Cumhuriyet tarihinin ikinci muhalefet partisi teşebbüsü olan Serbest Cumhuriyet Fırkası; üç ay süren kısa serüveni, kuruluşu, akıbeti ve fesih süreci ile açıkça dönem demokrasisinin konumunu ortaya koymuştur. Bu güdümlü muhalefet deneyimi, öncelikli olarak, hükümetin denetimden mahrum olması sebebiyle yaratılmıştır. Kaynaklarda fırkanın kuruluşu ile meclisin daha demokratik bir hale gelmesinin arzulandığı belirtilse de bunun yaşanan olaylar ve tartışmalarla asla söz konusu olmadığı aşikardır. Ancak halk nazarında büyük bir heyecan uyandıran bu girişim, Halk Fırkasının dönem politikalarının halktan kopuk yanını da ortaya koymuştur. Şüphesiz yakın dönem siyasi tarihimizde bu başarısız demokrasi girişimi ile yaşananların cumhuriyet idealine aykırı olduğu malumdur.
Fırkanın Kuruluşu
Türk demokrasisi için yeni bir dönemin başlangıcı olması niyetiyle 1930 yılının 12 Ağustos tarihinde kurulan ve aynı yılın 17 Kasım’ında faaliyetlerine son verilen Serbest Cumhuriyet Fırkası, kısa süren bu serüvenine rağmen Türk siyasi tarihine derin bir iz bırakmıştır. 1924 yılında olan bir başka başarısız girişimin üzerinden beş yıl geçmesinin ardından çok partili bir meclis yapısına bürünme arzusu, dönem siyasileri için büyük bir şaşkınlık sebebi olmuştu. “Zira iktidar partisi-devlet bütünleşmesiyle karşımızda yükselen Cumhuriyet Halk Fırkası beş yıl önce geçirmiş olduğu bu muhalefet deneyiminden sonra, üstelik bu kez kendi isteği ve kontrolünde bir muhalefet partisi deneyimine atılmıştı.”1 Bu sebeple SCF’nin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi gerçek bir muhalefet partisi olmadığını söylemeliyiz. Çünkü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mevcut hükümete rağmen Serbest Cumhuriyet Fırkası ise hükümetin desteği ile var olmuştur. Elbette bu da yeni fırkanın “suni” bir girişim olarak adlandırılmasına neden olmuştur. 1930 yılında Fethi Okyar ile Atatürk arasında geçen ve Fethi Okyar’ın yeni bir fırka teşekkülü için icazet istediği Atatürk’ün ise cevap olarak bunu onayladığı mektuplaşmalar olduğu duyurulmuştur. Ardından Gazi, Fethi Okyar ve İsmet İnönü’nün yaptığı bir toplantı sonrasında İsmet İnönü’ye mektupların okutulması ile fırkanın kuruluşu ilan edilmiştir. Fırka mensuplarından olan ve mektuplaşmalar okunduğunda hazır bulunan Ahmet Ağaoğlu o ana dair ilginç bir tespitte bulunmuş ve hatıratında şöyle kaleme almıştır, “Dikkat ettim, iki kağıt da İsmet Paşanın eli ile yazılmıştı, saatlerden beri bu mektupları tertip etmekle uğraşıyorlarmış.”2 İster istemez yeni fırkanın kuruluşuna dair ortaya atılan mektuplaşmaların sadece fırkanın kuruluşunun ilanını duyurmak ve tarafların beyanlarını halka arz etmek için yapıldığı ve gerçekte böyle bir mektuplaşmanın olmadığı dönemi ele alan hatıratlarda kaleme alınmıştır. Fırka; Nuri Conker, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Reşit Galip, Hasan Tahsin Uzer, Mehmet Emin Yurdakul, Rasim Öztekin, İbrahim Süreyya Tolon, Nakiyettin Yücekök, Talat Sönmez, Ali Haydar Yuluğ, Refik İsmail Kakmacı, Süreyya İlmen ve Ali Galip Yenen ile birlikte on üç mebusla kurulmuştur. Fırka, 1929 yılında dünyada ekonomik krizin etkilerinin halen görüldüğü bir dönemde kurulmuştu. Haliyle yeni fırkadan özellikle bu krizin yarattığı ekonomik sorunlara çözümü konusunda katkı vermesi beklenmiştir. Bu sebeple fırka isminde liberal bir anlayışa sahip olunduğuna binaen “Serbest” adı verilmiştir. Fırka kurulduğu andan itibaren halk nazarında büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Teşkilatlanmaya atılan Serbest Cumhuriyet Fırkası ülkenin her bir noktasında fırka teşkilatlarının olmasını isteyen destekçilerinin mektuplarıyla, tebrikler ve destekler almıştı. Fırkanın halkın coşkusuna bu denli uğrayacağını düşünmeyen Halk Fırkalılar için bu bir başka şaşkınlık sebebi olmuştu. Bu şaşkınlığın açık bir sürtüşmeye dönüşmesine vesile olan ilk olay şüphesiz Yarın Gazetesi sahibi Arif Oruç’un partiyi benimsemesiydi. Fırka kurulmadan önce de muhalif bir çizgide olan Arif Oruç, görüşlerini kendi gazetesinde dile getirmekteydi. Haliyle Halk Fırkası ile iyi ilişkilere sahip olmayan Oruç, Serbest Fırkanın da kendine ait bir yayın organına sahip olmaması sebebiyle, kendisinin kaleme aldığı yazıların yeni fırkanın görüşleri gibi algılanmasına neden olmuştu. Bunun dışında, “İstanbul’da Son Posta, İzmir’de Yeni Asır, yine İzmir’de, CHF’yi destekleyen Anadolu Gazetesi’ne karşı, Hizmet Gazetesi’nde Serbest Cumhuriyet Fırkasını destekleyen yazılar yer almıştır. Partinin ideoloğu durumunda olan Ahmet Ağaoğlu ise, Yarın Gazetesi’nde çıkan yazıların partiye zarar verdiğini savunmuş, Fethi Bey’in Arif Oruç’la olan yakınlığından rahatsızlık duymuş ve kendisine göre, Arif Oruç’un ve Yarın Gazetesi’nin SCF ile ilgili yazıları “karanlık ve bozguncu” dur.”3 Bu sürtüşmeye değin yeni fırkanın kuruluşunun memlekette taraf ayırt etmeksizin bir sükûnet hali yarattığı fakat bu sürtüşme ile beraber bu sükûnet havasının yerini çetin geçen günlere devrettiğini söyleyebiliriz. Bu sırada teşkilatlanmalarına devam eden Serbest Fırka, İzmir başta olmak üzere Ege’de büyük bir desteğe maruz kalmaktaydı. Teşkilat şubelerini ilk bu bölgelere açmışlardır. Ardından “Doğu’da ve çeşitli vilayetlerde fırkanın şubeleri açılmış ve ayrıca İzmir teşkilatı Dr. Erkem Hayri (Üstündağ) tarafından kurulmuştur. İstanbul teşkilatının başına ise Prof. Dr. İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) getirilmiştir.”4

Fırkanın Feshine Giden Süreç
Şüphesiz eski fırka mensuplarıyla yeni fırkayı karşı karşıya ve ilişkileri adeta düşmanlık seviyesine getiren bir diğer sebep, 1930 yılında yapılan belediye seçimlerine yeni fırkanın dahil olmasıdır. Ayrıca bu seçimlerin genel oy üzerinden ve kadınların iştiraki ile yapılması o yılın demokrasi tarihimizin adına bir başka önemli hadisesiydi. Ancak henüz yeni kurulmuş ve taşra teşkilatlanmalarını tamamlayamamış olan bir partinin seçime girmesi Serbest Fırka nazarında önemli soru işaretleri doğurmuştu. Zira halkın fırkayı kısa sürede benimsemesiyle beraber fırkanın seçimde olası bir zafer kazanması ihtimaline karşın yaşanacak hadiselerden bazı mebuslar endişe duymuşlardır. Nitekim endişelerinde de haklı çıkmışlardır. Fırkanın belediye seçimlerine katılma hikayesi ise Ağaoğlu’nun hatıratında yer alan bir dipnotta şöyle anlatılmıştır, “Serbest Fırka erkanından Tahsin Bey’le yan yana oturuyorduk. Atatürk Serbest Fırka faaliyetinden malumat istedi. Tahsin Bey fırkanın faaliyetlerini anlattıktan sonra İstanbul Belediye intihabına iştirak için müsaade istedi. Atatürk, ‘Henüz yeni teşekkül vaziyetindesiniz! Kendinizde kazanacak kadar kuvvet görüyor musunuz ki bu karara vasıl oldunuz?’ diye sordu. Tahsin Bey, ‘Siz intihaba müsaade ederseniz biz bu intihabı muhakkak kazanırız cevabı verdi. Atatürk ise ‘Yeni teşekkül vaziyetinde iken böyle bir mücadeleyi kaybetmek aleyhinize olur. Fakat mademki kendinizde kuvvet görüyorsunuz ve buna karar verdiniz, Allah muvaffak etsin’ dedi.”5 Ancak bu diyaloğu ilginç hale getiren ise Tahsin Bey’in Fethi Bey’e gönderdiği telgrafta seçimlere katılımın Atatürk’ün emri ile olduğunu belirtmesidir. Halihazırda bazı fırka mebuslarının ve Atatürk’ün Serbest Fırkanın seçime girmesine dair şüpheleri söz konusu olduğu halde telgrafta seçime katılımın Atatürk’ün istediği olduğunun belirtilmesi SCF’nin seçim mücadelesini başlatan an olmuştu. Seçim hazırlıklarına girişen Serbest Cumhuriyet Fırkası, Fethi Bey önderliğinde İzmir, Aydın, Manisa ve Balıkesir’i kapsayan bir seçim turuna çıkmışlardır. Ancak Eylül’ün üçünde çıkılan yolculuk, Halk Fırkalıların giriştiği engellemelere maruz kalmıştır. Ayrıca ellerine geçen İzmir’de yeni fırkaya karşı muhalif büyük bir kalabalığın olduğuna dair telgraf da bu engellemelerden biriydi. Bu telgrafın Fethi Bey’i engellemek amacı güttüğünü belirten Mustafa Kemal, kendisini bu yolculuk için cesaretlendirmiştir. Bunun dışında yolculuktan önceki günlerde İsmet İnönü’nün Samsun nutkunda yeni fırkayı hedef alan ifadeleri de Fethi Bey’i fırka mensuplarıyla beraber karşılık verebilecek etkili bir nutuk hazırlama çabasına itmiştir. Tüm bu olaylarla beraber Fethi Bey ve arkadaşları İzmir’e yaklaştıklarında kendilerini taşıyan motorun güvertesinden kıyıya baktıklarında onları coşkuyla karşılayan binleri görünce heyecana ve gerginliğe kapılmışlardı. “Sayı üzerinde bir ittifak olmasa da herhalde elli bine yakın olmalıdır. Fethi Okyar öylesine birbirine düşmüş iki grup buldu ki, miting için birkaç gün beklemesi gerekecekti (Silianoff, BCA BMGM K, Katalog no: 30 10/240 618 19).”6 Fethi Bey ve fırka temsilcileri coşkulu kalabalığı zorlukla yararak otellerine varmışlardır. Burada da dağılmayan grubu sükunete davet eden ve dağılmalarını rica eden Fethi Bey, kalabalığı yatıştırmıştır. Ancak ardından Halk Fırkası temsilcileri Fethi Okyar ve arkadaşlarını karşılamamakla kalmamış ve karşı bir miting düzenlemişlerdir. Bu mitingi Serbest Fırkanın düzenlediği dedikodusu yaydırılarak halkın ilgisi çekilmek istenmişse de halk kürsüde Fethi Okyar’ı göremeyince öfkeyle alandan ayrılmıştır. Bu sırada öfkeli kalabalığın Halk Fırkası binasını ve fırka destekçisi Anadolu Gazetesi matbaasını taşlamasıyla büyüyen olaylar sonucunda “güvenlik güçleri kalabalığın üzerine ateş açmış ve Necati adlı 14 yaşında bir çocuk ölmüştür.”7 Bu sırada olaylardan habersiz olan Fethi Bey ve arkadaşları, öfkeli bir kalabalığın otele yaklaştığını fark etmiştir. Ardından öldürülen çocuğun babası Fethi Bey’in önüne atılarak “İşte size bir kurban. Başkalarını da veririz. Yalnız sen bizi kurtar.”8 demiştir ve Fethi Bey bu üzücü anda babanın acısını paylaşmıştır. Sonraki günlerde, 7 Eylül’de, yine coşkulu ve alandan taşan bir kalabalıkla miting düzenlenmiştir. Hükümete özellikle ekonomik politikalar hakkında eleştirilerde bulunmuştur. Olaylar Halk Fırkası için büyük bir endişe kaynağı olmuş ve hükümet yanlısı gazetelerde Serbest Fırkayı anarşiyle dahi itham edenler söz konusu olmuştur. Bu olayların ardından Cumhuriyet gazetesi kurucusu Yunus Nadi Bey, Mustafa Kemal’e “Açık Mektup” adını verdiği bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıda yeni fırkanın Mustafa Kemal’i kendine mal eden tutumları ve iki fırka arasındaki durum hakkında açıklama istemiştir. Mustafa Kemal ise verdiği cevapta “Ben Cumhuriyet Halk Fırkasının Umumi Reisiyim. Cumhuriyet Halk Fırkası Anadolu’ya ilk ayak bastığım andan itibaren teşekkül edip benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinden doğmuştur. Bu teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz.”9 demiştir. Bu cevabın ardından Fethi Bey ve Nuri Conker Mustafa Kemal’i ziyarete gitmiş ve verilen cevapla ilgili endişelerini dile getirmiştir. Mustafa Kemal ise fırkanın kuruluşundan beri verdiği destek sözünün arkasında olduğuna ancak şu an eski fırkanın kendisine daha çok ihtiyacı olduğunu belirtmiş ve gerektiği takdirde kendilerine de yardımdan çekinmeyeceğini söylemiştir. Ancak Gazi’nin İzmir hadiseleri ile yaşananlardan rahatsız olduğu yeni fırkanın feshine giden süreçte dönem hatıratlarında değinilmiştir. Yine dönem hatıratlarında Atatürk’ün fırkanın kurulmasına dair samimiyetlerinden bahsedilmiş ve devam eden günlerde kendisinin yeni fırka teşekkülüne dair olumlu düşüncelerinin de giderek kaybolduğuna değinilmiştir. Mustafa Kemal, Fethi Bey’e verdiği sözlerden dolayı fırka feshine dair istekte bulunmamış ancak Fethi Bey’e karşılıklı seçimlere gitme ve kazananın hükümeti alması gerektiğine dair imalarda bulunmuştur. Fethi Bey ise Gazi’yi karşısına almak gibi bir ideali olmadığını ve gerekirse fırkayı feshedeceğini bildirmiştir. Bunların dışında “1930 Belediye seçimlerinin sonucunda Serbest Cumhuriyet Fırkası, toplam 502 seçim bölgesinden 31’ini kazanmayı başarmıştır.”10 Seçimlerde yeni kurulmuş ve teşkilatlanmaları yarım aksak olmuş olmasına rağmen büyük bir başarı elde etmişlerdir.

Fırkanın Feshi
“Bu gelişmelerle birlikte, Serbest Fırkanın seçimlerle ilgili iddiaları Meclis’te 15 Kasım 1930 Cumartesi günü tartışılmıştır. Söz alan Fethi Bey, seçimler sırasında kendisine ve partisine haksızlık edildiğini, partisine mürteci damgası vurulduğunu, partisine oy verecek kişilere baskı yapıldığını, CHF’ye oy verecek seçmenlerin ise korunduğu ve desteklendiğini, seçmen listelerinin değiştirildiğini, vali ve diğer mülki amirlerin yetkilerini SCF’ye karşı kullandıklarını ve SCF oylarının eksik sayıldığını iddia ettiği, oldukça sert bir konuşma yapmıştır”11 Devam eden süreçte meclisteki oturumlarda Fethi Bey özelinde Serbest Cumhuriyet Fırkası adeta hesaba çekilmiştir. Karşılıklı söz düelloları ile geçen meclis konuşmaları, uzun zamandır mecliste olmayan bir atmosferin var olmasına sebebiyet vermişti. Fethi Okyar kendisine has üslubuyla yöneltilen soruları kıvraklıkla savuşturuyor, fırkaya dair ortaya atılan anarşi iddiasına ve ithamlarına karşılık veriyordu. Konuşmasının bir kısmında bu konuyla ilgili “Anarşi, vatandaşların bir kısmının diğer kısmına üstün surette imtiyaz ve hak sahibi olduğu vakit meydana çıkar”12 diyerek hem Halk Fırkasının halktan kopuk yönetimi ve mebuslarından bahsediyor hem de bu mebusların ithamlarını defediyordu. Fethi Bey söylemlerinin hiçbir noktasında Gazi’ye dair bir serzenişte bulunmamıştır. Esasında kaynaklarda ve dönem hatıratlarında İsmet Paşa’nın bu yeni fırkanın özellikle seçim çalışmalarında yer almasından, güçlü bir geri dönüt almasından rahatsız olduğu ve gerek fırka içerisindekilere gerekse Mustafa Kemal’e bu teşekkülün yanlışlığı hakkında eleştirilerde bulunduğu kaleme alınmıştır. Tüm bu olumsuzluklarla geçen üç ay sonunda Fethi Okyar fırkanın feshinin doğru olacağı kanaatine varmıştır. Nitekim meclis konuşmalarının sonunda Fethi Okyar ve arkadaşları gece 00:30’da fırkanın feshine karar vermişler ve fırkanın feshine dair karar metnini oluşturup Gazi’ye teslim etmişlerdir.
Sonuç Yerine
Açıkçası Ağustos 1930’da Mustafa Kemal’in ılımlı yaklaşımları ile kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, o dönem yükselen faşist ve dikta rejimler furyasına rağmen gündemde yer alan daha demokratik bir ülke arzusunun tezahürüydü. Şüphesiz bu yeni fırka teşekkülünün dünyanın o dönem bulunduğu koşullar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bu açıdan her ne kadar suni bir girişim olsa da fırkanın Fethi Bey öncülüğünde hükümete yerinde eleştirilerde bulunduğunu göz ardı edemeyiz. Ancak yine de tüm bunların kontrollü ve sınırlı bir muhalefet anlayışı ile yapıldığını belirtmeliyiz. Seçimlerde yaşanan hadiselerin, özellikle İzmir hadisesinin, fırkayı feshine götüren temel neden olduğu aşikardır. Fırkanın seçimlerde ve sonrasında demokrasi ve cumhuriyet idealleri ile hiç de örtüşmeyecek uygulamalara maruz kalması dönem hükümetinin otoriter yanını, halkın yeni fırkaya karşı yoğun ilgisinin ise halktan kopuk yanını ortaya koymaktadır. Bunu dışında fırkanın feshinden sonra yerel teşkilatlarda düzenlemeye gidilmiş ve hukuksuz girişimlerde bulunan mutemetler azledilmiştir. Ayrıca tarihte her ne kadar Serbest Cumhuriyet Fırkası üç aylık kısa serüveni ve fesih süreci ile anılsa da ülkede ilk kez bu denli görünür siyasal bir bölünmenin açıkça ortaya çıkmasını da sağlayarak siyasi tarihimizde bir eşik noktası olmuştur. Sonuç itibari ile yaşananlar ülkede, çok partili hayat adına, demokratik atılımların uzunca bir süre geri planda kalmasıyla sonuçlanmıştır.
Mahsun Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
Ağaoğlu Ahmet, Serbest Fırka Hatıraları, İstanbul, İletişim Yayınları, 2011
Aydın Ayhan, “Cumhuriyet Döneminde Serbest Cumhuriyet Fırkası Deneyimi”, Marmara İletişim Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 8, 1994.
Ertem Barış, “Siyasal Bir Muhalefet Denemesi Olarak Serbest Cumhuriyet Fırkası”, ODÜ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2, Aralık 2010.
Gümüş Özge Bilge, “Türk Siyasal Hayatında Serbest Cumhuriyet Fırkası Deneyimi”, Yüksek Lisans Tezi, Galatasaray Üniversitesi, 2015.
Öz Eyüp, “İzmir ve Serbest Cumhuriyet Fırkası”, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 5, 2015.
[/vc_toggle]









Çoğunlukla sahadaki sürtüşmelerle geçen yaz aylarının ardından 2020’nin son ayları yüksek tansiyonlu geçmese de iki tarafın birbirini rahatsız edeceği hamlelerle geçti. Karşılıklı tatbikatların ve NAVTEX ilanlarının yapıldığı bu aylarda ayrıca; Yunanistan’ın Fransa’dan silah satın alması, Kuzey Kıbrıs seçimleri, Kapalı Maraş’ın açılması gibi iki tarafı da ilgilendiren olaylar gerçekleşti. Gergin geçen ayların ardından 29 Kasım’da Oruç Reis’in limana geri çekilmesiyle gerginlik yumuşatıldı ve Ankara hükümeti Atina ile diyaloğa hazır olduğunu bildirdi. Atina ise bunu olumlu karşılayarak Türkiye’nin bu tutumunda süreklilik ve tutarlılık göstermesi için zamana ihtiyacı olduğunu dile getirdi. Ayrıca 10-11 Aralık’ta toplanan AB zirvesinde Türkiye konusu tekrar ele alındı. Türkiye’ye “AB’nin 2021 Mart ayı zirvesine kadar eylem ve söylemlerine dikkat etmesi; aksi halde yaptırımlar uygulanacağı” türünde tavsiyelerde bulundu.[9]







• İlk sırada güneş enerjisi yer almaktadır. Güneş enerjisinden yararlanmak için, güneş ısısı toplayıcıları kullanılmaktadır. Bu toplayıcılar aracılığıyla güneş enerjisinin farklı ısıtma işlerinde kullanılması sağlanmaktadır (Avcı,2009: 62). Oldukça geniş kullanım alanına sahip olan güneş enerjisi özellikle elektik enerjisi üretiminde, ısıtma ve aydınlatma konusunda hem evlerde hem de işyerlerinde verimli bir biçimde kullanılabilmektedir. Kullanım süresi uzundur. Yaklaşık olarak 20 yıl kullanılabilmektedir.


















18 Aralık 1975’de gerçekleşen konferansta, katılımcı yirmi beş ülkenin on dokuzunu azgelişmiş ülkelerin oluşturması dikkat çekicidir. ‘‘Kuzey-Güney Diyaloğu’’ terimi de ilk kez bu konferansta dile getirilmiştir. Willy Brandt’ın girişimleriyle çalışmalar hız kazanmış, Kuzey-Güney Diyaloğu toplantıları 1977 ve 1981 yıllarında Paris’te düzenlenmiş ve ilk zirve 1981 yılında Meksika’da yapılmıştır. Azgelişmiş ülkelerin giderek daha kötüye gitmesi, dış borçlanma sebebiyle gelişmelerinin engellenmesi ve ağır şartlar ile karşılaşılması Kuzey-Güney Diyaloğu’nun bir tartışmadan ibaret olduğunu göstermiştir. 1989 yılında ülkelerin borçlarının ertelenmesine karar verilmişse de bir sonuç alınamadı. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından meydana gelen uluslararası yapının, Kuzey-Güney Diyaloğu’nu anlamlı kılmak adına olumlu ve olumsuz durumlar barındırdığı söylenebilir. En başta iki kutuplu bir yapının olmaması avantajdır. Dünyanın giderek küreselleşmesi de kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Küreselleşmenin getirdiği en önemli avantajlardan birisi de güneyde olan bir olayın kuzeyde etki bulmasıdır. Günümüz dünyasında, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir gelişme herkesi etkilemektedir. Bu durum diyalog kapısının sürekli açık olacağını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Asya Grubu gibi çeşitli ekonomik açıdan güçlü birliklerin ortaya çıkışı, kuzeyi daha karmaşık, kozmopolit bir duruma getirmekte ve güneyle olan ilişkilerdeki uyumu sekteye uğratmaktadır. Günümüzde kuzeyin çıkarlarının güneyin çıkarlarına pek uygun düşmediği, diyalogların gösteriden ibaret olduğu kanısı yaygındır. Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan en yoksul kırk ülkenin toplam kaynakların yüzde 2’sine sahip olurken, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan en gelişmiş 29 ülkenin toplam kaynakların yüzde 80’nine sahip olması ekonomik eşitsizliğin en büyük göstergesidir.
EOKA’nın Türklere karşı saldırılarının artmasından sonra ‘‘Volkan’’ ismiyle ilk direniş örgütü kurulmuş ve 1958’te örgüt Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısever’in öncülüğünde Türk Mukavemet Teşkilatı’na dönüşmüştür. İngiltere çıkarları neticesinde üslerini kaybetmeden adayı devretmek derdindeydi. Buna karşılık Rumlar hem Türkleri hem de İngilizleri adadan çıkarmak gayreti içerisindeydiler. Hem Türkiye hem de Yunanistan adaya garantör ülkeydi ve NATO üyesiydi. NATO yani ABD, Doğu Akdeniz’deki Rus tehdidine karşılık adadaki sorunu barışçıl yollarla çözme taraftarıydı. Yunanistan ve Türkiye’nin başbakanları 5-11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te görüşerek, Kıbrıs’ın statüsü ve anayasasının dayanakları üzerinde anlaşmaya vardı ve anlaşma 19 Şubat 1959’da Londra’da imza edilmiştir. İki devletin anlaşmasıyla 16 Ağustos 1960’ta iki halkın kurucu ve egemenliğinde federatif Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, yönetim halkların oranlarınca paylaştırıldı. Bu durum barışın sağlanabilmesi için yeterli olamadı nitekim Cumhurbaşkanı Makarios ve Rumlar önceden hazırlanmış Akritas Planı kapsamında 1963 yılının Noel’inde Türklere karşı silahlı saldırılara başladılar. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ortak bildiri yayınladıysa da işe yaramadı; saldırılar git gide arttı, katliamlar yapıldı. Makarios 1960 Antlaşması’nı tek taraflı feshettiğini açıklayarak, barışın olmayacağını belirtmiş oldu. Saldırıların durmaksızın devam etmesinin üzerine Türk Hükümeti, 16 Mart 1964’te meclisten müdahale etme yetkisi almıştır. Yetkinin alınmasından sonra BM Barış Gücü kurulmuştur. Rumlar buna karşılık olarak Milli Muhafız Alayı’nı kurmuşlardır. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in sert tepki vererek, müdahale edebileceklerini söylemesi üzerine ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye mektup göndererek açıkça tehdit etmiştir. İsmet İnönü mektuba karşılık verse de, askeri harekât gerçekleşmemiş Amerika’nın istediği olmuştur.




İklim değişimindeki bu bilimsel temel göstergeler küresel bir problem olarak atfedildiği için küresel anlamda da bir dizi anlaşmalar, protokoller ve projeler ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda iklim müzakerelerindeki ülkeler dört temel görüş etrafında toplanmışladır. İlk grupta sanayileşmiş, zengin ve gelişmiş ülkeler, ikinci grupta zenginleşmeye çalışan yani yüksek oranda kirletme potansiyeline sahip gelişmekte olan ülkeler yer almıştır. Üçüncü grupta ise iklim değişiminden çokça zarar görecek az gelişmiş ülkeler yer alırken diğer grupta ise deniz seviyesinin yükselmesi sonucu sular altında kalacak olan ada devletler vardır. İklim müzakerelerinde her ne kadar çevrenin korunması esas alınsa da taraflar ülkelerinin kalkınmasına verdikleri önemi ilk sırada tutmaktadırlar. Küresel ısınmayı yavaşlatmaya yönelik sera gazlarının azaltılması ve kontrol altına alınması gibi küresel politikaların oluşturulması büyük önem arz etmektedir. Fakat iklim değişikliğinde tam olarak bir başarı sağlanamamasının en temel nedenlerinden biri küresel çapta iş birliğinin gerçekleştirilememiş olunmasıdır. Çevrenin küresel kamusal mal olarak ifade edilmesi de küresel sorunların ancak küresel iş birliği ile sağlanacak olmasını işaret etmektedir. Bu hususta küresel karbon vergisinin uygulanması tüm ülkelerce onaylandığında verginin etkisi bakımından son derece önemlidir. Bu vergi sisteminin başarılı olması ülkelere adil vergilerin uygulanması açısından önemli bir noktadır. Vergi uygulamalarından dolayı mağduriyet yaşayacak olan ülkelere yardım içerikli yapılar oluşturularak destek verilmelidir.
Küresel iklim değişikliği bağlamında yaşanan bir başka korkunç durum ise iklim mülteciliğidir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarında küresel iklim değişikliğindeki etkiler göçün temel sebepleri arasında gösterilmektedir. Fakat ne yazık ki iklim göçleri ile alakalı olumlu gelişmeler yeterince kaydedilmemiştir. Bu sorunun çözümünün küresel nitelikte ele alınması ve uzun vadeli çözümlerin üretilmesindeki gereklilik gözler önündedir. İklim değişikliğinde doğal afetlerin artarak devam etmesi, sıcaklık ve kuraklıklar, kaynaklara olan rekabetin artması ve buna bağlı olarak çatışmalardaki sıklık, deniz seviyesindeki yükselme sonucu adaların yok olması gibi son derece hayati sebepler insan hareketliliğine neden olan başlıca faktörlerdir. Çevresel felaketlerin yaşanmasını insan faaliyetlerine bağlamayan, her doğa olayının sonucunu iklim değişikliği ile ilişkili bulmayan ve bu bağlamda yaşanan iklim göçünün bu manada değerlendirilmesini uygun bulmayan gruplar da vardır. Lakin sanayi devriminden sonra küresel dengenin bozulmaya başlaması ve doğal felaketlerin artarak çoğalmasının insan faaliyetleri sonucunda olduğu bilimsel bulgularla kanıtlanmıştır. Yine bu doğrultuda insan faaliyetlerinin tahrip edici etkinlikleri ve doğal dengenin daha da bozulması sonucu yağış düzeninin değişmesi, kıtlıklar, kuraklıklar sonucu göç hareketliliğinin de devam edeceği ortadadır. Asya-Pasifik ülkeleri küresel iklim değişikliğinden oldukça fazla etkilenmişlerdir. Zira 2011-2012 senelerinde Çin ve Pakistan’da yaşanan sel felaketleri sonucu insanların yaşadıkları bölgelerden ayrıldıkları görülmüştür. Buna ek olarak 2050 yılına kadar yapılan bir öngörüde Bangladeş’te kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 30 milyon insanın erozyonlar, seller ve içme sularının tuzlanması sebebiyle göç edeceği yer almaktadır. Kuraklığın şimdi olduğundan çok daha fazla yaşanacağı Afrika’da dört yüz milyon kadar insanın tehdit altında olması sebebiyle ABD ve Avrupa’ya doğru kitlesel göçler olacağı ifade edilmiştir. Gelişmiş ülkeler yaşanacak olan bu göçleri engellemek amacıyla set ve duvarlar örmelerinin yanı sıra İskandinav gibi kuzey ülkelerden güney ülkelere insan hareketliliğinin yaşanacağı öngörülerin arasındadır.
Sonuç olarak iklim mülteciliği küresel ısınmanın yarattığı sosyal bir problem olup uluslararası hukukun da içine bulunduğu konulardan biridir. Günümüzde iklim mülteciliği hususunda görüşmeler yapılsa da veya iklim mülteciliğine yönelik söylemlerin güçlü olduğu ifade edilse de devletlerin çıkarları her zaman için ön planda olmuştur. Daha doğru bir ifade kullanılacak olursa tüm dünyanın öncelikle küresel iklim değişikliğine odaklanmaları ve dolayısıyla iklim değişikliği için radikal çözümler üretmelerinin mantıklı olacağı aşikardır. BMMYK verilerinde açıklanan rakama göre 10 milyon mültecinin ve 43 milyon üzerinde zorunlu olarak yer değiştiren insanlardan söz edilmiştir. Yapılan milletlerarası anlaşmalardan ziyade öncelikle zor durumda kalan insanlara çözüm politikaları üretmek gerekirken aslında devletlerin yapılan bu anlaşmalar ile bireysel sorumluluğu uluslararası bir sorumluluk olarak yansıtma amacı güttükleri vurgulanmıştır. Keza Almanya’nın 2020 yılında yaptığı açıklamada iklim değişikliği sebebiyle yapılan ilticaları kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Konu ile herhangi bir yasal düzenleme yapmayacaklarını da ifadelerine eklemişlerdir. Ek olarak, ekolojik sorunlardan dolayı topraklarından olan insanlar 2018 Küresel İlkeler Sözleşmesinde iklim mültecileri şeklinde tanınmıştır. İklim değişikliğinin ortaya koyduğu tahrip edici etkilere çözüm niteliğinde sorunun temel sebebi olan kapitalist üretim ve tüketim modeline sahip küresel sistemde yer alan adaletsizliğe ve eşitsizliğe duvar örülmesidir. İnsan hakları ilkelerinin de iklim politikaları içerisinde vuku bulmasının hayati öneme sahip olduğu anlaşılmalıdır. Demek ki, sorunun vehameti, daha radikal, bütüncül ve uygulanabilir ekolojik çözüm politikalarına ihtiyaç vardır. Ancak kapitalist üretimin küresel iklim değişimine yol açacak ve küresel ısınmayı tetikleyecek büyümesini dizginlemek maalesef hiç kolay değil.