Devletlerin Güvenlik Algısı: Güvenlikleştirme ve Kopenhag Okulu

Giriş

Tarih boyunca devletler kendi sınırlarını ve otoritesini korumak için çaba göstermişlerdir. Kendi topraklarını koruyamayan bir devlet otoritesini de kaybedecek ve bir başka otoritenin etkisi altına girecektir. Bu nedenle her devlet kendi güvenliğini ön plana koymuş ve realist kuramın öne sürdüğü üzere “hayatta kalma” mücadelesi vermiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere kadar istisnasız bir otoritenin altında toplanan ve kendine isim veren her toplum güvenliğini önemsemiştir. Bu güvenlik ihtiyacı karar vericileri de etkilemiş ve iki tanesi dünya çapında olmak üzere birçok savaş yaşanmıştır. Bu savaşların yarattığı yıkım devletleri daha gerçekçi düşünmeye itmiş ve materyal kaygılara önem vermişlerdir. Soğuk savaş süresince iki kutup arasında tam anlamıyla bir sıcak çatışma yaşanmamış olmasına rağmen iki taraf da materyal kapasitelerini yükseltmeye odaklanmış ve sadece “sayı”larla ilgilenmişlerdir. Kim daha önce yapacak, kim daha iyi yapacak, kim daha çok yapacak gibi sorularla ilgilenen iki kutup, güvenlik alanını çok dar tutmuştur. Bu nedenledir ki güvenlik kavramının içine kimliksel farklılıklar, sosyo-ekonomik eşitsizlikler gibi alçak politika konularını koymamışlardır. Peki devletlerin güvenliği gerçekten de sayılar ile mi ölçülmektedir? Bu durumun sayılar ile ilgisi elbette ki vardır fakat değerlendirilmesi gereken başka etkenlerde mevcuttur. Bunlardan bir tanesi ise “algılamalar”dır.

Uluslararası sistemin anarşik yapısı ile sürekli hareketli olması ve değişiklik göstermesi devletlerin ihtiyaçlarını da günden güne değiştirmektedir. Soğuk savaş sonrasında güvenlik stratejileri askeri merkezli olmaktan çıkmış ve “yeni güvenlik” kavramı oluşmuştur [1]. Çevresel sorunların ortaya çıkması, iç savaşların yaşanması, kolektif kimliklerin önem kazanması, terörizm gibi küreselleşen dünyanın sorunları güvenlik kavramının farklı bir boyutta ele alınmasını zorunlu kılmıştır [2]. Devletler güvenlik konusunda bireyin yaşamını tehdit edecek her türlü unsuru ortadan kaldırma düşüncesini merkeze almışlardır. Soğuk savaştan sonra ortaya çıkan “yeni güvenlik” algısının düşünsel temelini ortaya atan teori ise diğer tartışmalardan sıyrılıp kendine orta zeminde yer edinmeye çalışan “Kopenhag Okulu”dur. Eleştirel inşacılar olarak da bilinen Kopenhag okulunun temsilcileri olan Buzan, Wæver ve De Wilde güvenlik stratejilerinin askeri odaklı olmasından çok birey odaklı olması gerektiğini öne sürmektedir. Fakat, bireyi ilgilendiren her konunun “güvenlikleştirilmesinin” doğru olmadığını savunmaktadırlar. Bu sebeple, her olayın güvenlik tehdidi olmadığını öne süren Kopenhag Okulu bu tehditlerin neden ortaya çıktığını bulmaya çalışmıştır [3].

Kopenhag Okulu ve Güvenlikleştirme

Kopenhag Okulu “dil” e çok önem vermektedir. Devletler tarafından kullanılan dilin yani söylemlerin güvenlik algılarını etkilediğini öne sürerler. Dolayısıyla, bir unsurun güvenlik tehdidi olarak tanımlanması ve söylemlerin bu yönde gelişmesi karar alıcıların güvenlik algılarını etkilemekte; güvenlik stratejileri bu şekilde inşa edilmektedir [4]. Burada bir sorunun gerçek bir güvenlik tehdidi olup olmadığına bakmanın bir anlamı yoktur. Bu noktada, o sorunun karar vericileri etkileyen politik elitlerin veya onlara yakın grupların o sorunu nasıl tanımladığının önemi ortaya çıkmaktadır.

Bu duruma verilebilecek en güzel örnek: ABD Başkanı G.W. Bush’un 11 Eylül saldırısından sonra yaptığı “Şer Ekseni” konuşmasıdır. Yani, bir sorun siyasi temelde güvenlik tehdidi olarak algılanmışsa bu tehdit devletler için gerçek bir tehdit halini almış demektir. Bu noktada eleştirel inşacılar, güvenlik ikileminin öznel veya objektif olmadığını öne sürerler. Güvenlik algılarını açıklamada bu yaklaşımlar yetersiz olmaktadır. Çünkü: güvenlik algıları bir inşa sürecinde oluşmaktadır [5]. Bu noktada Kopenhag Okulu güvenlik stratejilerinin sadece siyasi elitlerin algıları yoluyla değil bu stratejilerden etkilenen topluluk tarafından da onaylanması gerektiğini öne sürmektedir. Toplum tarafından onaylanmayan güvenlik tehditleri siyasi arenada da vücut bulamayacaktır. Bu nedenledir ki, toplumun onayladığı güvenlik tehditleri meşru hale gelmektedir.

Kopenhag Okuluna göre, devletler meşru bir zemin bulamadan hareket edemeyecekleri için bu bahsedilen inşa süreçleri üç aşamada gerçekleşmektedir. Bunlar; siyaset dışı (non- politicized), siyasi (politicized) ve güvenlikleştirilmiş (securitized) olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenlikleştirme bu üç aşamanın en radikal olanıdır ve siyaset üstü hamleler gerektirmektedir. Güvenlikleştirme konusunda karşılaşılan unsur onu etkileyecek aktörler için bir hayatta kalma meselesi olarak sunulur. Bu meselede hayatta kalmak için silah kullanımına başvurma, hak ve özgürlükleri kısıtlama gibi aşırı önlemleri meşrulaştıran bir güvenlik algısı inşa edilir. Bu yolla devlet veya otorite kendine siyaset-üstü bir alan yaratarak yaptığı eylemleri meşru kılan bir zemin inşa etmektedir [6].

Güvenlikleştirme yapan aktörlerin devlet olduğu zamanlarda rutin işleyişler sekteye uğramaktadır. Kopenhag Okulu, her durumu tehdit olarak algılayacak genişlikte bir güvenlik algısı oluşmasını eleştirmektedir. Bunun için beş temel güvenlik alanı olduğunu öne sürmektedir. Bunlar; askeri, siyasi, ekonomik, çevresel ve toplumsal güvenlik olarak karşımıza çıkmaktadır [7]. Bu alanlar bireylerin hayatının her alanını kapsıyor gibi görünse de Kopenhag Okulu söylem yoluyla inşa edilmeyen bir tehdidin gerçek olmayacağını öne sürmektedir. Ayrıca Kopenhag Okulu, güvenlikleştirmenin olağanüstü bir durum yaratmasından dolayı rutin işleyişin bozulmasına karşı çıkar ve olayların güvenlik-dışı hale getirilerek, demokratik süreçleri aksatmayacak bir şekilde tartışılması gerektiğini öne sürer. Güvenlik kavramının inşa edildiğini iddia eden Kopenhag Okulu, küreselleşen dünyanın getirdiği sorunları da ele almak gerektiğini ve niyet algılamalarının düşünsel boyutu etkileyerek devletler sistemini şekillendirdiğini öne sürerek Uluslararası İlişkiler disiplinine farklı bir bakış açısı kazandırmıştır.

Sonuç Yerine

Tüm zamanlar boyunca kendi güvenliklerini önemsemiş olan devletler soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte güvenliklerine önem vermeye devam etmiştir. Fakat, iki kutuptan birinin düşmesiyle küreselleşen dünyada var olan sorunlar güvenlik kapsamına dahil edilerek yeni bir güvenlik algısı inşa edilmiştir. Bu yeni güvenlik algısının temelinde “dil” yatmaktadır. Kullanılan dil pratiğinin devletler sistemine etkisi günümüz uluslararası ilişkilerinde yadsınamaz şekilde görülmektedir. İyi ve kötünün, dost ve düşmanın söylemler üzerinden inşa edildiği günümüz dünyasında devletler güvenlik algılarını gerçek bir temelden çok düşünsel bir temele dayandırmaktadır. Söylemler üzerinden gelişen güvenlik stratejilerinin topluma bir hayat memat meselesi gibi gösterilmesiyle ortaya çıkan anti-demokratik işleyişler devlete meşruluk kazandırmakta ve yetkilerini genişletmektedir. Bu nedenle, güvenlik algılarının çok iyi yönetilmesi ve her konunun güvenlikleştirme kapsamına sokulmaması gerekmektedir. Bu algılar iyi yönetilemezse ve manipülasyonlara açık olursa iç ve dış politikada devletlerin istikrarlı bir barış sürdürmesi mümkün gözükmemektedir. Günümüzde, ABD gibi hegemon güçlerin söylemleri ve yarattığı algılar uluslararası sistemi etkilemekte ve dünyayı kutuplaştırmaya devam etmektedir. Her ne kadar çok kutuplu bir dünyada yaşıyor olsak da bunun gibi algılamalar her an devletlerin dost ve düşman olarak birbirlerini tanımlamalarına ve saldırgan tutum izlemelerine neden olabilecektir. Günümüzde “algı yönetimi” çok önemli bir hale gelmiştir. Unutmayalım ki, bir sorun ancak sorun olarak algılanırsa sorun haline gelir.

[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- Bilgin, Pınar (2010). “Güvenlik Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Yeni Güvenlik Çalışmaları”, Stratejik Araştırmalar, Cilt, 8, No. 14, ss. 30-53.

2- Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.

3- Ole, Wæver (1995). “Securitization and Desecuritization”, Ronnie Lipschutz (der.), On Security. Columbia: Columbia University Press, ss.46-86.

4- Akgül-Açıkmeşe, Sinem, (2011). “Algı mı, Söylem mi? Kopenhag Okulu ve Yeni Klasik Gerçekçilikte Güvenlik Tehditleri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 8, Sayı 30, ss. 43-73.

5- McDonald, Matt (2008). “Securitization and the Construction of Security”, European Journal of International Relations, Cilt 14 (4), ss. 563-587.

6-7 Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.

[/vc_toggle]

Yenilenemez ve Yenilenebilir Enerji Çıkmazı: Tamam Mı Devam Mı ?

Giriş

Yenilenemez ve Yenilenebilir enerji yıllardır araştırmalara ve tartışmalara konu olup gündemdeki yerini korusa da tercih yönünden şüphesiz ki terazinin Yenilenebilir Enerji kısmı daha ağır basmaktadır. Bu ağırlığa göre Dünya kendisine yeni bir yol haritası yaratmış ve bu yol haritası ‘’Yenilenebilir Enerji’’ olmuştur.

Yol haritası, sürdürülebilir ekonomi ve iktisadi kalkınma eksenine göre düzenlenmiş ve bu eksenin dışında süregelen faaliyetler önlenmeye çalışılmıştır. Bu faaliyetlere ket vuran hareketler çeşitlendirilebilir olsa da akıllara ilk Türkiye’nin içinde bulunduğu Birleşmiş Milletler ve bunun dışında Avrupa Birliğinin yeşil enerji lehine fonlaması gelmektedir. Yazımızda bu hareketlenmenin gerekliliğini ve ekonomik boyutunu inceleyeceğiz.

Hareketlenmenin Gerekliliği

“Tamam mı Devam mı?” şeklinde yönelttiğimiz bu sorunun tamam kısmını Yenilenemez Enerji devam kısmını ise yenilenebilir enerji oluşturmakta. Her iki enerji türü uygarlık tarihine konu olmuştur ve konunun ilk ayağı yenilenemez enerjidir. Yenilenemez enerji Sanayi Devrimi ve sonrası literatüre enerji kavramının şekillendirilmesinde yardımcı olsa da kavramın anlaşılmasında iktisadi kalkınma ve güç mücadelesinin hatırlanması bize yardımcı olacaktır. Yenilenemez enerji, enerji tanımını oluşturmakla kalmamış kendisine bir sistem yaratmıştır ve bu sistemin adına ‘’Kapitalizm’’ denilmektedir.

Kapitalizm amaç yönünden çeşitlendirilse de dünyada orijin olarak yenilenemez enerji üzerinden şekil bulmuştur. Petrolün kullanılabilirliği sonrası kazanç ve trend Petrol hakimiyetinde şekillenmiş ve bu hakimiyet esintisi coğrafik özellikler üzerine dikkatleri çekmiştir. Bu dikkatin olumlu yansımasından ziyade olumsuz tarafı daha çok hissedilmiş ve bu olumsuzluk yıllardır süregelen çatışmaların ihtiyatsızlık yaratmasıyla beraber kaynak verimsizliği yaratmış bunun yanında dünya ekosistemine zarar vermiş ve iklim krizini tetiklemiştir. Açığa çıkan olumsuzluklar Dünyada yeni trend arayışına vesile olmuş, sürdürülebilir ekonominin gerekliliğine ışık tutmuş ve sistemsel dağılıma katkı sağlamış ancak bu gelişmelerin gerçekleşmesiyle birlikte yeşil ekonomi hareketi tutarsızlık boyutunu ortadan kaldıracak bir adım olarak hayata geçmiştir (1).

Ekolojik bir dünya her ne kadar isteğimiz olsa da bu konuya engel olarak makroekonomi faaliyetleri ve kapital dediğimiz sektörel bazda yönlendirilen sermaye örnek gösterilebilir ancak bu geçiş süreci etrafında şekillenen konjonktürel dinamizm yani kazanç sağlama faaliyetleri oluşan engelleri kaldırmaya yönelik adım atmış görünüyor. Böylelikle dogma değerler değişime karşı direnememiş ve Atılan bu adım dünyaya yeşil enerji faaliyetlerinde yeşil ışık yakmıştır (2).

Ekonomik Boyut

Bilindiği üzere ter talep kendi arzını yaratır buna dayanarak sürdürülemeyen enerji kaynaklarının yerini arz ve talep olarak yenilenebilir enerji doldurmaktadır. Fizibilite ve maliyet açısından tehdit içermeyen bu kaynaklar sübvansiyon açısından Küresel Isınma ve iklim sorunlarıyla artmış, bireysel ve kitlesel yatırımlar ise bu ivmeye destek vermiştir.

Bu tutum sonucu daha öncesinde ülkelerin kalkınma hedeflerinde çok az yer bulan sürdürülebilir enerji bu yaklaşımını değiştirmiş ve yatırım oranı açısından büyümüştür. Yatırım oranının büyümesiyle pastadan alınan pay yenilenebilir enerji lehine artmış ve geniş potansiyele ulaşılmıştır. Küresel ölçekte bulunan gelişmekte olan ülkelerde hızla yükselen enerji talebini büyük oranda fosil yakıtlar sağlasa da bu oranı kıracak ve enerji talebini nihai yönde değiştirecek adımlar sürdürülebilir enerjiye geçiş adı altında atılmaktadır.

Gelişen teknoloji yenilenebilir enerji yatırımlarına fayda sağlamakta ve bu yönde ekonomik kalemler çeşitlenmektedir. Bunlara örnek olarak güneş ve rüzgar enerjisi dışında hidroelektrik ve biyoyakıt yani biyogaz örnek verilebilir. Ekonomik açıdan ve sosyal açıdan bu durumu devam ettirmek için şüphesiz yeşil ekonomi tanımına uymaya devam etmemiz gerekir çünkü ekolojik verimlilik ve sosyal adalete destek arttıkça daha sürdürebilir bir ekonomi kılınabilir (3).

Sonuç

Sürdürülebilir enerji için rasyonel açıdan atılan adımlar olsa da verilen desteğin devamı sağlanmalıdır. Uygun koşullar sağlanıp Ulusal düzeyde maliye politikalarının değiştirilmesi ve çevreye zararlı teşviklerin kaldırılması yapılması gerekenlere örnek verilebilir.

Fikir birliği oluşması hususu birlik oluşmasından çok politik ve çıkar yönlendirilmesine tabiidir bu yüzden uygun adımlar çeşitlendirilip sürdürülebilirliği sağlanmalıdır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Sürdürülebilir kalkınma ve yeşil ekonomi: Türkiye için bir endeks önerisi, İbrahim AL
Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12(1), 112-124
2. KALKINMA ANLAYIŞINDA YENİ BİR BOYUT: Mustafa ÖZÇAĞ, Hakan
HOTUNLUOĞLU YEŞİL EKONOMİ CBÜ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ Cilt:13,
Sayı:2, Haziran 2015
3. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YENİLENEBİLİR ENERJİ ERDAL TANAS
KARAGÖL, İSMAİL KAVAZ ANALİZ NİSAN 2017 SAYI: 197
[/vc_toggle]

Tayvan’ın Yerli Silah Üretim Çabası

Başkan Tsai Ing-wen, denizaltı üretimini Tayvan’ın asimetrik savaş yeteneklerinin geliştirilmesi için çok önemli olarak nitelendirdi. Tayvan, Pekin’in ülkeyi askeri olarak korkutmaya devam etmesine karşılık olarak asimetrik savaş yeteneklerini artırmaya yönelik ilk yerli denizaltılarını üretmeye başladığını açıklayarak bu alanda yepyeni bir adım attı. Kaohsiung’daki bir tersanede düzenlenen töreni ziyaret eden Başkan Tsai Ing-wen, denizaltının Tayvan donanmasının asimetrik savaş konusunda geliştirilmesine ve Tayvan’ın anakarasını çevreleyen düşman gemilerine gözdağı vermesine ve engellemesine izin vermenin önemli bir parçası olacağını söyledi. Bu tersane, Tayvan’ın asimetrik yeteneklerini arttırmaya ve havadan kara füzeleri, kıyı savunma füze sistemi ve gözetleme uçağı gibi milyarlarca ABD silahı satın alarak Çin işgalini önlemeye kararlı bir şekilde çalıştığı Tayvan’ın sekiz dizel-elektrik saldırı denizaltısı inşa edeceği bir denizaltı programının uzun zamandır planlanan lansmanını işaret etmektedir. Örneğin ABD’nin Ekim ayında Tayvan’a satmayı kabul ettiği Boeing yapımı SLAM-ER füzeleri gibi yakın zamanda satın alınan silahlar potansiyel olarak saldırı veya karşı saldırı amacıyla kullanılabilmektedir. Çin ile olan ilişkilerin gerilmesinden çekinmiş olabilecek geçmiş ABD yönetimleri, denizaltılar gibi saldırı odaklı silahları Tayvan’a satmayı reddetmişti. Yerli denizaltılar, ikisi 1980’lerde inşa edilmiş Hollanda yapımı denizaltılar olmak üzere dört denizaltıdan oluşan antika bir filoyu yenileyecek. Diğer ikisi de, II. Dünya Savaşı sırasında inşa edildi ve 1970’lerde ABD Donanması’ndan Tayvan’a transfer edildi, şimdilerde ise çoğunlukla eğitim için kullanılmaktadır.

Tayvan, denizaltıların yurt içinde üretilip üretilmeyeceği veya yabancı bir ülkeden satın alınacağına dair yıllarca süren tartışmaların ardından, 2014 yılında yerli denizaltı programını başlattı . Çin’in uluslar arası arenada diğer ülkelere yönelik baskısı burada da kendini göstermiş ve Tayvan, diğer ülkelerden yerli denizaltılar için denizaltı teknolojisi temininde zorluklarla karşılaşmıştı. Devlet tarafından işletilen gemi yapımcısı China Shipbuilding Corporation (CSSC) ve kol geliştiricisi Chung Shan Bilim ve Teknoloji Enstitüsü, 2016 yılında denizaltılar için sözleşme ile ödüllendirilmişti.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), Tayvan’ın hava sahası ve deniz bölgeleri yakınlarındaki askeri tatbikatları hızlandırdı. Bu tatbikatlar, iki üst düzey ABD yetkilisinin Ağustos ve Eylül aylarında ziyaretlerinin ardından arttı. Programın maliyeti, duyurulduğundan bu yana yurt içinde eleştirilmektedir. Tayvan 2021 askeri bütçesini şimdiye kadarki en yüksek olan 15,2 milyar dolara çıkardı, ancak adanın askeri kuruluşu, daha modern savunma stratejilerine geçişi ve hem aktif hem de rezervinin hazır olması nedeniyle sürekli eleştirilerle karşılaşmaktadır. Yerli denizaltı projesinin tek başına tasarım aşaması tahmini 104 milyon dolara mal olurken, denizaltıların inşası 16 milyar dolardan fazlaya mal olacak. İktidardaki Demokratik İlerici Parti (DPP), yerli denizaltı programını başlatmak için muhalefetteki Kuomintang’dan (KMT) yıllardır daha hevesli. 2014 yılında, programın onayından önce DPP, KMT’den eski Başkan Ma Ying-jeou’yu bir politika belgesinde projeyi oyalamakla suçladı. Denizaltı programı, özellikle alternatiflere göre ölçüldüğünde Tayvan’ın askeri kuruluşu içinde popülerdir, ancak bu kuruluşa yönelik yerel ve uluslararası eleştiriler göz önüne alındığında, programın Tayvan için yeni yükselen askeri bütçesini harcamak için en uygun maliyetli yolu kanıtlayıp sağlamayacağı belirsizdir.

[irp posts=”28231″ name=”Tayvan Askeri Tatbikatının Haklı Nedenleri ve ‘Çin Saldırganlığı'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Silah alımı konusundaki detaylı bilgi için haberin içeriğine bkz. https://asia.nikkei.com/Politics/International-relations/US-sale-of-air-to-ground-missiles-to-Taiwan-sends-China-a-signal (Erişim Tarihi: 02.12.20)

[1] Denizaltı programı hakkındaki detaylı inceleme için bkz. https://thediplomat.com/2015/05/taiwans-submarine-saga/ (Erişim Tarihi: 02.12.20)

[/vc_toggle]

Uygur Devleti Tarihine Kısa Bir Bakış

Uygur Kağanlığı, Orta Asya’da Hunlar ve Göktürkler ’den sonra devlet kurabilen üçüncü Türk topluluğu olma özelliğine sahip olmasıyla beraber Türk tarihinde derin etkiler bırakmış bir Türk topluluğudur. 745 – 840 yılları arasında varlığını sürdüren Uygur Kağanlığı, Kutluk Bilge Kül Kagan tarafında kurulmuştur. Başkenti Karabalgasun olan Uygur Kağanlığı, diğer Türk devletlerinin aksine Maniheizm dinini benimsemesiyle, öncelikli olarak, dini ve kültürel anlamda farklı bir etki yaratmıştır. Edebiyat, mimari gibi pek çok alanda önemli eserler bırakmışlar ve Türk tarihine değer katmışlardır. Kağanlığın yıkılış sürecinde ise iç karışıklıklar, Tibet ve Kırgızlılar ile olan mücadeleler yıkılışa götüren en önemli nedenlerdi.

I. Uygur Adı ve Anlamı

Uygur adı ilk olarak Bilge Kağan Yazıtında geçmişti ve 716 yılındaki olaylara atıfta bulunarak Uygur adından söz ediliyordu. Uygur adının anlamını inceleyecek olursak eğer; “Uygur adının manası ve etimolojisi hakkında da çeşitli görüşler mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Uygur’un anlamının “uymak, yapışmak, şahin gibi hızla hücum ve takip eden, birbiriyle yardımlaşan”, sözlerinden türemiş olduğu; “kendi kendine yeter” manasında kullanıldığı, çeşitli rivayetler ve kaynaklara bakılarak ileri sürülmektedir. Genellikle Uygur’un Uygur şeklinde geliştiği, “uyanlar, bir araya gelenler, akrabalar, müttefikler” anlamını taşıdığı ve tarihte görülen On Uygur adının da “On Müttefik” ten meydana geldiği yolunda açıklamalarda bulunulmuştur. Oğuz Kağan Destanlarında da Uygur’un manası aşağı-yukarı buna yakındır.”1

II. Uygur Devletinin Kuruluşu, Gelişimi ve Yıkılışı

“UYGURLAR, 744′ te Basmılları yenilgiye uğratıp, 745 yılında daha sonra Kutlug Bilge Kül Kagan unvanını alacak olan Kutlug Boyla (sa1.744-747) önderliğinde, II. Doğu Türk Kağanlığı’na son vererek bozkırların yeni hâkimi olurlar. Kaynaklarda Uygurların bu yıllarda tarih sahnesine çıktıkları kabul edilir. Ancak bu tarihten önce Uygurların Çinliler, Göktürkler ve bölgedeki diğer boylarla güç mücadelesi içinde geçirdikleri 150 yıllık süre içinde Çin kaynaklarında bilgi bulunmaktadır (bk. Golden 2002: 128).”2 Uygur Devleti, her ne kadar Maniheizm’i kabul etmiş olsa da genel anlamda Göktürk geleneğini sürdüren bir yönetim anlayışına sahipti. Kutluk Bilge Kül, Orhun Irmağı çevresinde Karabalgasun kentini kurmuş ve kağanlığının idaresini buradan sürdürmüştür. Devam eden süreçte Kutluk Bilge Kül, iki yıl hükümdar kalabilmiş ve ölmüştür. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Moyen Çor, Karabalgasun şehrini tam olarak gelişmiş bir duruma getirmişti. Moyen çor döneminde çevredeki pek çok boyu birliği içine alan Uygurlar, kervan ve ticaret yollarını kontrol etmiştir. Zaman içerisinde ticareti öğrenmiş ve yerleşik hayata geçmişlerdir. Ayrıca bu durum Çinliler ile iyi ilişkiler kurmalarına da sebep olmuştur. “762 tarihinde Çin hükümdarı Taitsung iç ayaklanması nedeniyle Uygurlardan yardım istemiş; Bayan Çor’un halefi Bögü Kağan (759-780), Uygur ordusuyla birlikte isyancıların elinde bulunan Çin’in başkenti Ç’ang-an’a ve yine önemli bir şehir olan Lo-yang’a yürümüş, isyanı bastırdıktan sonra tekrar bozkıra çekilmiştir. Bögü Kağan’ın bu seferi Soğdca-Türkçe yazılmış olan Sevrey yazıtında anlatılmıştır. Bu seferin Uygurlar için, askeri sonuçlarından çok kültürel sonuçları önemli olmuştur.”3

Çin’e sefer sonucunda Soğd toplumundan dinini gören Bögü Kağan, Soğd toplumundan kişileri ülkesinde ağırladığı kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim devam eden süreçte Uygur Devleti’nin resmi dini olarak Maniheizm’i seçmelerini de sağlamışlardır. Ancak bu durumun Türk Tarihi açısından pek çok tartışmayı da beraberinde getirdiği aşikardır. “Maniheizm dininin Türk sosyal hayatında yararları olduğu gibi, zararları da vardı. Bu inanışın birçok umdesi Türklerin tarihî hayat tarzlarına uymuyordu. Özellikle fütuhat ruhunu öldürüyor ve insanları aşırı bir miskinlik ile kaderciliğe itiyordu. Uygurlar böylece şehir hayatının rahatlığına da alışmışlardı. Bundan başka, Uygurların sonradan ilim, edebiyat, ticaret ve diğer sanatlardaki başarılarının bu dine girmeleriyle mümkün olduğuna dairfikirler ileri sürülmektedir.”4

[irp posts=”6329″ name=”Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri: Unutulan Akrabalık”]

Uygurların Çin ile yakın ve kültürel ilişkiler kuruması zaman içinde pek çok geleneğin değişmesine yol açmıştı. Ticaret sayesinde değerli birtakım şeylere sahip olunduğu gibi Çinlilerin görkemli ve şatafat içeren özelliklerini almışlardı. Altın, gümüş gibi mücevherlere sahip olunmuştu. Göktürk geleneğine bağlı bir şekilde varlığını sürdüren Uygur Kağanı, artık kendini halktan üstün görüyor, halk konargöçer yönünden sıyrılıp gündelik hayatta sadece kendisi için yaşar hale geliyordu. Bilindiği gibi Göktürk geleneklerinde Kağanlığın bir arada ve her bir ferdin birbirini önemsediği bir yaşayış tarzı söz konusuydu. Uygur Devleti ise bu geleneksel özelliğinden gitgide kopuyordu. “Bunun dışında, bazı Sogd asıllı kişiler Çin’i ele geçirmenin yollarını kağana anlatarak onu kandırdılar. Ancak bakanlardan Tonga (Tun) Baga Tarkan ona nasihatte bulunarak; Çin’i elde tutmanın çok zor olacağını söyledi. Kağan onu dinlemedi. Tonga (Tun) Baga Tarkan, teklifinin kabul edilmemesi üzerine, gerçekleştirdiği bir darbe ile Bögü Kağan’ı öldürdü. Onunla birlikte, yakın akrabalarını, adamlarını, onu Çin’e karşı kışkırtan Sogdluları başta olmak üzere, 2000 kişiyi ortadan kaldırdı.”5 Bögü Kağan’ın 780’de öldürülmesinden sonra tahta geçen Alp Kutlug Bilge Kağan (sal. 780-789), kendi döneminde Hristiyan ruhani reisi 1. Timotheus’tan ülkesine bir papaz gönderilmesini ister. Bu, Uygur Bozkır Kağanlığında Maniheizm ve Budizm yanında Hristiyanlığın da benimsendiğinin işareti kabul edilir.”6

Devam eden dönemde ticaret sayesinde Çin’le olan iyi ilişkiler, Tibetlilerin Çinlilere baskısıyla gerilime dönüşmeye başlamıştı. Aynı zamanda savaşçı ve konargöçer hayata devam eden Kırgızlar ile de büyük sorunlar yaşamaya başlamışlardı. Savaşlar sürerken tarım kentlerini keşfeden Uygurlar, bu kentlere yerleşmeye başlayıp konar göçerliği terk etmeyi sürdürdüler. Ancak tarım bölgelerinde güçlü olsalar da aynı şekilde bozkırda güç sahibi değildiler. Bu nedenle başkent Karabalgasun Kırgız tehlikesi altındaydı. İlerleyen dönemlerde şehrin önüne gelen yüz bin Kırgız atlısına karşı gelemeyeceklerini anlayıp büyük bir direnç göstermeyip boyun eğmişlerdir. Böylece 840 yılında egemenliklerini teslim etmişlerdir. Coğrafyaya yayılan Uygurlar bir daha eski günlerine dönememiştir.

III. Uygur Kültürü ve Etkileri

Türk Tarihinde yerleşik hayata geçen ilk topluluk olmaları Uygurların geride büyük bir miras bırakmasına sebep oldu. Yerleşik hayata geçmeleri hayvancılık (hayvan ticareti), tarım ve tarıma bağlı bağ bahçe üzerine bir yaşam biçimi sürdürmelerine sebep olmuştu. Bu sebeple şehirler kurmuşlar ve yaşamlarını şehirlerde sürdürmüşlerdi. Haliyle konargöçer yaşam tarzından sıyrılan Uygurlar, kültürel bir zenginlik yaratma imkanına sahip olmuştu. Dönem kaynaklarında Uygurların diğer Türk toplumlarına nazaran kültürel olarak gelişmişliğine pek çok kez atıfta bulunulmuştur.

Göktürk geleneğinin devamı niteliğinde olmaları sebebiyle Tengricilik inanışına inanlar vardı. Ancak daha sonra Maniheizm ve Budizm başta olmak üzere diğer dini inanışlarında toplumda yaygınlaşmasıyla çok dinli bir toplum yapısına bürünmüşlerdi. Yerleşik hayatın etkilerine gelecek olursak; mimari, müzik, spor gibi alanlarda büyük gelişmeler sağlamışlardı. Ayrıca şehirleşmenin söz konusu olması ile kent ve sivil idareler, vergi düzenlemeleri ve hukuk alanında düzenlemeler de söz konusuydu. Toplumun konargöçer yaşam tarzından sıyrılması ile sık sık konum değiştiren düzeni, Uygurlar döneminde son bulmasıyla toplum içerisinde hoşgörü temelli bir karakter oluşmasına sebebiyet vermişti. Halihazırda bu hoşgörüye, çok dinli toplum yapısı da en büyük örnek olarak verilebilir. Alfabe konusuna değinecek olursak: Uygurlar, başta Göktürk alfabesini kullanmış olsalar da zaman içerisinde Uygur alfabesini geliştirmişlerdi ve yine zaman içerisinde yazı dilini geliştirip önemli eserler ortaya çıkarmışlardır.

Sonuç

Uygur Devleti, daha önce hiçbir Türk toplumunun üzerine düşmediği pek çok konuda gelişim kaydetmiştir. Türk tarihinde her ne kadar Uygur Kağanlığının akıbeti bir yıkılış hikayesiyle sonlansa da gerçekte Türk tarihinde büyük bir başlangıcın öncüleriydiler. Kültürel ve yerleşik hayatın yarattığı kent gelişimleri kendilerinden sonra varlık gösterecek Türk toplumlarına örnek teşkil etmiştir. Ancak yaşadıkları dönemin zorlu şartları nedeniyle ve kendilerinin Göktürk geleneklerinden sıyrılmaları ile, devletin yıkılışına giden sürecin gelişmesine kendilerinin sebep olduğunu söylemeliyiz. Zira savaşçı yanlarını köreltmeleriyle devletin muhafaza ve müdafaa etmeleri zorlaşmıştı. Haliyle Uygurlar her ne kadar iyi yanlarıyla Türk toplumlarına örnek teşkil etse de kendilerini yıkılışa götüren sebeplerin de Türk toplumlarınca dikkate alındığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ayrıca Uygur metinlerine değinecek olursak, yaşadıkları dönem içerisinde oldukça değerli metinler olduğunu söylemeliyiz ve bu dönem eserlerinin günümüzde halen Uygur tarihini kavramak adına değerli katkıları olduğunu belirtmeliyiz. Uygurların edebiyat ve diğer alanlardaki gelişimlerini ise yerleşik hayatta bireyin ön plana çıkması ve bunun sonucunda kültürel anlamda üretken olmaları ile ilişkilendirebiliriz.

Mahsun Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 101

2 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.154

3 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman
(Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.154

4 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 105

5 Saadettin Yağmur Gömeç, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir
Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018, s. 106

6 Nurettin Demir, Emine Yılmaz, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,2007, s.155

Demir Nurettin, Yılmaz Emine, “Uygur Edebiyatı: Nesir”, Talât Sait Halman (Genel ed.) Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007

Gömeç Saadettin Yağmur, “Geçmişte ve Günümüzde Uygur Türklerine Genel Bir Bakış”, Prof.Dr. Vahdet Keleşyılmaz Armağanı, Ankara 2018

[/vc_toggle]

Hollanda’da Yükselen Yıldız “Thierry Baudet”a Karşı Medyakrasi Darbesi

2016 yılında genç siyasetçi Thierry Baudet tarafından kurulan FvD (Forum voor Democratie), 2017 yılında genel seçimlere (Parlamento Seçimleri) katılarak 2 koltuk kazanmıştır. FvD partisi 2019 yılındaki yerel seçimlerde ise (Eyalet Seçimleri), 3 yaşında bir parti olmasına rağmen Hollanda’nın en büyük partisi olarak seçimlerden zaferle çıkmıştır. FvD, yüzde 14,4 oy alarak birinci olmuştur. Hollanda’da Başbakan Mark Rutte başkanlığındaki koalisyon hükümeti, Hollanda Senatosu’ndaki (Eerste Kamer) çoğunluğu kaybetmiştir. 4 partiden oluşan koalisyon ortaklarının, senatodaki üye sayısı 38’den 31’e düşmüştür. FvD ise ilk yerel seçimleri olmasına rağmen tek başına 10 senatör çıkarmıştır. Ayrıca 2007 yılında 1.863 üyesi olan FvD partisinin 2020 yılında tam olarak 42.794 üyesi bulunmaktadır.
Bu üye sayısı ile Hollanda’da en fazla üyeye sahip parti, FvD partisidir. Siyaset arenasına bu kadar kısa bir sürede büyük başarılarla giren Thierry Baudet önderliğindeki FvD partisi, bugünlerde büyük bir skandal ile karşı karşıya kalmıştır. Bir yandan parti içindeki isyan bayraklarını çekip parti yönetimini tümüyle ele geçirmek isteyen bir kesim, diğer yandan ise sol endeksli Hollanda medyasının Thierry Baudet’e uyguladıkları baskı yöntemleri akıllara pek çok soru işareti getirmektedir. Bu yazıda FvD partisindeki WhatsApp Krizi’nin partide yol açtığı düalist bölünmüşlük ele alınacaktır. Fakat öncelikle, yazının başlığında da belirtildiği üzere medyakrasinin tanımı  ile başlanacaktır.

Medyakrasi Nedir? 

Medyakrasi, en basit tanımıyla, “medya iktidarı”, “medyanın hegemonyası”, “medya totaliterliği”, “medya manipülasyonu” demektir. Medyanın siyasetçileri etkisi altına alıp ülkenin siyasal gündemini belirlemesi, egemen olması anlamına gelmektedir. Bu düzende medya, iktidarları, hatta liderleri belirleyip halkın gündemini tayin etmektedir. Medyakrasinin bir diğer tanımı da; siyasilerin bilgilendirme sürecinde medyayı kullanma girişimleri yoğunlaştıkça, medyanın onları manipüle etmesine (medyakrasi eğilimine) daha çok imkân verdikleri şeklindedir (Mutlu, 2005:40). 

WhatsApp Krizi 

FvD partisinin alt ve gençlik organı olan JFVD’e üye olan 2 genç üyenin, Whatsapp grup konuşmalarında antisemitik ve homofobik içerikli mesajlar atmaları ve bu mesajların medyaya sızdırılması sonrası ortaya çıkan Whatsapp Krizi ile birlikte FvD partisi büyük oranda medyanın baskısına maruz kalmıştır.
[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]
Hollanda’daki medya kuruluşlarının neredeyse tümü, FvD partisinin lideri Thierry Baudet’i bu olaydan sorumlu tutarcasına baskı uygularken, parti içinden de bir çok önemli ismin Thierry Baudet’i eleştirmeleri Baudet’i istifaya sürüklemiştir. Hangi üyelerin ne paylaştıkları hala belirtilmemiştir. Fakat Whatsapp grubunda yer alan birinin bu bilgiyi medyaya taşıdığı kesinlik kazanmıştır. Söz konusu WhatsApp grubunda bulunan kişi; Utrecht Senatörü ve Hollanda Senatosu üyesi Nicki Pouw Verweij’dır.

Parti İçinden Birilerinin Olma Olasılığı 

Thierry Baudet istifa ettikten sonra FvD’nin Kuzey Hollanda Senatörü ve Hollanda Senatosu

(Eerste Kamer) üyesi Annabel Nanninga parti içerisindeki isyan bayrağını çekmiş vaziyetteydi. 24 Kasım 2020 tarihinde FvD parti lideri Thierry Baudet’i hedef alan FvD Kuzey Hollanda Senatörü Nanninga, The Post Online adlı sitede Baudet’in partiyi mahvettiğini ve derhal partiden uzaklaşması gerektiğini, gitmediği taktirde kendisinin istifa edeceğini beyan etmişti.

En başta Utrecht Senatörü Nicki Pouw-Verweij olmak üzere diğer önemli isimlerin de Nanninga’nin ifadelerine destek vermeleri soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. Zira partinin gençlik örgütünde bulunan 2 üyenin, Utrecht Senatörü Nicki Pouw- Verweij’in de içerisinde bulunduğu Whatsapp grubundaki antisemitik ve homofobik mesajları önce basına sızdırılmış, sonrasında ise olayla alakası olmayan FvD parti lideri Thierry Baudet sorumlu tutulmuştur. Zira parti yönetiminde bulunan bazı isimler, Thierry Baudet’e bir ültimatom sunarak iktidarına meydan okudular. Ültimatoma göre 24 saat içinde FvD patisinin alt ve gençlik örgütü olan JFVD’nin başkanı Freek Jansen’ın istifası istenilmiş ve neredeyse beş bin üyesi bulunan JFVD’yle organik ve resmi bağın kesilmesi istenilmiştir. Fakat kimliği belirsiz iki genç üyenin, herhangi bir Whatsapp grubu konuşmasında gönderdikleri mesajlar yüzünden beş bin üyeye sahip koca bir gençlik örgütünü partiden ihraç etme fikri Thierry Baudet’e adil ve mantıklı gelmemiştir. Hâl böyle olunca, eleştiri okları “Thierry Baudet, homofobi ve Antisemitizme karşı durmadı” şeklinde kendisine çevirilmiştir. Bu olaydan sonra gerek medyanın baskısı gerekse parti içindeki bazı önemli isimlerin Baudet’in istifasını istemeleri pek manidar gözükmektedir. Bu olaylar silsilesi, bizlere söz konusu olayların parti içerisinden birilerinin işi olduğunu göstermektedir.

Baudet’in İstifası Ve Geri Dönüşü 

FvD lideri Thierry Baudet istifa ettikten sonra Baudet karşıtı cephe daha da güçlenmiş ve parti bu cephe tarafından ele geçirilmek istenmiştir. Fakat bu durumun farkına varan Baudet 25 Kasım 2020 tarihinde geri döneceğini ilan ederek tekrar partisinin lideri olmak istediğini beyan etmiştir. Bu açıklamasından sonra FvD yönetimi Baudet’in dönüşünü kabul etmediklerini ilan ettiler. Aynı günde NOS’e konuşan Thierrry Baudet: ”Partiyi kuran ve şekillendiren benim. Başka bir şey istiyorlarsa, neden başka bir parti kurmuyorlar?” ifadelerini kullanarak kendisine karşı ayaklanan yönetim üyelerini eleştirmiştir. Diğer yönetim üyeleri Thierry Baudet’in bu açıklamasını tek taraflı bir açıklama olarak ilan ederek bu gelişmeyi tanımadıklarını beyan ettiler. Bu açıklamadan sonra Lennart van de Linden, Astrid de Groot ve Rob Rooken adlı FvD yönetim üyeleri, Thierry Baudet’ı parti yönetiminden ihraç etmek istediler. Fakat bu söz konusu ihraç ugulaması sadece Genel Üyeler Toplantısı (Algemene Ledenvergadering) aracılığı ile verilebilecek bir karar olduğu için, parti yönetiminin kararı bu noktada yetersiz kalmaktadır. Hatta daha da ileri giden parti yönetim üyeleri, Amsterdam’da bulunan parti ofisinin kapı kilidini sırf Thierry Baudet’in ofis binasına erişimi engellensin diye değiştirmişlerdir.

FvD’de mevcut durum

Thierry Baudet’in kararlılığı sonrası Baudet karşıtı FvD yönetim üyelerinin çoğu FvD’den istifa ettiler. Parti yönetiminde sadece dört üye kalmıştır. Thierry Baudet ve destekçisi Olaf Ephraim bir tarafta, Lennart van der Linden ve Rob Rooken diğer tarafta. Thierry Baudet’in kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamalarına göre Lennart van der Linden ve Rob Rooken, sırf partinin önünü kesmek ve kendisinin icraatlarını baltalamak için bulunmaktalar.
Hatta durum böyle devam ederse parti yönetimi yeni icraatlarda bulunamayacak ve bu gidişle Mart 2021 Genel Seçimlere yeni adaylar çıkartıp seçimlere giremeyecektir. Zira partinin mevcut karar alma mekanizması olan parti yönetimi fiilen ikiye bölünmüş ve bu eşit bölünmüşlük partinin karar alma becerisini engellemektedir. , Diğer taraftan, Utrecht Senatörü Nicki Pouw-Verweij 26 Kasım 2020 tarihinde ‘Thierry Baudet en son toplantıda Yahudi eşçinsel karşıtlığı sözler sarfetti’ şeklinde bir açıklama yaparak güçlü bir iddiada bulunmuştur. Fakat bu iddia o toplantıda bulunan ve aynı zamanda bir Yahudi olan Olaf Ephraim tarafından yalanlanmıştır.

Kazanan taraf kim?

‘Kazanan taraf kim’ sorusuna verilecek cevap epey dikkat çekici olabilir. Zira bu olay her ne kadar medyanın dahiliyle birlikte parti içi bir iktidar kavgası olarak gözükse de, partı dışında da inanilmaz bir gelişme yaşanmıştır. Hollanda’nın en büyük anket şirketlerinin son araştırmalarına göre ulusalcı ve muhafazakar FvD partisinin Mart 2021 Genel Seçimleri için tahmini koltuk sayısı 28’den 3’e düşerken, aşırı sağcı ve ırkçı PVV partisinin olası koltuk sayısı 8’den 28’e yükselmiştir. FvD partisinin son zamanlardaki inanılmaz yükselişi ve parti lideri Thierry Baudet’in popülaritesi bu olaydan sonra radikal bir şekilde düşmüştür. Kazanan taraf, an itibariyle, kesin olarak aşırı sağcı ve ırkçı parti olan PVV olarak gözükmektedir. Aynı zamanda iktidar partisi ve koalisyonun en güçlü aktörü olan liberal VVD partisinin de olası koltuk sayısı 22’den 36’ya yükselerek aşırı sağcı ve ırkçı PVV partisinin dışında liberal iktidar partisi VVD’nin kazançlı olduğunu göstermektedir. Yani 2016 yılında kurulan FvD partisi PVV ve VVD partilerinden elde etmiş olduğu muhtemel merkez-sağ seçmen kitlesini, parti içi bir komplodan sonra yine PVV ve VVD partilerine kaybetmiş gözüküyor.
2002 yılında da pek ünlenen ve kısa sürede ülkenin en popüler siyasetçilerinden biri haline gelen klasik liberal, cumhuriyetçi ve Avrupa şüpheci, yani kisaca sağcı Pim Fortuyn seçimlerden 11 gün önce suikaste kurban giderek oldürülmüştür. Bugunlerde ise Pim Fortuyn’un birnevi göreceli varisi olarak görülen Thierry Baudet’e adeta bir itibar suikasti düzenlenmiştir. Fakat bu sefer Pim Fortuyn cinayeti gibi kurşunlar sıkılmadı; bilakis kalemler, gazete manşetleri, parti içerisinde ‘kriptolar’ ve belki de VVD ve PVV gibi büyük partilerin gizli ajandaları söz konusu olmuştur.

Sonuç Yerine 

FvD partisinin gidişatı özellikle Hollanda siyasetini derinden etkileme kapasitesine sahiptir. Zira FvD partisi kendi bünyesinde merkez-sağ oylarını toplama hedefini oluşturmuştu ve FvD partisinin yükselişi, Hollanda’da merkez-sağın yükselişi anlamına gelmektedir. Fakat bu son skandal veyahut “parti içi darbe teşebbüsü” olayından sonra yerle bir olan FvD partisinin olası oy oranı, PVV ve VVD partilerini tekrar eski güçlerine kavuşturmuştur. Bir yandan aşırı sağcı ve ırkçı PVV lideri Geert Wilders güçlenirken, diğer yanda liberal iktidar partisi VVD’nin lideri Hollanda Başbakanı Mark Rutte eskisi gücüne kavuşmuş durumdadır. Eğer FvD partisinin durumu, 3 koltuk seviyesinde bir alt limitte kalırsa, Mart 2021 seçimlerinde liberal iktidar partisi VVD tekrar Hollanda’nın en büyük partisi olarak koalisyonu daha rahat kurabilecek ve Başbakan Rutte dördüncü kabinesini oluşturmuş olacaktır. Fakat eğer FvD partisi VVD ve PVV’ye kaptırmış olduğu oyları 3 ay içinde geri kazanabilirse, önümüzdeki Mart seçimlerinde bambaşka bir tablo ile karşılaşabiliriz.
[irp posts=”13402″ name=”Hollanda ‘da Kurulamayan Hükümet: ‘Aşırı Sağcılık'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Annabel Nanninga speelt hoog spel, Het Parool (2020), https://www.parool.nl/columns-
opinie/annabel-nanninga-speelt-hoog-spel~b8809732/

Baudet uit partijbestuur geschreven, ‘verkiezingsdeelname FVD in gevaar’, Nu.nl (2020),
https://www.google.com/amp/s/www.nu.nl/politiek/6093234/baudet-uit-partijbestuur-
geschreven-verkiezingsdeelname-fvd-in-gevaar.amp

Chaos bij Forum: Baudet zet leiderschapsverkiezing door, meerderheid bestuur wil hem
royeren, Nos.nl (2020), https://nos.nl/artikel/2358034-chaos-bij-forum-baudet-zet-
leiderschapsverkiezing-door-meerderheid-bestuur-wil-hem-royeren.html

Een koningsdrama – al is het politieke lot van Thierry Baudet nog niet beslecht, Het Parool
(2020), https://www.parool.nl/nederland/een-koningsdrama-al-is-het-politieke-lot-van-thierry-
baudet-nog-niet-beslecht~bba1cf86/

“Forum voor Democratie qua ledental de grootste partij van
Nederland” (PDF). Documentatiecentrum Nederlandse Politieke Partijen (in Dutch).
Retrieved 27 January 2020

Mutlu, Erol. (2005). Globalleşme, Popüler Kültür ve Medya. Ankara: Ütopya Yayınevi.
[/vc_toggle]

Türkiye’nin Atatürk Dönemi Azerbaycan Politikası

Giriş

“İki devlet, tek millet” anlayışıyla gerek bölgesel gerekse uluslararası sahada birbirlerinin desteği olan Türkiye ve Azerbaycan, kültürel bağlar ve ortak kökenin sayesinde devletlerarası diplomasideki “dostluk-düşmanlık olmaması, yalnızca anlık çıkarların olması” yaklaşımını yıkıp daima “kardeş” olmuşlardır. Diğer Türk cumhuriyetlerine göre ülkelerin konumlandığı bölgelerin ve konuşulan dillerin yakınlığı, iki Türk devletinin ilişkilerini daha canlı bir şekilde kardeşlik düzeyinde tutmuştur. Yeni Türk devletinin kuruluşunda Azerbaycan Türkleriyle ilişkilerini kesmeyen Mustafa Kemal Atatürk, “Azerbaycan’ın mutluluğu mutluluğumuz, kederi kederimizdir.” diyerek aslında Milli Mücadele’nin zor şartlarında ve ilerleyen dönemde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra (Sovyetlerle olan hassas dengeleri sarsmadan) Azerbaycan ve Türkiye ilişkilerini geliştirmeye gayret göstermiştir. Bu yazıda Mustafa Kemal Atatürk’ün Azerbaycan politikaları ve Atatürk dönemi Türkiye-Azerbaycan ilişkileri kısaca ele alınacaktır.

1. Osmanlı-Azerbaycan Münasebetleri Üzerinden Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Birliğine Bakışı

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin başlarında dağılmayı engellemek için çeşitli ideolojik fikir akımları dönemlerin ihtiyacı gereği ortaya atılmış ve devletin gidişatına göre uygulanmaya çalışılmıştır. Bu akımlardan en son uygulanan Türkçülük olmuştur. Türkçülük, iki farklı yorumuyla ayrı gruplar tarafından destek bulmaktaydı. Tüm Türklerin tek bir devlet çatısı altında siyasi bir bütün oluşturması ön görülen yorumu Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrosu tarafından benimsenmişti. İkinci yorumu ise Türkçülüğün Türk siyasi birliğini, geniş coğrafyaya yayılmış olan Türklerin birleşmesinin olanaksız olmasının da içinde bulunduğu sebeplerden dolayı mümkün görmüyor; kültür ve dilde birliğin daha mümkün ve gerekli olduğunu ifade ediyordu.

Enver Paşa’nın başta olduğu Osmanlı yönetim kadrosu, siyasi birlik ihtimalini mümkün görmekteydi. Bundan dolayı Nuri Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu Kafkasya’ya gönderilmiş ve Bakü işgalden kurtarılmıştır (1918). Bu durum, Türkistan coğrafyasındaki Türklerle birleşmek umudunu ortaya çıkarmışsa da Bakü’nün kurtuluşunun akabinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla beraber bu umutlar boşa çıkmış, Osmanlı’nın Bakü üzerindeki egemenliği kısa sürmüştür. Bu olay ve bu olay gibi olumsuz sonuçlanan Sarıkamış Harekâtı’nın olumsuz tecrübelerinin ardından Gaspıralı İsmail Bey’in “dilde, fikirde ve işte birlik” görüşü kuvvetlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan konusunda oldukça idealist davranan Enver Paşa’nın aksine, Milli Mücadele’nin başında Rusya’da ihtilalle yönetime gelen ve Azerbaycan’ı bünyesine katan Sosyalist Sovyetler’e karşı daha temkinli yaklaşmak durumunda kalmıştır. “Emperyalist düşmanlara karşı tek dost” olan Sovyetler’in dostluğunu kaybetmemek durumunda olan Mustafa Kemal Paşa, daha realist bir bakışla Azerbaycan konusuna yaklaşmıştır ve Türkler arasında mümkün olanın siyasi değil kültürel birlik olduğunda karar kılarak bu hususta çalışmalara başlamıştır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

2. Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Türkiye-Azerbaycan İlişkileri

 

2.1. Milli Mücadele Dönemi: Azerbaycan SSC’nin Milli Mücadele’ye Destekleri

Milli Mücadele sırasında Türk Ordusu, Anadolu topraklarında verdiği savaşlarda çeşitli konularda yokluk çekmiştir. Bu konuların başta gelenlerinden biri maddi yokluktur. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü bir devlet hazinesinin olmaması ve Anadolu halkının on yıllardır süregelen savaşlardan dolayı bitap düşmesi sonucunda Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, maddi kuvvet bulmak konusunda dış borçlanmaya yönelmiştir. Bu konuda ilk adres, Azerbaycan’da iktidarda olan Müsavat Hükûmeti olmuşsa da İngiliz nüfuzu altında olan hükûmet, BMM hükûmetiyle diplomatik münasebet yürütmek istememiş ve talebi reddetmiştir. Ancak Kızıl Ordu’nun Azerbaycan topraklarında egemenlik kurmuş ve 30 Eylül 1920’de imzalanan Birlik Antlaşması’yla beraber Azerbaycan’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Azerbaycan SSC) haline gelmişti. Azerbaycan SSC’nin yönetimine gelen Neriman Nerimanov, döneminde iki Türk hükûmetinin yakınlaşmasını sağlamıştır.

Azerbaycan halkının Türk Milli Mücadelesi’ne destek ve yardımları, bölgede egemenliği kısa süren Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde başlamıştır. Bölgeye giren Kızıl Ordu’ya karşı mücadele eden ancak başarılı olamayan Albay Samet Bey’in emrindeki orduyla Milli Mücadele’ye destekleri de bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak hükûmetler arası resmi iletişim ve haberleşme Azerbaycan SSC döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde elçiler aracılığıyla Nerimanov yönetiminden talep edilen borç, Türklük bilinciyle ve “kardeşlik” düsturuyla çıkarsız şekilde gönderilmiştir. Kendisi yönetimi tam anlamıyla ele alamamışken Türk Kurtuluş Mücadelesi için BMM’nin kullanımına beş yüz kg altın gönderilmesini sağlayan Nerimanov, Milli Mücadele’nin çeşitli safhalarında talep edilen yardımların tamamını Ankara’ya göndermiş, ek olarak mücadele sonuna kadar her ay altmış iki vagon benzin veya mazot, üç vagon da doğalgaz sözü vermiştir. Bu yardımların bir kısmı literatüre “Sovyet yardımları” olarak geçse de aslında komünizm ideallerine bağlı ama Türklük bilincini kaybetmemiş bir Türk tarafından sağlanmıştır. SSCB lideri Vladimir Lenin’e gönderdiği ve Milli Mücadele’de BMM’nin tarafında olunmasına yönelik öneri mektuplarında, hayatı pahasına risk alarak Dış İşleri Bakanı Çiçerin’in BMM’yi desteklememesini eleştirmiş ve Lenin’e şikayet etmiştir. Stalin döneminde Pan-Türkist olmakla suçlanan ve 1925 yılında ölen Nerimanov, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olan inancını, karşılıksız yardımlarıyla Türk Milleti’nin emrine sunmuş ve Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini tarihi bağların gerektirdiği ölçüye getirmek için yönetimi boyunca ciddi çabalar göstermiştir.

2.2. Cumhuriyet Dönemi: Harf Devrimi

SSCB, Türkler arasında yeni yönetimin benimsenmesini istiyor; Çarlık Rusya’nın “İlminsky Metodu”yla Türk ve Müslüman nüfusa Kiril alfabesinin öğrenilmesinin zorunlu kılındığı dönemleri hatırlatmak istemese de Türk Cumhuriyetlerini Türk ve İslam kültürlerinden uzaklaştırmayı hedefliyordu. Bundan dolayı egemenliği altındaki Türk Cumhuriyetlerinde Latin harflerine geçilmesi kararı alındı. Batı alfabesini (Latin) kullanma fikri, halihazırda Azerbaycanlı aydınlar arasında düşünülen ve tartışılan bir konuydu. Bundan dolayı Arap alfabesinin kullanımının ilk önce Azerbaycan’da yürürlükten kaldırılması kararlaştırıldı. Bu kararla birlikte 1 Mayıs 1925’te Azerbaycan SSC’de gazete ve resmî yazışmalarda Latin Alfabesi zorunlu hale getirildi. Yaklaşık iki ay sonra 7 Ağustos 1925 tarihinde ise Arap alfabesiyle basılmış neşriyatın SSCB topraklarına girmesi yasaklandı. 1926 yılında gerçekleştirilen kurultaydaysa tüm Türk SSC’lerinin Latin Alfabesi kullanması kararlaştırıldı. Sosyalist yönetimin buradaki amaçları arasından en önemlileri; SSCB içindeki Türklerin Türkiye ve İslam dünyasıyla olan münasebetini kesmekti. Bu gelişmeler Türkiye Cumhuriyeti’nde de takip ediliyordu.

Türkiye’de ise Arapça’nın Türk dilinin yapısına uymadığı için değiştirilmesi meselesi Osmanlı Devleti’nin son zamanlarından beri tartışılmakta olan bir konuydu. Genç Cumhuriyetin lideri Mustafa Kemal Atatürk de Latin harflerine geçişin gerekli olduğunu düşünüyordu. Bunun için iki sebebi vardı; bunlardan ilki yukarıda da bahsedildiği gibi Arap harflerinin Türk dilinin yapısına uymadığı için öğrenme zorluğuna sebep olmasıydı. Bu düzen değiştirilirse okuma-yazma kolaylığı ve okuryazarlık seviyesinin yükseleceğini ön görmesiydi. Ayrıca bu şekilde Türkiye’nin Avrupa devletleriyle olan münasebetlerinde kolaylık sağlanacağı da düşünülmüştür. Ancak alfabe değişimini hızlandıran olay, önce Azerbaycan Türklerinin, ardından da 1927 ve sonraki yıllarda Latin alfabesine geçmesidir. Bu olayların ardından kültürel bağların kopmaması için geçiş çalışmaları somutlaşmıştır. 28 Ağustos 1928’de Türkiye’de Latin alfabesi eğitim hayatına girmiştir. Bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nden basılan Türkçe bir neşriyat, Sovyet egemenliği altındaki Türklerce anlaşılıyor, aynı şekilde oradan Türkiye’ye ulaşan bir eser de sorunsuzca okunabiliyordu. Atatürk’ün geleceğe yönelik hedefi, -Türkiye önderliğinde- Türkçe’yi Türkiye, Azerbaycan ve Türkistan Türklerinin konuştuğu dille kaynaştırarak dil bağını geliştirmek ve Gaspıralı İsmail Bey’in de amaçlayıp üzerinde çalışmalar yaptığı “kültür” birliğini oluşturabilmekti.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Sonuç

Mustafa Kemal Atatürk, kültür Türkçülüğüne önem verip harf devrimi ile kültürel bağları kurmak için ciddi çaba göstermiştir. Azerbaycan’ı Türkistan coğrafyasındaki diğer Türklere de ulaşabilmek ve dayanışmaya ek olarak kültür birliğini sağlayabilmek için de önemli bir merkez olarak görmüştür. Bu bağlamda kültür birliğini sağlamak ve “dilde, fikirde ve işte birlik” için ortak dil (alfabe değişikliğiyle) konuşulması amacı ve çalışmaları, Sosyalist Sovyetlerin hakimiyeti altındaki Türkleri asimile etme çalışmalarından dolayı uzun dönemler kesintiye uğrasa da gelecek adına ciddi bir adımdır. Atatürk, Milli Mücadele sürecinde doğu cephesinde savaşın bitişini oldukça hızlandıran ve ilerleyen süreçte “müttefik” konumunda olan Sosyalist Sovyetlerin egemenliğinin bir gün biteceğini ön görmüş ve bu durumda Sovyet hakimiyetinden çıkacak Türk idareleriyle ve Türklerle yakınlaşmayı zorunluluk olarak görmüştür. Atatürk’ün ve Azerbaycan hükûmetlerinde görev almış Neriman Nerimanov gibi kimi yöneticilerin çabalarıyla yakınlaşma sürmüş, kardeşlik daim olmuş ve Azerbaycan’ın mutluluğu Türkiye’nin mutluluğu, kederi Türkiye’nin kederi olmaya devam etmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

SARAY, Mehmet, “Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2017.

Muradoğlu, N . (2018). Azerbaycan`ın Büyük Dostu Atatürk . BENGİ Dünya Yörük-Türkmen Araştırmaları Dergisi , 2018 (1) , 57-68 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/bengi/issue/52629/693046

Şami̇yeva, H . (2018). ATATÜRK`ÜN SÖYLEV VE DEMEÇLERİNDE AZERBAYCAN . Atatürk Dergisi , 7 (1) , 1-10 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/atauniad/issue/38645/448754

ALİYEVA, Ulviyye. “AZERBAYCAN VE ATATÜRK”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2015.

[/vc_toggle]

Siber Saldırılarda Kritik Altyapılar

21. yüzyılda hızla gelişen bilim ve teknolojinin getirdiği yenilikler aynı zamanda mevcut sorunların da aynı hızda boyut değiştirmesine neden olmaktadır. Böylece içinde bulunduğumuz bilgi toplumu döneminde, güvenlik kapsamındaki tehditlerin karakter değiştirdiği de görülmektedir. Soğuk Savaş döneminde güvenlik merkezinde askeri anlayış mevcuttu fakat Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra insan yapısı ile algılanan her şey güvenlik merkezinin kapsamına girmiştir.

Geleneksel güvenlik çalışmalarının ötesine geçilmiş ve çevre sorunları, göç, iklim değişikliği, siber güvenlik gibi alanlar üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Askeri, siyasi ve ekonomik tüm işlemlerin en hızlı şekilde, ağlarla birbirine bağlı sistemleri barındıran siber uzayda yer almaya başladıklarından dolayı sivil-askeri alanların ayrımı ve ulus devletlerin fiziki sınırları da eski önemini yitirmeye başlamıştır. Bilişim teknolojilerinin fiziksel hasar oluşturma kapasitesine sahip olması ‘siber silah’ olarak değerlendirilmiş ve bu teknolojiler sayesinde zaman ve mekandan bağımsız olarak üstelik kimin yaptığı belirlenemeyen siber saldırıların gerçekleştirilebilmesi, siber güvenliğin önemini gösteren durumlardan birkaçıdır. Siber saldırılar devletlerin faaliyetlerine yönelik olumsuz etkide bulunabilecek ve ulusal güvenliği tehdit edebilecek bir yapıya sahiptir. Keza kamu ve özel sektörce işletilen bankacılık, iletişim, enerji, ulaşım, su sistemleri, acil durum hizmetleri gibi sektörlerin işlevleri için gerekli olan fiziki ya da bilgisayar tabanlı sistemlerdir.

Bu durum devletlerin kritik enerji alt yapılarının korunmasının yanı sıra ulaşım, enerji ve sağlık konularının da risk değerlendirme çerçevesinde ulusal güvenlik konusu olarak ele almalarına neden olmuştur. Kritik altyapı kavramını ilk kez kullanan devlet ABD’dir. 2001 yılında yürürlüğe giren USA Patriot Yasası’nda, “ABD için yetersizlikleri veya yok edilmeleri durumunda güvenlik, ulusal ekonomik güvenlik, ulusal halk sağlığı veya bunların herhangi bir kombinasyonu üzerinde zayıflatıcı etki oluşturabilecek hayati öneme sahip fiziki ya da sanal sistemler ve varlıklar” olarak tanımlanmıştır. Günümüz bilgi toplumunda endüstriyel kontrol sistemleri aracılığıyla işlevlerini yerine getirmeyi sağlayan kritik alt yapılardan bazıları petrol ve doğalgaz tesisleri, nükleer enerji santralleri, elektrik üretim ve dağıtım sistemleri, su ve kanalizasyon sistemleri, kimyasal tesisler ve iletişim sistemleridir. Siber güvenliğe karşı gerçekleştirilen saldırılar neticesinde, petrol ve doğalgaz rafinelerinde ve de nükleer tesislerde yangın çıkması büyük bir patlamaya neden olabilir, elektrikler kesilebilir ve elektrikle çalışan sistemler işlevini kaybedebilir. Bunun yanı sıra, iletişim uyduları ve diğer uydular düşürülebilir ya da rotaları değiştirilebilir. Kritik altyapıların uğradığı siber saldırıları anlayabilmek ve olası siber saldırılara karşı gerekli önlemleri alabilmek güvenlik açıklarını tespit etmek açısından önemli bir husustur. Kritik altyapının siber güvenliği bağlamında göze çarpan örneklerden biri Hazar Havzası’dır. Enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan küresel aktörler, ekonomilerindeki gelişmeye bağlı olarak enerjiye yönelik taleplerini artıracağından dolayı ABD, Rusya, Türkiye, AB, Çin ve Hindistan gibi ülkeler enerji taşımacılığı hususunu güvenlik sorunu olarak görmektedirler.

Enerji nakil hatları projeleri ve enerji kaynaklarının üretimi enerji talebinde bulunan küresel aktörlerin ve bölgesel devletlerin arasında bir rekabet çizgisi oluşturmaktadır. Hazar havzası küresel ve bölgesel güç çatışmalarının odağında bulunan bölgelerden biri olma özelliği taşıdığı için devletler bu bölgeye odaklanmışlardır. Devletler bu ulaşım hatları üzerindeki verileri kontrol etmeyi ve zaman zaman manipüle etmeyi, yine bu hatlar üzerinde fiziki zararlar oluşturmayı amaçlasalar da bu durum devletlerin dış politikalarına göre şekillenmektedir. Hazar petrollerinin Avrupa’ya taşınmasında önemli bir politika yoğunluğunun yaşandığı bölgesel gelişmeler ve kritik süreç, birçok siber saldırıya maruz kalmıştır. Siber saldırılarda kritik altyapıların hedef alınması bağlamında gerçekleşen ciddi olayların örnekleri çoğaltılabilir. Bu hususta 2000’de Avustralya’da arıtma tesisi bilgi sistemlerine saldırı ve kanalizasyon sularının şehre bırakılması, 2003’te ABD’nin 8 eyaletinde 2 gün süren ölümlere ve 6 milyar dolar zarara yol açan elektrik kesintisi, 2007’de İsrail savaş uçaklarının Suriye topraklarına girmesi ve nükleer tesisini imha ederek zayiatsız dönmesi, bu sırada Suriye hava savunmasının hiçbir hedef görememesi, 2008’de Rusya-Gürcistan savaşında Gürcistan’a yapılan siber saldırılar sonucu finans, haberleşme ve elektrik sistemlerinde ciddi sıkıntılar yaşanması, 2010’da İran nükleer zenginleştirme programını hedefleyen ve ciddi sorunlara sebep olan ‘Stuxnet’ yazılımı saldırısı, 2016’da ABD’nin doğu yakasına hizmet sunan sistem altyapılarına yönelik olarak başlayan siber saldırıların ülke geneline yayılarak internet bağlantısını engellemesi ve ciddi ekonomik zarara sebep olmuştur.

Dünyada yaşanan bu siber saldırıların örnekleri Türkiye’de de görülmüştür. Ülkemizde yaşanan bazı saldırı örneklemeleri yapılacak olursa 2008’de Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına siber saldırı sonrası patlama meydana gelmesi, 2009’da zararlı bir yazılımın Atatürk Havalimanı bilgisayarlarını etkilemesi, 2011’de saldırılar sonrasında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın sitesinin devre dışı kalması, 31 Mart 2015’te elektriğini İran’dan alan Van ve Hakkari hariç 79 ilde yaşanan elektrik kesintisi, 2015’te, 10 gün süreli saldırılar sonucu birçok banka, noter ve devlet kurumunun internet sitesine ve mobil uygulamalara erişim sağlanamaması, 2016’da Sağlık Bakanlığı hastanelerine yönelik siber saldırılar ile veri tabanındaki bilgilerin çalınması ve silinmesi olarak gösterilebilir. Henüz ciddi anlamda farkındalık sağlanamayan, saygınlık kaybı ya da çeşitli sebeplerle açıklığa kavuşturulmayan ve açık kaynaklara iletilmeyenlerle birlikte yaşanan binlerce siber saldırıdan söz edilebilir. Birçok strateji, taktik ve tekniklerin sağlandığı siber güçler sayesinde zarara uğratılması bağlamında ülkelerin güvenliğinin tehlike altında olduğu sonucu aşikardır. Siber ortamın tehlikelerinin farkında olan ülkeler bu saldırıları ulus güvenliğine karşı en önemli tehdit unsurlarından biri olarak kabul ederken bu konuda gerekli adımları atmayan ülkelerin ise her gün bir adım daha geri gideceği sonucu kolaylıkla çıkarılabilir. Siber saldırıların tehdit ve risk boyutu çerçevesinde ülkelerin çoğu siber savaşın hem taarruz hem de savunma boyutu ile ilgili yasa, politika ve strateji ortaya koymuşlardır. Fakat siber savaşı hafife alan ve merkezine koymayan ülkelerin ise gelecekteki günleri sıkıntılı geçirmeleri olasılığının yüksek olduğunu söylemek mümkündür.

Sonuç ve öneri olarak Sun Tzu’nun “En iyisi savaşmadan baş eğdirmektir” söyleminden de yararlanarak siber savaşta saldırganı saldırıdan ve savaştan caydırmak doğru bir hamle olarak değerlendirilebilir. Siber caydırıcılığı sağlama hususunda saldırılara önceden karşılık verecek düzeyde etkili bir siber savunma mekanizmasının olması ve siber istihbaratın etkinleştirilmesi, siber güvenlik uzman kadroların oluşturulması ve farkındalığı artıracak eğitimlerin verilmesi, devlet ve özel sektör arasında koordinasyon ve iş birliği olması gerekmektedir. Ayrıca siber güvenliği hukuki, teknik, idari, ekonomik ve sosyal alanda bütüncül bir yapıda ele alınması da çok önemli bir husustur. Gerekli yasal mevzuatların mutlaka oluşturulması esastır. Stratejilerin güncellenmesi, geleceğe yönelik planlamaların ivedilikle uygulamaya koyulması bu konuda önemli ölçütler içerisinde değerlendirilebilir.

[irp posts=”6259″ name=”ABD: Putin Trump’ın Seçilmesi İçin Siber Müdahalede Bulundu””]

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
KINIK, Hülya, GÜNTAY, Vahit, (2016). “Siber Güvenlik Temelinde Kritik Altyapılar ve
Hazar Havzası”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 47

https://www.globalsavunma.com.tr/ulusal-guvenlik-acisindan-kritik-alt-yapilarin-siber-
guvenligi.html

ŞENOL, Mustafa, (2017). “Türkiye’de Siber Saldırılara Karşı Caydırıcılık”, Uluslararası
Bilgi Güvenliği Mühendisliği Dergisi, Cilt: 3, No: 2

GÜNTAY, Vahit, (2015). “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Güvenlik Algısı ve Siber
Güvenlik; Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa Bölgeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, The Journal
of Academic Social Science Studies, Number: 37
[/vc_toggle]

Bir Yılan Hikayesi : Geçmişten Günümüze Kosova-Sırbistan İlişkileri

Konu Balkanlar olduğu zaman akıllara bir sürü soru işareti, savaş, anlaşmazlıklar, yaşanan vahim olaylar ve elbette daha nice konu başlıkları gelmektedir. Bu makalede ise geçmişten günümüze Kosova ve Sırbistan arasındaki ilişkileri inceleyeceğiz. Konunun daha iyi anlaşılması için iki ülke arasında yaşanan çatışmalarla birlikte mevcut ilişkilere anlam yüklemek açısından şüphesiz ki 1912 yılında gerçekleşen Birinci Balkan Savaşını incelememiz gerekmektedir.

Birinci Balkan Harbinin ardından bugünlerde Kosova topraklarının içinde bulunan “Kosova Vadisi” Sırbistan Krallığı’na dahil edilmiş ve “Dukagjini Vadisi (Sırpça: Metohija)” Karadağ Krallığı tarafından alınmıştır. 1918-1929 yılları arasındaki Sırp, Hırvat ve Sloven Krallıkları döneminde, bölgede Sırp nüfusu artmış fakat diğer ırklara ait nüfusta azalma gözlenmiştir. 1941’de Axen’in Yugoslavya’yı işgalinin ardından, Kosova’nın çoğu İtalyan kontrolündeki Arnavutluk’a verilmiş, geri kalanı ise Almanya ve Bulgaristan tarafından kontrol edilmiştir. 1943’ü 1944’e bağlayan yeni yıl arifesinde ise Arnavut ve Yugoslav partizanlar, Arnavutluk’un kuzeyindeki “Kukës” yakınlarındaki “Bujan” kasabasında toplanmış ve burada savaştan sonra Kosova’nın kaderini tartıştıkları bir konferans düzenlemişlerdir. Arnavut ve Yugoslav komünistler, Kosova’nın Arnavutluk tarafında mı yoksa Sırbistan’ın bir parçası mı olmak istediğine demokratik yollardan karar verme hakkına sahip olacağını bildiren bir antlaşma imzalamıştır. Fakat dönemin başkanı Tito, Sırbistan’ın bu antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiği için bu antlaşma Yugoslavya tarafından kabul görmemiştir.

2.Dünya Savaşının sona ermesinin ardından Komünist Yugoslavya’nın kuruluşu ile birlikte 1946 yılında Kosova’ya “Sırbistan Özerk Bölgesi” statüsü verilmiştir ve daha sonra 1963 yılında özerk bir eyalete dönüşen bu bölge, 1974 yılında ise Yugoslavya anayasasının kabulü ile birlikte öz yönetim hakkını elde etmiştir. Bu hakkı kazanmasının ardından 1981 Mart ayında gerçekleşen protestolar ile birlikte Kosova’nın Yugoslavya içerisinde bir cumhuriyet olma isteği talep edildi.

1987 yılının sonunda ise, Milošević Sırp hükümetinin kontrolünü ele geçirdiğinde, Kosova’nın önde gelen politikacıları görevden alınmış ve yerine Milosevic’e yakın isimler atanmıştır. Bu hareketin ardından eyaletin özerklik seviyesi Sırp federal otoritesi tarafından tek taraflı olarak azaltılmaya başlanmıştır. Anayasa değişikliklerinin ardından, tüm Yugoslavya cumhuriyet ve vilayetlerinin parlamentoları feshedilmiş ve çok partili seçimler yapılmıştır. Fakat, Kosova Arnavutları seçimlere katılmayı reddederek kendi seçimlerini onaysız bir şekilde yaptılar. Milosevic hükümetinin attığı adımları kendi haklarına saldırı olarak gören Arnavutlar hakları ellerinden alındıkça daha çok öfkelenmiş, 1968 ve 1981 yıllarında Kosova’nın başkenti Priştine’deki isyanlarla Arnavut muhalefeti su yüzüne çıkmıştır. Arnavut direnişinin başını çeken İbrahim Rugova başlangıçta şiddet içermeyen direnişi savunmuştur, ancak süreç pek onun istediği gibi gitmemiş ve Arnavut muhalif hareketi 1996’dan itibaren Kosova Kurtuluş Ordusu tarafından silahlı eylem biçimini almıştır.

1998 yılının Mart ayında, Yugoslav ordu birlikleri, askeri güç kullanarak ayrılıkçılarla savaşmak için Sırp polisine katıldı. Sırp ve Arnavut temsilciler arasındaki müzakerelerin NATO himayesinde bozulmasının ardından, Mart 1999’da NATO, Birleşmiş Milletler yetkisi olmadan Sırp güçlerine müdahale etti. Ulusal güvenlik ve KLA (Kosova Kurtuluş Ordusu) güçleri arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak birçok Arnavut aile silah zoruyla evlerinden kaçmak zorunda kaldı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, 1998 yılının mart ayından , Nato bombardımanının başlayacağı 1999 yılının Mart ayına kadar 460.000 kişinin yerinden edildiğini ve Mart 1998 ile Nisan 1999 sonu arasında yaklaşık 40.000 Arnavut’un Kosova’dan kaçtığını veya sınır dışı edildiğini tahmin ediyor.

[irp posts=”5751″ name=”Yugoslavya’nın Dağılışı: Bir Devrin Sonu”]

Mülteciler; Arnavutluk, Makedonya Cumhuriyeti veya Karadağ’a gitmişler, hatta bir kısmı da Türkiye’ye sığınmıştır. Savaş, 10 Haziran 1999’da Sırp ve Yugoslav hükümetlerinin eyaletin yönetimini Birleşmiş Milletler’e devretmeyi kabul eden Kumanovo Anlaşmasını imzalamasıyla sona erdi. Kosova Savaşı sonrasında BM Kosova Misyonu olan UNMIK’e güvenlik sağlamakla görevli NATO liderliğindeki Kosova Gücü (KFOR) eyalete girmiştir.

1999 yılında Kosova ihtilafını sona erdiren BM Güvenlik Konseyi Kararı’nda öngörüldüğü gibi Kosova’nın nihai statüsünü belirlemek için uluslararası müzakereler 2006 yılında başlamıştır. Sırbistan’ın Kosova üzerindeki devam eden egemenliği uluslararası toplum tarafından tanınırken, eyalet nüfusunun açık bir çoğunluğu bağımsızlık istemiştir. Martti Ahtisaari, Şubat 2007’de Belgrad ve Priştine’deki liderlere, eyalet için “denetimli bağımsızlık” öneren bir BM Güvenlik Konseyi Kararı taslağının temeli olan bir taslak çözüm önerisi sundu. Temmuz 2007’nin başlarında ise, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Güvenlik Konseyi’nin diğer Avrupalı üyeleri tarafından desteklenen taslak karar, Rusya’nın, böyle bir kararın devlet egemenliği ilkesini zayıflatacağına dair endişelerini gidermek için tam olarak dört kez yeniden yazılmıştır.

17 Şubat 2008’de ise Kosova Parlamentosu bağımsızlığını ilan etti ve ardından bağımsızlık bildirgesinin yasallığı tartışıldı. Sırbistan, bildirgenin yasa dışı olduğu şeklindeki tavrı için uluslararası onay ve destek istedi ve Ekim 2008’de Uluslararası Adalet Divanı’ndan bir tavsiye görüşü istedi. Mahkeme ise bildirinin uluslararası hukuku ihlal etmediğine karar verdi. Mahkemenin kararının ardından Kosova’nın ikinci bağımsızlık ilanı 115 diplomatik tanıma almıştır fakat bunlardan 15’i ise daha sonra geri çekilmiştir. Ancak, başta Hindistan, Çin ve Rusya olmak üzere birçok devlet Kosova’nın bağımsızlık ilanına muhalefetini göstermiştir. Fakat, Avrupa Birliği ise Kosova’nın bağımsızlık ilanından kısa bir süre önce, Kosova’nın polis ve adalet gücünü daha da geliştirmek için 2.000 üyeli, askeri olmayan ve buna ek olarak hukukun üstünlüğü misyonuna sahip olan “EULEX” in konuşlandırılmasını onaylamıştır.

Uluslararası Adalet Divanı kararının bir sonucu olarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, Kosova ile Sırbistan arasında “işbirliğini teşvik etmek ve Avrupa yolunda ilerleme sağlamak için AB destekli bir diyalog çağrısında bulunan ortak bir Sırbistan-AB kararı kabul edildi. Diyalog, Sırbistan ile Kosova arasındaki 2013 Brüksel Antlaşması ile sonuçlandı ve Sırbistan Cumhuriyeti’nin Kosova’daki tüm kurumları kaldırıldı. Brüksel Anlaşması’ndan sonra, farklı alanlarda uzlaşılan hükümlerin uygulanmasını sağlamak için toplantılar halen düzenli olarak yapılmaktadır. Şubat 2015’te Adalet anlaşması imzalandı ve ardından enerji ve Telekom operatörlerine ilişkin anlaşmalar yapıldı. Bu anlaşmalardan biri ise +383 uluslararası telefon kodunun Kosova’ya atfedilmesiydi. Coğrafi telefon kodu Aralık 2016’da uygulanmaya başladı. Günümüz konjonktüründe daha fazla anlaşmaya varılması pek mümkün görülmese de diyalog devam etmektedir.

Sonuç olarak, Belgrad ile Priştine arasındaki ilişkiler iyileşmek yerine giderek gerginleşti. Belgrad ve Priştine, seçmenleri harekete geçirmek ve iktidar partilerinin adaylarını ulusal çıkarlarının savunucuları olarak daha popüler hale getirmek amacıyla ikili ilişkilerde provokatif olaylar sahnelemeye başvurdu. Bu provokatif olayları örneklendirecek olursak eğer, Sırbistan’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce, Ocak 2017’de Kosova’da bulunan Mitrovica’ya “Kosova Sırbistan’dır” yazan bir trenin gönderilmesiyle patlak veren siyasi krizdi. Ayrıca Mart 2018’de Kosova ve Metohija Ofisi Müdürü Marko Đurić’in Kosova özel servisleri tarafından gözaltına alındığı bir olay yaşanmıştır.

Temmuz 2017’de ise AB’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Cumhurbaşkanları Hashim Thaçi ve Aleksandar Vučić, Kosova-Sırbistan ilişkilerini normalleştiren kapsamlı bir anlaşma üretmeyi amaçlayan yeni bir müzakere aşamasına girdiklerini duyurdular. Avrupa Komisyonu ise Batı Balkanlar oluşturduğu yeni stratejisinde, Sırbistan’ın Kosova ile yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma imzalaması halinde 2025 yılına kadar AB’ye katılma fırsatı yakaladığını belirtmiştir. Fakat bu sürenin dolması için, en geç 2019’un sonuna kadar bir anlaşma yapılması gerekecekti. Belgrad ile Priştine arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, her şeyden önce Batı’dan gelen baskının ne kadar etkili olduğunu ve Avrupa Birliği’nin ABD, Sırbistan ve Kosova ile müzakerelerde ortak bir strateji oluşturma yeteneğine ve bölge üzerinde nüfuzu olduğu anlamını taşımaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Daniel F. Kosovo’s Declaration Of Independence: An Incident Analysis Of Legality, Policy And Future Implications, 2008.

Golubic, Z.Golubic & Simec, Independence of Kosovo, 2008.

In H. Krieger (Ed.), Kosovo’s Status in Yugoslavia before 1999. (2001). The Kosovo Conflict and International Law: An Analytical Documentation 1974–1999 (Cambridge International Documents Series, pp. 1-13). Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511720802.005.

Klejda Mulaj, Resisting an Oppressive Regime: The Case of Kosovo Liberation Army, Studies in Conflict & Terrorism, 2008, 31:12, 1103-1119.

Nikolic, Kosta & Dobrivojevic, Ivana., pp. 243-267, 2017, Institute for Contemporary History Serbian Society in Yugoslavia, 20th century – Between Democracy and Dictatorship.
Richard C. Hall, Balkan Wars 1912-1913, 2014, International Encyclopedia of the First World War.

Robert. E. The Revolution of Bujan, 1944, The Text and Documents of Albanian History.
Sead M. 2000’den sonra Kosova Sirbistan Iliskileri, Uludag Universitesi, 2013.

Tunahan O. Bucak Isletme Fakultesi Dergisi 2019.

Ugo C. Kosovo declaration of Independence and the International Community – an assessment by the Kosovo Monitoring Task Force, 2008.

[/vc_toggle]

Dış Politika ve Askeri Güç Ekseninde Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri, Orta Doğu’da Arap Yarımadası’nın güneydoğusunda bulunan, Umman ve Suudi Arabistan’la komşu olan bir ülkedir. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü’l- Hayme, Şarika ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten oluşmaktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır. BAE, iç siyasetinde yaşadığı gelişmelere paralel olarak, dış siyasetini şekillendirmektedir. 1950 ile 1970 yılları arasında Arap ve Körfez ülkelerinde etkisini gösteren Arap Milliyetçiliği ve İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi, ilerleyen yıllarda BAE’nin meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulayış ve örgütlenme tarzı, BAE içerisinde bulunan emirliklerden ciddi bir destek görmeye başlamış ve akabinde Abu Dabi yönetiminin bu harekete karşı ciddi ve radikal önlemler almasına neden olmuştur. İç siyasi atmosferin bu düzlemde ilerlemesi sonucunda BAE’de İhvan hareketini temsil eden Islah Cemiyeti ve destekçisi sivil toplum kuruşlarıyla birlikte 2012 yılında kapatılmıştır. Bütün bu süreçte BAE’nin İslamcı hareketlerle tavizsiz mücadelesinin asıl mimarı, 1990’larda silahlı kuvvetlerin başına geçerek Abu Dabi’de iktidar iplerini yavaş yavaş ele geçiren ve 2014’ten bu yana ülkeyi fiilen yöneten Veliaht Prens Muhammed Bin Zayid’dir. Kendisi daha 1990’larda “İslamcı aktivizmin kaynaklarını kurutma” planını devreye soktu.

 

Bu çerçevede İslamcılar memuriyetten atılmaya ve kamusal alandaki faaliyetleri kısıtlanmaya, üniversiteler siyasetten arındırılmaya, camilerdeki Kur’an kurslarının yanısıra çeşitli yardım kuruluşları ve STK’lar kapatılmaya başlandı. 1994’te Islah Cemiyeti’nin birçok şubesi kapatılarak dış faaliyetleri yasaklandı. Öte yandan BAE’nin İslamcı hareketlere alerjisinin Abu Dabi Emirliği ve Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’le büyük ölçüde bağlantılı olduğunu vurgulamak gerekir. Zira Dubai, Re’su’l-Hayme ve Fuceyre emirlikleri, 1970’lerden itibaren İhvan’a kucak açtı. 11 Eylül 2001’den sonraki süreçte Islah cemiyeti faaliyetlerini Re’su’l-Hayme emirliğinin himayesinde sürdürebildi. Ancak hâlihazırda bu emirlikler, gerek Abu Dabi’nin muazzam bir silahlı gücü ve istihbarat aygıtını elinde tutmasının yol açtığı tedirginlik, gerek petrol servetinin asıl sahibi bu emirliğe iktisaden bağımlılıkları, gerekse 2008 finans krizinin akabinde Dubai’nin borç sarmalına girerek Abu Dabi’yi dengeleme rolünü yitirmesi yüzünden veliahtın aşırı politikalarına ses çıkaramıyorlar. BAE, iç siyasetinde İhvanla olan mücadelesini uluslararası arenaya da taşımış ve politikalarının ana eksinini bu doğrultuda oluşturmuştur. Bu doğrultuda Mısır’da darbeci Sisi’yi ve darbeyi desteklemiş buna paralel olarak da Libya’da ki siyasi tıkanıklığı körükleyerek Halife Hafter’in yanında durmaktan çekinmemiştir. Bu ilave olarak Akdeniz havası içerisinde askeri üsler elde etmiş ve askeri gücünün etkili ve caydırıcı olması yönünde hareket etmiştir. Bu gelişmeler BAE’nin bölgesel güç olma arzusundan kaynaklanmakla beraber, Müslüman Kardeşlerle olan mücadelesinde ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. BAE ile Türkiye’nin ilişkileri de bu eksende devam etmektedir. Türkiye’nin, İhvan hareketini desteklemesi, BAE’nin de Türkiye aleyhtarlığı politikalar üretmesine ve Türkiye karşıtı yapılanmaları desteklemesine neden olmuştur.

 

Suriye’de karşı karşıya geldiğimiz PYD/YPG terör örgütünün finansmanında BAE desteğini görmek mümkündür. Bu ilaveten Libya’da, BM tarafından tanınan meşru hükümetin mücadele ettiği Halife Hafter’in en büyük destekçisinin BAE olduğu bilinmektedir. 2017 yılında yaşanılan Körfez Krizinde, Türkiye’nin Katar’ın yanında yer alması ve ülkede askeri üs bulundurması ikili ilişkilerin tekrar gerilmesine yol açmıştır. 15 Temmuz 2016 yılında Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen hain FETÖ darbesinin en büyük finansörü ve destekçisinin BAE olduğu iddiaları gündeme gelmiş ve ilişkilerin telafi edilmesini oldukça güç hale getirmiştir.

BAE ASKERİ GÜCÜ VE TEDARİK AĞI

BAE ordusu Körfez devletleri içerisinde ve diğer Arap devletleri içerisinde askeri kapasite anlamında en güçlü olmasa da en etkili ordu olarak göze çarpmaktadır. Ordu envanteri incelendiğinde, 2020 itibariyle 63 bin kişilik bir ordunun, 50’si Kraliyet Muhafızları Ordusu’na tahsis edilmiş 433 adet kullanılabilir durumda tanka, bir adet firkateyne ve 100’e yakını aktif kullanıma uygun toplamda 147 adet muharebe uçağına sahip olduğu bilinmektedir. BAE ordusunun hava savunma ihtiyacını Patriot PAC-3 ve füze savunma kabiliyetini ise THAAD (Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi) ile giderdiği görülüyor. BAE askeri envanterini anlamlandırmak adına bölgesel açıdan bir mukayese yapıldığında ise ülkenin Orta Doğu’nun en büyük on birinci ordusuna, dokuzuncu tank ve beşinci muharebe uçağı envanterine sahip olduğu anlaşılıyor. Ülkenin hava savunma kapasitesi açısından Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Suriye ile birlikte en modern silah sistemlerini barındırdığı söylemek gerekir. BAE ordusunun en zayıf yönünün deniz kuvvetleri olduğu ve bir Körfez ülkesi olmasına rağmen deniz kuvvetlerinin görece kırılgan olduğu görülüyor. BAE ordu envanterinin menşe analizinde ise zırhlı araç envanterinin Fransız çoğunluklu olduğu, hava muharebe kapasitesinin ABD ve Fransa’dan, bahriye unsurlarının ise İtalya ve Fransa’dan tedarik edildiği görülüyor. BAE’nin en ayırt edici özelliklerinden birisi olan yüksek hava ve füze savunma kabiliyeti de ABD tarafından sağlanmıştır. Çoğunluğu ABD ve Fransa tarafından sağlanan BAE askeri envanteri İsveç, İngiltere, Rusya, İtalya, İspanya, Türkiye, Almanya, Romanya gibi ülkelerden tedarik edilmiş silah sistemlerini içeriyor. 2005-2019 yılları arasında BAE’nin en fazla silah tedarik ettiği üç ülke ABD, Fransa ve Rusya olmuştur. Fakat bu dönemde gerçekleşen savunma ithalatının yüzde 61’inin ABD menşeli olduğunun altı çizilmeli. Bu doğrultuda, BAE ordusunun önemli ölçüde ABD askeri çıkarları ve dış politikası ile aynı düzlemde hareket ettiği veri bazında söylenebilir. BAE Hava Kuvvetleri envanterine bakıldığında, ABD tarafından Suudi Arabistan’a satılan F-15 ve İsrail’e satılan F-35’ler den mahrum bırakılmıştır. ABD, bu siyaseti ile bölgede önemli bir askeri ve politik güç olan İsrail’in geri plana itilmesini engelleyerek, Arap devletleri içerisinde İsrail’i önemli bir güç olarak bırakmak istemektedir. BAE, 1998 yılında ABD’den F-16 savaş uçağı almak istemiş fakat bu talep ABD tarafından reddedilmiştir.
Bunun üzerine BAE, Fransa’dan 62 adet Mirage 2000 savaş uçağı almış ve hava kuvvetlerinin ilk filosunu oluşturmuştur. Bu gelişme üzerine ABD 2000 yılında BAE’ne F-16 savaş uçağı satışına onay vermiş ve BAE, Hava Kuvvetlerinin ana omurgası oluşmaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda alımlar devam etmiş ve F-16 modernizasyonları yapılmak suretiyle en modern F-16 filosu BAE tarafından oluşturulmuştur. BAE sahip olduğu hava kuvvetleri açısında bölgede üçüncü büyük güç olurken, sahip olduğu hava kuvvetleri personeli bakımından bölge ülkeleri içinde onuncu sırada yer almaktadır. Günümüzde başarılı ve etkili askeri operasyonlar yapabilecek hava kuvvetleri personel sayısının en az 30 olduğu öngörülmekteyken, bu sayı BAE’de 15 kişidir.

Sonuç Yerine 

BAE-İsrail ve Bahreyn tarafından ABD koordinatörlüğünde imzalanan İbrahim Anlaşması’nın altında yatan sebebin Filistin çıkar ve menfaatleri değil tamamen İsrail ve ABD’ye şirin gözükme siyaseti yatmaktadır. BAE, F-35 savaş uçağı teminini sağlayarak hava kuvvetlerinin kapasite ve gücünü arttırmak istemektedir. Bu kapsamda ele alınacak olursa; BAE’nin F-35 alması gündeme gelmiş ve İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu böyle bir duruma kesinlikle kabul etmeyeceklerini açıklamıştı. İbrahim Anlaşmasının imzalanmasının ardından F-35 alımı tekrar gündeme gelmiş ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ABD’den F-35 savaş uçağı alması halinde 6-7 yılda ancak teslim edilebileceğini söylemişti. İsrail her ne kadar bu duruma karşı çıksa da gelişmeler yakın bir gelecekte BAE ile ABD arasında F-35 satışına ilişkin bir anlaşma imzalanacağını gösteriyor. Bu analizin kaleme alındığı tarih olan, 26.09.2020 tarihinde BAE resmi olarak F 35 alımı kapsamında ABD’ye başvuruda bulunmuştur.
[irp posts=”29342″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri”]

Barış Yüksel
Stratejik Ortak Misafir Yazarlar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.sde.org.tr/mithat-isik/genel/birlesik-arap-emirliklerinin-savunma-politikalari-kose-
yazisi-17596

https://www.setav.org/yikici-ittifakin-yeni-adimi-bae-israil-anlasmasi/

https://www.setav.org/israilin-bae-ve-bahreyn-ile-imzaladigi-antlasmalarin-bolgenin-gelecegine-
etkileri/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Arap_Emirlikleri

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abdnin-israil-buyukelcisi-bae-f-35-alirsa-teslimati-6-7-yili-
bulur/1983166

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/baenin-sekuler-dis-politikasi-ve-gizli-gundemi/1217859#!

https://tr.qwe.wiki/wiki/United_Arab_Emirates_Air_Force

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bloomberg-bae-f-35-savas-ucaklari-icin-abdye-resmi-basvurusunu-
yapti/1986083

https://askeriguc.com/ulke/birlesik-arab-emirlikleri-askeri-gucu
[/vc_toggle]

Şimdi Afrika Zamanı 2: Eritre Dosyası

Ülke Profili 

Eritre, Doğu Afrika’nın kuzeyinde bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Batıda Sudan, güneyde Etiyopya ve güneydoğusunda Cibuti ile çevrilmiştir. Ülkenin doğusu ve kuzeydoğusu Kızıldeniz sahili bulunmaktadır.
a) Başkent: Asmara (963,000)
b) Yönetim Biçimi: Cumhuriyet
c) Bağımsızlık: 24 Mayıs 1993 (Etiyopya’dan)
d) Nüfus: 6,08 Milyon (2020)
e) Etnik Gruplar: Tigrinya %50, Tigre %31,4, Saho %5, Afar %5, Beja %2,5, Bilen
%2,1, Kunama %2, Nara %1,5 ve Rashaida %.5.
f) Dinler: %50 Hıristiyan, %48 Müslüman, Yerel Afrika Dinleri %2
g) Diller: Tigrinya (Tigrigna), Arapça, İngilizce Tigré ve diğer Cushitic diller.
h) Endüstri: Gıda işleme, içecek, giyim ve tekstil
i) Para Birimi: Nakfa (ERN)

Ülkenin Kısa Tarihi 

Ortaçağ zamanında Axumite devletinin parçalanmasıyla birkaç devletin kabile ve klan toprakları bugün Eritre olarak bilinen toprakları meydana getirdi. 8 ve 13. yüzyıllar arasında Kuzey ve Batı Eritre bir Müslüman grup olan Beja halkının kontrolündeydi. Nagis, Baqlin, Bazin, Jarin ve Qata adlarında beş bağımsız krallık vardı. Bejalar İslam’ı Eritre’nin büyük bölümüne getirdi ve bölgede Ummayad Halifeliği adında Büyük İslam Topluluğu oluştu. Sonrasında Abbasiler (ve Memlukler) ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu bölgeyi aldı. 1517’de Osmanlılar Medri Bahri’yi fethetti. Eritre’nin kuzeydoğusunu alan Osmanlı, Sudan’a inerek otoritesini kabul ettirdi ve Habeş Eyaleti’ni kurdu. Massava ve Sevakin Osmanlı yönetimine geçti. Massava eyaletin başkenti oldu. Osmanlılar Kızıl Denize hâkim oldukları süre boyunca Eritre’ye de 1800’lerin sonunda İtalyan işgaline kadar hâkim oldular. Osmanlı döneminden sonra sömürge çağı başladı Eritre için. Giuseppe Sapetto adında bir Roma Katolik papazı Cenovalı bir gemi şirketi olan Rubattino’ nun adına 1869’da Assab bölgesini bir Osmanlı tebaasından olan Obock Afar Sultan’ından satın aldı. Bu Süveyş Kanalı’nın açıldığı yıla denk geliyor (1869). Şirketin kömür ikmal merkezi olarak hizmet veren Assab’ın 1882 yılında sömürge haline getirilmesiyle de bölgenin İtalyan hâkimiyeti altına girmesi süreci başladı. Buraya iyice yerleştikten sonra 1885’te Masavva‘ ve Beilul’u, 1889’da Asmara ve Keren’i ele geçiren İtalyanlar Afrika’nın içerilerine doğru genişlemeye ve yayılmaya başlayınca Etiyopya Kralı II. Menelik buna engel olmak istedi; ancak savaşı kaybetti ve böylece İtalyanlar imzalanan Uccialli Antlaşması’yla (1889) Etiyopya üzerinde de bir himaye yönetimi kurmayı başardılar.

Bundan sonra, daha önce Assab’da başlattıkları sömürge idaresini bölgenin tamamını içine alacak şekilde genişleterek buraya, Roma İmparatorluğu zamanında Kızıldeniz’in adı olan Mare Erythraeum’dan hareketle “Eritre (Erytrea) sömürgesi” adını verdiler (1890). Eritre’de bir sömürge idaresi kurulmasına ve gittikçe yayılmasına başından beri karşı olan Etiyopya 1896 yılında İtalya’ya savaş açtı ve yapılan Adova Muharebesi’nde galip gelerek sömürge topraklarının daha fazla genişletilmesi imkânını ortadan kaldırdı. İmzalanan Adisababa Antlaşması, bir yandan İtalya’nın Etiyopya üzerindeki himayesine son verirken bir yandan da Eritre sömürgesi ile Etiyopya arasındaki sınırı belirledi. 1935’te İtalya’nın Etiyopya’yı işgalinde önemli rol oynayan Eritre, II. Dünya Savaşı sırasında Kızıldeniz yolunu açmak isteyen İngiltere’nin hücumuna uğradı. İngilizler İtalyan ordusunu Keren’de yenerek Asmara ve Masavva‘ı ele geçirdiler (28 Mart 1941); daha sonra da aldıkları takviyelerle İtalyanları Adisababa’ya kadar sürdüler. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler ’in himayesinde İngiliz askerî idaresi altında kalan Eritre 15 Eylül 1952 tarihinde federe bir devlet olarak Etiyopya’ya bağlandı. Fakat Etiyopya yönetimi 14 Kasım 1962’de, federal yapı içerisinde ayrı parlamentosu ve kurumları bulunan Eritre’nin özerk statüsünü kaldırarak bölgeyi eyalet haline getirdi. Bu olay karşısında Birleşmiş Milletler ve büyük devletler herhangi bir tepki göstermezken Eritreliler fiilen kurtuluş mücadelesi başlattılar.

Ülkede Gerçekleşen Bağımsız Hareketleri

Eritre’yi Etiyopya’ya bağlamak isteyenlere karşı mücadele etmek amacıyla 1950 yılında kurulmuş olan Eritre Kurtuluş Cephesi, bölgenin federe yapısına son verildiği 1962 yılına kadar aktif bir faaliyet göstermedi. Bu tarihte ise Eritre’nin Etiyopya’nın bir eyaleti haline getirilmesine tepki olarak yönetime karşı silahlı mücadele başlattı. Önceleri Eritre Kurtuluş Cephesi içinde liderlik Müslüman ve Hristiyanlar arasında dengelenmiş durumdaydı. Fakat teşkilâtın 1965 yılında merkezini Sudan’ın başşehri Hartum’a taşımak zorunda kalması ve bazı Müslüman Arap ülkelerinden yardım görmesi üzerine bu denge Hristiyanların aleyhine bozuldu ve 1970’te ortaya çıkan iç çatışma bölünmeye yol açtı; Eritre Kurtuluş Cephesi’nin yanında Halk Kurtuluş Cephesi ile Eritre Halk Kurtuluş Cephesi doğdu. Hıristiyanların ağırlıkta olduğu Eritre Halk Kurtuluş Cephesi diğerlerinin aksine Marksist eğilime sahip oldu. Eritre’nin kurtuluş mücadelesini olumsuz yönde etkileyen bu bölünmenin ortadan kaldırılması için çeşitli çalışmalar yapılmışsa da başarı sağlanamamış ve 1974’ten sonra bu teşkilâtların etkinlikleri azalmıştır.
1978’den itibaren Etiyopya yönetimi ile Eritre Kurtuluş Cephesi arasında Roma’da bir dizi görüşme gerçekleştirildi; ancak belirli bir sonuç alınamadı. Etiyopya yönetiminin Ogaden bölgesindeki karışıklıklarla uğraşması sırasında Eritre Kurtuluş Cephesi’nin dışarıdan sağlanan yardımlarla bölgenin çoğunda denetimi ele geçirmesinin ardından Etiyopya’da Mayıs 199l’de meydana gelen hükümet değişikliği Eritre’nin bağımsızlığı elde etmesini kolaylaştırdı. Bu tarihten itibaren fiilen özerkleşmiş olan Eritre’de 28 Nisan 1993’te yapılan halk oylamasında halkın çoğunluğu bağımsızlık lehinde oy kullanınca 24 Mayıs’ta ülkenin bağımsızlığı ilân edildi. Kısa zaman içinde milletlerarası camiada tanınan Eritre Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na da üye olarak kabul edilmiştir.

Ülkenin Siyasi Görünümü

30 yıllık silahlı bir mücadelenin sonunda 1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşan Eritre Devleti’nde tek parti rejimi bulunmaktadır (People’s Front for Democracy and Justice-PFDJ). 1997 yılında çok partili sisteme geçilmesi kararlaştırılmış, ancak bu karar henüz uygulamaya konulmamış, 24 Mayıs 1997 tarihinde kabul edilen yeni anayasa halen yürürlüğe girmemiştir. Devlet Başkanlığı görevi 8 Haziran 1993 yılından bu yana Isaias Afwerki tarafından yürütülmektedir. Isaias Awferki hem Devlet Başkanı, hem Bakanlar Kurulu Başkanıdır. Eritre’de Parlamento henüz teşekkül etmemiştir. PFDJ üyesi 150 milletvekilinden (delege) oluşan şekli anlamda bir “Geçici Meclis” söz konusu olmakla birlikte, bu konudaki çalışmalar tamamlanmadığı için faal değildir. Yasalar Adalet Bakanlığı eşgüdümünde ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından hazırlanmakta ve Başkan’ın imzasını müteakip yasa hükmünü kazanmaktadır.

21 Nisan 2007’ye dek Hükümetler arası Kalkınma Otoritesine (IGAD) üye olan Eritre, Somali’ye barış gücü gönderilmesi konusunda Etiyopya temsilcileri ile örgüt bünyesinde yaşanan sert tartışmaların ardından IGAD’dan çekilmiştir. 2011 yılında ise IGAD’a yeniden katılım başvurusu yapmıştır. Eritre, Cibuti ile sınır ihtilafı ve Afrika Boynuzu bölgesini istikrarsızlığa sürükleyen El-Şebab ve benzeri silahlı örgütlere destek verdiği gerekçeleriyle BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarına maruz kalmıştır. Eritre, insan hakları bağlamında özellikle batı dünyasının şiddetli eleştirilerine hedef olmaktadır. BM raporlarına göre, 2015 ve 2016 yıllarında her ay yaklaşık 4 kişi Avrupa ülkelerine gitmek üzere yasadışı yollardan ülkeyi terk etmiştir. Bu sayının 2017 yılında düşüş eğilimine girdiği belirtilmektedir. Eritre dış politikası, önemli ölçüde, Kızıl Deniz havzası, Kenya’nın da dâhil olduğu Afrika Boynuzu bölgesi, Nil Havzası ve Körfez Bölgesinde meydana gelen gelişmelere göre şekillenmektedir. Bu bağlamda, Haziran 2017’de ortaya çıkan Katar krizinde ülke Katar ile ilişkilerini kesmeyi reddetmiştir lakin keskin bir tutum açıklanmamıştır.

Ülke Ekonomisi 

Eritre’de, dış ticaretin ve önemli iktisadi teşekküllerin devlet tekelinde olduğu kapalı bir ekonomi yapısı bulunmaktadır. Eritre’nin kişi başına düşen milli geliri 700 Dolar civarındadır. Ekonomi halkın kendi gıda ihtiyacını karşılamak için yaptığı tarıma dayanmaktadır. Büyük bölümü kırsal alanda yaşayan halkın %80’i tarım ve hayvancılık alanında çalışmaktadır. Tarım alanında ülkenin kendine yeter durumda olduğu söylenemez. Önemli ölçüde gıda ithalatı yapılmaktadır. Eritre’de büyük sanayi tesisleri bulunmamakta olup, küçük ölçekli işletmelerde tekstil, hazır giyim, ambalajlı gıda maddeleri, alkollü- alkolsüz içecek maddeleri ve küçük ev aletleri üretilmektedir. Eritre’de madencilik sektöründe faaliyet gösteren 20 adet yabancı firma bulunmaktadır. Esasen, ülkenin GSMH’nin %70’i yabancı maden şirketlerinin faaliyetlerine dayanmaktadır. Ülkenin içerisinde bulunduğu kronik bütçe açığı problemi sebebiyle enflasyon 2008’den bu yana sürekli çift haneli rakamlarda seyretmiş, 2016 yılında ise %13 olarak gerçekleşmiştir. Ülkede önemli bir döviz darboğazı mevcut olup, döviz kurları devlet tarafından belirlenmektedir. Eritre’nin döviz rezervleri, altın hariç, 210,1 milyon ABD Doları dolaylarında tahmin edilmektedir. 2015 yılında alınan bir kararla mevcut para birimi yerine 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren Yeni Nakfa tedavüle girmiştir.
Bankadan aylık para çekme sınırı (5000 Nakfa), çek ve banka havalesi zorunluluğu, paranın yasal kaynağını izah etme yükümlülüğü gibi kurallar uygulamaya konulmuştur. Eritre’de madencilik, ekonominin en liberal ve lokomotif sektörüdür. Eritre’nin madencilik alanındaki yıllık kazancı, gayrisafi milli hasılasının %12’sine tekabül etmektedir. Ülkede altın, gümüş, bakır, sülfür, nikel, bazalt gibi madenler bulunmakla birlikte bunların çok azı işletilebilmekte, başta altın olmak üzere bu madenlerin çoğu ham olarak ihraç edilmektedir. Ülkedeki temel yatırımcılar ve bununla bağlantılı olarak ana döviz kaynağı Çin, Kanada ve Avustralya menşeili yaklaşık 20 kadar maden şirketidir. 2016 yılında Eritre’nin ihracatı 485,2 milyon ABD Doları, ithalatı ise 1,058 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. İhracat alanındaki başlıca ortakları İtalya, Sudan, Suudi Arabistan, ÇHC ve İngiltere’dir. Ülkenin ithalat alanındaki başlıca ortakları ise Suudi Arabistan, Mısır, ÇHC, Hindistan, Almanya ve İtalya’dır.

Eritre Türkiye İlişkileri 

Türkiye, 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Eritre’yi tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. 2007 yılında Eritre’nin başkenti Asmara’da bir Fahri Konsolosluğumuz açılmıştır. Eritre ile ilişkilerimiz sorunsuz ancak durağan bir çizgide seyretmiştir. Asmara Büyükelçiliğimiz 1 Kasım 2013 tarihinde açılmıştır. Eritre’nin ülkemizde bir temsilciliği bulunmamakta olup, Doha Büyükelçiliği akreditedir. Karar alma mekanizmalarındaki merkeziyetçilik, ülke genelindeki kapasite problemi gibi konular ilişkilerin yavaş ilerlemesine neden olsa da 300 yılı aşkın ortak tarihi ve kültürel geçmişimiz bulunan Eritre ile siyasi, ekonomik ve konsüler konularda ilişkilerimizin geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürdürülmektedir. 16 Kasım 2012 tarihinde dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu Eritre’yi ziyaret etmiş ve Devlet Başkanı Isaias Afwerki ile görüşmüştür.
Sözkonusu ziyaret, ülkemizden Eritre’ye Dışişleri Bakanı seviyesinde yapılan ilk ziyaret olmuştur. Eritre Dışişleri Bakanı Osman Saleh de 16 Aralık 2011 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Türkiye-Afrika Ortaklığı I. Bakan Düzeyinde Gözden Geçirme Konferansı vesilesiyle ülkemize bir ziyaret gerçekleştirmiştir. İki ülke arasındaki ilk siyasi istişareler 9-10 Mart 2016 tarihinde Asmara’da yapılmıştır. 2016 yılında Eritre’ye ihracatımız 15,6 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiş, ithalatımız ise 2,3 milyon ABD Doları olmuştur. Eritre’ye ihracatımızda başlıca ürünleri, elektrikli ev eşyaları, gıda maddeleri ve hazır giyim oluşturmaktadır. THY, 19 Ağustos 2014 tarihinden itibaren haftada 3 sefer olmak üzere İstanbul – Asmara uçuşlarını gerçekleştirmektedir.

Eritre’nin Son Dönem Dış İlişkileri 

Eritre sosyalist bir ülke olarak görünmektedir. Afrika’da bulunan ABD askeri komutanlığı AFRICOM’la bir ilişkisi olmamıştır. Yine Zimbabve’ de Eritre gibi AFRICOM ile ilişkisi olmayan nadir Afrika ülkelerindendir. Bazı çevrelere göre Eritre’nin kararlı bağımsızlığı onu emperyalizmin hedef tahtasına oturtmuştur. Bu nedenle Eritre “Afrika’nın Kübası”dır ve ABD Eritre’ye karşı düşmanca tavırlar sergileyebiliyor. Eritrelilerin yaklaşık yarısı Tigrayan’dır. Eritre devlet başkanı Isaias Afewerki’de bu etnik gruptandır. Bu etnik grup Etiyopya’nın dördüncü büyük etnik toplumu olup Addis Ababa’daki iktidar partisini yönetiyor. Eritre bağımsızlığını 1991’de yapılan bir referandum sonrasında hukuken ve fiilen 1993’te elde etti ve Issayas Afewerki (Esyas Afruki) ilk devlet başkanı oldu. Eritre’de dış dünyaya kapalı bir yönetim iktidarda. Eritre’de, Etiyopya ile 1998 yılından bu yana tedirgin bir sınır çatışmasının bir sonucu olarak bir savaş temelleri üzerinde kendini bulduğu gerekçesiyle Eritre Anayasa taslağının uygulanması süresiz olarak beklemeye alındı. Tüm yazılı ve görsel basın yani medya biçimlerini şu anda hükümet tarafından kontrol ediliyor. Özel sermayeli haber medyası olmayan tek Afrika ülkesi Eritre’dir. Eritre’de yerel bir sosyalist yönetim mevcut. Hatta devlet başkanı Isaias Afewerki’de Maocu bir çizgiden geliyor. 1966’da Eritre Kurtuluş Cephesi’ne (ELF) katılan Isaias Afewerki daha gelişmiş askeri eğitim almak için dört arkadaşı ile birlikte Çin’e gönderildi. Çine gittiklerinde Çinde Mao Zedong ve Zhou Enlai’den sonra Çin’in en güçlü üçüncü adamı Liu Shaoqi tasfiye ediliyordu. Çin’deki iktidar mücadelesine tanıklık ettiler. Dört yıl sonra ELF ordu komutanı olarak atandı. Ancak, uzlaşmaz bir ideolojik ve taktik farklılıkları gerekçe göstererek, kendisi ve ELF’den ayrılmış küçük bir grup savaşçı ile beraber genelde Hristiyanlık kökenli muhaliflerden oluşan Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) olarak adlandırılan başka bir birlik kurmuştu.
[irp posts=”29581″ name=”Şimdi Afrika Zamanı 1: Osmanlı Dönemi Libya Ülkesi”]
Avrupa’ya sığınan Afrika kökenli mültecilerin büyük çoğunluğu Eritre vatandaşı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği, insan hakları ihlali ve basın özgürlüğü konusunda Eritre’yi en son sırada değerlendiriyor. Bu nedenle olsa gerek Eritre’den iltica etmek isteyenler hayli fazla. Eritre’nin komşuları (Sudan, Etiyopya, Yemen ve Cibuti) ile sınır sorunları ve çatışmalar yıllar öncesine dayanıyor. Eritre ve Yemen’in, Kızıldeniz’de bulunan adaların paylaşımı ile ilgili yaşadıkları sorun halen belleklerde yerini koruyor. Eritre, Kızıldeniz’de bulunan adalar üzerindeki ülkesel egemenlik iddiasını, yüzyıldan daha gerilere uzanan egemenlik zincirine ve devletler hukukunun etkin işgal ilkesine dayandırmıştı. Sınır sorunları sadece Eritre’ye özgü değil. Başta Etiyopya ile Eritre, Sudan ile Güney Sudan, Somali ile Etiyopya, Mısır ile Sudan olmak üzere Afrika ülkelerinde sınır sorunları baş gösteriyor. Bunun sebebi olarak bölgenin Süveyş Kanal’ına yakın olması gösterilebilir. Kızıldeniz-Basra Körfezi hattında dünya petrol yollarına hâkimiyet açısından en stratejik nokta olarak belirtilen Etyopya, Somali, Eritre ve Cibuti’nin oluşturduğu Afrika Boynuzu, tüm güçlerin stratejik mücadelesine sahne olan bir bölge. 2008’de Cibuti-Eritre arasındaki sınır ihtilafında, Katar arabuluculuk rolü üslenmişti.
İki ülke sınırına yüzlerce asker konuşlandıran Katar yönetimi, tarafları 2011 yılında Doha’da bir barış anlaşması imzalamaya ikna etmişti. Katar sınır bölgesinde yaklaşık 450 Katarlı barış gücü askeri bulunduruyordu. Katar birliklerinin çekilmesinin ardından Eritre’nin tartışmalı bölgeye girdiği haberi ajanslara düşmüştü. Eritre sözde Soyalist bir ülke ama ne Rusya ne de Çin’in bu ülkede askeri varlığı yok. Eritre’de Sawara Dağında İsrail’e ait bir dinleme istasyonu ve Dahlak Adasında İsrail Deniz Kuvvetleri’ne ait limanlar mevcut. İsrail’in düşmanı İran’ında Eritre sınırları içerisinde başta Assab bölgesi olmak üzere ait askeri üsleri bulunuyor. Eritre İran için stratejik açıdan bulunmaz bir nimet. Çünkü ülkesindeki üsler sayesinde İran’a Kızıldeniz’de hareket imkânı veriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutan Yardımcısı General Hüseyin Selami’nin 10.08.2015’te, “Bugün çatışma alanımız Akdeniz, Babu’l Mendeb ve Kızıldeniz’dir. Biz günden güne gelişen geniş bir bölgenin coğrafi derinliğinde çatışıyoruz” demesi İran’ın Eritre’deki askeri varlığına verdiği önemi gösteriyor. Eritre’nin sınır sorunu yaşadığı Cibuti’de Fransa ve ABD’ye ait askeri üslerin yanı sıra Çin askeri üssü de bulunuyor. Çin, Afrika ülkelerinin en önemli partnerlerinden biri. 54 Afrika ülkesinin tamamında neredeyse yatırımı var. Hatta birbirine düşman Afrika ülkeleri ile de ortak iş yapabiliyor. Bu durumun en önemli kanıtı Etiyopya ve Eritre ile Çin’in kurduğu lişkiler. Çin ordu personelini taşıyan gemiler Çin’in bir denizaşırı ülkede kuracağı ilk askeri üs için Zhanjiang kentinden Cibuti’ye doğru yola çıkmış ve 2017’de bu üs faaliyete geçmişti. Afrika Boynuzu’nda Etiyopya, Eritre ve Somali ile komşu olan Cibuti, Kızıldeniz’in güney girişinde stratejik bir konumda yer alıyor. Çin’in Cibuti’de askeri üs (bir deniz üssü) açması deniz yollarını kontrol etmesini sağlamaya imkan vermekte.

Çünkü Eritre, Etiyopya, Somali ve Yemen’le komşu olan Cibuti; korsanların uğrak yeri ve bu fiili durumda Çin’e güvenlik gerekçesi sunuyor. Cibuti’de ABD, Fransa ve Çin askeri üslerinin konuşlandırılması Afrika Boynuzundaki uluslararası rekabetin büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Afrika boynuzu uluslararası çatışmanın merkez üssü olmaya aday. Bu coğrafyada çıkacak çatışma bütün bölgeyi etkileyebilecek potansiyelde. ABD, Eritre’yi etkisizleştirmek ve uluslararası platformlarda yalnızlaştırmak için teröre destek veren devletler listesine koymakla tehdit ediyor. Nitekim bunun farkında olan Eritre Cumhurbaşkanı İsaias Afewerki, “ABD, Eritre ile komşuları Etiyopya, Yemen ve Cibuti arasında sınır anlaşmazlıkları çıkarmak için vekâlet savaşları yönetiyor” diyor. Eritre’de Şeyh Ebu Süheyl Muhammed Salih başkanlığında Eritre İslami Islah Hareketi adı altında bir muhalefet mevcut. Ülkedeki en güçlü muhalif siyasi bir oluşum. Şeyh Ebu Süheyl Medine’de bulunan İslam Üniversitesi mezunu. Kendisi ile yapılan söyleşilerde Eritre’nin, iki ülke arasında yaşanan sınır savaşından sonra Etiyopya’nın limanlarını kullanmasına izin vermediğinden şikâyetçi. Bu açıdan bakıldığında Etiyopya adına konuşuyormuş izlenimi uyandırıyor. Türkiye’nin bu konuda dikkatli davranması gerektiğini biliyor. Ümmetçilik gayretiyle ideolojik bir yaklaşım Eritre bazında Amerika’nın, İsrail’in, İran’ın ve hatta Suudi Arabistan’ın ekmeğine yağ sürebilir. Çünkü Suudi Arabistan; Afrika ülkelerinden devşirdiği kendi üniversitelerinden mezun ilahiyatçılar aracılığıyla Şii karşıtı bir Sünnilik inşa etmeye çalışıyor. Kızıldeniz’i kontrol edebilen İran üslerine karşı destek verdiği Eritreli İslami örgütler aracılığıyla mevcut yönetimi devirmek peşinde.

Eritre Cibuti Sınır İhtilafı 

Cibuti-Eritre arasındaki sınır ihtilafında Katar, 2008 yılında arabuluculuk rolü üslendi. İki ülke sınırına yüzlerce asker konuşlandıran Katar yönetimi, tarafları 2011 yılında Doha’da bir barış anlaşması imzalamaya ikna etmişti. 1998 yılından itibaren gergin olan iki ülke ilişkileri 2008 yılında bir çatışmaya sebep olmuş, çatışmalar sonrası bir barış anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma kapsamında sınırda bir tampon bölge oluşturulmuş, bu bölgeye Katar askerleri barış gücü olarak yerleştirilmişti. Ancak son yıllarda patlak veren Katar krizi sonrası Eritre, Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, Cibuti ise diplomatik ilişkilerinin düzeyini düşürmüştü. Söz konusu kararlar ve beklenen askeri gerginlik Katar’ı bölgeden askerlerini çekmeye sevk etti. Cibuti Dışişleri Bakanı Mahmud Ali Yusuf, Katar birliklerinin çekilmesinin ardından Eritre’nin tartışmalı bölgeye girdiğini de ifade etti.
Yusuf “Katarlı barış gücü askerleri çekildi ve o gün Eritre ordusu hareketlendi. Şimdi Dumeyra Dağı ve Dumeyra Adası’nı tamamen kontrol ediyorlar” ifadesini kullanmıştı. Katar barış gücünün bölgeden çekilmesinin ardından bölgede arabuluculuk görevini bir başka ülkenin üstlenmesi gerektiği yorumları yapıldı. Mısır’ın bu konuda rol oynayabileceği ortaya atılsa da bu hamle Etiyopya tarafından memnuniyetle karşılanmadı. Katar merkezli başlayan kriz bir anda Afrika Boynuzu’nda gerginliğin bir çatışmaya ve savaşa dönmesine yol açma durumuna sebep oldu. Uzun yıllardır sınır anlaşmazlığı yaşayan ve 2008’de çatışan iki ülke arasındaki normalleşme adımı, Etiyopya ve Eritre’nin 2018’in Temmuz ayında aldığı tarihi barış kararının ardından geldi. Etiyopya, Eritre ve Somali liderleri Eritre’de yaptıkları üçlü zirvede bölgedeki barışı destekleme ve işbirliğini artırma kararı almış, kurdukları ortak komitedeki bakan ve yetkilileri de Cibuti’ye göndermişti. Bu üç ülkenin üst düzey heyetini başkent Cibuti’de kabul eden Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle, ülkesinin sınır anlaşmazlığı yaşadığı Eritre ile ilişkileri yeniden tesis etmeye hazır olduğunu açıklamıştı.

Eritre Etiyopya Sınır İhtilafı 

Etiyopya–Eritre ilişkileri son 20 yıldır olağanüstü gergin bir vaziyette devam ediyor. Etiyopya, Eritre’yi bölgede tecrit etmek üzere elinden gelen her şeyi yapıyor. Bu düşmanca politikaya cevaben, Eritre, Etiyopya yönetimine karşı savaşan silahlı örgütlere (Patriotic Ginbot 7) kucak açıyor ve destek veriyor. Bu açıdan başbakan Abiy Ahmed‘in Eritre ile barış

yapma isteği tüm bölgede, hatta bölge dışında büyük yankı uyandırmıştı. Geçmiş zamanda askeri diktatör Mengistu’nun zulmünden kurtulmak için, Eritreli gerillalarla yan yana savaşan Etiyopyalı özgürlük savaşçıları, 1991 yılında askeri rejimi devirerek zafere ulaşmışlardı. Eritre Kurtuluş Cephesi lideri Isaias Afwerki’nin bağımsızlığı tercih etmesi üzerine Eritre 1993 yılında Etiyopya’dan koparak bağımsızlığını ilan etti. Bu gelişme üzerine denizle bağlantısı kesilen Etiyopya ile Eritre ilişkileri giderek gerginleşti ve iki ülke 1998 yılında sınır bölgesinde yer alan Badme şehrinin kontrolü için iki yıl boyunca savaştılar. 70 bin kişinin ölümüne yol açan savaş ancak 2000 yılında imzalanan Cezayir Anlaşması ile durdurulabildi. Görevlendirilen hakem heyetinin Badme’yi Eritre’ye bırakmasına karşın Etiyopya bu karara uymayı reddetti. Bu nedenle iki ülke arasında sınır bölgesinde, karşılıklı silahlı tacizler süregeldi. Aradan geçen yıllarda, Etiyopya, Eritre’yi düşman ülke kabul ederek bölgede yalnızlaştırdı.

Büyük komşusu Etiyopya ile savaş halinde bulunması, 5 milyon nüfuslu Eritre’nin 100 bin kişilik bir orduyu her an hazır tutmasını gerektirdiğinden, ülkenin kaynaklarını kuruttu, gelişmeyi engelledi, sosyal dengelerini bozdu. Eritre dünyaya kapalı, basını sansürlü, yaygın fakirliğin ve her türlü baskının hâkim olduğu ve genç nüfusun ülke dışına kaçtığı bir diktatörlüğe dönüştü. Etiyopya başbakanı Abiy Ahmed’in yakın zamanda yönelttiği çağrıyla Cezayir Anlaşması’na uyacağını duyurması sonrası Eritre lideri Afewerki, Etiyopya’nın girişimini olumlu karşıladığını ve konuyu derinlemesine görüşmek üzere Addis Ababa’ya heyet göndereceğini açıklamıştı. Bu açıklamanın ardından Eritre heyeti 20 yıl aradan sonra ilk kez Etiyopya’nın başkentine hareket etti, taraflar arasında barış görüşmeleri başladı. Uzun süren görüşmelerin ardından iki ülke sorunların çözümü konusunda mutabık kaldılar. Tabi Eritre ile olan barışı kabul etmek istemeyen bir takım çevreler mevcut Etiyopya’da, bu gruplar birkaç suikast benzeri girişimlerde de bulundu, ancak Etiyopya’nın reformist yeni Başbakanı’nın karalı adımları sayesinde Eylül 2018’de Abiy Ahmed ve Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki iki ülke arasındaki sınırda bulunan Bure noktasına giderek diplomatik ilişkilerin normalleşmesinin ardından iki ülke arasındaki sınırı 20 yıl sonra resmen yeniden açtı. Bunun yanında iki ülke arasında büyükelçilikler yeniden açılmış, telefon hatları yeniden sağlanmış ve başkentlere yeniden ticari uçuşlar başlamıştı. Yakın zamanda denize kıyısı bulunmayan ve Afrika kıtasının en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olan Etiyopya ile dünyanın en dışa kapalı ülkelerinden biri olan Eritre’nin Eritre’deki Kızıldeniz limanları çevresinin kalkınması için işbirliği planladığı da belirtiliyor. Sınır birlikleri konusunda ise iki ülkenin sınır bölgesinden askerlerini çekip çekmeyeceği henüz netlik kazanmadı. Bunca girişimin hemen ardından iki Afrika Boynuzu ülkesi Etiyopya ve Eritre, Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde barış anlaşması imzaladı. 

Mustafa Said Bilgin 
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
• www.nationsonline.org/Africa
• www.bbc.com/eritrea-profile
• https://islamansiklopedisi.org.tr/eritre
• http://www.mfa.gov.tr/eritre-siyasi-gorunumu.tr.mfa
• http://www.mfa.gov.tr/turkiye-eritre-siyasi-iliskileri.tr.mfa
• http://www.mfa.gov.tr/eritre-ekonomisi.tr.mfa
• https://kafkassam.com/turkiye-eritre-iliskileri-ve-afrika-boynuzunda-
devlerinsavasi.html
• https://www.mepanews.com/katar-bolgeden-cekildi-iki-ulke-savasin-esigine-
geldi6620h.htm
• https://www.yenisafak.com/dunya/afrika-boynuzunda-baris-umudu-cibuti-deeritre-
ile-uzlasmaya-hazir-3394112
• http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-servet-oktem/afrika-boynuzunun-
dusmankardesleri-etiyopya-ile-eritre-barisiyorlar-mi,20009
• https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201809161035223029-etiyopya-ve-
eritrearasinda-baris-anlasmasi-imzalandi/
[/vc_toggle]

Merkez Bankaları’nın Tarihi ve İşlevi

Orta Çağ’da Vatikan’a bağlı kiliselerin kutsal topraklara yapılan seyahatlerde hacı adaylarının kıymetli eşyalarını korumak amacı ile zamanın ihtiyaçları gereğince doğmuş kuruluşlar olan bankalar, yüzyıllardır finansla ilgilenen/ilgilenmeyen fark etmeksizin her insanın hayatının içinde ister istemez yer alıyor. Günümüzde çeşitli ticari, finansal ve ekonomik etkinliklerde bulunan kuruluşlar olan bankalar kişi ve kuruluşlara kredi tahsis eder, mevduat hesaplarını korur, sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemleri yapabilir. Bankalar devletlere bağlı olduğu gibi ayrıca anonim şirketlere de ait olabilir. Bu bankaların yanı sıra finans dünyasının en temelinde devletin para politikalarını doğrudan etkileyebilen bir organ daha bulunur: Merkez Bankaları. Merkez bankası (rezerv bankası, para otoritesi), bir ülkenin ya da ülkeler grubunun para politikasından sorumlu kurumdur. Merkez bankasının temel amacı para biriminin ve para arzının istikrarının sürdürülmesidir. Fakat merkez bankalarının bunun dışında bankacılık sektörünün son kredi mercii olmak, faiz haddinin kontrolü gibi görevleri de vardır. Bunun yanında Merkez Bankası’nın, bankalar ve diğer finansal kurumları, tedbirsizlik ve dolandırıcılığa karşı denetlemek gibi yetkileri de olabilir. Merkez bankalarının varlığı ve istikrarı bir ülkenin ekonomisi için oldukça kritik öneme sahiptir. Bu sebeple özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından yeniden inşa edilen dünya ekonomisinde Merkez Bankaları’nın önemi bir hayli yüksekti. 17. yüzyıla gelindiğinde bütün Avrupa kıtasına yayılmış olan küçük çaplı bankalar kendi madeni paralarını basarak Avrupa genelinde ticari anlamda bir kargaşaya yol açmışlardır. Dönemin Avrupası’nda merkantilizmin etkileri şiddetle görüldüğü için ticarette ortaya çıkan bu para birimi kargaşası merkantilistleri ve hükümetleri olumsuz etkilemiştir. Bu sebeple hükümetler ticareti desteklemek için para birimi birliklerine daha çok önem vermeye başlayınca Merkez Bankaları’nın tarihi de başlamış oldu. İlk merkez bankalarının işlevi bölgede hâkim olan para birimlerinin sayısını teke indirerek ticarette para birliğini sağlamak oldu. Bu sayede bölgede ticaret tek para birimi üzerinden daha kolay yapılıyordu. 1609 yılında ilk Merkezi Bankası benzeri kurumu olan Amsterdam Bankası kurulmuştur. Ancak bir yandan savaş borçları, bir yandan da Hollandalı “East India Company” adlı şirketin ödeme imkânının kalmaması nedeniyle bu banka 1819 yılında batmıştır.

İsveçli Reichsbank günümüzün en eski merkez bankası olarak kabul edilir. 1656 yılında Stockholms Banco, sıkı bir devlet kontrolünde olmasına rağmen İsveç hükûmeti tarafından özel bir kurum haline getirilmişti. Devlet, servetinin büyük bir bölümünü bankaya yatırmıştır. Şu anda Stockholm’de elde edilen ve devlete ayrılan kazançları desteklemektedir. 1694 yılında ise İsveç Reichsbank gibi İngiliz Bankası da anonim şirket olarak kuruldu. En önemli görevi ise devlete borç para vermek idi. Devam eden yıllarda Avrupa’da devlet borçlarını finanse etmek amacıyla diğer merkez bankaları kuruldu. Merkez bankalarının bu yıllardaki işlevi devlete borç para veren anonim kuruluşlar olmak ve devletin resmi paralarını basmaktı. 19. yüzyıl finansal krizlerden sonra bankacılığı tehdit eden banknotların değeriyle alakalı sorunlar ortaya çıktı ve bu sorun banknotları basan merkez bankalarını bizzat ilgilendiriyordu. Bu sorunlardan dolayı merkez bankaları basılan paraların değerini korumak için banknotları dayanıklılığına göre önce bozuk paraya, sonra da değerli metallere dönüştürülerek güvence altına alacaktı.

1844 yılında “Peel Banka Belgesi” ile birlikte İngiltere’de ilk defa bütün banknotların İngiliz Merkez Bankası tarafından tamamen altın kaplama olması zorunluluğu yasal olarak belirlendi ve kısa sürede bu uygulama tüm Avrupa’ya yayıldı. Merkez Bankaları’nın bunu hedeflemesindeki asıl amaç para biriminin değer istikrarının güvence altında olmasıydı. Zamanla kâğıt para miktarı demir para ile değerli metallerin miktarını aştı ve I. Dünya Savaşı ile bu uygulama terk edildi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, işsizlik ve fiyatlardaki istikrarsızlık merkez bankalarının dünyadaki ekonomi dengesinin korunmasında daha fazla önem kazanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler belirgin bir şekilde 1929 – 1933 yılındaki ekonomik kriz sırasında olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkelerin Merkez Bankası üzerindeki etkisi daha da çoğaldı. Devletler ekonomik krizi çözmeleri için merkez bankaları üstüne giderek baskı kurmaya ve merkez bankalarını kamulaştırmaya başladılar. Bunun sonucu olarak merkez bankalarının bağımsızlık statüsü çoğu ülkede kaybedildi ve merkez bankaları hükümetin kararlarına göre hareket etmeye başladı. Günümüzde ise merkez bankaları eskiye nazaran genellikle daha bağımsız olsalar da hala bazı ülkelerde hükümetlerin merkez bankalarına politik gerekçelerle baskı uyguladığı gözlemlenebiliyor.

Günümüzde Merkez Bankasının Görevleri 

Birkaç yüzyıllık tarihinde esasen genel olarak bakıldığında merkez bankalarının görevleri büyük değişiklikler geçirmemiştir. Ortaya çıkan birçok para birimini birleştirici güç olarak ortaya çıkan merkez bankası terimi, günümüzde de para birimlerinin değerini korumakla görevli organ olarak varlığını sürdürmektedir. Günümüzde merkez bankaları para birimlerini korumak için birçok farklı yola başvurabilirler. Bu yollardan en bilineni para politikası faiz oranıdır. Para politikası; hükümetin, merkez bankasının ya da para otoritesinin, ekonomiye para arzı yönetimi ya da döviz piyasası işlemlerini kullanmak yoluyla yön vermesidir. Merkez bankaları ise para politikalarını faiz-enflasyon- kur üçlüsü üzerinden kurarak para birimlerinin değerini korumaya çalışırlar, bunu da enflasyon ve kur değerlerini gözlemleyerek faiz oranına karar vererek yaparlar.
Bunun haricinde merkez bankasının bir diğer görevi ise fiyat istikrarını sağlamaktır. Merkez bankaları görevli oldukları para biriminin değerini ve alım gücünü arttırmanın yanı sıra enflasyon oranını belirli bir düzeyde tutarak fiyat istikrarını korumakla görevlidirler. Çoğunlukla fiyat istikrarını sağlamak için enflasyon oranını %1-5 civarında tutmak fiyatların yüksek değişimler göstermesine engel olacaktır. Merkez bankaları yüksek enflasyonla mücadele ettiği gibi aynı zamanda negatif enflasyon olarak da adlandırılan deflasyonla da mücadele ederler. Deflasyon, enflasyonun tam tersi olarak zamanla ürün fiyatlarının düşmesi olarak tanımlanır. Kulağa ilk duyumda hoş ve istenilen bir durum olarak gelse de deflasyon da ülke ekonomisi için oldukça tehlikelidir. Çünkü fiyatların düzenli olarak düşmesi ekonomik durgunluğa yol açacağından belirli bir süre ardından krizlere yol açabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası 

19 yüzyıla kadar değerli madenleri para olarak kullanan Osmanlı, paranın işlevsel değerinin değişimine ve giderek artan dış borçlarına paralel olarak finansal reformlar yaparak Avrupa’ya uyum sağlamaya çalışmıştır. 1847 yılında Galata bankerlerince kurulan Bank-ı Dersaadet, 1856 yılında İngiltere kralının fermanıyla İngiliz sermayeli olarak kurulan Osmanlı Bankası ve daha sonra İngiliz- Fransız ortaklığıyla kurulan Bank-ı Osmani-i Şahane merkez bankasına ait bazı faaliyetleri yürütmeye başlamıştır. Siyasi ve diplomatik alanda oldukça sıkıntılı zamanlar geçiren Osmanlı İmparatorluğunda yapılan finansal bankacılık reformları bağımsız kalamamış, artan dış borçlar nedeniyle Osmanlı finansının karar mercilerinden birisi de İngiltere ve Fransa olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Osmanlı Bankasıyla anlaşma yapılmış ve Osmanlı Bankası 1935 yılına kadar banknot ihraç etme imtiyazına yetkili kılınmıştır. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti kendisine ait bir Merkez Bankası’nın eksikliğini hissetmiştir. Bu amaçla çeşitli ülkelerden yetkililer ve öğretim üyeleri çağrılarak merkez bankasının kurulması için çalışmalara başlanmıştır. Hazırlanan raporlarda merkez bankasının kurulmasına ihtiyaç duyulduğu belirtilmekle birlikte, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez bankasının kurulması için gerekli şartları henüz sağlayamayacağı da belirtilmekteydi.
Bu raporlarda alınan reform önlemlerine tam olarak yer verilmemesi daha sonradan eleştiri konusu olmuştur. Merkez Bankasının kurulması için ilk başlarda Osmanlı Bankası’nın millileştirilmesi düşünülse de ülkenin ekonomik koşulları buna izin vermemiştir. Daha sonra o günlerde yeni kurulan Türkiye İş Bankası’nın Merkez bankasına dönüştürülmesi gündeme gelmiştir. Ancak, merkez bankasının bağımsız olarak çalışması gerektiği görüşünün de etkisiyle 30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu’na paralel olarak Merkez Bankası 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiştir. TCMB günümüzde fiyat istikrarının sağlanması için enflasyon hedeflemesine dayanan para politikası uygulamaktadır. Kuruluş belirli aralıklarla para politikası faiz oranını belirler. 2001 krizi sonrasında benimsenen serbest döviz kuru rejimine paralel olarak kurda meydana gelen büyük iniş- çıkışlar dışında döviz piyasasına müdahale edilmediği gözlenmektedir.

Sonuç 

Merkez bankaları birkaç yüzyıldır ülkelerin ekonomisi ve para birimleri açısından oldukça kritik öneme sahip bir role sahip. Özellikle 20 yüzyılın başından itibaren birkaç yılda bir muhakkak yaşanan irili ufaklı ekonomik krizler, finansal çöküşler ve para politikalarının istikrarsızlığı günden güne merkez bankalarının önemini arttırmıştır. Günümüzde ise merkez bankaları özellikle kur- enflasyon-faiz bağlanımda sorumlu olduğu para biriminin istikrarını korumakla görevlidir.
[irp posts=”27715″ name=”GGK, Yemen Merkez Bankası’nın Paralarına El Koydu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.tcmb.gov.tr
Macesich, George, Central Banking: The Early Years: Other Early Banks, 30 June 2000, Greenwood
Publishing Group.
Uittenbogaard, Roland, Evolution of Central Banking?: De Nederlandsche Bank 1814 -1852, 2014
Conway, Edmund, 50 Economics Ideas You Really Need to Know, 2009
[/vc_toggle]

2021’de Dünya’yı Neler Bekliyor?

2021’de Dünya’yı Neler Bekliyor?

Çoğu insan 2020 yılına girerken yaşanan acıların dinmesi, barış, esenlik ve huzur dilemekteydi. Fakat yeni yılda henüz Ocak ayının başından itibaren ardı arkası kesilmeyen olaylar ve felaketler zinciri yaşandı. Bunlar içerisinden en önemlisi şüphesiz Covid-19 Pandemisi oldu. 2021 yılına aşı gündemiyle giren dünya, olimpiyat oyunlarından Brood X böcek istilasına kadar birçok farklı alanda gelişme yaşaması beklenmektedir.

Yarı aksak girmeye başladığımız 2021 yılında bizleri neler beklemektedir?

2021 yılında neler olacağının en önemli düğüm noktası aşı çalışmalarıdır. Bu konuda ciddi ilerlemeler yaşanmaktadır ve muhtemelen 2021 Mart’ından itibaren eski dünyaya geri dönüş sağlayacağımızı düşünebiliriz. Fakat bu konuda biraz yanılabiliriz, döndüğümüz dünya 2020 öncesindeki dünya olmayacaktır. Pandemiyle birlikte alışkanlıkların değişmesi, yaşanan acılar, ölümler ve toplumların verecekleri tepkiler birtakım değişiklikleri bize gösterecektir.

Fakat bunlar “AB parçalanır” gibi komplo teorilerinin gerçekleşeceği kadar büyük değişiklikler değildir.

Tüm dünyanın içe kapanması, seyahat özgürlüklerinin kısıtlanması veya küreselleşmenin sonu da değildir. Tam aksine küreselleşmeye tekrar dönüştür. Ülkeler daha fazla ekonomik olarak pandemiye dayanamadıklarından dolayı dört gözle bekledikleri normalleşmedir. Turizmin ve yatırımların hız kazanmasıdır. Asya’da imzalanan RCEP anlaşmasıyla dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması bu yöndeki en önemli işaretlerden birisidir. Ekonomi ile pandemi arasında yaşanan öncelik rekabetinde, ilk başta pandemi yarışı önde götürse bile artık ekonominin kazandığını görmekteyiz.

Kovid-19 ve Çin

Trump’ın başardığı en önemli şey Çin’i potansiyel bir tehlike şeklinde dünya kamuoyunda gündeme alabilmesidir. Artık Avrupa’da da Çin’e karşı mesafeli bir bakış gelişmeye başlamıştır.

Çin, Kovid-19’un yönetiminde yavaş kalması pandemiyi küresel boyuta taşımıştır. Ülkeler ve toplumlar bu konuda alttan alta Çin’e karşı bilenirken birtakım ülkelerde yaşanan bazı hadiseler (Brezilya’nın Çin aşısını durdurması, İsveç’te Huwai ve ZTE’ye 5G yasağı) Çin’e karşı uzak coğrafyalarda bir cephenin oluştuğunu da göstermektedir. Muhtemelen Kovid-19 pandemisi kontrol altına alındıktan sonra ABD ve Avrupa liderliğinde ülkeler Çin’den hesap vermesini bekleyecektir.

Siyasi Atmosfer

2021 yılında dünya siyasetini etkileyecek birtakım önemli seçim bizleri beklemektedir. Japonya, İsrail, İran, Şili ve Fas seçimleri dünya siyasetinde önemle takip edilen seçimler olacaktır.

ABD’de Biden’in iktidara gelmesiyle Transatlantik ittifakı güç kazanırken Çin’le tansiyonda sınırlı bir iyileşme yaşanacaktır.

Bu dönemde İran’la yeni bir anlaşma beklenirken Rusya ve Türkiye ile ilişkilerin gergin şekilde başlaması beklenmektedir. İsrail’le körfez ülkeleri arasındaki anlaşmalar artacakken, Suriye’de Esad rejimiyle ve Afganistan’da Taliban ile anlaşma yolunu seçmesi muhtemeldir.

Libya’da taraflar arasın görüşmelerde ciddi ilerlemeler yaşanmıştır. Yıllarca süren parçalanmışlık, 2021’de bütünlüğe yerini bırakması olasıdır.

Suriye’de Esad rejiminin gücü kanıtlanmıştır. Onsuz olamayacağı net şekilde görüldüğünden artık ülkeler resmi olarak Esad’ı tanıyacağı bir dönemin başlangıcı olması muhtemeldir.

Afganistan’da Taliban, başkent Kabil’e hiç bu kadar yakın olmamıştır. ABD ile varılan anlaşma ve hükümetle görüşmeler silahlı veya silahsız şekilde fark etmeksizin 2001’den 20 yıl sonra Taliban’ı tekrar başkent Kabil’e ulaşmasını sağlayabilir.

Raul Castro, Küba kominist partisinden istif etmeyi planlamaktadır. Eğer istifa gerçekleşirse Küba’daki 62 yıllık Castro kardeşlerin etkisi siyasi olarak sonlanmış olacaktır.

Latin Amerika coğrafyası ekonomik krizler ve şiddet olaylarıyla karşı karşıya. Meksika, Brezilya, Arjantin, Peru ve Venezuella’da iyice gerilen ekonomi daha fazla dayanamayarak bölgede krizler zinciri oluşturabilir.

2021 yılı siyasi fay hatlarında bazı hareketlerin ciddi çatışmalara yol açabileceği bir yıl olacaktır. Dağlık Karabağ’da başlayan böyle bir çatışma kısa sürede yarı savaş durumuna dönüştü. Benzer bir durum veya ayrılık hareketi; Keşmir, Batı Sahra, Katolonya, Güney Çin Denizi, Büyük Britanya, Kuzey Irak, Lübnan, Mısır ve Suudi Arabistan’da yaşanabilir.

Diğer Olaylar

2021 yılı yazı spor camiası için biriken birçok heyecanın birarada yaşandığı bir dönem olacaktır. Bunlardan en önemlisi Tokyo’da yapılacak Olimpiyat Oyunlarıdır. Normalde 2020’de yapılması gereken olimpiyatlar pandemi nedeniyle bir yıl ertelendi. Japonya’yı 2018’de ziyaret ettiğimde ülkenin buna sıkı şekilde hazırlandığına tanıklık etmiştim. Sadece hazırlık yapanlar Japonlar değil elbette! Olimpiyat oyunlarında mücadele edecek dünyanın dört bir tarafındaki sporcularda heyecanla olimpiyatlar için çalışma sürdürmektedir. Ayrıca ertelenen Euro 2020 kupası ve Cupa Amerika da bu yazın oynanacaktır.

Rugby dünya kupası İngiltere’de, ertelenen Eurovision şarkı yarışması ise Mayıs 2021’de Roterdamda yapılacaktır. Yine ertelenen Expo, 2021 yazında Dubai’de gerçekleştirilecektir.

Bu sene dünyayı etkileyen çekirge istilası gibi, ABD’de dünyanın en büyük böcek istilası beklenmektedir. Brood X adı verilen Ağustos böceği 2004’te başladığı 17 yıllık kuluçka döneminin ardından kuluçkadan çıkacaktır. Doğu ABD eyaletlerinde kısa süreli bir istila beklenmektedir.
Yine ABD’de Kaliforniya üniversitesinin öncülüğünde dünyanın ilk yapay böbreği üretilmesi planlanmaktadır. Ayrıca Terrafugia TF-X Uçan aracının lansımanın bu yıl yapılması planlanmaktadır.

Çin ve BAE’nın ilk Mars yolculuğu yine 2021 yılında başlayacaktır. Ayrıca Hindistan ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirecektir.

Sonuç

2020 yılı tüm dünya için kaos havasında geçti. Bu yılın ortasında resesyonlar beklenirken dünya ekonomisi için çok daha kötü bir gelişme olan pandemi yaşandı. Şuan olay sıcaklığını koruduğu için tam sonuçlarını bilemiyoruz. Ancak 2025 yılına kadar başta dünya ekonomik buhranı olmak üzere birçok olumsuz senaryo dünya siyasetini beklemektedir.

Pandemi’nin atlatılması 2021 yılına girilirken ülkelerin en önemli gündemidir. Pandeminin ortaya çıkardığı ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi hasarları göreceğimiz ilk yılında 2021 olması beklenmektedir.

Dünya siyasetinin son dönemde giderek gerildiği görülmektedir. Rusyaların etki alanlarını arttırması, Çin’in yükselişi karşısında Batı ittifakının dengeleme politikası tarafları karşı karşıya getirmektedir. Biriken bu gerilimlerin ekonomik krizlerle birleşmesi dünya genelini ilgilendiren savaş zincirlerine neden olabilir. Bu pek beklenmeyen ama az da olsa sinyallerini taşıyan bir durumdur.

Yukarıda paylaşılan tüm bu sonuçlar tahmin edilen durumlardır. 2021 yılımda, 2020’de olduğu gibi bizi tamamen şaşırtacak gelişmeler yaşanacak mı hep birlikte göreceğiz.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Euronews, Brezilya Çin aşısı CoronaVac denemelerini durdurdu, Pekin’den ‘aşıya güvenimiz tam’ açıklaması geldi, 10.11.2020.

Hürriyet, Huawei ve ZTE’ye İsveç’te 5G yasağı geldi, Çin’den sert tepki geldi, 22.10.2020.

Futuretimeline.net, 2021 timeline contents

TRT Spor, Tokyo Olimpiyat Oyunları ne zaman yapılacak?, 30 Mart 2020.

[/vc_toggle]