Yerel Yönetimler ve Demokrasi İlişkisi

Yerel yönetimler alan ve kapsam bakımından demokratik yönetim anlayışına en yakın yönetim birimleridir. Özellikle organlarının seçimle iş başına gelmesi, yerel halka yakınlık ve yerel halkın yönetime katılımının mümkün olması yerel yönetimleri demokrasiye yakınlaştırmaktadır (Karakılçık, 2016: 45). Siyasal sistemin demokratik olmadığı bir toplumda demokratik yerel yönetimden söz edilmesi mümkün değildir. Demokratik rejimlerin oluşumunda yerel yönetimlerin katkısı çok büyüktür. Tarihi süreç içerisinde ele alındığında kökenini, bir tür yerel yönetim olan kent devletinin oluşturduğu demokrasinin, yerel yönetimlerle ilişkisi tarih boyunca devam etmiştir. Demokrasi ile yerel yönetimlerin birlikte anılması, temelini komün yönetimlerinden almaktadır. Komünler bulundukları dönemde demokrasi hücreleri olarak görülmüşler ve o dönemin iktidarlarına karşı hep özgürlüğün, eşitliğin, katılımın ve kendi kendini yönetmenin örneğini oluşturmuşlardır (Görmez, 1997:12). Bu değerlendirmeye konu olan komünler, Ortaçağ Avrupa’sında 11. yüzyılda ortaya çıkmışlar; içinde bulundukları dönemde demokrasi idealini yaşatmışlardır. Ancak 16. yüzyılda işlevlerini kaybetmeye ve merkezi devlet yönetimlerinin bir parçası olmaya başlayarak demokratik niteliklerini kaybetmişlerdir. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar yerel yönetimler merkezi devletlerin sıkı denetimi altında kalmışlar ve 19. Yüzyılla birlikte tekrar ön plana çıkmaya başlamışlardır.

Bu birimler özellikle İngiltere gibi ülkelerde demokrasinin sağlanmasında önemli işlevler yürütmüşlerdir. (Görmez, 1997: 13). Demokrasi kavramının tarihsel kökeninde yerel yönetimler (kent devletleri) bulunmaktadır. Yunan-Roma uygarlığının şehir demokrasisi çağdaş dünyanın siyasal kültürünün başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu kavram 19. yüzyıla kadar kent devletleri ile özdeşleşmiştir.

Yerel ölçekte kendi kendini yönetme ve yönetebilme hakkı ilk kez kent devletlerinde ortaya çıkmış ve demokrasi, tarihsel gelişimi içinde, uzun süre “doğrudanlığı” esas alan, “kent devleti” demokrasisi ile özdeşleştirilmiştir (Pustu, Yaylı, 2008: 134). İçinde bulunduğumuz yüzyılda da yerel yönetimlere olan ilgi tekrar artmaya başlamış, yerel yönetimler ve demokrasi arasındaki ilişkiden yararlanmak amacıyla bu birimler hızla demokratikleştirilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde yerel yönetimler demokrasinin temel kurumları olarak görülmektedirler. Yerel yönetimler halkın yönetime katılmasını sağlayan ve halka kendi kendilerini yönetme imkânı sağlayan en önemli kuruluşlar olmalarının yanında, demokrasinin etkin bir şekilde hayata geçirildiği kuruluşlardır. Demokrasi kavramının temel gerekleri olan halk katılımı, çoğunluk ilkesi ve seçmenlere karşı hesap verme sorumluluğu gibi değerlerin yerel yönetimlerde hayata geçirilmesi daha kolaydır. Katılım yerel yönetimlerde ulusal düzeydekine göre daha aktif ve doğrudandır (Pustu, Yaylı, 2008: 135 ). Bu nedenle yerel yönetimlerin demokrasi ile ilişkilendirilmesinin en önemli nedeni olarak halka en yakın yönetim birimi olmaları görülmektedir. Yerel yönetimlerin bu özelliği, halkın kendi kendini yönetmesine imkân vermesi, yönetime karşı denetim mekanizmalarının merkezi düzeyde olmasından dolayı daha kolay harekete geçirilmesi ve aynı zamanda halka siyasal eğitim sağlamasına da katkısı büyüktür (Yaman, küçükşen, 2018: 249). Tüm bu nitelikler, yerel yönetimlerin demokrasi ile iç içe olması, demokratik yerel yönetimler olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Demokratik olma, yerel yönetimlerin özünde yer alan, en temel amaç ve niteliklerden biridir. Yönetime yoğun ilgi ve katılımın en uygun koşulları yerel düzeyde bulunmaktadır. Yerelleşme ile yerel düzeyde katılımın daha etkin, hızlı ve kolay gerçekleşmesinin sağlanacağı düşüncesiyle “yerel demokrasi” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ulus-devletin tek egemen güce dayanan demokrasi anlayışından, çoğulcu demokrasiye, merkeziyetçilikten âdem-i merkeziyetçiliğe geçişin gündemde olduğu ve tartışıldığı bir ortamda yerel demokrasi ya da demokratik yerel yönetim gittikçe daha önemli hale gelmektedir.

robert alan dahl

Özellikle R. Dahl’ın çoğulculuğu içeren düşünceleri bu konuda öncülük görevi görmektedir. Küçük yönetim birimlerinde doğrudan temsil, yönetim ve demokrasi ile ilgili uygulamaların daha küçük yönetim birimlerinde daha kolay olabileceğini savunan R. Dahl, bu görüşleriyle yerel demokrasiye dikkat çekmektedir (Parlak, Ökmen, 2010:49). Günümüzde yerel yönetimler, demokratik anlayışın benimsenmesi ve ülke barışına katkı sağlanması yönünden çok önemli kuruluşlardır. Bu yönetimlerde gösterilecek başarı, demokratik anlayışın gelişmesine ve ülke düzeyinde bu alanda bir barışçıl ortamın oluşturulmasına yardımcı olacaktır.

 

Bu nedenle artık hemen hemen her ülkede, yerel yönetimlere demokrasinin önemli kurumları olarak bakılmaktadır. Yerel yönetimlerin dünyada ortaya çıkışı ve gelişim süreci izlendiğinde ise bu kuruluşların genellikle merkezi yönetime karşı bir özgürlük arayışı içinde oldukları ve belli ölçüde serbest hareket etmek istedikleri de bilinmektedir. Yerel yönetimlerin faaliyetlerini özerk bir şekilde yapması ve halkın sorunlarına eğilmesi yerel demokrasinin vazgeçilmez değerlerindendir (Önen, Özer, 2016:315). Demokrasi kavramının temel öğelerinden olan halk katılımı, çoğunluk ilkesi ve liderlerin hem danışmaya önem vermesi hem de seçmene karşı hesap verme sorumluluğu duyması yerel yönetimlerin demokratik değerlerinden kabul edilmektedir. Yerel yönetimle demokrasi arasındaki ilişkilere tarihsel olarak bakıldığında ise üç temel görüşle karşılaşılmaktadır.

  • Birinci görüş, Yerel yönetim, demokratik seçim ilkesine tamamı ile ters düşer çünkü yerel yönetim gücünü geleneklerden alan bir kurumdur. Ancak yerel olan demokrasiden bahsedilebilir diyen ve öncülüğünü J.Toulmin Smith’in yaptığı görüştür. Ayrıca Tolman Smith’e göre, yerel yönetimler gereksiz kuruluşlardır.
  • İkinci görüş, Yerel yönetimler siyasal geleneğini temsil eden kurumlar olmalarına rağmen temelde kamu hizmeti sunan birer kurum olarak anlaşılmaları daha doğru olur. Demokrasinin çoğunluk, eşitlik gibi ilkeleri özde oligarşik eğilimli olan yerel yönetim istemleriyle bağdaşmaz. Yerel düzeydeki politikanın demokrasiyi geliştirmekten çok dar çıkar çatışmalarını arttırması olasıdır. Demokrasi ile yerel yönetim arasında karşılıklı bağımlılık yoktur. Demokrasi, yerel yönetim var olduğu zaman var olan, bulunmadığında ise yok olan bir şey değildir diyen Langrod, Moulin ve Wallen’in savunduğu görüş (Yıldırım,1993:11). Langrod’a göre, yerel yönetim ile demokrasi arasında bir sebep sonuç ilişkisi yoktur, birinin bulunmadığı bir ortamda diğeri bulunabilir. Langrod yerel yönetimlerle demokrasi arasında ilişki kurulmasını bir yanılgı olarak görüyor ve bu yanılgıyı; Batı uygarlığının gelişiminde iki kurumun da eş zamanlı gelişmesine, demokrasinin asıl temeli olan demokratik iklim ile demokratik kurumların birbiri ile karıştırılmasına ve yerel yönetimlerin olası fakat kaçınılmaz olmayan demokratik işleyişinin genel demokrasi olarak anlaşılmasına bağlamaktadır (Yıldız, 1996:6). Langord yerel yönetimleri demokrasi için bir siyasal eğitim ortamı olarak görmenin yanlış olduğunu iddia etmektedir.
Alexis de Tocqueville
  • Üçüncüsü görüş Özgürlük sağlayıcı, katılımcı, siyasal eğitimi getirici nitelikleriyle, demokrasi ile yerel yönetimler zorunlu ve kaçınılmaz ilişki ve iç içelik içindedir. Vergi yükümlüleri yönetimde mutlaka söz sahibi olmalıdır diyen ve J.S. Mill ile savunulmaya başlanan görüş. Tocqueville, Keith-Panther Brick ve daha sonra Fabian sosyalistler yerel düzeyde bir halk yönetiminin demokrasi açısından önemli olduğunu vurgulamıştır (Yıldırım,1993:11). J.S. Mill’e göre, yerel yönetimlerle demokrasi arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bu ilişki zorunlu bir ilişkidir. Mill; “halk vergi ödüyorsa, ulusal düzeyde olduğu kadar yerel düzeyde de söz sahibi olmalıdır” ifadeleri ile halkın yerel düzeyde yönetime katılmasının etkin bir yönetimi gerçekleştireceğini belirterek, yerel yönetimlerin demokrasinin kurulması ve yerleşmesi için okul görevi yapacağını söylemektedir.

Tocqueville de Mill gibi, yerel yönetimleri demokrasinin temel öğesi ve birer siyasal eğitim aracı olarak görmüştür. Amerikan devriminde halk egemenliği ilkesinin yerel yönetimlerden çıktığını ve oradan devleti etkilediğini söyleyen Tocqueville, demokrasinin tabandan tavana doğru gelişeceğini, bunda da yerel yönetimlerin çok etkili olduğunu belirtmiştir (Görmez, 1997: 32). Whalen ise, gücün merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında bölünmesinin ortaya çıkartacağı sakıncaları öne sürerek yerel yönetimlere karşı çıkanlara, gücün merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında bölünmesinin bir sorun olmadığını söylemektedir. Katılım ve geleneksel politik çatı, yerel yönetimlerin devlet içindeki yerini belirler. Yerel yönetim politik geleneğin bir parçasıdır ancak, özerk yönetim amaçlı değil kamu hizmetlerini yerine getirmenin bir yoludur (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 175). Yine, Keith Panter-Brick, “eğer yerel düzeyde topluluklar demokratik bir biçimde yönetilmiyorsa, ülkenin demokratik olduğunun ileri sürülmesine olanak yoktur” tespitini yapmaktadır (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 175). Bu görüşler çağdaş demokrasinin kurulma ve gelişmesinde yerel yönetimlerin vazgeçilmez rollerini ortaya koymaktadır. Günümüzde ise yerel yönetim konusundaki söylemler büyük bir çoğunlukla benzerlik göstermektedir. Yerel yönetimler ve demokrasi konusunda genel kabul gören söylemleri üç ana grupta toplamak mümkündür. Bunlar (Güneş,1996:87);

  1. Yerel Yönetimler, küçük yerleşim birimlerinden başlayarak kurulduğundan en büyük birimlere kadar kendi kendini yönetme ve katılımı sağlayıcı bir yapıya sahiptir.
  2. Yerel yönetimler, temsili demokrasi yolu ile en ücra köşelere kadar halka demokrasiyi yaşayarak öğreten kurumlardır. Bu nedenle de demokrasinin beşiğidir.
  3. Tarihsel olarak yerel yönetimler demokrasinin kökenini oluşturur. Demokrasi geleneğinin yerleşmesi tarihsel sürece dayanan yerel yönetim geleneğinin bir ürünüdür.

Güçlü yerel yönetimler ve yerel yönetimlerin demokratik nitelik taşımaları ülke çapında da demokrasinin gelişmesine önemli katkılar sağlamaktadır. Dünyada yerel yönetimleri güçsüz olmasına karşılık demokrasinin gelişmiş olduğu tek bir ülke bulunmamaktadır (Pustu, Yaylı, 2008: 135). Ülkede siyasal istikrarın sağlanmasına yerel yönetimler doğrudan katkı sağlayan kuruluşlardır. Yerel yönetim demokrasi ilişkisinin diğer bir önemli noktasını da sivil toplum oluşturmaktadır.

Sivil Toplum Kuruluşları

Yerel yönetimlerin de sivil toplumun bir parçası olarak algılanması ve bu anlamda bir bütünlük taşıdığının söylenmesidir. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşu olarak merkezi iktidarın gücünü sınırlarlar ve toplumdaki güçleri dengeleyerek, demokratik toplum oluşumuna katkıda bulunurlar (Görmez, 1997: 59). Yerel yönetimler, halkın kendi özgür iradesi ile seçmiş olduğu organlar vasıtasıyla kendi kendini yönetmesine imkân veren kurumlardır.

Bu özellikleriyle bir sivil toplum kurumu olarak, tabana dayalı şekilde ortaya çıkmış olmalarından dolayı, yurttaşlık bilincinin gelişmesine katkıda bulunarak, siyasal katılımın gerçekleşmesini sağlarlar (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 177). Bu açıdan, yerel yönetimler üstlendikleri fonksiyon itibariyle sivil toplum kurumu olarak nitelendirilebilirler. Ancak, oluşumları itibariyle devlet mekanizması içinde ve onun bir parçası olduklarından yani kamu gücünü kapsadıklarından ve sivil toplumun “devlet müdahalesi dışında” oluşmasının, oluşumunun ön koşullarından birisi olması nedeniyle yerel yönetimler için gerçek anlamda sivil toplum kuruluşu diyemeyiz. Zira Batı’da kökü kente ve kentsel etkinliklere dayanan ve bu süreçlerin sonunda kentlerin özerklikleri, kitle iletişim araçlarının gelişimi, kamuoyunun oluşması, kent ahalisinin ekonomik ve siyasal hak ve imtiyazlara sahip olması, ilk kentsel örgütlenmelerin ortaya çıkması, güçler ayrılığı ve kent meclisleri gibi sonunda sivil toplum olarak adlandırılan kurumlaşmalara evrilen tarihsel süreç, ülkemizdeki gibi gelişmemiş, yerel yönetimler halka dayanan sivil toplum kurumlarından çok, devletçe tepeden inme kurumlar olarak oluşturulmuş ve bu kurumlar halk tabanına dayanmamıştır (Oktay, Pekküçükşen, 2009: 177).

TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLER

Devletin müdahalelerine karşı koruma alanı olarak düşünüldüğünde yerel yönetimler Batıda gerçekten de birer sivil toplum kuruluşu olarak gelişmişlerdir. Türkiye’de ise baştan beri devletçe oluşturulan ve halk tabanına dayanmayan yerel yönetimler, Batıdakinden oldukça farklı bir gelişim süreci göstermiştir. Genel olarak yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için yerel siyaset sağlıklı işlemeli ve bireysel hak ve özgürlükler serbestçe kullanılmalıdır.

Yerel yönetimin bir sivil toplum kuruluşu olup olmadığı konusu ile ilgili olarak tartışmalar devam etmektedir. Sivil toplumun ilk kuramcılarından olan Hegel, Hukuk Felsefesi adlı eserinde, yerel yönetimin sivil toplumun bir parçasını oluşturduğunu ve yerel özerkliğin devlet müdahalesine karşı titizlikle korunması gerektiğini açıkça belirttiği gibi, sivil toplum analizinde, yerel yönetim ile diğer özel kurum ya da kuruluşlar arasında hiçbir ayrım yapmaz. Yerel yönetimler ve özellikle belediye kurumu, sadece bir kentte yaşayan kişilerin ortak ihtiyaçlarının etkin bir biçimde karşılanmasının yolu değil, merkezi devlet anlayışına karşı sivil toplum geleneğinin sürdürülmesi anlamında ele alınacak olursa, Batı’da bir sivil toplum kurumu olarak gelişmiştir denilebilir. Türkiye’de ise yerel yönetimler halka dayanan sivil toplum kurumları değildir. Genel olarak Batı ve Batı dışı toplumlar arasındaki demokrasi tecrübesi bağlamındaki farklılıklar, Türkiye özelinde de ve özellikle yerel yönetim geleneği boyutunda kendini göstermektedir. Zor da olsa, yerel yönetimler sivil ruhlu siyasal kurumlar olarak varlıklarını devam ettirmelidir (Parlak, Ökmen, 2010: 48).

Sonuç olarak bakıldığında yerel yönetimler günümüzde demokrasinin alt birimini oluşturmakta ve halkın kendi yöneticisini seçmesini sağlamasıyla önem taşımaktadırlar. Yerel yönetimler vatandaşa en yakın olan ve anında ulaşma imkânı sağlayabildikleri için demokrasi açısından temel kurumlardır. Ayrıca bu özellikleriyle yerel yönetimler devlet yönetiminin de önemli bir kolunu oluşturmaktadır. Dünya devletlerinde demokrasinin yerel yönetimlerde başarılı bir şekilde hayata geçirilebilmesi, bu devletlerin ulusal düzeyde de başarılı bir demokrasi sağlamasını olağan kılacaktır.

[irp posts=”8616″ name=”Liberal Demokrasi ve “Son İnsan”ın Ölümü”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Görmez, Kemal, Yerel Demokrasi ve Türkiye: Yerel Yönetimler ve Belediyeler, Ankara: Vadi Yayınları, 1997.

Karakılçık, Yusuf, Yeni Yerel Bölgesel Gelişmeler Işığında Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2016.

Önen, Mustafa, Mehmet Akif Özer, 200 Soruda Yönetim Kamu Yönetimi, Gazi Kitabevi, Ankara, 2016.

Parlak, Bekir, Mustafa Ökmen, Kuramdan Uygulamaya Yerel Yönetimler, Alfa Aktüel Yayınları, Bursa, 2010.

Pekküçükşen, Şerife, Ercan Oktay, “Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesinin Bir Aracı Olarak Sivil Toplum Kuruluşları -Türkiye İçin Kısa Bir Değerlendirme”, KMU İİBF Dergisi, Sayı: 16, ss: 172- 186, 2009.

Pustu, Yusuf, “Yerel Yönetimler Ve Demokrasi”, Sayıştay Dergisi, Sayı: 57, ss: 121- 134.

Pustu, Yusuf, Hasan Yaylı, “Yerel Demokrasinin İlkeleri”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı: 16, ss: 133-153, 2008.

Yıldırım, Selahattin, Türkiye’de Yerel Yönetim Sisteminin Geliştirilmesi, Iula- Emme Yayınları, İstanbul, 1993.

Yıldız, Mehmet, “Yerel Yönetimler ve Demokrasi”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, C.5, Sayı:4, 1996.
[/vc_toggle]

Kuşak Yol’un Güvenliğinde Dış Kaynağın Rolü

Özel askeri şirketler ve güvenlik şirketleri, özel veya devlet sözleşmelerine dayanan görevler üstlenerek askeri ve güvenlik hizmetlerini gerçekleştirmektedir. Bu tarif basit gibi görünse de, hem pratik hem de teorik olarak daha karmaşık dinamikleri içinde barındırmaktadır. Kamuoyu, özel askeri şirketler ve güvenlik şirketlerindeki “saha personellerini” genellikle “paralı asker” olarak isimlendirirken, bu şirketler personellerini çoğu zaman “yüklenici (contractor)” olarak adlandırmaktadır. Özel askeri şirket faaliyetleri ve yüklenicilerin kullanımı gün geçtikçe normal ve kabul edilebilir hale gelmektedir. Özel askeri şirketler, konvansiyonel ordulara göre özellikle personel sayısı olarak düşük miktardadır. Fakat diğer bir açıdan bakıldığında çoğunluğu nitelik bakımından belirli üstünlükler taşımaktadır. Elbette görev tanımları ve uygulamalar olarak konvansiyonel bir orduyla karşılaştırmak adil ve doğru bir şey olmasa da, çoğunlukla yüksek profilli işleri devralan özel askeri şirketler, geçmişte devlet temelli ordu bünyesinde nitelikli eğitim almış askerlerle sözleşme imzalamaktadır.

Xi Jinping

Özel askeri şirketler ve güvenlik şirketlerinin görev tanımı ve faaliyetleri; tesis koruması, değerli malzemelerin taşınması ve korunması, önemli kişiler için kişisel koruma, tehlikeli bölgelerde lojistik hatta tehlikeli bölgelerde teknik bir tamiri/onarımı gibi faaliyetler oluşturmaktadır. Bu anlamda, reel olarak icra ettikleri durum çoğunlukla tehdit edici bir aksiyona karşı proaktif bir reaksiyon yaratmaya çalışmaktır. Başta Lahey ve Cenevre Sözleşmeleri olmak üzere birçok uluslararası hukuk kararı “paralı askerleri” ve güncel anlamda, bağımsız olarak savaşan ve para motivasyonuyla hareket eden “orduları” yasal kabul etmese de, 1975 Angola İç Savaşı, 1991 Sierra Leone İç Savaşı gibi Birleşmiş Milletler’in görece başarısız görev girişimleri, proaktif davranabilen özel askeri ve güvenlik şirketlerinin görece başarılı faaliyetleri ile karşılaştırıldığında genellikle son kullanma tarihi geçmiş yöntemler içermektedir.

İlk defa 2013 yılında Xi Jinping tarafından açıklanan Kuşak Yol Projesi, birçok kez modern İpek Yolu olarak adlandırılmaktadır. Enerji hatları, köprüler, demir ve kara yolu, limanlar ve daha birçok devasa proje ile Çin’den Avrupa’ya kadar ekonomik koridorlar oluşturmayı amaçlamaktadır. Son verilere göre (Ocak 2021) 140 ülke Kuşak Yol Projesi kapsamındadır. Kuşak Yol Projesi’nin, demir, kara ve deniz yollarının güzergahı değerlendirildiğinde, küresel terörizm indeksine göre yüksek ve çok yüksek riskli olarak değerlendirilen ülkeler genellikle Kuşak Yol Projesi’nde kritik öneme sahiplerdir. Güney Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Aden Körfezi çevresindeki ülkeler Kuşak Yol Projesi’nin sekteye uğramaması adına önem taşırken, terörizm aktivitesi açısından ise zirvelerde yer almaktadır (Arduino, 2020). Belirtilen bölgelerdeki terör tehditleri bölgedeki projeleri tehlikeye atarak yatırımcıların uzaklaşması tehlikesiyle sonuçlanarak Kuşak Yol Projesi’nin büyük oranda etkisizleşmesine sebep olabilir (Legarda & Nouwens, 2018).

Çin Deniz Kuvvetleri, risk içeren bölgelerde birkaç kez vatandaşlarını kurtarma faaliyetleri yürütmüş olsa da ordu genel anlamda askeri tecrübeden yoksundur. Askeri teknolojide de son derece hızlı ilerleyen Çin’in bu teknolojiyi etkili bir şekilde kullanabilecek personel ve tecrübe eksikliğini nasıl gidereceği konusunda yoğun soru işaretleri bulunmaktadır. Aynı zamanda Kuşak Yol gibi devasa bir projenin istihdam edeceği kişi sayısı da devasa boyutlarda olacaktır. Kuşak Yol bağlamı dışında, Çin’in dünya üzerindeki artan varlığı, güvenlik ihtiyacını da artıracaktır. Kıtaları aşacak olan bu istihdam kapasitesi içerisinde, birçok bölgede çalışabilecek tecrübeli ve eğitimli güvenlik personeli ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu personel ihtiyacı aynı zamanda 2020 yılındaki 60 milyona yakın gazi için de bir istihdam alanı olarak gözükmektedir (Rolland, ve diğerleri, 2019). Çin bünyesinde çalışan, menşei Çin’e ait olan birçok özel askeri şirket ve güvenlik şirketi personeli Çin Ordusu’nun eski mensubudur. Çin merkezli özel askeri şirketler ve güvenlik şirketleri küçük çaplı bölgesel faaliyet yürüten şirketlerden, yüksek risk içeren bölgelere doğru açılım gerçekleştirmektedir.

China Army

Çin’in politika yapıcıları yurt dışında faaliyet gösteren şirketlerini güvenlik konusunda Çin menşeili özel askeri ve güvenlik oluşumlarıyla çalışmalarını telkin etse de, şirketler kısmen Çin dışındaki güvenlik sağlayıcılarıyla işbirliği halindedirler. Çinli güvenlik firmaları gelişmiş rakiplerine oranla yaklaşık 10 kat daha az maliyetlidir fakat deneyimsizlik denkleme dahil edildiğinde belki de bu maliyet rakiplerini katlayacak potansiyeldedir.

Blackwater (Academi) kurucusu Erik Prince tarafından Hong Kong menşeili olarak oluşturulan “Frontier Services Group” güvenlik ve lojistik odaklı özel askeri ve güvenlik şirketi Kuşak Yol Projesi ile birlikte Çin’in güvenlik şirketi personellerinin eğitilmesi faaliyetine dahil olmuştur (Pingeot, 2012). Irak Nisour Meydanı’nda 2007’de gerçekleşen Blackwater skandalı göz önüne alındığında askeri alanda dış kaynak kullanımının hassas noktaları gözlemlenebilmektedir. Bağdat’ta gerçekleşen bu olay makul reddedilebilirliğin sınırlarını aşıp başarısızlıkla sonuçlanan faaliyetlerden biridir. Çin’in “yumuşak güç” anlatısı göz önüne alındığında böyle bir skandalın Çin bünyesinde bulunan bir özel askeri ve güvenlik şirketi tarafından gerçekleştirilmesi, küresel kamuoyundaki negatif Çin imajını daha da bulandırarak Kuşak Yol Projesi’nin yükünü daha da ağırlaştıracaktır.

Frontier Services Group

Çin merkezli askeri ve güvenlik şirketleri ile ilgili üç çeşit baskın düşünce bulunmaktadır. İlki, bu güvenlik şirketlerinin orduya ya da merkez yönetime bağlı birer devlet “kuyruğu” olmadığı ve yalnızca özel şirketler olduğu yönündedir. İkincisi, büyük bir etkisi bulunmayan, yarı amatör, hatta varlığına dair somut kaynakların bulunmasının dahi zor olduğu şirketler olduğudur. Son olarak tamamen devlet talimatlarını takip eden ve devlete bağlı “organlar” olduğu yönündeki düşüncedir. Bu bağlam göz önüne alındığında görece ortak düşünce, Çin merkezli, ordunun eski mensuplarının oluşturduğu ve kendi deneyimleriyle hareket eden güvenlik şirketlerin çoğunlukla başarısız olduğu/olacağı düşüncesidir. Çin’in “yumuşak güç” çerçevesindeki nüfuz faaliyetleri, askeri şirketlerinin hatalı bir faaliyetiyle “yumuşak güç” olmaktan çıkma riski taşıyabilir. Ancak “savaşın” ruhunu yakalayamayan bir Çin için ise “mağlubiyet” söz konusudur. Çin’in birçok bölgeye açılması, büyük projelerinin ve yumuşak nüfuz faaliyetlerinin stabil kalabilmesi bir anlamda bu yayılım ve projelerin güvenliği ile gerçekleşme ihtimali taşımaktadır. Çin’in askeri şirketleri olgunlaşmaya başlarsa, yapısı bakımından Wagner (büyük oranda devlete bağlı) ile Blackwater (çoğu zaman herhangi bir şirketten fark olmayacak şekilde özgür) arasında konumlanacağı öngörülebilir. “Caydırıcılık çağı, kontrol çağı haline geldi. Savaş alanını kontrol eden, tarihi kontrol ediyor.”

[irp posts=”11091″ name=”Batı’nın Proxy War’una Karşı Doğu’nun Bir Kuşak Yol” Projesi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Arduino, A. (2020). The Footprint of Chinese Private Security Companies in Africa. China Africa Research Initiative.

Legarda, H., & Nouwens, M. (2018). Guardians of the Belt and Road. Mercator Institute for China Studies.

Pingeot, L. (2012). Dangerous Partnership Private Military & Security Companies and the UN. Global Policy Forum.

Rolland, N., Boni, F., Nouwens, M., Samaranayake, N., Khurana, G., & Tarapore, A. (2019). Where the Belt Meets the Road:. Asia Policy, 1-41.
[/vc_toggle]

Türkiye’nin Enerji Politikası: Nükleer Enerji ve Doğal Gaz

Dünyada hızla artan enerji ihtiyacı varken, nüfusu sürekli artan, hızlı bir kentleşme ve sanayileşme süreci içerisinde olan Türkiye’nin de yaşanan durumlara bağlı olarak enerjiye duyduğu ihtiyaçta artış görülmüştür. Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından birisini artan nüfusun temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve ekonominin büyümeye devam edebilmesi için daha fazla enerji oluşturmaktadır. Fakat Türkiye, enerji kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığından dolayı tüketilen enerjinin büyük bir kısmını oluşturan petrol ve doğal gaz gibi enerji türlerini zengin enerji kaynaklarına sahip ülkelerden ithalat yoluyla karşılanmaktadır. Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin, her geçen gün artan enerji talebini karşılamada yenilenemeyen enerji kaynakları yetersiz kalmaktadır. Türkiye petrol ve doğalgaz açısından dışa bağımlı bir ülkedir. Bu nedenle yerli kaynakları arama faali­yetlerini arttırmak hedeflenmekle birlikte yerli kaynakların daha verimli kullanılması için çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucundaki enerji politikasında yerli kaynak kullanımının yaygınlaştırılması, doğal gazın elektrik üretimindeki payının azaltılarak yenilenebilir enerjinin payının artırılması yer almaktadır (Karagöl vd.,2016:253).

Böylelikle günümüzde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimi ve enerjinin hem üre­tilmesinde hem de tüketilmesinde verimliliğin artırılmasına önem ve öncelik verileceği belirtilmektedir. Uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde ise Türkiye’nin enerji alanında dışa bağımlı olmasını ve enerji elde etmede harcanan bütçeyi önemli ölçüde azaltabilecek olan yenilenebilir enerji, milli gelirden istihdama, yatırım alanlarından çevresel faktörlere kadar birçok alanda da son derece önemli faydalar sağlayacaktır (Karagöl ve Kavaz,2017:7). Bu sayede Türkiye enerjide kendi kendisine yetebilen bir ülke konumuna gelebilecektir. Türkiye hedeflerine uygun olarak her geçen gün artan şekilde yenilenebilir enerji yatırımlarına öncelik vermekte ve her yıl elde edilen enerji miktarını da arttırmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının donanım sanayisinin de kurulmaya başlamasıyla birlikte daha fazla yatırım yapılmasının önünün açılmasıyla birlikte üretim de hızla artacaktır. 2023 yılına kadar dünyanın en büyük ilk on ekonomisinden biri olmayı hedefleyen Türkiye, ekonomik hedeflerini destekleyecek enerji kaynaklarına sahip olmak, enerjide dışa bağımlılığı ve aşırı enerji ihracının neden olduğu ekonomik yükü azaltmak amacıyla yeni enerji politikaları geliştirmeye yönelmiştir (Akyüz,2015:524).

Bu politikaların başında, fosil enerji kaynakları olan kömür, petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarına bağımlılığı azaltarak yenilenebilir enerjiyle birlikte nükleer enerjinin kullanılması gelmektedir. Nükleer enerji Türkiye’nin yeni enerji politikalarının merkezinde ve enerji üretiminin yüksek olması bakımından diğer enerji kaynaklarına alternatif olarak bulunmaktadır. Bu hedef sonucunda üç nükleer santral kurulmasına karar verilmiştir. 2004 yılında Enerji Bakanı olan Hilmi Güler’in girişimleriyle başlayan süreç üç farklı nükleer enerji santralinin ülkemize kurulmasına karar verilmesi ile sonuç bulmuştur (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2015).

Nükleer enerji santrallerinden ilkinin Mersin’in Akkuyu mevkiine, ikincisinin ise Sinop ilinin İnceburun Yarımadası’na yapılması kararlaştırılmıştır. Her iki santralin yaklaşık maliyetinin 20 milyar civarında ve işletme ömrünün ise 60 yıl olacağı belirtilmiştir. (www.ntv.com.tr). Üçüncü ve son nükleer enerji santralinin ise Kırklareli ilinde bulunan İğne ada bölgesine kurulması planlanmaktadır (Akyüz,2015:529). Türkiye 2023 yılına kadar inşasını bitirmeyi planladığı Akkuyu ve Sinop Nükleer Santrallerinin işletmeye alınmasının sonucunda o zaman ki kurulu gücünün %10’luk kısmını nükleer enerji oluşturacaktır (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2015). Yenilenebilir enerji kaynaklarının yanında nükleer enerjiye duyulan ihtiyacın, fosil enerjinin tükenme riskinin oluşturduğu belirtilmektedir. Enerji ihtiyacının insan yaşamı boyunca var olacağı gerçeği ve fosil enerji kaynaklarının hızla tükenme riski taşıması, devletlerin nükleer enerji ya da yenilenebilir enerji kaynakları gibi alternatif enerjilere yönelmesi sonucunu doğurmuştur. Nükleer santralden yüksek miktarda elektrik enerjisi elde edilebilmesi gerçeği, en çok talep edilen enerji kaynağı olmasının en büyük nedenlerinden birini oluşturmaktadır (Akyüz,2015:526). Artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve hızlı sanayileşmenin neden olduğu enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için en fazla, en kolay ve en ucuz olacak şekilde elektrik üreten enerji kaynakları ülkeler tarafından tercih edilmektedir. Nükleer enerjinin hazır bir teknoloji olması ve ithalat yöntemi ile istenilen herhangi bir ülkeye inşa edilebilecek olması nedeniyle, özellikle de nükleer enerji teknolojisine sahip olmayan ülkeler açısından bakıldığında cazip olarak görüldüğü söylenebilir (Akyüz, 2015:526). Ayrıca, nükleer enerjinin sahip olduğu en önemli avantajlardan biri de, doğal gaz, kömür veya petrol kullanarak elektrik üreten teknolojilere göre çok daha az miktarda karbondioksit salınımına neden olması olarak görülmesidir (Akyüz,2015: 526).

Nükleer enerji, bu yönüyle diğer enerji kaynaklarından daha ön plana çıkmaktadır. Diğer yandan şunu belirtmek gerekir ki, nükleer enerji avantajları olduğu gibi birçok dezavantaja da sahip olan enerji kaynağıdır. Nükleer santrallerin ürettiği atıkların neden olduğu çevresel sorunlar, yüksek güvenlik standartlarına rağmen riskli bir teknoloji olması, nükleer enerjinin temel kaynağı olan uranyumun doğada az bulunur olması belli başlı dezavantajlarını oluşturmaktadır. Aynı zamanda, nükleer enerjinin kurulum maliyetinin çok yüksek olması ve belli bir kullanım ömrüne sahip olması diğer olumsuz yönlerini oluşturmaktadır (Akyüz,2015:527). Nükleer enerji, işletme maliyeti açısından bakıldığında ucuz fakat kurulum maliyeti açısından bakıldığında ise pahalı bir enerji kaynağıdır. Türkiye’de nükleer enerjinin avantajlarından faydalanabilmek ve hızla artan enerji ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla enerji politikasını nükleer enerjiye çevirmiştir. Türkiye diğer ülkelerin sahip olduğu nükleer teknolojiye sahip olmadığı için nükleer reaktörlerin inşasını ithalat yoluyla gerçekleştirmektedir. İleri teknoloji gerektiren nükleer enerjinin Türkiye’de inşa aşamasında olması beraberinde çok ciddi tartışmaları da getirmiştir. Sadece avantajlarına bakıldığı zaman cazip gibi görülen nükleer enerjinin bir de sahip olduğu dezavantajlara baktığımızda ise çok farklı bir durum ile karşı karşıya kalınmaktadır. Türkiye’nin nükleer enerji gibi alternatif enerji kaynaklarına yönelmesinin en önemli nedenlerinden birisi kullanmakta olduğu enerji kaynaklarının çoğunluğunda dışa bağımlı olması ve bunun sonucunda da ağır ekonomik maliyet oluşmasıdır. Türkiye enerji ihtiyacının yarıdan fazlasını ithalat yoluyla karşılamaktadır.

Bu durum ile birlikte Türkiye artan enerji maliyetini azaltmak ve daha sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlayabilmek için enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtulup kendi kaynaklarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilme amacı içerisine girmiştir (Bayraç, 2010: 134). Ediger‘e (2009:17) göre; Türkiye‘nin, enerji ithalatında yaklaşık %74 oranla, dışa bağımlı olması, tüketimin fosil yakıt ağırlıklı olması ve diğer ülkelerle karşılaştırıldığında enerji verimliliğinin daha düşük olması gibi enerji ile ilgili çözülmesi gereken üç temel sorunu vardır. Bu sorunlara çözüm getirecek kanunla belirlenen resmi kurumlar, görev yetki ve sorumlulukları açısından yeniden yapılandırılma sürecine girmiştir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB), 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (2008) ile 4628 sayılı Elektrik Piyasası (2001) Kanunu‘na eklenen ―arz güvenliği Ek 3. madde kapsamında, ― arz talep dengesinin yeterli yedekte sağlanması, kaynak çeşitliliği, dışa bağımlılık, çevresel etkiler ve piyasalarda oluşan fiyatlar açısından sektörün belirlenen hedeflere uygun olarak gelişmesini izleme, değerlendirme ve hedeflerden sapma halinde ise piyasanın yönlendirilmesini sağlayacak tedbirlerin alınması ve kısa, orta ve uzun vadeli arz güvenliğini sağlamak ile görevlendirilmiştir (ETKB, 2009).

Türkiye’nin temel enerji politikaları, aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir;

  • Tüketiciler için maliyet, zaman ve miktar yönünden enerjinin erişilebilir olması,
  • Serbest piyasa uygulamaları içinde kamu ve özel kesimin harekete geçirilmesi,
  • Dışa bağımlılığın azaltılması,
  • Enerji alanında bölgesel ve küresel etkinliğin artırılması,
  • Kaynak, güzergâh ve teknoloji çeşitliliğinin sağlanması,
  • Yenilenebilir kaynakların azami oranda kullanılmasının sağlanması,
  • Enerji verimliliğinin artırılması,
  • Enerji ve tabii kaynakların üretim ve kullanımında çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi.

Bu politikalarla enerjide dışa bağımlılığın azaltılması ve üretimden kaynaklanan çevresel etkilerin en aza indirilmesi hedeflenerek, ülke ekonomisine katkı sağlanması esasının benimsendiği görülmektedir (Erdal, 2011: 223). Enerji konusunda kendi kendine yetebilen bir Ülke olmak hedeflenmektedir. Ülkemizin enerji arz güvenliği hedefine ulaşabilmesi için, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımız tarafından belirlenen stratejiler aşağıda özetlenmiştir (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2017).

  • Enerjide yerli ve yenilenebilir kaynaklara öncelik verilmesi,
  • Yerli araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) çalışmaları ile yerli enerji teknolojileri ve istihdamın artırılması,
  • Enerji ithalatında kaynak ve güzergâh çeşitliliğinin sağlanması,
  • Enerji piyasalarında gerekli düzenlemelerin yapılması,
  • Enerji verimliliğinin artırılması,
  • Nükleer enerjinin enerji sepetimize dâhil edilmesi hedeflenmektedir.

Bu çerçevede, ülkemiz için kritik öneme sahip Doğu-Batı ve Kuzey-Güney Enerji Koridoru projeleri, güneş ve rüzgâr enerjisi santralleri ile yerli kömür yakıtlı termik santral projeleri, doğal gaz terminali ve doğal gaz depolama projeleri ve nükleer güç santrali projelerinin gerçekleştirilmesi öngörülmektedir (Yıldırım, 2017: 37).

Bu projelerin 2023 yılına kadar tamamlanması beklenmektedir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından Milli Enerji ve Maden Politikasının üç ekseninden biri olarak, sürdürülebilir enerji temininde Türkiye’nin arz güvenliğini sağlamasının kritik bir öneme sahip olduğu açıklanmıştır.

Türkiye’nin geleceğe yönelik enerji perspektifini belirlemesinde arz güvenliğinin sağlanması öncelikli alanlardan biri olacaktır. Enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacın artarak devam etmesi, arz güvenliğini son yıllarda ithalatçı ülkelerin gündeminde ilk sıraya yükseltmiştir. Küresel ölçekte yüksek talep artış hızına sahip ülkeler arasında bulunan Türkiye, ekonomik büyümesini sürdürürken bir yandan da artan enerji talebini karşılamak adına politikalar geliştirmektedir. Birçok sektörde (sanayi, konut, ulaşım) kullanılan petrol ve doğalgaz ithalatının giderek artması enerji kaynaklarındaki dışa bağımlılığı artırmakta ve bu durum beraberinde Türkiye’yi arz güvenliğini sağlama noktasında yeni arayışlara yönlendirmektedir. Bu bağlamda Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında arz güvenliğinin sağlanması beş başlık çerçevesinde ele alınmıştır. Bunlar; ülke ve kaynak çeşitlendirmesi, doğalgaz ve petrol depolama tesisleri, sisteme doğalgaz sağlama kapasitesi, iletim-dağıtım altyapısı ve enerji verimliliği şeklinde sıralanmıştır (Karagöl vd., 2017: 11). Petrol ve doğalgaz ithalatında birkaç ülkeye yüksek oranlarda devam eden bağımlılık, arz güvenliği konusunda risk oluşturmaya başlamış ve bu durum ülke ve kaynak çeşitliliğinin sağlanması yolunda Türkiye’nin yeni projelere yönelmesine neden olmuştur. Türkiye’nin petrol ve doğalgaza olan bağımlılığı yüzde 90’ın üzerindeyken ithalatın yapıldığı pazarlarda çeşitliliğe gidilmesi ve arz güvenliğinin sağlanması ayrı bir öneme sahiptir. Bilindiği üzere doğalgazı Rusya (Batı Hattı, Mavi Akım), Azerbaycan (BTE), İran, Cezayir, Nijerya, Katar ve ABD’den ithal eden Türkiye, petrol ithalatının büyük bir kısmını ise Irak (Kerkük-Yumurtalık), Rusya, İran ve Azerbaycan’dan (BTC) temin etmektedir. Mevcut boru hatlarına ek olarak ülke çeşitliliğinin artırılmasına yönelik yapım ve plan aşamasında olan birçok boru hattı projesi bulunmaktadır. Azerbaycan doğalgazının Türkiye’ye transferini sağlayacak olan TANAP’ın faaliyete geçmesi beklenmektedir.

TANAP

Bunun yanında Rus doğalgazının ithal edildiği Batı Hattı’na alternatif olarak planlanan Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı Projesi üzerinde de iki ülkenin iş birliği devam etmektedir. Öte yandan uzun yıllar boyunca petrol ithal edilen Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile doğalgaz ithalatının gerçekleştirilmesini sağlayacak Kuzey Irak Doğalgaz Hattı üzerine de görüşmeler devam etmektedir. Son olarak Doğu Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı projesi ile Türkiye, ülke çeşitliliğini artırarak arz güvenliğini güçlendirmeyi planlamaktadır. Enerji arz güvenliğinin sağlanması noktasında Türkiye’nin ülke çeşitliliği yanında tükettiği enerji kaynaklarını da çeşitlendirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin fosil yakıt kullanımından kaynaklı dışa bağımlılığının azaltılması amacıyla yerli kaynak kullanımının artırılması üzerine politikalar geliştirilmektedir. Bu bağlamda Milli Enerji ve Maden Politikasında yenilenebilir, kömür ve nükleer enerji üretiminin toplam üretim içerisindeki paylarının artırılması gerektiği üzerinde önemle durulmuştur. Enerji bağımlılığının doğalgaz üzerinde yoğunlaştığı Türkiye’de mevsimsel farklılıklardan kaynaklanan talep artışının dengelenmesi de önem taşımaktadır. Bu bağlamda gerçekleştirilen doğalgaz depolama tesis yatırımları, arz güvenliği konusunda söz konusu politikada ön plana çıkan ikinci başlığı oluşturmaktadır. Mevsimsel tüketim farklılıkları ve doğalgaz arzında yaşanabilecek teknik aksaklıkların giderilmesine katkı sağlayan doğalgaz depolama tesisleri, doğalgazı yeraltı ortamlarında muhafaza etmektedir. Türkiye’de oldukça fazla bulunan tüketilmiş petrol ve doğalgaz sahaları, tuz mağaraları ve terk edilmiş maden ocakları depolama için kullanılan uygun ortamlardandır. Sahip olduğu konumunun avantajları düşünüldüğünde ise Türkiye’nin tükettiğinden daha fazla petrol ve doğalgaz ithal etme şansı bulunmaktadır. Tüketim fazlası petrol ve doğal gazın depolanması ise Türkiye’nin hem arz güvenliğini sağlamasında bir yol gösterici olacaktır hem de depolanan kaynakları ihraç etmesinin yolunu açacaktır.

Türkiye’nin enerji arz güvenliğini artırma noktasında sisteme doğalgaz sağlama kapasitesi Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında üzerinde durulan üçüncü başlığı oluşturmaktadır. Türkiye’nin arz güvenliğini sağlaması amacıyla öncelikli hedeflerinden biri, sisteme gaz giriş kapasitesinin ilk olarak 300 milyon sonrasında ise 400 milyon metreküpe çıkarılması olarak belirlenmiştir (Karagöl vd., 2017: 15).

Milli Enerji ve Maden Politikasında doğalgazın iletim ve dağıtım altyapısının iyileştirilmesi arz güvenliği kapsamında dördüncü başlık olarak açıklanmıştır. Bu politikada doğalgaz hizmetinin bulunmadığı il ve ilçelere en kısa zamanda doğalgazın ulaştırılması hedeflenmektedir. Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında arz güvenliğini sağlamak adına enerji verimliliğinin artırılması ise son başlık olarak açıklanmıştır. Enerji kaynaklarının kamu, özel sektör, sanayi ve konutlarda daha verimli bir şekilde kullanılması gerektiğine dair farkındalığın oluşturulması adına çalışmalar yapılmaktadır. Yerli ve yenilenebilir kaynaklarının kullanımını artırarak enerjide dışa bağımlılığını azaltmayı planlayan Türkiye aynı zamanda mevcut enerji kaynaklarını daha verimli kullanarak ithal ettiği enerji miktarını ve beraberinde cari açığını azaltabilecek ve nihayetinde arz güvenliğine katkı sunabilecektir.

Sonuç olarak bakıldığında Türkiye’nin hedeflerine ulaşmak için izlediği politikalar sonucunda yerli ve yenilenebilir kaynakların hem yatırımlarının hem de enerji üretiminin her geçen gün arttığı görülmektedir. Tepkilere neden olan Nükleer enerji santralleri ise kullanıma alındıktan sonra enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşılayacak olması bakımından enerji politikalarında öncelikli görülmektedir. böylece Türkiye enerji konusunda kendine yetebilen bir ülke konumuna gelebilecektir.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Akyüz, Emrah (2015), Türkiye’nin Nükleer Enerji Politikası ve Terör Tehdidi, Akademik Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, S. 40, ss. 523-536.

Bayraç, H. Naci (2010), Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye: Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları Açısından Bir Karşılaştırma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10 (1), ss. 115-142

Ediger, Volkan, Enerji Arz Güvenliği ve Ulusal Güvenlik Arasındaki İlişki, SAREM Enerji Arz Güvenliği Sempozyumu, Ankara, 2007.

Erdal, Leman, “Enerji Arz Güvenliğini Etkileyen Ekonomik, Siyasi ve Coğrafi Faktörler” Uludağ Üniversitesi İİBF Dergisi, Sayı 1, 2012, ss.107-136.

Karagöl, Tanas Erdal, Kaya Saliha, Koç Yusuf Emre (2016), 2016’da Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum araştırmaları vakfı, ss. 1-16. Kaynak: https://setav.org/assets/uploads/2016/12/enerji.pdf

Karagöl, Tanas Erdal, İsmail, Kavaz (2017), Dünyada ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum araştırmaları vakfı, S. 197, Ankara. Kaynak: https://setav.org/assets/uploads/2017/04/YenilenebilirEnerji.pdf

Yıldırım, Özge, Türkiye’nin Enerji Görünümü ve Diplomasisi, MTA Doğal Kaynaklar ve Ekonomi Bülteni, Sayı 23, ss. 37-41, 2017. http://www.mta.gov.tr/v3.0/sayfalar/hizmetler/kutuphane/ekonomi-bultenleri/2017_23/Sayi23_37-41.pdf
[/vc_toggle]

Mülteci Krizinin Avrupa Birliği Bütünleşme Sürecine Etkisi

Arap Baharı ile başlayıp 2015’te yoğun bir ivme kazanan mülteci krizi şüphesiz hem bölgesel hem de küresel boyutta pek çok sosyal ve ekonomik dinamiği değiştirdi. Bu bağlamda incelenmeye değer en önemli alanlardan birisinin bu krizin Avrupa Birliğine etkisi olduğu söylenebilir. Özellikle göçün nasıl krize dönüştüğü, göçmenlerin Avrupa’daki statüsü ve birlik üyelerinin göç politikaları üzerine pek çok yazı yazıldı. Ancak bunların yanı sıra, mülteci krizinin Avrupa Birliği bütünleşme sürecine etkisinin önümüzdeki yıllarda daha çok gündemde olacağını iddia etmek mümkün. Buradan yola çıkarak bu yazıda Birlik üyelerinin göç politikaları doğrultusunda şekillenen Avrupa mülteci krizi, Avrupa Birliği şüpheciliği üzerinden tartışılacaktır.

Avrupa Şüpheciliği

Literatürde “Euroscepticism” olarak geçen bu terim, en temel hatlarıyla Avrupa bütünleşmesi veya Avrupa Birliği karşıtlığını ve eleştirilerini ifade eder. Buna ek olarak, yumuşak Avrupa şüphecileri Birliğin belli politikalarına karşı çıkarken ve daha reformcu bir yaklaşım benimserken, daha radikal olarak yorumlanabilen sert Avrupa şüphecileri üye ülkenin AB’den ayrılmasını savunurlar [1]. Bu ayrıma ek olarak kendilerini spektrumun farklı noktalarında tanımlayan Avrupa şüphecilerinin birleşerek attıkları adımın en önemli sonucu Brexit olarak değerlendirilebilir. Bu noktada tartışmanın en önemli faktörlerinden birisi Birlik üyelerinin mülteci kriziyle beraber gündeme oturan göç politikalarıdır.

Avrupa Birliğinin Mülteci Krizine Yaklaşımı

1951 Cenevre Mültecileri Koruma Sözleşmesinde belirtildiği üzere sığınma hakkı, bulundukları ülkede zulüm gören yahut bu tehditle yaşamını sürdüren bireylere tanınmış olan ve devletlerin sorumluluğu altında korumaya alınan bir temel haktır. Bu prensip ışığında Avrupa Birliği 1999 yılında Avrupa Birliği Ortak Sığınma Sistemini kurmuştur. Bu sistem, üye devletlerin sığınmacılara karşı ortak bir politika yürütmesini öngörür. Ancak 2015 yılında bir milyondan fazla sığınmacının Avrupa sınırlarına ulaşmasıyla birlikte bu amaç sekteye uğramıştır [2].

Düzensiz göçlerin artmasıyla birlikte Avrupa Komisyonu, özellikle İtalya ve Yunanistan gibi kıyı ülkeleri üzerindeki sığınma başvuruları yükünü hafifletmek ve bu sorumluluğu paylaştırmak amacıyla Avrupa Birliği Ortak Sığınma Sisteminin reformunu önermiş ancak üye devletler maddeler üzerine uzlaşamamıştır [3]. Mülteci krizi kapsamında bir diğer önemli adım Türkiye ile AB arasında imzalanan ve 18 Mart Mutabakatı olarak bilinen göçmen anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Türkiye’den Avrupa Birliği sınırlarına geçen her düzensiz sığınmacının, bir başka Suriyeli karşılığında Türkiye’ye iadesi edilecektir. Anlaşmayla birlikte Macaristan, Sırbistan, Makedonya, Hırvatistan ve Slovenya’ya olan düzensiz göçün önüne geçilmiş oldu. Buna ek olarak, Macaristan ve Sırbistan sınırlarını tel örgülerle kapatarak sığınmacıların ulaşmasını engelledi. Ancak Doğu Avrupa rotasının kapanması sığınmacıları Akdeniz üzerinden insan kaçakçılarının yüksek ücretler karşılığında sağladığı güvensiz botlarla Avrupa’ya kaçmaya itti. Bunun ışığında, AB ülkelerinin sığınmacılar için ortak bir mutabakata varıp kalıcı bir çözüm üretemediği görülebilir. Mülteci kriziyle birlikte Avrupa şüpheciliğinin artmasındaki en önemli faktörlerden birinin üye devletler arasında sığınmacı sorumluluğunun eşit ve adil olarak dağıtılamaması oldu.

Avrupa Komisyonu krizden en çok etkilenen ülkeler olarak belirlediği İtalya, Yunanistan ve Macaristan’dan 160.000 sığınmacıyı diğer birlik üyelerine dağıtmayı önermiş; Macaristan, Slovakya, Romanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti bunu reddetmiştir [4].

Uzlaşıların sağlanamaması sonucunda yalnızca 24.676 sığınmacı taşınabildi [5]. Eşitlik prensibinin Avrupa Birliği temelleri arasında olduğu düşünülürse, mülteci krizinin Avrupa değerlerini zedelediği ve şüpheciliğin artmasına yol açtığı savunulabilir. Krizin Avrupa bütünleşmesine bir başka etkisinin, üye devletlerdeki siyasi söylemlerinin farklılığı olduğunu ifade etmek mümkün. Bir yanda yükselen sağın en büyük temsilcilerinden biri olarak görülen Macaristan başbakanı Viktor Orbán sığınmacıları “Müslüman göçmenler değil, Müslüman işgalciler” olarak tanımlamıştır [6]. Öte yandan Angela Merkel “Dünyayı değiştirmek istiyorsak bunu birlikte yapabiliriz” sloganıyla öne çıkmıştır [7].

Brexit

Brexit meselesi, kökeni ve gelişimi farklı açılardan incelenmeye müsait olan bir konu. Ancak göç politikalarının ve AB’nin mülteci krizine cevabının bir payı olduğunu söylemek oldukça mümkün. Ayrılma kampanyalarının en önemli sloganlarından birisi, hükümetin AB’den ayrılarak bağımsız bir dış politika sürdürmesine işaret eden “Take Back Control (Kontrolü Geri Al)” idi. Bu bağlamda, sığınmacı karşıtlığı üzerine kurulu göç politikaları İngiltere vatandaşları için ne derece önemli olduğu gözlemlenebilir. Birliğin en büyük ekonomilerinden birinin ayrılmasının yanı sıra, Avrupa şüpheciliğinin artmasıyla beraber domino etkisiyle diğer üye devletlerden benzer adımlar ileride söz konusu olabilir.

Sonuç

Bu yazıda mülteci kriziyle birlikte Avrupa bütünleşmesine etkisi temel hatlarıyla anlatıldı. Bu anlatı üzerinden bahsi geçen olayların Avrupa Birliğinin dağılması ile sonuçlanacağını şimdiden söylemek pek mümkün değil. Yine de ilerleyen süreçte yükselen aşırı sağ popülizm gibi yeni gelişmelerle birlikte Avrupa Birliği bütünleşmesinin zarar göreceği kaçınılmaz. Üye devletlerin Birliği yeniden şekillendirmesi üzerine tartışmalar artabilir.

[irp posts=”187″ name=”Dünyadaki Suriyeli Mültecilerin Sayısı”]

Nazlı Tekdemirkoparan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Finn Laursen and Seçkin Barış Gülmez, “EU-Scepticism vs. Euroscepticism: Re-Assessing the Party Positions in the Accession Countries towards EU Membership,” in EU Enlargement: Current Challenges and Strategic Choices (Bruxelles, Belgium: P.I.E. Peter Lang, 2013), pp. 193-215, 193.

[2] Jonathan Clayton and Hereward Holland, “Over One Million Sea Arrivals Reach Europe in 2015,” ed. Tim Gaynor, UNHCR, December 30, 2015, https://www.unhcr.org/news/latest/2015/12/5683d0b56/million-sea-arrivals-reach-europe-2015.html.

[3] European Parliament, “The EU Response to the Migrant Challenge,” The EU response to the migrant challenge|News|European Parliament, September 30, 2020, https://www.europarl.europa.eu/news/en/headlines/society/20170629STO78629/the-eu-response-to-the-migrant-challenge.

[4] Andrea Rönsberg, “EU Interior Ministers Fail to Agree on Refugee Deal,” Deutsche Welle, September 14, 2015, https://p.dw.com/p/1GWUw.

[5] European Union: European Commission, Report From the Commission to the European Parliament, the European Council and the Council: Fourteenth report on relocation and resettlement, 26 July 2017, available at: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX:52017DC0405[accessed 1 January 2021], 2.

[6] Orla Barry, “In Orbán’s Hungary, Refugees Are Unwelcome — so Are Those Who Try to Help,” The World, February 11, 2017, https://www.pri.org/stories/2019-02-11/orban-s-hungary-refugees-are-unwelcome-so-are-those-who-try-help.

Kaynakça:

Barry, Orla. “In Orbán’s Hungary, Refugees Are Unwelcome — so Are Those Who Try to Help.” The World,  Şubat 11, 2017. https://www.pri.org/stories/2019-02-11/orban-s-hungary-refugees-are-unwelcome-so-are-those-who-try-help.

European Parliament. “The EU Response to the Migrant Challenge.” The EU response to the migrant challenge | News | European Parliament, 30 Eylül, 2020. https://www.europarl.europa.eu/news/en/headlines/society/20170629STO78629/the-eu-response-to-the-migrant-challenge.

European Union: European Commission, Report From the Commission to the European Parliament, the European Council and the Council: Fourteenth report on relocation and resettlement, 26 Haziran 2017, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX:52017DC0405.

Clayton, Jonathan, and Hereward Holland. “Over One Million Sea Arrivals Reach Europe in 2015.” Edited by Tim Gaynor. UNHCR, December 30, 2015. https://www.unhcr.org/news/latest/2015/12/5683d0b56/million-sea-arrivals-reach-europe-2015.html.

Laursen, Finn, and Seçkin Barış Gülmez. “EU-Scepticism vs. Euroscepticism: Re-Assessing the Party Positions in the Accession Countries towards EU Membership.” Essay. In EU Enlargement: Current Challenges and Strategic Choices, 193–215. Bruxelles, Belgium: P.I.E. Peter Lang, 2013.

Rönsberg, Andrea. “EU Interior Ministers Fail to Agree on Refugee Deal.” Deutsche Welle, September 14, 2015. https://p.dw.com/p/1GWUw.

[/vc_toggle]

 

Kosova Müdahalesi ve Koruma Sorumluluğu İlişkisi

Uzak geçmişten bugünlere kadar büyük sorunlar yaşamış Balkanlar coğrafyası birçok kanlı olaya şahit olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle kurulan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti –ilerleyen yıllarda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ismini almıştır- Soğuk Savaş sürecinde bir denge politikası yürütmeye çalışmıştır. Yugoslavya’nın konumu her iki blok için de önemlidir. Bu konuda da kuşkusuz ki Yugoslavya’nın kurucusu Josip Broz Tito’nun etkisi son derece önemlidir. Karizmatik bir lider olan Tito, etnik sebeplerle içten içe kaynayan Yugoslavya’yı bir arada tutmayı başarmıştır. Tito’nun 1980 yılında ölmesiyle günden güne artan etnik çatışmalar Yugoslavya’nın kanını akıtmaya başlamıştır.

Yugoslavya’nın dağılmaya başlamasıyla cereyan eden birçok savaş yaşanmıştır. 1991 yılında Slovenya Bağımsızlık Savaşı ile başlayan Yugoslavya, 90lı yıllar boyunca farklı bağımsızlık savaşlarıyla çalkalanmıştır. Slovenya’nın ardından Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı başlamıştır. Bosna Savaşı’nın da başlamasıyla savaşların şiddeti iyice artmaya başlamıştır. Bosna’da, Sırpların yaptığı etnik temizlik ve soykırım gibi suçlar işleyerek büyük insan hakları ihlallerinde bulunmuştur. Çok değil, bunlardan birkaç yıl sonra Kosova’da yaşanan sorunlar şiddetlenmeye başlamıştır.

Kosova Sorunu

Kosova Sorunu incelendiğinde köklerinin eskiye dayandığı görülür. Sırplar burada da Kosova topraklarının aslında tarihi bağlamdan dolayı kendilerinin hakkı olduğunu iddia eder. Sırpların bu topraklardaki ne kadar eski olduğu ile ilgili net bir tarih bulunamamıştır. Kosovalı Arnavutların da iddiaları Kosova topraklarının kendilerine ait olduğu, Sırplardan önce kendilerinin olduğu yönündedir. Fakat bu tarihsel köken savları uluslararası hukuk açısından bir gerekçe sayılmaz. Ülkeler bunu sürekli dile getirerek gelenek hukuku yaratmaya çalışmaktadır fakat bu tarihsel bağlılık iddiasının hukuktan çok politika olduğu söylenebilir. (NAS, 2019)

Yugoslavya’nın 1974 yılındaki Anayasası ile özerk bölgeler kendi anayasalarını oluşturabilmeleri, kendi polis güçlerini kurabilmeleri gibi geniş haklara sahip olmuşlardır. Fakat bu gelişmelerden Kosovalı Arnavutlar da Sırplar da memnun kalmamıştır. Sırplar, Kosova’nın kendi himayesinden uzaklaşmasından rahatsız olmuşlardır. “Özerklik” değil “cumhuriyet” isteyen Kosovalı Arnavutlar da bu durumdan rahatsızdır. Tito’nun 1980’de hayatını kaybetmesiyle birlikte Kosova üzerindeki nüfuzunu arttırmak isteyen Sırp lider Miloşeviç milliyetçiliği baz alarak baskıları da arttırmıştır. Bu baskılara karşın Kosovalı Arnavutlar ise artık “kendi kaderini seçme” haklarını kullanmak istemeye başlamışlardır. 1980’li yılların sonlarında Sırp lider Miloşeviç’in Yugoslavya’da yetkiler almasıyla birlikte Kosova’nın sahip olduğu özerklik haklarını ellerinden alarak Sırbistan’a vermiştir. Bu gelişmelerle gitgide artan baskılara direnirken artık siyasi yolları tercih etmeye başlamıştır. Bu amaç doğrultusunda İbrahim Rugova parti kurarak Kosovalı Arnavutların neredeyse hepsinin desteğini almıştır. 1991’de referanduma giden Kosova’da cumhuriyet neredeyse herkes tarafından istenmiştir. Referandum sonucunda Kosova Cumhuriyeti olarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir (FANDAJ, 2018).

Kosova Cumhuriyeti bağımsızlıklarının ilanından sonra ekonomi gibi sıkıntılar sebebiyle desteğe ihtiyaç duymuş fakat aradığı desteği bulamamıştır. Buna çözüm arayan Kosovalı Arnavutlar aktif silahlanma yolunu seçerek 1995 yılında Kosova Kurtuluş Ordusu’nu (UÇK) kurmuşlardır (ÇEVİKBAŞ, 2011). Amaçları bulamadıkları destek karşısında uluslararası arenada gözleri kendilerine çevirmektir. Sırbistan rejiminin nüfuzundan da tamamen sıyrılmak da bir diğer amaçları olmuştur. Başlarda oldukça etkili başlayan silahlı eylemler giderek etkisini kaybederken beklenenin aksine Sırbistan’ın Kosova üzerindeki etkinliği artmıştır. Kosova, Sırbistan baskısından kurtulmayı başaramasa da uluslararası alanda istediğini başarmış ve bir kamuoyu oluşturmuştur.

Sırplar, Kosova’nın birçok yerinde saldırmışlardır. Yugoslav ordusu da Kosova’ya girmiştir. 1998 yılında Sırp güçleri Kosova’da Dreniça Katliamı’nı gerçekleştirmiş ve yaklaşık 2000 sivil Kosovalı Arnavut’un ölmesine sebep olmuştur. (NAS, 2019) Bunların yanı sıra Sırp güçlerine UÇK’nin de silahlı karşılık vermesiyle iki taraftan da binlerce sivil hayatını kaybetmiştir. Bu katliam ve karşılıklı can kayıpları uluslararası kamuoyunu harekete geçirmiştir. ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere dörtlüsünün Bosna Savaşı’nda oluşturduğu Uluslararası Temas Grubu, Kosova’da yaşananlar için de bir çözüm arayışına girmiş ve iki tarafı da görüşmeye çağırmıştır. 1998 yılında da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) de konuyu Kosova’yı gündemine almış ve sorunun çözümü için 4 karar (1160, 1199, 1203 ve 1207 sayılı kararlar) almıştır. (NAS, 2019) Özetlenecek olursa Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin (YFC) toprak bütünlüğüne saygı, iki tarafa da müzakere çağrısı, YFC’ye de UÇK’ye de silah bıraktırma, bölgeyi gözlemlemek için uluslararası bir Kosova Diplomatik Gözlem Misyonu ve son olarak YFC’ye NATO ve diğer ülkelerden gelen kuvvet kullanma uyarısı kararlarının alındığı söylenebilir. Bundan yaklaşık 1 yıl sonra yine Sırp güçleri, Reçak Katliamı’nı yapmış ve 45 sivil Kosovalı Arnavut’u öldürmüştür. (ÇEVİKBAŞ, 2011)

NATO Müdahalesi

Reçak Katliamı’ndan kısa bir süre sonra Temas Grubu’nun davetiyle şekillenen görüşme Fransa’nın Rambouillet Kasabası’nda gerçekleşir. (FANDAJ, 2018) Bu görüşmelerde karar almak hiç kolay olmamıştır. Belirlenen kararlar Kosova’nın YFC’nin özerkliğinde fakat oldukça geniş haklara sahip olması, Kosova’da NATO’nun desteğiyle oluşturulacak olan Kosova Gücü’nün (KFOR) AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ile ortaklaşa olarak istediklerinde YFC sınırları içerisine girebilmesi ve Kosova’nın 3 yıl içinde referandum hakkının olması gibi kararlardır. Kosova, bağımsızlık isteklerine ulaşabilecekleri referandum maddesinin de eklenmesiyle anlaşmaya sıcak bakmış ve imzalamıştır. Fakat dönemin YFC Başkanı olan Sırp lider Miloşeviç anlaşmanın YFC’nin toprak bütünlüğünü bozduğu düşüncesiyle anlaşmaya karşı çıkmıştır. Rambouillet Anlaşması’nı imzalamaması halinde NATO’nun müdahalesi olacağının uyarısını alan Miloşeviç anlaşmayı yine de imzalamamıştır. Diplomatik ilişkilerin, görüşmelerin işe yaramaması üzerine 24 Mart 1999’da NATO Kosova’ya müdahalede bulunmuştur. (ACAR, 2015)

NATO’nun müdahalesinden kısa süre sonra ABD Başkanı Bill Clinton müdahalenin amacıyla ilgili açıklamada bulunmuştur. Sırp ordusuna NATO’nun kendilerine yaptığı uyarılardaki ciddiyetini anlamasını sağlamak ve Sırp ordusunun gücünü azaltarak Kosova’ya saldırmasının önüne geçmek amaçlarıyla olduğunu ifade etmiştir. Müdahalede çoğunlukla ABD askeri olmak üzere Türkiye, İngiltere, Kanada ve birçok Kara Avrupası ülkesinin askeri de bulunmaktadır. Bu müdahalenin sonlandırılması için şart koşan NATO, 5 madde içeren bir açıklama yapmıştır. (ÇEVİKBAŞ, 2011)

 Kosova’daki baskı, şiddet ve askeri eylemlerin bitirilmesi,
 Yugoslav askerinin Kosova’daki varlığının son bulması,
 Kosova’daki uluslararası askeri varlığın bulunması,
 Zorunlu göç ettirilen ve sığınmacıların güvenli bir şekilde geri dönmesi,
 Rambouillet Anlaşması uyarınca uluslararası hukuka ve BM şartlarına uygun bir şekilde diplomatik görüşmelerin sağlanması ve Miloşeviç’in bu görüşmelere sıcak bakmasının güvencesinin alınması.

NATO’nun harekâtı hava üzerinden gerçekleşmiş ve 78 gün sürmüştür. Hava harekâtı başlatılmasının sebebi de kara harekâtına göre daha kesin olması ve havadan bombardımanla daha az zarar verileceği düşüncesidir. Fakat beklenenin aksine harekât düşünüldüğü kadar zararsız değildir. NATO tarafından 500 civarı sivilin yaşamını yitirmesi ve hastane, fabrika gibi yapıların büyük ölçüde tahrip edilmesi müdahale ile ilgili soru işaretlerine sebep olmaya başlamıştır. Diğer yandan yanlışlıkla bombaladıklarını söyledikleri Çin Büyükelçiliği’nde ölenler için tazminat ödeyen NATO’nun müdahalede ölen Arnavut ve Sırplar için herhangi bir affettirici tavırda bulunmaması da NATO’nun bölgede bulunma amacını sorgulatmıştır. (ACAR, 2015) Bombardımanların yıkıcılığının yanı sıra müdahalenin uzun sürmesi de uluslararası alanda çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.

NATO Müdahalesinin uluslararası hukuka aykırı olduğuna dair düşüncelerin bir diğer sebebi de BMGK onayıyla harekâta başlamamasıdır. BM Şartı’nın 2/7 maddesinde belirtildiği üzere klasik egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunması açısından her devletin kendi sorunlarını kendi çözme hakkı vardır. Fakat insan haklarının gözetilmesi için insan haklarına aykırı durumlarda devletlerin iç egemenliğine uluslararası bir müdahale uygun görülmüştür. Böyle bir gereklilik durumunda bu müdahale kararı yine BMGK tarafından onaylı bir şekilde olmalıdır. NATO’nun harekâtının hukuki açıdan eleştirildiği nokta da BMGK’den onaylı olmamasıdır. Sürecin ilerisinde de Sırpların bölgeden çekilmesiyle BM’nin misyonu olan UNMIK (United Nations Mission in Kosova) ile bölgenin güvenliği yürütülmeye başlanmıştır. NATO’nun Kosova Müdahalesinin yol açtığı tartışmalar da insani müdahale kavramının bazı eksikleri olduğuna ve netleştirilmelere ihtiyaç duyduğuna dair ortak bir algı oluşmuştur.

Koruma Sorumluluğu

İnsani müdahale ile ilgili düzenlemeler “koruma sorumluluğu” kavramıyla olmuştur. Koruma sorumluluğu için de 3 sorumluluk belirtilmiştir. İlki önleme sorumluluğu, ikincisi reaksiyon sorumluluğu ve son olarak da yeniden inşa sorumluluğudur. Önleme sorumluluğu devletin kendi içinde çözemediği meselelerin önce devlete sonra da uluslararası anlamda zararı olacağından bu duruma uluslararası güçlerin müdahil olunması gerektiğidir. Reaksiyon sorumluluğu ise politikaların, müzakerelerin, uyarıların yetersiz kaldığı noktada silahlı müdahalede bulunma ve insani tedbirleri alma sorumluluğudur. Yeniden inşa sorumluluğu ise askeri müdahaleden sonra bölgede barışı sağlamasıdır. Bu sorumlulukların doğru ve insani müdahaleden uzaklaşmadan yapılması için reaksiyon sorumluğu ayrıntılıca 5 başlıkta açıklanmıştır. Bunlar doğru niyet, son çare, oranlılık, olumlu gelişme beklentisi ve son olarak doğru yetkilendirmedir. (ERTUĞRUL, 2016)

Doğru Niyet: Müdahalenin amacı insanların acı çekmemesi olmalıdır. NATO’nun Kosova Müdahalesi’nde amacının Kosovalı Arnavutların gördüğü zulümlerin son bulması, aralarında çıkacak sorunların önlenmesi amacıydı ve 2001 yılında bu kararlar çıkarken niyetinde haklı odluğu görülür. İlerleyen zamanda 2008 yılında Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle niyetinin doğruluğu da tartışma yaratmıştır. Fakat nihayetinde amaç barışın sağlanması gelecekte oluşacak sorunlara da bir önleme şekli olarak düşünüldüğünde niyet yanlış sayılmayacaktır.

Son Çare: Askeri müdahaleden önce diğer tüm diplomatik, politik yolların denenmesi ve son çare olarak askeri harekâta başvurulmasıdır. BM tarafından çıkarılan 4 kararının ve Temas Grubu’nun çabalarının sonuç vermemesi NATO’nun harekatının son çare olduğunu gösterir.

Oranlılık: Müdahale esnasında bulunulan eylemlerde insan haklarının gözetilmesi, eylemlerin boyutlarının iyi planlanması anlamına gelir. Müdahale esnasında çok sayıda sivilin yaşamını yitirmesi ve hastane, fabrika gibi yerlerin de bombardımandan büyük ölçüde tahrip olması NATO’nun orantılılık ilkesine uymadığını ortaya koyar.

Olumlu Gelişme Beklentisi: Eğer müdahaleye kalkışılacaksa bunun sonucunda olumlu bir sonuç olması gerekir, var olandan daha kötü sonuçlar doğuracak bir müdahaleye kalkışılmaması gerektiğidir. YFC’nin kuvvetine ve karşı koyma direncine oranla NATO’nun uluslararası bir mekanizma olması ve farklı devletlerden de destek alması başarı oranının yüksek olduğuna işarettir.

Doğru Yetkilendirme: Müdahale için BMGK onayı ve BM Genel Kurulu’nu takibinde olması gerektiğidir. Yetkilendirme konusunda da eksik olan NATO, BMGK’nın onayı olmadan toprak bütünlüğü ve egemenlik anlayışını da ihlal ederek müdahalede bulunmuştur. Bu da en önemli ilkelerden biri olması sebebiyle NATO’nun Kosova Müdahalesi meşru sayılamamıştır.

Yugoslavya’nın dağılmaya başlamasıyla hem Batı açısından hem de Doğu açısından önemli bir yeri olan Kosova’nın yaşadığı sorunlar küresel anlamda tepki toplamıştır. Daha önceden BM’nin veya uluslararası kamuoyunun Ruanda veya Bosna gibi kanlı olaylarda yetersiz gelmesi, Kosova Savaşı’nda NATO’nun bir başka çözüm arayışına girmesine sebep olmuştur. Fakat insani müdahale henüz bir kural çerçevesinde olmadığı için kimileri NATO’yu haksız bulurken kimileri de müdahaleye hak vermiştir. Bu da uluslararası arenada bir ihtiyaç olarak görülüp gündeme getirilerek NATO’nun müdahalesini örnek olarak görüp yanlışlarının ve doğrularının belirlenerek “koruma sorumluluğu” kavramıyla bir kalıba sokulmasıyla sonuçlanmıştır.

Hilal Yel
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”30672″ name=”Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ACAR, Z. S. (2015). Doktrinleşme Sürecindeki İnsani Müdahale: NATO’nun Kosova Müdahalesi ve Koruma Sorumluluğu Kavramı. Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi.

ÇEVİKBAŞ, A. (2011). Müttefik Güç Harekâtı İnsani Müdahalelerin Bir İstisnası mıdır?

NATO’nun Kosova’ya Yönelik Harekâtının Uluslararası Hukuk ve Askeri Bakış Açılarından Değerlendirilmesi. Savunma Bilimleri Dergisi.

ERTUĞRUL, Ü. E. (2016). Koruma Sorumluluğu: İnsani Müdahaleyi Makyajlamak. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi.

FANDAJ, A. (2018). Kosova’nın Devlet Olma Süreci veAvrupa Birliği’nin Rolü. Yüksek Lisans Tezi.

NAS, S. (2019). Kosova Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığı ve Devlet İnşa Süreci. Yüksek Lisans Tezi.

[/vc_toggle]

Güney Amerika’da Sol Partilerin İktidar Mücadelesi: Bolivya ve Venezuela Örneği

Latin Amerika; en kuzeyinde Meksika, en güneyinde Arjantin ve Şili olmak üzere Amerika kıtasının %53’ünü oluşturmakta olan bir coğrafyadır. 18. Yüzyılın sonlarına kadar kıtada hüküm süren sömürgecilik, 4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesiyle bir nevi kırılmış ve Latin Amerika bölgelerindeki diğer sömürge bölgelerinde de bağımsızlık taleplerini başlatmıştır. 1830 yıllarına kadar Güney Amerika (Panama’nın güneyinde kalan ana kara ülkeleri) ülkelerinin çoğu bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Sömürge yönetimlerinden kurtulan çoğu ülkede iktidara askeri yönetimler gelmiş ancak 21. Yüzyıla gelen süreç boyunca siyasi iktidarlar darbeler gölgesinde, liberal sol ve muhafazakâr sağ kanat arasında değişim göstermiştir. Güney Amerika ülkelerinde sağ ve sol partiler ülke iktidarlarına dağılmış durumda ancak sol ideolojinin egemen olduğu ülkelerde (Venezuela, Ekvador, Bolivya, Arjantin) iç toplumsal olaylar, darbe girişimleri, yolsuzluk olayları ve sağ partilerin muhalefeti karşısında iktidarda kalma mücadelesi veren liberal-sol partiler bulunmakta. Uzun yıllardır iktidarda bulunan bu partiler çeşitli toplumsal olaylar ve ekonomik sorunlarla boğuşmakla birlikte, dış politikalarında ABD karşıtı söylemlerinin de bulunması halihazırda bölgedeki hegemon olan ABD’nin baskılarını da üzerlerine çekmekte. Bölgede dikkat çeken iki ülke olan Bolivya ve Venezuela aktif anti-Amerikancılığı iç ve dış siyasetlerinde oldukça yoğun kullanmaları ve yaşanan siyasi çalkantılardan iktidarlarının güçlü şekilde çıkması, bölgede yeni güç dengelerini beraberinde getirme sinyalleri veriyor.

Bolivya ve Venezuela’da Fırtınalı Siyasal İklim

Güney Amerika için 2019 yılı Bolivya ve Venezuela’da yaşanan olaylar sonucunda oldukça hareketli geçmişti. Bolivya’da 20 Ekim 2019 yılında gerçekleşen seçimleri Evo Morales %47 oy oranı ile tekrardan kazanmıştı ve 16 yıldır MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) partisi ile iktidarını devam ettirmekteydi. Lakin seçimlerden sonra muhalif sağ partilerin başında olduğu gruplar hem Morales’in tekrardan seçilmesini sağlayan anayasa değişikliğinin usulsüz olduğunu hem de seçime hile karıştığını savunarak seçim sonuçlarına karşı çıkmışlardı. Seçim sonuçlarına karşı başlatılan eylemler gitgide büyümüş ve birçok eyalete sıçrayarak ülke genelinde kolluk kuvvetlerinin etkisiz kaldığı bir duruma dönüştü. Ülkedeki siyasi gerilimi daha da arttıran ve eylemler darbe girişimine mi dönüşüyor algısını yaratan olay ise, Bolivya Genel Kurmay Başkanı’nı Williams Kaliman’ın, Cumhurbaşkanı Evo Moralesi istifaya davet etmesiydi. Bunun sonucunda 10 Kasım 2019’da istifa eden Morales, Meksikaya iltica etmiş, iltica sonrasında muhalif sağcı, Senatör Meclisi Başkan Yardımcısı Jeanine Anez geçici olarak başkanlığı ele aldığı bir dönem başlamıştı.

Venezuela’da ise durumlar daha farklı şekillendi, Mayıs 2018’de yapılan seçimlerde Maduro’nun tekrardan seçilmesiyle birlikte hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda seçime hile karıştırıldığı yönünde açıklamalar yapıldı. Bu süreçte Maduro’yu Küba, Çin, Rusya, Türkiye ve İran meşru başkan olarak tanırken, Brezilya, ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler seçim sonuçlarını tanımadığını açıkladı. Ocak 2019 tarihlerine geldiğimizde ise seçim sonuçlarına bir darbe de Amerikan Devletleri Örgütü Daimî Konseyi (OAS)’dan geldi, OAS Maduro’nun meşruiyetini tanımama kararı aldı. Uluslararası toplumdan alınan destekle birlikte 23 Ocak 2019 tarihinde Venezuela Meclis Başkanı ve muhalif milletvekili Juan Guaido kendini cumhurbaşkanı ilan etti. 31 Ocak 2019’da AB Parlamentosu’nun Juan Guaido’yu meşru geçici başkan olarak kabul etmesine karşın BM Maduro hükümetini Venezuela’nın tek meşru temsilcisi olarak kabul etmesi, ülkede karşılıklı bir meşruiyet savaşının başladığını göstermiş oldu.

İki ülkede yaşanan siyasi belirsizlik ve çalkantı dönemi Morales ve Maduro’nun lideri olduğu MAS ve PSUV’un tekrardan yükselişiyle, Güney Amerika’da aktif anti-Amerikancılığı devam ettirmeye başladı. Bolivya’da Jeanine Anez geçici liderliğinde geçen 11 ay boyunca MAS partisine ve Morales’e yapılan suçlamalar ve yargılamalar ile partiyi zayıflatmaya çalışan Jeanine Anez’in oy oranı %10’u geçmeyince 18 Eylül 2020 tarihinde adaylıktan çekildi. Liderliği sürecinde yaşanan yolsuzluklar ve büyük bir çoğunluğu oluşturan MAS taraftarı yerli halka karşı alınan sert tavır, MAS bloğunun çatlaması yerine tam tersi bir şekilde daha çok toparlanmasına yol açtı. 18 Ekim 2020 tarihinde yapılan seçimlerde Evo Morales’in ekonomi bakanı Luis Arce %55 oy alarak tekrardan MAS partisi ile birlikte iktidarı ele aldı. Venezuela’da ise ABD, AB ve birçok Latin Amerika ülkesinin desteğini alan Juan Guaido ise 30 Nisan 2019’da Maduro hükümetini devirmek için halkı sokağa çağırdı ancak muhalif askerler tarafından yapılan darbe girişimi başarısız oldu ve Venezuela Ordusu tarafından darbe girişimi bastırıldı. Juan Guaido, muhalif kanadın ve ABD başta olmak üzere birçok ülkenin desteğini alsa da Maduro taraftarlarının gitgide artması ve ordunun gücünü arkasına alan PSUV hükümeti ülkede süregelen çalkantılı dönemi durdurmuş durumda. 6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleşen Ulusal Meclis seçimlerinde PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) ve destekçileri %69,32 oy alarak mecliste de üstünlüğü sağladı.

(Juan Gerardo Guaidó Márquez)

2005 yılında iktidara gelen Moralesin kurucusu olduğu MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) partisi kuruluşundan bu yana ana politikaları kamulaştırma, yerli halkların haklarını arttırma gibi politikalarla uluslararası şirketlerin etkisini kırarak doğal kaynaklarda alınan gelir %50’lerden %80’lere kadar çıkarmıştır. Doğal kaynaklar üzerinde devam eden devletleştirme süreci her alanda hızla devam etmesiyle birlikte ABD merkezli şirketlere de ihaleler de öncelik verilmemiş, ABD karşıtı bir tutum öncelikle ekonomik alanda başlamıştır. Aynı şekilde 2013 yılında Hugo Chavez’in ölümünden sonra Maduro ele aldığı iktidarı Chavez’in çizgisinden giderek “İçerideki misyon, siyasi elitlerin elinde ihmal ve mağdur edilen ülke halkını ayağa kaldırmak; dışardaki misyon ise Venezuela’yı Amerikan emperyalizmine karşı direnen bir lider ülkeye dönüştürmekti” vizyonu ile hareket etti. Bu dönüşümü ekonomik olarak başlatan Venezuela, başta enerji, çimento, bankacılık ve telekomünikasyon olmak üzere pek çok sektörde kamulaştırmanın ve sosyal reformların hem içerde mağdur edilen ülke halkını kalkındıracağını hem de dış misyon olan Amerikan emperyalizmini durduracağını savunmuş ve devam ettirmiştir. Maduro hükümeti de aynı şekilde Hugo Chavez’den aldığı bu misyonu devam ettirmektedir ancak ne kadar etkili olduğu ve ekonomik sonuçlarının ne olduğu konusu tartışılmalıdır.

SONUÇ

Güney Amerika, Latin Amerika coğrafyasının bir alt bölgesi olarak 13 ülkeden oluşan, büyük doğal kaynaklara ev sahipliği yapan bir bölge. Bulundurduğu emtia kaynakları ve tarım kapasitesiyle önce sömürge devletlerinin sonra bölgenin hegemon gücü olan ABD’nin kontrolü altında kaldı. Sağ ve sol partiler arasında dağılım gösteren ülke yönetimleri, ABD baskısını 1823 Monroe Doktrini ile birlikte her dönem hissetti. Sol partiler yönetimindeki ülkeler ne kadar anti-Amerikan ideolojik düşünceleri bulundursa da Bolivya ve Venezuela gibi bunları aktif olarak sahaya yansıtan sayılı devlet mevcuttur. Aktif anti-Amerikancılığı bu kadar hissettirmesinin nedeni, iktidarlarının 20 yıla yakın süredir ABD’nin bölgede hegemonunu kıracak hem bölgesel oluşumlar (Hugo Chavez ve Fidel Castro döneminde oluşturulan Latin Amerika İçin Bolivarcı İttifak-ALBA) hem de diğer büyük güçlerle oluşacak ittifakları düşünerek hareket etmeleriydi. Bu ideolojik bölgesel entegrasyonlar ne kadar realite de kendini gösteremese de Çin ve Rusya gibi büyük güçler için bölgeye etkilerini arttıracak fırsatlar yaratıyor. Son iki yıl içerisinde ABD bölgede kendine karşı oluşabilecek bir istikrarsızlığı önlemek için Morales ve Maduro karşısındaki muhalif kanatları destekledi ancak iki ülkede de siyasal çalkantıların çoğu minimum seviye inmiş hatta darbe girişimleri de atlatılmış durumda. Bolivya ve Venezuela’da halkın ve ordunun desteğiyle tekrardan seçimleri kazanarak iktidara yerleşen MAS ve PSUV diğer bölge ülkelerinin halklarında anti-Amerikan kültürünü canlandırabileceği gibi Çin, Rusya vb. büyük güçlerin hatta bölgesel güçlerin bölgeye girmesi için bir fırsat yaratıyor. Aktif anti-Amerikancılığı sürdüren bu iki ülke Çin ve Rusya’nın bölgede ABD’nin hegemonyasına alternatif oluşturacak yeni hegemonya alanları oluşturabileceği gibi ilerleyen süreçte bölgede ABD gücünü kırmak isteyen ülkelerin eylemlerini başlıca Bolivya ve Venezuela olmak üzere sol iktidarlar üzerinden kullanacağı sinyalini de vermekte.

Murathan Ekinci
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”12465″ name=”Chavez’den Maduro’ya: Venezuela’da Neler Oldu?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bolivyada-bosa-cikan-darbe-ve-latin-amerika-siyasetine-etkileri/2019307

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/maduro-venezueladaki-parlamento-secimlerinde-zafer-ilan-etti/2067918

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerika-da-secim-sandiklari-dis-mudahaleler-ve-venezuela/2098608

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/latin-amerikada-baskaldiri-kamplasma-ve-darbeler-yili-2019/1693836

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Haziran 2017) 1-110. Sayfa

Doç. Dr. İsmail Ermağan, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (Ankara: Nobel Yayınları, 1.Basım, Ekim 2018)

[/vc_toggle]

Mavi Vatan Doktrini ve Karadeniz’de Münhasır Ekonomik Bölgelerin Belirlenmesi

Bu çalışmada Türkiye’nin Karadeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili tespitler yapılmıştır. Bu tespitler ışığında Türkiye’nin hak ve menfaat kaybına uğramaması maksadıyla bir takım hukuki ve teknik önerilerde bulunulmuştur. Uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye’nin Karadeniz’de “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemiyle deniz yetki alanlarını belirlemesi gerektiği hususu tespit ve önerilerin esasını oluşturmaktadır. Bu önermeler ışığında Türkiye’nin, uluslararası hukuka uygun hak ve menfaatleri doğrultusunda Karadeniz’de yeni bir deniz yetki alanları haritasını ortaya koyması mümkün olabilecektir.

1. KARADENİZ’İN STRATEJİK VE EKONOMİK ÖNEMİ:

Dünya’nın en büyük iç denizlerinden biri olan Karadeniz, 8.350 kilometre uzunluğunda kıyı şeridine sahip olup, 461.000 km² alan kaplayan, en geniş yeri doğudan batıya 1.175 kilometre (Poti-Burgaz), en derin yeri Ayancık’ın yaklaşık 80 kilometre kuzeyinde 2245 metre olan, Türk Boğazları vasıtasıyla Ege(Adalar) Denizi ve Akdeniz’e dolayısıyla Okyanuslara bağlanan bir iç denizdir. Coğrafi olarak Türkiye’nin kuzeyinde, Rusya ve Ukrayna’nın güneyinde, Bulgaristan ve Romanya’nın doğusunda, Gürcistan’ın ise batısında yer almaktadır.

Günümüzde Karadeniz, ekonomi, enerji, uluslararası ticaret, balıkçılık, turizm gibi pek çok alanda Dünya’nın cazibe merkezidir. WDI’nın 2009 verilerine göre yaklaşık olarak yıllık 1.3 trilyon $ ticaret hacmi olan bir pazar ve bölgeye kıyısı olan ülkeler; Türkiye, Rusya, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Bulgaristan.

Sadece uluslararası ticaret değil aynı zamanda bulunduğu ilan edilen doğalgaz ve petrol rezervleri enerji bağlamında Karadeniz’e ayrı bir önem kazandırmaktadır. Zira Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 21 Ağustos 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, Karadeniz’de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi keşfedildiğini, doğalgazın 2023’ten itibaren kullanılma alınmasının hedeflendiğini söylemiştir.

Enerji uzmanı Prof. Dr. Günay Çiftci “Dünyadaki gaz hidratların çoğunun derin deniz tabanı altında binlerce kilometrelik alanları kapsayan yerlerde bulunduğunu, dünya çapında gaz hidratlarda tutulan metan gazı miktarının dünyadaki tüm fosil yakıtlarında tutulan karbonun iki katı olduğunu, dünyadaki gaz hidrat yataklarının rezervinin 3 bin 700 trilyon ile 10 milyon trilyon metreküp arasında olduğunu ve Karadeniz’in dünyada sayılı hidrat yataklarından olduğunu..” ifade etmiştir.

1.1 Tarihi Önemi:

Karadeniz’in kıyı sahilleri yüzyıllar boyunca pek çok milletin yerleştiği, değişik kültürlerin ve medeniyetlerin etkili olduğu bir bölge olarak ön plana çıkmıştır. Eskiçağlarda Karadeniz’in batı sahillerinde Kimmerioslar, güney sahillerinde Yunanlılar yerleşmiş, Azak’tan Dobruca’ya kadar olan kesimde ise Asyalı kavimler hakimiyet kurmuştur. IV. yüzyılda Türk kavimleri bu bölgelere akın etmeye başlamıştır. 370’li yıllardan itibaren Hun Türkleri Kuzey Karadeniz bozkırlarına yerleştiler. VI. yüzyılın sonlarında ise Slavlar Karadeniz kıyılarına ulaştılar. XIV. yüzyılın sonlarında Timur, Altın Orda Devleti’ne son verip Karadeniz’in kuzey kesimlerine hâkim oldu. Akabinde Timur, Osmanlılar’ı da mağlûp ederek Anadolu ve Karadeniz sahillerindeki Türk beylerini egemenliği altına aldı. Fakat Timur’un Karadeniz’i Asya merkezli bir idareye bağlama hayali onun ölümüyle hedefine ulaşamadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi ve İstanbul’un fethi Karadeniz’in bütünüyle bir Türk gölü haline gelişinin başlangıcını oluşturdu. Fâtih Sultan Mehmed, Cenevizliler’in en önemli limanlarından biri olan Amasra vilayetini, Candaroğulları Beyliği’ne ait Sinop vilayetini fethetti. Akabinde Trabzon Pontus Rum Devleti’ne son vererek Karadeniz’in bütün güney sahillerine hâkim oldu.

1768’de başlayan Rus savaşı, Karadeniz’e açılmayı hedefleyen ve bunda bir nebze başarı kazanan bir girişim olarak Rusya için aynı zamanda bir ticaret savaşı özelliği taşımaktaydı. Rusya’nın bereketli “karatopraklar bölgesi”nde yetişen tahılların, Petersburg veya Reval limanlarına sevkedilebilmesi için 1500-2000 kilometre yol katedilmesi lâzım gelirken bu ürünün Karadeniz’den ihracı için yalnızca 400 kilometre kadar bir mesafenin yeteceği bu savaşın başından itibaren dile getirilmişti. Savaşı sona erdiren Küçük Kaynarca Antlaşması(1774) ile Rus ticaret gemilerinin Karadeniz’e ve bu denizden Akdeniz’e çıkmasına izin verilmesi zorunluluk haline geldi.

Kırım’da Yenikale, Azak denizinde Kerç, Azak Kale ve limanları ele geçiren Rusya, 1783’te Kırım’ın da ilhakıyla Kuzey Karadeniz sahillerine hakim oldu. Kabartaylar’ı da alarak hâkimiyetini Kafkas sahillerine kadar genişletti. Bu gelişmeler sonucunda Karadeniz’deki Osmanlı hâkimiyeti oldukça zedelendi. Başşehrin askerî yönden güvenlik sorunu, önemli ekonomik kayıplar yanında şehrin iâşesiyle ilgili sıkıntılar gündeme geldi. Rusya’nın Akdeniz’e çıkma siyaseti ise uluslararası alanda çok ciddi bir yer tutacak olan Türk Boğazları meselesini ortaya çıkardı.

Sovyetler Birliği ile imzalanan 20 yıl süreli dostluk antlaşmasının(1925) bir ön şartı olarak Sovyet hükümeti, 1945 yazında Türkiye’den toprak ve 1946’da da Türk Boğazlarının ortaklaşa savunulması istemiş bunun sonucunda ise iki ülke arasında gergin bir dönem başlamıştır. Gerçi Sovyet hükümeti, Stalin’in ölümünden(1953) sonra, Türkiye hükümetine 30 Mayıs 1953’te verdiği bir nota ile Türkiye’den hiçbir toprak istemi olmadığını resmen bildirmiştir. Ancak Türkiye 1952’de NATO’ya katılmış olduğundan Karadeniz, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasında ve 1989-1990 yıllarına kadar, yani Sovyet rejiminin dağılışına kadar uluslararası ticaret ve denizcilik bakımından değilse bile siyasî bakımdan sınır teşkil etmiştir.

 

2. MAVİ VATAN DOKTRİNİ:

Mavi Vatan, hukuki ve diplomatik olarak Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ifade eden bir kavramdır. Ancak Mavi Vatan, sosyolojik ve kültürel olarak Türkiye’nin denizcileşmesinin önünü açan ve bu konuda içerde ve dışarda kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bir doktrindir. Aynı zamanda Mavi Vatan, Anadolu sahillerine sıkıştırılmaya, Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne, Ege Denizi’nde Batı Anadolu sahillerine hapsedilmeye çalışılan bir milletin manifestosudur.

Mavi Vatan ismi, ilk defa 14 Haziran 2006 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda düzenlenen Karadeniz ve Deniz Güvenliği konulu sempozyumda Cem Gürdeniz tarafından ortaya atıldı. Cihat Yaycı tarafından geliştirilen kavram 2010’da Temel Deniz Hukuku kitabında kayda geçirildi. Ancak doktrin olarak Mavi Vatan, 2017 yılından itibaren daha fazla görünür olmuş ve adı daha sık duyulmaya başlamıştır. 27 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükûmeti Arasında Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile Mavi Vatan, Türkiye’nin en sıcak gündem başlıklarından biri olmuştur.

Doğu Akdeniz, özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren pek çok ülkenin çıkar çatışmasına sahne oldu. Özellikle Türkiye tarafından resmi olarak tanınmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY), 17 Şubat 2003’te Mısır’la, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la, 17 Aralık 2010’da ise İsrail ile ortay hat esasına göre “Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Sınırlandırma Anlaşmaları” imzalayarak Doğu Akdeniz havzasını diğer sahildar devletlerle paylaşmaya başlamıştır. Bununla birlikte GKRY, ilgili anlaşmaları Kıbrıs Adası’nın tamamının yani; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun temsilcisi olduğunun iddiasıyla imzalamış ve Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun bir şekilde deniz yetki alanlarının bölüşülmesiyle ilgili ileri sürdüğü anakaraların üstünlüğü ilkesini yok saymıştır. Bu durum bölgedeki tansiyonu yükseltmiştir ve bu yüksek tansiyon içinde bulunduğumuz 2021 yılında da devam etmektedir.

(GKRY’nin Sözde Münhasır Ekonomik Bölgesini Gösteren Harita)

Ülkelerin, okyanuslar ve iç denizlerdeki deniz alanı kullanım hakları, Birleşmiş Milletler(BM) Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’yle kurallara ve prensiplere bağlanmıştır. Türkiye bu sözleşmeye taraf değildir ancak örf ve adet hukukuna taalluk eden konularda sözleşmedeki hususları uygulamaktadır. Bu sözleşme, ülkelerin deniz yetki alanlarının bölüşümünde uygulanan/uygulanması gereken bazı terimleri ve teknik yöntemleri açıklamıştır. Bu terim ve teknik yöntemlerden bazılarına kısaca değinecek olursak,

Karasuları; sahildar bir devletin ana karasına bitişik, genişliği uluslararası hukuka göre istisna uygulamalar haricinde 12 mil olan, egemenliği kıyı devletine ait olan deniz alanlarıdır. Bu deniz alanlarında, kıyı devletinde uygulanan her türlü anayasal kanun ve kural olduğu gibi geçerlidir. İlgili sahildar devletin karasularından geçen gemilere uluslararası hukuk nezdinde “zararsız geçiş” hakkı tanınmıştır ancak sahildar devlet anayasal hak olarak gemileri durdurabilir, arama yapabilir, soruşturma ve kovuşturma başlatabilir. En öz tanımıyla, devletin deniz ülkesidir.

Uluslararası Deniz Hukukuna göre Esas Hat; anakara ile karasuyunun sınırını belirtmektedir. Buna göre uluslararası hukukta kabul edilen 6 deniz mili ve/veya 12 deniz milinin uygulanması için esas alınacak çizgidir.

İçsular; karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafından kalan deniz alanlarıdır. Başka bir ifadeyle, karasularının iç sınırı ile kara ülkesi arasında kalan deniz kesimi, içsuları oluşturur.

Kıta Sahanlığı kavramı ise hukuki olarak ilk defa 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde “Truman Bildirisi” ile ortaya çıktı. ABD, “Truman Bildirisi” ile ABD Kıta sahanlığı içinde bulunan deniz altındaki ve üstündeki tüm kaynakların kendisine ait olduğunu ilan etmiştir. Bildiriden sonra birçok devlet kendi kıta sahanlıkları üzerinde haklar öne sürmüşlerdir. Bütün bu egemenlik ilanları Kıta Sahanlığı kavramında uluslararası bir düzenlemeyi zorunlu kılmıştır. Kıta Sahanlığı kavramının teknik boyutları ve hukuki statüsü ilk olarak 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı sözleşmesinde düzenlenmiştir. Akabinde 10 Aralık 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile Kıta Sahanlığı kavramında tekrardan düzenleme yapılmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, Madde 76/1: “Sahildar bir devletin Kıta Sahanlığı, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarını, deniz yatağı ve toprak altını içerir.” Kısacası Kıta Sahanlığı; jeolojik olarak anakaranın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır, anakaranın deniz altındaki uzantısıdır. Kıta Sahanlığı için herhangi bir ilan gerekmemektedir.

[irp posts=”30729″ name=”1930 – 1960 Yılları Arası Kıbrıs Sorunu ve Barış Planları”]

1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 5. Maddesi’nde Münhasır Ekonomik Bölge ile ilgili; Sahildar devletin, deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı, cansız tüm doğal kaynaklarının araştırılması, işletilmesi, korunması ve yönetimi konuları ile sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklarından söz etmektedir. Dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölge; karasularının 12 deniz mili dış sınırından itibaren sahildar devlete, 200 deniz miline kadar deniz suları, deniz yatakları ve bunların toprak altındaki alanlarında hak ve yetkiler tanıyan deniz alanıdır. Güncel BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre kıyı devletinin 12 mil karasularından itibaren 200 mile kadar olan deniz alanı kıyı devletinin Münhasır Ekonomik Bölgesidir.

3. ORTAY HATTIN BELİRLENMESİ:

Teknik olarak ülkelerin deniz yetki alanı sınırını oluşturan “ortay hat” 2 farklı yöntem ile belirlenmektedir. Bunlar “Düşey Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” ve “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemleridir.

3.1 Düşey Hatlar İle Ortay Hattın Belirlenmesi:

Bu yöntem 2019 yılına kadar Türkiye’nin kullandığı teknik yöntemdir. 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge’de bu yöntem esas alınarak belirlenmiştir. Ancak bu teknik yöntem Dünya’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi harita üzerinde 2 boyutlu olarak tasvir etmektedir. Yani; Türkiye’yi Doğu-Batı istikametinde uzanan bir kara parçası olarak tasvir etmesinden kaynaklı yanlış bir haritalama yöntemidir. Çünkü Türkiye; sadece Doğu-Batı istikametinde uzanan bir kara parçası değildir. Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasında yaklaşık olarak 1.5°’lik enlem farkı vardır. Dünya’ya ve Türkiye’ye 360°yi kapsayacak şekilde bakıldığında bu durum daha net ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu haritalama yöntemine göre Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşılıklı kıyısı olduğu tek ülke Mısır’dır. Libya, Lübnan ve İsrail kıyıdaş değildir. Diğer bir taraftan baktığımızda GKRY, İsrail, Mısır ve Lübnan ile antlaşmalarının haricinde Libya ile görüşmeler yürütmüştür ve bu antlaşma ve görüşmeleri Türkiye’nin aksine “Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi” yöntemine göre sürdürmüştür. Özetle, yıllardır alışılagelmiş ve Türkiye’de çok sık olarak kullanılan ve hatta çok ciddi deniz yetki alanları kaybına neden olabilecek bu yöntem yanlış bir yöntemdir. 27 Kasım 2019’da imzalanan mutabakat muhtırası ile Türkiye bu yanlış teknik yöntemi terk etmiştir.

3.2 Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi:

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye” isimli eserinde “Yerküre haritasına 3 boyutlu olarak bakıldığında 360°’yi kapsayacak şekilde farklı açılar kullanılarak çeşitli istikametlerde ortay hatlar belirlenebilir. Bu haritalama yöntemi ile Türkiye’nin İsrail ve Lübnan ile (deniz yetki alanı) sınırlandırma anlaşmaları yapması söz konusu olmaktadır Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Münhasır Ekonomik Bölge ilan ederken ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma Antlaşmaları imzalarken Türkiye’nin aksine düz hatlar yerine diyagonal hatlar kullanmıştır. Böylece Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hem karşılıklı sınırlandırma antlaşması imzalayacak kıyıdaş ülke sayısını hem de sahip olacağı deniz yetki alanlarını arttırmıştır Türkiye’nin de milli menfaatlerini ve Mavi Vatan sınırlarını koruması için diyagonal hatları kullanması gerekmektedir” demiştir. Aynı zamanda 20 Ağustos 2020 tarihinde Gazeteci Cüneyt Özdemir ile yaptığı röportajda Yaycı, Türkiye’nin düşey hatlar yerine diyagonal hatlar ile deniz yetki alanlarının belirlenmesi gerektiğini 2007 yılında fark ettiğini söylemiştir. İlgili açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türkiye, deniz yetki alanlarını belirlerken yerküreyi 360°’yi kapsayacak şekilde farklı istikametlerde ortay hatlar belirlemelidir.

Aşağıda verilen haritalar ile düşey hatlar yerine diyagonal hatların kullanılması durumunda Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kazandığı deniz yetki alanları veya buna karşılık düz hatlar ile devam edilmesi durumunda muhtemel kayıpları gözlemlene bilmektedir.

(Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Düşey Hatları Esas Aldığı Ortay Hatta Göre Sınırlandırma)

(Diyagonal Hatlar Esasına göre Türkiye-İsrail Tasviri Muhtemel MEB Sınırlandırmasını Gösteren Teknik Harita)

27 Kasım 2019’da Libya ile imzalanan mutabakat muhtırası incelendiğinde görülmektedir ki; Türkiye, yıllardır süre gelen düşey hatlar ile ortay hattın belirlenmesi yöntemini terk etmiş ve diyagonal hat esasına göre bir antlaşma imzalamıştır.

(Diyagonal Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi yöntemine göre Doğu Akdeniz’deki MEB sınırları)

(Düşey Hatlar ile Ortay Hattın Belirlenmesi yöntemine göre Doğu Akdeniz’deki MEB sınırları)

4. MAVİ VATAN VE KARADENİZ MEB:

Türkiye ile SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) arasında 23 Haziran 1978 tarihinde Moskova’da imzalanan antlaşmanın yürürlüğe girmesini sağlayan 8 Aralık 1980 tarih ve 2355 sayılı kanun ile kabul edilen “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Arasındaki Karadeniz’de Kıt’a Sahanlığı Sınırlandırması Hakkında Anlaşma” ile iki ülkenin Karadeniz’deki kıta sahanlığının sınırları belirlenmiştir. Daha sonra, SSCB ve Romanya’nın 1984 ve 1986 yılları arasında Karadeniz’de MEB ilan etmeleri üzerine Türkiye’de harekete geçerek 05 Aralık 1986 tarih ve 86/11264 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Karadeniz’de MEB ilan etmiştir. Karadeniz’de Türkiye ve SSCB arasında daha önce tespit edilen kıta sahanlığı sınırı, yapılan mektup teatisiyle 1986 yılında MEB sınırı olarak kabul edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasından sonra da Türkiye’nin bu devlet ile olan kıta sahanlığı sınırı, özellikle sınır antlaşmalarının ardıllığı çerçevesinde Gürcistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna için de geçerli olmuştur. Ayrıca, 14 Temmuz 1997 tarihinde Gürcistan ile Türkiye arasında bir Protokol imzalanarak, SSCB döneminde Türkiye ile yapılmış, 1973 Protokolü, 1978 Kıta Sahanlığı Sınırlandırması, 1986-1987 MEB Sınır antlaşmalarının her iki devlet için de geçerli olduğu kabul edilmiştir. Türkiye, 4 Aralık 1997 tarihinde Bulgaristan ile de bir antlaşma yaparak Karadeniz’deki MEB alanını belirlemiştir.

Ancak Cihat Yaycı’nın da ifade ettiği gibi Türkiye, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde diyagonal hatların kullanılması gerektiğini 2007 yılında fark etmiştir. 27 Kasım 2019’da imzalanan Libya Mutabakat Muhtırası da haritalama yöntemi incelendiğinde bu perspektiftedir. Dolayısıyla buradan çıkan sonuç 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen MEB diyagonal hat esasına göre değil düz hatlar esasına göre ilan edilmiştir. Kısacası; 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge sınırları milletimizin âli menfaatleri doğrultusunda güncellenmelidir. Ancak bu kritik sürecin nihai çözümü müzakere masasında siyasi çözümdür. Karadeniz’de ki uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı sadece veya öncelikle askeri yöntemlerle korumamız mümkün değildir.

BM Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz yetki alanlarının paylaşımında “ortay hat” kullanımını veya başka herhangi bir yöntemi öncelememektedir. Uluslararası hukuka göre, ikili deniz yetki alanlarının bölüşümünde “adil” sonuç ve kıyıdaş ülkelerin karşılıklı mutabakatı esastır. Ancak yukarıdaki tablodan da görüleceği üzere bu hakkaniyet Karadeniz’de gerektiği gibi sağlanmamıştır. Örneğin, Türkiye ve Ukrayna’nın kıyı uzunluğu birbirine çok yakın olmasına rağmen Kıta Sahanlığı bakımından Ukrayna Türkiye’nin yaklaşık 4 katı Kıta Sahanlığına ve 3 katı Balıkçılık alanına sahiptir. Hakeza Rusya ve Bulgaristan’ın kıyı uzunlukları birbirine çok yakın olmasına rağmen Rusya’nın Kıta Sahanlığı Bulgaristan’ın Kıta Sahanlığının 1.6 katıdır.

Özetle, 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen MEB diyagonal hat esasına göre değil düz hatlar esasına göre ilan edilmiştir. 1986 yılında Karadeniz’de ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge sınırları milletimizin âli menfaatleri doğrultusunda güncellenmelidir Karadeniz’de bu meselelerin nihai çözümü müzakere masasında siyasi çözümdür. Hem Türkiye’nin hem diğer kıyıdaş ülkelerin uluslararası hukuktan doğan haklarının korunması için müzakere zemini aranmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BALIK, İ.: “Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları Ve Kıyıdaş Ülkelerle Yetki Alanı Anlaşmazlıkları“, Kent Akademisi, 2018, 11 (1), s. 86-98.

ERGÜVEN, N.: “Karadeniz’de Deniz Alanı Sınırlandırması Davası (Romanya/Ukrayna) Ve Uluslararası Hukuk Açısından Etkileri“, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2014, 63 (2), s. 309-328.

PAZARCI, H.: Ege Denizi’ndeki Türk-Yunan Sorunlarının Hukuki Yönü. S. Vaner içinde, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, İstanbul: Metis Yayıncılık. 1990, s.107.

PAZARCI, H.: Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Gözden Geçirilmiş 5. Basım, 1998, Turhan Kitabevi Yay., Ankara.

SEZERER SEZGİN, D.: “1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Bilimsel Deniz Araştırmalarına Etkileri Ve Türkiye’nin Durumu “, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü, 2007, İstanbul.

UĞUR MURAT, D.: “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Kıt’a Sahanlığı Ve Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlarının Belirlenmesi“, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü, 2006, İstanbul.

YAYCI, C.: “Doğu Akdeniz’de Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu Ve Türkiye“,Bilge Strateji, 2012, 4(6),s. 1-70.

[/vc_toggle]

Rus Muhalif Lider Aleksey Navalni ve Putin’in Sarayı

Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki tedavisinin ardından Rusya’ya dönen Alexei Navalny, uçağının başkent Moskova’ya inmesinin ardından havaalanı polisi tarafından gözaltına alındı. Bu gözaltı sonrası Navalny Yolsuzlukla Mücadele Vakfı, çok dikkat çeken bir video paylaştı. Videoda Navalny, Putin’in dudak uçuklatan 1.3 milyar dolarlık devasa sarayını anlattı. Navalny’in anlattığı bu sarayın özelliklerine geçmeden önce, Navalny’i kısaca tanıyalım.

Aleksey Navalni Kimdir?

4 Temmuz 1976 tarihinde Moskova yakınlarında doğdu. Asıl mesleği avukatlık olan Alexei Navalny adını 2008 yılında Rus siyasetindeki ve kamu şirketlerindeki yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma uygulamalarını ifşa eden blog yazılarıyla duyurdu.2011 yılındaki parlamento seçimleri öncesinde takipçilerine iktidar partisi dışında herhangi bir partiye oy vermeleri çağrısında bulunan Navalny, parlamento binası önündeki bir protesto gösterisi sırasında tutuklanarak 15 gün hapis yattı.

2012 yılında yapılan devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Putin, Navalny’nin geçmiş çalışmalarına dair soruşturma başlattı. Kirov’da bir yolsuzluk suçu sebebiyle beş yıl hapis cezasına çarptırılan Navalny, ertesi gün bir üst mahkeme tarafından salıverildi. 2013 yılında Moskova belediye başkanlığı seçimlerine katılan Navalny, seçimi yüzde 27 oy alarak, Putin’in adayı Sergei Sobyanin’in ardından ikinci sırada tamamladı.

Şubat 2017’de ülke çapındaki yolsuzluk karşıtı gösterilerde başı çeken Navalny, Başbakan Dimitri Medvedev’i milyar dolarlık emlak imparatorluğu ile bağlantısını ortaya koyan yazıları sebebiyle kışkırtıcı rol oynadığı gerekçesiyle tutuklandı. 15 gün sonra serbest bırakıldı. Ağustos 2019’da bir protesto gösterisi sonucu tutuklanarak 30 gün hapis cezasına çarptırılan Navalny aniden rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Hapishanede zehirlendiği iddiasıyla hükümeti suçladı.Geçen yıl 20 Ağustos’ta Sibirya’dan Moskova’ya giden bir uçakta hastalandı ve uçak Omsk’a acil iniş yaptı. Birkaç gün sonra Navalny’nin Novichok sinir gazıyla zehirlendiği açıklandı. Tedavisi için Berlin’e götürüldü. 23 Eylül’de hastaneden taburcu edildi. 17 Ocak 2021’de Rusya’ya döndü ve ülkeye vardığında gözaltına alındı.

Putin’in Sarayı

Gözaltına alındıktan sonra Alexei Navalny’in ekibi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yasa dışı kaynaklarla Karadeniz kıyısında kendisine lüks bir saray yaptırdığını öne süren bir video yayınladı. 48 saat içerisinde 53 milyondan fazla kişi bu videoyu izledi. Navalny’nin iddialarına göre, Putin’in sarayı tam olarak 1.3 milyar dolar değerinde ve binanın bahçesinin büyüklüğü ise Monaco’nun 39 katı.

Binanın Putin tarafından, petrol devlerine rüşvet olarak sipariş edildiğini öne süren Navalny; sarayda kumarhane, yer altı buz hokeyi sahası ve üzüm bağı olduğunu da öne sürdü.
Navalny ayrıca “Mülkün etrafı aşılamaz tellerle kaplı, kendi limanı, kilisesi, güvenlikleri, özel izin sistemi, uçuşa yasak bölgesi ve hatta sınır kontrolü var” dedi. Videoda belirtildiğine göre mülkün çevresindeki 70 kilometrekarelik arazinin sahibi ise Federal Güvenlik Servisi (FSB).

Kremlin’in Açıklamaları

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, yaptığı açıklamada, söz konusu iddiaları eleştirerek, “Bunlar temelsiz iddialar, tamamen saçmalık. Rusya cumhurbaşkanı her yıl mal varlığını açıklıyor. Putin’in böyle bir sarayı yok. Kendisinin herhangi bir sarayı bulunmuyor. ” dedi.

[irp posts=”24537″ name=”2000’den Bugüne Putin’in Rusyasında Yaşanan 20 Önemli Olay”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.themoscowtimes.com/2021/01/20/kremlin-calls-navalnys-viral-putin-palace-report-nonsense-a72669

https://www.dw.com/en/alexei-navalny-russia-activist/g-39208571

https://www.bbc.com/news/world-europe-55732296

https://tr.euronews.com/2020/08/20/rus-muhalif-siyasetci-aleksey-navalny-kimdir

https://edition.cnn.com/2021/01/20/europe/putin-palace-navalny-russia-intl/index.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Alexei_Navalny
[/vc_toggle]

Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz Dış Politikası 1453-1571: Bir Hegemon Oluşturmak

İstanbul’un fethedilmesiyle beraber Osmanlı Devleti bir imparatorluk olma sürecine girmiş ve 16. Yüzyılın sonlarına geldiğimizde dört başı mamur, muazzam miktarlarda toprakta hüküm süren, devasa bir müessese oluşturmuştur. Günümüz oryantalist anlayışlarına göre ise, Osmanlı içine kapanık, dışarıda sadece “cihat” anlayışıyla toprak genişletme politikası yürüten, rakiplerine uzlaşma imkânı tanımayan savaşçı bir topluluk olarak anlaşılmış ve böyle değerlendirilmiştir. Bu tür bir anlayış, Osmanlı İmparatorluğu’nu yanlış anlamakla beraber, dönemi anlayabilmek için de yetersiz bir anlayıştır. Bu yazıda, Osmanlı İmparatorluğunun Akdeniz içerisinde diğer devletlerle olan ilişkilerini, onlara hangi gözle baktığını ve daha önemlisi ne kadar sistematik ve bilinçle dizayn edilmiş politika enstrümanlarının bulunduğunu kanıtlama niyetindeyim. Bunlarla beraber, Avrupa-merkezci uluslararası ilişkiler anlayışının Modern Avrupa tarihine atfettiği güçler dengesi, kapasite arttırma gibi kavramların Osmanlı tarafından zaten halihazırda kullanıldığını, bunların Modern Avrupa ürünü olmadığını, aksine, zaten var olduklarını anlatmaya çalışacağım.

İstanbul’un Fethi

Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’e ulaşıp bir hegemonya kurma hedefi İstanbul’un fethine uzanır. Ege’nin zengin ticaret rotaları, Karadeniz’in kendine ait olan ticaret rotaları, Kahire, İskenderiye ve Halep gibi Doğu Akdeniz’in zengin ticaret şehirleri, Osmanlı’da sermaye birikimi açısından her zaman göz kamaştırıcı hedefler olmuştur.

Bununla beraber, içsel bir dinamik de bu genişlemeyi desteklemekteydi; İstanbul ülkenin iç siyasetinin selametiydi ve buradaki nüfusun doyurulup refahının sağlanması Osmanlı iktidarı için mühim bir meseleydi (Fleet, Faroqhi: 2012). Bu refah politikaları ve gıda filolarının güvenliğinin sağlanması, kontrol altına alınabilmesi için, Adalar Denizinin, Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in Türk egemenliğine girmesinin gerektiği kaçınılmaz bir gereklilikti. Her yıl hac ve gıda filolarını soyan Rodos Şövalyeleri, Venedik Donanmasının tehditkâr hareketleri ve Hristiyan korsanların Adalar Denizi ve Akdeniz’de ki yağma hareketleri bunu kanıtlar niteliktedir. Bu gereklilikleri artan çıkarlar, kendilerini ilk başta II. Mehmed’in politikalarında gösterdi. Fatih Sultan Mehmed, Trabzon, Atina, Mora ve Peleponez seferleriyle beraber Karadeniz ve Adalar Denizinin üzerinde bulunan ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak ülke içine akan sermaye birikiminin artışını ve güvenliğini garantiye aldı. Fatih’in Karaman’dan aldığı Alanya ile birlikte Anadolu içerisindeki Akdeniz kıyılarının güvenliğini sağlamıştır. Bununla beraber, bu seferlerin başarısı Venedik’i Osmanlı’nın göreceli güç artışı karşısında korkuya düşürmüş ve bu korku kendini 1463 Venedik-Osmanlı Savaşı ile göstermiştir. Bu savaşın bir diğer sebebi de Venedik’in ticari rotalarının Peleponez’in fethi ile beraber tehlikeye girmesinde yatmaktadır. 1479’a kadar devam eden Venedik-Osmanlı çatışmaları, Venedik’in devasa toprak ve ticari kayıplarıyla sonuçlanmış, Osmanlı denizcileri Venedik’in çevrelerine yağma yapabilecek kadar yaklaşmışlardır ve Venedikliler, Karamanlı Nişancı Mehmed Paşa’nın deyimi ile, kendilerini Sultan’ın merhametine bırakmışlardır.

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed‘in Akdeniz konusundaki ereklerinin büyüklüğü 1481’de Gedikli Ahmet Paşa’nın Otranto’yu fethetmesiyle daha büyük bir açıklığa kavuşmuştur. Otranto gibi bir köprübaşının tutulması ve II. Mehmed‘in ani ölümünden önce ordunun bulunduğu rota, Fatih’in planlarının Akdeniz’in “heartland” bölgesi olan İtalya’ya karşı bir sefere çıktığını düşünmemize sebep olmaktadır. Kendisinden sonra tahta çıkan II.  Beyazıt her ne kadar pasif görünse de Adalar denizinde, Karadeniz’de ve elde bulunan Doğu Akdeniz denizlerindeki ticaret rotalarını regüle etmiş, buralardaki düzenlemelerle beraber verimliliği arttırmayı hedeflemiştir.

 

Osmanlı’nın elde ettiği bu bölgelerde sermaye birikimi için kritik önemi olan ticaret yollarının değerinin artması için çeşitli politikalar belirlemiştir. Bu politikalar genel olarak memnun etme politikaları olarak anlaşılabilir ve millet sistemi altında dinsel ve toplumsal özgürlük, birkaç yıllığına vergiden muaf tutulma, değere göre bazı vergilerin kaldırılması, ekonomik özel bölgeler kurularak ticaretin teşviki olarak özetlenebilir. Akdeniz içerisinde artan askeri hareketlilik Osmanlı Donanmasında artan insan ve gemi ihtiyacını doğurmuştur. Bunların sağlanabilmesi adına Akdeniz’de bulunan Müslüman korsanlar yüksek maaşlar ile Donanmaya gemileri ile beraber davet edilmiş, bu politika sadece Müslümanlarla sınırlı kalmamış, kendi ülkeleri içinde sıkıntıda bulunan Hristiyanlar da bu çağrıya ayak uydurmuş, Osmanlı Donanmasına katılmışlardır. Bu katılımlarla beraber, Osmanlı Donanması artan gemi ihtiyacına cevap verebilmek adına yeni tersaneler kurmuş, bu eylem de hem artan kereste ihtiyacı sebebiyle Karadeniz Ticaretinin öneminin artmasına hem de tersanelerin inşa edildiği yerlerde yeni iş olanaklarını oluşmasını sağlayarak bölgesel refah kaynaklarını arttırmıştır. Ömrü denizlerde geçmiş bu tecrübeli denizciler kendi kaynakları ve kendilerine has karizmalarıyla beraber orduya muazzam bir güç katmış, Venedik ile devam eden mücadelelerde Osmanlı lehine önemli fetihler ve akınlar yapmışlardır. Bu yeni kuvvetlerin katılımı, Osmanlı ordusunun karadaki baskısı, Levant ve Karadeniz ticaret ağlarıyla bağı kopan Venedik zorunlu olarak barış anlaşması imzalamak durumunda kalmıştır. Venedik’in Osmanlı’nın bölgedeki ilk ve en önemli rakibi olması, esasında, doğal bir sonuçtur. Anadolu’da merkezi olmayan beylikler ve zayıf bir Bizans, Venedik’i bölgede aşırı dominant kılmış, bölgenin “kaymağı” denilebilecek ticaret ağlarını ve bunların refahını Venedik’in ellerine sunmuştur. Bununla beraber artan gelirler ve bu ticaret yoluyla kazanılan teknolojik gelişimler, Venedik’i Avrupa’nın süper güçlerinden biri yapmıştır ve bu zenginlik aslında o kadar büyüktür ki Osmanlı ile biri on üç yıl diğeri ise beş yıl süren ve devasa kaynaklar tüketen iki tane savaşı karşılayabilmiştir.

Osmanlı Venedik Savaşı (1570 – 1573)

Osmanlı’da İstanbul’un ihtiyaçları, artan devlet kapasitesi ve büyüyen ordu ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına gerekli olan sermaye birikimi, sosyal düzenin devam edebilmesi için ihtiyacı olan gerekli refah kaynaklarını elde edebilmek amacıyla kurduğu merkezi iktidar doğal olarak gözlerini Akdeniz, Karadeniz ve Adalar Denizine dikmiş ve bu iki devleti savaşlara sürüklemiştir. 2. Beyazıd’ın Batı ile olan ilişkilerde getirdiği sakinlik ve düzen, oğlu I. Selim’in gözünü Doğuda Osmanlı’nın Akdeniz’deki varlığını tehdit eden unsurlara çevirmesine olanak sağlamıştır. Safevi Devleti’nin artan tehditlerine karşılık, başlangıçta ipek ticaretine karşı ekonomik ambargo ve kıyı savunma şeritlerinin oluşturulması ile karşılık verilse de (İnalcık, Quataert: 2004), en sonunda Memluk Devleti’ni de hedef alan seferler ile buradaki tehlikeler bertaraf edilmiş; Halep, Kahire, İskenderiye gibi önemli ticaret bölgeleri ve halifelik Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Burada önemli olan nokta, bu fetihlerin esasında Osmanlı Devleti’ni bir İmparatorluk haline getiren servet birikimleridir. Doğu Akdeniz’de farklı devletler ve kurallar altında bulunan bu şehirlerin Osmanlı tarafından ele geçirilmesi ve merkezi bir iktidar denetimine girmesi, ayrıca bölgedeki rekabetlerin sonlandırılıp tek bir devletin baskınlaşması ile beraber, diğer bir deyiş ile bölgede yabancı bir geminin keyfinin isteği doğrultusunda yağma veya korsanlık faaliyeti yürütememesi, bölgede güvenliğin ve denetimin tek elde toplanmasını sağlamış; bu eylem ile beraber güvenlik masrafları ve çeşit çeşit devlete ödenen geçiş ücretlerinin bitmesi zaten aktif olan bölge ticaretinin daha da artmasını sağlamış, çarkların tam hızıyla dönüp bunu Osmanlı hazinesine aktarmasını sağlamıştır. Böyle bir askeri-iktisadi başarı Osmanlı Devleti’ni refah bakımından gerçek bir İmparatorluğa çevirmiş ve bildiğimiz “Altın Çağı” başlatmıştır.

Barbaros Hayreddin Paşa

Yine bu dönemde, Barbaros Hayreddin Paşa gibi isimler Osmanlı Donanmasına katılmış, Cezayir gibi beylikler Osmanlı topraklarına katılmış, adeta bir ileri karakol gibi hem Doğu Akdeniz’e karşı oluşacak tehditleri bertaraf etmeye yaramış hem de Osmanlı korsanlarının yağma ve baskınları için bir üs olarak kullanılmıştır. Gerçekten de Cezayir’in de Osmanlı topraklarına katılmasıyla beraber, Akdeniz’de meydana gelen Osmanlı-Avrupa devletleri savaşları hep bu boylamlar içerisinde kalmış daha ileriye gidememiştir. Kanuni Sultan Süleyman, babasından aldığı bu refah dolu Doğu Akdeniz ticareti ve güvenli sınırları, güçlü donanma ve kara ordusu ile beraber, gözünü Batı’nın içlerine kadar dikerek Osmanlı hegemonyasını göstermiştir.

Bunun Akdeniz politikalarında ki yansımaları kendisini Preveze ve Cerbe Deniz Savaşları ile göstermiştir. Bu savaşlar ile beraber Avrupa devletleri arasında Osmanlı Donanmasının yenilmezliği miti oluşacaktır. Bununla beraber “Pax Ottomanica” yani Osmanlı Barışı diyebileceğimiz bu dönem, iki olayla sarsılmıştır; başarısız geçen Malta Kuşatması ve donanmayı büyük kayıplara uğratan İnebahtı Savaşı. Dönemin yine en büyük etkenlerinden biri kuşkusuz Akdeniz’in saygın güçlerinden olan Türk korsanlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan aldıkları insan gücü, materyal, top, barut ve lojistik gibi faktörleri kendi tecrübeleri ve liderlikleri altında birleştiren bu korsanlar Osmanlı İmparatorluğu’na büyük kazanımlar getirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük rakibi Habsburg İmparatorluğu olmuştur. Hem İspanya’da hem de Avusturya gibi çeşitli topraklarda hüküm süren Habsburglar açısından bu rekabet esasında büyük problemler teşkil etmekteydi. Birleşik sınırları olan bir imparatorluk yerine böyle dağınık bir topraklar bütününde bulunması Beşinci Charles için bölgesel hegemonik bir politika gütmesini engellemiş, bunun yerine yerel otoritelerin çıkarlarının daha baskın olduğu bir politika sürdürmesine sebep olmuştur. Bununla beraber sınırları birleşik olan Osmanlı İmparatorluğu için böyle bir sorun olmamış, merkezi bürokrasi sayesinde ortak kurumlar inşa edilmiş ve Nizamı Alem veya Kızıl Elma gibi evrensel hegemonik politikalar güdülmesine izin vermiştir. Nitekim 1538 Preveze Savaşı ile beraber Osmanlı iddiaları daha güçlü gelecek ve Akdeniz’de baskın bir Türk iktidarı ortaya çıkacaktır.

Preveze Savaşı

Beşinci Charles’ın bitmek bilmeyen iç çekişmelerden ve dışarıda sürdürdüğü savaşlardan bunalmasıyla beraber, İmparatorluğu iki parçaya ayırmış, İspanya’yı da II. Philip’e bırakmıştır. Babasının hegemonik hırslarını taşıyan Philip de Akdeniz’de Osmanlı İmparatorluğuna meydan okumuştur ve Osmanlı aleyhine hareket eden korsanları finanse etmek ve çeşitli devletlerle ittifak yoluyla bu hegemonyanın önünü kesmeye çalışmıştır.

1560 yılında meydana gelen Cerbe Deniz Savaşı’nın Osmanlı’nın kesin zaferi ile sonuçlanıp bununla beraber bu hayaller hüsrana uğrasa da Osmanlı’nın doygunluk sınırına ulaşıp artık daha fazla ilerlemeyeceğini gösteren Malta Kuşatması Osmanlı için sonun başlangıcı sayılabilir. Akdeniz’in neredeyse tam ortasında bulunan Malta Adası, Osmanlının Akdeniz’in batısına sürdüreceği deniz harekatları için mükemmel bir lojistik ağı oluşturmaktaydı. Bununla beraber İspanya da Osmanlı’dan gelecek muhtemel saldırılara göğüs gerebilmek adına bu adayı bir ileri karakol olarak görüyordu. Bununla beraber adanın savunucuları zamanında Rodos’tan atılan St. John Şövalyelerinden başkası değildi. II. Philip’in izni ile bu adaya yerleşen şövalyeler, hem Osmanlı ordusuna ve onun taktiklerine karşı tecrübeli, hem de manevi olarak kendilerini hala bir kutsal savaşın içinde saymalarından dolayı ada Osmanlılar için geçilmesi zorlu bir sınavdı. Bununla beraber, Osmanlı içerisinde saldırı kararının geç alınması da kuşatmayı zorlayan bir diğer faktördür. 193 gemi ile sefere çıkan Osmanlı ordusu için kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Turgut Reis’in şehit düşmesi, Piyale Paşa’nın korsanlar gibi tecrübeleri insanları görmezden gelmesi kuşatmayı bir krize sokmuş ve kuşatmayı başarısız kılmıştır. Bununla beraber Malta halkı ve St. John Şövalyelerinin birleşmiş bir görüntü çizmesi ve İspanya, Ceneviz gibi devletlerden alınan destekler kuşatmanın başarısız olmasında etkili olmuşlardır.

Siege of Malta

Bu başarısızlık ile beraber, Osmanlı İmparatorluğu Akdeniz’de maksimum sınırlarına ulaşmış ve artık gücü gerilemeye başlamıştır. 1571 İnebahtı Savaşı, 500 geminin katıldığı devasa savaş, Osmanlının yenilgisiyle sonuçlanmış fakat bu yenilgi tamamen bir geri çekilmeye değil, Osmanlı Donanmasının tekrardan organize edilmesi ve daha savunma odaklı olmasıyla sonuçlanmıştır.

Sonuç Yerine 

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğunun Akdeniz’deki politikaları görüldüğü üzere genellikle savaş odaklı ve toprak kazanım hedefleri içermektedir. Fakat bu anlayış oryantalist veya Batı-merkezci anlayış tarafından dikte edilen sadece bir “cihat” amacıyla olmamıştır. Osmanlının Akdeniz’de oluşturduğu dış politikanın askeri enstrümanları bu kadar kullanmasının nedeni, devlet için gerekli olan kaynakların toplanması ve ülke içinde kaynaklanan sebeplerden dolayı ihtiyaç duyulan “kapasite arttırma” hedefinden başkası değildir. Bu kapasite arttırma için ticaret rotaları güvene alınmış, Doğu Akdeniz bölgesinin idaresi tek bir elde toplanmış, Cezayir gibi bölgeler ele geçirilerek bir ileri karakol görevi görmüş, bölgede varlık gösteren Türk korsanlar donanmaya katılmaya ikna edilmiş, yeni tersaneler açılarak ordunun kapasitesinin arttırılması yoluna gidilmiştir. İşte tüm bu kapasite arttırma projeleri kendini Birinci Süleyman’ın iktidarında Osmanlı’yı dünyanın bir süper gücü haline getirmiş, Cezayir’den İran’a, Macaristan’dan Anadolu’ya kadar uzanan bir alanı kontrol etmesine olanak sağlamıştır. Osmanlı dış politikasının 1453 ile 1571 yılları arasında Akdeniz üzerinde izlediği dış politika temel ilkesi kapasite arttırma hedefidir.

[irp posts=”25012″ name=”Osmanlı’nın Erken Kanuni Süleyman Dönemi Dış Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Suraiya N. Faroqhi, Kate Fleet, The Cambridge History of Turkey, Volume 2 The Ottoman Empire as a World Power, 1453–1603-Cambridge University Press, 2012.

Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume 1, Empire of the Gazis, The Rise and Decline of the Ottoman Empire 1280-1808, 1976.

O’Connell, Monique Dursteler, Eric R, The Mediterranean World, From the Fall of Rome to the Rise of Napoleon-Johns Hopkins University Press, 2016.

Fernand Braudel, Civilization and Capitalism, 15th-18th Century, Volume III, The Perspective of the World HarperCollins Publishers Ltd, 1984.

Halil İnalcık, Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi: 1. Cilt 1300-1600, Eren Yayıncılık, 2004.
[/vc_toggle]

Geçmişten Günümüze Türkiye İsrail İlişkileri

Türkiye ve İsrail’in ekonomik, askeri ve siyasi alanlar olmak üzere fazlasıyla derin ilişkileri bulunmaktadır lakin bu derin ilişki kimi zaman zirveyi görmüştür kimi zaman da kopma noktasına gelmiştir. 1950 yılından itibaren başlayan Türkiye-İsrail ilişkileri 1980 yılına kadar önemli ölçüde herhangi bir gelişme gösterememiştir. 1980 ve 1990 dönemleri arasında İsrail ve Türkiye birbirine yakın iki müttefik  olarak ilişkilerini sürdürmüşlerdir. 1980’lerin başlarında İsrail’in Filistin’e karşı uygulamış olduğu insanlık dışı politikalar neticesinde Türkiye ile ilişkisi normal seyrin de altında kalmıştır fakat 1986 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İsrail’e maslahatgüzar atamış olup bu hamle ile 1990’lı yılların gelişen Türk-İsrail ilişkilerinin temelini oluşturmuştur. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra (1991) dünyadaki güç ekseninin yaşadığı sarsılma ile birlikte Türkiye özellikle 1990’lı yıllarda İsrail’den büyük çapta askerlik hizmetleri aldı. Terör örgütü PKK ile mücadele için alınan bu destek Türkiye’nin sınırlarındaki güvenliği sağlaması açısından mühim bir meseleydi fakat sınır güvenliğini sağlaması için “Arz-ı Mev’ud” emelini taşıyan İsrail ile işbirliğine girmek Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturma potansiyeline sahip olabilirdi.

Arz-ı Mev’ud sınırlarını içeren bir harita

Türkiye’nin Orta Doğu’da o zamanlardaki en yakın müttefiki konumunda olan İsrail ile yapılan görüşmelerin gizlilik esası ile yapmasına istinaden ilk İsrail Başbakanı David Ben Guiron Türkiye’nin İsrail’e “metresi” gibi davrandığı görüşünü ortaya atmıştır. 1990’ların ilerleyen yıllarında artık bu görüşmelerin basına haber verilip yapılmasından sonra Dr. Philip Robins: “Türkiye ve İsrail’in 1993 yılında “nişanlandığını” 1996 yılında ise “evlendiğini” ortaya atmıştır (Robins, 2003). Bu ifadeye destek niteliğinde “Türkiye-İsrail ilişkileri özellikle 1996 yılında imzalanan anlaşmalarla hızlı bir gelişme göstermiştir ve bu tarihten sonra iki ülke ilişkileri askeri, diplomatik, siyasi, ekonomik ve istihbarî unsurları içeren çok boyutlu bir niteliğe sahip olmuştur” (Sarıaslan, 2019).

Ayrıca 1997’de Türkiye ve İsrail “Serbest Ticaret” konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşma ile iki taraf da birbirleri ile olan ticaret hacimlerini artırdı. Türkiye’nin İsrail üzerine uyguladığı dış politikası özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren giderek duygusallıktan uzaklaşıp tamamen kazan-kazan ilişkisine dönmeye başlamıştır ve hatta keskin ayrılıklar da bu ilerleyen süreçlerde belirmiştir. 2009 Davos Zirvesi krizi, 2010 Mavi Marmara krizi, Türkiye’nin, İsrail’in müsebbibi olduğu Filistin’e yönelik terör saldırıları ve politik baskıları, Gazze ablukası, Kudüs’ün sözde başkent olarak ilan edilmesi, bölgesel konulardaki anlaşmazlıklar, ulusal savunma hizmetlerinin üretimi konusundaki rekabet, enerji alanında özellikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği milli ve bağımsız politikalar iki taraf arasındaki işbirliği alanlarını daraltmıştır.

DAVOS

Kader sapağı olarak nitelendirebileceğimiz bu krizler her iki tarafın politik açıdan ilişkilerinin askıya alınmasına neden olmasına rağmen ekonomik açıdan etkisini fazla göstermeyen inişli çıkışlı bir döneme sokmuştur lakin bu sorunlar iki tarafın ticari alanda gelişmesine engel olmamıştır. Bu sorunlardan bağımsız olarak, görünen resmin aksine yapılan anlaşmalar bize gerçekten dış politikanın nasıl olması gerektiğinin bir kanıtı niteliğindedir. Burada alınacak en önemli tavır; duygulara ve geçmişte yaşananlara bağlı kalmadan her zaman yeni beyaz bir sayfa açabilmek ve “masadan kalkmamak” tır. Türkiye bu politikaları sonucunda göreceli başarısızlığa uğramış ve olumsuz etkilerini Mısır’da ve Suriye’de yaşadıktan sonra diplomasisini değiştirerek Suriye’de, Libya’da, Afrika’da, Kuzey Kıbrıs’ta ve Katar’da politik gücünü askeri gücü ile birleştirerek göstermiştir. Özellikle Türk istihbaratının kritik başarıları Türkiye’nin izlediği politikaları somutlaştırmasına önemli katkıda bulunmaktadır.

Türk İsrail Ticari İlişkileri

 

Grafiğe baktığımızda 2000 ile 2019 yılları arasında İsrail vatandaşlarının Türkiye’ye yapmış olduğu doğrudan yatırım hacmi genellikle artış yönlü hareket etmiştir lakin 2010 senesindeki 997 milyon dolarlık rekordan sonra “Mavi Marmara krizi” bu yatırımların yarı yarıya düşmesini doğrudan etkilemiştir. Mavi Marmara krizinde ödetilen tazminat bir nebze olsun İsrail’e geri adım attırsa da uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı vuku bulmuş bu hadise ilişkileri koparma noktasına getirmiştir. Ciddi sayılabilecek krizlerin etkilerinin ekonomik ve politik açıdan eskiye dayanan bir ilişki içinde bulunan bu iki müttefikin karşılıklı normalleşme adımlarıyla beraber İsrailli yatırımcılar tekrardan Türkiye’ye yatırım yapmaya başlamıştır.

TÜİK’in “ülkelere göre dış ticaret verilerine” göre 2019 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 6.064.638 milyar dolar ile zirveyi görmüştür. 2019 yılında Türkiye’nin İsrail’e 763,811 milyon dolar  tutarında demir çelik ihracatı yapması ile bu ürün grubu bazındaki en yüksek ihracat payına Türkiye sahip olmuştur (TradeMap, 2019). Doğal olarak taraflar üretim, istihdam ve ihracat seviyelerini aza indirmek istemezler ve bu nedenle de aralarındaki dengeyi korumaya çalışırlar.

Türkiye ve İsrail ilişkilerini günümüzde geçmişteki gibi samimi bir bağ ile yürütmek yerine, üretim ve kalkınmasını sürdürülebilir kılmak adına kazan-kazan anlayışını korumaya çalışmaktadır. Her iki taraf için hudutları belli olan bu seviyeli müttefikliği yürütmek artık alışılagelmiş bir durumdur fakat Türkiye’nin bölgedeki hakimiyetini artırması İsrail’i kuşkusuz tedirgin etmektedir ve bundan sonra atacağı adımları Türkiye’nin bölgedeki hamilik görevini üstlenmesini önlemek adına atacağından şüphe olunmaması gerekir.

[irp posts=”2264″ name=”İsrail’in Kuruluşu ve Ortadoğu’da İşgal”]

Muhammed Ali Celaleddin Önen 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Robins, P. (2003). Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War . University of Washington Press.

Sarıaslan, D. F. (2019). Türkiye-İsrail İlişkilerinde Değişmeyen Dinamik: Ekonomi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi; SBF, 74(4), 1065-1102.

TCMB. (2000-2019). Yurt Dışında Yerleşik Kişilerin Türkiye’deki Doğrudan Yatırımlarının Ülkelere Göre Dağılımı – Stok. TCMB, Ekonomi Bölümü. Ankara: TCMB.

TradeMap. (2019). Bilateral trade between Turkey and Israel. International Trade Centre.
TÜİK. (2019). TÜİKÜlkelerine göre dış ticaret. https://data.tuik.gov.tr/Kategori/GetKategori?p=dis-ticaret-104&dil=1. adresinden alındı

Yurtsever, C. (2011, Kasım 2). Cezmi Yurtsever- Kişisel Sitesi. Ocak 15, 2021 tarihinde Cezmi Yurtsever: http://cezmyurtsever-ukurovatrkmenlerive.blogspot.com/2011/11/israilin-vaat-edilmis-topraklar.html adresinden alındı
[/vc_toggle]

Arap Baharı’ndan Geriye Kalanlar

17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta yükselen eşitsizliğe, yoksulluğa ve yolsuzluklara tepkisini kendisini yakarak gösteren Muhammed Buazizi, ardında Ortadoğu coğrafyasında büyük bir protesto mirası bıraktı [1]. İzleyen yıllarda Arap Baharı adını alacak olan süreç, ekmek-özgürlük-adalet talepleriyle  bölgede neredeyse her ülkede etkisini gösterdi. Sadece bölge ile de kalmadı, küresel çapta da bir domino etkisi  potansiyeline sahip olduğunu da gösterdi ancak protestolar hem uzun bir sürece hem de geniş bir coğrafyaya yayıldığı için birçok dış faktörün de sürece dahil olmasının önünü açtı.

Muhammed Buazizi Pankartı

Uzun bir aradan sonra bölge halklarının dingin sessizliği umut verici bir şekilde bozulmuştu lakin kısa bir süre sonra işlerin tahmin edildiği şekilde ilerlemeyeceği görüldü. Arap Baharı ismi verilen protesto zincirlerinin, kısa sürede Arap Kışına döndüğü şeklinde yorumlar sıkça yapılır oldu [2]. Bu yazıda protestoların 10. yılında bölgenin önemli ülkelerindeki protesto hareketlerinin ne şekilde geliştiği ve sonuçlandığı üzerine odaklanılmıştır. Bu noktada ele alınan ülkeler Tunus, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen ile sınırlı tutulmuştur. Yer yer karşılaştırmalı bir şekilde de ilerleyecek olan analizde ülkelerdeki süreç  detaylarla boğmadan  okuyucuya genel bilgi verilmesi amaçlanmıştır.

İlk Kurşun: Tunus

Kuzey Afrika’nın batı kısmında yer alan, batısında Cezayir, doğusunda Libya ve Akdeniz ile çevrili olan Tunus 1956 yılında bağımsızlığını Habib Burgiba önderliğinde Fransa’dan kazanmıştır. Max Weber’in karizmatik lider profiline uyan Burgiba, cumhurbaşkanlığı süreci boyunca Tunus’un tam olarak Arap ülkeleri içinde erimesine engel olmuş, yaptığı hukuki ve siyasi reformlarla ülkeye Avrupa tarzı bir kimlik kazandırmıştır. Tunusluluk bilincini vatandaşlara önemle aktarmıştır [3]. 1987 yılında ise kendi seçtiği İçişleri Bakanı Zeynel Abidin Bin Ali tarafından görevden alınmış, hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmiştir. Zeynel Abidin Bin Ali ise, uzun cumhurbaşkanlığı döneminde bölgedeki diğer monark isimler  gibi hareket etmiş ve protestoların gelmesini bir anlamda kendisi sağlamıştır.

Zeynel Abidin Bin Ali

2011 yılında, henüz daha iki aylık bir ayaklanma döneminde cumhurbaşkanlığı makamından istifa etmiş ve yurtdışına kaçmıştır. Aslında diğer ülkelerdeki karşılıklarına baktığımızda ileri görüşlülük sayılabilecek bir tutum göstermiş denebilir. 2011’de Bin Ali’nin istifasıyla beraber yönetimi geçici olarak ülkedeki önemli isimlerden biri olan Raşid Gannuşi devralmıştır. Müslüman Kardeşlerin Tunus’taki kolu olan Nahda hareketinin lideri olan Gannuşi, iktidarı ülkede bir diğer güçlü isim Munsif Marzuki ile paylaşmış, böylece ülkede bir uyum sağlamıştır diyebiliriz. Marzuki’nin gücü ise işçi sendikalarından kaynaklanmakta ve bir anlamda en büyük iki toplum lideri ortak paydada buluşmuştur. Hatta bu durum Arap Baharı’nın sadece bu ülkede demokrasiye vesile olduğu yorumlarını da beraber getirmiştir. Sonrasında 2014 yılında yapılan seçimlerde, Nahda hareketi büyük kan kaybetmiştir. Bunun nedeni protestolara neden olan adaletsizliğe, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı yeterince iyi bir sınav verememesi olarak görülebilir.

Munsif Marzuki

Sol görüşe yakın Nida Partisi- işçi sendikaları ve Nahda partisinin çeşitli uyuşmalarıyla, tavizleriyle ülke bugüne kadar topallayarak da olsa gelebilmiştir. Muhtemelen ülkenin en büyük kazanımı ise, Libya, Mısır, Suriye gibi ülkelerde yaşanan yoğun çatışmalara sahne olmamasıdır ki bunun da en büyük nedeni olarak güçlü bir toplumsal desteği bulunmasına rağmen Gannuşi’nin pragmatik bir bakış açısıyla hareket etmesi ve tüm gücü eline almak istememesi gösterilebilir [4]. Son olarak ülkedeki siyaset yapısının karmaşık ve çok bölünmüş bir yapıda olması, yapılan seçimlerin de sağlıklı bir şekilde sonuç vermesini engellemektedir. 2019 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimleri de bunu açık bir şekilde göstermiştir.  25 ismin cumhurbaşkanlığı için yarıştığı seçimde en yüksek üç oyu sırasıyla Kays Said, Nebil el Karvi ve Nahda’nın adayı Abdülfettah Moro almış, seçimin ikinci turunda ise Kays Said Nahda da dahil çoğu siyasi görüşün desteği ile birinci gelmiştir. Görülüyor ki ülkenin sorunsuz bir şekilde yönetilmesi sadece ittifaklarla, çeşitli alanlarda uyuşmalarla mümkündür.

Karşı Devrim Örneği: Mısır

Tunus’tan sonra protesto dalgalarının ikinci durağı Mısır oldu. Mısır’ı diğer bölge ülkelerinden ayıran güçlü bir tarihi, kültürü, siyasi ve askeri yapısı olması nedeniyle protesto hareketlerinin başlangıçta etkili olmayacağı öngörülüyordu ancak gün geçtikçe biriken tepki ve değişen roller Mısır’da uzun yıllar devlet başkanı olan Hüsnü Mübarek’ in devrilmesiyle sonuçlandı. Devletin başında 1981’den beri bulunan Hüsnü Mübarek, özellikle 21. yüzyıl ile beraber ülkedeki kilit roldeki ordunun rolünü işadamlarıyla dengeleme yoluna gitti [5]. Zaten protestoların başarıya ulaşmasında da en önemli sebep bu oldu. Çünkü ekmek, özgürlük, adalet gibi ekonomik ve sosyal talepler her ne kadar doğru ve yerinde tepkiler olsa da halka verilen ordu desteği olmasaydı büyük ihtimal devrim başarısızlıkla sonuçlanırdı. 1956’da Hür Subaylar darbesi ile yönetime gelen Abdünnasır, sonrasında Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek’in hepsinin ordu kökenli olması bunun en büyük göstergesi. Tarihsel olarak ordunun böylesi kritik bir konumda olması herhangi bir toplumsal, siyasal dönüşümde ordu etkinliğinin de büyük olmasına neden olmuştur.

Abdülfettah El Sisi

2012 yılında Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonucu, ordunun da onayıyla seçilen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi çok kısa bir süre iktidarda kalmış ve ertesi sene tekrar ordu tarafından yönetimden indirilmiştir. Tunus’un aksine Mısır’daki güçlü ordu ve güçlü Müslüman Kardeşler tabanı, değişimin daha kanlı ve tartışmalı olmasına neden olmuş, sonunda kazanan ordu lideri Abdülfettah El Sisi olmuştur. 2013’ten itibaren devlet başkanlığı makamında bulunan Sisi, her türlü muhalefeti susturmuş, bir anlamda protestoculara karşı devrim gerçekleştirmiştir [6]. Burada altı çizilmesi gereken nokta, Mursi’nin devlet başkanlığı süresince yeterince pragmatist hareket etmemesi ve devrimin tek sahibi imajı çizmesidir. Gerçekleştirmek istediği değişimleri çok hızlı bir şekilde ele almış, bu da toplumda antipati kazanmasına neden olmuştur. Ülkedeki Hristiyan Kıptiler, solcu gruplar ve Selefi Nur partisi ordunun yanında yer almış, Müslüman Kardeşler siyasi anlamda pasifize edilmiştir [7]. 2021 yılına girdiğimiz bu günlerde, Mısır artık tamamen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Devletleri’nin desteğini alan Sisi’nin kontrolündedir.

Bitmeyen Kavga: Libya

Libya, kuzey Afrika’da jeopolitik olarak çok kritik bir noktada yer almaktadır. Komşusu Mısır, Libya üzerinde yoğun etkilere sahipse de asıl jeopolitik önemi Afrika içlerinden Avrupa’ya geçişte bir köprü vazifesi görmesidir. Bu nedenle olsa gerek, Batılı güçlerin Arap Baharı sürecinde  en dolaysız ve ağır müdahalesi de Libya’ya olmuştur. 1969’da bir darbeyle, 1951’den beri ülkeyi yöneten Kral İdris’ten yönetimi devralan Muammer Kaddafi 2011 yılına kadar uzun bir idare sergiledi. Makamda olduğu süre boyunca, kendisi başkanlıktan düşürülünce anlaşılacağı üzere, çok zor olan ülkesel birliği iyi kötü bir şekilde korumuştur. 2011 yılında Arap baharı protestoları ile başlayan olaylarda, Kaddafi istifa etmeyi reddetmiş, böylece hem içeride hem dışarıda büyük bir rekabetle karşı karşıya kalmıştır. Meydana gelen iç savaşta, Birleşmiş Milletler de muhalif kesim lehine operasyonlar başlatmış ve bunun neticesinde Kaddafi, halkı tarafından linç edilerek öldürülmüştür. İlerleyen süreçte ülke adeta Ortaçağ’ın savaş beyleri dönemine dönmüş, yerel bazda güçlü olan aşiretler ve liderler çeşitli çatışmalara neden olmuştur [8]. Trablus, Derne, Bingazi, Tobruk ve Fizan olarak kısımlandırabileceğimiz ülke, bölgeler arası çıkar çatışmaları neticesinde birbirinden kopuk hale gelmiştir. Kaddafi’nim devrilmesinin ardından, Geçici Ulusal Konsey 2012 yılında yetkilerini Milli Genel Kongre’ye devretti ve bir anlamda demokratik siyasetin oluşma süreci hızlandı.

Muammer Kaddafi

Ancak bu adımlar Libya’ da istikrarı oluşturmaya yetmedi, küçük çaplı yerel liderlerin aykırı durması bir yana, uzun yıllar Amerika’da yaşayan Halife Hafter 2014 yılında yerel milis güçlerini de arkasına alarak Libya’nın yeni diktatörü olmaya soyundu.  Hafter’in taarruz girişimleri neticesinde var olan meclis Tobruk ve Trablus merkezli olmak üzere ikiye ayrıldı. Ayrıca daha sonra 2015 yılında Fas’ta imzalanan Süheyrat Anlaşması ile Fayyez El Serrac’ın başkanlığını yaptığı Ulusal Mutabakat Hükümeti kuruldu. Bunun yanında ülkenin güneyinde, Fizan’da da karmaşıklık artmış ve ülkenin kuzeyinden ayrı bir rotaya yönelmiştir. Sonraki yıllarda uluslararası meşruiyete sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Hafter ’in temsil ettiği Libya Ulusal Ordusu arasında çeşitli zorlayıcı baskılarla  toplantılar meydana gelmiş ancak bugüne kadar herhangi bir somut çıktı elde edilememiştir. Bu noktada Libya üzerinde çıkarları olan Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi birçok aktör Hafter’e destek sağlamış, savaş durumunun devamı bu blok için faydalı hale gelmiştir [9]. Son olarak 2019 yılında Hafter’in Trablus’a düzenlediği harekatın Türkiye desteğini alan Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından bertaraf edilmesi bölgede Hafter’de olan askeri gücün Trablus’a kaymasına yol açmıştır. Gelinen noktada bu sene içinde seçim yapılması planlanıyor ancak uzun yıllar boyunca yaşanan çatışma ve iç savaş durumu kaybedilenleri geri getirmeyeceği açık. Libya’da Kaddafi’nin sağladığı ulusal birlik ve devlet kapasitesi, Arap Baharı ile beraber tamamen bozulmuş, protesto hareketleri niyet edilenin tam tersi bir şekilde sonuçlanmıştır.

Her Şeyin Başa Döndüğü Ülke: Suriye

Suriye de tıpkı Mısır gibi Ortadoğu coğrafyasında tarihsel bağlamda güçlü devletlerden biri olagelmiştir. Arap baharının Suriye’yi etkilemeyeceği, etkilese de etkisinin çok sınırlı olacağı bazı otoritelerce öngörülmüştü. Ancak sanılanın aksine, Arap baharının en kanlı ve karmaşık gerçekleştiği ülkelerin başında Suriye gelmiştir. Protestoların başlangıçta büyük destek toplaması ve Esad yönetimini oldukça sarsması kısa sürede değişiklik gerçekleşeceği beklentisi oluşturdu. Ancak burada belirtmek gerekir ki, Mısır’da meydana gelen hareketlerde toplumun ortak bir düşmana karşı birleşmesine karşın, Suriye’de muhalefet oldukça çeşitli birimlere dönüşmüştür [10]. Buna bir de 2014’de  IŞİD’in ortaya çıkması da eklenince dış müdahaleye daha açık bir savaş alanı haline dönüşmüştür. 2015 yılına kadar muhalefetin kazanan tarafta olduğu iç savaş, bu tarihten itibaren Rusya’nın ciddi destekleri sonucunda Esed lehine dönüşüm geçirmiştir [11]. Ayrıca İran’ın da milis  desteği sağlaması iç savaşı mezhep boyutunda daha kanlı hale getirmiş ve diğer bazı dış müdahalelerin yolu açılmıştır.

Olayların başından itibaren Batı bloku ile beraber hareket eden Türkiye, aktif askeri destek de sağlamış ve bir anlamda Libya’da gerçekleştirdiği başarılı askeri müdahaleleri burada da gerçekleştirmiştir. Önceki adı Özgür Suriye Ordusu olan Suriye Milli ordusuna askeri ve lojistik destek sağlamış, hem Esad yönetiminin hem de terör örgütlerinin daha da yayılmasını engellemeye çalışmıştır. ABD ise DEAŞ terör örgütüne mükabil, Suriye’de bulunan YPG terör örgütüne destek sağlamış, hatta “Suriye Demokratik Güçleri” ismiyle bir anlamda PKK terör örgütünün uzantısı olan YPG terör örgütünü meşrulaştırmaya çalışmıştır [12]. Bunun yanında Kuzey Suriye odaklı düzenlenen Astana süreci ve Soçi Zirvesi’nde Türkiye, İran ve Rusya, Suriye’nin geleceği hakkında görüşmeler ve uygulamalar hayata geçirmiştir. 2021 yılına geldiğimizde, ülkede Esad yönetimi gücünü her ne kadar Rusya destekli sağlasa da, yıkılmadan ve belki de daha da fazla artırmıştır. Türkiye, İran ve Rusya askeri güçlerinin yer aldığı bu savaş coğrafyasında, protestolara neden olan demokrasi ve özgürlük talepleri Arap baharından önceki döneme göre daha da artmış ancak bunu sağlayacak devrimci  güçten oldukça mahrum hale gelinmiştir. Arap baharının getirdiği tek şey daha çok ölüm ve yıkım olmuştur.

Vekalet Savaşı’ndan Devletlerarası Savaşa: Yemen

Yemen, Arap yarımadasının güneybatısında, Aden körfezi ucunda yer alan son derece kritik bir ülkedir. Çünkü sahip olduğu jeopolitik konum nedeniyle, enerji taşımacılığının yoğun olarak gerçekleştiği Aden Körfezi’nde kilit ülke rolü oynayabilir. Siyasi tarihine baktığımız zaman Yemen, 1969’dan 1990’a kadar Kuzey Yemen ve Güney Yemen olarak varlığını sürdürmüştür. 1990’da her iki taraf da birleşme kararı almış, ancak gerçekleşen birleşme kuzey kesimine güney kesimini pasifize etme imkanı doğurmuştur. Hal böyle olunca tekrar ayrılma yanlıları 1993’te harekete geçmiş, ancak Kuzey Yemen lideri Ali Abdullah Salih buna izin vermemiştir. Ülkenin 2012 yılına kadar devlet başkanlığını yürüten Ali Abdullah Salih, Arap baharı protestoları neticesinde geri adım atmış ve başkanlığı yardımcısı Mansur El Hadi’ye devretmiştir. Bu kararda Suudi Arabistan etkisi son derece önemli rol oynamıştır. Zaten ülkenin coğrafi konumu itibarı ile Suudi Arabistan ile derin tarihsel bağları bulunmakta, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak bir anlamda Suudi Arabistan’a dayalı bir idare yürütülmekteydi.

Mansur El Hadi

Arap baharı protestoları neticesinde dış baskıyla karşılaşan Suudi Arabistan ise bu talebi en azından yerine getirmiş görünmek için yine kendi etkisindeki Mansur El Hadi’yi seçtirmiştir. Ancak protesto hareketleri Güney Yemen’in ayrılıkçı havasıyla da süreç içinde birleşmiş ve bir anlamda 1990 öncesine dönme isteği belirgin hale gelmiştir. Bunun yanında ülkenin kuzeybatısında bulunan Şii Husiler ülkeye İran’ın müdahalesine kapı aralamıştır. Üç boyutlu ve üç tarafın da farklı güçler tarafından desteklendiği bir vekalet savaşı yürütülmüştür. Kuzey hükümeti Suudi Arabistan, Husiler İran ve Güney Yemen bölgesi de Birleşik Arap Emirlikler tarafından destek görmüştür. BAE’nin Suudi Arabistan lehine olmayan böylesi bir dış politika yürütme çabası, Ortadoğu bölgesinde Suudi Arabistan’dan ayrı bölgesel aktör olma hedefleriyle açıklanabilir. Diğer bölge devletleri gibi Yemen’de meydana gelen olaylar daha çok ölüm ve kaos getirmiştir. Bu durumun aktörleri de Husiler, ki örgütlerinin adı Ensarullah, ülkenin güney kesimini temsil eden Aden merkezli Güney Geçiş Konseyi ve San’a merkezli Yemen’dir. İran, ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ise bölgesel ve küresel aktörler olarak, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedirler.

Sonuç

Arap baharı protestoları başladığı 17 Aralık 2010 tarihinden bu yana Ortadoğu ve komşu coğrafya tekrar küresel politikanın gündemine oturmuş ancak ekmek, özgürlük, adalet, demokrasi gibi talepler geri planda bırakılarak küresel ve bölgesel güçlerin nasıl daha fazla çıkar elde edebileceği üzerine oyunların oynandığı, hesapların yapıldığı bir hal almıştır. Bu yazıda Suriye, Libya, Mısır, Yemen ve Tunus ele alınmış, bölgenin tarihsel ve siyasal anlamda kilit aktörleri üzerinden karşılaştırmalı tarihsel perspektif yöntemiyle analizi gerçekleştirilmiştir. Bölge halklarının iyimser niyet ve beklentilerle ortaya çıkardığı devrim enerjisi kısa sürede yerini eski düzenin yeni oyuncuları yüzünden yarıda bırakılmış, halkların elinde kalan ise daha fazla acı, daha fazla gözyaşı ve daha fazla güvensizlik olmuştur. Arap baharı üzerine yapılan araştırmaların, incelemelerin bazıları protesto eylemlerinin sadece bir başlangıç olduğunu, hiç değilse değişiklik talebinin yüksek sesle dile getirilmesi gibi bölgenin alışık olmadığı durumların yaşanmasının gelecek devrim hareketlerini ateşleyebileceğini  dile getirmiştir [13]. Bunun yanında protestoda bulunan halkın büyük çoğunluğu ise Arap baharı süresince  kaybettikleri üzerinden pişmanlık duygusunu yaşamaktadırlar. Gerçekten uzun bir aradan sonra ortaya çıkan devrimci hareket bir çıkış noktası, milat mı yoksa sönüp kaybolan bir  ışıltı mıydı ? Bu sorunun cevabını zaman içinde göreceğiz.

Muharrem Filiz 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Yeni Şafak, “Kendisi ile Arap dünyasını bir anda ateşe veren isim: Muhammed Buazizi”, https://www.yenisafak.com/dunya/kendisi-ile-arap-dunyasini-bir-anda-atese-veren-isim-muhammed-buazizi-3590128

[2] Osman Arolat, “Arap Baharı’ndan 10 yıl sonra Arap Kışı’na…” https://www.dunya.com/kose-yazisi/arap-baharindan-10-yil-sonra-arap-kisina/605132

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Habib_Burgiba

[4] Özge Özkoç, “Arap Dünyasında Demokratikleşme Süreçleri ve Siyasal İslam: Müslüman Kardeşler ve En-Nahda Hareketi Üzerine Bir Karşılaştırma”. Mülkiye Dergisi 40 (2016 )

[5] İsmail Numan Telci. Mısır:Devrim ve Karşı Devrim, Seta Yayınları, 2017

[6] Gökhan Bozbaş, Mısır’da Toplum ve Siyaset, Vadi Yayınları, 2018

[7]  Edip Asaf Bekaroğlu, Veysel Kurt, “Mısır’da Otoriter Rejimin Sürekliliği ve Ordu:Arap Baharı ve Sonrası Sürecin Analizi”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 2/2 (2015)

[8] Fehim Taştekin, “Arap Baharı’nın 10 yılında 10 ülkenin hikâyesi: Ekmek, özgürlük ve onur kavgasından geriye ne kaldı?” https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55331196 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

[9] Bülent Aras,  “Arap Baharı’nın Jeopolitiği”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:6 sayı:64

[10] Henry Kissinger, Dünya Düzeni, çev. Sinem Sultan Gür, Boyner Yayınları, 2016

[11]  Adam Baczko, Gilles Dorronsoro., çev. Ayşe Meral,Suriye Bir İç Savaşın Anatomisi, İletişim Yayıncılık, 2018

[12] Graham Fuller, Arap Baharı ve Türkiye çev. Mustafa Acar, Eksi Kitaplar, 2016

[13] Carl Bild,. “Arap Baharı Umudu Tükenmiyor” Jeopolitik Perspektif, https://www.perspektif.online/arap-bahari-umudu-tukenmiyor/

Kaynakça
Kissinger,Henry. Dünya Düzeni, çev. Sinem Sultan Gür, Boyner Yayınları, 2016

Gümüşlüoğlu, Feyza. Körfez’den Notlar, Mana Yayınları. 2019

Fuller,Graham. Arap Baharı ve Türkiye çev. Mustafa Acar, Eksi Kitaplar, 2016

Bozbaş, Gökhan. Mısır’da Toplum ve Siyaset, Vadi Yayınları, 2018

Telci, İsmail Numan. Mısır:Devrim ve Karşı Devrim, Seta Yayınları, 2017

Baczko, Adam, Gilles Dorronsoro., çev. Ayşe Meral,Suriye Bir İç Savaşın Anatomisi, İletişim Yayıncılık, 2018

Bekaroğlu, Edip Asaf, Veysel Kurt, “Mısır’da Otoriter Rejimin Sürekliliği ve Ordu: Arap Baharı ve Sonrası Sürecin Analizi”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 2/2 (2015): 1-36
Akdoğan, İsmail. “İran Devrimi’nden Arap Baharına Suudi Arabistan-İran İlişkileri”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:8 sayı:73

Aras, Bülent. “Arap Baharı’nın Jeopolitiği”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:6 sayı:64
Özkoç, Ö . “Arap Dünyasında Demokratikleşme Süreçleri ve Siyasal İslam: Müslüman Kardeşler ve En-Nahda Hareketi Üzerine Bir Karşılaştırma”. Mülkiye Dergisi 40 (2016 ): 29-56

Behçet, M . “İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI MISIR SİYASİ TARİHİ ÜZERİNDEN ARAP BAHARI’NIN İNCELENMESİ”. Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 21 (2019 ): 303-321

Çeli̇k, A . (2015). Buazizi’den Rabia’ya, Trablus’tan Şam’a Arap Baharının Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme . Akademik Yaklaşımlar Dergisi , 6 (2) , 34-53

Kıran, A . “ARAP BAHARI, SURİYE VE DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM BEKLENTİLERİ” . Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2 (2015 ): 97-115

CAN, Y. (2020). “Arap Baharı Sonrası Yemen: Ülkedeki Temel Aktörler ve Koalisyon Operasyonlarının Meşruluğu”, Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 7, S. 20, s. 27-57.

Taştekin,Fehim. “Arap Baharı’nın 10 yılında 10 ülkenin hikâyesi: Ekmek, özgürlük ve onur kavgasından geriye ne kaldı?” https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55331196 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

BBC,” Arap Baharı’nda devrilen liderlere ne oldu? “https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42232967 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Koşak, Çağrı, Ehssan Alsharif, “İki dalganın sonunda Arap Baharı” https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iki-dalganin-sonunda-arap-bahari-/2080317 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Tarihi Olaylar, “Suriye Arap Baharı”, https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/suriye-arap-bahari-1301 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Bild, Carl. “Arap Baharı Umudu Tükenmiyor” Jeopolitik Perspektif, https://www.perspektif.online/arap-bahari-umudu-tukenmiyor/ (Erişim Tarihi:08.01.2021)

O’toole.Megan. “Arap Baharı 2.0: Günümüz Protestocuları için 2011’den Beş Ders”, Jeopolitik Perspektif, (Erişim Tarihi:08.01.2021)

Battaloğlu, Cihan. “Arap Baharı”nın 8. Yılında Değişen Demokrasi Algısı ve Toplumsal Talepler”, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, https://orsam.org.tr/tr/arap-baharinin-8-yilinda-degisen-demokrasi-algisi-ve-toplumsal-talepler/ (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Öztürkler,Harun. “Mısır’da Arap Baharı Sonrası Ekonomik Gelişmeler” , Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, https://orsam.org.tr/tr/misir-da-arap-bahari-sonrasi-ekonomik-gelismeler/ (Erişim Tarihi:08.01.2021)
[/vc_toggle]

Türk Revizyonizmi: 2016 – 2020 Türk Dış Politikasının Mümkün Mertebe İncelenmesi

Türkiye dış politikada son elli yılın en hareketlerini günlerini yaşamakta. Bir yandan Batı dünyasıyla olan gelgitli ilişkiler, diğer yandan Suriye İç Savaşı, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki mücadele, Libya’da halen var olan meşru hükümet ile Hafter çekişmesi, Yunanistan ile devam eden gergin ilişkiler ve Doğu Akdeniz. Tüm bunlar devam ederken okuyucular veya analistler tüm bunları bir anda ortaya çıkmış olgular gibi görme hatasına düşüyorlar. Aslında, Türk dış politikasının bu kadar hızlı bir türbülansa girmesinin altındaki sebepler çok daha eski tarihlere uzanmaktadır. Bu yazıda sizlere bu sebepleri açıklamaya çalışacağım. Türkiye’nin yükselen revizyonizmi tek bir sebepten değil, birçok sebebin birbiriyle iç içe geçmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bunları iç sebepler ve dış sebepler olarak ayırmak bizler için bu sebepleri anlaşılması daha kolay hale getirecektir. Karmaşıklıktan kaçınmak adına iç sebepleri “Malthus Tuzağı” ekseninde toparlayıp anlatacağım. Yine aynı şekilde daha duru bir anlayış için dış sebepleri de “Hegemonik Değişimler” ekseni altında inceleyeceğim. Yazının ana fikri, Türkiye’nin demografik – yapısal sebeplerden ve tabii ki Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası alanda bulunan hiyerarşik üstünlüğünün işlevsizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı dış politika anlayışında 2016 yılından itibaren daha zor – baskın bir yöntemle kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığını, bunun 2016 tarihiyle başlamasının sebebinin ise içerideki sermaye ve zor kullanma tekelini tekrardan kazanmasının altında yattığını açıklayacağım.

I. Malthus Tuzağı ve Türkiye 

Türkiye Cumhuriyeti 10 yıldır pozitif eğride bir nüfus yükselişiyle karşı karşıya. Resmi rakamlar nüfusun 83 milyon etrafında seyrettiğini belirtirken, Türkiye’nin, Doğu ülkelerinden ve Suriye’den gelen göç dalgasıyla beraber yaklaşık olarak 90-95 milyonluk bir nüfusu bünyesinde bulundurduğu varsayılmaktadır. Bu sayının endişe vermesindeki sebep Anadolu’nun bu kadar yüksek sayılarda bir popülasyonu kaldırabilecek kaynak yeterliliğine sahip olamamasında yatmaktadır. Bu yetersizliğin olduğunu anlayabilmek için çeşitli parametreler bulunmaktadır. Belirtmek gerekir ki artan nüfuslar devletleri bu popülasyonları kontrol altında tutmak ve popülasyonlardan vergi gibi finansal kaynakları veya emek gibi üretimsel kaynakları elde edebilmek için sürekli modernizasyona itmektedir. Bu modernizasyon önce tarımsal sonra da tarımsal olmayan alanların dışında gelişimlerle son bulmaktadır. Bu iktisadi gelişimler ülke içi göç ve şehirleşme oranlarının artmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu şehirleşme ile beraber daha kritik olan genç kitlelerinin toplam nüfus içerisindeki artışı ülke içinde patlayıcı bir devinim etkisi oluşturur (Korotayev, Zinkina et al, 2011).

İşte tam bu eylemler, Malthus Tuzağı dediğimiz olguyu geliştirir. Genç nüfusun baskınlığı, devletin finansal zayıflığı ile, elitlerin kompozisyonu ve ülke içindeki genel büyümenin getirdiği sayı artışı ile beraber, ülke kaynakları için daha agresif mücadele etmesi ve bunların orta – alt sınıf insanların aleyhine doğru genişlemesi ülke içinde genel sosyal destabilizasyon ve radikal fikirlerin büyümesi olarak sonuç vererek klasik bir Malthus Tuzağını tamamlar. Böylesine parçalayıcı bir güç Türkiye’nin 1960’lar ve 1970’ler de içinde bulunduğu politik ortama, Arap Baharı sırasında Tunus, Cezayir, Libya, Mısır ve Suriye’de görünmüştür. Tüm bu Malthus Tuzağı etkisinin altında yatan en büyük sebep, artan şehirleşme ile birleşen genç nüfusta yatmaktadır. Buradaki ana sorun, salt bir şehirleşme ve genç nüfustan ziyade, bunların ikisinin de devlet kontrolünde kademeli gelişmesini sağlayacak olan gerekli kaynakların bulunmamasından kaynaklanmaktadır, burada en kritik kaynak da enerjidir. Enerji sadece elektrik, doğalgaz gibi anlaşılmamalıdır. Var olan değer zincirleri içerisinde, standart bir unun üretimden şehirlerdeki marketlere gelmesine kadar hayatımızın en ince noktalarına kadar enerji çok etkin bir yer almaktadır. Şehirler gibi yüksek nüfus yoğunluğuna sahip alanlarda bu enerji ihtiyacı daha net görülmektedir. Bir devlet şehirleri için gerekli enerji ihtiyaçlarını karşılayamazsa bu nüfuslara fiyat artışı, yaşamda pahalılık ve bunların sonucu olarak gündelik sosyal alanlarında bozulmalar olarak yansıyacaktır.

Bunlardan doğan hoşnutsuzluklar en nihayetinde devletlere siyasi radikalleşmeler olarak yansımaktadır. Bu tehlikeli tuzaktan kaçınmanın en temel yolu, yeni enerji kaynakları aramaktan geçmektedir. Bunu ya ülke sınırları içerisinde ya da sınırların ötesinde aramak gerekmektedir. Türkiye 2000’lerin başından beri böyle bir Malthus Tuzağının içine doğru sürüklenmektedir. Aşağıda göreceğiniz şehirleşme ve genç nüfus grafikleri ile beraber var olan elitlerin çok çeşitliliği bunları kanıtlar niteliktedir. Bunların dışında, 2008-2009 İktisadi Durgunluğunun getirdiği ekonomik zayıflıklar ile beraber ülke içindeki ve dışındaki terör bu tuzağa çok tehlikeli katkılarda bulunmuştur. Gördüğümüz üzere, Türkiye’deki genç nüfus 2009’da %65,68 iken, 2019’da neredeyse %67’ye dayanmış durumdadır. Bu büyüme oranları %70’ten %76’lara gelen şehirleşme ile korelasyon göstermektedir. Bu, Türkiye gençlerinin şehirler içinde büyüdüğü ve şehirleştiği anlamını taşımaktadır. Türkiye’nin enerji alanındaki yetersizliği yeni bir olgu değil. Net enerji ithalatçısı olan Türkiye, vatandaşlarının bu ihtiyacını karşılayamadığını Türkiye’de son 10 yılda komünikasyon alanındaki teknolojik gelişimler (Twitter, Facebook vs.) ile beraber büyüyen geniş sosyal protestolar ve her sene yükselen fiyatlar önümüzde bunun kanıtı olarak bulunmaktadır.   Her protestonun ve enflasyon artışının yüzeyde farklı sebepleri varmış gibi gözükse de aslında en temelde kalıcı olan yapısal sorun, enerji rezervlerinin şu anki Türkiye için yetersiz olması ve bunu karşılayabilecek ekstra bir gelir kapısı bulunmamasından kaynaklanmaktadır. ABD, Almanya veya Rusya’dan bizi ayıran en büyük nokta budur.

 

Diğer sebeplere baktığımızda, ülke içerisinde 40 senedir ayrımı daha keskinleşmiş olan İstanbul sermayesi ve Anadolu sermayesi arasındaki farklılık ülke kaynaklarının agresif biçimde paylaşılmasında pozitif bir etki bırakmaktadır. Bunların dışında, Anadolu sermayesinin kendi içinde ayrışması da bu bölünmeyi desteklemekte. Bu ayrışmanın Türk dış politikası üzerindeki etkisi, dağılmış kaynaklardan ötürü verimliliğin azalmış, hedeflerin ve stratejik gerekliliklerin sisin içine gömülmesiyle tanımlanabilir. Belli bir ortak çalışma anlayışından ziyade, sürekli birbirlerinin aleyhine politikalar belirleyen bu gruplar Türk dış politikasında bölünmeler ve süreksizlikler oluşturmaktadır. Örnek vermek gerekirse, bir dönem Avrupa ile olumlu olan ilişkiler, diğer dönem bir anda tam tersine dönebilmektedir. Bu noktada, artan nüfusuna karşı kaynakları zaten daralmakta olan Türkiye’nin sabit hatları olan bir dış politika gütmesi gerekmektedir. Bir diğer sebep ise, Türkiye dış politikasını dalgalandıran terör faktörüdür. Ülke içinde gerekli asayiş ve düzenin sağlanamaması dışarıda zor kullanma temelli dış politika opsiyonlarını dara sokmuştur. 2015-2016 ile beraber, Türk dış politikası bu Malthus Tuzağından kaçabilmek için çeşitli adımlar atmıştır. İlk olarak terör konusunda başlayan Hendek Operasyonları ve sınır ötesi harekâtlarla beraber PKK ve IŞİD gibi terör örgütlerinin Türkiye içindeki aktifliği bitirilme noktasına getirilmiş, hain 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, devlet kanatlarında bir “arındırma harekâtı” uygulanarak ülke içindeki FETÖ faaliyetlerinin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Bunlarla beraber ülke içinde gerekli asayiş ve düzenin sağlanmasıyla beraber Türkiye için yurtdışında zor temelli diplomatik girişimler için fırsat doğmuş, böylece Türkiye Ortadoğu üzerinde askeri üslerinin varlığını arttırarak bölge içerisinde önemli bir nüfuz kazanmıştır. Bunların yanında SİHA teknolojileri ile beraber bölgede askeri üstünlük kazanan Türkiye, ÖSO gibi oluşumları da  kullanarak, büyük güçlerin oyununu oynamaya yani, vekalet savaşlarında demokratik unsurların yanında destekleyici olarak bulunmaya başlamıştır. Bunun son örneğini Libya’da görmüş bulunmaktayız.

En önemli sorun olan enerji problemini ise, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de doğalgaz arama faaliyetleriyle çözme yoluna gitmektedir. Şimdiki gelişmeler umut verici olmakla beraber, buradaki arayışlar Türkiye’nin önündeki 50 yıllık süreci belirlemektedir. Bundan dolayı bölgedeki Yunanistan gibi devletlerle çatışma noktasına gelmek, Türkiye için doğal karşılanacak bir durumdur. Bir diğer sorun olan aşırı elit rekabeti ise “Yerli ve Milli” sloganıyla kendisine karşılık bulmuş, var olan rekabet yerine, ortak çalışmayla iki tarafın da kaynaklardan maksimum verim alması konusunda ideolojik adımlar atılmaktadır. Bunun dışında var olan durumun çeşitli gruplarca Kurtuluş Savaşı’na benzetilmesi ile birlik ve beraberlik duygularına dikkat çekilmiş ve daha fazla mücadelenin sadece ülkeye zarar vereceği konusunda sosyal medyada çeşitli söylemler bulunmaktadır. Bunun Meclis’e yansıyan görüntüsü ise, Doğu Akdeniz ile ilgili bildirgenin AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti tarafından ortak bir şekilde imzalanmasıdır. Sonuç olarak, Türkiye, aşırı genç nüfus artışı ve şehirleşme ile beraber gelen, enerji yetersizliğinin sebep olduğu Malthus Tuzağını atlatabilmek adına önce iç politikada çeşitli sorunlarını halletmiş, sonrasında ise dış politikasında enerji kaynakları kazanmak adına revizyonist politikalar uygulamıştır. Bu revizyonizm içte elit birliği, terör sorunun kökten bitirilmesi ve dışarıda enerji aramak adına olmuştur. Tüm bunlar Türk dış politikasının içsel nedenlerini oluşturmaktadır.

II. Hegemonik Değişim ve Türkiye 

Hegemonik değişimler, var olan uluslararası güç hiyerarşisinin değişimi olarak tanımlanmaktadır. Bu değişimler üç kademede meydana gelmektedir; 1) çekirdek – çevre yapıları; 2) ekonomik genişleme; 3) hegemonya rekabetleridir (Frank, Gills: 2003). Hegemonya, basitçe, politik birimler, devletler ve onları oluşturan sınıflar arasında zor aracılığıyla oluşturulan artı birikim hiyerarşisidir. Hegemonik merkez/devlete ve onun yönetici mülk sahibi sınıflarına artıdan ayrıcalıklı bir pay ve bu payı alabilmeleri için politik-ekonomik güç sağlayan bir birikim ve yönetim merkezleri hiyerarşisi kurulur (Frank, Gills: 2003). Bu hegemonik geçişler, adından sanıldığı kadar yumuşak ve sakin değil, çeşitli sosyal patlamalar, politik çekişmeler ve savaşlar ile olur. Bu türbülans sırasında, hegemonik devletler artan ölçülerde işlevsizleşir ve etkinliklerini kaybederler, aynı şekilde dünya ekonomisi refah dönemlerinden ekonomik daralma dönemlerine doğru kayma yaşarlar, bu refah ve genişleme dönemleri A aşaması, daralma ve yoksulluk dönemleri ise B aşaması olarak adlandırılırlar. (Frank, Gills: 2003). 1971 yılında Nixon yönetiminin dolar-altın bağlantısını koparmasıyla birlikte dünya genel olarak B aşamasına giriş yapmıştır. Bu dönemden itibaren zengin fakir arasındaki uçurum artmış, aynı şekilde dünya devletleri arasındaki ekonomik farklılıklar Kuzey-Güney ekseni adıyla incelenecek kadar uçuk hale gelmiştir. Her ne kadar 1971 Krizi önemli bir kriz olsa da iktisadi anlamda sadece uyarı niteliği taşımaktaydı. B aşamasının geri dönülmez bir yola girdiğini anlatan en iyi örnekler Arap Baharı ve 2008-2009 Ekonomik Durgunluğudur. Arap Baharı ile birlikte Tunus’tan Suriye’ye kadar olan coğrafyada devasa bir sosyal patlama oluşmuş olup bugün halen Suriye’de devam eden bir iç savaş bırakmıştır. Bununla beraber bu sosyal patlama Amerika’nın hegemonik gücünün ne kadar gerilediğini kanıtlamıştır. Çin’in bölgeye dahil olması, Afrika devletleriyle yüksek bütçeli anlaşmalar yapması, Rusya’nın Suriye’de etkin olması, Libya’da 2011’de Amerika’nın kendi büyükelçisini bile koruyamaması bunların en önemli kanıtıdır. Bunların yanı sıra, 2008-2009 Ekonomik Durgunluğu global güçlerin aleyhine işlemiş, ticaretlerde geri dönüşü olmayan yaralar ve üretimde ise anlık duraksamalar yaşanmıştır.

Amerika’nın Trump yönetimi ile birlikte Ortadoğu’dan çekilme planlarını uygulamaya çalışması, elindeki kaynakları Çin’e karşı konsantre etmeye çalışması bu B aşamasının detaylarını içermektedir. B aşamasında çeşitli yarı-çevre bölgeler merkez bölgelerin aleyhine büyümeyi başarabilirler. Türkiye bu noktada önemli bir fırsat aralığı bulunmaktadır. 2016 yılı itibariyle kendi içinde düzeni sağlayan Türkiye, dışarıda daha rahat adım atabilme fırsatına kavuştu. Bu noktada Türkiye’nin ilk hedefi çeşitli nüfuz alanları geliştirmek üzerine kuruldu. Katar’la başlayan bu nüfuz alanı genişletme adımı, Libya’ya kadar yayılmış durumda. Bu nüfuz alanları için askeri üs projeleri ilk adım olarak kabul edilebilir. Katar’da, Irak’ta, Somali’de, Libya’da, Suriye’de, Kıbrıs’ta ve ileride Sudan’da NATO-dışı olarak, kendi inisiyatifi ile, çeşitli askeri üsler kuruldu. Bunların yanı sıra Libya’da veya Somali’de gördüğümüz üzere, Türkiye ülkelerin askeri güçlerine eğitim programları uygulayarak bir yandan bölge güvenliklerine pozitif katkıda bulunurken, diğer yandan bu ülkelerle ilişkilerini geliştirdi. Güvenlik alanında başlayan bu ilişkiler doğal olarak uzun erimli amaçlara hizmet etmektedir. Bu noktada Türkiye bu ülkelerin uzun zamandır istedikleri şartları karşılamaktadır; içişlerine karışılmadan gerekli teknik modernizasyonlar ve eğitimler. Bu Türkiye’yi bölgedeki ABD, Çin gibi ülkelerden ayırarak daha cazip bir partner haline getirerek bölgeler içinde popülerliğini arttırarak daha kolay bir şekilde nüfuz alanı elde etme fırsatı sunmakta. Bunların yanı sıra, TİKA ile beraber Türkiye Afrika ve Ortadoğu’daki ülkelere çeşitli teknik altyapı ve kurumsal kapasite arttırma projelerine destek vererek bölge ülkeleriyle olumlu ilişkiler geliştirerek potansiyel ittifaklar ağı oluşturma imkânı sağlamaktadır. Bunlardan başka olarak, TİKA’nın “Türk Tipi Kalkınma Modeli” altında bölge ülkelerine destek olması, Türkiye’nin bölgeler üzerinde bir marka haline getirilmesi çalışılmaktadır. Daha önce ABD tarafından gösterilen “Batı Tipi Kalkınma” fikrilerine karşı olarak ortaya çıkmış bu anlayış, bölgede Türkiye’nin elini güçlendiren, sistemsel olarak yarı-çevre bir aracı rolünden, yol gösterici bir merkez ülke olma konumuna taşıma potansiyeli bulunmaktadır.

Bir diğer konu, Batı dünyasındaki genel demografik değişimlerdir. Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın 1950’de %68’lere ulaşan GSYH’si 2003’de %47’ye gerilemiş bulunmakla beraber bu payın 2050’ye kadar olan sürede daha da fazla düşeceği tahmin edilmektedir (Goldstone: 2010). Bunun temelinde yatan sebep, Batı dünyasının yaşlanma dediğimiz sorunla karşı karşıya olması ve bundan kaynaklı üretim sektörlerinin sekteye uğramasında yatmaktadır. 2050 yılında Avrupa çalışma gücünün %24’ünü kaybetmesi ve yaşlı nüfusun %47 artması tahmin edilmekte (Goldstone: 2010). Aynı zamanda, İslam dünyasında, Latin Amerika’da, Afrika’da bulunan ülkelerde çalışabilir nüfusların kademeli olarak 2050’ye kadar artması beklenmektedir. Bunun açıklaması, Batının uzun bir süredir elinde tuttuğu üretim gücünü kaybedeceği ve bunu gelişmekte olan ülkelere bırakacağı gerçeğidir. Türkiye resmi olarak 83 milyon nüfusuyla, 2050’de 100 milyon nüfus taşıyabilme kapasitesine sahip devasa bir pazar ve üretim merkezi olma potansiyeli barındırmaktadır. 2000’lerden beri yükselen nüfus ve bununla beraber, artan üretim kapasitesi Türkiye’yi doğal olarak Avrupa ve Amerika’ya karşı avantajlı hale getirmektedir. Bunların yanı sıra, Avrupa ülkeleri ve ABD, yaşlanan nüfusların bakım masrafları gibi devasa bütçelerle karşı karşıya kalırken aynı şekilde dış politikada daha az aktif olmaları beklenmektedir. Bunlar Türkiye’ye Batı ile olan ilişkilerinde avantaj kazandıran, daha rahat bir şekilde revizyonist politikalar takip etme imkânı sağlamaktadır. Türkiye’nin revizyonizm konusundaki en büyük hareketi Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelmiş olduğu sorunlardır. Keşfedilen devasa yataklar ve dahasının olabileceğine dair teoriler bölgeyi jeopolitik bir mücadele alanına çevirmiştir (Karbuz: 2018). Bölgede Rusya’nın Suriye aracılığı ile kendi şirketlerine bir alan tutma girişimi bulunmakla beraber, Yunanistan’ın, Fransa’nın, Mısır’ın, Libya’nın, Amerika’nın ve İsrail’in ilgisi bulunmaktadır.

Türkiye için bölgedeki en önemli rakip Yunanistan ve Fransa olmakta olup bunun çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Fransa her ne kadar Amerika’ya karşı bir revizyonist gibi görünse de konu Akdeniz olduğu zaman var olan statükoyu devam ettirebilmek adına çeşitli çabalar geliştirmiştir. Türkiye açısından baktığımız zaman, Türkiye kendi içinde bulunduğu demografik sıkışmadan çıkabilmek ve vatandaşlarına göreceli bir refah sağlayabilmek için, bu enerji kaynaklarına doğal bir ilgi beslemektedir. Yunanistan’ın agresif tavırları ve Fransa’nın aşırı müdahalesi Türkiye’yi agresif çözümler üzerine düşünmeye itmekte ve göreli bir izolasyon oluşturmaktadır. Fakat, şu an için Mısır ile, Suudi Arabistan ile ve İsrail ile iyiye doğru gitmeye başlayan ilişkiler Türkiye’nin bölgedeki bu göreli izolasyonu kırdığını ve ileriki dönemlerde Yunanistan ve Fransa’nın bölgeden eli boş çıkacağına dair olan düşünceleri güçlendirmektedir. Fransa’nın aşırı müdahalesi kendi içerisinde yaşadığı nüfus yaşlanması nedeniyle çok uzun süreli olmamakla birlikte, Yunanistan’ın politik anlamda attığı yanlış adımlar politik izolasyon sırasının bölge içinde Yunanistan’a geldiği anlamını taşımaktadır. Türkiye için bölgedeki tehdidin en somut kaynağı olan EastMed projesi durgunluğa girmiş, Mısır ve İsrail’le olan ilişkilerin olumlu bir hal almasıyla birlikte yakın gelecekte sona ereceği görülmektedir.

Sonuç Yerine 

Genel olarak bakmamız gerekirse, Türkiye doğal bir revizyonisttir. Artan genç nüfus ve şehirleşme ile beraber ülke içinde bir Malthus Tuzağına düşmek üzere olan bir Türkiye resmi görünmektedir. Bunun en temel nedeni, Türkiye’nin enerji alanında olan yapısal eksikliği/açlığıdır. Bunu giderebilmek ve ülkeyi olası bir sosyal destabilizasyondan çıkarabilmek adına, içeride güven ve düzenin sağlanmasıyla beraber, dışarıda var olan statükoyu kabul etmeyen, ihtiyaçlarının peşinde olan bir Türk dış politikası inşa edilmiştir. Bunun sağlanması için de üç ayaklı bir anlayış gelişmiştir: Türkiye’nin demografik gerilemeye giden Batı dünyasına karşı demografik gücünü aktif bir şekilde kullanmak, askeri ve TİKA gibi sivil kuruluşları kullanarak dışarıda geniş bir nüfuz alanı elde etmeye çalışmak ve son olarak, kritik bir enerji alanı olan Doğu Akdeniz’de tavizsiz bir politika izleyerek diplomatik girişimlerle potansiyel rakipleri birer partner haline getirmek gerekirse olası tehditlere karşı askeri araçları kullanmaktır.

[irp posts=”24858″ name=”ABD Destekli ‘Doğu Akdeniz Planı'”] 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Sohbet Karbuz, Geostrategic Importance of East Mediterranean Gas Resources, Springer International Publishing AG, part of Springer Nature 2018 A. B. Dorsman et al. (eds.), Energy Economy, Finance and Geostrategy, https://doi.org/10.1007/978-3-319-76867-0_12

Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pp. 103-142, Published by, Cambridge University Press Stable URL: http://www.jstor.org/stable/179024

Korotayev, Andrey Zinkina, Julia Kobzeva, Svetlana et al, A Trap At The Escape From The Trap? Demographic-Structural Factors of Political Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2) 2011 DOI:10.21237/C7clio22217

Jack A. Goldstone, The New Population Bomb: The Four Megatrends That Will Change the World, Foreign Affairs, Vol. 89, No. 1 (January/February 2010), pp. 31-43, Published by, Council on Foreign Relations Stable URL: http://www.jstor.org/stable/20699781.

Andre Gunder Frank, Barry K. Gills, Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı? İmge Yayınevi, Nisan 2003

https://www.statista.com/topics/1442/turkey/
[/vc_toggle]