Geçmişten Günümüze Dünya Düzenine Yönelik Tehdit: Salgın Hastalıklar

İnsan tarihinin başından itibaren salgın hastalıklar, sayısız ölümlere neden olmuştur. Bakıldığında salgın hastalıklar konusu tıp alanına giren bir konu olarak görünse de doğurduğu sonuçlar bakımından küresel sistemi oldukça etkilemiştir. En yakın örnek şu anda da içinde yaşadığımız Covid-19 pandemisidir. Ortaya çıkmış bu yeni virüs sebebiyle 2021 itibariyle yaklaşık iki milyon kişi yaşamını yitirmiştir. Pandemi sebebiyle birçok ülkede ekonomi, sağlık sistemleri, toplumsal hayat ve devletlerarası ilişkiler farklı bir boyut kazanmıştır. Salgın hastalıklar insanlık tarihinden itibaren belli dönemlerde patlak vermiş ve uluslararası sistemin yenilenmesine sebep olmuştur. Tarihsel sahneye ilk kez, MÖ 14. yüzyılda Hitit uygarlığında görülen veba salgını kayıtlara geçmişlerdir. Tabletlerde 20 yıl sürdüğü yazılan salgın uygarlıkta büyük kırılmalara neden olmuştur [1].

Dünyayı etkileyen salgın hastalıklar

Antik Çağ’da Antonine (M.S. 165-180) vebası yaklaşık beş milyon insanın ölümü ile sonuçlanmış ve dönemin en güçlü imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu’nun ordusunun üçte ikisini yok etmiştir. Bu kayıp karşısında Roma İmparatorluğu büyük bir askeri güç kaybetmiş ve çeşitli kavimler tarafından saldırıya maruz kalmıştır. Dünya tarihinde, 14. yy’da çok fazla ölüme sebep olmuş olan Kara Veba salgını yedi yıl içerisinde 100 milyondan fazla insanın ölümü ile sonuçlanmıştır.

Salgın sonucunda uluslararası ekonomik sistem değişmiştir. Tarıma dayalı ekonomiden ticarete doğru bir kayma yaşanmıştır. Bu salgının yarattığı en önemli sonuç Avrupa’da sömürgeciliğe dayalı sistemin doğmuş olmasıdır. Tifüs, Kolera, Veba daha sonraki yıllarda da dünyanın çoğu bölgesinde toplu ölümlere ve büyük kayıplara neden olmuştur. Bu salgınlar birçok savaşın seyrini değiştirmiştir. 19. yy’da Napolyon’un yaşadığı Rus hezimetinin sebebi de Tifüs olmuştur. Hastalığın ordu içinde yayılması ile Napolyon ordusunda büyük insan kayıpları yaşanmış ve yaptığı Rus seferi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Viyana Kongresi

Bunun sonucunda 1815 Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir düzen tesis edilmiştir. 20. yy’da ortaya çıkan İspanyol Gribi I. Dünya Savaşı’nın da etkisi ile dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış, dünyanın yarısı bu salgın sebebiyle enfekte olmuştur. Bu salgın sonucunda salgın hastalıkların dünya düzenine etkisi daha iyi anlaşılmıştır. İnsan sağlığını korumak amacıyla uluslararası bir mücadele sürdürmek için 1919’da bugünkü Dünya Sağlık Örgütü kurulmuştur [2]. Salgın hastalıklar yalnızca insanlar ölümü ile sonuçlanmamıştır. Devletler tarafından biyolojik silah olarak da kullanılmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü

İlk başlarda hastalıktan ölen insanları su kuyularına atmışlar, hastalığı olanları karşı devletin ordusu arasına sokmuşlardır. Günümüzde ise durum farklı bir boyut kazanmıştır. Artık devletler yeni tip hastalıkları laboratuvarda üretmeye başlamış ve bunları bir silah olarak kullanmaya başlamıştır. Fakat bu durum şu anda her devlet için risk taşımaktadır.

Küreselleşmiş dünya sistemi içerisinde artık bir devletin dış dünyaya kendini kapatması pek mümkün olmadığından günümüzde ortaya çıkan bir salgın ülkeler arası seyahat sırasında farklı ülkelere de taşınmaktadır.

SONUÇ

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren dönem dönem salgın hastalıklar patlak vermiştir. Grip, veba, tifüs, kolera vb. salgınlar birçok insanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Uluslararası sistemi de etkileyen bu hastalıklar, tarihte birçok güçlü imparatorluğun yıkılmasında rol oynamıştır. Yıllar içerisinde gelişen teknoloji ve devlet politikalarının sağlığı da önceleyen durumu aslında bu hastalıkların sistemi ne denli etkilediğinin göstergesidir.

Şu anda içinde bulunduğumuz dünya da yeni tip bir salgın hastalıkla mücadele etmektedir. Covid-19 adı altında 2020 yılının başında hayatımıza girmiş olan bu hastalık, dünya düzeninde birçok eksiğin de bulunduğunu gözler önüne sermiştir. Bu salgınla birlikte geçmişte yaşanan salgın hastalıklardan ders çıkarılmadığı, gelişmiş ülke olarak birçok ülkenin sağlık sistemlerinin yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Küçücük bir virüsün dünya gücü sayılan devletlerin gücünü nasıl kırabileceği daha net anlaşılmıştır. Salgın hastalıklarla mücadele uluslararası toplumun bir sorunudur. Devletler bu hastalıklarla mücadele konusunda işbirliği içinde olmalı ve ortak bir paydada buluşarak, ortak bir mücadele sağlanmalıdır.

[irp posts=”25230″ name=”Koronavirüsü: Salgının Ortaya Çıkışı, Yayılması ve Etkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] “Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya Tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri”, 10 Nisan 2020,

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688  (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

[2] “Salgın Sonrası Yeni Dünya Düzeni”, 30.04.2020,

https://www.gencdiplomatlar.com/misafir-yazarlar/salgin-sonrasi-yeni-dunya-duzeni-ismail-cingoz.html (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

Kaynaklar 

“Dünya genelinde Kovid-19 tespit edilen kişi sayısı 100 milyonu geçti”, 25 Ocak 2021. https://www.evrensel.net/haber/396264/dunya-genelinde-kovid-19-tespit-edilen-kisi-sayisi-100-milyonu-gecti (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

“İspanyol Gribi: 50 milyon insanı öldüren salgın bittiğinde dünya ne haldeydi?”, 29 Nisan 2020. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52473039 (Erişim Tarihi:25.01.2021)

Macar, Oya D (ed.). “COVID-19 İle Birlikte Uluslararası İlişkilerde Değişim ve Süreklilikler: Tarih, Bugün ve Gelecek İlişkisinde Disipinler Arası Bir Analiz”. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2020.

“Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya Tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri”, 10 Nisan 2020. https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688  (Erişim Tarihi: 24.01.2021).

“Salgın Sonrası Yeni Dünya Düzeni”, 30 Nisan 2020. https://www.gencdiplomatlar.com/misafir-yazarlar/salgin-sonrasi-yeni-dunya-duzeni-ismail-cingoz.html  (Erişim Tarihi: 25.01.2021).

[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu’nun Güç Unsurları

Soğuk Savaş döneminin iki süper gücünden birisi olmuş olan SSCB, 1991 yılında çökmüş; akabinde SSCB çatısı altında varlıklarını sürdürmüş olan 14 devlet bağımsızlığını kazanarak, uluslararası alanda yeni aktörler olarak karşımıza çıkmışlardır (İncekara & İncekara, 2015, s. 112). SSCB’nin çöküşü hem küresel hem de bölgesel anlamda önemli değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Yaşanılan bu gelişmelerin küresel boyutu, politik etki bakımından iki kutuplu dönemin sona ermesi ve ABD liderliğinde tek kutuplu bir yapının ortaya çıkmasıdır. Bölgesel anlamda ise SSCB’nin çökmesi nedeniyle Avrasya coğrafyasında bir güç boşluğu meydana gelmiştir. Türkiye de bu güç boşluğunu değerlendirmeye çalışmış, Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile tarihsel ve kültürel bağlarına vurgu yaparak, bu devletler ile ilişkilerini geliştirmeye ve bölgede nüfuz elde etmeye çalışmıştır. Ancak çeşitli faktörlerin etkisi ile Türkiye amaçladığı hedef konusunda pek de istediğini elde edememiştir. SSCB’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonu içinde sancılı bir süreç olmuştur. Bölgede ve ülke sınırları içerisinde çıkan siyasal ve ekonomik sorunlar, Rusya’yı bu dönemde oldukça zorlamıştır. Bunun yanı sıra SSCB’nin çökmesi Ruslara ciddi bir prestij kaybı yaşatmıştır. Nitekim Putin dönemi Rus dış politikasında, Rusya’nın kaybolan prestijin yeniden tesis edilmesi hedefi Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olmuştur. Putin dönemi ile Rusya hem kaybettiği prestiji yeniden kazanmaya başlamış hem kendisine yüklenilmek istenen bölgesel güç olma pozisyonuna karşı çıkmış, hem de Suriye, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde yapmış olduğu operasyonlar ile ABD ve Batıya adeta meydan okumuştur.

Bu çalışmada Rusya Federasyonu’nun Güç unsurları mercek altına alınacaktır. Bölüm 1 de yumuşak bir güç unsuru olarak Avrasya Ekonomik Birliğine yer verilecek: Birliğin yapısı, kuruluş süreci ve amaçları yakından incelenecektir. Bölüm 2 de: Rusya’nın siber alandaki varlığı ve politikaları, Rus kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırılara yer verilecektir. Bölüm 3 de ise: Rusya’nın silah pazarı, ihracat ve ithalat rakamları, Rusya’nın silah pazarındaki önemli müşterilerine değinilecektir. Çalışmanın son bölümü olan 4. Bölümde ise Rusya’nın hangi ülkelerde askeri üsleri olduğu, askeri üslerinin nitelikleri gibi konular genel hatları ile ele alınacaktır.

1) Avrasya Ekonomik Birliği

Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması gerektiğini ilk ifade eden devlet lideri Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’dir. Kazakistan denilince ilk akla gelen liderlerden birisi olan Nazarbayev, 1994 yılında Moskova Devlet Üniversitesinde katıldığı bir etkinlikte Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulmasının gerektiğini belirten bir açıklama yapmıştır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). 2000 yılına gelindiğinde ise Nazarbayev’in söylemlerinin, diğer aktörler tarafından daha da dikkate alındığının bir göstergesi olarak; Belarus, Kazakistan, Rusya, Tacikistan ve Kırgızistan devletleri bir araya gelerek Avrasya Ekonomik Topluluğu Antlaşmasını imzalamış ve Avrasya coğrafyasında ileriki yıllarda kurulacak olan ekonomik bir birliğin temelleri atılmıştır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). 2007 yılında gerçekleştirilen Duşanbe zirvesinde Avrasya Ekonomik Topluluğu’nun kurulduğu ilan edilmiştir (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). Avrasya Ekonomik Topluluğunun kurucu üyeleri arasında: Belarus, Kazakistan ve Rusya Federasyonu bulunmaktadır (Denizci & Mehmet, 2019, s. 416). Bu girişimi takip eden üç yılın sonunda yani 2010 yılında AET’nin kurucu üyeleri arasında gümrük birliği kurulmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 6). Gümrük birliğinin kurulmasının ardından 2011 yılında kurucu üyeler (Rusya, Belarus, Kazakistan) arasındaki sınır kontrolleri kaldırılmıştır (Avcu, 2014, s. 274). 29 Mayıs 2014 tarihinde ise Avrasya Ekonomik Birliğinin Kuruluşuna İlişkin Antlaşma imzalanmış ve imzalanan antlaşma 1 Ocak 2015 tarihinde yürürlüğe girerek bugünkü adıyla bilinen Avrasya Ekonomik Birliği resmen kurulmuştur (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması ile Avrasya Ekonomik Topluluğu kendisini sonlandırarak faaliyetlerine son vermiştir (Alım & Aksu, 2019, s. 6).

Avrasya Ekonomik Birliğinin Amaçları

Avrasya Ekonomik Birliğinin en temel amaçlarından birisi bölgesel ekonomik entegrasyonu sağlamaktır bu bağlamda birliğin amaçlarına geçmeden önce ekonomik entegrasyon kavramı üzerinde kısaca durmak faydalı olacaktır. Ekonomik entegrasyon en temel anlamıyla bölgesel bir alanda bir blok oluşturarak blok içinde ticaretin serbestleşmesini sağlamak ve ülkeler arası ekonomik bir birliktelik kurmayı ve sürdürmeyi amaçlayan faaliyetlerdir (Şanlı, 2008, s. 14). Ekonomik Entegrasyon sayesinde ülkeler toplumsal refah düzeylerini arttırmayı, üretim kapasitelerini arttırma ve kaynakları daha verimli kullanarak ekonomilerini geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadırlar (Şanlı, 2008, s. 6). Bahar Şanlı’nın belirttiği üzere Ekonomik entegrasyon sürecinin başarı ile sürdürülmesi ve tamamlanması için çeşitli unsurlara dikkat edilmelidir. Bu unsurlar: Entegre olacak ülkelerin kalkınma seviyeleri ve üretim yapılarının birbirlerinden çok uzak noktalarda olmaması, yani yakın bir seyirde ilerlemesi, ortak bir kültürel bağa sahip olunması , ülkelerin coğrafya bağlamında birbirlerine mesafe olarak yakın olması, ülke ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı bir karaktere sahip olması, altyapı sistemleri ve ulaşım ağlarının gelişmiş olması gibi faktörler, uygulanmak istenen ekonomik entegrasyonun nihai olarak başarı ile sonuçlanması için dikkat edilmesi gereken konulardır. (Şanlı, 2008, s. 17).

Avrasya Ekonomik Birliğinin en temel amaçları: Küresel bir kriz durumunun ortaya çıkması halinde, üye ülkeler arasında iş birliği ile bu krizin etkilerinden doğacak zararları beraberce aşmak, üye devletler arasında bir gümrük birliği ve ortak bir pazarın oluşturulmasını sağlamak, birliğe üye ülkeler arasında dış pazarlarda ortak bir ilgi oluşturmak gibi hedeflerin varlığından söz edilebilir (Ağır & Ağır, 2017, s. 114). Bu amaçların bütününü kapsayan ana hedef ise bölgesel ekonomik entegrasyonun tesis edilmesidir. Ayrıca Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev, büyük kalem mal ticaretinde üye ülkelerin kendi para birimlerini kullanması gerektiğini ifade etmiştir (İncekara & İncekara, 2015, s. 120). Nazarbayev’in bu söyleminden hareketle bölgede Amerikan doları etkisinin pasifize edilmek istendiği anlamını çıkartmak mümkündür. Bu bağlamda Avrasya Ekonomik Birliğini, sadece ekonomik bir iş birliği mekanizması olarak görmek Rusya gibi aktörlerin politik hedeflerini bir kenara atmak olacağından eksik değerlendirmeler yapılmasına neden olabilir.

Avrasya Ekonomik Birliğinin Kurumsal Yapısı

Avrasya Ekonomik Birliğinin kurumsal yapısını meydana getiren dört yönetim organı vardır.

Avrasya Ekonomik Yüksek Konseyi: Yüksek Konsey birliğin en üst düzey yönetim organıdır ve üye devletlerin devlet başkanlarından oluşmaktadır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Birliğin hangi politika ve stratejileri uygulayacağı ve bu bağlamda birliğin izleyeceği yol haritasını yüksek konsey belirlemektedir (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Kararlar her üye devlet için bağlayıcı olmakla beraber karar alınırken oy birliği yöntemi izlenmektedir (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37).

Avrasya Hükümetler arası Konseyi: Üyeler, birliğin hükümet başkanlarından meydana gelirler ve kararlar yüksek konseyde olduğu gibi oybirliği ile alınmaktadır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37). Görevleri ise: Birliğin bütçesini onaylamak, komisyona görev vermek, komisyon kararlarını denetlemek ve gerekli görüldüğü takdirde bu kararlarda değişiklik talebinde bulunmaktır (Duran & Yılmaz, 2020, s. 37).

Avrasya Ekonomik Komisyonu: Komisyonun temel görevleri: Birliğin ekonomik bütünleşme sürecine destek olmak ve bu sürece birliğin hazırlanmasını sağlamak olmakla birlikte ayrıca komisyon, antlaşma metinlerinin uygulanmasından da sorumludur (Duran & Yılmaz, 2020, s. 38).

Avrasya Ekonomik Birliği Mahkemesi: Bu yönetim organının en temel görevi ise: Üye devletler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözülmesidir (İncekara & İncekara, 2015, s. 121).

Birliğe Yeni Üyelerin Katılım Süreçleri ve Yaşanan Gelişmeler

Her birlik projesinde olduğu gibi Avrasya Ekonomik Birliği de kuruluşundan itibaren birliğe katılacak üye sayısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda birliğe üye olan iki devlet vardır: Bunlardan birisi Ermenistan diğeri ise Kırgızistan’dır. Ermenistan birliğe katılım konusunda ilk başlarda pek de istekli olmamıştır. Gümrük birliğine katılmanın anlamsız olduğunu dile getirmiş olan Ermenistan Başbakanı Tigran Sarkisyan, daha sonra bu söylemi ve politikasından vazgeçmiştir (İsmayıl, 2016, s. 140). Ermenistan’ın kararını değiştirmesinde etkili olan faktör: Rusya’nın uyguladığı enerji diplomasisi ve baskı politikasıdır. Rusya, Ermenistan’a ihraç ettiği doğalgazın fiyatını 2013 yılının mayıs ayında %50 oranında arttırmıştır (İsmayıl, 2016, s. 141). Buna ek olarak Rusya, Azerbaycan ile dört milyar dolarlık bir silah antlaşması da yaparak adeta Ermenistan’a gözdağı vermiştir (Alım & Aksu, 2019, s. 12). Ermenistan, Rusya’nın politik baskısı karşısında elinde baskıya karşı koyacak bir kozu olmadığından ötürü Avrasya Ekonomik Birliğine girmeye yeşil ışık yakmıştır. Avrasya Ekonomik Konseyi’nin 2013 yılında düzenlediği Minsk zirvesinde, Ermenistan, o dönem imzalanması öngörülen AB ile Doğu Ortaklığı Programını imzalamayacağını Moskova yönetimine bildirmiş; akabinde Rusya, aralık ayında Ermenistan’a uyguladığı doğalgaz tarifesinde değişikliğe giderek 270 dolarlık fiyatın 189 dolara düşürüleceğini bildirmiştir (İsmayıl, 2016, s. 141). Ancak bununla yetinmeyen Rusya, enerji alanında işini daha da sağlama alarak, fiyat indiriminin karşılığı olarak Ermenistan da enerji dağıtımını yürüten ArmRosGazprom doğalgaz şirketinin halihazırda %80’lik hissesini zaten elinde tutan Rusya, şirketin kalan %20 lik hissesini de alarak Ermenistan’ın enerji dağıtımında ipleri tamamen eline almıştır (İsmayıl, 2016, s. 141). Böylece Ermenistan 2 Ocak 2015 tarihinde Avrasya Ekonomik Birliğine katılarak birliğin üye sayısını dörde çıkartmıştır (İsmayıl, 2016, s. 141).

2015 yılında birliğin, kurucu antlaşması olan Avrasya Ekonomik Birliği Antlaşmasında, üye ülkelerin vatandaşları, birbirlerinin ülkelerinde herhangi bir izin veya belge olmadan çalışma hakkı elde edeceklerine dair karar bir karar alınmıştır (İncekara & İncekara, 2015, s. 114). Rusya, Avrasya Ekonomik Birliğine katılımı arttırmak için ülkesine gelen ve birlik üyesi olmayan devletlerin vatandaşlarına dönük olarak, kendi ülkesindeki çalışma şartlarını ağırlaştırma kararı almıştır (Alım & Aksu, 2019, s. 12). Bu karar özellikle Fuat Aksu ve Eray Alımın çalışmasında belirttiği üzere Kırgızistan’ın üyelik sürecinde etkili olmuş; Rusya’ya çalışmaya giden vatandaşlarının gelirlerinden mahrum olmak istemeyen ve bu doğrultuda ekonomik bir zarar etmemek isteyen Kırgız yönetimine Rusya, Kırgızistan’ın kendisine olan borçlarını silmeyi teklif etmiş ve bir milyar dolarlık bir fondan Kırgızistan’ın yaralanabileceğini belirtmesi üzerine Kırgızistan, birlik üyeliğine yeşil ışık yakmıştır (Alım & Aksu, 2019, s. 12). 12 Ağustos 2015 tarihinde Kırgızistan, Avrasya Ekonomik Birliğine katılmıştır (Keleş, 2021).

Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği İçerisindeki Konumu Ve Etkisi

Rusya Federasyonu açısından Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması ve SSCB sonrası dönemde eski SSCB devletlerinden bir kısmının tekrar ortak bir çatı altında buluşması, Rusların prestijlerini arttıran bir gelişme olmuştur. Bu bağlamda birliğin Rusya’ya, moral ve psikolojik faktörler bakımından olumlu etkisi olduğu söylenebilir. Diğer açıdan birlik içerisinde Rusya’nın öne çıkması şaşırılacak bir husus değildir. Zira Rusya’nın, politik etki, enerji kaynakları, askeri güç ve teknoloji alanlarında birlik ülkelerinden daha ileri seviyede oluşu, ister istemez Rusya ile diğer üye ülkeler arasında asimetrik bir ilişki doğuracaktır. Nitekim Rusya, neredeyse tek başına birliğin finansal yükünü omuzlayan bir pozisyona sahiptir. AEB’nin bütçesinin %88’ine yakın tutarı Rusya tarafından karşılanmaktadır (Alım & Aksu, 2019, s. 9). Rusya’nın ticaretinin sadece %8’lik bir kısmının AEB ülkeleri ile yapılması, birliğin hem ekonomik entegrasyonunun başarısını etkileyen bir faktör hem de Rusya’nın birliğe sadece ekonomik bir pencereden bakmadığına dair önemli bir göstergedir (Alım & Aksu, 2019, s. 9). Bu bağlamda Rusya’nın, birliğe Gürcistan, Tacikistan, Ukrayna gibi ülkeleri de dahil etme isteği özellikle Ukrayna ve Gürcistan’a karşı uyguladığı çeşitli nedenlerden ötürü ekonomik ve askeri politikalar, Rusya’nın yeniden SSCB’yi kurmak istediği konusunda kendisine yönelik eleştiriler yapılmasına neden olmaktadır. Buna ek olarak Rusya’nın bazı politikaları da AEB konusunda kafalarda soru işaretlerinin kalmasına neden olmuştur. Rusya’nın Kasım 2015 yılında Türkiye ile yaşamış olduğu uçak krizi nedeniyle Türkiye’ye karşı ithalat kısıtlamaları konusundaki tutumu Kırgızistan ve Kazakistan’ın onayı olmadan uygulamaya konulmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 8). AEB bütünleşmesine zarar verebilecek bir diğer gelişme ise: Belarus ve Kazakistan’ın Rusya toprakları üzerinden transit olarak ticaret yapma isteklerine karşılık, Rusya’nın bazı ürünlere kısıtlama getirmesi, üye ülkeler arasındaki gümrük birliği dikkate alındığında iş birliğine olumsuz etki yapabilme potansiyeline sahip bir gelişme olmuştur (Alım & Aksu, 2019, s. 8). Bu tür politikaların uygulanması, esasen Rusya gibi devletler açısından oldukça normal bir durumdur. Zira bugün uluslar üstü bir bütünleşme projesi olan AB gibi AEB’den çok daha ileri bir seviyede gelişme kaydetmiş ve nispeten daha oturmuş bir yapıya sahip olan entegrasyon projesinde dahi, Fransa gibi aktörler kendi ulusal egemenliğine halel getirebilecek politika ve uygulamalara yüksek sesle karşı çıkmaktadır. ABD, Rusya, Fransa gibi aktörler uluslararası ilişkilerin anarşik yapısı ve uluslararası antlaşmaların ihlal edilmesi durumunda devletleri cezalandırabilecek üst bir merciinin olmayışı ve yukarıda bahsi geçen üç devletin, politik, ekonomik, kültürel ve askeri açıdan sistemde büyük güçler olmalarından ötürü, kendi çıkarlarına ayak bağı olabilecek herhangi bir antlaşma veya birlik politikalarını ihlal etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu davranışlar her ne kadar müttefikleri ile olan güven ilişkisini zedelese de bu devletlerin etki kapasiteleri doğrultusunda uyguladıkları havuç- sopa politikaları ile çoğu zaman bu husus aşılmaktadır.

2) RUSYA FEDERASYONU’NUN SİBER GÜCÜ

Küreselleşme ile internet ve bilgisayar teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, devletlerin ve bireylerin hayatlarını kolaylaştırdığı gibi yeni tehditler ve saldırılar ile de bir o kadar zorlaştırmaktadır. İnternetin gelişimi ile devletler siber alanda da güvenlik önlemleri alma ihtiyacı hissetmiş, böylelikle ulusal güvenlik strateji belgelerine ve doktrinlerine, siber savaş/güvenlik ve siber tehditleri de ekleyerek siber alanda savunma-saldırı konseptlerini geliştirmişlerdir. Rusya Federasyonu, Çin, ABD gibi devletler siber alanda en etkin aktörlerdir. Bu bölümde Rusya Federasyonu’nun siber gücü ve siber güvenlik alanını kapsayan Gerasimov doktrinine, Rusya tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen siber saldırı örneklerine bakılacaktır.

Rusya Federasyonu’nun siber alana yönelmesinin kök nedenlerine bakıldığında, ilk gelişmenin 1980’li yıllarda, SSCB ordusunda görevini yürütmüş olan Mareşal Nikolai Ogarkov tarafından başlatılan, Sovyet ordusunun harekat kabiliyetini zayıf bir yapıdan kurtarıp, ağ temelli teknolojiler ile orduyu destekleyip, daha etkin bir yapıya sahip olmasını amaçlayan “Revoluation in Military Affairs” Programıdır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 122). Bunun yanı sıra 1991 yılında gerçekleştirilmiş olan Körfez harekâtında kullanılan iletişim teknikleri ve bu harekatın dünyaya medya aracılığı ile servis edilmesi; Sovyetlerin Afganistan savaşında iletişim teknikleri açısından istenilen başarıyı elde edememesi gibi gelişmeler Rusya’nın siber alana yönelmesini sağlayan faktörler olmuştur (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 123). 10 Ocak 2000 yılında Rusya tarafından yayımlanan belgede: Küresel olarak siber uzayda artan tehditlerin varlığından ve Rusya’ya tehdit oluşturabilecek teknolojilerin diğer aktörler tarafından geliştirildiği vurgulanmıştır (Girgin, 2020, s. 47). 24 Ocak 2010 tarihli belgede ise: Rusya vatandaşları için siber alanda artan bir tehdit varlığının olduğu, bu bağlamda telekomünikasyon sistemlerinin güvenliğinin sağlanması ve yeni yatırımların bu alan temelli olarak yapılmasının elzem olduğu ifade edilmiştir (Darıcılı & Özdal , 2017, s. 21-22).

Rusya Federasyonu’nun Siber Uzaydaki Önlemleri

Rusya Federasyonu kendi ulusal güvenliğini sağlamak için hem hukuksal alanda hem de yazılım alanında çeşitli adımlar atmıştır. 2016 yılında kabul edilen “Rusya Bilgi Yerelleştirmesi Kanunu” ile Rusya da faaliyet gösteren yabancı internet sitelerinin dillerinin Rusça diline de yer vermesi gerekliliği getirilmiş; bu sitelerin Rus uzantılı domainler alması şartı koşulmuş; ayrıca Rus kullanıcı verilerinin, Rusya arşivlerine aktarılma süreçlerindeki denetim mekanizması daha da sıkılaştırılmıştır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 133).

Yazılım alanında ise Rusya’nın milli yazılımlar geliştirilmesi amacının olduğu görülmektedir. Böylelikle milli yazılımlar sayesinde hem piyasada diğer şirketlerin yazılımları ile rekabet edilerek pazar payında söz sahibi olunabilecek hem de veri güvenliği sağlanarak veri sızıntılarının önüne geçilebilecektir. Rusya’nın, batılı şirketlerin geliştirdiği yazılımlara alternatif yazılımları ise mail.ru, Yandex, Vkontakte.ru gibi yazılımlardır (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 134).

Siber Savaşın Konvansiyonel Savaşa Entegre Edilmesi (Gerasimov Doktrini)

Valery Gerasimov, 2012 yılında Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmiştir. (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 8). Gerasimov doktrinine göre; Rusya, bir bölgeye veya bir ülkeye askeri operasyon veya müdahale yapmadan önce ilk olarak bölgeye siber saldırılar yaparak avantajlı bir konum elde etmeli, psikolojik harp unsurlarını kullanarak düşmanı veya hedefi moral ve motivasyon bağlamında yıkıma uğratmalı, hedefin kritik altyapılarına ve ekonomisine zarar vermelidir (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 126). Uzmanlara göre bu doktrin kendisini özellikle 2008 Gürcistan-Rusya savaşı ve 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhakında göstermiştir. Bazı uzmanlar Gerasimov doktrinini, hibrit savaş olarak da tanımlamaktadırlar”. (Darıcılı & Özdal, 2017, s. 126).

Rusya Tarafından Yapıldığı İleri Sürülen Siber Saldırılar

Siber saldırıların yapısı gereği, ışık hızında gerçekleşmesi, saldırıyı yapan kişi veya kişilerinin bulunulmasının zor olması ve “siber alanla ilgili uluslararası hukukun henüz daha yeterli düzeye ulaşamamasından” ötürü, bir devleti siber saldırı yaptığı iddiası ile suçlamak kolay olsa dahi kanıtlamak bir o kadar zordur. Bu bağlamda aşağıda değinilecek örneklerin kesin bir şekilde bizzat Rus devleti tarafından yapıldığına dair henüz bir kanıt olmadığını, ancak uzmanların bu yönde bazı bulgulara rastladığını belirtmek gerekmektedir.

Estonya’ya Siber Saldırı

Estonya devleti, vatandaşlık işlemlerini ve devletin bürokratik işlemlerinin çoğunu dijital ortama taşımasından ötürü kendisine “kağıtsız devlet” denilmektedir. 26 Nisan 2007 yılında Estonya da bulunan SSCB döneminden kalma bir askeri heykelin kaldırılmasının ardından Estonya’nın internet altyapısına ciddi bir siber saldırı düzenlenmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6). Saldırı türü Ddos olarak gerçekleşmiş ve ülkenin parlamento web sitesi, finansal kurumların siteleri ve devlet kurumlarının sitelerine yoğun bir siber saldırı gerçekleşmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6). Saldırıya sebep olan gelişmenin ise sadece bir heykel olmadığı, Estonya parlamentosunun Rus azınlıklara vatandaşlık verme konusundaki olumlu olmayan tavrından ötürü böyle bir saldırının gerçekleştiği iddia edilmektedir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 5). Nitekim Estonya hükümeti, saldırıda kullanılan ip adreslerinin bazılarının Rusya kaynaklı olduğu, bu nedenle saldırının Rusya tarafından gerçekleştirildiğini ifade etmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 6).

Gürcistan’a Siber Saldırı

2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasında gerçekleşmiş olan savaş esnasında da tıpkı Estonya da olduğu gibi Gürcistan’ın da kamu web sitelerine, bankacılık sistemlerine ve iletişim sistemlerine siber saldırı düzenlenmiştir (Alizada, 2019, s. 99).

Litvanya’ya siber saldırı

Litvanya da diğer ülkeler gibi siber savaştan nasibini almış bir ülkedir. Rusya Federasyonu, SSCB döneminde çalışma kamplarında hayatlarını kaybetmiş vatandaşları için Litvanya’ya tazminat ödemeyi reddetmiş ve enerji akışını kısıtlama yönetimini uygulamış; akabinde buna bir cevap olarak da Litvanya parlamentosunun, SSCB ile özdeşleşmiş simgeler olan orak ve çekiç simgelerinin kullanımının yasaklanması ile ilgili bir kanun meclise sunulmuş, ardından Litvanya da birçok web sitesine siber saldırılar düzenlenmiş ve web sitelerine hackerler tarafından orak ve çekiç simgeleri konularak Litvanya’ya adeta gözdağı verilmiştir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 9).

Kırgızistan’a siber saldırı

Saldırının arka planında ABD’nin Manas da bulunan askeri üssünün kapatılması için Kırgız yönetimine bir gözdağı verilmek istendiği iddia edilmektedir (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 9-10). 2009 yılında gerçekleşmiş olan bu siber saldırıda ülkede bulunan web sitelerinin %80’e yakını servis dışı kalmıştır (Girgin, 2020, s. 52).

Ukrayna’ya siber saldırı

Ukrayna iç Güvenlik Birimi başkanı Valenty Nalyvaichenko: 2014 yılının şubat ayından itibaren ülkede bulunan iletişim sistemlerinin çöktüğünü, milletvekillerinin cep telefonlarının hacklendiğini ifade eden bir açıklama yapmıştır (Darıcılı A. B., Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi, 2014, s. 11). 2015 yılında da Ukrayna siber bir saldırıya uğramış; ülkede yaşayan 225 bin vatandaşın elektriği kesilmiştir (Girgin, 2020, s. 53). Ukrayna Cumhurbaşkanı yardımcısı ise: Yaşanan siber saldırıdan Rusya Federasyonu’nun sorumlu olduğunu açıklamıştır (Girgin, 2020, s. 53).

Türkiye’ye siber saldırı

24 Kasım 2015 yılında Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus SU-24 uçağı Türk F-16’sı tarafından düşürülmüş, böylece iki ülke adeta savaşın eşiğine gelmiştir. Yaşanan bu olaydan bir ay sonra Türkiye’nin e-devlet, finans ve kamu kurumlarına siber saldırılar gerçekleşmiş, saldırıların büyüklüğünün ise 400.000 siteyi etkileyecek kapasitede olduğu iddia edilmiştir (Darıcılı & Özdal , Enformasyon Savaşı Bağlamında Rusya Federasyonu-Türkiye İlişkilerinin Analizi, 2017, s. 25).

Rusya Federasyonu’nun Siber Gücü

Rusya’nın, siber gücünü diğer aktörlerin siber gücü ile kıyaslayan çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu bağlamda iki çalışmaya bu bölümde yer verilecektir. (Bu bölüm Göçoğlu ve Aydın’ın çalışması referans alınarak oluşturulmuştur). İlk Çalışma Robert ve Clarke tarafından yapılmış, diğer çalışma ise uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanmıştır.

Clarke ve Robert’ın, aktörlerin siber güçlerinin kıyaslamasını yaptıkları çalışmasındaki kriterler şunlardır: Server gücü, siber bağımlılık ve internet ağının yayılımı (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 235).

Tablo 1 Kaynak: (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 235). Referans alınmıştır.

Robert ve Clarke tarafından 2010 yılında hazırlanan bu tabloya göre: Siber saldırıda ABD ve Rusya arasında neredeyse bir fark yoktur. Siber savunma açısından ise en iyi durumda olan aktörün Çin olduğu görülmektedir. Genel puanlamada ise Rusya’nın lider olduğunu görmekteyiz. Rusya’nın diğer aktörlere göre belirlenen kriterlerde daha dengeli bir strateji izlediği anlaşılmaktadır.

Uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanan, ülkelerin siber güvenliklerini değerlendiren 2015 yılındaki çalışmaya göre ise: Bu tablodan çok daha farklı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. 2015 yılında siber güç açısından lider ülke ABD iken; Rusya 12. Sırada, Çin ise 14.sırada yer almaktadır (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236).2018 yılında ise puan olarak ABD 2. Sırada iken Rusya 26. ,Çin ise 27 sırada olduğu belirtilmiştir (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236) .Bu iki çalışmadaki aktörlerin, siber güç alanındaki pozisyon farklılığın ana sebebi ise : Göçoğlu ve Aydın’ın çalışmalarında belirttiği üzere siber alanın çok hızlı bir gelişim katetmesi ve iki çalışma arasında metodolojik olarak farklı bir yöntem izlenmesinden kaynaklanmaktadır (Göçoğlu & Aydın, 2019, s. 236-237).

Yukarıdaki siber saldırılar bölümünde bahsedildiği üzere yaşanan bu hadiseler göstermektedir ki birçok devlet halen daha siber uzayda yeterli savunma veya saldırı kapasitesine ulaşabilmiş değildir. 21.Yüzyıl artık sadece devletlerin sınırlarını askerlerle, hava savunma sistemleri ile koruyamayacağını siber alanda da önemli yatırımların yapılması, gerekli personel istihdamının sağlanması, milli yazılımlar ile dışarıya olan bağımlılığın azaltılması gerekliliğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. ABD savunma Bakan yardımcısı William J. Lynn’ninde belirttiği gibi: Yaşadığımız çağda bit ve byte’lar en az kurşun ve bombalar kadar tehlikelidir (Gürkaynak & İren, 2011, s. 272).

3) Rusya’nın Silah Pazarı

Silah sanayi sektörü devletlerin göz ardı edemeyeceği ulusal güvenliklerini sağlama, diğer devletler ve aktörler üzerinde politik bir etkide bulunma ve ekonomik bir girdi elde etme gibi nedenlerle oldukça stratejik öneme sahip bir sektördür. Kendi ulusal silah sanayisini geliştirememiş ve büyük oranda dış bağımlı olan devletler, silah tedarikçisi devletlerden zaman zaman politik ve askeri baskı görebilmekte, silah ambargosu gibi hem siyasi hem de askeri etkileri olan kararlar alabilmektedir. Bu bağlamda bir devletin bağımsız bir dış politika oluşturabilmesi ve sürdürebilmesi için kendi silah sanayisini geliştirmesi zorunlu bir durumdur. Nitekim Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türkiye’nin yaşamış olduğu durum bu hususa verilebilecek en güzel örneklerdendir. ABD gibi Rusya da dünyada kendi ulusal savunma sanayilerini geliştirebilen az sayıda devletten birisidir. Nitekim ABD’nin, Hiroşima’ya atom bombası atmasının ardından Sovyetler de kısa bir sürede kendi atom bombalarını yapmışlardır. Bu bağlamda Rus savunma sanayisinin gelişiminde Sovyet teknolojisinin yeri yadsınamaz öyle ki günümüzde halen bazı devletler Sovyetler döneminde geliştirilmiş silah ve savunma sistemlerini kullanmaktadır.

SSCB döneminden Rusya’ya değin geçen yıllarda silah ihracat- ithalat rakamlarına bakacak olursak:

Kaynak: (Çelik & Çaylı, 2021, s. 374). Sayfa 374’teki tablo referans alınarak bu grafik oluşturulmuştur.

Tablodan hareketle SSCB’nin silah ihracatının çöküş döneminde dahi devam ettiğini görmekteyiz. Grafikten görülebileceği üzere, ihracatta 1989 yılından 1992 yılına kadarki dönemde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Bu düşüşün ana nedenlerinden birisi: 1989 yılında Berlin duvarının yıkılması, arkasından belli bir süredir sorunlarla boğuşan Sovyetlerin çökmesi ve birliğin dağılma sürecinde yaşanan çeşitli sorunlardır. 1992 ile 1994 yılları arasında Rusya’nın silah ithalatı ise 0’dır. Bu da ülkenin o dönemde yaşamış olduğu iç sorunlar düşünüldüğünde oldukça doğal bir durumdur. 1987 yılı ise silah ihracatında Sovyetlerin altın yılı olmuştur diyebiliriz. Sovyetler bu yıl silah satışından 22600 milyon dolarlık bir gelir elde etmiştir.

Kaynak: (Çelik & Çaylı, 2021, s. 376) veriler referans alınarak grafik oluşturulmuştur.

Putin dönemi ile Rusya silah ihracatında oldukça ciddi bir büyüme kaydetmiştir. Artık Rusya’nın silah satışından kazandığı gelirler milyon dolarlar değil, milyar dolarlar olmuştur. İhracat nispeten dalgalı bir seyirde ilerlese de genel itibari ile yukarı yönlü bir ivme söz konusudur. 2016 yılında ise Rusya silah ihracatından 13,3 milyar dolarlık bir gelir elde etmiştir. Ayrıca Rusya’nın silah ithalatının 2004 yılından itibaren düşüşe geçmesi, ülkenin bütçe dengesine pozitif bir katkı sağladığı söylenebilir.

Rusya’nın Silah Pazarındaki Başlıca Ülkeler

1999-2009 yılları arasında Rus silah sistemlerini Rusya’dan alan ilk beş ülke Çin, Hindistan, Cezayir, İran ve Venezüella olmuştur (Kemaloğlu, 2013, s. 60).

Cezayir: Cezayir ile Rusya arasında çeşitli silah antlaşmaları yapılmış bu bağlamda Cezayir 2006 yılında Rusya ile 1,5 milyar dolarlık bir sözleşme imzalamış; 2011 yılında 900 milyar dolar tutarında 16 adet Cezayir hava kuvvetlerine verilmek üzere SU-30MKI jeti satın almıştır (Şeker, 2019, s. 25). Cezayir ile Rusya arasındaki askeri savunma iş birliği ilerleyen yıllarda da artarak devam etmiş, Cezayir, 2012 yılında 4,2 milyar dolarlık yeni bir sipariş vermiş, bu da Şeker’in çalışmasında belirttiği üzere Rusya’nın Ortadoğu silah pazarında aldığı en büyük siparişlerden biri olmuştur (Şeker, 2019, s. 25). Cezayir’in, Rusya’dan aldığı silah sistemlerinden bazıları şunlardır: SU-25, Mi-35 ve Mİ-28 Helikopterleri Tos-1 Çok namlulu roketatar sistemleri ve çok sayıda tank (Şeker, 2019, s. 25).

Suriye: Suriye ile Rusya ilişkileri SSCB dönemine kadar uzanmaktadır. Günümüzde Suriye de yaşanan iç savaş sürecinde Rusya açık ve aktif olarak Esad yönetimini özellikle askeri ve politik açıdan desteklemektedir. Dolayısı ile Suriye, Rusya’nın hem silah pazarı hem de yeni silahlarının aktif olarak test edildiği bir ülke konumundadır. Nitekim Rusya’nın önemli silah şirketlerinden birisi olan Rostech sözcüsü Viktor Kladov: düzenlenen operasyonlar sebebiyle diğer aktörler tarafından Rus silah sistemlerine yönelik artan bir ilgi olduğundan bahsetmiştir (Dilek, 2017, s. 72). Suriye’de iç savaş çıkmadan önce 2005 ile 2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye yaklaşık 3 milyar dolarlık silah ihracatında bulunmuştur (Kemaloğlu, 2013, s. 62). Rusya’nın Suriye’ye sattığı silahlardan bazıları: MİG-29S bombardıman uçakları, Mİ-24 ve Mİ-17 helikopterleri, Pantsyr-S1 gibi silah sistemleridir (Kemaloğlu, 2013, s. 62).

İran: İran, 1979 yılında ülkesinde gerçekleştirdiği devrim neticesinde özellikle ABD ile ilişkileri bozulan bir aktör olmuştur. İlişkilerin bozulmasının ana nedenleri: İsrail’in güvenliğinin ABD dış politikasındaki önemi, İran’ın nükleer güç olma hedefi, İdeolojik faktörler gibi nedenler sayılabilir. ABD ile İran ilişkileri son dönemlerde oldukça gergin bir seyirde ilerlemektedir. ABD, İran’a ekonomik ve politik baskı yaparak İran’ı bölgede izole etmeye çalışmış bu da İran’ın bölgede yalnız kalmasına neden olmuştur. İran da bu sebeple özellikle Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya açısından İran Ortadoğu coğrafyasında önemli bir müttefik olmasının yanı sıra iyi bir silah müşterisidir de. 2005 yılında Rusya, İran’a 700 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirmiş; söz konusu silah satışında İran’a: Tor-M1 füzeleri verilmiştir (Kemaloğlu, 2013, s. 64). Ayrıca İran hava kuvvetleri tarafından Rus yapımı uçakların kullanıldığı bilinen bir gerçektir.

Rusya Federasyonu, 2017 yılında yayımlanmış olan SIPRI Top 100 listesinde 10 Rus şirketi ile yer alarak savunma ve silah sanayisinde önemli bir aktör olduğunu göstermiştir (Şeker, 2019, s. 24). Rusya Federasyonu’nun başlıca savunma sanayi şirketleri ise şunlardır: Su serisi jetlerinden tanıdığımız Sukhoi firması, Almaz-Antey, Antonov, Sevmash firmalarıdır (Kalaycıoğlu, 2019, s. 3).

Rus silah sanayisindeki ihracatı olumsuz etkileyen gelişmelerde olmuştur. Bunların başında 2010 yılının sonlarına doğru Tunus da patlak veren Arap Baharı gelmektedir. Olayların ilk başlarında ve sonrasında iktidara gelen devletler Rusya’ya karşı mesafeli bir tavır sergilemişlerdir (Çelik & Çaylı, 2021, s. 378). Ancak daha sonra Mısır gibi aktörler tekrar Rusya ile masaya oturarak Moskova yönetimi ile silah alım antlaşmaları yapmışlardır. Libya’da yaşanan gelişmelerde Rusya’yı belli ölçüde zarar uğratmıştır. Kaddafi döneminde 2008 yılında Rusya’dan 4 milyar dolarlık silah satın alım vaadi, Kaddafi yönetiminin devrilmesi ile sekteye uğramıştır (Kemaloğlu, 2013, s. 63,64).

Yaşanılan olumsuz gelişmelere rağmen iki büyük aktör olan Rusya ve ABD, 2012 ile 2016 yılları arasında dünyadaki silah pazarının %56’ya yakın bir kısmında pazar payına sahiptirler (Dilek, 2017, s. 72). Bu nedenle bu iki aktörün silah pazarındaki rekabetini ilerleyen yıllarda da görecek olmamız sürpriz bir gelişme olmayacaktır. Ayrıca silah sistemlerinin çoğu zaman teknik bakım ve onarımı, tedarik edilen mühimmatlar, yazılım teknolojileri gibi nedenler ile satan ülke ile alıcı ülke arasında bir bağımlılık ilişkisi doğurduğu dikkate alındığında bu silah satışlarının aslında Moskova yönetiminin politik düzlemde artan etkinliği ile yakından ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

4) Rusya’nın Askeri Üsleri

Askeri üsler bir devletin gücünü, stratejisini, politikalarını hayata geçirmek açısından oldukça önemli ve işlevsel enstrümanlardır. Askeri üsler hem üssü kuran devlete hem de kendi topraklarında üssün açılmasına izin veren devlete çeşitli avantaj ve dezavantajlar sağlayabilir. Askeri üsler ile: İstihbarat faaliyetleri gerçekleştirilebilir, hedef devletler tıpkı soğuk savaş döneminde olduğu gibi çevrelenebilir, iç savaş veya politik çalkantılı bir süreçten geçen devlete destek olma ve istikrarı sağlamak açısından kullanılabilir, enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması gibi amaçlarla askeri üsler kurulabilir (Ok, 2019, s. 128). Ayrıca askeri üsler sayesinde bir devlet, operasyon yapabileceği alanı genişletebilir ve yapacağı operasyonlardaki maliyeti düşürebilir. Bu da üssü kuran devlete taktiksel açıdan ciddi bir avantaj sağlamaktadır.

Rusya Federasyonu’nun ulusal güvenliğini temin etmek açısından arka bahçesi olarak tanımladığı Orta Asya oldukça kritik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Rusya’nın bölgede birçok askeri üssü bulunmaktadır. Bu üslerden bazıları şunlardır:

Kırgızistan: Rusya Kırgızistan da 2003 yılının sonlarına doğru Kant askeri üssünü açmış; ayrıca bu üst Rusya’nın SSCB sonrası yurtdışında açtığı ilk askeri üs olma özelliğini de taşıması açısından oldukça büyük bir öneme sahiptir (Kamalov, 2011, s. 36). Üssün ana hedefi: Bölgede bulunan hava sahasının kontrolünü sağlamaktır (Kamalov, 2011, s. 36). Rusya’nın ayrıca İssık-Kul gölü yakınlarında denizaltılar için geliştirilen silahların denendiği bir merkezi bulunmaktadır (Aliyev, 2016, s. 8).

Kazakistan: Rusya için en önemli üslerden birisi de Kazakistan da yer almaktadır. Baykonur uzay üssü dünyanın uzay alanında en gelişmiş üslerinden ve en fazla uzay alanında faaliyet gösteren üslerinden biri olma özelliğini taşımaktadır (Kamalov, 2011, s. 38). Moskova yönetimi 2004 yılında yaptığı antlaşma ile bu üssü 50 yıllığına kiralamış ve bu üs için Kazakistan’a yılda 115 milyon dolarlık bir ücret ödemektedir (Kamalov, 2011, s. 38). Ayrıca Rusya uzay programı çerçevesinde yürüttüğü faaliyetlerin %70’ini bu üs üzerinden sürdürmektedir (Aliyev, 2016, s. 6). Rusya’nın ayrıca Kazakistan da Enba poligonu, 20.test istasyonu ve Sarı Şagan poligonları vardır (Aliyev, 2016, s. 4).

Tacikistan: Rusya’nın Orta Asya daki üslerinin olduğu bir diğer ülke Tacikistan’dır. Rusya’nın burada bulunan Okno elektro-optik merkezi istasyonu ile 40000 KM uzaklıkta bulunan nesnelerin tespitini yapabilmekte ve böylelikle ciddi bir alan hakimiyeti elde etmektedir (Aliyev, 2016, s. 9). (Nesne tespitinden kastedilen kozmik nesnelerin takibinin yapılmasıdır) (Kamalov, 2011, s. 38) . Ayrıca 2004 yılında Rus avcı taburu için bir üs tahsis edilerek Rusya bu üsse 7000 kişilik bir personel konuşlandırmıştır (Kamalov, 2011, s. 37).

Bu üslerin haricinde Rusya’nın Ermenistan da Gümrü askeri üssü, Güney Osetya da bulunan 4.askeri üs, Abhazya da 7.askeri üs, Belarus da iletişim merkezi ve radar istasyonu ve yüzyıllardır Rus Çarlarının sıcak denizler olarak tabir ettikleri ve Rus jeopolitiğinde oldukça büyük bir stratejik öneme sahip olan Akdeniz de bulunan Tartus deniz üssü ve yine Suriye de bulunan Hmeymim hava üssü bulunmaktadır (İnsamer, 2021).

SONUÇ

SSCB’nin çökmesi ile bölgede oluşan güç boşluğu çok uzun bir süre sürmemiş Rusya, hızlı bir şekilde toparlanarak uluslararası arenaya kararlı bir şekilde geri dönmüş ve yakın çevresinde tekrar ipleri belli ölçüde eline almıştır. Putin dönemi ile Rusya, kendisine SSCB sonrası yüklenilmek istenen bölgesel güç pozisyonuna karşı çıkarak Ukrayna da Gürcistan da Suriye de başta ABD olmak üzere batılı aktörlere ciddi bir meydan okuma gerçekleştirmiştir. NATO’nun Rusya sınırlarına dayanmasını kolay kolay kabul etmeyeceğini gösteren Moskova yönetimi, başta Libya ve Mısır olmak üzere Kuzey Afrika da ve Suriye özelinde Ortadoğu da tekrar varlığını göstermeye ve güçlendirmeye başlamıştır. Tartus deniz üssü ve Kırım’ın ilhakı hiç de yabana atılmayacak jeopolitik meydan okumalardır. Rusya bu bağlamda batılı müttefiklerin ilişkilerindeki kopuş ve ayrışmaları iyi bir şekilde okuyup fırsatları değerlendirebilmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği girişimi fikir bazında her ne kadar Kazakistan tarafından dile getirilse de Rusya’sız böyle bir girişimin başarılı olma şansının 0 olduğu bu nedenle anahtar oyuncunun Rusya olduğu aşikardır. Neo Avrasyacıların bölgede Rusya liderliğinde siyasal bir entegrasyon oluşturma hedefini hesaba kattığımızda bu hedefin ilk aşamasının Avrasya Ekonomik Birliği olduğu yorumunu yapabiliriz. Rusya’nın siber güç kapasitesi, silah pazarındaki konumu, enerji diplomasisi dikkate alındığında ABD bölgede eğer Rusya’nın daha fazla güçlenmesini istemiyorsa Türkiye ile yaşadığı sorunları çözmek yerine Yunanistan’ını önceleyen politikalar sürdürmeye devam ettiği takdirde bu süreçten en kazançlı çıkacak olan aktör Rusya Federasyonu olacaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Süreçlerinin Karşılaştırılması. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergis, 103-128.

Alım, E., & Aksu, F. (2019). Rusya Liderliğinde Bir Güç Merkezi Olarak Avrasya Ekonomik Birliği. Uluslararası Siyaset Bilimi Ve Kentsel Araştırmalar Dergisi, 1-22.

Aliyev, B. (2016). Rusya’nın Orta Asyadaki Askeri Üsleri. BİLGESAM Analiz, 1-13.

Alizada, N. (2019). ÜlkeDışı Politikalarda Siber Güvenlik Algısı : ABD,Rusya,İran Örneği. Birinci Uluslararası Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Sempozyumu: Türkiye-Rusya (s. 92-103). İstanbul: T.C. İstanbul Esenyurt Üniversitesi.

Avcu, S. A. (2014). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Kırgızistan: Avantajları Ve Dezavantajları. Avrasya Etüdleri, 269-297.

Çelik, A. H., & Çaylı, Ş. (2021). Küresel Ve Bölgesel Krizler Bağlamında Rusya Ve ABD’nin Silah Satış Rekabetinin Ekonomi Politik Analizi. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 369-392.
Darıcılı, A. B. (2014). Rusya Federasyonu Kaynaklı Olduğu İddia Edilen Siber Saldırıların Analizi. U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , 1-16.

Darıcılı, A. B., & Özdal , B. (2017). Enformasyon Savaşı Bağlamında Rusya Federasyonu-Türkiye İlişkilerinin Analizi. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19-40.
Darıcılı, A. B., & Özdal, B. (2017). Rusya Federasyonu’nun Siber Güvenlik Kapasitesini Oluşturan Enstrümanların Analizi. Bilig, 121-146.

Denizci, G., & Mehmet, M. (2019). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Avrasya Ekonomik Birliği Üyesi Ülkeler İle Türkiye’nin Dış Ticaretinin Karşılaştırmalı Analizi. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 414-431.

Dilek, M. S. (2017). Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri. Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 58-82.

Duran, H., & Yılmaz, K. K. (2020). Özbekistan’da Avrasya Ekonomik Birliği Tartışmaları . Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, 35-48.

Girgin, O. (2020). Siber Uzay’da Üstünlük Mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri Ve Rusya Federasyonu. Academıc Revıew Of Humanıtıes And Social Scıences, 36-58.

Göçoğlu, V., & Aydın, M. D. (2019). Siber Güvenlik Politikası: ABD, Rusya ve Çin Üzerine Karşılaştırmalı Bir Analiz. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 229-252.

Gürkaynak, M., & İren, A. A. (2011). Reel Dünyada Sanal Açmaz: Siber Alanda Uluslararası İlişkiler. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 263-279.

İncekara, R., & İncekara, B. (2015). Avrasya Ekonomik Birliği Ve Politik Ekonomik Etkileri. Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 111-129.

İnsamer. (2021, ocak 24). İnsamer.com. İnsamer.com: https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html adresinden alındı.

İsmayıl, E. (2016). Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası. Avrasya Etüdleri, 125-151.

Kalaycıoğlu, S. (2019). Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni. TASAM, 1-4.

Kamalov, İ. (2011). Rusya’nın Orta Asya Politikaları. Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı.

Keleş, S. Ş. (2021, Ocak 23). Avrasya Ekonomik Birliği. İzmir Ticaret Odası: http://izto.org.tr/demo_betanix/uploads/cms/yonetim.ieu.edu.tr/6693_1522735475.pdf adresinden alındı.

Kemaloğlu, İ. (2013). Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı. Ortadoğu Analiz, 58-70.

Ok, E. (2019). Askeri Üslerin İşlevleri Ve Türkiye’nin Denizaşırı Üs Politikası. 3. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Kongresi, (s. 124-140).

Şanlı, B. (2008). Ekonomik Entegrasyon Teorisi Çerçevesinde Avrasya Birliği’nin Olabilirliği. Atatürk Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi, 13-30.

Şeker, C. T. (2019). Ortadoğu Savaşları Ve Batılı Silah Şirketleri. İstanbul: İnsamer.

[/vc_toggle]

1930 – 1960 Yılları Arası Kıbrıs Sorunu ve Barış Planları

İkinci Dünya Savaşı’na Kadar Kıbrıs Adası

Kıbrıs, Akdeniz’in doğusunda bulunan, coğrafi konumu itibariyle Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasında bulunan ve uluslararası deniz ve su yollarının geçiş rotası üzerinde konumlanmış olan stratejik bir adadır. Kıbrıs’ın stratejik önemi, adaya her tarihte önem verilerek bölge ülkelerince hakimiyet mücadelesinin gerçekleştiği bir alana dönüşmesine neden olmuştur. Sadece Akdeniz’e kıyıdaş olan bölge ülkeleri değil, tarihin farklı dönemlerinde Avrupalı devletler de ada üzerinde hakimiyet yarışına girişmiş, adayı askeri ve ticari bir üs olarak kullanmışlardır. Kıbrıs 1571 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girinceye dek farklı yönetimler altında bulunmuştur. 1191 yılında Haçlı ordularının Kıbrıs’ı ziyaret etmeleri sonrası bu girişim bir işgale dönüşmüş ve adada Kıbrıs Krallığı ilan edilerek Avrupalıların ilk kez adaya yerleşmelerinin önü açılmıştır [1].

Haçlılar işgalin devamında özellikle Mısır ve Filistin topraklarında öğrendikleri ziraat ürünlerinin üretim şeklini Kıbrıs adasına taşımış, daha sonraki yıllarda adadan Avrupa’ya kadar götürmüşlerdir. 1571 yılında II. Selim yönetimindeki Osmanlı ordusunu Kıbrıs’ı kuşatması sırasında ada Venedik Cumhuriyeti altında yönetilmektedir. Adanın fethedilmesinden sonra bölgedeki idari yapı yeniden tesis edilmiştir. Bölgedeki demografik yapı Irak topraklarındaki gibi dini bölünme ile ayrıştırılmıştır. Hristiyan Ortodoksların yaşamlarını fetihten önceki şekli ile devam ettirmeleri sağlanmış ayrıca Anadolu’dan getirilen Müslüman Türk nüfusun Kıbrıs adasına yerleştirilmesine başlanmıştır [2]. 1821 yılında bugünkü Yunanistan topraklarında başlayan Rum İsyanı 1829 yılına kadar sürmüştür. 1827 yılında Navarin Baskını ile Osmanlı’ya ait donanmanın tamamının tahrip edilmesi ile Yunanistan’ın bağımsızlık talebi güçlenmiş nitekim 1830 yılına gelindiğinde Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur [3].

Yunanistan’ın bağımsızlığı sonrası Kıbrıs’ta Osmanlı hakimiyetine karşı bir dizi isyan girişimi başlatılmış fakat tam olarak başarıya ulaşamamıştır. 1877-78 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Harbi Kıbrıs’ın statüsünün günümüzdeki haline dönüşmesine neden olan olaylar dizisinin tetikleyicisidir. 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrası, 1856 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması ile kurulmuş olan Avrupa Güç Dengesi bozulmuştur. Osmanlı-İngiltere ittifakının gerçekleşmesine neden olan harpten sonra Rus askerleri işgal etmiş oldukları Doğu Anadolu topraklarından çekilmek zorunda bırakılırken, Kıbrıs Adası 1878 yılında İngiltere yönetimine kiralanmıştır [1]. İngiltere yönetimi altındaki Kıbrıs’ta, dini temele dayalı ayrı yönetimler ortadan kaldırılarak Osmanlı yönetim anlayışını ve dini-etnik denge ortadan kaldırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 100 yıldan beri süre gelen toprak kayıpları son olarak Ortadoğu ve yakın hinterlandında etkisini göstermeye başlamıştır. 1912 yılında Trablusgarp’ın İtalyanlarla yapılan savaş ile birlikte kaybedilmesi sonrası Afrika’daki son toprak parçasını da kaybeden Osmanlı İmparatorluğu aynı zamanda Ege adalarının kaybedilmesi ile de karşılaşmıştır. 1914 yılında İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan etmesi ile Akdeniz’de bulunan herhangi bir toprağa hükmedilememesi söz konusu olmuştur [2].

Trablusgarp, Ege adaları ve Kıbrıs’a müdahale edilememesinin en büyük sebebi olarak Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılması sonrası toparlanamaması ve elde kalan gemilerin de düşman ile mücadele edemeyecek gemiler olmasından dolayı gerçekleştiği fikrini düşündürmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ada üzerindeki İngiltere hakimiyeti devam etmiş, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın 16. ve 23. maddeleri ile Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhak edildiği kabul edilmiştir [3].

1931 yılında; 1929 Ekonomik Buhranı ve Yunanistan ile birleşme fikrinin etkisi ile Kıbrıs’taki İngiltere yönetimine karşı büyük bir ayaklanma çıkmıştır. Rumların fikri altyapısı Enosis düşüncesine dayanan isyanı, İngiltere tarafından bastırılırken Kıbrıs anayasası askıya alınmış ve adanın yönetimi kararname ile yönetime dönüştürülmüştür. Bu noktada Kıbrıslı Rumların tek siyasi temsilcisi Rum Ortodoks Kilisesi olmak zorunda kalmıştır (Irkıçatal, 2012: 44).

İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Kıbrıs

İkinci Dünya Savaşı döneminde Kıbrıs savaştan uzak bir konumda bulunmuş ve birkaç küçük saldırı dışında savaş dışında kalmıştır. Savaş sonrasında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’a bakış açısından bir dizi değişiklikler olduğu yorumu yapılabilmektedir. 1952 yılında NATO üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, Balkanlarda arka arkaya birçok antlaşmaya girişerek diplomatik gücü arttırmayı planlamıştır. 1953 yılında Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmış, 1954 yılında ise Balkan İttifakı imzalanmıştır.

1954 yılında Yunanistan Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletler’e götürerek meselenin uluslararasılaşmasına neden olmuştur. Bu iki anlaşma vasıtasıyla Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde bir yumuşama görülmüş fakat 1955 yılında Kıbrıs’ta EOKA terör örgütünün kurulması ile ilişkilerdeki gerilme kamuoyu dışında da görülmeye başlamıştır (Armaoğlu, 2017: 224-229). 1954 yılında Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’e yapmış olduğu başvurunun temelinde Kıbrıs halkının self determinasyon ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini bildirmiştir. Londra Konferası’nda ise ortaya çıkarılacak planın Kıbrıs Türklerinin düşüncelerini de yansıtması gerektiği Yunan tarafına iletilmiştir. Tedhiş hareketleri ve Türklere yönelik saldırıların artması 1955’te başlayan tedhiş saldırıları başlaması sonrası düzenlenen Londra Konferansı, Yunanistan’ın Lozan’da Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki bütün haklarını kaybettiği iddiasının yıkılmasına neden olmuştur (Armaoğlu, 2017: 235).

İngiltere aslında sorunun üç tarafı olduğunu kanıtlar nitelikteki davetinde adanın yönetiminde üzerine düşen ağırlıktan kurtulmak istemektedir. Ada’da Türklere yönelik saldırılar EOKA tarafından düzenlenmeye devam ederken Türkler tarafından, Volkan, KITEMB, 9 Eylül gibi gruplar kurularak kendilerini savunmaya çalışmışlardır. İngiltere tarafından adanın taksimi konusundaki değerlendirme ilk defa Sömürgeler Bakanı Alan Lennox Boyd tarafından 1956 yılında Avam Kamarası’nda dile getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye, taksim tezini benimsemiş ve ada üzerinde kabul edilebilecek tek çözüm yolu olduğunu dile getirmeye başlamıştır (Akgün, 2016: 730). 1957 yılına girerken Kıbrıs’ta Rumlar tarafından EOKA tarafından organize edilen tedhiş hareketleri Türklere karşı artmıştır. Kanlı çatışmalar ve saldırıların karşısında Türkler sivil olarak kendilerini korumaya çalışmış fakat etkisiz kalmışlardır. Bu olaylar neticesinde 1957 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmuştur. Rum saldırılarını engellemeyi ve Türkleri korumayı amaçlayan teşkilat İngiltere tarafında da desteklenmiştir [1].

1) 1957 “Foot Planı”

1957 yılında NATO Genel Sekreteri Paul-Henri Spaak Türkiye’ye Bağımsız Kıbrıs Devleti formülünü teklif etmiş fakat teklif Türkiye tarafından reddedilmiştir [1]. 1957 yılında gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise İngiltere’nin Kıbrıs Valiliği’ne Sir Hugh Foot’u atamasıdır. Sir Foot Kıbrıs’taki sorunun çözümü için hemen yeni bir plan hazırlığına girişmiş ve ortaya “Foot Planı” çıkarılmıştır. Rapor halinde Amerika Birleşik Devletleri’ne sunulmuştur. Plan temelde Yunanistan’ın vazgeçilmezi olan self determinasyon ilkesi ile Türkiye’nin vazgeçilmezi olan taksim ilkesini bünyesinde bir arada bulundurmaktadır [2]. Foot Planı’nın detayları hiçbir zaman kamuoyu ile açık bir şekilde paylaşılmamıştır. Fakat Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’na göre o günlerde yapılan açıklamalar ve verilen demeçler ışığında temel esasların şu şekilde olduğu anlaşılmaktadır:

  • Adada, yedi yıl süreli bir özerk yönetim uygulanacaktır.
  • Adada huzurun sağlanması için gereken bütün önlemler bu yedi içerisinde alınacaktır.
  • Toplumlar arasındaki müzakerelerin kolaylaştırılması için 1956 yılından beri sürgünde olan Makarios’un Kıbrıs’a dönüşüne izin verilecektir.
  • Yedi yıl içerisinde müzakereler yolu ile bir anayasa oluşturulacaktır.
  • Yedi yılın sonunda nihai statünün tespiti yapılacak ve her iki tarafa da “self determinasyon” ilkesi çerçevesinde haklar verilecektir.
  • Adadaki İngiltere’nin askeri üslerinin varlığı devam edecek ve Türkiye’ye de askeri üs açma imkânı tanınabilecektir (Armaoğlu, 2018: 176).

İngiltere yönetimi planın içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’ni dahil ederek taraflar üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasını planlamıştır. Plan 10 Ocak 1958 tarihinde İngiltere tarafından Türkiye’ye sunulmuştur. Türkiye Hükümeti 14 Ocak 1958 yılında resmi ret cevabını İngiltere’ye bildirmiştir. Türkiye, İngiltere Hükümeti’nin adanın taksiminin bir yıl sonra gerçekleştirileceğini ilan etmesini aynı zamanda Yunan tarafının da dahil olacağı bir konferans toplanmasını, eğer Yunan tarafı toplantıya katılması reddederse sorunun Türkiye ve İngiltere arasında çözüleceğini bildirilmesi cevabını vermiştir (Armaoğlu, 2018: 177).

Türkiye’nin Foot Planı’nı reddetmesi sonrası ABD ve İngiltere arasında bir diplomasi trafiği başlamıştır. Türkiye’ye taksim yerine adada bir üs verilmesi teklifi yapılmış, Rumlar için ise Türkiye’ye verilecek olan bu üssün yetkileri sınırlı ve küçük bir alan olması teklifi yapılmıştır. Yunanistan’ın talepleri ile Türkiye’nin taleplerinin çatışması bir türlü çözülemezken, çözüm getiremeyecek planların dikte edilmek istenmesi tarafları ve kamuoyunu daha fazla gerginleştirmiştir. Türkiye’nin her yerinde “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri düzenlemiş, Yunan tarafında ise EOKA güç kazanarak Kıbrıs’taki Türklere yönelik şiddet faaliyetleri arttırmıştır.

2) 1958 “Macmillan Planı”

1958 yılında gerçekleşen NATO Bakanlar Konseyi toplantısında bir araya gelen, İngiltere Dışişleri Bakanı Selwyn Loyd ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Dulles Kıbrıs için üçlü yönetim önerisi getirmişlerdir. İngiltere Başbakanı Macmillan tarafından da destek gören “Üçlü Müşterek Hakimiyet” fikri temel olarak Foot Planı’ndan pek farklı değildir. Üçlü yönetim; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin görevlendirecekleri resmi temsilcileri yer alacak, İngiltere’nin valilik görevi sürecektir. Prof. Dr. Fahir Armaoğlu Macmillan Planı’nın temel maddelerini şu şekilde açıklamaktadır:

  • Kıbrıs adası için yedi yıllık bir özerklik sağlanacaktır. Bu dönemde Türk ve Yunan tarafların resmi temsilcileri İngiltere tarafından atanan valinin yanında olacak ve özerk yönetimin sağlanabilmesi için işbirliği içerisinde olacaklardır.
  • Türk ve Yunan toplumlarının ayrı ayrı meclisleri bulunacak ve kendilerine ait hususları bu meclislerde değerlendirebilecek, karar alabileceklerdir.
  • Ada’nın dışişleri, savunma ve iç güvenlik işleri tamamen İngiltere valisinin kontrolü altında olacaktır (Armaoğlu, 2018: 185-186).

Macmillan Planında Türkiye’ye verilen haklardan herhangi bir şekilde bahsedilmezken, Rumların isteği doğrultusunda hareket edildiği söylenebilir. Türkiye’nin taksim veya üs isteği hakkında herhangi bir maddenin bulunmaması yanında hukuki dayanağı olmayan bir planın kabul edilmesindeki endişeyi yaratmıştır. Macmillan Planı aynı zamanda NATO Genel Sekreteri Spaak’a iletilmiş ve desteği istenilerek, Türk ve Yunan taraflara anlaşması konusunda baskı yaratılması arzulanmıştır. 1958’in haziran ayında kamuoyu tarafından öğrenilen planın içeriği infial yaratmış ve 7 Haziran’dan Rumların Türklere karşı bombalı saldırıları başlamıştır [1]. Kıbrıs sorunu Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere arasındaki diplomaside etkinliğini yitirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Dulles, konunun NATO içerisinde taşınmasını talep etmiştir. NATO Konseyi 12-13 Haziran tarihleri arasında iki kez Kıbrıs sorunu hakkında oturum düzenlemiş, girişilen müzakerelerden herhangi bir sonuç elde edilememiştir [1].

ABD Başkanı Eisenhower ile görüşen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes taksim fikrini ilk önce Yunanistan’ın istediğini ileterek taksim fikrindeki isteğini belirtmiştir. Yunan tarafı ABD Başkanı Eisenhower’a, Macmillan Planı’nın Türkiye’ye ada üzerinde hukuki bir hak verdiğini fakat böyle bir hakkın mevcut olmadığını iddia etmiştir. EOKA saldırılarını Türklerin saldırıları olduğu iddiasında bulunulmuş ve açık şekilde Yunanistan’ın desteklenmez ise NATO’dan çıkabileceğini iletilmiştir. Yunanistan’da yaşanan bir dizi gösteri ve saldırı gerçekleşmiş, İzmir’deki NATO üssünde bulunan Yunan askerleri geri çekilmiştir [2]. Türkiye Cumhuriyeti ise 15 Haziran tarihinde gönderdiği mektup ile Macmillan Planı’nı kabul etmediğini bildirmiştir [3]. Yunanistan’ın Amerika Birleşik Devletleri üzerinden İngiltere’ye yapmaya çalıştığı baskı çok açık şekilde görülmektedir. Fahir Armaoğlu’na göre bu dönemde, İngiltere Türkiye’ye daha yakın bir politika izlerken, Yunanistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yakınlaşması görülmektedir. Yunanistan’ın NATO’yu kullanarak taraflara yaptığı baskı artarken Macmillan Planı 15 Ağustos 1958 tarihinde yeniden düzenlenerek gündeme gelmiştir. “15 Ağustos Planı” olarak isimlendirilen planda, Türkiye’nin 1956 yılında belirttiği taksim ilkesine yer verilmiştir. Türkiye planı kabul ettiğini ilan ederken Yunanistan tarafı şiddetle reddettiklerini açıklamıştır [4]. Yunanistan NATO Genel Sekreteri Spaak’ın aracılığı ile sorunun NATO himayesine taşınmasını sağlamaya çalışmıştır. Genel Sekreter Spaak, 15 Ağustos Planı’nın üzerinde ciddi değişikler yapılmasını talep etmiştir.

3) 1958 “Spaak Planı”

Spaak Planı’na göre;

  • Macmillan Planı uygulanmaktan vazgeçilecek, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıslı Türk, Rum temsilcilerin katılımı ile NATO himayesinde toplantı düzenlenecek.
  • Adadaki her toplum da kendi meclisleri bulunacak, ortak sorunlara için orta bir meclis çatısı altında toplanılacak ve seçilecek toplum liderleri İngiltere’den atanan valinin danışmanları olacak görev alacaktır (Armaoğlu, 2018: 202).

Spaak Planı NATO Daimî Konseyi’nin 25 Eylül tarihli toplantısında Yunanistan tarafından onaylanırken, Türkiye tarafından reddedilmiştir. Yunanistan hükümeti 25 Eylül tarihinde 1 Ekim’de Yunanistan’ın NATO’dan ayrılacağını açıklamıştır [1]. 7 Ekim tarihinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne “ültimatom” verilmiştir. Amerikan Büyükelçisi 7 Ekim tarihinde Bakanlığa çağrılmış ve dört madde kendilerine tebliğ edilmiştir:

  • Türkiye’nin adada bulunan temsilcisinin yetkilerinin azaltılmasını ön gören Spaak Planı kabul edilmemiştir.
  • Ada içerisinde gerçekleşen saldırılar sebebiyle nihai statünün görüşülmesi sonraya bırakılmalıdır. Macmillan Planı dahilinde adadaki düzen yeniden tahsis edilmelidir.
  • Yunanistan ve Genel Sekreter Spaak’ın tekliflerinde bulunan NATO Konferansı’na İtalya ve Fransa’nın gözlemci olarak katılmaları hususu, iki ülkenin de Kıbrıs ile alakası olmaması sebebiyle kabul edilmemiştir.
  • Türk Hükümeti, İngiliz planına teklif edilecek değişikleri, gerekli olduğu ölçüde kabul eder (Armaoğlu, 2018: 204-205).

Rum tarafı 26 Ekim’de yaptığı açıklama ile NATO bünyesinde milletlerarası bir toplantıya ve NATO’nun düzenleyeceği bir toplantıya katılmayacaklarını açıklamıştır. Makarios 29 Eylül tarihinde ilk defa “Bağımsız Kıbrıs” tezini ilan etmiştir. Makarios’un üzerinde EOKA terör örgütünün yönlendirmesi olduğu düşünülmektedir [2]. 1958 yılı sonuna doğru Rumlar Enosis fikrinden vazgeçerek bağımsızlık fikri üzerinde uzlaşmaya varmışlardır. Türkiye ise taksim fikrinden taviz verilerek sorunun çözülmesini amaçlamıştır.

4) 1959 “Bağımsız Kıbrıs” Planı

Rumların 1959 yılına doğru Enosis’ten vazgeçmeleri, Türkiye tarafından olumlu bir girişim olarak algılanmıştır. Türkiye ada üzerindeki taksim fikrinden taviz vererek Bağımsız Kıbrıs fikrini desteklemektedir. Türkiye’nin isteği ada üzerinde askeri üssü bulunması ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin garanti altına alınmasıdır. Yunan ve Türk tarafları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1013 (1957) kararı çerçevesinde uzlaşma için görüşmeyi kabul etmişlerdir.

5) Zürih ve Londra Antlaşmaları

1959 yılında bir dizi görüşme gerçekleştiren Türk ve Yunan tarafları çözüme yönelik ilk ve en büyük pozitif havanın yaratılmasına neden olmuşlardır. Ocak ayında başlayan ikili görüşmelerde hızlı bir şekilde müzakereler açılmış ve karara bağlanmıştır. Bağımsız Kıbrıs fikrinde Türkiye adanın bağımsızlığını kabul etmiştir. Halkın bağımsızlığının tartışılması gibi bir husus tartışılmaya kapalı tutulmuştur. Taraflar arasında dışişleri düzeyinde yürütülen müzakereler 31 Ocak 1959 tarihinde son bulmuştur. 6- 11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te bir araya gelen Türkiye ve Yunanistan Başbakanları “Zürih ve Londra Antlaşmaları” adını alacak olan anlaşma üzerinde anlaşmışlardır.

“Zürih ve Londra Antlaşmaları” 19 Şubat 1959 tarihinde iki ülke başbakanlarınca Londra’da düzenlenen konferansta imzalanmıştır. 16 Ağustos 1960 tarihinde ise iki halkın ortaklığı ve iki tarafında antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur [1]. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile Macmillan Planı ortadan kaldırılmıştır. Macmillan Planı esaslarından bir kısmını içerisinde bulunduran antlaşmalar ile Yunan tarafı ve Türk tarafı uzlaşmaya varmıştır. Adada her iki millet için ayrı ayrı meclisler kurulurken, Yunan ordusunun 950, Türk ordusunun ise 650 askerini adada konuşlandırmasına olanak sağlanmıştır. Ada üzerindeki sorunlar Bağımsız Kıbrıs Planı olarak adlandırılan ve her iki tarafın üzerinde anlaşmaya vardığı konu çözülmüş olarak gözükse de 1960 yılı sonrasında EOKA terörü ve Enosis fikri en kanlı saldırılarına başlamıştır.

Sonuç

Kıbrıs Adası coğrafi konumu itibariyle her dönemde büyük devletlerin ilgisini çekmiştir. Anadolu, Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’ya olan coğrafi yakınlığı, su yolları ve deniz ticareti yolları üzerindeki konumu sebebiyle Ortaçağ’dan itibaren Avrupalı devletler tarafından işgal edilmiş ve farklı yönetimler altına girmiştir. 1571 yılında Osmanlı Hakimiyeti altına girene dek Hristiyanlar tarafından yönetilen Kıbrıs adası, Osmanlı fethi sonrası Müslümanlaştırılmaya başlamıştır. Anadolu’dan adaya götürülen Müslüman Türkler aracılığıyla bölgedeki denge sağlanmaya çalışılmıştır. 1821 yılında ortaya çıkan Yunan İsyanı sonrası Osmanlı’nın deniz gücünün neredeyse tamamının yok edilmesi sonraki yıllarda ortaya çıkan hakimiyet kuramama ve reaksiyoner davranamama durumunu net olarak gözler önüne sermektedir. 1827 yılında gerçekleşen Navarin Baskını ile bugünkü Yunanistan limanlarında bulunan ve tamamı ahşap gemilerden oluşan deniz kuvvetlerinin çok büyük bir çoğunluğu yok edilmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlığına gidecek olan olaylar zinciri başlamış, arkasından Osmanlı-Rus Savaşı’nın patlak vermesi gerçekleşmiştir. Kırım Savaşı ve sonrasındaki muharebelerde ağır kayıplar veren Osmanlı İmparatorluğu, deniz kuvvetlerinin Sinop limanında Rus güçlerince imha edilmesi ile 1853 yılında ikinci büyük kaybını yaşamıştır. Deniz Kuvvetlerinin Karadeniz için görevli olan bütün gemilerini kaybetmesi, Rusların Anadolu topraklarına girerek Trabzon’a kadar ilerlemeleri sonrası Fransa, Birleşik Krallık ve diğer Avrupalı güçler ile kurulan ittifak Rusları geri çekilmeye ve nihayetinde yenilmelerine neden olmuştur.

1877-1878 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nda ise Osmanlı İmparatorluğu’nun aldığı büyük yenilgi sonrası önce Ayastefanos sonra Berlin Antlaşmalarını imzalamış, tarihindeki en büyük nüfus ve toprak kaybını yaşamıştır. 1878 yılında İngiltere ile yapılan görüşmeler sonrası gelecekte gerçekleşme ihtimali olan yeni bir Osmanlı-Rus Savaşı’na caydırıcılık yaratılması için Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanmıştır. İngiltere’nin varlığı 1878 yılında başlamış ve bölgenin yönetimi ile demografik yapısı üzerinde birkaç köklü değişiklik gerçekleştirilmiştir. 1912 yılında Trablusgarp Savaşı’nın başlaması sonrası Osmanlı İmparatorluğu Afrika’da hakimiyeti altındaki son toprağını da yitirmiştir. İtalyanlar tarafından işgal edilen Trablusgarp ve Ege adaları deniz gücünün olmamasından dolayı kaybedilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile İngiltere Kıbrıs adasını ilhak ettiğini ilan etmiştir. Dünya Savaşı’nın yenilgisi ile darmadağın olmuş olan, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulduğu ilan etmiştir. Lozan Antlaşması ile Kıbrıs İngiltere yönetimine bırakılmıştır. 1930’lu yıllarda 1929 Ekonomik Krizi’nin etkisi Kıbrıs adasında da hissedilmiştir. Bu dönemde İngiltere yönetimine karşı çıkan protestolar ve saldırılar görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti ilgilenmesi gereken iç meselelerden ötürü bu yıllarda Kıbrıs meselesi üzerine pek tepki göstermemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’ın önemini anlamış, İngiltere’nin sömürgelerini terk etme politikalarının tezahürü olarak, Kıbrıs meselesinin yeniden canlanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin Batı yanlısı çok yönlü dış politika bakış açısı bu dönemde gerçekleştirilen Bağdat ve Balkan Paktları ile kendisini ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti temelde Ortadoğu’nun karışıklığından ve Sovyet tehdidinden kendisini korumak için bölgesel antlaşmalar imzalamış ve kendisinin önderliğinde kurulabilecek savunma paktları aracılığı ile bağımlılık ilişkilerinin yaratacağı savunma gücünden faydalanmayı istemiştir. Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan Balkan İttifakı aracılığı ile Kıbrıs meselesinin ve taraflarının yumuşamasına neden olması beklenmektedir. Fakat 1954 yılında Yunanistan’ın konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıması ile Kıbrıs meselesi tekrar alevlenmeye başlamıştır. Kıbrıs’ta kurulan terör örgütleri, adanın Yunanistan’a bağlanması talebi ve Türklerin adadaki varlığı ile siyasi haklarını yok saymaları aslında temelde unutulmuş olan bir sorunun yeniden ortaya çıkarılmasına neden olmuştur. 1955 sonrasında EOKA’nın gerçekleştirdiği terör saldırıları ve katliamlar Türkiye’de çok ses getirmiş, saldırılara tepki olarak protestolar ve mitingler düzenlenmiştir. Türkiye ve Kıbrıs Türkleri’nin bu saldırılar karşısında kendisini koruması gerekmiş ve sivil girişimlerle mukavemet teşkilatları oluşturulmuştur. Foot Planı, Kıbrıs için önerilmiş fakat maddeleri resmi olarak açıklanmamış ilk plan olmuştur. İngiltere’nin sorunun içerisinden çıkma, aradan çekilme isteğinin net olarak görüldüğü bu dönemde Yunanistan’ın isteklerine daha yakın olduğu düşünülen ve Türk tezlerine dayanmayan bu planı reddetmiştir. Türkiye aynı dönemde net olarak ada üzerindeki taksim isteğini ifade etmektedir. Macmillan Planı da aynı şekilde Yunanistan’ın Enosis fikri ısrarı sebebi ve Türkiye’nin haklı taksim isteği sebebiyle kabul edilmemiştir. Bu dönemde Kıbrıs’ta gerçekleşen terör saldırılarında çok sayıda Kıbrıs Türk’ü hayatını kaybetmiştir.  Spaak Planı, Macmillan Planı’nın Yunanistan tarafından kendi istekleri doğrultusunda değiştirilmiş halini yansıtmaktadır. Bu dönemde NATO ve ABD’nin Yunanistan’dan taraf olmaları ve uyguladığı şantaj politikalarına boyun eğmeleri ise Türkiye Cumhuriyeti gözündeki itibarlarını ciddi anlamda zedelemiştir. Spaak Planı reddedilmekle birlikte NATO ve ABD’ye açık cevaplar ve sert tepkiler gösterilmiştir. Bağımsız Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan tarafından desteklenen bir fikir olması sebebiyle çok önemlidir. Türkiye bağımsızlık olarak halkların bağımsızlığını değil adanın bağımsızlığını tanımaktadır. Türkiye’nin haklı düşüncesi iki tarafa da bağlı olmayan ve farklı meclisleri, kurumları ve askerleri bir arada bulundurabilen bir ülkenin kurulmasını desteklemektir. Bağımsız Kıbrıs bu noktada Yunanistan’ın isteklerine de cevap vermektedir. Nitekim 1960 yılında iki ülkenin antlaşma yapmaları sonucu Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

1960’tan sonra başlayan iç karışıklar, Kıbrıs’ta, Yunanistan’da ve Türkiye’de gerçekleşen askeri darbeler, Kıbrıs sorunun çözülmesinden çok derinleşmesine neden olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşene dek Kıbrıslı Türkler, terör örgütleri ve aşırıcı gruplar tarafından katliamlara ve saldırılara hedef olmaya devam etmişlerdir. Günümüzde Kıbrıs’ın önemi daha net şekilde anlaşılmaktadır. Doğu Akdeniz’de oluşan gelişmeler, Yunanistan’ın tahrikleri ve bölgede oluşan gerilimin bir türlü düşmemesi Kıbrıs sorununun 100 yıldan uzun zamandır çözülememesinin nedeninin hangi taraf olduğunu kanıtlar niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti, deniz kuvvetlerinin yetersizliği ile kaybettiği hakimiyetini ortadan kaldırmak, daha büyük kayıpların önüne geçmek ve caydırıcılığını ortaya koymak için “Mavi Vatan” fikrini 2018 yılından beri uygulamayı sürdürmektedir.

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1] https://www.altayli.net/kibris-hacli-kralligi-1191-1489.html
2] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/504187
3] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102085
4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167
5] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167
6] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/612800
7] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/584432
8] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019
9] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019
10] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1958/06/08
11] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/b0rhqyle8y_x2F__x2F__x2F_7aXo1eQfw_x3D__x3D_
12] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_
13] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_
14] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/RreP_x2B_l_x2B_mHMYwmhKJ_x2B_WOMIw_x3D__x3D_
15] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/L2xXaAW6GPuhXyBySocE3g_x3D__x3D_
16] http://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa
17] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019

Kitaplar

Akgün, S. (2016). Kıbrıs: Doğu Akdeniz’de Egemenlik Mücadelesi. İnat, K. & Duran, B. & Ataman, M. (Der.), Dünya Çatışmaları: Çatışma Bölgeleri ve Konuları 1. Cilt (ss. 727-731). Ankara, Nobel Yayınları.

Armaoğlu, F. (2017). Türk Siyasi Tarihi, İstanbul, Kronik Kitap.

Armaoğlu, F. (2018). Türk Amerikan İlişkileri 1919-1997, İstanbul, Kronik Kitap.

Makaleler

Balıkçıoğlu, E. (2016). Kıbrıs Müzakerelerinde “Taksim” Tartışmaları (1956–1959). VAKANÜVİS-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/230019 (Erişim tarihi: 14/11/2020).

Balyemez, M. (2018). Mondros’tan Lozan’a Kadar Olan Dönemde Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/612800 (Erişim Tarihi: 10/11/2020).

Örenç, A. F. (2009). 1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması. Tarih Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102085 (Erişim tarihi: 09/11/2020).

Özcan, T. (2017). Modern Osmanlı Diplomasisine Geçiş Sürecinde Kıbrıs (1876-1908). Gaziantep University Journal of Social Sciences. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/277167 (Erişim tarihi: 14/11/2020).

Özmen, S. (2018). Kıbrıs Türklerinin Kökeni ve Sosyo-Kültürel Özellikleri. Kıbrıs Araştırmaları ve İncelemeleri Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/504187 (Erişim tarihi: 13/11/2020).

Yüksel, D. Y. (2018). Kıbrıs’ta Yaşananlar ve Türk Mukavemet Teşkilatı (1957-1964). Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/584432 (Erişim tarihi: 10/11/2020).

Arşiv Haberler

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1958/06/08 (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/b0rhqyle8y_x2F__x2F__x2F_7aXo1eQfw_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eKv_x2B_jBp4GfcKlMmP4VPlAg_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/L2xXaAW6GPuhXyBySocE3g_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/RreP_x2B_l_x2B_mHMYwmhKJ_x2B_WOMIw_x3D__x3D_ (Erişim tarihi: 18/11/2020).

İnternet Siteleri

https://www.altayli.net/kibris-hacli-kralligi-1191-1489.html (Erişim tarihi:10/11/2020).

http://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa (Erişim tarihi: 21/11/2020).
[/vc_toggle]

Japonya’nın Çin ve Kuzey Kore Karşısında Artan Savunma Harcamaları

Japonya, dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip, nüfus olarak kalabalık, enerji kaynakları bakımından bir o kadar fakir, ortalama yaşam süresi olarak da bi hayli yüksek Doğu Asya’da bulunan bir ada ülkesi. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “pasif” bir anayasa düzenleyerek resmi olarak ordu kurma hakkından vazgeçti. Resmi olarak Japonya’nın Kara, Deniz ve Hava komutanlıkları bulunmuyor. Sadece meşru müdafaa amaçlı olarak “Japonya Öz Savunma Kuvvetleri” bulunmakta, bu kuvvetlerde belirtildiği gibi sadece savunma amaçlı, saldırı pozisyonuna geçilmesi anayasada geçersiz kılınmış, yasaklanmıştır. Ancak anayasanın pasifist olması ve saldırı gücü anlamında bir ordu kurulmasını yasaklaması demek Japonya’nın ordusu zayıftır veya yoktur demek doğru değildir. Öz Savunma Kuvvetleri kapsamında Japon ordusu her alanda gelişmeye ve genişlemeye devam etmektedir. Özellikle yükselen güç Çin ve elinde nükleer silah bulunduran Kuzey Kore karşısında deniz gücü başta olmak üzere ordusunu modernize etmeye ve envanterine yeni silahlar katmaya çalışmaktadır. ABD merkezli, bağımsız Global Firepower’ın 2020 raporuna göre Japonya, dünyanın en güçlü beşinci ordusuna sahiptir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin baskısıyla hazırlanan Japon anayasasında Japonya, diğer ülkeler gibi ordusunun bulunmasından vazgeçmiş, meşru müdafaa hakkı dışında tüm haklarından feragat etmiştir. ABD’nin Japonlara bu anayasayı kabul etmelerini dikte ettiği zaman soğuk savaş henüz başlamamış, takvimler 1946 yılını gösteriyordu. ABD, bu anayasa ile Asya-Pasifik’te rahatlayacak ve kendisini zorlayacak bir ordu ile karşılaşmayacaktı. O tarihlerde Çin’de komünist rejim kurulmamıştı, günümüzde olduğu gibi ABD’nin Çin için bir önlem almasına gerek yoktu. Japonların bastırılmasıyla tehditler ortadan kalkıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Müttefik Kuvvetler ile Japonya arasında 8 Eylül 1951’de San Francisco Kaliforniya’da imzalanan antlaşma ile ABD ve Japonya arasında ilişkiler yeni bir aşama başlamıştır. O tarihten günümüze kadar Japonya’nın savunma gücünün oluşumunda ABD’nin rolü büyüktür. ABD’nin ülke dışındaki en çok askeri ve üssü Japonya’da bulunmaktadır. Bu durum Japonya’nın ABD için önemini gözler önüne sermektedir. İki devlet arasında olan “Güvenlik İttifakı” çevresinde özellikle 1980’lerden sonra teknoloji transferi, balistik füzeler, savunma sistemi gibi işbirlikleri yapıldı. Günümüzde de ortak hareket devam etmektedir.

Özellikle Şinzo Abe’nin Başbakanlık görevine geldiği ve görevde bulunduğu süre boyunca Japonya, askeri savunma gücünü arttırma konusunda ciddi adımlar atmıştır. Abe, bu doğrultuda yıllar boyunca Japonya’nın bir orduya sahip olmasını engelleyen anayasanın 9.maddesini değiştirmeye çalıştı. Şinzo Abe, 2017 Mayıs’ında yaptığı bir açıklamada “2020’yi yeniden doğan Japonya’nın yeni biri başlangıç yapacağı bir yıl olmasını güçlü bir şekilde istiyorum.” diyerek anayasa değişikliği üzerine yoğunlaşacağını açıklamıştı. Ancak 2019 yılında yapılan son oylamada Şinzo Abe ve siyasi ortağı, Senato seçimlerinde anayasa değişikliği yapabilecek çoğunluğa ulaşamadı. Senato’da yeterli çoğunluğa ulaşsaydı bile halk referandumu yapılması halinde anayasa değişikliğinin gerçekleşemeyeceği tahmin edilmektedir. Yapılan anketlerde Japon halkının %46’sı ordu kurulmasını engelleyen ve pasifist bir yol çizen anayasa maddesinin değiştirilmesine sıcak bakmıyor. Anayasa değişikliği olsun veya olmasın Japonya, savunma harcamalarını arttırmaya, envanterine yeni silahlar, araçlar katmaya devam ediyor. Bu kapsamda 2018 yılında Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir deniz birliğini faaliyete soktu. Kyushu adasındaki tatbikata 1500 deniz piyadesi katıldı. Yapılan bu tatbikat karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı, Japon ordusunun hareketlerini yakından takip ettiğini dair bir açıklama yayınladı. Ek olarak, Japonya ve Çin arasında Doğu Çin Denizi’nde bulunan bazı adalar hakkında egemenlik tartışması on yıllardır devam etmektedir.

Yine 2018 yılında Japonya, hipersonik füze geliştirmek için 58 milyon dolar değerinde bir yatırım ayırdı. Projenin detayları 2020 yılında yapımına başlandı ve detayları açıklandı. Japon yetkililer füzeyi alanında yeni bir çığır açacak bir silah olarak nitelendiriyor. Japonya’nın yanı sıra ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve Avustralya gibi ülkelerin geliştirdiği Hipersonik hava araçları ve füzeler, saniyede 343,2 metre ölçülen ses hızının 5 katı (Mach 5) veya daha yüksek hızlarda hareket eden araçlar olarak tanımlanıyor. Japonya için özellikle 2020 yılının Temmuz ayı silahlanma konusunda hareketli geçti. Pandemiye rağmen bölgesel tehditler Japonya için devam ediyor. Kuzey Kore’nin nükleer silah denemeleri ve balistik füze geliştirmesi ile Çin’in Çin Denizi’ndeki agresif tutumu ve adalar konusunda egemenlik iddiaları devam ediyor. Temmuz ayında meclise sunulan çalışmada kabul edilen teklif metninde “Ülkemiz hasımlık eden diğer ülkelerin menzili içerisinde olduğundan kendi caydırıcılığını arttırmak zorundadır” sözlerine yer verilirken Japonya, bu tehditler karşısında kendi balistik füzesini geliştirmeye hazırlanıyor. Hareketli geçen 2020 Temmuz’unda ABD’li yetkililer Japonya’ya 105 adet F-35 satışına onay verdiklerini açıkladılar.

Japon hükümeti, Çin tehditi karşısında ordusunu güçlendirmenin yanı sıra Çin’deki fabrikalarını Japonya’ya veya başka bir Güneydoğu Asya ülkesine taşıyacak olan Japon firmalarına 653 milyon dolar teşvik paketini açıkladı. Japonya tarihinin en uzun süre görevde bulunan Başbakanı olan Şinzo Abe, sağlık sorunları nedeniyle geçtiğimiz Ağustos ayında görevde ayrılacağını açıklamasıyla Japonya’da yeni başbakanın kim olacağı ve izleyeceği yol bir süre konuşulmuştu. 16 Eylül 2020’de yapılan seçimlerde Şinzo Abe’nin sağ kolu olarak anılan Suga Yoshihide, parlamentoda yapılan oylamada yeni Başbakan seçildi. Daha önce hükümet sözcüsü ve baş sekreter olarak görev yapan Suga’nın, Şinzo Abe’nin izlediği aktif tutumu ve hedefleri devam ettirmesi bekleniyor. Eylül ayında göreve başlayan Yoshihde hükümeti, 2021 yılının bütçesinde savunma harcamalarına 52 milyar dolarlık rekor bütçe ayırarak Japonya’nın askeri gücünü arttırmak konusunda kararlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Ayrılan bütçenin ağırlıklı olarak milli savaş uçağı projesi, gözetleyici uydular, siber güvenlik altyapıları, savaş uçaklarının modernizasyonu, elektromanyetik savaş yatırımları ve askeri birim personelinin artırılmasına harcanacağı ifade ediliyor.

(Mitsubishi X-2 Shinshin)

Japonya’nın 2020 verilerine göre askeri gücü;
Toplam askeri personel: 303 bin
Toplam hava gücü: Bin 561 (uçak + İHA + helikopter)
Savaş uçağı: 279
Muharebe tankı: 1,004
Donanma gücü: 155

[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]

Sonuç Yerine

Japonya, artan Çin ve Kuzey Kore tehdidi karşısında silahlanmaya önem vermektedir ancak Abe gibi liderlerin değiştirmeye çalıştığı pasifist ve ordu kurulmasını yasaklayan anayasanın şu anki koşullarla değiştirilmesi mümkün gözükmemektedir. Halkın yarısına yakın kısmı, bu değişiklikliğe yanaşmamaktadır. Japon halkının, İkinci Dünya Savaşı’nın üzerlerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi hala atamadıkları görülmektedir. Dünya’yı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün Çin’den çıkması ve Çin’in bu konuda dürüst davranmayarak tüm dünyayı geç haberdar ettiği iddiaları Japon halkının görüşlerinin değişmesine neden olabilir. Yine de önümüzdeki on yıl boyunca böyle bir anayasa değişikliği beklenmemektedir. Anayasa değişikliği gerçekleştirilmeden de Japonya, askeri gücünü geliştirmeyi sürdürecektir. Bu konuda ABD ile olan işbirliği önemlidir. ABD tarafında Japonya’nın askeri alandaki gelişmelerine ve harcamalarına olumsuz gözle bakmamaktadır. İki ülke arasında teknoloji transferi ve ortak projeler halen devam etmektedir. Yükselen güç Çin karşısında Asya-Pasifik’te güçlü bir Japonya, ABD’nin elini rahatlatacaktır.

Murat Dedeoğlu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/mucizeden-duraklamaya-japon-ekonomisi_-sonuclar_-sebepler.tr.mfa

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/japonyada-secim-anayasa-degisikligine-yetmedi/1539064

https://habersonposta.com/japonyanin-askeri-gucu/

https://tr.euronews.com/2020/07/31/anayasas-pasifist-japonya-kuzey-kore-tehdidi-nedeniyle-balistik-fuze-almaya-haz-rlan-yor

https://tr.sputniknews.com/asya/201809211035318365-japonya-hipersonik-fze-kydo-news-ikinci-dunya-savasi/

https://www.star.com.tr/savunma/ikinci-dunya-savasindan-beri-boylesi-gorulmedi-dudak-ucuklatan-silah-butcesine-yesil-isik-haber-1596280/

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/japonyada-anayasa-degisikligi-icin-henuz-irade-butunlugu-yok/1392936

Japonya’nın yeni hipersonik füzesinin görüntüleri sızdı

https://tr.euronews.com/2018/12/18/japonya-dan-cin-ve-rusya-ya-karsi-askeri-ekipman-hamlesi

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2010/12/101216_china_japan_military

https://www.sozcu.com.tr/2015/dunya/japonya-70-yil-sonra-yeniden-ordu-kurup silahlaniyor895627/utm_source=dahafazla_haber&utm_medium=free&utm_campaign=dahafazlahaber

https://askeriharekat.com/japonyanin-askeri-gucu/

https://tr.euronews.com/2020/02/03/dunyanin-en-guclu-ordulari-asker-2020-raporu-tsk-turkiye-13-uncu-siraya-geriledi

https://askeriguc.com/ulke/japonya-askeri-gucu

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/japonya-nin-savunma-politikasindaki-donusum/1423671

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/cin-ve-japonyanin-tarihi-adalar-cikmazi/568470

[/vc_toggle]

Yeni Ekonomik Düzen: Dijital, Kripto Para Birimleri ve Ülkelerin Politikaları

Blockchain

Dijital Kripto Paranın Dünya Üzerinde Olan Blok Zinciri

Son yıllarda epey popüler hale gelen ‘Kripto para’, ‘Dijital para’ ve ‘Blockchain’ gibi sanal ekonomik kavramlar bugün namını yaymaya son hızda devam ediyor. Özellikle gerçekleşen olağanüstü fiyat esnekliğine bağlı oynamalar, insanların bu yöndeki ilgisini çok daha hızlı çekmeyi başardı. Bu kavram yeni olmamakla birlikte geçici bir akım olarak bilineceği de söylenemez. Bütün dünya insanlarının rahatlıkla ulaşabildiği bu merkeziyetsiz para birimlerinin ve borsaların gelecekte finansal anlamda en büyük alışveriş seçeneği olacağı birçok farklı kitle tarafından öngörülüyor. Son 200 yılda Dolar’ın hâkimiyetini düşünürsek, bugün bunun çok daha organize bir biçimde gerçekleşme ihtimali de uzak değil.
Tabii ki bu büyük gelişmelerin sürekli devletlerden izole bir biçimde gerçekleşmesi mümkün değil. Çağın teknolojisini yakalamak, bilgi gücüne erişmek her zaman bireyi veya kurumları diğerlerinden bir adım önde kılar. Bundan dolayı hükumetler bu duruma el atmak adına belirli politikalar oluşturmuş ya da oluşturmayı hedeflemektedir. İşte devlet destekli oluşturulan veya oluşturulması planlanan dijital para birimleri:

Venezuela

Venezuela ve Kripto Parası Petro

Kendisine uygulanan küresel ambargodan dolayı son yıllarda büyük ekonomik buhranlar yaşayan Venezuela, Amerikan Doları’nın esaretinden sıyrılmak adına ilk adım atan ülkelerden biri oldu. 2017 yılında Petro adlı dijital para birimini piyasaya süren Venezuela Hükumeti, gelecekte ülke içerisinde %100 kullanım sağlamayı hedefliyor.

 

Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri Kripto Parası

Modern yatırımlarla adını duyduğumuz körfezdeki en nüfuzlu ülkelerden birisi olan Birleşik Arap Emirlikleri, 2017 yılında Em Cash adlı kripto para birimini oluşturdu. Şimdilik pek yaygın olmasa da uzun vadede bu hamlenin de önemli etkilerinin olması bekleniyor.

 

Ukrayna

Stellar

Ekonomik anlamda henüz sorunlarını tamamen çözüme kavuşturamamış olan Ukrayna gelecekte önemli bir konuma ulaşmak istiyor. Diğerlerinden farklı olarak bir dijital para birimi üretmek yerine geçtiğimiz 2020 Aralık ayında Stellar ile anlaşma imzalayarak XLM adlı kripto para birimini tercih etmiş oldu. Bugün en büyük hacme sahip olan birimlerden birini tercih etmenin de epey mantıklı olduğu söylenebilir.

Estonya

Estonya ve Kripto Para

Estonya hükumetinin oluşturmuş olduğu Estcoin adlı dijital para birimi 2017’de ülkede daha özgür bir ekonomiyi hâkim kılmak yani Euro hâkimiyetinden biraz daha bağımsız biçimde varlığına devam ettirmek amacıyla piyasaya sürüldü. İlk oluşturulduğunda finansal otoritelerden büyük tepkiler alan ve sadece ülke içinde kullanılması mümkün olan bu birim bugün ise ilk oluşturulduğu dönemin popülerliğinden uzak.

Japonya

Japonya Kripto Parası J-Coin

Japonya hükumeti tarafından 2017’de piyasaya sürülen J-Coin adlı dijital para birimi ülke içerisinde popüler bir konumda. Ancak henüz kripto para piyasalarında yer almıyor. Ülkenin şimdilik bu konuda en büyük hedefi ise Tokyo Olimpiyatları’ndan önce bu birimi ülkenin çoğunluğunda hakim kılmak.

 

Çin

Çin Kripto Parası DCEP

İlk girişimleri 2014’te başlatılan ve 2019 yılında resmen duyurulan Çin Halk Bankasına ait olan DCEP (Dijital Para Elektronik Ödeme Sistemi) adlı dijital para birimi, Yuan’ın dijital bir türü olarak kabul edilmektedir. Hatta öyle ki bugün Çin’in modern kentlerinde yapılan alışverişlerde bu dijital paralar kullanılmaya başlandı. Bu konuda hamleler gerçekleştiren çoğu ülkenin aksine hem küresel hem yerel olarak bu birimi kullanmayı hedefleyen Çin Halk Cumhuriyeti en büyük adımları atan ülke olarak yorumlanabilir.

Tunus

Tunus ve Kripto Para

Sahip olduğu büyük potansiyeli neredeyse herkes tarafından kabul edilmiş Afrika kıtasından bu konuda da atılan adımlar kendini belli edecek gibi görünüyor. Tunus’ta henüz aktif anlamda kullanılan dijital bir para birimi olmasa da gelecekte e-Dinar adlı bir dijital para birimi oluşturmayı ve Kuzey Afrika’da bunu yaygınlaştırmayı hedefliyor.

 

Senegal

Şarkıcı Akon ve Akon City

Senegal de bu konuda hamleler gerçekleştirmeyi planlayan bir diğer Afrika ülkesi. e-CFA adlı dijital para biriminin yakın gelecekte piyasaya sürülmesi ve Batı Afrika ülkeleriyle ortaklaşa bir kullanım gerçekleştirmesi öngörülüyor. Bununla birlikte ünlü şarkıcı Akon’un Senegal’de Akon City adlı bir kripto kent kurma planı da dikkat çekiyor. İnşa edilmesi planlanan bu şehrin resmi para birimi ise ünlü şarkıcının piyasaya sürdüğü Akoin olacak. Bu plan için Senegal hükumetinden de onay alınmış durumda.

Türkiye Ne Durumda?

Türkiye ve Kripto Para

Verilen örneklerde görüldüğü gibi büyük bir yayılma gösteren ve göstermeye devam edecek olan bu kripto para akımına dair henüz sadece bireysel girişimler sürdürülmektedir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Eylül 2020 tarihinde Teknofest’te yaptığı konuşmada bu konuya dikkat çekmiş ve çağrılarda bulunmuştur. Türkiye’nin de bu kervanda yer alması kuşkusuz ülkemiz adına çok büyük bir fayda sağlayacaktır.

[irp posts=”27223″ name=”Yeni Yüzyılın Yeni Parası: Bitcoin”]

Taha Emir Pekdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://coinsutra.com/national-cryptocurrencies/

https://blocksdecoded.com/countries-national-cryptocurrency/

https://boxmining.com/dcep/

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54325339

https://tr.investing.com/news/cryptocurrency-news/cumhurbaskan-erdogandan-blockchaine-lgi-agrs-2017331

https://www.donanimhaber.com/Japonya-kendi-dijital-para-birimini-olusturuyor-J-Coin–93992

[/vc_toggle]

Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği

Avrupa Birliği ve Göç Meselesi

İspanya özelinde sürecin nasıl işlediğine bakmadan önce, bağlı bulunduğu AB’nin “Göç, Göçmen ve Sınır” konularında nasıl bir tutum gösterdiğini temel hatlarıyla aktarmak gerekiyor. 20. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle küresel sistemde yaşanan gelişmeler neticesinde dönem dönem farklı coğrafyalardan insanların Avrupa kıtasına doğru göç ettiğini görmekteyiz. Bu göç olgusu II. Dünya Savaşı sonrasında emek gücüne ihtiyacı olan Avrupalı devletler tarafından ilk aşamada olumsuz bir şekilde karşılanmadı. Aynı zamanda bu konuda işgücüne olan talebin sona ermesinin ardından ülkelere gelmiş göçmenlerin geri döneceklerine dair de bir görüş de mevcuttu (Öztürk, 2014). 1970’ler itibariyle göçmenlerin geri dönebileceklerine dair görüşlerin öneminin bir hayli azalmasıyla beraber Avrupalı devletler farklı çözüm yolları arayışına girmişlerdir.

Avrupa toplumlarında varlık bulan ayrımcı söylemlerin başlangıcının da bu döneme rastladığını belirtebiliriz. Gelecek yıllarda, göçmenlerin Avrupalı kimliğini tehdit eden bir unsur olarak anlaşılmasıyla beraber çeşitli ciddi önlemler alınmaya başlamıştır. Avrupa sınırları içerisinde entegrasyon süreci başlamışken, dışarıdan gelecek tehditlere karşı sınır artık “duvar” şekline dönüşmüştür (Öztürk, 2014). Aslında Avrupa Birliği içerisinde 1970’lerden günümüze dek farklı çözümler üretilmeye çalışılmıştır.

Bazı dönemlerde göçmenlerin topluma dahil edilmelerine yönelik çalışmalar ortaya çıkarken; bazı dönemlerde de tam tersi yönde, göçmeni öteki haline getiren politikalar üretilmiştir. “Çok kimlikli bir çevrede ortak kimlik üretebilme” vurgusuyla 2008 yılında hazırlanmış ve AB Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış White Paper on Intercultural Dialogue (Council Of Europe, 2008) ve 2009 yılında hazırlanmış Stockholm Programı entegrasyon yanlısı bir tutumun somut örnekleri arasındandır. Bu gelişmelerle beraber “güvenlik sebebi ile” öne sürülen entegrasyona zıt yönde programlar da mevcuttur. 2005 yılında kurulan Frontex de bu gelişmelerin başında gelir. Resmi sitesinde vizyonu olarak Avrupa özgürlüğü ve adaleti vurgusu yapan bu kurumun belli faaliyetleri göç ve göçmenler için hazırlanmış en temel metin olan “Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’ye” aykırılık oluşturmaktadır (Frontex, 2021). Bu sözleşme çerçevesinde göçmenlerin en temel hakları olarak görülen “Ülkeye girme ve kalma hakkı” Frontex tarafından engellenmektedir (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Tesilciliği, 1951). Bunun yanında Non-refoulement ilkesinin de çiğnendiği durumlar söz konusu olmaktadır.  Arap Baharı sonrası ve Suriye Krizi’yle beraber Avrupa Birliği göçmen konusunda, kendisini var eden temel ilkelere aykırı yönde davranışlar sergilemekte ve geçer notu alamamaktadır.

 İspanya’nın Göç ve Göçmen Özelinde Durumu

Avrupa Birliği’ne 1986 yılında kabul edilen İspanya, diktatör Franco rejimini de geride bırakıp demokratikleşme yönünde adımlar atmaya başlamıştı (European Union , 2021). Tabi bu süreç içerisinde kuzeyinde bulunan devletlere benzer şekilde iş gücü ihtiyacında artışlar meydana gelmiş ve bu sebepten dolayı gerçekleşen göç hareketine başlarda tepkisiz kalmıştır.  Fakat kısa süre içerisinde göç konusu İspanya adına her zaman üzerine yoğunlaşılması gereken bir sorun olarak yerini almıştır. Bu durumun temel sebebi ise hem iç siyaseti ve kültürü vasıtasıyla yarattığı etkiler hem de bulunduğu coğrafyanın meydana getirdiği durumlara dayanmaktadır. Kendi içinde özerk bölgelere sahip olan ve farklı dilleri, kültürleri ve toplumları barındıran İspanya için kurumsal düzende de bu farklılıklar yer edinmiş, özerk bölgelerin aynı konularda farklı düzenlemelere gittikleri görülmüştür. Portekiz ile beraber Avrupa kıtasının güney batısında bulunan İspanya, Akdeniz havzasına ve Afrika’ya olan yakınlığı sebebi ile bu coğrafyalardan göç almaktadır. Özellikle Fas’ta bulunan Ceuta ve Melilla enklavları (bir ülkenin, başka bir ülke sınırları içinde kalan toprak parçası) tarafından göç eden insan sayısı oldukça çoktur (Çelik, 2018).

Frontex

Avrupa kıtasının güneyinde en yoğun göçlerin gerçekleştiği İspanya sınırı, Frontex tarafından da yoğun iş birlikleri çerçevesinde güvenceye alınmaya çalışılmaktadır. Hükümet ile Frontex yetkililerinin konu üzerine anlaşmaları çerçevesinde aktif bir şekilde sınır koruma görevine devam edileceği de anlaşıldı (Frontex continues its support for Spain, 2021). Aslında İspanya’nın sınırlarında aldığı geniş çaplı güvenlik önlemlerini absürt karşılamamak gerekir. Bulunduğu konum çerçevesinde göç konusunda hem varış noktası hem de transit geçiş noktası olarak görüldüğünden yoğun göçmen akımları ile baş başa kalmaktadır. Pandemi süreciyle beraber geçmiş yıllara oranla iltica eden sayısında bir azalma olsa da 2018 yılındaki veriler (İspanya’ya gelen 49 bin göçmen ile aynı dönem Yunanistan sınırından geçen göçmen sayısının iki katı kadar) bölgenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Göç noktasındaki bu jeostratejik önemi sebebiyle İspanya’yı eski sömürgesi Meksika’ya benzetebiliriz. 1980’lere kadar İspanya aslında göç veren bir ülke konumundaydı. Henüz Avrupa Topluluğuna üye olmayışı ve demokratikleşme sürecine uzak kalışı bu durumunun temel sebepleri arasında yer almaktaydı. Fakat zamanla göç vermenin yanı sıra göç alan bir ülke haline gelmesiyle konumunda farklılıklar meydana geldi (Öztürk, 2014). Sınır dışından gelen göçmenler iş talebini karşılarken cinsiyet temelli bir ayrım da meydana geliyordu.

Tabi burada dönemin göç yasalarının göçmenin sosyal sorunlarını görmezden gelişi de büyük bir etken olmaktaydı. 1985 yılında yürürlüğe giren ilk göç yasası ile beraber göçmen işçi olarak görülmeye başlanmış, iş ihtiyacının karşılanması ile beraber göçmenliğinin de sona ereceği üzerinden bir değerlendirmeye söz konusu olmuştur.

1990’lı yıllar itibariyle hükümet daha etkili adımlar atmaya başlamıştır; Göç Genel İdaresi’nin kuruluşu (1991), göçmenlere yönelik sosyal entegrasyon planlarının oluşturulup yürürlüğe sokulması (1994) bunlara örnektir. Entegrasyon planları neticesinde göç konusunda bir yol haritası oluşturulmuş olması göçmenler adına olumlu gelişmelerdendir. Avrupa genelinde 21.yy’ın ilk çeyreğinde göçmen karşıtı söylemlerin arttığını biliyoruz, İspanya’da ise bu söylemlerin Avrupa kıtasına oranla daha az gerçekleştiğini belirtebiliriz. İnsanlar için işsizlik büyük bir sorun olarak görülmektedir fakat işsizliğin nedeni olarak göçmenleri görenlerin sayısı düşük kalmaktadır. İş bulma konusunda göçmenlerle rekabet halinde bulunan gruplar da genelde eğitim düzeyi çok düşük olan kimselerdir. Aynı zamanda liderlerin göç ve göçmen sorunları üzerinden tepkileri körükleyip popülaritelerini arttırmalarına da Avrupa geneline oranla daha az karşılaşmaktayız. Ülkede bulunan göçmenlere bakıldığında genelde hizmet sektöründe çalıştıklarını görmekle beraber kadın göçmenler hane içi işlerde yoğunlaşmış durumdadırlar. Özerk bölgeler arası düzenlemelerde değişiklikler bulunsa da genel olarak sosyal güvenceleri sağlanmadığından çalışma koşulları kötü, ücretleri de düşük kalmaktadır.

Sonuç

İspanya, toplumunun nispeten daha olumlu bir bakış açısı sunmasından kaynaklı olarak Avrupa Birliği içerisindeki çoğu devletten farklı bir konumda yer almaktadır. Tabi ki birliğe dahil bir üye olduğundan “Göç” konusu üzerinde ortak alınmış kararlara uyma yükümlülüğü bulunmaktadır ama buna rağmen sınır içerisinde bulunan göçmenlere yaklaşımı daha tutarlı olmaktadır. Fakat belli konularda da göçmenlere karşı olumsuz politikalar yürüttüklerini es geçememek gerek. Diğer devletlerle gerçekleştirdiği geri kabul anlaşmaları vasıtasıyla iltica etmek isteyen göçmenlerin geri gönderiminin gerçekleşmesi bunlardan birincisidir. Bir başka olumsuz politikası ise eski kolonisi olan Latin Amerika coğrafyasından gelen göçmenleri değerlendirirken eşitlik yanlısı bir tutumdan uzak olması ve hatta bu bölgelerden gelenlerin vatandaş olma süreçlerinde kolaylık sağlanırken aynı durumun farklı bölgelerden gelen göçmenler için geçerli olmamasıdır.

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

Semih Çinkılınç 

Stratejik Ortak Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Çelik, K. B. (2018). İspanya: Avrupa’da göçmenlerin en olumlu karşılandığı ülke. Medyascope: https://medyascope.tv/2018/10/29/ispanya-avrupada-gocmenlerin-en-olumlu-karsilandigi-ulke/ adresinden alındı

Europe, C. O. (2008). White Paper on Intercultural Dialogue.

European Union . (2021). https://europa.eu/european-union/about-eu/history/1980-1989/1986_en adresinden alındı

Frontex. (2021). https://frontex.europa.eu/ adresinden alındı

Frontex continues its support for Spain. (2021, Ocak 29). Frontex: https://frontex.europa.eu/media-centre/news/news-release/frontex-continues-its-support-for-spain-nOvbKi adresinden alındı

Öztürk, Ö. G. (2014). İspanya Göç Politikaları ve Göçmen Hayatlar: İspanya Örneği Türkiye İçin Bir Model Olabilir Mi? Nüfusbilim Dergisi, 103-135.

Tesilciliği, B. M. (1951). Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme.
[/vc_toggle]

Patrimonyalizm Ve Post Truth İlişkisi

Kavramsal açıdan temelini Max Weber’in ‘’Ekonomi ve Toplum’’ kitabından alan patrimonyalizm, literatüre yeni bir çehre kazandırmasıyla beraber adından sıkça söz ettirmiştir. Modernite – gelenek çatışmasına ışık tutan bu kavram, demokrasi ve hukuksal normların sekteye uğramasına bilmukabele normlar hiyerarşisinin sarsılması olarak açıklanabilir.

Max Weber 

Geleneksel anlayışın dünya ekseninde yankı bulması hakikatte farklılaşmaya yol açmaktadır. Hakikat anlayışının farklı olması ‘”post truth’’ kavramıyla açıklanmaktadır. Geleneksel ve modernite sistemi fark etmeksizin her türlü politik manevra kabiliyetine açık olan bu kavram (post truth) günümüzde sıkça kullanılmaktadır. Bu yazımızda, patrimonyalizm ve post truth ilişkisini yakından ve günümüz şartlarına endeksleyerek perspektifsel çalışmamızda incelemeye çalışacağız.

Patrimonyalizm ve Günümüz

Patrimonyalizm kavramı, eski geleneksel sistemlerin, günümüz pragmatist anlayışına karşı tercih edilmesidir. Bunun yanında basit olarak demokrasi ve hukuksal ilkelerin devamının, işleyişinin sekteye uğratılması ya da gerçekleştirilmemesi olarak açıklanabilir. Günümüzde Afrika ülkeleri başta olmak üzere kavramın, ideolojik yapılarda ve siyasal süreçlerde tercih olarak kullanıldığı görülmektedir. Otokratik rejimler ile bağdaştırılsa da orijini kendine has olan bu kavram, devlet sınıflandırmaları, kamu yönetimi ve bürokratik süreçlerde patrimonyalist düşünce ve adımlar geniş perspektifte incelenir. Patrimonyalist düşünce sistemini incelemek için oluşturulan araştırma ve geliştirme faaliyetleri kendisine geniş bir alan bulmaktadır. Bu çalışmalar başta güçler ayrılığı ve hukuk olmak üzere bir devletin veya bir yürütmenin, işleyişine dayalı oluşturulan tez-antitez çalışmalarıdır. Patrimonyalizm, dünyanın farklı bölgelerinde farklı işleyişlerle uygulanmaktadır. Bu farklı yaklaşımların kendi içerisinde içselleştirilmesi, uluslararası arenaya farklı yansımasına yol açmaktadır. Kavramın içselleştirilmesi, ülke geleneğine ve tarihsel siyasi yapısına göre günümüz şartlarına sirayet etmektedir. Örneğin bir ülkenin, siyasi tarihinde kolonyalist (sömürgecilik) izler ve diktatörlük izleri varsa bu ülkenin günümüz şartlarında patrimonyalist çizgiden kurtulması pek mümkün görünmemektedir (1,4). Kolonyalist yaklaşımlar, günümüz modern dünyasında çok kutuplu dünya düzeniyle beraber şekil değişikliğine uğramıştır.

Kolonyalizm

Bu konu tartışmaya açık olsa da tarihsel sistem farklılaşmaya dikkat çekmektedir. Kolonyalist yaklaşımların değişimi iki açıdan gerçekleşmiştir. Birincisi genelden özele olan ulus bazında patrimonyal yaklaşımlardır. Bu yaklaşıma göre kolonyalizm, yerini uluslararası düzlemin farklılaşmasına paralel olarak patrimonyal yaklaşıma bırakmıştır. Bir diğer tabirle ulus bazında siyasi rejim, patrimonyal yaklaşımları benimseyerek, ülke içerisinde siyasi arenada farklılaşmalara kapalıdır ve diğer yaklaşımlar sömürülmüştür. İkinci değişim uluslararası arenada gerçekleşen güç kavramının farklılaşmasıdır. Bu yaklaşıma göre kolonyalist tutumlar günümüzde şekil değiştirmiştir. Bu şekil değişikliği, güç kavramının sömürge kavramı ile entegre edilmesiyle gerçekleşmiştir. Güç kavramı, uluslararası arenada liberal anlayış, realist anlayış veya inşacı anlayışa göre değişmiştir. Ancak bu şekillenmelerin ortak noktası baskın olma ve gücü etkin kullanma tarafıdır. Günümüz insan ilişkilerinden örnek verelim. Tartışma konusunda iyi olduğunuzu düşünün, bir kişiyle sık sık tartıştığınızda ve karşı tarafta bulunan kişiye karşı her defasında üstün çıktığınızda, tartışmanın marjinal değeri karşınızda ki kişi tarafından düşmektedir ve bir süre sonra yenilgiyi kabullenecek bir anlayış tartıştığınız kişinin üzerine sirayet etmektedir (marjinal kavramı, ekonomiden de aşina olduğumuz değişime karşı değişim demektir, bir şeyi çok yaptığımız zaman eşik değer geçer ve bir süre sonra yaptığımızı yapmak istemeyiz). Siz bir süre sonra karşınızdaki kişinin sizinle tartışmayıp, dediklerinizi kabul edecek duruma geldiğini biliyorsunuz ve bu kişiyi tartışmanızda sömürgeniz haline getirdiğinizin farkındasınız.

Uluslararası arenada da durum bu şekildedir. Devlet hem patrimonyal yaklaşımı benimseyip hem de güç dengesini sömürü üzerine kurmak istemektedir, kısacası hegemon haline gelmek istemektedir. Bir diğer durumda ise Patrimonyal sisteme sahip olmayıp yalnızca gücü sömürü üzerine kullanmaktadır.

Bu yaklaşım diplomaside havuç – sopa yaklaşımına benzemektedir. Yumuşak güç ve kamu diplomasisini karşılaştırma merceğimizin dışında tutmaktayız. Bunun sebebi yumuşak güç ve kamu diplomasisinin, patrimonyal rejimlerin şekillendirme faaliyetlerinde zayıf veya etkisiz durumda olmasıdır. Yazımızın devamında kavramın kısaca post truth ile olan ilişkisine değinelim (2,3). Post Truth ve Patrimonyal Yaklaşımların İlişkisi Post truth söylemi, 2016 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık seçimleri ve Brexit müzakereleri sonrası adından çokça söz ettirmiştir. Siyasi bir kavram olarak popülizmde yer bulsa da zaman zaman politik doğruculuk üzerinde de etkisini hissettirmektedir. Post truth duygulara hitap eder. Objektif hakikatin eskisi gibi işlemediğini ve aynı zamanda toplumsal güven dağılımının zedelendiğini belirtir. Hayatta en çok aldatmacalar, komplo teorileri ve özgürlüğün yitirilmesi olarak karşımıza çıkar. Sosyolojik açıdan da incelenmesi gereken bir terim olan post truth, Patrimonyal rejimlerin sık başvurduğu bir yöntem haline gelmiştir. Baskı ve saptırmanın hakim olduğu bu rejimlerde, post truth sık sık politik manevra olarak ve siyasi faaliyetleri belirli bir kalıba koyma amacıyla kullanılmaktadır. Patrimonyal rejimlerin faaliyetleri sık sık kitle iletişim araçlarında konu olmaktadır. Bu açıdan kitle iletişim araçları ve post truth arasında çatışma ortaya çıkmaktadır ve bu çatışma toplum içerisinde de eleştirel yaklaşımı doğurmaktadır (1).

Sonuç

Patrimonyalizm ve post truth, konjonktüre göre zaman zaman birbiri ile hem iş birliği halinde hem de çatışma halinde olabilmektedir. Bu çatışma sosyokültürel ve sosyopolitik ayrılıklara sebep olabilmektedir. Günümüz dünyasında açıkladığımız yaklaşımlar kabul edilmiyor olsa bile ilerleyen dönemlerde de demokrasi-patrimonyal ve post -truth- hakikat çatışmasını izlemeye devam edeceğimiz açıkça gözler önündedir. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

[irp posts=”25468″ name=”Postkolonyal Ülkeler I: Burkina Faso”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Taşdelen H ve Şen A, (2019). Post-Truth Siyaset Bağlamında Yeni Medya: 2019 Yerel Seçimi Örneğinde Bir İnceleme, Akdeniz İletişim Dergisi, Sayfa:11-32
2. Özcan M, (2018). Öznenin Ölümü: Post-Truth Çağında Güvenlik ve Türkiye, İnsamer, Araştırma 55, Sayfa:1-10
3. Nişancı E, (2002). Neo-Patrimonyalizm ve Türk Siyasal Modernleşmesi, Doğuş Üniversitesi Dergisi, (5), 123-13
4. Gökçe G, Devlet Sınıflandırmaları ve Zayıf Devletlerin Karakteristik Özellikleri, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi
[/vc_toggle]

1492 Yılı İspanyası: Önemli Dinamikler ve Amerika Kıtasının Keşfine Giden Yol

5. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile başlayan ve 15. yüzyılda İstanbul’un fethi ve Amerika kıtasının keşfi ile sona eren Orta Çağ, dünya tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. “Avrupa’nın karanlık çağı” olarak da nitelendirilen bu çağda Avrupa, feodal sistem, hiyerarşik sosyal yapılanma ve bu bağlamda ortaya çıkan toplumsal eşitsizlikler, kilisenin merkezde olması anlamına gelen teosentrik yapının hakimiyetinde bir süreç geçirmekteydi. 1492’de Christopher Columbus tarafından keşfedilen kıta, esasında hem Avrupa hem de dünya için yeni bir dönemin başlangıcını teşkil ediyordu. Bu hususta, Amerika kıtasının keşfine giden yolu daha iyi anlamak için dönemin İspanyası’nın dinamiklerini incelemek oldukça yerinde olacaktır. Bu dinamikleri incelerken 1492 yılı büyük önem arz etmektedir. 1492 yılı İspanya’sını anlamak için bu yılda yaşanan önemli olaylardan, yani Katolik kralların birlik çabalarından, bu bağlamda kurulan İspanyol Engizisyon Mahkemeleri’nden, Yahudilerin ülkeden ihracını öngören Elhamra Kararnamesi’nden, İber yarımadasında bulunan son Müslüman kalesi Granada’nın düşüşünden ve tüm bu olayların Columbus’un Amerika kıtasını keşfini nasıl etkilediğinden bahsedilecektir.

1469 yılında Kastilya Kraliçesi Isabel ile Aragon Kralı Fernando’nun evlenmesi, dönemin İspanyası için en önemli olaylardan birini teşkil etmektedir. Bunun nedeni, bu evliliğin sonucunda 1479’da Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşmesi ve bu sayede Modern İspanya’nın bölgesel ve dini birlik açısından oluşumunun başlamış olmasıdır. Dini birliğin sağlanmaya çalışması nedeniyle dönemin İspanyasına “Los Reyes Católicos (Katolik Krallar İspanyası)” adı da verilmektedir.

Görsel 1: Katolik Krallar: Kastilya Kraliçesi Isabel ile Aragon Kralı Fernando

Hem Avrupa’da hem İspanyası’nda, özellikle de 15. yüzyılın ilk yarısında, Yahudi toplumuna karşı giderek artan bir düşmanlık ortaya çıkmış, Yahudiler büyük toplumsal baskılara maruz kalmış ve bunun sonucunda da toplumdan izole edilmiştir. Yahudilerin bankacılık sektöründe ve İspanyol ekonomisinde sahip olduğu baskın rol İspanyol halkı rahatsız etmiştir. “Yeniden fetih”te için yapılacak savaşları finanse etmek adına İspanyol hükümdarları halktan vergi toplamış ve bu verginin yüklü bir miktarı Yahudilerden elde edilmişti. Toplanılan vergilerin yanısıra, Kraliçe Isabel’in Yahudilerden Colombus’un seyahatini finanse etmek için borç para aldığı da bilinmektedir (Roth, 1992: 280). Ülkede bölgesel ve dini birliği sağlamak amacıyla 1478’de Engizisyon Mahkemesi kurulması için Kraliçe Isabel papadan izin istemiş, 1480’de mahkemeler kurulmuş ve bu mahkemeler aracılığıyla İspanya’daki Müslümanlar ve özellikle de Yahudiler Katolikleştirmeye çalışılmıştır. Uygulamada İspanyol Engizisyonu, henüz yeni birleşmiş olan İspanyol krallığının monarşisinde iktidarı sağlamlaştırmaya hizmet etse de, bu hizmeti acımasız yöntemler kullanarak gerçekleştirmiştir [1]. Engizisyonun çabalarına son noktayı koymak için 31 Mart 1492’de Elhamra Sarayı’nda “Elhamra Kararnamesi” adı verilen ve İspanya’da yaşayan Yahudilerin ülkeyi terk etmelerini öngören “İhraç Kanunu” olarak da bilinen belge, İspanyol engizisyonunun önderi Tomás de Torquemada tarafından yazılmış ve Katolik Krallar tarafından imzalanmıştır [2].

İmzalanan kararnamede Engizisyon Mahkemelerinin kurulmasından bu yana geçen 12 yıl şu şekilde anlatılıyordu: “12 yıl boyunca çalışan Engizisyon, pek çok insanı suçlu buldu. Dahası, Yahudilerle olan ilişkilerinde Hıristiyanların çok büyük zararlar görmeye devam ettiği, Yahudilerin Kutsal Katolik inancını yıkmaya çalıştığı ve inanan Hıristiyanların inançlarına yaklaşmalarını engelledikleri hakkında Engizisyon tarafından bilgilendirildik” [3]. Bu 12 yıllık sürecin İspanyollara istediğini vermediği açıkça ortadaydı ve bu nedenle Elhamra Kararnamesi imzalanmıştı.

Görsel 2: Elhamra Kararnamesi

Katolikleştirilmeye çalışılan Yahudiler İspanya’da “conversos (dönüştürülmüş)” adı verilen bir grubu oluşturdu; ancak pek çoğu mal ve mülklerini terk etmek zorunda bırakılarak başka topraklara doğru yola çıktı. Ülkeden ihraç edilen Yahudiler; Portekiz, Kuzey Afrika, İtalya ve Osmanlı Devletine giderek, bu yerlerde yeni bir hayata başlamaya çalıştı (Ray, 2013: 39-42-45-47). Avrupa’nın içinde bulunduğu dini konjonktür göz önünde bulundurulduğunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun izlediği hoşgörü politikası Yahudiler üzerinde bir cazibe yaratmasına rağmen aradaki mesafenin fazla oluşu nedeniyle pek çok Yahudi Osmanlı topraklarına ulaşamadan başka devletlere sığınmak durumunda kalmıştır. Ulaşabilenler ise çoğunlukla İstanbul, İzmir, Selanik ve Safed kentlerine yerleşmiştir. Ayrıca, bugün Türkiye’de bulunan Yahudilerin %90’ını Sefarad Yahudileri oluşturmaktadır.

İspanya’da birliği oluşturmak adına atılan bir diğer önemli adım Kastilya dilinin ortak dil ilan edilmesi oldu; zira ortak dil kullanımın beraberinde kültürel, siyasal ve sosyal birliği getireceği düşünülüyordu. Bu doğrultuda 18 Ağustos 1492’de Antonio de Nebrija tarafından Kastilya dili hakkında ilk gramer kitabı yazıldı. Nebrija’nın dediğine göre dil her zaman imparatorluğa eşlik etmekteydi [4].

1492 yılını dünya tarihi açısından önemli kılan bir diğer olay İber yarımadasındaki 780 yıllık Müslüman varlığını sonlandıran Granada’nın düşüşüdür. Granada, Akdeniz’de yeni güçlenmeye başlayan Osmanlı devleti nedeniyle İspanyollar açısından büyük bir tehlike arz ediyordu ve bu nedenle Kraliçe Isabel Müslümanlarla yapılacak olan savaşı kutsal görmekteydi. Yıllardır süregelen ve İber yarımadasından Müslümanların çıkarılışının son aşamasını teşkil eden bu olay “reconquista (yeniden fetih)” olarak adlandırıldı. Avrupa’daki bütün gözler Granada Savaşı’na çevrilmişti ve Müslümanların yaşadığı mağlubiyet sonucu İspanya savaştan büyük bir prestij kazanarak çıkmıştı. Aynı zamanda bu savaş, 1453’te İstanbul’un kaybedilmesinin bir tazminatı olarak görüldü ve Hıristiyanlık adına Haçlı Savaşları’nın devamı niteliğindeydi (Elliot, 1998). Pek çok tarihçi, Reconquista’nın haçlı ruhunun, Engizisyonun güçlü etkisinin ve Müslüman ve Yahudilerin sınır dışı edilmesinin bir kanıtı olduğu ve dini birliğin sağlanması hususunda İspanya’ya yardım ettiğini düşünmektedir [5].

Görsel 3: Granada Savaşı’nda karşı karşıya gelen Müslümanlar ve Katolikler

Granada’nın ele geçirilmesi Colombus’un Atlantik üzerinden Hindistan’a ulaşmak için planladığı keşif gezisinin finanse edilmesinin önünü açtı. 1453’te Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethi Avrupa’nın Asya’yla olan coğrafi bağlantısını koparmış ve Avrupalı devletler Doğu’nun baharatlarına ve ipeklerine ulaşabilmek için yeni yollar keşfetmeyi kafaya koymuştu. Yahudilerden kalan mal ve mülkler ve Müslümanlara karşı yıllardır sürdürülen savaşın sonunda bitmiş olmasının verdiği ekonomik ferahlık, seferin yapılmasını sağladı. 17 Nisan 1492’de Katolik Krallar tarafından gezinin finanse edilmesini öngören Santa Fe Kapitülasyonları ilan edildi. Bu kapitülasyonlar Colombus ve Katolik Krallar arasında imzalanan bir nevi anlaşma gibiydi.

Colombus toplamda dört adet sefer gerçekleştirdi. Colombus ilk seferinde Bahamalar’ın Guanahaní adasına ayak bastığında bu toprakları masal adası Cipango’nun, yani Japonya’nın bir uzantısı sanmıştı (Galeano, 2017: 25). 6 Aralık 1492’de ise Dominik Cumhuriyeti’nin La Española adasından karaya çıktı. Keşfedilen bu yeni kıta Colombus tarafından teşekkür mahiyetinde Kraliçe Isabel’e sunuldu. Devamında, Colombus’un Amerika’da bulduğu altın ve inciler diğer gezginleri kıtaya çekti ve bu sayede Amerika kıtasının doğu kesimi kısa sürede öğrenildi. 16. yüzyılın ortalarında Avrupalılar yerleşmek amacıyla Amerika kıtasına gelmeye başladı ve 17. yüzyılda ise kıtadaki büyük şehirlerin temelleri atılmış oldu (Kurtuluş, 2010: 874).

Görsel 4: Colombus tarafından Amerika kıtasına gerçekleştirilen seferler

Avrupa’nın Doğu’nun zenginliklerine ulaşmak için alternatif bir yol bulma amacıyla çıktığı bu yolculuk, yeni bir kıtanın keşfedilmesiyle birlikte büyük bir açgözlülüğe dönüşmüştür. Bu açgözlülüğün sonucunda binlerce yıllık Aztek, İnka ve Maya medeniyetleri yıkılmış, madenlerin yeraltından çıkarılması için yerliler köle gibi çalıştırılmış ve neticesinde sömürgeciliğin sonuna kadar hissedildiği yeni bir dönem yaşanmaya başlanmıştır. Bütün bu yaşanan olayların neticesinde Orta Çağ’ın karanlığından çıkan Avrupa ve İspanya madene; bu karanlığın getirmiş olduğu yeni yüzle tanışan kıtanın esas sahibi yerliler, Afrika’dan getirilen köleler ve sonuç olarak da dünya tarihi kana doymuştur. 

[irp posts=”4770″ name=”Amerika Kıtasında Kölelik Ne Zaman Kalktı?”]

Ezgi Kurtcu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1. https://www.britannica.com/topic/Spanish-Inquisition

2.https://www.abc.es/espana/20150127/abci-torquemada-inquisidor-origen-judio-201501262031.html?ref=https:%2F%2Fwww.google.com%2F

3. https://www.fau.edu/artsandletters/pjhr/chhre/pdf/hh-alhambra-1492-spanish.pdf

4. https://elpais.com/diario/1998/07/12/espana/900194408_850215.html

5. https://www.britannica.com/event/Reconquista

6. Elliot, J. H. (1998). La España imperial, 1469-1716 (4. Baskı). Barcelona: Editorial Vicens-Vives.

7. Galeano, E. (2017). Latin Amerika’nın Kesik Damarları (3. Baskı). İstanbul: Sel Yayıncılık

8. Kurtuluş, B. (2010). Amerika Kıtasının Keşfi: Kuzey Amerika- Asya Bağlantısı . Journal of Social Policy Conferences, 0 (49), s. 874-886.

9. Pérez, J. (1993). Historia de una tragedia: La expulsión de los judíos de España, Barcelona: Critica

10. Ray, J. (2013). After Expulsion: 1492 and the Making of Sephardic Jewry, Newyork: Newyork University Press

11. Roth, N. (1992). The Jews of Spain and the Expulsion of 1492. The Historian, 55(1), s. 17-30.

[/vc_toggle]

Vietnam Bataklığında ABD’nin Vahşi Yüzü: My Lai Katliamı

Soğuk savaş dönemindeki liberal ve komünist ideoloji arasındaki rekabetinin en sert yaşandığı dönem 1955-1975 yılları arasında gerçekleşen Vietnam Savaşıydı. Kuzey ve Güney olarak bölünen Vietnam üzerinde XIX. yüzyıldan beri süregelen bir hakimiyet mücadelesi söz konusuydu. İlk olarak uzun yıllar boyunca Çin egemenliğinde kaldıktan sonra 1858 yılında, sömürge yarısının sıkı yaşandığı bir dönemde Fransa, Vietnam’ı işgal etmiş ve 1954 yılına kadar himayesinde tutmayı başarmıştır. Ancak Vietnam halkı 1930’dan sonra Fransa’ya karşı ayaklanmaya başlamıştır.

Ho Şi Minh

1930’larda başlayan bağımsızlık mücadelesi, 1940 yılında bu kez de Japonya’nın işgali ile daha da şiddetlenmiş ve bağımsızlık için mücadele eden grupların “Ho Şi Minh” liderliğinde “Viet-Minh” örgütü bünyesinde toplanmalarına neden olmuştur. Komünizm ideolojisine sahip olan Minh, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasını fırsat bilerek 1945 yılında Vietnam’ın kuzeyinde Vietnam demokratik Cumhuriyeti’ni (Kuzey Vietnam) kurdu.

Ardından Viet-Minh örgütü Fransızlara karşı 1954 yılında yaptığı savaşı kazanarak Fransa’yı Vietnam’dan çıkarmayı başarmışlardır. Fransa’nın Vietnam’dan çıkışı bağımsızlık yolunda önemli bir adım olarak görünse de bölge daha sonra ABD ve Çin’in büyük mücadelesine sahne olmuştur [1]. Fransa’nın bölgeden çekilmesinden sonra ABD, komünizm tehdidine karşı Vietnam’ın güneyinde 1955 yılında kendi çıkarlarına hizmet edecek bir devletin kurulmasını sağladı. 1955’te kurulan Vietnam Cumhuriyeti (Güney Vietnam), ABD’nin SSCB’ye ve Çin’e karşı oluşturduğu politikanın göstergesiydi. Nitekim Kuzey Vietnam yönetimi Çin ve SSCB tarafından desteklendiğinden ötürü ABD için büyük bir tehdit unsuru olarak nitelendirilmekteydi. Bu mücadele kısa sürede kanlı bir savaşa dönüşecek ve ABD’nin “Vietnam Bataklığı” olarak adlandırılan bir başarısızlık nitelendirilmesine sebep olacaktır [2].

Vietnam Svaşı’nın etkileri

Nitekim 1964 yılında Tonkin Körfezi’nde ABD gemisinin batırılması ile ABD, Kuzey Vietnam’a hava saldırısı düzenledi. Ancak 1968 yılına gelindiğinde Kuzey Vietnam Ordusu ve Vietkong askerleri ABD ve Güney Vietnam’a karşı başlattığı “Tet Saldırısı”, ABD’nin bataklığa saplandığının göstergesi olmuştu. Çünkü ABD bu saldırı ile ciddi kayıplar vermiş ve ABD kamuoyu hükümete karşı sert tepki göstermeye başlamıştı. Böylelikle ABD, askeri olarak zaferin mümkün olmadığını anlamış ve Başkan Nixon, Kuzey Vietnam ile sulh yapmak adına askerleri bölgeden çekerek sulh sürecini başlatmış oldu. Sonuç olarak 28 Ocak 1975’te Paris’teki barış görüşmeleri sonucunda da Kuzey ve Güney savaşı devam etti. Savaş sonucunda Kuzey Vietnam galip gelerek 27 Temmuz 1976 yılında Kuzey ve Güney birleşmesi sonucunda Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu [3].

My Lai Olayı

1968 yılında ABD aldığı ağır darbelere karşın Vietkong askerlerinin bir köyde bulunduğu bilgisi ile My Lai köyüne operasyon hazırlığına başladı. “Charlie Bölüğü” adındaki askeri birlik Yüzbaşı Ernest Medina’nın komutasında My Lai Köyü’ne doğru harekete başladı. Askerler aldıkları emir ile intikam duyguları kabardı. Teğmen William Calley’de verdiği acımasız emirlerle köylülerin Vietkong askerleri ile iş birliği içinde olduğu ve bu yüzden kadın ve çocuklar dahil tüm insanların öldürülmesini istedi. “Ara ve yok et” parolasıyla 16 Mart sabahı köye giren askerler vahşice insanları katletmeye, kadın ve kız çocuklarına tecavüz etmeye başladılar. Tecavüz edilenlerin yarısı çocuk yaşta ki kız çocuklarıydı. Bu askerler vahşi bir şekilde kimi kadınların cinsel bölgelerinden kimilerinin de karınlarından bıçaklayarak öldürdüler. Hamile olanların karınlarını keserek ölüme terk ettiler. İnsanları kuyulara doldurarak vahşice kıyım yaptılar. Boğazlarını, ellerini ve kollarını kestiler, daha sonra derilerini yüzdüler. Evleri yakıp hayvanları öldürdüler. Gün sonunda yaklaşık olarak 500 masum köylüyü acımasızca katlettiler. Bu katliamı emir doğrultusunda gerçekleştiren askerler vicdani değerlerden uzak bir şekilde resmen keyif alarak bu vahşeti gerçekleştirdiler. Öyle ki bir askerin söylemiyle; “Askerlerin yavaş yavaş kontrolden çıktığını gördüm. Sahip oldukları değerlerden çok uzaktaydılar. Bazıları canavarlaşmıştı.”

Ronald Ridenhour

Sadece Hugh Thompson adındaki helikopter pilotu insani değerler sergileyerek bir grup insanı kurtarmayı başarmıştı. Ancak buna karşılık ABD askerlerine herhangi bir karşılık verilmemiş ve Vietkong askerlerinin izlerine dahi rastlanılmamıştı. Charlie Bölüğü, kendi ayağına sıkan asker dışında zayiat vermemiş [4]. ABD bu yıldan sonra nükleer silah bahanesiyle işgal ettiği Irak’ta gerçekleştirdiği katliamların bir benzerini 1968 yılında Vietnam’da gerçekleştirmişti. Böylelikle vahşi yüzünü bir kez daha göstermişti. ABD yönetimi katliamı ilk zamanlarda saklamaya çalışsa da 1970 yılında Ronald Ridenhaur adındaki askerin yazdığı itiraf mektubu ile katliam daha fazla gizlenememişti.

Katliamın ortaya çıkmasıyla ABD hükümeti, kamuoyunun ve uluslararası camianın tepkisi ile geri adım atarak Vietnam Savaşı’ndan çekilmeye başladı. ABD, uluslararası alandaki prestijinin sarsılmasını önlemek amacıyla My Lai olayı ile ilgili ulusal düzeyde göstermelik bireysel davalar açmaya başlamıştı. Ancak bu olayın uluslararası bir mahkeme konu olmamasının yanında William Calley dışında hiçbir asker ceza almamıştı. Calley ise 17 Kasım 1970 yılında 109 kişinin doğrudan ölümünden sorumlu tutularak 22 Mart 1971’de müebbet hapse çarptırılmıştır. Fakat bu da ABD’nin göstermelik açtığı davalar gibi göstermelik olmuş ve 1974’te Calley serbest bırakılmıştır [5].

Sonuç Yerine 

ABD, katliamın hem uluslararası alanda yargılanmasını engelleyerek böyle bir olaydan doğrudan sorumlu olmaktan kurtulmuş hem de göstermelik olarak yargılamalar yaparak prestij kaybını gidermeye çalışmıştır. Kısacası bu olaylar adaletin bir idealden öteye gidemeyeceğini tekrar tekrar göstermiş oluyor. Adaletin bir idealden daha gerçek olduğu bir dünya dileğiyle…

[irp posts=”6377″ name=”Vietnam Savaşı: Büyük Hezimet”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] ÇAKI Caner, GAZİ Mehmet Ali ve ÇAKI Gül, “Vietnam Savaşı Sırasında Çin-ABD İlişkileri: Çin Propaganda Posterleri Üzerine İnceleme”, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, cilt.7, sayı.2, Eylül 2019, ss.953-976, s.954-958

[2] GAZİ Mehmet Ali, “Vietnam-Amerika Savaşı’nda ABD’ye Yönelik Propaganda Amaçlı Vietnam Radyo Yayıncılığı: Hanoi Hannah’ın Radyo Yayınları Üzerine Bir İncelme”, TRT Akademi, cilt.5, sayı.9, Ocak 2020, ss.207-220, s.206,207

[3] ŞİMŞEK Mehtap, “Türk Basınında Vietnam Savaşı : Ulus Gazetesi Örneği”, Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, sayı.42, Kasım 2008, ss.311-330, s.312-314

[4] GLOVER Jonathan, İnsanlık Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi, çev. Ayla Okyayuz Yazal, Ankara, Phoenix, 2003, s.87-94

[5] OLIVER Kendrick, The My Lai Massecre in American History and Memory, USA-New York, Manchester University Press, 2006, s.11-59

Kaynaklar 

ÇAKI Caner, GAZİ Mehmet Ali ve ÇAKI Gül, “Vietnam Savaşı Sırasında Çin-ABD İlişkileri: Çin Propaganda Posterleri Üzerine İnceleme “, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, cilt.7, sayı.2, Eylül 2019, ss.953-976

GAZİ Mehmet Ali, “Vietnam-Amerika Savaşı’nda ABD’ye Yönelik Propaganda Amaçlı Vietnam Radyo Yayıncılığı: Hanoi Hannah’ın Radyo Yayınları Üzerine Bir İnceleme”, TRT Akademi, cilt.5, sayı.9, Ocak 2020, ss.207-220

GLOVER Jonathan, İnsanlık Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi, çev. Ayla Okyayuz Yazal, Ankara, Phoenix, 2003

OLIVER Kendrick, The My Lai Massecre in American History and Memory, USA-New York, Manchester University Press, 2006

ŞİMŞEK Mehtap, “Türk Basınında Vietnam Savaşı: Ulus Gazetesi Örneği”, Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, sayı.42, Kasım 2008, ss.311-330

[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu Jeopolitiği: Neo – Avrasyacılık ve Neo – Slavofilizm Kavramlarının Analizi

Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan uluslararası sistemde önemli aktörlerden biri de, soğuk savaşın mağlup sayılan kutbu Rusya Federasyonu olmaktadır. Rusya Federasyonu tarihi jeopolitik bir düzlemde analiz edildiğinde şüphesiz “Avrasyacılık” kavramı ile karşılaşılmakta ve bu kavramın özellikle büyük kriz dönemlerinde Rus dış politikasını domine ettiği görülmektedir. Bu büyük kriz dönemleri Rus Çarlığı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması olarak başlıca ikiye ayrılmaktadır. Her iki dönemde de Avrasyacılık fikri politik zemin kazanmış ve yeniden yorumlanmaya başlamıştır. Bu yorum farklılıklarından dolayı kavramı yüzeysel olarak tanımlamak yeterli olmamaktadır.

Vladimir Putin

“Klasik Avrasyacılık” Rus jeopolitiğinde birinci dünya savaşı sonrası 1920’li yıllarda gelişmeye başlamış ve özellikle Vladimir Putin’in 2000’li yıllarda iktidara gelmesi ile “Yeni Avrasyacılık” şeklinde dış politikada önemli bir konuma gelmiştir. Klasik yorumuna göre Yeni Avrasyacılık yorumu daha fazla uygulama alanı bulmuş ve Rus çevrelerince daha fazla kabul görmüş bir kavram olmuştur.

Bu kavram özellikle Alexander Dugin ve çeşitli Rus düşünürler tarafından 90’lı yıllarda yeniden teorize edilmiş ve Dugin ile birlikte anılarak popüler bir düzleme yerleşmiştir. Avrasya, Rus jeopolitik tanımına göre temelde doğu sınırları Viyana’ya kadar uzanan, batı sınırları ise Çin Seddi’ne kadar genişlemekte olan ve güneyde Ortadoğu’yu kapsayan bir alanı ifade etmektedir [1]. Avrasyacılık kavramı Rusya’da ilk kez 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve politik felsefi bir kavram olma özelliğini kısa sürede kazanmıştır. Bu kavramın milli bir ideoloji haline gelmesi 20. yüzyılda gerçekleşmiş ve bundan sonraki kriz dönemlerinde tekrar gündeme gelmiştir. Avrasyacılık kavramı ortaya çıkış dönemi itibarı ile Slavofilizm kavramı ile ilişkili görünmekte ve her iki kavram da temelde batı değer ve yargılarının reddi görüşünü içermektedir. Rusya tarihine bakıldığında batı tarzı reformların Çar Büyük Petro ile başlamış olduğu görülmekte ve ülke içerisindeki batıcı düşünürlere göre ilerleme batı değer ve yargılarının kabulü ile mümkün olmaktadır.

Alexander Dugin

Bu görüşün ortaya çıkması çok kısa sürede kendi zıttını doğurmuş ve ilerlemenin Slav değerlerine ve Ortodoks kültürüne sahip olmak ile gerçekleşeceğini düşünen slavafilizm görüşü zemin kazanmıştır. Slavofillere göre Rus ilerlemesi gelenek ve kültüre bağlı kalınması ile sağlanacaktır. Bu iki görüş arası farklılıklar Rus devlet geleneğinde uzun yıllar sürecek felsefi bir tartışma konusunu oluşturmakta ve yüzeysel olarak batıcı ve Slavcı olarak ülke düşünürlerini iki kutba ayırmaktadır. Slavofilizm ile Avrasyacılık birbiri ile aynı görüşte olmamak ile birlikte benzerlikleri ve farklılıkları bulunmaktadır. Slavofilizm etkisini Avrasyacılık kadar derinden hissettirememiş, buna karşın Avrasyacı düşünce ekolünün Slavofil geleneğin devamı olduğu düşünülmektedir. Her iki düşünce akımı da gelenekçi ve batı karşıtı olarak bilinmektedir. Rusya’nın Avrupa’nın bir parçası ve devamı niteliğinde olmadığını ve bu yüzden batı değerlerinin taklit edilmemesi gerektiğini düşünürler. İki düşünce ekolü arasındaki en önemli fark Rusya’yı oluşturan kimlik değerlerine yapılan vurgu olmaktadır. Avrasyacılara göre Rusya, Slav halkların yanı sıra içerisinde bulunan Tatar ve Moğol halklarından da etkilenmekte ve onlar ile bir bütünü oluşturmaktadır. Onlara göre Güney Slav toplulukları Avrupa tarafından asimile edilmiştir bu nedenle birleşik bir Slav dünyası olmamalıdır [2].

Balkan ülkeleri (renkli kısımlar)

Slavofil düşünceden Avrasyacı düşünceye geçişin temel sebebinin politik olduğu ve Avrasya’nın tamamının, Slav coğrafyasından daha geniş bir yayılma alanına sahip olduğu görülmektedir. Avrasyacılık ekolü çok uluslu bir yapı olmakla birlikte Rus unsurunun daha belirgin olduğu görülmekte fakat yine de bu düşünce milliyetten çok coğrafi bir alanı öncelemektedir. Avrasyacılar Rusya’nın eski emperyal geçmişini reddetmemekte ve Baltık bölgesi dışında tüm eski Sovyet topraklarını yakın çevre olarak tanımlamakta ve bu bölgeleri “hayati çıkar alanları” olarak görmektedirler [3].

Slavofil düşünce her ne kadar Çarlık Rusya’nın yıkılması sonrası politik sistemde dominant bir görüş olarak kalmamışsa da özellikle 1950 ve 1960’lı yıllarda neo – slavofilizm şeklinde kendisini göstermiş ve Sovyetlerin dağılması sürecini izleyen yıllarda Rus jeopolitik alanında etkili bir düşünce olmuştur. Neo – Slavofiller, klasik düşüncede olduğu gibi Rus gelenek ve yapısının muhafaza edilmesi gerektiğini düşünürler. Onlara göre halkın muhafazakâr ve dindar yapısı komünist devrim ile kaybolmaya başlamıştır. Neo – Slavofillerin bu nedenden dolayı klasik düşünce kadar batı karşıtı olmadığı görülmektedir [4]. Neo – Slavofil düşünce ekolü Doğu Slav halkları ile yakınlaşmayı arzu etmek ile birlikte saldırgan ve yayılmacı bir devletten çok moral olarak etkileyici görünen bir Rus – Ortodoks devleti hayal etmektedir. Bu düşünceye göre diğer Slav halklar Rusya’ya zor kullanarak değil gönüllü bir şekilde katılmak isteyeceklerdir.

Sovyetler Birliği Haritası

Buna rağmen Neo – Slovofil düşünce ortaya çıkış dönemi itibari ile Batıcı ve Avrasyacı düşünce çatışması içerisinde kendisine yeterli popülerlik alanı bulamamıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve ülkenin içerisine düştüğü politik kriz dönemi, Avrasyacılık düşüncesinin yeniden milli bir ideoloji halini almış olmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrasyacılık, özellikle Alexandr Dugin önderliğinde ve Vladimir Putin iktidarı döneminde Neo- Avrasyacılık olarak kurumsallaşmaya başlamıştır. Neo Avrasyacılık ve Klasik Avrasyacılık düşüncelerinin temel farkı, klasik avrasyacılıkta hakim olan Roma –Cermen karşıtı görüşün yerini ABD ve Atlantik karşıtı bir pozisyona bırakması olmaktadır [5]. Neo- Avrasyacılık, klasik düşüncede anti tezi olunan Avrupa devletleri ile bir işbirliğini bile öngörmekte ve Moskova – Paris – Berlin hattı oluşmasını savunmaktadır [6]. Neo – Avrasyacılara göre renkli devrimler gerçekleştiği ülkelerde Amerikan hegemonyasına yol açmaktadır. Bu sebeple özellikle Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri Rusya için çok önemli olmaktadır. Alexandr Dugin ve onun önderliğini yaptığı Neo- Avrasyacılık fikri, bir amaç olmaktan çok Rusya’yı merkeze alan bir Avrasya birliği olması durumuna sıcak baktığından dolayı emperyal hedeflerin bir aracı olarak analiz edilmektedir. Klasik görüşün ana kara olarak Rus Çarlığı’nı merkeze almış olmasına karşın Neo – Avrasyacılık görüşü merkeze eski Sovyet topraklarını almaktadır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası batılı tarzda yapılan reformların devletin dağılmasını engelleyemediği deneyimlenmiştir. Bu deneyimden bir ders çıkaran Rusya Federasyonu bu tarz reformların yeni ortaya çıkan devleti refaha erdirme konusunda bir çözüm olarak görülemeyeceğini analiz etmiştir. Bu nedenle yeni bir alternatif arayışına gidilmiş ve çözüm yine 1920’li yıllarda olduğu gibi Avrasyacılık ideolojisinde bulunmuştur.

Klasik yorumuna göre Avrasyacılık kürelleşen dünya şartlarına göre yeniden yorumlanmış ve Neo – Avrasyacılık halini almıştır. Bu yeni yorum Rusya Federasyonu’nun Alexandr Dugin gibi önde gelen siyaset bilimcileri tarafından sistemize edilmiş ve Rusya’nın eski gücüne kavuşmasının bir anahtarı olarak görülmeye başlanmıştır.

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DİPNOTLAR 

[1] Selim, Kurt, (2019). Dugin’in Avrasyacılık Anlayışında Türkiye’nin Yeri. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 425-467. s.428

[2] Sezgin, Kaya. & İşyar, Ö. G. Rus Yayılmacılığı ve Slovofil Düşüncenin Tarihsel Gelişimi, OAKA, cilt 4, sayı 8, s.45

[3] Sezgin, Kaya, & İşyar, Ö. G. a.g.m. s.46

[4] Sezgin, Kaya, Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi. Gazi Akademik Bakış, 41-77. s.62

[5] Bürkan, Serbest. (2017). Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 6(3), 285-307. S.299

[6] https://www.akademikparadigma.com/rus-siyasal-hayatinda-neo-avrasyacilik/ , (E.T. 22.01.2021)

KAYNAKÇA

Kaya, S. (2010). Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi. Gazi Akademik Bakış, 41-77.

Kaya, S. & İşyar, Ö. G. Rus Yayılmacılığı ve Slovofil Düşüncenin Tarihsel Gelişimi, OAKA, cilt 4, sayı 8, s.45

Kurt, S. (2019). Dugin’in Avrasyacılık Anlayışında Türkiye’nin Yeri. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 425-467.

Kurt, S. (2018). Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 91-125.

Serbest, M. B. (2017). Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 285-307.

https://www.akademikparadigma.com/rus-siyasal-hayatinda-neo-avrasyacilik/

[/vc_toggle]

En Yakın Tesisat Firması

0

Kentleşme ve teknolojinin gelişmesi hayatımızda birçok kolaylık sağlarken bazı durumları zorlaştırdı. Bunlarda bir tanesi su tesisatçısı bulamamak. Önceden cadde ve sokaklarda su tesisatçısı ararken, şimdi internetin aktif kullanılması ile birlikte Google üzerinden tesisatçı arıyoruz. Bu konuda en çok kafamızı karıştıran nokta “Güven duyabileceğimiz su tesisatçısını nasıl bulabiliriz?” sorusu. Bunun cevabı olarak % 100 müşteri memnuniyeti ile çalışan ve ekipleriyle su tesisatınızdaki sorunları çözmek için anında çağrılara kulak veren EN YAKIN TESİSAT firması öne çıkmakta.

Firmanın hizmet sistemi bilinenlerin aksine su tesisat servislerinden farklı bir şekilde işliyor ve İstanbul’un 39 ilçesine 24 saat hizmet veriyor. Acil oluşan tesisat arızalarına merkezden en yakın tesisat ustası yönlendirilerek sorunlarınız hızlıca çözüme kavuşturuluyor.

En Yakın Tesisat firması, ev ve iş yerinizdeki kombi bakımı, petek temizliği ve bakımı, su kaçağı tespiti, banyo musluk değişimi, batarya değişimi, conta değişimi, klozet kapak değişimi, tesisat kaçak tespiti, armatür değişimi, klozet ve küvet değişimi gibi tesisatınızla ilgili tüm alanlarda sizlere hizmet veriyor. İstanbul en yakın su tesisatçısı şeklinde arama yapıyorsanız En Yakın Tesisat firması sizin için doğru tercih olacaktır.

Altı Gün Savaşı ve Günümüz İsrail Filistin Çatışmalarına Etkisi

İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan “dekolonizasyon” etkisiyle İngiltere Kıbrıs’tan ve Orta Doğu’daki sömürgelerinden çekilmiştir. Filistin’deki sömürgesinden çekilirken de Filistin’de bir Yahudi devleti bırakmıştır. Böylece 1940-44 arasında birçok soykırıma uğrayan Yahudi toplumu sonunda hayalini kurdukları bir devlete kavuşmuşlardır. Bu yeni devleti Arap komşuları pek hoş karşılamamış ve aralarında 1948’den başlayarak 1967 yılı ve sonrasına kadar bir çok Arap-İsrail savaşları yaşanmıştır. Yapılan savaşlarda İsrail devletinin Arap devletlerini mağlup etmesi, İsrail’in bölgede kalıcı olacağının Arap komşuları tarafından mecburen kabul edilmesini sağlamıştır. Bu savaşların kazanılmasında elbette ki batılı güçlerin İsrail’e olan desteği de etkili bir faktör olmuştur. Çünkü İsrail sayesinde Arap devletleriyle dolu olan Orta Doğu coğrafyasında artık başka dinden ve ırktan bir devlet oluşmuştur. Bu durum Batılı devletlerin İsrail’in korunmasını bahane ederek Orta Doğu üzerindeki varlıklarını devam ettirmelerini ve İsrail’in ileri bir karakol görevi üstlenmesine sebep olmuştur [1].

İsrail’in kurulmasından kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği gibi büyük devletler tarafından tanınarak bir resmiyet zemini kazanmıştır. Türkiye, ilk başlarda İsrail’in kurulmasına karşı çıkmışsa da Batıdan istediği desteği sağlayamaması ve dış politikadaki dengeler sebebiyle İsrail’in kuruluşundan on bir ay sonra bu devleti fiilen tanımıştır [2].

Kuruluşundan sonraki süreçte de dünya genelinden bu bölgeye bir Yahudi göçü yaşanmıştır. 1967’de meydana gelen Altı Gün Savaşı’na giden sürece bakıldığında, 1952 yılında Mısır’da darbe sonucu başa geçen Cemal Abdülnasır görülmektedir. Nasır için Arap dünyasının lideri denilebilir. Güçlü, sevilen ve karizmatik bir lider olarak sahneye çıkmaktadır. Süveyş Kanalı’nı millileştirerek İngiltere’ye meydan okuması onu bir nevi kahraman haline getirmiştir. Kanalın millileştirilmesi, çıkarlarının zedelenmesi bakımından Birleşik Krallık ve Fransa’yı yakınlaştırarak Mısır’a karşı ortak bir harekat yapmalarına sebep olmuştur [3]. Bunun üzerine İsrail’de bu harekat üzerine Mısır’a karşı saldırıya geçerek Sina’yı işgal etmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD’nin araya girmesiyle de kriz sona ermiştir. Nasır, İsrail’e bu nedenle de husumet gütmekte ve bu işgalin intikamını almak istemektedir. Bu nedenle de İsrail’i kışkırtmaya, mevcut coğrafya’da tansiyonu yükseltmeye başlamıştır. Özellikle tüm Arap ülkelerine radyo yayını yapan Salt El Arab (Arapların sesi) yayınları Orta Doğu’daki savaş havasını daha da tırmandırmıştır. Nasır, daha sonrasında ise Sina’da İsrail-Mısır sınırında bulunan ve sürekli devriye faaliyetlerinde bulunan BM barış gücünün çekilmesini istemiş, bu talebin kabul edilerek BM güçlerinin çekilmesiyle bölgeye Mısır güçlerini yerleştirmiştir [4].

Cemal Abdülnasır

Bu olay karşısında İsrail’den kayda değer bir tepki gelmeyince Nasır, Tiran Boğazı’ndan İsrail gemilerinin geçişini yasaklayarak fiilen İsrail’in Kızıldeniz’deki limanını ablukaya almıştır. Mısır, günden güne İsrail aleyhine faaliyetler sürdürerek İsrail’i kışkırtmaya çalışarak savaş çıkartmayı amaçlıyordu. Süveyş Krizi’ndeki politik başarının sarhoşluğu hala devam etmekteydi. Mısır, SSCB’den alınan uçak, askeri teçhizatlar ve eğitimlerle silahlanmaya hız katarak ordusunu güçlendirmeye çalışıyordu. Savaş öncesi duruma bakıldığında da Arapların askeri teçhizat bakımından İsrail’den üstün konumda gözükmekteydi [5]. Ordusuna, özellikle hava kuvvetlerine oldukça güvenmesi de Mısır’ın İsrail’e saldırarak Süveyş’in intikamını almak istemesine yol açtı. Aslında tüm bu kışkırtmalar İsrail’in ilk kurşunu sıkmasını sağlamak içindi. BM ve batılı büyük devletler bölgede yeni bir savaş istemiyordu. Fakat ablukanın devamı etmesinin mutlaka bir savaşa yol açacağını düşünüyorlardı [6]. Suriye tarafına baktığımızda ise, Suriye önceki Arap savaşlarında aldığı yenilgiler nedeniyle İsrail’i muharebe alanında yenemeyeceğini anlamış ve İsrail’e karşı hareket eden Filistinli gerillalara destek vermeye başlamıştır. İsrail’i bu tarz terör örgütleriyle yorarak zayıflatmak amaçlanmaktaydı. Suriye terörü destekleme politikası husumetli olduğu ülkelere karşı kullandığı bir politikaydı ve bunu yakın tarihte PKK terör örgütünü desteklemek suretiyle Türkiye’ye karşı da uyguladığı iddia edilmiştir [7].

Bu sırada İsrail de boş durmuyor tartışmalı, silahsızlaştırılmış bölgeleri zırhlı traktörlerle tarıma açarak ve toprak taleplerine devam ederek Suriye’yi kışkırtıyordu. Aynı zamanda Şam rejiminin Filistinli gerillaları desteklemesi nedeniyle de Suriye’ye karşı tehditkar konuşmalar yapıyordu. Gerilimin zirveye ulaşmasıyla çatışma patlak verdi.

İsrail ile Suriye arasında hava ve topçu savaşı yaşandı. Bu çatışma sonucunda İsrail, Suriye’yi geri püskürtmeyi başardı. Akabinde Suriye ve desteklediği gerillalar saldırılarını iyice arttırırken, İsrail de her olaya aşırı tepki vererek olayı tırmandırdı. Savaşın bir diğer tarafı da Ürdün’dür. Ürdün Arap-İsrail savaşlarından kazançlı çıkan tek Arap ülkesidir. Savaş sonunda Batı Şeria’yı topraklarına katarak kazançlı çıkmıştır. Ayrıca 1948 Savaşı sonrası İsrail ile Ürdün arasında bir yakınlaşmada başlamıştı ve ikili arasında da bir takım gizli görüşmeler olmaktaydı. Kral, Nasır’a da pek güvenmiyordu. Ürdün, İsrail’in kuruluşu sonrası binlerce Filistinli mülteciye ev sahipliği de yapıyordu. Bu durum Ürdün’ün olası bir savaşta İsrail’e karşı yer almasını gerekli kılıyordu bir bakıma. Ürdün kralı Hüseyin de durumun hassasiyetinin farkındaydı fakat İsrail’in askeri gücünü farkındaydı. Altı Gün Savaşları’nda İsrail’e karşı savaşa girmesinin nedeni de budur aslında. Halk, Nasır’a hayrandı ve Filistinli göçmenler İsrail’e karşı olan bir savaşa doğal olarak girilmesini istiyordu. Kralın Nasır’a sırt çevirip savaşa girmezse eğer öfkeli bir halk hareketiyle karşı karşıya kalıp tahtından olabilirdi ama diğer türlü de savaşta ağır bir mağlubiyet alabilirdi. Kral Hüseyin mecburen savaşa girme opsiyonunu seçerek tahtını korumayı tercih etmiştir. Bu doğrultuda da savaşa hazırlık olarak 30 Mayıs’ta Mısır ile Ürdün arasında bir savunma anlaşması imzalanmıştır [8].

Kral Hüseyin

Tüm bu yaşanan gelişmeler ve Mısır’ın kışkırtıcı, tehditkar eylemleri neticesinde İsrail halkında bir karamsarlık ve korku başladı. Çünkü kaybedecekleri tek savaşta devletlerinin yıkılabileceğinin farkındaydılar. Bu nedenle de devlet olarak savaşı kazanmak zorundaydılar ki İsrail ordusu hiç savaş kaybetmeme, her zaman kazanma temeline dayalı olarak kurulmuş ve ona göre eğitilmiştir. Akabinde İsrail’de savaş hazırlıkları başladı. 50 yaş altı tüm erkek nüfus silah altına alındı. Diplomasi trafiğine başlandı. Fakat ordu içerisinde ikilem vardı. Kimi taraf hemen saldırılmasını, bir grup ise bir süre daha beklenilmesi gerektiği görüşündeydiler. Fakat Mısır ve diğer düşman ülkeleri gün geçtikçe güçlenmekteler ve Nasır tüm Arap dünyasını İsrail’e karşı birleştirmekteydi. Bu durum İsrail’i savaşta çok daha zor bir durumda bırakmaktaydı. Bu nedenle ani ve sürpriz bir saldırıyla derhal saldırılması kararı alındı. Tarihler 5 Haziran 1967’yi gösterirken İsrail bir yıldırım harekatıyla savaşı başlattı. Bu bir hava harekatıydı ve sürpriz bir saldırıyla İsrail hava kuvvetleri ilk olarak Mısır’ın hava üslerini ve savaş uçaklarını vurarak imha etmiştir [9]. İsrail bu savaşa askeri ve istihbari olarak hazırlıklı girmişti. Yıllardır topladıkları veriler sayesinde Mısır’ın hava gücünü kısa bir sürede imha edebilmişlerdir. Hava saldırısı ani ve oldukça başarılı olmuştur. Hatta o kadar aniden olmuştur ki Sina’daki bir hava üssünde toplanan üst düzey generaller, İsrail bombardımanı başladığında akıllarına gelen ilk şey darbe olasılığı olmuştur.

İsrail tarafından henüz havalanamadan vurulan Mısır savaş uçakları.

Akabinde Ürdün ve Suriye’nin de hava kuvvetlerine büyük zayiatlar verilmesi neticesinde hava üstünlüğü İsrail’e geçmiştir. Bu bir bakıma savaşın kazanılması anlamına da geliyordu. Havadaki üstünlük karadaki üstünlüğü de beraberinde getirdi. İsrail ordusu bir dizi çatışmalar sonucu Doğu Kudüs’e girerek Suriye’ye yöneldi, güneyde ise Gazze’yi ele geçirerek Sina çölüne doğru ilerlemelerini sürdürdüler.

Tüm bunlar yaşanırken Mısır’daki radyolar halka savaşı kazanılmaya başlandığı propagandasını yapıyorlardı ve bunu duyan halk da sevinç gösterilerine, kutlamalara başlamıştır [10]. En son 2. Dünya Savaşı sonlarında Berlin düşene kadar Almanlar da hükümet kontrolündeki radyonun bu yöndeki propagandaları nedeniyle savaşı kazandıklarını sanıyordu. Bu iki olayda da medyanın gücünü ve tarafsızlığının, bağımsızlığının önemi görmekteyiz. İsrail kuvvetleri bu savaşa düşmanlarının aksine oldukça hazırlıklı bir şekilde girmiş bir diğer deyişle ödevlerine iyi çalışmışlardı. Arap devletlerinin ise gerçekçilikten uzak bakış açıları doğal olarak mağlubiyeti beraberinde getirmişti. O dönemde Türk basını tarafından “84 saatlik savaş” olarak nitelendirilen ve yaklaşık altı gün süren savaş 10 Haziran 1967’de son bulmuştur [11]. Yapmış oldukları hazırlık ve iyi planlama İsrail’e Arap devletlerine karşı bir kez daha zafer getirmiştir. Savaş sonrası İsrail, Doğu Kudüs’ü ele geçirmiştir. Mağlup ettiği devletlerden de kazanımları olmuştur. Ürdün’den Batı Şeria’yı geri almış, Suriye’den Golan tepelerini ve Mısır’dan da Gazze Şeridi ve Sina Yarımadasını ele geçirmiştir. Daha sonrasında 1979’da Mısır ile imzalanan barış antlaşmasıyla Sina yeniden Mısır yönetimine geçmiştir. İsrail halkı bu savaş sonrası kazanılan toprakları Tanrı’nın kendilerine olan bir hediyesi olarak görmüş ve büyük bir sevinçle gelen zaferi kutlamıştır.

İsrail büyük bir prestij kazanmıştır. Hatta askeri prestij bakımından bu savaş bir dönüm noktasıdır. Çünkü genç bir devlet aynı anda kendisine karşı koalisyon oluşturan Arap devletlerini bozguna uğratmıştır. Tabi bu savaş sonucunda İsrail’e karşı duyulan öfke, kin ve nefret duyguları da artmıştır. Savaş sonrasında Arap ülkeleri duydukları nefret ve olanları hazmedememeleri nedeniyle barış masasına oturmayı bile reddetmişlerdir. Diğer tarafta bulunan Mısır’da ise savaş sonunda Nasır istifa etmiş fakat halkının isteği üzerine iktidara tekrardan ele alarak, vefat ettiği tarih olan 1970 yılına kadar iktidarı elinde tutmuştur. Cemal Abdülnasır’ın ölümü sonrası Enver Sedat devletin başına geçmiştir. 1978’de İsrail ile masaya oturmuş ve “Camp David Antlaşması” nı imzalayarak İsrail’le olan savaş haline son vermiş ve İsrail’in Sina’dan çekilmesini sağlamıştır [12]. Ürdün’de ise Kral Hüseyin savaşı kaybetmiş olmasına karşın tahtını koruyabilmeyi başarmıştır. İsrail ile görüşmelerini gizli olarak devam ettirerek 1994 yılında İsrail ile barış imzalamıştır. Ürdün ve Mısır ile normalleşme süreci yaşayan İsrail, diğer Arap devletleriyle herhangi bir barış anlaşması imzalamamıştır. Hatta savaş sonrasında Ağustos 1967’de Sudan’da buluşan Arap liderleri, İsrail’e karşı herhangi bir tanıma, müzakere veya barış olmayacağına dair bir kararnameye imza atmışlardır [13].

Enver Sedat (Sağdaki)

İsrail, Doğu Kudüs ve Golan tepelerini de ilhak etmiştir. Bu hamleleri ise uluslararası kurumlar ve hukuk tarafından meşru sayılmamaktadır. Diğer ülkeler tarafından Batı Şeria, Gazze ve Golan tepeleri dışındaki toprakların İsrail toprakları olduğu kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da Batı Şeria, Gazze ve Golan tepeleri işgal edilmiş topraklar statüsündedir ve bu kararda daimi ve geçici tüm ülkelerin imzası da bulunmaktadır [14].

Uluslararası hukuka göre işgal edilen topraklarda kendi vatandaşlarına yerleşim yerleri kurmak yasak olmasına rağmen İsrail, günümüzde Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bu eylemlerine devam etmektedir. Ayrıca ABD yukarıda bahsedilen kararı onaylamasına rağmen İsrail’in Golan tepelerini ilhak etmesini ve başkentin Kudüs yapılmasına destek vererek büyükelçiliğini geçtiğimiz yıllarda Kudüs’e taşımıştır. Lakin, BM Güvenlik Konseyi üyelerine baktığımızda, birçok üye ve Avrupalı devletler İsrail-Filistin sorununa çözüm olarak, 1967 sınırlarında başkentleri Kudüs olan (Doğu – Batı) 2 devletli çözümü desteklemektedirler. Sonuç olarak İsrail, Arap devletlerine karşı üstünlüğünü onlara kabul ettirmiş oldu. Savaştaki üstünlüğü bölgedeki halklar nezdinde İsrail nefretinin katlanarak artmasına sebebiyet verdi. 1967’nin etkilerini ,doğal olarak ,en çok İsrail ve Filistinliler hissettiği söylenebilir. İsrail, devletini işgalci bir ülke haline gelerek, Filistin topraklarının işgalini başlattı ve yarım yüzyıl sonra da hala bu toprakları işgal etmektedir. Bu işgaller sonrası İsrail de o topraklarda beklenmedik bir direnişle karşılaşarak kayıplar verdi. Savaşta kazanılan zafer İsrail için gelecekte yeni işgallere girişmesine de önayak oldu. Lübnan’daki işgal denemeleri buna bir örnek olarak verilebilir. Bu işgal girişimine tepki olarak bölgede, İran’ın desteği ve yönlendirmesiyle Hizbullah oluşumu ortaya çıkmıştır.

Seyyid Hasan Nasrallah

Örgüt, o dönemden günümüze İsrail Devleti’ne çeşitli sıkıntılar yaşatmıştır. Savaş süreci ve sonrasında yaşanan bu işgal deneyimleri hem İsrail hem de Filistin için yıkıcı etkiler bıraktı. İsrail halkının, Filistinli direnişçiler ve Hizbullah tarafından yapılan saldırılar nedeniyle can ve mal güvenliklerinin tehlikede olması savaşın bir yansımasıdır. Fakat Filistin halkı için durum çok daha vahim bir hal almıştır. İlk etapta topraklarını kaybetmiş ve yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda bir nevi mülteci, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye başlamışlardır. İsrail Devleti’nin Filistin bölgelerine, uluslararası hukuku hiçe sayarak, kendi Yahudi yerleşimcileri yerleştirmesiyle Filistin halkına tanıdığı yaşam alanı o günden günümüze gün geçtikçe azalmaktadır. Buna karşılık bölgedeki diğer Arap devletleri sembolik kınama söylemlerinden fazlasını yapmamaktadır. Hatta ABD Başkanı Trump’ın girişimleriyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleri İsrail ile olan ilişkilerini geliştirme, işbirlikleri yapma yoluna gitmişlerdir. Kendi milletlerinden olan devletlerin tutumu ve Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın Türkiye hakkındaki söylemlerine rağmen Türkiye, uluslararası arenada Filistin halkının hakkını savunmaya devam etmektedir. Tek bir cümleyle durumu özetleyecek olursak, “1967’de yaşanan o 6 günlük savaş, bölgedeki halkların 50 yıldır hala barış içinde yaşayamaması sonucunu yarattı” [15] denilebilir.

[irp posts=”20034″ name=”‘İsrail-Filistin Barışı’: Yüzyılın Anlaşması’nın 10 Maddesi”]

Hüseyin Anıl Kaya 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1]:Ahmet İşler, “İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakar Camianın Yaklaşımı,” İçtimaiyat, 3(2), s.122.
[2]: Ahmet İşler, “İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakar Camianın Yaklaşımı,” s. 123.
[3]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2232.
[4]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2235.
[5]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2232.
[6]: “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .
[7]: “Davutoğlu: Suriye PKK’ya destek veriyor,” Aljazeera, Haziran 21, 2012, http://www.aljazeera.com.tr/haber/davutoglu-suriye-pkkya-destek-veriyor .
[8]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2238.
[9]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2240.
[10]: “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .
[11]: Kenan Olgun, “Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı,” 2240.
[12]:“Enver Sedat Suikasti,” Mepa News, Ekim 6, 2020, https://www.mepanews.com/enver-sedat-suikasti-20546h.htm .
[13]: “Six-Day War,” History, Mayıs 11, 2018, Son Güncelleme: 21 Ağustos 2018, https://www.history.com/topics/middle-east/six-day-war .
[14]: “UN Transcription of session referring to Chapter VI prior to the introduction of the Resolution,” United Nations, https://web.archive.org/web/20090221085933/http://domino.un.org/unispal.nsf/db942872b9eae454852560f6005a76fb/9f5f09a80bb6878b0525672300565063!OpenDocument .
[15] : “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün,” BBC, Haziran 6, 2017, Son güncelleme: 5 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 .

Kaynakça

Aljazeera. “Davutoğlu: Suriye PKK’ya destek veriyor.” Haziran 21, 2012. Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. http://www.aljazeera.com.tr/haber/davutoglu-suriye-pkkya-destek-veriyor .

BBC. “1967 Arap- İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün.” Haziran 6, 2017. Son Güncelleme: 5 Haziran 2019. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650.
History. “Six-Day War.” Mayıs 11, 2018. Son Güncelleme: 21 Ağustos 2018. https://www.history.com/topics/middle-east/six-day-war .

İŞLER, A. (2019). İsrail’in Kuruluşunda Muhafazakâr Camianın Yaklaşımı. İçtimaiyat, 3(2), 121-128.

Mepa News. “Enver Sedat Suikasti.” Ekim 6, 2020. Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. https://www.mepanews.com/enver-sedat-suikasti-20546h.htm .

OLGUN, K. TÜRK BASININDA 1967 ARAP-İSRAİL SAVAŞI.

United Nations. “UN Transcription of session referring to Chapter VI prior to the introduction of the Resolution.” Erişim Tarihi: 30 Ocak 2021. https://web.archive.org/web/20090221085933/http://domino.un.org/unispal.nsf/db942872b9eae454852560f6005a76fb/9f5f09a80bb6878b0525672300565063!OpenDocument .

[/vc_toggle]