Avrupa Birliği’nin Tarihçesi
Avrupa Birliği çok geniş yelpazeli bir konudur. Bu konuda bugüne kadar çok şey yazıldı çizildi. Hatta bu yapıya benzer yapılar bile oluşturuldu ancak Avrupa Birliği gibi başarılı olmadılar. Zira geçmişten ders çıkarabilmek hem yurttaşlar için hem de Avrupa Birliği gibi birlikler için uzun vadede başarı katacak adımlardır.
Nitekim, Avrupa Birliğinde Avrupa’nın geçmişten ders çıkararak, birkaç aklı selim insanların bir araya gelerek kurdukları bir yapıdır. Avrupa Birliği kurulduğu ilk günden günümüze kadar sorunsuz işleyen bir mekanizma değildi. Ancak mekanizmada ki sıkıntılar bulunarak gün ve gün kendini geliştirdi. Gerek üyelerin birbirleri ile ilişkilerini gerekse birlik içindeki etkinliklerini her geçen gün daha da koordineli hale geldi. Bu yüzden birlik içinde çok önemli değişiklikler yaşandı.

Avrupa Birliği kuruluşu, yapısı ve icraatları açısından oldukça geniş bir yelpazeye sahip bir inceleme alanı olagelmiştir. Avrupa coğrafyası gerek güç çekişmeleri gerekse savaşlar açısından çok eski bir geçmişe sahiptir. Nitekim dünya tarihinin gördüğü en büyük iki savaş bu topraklarda başlayıp dünya sathı arzına yayılmıştır. Ancak buna karşılık yine Dünya tarihini etkileyen buluşlar ve keşiflerde bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Bu sebepledir ki Dünya siyasetinde Avrupa etkisinin basite indirgenmesi tarihsel gerçeklik açısından doğru olmayacaktır. Avrupa tarihinde XX. yüzyıla kadar Avrupa’daki gelgitli dönemler devam etmiştir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin çekişmeleri savaş alanına taşınmış ve Avrupa bu savaştan ağır bir bilanço ile çıkmıştır. Yaşlı kıta bu savaşın izlerini silmeye çalışırken 1939’da Hitlerin ‘Büyük Almanya’ hedefi ile Polonya’ya girmesiyle savaş çanları yeniden çalmaya başladı.
Bu savaşın ayak sesleri 1919’da ki Paris Barış Konferansı’ndan sonra gelmeye başladı. Nitekim bu konferansta savaş sorumlusu Almanya ile çok ağır şartlar içeren ‘Versay Antlaşması’ imzalanmış, ardından kurulan Milletler Cemiyeti de İngiltere ve Fransa’nın girişimleriyle bu Versay dayatmasının adeta bir bekçisi olmuş ve savaşın gelişi hızlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı itilaf devletlerinin Berlin’e girmesiyle son buldu. Dünya tarihinin gördüğü bu büyük savaşların ortak noktaları, ekonomik rekabet ve gelişen sanayileri için dünya pazarından pay alabilme isteğiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşının büyük alanlara yayılmasının en önemli sebepleri; çoğalan Pazar gereksinimleri ve güvenlik kaygılarıydı. Bu savaşlar en çok Avrupalı devletleri etkilemişti. Bu yüzden bu pazar gereksinimlerini şiddet kullanmadan çözebilmenin yollarını bulmaya çalıştılar.
İkinci Dünya Savaşının Avrupa’da yarattığı devasa yıkım, Avrupa’da birlik oluşturma fikri daha ateşli dile getirilmeye başlandı. Bu sebeple savaş sona erdiğinde W. Churchill 1946’da İsviçre’nin Zürih kentinde gerçekleştirdiği konuşmasında, lüzumunda SSCB tehlikesini bertaraf etmek, lüzumunda ise savaş hasarının imar edilmesi için Avrupa’da birlik tarzında bir yapılanmanın oluşturulmasında söz etmiştir. Ardından 1947 yılında Fransa ve İtalya bir Gümrük Birliği oluşturmaya giriştiler. İlerleyen zamanlarda aynı girişimleri Belçika Hollanda ve Lüksemburg ile yapmak isteseler de başarılı olamamışlardır.
Bu sancılı süreçte ‘Ortak Pazar’ birliğine ulaşma çabası için yapılan en önemli girişim Fransa dışişleri bakanı Robert Schuman’ın ortaya attığı ‘Schuman Deklarasyonu’ ile belirtilen ve Paris Antlaşması (1951) ile inşa edilen ‘Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’ (AKÇT) örgütüdür. Topluluğun kurucu ülkeleri; Fransa, İtalya, Federal Almanya ve BENELÜX ülkeleri olmuştur.
Geçmişte güç kavgasına tutuşan bu ülkeler maden üretiminde görev dağılımıyla ‘Ortak Pazar’ yapılanmasının temellerini attılar. Kurucu üyeler daha sonra bu ortak Pazar yelpazesini genişletmek için 1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde imzaladıkları ‘Roma Antlaşması’ ile Avrupa Ekonomi Topluluğunu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu (AAET) kurmuşlardır.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) Kurulması
Üye devletler bu süreç sonucunda sınırları ortadan kaldırarak ‘Ortak Pazar’ ideallerini gerçekleştirmişlerdir. Bu üç topluluk 1991’de imzalanan ve 1992’de yürürlüğe giren ‘Maastricht Antlaşması’ ile bugünkü yapısını almış ve artık bir topluluk değil bir birlik haline gelmiştir. Maastricht düzeni ile ülkeler ekonomik (parasal) ve siyasal birlik yolunda AB’yi oluşturmuşlardır.
Avrupa Birliği günümüzdeki yapısının oluşumunda önemli aşamalar gerçekleştirmiştir. Özellikle genişleme döneminde SSCB’nin çökmesiyle bağımsızlığını yeni kazanan Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine almak isteyen Avrupa Birliği, bu ülkelerin uyumlu şekilde birliğe entegre olmaları için 1993 yılında Kopenhag’da zirve gerçekleştirilmiş ve ülkelerin uyumu için kriterler belirlenmiştir. Sancılı süreçler sonucunda oluşan Avrupa Birliği ne yazık ki şu an gerek İngiltere’nin birlikten ayrılması gerekse son zamanlarda yaşanan küresel çaptaki salgın ile birlikte çatlaklara neden olmuştur.
Avrupa Birliği’nin Genişleme Evresi: 1957’den 1992’ye Avrupa Birliği’nin Değişimi
I) Roma Antlaşması

1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde bir araya gelen altı kurucu üye bir ortak yapı oluşturma idealleriyle Avrupa Ekonomi Topluluğunu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu oluşturdular. Bu topluluklar ile birlikte, ağır bedeller ödeyen Avrupa ülkelerinden bu altı üye devlet bundan sonra yaşadıkları ağır travmaları bir kenara bırakarak geleceğe daha yapıcı bir şekilde ilerlemek için Roma Antlaşması’na imza attılar. Daha önce AKÇT ile tesis edilen kömür ve çelik gibi ağır sanayi madenleri için ‘Ortak Pazar’ alanı hedefleri bu iki topluluk ile genişletilerek hem gümrük sınırlarını kaldırmayı hem de nükleer enerjide ortaklığın temellerini atmayı hedeflemişlerdir.
Kurucu üyeler daha sonra bu toplulukları bir çatı altında toplamak ve faaliyetlerin bu yönde gerçekleştirilmesi gerektiği fikrini kabul ettiler. Sonuç olarak toplulukların faaliyet organlarını birleştirmek için Brüksel’de bir araya geldiler.
II) 1965 Bürüksel Antlaşması (Füzyon Antlaşması)

Avrupalı ülkeler arasındaki çekişmeler yerini gün geçtikçe daha sağlam iş birliklerine bırakıyordu. Bu birleşme idealleri ile devletler yaşadıkları yıkımları daha güçlü atlatmaya başladı. Üç örgüt farklı organlı yapılar halindeydi. 1965 yılında Brüksel’de toplanan AKÇT, AET ve AAET toplulukları sağlam yapılanma için ‘Füzyon’ olarak da bilinen ‘Brüksel Antlaşması’nı’ imzaladılar. Üçlü örgüt bu anlaşmayla birlikte faaliyet organlarını birleştirerek tek bir birlik olma yoluna önemli bir adım attılar. Füzyon Antlaşması 1967 yılında yürürlüğe girmiştir.
III) Tek Avrupa Senedi
Topluluk büyümeye başlayınca, yeni katılan üyelerle birlikte birtakım sorunlarda baş gösterdi. Topluluk da ki üye sayısı bu sırada altı üyeden on iki üyeye yükseldi. İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılımıyla topluluğun yeni bir yapılanmaya gitmesinin ilk sinyallerini verdi. Nitekim, her ne kadar gümrük sınırları kalksa da tam anlamıyla serbest bir Ortak Pazar’dan söz etmek mümkün değildi. Hâlâ ülkeler arasında vatandaş geçişleri, mal ve hizmetlerin geçişini engelleyen faktörler vardı. Bu yüzden on iki üye ülke 1986’da Lahey’de bir araya gelerek bu sorunların giderilmesi için ‘Tek Avrupa Senedini’ imzaladılar. 1987’de uygulanmaya başlandı.
IV) Genişleme Dalgaları
- Birinci Genişleme Dalgası
Topluluğun büyümesinde ilk önemli adım, yeni üç üyenin birliğe entegre olmasıyla gerçekleşti. Ancak bu adımdan önce sömürge imparatoru olan İngiltere kendisini bu ülkelerden önde gören bir tavırla, bu topluluğa rakip bir topluluk olan Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) örgütünü, arkasına aldığı Portekiz, İsviçre, Avusturya ve İskandinav ülkelerinin desteğini alarak kurdu.

Ancak kurduğu bu örgütün potansiyelinin AET’nin gerisinde olduğunu görünce bu topluluğa yönelmeye başladı. 1961 yılında topluluğa girmeye yönelik ilk ciddi girişimi gerçekleştirdi. Fakat Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. Tekrar ikinci bir girişimde bulundu ve yine Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. 1970 yılına gelindiğinde İngiltere üye olmak için üçüncü kez başvuru yaptı. Bu kez İngiltere’nin üyeliği için üye ülkeler referandum yaptı ve sonuç olarak büyük bir kısmı buna olumlu yaklaştı.
1972 yılında İngiltere ile birlikte Danimarka, İrlanda ve Norveç ile müzakereler görüşüldü. Ancak Norveç bunu ülkesinde halka sorma yönünde bir girişimde bulundu ve sonucunda bu girişimden olumsuz sonuç aldı ve topluluğa üye olmadı. Bunun sonucunda ilk genişlemede topluluğa İngiltere, Danimarka ve İrlanda üye olmuş oldu.
- İkinci Genişleme Dalgası
Topluluk günden güne prestijini arttırmakta ve aynı zamanda da etki alanını genişletmekte idi. De Gaulle’nin İngiltere’yi engellemesine rağmen İngiltere topluluğa üye olmuş. Topluluk ilk dalgadan sonra on iki üyeye sahip olmuştu. Ancak yine de hedefleri doğrultusunda genişletmeyi arzu etmekteydi. Bu çerçevede gelişen ikinci bir dalgalanma ile topluluğun etki alanı Güney’e kaydı. 1981 yılında Yunanistan’ın topluluğa katılmasıyla ikinci dalga gerçekleşti.
Yunanistan’ın Avrupa tarihinde önemli bir yere sahip olması ve Avrupa yapısının temellerini oluşturması sebebiyle topluluğa üyeliğinde ekonomik sebeplerden çok bu yönüyle birliğe entegre edilmiştir.
Aslında Yunanistan’ın topluluk ile münasebeti bu tarihten daha önce gerçekleşmişti. 1961 yılında Yunanistan topluluk ile ‘Ortaklık Anlaşması’ imzalamış, ancak içinde bulunduğu iç çekişmeler den ötürü bu süreç 1977’ye kadar sürmüş. Yunanistan iç meselelerini çözdükten sonra topluluğa üyelik başvurusu yaptı. Görüşülen müzakereler sonucunda 1981’de üye oldu.
- Üçüncü Genişleme Dalgası
Bu genişleme İspanya ve Portekiz’i içinde barındıran İber Yarımadası genişlemesi olmuştur. Portekiz ve İspanya sömürge tarihi açısından Avrupa’da ve hatta Dünya’da büyük izler bırakmış ülkelerdir. Bu sebepledir ki bu ülkeler gerek tarihi geçmiş gerekse kültürel geçmiş olsun bu yapının bir parçası olmaları gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak topluluk oluşturduğu sistemli yapıya, bu iki ülkeyi entegre etmekte tereddüt etmiştir. Zira, bu ülkeler siyasi istikrarsızlık ve ekonomik dengesizliklerden ötürü topluluğa uyumunun sorunlu olacağını düşünmüşlerdir.
Sonuç olarak İspanya ve Portekiz 1986’da topluluğa girmişlerdir. Bu ülkelerde Yunanistan gibi iç çekişmeler ve diktatör rejimlerden kurtularak Avrupa demokrasisine kavuşmuşlardır.
- Maastricth Antlaşması ile Gelişen Dördüncü Genişleme Dalgası
Maastricth Antlaşması Topluluk kuruluşundan bugüne kadar temel hedefi olan tek bir yapılı ulus üstü bir yapı olan günümüz Avrupa Birliğini oluşturan anlaşmayı 1991’de imzaladı.

Bu antlaşma Hollanda’nın Maastricth kentinde bir araya gelen üyeler tarafından imzalandı. Bu antlaşma ile birlikte ekonomik birliğin yanında siyasal birliği de sağlamada önemli bir adım atıldı. Birlik siyasal ve ekonomik birliğin yanında karar alma organlarına da yeni düzenlemeler getirmiş ve üyelerin eşgüdümü için yeni kurumlar kurulmasını kararlaştırdı. Bu antlaşmayla karar alma mekanizması, üçlü bir yapıyla döngü içinde oluşturuldu.
Maastricth Antlaşması’nın oluşum süreci kadar önemliydi. Çünkü 1991’de Soğuk Savaş’ın ‘Demir Perdesi’ yıkılmış ve doğu-batı diye ayrışan Avrupa’nın tekrardan yeknesak bir yapı olmasının önü açılmıştı. Sovyet blokunun kapsadığı Doğu Avrupa ülkeleri Komünist sistemden bağımsızlıklarını almayı başarmıştı. Avrupa topluluğunda bütün bir Avrupa için Doğu Avrupa çalışmalarına başlamış ve bu çerçevede birlik içinde yeni revizeler gerçekleştirdiler. Bu çerçevede gelişen Maastricth Antlaşmasıyla topluluk bir birliğe dönüştü. Birlik içinde karar alma yapısı Komisyon, Konsey ve Parlamento üçlüsü arasında yapılması kararlaştırıldı. Bu antlaşmanın bir diğer adı Avrupa Birliği Antlaşmasıdır. Birlik adalet, içişleri ve ortak güvenlik üzerine kurulmuştur.
Maastricth günümüz Avrupa Birliğinin temellerini atmış ve oluşumunda ki ideallerin sonucu olmuştur.
Birlik kademe kademe büyümekte, tüm Avrupa’ya yayılma hedefleri doğrultusunda ilerlemekteydi. Genişlemenin dördüncü halkası, 1995 yılında Finlandiya, Avusturya ve İsveç’in üye olmasıyla tamamlandı. Maastricth Antlaşması imzalandıktan sonra üye olan bu devletler sorunsuz bir şekilde üyelik sürecini tamamladılar. Nitekim, Maastricth’in getirdiği uyum ve eşgüdüm sonrası birlik daha rahat bir şekilde üye alımını gerçekleştirdi. Ancak yine de her üye alımında sorunlarla karşılaşıldı. Birliğin genişlemesi ile geniş alanlara yayılmasıyla yönetim konusunda uyum sorunları yaşandı. Bu genişleme ile birlikte altı üyeli bir yapıdan on beş üyeli bir yapıya döndü. Zira bir ülkeyle bir şehrin yönetimi aynı olamaz.
- Kopenhag Kriterleri Işığında Beşinci Genişleme Dalgası
Sovyet blokunun çöküşünden sonra bağımsızlığını kazanan Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe üye olmasını ve uyum sağlaması amacıyla 1993 yılında Danimarka’nın başkenti olan Kopenhag’da düzenlenen zirve ile Kopenhag Kriterleri oluşturuldu.

Bu zirve yeni üyelerin birliğe entegre olmasında belli özelliklerin belirlenmesi olarak gelişmiştir. Bu genişlemenin asıl hedefi Sovyet tehdidinden kurtulan Doğu Avrupa ülkeleri dikkate alınarak gerçekleşmiştir.
Kopenhag Kriterleri üç önemli noktaya ayrılmıştır. Bunlar; siyasi, ekonomik ve birlik tüzüğüne(kazanım) uyum sürecidir. Adaylar için ise şu kriterler belirlenmiştir; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve tüm insanlığın en doğal hakları olan insan hakları ve azınlık hakları olarak belirlenmiştir. Kopenhag Kriterleri sonrası birlik beşinci dalgayı geçirmiş ve yirmi yedi üyeli kocaman bir birlik haline gelmiştir.
Bütün bir Avrupa hedefinde önemli bir aşama olan beşinci dalga, Sovyet blokunun çökmesi sonucunda Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişletildi. Bu genişleme süreci 1997 Lüksemburg Zirvesi ile başladı. Ardından 2007 yılına kadar devam etti. Birinci dalgada 2004 grubu ülkeleri; Çekya, Polonya, Macaristan, Estonya, Slovenya, G. Kıbrıs, Malta, Litvanya, Letonya ve Slovenya ile birinci dalga genişleme gerçekleştirildi. İkinci dalgada 2007 grubu ülkeler; Romanya ve Bulgaristan olmuştur.
Böylece birlik yirmi yedi üyeli büyük bir yapı haline gelmiştir. Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye ile ilgilide önemli gelişmeler yaşanmış ancak Kopenhag Kriterleri, Yunanistan ile ilişkiler ve Kıbrıs harekâtını bahane ederek müzakereyi durdurduklarını açıkladılar. O zamanlarda Türkiye için bahane edilen kriterlerin Bulgaristan karşısında dikkate alınmaması da yapının tarafsızlığını sorgulamaya neden olmaktadır.

- Birliğin Son Hali; Altıncı Genişleme Dalgası
Avrupa Birliği hedeflerini kademe kademe genişletmekte ve üye sayısını arttırmaktaydı. Bu çerçevede gelişen son genişleme dalgası Slovenya’nın engellemelerine rağmen 2013 yılında Hırvatistan’ın birliğe girmesiyle tamamlanmıştır. Hırvatistan ile birlikte birlik yirmi sekiz üyeli bir yapıya dönüştü. Geçmişte büyük bedeller ödeyen Avrupa, bu birlik ile birlikte refahın ve kalkınmanın merkezi haline geldi.
Sonuç
Avrupa Birliği son halini bu genişleme ile alsa da İngiltere’nin 2019 yılı sonunda BREXIT süreciyle birlikten ayrılmasından sonra AB son olarak yirmi yedi üyeli bir yapıya dönmüş oldu.
[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]
COŞGUN Melih, “Avrupa Birliği’nde Genişleme Süreci”, AYATA Ali ve ERCAN Murat(der), Avrupa Birliği ve Türkiye ile ilişkileri, Ankara, Nobel Akademi, 2012, S.3-17
HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018
ŞAHİN İbrahim Fevzi, Küreselleşme Avrupa Birliği ve Türkiye, Ankara, Pegem Akademi, 2011
Avrupa Birliği Resmi Web Sitesi, https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82 , (12.01.2021)
ÇILDIR Sezai, “Avrupa Birliği’nde Güvenlik ve Savunma Kimliği Arayışları ve Batı Avrupa Birliği”, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Muğla,2002
T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021)
T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021)
CİNİ Michelle and BORRAGAN Nieves Perez-Solarzano (fifth edition), Europen Union Politics, United Kingdom, Oxford Universty Press, 2016,
MOR Hasan, “Avrupa (Birliği) Bütünleşme Süreci ve Sorunları”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.XIV, Sa.1, 2010, s.499-541,
Kopenhag Kriterleri, https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/437-438.pdf ,(12.01.2021)
T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021)
[/vc_toggle]

(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)
(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)


















Oryantalizm, genel anlamı itibarıyla Doğu hakkında bilgi toplamaktır. Fakat, Oryantalizm yaygın olarak Batı’nın Doğu hakkındaki “algılamalarını” tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu kavramı güçlü bir şekilde tartışmaya açan Edward Said, kavram ile aynı adı taşıyan “Orientalism” adlı eserinde bu algılamalara dikkat çekerek bu sözcüğün sanat, edebiyat, toplumsal, siyasal ve başka her alanda olan etkisini gözler önüne sermiştir [1]. Said, batılı devletlerin emperyalist çıkarları ile oryantalist çalışmaların bağlantısını açıklamaya çalışmıştır. Foucault’un bilgi-iktidar formülasyonunu kullanan Said, iktidar ve bilginin, dolayısıyla sömürgeci Batı’nın ve oryantalist bilginin birbiriyle kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu anlatmaya çabalamıştır. Oryantalizm’in tarihi 15. Yüz yıla kadar dayanmaktadır ve etkisini en çok sanat alanında göstermiştir. Sanatçılar eserlerinde Doğu tasvirlerini yaparken, gerçek Doğu’yu değil, kendi kurguladıkları Doğu’yu tasarlayıp sunmuşlardır. Batıdaki birçok sanatçı Doğu’yu hiç görmeden herhangi bir gözlem yapmadan eserlerinde Doğu tasviri yapmaya devam etmiştir. Bu nedenle, Batı kültüründe Doğu denilen bölgelerdeki toplumlar gerçek olay ve gözlemlere dayanarak değil, kurgulanan bir olgu haline gelmiştir.
Batı’nın zıttı olan, sınırları belirsiz bir bölgeyi işaret eden Hayali Doğu kavramı, “Batı” olmayan her şeyi kapsamaktadır. Doğu’nun Batı tarafından nasıl algılandığı, kontrol edilmesi gereken, betimlenmesi gereken ve diğer amaçlara hizmet ederek söylemleştirilen bir olgu olarak görüldüğü Oryantalizm kavramının merkezini oluşturur [5]. Batı Hayali Doğu’yu yaratarak burada yapacağı her türlü sömürüyü meşru kılmaya çalışmaktadır. Bu anlayışa göre Doğu, aşırılıkçılığın hâkim olduğu, belirsiz, uzak, inançların baskın olduğu bir bölgede kurulmuştur. Bu bölgelerin bu şekilde tasvir edilmesi ve gerçekliklerine aykırı tanımlar ile ötekileştirmesi nedeniyle, günümüzde bu bölgelerde ortaya çıkan birçok sorun bölge ile özdeşleştirilmiş ve normal olarak karşılanmıştır [6]. Doğu, Batı’ya göre bir masal dünyasından ibarettir. Doğu bir gerçeklik değil, okunması gereken bir masaldır ve ancak bu masal üzerinden bilinebilir. Fakat, şöyle bir durum söz konusudur ki, her masal gibi bu masalda gerçek değildir. Bu masalda kullanılan hep aynı betimlemeler, sıfatlar ve imgeler Doğu ile özdeşleştirilmeye çalışılsa da burada bir somut temel olmadığı için bölgedeki “gerçek” sorunlara da çözüm bulunulamamaktadır.











Uygarlık tarihine etkisinin sebebi Avrupa merkezciliği düşüncesinin, uygarlık tarihi araştırmalarında kullanılması ve etkilenmesi olduğu düşünülmektedir. Sosyolojik gelişimler, oryantalizm düşüncesinin ortaya çıkışına sebep olmuş ve oryantalizm ile beraber filoloji araştırmaları tarihçilerin düşünceleri, inanışları ve bilgi kaynaklarından etkilenmiştir (1). Nitekim tarihsel araştırmaların çarpıtılmasına örnek olarak Kırım Savaşı içerisinde oluşan Balaklava Muharebesi gerçekleşirken Türk askerlerinin taktiksel bir hata yaptığı ve muharebe sırasında Türk askerlerinin azlığı İngilizler tarafından söylenir. Ancak durumun bu şekilde olmadığı arkeolojik kazılarda belli olmuştur (Battlefield Detectives S1E02 ‘’Charge of the Light Brigade’’ 11 October 2003).




Donald Trump’ın siyasi kariyeri oldukça değişken bir şekilde ilerlemiştir. 1980 yılında yapılan Başkanlık seçimlerinde Ronald Reagen’ı destekleyen Trump, 2001 ile 2008 yılları arasında Demokratları desteklemiştir. Donald Trump’ın adı, 1988, 2004 ve 2012 yılında yapılan ABD Başkanlık seçimlerinde sık sık anılmıştır. 16 Haziran 2015 tarihinde ABD Başkanlığı için Cumhuriyetçi Partiden adaylığını açıklayan Trump, Demokrat Partinin adayı Hillary Clinton ile girdiği seçim neticesinde Amerika Birleşik Devletlerinin 45. Başkanı olmuştur ve halen görevine devam etmektedir [2].
Üniversiteden mezun olmasının ardından da siyasi kariyerine hızlı bir şekilde başlayan Biden, 1973 yılında Delaware eyaletinin senatörü olarak görev aldı ve bu görevini 2009 yılında ABD’nin 47. Başkan Yardımcısı olana dek yerine getirdi. 2009 yılında Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesinin ardından, ABD Başkan Yardımcısı olarak görevini yapan Biden, görevini 2017 yılında Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle Mike Pence’ye devretmiştir. 3 Kasım 2020 tarihinde yapılacak ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı olan Biden seçim çalışmalarına 25 Nisan 2019 yılında başlattığı kampanyalar çerçevesinde ilerletmektedir [4].
Donald Trump’ın, ABD’nin Ortadoğu’daki tek stratejik ortağı olan İsrail’e yönelik uyguladığı politika temelde İsrail’in güvenliği ve İran karşıtlığı ekseninde ilerlemektedir. Trump yönetimindeki ABD, 2017 yılında Kudüs’ü başkent olarak ilan etmiş ardından Filistinli mültecilere yapılacak olan mali yardımı durmuş ve toplamda 265 milyon dolarlık ödemeyi başka kanallara aktarmıştır. Bununla da kalmayan Trump yönetimi 2018 yılında büyükelçiliğini Kudüs’e taşımıştır. 1967 yılından beri İsrail işgali altında bulunan Golan Tepelerindeki Yahudi yerleşim bölgesi, 2019 yılında imzalanan Başkanlık Kararnamesiyle resmen tanınmış oldu [10]. Arap devletleriyle İsrail arasındaki ilişkileri düzeltmek isteyen Trump yönetimi, İsrail-BAE ve Bahreyn arasında imzalanan normalleşme anlaşmasının mimarı olmuş ve bölgede kalıcı barışı sağlamak suretiyle İsrail’in ulusal güvenliğinin sağlanmasını amaçlamıştır [11].