Serbest Cumhuriyet Fırkası: Suni Bir Muhalefet Deneyimi

Cumhuriyet tarihinin ikinci muhalefet partisi teşebbüsü olan Serbest Cumhuriyet Fırkası; üç ay süren kısa serüveni, kuruluşu, akıbeti ve fesih süreci ile açıkça dönem demokrasisinin konumunu ortaya koymuştur. Bu güdümlü muhalefet deneyimi, öncelikli olarak, hükümetin denetimden mahrum olması sebebiyle yaratılmıştır. Kaynaklarda fırkanın kuruluşu ile meclisin daha demokratik bir hale gelmesinin arzulandığı belirtilse de bunun yaşanan olaylar ve tartışmalarla asla söz konusu olmadığı aşikardır. Ancak halk nazarında büyük bir heyecan uyandıran bu girişim, Halk Fırkasının dönem politikalarının halktan kopuk yanını da ortaya koymuştur. Şüphesiz yakın dönem siyasi tarihimizde bu başarısız demokrasi girişimi ile yaşananların cumhuriyet idealine aykırı olduğu malumdur.

Fırkanın Kuruluşu

Türk demokrasisi için yeni bir dönemin başlangıcı olması niyetiyle 1930 yılının 12 Ağustos tarihinde kurulan ve aynı yılın 17 Kasım’ında faaliyetlerine son verilen Serbest Cumhuriyet Fırkası, kısa süren bu serüvenine rağmen Türk siyasi tarihine derin bir iz bırakmıştır. 1924 yılında olan bir başka başarısız girişimin üzerinden beş yıl geçmesinin ardından çok partili bir meclis yapısına bürünme arzusu, dönem siyasileri için büyük bir şaşkınlık sebebi olmuştu. “Zira iktidar partisi-devlet bütünleşmesiyle karşımızda yükselen Cumhuriyet Halk Fırkası beş yıl önce geçirmiş olduğu bu muhalefet deneyiminden sonra, üstelik bu kez kendi isteği ve kontrolünde bir muhalefet partisi deneyimine atılmıştı.”1 Bu sebeple SCF’nin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi gerçek bir muhalefet partisi olmadığını söylemeliyiz. Çünkü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mevcut hükümete rağmen Serbest Cumhuriyet Fırkası ise hükümetin desteği ile var olmuştur. Elbette bu da yeni fırkanın “suni” bir girişim olarak adlandırılmasına neden olmuştur. 1930 yılında Fethi Okyar ile Atatürk arasında geçen ve Fethi Okyar’ın yeni bir fırka teşekkülü için icazet istediği Atatürk’ün ise cevap olarak bunu onayladığı mektuplaşmalar olduğu duyurulmuştur. Ardından Gazi, Fethi Okyar ve İsmet İnönü’nün yaptığı bir toplantı sonrasında İsmet İnönü’ye mektupların okutulması ile fırkanın kuruluşu ilan edilmiştir. Fırka mensuplarından olan ve mektuplaşmalar okunduğunda hazır bulunan Ahmet Ağaoğlu o ana dair ilginç bir tespitte bulunmuş ve hatıratında şöyle kaleme almıştır, “Dikkat ettim, iki kağıt da İsmet Paşanın eli ile yazılmıştı, saatlerden beri bu mektupları tertip etmekle uğraşıyorlarmış.”2 İster istemez yeni fırkanın kuruluşuna dair ortaya atılan mektuplaşmaların sadece fırkanın kuruluşunun ilanını duyurmak ve tarafların beyanlarını halka arz etmek için yapıldığı ve gerçekte böyle bir mektuplaşmanın olmadığı dönemi ele alan hatıratlarda kaleme alınmıştır. Fırka; Nuri Conker, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Reşit Galip, Hasan Tahsin Uzer, Mehmet Emin Yurdakul, Rasim Öztekin, İbrahim Süreyya Tolon, Nakiyettin Yücekök, Talat Sönmez, Ali Haydar Yuluğ, Refik İsmail Kakmacı, Süreyya İlmen ve Ali Galip Yenen ile birlikte on üç mebusla kurulmuştur. Fırka, 1929 yılında dünyada ekonomik krizin etkilerinin halen görüldüğü bir dönemde kurulmuştu. Haliyle yeni fırkadan özellikle bu krizin yarattığı ekonomik sorunlara çözümü konusunda katkı vermesi beklenmiştir. Bu sebeple fırka isminde liberal bir anlayışa sahip olunduğuna binaen “Serbest” adı verilmiştir. Fırka kurulduğu andan itibaren halk nazarında büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Teşkilatlanmaya atılan Serbest Cumhuriyet Fırkası ülkenin her bir noktasında fırka teşkilatlarının olmasını isteyen destekçilerinin mektuplarıyla, tebrikler ve destekler almıştı. Fırkanın halkın coşkusuna bu denli uğrayacağını düşünmeyen Halk Fırkalılar için bu bir başka şaşkınlık sebebi olmuştu. Bu şaşkınlığın açık bir sürtüşmeye dönüşmesine vesile olan ilk olay şüphesiz Yarın Gazetesi sahibi Arif Oruç’un partiyi benimsemesiydi. Fırka kurulmadan önce de muhalif bir çizgide olan Arif Oruç, görüşlerini kendi gazetesinde dile getirmekteydi. Haliyle Halk Fırkası ile iyi ilişkilere sahip olmayan Oruç, Serbest Fırkanın da kendine ait bir yayın organına sahip olmaması sebebiyle, kendisinin kaleme aldığı yazıların yeni fırkanın görüşleri gibi algılanmasına neden olmuştu. Bunun dışında, “İstanbul’da Son Posta, İzmir’de Yeni Asır, yine İzmir’de, CHF’yi destekleyen Anadolu Gazetesi’ne karşı, Hizmet Gazetesi’nde Serbest Cumhuriyet Fırkasını destekleyen yazılar yer almıştır. Partinin ideoloğu durumunda olan Ahmet Ağaoğlu ise, Yarın Gazetesi’nde çıkan yazıların partiye zarar verdiğini savunmuş, Fethi Bey’in Arif Oruç’la olan yakınlığından rahatsızlık duymuş ve kendisine göre, Arif Oruç’un ve Yarın Gazetesi’nin SCF ile ilgili yazıları “karanlık ve bozguncu” dur.”3 Bu sürtüşmeye değin yeni fırkanın kuruluşunun memlekette taraf ayırt etmeksizin bir sükûnet hali yarattığı fakat bu sürtüşme ile beraber bu sükûnet havasının yerini çetin geçen günlere devrettiğini söyleyebiliriz. Bu sırada teşkilatlanmalarına devam eden Serbest Fırka, İzmir başta olmak üzere Ege’de büyük bir desteğe maruz kalmaktaydı. Teşkilat şubelerini ilk bu bölgelere açmışlardır. Ardından “Doğu’da ve çeşitli vilayetlerde fırkanın şubeleri açılmış ve ayrıca İzmir teşkilatı Dr. Erkem Hayri (Üstündağ) tarafından kurulmuştur. İstanbul teşkilatının başına ise Prof. Dr. İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) getirilmiştir.”4

Fırkanın Feshine Giden Süreç

Şüphesiz eski fırka mensuplarıyla yeni fırkayı karşı karşıya ve ilişkileri adeta düşmanlık seviyesine getiren bir diğer sebep, 1930 yılında yapılan belediye seçimlerine yeni fırkanın dahil olmasıdır. Ayrıca bu seçimlerin genel oy üzerinden ve kadınların iştiraki ile yapılması o yılın demokrasi tarihimizin adına bir başka önemli hadisesiydi. Ancak henüz yeni kurulmuş ve taşra teşkilatlanmalarını tamamlayamamış olan bir partinin seçime girmesi Serbest Fırka nazarında önemli soru işaretleri doğurmuştu. Zira halkın fırkayı kısa sürede benimsemesiyle beraber fırkanın seçimde olası bir zafer kazanması ihtimaline karşın yaşanacak hadiselerden bazı mebuslar endişe duymuşlardır. Nitekim endişelerinde de haklı çıkmışlardır. Fırkanın belediye seçimlerine katılma hikayesi ise Ağaoğlu’nun hatıratında yer alan bir dipnotta şöyle anlatılmıştır, “Serbest Fırka erkanından Tahsin Bey’le yan yana oturuyorduk. Atatürk Serbest Fırka faaliyetinden malumat istedi. Tahsin Bey fırkanın faaliyetlerini anlattıktan sonra İstanbul Belediye intihabına iştirak için müsaade istedi. Atatürk, ‘Henüz yeni teşekkül vaziyetindesiniz! Kendinizde kazanacak kadar kuvvet görüyor musunuz ki bu karara vasıl oldunuz?’ diye sordu. Tahsin Bey, ‘Siz intihaba müsaade ederseniz biz bu intihabı muhakkak kazanırız cevabı verdi. Atatürk ise ‘Yeni teşekkül vaziyetinde iken böyle bir mücadeleyi kaybetmek aleyhinize olur. Fakat mademki kendinizde kuvvet görüyorsunuz ve buna karar verdiniz, Allah muvaffak etsin’ dedi.”5 Ancak bu diyaloğu ilginç hale getiren ise Tahsin Bey’in Fethi Bey’e gönderdiği telgrafta seçimlere katılımın Atatürk’ün emri ile olduğunu belirtmesidir. Halihazırda bazı fırka mebuslarının ve Atatürk’ün Serbest Fırkanın seçime girmesine dair şüpheleri söz konusu olduğu halde telgrafta seçime katılımın Atatürk’ün istediği olduğunun belirtilmesi SCF’nin seçim mücadelesini başlatan an olmuştu. Seçim hazırlıklarına girişen Serbest Cumhuriyet Fırkası, Fethi Bey önderliğinde İzmir, Aydın, Manisa ve Balıkesir’i kapsayan bir seçim turuna çıkmışlardır. Ancak Eylül’ün üçünde çıkılan yolculuk, Halk Fırkalıların giriştiği engellemelere maruz kalmıştır. Ayrıca ellerine geçen İzmir’de yeni fırkaya karşı muhalif büyük bir kalabalığın olduğuna dair telgraf da bu engellemelerden biriydi. Bu telgrafın Fethi Bey’i engellemek amacı güttüğünü belirten Mustafa Kemal, kendisini bu yolculuk için cesaretlendirmiştir. Bunun dışında yolculuktan önceki günlerde İsmet İnönü’nün Samsun nutkunda yeni fırkayı hedef alan ifadeleri de Fethi Bey’i fırka mensuplarıyla beraber karşılık verebilecek etkili bir nutuk hazırlama çabasına itmiştir. Tüm bu olaylarla beraber Fethi Bey ve arkadaşları İzmir’e yaklaştıklarında kendilerini taşıyan motorun güvertesinden kıyıya baktıklarında onları coşkuyla karşılayan binleri görünce heyecana ve gerginliğe kapılmışlardı. “Sayı üzerinde bir ittifak olmasa da herhalde elli bine yakın olmalıdır. Fethi Okyar öylesine birbirine düşmüş iki grup buldu ki, miting için birkaç gün beklemesi gerekecekti (Silianoff, BCA BMGM K, Katalog no: 30 10/240 618 19).”6 Fethi Bey ve fırka temsilcileri coşkulu kalabalığı zorlukla yararak otellerine varmışlardır. Burada da dağılmayan grubu sükunete davet eden ve dağılmalarını rica eden Fethi Bey, kalabalığı yatıştırmıştır. Ancak ardından Halk Fırkası temsilcileri Fethi Okyar ve arkadaşlarını karşılamamakla kalmamış ve karşı bir miting düzenlemişlerdir. Bu mitingi Serbest Fırkanın düzenlediği dedikodusu yaydırılarak halkın ilgisi çekilmek istenmişse de halk kürsüde Fethi Okyar’ı göremeyince öfkeyle alandan ayrılmıştır. Bu sırada öfkeli kalabalığın Halk Fırkası binasını ve fırka destekçisi Anadolu Gazetesi matbaasını taşlamasıyla büyüyen olaylar sonucunda “güvenlik güçleri kalabalığın üzerine ateş açmış ve Necati adlı 14 yaşında bir çocuk ölmüştür.”7 Bu sırada olaylardan habersiz olan Fethi Bey ve arkadaşları, öfkeli bir kalabalığın otele yaklaştığını fark etmiştir. Ardından öldürülen çocuğun babası Fethi Bey’in önüne atılarak “İşte size bir kurban. Başkalarını da veririz. Yalnız sen bizi kurtar.”8 demiştir ve Fethi Bey bu üzücü anda babanın acısını paylaşmıştır. Sonraki günlerde, 7 Eylül’de, yine coşkulu ve alandan taşan bir kalabalıkla miting düzenlenmiştir. Hükümete özellikle ekonomik politikalar hakkında eleştirilerde bulunmuştur. Olaylar Halk Fırkası için büyük bir endişe kaynağı olmuş ve hükümet yanlısı gazetelerde Serbest Fırkayı anarşiyle dahi itham edenler söz konusu olmuştur. Bu olayların ardından Cumhuriyet gazetesi kurucusu Yunus Nadi Bey, Mustafa Kemal’e “Açık Mektup” adını verdiği bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıda yeni fırkanın Mustafa Kemal’i kendine mal eden tutumları ve iki fırka arasındaki durum hakkında açıklama istemiştir. Mustafa Kemal ise verdiği cevapta “Ben Cumhuriyet Halk Fırkasının Umumi Reisiyim. Cumhuriyet Halk Fırkası Anadolu’ya ilk ayak bastığım andan itibaren teşekkül edip benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinden doğmuştur. Bu teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz.”9 demiştir. Bu cevabın ardından Fethi Bey ve Nuri Conker Mustafa Kemal’i ziyarete gitmiş ve verilen cevapla ilgili endişelerini dile getirmiştir. Mustafa Kemal ise fırkanın kuruluşundan beri verdiği destek sözünün arkasında olduğuna ancak şu an eski fırkanın kendisine daha çok ihtiyacı olduğunu belirtmiş ve gerektiği takdirde kendilerine de yardımdan çekinmeyeceğini söylemiştir. Ancak Gazi’nin İzmir hadiseleri ile yaşananlardan rahatsız olduğu yeni fırkanın feshine giden süreçte dönem hatıratlarında değinilmiştir. Yine dönem hatıratlarında Atatürk’ün fırkanın kurulmasına dair samimiyetlerinden bahsedilmiş ve devam eden günlerde kendisinin yeni fırka teşekkülüne dair olumlu düşüncelerinin de giderek kaybolduğuna değinilmiştir. Mustafa Kemal, Fethi Bey’e verdiği sözlerden dolayı fırka feshine dair istekte bulunmamış ancak Fethi Bey’e karşılıklı seçimlere gitme ve kazananın hükümeti alması gerektiğine dair imalarda bulunmuştur. Fethi Bey ise Gazi’yi karşısına almak gibi bir ideali olmadığını ve gerekirse fırkayı feshedeceğini bildirmiştir. Bunların dışında “1930 Belediye seçimlerinin sonucunda Serbest Cumhuriyet Fırkası, toplam 502 seçim bölgesinden 31’ini kazanmayı başarmıştır.”10 Seçimlerde yeni kurulmuş ve teşkilatlanmaları yarım aksak olmuş olmasına rağmen büyük bir başarı elde etmişlerdir.

Fırkanın Feshi

“Bu gelişmelerle birlikte, Serbest Fırkanın seçimlerle ilgili iddiaları Meclis’te 15 Kasım 1930 Cumartesi günü tartışılmıştır. Söz alan Fethi Bey, seçimler sırasında kendisine ve partisine haksızlık edildiğini, partisine mürteci damgası vurulduğunu, partisine oy verecek kişilere baskı yapıldığını, CHF’ye oy verecek seçmenlerin ise korunduğu ve desteklendiğini, seçmen listelerinin değiştirildiğini, vali ve diğer mülki amirlerin yetkilerini SCF’ye karşı kullandıklarını ve SCF oylarının eksik sayıldığını iddia ettiği, oldukça sert bir konuşma yapmıştır”11 Devam eden süreçte meclisteki oturumlarda Fethi Bey özelinde Serbest Cumhuriyet Fırkası adeta hesaba çekilmiştir. Karşılıklı söz düelloları ile geçen meclis konuşmaları, uzun zamandır mecliste olmayan bir atmosferin var olmasına sebebiyet vermişti. Fethi Okyar kendisine has üslubuyla yöneltilen soruları kıvraklıkla savuşturuyor, fırkaya dair ortaya atılan anarşi iddiasına ve ithamlarına karşılık veriyordu. Konuşmasının bir kısmında bu konuyla ilgili “Anarşi, vatandaşların bir kısmının diğer kısmına üstün surette imtiyaz ve hak sahibi olduğu vakit meydana çıkar”12 diyerek hem Halk Fırkasının halktan kopuk yönetimi ve mebuslarından bahsediyor hem de bu mebusların ithamlarını defediyordu. Fethi Bey söylemlerinin hiçbir noktasında Gazi’ye dair bir serzenişte bulunmamıştır. Esasında kaynaklarda ve dönem hatıratlarında İsmet Paşa’nın bu yeni fırkanın özellikle seçim çalışmalarında yer almasından, güçlü bir geri dönüt almasından rahatsız olduğu ve gerek fırka içerisindekilere gerekse Mustafa Kemal’e bu teşekkülün yanlışlığı hakkında eleştirilerde bulunduğu kaleme alınmıştır. Tüm bu olumsuzluklarla geçen üç ay sonunda Fethi Okyar fırkanın feshinin doğru olacağı kanaatine varmıştır. Nitekim meclis konuşmalarının sonunda Fethi Okyar ve arkadaşları gece 00:30’da fırkanın feshine karar vermişler ve fırkanın feshine dair karar metnini oluşturup Gazi’ye teslim etmişlerdir.

Sonuç Yerine

Açıkçası Ağustos 1930’da Mustafa Kemal’in ılımlı yaklaşımları ile kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, o dönem yükselen faşist ve dikta rejimler furyasına rağmen gündemde yer alan daha demokratik bir ülke arzusunun tezahürüydü. Şüphesiz bu yeni fırka teşekkülünün dünyanın o dönem bulunduğu koşullar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bu açıdan her ne kadar suni bir girişim olsa da fırkanın Fethi Bey öncülüğünde hükümete yerinde eleştirilerde bulunduğunu göz ardı edemeyiz. Ancak yine de tüm bunların kontrollü ve sınırlı bir muhalefet anlayışı ile yapıldığını belirtmeliyiz. Seçimlerde yaşanan hadiselerin, özellikle İzmir hadisesinin, fırkayı feshine götüren temel neden olduğu aşikardır. Fırkanın seçimlerde ve sonrasında demokrasi ve cumhuriyet idealleri ile hiç de örtüşmeyecek uygulamalara maruz kalması dönem hükümetinin otoriter yanını, halkın yeni fırkaya karşı yoğun ilgisinin ise halktan kopuk yanını ortaya koymaktadır. Bunu dışında fırkanın feshinden sonra yerel teşkilatlarda düzenlemeye gidilmiş ve hukuksuz girişimlerde bulunan mutemetler azledilmiştir. Ayrıca tarihte her ne kadar Serbest Cumhuriyet Fırkası üç aylık kısa serüveni ve fesih süreci ile anılsa da ülkede ilk kez bu denli görünür siyasal bir bölünmenin açıkça ortaya çıkmasını da sağlayarak siyasi tarihimizde bir eşik noktası olmuştur. Sonuç itibari ile yaşananlar ülkede, çok partili hayat adına, demokratik atılımların uzunca bir süre geri planda kalmasıyla sonuçlanmıştır.

Mahsun Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ağaoğlu Ahmet, Serbest Fırka Hatıraları, İstanbul, İletişim Yayınları, 2011

Aydın Ayhan, “Cumhuriyet Döneminde Serbest Cumhuriyet Fırkası Deneyimi”, Marmara İletişim Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 8, 1994.

Ertem Barış, “Siyasal Bir Muhalefet Denemesi Olarak Serbest Cumhuriyet Fırkası”, ODÜ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2, Aralık 2010.

Gümüş Özge Bilge, “Türk Siyasal Hayatında Serbest Cumhuriyet Fırkası Deneyimi”, Yüksek Lisans Tezi, Galatasaray Üniversitesi, 2015.

Öz Eyüp, “İzmir ve Serbest Cumhuriyet Fırkası”, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 5, 2015.

[/vc_toggle]

Tarihsel Perspektif Çerçevesinde İnsan Hakları

İnsan hakları, kişinin sırf insan olduğu için, doğuştan sahip olduğu, devredilemez ve vazgeçilemez nitelikte haklardır. Bir topluma veya devlete tabii olmadan sahip olunan haklardır. Zamana ve mekâna bağlı değildir. İnsanın özünü oluşturur. İşte bu sebepten ötürü insan hakları kavramını tarihsel açıdan insanlık tarihinin başına götürebilmekteyiz. Ancak modern anlamda insan hakları kavramı düşüncesinin temellerini Erasmusçu soyut ve evrensel hümanizme ve 16. yüzyıl Altın Çağ İspanyol düşüncesine kadar geri götürmek mümkündür. Bu çalışmada öncelikle insan hakları kavramının tarihsel gelişimini ele aldıktan sonra kavramın sınıflandırmasına yer verilecektir. Makalenin son kısmında günümüzde insan haklarının yeri ve önemine değinilecektir.

İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ

İnsanın, doğuştan haklara sahip olduğu yönündeki düşünceler, M.Ö. 5. yy itibariyle düşünürlerin tartışma odağında olmuştur. İlkçağ’da Antik Yunan ve ardından gelen Roma dünyasında insan hakları konusunda sınıflara göre bir ayrım bulunmaktaydı. M.S. 1. Yüzyılda ortaya çıkan Hristiyanlık da köleliği kaldıramadı. Yapabildiği şey, sadece köle ve hür arasında fark gözetmeyip, ikisini de insan olarak eşit görmekti [1]. Aynı şekilde İslamiyet’te de her ne kadar köleliği yasaklasa da hala kölelik devam ediyordu. Ortaçağ’da Batı’da ekonomik ve sosyal yapı feodaliteye dayanmaktadır.

Feodalite de hak sahipliği bakımından sınıf esasını benimsemiştir. Kısacası bu dönemde hak sahibi olabilmek için belli bir sınıfa mensup olmak gereklidir. Avrupa’da feodalite döneminde halkı devlete karşı koruyan ilk yazılı belge, İngiltere’de ortaya çıkmıştır. 1215 yılında ilân edilen ‘’Magna Carta Libertatum’’ ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilmektedir. Kişinin mal ve can güvenliğine sahip olduğu belirtilmiş ve kralın keyfi müdahalelerine karşı korunmuştur [2]. Modern çağda insan haklarının gelişimi adına atılan ilk önemli adım, 1688 Büyük Devrim sonrasında İngiliz Parlamentosu’nun 1689’da Bill Of Rights (Haklar Bildirgesi)’ı kabul etmesidir [3]. 18 ve 19. yüzyıllarda; iktisadî, siyasî, teknik ve kültürel alanlardaki gelişmelere paralel olarak sosyal yapılarda da büyük değişim ve dönüşümler meydana gelmiştir. Burjuvazi sınıfı ortaya çıkmıştır. Kölelik 19.yy’ın ortalarına kadar resmen devam etmiştir. Bu dönemde insan hakları konusunda uygulamaya geçişin esas belgeleri, Amerikan Haklar Bildirileri ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi olmuştur. Amerikan Haklar Bildirileri ’nin en önemlisi 12 Haziran 1776 tarihinde ilân edilen Virginia Haklar Bildirisidir.

Temmuz 1776’da Thomas Jefferson tarafından hazırlanan Bağımsızlık Bildirisi’nde insanın doğuştan birtakım haklara sahip olduğu düşüncesi yer almaktadır [4]. 28 Ağustos 1789’da ilan ettikleri Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile de eşit bir toplum yapısının kurulması adına atılmış önemli bir adımdır. Bildiri 1848 Fransız Anayasasına da bu konuda öncülük etmiştir. Bu anayasa ile insan hakları kavramı içerisine sosyal haklar anlayışı da getirilmiştir. 20. yy başlangıcı itibariyle dünyada küresel çapta iki büyük sıcak savaş ve dünyayı iki bloğa ayıran bir soğuk savaş yaşanmıştır. Yaşanan savaşların ardından insan hakları meselesinin yalnızca ulusal ele alınacak bir kavram olmadığı evrensel olarak ele alınması gerektiği anlaşılmıştır.

I. Dünya Savaşı’nın ardından insan hakları kavramı öncelikle devletlerin anayasalarına girmiştir. 1917 tarihli Meksika Anayasası ile başlayan bu zincir devamında 1919 Almanya (Weimer) Anayasası, 1921 Yugoslavya Anayasası, 1923 Polonya Anayasası ve 1931 İspanya Anayasası ile devam etmiştir [5]. 1929 Dünya Ekonomik Kriz, ekonomik haklar alanında bir değişime sebep olmuştur. İşçinin çalışma şartlarında ve ücretinde iyileştirmeler yapılmış ve bu konuda birtakım haklar tanınmıştır [6]. II. Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası düzenin sağlanması amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur. 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Anlaşması ile insan hak ve özgürlükleri ilk kez açıkça uluslararası hukuka konu olmuştur. İnsan haklarının ihlali, devletler hukukunun da ihlali sayılmış ve diğer devletlerin müdahalelerine yol açmıştır [7].

BM Güvenlik Konseyi, 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni ilan etmiştir. Bildiride temel insan hakları belirtildikten sonra 30. maddesinde; insan hakları güvence altına alınmıştır [8]. Hukuki bağlayıcılığı olmayan bildirinin bağlayıcılık kazanması amacıyla, 1966 yılında hazırlanan Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 1976 yılında yürürlüğe girmiştir [9]. İnsan haklarının korunması konusunda bölgesel nitelikte bir adım olan ve Avrupa Konseyi’nin 4 Kasım 1950 tarihli hazırladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile insan haklarının içeriğini tanımlamış ve üye devletlerin insan haklarına karşı yükümlülüklerini denetleyecek bir sistem getirilmiştir. Bu organlar Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir (AİHM) [10]. Ayrıca Avrupa Konseyi ‘nin insan hakları alanında hazırladığı bazı sözleşmeler şunlardır: 1961 tarihli Avrupa Sosyal Şartı, 1987 tarihli Avrupa İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi, 1992 tarihli Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı, 1995 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, 1996 tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi [11]. 1969 tarihli Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi ile 1981 tarihli Afrika İnsan Hakları Sözleşmesi bölgesel düzeyde hazırlanmış sözleşmelerden bazılarıdır.

İNSAN HAKLARININ SINIFLANDIRILMASI

İnsan haklarının sınıflandırmasına ilişkin farklı birçok yaklaşım bulunmaktadır. Georg Jellinek ve Karel Vasak’ın sınıflandırmasını ele alacak olursak; Jellinek insan haklarını üç ana grupta ele almaktadır. Bunlar; Negatif Statü Hakları, Pozitif Statü Hakları ve Aktif Statü Haklarıdır. Negatif Statü Hakları; vatandaşlık sıfatına gerek duymadan tüm insanlara tanınmış ve doğuştan sahip oldukları koruyucu haklardır. Pozitif Statü Hakları; vatandaşlık statüsüne bağlı haklardır ve kişinin devletten bir talepte bulunması ve bunun sonucunda bir sorumluluk almasıyla ilişkilidir. Genel olarak sosyal hakları da içeren haklardır. Aktif Statü Hakları; vatandaşlığa bağlı kullanılan siyasi iktidarı etkilemeye yönelik kullanılan haklardır [12]. Vasak’ın sınıflandırması insan haklarının üç kuşaktan oluştuğu tezine dayanmaktadır [13]. I. Kuşak Haklar; Negatif haklar devletin hiçbir müdahalede bulunamadığı ancak korumakla birebir yükümlü olduğu bireysel özgürlükler yani sivil ve siyasal hakları ifade eder. Bunlardan bazıları, Yaşam hakkı ve kişi dokunulmazlığı, Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, Düşünce ve düşünceyi, Eşitlik hakkı vb. haklardır. II. Kuşak Haklar; İkinci kuşak hakları ise ekonomik, sosyal ve kültürel haklar denilen ve 19.yüzyılda Sanayi devrimi sürecinde ortaya çıkan haklardır. Bunlardan bazıları, Çalışma hakkı, Sendika kurma hakkı, Grev ve toplu sözleşme hakkı, İşyeri yönetimine katılma hakkı, Sosyal güvenlik hakkı vb. haklardır. III. Kuşak Haklar; Dayanışma hakları da denilen üçüncü kuşak haklar ise birey haklarının ön planda olduğu birinci ve ikinci kuşak haklardan tamamen bağımsızdır. Bunlardan bazıları, Çevre hakkı, İnsanlığın ortak malvarlığına saygı hakkı, Self determinasyon hakkı vb. haklardır [14].

İNSAN HAKLARININ GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Günümüzde insan hakları, devletlerin ulusal sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası hukukun çalışma alanına girmiştir. İnsan haklarıyla ilgili pek çok evrensel ve bölgesel nitelikte sözleşme hazırlanmış ve bu konu özelinde çalışan pek çok kurum ve örgüt ortaya çıkmıştır. İnsan haklarının uluslararası alanda korunmasını sağlamaya yönelik sözleşmeler devletlere sorumluluklar yüklemektedir.

Devletler, uluslararası konjonktürde ulusal çıkarlarını öncelikli hale getirdikleri için, insan haklarının korunması ikinci plana düşmektedir. Ayrıca Batı toplumu insan hakları meselesinde yalnızca kendi içindeki olaylara odaklanmış, diğer devletlerde yaşanan hak ihlallerinin birçoğuna gözlerini kapamış durumdadır. Bugün bütün devletler uluslararası insan hakları normlarını benimsemişlerdir. Her geçen gün artan bu ihlallerin önüne geçebilmek için artık ulusal çıkarları bir kenara bırakıp politik insanlığın çıkarlarını ön plana koymalıdır.

SONUÇ

İnsan hakları, tanıma göre, insanların; doğuştan kazandıkları sırf insan olmaları nedeniyle sahip oldukları, dokunulamayan, devredilemeyen ve vazgeçilemeyen hakların bütünü olan haklara denmektedir. Tarihsel geçmişine baktığımızda Antik Yunan düşüncesinden başlayarak, Orta Çağ felsefesinde daha sonrasında modernleşme ile birlikte Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi içerisinde olmak üzere insanlık tarihinin var oluşundan beri tartışma konusu olan insan hakları günümüzde ulusal bir mesele olmaktan çıkıp uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Uluslararası anlaşma ve sözleşmelerle koruma altına alınan insan haklarının tam manasıyla uluslararası arenada yer bulabilmesi için devletlerin ulusal çıkarlarının öncesine koyması gerek bir konu olması gerekmektedir. Bunun için yapılacak uluslararası çalışmalar insanın özünü oluşturan bu hakların korunmasını kolaylaştıracaktır.

[irp posts=”77″ name=”Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Rusya’yı mahkum etti”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Makale ve Tezler:
Akbulut, İlhan. “İnsan Hakları” , İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, 12, 2011.

Çalık, Etem. “İnsan Hakları Meselesinin Gelişimi ve Siyasi ve Sosyal Faktörlerle İlişkisi”, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Dergisi, 6(16), 2017.

Özkan, Salih. “İnsan Haklarının Tarihsel Gelişimi ve Kuşak Sınıflandırılması”, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 5(1), 2015.

Sanioğlu, Hilal. “Avrupa Birliği Hukukunda İnsan Hakları”. Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2006.

İnternet Kaynakları:
https://www.hukukihaber.net/insan-haklarinin-tarihsel-ve-dusunsel-gelisimi-makale,7869.html (Erişim Tarihi: 01.12.2020)

http://bozok.edu.tr/upload/dosya/vxaw.pdf(Erişim Tarihi: 01.12.2020)

https://indigodergisi.com/2013/12/hakkinizdan-vazgecmiyorum/(Erişim Tarihi: 01.12.2020)

http://www.mfa.gov.tr/uluslararasi-koruma-mekanizmalarinin-gelisimi.tr.mfa(Erişim Tarihi: 01.12.2020)

https://konya.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/makaleler/8/insan-haklarinin-tarihsel-gelisimi/40 (Erişim Tarihi: 01.12.2020)

[/vc_toggle]

Türk – Yunan İlişkileri Ekseninde 2020 Yılı

Doğu Akdeniz’de hem karasal hem de deniz sahanlığı olarak komşu olan Türkiye ve Yunanistan ilişkileri 2020 yılında son derece gergin geçti. Şubat 2018’den beri süregelen Doğu Akdeniz münhasır ekonomik bölgeleri (MEB) diplomatik anlaşmazlığı, üstüne Türkiye’nin Kasım 2019’da iç savaş halindeki Libya’nın meşru hükümeti ile sürpriz bir mutabakat imzalamasıyla iki tarafı krizin eşiğine getirdi. İki ülke arasındaki en son ciddi gerginlik 1996’da Kardak kayalıklarında yaşanmış ancak üç gün sürmüştü. 2020’de yaşanan gerginlik ise 2019 yılının Kasım ayında başladı ve tam 14 aydır devam ediyor. Esasen bölgesel bir gerginlik olan Doğu Akdeniz meselesi, zamanla bölgede geniş kıyılar bulunduran ve kıta sahanlığı konusunda en çok anlaşmazlık yaşayan iki ülke olan Türkiye ve Yunanistan arasında bir gerginliğe dönüşmüştür.

Doğu Akdeniz meselesinin miladı olarak Şubat 2018’de Yunanistan, Mısır ve Güney Kıbrıs’ın ortak ilan ettiği münhasır ekonomik bölge (MEB) ilanı olarak belirleyebiliriz. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu anlaşmasının uluslararası geçerliliğinin olmadığını ve antlaşmanın reddi için BM’ye başvurduklarını ve Türkiye’nin bölgede gaz araştırmaları yapma niyetinin olduğunu açıklamasıyla başlamıştır. 9 Şubat’ta Türk Donanması’nın, Kıbrıs tarafından arama ruhsatı verilen İtalyan petrol şirketi ENI’ye ait bir sondaj gemisini, 3 numaralı parselde doğal gaz aramasını engellediğinde bölgedeki gerginlik daha da artmıştır.[1] Bahsi geçen olayın gerçekleştiği 2018 yılında fitili ateşlenen gerilim, Doğu Akdeniz meselesinde diplomatik anlamda yalnızlaşan Türkiye’nin bölgede kendine yeni bir ittifak bulmasıyla daha da alevlendi. İç savaş halinde olan Libya’nın meşru hükümeti ile Türkiye arasında yapılan mutabakat sonucu Doğu Akdeniz’de iki taraf arasında MEB antlaşması yapıldı.[2] Bu olay üzerine Yunanistan’ın mevzubahis antlaşmayı BM’ye şikâyeti ve 21 Aralık 2019’da Londra’daki NATO toplantısı sırasında Recep Tayyip Erdoğan ile Kiryakos Miçotakis arasında olumsuz geçen görüşme, 2020’nin Türk-Yunan ilişkilerinde kritik bir yıl olacağının göstergesiydi.

(Türkiye ile Libya arasında imzalanan MEB Antlaşması uyarınca belirlenen sınırlara ait harita.)

Tahmin edildiği üzere 2020 yılı iki ülke için son derece gergin başladı. Türk hükümetinin Libya hamlesinin ardından Yunan hükümetinin cevabı da gecikmedi. Yunanistan, 2 Ocak 2020’de İsrail ve Güney Kıbrıs ile birlikte Türkiye’yi “bypass” eden Eastmed boru hattı projesini imzaladı.[3] İmzanın hemen ardından Yunan Başbakan Miçotakis, 7 Ocak’ta ABD resmi ziyaretinde ABD Başkanı Donald Trump’tan Eastmed projesinin desteğini aldı ve Türkiye’yi Libya tutumundan dolayı ABD’ye şikâyet etti. Yunanistan’ın aktif diplomasi trafiği 2020’nin kış aylarında hız kesmeden sürdü. 5 Şubat 2020’de Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Libya mutabakatını kınamaları için İtalya, Malta, Tunus ve Cezayir ülkelerini tek tek ziyaret etti. Ayrıca Yunanistan bu dönemde Türkiye-Libya arası yakınlaşmayı önlemek üzere Libya’nın gayrimeşru hükümeti ile bir dizi anlaşmalar yaptı. Kış aylarının yoğun diplomasi trafiğinin sonucu olarak gerginliğin yumuşaması adına, 17 Şubat’ta Türk askeri ve diplomatlardan oluşan kalabalık bir heyet Atina’yı ziyaret etti ve mevkidaşları arasında görüşmeler gerçekleştirildi. İki ülke arasında gerçekleşen bu görüşmelerin sonuçları açıklanmadı, sadece heyetler arasındaki görüşmenin Ankara’da devam edeceği belirtildi.[4]

(East Med Boru Hattı’nın güzergahını gösteren harita.)

28 Şubat 2020’ye gelindiğinde ise Türkiye ve Yunanistan hükümetleri arasında yeni bir kriz patlak verdi. Türkiye, Meriç sınırındaki Avrupa kapılarını göçmenlere açtığını duyurdu ve on binlerce göçmen Yunanistan’a geçmek için Meriç sınırına yığıldı. Yaklaşık bir ay boyunca iki tarafın da birbirini AB nezdinde suçladığı ve göçmenler ile Yunan polisler arasında yaşanan çatışmanın ardından Yunan hükümeti, Türk-Yunan anlaşmazlıklarını AB zirvesine taşıyarak gerginliğin Türk-AB anlaşmazlığına dönmesi için ilk adımı atmış oldu.[5]

Meriç krizinin ardından dünya genelinde patlak veren pandemi sorunu, kısa süreliğine Türk-Yunan gerginliğinin yatışmasına sebep olsa da mayıs ayının sonlarına doğru Türkiye’nin Rodos-Karpathos (Kerpe)-Girit adaları arasındaki deniz bölgelerinde araştırma yapması için Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ruhsat çıkarmasıyla Türk-Yunan ilişkileri yeniden gerginleşti. Türk hükümetinin Yunan karasularını ihlal ettiğini iddia eden Yunan hükümeti, Türkiye’nin Atina büyükelçisi Burak Özügergin’i, durumu izahat etmesi için Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı.[6] Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki bu aktif tavrına karşılık olarak Yunanistan 9 Haziran 2020’de İtalya ile deniz yetki alanları mutabakatı imzaladı.

Yoğun diplomasi trafiği ile geçen 2020 kışına nazaran 2020 yazı, kalemden çok sahada gövde gösterisiyle geçen bir dönem oldu. 2020 yazında iki ülke de Adalar Denizi, Rodos ve Kıbrıs açıklarında tatbikatlar yaptı ve NAVTEX’ler ilan ederek bölgede doğal gaz arama çalışmalarına girişti. Bu süre zarfında iki ülkenin donanmalarının karşı karşıya geldiği zamanlar da sıkça yaşandı. Özellikle 12 Ağustos’ta Oruç Reis’e eşlik eden firkateynlerden biri olan “Kemal Reis” ile Yunan donanmasına ait “Limnos” firkateyni bir manevra sonucunda çarpışması Türkiye ile Yunanistan arasındaki tansiyonun hızla yükselmesine neden oldu.[7] Bu olaylar sonucunda Doğu Akdeniz’deki gerginliğin hızla artması karşısında Almanya, 25 Ağustos’ta Türkiye ile Yunanistan arasındaki polemiğin savaşa dönüşmesini önlemek amacıyla arabuluculuk yapmaya karar verdi. Fakat Almanya’nın bu çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.[8] Ayrıca aynı günlerde Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği askeri tatbikatlara Fransa, ABD, Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin silahlı kuvvetlerine ait gemi ve uçaklar da katıldı.

Çoğunlukla sahadaki sürtüşmelerle geçen yaz aylarının ardından 2020’nin son ayları yüksek tansiyonlu geçmese de iki tarafın birbirini rahatsız edeceği hamlelerle geçti. Karşılıklı tatbikatların ve NAVTEX ilanlarının yapıldığı bu aylarda ayrıca; Yunanistan’ın Fransa’dan silah satın alması, Kuzey Kıbrıs seçimleri, Kapalı Maraş’ın açılması gibi iki tarafı da ilgilendiren olaylar gerçekleşti. Gergin geçen ayların ardından 29 Kasım’da Oruç Reis’in limana geri çekilmesiyle gerginlik yumuşatıldı ve Ankara hükümeti Atina ile diyaloğa hazır olduğunu bildirdi. Atina ise bunu olumlu karşılayarak Türkiye’nin bu tutumunda süreklilik ve tutarlılık göstermesi için zamana ihtiyacı olduğunu dile getirdi. Ayrıca 10-11 Aralık’ta toplanan AB zirvesinde Türkiye konusu tekrar ele alındı. Türkiye’ye “AB’nin 2021 Mart ayı zirvesine kadar eylem ve söylemlerine dikkat etmesi; aksi halde yaptırımlar uygulanacağı” türünde tavsiyelerde bulundu.[9]

Diplomatik gözlemciler, yaptıkları temkinli açıklamalarında taraflardan gelecek yeni bir provokasyon olmazsa bu diyalogun 2021’in ocak ayı sonlarında başlayabileceği tahmininde bulunuyor. Ankara, iki ülke arasındaki (adaların statüsü, silahlanması, hava ve deniz sahaları gibi) anlaşmazlıkların tümünü içeren bir diyalogdan söz ederken; Atina, bu diyalogda sadece Türkiye ile Yunanistan arasındaki (kıta sahanlıkları, MEB gibi) deniz yetki alanlarının belirlenmesini şart koşuyor.

Sonuç Yerine

Şubat 2018’de Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgeler (MEB) sorunu patladığından beri Doğu Akdeniz bölgesi oldukça yoğun bir diplomasi trafiğine ev sahipliği yapıyor. Doğu Akdeniz’deki bu bölge hakimiyeti mücadelesinde Türk hükümetinin Kasım 2019’da meşru Libya hükümeti ile MEB anlaşmasına varması Türk ve Yunan hükümetlerini direkt karşı karşıya getirdi. Diplomatik bir sorun sebebiyle ortaya çıkan bu gerginlik zamanla Doğu Akdeniz’de iki tarafın sahada karşı karşıya gelmesine de sebep oldu. 14 aydır süregelen Türk-Yunan Doğu Akdeniz mücadelesi zamanla Türkiye’yi Yunanistan’ın yanı sıra Avrupa Birliği ile de karşı karşıya getirdi. 2020 yılında Türkiye dış politikasını en çok meşgul eden sorunlardan olan Doğu Akdeniz meselesi ve Türk-Yunan gerginliği, henüz çözüme kavuşamadığından dolayı 2021 yılında da Türk dış politikasını şekillendiren önemli unsurlarından biri olacak.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://tr.euronews.com/2018/02/11/turk-savas-gemileri-sondaj-gemisini-engelledi-iddias-

[2] https://www.aa.com.tr/en/africa/analysis-strategic-legal-aspects-of-turkey-libya-deal/1673079

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50973890

[4] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/turkiye-ve-yunanistan-arasinda-kritik-gorusme-5637419/

[5] https://tr.euronews.com/2020/05/25/meric-nehrinde-turkiye-ile-yunanistan-arasinda-bataklik-krizi-iki-ulkeden-karsilikli-nota

[6] https://www.haberturk.com/turkiye-nin-atina-buyukelcisi-burak-ozugergin-yunanistan-disisleri-bakanligina-cagrildi-2610795

[7] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53779999

[8] https://www.dw.com/tr/maas-türkiye-ile-diyalog-çabalarından-sonuç-alamadık/a-55844298

[9] https://tr.euronews.com/2020/11/20/merkel-10-aral-k-taki-ab-liderler-zirvesinde-turkiye-ye-olas-yapt-r-m-gundemimizde-olacak

[/vc_toggle]

Yenilenebilir Enerji Kaynağı Olarak Rüzgar Enerjisi

Rüzgar Enerjisi

Rüzgar enerjisi, tarihi en eski olan yenilenebilir enerji kaynakları içerisinde yer almaktadır. Günümüzde enerji üretimini sağlamak için en fazla kullanılacak teknolojilerden birisi olarak görülen rüzgar enerjisi büyük öneme sahiptir. Rüzgar güneşin yeryüzünde yol açtığı ısınmanın hava hareketlerine yol açması sonucu oluşmaktadır. Basınç farkından kaynaklı bu kütle hareketi, rüzgar olarak adlandırılmaktadır. Bir diğer tanımıyla yeryüzünde ortaya çıkan sıcaklık ve buna bağlı basınç farklılıkları rüzgarı oluşturmaktadır.

Rüzgar enerjisi, rüzgarların fazla olduğu yerlerin belirlendiği bölgelere kurulan, havada oluşan belirli bir enerji döngüsü sonucunda elektrik enerjisi oluşmasını sağlayan rüzgar türbinleri ile elde edilmektedir. Rüzgardan elde edilen enerji, rüzgarın hızına ve estiği süreye göre değişiklik göstermektedir. Rüzgar enerjisinin verimli olması için göz önüne alınması gereken en önemli husus rüzgarın hızıdır.

Türkiye Yıllık Ortalama Rüzgar Hızı

Çünkü rüzgar gücüyle elde edilebilecek olan enerji, rüzgarın hızının yüksek olmasıyla ilgilidir. Hız arttıkça, basınç da artmakta bu durumda elektrik enerjisi elde edilecek olan rüzgar türbininin dönmesini sağlanarak enerji elde edilebilmektedir.

Rüzgar türbinlerinden önce rüzgar gücünden farklı şekillerde yararlanılmıştır. Rüzgar gücünün tarihine bakıldığında oldukça eski dönemlere kadar dayandığı görülmektedir. Rüzgar ilk olarak deniz ulaşımında, yelkenli gemilerde kullanılmaya başlamıştır. İlk yelkenlilerin, Eski Çağ’da Mısırlılar veya Fenikeliler tarafından seferlerde kullanıldığı bilinmektedir. Yelkenlilerin, ulaşım ve ticarette önemli bir rol oynamasına karşın buharlı gemilerin icadından sonra önemlerini yitirmişlerdir. Ayrıca rüzgar enerjisi tahıl öğütmek ve su pompalarını çalıştırmak içinde kullanılmıştır. M.S. 12.yy’da yaygınlaşan yel değirmenleri de enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanmıştır. İlk yel değirmenleri, M.S. 7.yy.da Türkler ve İranlılar tarafından kullanmaya başlarken, Avrupalılar yel değirmenlerini ilk olarak Haçlı Seferleri sırasında görmüşler ve M.S. 12.yy.da Fransa, İngiltere ve Hollanda’da kullanılmaya başlanmıştır.

Rüzgar Türbinlerinin Çalışma Mekanizması

Rüzgar enerjisinden ilk elektrik enerjisi üretimi ise 1888 yılında ABD’de yel değirmeninden elde edilmiştir. Rüzgar türbininden ilk elektrik üretimi ise 1891 yılında Danimarka’da gerçekleştirilmiştir. Danimarka’dan sonra rüzgar enerji türbinlerinin yoğunlaştığı diğer bir ülke ise Almanya olmuştur. Daha sonraki yıllarda da rüzgar enerjisi için küçük türbinler kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’de ise rüzgar gücünden ilk elektrik üretimi 1992 yılında 2 rüzgâr türbini kurulmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birisi Çeşme-Altınyunus turistik tesisleri rüzgar türbini, diğeri Ankara Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) rüzgar türbinidir. Türkiye’de rüzgar enerjisi ve türbinleri 2000’li yıllardan sonra yaygınlaşmaya başlamıştır.

Türkiye’de rüzgar enerjisi konusundaki ilk çalışmalar, 1960’lı yıllarda Ankara Üniversitesinde başlamış, 1970’li yıllarda çalışmalara Ege Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi de dâhil olmuş, 1981 yılında ise Elektrik İşleri Etüt İdaresi tarafından yürütülmüş ve 1989 yılında bu kuruluş bünyesinde Rüzgar Enerjisi Şube Müdürlüğü kurulmuştur. Avrupa Rüzgar Enerjisi Birliği (AREB) Türkiye şubesi 1992 yılında açılmıştır. Türkiye’de rüzgar enerjisinden en iyi şekilde faydalanabilmek amacıyla yapılan çalışmaların ilkini potansiyel belirleme çalışmaları oluşturmaktadır. Türkiye’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) Genel Müdürlüğü ile Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) Genel Müdürlüğü tarafından Türkiye’nin rüzgar potansiyelinin belirlenmesi ve yapılacak yatırım alanlarının belirlenmesi için ‘Rüzgar Atlası’ çalışması yapılmıştır.

Rüzgâr Enerjisi Potansiyel Atlası (REPA) Kaynak MGM

Türkiye Rüzgar Enerjisi Potansiyel Atlası (REPA) ile ülkemizde yıllık rüzgar hızı 8,5 m/s ve üzerinde olan bölgelerde en az 5.000 MW, 7,0 m/s’nin üzerindeki bölgelerde ise en az 48.000 MW büyüklüğünde rüzgar enerjisi potansiyeli bulunduğu tespit edilmiştir. (ETKB, 2009). Türkiye rüzgar enerjisi potansiyeli yüksek bir ülke konumundadır. Özellikle Ege, Marmara ve Doğu Akdeniz kıyıları Türkiye’de rüzgar potansiyelinin en iyi olduğu alanlardır.

Türkiye’de genel olarak elektrik üretimi rüzgar türbinlerinde veya rüzgar çiftliklerinde, konuyla ilgili hazırlanmış yasa ve yönetmeliklerin kontrolünde yapılmaktadır. Rüzgar enerjisi üretilebilmesi için öncelikle yetki alınması gerekmektedir. Bunun için de çiftliğin kurulacağı yerde 6 ay boyunca ölçüm yapılmalı sonrasında da alınan veriler ile birlikte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na başvuru yapılmakta ve onaylandıktan sonra kurulumu gerçekleştirilmektedir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına yapılan başvurudan sonra bakanlık tarafından alınan veriler TEAŞ, TEDAŞ ve EİE’ne sunulmaktadır. Bu kurumların onaylaması durumunda, daha önce 6 ay boyunca yapılan rüzgar ölçümleri bir yıllık ölçümlere tamamlatılarak, kurulumu yapacak firmadan fizibilite raporu istenmektedir. Yapılan bu rüzgar ölçümlerinin denetlenmesi işlemleri, EİEİ Genel Müdürlüğü ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılmaktadır. Denetimin olumlu sonuçlanması sonucunda bakanlık firma ile imtiyaz sözleşmesi yapılmaktadır. Sözleşmenin Danıştay’dan geçmesi ile birlikte faaliyet resmi bir nitelik kazanmaktadır.

Enerjiye olan talebin hem gelişen teknolojiyle hem de nüfusla birlikte artması sonucu hem çevresel güvenlik açısından hem de enerji arz güvenliği açısından risk oluşturmayan kaynakların önemi artmıştır. Böylece rüzgar enerjisi, her ülkenin kullanmak ve enerjisinden faydalanmak istediği bir kaynak olmuştur. Bu nedenle Dünya’da rüzgar türbinleri veya çiftlikleri kurma düşüncesi daha fazla yaygınlık kazanmaktadır. Hem Türkiye’de hem de Dünya genelinde önümüzdeki yıllarda rüzgar türbinlerinin yaygınlaştırılması ve daha fazla enerji üretilmesi hedeflenmektedir.

[irp posts=”30650″ name=”Küresel İklim Değişikliği ve Çözüm Ortaklığı Olarak Yenilenebilir Enerji”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Albostan, Ayhan, Çekiç, Yalçın, Levent Eren (2009), Rüzgar Enerjisinin Türkiye’nin Enerji Arz Güvenliğine Etkisi, Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt:24, No:4, ss. 641-649.

Avcı, Özge (2009), Türkiye-Avrupa Birliği Enerji Üretim ve Tüketiminin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Maden Mühendisliği Anabilim Dalı, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi.

Türkiye Çevre Vakfı Yayını (2006), Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Yayın no:175, ss.368.

Doğanay, Hayati (1991), Enerji Kaynakları, Atatürk Üniversitesi Yayın No:707, Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Yayınları No:18, Ders Kitapları Serisi No:13, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Rüzgar enerjisi, https://enerji.gov.tr/bilgi-merkezi-enerji-ruzgar

Kapluhan, Erol (2007), Enerji Coğrafyası Açısından Bir İnceleme: Rüzgar Enerjisinin Dünyadaki ve Türkiye’deki Kullanım Durumu, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 7 Sayı: 31.

Karabulut, Yalçın (2000), Enerji Kaynakları, 2. Baskı, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara: Üniversite Basımevi.

[/vc_toggle]

Küresel İklim Değişikliği ve Çözüm Ortaklığı Olarak Yenilenebilir Enerji

Giriş

İnsanoğlunun yerleşik düzene geçişinden günümüze kadar geçen süreç içerisinde hiç değişmemiş gibi görünen dünya iklimi, aslında yüzyıllar boyunca sıcak ve soğuk dönemler geçirmiştir. Bu dönemler arası yaşanan değişimde, ekolojik sistemin de değişmesiyle birlikte yeni koşullara uyum sağlayamayan bitki ve hayvan türleri yok olmuştur (Şanlı ve Özekicioğlu, 2007;458). İklim değişikliği bugün dünyada karşılaştığımız küresel ölçekte en büyük sorunlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde gelinen nokta itibariyle; çevre, şehir hayatı, kalkınma ve ekonomi, tarım ve gıda, temiz su ve sağlık olmak üzere hayatımızın her alanını etkilemektedir (Eroğlu, 2018;6). İklim değişikliğinin en temel sebebinin sera etkisi olduğu bilinmektedir.

Sera etkisini açıklayacak olursak; “Güneşten gelen ışınların bir kısmı yeryüzünde emilir ve karalar ile okyanuslar ısınır. Geri kalanın bir kısmı yeniden uzaya döner bir kısmı da atmosferdeki gazlar tarafından hapsolarak yeryüzünü ısıtır. Atmosfer, seralardaki cam görevini görerek iç kısmı ısıttığından, bu duruma ‘sera etkisi’ denmektedir” (www.avrupa.info.tr).

Yeryüzünün atmosferi su buharı, karbondioksit, metan ve azot oksit gibi gazlar içerdiği için sera etkisi oluşur. Sera etkisi, normalde gezegenimizi uygun sıcaklıkta tutan önemli bir unsurdur. Ancak insanların faaliyetleri sonucu atmosferdeki sera gazlarının miktarı artar. Bu durumda sera etkisini güçlendirerek yeryüzünün sıcaklığını arttırmaktadır. Fosil yakıtların kullanım yoğunluğu, ormanların tahrip edilmesi, arazi kullanımında yaşanan değişiklikler ve her geçen gün sanayileşmede artış olması ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimleri, sanayi devriminden bugüne hızla artmaktadır. Bu durum doğal sera etkisinin artışına neden olarak, şehirleşmenin de katkısı ile dünyanın yüzey sıcaklıklarının artmasına neden olmaktadır.

Yüzey sıcaklıklarında 19. yüzyılın sonlarında başlayan ısınma, 1980’li yıllardan sonra daha da belirginleşerek, hemen her yıl bir önceki yıla göre daha sıcak olmak üzere artış yaşanmıştır. Yüksek sıcaklık rekorunun en sonuncusu, 1998 yılında kırılmış ve bu yılda, hem küresel ortalama hem de kuzey ve güney yarımkürelerin ortalamaları açısından, 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olmuştur (Türkeş vd., 2000;5). Küresel iklim değişikliği günümüzde ise tüm ülkeleri tehdit etmeye başlamıştır. Sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte buzullar erimeye başlamış, her geçen günde bu durum artış göstermektedir. Ayrıca buzulların erimesiyle birlikte deniz seviyesi yükselmeye başlayarak, denize kıyısı olan ülkelerin kıyı şeridinin sular altında kalma tehlikesi ortaya çıkacaktır. Yeryüzünde güneş enerjisinin daha çok kalması ise dünya genelindeki iklimin değişmesine neden olacaktır.

Bu durumlar sonucunda doğal denge bozularak, pek çok bitki ve hayvan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirirken; oluşacak su sıkıntıları sonucunda da tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin zarar görmesi ve kıtlıkların ortaya çıkması öngörülmektedir. Bilim insanları 19.yy’ın ortalarından günümüze kadar olan süreçte küresel ısınmanın büyük bir oranının özellikle fosil yakıtların kullanımıyla ortaya çıkan karbondioksit gazından kaynaklandığı görüşündedir (TÜBİTAK, 2007). Çünkü veriler, sera gazlarının salınımındaki en önemli faktör olan petrol, kömür ve yan ürünlerinin atmosferdeki karbondioksit gazını arttırdığını göstermektedir (Atıcı, 2007). Bahsedilen bu durumun temel nedeni ise, ülkelerin küresel rekabette söz sahibi olabilmek ve sanayileşmelerini en üst seviyeye taşıyabilmek için gösterdikleri çabalar sonucunda zararlı gazların atmosfere salınımında artış olmasıdır. Bu salınıma özellikle fosil yakıtların yoğun şekilde kullanımı neden olmaktadır ve gelecek yıllar için ekosistemde büyük tahribatlar yaratabilecektir. Zararlı gazlarla birlikte özellikle karbondioksit miktarının azaltılabilmesi ve bununla birlikte iklim değişikliğinin büyük oranda etkilenmesinin yavaşlatılabilmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekmektedir. Günümüzde dâhil olmak üzere insanlığın ve medeniyetlerin devamı enerjiye bağlıdır. Böylece enerji zaman içerisinde ülkelerin hedeflerini belirleyen ekonomilerini ve politikalarını güçlendiren bir güç olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olan enerji, günümüzde ekonomik kalkınmayı en fazla etkileyen ve ülkelerin politikalarını belirlemesindeki temel öğelerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu özelliği ile ülkelerin önemsediği ve ulaşmak istediği bir kaynaktır. Enerji, özellikle gelişmekte olan ülkeler için çok daha önem kazanmakta ve kalkınmanın vazgeçilemez unsuru olmaktadır (Avcı,2009,42). Hayatımızın her alanında var olan enerji, sanayileşmenin temeli ve kalkınmanın bir göstergesi olmanın yanı sıra doğayı ve canlıları da etkilemektedir.

Fosil yakıtların hem sanayide hem de günlük yaşamımızda sürekli ve artış gösteren kullanımıyla birlikte her geçen çevreye birçok zararı olmaktadır. Dolayısıyla çevre ile iç içe olan bir kavramdır. Bu denli kullanıma ve etkiye sahip olan enerji içerisinde hem tükenme riski olmayan hem de çevreye en az zarar veren yenilenebilir enerjiye önem ve öncelik verilmesi gerekmektedir. Yenilenebilir olan kaynaklar, süreklilik gösterdiği için zamanla tükenmezler, tekrardan kullanılabilirler ve fosil enerji kaynaklarının alternatifleridirler (Yaman,2007:236). Ülkelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi yerli kaynaklarla sağlamaları ve dışa bağımlılıklarının azalması anlamlarına da gelir. Çok daha önemlisi, enerji tüketimi sonucunda çevrede oluşan zarar, böylece en aza indirilmiş olur. Buna karşın günümüzde, dünya genelinde, tüketilen enerjinin çok azı yenilenebilir kaynaklardan elde edilmektedir. Ancak fosil yakıtların bu yaygın kullanımı halen sürse de gittikçe artan bir oranda yenilenebilir enerjinin kullanımı da artmaktadır (Karagöl ve Kavaz, 2017: 7). Özellikle son dönemlerde yaygın olarak kullanılmaya başlayan yenilenebilir enerjinin kullanımına önem ve öncelik veren ülkeler içerisinde Türkiye’de yer almaktadır. Kullanılan başlıca yenilenebilir enerji kaynaklarına bakılacak olursa;

• İlk sırada güneş enerjisi yer almaktadır. Güneş enerjisinden yararlanmak için, güneş ısısı toplayıcıları kullanılmaktadır. Bu toplayıcılar aracılığıyla güneş enerjisinin farklı ısıtma işlerinde kullanılması sağlanmaktadır (Avcı,2009: 62). Oldukça geniş kullanım alanına sahip olan güneş enerjisi özellikle elektik enerjisi üretiminde, ısıtma ve aydınlatma konusunda hem evlerde hem de işyerlerinde verimli bir biçimde kullanılabilmektedir. Kullanım süresi uzundur. Yaklaşık olarak 20 yıl kullanılabilmektedir.

• Rüzgâr Enerjisi: Rüzgârların fazla olduğu yerlerin belirlendiği bölgelere kurulan, havada oluşan belirli bir enerji döngüsü sonucunda elektrik enerjisi oluşmasını sağlayan rüzgâr tribünleri ile elde edilmektedir. Rüzgâr enerjisi, önümüzdeki yıllarda enerji üretimini sağlamak için en fazla kullanılacak teknolojilerden birisi olarak görülmektedir (Apaydın ve diğerleri, 2009:103).

• Jeotermal Enerji: Yeraltında bulunan ısının, yeraltı sularını etkilemesi ve ısınan suyun da yeryüzüne çıkması sonucunda ortaya çıkan bir enerji türü olarak tanımlanmaktadır (Avcı,2009: 57). Yer altındaki sıcak sular ve sıcak buhar yeryüzüne çıktıktan sonra kurulan elektrik santraliyle elektrik enerjisine dönüştürülür. Dönüştürülen enerji elektrik dışında merkezi ısıtma ya da soğutma sistemi olarak evlerde, seralarda ve fizik tedavi merkezlerinde kullanılmaktadır (Kurtman,1978: 126).

• Biyokütle Enerjisi: ağaçlar, bitkiler, hayvan atıkları, orman ürünleri gibi doğada bulunan kaynaklardan elde edilen enerji kaynağıdır (Yaman,2007:261). Biyokütle, her yerde yetiştirilebilmesi, çevrenin korunmasına katkısı, elektrik üretimi, kimyasal madde ve özellikle taşıtlar için yakıt olabilmesi nedeni ile önemli bir enerji kaynağı olarak görülmektedir.

• Hidroelektrik Enerji: Hidroelektrik enerjisi, hareket halindeki su sonucunda elde edilebilen enerjidir (Avcı,2009,56). Bu da genellikle barajların önüne kurulan elektrik santralleri yoluyla elde edilir (Yaman,2007:239). Hidroelektrik enerjisini kullanabilmemiz yağışlara bağlı olarak değişmektedir.

 

Sonuç Yerine 

Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaşabilmesi için yatırım maliyetlerinin düşük olması ve ülkelerde üretim imkânlarının olması önem taşımaktadır. Üretim donanımlarının sanayisine önem ve öncelik verilmesi gerekmektedir. Böylece yenilenebilir enerjide maliyet oluşturulmadan kaynak kullanımı sağlanabilecektir. Sadece yenilenebilir enerjinin kullanımı ve üretimiyle değil, enerji verimliliği konusu da ön plana çıkartılmalıdır. Enerji verimliliği için öncelikle kamu binaları başta olmak üzere tasarruf sağlanması konusunda adımlar atılması da gerekmektedir.

[irp posts=”30479″ name=”Küresel İklim ve Küresel Göç”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Atıcı, Müjger (2007), “İklim Değişikliği”, http://www2.gantep.edu.tr/~ma28113/iklimdegisik.htm.

Avcı, Özge (2009), Türkiye-Avrupa Birliği Enerji Üretim ve Tüketiminin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Maden Mühendisliği Anabilim Dalı, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi.

Eroğlu, Veysel (2018), Küresel İklim Değişimi, İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı Yayını, S.80, ss.6.

Karagöl, Tanas Erdal, İsmail Kavaz (2017), Dünyada ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, S. 197, Ankara. https://setav.org/assets/uploads/2017/04/YenilenebilirEnerji.pdf

Kurtman, Fikret (1978), Jeotermal Enerji ve Türkiye’nin Jeotermal Enerji Olanakları, Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi, Ankara.

Şanlı, Bahar, Halil Özekicioğlu (2007), Küresel Isınmayı Önlemeye Yönelik Çabalar ve Türkiye, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, S.2, ss. 458.

TÜBİTAK (2007), “İnsanlık Geleceğiyle mi Oynuyor? İklim Değişiyor”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik, http://www.haberbilgi.com/bilim/cevre/kuresel_isinma07.html

Türkeş, Murat, Sümer, Utku, Gönül Çetiner (2000), Küresel iklim değişikliği ve olası etkileri, Çevre Bakanlığı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Seminer Notları (İstanbul Sanayi Odası), ÇKÖK Genel Müdürlüğü, Ankara.

Yaman, Yusuf (2007), Enerji Tasarrufu ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları, İstanbul: Birsen yayınevi.

“Gezegenimiz Geleceğimiz”, İklim eylemi, https://www.avrupa.info.tr/sites/default/files/2019-08/Gezegenimiz%2C%20gelece%C4%9Fimiz%20%20%C4%B0klim%20de%C4%9Fi%C%9Fikli%C4%9Fiyle%20birlikte%20m%C3%BCcadele%20edelim.pdf

[/vc_toggle]

Francis Fukuyama: Pandemi ve Siyasi Düzen

Tanınmış siyaset bilimci Yoshihiro Francis Fukuyama’nın Foreign Affairs’ta yayınlanan yazısı, pandemi sonrası küresel siyasi düzene ilişkin ilginç noktalara değinmekte. Stratejik Ortak okuyucuları için Ünver Asrın Ergen çevirdi.

Devletin Gerekliliği

Büyük krizler çoğunlukla öngörülemeyen büyük sonuçlar doğururlar. Büyük Buhran, soyutlanma politikasını, faşizmi ve İkinci Dünya Savaşı’nın yanı sıra New Deal’a, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir süper güç olarak yükselişine ve nihayet sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasına yol açtı. 11 Eylül saldırıları iki başarısız Amerikan müdahalesine, İran’ın yükselişine ve yeni İslami radikalizm biçimlerine yol açtı. 2008 mali krizi, tüm dünyada liderleri değiştiren düzen karşıtı bir dalgalanma meydana getirdi. Geleceğin tarihçileri, mevcut Koronavirüs pandemisinin nispeten büyük etkilerini gözlemleyeceklerdir; asıl zor olan bunları öngörebilmektir.

Şimdiye kadar neden bazı ülkelerin krizle başa çıkmada diğerlerinden daha başarılı olduğu zaten açıktır ve bu durumun aynı şekilde devam edeceğini düşünmek için her türlü sebep mevcuttur. Bu bir yönetim şekli meselesi değil. Aynı demokrasilerde olduğu dibi otokrasilerin de bazıları iyi performans gösterirken diğerleri gösteremedi. Başarılı pandemi müdahalelerinden sorumlu faktörler devlet kapasitesi, sosyal güven ve liderlik olmuştur. İşin ehli olan bir devlet aygıtı, vatandaşların güvendiği ve dinlediği bir hükümet ve etkili liderler, bu üçüne de sahip olan ülkeler etkileyici bir performans sergileyerek uğradıkları zararı sınırladılar. İşlevsiz devletlere, kutuplaşmış toplumlara veya zayıf liderlerin kötü yönetimi vatandaşları ve ekonomiyi açıkta ve savunmasız bırakarak sınıfta kaldılar.

Yeni koronavirüsün neden olduğu COVID-19 hastalığı hakkında bilgi edinildikçe salgının etkilerinin çeyreklerle değil yıllarla artması daha da olası hale geliyor. Virüs korkulandan daha az ölümcül görünse de oldukça bulaşıcı ve genellikle belirti göstermeden bulaşıyor. Ebola virüsü çok ölümcül olsa da hastalar genellikle hastalığı bulaştırmadan hayatlarını kaybediyor. COVID-19’da ise tam tersi bir durum söz konusu, bu da insanların hastalığı yeteri kadar ciddiye almama eğiliminde olduklarını gösteriyor, dolayısıyla şu ana kadar olduğu gibi gelecekte de dünya genelinde yayılarak bir sürü ölüme yol açmaya devam edecek gibi görünüyor. Ülkelerin bu hastalığa karşı zafer ilan edecekleri bir an yaşanmayacak; bundan ziyade ekonomiler, açılma süreçleri enfeksiyon dalgaları nedeniyle yavaşlatılsa da yavaş yavaş ve tereddütle açılacaktır. V şeklinde bir iyileşme oldukça mümkün görünüyor. Ama daha da mümkün görünen yukarı doğru kıvrılan uzun bir kuyruğa sahip bir L veya bir dizi W. Dünya ekonomisi yakın gelecekte COVID-19 öncesi durumuna geri dönmeyecek.

Ekonomik olarak, uzun süreli bir kriz, alışveriş merkezleri, perakende zincirleri ve seyahat sektörü için daha fazla ticari başarısızlık ve yıkım anlamına gelecektir. ABD ekonomisindeki piyasa yoğunlaşma seviyeleri on yıllardır düzenli bir artış içerisindeydi ve pandemi bu eğilimi daha da ileri taşıyacak. Dijital etkileşimler önem kazandıkça sadece derin cepleri para dolu olan büyük şirketler bu fırtınadan sağ olarak çıkabilecek ve teknoloji devleri aralarında en kazançlı çıkanlar olacak.

COVID-19 pandemisinin siyasi etkileri daha da büyük olacak. Halka bir süreliğine topluca kendilerini feda etme çağrısında bulunulsa da bu durum sonsuza kadar süremez. İşlerini kaybeden insanların artışı, uzun süreli bir durgunluk ve eşi benzeri görülmemiş bir borç yükü geçmek bilmeyen bir salgınla bir araya gelince siyasi tepkilere yol açan gerilimler kaçınılmazdır. Bu siyasi tepkilerin kimlere yönelik olacağı ise henüz belirsizdir.

(ABD, acemice bir tepki vererek prestijini zedeledi).

Doğu Asya, durumu yönetmede Avrupa ve ABD’den daha iyi bir iş çıkardığından küresel güç dağılımı doğuya doğru kaymaya devam edecek. Salgın, Çin’de patlak verse de Pekin bir süre bu durumu gizledi ve virüsün yayılmasına izin verdi, bu da Çin’in bu salgından göreceli olarak kârlı çıkmasını sağlayacak. Diğer hükümetler de Çin’i örnek alarak durumu gizlemek istediler ama bunu göstere göstere yaptılar, sonuçları ise vatandaşlar için daha ağır oldu. Pekin, en azından kontrolü tekrar ele almayı başardı ve ekonomisini hızlı ve sürdürülebilir bir şekilde geliştirerek bir sonraki zorluğa göğüs germeye hazırlanıyor.

Buna karşılık, ABD acemice bir iş çıkardı ve bu durumdan prestiji zarar gördü. Muazzam bir potansiyele sahip olan bu ülke önceki epidemiyolojik krizlerde etkileyici bir performans sergilemişti, ancak son derece kutuplaşmış toplumu ve kabiliyetsiz lideri devletin durumu etkili bir şekilde yönetememesine neden oldu. Devlet Başkanı, birliği teşvik etmektense bölünmeyi körükledi, yardım dağıtımını siyasallaştırdı, önemli kararlar alma sorumluluğunu valilere yükledi ve halkı, valilerin toplum sağlığını korumak için verdikleri kararları protesto etmelerini teşvik etti ve son olarak uluslararası kurumları harekete geçirmek yerine onlara saldırdı. Bunlar yaşanırken tüm dünya televizyonda Çin’in durumu ne kadar iyi yönettiğini hayretle izledi.

Salgın, önümüzdeki yıllarda ABD’nin görece düşüşüne, uluslararası liberal düzenin zarar görmesine ve faşizmin dünya çapında yeniden canlanmasına yol açabilir. Başka bir ihtimal ise kuşkucuları birçok kez şaşırtan, fevkalade direnç ve yenilenme gücüne sahip olan liberal demokrasinin yeniden doğuşuna sebep olması. Bu iki ihtimal de farklı yerlerde gerçekleşecektir. Mevcut eğilimler önemli ölçüde değişmediği müddetçe tahminler iç karartıcı.

Faşizm Yükselişte mi?

Kötümser sonuçları hayal etmek kolaydır. Milliyetçilik, soyutlanma politikası ve yabancı düşmanlığının yanı sıra liberal dünya düzenine yönelik saldırılar da yıllardır artışta ve bu eğilim pandemi ile daha da artacak. Macaristan ve Filipinlerdeki hükümetler, krizi kendilerine acil durum yetkileri vermek için kullanarak demokrasiden daha da uzaklaştılar. Çin, El Salvador ve Uganda gibi diğer birçok ülke de benzer kararlar aldı. Avrupa dahil her yerde insanların önüne engeller kondu; ülkeler ortak çıkarları için yapıcı bir şekilde ortak hareket etmek yerine içe döndüler, birbirleriyle çekişmeye başladılar ve rakiplerini kendi başarısızlıklarına günah keçisi yaptılar.

Milliyetçiliğin yükselişi, uluslararası çatışma olasılığını artıracaktır. Liderler, yabancı ülkelerle olan kavgaları ülke içi siyasette dikkat dağıtıcı unsurlar olarak kullanabilir ya da rakiplerinin zayıflığı veya meşguliyetleri tarafından cezbedilip hedeflerini istikrarsızlaştırmak veya sahada yeni gerçekler yaratmak için salgından faydalanabilirler. Yine de, nükleer silahların istikrar gücü ve büyük güçlerin karşılaştıkları ortak zorluklar göz önüne alındığında uluslararası çalkantılardan ziyade yerel çalkantılar daha mümkün görünüyor.

Kalabalık şehirlere ve kötü sağlık sistemlerine sahip yoksul ülkeler ağır darbeler alacak. Bırakın sosyal mesafeyi el yıkama gibi temel temizlik bile birçok vatandaşın düzenli olarak temiz suya erişiminin olduğu ülkelerde oldukça zordur. Hükümetler de gerek toplumsal gerilimleri kışkırtarak ve sosyal uyumu baltalayarak, gerek yetersiz kalarak meseleleri daha iyi olmaktan çok daha kötü hale getirdiler. Örneğin Hindistan, büyük şehirlere yığılmış olan on milyonlarca göçmen işçi için sonuçlarını düşünmeden aniden ülke çapında kapanma kararı alarak hassasiyetini artırdı. Bu göçmenlerin birçoğu, kırsaldaki evlerine dönerek hastalığı tüm ülkeye yaydılar; hükümet duruşunu değiştirip hareketliliği kısıtlamaya başladığında ise çok sayıda insan işsiz, yurtsuz ve yalnız bir şekilde büyük şehirlerde mahsur kaldılar.

İklim değişikliğinden kaynaklanan zorunlu yer değişikliği, küresel Güney’de yavaş ilerleyen mevcut bir krizdi. Pandemi, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan büyük nüfusları geçimini sürdürme sınırına daha da yaklaştırarak etkisini şiddetlendirecek. Ayrıca kriz, yoksul ülkelerde yaklaşık yirmi yıldır süregelen ekonomik büyümeden yararlanan yüzlerce milyon insanın umutlarını yok etti. Halkın öfkesi artacak ve halkın yükselen beklentilerinden kaçmak her zamanki gibi yine devrimin temelini oluşturacak. Çaresizler göç etmeye çalışacak, demagojik liderler güçlerini artırmak için durumu kendi çıkarları için kullanacak, yozlaşmış siyasetçiler çalabildiklerini çalacak ve birçok hükümet ya aman vermeden mücadele edecek ya da çökecek. Küresel Güney’den Kuzey’e olacak yeni bir göç dalgası göçmenler artık daha inandırıcı bir şekilde hastalık ve kaos getirmekle suçlanabileceğinden, bu sefer daha az sempati ve daha fazla dirençle karşılaşacaklar.

Son olarak, öngörülemeyen olayların aşırı sonuçlara yol açtığını araştırdıkça daha rahat görürüz. Geçmiş salgınlar, uzun süreli zorlukların neden olduğu büyük kaygılardan beslenen kıyamete dair görüşlerin, kültlerin ve yeni dinlerin oluşmasına yol açtı. Aslında, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan şiddet ve zorunlu göçten doğan faşizm bu kültlere örnek olarak verilebilir. Komplo teorileri, halkın yetkilerinin elinden alındığı ve seçim özgürlüğünün eksik olduğu Orta Doğu gibi yerlerde yaygınlaşıyordu. Günümüzde komplo teorileri, kısmen internet ve sosyal medyanın neden olduğu dallanıp büyüyen medya ortamı sayesinde zengin ülkelerde geniş çapta yayıldılar. Devam etmekte olan acıların da popülist demagoglarca kötüye kullanılması muhtemel.

[irp posts=”25945″ name=”COVID-19 Pandemisinin Refah Devleti ve Sağlık Politikalarına Yansıması”]

Yoksa Dirençli Demokrasi mi?

Bununla birlikte, Büyük Buhran sadece faşizmin doğuşuna yol açmakla kalmayıp aynı zamanda liberal demokrasiyi de canlandırdığı gibi, pandemi de bazı olumlu siyasi sonuçlar doğurabilir. Adaptasyon yeteneğini kaybetmiş tepkisiz siyasi sistemleri kendi durağanlıklarından koparmak ve geç kalınmış yapısal reformlar için gerekli koşulları yaratmak için genellikle dışarıdan büyük bir şok gerekir, bu senaryo en azından bazı yerlerde muhtemelen kendisini tekrarlayacak.

Salgınla başa çıkmanın uygulanabilir gerçekleri profesyonellik ve uzmanlıktan geçer; demagoji ve kabiliyetsizlik ise hemen kendini belli eder. Bu durum, nihayetinde başarılı politikacıları ve hükümetleri ödüllendirirken başarısız olanları cezalandıran faydalı bir ayırt etme görevi görecektir. Son yıllarda ülkesinin demokratik kurumlarına sürekli olarak zarar veren Brezilyalı Jair Bolsonaro, blöf yaparak krizi atlatmak istese de bocaladı ve bir sağlık felaketine yol açtı. Rus lider Vladimir Putin, önceleri pandeminin önemini görmemezlikten geldi, sonrasında ise Rusya’nın salgını kontrol altına aldığını ve eğer COVID-19 tekrar yayılırsa tutumunu değiştireceğini söyledi. Putin’e olan destek krizden önce zaten azalmaktaydı ve bu durum hız kazanmış olabilir.

Pandemi, tüm dünyadaki kurumlara ışık tutarak yetersizliklerini ve zayıflıklarını görülür hale getirdi. Hem insanlar hem de ülkeler arasındaki zengin-fakir uçurumu derinleşti ve uzun süreli ekonomik durgunluk nedeniyle daha da derinleşecek. Ancak, sorunların yanı sıra kriz, hükümetin süreç boyunca toplu kaynaklardan yararlanarak çözüm sunma yeteneğini de ortaya koydu. Tıpkı 1920 ve 1930’lu yıllarda Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran’da olduğu gibi ortak ulusal acıların refah devletlerinin büyümesine yol açarak kalıcı bir “birlikte yalnızlık” duygusu yaratıp sosyal dayanışmayı artırabilir ve daha cömert sosyal korumaların gelişimini hızlandırabilir.

Bu, Gary Becker, Milton Friedman ve Goerge Stigler gibi Chicago Üniversitesi iktisatçılarının öncülüğünü yaptığı serbest piyasa ideolojisi olan neoliberalizmin aşırı biçimlerine bir son verebilir. 1980’li yıllar boyunca Chicago okulu, büyük ve müdahaleci davranan hükümetleri ekonomik büyüme ve insani ilerlemenin önünde bir engel olarak gören ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın politikaları için entelektüel gerekçeler sağladı. O zamanlar, birçok devlet mülkiyet ve düzenleme biçimini kesmek için iyi nedenler vardı. Ancak bu argümanlar, liberteryen aşırılığına yol açtı ve özellikle ABD’deki muhafazakar entelektüeller kuşağında devlet eylemine karşı düşmanlık yerleştirdi.

Salgını yavaşlatmada güçlü devletin önemi göz önüne alındığında, Reagan’ın açılış konuşmasında söylediği söz akıllara geliyor: “sorunumuzun çözümü hükümet değildir, sorun hükümettir”. Ulusal bir acil durum yaşandığında özel sektör ve hayırseverliğin yetkili bir devletin yerini alabileceği gibi bir iddiayı da kimse ortaya atmayacaktır. Nisan ayında Twitter CEO’su Jack Dorsey, COVID-19 ile mücadele için 1 milyar dolar katkıda bulunacağını duyurarak olağanüstü bir hayır işi yaptı. Aynı ay, ABD Kongresi, salgından zarar gören işletmelere ve bireylere destek olma amacıyla 2,3 trilyon dolar tahsis etti. Devlet karşıtlığı, tecrit protestocuları arasında var olmaya devam edebilir, ancak anketler, krizle başa çıkmada Amerikalıların büyük çoğunluğunun hükümetin tıp uzmanlarına kulak verdiğini gösteriyor. Bu, diğer büyük sosyal sorunların çözümünde hükümet müdahalelerine verilen desteği artırabilir.

Kriz nihayetinde yenilenmiş uluslararası işbirliğine yol açabilir. Ulusal liderler suçlamalarda bulunurlarken dünyanın dört bir yanındaki bilim adamları ve halk sağlığı görevlileri çevrelerini genişletip bağlantılarını güçlendiriyorlar. Uluslararası işbirliğinin bozulması bir felakete yol açarsa ve bir başarısızlık olarak nitelendirilirse, bundan sonraki dönem, ortak çıkarları ilerletmek için çok uluslu çalışmaya yönelik sadakatin yenilenmesi anlamına gelebilir.

Fazla Ümitlenmeyin

Pandemi, küresel bir siyasi stres sınavı görevi gördü. Ehil ve meşru hükümetlere sahip ülkeler görece iyi bir şekilde ilerleyecek ve onları daha da güçlü ve dirençli kılacak olan reformları benimseyecek ve gelecekte iyi bir performans sergilemeyi kolaylaştırmış olacaklar. Devlet kapasitesi zayıf olan veya zayıf liderleri olan ülkeler, yoksullaşma ve istikrarsızlık yaşamazlarsa bile durgunluğa girip sıkıntı çekecekler. Sorun olan, yoksullaşma ve istikrarsızlık yaşayanların durgunluk yaşayacaklardan sayıca fazla olmasıdır.

Ne yazık ki, stres sınavı şu ana kadar o kadar zorladı ki sınavı geçeceklerin sayısı çok az olacak. Krizin ilk aşamalarını başarılı bir şekilde idare edebilmek için, ülkelerin sadece yetenekli devletlere ve yeterli kaynaklara değil, aynı zamanda büyük bir sosyal fikir birliğine ve güvene ilham veren yetkin liderlere ihtiyaçları oldu. Bu ihtiyaçlar, salgının yönetimini profesyonel bir sağlık bürokrasisine devreden Güney Kore ve Angela Merkel Almanya’sı tarafından karşılandı. Şu ya da bu yönden eksik kalan hükümetler çok daha yaygın. Krizin geri kalanını yönetmek de zor olacağından, bu ulusal eğilimler muhtemelen devam edecek ve daha kapsamlı bir iyimserliği zorlaştıracak.

Karamsar olmanın bir başka sebebi de olumlu senaryoların bir tür akla yatkın kamusal söylem ve sosyal öğrenmeyi varsaymasıdır. Yine de, teknokratik uzmanlık ile kamu düzeni arasındaki bağlantı, elit tabakanın daha fazla güce olduğu geçmiş zamanların aksine, günümüzde daha zayıf. Dijital devrimin hızlandırdığı bir durum olan otoritenin demokratikleşmesi, diğer hiyerarşilerle birlikte bilişsel hiyerarşileri de daha etkisiz hale getirdi ve siyasi karar alma süreci artık çoğunlukla silah görevi gören laflarla yönetilir oldu. Bu, yapıcı ve toplu kendi kendini inceleme için ideal bir ortam değildir ve bazı politikalar çözüm sağlayamadan mantıksız bir şekilde uzun süre değişmeden kalabilirler.

En büyük değişken ABD’dir. Kriz vurduğunda, modern tarihindeki en beceriksiz ve bölücü liderin başta olması ülkenin tek talihsizliğiydi ve bu liderin yönetim tarzı baskı altında değişmedi. Görev süresini yönettiği devletle savaşarak geçirdikten sonra, devleti durum gerektirdiğinde etkili bir şekilde kullanamadı. Siyasi servetinin, ulusal birlikten ziyade çatışma ve hınç ile en iyi şekilde sağlandığına karar verdikten sonra, onu krizi kavga çıkarmak ve toplumsal bölünmeleri artırmak için kullandı. Pandemi süresince Amerikan performansının düşük olmasının birkaç nedeni var, ancak en önemlisi liderlik edemeyen lidere sahip olmasından kaynaklı.

(Teknokratik uzmanlık ile kamu düzeni arasındaki bağlantı, elit tabakanın daha fazla güce olduğu geçmiş zamanların aksine, günümüzde daha zayıf).

Eğer mevcut ABD Başkanı Kasım ayında tekrar seçilirse, demokrasinin ve uluslararası liberal düzenin daha geniş bir şekilde yediden canlanma şansı düşecektir. Seçimin sonucu ne olursa olsun, ABD’nin derin kutuplaşmasının daha da derinleşmesi muhtemeldir. Pandemi sırasında seçim yapmak zor olacak ve canı sıkkın kaybedenler için kazananın meşruiyetine meydan okumayı teşvik eden bir ortam oluşacak. Demokratlar Beyaz Saray’ı da Kongre’nin her ikisi meclisini de kazansalar bile boğun eğmiş bir ülkeyi devralacaklar. Eyleme geçme talepleri, dağ gibi borçlarla ve muhalefetin sert direnişiyle karşılaşacak. Ulusal ve uluslararası kurumlar yıllar süren istismardan sonra zayıf ve sarsılıyor olacak ve onları yeniden inşa etmek yıllar alacak, tabii böyle bir şey hala mümkünse.

Krizin en ivedi ve trajik aşamasının bitmesiyle, dünya uzun ve iç karartıcı bir yola giriyor. Er ya da geç bu yol da bitecek, bazıları diğerlerinden daha hızlı bitirecek. Şiddetli küresel sarsıntılar olası görünmemekle beraber demokrasi, kapitalizm ve ABD geçmişte dönüşüm ve uyum sağlama yeteneğine sahip olduklarını kanıtladılar. Ama bir kez daha kendilerinden beklenmeyeni yapabilmeleri gerekecek.

Ünver Asrın Ergen
Stratejik Ortak Çevirmeni

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.foreignaffairs.com/articles/world/2020-06-09/pandemic-and-political-order

[/vc_toggle]

Bilgi Ekonomisi ve Toplumsal Kalkınma Paralelliği

Giriş

Bilgi Ekonomisi, günümüzde toplumsal kalkınmanın mihenk taşı olan ve Endüstri 4.0 sonrası örgütsel ve kitlesel gelişime katkıda bulunan bir kavramdır. Kuramsallaşma sürecini sürdüren bu kavram, hem tanım olarak gelişimine devam etmekte hem de ilerleyen günlerde toplumca konuşacağımız Endüstri 5.0 sürecine katkı sunmaya devam etmektedir. Yazımızda Bilgi Ekonomisinin temellendirilmesini yalın bir dil ile siz değerli okuyucularımıza ana hatlarıyla aktaracağız.

Bilgi Ekonomisinin Hayatımıza Katkısı

Bilgi, yıllardır güç olarak kabul edilen, medeniyetlere ve insani gelişmişliğe katkı sunan yegâne kavramdır. Yıllar geçtikçe günümüzde kullanım farklılığına giren bilgi, öğrenilmesiyle tek başına yetmeyen, paylaşılması ve kullanılması gereken bir olgu haline gelmiştir. Lise yıllarında temel matematiğin bir konusu olan ‘’Fonksiyon’’ konusunun giriş kısmında bildiğiniz üzere Fonksiyon konusu, fabrika örneği üzerinden gösterilip, girdi ve çıktı olarak temellendirilmiştir. Girdi ve çıktı örneği, bilginin bize fonksiyon içeren bir kavram olduğunu göstermektedir. Entegrasyonu Bilgi Ekonomisine entegre edersek, bilgi ve fonksiyon etkileşimini Bilgi Ekonomisinin temelinde görebiliriz (1).

Bilgi girdi olarak çıktı ise bilginin kullanılmasıyla oluşan işlevsel ve etkin yapı olarak örneğe döküldüğü zaman, Küreselleşme kavramının yanında minimum maliyet; maksimum verimlilik döngüsünün hayatımızla bütünleşmesini görebiliriz. Mikroekonomi kavramı olan bilgi ekonomisi, döngüsel gelişimin mihenk taşı olmasıyla birlikte dinamik yaklaşımla Makroekonomi de değişen dengelerde oyun kurucu olmuştur. Faydaları saymakla bitmeyen bu kavramın hayatımıza katkısına örnek verelim: İktisadi kalkınma, sosyolojik gelişim, girişimcilik ekosistemi, istihdam, teknolojik gelişim ve şüphesiz emek sermayesinin farklılaşmasıdır. Emeği bir sermaye olarak nitelendirirsek yanlış yapmış olmayız. Emeğin sermaye haline gelmesi, Bilgi Ekonomisinin hayatımıza dinamik yerleşimiyle gerçekleşmiştir. Yeni olanakların doğması yeni istihdam alanlarının oluşmasına ve şüphesiz iş gücünde niteliksel ve niceliksel farklılaşmaya yol açmıştır.

Emeğin sermaye haline gelmesi, katkının yanında bilakis zararda sağlamıştır. Gelişen beşerî faaliyetler, bazı iş kollarının ortadan kalkması tehlikesine yol açmıştır. Bu tehlikenin olumlu olarak çözülmesi için gelişen nitelikli iş gücünün, toplum tarafından önemsenmesi ve bu değişen şartların kolektif bilinç haline gelip, yeni koşullara özgün istihdam alanlarının oluşturulması gerekir. Değişen dinamikler, ülkelerin ekonomisini ve gelişimini doğrudan etkilemektedir. Bu doğrultuda ülkeler değişen şartları karşılayacak ölçütlere uyum sağlamalı ve yeni istihdam planları geliştirmelidir (2).

Toplumsal Kalkınma ve Küresel Rekabet

Bilgi ekonomisinin katkısı, ekonomik göstergeler ile sınırlı değildir. Sosyolojik ve kültürel değişimlere katkısıyla beraber insani gelişim endeksine katkı sunarak, ülkeleri globalleşme arenasına çıkarır ve rekabette geri kalmasını önler. Gelişimsel Ar-Ge faaliyetleri ve Sanayi yatırımları, ihracat kalemlerini çeşitlendirerek, ülke kalkınmasında büyük rol oynar.

Bilgi ve teknoloji paylaşımı rekabette baş aktör olsa da insani gelişmişliğe katkı sunduğu yadsınamaz. Bilimsel faaliyetler, küresel arenada ülkelerin kamu diplomasisine, endüstri ve sanayi faaliyetleri ise yumuşak güç profilini geliştirmektedir. Batı hegemonyasının doğu hegemonyasına kayma süreci COVID-19 ile hızlanmıştır. Bilgi Ekonomisine yatırım, içsel büyüme modelleri ile değişime uğramış ve bu değişim en çok Asya toplumlarında görülmüştür. Nitekim hegemonya değişiminin hızlanması bu gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerle küresel etkileşimi hız kazansa da son otuz yıldır küreselleşmenin olumsuz etkisi olumlu etkisine baskın kalmaktadır. Bilgi Ekonomisinin getirdiği makro değişimler silahlanma yarışına katkı sağlamış, rekabette neorealizm yaklaşımının soğuk savaş sırasında ortaya çıkmasını ve soğuk savaş sonrası gelişimini sağlamıştır. Nitekim günümüzde de silahlanma yarışı devam etmektedir (3).

Sonuç 

Küreselleşme yaşanırken dünyanın endüstri 5.0 sürecine girmesi şüphesiz Bilgi Ekonomisinin gelişiminden kaynaklanmaktadır. Bu gelişimin yanında el becerisi yerine beyin gücü daha çok tercih edilir hale gelmiştir. Rekabetin etkileri olumlu olmasının yanı sıra olumsuz da olmaktadır. İlerleyen zamanlarda yeni değişimleri ve rekabetleri görmeye devam edeceğiz. Asıl önemli olan, değişim sürecinde proaktif yaklaşarak olumsuz etkileri bertaraf etmektir. Bilgi Ekonomisinin gelişimine ve durumuna kısaca değindik, bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

[irp posts=”26646″ name=”Endüstri 4.0: ‘Nesnelerin İnterneti’nin Hayatımıza Katacakları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Gelgeç B, Hatırlı S, (2018). BİLGİ EKONOMİSİ VE BÜYÜME ARASINDAKİ
İLİŞKİ, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi,
Sayfa: 97-122
2. Tezer, H, (2018). Bilgi Ekonomisinin Gelişimi ve Dünya Ekonomileri Üzerindeki
Etkisi, Uluslararası İnsan Çalışmaları Dergisi, Sayı 2, Sayfa: 1-24
3. Uçkan, Ö, (2006). Bilgi Politikası ve Bilgi Ekonomisi: Verimlilik, İstihdam, Büyüme
ve Kalkınma, Bilgi Dünyası, Sayfa: 23-48
[/vc_toggle]

Uluslararası Hukuk – İç Hukuk İlişkisi

Günümüz dünyasında hukukun önemi ve üstünlüğü her toplum tarafından kabul edilmekte ve bilinmektedir. Küreselleşen ve teknolojinin durmaksızın geliştiği dünyamızda ulaşımın ve ticaretin eskiye nazaran çok daha hızlı olduğu, bilgi paylaşımının saniyeler içinde yapılabildiği bir gerçekliktir. Uluslararası hukuk devletlerarasındaki ilişkilerle ve sorunlarla ilgilenirken; iç hukuk ülke içinde bireyler arası ve bireylerle idari birimler arasındaki ilişkilere odaklanır. Günümüzde bu durum değişmiştir. Devletlerin, şirketlerin, toplulukların hatta tekil olarak bireylerin davranışlarının tüm dünyayı etkileyebildiği günümüzde, uluslararası hukuk ve iç hukuk giderek birbiri içine nüfuz etmiştir. Bu gelişmeler uluslararası hukuk ve iç hukuk kavramlarının yetkileri ve kapsamları bakımından tartışma konusu haline gelmesine sebep olmuştur. Uluslararası hukuk ve iç hukuk arasındaki temel fark toplumsal farkların temelinde gelişerek farklı yapılara sahip olmalarıdır. İç hukukta kanunlar, karar merci devletin ilgili birimleri tarafından düzenlenip yürürlüğe konulurken, uluslararası hukukta kanunlar devletler ve kısmi olarak uluslararası örgütlerce konulmaktadır.

Bununla birlikte iç hukuk kuralları zorlayıcı bir güç olarak devlet tarafından uygulanırken, uluslararası hukuk kurallarını uygulayacak zorlayıcı bir uluslararası mekanizma bulunmamaktadır. Uluslararası hukukun dayanağı olarak farklı görüşler bulunmaktadır. Doğal hukuk görüşü, evrenin yaratılıştan veyahut varoluşsal bir düzeninin bulunduğunu ve bir takım kuralların kaçınılmaz olarak var olduğunu savunur. İradeci görüş, uluslararası hukukun yalnızca devletler tarafından oluşturabileceğini ve bağlayıcılık bakımından kabulünün yine devletler tarafından benimsenebileceğini ortaya koyar. Objektivist görüş ise uluslararası hukukun dayanağının hiçbir kuvvet tarafından oluşturulamayacağını belirtir. Belirtilen bu görüşler günümüzde uluslararası hukukun dayanağını açıklamak için yeterli görülmemektedir. Uluslararası hukuk ve iç hukuk arasındaki ilişkileri inceleyen ve yorumlayan görüşler de bulunmaktadır. Genel kanı olarak iki farklı görüş belirginleşmektedir. Birincisi iki hukuk sisteminin birbirlerinden bağımsız olduklarını, ikincisi birtakım farklılıklar olsa da bir bütünü oluşturduklarını dile getirir. Alman hukukçu Triepel ve İtalyan hukukçu Anzilotti tarafından savunulan düalizme göre iç hukuk ve uluslararası hukuk birbirinden tamamen bağımsız iki hukuk sistemidir ve birbirlerine bir etkileri bulunmamaktadır. İç hukuk, mutlak otorite sahibi devlet tarafından ortaya çıkarılan tek taraflı bir sistemken; uluslararası hukuk birden çok devletin anlaşması sonucu ortaya çıkan çok taraflı bir sistemdir. İki sistemin de düzenlenme amaçlarının farklı oluşu ve uygulanabilirlikleri arasındaki bariz farklar adı geçen hukukçuları düalizmi savunmaya itmiştir. Monizme göre dünyadaki mevcut hukuk düzeni tek bir düzendir ve uluslararası hukuk ile iç hukuk bu düzenin birer parçasıdır. Bu sistemde asıl soru hangisinin diğerinden daha üstün olduğudur. Uluslararası hukukun üstünlüğünü savunan görüş kendi içinde gerçekçi ve normcu olmak üzere ikiye ayrılır. G. Scelle tarafından geliştirilen gerçekçi görüşe göre hiyerarşi içinde uluslararası hukuk, iç hukukun üstündedir. Uluslararası hukuk ile iç hukukun sürekli çatışma içerisinde olması mümkün değildir, olması halinde toplumsal dayanışmanın sağladığı ortak yaşam olası değildir. H. Kelsen’in savunduğu normu görüş, birbirleriyle eşit kabul edilen iç hukuk düzenlerinin birbirleriyle çatışmalarını engellemek ve aralarındaki sorunları çözebilmek için bir üst hukuk düzeninin hiyerarşide ağır basması gerektiğini savunur.

Genel bakış açısında uluslararası hukuk kuralları, iç hukuk kuralları gerekçe gösterilerek ihlal edilemez. Eğer edilebilecek olsaydı kısmi iç hukuk düzenlemeleriyle uluslararası hukukun işlevselliği etki dışı bırakılabilirdi. Bu yüzdendir ki 1969 yılında imzalanan Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 27. maddesinde, antlaşmalar incelendiğinde, herhangi bir tarafın veya devletin bir uluslararası anlaşmayı uygulamamak için meşru kaynak olarak kendi iç hukukunun gereklerini öne süremeyeceği kuralı konulmuştur. Uluslararası Adalet Divanı geçmişte görülen çeşitli davalarda, uluslararası hukukun iç hukukun üzerinde olması, uluslararası hukukun temel ilkesidir prensibini vurgulayarak zaman içinde defalarca iç hukukun bahane edilemeyeceğini bildirmiştir. Uluslararası hukukun iç hukukun üzerinde olduğuna dair uluslararası mahkemelerde verilen bildiriler, iç hukukun önemsiz olduğu anlamına gelmez. İşleyişin sistematik bir şekilde devam edebilmesi için iç hukuk önem arz eder. Uluslararası mahkemelerde ihtiyaç duyulması halinde davayla ilgili olarak iç hukuk kuralları incelenebilir. Devletler mutlaktır ki uluslararası hukuk çerçevesinde hareket etmek zorundadırlar. Uluslararası hukuk kurallarının ihlali devletler açısından sorumluluklar doğuracaktır. Uluslararası antlaşmalar, imzalayan devletler üzerinde iç hukukta mevzuat değişimleri talep edebilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlar da aynı şekilde devletlerin kendi alanlarında belirli eylemlerde bulunmalarını zorunlu kılabilir. Bununla birlikte uluslararası hukuk kurallarının iç hukuk sitemlerine giderek artan bir eğilimle dâhil edilmesi söz konusudur. Ulusal mahkemelerin belirli alanlarda uluslararası hukuk normları çerçevesinde kararlar aldığı gözlemlenmektedir. Ulusal mahkemelerde alınan bir karar uluslararası hukukta bağlayıcı nitelik taşımaz. Aynı şekilde uluslararası hukuk kurallarının iç hukukta nasıl uygulanacağı konusunda devletlerin kendi anayasaları önemli rol üstlenir. Kimi ulusal yargı organları uluslararası hukuku iç hukuklarından üstün tutarak bunun ışığında kararlar almaktadır. Kimi ulusal yargı organları ise tam tersini uygulamaktadır. Örnek olarak İngiliz hukuk sistemine göre, imzalanmış uluslararası bir antlaşma mevcut iç hukuka aykırı ise iç hukuk kuralı benimsenir ve uygulanır. Uluslararası hukuk kurallarının devletlerce uygulanmaması gerçekte kendi çıkar ve güçlerine bağlıdır. Uluslararası örgütler kurallara uymayan bir devlete yaptırım uygulayabilir. Ancak bu tür bir durumda akıllarda, hangi örgüt tüm dünyaca süper güç kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptırımda bulunmaya cesaret edebilir, sorusu beliriyor.

Devletler ve toplumlar arasındaki sorunların barışçıl ve adil bir yöntemle çözülmesi için geçmişten günümüze geliştirilerek oluşturulan uluslararası hukuk kuralları, kâğıt üstünde zorunlu veyahut dışlayıcı gücü bulunan bir mekanizma olarak gözükse de gerçek hayatta bu ne yazık ki mümkün değildir. Olması gereken, evrensel kuralların uluslararası bir sistemde tüm insanlığın huzuru ve güvenliği için tüm devletlerce ve devlet dışı faktörlerce benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Bunun için üst düzey bir vicdan ve ahlak gerektiği aşikârdır. Adil ve barışçıl bir dünya sistemi için devletlerin ve toplumların şahsi menfaatlerini bir kenara bırakması gerekmektedir. Hızla gelişen iletişim teknolojileri, giderek artan toplumlar arasındaki etkileşimler ve yükselen eğitim düzeyi bunu yakın gelecekte mümkün kılabilir. İnsanın ve evrenin varoluşsal gerçeklerinin benimsenerek, her devletin ve toplumun sadece kâğıt üzerinde değil gerçekte de eşit sayıldığı bir sistemde kurulacak uluslararası bir örgüt aracılığıyla, daha yaşanılabilir bir dünya düzeni hayata geçirilebilir. İnancım da bu yöndedir.

[irp posts=”23982″ name=”Uluslararası Hukuk Bağlamında 2017’deki Hollanda-Türkiye Diplomatik Krizi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) PAZARCI, H. (2015). Uluslararası Hukuk (14. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları.
2) SHAW, M. (2018). Uluslararası Hukuk (8. bs.). (Çev: Y, ACER., İ. KAYA., M. DEMİRTEPE., G. ŞİMŞEK.). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.
[/vc_toggle]

Orta Çağ’da Diplomasi

Diplomasi

Diplomasi, devletler arası sorunların müzakere yöntemi ile barışçıl olarak çözümlendirilmesini veya devletler arası karşılıklı çıkarları sağlayan antlaşmaların yapılmasını ifade eden siyasal bir terimdir. İnsanlığın varoluşundan bugüne diplomasi biliminin çıkış noktası İngiliz siyasetçi Harold Nicolson’a göre farklı insan grupları arasında avlanma sahalarının sınırlarının belirlenmesi hususunda yapılan anlaşmalardır. Fakat buna rağmen elimizdeki en eski diplomatik belge Hititlerin Mısırlılar ile yaptığı savaşın ardından iki taraf arasında imzalanan Kadeş Antlaşması’dır.

Dünya Tarihindeki İlk Barış Metni: Kadeş Antlaşması

MÖ 1286’da imzalanan bu antlaşmadan günümüze kadar amaç aynı olsa da elbette diplomasi kavramının değiştiğini gözlemleyebiliriz. Örneğin antik ve ilk çağlarda diplomasinin tek yanlı ve süreklilik göstermeyen, elçi olarak isimlendirdiğimiz diplomatlar aracılığı ile gerçekleştiğini görürüz. Bu çağlarda elçiler yabancı topraklarda kalıcı olarak bulunmaz, yalnızca bağlı olduğu hükümdarın emirleri ile belirli bir süre yabancı topraklarda ikamet eder ve yeniden ülkesine dönerdi. Yaklaşık 15-16. yüzyıla kadar süregelen bu diplomasi türüne ad hoc ismi verilir. Ad hoc, Latince’de “amaca özel, niyete mahsus” anlamına gelir ve bir soruna yönelik geçici çözümleri anlatmak için kullanılır. Esasen devletlerin Orta Çağ’ın sonuna kadar izlediği diplomatik politika da bunun üzerine kuruluydu. İrili ufaklı çoğu devletin diplomatik stratejileri uzun vadeli değil gündemdeki sorunu çözmek üzerine kuruluydu.

Bilinen tarihte diplomasi kavramını etkili şekilde kullanan ilk devlet Doğu Roma İmparatorluğu, yani Bizans’tı. Bizans’ın diplomasiyi yoğun bir şekilde kullanmasının bazı sebepleri vardı. Bunlardan ilki, Bizans’ın Roma İmparatorluğu’nun varisi olması ve Roma’nın gücüne yeniden kavuşmak istemesiydi. Dönemin Papa ile beraber en prestijli makamı Roma İmparatoru olduğu için bu prestij Bizans’a belirli ölçüde diplomatik itibar kazandırıyordu. Bizans’ın Ortodoks mezhebini benimsemesinden ötürü çoğunluğu Katolik olan Avrupa karşısında diplomatik olarak yalnızlaşması da Bizans’ın diplomasiye önem vermesinin bir diğer sebebidir. İkinci sebep ise, Roma İmparatorluğu’nun büyük askeri gücünün artık bulunmamasıydı. Bizans’ın askeri kuvvetleri İmparatorluk topraklarına tamamen hükmedecek güçte olmadığı için Bizans bu kuvvet boşluğunu diplomasi ile doldurmak istemiştir. Ayrıca Bizans o zamana kadar kullanılan hatip-diplomat anlayışı yerine gözlemci-diplomat anlayışını getirmiştir. Günümüzdeki Dışişleri Bakanlığına benzetebileceğimiz bir sistem olan, dış ilişkileri düzenlemekle yükümlü hükümete bağlı özel bir şubeyi kuran ilk devlet de Bizans’tır.

Venedik -Osmanlı Savaşı
Venedik-Osmanlı Savaşı

Diplomasiye verilen önemin ilk temellerinin Bizans’ta atılmasının ardından Bizans’ın diplomasi alanında yaptığı reformlar Venedik’e sıçramıştır. Oligarşik cumhuriyet bir yapıya sahip olan Venedik, Osmanlı’nın Akdeniz’deki en büyük rakiplerinden biriydi. Geçimini Akdeniz ticaretindeki büyük hacmi ile sağlayan Venedik için de diplomasi oldukça önemli olmuştur. Venedik, diplomasiyi etkin şekilde kullanarak ticari nüfuzunu Akdeniz bölgesinde arttırmayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda Venedik bölge devletleriyle sıkça ticari antlaşmalar yapmıştır. 1479 Osmanlı-Venedik Antlaşması buna örnektir. 16 yıl süren savaşın ardından imzalanan bu antlaşmada Venedikliler Osmanlı’ya her yıl 10 bin altın ödeme karşılığında Osmanlı topraklarında kapitülasyonlar elde ettiler. Ayrıca bu antlaşma sonucunda Venedik İstanbul’da elçilik bulundurma hakkını da elde etti.

Etkin diplomasinin Venedik’in ardından bir diğer durağı Rönesans etkisindeki İtalya şehir-devletleri oldu. Rönesans İtalya’sında belirli bir siyasi birlik olmamakla birlikte bölgede Papalık, Floransa, Venedik, Ceneviz ve Napoli gibi devletler bulunmaktaydı. Bu devletler genellikle ticaretle ve Rönesans’ın etkisiyle bilim, sanat gibi alanlarla ilgiliydiler. Bu nedenle Venedik’teki gibi burada da diplomasinin önemi hızlı kavrandı. Rönesans İtalya’sında yetişen Makyavelli gibi tarihe adını yazdırmış siyasetçiler ve diplomatlar, diplomasi biliminin ilerlemesine oldukça büyük katkılar verdiler. Makyavelli’nin en meşhur eserlerinden “Prens” kitabı Makyavelli’nin ve dönemin diplomasi anlayışını en iyi anlatan eserlerdendir.

2. Viyana Kuşatması

Orta Çağ’da diplomasi kavramını anlatırken Osmanlı’ya da değinmemek olmaz. Özellikle 15-16. yüzyıllarda dönemin süper gücü olan Osmanlı’da diplomasinin yürütülmesi hükümdara ve sadrazama bağlıydı. Diplomatik stratejiyi oluşturan ve son sözü söyleyen hükümdarın haricinde Pargalı İbrahim Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa gibi diplomatik kabiliyeti oldukça yüksek sadrazamlar da stratejide söz sahibi olmuştur. Osmanlı diplomasisini dönemin diğer devletlerden ayıran nokta askeri güçtür. Osmanlı tarihini incelersek, Osmanlı kazandığı diplomatik başarılarının büyük kısmını sahada kazandığı zaferler ile elde etmiştir. Örneğin, ünlü Mohaç Muharebesi’nin ardından imzalanan 1533 İstanbul Antlaşması ile Osmanlı sahada kazandığı ezici zaferi diplomatik alanda da gerçekleştirmiştir. Öyle ki bu antlaşma ile Avusturya arşidükü ile Osmanlı sadrazamı denk sayılacaktı. Tarihte bunun gibi ezici diplomatik üstünlükler oldukça nadirdir. Fakat değinmemiz gereken nokta şu ki; Osmanlı sağladığı bu diplomatik üstünlüğü diplomasi ile değil, askeri gücünün sağladığı avantajlarla sağlamıştır. Osmanlı’nın Batı’ya son saldırısı olan II. Viyana Kuşatması’nın ardından alınan mağlubiyet ile 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı’nın diplomasi alanındaki yetersizliğini de bizlere gösteriyor. Osmanlı 1699’dan yıkılışına dek olan süreçte diplomatik anlamda önemli zaferler elde edemedi. Örnek vermek gerekirse 1897 Osmanlı-Yunan savaşından sahada galibiyetle ayrılan Osmanlı, bu başarısını diplomasi ile tescilleyemedi. Keza aynı durum 1911-12 Trablusgarp Savaşları için de geçerlidir. Kısaca izah etmek gerekirse Osmanlı diplomasisi genellikle sahada aldığı başarılara bağlıydı.

Orta Çağ diplomasisinin sonu ile modern diplomasinin başlangıcı arasındaki köprü hiç şüphesiz Otuz Yıl Savaşları’nın sonu ile imzalanan Vestfalya Antlaşması’dır. Otuz Yıl Savaşları, Avrupa’daki Protestan-Katolik mücadelesi ile başlayıp zamanla Avrupalı süper güçlerin de katılımıyla bütün Avrupa’yı etkisi altına alan otuz yıllık savaş periyodudur. Savaş sırasında devletlerin diplomatik tutumu diplomasi tarihi için oldukça önemlidir çünkü dini sebeplerle başlayan bu savaşta devletlerin dinden çok kendi çıkarlarına yönelik pragmatik bir diplomasi tutumu içinde olduğunu gözlemleyebiliriz. Özellikle Orta Çağ’da bu alışılagelmiş bir durum değildir çünkü devletler aynı dine mensup değilse genellikle aralarındaki savaşlar dini sebeplerden ötürü çıkıyordu. Özellikle Otuz Yıl Savaşları süresince Fransa’nın izlediği diplomatik tutum buna örnektir. Avrupa’nın iki büyük gücü ve birbirine rakip olan Fransa ve Avusturya merkezli Kutsal Roma İmparatorluğu, her ikisi de Katolik inanca sahiptiler. Savaş, Kutsal Roma İmparatorluğu sınırları içindeki Protestan Prenslikler ile Katolik Avusturya arasında başladı. Protestanların yanında savaşan aynı mezhebe bağlı İsveç ve Hollanda’nın yanında aynı ittifakın içinde Katolik Fransa da bulunuyordu. Rakibi Avusturya’yı zayıflatmak için aynı mezhebe dahil olmasa da Protestanlar ile iş birliği yapan Fransa, bu diplomasisi sonucunda oldukça büyük kazanımlar elde etti. Vestfalya Antlaşması sonucunda Fransa topraklarını Almanya’ya doğru genişletti ve en büyük rakibi Avusturya’nın Kutsal Roma İmparatoru yetkilerinin sınırlandırılmasını sağladı. Ayrıca Vestfalya Antlaşması’nın imzalanma sürecinde toplanan Vestfalya Kongresine her devlet kendi diplomatlarını gönderdiği ve kongre süresince uzun diplomatik antlaşmalar yapıldığı için diplomasi tarihi açısından oldukça değerlidir.

1600 – Avrupa Sınırları ve Avrupadaki İnanışlar

[irp posts=”26548″ name=”Devletin ve Sınırların Orta Çağ’daki Kökleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Harold Nicolson, The Evolution of Diplomatic Method, London, Cassell Publishers, 1954, s. 2.

Michael J. Kelly, Pulling at the Threads of Westphalia: Involuntary Sovereignty Waiver – Revolutionary International Legal Theory or Return to Rule By the Great Powers?, UCLA Journal of International Law & Foreign Affairs, Vol. 10, No. 2, p. 361, 2005.

https://www.tuicakademi.org/
[/vc_toggle]

Kuzey-Güney Diyaloğu 1974 Ambargo Dönemi

Kuzey – Güney Diyaloğu

Kuzey-Güney ayrımı Kuzey olarak adlandırılan gelişmiş ülkelerle, Güney olarak adlandırılan az gelişmiş yoksul ülkeler arasındaki politik ve ekonomik ayrımı belirtmek için kullanılır. Kuzey-Güney Diyaloğu, II. Dünya Savaşı’nın ardından çöken sömürgecilik sisteminin bir sonucu olarak bağımsızlık hareketleri ile eş güdümlü olarak dile gelmiştir. Bilim adamları ve politikacılar özellikle savaştan sonra kalkınma sorununu ele almıştır. Konuyla ilgilenen kalkınma bilimi, çalışmalarının sonucunda kendine has yeni kavramlar ortaya çıkarmıştır. Günümüzde gelişmiş ülkeler olarak saydığımız Batı Avrupa, İskandinavya, Kuzey Amerika ve zengin Pasifik ülkeleri birinci dünya ülkeleri kapsamına girerken; Soğuk Savaş sırasında Doğu Bloğu içerisinde olan ülkeler ikinci dünya ülkelerine girer. Her ikisine de girmeyen az gelişmiş, fakir ülkeler ise üçüncü dünya ülkeleri kapsamında değerlendirilir.

Çok önceleri kullanılan Doğu-Batı ayrımı daha çok coğrafi gelişmişliği ifade etmekteydi ancak Japonya’nın yükselişinin ardından daha çok siyasal bir sembol olarak kullanılmaya başlandı. Kuzey-Güney tam olarak coğrafi bir ayrım olarak kullanılmaz çünkü Japonya, Avusturalya, Yeni Zelenda vb. ülkeler Güney Yarım Küre’de bulunmalarına karşın gelişmiş ülkelerdir. Kuzey terimi Batı, Birinci Dünya ve birçok İkinci Dünya ülkesini kapsamaktadır. Ülkeler geliştikçe Kuzey’in bir parçası olmuştur. Güney, günümüzde sadece gelişmemiş ülkelerden ibaret değildir. Türkiye, Endonezya, Meksika, Tayland, Güney Afrika, Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Kore gibi ülkeler diğerlerine birer yol gösterici olmakla beraber, dünyada söz sahibidirler. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından az gelişmiş, yoksul ülkeler daha eşitlikçi bir dünya düzeni kurulması için talepte bulunmuşlardır. Talepler ilk kez 1955 yılında Bandung’da yapılan toplantıda dile getirilmiştir. Afrika ve Asya’da birçok devletin bağımsızlığını ilan etmesiyle 1964 yılında 120 ülkenin katılımıyla gerçekleşen Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan Güney ülkeleri taleplerini yenilemişlerdir. Birleşmiş Milletler Gelişme İçin Program’ı 1965 yılında kabul ederek yoksul ve azgelişmiş ülkelere yardımı sistemli bir konuma getirmiştir. Ne yazık ki bu durum sorunların çözümü için yeterli olamamıştır. Ekonomik dünya düzeninin azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki çatalı git gide açtığı ve yoksul ülkelerin kalkınmalarına hizmet etmediği düşüncesi 1970’li yılların başında gün yüzüne çıkmıştır. 1973 petrol krizi ile seslerini geniş bir kitleye duyurabilen azgelişmiş ülkeler, Paris’te Uluslararası İktisadi İşbirliği Konferansı’nın düzenlenmesini sağlamışlardır. 18 Aralık 1975’de gerçekleşen konferansta, katılımcı yirmi beş ülkenin on dokuzunu azgelişmiş ülkelerin oluşturması dikkat çekicidir. ‘‘Kuzey-Güney Diyaloğu’’ terimi de ilk kez bu konferansta dile getirilmiştir. Willy Brandt’ın girişimleriyle çalışmalar hız kazanmış, Kuzey-Güney Diyaloğu toplantıları 1977 ve 1981 yıllarında Paris’te düzenlenmiş ve ilk zirve 1981 yılında Meksika’da yapılmıştır. Azgelişmiş ülkelerin giderek daha kötüye gitmesi, dış borçlanma sebebiyle gelişmelerinin engellenmesi ve ağır şartlar ile karşılaşılması Kuzey-Güney Diyaloğu’nun bir tartışmadan ibaret olduğunu göstermiştir. 1989 yılında ülkelerin borçlarının ertelenmesine karar verilmişse de bir sonuç alınamadı. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından meydana gelen uluslararası yapının, Kuzey-Güney Diyaloğu’nu anlamlı kılmak adına olumlu ve olumsuz durumlar barındırdığı söylenebilir. En başta iki kutuplu bir yapının olmaması avantajdır. Dünyanın giderek küreselleşmesi de kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Küreselleşmenin getirdiği en önemli avantajlardan birisi de güneyde olan bir olayın kuzeyde etki bulmasıdır. Günümüz dünyasında, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir gelişme herkesi etkilemektedir. Bu durum diyalog kapısının sürekli açık olacağını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Asya Grubu gibi çeşitli ekonomik açıdan güçlü birliklerin ortaya çıkışı, kuzeyi daha karmaşık, kozmopolit bir duruma getirmekte ve güneyle olan ilişkilerdeki uyumu sekteye uğratmaktadır. Günümüzde kuzeyin çıkarlarının güneyin çıkarlarına pek uygun düşmediği, diyalogların gösteriden ibaret olduğu kanısı yaygındır. Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan en yoksul kırk ülkenin toplam kaynakların yüzde 2’sine sahip olurken, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan en gelişmiş 29 ülkenin toplam kaynakların yüzde 80’nine sahip olması ekonomik eşitsizliğin en büyük göstergesidir.

1974 Ambargo Dönemi

Doğu Akdeniz, Yunanistan, Suriye, Mısır ve Türkiye’nin ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan Kıbrıs Adası, tarih boyunca önemini her zaman korumuş ve ulusların sahip olmak istediği bir coğrafya olmuştur. Mısırlılar, Hititler, Akalar, Finikeliler, Romalılar, Asurlular, Persler, Araplar, Romalılar, Cenevizliler, Fransızlar, Rumlar, İtalyanlar, Türkler ve İngilizler adada belirli zamanlarda hâkimiyet kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Kıbrıs’ı fethetmesiyle adada Türk hâkimiyeti başlamış ve 1878 yılında geçici olarak adanın İngilizlere devredilmesiyle son bulmuştur. Ortadoğu petrollerini güvene almak isteyen İngilizler I. Dünya Savaşı sırasında adayı ilhak etti ve 1923’te Lozan Antlaşması’yla adadaki varlığını resmileştirdi. Birleşmiş Milletler’in 1951 yılında Paris’te gerçekleşen toplantısında Yunanistan adanın kendisine verilmesini talep etmiştir. Bu tarihten itibaren ada Yunanistan’ın devlet politikası haline gelmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren Rum cemiyetler adada Enosis kampanyası yürütüyorlardı, zaman zaman şiddet olayları da yaşanmıştı ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi kampanyanın duraksamasına yol açmıştı. 1951 yılından sonra kampanya şiddetlenerek devam etmiştir. 1950 yılında yapılan halk oylamasında %96 Enosis lehine oy çıkmasına karşılık, İngilizler bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve adayı Yunanistan’a bırakmamıştır.

1954-1958 yılları arasında Yunanistan Kıbrıs sorununu defalarca BM’ye götürse de bir sonuca ulaşamamıştır. Rum Albay Grivas 1955 yılında Enosis hayalini gerçekleştirmek, adadan Türkleri kovarak Rum hâkimiyetini sağlamak amacıyla EOKA örgütünü kurmuştur. Örgüt adadaki Türk halkı üzerine baskı kurmuş ve zulüm etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, NATO’ya giriş sürecinde pürüz çıkarmamak amacıyla Kıbrıs meselesine sesini çıkarmamış, yumuşak tepkiler vermiştir ancak Ankara ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri yürüyüşler düzenleyerek tepkilerini göstermişlerdir. Buna karşılık Yunanistan amacına uygun olarak gerekenleri korkusuzca yapmıştır. 29 Ağustos 1955’te soruna çözüm bulmak amacıyla Londra’da İngilizlerin öncülüğünde, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra Konferansı düzenlendi. Soruna bir çözüm bulunamasa da Türkiye’nin davet edilmesi, sorunun Türkiyesiz çözülemeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. EOKA’nın Türklere karşı saldırılarının artmasından sonra ‘‘Volkan’’ ismiyle ilk direniş örgütü kurulmuş ve 1958’te örgüt Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısever’in öncülüğünde Türk Mukavemet Teşkilatı’na dönüşmüştür. İngiltere çıkarları neticesinde üslerini kaybetmeden adayı devretmek derdindeydi. Buna karşılık Rumlar hem Türkleri hem de İngilizleri adadan çıkarmak gayreti içerisindeydiler. Hem Türkiye hem de Yunanistan adaya garantör ülkeydi ve NATO üyesiydi. NATO yani ABD, Doğu Akdeniz’deki Rus tehdidine karşılık adadaki sorunu barışçıl yollarla çözme taraftarıydı. Yunanistan ve Türkiye’nin başbakanları 5-11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te görüşerek, Kıbrıs’ın statüsü ve anayasasının dayanakları üzerinde anlaşmaya vardı ve anlaşma 19 Şubat 1959’da Londra’da imza edilmiştir. İki devletin anlaşmasıyla 16 Ağustos 1960’ta iki halkın kurucu ve egemenliğinde federatif Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, yönetim halkların oranlarınca paylaştırıldı. Bu durum barışın sağlanabilmesi için yeterli olamadı nitekim Cumhurbaşkanı Makarios ve Rumlar önceden hazırlanmış Akritas Planı kapsamında 1963 yılının Noel’inde Türklere karşı silahlı saldırılara başladılar. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ortak bildiri yayınladıysa da işe yaramadı; saldırılar git gide arttı, katliamlar yapıldı. Makarios 1960 Antlaşması’nı tek taraflı feshettiğini açıklayarak, barışın olmayacağını belirtmiş oldu. Saldırıların durmaksızın devam etmesinin üzerine Türk Hükümeti, 16 Mart 1964’te meclisten müdahale etme yetkisi almıştır. Yetkinin alınmasından sonra BM Barış Gücü kurulmuştur. Rumlar buna karşılık olarak Milli Muhafız Alayı’nı kurmuşlardır. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in sert tepki vererek, müdahale edebileceklerini söylemesi üzerine ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye mektup göndererek açıkça tehdit etmiştir. İsmet İnönü mektuba karşılık verse de, askeri harekât gerçekleşmemiş Amerika’nın istediği olmuştur.

 

1974 yılına gelindiğinde Yunan Cuntası Makarios’a karşı askeri darbe yaparak, Kıbrıs Elen Cumhuriyetini kurmuştur. Yunanistan bu durumdan adanın iç meselesi diyerek sıyrılmaya çalışırken, Türkiye 20 Temmuz 1974’te adaya askeri harekât başlatmıştır. Düzenin sağlanması için 14 Ağustos 1974’te ikinci bir harekât yapılmış ve iki gün içinde adanın kuzeyi ele geçirilmiştir. Bu durum karşısında ateşkes ilan edilmiştir.

[irp posts=”6685″ name=”Doğu Akdenizde Güçler Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

B. Tuğberk Tosunoğlu ve Ceyda Erden, ‘‘Kuzey-Güney Ayırımı ve Güneyin Yükselişi: Kalkınma
Retoriğinde Yeni Kutuplaşma Tartışmaları’’, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar,Cilt:51,Sayı:
590, 2014.

Doç. Dr. Özgün Erler Bayır, Uluslararası İlişkilere Giriş, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan
Eğitim Fakültesi, Ders Kitabı, 2012.

Hasan Yılmaz, ‘‘Kıbrıs Barış Harekatı ve Sonuçları’’, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, 2017.

Erdal Açıkses ve Ayhan Cankut, ‘‘Kıbrıs Meselesinin Tarihsel Gelişimi ve Uluslararası Hale Gelme
Sebepleri’’, International Periodical For The Languages – Literature and History of Turkish or
Turkic, Sayı: 9/4 İlkbahar, 2014.

Gürhan Yenice, ‘‘20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı Hazırlayan Koşullar’’, Yüksek
Lisans Tezi, 2007.

Süha Bölükbası, “The Superpowers and the Third World: Turkish- American Relations and
Cyprus”, Exxon Education Foundation Series on Rhetoric and Political Discourse, No.15,
Lanham: UP of Virginia, 1988.

Suat Bilge, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Türkiye Sovyetler Birliği Münasebetleri”, Olaylarla Türk Dış Politikası.

İsmail Bozkurt, “Kıbrıs’ın Tarihine Kısa Bir Bakış”, Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meselesi
Bugünü ve Yarını.

Rüstem Haliloğlu, Atina İle Lefkoşe Arasındaki Savaşın İçyüzü (1960-1974), Ankara, 1990.

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914–1980.

[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın En Büyük Davası: Lava Jato (Oto Yıkama Davası) 

17 Mart 2014 tarihinde Brezilya polisleri başkentte bir oto yıkama yerine baskın düzenlediler. Mahalle arasında küçük bir benzinlik ve oto yıkama yerine yapılmış bir basit gibi görülen baskının sonuçları Brezilya yakın tarihini derinden sarsacak olaylar zincirini başlatmıştır. Ardından ise tüm Latin Amerika’ya yayılacaktır.  

2008 yılında Hermes Magnus, çalıştığı firmanın Dunel Indústria e Comércio adlı bir firma üzerinde kara para akladığı yönünde suç duyurusu yaptı. Yapılan incelemede olayın 4 organize suç örgütüyle ilişkisi olduğu ortaya çıktı. 2014 tarihinde yaptığı Oto Yıkama baskınında bu organize suç örgütleriyle bağlantılar bulundu. Yapılan incelemelerde kolilerde muhafaza edilen yüzlerce belge ortaya çıktı. Belgeler Petrobas da dahil olmak üzere birçok isim ve şirketi içine alan sistematik bir yolsuzluk organizasyonunu göstermekteydi. Brezilya’da kimine göre Temiz Eller” veya “Cadı Avı başladı.  

Olayların merkezinde Brezilya’nın en büyük devlet firması olan Petrobas” ve Latin Amerika’nın en büyük inşaat firması “Odebrecht bulunmaktadır. Petrobas ile bazı inşaat şirketleri arasında yapılan sözleşmelerde inşaat şirketlerinin fazladan para aldıkları yönündedir. Bu sözleşmeyi ayarlayan milletvekillerine ise komisyon adı altında inşaat şirketleri pay vermektedir.  

Yargılanmaların merkezi Brezilya’nın en yenilikçi ve çevreci kenti olan Curitiba şehrinde gerçekleşti. Brezilya Federal Mahkemesi Curitiba yargısının soruşturmayı yapmasının önüne geçmedi. Küçük gibi görülen olaylar zinciri ülkesel, bölgesel ve küresel çapta bir statü kazandı. Soruşturmayı Sergio Moro yönetti. Brezilya hukuk sisteminin en önemli sorunlarından biri de soruşturmayı yöneten savcı aynı zamanda soruşturma hakimi olabilmesidir. Yani hem soruşturup hem karar vermesi uluslararası camiada eleştirilmiştir. Ülkesinde de hem taraftarı hem de ciddi aleyhtarı olan bir savcıdır. Bazı ses kayıtlarını basına sızdırması (Vaza Jato) ileride politikaya soyunduğu gösterdiği ifade edilmiştir. Gerçekten’de Bolsonaro hükümetinde Adalet Bakanı olarak görev almış ancak daha sonra başkanla anlaşamayarak istifa etmek durumunda kalıştır. Ayrıca kişilerin birbirlerini ifşa etmeleri için kullandığı ağır yöntemlerde eleştirilmiştir. Polis güçleri Brezilya’da 2015-2020 yılları arasında 60 operasyon düzenleyerek yüzlerce iş adamı ve suçla ilişkili kişileri tutukladı. Bunlardan en ünlüleri devlet başkanı Lula da Silva ve Brezilya’nın en büyük inşaat firması Ceo’su Marcelo Odebrecht’tir.  Lula da Silva yargılamayı engellediği ve rüşvet alındığına dair iddialar sebebiyle yargılandı. Temmuz 2017 tarihinde 5 davasından bir tanesinde suçlu bulundu ve cezaevine konuldu.  31 Aralık 2016 tarihinde devlet başkanı Dilma Petrobas’ı yönettiği dönemde yolsuzluklara bulaştığı için meclis tarafından görevinden azledildi. Yerine geçen en büyük rakibi aynı zamanda başkan yardımcısı Michel Temer bu yolsuzluk soruşturmalarında adı geçmedi. Fakat 17 Mayıs 2017’de Brezilya’da yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili yeni bir bomba patladı. Brezilya’nın ünlü O Globo Gazetesi, Taemer’in rüşvet görüşmeleri ses kayıtlarını yayınladı.  Temer her ne kadar bu durumu reddetse de hakkında soruşturmalar başlatıldı. Birkaç kez cezaevine girdikten sonra serbest bırakıldı. 

Dava’nın Yurt Dışına Sıçraması 

Şirketler sadece Brezilya’da değil bölgede ve çeşitli ülkelerde de benzer uygulamaları yaptığını itiraf etti. Arjantin, Angola, Kolombiya, Şili, Küba, El Salvador, Ekvator, Guatemala, Meksika, Norveç, Panama, Peru, Portekiz ve Venezuella’da çeşitli bağlantılı davalar açıldı.  

Sonuç 

Bir Yunan yazar der ki Demokrasi yalnızca zenginler tehdit altında hissettiğinde işler. Yoksa güç oligarşinin elinde demekti” Brezilya demokrasisi hileli bir iskambil kağıdı gibidir. Dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde yolsuzluk ciddi bir sorundur. Özellikle Latin Amerika coğrafyasında ise bu durum kronik bir hal taşımaktadır. Aynı zamanda rekabet halindeki siyasetçiler arasında bir savaş alanıdır.  Solcu bir siyasetçinin suçlu olduğunu söylenirse ona faşist damgası verilir. Sağ kanattan birinin yolsuzluğuna dil uzatıldığında ise sosyalist ama lafta” denilmektedir. Oto Yıkama davası Brezilya’da devlet başkanının azledilmesi, hapse girmesi, milletvekillerinin ve birçok zengin iş adamlarının hapse girmesine neden olmuştur. 11 yıllık siyasi istikrar bozulmuş, uluslararası camiada Brezilya ciddi prestij kaybetmiş ve ekonomi 400 milyar dolarlık erime yaşamıştır. Brezilya’da Solcu siyasetçilerin bu olaya bulaşmasından dolayı  aşırı sağın Bolsonaro seçimi kazanmasında etkili olmuştur. Benzer şekilde Arjantin’de de Kirchner hükümeti ciddi yargılanmalardan geçmiştir. Arjantin’de uzun süre sonra sağcı hükümetin Macri göreve gelmesinde etkili olmuştur. Diğer ülkelerde de benzer soruşturmalar başlatılmıştır. Dava Brezilya’da Lula da Silva, Dilma Rousseff, Micheal Temer ve Fernardo Mello’yu doğrudan etkilemiştir. Dilma’nın görevden azledilmesi, Lula ve Temer’in hapse girmesi ve Mello hakkında önceden beri gelen yolsuzluk iddialarının tekrar gündeme gelmesini sağlamıştır.  

Petrobas bu soruşturmalardan dolayı sadece 2015 yılında 2 milyar dolar zarar etti. Eski üst düzey birçok yöneticisi şuanda cezaevlerinde bulunuyor. 

Odebrecht, Brezilya ve diğer ülkelerdeki devlet görevlilerine (Milletvekilleri dahil) sözleşmelerden fazla fayda sağlamak için rüşvet verdiğini kabul etti ve 3,5 milyon dolar ceza ödedi. Şirket CEO’su Marcelo Odebrecht 19 yıl ceza aldı 

[irp posts=”24096″ name=”Latin Amerika’da Egemenliğin Sınırları: Küba, Meksika ve Brezilya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BBC, Brezilya’yı sarsan yolsuzluk soruşturmaları: Kilit isimler ve kavramlar, 14 temmuz 2017.

Ciara Long, Foreign Policy, https://foreignpolicy.com/2019/06/17/brazils-car-wash-investigation-faces-new-pressures/, 17.06.2019.

World Bank, Open Data, GDP – BRAZİL

Ömer Yetkin Acar, AA, Eski Brezilya Devlet Başkanı Temer tekrar serbest kaldı, 15.05.2019.

Reuters, Billionaire Odebrecht in Brazil scandal released to house arrest, 19.12.2017.

Reuters, Head of Brazil’s ‘Car Wash’ anti-graft task force quits with team’s future in doubt, 15.09.2020.

Ergün Diler, Brezilya Örneği, A Haber, 15.02.2017.

Demokrasinin Sınırı Belgeseli

[/vc_toggle]

 

Küresel İklim ve Küresel Göç

Tüm dünyanın ortak problemi olan küresel iklim değişikliği etkisini sanayi devriminden itibaren göstermeye başlamış ve bugüne kadar etkisini artırarak devam ettirmiştir. Bu bağlamda öncelikle iklim değişikliğini iklim koşullarındaki küresel ve de yerel etkisi olan, uzun süren ve yavaş gelişen değişiklikler şeklinde ifade edebiliriz. Günümüzde karbondioksit, metan ve kloroflorokarbon salınımları atmosferde güneşin zararlı ışınlarının direkt yeryüzüne gelmesini engelleyen sera etkisini oluşturmuş ve yeryüzünün belirli bir sıcaklık seviyesinde olmasını sağlayan ozon tabakasının da incelmesine sebebiyet vermiştir. Bu olgular sonucunda iklim değişikliği gündeme gelmiş ve küresel sorunların başlıca konuları arasına girmiştir. Sanayileşme, kentleşme, ormansızlaşma ve fosil yakıtların kullanımının artması 20.yüzyılın son çeyreğinde oldukça yoğunlaşarak iklim değişimindeki tehlikenin fitilini ateşlemiştir. Keza sıcaklık ve deniz seviyesindeki artış, şiddetli yağışlardaki belirgin değişimler gibi atmosfer olayları iklim değişikliğinin belirtileridir ve ekolojik sistemi olumsuz anlamda etkilemektedir.

İklim değişimindeki bu bilimsel temel göstergeler küresel bir problem olarak atfedildiği için küresel anlamda da bir dizi anlaşmalar, protokoller ve projeler ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda iklim müzakerelerindeki ülkeler dört temel görüş etrafında toplanmışladır. İlk grupta sanayileşmiş, zengin ve gelişmiş ülkeler, ikinci grupta zenginleşmeye çalışan yani yüksek oranda kirletme potansiyeline sahip gelişmekte olan ülkeler yer almıştır. Üçüncü grupta ise iklim değişiminden çokça zarar görecek az gelişmiş ülkeler yer alırken diğer grupta ise deniz seviyesinin yükselmesi sonucu sular altında kalacak olan ada devletler vardır. İklim müzakerelerinde her ne kadar çevrenin korunması esas alınsa da taraflar ülkelerinin kalkınmasına verdikleri önemi ilk sırada tutmaktadırlar. Küresel ısınmayı yavaşlatmaya yönelik sera gazlarının azaltılması ve kontrol altına alınması gibi küresel politikaların oluşturulması büyük önem arz etmektedir. Fakat iklim değişikliğinde tam olarak bir başarı sağlanamamasının en temel nedenlerinden biri küresel çapta iş birliğinin gerçekleştirilememiş olunmasıdır. Çevrenin küresel kamusal mal olarak ifade edilmesi de küresel sorunların ancak küresel iş birliği ile sağlanacak olmasını işaret etmektedir. Bu hususta küresel karbon vergisinin uygulanması tüm ülkelerce onaylandığında verginin etkisi bakımından son derece önemlidir. Bu vergi sisteminin başarılı olması ülkelere adil vergilerin uygulanması açısından önemli bir noktadır. Vergi uygulamalarından dolayı mağduriyet yaşayacak olan ülkelere yardım içerikli yapılar oluşturularak destek verilmelidir.

Küresel iklim değişikliği bağlamında yaşanan bir başka korkunç durum ise iklim mülteciliğidir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarında küresel iklim değişikliğindeki etkiler göçün temel sebepleri arasında gösterilmektedir. Fakat ne yazık ki iklim göçleri ile alakalı olumlu gelişmeler yeterince kaydedilmemiştir. Bu sorunun çözümünün küresel nitelikte ele alınması ve uzun vadeli çözümlerin üretilmesindeki gereklilik gözler önündedir. İklim değişikliğinde doğal afetlerin artarak devam etmesi, sıcaklık ve kuraklıklar, kaynaklara olan rekabetin artması ve buna bağlı olarak çatışmalardaki sıklık, deniz seviyesindeki yükselme sonucu adaların yok olması gibi son derece hayati sebepler insan hareketliliğine neden olan başlıca faktörlerdir. Çevresel felaketlerin yaşanmasını insan faaliyetlerine bağlamayan, her doğa olayının sonucunu iklim değişikliği ile ilişkili bulmayan ve bu bağlamda yaşanan iklim göçünün bu manada değerlendirilmesini uygun bulmayan gruplar da vardır. Lakin sanayi devriminden sonra küresel dengenin bozulmaya başlaması ve doğal felaketlerin artarak çoğalmasının insan faaliyetleri sonucunda olduğu bilimsel bulgularla kanıtlanmıştır. Yine bu doğrultuda insan faaliyetlerinin tahrip edici etkinlikleri ve doğal dengenin daha da bozulması sonucu yağış düzeninin değişmesi, kıtlıklar, kuraklıklar sonucu göç hareketliliğinin de devam edeceği ortadadır. Asya-Pasifik ülkeleri küresel iklim değişikliğinden oldukça fazla etkilenmişlerdir. Zira 2011-2012 senelerinde Çin ve Pakistan’da yaşanan sel felaketleri sonucu insanların yaşadıkları bölgelerden ayrıldıkları görülmüştür. Buna ek olarak 2050 yılına kadar yapılan bir öngörüde Bangladeş’te kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 30 milyon insanın erozyonlar, seller ve içme sularının tuzlanması sebebiyle göç edeceği yer almaktadır. Kuraklığın şimdi olduğundan çok daha fazla yaşanacağı Afrika’da dört yüz milyon kadar insanın tehdit altında olması sebebiyle ABD ve Avrupa’ya doğru kitlesel göçler olacağı ifade edilmiştir. Gelişmiş ülkeler yaşanacak olan bu göçleri engellemek amacıyla set ve duvarlar örmelerinin yanı sıra İskandinav gibi kuzey ülkelerden güney ülkelere insan hareketliliğinin yaşanacağı öngörülerin arasındadır.

Sonuç olarak iklim mülteciliği küresel ısınmanın yarattığı sosyal bir problem olup uluslararası hukukun da içine bulunduğu konulardan biridir. Günümüzde iklim mülteciliği hususunda görüşmeler yapılsa da veya iklim mülteciliğine yönelik söylemlerin güçlü olduğu ifade edilse de devletlerin çıkarları her zaman için ön planda olmuştur. Daha doğru bir ifade kullanılacak olursa tüm dünyanın öncelikle küresel iklim değişikliğine odaklanmaları ve dolayısıyla iklim değişikliği için radikal çözümler üretmelerinin mantıklı olacağı aşikardır. BMMYK verilerinde açıklanan rakama göre 10 milyon mültecinin ve 43 milyon üzerinde zorunlu olarak yer değiştiren insanlardan söz edilmiştir. Yapılan milletlerarası anlaşmalardan ziyade öncelikle zor durumda kalan insanlara çözüm politikaları üretmek gerekirken aslında devletlerin yapılan bu anlaşmalar ile bireysel sorumluluğu uluslararası bir sorumluluk olarak yansıtma amacı güttükleri vurgulanmıştır. Keza Almanya’nın 2020 yılında yaptığı açıklamada iklim değişikliği sebebiyle yapılan ilticaları kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Konu ile herhangi bir yasal düzenleme yapmayacaklarını da ifadelerine eklemişlerdir. Ek olarak, ekolojik sorunlardan dolayı topraklarından olan insanlar 2018 Küresel İlkeler Sözleşmesinde iklim mültecileri şeklinde tanınmıştır. İklim değişikliğinin ortaya koyduğu tahrip edici etkilere çözüm niteliğinde sorunun temel sebebi olan kapitalist üretim ve tüketim modeline sahip küresel sistemde yer alan adaletsizliğe ve eşitsizliğe duvar örülmesidir. İnsan hakları ilkelerinin de iklim politikaları içerisinde vuku bulmasının hayati öneme sahip olduğu anlaşılmalıdır. Demek ki, sorunun vehameti, daha radikal, bütüncül ve uygulanabilir ekolojik çözüm politikalarına ihtiyaç vardır. Ancak kapitalist üretimin küresel iklim değişimine yol açacak ve küresel ısınmayı tetikleyecek büyümesini dizginlemek maalesef hiç kolay değil.

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”24188″ name=”İklim Değişikliği Değil ‘İklim Krizi'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ATABAY, Semra, vd., Küresel İklim Değişikliği ve Geleceğimiz, İstanbul, Yıldız Teknik Üniversitesi, 2014.

http://climatechange.boun.edu.tr/sera-etkisi-nedir

KAYA, Hulusi E., “Kyoto’dan Paris’e Küresel İklim Politikaları”, Meriç Uluslararası Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 10, 2020.

YILMAZ, F.H. ve Navruz M., “Küresel İklim Değişikliği, İklim Mültecileri ve Güvenlik”, ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi.

BİLBEN, Ilık Merve Suzan, “Antropojenik İklim Değişikliği Bağlamında Göç Tartışmaları”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 75, 2018.

Dr. İlhan Kayan’a Armağan Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları, 2013.

BİTER, Nermin, “İklim Değişikliğine Bağlı Göç Hareketleri ve İklim Göçmenleri”, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Akademi, İzmir Dayanışma Akademisi, Cilt: 34, Sayı: 6, 2019.

KADIOĞLU, Mikdat, “Günümüzden 2100 Yılına Küresel İklim Değişimi”, TMMOB İklim Değişimi ve Türkiye, İstanbul: İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü, 2008.

ŞAHİN, Meltem, “İklim Değişikliği ve Bilim Gazeteciliği: Avustralya Yangınları Haberlerinde Bilim İzi”, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, 2020.

DEMİRBAŞ, Maide ve Aydın, Rozelin, “21.Yüzyılın En Büyük Tehdidi: Küresel İklim Değişikliği, Ecological Life Sciences (NWSAELS), Cilt: 15, Sayı: 4, 2020.

[/vc_toggle]