gizli tutulmuştur. Sultan’dan Kral’a gönderilen mektup ise ana hatlarıyla şöyledir; “İmdi padişahlara sınmak ve haps olunmak acep değildir. Gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasız. Eyle olsa bizim abai kiram ve ecdad-ı izamımız nevverallahu merkadehüm daima def-i düşman ve fethi memalik için seferden hali olmayıp biz dahi onların tarikine salik olup her zamanda memleketler ve sab ve hasin kal’alar feth eyleyip gece ve gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış.” [Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutunuz, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim büyük/ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve güçlü/kuvvetli kaleler fetheyleyip gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış(durumdadır).]

Sonuç

Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu durum, güçlü bir Kutsal Roma İmparatorluğu’nun rakibi konumundaki Fransa’nın, Osmanlı Devleti’nin desteğine muhtaç duruma düşmesine sebep olmuştur. Ancak ne bu yardım, ne de bu yardım çağrısına verilen olumlu yanıt tek perspektiften değerlendirilmemelidir. İki devlet, bu sırada birbirlerinin hedeflerini ve politikalarını gözetmiş ve buna göre davranmıştır. Fransa, en ciddi rakibine karşı Avrupa’da fetihler gerçekleştirmek isteyen ve o günün dünyasında muhtemelen V. Karl’la savaşıp galip gelme ihtimali olan az sayıda hükümdarlardan Sultan I. Süleyman’dan yardım istemiş; Osmanlı ise Avrupa ilerleyişinin önündeki en büyük engeli, kendisine gelen bu mektupla bir “ittifaklar” zemine çekmiş ve Avrupa’daki en büyük düşmanına karşı, o düşmanı sürekli tehlike altında tutacak bir müttefik edinmiştir. Osmanlı Devleti, Macaristan’ı fethetmiş, I. François ülkesine dönmüştür. Güçlü bir ittifak sistemi oluşmuş mudur sorusu tartışmaya açık olsa da Pavia Muharebesi’nden Macaristan Seferi’ne uzanan sürecin Avrupa’nın geleceğini etkilediği ortadadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Feridun Emecen, “MOHAÇ MUHAREBESİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mohac-muharebesi (18.01.2021).

Kumrular, Ö . “Orta Avrupa’nın Kaderini Değiştiren Savaş: Mohaç Öncesi, Sonrası ve Kastilya’da Yankısı”. BELLETEN 71 (2007 ): 537-574

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Osmanlı Tarihi (2.Cilt)”, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,
1988.

BnF Gallica. “Sultan Süleyman Han . Lettre à François Ier, Roi de France” Erişim 18 Ocak,
2021. https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/btv1b52508208f/f1.item

[/vc_toggle]

Dış Politikada Mezhep Faktörü: Türkiye-İran Örneği

Mezhep, kabaca bir tanım yapılacak olursa bir dinin çeşitli görüş ayrılıkları, anlayış ve yaşayış biçimleri arasındaki farklılıkları neticesinde ortaya çıkan alt kollarına verilen isimlendirmedir. Özellikle insanın tabiatı gereği bir din veya ideoloji, değerler kümesi ortaya çıktığı itibariyle sabit kalmaz, devingen ve dinamik bir özellik gösterir. Bu noktada insan, zaman, siyaset ve coğrafya faktörü önemli rol oynar. Tarih boyunca neredeyse tüm dinlerde, siyasi ideolojilerde mezhepleşme, farklılaşma olduğu unutulmaması gereken bir olgudur. Bu noktada İslami noktadan bakacak olursak, başta Şii, Sünni, Harici mezhepsel farklılaşması olmak üzere bu mezheplerin de alt kolları olduğu kabul edilir. Şiilik içinde İmamiye (İsnaaşeriyye, Caferilik), İsmailliye ve Zeydilik en büyük üç alt mezheptir. Bunun yanında Nusayrilik, Kalenderilik, Hurufilik gibi mezhep, tarikat ve kültürel oluşumlar da Şia içinde yer alan hareketlerdir. Farklılık noktaları hangi ismin İmam olduğu veya İmam olabileceği noktasıdır. Bunun yanında tabii ki kültürel ve siyasi etkenler de büyük rol oynamıştır. Unutmadan, Zeydilik’in Şia mezhebi içinde alt mezhep olmadığı, kendine has ayrı bir mezhep olduğu da önemli ilahiyatçılar, mezhep tarihçileri tarafından dile getirilmektedir. Sünni düşünce içinde ise itikadi ve fıkhi anlamda alt mezhepler meydana gelmiştir. Eş’arilik ve Maturidilik itikadi, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli ise fıkhi alt mezheplerdendir. Bunun yanında her ne kadar çoğu Sünni din adamı ve inananı açısından ehli hak olduğuna inanılmasa da başka bazı Sünni mezhepleri de toplum içinde büyük yankı uyandırmış ve uyandırmaktadır. Vahhabilik, Selefilik, Evzailik bunlar arasındadır.

İslam mezheplerinin küresel dağılışını gösteren harita

Mezhepler konusunda daha ayrıntılı ve nitelikli bir anlatım bu yazının konusu olmadığı için genel İslam mezheplerini sadece ismen dile getirmek istedim. Ancak yine de fikir belirtmesi açısından ilk Sünni ve Şii ayrışmasının temelde imamet, hilafet meselesi olduğu hatırda tutulmalıdır. Daha sonra Sünni mezhebi adını alacak olan taraf Hz. Muhammed’in vefatının ardından İslam ümmetinin ve devletinin başına geçmesi gereken kişinin seçimle belirlenmesi gerektiğini ifade ederken, daha sonra Şia adını alacak taraf ise Halifelik yani İmamet hakkının Hz. Ali’de olduğunu savunmuştur. Görüldüğü üzere ilk mezhep ayrışması siyasi bir konuda ayrışma üzerine ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar gelen süre içinde ise diğer mezhep ve alt mezheplerin ortaya çıkışı yine siyasi ve kültürel nedenlerden dolayıdır. Bu nedenle mezhepleri beşeri ve süreç içinde değişerek, dönüşerek meydana gelmiş bir olgu olarak ele almak en faydalı olandır. Mezhep farklılıklarını din farklılığı gibi algılamak sağlıklı olmayan bir davranıştır. Genel mezhep bilgisi verildikten sonra şimdi yazının esas konusu olan dış politikada mezhepler konusuna geçebiliriz.

Dış Politikada Mezhep Farklılıkları Örneği

Devletler, tarih boyunca sahip olduğu ve temsil ettiği dini kimlikler nedeniyle birçok tartışma, rekabet ve savaşa girişmiştir. Avrupa için bunun en önemli örneği Hristiyan mezhepleri arasında 1618-1648 yılları arasında meydana gelen Otuz yıl savaşlarıdır. Bu savaşlar neticesinde binlerce insan hayatını kaybetmiş, Avrupa coğrafyası yeniden şekillenmiştir. Bunun yanında tarihsel olarak bin yıl kadar geriye götürülebilecek bir Katolik- Ortodoks ayrışması ile Avrupa devletleri birbirlerini öteki ilan etmiş, uzun ve sonu gelmez çatışmalara neden olmuşlardır. Başta Roma’ya karşı Bizans İmparatorluğu, sonraki tarihlerde de Kutsal Roma İmparatorluğu, Fransa gibi ülkelere karşı, doğu Avrupa ülkeleri ve özellikle 16.Yüzyıl ile beraber Rusya farklı mezhep kutuplarında yer almış ve Avrupa siyasi, askeri ve coğrafi bakımdan rekabetlere sahne olmuştur. Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi protest mezheplerin de ortaya çıkmasıyla durum daha karmaşıklaşmıştır.

30 Yıl Savaşları’nı Resmeden Bir Tablo

İslam mezhepleri arasındaki rekabete baktığımız zaman ise en büyük rekabet, 16.yüzyılın başında meydana gelen Osmanlı-Safevi savaşlarıdır. Özellikle Safevi Şahı İsmail, siyasi etkinliğini Şii mezhebi temelinde kurmuş, buna karşı Osmanlı ise Sünni mezhebinin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Sünni halifelik makamını Memlukler devletinin elinden alması ile de mezhep temelli siyaset boyut değiştirmiş ve bir anlamda Osmanlı ile İran arasında en kuvvetli rekabet unsuru haline gelmiştir. Bu noktada belirtmek gerekir ki her ne kadar dini sebepler iki taraf için de rekabetin asıl unsuru gibi görülse de, esas amaç siyasi gücün manevi anlamda desteklenmesiyle daha da artırılmasıdır. Safeviler, dönemin en güçlü ülkelerinden birine, Osmanlı’ya karşı gerek maddi gerek manevi destek toplamak ve bu güce karşı büyük bir güç olarak meydan okumak amacıyla Şii mezhebi temelinde politikalar üretmiş, aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da yükselen yeni güç Safevi’ye karşı özellikle Anadolu topraklarında etkisini artırma temelinde Şia düşüncesine karşı Sünniliği destekleyerek politika üretmiştir. Daha sonraki tarihlerde de, Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabetten yenik ayrılması ve bu devletin giderek zayıflaması Sünni blok karşısında ciddi bir rakibin olmamasına yol açmıştır ve bir anlamda bu topraklarda büyük ve ciddi bir mezhep temelli rekabetin bir süreliğine durmasına neden olmuştur.

Çaldıran Savaşı’nı Resmeden Bir Minyatür

Türkiye-İran Rekabeti

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ile eş zamanlı olarak büyük bir kurtuluş savaşı neticesinde 1923’ te modern devlet anlayışıyla kurulmuştur. Yeni kurulan devleti öncekinden ayıran temel unsur kimlik değişimidir. Osmanlı’nın millet sistemi din üzerine inşa edilen bir sistemdi. Bu nedenle Müslüman ve gayrimüslim ayrımı uzun yıllar sorun edilmeden yürütüldü. Ancak 19. Yüzyıl ile birlikte milliyetçilik akımının imparatorluğun dört bir yanında etkisini göstermesiyle ve tabi ki diğer ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik unsurlarla beraber, Osmanlı diğer imparatorluklar gibi yıkılma gerçeğiyle karşılaştı. Büyük bir dünya savaşı neticesinde kurulan Türkiye ise kimlik anlayışını değiştirerek Müslüman ve gayrimüslim ayrımı üzerinden değil, Türk kimliği üzerinden bina edilmiştir. Cumhuriyet bu kimliğin yanına laik ve Sünni kimliğini de birleştirmiş ve ortaya Türk, Sünni ve laik kimlik portresiyle yeni bir vatandaş tipi çıkmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca mezhep odaklı dış politika yürütme politikası, hem dış politika temel yönelimleri hem de Ortadoğu coğrafyasında mezhepsel olarak güçlü bir devletin 1980’lere kadar olmayışı nedenleriyle uygulanmamıştır. Türkiye’nin kuruluşundan itibaren Batı yönelimli ve Soğuk Savaş koşullarında da ABD isteği doğrultusunda uyguladığı dış politikası zaten Türkiye’nin dini kimliğini kullanabileceği Ortadoğu coğrafyasında etkin politikalar üretmesine engel olmuştur. Özellikle 21.yüzyıl ile beraber Türkiye’nin tekrar Ortadoğu coğrafyasında etkin olma çabası ile beraber mezhep odaklı politikalar yürütme ihtiyacı gündeme gelmiştir. Önce İsmail Cem, sonrasında Ahmet Davutoğlu politikaları ile beraber bu bölge, Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve kültürel olarak güçlü bağlar kurma arayışında olduğu bölge haline gelmiştir. 2000’li yıllar boyunca Türkiye resmi olarak dile getirmese de özellikle Irak, Suriye ve Körfez bölgesinde mezhepsel yakınlığını da kullanarak etkin olmaya çalışmıştır. 2010’dan sonra ise, özellikle Arap baharı neticesinde yaşanan dönüşümler ile beraber Türkiye açıkça Sünni blok pozisyonunda rol almış, Suriye coğrafyasında İran ile ciddi bir rekabete girişmiştir, yine aynı şekilde Irak coğrafyasında da İran’ın Şii kimlik üzerinden oluşturduğu nüfuzu kırmak için ülke içinde Sünni taraf desteklenmiştir. Suriye’de meydana gelen iç savaşta Türkiye destekli kurulan muhalefet ordularına baktığımız zaman çoğunluğun Sünni olduğu göze çarpmaktadır. Yine aynı şekilde Irak’ta özellikle kuzey bölgelerde yerleşen Sünni topluluklar odaklı dış politika da, Amerika’nın Irak işgali ertesinde meydana gelen güç boşluğunu dolduran İran etkisine karşıt bir hamle olduğu aşikardır. Son dönemlerde ise özellikle Balkanlar’da, Kafkasya’da ve yine komşu Ortadoğu coğrafyasında hızla yayılan Selefilik, Vahhabilik mezheplerine karşı Türkiye gerek siyasi ve askeri gerek yumuşak güç unsurlarıyla mücadele yürütmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında, mezheplerin ortak bağlar kurma gücü, onların dış politikada etkin bir şekilde değerlendirilmesine neden olmaktadır.

Diğer tarafta İran ise, 1979 devrimi ile beraber, zaten kültürel olarak yoğun olarak sahip olduğu Şii karakterini devlet yönetimine de aktarmış ve bu tarihten itibaren yakın coğrafyasında mezhep odaklı bir dış politika yürüterek bölgesel devlet olmayı amaçlamıştır. Devrim sonucunda liderlik konumuna gelen Ayetullah Humeyni, devrim ihracı politikası yürütmek istemiş ve bunun neticesinde Irak ile 1980-1988 arasında savaş yaşamıştır. İki tarafın da kazanan olarak çıkmadığı savaş neticesinde Humeyni ve kurduğu yeni devlet, toplumda ciddi bir destek bulmuş, savaş ülkeyi bütünleştirme işlevi görmüştür. Humeyni’nin 1989’da vefatından sonra ise ülke dışa açılma ve batıyla ilişkiler bağlamında liberal ve ılımlı politikalar yürütmüş ancak bu durum, İran’ın kurduğu ve kurdurduğu askeri milis örgütleri ile Irak, Suriye, Lübnan, Afganistan gibi yakın coğrafyasında nüfuz kurma politikalarını değiştirmemiştir. Özellikle 2000’li yıllardan sonra gerek askeri, milis örgütleri yoluyla gerekse çevre ülkelerdeki Şii din adamları vasıtasıyla İran bölgesel bir devlet konumuna yükselmiştir. Irak’ta Haşdi Saabi, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de Nusayri Esad rejimi, Pakistan ve Afganistan’da Fatımıyyun ve Zeynebiyyun tugayları ve Yemen’de Husiler İran devletinin dış politikasında Şiilik unsurunu ne derece etkin kullandığını gösterir. Bunun yanında çoğu bölgede İran, yaptığı müdahaleler ve verdiği destekler neticesinde yerel halk nezdinde de bir emperyalist sıfatla değil, kurtarıcı ve destekleyici sıfatla anılır durumdadır. Din ve özellikle de Şiilik üzerinden kurduğu bu rıza sistemiyle beraber, İran’ın ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel gücü artmaktadır. Arap baharı protestoları kapsamında oluşan muhalefete karşı Suriye’de Esed’e verdiği destek, İsrail’e karşı Lübnan’da Hizbullah’ a verdiği destek, Yemen’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı Husilere verdiği ve komşusu Irak’a da hem milis hem siyasi destekler yakın coğrafyamızda değerlendirmemiz ve önem vermemiz gereken konulardır.

İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nden bir komutan Ortadoğu’daki Şii milis güçleri bayrakları önünde açıklama yapıyor.

Sonuç

Son olarak meydana gelen bölgesel rekabette Sadece Sünni-Şii temelli bir rekabet de artık çok boyutlu hale gelmiştir. Tarihsel olarak Sünni blok içinde yer alan Türkiye ve Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler de farklı mezhepler, alt mezhepler temelinde politikalar uygulayarak bölgesel jeopolitiği daha da karmaşık hale getirmektedir. Özellikle Suriye coğrafyasında İran-Suudi Arabistan önderliğindeki rekabeti mezhep çatışmaları şeklinde yorumlayabiliriz. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt önderliğindeki Vahhabi, Selefi gruplar bölgede İran destekli milislerle birçok çatışmaya girmiştir. Esasında İran-Körfez monarşileri arasındaki mücadele dini değil, siyasi olmasına karşın bu sahada mezhep unsurunu iki devlet de etkin bir şekilde dış politika faktörü olarak kullanmıştır. Bu tarz savaşların en can alıcı noktası ise, çok kolay bir şekilde destekçi bulmasıdır. İki taraf da ölürse şehit olacağını düşünür, bu nedenle çatışmanın devam etmesini sağlayan manevi sebepler motor işlevi görmektedir. Bu yazıda vurgulanmak istenen, özellikle Ortadoğu coğrafyasında meydana gelen rekabetlerde mezhebin ne kadar kullanışlı bir unsur olduğudur. Bunun yanında mezhepsel özelliklerin, meydana gelen anlaşmazlıkların tek nedeni olmadığı özellikle vurgulanması gereken bir unsurdur. Siyasi anlamda yaşanan güç mücadelesinde ekonomi, ordu gibi güçler nasıl elverişli ve gerekli unsurlarsa yumuşak güç kapsamında değerlendirilebilecek mezhepler de son derece etkin ve önemli bir faktördür. Ancak gerek yaşadığımız yüzyılı daha yaşanılabilir kılmak, gerekse İslami kimlik taşıyan devletlerde akan kanı durdurmak amacıyla, mezhepler nasıl ayrışma unsuru olarak kullanılıyorsa birleşme, birleştirme unsuru olarak da pek ala ele alınabilir. Ancak günümüz devletlerinin yaşadığı rekabette nüfuzlarını artırma istenciyle hareket etmesi daha çok ayrılık, daha çok çatışma getirmekte ve bu kavgada mezhepler gerek o ülke liderleri gerekse bölgede çıkarları olan küresel güçler eliyle işlevsel bir şekilde kullanılmaktadır. Yapılması gereken ise söylemsel bazda oldukça basittir; toplumun bilinçlenmesi ve devletler arası rekabetin barışçıl bir şekilde gerçekleşmesi. Ancak yıllardır görüldüğü üzere bu temenninin uygulanışı, dile getirmekten katbekat güç durumdadır.

Muharrem Filiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Adıbelli,Barış. Pax Persica:İran Jeopolitiği, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,2017.

BBC, “Suriye Savaşı Dinsel Çatışmaya Dönüyor”, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130509_suriye_analiz (Erişim Tarihi:09.01.2021)

Demi̇r, Yeşim . “Emperyalist Devletlerin Ortadoğu’da Mezhep Oyunları: Sünnî-Şiî Çatışması”. Turkish Journal of Shiite Studies 1 / 2 (Aralık 2019): 234-246 .

Demirci, Kadir– Azzan, Muhammed Yahya Salim, “Mezhep Çatışmalarının Sebepleri”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/9 7-39.

Ercan, Ceren. “Otuz Yıl Savaşları ve Westfalya Anlaşmaları, https://www.tesadernegi.org/otuz-yil-savaslari-ve-vestfalya-antlasmasi.html (Erişim Tarihi:10.01.2021)

Kıran, A . “MEZHEBİ REKABET Mİ, MEZHEP SAVAŞLARI MI?” . Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 3 (2015 ): 171-191

Müftüoğlu, Bilal. “İran Yemen ve Suriye’de Mezhep Savaşı Yürütüyor”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iran-yemen-ve-suriyede-mezhep-savasi-yurutuyor/ (Erişim Tarihi: 10.01.2021)

Onat, Hasan . “İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği / Commonality of Islam and the Truth of Sects / القاسم المشترك الإسلامي وحقيقة المذاهب”. İlahiyat Akademi , 11-36

Onat,Hasan. İslam Mezhepleri Tarihi, Grafiker Yayınları,2000

Onat,Hasan. İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği, Endülüs Yayınevi,2020

Oran,Baskın. ”Kemalşzm,İslamcılık, Küreselleşme(Türkiye’de Yüce Sadakat Odağı Üzerine Düşünceler)”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 54/2

Oran,Baskın. Türk Dış Politikası cilt2-3, İletişim Yayıncılık, 2003,2013

Varlık, Mustafa Çetin, “Çaldıran Savaşı”, https://islamansiklopedisi.org.tr/caldiran-savasi (Erişim Tarihi: 09.01.2021)

[/vc_toggle]

Kongre Baskını ve Postmodern Demokrasi

6 Ocak 2021 tarihi Amerika Birleşik Devletleri ve çok partili demokrasi sistemi tarihi için oldukça ilginç bir gün olarak hatırlanacak. ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ın seçimlerin hileli olduğunu iddia etmesi ve hileye dair kanıt sunamamasına rağmen, Trump taraftarlarının büyük bir bölümünün seçimleri hileli kabul etmesiyle beraber Kongre’yi işgal etmeleri genel anlamda olumsuz karşılanmakla beraber, ABD’nin dünyaya felsefesini sunduğu çok partili demokrasi sisteminde de bir çatlağın oluştuğunu göstermiştir.

Donald Trump'ın Kongre Baskını öncesi konuşmasından.
Donald Trump’ın Kongre Baskını öncesi konuşmasından.

Donald Trump’ın kurşun geçirmez cam arkasından yaptığı konuşmada şu ifadeleri dikkat çekiciydi:

“Ülkemizi asla zayıflıkla geri alamayacaksın. Güç göstermelisin ve güçlü olmalısın. Kongre’nin doğru olanı yapmasını ve yalnızca yasal olarak belirlenen seçmenleri saymasını talep etmeye geldik. Buradaki herkesin yakında barışçıl ve vatansever bir şekilde seslerinizi bugün duyurmak için Kongre Binası’na yürüyeceğini biliyorum.”

Trump’ın böyle bir cam arkasından konuşması akıllara suikaste uğradıktan sonra sembol bir başkan haline gelen John F. Kennedy gibi hedefe konulduğunu gösterme amacı taşıdığını getiriyor. Neticede, Trump’ın göstericileri “teşvik etmesinin” ardından Kongre binası basıldı, 4 protestocu ve 2 polis hayatını kaybetti. En az 52 kişi de gözaltına alındı. Yardımcısı Mike Pence ve Senato’da bulunan diğer Cumhuriyetçiler Trump’a anti demokratik olarak gördükleri yaklaşımlarından dolayı sırtını döndü. Joe Biden başkanlık koltuğuna daha rahat bir şekilde oturdu.

Sosyal medya sansürü oldukça konuşuldu.
Sosyal medya sansürü oldukça konuşuldu.

Peki çatlak tek yönlü mü? Sadece Donald Trump taraftarları mı “halkın iradesine” karşı geldi? Cevap çok basit. Hayır. Öncelikle, Donald Trump’ın seçimle ilgili yaptığı açıklamalar, milyonlarca kullanıcısı ve takipçisinin olduğu sosyal medya platformları olan Twitter, Facebook, Instagram ve Youtube gibi günümüzde özellikle batı dünyasında hayatın önemli bir bölümünü kaplayan mecralarda geniş bir sansürle karşılaştı. Öyle ki bu mecralarda hesapları kapanan Trump’ın ve bu durumu protesto eden binlerce taraftarının Parler isimli sosyal medya platformuna geçişinde de engel oluşturuldu. Parler kendi avukatları tarafından “ihanete uğradığını” açıkladı, Amazon tarafından hosting servisi iptal edildi, bugünlerde ise altyapısını kurtarmak için çalışıyor.

ABD kurulduğu tarihten beri, çok partili demokrasi sisteminin savunucusu konumunda olup dünyaya da Kissinger’ın tabiriyle bu morali göstermek amacıyla ışık tutmayı amaçlayan bir felsefeye sahip olmuştur. Sert ve aşınmaz ittifaklar yerine kolektif savunmanın, aşırı güç kullanımı yerine diyaloğun ön planda tutulduğu Birleşik Devletler siyasi felsefesinin yeri geldiğinde Japonya’ya nükleer bombalar, Irak’a ve Suriye’ye yasaklı beyaz fosfor bombaları atılmasına müsaade etmesi de bu felsefeye taban tabana zıt faaliyetlerde de bulunabildiğinin bir örneği olarak verilebilir. Kongre Baskını olayı ise ülke içinde yaşanan bir durum olduğu için farklı türde bir çatlak olarak kabul edilebilir.

ABD 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya karşı nükleer silahlar kullanmıştı.
ABD 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı nükleer silahlar kullanmıştı.

Sorulacak başka sorular da var. ABD kendi vatandaşlarına büyük bir şiddet eyleminde bulundu mu? Ölü, yaralı hatta gözaltı sayısına bakılacak olursa hayır. Protestocular da güvenlik güçlerine yönelik ciddi bir şiddet eylemi gerçekleştirmedi. ABD kendi vatandaşlarına gövde gösterisinde bulundu mu? Evet. Takviye polis kuvvetleriyle ve sokağa çıkma yasağı ile bastırılabilecek eylemler için askerlerin sokağa inmesi, konvoylar halinde günlerce nöbet tutmaları bu durumun bariz bir örneğidir. Öte yandan Kongre’nin kontrolü yeniden sağlandıktan sonra da Washington’un herhangi bir yerinde seçimlerin protesto edilmesinin yasaklanması da Afrika ülkelerinden, ABD’ye demokrasi dersleri verilmesine sebep olmuştur. Nitekim Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, ABD Kongre binasının basılmasını şok edici olarak nitelendirip “Güney Afrika Cumhuriyeti olarak barışçıl şekilde demokrasiye geçiş deneyimimizi ABD ile paylaşmaya hazırız.” diyerek ABD’deki durumu adeta tiye almıştır.

Kongre içinde uyuyan Amerikan askerleri.
Kongre içinde uyuyan Amerikan askerleri.

ABD’deki olaylar olağanüstü bir durum olduğunda demokrasiden kolay bir biçimde taviz verildiğini hatta tam aksi eylemlerin ortaya çıktığını iki taraf açısından da göstermiştir. Demokrasi, topluluklar tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Oy verme hakkının herkeste bulunmamasını savunanlardan bu işin semavi dinlerle beraber gelen şeriatlara karşı olduğu için yanlış olduğunu düşünenlere, evrime ters olduğunu düşünenlerden aşırı milliyetçilere ve sosyalistlere kadar çok partili demokrasinin sorgulandığı hatta yanlış olduğu yorumları yapılır.

Görüşümüz ne olursa olsun ABD’de yaşanan Kongre Baskını bizlere kesin olan bazı sonuçlar verdi.

  1. Joe Biden yönetimi güçlendi. Trump’ın siyasi hayatı onarılması çok güç bir yara aldı.
  2. Amerikan çok partili demokrasi yönetiminde bir çatlak oluştu.
  3. Amerikan demokratik felsefesinin uygulamada taban tabana zıt eylemler gösterebildiği bunu bazen dış ülkelere yeri geldiğinde de kendi halkına uygulayabildiği gözlemlendi.
  4. Sosyal medya platformlarının “toplumu kaosa sevk etmek” kararını mahkemelerden önce alıp milyonlarca takipçisi olan hesapları kendi kullanım şartlarını aracı göstererek kapatabildiği tecrübe edildi. Bu durum da bu platformların demokratik yaklaşımlarına darbe vurdu.
  5. ABD’nin dünya siyasetinde “demokrasinin öncüsü” imajının oldukça büyük bir zedelenme ile karşılaştığı aşikar oldu.