Belarus’ta Siyasi Kıskaç

Bir önceki yazıda sözlerimi, Rusya’nın Belarus’u siyasi olarak desteklediğini ve ülkede istikrarın azalmasıyla harekete geçebileceğini ifade ederek sonlandırmıştım. Bu yazıda ise Rusya’nın Belarus’a sunabileceği bu desteğin çerçevesini çizeceğim. Bilindiği üzere Belarus, Rusya’nın Post-Sovyet ülkeleri arasında en güvenilir müttefiki ve batı sınırında yer alan stratejik ortağıdır. Ülkede 9 Ağustos 2020 tarihinde yapılan seçimler hile karıştırıldığı gerekçesiyle Belarus halkının çoğunluğu tarafından protesto edilmiş ve yönetim değişikliği talep edilmiştir. Resmin geneline baktığımızda Post-Sovyet ülkelerindeki yönetim problemleri bu ülkelerde yapılan seçimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Moldova’daki seçim sonuçları, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki iktidar değişimleri, Kazakistan’daki gösteriler karşımızda birer örnek olarak duruyor.

Modern çağda halkların talepleri ve beklentileri dikkate alınmadığında bu ülkelerde ayaklanmalar ve başkanların değişimi yaşanmaktadır. Rusya ise Belarus’un protestolar nedeniyle belirsizliğe sürüklenmesini istememektedir. Aslında Moskova yönetimi, Belarus’ta sosyo-politik bir krizin meydana geleceğini çok önceden öngörmüştür. Putin, Lukaşenko ile 14 Eylül 2020’de Soçi’de yaptığı bir toplantıda, eğer büyük çaplı protestolarla karşı karşıya kalırsa anayasa düzenlemeleri ve reformlar yapmasını ve iktidarı devretmesi karşılığında ona sonuna kadar destek vereceğine dair bir söz vermiştir. Ancak Lukaşenko anayasa düzenlemelerini yapmayarak, kendinden beklenen reformları da gerçekleştirmemiştir. Moskova ise Lukaşenko’ya gerekli reformları yapmadığı yönünde eleştirilerde bulunmuştur. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 26 Kasım 2020’deki Minsk ziyareti sırasında bu eleştiriyi açıkça dile getirmiştir ve krizden çıkmak için bu girişimlerin yapılması yönünde Lukaşenko’yu uyarmıştır. Moskova’nın düşüncesine göre anayasal düzenlemeler ve reform yapılsaydı ülkede protestolar bu denli artmayacaktı. Batı medyası tarafından sık sık Avrupa’nın son diktatörü olarak adlandırılan Lukaşenko’nun Putin’in desteğine daha fazla güvenmesiyle Belarus’un daha fazla Rus etkisi altında kalacağı yönünde iddialar bulunmaktadır.

Nitekim ülkenin ekonomisindeki keskin düşüşten sonra Rusya, Belarus’a 1.5 milyar dolarlık yardımda bulunmuştur. Belarus’un ekonomik açıdan Rusya’ya yüksek düzeyde bağımlılığı ve iki ülke arasındaki yakın ilişkilerin geçmişi göz önüne alındığında Belarus’un bağımsızlığı sorgulanır niteliktedir. Belarus’taki istikrarsızlık bir noktada Rusya için de karmaşık bir hâle gelmiştir. Şöyle ki Rusya, Belarus halkının taleplerini görmezden gelip Lukaşenko’ya tam destek sağlarsa ülkede Rus karşıtlığını artırma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Aksine Lukaşenko’nun devrilmesine yönelik bir hamlede bulunursa da kendi vatandaşları için kötü bir örnek olacaktır. Bu bağlamda belki de Putin için en iyi seçenek protestoları sona erdirmek ve Belarus’u Rusya’nın etkisi altına almaya çalışmak olacaktır. Son olarak Lavrov’un Minsk ziyareti tekrar düşünüldüğünde Moskova’nın Lukaşenko’ya olan sabrı azalsa da, Rusya’nın desteğini çekmeye hazır olmadığı ortadadır.

[irp posts=”28857″ name=”Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

Elif Ateş

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/belarus-ornegi-rusya-ile-bati-arasinda-bir-mucadele-araci-olarak-post-sovyet-ulkelerinde-secimler/2064219

https://www.dw.com/en/putin-pledges-a-15-billion-loan-while-meeting-lukashenko-in-sochi/a-54920100

https://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2020/12/02/lukashenko-putin-and-the-protests-why-belarus-is-being-pulled-further-into-russias-orbit/

Cracks Appear Among Lukashenko’s Security Forces


[/vc_toggle]

Küreselleşmenin Toplumsal ve Kültürel Etkileri

Dünyamızın gittikçe küçülerek köy haline gelmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret faaliyetlerinin zorluklarının ortadan kalkması, olaylar karşısında ortak tepkilerin oluşması durumlarına küreselleşme denir. Teknolojik cihazların özellikle son yirmi yılda küçülerek günlük kullanımda erişilebilir olması küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Sinema, televizyon, internet, akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazların herkes tarafından kolaylıkla temin edilebilmesi ve kullanımının kolay olması, bilginin yayılmasının kolaylaşmasına sebep olmuştur. Dünyanın farklı bir köşesinde yaşanan herhangi bir gelişme anında tüm dünya tarafından öğrenilebilmektedir. Eskiye nazaran havaalanlarının artması, uçak biletlerinin ucuzlaması ve sefer sayısının artması, karayollarının daha güvenli olması, demiryolu ağının gelişmesi ve trenlerin yüksek hızlara çıkabilmesi hem ticareti hem de seyahat hizmetlerini daha kolay hale getirmiştir.

Dünya 18. yüzyılda Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi iki büyük gelişmeye sahne olmuştur. Fransız İhtilali milliyetçilik akımını doğurarak çok uluslu imparatorlukları yıkmış, ulus devletler kurulmasına öncülük etmiştir. Aynı şekilde demokratik hareketlerin de hız kazanmasına sebep olmuştur. Buhar makinasının ulaşım ve üretim sektörlerinde kullanılması Sanayi Devrimi’ni hazırlamıştır. Çok miktardaki ve çeşitteki ürünlerin kısa zamanda ucuz maliyetle üretilebilmesi ve tedarik sürecinin kolaylaşması farklı ülkelerin ucuza ticaret yapmasını sağlamıştır. Küreselleşme süreci dediğimiz kavram o gün için bu isimle nitelendirilmiyor olsa bile daha o yıllarda haberleşme, taşımacılık ve ulaşım sektörlerinin gelişmesiyle hız kazanmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren iletişim teknolojilerinde transistor kullanılması ve 1985’li yıllardan itibaren bilişim sektörünün gelişerek yaygınlaşması küreselleşmenin tüm yüzyıla ve tüm dünyaya damga vurmasına sebep olmuştur.

Küreselleşme ilk olarak ülkeler arasındaki ticaretin artması sonucu ekonomik bir kavram olarak çıkmıştır. Daha sonraki süreçlerde sadece ekonomik alanları değil, kültürel, siyasal ve sosyal alanları da etkileyerek daha geniş bir kavram haline gelmiştir. Çoğu düşünürün küreselleşmeyi dünyanın ortak ve tek bir pazar haline gelmesi olarak tanımladığı görülmektedir. Küresel sermaye günümüzde iyice artmıştır ve bununla birlikte çok uluslu şirketler artan kapasiteleriyle devletlerden daha zengin, etki alanları daha geniş ve nüfuz bakımından daha saygılı bir duruma gelmiştir. Küreselleşmenin günlük hayatta şüphesiz en büyük etkisi algılarımızdaki değişimlerdir. Ülkeler gelişmişlik düzeyine göre değerlendirilirken maddi kapasiteleri ön plana çıkmaktadır. Ülkeler gibi insanlar da artık yakın ve uzak çevrelerince maddi varlıklarına göre değerlendirilmektedir. Giyim, akıllı telefon, yaşanılan ev, binilen araba vb. çok sayıda şey, çoğu kimse için bir rahatlık ve konfordan ziyade bir gösteriş ürünü haline gelmiştir.

Durmaksızın akmaya devam eden zamanın kısıtlılığında insanlar aynı şeyleri yemeye, aynı şeyleri kullanmaya, aynı dükkânlara gitmeye, aynı ürünleri satın almaya, aynı televizyon programlarını izlemeye, aynı şarkıları dinlemeye, aynı film, dizi ve haberleri takip etmeye başlamıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanılan bir olay herkes tarafından anında öğrenilmektedir. Bu karşılıklı bağımlılığın giderek arttığının bir göstergesidir. Günümüzde hemen hemen herkesin Amerikan şarkılarını dinlediği, film ve dizilerini izlediği bir gerçekliktir. Pop müzik dinlemek, cips yemek, fastfood tüketmek, tişört ve kot pantolon giymek herkes tarafından benimsenmiştir. Bu durum dünya çapında bir Amerikanlaşmanın var olduğunu göstermektedir. Küreselleşme özellikle gelişmiş Batı ülkelerinin ticaretleriyle birlikte kendi kültürlerini, ahlaklarını, sanat ve edebiyatlarını, geleneklerini yeterince gelişmemiş ülkelere ihraç etmelerini kolaylaştırmış ve sıklaştırmıştır. Gencinden yaşlısına herkes özellikle Amerikan hegemonyası altında milli kültürünü unutmakta, gelenek ve göreneklerinden ayrılmakta, ahlaki değerlerinden sapmaktadır. Küreselleşme üzerine çalışmalar yapmış bilim adamı Ritzer, yukarıda anlatılan süreci ‘‘McDonaldslaşma’’ ifadesiyle, ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov da ‘‘mankurtlaşmak’’ olarak açıklamıştır.

Küreselleşme ile birlikte feminist, çevreci, LGBTİ gibi hareketler hız kazanmıştır ve bununla birlikte toplumun aidiyet duyguları arasında çatışmalar meydana gelmiştir. Geçmişten günümüze kalıplaşarak gelmiş inançlar ve ideolojiler, küresel dünyanın ortaya çıkarttığı etkileşimlerle mücadele içine girmiştir. Yerel kimlik ve aidiyet duyguları değişime uğramış, çok kültürlülük, dünya vatandaşlığı gibi söylemler yaygınlaşmıştır. Tüketim ve kitle kültürünün yayılması, hayat tarzlarının zaman geçtikçe tekdüzeleşmesi, yerel kültür ve kimliklerin zayıflayarak genel bir kültürün ve kimliğin benimsenmesi, küresel sorunların herkesçe öğrenilmesi ve önemsenmesi küreselleşmenin beraberinde getirdiği gelişmelerdir. Bu gelişmeleri olumsuz karşılayanlar varken aynı zamanda olumlu karşılayanlar da vardır.

Türk kültürünün Batı kültüründen etkilenmesi özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasının ardından Tanzimat Dönemi ile başlamıştır. Batılılaşma kültürel yapıyı etkilemiştir. Batılı gibi giyinmek, Batılı gibi konuşmak prestijli sayılmıştır. Bu dönemde Batı kültürüne hayran bir gençlik ve Batılı gibi düşünen bir yönetici sınıfı ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet döneminde bu duruma önlem alınmak istenilmiş ve batılılaşma olgusu yeniden tanımlanmıştır. Bu yeni olguda, ‘‘Batı’nın kültürünü değil, tekniğini almak önemlidir.’’ vurgusu yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurulmuştur. Özellikle Atatürk döneminde Batılılaşma sürdürülürken aynı zamanda Türk kültürünün ve kimliğinin korunmasına ve geliştirilmesine büyük önem gösterilmiştir.

1970’li yıllardan itibaren televizyonun tüm ülkede yaygınlaşması toplumun sadece sinema salonlarından değil, kendi evlerinden de farklı kültürleri, ülkeleri, yaşam tarzlarını izleyebilmesine olanak sağlamıştır. İnternetin her eve girmesi, akıllı telefonların kolaylıkla taşınabilmesi ve kullanımının basit olması Türk toplumunun kendisine yabancı kimselerin hayatlarını takip edebilmesini kolaylaştırmıştır. Yurtdışında okuyanların, yurtdışına seyahat için gidenlerin anılarını ve tecrübelerini yine küresel sosyal medya platformlarında takipçileriyle paylaşmaları, toplumun farklı coğrafyaları tanımasında ve etkilenmesinde büyük rol oynamıştır. Günümüz Türkiye’sinde alım gücünün, hayat standartlarının, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yeterliliğinin ve demokrasi seviyesinin Batılı ülkelere görece düşük olması Türk gençlerinin Batılı ülkelere olan hayranlığını arttırmıştır ve göç etmelerinde birer sebep haline gelmiştir. 2020 ABD başkanlık seçimi neredeyse her televizyon kanalında canlı olarak verilmiş, sosyal medya platformlarında gazeteciler ve akademisyenler tarafından yorumlanmış ve Türk halkı tarafından büyük bir ilgiyle takip edilmiştir. Sadece takip etmekle kalınmamış taraf tutulmuş ve desteklenmiştir. Bu durum Türk halkındaki Batı ilgisinin ne kadar yoğun olduğunun bir göstergesidir.

[irp posts=”27297″ name=”Küreselleşme: Ekonomik, Kültürel ve Askeri Boyutları”]

Yabancı kültürünün yoğun olarak benimsendiğinin bir başka göstergesi de dildeki yabancı kelime sayısının artmasıdır. Özellikle teknolojik gelişmelerin türettiği yeni kelime ve kavramların Türkçeleştirilmeden orijinal hali alınarak kullanılması dikkat çekicidir. Aynı şekilde yabancı hayranlığının ülkemizdeki ve farklı ülkelerdeki bir başka göstergesi dükkân isimlerinin İngilizce konulmasıdır. Uzun süre Amerikan hegemonyası altında kalan diller İngilizce ile harmanlanmıştır ve tabiri caizse melez hale gelmiştir. Anadil hassasiyeti azalmıştır. Dini inanışların ve adetlerin eskiye nazaran önemsenmediği de ayrıca görülmüştür ve bu durum din eğitimin nasıl verilmesi gerektiği sorusunu akıllara getirmiştir. Küreselleşmenin toplum üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için dinin kullanılabileceğini öne sürenler de olmuştur.

SONUÇ

Kültürlerarası etkileşimin yoğun olması, olumsuz bir takım sonuçlar çıkartılmasını gerektirmez. Bir kültürün farklı bir kültüre veya kültürlere tek yönlü ve baskıyla dayatılması sorun teşkil edebilir. Ancak bu tür bir durumda egemen kültür ve o kültürün üyeleri hakkında komplo teorileri üretmek cahillikten başka bir şey değildir. Dünyanın var olduğu günden itibaren insanoğlu zenginliğe, güce, refaha, kaliteye, lükse ilgi duymuştur ve duymaya da devam edecektir. Küreselleşme bu durumu sadece hızlandırmıştır. Farklı kültürlerin hegemonyası altındaki ülkeleri incelediğimizde hepsinin ortak özelliğinin ekonomi ve eğitim alanlarında yeterince gelişmemişlik olduğunu görürüz. Bu tür ülkeler mevcut durumlarından yakınmak yerine gerekli iktisadi ve siyasi reformları uygulamalılardır. Adalet, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramları tam anlamlarıyla ve amaçlarıyla ülkelerinde uygulamalılar ve gelişime açık olmalılardır. Bu tür reformlarla dışa hayranlığı azaltmakla kalmayıp farklı kültürlere de örnek olacaklardır. Aynı şekilde tek düzen insan tipine de engel olmuş olacaklardır. İnsan farklılıklarıyla birlikte güzeldir ve kıymetlidir. Küreselleşmenin genel hatlarıyla olumlu bir kavram ve süreç olduğunu düşünmekteyim. Tarih boyunca insanlar din, dil, ırk gibi sebeplerce sayısız savaşa girmiştir. Savaşın sonunda bir kazanan varmış gibi gözükse de aslında genel itibariyle insanoğlu canlarını yitirerek, enerjisini ve parasını boşuna harcayarak kaybetmiştir. Küreselleşme ve küreselleşmenin doğurduğu gelişmeler, toplumun demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları gibi kavramları benimsemesini ve farklı kültürlerden, inanışlardan kimselerin de insan olduğu gerçeğini fark etmesini sağlamıştır. Empati yapmanın önemini gün yüzüne çıkarmıştır. Ancak bu yeterli değildir. Toplumların daha da bilinçlenmeleri ve doğruyu, güzeli, olması gerekeni tüm vicdanlarıyla benimsemeleri gerekmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KORKMAZ, M., OSMANOĞLU, C. (2019), MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi, s. 951-967.

MAHİROĞULLARI, A. (2005), Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi, s. 1275-1288.

TALAS, M., KAYA Y. (2007), Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 22, Küreselleşmenin Kültürel Sonuçları, s. 149-162.

Dipnotlar

[1] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, ‘‘Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi’’, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, 2019, s. 951.

[2] Adnan Mahiroğulları, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi’’, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, 2005, s. 1276.

[3] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 952-953.

[4] Mustafa Talas, Yaşar Kaya, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Sonuçları’’, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 22, 2007, s. 153.

[5] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 954.

[6] Adnan Mahiroğulları, a.g.m., s. 1280.

[7] A.g.m., s. 1281.

[8] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 961.
[/vc_toggle]

1945-1990 Soğuk Savaş Dönemi

1939 ve 1945 yılları arasında meydana gelen İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmış iki güçlü devletin arasındaki anlaşmazlıkların sebep olduğu, silah yoluyla çatışmaya girilmeden rekabetin sürdüğü, zaman zaman savaşın eşiğine gelindiği 1945-1990 yılları arasındaki döneme “Soğuk Savaş Dönemi” denir.

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin şüphesiz en kanlı, en korkunç savaşıdır. 4.3 milyon Polonyalı, 4.2 milyon Alman, 1.7 Milyon Yugoslav, 600 bin Fransız, 410 bin İtalyan, 390 bin İngiliz, ve sayıları net olmamakla beraber 6 milyona yakın Yahudi Avrupa’da hayatını kaybetmiştir. Avrupa’daki büyük kentler bombardımanlar sırasında yıkılmış, ülkeler tahrip olmuştur. SSCB’de 1700’ü aşkın kent, 700 binden fazla köy ve 31 binden fazla fabrika yıkılmıştır ayrıca 25 milyona yakın insan ölmüş, bir o kadarı da evsiz kalmıştır. Avrupa’nın tamamında 50 milyonu aşkın insan göç etmek zorunda kalmıştır. Sanayinin neredeyse bitme noktasına geldiği Avrupa’da işsizlik, kıtlık ve siyasi istikrarsızlıklar sonucu komünist yapılanmalar oluşmaya başlamıştır. ABD Başkanı Harry Truman’ın Japonya’nın teslim olmasından hemen sonra Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’nu yürürlükten kaldırmasıyla İngiltere güç duruma düşmüştür. Ancak İngiltere’yi diğer devletlerden ayıran en önemli özelliği içten içe yükselen bir komünist akımın mevcut olmamasıdır. ABD diğer devletlere göre savaşta daha az kayıp vermiş ve savaş sırasında ülkenin gayri safi milli hasılası ikiye katlanmıştır. Savaş ABD’nin süper güç olmasının en önemli etkenlerindendir.

Nazi Almanya’sının lideri Adolf Hitler’in anlaşmazlık paktını bozarak Sovyetler Birliğine saldırması ve Pearl Harbor baskınının akabinde Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etmesi iki devleti doğal olarak müttefik haline getirmiştir. ABD Başkanı Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’ SSCB ile askeri bir müttefikliğin ötesinde, savaş sonrası dünya barışının sağlanması ve muhafaza edilmesi içindi. Churchill ve Roosevelt, Newfoundland’da yaptıkları görüşmede toprak genişleme politikası gütmeyecekleri, oralarda yaşayan insanların kendilerini yönetmelerine müsaade edecekleri üzerinde anlaşmada bulundular ancak SSCB, sınırları boyunca oluşturduğu nüfuz bölgeleriyle bu anlaşmanın zıttı bir politikayı izlemekteydi.

ABD savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir cihan devleti konumuna gelmiş, uluslararası politikada ön safa yükselmiştir. Aynı şekilde SSCB de gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle uluslararası politikada ABD’nin karşısında bir güç olarak belirmiştir. Savaştan sonra dünya en az yirmi yıl boyunca bu iki süper gücün çevresinde iki kutuplu bir nitelik kazanmış ve savaştan bitik çıkan Avrupa devletleri de bu iki devletin arasında kümelenmiştir. ABD ve SSCB arasındaki sorunlar savaş sırasında çoğu zaman ertelenmiş veyahut görmezden gelinmişti. Nazi Almanya’sından kurtarılan topraklardan sonra denetimin ve yönetimin nasıl kurulacağına yönelik fikir ayrılıkları şiddetini arttırdı. Churchill ve Stalin’in Doğu Avrupa’daki güç dengesini belirledikleri ‘‘Yüzdeler Anlaşması’’ ABD’nin kendi kaderini tayin etme ilkesine ters düştüğü için Başkan Roosevelt tarafından onaylanmadı.

17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihlerinde ABD, İngiltere ve SSCB’nin katılımıyla gerçekleşen Postdam Konferansı’nda savaş sonrası statüko belirlendi. Konferanstan bir gün önce ABD atom bombasının ilk başarılı denemesini gerçekleştirmişti. Başkan Truman Sovyetleri her buluşmada ikna edebileceğini düşünüyordu, çünkü elinde dünyada kimsenin sahip olmadığı bir silah vardı: atom bombası. Konferansta Stalin, İngilizlerin ve Amerikalıların Varşova rejimini tanımalarını sağlayarak en önemli diplomatik hedeflerinden birine ulaşmış oldu. 1946 yılına gelindiğinde iki süper güç arasında atom bombası, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Doğu Akdeniz meselelerinde fikir ayrılıkları vardı. ABD’nin ekonomik yardımları ve SSCB’nin Mançurya’daki tavrı ikili arasında çatışma yaratıyordu. Bu durumlar iki müttefikin arasını açmış, soğuk savaşın başlamasına sebebiyet vermiştir.

SSCB savaştan sonra güvenlik sorununu çözmek amacıyla batı sınırlarında ileride çıkabilecek bir savaşa karşılık tampon bölge oluşturma niyetindeydi. 1947 yılına gelindiğinde çoğu Doğu Avrupa ülkeleriyle ittifak anlaşmaları imzalanmış ve ideolojik birliği sağlama amacıyla Kominform kurulmuştu. Nitekim SSCB 1949’da Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin kurarak batı sınırındaki ülkeleri kendi ekonomisine bağlamayı başardı. Paris Barış Antlaşması’nın 10 Şubat 1947’de imzalanmasıyla iki kutuplu düzen resmen ortaya çıktı. Dünya kapitalist ve komünist olarak ikiye bölündü. ABD taraftarları statükocu, SSCB taraftarları statüko karşıtı tavırlar içine girdiler. Başkan Truman’a göre SSCB Türkiye ve Yunanistan’ı etkisi altına alırsa Ortadoğu’nun ve Doğu Akdeniz’in Sovyetlerin kontrolüne girme olasılığı vardı. Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve ekonomik yardımlar başladı. Bu yardım aynı zamanda Sovyetler Birliği’ni Çevreleme Politikası’nı başlatmış oldu. ABD, Dışişleri Bakanı George C. Marshall’ın adını taşıyan 13 milyar doları aşan ekonomik yardım paketi ile Avrupa’nın ekonomisini toparlamayı ve pazara hâkim olmayı amaçladı. Ancak Stalin Doğu Avrupa ülkelerinin bu yardım planına katılmalarını yasakladı. 16 ülkenin katılımıyla 1947-1951 yıllarını kapsayan Avrupa Kalkınma Projesi 12 Temmuz 1947’de başladı.

Sovyetlerin yayılımını durdurmak için ABD’nin aldığı en önemli tedbir NATO’yu kurmaktır. Örgütün kurulması doğu-batı arasındaki ayrışmanın göstergesidir. Örgütün kuruluşundan bir süre sonra ABD’ye bağlı Federal Almanya Cumhuriyeti ve SSCB’ye bağlı Demokratik Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Bu şekilde Almanya Soğuk Savaş’ın en önemli simgelerinden biri oldu. Kore ABD ve SSCB önderliğinde ikiye bölündü ve bölgede iki ayrı devlet kuruldu. SSCB’nin ABD’yi Asya’dan kovma çabaları sonucunda kuzey-güney savaşı başladı. Savaş üç yıl sürdü ve Panmunjom Mütakeresi ile son buldu. SSCB, NATO’ya karşılık aralarında Romanya, Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Arnavutluk’un bulunduğu müttefikliğin ve işbirliğinin amaçlandığı Varşova Paktı’nı 14 Mayıs 1955’te kurdu.

ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki baskısı sonucu Filistin, Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırıldı. Bunu kabul etmeyen Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Mısır askeri harekât başlattı ancak sonuç istedikleri gibi olmadı. İran Başbakanı Musaddık’ın petrolün millileştirmesi için verdiği mücadele halk bazında destek buldu. Şah ve hükümet arasında çıkan uyuşmazlıklar sonucunda başbakan istifa etti ancak şiddetli gösterilerin artması sonucu tekrar başbakan olarak atandı. 19 Ağustos 1953’te CIA yürüttüğü darbe ile hükümet devrildi. Hükümetin devrilmesiyle siyasi gösteriler ve hareketler son buldu. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, devrildiği 1979 İran İslam Devrimi’ne kadar ABD’nin politikalarına tam destek vermiştir.

Albay Cemal Abdül Nasır’ın önderliğini üstlendiği ‘‘Hür Subaylar’’ grubu darbe yaparak Mısır Kralı Faruk’u sürgüne yolladı ve 1953’te krallık kaldırıldı, cumhuriyet kuruldu. Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi İngilizleri rahatsız etti. İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler Mısır’a karşı askeri harekât üzerinde anlaştılar ve ilk olarak İsrail 29 Ekim 1956’da Sina Adası’na saldırdı. İngilizlerin kanal bölgesindeki askeri unsurlara saldırmasının akabinde saldırı ABD ve SSCB tarafından kınandı. SSCB saldırıların bitmemesi halinde Londra’yı vuracağını söyleyerek İngilizlere gözdağı verdi. ABD ve SSCB Mısır’ın egemenliğini savundu nitekim Süveyş Kanalı Mısır’da kaldı.ABD Başkanı Eisenhower Süveyş Krizi’nden sonra Ortadoğu’da meydana gelen durumu beğenmemişti. Prestij kaybeden batı ülkelerinin yerine SSCB bölgeye hâkim olmaya başlamıştı. Kendi adıyla anılacak olan doktrini meclise sunan ABD başkanı, bölgeye askeri yardımda bulunmak, ekonomik destek vermek ve komünizm tehlikesine karşı silahlı kuvvetleri kullanmak adına yetki aldı. Daha sonraları İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılacağı Bağdat Paktı, Türkiye ve Irak arasında Şubat 1955’te imzalandı. Paktın amacı Ortadoğu’yu SSCB’ye karşı birleştirmekti. Josef Stalin’in ölümünden sonra iktidara Krusçev geçti. Yeni lider statüsünü sağlama almak ve Stalin efsanesini yıkmak için Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yirminci kongresinde yaptığı gizli konuşma ile Stalin’i yerden yere vurdu ve politikalarının hata olduğunu öne sürdü. Barış içinde yaşamanın önemini vurguladı. Bu durum uluslararası politikada SSCB’nin yumuşamaya başladığının bir göstergesiydi.

Türkiye’nin İncirlik Üssü’nden 1 Mayıs 1960 tarihinde havalanan Amerikan U-2 uçağı Sovyetler tarafından vuruldu ve pilotu esir alındı. Bu gelişme iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. Sovyetler sert bir tutum sergileyerek içinde Türkiye’nin de olduğu batılı ülkeleri savaşla tehdit etti. SSCB’nin etki alanındaki Küba’ya balistik füze yerleştirme kararı rakibi tarafından çok sert karşılandı. On üç gün süren Küba Krizi dünyayı nükleer savaşın hatta yok olmanın eşiğine getirdi. ABD’nin önerisiyle ‘‘Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri’’ iki ülke arasında başladı ve üç protokolde mutabık kalındı. ABD Başkanı Nixon ile SSCB Devlet Başkanı Brejnev 26 Mayıs 1972 tarihinde Moskova’da SALT-I Antlaşması imzalandı. SALT-II ise Viyana’da 18 Haziran 1979 tarihinde imzalanmıştır.

ABD Başkanı Kennedy’nin Rusya geçmişi olan Lee Oswald tarafından öldürülmesinin ardında Sovyetler aransa da bir kanıt bulunamadı. Günümüzde dahi sır perdesini sürdürmektedir. Kennedy’nin ölümünden sonra başkan olan Johnson Kuzey Vietnam’ı Şubat 1965’te bombalamaya başladı. ABD bu savaştan hiçbir başarı elde edemedi ve kamuoyundan tepki çekti. Vietnam’ın başkenti Saygon 1975’te komünistlere teslim oldu.

Yugoslavya’nın lideri Tito bağımsız sosyalizmi destekleyerek SSCB ile yollarını ayırdı. Macaristan Başbakanı Nagy de aynısını denese de başarılı olamadı ve canından oldu. Çoğunluğunu Asya ve Afrika ülkelerinin oluşturduğu, iki kutuplu düzene girmeyi reddeden, barış yanlısı devletler Bağlantısızlar Hareketi’ni oluşturdu. 1961’den itibaren Mısır, Endonezya ve Yugoslavya hareketin başını çekti.

1979 yılının aralık ayında SSCB Afganistan’ı işgal ederek, İran Körfezi’ni ve Hint Okyanusu’nu etki alanı içine aldı. İşgal ABD, Çin ve Pakistan başta olmak üzere çok sayıda ülke tarafından tepki çekti. Afganistan Soğuk Savaş’ın son zamanlarının oyun alanı olmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra 12 Eylül 1990’da ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa’nın anlaşmasıyla birleşik Almanya doğmuş oldu.

Gorbaçov açıklık ve yeniden inşa kavramlarını ortaya atarak reform sürecini 1986 yılında başlattı. Komünist Partisi faaliyetlerini sona erdirdikten sonra 11 Sovyet Cumhuriyeti, Kazakistan’ın başkentinde bir araya geldi ve Alma-Ata Deklarasyonu’nu onaylayarak bağımsızlıklarını ilan etti. Gorbaçov 25 Aralık 1991’de görevinden istifa ettiğini açıkladı ve böylelikle SSCB tarihe karışmış oldu. Kırk beş yıldır devam eden Soğuk Savaş süreci de SSCB’nin yıkılmasıyla sona ermiş oldu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ACAR, C. (1991). Soğuk Savaş: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası. Ankara: Ötüken Neşriyat.

ARMAOĞLU, F. (2012). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (18. bs.). İstanbul: Alkım Yayınevi.

BODUR, H. (2013). Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (2. bs.). İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

ÇAĞRI, E. (1996). ” Avrupa’nın İntiharı” ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar.” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, LI(1), 259–273. (Çevrimiçi) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/476/5517.pdf (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

DAVİŞA, A. (2004). Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa. (Çev. L. YALÇIN). İstanbul: Literatür Yayıncılık.

ERKAN, B. (2010) ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 8/1

GÜLMEZ, N., TAHANCI, B. (2014). Soğuk Savaş Dönemi Çekişmelerinden Bir Örnek: U-2 Uçak Krizi. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIV(28), 225–252. (Çevrimiçi) http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/Dergi_28_yeni/09_nurettin_bulent.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

HÜSEYİN, S. Ş., ALVİ, A., RİZVİ, A. H. (1982). Sovyet İşgali Altındaki Afganistan. (Çev. İ. BOSNALI, A. ARSLAN). İstanbul: Bürde Yayınları.

KRUŞÇEV, N. S. (1991). XX. Kongre Gizli Raporu: Kişi Kültüne Karşı. (Çev. A. FETHİ, ). İstanbul: Pencere Yayınları.

KUYUCUKLU, N. (1978). Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (SEV-COMECON). İstanbul: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi.

MCMAHON, R. J. (2013). Soğuk Savaş. (Çev. S. GÜL). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
OKYAR, O. (2014). İran ve Demokrasi. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

ÖZCAN, A. (2018) Soğuk Savaş Dönemi: Başlangıcı, Gelişimi, Sonu, Makale, İstanbul Üniversitesi.

ÖZGÜR, S. (2006). Soğuk Savaş ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanma Çabaları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta. (Çevrimiçi) http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00520.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

SANDER, O. (2014). Siyasi Tarih: 1918-1994 (24. bs.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
STONE, O. (2012). ABD’nin Gizli Tarihi. (Çevrimiçi) https://www.dailymotion.com/video/xyzpkd (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

YEGİN, A. (2013). İran Siyasetini Anlama Kılavuzu (No. XXV). Ankara: SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı. (Çevrimiçi) http://file.setav.org/Files/Pdf/20130610163244_iran-siyaseti_web.pdf (Erişim Tarihi: 25.06.2020)

Dipnotlar

[1] Oral Sander, Siyasi Tarih: 1918-1994, 24. bs., Ankara, İmge Kitabevi, Ekim 2014, s. 224.

[2] Çağrı Erhan, “Avrupa’nın İntiharı’ ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: LI, Sayı: 1, 1996, s. 259. (Çevrimiçi) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/476/5517.pdf (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

[3] Adem Alper Özcan, ‘‘Soğuk Savaş Dönemi: Başlangıcı, Gelişimi ve Sonucu’’, 2018, s. 3.

[4] Harun Bodur, Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 2. bs., İstanbul, Yeditepe Yayınevi, Aralık 2013, s. 419.

[5] Çağrı Erhan, a.g.m., s. 263-264.

[6] Adem Alper Özcan, a.g.m., s. 4.

[7] B. Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 8/1, (2010), s. 184

[8] Oral Sander, a.g.e., s. 201.

[9] Robert J. Mcmahon, Soğuk Savaş, Çev. Sinem Gül, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, Mart 2013, s. 34.

[10] Harun Bodur, a.g.e., s. 468.

[11] Oliver Stone, ABD’nin Gizli Tarihi, 2012. (Çevrimiçi) https://www.dailymotion.com/video/xyzpkd (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

[12] Adem Alper Özcan, a.g.m, s. 8.

[13] Robert J. Mcmahon, a.g.e., s. 38.

[14] Nazif Kuyucuklu, Ekonomik Yardımlaşma Konseyi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, 1978, s. 2.

[15] Oral Sander, a.g.e., s. 233.

[16] A.e., s. 258.

[17] Robert J. Mcmahon, a.g.e., s. 47.

[18] Oral Sander, a.g.e., s. 260.

[19] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 18. bs., İstanbul, Alkım Yayınevi, Nisan 2012, s. 545.

[20] A.e., s. 552-553.

[21] Cemal Acar, Soğuk Savaş: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 1991, s. 171.

[22] Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa, Çev. Lütfi Yalçın, İstanbul, Literatür Yayıncılık, Aralık 2004, s. 116.

[23] Onur Okyar, İran ve Demokrasi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Eylül 2014, s. 211-112.

[24] Abdullah Yegin, İran Siyasetini Anlama Kılavuzu, Rapor XXV, Ankara, SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, Haziran 2013, s. 26. (Çevrimiçi) (Erişim Tarihi: 25.06.2020)  http://file.setav.org/Files/Pdf/20130610163244_iran-siyaseti_web.pdf (Erişim Tarihi: 25.06.2020)

[25] A.e., s. 114.

[26] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, İstanbul, Agora Kitaplığı, Haziran 2008, s. 338-340.

[27] A.e., s. 345-347.

[28] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 608-610.

[29] A.e., s. 597.

[30] Gizli konuşmanın Türkçe çeviri metni için; bkz.; S. N. Kuruşçev, XX. Kongre Gizli Raporu: Kişi Kültüne Karşı, Çev. Ahmet Fethi, İstanbul, Pencere Yayınları, Aralık 1991, s. 10-77.

[31] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 568-571.

[32] Nurettin Gülmez, Bülent Tahancı, “Soğuk Savaş Dönemi Çekişmelerinden Bir Örnek: U-2 Uçak Krizi”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi , Cilt: XIV, Sayı: 28, 2014, s. 225, (Çevrimiçi) http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/Dergi_28_yeni/09_nurettin_bulent.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

[33] Salih Özgür, “Soğuk Savaş ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanma Çabaları”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s. 105-106. (Çevrimiçi) http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00520.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

[34] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 769-778.

[35] A.e., s. 809-817.

[36] A.e., s. 579-582.

[37] A.e., s. 549.

[38] Seyyid Şabbir Hüseyin, Abdulhamid Alvi, Absar Hüseyin Rizvi, Sovyet İşgali Altındaki Afganistan, Çev. İsmail Bosnalı, Abdullah Arslan, İstanbul, Bürde Yayınları, 1982, s. 11.

[39] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 1096-1098.

[40] A.e., s. 1086.

[41] A.e., s. 1130-1131

[/vc_toggle]

Türk – Yunan İlişkilerinde Kördüğüm: Kıbrıs Sorunu

GİRİŞ

Tarih boyunca birçok güç tarafından hakimiyet altına alınan , büyük güçlerin veya büyük güç olmak isteyen aktörlerin göz ardı edemeyeceği bir oyun alanı olan Kıbrıs Adası, geçmişten günümüze stratejik ve jeopolitik önemini korumuştur. Ada’yı bu denli önemli kılan ana unsur adanın sahip olduğu jeopolitik konumudur. Kıbrıs Adası etki bağlamında adeta bir ahtapotun kolları gibi yakın ve uzak coğrafyasına etki eder bir pozisyona sahiptir. Bazı uzmanlar Kıbrıs’ı batmayan bir uçak gemisi olarak da tanımlamaktadır (Akarçay & Ak, 2018, s. 147). Türk-Yunan-İngiliz çekişmesi içerisinde geçen yıllar, günümüzde adanın yakın çevresinde tespit edilen mevcut ve muhtemel hidra karbon, petrol rezervleri ile enerji bağlamında yeni bir boyut kazanmış; AB ve Rusya gibi aktörlerinde enerji ve güvenlik bağlamında soruna dahil olması ile bu mesele iki toplumun çatışmasından da öte bir boyuta evirilmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Kıbrıs Adasının jeopolitik ve enerji özelindeki önemine değinilecek ardından Yunan dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan Megali İdea kavramı açıklanacaktır. Akabinde adanın kısaca Osmanlı ve İngiliz hakimiyetine geçiş dönemlerine değinilecek, ardından çalışmanın ana gayesini oluşturan Kıbrıs sorunu 1950’li yıllardan başlatılarak 1974 yılına kadarki dönem mercek altına alınacaktır. Bu Çalışma 1950-1974 yılları arasında yaşanan önemli gelişmeleri 10’ar yıllık dönemlere ayırarak sistematik bir şekilde, süreci incelemeyi amaçlamıştır.

KIBRIS ADASININ JEOPOLİTİK VE ENERJİ BAĞLAMINDA ÖNEMİ

Günümüzde Kıbrıs adası Doğu Akdeniz meselesi üzerinden zengin hidra karbon rezervleri nedeni ile gündeme gelmektedir. Mesele her ne kadar Türk-Yunan gerilimi olarak görülse de konunun enerji olması nedeniyle başta AB, ABD ve Rusya, bölgedeki gelişmeleri takip etmekte ve sürece yer yer dahil olmaktadır. Kıbrıs Adasının toplam yüzölçümü 9251 Km2 dir (Akarçay & Ak, 2018, s. 142,143). Kıbrıs Adasını uluslararası arenada rekabet sahası haline getiren ana faktör: Adanın sahip olduğu coğrafi konumdur. Akdeniz de bulunan Kıbrıs Adası, Afrika, Avrupa ve Asya kıtalarının birbirleriyle kesişim noktasını oluşturmaktadır (Koday, 1998, s. 421). İngilizlerin, Kıbrıs’a bu denli ilgi duymasının da bu coğrafi faktörün yeri yadsınamaz. Süveyş Kanalına oldukça yakın konumda bulunan Kıbrıs Adası, İngiltere’nin, Hindistan’daki sömürgesinin güvenliğini sağlamak açısından hayati bir öneme sahipti. Bu bağlamda Süveyş Kanalının yapılması ve devletlerin kullanımına açılması Kıbrıs Adasının önemini daha da arttırmıştır. Soğuk Savaş döneminde kurulan ve varlığını günümüzde de sürdürmeyi başaran NATO, Kıbrıs Adasını , Sicilya Kanalı, Süveyş Kanalı, Türk Boğazları, Cebeli Tarık Boğazı ile “Boğulma Noktaları” olarak tanımlayarak adanın coğrafi ve stratejik önemine dikkat çekmiştir (Ülker, 2019, s. 3). Nitekim eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, kaleme almış olduğu Stratejik Derinlik isimli kitabında, Kıbrıs Adasını göz ardı edecek , önemsemeyecek bir gücün gerek küresel anlamda gerekse bölgesel anlamda yürüteceği politikalarında başarılı olamayacağını dile getirmiştir (Davutoğlu, 2016, s. 176). Adayı Türkiye açısından bu denli önemli kılan unsurlar nelerdir ? İlk olarak elbette ki burada yaşayan Kıbrıslı Türk soydaşlarının can ve mal güvenliğinin sağlanması bu unsurların başında gelmektedir. Güvenlik bağlamında ise: Emekli Genelkurmay Başkanlarından Necip Torumtay 1997 yılında katılmış olduğu bir sempozyumda Kıbrıs Adasının coğrafi konumu nedeni ile çevresinde bulunan ülkeleri askeri harp teknolojileri bağlamında izleme ve dinleme faaliyetlerinin yapılabilmesi açısından oldukça elverişli ve etkili bir konuma sahip olduğunu belirtmiştir (Ülker, 2019, s. 3).

Kıbrıs’ın, güvenlik bağlamında ne derece önemli olduğu ile ilgili bir tarihsel uyarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten gelmiştir. Atatürk, 1930 yılında Subaylara, “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir” demiştir (Akarçay & Ak, 2018, s. 144). Kıbrıs adasının tamamen yabancı bir gücün elinde bulunma ihtimali düşünüldüğünde buraya yerleştirilecek füze rampaları ile Türkiye toprakları çok kolay bir şekilde hedef alınabilecektir. Çünkü Türkiye ile Kıbrıs Adasının uzaklığı 66 Km’dir (Ülker, 2019, s. 3). Ayrıca adanın Yunanistan’a olası bir ilhakında Türkiye, hali hazırda hem Egede hem de Doğu Akdeniz kanadında kendi karasularına hapsolacak, bu nedenle 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülke olan Türkiye, donanmasını efektif bir şekilde kullanamayacaktır. Donanma ve askeri kuvvet kaydırmalarını Ege ve Akdeniz de yapamayacak ve kendi karasularına hapsolacak potansiyel bir Türkiye, sadece bu iki denizde Yunanistan tarafından çevrelenmiş olmayacak; Rusya faktörü hesaba katıldığında Karadeniz’in güvenliği de zaafa uğrayacaktır. Oysaki birçok güvenlik uzmanına göre bir ülkenin sınır güvenliği yakın çevresinden başlamaktadır. Bu noktada Davutoğlu, Kıbrıs’ta Türkler yaşamasa dahi Türkiye’nin ulusal güvenliği için Kıbrıs son derece önemlidir ifadesini kullanmıştır (Davutoğlu, 2016, s. 179).Türkiye ve diğer aktörler açısından Kıbrıs’ı bu denli önemli yapan bir diğer husus ise enerjidir. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’nın kaleme aldığı Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye isimli kitabında Kıbrıs Adasının çevresinde yaklaşık olarak 8 milyar varillik bir petrol rezervinin olduğunu ve bu rezervlerin toplam değerinin yaklaşık olarak 400 milyar dolar tutarında olduğunun tahmin edildiği belirtilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Zengin petrol rezervlerinin yanı sıra ada yakınlarında zengin hidra karbon yataklarının bulunduğu da daha önceki yapılmış olan ve halen daha sürmekte olan sondaj çalışmalarında kanıtlanmış ve kanıtlanmaktadır. Ada etrafında olduğu tahmin edilen hidra karbon rezervleri, 2010 yılı enerji tüketim değerleri referans alındığında bu rezervler Türkiye’nin yaklaşık olarak 572 senelik enerji ihtiyacını cevap verebilecek potansiyeldeyken; AB için ise 30 senelik enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olduğu tahmin edilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Türkiye’nin enerjiye bağımlı bir ülke olması dikkate alındığında bu rezervlerin Türkiye’ye düşen payı ile Türkiye hem enerji bağımlılığını kademeli olarak minimal düzeye getirerek dış politikada özellikle Putin Rusya’nın yapmış olduğu zorlayıcı enerji diplomasisi uygulayan devletlere karşı bir direnç reaksiyonu gösterebilecek hem de ülke bütçesinden her yıl önemli oranda cari açık veren bir kalemini düşük seviyede tutarak ekonomik olarak güçlenebilecektir.

MEGALİ İDEA

Yunanistan’ın, geçmişteki ve günümüzdeki dış politikasını, karar alıcılarının zihin dünyasını anlamak ve değerlendirmek açısından, değinilmesi elzem olan bir kavram da Megali İdea‘dır. Megali İdea’yı bu denli önemli yapan husus ise: Ortaya çıkışının üzerinden günümüze kadar yaklaşık 300 yıl geçmiş olmasına rağmen, Yunanistan’ın günümüzde izlemiş olduğu dış politikasında, Megali İdea’nın izlerini görmek halen daha mümkündür. Kavramsal olarak Megali İdea : “Büyük Fikir ya da Büyük Ülkü” anlamlarına gelmektedir (Kalelioğlu, 2008, s. 108). Megali İdea’nın ortaya çıkışında iki tarihsel kilometre taşı vardır. Bunlardan ilki : Çariçe II.Katerina öncülüğünde ve dönemin Avusturya İmparatoru olan II. Fransuva Josef’in de iştiraki ile Osmanlıya karşı oluşturulmuş olan Grek Projesidir (Yalçın, 2017, s. 35). Bu projeye göre : Osmanlı içerisinde yaşamlarını sürdüren iki millet ( Rumlar ve Sırplar) Osmanlıdan ayrılacak ve 1453 yılında II.Mehmet’in tarih sahnesinden sildiği Doğu Roma İmparatorluğu İstanbul da tekrar kurulacaktır (Uzun, 2004, s. 37). Megali İdea ile ilgili ikinci tarihsel kilometre taşı ise: Yunanlı bir şair olan Rigas Ferreros tarafından 1791 yılında hazırlanmış ve Yunan genişlemesini konu alan Megali İdea Haritasıdır (Yalçın, 2017, s. 34). 1844 yılında dönemin Yunanistan Başbakanı olan Ioannis Koletis’in Yunan parlamentosunda yaptığı konuşma ile Megali İdea fikri hem Yunanistan tarafından benimsenmiş hem de Parlamento da dile getirilmesi hasebiyle resmileşmiştir (Yalçın, 2017, s. 34). Megali İdea’nın hedefleri incelendiğinde Osmanlı-Türkiye eksenindeki topraklarda bir genişleme hedeflediği görülmektedir. Megali İdea’nın hedeflerinden bazıları şunlardır : Yunan milletinin bağımsız olmasını sağlamak, İmroz, Bozcaada , Girit, 12 Ada ve Ege Adalarını Yunanistan topraklarına katmak. Batı Anadolu’yu ilhak etmek , İstanbul da Doğu Roma İmparatorluğunu tekrar kurmak ve son olarak da bu çalışmanın ana konusunu oluşturan Kıbrıs Adasını ilhak etmektir (Kalelioğlu, 2008, s. 108-109).

OSMANLI EGEMENLİĞİNDEN İNGİLİZ EGEMENLİĞİNE KIBRIS

II. Selim döneminde Osmanlı, Akdeniz de stratejik bir öneme sahip olan Kıbrıs Adasını 1571 yılında Venediklilerle girdiği mücadele sonucunda ele geçirmiştir (Bulut, 2020, s. 5). Venedik yönetimi altındaki Kıbrıs da yaşayan Ortodoks Rumlara dini baskılar uygulanmış, özgürce kiliselerinde ibadet yapmaları engellenmiştir (Vatansever, 2010, s. 1491). Osmanlı yönetimi ile Venedik döneminde uygulanan ağır vergi politikalarına son verilmiş; halk özgürce ibadet yapabilmiş ve halka toprak dağıtımı yapılmıştır (Bulut, 2020, s. 6-7). 1877 yılına gelindiğinde ise Osmanlı ile Çarlık Rusya’sı arasında savaş yaşanmış; yaşanılan bu savaşın neticesinde imzalanan Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Kongresinde alınan kararlar neticesinde Kars, Ardahan, Batum Ruslara bırakılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Çarlık Rusya’sı karşısında denge arayışına giren Osmanlı, İngiltere ile 4 Haziran ve 1 Temmuz 1878 yılında gizli bir Savunma Antlaşması yapmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Bu antlaşmaya göre: Osmanlı, adanın geçici yönetimini kira karşılığı İngilizlere veriyor ancak Çarlık Rusya, işgal ettiği yukarıda bahsi geçen topraklardan çekilirse İngilizler de Kıbrıs’tan çekileceklerini kabul ediyorlardı (Vatansever, 2010, s. 1494). 1918 yılının mart ayında imzalanan Brest-Litovsk antlaşmasına göre : Ruslar , Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlıya bırakıyordu (Bulut, 2020, s. 8). Buna göre İngilizler , Kıbrıs Adasından çekilmeliydi ancak İngilizler 1.Dünya savaşını gerçekçe göstererek Kıbrıs’ı ilhak ettiklerini açıklamışlardır (Bulut, 2020, s. 8). Bu konu Lozan Konferansında da görüşülmüştür. Buna göre 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmış olan Lozan Antlaşmasına göre Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanımıştır ( madde 20) (Cicioğlu & Göktürk, 2014, s. 180). 1928 yılında Yunanistan, Kıbrıs’ın kendisine ilhakı için İngiltere, Fransa ve ABD’ye başvurmuş ancak istediği neticeyi alamamış; bunun üzerine 1931 yılında Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar, İngilizlere karşı ayaklanmış ancak ayaklanma İngilizler tarafından bastırılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1497).

1950-1960 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1950’li yıllar Kıbrıs sorunun yeni bir boyuta geçtiği yıllar olmuştur. Çünkü Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, Enosis’i yani Kıbrıs Adasının Yunanistan ile bağlanma planını hayata geçirmek için hem diplomatik kanalları kullanmış hem de EOKA adlı terör örgütü ile şiddet eylemlerinde bulunarak çift taraflı bir strateji izlemiştir. 15 Ocak 1950 yılında Kıbrıs Kilisesi bir oylama başlatarak Enosis’i halk oylamasına sunmuştur (Sevinç, 2017, s. 176). Yapılan oylama neticesinde %96 oranında Enosis’e evet kararı çıkmıştır (Sevinç, 2017, s. 176). Ancak belirtmek gerekir ki Kıbrıslı Türkler bu oylamada yer almamış, bu nedenle bu oylamanın tek taraflı olduğunu ve uluslararası hukuktan yoksun olduğunu söylemek mümkündür. 1954 yılında ise Yunanistan dış politikasında çoğu defa gördüğümüz (bir sorunu, çok taraflı bir soruna dönüştür politikası) olarak tanımlanabilecek bir şekilde Enosis konusu, BM’de görüşülmek üzere götürülmüş ancak Yunanistan istediği sonucu elde edememiştir (Vatansever, 2010, s. 1497-1498). Uluslararası kamuoyuna, ilhakı kabul ettiremeyen Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan çareyi silahlı şiddet eylemlerinde aramıştır. Emekli bir Yunan Yarbay olan Grivas tarafından 1955 yılında kurulan EOKA, adada yaşayan Türklere karşı birçok şiddet içeren eylemlerde bulunmuştur (Yılmaz, 2017, s. 90). Adada artan huzursuzluk İngiltere’yi harekete geçirmiş, Yunanistan ve Türkiye’yi yaşanılan sorunlara çözüm bulmak amacıyla bir araya getirmeyi hedefleyen bir konferans daveti yapılmış; bu davete her iki devlette katılım göstererek, taraflar 1955 yılında Londra konferansını gerçekleştirmişlerdir. Toplanılan konferansta Türkiye, adada bulunan her iki kesim için ayrı ayrı self determinasyon olmasını isterken Yunanistan ise adanın bütününü kapsayan bir self determinasyonu istediğini dile getirmiştir (Vatansever, 2010, s. 1499). Yunanistan’ın bu talebinin arka planında oldukça diplomatik ve stratejik bir hamle olduğu aşikardır. Çünkü adanın tamamını kapsayan olası bir oylamada, Rum tarafının nüfus olarak fazla olmasından ötürü ada otomatik olarak Yunanistan’a bağlanmış olacaktı. Ancak taraflar karşılıklı uzlaşıyı gerçekleştirememiş ve konferans bir neticeye ulaşamamıştır (Vatansever, 2010, s. 1499).

1955 yılının eylül ayında literatüre 6-7 Eylül olayları olarak geçen şiddet ve yağma olayları yaşanmıştır. Olayların fitilini İstanbul Ekspres gazetesi ateşlemiş; Atatürk’ün evinin bombalandığı haberi üzerine taksimde toplanan çeşitli gruplar, İstanbul da yaşayan Rumların evlerini, dükkanlarını yağmalamış ve zarar vermiş ayrıca kiliselerde bulunan mezarlar tahrip edilmiş ve bazı kiliselere bu olaylardan zarar görmüştür (Sevinç, 2017, s. 182,183,184). Yaşanılan bu olaylar neticesinde zarar görenlere TBMM, tazminat ödenmesi kararına varmış ve ödenmesi gereken tazminat bedelini belirlemiş ayrıca ülkenin çeşitli kuruluşları tarafından da mağdurlar için yardım kampanyaları yapılmıştır (Sevinç, 2017, s. 189). Yaşanılmış olan bu hadise aslında Türk-Yunan ilişkileri çerçevesinde ve Kıbrıs özelinde her iki toplumun da ne kadar konuya hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Kıbrıslı Türkler, EOKA’nın saldırılarına karşı, kendilerinin can ve mal güvenliklerini korumak için 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatını kurmuşlardır (Yılmaz, 2017, s. 91). Kıbrıs’ta yaşanılan taraflar arası çatışmaya bir çözüm bulmak amacıyla Türkiye-Yunanistan arasında yapılan görüşmelerin neticesinde 11 Şubat 1959 yılında Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasındaki temel antlaşma olan Zürih Antlaşması imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Zürih Antlaşması tek bir antlaşma değil, birden fazla antlaşmanın ( Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile ilgili Antlaşma ,Centilmenler Antlaşması , İttifak Antlaşması ve son olarak Garanti Antlaşmasının) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur (Aktaş, 2017, s. 30). Ada’nın halen daha mülkiyetini elinde bulunduran İngiltere’nin onayı olmadan bu antlaşmanın yürürlüğe girmesi mümkün değildi. Bu nedenle 19 Şubat 1959 yılında İngiltere’nin de onayı alınarak Londra Antlaşması taraflar arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Yapılan bu antlaşmalar neticesinde 16 Ağustos 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. Bu antlaşmaların içerdiği bazı hususlardan bahsetmek ileriki yıllarda yaşanılacak gelişmelerin altyapısını oluşturmak ve anlamak açısından elzemdir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile İlgili Antlaşma ile devletin yapısı, bürokratik kurumlarının işleyişi ve toplumları ilgilendiren çeşitli konularda düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre: Kıbrıs’ı, Rumların seçtikleri bir Cumhurbaşkanı yönetecek ve Türklerden seçilen bir Cumhurbaşkanı yardımcısı olacaktır (Vatansever, 2010, s. 1502). Temsilciler meclisindeki temsil oranı ise %70 Rum, %30 Türk olarak belirlenmiş ayrıca Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Adasında bulunan 5 şehirde kendilerinin yöneteceği belediyeleri açma hakkını elde etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 447). Kıbrıs devletinin kamu görevlerinde yer alacak Kıbrıslı Türklerin oranı ise %30 olarak belirlenmiştir (Kıralp, 2018, s. 446). Kurulan devletin resmi dilleri Rumca ve Türkçe olacak ve bu doğrultuda hazırlanan resmi belgelerin dilleri de Rumca ve Türkçe olacak şekilde her iki dile uygun olarak hazırlanacaktı (Vatansever, 2010, s. 1504). Bir devletin en kritik bakanlıkları dışişleri , maliye ve savunma bakanlıklarından oluşur. Bu nedenle bu bakanlıkların Kıbrıs özelinde sadece bir kesimin kontrolü altında olması hem adadaki iki toplum yapısını bozar hem de devletin alacak olduğu stratejik kararlarda tek bir kesimin baskın oluşu söz konusu olurdu. İşte bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşmasında bu husus üzerine durulmuş; dışişleri, maliye veya Savunma bakanlıklarından birinin yönetiminin Kıbrıslı Türklere verilmesi ve onlar tarafından bakanlığın idare edilmesine karar verilmiştir (Fırat, 2016, s. 611).

Devletin silahlı kuvvetlerinin sayısı 2000 kişi olarak belirlenmiş ; bu 2000 kişinin %60’ını Rumlardan, kalan %40’ı ise Kıbrıslı Türklerden oluşacaktı (Fırat, 2016, s. 611). Kıbrıs sorununda ileriki yıllarda gündeme gelecek olan son derece önemli bir diğer antlaşma ise Garanti Antlaşmasıdır. Bu antlaşma İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1505). Antlaşmanın ilk maddesine göre: Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle gerek siyasi gerekse ekonomik olarak birleşemezdi (Vatansever, 2010, s. 1506). Anlaşmasının ikinci maddesine göre ise: Kıbrıs’ın toprak ve anayasal bütünlüğünün korunmasına vurgu yapılmış, Kıbrıs’ın bağımsız olarak kalmasına , herhangi bir bölünme veya diğer devletlerle birleşme faaliyetlerinin engellemesi gerekliliği üzerine mutabık kalınmıştır (Vatansever, 2010, s. 1506). Bu antlaşmanın en kritik belki de en önemli maddesini 4. Madde oluşturmaktadır. Zira Türkiye, 1974 yılında yaptığı müdahaleyi bu madde çerçevesinde yapmış ve müdahalesinin uluslararası hukuka göre uygun olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu madde ise: Adada anayasal düzenin bozulması, taksim veya Enosis gibi faaliyetler olduğu takdirde İngiltere, Yunanistan, Türkiye konu ile ilgili görüşmeler yapacak eğer ortak bir uzlaşı veya müdahale kararı çıkmaz ise taraflardan birisi anayasal düzeni ve Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü tesis etmek için adaya askeri bir müdahale yapma hakkına sahip olacağı belirtilmiştir. İttifak Antlaşmasına göre ise: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması ve bu yönde gelebilecek saldırılara karşı ortak bir savunma yapılacağı konusunda anlaşmışlardır (Vatansever, 2010, s. 1508). 1960 yılındaki bu iki antlaşmaya göre Türkiye hem Kıbrıs sorununda Garantör devlet oluyor hem de adada sınırsız süreliğine asker konuşlandırma hakkına sahip oluyordu (Vatansever, 2010, s. 1508).

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

1960-1970 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs devleti, görece adada sorunların çözüldüğü yönünde önemli bir intibah uyandırmıştır. Ancak dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı görevini yürüten Makarios, adadaki Rumların lehine düzenleme yapmaya çalışmaktan kaçınmamış ve mevcut statükoyu bozmaya çalışmıştır. 1962 yılında daha önceden garanti altına alınan beş büyük şehirde Türklerin kendilerine ait belediye kurmaları hakkının tanımayacağını duyurmuştur (Arık, 2011, s. 5). 1962 ve 1963 yıllarında ise Makarios, mevcut Kıbrıs anayasası üzerinde değişiklik yapmak için teklifte bulunmuş ancak bu teklif Türkiye tarafından kabul edilmemiştir (Güler, 2004, s. 107) . Söz konusu değişiklik teklifinde : Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkilerini kaldırmayı; Türklerin, kamu kurumlarında görev almalarındaki oranın %30’dan %20’ye düşürülmesi gibi Türkleri devlet yapısından dışlayıcı amaç teşkil eden kararlar içerdiği görülmektedir (Kıralp, 2018, s. 447). Makarios’un bu siyasal adımlarını EOKA’nın kanlı eylemleri izlemiştir. 21 Aralık 1963 yılında Rumlardan oluşan milisler, Türk mahallesinde bir Türk kadının üstünü aramak istemeleri üzerine Türkler, bu durumu protesto etmişler; bunun üzerine Rumlar, Türkler ’in üzerine ateş açmışlardır (Gülen, 2012, s. 397). Ayrıca Ayvasıl köyüne baskın düzenlenmiş, burada yaşayan Türk halk öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüşlerdir (Gülen, 2012, s. 398). 24 aralıkta ise Rumlar, Binbaşı Nihat İlhan’ın evini basmış, ailesini banyo küvetinde katletmiştir (Gülen, 2012, s. 398). Türklerin katledildiği bu olaylara “Kanlı Noel” denilmektedir. Bu olaylar neticesinde 364 Türk hayatını kaybetmiş;25000 Türk ise göç etmek zorunda kalmıştır (Arık, 2011, s. 6) .Yaşanılan bu trajik olaylar nedeniyle 25 aralıkta Türk jetleri, Kıbrıs semalarında uçmuş; adada bulunan Türk birlikleri Lefkoşa-Girne hattını tutmuşlardır (Arık, 2011, s. 6). Bu olayların ardından Lefkoşa’yı ikiye ayıran yeşil bir hat çekilerek garantör devletlerden oluşan bir barış gücü bu hatta konuşlandırılmıştır (Kılınç, 2018, s. 179). 15 Ocak 1964 yılında İngiltere, Türkiye, Kıbrıs Türk kesimi, Yunanistan ve Rum kesiminin katılımı ile Londra Konferansı yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 400). Yapılan bu konferansta Rumların, revizyonist politikalarında ısrarcı olduklarının göstergesi olarak Rumlar, Kıbrıs’ın üniter bir yapıya geçmesi, Türklere azınlık statüsü verilmesi ve 1959 antlaşmalarının feshedilmesini gündeme getirmiş ve savunmuşlardır (Gülen, 2012, s. 400). Türk tarafı ise ek tedbirler alınması ve konferansa Kıbrıs Türklerini temsilen katılan Rauf Denktaş’ın, adanın her iki kesime taksim edilmesi gerektiğini belirtmiş ancak konferanstan taraflar arası bir uzlaşı çıkmamıştır (Gülen, 2012, s. 400,401). Taraflar arası diplomatik kanallar açık tutulmaya devam edilirken adada yaşanılan şiddet eylemleri de süreklilik arz etmiştir. 1964 yılının şubat ayının dördünde Rumlar, Gaziveren Köyü ve Limasole saldırmışlar; mart ayında ise Bafta ve Ktima’ya saldırı düzenlemişlerdir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye cephesinden ise 12 martta gelen açıklamaya göre : Eğer çatışmalar sonlandırılmaz ise adaya müdahale edileceği belirtilmiştir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye’nin bu açıklaması karşısında elini hızlandıran BM, 14 marttan itibaren adaya barış gücünü konuşlandırmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 7). Türklere karşı girişilen şiddet eylemleri sonlandırılmayınca İsmet İnönü, 2 Haziran 1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale etmesi ile ilgili alınan kararı açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 32). Ancak dönemin ABD başkanı Johnson, İnönü’ye bir mektup göndermiş; bu mektupta Türkiye eğer adaya müdahale ederse olası bir SSCB müdahalesi karşısında Türkiye’nin NATO tarafından korunmayacağını, Türkiye’nin elindeki silahların ABD yardımları neticesinde verilmesinden ötürü yalnızca savunma amaçlı kullanılabileceğini; böyle bir müdahalenin Türk-Yunan çatışmasına sebebiyet verebileceğini; Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanması için diğer garantörlerle gerekli istişareleri yapmadığını belirtmiştir (Gülen, 2012, s. 410). Bu konuyla ilgili ABD’nin bir diğer somut adımı ise 6.Filo nezdinde görev yapan özel bir donanma gücünü Kıbrıs ile Türkiye arasına konuşlandırmış olmasıdır (Gülen, 2012, s. 410). Gönderilmiş olan bu mektup Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuş; Türkiye özellikle yaşamış olduğu 1962 Küba Füze krizi , 1964 Johnson mektubu ile tek taraflı blok içi dış politikadan çok taraflı bir dış politikaya geçiş sürecini başlatmıştır.

ABD’nin Kıbrıs konusunda yapmış olduğu bir diğer siyasi girişim ise I.ve II.Acheson planlarıdır. I.Acheson planına göre : Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesinin önünde bir engel olmadığını, Meis adasının Türkiye’ye verilmesi gerektiğini, Türkiye’ye Karpaz bölgesinde sürekli olarak kullanabileceği askeri bir üs verilebileceğini açıklamıştır (Gülen, 2012, s. 415). Böylelikle ABD, taraflara sunmuş olduğu bu plan ile 1959 yılında imzalanan Garanti ve İttifak antlaşmalarının geçerliliğini zımni olarak sonlandırmış oluyordu ancak bu plan kabul edilmemiştir.

Rum saldırıları 1964 yılının ağustos ayında da devam etmiş; Erenköy’e saldırılar yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 416). 7 ve 8 ağustosta Türkiye’den havalanan Türk jetleri Rumların ikmal hatlarını ve hücum botlarını vurmuşlardır (Gülen, 2012, s. 416). Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı oldukça önemli mesajlar vermektedir. İlk mesaj Rum-Yunan cephesine verilen, eğer saldırılara devam ederseniz bunu sonsuza kadar ellerimizi kollarımıza bağlayıp izlemeyeceğiz mesajıdır. İkinci mesaj ise 2 ay önce mektup gönderen ABD’ye, bıçak kemiğe dayanırsa bildiğimizi okuruz mesajını vermektedir. Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı ile Makarios, Erenköy’e uyguladığı ablukayı kaldırmak zorunda kalmıştır (Gülen, 2012, s. 417).
20 ağustostaki II. Acheson planı ise I. planda olduğu gibi Yunan tezlerini destekler mahiyettedir. Plana göre : Ada, Yunanistan’a ilhak edilecek, Karpaz bölgesinde bir askeri üs 50 yıllığına Türkiye’ye kiralanacak, adadaki Türk halkının hakları ABD’nin bizzat garantisi altında olacaktır (Gülen, 2012, s. 418). Yunanistan ise doğrudan bu plandan kazançlı taraf olarak çıkacağı için plana karşı olumlu bir yaklaşım sergilemiş ancak Makarios taviz içermeyen Enosis hedefinden ötürü planı kabul etmemiştir (Gülen, 2012, s. 418). Bu iki plan, ABD’nin Kıbrıs meselesine karşı siyasi pozisyonunda bir değişim olmadığı göstermiştir.
Türk ve Yunan tarafları süreç içerisinde birçok kez karşılıklı görüşmelerde bulunmuştur. Bunun bir örneği de 10 Haziran 1967 yılında Türkiye ve Yunanistan başbakanları Süleyman Demirel ve Konstantin Kollias, Kıbrıs konusunu görüşmek üzere Dedeağaç ta bir araya gelmeleridir (Kıralp, 2018, s. 449). Yapılan Görüşmede Yunanistan tarafı Enosis talebini yenilemiş; Türkiye’yi tatmin etmeyecek vaatlerde bulunmuş ancak Türk tarafı bu talepleri reddetmiştir (Kıralp, 2018, s. 449).Yapılan görüşmelerden sonuç alınamamasın ardından Kıbrıs’taki diplomasi-siyasi şiddet, siyasi şiddet-diplomasi kısır döngüsüne tekrar dönülmüştür. Nitekim 15 kasım tarihinde Rum kuvvetleri, iki Türk köyü olan Boğaziçi ve Geçitkale ’ye askeri saldırı yapmış; saldırıda 28 Türk hayatını kaybetmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye ise yaşanan bu olayın hemen ertesi günü TBMM’de yapılan oylamada hükümete, Kıbrıs’a askeri bir müdahale için izin vermiş ve 16 kasımda adaya müdahale kararı alınmıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye, ayrıca 17 kasımda Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum kesimine ültimatom vererek saldırlar devam ederse Yunanistan’a savaş ilan edeceğini açıklamıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ancak Türkiye aldığı bu kararı faaliyete geçirmeden önce çeşitli şartlar öne sürmüş, eğer bu şartlar yerine getirilirse müdahalenin yapılmayacağını açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye’nin ileri sürdüğü şartlar : Grivas’ın derhal adadan çıkartılması ve Yunanistan’ın adaya 3 yıl öncesinden itibaren sokmuş olduğu sayıları yaklaşık 12.000 civarı askerin adadan geri çekilmesidir (Aktaş, 2017, s. 34). Nitekim Türkiye’nin kararlı tutumu Yunanistan’ın geri adım atmasını sağlamış hem askerler geri çekilmiş hem de Grivas adadan çıkartılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ayrıca Rumlarda işgal ettikleri köylerden geri çekilmişlerdir (Kılınç, 2018, s. 180). Saldırıların ardından Kıbrıs Türkleri diplomatik bir hamle yaparak Kıbrıs anayasasının uygulanacağı güne kadar işlerini ve hizmet faaliyetlerini yönetmek , yürütmek için 28 Aralık ’ta Kıbrıs Geçici Türk yönetiminin kurulduğunu ilan etmişlerdir (Güler, 2004, s. 108). 1968 yılında yapılmış olan seçimlerde Makarios’un tekrar seçilmesine karşılık Türkler bu seçime katılmamış ; Dr. Fazıl Kütük’te Rumların bu adımına karşılık bir seçim düzenletmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Adadaki tarafların yapmış oldukları seçim özelinden bu siyasal hamleler adanın sadece nüfus yoğunluğu itibariyle ayrılmadığını siyasal yönetişim anlamında da artık ciddi bir kopuşun yaşandığı görülmektedir.

1968 yılının haziran ayına gelindiğinde ise Kıbrıs Rum tarafı ile Kıbrıs Türk tarafları arasında Beyrut’ta başlayan ve yaklaşık 6 yıl aralıklarla sürecek görüşmeler yapılmış ancak yapılan görüşmelerden taraflar arası sorunları çözecek mahiyette uzlaşı kararı çıkmamıştır (Akgün, 2018, s. 90). Kıbrıs Türk tarafı yapılan görüşmelerde adanın herhangi bir devlet ile birleşmemesi gerektiğini belirtirken Kıbrıs Rum tarafı ise Enosis amaçlarından vazgeçememekte ısrar etmiştir (Arık, 2011, s. 14) .Nitekim 1968 yılının kasım ayında İngiliz heyeti’nin Makarios ile yaptığı bir görüşme de Makarios’un: Türklere eğer yerel yönetimlerde özerklik verirsek Kıbrıs’ın üniter devlet yapısı bozulur, bunun akabinde de Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin ana tezi olan taksim’in önü açılır demiştir (Kıralp, 2018, s. 451).

1971 yılında daha önce adadan Türkiye’nin notası ile gönderilmiş olan Grivas tekrar adaya gizlice gelerek EOKA- B isimli terör örgütünü kurarak önce Kıbrıs’taki Makarios’u yönetimden indirmek ardından ise Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlıyordu (Kıralp, 2018, s. 452). 1972 yılı itibariyle Kıbrıs Rum kanadından Makarios ile Yunanistan’ın arasının açıldığı somut bir şekilde görülmektedir. Yunan hükümeti aynı yılın şubat ayında Makarios’a istifa çağrısında bulunmuş ancak bu istifa çağrısından ABD arabuluculuğu ile vazgeçmiştir (Kıralp, 2018, s. 452). Yapılan bu istifa çağrısı bazı Kıbrıslı Rumlar arasında hoş karşılanmamış ; Kıbrıs Rum tarafının başkanlık sarayı önünde toplanan Rumlar, Yunanistan’ın bu tavrını protesto etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 452). 2 Temmuz 1974 yılında ise Makarios iyice Yunanistan’dan tehdit algıladığını açık bir şekilde belirtircesine Yunanistan’a bir mektup göndererek Adada bulunan Yunanlı subayların Yunanistan’a geri dönmesi çağrısında bulunmuştur (Arık, 2011, s. 14). Bu mektup Makarios ile Atina yönetiminin arasındaki iplerin koptuğunu göstermiştir. Bu mektuptan tam 13 gün sonra yani 15 Temmuz 1974 yılında Makarios’u yönetimden indirmeyi hedefleyen “Afrodit Planı” uygulanmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 16). Plan dahilinde Rum Muhafız Birlikleri, Makarios’un görev yaptığı başkanlık sarayına saldırmış ve saray bombalanmıştır (Güler, 2004, s. 109). Ancak bu saldırıdan kurtulmayı başaran Makarios önce bir İngiliz üssüne sığınmış ardından da adayı güvenli bir şekilde terk etmiştir (Güler, 2004, s. 109). Kıbrıs’ta Yunanistan destekli darbe ile yönetime Nikos Sampson getirilmiştir (Kıralp, 2018, s. 454). Rum muhafız birlikleri yaptıkları darbenin başarılı olduğunu ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıklamışlardır (Arık, 2011, s. 16). Yunanistan destekli bu darbe ile Taraflar arasında daha önce yapılmış olan Garanti Antlaşması ihlal edilmiş oluyor ; 1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni bozulmuş oluyordu. Ada’nın anayasal düzeninin bozulması sadece Yunan destekli bir darbenin yapılması değil Makarios taraftarları ile darbeciler arasında şiddetli çatışmaların yaşanmasını da kapsıyordu. Nitekim taraflar arası yaşanan çatışmalarda yaklaşık 2000 Makarios taraftarı, darbeciler tarafından öldürülmüştür (Arık, 2011, s. 16). Bu yıllarda Türkiye’de iktidarda CHP-MSP koalisyonu vardı (Arık, 2011, s. 15). Adada yaşanan bu darbe Ankara’yı harekete geçirmiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 17 Temmuz’da adada yaşanan darbe konusunu görüşmek üzere Londra’ya gitmiş burada İngiliz mevkidaşı ile bir görüşme gerçekleştirmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Yapılan görüşmelerde Türkiye, halihazırda adada askeri üsleri bulunan İngiltere’den bu üsleri kullanmayı istemiş ve konu ile ilgili olarak müşterek hareket edilmesini istemiş ancak İngilizler, Türkiye’nin bu teklifini kabul etmemişlerdir (Arık, 2011, s. 17). Ayrıca İngiltere, askeri bir müdahale yapılmadan önce üç garantör ülkenin bir araya gelerek konuyu istişare etmesini Ecevit’e iletmiş; Başbakan Ecevit ise İngiltere’nin bu teklifini Yunanistan’ın işgalci devlet pozisyonunda olmasından ötürü reddetmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Başbakan Ecevit’in İngiltere’ye yapmış olduğu bu ziyaret Türkiye’nin, Garantörlük Antlaşmasında belirtilen istişare mekanizmasını İngiltere özelinde işlettiğinin kanıtıdır. Yapılan Londra görüşmesinin bir diğer önemi ise: Adanın bir diğer garantör devleti olan İngiltere ile müşterek hareket edilebilme noktasında bir nabız yoklaması yapmaktır. Zira İngiltere’nin potansiyel desteği olası bir ABD tepkisinin, yumuşatılması noktasında önemli bir dayanak noktası olmuş olacaktı. Yapılan bu görüşmeden netice alınamayınca Türkiye, Adada bozulan Anayasal düzenin tesis edilmesi hem de adada bulunan Türklerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması için 20 Temmuz 1974 yılında adaya müdahale etmiştir (Kıralp, 2018, s. 454).

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs Adasındaki Girne’ye çıkarma yaparken bir yandan da Gönyeli bölgesine havadan paraşütçü birlikleri ile indirme yapmıştır (Arık, 2011, s. 17). Kıbrıs adasına yapılan ilk harekat iki gün sürmüş ve bu iki günde Türk Silahlı kuvvetleri adanın %7’lik bir kısmını kontrol altına almayı başarmıştır (Arık, 2011, s. 17). Türkiye, Birlemiş Milletler Güvelik Konseyi’nin 353 sayılı ateşkes kararını 22 temmuzda kabul ederek 20 temmuzda başlamış olduğu harekatı durdurmuştur (Vatansever, 2010, s. 1515). Bu müdahalenin ardından çok geçmeden 25 ile 30 temmuz arasında 1.Cenevre Konferansı yapılmış; Söz konusu konferansta : Kıbrıs Cumhuriyetinin iki kurucu antlaşması olan Londra ve Zürih antlaşmalarının halen daha geçerli olduğu vurgulanmış, Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya uluslararası hukuk çerçevesinde müdahale ettiği kabul edilmiş, Kıbrıs Adasında yaşamlarını sürdüren Türk ve Rum taraflarının iki idareye sahip oldukları resmi olarak kabul edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1516). Böylece Türkiye, sınırlı sürede yapmış olduğu ilk askeri harekat ile hem yaptığı müdahalenin meşruluğunu taraflara kabul ettirmiş oluyor hem de Kıbrıs Adasında yaşanılan sorunda Kıbrıs Türklerinin diplomasi masasından dışlanamayacağını göstermiş oluyordu. Türkiye’yi ikinci müdahaleyi yapmaya sürükleyen nedenler ise : Rum ve Yunan askeri kuvvetlerinin daha önceden kabul edilmesine rağmen Türk bölgelerindeki kuşatmayı kaldırmamış olmaları (Vatansever, 2010, s. 1516). Adada yaşayan Türk nüfusun %65 oranında halen daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü altında bulunan bölgelerin dışında olması ve bu nedenle Rum askeri kuvvetlerince saldırıya açık bir pozisyonda kalmalarından ötürü güvenliklerinin tehdit altında olmasıdır (Arık, 2011, s. 17). 8 ile 12 ağustos tarihleri arasında ise 2. Cenevre Konferansı yapılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516). Yapılan konferansta Rauf Denktaş adeta ilerideki kurulacak olan KKTC’nin sınırlarını çizmiştir. Buna göre Kıbrıslı Türkleri içerecek sınırları Limni-Lefke hattından başlatarak Lefkoşa ve Magosa’yı içine alan ve Magosa Limanında son bulan sınırların kabul edilmesini istemiştir; Rum ve Yunan tarafı ise köylerde yaşayan nüfuslara göre hangi kesimin yönetiminin olacağını talep etmiştir (Arık, 2011, s. 18). Yunan ve Rum tarafının bu talebinin diplomatik bir tuzak içerdiği söylenebilir. Zira adada yıllardır katledilen ve yerlerinden edilen Türklerin nüfusu, Rumlardan az olacağından ötürü çoğunluk yönetimsel olarak Rum kesiminin elinde olmuş olacaktı. Yapılan bu konferanstan bir uzlaşı çıkmayıp, Rum güçlerinin Türk köylerine saldırılarının devam etmesi ve yukarıda belirtmiş olan gerekçeler nedeni ile Dışişleri Turan Güneş tarafından “AYŞE TATİLE ÇIKSIN” parolası ile Ankara’ya ikinci harekatı başlatabilirsiniz mesajı verilmiştir (Arık, 2011, s. 19).

Bunun üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tekrar harekete geçerek 14 ağustosta ikinci harekatı başlatmış; bölgede yaşayan Kıbrıslı Türklerinde Türk askerine destek olması ile Lefke-Magosa bölgesi ele geçirilmiş ardında da Yeşilırmak Türk kuvvetlerince kontrol altına alınmıştır (Güler, 2004, s. 110). Türk kuvvetlerince alınan bölgeler ile Rauf Denktaş’ın önerdiği alanların örtüşmesi yapılan bu harekatın son derece planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini ve Türkiye’nin adanın tamamını işgal etme amacı taşımadığını çok net bir şekilde göstermiştir. Türkiye önceki harekatında olduğu gibi bu harekatını da iki gün içerisinde tamamlamış ve 16 ağustosta ateşkes yaparak harekatını durdurmuş ve sonlandırmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516).

KIBRIS BARIŞ HAREKATININ SONUÇLARI

Türkiye’nin yapmış olduğu harekattan en fazla rahatsız olan devletlerin başında ABD gelmekteydi. Aslında bu husus hiç de şaşırtıcı değildir zira ABD’nin tarihsel süreç içerisindeki Kıbrıs konusu özelindeki taraflara yaklaşımı ve uyguladığı politikalar Yunan-Rum blokuna daha yakın olmuştur. Bu hususun en somut örneklerini 1964 Johnson mektubunda, Acheson planlarında görülmektedir. ABD, Türkiye’nin gerçekleştirildiği bu harekata tepki olarak harekattan bir yıl sonra şubat ayında Türkiye’ye karşı silah ambargosu kararı almıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye ise ABD’nin bu adımına karşılık ABD ile daha önceden imzalamış olduğu Ortak Savunma İş birliği Antlaşmasını feshetmiş ardından ABD’nin kullandığı Ortadoğu’daki en stratejik askeri üslerden biri olan İncirlik üssünü ABD’nin kullanımına kapatılmıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye yapmış olduğu karşı hamlelerine bir yenisini daha ekleyerek “13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyetini ilan etmiştir” (Vatansever, 2010, s. 1517). Şubat 1975 yılından birkaç yıl sonra ise Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti, 15 Kasım 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak kurulmuş ve kuruluşu tüm dünyaya ilan edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1518). KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı ise Rauf Denktaş olmuştur. İlk harekat sonucunda Nikos Sampson cuntası Kıbrıs’ta iktidardan düşürülmüş (Vatansever, 2010, s. 1515). 2.harekat neticesinde de Yunanistan bu harekata tepki olarak NATO’dan çıkmıştır. (Daha sonra Rogers Planı dahilinde ittifaka geri dönmüştür).

SONUÇ

1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı Türkiye’nin diplomasiyi sonuna kadar kullandığı ancak tabiri caiz ise bıçak kemiğe dayandığında da askeri gücünü kullanmaktan çekinmediğini de tüm dünyaya göstermiştir. Yapılan bu müdahale ile Yunan-Rum blokunun Enosis hayalleri suya düşerken Türkiye, Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarının yalnız olmadıklarını ve haklarının kararlılıkla savunacağını diğer aktörlere göstermiştir. ABD tarafından önce Johnson mektubuna ardından da silah ambargosuna maruz kalan Türkiye, anlamıştır ki kendi milli savunma sanayisi olmadan yürütmüş ve yürüteceği dış politikasındaki hayati çıkarlarını gerçekleştirmesi imkansızdır. Nitekim Türkiye’nin 1964 yılındaki müdahaleyi yapamamasının tek sebebi ABD’nin mektubu değil, çıkartma için gerekli olan askeri teçhizatların eksik olmasındandır. Türkiye’nin yaşamış olduğu bu acı tecrübelerden ders çıkardığının en büyük kanıtı da 1971 yılında Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme vakfı tarafından başlatılmış olan “Kıbrıs’ı Düşün Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyasının başlatılmasıdır (Kıralp, 2018, s. 452). Türkiye, Kıbrıs ve Küba krizleri özelinde anlamıştır ki tek taraflı izlenen blok içi politikalar Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum nedeni ile ülkeye faydadan çok zarar getirmiştir. Bu yıllardan sonra Türkiye çok taraflı dış politika izleyerek dış politika konseptinde değişikliğe gitmiştir. Ancak bu noktada Türkiye’nin blok içi politikalar yürütme sebeplerinden biri olan ve dışsal faktörler içerisinde yer alan uluslararası yapı ve soğuk savaş yıllarının kendine has dinamiklerinin de olduğu göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin üzerine yoğunlaşması gereken bir konu da lobiciliktir. Zira Yunan-Rum bloku lobicilikte uluslararası hukuka aykırı eylemlerini meşrulaştırırken Türkiye haklı olduğu konularda dahi yeterli desteği diğer aktörlerden alamamıştır. Türkiye bu konuya özel bir önem vermelidir. AB’ye, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde üye olan ve tüm adanın sahibiymiş gibi hareket eden Rum kesimine karşı, Türkiye’nin yeni bir diplomatik süreç başlatarak ve yoğun lobicilik faaliyetleri ile bu süreci destekleyerek ilişkilerinin yakın olduğu devletlere KKTC’nin tanınmasını sağlatarak Rum kesimine diplomatik anlamda cevap vermesi elzemdir.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Akarçay, P., & Ak, G. (2018). Ulusal Güvenlik Bağlamında Kıbrıs: Jeostratejik/Jeoekonomik Önem Ve Gelişmeler. Çeşm-i Cihan: Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi E-Dergisi, 140-157.

Akgün, S. (2018). Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletlerin Arabuluculuğu İle Siyasal Çözüm Modelleri Analizi. Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 89-107.

Aktaş, E. (2017). Barış Harekatına Kadar Kıbrıs Sorununa Kısa Bir Bakış. Turkish Studies, 23-44.

Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 3-21.

Bulut, M. E. (2020, Kasım 18). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu. Academia: https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/62940028/KUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUSU20200413-110990-1kf3owj.pdf?1586791223=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DKUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUS.pdf&Expires=1605703771&Signature=Rpb adresinden alındı

Cicioğlu, H., & Göktürk, T. B. (2014). Türkiye’nin Kıbrıs Politikasını Belirleyen Olaylar (1923-1960 Yılları Arası). Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongre Bildirileri (s. 179-199). Mersin: Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayınları .

Davutoğlu, A. (2016). Stratejik Derinlik. İstanbul: Küre Yayınları.

Fırat, M. (2016). Yunanistanla İlişkiler. A. Akdevelioğlu, B. Oran, Ç. Erhan, T. Erel, G. Alpkaya, İ. Uzgel, . . . H. Uluğbay içinde, Türk Dış Poltikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,Yorumlar Cilt (1 1919-1980) Editör: Baskın Oran (s. 7-900). İstanbul: İletişim Yayınları.

Gülen, A. (2012). İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası. Ankara Üniversitesi Türk Đnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 389-428.

Güler, Y. (2004). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi. Kırşehir Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 101-112.

Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri Ve Megali İdea. Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 105-123.

Kılınç, M. (2018). Turkish Studies. Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi (1950-1983), 171-183.

Kıralp, Ş. (2018). 1967-1974 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs Politikaları. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 444-460.

Koday, Z. (1998). Kıbrıs’ın Jeopolitik Önemi. Türk Coğrafya Dergisi, 419-428.

Sevinç, D. (2017). Türk Yunan İlişkileri Çerçevesinde Kıbrıs Sorununda Yeni Bir Aşama ( 1954-1960). Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 171-206.

Uzun, H. (2004). 1919-1950 Yılları Arasında Türkiye-Yunanistan İlişkileri. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi , 35-50.

Ülker, H. (2019). Kıbrıs Jeopolitiğinin Ulusal Güvenlik Bağlamında Türk Dış Politikasına Etkileri. Rauf Raif Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük 1. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Sempozyumu, (s. 324-360). Lefkoşa.

Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1487 – 1530.

Yalçın, E. (2017). Yunanlıların Bitmeyen İdeali: ” Megali İdea”. Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, 33-48.

Yaycı , C. (2020). Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi Ve Türkiye. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekatı Ve Sonuçları . İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 87-98.

[/vc_toggle]

1950 – 1960 Dönemi Ortadoğu Gelişmeleri

1945 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İngiltere, Filistin’deki varlığını bitirmek istemiştir. Konu Birleşmiş Milletler’e taşınmış ve BM Genel Kurulu aldığı ‘‘Taksim Planı’’ ile Filistin’in Araplar ve Yahudiler arasında bölünmesini, Kudüs’ün özel bir statüyle ayrılmasını ve uluslararası bir rejimin kurulmasını önermiştir. Bu önerinin ardından Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak vermiştir. Yahudilerin İsrail Devleti’ni ilan etmelerinin hemen ardından Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın çatışmaya dâhil olmasıyla birlikte Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştır. Savaş 1949 yılında İsrail’in galibiyetiyle sonuçlanmıştır. İsrail, BM Genel Kurulu’nun sunduğu plandan çok daha öteye giderek bölgenin büyük bir kısmına hâkim olmuştur [1].

Savaşın bitmesi taraflar açısından tatmin edici değildi. İsrail topraklarını daha da genişletmek ve bölgede kalıcı bir üstünlük kurmayı amaçlarken, Araplar yenilginin intikamını almayı ve İsrail’in bölgedeki varlığını sonlandırmayı amaçlıyorlardı. Yeni bir savaşın çıkması an meselesiydi. II. Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde silah üreticileri ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB’ydi. İngiltere’nin Arap ülkelerini silahlandırması Batı Bloğunun güvenliği için önemliydi ancak bu durumun İsrail’in güvenliğini tehdit etmesi ABD için farklı bir sorun teşkil ediyordu. İsrail’in güvenliği için Arap ülkelerine yapılacak bir ambargo bu ülkeleri Sovyetler ile yakınlaştırabilirdi. ABD, Batı Bloğunun içinde ayrışmalar yaşanmaması için İsrail’e ağır silahların satışını durdurdu. İsrailli yöneticilerin ve Yahudi lobilerinin bitmeyen ısrarları karşısında Truman yönetimi, Orta Doğu’ya yönelik silah satışının belirli şartlar üzerine oturtulması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması için harekete geçti. ABD, İngiltere ve Fransa 25 Mayıs 1950’de Üçlü Deklarasyon’u açıkladı. Üç paragraflık bildiride ülkelerin güvenliği için silah almalarının doğal bir hak olduğu, silah alım taleplerinde bulunmaları halinde başka bir ülkeye saldırma amacı gütmemeleri gerektiği ve söz vermelerine rağmen sınırlarını ihlal ederek saldırmaları durumunda ABD, İngiltere ve Fransa’nın bölgeye müdahale edeceği belirtilmiştir. Deklarasyon bölgede ABD’nin söz sahibi olmasını sağlamakla beraber ülkeler arasındaki krizleri engellemeye yetmemiştir [2]. 1940’lı yılların sonlarında İran, İngiltere’ye petrolün çıkartılmasındaki kar oranının düşük olduğunu bildirdi. İngiltere göstermelik küçük bir fiyat artırımı ile talebi geçiştirmek istedi. İran meclisinde önemli bir yeri olan Dr. Musaddık petrolün millileştirilmesi fikrini tüm ülkede ateşledi. İki ülke arasında ortak kurulmuş şirket kar oranını arttırmayı teklif etse de kabul görmedi. Artık petrolü millileştirmek İran için milli bir meseleydi. Musaddık, şah tarafından onay verilerek başbakan oldu. Yeni başbakan şirketin millileştirilmesini içeren tasarıyı onayladı. Artık bu durum böylelikle uluslararası bir krize dönüşmüş oluyordu. İngilizler, İran’ı tehdit etmek amacıyla İran sularına savaş gemilerini gönderdi. Ancak SSCB’nin varlığı İngilizleri ürküttü ve gemiler geri çekilmek zorunda kaldı. Musaddık halktan ve siyasilerden aldığı desteği kendisine güç bilerek şahı tahtan indirdi ve ülke dışına sürgüne yolladı. Bu gelişme üzerine ordu harekete geçti ve 19 Ağustos 1953 tarihinde darbe yaparak başbakanı görevden indirdi ve tutukladı. Şah ülkesine geri döndü. Darbeyi gerçekleştiren General Zahedi başbakan seçildi ve petrol anlaşmazlığına son noktayı koydu. Petrol; Amerikan, Fransız, İngiliz, Hollandalı ve İranlı şirketler arasında paylaştırıldı. Böylelikle İran’ın petrolü millileştirme girişimi başarısız olmuş oldu [3]. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles 11-28 Mayıs 1953 tarihleri arasında Orta Doğu’da on bir ülkeyi ziyaret etti.

26-27 Mayıs’ta Türkiye’ye geldi ve SSCB’ye karşı Orta Doğu’da kurulacak yeni savunma mekanizmasının öncüsünün Türkiye olması gerektiğini içeren fikirlerini bildirdi. Bu durum Türkiye’ye beklediği fırsatı vermiş oldu. Çünkü gittikçe kötüleşen ekonomi Demokrat Parti hükümetini ABD’den yardım almaya zorluyordu. Türkiye güvenilirliğiyle, stratejik konumuyla ve bağlılığıyla vazgeçilemeyecek bir ortak olduğunu ABD’ye göstermek niyetindeydi. Bölge ülkelerinden tepkiler gelmesine rağmen Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955’de Bağdat’ta Türkiye-Irak Karşılıklı İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Daha sonraları bu antlaşma Bağdat Paktı olarak anılacaktır. Pakta sırasıyla Birleşik Krallık, Pakistan ve İran katılmıştır. ABD gözlemci ülke sıfatıyla paktta yerini almıştır. Paktın İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiği düşüncesi ve ABD’nin pakta üye olmaması, bölgedeki Arap ülkelerinin pakta katılmamasında önemli rol oynamıştır. 1959 yılında örgütün ismi Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. 1979 yılında önce İran’ın sonra Pakistan’ın ayrılmasıyla teşkilatın işlevi son bulmuştur [4]. 1952 yılında darbeyle Mısır yönetiminin başına geçen Cemal Abdünnasır, Arap milliyetçiliği ağırlıklı politikalarıyla başta İsrail olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin etmiştir. Süveyş Kanalı hakkındaki anlaşma İngiltere ve Mısır arasında 19 Ekim 1954 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşmayla birlikte geçmişten gelen sorunlar çözüme kavuşturulmuş ve İngilizlerin 20 ay gibi bir sürede bölgeden çekilmesi kararlaştırılmıştır. 1955 yılının başlarında Gazze’de İsrail ile çatışmaya başlayan Mısır, ABD ve İngiltere’den silah almak istemiş fakat Bağdat Paktı’na olan muhalefeti sebebiyle kabul görmemiştir. Bunun üzerine modern silahlar ve araçlar Çekoslovakya’dan temin edilmiştir. Nasır’ın Cezayir’de Fransa’ya karşı direnişçileri desteklemesi, Fransa’nın İsrail’e silah satmasına olanak sağlamıştır. Nasır, Batı emperyalizmine sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Nasır’ın izlediği güçlü ordu, güçlü ekonomi ve Arap milliyetçiliği politikaları 1956 Süveyş Buhranı’nın ve İkinci Arap-İsrail Savaşı’nın yani Süveyş Savaşı’nın sebeplerini oluşturmuştur. ABD’den destek bulamayan Mısır, Asuan Barajı’nın yapımı için gerekli teknik bilgiyi ve krediyi Sovyetlerden temin etmiştir. Sovyetlere ve komünist rejimlere yaklaşan Mısır’a ABD tepkisini açıkça göstermiştir. Nasır yönetimi de Süveyş Kanalı’nı millileştirerek karşı bir cevap vermiştir. Böylelikle Süveyş Krizi başlamıştır. İngiltere, Fransa ve İsrail anlaşarak ortak bir harekâtla Mısır’a saldırmayı amaçlamışlardır. Nitekim 29 Ekim 1956 günü İsrail kuvvetleri Sina Yarımadası’nın işgali için Kadeş Operasyonu’nu başlatmıştır. ABD, kendinden habersiz yapılan bu işgal girişimini desteklememiş ve sonlandırılması için ilgili ülkelere baskı uygulamıştır. Savaşı kazanmalarına rağmen uluslararası baskıya dayanamayan Fransa, İngiltere ve İsrail bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. Süveyş Savaşı, ABD ve İsrail ilişkilerinde ilk kez büyük bir sorun yaşanmasına sebep olmuştur [5].

1957 yılının başlarında ABD Başkanı Eisenhower yaptığı bir konuşmayla kongreden Orta Doğu’ya yönelik askeri ve ekonomik yardım ve gerekirse askeri müdahale için kendisine yetki veren bir yasa çıkarılmasını talep etti. Nitekim küçük değişikliklerle kongre yasayı çıkarttı. Yetkiler şu şekilde sıralanabilir: Bağımsızlığını muhafaza etmek için ekonomik ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardımda bulunmak, askeri yardım isteyen ülkelere asker göndermek, talep etmeleri üzerine komünist ülkelerden gelecek saldırılar karşısında silahlı kuvvetlerin kullanımını sağlamak. Yasa tarihe Eisenhower Doktrini olarak geçmiştir. Nitekim başta Ürdün olmak üzere farklı ülkelere ekonomik yardımlarda bulunuldu ve Orta Doğu ülkelerinin kısmen de olsa Sovyetler ile ilişki kurması engellendi. Nasır’ın Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri karşısında kral yardım talebinde bulundu ve yardım aldı. Mısır ve Sovyetler dışında doktrine tepki gösteren olmadı [6]. Ürdün’deki gelişmeler monarşinin olduğu Irak ve Suudi Arabistan tarafından yakından takip edildi ve dayanışma mesajları verildi. Ayrıca ABD de Sovyet tehlikesine karşı monarkları destekledi. Ürdün’ü desteklemesindeki bir başka önemli etken de olası bir Arap-İsrail savaşında İsrail’in güvenliğiydi. Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri başarısız kaldı. ABD’nin Ürdün’e destek vermesinin ardından Ürdün bölgedeki Batı müttefiki Türkiye ile de yakın ilişkiler başlatma amacına girdi. Karşılıklı görüşmeler yaşandı. Türkiye Bağdat Paktı’na katılması için Ürdün’ü ikna etmeye çalışsa da başarılı olamadı [7]. 1957 yılında Suriye’nin Sovyetlerle yakınlaşarak ekonomik ve askeri yardımları da kapsayan çeşitli antlaşmalar imzalaması Suriye Bunalımı’nı başlatmıştır. ABD askerleri Türkiye’de bulunan İncirlik Üssü’ne yerleşerek, harekâta hazır pozisyon almıştır. ABD Dış İşleri Bakan Yardımcı Henderson raporunda Orta Doğu’nun çok kritik olduğunu belirtmiştir. ABD, Suriye’ye sınır komşusu olan ülkelere silah yardımı yapacağını ancak askeri bir müdahalenin olası olmadığını açıklamıştır. Türkiye bu durum karşısında telaşa kapılmış ve Suriye sınırına asker sevkiyatı yapmıştır. SSCB asker sevkiyatının ardından tehdit içerikli mektupları Türkiye’ye göndermiştir. Gelen tepkiler karşısında Türkiye, asker sevkiyatının kaçakçılığı önlemek amacıyla yapıldığını söyleyerek geri adım atmıştır. Gerginlik Mısır birliklerinin, sınırda Suriye birliklerine takviye yapılmasıyla daha da artmıştır. Gerginlik komşu ülkeler tarafından da çözülmek istenmiştir. Ayrıcı BM Genel Kurulu’nda da konuşulmuştur. 1 Şubat 1958’de Suriye ve Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesiyle gerginlik son bulmuştur [8]. 1958 yılının ilkbaharından itibaren Lübnan’da sorunlar çıkmaya başladı. Cumhurbaşkanı Camille Chamoun’un uyguladığı politikalar, kendi cumhurbaşkanlığı süresini uzatması ve Müslümanları meclis dışında bırakacak faaliyetlerde bulunması muhalefet ve iktidarı çatışmaya sürükledi.

Ülkedeki sorunların sebebi olarak Birleşik Arap Cumhuriyeti gösterilse de uluslararası alanda destek toplanamadı. Irak’ta meydana gelen gelişmeler ve ABD’nin desteksizliği Chamoun’un yumuşamasına neden oldu. Yeni cumhurbaşkanının seçilmesiyle beraber mayıs ayında şiddetlenen çatışmalar temmuz ayında son buldu [9]. 14 Temmuz 1958’de General Kasım önderliğinde Bağımsız Subaylar olarak adlandırılan bir grup, Kral Faysal ve Başbakan Nuri Said’i öldürerek monarşiyi yıkmış ve cumhuriyeti ilan etmiştir. Darbenin olduğu gün Bağdat Paktı üyesi devletlerin yöneticileri Ankara’da toplantı yapmaktaydı. Kral Faysal’ın öldürüldüğü haberi herkesi şok etmişti. Darbeyle birlikte batı yanlısı bir Irak kalmamıştır. Adnan Menderes Irak’a askeri müdahale etmek istediyse de hem cumhurbaşkanının hem de diğer devletlerin desteğini alamamıştır. SSCB de müdahale olasılığına karşılık nota yayınlamıştır. Darbe sonrasında Irak Bağdat Paktı’ndan ayrılmıştır. Bunun neticesinde paktın merkezi Ankara’ya taşınmış ve ismi Merkezi Anlaşma Örgütü olarak değiştirilmiştir. ABD’nin Irak’taki yeni rejime ılımlı davranması Batı ülkelerinin ve Türkiye’nin yeni rejimi tanımasına sebebiyet vermiştir [10].

[irp posts=”23207″ name=”“Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC’nin İktisadî Politikaları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnot
1) Serhat Erkmen, ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No: 47, Kasım 2019, s. 1.
2) Ferhat Pirinççi, ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı, 2010, s. 376-378.
3) Atilla Ballıkaya, ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2019, s. 54-58, 129-138.
4) Behçet Kemal Yeşilbursa, ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6, 2011, s. 89-90, 96-98.
5) Meral Kuzgun, ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara, 2020, s. 406-409, 412-415.
6) Dilara Oruç, ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü, 2013, s. 22.
7) M. Bürkan Serbest, ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı, 2003, s. 108.
8) A.g.m., s. 109-114.
9) Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Orta Doğu, Ankara, 2019, s. 128-132.
10) M. Bürkan Serbest, a.g.m., s. 116-121.

Kaynakça
BALLIKAYA, A. (2019). ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi.

ERKMEN, S. (2019). ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No:47.

KUZGUN, M. (2020). ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara.

ORUÇ, D. (2013). ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü.

PİRİNÇÇİ, F. (2010). ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı.

SERBEST, M. B. (2003). ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı.

YEŞİLBURSA, B. K. (2011). ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6.

YILMAZ, T. (2019). Uluslararası Politikada Orta Doğu, Barış Kitabevi, Ankara.
[/vc_toggle]

Bağımsızlığından 1898 İspanya Savaşı’na Birleşik Amerika Gelişmeleri

1783 Paris Barışı ile Amerikan Bağımsızlık Savaşı son buldu. Barışla birlikte İngiltere, Kuzey Amerika’daki kolonilerin bağımsızlığını tanımış oldu. Bağımsızlıktan sonra Amerikalılar kurdukları yeni devletin anayasasını hazırlamaya başladılar. Federal Anayasanın hazırlanıp kabul edilmesi ancak 1787 senesinde gerçekleşebildi. Anayasanın eyaletler tarafından teker teker kabul edilebilmesi de 1790 senesine kadar sürdü. 1789 yılında başkanlık seçimleri yapıldı ve George Washington ilk başkan olarak göreve başladı [1]. 1756-1763 yılları arasında gerçekleşen Yedi Yıl Savaşları’nın intikamını almak isteyen Fransa ve İspanya, Amerikalılara bağımsızlık savaşlarında yarım etmiştiler ve İngiltere’ye savaş açmışlardı. Aynı şekilde İngiltere’nin, Hollanda’nın kolonilerle yaptığı ticareti engellemesi savaşa sebep olmuştu. Kolonilerini kaybeden İngiltere bunu unutamadı ve zaman içinde sürekli sorun çıkartmaya devam etti.

George Washington

Fransız İhtilali gerçekleştiğinde yeni kurulan Birleşik Devletler Fransa’nın bağımsızlık zamanı yaptığı yardımları unutmadı. Fransa 1793 yılından itibaren neredeyse tüm Avrupa ile savaşa girişti. Başkan Washington’un bu durum karşısında tarafsızlık deklarasyonu yayınlaması ne Fransa’yı ne de İngiltere’yi memnun etmedi. İngilizler Fransa’ya mal götüren Amerikan ticaret gemilerini tutuklamaya başladılar. Amerika bu durum karşısında savaşa girişmek yerine uzlaşmayı tercih etti ve İngiltere’ye heyet gönderdi. Heyetin İngilizlerle anlaşması sonucu gerginlikler bir nebze olsun azaldı. Fransa’ya giriştiği savaşta yeterince destek verilmemesi ikili ilişkileri bozdu. Aynı İngilizlerin yaptığı gibi Fransızlar da İngiltere’ye mal götüren Amerikan ticaret gemilerini durdurmaya hatta tutuklamaya başladılar. Amerika bu olaylardan güçlü bir donanma kurması gerektiğini de ayrıca anlamıştır. Fransa ayrıca İngiltere ile yapılan anlaşmaya da içerlemişti. Amerikan-Fransız ilişkileri Napolyon’un başa geçmesiyle anca düzelebildi. 1800 yılında yapılan ticaret antlaşmasıyla ilişkiler düzeldiği gibi ayrıca 1778 Amerikan-Fransız ittifakı da sona erdirildi. Böylelikle Amerika kendisini Avrupa çıkmazından kurtarmayı amaçlıyordu [2]. Napolyon Savaşları’nın şiddetinin artmasıyla Amerika ile İngiltere’nin arası tekrar açıldı. İngiltere’nin uluslararası hukuku hiçe sayarak denizlerde taşkınlık çıkarması bunun en önemli sebeplerindendi. İngiltere’nin bu taşkınlıklarına karşı Birleşik Devletler bazı İngiliz ürünlerine ithal kısıtlaması getirdi. Napolyon 1806 yılında Kıta Ablukası’nı ilan ettikten sonra Amerika da art arda yayınladığı kanunlarla üç yıl boyunca kendi kıyılarında abluka ilan etti. Bu tedbirler yeterli olmadı. Kuzey eyaletleri İngiltere’ye ait Kanada topraklarını ele geçirmek isterken, güney eyaletleri de İngiltere’nin müttefiki İspanya’nın himayesindeki Florida’yı ele geçirmek istiyordu. Nitekim 19 Haziran 1812’de Başkan James Madison İngiltere’ye karşı savaş ilan etti. Savaş üç yıla yakın sürdü. Birkaç harekât dışında bariz Amerikan mağlubiyeti ile sonuçlandı. 24 Aralık 1814 tarihinde barış antlaşması imzalandı. İngiltere’nin barış yapmasındaki en önemli sebep Viyana Kongresi ve Napolyon’un sonunu getirecek Waterloo Muharebesi’ydi.

James Madison

İngiltere’nin asıl amacı Napolyon’u tamamen tarihten silmek ve Viyana Kongresi’nde başarı elde etmekti. Bu yüzden anlaşma pek önemsenmedi ve mevcut statüko üzerinden yapıldı. Amerika savaşı kaybetmekle beraber tüm eyaletlerin kenetlenerek İngilizlere karşı savaşmasının getirdiği birlik duygusu bakımından kazanç sağlamış oldu. Ayrıca kazanılan birkaç muharebe de Amerikalıların öz güvenlerini arttırdı [1]. 8 yılın sonunda 1796 yılında görevinden ayrılan ilk başkan George Washington basın aracılığıyla Amerikalılara tavsiyelerde bulundu. Bu tavsiyeler Amerika’nın o dönem için uluslararası politikasını anlamamız için önemlidir. Mesajında şöyle diyordu: ‘‘Yabancı milletler bakımından bizim için esas davranış ilkesi, bunlarla ticari münasebetlerimizi genişletirken, kendileriyle mümkün olduğu kadar az siyasal bağlantılar kurmak olmalıdır. Şimdiye kadar onlara bazı taahhütlerimiz olmuştur. Bunları iyi niyetle yerine getirelim. Fakat orada duralım. Avrupa’nın birtakım önemli çıkarları vardır. Bunların bizimle ya hiç ilgisi yoktur veya bizimle çok uzak ilgisi vardır. Dolayısıyla, Avrupa, sebepleri, esas itibariyle bizim çıkarlarımıza çok yabancı olan birtakım anlaşmazlıklara sık sık sürüklenebilir. Onun için, Avrupa politikasının alelade değişikliklerine veya onun dostluk veya düşmanlıklarının alelade kombinasyon ve çatışmalarına, yapay bağlarla kendimizi bağlamak akıllıca bir iş olmaz’’ [2]. Washington’un bu sözleri Amerika’nın 150 yıl sürecek dış politikasının temellerini oluşturmuştur. Bu politika izolasyon ve Avrupa diplomasisinden uzak kalma ilkelerine dayanmaktadır. Nitekim beşinci başkan James Monroe’nun 1823’de kendi adıyla yayınladığı doktrin bu ilkeleri resmileştirmiştir. Monroe Doktrini, ABD’nin Avrupa siyasetinden ve kirli entrikalarından uzak kalmak istemesinin bir göstergesidir [3]. Amerikalılar bağımsızlıklarını kazandıklarında sınırları batıda Mississippi Nehri’ne, kuzeyde günümüzdeki ABD-Kanada sınırına aşağı yukarı benzer şekilde ve güneyde İspanya’ya bağlı Florida’ya kadar uzanıyordu. ABD ilk kurulduğunda on üç eyaletten oluşuyordu. Zaman içinde Avrupa’dan gelen göçler ve yeni ekonomik faaliyetlerin başlaması sebebiyle toprakların genişletilmesi gerekti. Zaman içinde farklı eyaletler de birliğe katıldı. Ayrıca toprakları genişletmek için farklı politikalar da uygulandı. Fransa 1762 yılında Louisiana’yı İspanya’ya terk etmişti. 1800 yılında ise Napolyon İspanyollar ile anlaşarak bölgeyi geri aldı. Napolyon’un İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki varlığını tehdit etmek için bölgeye yerleşmesi ABD’nin ticaretini ve ayrıca güvenliğini tehdit ediyordu. Başkan Jefferson, Fransa’yı açık bir şekilde tehdit etti. Napolyon Avrupa’da yaşanacak savaşla meşgul olduğu için pek üstelemedi. Ayrıca paraya da ihtiyacı vardı. Nitekim 1803 yılında imzalanan bir antlaşma ile 60 milyon frank karşılığında Louisiana’yı ABD’ye sattı. Bölgenin satın alınması bir başka sorunu doğurdu. İspanya’nın kontrolündeki Florida ile ABD’nin sınırı arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı. ABD bölgeyi kontrol edebilmek için zaman zaman isyanlar çıkarttı. Florida sorunu sadece ABD-İspanya arasında kalmayıp İngiltere’nin de bir sorunu oldu. Ne var ki İngiltere-ABD savaşı 1812 yılında çıktı. Napolyon’un yenilgisinden sonra Kral Ferdinand tekrar İspanya tahtına çıktı.

Napoleon Bonaparte

Aynı zamanda bölgede İspanya’nın kontrolü git gide azalmıştı. İki ülke arasında görüşmeler yapıldı ve 1819 yılında imzalanan bir antlaşma ile ABD 5 milyon dolara İspanya’dan Florida’yı satın aldı [4]. 1824 yılında Meksika bağımsızlığını ilan edince İspanya himayesindeki Teksas’ı da ilhak etti. ABD’nin ilhakı 1828 yılında tanımasıyla Amerikalılar Teksas’a göç etmeye başladı. Meksika hükümetiyle bölge halkının yaşadığı sorunlar isyana dönüştü. İsyan 1836 yılına kadar sürdü ve Teksas’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. Teksas 1844 yılına kadar bağımsız bir devlet olarak kaldı. İngiltere ve Fransa’nın Teksas ile ilişkilerini geliştirmesi ABD’yi rahatsız etti ve 1844 yılında Teksas yönetimi ile yapılan anlaşmalar sonucu, Teksas birliğe katıldı. Teksas’ın birliğe katıldığı sıralarda Kaliforniya’da iç karışıklar çıktı. ABD bölgenin kendisine satılmasını Meksika’ya bildirdiyse de kabul görmedi. Meksika-ABD sınırında çıkan çatışmalar savaşa neden oldu. Savaştan ABD galip ayrıldı ve 1848 yılında bugünkü Kaliforniya, Arizona, Nevada ve Utah’ı 15 milyon dolar karşılığında satın aldı. ABD-Kanada sınırı bazı problemlere sebep oluyordu. Bu sorunu İngilizler ve Amerikalılar aralarında 1842’de ve 1846’da yaptıkları anlaşmalarla tatlıya bağladılar. 1859’da Oregon, 1889’da Washington, 1890’da Idaho da birliğe katıldı. Rusya’dan gelen teklif üzerine Alaska’yı da ABD, iç savaş sonrasında 1869 yılında 7 milyon 200 bin dolar karşılığında satın aldı [1]. Amerika’daki zenci esareti yıllar içinde alevlenerek bir iç sorun haline geldi. Kuzey ve güney eyaletlerini birbirine düşürdü. Kuzeyli eyaletler esarete karşıyken güneyliler savunucuydu. Bu sorun tamamen ekonomik beklentilerden çıkmıştır. Kuzeyliler esareti kaldırarak ucuz işçi gücünü elde etmek isterken, tarımla geçinen güneyliler gelirlerini kaybetmek istememiştir. Nitekim 1861 yılının şubat ayında toplanan yedi güneyli eyalet kendilerini Amerika Konfedere Devletleri olarak ilan ettiler. Daha sonraları bu oluşuma dört eyalet daha katıldı. Konfederasyonun başında Jefferson Davis bulunurken, birliğin başında Abraham Lincoln vardı. 12 Nisan 1861’de başlayan iç savaş dört yıl sürdü.

[irp posts=”24429″ name=”Napolyon’un Bükümediği Bilek: Cezzar Ahmed Paşa”]

İki taraf da çok sayıda kayıp verdi. İç savaştan birlik galip olarak ayrıldı. Esaret tüm ülkede yasaklandı ve anayasal çalışmalar yapıldı. Ancak bu Afrika kökenli Amerikalıların sorunlarını çözmede yetersiz kalmıştır. Konfederasyon taraftarı John Wilkes Booth, ikinci dönemine yeni başlayan Başkan Lincoln’ü öldürdü. Lincoln federal ülkenin birliğini tam anlamıyla sağlayamadan hayata veda etmiştir. 19 Kasım 1863’te milli mezarlığı açarken yaptığı konuşma [2] ve 4 Mart 1865’te ikinci dönemine başlarken yaptığı konuşma [3] tarihe geçmiştir. 1963’te söyledikleri Amerikan iç ve dış politikası için önemli bir mihenk taşı haline gelmiştir: ‘‘Halk için, halk tarafından, halk hükümeti yeryüzünden asla kaybolmayacaktır’’ [4]. III. Napolyon’un ‘‘Meksika İmparatorluğu’’ hayali karşısında ABD, iç savaş bittikten sonra Meksika sınırına asker sevkiyatı yaparak Monroe Doktrini’ni silah kuvvetiyle korumak zorunda kalmıştır ancak bir çatışma yaşanmamıştır [5]. ABD’nin bağımsızlığından 1898 İspanya Savaşı’na kadar yaşadığı gelişmeler bu şekildedir. Bağımsızlık, Monroe Doktrini, toprak genişlemesi ve iç savaş şekilde dört başlık olarak görülebilir. ABD dış politikasını dikkatli bir şekilde incelediğimizde kararlılığın, sürekliliğin ve tutarlığının olduğunu söyleyebiliriz.

[irp posts=”90″ name=”‘ABD ve Avrupa Rusya’ya Dur Demek Zorunda'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
1) Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789-1914, Kronik Kitap, 19. Baskı, 2019, s. 683-684.
2) A.g.e., s. 684-686.
3) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 687-688.
4) George Washington’un 19 Eylül 1976’da yayınladığı veda mesajının tüm metni için bakınız: https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=15&page=transcript (Erişim Tarihi: 2.12.2020)
5) Monroe Doktrini için bakınız: https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=23# (Erişim Tarihi: 2.12.2020)
6) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 694-695.
7) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 695-699.
8) Konuşma metni için bakınız: https://voicesofdemocracy.umd.edu/lincoln-gettysburg-address-speech-text/ (Erişim Tarihi: 3.12.2020)
9) Konuşma metni için bakınız: https://www.nps.gov/linc/learn/historyculture/lincoln-second-inaugural.htm (Erişim Tarihi: 3.12.2020)
10) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 701-708.
11) A.g.e., s. 710
Kaynakça
ARMAOĞLU, F. (2019), 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789-1914, Kronik Kitap, 18. Baskı, İstanbul.

Our Documents, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 2.12.2020) https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=15&page=transcript

Our Documents, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 2.12.2020) https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=23#

Voice of Democracy, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 3.12.2020) https://voicesofdemocracy.umd.edu/lincoln-gettysburg-address-speech-text/

National Park Service, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 3.12.2020) https://www.nps.gov/linc/learn/historyculture/lincoln-second-inaugural.htm
[/vc_toggle]

Brexit Sonrası Süreç: “Geleneksel Öteki” Mi “Yeni Öteki” Mi

Giriş

Brexit düşüncesi, Avrupa Birliği zemininde şekillenen kimlik ve birlik görünümünü baltalasa da Birleşik Krallık tarafından nihai karar sürecin başı olan 2016 yılından sürecin sonu olan 2020 yılına kadar değiştirilmeden verilmiş görünüyor. Karar değiştirilmese de başlangıç ve bitiş süreci arası oluşan soru işaretlerinin yanına süreç sonrası yeni soru işaretleri de eklenmiştir. Yazımızda Brexit sürecini, Avrupa Birliği denince akıllara ilk gelen Birleşik Krallık açısından süreç başlangıcını ve sonrasını inceleyeceğiz. Böylelikle incelemeyi gerek Avrupa Birliği gerek dünya ülkeleri tarafından yöneltilen ve katlanarak devam eden soru işaretlerini bütünsel sebep yakıştırmasıyla bağlayacağız.

Avrupa Birliği ve Brexit Süreci

Avrupa Birliği, esasen oluşum öncesi uzun yıllar içerisinde sistematik yapıya dökülmediği halde birlik görünümünde olup, ortak kimlik, yönelim ve tarihi paylaşmışlardır. Uygarlık Tarihinde Avrupa ekolüne ‘’öteki’’ kavramını geçirerek tarihsel yaklaşım oluşturan bu birlik yıllar geçtikçe ‘’yeni öteki’’ kavramını da hayata geçirmiştir. Birlik dışında bulunan ülkeleri ötekileştiren bu yaklaşım, yıllar geçtikçe düşünce olarak mevcudiyetini korumuş ve birlik olma sürecine katkıda bulunmuştur. Birlik olma öncesi bölgesel güç mücadeleleri devam etmiş ve bu mücadele birlik olma sonrasına da yansımıştır.

Schuman planı ile açığa çıkan birlik düşüncesinin barışa katkısı olacağı düşünülmüş ve bu planı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) takip etmiştir. Yıllar sonra teknolojik, konjonktürel ve ekonomik anlaşmalara imza atılmasıyla birliğin meşruiyeti hızlanmış, 1991 yılında Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla Avrupa’nın siyasi yapısı köklü değişim sürecine girmiştir. Yıkılma sonrası Maastricht diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşması gerçekleştirilmiş ve Avrupa vatandaşlığı hayata geçirilmiş ve ortak şekillenme başlamıştır buna ‘’entegrasyon’’ denilmektedir. Entegrasyon, Avrupa ülkelerinde zaman zaman eleştirilmiş ve bu eleştiriler ağırlıklı olarak Birleşik Krallık içinde hissedilmiştir. Birlikten ayrılan ilk ülke olan İngiltere için konuyla ilgili birçok araştırma yapılsa da zeminini çözülemeyen sorunlar ve entegrasyon sürecinden almıştır.

Entegrasyona karşıt geliştirilen görüş Margaret Thatcher (Demir Leydi) döneminde ortaya atılan Avrupa şüpheciliği (Euroscepticism) konseptidir. Doktrin çerçevesinde incelenmesi gereken bu kavram, yıllar geçtikçe politize edilen kavram haline gelmiştir. Muhalefet tarafından sıkça yinelenen entegrasyon karşıtı görüşler bir süre sonra Avrupa şüpheciliği adı altında popülist söyleme dönüşmüştür (1). Popülist söyleme konuk olan bir diğer sorun ise göçmen sorunudur. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan Avrupa ülkeleri bunu en büyük sorun olarak görmüş ve yıllardır görülen bu sorun halen günümüzde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Sosyokültürel sorunlar ayrı olarak incelenebilir fakat entegrasyon sorununa çok boyutlu yaklaşılması gerekir. Sistemin bütünlüğünü reddeden Avrupa şüpheciliği düşüncesi, bütüncül yaklaşım içerisinde en çok ekonomik kararlara odaklanmaktadır. Entegrasyonun getireceği ekonomik yaklaşımları neoliberal düşünce ile sorgulamaya iten bu karşıt düşünce rasyonel olmayı hedeflemektedir. Algıda seçiciliğin sürece katkısı ve tartışmalı geçen atmosfer sonrası boyut çizilmiş ve 2016 yılında düzenlenen referandum sonrası Sansasyonel bir biçimde ayrılma kararı alan Birleşik Krallık bu karar sonrası sorunlu geçecek müzakereleri başlatmıştır (2).

Yeni Yönelimler: Geleneksel Öteki ve Yeni Ötekiler

Uzun geçen Brexit müzakereleri sonrası 2020 yılı Şubat ayında birlikten ayrılan Birleşik Krallık bundan sonra ki sürecini pozitif ivme ve minimum zarar yaklaşımıyla sürdürmeye çalışmaktadır. Ayrılık sonrası oluşan reformist düşünceler gidişata yön vererek pragmatist politikalar oluşturulmasına katkı sağlamaktadır. Reformist düşünceler sadece ayrılan tarafta değil karşı taraf açısından da gündemde yer bulmaya her zamankinden çok hak kazanmıştır. 2020 yılına damgasını vuran Covid-19 sürecinden en çok Avrupa Birliği etkilenmiş ve Birleşik Krallık kırılganlığı sonrası gerçekleşen bu olumsuzluk birliğin çatlaklarını arttırmıştır. Yeni şekillenmenin geleneksel öteki ve yeni öteki şeklinde adlandırdığımız Avrupai ekol etrafında şekillenmesi beklenmektedir. Bağımsız kararlar alabilecek olan Birleşik Krallık her zamankinden çok dünyaya açılmaya odaklanmaktadır.

İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) ve onun eski paydaşlarına ihtiyaç duyan yeni yaklaşımlar karşılıklı iş birliği, anlaşma ve stratejik ortaklık üzerinde hareketlenmektedir. Ülkeler arası oluşan Birleşik Krallık eksenli açılım güçlü bir müttefik edinme amacıyla da söz edilebilir. Gelişebilecek stratejik iş birlikleri yeni ivmelenmeye katkı sağlasa da sosyotropik açıdan ayrılık sonrası oluşan yeni sorunların yaklaşımının nasıl olacağı önümüzde ki günlerde cevap bulacaktır. Her iki taraf sorunların kalıcı çözümüne yönelik karşılıklı riayet amacı gütmektedir. Yeni oluşturulması gereken ticaret antlaşmaları, birlik ile oluşacak yeni ilişki ağı, farklılaşma sürecinin akıbeti ve birçok sorun ile uğraşılmaktadır. Ülkeler bu açıdan ilişkisel anlamda soru işaretlerine Birleşik Krallık kadar maruz kalmaktadır (3).

[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]

Sonuç

Brexit sürecinin yansıması süreç sonrasında da devam etmektedir. Müzakerelerin uzantısı olarak ayrışma sonrası oluşan sorunlar örnek verilebilir. Tutumsal açıdan sorunların çözülmesi için proaktif yaklaşım kullanılmaktadır ve bu sürece her iki tarafta katkı sağlamaktadır. İlerleyen yıllarda yeni tutumlar halk ve dünya tarafından merakla beklenmektedir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) https://ab.gov.tr/_105.html
2) TÜRKO E., GÖKÇENOĞLU S., Avrupa Birliği Tarihinde Bir Geri Adım: BrexitMANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9 Sayfa:1-17
3) Alakbarov N., Brexit’in Politik Ekonomisi İktisadi Kalkınma Vakfı – Yayın no: 299
Sayfa: 1-158
[/vc_toggle]

Jeopolitik Kavramı ve Türk Avrasyacılığı

Jeopolitik Kavramının Gelişimi

Jeopolitik, 20. Yüzyılın başlarında Rudolf Kjellen ve diğer emperyalist düşünürlerce fiziksel çevre ile politika arasındaki ilişkiyi açıklamak için ortaya çıkmıştır. Jeopolitik kavramının gelişim süresince birden fazla düşünce oluşmuştur. Bunlardan ilki, Emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkan “Klasik Jeopolitik”tir. Klasik Jeopolitikçiler ülkelerinin “hayatta kalmaları” için karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmaya çalışmışlardır. Halford Mackinder’ın “Kara Hakimiyet Teorisi” ile önem kazanan jeopolitik anlayış batı emperyalizmiyle yakın ilişkilidir.

Halford Mackinder

Örneğin, Mackinder, İngiliz İmparatorluğunun güçlendirilmesi için yeni bir yol arayışındadır. Mackinder’ın Teorisi bugünkü adıyla “Avrasya” bölgesini kontrol eden devletin dünyayı da kontrol edeceği görüşüne dayanmaktadır [1]. I. Dünya Savaşından sonra jeopolitik düşünce, Almanya’da Karl Haushofer tarafından milliyetçi düşüncenin halkın içinde etkili olması için kullanılmıştır. Sonrasında, Friedrich Ratzel’den ilham alan ve Nazilerin Dış Politikasını etkileyen “Lebensraum” (yaşam alanı) düşüncesi ortaya çıkmıştır. Lebensraum, Ratzel’in güçlü ve başarılı devletlerin var olan sınırlarını sürekli genişletme arayışında olacağını ve yaşam alanını güvence altına almak isteyeceği görüşüne dayanan “organik devlet” düşünce tarzını yansıtmaktadır. Klasik jeopolitikte amaç, devlete emperyalist rekabette öne geçmelerini ve yeniden yapılanmalarını sağlayacak bilgiyi oluşturmaktır. Klaus Dodds’un makalesine göre, Ratzel devletlerin sürekli devam eden yaşam arayışını değişmez bir jeopolitik yasa olarak kabul eder [2]. Bu düşünceler bariz bir sömürü düzenini yansıttığı ve ırkçı, yayılmacı bir temele dayandığı için, jeopolitik özellikle II. Dünya Savaşından sonra, emperyalist düzene hizmet ettiği düşüncesi nedeniyle uzunca bir süre kötü-şeytani bilim (evil science) olarak görülmüştür. Bir başka Jeopolitik düşünce ise, Soğuk Savaş süresince Neo-jeopolitik olarak ortaya çıkmıştır. Bu kavram, ABD ve SSCB arasındaki rekabeti tanımlamak için kullanılmıştır. Spykeman gibi ABD’li jeopolitikçiler, jeopolitiği kötü şöhretinden kurtarmak için “demokratik jeopolitik” olarak tanıtmışlardır.

Henry Kissinger

Aynı zamanda Kissinger’ın jeopolitik kavramını kullanmaya başlaması, Brezinski’nin “The Grand Chessboard” adlı eseri sayesinde jeopolitik tekrar önemsenen bir kavram haline gelmiştir. Neo-Jeopolitik kavramı “yayılmacı” düşüncelerden vazgeçmiş olsa da dost ve düşman ayrımını kullanmıştır. Neo-Jeopolitik bu dönemde Spykeman’ın Mackinder’ın “Kara Hakimiyet Teorisi” ne karşı çıkan ve “Kenar-Kuşak Teorisi” ne dayanan ve ABD’nin SSCB’yi Çevreleme Politikasına etki eden düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Neo-Jeopolitikte, Klasik Jeopolitik de olduğu gibi devletlere somut çözümler sunan coğrafi temelli bir yaklaşım olmuştur. Bir başka jeopolitik kavram ise 1980’lerde ortaya çıkan ve Klasik Jeopolitik anlayışını sorgulayan “Eleştirel Jeopolitik” olmuştur. Eleştirel Jeopolitik açısından ise jeopolitik yaklaşımı eksiktir. Bu kavramın kurucularından olan Tuathail’e göre jeopolitik disiplin kusurludur [3]. Eleştirel Jeopolitik, Jeopolitiğin bir “söylem” olduğunu ve jeopolitik düşüncelerin bu söylemlerden bağımsız olamayacağını öne sürer. Bu anlayışa göre, jeopolitik masum bir düşünce tarzı değil oldukça ideolojik ve siyasal bir yaklaşım tarzıdır. Tuathail’e göre, eleştirel jeopolitik uluslararası politikanın coğrafi olarak nasıl algılandığını ve bu coğrafyanın siyaset tarafından nasıl anlamlandırıldığını anlamaya çalışır. Sonuç olarak eleştirel jeopolitik devletlere bir çözüm sunmaktan çok kültürel açıdan bir değerlendirme yapmaktadır.

Friedrich Ratzel

Görüldüğü üzere jeopolitik kavramı uzun bir geçmişe sahiptir ve birden çok bakış açısı barındırmaktadır. Jeopolitik ile ilgilenmek devletler açısından önemlidir çünkü, politikalarını bu jeopolitik konuma göre düzenleyerek hayatta kalmaya devam edebilirler. Diğer bir açıdan, her devletin jeopolitiği kendine özgü olduğu için her devlet farklı jeopolitik adımlar izlemek zorundadır bu nedenle kendi jeopolitik konumlarının farkında olmak durumundadırlar.

Türk Avrasyacılığına Kısa Bir Bakış

 

Jeopolitik anlayış ortaya çıktığı dönemlerden günümüze kadar “Avrasya” bölgesi ile ilişkilendirilmiştir. Avrasya bölgesine hâkim olan gücün Dünya’ya da hâkim olacağı düşüncesi jeopolitik kavramı içerisinde var olmuştur. Hatta jeopolitik ve Avrasyacılık neredeyse aynı anlama gelmektedir. Avrasya kavramı Marlene Laurelle’nin dediği gibi “batı” tarafından yaratılmış bir kavramdır [4].

Laurelle, bu kavramın batı tarafından SSCB’nin etki alanını, onun mirasını yok sayarak anlatmak için ortaya çıkarıldığını iddia etmektedir. Fakat bu tanımın iki yönlü bir anlamı vardır, birinci anlamı bu bölgenin hala Rusya’nın etkisinde olabileceğini kabul etmektir. Diğer anlam ise, kavramın “Avro” içermesinden dolayı Asya’nın Avrupa’ya benzer bir yer olduğunu kabul etmektir. Avrasyacılık büyük bir bölgeye işaret etmesinden ve jeopolitik disiplininin temelini oluşturmasından dolayı oldukça önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de Avrasyacılık çoğu zaman ana dış politikanın konusu olmamıştır. Fakat, Cumhuriyet’in kurulduğu dönemden bugüne kadar varlığını sürdürmüş ve son yıllarda önemini gittikçe arttırmıştır. Şener Aktürk’e göre Türkiye’de Avrasyacılık fikri 1930’lar da başlamıştır [5]. Bu yıllarda başlayan Kadro Hareketi ve 1960’lardaki Yön Hareketi, Avrasyacılık fikrini benimsemiştir. Daha sonra özellikle, SSCB’nin dağılmasından sonra Avrasyacılık fikri daha da önem kazanmıştır. Aleksandr Dugin ile popülerleşen ve Rusya’nın yayılmacı politikalarını savunan Neo-Avrasyacılık, Türkiye’yi tehdit etmektedir. Çünkü Dugin, Türkiye’yi batı ile iş birliği yapan “Atlantikçi bir ülke” ve Rusya’nın bölgedeki en büyük rakibi olarak tanımlamaktadır [6]. Bu nedenle, Türkiye’deki siyasetçiler Avrasya bölgesine daha çok önem vermeye başlamışlardır. Dugin’in Türkiye’yi Rusya’nın en büyük rakibi olarak gördüğü bu düşüncenin Moskova ve Dünyada etkili olmaya başlamasıyla Türkiye de bu bölgeye kayıtsız kalmamaya başlamıştır.

Aleksandr Dugin

Diğer taraftan, Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirme konusunda sorun yaşayan Türkiye’nin alternatif dış politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Son dönemde, Türkiye’de etkili olan siyasetçilerin batı karşıtlığının artması ve SSCB’nin uydu devletleri olan Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmasıyla bu bölge de etkili olunabileceği düşüncesi oluşmuştur. Fakat, Rusya’daki düşüncenin aksine çoğu Türk Avrasyacı Rusya ile ittifakı desteklemektedir. Diğer taraftan, Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kitabında bahsettiği gibi Rusya’yı doğal bir ittifak veya doğal bir düşman olarak görmeyen politikacılarda vardır [7]. Davutoğlu, çoğu Avrasyacının tersine bölgede “batı” nın desteğiyle etkili olmak gerektiğini öne sürmektedir. Avrasya bölgesindeki doğal kaynakların önemi ve Türkiye’nin bölge devletleri ile olan kültürel bağı sayesinde bu bölgede oluşacak bir birlik Türkiye için çok önemlidir.  Örneğin, bölgedeki Türki Cumhuriyetler ile ilişkilerin geliştirilmesi, özellikle Azerbaycan ile sıkı müttefiklik kurulması ve TİKA aracılığı ile Türkiye’nin bölgede etkili olmaya çalışması Avrasyacı politikanın ürünü olan hamlelerdir. Rusya’nın, Kırımda, Suriye’de ve Libya’daki varlığına karşı çıkan Türkiye, Avrasya bölgesinde etkili olmaya çalışmakta ve Rusya’nın bölgedeki etkinliğine karşı olan politika izlemektedir. Fakat, bu politikayı Rusya’yı kışkırtmadan uzlaşma temelinde sürdürmeye çalışmaktadır. Türkiye bu bölgedeki etkinliğini giderek arttırarak “köprü ülke” olmaktan “merkez ülke” olma yolunda adımlar atmıştır. Sonuç olarak, Türkiye’deki batı karşıtı kesimlerin her zaman alternatif olarak Avrasyacılık politikasını desteklediği bilinmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini ilerletememesi ve Orta Asya’da güçlenen bir Rusya’nın Türkiye ile çıkar çatışması yaşayacağının bilincinde olan Türk akademisyen ve siyasetçileri son dönemde Avrasyacı bir politika geliştirmeye çalışmışlar ve bu kavramı önemsemişlerdir.

[irp posts=”23793″ name=”Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1- Mackinder, H., “The geographical pivot of history (1904)”, The Geographical Journal, Vol. 170, No. 4, December 2004, pp. 298–32.
2- Dodds, K., “Geopolitics: A Very Short Intorduction”, Oxford University Press, Oxford, 2007.
3- Tuathail, G.; S. Dalby ve P. Routledge, “The Geopolitics Reader”, Routledge, Londra, 1998.
4- Laruelle, M.; M. Bassin ve S. Glebov, “Between Europe & Asia”, University of Pitsburg Press.
5- Aktürk Ş., “The Fourth Style of Politics: Eurasianism as a ProRussian Rethinking of Turkey’s Geopolitical Identity”, Turkish Studies, 16:1, 54-79, 2015.
6- Dugin, A., “Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım”, Küre Yayınları, İstanbul, 2003.
7- Davutoğlu, A., “Stratejik Derinlik”. Küre Yayınları, İstanbul, 2009.
[/vc_toggle]

Devletlerin Güvenlik Algısı: Güvenlikleştirme ve Kopenhag Okulu

Giriş

Tarih boyunca devletler kendi sınırlarını ve otoritesini korumak için çaba göstermişlerdir. Kendi topraklarını koruyamayan bir devlet otoritesini de kaybedecek ve bir başka otoritenin etkisi altına girecektir. Bu nedenle her devlet kendi güvenliğini ön plana koymuş ve realist kuramın öne sürdüğü üzere “hayatta kalma” mücadelesi vermiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere kadar istisnasız bir otoritenin altında toplanan ve kendine isim veren her toplum güvenliğini önemsemiştir. Bu güvenlik ihtiyacı karar vericileri de etkilemiş ve iki tanesi dünya çapında olmak üzere birçok savaş yaşanmıştır. Bu savaşların yarattığı yıkım devletleri daha gerçekçi düşünmeye itmiş ve materyal kaygılara önem vermişlerdir. Soğuk savaş süresince iki kutup arasında tam anlamıyla bir sıcak çatışma yaşanmamış olmasına rağmen iki taraf da materyal kapasitelerini yükseltmeye odaklanmış ve sadece “sayı”larla ilgilenmişlerdir. Kim daha önce yapacak, kim daha iyi yapacak, kim daha çok yapacak gibi sorularla ilgilenen iki kutup, güvenlik alanını çok dar tutmuştur. Bu nedenledir ki güvenlik kavramının içine kimliksel farklılıklar, sosyo-ekonomik eşitsizlikler gibi alçak politika konularını koymamışlardır. Peki devletlerin güvenliği gerçekten de sayılar ile mi ölçülmektedir? Bu durumun sayılar ile ilgisi elbette ki vardır fakat değerlendirilmesi gereken başka etkenlerde mevcuttur. Bunlardan bir tanesi ise “algılamalar”dır.

Uluslararası sistemin anarşik yapısı ile sürekli hareketli olması ve değişiklik göstermesi devletlerin ihtiyaçlarını da günden güne değiştirmektedir. Soğuk savaş sonrasında güvenlik stratejileri askeri merkezli olmaktan çıkmış ve “yeni güvenlik” kavramı oluşmuştur [1]. Çevresel sorunların ortaya çıkması, iç savaşların yaşanması, kolektif kimliklerin önem kazanması, terörizm gibi küreselleşen dünyanın sorunları güvenlik kavramının farklı bir boyutta ele alınmasını zorunlu kılmıştır [2]. Devletler güvenlik konusunda bireyin yaşamını tehdit edecek her türlü unsuru ortadan kaldırma düşüncesini merkeze almışlardır. Soğuk savaştan sonra ortaya çıkan “yeni güvenlik” algısının düşünsel temelini ortaya atan teori ise diğer tartışmalardan sıyrılıp kendine orta zeminde yer edinmeye çalışan “Kopenhag Okulu”dur. Eleştirel inşacılar olarak da bilinen Kopenhag okulunun temsilcileri olan Buzan, Wæver ve De Wilde güvenlik stratejilerinin askeri odaklı olmasından çok birey odaklı olması gerektiğini öne sürmektedir. Fakat, bireyi ilgilendiren her konunun “güvenlikleştirilmesinin” doğru olmadığını savunmaktadırlar. Bu sebeple, her olayın güvenlik tehdidi olmadığını öne süren Kopenhag Okulu bu tehditlerin neden ortaya çıktığını bulmaya çalışmıştır [3].

Kopenhag Okulu ve Güvenlikleştirme

Kopenhag Okulu “dil” e çok önem vermektedir. Devletler tarafından kullanılan dilin yani söylemlerin güvenlik algılarını etkilediğini öne sürerler. Dolayısıyla, bir unsurun güvenlik tehdidi olarak tanımlanması ve söylemlerin bu yönde gelişmesi karar alıcıların güvenlik algılarını etkilemekte; güvenlik stratejileri bu şekilde inşa edilmektedir [4]. Burada bir sorunun gerçek bir güvenlik tehdidi olup olmadığına bakmanın bir anlamı yoktur. Bu noktada, o sorunun karar vericileri etkileyen politik elitlerin veya onlara yakın grupların o sorunu nasıl tanımladığının önemi ortaya çıkmaktadır.

Bu duruma verilebilecek en güzel örnek: ABD Başkanı G.W. Bush’un 11 Eylül saldırısından sonra yaptığı “Şer Ekseni” konuşmasıdır. Yani, bir sorun siyasi temelde güvenlik tehdidi olarak algılanmışsa bu tehdit devletler için gerçek bir tehdit halini almış demektir. Bu noktada eleştirel inşacılar, güvenlik ikileminin öznel veya objektif olmadığını öne sürerler. Güvenlik algılarını açıklamada bu yaklaşımlar yetersiz olmaktadır. Çünkü: güvenlik algıları bir inşa sürecinde oluşmaktadır [5]. Bu noktada Kopenhag Okulu güvenlik stratejilerinin sadece siyasi elitlerin algıları yoluyla değil bu stratejilerden etkilenen topluluk tarafından da onaylanması gerektiğini öne sürmektedir. Toplum tarafından onaylanmayan güvenlik tehditleri siyasi arenada da vücut bulamayacaktır. Bu nedenledir ki, toplumun onayladığı güvenlik tehditleri meşru hale gelmektedir.

Kopenhag Okuluna göre, devletler meşru bir zemin bulamadan hareket edemeyecekleri için bu bahsedilen inşa süreçleri üç aşamada gerçekleşmektedir. Bunlar; siyaset dışı (non- politicized), siyasi (politicized) ve güvenlikleştirilmiş (securitized) olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenlikleştirme bu üç aşamanın en radikal olanıdır ve siyaset üstü hamleler gerektirmektedir. Güvenlikleştirme konusunda karşılaşılan unsur onu etkileyecek aktörler için bir hayatta kalma meselesi olarak sunulur. Bu meselede hayatta kalmak için silah kullanımına başvurma, hak ve özgürlükleri kısıtlama gibi aşırı önlemleri meşrulaştıran bir güvenlik algısı inşa edilir. Bu yolla devlet veya otorite kendine siyaset-üstü bir alan yaratarak yaptığı eylemleri meşru kılan bir zemin inşa etmektedir [6].

Güvenlikleştirme yapan aktörlerin devlet olduğu zamanlarda rutin işleyişler sekteye uğramaktadır. Kopenhag Okulu, her durumu tehdit olarak algılayacak genişlikte bir güvenlik algısı oluşmasını eleştirmektedir. Bunun için beş temel güvenlik alanı olduğunu öne sürmektedir. Bunlar; askeri, siyasi, ekonomik, çevresel ve toplumsal güvenlik olarak karşımıza çıkmaktadır [7]. Bu alanlar bireylerin hayatının her alanını kapsıyor gibi görünse de Kopenhag Okulu söylem yoluyla inşa edilmeyen bir tehdidin gerçek olmayacağını öne sürmektedir. Ayrıca Kopenhag Okulu, güvenlikleştirmenin olağanüstü bir durum yaratmasından dolayı rutin işleyişin bozulmasına karşı çıkar ve olayların güvenlik-dışı hale getirilerek, demokratik süreçleri aksatmayacak bir şekilde tartışılması gerektiğini öne sürer. Güvenlik kavramının inşa edildiğini iddia eden Kopenhag Okulu, küreselleşen dünyanın getirdiği sorunları da ele almak gerektiğini ve niyet algılamalarının düşünsel boyutu etkileyerek devletler sistemini şekillendirdiğini öne sürerek Uluslararası İlişkiler disiplinine farklı bir bakış açısı kazandırmıştır.

Sonuç Yerine

Tüm zamanlar boyunca kendi güvenliklerini önemsemiş olan devletler soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte güvenliklerine önem vermeye devam etmiştir. Fakat, iki kutuptan birinin düşmesiyle küreselleşen dünyada var olan sorunlar güvenlik kapsamına dahil edilerek yeni bir güvenlik algısı inşa edilmiştir. Bu yeni güvenlik algısının temelinde “dil” yatmaktadır. Kullanılan dil pratiğinin devletler sistemine etkisi günümüz uluslararası ilişkilerinde yadsınamaz şekilde görülmektedir. İyi ve kötünün, dost ve düşmanın söylemler üzerinden inşa edildiği günümüz dünyasında devletler güvenlik algılarını gerçek bir temelden çok düşünsel bir temele dayandırmaktadır. Söylemler üzerinden gelişen güvenlik stratejilerinin topluma bir hayat memat meselesi gibi gösterilmesiyle ortaya çıkan anti-demokratik işleyişler devlete meşruluk kazandırmakta ve yetkilerini genişletmektedir. Bu nedenle, güvenlik algılarının çok iyi yönetilmesi ve her konunun güvenlikleştirme kapsamına sokulmaması gerekmektedir. Bu algılar iyi yönetilemezse ve manipülasyonlara açık olursa iç ve dış politikada devletlerin istikrarlı bir barış sürdürmesi mümkün gözükmemektedir. Günümüzde, ABD gibi hegemon güçlerin söylemleri ve yarattığı algılar uluslararası sistemi etkilemekte ve dünyayı kutuplaştırmaya devam etmektedir. Her ne kadar çok kutuplu bir dünyada yaşıyor olsak da bunun gibi algılamalar her an devletlerin dost ve düşman olarak birbirlerini tanımlamalarına ve saldırgan tutum izlemelerine neden olabilecektir. Günümüzde “algı yönetimi” çok önemli bir hale gelmiştir. Unutmayalım ki, bir sorun ancak sorun olarak algılanırsa sorun haline gelir.

[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- Bilgin, Pınar (2010). “Güvenlik Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Yeni Güvenlik Çalışmaları”, Stratejik Araştırmalar, Cilt, 8, No. 14, ss. 30-53.

2- Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.

3- Ole, Wæver (1995). “Securitization and Desecuritization”, Ronnie Lipschutz (der.), On Security. Columbia: Columbia University Press, ss.46-86.

4- Akgül-Açıkmeşe, Sinem, (2011). “Algı mı, Söylem mi? Kopenhag Okulu ve Yeni Klasik Gerçekçilikte Güvenlik Tehditleri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 8, Sayı 30, ss. 43-73.

5- McDonald, Matt (2008). “Securitization and the Construction of Security”, European Journal of International Relations, Cilt 14 (4), ss. 563-587.

6-7 Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.

[/vc_toggle]

Yenilenemez ve Yenilenebilir Enerji Çıkmazı: Tamam Mı Devam Mı ?

Giriş

Yenilenemez ve Yenilenebilir enerji yıllardır araştırmalara ve tartışmalara konu olup gündemdeki yerini korusa da tercih yönünden şüphesiz ki terazinin Yenilenebilir Enerji kısmı daha ağır basmaktadır. Bu ağırlığa göre Dünya kendisine yeni bir yol haritası yaratmış ve bu yol haritası ‘’Yenilenebilir Enerji’’ olmuştur.

Yol haritası, sürdürülebilir ekonomi ve iktisadi kalkınma eksenine göre düzenlenmiş ve bu eksenin dışında süregelen faaliyetler önlenmeye çalışılmıştır. Bu faaliyetlere ket vuran hareketler çeşitlendirilebilir olsa da akıllara ilk Türkiye’nin içinde bulunduğu Birleşmiş Milletler ve bunun dışında Avrupa Birliğinin yeşil enerji lehine fonlaması gelmektedir. Yazımızda bu hareketlenmenin gerekliliğini ve ekonomik boyutunu inceleyeceğiz.

Hareketlenmenin Gerekliliği

“Tamam mı Devam mı?” şeklinde yönelttiğimiz bu sorunun tamam kısmını Yenilenemez Enerji devam kısmını ise yenilenebilir enerji oluşturmakta. Her iki enerji türü uygarlık tarihine konu olmuştur ve konunun ilk ayağı yenilenemez enerjidir. Yenilenemez enerji Sanayi Devrimi ve sonrası literatüre enerji kavramının şekillendirilmesinde yardımcı olsa da kavramın anlaşılmasında iktisadi kalkınma ve güç mücadelesinin hatırlanması bize yardımcı olacaktır. Yenilenemez enerji, enerji tanımını oluşturmakla kalmamış kendisine bir sistem yaratmıştır ve bu sistemin adına ‘’Kapitalizm’’ denilmektedir.

Kapitalizm amaç yönünden çeşitlendirilse de dünyada orijin olarak yenilenemez enerji üzerinden şekil bulmuştur. Petrolün kullanılabilirliği sonrası kazanç ve trend Petrol hakimiyetinde şekillenmiş ve bu hakimiyet esintisi coğrafik özellikler üzerine dikkatleri çekmiştir. Bu dikkatin olumlu yansımasından ziyade olumsuz tarafı daha çok hissedilmiş ve bu olumsuzluk yıllardır süregelen çatışmaların ihtiyatsızlık yaratmasıyla beraber kaynak verimsizliği yaratmış bunun yanında dünya ekosistemine zarar vermiş ve iklim krizini tetiklemiştir. Açığa çıkan olumsuzluklar Dünyada yeni trend arayışına vesile olmuş, sürdürülebilir ekonominin gerekliliğine ışık tutmuş ve sistemsel dağılıma katkı sağlamış ancak bu gelişmelerin gerçekleşmesiyle birlikte yeşil ekonomi hareketi tutarsızlık boyutunu ortadan kaldıracak bir adım olarak hayata geçmiştir (1).

Ekolojik bir dünya her ne kadar isteğimiz olsa da bu konuya engel olarak makroekonomi faaliyetleri ve kapital dediğimiz sektörel bazda yönlendirilen sermaye örnek gösterilebilir ancak bu geçiş süreci etrafında şekillenen konjonktürel dinamizm yani kazanç sağlama faaliyetleri oluşan engelleri kaldırmaya yönelik adım atmış görünüyor. Böylelikle dogma değerler değişime karşı direnememiş ve Atılan bu adım dünyaya yeşil enerji faaliyetlerinde yeşil ışık yakmıştır (2).

Ekonomik Boyut

Bilindiği üzere ter talep kendi arzını yaratır buna dayanarak sürdürülemeyen enerji kaynaklarının yerini arz ve talep olarak yenilenebilir enerji doldurmaktadır. Fizibilite ve maliyet açısından tehdit içermeyen bu kaynaklar sübvansiyon açısından Küresel Isınma ve iklim sorunlarıyla artmış, bireysel ve kitlesel yatırımlar ise bu ivmeye destek vermiştir.

Bu tutum sonucu daha öncesinde ülkelerin kalkınma hedeflerinde çok az yer bulan sürdürülebilir enerji bu yaklaşımını değiştirmiş ve yatırım oranı açısından büyümüştür. Yatırım oranının büyümesiyle pastadan alınan pay yenilenebilir enerji lehine artmış ve geniş potansiyele ulaşılmıştır. Küresel ölçekte bulunan gelişmekte olan ülkelerde hızla yükselen enerji talebini büyük oranda fosil yakıtlar sağlasa da bu oranı kıracak ve enerji talebini nihai yönde değiştirecek adımlar sürdürülebilir enerjiye geçiş adı altında atılmaktadır.

Gelişen teknoloji yenilenebilir enerji yatırımlarına fayda sağlamakta ve bu yönde ekonomik kalemler çeşitlenmektedir. Bunlara örnek olarak güneş ve rüzgar enerjisi dışında hidroelektrik ve biyoyakıt yani biyogaz örnek verilebilir. Ekonomik açıdan ve sosyal açıdan bu durumu devam ettirmek için şüphesiz yeşil ekonomi tanımına uymaya devam etmemiz gerekir çünkü ekolojik verimlilik ve sosyal adalete destek arttıkça daha sürdürebilir bir ekonomi kılınabilir (3).

Sonuç

Sürdürülebilir enerji için rasyonel açıdan atılan adımlar olsa da verilen desteğin devamı sağlanmalıdır. Uygun koşullar sağlanıp Ulusal düzeyde maliye politikalarının değiştirilmesi ve çevreye zararlı teşviklerin kaldırılması yapılması gerekenlere örnek verilebilir.

Fikir birliği oluşması hususu birlik oluşmasından çok politik ve çıkar yönlendirilmesine tabiidir bu yüzden uygun adımlar çeşitlendirilip sürdürülebilirliği sağlanmalıdır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Sürdürülebilir kalkınma ve yeşil ekonomi: Türkiye için bir endeks önerisi, İbrahim AL
Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12(1), 112-124
2. KALKINMA ANLAYIŞINDA YENİ BİR BOYUT: Mustafa ÖZÇAĞ, Hakan
HOTUNLUOĞLU YEŞİL EKONOMİ CBÜ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ Cilt:13,
Sayı:2, Haziran 2015
3. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YENİLENEBİLİR ENERJİ ERDAL TANAS
KARAGÖL, İSMAİL KAVAZ ANALİZ NİSAN 2017 SAYI: 197
[/vc_toggle]

Tayvan’ın Yerli Silah Üretim Çabası

Başkan Tsai Ing-wen, denizaltı üretimini Tayvan’ın asimetrik savaş yeteneklerinin geliştirilmesi için çok önemli olarak nitelendirdi. Tayvan, Pekin’in ülkeyi askeri olarak korkutmaya devam etmesine karşılık olarak asimetrik savaş yeteneklerini artırmaya yönelik ilk yerli denizaltılarını üretmeye başladığını açıklayarak bu alanda yepyeni bir adım attı. Kaohsiung’daki bir tersanede düzenlenen töreni ziyaret eden Başkan Tsai Ing-wen, denizaltının Tayvan donanmasının asimetrik savaş konusunda geliştirilmesine ve Tayvan’ın anakarasını çevreleyen düşman gemilerine gözdağı vermesine ve engellemesine izin vermenin önemli bir parçası olacağını söyledi. Bu tersane, Tayvan’ın asimetrik yeteneklerini arttırmaya ve havadan kara füzeleri, kıyı savunma füze sistemi ve gözetleme uçağı gibi milyarlarca ABD silahı satın alarak Çin işgalini önlemeye kararlı bir şekilde çalıştığı Tayvan’ın sekiz dizel-elektrik saldırı denizaltısı inşa edeceği bir denizaltı programının uzun zamandır planlanan lansmanını işaret etmektedir. Örneğin ABD’nin Ekim ayında Tayvan’a satmayı kabul ettiği Boeing yapımı SLAM-ER füzeleri gibi yakın zamanda satın alınan silahlar potansiyel olarak saldırı veya karşı saldırı amacıyla kullanılabilmektedir. Çin ile olan ilişkilerin gerilmesinden çekinmiş olabilecek geçmiş ABD yönetimleri, denizaltılar gibi saldırı odaklı silahları Tayvan’a satmayı reddetmişti. Yerli denizaltılar, ikisi 1980’lerde inşa edilmiş Hollanda yapımı denizaltılar olmak üzere dört denizaltıdan oluşan antika bir filoyu yenileyecek. Diğer ikisi de, II. Dünya Savaşı sırasında inşa edildi ve 1970’lerde ABD Donanması’ndan Tayvan’a transfer edildi, şimdilerde ise çoğunlukla eğitim için kullanılmaktadır.

Tayvan, denizaltıların yurt içinde üretilip üretilmeyeceği veya yabancı bir ülkeden satın alınacağına dair yıllarca süren tartışmaların ardından, 2014 yılında yerli denizaltı programını başlattı . Çin’in uluslar arası arenada diğer ülkelere yönelik baskısı burada da kendini göstermiş ve Tayvan, diğer ülkelerden yerli denizaltılar için denizaltı teknolojisi temininde zorluklarla karşılaşmıştı. Devlet tarafından işletilen gemi yapımcısı China Shipbuilding Corporation (CSSC) ve kol geliştiricisi Chung Shan Bilim ve Teknoloji Enstitüsü, 2016 yılında denizaltılar için sözleşme ile ödüllendirilmişti.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), Tayvan’ın hava sahası ve deniz bölgeleri yakınlarındaki askeri tatbikatları hızlandırdı. Bu tatbikatlar, iki üst düzey ABD yetkilisinin Ağustos ve Eylül aylarında ziyaretlerinin ardından arttı. Programın maliyeti, duyurulduğundan bu yana yurt içinde eleştirilmektedir. Tayvan 2021 askeri bütçesini şimdiye kadarki en yüksek olan 15,2 milyar dolara çıkardı, ancak adanın askeri kuruluşu, daha modern savunma stratejilerine geçişi ve hem aktif hem de rezervinin hazır olması nedeniyle sürekli eleştirilerle karşılaşmaktadır. Yerli denizaltı projesinin tek başına tasarım aşaması tahmini 104 milyon dolara mal olurken, denizaltıların inşası 16 milyar dolardan fazlaya mal olacak. İktidardaki Demokratik İlerici Parti (DPP), yerli denizaltı programını başlatmak için muhalefetteki Kuomintang’dan (KMT) yıllardır daha hevesli. 2014 yılında, programın onayından önce DPP, KMT’den eski Başkan Ma Ying-jeou’yu bir politika belgesinde projeyi oyalamakla suçladı. Denizaltı programı, özellikle alternatiflere göre ölçüldüğünde Tayvan’ın askeri kuruluşu içinde popülerdir, ancak bu kuruluşa yönelik yerel ve uluslararası eleştiriler göz önüne alındığında, programın Tayvan için yeni yükselen askeri bütçesini harcamak için en uygun maliyetli yolu kanıtlayıp sağlamayacağı belirsizdir.

[irp posts=”28231″ name=”Tayvan Askeri Tatbikatının Haklı Nedenleri ve ‘Çin Saldırganlığı'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Silah alımı konusundaki detaylı bilgi için haberin içeriğine bkz. https://asia.nikkei.com/Politics/International-relations/US-sale-of-air-to-ground-missiles-to-Taiwan-sends-China-a-signal (Erişim Tarihi: 02.12.20)

[1] Denizaltı programı hakkındaki detaylı inceleme için bkz. https://thediplomat.com/2015/05/taiwans-submarine-saga/ (Erişim Tarihi: 02.12.20)

[/vc_toggle]

Uygur Devleti Tarihine Kısa Bir Bakış

Uygur Kağanlığı, Orta Asya’da Hunlar ve Göktürkler ’den sonra devlet kurabilen üçüncü Türk topluluğu olma özelliğine sahip olmasıyla beraber Türk tarihinde derin etkiler bırakmış bir Türk topluluğudur. 745 – 840 yılları arasında varlığını sürdüren Uygur Kağanlığı, Kutluk Bilge Kül Kagan tarafında kurulmuştur. Başkenti Karabalgasun olan Uygur Kağanlığı, diğer Türk devletlerinin aksine Maniheizm dinini benimsemesiyle, öncelikli olarak, dini ve kültürel anlamda farklı bir etki yaratmıştır. Edebiyat, mimari gibi pek çok alanda önemli eserler bırakmışlar ve Türk tarihine değer katmışlardır. Kağanlığın yıkılış sürecinde ise iç karışıklıklar, Tibet ve Kırgızlılar ile olan mücadeleler yıkılışa götüren en önemli nedenlerdi.

I. Uygur Adı ve Anlamı

Uygur adı ilk olarak Bilge Kağan Yazıtında geçmişti ve 716 yılındaki olaylara atıfta bulunarak Uygur adından söz ediliyordu. Uygur adının anlamını inceleyecek olursak eğer; “Uygur adının manası ve etimolojisi hakkında da çeşitli görüşler mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Uygur’un anlamının “uymak, yapışmak, şahin gibi hızla hücum ve takip eden, birbiriyle yardımlaşan”, sözlerinden türemiş olduğu; “kendi kendine yeter” manasında kullanıldığı, çeşitli rivayetler ve kaynaklara bakılarak ileri sürülmektedir. Genellikle Uygur’un Uygur şeklinde geliştiği, “uyanlar, bir araya gelenler, akrabalar, müttefikler” anlamını taşıdığı ve tarihte görülen On Uygur adının da “On Müttefik” ten meydana geldiği yolunda açıklamalarda bulunulmuştur. Oğuz Kağan Destanlarında da Uygur’un manası aşağı-yukarı buna yakındır.”1

II. Uygur Devletinin Kuruluşu, Gelişimi ve Yıkılışı

“UYGURLAR, 744′ te Basmılları yenilgiye uğratıp, 745 yılında daha sonra Kutlug Bilge Kül Kagan unvanını alacak olan Kutlug Boyla (sa1.744-747) önderliğinde, II. Doğu Türk Kağanlığı’na son vererek bozkırların yeni hâkimi olurlar. Kaynaklarda Uygurların bu yıllarda tarih sahnesine çıktıkları kabul edilir. Ancak bu tarihten önce Uygurların Çinliler, Göktürkler ve bölgedeki diğer boylarla güç mücadelesi içinde geçirdikleri 150 yıllık süre içinde Çin kaynaklarında bilgi bulunmaktadır (bk. Golden 2002: 128).”2 Uygur Devleti, her ne kadar Maniheizm’i kabul etmiş olsa da genel anlamda Göktürk geleneğini sürdüren bir yönetim anlayışına sahipti. Kutluk Bilge Kül, Orhun Irmağı çevresinde Karabalgasun kentini kurmuş ve kağanlığının idaresini buradan sürdürmüştür. Devam eden süreçte Kutluk Bilge Kül, iki yıl hükümdar kalabilmiş ve ölmüştür. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Moyen Çor, Karabalgasun şehrini tam olarak gelişmiş bir duruma getirmişti. Moyen çor döneminde çevredeki pek çok boyu birliği içine alan Uygurlar, kervan ve ticaret yollarını kontrol etmiştir. Zaman içerisinde ticareti öğrenmiş ve yerleşik hayata geçmişlerdir. Ayrıca bu durum Çinliler ile iyi ilişkiler kurmalarına da sebep olmuştur. “762 tarihinde Çin hükümdarı Taitsung iç ayaklanması nedeniyle Uygurlardan yardım istemiş; Bayan Çor’un halefi Bögü Kağan (759-780), Uygur ordusuyla birlikte isyancıların elinde bulunan Çin’in başkenti Ç’ang-an’a ve yine önemli bir şehir olan Lo-yang’a yürümüş, isyanı bastırdıktan sonra tekrar bozkıra çekilmiştir. Bögü Kağan’ın bu seferi Soğdca-Türkçe yazılmış olan Sevrey yazıtında anlatılmıştır. Bu seferin Uygurlar için, askeri sonuçlarından çok kültürel sonuçları önemli olmuştur.”3

Çin’e sefer sonucunda Soğd toplumundan dinini gören Bögü Kağan, Soğd toplumundan kişileri ülkesinde ağırladığı kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim devam eden süreçte Uygur Devleti’nin resmi dini olarak Maniheizm’i seçmelerini de sağlamışlardır. Ancak bu durumun Türk Tarihi açısından pek çok tartışmayı da beraberinde getirdiği aşikardır. “Maniheizm dininin Türk sosyal hayatında yararları olduğu gibi, zararları da vardı. Bu inanışın birçok umdesi Türklerin tarihî hayat tarzlarına uymuyordu. Özellikle fütuhat ruhunu öldürüyor ve insanları aşırı bir miskinlik ile kaderciliğe itiyordu. Uygurlar böylece şehir hayatının rahatlığına da alışmışlardı. Bundan başka, Uygurların sonradan ilim, edebiyat, ticaret ve diğer sanatlardaki başarılarının bu dine girmeleriyle mümkün olduğuna dairfikirler ileri sürülmektedir.”4

[irp posts=”6329″ name=”Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri: Unutulan Akrabalık”]

Uygurların Çin ile yakın ve kültürel ilişkiler kuruması zaman içinde pek çok geleneğin değişmesine yol açmıştı. Ticaret sayesinde değerli birtakım şeylere sahip olunduğu gibi Çinlilerin görkemli ve şatafat içeren özelliklerini almışlardı. Altın, gümüş gibi mücevherlere sahip olunmuştu. Göktürk geleneğine bağlı bir şekilde varlığını sürdüren Uygur Kağanı, artık kendini halktan üstün görüyor, halk konargöçer yönünden sıyrılıp gündelik hayatta sadece kendisi için yaşar hale geliyordu. Bilindiği gibi Göktürk geleneklerinde Kağanlığın bir arada ve her bir ferdin birbirini önemsediği bir yaşayış tarzı söz konusuydu. Uygur Devleti ise bu geleneksel özelliğinden gitgide kopuyordu. “Bunun dışında, bazı Sogd asıllı kişiler Çin’i ele geçirmenin yollarını kağana anlatarak onu kandırdılar. Ancak bakanlardan Tonga (Tun) Baga Tarkan ona nasihatte bulunarak; Çin’i elde tutmanın çok zor olacağını söyledi. Kağan onu dinlemedi. Tonga (Tun) Baga Tarkan, teklifinin kabul edilmemesi üzerine, gerçekleştirdiği bir darbe ile Bögü Kağan’ı öldürdü. Onunla birlikte, yakın akrabalarını, adamlarını, onu Çin’e karşı kışkırtan Sogdluları başta olmak üzere, 2000 kişiyi ortadan kaldırdı.”5 Bögü Kağan’ın 780’de öldürülmesinden sonra tahta geçen Alp Kutlug Bilge Kağan (sal. 780-789), kendi döneminde Hristiyan ruhani reisi 1. Timotheus’tan ülkesine bir papaz gönderilmesini ister. Bu, Uygur Bozkır Kağanlığında Maniheizm ve Budizm yanında Hristiyanlığın da benimsendiğinin işareti kabul edilir.”6

Devam eden dönemde ticaret sayesinde Çin’le olan iyi ilişkiler, Tibetlilerin Çinlilere baskısıyla gerilime dönüşmeye başlamıştı. Aynı zamanda savaşçı ve konargöçer hayata devam eden Kırgızlar ile de büyük sorunlar yaşamaya başlamışlardı. Savaşlar sürerken tarım kentlerini keşfeden Uygurlar, bu kentlere yerleşmeye başlayıp konar göçerliği terk etmeyi sürdürdüler. Ancak tarım bölgelerinde güçlü olsalar da aynı şekilde bozkırda güç sahibi değildiler. Bu nedenle başkent Karabalgasun Kırgız tehlikesi altındaydı. İlerleyen dönemlerde şehrin önüne gelen yüz bin Kırgız atlısına karşı gelemeyeceklerini anlayıp büyük bir direnç göstermeyip boyun eğmişlerdir. Böylece 840 yılında egemenliklerini teslim etmişlerdir. Coğrafyaya yayılan Uygurlar bir daha eski günlerine dönememiştir.

III. Uygur Kültürü ve Etkileri

Türk Tarihinde yerleşik hayata geçen ilk topluluk olmaları Uygurların geride büyük bir miras bırakmasına sebep oldu. Yerleşik hayata geçmeleri hayvancılık (hayvan ticareti), tarım ve tarıma bağlı bağ bahçe üzerine bir yaşam biçimi sürdürmelerine sebep olmuştu. Bu sebeple şehirler kurmuşlar ve yaşamlarını şehirlerde sürdürmüşlerdi. Haliyle konargöçer yaşam tarzından sıyrılan Uygurlar, kültürel bir zenginlik yaratma imkanına sahip olmuştu. Dönem kaynaklarında Uygurların diğer Türk toplumlarına nazaran kültürel olarak gelişmişliğine pek çok kez atıfta bulunulmuştur.

Göktürk geleneğinin devamı niteliğinde olmaları sebebiyle Tengricilik inanışına inanlar vardı. Ancak daha sonra Maniheizm ve Budizm başta olmak üzere diğer dini inanışlarında toplumda yaygınlaşmasıyla çok dinli bir toplum yapısına bürünmüşlerdi. Yerleşik hayatın etkilerine gelecek olursak; mimari, müzik, spor gibi alanlarda büyük gelişmeler sağlamışlardı. Ayrıca şehirleşmenin söz konusu olması ile kent ve sivil idareler, vergi düzenlemeleri ve hukuk alanında düzenlemeler de söz konusuydu. Toplumun konargöçer yaşam tarzından sıyrılması ile sık sık konum değiştiren düzeni, Uygurlar döneminde son bulmasıyla toplum içerisinde hoşgörü temelli bir karakter oluşmasına sebebiyet vermişti. Halihazırda bu hoşgörüye, çok dinli toplum yapısı da en büyük örnek olarak verilebilir. Alfabe konusuna değinecek olursak: Uygurlar, başta Göktürk alfabesini kullanmış olsalar da zaman içerisinde Uygur alfabesini geliştirmişlerdi ve yine zaman içerisinde yazı dilini geliştirip önemli eserler ortaya çıkarmışlardır.

Sonuç

Uygur Devleti, daha önce hiçbir Türk toplumunun üzerine düşmediği pek çok konuda gelişim kaydetmiştir. Türk tarihinde her ne kadar Uygur Kağanlığının akıbeti bir yıkılış hikayesiyle sonlansa da gerçekte Türk tarihinde büyük bir başlangıcın öncüleriydiler. Kültürel ve yerleşik hayatın yarattığı kent gelişimleri kendilerinden sonra varlık gösterecek Türk toplumlarına örnek teşkil etmiştir. Ancak yaşadıkları dönemin zorlu şartları nedeniyle ve kendilerinin Göktürk geleneklerinden sıyrılmaları ile, devletin yıkılışına giden sürecin gelişmesine kendilerinin sebep olduğunu söylemeliyiz. Zira savaşçı yanlarını köreltmeleriyle devletin muhafaza ve müdafaa etmeleri zorlaşmıştı. Haliyle Uygurlar her ne kadar iyi yanlarıyla Türk toplumlarına örnek teşkil etse de kendilerini yıkılışa götüren sebeplerin de Türk toplumlarınca dikkate alındığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ayrıca Uygur metinlerine değinecek olursak, yaşadıkları dönem içerisinde oldukça değerli metinler olduğunu söylemeliyiz ve bu dönem eserlerinin günümüzde halen Uygur tarihini kavramak adına değerli katkıları olduğunu belirtmeliyiz. Uygurların edebiyat ve diğer alanlardaki gelişimlerini ise yerleşik hayatta bireyin ön plana çıkması ve bunun sonucunda kültürel anlamda üretken olmaları ile ilişkilendirebiliriz.

Mahsun Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 101

2 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.154

3 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman
(Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.154

4 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 105

5 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir
Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 106

6 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.155

Demir Nurettin, Yılmaz Emine, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007

Gömeç Saadettin Yağmur, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018

[/vc_toggle]