Orta Çağ’da Diplomasi

Diplomasi

Diplomasi, devletler arası sorunların müzakere yöntemi ile barışçıl olarak çözümlendirilmesini veya devletler arası karşılıklı çıkarları sağlayan antlaşmaların yapılmasını ifade eden siyasal bir terimdir. İnsanlığın varoluşundan bugüne diplomasi biliminin çıkış noktası İngiliz siyasetçi Harold Nicolson’a göre farklı insan grupları arasında avlanma sahalarının sınırlarının belirlenmesi hususunda yapılan anlaşmalardır. Fakat buna rağmen elimizdeki en eski diplomatik belge Hititlerin Mısırlılar ile yaptığı savaşın ardından iki taraf arasında imzalanan Kadeş Antlaşması’dır.

Dünya Tarihindeki İlk Barış Metni: Kadeş Antlaşması

MÖ 1286’da imzalanan bu antlaşmadan günümüze kadar amaç aynı olsa da elbette diplomasi kavramının değiştiğini gözlemleyebiliriz. Örneğin antik ve ilk çağlarda diplomasinin tek yanlı ve süreklilik göstermeyen, elçi olarak isimlendirdiğimiz diplomatlar aracılığı ile gerçekleştiğini görürüz. Bu çağlarda elçiler yabancı topraklarda kalıcı olarak bulunmaz, yalnızca bağlı olduğu hükümdarın emirleri ile belirli bir süre yabancı topraklarda ikamet eder ve yeniden ülkesine dönerdi. Yaklaşık 15-16. yüzyıla kadar süregelen bu diplomasi türüne ad hoc ismi verilir. Ad hoc, Latince’de “amaca özel, niyete mahsus” anlamına gelir ve bir soruna yönelik geçici çözümleri anlatmak için kullanılır. Esasen devletlerin Orta Çağ’ın sonuna kadar izlediği diplomatik politika da bunun üzerine kuruluydu. İrili ufaklı çoğu devletin diplomatik stratejileri uzun vadeli değil gündemdeki sorunu çözmek üzerine kuruluydu.

Bilinen tarihte diplomasi kavramını etkili şekilde kullanan ilk devlet Doğu Roma İmparatorluğu, yani Bizans’tı. Bizans’ın diplomasiyi yoğun bir şekilde kullanmasının bazı sebepleri vardı. Bunlardan ilki, Bizans’ın Roma İmparatorluğu’nun varisi olması ve Roma’nın gücüne yeniden kavuşmak istemesiydi. Dönemin Papa ile beraber en prestijli makamı Roma İmparatoru olduğu için bu prestij Bizans’a belirli ölçüde diplomatik itibar kazandırıyordu. Bizans’ın Ortodoks mezhebini benimsemesinden ötürü çoğunluğu Katolik olan Avrupa karşısında diplomatik olarak yalnızlaşması da Bizans’ın diplomasiye önem vermesinin bir diğer sebebidir. İkinci sebep ise, Roma İmparatorluğu’nun büyük askeri gücünün artık bulunmamasıydı. Bizans’ın askeri kuvvetleri İmparatorluk topraklarına tamamen hükmedecek güçte olmadığı için Bizans bu kuvvet boşluğunu diplomasi ile doldurmak istemiştir. Ayrıca Bizans o zamana kadar kullanılan hatip-diplomat anlayışı yerine gözlemci-diplomat anlayışını getirmiştir. Günümüzdeki Dışişleri Bakanlığına benzetebileceğimiz bir sistem olan, dış ilişkileri düzenlemekle yükümlü hükümete bağlı özel bir şubeyi kuran ilk devlet de Bizans’tır.

Venedik -Osmanlı Savaşı
Venedik-Osmanlı Savaşı

Diplomasiye verilen önemin ilk temellerinin Bizans’ta atılmasının ardından Bizans’ın diplomasi alanında yaptığı reformlar Venedik’e sıçramıştır. Oligarşik cumhuriyet bir yapıya sahip olan Venedik, Osmanlı’nın Akdeniz’deki en büyük rakiplerinden biriydi. Geçimini Akdeniz ticaretindeki büyük hacmi ile sağlayan Venedik için de diplomasi oldukça önemli olmuştur. Venedik, diplomasiyi etkin şekilde kullanarak ticari nüfuzunu Akdeniz bölgesinde arttırmayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda Venedik bölge devletleriyle sıkça ticari antlaşmalar yapmıştır. 1479 Osmanlı-Venedik Antlaşması buna örnektir. 16 yıl süren savaşın ardından imzalanan bu antlaşmada Venedikliler Osmanlı’ya her yıl 10 bin altın ödeme karşılığında Osmanlı topraklarında kapitülasyonlar elde ettiler. Ayrıca bu antlaşma sonucunda Venedik İstanbul’da elçilik bulundurma hakkını da elde etti.

Etkin diplomasinin Venedik’in ardından bir diğer durağı Rönesans etkisindeki İtalya şehir-devletleri oldu. Rönesans İtalya’sında belirli bir siyasi birlik olmamakla birlikte bölgede Papalık, Floransa, Venedik, Ceneviz ve Napoli gibi devletler bulunmaktaydı. Bu devletler genellikle ticaretle ve Rönesans’ın etkisiyle bilim, sanat gibi alanlarla ilgiliydiler. Bu nedenle Venedik’teki gibi burada da diplomasinin önemi hızlı kavrandı. Rönesans İtalya’sında yetişen Makyavelli gibi tarihe adını yazdırmış siyasetçiler ve diplomatlar, diplomasi biliminin ilerlemesine oldukça büyük katkılar verdiler. Makyavelli’nin en meşhur eserlerinden “Prens” kitabı Makyavelli’nin ve dönemin diplomasi anlayışını en iyi anlatan eserlerdendir.

2. Viyana Kuşatması

Orta Çağ’da diplomasi kavramını anlatırken Osmanlı’ya da değinmemek olmaz. Özellikle 15-16. yüzyıllarda dönemin süper gücü olan Osmanlı’da diplomasinin yürütülmesi hükümdara ve sadrazama bağlıydı. Diplomatik stratejiyi oluşturan ve son sözü söyleyen hükümdarın haricinde Pargalı İbrahim Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa gibi diplomatik kabiliyeti oldukça yüksek sadrazamlar da stratejide söz sahibi olmuştur. Osmanlı diplomasisini dönemin diğer devletlerden ayıran nokta askeri güçtür. Osmanlı tarihini incelersek, Osmanlı kazandığı diplomatik başarılarının büyük kısmını sahada kazandığı zaferler ile elde etmiştir. Örneğin, ünlü Mohaç Muharebesi’nin ardından imzalanan 1533 İstanbul Antlaşması ile Osmanlı sahada kazandığı ezici zaferi diplomatik alanda da gerçekleştirmiştir. Öyle ki bu antlaşma ile Avusturya arşidükü ile Osmanlı sadrazamı denk sayılacaktı. Tarihte bunun gibi ezici diplomatik üstünlükler oldukça nadirdir. Fakat değinmemiz gereken nokta şu ki; Osmanlı sağladığı bu diplomatik üstünlüğü diplomasi ile değil, askeri gücünün sağladığı avantajlarla sağlamıştır. Osmanlı’nın Batı’ya son saldırısı olan II. Viyana Kuşatması’nın ardından alınan mağlubiyet ile 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı’nın diplomasi alanındaki yetersizliğini de bizlere gösteriyor. Osmanlı 1699’dan yıkılışına dek olan süreçte diplomatik anlamda önemli zaferler elde edemedi. Örnek vermek gerekirse 1897 Osmanlı-Yunan savaşından sahada galibiyetle ayrılan Osmanlı, bu başarısını diplomasi ile tescilleyemedi. Keza aynı durum 1911-12 Trablusgarp Savaşları için de geçerlidir. Kısaca izah etmek gerekirse Osmanlı diplomasisi genellikle sahada aldığı başarılara bağlıydı.

Orta Çağ diplomasisinin sonu ile modern diplomasinin başlangıcı arasındaki köprü hiç şüphesiz Otuz Yıl Savaşları’nın sonu ile imzalanan Vestfalya Antlaşması’dır. Otuz Yıl Savaşları, Avrupa’daki Protestan-Katolik mücadelesi ile başlayıp zamanla Avrupalı süper güçlerin de katılımıyla bütün Avrupa’yı etkisi altına alan otuz yıllık savaş periyodudur. Savaş sırasında devletlerin diplomatik tutumu diplomasi tarihi için oldukça önemlidir çünkü dini sebeplerle başlayan bu savaşta devletlerin dinden çok kendi çıkarlarına yönelik pragmatik bir diplomasi tutumu içinde olduğunu gözlemleyebiliriz. Özellikle Orta Çağ’da bu alışılagelmiş bir durum değildir çünkü devletler aynı dine mensup değilse genellikle aralarındaki savaşlar dini sebeplerden ötürü çıkıyordu. Özellikle Otuz Yıl Savaşları süresince Fransa’nın izlediği diplomatik tutum buna örnektir. Avrupa’nın iki büyük gücü ve birbirine rakip olan Fransa ve Avusturya merkezli Kutsal Roma İmparatorluğu, her ikisi de Katolik inanca sahiptiler. Savaş, Kutsal Roma İmparatorluğu sınırları içindeki Protestan Prenslikler ile Katolik Avusturya arasında başladı. Protestanların yanında savaşan aynı mezhebe bağlı İsveç ve Hollanda’nın yanında aynı ittifakın içinde Katolik Fransa da bulunuyordu. Rakibi Avusturya’yı zayıflatmak için aynı mezhebe dahil olmasa da Protestanlar ile iş birliği yapan Fransa, bu diplomasisi sonucunda oldukça büyük kazanımlar elde etti. Vestfalya Antlaşması sonucunda Fransa topraklarını Almanya’ya doğru genişletti ve en büyük rakibi Avusturya’nın Kutsal Roma İmparatoru yetkilerinin sınırlandırılmasını sağladı. Ayrıca Vestfalya Antlaşması’nın imzalanma sürecinde toplanan Vestfalya Kongresine her devlet kendi diplomatlarını gönderdiği ve kongre süresince uzun diplomatik antlaşmalar yapıldığı için diplomasi tarihi açısından oldukça değerlidir.

1600 – Avrupa Sınırları ve Avrupadaki İnanışlar

[irp posts=”26548″ name=”Devletin ve Sınırların Orta Çağ’daki Kökleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Harold Nicolson, The Evolution of Diplomatic Method, London, Cassell Publishers, 1954, s. 2.

Michael J. Kelly, Pulling at the Threads of Westphalia: Involuntary Sovereignty Waiver – Revolutionary International Legal Theory or Return to Rule By the Great Powers?, UCLA Journal of International Law & Foreign Affairs, Vol. 10, No. 2, p. 361, 2005.

https://www.tuicakademi.org/
[/vc_toggle]

Kuzey-Güney Diyaloğu 1974 Ambargo Dönemi

Kuzey – Güney Diyaloğu

Kuzey-Güney ayrımı Kuzey olarak adlandırılan gelişmiş ülkelerle, Güney olarak adlandırılan az gelişmiş yoksul ülkeler arasındaki politik ve ekonomik ayrımı belirtmek için kullanılır. Kuzey-Güney Diyaloğu, II. Dünya Savaşı’nın ardından çöken sömürgecilik sisteminin bir sonucu olarak bağımsızlık hareketleri ile eş güdümlü olarak dile gelmiştir. Bilim adamları ve politikacılar özellikle savaştan sonra kalkınma sorununu ele almıştır. Konuyla ilgilenen kalkınma bilimi, çalışmalarının sonucunda kendine has yeni kavramlar ortaya çıkarmıştır. Günümüzde gelişmiş ülkeler olarak saydığımız Batı Avrupa, İskandinavya, Kuzey Amerika ve zengin Pasifik ülkeleri birinci dünya ülkeleri kapsamına girerken; Soğuk Savaş sırasında Doğu Bloğu içerisinde olan ülkeler ikinci dünya ülkelerine girer. Her ikisine de girmeyen az gelişmiş, fakir ülkeler ise üçüncü dünya ülkeleri kapsamında değerlendirilir.

Çok önceleri kullanılan Doğu-Batı ayrımı daha çok coğrafi gelişmişliği ifade etmekteydi ancak Japonya’nın yükselişinin ardından daha çok siyasal bir sembol olarak kullanılmaya başlandı. Kuzey-Güney tam olarak coğrafi bir ayrım olarak kullanılmaz çünkü Japonya, Avusturalya, Yeni Zelenda vb. ülkeler Güney Yarım Küre’de bulunmalarına karşın gelişmiş ülkelerdir. Kuzey terimi Batı, Birinci Dünya ve birçok İkinci Dünya ülkesini kapsamaktadır. Ülkeler geliştikçe Kuzey’in bir parçası olmuştur. Güney, günümüzde sadece gelişmemiş ülkelerden ibaret değildir. Türkiye, Endonezya, Meksika, Tayland, Güney Afrika, Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Kore gibi ülkeler diğerlerine birer yol gösterici olmakla beraber, dünyada söz sahibidirler. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından az gelişmiş, yoksul ülkeler daha eşitlikçi bir dünya düzeni kurulması için talepte bulunmuşlardır. Talepler ilk kez 1955 yılında Bandung’da yapılan toplantıda dile getirilmiştir. Afrika ve Asya’da birçok devletin bağımsızlığını ilan etmesiyle 1964 yılında 120 ülkenin katılımıyla gerçekleşen Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan Güney ülkeleri taleplerini yenilemişlerdir. Birleşmiş Milletler Gelişme İçin Program’ı 1965 yılında kabul ederek yoksul ve azgelişmiş ülkelere yardımı sistemli bir konuma getirmiştir. Ne yazık ki bu durum sorunların çözümü için yeterli olamamıştır. Ekonomik dünya düzeninin azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki çatalı git gide açtığı ve yoksul ülkelerin kalkınmalarına hizmet etmediği düşüncesi 1970’li yılların başında gün yüzüne çıkmıştır. 1973 petrol krizi ile seslerini geniş bir kitleye duyurabilen azgelişmiş ülkeler, Paris’te Uluslararası İktisadi İşbirliği Konferansı’nın düzenlenmesini sağlamışlardır. 18 Aralık 1975’de gerçekleşen konferansta, katılımcı yirmi beş ülkenin on dokuzunu azgelişmiş ülkelerin oluşturması dikkat çekicidir. ‘‘Kuzey-Güney Diyaloğu’’ terimi de ilk kez bu konferansta dile getirilmiştir. Willy Brandt’ın girişimleriyle çalışmalar hız kazanmış, Kuzey-Güney Diyaloğu toplantıları 1977 ve 1981 yıllarında Paris’te düzenlenmiş ve ilk zirve 1981 yılında Meksika’da yapılmıştır. Azgelişmiş ülkelerin giderek daha kötüye gitmesi, dış borçlanma sebebiyle gelişmelerinin engellenmesi ve ağır şartlar ile karşılaşılması Kuzey-Güney Diyaloğu’nun bir tartışmadan ibaret olduğunu göstermiştir. 1989 yılında ülkelerin borçlarının ertelenmesine karar verilmişse de bir sonuç alınamadı. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından meydana gelen uluslararası yapının, Kuzey-Güney Diyaloğu’nu anlamlı kılmak adına olumlu ve olumsuz durumlar barındırdığı söylenebilir. En başta iki kutuplu bir yapının olmaması avantajdır. Dünyanın giderek küreselleşmesi de kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Küreselleşmenin getirdiği en önemli avantajlardan birisi de güneyde olan bir olayın kuzeyde etki bulmasıdır. Günümüz dünyasında, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir gelişme herkesi etkilemektedir. Bu durum diyalog kapısının sürekli açık olacağını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Asya Grubu gibi çeşitli ekonomik açıdan güçlü birliklerin ortaya çıkışı, kuzeyi daha karmaşık, kozmopolit bir duruma getirmekte ve güneyle olan ilişkilerdeki uyumu sekteye uğratmaktadır. Günümüzde kuzeyin çıkarlarının güneyin çıkarlarına pek uygun düşmediği, diyalogların gösteriden ibaret olduğu kanısı yaygındır. Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan en yoksul kırk ülkenin toplam kaynakların yüzde 2’sine sahip olurken, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan en gelişmiş 29 ülkenin toplam kaynakların yüzde 80’nine sahip olması ekonomik eşitsizliğin en büyük göstergesidir.

1974 Ambargo Dönemi

Doğu Akdeniz, Yunanistan, Suriye, Mısır ve Türkiye’nin ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan Kıbrıs Adası, tarih boyunca önemini her zaman korumuş ve ulusların sahip olmak istediği bir coğrafya olmuştur. Mısırlılar, Hititler, Akalar, Finikeliler, Romalılar, Asurlular, Persler, Araplar, Romalılar, Cenevizliler, Fransızlar, Rumlar, İtalyanlar, Türkler ve İngilizler adada belirli zamanlarda hâkimiyet kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Kıbrıs’ı fethetmesiyle adada Türk hâkimiyeti başlamış ve 1878 yılında geçici olarak adanın İngilizlere devredilmesiyle son bulmuştur. Ortadoğu petrollerini güvene almak isteyen İngilizler I. Dünya Savaşı sırasında adayı ilhak etti ve 1923’te Lozan Antlaşması’yla adadaki varlığını resmileştirdi. Birleşmiş Milletler’in 1951 yılında Paris’te gerçekleşen toplantısında Yunanistan adanın kendisine verilmesini talep etmiştir. Bu tarihten itibaren ada Yunanistan’ın devlet politikası haline gelmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren Rum cemiyetler adada Enosis kampanyası yürütüyorlardı, zaman zaman şiddet olayları da yaşanmıştı ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi kampanyanın duraksamasına yol açmıştı. 1951 yılından sonra kampanya şiddetlenerek devam etmiştir. 1950 yılında yapılan halk oylamasında %96 Enosis lehine oy çıkmasına karşılık, İngilizler bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve adayı Yunanistan’a bırakmamıştır.

1954-1958 yılları arasında Yunanistan Kıbrıs sorununu defalarca BM’ye götürse de bir sonuca ulaşamamıştır. Rum Albay Grivas 1955 yılında Enosis hayalini gerçekleştirmek, adadan Türkleri kovarak Rum hâkimiyetini sağlamak amacıyla EOKA örgütünü kurmuştur. Örgüt adadaki Türk halkı üzerine baskı kurmuş ve zulüm etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, NATO’ya giriş sürecinde pürüz çıkarmamak amacıyla Kıbrıs meselesine sesini çıkarmamış, yumuşak tepkiler vermiştir ancak Ankara ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri yürüyüşler düzenleyerek tepkilerini göstermişlerdir. Buna karşılık Yunanistan amacına uygun olarak gerekenleri korkusuzca yapmıştır. 29 Ağustos 1955’te soruna çözüm bulmak amacıyla Londra’da İngilizlerin öncülüğünde, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra Konferansı düzenlendi. Soruna bir çözüm bulunamasa da Türkiye’nin davet edilmesi, sorunun Türkiyesiz çözülemeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. EOKA’nın Türklere karşı saldırılarının artmasından sonra ‘‘Volkan’’ ismiyle ilk direniş örgütü kurulmuş ve 1958’te örgüt Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısever’in öncülüğünde Türk Mukavemet Teşkilatı’na dönüşmüştür. İngiltere çıkarları neticesinde üslerini kaybetmeden adayı devretmek derdindeydi. Buna karşılık Rumlar hem Türkleri hem de İngilizleri adadan çıkarmak gayreti içerisindeydiler. Hem Türkiye hem de Yunanistan adaya garantör ülkeydi ve NATO üyesiydi. NATO yani ABD, Doğu Akdeniz’deki Rus tehdidine karşılık adadaki sorunu barışçıl yollarla çözme taraftarıydı. Yunanistan ve Türkiye’nin başbakanları 5-11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te görüşerek, Kıbrıs’ın statüsü ve anayasasının dayanakları üzerinde anlaşmaya vardı ve anlaşma 19 Şubat 1959’da Londra’da imza edilmiştir. İki devletin anlaşmasıyla 16 Ağustos 1960’ta iki halkın kurucu ve egemenliğinde federatif Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, yönetim halkların oranlarınca paylaştırıldı. Bu durum barışın sağlanabilmesi için yeterli olamadı nitekim Cumhurbaşkanı Makarios ve Rumlar önceden hazırlanmış Akritas Planı kapsamında 1963 yılının Noel’inde Türklere karşı silahlı saldırılara başladılar. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ortak bildiri yayınladıysa da işe yaramadı; saldırılar git gide arttı, katliamlar yapıldı. Makarios 1960 Antlaşması’nı tek taraflı feshettiğini açıklayarak, barışın olmayacağını belirtmiş oldu. Saldırıların durmaksızın devam etmesinin üzerine Türk Hükümeti, 16 Mart 1964’te meclisten müdahale etme yetkisi almıştır. Yetkinin alınmasından sonra BM Barış Gücü kurulmuştur. Rumlar buna karşılık olarak Milli Muhafız Alayı’nı kurmuşlardır. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in sert tepki vererek, müdahale edebileceklerini söylemesi üzerine ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye mektup göndererek açıkça tehdit etmiştir. İsmet İnönü mektuba karşılık verse de, askeri harekât gerçekleşmemiş Amerika’nın istediği olmuştur.

 

1974 yılına gelindiğinde Yunan Cuntası Makarios’a karşı askeri darbe yaparak, Kıbrıs Elen Cumhuriyetini kurmuştur. Yunanistan bu durumdan adanın iç meselesi diyerek sıyrılmaya çalışırken, Türkiye 20 Temmuz 1974’te adaya askeri harekât başlatmıştır. Düzenin sağlanması için 14 Ağustos 1974’te ikinci bir harekât yapılmış ve iki gün içinde adanın kuzeyi ele geçirilmiştir. Bu durum karşısında ateşkes ilan edilmiştir.

[irp posts=”6685″ name=”Doğu Akdenizde Güçler Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

B. Tuğberk Tosunoğlu ve Ceyda Erden, ‘‘Kuzey-Güney Ayırımı ve Güneyin Yükselişi: Kalkınma
Retoriğinde Yeni Kutuplaşma Tartışmaları’’, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar,Cilt:51,Sayı:
590, 2014.

Doç. Dr. Özgün Erler Bayır, Uluslararası İlişkilere Giriş, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan
Eğitim Fakültesi, Ders Kitabı, 2012.

Hasan Yılmaz, ‘‘Kıbrıs Barış Harekatı ve Sonuçları’’, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, 2017.

Erdal Açıkses ve Ayhan Cankut, ‘‘Kıbrıs Meselesinin Tarihsel Gelişimi ve Uluslararası Hale Gelme
Sebepleri’’, International Periodical For The Languages – Literature and History of Turkish or
Turkic, Sayı: 9/4 İlkbahar, 2014.

Gürhan Yenice, ‘‘20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı Hazırlayan Koşullar’’, Yüksek
Lisans Tezi, 2007.

Süha Bölükbası, “The Superpowers and the Third World: Turkish- American Relations and
Cyprus”, Exxon Education Foundation Series on Rhetoric and Political Discourse, No.15,
Lanham: UP of Virginia, 1988.

Suat Bilge, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Türkiye Sovyetler Birliği Münasebetleri”, Olaylarla Türk Dış Politikası.

İsmail Bozkurt, “Kıbrıs’ın Tarihine Kısa Bir Bakış”, Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meselesi
Bugünü ve Yarını.

Rüstem Haliloğlu, Atina İle Lefkoşe Arasındaki Savaşın İçyüzü (1960-1974), Ankara, 1990.

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914–1980.

[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın En Büyük Davası: Lava Jato (Oto Yıkama Davası) 

17 Mart 2014 tarihinde Brezilya polisleri başkentte bir oto yıkama yerine baskın düzenlediler. Mahalle arasında küçük bir benzinlik ve oto yıkama yerine yapılmış bir basit gibi görülen baskının sonuçları Brezilya yakın tarihini derinden sarsacak olaylar zincirini başlatmıştır. Ardından ise tüm Latin Amerika’ya yayılacaktır.  

2008 yılında Hermes Magnus, çalıştığı firmanın Dunel Indústria e Comércio adlı bir firma üzerinde kara para akladığı yönünde suç duyurusu yaptı. Yapılan incelemede olayın 4 organize suç örgütüyle ilişkisi olduğu ortaya çıktı. 2014 tarihinde yaptığı Oto Yıkama baskınında bu organize suç örgütleriyle bağlantılar bulundu. Yapılan incelemelerde kolilerde muhafaza edilen yüzlerce belge ortaya çıktı. Belgeler Petrobas da dahil olmak üzere birçok isim ve şirketi içine alan sistematik bir yolsuzluk organizasyonunu göstermekteydi. Brezilya’da kimine göre “Temiz Eller” veya “Cadı Avı” başladı.  

Olayların merkezinde Brezilya’nın en büyük devlet firması olan “Petrobas” ve Latin Amerika’nın en büyük inşaat firması “Odebrecht” bulunmaktadır. Petrobas ile bazı inşaat şirketleri arasında yapılan sözleşmelerde inşaat şirketlerinin fazladan para aldıkları yönündedir. Bu sözleşmeyi ayarlayan milletvekillerine ise komisyon adı altında inşaat şirketleri pay vermektedir.  

Yargılanmaların merkezi Brezilya’nın en yenilikçi ve çevreci kenti olan Curitiba şehrinde gerçekleşti. Brezilya Federal Mahkemesi Curitiba yargısının soruşturmayı yapmasının önüne geçmedi. Küçük gibi görülen olaylar zinciri ülkesel, bölgesel ve küresel çapta bir statü kazandı. Soruşturmayı Sergio Moro yönetti. Brezilya hukuk sisteminin en önemli sorunlarından biri de soruşturmayı yöneten savcı aynı zamanda soruşturma hakimi olabilmesidir. Yani hem soruşturup hem karar vermesi uluslararası camiada eleştirilmiştir. Ülkesinde de hem taraftarı hem de ciddi aleyhtarı olan bir savcıdır. Bazı ses kayıtlarını basına sızdırması (Vaza Jato) ileride politikaya soyunduğu gösterdiği ifade edilmiştir. Gerçekten’de Bolsonaro hükümetinde Adalet Bakanı olarak görev almış ancak daha sonra başkanla anlaşamayarak istifa etmek durumunda kalıştır. Ayrıca kişilerin birbirlerini ifşa etmeleri için kullandığı ağır yöntemlerde eleştirilmiştir. Polis güçleri Brezilya’da 2015-2020 yılları arasında 60 operasyon düzenleyerek yüzlerce iş adamı ve suçla ilişkili kişileri tutukladı. Bunlardan en ünlüleri devlet başkanı Lula da Silva ve Brezilya’nın en büyük inşaat firması Ceo’su Marcelo Odebrecht’tir.  Lula da Silva yargılamayı engellediği ve rüşvet alındığına dair iddialar sebebiyle yargılandı. Temmuz 2017 tarihinde 5 davasından bir tanesinde suçlu bulundu ve cezaevine konuldu.  31 Aralık 2016 tarihinde devlet başkanı Dilma Petrobas’ı yönettiği dönemde yolsuzluklara bulaştığı için meclis tarafından görevinden azledildi. Yerine geçen en büyük rakibi aynı zamanda başkan yardımcısı Michel Temer bu yolsuzluk soruşturmalarında adı geçmedi. Fakat 17 Mayıs 2017’de Brezilya’da yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili yeni bir bomba patladı. Brezilya’nın ünlü O Globo Gazetesi, Taemer’in rüşvet görüşmeleri ses kayıtlarını yayınladı.  Temer her ne kadar bu durumu reddetse de hakkında soruşturmalar başlatıldı. Birkaç kez cezaevine girdikten sonra serbest bırakıldı. 

Dava’nın Yurt Dışına Sıçraması 

Şirketler sadece Brezilya’da değil bölgede ve çeşitli ülkelerde de benzer uygulamaları yaptığını itiraf etti. Arjantin, Angola, Kolombiya, Şili, Küba, El Salvador, Ekvator, Guatemala, Meksika, Norveç, Panama, Peru, Portekiz ve Venezuella’da çeşitli bağlantılı davalar açıldı.  

Sonuç 

Bir Yunan yazar der ki “Demokrasi yalnızca zenginler tehdit altında hissettiğinde işler. Yoksa güç oligarşinin elinde demekti” Brezilya demokrasisi hileli bir iskambil kağıdı gibidir. Dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde yolsuzluk ciddi bir sorundur. Özellikle Latin Amerika coğrafyasında ise bu durum kronik bir hal taşımaktadır. Aynı zamanda rekabet halindeki siyasetçiler arasında bir savaş alanıdır.  Solcu bir siyasetçinin suçlu olduğunu söylenirse ona faşist damgası verilir. Sağ kanattan birinin yolsuzluğuna dil uzatıldığında ise “sosyalist ama lafta” denilmektedir. Oto Yıkama davası Brezilya’da devlet başkanının azledilmesi, hapse girmesi, milletvekillerinin ve birçok zengin iş adamlarının hapse girmesine neden olmuştur. 11 yıllık siyasi istikrar bozulmuş, uluslararası camiada Brezilya ciddi prestij kaybetmiş ve ekonomi 400 milyar dolarlık erime yaşamıştır. Brezilya’da Solcu siyasetçilerin bu olaya bulaşmasından dolayı  aşırı sağın Bolsonaro seçimi kazanmasında etkili olmuştur. Benzer şekilde Arjantin’de de Kirchner hükümeti ciddi yargılanmalardan geçmiştir. Arjantin’de uzun süre sonra sağcı hükümetin Macri göreve gelmesinde etkili olmuştur. Diğer ülkelerde de benzer soruşturmalar başlatılmıştır. Dava Brezilya’da Lula da Silva, Dilma Rousseff, Micheal Temer ve Fernardo Mello’yu doğrudan etkilemiştir. Dilma’nın görevden azledilmesi, Lula ve Temer’in hapse girmesi ve Mello hakkında önceden beri gelen yolsuzluk iddialarının tekrar gündeme gelmesini sağlamıştır.  

Petrobas bu soruşturmalardan dolayı sadece 2015 yılında 2 milyar dolar zarar etti. Eski üst düzey birçok yöneticisi şuanda cezaevlerinde bulunuyor. 

Odebrecht, Brezilya ve diğer ülkelerdeki devlet görevlilerine (Milletvekilleri dahil) sözleşmelerden fazla fayda sağlamak için rüşvet verdiğini kabul etti ve 3,5 milyon dolar ceza ödedi. Şirket CEO’su Marcelo Odebrecht 19 yıl ceza aldı.  

[irp posts=”24096″ name=”Latin Amerika’da Egemenliğin Sınırları: Küba, Meksika ve Brezilya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BBC, Brezilya’yı sarsan yolsuzluk soruşturmaları: Kilit isimler ve kavramlar, 14 temmuz 2017.

Ciara Long, Foreign Policy, https://foreignpolicy.com/2019/06/17/brazils-car-wash-investigation-faces-new-pressures/, 17.06.2019.

World Bank, Open Data, GDP – BRAZİL

Ömer Yetkin Acar, AA, Eski Brezilya Devlet Başkanı Temer tekrar serbest kaldı, 15.05.2019.

Reuters, Billionaire Odebrecht in Brazil scandal released to house arrest, 19.12.2017.

Reuters, Head of Brazil’s ‘Car Wash’ anti-graft task force quits with team’s future in doubt, 15.09.2020.

Ergün Diler, Brezilya Örneği, A Haber, 15.02.2017.

Demokrasinin Sınırı Belgeseli

[/vc_toggle]

 

Küresel İklim ve Küresel Göç

Tüm dünyanın ortak problemi olan küresel iklim değişikliği etkisini sanayi devriminden itibaren göstermeye başlamış ve bugüne kadar etkisini artırarak devam ettirmiştir. Bu bağlamda öncelikle iklim değişikliğini iklim koşullarındaki küresel ve de yerel etkisi olan, uzun süren ve yavaş gelişen değişiklikler şeklinde ifade edebiliriz. Günümüzde karbondioksit, metan ve kloroflorokarbon salınımları atmosferde güneşin zararlı ışınlarının direkt yeryüzüne gelmesini engelleyen sera etkisini oluşturmuş ve yeryüzünün belirli bir sıcaklık seviyesinde olmasını sağlayan ozon tabakasının da incelmesine sebebiyet vermiştir. Bu olgular sonucunda iklim değişikliği gündeme gelmiş ve küresel sorunların başlıca konuları arasına girmiştir. Sanayileşme, kentleşme, ormansızlaşma ve fosil yakıtların kullanımının artması 20.yüzyılın son çeyreğinde oldukça yoğunlaşarak iklim değişimindeki tehlikenin fitilini ateşlemiştir. Keza sıcaklık ve deniz seviyesindeki artış, şiddetli yağışlardaki belirgin değişimler gibi atmosfer olayları iklim değişikliğinin belirtileridir ve ekolojik sistemi olumsuz anlamda etkilemektedir.

İklim değişimindeki bu bilimsel temel göstergeler küresel bir problem olarak atfedildiği için küresel anlamda da bir dizi anlaşmalar, protokoller ve projeler ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda iklim müzakerelerindeki ülkeler dört temel görüş etrafında toplanmışladır. İlk grupta sanayileşmiş, zengin ve gelişmiş ülkeler, ikinci grupta zenginleşmeye çalışan yani yüksek oranda kirletme potansiyeline sahip gelişmekte olan ülkeler yer almıştır. Üçüncü grupta ise iklim değişiminden çokça zarar görecek az gelişmiş ülkeler yer alırken diğer grupta ise deniz seviyesinin yükselmesi sonucu sular altında kalacak olan ada devletler vardır. İklim müzakerelerinde her ne kadar çevrenin korunması esas alınsa da taraflar ülkelerinin kalkınmasına verdikleri önemi ilk sırada tutmaktadırlar. Küresel ısınmayı yavaşlatmaya yönelik sera gazlarının azaltılması ve kontrol altına alınması gibi küresel politikaların oluşturulması büyük önem arz etmektedir. Fakat iklim değişikliğinde tam olarak bir başarı sağlanamamasının en temel nedenlerinden biri küresel çapta iş birliğinin gerçekleştirilememiş olunmasıdır. Çevrenin küresel kamusal mal olarak ifade edilmesi de küresel sorunların ancak küresel iş birliği ile sağlanacak olmasını işaret etmektedir. Bu hususta küresel karbon vergisinin uygulanması tüm ülkelerce onaylandığında verginin etkisi bakımından son derece önemlidir. Bu vergi sisteminin başarılı olması ülkelere adil vergilerin uygulanması açısından önemli bir noktadır. Vergi uygulamalarından dolayı mağduriyet yaşayacak olan ülkelere yardım içerikli yapılar oluşturularak destek verilmelidir.

Küresel iklim değişikliği bağlamında yaşanan bir başka korkunç durum ise iklim mülteciliğidir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarında küresel iklim değişikliğindeki etkiler göçün temel sebepleri arasında gösterilmektedir. Fakat ne yazık ki iklim göçleri ile alakalı olumlu gelişmeler yeterince kaydedilmemiştir. Bu sorunun çözümünün küresel nitelikte ele alınması ve uzun vadeli çözümlerin üretilmesindeki gereklilik gözler önündedir. İklim değişikliğinde doğal afetlerin artarak devam etmesi, sıcaklık ve kuraklıklar, kaynaklara olan rekabetin artması ve buna bağlı olarak çatışmalardaki sıklık, deniz seviyesindeki yükselme sonucu adaların yok olması gibi son derece hayati sebepler insan hareketliliğine neden olan başlıca faktörlerdir. Çevresel felaketlerin yaşanmasını insan faaliyetlerine bağlamayan, her doğa olayının sonucunu iklim değişikliği ile ilişkili bulmayan ve bu bağlamda yaşanan iklim göçünün bu manada değerlendirilmesini uygun bulmayan gruplar da vardır. Lakin sanayi devriminden sonra küresel dengenin bozulmaya başlaması ve doğal felaketlerin artarak çoğalmasının insan faaliyetleri sonucunda olduğu bilimsel bulgularla kanıtlanmıştır. Yine bu doğrultuda insan faaliyetlerinin tahrip edici etkinlikleri ve doğal dengenin daha da bozulması sonucu yağış düzeninin değişmesi, kıtlıklar, kuraklıklar sonucu göç hareketliliğinin de devam edeceği ortadadır. Asya-Pasifik ülkeleri küresel iklim değişikliğinden oldukça fazla etkilenmişlerdir. Zira 2011-2012 senelerinde Çin ve Pakistan’da yaşanan sel felaketleri sonucu insanların yaşadıkları bölgelerden ayrıldıkları görülmüştür. Buna ek olarak 2050 yılına kadar yapılan bir öngörüde Bangladeş’te kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 30 milyon insanın erozyonlar, seller ve içme sularının tuzlanması sebebiyle göç edeceği yer almaktadır. Kuraklığın şimdi olduğundan çok daha fazla yaşanacağı Afrika’da dört yüz milyon kadar insanın tehdit altında olması sebebiyle ABD ve Avrupa’ya doğru kitlesel göçler olacağı ifade edilmiştir. Gelişmiş ülkeler yaşanacak olan bu göçleri engellemek amacıyla set ve duvarlar örmelerinin yanı sıra İskandinav gibi kuzey ülkelerden güney ülkelere insan hareketliliğinin yaşanacağı öngörülerin arasındadır.

Sonuç olarak iklim mülteciliği küresel ısınmanın yarattığı sosyal bir problem olup uluslararası hukukun da içine bulunduğu konulardan biridir. Günümüzde iklim mülteciliği hususunda görüşmeler yapılsa da veya iklim mülteciliğine yönelik söylemlerin güçlü olduğu ifade edilse de devletlerin çıkarları her zaman için ön planda olmuştur. Daha doğru bir ifade kullanılacak olursa tüm dünyanın öncelikle küresel iklim değişikliğine odaklanmaları ve dolayısıyla iklim değişikliği için radikal çözümler üretmelerinin mantıklı olacağı aşikardır. BMMYK verilerinde açıklanan rakama göre 10 milyon mültecinin ve 43 milyon üzerinde zorunlu olarak yer değiştiren insanlardan söz edilmiştir. Yapılan milletlerarası anlaşmalardan ziyade öncelikle zor durumda kalan insanlara çözüm politikaları üretmek gerekirken aslında devletlerin yapılan bu anlaşmalar ile bireysel sorumluluğu uluslararası bir sorumluluk olarak yansıtma amacı güttükleri vurgulanmıştır. Keza Almanya’nın 2020 yılında yaptığı açıklamada iklim değişikliği sebebiyle yapılan ilticaları kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Konu ile herhangi bir yasal düzenleme yapmayacaklarını da ifadelerine eklemişlerdir. Ek olarak, ekolojik sorunlardan dolayı topraklarından olan insanlar 2018 Küresel İlkeler Sözleşmesinde iklim mültecileri şeklinde tanınmıştır. İklim değişikliğinin ortaya koyduğu tahrip edici etkilere çözüm niteliğinde sorunun temel sebebi olan kapitalist üretim ve tüketim modeline sahip küresel sistemde yer alan adaletsizliğe ve eşitsizliğe duvar örülmesidir. İnsan hakları ilkelerinin de iklim politikaları içerisinde vuku bulmasının hayati öneme sahip olduğu anlaşılmalıdır. Demek ki, sorunun vehameti, daha radikal, bütüncül ve uygulanabilir ekolojik çözüm politikalarına ihtiyaç vardır. Ancak kapitalist üretimin küresel iklim değişimine yol açacak ve küresel ısınmayı tetikleyecek büyümesini dizginlemek maalesef hiç kolay değil.

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”24188″ name=”İklim Değişikliği Değil ‘İklim Krizi'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ATABAY, Semra, vd., Küresel İklim Değişikliği ve Geleceğimiz, İstanbul, Yıldız Teknik Üniversitesi, 2014.

http://climatechange.boun.edu.tr/sera-etkisi-nedir

KAYA, Hulusi E., “Kyoto’dan Paris’e Küresel İklim Politikaları”, Meriç Uluslararası Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 10, 2020.

YILMAZ, F.H. ve Navruz M., “Küresel İklim Değişikliği, İklim Mültecileri ve Güvenlik”, ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi.

BİLBEN, Ilık Merve Suzan, “Antropojenik İklim Değişikliği Bağlamında Göç Tartışmaları”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 75, 2018.

Dr. İlhan Kayan’a Armağan Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları, 2013.

BİTER, Nermin, “İklim Değişikliğine Bağlı Göç Hareketleri ve İklim Göçmenleri”, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Akademi, İzmir Dayanışma Akademisi, Cilt: 34, Sayı: 6, 2019.

KADIOĞLU, Mikdat, “Günümüzden 2100 Yılına Küresel İklim Değişimi”, TMMOB İklim Değişimi ve Türkiye, İstanbul: İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü, 2008.

ŞAHİN, Meltem, “İklim Değişikliği ve Bilim Gazeteciliği: Avustralya Yangınları Haberlerinde Bilim İzi”, Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, 2020.

DEMİRBAŞ, Maide ve Aydın, Rozelin, “21.Yüzyılın En Büyük Tehdidi: Küresel İklim Değişikliği, Ecological Life Sciences (NWSAELS), Cilt: 15, Sayı: 4, 2020.

[/vc_toggle]

Belarus’ta Siyasi Kıskaç

Bir önceki yazıda sözlerimi, Rusya’nın Belarus’u siyasi olarak desteklediğini ve ülkede istikrarın azalmasıyla harekete geçebileceğini ifade ederek sonlandırmıştım. Bu yazıda ise Rusya’nın Belarus’a sunabileceği bu desteğin çerçevesini çizeceğim. Bilindiği üzere Belarus, Rusya’nın Post-Sovyet ülkeleri arasında en güvenilir müttefiki ve batı sınırında yer alan stratejik ortağıdır. Ülkede 9 Ağustos 2020 tarihinde yapılan seçimler hile karıştırıldığı gerekçesiyle Belarus halkının çoğunluğu tarafından protesto edilmiş ve yönetim değişikliği talep edilmiştir. Resmin geneline baktığımızda Post-Sovyet ülkelerindeki yönetim problemleri bu ülkelerde yapılan seçimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Moldova’daki seçim sonuçları, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki iktidar değişimleri, Kazakistan’daki gösteriler karşımızda birer örnek olarak duruyor.

Modern çağda halkların talepleri ve beklentileri dikkate alınmadığında bu ülkelerde ayaklanmalar ve başkanların değişimi yaşanmaktadır. Rusya ise Belarus’un protestolar nedeniyle belirsizliğe sürüklenmesini istememektedir. Aslında Moskova yönetimi, Belarus’ta sosyo-politik bir krizin meydana geleceğini çok önceden öngörmüştür. Putin, Lukaşenko ile 14 Eylül 2020’de Soçi’de yaptığı bir toplantıda, eğer büyük çaplı protestolarla karşı karşıya kalırsa anayasa düzenlemeleri ve reformlar yapmasını ve iktidarı devretmesi karşılığında ona sonuna kadar destek vereceğine dair bir söz vermiştir. Ancak Lukaşenko anayasa düzenlemelerini yapmayarak, kendinden beklenen reformları da gerçekleştirmemiştir. Moskova ise Lukaşenko’ya gerekli reformları yapmadığı yönünde eleştirilerde bulunmuştur. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 26 Kasım 2020’deki Minsk ziyareti sırasında bu eleştiriyi açıkça dile getirmiştir ve krizden çıkmak için bu girişimlerin yapılması yönünde Lukaşenko’yu uyarmıştır. Moskova’nın düşüncesine göre anayasal düzenlemeler ve reform yapılsaydı ülkede protestolar bu denli artmayacaktı. Batı medyası tarafından sık sık Avrupa’nın son diktatörü olarak adlandırılan Lukaşenko’nun Putin’in desteğine daha fazla güvenmesiyle Belarus’un daha fazla Rus etkisi altında kalacağı yönünde iddialar bulunmaktadır.

Nitekim ülkenin ekonomisindeki keskin düşüşten sonra Rusya, Belarus’a 1.5 milyar dolarlık yardımda bulunmuştur. Belarus’un ekonomik açıdan Rusya’ya yüksek düzeyde bağımlılığı ve iki ülke arasındaki yakın ilişkilerin geçmişi göz önüne alındığında Belarus’un bağımsızlığı sorgulanır niteliktedir. Belarus’taki istikrarsızlık bir noktada Rusya için de karmaşık bir hâle gelmiştir. Şöyle ki Rusya, Belarus halkının taleplerini görmezden gelip Lukaşenko’ya tam destek sağlarsa ülkede Rus karşıtlığını artırma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Aksine Lukaşenko’nun devrilmesine yönelik bir hamlede bulunursa da kendi vatandaşları için kötü bir örnek olacaktır. Bu bağlamda belki de Putin için en iyi seçenek protestoları sona erdirmek ve Belarus’u Rusya’nın etkisi altına almaya çalışmak olacaktır. Son olarak Lavrov’un Minsk ziyareti tekrar düşünüldüğünde Moskova’nın Lukaşenko’ya olan sabrı azalsa da, Rusya’nın desteğini çekmeye hazır olmadığı ortadadır.

[irp posts=”28857″ name=”Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

Elif Ateş

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/belarus-ornegi-rusya-ile-bati-arasinda-bir-mucadele-araci-olarak-post-sovyet-ulkelerinde-secimler/2064219

https://www.dw.com/en/putin-pledges-a-15-billion-loan-while-meeting-lukashenko-in-sochi/a-54920100

https://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2020/12/02/lukashenko-putin-and-the-protests-why-belarus-is-being-pulled-further-into-russias-orbit/

Cracks Appear Among Lukashenko’s Security Forces


[/vc_toggle]

Küreselleşmenin Toplumsal ve Kültürel Etkileri

Dünyamızın gittikçe küçülerek köy haline gelmesi, iletişim, ulaşım ve ticaret faaliyetlerinin zorluklarının ortadan kalkması, olaylar karşısında ortak tepkilerin oluşması durumlarına küreselleşme denir. Teknolojik cihazların özellikle son yirmi yılda küçülerek günlük kullanımda erişilebilir olması küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Sinema, televizyon, internet, akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazların herkes tarafından kolaylıkla temin edilebilmesi ve kullanımının kolay olması, bilginin yayılmasının kolaylaşmasına sebep olmuştur. Dünyanın farklı bir köşesinde yaşanan herhangi bir gelişme anında tüm dünya tarafından öğrenilebilmektedir. Eskiye nazaran havaalanlarının artması, uçak biletlerinin ucuzlaması ve sefer sayısının artması, karayollarının daha güvenli olması, demiryolu ağının gelişmesi ve trenlerin yüksek hızlara çıkabilmesi hem ticareti hem de seyahat hizmetlerini daha kolay hale getirmiştir.

Dünya 18. yüzyılda Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi iki büyük gelişmeye sahne olmuştur. Fransız İhtilali milliyetçilik akımını doğurarak çok uluslu imparatorlukları yıkmış, ulus devletler kurulmasına öncülük etmiştir. Aynı şekilde demokratik hareketlerin de hız kazanmasına sebep olmuştur. Buhar makinasının ulaşım ve üretim sektörlerinde kullanılması Sanayi Devrimi’ni hazırlamıştır. Çok miktardaki ve çeşitteki ürünlerin kısa zamanda ucuz maliyetle üretilebilmesi ve tedarik sürecinin kolaylaşması farklı ülkelerin ucuza ticaret yapmasını sağlamıştır. Küreselleşme süreci dediğimiz kavram o gün için bu isimle nitelendirilmiyor olsa bile daha o yıllarda haberleşme, taşımacılık ve ulaşım sektörlerinin gelişmesiyle hız kazanmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren iletişim teknolojilerinde transistor kullanılması ve 1985’li yıllardan itibaren bilişim sektörünün gelişerek yaygınlaşması küreselleşmenin tüm yüzyıla ve tüm dünyaya damga vurmasına sebep olmuştur.

Küreselleşme ilk olarak ülkeler arasındaki ticaretin artması sonucu ekonomik bir kavram olarak çıkmıştır. Daha sonraki süreçlerde sadece ekonomik alanları değil, kültürel, siyasal ve sosyal alanları da etkileyerek daha geniş bir kavram haline gelmiştir. Çoğu düşünürün küreselleşmeyi dünyanın ortak ve tek bir pazar haline gelmesi olarak tanımladığı görülmektedir. Küresel sermaye günümüzde iyice artmıştır ve bununla birlikte çok uluslu şirketler artan kapasiteleriyle devletlerden daha zengin, etki alanları daha geniş ve nüfuz bakımından daha saygılı bir duruma gelmiştir. Küreselleşmenin günlük hayatta şüphesiz en büyük etkisi algılarımızdaki değişimlerdir. Ülkeler gelişmişlik düzeyine göre değerlendirilirken maddi kapasiteleri ön plana çıkmaktadır. Ülkeler gibi insanlar da artık yakın ve uzak çevrelerince maddi varlıklarına göre değerlendirilmektedir. Giyim, akıllı telefon, yaşanılan ev, binilen araba vb. çok sayıda şey, çoğu kimse için bir rahatlık ve konfordan ziyade bir gösteriş ürünü haline gelmiştir.

Durmaksızın akmaya devam eden zamanın kısıtlılığında insanlar aynı şeyleri yemeye, aynı şeyleri kullanmaya, aynı dükkânlara gitmeye, aynı ürünleri satın almaya, aynı televizyon programlarını izlemeye, aynı şarkıları dinlemeye, aynı film, dizi ve haberleri takip etmeye başlamıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanılan bir olay herkes tarafından anında öğrenilmektedir. Bu karşılıklı bağımlılığın giderek arttığının bir göstergesidir. Günümüzde hemen hemen herkesin Amerikan şarkılarını dinlediği, film ve dizilerini izlediği bir gerçekliktir. Pop müzik dinlemek, cips yemek, fastfood tüketmek, tişört ve kot pantolon giymek herkes tarafından benimsenmiştir. Bu durum dünya çapında bir Amerikanlaşmanın var olduğunu göstermektedir. Küreselleşme özellikle gelişmiş Batı ülkelerinin ticaretleriyle birlikte kendi kültürlerini, ahlaklarını, sanat ve edebiyatlarını, geleneklerini yeterince gelişmemiş ülkelere ihraç etmelerini kolaylaştırmış ve sıklaştırmıştır. Gencinden yaşlısına herkes özellikle Amerikan hegemonyası altında milli kültürünü unutmakta, gelenek ve göreneklerinden ayrılmakta, ahlaki değerlerinden sapmaktadır. Küreselleşme üzerine çalışmalar yapmış bilim adamı Ritzer, yukarıda anlatılan süreci ‘‘McDonaldslaşma’’ ifadesiyle, ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov da ‘‘mankurtlaşmak’’ olarak açıklamıştır.

Küreselleşme ile birlikte feminist, çevreci, LGBTİ gibi hareketler hız kazanmıştır ve bununla birlikte toplumun aidiyet duyguları arasında çatışmalar meydana gelmiştir. Geçmişten günümüze kalıplaşarak gelmiş inançlar ve ideolojiler, küresel dünyanın ortaya çıkarttığı etkileşimlerle mücadele içine girmiştir. Yerel kimlik ve aidiyet duyguları değişime uğramış, çok kültürlülük, dünya vatandaşlığı gibi söylemler yaygınlaşmıştır. Tüketim ve kitle kültürünün yayılması, hayat tarzlarının zaman geçtikçe tekdüzeleşmesi, yerel kültür ve kimliklerin zayıflayarak genel bir kültürün ve kimliğin benimsenmesi, küresel sorunların herkesçe öğrenilmesi ve önemsenmesi küreselleşmenin beraberinde getirdiği gelişmelerdir. Bu gelişmeleri olumsuz karşılayanlar varken aynı zamanda olumlu karşılayanlar da vardır.

Türk kültürünün Batı kültüründen etkilenmesi özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasının ardından Tanzimat Dönemi ile başlamıştır. Batılılaşma kültürel yapıyı etkilemiştir. Batılı gibi giyinmek, Batılı gibi konuşmak prestijli sayılmıştır. Bu dönemde Batı kültürüne hayran bir gençlik ve Batılı gibi düşünen bir yönetici sınıfı ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet döneminde bu duruma önlem alınmak istenilmiş ve batılılaşma olgusu yeniden tanımlanmıştır. Bu yeni olguda, ‘‘Batı’nın kültürünü değil, tekniğini almak önemlidir.’’ vurgusu yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurulmuştur. Özellikle Atatürk döneminde Batılılaşma sürdürülürken aynı zamanda Türk kültürünün ve kimliğinin korunmasına ve geliştirilmesine büyük önem gösterilmiştir.

1970’li yıllardan itibaren televizyonun tüm ülkede yaygınlaşması toplumun sadece sinema salonlarından değil, kendi evlerinden de farklı kültürleri, ülkeleri, yaşam tarzlarını izleyebilmesine olanak sağlamıştır. İnternetin her eve girmesi, akıllı telefonların kolaylıkla taşınabilmesi ve kullanımının basit olması Türk toplumunun kendisine yabancı kimselerin hayatlarını takip edebilmesini kolaylaştırmıştır. Yurtdışında okuyanların, yurtdışına seyahat için gidenlerin anılarını ve tecrübelerini yine küresel sosyal medya platformlarında takipçileriyle paylaşmaları, toplumun farklı coğrafyaları tanımasında ve etkilenmesinde büyük rol oynamıştır. Günümüz Türkiye’sinde alım gücünün, hayat standartlarının, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yeterliliğinin ve demokrasi seviyesinin Batılı ülkelere görece düşük olması Türk gençlerinin Batılı ülkelere olan hayranlığını arttırmıştır ve göç etmelerinde birer sebep haline gelmiştir. 2020 ABD başkanlık seçimi neredeyse her televizyon kanalında canlı olarak verilmiş, sosyal medya platformlarında gazeteciler ve akademisyenler tarafından yorumlanmış ve Türk halkı tarafından büyük bir ilgiyle takip edilmiştir. Sadece takip etmekle kalınmamış taraf tutulmuş ve desteklenmiştir. Bu durum Türk halkındaki Batı ilgisinin ne kadar yoğun olduğunun bir göstergesidir.

[irp posts=”27297″ name=”Küreselleşme: Ekonomik, Kültürel ve Askeri Boyutları”]

Yabancı kültürünün yoğun olarak benimsendiğinin bir başka göstergesi de dildeki yabancı kelime sayısının artmasıdır. Özellikle teknolojik gelişmelerin türettiği yeni kelime ve kavramların Türkçeleştirilmeden orijinal hali alınarak kullanılması dikkat çekicidir. Aynı şekilde yabancı hayranlığının ülkemizdeki ve farklı ülkelerdeki bir başka göstergesi dükkân isimlerinin İngilizce konulmasıdır. Uzun süre Amerikan hegemonyası altında kalan diller İngilizce ile harmanlanmıştır ve tabiri caizse melez hale gelmiştir. Anadil hassasiyeti azalmıştır. Dini inanışların ve adetlerin eskiye nazaran önemsenmediği de ayrıca görülmüştür ve bu durum din eğitimin nasıl verilmesi gerektiği sorusunu akıllara getirmiştir. Küreselleşmenin toplum üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için dinin kullanılabileceğini öne sürenler de olmuştur.

SONUÇ

Kültürlerarası etkileşimin yoğun olması, olumsuz bir takım sonuçlar çıkartılmasını gerektirmez. Bir kültürün farklı bir kültüre veya kültürlere tek yönlü ve baskıyla dayatılması sorun teşkil edebilir. Ancak bu tür bir durumda egemen kültür ve o kültürün üyeleri hakkında komplo teorileri üretmek cahillikten başka bir şey değildir. Dünyanın var olduğu günden itibaren insanoğlu zenginliğe, güce, refaha, kaliteye, lükse ilgi duymuştur ve duymaya da devam edecektir. Küreselleşme bu durumu sadece hızlandırmıştır. Farklı kültürlerin hegemonyası altındaki ülkeleri incelediğimizde hepsinin ortak özelliğinin ekonomi ve eğitim alanlarında yeterince gelişmemişlik olduğunu görürüz. Bu tür ülkeler mevcut durumlarından yakınmak yerine gerekli iktisadi ve siyasi reformları uygulamalılardır. Adalet, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramları tam anlamlarıyla ve amaçlarıyla ülkelerinde uygulamalılar ve gelişime açık olmalılardır. Bu tür reformlarla dışa hayranlığı azaltmakla kalmayıp farklı kültürlere de örnek olacaklardır. Aynı şekilde tek düzen insan tipine de engel olmuş olacaklardır. İnsan farklılıklarıyla birlikte güzeldir ve kıymetlidir. Küreselleşmenin genel hatlarıyla olumlu bir kavram ve süreç olduğunu düşünmekteyim. Tarih boyunca insanlar din, dil, ırk gibi sebeplerce sayısız savaşa girmiştir. Savaşın sonunda bir kazanan varmış gibi gözükse de aslında genel itibariyle insanoğlu canlarını yitirerek, enerjisini ve parasını boşuna harcayarak kaybetmiştir. Küreselleşme ve küreselleşmenin doğurduğu gelişmeler, toplumun demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları gibi kavramları benimsemesini ve farklı kültürlerden, inanışlardan kimselerin de insan olduğu gerçeğini fark etmesini sağlamıştır. Empati yapmanın önemini gün yüzüne çıkarmıştır. Ancak bu yeterli değildir. Toplumların daha da bilinçlenmeleri ve doğruyu, güzeli, olması gerekeni tüm vicdanlarıyla benimsemeleri gerekmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KORKMAZ, M., OSMANOĞLU, C. (2019), MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi, s. 951-967.

MAHİROĞULLARI, A. (2005), Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi, s. 1275-1288.

TALAS, M., KAYA Y. (2007), Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 22, Küreselleşmenin Kültürel Sonuçları, s. 149-162.

Dipnotlar

[1] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, ‘‘Küreselleşmenin Birey ve Toplum Hayatına Önemi ve Din Eğitimi’’, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Ek Sayı: 1, 2019, s. 951.

[2] Adnan Mahiroğulları, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Değerler Üzerine Etkisi’’, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 50, 2005, s. 1276.

[3] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 952-953.

[4] Mustafa Talas, Yaşar Kaya, ‘‘Küreselleşmenin Kültürel Sonuçları’’, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 22, 2007, s. 153.

[5] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 954.

[6] Adnan Mahiroğulları, a.g.m., s. 1280.

[7] A.g.m., s. 1281.

[8] Mehmet Korkmaz, Cemal Osmanoğlu, a.g.m., s. 961.
[/vc_toggle]

1945-1990 Soğuk Savaş Dönemi

1939 ve 1945 yılları arasında meydana gelen İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmış iki güçlü devletin arasındaki anlaşmazlıkların sebep olduğu, silah yoluyla çatışmaya girilmeden rekabetin sürdüğü, zaman zaman savaşın eşiğine gelindiği 1945-1990 yılları arasındaki döneme “Soğuk Savaş Dönemi” denir.

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin şüphesiz en kanlı, en korkunç savaşıdır. 4.3 milyon Polonyalı, 4.2 milyon Alman, 1.7 Milyon Yugoslav, 600 bin Fransız, 410 bin İtalyan, 390 bin İngiliz, ve sayıları net olmamakla beraber 6 milyona yakın Yahudi Avrupa’da hayatını kaybetmiştir. Avrupa’daki büyük kentler bombardımanlar sırasında yıkılmış, ülkeler tahrip olmuştur. SSCB’de 1700’ü aşkın kent, 700 binden fazla köy ve 31 binden fazla fabrika yıkılmıştır ayrıca 25 milyona yakın insan ölmüş, bir o kadarı da evsiz kalmıştır. Avrupa’nın tamamında 50 milyonu aşkın insan göç etmek zorunda kalmıştır. Sanayinin neredeyse bitme noktasına geldiği Avrupa’da işsizlik, kıtlık ve siyasi istikrarsızlıklar sonucu komünist yapılanmalar oluşmaya başlamıştır. ABD Başkanı Harry Truman’ın Japonya’nın teslim olmasından hemen sonra Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’nu yürürlükten kaldırmasıyla İngiltere güç duruma düşmüştür. Ancak İngiltere’yi diğer devletlerden ayıran en önemli özelliği içten içe yükselen bir komünist akımın mevcut olmamasıdır. ABD diğer devletlere göre savaşta daha az kayıp vermiş ve savaş sırasında ülkenin gayri safi milli hasılası ikiye katlanmıştır. Savaş ABD’nin süper güç olmasının en önemli etkenlerindendir.

Nazi Almanya’sının lideri Adolf Hitler’in anlaşmazlık paktını bozarak Sovyetler Birliğine saldırması ve Pearl Harbor baskınının akabinde Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etmesi iki devleti doğal olarak müttefik haline getirmiştir. ABD Başkanı Roosevelt’in ‘‘Büyük Planı’’ SSCB ile askeri bir müttefikliğin ötesinde, savaş sonrası dünya barışının sağlanması ve muhafaza edilmesi içindi. Churchill ve Roosevelt, Newfoundland’da yaptıkları görüşmede toprak genişleme politikası gütmeyecekleri, oralarda yaşayan insanların kendilerini yönetmelerine müsaade edecekleri üzerinde anlaşmada bulundular ancak SSCB, sınırları boyunca oluşturduğu nüfuz bölgeleriyle bu anlaşmanın zıttı bir politikayı izlemekteydi.

ABD savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir cihan devleti konumuna gelmiş, uluslararası politikada ön safa yükselmiştir. Aynı şekilde SSCB de gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle uluslararası politikada ABD’nin karşısında bir güç olarak belirmiştir. Savaştan sonra dünya en az yirmi yıl boyunca bu iki süper gücün çevresinde iki kutuplu bir nitelik kazanmış ve savaştan bitik çıkan Avrupa devletleri de bu iki devletin arasında kümelenmiştir. ABD ve SSCB arasındaki sorunlar savaş sırasında çoğu zaman ertelenmiş veyahut görmezden gelinmişti. Nazi Almanya’sından kurtarılan topraklardan sonra denetimin ve yönetimin nasıl kurulacağına yönelik fikir ayrılıkları şiddetini arttırdı. Churchill ve Stalin’in Doğu Avrupa’daki güç dengesini belirledikleri ‘‘Yüzdeler Anlaşması’’ ABD’nin kendi kaderini tayin etme ilkesine ters düştüğü için Başkan Roosevelt tarafından onaylanmadı.

17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihlerinde ABD, İngiltere ve SSCB’nin katılımıyla gerçekleşen Postdam Konferansı’nda savaş sonrası statüko belirlendi. Konferanstan bir gün önce ABD atom bombasının ilk başarılı denemesini gerçekleştirmişti. Başkan Truman Sovyetleri her buluşmada ikna edebileceğini düşünüyordu, çünkü elinde dünyada kimsenin sahip olmadığı bir silah vardı: atom bombası. Konferansta Stalin, İngilizlerin ve Amerikalıların Varşova rejimini tanımalarını sağlayarak en önemli diplomatik hedeflerinden birine ulaşmış oldu. 1946 yılına gelindiğinde iki süper güç arasında atom bombası, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Doğu Akdeniz meselelerinde fikir ayrılıkları vardı. ABD’nin ekonomik yardımları ve SSCB’nin Mançurya’daki tavrı ikili arasında çatışma yaratıyordu. Bu durumlar iki müttefikin arasını açmış, soğuk savaşın başlamasına sebebiyet vermiştir.

SSCB savaştan sonra güvenlik sorununu çözmek amacıyla batı sınırlarında ileride çıkabilecek bir savaşa karşılık tampon bölge oluşturma niyetindeydi. 1947 yılına gelindiğinde çoğu Doğu Avrupa ülkeleriyle ittifak anlaşmaları imzalanmış ve ideolojik birliği sağlama amacıyla Kominform kurulmuştu. Nitekim SSCB 1949’da Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin kurarak batı sınırındaki ülkeleri kendi ekonomisine bağlamayı başardı. Paris Barış Antlaşması’nın 10 Şubat 1947’de imzalanmasıyla iki kutuplu düzen resmen ortaya çıktı. Dünya kapitalist ve komünist olarak ikiye bölündü. ABD taraftarları statükocu, SSCB taraftarları statüko karşıtı tavırlar içine girdiler. Başkan Truman’a göre SSCB Türkiye ve Yunanistan’ı etkisi altına alırsa Ortadoğu’nun ve Doğu Akdeniz’in Sovyetlerin kontrolüne girme olasılığı vardı. Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve ekonomik yardımlar başladı. Bu yardım aynı zamanda Sovyetler Birliği’ni Çevreleme Politikası’nı başlatmış oldu. ABD, Dışişleri Bakanı George C. Marshall’ın adını taşıyan 13 milyar doları aşan ekonomik yardım paketi ile Avrupa’nın ekonomisini toparlamayı ve pazara hâkim olmayı amaçladı. Ancak Stalin Doğu Avrupa ülkelerinin bu yardım planına katılmalarını yasakladı. 16 ülkenin katılımıyla 1947-1951 yıllarını kapsayan Avrupa Kalkınma Projesi 12 Temmuz 1947’de başladı.

Sovyetlerin yayılımını durdurmak için ABD’nin aldığı en önemli tedbir NATO’yu kurmaktır. Örgütün kurulması doğu-batı arasındaki ayrışmanın göstergesidir. Örgütün kuruluşundan bir süre sonra ABD’ye bağlı Federal Almanya Cumhuriyeti ve SSCB’ye bağlı Demokratik Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Bu şekilde Almanya Soğuk Savaş’ın en önemli simgelerinden biri oldu. Kore ABD ve SSCB önderliğinde ikiye bölündü ve bölgede iki ayrı devlet kuruldu. SSCB’nin ABD’yi Asya’dan kovma çabaları sonucunda kuzey-güney savaşı başladı. Savaş üç yıl sürdü ve Panmunjom Mütakeresi ile son buldu. SSCB, NATO’ya karşılık aralarında Romanya, Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Arnavutluk’un bulunduğu müttefikliğin ve işbirliğinin amaçlandığı Varşova Paktı’nı 14 Mayıs 1955’te kurdu.

ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki baskısı sonucu Filistin, Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırıldı. Bunu kabul etmeyen Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Mısır askeri harekât başlattı ancak sonuç istedikleri gibi olmadı. İran Başbakanı Musaddık’ın petrolün millileştirmesi için verdiği mücadele halk bazında destek buldu. Şah ve hükümet arasında çıkan uyuşmazlıklar sonucunda başbakan istifa etti ancak şiddetli gösterilerin artması sonucu tekrar başbakan olarak atandı. 19 Ağustos 1953’te CIA yürüttüğü darbe ile hükümet devrildi. Hükümetin devrilmesiyle siyasi gösteriler ve hareketler son buldu. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, devrildiği 1979 İran İslam Devrimi’ne kadar ABD’nin politikalarına tam destek vermiştir.

Albay Cemal Abdül Nasır’ın önderliğini üstlendiği ‘‘Hür Subaylar’’ grubu darbe yaparak Mısır Kralı Faruk’u sürgüne yolladı ve 1953’te krallık kaldırıldı, cumhuriyet kuruldu. Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi İngilizleri rahatsız etti. İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler Mısır’a karşı askeri harekât üzerinde anlaştılar ve ilk olarak İsrail 29 Ekim 1956’da Sina Adası’na saldırdı. İngilizlerin kanal bölgesindeki askeri unsurlara saldırmasının akabinde saldırı ABD ve SSCB tarafından kınandı. SSCB saldırıların bitmemesi halinde Londra’yı vuracağını söyleyerek İngilizlere gözdağı verdi. ABD ve SSCB Mısır’ın egemenliğini savundu nitekim Süveyş Kanalı Mısır’da kaldı.ABD Başkanı Eisenhower Süveyş Krizi’nden sonra Ortadoğu’da meydana gelen durumu beğenmemişti. Prestij kaybeden batı ülkelerinin yerine SSCB bölgeye hâkim olmaya başlamıştı. Kendi adıyla anılacak olan doktrini meclise sunan ABD başkanı, bölgeye askeri yardımda bulunmak, ekonomik destek vermek ve komünizm tehlikesine karşı silahlı kuvvetleri kullanmak adına yetki aldı. Daha sonraları İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılacağı Bağdat Paktı, Türkiye ve Irak arasında Şubat 1955’te imzalandı. Paktın amacı Ortadoğu’yu SSCB’ye karşı birleştirmekti. Josef Stalin’in ölümünden sonra iktidara Krusçev geçti. Yeni lider statüsünü sağlama almak ve Stalin efsanesini yıkmak için Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yirminci kongresinde yaptığı gizli konuşma ile Stalin’i yerden yere vurdu ve politikalarının hata olduğunu öne sürdü. Barış içinde yaşamanın önemini vurguladı. Bu durum uluslararası politikada SSCB’nin yumuşamaya başladığının bir göstergesiydi.

Türkiye’nin İncirlik Üssü’nden 1 Mayıs 1960 tarihinde havalanan Amerikan U-2 uçağı Sovyetler tarafından vuruldu ve pilotu esir alındı. Bu gelişme iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. Sovyetler sert bir tutum sergileyerek içinde Türkiye’nin de olduğu batılı ülkeleri savaşla tehdit etti. SSCB’nin etki alanındaki Küba’ya balistik füze yerleştirme kararı rakibi tarafından çok sert karşılandı. On üç gün süren Küba Krizi dünyayı nükleer savaşın hatta yok olmanın eşiğine getirdi. ABD’nin önerisiyle ‘‘Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri’’ iki ülke arasında başladı ve üç protokolde mutabık kalındı. ABD Başkanı Nixon ile SSCB Devlet Başkanı Brejnev 26 Mayıs 1972 tarihinde Moskova’da SALT-I Antlaşması imzalandı. SALT-II ise Viyana’da 18 Haziran 1979 tarihinde imzalanmıştır.

ABD Başkanı Kennedy’nin Rusya geçmişi olan Lee Oswald tarafından öldürülmesinin ardında Sovyetler aransa da bir kanıt bulunamadı. Günümüzde dahi sır perdesini sürdürmektedir. Kennedy’nin ölümünden sonra başkan olan Johnson Kuzey Vietnam’ı Şubat 1965’te bombalamaya başladı. ABD bu savaştan hiçbir başarı elde edemedi ve kamuoyundan tepki çekti. Vietnam’ın başkenti Saygon 1975’te komünistlere teslim oldu.

Yugoslavya’nın lideri Tito bağımsız sosyalizmi destekleyerek SSCB ile yollarını ayırdı. Macaristan Başbakanı Nagy de aynısını denese de başarılı olamadı ve canından oldu. Çoğunluğunu Asya ve Afrika ülkelerinin oluşturduğu, iki kutuplu düzene girmeyi reddeden, barış yanlısı devletler Bağlantısızlar Hareketi’ni oluşturdu. 1961’den itibaren Mısır, Endonezya ve Yugoslavya hareketin başını çekti.

1979 yılının aralık ayında SSCB Afganistan’ı işgal ederek, İran Körfezi’ni ve Hint Okyanusu’nu etki alanı içine aldı. İşgal ABD, Çin ve Pakistan başta olmak üzere çok sayıda ülke tarafından tepki çekti. Afganistan Soğuk Savaş’ın son zamanlarının oyun alanı olmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra 12 Eylül 1990’da ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa’nın anlaşmasıyla birleşik Almanya doğmuş oldu.

Gorbaçov açıklık ve yeniden inşa kavramlarını ortaya atarak reform sürecini 1986 yılında başlattı. Komünist Partisi faaliyetlerini sona erdirdikten sonra 11 Sovyet Cumhuriyeti, Kazakistan’ın başkentinde bir araya geldi ve Alma-Ata Deklarasyonu’nu onaylayarak bağımsızlıklarını ilan etti. Gorbaçov 25 Aralık 1991’de görevinden istifa ettiğini açıkladı ve böylelikle SSCB tarihe karışmış oldu. Kırk beş yıldır devam eden Soğuk Savaş süreci de SSCB’nin yıkılmasıyla sona ermiş oldu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ACAR, C. (1991). Soğuk Savaş: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası. Ankara: Ötüken Neşriyat.

ARMAOĞLU, F. (2012). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (18. bs.). İstanbul: Alkım Yayınevi.

BODUR, H. (2013). Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (2. bs.). İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

ÇAĞRI, E. (1996). ” Avrupa’nın İntiharı” ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar.” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, LI(1), 259–273. (Çevrimiçi) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/476/5517.pdf (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

DAVİŞA, A. (2004). Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa. (Çev. L. YALÇIN). İstanbul: Literatür Yayıncılık.

ERKAN, B. (2010) ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 8/1

GÜLMEZ, N., TAHANCI, B. (2014). Soğuk Savaş Dönemi Çekişmelerinden Bir Örnek: U-2 Uçak Krizi. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIV(28), 225–252. (Çevrimiçi) http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/Dergi_28_yeni/09_nurettin_bulent.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

HÜSEYİN, S. Ş., ALVİ, A., RİZVİ, A. H. (1982). Sovyet İşgali Altındaki Afganistan. (Çev. İ. BOSNALI, A. ARSLAN). İstanbul: Bürde Yayınları.

KRUŞÇEV, N. S. (1991). XX. Kongre Gizli Raporu: Kişi Kültüne Karşı. (Çev. A. FETHİ, ). İstanbul: Pencere Yayınları.

KUYUCUKLU, N. (1978). Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (SEV-COMECON). İstanbul: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi.

MCMAHON, R. J. (2013). Soğuk Savaş. (Çev. S. GÜL). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
OKYAR, O. (2014). İran ve Demokrasi. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

ÖZCAN, A. (2018) Soğuk Savaş Dönemi: Başlangıcı, Gelişimi, Sonu, Makale, İstanbul Üniversitesi.

ÖZGÜR, S. (2006). Soğuk Savaş ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanma Çabaları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta. (Çevrimiçi) http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00520.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

SANDER, O. (2014). Siyasi Tarih: 1918-1994 (24. bs.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
STONE, O. (2012). ABD’nin Gizli Tarihi. (Çevrimiçi) https://www.dailymotion.com/video/xyzpkd (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

YEGİN, A. (2013). İran Siyasetini Anlama Kılavuzu (No. XXV). Ankara: SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı. (Çevrimiçi) http://file.setav.org/Files/Pdf/20130610163244_iran-siyaseti_web.pdf (Erişim Tarihi: 25.06.2020)

Dipnotlar

[1] Oral Sander, Siyasi Tarih: 1918-1994, 24. bs., Ankara, İmge Kitabevi, Ekim 2014, s. 224.

[2] Çağrı Erhan, “Avrupa’nın İntiharı’ ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: LI, Sayı: 1, 1996, s. 259. (Çevrimiçi) http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/476/5517.pdf (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

[3] Adem Alper Özcan, ‘‘Soğuk Savaş Dönemi: Başlangıcı, Gelişimi ve Sonucu’’, 2018, s. 3.

[4] Harun Bodur, Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 2. bs., İstanbul, Yeditepe Yayınevi, Aralık 2013, s. 419.

[5] Çağrı Erhan, a.g.m., s. 263-264.

[6] Adem Alper Özcan, a.g.m., s. 4.

[7] B. Ayça Ülker Erkan, ‘‘Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası’’, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 8/1, (2010), s. 184

[8] Oral Sander, a.g.e., s. 201.

[9] Robert J. Mcmahon, Soğuk Savaş, Çev. Sinem Gül, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, Mart 2013, s. 34.

[10] Harun Bodur, a.g.e., s. 468.

[11] Oliver Stone, ABD’nin Gizli Tarihi, 2012. (Çevrimiçi) https://www.dailymotion.com/video/xyzpkd (Erişim Tarihi: 24.06.2020)

[12] Adem Alper Özcan, a.g.m, s. 8.

[13] Robert J. Mcmahon, a.g.e., s. 38.

[14] Nazif Kuyucuklu, Ekonomik Yardımlaşma Konseyi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, 1978, s. 2.

[15] Oral Sander, a.g.e., s. 233.

[16] A.e., s. 258.

[17] Robert J. Mcmahon, a.g.e., s. 47.

[18] Oral Sander, a.g.e., s. 260.

[19] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 18. bs., İstanbul, Alkım Yayınevi, Nisan 2012, s. 545.

[20] A.e., s. 552-553.

[21] Cemal Acar, Soğuk Savaş: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 1991, s. 171.

[22] Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa, Çev. Lütfi Yalçın, İstanbul, Literatür Yayıncılık, Aralık 2004, s. 116.

[23] Onur Okyar, İran ve Demokrasi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Eylül 2014, s. 211-112.

[24] Abdullah Yegin, İran Siyasetini Anlama Kılavuzu, Rapor XXV, Ankara, SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, Haziran 2013, s. 26. (Çevrimiçi) (Erişim Tarihi: 25.06.2020)  http://file.setav.org/Files/Pdf/20130610163244_iran-siyaseti_web.pdf (Erişim Tarihi: 25.06.2020)

[25] A.e., s. 114.

[26] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, İstanbul, Agora Kitaplığı, Haziran 2008, s. 338-340.

[27] A.e., s. 345-347.

[28] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 608-610.

[29] A.e., s. 597.

[30] Gizli konuşmanın Türkçe çeviri metni için; bkz.; S. N. Kuruşçev, XX. Kongre Gizli Raporu: Kişi Kültüne Karşı, Çev. Ahmet Fethi, İstanbul, Pencere Yayınları, Aralık 1991, s. 10-77.

[31] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 568-571.

[32] Nurettin Gülmez, Bülent Tahancı, “Soğuk Savaş Dönemi Çekişmelerinden Bir Örnek: U-2 Uçak Krizi”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi , Cilt: XIV, Sayı: 28, 2014, s. 225, (Çevrimiçi) http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/Dergi_28_yeni/09_nurettin_bulent.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

[33] Salih Özgür, “Soğuk Savaş ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanma Çabaları”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s. 105-106. (Çevrimiçi) http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00520.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2020)

[34] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 769-778.

[35] A.e., s. 809-817.

[36] A.e., s. 579-582.

[37] A.e., s. 549.

[38] Seyyid Şabbir Hüseyin, Abdulhamid Alvi, Absar Hüseyin Rizvi, Sovyet İşgali Altındaki Afganistan, Çev. İsmail Bosnalı, Abdullah Arslan, İstanbul, Bürde Yayınları, 1982, s. 11.

[39] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 1096-1098.

[40] A.e., s. 1086.

[41] A.e., s. 1130-1131

[/vc_toggle]

Türk – Yunan İlişkilerinde Kördüğüm: Kıbrıs Sorunu

GİRİŞ

Tarih boyunca birçok güç tarafından hakimiyet altına alınan , büyük güçlerin veya büyük güç olmak isteyen aktörlerin göz ardı edemeyeceği bir oyun alanı olan Kıbrıs Adası, geçmişten günümüze stratejik ve jeopolitik önemini korumuştur. Ada’yı bu denli önemli kılan ana unsur adanın sahip olduğu jeopolitik konumudur. Kıbrıs Adası etki bağlamında adeta bir ahtapotun kolları gibi yakın ve uzak coğrafyasına etki eder bir pozisyona sahiptir. Bazı uzmanlar Kıbrıs’ı batmayan bir uçak gemisi olarak da tanımlamaktadır (Akarçay & Ak, 2018, s. 147). Türk-Yunan-İngiliz çekişmesi içerisinde geçen yıllar, günümüzde adanın yakın çevresinde tespit edilen mevcut ve muhtemel hidra karbon, petrol rezervleri ile enerji bağlamında yeni bir boyut kazanmış; AB ve Rusya gibi aktörlerinde enerji ve güvenlik bağlamında soruna dahil olması ile bu mesele iki toplumun çatışmasından da öte bir boyuta evirilmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Kıbrıs Adasının jeopolitik ve enerji özelindeki önemine değinilecek ardından Yunan dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan Megali İdea kavramı açıklanacaktır. Akabinde adanın kısaca Osmanlı ve İngiliz hakimiyetine geçiş dönemlerine değinilecek, ardından çalışmanın ana gayesini oluşturan Kıbrıs sorunu 1950’li yıllardan başlatılarak 1974 yılına kadarki dönem mercek altına alınacaktır. Bu Çalışma 1950-1974 yılları arasında yaşanan önemli gelişmeleri 10’ar yıllık dönemlere ayırarak sistematik bir şekilde, süreci incelemeyi amaçlamıştır.

KIBRIS ADASININ JEOPOLİTİK VE ENERJİ BAĞLAMINDA ÖNEMİ

Günümüzde Kıbrıs adası Doğu Akdeniz meselesi üzerinden zengin hidra karbon rezervleri nedeni ile gündeme gelmektedir. Mesele her ne kadar Türk-Yunan gerilimi olarak görülse de konunun enerji olması nedeniyle başta AB, ABD ve Rusya, bölgedeki gelişmeleri takip etmekte ve sürece yer yer dahil olmaktadır. Kıbrıs Adasının toplam yüzölçümü 9251 Km2 dir (Akarçay & Ak, 2018, s. 142,143). Kıbrıs Adasını uluslararası arenada rekabet sahası haline getiren ana faktör: Adanın sahip olduğu coğrafi konumdur. Akdeniz de bulunan Kıbrıs Adası, Afrika, Avrupa ve Asya kıtalarının birbirleriyle kesişim noktasını oluşturmaktadır (Koday, 1998, s. 421). İngilizlerin, Kıbrıs’a bu denli ilgi duymasının da bu coğrafi faktörün yeri yadsınamaz. Süveyş Kanalına oldukça yakın konumda bulunan Kıbrıs Adası, İngiltere’nin, Hindistan’daki sömürgesinin güvenliğini sağlamak açısından hayati bir öneme sahipti. Bu bağlamda Süveyş Kanalının yapılması ve devletlerin kullanımına açılması Kıbrıs Adasının önemini daha da arttırmıştır. Soğuk Savaş döneminde kurulan ve varlığını günümüzde de sürdürmeyi başaran NATO, Kıbrıs Adasını , Sicilya Kanalı, Süveyş Kanalı, Türk Boğazları, Cebeli Tarık Boğazı ile “Boğulma Noktaları” olarak tanımlayarak adanın coğrafi ve stratejik önemine dikkat çekmiştir (Ülker, 2019, s. 3). Nitekim eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, kaleme almış olduğu Stratejik Derinlik isimli kitabında, Kıbrıs Adasını göz ardı edecek , önemsemeyecek bir gücün gerek küresel anlamda gerekse bölgesel anlamda yürüteceği politikalarında başarılı olamayacağını dile getirmiştir (Davutoğlu, 2016, s. 176). Adayı Türkiye açısından bu denli önemli kılan unsurlar nelerdir ? İlk olarak elbette ki burada yaşayan Kıbrıslı Türk soydaşlarının can ve mal güvenliğinin sağlanması bu unsurların başında gelmektedir. Güvenlik bağlamında ise: Emekli Genelkurmay Başkanlarından Necip Torumtay 1997 yılında katılmış olduğu bir sempozyumda Kıbrıs Adasının coğrafi konumu nedeni ile çevresinde bulunan ülkeleri askeri harp teknolojileri bağlamında izleme ve dinleme faaliyetlerinin yapılabilmesi açısından oldukça elverişli ve etkili bir konuma sahip olduğunu belirtmiştir (Ülker, 2019, s. 3).

Kıbrıs’ın, güvenlik bağlamında ne derece önemli olduğu ile ilgili bir tarihsel uyarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten gelmiştir. Atatürk, 1930 yılında Subaylara, “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir” demiştir (Akarçay & Ak, 2018, s. 144). Kıbrıs adasının tamamen yabancı bir gücün elinde bulunma ihtimali düşünüldüğünde buraya yerleştirilecek füze rampaları ile Türkiye toprakları çok kolay bir şekilde hedef alınabilecektir. Çünkü Türkiye ile Kıbrıs Adasının uzaklığı 66 Km’dir (Ülker, 2019, s. 3). Ayrıca adanın Yunanistan’a olası bir ilhakında Türkiye, hali hazırda hem Egede hem de Doğu Akdeniz kanadında kendi karasularına hapsolacak, bu nedenle 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülke olan Türkiye, donanmasını efektif bir şekilde kullanamayacaktır. Donanma ve askeri kuvvet kaydırmalarını Ege ve Akdeniz de yapamayacak ve kendi karasularına hapsolacak potansiyel bir Türkiye, sadece bu iki denizde Yunanistan tarafından çevrelenmiş olmayacak; Rusya faktörü hesaba katıldığında Karadeniz’in güvenliği de zaafa uğrayacaktır. Oysaki birçok güvenlik uzmanına göre bir ülkenin sınır güvenliği yakın çevresinden başlamaktadır. Bu noktada Davutoğlu, Kıbrıs’ta Türkler yaşamasa dahi Türkiye’nin ulusal güvenliği için Kıbrıs son derece önemlidir ifadesini kullanmıştır (Davutoğlu, 2016, s. 179).Türkiye ve diğer aktörler açısından Kıbrıs’ı bu denli önemli yapan bir diğer husus ise enerjidir. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’nın kaleme aldığı Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye isimli kitabında Kıbrıs Adasının çevresinde yaklaşık olarak 8 milyar varillik bir petrol rezervinin olduğunu ve bu rezervlerin toplam değerinin yaklaşık olarak 400 milyar dolar tutarında olduğunun tahmin edildiği belirtilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Zengin petrol rezervlerinin yanı sıra ada yakınlarında zengin hidra karbon yataklarının bulunduğu da daha önceki yapılmış olan ve halen daha sürmekte olan sondaj çalışmalarında kanıtlanmış ve kanıtlanmaktadır. Ada etrafında olduğu tahmin edilen hidra karbon rezervleri, 2010 yılı enerji tüketim değerleri referans alındığında bu rezervler Türkiye’nin yaklaşık olarak 572 senelik enerji ihtiyacını cevap verebilecek potansiyeldeyken; AB için ise 30 senelik enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olduğu tahmin edilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Türkiye’nin enerjiye bağımlı bir ülke olması dikkate alındığında bu rezervlerin Türkiye’ye düşen payı ile Türkiye hem enerji bağımlılığını kademeli olarak minimal düzeye getirerek dış politikada özellikle Putin Rusya’nın yapmış olduğu zorlayıcı enerji diplomasisi uygulayan devletlere karşı bir direnç reaksiyonu gösterebilecek hem de ülke bütçesinden her yıl önemli oranda cari açık veren bir kalemini düşük seviyede tutarak ekonomik olarak güçlenebilecektir.

MEGALİ İDEA

Yunanistan’ın, geçmişteki ve günümüzdeki dış politikasını, karar alıcılarının zihin dünyasını anlamak ve değerlendirmek açısından, değinilmesi elzem olan bir kavram da Megali İdea‘dır. Megali İdea’yı bu denli önemli yapan husus ise: Ortaya çıkışının üzerinden günümüze kadar yaklaşık 300 yıl geçmiş olmasına rağmen, Yunanistan’ın günümüzde izlemiş olduğu dış politikasında, Megali İdea’nın izlerini görmek halen daha mümkündür. Kavramsal olarak Megali İdea : “Büyük Fikir ya da Büyük Ülkü” anlamlarına gelmektedir (Kalelioğlu, 2008, s. 108). Megali İdea’nın ortaya çıkışında iki tarihsel kilometre taşı vardır. Bunlardan ilki : Çariçe II.Katerina öncülüğünde ve dönemin Avusturya İmparatoru olan II. Fransuva Josef’in de iştiraki ile Osmanlıya karşı oluşturulmuş olan Grek Projesidir (Yalçın, 2017, s. 35). Bu projeye göre : Osmanlı içerisinde yaşamlarını sürdüren iki millet ( Rumlar ve Sırplar) Osmanlıdan ayrılacak ve 1453 yılında II.Mehmet’in tarih sahnesinden sildiği Doğu Roma İmparatorluğu İstanbul da tekrar kurulacaktır (Uzun, 2004, s. 37). Megali İdea ile ilgili ikinci tarihsel kilometre taşı ise: Yunanlı bir şair olan Rigas Ferreros tarafından 1791 yılında hazırlanmış ve Yunan genişlemesini konu alan Megali İdea Haritasıdır (Yalçın, 2017, s. 34). 1844 yılında dönemin Yunanistan Başbakanı olan Ioannis Koletis’in Yunan parlamentosunda yaptığı konuşma ile Megali İdea fikri hem Yunanistan tarafından benimsenmiş hem de Parlamento da dile getirilmesi hasebiyle resmileşmiştir (Yalçın, 2017, s. 34). Megali İdea’nın hedefleri incelendiğinde Osmanlı-Türkiye eksenindeki topraklarda bir genişleme hedeflediği görülmektedir. Megali İdea’nın hedeflerinden bazıları şunlardır : Yunan milletinin bağımsız olmasını sağlamak, İmroz, Bozcaada , Girit, 12 Ada ve Ege Adalarını Yunanistan topraklarına katmak. Batı Anadolu’yu ilhak etmek , İstanbul da Doğu Roma İmparatorluğunu tekrar kurmak ve son olarak da bu çalışmanın ana konusunu oluşturan Kıbrıs Adasını ilhak etmektir (Kalelioğlu, 2008, s. 108-109).

OSMANLI EGEMENLİĞİNDEN İNGİLİZ EGEMENLİĞİNE KIBRIS

II. Selim döneminde Osmanlı, Akdeniz de stratejik bir öneme sahip olan Kıbrıs Adasını 1571 yılında Venediklilerle girdiği mücadele sonucunda ele geçirmiştir (Bulut, 2020, s. 5). Venedik yönetimi altındaki Kıbrıs da yaşayan Ortodoks Rumlara dini baskılar uygulanmış, özgürce kiliselerinde ibadet yapmaları engellenmiştir (Vatansever, 2010, s. 1491). Osmanlı yönetimi ile Venedik döneminde uygulanan ağır vergi politikalarına son verilmiş; halk özgürce ibadet yapabilmiş ve halka toprak dağıtımı yapılmıştır (Bulut, 2020, s. 6-7). 1877 yılına gelindiğinde ise Osmanlı ile Çarlık Rusya’sı arasında savaş yaşanmış; yaşanılan bu savaşın neticesinde imzalanan Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Kongresinde alınan kararlar neticesinde Kars, Ardahan, Batum Ruslara bırakılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Çarlık Rusya’sı karşısında denge arayışına giren Osmanlı, İngiltere ile 4 Haziran ve 1 Temmuz 1878 yılında gizli bir Savunma Antlaşması yapmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Bu antlaşmaya göre: Osmanlı, adanın geçici yönetimini kira karşılığı İngilizlere veriyor ancak Çarlık Rusya, işgal ettiği yukarıda bahsi geçen topraklardan çekilirse İngilizler de Kıbrıs’tan çekileceklerini kabul ediyorlardı (Vatansever, 2010, s. 1494). 1918 yılının mart ayında imzalanan Brest-Litovsk antlaşmasına göre : Ruslar , Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlıya bırakıyordu (Bulut, 2020, s. 8). Buna göre İngilizler , Kıbrıs Adasından çekilmeliydi ancak İngilizler 1.Dünya savaşını gerçekçe göstererek Kıbrıs’ı ilhak ettiklerini açıklamışlardır (Bulut, 2020, s. 8). Bu konu Lozan Konferansında da görüşülmüştür. Buna göre 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmış olan Lozan Antlaşmasına göre Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanımıştır ( madde 20) (Cicioğlu & Göktürk, 2014, s. 180). 1928 yılında Yunanistan, Kıbrıs’ın kendisine ilhakı için İngiltere, Fransa ve ABD’ye başvurmuş ancak istediği neticeyi alamamış; bunun üzerine 1931 yılında Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar, İngilizlere karşı ayaklanmış ancak ayaklanma İngilizler tarafından bastırılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1497).

1950-1960 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1950’li yıllar Kıbrıs sorunun yeni bir boyuta geçtiği yıllar olmuştur. Çünkü Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, Enosis’i yani Kıbrıs Adasının Yunanistan ile bağlanma planını hayata geçirmek için hem diplomatik kanalları kullanmış hem de EOKA adlı terör örgütü ile şiddet eylemlerinde bulunarak çift taraflı bir strateji izlemiştir. 15 Ocak 1950 yılında Kıbrıs Kilisesi bir oylama başlatarak Enosis’i halk oylamasına sunmuştur (Sevinç, 2017, s. 176). Yapılan oylama neticesinde %96 oranında Enosis’e evet kararı çıkmıştır (Sevinç, 2017, s. 176). Ancak belirtmek gerekir ki Kıbrıslı Türkler bu oylamada yer almamış, bu nedenle bu oylamanın tek taraflı olduğunu ve uluslararası hukuktan yoksun olduğunu söylemek mümkündür. 1954 yılında ise Yunanistan dış politikasında çoğu defa gördüğümüz (bir sorunu, çok taraflı bir soruna dönüştür politikası) olarak tanımlanabilecek bir şekilde Enosis konusu, BM’de görüşülmek üzere götürülmüş ancak Yunanistan istediği sonucu elde edememiştir (Vatansever, 2010, s. 1497-1498). Uluslararası kamuoyuna, ilhakı kabul ettiremeyen Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan çareyi silahlı şiddet eylemlerinde aramıştır. Emekli bir Yunan Yarbay olan Grivas tarafından 1955 yılında kurulan EOKA, adada yaşayan Türklere karşı birçok şiddet içeren eylemlerde bulunmuştur (Yılmaz, 2017, s. 90). Adada artan huzursuzluk İngiltere’yi harekete geçirmiş, Yunanistan ve Türkiye’yi yaşanılan sorunlara çözüm bulmak amacıyla bir araya getirmeyi hedefleyen bir konferans daveti yapılmış; bu davete her iki devlette katılım göstererek, taraflar 1955 yılında Londra konferansını gerçekleştirmişlerdir. Toplanılan konferansta Türkiye, adada bulunan her iki kesim için ayrı ayrı self determinasyon olmasını isterken Yunanistan ise adanın bütününü kapsayan bir self determinasyonu istediğini dile getirmiştir (Vatansever, 2010, s. 1499). Yunanistan’ın bu talebinin arka planında oldukça diplomatik ve stratejik bir hamle olduğu aşikardır. Çünkü adanın tamamını kapsayan olası bir oylamada, Rum tarafının nüfus olarak fazla olmasından ötürü ada otomatik olarak Yunanistan’a bağlanmış olacaktı. Ancak taraflar karşılıklı uzlaşıyı gerçekleştirememiş ve konferans bir neticeye ulaşamamıştır (Vatansever, 2010, s. 1499).

1955 yılının eylül ayında literatüre 6-7 Eylül olayları olarak geçen şiddet ve yağma olayları yaşanmıştır. Olayların fitilini İstanbul Ekspres gazetesi ateşlemiş; Atatürk’ün evinin bombalandığı haberi üzerine taksimde toplanan çeşitli gruplar, İstanbul da yaşayan Rumların evlerini, dükkanlarını yağmalamış ve zarar vermiş ayrıca kiliselerde bulunan mezarlar tahrip edilmiş ve bazı kiliselere bu olaylardan zarar görmüştür (Sevinç, 2017, s. 182,183,184). Yaşanılan bu olaylar neticesinde zarar görenlere TBMM, tazminat ödenmesi kararına varmış ve ödenmesi gereken tazminat bedelini belirlemiş ayrıca ülkenin çeşitli kuruluşları tarafından da mağdurlar için yardım kampanyaları yapılmıştır (Sevinç, 2017, s. 189). Yaşanılmış olan bu hadise aslında Türk-Yunan ilişkileri çerçevesinde ve Kıbrıs özelinde her iki toplumun da ne kadar konuya hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Kıbrıslı Türkler, EOKA’nın saldırılarına karşı, kendilerinin can ve mal güvenliklerini korumak için 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatını kurmuşlardır (Yılmaz, 2017, s. 91). Kıbrıs’ta yaşanılan taraflar arası çatışmaya bir çözüm bulmak amacıyla Türkiye-Yunanistan arasında yapılan görüşmelerin neticesinde 11 Şubat 1959 yılında Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasındaki temel antlaşma olan Zürih Antlaşması imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Zürih Antlaşması tek bir antlaşma değil, birden fazla antlaşmanın ( Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile ilgili Antlaşma ,Centilmenler Antlaşması , İttifak Antlaşması ve son olarak Garanti Antlaşmasının) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur (Aktaş, 2017, s. 30). Ada’nın halen daha mülkiyetini elinde bulunduran İngiltere’nin onayı olmadan bu antlaşmanın yürürlüğe girmesi mümkün değildi. Bu nedenle 19 Şubat 1959 yılında İngiltere’nin de onayı alınarak Londra Antlaşması taraflar arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Yapılan bu antlaşmalar neticesinde 16 Ağustos 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. Bu antlaşmaların içerdiği bazı hususlardan bahsetmek ileriki yıllarda yaşanılacak gelişmelerin altyapısını oluşturmak ve anlamak açısından elzemdir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile İlgili Antlaşma ile devletin yapısı, bürokratik kurumlarının işleyişi ve toplumları ilgilendiren çeşitli konularda düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre: Kıbrıs’ı, Rumların seçtikleri bir Cumhurbaşkanı yönetecek ve Türklerden seçilen bir Cumhurbaşkanı yardımcısı olacaktır (Vatansever, 2010, s. 1502). Temsilciler meclisindeki temsil oranı ise %70 Rum, %30 Türk olarak belirlenmiş ayrıca Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Adasında bulunan 5 şehirde kendilerinin yöneteceği belediyeleri açma hakkını elde etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 447). Kıbrıs devletinin kamu görevlerinde yer alacak Kıbrıslı Türklerin oranı ise %30 olarak belirlenmiştir (Kıralp, 2018, s. 446). Kurulan devletin resmi dilleri Rumca ve Türkçe olacak ve bu doğrultuda hazırlanan resmi belgelerin dilleri de Rumca ve Türkçe olacak şekilde her iki dile uygun olarak hazırlanacaktı (Vatansever, 2010, s. 1504). Bir devletin en kritik bakanlıkları dışişleri , maliye ve savunma bakanlıklarından oluşur. Bu nedenle bu bakanlıkların Kıbrıs özelinde sadece bir kesimin kontrolü altında olması hem adadaki iki toplum yapısını bozar hem de devletin alacak olduğu stratejik kararlarda tek bir kesimin baskın oluşu söz konusu olurdu. İşte bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşmasında bu husus üzerine durulmuş; dışişleri, maliye veya Savunma bakanlıklarından birinin yönetiminin Kıbrıslı Türklere verilmesi ve onlar tarafından bakanlığın idare edilmesine karar verilmiştir (Fırat, 2016, s. 611).

Devletin silahlı kuvvetlerinin sayısı 2000 kişi olarak belirlenmiş ; bu 2000 kişinin %60’ını Rumlardan, kalan %40’ı ise Kıbrıslı Türklerden oluşacaktı (Fırat, 2016, s. 611). Kıbrıs sorununda ileriki yıllarda gündeme gelecek olan son derece önemli bir diğer antlaşma ise Garanti Antlaşmasıdır. Bu antlaşma İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1505). Antlaşmanın ilk maddesine göre: Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle gerek siyasi gerekse ekonomik olarak birleşemezdi (Vatansever, 2010, s. 1506). Anlaşmasının ikinci maddesine göre ise: Kıbrıs’ın toprak ve anayasal bütünlüğünün korunmasına vurgu yapılmış, Kıbrıs’ın bağımsız olarak kalmasına , herhangi bir bölünme veya diğer devletlerle birleşme faaliyetlerinin engellemesi gerekliliği üzerine mutabık kalınmıştır (Vatansever, 2010, s. 1506). Bu antlaşmanın en kritik belki de en önemli maddesini 4. Madde oluşturmaktadır. Zira Türkiye, 1974 yılında yaptığı müdahaleyi bu madde çerçevesinde yapmış ve müdahalesinin uluslararası hukuka göre uygun olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu madde ise: Adada anayasal düzenin bozulması, taksim veya Enosis gibi faaliyetler olduğu takdirde İngiltere, Yunanistan, Türkiye konu ile ilgili görüşmeler yapacak eğer ortak bir uzlaşı veya müdahale kararı çıkmaz ise taraflardan birisi anayasal düzeni ve Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü tesis etmek için adaya askeri bir müdahale yapma hakkına sahip olacağı belirtilmiştir. İttifak Antlaşmasına göre ise: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması ve bu yönde gelebilecek saldırılara karşı ortak bir savunma yapılacağı konusunda anlaşmışlardır (Vatansever, 2010, s. 1508). 1960 yılındaki bu iki antlaşmaya göre Türkiye hem Kıbrıs sorununda Garantör devlet oluyor hem de adada sınırsız süreliğine asker konuşlandırma hakkına sahip oluyordu (Vatansever, 2010, s. 1508).

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

1960-1970 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs devleti, görece adada sorunların çözüldüğü yönünde önemli bir intibah uyandırmıştır. Ancak dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı görevini yürüten Makarios, adadaki Rumların lehine düzenleme yapmaya çalışmaktan kaçınmamış ve mevcut statükoyu bozmaya çalışmıştır. 1962 yılında daha önceden garanti altına alınan beş büyük şehirde Türklerin kendilerine ait belediye kurmaları hakkının tanımayacağını duyurmuştur (Arık, 2011, s. 5). 1962 ve 1963 yıllarında ise Makarios, mevcut Kıbrıs anayasası üzerinde değişiklik yapmak için teklifte bulunmuş ancak bu teklif Türkiye tarafından kabul edilmemiştir (Güler, 2004, s. 107) . Söz konusu değişiklik teklifinde : Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkilerini kaldırmayı; Türklerin, kamu kurumlarında görev almalarındaki oranın %30’dan %20’ye düşürülmesi gibi Türkleri devlet yapısından dışlayıcı amaç teşkil eden kararlar içerdiği görülmektedir (Kıralp, 2018, s. 447). Makarios’un bu siyasal adımlarını EOKA’nın kanlı eylemleri izlemiştir. 21 Aralık 1963 yılında Rumlardan oluşan milisler, Türk mahallesinde bir Türk kadının üstünü aramak istemeleri üzerine Türkler, bu durumu protesto etmişler; bunun üzerine Rumlar, Türkler ’in üzerine ateş açmışlardır (Gülen, 2012, s. 397). Ayrıca Ayvasıl köyüne baskın düzenlenmiş, burada yaşayan Türk halk öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüşlerdir (Gülen, 2012, s. 398). 24 aralıkta ise Rumlar, Binbaşı Nihat İlhan’ın evini basmış, ailesini banyo küvetinde katletmiştir (Gülen, 2012, s. 398). Türklerin katledildiği bu olaylara “Kanlı Noel” denilmektedir. Bu olaylar neticesinde 364 Türk hayatını kaybetmiş;25000 Türk ise göç etmek zorunda kalmıştır (Arık, 2011, s. 6) .Yaşanılan bu trajik olaylar nedeniyle 25 aralıkta Türk jetleri, Kıbrıs semalarında uçmuş; adada bulunan Türk birlikleri Lefkoşa-Girne hattını tutmuşlardır (Arık, 2011, s. 6). Bu olayların ardından Lefkoşa’yı ikiye ayıran yeşil bir hat çekilerek garantör devletlerden oluşan bir barış gücü bu hatta konuşlandırılmıştır (Kılınç, 2018, s. 179). 15 Ocak 1964 yılında İngiltere, Türkiye, Kıbrıs Türk kesimi, Yunanistan ve Rum kesiminin katılımı ile Londra Konferansı yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 400). Yapılan bu konferansta Rumların, revizyonist politikalarında ısrarcı olduklarının göstergesi olarak Rumlar, Kıbrıs’ın üniter bir yapıya geçmesi, Türklere azınlık statüsü verilmesi ve 1959 antlaşmalarının feshedilmesini gündeme getirmiş ve savunmuşlardır (Gülen, 2012, s. 400). Türk tarafı ise ek tedbirler alınması ve konferansa Kıbrıs Türklerini temsilen katılan Rauf Denktaş’ın, adanın her iki kesime taksim edilmesi gerektiğini belirtmiş ancak konferanstan taraflar arası bir uzlaşı çıkmamıştır (Gülen, 2012, s. 400,401). Taraflar arası diplomatik kanallar açık tutulmaya devam edilirken adada yaşanılan şiddet eylemleri de süreklilik arz etmiştir. 1964 yılının şubat ayının dördünde Rumlar, Gaziveren Köyü ve Limasole saldırmışlar; mart ayında ise Bafta ve Ktima’ya saldırı düzenlemişlerdir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye cephesinden ise 12 martta gelen açıklamaya göre : Eğer çatışmalar sonlandırılmaz ise adaya müdahale edileceği belirtilmiştir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye’nin bu açıklaması karşısında elini hızlandıran BM, 14 marttan itibaren adaya barış gücünü konuşlandırmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 7). Türklere karşı girişilen şiddet eylemleri sonlandırılmayınca İsmet İnönü, 2 Haziran 1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale etmesi ile ilgili alınan kararı açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 32). Ancak dönemin ABD başkanı Johnson, İnönü’ye bir mektup göndermiş; bu mektupta Türkiye eğer adaya müdahale ederse olası bir SSCB müdahalesi karşısında Türkiye’nin NATO tarafından korunmayacağını, Türkiye’nin elindeki silahların ABD yardımları neticesinde verilmesinden ötürü yalnızca savunma amaçlı kullanılabileceğini; böyle bir müdahalenin Türk-Yunan çatışmasına sebebiyet verebileceğini; Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanması için diğer garantörlerle gerekli istişareleri yapmadığını belirtmiştir (Gülen, 2012, s. 410). Bu konuyla ilgili ABD’nin bir diğer somut adımı ise 6.Filo nezdinde görev yapan özel bir donanma gücünü Kıbrıs ile Türkiye arasına konuşlandırmış olmasıdır (Gülen, 2012, s. 410). Gönderilmiş olan bu mektup Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuş; Türkiye özellikle yaşamış olduğu 1962 Küba Füze krizi , 1964 Johnson mektubu ile tek taraflı blok içi dış politikadan çok taraflı bir dış politikaya geçiş sürecini başlatmıştır.

ABD’nin Kıbrıs konusunda yapmış olduğu bir diğer siyasi girişim ise I.ve II.Acheson planlarıdır. I.Acheson planına göre : Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesinin önünde bir engel olmadığını, Meis adasının Türkiye’ye verilmesi gerektiğini, Türkiye’ye Karpaz bölgesinde sürekli olarak kullanabileceği askeri bir üs verilebileceğini açıklamıştır (Gülen, 2012, s. 415). Böylelikle ABD, taraflara sunmuş olduğu bu plan ile 1959 yılında imzalanan Garanti ve İttifak antlaşmalarının geçerliliğini zımni olarak sonlandırmış oluyordu ancak bu plan kabul edilmemiştir.

Rum saldırıları 1964 yılının ağustos ayında da devam etmiş; Erenköy’e saldırılar yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 416). 7 ve 8 ağustosta Türkiye’den havalanan Türk jetleri Rumların ikmal hatlarını ve hücum botlarını vurmuşlardır (Gülen, 2012, s. 416). Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı oldukça önemli mesajlar vermektedir. İlk mesaj Rum-Yunan cephesine verilen, eğer saldırılara devam ederseniz bunu sonsuza kadar ellerimizi kollarımıza bağlayıp izlemeyeceğiz mesajıdır. İkinci mesaj ise 2 ay önce mektup gönderen ABD’ye, bıçak kemiğe dayanırsa bildiğimizi okuruz mesajını vermektedir. Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı ile Makarios, Erenköy’e uyguladığı ablukayı kaldırmak zorunda kalmıştır (Gülen, 2012, s. 417).
20 ağustostaki II. Acheson planı ise I. planda olduğu gibi Yunan tezlerini destekler mahiyettedir. Plana göre : Ada, Yunanistan’a ilhak edilecek, Karpaz bölgesinde bir askeri üs 50 yıllığına Türkiye’ye kiralanacak, adadaki Türk halkının hakları ABD’nin bizzat garantisi altında olacaktır (Gülen, 2012, s. 418). Yunanistan ise doğrudan bu plandan kazançlı taraf olarak çıkacağı için plana karşı olumlu bir yaklaşım sergilemiş ancak Makarios taviz içermeyen Enosis hedefinden ötürü planı kabul etmemiştir (Gülen, 2012, s. 418). Bu iki plan, ABD’nin Kıbrıs meselesine karşı siyasi pozisyonunda bir değişim olmadığı göstermiştir.
Türk ve Yunan tarafları süreç içerisinde birçok kez karşılıklı görüşmelerde bulunmuştur. Bunun bir örneği de 10 Haziran 1967 yılında Türkiye ve Yunanistan başbakanları Süleyman Demirel ve Konstantin Kollias, Kıbrıs konusunu görüşmek üzere Dedeağaç ta bir araya gelmeleridir (Kıralp, 2018, s. 449). Yapılan Görüşmede Yunanistan tarafı Enosis talebini yenilemiş; Türkiye’yi tatmin etmeyecek vaatlerde bulunmuş ancak Türk tarafı bu talepleri reddetmiştir (Kıralp, 2018, s. 449).Yapılan görüşmelerden sonuç alınamamasın ardından Kıbrıs’taki diplomasi-siyasi şiddet, siyasi şiddet-diplomasi kısır döngüsüne tekrar dönülmüştür. Nitekim 15 kasım tarihinde Rum kuvvetleri, iki Türk köyü olan Boğaziçi ve Geçitkale ’ye askeri saldırı yapmış; saldırıda 28 Türk hayatını kaybetmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye ise yaşanan bu olayın hemen ertesi günü TBMM’de yapılan oylamada hükümete, Kıbrıs’a askeri bir müdahale için izin vermiş ve 16 kasımda adaya müdahale kararı alınmıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye, ayrıca 17 kasımda Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum kesimine ültimatom vererek saldırlar devam ederse Yunanistan’a savaş ilan edeceğini açıklamıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ancak Türkiye aldığı bu kararı faaliyete geçirmeden önce çeşitli şartlar öne sürmüş, eğer bu şartlar yerine getirilirse müdahalenin yapılmayacağını açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye’nin ileri sürdüğü şartlar : Grivas’ın derhal adadan çıkartılması ve Yunanistan’ın adaya 3 yıl öncesinden itibaren sokmuş olduğu sayıları yaklaşık 12.000 civarı askerin adadan geri çekilmesidir (Aktaş, 2017, s. 34). Nitekim Türkiye’nin kararlı tutumu Yunanistan’ın geri adım atmasını sağlamış hem askerler geri çekilmiş hem de Grivas adadan çıkartılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ayrıca Rumlarda işgal ettikleri köylerden geri çekilmişlerdir (Kılınç, 2018, s. 180). Saldırıların ardından Kıbrıs Türkleri diplomatik bir hamle yaparak Kıbrıs anayasasının uygulanacağı güne kadar işlerini ve hizmet faaliyetlerini yönetmek , yürütmek için 28 Aralık ’ta Kıbrıs Geçici Türk yönetiminin kurulduğunu ilan etmişlerdir (Güler, 2004, s. 108). 1968 yılında yapılmış olan seçimlerde Makarios’un tekrar seçilmesine karşılık Türkler bu seçime katılmamış ; Dr. Fazıl Kütük’te Rumların bu adımına karşılık bir seçim düzenletmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Adadaki tarafların yapmış oldukları seçim özelinden bu siyasal hamleler adanın sadece nüfus yoğunluğu itibariyle ayrılmadığını siyasal yönetişim anlamında da artık ciddi bir kopuşun yaşandığı görülmektedir.

1968 yılının haziran ayına gelindiğinde ise Kıbrıs Rum tarafı ile Kıbrıs Türk tarafları arasında Beyrut’ta başlayan ve yaklaşık 6 yıl aralıklarla sürecek görüşmeler yapılmış ancak yapılan görüşmelerden taraflar arası sorunları çözecek mahiyette uzlaşı kararı çıkmamıştır (Akgün, 2018, s. 90). Kıbrıs Türk tarafı yapılan görüşmelerde adanın herhangi bir devlet ile birleşmemesi gerektiğini belirtirken Kıbrıs Rum tarafı ise Enosis amaçlarından vazgeçememekte ısrar etmiştir (Arık, 2011, s. 14) .Nitekim 1968 yılının kasım ayında İngiliz heyeti’nin Makarios ile yaptığı bir görüşme de Makarios’un: Türklere eğer yerel yönetimlerde özerklik verirsek Kıbrıs’ın üniter devlet yapısı bozulur, bunun akabinde de Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin ana tezi olan taksim’in önü açılır demiştir (Kıralp, 2018, s. 451).

1971 yılında daha önce adadan Türkiye’nin notası ile gönderilmiş olan Grivas tekrar adaya gizlice gelerek EOKA- B isimli terör örgütünü kurarak önce Kıbrıs’taki Makarios’u yönetimden indirmek ardından ise Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlıyordu (Kıralp, 2018, s. 452). 1972 yılı itibariyle Kıbrıs Rum kanadından Makarios ile Yunanistan’ın arasının açıldığı somut bir şekilde görülmektedir. Yunan hükümeti aynı yılın şubat ayında Makarios’a istifa çağrısında bulunmuş ancak bu istifa çağrısından ABD arabuluculuğu ile vazgeçmiştir (Kıralp, 2018, s. 452). Yapılan bu istifa çağrısı bazı Kıbrıslı Rumlar arasında hoş karşılanmamış ; Kıbrıs Rum tarafının başkanlık sarayı önünde toplanan Rumlar, Yunanistan’ın bu tavrını protesto etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 452). 2 Temmuz 1974 yılında ise Makarios iyice Yunanistan’dan tehdit algıladığını açık bir şekilde belirtircesine Yunanistan’a bir mektup göndererek Adada bulunan Yunanlı subayların Yunanistan’a geri dönmesi çağrısında bulunmuştur (Arık, 2011, s. 14). Bu mektup Makarios ile Atina yönetiminin arasındaki iplerin koptuğunu göstermiştir. Bu mektuptan tam 13 gün sonra yani 15 Temmuz 1974 yılında Makarios’u yönetimden indirmeyi hedefleyen “Afrodit Planı” uygulanmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 16). Plan dahilinde Rum Muhafız Birlikleri, Makarios’un görev yaptığı başkanlık sarayına saldırmış ve saray bombalanmıştır (Güler, 2004, s. 109). Ancak bu saldırıdan kurtulmayı başaran Makarios önce bir İngiliz üssüne sığınmış ardından da adayı güvenli bir şekilde terk etmiştir (Güler, 2004, s. 109). Kıbrıs’ta Yunanistan destekli darbe ile yönetime Nikos Sampson getirilmiştir (Kıralp, 2018, s. 454). Rum muhafız birlikleri yaptıkları darbenin başarılı olduğunu ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıklamışlardır (Arık, 2011, s. 16). Yunanistan destekli bu darbe ile Taraflar arasında daha önce yapılmış olan Garanti Antlaşması ihlal edilmiş oluyor ; 1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni bozulmuş oluyordu. Ada’nın anayasal düzeninin bozulması sadece Yunan destekli bir darbenin yapılması değil Makarios taraftarları ile darbeciler arasında şiddetli çatışmaların yaşanmasını da kapsıyordu. Nitekim taraflar arası yaşanan çatışmalarda yaklaşık 2000 Makarios taraftarı, darbeciler tarafından öldürülmüştür (Arık, 2011, s. 16). Bu yıllarda Türkiye’de iktidarda CHP-MSP koalisyonu vardı (Arık, 2011, s. 15). Adada yaşanan bu darbe Ankara’yı harekete geçirmiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 17 Temmuz’da adada yaşanan darbe konusunu görüşmek üzere Londra’ya gitmiş burada İngiliz mevkidaşı ile bir görüşme gerçekleştirmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Yapılan görüşmelerde Türkiye, halihazırda adada askeri üsleri bulunan İngiltere’den bu üsleri kullanmayı istemiş ve konu ile ilgili olarak müşterek hareket edilmesini istemiş ancak İngilizler, Türkiye’nin bu teklifini kabul etmemişlerdir (Arık, 2011, s. 17). Ayrıca İngiltere, askeri bir müdahale yapılmadan önce üç garantör ülkenin bir araya gelerek konuyu istişare etmesini Ecevit’e iletmiş; Başbakan Ecevit ise İngiltere’nin bu teklifini Yunanistan’ın işgalci devlet pozisyonunda olmasından ötürü reddetmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Başbakan Ecevit’in İngiltere’ye yapmış olduğu bu ziyaret Türkiye’nin, Garantörlük Antlaşmasında belirtilen istişare mekanizmasını İngiltere özelinde işlettiğinin kanıtıdır. Yapılan Londra görüşmesinin bir diğer önemi ise: Adanın bir diğer garantör devleti olan İngiltere ile müşterek hareket edilebilme noktasında bir nabız yoklaması yapmaktır. Zira İngiltere’nin potansiyel desteği olası bir ABD tepkisinin, yumuşatılması noktasında önemli bir dayanak noktası olmuş olacaktı. Yapılan bu görüşmeden netice alınamayınca Türkiye, Adada bozulan Anayasal düzenin tesis edilmesi hem de adada bulunan Türklerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması için 20 Temmuz 1974 yılında adaya müdahale etmiştir (Kıralp, 2018, s. 454).

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs Adasındaki Girne’ye çıkarma yaparken bir yandan da Gönyeli bölgesine havadan paraşütçü birlikleri ile indirme yapmıştır (Arık, 2011, s. 17). Kıbrıs adasına yapılan ilk harekat iki gün sürmüş ve bu iki günde Türk Silahlı kuvvetleri adanın %7’lik bir kısmını kontrol altına almayı başarmıştır (Arık, 2011, s. 17). Türkiye, Birlemiş Milletler Güvelik Konseyi’nin 353 sayılı ateşkes kararını 22 temmuzda kabul ederek 20 temmuzda başlamış olduğu harekatı durdurmuştur (Vatansever, 2010, s. 1515). Bu müdahalenin ardından çok geçmeden 25 ile 30 temmuz arasında 1.Cenevre Konferansı yapılmış; Söz konusu konferansta : Kıbrıs Cumhuriyetinin iki kurucu antlaşması olan Londra ve Zürih antlaşmalarının halen daha geçerli olduğu vurgulanmış, Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya uluslararası hukuk çerçevesinde müdahale ettiği kabul edilmiş, Kıbrıs Adasında yaşamlarını sürdüren Türk ve Rum taraflarının iki idareye sahip oldukları resmi olarak kabul edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1516). Böylece Türkiye, sınırlı sürede yapmış olduğu ilk askeri harekat ile hem yaptığı müdahalenin meşruluğunu taraflara kabul ettirmiş oluyor hem de Kıbrıs Adasında yaşanılan sorunda Kıbrıs Türklerinin diplomasi masasından dışlanamayacağını göstermiş oluyordu. Türkiye’yi ikinci müdahaleyi yapmaya sürükleyen nedenler ise : Rum ve Yunan askeri kuvvetlerinin daha önceden kabul edilmesine rağmen Türk bölgelerindeki kuşatmayı kaldırmamış olmaları (Vatansever, 2010, s. 1516). Adada yaşayan Türk nüfusun %65 oranında halen daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü altında bulunan bölgelerin dışında olması ve bu nedenle Rum askeri kuvvetlerince saldırıya açık bir pozisyonda kalmalarından ötürü güvenliklerinin tehdit altında olmasıdır (Arık, 2011, s. 17). 8 ile 12 ağustos tarihleri arasında ise 2. Cenevre Konferansı yapılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516). Yapılan konferansta Rauf Denktaş adeta ilerideki kurulacak olan KKTC’nin sınırlarını çizmiştir. Buna göre Kıbrıslı Türkleri içerecek sınırları Limni-Lefke hattından başlatarak Lefkoşa ve Magosa’yı içine alan ve Magosa Limanında son bulan sınırların kabul edilmesini istemiştir; Rum ve Yunan tarafı ise köylerde yaşayan nüfuslara göre hangi kesimin yönetiminin olacağını talep etmiştir (Arık, 2011, s. 18). Yunan ve Rum tarafının bu talebinin diplomatik bir tuzak içerdiği söylenebilir. Zira adada yıllardır katledilen ve yerlerinden edilen Türklerin nüfusu, Rumlardan az olacağından ötürü çoğunluk yönetimsel olarak Rum kesiminin elinde olmuş olacaktı. Yapılan bu konferanstan bir uzlaşı çıkmayıp, Rum güçlerinin Türk köylerine saldırılarının devam etmesi ve yukarıda belirtmiş olan gerekçeler nedeni ile Dışişleri Turan Güneş tarafından “AYŞE TATİLE ÇIKSIN” parolası ile Ankara’ya ikinci harekatı başlatabilirsiniz mesajı verilmiştir (Arık, 2011, s. 19).

Bunun üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tekrar harekete geçerek 14 ağustosta ikinci harekatı başlatmış; bölgede yaşayan Kıbrıslı Türklerinde Türk askerine destek olması ile Lefke-Magosa bölgesi ele geçirilmiş ardında da Yeşilırmak Türk kuvvetlerince kontrol altına alınmıştır (Güler, 2004, s. 110). Türk kuvvetlerince alınan bölgeler ile Rauf Denktaş’ın önerdiği alanların örtüşmesi yapılan bu harekatın son derece planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini ve Türkiye’nin adanın tamamını işgal etme amacı taşımadığını çok net bir şekilde göstermiştir. Türkiye önceki harekatında olduğu gibi bu harekatını da iki gün içerisinde tamamlamış ve 16 ağustosta ateşkes yaparak harekatını durdurmuş ve sonlandırmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516).

KIBRIS BARIŞ HAREKATININ SONUÇLARI

Türkiye’nin yapmış olduğu harekattan en fazla rahatsız olan devletlerin başında ABD gelmekteydi. Aslında bu husus hiç de şaşırtıcı değildir zira ABD’nin tarihsel süreç içerisindeki Kıbrıs konusu özelindeki taraflara yaklaşımı ve uyguladığı politikalar Yunan-Rum blokuna daha yakın olmuştur. Bu hususun en somut örneklerini 1964 Johnson mektubunda, Acheson planlarında görülmektedir. ABD, Türkiye’nin gerçekleştirildiği bu harekata tepki olarak harekattan bir yıl sonra şubat ayında Türkiye’ye karşı silah ambargosu kararı almıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye ise ABD’nin bu adımına karşılık ABD ile daha önceden imzalamış olduğu Ortak Savunma İş birliği Antlaşmasını feshetmiş ardından ABD’nin kullandığı Ortadoğu’daki en stratejik askeri üslerden biri olan İncirlik üssünü ABD’nin kullanımına kapatılmıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye yapmış olduğu karşı hamlelerine bir yenisini daha ekleyerek “13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyetini ilan etmiştir” (Vatansever, 2010, s. 1517). Şubat 1975 yılından birkaç yıl sonra ise Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti, 15 Kasım 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak kurulmuş ve kuruluşu tüm dünyaya ilan edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1518). KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı ise Rauf Denktaş olmuştur. İlk harekat sonucunda Nikos Sampson cuntası Kıbrıs’ta iktidardan düşürülmüş (Vatansever, 2010, s. 1515). 2.harekat neticesinde de Yunanistan bu harekata tepki olarak NATO’dan çıkmıştır. (Daha sonra Rogers Planı dahilinde ittifaka geri dönmüştür).

SONUÇ

1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı Türkiye’nin diplomasiyi sonuna kadar kullandığı ancak tabiri caiz ise bıçak kemiğe dayandığında da askeri gücünü kullanmaktan çekinmediğini de tüm dünyaya göstermiştir. Yapılan bu müdahale ile Yunan-Rum blokunun Enosis hayalleri suya düşerken Türkiye, Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarının yalnız olmadıklarını ve haklarının kararlılıkla savunacağını diğer aktörlere göstermiştir. ABD tarafından önce Johnson mektubuna ardından da silah ambargosuna maruz kalan Türkiye, anlamıştır ki kendi milli savunma sanayisi olmadan yürütmüş ve yürüteceği dış politikasındaki hayati çıkarlarını gerçekleştirmesi imkansızdır. Nitekim Türkiye’nin 1964 yılındaki müdahaleyi yapamamasının tek sebebi ABD’nin mektubu değil, çıkartma için gerekli olan askeri teçhizatların eksik olmasındandır. Türkiye’nin yaşamış olduğu bu acı tecrübelerden ders çıkardığının en büyük kanıtı da 1971 yılında Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme vakfı tarafından başlatılmış olan “Kıbrıs’ı Düşün Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyasının başlatılmasıdır (Kıralp, 2018, s. 452). Türkiye, Kıbrıs ve Küba krizleri özelinde anlamıştır ki tek taraflı izlenen blok içi politikalar Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum nedeni ile ülkeye faydadan çok zarar getirmiştir. Bu yıllardan sonra Türkiye çok taraflı dış politika izleyerek dış politika konseptinde değişikliğe gitmiştir. Ancak bu noktada Türkiye’nin blok içi politikalar yürütme sebeplerinden biri olan ve dışsal faktörler içerisinde yer alan uluslararası yapı ve soğuk savaş yıllarının kendine has dinamiklerinin de olduğu göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin üzerine yoğunlaşması gereken bir konu da lobiciliktir. Zira Yunan-Rum bloku lobicilikte uluslararası hukuka aykırı eylemlerini meşrulaştırırken Türkiye haklı olduğu konularda dahi yeterli desteği diğer aktörlerden alamamıştır. Türkiye bu konuya özel bir önem vermelidir. AB’ye, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde üye olan ve tüm adanın sahibiymiş gibi hareket eden Rum kesimine karşı, Türkiye’nin yeni bir diplomatik süreç başlatarak ve yoğun lobicilik faaliyetleri ile bu süreci destekleyerek ilişkilerinin yakın olduğu devletlere KKTC’nin tanınmasını sağlatarak Rum kesimine diplomatik anlamda cevap vermesi elzemdir.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Akarçay, P., & Ak, G. (2018). Ulusal Güvenlik Bağlamında Kıbrıs: Jeostratejik/Jeoekonomik Önem Ve Gelişmeler. Çeşm-i Cihan: Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi E-Dergisi, 140-157.

Akgün, S. (2018). Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletlerin Arabuluculuğu İle Siyasal Çözüm Modelleri Analizi. Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 89-107.

Aktaş, E. (2017). Barış Harekatına Kadar Kıbrıs Sorununa Kısa Bir Bakış. Turkish Studies, 23-44.

Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 3-21.

Bulut, M. E. (2020, Kasım 18). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu. Academia: https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/62940028/KUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUSU20200413-110990-1kf3owj.pdf?1586791223=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DKUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUS.pdf&Expires=1605703771&Signature=Rpb adresinden alındı

Cicioğlu, H., & Göktürk, T. B. (2014). Türkiye’nin Kıbrıs Politikasını Belirleyen Olaylar (1923-1960 Yılları Arası). Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongre Bildirileri (s. 179-199). Mersin: Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayınları .

Davutoğlu, A. (2016). Stratejik Derinlik. İstanbul: Küre Yayınları.

Fırat, M. (2016). Yunanistanla İlişkiler. A. Akdevelioğlu, B. Oran, Ç. Erhan, T. Erel, G. Alpkaya, İ. Uzgel, . . . H. Uluğbay içinde, Türk Dış Poltikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,Yorumlar Cilt (1 1919-1980) Editör: Baskın Oran (s. 7-900). İstanbul: İletişim Yayınları.

Gülen, A. (2012). İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası. Ankara Üniversitesi Türk Đnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 389-428.

Güler, Y. (2004). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi. Kırşehir Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 101-112.

Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri Ve Megali İdea. Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 105-123.

Kılınç, M. (2018). Turkish Studies. Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi (1950-1983), 171-183.

Kıralp, Ş. (2018). 1967-1974 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs Politikaları. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 444-460.

Koday, Z. (1998). Kıbrıs’ın Jeopolitik Önemi. Türk Coğrafya Dergisi, 419-428.

Sevinç, D. (2017). Türk Yunan İlişkileri Çerçevesinde Kıbrıs Sorununda Yeni Bir Aşama ( 1954-1960). Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 171-206.

Uzun, H. (2004). 1919-1950 Yılları Arasında Türkiye-Yunanistan İlişkileri. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi , 35-50.

Ülker, H. (2019). Kıbrıs Jeopolitiğinin Ulusal Güvenlik Bağlamında Türk Dış Politikasına Etkileri. Rauf Raif Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük 1. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Sempozyumu, (s. 324-360). Lefkoşa.

Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1487 – 1530.

Yalçın, E. (2017). Yunanlıların Bitmeyen İdeali: ” Megali İdea”. Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, 33-48.

Yaycı , C. (2020). Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi Ve Türkiye. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekatı Ve Sonuçları . İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 87-98.

[/vc_toggle]

1950 – 1960 Dönemi Ortadoğu Gelişmeleri

1945 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İngiltere, Filistin’deki varlığını bitirmek istemiştir. Konu Birleşmiş Milletler’e taşınmış ve BM Genel Kurulu aldığı ‘‘Taksim Planı’’ ile Filistin’in Araplar ve Yahudiler arasında bölünmesini, Kudüs’ün özel bir statüyle ayrılmasını ve uluslararası bir rejimin kurulmasını önermiştir. Bu önerinin ardından Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak vermiştir. Yahudilerin İsrail Devleti’ni ilan etmelerinin hemen ardından Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın çatışmaya dâhil olmasıyla birlikte Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştır. Savaş 1949 yılında İsrail’in galibiyetiyle sonuçlanmıştır. İsrail, BM Genel Kurulu’nun sunduğu plandan çok daha öteye giderek bölgenin büyük bir kısmına hâkim olmuştur [1].

Savaşın bitmesi taraflar açısından tatmin edici değildi. İsrail topraklarını daha da genişletmek ve bölgede kalıcı bir üstünlük kurmayı amaçlarken, Araplar yenilginin intikamını almayı ve İsrail’in bölgedeki varlığını sonlandırmayı amaçlıyorlardı. Yeni bir savaşın çıkması an meselesiydi. II. Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde silah üreticileri ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB’ydi. İngiltere’nin Arap ülkelerini silahlandırması Batı Bloğunun güvenliği için önemliydi ancak bu durumun İsrail’in güvenliğini tehdit etmesi ABD için farklı bir sorun teşkil ediyordu. İsrail’in güvenliği için Arap ülkelerine yapılacak bir ambargo bu ülkeleri Sovyetler ile yakınlaştırabilirdi. ABD, Batı Bloğunun içinde ayrışmalar yaşanmaması için İsrail’e ağır silahların satışını durdurdu. İsrailli yöneticilerin ve Yahudi lobilerinin bitmeyen ısrarları karşısında Truman yönetimi, Orta Doğu’ya yönelik silah satışının belirli şartlar üzerine oturtulması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması için harekete geçti. ABD, İngiltere ve Fransa 25 Mayıs 1950’de Üçlü Deklarasyon’u açıkladı. Üç paragraflık bildiride ülkelerin güvenliği için silah almalarının doğal bir hak olduğu, silah alım taleplerinde bulunmaları halinde başka bir ülkeye saldırma amacı gütmemeleri gerektiği ve söz vermelerine rağmen sınırlarını ihlal ederek saldırmaları durumunda ABD, İngiltere ve Fransa’nın bölgeye müdahale edeceği belirtilmiştir. Deklarasyon bölgede ABD’nin söz sahibi olmasını sağlamakla beraber ülkeler arasındaki krizleri engellemeye yetmemiştir [2]. 1940’lı yılların sonlarında İran, İngiltere’ye petrolün çıkartılmasındaki kar oranının düşük olduğunu bildirdi. İngiltere göstermelik küçük bir fiyat artırımı ile talebi geçiştirmek istedi. İran meclisinde önemli bir yeri olan Dr. Musaddık petrolün millileştirilmesi fikrini tüm ülkede ateşledi. İki ülke arasında ortak kurulmuş şirket kar oranını arttırmayı teklif etse de kabul görmedi. Artık petrolü millileştirmek İran için milli bir meseleydi. Musaddık, şah tarafından onay verilerek başbakan oldu. Yeni başbakan şirketin millileştirilmesini içeren tasarıyı onayladı. Artık bu durum böylelikle uluslararası bir krize dönüşmüş oluyordu. İngilizler, İran’ı tehdit etmek amacıyla İran sularına savaş gemilerini gönderdi. Ancak SSCB’nin varlığı İngilizleri ürküttü ve gemiler geri çekilmek zorunda kaldı. Musaddık halktan ve siyasilerden aldığı desteği kendisine güç bilerek şahı tahtan indirdi ve ülke dışına sürgüne yolladı. Bu gelişme üzerine ordu harekete geçti ve 19 Ağustos 1953 tarihinde darbe yaparak başbakanı görevden indirdi ve tutukladı. Şah ülkesine geri döndü. Darbeyi gerçekleştiren General Zahedi başbakan seçildi ve petrol anlaşmazlığına son noktayı koydu. Petrol; Amerikan, Fransız, İngiliz, Hollandalı ve İranlı şirketler arasında paylaştırıldı. Böylelikle İran’ın petrolü millileştirme girişimi başarısız olmuş oldu [3]. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles 11-28 Mayıs 1953 tarihleri arasında Orta Doğu’da on bir ülkeyi ziyaret etti.

26-27 Mayıs’ta Türkiye’ye geldi ve SSCB’ye karşı Orta Doğu’da kurulacak yeni savunma mekanizmasının öncüsünün Türkiye olması gerektiğini içeren fikirlerini bildirdi. Bu durum Türkiye’ye beklediği fırsatı vermiş oldu. Çünkü gittikçe kötüleşen ekonomi Demokrat Parti hükümetini ABD’den yardım almaya zorluyordu. Türkiye güvenilirliğiyle, stratejik konumuyla ve bağlılığıyla vazgeçilemeyecek bir ortak olduğunu ABD’ye göstermek niyetindeydi. Bölge ülkelerinden tepkiler gelmesine rağmen Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955’de Bağdat’ta Türkiye-Irak Karşılıklı İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Daha sonraları bu antlaşma Bağdat Paktı olarak anılacaktır. Pakta sırasıyla Birleşik Krallık, Pakistan ve İran katılmıştır. ABD gözlemci ülke sıfatıyla paktta yerini almıştır. Paktın İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiği düşüncesi ve ABD’nin pakta üye olmaması, bölgedeki Arap ülkelerinin pakta katılmamasında önemli rol oynamıştır. 1959 yılında örgütün ismi Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. 1979 yılında önce İran’ın sonra Pakistan’ın ayrılmasıyla teşkilatın işlevi son bulmuştur [4]. 1952 yılında darbeyle Mısır yönetiminin başına geçen Cemal Abdünnasır, Arap milliyetçiliği ağırlıklı politikalarıyla başta İsrail olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin etmiştir. Süveyş Kanalı hakkındaki anlaşma İngiltere ve Mısır arasında 19 Ekim 1954 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşmayla birlikte geçmişten gelen sorunlar çözüme kavuşturulmuş ve İngilizlerin 20 ay gibi bir sürede bölgeden çekilmesi kararlaştırılmıştır. 1955 yılının başlarında Gazze’de İsrail ile çatışmaya başlayan Mısır, ABD ve İngiltere’den silah almak istemiş fakat Bağdat Paktı’na olan muhalefeti sebebiyle kabul görmemiştir. Bunun üzerine modern silahlar ve araçlar Çekoslovakya’dan temin edilmiştir. Nasır’ın Cezayir’de Fransa’ya karşı direnişçileri desteklemesi, Fransa’nın İsrail’e silah satmasına olanak sağlamıştır. Nasır, Batı emperyalizmine sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Nasır’ın izlediği güçlü ordu, güçlü ekonomi ve Arap milliyetçiliği politikaları 1956 Süveyş Buhranı’nın ve İkinci Arap-İsrail Savaşı’nın yani Süveyş Savaşı’nın sebeplerini oluşturmuştur. ABD’den destek bulamayan Mısır, Asuan Barajı’nın yapımı için gerekli teknik bilgiyi ve krediyi Sovyetlerden temin etmiştir. Sovyetlere ve komünist rejimlere yaklaşan Mısır’a ABD tepkisini açıkça göstermiştir. Nasır yönetimi de Süveyş Kanalı’nı millileştirerek karşı bir cevap vermiştir. Böylelikle Süveyş Krizi başlamıştır. İngiltere, Fransa ve İsrail anlaşarak ortak bir harekâtla Mısır’a saldırmayı amaçlamışlardır. Nitekim 29 Ekim 1956 günü İsrail kuvvetleri Sina Yarımadası’nın işgali için Kadeş Operasyonu’nu başlatmıştır. ABD, kendinden habersiz yapılan bu işgal girişimini desteklememiş ve sonlandırılması için ilgili ülkelere baskı uygulamıştır. Savaşı kazanmalarına rağmen uluslararası baskıya dayanamayan Fransa, İngiltere ve İsrail bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. Süveyş Savaşı, ABD ve İsrail ilişkilerinde ilk kez büyük bir sorun yaşanmasına sebep olmuştur [5].

1957 yılının başlarında ABD Başkanı Eisenhower yaptığı bir konuşmayla kongreden Orta Doğu’ya yönelik askeri ve ekonomik yardım ve gerekirse askeri müdahale için kendisine yetki veren bir yasa çıkarılmasını talep etti. Nitekim küçük değişikliklerle kongre yasayı çıkarttı. Yetkiler şu şekilde sıralanabilir: Bağımsızlığını muhafaza etmek için ekonomik ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardımda bulunmak, askeri yardım isteyen ülkelere asker göndermek, talep etmeleri üzerine komünist ülkelerden gelecek saldırılar karşısında silahlı kuvvetlerin kullanımını sağlamak. Yasa tarihe Eisenhower Doktrini olarak geçmiştir. Nitekim başta Ürdün olmak üzere farklı ülkelere ekonomik yardımlarda bulunuldu ve Orta Doğu ülkelerinin kısmen de olsa Sovyetler ile ilişki kurması engellendi. Nasır’ın Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri karşısında kral yardım talebinde bulundu ve yardım aldı. Mısır ve Sovyetler dışında doktrine tepki gösteren olmadı [6]. Ürdün’deki gelişmeler monarşinin olduğu Irak ve Suudi Arabistan tarafından yakından takip edildi ve dayanışma mesajları verildi. Ayrıca ABD de Sovyet tehlikesine karşı monarkları destekledi. Ürdün’ü desteklemesindeki bir başka önemli etken de olası bir Arap-İsrail savaşında İsrail’in güvenliğiydi. Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri başarısız kaldı. ABD’nin Ürdün’e destek vermesinin ardından Ürdün bölgedeki Batı müttefiki Türkiye ile de yakın ilişkiler başlatma amacına girdi. Karşılıklı görüşmeler yaşandı. Türkiye Bağdat Paktı’na katılması için Ürdün’ü ikna etmeye çalışsa da başarılı olamadı [7]. 1957 yılında Suriye’nin Sovyetlerle yakınlaşarak ekonomik ve askeri yardımları da kapsayan çeşitli antlaşmalar imzalaması Suriye Bunalımı’nı başlatmıştır. ABD askerleri Türkiye’de bulunan İncirlik Üssü’ne yerleşerek, harekâta hazır pozisyon almıştır. ABD Dış İşleri Bakan Yardımcı Henderson raporunda Orta Doğu’nun çok kritik olduğunu belirtmiştir. ABD, Suriye’ye sınır komşusu olan ülkelere silah yardımı yapacağını ancak askeri bir müdahalenin olası olmadığını açıklamıştır. Türkiye bu durum karşısında telaşa kapılmış ve Suriye sınırına asker sevkiyatı yapmıştır. SSCB asker sevkiyatının ardından tehdit içerikli mektupları Türkiye’ye göndermiştir. Gelen tepkiler karşısında Türkiye, asker sevkiyatının kaçakçılığı önlemek amacıyla yapıldığını söyleyerek geri adım atmıştır. Gerginlik Mısır birliklerinin, sınırda Suriye birliklerine takviye yapılmasıyla daha da artmıştır. Gerginlik komşu ülkeler tarafından da çözülmek istenmiştir. Ayrıcı BM Genel Kurulu’nda da konuşulmuştur. 1 Şubat 1958’de Suriye ve Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesiyle gerginlik son bulmuştur [8]. 1958 yılının ilkbaharından itibaren Lübnan’da sorunlar çıkmaya başladı. Cumhurbaşkanı Camille Chamoun’un uyguladığı politikalar, kendi cumhurbaşkanlığı süresini uzatması ve Müslümanları meclis dışında bırakacak faaliyetlerde bulunması muhalefet ve iktidarı çatışmaya sürükledi.

Ülkedeki sorunların sebebi olarak Birleşik Arap Cumhuriyeti gösterilse de uluslararası alanda destek toplanamadı. Irak’ta meydana gelen gelişmeler ve ABD’nin desteksizliği Chamoun’un yumuşamasına neden oldu. Yeni cumhurbaşkanının seçilmesiyle beraber mayıs ayında şiddetlenen çatışmalar temmuz ayında son buldu [9]. 14 Temmuz 1958’de General Kasım önderliğinde Bağımsız Subaylar olarak adlandırılan bir grup, Kral Faysal ve Başbakan Nuri Said’i öldürerek monarşiyi yıkmış ve cumhuriyeti ilan etmiştir. Darbenin olduğu gün Bağdat Paktı üyesi devletlerin yöneticileri Ankara’da toplantı yapmaktaydı. Kral Faysal’ın öldürüldüğü haberi herkesi şok etmişti. Darbeyle birlikte batı yanlısı bir Irak kalmamıştır. Adnan Menderes Irak’a askeri müdahale etmek istediyse de hem cumhurbaşkanının hem de diğer devletlerin desteğini alamamıştır. SSCB de müdahale olasılığına karşılık nota yayınlamıştır. Darbe sonrasında Irak Bağdat Paktı’ndan ayrılmıştır. Bunun neticesinde paktın merkezi Ankara’ya taşınmış ve ismi Merkezi Anlaşma Örgütü olarak değiştirilmiştir. ABD’nin Irak’taki yeni rejime ılımlı davranması Batı ülkelerinin ve Türkiye’nin yeni rejimi tanımasına sebebiyet vermiştir [10].

[irp posts=”23207″ name=”“Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC’nin İktisadî Politikaları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnot
1) Serhat Erkmen, ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No: 47, Kasım 2019, s. 1.
2) Ferhat Pirinççi, ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı, 2010, s. 376-378.
3) Atilla Ballıkaya, ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2019, s. 54-58, 129-138.
4) Behçet Kemal Yeşilbursa, ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6, 2011, s. 89-90, 96-98.
5) Meral Kuzgun, ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara, 2020, s. 406-409, 412-415.
6) Dilara Oruç, ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü, 2013, s. 22.
7) M. Bürkan Serbest, ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı, 2003, s. 108.
8) A.g.m., s. 109-114.
9) Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Orta Doğu, Ankara, 2019, s. 128-132.
10) M. Bürkan Serbest, a.g.m., s. 116-121.

Kaynakça
BALLIKAYA, A. (2019). ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi.

ERKMEN, S. (2019). ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No:47.

KUZGUN, M. (2020). ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara.

ORUÇ, D. (2013). ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü.

PİRİNÇÇİ, F. (2010). ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı.

SERBEST, M. B. (2003). ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı.

YEŞİLBURSA, B. K. (2011). ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6.

YILMAZ, T. (2019). Uluslararası Politikada Orta Doğu, Barış Kitabevi, Ankara.
[/vc_toggle]

Bağımsızlığından 1898 İspanya Savaşı’na Birleşik Amerika Gelişmeleri

1783 Paris Barışı ile Amerikan Bağımsızlık Savaşı son buldu. Barışla birlikte İngiltere, Kuzey Amerika’daki kolonilerin bağımsızlığını tanımış oldu. Bağımsızlıktan sonra Amerikalılar kurdukları yeni devletin anayasasını hazırlamaya başladılar. Federal Anayasanın hazırlanıp kabul edilmesi ancak 1787 senesinde gerçekleşebildi. Anayasanın eyaletler tarafından teker teker kabul edilebilmesi de 1790 senesine kadar sürdü. 1789 yılında başkanlık seçimleri yapıldı ve George Washington ilk başkan olarak göreve başladı [1]. 1756-1763 yılları arasında gerçekleşen Yedi Yıl Savaşları’nın intikamını almak isteyen Fransa ve İspanya, Amerikalılara bağımsızlık savaşlarında yarım etmiştiler ve İngiltere’ye savaş açmışlardı. Aynı şekilde İngiltere’nin, Hollanda’nın kolonilerle yaptığı ticareti engellemesi savaşa sebep olmuştu. Kolonilerini kaybeden İngiltere bunu unutamadı ve zaman içinde sürekli sorun çıkartmaya devam etti.

George Washington

Fransız İhtilali gerçekleştiğinde yeni kurulan Birleşik Devletler Fransa’nın bağımsızlık zamanı yaptığı yardımları unutmadı. Fransa 1793 yılından itibaren neredeyse tüm Avrupa ile savaşa girişti. Başkan Washington’un bu durum karşısında tarafsızlık deklarasyonu yayınlaması ne Fransa’yı ne de İngiltere’yi memnun etmedi. İngilizler Fransa’ya mal götüren Amerikan ticaret gemilerini tutuklamaya başladılar. Amerika bu durum karşısında savaşa girişmek yerine uzlaşmayı tercih etti ve İngiltere’ye heyet gönderdi. Heyetin İngilizlerle anlaşması sonucu gerginlikler bir nebze olsun azaldı. Fransa’ya giriştiği savaşta yeterince destek verilmemesi ikili ilişkileri bozdu. Aynı İngilizlerin yaptığı gibi Fransızlar da İngiltere’ye mal götüren Amerikan ticaret gemilerini durdurmaya hatta tutuklamaya başladılar. Amerika bu olaylardan güçlü bir donanma kurması gerektiğini de ayrıca anlamıştır. Fransa ayrıca İngiltere ile yapılan anlaşmaya da içerlemişti. Amerikan-Fransız ilişkileri Napolyon’un başa geçmesiyle anca düzelebildi. 1800 yılında yapılan ticaret antlaşmasıyla ilişkiler düzeldiği gibi ayrıca 1778 Amerikan-Fransız ittifakı da sona erdirildi. Böylelikle Amerika kendisini Avrupa çıkmazından kurtarmayı amaçlıyordu [2]. Napolyon Savaşları’nın şiddetinin artmasıyla Amerika ile İngiltere’nin arası tekrar açıldı. İngiltere’nin uluslararası hukuku hiçe sayarak denizlerde taşkınlık çıkarması bunun en önemli sebeplerindendi. İngiltere’nin bu taşkınlıklarına karşı Birleşik Devletler bazı İngiliz ürünlerine ithal kısıtlaması getirdi. Napolyon 1806 yılında Kıta Ablukası’nı ilan ettikten sonra Amerika da art arda yayınladığı kanunlarla üç yıl boyunca kendi kıyılarında abluka ilan etti. Bu tedbirler yeterli olmadı. Kuzey eyaletleri İngiltere’ye ait Kanada topraklarını ele geçirmek isterken, güney eyaletleri de İngiltere’nin müttefiki İspanya’nın himayesindeki Florida’yı ele geçirmek istiyordu. Nitekim 19 Haziran 1812’de Başkan James Madison İngiltere’ye karşı savaş ilan etti. Savaş üç yıla yakın sürdü. Birkaç harekât dışında bariz Amerikan mağlubiyeti ile sonuçlandı. 24 Aralık 1814 tarihinde barış antlaşması imzalandı. İngiltere’nin barış yapmasındaki en önemli sebep Viyana Kongresi ve Napolyon’un sonunu getirecek Waterloo Muharebesi’ydi.

James Madison

İngiltere’nin asıl amacı Napolyon’u tamamen tarihten silmek ve Viyana Kongresi’nde başarı elde etmekti. Bu yüzden anlaşma pek önemsenmedi ve mevcut statüko üzerinden yapıldı. Amerika savaşı kaybetmekle beraber tüm eyaletlerin kenetlenerek İngilizlere karşı savaşmasının getirdiği birlik duygusu bakımından kazanç sağlamış oldu. Ayrıca kazanılan birkaç muharebe de Amerikalıların öz güvenlerini arttırdı [1]. 8 yılın sonunda 1796 yılında görevinden ayrılan ilk başkan George Washington basın aracılığıyla Amerikalılara tavsiyelerde bulundu. Bu tavsiyeler Amerika’nın o dönem için uluslararası politikasını anlamamız için önemlidir. Mesajında şöyle diyordu: ‘‘Yabancı milletler bakımından bizim için esas davranış ilkesi, bunlarla ticari münasebetlerimizi genişletirken, kendileriyle mümkün olduğu kadar az siyasal bağlantılar kurmak olmalıdır. Şimdiye kadar onlara bazı taahhütlerimiz olmuştur. Bunları iyi niyetle yerine getirelim. Fakat orada duralım. Avrupa’nın birtakım önemli çıkarları vardır. Bunların bizimle ya hiç ilgisi yoktur veya bizimle çok uzak ilgisi vardır. Dolayısıyla, Avrupa, sebepleri, esas itibariyle bizim çıkarlarımıza çok yabancı olan birtakım anlaşmazlıklara sık sık sürüklenebilir. Onun için, Avrupa politikasının alelade değişikliklerine veya onun dostluk veya düşmanlıklarının alelade kombinasyon ve çatışmalarına, yapay bağlarla kendimizi bağlamak akıllıca bir iş olmaz’’ [2]. Washington’un bu sözleri Amerika’nın 150 yıl sürecek dış politikasının temellerini oluşturmuştur. Bu politika izolasyon ve Avrupa diplomasisinden uzak kalma ilkelerine dayanmaktadır. Nitekim beşinci başkan James Monroe’nun 1823’de kendi adıyla yayınladığı doktrin bu ilkeleri resmileştirmiştir. Monroe Doktrini, ABD’nin Avrupa siyasetinden ve kirli entrikalarından uzak kalmak istemesinin bir göstergesidir [3]. Amerikalılar bağımsızlıklarını kazandıklarında sınırları batıda Mississippi Nehri’ne, kuzeyde günümüzdeki ABD-Kanada sınırına aşağı yukarı benzer şekilde ve güneyde İspanya’ya bağlı Florida’ya kadar uzanıyordu. ABD ilk kurulduğunda on üç eyaletten oluşuyordu. Zaman içinde Avrupa’dan gelen göçler ve yeni ekonomik faaliyetlerin başlaması sebebiyle toprakların genişletilmesi gerekti. Zaman içinde farklı eyaletler de birliğe katıldı. Ayrıca toprakları genişletmek için farklı politikalar da uygulandı. Fransa 1762 yılında Louisiana’yı İspanya’ya terk etmişti. 1800 yılında ise Napolyon İspanyollar ile anlaşarak bölgeyi geri aldı. Napolyon’un İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki varlığını tehdit etmek için bölgeye yerleşmesi ABD’nin ticaretini ve ayrıca güvenliğini tehdit ediyordu. Başkan Jefferson, Fransa’yı açık bir şekilde tehdit etti. Napolyon Avrupa’da yaşanacak savaşla meşgul olduğu için pek üstelemedi. Ayrıca paraya da ihtiyacı vardı. Nitekim 1803 yılında imzalanan bir antlaşma ile 60 milyon frank karşılığında Louisiana’yı ABD’ye sattı. Bölgenin satın alınması bir başka sorunu doğurdu. İspanya’nın kontrolündeki Florida ile ABD’nin sınırı arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı. ABD bölgeyi kontrol edebilmek için zaman zaman isyanlar çıkarttı. Florida sorunu sadece ABD-İspanya arasında kalmayıp İngiltere’nin de bir sorunu oldu. Ne var ki İngiltere-ABD savaşı 1812 yılında çıktı. Napolyon’un yenilgisinden sonra Kral Ferdinand tekrar İspanya tahtına çıktı.

Napoleon Bonaparte

Aynı zamanda bölgede İspanya’nın kontrolü git gide azalmıştı. İki ülke arasında görüşmeler yapıldı ve 1819 yılında imzalanan bir antlaşma ile ABD 5 milyon dolara İspanya’dan Florida’yı satın aldı [4]. 1824 yılında Meksika bağımsızlığını ilan edince İspanya himayesindeki Teksas’ı da ilhak etti. ABD’nin ilhakı 1828 yılında tanımasıyla Amerikalılar Teksas’a göç etmeye başladı. Meksika hükümetiyle bölge halkının yaşadığı sorunlar isyana dönüştü. İsyan 1836 yılına kadar sürdü ve Teksas’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. Teksas 1844 yılına kadar bağımsız bir devlet olarak kaldı. İngiltere ve Fransa’nın Teksas ile ilişkilerini geliştirmesi ABD’yi rahatsız etti ve 1844 yılında Teksas yönetimi ile yapılan anlaşmalar sonucu, Teksas birliğe katıldı. Teksas’ın birliğe katıldığı sıralarda Kaliforniya’da iç karışıklar çıktı. ABD bölgenin kendisine satılmasını Meksika’ya bildirdiyse de kabul görmedi. Meksika-ABD sınırında çıkan çatışmalar savaşa neden oldu. Savaştan ABD galip ayrıldı ve 1848 yılında bugünkü Kaliforniya, Arizona, Nevada ve Utah’ı 15 milyon dolar karşılığında satın aldı. ABD-Kanada sınırı bazı problemlere sebep oluyordu. Bu sorunu İngilizler ve Amerikalılar aralarında 1842’de ve 1846’da yaptıkları anlaşmalarla tatlıya bağladılar. 1859’da Oregon, 1889’da Washington, 1890’da Idaho da birliğe katıldı. Rusya’dan gelen teklif üzerine Alaska’yı da ABD, iç savaş sonrasında 1869 yılında 7 milyon 200 bin dolar karşılığında satın aldı [1]. Amerika’daki zenci esareti yıllar içinde alevlenerek bir iç sorun haline geldi. Kuzey ve güney eyaletlerini birbirine düşürdü. Kuzeyli eyaletler esarete karşıyken güneyliler savunucuydu. Bu sorun tamamen ekonomik beklentilerden çıkmıştır. Kuzeyliler esareti kaldırarak ucuz işçi gücünü elde etmek isterken, tarımla geçinen güneyliler gelirlerini kaybetmek istememiştir. Nitekim 1861 yılının şubat ayında toplanan yedi güneyli eyalet kendilerini Amerika Konfedere Devletleri olarak ilan ettiler. Daha sonraları bu oluşuma dört eyalet daha katıldı. Konfederasyonun başında Jefferson Davis bulunurken, birliğin başında Abraham Lincoln vardı. 12 Nisan 1861’de başlayan iç savaş dört yıl sürdü.

[irp posts=”24429″ name=”Napolyon’un Bükümediği Bilek: Cezzar Ahmed Paşa”]

İki taraf da çok sayıda kayıp verdi. İç savaştan birlik galip olarak ayrıldı. Esaret tüm ülkede yasaklandı ve anayasal çalışmalar yapıldı. Ancak bu Afrika kökenli Amerikalıların sorunlarını çözmede yetersiz kalmıştır. Konfederasyon taraftarı John Wilkes Booth, ikinci dönemine yeni başlayan Başkan Lincoln’ü öldürdü. Lincoln federal ülkenin birliğini tam anlamıyla sağlayamadan hayata veda etmiştir. 19 Kasım 1863’te milli mezarlığı açarken yaptığı konuşma [2] ve 4 Mart 1865’te ikinci dönemine başlarken yaptığı konuşma [3] tarihe geçmiştir. 1963’te söyledikleri Amerikan iç ve dış politikası için önemli bir mihenk taşı haline gelmiştir: ‘‘Halk için, halk tarafından, halk hükümeti yeryüzünden asla kaybolmayacaktır’’ [4]. III. Napolyon’un ‘‘Meksika İmparatorluğu’’ hayali karşısında ABD, iç savaş bittikten sonra Meksika sınırına asker sevkiyatı yaparak Monroe Doktrini’ni silah kuvvetiyle korumak zorunda kalmıştır ancak bir çatışma yaşanmamıştır [5]. ABD’nin bağımsızlığından 1898 İspanya Savaşı’na kadar yaşadığı gelişmeler bu şekildedir. Bağımsızlık, Monroe Doktrini, toprak genişlemesi ve iç savaş şekilde dört başlık olarak görülebilir. ABD dış politikasını dikkatli bir şekilde incelediğimizde kararlılığın, sürekliliğin ve tutarlığının olduğunu söyleyebiliriz.

[irp posts=”90″ name=”‘ABD ve Avrupa Rusya’ya Dur Demek Zorunda'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
1) Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789-1914, Kronik Kitap, 19. Baskı, 2019, s. 683-684.
2) A.g.e., s. 684-686.
3) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 687-688.
4) George Washington’un 19 Eylül 1976’da yayınladığı veda mesajının tüm metni için bakınız: https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=15&page=transcript (Erişim Tarihi: 2.12.2020)
5) Monroe Doktrini için bakınız: https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=23# (Erişim Tarihi: 2.12.2020)
6) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 694-695.
7) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 695-699.
8) Konuşma metni için bakınız: https://voicesofdemocracy.umd.edu/lincoln-gettysburg-address-speech-text/ (Erişim Tarihi: 3.12.2020)
9) Konuşma metni için bakınız: https://www.nps.gov/linc/learn/historyculture/lincoln-second-inaugural.htm (Erişim Tarihi: 3.12.2020)
10) Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 701-708.
11) A.g.e., s. 710
Kaynakça
ARMAOĞLU, F. (2019), 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789-1914, Kronik Kitap, 18. Baskı, İstanbul.

Our Documents, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 2.12.2020) https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=15&page=transcript

Our Documents, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 2.12.2020) https://www.ourdocuments.gov/doc.php?flash=false&doc=23#

Voice of Democracy, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 3.12.2020) https://voicesofdemocracy.umd.edu/lincoln-gettysburg-address-speech-text/

National Park Service, (Çevrimiçi), (Erişim Tarihi: 3.12.2020) https://www.nps.gov/linc/learn/historyculture/lincoln-second-inaugural.htm
[/vc_toggle]

Brexit Sonrası Süreç: “Geleneksel Öteki” Mi “Yeni Öteki” Mi

Giriş

Brexit düşüncesi, Avrupa Birliği zemininde şekillenen kimlik ve birlik görünümünü baltalasa da Birleşik Krallık tarafından nihai karar sürecin başı olan 2016 yılından sürecin sonu olan 2020 yılına kadar değiştirilmeden verilmiş görünüyor. Karar değiştirilmese de başlangıç ve bitiş süreci arası oluşan soru işaretlerinin yanına süreç sonrası yeni soru işaretleri de eklenmiştir. Yazımızda Brexit sürecini, Avrupa Birliği denince akıllara ilk gelen Birleşik Krallık açısından süreç başlangıcını ve sonrasını inceleyeceğiz. Böylelikle incelemeyi gerek Avrupa Birliği gerek dünya ülkeleri tarafından yöneltilen ve katlanarak devam eden soru işaretlerini bütünsel sebep yakıştırmasıyla bağlayacağız.

Avrupa Birliği ve Brexit Süreci

Avrupa Birliği, esasen oluşum öncesi uzun yıllar içerisinde sistematik yapıya dökülmediği halde birlik görünümünde olup, ortak kimlik, yönelim ve tarihi paylaşmışlardır. Uygarlık Tarihinde Avrupa ekolüne ‘’öteki’’ kavramını geçirerek tarihsel yaklaşım oluşturan bu birlik yıllar geçtikçe ‘’yeni öteki’’ kavramını da hayata geçirmiştir. Birlik dışında bulunan ülkeleri ötekileştiren bu yaklaşım, yıllar geçtikçe düşünce olarak mevcudiyetini korumuş ve birlik olma sürecine katkıda bulunmuştur. Birlik olma öncesi bölgesel güç mücadeleleri devam etmiş ve bu mücadele birlik olma sonrasına da yansımıştır.

Schuman planı ile açığa çıkan birlik düşüncesinin barışa katkısı olacağı düşünülmüş ve bu planı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) takip etmiştir. Yıllar sonra teknolojik, konjonktürel ve ekonomik anlaşmalara imza atılmasıyla birliğin meşruiyeti hızlanmış, 1991 yılında Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla Avrupa’nın siyasi yapısı köklü değişim sürecine girmiştir. Yıkılma sonrası Maastricht diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşması gerçekleştirilmiş ve Avrupa vatandaşlığı hayata geçirilmiş ve ortak şekillenme başlamıştır buna ‘’entegrasyon’’ denilmektedir. Entegrasyon, Avrupa ülkelerinde zaman zaman eleştirilmiş ve bu eleştiriler ağırlıklı olarak Birleşik Krallık içinde hissedilmiştir. Birlikten ayrılan ilk ülke olan İngiltere için konuyla ilgili birçok araştırma yapılsa da zeminini çözülemeyen sorunlar ve entegrasyon sürecinden almıştır.

Entegrasyona karşıt geliştirilen görüş Margaret Thatcher (Demir Leydi) döneminde ortaya atılan Avrupa şüpheciliği (Euroscepticism) konseptidir. Doktrin çerçevesinde incelenmesi gereken bu kavram, yıllar geçtikçe politize edilen kavram haline gelmiştir. Muhalefet tarafından sıkça yinelenen entegrasyon karşıtı görüşler bir süre sonra Avrupa şüpheciliği adı altında popülist söyleme dönüşmüştür (1). Popülist söyleme konuk olan bir diğer sorun ise göçmen sorunudur. Milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan Avrupa ülkeleri bunu en büyük sorun olarak görmüş ve yıllardır görülen bu sorun halen günümüzde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Sosyokültürel sorunlar ayrı olarak incelenebilir fakat entegrasyon sorununa çok boyutlu yaklaşılması gerekir. Sistemin bütünlüğünü reddeden Avrupa şüpheciliği düşüncesi, bütüncül yaklaşım içerisinde en çok ekonomik kararlara odaklanmaktadır. Entegrasyonun getireceği ekonomik yaklaşımları neoliberal düşünce ile sorgulamaya iten bu karşıt düşünce rasyonel olmayı hedeflemektedir. Algıda seçiciliğin sürece katkısı ve tartışmalı geçen atmosfer sonrası boyut çizilmiş ve 2016 yılında düzenlenen referandum sonrası Sansasyonel bir biçimde ayrılma kararı alan Birleşik Krallık bu karar sonrası sorunlu geçecek müzakereleri başlatmıştır (2).

Yeni Yönelimler: Geleneksel Öteki ve Yeni Ötekiler

Uzun geçen Brexit müzakereleri sonrası 2020 yılı Şubat ayında birlikten ayrılan Birleşik Krallık bundan sonra ki sürecini pozitif ivme ve minimum zarar yaklaşımıyla sürdürmeye çalışmaktadır. Ayrılık sonrası oluşan reformist düşünceler gidişata yön vererek pragmatist politikalar oluşturulmasına katkı sağlamaktadır. Reformist düşünceler sadece ayrılan tarafta değil karşı taraf açısından da gündemde yer bulmaya her zamankinden çok hak kazanmıştır. 2020 yılına damgasını vuran Covid-19 sürecinden en çok Avrupa Birliği etkilenmiş ve Birleşik Krallık kırılganlığı sonrası gerçekleşen bu olumsuzluk birliğin çatlaklarını arttırmıştır. Yeni şekillenmenin geleneksel öteki ve yeni öteki şeklinde adlandırdığımız Avrupai ekol etrafında şekillenmesi beklenmektedir. Bağımsız kararlar alabilecek olan Birleşik Krallık her zamankinden çok dünyaya açılmaya odaklanmaktadır.

İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) ve onun eski paydaşlarına ihtiyaç duyan yeni yaklaşımlar karşılıklı iş birliği, anlaşma ve stratejik ortaklık üzerinde hareketlenmektedir. Ülkeler arası oluşan Birleşik Krallık eksenli açılım güçlü bir müttefik edinme amacıyla da söz edilebilir. Gelişebilecek stratejik iş birlikleri yeni ivmelenmeye katkı sağlasa da sosyotropik açıdan ayrılık sonrası oluşan yeni sorunların yaklaşımının nasıl olacağı önümüzde ki günlerde cevap bulacaktır. Her iki taraf sorunların kalıcı çözümüne yönelik karşılıklı riayet amacı gütmektedir. Yeni oluşturulması gereken ticaret antlaşmaları, birlik ile oluşacak yeni ilişki ağı, farklılaşma sürecinin akıbeti ve birçok sorun ile uğraşılmaktadır. Ülkeler bu açıdan ilişkisel anlamda soru işaretlerine Birleşik Krallık kadar maruz kalmaktadır (3).

[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]

Sonuç

Brexit sürecinin yansıması süreç sonrasında da devam etmektedir. Müzakerelerin uzantısı olarak ayrışma sonrası oluşan sorunlar örnek verilebilir. Tutumsal açıdan sorunların çözülmesi için proaktif yaklaşım kullanılmaktadır ve bu sürece her iki tarafta katkı sağlamaktadır. İlerleyen yıllarda yeni tutumlar halk ve dünya tarafından merakla beklenmektedir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) https://ab.gov.tr/_105.html
2) TÜRKO E., GÖKÇENOĞLU S., Avrupa Birliği Tarihinde Bir Geri Adım: BrexitMANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9 Sayfa:1-17
3) Alakbarov N., Brexit’in Politik Ekonomisi İktisadi Kalkınma Vakfı – Yayın no: 299
Sayfa: 1-158
[/vc_toggle]

Jeopolitik Kavramı ve Türk Avrasyacılığı

Jeopolitik Kavramının Gelişimi

Jeopolitik, 20. Yüzyılın başlarında Rudolf Kjellen ve diğer emperyalist düşünürlerce fiziksel çevre ile politika arasındaki ilişkiyi açıklamak için ortaya çıkmıştır. Jeopolitik kavramının gelişim süresince birden fazla düşünce oluşmuştur. Bunlardan ilki, Emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkan “Klasik Jeopolitik”tir. Klasik Jeopolitikçiler ülkelerinin “hayatta kalmaları” için karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmaya çalışmışlardır. Halford Mackinder’ın “Kara Hakimiyet Teorisi” ile önem kazanan jeopolitik anlayış batı emperyalizmiyle yakın ilişkilidir.

Halford Mackinder

Örneğin, Mackinder, İngiliz İmparatorluğunun güçlendirilmesi için yeni bir yol arayışındadır. Mackinder’ın Teorisi bugünkü adıyla “Avrasya” bölgesini kontrol eden devletin dünyayı da kontrol edeceği görüşüne dayanmaktadır [1]. I. Dünya Savaşından sonra jeopolitik düşünce, Almanya’da Karl Haushofer tarafından milliyetçi düşüncenin halkın içinde etkili olması için kullanılmıştır. Sonrasında, Friedrich Ratzel’den ilham alan ve Nazilerin Dış Politikasını etkileyen “Lebensraum” (yaşam alanı) düşüncesi ortaya çıkmıştır. Lebensraum, Ratzel’in güçlü ve başarılı devletlerin var olan sınırlarını sürekli genişletme arayışında olacağını ve yaşam alanını güvence altına almak isteyeceği görüşüne dayanan “organik devlet” düşünce tarzını yansıtmaktadır. Klasik jeopolitikte amaç, devlete emperyalist rekabette öne geçmelerini ve yeniden yapılanmalarını sağlayacak bilgiyi oluşturmaktır. Klaus Dodds’un makalesine göre, Ratzel devletlerin sürekli devam eden yaşam arayışını değişmez bir jeopolitik yasa olarak kabul eder [2]. Bu düşünceler bariz bir sömürü düzenini yansıttığı ve ırkçı, yayılmacı bir temele dayandığı için, jeopolitik özellikle II. Dünya Savaşından sonra, emperyalist düzene hizmet ettiği düşüncesi nedeniyle uzunca bir süre kötü-şeytani bilim (evil science) olarak görülmüştür. Bir başka Jeopolitik düşünce ise, Soğuk Savaş süresince Neo-jeopolitik olarak ortaya çıkmıştır. Bu kavram, ABD ve SSCB arasındaki rekabeti tanımlamak için kullanılmıştır. Spykeman gibi ABD’li jeopolitikçiler, jeopolitiği kötü şöhretinden kurtarmak için “demokratik jeopolitik” olarak tanıtmışlardır.

Henry Kissinger

Aynı zamanda Kissinger’ın jeopolitik kavramını kullanmaya başlaması, Brezinski’nin “The Grand Chessboard” adlı eseri sayesinde jeopolitik tekrar önemsenen bir kavram haline gelmiştir. Neo-Jeopolitik kavramı “yayılmacı” düşüncelerden vazgeçmiş olsa da dost ve düşman ayrımını kullanmıştır. Neo-Jeopolitik bu dönemde Spykeman’ın Mackinder’ın “Kara Hakimiyet Teorisi” ne karşı çıkan ve “Kenar-Kuşak Teorisi” ne dayanan ve ABD’nin SSCB’yi Çevreleme Politikasına etki eden düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Neo-Jeopolitikte, Klasik Jeopolitik de olduğu gibi devletlere somut çözümler sunan coğrafi temelli bir yaklaşım olmuştur. Bir başka jeopolitik kavram ise 1980’lerde ortaya çıkan ve Klasik Jeopolitik anlayışını sorgulayan “Eleştirel Jeopolitik” olmuştur. Eleştirel Jeopolitik açısından ise jeopolitik yaklaşımı eksiktir. Bu kavramın kurucularından olan Tuathail’e göre jeopolitik disiplin kusurludur [3]. Eleştirel Jeopolitik, Jeopolitiğin bir “söylem” olduğunu ve jeopolitik düşüncelerin bu söylemlerden bağımsız olamayacağını öne sürer. Bu anlayışa göre, jeopolitik masum bir düşünce tarzı değil oldukça ideolojik ve siyasal bir yaklaşım tarzıdır. Tuathail’e göre, eleştirel jeopolitik uluslararası politikanın coğrafi olarak nasıl algılandığını ve bu coğrafyanın siyaset tarafından nasıl anlamlandırıldığını anlamaya çalışır. Sonuç olarak eleştirel jeopolitik devletlere bir çözüm sunmaktan çok kültürel açıdan bir değerlendirme yapmaktadır.

Friedrich Ratzel

Görüldüğü üzere jeopolitik kavramı uzun bir geçmişe sahiptir ve birden çok bakış açısı barındırmaktadır. Jeopolitik ile ilgilenmek devletler açısından önemlidir çünkü, politikalarını bu jeopolitik konuma göre düzenleyerek hayatta kalmaya devam edebilirler. Diğer bir açıdan, her devletin jeopolitiği kendine özgü olduğu için her devlet farklı jeopolitik adımlar izlemek zorundadır bu nedenle kendi jeopolitik konumlarının farkında olmak durumundadırlar.

Türk Avrasyacılığına Kısa Bir Bakış

 

Jeopolitik anlayış ortaya çıktığı dönemlerden günümüze kadar “Avrasya” bölgesi ile ilişkilendirilmiştir. Avrasya bölgesine hâkim olan gücün Dünya’ya da hâkim olacağı düşüncesi jeopolitik kavramı içerisinde var olmuştur. Hatta jeopolitik ve Avrasyacılık neredeyse aynı anlama gelmektedir. Avrasya kavramı Marlene Laurelle’nin dediği gibi “batı” tarafından yaratılmış bir kavramdır [4].

Laurelle, bu kavramın batı tarafından SSCB’nin etki alanını, onun mirasını yok sayarak anlatmak için ortaya çıkarıldığını iddia etmektedir. Fakat bu tanımın iki yönlü bir anlamı vardır, birinci anlamı bu bölgenin hala Rusya’nın etkisinde olabileceğini kabul etmektir. Diğer anlam ise, kavramın “Avro” içermesinden dolayı Asya’nın Avrupa’ya benzer bir yer olduğunu kabul etmektir. Avrasyacılık büyük bir bölgeye işaret etmesinden ve jeopolitik disiplininin temelini oluşturmasından dolayı oldukça önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de Avrasyacılık çoğu zaman ana dış politikanın konusu olmamıştır. Fakat, Cumhuriyet’in kurulduğu dönemden bugüne kadar varlığını sürdürmüş ve son yıllarda önemini gittikçe arttırmıştır. Şener Aktürk’e göre Türkiye’de Avrasyacılık fikri 1930’lar da başlamıştır [5]. Bu yıllarda başlayan Kadro Hareketi ve 1960’lardaki Yön Hareketi, Avrasyacılık fikrini benimsemiştir. Daha sonra özellikle, SSCB’nin dağılmasından sonra Avrasyacılık fikri daha da önem kazanmıştır. Aleksandr Dugin ile popülerleşen ve Rusya’nın yayılmacı politikalarını savunan Neo-Avrasyacılık, Türkiye’yi tehdit etmektedir. Çünkü Dugin, Türkiye’yi batı ile iş birliği yapan “Atlantikçi bir ülke” ve Rusya’nın bölgedeki en büyük rakibi olarak tanımlamaktadır [6]. Bu nedenle, Türkiye’deki siyasetçiler Avrasya bölgesine daha çok önem vermeye başlamışlardır. Dugin’in Türkiye’yi Rusya’nın en büyük rakibi olarak gördüğü bu düşüncenin Moskova ve Dünyada etkili olmaya başlamasıyla Türkiye de bu bölgeye kayıtsız kalmamaya başlamıştır.

Aleksandr Dugin

Diğer taraftan, Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirme konusunda sorun yaşayan Türkiye’nin alternatif dış politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Son dönemde, Türkiye’de etkili olan siyasetçilerin batı karşıtlığının artması ve SSCB’nin uydu devletleri olan Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmasıyla bu bölge de etkili olunabileceği düşüncesi oluşmuştur. Fakat, Rusya’daki düşüncenin aksine çoğu Türk Avrasyacı Rusya ile ittifakı desteklemektedir. Diğer taraftan, Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kitabında bahsettiği gibi Rusya’yı doğal bir ittifak veya doğal bir düşman olarak görmeyen politikacılarda vardır [7]. Davutoğlu, çoğu Avrasyacının tersine bölgede “batı” nın desteğiyle etkili olmak gerektiğini öne sürmektedir. Avrasya bölgesindeki doğal kaynakların önemi ve Türkiye’nin bölge devletleri ile olan kültürel bağı sayesinde bu bölgede oluşacak bir birlik Türkiye için çok önemlidir.  Örneğin, bölgedeki Türki Cumhuriyetler ile ilişkilerin geliştirilmesi, özellikle Azerbaycan ile sıkı müttefiklik kurulması ve TİKA aracılığı ile Türkiye’nin bölgede etkili olmaya çalışması Avrasyacı politikanın ürünü olan hamlelerdir. Rusya’nın, Kırımda, Suriye’de ve Libya’daki varlığına karşı çıkan Türkiye, Avrasya bölgesinde etkili olmaya çalışmakta ve Rusya’nın bölgedeki etkinliğine karşı olan politika izlemektedir. Fakat, bu politikayı Rusya’yı kışkırtmadan uzlaşma temelinde sürdürmeye çalışmaktadır. Türkiye bu bölgedeki etkinliğini giderek arttırarak “köprü ülke” olmaktan “merkez ülke” olma yolunda adımlar atmıştır. Sonuç olarak, Türkiye’deki batı karşıtı kesimlerin her zaman alternatif olarak Avrasyacılık politikasını desteklediği bilinmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini ilerletememesi ve Orta Asya’da güçlenen bir Rusya’nın Türkiye ile çıkar çatışması yaşayacağının bilincinde olan Türk akademisyen ve siyasetçileri son dönemde Avrasyacı bir politika geliştirmeye çalışmışlar ve bu kavramı önemsemişlerdir.

[irp posts=”23793″ name=”Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1- Mackinder, H., “The geographical pivot of history (1904)”, The Geographical Journal, Vol. 170, No. 4, December 2004, pp. 298–32.
2- Dodds, K., “Geopolitics: A Very Short Intorduction”, Oxford University Press, Oxford, 2007.
3- Tuathail, G.; S. Dalby ve P. Routledge, “The Geopolitics Reader”, Routledge, Londra, 1998.
4- Laruelle, M.; M. Bassin ve S. Glebov, “Between Europe & Asia”, University of Pitsburg Press.
5- Aktürk Ş., “The Fourth Style of Politics: Eurasianism as a ProRussian Rethinking of Turkey’s Geopolitical Identity”, Turkish Studies, 16:1, 54-79, 2015.
6- Dugin, A., “Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım”, Küre Yayınları, İstanbul, 2003.
7- Davutoğlu, A., “Stratejik Derinlik”. Küre Yayınları, İstanbul, 2009.
[/vc_toggle]