Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz Dış Politikası 1453-1571: Bir Hegemon Oluşturmak

İstanbul’un fethedilmesiyle beraber Osmanlı Devleti bir imparatorluk olma sürecine girmiş ve 16. Yüzyılın sonlarına geldiğimizde dört başı mamur, muazzam miktarlarda toprakta hüküm süren, devasa bir müessese oluşturmuştur. Günümüz oryantalist anlayışlarına göre ise, Osmanlı içine kapanık, dışarıda sadece “cihat” anlayışıyla toprak genişletme politikası yürüten, rakiplerine uzlaşma imkânı tanımayan savaşçı bir topluluk olarak anlaşılmış ve böyle değerlendirilmiştir. Bu tür bir anlayış, Osmanlı İmparatorluğu’nu yanlış anlamakla beraber, dönemi anlayabilmek için de yetersiz bir anlayıştır. Bu yazıda, Osmanlı İmparatorluğunun Akdeniz içerisinde diğer devletlerle olan ilişkilerini, onlara hangi gözle baktığını ve daha önemlisi ne kadar sistematik ve bilinçle dizayn edilmiş politika enstrümanlarının bulunduğunu kanıtlama niyetindeyim. Bunlarla beraber, Avrupa-merkezci uluslararası ilişkiler anlayışının Modern Avrupa tarihine atfettiği güçler dengesi, kapasite arttırma gibi kavramların Osmanlı tarafından zaten halihazırda kullanıldığını, bunların Modern Avrupa ürünü olmadığını, aksine, zaten var olduklarını anlatmaya çalışacağım.

İstanbul’un Fethi

Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’e ulaşıp bir hegemonya kurma hedefi İstanbul’un fethine uzanır. Ege’nin zengin ticaret rotaları, Karadeniz’in kendine ait olan ticaret rotaları, Kahire, İskenderiye ve Halep gibi Doğu Akdeniz’in zengin ticaret şehirleri, Osmanlı’da sermaye birikimi açısından her zaman göz kamaştırıcı hedefler olmuştur.

Bununla beraber, içsel bir dinamik de bu genişlemeyi desteklemekteydi; İstanbul ülkenin iç siyasetinin selametiydi ve buradaki nüfusun doyurulup refahının sağlanması Osmanlı iktidarı için mühim bir meseleydi (Fleet, Faroqhi: 2012). Bu refah politikaları ve gıda filolarının güvenliğinin sağlanması, kontrol altına alınabilmesi için, Adalar Denizinin, Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in Türk egemenliğine girmesinin gerektiği kaçınılmaz bir gereklilikti. Her yıl hac ve gıda filolarını soyan Rodos Şövalyeleri, Venedik Donanmasının tehditkâr hareketleri ve Hristiyan korsanların Adalar Denizi ve Akdeniz’de ki yağma hareketleri bunu kanıtlar niteliktedir. Bu gereklilikleri artan çıkarlar, kendilerini ilk başta II. Mehmed’in politikalarında gösterdi. Fatih Sultan Mehmed, Trabzon, Atina, Mora ve Peleponez seferleriyle beraber Karadeniz ve Adalar Denizinin üzerinde bulunan ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak ülke içine akan sermaye birikiminin artışını ve güvenliğini garantiye aldı. Fatih’in Karaman’dan aldığı Alanya ile birlikte Anadolu içerisindeki Akdeniz kıyılarının güvenliğini sağlamıştır. Bununla beraber, bu seferlerin başarısı Venedik’i Osmanlı’nın göreceli güç artışı karşısında korkuya düşürmüş ve bu korku kendini 1463 Venedik-Osmanlı Savaşı ile göstermiştir. Bu savaşın bir diğer sebebi de Venedik’in ticari rotalarının Peleponez’in fethi ile beraber tehlikeye girmesinde yatmaktadır. 1479’a kadar devam eden Venedik-Osmanlı çatışmaları, Venedik’in devasa toprak ve ticari kayıplarıyla sonuçlanmış, Osmanlı denizcileri Venedik’in çevrelerine yağma yapabilecek kadar yaklaşmışlardır ve Venedikliler, Karamanlı Nişancı Mehmed Paşa’nın deyimi ile, kendilerini Sultan’ın merhametine bırakmışlardır.

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed‘in Akdeniz konusundaki ereklerinin büyüklüğü 1481’de Gedikli Ahmet Paşa’nın Otranto’yu fethetmesiyle daha büyük bir açıklığa kavuşmuştur. Otranto gibi bir köprübaşının tutulması ve II. Mehmed‘in ani ölümünden önce ordunun bulunduğu rota, Fatih’in planlarının Akdeniz’in “heartland” bölgesi olan İtalya’ya karşı bir sefere çıktığını düşünmemize sebep olmaktadır. Kendisinden sonra tahta çıkan II.  Beyazıt her ne kadar pasif görünse de Adalar denizinde, Karadeniz’de ve elde bulunan Doğu Akdeniz denizlerindeki ticaret rotalarını regüle etmiş, buralardaki düzenlemelerle beraber verimliliği arttırmayı hedeflemiştir.

 

Osmanlı’nın elde ettiği bu bölgelerde sermaye birikimi için kritik önemi olan ticaret yollarının değerinin artması için çeşitli politikalar belirlemiştir. Bu politikalar genel olarak memnun etme politikaları olarak anlaşılabilir ve millet sistemi altında dinsel ve toplumsal özgürlük, birkaç yıllığına vergiden muaf tutulma, değere göre bazı vergilerin kaldırılması, ekonomik özel bölgeler kurularak ticaretin teşviki olarak özetlenebilir. Akdeniz içerisinde artan askeri hareketlilik Osmanlı Donanmasında artan insan ve gemi ihtiyacını doğurmuştur. Bunların sağlanabilmesi adına Akdeniz’de bulunan Müslüman korsanlar yüksek maaşlar ile Donanmaya gemileri ile beraber davet edilmiş, bu politika sadece Müslümanlarla sınırlı kalmamış, kendi ülkeleri içinde sıkıntıda bulunan Hristiyanlar da bu çağrıya ayak uydurmuş, Osmanlı Donanmasına katılmışlardır. Bu katılımlarla beraber, Osmanlı Donanması artan gemi ihtiyacına cevap verebilmek adına yeni tersaneler kurmuş, bu eylem de hem artan kereste ihtiyacı sebebiyle Karadeniz Ticaretinin öneminin artmasına hem de tersanelerin inşa edildiği yerlerde yeni iş olanaklarını oluşmasını sağlayarak bölgesel refah kaynaklarını arttırmıştır. Ömrü denizlerde geçmiş bu tecrübeli denizciler kendi kaynakları ve kendilerine has karizmalarıyla beraber orduya muazzam bir güç katmış, Venedik ile devam eden mücadelelerde Osmanlı lehine önemli fetihler ve akınlar yapmışlardır. Bu yeni kuvvetlerin katılımı, Osmanlı ordusunun karadaki baskısı, Levant ve Karadeniz ticaret ağlarıyla bağı kopan Venedik zorunlu olarak barış anlaşması imzalamak durumunda kalmıştır. Venedik’in Osmanlı’nın bölgedeki ilk ve en önemli rakibi olması, esasında, doğal bir sonuçtur. Anadolu’da merkezi olmayan beylikler ve zayıf bir Bizans, Venedik’i bölgede aşırı dominant kılmış, bölgenin “kaymağı” denilebilecek ticaret ağlarını ve bunların refahını Venedik’in ellerine sunmuştur. Bununla beraber artan gelirler ve bu ticaret yoluyla kazanılan teknolojik gelişimler, Venedik’i Avrupa’nın süper güçlerinden biri yapmıştır ve bu zenginlik aslında o kadar büyüktür ki Osmanlı ile biri on üç yıl diğeri ise beş yıl süren ve devasa kaynaklar tüketen iki tane savaşı karşılayabilmiştir.

Osmanlı Venedik Savaşı (1570 – 1573)

Osmanlı’da İstanbul’un ihtiyaçları, artan devlet kapasitesi ve büyüyen ordu ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına gerekli olan sermaye birikimi, sosyal düzenin devam edebilmesi için ihtiyacı olan gerekli refah kaynaklarını elde edebilmek amacıyla kurduğu merkezi iktidar doğal olarak gözlerini Akdeniz, Karadeniz ve Adalar Denizine dikmiş ve bu iki devleti savaşlara sürüklemiştir. 2. Beyazıd’ın Batı ile olan ilişkilerde getirdiği sakinlik ve düzen, oğlu I. Selim’in gözünü Doğuda Osmanlı’nın Akdeniz’deki varlığını tehdit eden unsurlara çevirmesine olanak sağlamıştır. Safevi Devleti’nin artan tehditlerine karşılık, başlangıçta ipek ticaretine karşı ekonomik ambargo ve kıyı savunma şeritlerinin oluşturulması ile karşılık verilse de (İnalcık, Quataert: 2004), en sonunda Memluk Devleti’ni de hedef alan seferler ile buradaki tehlikeler bertaraf edilmiş; Halep, Kahire, İskenderiye gibi önemli ticaret bölgeleri ve halifelik Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Burada önemli olan nokta, bu fetihlerin esasında Osmanlı Devleti’ni bir İmparatorluk haline getiren servet birikimleridir. Doğu Akdeniz’de farklı devletler ve kurallar altında bulunan bu şehirlerin Osmanlı tarafından ele geçirilmesi ve merkezi bir iktidar denetimine girmesi, ayrıca bölgedeki rekabetlerin sonlandırılıp tek bir devletin baskınlaşması ile beraber, diğer bir deyiş ile bölgede yabancı bir geminin keyfinin isteği doğrultusunda yağma veya korsanlık faaliyeti yürütememesi, bölgede güvenliğin ve denetimin tek elde toplanmasını sağlamış; bu eylem ile beraber güvenlik masrafları ve çeşit çeşit devlete ödenen geçiş ücretlerinin bitmesi zaten aktif olan bölge ticaretinin daha da artmasını sağlamış, çarkların tam hızıyla dönüp bunu Osmanlı hazinesine aktarmasını sağlamıştır. Böyle bir askeri-iktisadi başarı Osmanlı Devleti’ni refah bakımından gerçek bir İmparatorluğa çevirmiş ve bildiğimiz “Altın Çağı” başlatmıştır.

Barbaros Hayreddin Paşa

Yine bu dönemde, Barbaros Hayreddin Paşa gibi isimler Osmanlı Donanmasına katılmış, Cezayir gibi beylikler Osmanlı topraklarına katılmış, adeta bir ileri karakol gibi hem Doğu Akdeniz’e karşı oluşacak tehditleri bertaraf etmeye yaramış hem de Osmanlı korsanlarının yağma ve baskınları için bir üs olarak kullanılmıştır. Gerçekten de Cezayir’in de Osmanlı topraklarına katılmasıyla beraber, Akdeniz’de meydana gelen Osmanlı-Avrupa devletleri savaşları hep bu boylamlar içerisinde kalmış daha ileriye gidememiştir. Kanuni Sultan Süleyman, babasından aldığı bu refah dolu Doğu Akdeniz ticareti ve güvenli sınırları, güçlü donanma ve kara ordusu ile beraber, gözünü Batı’nın içlerine kadar dikerek Osmanlı hegemonyasını göstermiştir.

Bunun Akdeniz politikalarında ki yansımaları kendisini Preveze ve Cerbe Deniz Savaşları ile göstermiştir. Bu savaşlar ile beraber Avrupa devletleri arasında Osmanlı Donanmasının yenilmezliği miti oluşacaktır. Bununla beraber “Pax Ottomanica” yani Osmanlı Barışı diyebileceğimiz bu dönem, iki olayla sarsılmıştır; başarısız geçen Malta Kuşatması ve donanmayı büyük kayıplara uğratan İnebahtı Savaşı. Dönemin yine en büyük etkenlerinden biri kuşkusuz Akdeniz’in saygın güçlerinden olan Türk korsanlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan aldıkları insan gücü, materyal, top, barut ve lojistik gibi faktörleri kendi tecrübeleri ve liderlikleri altında birleştiren bu korsanlar Osmanlı İmparatorluğu’na büyük kazanımlar getirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük rakibi Habsburg İmparatorluğu olmuştur. Hem İspanya’da hem de Avusturya gibi çeşitli topraklarda hüküm süren Habsburglar açısından bu rekabet esasında büyük problemler teşkil etmekteydi. Birleşik sınırları olan bir imparatorluk yerine böyle dağınık bir topraklar bütününde bulunması Beşinci Charles için bölgesel hegemonik bir politika gütmesini engellemiş, bunun yerine yerel otoritelerin çıkarlarının daha baskın olduğu bir politika sürdürmesine sebep olmuştur. Bununla beraber sınırları birleşik olan Osmanlı İmparatorluğu için böyle bir sorun olmamış, merkezi bürokrasi sayesinde ortak kurumlar inşa edilmiş ve Nizamı Alem veya Kızıl Elma gibi evrensel hegemonik politikalar güdülmesine izin vermiştir. Nitekim 1538 Preveze Savaşı ile beraber Osmanlı iddiaları daha güçlü gelecek ve Akdeniz’de baskın bir Türk iktidarı ortaya çıkacaktır.

Preveze Savaşı

Beşinci Charles’ın bitmek bilmeyen iç çekişmelerden ve dışarıda sürdürdüğü savaşlardan bunalmasıyla beraber, İmparatorluğu iki parçaya ayırmış, İspanya’yı da II. Philip’e bırakmıştır. Babasının hegemonik hırslarını taşıyan Philip de Akdeniz’de Osmanlı İmparatorluğuna meydan okumuştur ve Osmanlı aleyhine hareket eden korsanları finanse etmek ve çeşitli devletlerle ittifak yoluyla bu hegemonyanın önünü kesmeye çalışmıştır.

1560 yılında meydana gelen Cerbe Deniz Savaşı’nın Osmanlı’nın kesin zaferi ile sonuçlanıp bununla beraber bu hayaller hüsrana uğrasa da Osmanlı’nın doygunluk sınırına ulaşıp artık daha fazla ilerlemeyeceğini gösteren Malta Kuşatması Osmanlı için sonun başlangıcı sayılabilir. Akdeniz’in neredeyse tam ortasında bulunan Malta Adası, Osmanlının Akdeniz’in batısına sürdüreceği deniz harekatları için mükemmel bir lojistik ağı oluşturmaktaydı. Bununla beraber İspanya da Osmanlı’dan gelecek muhtemel saldırılara göğüs gerebilmek adına bu adayı bir ileri karakol olarak görüyordu. Bununla beraber adanın savunucuları zamanında Rodos’tan atılan St. John Şövalyelerinden başkası değildi. II. Philip’in izni ile bu adaya yerleşen şövalyeler, hem Osmanlı ordusuna ve onun taktiklerine karşı tecrübeli, hem de manevi olarak kendilerini hala bir kutsal savaşın içinde saymalarından dolayı ada Osmanlılar için geçilmesi zorlu bir sınavdı. Bununla beraber, Osmanlı içerisinde saldırı kararının geç alınması da kuşatmayı zorlayan bir diğer faktördür. 193 gemi ile sefere çıkan Osmanlı ordusu için kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Turgut Reis’in şehit düşmesi, Piyale Paşa’nın korsanlar gibi tecrübeleri insanları görmezden gelmesi kuşatmayı bir krize sokmuş ve kuşatmayı başarısız kılmıştır. Bununla beraber Malta halkı ve St. John Şövalyelerinin birleşmiş bir görüntü çizmesi ve İspanya, Ceneviz gibi devletlerden alınan destekler kuşatmanın başarısız olmasında etkili olmuşlardır.

Siege of Malta

Bu başarısızlık ile beraber, Osmanlı İmparatorluğu Akdeniz’de maksimum sınırlarına ulaşmış ve artık gücü gerilemeye başlamıştır. 1571 İnebahtı Savaşı, 500 geminin katıldığı devasa savaş, Osmanlının yenilgisiyle sonuçlanmış fakat bu yenilgi tamamen bir geri çekilmeye değil, Osmanlı Donanmasının tekrardan organize edilmesi ve daha savunma odaklı olmasıyla sonuçlanmıştır.

Sonuç Yerine 

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğunun Akdeniz’deki politikaları görüldüğü üzere genellikle savaş odaklı ve toprak kazanım hedefleri içermektedir. Fakat bu anlayış oryantalist veya Batı-merkezci anlayış tarafından dikte edilen sadece bir “cihat” amacıyla olmamıştır. Osmanlının Akdeniz’de oluşturduğu dış politikanın askeri enstrümanları bu kadar kullanmasının nedeni, devlet için gerekli olan kaynakların toplanması ve ülke içinde kaynaklanan sebeplerden dolayı ihtiyaç duyulan “kapasite arttırma” hedefinden başkası değildir. Bu kapasite arttırma için ticaret rotaları güvene alınmış, Doğu Akdeniz bölgesinin idaresi tek bir elde toplanmış, Cezayir gibi bölgeler ele geçirilerek bir ileri karakol görevi görmüş, bölgede varlık gösteren Türk korsanlar donanmaya katılmaya ikna edilmiş, yeni tersaneler açılarak ordunun kapasitesinin arttırılması yoluna gidilmiştir. İşte tüm bu kapasite arttırma projeleri kendini Birinci Süleyman’ın iktidarında Osmanlı’yı dünyanın bir süper gücü haline getirmiş, Cezayir’den İran’a, Macaristan’dan Anadolu’ya kadar uzanan bir alanı kontrol etmesine olanak sağlamıştır. Osmanlı dış politikasının 1453 ile 1571 yılları arasında Akdeniz üzerinde izlediği dış politika temel ilkesi kapasite arttırma hedefidir.

[irp posts=”25012″ name=”Osmanlı’nın Erken Kanuni Süleyman Dönemi Dış Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Suraiya N. Faroqhi, Kate Fleet, The Cambridge History of Turkey, Volume 2 The Ottoman Empire as a World Power, 1453–1603-Cambridge University Press, 2012.

Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume 1, Empire of the Gazis, The Rise and Decline of the Ottoman Empire 1280-1808, 1976.

O’Connell, Monique Dursteler, Eric R, The Mediterranean World, From the Fall of Rome to the Rise of Napoleon-Johns Hopkins University Press, 2016.

Fernand Braudel, Civilization and Capitalism, 15th-18th Century, Volume III, The Perspective of the World HarperCollins Publishers Ltd, 1984.

Halil İnalcık, Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi: 1. Cilt 1300-1600, Eren Yayıncılık, 2004.
[/vc_toggle]

Geçmişten Günümüze Türkiye İsrail İlişkileri

Türkiye ve İsrail’in ekonomik, askeri ve siyasi alanlar olmak üzere fazlasıyla derin ilişkileri bulunmaktadır lakin bu derin ilişki kimi zaman zirveyi görmüştür kimi zaman da kopma noktasına gelmiştir. 1950 yılından itibaren başlayan Türkiye-İsrail ilişkileri 1980 yılına kadar önemli ölçüde herhangi bir gelişme gösterememiştir. 1980 ve 1990 dönemleri arasında İsrail ve Türkiye birbirine yakın iki müttefik  olarak ilişkilerini sürdürmüşlerdir. 1980’lerin başlarında İsrail’in Filistin’e karşı uygulamış olduğu insanlık dışı politikalar neticesinde Türkiye ile ilişkisi normal seyrin de altında kalmıştır fakat 1986 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İsrail’e maslahatgüzar atamış olup bu hamle ile 1990’lı yılların gelişen Türk-İsrail ilişkilerinin temelini oluşturmuştur. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra (1991) dünyadaki güç ekseninin yaşadığı sarsılma ile birlikte Türkiye özellikle 1990’lı yıllarda İsrail’den büyük çapta askerlik hizmetleri aldı. Terör örgütü PKK ile mücadele için alınan bu destek Türkiye’nin sınırlarındaki güvenliği sağlaması açısından mühim bir meseleydi fakat sınır güvenliğini sağlaması için “Arz-ı Mev’ud” emelini taşıyan İsrail ile işbirliğine girmek Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturma potansiyeline sahip olabilirdi.

Arz-ı Mev’ud sınırlarını içeren bir harita

Türkiye’nin Orta Doğu’da o zamanlardaki en yakın müttefiki konumunda olan İsrail ile yapılan görüşmelerin gizlilik esası ile yapmasına istinaden ilk İsrail Başbakanı David Ben Guiron Türkiye’nin İsrail’e “metresi” gibi davrandığı görüşünü ortaya atmıştır. 1990’ların ilerleyen yıllarında artık bu görüşmelerin basına haber verilip yapılmasından sonra Dr. Philip Robins: “Türkiye ve İsrail’in 1993 yılında “nişanlandığını” 1996 yılında ise “evlendiğini” ortaya atmıştır (Robins, 2003). Bu ifadeye destek niteliğinde “Türkiye-İsrail ilişkileri özellikle 1996 yılında imzalanan anlaşmalarla hızlı bir gelişme göstermiştir ve bu tarihten sonra iki ülke ilişkileri askeri, diplomatik, siyasi, ekonomik ve istihbarî unsurları içeren çok boyutlu bir niteliğe sahip olmuştur” (Sarıaslan, 2019).

Ayrıca 1997’de Türkiye ve İsrail “Serbest Ticaret” konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşma ile iki taraf da birbirleri ile olan ticaret hacimlerini artırdı. Türkiye’nin İsrail üzerine uyguladığı dış politikası özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren giderek duygusallıktan uzaklaşıp tamamen kazan-kazan ilişkisine dönmeye başlamıştır ve hatta keskin ayrılıklar da bu ilerleyen süreçlerde belirmiştir. 2009 Davos Zirvesi krizi, 2010 Mavi Marmara krizi, Türkiye’nin, İsrail’in müsebbibi olduğu Filistin’e yönelik terör saldırıları ve politik baskıları, Gazze ablukası, Kudüs’ün sözde başkent olarak ilan edilmesi, bölgesel konulardaki anlaşmazlıklar, ulusal savunma hizmetlerinin üretimi konusundaki rekabet, enerji alanında özellikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği milli ve bağımsız politikalar iki taraf arasındaki işbirliği alanlarını daraltmıştır.

DAVOS

Kader sapağı olarak nitelendirebileceğimiz bu krizler her iki tarafın politik açıdan ilişkilerinin askıya alınmasına neden olmasına rağmen ekonomik açıdan etkisini fazla göstermeyen inişli çıkışlı bir döneme sokmuştur lakin bu sorunlar iki tarafın ticari alanda gelişmesine engel olmamıştır. Bu sorunlardan bağımsız olarak, görünen resmin aksine yapılan anlaşmalar bize gerçekten dış politikanın nasıl olması gerektiğinin bir kanıtı niteliğindedir. Burada alınacak en önemli tavır; duygulara ve geçmişte yaşananlara bağlı kalmadan her zaman yeni beyaz bir sayfa açabilmek ve “masadan kalkmamak” tır. Türkiye bu politikaları sonucunda göreceli başarısızlığa uğramış ve olumsuz etkilerini Mısır’da ve Suriye’de yaşadıktan sonra diplomasisini değiştirerek Suriye’de, Libya’da, Afrika’da, Kuzey Kıbrıs’ta ve Katar’da politik gücünü askeri gücü ile birleştirerek göstermiştir. Özellikle Türk istihbaratının kritik başarıları Türkiye’nin izlediği politikaları somutlaştırmasına önemli katkıda bulunmaktadır.

Türk İsrail Ticari İlişkileri

 

Grafiğe baktığımızda 2000 ile 2019 yılları arasında İsrail vatandaşlarının Türkiye’ye yapmış olduğu doğrudan yatırım hacmi genellikle artış yönlü hareket etmiştir lakin 2010 senesindeki 997 milyon dolarlık rekordan sonra “Mavi Marmara krizi” bu yatırımların yarı yarıya düşmesini doğrudan etkilemiştir. Mavi Marmara krizinde ödetilen tazminat bir nebze olsun İsrail’e geri adım attırsa da uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı vuku bulmuş bu hadise ilişkileri koparma noktasına getirmiştir. Ciddi sayılabilecek krizlerin etkilerinin ekonomik ve politik açıdan eskiye dayanan bir ilişki içinde bulunan bu iki müttefikin karşılıklı normalleşme adımlarıyla beraber İsrailli yatırımcılar tekrardan Türkiye’ye yatırım yapmaya başlamıştır.

TÜİK’in “ülkelere göre dış ticaret verilerine” göre 2019 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 6.064.638 milyar dolar ile zirveyi görmüştür. 2019 yılında Türkiye’nin İsrail’e 763,811 milyon dolar  tutarında demir çelik ihracatı yapması ile bu ürün grubu bazındaki en yüksek ihracat payına Türkiye sahip olmuştur (TradeMap, 2019). Doğal olarak taraflar üretim, istihdam ve ihracat seviyelerini aza indirmek istemezler ve bu nedenle de aralarındaki dengeyi korumaya çalışırlar.

Türkiye ve İsrail ilişkilerini günümüzde geçmişteki gibi samimi bir bağ ile yürütmek yerine, üretim ve kalkınmasını sürdürülebilir kılmak adına kazan-kazan anlayışını korumaya çalışmaktadır. Her iki taraf için hudutları belli olan bu seviyeli müttefikliği yürütmek artık alışılagelmiş bir durumdur fakat Türkiye’nin bölgedeki hakimiyetini artırması İsrail’i kuşkusuz tedirgin etmektedir ve bundan sonra atacağı adımları Türkiye’nin bölgedeki hamilik görevini üstlenmesini önlemek adına atacağından şüphe olunmaması gerekir.

[irp posts=”2264″ name=”İsrail’in Kuruluşu ve Ortadoğu’da İşgal”]

Muhammed Ali Celaleddin Önen 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Robins, P. (2003). Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War . University of Washington Press.

Sarıaslan, D. F. (2019). Türkiye-İsrail İlişkilerinde Değişmeyen Dinamik: Ekonomi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi; SBF, 74(4), 1065-1102.

TCMB. (2000-2019). Yurt Dışında Yerleşik Kişilerin Türkiye’deki Doğrudan Yatırımlarının Ülkelere Göre Dağılımı – Stok. TCMB, Ekonomi Bölümü. Ankara: TCMB.

TradeMap. (2019). Bilateral trade between Turkey and Israel. International Trade Centre.
TÜİK. (2019). TÜİKÜlkelerine göre dış ticaret. https://data.tuik.gov.tr/Kategori/GetKategori?p=dis-ticaret-104&dil=1. adresinden alındı

Yurtsever, C. (2011, Kasım 2). Cezmi Yurtsever- Kişisel Sitesi. Ocak 15, 2021 tarihinde Cezmi Yurtsever: http://cezmyurtsever-ukurovatrkmenlerive.blogspot.com/2011/11/israilin-vaat-edilmis-topraklar.html adresinden alındı
[/vc_toggle]

Arap Baharı’ndan Geriye Kalanlar

17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta yükselen eşitsizliğe, yoksulluğa ve yolsuzluklara tepkisini kendisini yakarak gösteren Muhammed Buazizi, ardında Ortadoğu coğrafyasında büyük bir protesto mirası bıraktı [1]. İzleyen yıllarda Arap Baharı adını alacak olan süreç, ekmek-özgürlük-adalet talepleriyle  bölgede neredeyse her ülkede etkisini gösterdi. Sadece bölge ile de kalmadı, küresel çapta da bir domino etkisi  potansiyeline sahip olduğunu da gösterdi ancak protestolar hem uzun bir sürece hem de geniş bir coğrafyaya yayıldığı için birçok dış faktörün de sürece dahil olmasının önünü açtı.

Muhammed Buazizi Pankartı

Uzun bir aradan sonra bölge halklarının dingin sessizliği umut verici bir şekilde bozulmuştu lakin kısa bir süre sonra işlerin tahmin edildiği şekilde ilerlemeyeceği görüldü. Arap Baharı ismi verilen protesto zincirlerinin, kısa sürede Arap Kışına döndüğü şeklinde yorumlar sıkça yapılır oldu [2]. Bu yazıda protestoların 10. yılında bölgenin önemli ülkelerindeki protesto hareketlerinin ne şekilde geliştiği ve sonuçlandığı üzerine odaklanılmıştır. Bu noktada ele alınan ülkeler Tunus, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen ile sınırlı tutulmuştur. Yer yer karşılaştırmalı bir şekilde de ilerleyecek olan analizde ülkelerdeki süreç  detaylarla boğmadan  okuyucuya genel bilgi verilmesi amaçlanmıştır.

İlk Kurşun: Tunus

Kuzey Afrika’nın batı kısmında yer alan, batısında Cezayir, doğusunda Libya ve Akdeniz ile çevrili olan Tunus 1956 yılında bağımsızlığını Habib Burgiba önderliğinde Fransa’dan kazanmıştır. Max Weber’in karizmatik lider profiline uyan Burgiba, cumhurbaşkanlığı süreci boyunca Tunus’un tam olarak Arap ülkeleri içinde erimesine engel olmuş, yaptığı hukuki ve siyasi reformlarla ülkeye Avrupa tarzı bir kimlik kazandırmıştır. Tunusluluk bilincini vatandaşlara önemle aktarmıştır [3]. 1987 yılında ise kendi seçtiği İçişleri Bakanı Zeynel Abidin Bin Ali tarafından görevden alınmış, hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmiştir. Zeynel Abidin Bin Ali ise, uzun cumhurbaşkanlığı döneminde bölgedeki diğer monark isimler  gibi hareket etmiş ve protestoların gelmesini bir anlamda kendisi sağlamıştır.

Zeynel Abidin Bin Ali

2011 yılında, henüz daha iki aylık bir ayaklanma döneminde cumhurbaşkanlığı makamından istifa etmiş ve yurtdışına kaçmıştır. Aslında diğer ülkelerdeki karşılıklarına baktığımızda ileri görüşlülük sayılabilecek bir tutum göstermiş denebilir. 2011’de Bin Ali’nin istifasıyla beraber yönetimi geçici olarak ülkedeki önemli isimlerden biri olan Raşid Gannuşi devralmıştır. Müslüman Kardeşlerin Tunus’taki kolu olan Nahda hareketinin lideri olan Gannuşi, iktidarı ülkede bir diğer güçlü isim Munsif Marzuki ile paylaşmış, böylece ülkede bir uyum sağlamıştır diyebiliriz. Marzuki’nin gücü ise işçi sendikalarından kaynaklanmakta ve bir anlamda en büyük iki toplum lideri ortak paydada buluşmuştur. Hatta bu durum Arap Baharı’nın sadece bu ülkede demokrasiye vesile olduğu yorumlarını da beraber getirmiştir. Sonrasında 2014 yılında yapılan seçimlerde, Nahda hareketi büyük kan kaybetmiştir. Bunun nedeni protestolara neden olan adaletsizliğe, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı yeterince iyi bir sınav verememesi olarak görülebilir.

Munsif Marzuki

Sol görüşe yakın Nida Partisi- işçi sendikaları ve Nahda partisinin çeşitli uyuşmalarıyla, tavizleriyle ülke bugüne kadar topallayarak da olsa gelebilmiştir. Muhtemelen ülkenin en büyük kazanımı ise, Libya, Mısır, Suriye gibi ülkelerde yaşanan yoğun çatışmalara sahne olmamasıdır ki bunun da en büyük nedeni olarak güçlü bir toplumsal desteği bulunmasına rağmen Gannuşi’nin pragmatik bir bakış açısıyla hareket etmesi ve tüm gücü eline almak istememesi gösterilebilir [4]. Son olarak ülkedeki siyaset yapısının karmaşık ve çok bölünmüş bir yapıda olması, yapılan seçimlerin de sağlıklı bir şekilde sonuç vermesini engellemektedir. 2019 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimleri de bunu açık bir şekilde göstermiştir.  25 ismin cumhurbaşkanlığı için yarıştığı seçimde en yüksek üç oyu sırasıyla Kays Said, Nebil el Karvi ve Nahda’nın adayı Abdülfettah Moro almış, seçimin ikinci turunda ise Kays Said Nahda da dahil çoğu siyasi görüşün desteği ile birinci gelmiştir. Görülüyor ki ülkenin sorunsuz bir şekilde yönetilmesi sadece ittifaklarla, çeşitli alanlarda uyuşmalarla mümkündür.

Karşı Devrim Örneği: Mısır

Tunus’tan sonra protesto dalgalarının ikinci durağı Mısır oldu. Mısır’ı diğer bölge ülkelerinden ayıran güçlü bir tarihi, kültürü, siyasi ve askeri yapısı olması nedeniyle protesto hareketlerinin başlangıçta etkili olmayacağı öngörülüyordu ancak gün geçtikçe biriken tepki ve değişen roller Mısır’da uzun yıllar devlet başkanı olan Hüsnü Mübarek’ in devrilmesiyle sonuçlandı. Devletin başında 1981’den beri bulunan Hüsnü Mübarek, özellikle 21. yüzyıl ile beraber ülkedeki kilit roldeki ordunun rolünü işadamlarıyla dengeleme yoluna gitti [5]. Zaten protestoların başarıya ulaşmasında da en önemli sebep bu oldu. Çünkü ekmek, özgürlük, adalet gibi ekonomik ve sosyal talepler her ne kadar doğru ve yerinde tepkiler olsa da halka verilen ordu desteği olmasaydı büyük ihtimal devrim başarısızlıkla sonuçlanırdı. 1956’da Hür Subaylar darbesi ile yönetime gelen Abdünnasır, sonrasında Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek’in hepsinin ordu kökenli olması bunun en büyük göstergesi. Tarihsel olarak ordunun böylesi kritik bir konumda olması herhangi bir toplumsal, siyasal dönüşümde ordu etkinliğinin de büyük olmasına neden olmuştur.

Abdülfettah El Sisi

2012 yılında Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonucu, ordunun da onayıyla seçilen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi çok kısa bir süre iktidarda kalmış ve ertesi sene tekrar ordu tarafından yönetimden indirilmiştir. Tunus’un aksine Mısır’daki güçlü ordu ve güçlü Müslüman Kardeşler tabanı, değişimin daha kanlı ve tartışmalı olmasına neden olmuş, sonunda kazanan ordu lideri Abdülfettah El Sisi olmuştur. 2013’ten itibaren devlet başkanlığı makamında bulunan Sisi, her türlü muhalefeti susturmuş, bir anlamda protestoculara karşı devrim gerçekleştirmiştir [6]. Burada altı çizilmesi gereken nokta, Mursi’nin devlet başkanlığı süresince yeterince pragmatist hareket etmemesi ve devrimin tek sahibi imajı çizmesidir. Gerçekleştirmek istediği değişimleri çok hızlı bir şekilde ele almış, bu da toplumda antipati kazanmasına neden olmuştur. Ülkedeki Hristiyan Kıptiler, solcu gruplar ve Selefi Nur partisi ordunun yanında yer almış, Müslüman Kardeşler siyasi anlamda pasifize edilmiştir [7]. 2021 yılına girdiğimiz bu günlerde, Mısır artık tamamen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Devletleri’nin desteğini alan Sisi’nin kontrolündedir.

Bitmeyen Kavga: Libya

Libya, kuzey Afrika’da jeopolitik olarak çok kritik bir noktada yer almaktadır. Komşusu Mısır, Libya üzerinde yoğun etkilere sahipse de asıl jeopolitik önemi Afrika içlerinden Avrupa’ya geçişte bir köprü vazifesi görmesidir. Bu nedenle olsa gerek, Batılı güçlerin Arap Baharı sürecinde  en dolaysız ve ağır müdahalesi de Libya’ya olmuştur. 1969’da bir darbeyle, 1951’den beri ülkeyi yöneten Kral İdris’ten yönetimi devralan Muammer Kaddafi 2011 yılına kadar uzun bir idare sergiledi. Makamda olduğu süre boyunca, kendisi başkanlıktan düşürülünce anlaşılacağı üzere, çok zor olan ülkesel birliği iyi kötü bir şekilde korumuştur. 2011 yılında Arap baharı protestoları ile başlayan olaylarda, Kaddafi istifa etmeyi reddetmiş, böylece hem içeride hem dışarıda büyük bir rekabetle karşı karşıya kalmıştır. Meydana gelen iç savaşta, Birleşmiş Milletler de muhalif kesim lehine operasyonlar başlatmış ve bunun neticesinde Kaddafi, halkı tarafından linç edilerek öldürülmüştür. İlerleyen süreçte ülke adeta Ortaçağ’ın savaş beyleri dönemine dönmüş, yerel bazda güçlü olan aşiretler ve liderler çeşitli çatışmalara neden olmuştur [8]. Trablus, Derne, Bingazi, Tobruk ve Fizan olarak kısımlandırabileceğimiz ülke, bölgeler arası çıkar çatışmaları neticesinde birbirinden kopuk hale gelmiştir. Kaddafi’nim devrilmesinin ardından, Geçici Ulusal Konsey 2012 yılında yetkilerini Milli Genel Kongre’ye devretti ve bir anlamda demokratik siyasetin oluşma süreci hızlandı.

Muammer Kaddafi

Ancak bu adımlar Libya’ da istikrarı oluşturmaya yetmedi, küçük çaplı yerel liderlerin aykırı durması bir yana, uzun yıllar Amerika’da yaşayan Halife Hafter 2014 yılında yerel milis güçlerini de arkasına alarak Libya’nın yeni diktatörü olmaya soyundu.  Hafter’in taarruz girişimleri neticesinde var olan meclis Tobruk ve Trablus merkezli olmak üzere ikiye ayrıldı. Ayrıca daha sonra 2015 yılında Fas’ta imzalanan Süheyrat Anlaşması ile Fayyez El Serrac’ın başkanlığını yaptığı Ulusal Mutabakat Hükümeti kuruldu. Bunun yanında ülkenin güneyinde, Fizan’da da karmaşıklık artmış ve ülkenin kuzeyinden ayrı bir rotaya yönelmiştir. Sonraki yıllarda uluslararası meşruiyete sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Hafter ’in temsil ettiği Libya Ulusal Ordusu arasında çeşitli zorlayıcı baskılarla  toplantılar meydana gelmiş ancak bugüne kadar herhangi bir somut çıktı elde edilememiştir. Bu noktada Libya üzerinde çıkarları olan Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi birçok aktör Hafter’e destek sağlamış, savaş durumunun devamı bu blok için faydalı hale gelmiştir [9]. Son olarak 2019 yılında Hafter’in Trablus’a düzenlediği harekatın Türkiye desteğini alan Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından bertaraf edilmesi bölgede Hafter’de olan askeri gücün Trablus’a kaymasına yol açmıştır. Gelinen noktada bu sene içinde seçim yapılması planlanıyor ancak uzun yıllar boyunca yaşanan çatışma ve iç savaş durumu kaybedilenleri geri getirmeyeceği açık. Libya’da Kaddafi’nin sağladığı ulusal birlik ve devlet kapasitesi, Arap Baharı ile beraber tamamen bozulmuş, protesto hareketleri niyet edilenin tam tersi bir şekilde sonuçlanmıştır.

Her Şeyin Başa Döndüğü Ülke: Suriye

Suriye de tıpkı Mısır gibi Ortadoğu coğrafyasında tarihsel bağlamda güçlü devletlerden biri olagelmiştir. Arap baharının Suriye’yi etkilemeyeceği, etkilese de etkisinin çok sınırlı olacağı bazı otoritelerce öngörülmüştü. Ancak sanılanın aksine, Arap baharının en kanlı ve karmaşık gerçekleştiği ülkelerin başında Suriye gelmiştir. Protestoların başlangıçta büyük destek toplaması ve Esad yönetimini oldukça sarsması kısa sürede değişiklik gerçekleşeceği beklentisi oluşturdu. Ancak burada belirtmek gerekir ki, Mısır’da meydana gelen hareketlerde toplumun ortak bir düşmana karşı birleşmesine karşın, Suriye’de muhalefet oldukça çeşitli birimlere dönüşmüştür [10]. Buna bir de 2014’de  IŞİD’in ortaya çıkması da eklenince dış müdahaleye daha açık bir savaş alanı haline dönüşmüştür. 2015 yılına kadar muhalefetin kazanan tarafta olduğu iç savaş, bu tarihten itibaren Rusya’nın ciddi destekleri sonucunda Esed lehine dönüşüm geçirmiştir [11]. Ayrıca İran’ın da milis  desteği sağlaması iç savaşı mezhep boyutunda daha kanlı hale getirmiş ve diğer bazı dış müdahalelerin yolu açılmıştır.

Olayların başından itibaren Batı bloku ile beraber hareket eden Türkiye, aktif askeri destek de sağlamış ve bir anlamda Libya’da gerçekleştirdiği başarılı askeri müdahaleleri burada da gerçekleştirmiştir. Önceki adı Özgür Suriye Ordusu olan Suriye Milli ordusuna askeri ve lojistik destek sağlamış, hem Esad yönetiminin hem de terör örgütlerinin daha da yayılmasını engellemeye çalışmıştır. ABD ise DEAŞ terör örgütüne mükabil, Suriye’de bulunan YPG terör örgütüne destek sağlamış, hatta “Suriye Demokratik Güçleri” ismiyle bir anlamda PKK terör örgütünün uzantısı olan YPG terör örgütünü meşrulaştırmaya çalışmıştır [12]. Bunun yanında Kuzey Suriye odaklı düzenlenen Astana süreci ve Soçi Zirvesi’nde Türkiye, İran ve Rusya, Suriye’nin geleceği hakkında görüşmeler ve uygulamalar hayata geçirmiştir. 2021 yılına geldiğimizde, ülkede Esad yönetimi gücünü her ne kadar Rusya destekli sağlasa da, yıkılmadan ve belki de daha da fazla artırmıştır. Türkiye, İran ve Rusya askeri güçlerinin yer aldığı bu savaş coğrafyasında, protestolara neden olan demokrasi ve özgürlük talepleri Arap baharından önceki döneme göre daha da artmış ancak bunu sağlayacak devrimci  güçten oldukça mahrum hale gelinmiştir. Arap baharının getirdiği tek şey daha çok ölüm ve yıkım olmuştur.

Vekalet Savaşı’ndan Devletlerarası Savaşa: Yemen

Yemen, Arap yarımadasının güneybatısında, Aden körfezi ucunda yer alan son derece kritik bir ülkedir. Çünkü sahip olduğu jeopolitik konum nedeniyle, enerji taşımacılığının yoğun olarak gerçekleştiği Aden Körfezi’nde kilit ülke rolü oynayabilir. Siyasi tarihine baktığımız zaman Yemen, 1969’dan 1990’a kadar Kuzey Yemen ve Güney Yemen olarak varlığını sürdürmüştür. 1990’da her iki taraf da birleşme kararı almış, ancak gerçekleşen birleşme kuzey kesimine güney kesimini pasifize etme imkanı doğurmuştur. Hal böyle olunca tekrar ayrılma yanlıları 1993’te harekete geçmiş, ancak Kuzey Yemen lideri Ali Abdullah Salih buna izin vermemiştir. Ülkenin 2012 yılına kadar devlet başkanlığını yürüten Ali Abdullah Salih, Arap baharı protestoları neticesinde geri adım atmış ve başkanlığı yardımcısı Mansur El Hadi’ye devretmiştir. Bu kararda Suudi Arabistan etkisi son derece önemli rol oynamıştır. Zaten ülkenin coğrafi konumu itibarı ile Suudi Arabistan ile derin tarihsel bağları bulunmakta, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak bir anlamda Suudi Arabistan’a dayalı bir idare yürütülmekteydi.

Mansur El Hadi

Arap baharı protestoları neticesinde dış baskıyla karşılaşan Suudi Arabistan ise bu talebi en azından yerine getirmiş görünmek için yine kendi etkisindeki Mansur El Hadi’yi seçtirmiştir. Ancak protesto hareketleri Güney Yemen’in ayrılıkçı havasıyla da süreç içinde birleşmiş ve bir anlamda 1990 öncesine dönme isteği belirgin hale gelmiştir. Bunun yanında ülkenin kuzeybatısında bulunan Şii Husiler ülkeye İran’ın müdahalesine kapı aralamıştır. Üç boyutlu ve üç tarafın da farklı güçler tarafından desteklendiği bir vekalet savaşı yürütülmüştür. Kuzey hükümeti Suudi Arabistan, Husiler İran ve Güney Yemen bölgesi de Birleşik Arap Emirlikler tarafından destek görmüştür. BAE’nin Suudi Arabistan lehine olmayan böylesi bir dış politika yürütme çabası, Ortadoğu bölgesinde Suudi Arabistan’dan ayrı bölgesel aktör olma hedefleriyle açıklanabilir. Diğer bölge devletleri gibi Yemen’de meydana gelen olaylar daha çok ölüm ve kaos getirmiştir. Bu durumun aktörleri de Husiler, ki örgütlerinin adı Ensarullah, ülkenin güney kesimini temsil eden Aden merkezli Güney Geçiş Konseyi ve San’a merkezli Yemen’dir. İran, ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ise bölgesel ve küresel aktörler olarak, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedirler.

Sonuç

Arap baharı protestoları başladığı 17 Aralık 2010 tarihinden bu yana Ortadoğu ve komşu coğrafya tekrar küresel politikanın gündemine oturmuş ancak ekmek, özgürlük, adalet, demokrasi gibi talepler geri planda bırakılarak küresel ve bölgesel güçlerin nasıl daha fazla çıkar elde edebileceği üzerine oyunların oynandığı, hesapların yapıldığı bir hal almıştır. Bu yazıda Suriye, Libya, Mısır, Yemen ve Tunus ele alınmış, bölgenin tarihsel ve siyasal anlamda kilit aktörleri üzerinden karşılaştırmalı tarihsel perspektif yöntemiyle analizi gerçekleştirilmiştir. Bölge halklarının iyimser niyet ve beklentilerle ortaya çıkardığı devrim enerjisi kısa sürede yerini eski düzenin yeni oyuncuları yüzünden yarıda bırakılmış, halkların elinde kalan ise daha fazla acı, daha fazla gözyaşı ve daha fazla güvensizlik olmuştur. Arap baharı üzerine yapılan araştırmaların, incelemelerin bazıları protesto eylemlerinin sadece bir başlangıç olduğunu, hiç değilse değişiklik talebinin yüksek sesle dile getirilmesi gibi bölgenin alışık olmadığı durumların yaşanmasının gelecek devrim hareketlerini ateşleyebileceğini  dile getirmiştir [13]. Bunun yanında protestoda bulunan halkın büyük çoğunluğu ise Arap baharı süresince  kaybettikleri üzerinden pişmanlık duygusunu yaşamaktadırlar. Gerçekten uzun bir aradan sonra ortaya çıkan devrimci hareket bir çıkış noktası, milat mı yoksa sönüp kaybolan bir  ışıltı mıydı ? Bu sorunun cevabını zaman içinde göreceğiz.

Muharrem Filiz 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Yeni Şafak, “Kendisi ile Arap dünyasını bir anda ateşe veren isim: Muhammed Buazizi”, https://www.yenisafak.com/dunya/kendisi-ile-arap-dunyasini-bir-anda-atese-veren-isim-muhammed-buazizi-3590128

[2] Osman Arolat, “Arap Baharı’ndan 10 yıl sonra Arap Kışı’na…” https://www.dunya.com/kose-yazisi/arap-baharindan-10-yil-sonra-arap-kisina/605132

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Habib_Burgiba

[4] Özge Özkoç, “Arap Dünyasında Demokratikleşme Süreçleri ve Siyasal İslam: Müslüman Kardeşler ve En-Nahda Hareketi Üzerine Bir Karşılaştırma”. Mülkiye Dergisi 40 (2016 )

[5] İsmail Numan Telci. Mısır:Devrim ve Karşı Devrim, Seta Yayınları, 2017

[6] Gökhan Bozbaş, Mısır’da Toplum ve Siyaset, Vadi Yayınları, 2018

[7]  Edip Asaf Bekaroğlu, Veysel Kurt, “Mısır’da Otoriter Rejimin Sürekliliği ve Ordu:Arap Baharı ve Sonrası Sürecin Analizi”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 2/2 (2015)

[8] Fehim Taştekin, “Arap Baharı’nın 10 yılında 10 ülkenin hikâyesi: Ekmek, özgürlük ve onur kavgasından geriye ne kaldı?” https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55331196 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

[9] Bülent Aras,  “Arap Baharı’nın Jeopolitiği”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:6 sayı:64

[10] Henry Kissinger, Dünya Düzeni, çev. Sinem Sultan Gür, Boyner Yayınları, 2016

[11]  Adam Baczko, Gilles Dorronsoro., çev. Ayşe Meral,Suriye Bir İç Savaşın Anatomisi, İletişim Yayıncılık, 2018

[12] Graham Fuller, Arap Baharı ve Türkiye çev. Mustafa Acar, Eksi Kitaplar, 2016

[13] Carl Bild,. “Arap Baharı Umudu Tükenmiyor” Jeopolitik Perspektif, https://www.perspektif.online/arap-bahari-umudu-tukenmiyor/

Kaynakça
Kissinger,Henry. Dünya Düzeni, çev. Sinem Sultan Gür, Boyner Yayınları, 2016

Gümüşlüoğlu, Feyza. Körfez’den Notlar, Mana Yayınları. 2019

Fuller,Graham. Arap Baharı ve Türkiye çev. Mustafa Acar, Eksi Kitaplar, 2016

Bozbaş, Gökhan. Mısır’da Toplum ve Siyaset, Vadi Yayınları, 2018

Telci, İsmail Numan. Mısır:Devrim ve Karşı Devrim, Seta Yayınları, 2017

Baczko, Adam, Gilles Dorronsoro., çev. Ayşe Meral,Suriye Bir İç Savaşın Anatomisi, İletişim Yayıncılık, 2018

Bekaroğlu, Edip Asaf, Veysel Kurt, “Mısır’da Otoriter Rejimin Sürekliliği ve Ordu: Arap Baharı ve Sonrası Sürecin Analizi”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 2/2 (2015): 1-36
Akdoğan, İsmail. “İran Devrimi’nden Arap Baharına Suudi Arabistan-İran İlişkileri”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:8 sayı:73

Aras, Bülent. “Arap Baharı’nın Jeopolitiği”. Ortadoğu Analiz Dergisi cilt:6 sayı:64
Özkoç, Ö . “Arap Dünyasında Demokratikleşme Süreçleri ve Siyasal İslam: Müslüman Kardeşler ve En-Nahda Hareketi Üzerine Bir Karşılaştırma”. Mülkiye Dergisi 40 (2016 ): 29-56

Behçet, M . “İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI MISIR SİYASİ TARİHİ ÜZERİNDEN ARAP BAHARI’NIN İNCELENMESİ”. Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 21 (2019 ): 303-321

Çeli̇k, A . (2015). Buazizi’den Rabia’ya, Trablus’tan Şam’a Arap Baharının Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme . Akademik Yaklaşımlar Dergisi , 6 (2) , 34-53

Kıran, A . “ARAP BAHARI, SURİYE VE DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM BEKLENTİLERİ” . Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2 (2015 ): 97-115

CAN, Y. (2020). “Arap Baharı Sonrası Yemen: Ülkedeki Temel Aktörler ve Koalisyon Operasyonlarının Meşruluğu”, Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 7, S. 20, s. 27-57.

Taştekin,Fehim. “Arap Baharı’nın 10 yılında 10 ülkenin hikâyesi: Ekmek, özgürlük ve onur kavgasından geriye ne kaldı?” https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55331196 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

BBC,” Arap Baharı’nda devrilen liderlere ne oldu? “https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42232967 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Koşak, Çağrı, Ehssan Alsharif, “İki dalganın sonunda Arap Baharı” https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iki-dalganin-sonunda-arap-bahari-/2080317 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Tarihi Olaylar, “Suriye Arap Baharı”, https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/suriye-arap-bahari-1301 (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Bild, Carl. “Arap Baharı Umudu Tükenmiyor” Jeopolitik Perspektif, https://www.perspektif.online/arap-bahari-umudu-tukenmiyor/ (Erişim Tarihi:08.01.2021)

O’toole.Megan. “Arap Baharı 2.0: Günümüz Protestocuları için 2011’den Beş Ders”, Jeopolitik Perspektif, (Erişim Tarihi:08.01.2021)

Battaloğlu, Cihan. “Arap Baharı”nın 8. Yılında Değişen Demokrasi Algısı ve Toplumsal Talepler”, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, https://orsam.org.tr/tr/arap-baharinin-8-yilinda-degisen-demokrasi-algisi-ve-toplumsal-talepler/ (Erişim Tarihi:07.01.2021)

Öztürkler,Harun. “Mısır’da Arap Baharı Sonrası Ekonomik Gelişmeler” , Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, https://orsam.org.tr/tr/misir-da-arap-bahari-sonrasi-ekonomik-gelismeler/ (Erişim Tarihi:08.01.2021)
[/vc_toggle]

Türk Revizyonizmi: 2016 – 2020 Türk Dış Politikasının Mümkün Mertebe İncelenmesi

Türkiye dış politikada son elli yılın en hareketlerini günlerini yaşamakta. Bir yandan Batı dünyasıyla olan gelgitli ilişkiler, diğer yandan Suriye İç Savaşı, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki mücadele, Libya’da halen var olan meşru hükümet ile Hafter çekişmesi, Yunanistan ile devam eden gergin ilişkiler ve Doğu Akdeniz. Tüm bunlar devam ederken okuyucular veya analistler tüm bunları bir anda ortaya çıkmış olgular gibi görme hatasına düşüyorlar. Aslında, Türk dış politikasının bu kadar hızlı bir türbülansa girmesinin altındaki sebepler çok daha eski tarihlere uzanmaktadır. Bu yazıda sizlere bu sebepleri açıklamaya çalışacağım. Türkiye’nin yükselen revizyonizmi tek bir sebepten değil, birçok sebebin birbiriyle iç içe geçmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bunları iç sebepler ve dış sebepler olarak ayırmak bizler için bu sebepleri anlaşılması daha kolay hale getirecektir. Karmaşıklıktan kaçınmak adına iç sebepleri “Malthus Tuzağı” ekseninde toparlayıp anlatacağım. Yine aynı şekilde daha duru bir anlayış için dış sebepleri de “Hegemonik Değişimler” ekseni altında inceleyeceğim. Yazının ana fikri, Türkiye’nin demografik – yapısal sebeplerden ve tabii ki Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası alanda bulunan hiyerarşik üstünlüğünün işlevsizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı dış politika anlayışında 2016 yılından itibaren daha zor – baskın bir yöntemle kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığını, bunun 2016 tarihiyle başlamasının sebebinin ise içerideki sermaye ve zor kullanma tekelini tekrardan kazanmasının altında yattığını açıklayacağım.

I. Malthus Tuzağı ve Türkiye 

Türkiye Cumhuriyeti 10 yıldır pozitif eğride bir nüfus yükselişiyle karşı karşıya. Resmi rakamlar nüfusun 83 milyon etrafında seyrettiğini belirtirken, Türkiye’nin, Doğu ülkelerinden ve Suriye’den gelen göç dalgasıyla beraber yaklaşık olarak 90-95 milyonluk bir nüfusu bünyesinde bulundurduğu varsayılmaktadır. Bu sayının endişe vermesindeki sebep Anadolu’nun bu kadar yüksek sayılarda bir popülasyonu kaldırabilecek kaynak yeterliliğine sahip olamamasında yatmaktadır. Bu yetersizliğin olduğunu anlayabilmek için çeşitli parametreler bulunmaktadır. Belirtmek gerekir ki artan nüfuslar devletleri bu popülasyonları kontrol altında tutmak ve popülasyonlardan vergi gibi finansal kaynakları veya emek gibi üretimsel kaynakları elde edebilmek için sürekli modernizasyona itmektedir. Bu modernizasyon önce tarımsal sonra da tarımsal olmayan alanların dışında gelişimlerle son bulmaktadır. Bu iktisadi gelişimler ülke içi göç ve şehirleşme oranlarının artmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu şehirleşme ile beraber daha kritik olan genç kitlelerinin toplam nüfus içerisindeki artışı ülke içinde patlayıcı bir devinim etkisi oluşturur (Korotayev, Zinkina et al, 2011).

İşte tam bu eylemler, Malthus Tuzağı dediğimiz olguyu geliştirir. Genç nüfusun baskınlığı, devletin finansal zayıflığı ile, elitlerin kompozisyonu ve ülke içindeki genel büyümenin getirdiği sayı artışı ile beraber, ülke kaynakları için daha agresif mücadele etmesi ve bunların orta – alt sınıf insanların aleyhine doğru genişlemesi ülke içinde genel sosyal destabilizasyon ve radikal fikirlerin büyümesi olarak sonuç vererek klasik bir Malthus Tuzağını tamamlar. Böylesine parçalayıcı bir güç Türkiye’nin 1960’lar ve 1970’ler de içinde bulunduğu politik ortama, Arap Baharı sırasında Tunus, Cezayir, Libya, Mısır ve Suriye’de görünmüştür. Tüm bu Malthus Tuzağı etkisinin altında yatan en büyük sebep, artan şehirleşme ile birleşen genç nüfusta yatmaktadır. Buradaki ana sorun, salt bir şehirleşme ve genç nüfustan ziyade, bunların ikisinin de devlet kontrolünde kademeli gelişmesini sağlayacak olan gerekli kaynakların bulunmamasından kaynaklanmaktadır, burada en kritik kaynak da enerjidir. Enerji sadece elektrik, doğalgaz gibi anlaşılmamalıdır. Var olan değer zincirleri içerisinde, standart bir unun üretimden şehirlerdeki marketlere gelmesine kadar hayatımızın en ince noktalarına kadar enerji çok etkin bir yer almaktadır. Şehirler gibi yüksek nüfus yoğunluğuna sahip alanlarda bu enerji ihtiyacı daha net görülmektedir. Bir devlet şehirleri için gerekli enerji ihtiyaçlarını karşılayamazsa bu nüfuslara fiyat artışı, yaşamda pahalılık ve bunların sonucu olarak gündelik sosyal alanlarında bozulmalar olarak yansıyacaktır.

Bunlardan doğan hoşnutsuzluklar en nihayetinde devletlere siyasi radikalleşmeler olarak yansımaktadır. Bu tehlikeli tuzaktan kaçınmanın en temel yolu, yeni enerji kaynakları aramaktan geçmektedir. Bunu ya ülke sınırları içerisinde ya da sınırların ötesinde aramak gerekmektedir. Türkiye 2000’lerin başından beri böyle bir Malthus Tuzağının içine doğru sürüklenmektedir. Aşağıda göreceğiniz şehirleşme ve genç nüfus grafikleri ile beraber var olan elitlerin çok çeşitliliği bunları kanıtlar niteliktedir. Bunların dışında, 2008-2009 İktisadi Durgunluğunun getirdiği ekonomik zayıflıklar ile beraber ülke içindeki ve dışındaki terör bu tuzağa çok tehlikeli katkılarda bulunmuştur. Gördüğümüz üzere, Türkiye’deki genç nüfus 2009’da %65,68 iken, 2019’da neredeyse %67’ye dayanmış durumdadır. Bu büyüme oranları %70’ten %76’lara gelen şehirleşme ile korelasyon göstermektedir. Bu, Türkiye gençlerinin şehirler içinde büyüdüğü ve şehirleştiği anlamını taşımaktadır. Türkiye’nin enerji alanındaki yetersizliği yeni bir olgu değil. Net enerji ithalatçısı olan Türkiye, vatandaşlarının bu ihtiyacını karşılayamadığını Türkiye’de son 10 yılda komünikasyon alanındaki teknolojik gelişimler (Twitter, Facebook vs.) ile beraber büyüyen geniş sosyal protestolar ve her sene yükselen fiyatlar önümüzde bunun kanıtı olarak bulunmaktadır.   Her protestonun ve enflasyon artışının yüzeyde farklı sebepleri varmış gibi gözükse de aslında en temelde kalıcı olan yapısal sorun, enerji rezervlerinin şu anki Türkiye için yetersiz olması ve bunu karşılayabilecek ekstra bir gelir kapısı bulunmamasından kaynaklanmaktadır. ABD, Almanya veya Rusya’dan bizi ayıran en büyük nokta budur.

 

Diğer sebeplere baktığımızda, ülke içerisinde 40 senedir ayrımı daha keskinleşmiş olan İstanbul sermayesi ve Anadolu sermayesi arasındaki farklılık ülke kaynaklarının agresif biçimde paylaşılmasında pozitif bir etki bırakmaktadır. Bunların dışında, Anadolu sermayesinin kendi içinde ayrışması da bu bölünmeyi desteklemekte. Bu ayrışmanın Türk dış politikası üzerindeki etkisi, dağılmış kaynaklardan ötürü verimliliğin azalmış, hedeflerin ve stratejik gerekliliklerin sisin içine gömülmesiyle tanımlanabilir. Belli bir ortak çalışma anlayışından ziyade, sürekli birbirlerinin aleyhine politikalar belirleyen bu gruplar Türk dış politikasında bölünmeler ve süreksizlikler oluşturmaktadır. Örnek vermek gerekirse, bir dönem Avrupa ile olumlu olan ilişkiler, diğer dönem bir anda tam tersine dönebilmektedir. Bu noktada, artan nüfusuna karşı kaynakları zaten daralmakta olan Türkiye’nin sabit hatları olan bir dış politika gütmesi gerekmektedir. Bir diğer sebep ise, Türkiye dış politikasını dalgalandıran terör faktörüdür. Ülke içinde gerekli asayiş ve düzenin sağlanamaması dışarıda zor kullanma temelli dış politika opsiyonlarını dara sokmuştur. 2015-2016 ile beraber, Türk dış politikası bu Malthus Tuzağından kaçabilmek için çeşitli adımlar atmıştır. İlk olarak terör konusunda başlayan Hendek Operasyonları ve sınır ötesi harekâtlarla beraber PKK ve IŞİD gibi terör örgütlerinin Türkiye içindeki aktifliği bitirilme noktasına getirilmiş, hain 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, devlet kanatlarında bir “arındırma harekâtı” uygulanarak ülke içindeki FETÖ faaliyetlerinin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Bunlarla beraber ülke içinde gerekli asayiş ve düzenin sağlanmasıyla beraber Türkiye için yurtdışında zor temelli diplomatik girişimler için fırsat doğmuş, böylece Türkiye Ortadoğu üzerinde askeri üslerinin varlığını arttırarak bölge içerisinde önemli bir nüfuz kazanmıştır. Bunların yanında SİHA teknolojileri ile beraber bölgede askeri üstünlük kazanan Türkiye, ÖSO gibi oluşumları da  kullanarak, büyük güçlerin oyununu oynamaya yani, vekalet savaşlarında demokratik unsurların yanında destekleyici olarak bulunmaya başlamıştır. Bunun son örneğini Libya’da görmüş bulunmaktayız.

En önemli sorun olan enerji problemini ise, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de doğalgaz arama faaliyetleriyle çözme yoluna gitmektedir. Şimdiki gelişmeler umut verici olmakla beraber, buradaki arayışlar Türkiye’nin önündeki 50 yıllık süreci belirlemektedir. Bundan dolayı bölgedeki Yunanistan gibi devletlerle çatışma noktasına gelmek, Türkiye için doğal karşılanacak bir durumdur. Bir diğer sorun olan aşırı elit rekabeti ise “Yerli ve Milli” sloganıyla kendisine karşılık bulmuş, var olan rekabet yerine, ortak çalışmayla iki tarafın da kaynaklardan maksimum verim alması konusunda ideolojik adımlar atılmaktadır. Bunun dışında var olan durumun çeşitli gruplarca Kurtuluş Savaşı’na benzetilmesi ile birlik ve beraberlik duygularına dikkat çekilmiş ve daha fazla mücadelenin sadece ülkeye zarar vereceği konusunda sosyal medyada çeşitli söylemler bulunmaktadır. Bunun Meclis’e yansıyan görüntüsü ise, Doğu Akdeniz ile ilgili bildirgenin AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti tarafından ortak bir şekilde imzalanmasıdır. Sonuç olarak, Türkiye, aşırı genç nüfus artışı ve şehirleşme ile beraber gelen, enerji yetersizliğinin sebep olduğu Malthus Tuzağını atlatabilmek adına önce iç politikada çeşitli sorunlarını halletmiş, sonrasında ise dış politikasında enerji kaynakları kazanmak adına revizyonist politikalar uygulamıştır. Bu revizyonizm içte elit birliği, terör sorunun kökten bitirilmesi ve dışarıda enerji aramak adına olmuştur. Tüm bunlar Türk dış politikasının içsel nedenlerini oluşturmaktadır.

II. Hegemonik Değişim ve Türkiye 

Hegemonik değişimler, var olan uluslararası güç hiyerarşisinin değişimi olarak tanımlanmaktadır. Bu değişimler üç kademede meydana gelmektedir; 1) çekirdek – çevre yapıları; 2) ekonomik genişleme; 3) hegemonya rekabetleridir (Frank, Gills: 2003). Hegemonya, basitçe, politik birimler, devletler ve onları oluşturan sınıflar arasında zor aracılığıyla oluşturulan artı birikim hiyerarşisidir. Hegemonik merkez/devlete ve onun yönetici mülk sahibi sınıflarına artıdan ayrıcalıklı bir pay ve bu payı alabilmeleri için politik-ekonomik güç sağlayan bir birikim ve yönetim merkezleri hiyerarşisi kurulur (Frank, Gills: 2003). Bu hegemonik geçişler, adından sanıldığı kadar yumuşak ve sakin değil, çeşitli sosyal patlamalar, politik çekişmeler ve savaşlar ile olur. Bu türbülans sırasında, hegemonik devletler artan ölçülerde işlevsizleşir ve etkinliklerini kaybederler, aynı şekilde dünya ekonomisi refah dönemlerinden ekonomik daralma dönemlerine doğru kayma yaşarlar, bu refah ve genişleme dönemleri A aşaması, daralma ve yoksulluk dönemleri ise B aşaması olarak adlandırılırlar. (Frank, Gills: 2003). 1971 yılında Nixon yönetiminin dolar-altın bağlantısını koparmasıyla birlikte dünya genel olarak B aşamasına giriş yapmıştır. Bu dönemden itibaren zengin fakir arasındaki uçurum artmış, aynı şekilde dünya devletleri arasındaki ekonomik farklılıklar Kuzey-Güney ekseni adıyla incelenecek kadar uçuk hale gelmiştir. Her ne kadar 1971 Krizi önemli bir kriz olsa da iktisadi anlamda sadece uyarı niteliği taşımaktaydı. B aşamasının geri dönülmez bir yola girdiğini anlatan en iyi örnekler Arap Baharı ve 2008-2009 Ekonomik Durgunluğudur. Arap Baharı ile birlikte Tunus’tan Suriye’ye kadar olan coğrafyada devasa bir sosyal patlama oluşmuş olup bugün halen Suriye’de devam eden bir iç savaş bırakmıştır. Bununla beraber bu sosyal patlama Amerika’nın hegemonik gücünün ne kadar gerilediğini kanıtlamıştır. Çin’in bölgeye dahil olması, Afrika devletleriyle yüksek bütçeli anlaşmalar yapması, Rusya’nın Suriye’de etkin olması, Libya’da 2011’de Amerika’nın kendi büyükelçisini bile koruyamaması bunların en önemli kanıtıdır. Bunların yanı sıra, 2008-2009 Ekonomik Durgunluğu global güçlerin aleyhine işlemiş, ticaretlerde geri dönüşü olmayan yaralar ve üretimde ise anlık duraksamalar yaşanmıştır.

Amerika’nın Trump yönetimi ile birlikte Ortadoğu’dan çekilme planlarını uygulamaya çalışması, elindeki kaynakları Çin’e karşı konsantre etmeye çalışması bu B aşamasının detaylarını içermektedir. B aşamasında çeşitli yarı-çevre bölgeler merkez bölgelerin aleyhine büyümeyi başarabilirler. Türkiye bu noktada önemli bir fırsat aralığı bulunmaktadır. 2016 yılı itibariyle kendi içinde düzeni sağlayan Türkiye, dışarıda daha rahat adım atabilme fırsatına kavuştu. Bu noktada Türkiye’nin ilk hedefi çeşitli nüfuz alanları geliştirmek üzerine kuruldu. Katar’la başlayan bu nüfuz alanı genişletme adımı, Libya’ya kadar yayılmış durumda. Bu nüfuz alanları için askeri üs projeleri ilk adım olarak kabul edilebilir. Katar’da, Irak’ta, Somali’de, Libya’da, Suriye’de, Kıbrıs’ta ve ileride Sudan’da NATO-dışı olarak, kendi inisiyatifi ile, çeşitli askeri üsler kuruldu. Bunların yanı sıra Libya’da veya Somali’de gördüğümüz üzere, Türkiye ülkelerin askeri güçlerine eğitim programları uygulayarak bir yandan bölge güvenliklerine pozitif katkıda bulunurken, diğer yandan bu ülkelerle ilişkilerini geliştirdi. Güvenlik alanında başlayan bu ilişkiler doğal olarak uzun erimli amaçlara hizmet etmektedir. Bu noktada Türkiye bu ülkelerin uzun zamandır istedikleri şartları karşılamaktadır; içişlerine karışılmadan gerekli teknik modernizasyonlar ve eğitimler. Bu Türkiye’yi bölgedeki ABD, Çin gibi ülkelerden ayırarak daha cazip bir partner haline getirerek bölgeler içinde popülerliğini arttırarak daha kolay bir şekilde nüfuz alanı elde etme fırsatı sunmakta. Bunların yanı sıra, TİKA ile beraber Türkiye Afrika ve Ortadoğu’daki ülkelere çeşitli teknik altyapı ve kurumsal kapasite arttırma projelerine destek vererek bölge ülkeleriyle olumlu ilişkiler geliştirerek potansiyel ittifaklar ağı oluşturma imkânı sağlamaktadır. Bunlardan başka olarak, TİKA’nın “Türk Tipi Kalkınma Modeli” altında bölge ülkelerine destek olması, Türkiye’nin bölgeler üzerinde bir marka haline getirilmesi çalışılmaktadır. Daha önce ABD tarafından gösterilen “Batı Tipi Kalkınma” fikrilerine karşı olarak ortaya çıkmış bu anlayış, bölgede Türkiye’nin elini güçlendiren, sistemsel olarak yarı-çevre bir aracı rolünden, yol gösterici bir merkez ülke olma konumuna taşıma potansiyeli bulunmaktadır.

Bir diğer konu, Batı dünyasındaki genel demografik değişimlerdir. Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın 1950’de %68’lere ulaşan GSYH’si 2003’de %47’ye gerilemiş bulunmakla beraber bu payın 2050’ye kadar olan sürede daha da fazla düşeceği tahmin edilmektedir (Goldstone: 2010). Bunun temelinde yatan sebep, Batı dünyasının yaşlanma dediğimiz sorunla karşı karşıya olması ve bundan kaynaklı üretim sektörlerinin sekteye uğramasında yatmaktadır. 2050 yılında Avrupa çalışma gücünün %24’ünü kaybetmesi ve yaşlı nüfusun %47 artması tahmin edilmekte (Goldstone: 2010). Aynı zamanda, İslam dünyasında, Latin Amerika’da, Afrika’da bulunan ülkelerde çalışabilir nüfusların kademeli olarak 2050’ye kadar artması beklenmektedir. Bunun açıklaması, Batının uzun bir süredir elinde tuttuğu üretim gücünü kaybedeceği ve bunu gelişmekte olan ülkelere bırakacağı gerçeğidir. Türkiye resmi olarak 83 milyon nüfusuyla, 2050’de 100 milyon nüfus taşıyabilme kapasitesine sahip devasa bir pazar ve üretim merkezi olma potansiyeli barındırmaktadır. 2000’lerden beri yükselen nüfus ve bununla beraber, artan üretim kapasitesi Türkiye’yi doğal olarak Avrupa ve Amerika’ya karşı avantajlı hale getirmektedir. Bunların yanı sıra, Avrupa ülkeleri ve ABD, yaşlanan nüfusların bakım masrafları gibi devasa bütçelerle karşı karşıya kalırken aynı şekilde dış politikada daha az aktif olmaları beklenmektedir. Bunlar Türkiye’ye Batı ile olan ilişkilerinde avantaj kazandıran, daha rahat bir şekilde revizyonist politikalar takip etme imkânı sağlamaktadır. Türkiye’nin revizyonizm konusundaki en büyük hareketi Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelmiş olduğu sorunlardır. Keşfedilen devasa yataklar ve dahasının olabileceğine dair teoriler bölgeyi jeopolitik bir mücadele alanına çevirmiştir (Karbuz: 2018). Bölgede Rusya’nın Suriye aracılığı ile kendi şirketlerine bir alan tutma girişimi bulunmakla beraber, Yunanistan’ın, Fransa’nın, Mısır’ın, Libya’nın, Amerika’nın ve İsrail’in ilgisi bulunmaktadır.

Türkiye için bölgedeki en önemli rakip Yunanistan ve Fransa olmakta olup bunun çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Fransa her ne kadar Amerika’ya karşı bir revizyonist gibi görünse de konu Akdeniz olduğu zaman var olan statükoyu devam ettirebilmek adına çeşitli çabalar geliştirmiştir. Türkiye açısından baktığımız zaman, Türkiye kendi içinde bulunduğu demografik sıkışmadan çıkabilmek ve vatandaşlarına göreceli bir refah sağlayabilmek için, bu enerji kaynaklarına doğal bir ilgi beslemektedir. Yunanistan’ın agresif tavırları ve Fransa’nın aşırı müdahalesi Türkiye’yi agresif çözümler üzerine düşünmeye itmekte ve göreli bir izolasyon oluşturmaktadır. Fakat, şu an için Mısır ile, Suudi Arabistan ile ve İsrail ile iyiye doğru gitmeye başlayan ilişkiler Türkiye’nin bölgedeki bu göreli izolasyonu kırdığını ve ileriki dönemlerde Yunanistan ve Fransa’nın bölgeden eli boş çıkacağına dair olan düşünceleri güçlendirmektedir. Fransa’nın aşırı müdahalesi kendi içerisinde yaşadığı nüfus yaşlanması nedeniyle çok uzun süreli olmamakla birlikte, Yunanistan’ın politik anlamda attığı yanlış adımlar politik izolasyon sırasının bölge içinde Yunanistan’a geldiği anlamını taşımaktadır. Türkiye için bölgedeki tehdidin en somut kaynağı olan EastMed projesi durgunluğa girmiş, Mısır ve İsrail’le olan ilişkilerin olumlu bir hal almasıyla birlikte yakın gelecekte sona ereceği görülmektedir.

Sonuç Yerine 

Genel olarak bakmamız gerekirse, Türkiye doğal bir revizyonisttir. Artan genç nüfus ve şehirleşme ile beraber ülke içinde bir Malthus Tuzağına düşmek üzere olan bir Türkiye resmi görünmektedir. Bunun en temel nedeni, Türkiye’nin enerji alanında olan yapısal eksikliği/açlığıdır. Bunu giderebilmek ve ülkeyi olası bir sosyal destabilizasyondan çıkarabilmek adına, içeride güven ve düzenin sağlanmasıyla beraber, dışarıda var olan statükoyu kabul etmeyen, ihtiyaçlarının peşinde olan bir Türk dış politikası inşa edilmiştir. Bunun sağlanması için de üç ayaklı bir anlayış gelişmiştir: Türkiye’nin demografik gerilemeye giden Batı dünyasına karşı demografik gücünü aktif bir şekilde kullanmak, askeri ve TİKA gibi sivil kuruluşları kullanarak dışarıda geniş bir nüfuz alanı elde etmeye çalışmak ve son olarak, kritik bir enerji alanı olan Doğu Akdeniz’de tavizsiz bir politika izleyerek diplomatik girişimlerle potansiyel rakipleri birer partner haline getirmek gerekirse olası tehditlere karşı askeri araçları kullanmaktır.

[irp posts=”24858″ name=”ABD Destekli ‘Doğu Akdeniz Planı'”] 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Sohbet Karbuz, Geostrategic Importance of East Mediterranean Gas Resources, Springer International Publishing AG, part of Springer Nature 2018 A. B. Dorsman et al. (eds.), Energy Economy, Finance and Geostrategy, https://doi.org/10.1007/978-3-319-76867-0_12

Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pp. 103-142, Published by, Cambridge University Press Stable URL: http://www.jstor.org/stable/179024

Korotayev, Andrey Zinkina, Julia Kobzeva, Svetlana et al, A Trap At The Escape From The Trap? Demographic-Structural Factors of Political Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2) 2011 DOI:10.21237/C7clio22217

Jack A. Goldstone, The New Population Bomb: The Four Megatrends That Will Change the World, Foreign Affairs, Vol. 89, No. 1 (January/February 2010), pp. 31-43, Published by, Council on Foreign Relations Stable URL: http://www.jstor.org/stable/20699781.

Andre Gunder Frank, Barry K. Gills, Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı? İmge Yayınevi, Nisan 2003

https://www.statista.com/topics/1442/turkey/
[/vc_toggle]

Topluluktan Birliğe: Avrupa Birliği

Avrupa Birliği’nin Tarihçesi 

Avrupa Birliği çok geniş yelpazeli bir konudur. Bu konuda bugüne kadar çok şey yazıldı çizildi. Hatta bu yapıya benzer yapılar bile oluşturuldu ancak Avrupa Birliği gibi başarılı olmadılar. Zira geçmişten ders çıkarabilmek hem yurttaşlar için hem de Avrupa Birliği gibi birlikler için uzun vadede başarı katacak adımlardır.

Nitekim, Avrupa Birliğinde Avrupa’nın geçmişten ders çıkararak, birkaç aklı selim insanların bir araya gelerek kurdukları bir yapıdır. Avrupa Birliği kurulduğu ilk günden günümüze kadar sorunsuz işleyen bir mekanizma değildi. Ancak mekanizmada ki sıkıntılar bulunarak gün ve gün kendini geliştirdi. Gerek üyelerin birbirleri ile ilişkilerini gerekse birlik içindeki etkinliklerini her geçen gün daha da koordineli hale geldi. Bu yüzden birlik içinde çok önemli değişiklikler yaşandı.

Avrupa Birliği (AB) Kuruluşu

Avrupa Birliği kuruluşu, yapısı ve icraatları açısından oldukça geniş bir yelpazeye sahip bir inceleme alanı olagelmiştir. Avrupa coğrafyası gerek güç çekişmeleri gerekse savaşlar açısından çok eski bir geçmişe sahiptir. Nitekim dünya tarihinin gördüğü en büyük iki savaş bu topraklarda başlayıp dünya sathı arzına yayılmıştır. Ancak buna karşılık yine Dünya tarihini etkileyen buluşlar ve keşiflerde bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Bu sebepledir ki Dünya siyasetinde Avrupa etkisinin basite indirgenmesi tarihsel gerçeklik açısından doğru olmayacaktır. Avrupa tarihinde XX. yüzyıla kadar Avrupa’daki gelgitli dönemler devam etmiştir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin çekişmeleri savaş alanına taşınmış ve Avrupa bu savaştan ağır bir bilanço ile çıkmıştır. Yaşlı kıta bu savaşın izlerini silmeye çalışırken 1939’da Hitlerin ‘Büyük Almanya’ hedefi ile Polonya’ya girmesiyle savaş çanları yeniden çalmaya başladı.

Bu savaşın ayak sesleri 1919’da ki Paris Barış Konferansı’ndan sonra gelmeye başladı. Nitekim bu konferansta savaş sorumlusu Almanya ile çok ağır şartlar içeren ‘Versay Antlaşması’ imzalanmış, ardından kurulan Milletler Cemiyeti de İngiltere ve Fransa’nın girişimleriyle bu Versay dayatmasının adeta bir bekçisi olmuş ve savaşın gelişi hızlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı itilaf devletlerinin Berlin’e girmesiyle son buldu. Dünya tarihinin gördüğü bu büyük savaşların ortak noktaları, ekonomik rekabet ve gelişen sanayileri için dünya pazarından pay alabilme isteğiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşının büyük alanlara yayılmasının en önemli sebepleri; çoğalan Pazar gereksinimleri ve güvenlik kaygılarıydı. Bu savaşlar en çok Avrupalı devletleri etkilemişti. Bu yüzden bu pazar gereksinimlerini şiddet kullanmadan çözebilmenin yollarını bulmaya çalıştılar.

İkinci Dünya Savaşının Avrupa’da yarattığı devasa yıkım, Avrupa’da birlik oluşturma fikri daha ateşli dile getirilmeye başlandı. Bu sebeple savaş sona erdiğinde W. Churchill 1946’da İsviçre’nin Zürih kentinde gerçekleştirdiği konuşmasında, lüzumunda SSCB tehlikesini bertaraf etmek, lüzumunda ise savaş hasarının imar edilmesi için Avrupa’da birlik tarzında bir yapılanmanın oluşturulmasında söz etmiştir. Ardından 1947 yılında Fransa ve İtalya bir Gümrük Birliği oluşturmaya giriştiler. İlerleyen zamanlarda aynı girişimleri Belçika Hollanda ve Lüksemburg ile yapmak isteseler de başarılı olamamışlardır.

Bu sancılı süreçte ‘Ortak Pazar’ birliğine ulaşma çabası için yapılan en önemli girişim Fransa dışişleri bakanı Robert Schuman’ın ortaya attığı ‘Schuman Deklarasyonu’ ile belirtilen ve Paris Antlaşması (1951) ile inşa edilen ‘Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’ (AKÇT) örgütüdür. Topluluğun kurucu ülkeleri; Fransa, İtalya, Federal Almanya ve BENELÜX ülkeleri olmuştur.

Geçmişte güç kavgasına tutuşan bu ülkeler maden üretiminde görev dağılımıyla ‘Ortak Pazar’ yapılanmasının temellerini attılar. Kurucu üyeler daha sonra bu ortak Pazar yelpazesini genişletmek için 1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde imzaladıkları ‘Roma Antlaşması’ ile Avrupa Ekonomi Topluluğunu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu (AAET) kurmuşlardır.


Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) Kurulması

Üye devletler bu süreç sonucunda sınırları ortadan kaldırarak ‘Ortak Pazar’ ideallerini gerçekleştirmişlerdir. Bu üç topluluk 1991’de imzalanan ve 1992’de yürürlüğe giren ‘Maastricht Antlaşması’ ile bugünkü yapısını almış ve artık bir topluluk değil bir birlik haline gelmiştir. Maastricht düzeni ile ülkeler ekonomik (parasal) ve siyasal birlik yolunda AB’yi oluşturmuşlardır.

Avrupa Birliği günümüzdeki yapısının oluşumunda önemli aşamalar gerçekleştirmiştir. Özellikle genişleme döneminde SSCB’nin çökmesiyle bağımsızlığını yeni kazanan Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine almak isteyen Avrupa Birliği, bu ülkelerin uyumlu şekilde birliğe entegre olmaları için 1993 yılında Kopenhag’da zirve gerçekleştirilmiş ve ülkelerin uyumu için kriterler belirlenmiştir. Sancılı süreçler sonucunda oluşan Avrupa Birliği ne yazık ki şu an gerek İngiltere’nin birlikten ayrılması gerekse son zamanlarda yaşanan küresel çaptaki salgın ile birlikte çatlaklara neden olmuştur.

Avrupa Birliği’nin Genişleme Evresi: 1957’den 1992’ye Avrupa Birliği’nin Değişimi

I) Roma Antlaşması

Roma Antlaşması (1957)

1957 yılında İtalya’nın Roma şehrinde bir araya gelen altı kurucu üye bir ortak yapı oluşturma idealleriyle Avrupa Ekonomi Topluluğunu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu oluşturdular. Bu topluluklar ile birlikte, ağır bedeller ödeyen Avrupa ülkelerinden bu altı üye devlet bundan sonra yaşadıkları ağır travmaları bir kenara bırakarak geleceğe daha yapıcı bir şekilde ilerlemek için Roma Antlaşması’na imza attılar. Daha önce AKÇT ile tesis edilen kömür ve çelik gibi ağır sanayi madenleri için ‘Ortak Pazar’ alanı hedefleri bu iki topluluk ile genişletilerek hem gümrük sınırlarını kaldırmayı hem de nükleer enerjide ortaklığın temellerini atmayı hedeflemişlerdir.

Kurucu üyeler daha sonra bu toplulukları bir çatı altında toplamak ve faaliyetlerin bu yönde gerçekleştirilmesi gerektiği fikrini kabul ettiler. Sonuç olarak toplulukların faaliyet organlarını birleştirmek için Brüksel’de bir araya geldiler.

II) 1965 Bürüksel Antlaşması (Füzyon Antlaşması)

Brüksel Antlaşması

Avrupalı ülkeler arasındaki çekişmeler yerini gün geçtikçe daha sağlam iş birliklerine bırakıyordu. Bu birleşme idealleri ile devletler yaşadıkları yıkımları daha güçlü atlatmaya başladı. Üç örgüt farklı organlı yapılar halindeydi. 1965 yılında Brüksel’de toplanan AKÇT, AET ve AAET toplulukları sağlam yapılanma için ‘Füzyon’ olarak da bilinen ‘Brüksel Antlaşması’nı’ imzaladılar. Üçlü örgüt bu anlaşmayla birlikte faaliyet organlarını birleştirerek tek bir birlik olma yoluna önemli bir adım attılar. Füzyon Antlaşması 1967 yılında yürürlüğe girmiştir.

III) Tek Avrupa Senedi

Topluluk büyümeye başlayınca, yeni katılan üyelerle birlikte birtakım sorunlarda baş gösterdi. Topluluk da ki üye sayısı bu sırada altı üyeden on iki üyeye yükseldi. İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılımıyla topluluğun yeni bir yapılanmaya gitmesinin ilk sinyallerini verdi. Nitekim, her ne kadar gümrük sınırları kalksa da tam anlamıyla serbest bir Ortak Pazar’dan söz etmek mümkün değildi. Hâlâ ülkeler arasında vatandaş geçişleri, mal ve hizmetlerin geçişini engelleyen faktörler vardı. Bu yüzden on iki üye ülke 1986’da Lahey’de bir araya gelerek bu sorunların giderilmesi için ‘Tek Avrupa Senedini’ imzaladılar. 1987’de uygulanmaya başlandı.

IV) Genişleme Dalgaları

  • Birinci Genişleme Dalgası

Topluluğun büyümesinde ilk önemli adım, yeni üç üyenin birliğe entegre olmasıyla gerçekleşti. Ancak bu adımdan önce sömürge imparatoru olan İngiltere kendisini bu ülkelerden önde gören bir tavırla, bu topluluğa rakip bir topluluk olan Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) örgütünü, arkasına aldığı Portekiz, İsviçre, Avusturya ve İskandinav ülkelerinin desteğini alarak kurdu.

Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA)

Ancak kurduğu bu örgütün potansiyelinin AET’nin gerisinde olduğunu görünce bu topluluğa yönelmeye başladı. 1961 yılında topluluğa girmeye yönelik ilk ciddi girişimi gerçekleştirdi. Fakat Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. Tekrar ikinci bir girişimde bulundu ve yine Fransa’nın vetosuyla karşılaştı. 1970 yılına gelindiğinde İngiltere üye olmak için üçüncü kez başvuru yaptı. Bu kez İngiltere’nin üyeliği için üye ülkeler referandum yaptı ve sonuç olarak büyük bir kısmı buna olumlu yaklaştı.

1972 yılında İngiltere ile birlikte Danimarka, İrlanda ve Norveç ile müzakereler görüşüldü. Ancak Norveç bunu ülkesinde halka sorma yönünde bir girişimde bulundu ve sonucunda bu girişimden olumsuz sonuç aldı ve topluluğa üye olmadı. Bunun sonucunda ilk genişlemede topluluğa İngiltere, Danimarka ve İrlanda üye olmuş oldu.

  • İkinci Genişleme Dalgası

Topluluk günden güne prestijini arttırmakta ve aynı zamanda da etki alanını genişletmekte idi. De Gaulle’nin İngiltere’yi engellemesine rağmen İngiltere topluluğa üye olmuş. Topluluk ilk dalgadan sonra on iki üyeye sahip olmuştu. Ancak yine de hedefleri doğrultusunda genişletmeyi arzu etmekteydi. Bu çerçevede gelişen ikinci bir dalgalanma ile topluluğun etki alanı Güney’e kaydı. 1981 yılında Yunanistan’ın topluluğa katılmasıyla ikinci dalga gerçekleşti.

Yunanistan’ın Avrupa tarihinde önemli bir yere sahip olması ve Avrupa yapısının temellerini oluşturması sebebiyle topluluğa üyeliğinde ekonomik sebeplerden çok bu yönüyle birliğe entegre edilmiştir.

Aslında Yunanistan’ın topluluk ile münasebeti bu tarihten daha önce gerçekleşmişti. 1961 yılında Yunanistan topluluk ile ‘Ortaklık Anlaşması’ imzalamış, ancak içinde bulunduğu iç çekişmeler den ötürü bu süreç 1977’ye kadar sürmüş. Yunanistan iç meselelerini çözdükten sonra topluluğa üyelik başvurusu yaptı. Görüşülen müzakereler sonucunda 1981’de üye oldu.

  • Üçüncü Genişleme Dalgası

Bu genişleme İspanya ve Portekiz’i içinde barındıran İber Yarımadası genişlemesi olmuştur. Portekiz ve İspanya sömürge tarihi açısından Avrupa’da ve hatta Dünya’da büyük izler bırakmış ülkelerdir. Bu sebepledir ki bu ülkeler gerek tarihi geçmiş gerekse kültürel geçmiş olsun bu yapının bir parçası olmaları gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak topluluk oluşturduğu sistemli yapıya, bu iki ülkeyi entegre etmekte tereddüt etmiştir. Zira, bu ülkeler siyasi istikrarsızlık ve ekonomik dengesizliklerden ötürü topluluğa uyumunun sorunlu olacağını düşünmüşlerdir.

Sonuç olarak İspanya ve Portekiz 1986’da topluluğa girmişlerdir. Bu ülkelerde Yunanistan gibi iç çekişmeler ve diktatör rejimlerden kurtularak Avrupa demokrasisine kavuşmuşlardır.

  • Maastricth Antlaşması ile Gelişen Dördüncü Genişleme Dalgası

Maastricth Antlaşması Topluluk kuruluşundan bugüne kadar temel hedefi olan tek bir yapılı ulus üstü bir yapı olan günümüz Avrupa Birliğini oluşturan anlaşmayı 1991’de imzaladı.

Maastricth Antlaşması

Bu antlaşma Hollanda’nın Maastricth kentinde bir araya gelen üyeler tarafından imzalandı. Bu antlaşma ile birlikte ekonomik birliğin yanında siyasal birliği de sağlamada önemli bir adım atıldı. Birlik siyasal ve ekonomik birliğin yanında karar alma organlarına da yeni düzenlemeler getirmiş ve üyelerin eşgüdümü için yeni kurumlar kurulmasını kararlaştırdı. Bu antlaşmayla karar alma mekanizması, üçlü bir yapıyla döngü içinde oluşturuldu.

Maastricth Antlaşması’nın oluşum süreci kadar önemliydi. Çünkü 1991’de Soğuk Savaş’ın ‘Demir Perdesi’ yıkılmış ve doğu-batı diye ayrışan Avrupa’nın tekrardan yeknesak bir yapı olmasının önü açılmıştı. Sovyet blokunun kapsadığı Doğu Avrupa ülkeleri Komünist sistemden bağımsızlıklarını almayı başarmıştı. Avrupa topluluğunda bütün bir Avrupa için Doğu Avrupa çalışmalarına başlamış ve bu çerçevede birlik içinde yeni revizeler gerçekleştirdiler. Bu çerçevede gelişen Maastricth Antlaşmasıyla topluluk bir birliğe dönüştü. Birlik içinde karar alma yapısı Komisyon, Konsey ve Parlamento üçlüsü arasında yapılması kararlaştırıldı. Bu antlaşmanın bir diğer adı Avrupa Birliği Antlaşmasıdır. Birlik adalet, içişleri ve ortak güvenlik üzerine kurulmuştur.

Maastricth günümüz Avrupa Birliğinin temellerini atmış ve oluşumunda ki ideallerin sonucu olmuştur.

Birlik kademe kademe büyümekte, tüm Avrupa’ya yayılma hedefleri doğrultusunda ilerlemekteydi. Genişlemenin dördüncü halkası, 1995 yılında Finlandiya, Avusturya ve İsveç’in üye olmasıyla tamamlandı. Maastricth Antlaşması imzalandıktan sonra üye olan bu devletler sorunsuz bir şekilde üyelik sürecini tamamladılar. Nitekim, Maastricth’in getirdiği uyum ve eşgüdüm sonrası birlik daha rahat bir şekilde üye alımını gerçekleştirdi. Ancak yine de her üye alımında sorunlarla karşılaşıldı. Birliğin genişlemesi ile geniş alanlara yayılmasıyla yönetim konusunda uyum sorunları yaşandı. Bu genişleme ile birlikte altı üyeli bir yapıdan on beş üyeli bir yapıya döndü. Zira bir ülkeyle bir şehrin yönetimi aynı olamaz.

  • Kopenhag Kriterleri Işığında Beşinci Genişleme Dalgası

Sovyet blokunun çöküşünden sonra bağımsızlığını kazanan Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe üye olmasını ve uyum sağlaması amacıyla 1993 yılında Danimarka’nın başkenti olan Kopenhag’da düzenlenen zirve ile Kopenhag Kriterleri oluşturuldu. 

Kopenhag Kriterleri

Bu zirve yeni üyelerin birliğe entegre olmasında belli özelliklerin belirlenmesi olarak gelişmiştir. Bu genişlemenin asıl hedefi Sovyet tehdidinden kurtulan Doğu Avrupa ülkeleri dikkate alınarak gerçekleşmiştir.

Kopenhag Kriterleri üç önemli noktaya ayrılmıştır. Bunlar; siyasi, ekonomik ve birlik tüzüğüne(kazanım) uyum sürecidir. Adaylar için ise şu kriterler belirlenmiştir; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve tüm insanlığın en doğal hakları olan insan hakları ve azınlık hakları olarak belirlenmiştir. Kopenhag Kriterleri sonrası birlik beşinci dalgayı geçirmiş ve yirmi yedi üyeli kocaman bir birlik haline gelmiştir.

Bütün bir Avrupa hedefinde önemli bir aşama olan beşinci dalga, Sovyet blokunun çökmesi sonucunda Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişletildi. Bu genişleme süreci 1997 Lüksemburg Zirvesi ile başladı. Ardından 2007 yılına kadar devam etti. Birinci dalgada 2004 grubu ülkeleri; Çekya, Polonya, Macaristan, Estonya, Slovenya, G. Kıbrıs, Malta, Litvanya, Letonya ve Slovenya ile birinci dalga genişleme gerçekleştirildi. İkinci dalgada 2007 grubu ülkeler; Romanya ve Bulgaristan olmuştur.

Böylece birlik yirmi yedi üyeli büyük bir yapı haline gelmiştir. Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye ile ilgilide önemli gelişmeler yaşanmış ancak Kopenhag Kriterleri, Yunanistan ile ilişkiler ve Kıbrıs harekâtını bahane ederek müzakereyi durdurduklarını açıkladılar. O zamanlarda Türkiye için bahane edilen kriterlerin Bulgaristan karşısında dikkate alınmaması da yapının tarafsızlığını sorgulamaya neden olmaktadır.

Kıbrıs Barış Harekatı
  • Birliğin Son Hali; Altıncı Genişleme Dalgası

Avrupa Birliği hedeflerini kademe kademe genişletmekte ve üye sayısını arttırmaktaydı. Bu çerçevede gelişen son genişleme dalgası Slovenya’nın engellemelerine rağmen 2013 yılında Hırvatistan’ın birliğe girmesiyle tamamlanmıştır. Hırvatistan ile birlikte birlik yirmi sekiz üyeli bir yapıya dönüştü. Geçmişte büyük bedeller ödeyen Avrupa, bu birlik ile birlikte refahın ve kalkınmanın merkezi haline geldi.

Sonuç

Avrupa Birliği son halini bu genişleme ile alsa da İngiltere’nin 2019 yılı sonunda BREXIT süreciyle birlikten ayrılmasından sonra AB son olarak yirmi yedi üyeli bir yapıya dönmüş oldu.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

COŞGUN Melih, “Avrupa Birliği’nde Genişleme Süreci”, AYATA Ali ve ERCAN Murat(der), Avrupa Birliği ve Türkiye ile ilişkileri, Ankara, Nobel Akademi, 2012, S.3-17 

HASGÜLER Mehmet ve ULUDAĞ Mehmet Bülent, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler, İstanbul, Alfa, 2018 

ŞAHİN İbrahim Fevzi, Küreselleşme Avrupa Birliği ve Türkiye, Ankara, Pegem Akademi, 2011 

Avrupa Birliği Resmi Web Sitesi, https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82 , (12.01.2021) 

ÇILDIR Sezai, “Avrupa Birliği’nde Güvenlik ve Savunma Kimliği Arayışları ve Batı Avrupa Birliği”, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Muğla,2002 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

CİNİ Michelle and BORRAGAN Nieves Perez-Solarzano (fifth edition), Europen Union Politics, United Kingdom, Oxford Universty Press, 2016,  

MOR Hasan, “Avrupa (Birliği) Bütünleşme Süreci ve Sorunları”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.XIV, Sa.1, 2010, s.499-541,  

Kopenhag Kriterleri, https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/437-438.pdf ,(12.01.2021) 

T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Resmi Web Sitesi, https://www.ab.gov.tr/109.html , (12.01.2021) 

[/vc_toggle]

Coğrafyanın Tarih ve Siyaset Üzerindeki Etkisi: “Mini Buzul Çağı”

İnsanlık ve ona paralel gelişen uygarlığın yaşadığı değişimler üzerinde etkili olan olgulardan birisi yaşanan buzul ve buzul arası dönemlerdir. Son büyük buzullaşma MÖ 10.000 ile 8000 yılları arasında yasanmış ve Dünya bu tarihten sonra ısınmaya başlamıştı. O günden bugüne gelen buzul arası devire Holosen veya Antroposen devir denmektedir. Dönem boyunca ara ara volkanlar patlıyor ve dünyayı farklı süreçlerin içine sokuyordu. O tarihten 1300’lere kadar ısınan dünya, 14.yy’dan 19.yy’a Mini Buzul Cağı yaşadı. Bu çağın yaşanmasındaki en büyük sebep Güneş lekelerindeki azalma olarak karşımıza çıkar. Burada anlatacaklarımızın amacı tarihe coğrafi yönden bir bakış açısı sunmaktır. Çünkü tarihi devirlerde yaşanan her olay fiziki ve beşeri çevreden etkilenmiş ve önemli değişimlere sebep olmuştur. 14.yy’a geldiğimizde Dünya, özellikle Avrupa ve Çin soğuk dalgalara yakalanıyor, buzullar ise tekrardan ilerleyip kalınlaşıyordu. Ekstrem hava olayları çoğalmış, Sonbaharda başlayan don Mayıs’a kadar sürüyor ve tarım büyüme devri kısalıyordu. Avrupa’da devasa kıtlık ve kuraklık vardı.

Çizelge 1. Küçük Buzul Çağı Süresince Gelişen Tarihsel Olaylar.

(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)

Yönümüzü Doğu Asya’ya çevirdiğimizde ise Çin, 1300’lerin sonunda devasa donanmaya sahipti. Hint Okyanusu, Doğu Afrika, Basra Körfezi, Kızıldeniz’e 27 bin askerlik gemilerle ulaşmışlar fakat bir anda gelen soğuk her şeyi alt üst etmeye yetti. Donanmalar hemen geri çağırıldı ve o zamanlar dünyanın en büyüğü olan Nanjing Tersanesi’ne, Ming yonetimi tüm gemilerin yakılmasını ve Büyük Çin Kanalında pirinç taşıyabilecek mavnaların yapılması talimatı verdi. Çünkü kuzey kesim soğuk ve kurak ile mücadele ediyor, akarsular kurumuş, mahsuller azalmış, toplumsal kargaşa çıkmıştı. Halbuki Çinliler neredeyse Ümit Burnu’nu dolaşıp Atlas Okyanusu’na geçmeye hazır gözüküyordu. Eğer bu olay gerçekleşseydi Ümit Burnu’nu 1488’de Bartolomeu Dias keşfetmeyecek, 1498’de Ümit Burnu’nu dolaşarak yol alacak ilk isim Vasco Da Gama olmayacaktı. Bu durum 14.yy gibi bir devirde yaşanabilecek iken coğrafya bu durumu ortalama 100 yıl ertelemiştir. Sadece bunu ertelemek ile kalmamış o zamanın siyasi tarihini komple değiştirme fırsatını Portekizli denizcilere vermiş ve dünyanın gelişen kesimi farklı bir bölge olmuştur. 100 yıl önce Çinlilerin keşfedeceği bu yol bugün tarih kitaplarının tamamen farklı yazılmasına neden olabilirdi. Coğrafya, insanların yeteneklerini tamamen belirleyemeyebilir ancak çevresel olaylar, tarihin seyrini etkileyebilecek kapasitededir.

Avrupa’da ise soğuğa bağlı olarak tarım için modernize çalışmaları yapılıyordu. Çünkü 17.yy Avrupa için daha kötü geçecek geçecekti. 17.yy boyunca şartlar, Güneydoğu Asya’da bir dizi volkanik püskürmeyle daha kötü hal almış, volkanlardan çıkan kül ve toz atmosferi kapatmış ve güneş ışınlarının gelmesini engellemiştir. Bu bağlamda 1650-1850 arası donem ise “gerçek” Küçük Buz Cağı adını alır. Çünkü ilerleyen zamanlarda şartlar iyice ağırlaşacaktır.

Gerçekten de 1675-1735 arası en soğuk devir yaşandı. Büyüme mevsimi 6 haftaya kadar düşmüş, limanlar buz kaplamış, yazın bile ulaşım zorlaşmış, Alp buzulları çok hızlı bir şekilde yerleşim yerlerine yaklaşmıştır. 1000 yılın en soğuk dönemi olarak nitelendirilen 1675-1735 Güneş lekelerinin azaldığı Maunder Minimumu anına denk geldiği düşünülür. Bu yıllarda ve öncesinde yaşanan Celali İsyanları ve diğer isyanlar aslında sadece beşeri nedenlere dayanmıyordu. Anadolu’da kuraklık nedeniyle bozulan tımar, yerel etkilerle de bir isyana dönüşmüştü. Dolayısıyla coğrafi olaylar ve interaktif katkıları her döneme önemli derecede etki etmeye müsait olgulardır. Yaşanan Celali İsyanları ve Anadolu’daki kıtlık, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikalarını dahi etkilemiş, fiziki unsurlara bağlı olarak siyaset ve tarihte birçok değişim yaşanmıştır. En önemli örneklerden birisi; yaşanan kıtlığın Osmanlı Devleti’nde mezhep ayrılığını körüklemesi olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu dönemde Avrupa’da yaşanan kıtlık Amerika’ya göçü hızlandırmış milyonlarca İrlandalı kıtlık yüzünden göç etmiştir. Coğrafya, dünyanın kaderini değiştirmeyi çok sever. Çünkü her doğal etkinin tarihi sonucu ortaya çıkar. Osmanlı’da isyanların, Avrupa’da göçün tarihi sonuçları gibi..

1500’lerin ikinci yarısından sonra soğuk hava salınımlarının sıklaşmaya başlaması ile Anadolu’da sıklıkla ekimi yapılan kışlık buğday ve arpa bundan olumsuz etkilenirken, bu kuraklıklar sonucunda sadece tahıl ürünleri değil çiftlik hayvanları da etkilenmiştir. Sonuçta iklimsel etkiler ve yaratmış olduğu şoklar sonucunda imparatorluğun tedarik sisteminin olumsuz etkilenmesinin önü açılmıştır. Özellikle 1560’dan sonra Osmanlı İmparatorluğunu etkileyen bir dizi olay meydana gelmiş, 1591-1596 arasındaki soğuklara bağlı olarak son 600 yılın en kurak dönemi yaşanmıştır. Hatta 1621 yılına gelindiğinde ise yaşanan soğuk sebebiyle İstanbul Boğazının donduğu kayıt altına alınmıştır. Aynı tarihte, 1621’de Hotin Seferi 2. Osman öncülüğünde yapılmış ve başarısız olmuştur. Sultan bunun sebebini yeniçerilerin itaatsizliğine bağlamış ve bu olay 2.Osman’nın ölümüne kadar gitmiştir. Fakat bu olay üzerinde, Eylül-Ekim aylarında yapılan seferde kış şartlarının çok erken ve bir o kadar da ağır gelmesi de seferin başarısız olması üzerinde etkili olmuştur.

Çizelge 2. Küçük Buzul Çağı Süresince Gelişen Doğal ve İklimsel Olaylar.

(Sagan, 2002; akt. Gönençgil ve Vural, 2017)

Daha ileri bir tarihte, 1795-1820 arasında Dalton Minimumu damgasını vurmuş bu sefer soğuk tüm dünyada ciddi şekilde hissedilmiştir. Brian Fagan The Little İce Age kitabında buzulun yağmur ormanlarını kibrit çöpü gibi kırıp geçirdiğini, yamaç boyunca aşağı doğru taşıdığını anlatır. Bunların Avrupa ve Amerika’yı etkilemesinde 1783 İzlanda volkanik patlaması da etkilidir. 100 milyon ton kül, sülfür, vs atmosfere salınmış, Laki Püskürmesi Kuzey Amerika’da sıcaklığı 14 derece düşürmüştür. Bu soğuk salınımlar ve volkanik patlamalar Avrupa, Rusya, Kuzey Afrika’da bile zaten soğuyan havanın daha sert geçmesine neden oldu.

Avrupa’da 1784 de Ren nehri aşağı çığırı tamamen buzla kaplanmış, taşkınlara neden olmuş ve kıtlığa, ekonomik sıkıntılara yol açmıştır. Bati Avrupa’da 38 cm çapında dolular yağmış, ormanlar, ekinler mahvolmuştu. Bu bağlamda bir coğrafi neden sonuç ilişkisi daha ortaya çıkmış; 1789 Fransız İhtilali’nin ardında birçok neden olsa da zamanlaması yaşanan kıtlıklar ve ekonomik sorunlar ihtilalin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Tıpkı 1621 Hotin Seferi sırasında olduğu gibi coğrafyanın harp gücü üzerindeki etkisi Napolyon’un 1812’de Rusya’ya karşı harekatında da belirmiştir. Askeri Coğrafya açısından Napolyon savaş için çok yanlış zamanı seçmişti çünkü 1805-1820 arası dünya çok ciddi soğuyordu. Bu soğuk kendisine ve başkalarına onlarca yenilgi getirmiştir. Moskova’ya kadar ilerleyen Napolyon ağır kış şartları ve lojistik problemine dayanamayarak Rusya’dan çekilmiştir. Dolayısıyla coğrafya, Rus İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesine izin vermemiştir.

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

Tüm şartlar Dünya için bu kadar kötüyken bir felaket daha gerçekleşti: 1815, Doğu Hint Adaları’ndan Sunmbawa Adasındaki Tambora yanardağı faaliyette geçti ve bölgedeki 12 bin nüfustan sadece 26 kişi kurtuldu. Öyle patlamalar yaşandı ki volkanın üstte kalan 1300 metresi yok olmuş ve bugünkü Endonezya topraklarının büyük kısmı bu döküntülerle kaplanmıştı. Haftalarca karanlık kalan bölgede zehirli gazlardan nefes dahi alınamamıştır. 10 milyonlarca ton kül atmosfere salındı, dünya bütünüyle kararma yaşıyordu. Çok ilginç olarak 1816’da yaz mevsimi yaşanmadı. Tarım sekteye uğradı, kıtlık yaşandı, isyanlar çıktı. Çünkü güneş ışığı dünyaya ulaşamıyor ve üretim yapılamıyordu. Coğrafi durumun bu yansıması edebiyat coğrafyasına da sirayet etmiş; Karanlık geçen yıl ile beraber insanların düşünceleri de etkilemiş ve insanlar korku hikayeleri anlatmaya yöneldi. Örneğin Frankenstein ve birçok karamsar eser, tablo bu yıl yazılmış ve çizilmiştir. Dolayısıyla coğrafi etki her alanda kendisini göstermiştir. Bu yıllardan sonra ise Dünya ısınmaya başlamış ve ısınma devam ederken doğal artışa endüstriyel ısınma da katılmıştır. Devasa medeniyetler kurulmuş ve nüfus tahmin edilemeyecek kadar artmıştır.

Coğrafyanın etkisi sınırsızdır çünkü dünyamız bir coğrafi parçadır ve çok hassas dengelere sahiptir. Bir volkan patlaması, bir yazsız yıl, birkaç yıllık soğuma devresi, aniden değişen güneş aktivitesi, bir meteor dünyanın kaderini sonsuza dek değiştirebilir, geri götürebilir. Bu bakış açılarıyla baktığımız zaman, siyasi, tarihi ve beşeri olaylarda coğrafyanın büyük bir etkisinin olduğunu ve bunun geleceğe yönelik değerlendirilmesinin yapılması gerekmektedir. Geçmişteki olayları tahlil edip geleceğe yönelik adımlar için her konuda coğrafya elzemdir. Nazilerin erken gelen ve çok soğuk bir kış nedeniyle Rusya’da yaşadığı bozgun, Fransız İhtilali, Celali İsyanları, Büyük Patates Kıtlığı, özellikle Avrupa ülkelerini coğrafi keşiflere sürükleyen nedenler ve daha birçok tarihsel olayı geleneksel tarih yaklaşımıyla, çevresel süreçleri dikkate almadan açıklamak, bu olayları gerektiği gibi değerlendirememek anlamına gelmektedir. Bu anlamda geleneksel tarihi, çevresel bir yaklaşımla anlamaya çalışmak gelecekte yaşanacak krizlerin çözümü açısından da bize önemli yöntem ve bakış açıları sunacak bir yaklaşım olarak görmek gerekir (Gönençgil ve Vural, 2016).

Ömer Emre Kuşçu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Blij, H. (2019). Coğrafya Neden Önemlidir. Ankara: Hece Yayınları.

Cho, J.-H. (2014). The Little Ice Age and the Coming of the Anthropocene. Asian Review Of World Histories 2:1, s. 1-16.

GÖNENÇGİL, B., VURAL, G. (2016). Çevre Tarihi Açısından Küçük Buzul Çağı ve Sosyal Etkileri, TÜCAUM Uluslararası Coğrafya Sempozyumu, 13-14.

Özdemir, M. A. (2004). İklim Değişmeleri Ve Uygarlık Üzerindeki Yansımalarına İlişkin Bazı Örnekler. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2, Cilt VI, 173-192.

Özdemir, M. A., ve Bozyurt, O. (2007). Küresel İklim Değişiklikleri ve Toplumlar Üzerindeki Etkilerine Küçük Buzul Çağı Örneği. Türkiye İklim Değişikliği Kongresi-TİKDEK (s. 105-116). İstanbul: İTÜ.

Türkeş, M. (2018). Küresel ve Bölgesel Iklim Değişikliklerinin Anadolu Coğrafyasına Etkileri. Bilim ve Ütopya, 292: 37–44.

[/vc_toggle]

Diaspora Kavramı ve Türk Diasporasında Almanya

Diaspora

Antik Yunan’da ortaya çıkmış bir kavramdır. Kökeni itibariyle Dia ve Spora kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. Yunancada Dia, saçılmak ve dağılmak anlamlarına gelirken, Spora ise tohum anlamına gelmektedir. Tam anlamıyla tohumların saçılması yani tarlayı ekerken tohumların ayrı noktalara düşmesini ifade etmektedir. Bu kadar kadim bir geçmişe sahip olan diaspora kelimesi nebatat ilmi ile ilgili bir kelime olarak ortaya çıkmıştır. Ancak coğrafi keşifler ile birlikte insan hareketinin artmasıyla daha çok bu hareketliliği tanımlayan bir kavram haline gelmeye başlamıştır. XX. yüzyılda insanlığın maruz kaldığı iki büyük savaş sonrası insanların vatanlarını terk etmesi veya terk etmek zorunda kalması ile göçmen ve mülteci gibi kavramları tamamlamak için kullanılmıştır. Bu göç ve mülteci hareketlerinden en fazla etkileyen toplumlar Ermeniler ve Yahudiler olmuştur. Bu sebeple diaspora denince ilk akla gelenler Ermeni ve Yahudi diasporasıdır. Daha sonraki süreçte bu kavrama, 1960’lı yıllarda Avrupa’da ortaya çıkan işçi gereksiniminin artmasıyla ‘misafir işçi’ ve daha sonra bu insanların ‘gurbetçi’ olarak nitelendirilmesiyle gurbetçi ifadesi de diasporanın yelpazesine girdi. Böylelikle kavram içinde mülteci, göçmen, sığınmacı, misafir işçi, gurbetçi, etnik topluluk ve ülke dışı topluluk gibi kavramları barındıran geniş bir yelpazeye sahip hale geldi. Sonuç olarak ilk doğduğu anlamdan çok uzak ülkesinde ve vatanından ayrı yaşayan insanları tanımlayan yaygın bir anlam kazandı.

İstanbul’dan Almanya’ya çalışmak için göç eden işçiler

Yukarıdaki tanımlama ile birlikte yurt dışında yaşayan Türklerin bir diasporasına baktığımızda göze çarpan en önemli dönem 1960 yılında başlayan Batı Avrupa’daki işçi alım süreci olmuştur. Nitekim 1960’lı yıllarda başlayan ‘Misafir İşçi’ göçüyle Batı Avrupa ülkelerine giden Türkler, 50 yılı geride bırakmışlardır. Günümüzde Avrupa’da 3 milyona yakın bir kısmı Almanya’da olmak üzere Avrupa’da 5 milyondan fazla ‘Türkiye kökenli’ yaşamlarını sürdürmektedirler. Böyle büyük rakamlara ulaşan Türk diasporası, ilk gittikleri zaman misafir işçi ve göçmen gibi kavramlar nitelendirilirken, 50 yılı aşkın süreden sonra böyle tanımlamak artık yeteri kadar karşılık görmemektedir. Öyle ki 50 yılı aşkın bir misafirlik ne kadar misafirlik sayılır ayrıca tartışılması gereken bir husustur. Bununla birlikte Türk kökenlilerin %30’una yakını bu ülkelerde doğmuş ve AB vatandaşlığı almıştır.

Almanya ‘Misafir İşçi’

Tren Saatini Bekleyen Türk İşçiler

1961 yılının Ekim ayında Almanya ve Türkiye arasında imzalanan “Türk-Alman İşçi Gücü” Sözleşmesi ile birinci kuşak olarak adlandırılan Türkiye kökenliler, 1961-1968 yılları arasında Almanya’ya giden misafir işçilerdir. Bu İşçiler tekrar dönmek umuduyla gittikleri ülkelerden dönmedi ve Türkiye’nin Batı’ya açılan kapıları oldular. Bu insanlar ilk gittikleri günlerde bavullarını bile yanlarından ayırmaz ve şöyle derlerdi; “Almanların elinden gelse sabah bizim memleketlerimizden alıp fabrikalara getirir akşam tekrar memleketimize götürürlerdi”. İfadeden de anlaşılacağı gibi ilk zamanlarda sadece ihtiyaç bazında kabul edilen işçiler bugün bazı Avrupa ülkelerinden bile daha çok nüfusa sahip konumdadırlar. Bu konumlarıyla dünya üzerinde 7 milyonluk bir rakama ulaşmış Türk diasporası bulunmaktadır.

Türkiye, diaspora hususunda XX. yüzyıldan önce çok fazla önem göstermese de işçi göçünün başladığı 1960’lı yıllarla birlikte çok yoğun bir şekilde vatandaşları ile ilgilenmeye başlamıştır. İlk yıllarda devlet bakanları ile diasporadaki Türkler üzerinde aktif politikalar geliştirmiştir. Fakat 90’lı yıllardan sonra ve politikaları daha çok kurumlar aracılığı yürütülmeye başlamıştır. Bunlar; Türkiye İş birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA-1992), Yunus Emre Enstitüleri (YEE-2007), Dünya Türk İş Konseyi (DTİK-2007), Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı (YTB-2010), Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla daha aktif uygulanmaya başlanmıştır.

Sonuç

Türk diasporası kavramı XX. yüzyıl öncesine kadar geri götürülse de aktif olarak XX. yüzyıl sonrası da rağbet görmüş ve bu yönde önemli politikalar geliştirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda özellikle Almanya’da nüfus sahibi konuma gelen Türkler, siyaset, ekonomi, eğitim ve bilimde önemli yerlere gelmekte ve adından söz ettirmeye devam etmektedirler. Bu etkilere örnek vermek gerekirse, Almanya’da siyasi partilerin kadrosunda bulunan kişiler siyasette Türk diasporasının aktifliğini göstermektedirler. Buna ek olarak son zamanlarda yaşanan küresel salgına neden olan Covid-19 konusunda aşı geliştirme çalışmalarında Türk diasporası adına gurur verici bir gelişme yaşandı.

Uğur Şahin ve Özlem Türeci

Almanya’da yaşayan Uğur Şahin, kurucusu olduğu BioNTech şirketinde, eşi Özlem Türeci ile birlikte Covid-19 aşısını geliştirmeyi başardılar. Son gelinen noktada Türk diasporasının yani diasporanın ne kadar önemli olduğunu göstermiş oldu. Çünkü aşı onaylandıktan kısa süre sonra Türkiye aşıyı alım konusunda bir ayrıcalığa sahip olmuş oldu. Bu durum yurt dışında yaşayan Türk diasporası üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu.

 

[irp posts=”2135″ name=”İki Almanya ve Türk İşçiler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ARSLAN Bilge Dila, “Almanya’daki Türk Diasporası Firmaların Alman Pazarına Yönelik Uygulamaları”, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eylül 2017 

ERDOĞAN Murat M., “Avrupa’da Türkiye Kökenli Göçmenler ve ‘Euro-Turks-Barometre’ Araştırmaları”, Göç Araştırmalar Dergisi, cilt.1, sayı.1, Ocak-Haziran 2015, ss.108-148 

ÖZOCAK Özer, “Diaspora Kavramı ve Ermeni Diasporası”, Erciyes Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi”, Rapor No:2, Ocak 2015 

SİPAHİOĞLU Buket Ökten, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Bağlamında Avrupa’da Türk Diasporası: Hollanda Örneği”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2019 

YALDIZ Fırat, “Diaspora Karam: Tarihçe, Gelişme ve Tartışmalar”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Dergisi, 2013 Bahar (18), ss.289-318 

[/vc_toggle]

Körfez İşbirliği Konseyi

5 Ocak 2020 tarihinde Suudi Arabistan’ın El-Ula şehrinde 41. Körfez İşbirliği Konseyi Toplantısı gerçekleştirildi. Mezkur toplantı iki konuda küresel çapta yankı uyandırdı. İlki bölgesel kalkınma adına üç buçuk yıldır süren Katar krizinin çözümüne yönelik ilk kez somut adımlar atılması, diğeri ise bölgenin tek korkulu rüyası olan Tahran yönetiminin uranyum zenginleştirme hususunda attığı adımlara dikkat çekilmesi idi. Katar ile olan yakın ilişkilerimiz sebebiyle Türkiye’de bu konseyin ismi ilk kez bu kadar üst perdeden yankılandı. Bu yazıda konseyin kuruluşu, bugünü ve mahiyeti incelenecektir.

Konseyin İlk Zamanları 

70’li yıllar, bugün Körfez ülkeleri arasında bulunan ve “devletçik” olarak andığımız bazı devletlerin bağımsızlığını kazandığı yıllar olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Bahreyn 14 Ağustos 1971’de; Birleşik Arap Emirlikleri 2 Aralık 197’de; Katar 3 Eylül 1971 tarihlerinde bağımsızlıklarını kazanmıştır. Bağımsızlıklarını kazanmalarının hemen akabinde 1972 yılında Katar, Bahreyn ve Umman arasında bir ortak para kullanımını gündemine alan bir komisyon oluşturulmuştur [1]. Bu komisyona bir sene sonra BAE de dahil olmuştur. Bu tarih, bölgesel işbirliğinin başladığı dönem ve bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir [2]. Her ne kadar 1971 yılı Nikson Şoku’nun yaşandığı yıl olarak hafızalara kazınsa da Körfezdeki Arap ülkeleri açısından belki de ikinci baharın başladığı yıl olarak nitelenebilir.

“İtibari Para” mottosuyla Petro-Dolar sisteminin devreye girdiği yıllarda Körfezdeki Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarını müteakiben ilk olarak ortak para birimi belirleme işine soyunmaları Nikson Şoku’nun bölgeye olan etkisi başlığı altında incelenmesi gereken bir durum olarak mütalaa edilmektedir. 1975 Mayısında bu 4 ülkeye Suudi Arabistan ve Kuveyt’in de katılımıyla bir ortak komisyon daha oluşturulmuştur. Kuveyt Kalkınma Fonu ile Arap Kalkınma Fonu arasında bir anlaşma imzalanmış ve ilişkilerin geliştirilmesi adına toplantılar icra edilmiştir. Aynı yılın Haziran ayında ise komisyonun para birimi sorumluları BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn kendi aralarında ortak para uygulaması çerçevesinde somut adımlar atılması gayesiyle bir araya gelmişlerse de yine istenen sonuca ulaşılamamıştır [3]. Uzun müddet devam eden müzakereler 70’li yılları körfezdeki Arap ülkelerinin “kuruluş ve işbirliği arayışı yılları” haline getirmiştir. Ortak para birimi ve ortak ticaret talebiyle başlayan süreç 1981 yılına gelindiğinde her ne kadar istenen sonuca ulaşılamasa da uluslararası arenada tanınan bir örgütün kurulmasına vesile olmuştur [4].

Konseyin Gelişimi 

4 Şubat 1981 yılında mezkur 6 ülke (Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Umman) Dışişleri Bakanları seviyesinde katılım gösterdiği Riyad toplantısında alınan kararlara binaen, 25 Mayıs 1981 tarihinde Abu Dabi’de tekrar bir araya gelerek Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) (Arapça  [مجلس التعاون لدول الخليج العربية], İngilizce [Cooperation Council for the Arab States of the Gulf– GCC]) isimleriyle anılan konseyin resmen kurulduğunu ilan etmişlerdir [5]. Körfez İşbirliği Konseyi; Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan, ortak tarihi, coğrafi, kültürel, dini ve sosyal özelliklere sahip olan 6 Arap ülkesini bir araya getiren bölgesel bir örgüttür. Genel merkezi ise Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’dadır. Konseyin temel hedefleri en-Nizâm el-Esasi (النظام الأساسي) adlı yönergeyle belirlenmiştir. Yönergede belirtildiği üzere konseyin üç ana hedefi vardır:

  • Üye devletler arasındaki birliği tesis edebilmek için her alanda koordinasyon ve işbirliği kurulmasına imkan sağlamak.
  • Halklar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi amacıyla iktisat, ticaret, gümrük ve ulaştırma, eğitim, kültür, sağlık, medya ve turizm gibi çeşitli alanlarda düzenlemeler yapmak.
  • Bilimsel ve teknik ilerlemeyi hızlandırmak için sanayi, madencilik, su kaynakları, tarım, ve hayvancılık alanlarında bilimsel araştırma merkezleri kurmak, ortak projeler oluşturmak ve özel sektör işbirliğini teşvik etmek [6]. Konsey üç ana idari kısma ayrılmıştır [7].

1) Yüksek Konsey (المجلس الأعلى)

İşbirliği Konseyi’nin en üst merciidir ve üye devletlerin başkanlarından oluşur. Konsey başkanlığı ülke isimlerinin alfabetik sırasına göre yıllık olarak belirlenir. Yüksek Konsey her yıl düzenli olarak toplanır. Herhangi bir üye devletin daveti ve başka bir üyenin desteği ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Oylamaların yapılabilmesi için her biri bir oy hakkına sahip olan üyelerin üçte ikisinin katılması gerekmektedir. Asli konulardaki kararlar oylamaya katılan üye devletlerin oybirliği ile; tali konulardaki kararlar ise çoğunluğun oyu ile alındığı takdirde geçerli kabul edilir. Yüksek Konsey Danışma Komisyonu (الهيئة الإستشارية للمجلس الأعلى) ise üç yıllık bir süre için tecrübe ve yetkinliğe sahip kişiler arasından seçilen her üye devletten beş üye toplamda otuz üyeden oluşur. Komisyon, Yüksek Konsey tarafından kendisine tevdi edilen konuları incelemekten sorumludur. Uyuşmazlık Çözüm Komisyonu (هيئة تسوية المنازعات) ise Yüksek Konsey, uyuşmazlıkların giderilmesi için uyuşmazlığın niteliğine göre her durumda Yüksek Konsey tarafından oluşturulan Uyuşmazlık Çözüm Komisyonu’na bağlıdır.

2) Bakanlar Konseyi (المجلس الوزاري)

Bakanlar Konseyi, üye devletlerin dışişleri bakanlarından veya temsilcilerinden oluşur. Başkanlığı, Yüksek Konsey’in son olağan oturumuna başkanlık eden devletin dışişleri bakanı yahut temsilcisi üstlenir. Bakanlar Konseyi, üç ayda bir toplantı yapar. Üyelerden birinin daveti ve başka bir üyenin desteği ile olağanüstü oturumlar yapılabilir. Üye devletlerin üçte ikisinin katılması halinde toplantı geçerli sayılır. Bakanlar Konseyi, üye devletlerarasında işbirliğini geliştirmeye yönelik politikalar önermek ve üye devletlerarasında çeşitli alanlarda mevcut faaliyetleri teşvik ve koordine etmek üzere görevlendirilmiştir. Mezkur konularda alınan kararlar Yüksek Konsey’e tavsiye şeklinde sunulur. Konsey ayrıca Yüksek Konsey toplantılarına hazırlık yapmak ve gündemini hazırlamakla görevlidir. Bakanlar Kurulunda oylama usulleri Yüksek Konsey ile aynıdır.

3) Genel Sekreterlik (الأمانة العامة)

Ortak Körfez çalışmaları için işbirliği, koordinasyon, planlar ve entegre programlar hakkında çalışmaların hazırlanması, konseyin çalışmaları hakkında periyodik raporların hazırlanması, kararların uygulanmasının takibi, Yüksek Konsey veya Bakanlar Konseyi’nin talep ettiği rapor ve çalışmaların hazırlanması, toplantılara hazırlık yapılması, bakanlık konseyi gündeminin hazırlanması ve karar taslakları Genel Sekreterliğin görevlerini özetlemektedir. Genel Sekreterlik 5 idari birimden oluşur: Yüksek Konsey tarafından üç yıllık bir süre için atanan ve bir kez yenilenebilen genel sekreter. Siyasi, ekonomik, askeri, güvenlik ve çevre işlerinden sorumlu beş sekreter yardımcısı. Bakanlar Konseyi tarafından üç yıllık süre için atanan  ve yenilenebilen Brüksel’deki Körfez İşbirliği Konseyi misyonunun başkanı. Son olarak Genel Sekreterlik görev alanı kapsamında Genel Sekreter tarafından atanan genel müdürler ve diğer çalışanlar.

Konseyin Bugünü 

Yola esasen “Ortak Para Birimi” amacıyla çıkan Konsey “Khalici (خليجي)” ismini belirlemek haricinde ilerleme katedememiş, çabalar diyalog aşamasında askıda kalmıştır. Ancak bölge devletleri arasında çözüm için diyalog anlayışı güç kazanmıştır. Buna binaen ortak para konusunda varılamayan sonuca, 1 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması’yla ortak ticaret konusunda varılmıştır. Gümrük Birliği uygulaması ile bu 6 ülke, istisnalar dışındaki mallar için, diğer ülkelere yüzde 5 gümrük vergisi uygulamaya başladı. Bir havuzda toplanan bu gelirin, malların son giriş yaptığı ülke baz alınarak üye ülkelere bölüştürülmesi kararlaştırıldı. Gümrük Birliği uygulaması ile örgüt, ekonomik blok olarak gücünü artırmayı bir nebze de olsa başarmıştır. Ancak ekonomileri yalnızca petrole dayalı olan bu ülkelerin ticaret hacmi belli sınırları aşmamış ve beklenen etki sağlanamamıştır. Buna ek olarak dış politikada özellikle İran tehdidine karşı tek ses olarak yanıt vermeyi amaçlayan konsey bir taraftan da oluşturulan fonların savunma alanında ortak yatırımlara harcanması hususunda müşterek karar alma mekanizması geliştirme gayesindeydi.  Fakat bugün bakıldığında bu çabanın da ortak para birimi girişimi gibi neticelendirilemediği, siyasi söylemden öteye geçemediği görülmektedir. Bilindiği üzere dünya deniz ticaretinin yaklaşık 1/6’sını bünyesinde barındıran Akdeniz çok önemli bir kesişim noktasıdır. Avrupa’nın ve Amerika’nın güvenliği, Akdeniz’in güvenliği ve istikrarı ile yakından bağlantılıdır.

Zira bu ülkeler enerji ihtiyacının çok büyük bir kısmını Orta Doğu’dan Akdeniz yolu ile sağlayan ülkelerdir. Ekonomilerini kendi imkanlarıyla üretemediği petrol ve doğal gaz ticareti üzerine kuran körfezdeki Arap ülkelerinin, rüştünü ispat edememiş müesses nizamlarıyla tam bağımsız karar alma sürecini gerektiği şekilde yerine getirmesi uzak ihtimal olarak gerçekliğini korumaktadır. Bu açıdan bakıldığında ulusal düzeyde bağımsız karar alma sürecini tesis edemeyen ülkelerin bir araya gelerek bir konsey dahilinde uluslararası düzeyde bağımsız kararlar alıp o kararları uygulama düşüncesi ziyadesiyle mesnetsiz bir çaba olarak göze çarpmaktadır. Bugün şahit olduğumuz kurucu ülkelerden biri olarak Katar’ın konsey tarafından boykot edilmesi bu oluşumun temellerindeki zafiyeti gün yüzüne çıkarması açısından kuvvetli bir örnektir. İçinden geçtiğimiz bu süreçte Katar ile ilişkilerin düzelmesinde rol oynayan Konsey bu hamlesiyle hala etkin olduğunu herkese duyurmak istemektedir. Konsey uyuşmazlıkların giderilmesi ve yine diyalog yolunun açılması hususunda etkili olmuş ancak bu hamle de konseyin bağımsız karar alma sürecindeki soru işaretlerini gidermemiştir.

[irp posts=”11039″ name=”Körfez Monaşileri’nin Medya Savaşı ve Bin Ladin Kavgası”]

Muhammed Ali Acar 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Gatâtaşa, Muhammed Hamed, en-Nizam’ul-İktisâdi es-Siyasî ed-Düvelî, Amman: Dâr-u Vâil, 2012: sy 203-204
[2]“The Gulf Cooperation Council”, The Gulf in Transition (ed. M. S. Agwani), New Delhi 1987, s. 77-93
[3] Şerif, Muhammed Mahmud, Nahvu Vahde Nakdiyye Halîciyye, Diplomatik Stratejik Araştrımalar Merkezi: Kuveyt,2001: sy 73-75
[4] International Relations and Security Network (ETH Zurich), “Charter of the Gulf Cooperation Council (GCC)”, Publications,Zurich,2009. Görüntülenme Tarihi: 05.01.2021 (https://css.ethz.ch/en/services/digital-library/publications/publication.html/125347)
[5] Dursun, Davut, “Körfez İşbirliği Konseyi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Görüntüleme Tarihi: 11.01.2021 – https://islamansiklopedisi.org.tr/korfez-isbirligi-konseyi
[6]https://www.gcc-sg.org/ar-sa/AboutGCC/Pages/StartingPointsAndGoals.aspx Görüntüleme Tarihi (11.01.2021)
[7]https://www.gcc-sg.org/ar-sa/AboutGCC/Pages/OrganizationalStructure.aspx Görüntüleme Tarihi (11.01.2021)
* Dr. Wisam Fakhry Hazimeh’e katkılarıdan dolayı teşekkür ederim.
[/vc_toggle]

Siyah Sefalet: Venezuela

Venezuela

Son yıllarda darbe girişimiyle ve enflasyonla beraber gelen fakirlikle adını sıkça duyduğumuz Venezuela, şu sıralarda da aynı sorunlarla cebelleşiyor. Amerikan boykotuyla beraber ekonomik sıkıntıların üst düzey yaşandığı ülkede 1 dolar 1.229.668 bolivarı bulmuş durumda. Asgari ücretin 800 bin bolivar olduğu ülkede sadece mutfak masrafları için 4 asgari ücret gerekiyor. Bu  kötü koşulların var olduğu ülke ironik bir şekilde dünya petrol rezervi sıralamasında ilk sırada yer alıyor. Buna rağmen ülkede kalıcı bir istikrar sağlanamıyor. Bazıları bunu Chavez’den sonra iktidara gelen Maduro yönetimine, bazıları da ABD ambargolarına bağlıyor. Biz yazımızda 90’lara kadar müttefiki ABD tarafından Latin Amerika’nın rol model ülkesi olarak sunulan Venezuela’nın nasıl bugünlere geldiğini inceleyeceğiz.

Venezuela, 1498’den başlayarak uzun yıllar İspanya sömürgesinde kaldı. 19. Yüzyılda iki başarısız cumhuriyet kurma deneyimi yaşadıktan sonra ülkenin ulusal kahramanı Simon Bolivar, 1819’da bugünkü birçok Latin Amerika ülkesini içine alan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurdu. Aynı zamanda devlet başkanı da seçilen Bolivar, 1830’da görevinden ayrılmak zorunda kaldı ve bir süre sonra da vefat etti. Onun vefatıyla beraber kurduğu devlet de dağıldı ve Venezuela da bağımsız oldu. Venezuela Cumhuriyeti’nin başına da Paez geçti. Bu süreden sonra 1958’e kadar siyasi istikrarsızlıkların olduğu ülkede, bu tarihten itibaren istikrarlı bir demokratik hükümetler süreci başladı. Ancak politik istikrar ekonomiye etki etmedi. 1973’te olan petrol kriziyle beraber fiyatların yükselmesiyle birtakım altyapı sorunları çözülse de kriz sona erince fiyatlar düştü ve kalıcı bir istikrar dönemi sağlanamadı. Böylece bugüne dek süren ekonomik sorunların önü alınamadı. 4 Şubat 1992’de Devlet Başkanı Carlos Andrez, Perez’e darbe yapmaya çalışan Yarbay Hugo Chavez ve arkadaşlarının hareketi başarılı olamadı ve hapis cezası verildi.

Hugo Chavez (1992)

1994 yılında yeni gelen sol eğilimli başkan tarafından af çıkarılarak hapis hayatına son verilen Chavez, 1998’de seçimleri kazandı ve hayatının sona erdiği 2013 yılını da dahil edersek 15 yıl kesintisiz olarak iktidarda kaldı. İktidara gelince radikal değişikliklere imza atan sosyalist lider, yeni bir anayasayı referandumla halka kabul ettirip iktidarını sağlamlaştırdı ve yetkilerini arttırdı. İki kanatlı meclis yapısını, millet meclisi adıyla tek meclise indirdi, hatta ülkenin adını bile değiştirdi.

Yeni adı, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olan ülkede, petrol şirketlerini kamulaştırdı, sosyal devlet politikası izledi. Onun bu faaliyetleri, ülkedeki elit kesimi ve birtakım generalleri rahatsız etti. Bu sebeple 12 Nisan 2002’de Chavez’e karşı bir darbe girişimi gerçekleştirildi. Başkanlık konutundan alınıp bir askeri üsse götürüldü ve bir iş adamının başkanlık makamına geçtiği ilan edildi. Ancak halkın ve Chavez’e bağlı askeri birliklerin direnişiyle darbe girişimi başarısız oldu ve 14 Nisan’da başkent Karakas’a geri döndü. Sadece iki gün süren darbe girişiminden sonra ölümüne kadar ülkeyi yöneten Chavez, bu dönemde yönetim ve ekonomi alanında birçok radikal değişikliğe imza attı. Petrol ve doğalgaz işletmelerini kamulaştırdı, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin halka ücretsiz bir şekilde ulaşımını sağladı, yoksulluk oranında gözle görülür bir şekilde düşüş sağlandı. Ancak 2008 Ekonomik Krizi’nin de etkisiyle beraber enflasyonun yükselmesi, sık sık meydana gelen elektrik kesintileri, çözülemeyen işsizlik sorunları gibi sebeplerle genel tabloya bakıldığında kalıcı bir ilerleme ve istikrar sağlanamadı.

Maduro Dönemi

Chavez’in 2013 yılındaki vefatının ardından yerine sağlığında halef ilan edilen Nicolas Maduro geçti. Nicolas Maduro alt sınıf bir aileden geliyordu. Lisede öğrenci başkanlığı yapan, son sınıfı bırakıp eğitim için Küba’ya giden Maduro, ülkeye döndüğünde belediye otobüsünde şoför olarak işe başladı, ardından Sosyalist Parti’ye girdi. Chavez’in yanında görev almış eşiyle tanışması hayatındaki büyük eşiklerden oldu. Hayatının bu evresinden sonra hızlı bir yükseliş dönemine girdi, bürokraside önemli görevler aldı. 2012 yılında ise Chavez tarafından halef ilan edildi ve Chavez’in ölümüyle devlet başkanı seçildi ancak seçimleri kıl payı kazanmıştı. Petrol fiyatlarının düşmesi, ihracatının %95’ini petrol gelirlerinin oluşturduğu ülke ekonomisini zora soktu.

Venezuela marketinin kriz öncesi ve sonrası hali.

Bununla beraber yönetimin bu sorunlara etkili çözümler üretememesi, ekonomik sıkıntıları para basarak çözme çabası enflasyonu artırdı, paranın değer kaybetmesi sonucunu doğurdu ve yazımızın başında da belirttiğimiz gibi 1 doların, milyon bolivara tekabül ettiği bir pariteye sebep oldu. Buna rağmen Maduro, yaşanan sıkıntıların faili olarak Batıyı ve dış güçleri gösterdi ve eylemcilere sert müdahalede bulundu. 2019 yılına gelindiğinde ise Maduro, muhalefetin boykot ettiği başkanlık seçimlerini kazandı ve ikinci 6 yıllık dönemi için yemin etti. Çoğunluğunun muhalif olduğu meclis başkanı Juan Guaido, kendisini devlet başkanı ilan etti. Ardından bir grup asker Maduro’ya karşı darbe girişiminde bulunsa da başarılı olamadı. Meclis ise darbeye katılan askerler için af çıkardı. ABD ve bazı Latin Amerika ülkeleri Guaido’yu meşru başkan olarak tanısa da Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkeler Maduro’nun yanında yer aldı. Ardından Maduro, ABD’li diplomatların 72 saat içinde ülkeyi terk etmelerini istedi, ilerleyen zamanlarda ise muhalif lider Guaido, ülkeyi terk etti. Her an ABD müdahalesi olası olan ülke de tüm bu politik gelişmelerin yanı sıra ekonomi kırmızı alarm vermeye devam ediyor. Ülkede Chavez döneminde uygulanan sağlık ve eğitim alanındaki ücretsiz hizmetler bile kesintiye uğruyor. Ekonomideki çalkantılar, enflasyonun artık bir hiper enflasyon olarak ifade edilmesi, para birimindeki sert düşüşler, fakirliğin artması gibi sebepler suç oranlarını da artırmıştır. 3 milyon kişinin yurtdışına göç ettiği ülkede yukarıda bahsettiğimiz sebepler dolayısıyla ekonomide IMF verilerine göre %25 küçülme bekleniyor.

 

1 Tavuk İçin Gereken Venezuela Bolivarı

Ne Olacak?

Bu veriler göz önüne alındığında Venezuela’nın geleceğinin iç açıcı olmadığı rahatlıkla görülebiliyor. Doğru ekonomik adımlar atılsa bile altyapı eksikliği, yüksek suç oranları, uygulanan ekonomik ambargolar sebebiyle dünyanın petrol rezervi bakımından ilk sırada yer alan ülkede müreffeh bir geleceğin inşa edilmesi uzun vadede gerçekleşecek gibi görünüyor.

[irp posts=”12465″ name=”Chavez’den Maduro’ya: Venezuela’da Neler Oldu?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47019657

http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-venezuela

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/venezuelayi-cokuse-goturen-surec/877941

[/vc_toggle]

Avrupa – Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci ve Akdeniz İçin Birliğin Ekonomi Politiği

Akdeniz tarihin her bölümünde devletlerin ilgi alanı olmuştur. Bu ilgi alanları gerek göç, ulaşım, deniz gücü, ticaret yollarının kesiştiği nokta ve sıcak denizlere açılan bir kapı olmasıyla birlikte devletlerin rekabet alanı haline gelmiş [1] ve bu bölge için güç mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Bölgenin önemi II. Dünya savaşı sonunda kurulan Avrupa Topluluğu için de önem arz etmiştir. Bu önem Avrupa ülkelerinin eski sömürge bölgelerinin burada var olmaları ve sömürge döneminde bile bu bölge için mücadele etmeleri daha doğrusu sömürgelerinin korunması için bölgenin elinde tutulması gerekliliğiydi [2]. Ayrıca bölgeye satılan malların ve bölgede bulunan enerji koridor hattının Avrupa Topluluğu ülkeleri için bir hayli önemi bulunmaktadır. Bu bölge içinde bulunan ülkelerin ekonomi, siyasi ve kültürel bağlamında Avrupa’ya entegre edilmesi ve ikili ilişkilerin geliştirilmesi için Topluluğun ülkeleri ile ikili antlaşmalar yapılmıştır. Bu ikili anlaşmalar 1960 yıllarında yoğunlaşmış ve içerikleri sanayi ürünlerine uygulanan tarifelerin ve kotaların kaldırılması, tarım ürünlere imtiyaz tanınması şeklinde olmuştur. Bu anlaşmalarda mali yardım ya da kişilerin serbest dolaşımı, göç konularını kapsamamaktadır [3].

Bu ikili anlaşmalar her devletin özelliklerine göre yapılmış ve ortak bir politika uygulanmamıştır. İkili anlaşmalarda eşitlik yoktur, daha çok Birliğin ülkeleri avantajlı durumdadır. Kendi ekonomileri etrafında Akdeniz ülkeleri ile politikaya girmişler ve yapılan anlaşmalarda ekonomik koşullar ön plana çıkmıştır. Yapılan bu ikili anlaşmalarda diğer bir husus ise birliğe üye olması, bir üyeliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği şeklindeydi. Eğer bir ülkenin Topluluğa üye olma olasılığı var ise Gümrük Birliği politikasında ve daha avantajlı politikalar güdülmekteydi. İkili anlaşmalar sonucunda ortaya çıkan tüm bu çelişkilerle ve birbirinden farklı politikalarla topluluğun, bölgeye entegre olması çok zor gözükmekteydi. Uluslararası ortamda ise soğuk savaşın yumuşama dönemine girmesiyle birlikte bölgenin ABD’nin kontrolü altına girmesinden korkulmuş ve Topluluk için önemli olan bir bölgenin kaybolmaması için her Akdeniz ülkesi için geçerli olacak ortak bir politika yapımına gidilmiştir [4].

1) Global Akdeniz Politikası

Avrupa-Akdeniz Ortaklığının bölgesel olarak ilk aşaması olan Zirve 19-21 Ekim 1972 tarihli Paris Zirvesidir. Zirvede bölgesel olarak ortak bir politika güdülmüş ve bu politikalar ikili anlaşmalarda eksik olan konularını ele almış ve ikili anlaşmalar genel bir politika açısından değerlendirilmiştir [5]. Zirvede bu konuları ele alan Global Akdeniz politikaları ortaya çıkmıştır. Global Akdeniz politikalarında amaç, topluluk ile Akdeniz ülkelerinin mali ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesidir. Ekonomik olarak bölgenin enerji taşımacılığı ön plandadır [6]. Bunun yanı sıra Akdeniz ülkelerinden gelen sanayi malları ithalatında gümrük vergileri ve tarifeleri sıfıra indirmeyi, tarım ürünlerinde tavizler vermeyi kabul etmekle birlikte Akdeniz ülkelerini daha avantajlı hale getirmek önem kazanmıştır.

Topluluğun özellikle Fransa ve İtalya’nın bölgeye yakın olması sebebi ile bu politikalardan kötü etkilenmemesi için tarım politikası tüm topluluk üyelerini etkilemiş ve ona uygum önlemler alınmıştır. Bu politikaların uygulanmasında ise her ne kadar eşitlikçi bir politika gidilmeye çalışılsa da topluluğa üye olma girişimlerine göre farklı ülkelerde farklı politikalara gidilmiştir. Ayrıca bu politikaya diğer ikili anlaşmalar üye olmayan Arnavutluk ve Libya dışındaki tüm ülkeler üye olmuştur. Yapılan anlaşmalar 5 yılda 1 yenilenmesi ile imzalanmıştır. 1973 Arap-İsrail Savaşının çıkması, petrol krizinin patlak vermesi ile birlikte GAP’ın ömrü kısalmış, istenilen ve öngörülen politikalar gerçekleşememiştir. Topluluğun için önemli olan Akdeniz ülkeleri politikasından daha çok petrol olan ülkeler olmuştur. Bölgesel politika yerini ikili anlaşmalara bırakmış ve GAP’ın önemi azalmıştır [7].

2) Yenileştirilmiş Akdeniz Politikası

1990’lı yıllarda Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikte ideolojik tehditler son bulmuştur. Topluluk bu yeni süreç ile birlikte çok taraflı politikalar yürütmek istemiştir. Soğuk savaşla birlikte önemi daha çok anlaşılan ve bu süreç içerisinde yapılması planlanan bölgesel politikaya tekrar dönülmek istenmiştir. Bu kapsamda Global Akdeniz Politikası yerini Yenileştirilmiş Akdeniz Politikasına bırakmıştır. Bu yeni politikayla birlikte Akdeniz ülkelerinden gelen mülteci akımına, işsiz nüfusa engel olunmak ve yapılması planlanan ekonomik, mali ve ticari yardımların önünü açmak için bölgesel bir politika ele alınmıştır. Bu politika ile birlikte Topluluk kendini güvenlik içine almak için ilk önce ortak dış ve güvenlik politikaları üretmiştir. Güvenliğini sağlamayı ise Akdeniz ülkeleri ile Topluluğun arasındaki kuzey-güney ekonomi uçurumunu dengelemekte görmüşlerdir.

İlk olarak ve bu politikanın genel çerçevesi etrafında IV. Mali Protokoller, insan hakları, çevre, yatay iş finansal iş birliği ve ticaret konularında beş temel ilke belirlenmiştir [8]. Yeni Akdeniz Politikası’ nın mali destek olarak 1992-1996 yılları arasında kullanılmak üzere 4.405 milyon ECU’luk bir bütçe verilmiştir [9]. Bu yeni politika Akdeniz ülkelerinin sadece ekonomi olarak kalkındırmanın yanında sosyal ve siyasi ilişkilerin gelişmesini de amaç edinmiştir. Bu politika kapsamında topluluğun güvenliğinin artırılması yanı sıra Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerin artırılması amacıyla MED programları kurulmuştur. MED programların kapsamında öğrenci değiş-tokuşu yapılmıştır. Bununla birlikte MED programları en işlek programlardan biri olmuştur. Ayrıca bu programlarda verilen destek mali program desteği içinde yer almaz, Topluluk ayrı bir bütçe vermiştir. Bu politikayla birlikte sosyal, ekonomik ve siyasal olarak kuzey-güney uçurumu azaltılmaya, anti-batı bakışı kırılmaya çalışılmıştır. Topluluk, Akdeniz ülkelerinin ilk olarak ekonomi durumunu düzeltmek için (bu dönemde %50 artmıştır) yatırımlar yapmış, bu yatırımlar ile iyileşen ülkelerin mülteci akımının azalacağı ve topluluğun güvenliği sağlanacağı düşünülmüştür [10].

3) Avrupa – Akdeniz Ortaklığı ve Barselona Süreci

Yenileştirilmiş Akdeniz Politikasıyla temelleri atılan Avrupa-Akdeniz ortaklığı politikası 27-28 Kasım 1995 yılında Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Kıbrıs, İsrail, Ürdün, Lübnan, Türkiye, Filistin Otoritesi, Suriye, Malta ve 15 Avrupa Birliği üyesinin katılımıyla Barselona’da gerçekleşmiştir [11]. Bu toplantıyla birlikte Ortaklığın anayasası niteliğinde kabul edilen Barselona bildirisinin amacı ortaya konulmuştur. Bu amaç ilk olarak Akdeniz ülkelerinden gelen mülteci akımına, enerji güvensizliğine engel olmak içindir.

Bunların güvenliğini korumak için ise bildirinin ilk ve temel amacı ekonomi ve mali yardımlardır. Bu bildiri ile birlikte Avrupa Birliği ülkelerin güvenliği için ilk olarak Akdenizli ülkeler kalkındırılmalı, bu kalkınmayla birlikte sosyal ve siyasi reformlar uygulanmalıdır [12]. Bu amaçların ilki ise 2010 yılına kadar Avrupa-Akdeniz ortaklığında serbest ticaret bölgesi kurmaktır. Bu amaç ile birlikte bölgede ulusüstü bir topluluk planlanmak istemiştir [13]. Ekonomik, siyasal ve sosyal reformları uygulanmak için birlikte Avrupa-Akdeniz Komitesi kurulmuştur. Bu komite üç temel amacı vardır. Bunlar;

  • Siyasal Ortaklık ve Güvenlik Konularında Ortaklık

Bu ortaklıkta temel amaç Avrupa Birliği ülkelerinin güvenliğini sağlamaya ve gelecekte kendileri için sorun yaratacak konular (petrol akışı) üzerine çözüm yolları bulunmuştur. Bununla birlikte silahsızlanma, terörizm, demokrasi, önleyici diplomasi, inanç özgürlüğü, eşitlik, diplomatik ilişkilerin artırılması, kitle imha silahlarında silahsızlanma, hoşgörü ve karşılıklı saygının artırılması ve bölgedeki ülkelerin sorunlarını tartışılabilecek bir forum kurulmasıdır [14].

  • Toplumsal, Kültürel ve Beşeri Konularda Ortaklık

Bu ortaklıkta insan haklarının geliştirilmesi, sosyal kalkınma, yolsuzlukla mücadele, sağlık, göç, terörizm mücadele, eğitim, medya, ırkçılık ve bölgedeki halkların karşılıklı olarak anlayışı üzerinde durulmuştur. Bunların yapımında aktif olarak sivil toplum örgütlerin çalışılması amaç edinilmiştir. Bu kapsamda üç program kurulmuştur. Bunlar; “Avrupa-Akdeniz Kültürel Mirası Koruma, Avrupa- Akdeniz Görsel- İşitsel Programı (radyo, televizyon, sinema yayınlanması) ve Avrupa- Akdeniz Gençlik Eylem Programı (Gençlerin değişim alanı, eğitim alanında öğrencilerin gidip-gelmesi)” şeklindedir [15].

  • Ekonomik ve Mali Ortaklık

Bu ortaklıkta temel amaç olarak serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıdır. Bunun için malların serbest dolaşımı, gümrük vergileri, fikri ve mülkiyet hakları, mali hizmetler ve kamu hizmetlerinde gelişmeler sağlanmalıydı. Bunların iyileştirilmesi ve hayata girmeleriyle birlikte 2010 yılında serbest ticaret bölgesi oluşturulacaktı. Bununla birlikte sosyal refah artacak, yolsuzluk azaltılacak, enerji güvenliği sağlanacak, sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınma hızı artacak, bölgesel iş birliği artırılacaktır. Temel olarak ekonomik ve mali yardım politikası gerçekleştirildiği ölçüde diğer iki alanda da hızlı gelişmeler ortaya çıkacaktır [16]. Birlik üyeleri bu politikayla birlikte Avrupa Yatırım Bankasıyla bölgeye fon yardımını desteklemiştir. Barselona Bildirisinin temel amacı bu politikada yatar. Bu politikayla birlikte Birlik üyeleri hem uzun vadede paralarını koruyacak hem de kendi güvenliklerini sağlayacaktır.

  • Akdeniz Bölgelerine Mali Destek

Avrupa Birliği ve Akdeniz ülkelerinin en önemli yardım ayağı olan mali yardımdır. Bu mali yardımlarla birlikte serbest ticaret bölgesi kurulması amaçlanmıştır. Akdeniz ülkelerine yapılan yardımlar bölgelerin gelişmişlik düzeyliklerine göre farklılıklar göstermiş. Buna göre en yüksek yardım payını Tunus, en azı ise İsrail almıştır. Yapılan yardımlarla bölgelerin ekonomik kalkındırılması amaçlanmıştır. Bu mali programların temel noktası ise Akdeniz Ekonomik Kalkınma Alanıdır (MEDA). MEDA programları çerçevesinde ilk olarak 1995-1999 yılları arasında 5.35 milyar Euro kaynak ayrılmış ve %85’i bu programın ilk bölümünde kullanılmıştır. Geri kalan %15 dilimi ise 2000-2006 yılları için ayrılmıştır ve bu dönem bölgesel politikalar için kullanılmıştır. Mali desteğin diğer ayağı olan Avrupa Yatırım Bankası kredileridir.

Bu kredilerin faizi düşük tutularak bölge ülkelerin desteklenmesi ve küçük-orta ölçekli firmaların kalkındırılması hedeflenmiştir [17]. Bildirinin kabullünden sonra komite alınan kararların uygulanışını gözlemek için çeşitli konferanslar düzenledi. İlk konferans “Nisan 1997 yılında Malta Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansıydı. İkincisi Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanları Konferansı, Haziran 1998. Üçüncüsü Stuttgart Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Nisan 1999. Dördüncüsü Marsilya Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Kasım 2000. Brüksel Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Kasım 2001.Valensiya Avrupa- Akdeniz Dışişleri Bakanlar Konferansı, Nisan 2002 [18]” şeklindedir. Ayrıca Avrupa- Akdeniz Ortaklığı iki tamamlayıcı ögeye sahiptir. İki taraflı boyut olarak, Birlik ülkeleri, Akdeniz ülkeleriyle ayrı ayrı konuşmuşlar ve ona uygun politikalar düzenlemiştir. Bölgesel boyutta ise Akdeniz ülkelerinin ortak sorunları ele alınmış ve bildirinin en önemli unsuru olmuştur [19].

4) Barselona Süreci’nden “Akdeniz İçin Birlik” Sürecine Doğru Geçiş 

Barselona yeni oluşumunda 15 AB üyesi ve 12 Akdeniz Ülkeleri sürecin içindeydi, zamanla Birliğin genişlemesiyle birlikte üye sayısında dolaylı olarak artış görüldü. 2007 yılında Avrupa-Akdeniz Ortaklığına üye sayısı 39 olmuştur. Üye sayısının artmasıyla beraber süreci olumlu ve olumsuz değerlendirilenlerin sayısı artmıştır. Bununla birlikte 2005 yılında Barselona Süreci’nin 10. yıl kutlamalarına Avrupa Birliği’nin 27 üyesinin katılması, Akdenizli ülkelerinden ise sadece Türkiye ve Filistin devlet başkanlarının katılması sürecin başarısız olarak algılanmasına neden oldu. Bununla birlikte süre içinde ortak bir terörizm tanımlaması yapılamıyor, Akdeniz ülkeleri yeterli kadar kredi ve fon yardımı alamadıklarını dile getiriyorlardı. 2005 yılında gerçekleştirilen kutlamalarda halen terörizm, insan hakları konuları konuşuluyor, sürecin başından beri aynı konuların konuşulması sürecin gelişmediğini gösteriyordu. Ortadoğu’da meydana gelen istikrarsızlık, sürecin temel hedefi olan ekonomi, barış ve istikrara gölge düşürüyordu. Ayrıca sürecin başında ve temel hedefi olarak gösterilen serbest ticaret bölgesine bir hayal olarak bakılmaktaydı. Bu gelen eleştiriler karşısında süreci olumlu olarak değerlendiren, ortaklığın Arap- İsrail görüşlerinin yapımında yardımcı olduğunun, bölgedeki sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin artırıldığına ve kültürlerarası etkileşimin (MED programları aracılığıyla) artırıldığı öne sürülmüştür.

 

 

Bu görüşlerle birlikte genel olarak süreç başarısız gözükmekteydi [20]. Bununla birlikte 2007 yılında geldiğimizde Fransa’da Sarkozy seçim kampanyası olarak ortaya Akdeniz Birliği politikasını atmıştır. Bu Akdeniz Birliği politikası, Avrupa Birliğinden bağımsız, Fransa’nın öncülüğünde ortaya çıkacaktır ve Avrupa Birliği’nin bir alternatifi olarak düşünülmüştür. Bu politikayla birlikte başta Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ülkelere bir alternatif çözüm önerisi olacağı ve bu yeni birlik ile komşuluk politikasının daha iyi gelişeceği ön görülmüştür. Bu yeni politikaya başta Avrupa Birliğine tam üye olmak isteyen Türkiye karşı çıkmıştır. Türkiye’nin korkusu yeni oluşuma dahil olduğunda Avrupa Birliği’ne üye olamayacağı yönündeydi. Diğer bir eleştiri Avrupa Birliği üyelerinden İtalya, İspanya ve Almanya’da bu yeni politikaya karşı çıkmışlardır. Bu yeni politikanın Avrupa Birliğin bütünlüğünü tehlikeye attığı, Akdeniz için var olan bir sürecin devam etmesi gerektiğine, Birliğin dışında yeni bir politikanın olmaması gerektiği yönünde vurgu yaptılar. Akdeniz ülkeleri için yeni bir politikaya gidilecek ise bu Avrupa Birliği’nin Barselona sürecinin bir devamı niteliğinde olması gerektiği konusunda görüş birliği içerisindeydiler. Buna ek olarak bu yeni Birliğin, Akdeniz ülkeleri tarafından Avrupa Birliğine karşı kullanılabileceği, bölgeye iki seçenek sunulacağı ve bu doğrultuda Avrupa Birliği’nin bölge üzerindeki etkisinin azalacağı yönündeydi [21].

5) Akdeniz İçin Birlik

Sarkozy oluşturmak istediği bu yeni politikaya gelen eleştiriler üzerine, planından vazgeçmiş ve 2008 yılının Şubat ayında Fransa Dışişleri Bakanı “Akdeniz Birliği” politikasının olmadığını, aksine Avrupa Birliği’nin olan Barselona Sürecinin tamamlayıcısı niteliğinde olan bir “Akdeniz İçin Birlik” politikasının varlığından bahsetmiştir. Bu yeni “Akdeniz İçin Birlik” le beraber Barselona süreci başarılı olacak, yeni politika Barselona Sürecine gelen eleştirileri düzeltmeye yönelik kararlar almıştır. Bunların yanında bu yeni politikaya sadece Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri kapsamayacağı ve bu politika eş başkanlık sistemi getirileceği, böylelikle her iki taraf için (Avrupa Birliği ve Akdeniz Ülkeleri) eşit politikalar güdülmesi açısından önemlidir. Yeni birliğe Türkiye’nin dahil olması için Sarkozy, birliğe katılımın Türkiye içim alternatif bir Avrupa Birliği politikası olunmadığının altına çizmiştir. Kısacası bu yeni politikaya katılım, Avrupa Birliği için herhangi bir engel teşkil etmiyordu [22].

Akdeniz İçin Birlik politikasında altı amaç belirlenmiştir. Bu amaçlar; Akdeniz’in temizlenmesi (kirliliğin önüne geçilmesi, deniz canlıların korunması), denizyolu- tren yolu- karayolları ağının geliştirilmesi, doğal hayatı koruma, sürdürülebilir enerji kaynakların kullanımı artırmak ve yaygınlaştırılması, eğitim ve bilimsel faaliyetlerin arttırılması ve desteklenmesi, Akdeniz ülkelerinin küçük ya da orta ölçekli şirketlerini ekonomik olarak yardım etmek onları desteklemektir. Akdeniz için Birliği’n Barselona süreci ile karşılaştırıldığında en önemli özelliği 2008 yılında Paris zirvesinde, Avrupa-Akdeniz ortaklığının ve Akdeniz ülkelerinin aralarındaki ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkilerin artırılması için organ kurmasıdır [23].

Sonuç 

Avrupa Birliği kurulduğu ilk zamanlardan itibaren Akdeniz bölgesiyle yakından ilgilenmiştir. İlk başlarda bölgeyi bir bütün olarak ele almamış, ikili ekonomik anlaşmalar ile bölgeye hakim olmak ve ihtiyaçlarını karşılamak istemiştir. Zamanla ikili ekonomik anlaşmalar yeterli olmamış ve bölgeyi bir bütün olarak ele almak zorunda kalmıştır. Bölgeyi bir bütün olarak ele alırken ilk hedefi kendi güvenliğini sağlamaktı. Bunun içinde ilk olarak bölgenin ekonomik olarak kalkındırılması gerekiyordu. Bu kapsam bölgeye ekonomik, mali yardımlar, fonlar ve kredi yardımları yapılarak, kuzey- güney arasındaki eşitsizlikler giderilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Birliği için önemli meseleler olarak göç akımı ve enerji güvenliğini sağlayabilmek için bölgeye yapılan yardımlar artırıldı ve göçün önüne geçilmek istendi. Çeşitli politikalar ile bölge güvenliği sağlama alınmaya çalışıldı fakat özellikle Barselona sürecinin temeli olan serbest ticaret bölgesi amacı hayal olarak görülmektedir. Birlik, Akdeniz ülkeleri için gerçek politikalar üretememiş, gerçekleşmesi zor ve bir bakımdan imkansız amaçlar belirlenmiştir. Bununla birlikte Avrupa Birliğinin bölgeye dair politikalarının diğer eleştiri noktası Birliğin amacının sadece kendilerini korumaya yönelik politikalar düzenlendiği yönündedir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Gaye Bozkurt 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, “Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci”, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Nobel Yayınları, ss.213.
2] Elif Uçkan Dağdemir, Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası: Dönemsel Bir İnceleme, ss.272
3] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., ss.273
4] Ömer Ertuğrul Meral, “Akdeniz İçin Birlik” Örneğinde Avrupa Birliği’nin Ortak Dış Politika Oluşturma Çabası, Medeniyet Araştırma Dergisi, Cilt:3, N:5, 2018, s.3.
5] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., ss.274.
6] Canan Balkır, Mare Nostrum’dan Avrupa Akdeniz Ortaklığına: Olmayacak Duaya Amin Demek!, s.303.
7] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., s.275.
8] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.218.
9] Elif Uçkan Dağdemir, a.g.e., s.279
10] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.219.
11] Ertuğrul Uzun, Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci, s.12.
12] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.219.
13] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.13.
14] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.222.
15] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.19.
16] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.222-223.
17] Narin Güler, Barselona Süreci & Akdeniz İçin Birlik, s.9.
18] Ertuğrul Uzun, a.g.e., s.19-20.
19] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.220.
20] Filiz Cicioğlu ve Rıdvan Kalaycı, a.g.e., s.226.
21] Ömer Kurtbağ, Avrupa- Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci, Ankara Avrasya Çalışmalar Dergisi, Cilt:3, N:1, Güz-2003, s.87.
22] Haydar Çakmak, Akdeniz İçin Birlik ve Türkiye’nin Rolü, TESAM Dış Politika Raporu, s.11.
KAYNAKÇA
Balkır, Canan. Mare Nostrum’dan Avrupa Akdeniz Ortaklığına: Olmayacak Duaya Amin Demek!. 299-336.

Çakmak, Haydar. Akdeniz İçin Birlik ve Türkiye’nin Rolü. TESAM Dış Politika Raporu, 7-17.

Dağdemir, Elif Uçkan. Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası: Dönemsel Bir İnceleme. 271-285.

Filiz Cicioğlu; Rıdvan Kalaycı. “Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci”, Avrupa Birliği ile Türkiye İlişkileri, 213-235.

Güler, Narin (2010). Barselona Süreci & Akdeniz İçin Birlik. İzmir Ticaret Odası. 1-14.

Kurtbağ, Ömer (2003). Avrupa- Akdeniz Ortaklığı: Barcelona Süreci. Ankara Avrasya Çalışmalar Dergisi, 3(1), 73-92.

Meral, Ömer Ertuğrul (2018). “Akdeniz İçin Birlik” Örneğinde Avrupa Birliği’nin Ortak Dış Politika Oluşturma Çabası. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 3(5), 1-9.

Uzun, Ertuğrul (2003-2004). Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikası ve Barselona Süreci. Sosyal Bilimler Dergisi. 1-32.
[/vc_toggle]

Batı’nın Doğu Algısı: Oryantalizm

Günümüzde, coğrafi açıdan baktığımızda birçok “doğu” ile karşılaşmaktayız. Örneğin; Orta Doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu gibi. Herkesin kabul ettiği bu isimler neyi tanımlamaktadır? Bu bahsi geçen bölgeler aslında Asya Bölgesine ait parçalar değiller midir? Bu kadar çok doğu arasından, Hangi Doğu? Bu tanımlar özünde “Batı” merkezli Dünya düzeninin ortaya çıkardığı yakıştırmalardır. Bu isimler yapay olarak eski emperyalist güçler tarafından bu bölgelere atfedilmiştir. En büyük emperyalist güçlerden olan Britanya Krallığı çoğu zaman bu tanımlamaları ortaya atan devlet olmuştur. Kendilerini gelişmiş, demokratik, eğitimli olarak merkeze koyan bu devletler kendilerine göre bir Dünya tasviri çizmişlerdir. Bu açıdan bakılacak olursa, kendilerini “Batı” da gören devletler yine kendi konumlarına göre diğer bölgeleri kendilerinden doğu da oldukları için bu isimler ile tanımlamışlardır. Coğrafi olarak bakıldığında bu ülkelerin Doğu’da veya Batı’da olması haritaya hangi açıdan baktığınızla ilgilidir. Bunun dışında, özellikle “Orta Doğu” nun “Batı” nın aksine gelişmemiş, demokratik olmayan, eğitimsiz devletlerden ve halklardan oluşan bir bölge olarak tanımlanması bu batı merkezci anlayışın hâkim olduğu bir düşünce sistemidir. Kendilerine göre Dünya’nın geri kalanını konumlandıran eski düzenin emperyalist güçleri, yeni düzenin demokratik ülkeleri bu bölgeleri kendi görmek istedikleri gibi konumlandırmışlardır. İşte tam da bu noktada Oryantalizm, Şarkiyatçılık (Doğu Bilim) ortaya çıkmıştır.

Oryantalizm

Oryantalizm, genel anlamı itibarıyla Doğu hakkında bilgi toplamaktır. Fakat, Oryantalizm yaygın olarak Batı’nın Doğu hakkındaki “algılamalarını” tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu kavramı güçlü bir şekilde tartışmaya açan Edward Said, kavram ile aynı adı taşıyan “Orientalism” adlı eserinde bu algılamalara dikkat çekerek bu sözcüğün sanat, edebiyat, toplumsal, siyasal ve başka her alanda olan etkisini gözler önüne sermiştir [1]. Said, batılı devletlerin emperyalist çıkarları ile oryantalist çalışmaların bağlantısını açıklamaya çalışmıştır. Foucault’un bilgi-iktidar formülasyonunu kullanan Said, iktidar ve bilginin, dolayısıyla sömürgeci Batı’nın ve oryantalist bilginin birbiriyle kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu anlatmaya çabalamıştır. Oryantalizm’in tarihi 15. Yüz yıla kadar dayanmaktadır ve etkisini en çok sanat alanında göstermiştir. Sanatçılar eserlerinde Doğu tasvirlerini yaparken, gerçek Doğu’yu değil, kendi kurguladıkları Doğu’yu tasarlayıp sunmuşlardır. Batıdaki birçok sanatçı Doğu’yu hiç görmeden herhangi bir gözlem yapmadan eserlerinde Doğu tasviri yapmaya devam etmiştir. Bu nedenle, Batı kültüründe Doğu denilen bölgelerdeki toplumlar gerçek olay ve gözlemlere dayanarak değil, kurgulanan bir olgu haline gelmiştir.

[irp posts=”29203″ name=”Avrupa-Merkezciliğin Oryantal Despotizmi”]

Bu kavramın en temelinde bir “ötekileştirme” çabası yer almaktadır. Ötekileştirme, bir tarafı olumsuz olarak gösterirken diğer tarafı yüceltme amacı taşımaktadır [2]. Oryantalizm düşüncesi ve ötekileştirme birbiri içerisinde vücut bulan kavramlardır. Batı kendisi ile Doğu arasında bir karşılaştırma çabasına girerek; kendisini gelişmiş, eğitimli ve ileri göstermiştir. Doğu ise kontrol altında tutulması gereken, geri kalmış bir bölge olarak tasvir edilmiştir. Bu ötekileştirme sayesinde Batı, Doğu hakkındaki iddialarını meşru bir zeminde oluşturmaya çalışmıştır [3]. Doğu-Batı olarak Dünya’yı ikiye bölen bu ayrım en temel de Batı’nın Hayali Doğu algısına işaret eder. Batı, kendisinde olan şeylerin “iyi” ve olmayan şeylerin “kötü” olduğu öne sürmektedir. Kötü olan şeylerin çoğu ise Doğu’da toplanmıştır [4]. Batı’ya göre Doğu’nun konuşma ve kendini anlatma yetisi yoktur bu nedenle temsil edilmesi gerekmektedir. Batı, Doğu’ya yaptığı müdahaleleri bu nedene dayandırarak meşru hale getirmeye çalışmaktadır. Doğu batı tarafından üretilmiş ve yorumlanmıştır. Dolayısıyla, gerçek değildir ve bir fanteziden ibarettir.

Hayali Doğu

Batı’nın zıttı olan, sınırları belirsiz bir bölgeyi işaret eden Hayali Doğu kavramı, “Batı” olmayan her şeyi kapsamaktadır. Doğu’nun Batı tarafından nasıl algılandığı, kontrol edilmesi gereken, betimlenmesi gereken ve diğer amaçlara hizmet ederek söylemleştirilen bir olgu olarak görüldüğü Oryantalizm kavramının merkezini oluşturur [5]. Batı Hayali Doğu’yu yaratarak burada yapacağı her türlü sömürüyü meşru kılmaya çalışmaktadır. Bu anlayışa göre Doğu, aşırılıkçılığın hâkim olduğu, belirsiz, uzak, inançların baskın olduğu bir bölgede kurulmuştur. Bu bölgelerin bu şekilde tasvir edilmesi ve gerçekliklerine aykırı tanımlar ile ötekileştirmesi nedeniyle, günümüzde bu bölgelerde ortaya çıkan birçok sorun bölge ile özdeşleştirilmiş ve normal olarak karşılanmıştır [6]. Doğu, Batı’ya göre bir masal dünyasından ibarettir. Doğu bir gerçeklik değil, okunması gereken bir masaldır ve ancak bu masal üzerinden bilinebilir. Fakat, şöyle bir durum söz konusudur ki, her masal gibi bu masalda gerçek değildir. Bu masalda kullanılan hep aynı betimlemeler, sıfatlar ve imgeler Doğu ile özdeşleştirilmeye çalışılsa da burada bir somut temel olmadığı için bölgedeki “gerçek” sorunlara da çözüm bulunulamamaktadır.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, günümüzde kullandığımız Doğu tasvirlerinin çoğu Batı tarafından üretilmiş gerçek olmayan algılamalara dayanan terimlerdir. Kendisini merkez konuma koyan Batı, kendine ait olmayan herhangi bir parçayı “Doğu” olarak tanımlamıştır. Bu tanımın sorunlu olduğunu ortaya atan Edward Said ise Oryantalizm düşüncesinin Batı’da ne kadar hastalıklı bir şekilde yayıldığını ve gerçek olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır. Bu düşünce biçimi, günümüzde özellikle “Orta Doğu” denilen bölgede yaşanan sorunlara çözüm üretilemediği ve oradaki halklar için bu sorunların oluşmasının normal karşılandığı bir durumu ortaya çıkarmıştır. 1000 yıldan uzun süredir var olan Bölge Medeniyetlerini yok sayarak bu bölgelerdeki mirası görmezden gelen Batı toplumu buradaki halkların geri kalmış olduğunu ve kendilerinin sahip olduğu fakat ötekilerin sahip olmadığı “iyi” şeyleri ileri sürerek buraların gelişemediğini öne sürmüştür. Bu ötekileştirme içinde kaybolan Batı toplumu Doğu olarak nitelendirdiği Dünya’nın geri kalan bölgelerini hiçbir zaman tam anlamıyla tanımamıştır. Bu bölgeleri sömürerek kendi tasvir ettikleri tabloya daha da yakınlaştıran Batı toplumları yine bu bölgelerdeki sorunların temelini oluşturmuşlardır. Unutulmamalıdır ki, her masalın bir sonu vardır ve masallar mutlu sonla bitmelidir. Fakat, Batı’nın yazdığı Doğu masalı mutlu sonla bitmeyecek gibi görünmektedir. Batı’nın bu hayali tasvirlerden vazgeçerek uyuduğu uykudan uyanması ve bu halkları tanımaya çalışması gerekmektedir. Bu bölgelerde neden olduğu sorunlu yapıları düzeltmeye çalışarak yarattığı tabuları yıkmalıdır. Kendini kıyaslayabilecek bir zıt yapı bulamadığında Batı da Batı olarak kalamayacaktır. Dolayısıyla, Batı Doğu’ya muhtaçtır ve bu hayali tanımlar sona erdirilerek bu bölgelerde çözüm yaratılmalıdır. Batı Merkezli yaratılan Uluslararası İlişkiler ’in Doğu’nun da hesaba katılarak yeniden inşa edilmesi neticesinde, daha barışçıl ve işbirlikçi bir düzen kaçınılmaz olacaktır. Son olarak, bu çalışma Batı Medeniyetini bir düşman veya kötü gibi göstermeye çalışmamaktadır. Bugün, Batı Medeniyetinin gelişmiş olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu çalışma sadece olan durumu analiz etmeye çabalayarak, ayrıştırılan iki toplum arasındaki asimetrik güç ilişkisine dayanan düzenin getirdiği sorunlara dikkat çekmeye çalışmıştır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- Said, Edward (1998). Oryantalizm. Nezih Uzel (Çev.). İstanbul: İrfan Yayınevi.

2- Abdülmelik, Enver (2007). “Krizdeki Oryantalizm”. Oryantalizm Tartışma Metinleri. Aytaç Yıldız (Ed.). s. 39-77. Ankara: Doğu-Batı Yayınları.

3- Bulut, Yücel (2004). Oryantalizmin Kısa Tarihi, İstanbul: Küre Yayınları.

4- Keyman, Fuat (1999). “Farklılığa Direnmek: Uluslararası İlişkiler Kuramında “Öteki” Sorunu”. Oryantalizm Hegemonya ve Kültürel Fark. Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu (Der.). s. 71-106. İstanbul: İletişim Yayınları.

5- Keyman, Fuat, Meyda Yeğenoğlu ve Mahmut Mutman (1999). “Giriş: Dünya Nasıl “Dünya” Oldu?”. Oryantalizm Hegemonya ve Kültürel Fark. Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu (Der.). s. 7-23. İstanbul: İletişim Yayınları.

6- Parla, Jale (2001). “Hayâlî Doğu”, Atlas Dergisi, S. 96, 2001.

[/vc_toggle]

Pakistan’ın Atom Bombası Yolculuğu

Nükleer Felakete Dönüşebilir

Pakistan kurulduğu tarihten itibaren Hindistan ile rekabet ve çatışma yaşamıştır. Günümüze kadar iki ülke arasında 3 savaş meydana gelmiş, sayısız çatışma yaşanmıştır.

Geçmişte dev nüfusa sahip bu iki ülkenin çatışması, kısa sürede bölgesel ve küresel bir ölçek kazanmıştır. Fakat günümüzde Pakistan-Hindistan gerilimleri daha endişe verici bir durum haline gelmektedir. Bunun nedeni ise aralarında meydana gelebilecek savaşlar “nükleer felakete” dönüşme ihtimalinde taşımaktadır.

Nükleer Bombanın Etkisi

Pakistan ile Hindistan 1947, 1965, 1971 ve 1999 yıllarında savaş yapmıştır. Hindistan 1971 yılındaki savaştan kısa süre sonra (1974) “Gülümseyen Buda” isimli nükleer silahını test etti. Bu durum Pakistan’ın önceden beri var olan nükleer silah elde etme isteği için milat olmuştur.

 

Chagai’ye Giden Uzun Yol

Pakistan’ın nükleer yolcuğunda iki önemli avantajı olmuştur. Birincisi Batı’da eğitim görmüş Pakistanlı mühendisler. İkincisi ise Çin’in teknoloji aktarımı yapması.

1956 tarihinden itibaren Pakistan’ın başarılı öğrencileri nükleer konusunda eğitim almak için ABD ve Avrupa’ya gönderildi. 1965 yılında Hindistan’ın atom bombası yapma çalışmalarını öğrenen Pakistan başkanı Zulfikar Ali Bhutto “Hindistan yaparsa biz de atom bombası yaparız, gerekirse aç kalır ot yeriz” sözleriyle ne pahasına olursa olsun karşılık vereceklerinin sinyalini verdi.

Bu süreçte Pakistanlı Abdul Qadeer Khan ve Samar Mubarakmand gibi mühendisler Avrupa’da edindikleri tecrübeleri ülkelerine aktarmak için yoğun şekilde çalıştılar. Ayrıca Abdus Salam gibi Nobel ödüllü fizikçileri de bu konuda bir süre aktif destek sağlamıştır.

Pakistanlı bilim insanları, nükleer test için İran sınırında bulunan Belucistan eyaletine bağlı Changai bölgesi seçti. 1983 yılında bir nevi ön test anlamına gelen soğuk testi başarılı şekilde gerçekleştirdiler. Bu süreçte ABD, mühendis Mubarakmand’ı dinelmeye başladı ve onun atom bombası yapacağından şüphelendi. Pakistan atom bombası için şartları olgunlaştırdı ancak plütonyum ve bomba düzeneklerini farklı bölgelerde tuttuğu için ciddi bir tepkiyle karşılaşmadı.

1989 yılında Çin ile Pakistan arasında Hindistan’a karşı askeri iş birliği anlaşması yapıldı. Çin, Pakistan’ın jet, tank, ağır silahlar ve füze üretimi için tesisler yapmasına yardımcı olmuştur. Daha sonra Çin, Pakistan’a atom bombası için ihtiyaç duyulan uranyum sağlama, bomba tasarımı konusunda öneriler ve Pakistanlıların bir Çin test sahasında nükleer bomba testi yapmasına izin verme gibi hayati yardımlarda bulunmuşlardır. Ayrıca M-11 füzeleri verdi. Bu füzelerle Pakistan, 300 km çapındaki alanı nükleer silahlar aracılığıyla vurabilme yeteneği kazandırmıştır.

Pakistan Savunma Sistemlerinden Biri Olan Kıyı Savunma Füzesi

Hindistan’ın 1998’de 4 Hidrojen ve bir atom bombası testi yaptı. Bun karşılık Pakistan milli savunma toplantısında atom bombası testleriyle karşılık verilmesine karar verildi. Pakistan uzun süredir bu anı beklemekteydi. Hazırlanan nükleer tünellerden gizlice operasyon yürütüldü. 28 Mayıs 1998 tarihinde testin yapılacağı alanda (Chagai) sadece gözlemci grup kaldı. Tetikleme mekanizmasını tasarlamış olan Muhammed Arshad düğmeye basmak için seçildi. Elhamdulillah duasını okuyup 15:16’da düğmeye bastı ve Pakistan dünyanın 7.Nükleer gücü oldu. Pakistan dış işleri bakanlığı bu haberi “Pakistan’ın En Güzel Saati” şeklinde paylaştı. 2 gün sonra (30 Mayıs 1998) Pakistan Chagai-II testini de başarılı şekilde gerçekleştirdi.

Pakistan her yıl 28 Mayıs tarihini Youm-e-Takbir adıyla kutlamaktadır.

Pakistan ve Hindistan’ın ard arda nükleer denemeleri karşısından tüm dünya diken üzerindeydi. ABD başkanı Clinton, iki ülkeyi de kınayarak “İki yanlış bir doğru etmez” sözleriyle iki ülkeye de sert ambargo kararları almıştır.

Sonuç

Pakistan, Hindistan’ı dengelemek için başlattığı uzun nükleer yolculuğuna sonunda ulaşmıştır. Fakat 1999 yılındaki savaşta iki ülkenin de nükleer güce sahip olmasına rağmen bunu kullanmamışlardır. Pakistan ve Hindistan’ın nükleer olarak birbirini dengelemesi Soğuk savaş döneminde sıkça bahsedilen “dehşet dengesi” kavramının gerçekliğini birkez daha ortaya koymuştur.

Nükleer Enerji Santrali

Günümüzde Pakistan’ın 160 nükleer silahının olduğu tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Pakistan Nükleer enerji konusunda da aktif politika izlemiştir.

1971 yılında Karachi 1 nükleer santralini faaliyete geçirdi. 2000’li yıllarda ise Chasma nükleer santrali faaliyete alındı. Chasma’nın bugüne kadar 4 reaktörü aktif hale getirildi. Bu santralin herbir reaktörü Karachi santralinden 3 kat daha fazla enerji sağlamaktadır.

Günümüzde Pakistan enerji ihtiyacının %7’sini (1,318 MWe) santrallerden karşılamaktadır. Yeni yapılan 4 santralle birlikte bu oran iki katının üzerine çıkarılması (3.346 MWe) planlanmaktadır.

[irp posts=”25193″ name=”Pakistan’ın LY-80 Hava Savunma Sistemleri Türkiye’ye mi Geliyor?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arms Control Association, Nuclear Weapons: Who Has What at a Glance, 2020. 

Carey Sublette, Pakistan’s Nuclear Weapons Program 1998: The Year of Testing, 2001. 

Raı Muhammad Saleh Azam, When Mountains Move – The Story of Chagai, The Nation, 2000. 

Ural Akbulut, Hindistan: Nükleer reaktörden atom bombasına, Milliyet Gazetesi. 

Jack Unwin, The top seven nuclear power plants in India, Power Technology, 2019.  

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Okyanus Yayınları, 2020, s.276-278. 

www.world-nuclear.org, Nuclear Power in Pakistan, 2020. 

Stockholm Internatıonal Peace Research Instıtute, 6. World nuclear forces, 2019.  

[/vc_toggle]