Bir İnsan Hakları Skandalı: Guantanamo Kampı

Gitmo veya Kamp X-Ray olarak da bilinen Guantanamo Kampı, Küba’nın güneydoğusundaki Guantanamo Körfezi Deniz üssünde yer alan askeri hapishanedir. Kampta, dönemin ABD başkanı George W. Bush tarafından 2002’den bu yana “Terörle Savaş” kapsamında özellikle Afganistan ve Irak’ta yakalanan terör zanlılar tutuluyor. Bu yazıda, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere pek çok kesimin eleştirilerine rağmen halen açık olan Guantanamo Kampının tarihsel süreci anlatılacaktır.

Tarihçe

1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’na kadar Küba İspanya sömürgesiydi. Bu esnada ABD Küba’ya bağımsızlığını kazanmasına yardımcı olma amacıyla askeri müdahalede bulunmaya başladı. Küba’nın bağımsızlığının tanınması karşılığında 1903 yılında ABD ve Küba arasında bir anlaşma imzalandı. Doksan dokuz yıl sürmesi planlanan bu anlaşmaya göre, Guantanamo Körfezinde ABD’ye ait gemilerin yakıt ikmallerini sağlama amacıyla bir deniz üssü kuruldu, ancak 1938’de anlaşmanın süresi “süresiz” olarak değiştirildi.[1] Ek olarak bu anlaşma, devamlı bir kiralama üzerinden bu üssün bulunduğu bölgenin tam yetki ve kontrolünün ABD’de olduğunu tanıdı. 1991’de Haiti askeri darbesinin ardından binlerce Haitili deniz yoluyla ABD’ye kaçmaya çalıştı, bunun ardından Guantanamo Körfezinde sığınmacılar için geçici kamp inşa edildi. Birkaç yıl içerisinde sığınmacıların bir kısmı ABD’ye taşınırken, bir kısmı evlerine geri gönderildi.[2]

11 Eylül 2001 saldırılarını takiben körfezde Guantanamo Kampı inşa edildi ve başta el-Kaide ile Taliban olmak üzere pek çok terör örgütüne karşı başlatılan askeri kampanya kapsamında ele geçirilen ve terör örgütleriyle bağlantılı olduğu iddia edilen zanlılar burada tutulmaya başlandı. İlk tutuklular 11 Ocak 2002’de hapishaneye yerleştirildi. 2003 yılı itibarıyla cezaevine yerleştirilen tutuklu sayısının 680 olduğu biliniyor.[3]

Zanlıların Statüsü ve İnsan Hakları İhlalleri

Konuyla ilgili altı çizilmesi gereken en önemli nokta, kampta tutulan mahkûmların statüsü; zira bu kişiler temel bir hak olmasına rağmen adil olarak yargılanmıyorlar.[4] Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre, zanlıların büyük bir kısmı herhangi bir suçlama olmaksızın tutulup mahkemeye çıkarılmazken, diğer bir kısmı askeri komisyonların adil olmayan yargılamalarıyla karşılaşıyor. Bu kesimin ölüm cezası ihtimaliyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor.[5]

Kasten alıkoyma ve adil yargılama süreçlerini başlatmama suçlarına ek olarak, Guantanamo Kampında tutulanlara dar bir alanda hapsederek günlerce yüzlerine su dökmek suretiyle zorla uykusuz bırakma, elleri ve ayakları kelepçeli vaziyette küçük kutuların içine hapsetme, vücudu parmaklıklara kilitleyerek germe, açlık grevi yapanlara zorla besin verilmesi gibi işkencelerin yapıldığı biliniyor.[6] Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü yıllardır uluslararası hukuk suçları işlenen Guantanamo Kampı’nın kapatılması için çağrılarını sürdürüyor.

Barack Obama 2009’da başkanlık görevini devraldıktan birkaç gün sonra Guantanamo’nun kapatılması talimatını verdi. Obama, geçen 7 yıllık sürede hapishanenin kapatılması için çabaladığını ancak Kongre’deki siyasi çekişmelerin bu hedefini gerçekleştirmesini engellediğini söyledi.[7] Ancak “insan hakları skandalı” olarak anılan Guantanamo Kampı hala açık. Her ne kadar 2008 yılından beri hapishaneye yeni esir götürülmediği belirtilse de, 2021 Ocak itibarıyla Guantanamo Kampında 40 kişi tutuluyor.[8]

Nazlı Tekdemirkoparan
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

1 Michael Castritius, “Kübalı uzman: Guantanamo hukuki açıdan saçmalık,” DW, 21 Şubat 2006, https://www.dw.com/tr/k%C3%BCbal%C4%B1-uzman-guantanamo-hukuki-a%C3%A7%C4%B1dan-sa%C3%A7mal%C4%B1k/a-2522377.

2 Lily Rothman, “Why the United States Controls Guantanamo Bay,” Time, 22 Ocak 2015, https://time.com/3672066/guantanamo-bay-history/

3 Erkan Avcı, “ABD’nin utanç kaynağı Guantanamo hapishanesi 14. Yılında,” Anadolu Ajansı, 11 Ocak 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-utanc-kaynagi-guantanamo-hapishanesi-14-yilinda/503579

4 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

5 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: 16 yıl oldu, Guantanamo artık bir daha açılmamak üzere kapatılsın,” Amnesty International, 11 Ocak 2018, https://amnesty.org.tr/icerik/abd-16-yil-oldu-artik-guantanamo-bir-daha-acilmamak-uzere-kapatilsin

6 Kerem Congar, “Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti,” EuroNews, 5 Aralık 2019, https://tr.euronews.com/2019/12/05/guantanamo-mahkumu-cia-in-iskence-yontemlerini-resmetti

7 Erkan Avcı, “Obama, Guantanamo’yu kapatma planını açıkladı,” Anadolu Ajansı, 23 Şubat 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/obama-guantanamo-yu-kapatma-planini-acikladi/526133

8 Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

Kaynaklar

Avcı, Erkan. “ABD’nin utanç kaynağı Guantanamo hapishanesi 14. Yılında,” Anadolu Ajansı, 11 Ocak 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-utanc-kaynagi-guantanamo-hapishanesi-14-yilinda/503579

Avcı, Erkan. “Obama, Guantanamo’yu kapatma planını açıkladı,” Anadolu Ajansı, 23 Şubat 2016, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/obama-guantanamo-yu-kapatma-planini-acikladi/526133

Castritius, Michael. “Kübalı uzman: Guantanamo hukuki açıdan saçmalık,” DW, 21 Şubat 2006, https://www.dw.com/tr/k%C3%BCbal%C4%B1-uzman-guantanamo-hukuki-a%C3%A7%C4%B1dan-sa%C3%A7mal%C4%B1k/a-2522377.

Congar, Kerem. “Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti,” EuroNews, 5 Aralık 2019, https://tr.euronews.com/2019/12/05/guantanamo-mahkumu-cia-in-iskence-yontemlerini-resmetti

Rothman, Lily. “Why the United States Controls Guantanamo Bay,” Time, 22 Ocak 2015, https://time.com/3672066/guantanamo-bay-history/

Uluslararası Af Örgütü, “ABD: Uluslararası Af Örgütü Guantanamo raporu, ihlaller devam ediyor,” Amnesty International, 11 Ocak 2021, https://www.amnesty.org.tr/icerik/abd-uluslararasi-af-orgutu-guantanamo-raporu-ihlaller-devam-ediyor

Uluslararası Af Örgütü, “ABD: 16 yıl oldu, Guantanamo artık bir daha açılmamak üzere kapatılsın,” Amnesty International, 11 Ocak 2018, https://amnesty.org.tr/icerik/abd-16-yil-oldu-artik-guantanamo-bir-daha-acilmamak-uzere-kapatilsin

[/vc_toggle]

Osmanlı’nın Fransa’ya Yardımı: Pavia Muharebesi ve Macaristan Seferi

Osmanlı Devleti, askeri gücü, stratejik fütuhat anlayışı ve fethettiği topraklardaki adil yönetimiyle kısa süre içerisinde güç kazanan bir yapıya sahip olmuştur. İlerleyen dönemde Sultan I. Selim’in sekiz yıllık saltanatı sırasında gerçekleştirdiği Mısır Seferleri’nde elde edilen ganimetle hazineyi doldurup ekonomisini de sağlama almıştır. 16. yüzyılda I. Süleyman’ın cülusundan sonraki yıllarda, önceki dönemlerde sağlanan askeri ve ekonomik istikrarın da gücüyle Avrupa üzerinde ciddi bir söz hakkına sahip olmuş ve daha önceki sultanların da alamadığı, Belgrad gibi bazı stratejik noktaları fethedilmiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin faaliyetlerinin önündeki en büyük engel V. Karl (Şarlken)’dır. V. Karl, Pavia Muharebesi’nde Fransa Kralı I. François’i mağlup ederek esir almış olsa da bu dönemde Fransa, I. Süleyman’ın kişiliğinde Osmanlı Devleti’nden yardım ve destek talep etmiştir. Avrupa’da söz sahibi olmak ve V. Karl’ın Fransa’yı da kapsayacak bir güce ulaşmasının önünü alabilmek için Fransa’nın isteği kabul edilmiştir. Ele alacağımız yazıda Avrupa’da Osmanlı, Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nun konumu, birbirlerine karşı tutumları ve ilişkilerindeki süreç içerisindeki gelişmeler ele alınacaktır.

1-Pavia Savaşı’na Giden Süreç ve I. François’in Esir Düşmesi

Türk tarihinde Fransuva olarak da bilinen Fransa kralı François, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun başına geçebilecek adayların en kuvvetlilerinden biriydi. Fransa tahtına geçtikten sonra bu göreve geçeceğini düşünmek olağan bir tahmindi. Ancak İmparatorluğun başına Habsburg Hanedanı üyesi İspanya kralı V. Karl geçti. Bu durum da tahmin edilemez değildi zira önceki İmparator Maximillan kendisinin dedesiydi ve o da varisti. İmparator Maximillan, Habsburg hanedanlığının gücünü ve saygınlığını artırsa da Fransa’da güçlü bir yönetim kurmuş olan Fransa Kralı XII. Louis, İmparator’un gücüne karşı durmuş ve yönetimindeki kuvvetlerle Maximillan’ın İmparatorluk ordusunu mağlup etmeyi başarmıştı. XII. Louis’in bu başarıları ve ölümünden önce İtalya’ya düzenlenecek sefer için bir ordu hazırlaması yeni kral I. François için önceden belirlenmiş bir hedef anlamına geliyordu. Bu çerçevede hareket eden I. François, tarihte İtalya Savaşları olarak adlandırılacak sefere çıktı. İtalya’daki egemenliğini pekiştirmek isteyen V. Karl ile karşılaşan François, Pavia (Pavya veya Pevye olarak da bilinir) Muharebesi’nde ordusunun önemli komutanlarını kaybetmiş ve kendisi de esir düşmüştür (25 Şubat 1525). Bu durum, sınırları halihazırda Habsburgların hükmettiği topraklarla sıkıştırılmış halde olduğundan kendi egemenliği için olduğu kadar Fransa için de tehlike anlamına gelmekteydi. Valide Kraliçe Düşes Dangolen, oğlunun esir düştüğü Pavia Muharebesi’nden sonra oğlu ve kendi tarafından olmak üzere I. Süleyman’a iki mektup göndererek yardım istemiş ve Sultan’ın, esir olan oğlunu kurtarmak için Macaristan’a bir sefer yapılmasını rica etmişti.

2- I. Süleyman’ın Macaristan Seferi’ne Bakışı ve Fransa-Osmanlı İlişkilerinin İlerleyişi

Fransa’dan gönderilen mektuplar, din farkına ve bu farktan dolayı bir ittifakın iki tarafın da saygınlığına (özellikle Kutsal Roma İmparatoru olmaya aday olan Fransa Kralı’na) zarar verebileceği ihtimaline rağmen yapılması sebebiyle, Fransa’nın içinde bulunduğu durumun ne derece zor olduğunu göstermektedir. Ancak yine de Fransa Kralı François, esir durumda da olsa Osmanlı Devleti’nin Batı’ya yönelişi için ciddi fırsattı. Öyle ki Orta Avrupa’da zaten Belgrad’ı fetheden I. Süleyman’ın gelecek fetihlerini bu mektup “Macaristan Seferi” olarak belirlemiş değildir; hedefte zaten Macaristan vardır. I. Süleyman, babası I. Selim’in aksine fetihlerde yönünü Avrupa’ya çevirmiş ve II. Mehmed gibi saygıdeğer bir hükümdarın kuşatıp alamadığı Belgrad’ı almıştır. Bu fetih, V. Karl o dönemde Fransa Kralı’yla mücadele ettiği için Kutsal Roma İmparatorluğu tarafından göz ardı edilen bir gelişme olsa da, Sultan’ın fütühat vizyonu hakkında fikir sahibi olunmasını sağlamaktadır. Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişinin önündeki o an için en büyük engel ve aynı zamanda da hedef Macaristan’dı. Aynı zamanda Habsburgların Avrupa’daki ilerleyişinin ve Avrupa’yı tekellerine alışının da bir örneği olan Macaristan; Avusturya, İtalya, İspanya ve Orta Avrupa’yla birlikte Habsburg toprağı olmasa da Macar Kralı II. Lajos, V. Karl’ın kız kardeşiyle evli olduğundan bir akrabalık da söz konusuydu. Macar Kralı’nın Osmanlı elçisini öldürtmesi ve Kral’ın annesinden gelen mektup, bir nevi I. Süleyman’a aklındaki seferi gerçekleştirebilmek için geçerli sebepler sunmuştur. Ancak seferlerin tek sebepleri bunlar da değildir. Macaristan (Mohaç) Seferi’nin hazırlıkları devam ederken I. François’in serbest bırakılmasının sefer hazırlıklarını ve seferi etkilememesi bu durumun kanıtıdır. Fransa’nın, Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarıyla çevrili olması ve Fransa Kralı’nın da İmparator olma iddiası taşıması, esir düşmüş de olsa Osmanlı Devleti için önem taşımaktaydı. Çünkü Fransa, Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişine engel teşkil edebilecek ve onu Batı’dan da bir kuşatmaya alabilecek en ciddi kuvvetlerden biriydi; üstelik gelinen noktada Osmanlı’dan yardım istemiş bulunuyorlardı. Macaristan başta olmak üzere Orta Avrupa meselelerine yön verici bir pozisyon elde etmek ve V. Karl’a rakipsiz bulunmadığını hissettirmek, Avrupa’daki en güçlü rakibini zor duruma sokmak için bu durum bir fırsattı.

[irp posts=”29691″ name=”Osmanlı’nın Okyanusya’daki Varlığı: Açe Sultanlığı”]

 

3- I. Süleyman’ın Fransa Kralına İthafen Yazdığı Mektup

Fransa’dan gelen yardım isteği I. Süleyman tarafından cevaplandırılmıştır. Sultan cevap mektubunun içeriğinde istenen yardımın verileceğini bildirirken I. François’in içini ferah tutmasını belirtmiştir. Bu mektup, iki devletin fiili ittifakının başlangıcı olsa da Katolik bir devletin Hristiyan Avrupa’daki etkisini sarsabilecek olduğundan bir süre boyunca bu ittifak gizli tutulmuştur. Sultan’dan Kral’a gönderilen mektup ise ana hatlarıyla şöyledir; “İmdi padişahlara sınmak ve haps olunmak acep değildir. Gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasız. Eyle olsa bizim abai kiram ve ecdad-ı izamımız nevverallahu merkadehüm daima def-i düşman ve fethi memalik için seferden hali olmayıp biz dahi onların tarikine salik olup her zamanda memleketler ve sab ve hasin kal’alar feth eyleyip gece ve gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış.” [Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutunuz, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim büyük/ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve güçlü/kuvvetli kaleler fetheyleyip gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış(durumdadır).]

Sonuç

Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu durum, güçlü bir Kutsal Roma İmparatorluğu’nun rakibi konumundaki Fransa’nın, Osmanlı Devleti’nin desteğine muhtaç duruma düşmesine sebep olmuştur. Ancak ne bu yardım, ne de bu yardım çağrısına verilen olumlu yanıt tek perspektiften değerlendirilmemelidir. İki devlet, bu sırada birbirlerinin hedeflerini ve politikalarını gözetmiş ve buna göre davranmıştır. Fransa, en ciddi rakibine karşı Avrupa’da fetihler gerçekleştirmek isteyen ve o günün dünyasında muhtemelen V. Karl’la savaşıp galip gelme ihtimali olan az sayıda hükümdarlardan Sultan I. Süleyman’dan yardım istemiş; Osmanlı ise Avrupa ilerleyişinin önündeki en büyük engeli, kendisine gelen bu mektupla bir “ittifaklar” zemine çekmiş ve Avrupa’daki en büyük düşmanına karşı, o düşmanı sürekli tehlike altında tutacak bir müttefik edinmiştir. Osmanlı Devleti, Macaristan’ı fethetmiş, I. François ülkesine dönmüştür. Güçlü bir ittifak sistemi oluşmuş mudur sorusu tartışmaya açık olsa da Pavia Muharebesi’nden Macaristan Seferi’ne uzanan sürecin Avrupa’nın geleceğini etkilediği ortadadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Feridun Emecen, “MOHAÇ MUHAREBESİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mohac-muharebesi (18.01.2021).

Kumrular, Ö . “Orta Avrupa’nın Kaderini Değiştiren Savaş: Mohaç Öncesi, Sonrası ve Kastilya’da Yankısı”. BELLETEN 71 (2007 ): 537-574

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Osmanlı Tarihi (2.Cilt)”, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,
1988.

BnF Gallica. “Sultan Süleyman Han . Lettre à François Ier, Roi de France” Erişim 18 Ocak,
2021. https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/btv1b52508208f/f1.item

[/vc_toggle]

Dış Politikada Mezhep Faktörü: Türkiye-İran Örneği

Mezhep, kabaca bir tanım yapılacak olursa bir dinin çeşitli görüş ayrılıkları, anlayış ve yaşayış biçimleri arasındaki farklılıkları neticesinde ortaya çıkan alt kollarına verilen isimlendirmedir. Özellikle insanın tabiatı gereği bir din veya ideoloji, değerler kümesi ortaya çıktığı itibariyle sabit kalmaz, devingen ve dinamik bir özellik gösterir. Bu noktada insan, zaman, siyaset ve coğrafya faktörü önemli rol oynar. Tarih boyunca neredeyse tüm dinlerde, siyasi ideolojilerde mezhepleşme, farklılaşma olduğu unutulmaması gereken bir olgudur. Bu noktada İslami noktadan bakacak olursak, başta Şii, Sünni, Harici mezhepsel farklılaşması olmak üzere bu mezheplerin de alt kolları olduğu kabul edilir. Şiilik içinde İmamiye (İsnaaşeriyye, Caferilik), İsmailliye ve Zeydilik en büyük üç alt mezheptir. Bunun yanında Nusayrilik, Kalenderilik, Hurufilik gibi mezhep, tarikat ve kültürel oluşumlar da Şia içinde yer alan hareketlerdir. Farklılık noktaları hangi ismin İmam olduğu veya İmam olabileceği noktasıdır. Bunun yanında tabii ki kültürel ve siyasi etkenler de büyük rol oynamıştır. Unutmadan, Zeydilik’in Şia mezhebi içinde alt mezhep olmadığı, kendine has ayrı bir mezhep olduğu da önemli ilahiyatçılar, mezhep tarihçileri tarafından dile getirilmektedir. Sünni düşünce içinde ise itikadi ve fıkhi anlamda alt mezhepler meydana gelmiştir. Eş’arilik ve Maturidilik itikadi, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli ise fıkhi alt mezheplerdendir. Bunun yanında her ne kadar çoğu Sünni din adamı ve inananı açısından ehli hak olduğuna inanılmasa da başka bazı Sünni mezhepleri de toplum içinde büyük yankı uyandırmış ve uyandırmaktadır. Vahhabilik, Selefilik, Evzailik bunlar arasındadır.

İslam mezheplerinin küresel dağılışını gösteren harita

Mezhepler konusunda daha ayrıntılı ve nitelikli bir anlatım bu yazının konusu olmadığı için genel İslam mezheplerini sadece ismen dile getirmek istedim. Ancak yine de fikir belirtmesi açısından ilk Sünni ve Şii ayrışmasının temelde imamet, hilafet meselesi olduğu hatırda tutulmalıdır. Daha sonra Sünni mezhebi adını alacak olan taraf Hz. Muhammed’in vefatının ardından İslam ümmetinin ve devletinin başına geçmesi gereken kişinin seçimle belirlenmesi gerektiğini ifade ederken, daha sonra Şia adını alacak taraf ise Halifelik yani İmamet hakkının Hz. Ali’de olduğunu savunmuştur. Görüldüğü üzere ilk mezhep ayrışması siyasi bir konuda ayrışma üzerine ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar gelen süre içinde ise diğer mezhep ve alt mezheplerin ortaya çıkışı yine siyasi ve kültürel nedenlerden dolayıdır. Bu nedenle mezhepleri beşeri ve süreç içinde değişerek, dönüşerek meydana gelmiş bir olgu olarak ele almak en faydalı olandır. Mezhep farklılıklarını din farklılığı gibi algılamak sağlıklı olmayan bir davranıştır. Genel mezhep bilgisi verildikten sonra şimdi yazının esas konusu olan dış politikada mezhepler konusuna geçebiliriz.

Dış Politikada Mezhep Farklılıkları Örneği

Devletler, tarih boyunca sahip olduğu ve temsil ettiği dini kimlikler nedeniyle birçok tartışma, rekabet ve savaşa girişmiştir. Avrupa için bunun en önemli örneği Hristiyan mezhepleri arasında 1618-1648 yılları arasında meydana gelen Otuz yıl savaşlarıdır. Bu savaşlar neticesinde binlerce insan hayatını kaybetmiş, Avrupa coğrafyası yeniden şekillenmiştir. Bunun yanında tarihsel olarak bin yıl kadar geriye götürülebilecek bir Katolik- Ortodoks ayrışması ile Avrupa devletleri birbirlerini öteki ilan etmiş, uzun ve sonu gelmez çatışmalara neden olmuşlardır. Başta Roma’ya karşı Bizans İmparatorluğu, sonraki tarihlerde de Kutsal Roma İmparatorluğu, Fransa gibi ülkelere karşı, doğu Avrupa ülkeleri ve özellikle 16.Yüzyıl ile beraber Rusya farklı mezhep kutuplarında yer almış ve Avrupa siyasi, askeri ve coğrafi bakımdan rekabetlere sahne olmuştur. Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi protest mezheplerin de ortaya çıkmasıyla durum daha karmaşıklaşmıştır.

30 Yıl Savaşları’nı Resmeden Bir Tablo

İslam mezhepleri arasındaki rekabete baktığımız zaman ise en büyük rekabet, 16.yüzyılın başında meydana gelen Osmanlı-Safevi savaşlarıdır. Özellikle Safevi Şahı İsmail, siyasi etkinliğini Şii mezhebi temelinde kurmuş, buna karşı Osmanlı ise Sünni mezhebinin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Sünni halifelik makamını Memlukler devletinin elinden alması ile de mezhep temelli siyaset boyut değiştirmiş ve bir anlamda Osmanlı ile İran arasında en kuvvetli rekabet unsuru haline gelmiştir. Bu noktada belirtmek gerekir ki her ne kadar dini sebepler iki taraf için de rekabetin asıl unsuru gibi görülse de, esas amaç siyasi gücün manevi anlamda desteklenmesiyle daha da artırılmasıdır. Safeviler, dönemin en güçlü ülkelerinden birine, Osmanlı’ya karşı gerek maddi gerek manevi destek toplamak ve bu güce karşı büyük bir güç olarak meydan okumak amacıyla Şii mezhebi temelinde politikalar üretmiş, aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da yükselen yeni güç Safevi’ye karşı özellikle Anadolu topraklarında etkisini artırma temelinde Şia düşüncesine karşı Sünniliği destekleyerek politika üretmiştir. Daha sonraki tarihlerde de, Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabetten yenik ayrılması ve bu devletin giderek zayıflaması Sünni blok karşısında ciddi bir rakibin olmamasına yol açmıştır ve bir anlamda bu topraklarda büyük ve ciddi bir mezhep temelli rekabetin bir süreliğine durmasına neden olmuştur.

Çaldıran Savaşı’nı Resmeden Bir Minyatür

Türkiye-İran Rekabeti

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ile eş zamanlı olarak büyük bir kurtuluş savaşı neticesinde 1923’ te modern devlet anlayışıyla kurulmuştur. Yeni kurulan devleti öncekinden ayıran temel unsur kimlik değişimidir. Osmanlı’nın millet sistemi din üzerine inşa edilen bir sistemdi. Bu nedenle Müslüman ve gayrimüslim ayrımı uzun yıllar sorun edilmeden yürütüldü. Ancak 19. Yüzyıl ile birlikte milliyetçilik akımının imparatorluğun dört bir yanında etkisini göstermesiyle ve tabi ki diğer ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik unsurlarla beraber, Osmanlı diğer imparatorluklar gibi yıkılma gerçeğiyle karşılaştı. Büyük bir dünya savaşı neticesinde kurulan Türkiye ise kimlik anlayışını değiştirerek Müslüman ve gayrimüslim ayrımı üzerinden değil, Türk kimliği üzerinden bina edilmiştir. Cumhuriyet bu kimliğin yanına laik ve Sünni kimliğini de birleştirmiş ve ortaya Türk, Sünni ve laik kimlik portresiyle yeni bir vatandaş tipi çıkmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca mezhep odaklı dış politika yürütme politikası, hem dış politika temel yönelimleri hem de Ortadoğu coğrafyasında mezhepsel olarak güçlü bir devletin 1980’lere kadar olmayışı nedenleriyle uygulanmamıştır. Türkiye’nin kuruluşundan itibaren Batı yönelimli ve Soğuk Savaş koşullarında da ABD isteği doğrultusunda uyguladığı dış politikası zaten Türkiye’nin dini kimliğini kullanabileceği Ortadoğu coğrafyasında etkin politikalar üretmesine engel olmuştur. Özellikle 21.yüzyıl ile beraber Türkiye’nin tekrar Ortadoğu coğrafyasında etkin olma çabası ile beraber mezhep odaklı politikalar yürütme ihtiyacı gündeme gelmiştir. Önce İsmail Cem, sonrasında Ahmet Davutoğlu politikaları ile beraber bu bölge, Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve kültürel olarak güçlü bağlar kurma arayışında olduğu bölge haline gelmiştir. 2000’li yıllar boyunca Türkiye resmi olarak dile getirmese de özellikle Irak, Suriye ve Körfez bölgesinde mezhepsel yakınlığını da kullanarak etkin olmaya çalışmıştır. 2010’dan sonra ise, özellikle Arap baharı neticesinde yaşanan dönüşümler ile beraber Türkiye açıkça Sünni blok pozisyonunda rol almış, Suriye coğrafyasında İran ile ciddi bir rekabete girişmiştir, yine aynı şekilde Irak coğrafyasında da İran’ın Şii kimlik üzerinden oluşturduğu nüfuzu kırmak için ülke içinde Sünni taraf desteklenmiştir. Suriye’de meydana gelen iç savaşta Türkiye destekli kurulan muhalefet ordularına baktığımız zaman çoğunluğun Sünni olduğu göze çarpmaktadır. Yine aynı şekilde Irak’ta özellikle kuzey bölgelerde yerleşen Sünni topluluklar odaklı dış politika da, Amerika’nın Irak işgali ertesinde meydana gelen güç boşluğunu dolduran İran etkisine karşıt bir hamle olduğu aşikardır. Son dönemlerde ise özellikle Balkanlar’da, Kafkasya’da ve yine komşu Ortadoğu coğrafyasında hızla yayılan Selefilik, Vahhabilik mezheplerine karşı Türkiye gerek siyasi ve askeri gerek yumuşak güç unsurlarıyla mücadele yürütmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında, mezheplerin ortak bağlar kurma gücü, onların dış politikada etkin bir şekilde değerlendirilmesine neden olmaktadır.

Diğer tarafta İran ise, 1979 devrimi ile beraber, zaten kültürel olarak yoğun olarak sahip olduğu Şii karakterini devlet yönetimine de aktarmış ve bu tarihten itibaren yakın coğrafyasında mezhep odaklı bir dış politika yürüterek bölgesel devlet olmayı amaçlamıştır. Devrim sonucunda liderlik konumuna gelen Ayetullah Humeyni, devrim ihracı politikası yürütmek istemiş ve bunun neticesinde Irak ile 1980-1988 arasında savaş yaşamıştır. İki tarafın da kazanan olarak çıkmadığı savaş neticesinde Humeyni ve kurduğu yeni devlet, toplumda ciddi bir destek bulmuş, savaş ülkeyi bütünleştirme işlevi görmüştür. Humeyni’nin 1989’da vefatından sonra ise ülke dışa açılma ve batıyla ilişkiler bağlamında liberal ve ılımlı politikalar yürütmüş ancak bu durum, İran’ın kurduğu ve kurdurduğu askeri milis örgütleri ile Irak, Suriye, Lübnan, Afganistan gibi yakın coğrafyasında nüfuz kurma politikalarını değiştirmemiştir. Özellikle 2000’li yıllardan sonra gerek askeri, milis örgütleri yoluyla gerekse çevre ülkelerdeki Şii din adamları vasıtasıyla İran bölgesel bir devlet konumuna yükselmiştir. Irak’ta Haşdi Saabi, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de Nusayri Esad rejimi, Pakistan ve Afganistan’da Fatımıyyun ve Zeynebiyyun tugayları ve Yemen’de Husiler İran devletinin dış politikasında Şiilik unsurunu ne derece etkin kullandığını gösterir. Bunun yanında çoğu bölgede İran, yaptığı müdahaleler ve verdiği destekler neticesinde yerel halk nezdinde de bir emperyalist sıfatla değil, kurtarıcı ve destekleyici sıfatla anılır durumdadır. Din ve özellikle de Şiilik üzerinden kurduğu bu rıza sistemiyle beraber, İran’ın ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel gücü artmaktadır. Arap baharı protestoları kapsamında oluşan muhalefete karşı Suriye’de Esed’e verdiği destek, İsrail’e karşı Lübnan’da Hizbullah’ a verdiği destek, Yemen’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı Husilere verdiği ve komşusu Irak’a da hem milis hem siyasi destekler yakın coğrafyamızda değerlendirmemiz ve önem vermemiz gereken konulardır.

İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nden bir komutan Ortadoğu’daki Şii milis güçleri bayrakları önünde açıklama yapıyor.

Sonuç

Son olarak meydana gelen bölgesel rekabette Sadece Sünni-Şii temelli bir rekabet de artık çok boyutlu hale gelmiştir. Tarihsel olarak Sünni blok içinde yer alan Türkiye ve Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler de farklı mezhepler, alt mezhepler temelinde politikalar uygulayarak bölgesel jeopolitiği daha da karmaşık hale getirmektedir. Özellikle Suriye coğrafyasında İran-Suudi Arabistan önderliğindeki rekabeti mezhep çatışmaları şeklinde yorumlayabiliriz. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt önderliğindeki Vahhabi, Selefi gruplar bölgede İran destekli milislerle birçok çatışmaya girmiştir. Esasında İran-Körfez monarşileri arasındaki mücadele dini değil, siyasi olmasına karşın bu sahada mezhep unsurunu iki devlet de etkin bir şekilde dış politika faktörü olarak kullanmıştır. Bu tarz savaşların en can alıcı noktası ise, çok kolay bir şekilde destekçi bulmasıdır. İki taraf da ölürse şehit olacağını düşünür, bu nedenle çatışmanın devam etmesini sağlayan manevi sebepler motor işlevi görmektedir. Bu yazıda vurgulanmak istenen, özellikle Ortadoğu coğrafyasında meydana gelen rekabetlerde mezhebin ne kadar kullanışlı bir unsur olduğudur. Bunun yanında mezhepsel özelliklerin, meydana gelen anlaşmazlıkların tek nedeni olmadığı özellikle vurgulanması gereken bir unsurdur. Siyasi anlamda yaşanan güç mücadelesinde ekonomi, ordu gibi güçler nasıl elverişli ve gerekli unsurlarsa yumuşak güç kapsamında değerlendirilebilecek mezhepler de son derece etkin ve önemli bir faktördür. Ancak gerek yaşadığımız yüzyılı daha yaşanılabilir kılmak, gerekse İslami kimlik taşıyan devletlerde akan kanı durdurmak amacıyla, mezhepler nasıl ayrışma unsuru olarak kullanılıyorsa birleşme, birleştirme unsuru olarak da pek ala ele alınabilir. Ancak günümüz devletlerinin yaşadığı rekabette nüfuzlarını artırma istenciyle hareket etmesi daha çok ayrılık, daha çok çatışma getirmekte ve bu kavgada mezhepler gerek o ülke liderleri gerekse bölgede çıkarları olan küresel güçler eliyle işlevsel bir şekilde kullanılmaktadır. Yapılması gereken ise söylemsel bazda oldukça basittir; toplumun bilinçlenmesi ve devletler arası rekabetin barışçıl bir şekilde gerçekleşmesi. Ancak yıllardır görüldüğü üzere bu temenninin uygulanışı, dile getirmekten katbekat güç durumdadır.

Muharrem Filiz
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Adıbelli,Barış. Pax Persica:İran Jeopolitiği, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,2017.

BBC, “Suriye Savaşı Dinsel Çatışmaya Dönüyor”, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130509_suriye_analiz (Erişim Tarihi:09.01.2021)

Demi̇r, Yeşim . “Emperyalist Devletlerin Ortadoğu’da Mezhep Oyunları: Sünnî-Şiî Çatışması”. Turkish Journal of Shiite Studies 1 / 2 (Aralık 2019): 234-246 .

Demirci, Kadir– Azzan, Muhammed Yahya Salim, “Mezhep Çatışmalarının Sebepleri”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/9 7-39.

Ercan, Ceren. “Otuz Yıl Savaşları ve Westfalya Anlaşmaları, https://www.tesadernegi.org/otuz-yil-savaslari-ve-vestfalya-antlasmasi.html (Erişim Tarihi:10.01.2021)

Kıran, A . “MEZHEBİ REKABET Mİ, MEZHEP SAVAŞLARI MI?” . Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 3 (2015 ): 171-191

Müftüoğlu, Bilal. “İran Yemen ve Suriye’de Mezhep Savaşı Yürütüyor”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iran-yemen-ve-suriyede-mezhep-savasi-yurutuyor/ (Erişim Tarihi: 10.01.2021)

Onat, Hasan . “İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği / Commonality of Islam and the Truth of Sects / القاسم المشترك الإسلامي وحقيقة المذاهب”. İlahiyat Akademi , 11-36

Onat,Hasan. İslam Mezhepleri Tarihi, Grafiker Yayınları,2000

Onat,Hasan. İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği, Endülüs Yayınevi,2020

Oran,Baskın. ”Kemalşzm,İslamcılık, Küreselleşme(Türkiye’de Yüce Sadakat Odağı Üzerine Düşünceler)”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 54/2

Oran,Baskın. Türk Dış Politikası cilt2-3, İletişim Yayıncılık, 2003,2013

Varlık, Mustafa Çetin, “Çaldıran Savaşı”, https://islamansiklopedisi.org.tr/caldiran-savasi (Erişim Tarihi: 09.01.2021)

[/vc_toggle]

Kongre Baskını ve Postmodern Demokrasi

6 Ocak 2021 tarihi Amerika Birleşik Devletleri ve çok partili demokrasi sistemi tarihi için oldukça ilginç bir gün olarak hatırlanacak. ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ın seçimlerin hileli olduğunu iddia etmesi ve hileye dair kanıt sunamamasına rağmen, Trump taraftarlarının büyük bir bölümünün seçimleri hileli kabul etmesiyle beraber Kongre’yi işgal etmeleri genel anlamda olumsuz karşılanmakla beraber, ABD’nin dünyaya felsefesini sunduğu çok partili demokrasi sisteminde de bir çatlağın oluştuğunu göstermiştir.

Donald Trump'ın Kongre Baskını öncesi konuşmasından.
Donald Trump’ın Kongre Baskını öncesi konuşmasından.

Donald Trump’ın kurşun geçirmez cam arkasından yaptığı konuşmada şu ifadeleri dikkat çekiciydi:

“Ülkemizi asla zayıflıkla geri alamayacaksın. Güç göstermelisin ve güçlü olmalısın. Kongre’nin doğru olanı yapmasını ve yalnızca yasal olarak belirlenen seçmenleri saymasını talep etmeye geldik. Buradaki herkesin yakında barışçıl ve vatansever bir şekilde seslerinizi bugün duyurmak için Kongre Binası’na yürüyeceğini biliyorum.”

Trump’ın böyle bir cam arkasından konuşması akıllara suikaste uğradıktan sonra sembol bir başkan haline gelen John F. Kennedy gibi hedefe konulduğunu gösterme amacı taşıdığını getiriyor. Neticede, Trump’ın göstericileri “teşvik etmesinin” ardından Kongre binası basıldı, 4 protestocu ve 2 polis hayatını kaybetti. En az 52 kişi de gözaltına alındı. Yardımcısı Mike Pence ve Senato’da bulunan diğer Cumhuriyetçiler Trump’a anti demokratik olarak gördükleri yaklaşımlarından dolayı sırtını döndü. Joe Biden başkanlık koltuğuna daha rahat bir şekilde oturdu.

Sosyal medya sansürü oldukça konuşuldu.
Sosyal medya sansürü oldukça konuşuldu.

Peki çatlak tek yönlü mü? Sadece Donald Trump taraftarları mı “halkın iradesine” karşı geldi? Cevap çok basit. Hayır. Öncelikle, Donald Trump’ın seçimle ilgili yaptığı açıklamalar, milyonlarca kullanıcısı ve takipçisinin olduğu sosyal medya platformları olan Twitter, Facebook, Instagram ve Youtube gibi günümüzde özellikle batı dünyasında hayatın önemli bir bölümünü kaplayan mecralarda geniş bir sansürle karşılaştı. Öyle ki bu mecralarda hesapları kapanan Trump’ın ve bu durumu protesto eden binlerce taraftarının Parler isimli sosyal medya platformuna geçişinde de engel oluşturuldu. Parler kendi avukatları tarafından “ihanete uğradığını” açıkladı, Amazon tarafından hosting servisi iptal edildi, bugünlerde ise altyapısını kurtarmak için çalışıyor.

ABD kurulduğu tarihten beri, çok partili demokrasi sisteminin savunucusu konumunda olup dünyaya da Kissinger’ın tabiriyle bu morali göstermek amacıyla ışık tutmayı amaçlayan bir felsefeye sahip olmuştur. Sert ve aşınmaz ittifaklar yerine kolektif savunmanın, aşırı güç kullanımı yerine diyaloğun ön planda tutulduğu Birleşik Devletler siyasi felsefesinin yeri geldiğinde Japonya’ya nükleer bombalar, Irak’a ve Suriye’ye yasaklı beyaz fosfor bombaları atılmasına müsaade etmesi de bu felsefeye taban tabana zıt faaliyetlerde de bulunabildiğinin bir örneği olarak verilebilir. Kongre Baskını olayı ise ülke içinde yaşanan bir durum olduğu için farklı türde bir çatlak olarak kabul edilebilir.

ABD 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya karşı nükleer silahlar kullanmıştı.
ABD 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı nükleer silahlar kullanmıştı.

Sorulacak başka sorular da var. ABD kendi vatandaşlarına büyük bir şiddet eyleminde bulundu mu? Ölü, yaralı hatta gözaltı sayısına bakılacak olursa hayır. Protestocular da güvenlik güçlerine yönelik ciddi bir şiddet eylemi gerçekleştirmedi. ABD kendi vatandaşlarına gövde gösterisinde bulundu mu? Evet. Takviye polis kuvvetleriyle ve sokağa çıkma yasağı ile bastırılabilecek eylemler için askerlerin sokağa inmesi, konvoylar halinde günlerce nöbet tutmaları bu durumun bariz bir örneğidir. Öte yandan Kongre’nin kontrolü yeniden sağlandıktan sonra da Washington’un herhangi bir yerinde seçimlerin protesto edilmesinin yasaklanması da Afrika ülkelerinden, ABD’ye demokrasi dersleri verilmesine sebep olmuştur. Nitekim Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, ABD Kongre binasının basılmasını şok edici olarak nitelendirip “Güney Afrika Cumhuriyeti olarak barışçıl şekilde demokrasiye geçiş deneyimimizi ABD ile paylaşmaya hazırız.” diyerek ABD’deki durumu adeta tiye almıştır.

Kongre içinde uyuyan Amerikan askerleri.
Kongre içinde uyuyan Amerikan askerleri.

ABD’deki olaylar olağanüstü bir durum olduğunda demokrasiden kolay bir biçimde taviz verildiğini hatta tam aksi eylemlerin ortaya çıktığını iki taraf açısından da göstermiştir. Demokrasi, topluluklar tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Oy verme hakkının herkeste bulunmamasını savunanlardan bu işin semavi dinlerle beraber gelen şeriatlara karşı olduğu için yanlış olduğunu düşünenlere, evrime ters olduğunu düşünenlerden aşırı milliyetçilere ve sosyalistlere kadar çok partili demokrasinin sorgulandığı hatta yanlış olduğu yorumları yapılır.

Görüşümüz ne olursa olsun ABD’de yaşanan Kongre Baskını bizlere kesin olan bazı sonuçlar verdi.

  1. Joe Biden yönetimi güçlendi. Trump’ın siyasi hayatı onarılması çok güç bir yara aldı.
  2. Amerikan çok partili demokrasi yönetiminde bir çatlak oluştu.
  3. Amerikan demokratik felsefesinin uygulamada taban tabana zıt eylemler gösterebildiği bunu bazen dış ülkelere yeri geldiğinde de kendi halkına uygulayabildiği gözlemlendi.
  4. Sosyal medya platformlarının “toplumu kaosa sevk etmek” kararını mahkemelerden önce alıp milyonlarca takipçisi olan hesapları kendi kullanım şartlarını aracı göstererek kapatabildiği tecrübe edildi. Bu durum da bu platformların demokratik yaklaşımlarına darbe vurdu.
  5. ABD’nin dünya siyasetinde “demokrasinin öncüsü” imajının oldukça büyük bir zedelenme ile karşılaştığı aşikar oldu.

 

 

 

 

Yerel Yönetimler ve Demokrasi İlişkisi

Yerel yönetimler alan ve kapsam bakımından demokratik yönetim anlayışına en yakın yönetim birimleridir. Özellikle organlarının seçimle iş başına gelmesi, yerel halka yakınlık ve yerel halkın yönetime katılımının mümkün olması yerel yönetimleri demokrasiye yakınlaştırmaktadır (Karakılçık, 2016: 45). Siyasal sistemin demokratik olmadığı bir toplumda demokratik yerel yönetimden söz edilmesi mümkün değildir. Demokratik rejimlerin oluşumunda yerel yönetimlerin katkısı çok büyüktür. Tarihi süreç içerisinde ele alındığında kökenini, bir tür yerel yönetim olan kent devletinin oluşturduğu demokrasinin, yerel yönetimlerle ilişkisi tarih boyunca devam etmiştir. Demokrasi ile yerel yönetimlerin birlikte anılması, temelini komün yönetimlerinden almaktadır. Komünler bulundukları dönemde demokrasi hücreleri olarak görülmüşler ve o dönemin iktidarlarına karşı hep özgürlüğün, eşitliğin, katılımın ve kendi kendini yönetmenin örneğini oluşturmuşlardır (Görmez, 1997:12). Bu değerlendirmeye konu olan komünler, Ortaçağ Avrupa’sında 11. yüzyılda ortaya çıkmışlar; içinde bulundukları dönemde demokrasi idealini yaşatmışlardır. Ancak 16. yüzyılda işlevlerini kaybetmeye ve merkezi devlet yönetimlerinin bir parçası olmaya başlayarak demokratik niteliklerini kaybetmişlerdir. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar yerel yönetimler merkezi devletlerin sıkı denetimi altında kalmışlar ve 19. Yüzyılla birlikte tekrar ön plana çıkmaya başlamışlardır.

Bu birimler özellikle İngiltere gibi ülkelerde demokrasinin sağlanmasında önemli işlevler yürütmüşlerdir. (Görmez, 1997: 13). Demokrasi kavramının tarihsel kökeninde yerel yönetimler (kent devletleri) bulunmaktadır. Yunan-Roma uygarlığının şehir demokrasisi çağdaş dünyanın siyasal kültürünün başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu kavram 19. yüzyıla kadar kent devletleri ile özdeşleşmiştir.

Yerel ölçekte kendi kendini yönetme ve yönetebilme hakkı ilk kez kent devletlerinde ortaya çıkmış ve demokrasi, tarihsel gelişimi içinde, uzun süre “doğrudanlığı” esas alan, “kent devleti” demokrasisi ile özdeşleştirilmiştir (Pustu, Yaylı, 2008: 134). İçinde bulunduğumuz yüzyılda da yerel yönetimlere olan ilgi tekrar artmaya başlamış, yerel yönetimler ve demokrasi arasındaki ilişkiden yararlanmak amacıyla bu birimler hızla demokratikleştirilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde yerel yönetimler demokrasinin temel kurumları olarak görülmektedirler. Yerel yönetimler halkın yönetime katılmasını sağlayan ve halka kendi kendilerini yönetme imkânı sağlayan en önemli kuruluşlar olmalarının yanında, demokrasinin etkin bir şekilde hayata geçirildiği kuruluşlardır. Demokrasi kavramının temel gerekleri olan halk katılımı, çoğunluk ilkesi ve seçmenlere karşı hesap verme sorumluluğu gibi değerlerin yerel yönetimlerde hayata geçirilmesi daha kolaydır. Katılım yerel yönetimlerde ulusal düzeydekine göre daha aktif ve doğrudandır (Pustu, Yaylı, 2008: 135 ). Bu nedenle yerel yönetimlerin demokrasi ile ilişkilendirilmesinin en önemli nedeni olarak halka en yakın yönetim birimi olmaları görülmektedir. Yerel yönetimlerin bu özelliği, halkın kendi kendini yönetmesine imkân vermesi, yönetime karşı denetim mekanizmalarının merkezi düzeyde olmasından dolayı daha kolay harekete geçirilmesi ve aynı zamanda halka siyasal eğitim sağlamasına da katkısı büyüktür (Yaman, küçükşen, 2018: 249). Tüm bu nitelikler, yerel yönetimlerin demokrasi ile iç içe olması, demokratik yerel yönetimler olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Demokratik olma, yerel yönetimlerin özünde yer alan, en temel amaç ve niteliklerden biridir. Yönetime yoğun ilgi ve katılımın en uygun koşulları yerel düzeyde bulunmaktadır. Yerelleşme ile yerel düzeyde katılımın daha etkin, hızlı ve kolay gerçekleşmesinin sağlanacağı düşüncesiyle “yerel demokrasi” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ulus-devletin tek egemen güce dayanan demokrasi anlayışından, çoğulcu demokrasiye, merkeziyetçilikten âdem-i merkeziyetçiliğe geçişin gündemde olduğu ve tartışıldığı bir ortamda yerel demokrasi ya da demokratik yerel yönetim gittikçe daha önemli hale gelmektedir.

robert alan dahl

Özellikle R. Dahl’ın çoğulculuğu içeren düşünceleri bu konuda öncülük görevi görmektedir. Küçük yönetim birimlerinde doğrudan temsil, yönetim ve demokrasi ile ilgili uygulamaların daha küçük yönetim birimlerinde daha kolay olabileceğini savunan R. Dahl, bu görüşleriyle yerel demokrasiye dikkat çekmektedir (Parlak, Ökmen, 2010:49). Günümüzde yerel yönetimler, demokratik anlayışın benimsenmesi ve ülke barışına katkı sağlanması yönünden çok önemli kuruluşlardır. Bu yönetimlerde gösterilecek başarı, demokratik anlayışın gelişmesine ve ülke düzeyinde bu alanda bir barışçıl ortamın oluşturulmasına yardımcı olacaktır.

 

Bu nedenle artık hemen hemen her ülkede, yerel yönetimlere demokrasinin önemli kurumları olarak bakılmaktadır. Yerel yönetimlerin dünyada ortaya çıkışı ve gelişim süreci izlendiğinde ise bu kuruluşların genellikle merkezi yönetime karşı bir özgürlük arayışı içinde oldukları ve belli ölçüde serbest hareket etmek istedikleri de bilinmektedir. Yerel yönetimlerin faaliyetlerini özerk bir şekilde yapması ve halkın sorunlarına eğilmesi yerel demokrasinin vazgeçilmez değerlerindendir (Önen, Özer, 2016:315). Demokrasi kavramının temel öğelerinden olan halk katılımı, çoğunluk ilkesi ve liderlerin hem danışmaya önem vermesi hem de seçmene karşı hesap verme sorumluluğu duyması yerel yönetimlerin demokratik değerlerinden kabul edilmektedir. Yerel yönetimle demokrasi arasındaki ilişkilere tarihsel olarak bakıldığında ise üç temel görüşle karşılaşılmaktadır.

  • Birinci görüş, Yerel yönetim, demokratik seçim ilkesine tamamı ile ters düşer çünkü yerel yönetim gücünü geleneklerden alan bir kurumdur. Ancak yerel olan demokrasiden bahsedilebilir diyen ve öncülüğünü J.Toulmin Smith’in yaptığı görüştür. Ayrıca Tolman Smith’e göre, yerel yönetimler gereksiz kuruluşlardır.
  • İkinci görüş, Yerel yönetimler siyasal geleneğini temsil eden kurumlar olmalarına rağmen temelde kamu hizmeti sunan birer kurum olarak anlaşılmaları daha doğru olur. Demokrasinin çoğunluk, eşitlik gibi ilkeleri özde oligarşik eğilimli olan yerel yönetim istemleriyle bağdaşmaz. Yerel düzeydeki politikanın demokrasiyi geliştirmekten çok dar çıkar çatışmalarını arttırması olasıdır. Demokrasi ile yerel yönetim arasında karşılıklı bağımlılık yoktur. Demokrasi, yerel yönetim var olduğu zaman var olan, bulunmadığında ise yok olan bir şey değildir diyen Langrod, Moulin ve Wallen’in savunduğu görüş (Yıldırım,1993:11). Langrod’a göre, yerel yönetim ile demokrasi arasında bir sebep sonuç ilişkisi yoktur, birinin bulunmadığı bir ortamda diğeri bulunabilir. Langrod yerel yönetimlerle demokrasi arasında ilişki kurulmasını bir yanılgı olarak görüyor ve bu yanılgıyı; Batı uygarlığının gelişiminde iki kurumun da eş zamanlı gelişmesine, demokrasinin asıl temeli olan demokratik iklim ile demokratik kurumların birbiri ile karıştırılmasına ve yerel yönetimlerin olası fakat kaçınılmaz olmayan demokratik işleyişinin genel demokrasi olarak anlaşılmasına bağlamaktadır (Yıldız, 1996:6). Langord yerel yönetimleri demokrasi için bir siyasal eğitim ortamı olarak görmenin yanlış olduğunu iddia etmektedir.
Alexis de Tocqueville
  • Üçüncüsü görüş Özgürlük sağlayıcı, katılımcı, siyasal eğitimi getirici nitelikleriyle, demokrasi ile yerel yönetimler zorunlu ve kaçınılmaz ilişki ve iç içelik içindedir. Vergi yükümlüleri yönetimde mutlaka söz sahibi olmalıdır diyen ve J.S. Mill ile savunulmaya başlanan görüş. Tocqueville, Keith-Panther Brick ve daha sonra Fabian sosyalistler yerel düzeyde bir halk yönetiminin demokrasi açısından önemli olduğunu vurgulamıştır (Yıldırım,1993:11). J.S. Mill’e göre, yerel yönetimlerle demokrasi arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bu ilişki zorunlu bir ilişkidir. Mill; “halk vergi ödüyorsa, ulusal düzeyde olduğu kadar yerel düzeyde de söz sahibi olmalıdır” ifadeleri ile halkın yerel düzeyde yönetime katılmasının etkin bir yönetimi gerçekleştireceğini belirterek, yerel yönetimlerin demokrasinin kurulması ve yerleşmesi için okul görevi yapacağını söylemektedir.

Tocqueville de Mill gibi, yerel yönetimleri demokrasinin temel öğesi ve birer siyasal eğitim aracı olarak görmüştür. Amerikan devriminde halk egemenliği ilkesinin yerel yönetimlerden çıktığını ve oradan devleti etkilediğini söyleyen Tocqueville, demokrasinin tabandan tavana doğru gelişeceğini, bunda da yerel yönetimlerin çok etkili olduğunu belirtmiştir (Görmez, 1997: 32). Whalen ise, gücün merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında bölünmesinin ortaya çıkartacağı sakıncaları öne sürerek yerel yönetimlere karşı çıkanlara, gücün merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında bölünmesinin bir sorun olmadığını söylemektedir. Katılım ve geleneksel politik çatı, yerel yönetimlerin devlet içindeki yerini belirler. Yerel yönetim politik geleneğin bir parçasıdır ancak, özerk yönetim amaçlı değil kamu hizmetlerini yerine getirmenin bir yoludur (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 175). Yine, Keith Panter-Brick, “eğer yerel düzeyde topluluklar demokratik bir biçimde yönetilmiyorsa, ülkenin demokratik olduğunun ileri sürülmesine olanak yoktur” tespitini yapmaktadır (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 175). Bu görüşler çağdaş demokrasinin kurulma ve gelişmesinde yerel yönetimlerin vazgeçilmez rollerini ortaya koymaktadır. Günümüzde ise yerel yönetim konusundaki söylemler büyük bir çoğunlukla benzerlik göstermektedir. Yerel yönetimler ve demokrasi konusunda genel kabul gören söylemleri üç ana grupta toplamak mümkündür. Bunlar (Güneş,1996:87);

  1. Yerel Yönetimler, küçük yerleşim birimlerinden başlayarak kurulduğundan en büyük birimlere kadar kendi kendini yönetme ve katılımı sağlayıcı bir yapıya sahiptir.
  2. Yerel yönetimler, temsili demokrasi yolu ile en ücra köşelere kadar halka demokrasiyi yaşayarak öğreten kurumlardır. Bu nedenle de demokrasinin beşiğidir.
  3. Tarihsel olarak yerel yönetimler demokrasinin kökenini oluşturur. Demokrasi geleneğinin yerleşmesi tarihsel sürece dayanan yerel yönetim geleneğinin bir ürünüdür.

Güçlü yerel yönetimler ve yerel yönetimlerin demokratik nitelik taşımaları ülke çapında da demokrasinin gelişmesine önemli katkılar sağlamaktadır. Dünyada yerel yönetimleri güçsüz olmasına karşılık demokrasinin gelişmiş olduğu tek bir ülke bulunmamaktadır (Pustu, Yaylı, 2008: 135). Ülkede siyasal istikrarın sağlanmasına yerel yönetimler doğrudan katkı sağlayan kuruluşlardır. Yerel yönetim demokrasi ilişkisinin diğer bir önemli noktasını da sivil toplum oluşturmaktadır.

Sivil Toplum Kuruluşları

Yerel yönetimlerin de sivil toplumun bir parçası olarak algılanması ve bu anlamda bir bütünlük taşıdığının söylenmesidir. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşu olarak merkezi iktidarın gücünü sınırlarlar ve toplumdaki güçleri dengeleyerek, demokratik toplum oluşumuna katkıda bulunurlar (Görmez, 1997: 59). Yerel yönetimler, halkın kendi özgür iradesi ile seçmiş olduğu organlar vasıtasıyla kendi kendini yönetmesine imkân veren kurumlardır.

Bu özellikleriyle bir sivil toplum kurumu olarak, tabana dayalı şekilde ortaya çıkmış olmalarından dolayı, yurttaşlık bilincinin gelişmesine katkıda bulunarak, siyasal katılımın gerçekleşmesini sağlarlar (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 177). Bu açıdan, yerel yönetimler üstlendikleri fonksiyon itibariyle sivil toplum kurumu olarak nitelendirilebilirler. Ancak, oluşumları itibariyle devlet mekanizması içinde ve onun bir parçası olduklarından yani kamu gücünü kapsadıklarından ve sivil toplumun “devlet müdahalesi dışında” oluşmasının, oluşumunun ön koşullarından birisi olması nedeniyle yerel yönetimler için gerçek anlamda sivil toplum kuruluşu diyemeyiz. Zira Batı’da kökü kente ve kentsel etkinliklere dayanan ve bu süreçlerin sonunda kentlerin özerklikleri, kitle iletişim araçlarının gelişimi, kamuoyunun oluşması, kent ahalisinin ekonomik ve siyasal hak ve imtiyazlara sahip olması, ilk kentsel örgütlenmelerin ortaya çıkması, güçler ayrılığı ve kent meclisleri gibi sonunda sivil toplum olarak adlandırılan kurumlaşmalara evrilen tarihsel süreç, ülkemizdeki gibi gelişmemiş, yerel yönetimler halka dayanan sivil toplum kurumlarından çok, devletçe tepeden inme kurumlar olarak oluşturulmuş ve bu kurumlar halk tabanına dayanmamıştır (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 177).

TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLER

Devletin müdahalelerine karşı koruma alanı olarak düşünüldüğünde yerel yönetimler Batıda gerçekten de birer sivil toplum kuruluşu olarak gelişmişlerdir. Türkiye’de ise baştan beri devletçe oluşturulan ve halk tabanına dayanmayan yerel yönetimler, Batıdakinden oldukça farklı bir gelişim süreci göstermiştir. Genel olarak yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için yerel siyaset sağlıklı işlemeli ve bireysel hak ve özgürlükler serbestçe kullanılmalıdır.

Yerel yönetimin bir sivil toplum kuruluşu olup olmadığı konusu ile ilgili olarak tartışmalar devam etmektedir. Sivil toplumun ilk kuramcılarından olan Hegel, Hukuk Felsefesi adlı eserinde, yerel yönetimin sivil toplumun bir parçasını oluşturduğunu ve yerel özerkliğin devlet müdahalesine karşı titizlikle korunması gerektiğini açıkça belirttiği gibi, sivil toplum analizinde, yerel yönetim ile diğer özel kurum ya da kuruluşlar arasında hiçbir ayrım yapmaz. Yerel yönetimler ve özellikle belediye kurumu, sadece bir kentte yaşayan kişilerin ortak ihtiyaçlarının etkin bir biçimde karşılanmasının yolu değil, merkezi devlet anlayışına karşı sivil toplum geleneğinin sürdürülmesi anlamında ele alınacak olursa, Batı’da bir sivil toplum kurumu olarak gelişmiştir denilebilir. Türkiye’de ise yerel yönetimler halka dayanan sivil toplum kurumları değildir. Genel olarak Batı ve Batı dışı toplumlar arasındaki demokrasi tecrübesi bağlamındaki farklılıklar, Türkiye özelinde de ve özellikle yerel yönetim geleneği boyutunda kendini göstermektedir. Zor da olsa, yerel yönetimler sivil ruhlu siyasal kurumlar olarak varlıklarını devam ettirmelidir (Parlak, Ökmen, 2010: 48).

Sonuç olarak bakıldığında yerel yönetimler günümüzde demokrasinin alt birimini oluşturmakta ve halkın kendi yöneticisini seçmesini sağlamasıyla önem taşımaktadırlar. Yerel yönetimler vatandaşa en yakın olan ve anında ulaşma imkânı sağlayabildikleri için demokrasi açısından temel kurumlardır. Ayrıca bu özellikleriyle yerel yönetimler devlet yönetiminin de önemli bir kolunu oluşturmaktadır. Dünya devletlerinde demokrasinin yerel yönetimlerde başarılı bir şekilde hayata geçirilebilmesi, bu devletlerin ulusal düzeyde de başarılı bir demokrasi sağlamasını olağan kılacaktır.

[irp posts=”8616″ name=”Liberal Demokrasi ve “Son İnsan”ın Ölümü”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Görmez, Kemal, Yerel Demokrasi ve Türkiye: Yerel Yönetimler ve Belediyeler, Ankara: Vadi Yayınları, 1997.

Karakılçık, Yusuf, Yeni Yerel Bölgesel Gelişmeler Işığında Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2016.

Önen, Mustafa, Mehmet Akif Özer, 200 Soruda Yönetim Kamu Yönetimi, Gazi Kitabevi, Ankara, 2016.

Parlak, Bekir, Mustafa Ökmen, Kuramdan Uygulamaya Yerel Yönetimler, Alfa Aktüel Yayınları, Bursa, 2010.

Pekküçükşen, Şerife, Ercan Oktay, “Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesinin Bir Aracı Olarak Sivil Toplum Kuruluşları -Türkiye İçin Kısa Bir Değerlendirme”, KMU İİBF Dergisi, Sayı: 16, ss: 172- 186, 2009.

Pustu, Yusuf, “Yerel Yönetimler Ve Demokrasi”, Sayıştay Dergisi, Sayı: 57, ss: 121- 134.

Pustu, Yusuf, Hasan Yaylı, “Yerel Demokrasinin İlkeleri”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı: 16, ss: 133-153, 2008.

Yıldırım, Selahattin, Türkiye’de Yerel Yönetim Sisteminin Geliştirilmesi, Iula- Emme Yayınları, İstanbul, 1993.

Yıldız, Mehmet, “Yerel Yönetimler ve Demokrasi”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, C.5, Sayı:4, 1996.
[/vc_toggle]

Kuşak Yol’un Güvenliğinde Dış Kaynağın Rolü

Özel askeri şirketler ve güvenlik şirketleri, özel veya devlet sözleşmelerine dayanan görevler üstlenerek askeri ve güvenlik hizmetlerini gerçekleştirmektedir. Bu tarif basit gibi görünse de, hem pratik hem de teorik olarak daha karmaşık dinamikleri içinde barındırmaktadır. Kamuoyu, özel askeri şirketler ve güvenlik şirketlerindeki “saha personellerini” genellikle “paralı asker” olarak isimlendirirken, bu şirketler personellerini çoğu zaman “yüklenici (contractor)” olarak adlandırmaktadır. Özel askeri şirket faaliyetleri ve yüklenicilerin kullanımı gün geçtikçe normal ve kabul edilebilir hale gelmektedir. Özel askeri şirketler, konvansiyonel ordulara göre özellikle personel sayısı olarak düşük miktardadır. Fakat diğer bir açıdan bakıldığında çoğunluğu nitelik bakımından belirli üstünlükler taşımaktadır. Elbette görev tanımları ve uygulamalar olarak konvansiyonel bir orduyla karşılaştırmak adil ve doğru bir şey olmasa da, çoğunlukla yüksek profilli işleri devralan özel askeri şirketler, geçmişte devlet temelli ordu bünyesinde nitelikli eğitim almış askerlerle sözleşme imzalamaktadır.

Xi Jinping

Özel askeri şirketler ve güvenlik şirketlerinin görev tanımı ve faaliyetleri; tesis koruması, değerli malzemelerin taşınması ve korunması, önemli kişiler için kişisel koruma, tehlikeli bölgelerde lojistik hatta tehlikeli bölgelerde teknik bir tamiri/onarımı gibi faaliyetler oluşturmaktadır. Bu anlamda, reel olarak icra ettikleri durum çoğunlukla tehdit edici bir aksiyona karşı proaktif bir reaksiyon yaratmaya çalışmaktır. Başta Lahey ve Cenevre Sözleşmeleri olmak üzere birçok uluslararası hukuk kararı “paralı askerleri” ve güncel anlamda, bağımsız olarak savaşan ve para motivasyonuyla hareket eden “orduları” yasal kabul etmese de, 1975 Angola İç Savaşı, 1991 Sierra Leone İç Savaşı gibi Birleşmiş Milletler’in görece başarısız görev girişimleri, proaktif davranabilen özel askeri ve güvenlik şirketlerinin görece başarılı faaliyetleri ile karşılaştırıldığında genellikle son kullanma tarihi geçmiş yöntemler içermektedir.

İlk defa 2013 yılında Xi Jinping tarafından açıklanan Kuşak Yol Projesi, birçok kez modern İpek Yolu olarak adlandırılmaktadır. Enerji hatları, köprüler, demir ve kara yolu, limanlar ve daha birçok devasa proje ile Çin’den Avrupa’ya kadar ekonomik koridorlar oluşturmayı amaçlamaktadır. Son verilere göre (Ocak 2021) 140 ülke Kuşak Yol Projesi kapsamındadır. Kuşak Yol Projesi’nin, demir, kara ve deniz yollarının güzergahı değerlendirildiğinde, küresel terörizm indeksine göre yüksek ve çok yüksek riskli olarak değerlendirilen ülkeler genellikle Kuşak Yol Projesi’nde kritik öneme sahiplerdir. Güney Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Aden Körfezi çevresindeki ülkeler Kuşak Yol Projesi’nin sekteye uğramaması adına önem taşırken, terörizm aktivitesi açısından ise zirvelerde yer almaktadır (Arduino, 2020). Belirtilen bölgelerdeki terör tehditleri bölgedeki projeleri tehlikeye atarak yatırımcıların uzaklaşması tehlikesiyle sonuçlanarak Kuşak Yol Projesi’nin büyük oranda etkisizleşmesine sebep olabilir (Legarda & Nouwens, 2018).

Çin Deniz Kuvvetleri, risk içeren bölgelerde birkaç kez vatandaşlarını kurtarma faaliyetleri yürütmüş olsa da ordu genel anlamda askeri tecrübeden yoksundur. Askeri teknolojide de son derece hızlı ilerleyen Çin’in bu teknolojiyi etkili bir şekilde kullanabilecek personel ve tecrübe eksikliğini nasıl gidereceği konusunda yoğun soru işaretleri bulunmaktadır. Aynı zamanda Kuşak Yol gibi devasa bir projenin istihdam edeceği kişi sayısı da devasa boyutlarda olacaktır. Kuşak Yol bağlamı dışında, Çin’in dünya üzerindeki artan varlığı, güvenlik ihtiyacını da artıracaktır. Kıtaları aşacak olan bu istihdam kapasitesi içerisinde, birçok bölgede çalışabilecek tecrübeli ve eğitimli güvenlik personeli ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu personel ihtiyacı aynı zamanda 2020 yılındaki 60 milyona yakın gazi için de bir istihdam alanı olarak gözükmektedir (Rolland, ve diğerleri, 2019). Çin bünyesinde çalışan, menşei Çin’e ait olan birçok özel askeri şirket ve güvenlik şirketi personeli Çin Ordusu’nun eski mensubudur. Çin merkezli özel askeri şirketler ve güvenlik şirketleri küçük çaplı bölgesel faaliyet yürüten şirketlerden, yüksek risk içeren bölgelere doğru açılım gerçekleştirmektedir.

China Army

Çin’in politika yapıcıları yurt dışında faaliyet gösteren şirketlerini güvenlik konusunda Çin menşeili özel askeri ve güvenlik oluşumlarıyla çalışmalarını telkin etse de, şirketler kısmen Çin dışındaki güvenlik sağlayıcılarıyla işbirliği halindedirler. Çinli güvenlik firmaları gelişmiş rakiplerine oranla yaklaşık 10 kat daha az maliyetlidir fakat deneyimsizlik denkleme dahil edildiğinde belki de bu maliyet rakiplerini katlayacak potansiyeldedir.

Blackwater (Academi) kurucusu Erik Prince tarafından Hong Kong menşeili olarak oluşturulan “Frontier Services Group” güvenlik ve lojistik odaklı özel askeri ve güvenlik şirketi Kuşak Yol Projesi ile birlikte Çin’in güvenlik şirketi personellerinin eğitilmesi faaliyetine dahil olmuştur (Pingeot, 2012). Irak Nisour Meydanı’nda 2007’de gerçekleşen Blackwater skandalı göz önüne alındığında askeri alanda dış kaynak kullanımının hassas noktaları gözlemlenebilmektedir. Bağdat’ta gerçekleşen bu olay makul reddedilebilirliğin sınırlarını aşıp başarısızlıkla sonuçlanan faaliyetlerden biridir. Çin’in “yumuşak güç” anlatısı göz önüne alındığında böyle bir skandalın Çin bünyesinde bulunan bir özel askeri ve güvenlik şirketi tarafından gerçekleştirilmesi, küresel kamuoyundaki negatif Çin imajını daha da bulandırarak Kuşak Yol Projesi’nin yükünü daha da ağırlaştıracaktır.

Frontier Services Group

Çin merkezli askeri ve güvenlik şirketleri ile ilgili üç çeşit baskın düşünce bulunmaktadır. İlki, bu güvenlik şirketlerinin orduya ya da merkez yönetime bağlı birer devlet “kuyruğu” olmadığı ve yalnızca özel şirketler olduğu yönündedir. İkincisi, büyük bir etkisi bulunmayan, yarı amatör, hatta varlığına dair somut kaynakların bulunmasının dahi zor olduğu şirketler olduğudur. Son olarak tamamen devlet talimatlarını takip eden ve devlete bağlı “organlar” olduğu yönündeki düşüncedir. Bu bağlam göz önüne alındığında görece ortak düşünce, Çin merkezli, ordunun eski mensuplarının oluşturduğu ve kendi deneyimleriyle hareket eden güvenlik şirketlerin çoğunlukla başarısız olduğu/olacağı düşüncesidir. Çin’in “yumuşak güç” çerçevesindeki nüfuz faaliyetleri, askeri şirketlerinin hatalı bir faaliyetiyle “yumuşak güç” olmaktan çıkma riski taşıyabilir. Ancak “savaşın” ruhunu yakalayamayan bir Çin için ise “mağlubiyet” söz konusudur. Çin’in birçok bölgeye açılması, büyük projelerinin ve yumuşak nüfuz faaliyetlerinin stabil kalabilmesi bir anlamda bu yayılım ve projelerin güvenliği ile gerçekleşme ihtimali taşımaktadır. Çin’in askeri şirketleri olgunlaşmaya başlarsa, yapısı bakımından Wagner (büyük oranda devlete bağlı) ile Blackwater (çoğu zaman herhangi bir şirketten fark olmayacak şekilde özgür) arasında konumlanacağı öngörülebilir. “Caydırıcılık çağı, kontrol çağı haline geldi. Savaş alanını kontrol eden, tarihi kontrol ediyor.”

[irp posts=”11091″ name=”Batı’nın Proxy War’una Karşı Doğu’nun Bir Kuşak Yol” Projesi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Arduino, A. (2020). The Footprint of Chinese Private Security Companies in Africa. China Africa Research Initiative.

Legarda, H., & Nouwens, M. (2018). Guardians of the Belt and Road. Mercator Institute for China Studies.

Pingeot, L. (2012). Dangerous Partnership Private Military & Security Companies and the UN. Global Policy Forum.

Rolland, N., Boni, F., Nouwens, M., Samaranayake, N., Khurana, G., & Tarapore, A. (2019). Where the Belt Meets the Road:. Asia Policy, 1-41.
[/vc_toggle]

Türkiye’nin Enerji Politikası: Nükleer Enerji ve Doğal Gaz

Dünyada hızla artan enerji ihtiyacı varken, nüfusu sürekli artan, hızlı bir kentleşme ve sanayileşme süreci içerisinde olan Türkiye’nin de yaşanan durumlara bağlı olarak enerjiye duyduğu ihtiyaçta artış görülmüştür. Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından birisini artan nüfusun temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve ekonominin büyümeye devam edebilmesi için daha fazla enerji oluşturmaktadır. Fakat Türkiye, enerji kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığından dolayı tüketilen enerjinin büyük bir kısmını oluşturan petrol ve doğal gaz gibi enerji türlerini zengin enerji kaynaklarına sahip ülkelerden ithalat yoluyla karşılanmaktadır. Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin, her geçen gün artan enerji talebini karşılamada yenilenemeyen enerji kaynakları yetersiz kalmaktadır. Türkiye petrol ve doğalgaz açısından dışa bağımlı bir ülkedir. Bu nedenle yerli kaynakları arama faali­yetlerini arttırmak hedeflenmekle birlikte yerli kaynakların daha verimli kullanılması için çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucundaki enerji politikasında yerli kaynak kullanımının yaygınlaştırılması, doğal gazın elektrik üretimindeki payının azaltılarak yenilenebilir enerjinin payının artırılması yer almaktadır (Karagöl vd.,2016:253).

Böylelikle günümüzde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimi ve enerjinin hem üre­tilmesinde hem de tüketilmesinde verimliliğin artırılmasına önem ve öncelik verileceği belirtilmektedir. Uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde ise Türkiye’nin enerji alanında dışa bağımlı olmasını ve enerji elde etmede harcanan bütçeyi önemli ölçüde azaltabilecek olan yenilenebilir enerji, milli gelirden istihdama, yatırım alanlarından çevresel faktörlere kadar birçok alanda da son derece önemli faydalar sağlayacaktır (Karagöl ve Kavaz,2017:7). Bu sayede Türkiye enerjide kendi kendisine yetebilen bir ülke konumuna gelebilecektir. Türkiye hedeflerine uygun olarak her geçen gün artan şekilde yenilenebilir enerji yatırımlarına öncelik vermekte ve her yıl elde edilen enerji miktarını da arttırmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının donanım sanayisinin de kurulmaya başlamasıyla birlikte daha fazla yatırım yapılmasının önünün açılmasıyla birlikte üretim de hızla artacaktır. 2023 yılına kadar dünyanın en büyük ilk on ekonomisinden biri olmayı hedefleyen Türkiye, ekonomik hedeflerini destekleyecek enerji kaynaklarına sahip olmak, enerjide dışa bağımlılığı ve aşırı enerji ihracının neden olduğu ekonomik yükü azaltmak amacıyla yeni enerji politikaları geliştirmeye yönelmiştir (Akyüz,2015:524).

Bu politikaların başında, fosil enerji kaynakları olan kömür, petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarına bağımlılığı azaltarak yenilenebilir enerjiyle birlikte nükleer enerjinin kullanılması gelmektedir. Nükleer enerji Türkiye’nin yeni enerji politikalarının merkezinde ve enerji üretiminin yüksek olması bakımından diğer enerji kaynaklarına alternatif olarak bulunmaktadır. Bu hedef sonucunda üç nükleer santral kurulmasına karar verilmiştir. 2004 yılında Enerji Bakanı olan Hilmi Güler’in girişimleriyle başlayan süreç üç farklı nükleer enerji santralinin ülkemize kurulmasına karar verilmesi ile sonuç bulmuştur (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2015).

Nükleer enerji santrallerinden ilkinin Mersin’in Akkuyu mevkiine, ikincisinin ise Sinop ilinin İnceburun Yarımadası’na yapılması kararlaştırılmıştır. Her iki santralin yaklaşık maliyetinin 20 milyar civarında ve işletme ömrünün ise 60 yıl olacağı belirtilmiştir. (www.ntv.com.tr). Üçüncü ve son nükleer enerji santralinin ise Kırklareli ilinde bulunan İğne ada bölgesine kurulması planlanmaktadır (Akyüz,2015:529). Türkiye 2023 yılına kadar inşasını bitirmeyi planladığı Akkuyu ve Sinop Nükleer Santrallerinin işletmeye alınmasının sonucunda o zaman ki kurulu gücünün %10’luk kısmını nükleer enerji oluşturacaktır (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2015). Yenilenebilir enerji kaynaklarının yanında nükleer enerjiye duyulan ihtiyacın, fosil enerjinin tükenme riskinin oluşturduğu belirtilmektedir. Enerji ihtiyacının insan yaşamı boyunca var olacağı gerçeği ve fosil enerji kaynaklarının hızla tükenme riski taşıması, devletlerin nükleer enerji ya da yenilenebilir enerji kaynakları gibi alternatif enerjilere yönelmesi sonucunu doğurmuştur. Nükleer santralden yüksek miktarda elektrik enerjisi elde edilebilmesi gerçeği, en çok talep edilen enerji kaynağı olmasının en büyük nedenlerinden birini oluşturmaktadır (Akyüz,2015:526). Artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve hızlı sanayileşmenin neden olduğu enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için en fazla, en kolay ve en ucuz olacak şekilde elektrik üreten enerji kaynakları ülkeler tarafından tercih edilmektedir. Nükleer enerjinin hazır bir teknoloji olması ve ithalat yöntemi ile istenilen herhangi bir ülkeye inşa edilebilecek olması nedeniyle, özellikle de nükleer enerji teknolojisine sahip olmayan ülkeler açısından bakıldığında cazip olarak görüldüğü söylenebilir (Akyüz, 2015:526). Ayrıca, nükleer enerjinin sahip olduğu en önemli avantajlardan biri de, doğal gaz, kömür veya petrol kullanarak elektrik üreten teknolojilere göre çok daha az miktarda karbondioksit salınımına neden olması olarak görülmesidir (Akyüz,2015: 526).

Nükleer enerji, bu yönüyle diğer enerji kaynaklarından daha ön plana çıkmaktadır. Diğer yandan şunu belirtmek gerekir ki, nükleer enerji avantajları olduğu gibi birçok dezavantaja da sahip olan enerji kaynağıdır. Nükleer santrallerin ürettiği atıkların neden olduğu çevresel sorunlar, yüksek güvenlik standartlarına rağmen riskli bir teknoloji olması, nükleer enerjinin temel kaynağı olan uranyumun doğada az bulunur olması belli başlı dezavantajlarını oluşturmaktadır. Aynı zamanda, nükleer enerjinin kurulum maliyetinin çok yüksek olması ve belli bir kullanım ömrüne sahip olması diğer olumsuz yönlerini oluşturmaktadır (Akyüz,2015:527). Nükleer enerji, işletme maliyeti açısından bakıldığında ucuz fakat kurulum maliyeti açısından bakıldığında ise pahalı bir enerji kaynağıdır. Türkiye’de nükleer enerjinin avantajlarından faydalanabilmek ve hızla artan enerji ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla enerji politikasını nükleer enerjiye çevirmiştir. Türkiye diğer ülkelerin sahip olduğu nükleer teknolojiye sahip olmadığı için nükleer reaktörlerin inşasını ithalat yoluyla gerçekleştirmektedir. İleri teknoloji gerektiren nükleer enerjinin Türkiye’de inşa aşamasında olması beraberinde çok ciddi tartışmaları da getirmiştir. Sadece avantajlarına bakıldığı zaman cazip gibi görülen nükleer enerjinin bir de sahip olduğu dezavantajlara baktığımızda ise çok farklı bir durum ile karşı karşıya kalınmaktadır. Türkiye’nin nükleer enerji gibi alternatif enerji kaynaklarına yönelmesinin en önemli nedenlerinden birisi kullanmakta olduğu enerji kaynaklarının çoğunluğunda dışa bağımlı olması ve bunun sonucunda da ağır ekonomik maliyet oluşmasıdır. Türkiye enerji ihtiyacının yarıdan fazlasını ithalat yoluyla karşılamaktadır.

Bu durum ile birlikte Türkiye artan enerji maliyetini azaltmak ve daha sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlayabilmek için enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtulup kendi kaynaklarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilme amacı içerisine girmiştir (Bayraç, 2010: 134). Ediger‘e (2009:17) göre; Türkiye‘nin, enerji ithalatında yaklaşık %74 oranla, dışa bağımlı olması, tüketimin fosil yakıt ağırlıklı olması ve diğer ülkelerle karşılaştırıldığında enerji verimliliğinin daha düşük olması gibi enerji ile ilgili çözülmesi gereken üç temel sorunu vardır. Bu sorunlara çözüm getirecek kanunla belirlenen resmi kurumlar, görev yetki ve sorumlulukları açısından yeniden yapılandırılma sürecine girmiştir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB), 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (2008) ile 4628 sayılı Elektrik Piyasası (2001) Kanunu‘na eklenen ―arz güvenliği Ek 3. madde kapsamında, ― arz talep dengesinin yeterli yedekte sağlanması, kaynak çeşitliliği, dışa bağımlılık, çevresel etkiler ve piyasalarda oluşan fiyatlar açısından sektörün belirlenen hedeflere uygun olarak gelişmesini izleme, değerlendirme ve hedeflerden sapma halinde ise piyasanın yönlendirilmesini sağlayacak tedbirlerin alınması ve kısa, orta ve uzun vadeli arz güvenliğini sağlamak ile görevlendirilmiştir (ETKB, 2009).

Türkiye’nin temel enerji politikaları, aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir;

  • Tüketiciler için maliyet, zaman ve miktar yönünden enerjinin erişilebilir olması,
  • Serbest piyasa uygulamaları içinde kamu ve özel kesimin harekete geçirilmesi,
  • Dışa bağımlılığın azaltılması,
  • Enerji alanında bölgesel ve küresel etkinliğin artırılması,
  • Kaynak, güzergâh ve teknoloji çeşitliliğinin sağlanması,
  • Yenilenebilir kaynakların azami oranda kullanılmasının sağlanması,
  • Enerji verimliliğinin artırılması,
  • Enerji ve tabii kaynakların üretim ve kullanımında çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi.

Bu politikalarla enerjide dışa bağımlılığın azaltılması ve üretimden kaynaklanan çevresel etkilerin en aza indirilmesi hedeflenerek, ülke ekonomisine katkı sağlanması esasının benimsendiği görülmektedir (Erdal, 2011: 223). Enerji konusunda kendi kendine yetebilen bir Ülke olmak hedeflenmektedir. Ülkemizin enerji arz güvenliği hedefine ulaşabilmesi için, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımız tarafından belirlenen stratejiler aşağıda özetlenmiştir (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2017).

  • Enerjide yerli ve yenilenebilir kaynaklara öncelik verilmesi,
  • Yerli araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) çalışmaları ile yerli enerji teknolojileri ve istihdamın artırılması,
  • Enerji ithalatında kaynak ve güzergâh çeşitliliğinin sağlanması,
  • Enerji piyasalarında gerekli düzenlemelerin yapılması,
  • Enerji verimliliğinin artırılması,
  • Nükleer enerjinin enerji sepetimize dâhil edilmesi hedeflenmektedir.

Bu çerçevede, ülkemiz için kritik öneme sahip Doğu-Batı ve Kuzey-Güney Enerji Koridoru projeleri, güneş ve rüzgâr enerjisi santralleri ile yerli kömür yakıtlı termik santral projeleri, doğal gaz terminali ve doğal gaz depolama projeleri ve nükleer güç santrali projelerinin gerçekleştirilmesi öngörülmektedir (Yıldırım, 2017: 37).

Bu projelerin 2023 yılına kadar tamamlanması beklenmektedir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından Milli Enerji ve Maden Politikasının üç ekseninden biri olarak, sürdürülebilir enerji temininde Türkiye’nin arz güvenliğini sağlamasının kritik bir öneme sahip olduğu açıklanmıştır.

Türkiye’nin geleceğe yönelik enerji perspektifini belirlemesinde arz güvenliğinin sağlanması öncelikli alanlardan biri olacaktır. Enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacın artarak devam etmesi, arz güvenliğini son yıllarda ithalatçı ülkelerin gündeminde ilk sıraya yükseltmiştir. Küresel ölçekte yüksek talep artış hızına sahip ülkeler arasında bulunan Türkiye, ekonomik büyümesini sürdürürken bir yandan da artan enerji talebini karşılamak adına politikalar geliştirmektedir. Birçok sektörde (sanayi, konut, ulaşım) kullanılan petrol ve doğalgaz ithalatının giderek artması enerji kaynaklarındaki dışa bağımlılığı artırmakta ve bu durum beraberinde Türkiye’yi arz güvenliğini sağlama noktasında yeni arayışlara yönlendirmektedir. Bu bağlamda Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında arz güvenliğinin sağlanması beş başlık çerçevesinde ele alınmıştır. Bunlar; ülke ve kaynak çeşitlendirmesi, doğalgaz ve petrol depolama tesisleri, sisteme doğalgaz sağlama kapasitesi, iletim-dağıtım altyapısı ve enerji verimliliği şeklinde sıralanmıştır (Karagöl vd., 2017: 11). Petrol ve doğalgaz ithalatında birkaç ülkeye yüksek oranlarda devam eden bağımlılık, arz güvenliği konusunda risk oluşturmaya başlamış ve bu durum ülke ve kaynak çeşitliliğinin sağlanması yolunda Türkiye’nin yeni projelere yönelmesine neden olmuştur. Türkiye’nin petrol ve doğalgaza olan bağımlılığı yüzde 90’ın üzerindeyken ithalatın yapıldığı pazarlarda çeşitliliğe gidilmesi ve arz güvenliğinin sağlanması ayrı bir öneme sahiptir. Bilindiği üzere doğalgazı Rusya (Batı Hattı, Mavi Akım), Azerbaycan (BTE), İran, Cezayir, Nijerya, Katar ve ABD’den ithal eden Türkiye, petrol ithalatının büyük bir kısmını ise Irak (Kerkük-Yumurtalık), Rusya, İran ve Azerbaycan’dan (BTC) temin etmektedir. Mevcut boru hatlarına ek olarak ülke çeşitliliğinin artırılmasına yönelik yapım ve plan aşamasında olan birçok boru hattı projesi bulunmaktadır. Azerbaycan doğalgazının Türkiye’ye transferini sağlayacak olan TANAP’ın faaliyete geçmesi beklenmektedir.

TANAP

Bunun yanında Rus doğalgazının ithal edildiği Batı Hattı’na alternatif olarak planlanan Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı Projesi üzerinde de iki ülkenin iş birliği devam etmektedir. Öte yandan uzun yıllar boyunca petrol ithal edilen Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile doğalgaz ithalatının gerçekleştirilmesini sağlayacak Kuzey Irak Doğalgaz Hattı üzerine de görüşmeler devam etmektedir. Son olarak Doğu Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı projesi ile Türkiye, ülke çeşitliliğini artırarak arz güvenliğini güçlendirmeyi planlamaktadır. Enerji arz güvenliğinin sağlanması noktasında Türkiye’nin ülke çeşitliliği yanında tükettiği enerji kaynaklarını da çeşitlendirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin fosil yakıt kullanımından kaynaklı dışa bağımlılığının azaltılması amacıyla yerli kaynak kullanımının artırılması üzerine politikalar geliştirilmektedir. Bu bağlamda Milli Enerji ve Maden Politikasında yenilenebilir, kömür ve nükleer enerji üretiminin toplam üretim içerisindeki paylarının artırılması gerektiği üzerinde önemle durulmuştur. Enerji bağımlılığının doğalgaz üzerinde yoğunlaştığı Türkiye’de mevsimsel farklılıklardan kaynaklanan talep artışının dengelenmesi de önem taşımaktadır. Bu bağlamda gerçekleştirilen doğalgaz depolama tesis yatırımları, arz güvenliği konusunda söz konusu politikada ön plana çıkan ikinci başlığı oluşturmaktadır. Mevsimsel tüketim farklılıkları ve doğalgaz arzında yaşanabilecek teknik aksaklıkların giderilmesine katkı sağlayan doğalgaz depolama tesisleri, doğalgazı yeraltı ortamlarında muhafaza etmektedir. Türkiye’de oldukça fazla bulunan tüketilmiş petrol ve doğalgaz sahaları, tuz mağaraları ve terk edilmiş maden ocakları depolama için kullanılan uygun ortamlardandır. Sahip olduğu konumunun avantajları düşünüldüğünde ise Türkiye’nin tükettiğinden daha fazla petrol ve doğalgaz ithal etme şansı bulunmaktadır. Tüketim fazlası petrol ve doğal gazın depolanması ise Türkiye’nin hem arz güvenliğini sağlamasında bir yol gösterici olacaktır hem de depolanan kaynakları ihraç etmesinin yolunu açacaktır.

Türkiye’nin enerji arz güvenliğini artırma noktasında sisteme doğalgaz sağlama kapasitesi Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında üzerinde durulan üçüncü başlığı oluşturmaktadır. Türkiye’nin arz güvenliğini sağlaması amacıyla öncelikli hedeflerinden biri, sisteme gaz giriş kapasitesinin ilk olarak 300 milyon sonrasında ise 400 milyon metreküpe çıkarılması olarak belirlenmiştir (Karagöl vd., 2017: 15).

Milli Enerji ve Maden Politikasında doğalgazın iletim ve dağıtım altyapısının iyileştirilmesi arz güvenliği kapsamında dördüncü başlık olarak açıklanmıştır. Bu politikada doğalgaz hizmetinin bulunmadığı il ve ilçelere en kısa zamanda doğalgazın ulaştırılması hedeflenmektedir. Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında arz güvenliğini sağlamak adına enerji verimliliğinin artırılması ise son başlık olarak açıklanmıştır. Enerji kaynaklarının kamu, özel sektör, sanayi ve konutlarda daha verimli bir şekilde kullanılması gerektiğine dair farkındalığın oluşturulması adına çalışmalar yapılmaktadır. Yerli ve yenilenebilir kaynaklarının kullanımını artırarak enerjide dışa bağımlılığını azaltmayı planlayan Türkiye aynı zamanda mevcut enerji kaynaklarını daha verimli kullanarak ithal ettiği enerji miktarını ve beraberinde cari açığını azaltabilecek ve nihayetinde arz güvenliğine katkı sunabilecektir.

Sonuç olarak bakıldığında Türkiye’nin hedeflerine ulaşmak için izlediği politikalar sonucunda yerli ve yenilenebilir kaynakların hem yatırımlarının hem de enerji üretiminin her geçen gün arttığı görülmektedir. Tepkilere neden olan Nükleer enerji santralleri ise kullanıma alındıktan sonra enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşılayacak olması bakımından enerji politikalarında öncelikli görülmektedir. böylece Türkiye enerji konusunda kendine yetebilen bir ülke konumuna gelebilecektir.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Akyüz, Emrah (2015), Türkiye’nin Nükleer Enerji Politikası ve Terör Tehdidi, Akademik Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, S. 40, ss. 523-536.

Bayraç, H. Naci (2010), Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye: Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları Açısından Bir Karşılaştırma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10 (1), ss. 115-142

Ediger, Volkan, Enerji Arz Güvenliği ve Ulusal Güvenlik Arasındaki İlişki, SAREM Enerji Arz Güvenliği Sempozyumu, Ankara, 2007.

Erdal, Leman, “Enerji Arz Güvenliğini Etkileyen Ekonomik, Siyasi ve Coğrafi Faktörler” Uludağ Üniversitesi İİBF Dergisi, Sayı 1, 2012, ss.107-136.

Karagöl, Tanas Erdal, Kaya Saliha, Koç Yusuf Emre (2016), 2016’da Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum araştırmaları vakfı, ss. 1-16. Kaynak: https://setav.org/assets/uploads/2016/12/enerji.pdf

Karagöl, Tanas Erdal, İsmail, Kavaz (2017), Dünyada ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum araştırmaları vakfı, S. 197, Ankara. Kaynak: https://setav.org/assets/uploads/2017/04/YenilenebilirEnerji.pdf

Yıldırım, Özge, Türkiye’nin Enerji Görünümü ve Diplomasisi, MTA Doğal Kaynaklar ve Ekonomi Bülteni, Sayı 23, ss. 37-41, 2017. http://www.mta.gov.tr/v3.0/sayfalar/hizmetler/kutuphane/ekonomi-bultenleri/2017_23/Sayi23_37-41.pdf
[/vc_toggle]

Mülteci Krizinin Avrupa Birliği Bütünleşme Sürecine Etkisi

Arap Baharı ile başlayıp 2015’te yoğun bir ivme kazanan mülteci krizi şüphesiz hem bölgesel hem de küresel boyutta pek çok sosyal ve ekonomik dinamiği değiştirdi. Bu bağlamda incelenmeye değer en önemli alanlardan birisinin bu krizin Avrupa Birliğine etkisi olduğu söylenebilir. Özellikle göçün nasıl krize dönüştüğü, göçmenlerin Avrupa’daki statüsü ve birlik üyelerinin göç politikaları üzerine pek çok yazı yazıldı. Ancak bunların yanı sıra, mülteci krizinin Avrupa Birliği bütünleşme sürecine etkisinin önümüzdeki yıllarda daha çok gündemde olacağını iddia etmek mümkün. Buradan yola çıkarak bu yazıda Birlik üyelerinin göç politikaları doğrultusunda şekillenen Avrupa mülteci krizi, Avrupa Birliği şüpheciliği üzerinden tartışılacaktır.

Avrupa Şüpheciliği

Literatürde “Euroscepticism” olarak geçen bu terim, en temel hatlarıyla Avrupa bütünleşmesi veya Avrupa Birliği karşıtlığını ve eleştirilerini ifade eder. Buna ek olarak, yumuşak Avrupa şüphecileri Birliğin belli politikalarına karşı çıkarken ve daha reformcu bir yaklaşım benimserken, daha radikal olarak yorumlanabilen sert Avrupa şüphecileri üye ülkenin AB’den ayrılmasını savunurlar [1]. Bu ayrıma ek olarak kendilerini spektrumun farklı noktalarında tanımlayan Avrupa şüphecilerinin birleşerek attıkları adımın en önemli sonucu Brexit olarak değerlendirilebilir. Bu noktada tartışmanın en önemli faktörlerinden birisi Birlik üyelerinin mülteci kriziyle beraber gündeme oturan göç politikalarıdır.

Avrupa Birliğinin Mülteci Krizine Yaklaşımı

1951 Cenevre Mültecileri Koruma Sözleşmesinde belirtildiği üzere sığınma hakkı, bulundukları ülkede zulüm gören yahut bu tehditle yaşamını sürdüren bireylere tanınmış olan ve devletlerin sorumluluğu altında korumaya alınan bir temel haktır. Bu prensip ışığında Avrupa Birliği 1999 yılında Avrupa Birliği Ortak Sığınma Sistemini kurmuştur. Bu sistem, üye devletlerin sığınmacılara karşı ortak bir politika yürütmesini öngörür. Ancak 2015 yılında bir milyondan fazla sığınmacının Avrupa sınırlarına ulaşmasıyla birlikte bu amaç sekteye uğramıştır [2].

Düzensiz göçlerin artmasıyla birlikte Avrupa Komisyonu, özellikle İtalya ve Yunanistan gibi kıyı ülkeleri üzerindeki sığınma başvuruları yükünü hafifletmek ve bu sorumluluğu paylaştırmak amacıyla Avrupa Birliği Ortak Sığınma Sisteminin reformunu önermiş ancak üye devletler maddeler üzerine uzlaşamamıştır [3]. Mülteci krizi kapsamında bir diğer önemli adım Türkiye ile AB arasında imzalanan ve 18 Mart Mutabakatı olarak bilinen göçmen anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Türkiye’den Avrupa Birliği sınırlarına geçen her düzensiz sığınmacının, bir başka Suriyeli karşılığında Türkiye’ye iadesi edilecektir. Anlaşmayla birlikte Macaristan, Sırbistan, Makedonya, Hırvatistan ve Slovenya’ya olan düzensiz göçün önüne geçilmiş oldu. Buna ek olarak, Macaristan ve Sırbistan sınırlarını tel örgülerle kapatarak sığınmacıların ulaşmasını engelledi. Ancak Doğu Avrupa rotasının kapanması sığınmacıları Akdeniz üzerinden insan kaçakçılarının yüksek ücretler karşılığında sağladığı güvensiz botlarla Avrupa’ya kaçmaya itti. Bunun ışığında, AB ülkelerinin sığınmacılar için ortak bir mutabakata varıp kalıcı bir çözüm üretemediği görülebilir. Mülteci kriziyle birlikte Avrupa şüpheciliğinin artmasındaki en önemli faktörlerden birinin üye devletler arasında sığınmacı sorumluluğunun eşit ve adil olarak dağıtılamaması oldu.

Avrupa Komisyonu krizden en çok etkilenen ülkeler olarak belirlediği İtalya, Yunanistan ve Macaristan’dan 160.000 sığınmacıyı diğer birlik üyelerine dağıtmayı önermiş; Macaristan, Slovakya, Romanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti bunu reddetmiştir [4].

Uzlaşıların sağlanamaması sonucunda yalnızca 24.676 sığınmacı taşınabildi [5]. Eşitlik prensibinin Avrupa Birliği temelleri arasında olduğu düşünülürse, mülteci krizinin Avrupa değerlerini zedelediği ve şüpheciliğin artmasına yol açtığı savunulabilir. Krizin Avrupa bütünleşmesine bir başka etkisinin, üye devletlerdeki siyasi söylemlerinin farklılığı olduğunu ifade etmek mümkün. Bir yanda yükselen sağın en büyük temsilcilerinden biri olarak görülen Macaristan başbakanı Viktor Orbán sığınmacıları “Müslüman göçmenler değil, Müslüman işgalciler” olarak tanımlamıştır [6]. Öte yandan Angela Merkel “Dünyayı değiştirmek istiyorsak bunu birlikte yapabiliriz” sloganıyla öne çıkmıştır [7].

Brexit

Brexit meselesi, kökeni ve gelişimi farklı açılardan incelenmeye müsait olan bir konu. Ancak göç politikalarının ve AB’nin mülteci krizine cevabının bir payı olduğunu söylemek oldukça mümkün. Ayrılma kampanyalarının en önemli sloganlarından birisi, hükümetin AB’den ayrılarak bağımsız bir dış politika sürdürmesine işaret eden “Take Back Control (Kontrolü Geri Al)” idi. Bu bağlamda, sığınmacı karşıtlığı üzerine kurulu göç politikaları İngiltere vatandaşları için ne derece önemli olduğu gözlemlenebilir. Birliğin en büyük ekonomilerinden birinin ayrılmasının yanı sıra, Avrupa şüpheciliğinin artmasıyla beraber domino etkisiyle diğer üye devletlerden benzer adımlar ileride söz konusu olabilir.

Sonuç

Bu yazıda mülteci kriziyle birlikte Avrupa bütünleşmesine etkisi temel hatlarıyla anlatıldı. Bu anlatı üzerinden bahsi geçen olayların Avrupa Birliğinin dağılması ile sonuçlanacağını şimdiden söylemek pek mümkün değil. Yine de ilerleyen süreçte yükselen aşırı sağ popülizm gibi yeni gelişmelerle birlikte Avrupa Birliği bütünleşmesinin zarar göreceği kaçınılmaz. Üye devletlerin Birliği yeniden şekillendirmesi üzerine tartışmalar artabilir.

[irp posts=”187″ name=”Dünyadaki Suriyeli Mültecilerin Sayısı”]

Nazlı Tekdemirkoparan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Finn Laursen and Seçkin Barış Gülmez, “EU-Scepticism vs. Euroscepticism: Re-Assessing the Party Positions in the Accession Countries towards EU Membership,” in EU Enlargement: Current Challenges and Strategic Choices (Bruxelles, Belgium: P.I.E. Peter Lang, 2013), pp. 193-215, 193.

[2] Jonathan Clayton and Hereward Holland, “Over One Million Sea Arrivals Reach Europe in 2015,” ed. Tim Gaynor, UNHCR, December 30, 2015, https://www.unhcr.org/news/latest/2015/12/5683d0b56/million-sea-arrivals-reach-europe-2015.html.

[3] European Parliament, “The EU Response to the Migrant Challenge,” The EU response to the migrant challenge|News|European Parliament, September 30, 2020, https://www.europarl.europa.eu/news/en/headlines/society/20170629STO78629/the-eu-response-to-the-migrant-challenge.

[4] Andrea Rönsberg, “EU Interior Ministers Fail to Agree on Refugee Deal,” Deutsche Welle, September 14, 2015, https://p.dw.com/p/1GWUw.

[5] European Union: European Commission, Report From the Commission to the European Parliament, the European Council and the Council: Fourteenth report on relocation and resettlement, 26 July 2017, available at: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX:52017DC0405[accessed 1 January 2021], 2.

[6] Orla Barry, “In Orbán’s Hungary, Refugees Are Unwelcome — so Are Those Who Try to Help,” The World, February 11, 2017, https://www.pri.org/stories/2019-02-11/orban-s-hungary-refugees-are-unwelcome-so-are-those-who-try-help.

Kaynakça:

Barry, Orla. “In Orbán’s Hungary, Refugees Are Unwelcome — so Are Those Who Try to Help.” The World,  Şubat 11, 2017. https://www.pri.org/stories/2019-02-11/orban-s-hungary-refugees-are-unwelcome-so-are-those-who-try-help.

European Parliament. “The EU Response to the Migrant Challenge.” The EU response to the migrant challenge | News | European Parliament, 30 Eylül, 2020. https://www.europarl.europa.eu/news/en/headlines/society/20170629STO78629/the-eu-response-to-the-migrant-challenge.

European Union: European Commission, Report From the Commission to the European Parliament, the European Council and the Council: Fourteenth report on relocation and resettlement, 26 Haziran 2017, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX:52017DC0405.

Clayton, Jonathan, and Hereward Holland. “Over One Million Sea Arrivals Reach Europe in 2015.” Edited by Tim Gaynor. UNHCR, December 30, 2015. https://www.unhcr.org/news/latest/2015/12/5683d0b56/million-sea-arrivals-reach-europe-2015.html.

Laursen, Finn, and Seçkin Barış Gülmez. “EU-Scepticism vs. Euroscepticism: Re-Assessing the Party Positions in the Accession Countries towards EU Membership.” Essay. In EU Enlargement: Current Challenges and Strategic Choices, 193–215. Bruxelles, Belgium: P.I.E. Peter Lang, 2013.

Rönsberg, Andrea. “EU Interior Ministers Fail to Agree on Refugee Deal.” Deutsche Welle, September 14, 2015. https://p.dw.com/p/1GWUw.

[/vc_toggle]

 

Kosova Müdahalesi ve Koruma Sorumluluğu İlişkisi

Uzak geçmişten bugünlere kadar büyük sorunlar yaşamış Balkanlar coğrafyası birçok kanlı olaya şahit olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle kurulan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti –ilerleyen yıllarda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ismini almıştır- Soğuk Savaş sürecinde bir denge politikası yürütmeye çalışmıştır. Yugoslavya’nın konumu her iki blok için de önemlidir. Bu konuda da kuşkusuz ki Yugoslavya’nın kurucusu Josip Broz Tito’nun etkisi son derece önemlidir. Karizmatik bir lider olan Tito, etnik sebeplerle içten içe kaynayan Yugoslavya’yı bir arada tutmayı başarmıştır. Tito’nun 1980 yılında ölmesiyle günden güne artan etnik çatışmalar Yugoslavya’nın kanını akıtmaya başlamıştır.

Yugoslavya’nın dağılmaya başlamasıyla cereyan eden birçok savaş yaşanmıştır. 1991 yılında Slovenya Bağımsızlık Savaşı ile başlayan Yugoslavya, 90lı yıllar boyunca farklı bağımsızlık savaşlarıyla çalkalanmıştır. Slovenya’nın ardından Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı başlamıştır. Bosna Savaşı’nın da başlamasıyla savaşların şiddeti iyice artmaya başlamıştır. Bosna’da, Sırpların yaptığı etnik temizlik ve soykırım gibi suçlar işleyerek büyük insan hakları ihlallerinde bulunmuştur. Çok değil, bunlardan birkaç yıl sonra Kosova’da yaşanan sorunlar şiddetlenmeye başlamıştır.

Kosova Sorunu

Kosova Sorunu incelendiğinde köklerinin eskiye dayandığı görülür. Sırplar burada da Kosova topraklarının aslında tarihi bağlamdan dolayı kendilerinin hakkı olduğunu iddia eder. Sırpların bu topraklardaki ne kadar eski olduğu ile ilgili net bir tarih bulunamamıştır. Kosovalı Arnavutların da iddiaları Kosova topraklarının kendilerine ait olduğu, Sırplardan önce kendilerinin olduğu yönündedir. Fakat bu tarihsel köken savları uluslararası hukuk açısından bir gerekçe sayılmaz. Ülkeler bunu sürekli dile getirerek gelenek hukuku yaratmaya çalışmaktadır fakat bu tarihsel bağlılık iddiasının hukuktan çok politika olduğu söylenebilir. (NAS, 2019)

Yugoslavya’nın 1974 yılındaki Anayasası ile özerk bölgeler kendi anayasalarını oluşturabilmeleri, kendi polis güçlerini kurabilmeleri gibi geniş haklara sahip olmuşlardır. Fakat bu gelişmelerden Kosovalı Arnavutlar da Sırplar da memnun kalmamıştır. Sırplar, Kosova’nın kendi himayesinden uzaklaşmasından rahatsız olmuşlardır. “Özerklik” değil “cumhuriyet” isteyen Kosovalı Arnavutlar da bu durumdan rahatsızdır. Tito’nun 1980’de hayatını kaybetmesiyle birlikte Kosova üzerindeki nüfuzunu arttırmak isteyen Sırp lider Miloşeviç milliyetçiliği baz alarak baskıları da arttırmıştır. Bu baskılara karşın Kosovalı Arnavutlar ise artık “kendi kaderini seçme” haklarını kullanmak istemeye başlamışlardır. 1980’li yılların sonlarında Sırp lider Miloşeviç’in Yugoslavya’da yetkiler almasıyla birlikte Kosova’nın sahip olduğu özerklik haklarını ellerinden alarak Sırbistan’a vermiştir. Bu gelişmelerle gitgide artan baskılara direnirken artık siyasi yolları tercih etmeye başlamıştır. Bu amaç doğrultusunda İbrahim Rugova parti kurarak Kosovalı Arnavutların neredeyse hepsinin desteğini almıştır. 1991’de referanduma giden Kosova’da cumhuriyet neredeyse herkes tarafından istenmiştir. Referandum sonucunda Kosova Cumhuriyeti olarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir (FANDAJ, 2018).

Kosova Cumhuriyeti bağımsızlıklarının ilanından sonra ekonomi gibi sıkıntılar sebebiyle desteğe ihtiyaç duymuş fakat aradığı desteği bulamamıştır. Buna çözüm arayan Kosovalı Arnavutlar aktif silahlanma yolunu seçerek 1995 yılında Kosova Kurtuluş Ordusu’nu (UÇK) kurmuşlardır (ÇEVİKBAŞ, 2011). Amaçları bulamadıkları destek karşısında uluslararası arenada gözleri kendilerine çevirmektir. Sırbistan rejiminin nüfuzundan da tamamen sıyrılmak da bir diğer amaçları olmuştur. Başlarda oldukça etkili başlayan silahlı eylemler giderek etkisini kaybederken beklenenin aksine Sırbistan’ın Kosova üzerindeki etkinliği artmıştır. Kosova, Sırbistan baskısından kurtulmayı başaramasa da uluslararası alanda istediğini başarmış ve bir kamuoyu oluşturmuştur.

Sırplar, Kosova’nın birçok yerinde saldırmışlardır. Yugoslav ordusu da Kosova’ya girmiştir. 1998 yılında Sırp güçleri Kosova’da Dreniça Katliamı’nı gerçekleştirmiş ve yaklaşık 2000 sivil Kosovalı Arnavut’un ölmesine sebep olmuştur. (NAS, 2019) Bunların yanı sıra Sırp güçlerine UÇK’nin de silahlı karşılık vermesiyle iki taraftan da binlerce sivil hayatını kaybetmiştir. Bu katliam ve karşılıklı can kayıpları uluslararası kamuoyunu harekete geçirmiştir. ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere dörtlüsünün Bosna Savaşı’nda oluşturduğu Uluslararası Temas Grubu, Kosova’da yaşananlar için de bir çözüm arayışına girmiş ve iki tarafı da görüşmeye çağırmıştır. 1998 yılında da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) de konuyu Kosova’yı gündemine almış ve sorunun çözümü için 4 karar (1160, 1199, 1203 ve 1207 sayılı kararlar) almıştır. (NAS, 2019) Özetlenecek olursa Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin (YFC) toprak bütünlüğüne saygı, iki tarafa da müzakere çağrısı, YFC’ye de UÇK’ye de silah bıraktırma, bölgeyi gözlemlemek için uluslararası bir Kosova Diplomatik Gözlem Misyonu ve son olarak YFC’ye NATO ve diğer ülkelerden gelen kuvvet kullanma uyarısı kararlarının alındığı söylenebilir. Bundan yaklaşık 1 yıl sonra yine Sırp güçleri, Reçak Katliamı’nı yapmış ve 45 sivil Kosovalı Arnavut’u öldürmüştür. (ÇEVİKBAŞ, 2011)

NATO Müdahalesi

Reçak Katliamı’ndan kısa bir süre sonra Temas Grubu’nun davetiyle şekillenen görüşme Fransa’nın Rambouillet Kasabası’nda gerçekleşir. (FANDAJ, 2018) Bu görüşmelerde karar almak hiç kolay olmamıştır. Belirlenen kararlar Kosova’nın YFC’nin özerkliğinde fakat oldukça geniş haklara sahip olması, Kosova’da NATO’nun desteğiyle oluşturulacak olan Kosova Gücü’nün (KFOR) AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ile ortaklaşa olarak istediklerinde YFC sınırları içerisine girebilmesi ve Kosova’nın 3 yıl içinde referandum hakkının olması gibi kararlardır. Kosova, bağımsızlık isteklerine ulaşabilecekleri referandum maddesinin de eklenmesiyle anlaşmaya sıcak bakmış ve imzalamıştır. Fakat dönemin YFC Başkanı olan Sırp lider Miloşeviç anlaşmanın YFC’nin toprak bütünlüğünü bozduğu düşüncesiyle anlaşmaya karşı çıkmıştır. Rambouillet Anlaşması’nı imzalamaması halinde NATO’nun müdahalesi olacağının uyarısını alan Miloşeviç anlaşmayı yine de imzalamamıştır. Diplomatik ilişkilerin, görüşmelerin işe yaramaması üzerine 24 Mart 1999’da NATO Kosova’ya müdahalede bulunmuştur. (ACAR, 2015)

NATO’nun müdahalesinden kısa süre sonra ABD Başkanı Bill Clinton müdahalenin amacıyla ilgili açıklamada bulunmuştur. Sırp ordusuna NATO’nun kendilerine yaptığı uyarılardaki ciddiyetini anlamasını sağlamak ve Sırp ordusunun gücünü azaltarak Kosova’ya saldırmasının önüne geçmek amaçlarıyla olduğunu ifade etmiştir. Müdahalede çoğunlukla ABD askeri olmak üzere Türkiye, İngiltere, Kanada ve birçok Kara Avrupası ülkesinin askeri de bulunmaktadır. Bu müdahalenin sonlandırılması için şart koşan NATO, 5 madde içeren bir açıklama yapmıştır. (ÇEVİKBAŞ, 2011)

 Kosova’daki baskı, şiddet ve askeri eylemlerin bitirilmesi,
 Yugoslav askerinin Kosova’daki varlığının son bulması,
 Kosova’daki uluslararası askeri varlığın bulunması,
 Zorunlu göç ettirilen ve sığınmacıların güvenli bir şekilde geri dönmesi,
 Rambouillet Anlaşması uyarınca uluslararası hukuka ve BM şartlarına uygun bir şekilde diplomatik görüşmelerin sağlanması ve Miloşeviç’in bu görüşmelere sıcak bakmasının güvencesinin alınması.

NATO’nun harekâtı hava üzerinden gerçekleşmiş ve 78 gün sürmüştür. Hava harekâtı başlatılmasının sebebi de kara harekâtına göre daha kesin olması ve havadan bombardımanla daha az zarar verileceği düşüncesidir. Fakat beklenenin aksine harekât düşünüldüğü kadar zararsız değildir. NATO tarafından 500 civarı sivilin yaşamını yitirmesi ve hastane, fabrika gibi yapıların büyük ölçüde tahrip edilmesi müdahale ile ilgili soru işaretlerine sebep olmaya başlamıştır. Diğer yandan yanlışlıkla bombaladıklarını söyledikleri Çin Büyükelçiliği’nde ölenler için tazminat ödeyen NATO’nun müdahalede ölen Arnavut ve Sırplar için herhangi bir affettirici tavırda bulunmaması da NATO’nun bölgede bulunma amacını sorgulatmıştır. (ACAR, 2015) Bombardımanların yıkıcılığının yanı sıra müdahalenin uzun sürmesi de uluslararası alanda çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.

NATO Müdahalesinin uluslararası hukuka aykırı olduğuna dair düşüncelerin bir diğer sebebi de BMGK onayıyla harekâta başlamamasıdır. BM Şartı’nın 2/7 maddesinde belirtildiği üzere klasik egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunması açısından her devletin kendi sorunlarını kendi çözme hakkı vardır. Fakat insan haklarının gözetilmesi için insan haklarına aykırı durumlarda devletlerin iç egemenliğine uluslararası bir müdahale uygun görülmüştür. Böyle bir gereklilik durumunda bu müdahale kararı yine BMGK tarafından onaylı bir şekilde olmalıdır. NATO’nun harekâtının hukuki açıdan eleştirildiği nokta da BMGK’den onaylı olmamasıdır. Sürecin ilerisinde de Sırpların bölgeden çekilmesiyle BM’nin misyonu olan UNMIK (United Nations Mission in Kosova) ile bölgenin güvenliği yürütülmeye başlanmıştır. NATO’nun Kosova Müdahalesinin yol açtığı tartışmalar da insani müdahale kavramının bazı eksikleri olduğuna ve netleştirilmelere ihtiyaç duyduğuna dair ortak bir algı oluşmuştur.

Koruma Sorumluluğu

İnsani müdahale ile ilgili düzenlemeler “koruma sorumluluğu” kavramıyla olmuştur. Koruma sorumluluğu için de 3 sorumluluk belirtilmiştir. İlki önleme sorumluluğu, ikincisi reaksiyon sorumluluğu ve son olarak da yeniden inşa sorumluluğudur. Önleme sorumluluğu devletin kendi içinde çözemediği meselelerin önce devlete sonra da uluslararası anlamda zararı olacağından bu duruma uluslararası güçlerin müdahil olunması gerektiğidir. Reaksiyon sorumluluğu ise politikaların, müzakerelerin, uyarıların yetersiz kaldığı noktada silahlı müdahalede bulunma ve insani tedbirleri alma sorumluluğudur. Yeniden inşa sorumluluğu ise askeri müdahaleden sonra bölgede barışı sağlamasıdır. Bu sorumlulukların doğru ve insani müdahaleden uzaklaşmadan yapılması için reaksiyon sorumluğu ayrıntılıca 5 başlıkta açıklanmıştır. Bunlar doğru niyet, son çare, oranlılık, olumlu gelişme beklentisi ve son olarak doğru yetkilendirmedir. (ERTUĞRUL, 2016)

Doğru Niyet: Müdahalenin amacı insanların acı çekmemesi olmalıdır. NATO’nun Kosova Müdahalesi’nde amacının Kosovalı Arnavutların gördüğü zulümlerin son bulması, aralarında çıkacak sorunların önlenmesi amacıydı ve 2001 yılında bu kararlar çıkarken niyetinde haklı odluğu görülür. İlerleyen zamanda 2008 yılında Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle niyetinin doğruluğu da tartışma yaratmıştır. Fakat nihayetinde amaç barışın sağlanması gelecekte oluşacak sorunlara da bir önleme şekli olarak düşünüldüğünde niyet yanlış sayılmayacaktır.

Son Çare: Askeri müdahaleden önce diğer tüm diplomatik, politik yolların denenmesi ve son çare olarak askeri harekâta başvurulmasıdır. BM tarafından çıkarılan 4 kararının ve Temas Grubu’nun çabalarının sonuç vermemesi NATO’nun harekatının son çare olduğunu gösterir.

Oranlılık: Müdahale esnasında bulunulan eylemlerde insan haklarının gözetilmesi, eylemlerin boyutlarının iyi planlanması anlamına gelir. Müdahale esnasında çok sayıda sivilin yaşamını yitirmesi ve hastane, fabrika gibi yerlerin de bombardımandan büyük ölçüde tahrip olması NATO’nun orantılılık ilkesine uymadığını ortaya koyar.

Olumlu Gelişme Beklentisi: Eğer müdahaleye kalkışılacaksa bunun sonucunda olumlu bir sonuç olması gerekir, var olandan daha kötü sonuçlar doğuracak bir müdahaleye kalkışılmaması gerektiğidir. YFC’nin kuvvetine ve karşı koyma direncine oranla NATO’nun uluslararası bir mekanizma olması ve farklı devletlerden de destek alması başarı oranının yüksek olduğuna işarettir.

Doğru Yetkilendirme: Müdahale için BMGK onayı ve BM Genel Kurulu’nu takibinde olması gerektiğidir. Yetkilendirme konusunda da eksik olan NATO, BMGK’nın onayı olmadan toprak bütünlüğü ve egemenlik anlayışını da ihlal ederek müdahalede bulunmuştur. Bu da en önemli ilkelerden biri olması sebebiyle NATO’nun Kosova Müdahalesi meşru sayılamamıştır.

Yugoslavya’nın dağılmaya başlamasıyla hem Batı açısından hem de Doğu açısından önemli bir yeri olan Kosova’nın yaşadığı sorunlar küresel anlamda tepki toplamıştır. Daha önceden BM’nin veya uluslararası kamuoyunun Ruanda veya Bosna gibi kanlı olaylarda yetersiz gelmesi, Kosova Savaşı’nda NATO’nun bir başka çözüm arayışına girmesine sebep olmuştur. Fakat insani müdahale henüz bir kural çerçevesinde olmadığı için kimileri NATO’yu haksız bulurken kimileri de müdahaleye hak vermiştir. Bu da uluslararası arenada bir ihtiyaç olarak görülüp gündeme getirilerek NATO’nun müdahalesini örnek olarak görüp yanlışlarının ve doğrularının belirlenerek “koruma sorumluluğu” kavramıyla bir kalıba sokulmasıyla sonuçlanmıştır.

Hilal Yel
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ACAR, Z. S. (2015). Doktrinleşme Sürecindeki İnsani Müdahale: NATO’nun Kosova Müdahalesi ve Koruma Sorumluluğu Kavramı. Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi.

ÇEVİKBAŞ, A. (2011). Müttefik Güç Harekâtı İnsani Müdahalelerin Bir İstisnası mıdır?

NATO’nun Kosova’ya Yönelik Harekâtının Uluslararası Hukuk ve Askeri Bakış Açılarından Değerlendirilmesi. Savunma Bilimleri Dergisi.

ERTUĞRUL, Ü. E. (2016). Koruma Sorumluluğu: İnsani Müdahaleyi Makyajlamak. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi.

FANDAJ, A. (2018). Kosova’nın Devlet Olma Süreci veAvrupa Birliği’nin Rolü. Yüksek Lisans Tezi.

NAS, S. (2019). Kosova Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığı ve Devlet İnşa Süreci. Yüksek Lisans Tezi.

[/vc_toggle]

Güney Amerika’da Sol Partilerin İktidar Mücadelesi: Bolivya ve Venezuela Örneği

Latin Amerika; en kuzeyinde Meksika, en güneyinde Arjantin ve Şili olmak üzere Amerika kıtasının %53’ünü oluşturmakta olan bir coğrafyadır. 18. Yüzyılın sonlarına kadar kıtada hüküm süren sömürgecilik, 4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesiyle bir nevi kırılmış ve Latin Amerika bölgelerindeki diğer sömürge bölgelerinde de bağımsızlık taleplerini başlatmıştır. 1830 yıllarına kadar Güney Amerika (Panama’nın güneyinde kalan ana kara ülkeleri) ülkelerinin çoğu bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Sömürge yönetimlerinden kurtulan çoğu ülkede iktidara askeri yönetimler gelmiş ancak 21. Yüzyıla gelen süreç boyunca siyasi iktidarlar darbeler gölgesinde, liberal sol ve muhafazakâr sağ kanat arasında değişim göstermiştir. Güney Amerika ülkelerinde sağ ve sol partiler ülke iktidarlarına dağılmış durumda ancak sol ideolojinin egemen olduğu ülkelerde (Venezuela, Ekvador, Bolivya, Arjantin) iç toplumsal olaylar, darbe girişimleri, yolsuzluk olayları ve sağ partilerin muhalefeti karşısında iktidarda kalma mücadelesi veren liberal-sol partiler bulunmakta. Uzun yıllardır iktidarda bulunan bu partiler çeşitli toplumsal olaylar ve ekonomik sorunlarla boğuşmakla birlikte, dış politikalarında ABD karşıtı söylemlerinin de bulunması halihazırda bölgedeki hegemon olan ABD’nin baskılarını da üzerlerine çekmekte. Bölgede dikkat çeken iki ülke olan Bolivya ve Venezuela aktif anti-Amerikancılığı iç ve dış siyasetlerinde oldukça yoğun kullanmaları ve yaşanan siyasi çalkantılardan iktidarlarının güçlü şekilde çıkması, bölgede yeni güç dengelerini beraberinde getirme sinyalleri veriyor.

Bolivya ve Venezuela’da Fırtınalı Siyasal İklim

Güney Amerika için 2019 yılı Bolivya ve Venezuela’da yaşanan olaylar sonucunda oldukça hareketli geçmişti. Bolivya’da 20 Ekim 2019 yılında gerçekleşen seçimleri Evo Morales %47 oy oranı ile tekrardan kazanmıştı ve 16 yıldır MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) partisi ile iktidarını devam ettirmekteydi. Lakin seçimlerden sonra muhalif sağ partilerin başında olduğu gruplar hem Morales’in tekrardan seçilmesini sağlayan anayasa değişikliğinin usulsüz olduğunu hem de seçime hile karıştığını savunarak seçim sonuçlarına karşı çıkmışlardı. Seçim sonuçlarına karşı başlatılan eylemler gitgide büyümüş ve birçok eyalete sıçrayarak ülke genelinde kolluk kuvvetlerinin etkisiz kaldığı bir duruma dönüştü. Ülkedeki siyasi gerilimi daha da arttıran ve eylemler darbe girişimine mi dönüşüyor algısını yaratan olay ise, Bolivya Genel Kurmay Başkanı’nı Williams Kaliman’ın, Cumhurbaşkanı Evo Moralesi istifaya davet etmesiydi. Bunun sonucunda 10 Kasım 2019’da istifa eden Morales, Meksikaya iltica etmiş, iltica sonrasında muhalif sağcı, Senatör Meclisi Başkan Yardımcısı Jeanine Anez geçici olarak başkanlığı ele aldığı bir dönem başlamıştı.

Venezuela’da ise durumlar daha farklı şekillendi, Mayıs 2018’de yapılan seçimlerde Maduro’nun tekrardan seçilmesiyle birlikte hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda seçime hile karıştırıldığı yönünde açıklamalar yapıldı. Bu süreçte Maduro’yu Küba, Çin, Rusya, Türkiye ve İran meşru başkan olarak tanırken, Brezilya, ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler seçim sonuçlarını tanımadığını açıkladı. Ocak 2019 tarihlerine geldiğimizde ise seçim sonuçlarına bir darbe de Amerikan Devletleri Örgütü Daimî Konseyi (OAS)’dan geldi, OAS Maduro’nun meşruiyetini tanımama kararı aldı. Uluslararası toplumdan alınan destekle birlikte 23 Ocak 2019 tarihinde Venezuela Meclis Başkanı ve muhalif milletvekili Juan Guaido kendini cumhurbaşkanı ilan etti. 31 Ocak 2019’da AB Parlamentosu’nun Juan Guaido’yu meşru geçici başkan olarak kabul etmesine karşın BM Maduro hükümetini Venezuela’nın tek meşru temsilcisi olarak kabul etmesi, ülkede karşılıklı bir meşruiyet savaşının başladığını göstermiş oldu.

İki ülkede yaşanan siyasi belirsizlik ve çalkantı dönemi Morales ve Maduro’nun lideri olduğu MAS ve PSUV’un tekrardan yükselişiyle, Güney Amerika’da aktif anti-Amerikancılığı devam ettirmeye başladı. Bolivya’da Jeanine Anez geçici liderliğinde geçen 11 ay boyunca MAS partisine ve Morales’e yapılan suçlamalar ve yargılamalar ile partiyi zayıflatmaya çalışan Jeanine Anez’in oy oranı %10’u geçmeyince 18 Eylül 2020 tarihinde adaylıktan çekildi. Liderliği sürecinde yaşanan yolsuzluklar ve büyük bir çoğunluğu oluşturan MAS taraftarı yerli halka karşı alınan sert tavır, MAS bloğunun çatlaması yerine tam tersi bir şekilde daha çok toparlanmasına yol açtı. 18 Ekim 2020 tarihinde yapılan seçimlerde Evo Morales’in ekonomi bakanı Luis Arce %55 oy alarak tekrardan MAS partisi ile birlikte iktidarı ele aldı. Venezuela’da ise ABD, AB ve birçok Latin Amerika ülkesinin desteğini alan Juan Guaido ise 30 Nisan 2019’da Maduro hükümetini devirmek için halkı sokağa çağırdı ancak muhalif askerler tarafından yapılan darbe girişimi başarısız oldu ve Venezuela Ordusu tarafından darbe girişimi bastırıldı. Juan Guaido, muhalif kanadın ve ABD başta olmak üzere birçok ülkenin desteğini alsa da Maduro taraftarlarının gitgide artması ve ordunun gücünü arkasına alan PSUV hükümeti ülkede süregelen çalkantılı dönemi durdurmuş durumda. 6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleşen Ulusal Meclis seçimlerinde PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) ve destekçileri %69,32 oy alarak mecliste de üstünlüğü sağladı.

(Juan Gerardo Guaidó Márquez)

2005 yılında iktidara gelen Moralesin kurucusu olduğu MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) partisi kuruluşundan bu yana ana politikaları kamulaştırma, yerli halkların haklarını arttırma gibi politikalarla uluslararası şirketlerin etkisini kırarak doğal kaynaklarda alınan gelir %50’lerden %80’lere kadar çıkarmıştır. Doğal kaynaklar üzerinde devam eden devletleştirme süreci her alanda hızla devam etmesiyle birlikte ABD merkezli şirketlere de ihaleler de öncelik verilmemiş, ABD karşıtı bir tutum öncelikle ekonomik alanda başlamıştır. Aynı şekilde 2013 yılında Hugo Chavez’in ölümünden sonra Maduro ele aldığı iktidarı Chavez’in çizgisinden giderek “İçerideki misyon, siyasi elitlerin elinde ihmal ve mağdur edilen ülke halkını ayağa kaldırmak; dışardaki misyon ise Venezuela’yı Amerikan emperyalizmine karşı direnen bir lider ülkeye dönüştürmekti” vizyonu ile hareket etti. Bu dönüşümü ekonomik olarak başlatan Venezuela, başta enerji, çimento, bankacılık ve telekomünikasyon olmak üzere pek çok sektörde kamulaştırmanın ve sosyal reformların hem içerde mağdur edilen ülke halkını kalkındıracağını hem de dış misyon olan Amerikan emperyalizmini durduracağını savunmuş ve devam ettirmiştir. Maduro hükümeti de aynı şekilde Hugo Chavez’den aldığı bu misyonu devam ettirmektedir ancak ne kadar etkili olduğu ve ekonomik sonuçlarının ne olduğu konusu tartışılmalıdır.

SONUÇ

Güney Amerika, Latin Amerika coğrafyasının bir alt bölgesi olarak 13 ülkeden oluşan, büyük doğal kaynaklara ev sahipliği yapan bir bölge. Bulundurduğu emtia kaynakları ve tarım kapasitesiyle önce sömürge devletlerinin sonra bölgenin hegemon gücü olan ABD’nin kontrolü altında kaldı. Sağ ve sol partiler arasında dağılım gösteren ülke yönetimleri, ABD baskısını 1823 Monroe Doktrini ile birlikte her dönem hissetti. Sol partiler yönetimindeki ülkeler ne kadar anti-Amerikan ideolojik düşünceleri bulundursa da Bolivya ve Venezuela gibi bunları aktif olarak sahaya yansıtan sayılı devlet mevcuttur. Aktif anti-Amerikancılığı bu kadar hissettirmesinin nedeni, iktidarlarının 20 yıla yakın süredir ABD’nin bölgede hegemonunu kıracak hem bölgesel oluşumlar (Hugo Chavez ve Fidel Castro döneminde oluşturulan Latin Amerika İçin Bolivarcı İttifak-ALBA) hem de diğer büyük güçlerle oluşacak ittifakları düşünerek hareket etmeleriydi. Bu ideolojik bölgesel entegrasyonlar ne kadar realite de kendini gösteremese de Çin ve Rusya gibi büyük güçler için bölgeye etkilerini arttıracak fırsatlar yaratıyor. Son iki yıl içerisinde ABD bölgede kendine karşı oluşabilecek bir istikrarsızlığı önlemek için Morales ve Maduro karşısındaki muhalif kanatları destekledi ancak iki ülkede de siyasal çalkantıların çoğu minimum seviye inmiş hatta darbe girişimleri de atlatılmış durumda. Bolivya ve Venezuela’da halkın ve ordunun desteğiyle tekrardan seçimleri kazanarak iktidara yerleşen MAS ve PSUV diğer bölge ülkelerinin halklarında anti-Amerikan kültürünü canlandırabileceği gibi Çin, Rusya vb. büyük güçlerin hatta bölgesel güçlerin bölgeye girmesi için bir fırsat yaratıyor. Aktif anti-Amerikancılığı sürdüren bu iki ülke Çin ve Rusya’nın bölgede ABD’nin hegemonyasına alternatif oluşturacak yeni hegemonya alanları oluşturabileceği gibi ilerleyen süreçte bölgede ABD gücünü kırmak isteyen ülkelerin eylemlerini başlıca Bolivya ve Venezuela olmak üzere sol iktidarlar üzerinden kullanacağı sinyalini de vermekte.

Murathan Ekinci
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”12465″ name=”Chavez’den Maduro’ya: Venezuela’da Neler Oldu?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bolivyada-bosa-cikan-darbe-ve-latin-amerika-siyasetine-etkileri/2019307

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/maduro-venezueladaki-parlamento-secimlerinde-zafer-ilan-etti/2067918

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerika-da-secim-sandiklari-dis-mudahaleler-ve-venezuela/2098608

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerikada-baskaldiri-kamplasma-ve-darbeler-yili-2019/1693836

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Haziran 2017) 1-110. Sayfa

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Ekim 2018)

[/vc_toggle]

Mavi Vatan Doktrini ve Karadeniz’de Münhasır Ekonomik Bölgelerin Belirlenmesi

Bu çalışmada Türkiye’nin Karadeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili tespitler yapılmıştır. Bu tespitler ışığında Türkiye’nin hak ve menfaat kaybına uğramaması maksadıyla bir takım hukuki ve teknik önerilerde bulunulmuştur. Uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye’nin Karadeniz’de “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemiyle deniz yetki alanlarını belirlemesi gerektiği hususu tespit ve önerilerin esasını oluşturmaktadır. Bu önermeler ışığında Türkiye’nin, uluslararası hukuka uygun hak ve menfaatleri doğrultusunda Karadeniz’de yeni bir deniz yetki alanları haritasını ortaya koyması mümkün olabilecektir.

1. KARADENİZ’İN STRATEJİK VE EKONOMİK ÖNEMİ:

Dünya’nın en büyük iç denizlerinden biri olan Karadeniz, 8.350 kilometre uzunluğunda kıyı şeridine sahip olup, 461.000 km² alan kaplayan, en geniş yeri doğudan batıya 1.175 kilometre (Poti-Burgaz), en derin yeri Ayancık’ın yaklaşık 80 kilometre kuzeyinde 2245 metre olan, Türk Boğazları vasıtasıyla Ege(Adalar) Denizi ve Akdeniz’e dolayısıyla Okyanuslara bağlanan bir iç denizdir. Coğrafi olarak Türkiye’nin kuzeyinde, Rusya ve Ukrayna’nın güneyinde, Bulgaristan ve Romanya’nın doğusunda, Gürcistan’ın ise batısında yer almaktadır.

Günümüzde Karadeniz, ekonomi, enerji, uluslararası ticaret, balıkçılık, turizm gibi pek çok alanda Dünya’nın cazibe merkezidir. WDI’nın 2009 verilerine göre yaklaşık olarak yıllık 1.3 trilyon $ ticaret hacmi olan bir pazar ve bölgeye kıyısı olan ülkeler; Türkiye, Rusya, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Bulgaristan.

Sadece uluslararası ticaret değil aynı zamanda bulunduğu ilan edilen doğalgaz ve petrol rezervleri enerji bağlamında Karadeniz’e ayrı bir önem kazandırmaktadır. Zira Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 21 Ağustos 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, Karadeniz’de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi keşfedildiğini, doğalgazın 2023’ten itibaren kullanılma alınmasının hedeflendiğini söylemiştir.

Enerji uzmanı Prof. Dr. Günay Çiftci “Dünyadaki gaz hidratların çoğunun derin deniz tabanı altında binlerce kilometrelik alanları kapsayan yerlerde bulunduğunu, dünya çapında gaz hidratlarda tutulan metan gazı miktarının dünyadaki tüm fosil yakıtlarında tutulan karbonun iki katı olduğunu, dünyadaki gaz hidrat yataklarının rezervinin 3 bin 700 trilyon ile 10 milyon trilyon metreküp arasında olduğunu ve Karadeniz’in dünyada sayılı hidrat yataklarından olduğunu..” ifade etmiştir.

1.1 Tarihi Önemi:

Karadeniz’in kıyı sahilleri yüzyıllar boyunca pek çok milletin yerleştiği, değişik kültürlerin ve medeniyetlerin etkili olduğu bir bölge olarak ön plana çıkmıştır. Eskiçağlarda Karadeniz’in batı sahillerinde Kimmerioslar, güney sahillerinde Yunanlılar yerleşmiş, Azak’tan Dobruca’ya kadar olan kesimde ise Asyalı kavimler hakimiyet kurmuştur. IV. yüzyılda Türk kavimleri bu bölgelere akın etmeye başlamıştır. 370’li yıllardan itibaren Hun Türkleri Kuzey Karadeniz bozkırlarına yerleştiler. VI. yüzyılın sonlarında ise Slavlar Karadeniz kıyılarına ulaştılar. XIV. yüzyılın sonlarında Timur, Altın Orda Devleti’ne son verip Karadeniz’in kuzey kesimlerine hâkim oldu. Akabinde Timur, Osmanlılar’ı da mağlûp ederek Anadolu ve Karadeniz sahillerindeki Türk beylerini egemenliği altına aldı. Fakat Timur’un Karadeniz’i Asya merkezli bir idareye bağlama hayali onun ölümüyle hedefine ulaşamadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi ve İstanbul’un fethi Karadeniz’in bütünüyle bir Türk gölü haline gelişinin başlangıcını oluşturdu. Fâtih Sultan Mehmed, Cenevizliler’in en önemli limanlarından biri olan Amasra vilayetini, Candaroğulları Beyliği’ne ait Sinop vilayetini fethetti. Akabinde Trabzon Pontus Rum Devleti’ne son vererek Karadeniz’in bütün güney sahillerine hâkim oldu.

1768’de başlayan Rus savaşı, Karadeniz’e açılmayı hedefleyen ve bunda bir nebze başarı kazanan bir girişim olarak Rusya için aynı zamanda bir ticaret savaşı özelliği taşımaktaydı. Rusya’nın bereketli “karatopraklar bölgesi”nde yetişen tahılların, Petersburg veya Reval limanlarına sevkedilebilmesi için 1500-2000 kilometre yol katedilmesi lâzım gelirken bu ürünün Karadeniz’den ihracı için yalnızca 400 kilometre kadar bir mesafenin yeteceği bu savaşın başından itibaren dile getirilmişti. Savaşı sona erdiren Küçük Kaynarca Antlaşması(1774) ile Rus ticaret gemilerinin Karadeniz’e ve bu denizden Akdeniz’e çıkmasına izin verilmesi zorunluluk haline geldi.

Kırım’da Yenikale, Azak denizinde Kerç, Azak Kale ve limanları ele geçiren Rusya, 1783’te Kırım’ın da ilhakıyla Kuzey Karadeniz sahillerine hakim oldu. Kabartaylar’ı da alarak hâkimiyetini Kafkas sahillerine kadar genişletti. Bu gelişmeler sonucunda Karadeniz’deki Osmanlı hâkimiyeti oldukça zedelendi. Başşehrin askerî yönden güvenlik sorunu, önemli ekonomik kayıplar yanında şehrin iâşesiyle ilgili sıkıntılar gündeme geldi. Rusya’nın Akdeniz’e çıkma siyaseti ise uluslararası alanda çok ciddi bir yer tutacak olan Türk Boğazları meselesini ortaya çıkardı.

Sovyetler Birliği ile imzalanan 20 yıl süreli dostluk antlaşmasının(1925) bir ön şartı olarak Sovyet hükümeti, 1945 yazında Türkiye’den toprak ve 1946’da da Türk Boğazlarının ortaklaşa savunulması istemiş bunun sonucunda ise iki ülke arasında gergin bir dönem başlamıştır. Gerçi Sovyet hükümeti, Stalin’in ölümünden(1953) sonra, Türkiye hükümetine 30 Mayıs 1953’te verdiği bir nota ile Türkiye’den hiçbir toprak istemi olmadığını resmen bildirmiştir. Ancak Türkiye 1952’de NATO’ya katılmış olduğundan Karadeniz, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasında ve 1989-1990 yıllarına kadar, yani Sovyet rejiminin dağılışına kadar uluslararası ticaret ve denizcilik bakımından değilse bile siyasî bakımdan sınır teşkil etmiştir.

 

2. MAVİ VATAN DOKTRİNİ:

Mavi Vatan, hukuki ve diplomatik olarak Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ifade eden bir kavramdır. Ancak Mavi Vatan, sosyolojik ve kültürel olarak Türkiye’nin denizcileşmesinin önünü açan ve bu konuda içerde ve dışarda kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bir doktrindir. Aynı zamanda Mavi Vatan, Anadolu sahillerine sıkıştırılmaya, Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne, Ege Denizi’nde Batı Anadolu sahillerine hapsedilmeye çalışılan bir milletin manifestosudur.

Mavi Vatan ismi, ilk defa 14 Haziran 2006 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda düzenlenen Karadeniz ve Deniz Güvenliği konulu sempozyumda Cem Gürdeniz tarafından ortaya atıldı. Cihat Yaycı tarafından geliştirilen kavram 2010’da Temel Deniz Hukuku kitabında kayda geçirildi. Ancak doktrin olarak Mavi Vatan, 2017 yılından itibaren daha fazla görünür olmuş ve adı daha sık duyulmaya başlamıştır. 27 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükûmeti Arasında Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile Mavi Vatan, Türkiye’nin en sıcak gündem başlıklarından biri olmuştur.

Doğu Akdeniz, özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren pek çok ülkenin çıkar çatışmasına sahne oldu. Özellikle Türkiye tarafından resmi olarak tanınmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY), 17 Şubat 2003’te Mısır’la, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la, 17 Aralık 2010’da ise İsrail ile ortay hat esasına göre “Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Sınırlandırma Anlaşmaları” imzalayarak Doğu Akdeniz havzasını diğer sahildar devletlerle paylaşmaya başlamıştır. Bununla birlikte GKRY, ilgili anlaşmaları Kıbrıs Adası’nın tamamının yani; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun temsilcisi olduğunun iddiasıyla imzalamış ve Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun bir şekilde deniz yetki alanlarının bölüşülmesiyle ilgili ileri sürdüğü anakaraların üstünlüğü ilkesini yok saymıştır. Bu durum bölgedeki tansiyonu yükseltmiştir ve bu yüksek tansiyon içinde bulunduğumuz 2021 yılında da devam etmektedir.

(GKRY’nin Sözde Münhasır Ekonomik Bölgesini Gösteren Harita)

Ülkelerin, okyanuslar ve iç denizlerdeki deniz alanı kullanım hakları, Birleşmiş Milletler(BM) Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’yle kurallara ve prensiplere bağlanmıştır. Türkiye bu sözleşmeye taraf değildir ancak örf ve adet hukukuna taalluk eden konularda sözleşmedeki hususları uygulamaktadır. Bu sözleşme, ülkelerin deniz yetki alanlarının bölüşümünde uygulanan/uygulanması gereken bazı terimleri ve teknik yöntemleri açıklamıştır. Bu terim ve teknik yöntemlerden bazılarına kısaca değinecek olursak,

Karasuları; sahildar bir devletin ana karasına bitişik, genişliği uluslararası hukuka göre istisna uygulamalar haricinde 12 mil olan, egemenliği kıyı devletine ait olan deniz alanlarıdır. Bu deniz alanlarında, kıyı devletinde uygulanan her türlü anayasal kanun ve kural olduğu gibi geçerlidir. İlgili sahildar devletin karasularından geçen gemilere uluslararası hukuk nezdinde “zararsız geçiş” hakkı tanınmıştır ancak sahildar devlet anayasal hak olarak gemileri durdurabilir, arama yapabilir, soruşturma ve kovuşturma başlatabilir. En öz tanımıyla, devletin deniz ülkesidir.

Uluslararası Deniz Hukukuna göre Esas Hat; anakara ile karasuyunun sınırını belirtmektedir. Buna göre uluslararası hukukta kabul edilen 6 deniz mili ve/veya 12 deniz milinin uygulanması için esas alınacak çizgidir.

İçsular; karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafından kalan deniz alanlarıdır. Başka bir ifadeyle, karasularının iç sınırı ile kara ülkesi arasında kalan deniz kesimi, içsuları oluşturur.

Kıta Sahanlığı kavramı ise hukuki olarak ilk defa 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde “Truman Bildirisi” ile ortaya çıktı. ABD, “Truman Bildirisi” ile ABD Kıta sahanlığı içinde bulunan deniz altındaki ve üstündeki tüm kaynakların kendisine ait olduğunu ilan etmiştir. Bildiriden sonra birçok devlet kendi kıta sahanlıkları üzerinde haklar öne sürmüşlerdir. Bütün bu egemenlik ilanları Kıta Sahanlığı kavramında uluslararası bir düzenlemeyi zorunlu kılmıştır. Kıta Sahanlığı kavramının teknik boyutları ve hukuki statüsü ilk olarak 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı sözleşmesinde düzenlenmiştir. Akabinde 10 Aralık 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile Kıta Sahanlığı kavramında tekrardan düzenleme yapılmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, Madde 76/1: “Sahildar bir devletin Kıta Sahanlığı, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarını, deniz yatağı ve toprak altını içerir.” Kısacası Kıta Sahanlığı; jeolojik olarak anakaranın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır, anakaranın deniz altındaki uzantısıdır. Kıta Sahanlığı için herhangi bir ilan gerekmemektedir.

[irp posts=”30729″ name=”1930 – 1960 Yılları Arası Kıbrıs Sorunu ve Barış Planları”]

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 5. Maddesi’nde Münhasır Ekonomik Bölge ile ilgili; Sahildar devletin, deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı, cansız tüm doğal kaynaklarının araştırılması, işletilmesi, korunması ve yönetimi konuları ile sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklarından söz etmektedir. Dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölge; karasularının 12 deniz mili dış sınırından itibaren sahildar devlete, 200 deniz miline kadar deniz suları, deniz yatakları ve bunların toprak altındaki alanlarında hak ve yetkiler tanıyan deniz alanıdır. Güncel BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre kıyı devletinin 12 mil karasularından itibaren 200 mile kadar olan deniz alanı kıyı devletinin Münhasır Ekonomik Bölgesidir.

3. ORTAY HATTIN BELİRLENMESİ:

Teknik olarak ülkelerin deniz yetki alanı sınırını oluşturan “ortay hat” 2 farklı yöntem ile belirlenmektedir. Bunlar “Düşey Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” ve “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemleridir.

3.1 Düşey Hatlar İle Ortay Hattın Belirlenmesi:

Bu yöntem 2019 yılına kadar Türkiye’nin kullandığı teknik yöntemdir. 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge’de bu yöntem esas alınarak belirlenmiştir. Ancak bu teknik yöntem Dünya’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi harita üzerinde 2 boyutlu olarak tasvir etmektedir. Yani; Türkiye’yi Doğu-Batı istikametinde uzanan bir kara parçası olarak tasvir etmesinden kaynaklı yanlış bir haritalama yöntemidir. Çünkü Türkiye; sadece Doğu-Batı istikametinde uzanan bir kara parçası değildir. Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasında yaklaşık olarak 1.5°’lik enlem farkı vardır. Dünya’ya ve Türkiye’ye 360°yi kapsayacak şekilde bakıldığında bu durum daha net ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu haritalama yöntemine göre Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşılıklı kıyısı olduğu tek ülke Mısır’dır. Libya, Lübnan ve İsrail kıyıdaş değildir. Diğer bir taraftan baktığımızda GKRY, İsrail, Mısır ve Lübnan ile antlaşmalarının haricinde Libya ile görüşmeler yürütmüştür ve bu antlaşma ve görüşmeleri Türkiye’nin aksine “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemine göre sürdürmüştür. Özetle, yıllardır alışılagelmiş ve Türkiye’de çok sık olarak kullanılan ve hatta çok ciddi deniz yetki alanları kaybına neden olabilecek bu yöntem yanlış bir yöntemdir. 27 Kasım 2019’da imzalanan mutabakat muhtırası ile Türkiye bu yanlış teknik yöntemi terk etmiştir.

3.2 Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi:

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye” isimli eserinde “Yerküre haritasına 3 boyutlu olarak bakıldığında 360°’yi kapsayacak şekilde farklı açılar kullanılarak çeşitli istikametlerde ortay hatlar belirlenebilir. Bu haritalama yöntemi ile Türkiye’nin İsrail ve Lübnan ile (deniz yetki alanı) sınırlandırma anlaşmaları yapması söz konusu olmaktadır Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Münhasır Ekonomik Bölge ilan ederken ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma Antlaşmaları imzalarken Türkiye’nin aksine düz hatlar yerine diyagonal hatlar kullanmıştır. Böylece Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hem karşılıklı sınırlandırma antlaşması imzalayacak kıyıdaş ülke sayısını hem de sahip olacağı deniz yetki alanlarını arttırmıştır Türkiye’nin de milli menfaatlerini ve Mavi Vatan sınırlarını koruması için diyagonal hatları kullanması gerekmektedir” demiştir. Aynı zamanda 20 Ağustos 2020 tarihinde Gazeteci Cüneyt Özdemir ile yaptığı röportajda Yaycı, Türkiye’nin düşey hatlar yerine diyagonal hatlar ile deniz yetki alanlarının belirlenmesi gerektiğini 2007 yılında fark ettiğini söylemiştir. İlgili açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türkiye, deniz yetki alanlarını belirlerken yerküreyi 360°’yi kapsayacak şekilde farklı istikametlerde ortay hatlar belirlemelidir.

Aşağıda verilen haritalar ile düşey hatlar yerine diyagonal hatların kullanılması durumunda Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kazandığı deniz yetki alanları veya buna karşılık düz hatlar ile devam edilmesi durumunda muhtemel kayıpları gözlemlene bilmektedir.

(Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Düşey Hatları Esas Aldığı Ortay Hatta Göre Sınırlandırma)

(Diyagonal Hatlar Esasına göre Türkiye-İsrail Tasviri Muhtemel MEB Sınırlandırmasını Gösteren Teknik Harita)

27 Kasım 2019’da Libya ile imzalanan mutabakat muhtırası incelendiğinde görülmektedir ki; Türkiye, yıllardır süre gelen düşey hatlar ile ortay hattın belirlenmesi yöntemini terk etmiş ve diyagonal hat esasına göre bir antlaşma imzalamıştır.

(Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi yöntemine göre Doğu Akdeniz’deki MEB sınırları)

(Düşey Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi yöntemine göre Doğu Akdeniz’deki MEB sınırları)

4. MAVİ VATAN VE KARADENİZ MEB:

Türkiye ile SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) arasında 23 Haziran 1978 tarihinde Moskova’da imzalanan antlaşmanın yürürlüğe girmesini sağlayan 8 Aralık 1980 tarih ve 2355 sayılı kanun ile kabul edilen “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Arasındaki Karadeniz’de Kıt’a Sahanlığı Sınırlandırması Hakkında Anlaşma” ile iki ülkenin Karadeniz’deki kıta sahanlığının sınırları belirlenmiştir. Daha sonra, SSCB ve Romanya’nın 1984 ve 1986 yılları arasında Karadeniz’de MEB ilan etmeleri üzerine Türkiye’de harekete geçerek 05 Aralık 1986 tarih ve 86/11264 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Karadeniz’de MEB ilan etmiştir. Karadeniz’de Türkiye ve SSCB arasında daha önce tespit edilen kıta sahanlığı sınırı, yapılan mektup teatisiyle 1986 yılında MEB sınırı olarak kabul edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasından sonra da Türkiye’nin bu devlet ile olan kıta sahanlığı sınırı, özellikle sınır antlaşmalarının ardıllığı çerçevesinde Gürcistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna için de geçerli olmuştur. Ayrıca, 14 Temmuz 1997 tarihinde Gürcistan ile Türkiye arasında bir Protokol imzalanarak, SSCB döneminde Türkiye ile yapılmış, 1973 Protokolü, 1978 Kıta Sahanlığı Sınırlandırması, 1986-1987 MEB Sınır antlaşmalarının her iki devlet için de geçerli olduğu kabul edilmiştir. Türkiye, 4 Aralık 1997 tarihinde Bulgaristan ile de bir antlaşma yaparak Karadeniz’deki MEB alanını belirlemiştir.

Ancak Cihat Yaycı’nın da ifade ettiği gibi Türkiye, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde diyagonal hatların kullanılması gerektiğini 2007 yılında fark etmiştir. 27 Kasım 2019’da imzalanan Libya Mutabakat Muhtırası da haritalama yöntemi incelendiğinde bu perspektiftedir. Dolayısıyla buradan çıkan sonuç 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen MEB diyagonal hat esasına göre değil düz hatlar esasına göre ilan edilmiştir. Kısacası; 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge sınırları milletimizin âli menfaatleri doğrultusunda güncellenmelidir. Ancak bu kritik sürecin nihai çözümü müzakere masasında siyasi çözümdür. Karadeniz’de ki uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı sadece veya öncelikle askeri yöntemlerle korumamız mümkün değildir.

BM Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz yetki alanlarının paylaşımında “ortay hat” kullanımını veya başka herhangi bir yöntemi öncelememektedir. Uluslararası hukuka göre, ikili deniz yetki alanlarının bölüşümünde “adil” sonuç ve kıyıdaş ülkelerin karşılıklı mutabakatı esastır. Ancak yukarıdaki tablodan da görüleceği üzere bu hakkaniyet Karadeniz’de gerektiği gibi sağlanmamıştır. Örneğin, Türkiye ve Ukrayna’nın kıyı uzunluğu birbirine çok yakın olmasına rağmen Kıta Sahanlığı bakımından Ukrayna Türkiye’nin yaklaşık 4 katı Kıta Sahanlığına ve 3 katı Balıkçılık alanına sahiptir. Hakeza Rusya ve Bulgaristan’ın kıyı uzunlukları birbirine çok yakın olmasına rağmen Rusya’nın Kıta Sahanlığı Bulgaristan’ın Kıta Sahanlığının 1.6 katıdır.

Özetle, 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen MEB diyagonal hat esasına göre değil düz hatlar esasına göre ilan edilmiştir. 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge sınırları milletimizin âli menfaatleri doğrultusunda güncellenmelidir Karadeniz’de bu meselelerin nihai çözümü müzakere masasında siyasi çözümdür. Hem Türkiye’nin hem diğer kıyıdaş ülkelerin uluslararası hukuktan doğan haklarının korunması için müzakere zemini aranmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BALIK, İ.: “Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları Ve Kıyıdaş Ülkelerle Yetki Alanı Anlaşmazlıkları“, Kent Akademisi, 2018, 11 (1), s. 86-98.

ERGÜVEN, N.: “Karadeniz’de Deniz Alanı Sınırlandırması Davası (Romanya/Ukrayna) Ve Uluslararası Hukuk Açısından Etkileri“, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2014, 63 (2), s. 309-328.

PAZARCI, H.: Ege Denizi’ndeki Türk-Yunan Sorunlarının Hukuki Yönü. S. Vaner içinde, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, İstanbul: Metis Yayıncılık. 1990, s.107.

PAZARCI, H.: Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Gözden Geçirilmiş 5. Basım, 1998, Turhan Kitabevi Yay., Ankara.

SEZERER SEZGİN, D.: “1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Bilimsel Deniz Araştırmalarına Etkileri Ve Türkiye’nin Durumu “, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü, 2007, İstanbul.

UĞUR MURAT, D.: “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Kıt’a Sahanlığı Ve Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlarının Belirlenmesi“, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü, 2006, İstanbul.

YAYCI, C.: “Doğu Akdeniz’de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu Ve Türkiye“,Bilge Strateji, 2012, 4(6),s. 1-70.

[/vc_toggle]

Rus Muhalif Lider Aleksey Navalni ve Putin’in Sarayı

Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki tedavisinin ardından Rusya’ya dönen Alexei Navalny, uçağının başkent Moskova’ya inmesinin ardından havaalanı polisi tarafından gözaltına alındı. Bu gözaltı sonrası Navalny Yolsuzlukla Mücadele Vakfı, çok dikkat çeken bir video paylaştı. Videoda Navalny, Putin’in dudak uçuklatan 1.3 milyar dolarlık devasa sarayını anlattı. Navalny’in anlattığı bu sarayın özelliklerine geçmeden önce, Navalny’i kısaca tanıyalım.

Aleksey Navalni Kimdir?

4 Temmuz 1976 tarihinde Moskova yakınlarında doğdu. Asıl mesleği avukatlık olan Alexei Navalny adını 2008 yılında Rus siyasetindeki ve kamu şirketlerindeki yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma uygulamalarını ifşa eden blog yazılarıyla duyurdu.2011 yılındaki parlamento seçimleri öncesinde takipçilerine iktidar partisi dışında herhangi bir partiye oy vermeleri çağrısında bulunan Navalny, parlamento binası önündeki bir protesto gösterisi sırasında tutuklanarak 15 gün hapis yattı.

2012 yılında yapılan devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Putin, Navalny’nin geçmiş çalışmalarına dair soruşturma başlattı. Kirov’da bir yolsuzluk suçu sebebiyle beş yıl hapis cezasına çarptırılan Navalny, ertesi gün bir üst mahkeme tarafından salıverildi. 2013 yılında Moskova belediye başkanlığı seçimlerine katılan Navalny, seçimi yüzde 27 oy alarak, Putin’in adayı Sergei Sobyanin’in ardından ikinci sırada tamamladı.

Şubat 2017’de ülke çapındaki yolsuzluk karşıtı gösterilerde başı çeken Navalny, Başbakan Dimitri Medvedev’i milyar dolarlık emlak imparatorluğu ile bağlantısını ortaya koyan yazıları sebebiyle kışkırtıcı rol oynadığı gerekçesiyle tutuklandı. 15 gün sonra serbest bırakıldı. Ağustos 2019’da bir protesto gösterisi sonucu tutuklanarak 30 gün hapis cezasına çarptırılan Navalny aniden rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Hapishanede zehirlendiği iddiasıyla hükümeti suçladı.Geçen yıl 20 Ağustos’ta Sibirya’dan Moskova’ya giden bir uçakta hastalandı ve uçak Omsk’a acil iniş yaptı. Birkaç gün sonra Navalny’nin Novichok sinir gazıyla zehirlendiği açıklandı. Tedavisi için Berlin’e götürüldü. 23 Eylül’de hastaneden taburcu edildi. 17 Ocak 2021’de Rusya’ya döndü ve ülkeye vardığında gözaltına alındı.

Putin’in Sarayı

Gözaltına alındıktan sonra Alexei Navalny’in ekibi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yasa dışı kaynaklarla Karadeniz kıyısında kendisine lüks bir saray yaptırdığını öne süren bir video yayınladı. 48 saat içerisinde 53 milyondan fazla kişi bu videoyu izledi. Navalny’nin iddialarına göre, Putin’in sarayı tam olarak 1.3 milyar dolar değerinde ve binanın bahçesinin büyüklüğü ise Monaco’nun 39 katı.

Binanın Putin tarafından, petrol devlerine rüşvet olarak sipariş edildiğini öne süren Navalny; sarayda kumarhane, yer altı buz hokeyi sahası ve üzüm bağı olduğunu da öne sürdü.
Navalny ayrıca “Mülkün etrafı aşılamaz tellerle kaplı, kendi limanı, kilisesi, güvenlikleri, özel izin sistemi, uçuşa yasak bölgesi ve hatta sınır kontrolü var” dedi. Videoda belirtildiğine göre mülkün çevresindeki 70 kilometrekarelik arazinin sahibi ise Federal Güvenlik Servisi (FSB).

Kremlin’in Açıklamaları

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, yaptığı açıklamada, söz konusu iddiaları eleştirerek, “Bunlar temelsiz iddialar, tamamen saçmalık. Rusya cumhurbaşkanı her yıl mal varlığını açıklıyor. Putin’in böyle bir sarayı yok. Kendisinin herhangi bir sarayı bulunmuyor. ” dedi.

[irp posts=”24537″ name=”2000’den Bugüne Putin’in Rusyasında Yaşanan 20 Önemli Olay”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.themoscowtimes.com/2021/01/20/kremlin-calls-navalnys-viral-putin-palace-report-nonsense-a72669

https://www.dw.com/en/alexei-navalny-russia-activist/g-39208571

https://www.bbc.com/news/world-europe-55732296

https://tr.euronews.com/2020/08/20/rus-muhalif-siyasetci-aleksey-navalny-kimdir

https://edition.cnn.com/2021/01/20/europe/putin-palace-navalny-russia-intl/index.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Alexei_Navalny
[/vc_toggle]