Topluluktan Birliğe: Avrupa Birliği

Avrupa Birliği’nin Tarihçesi 

Avrupa Birliği çok geniş yelpazeli bir konudur. Bu konuda bugüne kadar çok şey yazıldı çizildi. Hatta bu yapıya benzer yapılar bile oluşturuldu ancak Avrupa Birliği gibi başarılı olmadılar. Zira geçmişten ders çıkarabilmek hem yurttaşlar için hem de Avrupa Birliği gibi birlikler için uzun vadede başarı katacak adımlardır.

Nitekim, Avrupa Birliğinde Avrupa’nın geçmişten ders çıkararak, birkaç aklı selim insanların bir araya gelerek kurdukları bir yapıdır. Avrupa Birliği kurulduğu ilk günden günümüze kadar sorunsuz işleyen bir mekanizma değildi. Ancak mekanizmada ki sıkıntılar bulunarak gün ve gün kendini geliştirdi. Gerek üyelerin birbirleri ile ilişkilerini gerekse birlik içindeki etkinliklerini her geçen gün daha da koordineli hale geldi. Bu yüzden birlik içinde çok önemli değişiklikler yaşandı.

Avrupa Birliği (AB) Kuruluşu

Avrupa Birliği kuruluşu, yapısı ve icraatları açısından oldukça geniş bir yelpazeye sahip bir inceleme alanı olagelmiştir. Avrupa coğrafyası gerek güç çekişmeleri gerekse savaşlar açısından çok eski bir geçmişe sahiptir. Nitekim dünya tarihinin gördüğü en büyük iki savaş bu topraklarda başlayıp dünya sathı arzına yayılmıştır. Ancak buna karşılık yine Dünya tarihini etkileyen buluşlar ve keşiflerde bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Bu sebepledir ki Dünya siyasetinde Avrupa etkisinin basite indirgenmesi tarihsel gerçeklik açısından doğru olmayacaktır. Avrupa tarihinde XX. yüzyıla kadar Avrupa’daki gelgitli dönemler devam etmiştir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin çekişmeleri savaş alanına taşınmış ve Avrupa bu savaştan ağır bir bilanço ile çıkmıştır. Yaşlı kıta bu savaşın izlerini silmeye çalışırken 1939’da Hitlerin ‘Büyük Almanya’ hedefi ile Polonya’ya girmesiyle savaş çanları yeniden çalmaya başladı.

Bu savaşın ayak sesleri 1919’da ki Paris Barış Konferansı’ndan sonra gelmeye başladı. Nitekim bu konferansta savaş sorumlusu Almanya ile çok ağır şartlar içeren ‘Versay Antlaşması’ imzalanmış, ardından kurulan Milletler Cemiyeti de İngiltere ve Fransa’nın girişimleriyle bu Versay dayatmasının adeta bir bekçisi olmuş ve savaşın gelişi hızlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı itilaf devletlerinin Berlin’e girmesiyle son buldu. Dünya tarihinin gördüğü bu büyük savaşların ortak noktaları, ekonomik rekabet ve gelişen sanayileri için dünya pazarından pay alabilme isteğiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşının büyük alanlara yayılmasının en önemli sebepleri; çoğalan Pazar gereksinimleri ve güvenlik kaygılarıydı. Bu savaşlar en çok Avrupalı devletleri etkilemişti. Bu yüzden bu pazar gereksinimlerini şiddet kullanmadan çözebilmenin yollarını bulmaya çalıştılar.

İkinci Dünya Savaşının Avrupa’da yarattığı devasa yıkım, Avrupa’da birlik oluşturma fikri daha ateşli dile getirilmeye başlandı. Bu sebeple savaş sona erdiğinde W. Churchill 1946’da İsviçre’nin Zürih kentinde gerçekleştirdiği konuşmasında, lüzumunda SSCB tehlikesini bertaraf etmek, lüzumunda ise savaş hasarının imar edilmesi için Avrupa’da birlik tarzında bir yapılanmanın oluşturulmasında söz etmiştir. Ardından 1947 yılında Fransa ve İtalya bir Gümrük Birliği oluşturmaya giriştiler. İlerleyen zamanlarda aynı girişimleri Belçika Hollanda ve Lüksemburg ile yapmak isteseler de başarılı olamamışlardır.

Bu sancılı süreçte ‘Ortak Pazar’ birliğine ulaşma çabası için yapılan en önemli girişim Fransa dışişleri bakanı Robert Schuman’ın ortaya attığı ‘Schuman Deklarasyonu’ ile belirtilen ve Paris Antlaşması (1951) ile inşa edilen ‘Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’ (AKÇT) örgütüdür. Topluluğun kurucu ülkeleri; Fransa, İtalya, Federal Almanya ve BENELÜX ülkeleri olmuştur.

Geçmişte güç kavgasına tutuşan bu ülkeler maden üretiminde görev dağılımıyla ‘Ortak Pazar’ yapılanmasının temellerini attılar. Kurucu üyeler daha sonra bu ortak Pazar yelpazesini genişletmek için 1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde imzaladıkları ‘Roma Antlaşması’ ile Avrupa Ekonomi Topluluğunu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu (AAET) kurmuşlardır.


Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) Kurulması

Üye devletler bu süreç sonucunda sınırları ortadan kaldırarak ‘Ortak Pazar’ ideallerini gerçekleştirmişlerdir. Bu üç topluluk 1991’de imzalanan ve 1992’de yürürlüğe giren ‘Maastricht Antlaşması’ ile bugünkü yapısını almış ve artık bir topluluk değil bir birlik haline gelmiştir. Maastricht düzeni ile ülkeler ekonomik (parasal) ve siyasal birlik yolunda AB’yi oluşturmuşlardır.

Avrupa Birliği günümüzdeki yapısının oluşumunda önemli aşamalar gerçekleştirmiştir. Özellikle genişleme döneminde SSCB’nin çökmesiyle bağımsızlığını yeni kazanan Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine almak isteyen Avrupa Birliği, bu ülkelerin uyumlu şekilde birliğe entegre olmaları için 1993 yılında Kopenhag’da zirve gerçekleştirilmiş ve ülkelerin uyumu için kriterler belirlenmiştir. Sancılı süreçler sonucunda oluşan Avrupa Birliği ne yazık ki şu an gerek İngiltere’nin birlikten ayrılması gerekse son zamanlarda yaşanan küresel çaptaki salgın ile birlikte çatlaklara neden olmuştur.

Avrupa Birliği’nin Genişleme Evresi: 1957’den 1992’ye Avrupa Birliği’nin Değişimi

I) Roma Antlaşması

Roma Antlaşması (1957)

1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde bir araya gelen altı kurucu üye bir ortak yapı oluşturma idealleriyle Avrupa Ekonomi Topluluğunu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu oluşturdular. Bu topluluklar ile birlikte, ağır bedeller ödeyen Avrupa ülkelerinden bu altı üye devlet bundan sonra yaşadıkları ağır travmaları bir kenara bırakarak geleceğe daha yapıcı bir şekilde ilerlemek için Roma Antlaşması’na imza attılar. Daha önce AKÇT ile tesis edilen kömür ve çelik gibi ağır sanayi madenleri için ‘Ortak Pazar’ alanı hedefleri bu iki topluluk ile genişletilerek hem gümrük sınırlarını kaldırmayı hem de nükleer enerjide ortaklığın temellerini atmayı hedeflemişlerdir.

Kurucu üyeler daha sonra bu toplulukları bir çatı altında toplamak ve faaliyetlerin bu yönde gerçekleştirilmesi gerektiği fikrini kabul ettiler. Sonuç olarak toplulukların faaliyet organlarını birleştirmek için Brüksel’de bir araya geldiler.

II) 1965 Bürüksel Antlaşması (Füzyon Antlaşması)

Brüksel Antlaşması

Avrupalı ülkeler arasındaki çekişmeler yerini gün geçtikçe daha sağlam iş birliklerine bırakıyordu. Bu birleşme idealleri ile devletler yaşadıkları yıkımları daha güçlü atlatmaya başladı. Üç örgüt farklı organlı yapılar halindeydi. 1965 yılında Brüksel’de toplanan AKÇT, AET ve AAET toplulukları sağlam yapılanma için ‘Füzyon’ olarak da bilinen ‘Brüksel Antlaşması’nı’ imzaladılar. Üçlü örgüt bu anlaşmayla birlikte faaliyet organlarını birleştirerek tek bir birlik olma yoluna önemli bir adım attılar. Füzyon Antlaşması 1967 yılında yürürlüğe girmiştir.

III) Tek Avrupa Senedi

Topluluk büyümeye başlayınca, yeni katılan üyelerle birlikte birtakım sorunlarda baş gösterdi. Topluluk da ki üye sayısı bu sırada altı üyeden on iki üyeye yükseldi. İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılımıyla topluluğun yeni bir yapılanmaya gitmesinin ilk sinyallerini verdi. Nitekim, her ne kadar gümrük sınırları kalksa da tam anlamıyla serbest bir Ortak Pazar’dan söz etmek mümkün değildi. Hâlâ ülkeler arasında vatandaş geçişleri, mal ve hizmetlerin geçişini engelleyen faktörler vardı. Bu yüzden on iki üye ülke 1986’da Lahey’de bir araya gelerek bu sorunların giderilmesi için ‘Tek Avrupa Senedini’ imzaladılar. 1987’de uygulanmaya başlandı.

IV) Genişleme Dalgaları

  • Birinci Genişleme Dalgası

Topluluğun büyümesinde ilk önemli adım, yeni üç üyenin birliğe entegre olmasıyla gerçekleşti. Ancak bu adımdan önce sömürge imparatoru olan İngiltere kendisini bu ülkelerden önde gören bir tavırla, bu topluluğa rakip bir topluluk olan Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) örgütünü, arkasına aldığı Portekiz, İsviçre, Avusturya ve İskandinav ülkelerinin desteğini alarak kurdu.

Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA)

Ancak kurduğu bu örgütün potansiyelinin AET’nin gerisinde olduğunu görünce bu topluluğa yönelmeye başladı. 1961 yılında topluluğa girmeye yönelik ilk ciddi girişimi gerçekleştirdi. Fakat Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. Tekrar ikinci bir girişimde bulundu ve yine Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. 1970 yılına gelindiğinde İngiltere üye olmak için üçüncü kez başvuru yaptı. Bu kez İngiltere’nin üyeliği için üye ülkeler referandum yaptı ve sonuç olarak büyük bir kısmı buna olumlu yaklaştı.

1972 yılında İngiltere ile birlikte Danimarka, İrlanda ve Norveç ile müzakereler görüşüldü. Ancak Norveç bunu ülkesinde halka sorma yönünde bir girişimde bulundu ve sonucunda bu girişimden olumsuz sonuç aldı ve topluluğa üye olmadı. Bunun sonucunda ilk genişlemede topluluğa İngiltere, Danimarka ve İrlanda üye olmuş oldu.

  • İkinci Genişleme Dalgası

Topluluk günden güne prestijini arttırmakta ve aynı zamanda da etki alanını genişletmekte idi. De Gaulle’nin İngiltere’yi engellemesine rağmen İngiltere topluluğa üye olmuş. Topluluk ilk dalgadan sonra on iki üyeye sahip olmuştu. Ancak yine de hedefleri doğrultusunda genişletmeyi arzu etmekteydi. Bu çerçevede gelişen ikinci bir dalgalanma ile topluluğun etki alanı Güney’e kaydı. 1981 yılında Yunanistan’ın topluluğa katılmasıyla ikinci dalga gerçekleşti.

Yunanistan’ın Avrupa tarihinde önemli bir yere sahip olması ve Avrupa yapısının temellerini oluşturması sebebiyle topluluğa üyeliğinde ekonomik sebeplerden çok bu yönüyle birliğe entegre edilmiştir.

Aslında Yunanistan’ın topluluk ile münasebeti bu tarihten daha önce gerçekleşmişti. 1961 yılında Yunanistan topluluk ile ‘Ortaklık Anlaşması’ imzalamış, ancak içinde bulunduğu iç çekişmeler den ötürü bu süreç 1977’ye kadar sürmüş. Yunanistan iç meselelerini çözdükten sonra topluluğa üyelik başvurusu yaptı. Görüşülen müzakereler sonucunda 1981’de üye oldu.

  • Üçüncü Genişleme Dalgası

Bu genişleme İspanya ve Portekiz’i içinde barındıran İber Yarımadası genişlemesi olmuştur. Portekiz ve İspanya sömürge tarihi açısından Avrupa’da ve hatta Dünya’da büyük izler bırakmış ülkelerdir. Bu sebepledir ki bu ülkeler gerek tarihi geçmiş gerekse kültürel geçmiş olsun bu yapının bir parçası olmaları gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak topluluk oluşturduğu sistemli yapıya, bu iki ülkeyi entegre etmekte tereddüt etmiştir. Zira, bu ülkeler siyasi istikrarsızlık ve ekonomik dengesizliklerden ötürü topluluğa uyumunun sorunlu olacağını düşünmüşlerdir.

Sonuç olarak İspanya ve Portekiz 1986’da topluluğa girmişlerdir. Bu ülkelerde Yunanistan gibi iç çekişmeler ve diktatör rejimlerden kurtularak Avrupa demokrasisine kavuşmuşlardır.

  • Maastricth Antlaşması ile Gelişen Dördüncü Genişleme Dalgası

Maastricth Antlaşması Topluluk kuruluşundan bugüne kadar temel hedefi olan tek bir yapılı ulus üstü bir yapı olan günümüz Avrupa Birliğini oluşturan anlaşmayı 1991’de imzaladı.

Maastricth Antlaşması

Bu antlaşma Hollanda’nın Maastricth kentinde bir araya gelen üyeler tarafından imzalandı. Bu antlaşma ile birlikte ekonomik birliğin yanında siyasal birliği de sağlamada önemli bir adım atıldı. Birlik siyasal ve ekonomik birliğin yanında karar alma organlarına da yeni düzenlemeler getirmiş ve üyelerin eşgüdümü için yeni kurumlar kurulmasını kararlaştırdı. Bu antlaşmayla karar alma mekanizması, üçlü bir yapıyla döngü içinde oluşturuldu.

Maastricth Antlaşması’nın oluşum süreci kadar önemliydi. Çünkü 1991’de Soğuk Savaş’ın ‘Demir Perdesi’ yıkılmış ve doğu-batı diye ayrışan Avrupa’nın tekrardan yeknesak bir yapı olmasının önü açılmıştı. Sovyet blokunun kapsadığı Doğu Avrupa ülkeleri Komünist sistemden bağımsızlıklarını almayı başarmıştı. Avrupa topluluğunda bütün bir Avrupa için Doğu Avrupa çalışmalarına başlamış ve bu çerçevede birlik içinde yeni revizeler gerçekleştirdiler. Bu çerçevede gelişen Maastricth Antlaşmasıyla topluluk bir birliğe dönüştü. Birlik içinde karar alma yapısı Komisyon, Konsey ve Parlamento üçlüsü arasında yapılması kararlaştırıldı. Bu antlaşmanın bir diğer adı Avrupa Birliği Antlaşmasıdır. Birlik adalet, içişleri ve ortak güvenlik üzerine kurulmuştur.

Maastricth günümüz Avrupa Birliğinin temellerini atmış ve oluşumunda ki ideallerin sonucu olmuştur.

Birlik kademe kademe büyümekte, tüm Avrupa’ya yayılma hedefleri doğrultusunda ilerlemekteydi. Genişlemenin dördüncü halkası, 1995 yılında Finlandiya, Avusturya ve İsveç’in üye olmasıyla tamamlandı. Maastricth Antlaşması imzalandıktan sonra üye olan bu devletler sorunsuz bir şekilde üyelik sürecini tamamladılar. Nitekim, Maastricth’in getirdiği uyum ve eşgüdüm sonrası birlik daha rahat bir şekilde üye alımını gerçekleştirdi. Ancak yine de her üye alımında sorunlarla karşılaşıldı. Birliğin genişlemesi ile geniş alanlara yayılmasıyla yönetim konusunda uyum sorunları yaşandı. Bu genişleme ile birlikte altı üyeli bir yapıdan on beş üyeli bir yapıya döndü. Zira bir ülkeyle bir şehrin yönetimi aynı olamaz.

  • Kopenhag Kriterleri Işığında Beşinci Genişleme Dalgası

Sovyet blokunun çöküşünden sonra bağımsızlığını kazanan Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe üye olmasını ve uyum sağlaması amacıyla 1993 yılında Danimarka’nın başkenti olan Kopenhag’da düzenlenen zirve ile Kopenhag Kriterleri oluşturuldu. 

Kopenhag Kriterleri

Bu zirve yeni üyelerin birliğe entegre olmasında belli özelliklerin belirlenmesi olarak gelişmiştir. Bu genişlemenin asıl hedefi Sovyet tehdidinden kurtulan Doğu Avrupa ülkeleri dikkate alınarak gerçekleşmiştir.

Kopenhag Kriterleri üç önemli noktaya ayrılmıştır. Bunlar; siyasi, ekonomik ve birlik tüzüğüne(kazanım) uyum sürecidir. Adaylar için ise şu kriterler belirlenmiştir; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve tüm insanlığın en doğal hakları olan insan hakları ve azınlık hakları olarak belirlenmiştir. Kopenhag Kriterleri sonrası birlik beşinci dalgayı geçirmiş ve yirmi yedi üyeli kocaman bir birlik haline gelmiştir.

Bütün bir Avrupa hedefinde önemli bir aşama olan beşinci dalga, Sovyet blokunun çökmesi sonucunda Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişletildi. Bu genişleme süreci 1997 Lüksemburg Zirvesi ile başladı. Ardından 2007 yılına kadar devam etti. Birinci dalgada 2004 grubu ülkeleri; Çekya, Polonya, Macaristan, Estonya, Slovenya, G. Kıbrıs, Malta, Litvanya, Letonya ve Slovenya ile birinci dalga genişleme gerçekleştirildi. İkinci dalgada 2007 grubu ülkeler; Romanya ve Bulgaristan olmuştur.

Böylece birlik yirmi yedi üyeli büyük bir yapı haline gelmiştir. Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye ile ilgilide önemli gelişmeler yaşanmış ancak Kopenhag Kriterleri, Yunanistan ile ilişkiler ve Kıbrıs harekâtını bahane ederek müzakereyi durdurduklarını açıkladılar. O zamanlarda Türkiye için bahane edilen kriterlerin Bulgaristan karşısında dikkate alınmaması da yapının tarafsızlığını sorgulamaya neden olmaktadır.

Kıbrıs Barış Harekatı
  • Birliğin Son Hali; Altıncı Genişleme Dalgası

Avrupa Birliği hedeflerini kademe kademe genişletmekte ve üye sayısını arttırmaktaydı. Bu çerçevede gelişen son genişleme dalgası Slovenya’nın engellemelerine rağmen 2013 yılında Hırvatistan’ın birliğe girmesiyle tamamlanmıştır. Hırvatistan ile birlikte birlik yirmi sekiz üyeli bir yapıya dönüştü. Geçmişte büyük bedeller ödeyen Avrupa, bu birlik ile birlikte refahın ve kalkınmanın merkezi haline geldi.

Sonuç

Avrupa Birliği son halini bu genişleme ile alsa da İngiltere’nin 2019 yılı sonunda BREXIT süreciyle birlikten ayrılmasından sonra AB son olarak yirmi yedi üyeli bir yapıya dönmüş oldu.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

COŞGUN Melih, “Avrupa Birliği’nde Genişleme Süreci”, AYATA Ali ve ERCAN Murat(der), Avrupa Birliği ve Türkiye ile ilişkileri, Ankara, Nobel Akademi, 2012, S.3-17 

HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018 

ŞAHİN İbrahim Fevzi, Küreselleşme Avrupa Birliği ve Türkiye, Ankara, Pegem Akademi, 2011 

Avrupa Birliği Resmi Web Sitesi, https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82 , (12.01.2021) 

ÇILDIR Sezai, “Avrupa Birliği’nde Güvenlik ve Savunma Kimliği Arayışları ve Batı Avrupa Birliği”, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Muğla,2002 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

CİNİ Michelle and BORRAGAN Nieves Perez-Solarzano (fifth edition), Europen Union Politics, United Kingdom, Oxford Universty Press, 2016,  

MOR Hasan, “Avrupa (Birliği) Bütünleşme Süreci ve Sorunları”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.XIV, Sa.1, 2010, s.499-541,  

Kopenhag Kriterleri, https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/437-438.pdf ,(12.01.2021) 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

[/vc_toggle]

Coğrafyanın Tarih ve Siyaset Üzerindeki Etkisi: “Mini Buzul Çağı”

İnsanlık ve ona paralel gelişen uygarlığın yaşadığı değişimler üzerinde etkili olan olgulardan birisi yaşanan buzul ve buzul arası dönemlerdir. Son büyük buzullaşma MÖ 10.000 ile 8000 yılları arasında yasanmış ve Dünya bu tarihten sonra ısınmaya başlamıştı. O günden bugüne gelen buzul arası devire Holosen veya Antroposen devir denmektedir. Dönem boyunca ara ara volkanlar patlıyor ve dünyayı farklı süreçlerin içine sokuyordu. O tarihten 1300’lere kadar ısınan dünya, 14.yy’dan 19.yy’a Mini Buzul Cağı yaşadı. Bu çağın yaşanmasındaki en büyük sebep Güneş lekelerindeki azalma olarak karşımıza çıkar. Burada anlatacaklarımızın amacı tarihe coğrafi yönden bir bakış açısı sunmaktır. Çünkü tarihi devirlerde yaşanan her olay fiziki ve beşeri çevreden etkilenmiş ve önemli değişimlere sebep olmuştur. 14.yy’a geldiğimizde Dünya, özellikle Avrupa ve Çin soğuk dalgalara yakalanıyor, buzullar ise tekrardan ilerleyip kalınlaşıyordu. Ekstrem hava olayları çoğalmış, Sonbaharda başlayan don Mayıs’a kadar sürüyor ve tarım büyüme devri kısalıyordu. Avrupa’da devasa kıtlık ve kuraklık vardı.

Çizelge 1. Küçük Buzul Çağı Süresince Gelişen Tarihsel Olaylar.

(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)

Yönümüzü Doğu Asya’ya çevirdiğimizde ise Çin, 1300’lerin sonunda devasa donanmaya sahipti. Hint Okyanusu, Doğu Afrika, Basra Körfezi, Kızıldeniz’e 27 bin askerlik gemilerle ulaşmışlar fakat bir anda gelen soğuk her şeyi alt üst etmeye yetti. Donanmalar hemen geri çağırıldı ve o zamanlar dünyanın en büyüğü olan Nanjing Tersanesi’ne, Ming yonetimi tüm gemilerin yakılmasını ve Büyük Çin Kanalında pirinç taşıyabilecek mavnaların yapılması talimatı verdi. Çünkü kuzey kesim soğuk ve kurak ile mücadele ediyor, akarsular kurumuş, mahsuller azalmış, toplumsal kargaşa çıkmıştı. Halbuki Çinliler neredeyse Ümit Burnu’nu dolaşıp Atlas Okyanusu’na geçmeye hazır gözüküyordu. Eğer bu olay gerçekleşseydi Ümit Burnu’nu 1488’de Bartolomeu Dias keşfetmeyecek, 1498’de Ümit Burnu’nu dolaşarak yol alacak ilk isim Vasco Da Gama olmayacaktı. Bu durum 14.yy gibi bir devirde yaşanabilecek iken coğrafya bu durumu ortalama 100 yıl ertelemiştir. Sadece bunu ertelemek ile kalmamış o zamanın siyasi tarihini komple değiştirme fırsatını Portekizli denizcilere vermiş ve dünyanın gelişen kesimi farklı bir bölge olmuştur. 100 yıl önce Çinlilerin keşfedeceği bu yol bugün tarih kitaplarının tamamen farklı yazılmasına neden olabilirdi. Coğrafya, insanların yeteneklerini tamamen belirleyemeyebilir ancak çevresel olaylar, tarihin seyrini etkileyebilecek kapasitededir.

Avrupa’da ise soğuğa bağlı olarak tarım için modernize çalışmaları yapılıyordu. Çünkü 17.yy Avrupa için daha kötü geçecek geçecekti. 17.yy boyunca şartlar, Güneydoğu Asya’da bir dizi volkanik püskürmeyle daha kötü hal almış, volkanlardan çıkan kül ve toz atmosferi kapatmış ve güneş ışınlarının gelmesini engellemiştir. Bu bağlamda 1650-1850 arası donem ise “gerçek” Küçük Buz Cağı adını alır. Çünkü ilerleyen zamanlarda şartlar iyice ağırlaşacaktır.

Gerçekten de 1675-1735 arası en soğuk devir yaşandı. Büyüme mevsimi 6 haftaya kadar düşmüş, limanlar buz kaplamış, yazın bile ulaşım zorlaşmış, Alp buzulları çok hızlı bir şekilde yerleşim yerlerine yaklaşmıştır. 1000 yılın en soğuk dönemi olarak nitelendirilen 1675-1735 Güneş lekelerinin azaldığı Maunder Minimumu anına denk geldiği düşünülür. Bu yıllarda ve öncesinde yaşanan Celali İsyanları ve diğer isyanlar aslında sadece beşeri nedenlere dayanmıyordu. Anadolu’da kuraklık nedeniyle bozulan tımar, yerel etkilerle de bir isyana dönüşmüştü. Dolayısıyla coğrafi olaylar ve interaktif katkıları her döneme önemli derecede etki etmeye müsait olgulardır. Yaşanan Celali İsyanları ve Anadolu’daki kıtlık, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikalarını dahi etkilemiş, fiziki unsurlara bağlı olarak siyaset ve tarihte birçok değişim yaşanmıştır. En önemli örneklerden birisi; yaşanan kıtlığın Osmanlı Devleti’nde mezhep ayrılığını körüklemesi olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu dönemde Avrupa’da yaşanan kıtlık Amerika’ya göçü hızlandırmış milyonlarca İrlandalı kıtlık yüzünden göç etmiştir. Coğrafya, dünyanın kaderini değiştirmeyi çok sever. Çünkü her doğal etkinin tarihi sonucu ortaya çıkar. Osmanlı’da isyanların, Avrupa’da göçün tarihi sonuçları gibi..

1500’lerin ikinci yarısından sonra soğuk hava salınımlarının sıklaşmaya başlaması ile Anadolu’da sıklıkla ekimi yapılan kışlık buğday ve arpa bundan olumsuz etkilenirken, bu kuraklıklar sonucunda sadece tahıl ürünleri değil çiftlik hayvanları da etkilenmiştir. Sonuçta iklimsel etkiler ve yaratmış olduğu şoklar sonucunda imparatorluğun tedarik sisteminin olumsuz etkilenmesinin önü açılmıştır. Özellikle 1560’dan sonra Osmanlı İmparatorluğunu etkileyen bir dizi olay meydana gelmiş, 1591-1596 arasındaki soğuklara bağlı olarak son 600 yılın en kurak dönemi yaşanmıştır. Hatta 1621 yılına gelindiğinde ise yaşanan soğuk sebebiyle İstanbul Boğazının donduğu kayıt altına alınmıştır. Aynı tarihte, 1621’de Hotin Seferi 2. Osman öncülüğünde yapılmış ve başarısız olmuştur. Sultan bunun sebebini yeniçerilerin itaatsizliğine bağlamış ve bu olay 2.Osman’nın ölümüne kadar gitmiştir. Fakat bu olay üzerinde, Eylül-Ekim aylarında yapılan seferde kış şartlarının çok erken ve bir o kadar da ağır gelmesi de seferin başarısız olması üzerinde etkili olmuştur.

Çizelge 2. Küçük Buzul Çağı Süresince Gelişen Doğal ve İklimsel Olaylar.

(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)

Daha ileri bir tarihte, 1795-1820 arasında Dalton Minimumu damgasını vurmuş bu sefer soğuk tüm dünyada ciddi şekilde hissedilmiştir. Brian Fagan The Little İce Age kitabında buzulun yağmur ormanlarını kibrit çöpü gibi kırıp geçirdiğini, yamaç boyunca aşağı doğru taşıdığını anlatır. Bunların Avrupa ve Amerika’yı etkilemesinde 1783 İzlanda volkanik patlaması da etkilidir. 100 milyon ton kül, sülfür, vs atmosfere salınmış, Laki Püskürmesi Kuzey Amerika’da sıcaklığı 14 derece düşürmüştür. Bu soğuk salınımlar ve volkanik patlamalar Avrupa, Rusya, Kuzey Afrika’da bile zaten soğuyan havanın daha sert geçmesine neden oldu.

Avrupa’da 1784 de Ren nehri aşağı çığırı tamamen buzla kaplanmış, taşkınlara neden olmuş ve kıtlığa, ekonomik sıkıntılara yol açmıştır. Bati Avrupa’da 38 cm çapında dolular yağmış, ormanlar, ekinler mahvolmuştu. Bu bağlamda bir coğrafi neden sonuç ilişkisi daha ortaya çıkmış; 1789 Fransız İhtilali’nin ardında birçok neden olsa da zamanlaması yaşanan kıtlıklar ve ekonomik sorunlar ihtilalin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Tıpkı 1621 Hotin Seferi sırasında olduğu gibi coğrafyanın harp gücü üzerindeki etkisi Napolyon’un 1812’de Rusya’ya karşı harekatında da belirmiştir. Askeri Coğrafya açısından Napolyon savaş için çok yanlış zamanı seçmişti çünkü 1805-1820 arası dünya çok ciddi soğuyordu. Bu soğuk kendisine ve başkalarına onlarca yenilgi getirmiştir. Moskova’ya kadar ilerleyen Napolyon ağır kış şartları ve lojistik problemine dayanamayarak Rusya’dan çekilmiştir. Dolayısıyla coğrafya, Rus İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesine izin vermemiştir.

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

Tüm şartlar Dünya için bu kadar kötüyken bir felaket daha gerçekleşti: 1815, Doğu Hint Adaları’ndan Sunmbawa Adasındaki Tambora yanardağı faaliyette geçti ve bölgedeki 12 bin nüfustan sadece 26 kişi kurtuldu. Öyle patlamalar yaşandı ki volkanın üstte kalan 1300 metresi yok olmuş ve bugünkü Endonezya topraklarının büyük kısmı bu döküntülerle kaplanmıştı. Haftalarca karanlık kalan bölgede zehirli gazlardan nefes dahi alınamamıştır. 10 milyonlarca ton kül atmosfere salındı, dünya bütünüyle kararma yaşıyordu. Çok ilginç olarak 1816’da yaz mevsimi yaşanmadı. Tarım sekteye uğradı, kıtlık yaşandı, isyanlar çıktı. Çünkü güneş ışığı dünyaya ulaşamıyor ve üretim yapılamıyordu. Coğrafi durumun bu yansıması edebiyat coğrafyasına da sirayet etmiş; Karanlık geçen yıl ile beraber insanların düşünceleri de etkilemiş ve insanlar korku hikayeleri anlatmaya yöneldi. Örneğin Frankenstein ve birçok karamsar eser, tablo bu yıl yazılmış ve çizilmiştir. Dolayısıyla coğrafi etki her alanda kendisini göstermiştir. Bu yıllardan sonra ise Dünya ısınmaya başlamış ve ısınma devam ederken doğal artışa endüstriyel ısınma da katılmıştır. Devasa medeniyetler kurulmuş ve nüfus tahmin edilemeyecek kadar artmıştır.

Coğrafyanın etkisi sınırsızdır çünkü dünyamız bir coğrafi parçadır ve çok hassas dengelere sahiptir. Bir volkan patlaması, bir yazsız yıl, birkaç yıllık soğuma devresi, aniden değişen güneş aktivitesi, bir meteor dünyanın kaderini sonsuza dek değiştirebilir, geri götürebilir. Bu bakış açılarıyla baktığımız zaman, siyasi, tarihi ve beşeri olaylarda coğrafyanın büyük bir etkisinin olduğunu ve bunun geleceğe yönelik değerlendirilmesinin yapılması gerekmektedir. Geçmişteki olayları tahlil edip geleceğe yönelik adımlar için her konuda coğrafya elzemdir. Nazilerin erken gelen ve çok soğuk bir kış nedeniyle Rusya’da yaşadığı bozgun, Fransız İhtilali, Celali İsyanları, Büyük Patates Kıtlığı, özellikle Avrupa ülkelerini coğrafi keşiflere sürükleyen nedenler ve daha birçok tarihsel olayı geleneksel tarih yaklaşımıyla, çevresel süreçleri dikkate almadan açıklamak, bu olayları gerektiği gibi değerlendirememek anlamına gelmektedir. Bu anlamda geleneksel tarihi, çevresel bir yaklaşımla anlamaya çalışmak gelecekte yaşanacak krizlerin çözümü açısından da bize önemli yöntem ve bakış açıları sunacak bir yaklaşım olarak görmek gerekir (Gönençgil ve Vural, 2016).

Ömer Emre Kuşçu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Blij, H. (2019). Coğrafya Neden Önemlidir. Ankara: Hece Yayınları.

Cho, J.-H. (2014). The Little Ice Age and the Coming of the Anthropocene. Asian Review Of World Histories 2:1, s. 1-16.

GÖNENÇGİL, B., VURAL, G. (2016). Çevre Tarihi Açısından Küçük Buzul Çağı ve Sosyal Etkileri, TÜCAUM Uluslararası Coğrafya Sempozyumu, 13-14.

Özdemir, M. A. (2004). İklim Değişmeleri Ve Uygarlık Üzerindeki Yansımalarına İlişkin Bazı Örnekler. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2, Cilt VI, 173-192.

Özdemir, M. A., ve Bozyurt, O. (2007). Küresel İklim Değişiklikleri ve Toplumlar Üzerindeki Etkilerine Küçük Buzul Çağı Örneği. Türkiye İklim Değişikliği Kongresi-TİKDEK (s. 105-116). İstanbul: İTÜ.

Türkeş, M. (2018). Küresel ve Bölgesel Iklim Değişikliklerinin Anadolu Coğrafyasına Etkileri. Bilim ve Ütopya, 292: 37–44.

[/vc_toggle]

Diaspora Kavramı ve Türk Diasporasında Almanya

Diaspora

Antik Yunan’da ortaya çıkmış bir kavramdır. Kökeni itibariyle Dia ve Spora kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. Yunancada Dia, saçılmak ve dağılmak anlamlarına gelirken, Spora ise tohum anlamına gelmektedir. Tam anlamıyla tohumların saçılması yani tarlayı ekerken tohumların ayrı noktalara düşmesini ifade etmektedir. Bu kadar kadim bir geçmişe sahip olan diaspora kelimesi nebatat ilmi ile ilgili bir kelime olarak ortaya çıkmıştır. Ancak coğrafi keşifler ile birlikte insan hareketinin artmasıyla daha çok bu hareketliliği tanımlayan bir kavram haline gelmeye başlamıştır. XX. yüzyılda insanlığın maruz kaldığı iki büyük savaş sonrası insanların vatanlarını terk etmesi veya terk etmek zorunda kalması ile göçmen ve mülteci gibi kavramları tamamlamak için kullanılmıştır. Bu göç ve mülteci hareketlerinden en fazla etkileyen toplumlar Ermeniler ve Yahudiler olmuştur. Bu sebeple diaspora denince ilk akla gelenler Ermeni ve Yahudi diasporasıdır. Daha sonraki süreçte bu kavrama, 1960’lı yıllarda Avrupa’da ortaya çıkan işçi gereksiniminin artmasıyla ‘misafir işçi’ ve daha sonra bu insanların ‘gurbetçi’ olarak nitelendirilmesiyle gurbetçi ifadesi de diasporanın yelpazesine girdi. Böylelikle kavram içinde mülteci, göçmen, sığınmacı, misafir işçi, gurbetçi, etnik topluluk ve ülke dışı topluluk gibi kavramları barındıran geniş bir yelpazeye sahip hale geldi. Sonuç olarak ilk doğduğu anlamdan çok uzak ülkesinde ve vatanından ayrı yaşayan insanları tanımlayan yaygın bir anlam kazandı.

İstanbul’dan Almanya’ya çalışmak için göç eden işçiler

Yukarıdaki tanımlama ile birlikte yurt dışında yaşayan Türklerin bir diasporasına baktığımızda göze çarpan en önemli dönem 1960 yılında başlayan Batı Avrupa’daki işçi alım süreci olmuştur. Nitekim 1960’lı yıllarda başlayan ‘Misafir İşçi’ göçüyle Batı Avrupa ülkelerine giden Türkler, 50 yılı geride bırakmışlardır. Günümüzde Avrupa’da 3 milyona yakın bir kısmı Almanya’da olmak üzere Avrupa’da 5 milyondan fazla ‘Türkiye kökenli’ yaşamlarını sürdürmektedirler. Böyle büyük rakamlara ulaşan Türk diasporası, ilk gittikleri zaman misafir işçi ve göçmen gibi kavramlar nitelendirilirken, 50 yılı aşkın süreden sonra böyle tanımlamak artık yeteri kadar karşılık görmemektedir. Öyle ki 50 yılı aşkın bir misafirlik ne kadar misafirlik sayılır ayrıca tartışılması gereken bir husustur. Bununla birlikte Türk kökenlilerin %30’una yakını bu ülkelerde doğmuş ve AB vatandaşlığı almıştır.

Almanya ‘Misafir İşçi’

Tren Saatini Bekleyen Türk İşçiler

1961 yılının Ekim ayında Almanya ve Türkiye arasında imzalanan “Türk-Alman İşçi Gücü” Sözleşmesi ile birinci kuşak olarak adlandırılan Türkiye kökenliler, 1961-1968 yılları arasında Almanya’ya giden misafir işçilerdir. Bu İşçiler tekrar dönmek umuduyla gittikleri ülkelerden dönmedi ve Türkiye’nin Batı’ya açılan kapıları oldular. Bu insanlar ilk gittikleri günlerde bavullarını bile yanlarından ayırmaz ve şöyle derlerdi; “Almanların elinden gelse sabah bizim memleketlerimizden alıp fabrikalara getirir akşam tekrar memleketimize götürürlerdi”. İfadeden de anlaşılacağı gibi ilk zamanlarda sadece ihtiyaç bazında kabul edilen işçiler bugün bazı Avrupa ülkelerinden bile daha çok nüfusa sahip konumdadırlar. Bu konumlarıyla dünya üzerinde 7 milyonluk bir rakama ulaşmış Türk diasporası bulunmaktadır.

Türkiye, diaspora hususunda XX. yüzyıldan önce çok fazla önem göstermese de işçi göçünün başladığı 1960’lı yıllarla birlikte çok yoğun bir şekilde vatandaşları ile ilgilenmeye başlamıştır. İlk yıllarda devlet bakanları ile diasporadaki Türkler üzerinde aktif politikalar geliştirmiştir. Fakat 90’lı yıllardan sonra ve politikaları daha çok kurumlar aracılığı yürütülmeye başlamıştır. Bunlar; Türkiye İş birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA-1992), Yunus Emre Enstitüleri (YEE-2007), Dünya Türk İş Konseyi (DTİK-2007), Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı (YTB-2010), Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla daha aktif uygulanmaya başlanmıştır.

Sonuç

Türk diasporası kavramı XX. yüzyıl öncesine kadar geri götürülse de aktif olarak XX. yüzyıl sonrası da rağbet görmüş ve bu yönde önemli politikalar geliştirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda özellikle Almanya’da nüfus sahibi konuma gelen Türkler, siyaset, ekonomi, eğitim ve bilimde önemli yerlere gelmekte ve adından söz ettirmeye devam etmektedirler. Bu etkilere örnek vermek gerekirse, Almanya’da siyasi partilerin kadrosunda bulunan kişiler siyasette Türk diasporasının aktifliğini göstermektedirler. Buna ek olarak son zamanlarda yaşanan küresel salgına neden olan Covid-19 konusunda aşı geliştirme çalışmalarında Türk diasporası adına gurur verici bir gelişme yaşandı.

Uğur Şahin ve Özlem Türeci

Almanya’da yaşayan Uğur Şahin, kurucusu olduğu BioNTech şirketinde, eşi Özlem Türeci ile birlikte Covid-19 aşısını geliştirmeyi başardılar. Son gelinen noktada Türk diasporasının yani diasporanın ne kadar önemli olduğunu göstermiş oldu. Çünkü aşı onaylandıktan kısa süre sonra Türkiye aşıyı alım konusunda bir ayrıcalığa sahip olmuş oldu. Bu durum yurt dışında yaşayan Türk diasporası üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu.

 

[irp posts=”2135″ name=”İki Almanya ve Türk İşçiler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ARSLAN Bilge Dila, “Almanya’daki Türk Diasporası Firmaların Alman Pazarına Yönelik Uygulamaları”, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eylül 2017 

ERDOĞAN Murat M., “Avrupa’da Türkiye Kökenli Göçmenler ve ‘Euro-Turks-Barometre’ Araştırmaları”, Göç Araştırmalar Dergisi, cilt.1, sayı.1, Ocak-Haziran 2015, ss.108-148 

ÖZOCAK Özer, “Diaspora Kavramı ve Ermeni Diasporası”, Erciyes Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi”, Rapor No:2, Ocak 2015 

SİPAHİOĞLU Buket Ökten, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Bağlamında Avrupa’da Türk Diasporası: Hollanda Örneği”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2019 

YALDIZ Fırat, “Diaspora Karam: Tarihçe, Gelişme ve Tartışmalar”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Dergisi, 2013 Bahar (18), ss.289-318 

[/vc_toggle]

Körfez İşbirliği Konseyi

5 Ocak 2020 tarihinde Suudi Arabistan’ın El-Ula şehrinde 41. Körfez İşbirliği Konseyi Toplantısı gerçekleştirildi. Mezkur toplantı iki konuda küresel çapta yankı uyandırdı. İlki bölgesel kalkınma adına üç buçuk yıldır süren Katar krizinin çözümüne yönelik ilk kez somut adımlar atılması, diğeri ise bölgenin tek korkulu rüyası olan Tahran yönetiminin uranyum zenginleştirme hususunda attığı adımlara dikkat çekilmesi idi. Katar ile olan yakın ilişkilerimiz sebebiyle Türkiye’de bu konseyin ismi ilk kez bu kadar üst perdeden yankılandı. Bu yazıda konseyin kuruluşu, bugünü ve mahiyeti incelenecektir.

Konseyin İlk Zamanları 

70’li yıllar, bugün Körfez ülkeleri arasında bulunan ve “devletçik” olarak andığımız bazı devletlerin bağımsızlığını kazandığı yıllar olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Bahreyn 14 Ağustos 1971’de; Birleşik Arap Emirlikleri 2 Aralık 197’de; Katar 3 Eylül 1971 tarihlerinde bağımsızlıklarını kazanmıştır. Bağımsızlıklarını kazanmalarının hemen akabinde 1972 yılında Katar, Bahreyn ve Umman arasında bir ortak para kullanımını gündemine alan bir komisyon oluşturulmuştur [1]. Bu komisyona bir sene sonra BAE de dahil olmuştur. Bu tarih, bölgesel işbirliğinin başladığı dönem ve bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir [2]. Her ne kadar 1971 yılı Nikson Şoku’nun yaşandığı yıl olarak hafızalara kazınsa da Körfezdeki Arap ülkeleri açısından belki de ikinci baharın başladığı yıl olarak nitelenebilir.

“İtibari Para” mottosuyla Petro-Dolar sisteminin devreye girdiği yıllarda Körfezdeki Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarını müteakiben ilk olarak ortak para birimi belirleme işine soyunmaları Nikson Şoku’nun bölgeye olan etkisi başlığı altında incelenmesi gereken bir durum olarak mütalaa edilmektedir. 1975 Mayısında bu 4 ülkeye Suudi Arabistan ve Kuveyt’in de katılımıyla bir ortak komisyon daha oluşturulmuştur. Kuveyt Kalkınma Fonu ile Arap Kalkınma Fonu arasında bir anlaşma imzalanmış ve ilişkilerin geliştirilmesi adına toplantılar icra edilmiştir. Aynı yılın Haziran ayında ise komisyonun para birimi sorumluları BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn kendi aralarında ortak para uygulaması çerçevesinde somut adımlar atılması gayesiyle bir araya gelmişlerse de yine istenen sonuca ulaşılamamıştır [3]. Uzun müddet devam eden müzakereler 70’li yılları körfezdeki Arap ülkelerinin “kuruluş ve işbirliği arayışı yılları” haline getirmiştir. Ortak para birimi ve ortak ticaret talebiyle başlayan süreç 1981 yılına gelindiğinde her ne kadar istenen sonuca ulaşılamasa da uluslararası arenada tanınan bir örgütün kurulmasına vesile olmuştur [4].

Konseyin Gelişimi 

4 Şubat 1981 yılında mezkur 6 ülke (Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Umman) Dışişleri Bakanları seviyesinde katılım gösterdiği Riyad toplantısında alınan kararlara binaen, 25 Mayıs 1981 tarihinde Abu Dabi’de tekrar bir araya gelerek Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) (Arapça  [مجلس التعاون لدول الخليج العربية], İngilizce [Cooperation Council for the Arab States of the Gulf– GCC]) isimleriyle anılan konseyin resmen kurulduğunu ilan etmişlerdir [5]. Körfez İşbirliği Konseyi; Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan, ortak tarihi, coğrafi, kültürel, dini ve sosyal özelliklere sahip olan 6 Arap ülkesini bir araya getiren bölgesel bir örgüttür. Genel merkezi ise Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’dadır. Konseyin temel hedefleri en-Nizâm el-Esasi (النظام الأساسي) adlı yönergeyle belirlenmiştir. Yönergede belirtildiği üzere konseyin üç ana hedefi vardır:

  • Üye devletler arasındaki birliği tesis edebilmek için her alanda koordinasyon ve işbirliği kurulmasına imkan sağlamak.
  • Halklar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi amacıyla iktisat, ticaret, gümrük ve ulaştırma, eğitim, kültür, sağlık, medya ve turizm gibi çeşitli alanlarda düzenlemeler yapmak.
  • Bilimsel ve teknik ilerlemeyi hızlandırmak için sanayi, madencilik, su kaynakları, tarım, ve hayvancılık alanlarında bilimsel araştırma merkezleri kurmak, ortak projeler oluşturmak ve özel sektör işbirliğini teşvik etmek [6]. Konsey üç ana idari kısma ayrılmıştır [7].

1) Yüksek Konsey (المجلس الأعلى)

İşbirliği Konseyi’nin en üst merciidir ve üye devletlerin başkanlarından oluşur. Konsey başkanlığı ülke isimlerinin alfabetik sırasına göre yıllık olarak belirlenir. Yüksek Konsey her yıl düzenli olarak toplanır. Herhangi bir üye devletin daveti ve başka bir üyenin desteği ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Oylamaların yapılabilmesi için her biri bir oy hakkına sahip olan üyelerin üçte ikisinin katılması gerekmektedir. Asli konulardaki kararlar oylamaya katılan üye devletlerin oybirliği ile; tali konulardaki kararlar ise çoğunluğun oyu ile alındığı takdirde geçerli kabul edilir. Yüksek Konsey Danışma Komisyonu (الهيئة الإستشارية للمجلس الأعلى) ise üç yıllık bir süre için tecrübe ve yetkinliğe sahip kişiler arasından seçilen her üye devletten beş üye toplamda otuz üyeden oluşur. Komisyon, Yüksek Konsey tarafından kendisine tevdi edilen konuları incelemekten sorumludur. Uyuşmazlık Çözüm Komisyonu (هيئة تسوية المنازعات) ise Yüksek Konsey, uyuşmazlıkların giderilmesi için uyuşmazlığın niteliğine göre her durumda Yüksek Konsey tarafından oluşturulan Uyuşmazlık Çözüm Komisyonu’na bağlıdır.

2) Bakanlar Konseyi (المجلس الوزاري)

Bakanlar Konseyi, üye devletlerin dışişleri bakanlarından veya temsilcilerinden oluşur. Başkanlığı, Yüksek Konsey’in son olağan oturumuna başkanlık eden devletin dışişleri bakanı yahut temsilcisi üstlenir. Bakanlar Konseyi, üç ayda bir toplantı yapar. Üyelerden birinin daveti ve başka bir üyenin desteği ile olağanüstü oturumlar yapılabilir. Üye devletlerin üçte ikisinin katılması halinde toplantı geçerli sayılır. Bakanlar Konseyi, üye devletlerarasında işbirliğini geliştirmeye yönelik politikalar önermek ve üye devletlerarasında çeşitli alanlarda mevcut faaliyetleri teşvik ve koordine etmek üzere görevlendirilmiştir. Mezkur konularda alınan kararlar Yüksek Konsey’e tavsiye şeklinde sunulur. Konsey ayrıca Yüksek Konsey toplantılarına hazırlık yapmak ve gündemini hazırlamakla görevlidir. Bakanlar Kurulunda oylama usulleri Yüksek Konsey ile aynıdır.

3) Genel Sekreterlik (الأمانة العامة)

Ortak Körfez çalışmaları için işbirliği, koordinasyon, planlar ve entegre programlar hakkında çalışmaların hazırlanması, konseyin çalışmaları hakkında periyodik raporların hazırlanması, kararların uygulanmasının takibi, Yüksek Konsey veya Bakanlar Konseyi’nin talep ettiği rapor ve çalışmaların hazırlanması, toplantılara hazırlık yapılması, bakanlık konseyi gündeminin hazırlanması ve karar taslakları Genel Sekreterliğin görevlerini özetlemektedir. Genel Sekreterlik 5 idari birimden oluşur: Yüksek Konsey tarafından üç yıllık bir süre için atanan ve bir kez yenilenebilen genel sekreter. Siyasi, ekonomik, askeri, güvenlik ve çevre işlerinden sorumlu beş sekreter yardımcısı. Bakanlar Konseyi tarafından üç yıllık süre için atanan  ve yenilenebilen Brüksel’deki Körfez İşbirliği Konseyi misyonunun başkanı. Son olarak Genel Sekreterlik görev alanı kapsamında Genel Sekreter tarafından atanan genel müdürler ve diğer çalışanlar.

Konseyin Bugünü 

Yola esasen “Ortak Para Birimi” amacıyla çıkan Konsey “Khalici (خليجي)” ismini belirlemek haricinde ilerleme katedememiş, çabalar diyalog aşamasında askıda kalmıştır. Ancak bölge devletleri arasında çözüm için diyalog anlayışı güç kazanmıştır. Buna binaen ortak para konusunda varılamayan sonuca, 1 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması’yla ortak ticaret konusunda varılmıştır. Gümrük Birliği uygulaması ile bu 6 ülke, istisnalar dışındaki mallar için, diğer ülkelere yüzde 5 gümrük vergisi uygulamaya başladı. Bir havuzda toplanan bu gelirin, malların son giriş yaptığı ülke baz alınarak üye ülkelere bölüştürülmesi kararlaştırıldı. Gümrük Birliği uygulaması ile örgüt, ekonomik blok olarak gücünü artırmayı bir nebze de olsa başarmıştır. Ancak ekonomileri yalnızca petrole dayalı olan bu ülkelerin ticaret hacmi belli sınırları aşmamış ve beklenen etki sağlanamamıştır. Buna ek olarak dış politikada özellikle İran tehdidine karşı tek ses olarak yanıt vermeyi amaçlayan konsey bir taraftan da oluşturulan fonların savunma alanında ortak yatırımlara harcanması hususunda müşterek karar alma mekanizması geliştirme gayesindeydi.  Fakat bugün bakıldığında bu çabanın da ortak para birimi girişimi gibi neticelendirilemediği, siyasi söylemden öteye geçemediği görülmektedir. Bilindiği üzere dünya deniz ticaretinin yaklaşık 1/6’sını bünyesinde barındıran Akdeniz çok önemli bir kesişim noktasıdır. Avrupa’nın ve Amerika’nın güvenliği, Akdeniz’in güvenliği ve istikrarı ile yakından bağlantılıdır.

Zira bu ülkeler enerji ihtiyacının çok büyük bir kısmını Orta Doğu’dan Akdeniz yolu ile sağlayan ülkelerdir. Ekonomilerini kendi imkanlarıyla üretemediği petrol ve doğal gaz ticareti üzerine kuran körfezdeki Arap ülkelerinin, rüştünü ispat edememiş müesses nizamlarıyla tam bağımsız karar alma sürecini gerektiği şekilde yerine getirmesi uzak ihtimal olarak gerçekliğini korumaktadır. Bu açıdan bakıldığında ulusal düzeyde bağımsız karar alma sürecini tesis edemeyen ülkelerin bir araya gelerek bir konsey dahilinde uluslararası düzeyde bağımsız kararlar alıp o kararları uygulama düşüncesi ziyadesiyle mesnetsiz bir çaba olarak göze çarpmaktadır. Bugün şahit olduğumuz kurucu ülkelerden biri olarak Katar’ın konsey tarafından boykot edilmesi bu oluşumun temellerindeki zafiyeti gün yüzüne çıkarması açısından kuvvetli bir örnektir. İçinden geçtiğimiz bu süreçte Katar ile ilişkilerin düzelmesinde rol oynayan Konsey bu hamlesiyle hala etkin olduğunu herkese duyurmak istemektedir. Konsey uyuşmazlıkların giderilmesi ve yine diyalog yolunun açılması hususunda etkili olmuş ancak bu hamle de konseyin bağımsız karar alma sürecindeki soru işaretlerini gidermemiştir.

[irp posts=”11039″ name=”Körfez Monaşileri’nin Medya Savaşı ve Bin Ladin Kavgası”]

Muhammed Ali Acar 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Gatâtaşa, Muhammed Hamed, en-Nizam’ul-İktisâdi es-Siyasî ed-Düvelî, Amman: Dâr-u Vâil, 2012: sy 203-204
[2]“The Gulf Cooperation Council”, The Gulf in Transition (ed. M. S. Agwani), New Delhi 1987, s. 77-93
[3] Şerif, Muhammed Mahmud, Nahvu Vahde Nakdiyye Halîciyye, Diplomatik Stratejik Araştrımalar Merkezi: Kuveyt,2001: sy 73-75
[4] International Relations and Security Network (ETH Zurich), “Charter of the Gulf Cooperation Council (GCC)”, Publications,Zurich,2009. Görüntülenme Tarihi: 05.01.2021 (https://css.ethz.ch/en/services/digital-library/publications/publication.html/125347)
[5] Dursun, Davut, “Körfez İşbirliği Konseyi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Görüntüleme Tarihi: 11.01.2021 – https://islamansiklopedisi.org.tr/korfez-isbirligi-konseyi
[6]https://www.gcc-sg.org/ar-sa/AboutGCC/Pages/StartingPointsAndGoals.aspx Görüntüleme Tarihi (11.01.2021)
[7]https://www.gcc-sg.org/ar-sa/AboutGCC/Pages/OrganizationalStructure.aspx Görüntüleme Tarihi (11.01.2021)
* Dr. Wisam Fakhry Hazimeh’e katkılarıdan dolayı teşekkür ederim.
[/vc_toggle]

Siyah Sefalet: Venezuela

Venezuela

Son yıllarda darbe girişimiyle ve enflasyonla beraber gelen fakirlikle adını sıkça duyduğumuz Venezuela, şu sıralarda da aynı sorunlarla cebelleşiyor. Amerikan boykotuyla beraber ekonomik sıkıntıların üst düzey yaşandığı ülkede 1 dolar 1.229.668 bolivarı bulmuş durumda. Asgari ücretin 800 bin bolivar olduğu ülkede sadece mutfak masrafları için 4 asgari ücret gerekiyor. Bu  kötü koşulların var olduğu ülke ironik bir şekilde dünya petrol rezervi sıralamasında ilk sırada yer alıyor. Buna rağmen ülkede kalıcı bir istikrar sağlanamıyor. Bazıları bunu Chavez’den sonra iktidara gelen Maduro yönetimine, bazıları da ABD ambargolarına bağlıyor. Biz yazımızda 90’lara kadar müttefiki ABD tarafından Latin Amerika’nın rol model ülkesi olarak sunulan Venezuela’nın nasıl bugünlere geldiğini inceleyeceğiz.

Venezuela, 1498’den başlayarak uzun yıllar İspanya sömürgesinde kaldı. 19. Yüzyılda iki başarısız cumhuriyet kurma deneyimi yaşadıktan sonra ülkenin ulusal kahramanı Simon Bolivar, 1819’da bugünkü birçok Latin Amerika ülkesini içine alan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurdu. Aynı zamanda devlet başkanı da seçilen Bolivar, 1830’da görevinden ayrılmak zorunda kaldı ve bir süre sonra da vefat etti. Onun vefatıyla beraber kurduğu devlet de dağıldı ve Venezuela da bağımsız oldu. Venezuela Cumhuriyeti’nin başına da Paez geçti. Bu süreden sonra 1958’e kadar siyasi istikrarsızlıkların olduğu ülkede, bu tarihten itibaren istikrarlı bir demokratik hükümetler süreci başladı. Ancak politik istikrar ekonomiye etki etmedi. 1973’te olan petrol kriziyle beraber fiyatların yükselmesiyle birtakım altyapı sorunları çözülse de kriz sona erince fiyatlar düştü ve kalıcı bir istikrar dönemi sağlanamadı. Böylece bugüne dek süren ekonomik sorunların önü alınamadı. 4 Şubat 1992’de Devlet Başkanı Carlos Andrez, Perez’e darbe yapmaya çalışan Yarbay Hugo Chavez ve arkadaşlarının hareketi başarılı olamadı ve hapis cezası verildi.

Hugo Chavez (1992)

1994 yılında yeni gelen sol eğilimli başkan tarafından af çıkarılarak hapis hayatına son verilen Chavez, 1998’de seçimleri kazandı ve hayatının sona erdiği 2013 yılını da dahil edersek 15 yıl kesintisiz olarak iktidarda kaldı. İktidara gelince radikal değişikliklere imza atan sosyalist lider, yeni bir anayasayı referandumla halka kabul ettirip iktidarını sağlamlaştırdı ve yetkilerini arttırdı. İki kanatlı meclis yapısını, millet meclisi adıyla tek meclise indirdi, hatta ülkenin adını bile değiştirdi.

Yeni adı, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olan ülkede, petrol şirketlerini kamulaştırdı, sosyal devlet politikası izledi. Onun bu faaliyetleri, ülkedeki elit kesimi ve birtakım generalleri rahatsız etti. Bu sebeple 12 Nisan 2002’de Chavez’e karşı bir darbe girişimi gerçekleştirildi. Başkanlık konutundan alınıp bir askeri üsse götürüldü ve bir iş adamının başkanlık makamına geçtiği ilan edildi. Ancak halkın ve Chavez’e bağlı askeri birliklerin direnişiyle darbe girişimi başarısız oldu ve 14 Nisan’da başkent Karakas’a geri döndü. Sadece iki gün süren darbe girişiminden sonra ölümüne kadar ülkeyi yöneten Chavez, bu dönemde yönetim ve ekonomi alanında birçok radikal değişikliğe imza attı. Petrol ve doğalgaz işletmelerini kamulaştırdı, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin halka ücretsiz bir şekilde ulaşımını sağladı, yoksulluk oranında gözle görülür bir şekilde düşüş sağlandı. Ancak 2008 Ekonomik Krizi’nin de etkisiyle beraber enflasyonun yükselmesi, sık sık meydana gelen elektrik kesintileri, çözülemeyen işsizlik sorunları gibi sebeplerle genel tabloya bakıldığında kalıcı bir ilerleme ve istikrar sağlanamadı.

Maduro Dönemi

Chavez’in 2013 yılındaki vefatının ardından yerine sağlığında halef ilan edilen Nicolas Maduro geçti. Nicolas Maduro alt sınıf bir aileden geliyordu. Lisede öğrenci başkanlığı yapan, son sınıfı bırakıp eğitim için Küba’ya giden Maduro, ülkeye döndüğünde belediye otobüsünde şoför olarak işe başladı, ardından Sosyalist Parti’ye girdi. Chavez’in yanında görev almış eşiyle tanışması hayatındaki büyük eşiklerden oldu. Hayatının bu evresinden sonra hızlı bir yükseliş dönemine girdi, bürokraside önemli görevler aldı. 2012 yılında ise Chavez tarafından halef ilan edildi ve Chavez’in ölümüyle devlet başkanı seçildi ancak seçimleri kıl payı kazanmıştı. Petrol fiyatlarının düşmesi, ihracatının %95’ini petrol gelirlerinin oluşturduğu ülke ekonomisini zora soktu.

Venezuela marketinin kriz öncesi ve sonrası hali.

Bununla beraber yönetimin bu sorunlara etkili çözümler üretememesi, ekonomik sıkıntıları para basarak çözme çabası enflasyonu artırdı, paranın değer kaybetmesi sonucunu doğurdu ve yazımızın başında da belirttiğimiz gibi 1 doların, milyon bolivara tekabül ettiği bir pariteye sebep oldu. Buna rağmen Maduro, yaşanan sıkıntıların faili olarak Batıyı ve dış güçleri gösterdi ve eylemcilere sert müdahalede bulundu. 2019 yılına gelindiğinde ise Maduro, muhalefetin boykot ettiği başkanlık seçimlerini kazandı ve ikinci 6 yıllık dönemi için yemin etti. Çoğunluğunun muhalif olduğu meclis başkanı Juan Guaido, kendisini devlet başkanı ilan etti. Ardından bir grup asker Maduro’ya karşı darbe girişiminde bulunsa da başarılı olamadı. Meclis ise darbeye katılan askerler için af çıkardı. ABD ve bazı Latin Amerika ülkeleri Guaido’yu meşru başkan olarak tanısa da Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkeler Maduro’nun yanında yer aldı. Ardından Maduro, ABD’li diplomatların 72 saat içinde ülkeyi terk etmelerini istedi, ilerleyen zamanlarda ise muhalif lider Guaido, ülkeyi terk etti. Her an ABD müdahalesi olası olan ülke de tüm bu politik gelişmelerin yanı sıra ekonomi kırmızı alarm vermeye devam ediyor. Ülkede Chavez döneminde uygulanan sağlık ve eğitim alanındaki ücretsiz hizmetler bile kesintiye uğruyor. Ekonomideki çalkantılar, enflasyonun artık bir hiper enflasyon olarak ifade edilmesi, para birimindeki sert düşüşler, fakirliğin artması gibi sebepler suç oranlarını da artırmıştır. 3 milyon kişinin yurtdışına göç ettiği ülkede yukarıda bahsettiğimiz sebepler dolayısıyla ekonomide IMF verilerine göre %25 küçülme bekleniyor.

 

1 Tavuk İçin Gereken Venezuela Bolivarı

Ne Olacak?

Bu veriler göz önüne alındığında Venezuela’nın geleceğinin iç açıcı olmadığı rahatlıkla görülebiliyor. Doğru ekonomik adımlar atılsa bile altyapı eksikliği, yüksek suç oranları, uygulanan ekonomik ambargolar sebebiyle dünyanın petrol rezervi bakımından ilk sırada yer alan ülkede müreffeh bir geleceğin inşa edilmesi uzun vadede gerçekleşecek gibi görünüyor.

[irp posts=”12465″ name=”Chavez’den Maduro’ya: Venezuela’da Neler Oldu?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47019657

http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-venezuela

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/venezuelayi-cokuse-goturen-surec/877941

[/vc_toggle]

Avrupa – Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci ve Akdeniz İçin Birliğin Ekonomi Politiği

Akdeniz tarihin her bölümünde devletlerin ilgi alanı olmuştur. Bu ilgi alanları gerek göç, ulaşım, deniz gücü, ticaret yollarının kesiştiği nokta ve sıcak denizlere açılan bir kapı olmasıyla birlikte devletlerin rekabet alanı haline gelmiş [1] ve bu bölge için güç mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Bölgenin önemi II. Dünya savaşı sonunda kurulan Avrupa Topluluğu için de önem arz etmiştir. Bu önem Avrupa ülkelerinin eski sömürge bölgelerinin burada var olmaları ve sömürge döneminde bile bu bölge için mücadele etmeleri daha doğrusu sömürgelerinin korunması için bölgenin elinde tutulması gerekliliğiydi [2]. Ayrıca bölgeye satılan malların ve bölgede bulunan enerji koridor hattının Avrupa Topluluğu ülkeleri için bir hayli önemi bulunmaktadır. Bu bölge içinde bulunan ülkelerin ekonomi, siyasi ve kültürel bağlamında Avrupa’ya entegre edilmesi ve ikili ilişkilerin geliştirilmesi için Topluluğun ülkeleri ile ikili antlaşmalar yapılmıştır. Bu ikili anlaşmalar 1960 yıllarında yoğunlaşmış ve içerikleri sanayi ürünlerine uygulanan tarifelerin ve kotaların kaldırılması, tarım ürünlere imtiyaz tanınması şeklinde olmuştur. Bu anlaşmalarda mali yardım ya da kişilerin serbest dolaşımı, göç konularını kapsamamaktadır [3].

Bu ikili anlaşmalar her devletin özelliklerine göre yapılmış ve ortak bir politika uygulanmamıştır. İkili anlaşmalarda eşitlik yoktur, daha çok Birliğin ülkeleri avantajlı durumdadır. Kendi ekonomileri etrafında Akdeniz ülkeleri ile politikaya girmişler ve yapılan anlaşmalarda ekonomik koşullar ön plana çıkmıştır. Yapılan bu ikili anlaşmalarda diğer bir husus ise birliğe üye olması, bir üyeliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği şeklindeydi. Eğer bir ülkenin Topluluğa üye olma olasılığı var ise Gümrük Birliği politikasında ve daha avantajlı politikalar güdülmekteydi. İkili anlaşmalar sonucunda ortaya çıkan tüm bu çelişkilerle ve birbirinden farklı politikalarla topluluğun, bölgeye entegre olması çok zor gözükmekteydi. Uluslararası ortamda ise soğuk savaşın yumuşama dönemine girmesiyle birlikte bölgenin ABD’nin kontrolü altına girmesinden korkulmuş ve Topluluk için önemli olan bir bölgenin kaybolmaması için her Akdeniz ülkesi için geçerli olacak ortak bir politika yapımına gidilmiştir [4].

1) Global Akdeniz Politikası

Avrupa-Akdeniz Ortaklığının bölgesel olarak ilk aşaması olan Zirve 19-21 Ekim 1972 tarihli Paris Zirvesidir. Zirvede bölgesel olarak ortak bir politika güdülmüş ve bu politikalar ikili anlaşmalarda eksik olan konularını ele almış ve ikili anlaşmalar genel bir politika açısından değerlendirilmiştir [5]. Zirvede bu konuları ele alan Global Akdeniz politikaları ortaya çıkmıştır. Global Akdeniz politikalarında amaç, topluluk ile Akdeniz ülkelerinin mali ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesidir. Ekonomik olarak bölgenin enerji taşımacılığı ön plandadır [6]. Bunun yanı sıra Akdeniz ülkelerinden gelen sanayi malları ithalatında gümrük vergileri ve tarifeleri sıfıra indirmeyi, tarım ürünlerinde tavizler vermeyi kabul etmekle birlikte Akdeniz ülkelerini daha avantajlı hale getirmek önem kazanmıştır.

Topluluğun özellikle Fransa ve İtalya’nın bölgeye yakın olması sebebi ile bu politikalardan kötü etkilenmemesi için tarım politikası tüm topluluk üyelerini etkilemiş ve ona uygum önlemler alınmıştır. Bu politikaların uygulanmasında ise her ne kadar eşitlikçi bir politika gidilmeye çalışılsa da topluluğa üye olma girişimlerine göre farklı ülkelerde farklı politikalara gidilmiştir. Ayrıca bu politikaya diğer ikili anlaşmalar üye olmayan Arnavutluk ve Libya dışındaki tüm ülkeler üye olmuştur. Yapılan anlaşmalar 5 yılda 1 yenilenmesi ile imzalanmıştır. 1973 Arap-İsrail Savaşının çıkması, petrol krizinin patlak vermesi ile birlikte GAP’ın ömrü kısalmış, istenilen ve öngörülen politikalar gerçekleşememiştir. Topluluğun için önemli olan Akdeniz ülkeleri politikasından daha çok petrol olan ülkeler olmuştur. Bölgesel politika yerini ikili anlaşmalara bırakmış ve GAP’ın önemi azalmıştır [7].

2) Yenileştirilmiş Akdeniz Politikası

1990’lı yıllarda Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikte ideolojik tehditler son bulmuştur. Topluluk bu yeni süreç ile birlikte çok taraflı politikalar yürütmek istemiştir. Soğuk savaşla birlikte önemi daha çok anlaşılan ve bu süreç içerisinde yapılması planlanan bölgesel politikaya tekrar dönülmek istenmiştir. Bu kapsamda Global Akdeniz Politikası yerini Yenileştirilmiş Akdeniz Politikasına bırakmıştır. Bu yeni politikayla birlikte Akdeniz ülkelerinden gelen mülteci akımına, işsiz nüfusa engel olunmak ve yapılması planlanan ekonomik, mali ve ticari yardımların önünü açmak için bölgesel bir politika ele alınmıştır. Bu politika ile birlikte Topluluk kendini güvenlik içine almak için ilk önce ortak dış ve güvenlik politikaları üretmiştir. Güvenliğini sağlamayı ise Akdeniz ülkeleri ile Topluluğun arasındaki kuzey-güney ekonomi uçurumunu dengelemekte görmüşlerdir.

İlk olarak ve bu politikanın genel çerçevesi etrafında IV. Mali Protokoller, insan hakları, çevre, yatay iş finansal iş birliği ve ticaret konularında beş temel ilke belirlenmiştir [8]. Yeni Akdeniz Politikası’ nın mali destek olarak 1992-1996 yılları arasında kullanılmak üzere 4.405 milyon ECU’luk bir bütçe verilmiştir [9]. Bu yeni politika Akdeniz ülkelerinin sadece ekonomi olarak kalkındırmanın yanında sosyal ve siyasi ilişkilerin gelişmesini de amaç edinmiştir. Bu politika kapsamında topluluğun güvenliğinin artırılması yanı sıra Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerin artırılması amacıyla MED programları kurulmuştur. MED programların kapsamında öğrenci değiş-tokuşu yapılmıştır. Bununla birlikte MED programları en işlek programlardan biri olmuştur. Ayrıca bu programlarda verilen destek mali program desteği içinde yer almaz, Topluluk ayrı bir bütçe vermiştir. Bu politikayla birlikte sosyal, ekonomik ve siyasal olarak kuzey-güney uçurumu azaltılmaya, anti-batı bakışı kırılmaya çalışılmıştır. Topluluk, Akdeniz ülkelerinin ilk olarak ekonomi durumunu düzeltmek için (bu dönemde %50 artmıştır) yatırımlar yapmış, bu yatırımlar ile iyileşen ülkelerin mülteci akımının azalacağı ve topluluğun güvenliği sağlanacağı düşünülmüştür [10].

3) Avrupa – Akdeniz Ortaklığı ve Barselona Süreci

Yenileştirilmiş Akdeniz Politikasıyla temelleri atılan Avrupa-Akdeniz ortaklığı politikası 27-28 Kasım 1995 yılında Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Ürdün, Lübnan, Türkiye, Filistin Otoritesi, Suriye, Malta ve 15 Avrupa Birliği üyesinin katılımıyla Barselona’da gerçekleşmiştir [11]. Bu toplantıyla birlikte Ortaklığın anayasası niteliğinde kabul edilen Barselona bildirisinin amacı ortaya konulmuştur. Bu amaç ilk olarak Akdeniz ülkelerinden gelen mülteci akımına, enerji güvensizliğine engel olmak içindir.

Bunların güvenliğini korumak için ise bildirinin ilk ve temel amacı ekonomi ve mali yardımlardır. Bu bildiri ile birlikte Avrupa Birliği ülkelerin güvenliği için ilk olarak Akdenizli ülkeler kalkındırılmalı, bu kalkınmayla birlikte sosyal ve siyasi reformlar uygulanmalıdır [12]. Bu amaçların ilki ise 2010 yılına kadar Avrupa-Akdeniz ortaklığında serbest ticaret bölgesi kurmaktır. Bu amaç ile birlikte bölgede ulusüstü bir topluluk planlanmak istemiştir [13]. Ekonomik, siyasal ve sosyal reformları uygulanmak için birlikte Avrupa-Akdeniz Komitesi kurulmuştur. Bu komite üç temel amacı vardır. Bunlar;

  • Siyasal Ortaklık ve Güvenlik Konularında Ortaklık

Bu ortaklıkta temel amaç Avrupa Birliği ülkelerinin güvenliğini sağlamaya ve gelecekte kendileri için sorun yaratacak konular (petrol akışı) üzerine çözüm yolları bulunmuştur. Bununla birlikte silahsızlanma, terörizm, demokrasi, önleyici diplomasi, inanç özgürlüğü, eşitlik, diplomatik ilişkilerin artırılması, kitle imha silahlarında silahsızlanma, hoşgörü ve karşılıklı saygının artırılması ve bölgedeki ülkelerin sorunlarını tartışılabilecek bir forum kurulmasıdır [14].

  • Toplumsal, Kültürel ve Beşeri Konularda Ortaklık

Bu ortaklıkta insan haklarının geliştirilmesi, sosyal kalkınma, yolsuzlukla mücadele, sağlık, göç, terörizm mücadele, eğitim, medya, ırkçılık ve bölgedeki halkların karşılıklı olarak anlayışı üzerinde durulmuştur. Bunların yapımında aktif olarak sivil toplum örgütlerin çalışılması amaç edinilmiştir. Bu kapsamda üç program kurulmuştur. Bunlar; “Avrupa-Akdeniz Kültürel Mirası Koruma, Avrupa- Akdeniz Görsel- İşitsel Programı (radyo, televizyon, sinema yayınlanması) ve Avrupa- Akdeniz Gençlik Eylem Programı (Gençlerin değişim alanı, eğitim alanında öğrencilerin gidip-gelmesi)” şeklindedir [15].

  • Ekonomik ve Mali Ortaklık

Bu ortaklıkta temel amaç olarak serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıdır. Bunun için malların serbest dolaşımı, gümrük vergileri, fikri ve mülkiyet hakları, mali hizmetler ve kamu hizmetlerinde gelişmeler sağlanmalıydı. Bunların iyileştirilmesi ve hayata girmeleriyle birlikte 2010 yılında serbest ticaret bölgesi oluşturulacaktı. Bununla birlikte sosyal refah artacak, yolsuzluk azaltılacak, enerji güvenliği sağlanacak, sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınma hızı artacak, bölgesel iş birliği artırılacaktır. Temel olarak ekonomik ve mali yardım politikası gerçekleştirildiği ölçüde diğer iki alanda da hızlı gelişmeler ortaya çıkacaktır [16]. Birlik üyeleri bu politikayla birlikte Avrupa Yatırım Bankasıyla bölgeye fon yardımını desteklemiştir. Barselona Bildirisinin temel amacı bu politikada yatar. Bu politikayla birlikte Birlik üyeleri hem uzun vadede paralarını koruyacak hem de kendi güvenliklerini sağlayacaktır.

  • Akdeniz Bölgelerine Mali Destek

Avrupa Birliği ve Akdeniz ülkelerinin en önemli yardım ayağı olan mali yardımdır. Bu mali yardımlarla birlikte serbest ticaret bölgesi kurulması amaçlanmıştır. Akdeniz ülkelerine yapılan yardımlar bölgelerin gelişmişlik düzeyliklerine göre farklılıklar göstermiş. Buna göre en yüksek yardım payını Tunus, en azı ise İsrail almıştır. Yapılan yardımlarla bölgelerin ekonomik kalkındırılması amaçlanmıştır. Bu mali programların temel noktası ise Akdeniz Ekonomik Kalkınma Alanıdır (MEDA). MEDA programları çerçevesinde ilk olarak 1995-1999 yılları arasında 5.35 milyar Euro kaynak ayrılmış ve %85’i bu programın ilk bölümünde kullanılmıştır. Geri kalan %15 dilimi ise 2000-2006 yılları için ayrılmıştır ve bu dönem bölgesel politikalar için kullanılmıştır. Mali desteğin diğer ayağı olan Avrupa Yatırım Bankası kredileridir.

Bu kredilerin faizi düşük tutularak bölge ülkelerin desteklenmesi ve küçük-orta ölçekli firmaların kalkındırılması hedeflenmiştir [17]. Bildirinin kabullünden sonra komite alınan kararların uygulanışını gözlemek için çeşitli konferanslar düzenledi. İlk konferans “Nisan 1997 yılında Malta Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansıydı. İkincisi Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanları Konferansı, Haziran 1998. Üçüncüsü Stuttgart Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Nisan 1999. Dördüncüsü Marsilya Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Kasım 2000. Brüksel Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Kasım 2001.Valensiya Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Nisan 2002 [18]” şeklindedir. Ayrıca Avrupa- Akdeniz Ortaklığı iki tamamlayıcı ögeye sahiptir. İki taraflı boyut olarak, Birlik ülkeleri, Akdeniz ülkeleriyle ayrı ayrı konuşmuşlar ve ona uygun politikalar düzenlemiştir. Bölgesel boyutta ise Akdeniz ülkelerinin ortak sorunları ele alınmış ve bildirinin en önemli unsuru olmuştur [19].

4) Barselona Süreci’nden “Akdeniz İçin Birlik” Sürecine Doğru Geçiş 

Barselona yeni oluşumunda 15 AB üyesi ve 12 Akdeniz Ülkeleri sürecin içindeydi, zamanla Birliğin genişlemesiyle birlikte üye sayısında dolaylı olarak artış görüldü. 2007 yılında Avrupa-Akdeniz Ortaklığına üye sayısı 39 olmuştur. Üye sayısının artmasıyla beraber süreci olumlu ve olumsuz değerlendirilenlerin sayısı artmıştır. Bununla birlikte 2005 yılında Barselona Süreci’nin 10. yıl kutlamalarına Avrupa Birliği’nin 27 üyesinin katılması, Akdenizli ülkelerinden ise sadece Türkiye ve Filistin devlet başkanlarının katılması sürecin başarısız olarak algılanmasına neden oldu. Bununla birlikte süre içinde ortak bir terörizm tanımlaması yapılamıyor, Akdeniz ülkeleri yeterli kadar kredi ve fon yardımı alamadıklarını dile getiriyorlardı. 2005 yılında gerçekleştirilen kutlamalarda halen terörizm, insan hakları konuları konuşuluyor, sürecin başından beri aynı konuların konuşulması sürecin gelişmediğini gösteriyordu. Ortadoğu’da meydana gelen istikrarsızlık, sürecin temel hedefi olan ekonomi, barış ve istikrara gölge düşürüyordu. Ayrıca sürecin başında ve temel hedefi olarak gösterilen serbest ticaret bölgesine bir hayal olarak bakılmaktaydı. Bu gelen eleştiriler karşısında süreci olumlu olarak değerlendiren, ortaklığın Arap- İsrail görüşlerinin yapımında yardımcı olduğunun, bölgedeki sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin artırıldığına ve kültürlerarası etkileşimin (MED programları aracılığıyla) artırıldığı öne sürülmüştür.

 

 

Bu görüşlerle birlikte genel olarak süreç başarısız gözükmekteydi [20]. Bununla birlikte 2007 yılında geldiğimizde Fransa’da Sarkozy seçim kampanyası olarak ortaya Akdeniz Birliği politikasını atmıştır. Bu Akdeniz Birliği politikası, Avrupa Birliğinden bağımsız, Fransa’nın öncülüğünde ortaya çıkacaktır ve Avrupa Birliği’nin bir alternatifi olarak düşünülmüştür. Bu politikayla birlikte başta Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ülkelere bir alternatif çözüm önerisi olacağı ve bu yeni birlik ile komşuluk politikasının daha iyi gelişeceği ön görülmüştür. Bu yeni politikaya başta Avrupa Birliğine tam üye olmak isteyen Türkiye karşı çıkmıştır. Türkiye’nin korkusu yeni oluşuma dahil olduğunda Avrupa Birliği’ne üye olamayacağı yönündeydi. Diğer bir eleştiri Avrupa Birliği üyelerinden İtalya, İspanya ve Almanya’da bu yeni politikaya karşı çıkmışlardır. Bu yeni politikanın Avrupa Birliğin bütünlüğünü tehlikeye attığı, Akdeniz için var olan bir sürecin devam etmesi gerektiğine, Birliğin dışında yeni bir politikanın olmaması gerektiği yönünde vurgu yaptılar. Akdeniz ülkeleri için yeni bir politikaya gidilecek ise bu Avrupa Birliği’nin Barselona sürecinin bir devamı niteliğinde olması gerektiği konusunda görüş birliği içerisindeydiler. Buna ek olarak bu yeni Birliğin, Akdeniz ülkeleri tarafından Avrupa Birliğine karşı kullanılabileceği, bölgeye iki seçenek sunulacağı ve bu doğrultuda Avrupa Birliği’nin bölge üzerindeki etkisinin azalacağı yönündeydi [21].

5) Akdeniz İçin Birlik

Sarkozy oluşturmak istediği bu yeni politikaya gelen eleştiriler üzerine, planından vazgeçmiş ve 2008 yılının Şubat ayında Fransa Dışişleri Bakanı “Akdeniz Birliği” politikasının olmadığını, aksine Avrupa Birliği’nin olan Barselona Sürecinin tamamlayıcısı niteliğinde olan bir “Akdeniz İçin Birlik” politikasının varlığından bahsetmiştir. Bu yeni “Akdeniz İçin Birlik” le beraber Barselona süreci başarılı olacak, yeni politika Barselona Sürecine gelen eleştirileri düzeltmeye yönelik kararlar almıştır. Bunların yanında bu yeni politikaya sadece Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri kapsamayacağı ve bu politika eş başkanlık sistemi getirileceği, böylelikle her iki taraf için (Avrupa Birliği ve Akdeniz Ülkeleri) eşit politikalar güdülmesi açısından önemlidir. Yeni birliğe Türkiye’nin dahil olması için Sarkozy, birliğe katılımın Türkiye içim alternatif bir Avrupa Birliği politikası olunmadığının altına çizmiştir. Kısacası bu yeni politikaya katılım, Avrupa Birliği için herhangi bir engel teşkil etmiyordu [22].

Akdeniz İçin Birlik politikasında altı amaç belirlenmiştir. Bu amaçlar; Akdeniz’in temizlenmesi (kirliliğin önüne geçilmesi, deniz canlıların korunması), denizyolu- tren yolu- karayolları ağının geliştirilmesi, doğal hayatı koruma, sürdürülebilir enerji kaynakların kullanımı artırmak ve yaygınlaştırılması, eğitim ve bilimsel faaliyetlerin arttırılması ve desteklenmesi, Akdeniz ülkelerinin küçük ya da orta ölçekli şirketlerini ekonomik olarak yardım etmek onları desteklemektir. Akdeniz için Birliği’n Barselona süreci ile karşılaştırıldığında en önemli özelliği 2008 yılında Paris zirvesinde, Avrupa-Akdeniz ortaklığının ve Akdeniz ülkelerinin aralarındaki ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkilerin artırılması için organ kurmasıdır [23].

Sonuç 

Avrupa Birliği kurulduğu ilk zamanlardan itibaren Akdeniz bölgesiyle yakından ilgilenmiştir. İlk başlarda bölgeyi bir bütün olarak ele almamış, ikili ekonomik anlaşmalar ile bölgeye hakim olmak ve ihtiyaçlarını karşılamak istemiştir. Zamanla ikili ekonomik anlaşmalar yeterli olmamış ve bölgeyi bir bütün olarak ele almak zorunda kalmıştır. Bölgeyi bir bütün olarak ele alırken ilk hedefi kendi güvenliğini sağlamaktı. Bunun içinde ilk olarak bölgenin ekonomik olarak kalkındırılması gerekiyordu. Bu kapsam bölgeye ekonomik, mali yardımlar, fonlar ve kredi yardımları yapılarak, kuzey- güney arasındaki eşitsizlikler giderilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Birliği için önemli meseleler olarak göç akımı ve enerji güvenliğini sağlayabilmek için bölgeye yapılan yardımlar artırıldı ve göçün önüne geçilmek istendi. Çeşitli politikalar ile bölge güvenliği sağlama alınmaya çalışıldı fakat özellikle Barselona sürecinin temeli olan serbest ticaret bölgesi amacı hayal olarak görülmektedir. Birlik, Akdeniz ülkeleri için gerçek politikalar üretememiş, gerçekleşmesi zor ve bir bakımdan imkansız amaçlar belirlenmiştir. Bununla birlikte Avrupa Birliğinin bölgeye dair politikalarının diğer eleştiri noktası Birliğin amacının sadece kendilerini korumaya yönelik politikalar düzenlendiği yönündedir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Gaye Bozkurt 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, “Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci”, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Nobel Yayınları, ss.213.
2] Elif Uçkan Dağdemir, Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası: Dönemsel Bir İnceleme, ss.272
3] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., ss.273
4] Ömer Ertuğrul Meral, “Akdeniz İçin Birlik” Örneğinde Avrupa Birliği’nin Ortak Dış Politika Oluşturma Çabası, Medeniyet Araştırma Dergisi, Cilt:3, N:5, 2018, s.3.
5] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., ss.274.
6] Canan Balkır, Mare Nostrum’dan Avrupa Akdeniz Ortaklığına: Olmayacak Duaya Amin Demek!, s.303.
7] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., s.275.
8] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.218.
9] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., s.279
10] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.219.
11] Ertuğrul Uzun, Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci, s.12.
12] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.219.
13] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.13.
14] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.222.
15] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.19.
16] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.222-223.
17] Narin Güler, Barselona Süreci & Akdeniz İçin Birlik, s.9.
18] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.19-20.
19] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.220.
20] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.226.
21] Ömer Kurtbağ, Avrupa- Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci, Ankara Avrasya Çalışmalar Dergisi, Cilt:3, N:1, Güz-2003, s.87.
22] Haydar Çakmak, Akdeniz İçin Birlik ve Türkiye’nin Rolü, TESAM Dış Politika Raporu, s.11.
KAYNAKÇA
Balkır, Canan. Mare Nostrum’dan Avrupa Akdeniz Ortaklığına: Olmayacak Duaya Amin Demek!. 299-336.

Çakmak, Haydar. Akdeniz İçin Birlik ve Türkiye’nin Rolü. TESAM Dış Politika Raporu, 7-17.

Dağdemir, Elif Uçkan. Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası: Dönemsel Bir İnceleme. 271-285.

Filiz Cicioğlu; Rıdvan Kalaycı. “Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci”, Avrupa Birliği ile Türkiye İlişkileri, 213-235.

Güler, Narin (2010). Barselona Süreci & Akdeniz İçin Birlik. İzmir Ticaret Odası. 1-14.

Kurtbağ, Ömer (2003). Avrupa- Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci. Ankara Avrasya Çalışmalar Dergisi, 3(1), 73-92.

Meral, Ömer Ertuğrul (2018). “Akdeniz İçin Birlik” Örneğinde Avrupa Birliği’nin Ortak Dış Politika Oluşturma Çabası. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 3(5), 1-9.

Uzun, Ertuğrul (2003-2004). Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci. Sosyal Bilimler Dergisi. 1-32.
[/vc_toggle]

Batı’nın Doğu Algısı: Oryantalizm

Günümüzde, coğrafi açıdan baktığımızda birçok “doğu” ile karşılaşmaktayız. Örneğin; Orta Doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu gibi. Herkesin kabul ettiği bu isimler neyi tanımlamaktadır? Bu bahsi geçen bölgeler aslında Asya Bölgesine ait parçalar değiller midir? Bu kadar çok doğu arasından, Hangi Doğu? Bu tanımlar özünde “Batı” merkezli Dünya düzeninin ortaya çıkardığı yakıştırmalardır. Bu isimler yapay olarak eski emperyalist güçler tarafından bu bölgelere atfedilmiştir. En büyük emperyalist güçlerden olan Britanya Krallığı çoğu zaman bu tanımlamaları ortaya atan devlet olmuştur. Kendilerini gelişmiş, demokratik, eğitimli olarak merkeze koyan bu devletler kendilerine göre bir Dünya tasviri çizmişlerdir. Bu açıdan bakılacak olursa, kendilerini “Batı” da gören devletler yine kendi konumlarına göre diğer bölgeleri kendilerinden doğu da oldukları için bu isimler ile tanımlamışlardır. Coğrafi olarak bakıldığında bu ülkelerin Doğu’da veya Batı’da olması haritaya hangi açıdan baktığınızla ilgilidir. Bunun dışında, özellikle “Orta Doğu” nun “Batı” nın aksine gelişmemiş, demokratik olmayan, eğitimsiz devletlerden ve halklardan oluşan bir bölge olarak tanımlanması bu batı merkezci anlayışın hâkim olduğu bir düşünce sistemidir. Kendilerine göre Dünya’nın geri kalanını konumlandıran eski düzenin emperyalist güçleri, yeni düzenin demokratik ülkeleri bu bölgeleri kendi görmek istedikleri gibi konumlandırmışlardır. İşte tam da bu noktada Oryantalizm, Şarkiyatçılık (Doğu Bilim) ortaya çıkmıştır.

Oryantalizm

Oryantalizm, genel anlamı itibarıyla Doğu hakkında bilgi toplamaktır. Fakat, Oryantalizm yaygın olarak Batı’nın Doğu hakkındaki “algılamalarını” tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu kavramı güçlü bir şekilde tartışmaya açan Edward Said, kavram ile aynı adı taşıyan “Orientalism” adlı eserinde bu algılamalara dikkat çekerek bu sözcüğün sanat, edebiyat, toplumsal, siyasal ve başka her alanda olan etkisini gözler önüne sermiştir [1]. Said, batılı devletlerin emperyalist çıkarları ile oryantalist çalışmaların bağlantısını açıklamaya çalışmıştır. Foucault’un bilgi-iktidar formülasyonunu kullanan Said, iktidar ve bilginin, dolayısıyla sömürgeci Batı’nın ve oryantalist bilginin birbiriyle kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu anlatmaya çabalamıştır. Oryantalizm’in tarihi 15. Yüz yıla kadar dayanmaktadır ve etkisini en çok sanat alanında göstermiştir. Sanatçılar eserlerinde Doğu tasvirlerini yaparken, gerçek Doğu’yu değil, kendi kurguladıkları Doğu’yu tasarlayıp sunmuşlardır. Batıdaki birçok sanatçı Doğu’yu hiç görmeden herhangi bir gözlem yapmadan eserlerinde Doğu tasviri yapmaya devam etmiştir. Bu nedenle, Batı kültüründe Doğu denilen bölgelerdeki toplumlar gerçek olay ve gözlemlere dayanarak değil, kurgulanan bir olgu haline gelmiştir.

[irp posts=”29203″ name=”Avrupa-Merkezciliğin Oryantal Despotizmi”]

Bu kavramın en temelinde bir “ötekileştirme” çabası yer almaktadır. Ötekileştirme, bir tarafı olumsuz olarak gösterirken diğer tarafı yüceltme amacı taşımaktadır [2]. Oryantalizm düşüncesi ve ötekileştirme birbiri içerisinde vücut bulan kavramlardır. Batı kendisi ile Doğu arasında bir karşılaştırma çabasına girerek; kendisini gelişmiş, eğitimli ve ileri göstermiştir. Doğu ise kontrol altında tutulması gereken, geri kalmış bir bölge olarak tasvir edilmiştir. Bu ötekileştirme sayesinde Batı, Doğu hakkındaki iddialarını meşru bir zeminde oluşturmaya çalışmıştır [3]. Doğu-Batı olarak Dünya’yı ikiye bölen bu ayrım en temel de Batı’nın Hayali Doğu algısına işaret eder. Batı, kendisinde olan şeylerin “iyi” ve olmayan şeylerin “kötü” olduğu öne sürmektedir. Kötü olan şeylerin çoğu ise Doğu’da toplanmıştır [4]. Batı’ya göre Doğu’nun konuşma ve kendini anlatma yetisi yoktur bu nedenle temsil edilmesi gerekmektedir. Batı, Doğu’ya yaptığı müdahaleleri bu nedene dayandırarak meşru hale getirmeye çalışmaktadır. Doğu batı tarafından üretilmiş ve yorumlanmıştır. Dolayısıyla, gerçek değildir ve bir fanteziden ibarettir.

Hayali Doğu

Batı’nın zıttı olan, sınırları belirsiz bir bölgeyi işaret eden Hayali Doğu kavramı, “Batı” olmayan her şeyi kapsamaktadır. Doğu’nun Batı tarafından nasıl algılandığı, kontrol edilmesi gereken, betimlenmesi gereken ve diğer amaçlara hizmet ederek söylemleştirilen bir olgu olarak görüldüğü Oryantalizm kavramının merkezini oluşturur [5]. Batı Hayali Doğu’yu yaratarak burada yapacağı her türlü sömürüyü meşru kılmaya çalışmaktadır. Bu anlayışa göre Doğu, aşırılıkçılığın hâkim olduğu, belirsiz, uzak, inançların baskın olduğu bir bölgede kurulmuştur. Bu bölgelerin bu şekilde tasvir edilmesi ve gerçekliklerine aykırı tanımlar ile ötekileştirmesi nedeniyle, günümüzde bu bölgelerde ortaya çıkan birçok sorun bölge ile özdeşleştirilmiş ve normal olarak karşılanmıştır [6]. Doğu, Batı’ya göre bir masal dünyasından ibarettir. Doğu bir gerçeklik değil, okunması gereken bir masaldır ve ancak bu masal üzerinden bilinebilir. Fakat, şöyle bir durum söz konusudur ki, her masal gibi bu masalda gerçek değildir. Bu masalda kullanılan hep aynı betimlemeler, sıfatlar ve imgeler Doğu ile özdeşleştirilmeye çalışılsa da burada bir somut temel olmadığı için bölgedeki “gerçek” sorunlara da çözüm bulunulamamaktadır.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, günümüzde kullandığımız Doğu tasvirlerinin çoğu Batı tarafından üretilmiş gerçek olmayan algılamalara dayanan terimlerdir. Kendisini merkez konuma koyan Batı, kendine ait olmayan herhangi bir parçayı “Doğu” olarak tanımlamıştır. Bu tanımın sorunlu olduğunu ortaya atan Edward Said ise Oryantalizm düşüncesinin Batı’da ne kadar hastalıklı bir şekilde yayıldığını ve gerçek olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır. Bu düşünce biçimi, günümüzde özellikle “Orta Doğu” denilen bölgede yaşanan sorunlara çözüm üretilemediği ve oradaki halklar için bu sorunların oluşmasının normal karşılandığı bir durumu ortaya çıkarmıştır. 1000 yıldan uzun süredir var olan Bölge Medeniyetlerini yok sayarak bu bölgelerdeki mirası görmezden gelen Batı toplumu buradaki halkların geri kalmış olduğunu ve kendilerinin sahip olduğu fakat ötekilerin sahip olmadığı “iyi” şeyleri ileri sürerek buraların gelişemediğini öne sürmüştür. Bu ötekileştirme içinde kaybolan Batı toplumu Doğu olarak nitelendirdiği Dünya’nın geri kalan bölgelerini hiçbir zaman tam anlamıyla tanımamıştır. Bu bölgeleri sömürerek kendi tasvir ettikleri tabloya daha da yakınlaştıran Batı toplumları yine bu bölgelerdeki sorunların temelini oluşturmuşlardır. Unutulmamalıdır ki, her masalın bir sonu vardır ve masallar mutlu sonla bitmelidir. Fakat, Batı’nın yazdığı Doğu masalı mutlu sonla bitmeyecek gibi görünmektedir. Batı’nın bu hayali tasvirlerden vazgeçerek uyuduğu uykudan uyanması ve bu halkları tanımaya çalışması gerekmektedir. Bu bölgelerde neden olduğu sorunlu yapıları düzeltmeye çalışarak yarattığı tabuları yıkmalıdır. Kendini kıyaslayabilecek bir zıt yapı bulamadığında Batı da Batı olarak kalamayacaktır. Dolayısıyla, Batı Doğu’ya muhtaçtır ve bu hayali tanımlar sona erdirilerek bu bölgelerde çözüm yaratılmalıdır. Batı Merkezli yaratılan Uluslararası İlişkiler ’in Doğu’nun da hesaba katılarak yeniden inşa edilmesi neticesinde, daha barışçıl ve işbirlikçi bir düzen kaçınılmaz olacaktır. Son olarak, bu çalışma Batı Medeniyetini bir düşman veya kötü gibi göstermeye çalışmamaktadır. Bugün, Batı Medeniyetinin gelişmiş olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu çalışma sadece olan durumu analiz etmeye çabalayarak, ayrıştırılan iki toplum arasındaki asimetrik güç ilişkisine dayanan düzenin getirdiği sorunlara dikkat çekmeye çalışmıştır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- Said, Edward (1998). Oryantalizm. Nezih Uzel (Çev.). İstanbul: İrfan Yayınevi.

2- Abdülmelik, Enver (2007). “Krizdeki Oryantalizm”. Oryantalizm Tartışma Metinleri. Aytaç Yıldız (Ed.). s. 39-77. Ankara: Doğu-Batı Yayınları.

3- Bulut, Yücel (2004). Oryantalizmin Kısa Tarihi, İstanbul: Küre Yayınları.

4- Keyman, Fuat (1999). “Farklılığa Direnmek: Uluslararası İlişkiler Kuramında “Öteki” Sorunu”. Oryantalizm Hegemonya ve Kültürel Fark. Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu (Der.). s. 71-106. İstanbul: İletişim Yayınları.

5- Keyman, Fuat, Meyda Yeğenoğlu ve Mahmut Mutman (1999). “Giriş: Dünya Nasıl “Dünya” Oldu?”. Oryantalizm Hegemonya ve Kültürel Fark. Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu (Der.). s. 7-23. İstanbul: İletişim Yayınları.

6- Parla, Jale (2001). “Hayâlî Doğu”, Atlas Dergisi, S. 96, 2001.

[/vc_toggle]

Pakistan’ın Atom Bombası Yolculuğu

Nükleer Felakete Dönüşebilir

Pakistan kurulduğu tarihten itibaren Hindistan ile rekabet ve çatışma yaşamıştır. Günümüze kadar iki ülke arasında 3 savaş meydana gelmiş, sayısız çatışma yaşanmıştır.

Geçmişte dev nüfusa sahip bu iki ülkenin çatışması, kısa sürede bölgesel ve küresel bir ölçek kazanmıştır. Fakat günümüzde Pakistan-Hindistan gerilimleri daha endişe verici bir durum haline gelmektedir. Bunun nedeni ise aralarında meydana gelebilecek savaşlar “nükleer felakete” dönüşme ihtimalinde taşımaktadır.

Nükleer Bombanın Etkisi

Pakistan ile Hindistan 1947, 1965, 1971 ve 1999 yıllarında savaş yapmıştır. Hindistan 1971 yılındaki savaştan kısa süre sonra (1974) “Gülümseyen Buda” isimli nükleer silahını test etti. Bu durum Pakistan’ın önceden beri var olan nükleer silah elde etme isteği için milat olmuştur.

 

Chagai’ye Giden Uzun Yol

Pakistan’ın nükleer yolcuğunda iki önemli avantajı olmuştur. Birincisi Batı’da eğitim görmüş Pakistanlı mühendisler. İkincisi ise Çin’in teknoloji aktarımı yapması.

1956 tarihinden itibaren Pakistan’ın başarılı öğrencileri nükleer konusunda eğitim almak için ABD ve Avrupa’ya gönderildi. 1965 yılında Hindistan’ın atom bombası yapma çalışmalarını öğrenen Pakistan başkanı Zulfikar Ali Bhutto “Hindistan yaparsa biz de atom bombası yaparız, gerekirse aç kalır ot yeriz” sözleriyle ne pahasına olursa olsun karşılık vereceklerinin sinyalini verdi.

Bu süreçte Pakistanlı Abdul Qadeer Khan ve Samar Mubarakmand gibi mühendisler Avrupa’da edindikleri tecrübeleri ülkelerine aktarmak için yoğun şekilde çalıştılar. Ayrıca Abdus Salam gibi Nobel ödüllü fizikçileri de bu konuda bir süre aktif destek sağlamıştır.

Pakistanlı bilim insanları, nükleer test için İran sınırında bulunan Belucistan eyaletine bağlı Changai bölgesi seçti. 1983 yılında bir nevi ön test anlamına gelen soğuk testi başarılı şekilde gerçekleştirdiler. Bu süreçte ABD, mühendis Mubarakmand’ı dinelmeye başladı ve onun atom bombası yapacağından şüphelendi. Pakistan atom bombası için şartları olgunlaştırdı ancak plütonyum ve bomba düzeneklerini farklı bölgelerde tuttuğu için ciddi bir tepkiyle karşılaşmadı.

1989 yılında Çin ile Pakistan arasında Hindistan’a karşı askeri iş birliği anlaşması yapıldı. Çin, Pakistan’ın jet, tank, ağır silahlar ve füze üretimi için tesisler yapmasına yardımcı olmuştur. Daha sonra Çin, Pakistan’a atom bombası için ihtiyaç duyulan uranyum sağlama, bomba tasarımı konusunda öneriler ve Pakistanlıların bir Çin test sahasında nükleer bomba testi yapmasına izin verme gibi hayati yardımlarda bulunmuşlardır. Ayrıca M-11 füzeleri verdi. Bu füzelerle Pakistan, 300 km çapındaki alanı nükleer silahlar aracılığıyla vurabilme yeteneği kazandırmıştır.

Pakistan Savunma Sistemlerinden Biri Olan Kıyı Savunma Füzesi

Hindistan’ın 1998’de 4 Hidrojen ve bir atom bombası testi yaptı. Bun karşılık Pakistan milli savunma toplantısında atom bombası testleriyle karşılık verilmesine karar verildi. Pakistan uzun süredir bu anı beklemekteydi. Hazırlanan nükleer tünellerden gizlice operasyon yürütüldü. 28 Mayıs 1998 tarihinde testin yapılacağı alanda (Chagai) sadece gözlemci grup kaldı. Tetikleme mekanizmasını tasarlamış olan Muhammed Arshad düğmeye basmak için seçildi. Elhamdulillah duasını okuyup 15:16’da düğmeye bastı ve Pakistan dünyanın 7.Nükleer gücü oldu. Pakistan dış işleri bakanlığı bu haberi “Pakistan’ın En Güzel Saati” şeklinde paylaştı. 2 gün sonra (30 Mayıs 1998) Pakistan Chagai-II testini de başarılı şekilde gerçekleştirdi.

Pakistan her yıl 28 Mayıs tarihini Youm-e-Takbir adıyla kutlamaktadır.

Pakistan ve Hindistan’ın ard arda nükleer denemeleri karşısından tüm dünya diken üzerindeydi. ABD başkanı Clinton, iki ülkeyi de kınayarak “İki yanlış bir doğru etmez” sözleriyle iki ülkeye de sert ambargo kararları almıştır.

Sonuç

Pakistan, Hindistan’ı dengelemek için başlattığı uzun nükleer yolculuğuna sonunda ulaşmıştır. Fakat 1999 yılındaki savaşta iki ülkenin de nükleer güce sahip olmasına rağmen bunu kullanmamışlardır. Pakistan ve Hindistan’ın nükleer olarak birbirini dengelemesi Soğuk savaş döneminde sıkça bahsedilen “dehşet dengesi” kavramının gerçekliğini birkez daha ortaya koymuştur.

Nükleer Enerji Santrali

Günümüzde Pakistan’ın 160 nükleer silahının olduğu tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Pakistan Nükleer enerji konusunda da aktif politika izlemiştir.

1971 yılında Karachi 1 nükleer santralini faaliyete geçirdi. 2000’li yıllarda ise Chasma nükleer santrali faaliyete alındı. Chasma’nın bugüne kadar 4 reaktörü aktif hale getirildi. Bu santralin herbir reaktörü Karachi santralinden 3 kat daha fazla enerji sağlamaktadır.

Günümüzde Pakistan enerji ihtiyacının %7’sini (1,318 MWe) santrallerden karşılamaktadır. Yeni yapılan 4 santralle birlikte bu oran iki katının üzerine çıkarılması (3.346 MWe) planlanmaktadır.

[irp posts=”25193″ name=”Pakistan’ın LY-80 Hava Savunma Sistemleri Türkiye’ye mi Geliyor?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arms Control AssociationNuclear WeaponsWho Has What at a Glance, 2020. 

Carey SublettePakistan’s Nuclear Weapons Program 1998: The Year of Testing, 2001. 

Raı Muhammad Saleh AzamWhen Mountains Move – The Story of ChagaiThe Nation2000. 

Ural Akbulut, Hindistan: Nükleer reaktörden atom bombasına, Milliyet Gazetesi. 

Jack UnwinThe top seven nuclear power plants in IndiaPower Technology, 2019.  

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Okyanus Yayınları, 2020, s.276-278. 

www.world-nuclear.orgNuclear Power in Pakistan, 2020. 

Stockholm Internatıonal Peace Research Instıtute6. World nuclear forces, 2019.  

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği’nin İki Kutbu: Fransa ve Almanya Güç Dengesi

Avrupa tarihi boyunca, kıtayı oluşturan güçlerin birbirleri ile rekabet ettikleri ve bu rekabetlerin kıtaya yeni bir güç dengesi kazandırdığı görülmektedir. Bu rekabetler ve sonucundaki savaşlar ile zaman zaman kıtada yeni ittifaklar ve bloklar oluşmuş, zaman zaman da Avrupa Birliği örneğinde oluğu gibi rekabeti ve ayrışma alanlarını önceliyici kurumlar meydana getirilmiştir. Avrupa kıtasına tarih boyunca yeni bir denge kazandıran güçlerin başında ise Almanya ve Fransa gelmektedir. Kıtada yer alan devletler, kıtanın tarihi analiz edildiğinde çoğunlukla bu iki güç tarafından tehdit algılamış ve bu devletlere karşı dengeleyici bloklaşmaya gitmişlerdir. Avrupa Birliği özelinde bakıldığında “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu” olarak kurulduğu yirminci yüzyılın ortalarında, ortaya çıkma amacı Fransa ve Almanya arasında ikinci dünya savaşından miras kalan rekabeti sonlandırmak ve işbirliği zemini üzerinde ilişkileri geliştirmek olmuştur.

Almanya ve Fransa, içinde bulunduğumuz son yıllarda özellikle Brexit süreci ile Birleşik Krallık’ın birlikten ayrılma kararı alması sonrası birliğin liderliğine talip olan iki ülke olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu iki ülkenin liderlerinin zaman zaman çarpıcı söylemler ile liderlik rolüne hazırlandığı analiz edilse de zaman zaman da eşitlik ve işbirliği odaklı söylemleri ile karşılaşılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Avrupa Birliği’nin bu iki kurucu üyesinin aralarındaki derin fikir ayrılıklarına rağmen işbirliğine son derece önem verdikleri ve ortak bir politika çerçevesinde anlaşmaları gerektiğine inandıkları analiz edilmektedir. Brexit süreci boyunca Almanya ve Fransa’nın fikir birliğinde olduğu ve özellikle Brexit sonrası ticari konularda yürütülecek olan müzakerelerde Birleşik Krallık tarafına baskı uyguladıkları görülmektedir. Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz yıl içerisinde yaptığı bir söyleminde Birleşik Krallık tarafından boş bırakılan Avrupa Birliği içindeki üçüncü liderlik pozisyonunu Polonya’nın doldurabileceğini vurgulamıştır.

Böyle bir vurgu yapmasına rağmen son dönemlerdeki aktif ve saldırgan politikaları göz önüne alındığında Birleşik Krallık’tan boşalan koltuğa yine kendisinin talip olduğu ve mevcut söz sahipliğini arttırmaya çalıştığı görülmektedir. Bu gelişmenin dışında iki ülke arasında işbirliği temelinde gelişen başlıklardan biri son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa’nın çıkarlarını yok sayması, birliğe karşı sert söylemleri, ek gümrük vergileri getirmesi ve yaptırım tehditleri neticesinde Avrupa’da Amerika’dan bağımsız bir siyasal güç oluşturma politikası öne çıkmıştır. Bu politika neticesinde birlik ülkeleri arasında entegrasyon fikri ön plana çıkmış ve işbirliği söylemleri hız kazanmıştır. Almanya ve Fransa özelinde ise ilişkiler analiz edildiğinde özellikle Almanya’nın geçtiğimiz yıl Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi seçilmesi ile bir üst seviyeye taşınacağı düşünülmüştür. Ancak iki ülke arasındaki politik ayrılıklar özellikle Fransa’nın son zamanlarda bölgesel ve küresel hedeflerinde sert politikalar takip etmesi ile zaman zaman gerginleşmiş ve ilişkilerin çatlak noktaları iyice görünür hale gelmiştir.

İki ülke arası ilişkilerin bozulması analiz edildiğinde bozulma sebebi olarak karşımıza çıkan en önemli unsur Fransa’nın son yıllarda agresifleşen dış politika uygulamalarıdır. Bu sert politikaların Fransa’yı birlik içinde bir liderden çok gittikçe yalnızlaşan bir ülke konumuna getirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bölgesel ve küresel problemli politik başlıklara Almanya’nın yumuşak güç ile karşılık verme ya da müdahil olma uygulamaları karşımıza çıkarken, Fransa’nın bu problemlere daha çok askeri ve sert güç unsurlar ile yaklaşmak istediği söylenebilir. Fransa’nın bu tutumu uluslararası arenada hegemon güçler arasında yer alma isteği olarak görülmektedir. Buna karşın bu politik davranışlar neticesinde, Fransa uluslararası arenada hegemon güç olarak okunmamak ile birlikte bu davranışlar Napolyon vari siyasi hareketler olarak görülmektedir. Öte yandan Fransa son yıllarda Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Cumhurbaşkanı Macron’un Nato’nun artık işlevsiz bir örgüt olduğuna yönelik sözleri, birliğin Kuzey Makedonya ve Balkanlar’a yönelik genişlemesini vetosu ve Doğu Akdeniz mevzusu gibi siyasi meseleler birlik içinde güncelliğini koruyan sorunlu mevzular olarak karşımıza çıkmaktadır [1].

Rusya ile ilişkiler bağlamında Fransa’nın soğuk savaş döneminde dahi Rusya’ya karşı çok sert söylemler ile yaklaştığını söylemek doğru olmayacaktır. Bu dönemlerde bile Fransa, diğer Avrupalı devletlere ve ABD’ye kıyasla Rusya’ya karşı daha yumuşak politikalar gütmüştür. Son dönemlerde bu yumuşak politikaların günümüzdeki karşılığı olarak Fransa’nın Rusya politikalarında ılımlı yaklaşımlar dikkat çekmiştir. Rusya özellikle son yıllarda Kırım ilhakı sebebiyle uluslararası kamuoyunda bir nevi dışlanmış bir ülke pozisyonunda olmaktadır. Bu dışlanmışlığa örnek olarak Fransa’da yapılan G-7 zirvesine Rusyalı bürokratların davet edilmeyişi gösterilebilmektedir. Bu sert yaklaşıma Fransa, Vladimir Putin’i Biarritz kentinde G-7 zirvesinden hemen önce özel olarak ağırlayarak karşılık vermiştir. Bu tutumu ile Ukrayna mevzusunda Avrupa Birliği’nin tavrına katılmayan bir pozisyonda yer aldığı şekilnde eleştirilere konu olmuştur.

Rusya ve Fransa arasındaki olumlu havayı sekteye uğratan bir gelişme Eylül 2020’de gerçekleşmiş ve Rusya muhalefet kesiminde yer aldığı bilinen Alexej Nawalny Rusya’da zehirlenmiş ve Putin yönetimi bundan sorumlu tutulmuştur. Fransa bu mevzuda Avrupa Birliği ve ABD ile aynı tepkiyi vermiş ve bu tepkisi birlik tarafından olumlu karşılanmıştır. Son yıllarda Almanya ve Fransa arasında yaşanan politik çift kutupluluğun bir başka tezahürü NATO düzleminde ortaya çıkmıştır. Bu tartışmanın fitili 2019 yılında ateşlenmiş ve Macron verdiği bir söylemde NATO’nun artık işlevsiz bir örgüt olduğunu dile getirmiştir. Macron’un bu söylemine karşılık ifadeleri Alman medyası tarafından eleştiri ile karşılanmış ve Merkel Transatlantik ittifakların önemine ve vazgeçilmezliğine vurgu yapma mecburiyeti hissetmiştir. Almanya Fransa’nın son yıllardaki politik ayrışma alanlarına bir örnekte Türkiye ile olan ilişkiler olmaktadır.

Birliğin Türkiye ile olan ilişkileri kimi zaman mesafeli kimi zaman ise olumlu olarak yorumlanmakta olup kendine has incelenmesi zor bir atmosferde gerçekleşmektedir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları, bu bağlamda birliğin eleştirdiği ve sıkça çeşitli çağrılarda bulunduğu bir alan olmaktadır. Bu noktada Fransa kendisini Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yanında konumlandırmakta ve uzlaşı çağırıları yapmamak ile birlikte uzlaşıdan uzak çözüm önerileri sunmaktadır. Bunun yanında Almanya ise Türkiye olmadan bir çözüm önerisi olmayacağının farkında ve iki tarafa kalıcı çözüm için masaya oturma teklifini her fırsatta yinelemektedir. Bunun yanında her iki ülke de Doğu Akdeniz politikaları bağlamında Türkiye’yi eleştirmekte ve yaptırım kararı alma taraftarı olmaktadır [2]. Birlik içerisinde ve uluslararası alanda Fransa’ya yöneltilen bir başka eleştiri oku, Fransa’nın darbeci Hafter yönetimine olan desteği olmaktadır.

Fransa bu konuda uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayan eylemlerde bulunan Hafter güçlerine destek vermekte ve Birleşmiş Milletler ile hareket etmekten çok uzak bir konumda bulunmaktadır. Almanya ise yine Hafter’e üstü kapalı bir destek verse de Birleşmiş Milletler ile uyumlu görünmeye dikkat etmektedir. Sonuç olarak Fransa özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Barack Obama döneminde başlayan Ortadoğu ve Afrika gibi bölgelerden çekilmesi ile oluşan güç boşluğunu değerlendirmek isteyen ülkelerden biri olmaktadır. Bu anlamda özellikle Afrika sömürgelerindeki varlığını yumuşak güç unsurları üzerinden devam ettirmekte ve ekonomisini bu ülkeler üzerinden ayakta tutmaktadır. Uluslararası alanda hegemon bir güç olarak tek başına hareket etmek istemekte ve Avrupa Birliği ve Transatlantik ittifaklardan bağımsız politikalar üretmektedir. Fransa’nın devletlerarası ilişkilerdeki bu tavrının Macron liderliği boyunca devam ettiği varsayıldığında özellikle Almanya ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin gittikçe ayrılacağı öngörülmektedir.

Ayşe Zümra Mert
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Zafer Meşe ve Erkut Ayvaz, “Almanya ve Fransa Arasında Artan Ayrışma Alanlar”, Seta Analiz, Sayı 338, s.10, 2020

[2] https://www.dw.com/tr/fransadan-natoya-t%C3%BCrkiye-tepkisi/a-54019785 , (Erişim Tarihi: 05.01.2021)

Meşe, Zafer ve Erkut Ayvaz, “Almanya ve Fransa Arasında Artan Ayrışma Alanlar”, Seta Analiz, Sayı 338, s.10, 2020

https://www.star.com.tr/acik-gorus/almanya-fransa-arasindaki-5-temel-ayrisma-haber-1593930/ , (Erişim Tarihi: 05.01.2021)

https://www.dw.com/tr/fransadan-natoya-t%C3%BCrkiye-tepkisi/a-54019785 , (Erişim Tarihi: 05.01.2021)

https://www.amerikaninsesi.com/a/fransa-neden-rusya-ile-yakinlasiyor/5080471.html , (Erişim Tarihi: 05.01.2021)

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/brexit-sonrasi-avrupa-nin-diplomatik-psikanalizi/1982792 , (Erişim Tarihi: 05.01.2021)
[/vc_toggle]

Avrupa Merkezciliği ve Uygarlık Tarihi Yaklaşımı

Avrupa, 17.yüzyıl sonrası ekseriyetle batı olarak adlandırılan ve tarih sahnesinde uygarlık tarihi incelemesinde yakın markaja alınan bölgedir. Modernite ve post modernite akımları doğuşundan bugüne Avrupa ile ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirme şüphesiz 18.yüzyıl ile gelişen ve 19.yüzyıl ile pekişen önemli toplumsal olaylara ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. Yadsınamayacak değişimlere yol açan Fransız İhtilali ve Sanayi devrimi ekseninde toplumsal olaylar ve gelişmeler, seküler fikir akımlarının doğuşuna zemin hazırlamakla kalmayıp, modernite öncesi Avrupai düşüncelere şekil veren ruhban sınıfı etkinliğinin azalmasına sebep olmuştur. Din baskısının tersine dönmesiyle ruhban sınıfının yanında aristokrat zeminde sarsılmıştır ve Antik Yunan demokrasisi nezdinde modern demokrasi doğuşu hızlandırılarak demokratik süreçlere şans tanınmıştır. Bu yazımızda Avrupa merkezciliğin doğuşunu ve günümüze etkilerini retrospektif açıdan kısa ve öz bir biçimde inceleyeceğiz.

Avrupa Merkezciliği Öncesi

Avrupa merkezciliği öncesi dönem 17. Yüzyıl öncesini kapsamaktadır. Bu dönemde şu anda da olduğu gibi doğu-batı hakimiyet mücadelesi, din temelinde devam ediyor ve bu mücadelenin sonuçları bölgesel bazda taraflar üzerinde hissediliyordu. Avrupa merkezciliği düşüncesini fitilleyen ve dinamikleştiren unsuru anlamak için 1500 yılı ve öncesine gidelim. 1500 yılı konjonktürüne baktığımızda geriye dönük olarak gördüğümüz, 1453 yılında İstanbul fethi sonrası hakimiyeti Orta Avrupa ve Balkanlarda gittikçe artan bir Osmanlı Devleti görüyoruz. Hakimiyet artışının yanında dinine bağlı olan ve eleştirel düşüncenin yokluğunda olan Avrupalıları son çileden çıkartan olay şüphesiz ki İtalya’nın doğusunda bulunan ‘’Otranto’’ kentinin Türkler tarafından fethedilmesidir. Fetihlerin getirdiği korku ve din temelinde süren doğu ve batı savaşının seyri doğu lehine şekillenmişken bu şekillenmeyi değiştirecek unsurun gerçekleşmesi aidiyet duygusu açısından gerekliydi. Nitekim bu unsur Akdeniz eksenini sarsıntıya sokan ve uzun uğraşlar sonucu zorunluluk gereği gerçekleştirilen zenginleşme ve ekonomik kaynak arayış faaliyetleri, 1492 yılında Kristof Kolomb önderliğinde Amerika’nın keşfedilmesi ile hız kazandı. Portekiz ve İspanyolların katkısının yadsınamadığı alternatif ticaret yolları ve keşif faaliyetleri gerçekleştikçe doğu eksenine karşı güç olarak koz kazanan Avrupa, aydınlanma ve bilim faaliyetlerinde de doğu önüne geçmeliydi. Nitekim aydınlanma ve ideolojik akımlar, giriş kısmında belirttiğimiz üzere belirli  toplumsal gelişmeler eşliğinde hız kazanmaya devam etmiştir. 1492 yılından sonra 1500 yılına kadar, 1497 yılında da Vasco de Gama önderliğinde Ümit Burnu’nun dolaşılması, Hindistan yolunun keşfine ışık tutmuştur. Avrupa merkezciliği düşüncesinde ilk kırılmanın gerçekleşmesi 1500 yılına kadar bu gelişmelerle sağlanmıştır. Amerika ve uzak doğu keşifleri sonrası ikincil kırılma şüphesiz ki sömürgecilik faaliyetleri ve doğuya karşı güçlenme ile yaşanmıştır (1).

Avrupa Merkezciliği Doğuşu ve Gelişimi

Avrupa hegemonyası başlangıcı, sömürge ve güç terazisinin Avrupa lehine dönmesi ve eski dogmaların ortadan kaldırılmasıyla başlamıştır. Post kolonyalizm teorisinin doğuşu bu dönem çerçevesinde araştırmaların gelişmesiyle gerçekleşmiştir. Avrupa insanı açısından sosyokültürel değişim, demografik farklılık ve otonomi düşünselliği tıpkı post kolonyalizm teorisi gibi bu dönemde şekillenmiştir. Sömürgeciliğin doğuşunu Kristof Kolomb’un hatıratlarında yer alan demeçler açıklar nitelikte: “Yerliler yumuşak başlı, uysal, kötülük nedir bilmeyen kimselerdir. Silahları yok. Savaşmayı, tutsak almayı, öldürmeyi bilmezler. Korkaktırlar. Direnme kapasitelerinden mahrumdurlar.” Ayrıca şunlar da yazılıdır: “Bunlar pek pek ürkek insanlar, daha önce söylediğim gibi hepsi de çıplak. Ne silahları var ne de yasaları. Köylerinde de ne disiplin ne örgütlenme… Bunlar kötülük nedir bilmeyen insanlar.” Sömürgecilik faaliyetleri, insanlık adına ve antropoloji adına bir dram niteliğindedir. Bu yaklaşımdan dönemin icabetiyle kopamayan Avrupa insanı, tutumları gereği tarihsel gerçeklik sahnesinde yerini almıştır. Kültürel alışveriş yaşansa da özünden dönmeyen Avrupalılar, kendi kültürlerini keşfettikleri bölgelerde yaşayan insanlara entegre etme fikrini benimsemiş ve sonucunda kültürel empoze yaşanmıştır. Üstünlük duygusu sömürgecilik prensibiyle gelişip, Antik Yunan düşüncesinin süregelen bir düşünce haline gelmesiyle oluşan ötekileştirme düşüncesiyle entegre olunca, yakın ve uzak doğu medeniyetlerine karşı bir silah haline gelmiştir. 17.Yüzyıl ve 20.Yüzyıl arası doğuşa ve gelişime uğrayan Avrupa merkezciliği kavramı; keşifler, fikir akımları, toplumsal gelişmeler, aydınlanma düşüncesi ve yakın doğu güç kaybı kadar uzak doğu güç kaybına paralel olan savaşlar, Avrupa merkezciliği kavramının doğuşu kadar gelişimine de katkı sunmuştur. Avrupa merkezciliği konusunda üçüncül kırılmayı sizlere soracak olursam, anlattıklarımızın paralelinde aklınıza şüphesiz ki ‘’ötekileştirmeyi devam et, güçlenmeni sürdür’’ yakıştırması gelecektir (2,3).

Uygarlık Tarihine Yansıması

Uygarlık tarihine etkisinin sebebi Avrupa merkezciliği düşüncesinin, uygarlık tarihi araştırmalarında kullanılması ve etkilenmesi olduğu düşünülmektedir. Sosyolojik gelişimler, oryantalizm düşüncesinin ortaya çıkışına sebep olmuş ve oryantalizm ile beraber filoloji araştırmaları tarihçilerin düşünceleri, inanışları ve bilgi kaynaklarından etkilenmiştir (1). Nitekim tarihsel araştırmaların çarpıtılmasına örnek olarak Kırım Savaşı içerisinde oluşan Balaklava Muharebesi gerçekleşirken Türk askerlerinin taktiksel bir hata yaptığı ve muharebe sırasında Türk askerlerinin azlığı İngilizler tarafından söylenir. Ancak durumun bu şekilde olmadığı arkeolojik kazılarda belli olmuştur (Battlefield Detectives S1E02 ‘’Charge of the Light Brigade’’ 11 October 2003).

Sonuç

Serbest piyasa sisteminin yaygınlaşması, muhasebe sisteminin Avrupa tarafından şekillenmesi, fikir akımları ve önemli toplumsal gelişmeler Avrupa da şekillense de sömürgecilik dediğimiz kavram ve medeniyetleri ötekileştiren düşünce sistemi, Avrupai düşünce ve kalıplar arasında yer almıştır. Algıda seçicilik dediğimiz günümüzde yaşanan Avrupa hayali, Avrupa merkezcilik düşüncesi etrafında şekillenmiştir. Uygarlık tarihi, merkezcilik düşüncesi kıskacına girse de tarih, objektifliği ve bütünlüğü ile geçmişten günümüze yaşananları gözlerimizin önüne sermektedir. Yazımızda, Avrupa merkezciliği ve uygarlık tarihi ilişkisini anlaşılacak perspektifte siz değerli okuyucularımıza aktarmaya çalıştık. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

[irp posts=”29270″ name=”Türkiye İle Avrupa Birliği İlişkilerinin Müzakere Süreci Boyutu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1. Özdemir, M, (2019). Avrupa-Merkezcilik ve Tarihyazımı Sorununun Bilimsel ve Kültürel Bilgiye Etkisi, Universal Journal of History and Culture Vol. 1, No. 1, 12-22

2. İsmail Coşkun, Kristof Kolomb’un Günlükleri, Sosyoloji Dergisi, İ.Ü.EF. SOSYOLOJİ DERGİSİ, 3. Dizi-6. Sayı, İstanbul, 2003. s. 114

3. Kristof Kolomb, Seyir Defterleri, Keşif Yolculukları Günlüğü, Çev. Sait Maden, İstanbul: Çekirdek Yayınları,1999, s. 62

[/vc_toggle]

Siyasal İslam Bağlamında İhvan-ı Müslimîn’i Doğuran Süreç

1928 yılında öğretmen Hasan El-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler, Mısır’ın İsmailiye şehrinde faaliyetlerine başladı.  Başlarda yalnızca Kur’an ve Sünnet merkezli geleneksel dini eğitim modeli benimseyen Müslüman Kardeşler Cemaati, modern Mısır tarihinin girift bir döneminde siyasi bir hareket olarak kendini gösterdi. Yirminci yüzyılın başında el-Benna liderliğinde küçük bir çevrede İslam’ı öğretmek amacıyla faaliyetlerine başlayan Müslüman Kardeşler, zaman içerisinde “Din’i” siyasi mücadelenin temel aracı olarak gören bir program çerçevesinde çalışmalarını yoğunlaştırdı. Müslüman Kardeşler’in amacı ve ideolojisi, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Mısır’daki siyasi, sosyal ve ekonomik koşullar bağlamında şekillendi. İngiliz sömürgesinin başladığı (1882) yılına kadar uzanan kriz ortamında Avrupa’nın siyasi ve ekonomik dinamiklerinin Mısır’a yansıması, İslam tarihinin entelektüel geleneklerindeki yapısal değişim ve bunun en etkili yansıması olan halifeliğin kaldırılması, Müslüman Kardeşler’in kuruluşunda ve ideolojik rotasında belirleyici rol oynadı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Mısır’daki siyasi atmosfer, Müslüman Kardeşler hareketinin ortaya çıkmasında ve ideolojik temellerinin atılmasında bir dönüm noktasıydı. İngiliz işgalinin Mısır’ın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı üzerindeki etkisi, ülkedeki toplumsal huzursuzluğu körükleyen en temel unsurdu. İngiliz yönetimine karşı demokratik yahut anti-demokratik muhalif hareketler uzun süre yasaklanmış ve muhalif olduğu düşünülenlerin çoğu sömürge idaresince sürgüne gönderilmişti. Bu sebeple yirminci yüzyılın başlarında Mısır’da herhangi bir örgütlü ulusal hareket yoktu. Artan baskılar toplumda iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladığı sıralarda kurtuluş reçetesini bağımsızlıkta bulan Mısır Halkı Cihan Harbi akabinde ayaklanmaya başladı. Bu harekette El- Vefd Partisi lideri Saad Zağlul isimli milliyetçi devlet adamı ön plana çıktı. Britanya’ya yazdığı mektupta temsil hakkı isteklerini dile getirdi [1]. Ancak Britanya’nın bunu kabul etmesi kolay olmadı. Bağımsızlık talebiyle başlayan kitlesel gösteriler, hızla Mısır tarihinin en önemli halk ayaklanmalarından birine dönüştü. İngiliz yönetimi, Mısır’ın bağımsızlığını 1919’da başlayan ve 1919 devrimi (ثورة 19199) olarak tarihe geçen olayların akabinde üç yıl boyunca kamu düzeninin bozulmasını engelleyemediği için tanımak zorunda kaldı. Ancak aynı bildirgede Birtanya’nın siyasi ve askeri varlığını koruyacak şartlara da yer verildi. Böylelikle Mısır, 1922’de İngiliz egemenliğinde yarı bağımsız bir ülke oldu. 1923’te anayasanın ilan edilmesiyle birlikte –bugünkü Sudan’ı da içine alan- Mısır Krallığı (1922-1953); Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769-1849) soyundan (Ahmet Fuad Paşa) Kral 1. Fuad önderliğinde güçlü bir monarşi sistemine ek olarak halk tarafından seçilmiş bir parlamentoyu da kabul ederek resmen kuruldu.

1924’te yapılan seçimlerle ilk başbakan da el-Vefd Partisi lideri Saad Zağlul seçildi [2]. Ancak yeni kurulan bu yarı-egemen düzende Avrupa’nın baskısı altında siyasi ve bürokratik reformlarla birlikte –eğitim sisteminden yargı sistemine- kaçınılmaz modernleşme süreci başladı. Fakat bu süreç devletin görece özerkliğinin artmasına ve bürokratik otoriter sistemin kuvvetlenmesine yol açtı [3]. Reformlar ise bir yandan merkezi otoriteyi güçlendirmeyi ve Avrupa’ya karşı gerilemeyi önlemeyi amaçlarken diğer yandan da kurulan düzende aradığını bulamayan halkın çoğunluğunu oluşturduğu geleneksel dini anlayışın etkisini kırmayı amaçlıyordu. Avrupa’dan devşirilen yasaların, politikaların ve eğitim sistemlerinin benimsenmesi, ulus-devlet inşası esnasında ekonominin modernleşmesine, devlet ve sınıf yapılarındaki köklü değişikliklere, yeni bir entelektüel sınıfın ortaya çıkmasına ve modern ideolojilerin -özellikle de laik milliyetçi ideolojilerin-benimsenmesine yol açtı. İşte bütün bu gelişmeler Mısır’ın fikri dünyasında uzun süreli tartışmaların başlamasına neden oldu. İslami söylem de bu tartışmanın bir parçası olarak Mısır entelektüel hayatında yerini aldı. Modernleşme hareketleri ile ulemalar (İslam alimleri) siyasi alandaki rollerini yitirdiler ve (sivil-asker) bürokrasiyi tamamıyla terk ettiler, terk etmek zorunda kaldılar.

Dolayısıyla “Heterodoks İslam” olarak bilinen Popüler İslam güçlendi. 3 Mart 1924’te Türkiye’de halifeliğin kaldırılması bu bağlamda bir dönüm noktasıydı.  Bu değişim Mısır’da büyük bir kurumsal ve sosyal sarsıntıya neden olmuş, böylece başta Müslüman Kardeşler olmak üzere birçok kesime hitap eden çeşitli dini organizasyonların siyasi arenada boy göstermesine yol açmıştır. Binaenaleyh Müslüman Kardeşler de savaş sonrası dönemde İngiliz işgaline karşı savaşmak için kendine bu şekilde alan buldu. Mısır siyasi hayatında saray – İngiltere – siyasi partiler üçgeni arasındaki çatışmanın yoğunlaşması, idari başarısızlık ve Müslüman çoğunluğun yeni düzende aradığını bulamayışı, 1928 yılında sahneye çıkan Müslüman Kardeşler’in dini enstrümanları kullanan en etkili siyasi aktör olmasında önemli rol oynadı [4]. Netice itibariyle bir kriz dönemi olarak 19.yy, savunmacı ve müdahaleci bir İslam anlayışı yarattı.

Müslümanların geri kalmışlığı, asırlardır elde tutulan kontrolün kaybedilmesi ve geleneksel İslami anlayışa meydan okuyan Batılı fikirlerin bölgeye müdahil oluşuyla Siyasal İslam söylemi filizlenmeye başladı. Bu söylem, Batı’nın ilmi ve fenni açıdan yakalanması ile ona İslami esaslarla üstünlük kurulması sentezine dayanan “Yeniden İslam” temelinde oturmaktaydı. O döneme kadar -kısa dönemler hariç- Hilafetsiz düzen tecrübesi olmayan İslam, ilk kez bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı. 1924 yılında Hilafetin ilgasıyla birlikte başlayan Ümmetçilik anlayışı ile Hilafet arayışı Müslüman toplumları siyasi alana iterek Afrika’dan Asya’ya var olan cemaat yahut tarikatların siyasete katılımını mecbur kıldı. Müslüman Kardeşler Cemaati de bu mecburiyete binaen Mısır’da mezkur amaca binaen doğmuştur.

[irp posts=”24161″ name=”Müslüman Kardeşler’in Kuruluşu ve Değişen Cihat Anlayışı”]

Muhammed Ali Acar 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://ancientegyptnhd.weebly.com/egyptian-revolution-of-1919.html
[2] Jankowski, James (2000). Egypt: A Short History. Oxford: Oneworld Publications.
[3] Leonard Binder, Liberal İslam, çev. Yusuf Kaplan, Kayseri, Rey Yayıncılık, 1996, s. 21
[4] Selma Botman, “The Liberal Age, 1923-1952”, Egypt: Modern Egypt From 1517 to the End of the Twentieth Century, M. W. Daly (Ed.), Cambridge, Cambridge University Press, 2008, p. 287
[/vc_toggle]

ABD Başkan Adaylarının Ortadoğu Politikaları

GİRİŞ

3 Kasım 2020 tarihinde yapılacak ve ABD’nin yeni başkanının belirleneceği seçim, ABD’de merakla beklenirken, tüm dünya tarafından da yakından takip edilmektedir. Demokrat Partinin adayı Joe Biden ile Cumhuriyetçi Partinin adayı Donald Trump arasında geçen yarışın sonucu, Ortadoğu ülkelerine dönük olarak uygulanan dış politikanın şekillenmesine de neden olacaktır. Bu analiz de iki adayın siyasi kariyerlerine değinildikten sonra Ortadoğu ülkelerine dönük uygulamaları muhtemel görülen dış politikaları ve bu politikaların olası etkileri analiz edilecektir.

DONALD TRUMP

Donald Trump, 14 Haziran 1946 tarihinde İskoç asıllı Mary Anne MacLeod ve Alman asıllı Fred Trump’ın oğlu olarak New York’ta doğdu. Askeri Liseden mezun olan Donald Trump, üniversite eğitimini de Pensilvanya’da tamamladı. Üniversite eğitiminin ardından babasının şirketini devralan ve şirket üzerinde yeni düzenlemeler gerçekleştiren Donald Trump, iş hayatında başarılı adımlar atmak suretiyle hızlı bir şekilde yükseldi ve hatırı sayılır bir servetin sahibi oldu [1].

Donald Trump’ın siyasi kariyeri oldukça değişken bir şekilde ilerlemiştir. 1980 yılında yapılan Başkanlık seçimlerinde Ronald Reagen’ı destekleyen Trump, 2001 ile 2008 yılları arasında Demokratları desteklemiştir. Donald Trump’ın adı, 1988, 2004 ve 2012 yılında yapılan ABD Başkanlık seçimlerinde sık sık anılmıştır. 16 Haziran 2015 tarihinde ABD Başkanlığı için Cumhuriyetçi Partiden adaylığını açıklayan Trump, Demokrat Partinin adayı Hillary Clinton ile girdiği seçim neticesinde Amerika Birleşik Devletlerinin 45. Başkanı olmuştur ve halen görevine devam etmektedir [2].

JOE BİDEN

Joe Biden, 20 Kasım 1942 tarihinde Joseph Robinette Biden ve Catherine Eugenia Finnegan’ın oğlu olarak Pensilvanya’da dünyaya gelmiştir. Delware Üniversitesinde Siyaset Bilimi üzerine aldığı eğitimin ardından 1969 yılında Syracuse Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve avukatlık mesleğine başlamıştır [3].

Üniversiteden mezun olmasının ardından da siyasi kariyerine hızlı bir şekilde başlayan Biden, 1973 yılında Delaware eyaletinin senatörü olarak görev aldı ve bu görevini 2009 yılında ABD’nin 47. Başkan Yardımcısı olana dek yerine getirdi. 2009 yılında Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesinin ardından, ABD Başkan Yardımcısı olarak görevini yapan Biden, görevini 2017 yılında Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle Mike Pence’ye devretmiştir. 3 Kasım 2020 tarihinde yapılacak ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı olan Biden seçim çalışmalarına 25 Nisan 2019 yılında başlattığı kampanyalar çerçevesinde ilerletmektedir [4].

ABD BAŞKAN ADAYLARININ İRAN POLİTİKASI

ABD ile İran arasında yaşanan sorunun temel nedeni ABD’nin, 2015 yılında BM ile İran arasında imzalanan Nükleer Anlaşmadan 2018 yılında çekilmesi olarak gösterilebilir. Trump yönetimi anlaşmanın İran’ın balistik füze programını kapsamamasını gerekçe göstererek, İran’ın anlaşmanın süresinin dolmasından sonra tekrardan nükleer silahlanma faaliyetlerine başlamasına zemin oluşturacağını düşünerek tek taraflı olarak çekilmiştir [5]. ABD’nin anlaşmadan tek taraflı olarak ayrılmasının ardından İran’a yönelik çeşitli yaptırımları devreye sokmuş ve tüm dünya ülkelerini de bu yaptırım kararlarına uymaya davet ederek, İran’a yönelik ambargo kararına uymayan ülkelere de yaptırım uygulayacağını açıklamıştır [6]. İran’ı dış dünyadan izole etmek suretiyle yeni bir nükleer anlaşma zemini oluşturmayı arzulayan ve istediğini zorla elde etmek isteyen Trump yönetimi, İran ekonomisini zorda bırakacak yaptırım kararlarını almaya devam etmektedir [7].

[irp posts=”6805″ name=”Trump’un Muhtemel Ortadoğu Politikası”]

Joe Biden ile Donald Trump’ın İran politikası taban taban zıtlık arz etmektedir. Joe Biden, Trump yönetimindeki ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesini eleştirmiş ve anlaşmada bazı revizyonların yapılması halinde tekrar nükleer anlaşmanın bir tarafı olacağını açıklamıştı. İran’ın yalnızlaştırılmasının ve baskı altında tutulmasının Ortadoğu coğrafyasında illegaliteyi arttıracağını savunan Biden, İran ile uzlaşmanın daha gerçekçi ve doğru bir politika olacağını savunmaktadır [8]. Biden, nükleer anlaşmaya dönmek için anlaşmada bir takım revizyonlardan bahsetmiş ve bu revizyonların İran tarafından da kabul edilmemesi halinde savaş başta olmak üzere çeşitli yaptırımları uygulayacağını ifade etmişti. İran’ın nükleer silahlanmasını engellemek için her türlü ihtimali düşündüğünü ve uygulamaktan çekinmeyeceğini ifade eden Biden, önceliğinin ABD ulusal güvenliğinin olduğunu ifade etmişti [9].

ABD BAŞKAN ADAYLARININ İSRAİL POLİTİKASI

Donald Trump’ın, ABD’nin Ortadoğu’daki tek stratejik ortağı olan İsrail’e yönelik uyguladığı politika temelde İsrail’in güvenliği ve İran karşıtlığı ekseninde ilerlemektedir. Trump yönetimindeki ABD, 2017 yılında Kudüs’ü başkent olarak ilan etmiş ardından Filistinli mültecilere yapılacak olan mali yardımı durmuş ve toplamda 265 milyon dolarlık ödemeyi başka kanallara aktarmıştır. Bununla da kalmayan Trump yönetimi 2018 yılında büyükelçiliğini Kudüs’e taşımıştır. 1967 yılından beri İsrail işgali altında bulunan Golan Tepelerindeki Yahudi yerleşim bölgesi, 2019 yılında imzalanan Başkanlık Kararnamesiyle resmen tanınmış oldu [10]. Arap devletleriyle İsrail arasındaki ilişkileri düzeltmek isteyen Trump yönetimi, İsrail-BAE ve Bahreyn arasında imzalanan normalleşme anlaşmasının mimarı olmuş ve bölgede kalıcı barışı sağlamak suretiyle İsrail’in ulusal güvenliğinin sağlanmasını amaçlamıştır [11].
Joe Biden’ın İsrail Politikası, Donald Trump’ın İsrail politikasından bazı önemli hususlarda ayrılmaktadır. Biden, İsrail’in Batı Şeria’da bulunan yerleşim bölgelerini ilhak edeceğini açıklamasının ardından bu durumun kabul edilemez ve zorbaca bir tutum olduğunu açıklamıştı. Bölgede iki devletli bir yönetimin varlık göstermesinden yana tavır izleyen Biden, İsrail ile Arap devletlerinin birbiri ardına imzaladıkları normalleşme anlaşmalarını da olumlu karşıladığını ifade etmiştir. Ortadoğu coğrafyasında İsrail’in ulusal güvenliği Biden yönetimi içinde öncelikli hedef olacaktır [12].

ABD BAŞKAN ADAYLARININ SUUDİ ARABİSTAN POLİTİKASI

ABD, Trump yönetimi altında Suudi Arabistan ile ilişkilerini güçlü tutmuş ve başta Yemen ve İran gibi konularda birlikte hareket etmiştir. Trump başkan olarak seçildikten sonra ilk yurtdışı seyahatini Suudi Arabistan ile İsrail’e gerçekleştirerek bölgede izleyeceği siyasetle ilgili önemli ipuçları vermiştir. Bu ziyaretler kapsamında Suudi Arabistan ile ABD arasında toplam hacmi 110 milyar doları bulan ve aynı zamanda ABD tarihinin en büyük silah satışı olan anlaşma imzalanmıştır. Bununla birlikte çeşitli yatırım ve işbirliği anlaşmaları da imzalanmıştır. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçının bir suikast sonucu öldürülmesi hususunda Suudi Arabistan’a yaptırım uygulanması talep edilmiş fakat bu talep Trump tarafından reddedilmişti. Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi durumunda İran karşıtlığı temelinde Suudi Arabistan’a olan desteğin devam edeceği ve savunma sanayisine yönelik yeni anlaşmaların imzalanacağı ön görülmektedir [13].

Joe Biden’in Suudi Arabistan’a yönelik izlemesi muhtemel görülen politika Trump yönetiminden önemli ölçülerde ayrılmaktadır. Obama döneminde Arap Baharı hareketini destekleyen söylemlerin Biden döneminde de devam etme ihtimali başta Suudi Arabistan ve İsrail olmak üzere körfez ülkelerini de ciddi derecede tedirgin etmektedir. Biden’in de bu yönde beyanlarda bulunup özellikle Yemen’deki iç savaştan ABD desteğinin çekileceğinden bahsetmesi ve Cemal Kaşıkçı cinayetine yönelik Suudi Arabistan’a yaptırım uygulanması gerektiğini açıklaması, izlenecek politikalar açısından önemli ipuçlarını barındırmaktadır [14]. Geçtiğimiz günlerde ABD’nin İsrail Büyükelçisinin de ‘’Biden’ın seçilmesi durumunda İran politikasının İsrail ve Körfez ülkeleri için hiçte iyi olmayacağını’’ söylemesi bölgedeki aktörler açısında ciddi derecede endişe yaratmaktadır [15].

ABD BAŞKAN ADAYLARININ SURİYE POLİTİKASI

ABD, Suriye’deki varlığını DAEŞ ile müzakere eksenine oturtmak suretiyle YPG/PYD/PKK güçlerine destek vererek gerçekleştiriyordu. DAEŞ’in yenilgiye uğratılmasının ardından askerlerini Suriye’den ve kademeli olarak Ortadoğu coğrafyasından çekeceğini açıklayan Trump, Suriye’de 2018 yılından itibaren petrol sahalarını koruma ve kontrol görevini yerine getirmektedir [16]. Trump, Suriye politikasını yürütürken SDG güçlerine alan açmak suretiyle bölgeden çekilme politikasını amaçlamaktadır. ABD bu politikayla bir nevi kendi içerisinde de çelişmektedir. ABD, SDG güçlerinin elinde bulunan petrol sahalarının güvenliğini sağlarken, SDG güçleri de rejimle anlaşma yapmak suretiyle mevcut petrolün satış anlaşmasını gerçekleştirmektedir. ABD böylece doğrudan olmasa da dolaylı olarak SDG güçlerinin Suriye rejimi ve Rusya ile anlaşmasını sağlayarak Suriye’deki menfaatlerinin tersine yönelik politikalar gütmektedir [17].

[irp posts=”25104″ name=”2019’da Gündeme Gelmeyen Trump Hükümetinin Kararları”]
Trump’un aksine Biden ise ABD askerlerinin Suriye’den çekilmemesi gerektiğini düşünürken, bölgedeki Kürtlerin çatı örgütlenmesi olan SDG ile daha sıkı ve yakından ilişki kurmayı amaçlamaktadır. Biden, başkan olması durumunda bölgedeki kürt unsurlara daha fazla önem verip, Rusya ve İran ile anlaşarak Suriye’deki mevcut rejimi değiştirmeyi amaçlayabilir. Suriye’den çekilmenin bölgedeki DAEŞ yapılanmasına alan açacağı ve küresel terörizmi finanse edeceğini düşünen Biden YPG/PYD/PKK güçlerini desteklemeye devam edecektir [18].

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.haberler.com/donald-trump/biyografisi/

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Donald_Trump

[3] https://www.tgrthaber.com.tr/editorun-sectikleri/joe-biden-kimdir-joe-biden-biyografisi-2744291

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Joe_Biden

[5] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/dunden-bugune-iran-nukleer-anlasmasi/1139503

[6] https://www.haberturk.com/son-dakika-abd-nin-iran-ambargosu-basladi-2207578

[7] https://21yyte.org/tr/fikir-tanki/abd-i-ran-i-i-zole-etmenin-pesinde

[8] https://iramcenter.org/yaklasan-abd-baskanlik-secimleri-ve-abd-iran-iliskilerinin-gelecegi/?send_cookie_permissions=OK

[9] https://www.nytimes.com/interactive/2020/us/politics/joe-biden-foreign-policy.html

[10] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trump-israilin-isteklerini-bir-bir-yerine-getiriyor/1252865

[11] https://tr.sputniknews.com/abd/202009151042852930-beyaz-sarayda-israil-bae-bahreynden-tarihi-normallesme-anlasmalarina-imza-trumpa-gore-5-6-ulke-daha/

[12] https://www.indyturk.com/node/182456/d%C3%BCnya/joe-biden-netanyahuya-kar%C5%9F%C4%B1-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1-israilin-ilhak-plan%C4%B1n%C4%B1-desteklemiyorum

[13] https://tr.sputniknews.com/infografik/201901201037171840-trump-turkiye-suriye-israil-filistin-kudus-suudiarabistan-irak/

[14] https://orsam.org.tr/tr/abd-baskanlik-secimleri-ve-adaylarin-bolgesel-politikalari-ile-ilgili-beklentiler/

[15] https://www.milligazete.com.tr/haber/5593158/abdli-buyukelci-friedman-joe-biden-israil-ve-korfez-icin-iyi-olmaz

[16] https://ankasam.org/abd-suriyeden-askerlerini-neden-cekiyor/

[17] https://tr.sputniknews.com/abd/202001111040996627-trump-suriyede-sadece-petrolu-alan-askerlerimiz-var-petrolu-koruyorlar/

[18] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53823386

[/vc_toggle]