Hollanda’da Yükselen Yıldız “Thierry Baudet”a Karşı Medyakrasi Darbesi

2016 yılında genç siyasetçi Thierry Baudet tarafından kurulan FvD (Forum voor Democratie), 2017 yılında genel seçimlere (Parlamento Seçimleri) katılarak 2 koltuk kazanmıştır. FvD partisi 2019 yılındaki yerel seçimlerde ise (Eyalet Seçimleri), 3 yaşında bir parti olmasına rağmen Hollanda’nın en büyük partisi olarak seçimlerden zaferle çıkmıştır. FvD, yüzde 14,4 oy alarak birinci olmuştur. Hollanda’da Başbakan Mark Rutte başkanlığındaki koalisyon hükümeti, Hollanda Senatosu’ndaki (Eerste Kamer) çoğunluğu kaybetmiştir. 4 partiden oluşan koalisyon ortaklarının, senatodaki üye sayısı 38’den 31’e düşmüştür. FvD ise ilk yerel seçimleri olmasına rağmen tek başına 10 senatör çıkarmıştır. Ayrıca 2007 yılında 1.863 üyesi olan FvD partisinin 2020 yılında tam olarak 42.794 üyesi bulunmaktadır.
Bu üye sayısı ile Hollanda’da en fazla üyeye sahip parti, FvD partisidir. Siyaset arenasına bu kadar kısa bir sürede büyük başarılarla giren Thierry Baudet önderliğindeki FvD partisi, bugünlerde büyük bir skandal ile karşı karşıya kalmıştır. Bir yandan parti içindeki isyan bayraklarını çekip parti yönetimini tümüyle ele geçirmek isteyen bir kesim, diğer yandan ise sol endeksli Hollanda medyasının Thierry Baudet’e uyguladıkları baskı yöntemleri akıllara pek çok soru işareti getirmektedir. Bu yazıda FvD partisindeki WhatsApp Krizi’nin partide yol açtığı düalist bölünmüşlük ele alınacaktır. Fakat öncelikle, yazının başlığında da belirtildiği üzere medyakrasinin tanımı  ile başlanacaktır.

Medyakrasi Nedir? 

Medyakrasi, en basit tanımıyla, “medya iktidarı”, “medyanın hegemonyası”, “medya totaliterliği”, “medya manipülasyonu” demektir. Medyanın siyasetçileri etkisi altına alıp ülkenin siyasal gündemini belirlemesi, egemen olması anlamına gelmektedir. Bu düzende medya, iktidarları, hatta liderleri belirleyip halkın gündemini tayin etmektedir. Medyakrasinin bir diğer tanımı da; siyasilerin bilgilendirme sürecinde medyayı kullanma girişimleri yoğunlaştıkça, medyanın onları manipüle etmesine (medyakrasi eğilimine) daha çok imkân verdikleri şeklindedir (Mutlu, 2005:40). 

WhatsApp Krizi 

FvD partisinin alt ve gençlik organı olan JFVD’e üye olan 2 genç üyenin, Whatsapp grup konuşmalarında antisemitik ve homofobik içerikli mesajlar atmaları ve bu mesajların medyaya sızdırılması sonrası ortaya çıkan Whatsapp Krizi ile birlikte FvD partisi büyük oranda medyanın baskısına maruz kalmıştır.
[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]
Hollanda’daki medya kuruluşlarının neredeyse tümü, FvD partisinin lideri Thierry Baudet’i bu olaydan sorumlu tutarcasına baskı uygularken, parti içinden de bir çok önemli ismin Thierry Baudet’i eleştirmeleri Baudet’i istifaya sürüklemiştir. Hangi üyelerin ne paylaştıkları hala belirtilmemiştir. Fakat Whatsapp grubunda yer alan birinin bu bilgiyi medyaya taşıdığı kesinlik kazanmıştır. Söz konusu WhatsApp grubunda bulunan kişi; Utrecht Senatörü ve Hollanda Senatosu üyesi Nicki Pouw Verweij’dır.

Parti İçinden Birilerinin Olma Olasılığı 

Thierry Baudet istifa ettikten sonra FvD’nin Kuzey Hollanda Senatörü ve Hollanda Senatosu

(Eerste Kamer) üyesi Annabel Nanninga parti içerisindeki isyan bayrağını çekmiş vaziyetteydi. 24 Kasım 2020 tarihinde FvD parti lideri Thierry Baudet’i hedef alan FvD Kuzey Hollanda Senatörü Nanninga, The Post Online adlı sitede Baudet’in partiyi mahvettiğini ve derhal partiden uzaklaşması gerektiğini, gitmediği taktirde kendisinin istifa edeceğini beyan etmişti.

En başta Utrecht Senatörü Nicki Pouw-Verweij olmak üzere diğer önemli isimlerin de Nanninga’nin ifadelerine destek vermeleri soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. Zira partinin gençlik örgütünde bulunan 2 üyenin, Utrecht Senatörü Nicki Pouw- Verweij’in de içerisinde bulunduğu Whatsapp grubundaki antisemitik ve homofobik mesajları önce basına sızdırılmış, sonrasında ise olayla alakası olmayan FvD parti lideri Thierry Baudet sorumlu tutulmuştur. Zira parti yönetiminde bulunan bazı isimler, Thierry Baudet’e bir ültimatom sunarak iktidarına meydan okudular. Ültimatoma göre 24 saat içinde FvD patisinin alt ve gençlik örgütü olan JFVD’nin başkanı Freek Jansen’ın istifası istenilmiş ve neredeyse beş bin üyesi bulunan JFVD’yle organik ve resmi bağın kesilmesi istenilmiştir. Fakat kimliği belirsiz iki genç üyenin, herhangi bir Whatsapp grubu konuşmasında gönderdikleri mesajlar yüzünden beş bin üyeye sahip koca bir gençlik örgütünü partiden ihraç etme fikri Thierry Baudet’e adil ve mantıklı gelmemiştir. Hâl böyle olunca, eleştiri okları “Thierry Baudet, homofobi ve Antisemitizme karşı durmadı” şeklinde kendisine çevirilmiştir. Bu olaydan sonra gerek medyanın baskısı gerekse parti içindeki bazı önemli isimlerin Baudet’in istifasını istemeleri pek manidar gözükmektedir. Bu olaylar silsilesi, bizlere söz konusu olayların parti içerisinden birilerinin işi olduğunu göstermektedir.

Baudet’in İstifası Ve Geri Dönüşü 

FvD lideri Thierry Baudet istifa ettikten sonra Baudet karşıtı cephe daha da güçlenmiş ve parti bu cephe tarafından ele geçirilmek istenmiştir. Fakat bu durumun farkına varan Baudet 25 Kasım 2020 tarihinde geri döneceğini ilan ederek tekrar partisinin lideri olmak istediğini beyan etmiştir. Bu açıklamasından sonra FvD yönetimi Baudet’in dönüşünü kabul etmediklerini ilan ettiler. Aynı günde NOS’e konuşan Thierrry Baudet: ”Partiyi kuran ve şekillendiren benim. Başka bir şey istiyorlarsa, neden başka bir parti kurmuyorlar?” ifadelerini kullanarak kendisine karşı ayaklanan yönetim üyelerini eleştirmiştir. Diğer yönetim üyeleri Thierry Baudet’in bu açıklamasını tek taraflı bir açıklama olarak ilan ederek bu gelişmeyi tanımadıklarını beyan ettiler. Bu açıklamadan sonra Lennart van de Linden, Astrid de Groot ve Rob Rooken adlı FvD yönetim üyeleri, Thierry Baudet’ı parti yönetiminden ihraç etmek istediler. Fakat bu söz konusu ihraç ugulaması sadece Genel Üyeler Toplantısı (Algemene Ledenvergadering) aracılığı ile verilebilecek bir karar olduğu için, parti yönetiminin kararı bu noktada yetersiz kalmaktadır. Hatta daha da ileri giden parti yönetim üyeleri, Amsterdam’da bulunan parti ofisinin kapı kilidini sırf Thierry Baudet’in ofis binasına erişimi engellensin diye değiştirmişlerdir.

FvD’de mevcut durum

Thierry Baudet’in kararlılığı sonrası Baudet karşıtı FvD yönetim üyelerinin çoğu FvD’den istifa ettiler. Parti yönetiminde sadece dört üye kalmıştır. Thierry Baudet ve destekçisi Olaf Ephraim bir tarafta, Lennart van der Linden ve Rob Rooken diğer tarafta. Thierry Baudet’in kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamalarına göre Lennart van der Linden ve Rob Rooken, sırf partinin önünü kesmek ve kendisinin icraatlarını baltalamak için bulunmaktalar.
Hatta durum böyle devam ederse parti yönetimi yeni icraatlarda bulunamayacak ve bu gidişle Mart 2021 Genel Seçimlere yeni adaylar çıkartıp seçimlere giremeyecektir. Zira partinin mevcut karar alma mekanizması olan parti yönetimi fiilen ikiye bölünmüş ve bu eşit bölünmüşlük partinin karar alma becerisini engellemektedir. , Diğer taraftan, Utrecht Senatörü Nicki Pouw-Verweij 26 Kasım 2020 tarihinde ‘Thierry Baudet en son toplantıda Yahudi eşçinsel karşıtlığı sözler sarfetti’ şeklinde bir açıklama yaparak güçlü bir iddiada bulunmuştur. Fakat bu iddia o toplantıda bulunan ve aynı zamanda bir Yahudi olan Olaf Ephraim tarafından yalanlanmıştır.

Kazanan taraf kim?

‘Kazanan taraf kim’ sorusuna verilecek cevap epey dikkat çekici olabilir. Zira bu olay her ne kadar medyanın dahiliyle birlikte parti içi bir iktidar kavgası olarak gözükse de, partı dışında da inanilmaz bir gelişme yaşanmıştır. Hollanda’nın en büyük anket şirketlerinin son araştırmalarına göre ulusalcı ve muhafazakar FvD partisinin Mart 2021 Genel Seçimleri için tahmini koltuk sayısı 28’den 3’e düşerken, aşırı sağcı ve ırkçı PVV partisinin olası koltuk sayısı 8’den 28’e yükselmiştir. FvD partisinin son zamanlardaki inanılmaz yükselişi ve parti lideri Thierry Baudet’in popülaritesi bu olaydan sonra radikal bir şekilde düşmüştür. Kazanan taraf, an itibariyle, kesin olarak aşırı sağcı ve ırkçı parti olan PVV olarak gözükmektedir. Aynı zamanda iktidar partisi ve koalisyonun en güçlü aktörü olan liberal VVD partisinin de olası koltuk sayısı 22’den 36’ya yükselerek aşırı sağcı ve ırkçı PVV partisinin dışında liberal iktidar partisi VVD’nin kazançlı olduğunu göstermektedir. Yani 2016 yılında kurulan FvD partisi PVV ve VVD partilerinden elde etmiş olduğu muhtemel merkez-sağ seçmen kitlesini, parti içi bir komplodan sonra yine PVV ve VVD partilerine kaybetmiş gözüküyor.
2002 yılında da pek ünlenen ve kısa sürede ülkenin en popüler siyasetçilerinden biri haline gelen klasik liberal, cumhuriyetçi ve Avrupa şüpheci, yani kisaca sağcı Pim Fortuyn seçimlerden 11 gün önce suikaste kurban giderek oldürülmüştür. Bugunlerde ise Pim Fortuyn’un birnevi göreceli varisi olarak görülen Thierry Baudet’e adeta bir itibar suikasti düzenlenmiştir. Fakat bu sefer Pim Fortuyn cinayeti gibi kurşunlar sıkılmadı; bilakis kalemler, gazete manşetleri, parti içerisinde ‘kriptolar’ ve belki de VVD ve PVV gibi büyük partilerin gizli ajandaları söz konusu olmuştur.

Sonuç Yerine 

FvD partisinin gidişatı özellikle Hollanda siyasetini derinden etkileme kapasitesine sahiptir. Zira FvD partisi kendi bünyesinde merkez-sağ oylarını toplama hedefini oluşturmuştu ve FvD partisinin yükselişi, Hollanda’da merkez-sağın yükselişi anlamına gelmektedir. Fakat bu son skandal veyahut “parti içi darbe teşebbüsü” olayından sonra yerle bir olan FvD partisinin olası oy oranı, PVV ve VVD partilerini tekrar eski güçlerine kavuşturmuştur. Bir yandan aşırı sağcı ve ırkçı PVV lideri Geert Wilders güçlenirken, diğer yanda liberal iktidar partisi VVD’nin lideri Hollanda Başbakanı Mark Rutte eskisi gücüne kavuşmuş durumdadır. Eğer FvD partisinin durumu, 3 koltuk seviyesinde bir alt limitte kalırsa, Mart 2021 seçimlerinde liberal iktidar partisi VVD tekrar Hollanda’nın en büyük partisi olarak koalisyonu daha rahat kurabilecek ve Başbakan Rutte dördüncü kabinesini oluşturmuş olacaktır. Fakat eğer FvD partisi VVD ve PVV’ye kaptırmış olduğu oyları 3 ay içinde geri kazanabilirse, önümüzdeki Mart seçimlerinde bambaşka bir tablo ile karşılaşabiliriz.
[irp posts=”13402″ name=”Hollanda ‘da Kurulamayan Hükümet: ‘Aşırı Sağcılık'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Annabel Nanninga speelt hoog spel, Het Parool (2020), https://www.parool.nl/columns-
opinie/annabel-nanninga-speelt-hoog-spel~b8809732/

Baudet uit partijbestuur geschreven, ‘verkiezingsdeelname FVD in gevaar’, Nu.nl (2020),
https://www.google.com/amp/s/www.nu.nl/politiek/6093234/baudet-uit-partijbestuur-
geschreven-verkiezingsdeelname-fvd-in-gevaar.amp

Chaos bij Forum: Baudet zet leiderschapsverkiezing door, meerderheid bestuur wil hem
royeren, Nos.nl (2020), https://nos.nl/artikel/2358034-chaos-bij-forum-baudet-zet-
leiderschapsverkiezing-door-meerderheid-bestuur-wil-hem-royeren.html

Een koningsdrama – al is het politieke lot van Thierry Baudet nog niet beslecht, Het Parool
(2020), https://www.parool.nl/nederland/een-koningsdrama-al-is-het-politieke-lot-van-thierry-
baudet-nog-niet-beslecht~bba1cf86/

“Forum voor Democratie qua ledental de grootste partij van
Nederland” (PDF). Documentatiecentrum Nederlandse Politieke Partijen (in Dutch).
Retrieved 27 January 2020

Mutlu, Erol. (2005). Globalleşme, Popüler Kültür ve Medya. Ankara: Ütopya Yayınevi.
[/vc_toggle]

Türkiye’nin Atatürk Dönemi Azerbaycan Politikası

Giriş

“İki devlet, tek millet” anlayışıyla gerek bölgesel gerekse uluslararası sahada birbirlerinin desteği olan Türkiye ve Azerbaycan, kültürel bağlar ve ortak kökenin sayesinde devletlerarası diplomasideki “dostluk-düşmanlık olmaması, yalnızca anlık çıkarların olması” yaklaşımını yıkıp daima “kardeş” olmuşlardır. Diğer Türk cumhuriyetlerine göre ülkelerin konumlandığı bölgelerin ve konuşulan dillerin yakınlığı, iki Türk devletinin ilişkilerini daha canlı bir şekilde kardeşlik düzeyinde tutmuştur. Yeni Türk devletinin kuruluşunda Azerbaycan Türkleriyle ilişkilerini kesmeyen Mustafa Kemal Atatürk, “Azerbaycan’ın mutluluğu mutluluğumuz, kederi kederimizdir.” diyerek aslında Milli Mücadele’nin zor şartlarında ve ilerleyen dönemde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra (Sovyetlerle olan hassas dengeleri sarsmadan) Azerbaycan ve Türkiye ilişkilerini geliştirmeye gayret göstermiştir. Bu yazıda Mustafa Kemal Atatürk’ün Azerbaycan politikaları ve Atatürk dönemi Türkiye-Azerbaycan ilişkileri kısaca ele alınacaktır.

1. Osmanlı-Azerbaycan Münasebetleri Üzerinden Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Birliğine Bakışı

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin başlarında dağılmayı engellemek için çeşitli ideolojik fikir akımları dönemlerin ihtiyacı gereği ortaya atılmış ve devletin gidişatına göre uygulanmaya çalışılmıştır. Bu akımlardan en son uygulanan Türkçülük olmuştur. Türkçülük, iki farklı yorumuyla ayrı gruplar tarafından destek bulmaktaydı. Tüm Türklerin tek bir devlet çatısı altında siyasi bir bütün oluşturması ön görülen yorumu Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrosu tarafından benimsenmişti. İkinci yorumu ise Türkçülüğün Türk siyasi birliğini, geniş coğrafyaya yayılmış olan Türklerin birleşmesinin olanaksız olmasının da içinde bulunduğu sebeplerden dolayı mümkün görmüyor; kültür ve dilde birliğin daha mümkün ve gerekli olduğunu ifade ediyordu.

Enver Paşa’nın başta olduğu Osmanlı yönetim kadrosu, siyasi birlik ihtimalini mümkün görmekteydi. Bundan dolayı Nuri Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu Kafkasya’ya gönderilmiş ve Bakü işgalden kurtarılmıştır (1918). Bu durum, Türkistan coğrafyasındaki Türklerle birleşmek umudunu ortaya çıkarmışsa da Bakü’nün kurtuluşunun akabinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla beraber bu umutlar boşa çıkmış, Osmanlı’nın Bakü üzerindeki egemenliği kısa sürmüştür. Bu olay ve bu olay gibi olumsuz sonuçlanan Sarıkamış Harekâtı’nın olumsuz tecrübelerinin ardından Gaspıralı İsmail Bey’in “dilde, fikirde ve işte birlik” görüşü kuvvetlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan konusunda oldukça idealist davranan Enver Paşa’nın aksine, Milli Mücadele’nin başında Rusya’da ihtilalle yönetime gelen ve Azerbaycan’ı bünyesine katan Sosyalist Sovyetler’e karşı daha temkinli yaklaşmak durumunda kalmıştır. “Emperyalist düşmanlara karşı tek dost” olan Sovyetler’in dostluğunu kaybetmemek durumunda olan Mustafa Kemal Paşa, daha realist bir bakışla Azerbaycan konusuna yaklaşmıştır ve Türkler arasında mümkün olanın siyasi değil kültürel birlik olduğunda karar kılarak bu hususta çalışmalara başlamıştır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

2. Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Türkiye-Azerbaycan İlişkileri

 

2.1. Milli Mücadele Dönemi: Azerbaycan SSC’nin Milli Mücadele’ye Destekleri

Milli Mücadele sırasında Türk Ordusu, Anadolu topraklarında verdiği savaşlarda çeşitli konularda yokluk çekmiştir. Bu konuların başta gelenlerinden biri maddi yokluktur. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü bir devlet hazinesinin olmaması ve Anadolu halkının on yıllardır süregelen savaşlardan dolayı bitap düşmesi sonucunda Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, maddi kuvvet bulmak konusunda dış borçlanmaya yönelmiştir. Bu konuda ilk adres, Azerbaycan’da iktidarda olan Müsavat Hükûmeti olmuşsa da İngiliz nüfuzu altında olan hükûmet, BMM hükûmetiyle diplomatik münasebet yürütmek istememiş ve talebi reddetmiştir. Ancak Kızıl Ordu’nun Azerbaycan topraklarında egemenlik kurmuş ve 30 Eylül 1920’de imzalanan Birlik Antlaşması’yla beraber Azerbaycan’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Azerbaycan SSC) haline gelmişti. Azerbaycan SSC’nin yönetimine gelen Neriman Nerimanov, döneminde iki Türk hükûmetinin yakınlaşmasını sağlamıştır.

Azerbaycan halkının Türk Milli Mücadelesi’ne destek ve yardımları, bölgede egemenliği kısa süren Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde başlamıştır. Bölgeye giren Kızıl Ordu’ya karşı mücadele eden ancak başarılı olamayan Albay Samet Bey’in emrindeki orduyla Milli Mücadele’ye destekleri de bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak hükûmetler arası resmi iletişim ve haberleşme Azerbaycan SSC döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde elçiler aracılığıyla Nerimanov yönetiminden talep edilen borç, Türklük bilinciyle ve “kardeşlik” düsturuyla çıkarsız şekilde gönderilmiştir. Kendisi yönetimi tam anlamıyla ele alamamışken Türk Kurtuluş Mücadelesi için BMM’nin kullanımına beş yüz kg altın gönderilmesini sağlayan Nerimanov, Milli Mücadele’nin çeşitli safhalarında talep edilen yardımların tamamını Ankara’ya göndermiş, ek olarak mücadele sonuna kadar her ay altmış iki vagon benzin veya mazot, üç vagon da doğalgaz sözü vermiştir. Bu yardımların bir kısmı literatüre “Sovyet yardımları” olarak geçse de aslında komünizm ideallerine bağlı ama Türklük bilincini kaybetmemiş bir Türk tarafından sağlanmıştır. SSCB lideri Vladimir Lenin’e gönderdiği ve Milli Mücadele’de BMM’nin tarafında olunmasına yönelik öneri mektuplarında, hayatı pahasına risk alarak Dış İşleri Bakanı Çiçerin’in BMM’yi desteklememesini eleştirmiş ve Lenin’e şikayet etmiştir. Stalin döneminde Pan-Türkist olmakla suçlanan ve 1925 yılında ölen Nerimanov, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olan inancını, karşılıksız yardımlarıyla Türk Milleti’nin emrine sunmuş ve Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini tarihi bağların gerektirdiği ölçüye getirmek için yönetimi boyunca ciddi çabalar göstermiştir.

2.2. Cumhuriyet Dönemi: Harf Devrimi

SSCB, Türkler arasında yeni yönetimin benimsenmesini istiyor; Çarlık Rusya’nın “İlminsky Metodu”yla Türk ve Müslüman nüfusa Kiril alfabesinin öğrenilmesinin zorunlu kılındığı dönemleri hatırlatmak istemese de Türk Cumhuriyetlerini Türk ve İslam kültürlerinden uzaklaştırmayı hedefliyordu. Bundan dolayı egemenliği altındaki Türk Cumhuriyetlerinde Latin harflerine geçilmesi kararı alındı. Batı alfabesini (Latin) kullanma fikri, halihazırda Azerbaycanlı aydınlar arasında düşünülen ve tartışılan bir konuydu. Bundan dolayı Arap alfabesinin kullanımının ilk önce Azerbaycan’da yürürlükten kaldırılması kararlaştırıldı. Bu kararla birlikte 1 Mayıs 1925’te Azerbaycan SSC’de gazete ve resmî yazışmalarda Latin Alfabesi zorunlu hale getirildi. Yaklaşık iki ay sonra 7 Ağustos 1925 tarihinde ise Arap alfabesiyle basılmış neşriyatın SSCB topraklarına girmesi yasaklandı. 1926 yılında gerçekleştirilen kurultaydaysa tüm Türk SSC’lerinin Latin Alfabesi kullanması kararlaştırıldı. Sosyalist yönetimin buradaki amaçları arasından en önemlileri; SSCB içindeki Türklerin Türkiye ve İslam dünyasıyla olan münasebetini kesmekti. Bu gelişmeler Türkiye Cumhuriyeti’nde de takip ediliyordu.

Türkiye’de ise Arapça’nın Türk dilinin yapısına uymadığı için değiştirilmesi meselesi Osmanlı Devleti’nin son zamanlarından beri tartışılmakta olan bir konuydu. Genç Cumhuriyetin lideri Mustafa Kemal Atatürk de Latin harflerine geçişin gerekli olduğunu düşünüyordu. Bunun için iki sebebi vardı; bunlardan ilki yukarıda da bahsedildiği gibi Arap harflerinin Türk dilinin yapısına uymadığı için öğrenme zorluğuna sebep olmasıydı. Bu düzen değiştirilirse okuma-yazma kolaylığı ve okuryazarlık seviyesinin yükseleceğini ön görmesiydi. Ayrıca bu şekilde Türkiye’nin Avrupa devletleriyle olan münasebetlerinde kolaylık sağlanacağı da düşünülmüştür. Ancak alfabe değişimini hızlandıran olay, önce Azerbaycan Türklerinin, ardından da 1927 ve sonraki yıllarda Latin alfabesine geçmesidir. Bu olayların ardından kültürel bağların kopmaması için geçiş çalışmaları somutlaşmıştır. 28 Ağustos 1928’de Türkiye’de Latin alfabesi eğitim hayatına girmiştir. Bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nden basılan Türkçe bir neşriyat, Sovyet egemenliği altındaki Türklerce anlaşılıyor, aynı şekilde oradan Türkiye’ye ulaşan bir eser de sorunsuzca okunabiliyordu. Atatürk’ün geleceğe yönelik hedefi, -Türkiye önderliğinde- Türkçe’yi Türkiye, Azerbaycan ve Türkistan Türklerinin konuştuğu dille kaynaştırarak dil bağını geliştirmek ve Gaspıralı İsmail Bey’in de amaçlayıp üzerinde çalışmalar yaptığı “kültür” birliğini oluşturabilmekti.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Sonuç

Mustafa Kemal Atatürk, kültür Türkçülüğüne önem verip harf devrimi ile kültürel bağları kurmak için ciddi çaba göstermiştir. Azerbaycan’ı Türkistan coğrafyasındaki diğer Türklere de ulaşabilmek ve dayanışmaya ek olarak kültür birliğini sağlayabilmek için de önemli bir merkez olarak görmüştür. Bu bağlamda kültür birliğini sağlamak ve “dilde, fikirde ve işte birlik” için ortak dil (alfabe değişikliğiyle) konuşulması amacı ve çalışmaları, Sosyalist Sovyetlerin hakimiyeti altındaki Türkleri asimile etme çalışmalarından dolayı uzun dönemler kesintiye uğrasa da gelecek adına ciddi bir adımdır. Atatürk, Milli Mücadele sürecinde doğu cephesinde savaşın bitişini oldukça hızlandıran ve ilerleyen süreçte “müttefik” konumunda olan Sosyalist Sovyetlerin egemenliğinin bir gün biteceğini ön görmüş ve bu durumda Sovyet hakimiyetinden çıkacak Türk idareleriyle ve Türklerle yakınlaşmayı zorunluluk olarak görmüştür. Atatürk’ün ve Azerbaycan hükûmetlerinde görev almış Neriman Nerimanov gibi kimi yöneticilerin çabalarıyla yakınlaşma sürmüş, kardeşlik daim olmuş ve Azerbaycan’ın mutluluğu Türkiye’nin mutluluğu, kederi Türkiye’nin kederi olmaya devam etmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

SARAY, Mehmet, “Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2017.

Muradoğlu, N . (2018). Azerbaycan`ın Büyük Dostu Atatürk . BENGİ Dünya Yörük-Türkmen Araştırmaları Dergisi , 2018 (1) , 57-68 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/bengi/issue/52629/693046

Şami̇yeva, H . (2018). ATATÜRK`ÜN SÖYLEV VE DEMEÇLERİNDE AZERBAYCAN . Atatürk Dergisi , 7 (1) , 1-10 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/atauniad/issue/38645/448754

ALİYEVA, Ulviyye. “AZERBAYCAN VE ATATÜRK”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2015.

[/vc_toggle]

Siber Saldırılarda Kritik Altyapılar

21. yüzyılda hızla gelişen bilim ve teknolojinin getirdiği yenilikler aynı zamanda mevcut sorunların da aynı hızda boyut değiştirmesine neden olmaktadır. Böylece içinde bulunduğumuz bilgi toplumu döneminde, güvenlik kapsamındaki tehditlerin karakter değiştirdiği de görülmektedir. Soğuk Savaş döneminde güvenlik merkezinde askeri anlayış mevcuttu fakat Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra insan yapısı ile algılanan her şey güvenlik merkezinin kapsamına girmiştir.

Geleneksel güvenlik çalışmalarının ötesine geçilmiş ve çevre sorunları, göç, iklim değişikliği, siber güvenlik gibi alanlar üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Askeri, siyasi ve ekonomik tüm işlemlerin en hızlı şekilde, ağlarla birbirine bağlı sistemleri barındıran siber uzayda yer almaya başladıklarından dolayı sivil-askeri alanların ayrımı ve ulus devletlerin fiziki sınırları da eski önemini yitirmeye başlamıştır. Bilişim teknolojilerinin fiziksel hasar oluşturma kapasitesine sahip olması ‘siber silah’ olarak değerlendirilmiş ve bu teknolojiler sayesinde zaman ve mekandan bağımsız olarak üstelik kimin yaptığı belirlenemeyen siber saldırıların gerçekleştirilebilmesi, siber güvenliğin önemini gösteren durumlardan birkaçıdır. Siber saldırılar devletlerin faaliyetlerine yönelik olumsuz etkide bulunabilecek ve ulusal güvenliği tehdit edebilecek bir yapıya sahiptir. Keza kamu ve özel sektörce işletilen bankacılık, iletişim, enerji, ulaşım, su sistemleri, acil durum hizmetleri gibi sektörlerin işlevleri için gerekli olan fiziki ya da bilgisayar tabanlı sistemlerdir.

Bu durum devletlerin kritik enerji alt yapılarının korunmasının yanı sıra ulaşım, enerji ve sağlık konularının da risk değerlendirme çerçevesinde ulusal güvenlik konusu olarak ele almalarına neden olmuştur. Kritik altyapı kavramını ilk kez kullanan devlet ABD’dir. 2001 yılında yürürlüğe giren USA Patriot Yasası’nda, “ABD için yetersizlikleri veya yok edilmeleri durumunda güvenlik, ulusal ekonomik güvenlik, ulusal halk sağlığı veya bunların herhangi bir kombinasyonu üzerinde zayıflatıcı etki oluşturabilecek hayati öneme sahip fiziki ya da sanal sistemler ve varlıklar” olarak tanımlanmıştır. Günümüz bilgi toplumunda endüstriyel kontrol sistemleri aracılığıyla işlevlerini yerine getirmeyi sağlayan kritik alt yapılardan bazıları petrol ve doğalgaz tesisleri, nükleer enerji santralleri, elektrik üretim ve dağıtım sistemleri, su ve kanalizasyon sistemleri, kimyasal tesisler ve iletişim sistemleridir. Siber güvenliğe karşı gerçekleştirilen saldırılar neticesinde, petrol ve doğalgaz rafinelerinde ve de nükleer tesislerde yangın çıkması büyük bir patlamaya neden olabilir, elektrikler kesilebilir ve elektrikle çalışan sistemler işlevini kaybedebilir. Bunun yanı sıra, iletişim uyduları ve diğer uydular düşürülebilir ya da rotaları değiştirilebilir. Kritik altyapıların uğradığı siber saldırıları anlayabilmek ve olası siber saldırılara karşı gerekli önlemleri alabilmek güvenlik açıklarını tespit etmek açısından önemli bir husustur. Kritik altyapının siber güvenliği bağlamında göze çarpan örneklerden biri Hazar Havzası’dır. Enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan küresel aktörler, ekonomilerindeki gelişmeye bağlı olarak enerjiye yönelik taleplerini artıracağından dolayı ABD, Rusya, Türkiye, AB, Çin ve Hindistan gibi ülkeler enerji taşımacılığı hususunu güvenlik sorunu olarak görmektedirler.

Enerji nakil hatları projeleri ve enerji kaynaklarının üretimi enerji talebinde bulunan küresel aktörlerin ve bölgesel devletlerin arasında bir rekabet çizgisi oluşturmaktadır. Hazar havzası küresel ve bölgesel güç çatışmalarının odağında bulunan bölgelerden biri olma özelliği taşıdığı için devletler bu bölgeye odaklanmışlardır. Devletler bu ulaşım hatları üzerindeki verileri kontrol etmeyi ve zaman zaman manipüle etmeyi, yine bu hatlar üzerinde fiziki zararlar oluşturmayı amaçlasalar da bu durum devletlerin dış politikalarına göre şekillenmektedir. Hazar petrollerinin Avrupa’ya taşınmasında önemli bir politika yoğunluğunun yaşandığı bölgesel gelişmeler ve kritik süreç, birçok siber saldırıya maruz kalmıştır. Siber saldırılarda kritik altyapıların hedef alınması bağlamında gerçekleşen ciddi olayların örnekleri çoğaltılabilir. Bu hususta 2000’de Avustralya’da arıtma tesisi bilgi sistemlerine saldırı ve kanalizasyon sularının şehre bırakılması, 2003’te ABD’nin 8 eyaletinde 2 gün süren ölümlere ve 6 milyar dolar zarara yol açan elektrik kesintisi, 2007’de İsrail savaş uçaklarının Suriye topraklarına girmesi ve nükleer tesisini imha ederek zayiatsız dönmesi, bu sırada Suriye hava savunmasının hiçbir hedef görememesi, 2008’de Rusya-Gürcistan savaşında Gürcistan’a yapılan siber saldırılar sonucu finans, haberleşme ve elektrik sistemlerinde ciddi sıkıntılar yaşanması, 2010’da İran nükleer zenginleştirme programını hedefleyen ve ciddi sorunlara sebep olan ‘Stuxnet’ yazılımı saldırısı, 2016’da ABD’nin doğu yakasına hizmet sunan sistem altyapılarına yönelik olarak başlayan siber saldırıların ülke geneline yayılarak internet bağlantısını engellemesi ve ciddi ekonomik zarara sebep olmuştur.

Dünyada yaşanan bu siber saldırıların örnekleri Türkiye’de de görülmüştür. Ülkemizde yaşanan bazı saldırı örneklemeleri yapılacak olursa 2008’de Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına siber saldırı sonrası patlama meydana gelmesi, 2009’da zararlı bir yazılımın Atatürk Havalimanı bilgisayarlarını etkilemesi, 2011’de saldırılar sonrasında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın sitesinin devre dışı kalması, 31 Mart 2015’te elektriğini İran’dan alan Van ve Hakkari hariç 79 ilde yaşanan elektrik kesintisi, 2015’te, 10 gün süreli saldırılar sonucu birçok banka, noter ve devlet kurumunun internet sitesine ve mobil uygulamalara erişim sağlanamaması, 2016’da Sağlık Bakanlığı hastanelerine yönelik siber saldırılar ile veri tabanındaki bilgilerin çalınması ve silinmesi olarak gösterilebilir. Henüz ciddi anlamda farkındalık sağlanamayan, saygınlık kaybı ya da çeşitli sebeplerle açıklığa kavuşturulmayan ve açık kaynaklara iletilmeyenlerle birlikte yaşanan binlerce siber saldırıdan söz edilebilir. Birçok strateji, taktik ve tekniklerin sağlandığı siber güçler sayesinde zarara uğratılması bağlamında ülkelerin güvenliğinin tehlike altında olduğu sonucu aşikardır. Siber ortamın tehlikelerinin farkında olan ülkeler bu saldırıları ulus güvenliğine karşı en önemli tehdit unsurlarından biri olarak kabul ederken bu konuda gerekli adımları atmayan ülkelerin ise her gün bir adım daha geri gideceği sonucu kolaylıkla çıkarılabilir. Siber saldırıların tehdit ve risk boyutu çerçevesinde ülkelerin çoğu siber savaşın hem taarruz hem de savunma boyutu ile ilgili yasa, politika ve strateji ortaya koymuşlardır. Fakat siber savaşı hafife alan ve merkezine koymayan ülkelerin ise gelecekteki günleri sıkıntılı geçirmeleri olasılığının yüksek olduğunu söylemek mümkündür.

Sonuç ve öneri olarak Sun Tzu’nun “En iyisi savaşmadan baş eğdirmektir” söyleminden de yararlanarak siber savaşta saldırganı saldırıdan ve savaştan caydırmak doğru bir hamle olarak değerlendirilebilir. Siber caydırıcılığı sağlama hususunda saldırılara önceden karşılık verecek düzeyde etkili bir siber savunma mekanizmasının olması ve siber istihbaratın etkinleştirilmesi, siber güvenlik uzman kadroların oluşturulması ve farkındalığı artıracak eğitimlerin verilmesi, devlet ve özel sektör arasında koordinasyon ve iş birliği olması gerekmektedir. Ayrıca siber güvenliği hukuki, teknik, idari, ekonomik ve sosyal alanda bütüncül bir yapıda ele alınması da çok önemli bir husustur. Gerekli yasal mevzuatların mutlaka oluşturulması esastır. Stratejilerin güncellenmesi, geleceğe yönelik planlamaların ivedilikle uygulamaya koyulması bu konuda önemli ölçütler içerisinde değerlendirilebilir.

[irp posts=”6259″ name=”ABD: Putin Trump’ın Seçilmesi İçin Siber Müdahalede Bulundu””]

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
KINIK, Hülya, GÜNTAY, Vahit, (2016). “Siber Güvenlik Temelinde Kritik Altyapılar ve
Hazar Havzası”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 47

https://www.globalsavunma.com.tr/ulusal-guvenlik-acisindan-kritik-alt-yapilarin-siber-
guvenligi.html

ŞENOL, Mustafa, (2017). “Türkiye’de Siber Saldırılara Karşı Caydırıcılık”, Uluslararası
Bilgi Güvenliği Mühendisliği Dergisi, Cilt: 3, No: 2

GÜNTAY, Vahit, (2015). “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Güvenlik Algısı ve Siber
Güvenlik; Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa Bölgeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, The Journal
of Academic Social Science Studies, Number: 37
[/vc_toggle]

Bir Yılan Hikayesi : Geçmişten Günümüze Kosova-Sırbistan İlişkileri

Konu Balkanlar olduğu zaman akıllara bir sürü soru işareti, savaş, anlaşmazlıklar, yaşanan vahim olaylar ve elbette daha nice konu başlıkları gelmektedir. Bu makalede ise geçmişten günümüze Kosova ve Sırbistan arasındaki ilişkileri inceleyeceğiz. Konunun daha iyi anlaşılması için iki ülke arasında yaşanan çatışmalarla birlikte mevcut ilişkilere anlam yüklemek açısından şüphesiz ki 1912 yılında gerçekleşen Birinci Balkan Savaşını incelememiz gerekmektedir.

Birinci Balkan Harbinin ardından bugünlerde Kosova topraklarının içinde bulunan “Kosova Vadisi” Sırbistan Krallığı’na dahil edilmiş ve “Dukagjini Vadisi (Sırpça: Metohija)” Karadağ Krallığı tarafından alınmıştır. 1918-1929 yılları arasındaki Sırp, Hırvat ve Sloven Krallıkları döneminde, bölgede Sırp nüfusu artmış fakat diğer ırklara ait nüfusta azalma gözlenmiştir. 1941’de Axen’in Yugoslavya’yı işgalinin ardından, Kosova’nın çoğu İtalyan kontrolündeki Arnavutluk’a verilmiş, geri kalanı ise Almanya ve Bulgaristan tarafından kontrol edilmiştir. 1943’ü 1944’e bağlayan yeni yıl arifesinde ise Arnavut ve Yugoslav partizanlar, Arnavutluk’un kuzeyindeki “Kukës” yakınlarındaki “Bujan” kasabasında toplanmış ve burada savaştan sonra Kosova’nın kaderini tartıştıkları bir konferans düzenlemişlerdir. Arnavut ve Yugoslav komünistler, Kosova’nın Arnavutluk tarafında mı yoksa Sırbistan’ın bir parçası mı olmak istediğine demokratik yollardan karar verme hakkına sahip olacağını bildiren bir antlaşma imzalamıştır. Fakat dönemin başkanı Tito, Sırbistan’ın bu antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiği için bu antlaşma Yugoslavya tarafından kabul görmemiştir.

2.Dünya Savaşının sona ermesinin ardından Komünist Yugoslavya’nın kuruluşu ile birlikte 1946 yılında Kosova’ya “Sırbistan Özerk Bölgesi” statüsü verilmiştir ve daha sonra 1963 yılında özerk bir eyalete dönüşen bu bölge, 1974 yılında ise Yugoslavya anayasasının kabulü ile birlikte öz yönetim hakkını elde etmiştir. Bu hakkı kazanmasının ardından 1981 Mart ayında gerçekleşen protestolar ile birlikte Kosova’nın Yugoslavya içerisinde bir cumhuriyet olma isteği talep edildi.

1987 yılının sonunda ise, Milošević Sırp hükümetinin kontrolünü ele geçirdiğinde, Kosova’nın önde gelen politikacıları görevden alınmış ve yerine Milosevic’e yakın isimler atanmıştır. Bu hareketin ardından eyaletin özerklik seviyesi Sırp federal otoritesi tarafından tek taraflı olarak azaltılmaya başlanmıştır. Anayasa değişikliklerinin ardından, tüm Yugoslavya cumhuriyet ve vilayetlerinin parlamentoları feshedilmiş ve çok partili seçimler yapılmıştır. Fakat, Kosova Arnavutları seçimlere katılmayı reddederek kendi seçimlerini onaysız bir şekilde yaptılar. Milosevic hükümetinin attığı adımları kendi haklarına saldırı olarak gören Arnavutlar hakları ellerinden alındıkça daha çok öfkelenmiş, 1968 ve 1981 yıllarında Kosova’nın başkenti Priştine’deki isyanlarla Arnavut muhalefeti su yüzüne çıkmıştır. Arnavut direnişinin başını çeken İbrahim Rugova başlangıçta şiddet içermeyen direnişi savunmuştur, ancak süreç pek onun istediği gibi gitmemiş ve Arnavut muhalif hareketi 1996’dan itibaren Kosova Kurtuluş Ordusu tarafından silahlı eylem biçimini almıştır.

1998 yılının Mart ayında, Yugoslav ordu birlikleri, askeri güç kullanarak ayrılıkçılarla savaşmak için Sırp polisine katıldı. Sırp ve Arnavut temsilciler arasındaki müzakerelerin NATO himayesinde bozulmasının ardından, Mart 1999’da NATO, Birleşmiş Milletler yetkisi olmadan Sırp güçlerine müdahale etti. Ulusal güvenlik ve KLA (Kosova Kurtuluş Ordusu) güçleri arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak birçok Arnavut aile silah zoruyla evlerinden kaçmak zorunda kaldı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, 1998 yılının mart ayından , Nato bombardımanının başlayacağı 1999 yılının Mart ayına kadar 460.000 kişinin yerinden edildiğini ve Mart 1998 ile Nisan 1999 sonu arasında yaklaşık 40.000 Arnavut’un Kosova’dan kaçtığını veya sınır dışı edildiğini tahmin ediyor.

[irp posts=”5751″ name=”Yugoslavya’nın Dağılışı: Bir Devrin Sonu”]

Mülteciler; Arnavutluk, Makedonya Cumhuriyeti veya Karadağ’a gitmişler, hatta bir kısmı da Türkiye’ye sığınmıştır. Savaş, 10 Haziran 1999’da Sırp ve Yugoslav hükümetlerinin eyaletin yönetimini Birleşmiş Milletler’e devretmeyi kabul eden Kumanovo Anlaşmasını imzalamasıyla sona erdi. Kosova Savaşı sonrasında BM Kosova Misyonu olan UNMIK’e güvenlik sağlamakla görevli NATO liderliğindeki Kosova Gücü (KFOR) eyalete girmiştir.

1999 yılında Kosova ihtilafını sona erdiren BM Güvenlik Konseyi Kararı’nda öngörüldüğü gibi Kosova’nın nihai statüsünü belirlemek için uluslararası müzakereler 2006 yılında başlamıştır. Sırbistan’ın Kosova üzerindeki devam eden egemenliği uluslararası toplum tarafından tanınırken, eyalet nüfusunun açık bir çoğunluğu bağımsızlık istemiştir. Martti Ahtisaari, Şubat 2007’de Belgrad ve Priştine’deki liderlere, eyalet için “denetimli bağımsızlık” öneren bir BM Güvenlik Konseyi Kararı taslağının temeli olan bir taslak çözüm önerisi sundu. Temmuz 2007’nin başlarında ise, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Güvenlik Konseyi’nin diğer Avrupalı üyeleri tarafından desteklenen taslak karar, Rusya’nın, böyle bir kararın devlet egemenliği ilkesini zayıflatacağına dair endişelerini gidermek için tam olarak dört kez yeniden yazılmıştır.

17 Şubat 2008’de ise Kosova Parlamentosu bağımsızlığını ilan etti ve ardından bağımsızlık bildirgesinin yasallığı tartışıldı. Sırbistan, bildirgenin yasa dışı olduğu şeklindeki tavrı için uluslararası onay ve destek istedi ve Ekim 2008’de Uluslararası Adalet Divanı’ndan bir tavsiye görüşü istedi. Mahkeme ise bildirinin uluslararası hukuku ihlal etmediğine karar verdi. Mahkemenin kararının ardından Kosova’nın ikinci bağımsızlık ilanı 115 diplomatik tanıma almıştır fakat bunlardan 15’i ise daha sonra geri çekilmiştir. Ancak, başta Hindistan, Çin ve Rusya olmak üzere birçok devlet Kosova’nın bağımsızlık ilanına muhalefetini göstermiştir. Fakat, Avrupa Birliği ise Kosova’nın bağımsızlık ilanından kısa bir süre önce, Kosova’nın polis ve adalet gücünü daha da geliştirmek için 2.000 üyeli, askeri olmayan ve buna ek olarak hukukun üstünlüğü misyonuna sahip olan “EULEX” in konuşlandırılmasını onaylamıştır.

Uluslararası Adalet Divanı kararının bir sonucu olarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, Kosova ile Sırbistan arasında “işbirliğini teşvik etmek ve Avrupa yolunda ilerleme sağlamak için AB destekli bir diyalog çağrısında bulunan ortak bir Sırbistan-AB kararı kabul edildi. Diyalog, Sırbistan ile Kosova arasındaki 2013 Brüksel Antlaşması ile sonuçlandı ve Sırbistan Cumhuriyeti’nin Kosova’daki tüm kurumları kaldırıldı. Brüksel Anlaşması’ndan sonra, farklı alanlarda uzlaşılan hükümlerin uygulanmasını sağlamak için toplantılar halen düzenli olarak yapılmaktadır. Şubat 2015’te Adalet anlaşması imzalandı ve ardından enerji ve Telekom operatörlerine ilişkin anlaşmalar yapıldı. Bu anlaşmalardan biri ise +383 uluslararası telefon kodunun Kosova’ya atfedilmesiydi. Coğrafi telefon kodu Aralık 2016’da uygulanmaya başladı. Günümüz konjonktüründe daha fazla anlaşmaya varılması pek mümkün görülmese de diyalog devam etmektedir.

Sonuç olarak, Belgrad ile Priştine arasındaki ilişkiler iyileşmek yerine giderek gerginleşti. Belgrad ve Priştine, seçmenleri harekete geçirmek ve iktidar partilerinin adaylarını ulusal çıkarlarının savunucuları olarak daha popüler hale getirmek amacıyla ikili ilişkilerde provokatif olaylar sahnelemeye başvurdu. Bu provokatif olayları örneklendirecek olursak eğer, Sırbistan’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce, Ocak 2017’de Kosova’da bulunan Mitrovica’ya “Kosova Sırbistan’dır” yazan bir trenin gönderilmesiyle patlak veren siyasi krizdi. Ayrıca Mart 2018’de Kosova ve Metohija Ofisi Müdürü Marko Đurić’in Kosova özel servisleri tarafından gözaltına alındığı bir olay yaşanmıştır.

Temmuz 2017’de ise AB’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Cumhurbaşkanları Hashim Thaçi ve Aleksandar Vučić, Kosova-Sırbistan ilişkilerini normalleştiren kapsamlı bir anlaşma üretmeyi amaçlayan yeni bir müzakere aşamasına girdiklerini duyurdular. Avrupa Komisyonu ise Batı Balkanlar oluşturduğu yeni stratejisinde, Sırbistan’ın Kosova ile yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma imzalaması halinde 2025 yılına kadar AB’ye katılma fırsatı yakaladığını belirtmiştir. Fakat bu sürenin dolması için, en geç 2019’un sonuna kadar bir anlaşma yapılması gerekecekti. Belgrad ile Priştine arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, her şeyden önce Batı’dan gelen baskının ne kadar etkili olduğunu ve Avrupa Birliği’nin ABD, Sırbistan ve Kosova ile müzakerelerde ortak bir strateji oluşturma yeteneğine ve bölge üzerinde nüfuzu olduğu anlamını taşımaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Daniel F. Kosovo’s Declaration Of Independence: An Incident Analysis Of Legality, Policy And Future Implications, 2008.

Golubic, Z.Golubic & Simec, Independence of Kosovo, 2008.

In H. Krieger (Ed.), Kosovo’s Status in Yugoslavia before 1999. (2001). The Kosovo Conflict and International Law: An Analytical Documentation 1974–1999 (Cambridge International Documents Series, pp. 1-13). Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511720802.005.

Klejda Mulaj, Resisting an Oppressive Regime: The Case of Kosovo Liberation Army, Studies in Conflict & Terrorism, 2008, 31:12, 1103-1119.

Nikolic, Kosta & Dobrivojevic, Ivana., pp. 243-267, 2017, Institute for Contemporary History Serbian Society in Yugoslavia, 20th century – Between Democracy and Dictatorship.
Richard C. Hall, Balkan Wars 1912-1913, 2014, International Encyclopedia of the First World War.

Robert. E. The Revolution of Bujan, 1944, The Text and Documents of Albanian History.
Sead M. 2000’den sonra Kosova Sirbistan Iliskileri, Uludag Universitesi, 2013.

Tunahan O. Bucak Isletme Fakultesi Dergisi 2019.

Ugo C. Kosovo declaration of Independence and the International Community – an assessment by the Kosovo Monitoring Task Force, 2008.

[/vc_toggle]

Dış Politika ve Askeri Güç Ekseninde Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri, Orta Doğu’da Arap Yarımadası’nın güneydoğusunda bulunan, Umman ve Suudi Arabistan’la komşu olan bir ülkedir. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü’l- Hayme, Şarika ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten oluşmaktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır. BAE, iç siyasetinde yaşadığı gelişmelere paralel olarak, dış siyasetini şekillendirmektedir. 1950 ile 1970 yılları arasında Arap ve Körfez ülkelerinde etkisini gösteren Arap Milliyetçiliği ve İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi, ilerleyen yıllarda BAE’nin meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulayış ve örgütlenme tarzı, BAE içerisinde bulunan emirliklerden ciddi bir destek görmeye başlamış ve akabinde Abu Dabi yönetiminin bu harekete karşı ciddi ve radikal önlemler almasına neden olmuştur. İç siyasi atmosferin bu düzlemde ilerlemesi sonucunda BAE’de İhvan hareketini temsil eden Islah Cemiyeti ve destekçisi sivil toplum kuruşlarıyla birlikte 2012 yılında kapatılmıştır. Bütün bu süreçte BAE’nin İslamcı hareketlerle tavizsiz mücadelesinin asıl mimarı, 1990’larda silahlı kuvvetlerin başına geçerek Abu Dabi’de iktidar iplerini yavaş yavaş ele geçiren ve 2014’ten bu yana ülkeyi fiilen yöneten Veliaht Prens Muhammed Bin Zayid’dir. Kendisi daha 1990’larda “İslamcı aktivizmin kaynaklarını kurutma” planını devreye soktu.

 

Bu çerçevede İslamcılar memuriyetten atılmaya ve kamusal alandaki faaliyetleri kısıtlanmaya, üniversiteler siyasetten arındırılmaya, camilerdeki Kur’an kurslarının yanısıra çeşitli yardım kuruluşları ve STK’lar kapatılmaya başlandı. 1994’te Islah Cemiyeti’nin birçok şubesi kapatılarak dış faaliyetleri yasaklandı. Öte yandan BAE’nin İslamcı hareketlere alerjisinin Abu Dabi Emirliği ve Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’le büyük ölçüde bağlantılı olduğunu vurgulamak gerekir. Zira Dubai, Re’su’l-Hayme ve Fuceyre emirlikleri, 1970’lerden itibaren İhvan’a kucak açtı. 11 Eylül 2001’den sonraki süreçte Islah cemiyeti faaliyetlerini Re’su’l-Hayme emirliğinin himayesinde sürdürebildi. Ancak hâlihazırda bu emirlikler, gerek Abu Dabi’nin muazzam bir silahlı gücü ve istihbarat aygıtını elinde tutmasının yol açtığı tedirginlik, gerek petrol servetinin asıl sahibi bu emirliğe iktisaden bağımlılıkları, gerekse 2008 finans krizinin akabinde Dubai’nin borç sarmalına girerek Abu Dabi’yi dengeleme rolünü yitirmesi yüzünden veliahtın aşırı politikalarına ses çıkaramıyorlar. BAE, iç siyasetinde İhvanla olan mücadelesini uluslararası arenaya da taşımış ve politikalarının ana eksinini bu doğrultuda oluşturmuştur. Bu doğrultuda Mısır’da darbeci Sisi’yi ve darbeyi desteklemiş buna paralel olarak da Libya’da ki siyasi tıkanıklığı körükleyerek Halife Hafter’in yanında durmaktan çekinmemiştir. Bu ilave olarak Akdeniz havası içerisinde askeri üsler elde etmiş ve askeri gücünün etkili ve caydırıcı olması yönünde hareket etmiştir. Bu gelişmeler BAE’nin bölgesel güç olma arzusundan kaynaklanmakla beraber, Müslüman Kardeşlerle olan mücadelesinde ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. BAE ile Türkiye’nin ilişkileri de bu eksende devam etmektedir. Türkiye’nin, İhvan hareketini desteklemesi, BAE’nin de Türkiye aleyhtarlığı politikalar üretmesine ve Türkiye karşıtı yapılanmaları desteklemesine neden olmuştur.

 

Suriye’de karşı karşıya geldiğimiz PYD/YPG terör örgütünün finansmanında BAE desteğini görmek mümkündür. Bu ilaveten Libya’da, BM tarafından tanınan meşru hükümetin mücadele ettiği Halife Hafter’in en büyük destekçisinin BAE olduğu bilinmektedir. 2017 yılında yaşanılan Körfez Krizinde, Türkiye’nin Katar’ın yanında yer alması ve ülkede askeri üs bulundurması ikili ilişkilerin tekrar gerilmesine yol açmıştır. 15 Temmuz 2016 yılında Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen hain FETÖ darbesinin en büyük finansörü ve destekçisinin BAE olduğu iddiaları gündeme gelmiş ve ilişkilerin telafi edilmesini oldukça güç hale getirmiştir.

BAE ASKERİ GÜCÜ VE TEDARİK AĞI

BAE ordusu Körfez devletleri içerisinde ve diğer Arap devletleri içerisinde askeri kapasite anlamında en güçlü olmasa da en etkili ordu olarak göze çarpmaktadır. Ordu envanteri incelendiğinde, 2020 itibariyle 63 bin kişilik bir ordunun, 50’si Kraliyet Muhafızları Ordusu’na tahsis edilmiş 433 adet kullanılabilir durumda tanka, bir adet firkateyne ve 100’e yakını aktif kullanıma uygun toplamda 147 adet muharebe uçağına sahip olduğu bilinmektedir. BAE ordusunun hava savunma ihtiyacını Patriot PAC-3 ve füze savunma kabiliyetini ise THAAD (Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi) ile giderdiği görülüyor. BAE askeri envanterini anlamlandırmak adına bölgesel açıdan bir mukayese yapıldığında ise ülkenin Orta Doğu’nun en büyük on birinci ordusuna, dokuzuncu tank ve beşinci muharebe uçağı envanterine sahip olduğu anlaşılıyor. Ülkenin hava savunma kapasitesi açısından Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Suriye ile birlikte en modern silah sistemlerini barındırdığı söylemek gerekir. BAE ordusunun en zayıf yönünün deniz kuvvetleri olduğu ve bir Körfez ülkesi olmasına rağmen deniz kuvvetlerinin görece kırılgan olduğu görülüyor. BAE ordu envanterinin menşe analizinde ise zırhlı araç envanterinin Fransız çoğunluklu olduğu, hava muharebe kapasitesinin ABD ve Fransa’dan, bahriye unsurlarının ise İtalya ve Fransa’dan tedarik edildiği görülüyor. BAE’nin en ayırt edici özelliklerinden birisi olan yüksek hava ve füze savunma kabiliyeti de ABD tarafından sağlanmıştır. Çoğunluğu ABD ve Fransa tarafından sağlanan BAE askeri envanteri İsveç, İngiltere, Rusya, İtalya, İspanya, Türkiye, Almanya, Romanya gibi ülkelerden tedarik edilmiş silah sistemlerini içeriyor. 2005-2019 yılları arasında BAE’nin en fazla silah tedarik ettiği üç ülke ABD, Fransa ve Rusya olmuştur. Fakat bu dönemde gerçekleşen savunma ithalatının yüzde 61’inin ABD menşeli olduğunun altı çizilmeli. Bu doğrultuda, BAE ordusunun önemli ölçüde ABD askeri çıkarları ve dış politikası ile aynı düzlemde hareket ettiği veri bazında söylenebilir. BAE Hava Kuvvetleri envanterine bakıldığında, ABD tarafından Suudi Arabistan’a satılan F-15 ve İsrail’e satılan F-35’ler den mahrum bırakılmıştır. ABD, bu siyaseti ile bölgede önemli bir askeri ve politik güç olan İsrail’in geri plana itilmesini engelleyerek, Arap devletleri içerisinde İsrail’i önemli bir güç olarak bırakmak istemektedir. BAE, 1998 yılında ABD’den F-16 savaş uçağı almak istemiş fakat bu talep ABD tarafından reddedilmiştir.
Bunun üzerine BAE, Fransa’dan 62 adet Mirage 2000 savaş uçağı almış ve hava kuvvetlerinin ilk filosunu oluşturmuştur. Bu gelişme üzerine ABD 2000 yılında BAE’ne F-16 savaş uçağı satışına onay vermiş ve BAE, Hava Kuvvetlerinin ana omurgası oluşmaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda alımlar devam etmiş ve F-16 modernizasyonları yapılmak suretiyle en modern F-16 filosu BAE tarafından oluşturulmuştur. BAE sahip olduğu hava kuvvetleri açısında bölgede üçüncü büyük güç olurken, sahip olduğu hava kuvvetleri personeli bakımından bölge ülkeleri içinde onuncu sırada yer almaktadır. Günümüzde başarılı ve etkili askeri operasyonlar yapabilecek hava kuvvetleri personel sayısının en az 30 olduğu öngörülmekteyken, bu sayı BAE’de 15 kişidir.

Sonuç Yerine 

BAE-İsrail ve Bahreyn tarafından ABD koordinatörlüğünde imzalanan İbrahim Anlaşması’nın altında yatan sebebin Filistin çıkar ve menfaatleri değil tamamen İsrail ve ABD’ye şirin gözükme siyaseti yatmaktadır. BAE, F-35 savaş uçağı teminini sağlayarak hava kuvvetlerinin kapasite ve gücünü arttırmak istemektedir. Bu kapsamda ele alınacak olursa; BAE’nin F-35 alması gündeme gelmiş ve İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu böyle bir duruma kesinlikle kabul etmeyeceklerini açıklamıştı. İbrahim Anlaşmasının imzalanmasının ardından F-35 alımı tekrar gündeme gelmiş ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ABD’den F-35 savaş uçağı alması halinde 6-7 yılda ancak teslim edilebileceğini söylemişti. İsrail her ne kadar bu duruma karşı çıksa da gelişmeler yakın bir gelecekte BAE ile ABD arasında F-35 satışına ilişkin bir anlaşma imzalanacağını gösteriyor. Bu analizin kaleme alındığı tarih olan, 26.09.2020 tarihinde BAE resmi olarak F 35 alımı kapsamında ABD’ye başvuruda bulunmuştur.
[irp posts=”29342″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri”]

Barış Yüksel
Stratejik Ortak Misafir Yazarlar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.sde.org.tr/mithat-isik/genel/birlesik-arap-emirliklerinin-savunma-politikalari-kose-
yazisi-17596

https://www.setav.org/yikici-ittifakin-yeni-adimi-bae-israil-anlasmasi/

https://www.setav.org/israilin-bae-ve-bahreyn-ile-imzaladigi-antlasmalarin-bolgenin-gelecegine-
etkileri/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Arap_Emirlikleri

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abdnin-israil-buyukelcisi-bae-f-35-alirsa-teslimati-6-7-yili-
bulur/1983166

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/baenin-sekuler-dis-politikasi-ve-gizli-gundemi/1217859#!

https://tr.qwe.wiki/wiki/United_Arab_Emirates_Air_Force

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bloomberg-bae-f-35-savas-ucaklari-icin-abdye-resmi-basvurusunu-
yapti/1986083

https://askeriguc.com/ulke/birlesik-arab-emirlikleri-askeri-gucu
[/vc_toggle]

Şimdi Afrika Zamanı 2: Eritre Dosyası

Ülke Profili 

Eritre, Doğu Afrika’nın kuzeyinde bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Batıda Sudan, güneyde Etiyopya ve güneydoğusunda Cibuti ile çevrilmiştir. Ülkenin doğusu ve kuzeydoğusu Kızıldeniz sahili bulunmaktadır.
a) Başkent: Asmara (963,000)
b) Yönetim Biçimi: Cumhuriyet
c) Bağımsızlık: 24 Mayıs 1993 (Etiyopya’dan)
d) Nüfus: 6,08 Milyon (2020)
e) Etnik Gruplar: Tigrinya %50, Tigre %31,4, Saho %5, Afar %5, Beja %2,5, Bilen
%2,1, Kunama %2, Nara %1,5 ve Rashaida %.5.
f) Dinler: %50 Hıristiyan, %48 Müslüman, Yerel Afrika Dinleri %2
g) Diller: Tigrinya (Tigrigna), Arapça, İngilizce Tigré ve diğer Cushitic diller.
h) Endüstri: Gıda işleme, içecek, giyim ve tekstil
i) Para Birimi: Nakfa (ERN)

Ülkenin Kısa Tarihi 

Ortaçağ zamanında Axumite devletinin parçalanmasıyla birkaç devletin kabile ve klan toprakları bugün Eritre olarak bilinen toprakları meydana getirdi. 8 ve 13. yüzyıllar arasında Kuzey ve Batı Eritre bir Müslüman grup olan Beja halkının kontrolündeydi. Nagis, Baqlin, Bazin, Jarin ve Qata adlarında beş bağımsız krallık vardı. Bejalar İslam’ı Eritre’nin büyük bölümüne getirdi ve bölgede Ummayad Halifeliği adında Büyük İslam Topluluğu oluştu. Sonrasında Abbasiler (ve Memlukler) ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu bölgeyi aldı. 1517’de Osmanlılar Medri Bahri’yi fethetti. Eritre’nin kuzeydoğusunu alan Osmanlı, Sudan’a inerek otoritesini kabul ettirdi ve Habeş Eyaleti’ni kurdu. Massava ve Sevakin Osmanlı yönetimine geçti. Massava eyaletin başkenti oldu. Osmanlılar Kızıl Denize hâkim oldukları süre boyunca Eritre’ye de 1800’lerin sonunda İtalyan işgaline kadar hâkim oldular. Osmanlı döneminden sonra sömürge çağı başladı Eritre için. Giuseppe Sapetto adında bir Roma Katolik papazı Cenovalı bir gemi şirketi olan Rubattino’ nun adına 1869’da Assab bölgesini bir Osmanlı tebaasından olan Obock Afar Sultan’ından satın aldı. Bu Süveyş Kanalı’nın açıldığı yıla denk geliyor (1869). Şirketin kömür ikmal merkezi olarak hizmet veren Assab’ın 1882 yılında sömürge haline getirilmesiyle de bölgenin İtalyan hâkimiyeti altına girmesi süreci başladı. Buraya iyice yerleştikten sonra 1885’te Masavva‘ ve Beilul’u, 1889’da Asmara ve Keren’i ele geçiren İtalyanlar Afrika’nın içerilerine doğru genişlemeye ve yayılmaya başlayınca Etiyopya Kralı II. Menelik buna engel olmak istedi; ancak savaşı kaybetti ve böylece İtalyanlar imzalanan Uccialli Antlaşması’yla (1889) Etiyopya üzerinde de bir himaye yönetimi kurmayı başardılar.

Bundan sonra, daha önce Assab’da başlattıkları sömürge idaresini bölgenin tamamını içine alacak şekilde genişleterek buraya, Roma İmparatorluğu zamanında Kızıldeniz’in adı olan Mare Erythraeum’dan hareketle “Eritre (Erytrea) sömürgesi” adını verdiler (1890). Eritre’de bir sömürge idaresi kurulmasına ve gittikçe yayılmasına başından beri karşı olan Etiyopya 1896 yılında İtalya’ya savaş açtı ve yapılan Adova Muharebesi’nde galip gelerek sömürge topraklarının daha fazla genişletilmesi imkânını ortadan kaldırdı. İmzalanan Adisababa Antlaşması, bir yandan İtalya’nın Etiyopya üzerindeki himayesine son verirken bir yandan da Eritre sömürgesi ile Etiyopya arasındaki sınırı belirledi. 1935’te İtalya’nın Etiyopya’yı işgalinde önemli rol oynayan Eritre, II. Dünya Savaşı sırasında Kızıldeniz yolunu açmak isteyen İngiltere’nin hücumuna uğradı. İngilizler İtalyan ordusunu Keren’de yenerek Asmara ve Masavva‘ı ele geçirdiler (28 Mart 1941); daha sonra da aldıkları takviyelerle İtalyanları Adisababa’ya kadar sürdüler. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler ’in himayesinde İngiliz askerî idaresi altında kalan Eritre 15 Eylül 1952 tarihinde federe bir devlet olarak Etiyopya’ya bağlandı. Fakat Etiyopya yönetimi 14 Kasım 1962’de, federal yapı içerisinde ayrı parlamentosu ve kurumları bulunan Eritre’nin özerk statüsünü kaldırarak bölgeyi eyalet haline getirdi. Bu olay karşısında Birleşmiş Milletler ve büyük devletler herhangi bir tepki göstermezken Eritreliler fiilen kurtuluş mücadelesi başlattılar.

Ülkede Gerçekleşen Bağımsız Hareketleri

Eritre’yi Etiyopya’ya bağlamak isteyenlere karşı mücadele etmek amacıyla 1950 yılında kurulmuş olan Eritre Kurtuluş Cephesi, bölgenin federe yapısına son verildiği 1962 yılına kadar aktif bir faaliyet göstermedi. Bu tarihte ise Eritre’nin Etiyopya’nın bir eyaleti haline getirilmesine tepki olarak yönetime karşı silahlı mücadele başlattı. Önceleri Eritre Kurtuluş Cephesi içinde liderlik Müslüman ve Hristiyanlar arasında dengelenmiş durumdaydı. Fakat teşkilâtın 1965 yılında merkezini Sudan’ın başşehri Hartum’a taşımak zorunda kalması ve bazı Müslüman Arap ülkelerinden yardım görmesi üzerine bu denge Hristiyanların aleyhine bozuldu ve 1970’te ortaya çıkan iç çatışma bölünmeye yol açtı; Eritre Kurtuluş Cephesi’nin yanında Halk Kurtuluş Cephesi ile Eritre Halk Kurtuluş Cephesi doğdu. Hıristiyanların ağırlıkta olduğu Eritre Halk Kurtuluş Cephesi diğerlerinin aksine Marksist eğilime sahip oldu. Eritre’nin kurtuluş mücadelesini olumsuz yönde etkileyen bu bölünmenin ortadan kaldırılması için çeşitli çalışmalar yapılmışsa da başarı sağlanamamış ve 1974’ten sonra bu teşkilâtların etkinlikleri azalmıştır.
1978’den itibaren Etiyopya yönetimi ile Eritre Kurtuluş Cephesi arasında Roma’da bir dizi görüşme gerçekleştirildi; ancak belirli bir sonuç alınamadı. Etiyopya yönetiminin Ogaden bölgesindeki karışıklıklarla uğraşması sırasında Eritre Kurtuluş Cephesi’nin dışarıdan sağlanan yardımlarla bölgenin çoğunda denetimi ele geçirmesinin ardından Etiyopya’da Mayıs 199l’de meydana gelen hükümet değişikliği Eritre’nin bağımsızlığı elde etmesini kolaylaştırdı. Bu tarihten itibaren fiilen özerkleşmiş olan Eritre’de 28 Nisan 1993’te yapılan halk oylamasında halkın çoğunluğu bağımsızlık lehinde oy kullanınca 24 Mayıs’ta ülkenin bağımsızlığı ilân edildi. Kısa zaman içinde milletlerarası camiada tanınan Eritre Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na da üye olarak kabul edilmiştir.

Ülkenin Siyasi Görünümü

30 yıllık silahlı bir mücadelenin sonunda 1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşan Eritre Devleti’nde tek parti rejimi bulunmaktadır (People’s Front for Democracy and Justice-PFDJ). 1997 yılında çok partili sisteme geçilmesi kararlaştırılmış, ancak bu karar henüz uygulamaya konulmamış, 24 Mayıs 1997 tarihinde kabul edilen yeni anayasa halen yürürlüğe girmemiştir. Devlet Başkanlığı görevi 8 Haziran 1993 yılından bu yana Isaias Afwerki tarafından yürütülmektedir. Isaias Awferki hem Devlet Başkanı, hem Bakanlar Kurulu Başkanıdır. Eritre’de Parlamento henüz teşekkül etmemiştir. PFDJ üyesi 150 milletvekilinden (delege) oluşan şekli anlamda bir “Geçici Meclis” söz konusu olmakla birlikte, bu konudaki çalışmalar tamamlanmadığı için faal değildir. Yasalar Adalet Bakanlığı eşgüdümünde ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından hazırlanmakta ve Başkan’ın imzasını müteakip yasa hükmünü kazanmaktadır.

21 Nisan 2007’ye dek Hükümetler arası Kalkınma Otoritesine (IGAD) üye olan Eritre, Somali’ye barış gücü gönderilmesi konusunda Etiyopya temsilcileri ile örgüt bünyesinde yaşanan sert tartışmaların ardından IGAD’dan çekilmiştir. 2011 yılında ise IGAD’a yeniden katılım başvurusu yapmıştır. Eritre, Cibuti ile sınır ihtilafı ve Afrika Boynuzu bölgesini istikrarsızlığa sürükleyen El-Şebab ve benzeri silahlı örgütlere destek verdiği gerekçeleriyle BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarına maruz kalmıştır. Eritre, insan hakları bağlamında özellikle batı dünyasının şiddetli eleştirilerine hedef olmaktadır. BM raporlarına göre, 2015 ve 2016 yıllarında her ay yaklaşık 4 kişi Avrupa ülkelerine gitmek üzere yasadışı yollardan ülkeyi terk etmiştir. Bu sayının 2017 yılında düşüş eğilimine girdiği belirtilmektedir. Eritre dış politikası, önemli ölçüde, Kızıl Deniz havzası, Kenya’nın da dâhil olduğu Afrika Boynuzu bölgesi, Nil Havzası ve Körfez Bölgesinde meydana gelen gelişmelere göre şekillenmektedir. Bu bağlamda, Haziran 2017’de ortaya çıkan Katar krizinde ülke Katar ile ilişkilerini kesmeyi reddetmiştir lakin keskin bir tutum açıklanmamıştır.

Ülke Ekonomisi 

Eritre’de, dış ticaretin ve önemli iktisadi teşekküllerin devlet tekelinde olduğu kapalı bir ekonomi yapısı bulunmaktadır. Eritre’nin kişi başına düşen milli geliri 700 Dolar civarındadır. Ekonomi halkın kendi gıda ihtiyacını karşılamak için yaptığı tarıma dayanmaktadır. Büyük bölümü kırsal alanda yaşayan halkın %80’i tarım ve hayvancılık alanında çalışmaktadır. Tarım alanında ülkenin kendine yeter durumda olduğu söylenemez. Önemli ölçüde gıda ithalatı yapılmaktadır. Eritre’de büyük sanayi tesisleri bulunmamakta olup, küçük ölçekli işletmelerde tekstil, hazır giyim, ambalajlı gıda maddeleri, alkollü- alkolsüz içecek maddeleri ve küçük ev aletleri üretilmektedir. Eritre’de madencilik sektöründe faaliyet gösteren 20 adet yabancı firma bulunmaktadır. Esasen, ülkenin GSMH’nin %70’i yabancı maden şirketlerinin faaliyetlerine dayanmaktadır. Ülkenin içerisinde bulunduğu kronik bütçe açığı problemi sebebiyle enflasyon 2008’den bu yana sürekli çift haneli rakamlarda seyretmiş, 2016 yılında ise %13 olarak gerçekleşmiştir. Ülkede önemli bir döviz darboğazı mevcut olup, döviz kurları devlet tarafından belirlenmektedir. Eritre’nin döviz rezervleri, altın hariç, 210,1 milyon ABD Doları dolaylarında tahmin edilmektedir. 2015 yılında alınan bir kararla mevcut para birimi yerine 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren Yeni Nakfa tedavüle girmiştir.
Bankadan aylık para çekme sınırı (5000 Nakfa), çek ve banka havalesi zorunluluğu, paranın yasal kaynağını izah etme yükümlülüğü gibi kurallar uygulamaya konulmuştur. Eritre’de madencilik, ekonominin en liberal ve lokomotif sektörüdür. Eritre’nin madencilik alanındaki yıllık kazancı, gayrisafi milli hasılasının %12’sine tekabül etmektedir. Ülkede altın, gümüş, bakır, sülfür, nikel, bazalt gibi madenler bulunmakla birlikte bunların çok azı işletilebilmekte, başta altın olmak üzere bu madenlerin çoğu ham olarak ihraç edilmektedir. Ülkedeki temel yatırımcılar ve bununla bağlantılı olarak ana döviz kaynağı Çin, Kanada ve Avustralya menşeili yaklaşık 20 kadar maden şirketidir. 2016 yılında Eritre’nin ihracatı 485,2 milyon ABD Doları, ithalatı ise 1,058 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. İhracat alanındaki başlıca ortakları İtalya, Sudan, Suudi Arabistan, ÇHC ve İngiltere’dir. Ülkenin ithalat alanındaki başlıca ortakları ise Suudi Arabistan, Mısır, ÇHC, Hindistan, Almanya ve İtalya’dır.

Eritre Türkiye İlişkileri 

Türkiye, 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Eritre’yi tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. 2007 yılında Eritre’nin başkenti Asmara’da bir Fahri Konsolosluğumuz açılmıştır. Eritre ile ilişkilerimiz sorunsuz ancak durağan bir çizgide seyretmiştir. Asmara Büyükelçiliğimiz 1 Kasım 2013 tarihinde açılmıştır. Eritre’nin ülkemizde bir temsilciliği bulunmamakta olup, Doha Büyükelçiliği akreditedir. Karar alma mekanizmalarındaki merkeziyetçilik, ülke genelindeki kapasite problemi gibi konular ilişkilerin yavaş ilerlemesine neden olsa da 300 yılı aşkın ortak tarihi ve kültürel geçmişimiz bulunan Eritre ile siyasi, ekonomik ve konsüler konularda ilişkilerimizin geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürdürülmektedir. 16 Kasım 2012 tarihinde dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu Eritre’yi ziyaret etmiş ve Devlet Başkanı Isaias Afwerki ile görüşmüştür.
Sözkonusu ziyaret, ülkemizden Eritre’ye Dışişleri Bakanı seviyesinde yapılan ilk ziyaret olmuştur. Eritre Dışişleri Bakanı Osman Saleh de 16 Aralık 2011 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Türkiye-Afrika Ortaklığı I. Bakan Düzeyinde Gözden Geçirme Konferansı vesilesiyle ülkemize bir ziyaret gerçekleştirmiştir. İki ülke arasındaki ilk siyasi istişareler 9-10 Mart 2016 tarihinde Asmara’da yapılmıştır. 2016 yılında Eritre’ye ihracatımız 15,6 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiş, ithalatımız ise 2,3 milyon ABD Doları olmuştur. Eritre’ye ihracatımızda başlıca ürünleri, elektrikli ev eşyaları, gıda maddeleri ve hazır giyim oluşturmaktadır. THY, 19 Ağustos 2014 tarihinden itibaren haftada 3 sefer olmak üzere İstanbul – Asmara uçuşlarını gerçekleştirmektedir.

Eritre’nin Son Dönem Dış İlişkileri 

Eritre sosyalist bir ülke olarak görünmektedir. Afrika’da bulunan ABD askeri komutanlığı AFRICOM’la bir ilişkisi olmamıştır. Yine Zimbabve’ de Eritre gibi AFRICOM ile ilişkisi olmayan nadir Afrika ülkelerindendir. Bazı çevrelere göre Eritre’nin kararlı bağımsızlığı onu emperyalizmin hedef tahtasına oturtmuştur. Bu nedenle Eritre “Afrika’nın Kübası”dır ve ABD Eritre’ye karşı düşmanca tavırlar sergileyebiliyor. Eritrelilerin yaklaşık yarısı Tigrayan’dır. Eritre devlet başkanı Isaias Afewerki’de bu etnik gruptandır. Bu etnik grup Etiyopya’nın dördüncü büyük etnik toplumu olup Addis Ababa’daki iktidar partisini yönetiyor. Eritre bağımsızlığını 1991’de yapılan bir referandum sonrasında hukuken ve fiilen 1993’te elde etti ve Issayas Afewerki (Esyas Afruki) ilk devlet başkanı oldu. Eritre’de dış dünyaya kapalı bir yönetim iktidarda. Eritre’de, Etiyopya ile 1998 yılından bu yana tedirgin bir sınır çatışmasının bir sonucu olarak bir savaş temelleri üzerinde kendini bulduğu gerekçesiyle Eritre Anayasa taslağının uygulanması süresiz olarak beklemeye alındı. Tüm yazılı ve görsel basın yani medya biçimlerini şu anda hükümet tarafından kontrol ediliyor. Özel sermayeli haber medyası olmayan tek Afrika ülkesi Eritre’dir. Eritre’de yerel bir sosyalist yönetim mevcut. Hatta devlet başkanı Isaias Afewerki’de Maocu bir çizgiden geliyor. 1966’da Eritre Kurtuluş Cephesi’ne (ELF) katılan Isaias Afewerki daha gelişmiş askeri eğitim almak için dört arkadaşı ile birlikte Çin’e gönderildi. Çine gittiklerinde Çinde Mao Zedong ve Zhou Enlai’den sonra Çin’in en güçlü üçüncü adamı Liu Shaoqi tasfiye ediliyordu. Çin’deki iktidar mücadelesine tanıklık ettiler. Dört yıl sonra ELF ordu komutanı olarak atandı. Ancak, uzlaşmaz bir ideolojik ve taktik farklılıkları gerekçe göstererek, kendisi ve ELF’den ayrılmış küçük bir grup savaşçı ile beraber genelde Hristiyanlık kökenli muhaliflerden oluşan Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) olarak adlandırılan başka bir birlik kurmuştu.
[irp posts=”29581″ name=”Şimdi Afrika Zamanı 1: Osmanlı Dönemi Libya Ülkesi”]
Avrupa’ya sığınan Afrika kökenli mültecilerin büyük çoğunluğu Eritre vatandaşı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği, insan hakları ihlali ve basın özgürlüğü konusunda Eritre’yi en son sırada değerlendiriyor. Bu nedenle olsa gerek Eritre’den iltica etmek isteyenler hayli fazla. Eritre’nin komşuları (Sudan, Etiyopya, Yemen ve Cibuti) ile sınır sorunları ve çatışmalar yıllar öncesine dayanıyor. Eritre ve Yemen’in, Kızıldeniz’de bulunan adaların paylaşımı ile ilgili yaşadıkları sorun halen belleklerde yerini koruyor. Eritre, Kızıldeniz’de bulunan adalar üzerindeki ülkesel egemenlik iddiasını, yüzyıldan daha gerilere uzanan egemenlik zincirine ve devletler hukukunun etkin işgal ilkesine dayandırmıştı. Sınır sorunları sadece Eritre’ye özgü değil. Başta Etiyopya ile Eritre, Sudan ile Güney Sudan, Somali ile Etiyopya, Mısır ile Sudan olmak üzere Afrika ülkelerinde sınır sorunları baş gösteriyor. Bunun sebebi olarak bölgenin Süveyş Kanal’ına yakın olması gösterilebilir. Kızıldeniz-Basra Körfezi hattında dünya petrol yollarına hâkimiyet açısından en stratejik nokta olarak belirtilen Etyopya, Somali, Eritre ve Cibuti’nin oluşturduğu Afrika Boynuzu, tüm güçlerin stratejik mücadelesine sahne olan bir bölge. 2008’de Cibuti-Eritre arasındaki sınır ihtilafında, Katar arabuluculuk rolü üslenmişti.
İki ülke sınırına yüzlerce asker konuşlandıran Katar yönetimi, tarafları 2011 yılında Doha’da bir barış anlaşması imzalamaya ikna etmişti. Katar sınır bölgesinde yaklaşık 450 Katarlı barış gücü askeri bulunduruyordu. Katar birliklerinin çekilmesinin ardından Eritre’nin tartışmalı bölgeye girdiği haberi ajanslara düşmüştü. Eritre sözde Soyalist bir ülke ama ne Rusya ne de Çin’in bu ülkede askeri varlığı yok. Eritre’de Sawara Dağında İsrail’e ait bir dinleme istasyonu ve Dahlak Adasında İsrail Deniz Kuvvetleri’ne ait limanlar mevcut. İsrail’in düşmanı İran’ında Eritre sınırları içerisinde başta Assab bölgesi olmak üzere ait askeri üsleri bulunuyor. Eritre İran için stratejik açıdan bulunmaz bir nimet. Çünkü ülkesindeki üsler sayesinde İran’a Kızıldeniz’de hareket imkânı veriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutan Yardımcısı General Hüseyin Selami’nin 10.08.2015’te, “Bugün çatışma alanımız Akdeniz, Babu’l Mendeb ve Kızıldeniz’dir. Biz günden güne gelişen geniş bir bölgenin coğrafi derinliğinde çatışıyoruz” demesi İran’ın Eritre’deki askeri varlığına verdiği önemi gösteriyor. Eritre’nin sınır sorunu yaşadığı Cibuti’de Fransa ve ABD’ye ait askeri üslerin yanı sıra Çin askeri üssü de bulunuyor. Çin, Afrika ülkelerinin en önemli partnerlerinden biri. 54 Afrika ülkesinin tamamında neredeyse yatırımı var. Hatta birbirine düşman Afrika ülkeleri ile de ortak iş yapabiliyor. Bu durumun en önemli kanıtı Etiyopya ve Eritre ile Çin’in kurduğu lişkiler. Çin ordu personelini taşıyan gemiler Çin’in bir denizaşırı ülkede kuracağı ilk askeri üs için Zhanjiang kentinden Cibuti’ye doğru yola çıkmış ve 2017’de bu üs faaliyete geçmişti. Afrika Boynuzu’nda Etiyopya, Eritre ve Somali ile komşu olan Cibuti, Kızıldeniz’in güney girişinde stratejik bir konumda yer alıyor. Çin’in Cibuti’de askeri üs (bir deniz üssü) açması deniz yollarını kontrol etmesini sağlamaya imkan vermekte.

Çünkü Eritre, Etiyopya, Somali ve Yemen’le komşu olan Cibuti; korsanların uğrak yeri ve bu fiili durumda Çin’e güvenlik gerekçesi sunuyor. Cibuti’de ABD, Fransa ve Çin askeri üslerinin konuşlandırılması Afrika Boynuzundaki uluslararası rekabetin büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Afrika boynuzu uluslararası çatışmanın merkez üssü olmaya aday. Bu coğrafyada çıkacak çatışma bütün bölgeyi etkileyebilecek potansiyelde. ABD, Eritre’yi etkisizleştirmek ve uluslararası platformlarda yalnızlaştırmak için teröre destek veren devletler listesine koymakla tehdit ediyor. Nitekim bunun farkında olan Eritre Cumhurbaşkanı İsaias Afewerki, “ABD, Eritre ile komşuları Etiyopya, Yemen ve Cibuti arasında sınır anlaşmazlıkları çıkarmak için vekâlet savaşları yönetiyor” diyor. Eritre’de Şeyh Ebu Süheyl Muhammed Salih başkanlığında Eritre İslami Islah Hareketi adı altında bir muhalefet mevcut. Ülkedeki en güçlü muhalif siyasi bir oluşum. Şeyh Ebu Süheyl Medine’de bulunan İslam Üniversitesi mezunu. Kendisi ile yapılan söyleşilerde Eritre’nin, iki ülke arasında yaşanan sınır savaşından sonra Etiyopya’nın limanlarını kullanmasına izin vermediğinden şikâyetçi. Bu açıdan bakıldığında Etiyopya adına konuşuyormuş izlenimi uyandırıyor. Türkiye’nin bu konuda dikkatli davranması gerektiğini biliyor. Ümmetçilik gayretiyle ideolojik bir yaklaşım Eritre bazında Amerika’nın, İsrail’in, İran’ın ve hatta Suudi Arabistan’ın ekmeğine yağ sürebilir. Çünkü Suudi Arabistan; Afrika ülkelerinden devşirdiği kendi üniversitelerinden mezun ilahiyatçılar aracılığıyla Şii karşıtı bir Sünnilik inşa etmeye çalışıyor. Kızıldeniz’i kontrol edebilen İran üslerine karşı destek verdiği Eritreli İslami örgütler aracılığıyla mevcut yönetimi devirmek peşinde.

Eritre Cibuti Sınır İhtilafı 

Cibuti-Eritre arasındaki sınır ihtilafında Katar, 2008 yılında arabuluculuk rolü üslendi. İki ülke sınırına yüzlerce asker konuşlandıran Katar yönetimi, tarafları 2011 yılında Doha’da bir barış anlaşması imzalamaya ikna etmişti. 1998 yılından itibaren gergin olan iki ülke ilişkileri 2008 yılında bir çatışmaya sebep olmuş, çatışmalar sonrası bir barış anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma kapsamında sınırda bir tampon bölge oluşturulmuş, bu bölgeye Katar askerleri barış gücü olarak yerleştirilmişti. Ancak son yıllarda patlak veren Katar krizi sonrası Eritre, Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, Cibuti ise diplomatik ilişkilerinin düzeyini düşürmüştü. Söz konusu kararlar ve beklenen askeri gerginlik Katar’ı bölgeden askerlerini çekmeye sevk etti. Cibuti Dışişleri Bakanı Mahmud Ali Yusuf, Katar birliklerinin çekilmesinin ardından Eritre’nin tartışmalı bölgeye girdiğini de ifade etti.
Yusuf “Katarlı barış gücü askerleri çekildi ve o gün Eritre ordusu hareketlendi. Şimdi Dumeyra Dağı ve Dumeyra Adası’nı tamamen kontrol ediyorlar” ifadesini kullanmıştı. Katar barış gücünün bölgeden çekilmesinin ardından bölgede arabuluculuk görevini bir başka ülkenin üstlenmesi gerektiği yorumları yapıldı. Mısır’ın bu konuda rol oynayabileceği ortaya atılsa da bu hamle Etiyopya tarafından memnuniyetle karşılanmadı. Katar merkezli başlayan kriz bir anda Afrika Boynuzu’nda gerginliğin bir çatışmaya ve savaşa dönmesine yol açma durumuna sebep oldu. Uzun yıllardır sınır anlaşmazlığı yaşayan ve 2008’de çatışan iki ülke arasındaki normalleşme adımı, Etiyopya ve Eritre’nin 2018’in Temmuz ayında aldığı tarihi barış kararının ardından geldi. Etiyopya, Eritre ve Somali liderleri Eritre’de yaptıkları üçlü zirvede bölgedeki barışı destekleme ve işbirliğini artırma kararı almış, kurdukları ortak komitedeki bakan ve yetkilileri de Cibuti’ye göndermişti. Bu üç ülkenin üst düzey heyetini başkent Cibuti’de kabul eden Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle, ülkesinin sınır anlaşmazlığı yaşadığı Eritre ile ilişkileri yeniden tesis etmeye hazır olduğunu açıklamıştı.

Eritre Etiyopya Sınır İhtilafı 

Etiyopya–Eritre ilişkileri son 20 yıldır olağanüstü gergin bir vaziyette devam ediyor. Etiyopya, Eritre’yi bölgede tecrit etmek üzere elinden gelen her şeyi yapıyor. Bu düşmanca politikaya cevaben, Eritre, Etiyopya yönetimine karşı savaşan silahlı örgütlere (Patriotic Ginbot 7) kucak açıyor ve destek veriyor. Bu açıdan başbakan Abiy Ahmed‘in Eritre ile barış

yapma isteği tüm bölgede, hatta bölge dışında büyük yankı uyandırmıştı. Geçmiş zamanda askeri diktatör Mengistu’nun zulmünden kurtulmak için, Eritreli gerillalarla yan yana savaşan Etiyopyalı özgürlük savaşçıları, 1991 yılında askeri rejimi devirerek zafere ulaşmışlardı. Eritre Kurtuluş Cephesi lideri Isaias Afwerki’nin bağımsızlığı tercih etmesi üzerine Eritre 1993 yılında Etiyopya’dan koparak bağımsızlığını ilan etti. Bu gelişme üzerine denizle bağlantısı kesilen Etiyopya ile Eritre ilişkileri giderek gerginleşti ve iki ülke 1998 yılında sınır bölgesinde yer alan Badme şehrinin kontrolü için iki yıl boyunca savaştılar. 70 bin kişinin ölümüne yol açan savaş ancak 2000 yılında imzalanan Cezayir Anlaşması ile durdurulabildi. Görevlendirilen hakem heyetinin Badme’yi Eritre’ye bırakmasına karşın Etiyopya bu karara uymayı reddetti. Bu nedenle iki ülke arasında sınır bölgesinde, karşılıklı silahlı tacizler süregeldi. Aradan geçen yıllarda, Etiyopya, Eritre’yi düşman ülke kabul ederek bölgede yalnızlaştırdı.

Büyük komşusu Etiyopya ile savaş halinde bulunması, 5 milyon nüfuslu Eritre’nin 100 bin kişilik bir orduyu her an hazır tutmasını gerektirdiğinden, ülkenin kaynaklarını kuruttu, gelişmeyi engelledi, sosyal dengelerini bozdu. Eritre dünyaya kapalı, basını sansürlü, yaygın fakirliğin ve her türlü baskının hâkim olduğu ve genç nüfusun ülke dışına kaçtığı bir diktatörlüğe dönüştü. Etiyopya başbakanı Abiy Ahmed’in yakın zamanda yönelttiği çağrıyla Cezayir Anlaşması’na uyacağını duyurması sonrası Eritre lideri Afewerki, Etiyopya’nın girişimini olumlu karşıladığını ve konuyu derinlemesine görüşmek üzere Addis Ababa’ya heyet göndereceğini açıklamıştı. Bu açıklamanın ardından Eritre heyeti 20 yıl aradan sonra ilk kez Etiyopya’nın başkentine hareket etti, taraflar arasında barış görüşmeleri başladı. Uzun süren görüşmelerin ardından iki ülke sorunların çözümü konusunda mutabık kaldılar. Tabi Eritre ile olan barışı kabul etmek istemeyen bir takım çevreler mevcut Etiyopya’da, bu gruplar birkaç suikast benzeri girişimlerde de bulundu, ancak Etiyopya’nın reformist yeni Başbakanı’nın karalı adımları sayesinde Eylül 2018’de Abiy Ahmed ve Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki iki ülke arasındaki sınırda bulunan Bure noktasına giderek diplomatik ilişkilerin normalleşmesinin ardından iki ülke arasındaki sınırı 20 yıl sonra resmen yeniden açtı. Bunun yanında iki ülke arasında büyükelçilikler yeniden açılmış, telefon hatları yeniden sağlanmış ve başkentlere yeniden ticari uçuşlar başlamıştı. Yakın zamanda denize kıyısı bulunmayan ve Afrika kıtasının en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olan Etiyopya ile dünyanın en dışa kapalı ülkelerinden biri olan Eritre’nin Eritre’deki Kızıldeniz limanları çevresinin kalkınması için işbirliği planladığı da belirtiliyor. Sınır birlikleri konusunda ise iki ülkenin sınır bölgesinden askerlerini çekip çekmeyeceği henüz netlik kazanmadı. Bunca girişimin hemen ardından iki Afrika Boynuzu ülkesi Etiyopya ve Eritre, Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde barış anlaşması imzaladı. 

Mustafa Said Bilgin 
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
• www.nationsonline.org/Africa
• www.bbc.com/eritrea-profile
• https://islamansiklopedisi.org.tr/eritre
• http://www.mfa.gov.tr/eritre-siyasi-gorunumu.tr.mfa
• http://www.mfa.gov.tr/turkiye-eritre-siyasi-iliskileri.tr.mfa
• http://www.mfa.gov.tr/eritre-ekonomisi.tr.mfa
• https://kafkassam.com/turkiye-eritre-iliskileri-ve-afrika-boynuzunda-
devlerinsavasi.html
• https://www.mepanews.com/katar-bolgeden-cekildi-iki-ulke-savasin-esigine-
geldi6620h.htm
• https://www.yenisafak.com/dunya/afrika-boynuzunda-baris-umudu-cibuti-deeritre-
ile-uzlasmaya-hazir-3394112
• http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-servet-oktem/afrika-boynuzunun-
dusmankardesleri-etiyopya-ile-eritre-barisiyorlar-mi,20009
• https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201809161035223029-etiyopya-ve-
eritrearasinda-baris-anlasmasi-imzalandi/
[/vc_toggle]

Merkez Bankaları’nın Tarihi ve İşlevi

Orta Çağ’da Vatikan’a bağlı kiliselerin kutsal topraklara yapılan seyahatlerde hacı adaylarının kıymetli eşyalarını korumak amacı ile zamanın ihtiyaçları gereğince doğmuş kuruluşlar olan bankalar, yüzyıllardır finansla ilgilenen/ilgilenmeyen fark etmeksizin her insanın hayatının içinde ister istemez yer alıyor. Günümüzde çeşitli ticari, finansal ve ekonomik etkinliklerde bulunan kuruluşlar olan bankalar kişi ve kuruluşlara kredi tahsis eder, mevduat hesaplarını korur, sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemleri yapabilir. Bankalar devletlere bağlı olduğu gibi ayrıca anonim şirketlere de ait olabilir. Bu bankaların yanı sıra finans dünyasının en temelinde devletin para politikalarını doğrudan etkileyebilen bir organ daha bulunur: Merkez Bankaları. Merkez bankası (rezerv bankası, para otoritesi), bir ülkenin ya da ülkeler grubunun para politikasından sorumlu kurumdur. Merkez bankasının temel amacı para biriminin ve para arzının istikrarının sürdürülmesidir. Fakat merkez bankalarının bunun dışında bankacılık sektörünün son kredi mercii olmak, faiz haddinin kontrolü gibi görevleri de vardır. Bunun yanında Merkez Bankası’nın, bankalar ve diğer finansal kurumları, tedbirsizlik ve dolandırıcılığa karşı denetlemek gibi yetkileri de olabilir. Merkez bankalarının varlığı ve istikrarı bir ülkenin ekonomisi için oldukça kritik öneme sahiptir. Bu sebeple özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından yeniden inşa edilen dünya ekonomisinde Merkez Bankaları’nın önemi bir hayli yüksekti. 17. yüzyıla gelindiğinde bütün Avrupa kıtasına yayılmış olan küçük çaplı bankalar kendi madeni paralarını basarak Avrupa genelinde ticari anlamda bir kargaşaya yol açmışlardır. Dönemin Avrupası’nda merkantilizmin etkileri şiddetle görüldüğü için ticarette ortaya çıkan bu para birimi kargaşası merkantilistleri ve hükümetleri olumsuz etkilemiştir. Bu sebeple hükümetler ticareti desteklemek için para birimi birliklerine daha çok önem vermeye başlayınca Merkez Bankaları’nın tarihi de başlamış oldu. İlk merkez bankalarının işlevi bölgede hâkim olan para birimlerinin sayısını teke indirerek ticarette para birliğini sağlamak oldu. Bu sayede bölgede ticaret tek para birimi üzerinden daha kolay yapılıyordu. 1609 yılında ilk Merkezi Bankası benzeri kurumu olan Amsterdam Bankası kurulmuştur. Ancak bir yandan savaş borçları, bir yandan da Hollandalı “East India Company” adlı şirketin ödeme imkânının kalmaması nedeniyle bu banka 1819 yılında batmıştır.

İsveçli Reichsbank günümüzün en eski merkez bankası olarak kabul edilir. 1656 yılında Stockholms Banco, sıkı bir devlet kontrolünde olmasına rağmen İsveç hükûmeti tarafından özel bir kurum haline getirilmişti. Devlet, servetinin büyük bir bölümünü bankaya yatırmıştır. Şu anda Stockholm’de elde edilen ve devlete ayrılan kazançları desteklemektedir. 1694 yılında ise İsveç Reichsbank gibi İngiliz Bankası da anonim şirket olarak kuruldu. En önemli görevi ise devlete borç para vermek idi. Devam eden yıllarda Avrupa’da devlet borçlarını finanse etmek amacıyla diğer merkez bankaları kuruldu. Merkez bankalarının bu yıllardaki işlevi devlete borç para veren anonim kuruluşlar olmak ve devletin resmi paralarını basmaktı. 19. yüzyıl finansal krizlerden sonra bankacılığı tehdit eden banknotların değeriyle alakalı sorunlar ortaya çıktı ve bu sorun banknotları basan merkez bankalarını bizzat ilgilendiriyordu. Bu sorunlardan dolayı merkez bankaları basılan paraların değerini korumak için banknotları dayanıklılığına göre önce bozuk paraya, sonra da değerli metallere dönüştürülerek güvence altına alacaktı.

1844 yılında “Peel Banka Belgesi” ile birlikte İngiltere’de ilk defa bütün banknotların İngiliz Merkez Bankası tarafından tamamen altın kaplama olması zorunluluğu yasal olarak belirlendi ve kısa sürede bu uygulama tüm Avrupa’ya yayıldı. Merkez Bankaları’nın bunu hedeflemesindeki asıl amaç para biriminin değer istikrarının güvence altında olmasıydı. Zamanla kâğıt para miktarı demir para ile değerli metallerin miktarını aştı ve I. Dünya Savaşı ile bu uygulama terk edildi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, işsizlik ve fiyatlardaki istikrarsızlık merkez bankalarının dünyadaki ekonomi dengesinin korunmasında daha fazla önem kazanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler belirgin bir şekilde 1929 – 1933 yılındaki ekonomik kriz sırasında olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkelerin Merkez Bankası üzerindeki etkisi daha da çoğaldı. Devletler ekonomik krizi çözmeleri için merkez bankaları üstüne giderek baskı kurmaya ve merkez bankalarını kamulaştırmaya başladılar. Bunun sonucu olarak merkez bankalarının bağımsızlık statüsü çoğu ülkede kaybedildi ve merkez bankaları hükümetin kararlarına göre hareket etmeye başladı. Günümüzde ise merkez bankaları eskiye nazaran genellikle daha bağımsız olsalar da hala bazı ülkelerde hükümetlerin merkez bankalarına politik gerekçelerle baskı uyguladığı gözlemlenebiliyor.

Günümüzde Merkez Bankasının Görevleri 

Birkaç yüzyıllık tarihinde esasen genel olarak bakıldığında merkez bankalarının görevleri büyük değişiklikler geçirmemiştir. Ortaya çıkan birçok para birimini birleştirici güç olarak ortaya çıkan merkez bankası terimi, günümüzde de para birimlerinin değerini korumakla görevli organ olarak varlığını sürdürmektedir. Günümüzde merkez bankaları para birimlerini korumak için birçok farklı yola başvurabilirler. Bu yollardan en bilineni para politikası faiz oranıdır. Para politikası; hükümetin, merkez bankasının ya da para otoritesinin, ekonomiye para arzı yönetimi ya da döviz piyasası işlemlerini kullanmak yoluyla yön vermesidir. Merkez bankaları ise para politikalarını faiz-enflasyon- kur üçlüsü üzerinden kurarak para birimlerinin değerini korumaya çalışırlar, bunu da enflasyon ve kur değerlerini gözlemleyerek faiz oranına karar vererek yaparlar.
Bunun haricinde merkez bankasının bir diğer görevi ise fiyat istikrarını sağlamaktır. Merkez bankaları görevli oldukları para biriminin değerini ve alım gücünü arttırmanın yanı sıra enflasyon oranını belirli bir düzeyde tutarak fiyat istikrarını korumakla görevlidirler. Çoğunlukla fiyat istikrarını sağlamak için enflasyon oranını %1-5 civarında tutmak fiyatların yüksek değişimler göstermesine engel olacaktır. Merkez bankaları yüksek enflasyonla mücadele ettiği gibi aynı zamanda negatif enflasyon olarak da adlandırılan deflasyonla da mücadele ederler. Deflasyon, enflasyonun tam tersi olarak zamanla ürün fiyatlarının düşmesi olarak tanımlanır. Kulağa ilk duyumda hoş ve istenilen bir durum olarak gelse de deflasyon da ülke ekonomisi için oldukça tehlikelidir. Çünkü fiyatların düzenli olarak düşmesi ekonomik durgunluğa yol açacağından belirli bir süre ardından krizlere yol açabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası 

19 yüzyıla kadar değerli madenleri para olarak kullanan Osmanlı, paranın işlevsel değerinin değişimine ve giderek artan dış borçlarına paralel olarak finansal reformlar yaparak Avrupa’ya uyum sağlamaya çalışmıştır. 1847 yılında Galata bankerlerince kurulan Bank-ı Dersaadet, 1856 yılında İngiltere kralının fermanıyla İngiliz sermayeli olarak kurulan Osmanlı Bankası ve daha sonra İngiliz- Fransız ortaklığıyla kurulan Bank-ı Osmani-i Şahane merkez bankasına ait bazı faaliyetleri yürütmeye başlamıştır. Siyasi ve diplomatik alanda oldukça sıkıntılı zamanlar geçiren Osmanlı İmparatorluğunda yapılan finansal bankacılık reformları bağımsız kalamamış, artan dış borçlar nedeniyle Osmanlı finansının karar mercilerinden birisi de İngiltere ve Fransa olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Osmanlı Bankasıyla anlaşma yapılmış ve Osmanlı Bankası 1935 yılına kadar banknot ihraç etme imtiyazına yetkili kılınmıştır. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti kendisine ait bir Merkez Bankası’nın eksikliğini hissetmiştir. Bu amaçla çeşitli ülkelerden yetkililer ve öğretim üyeleri çağrılarak merkez bankasının kurulması için çalışmalara başlanmıştır. Hazırlanan raporlarda merkez bankasının kurulmasına ihtiyaç duyulduğu belirtilmekle birlikte, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez bankasının kurulması için gerekli şartları henüz sağlayamayacağı da belirtilmekteydi.
Bu raporlarda alınan reform önlemlerine tam olarak yer verilmemesi daha sonradan eleştiri konusu olmuştur. Merkez Bankasının kurulması için ilk başlarda Osmanlı Bankası’nın millileştirilmesi düşünülse de ülkenin ekonomik koşulları buna izin vermemiştir. Daha sonra o günlerde yeni kurulan Türkiye İş Bankası’nın Merkez bankasına dönüştürülmesi gündeme gelmiştir. Ancak, merkez bankasının bağımsız olarak çalışması gerektiği görüşünün de etkisiyle 30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu’na paralel olarak Merkez Bankası 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiştir. TCMB günümüzde fiyat istikrarının sağlanması için enflasyon hedeflemesine dayanan para politikası uygulamaktadır. Kuruluş belirli aralıklarla para politikası faiz oranını belirler. 2001 krizi sonrasında benimsenen serbest döviz kuru rejimine paralel olarak kurda meydana gelen büyük iniş- çıkışlar dışında döviz piyasasına müdahale edilmediği gözlenmektedir.

Sonuç 

Merkez bankaları birkaç yüzyıldır ülkelerin ekonomisi ve para birimleri açısından oldukça kritik öneme sahip bir role sahip. Özellikle 20 yüzyılın başından itibaren birkaç yılda bir muhakkak yaşanan irili ufaklı ekonomik krizler, finansal çöküşler ve para politikalarının istikrarsızlığı günden güne merkez bankalarının önemini arttırmıştır. Günümüzde ise merkez bankaları özellikle kur- enflasyon-faiz bağlanımda sorumlu olduğu para biriminin istikrarını korumakla görevlidir.
[irp posts=”27715″ name=”GGK, Yemen Merkez Bankası’nın Paralarına El Koydu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.tcmb.gov.tr
Macesich, George, Central Banking: The Early Years: Other Early Banks, 30 June 2000, Greenwood
Publishing Group.
Uittenbogaard, Roland, Evolution of Central Banking?: De Nederlandsche Bank 1814 -1852, 2014
Conway, Edmund, 50 Economics Ideas You Really Need to Know, 2009
[/vc_toggle]

2021’de Dünya’yı Neler Bekliyor?

2021’de Dünya’yı Neler Bekliyor?

Çoğu insan 2020 yılına girerken yaşanan acıların dinmesi, barış, esenlik ve huzur dilemekteydi. Fakat yeni yılda henüz Ocak ayının başından itibaren ardı arkası kesilmeyen olaylar ve felaketler zinciri yaşandı. Bunlar içerisinden en önemlisi şüphesiz Covid-19 Pandemisi oldu. 2021 yılına aşı gündemiyle giren dünya, olimpiyat oyunlarından Brood X böcek istilasına kadar birçok farklı alanda gelişme yaşaması beklenmektedir.

Yarı aksak girmeye başladığımız 2021 yılında bizleri neler beklemektedir?

2021 yılında neler olacağının en önemli düğüm noktası aşı çalışmalarıdır. Bu konuda ciddi ilerlemeler yaşanmaktadır ve muhtemelen 2021 Mart’ından itibaren eski dünyaya geri dönüş sağlayacağımızı düşünebiliriz. Fakat bu konuda biraz yanılabiliriz, döndüğümüz dünya 2020 öncesindeki dünya olmayacaktır. Pandemiyle birlikte alışkanlıkların değişmesi, yaşanan acılar, ölümler ve toplumların verecekleri tepkiler birtakım değişiklikleri bize gösterecektir.

Fakat bunlar “AB parçalanır” gibi komplo teorilerinin gerçekleşeceği kadar büyük değişiklikler değildir.

Tüm dünyanın içe kapanması, seyahat özgürlüklerinin kısıtlanması veya küreselleşmenin sonu da değildir. Tam aksine küreselleşmeye tekrar dönüştür. Ülkeler daha fazla ekonomik olarak pandemiye dayanamadıklarından dolayı dört gözle bekledikleri normalleşmedir. Turizmin ve yatırımların hız kazanmasıdır. Asya’da imzalanan RCEP anlaşmasıyla dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması bu yöndeki en önemli işaretlerden birisidir. Ekonomi ile pandemi arasında yaşanan öncelik rekabetinde, ilk başta pandemi yarışı önde götürse bile artık ekonominin kazandığını görmekteyiz.

Kovid-19 ve Çin

Trump’ın başardığı en önemli şey Çin’i potansiyel bir tehlike şeklinde dünya kamuoyunda gündeme alabilmesidir. Artık Avrupa’da da Çin’e karşı mesafeli bir bakış gelişmeye başlamıştır.

Çin, Kovid-19’un yönetiminde yavaş kalması pandemiyi küresel boyuta taşımıştır. Ülkeler ve toplumlar bu konuda alttan alta Çin’e karşı bilenirken birtakım ülkelerde yaşanan bazı hadiseler (Brezilya’nın Çin aşısını durdurması, İsveç’te Huwai ve ZTE’ye 5G yasağı) Çin’e karşı uzak coğrafyalarda bir cephenin oluştuğunu da göstermektedir. Muhtemelen Kovid-19 pandemisi kontrol altına alındıktan sonra ABD ve Avrupa liderliğinde ülkeler Çin’den hesap vermesini bekleyecektir.

Siyasi Atmosfer

2021 yılında dünya siyasetini etkileyecek birtakım önemli seçim bizleri beklemektedir. Japonya, İsrail, İran, Şili ve Fas seçimleri dünya siyasetinde önemle takip edilen seçimler olacaktır.

ABD’de Biden’in iktidara gelmesiyle Transatlantik ittifakı güç kazanırken Çin’le tansiyonda sınırlı bir iyileşme yaşanacaktır.

Bu dönemde İran’la yeni bir anlaşma beklenirken Rusya ve Türkiye ile ilişkilerin gergin şekilde başlaması beklenmektedir. İsrail’le körfez ülkeleri arasındaki anlaşmalar artacakken, Suriye’de Esad rejimiyle ve Afganistan’da Taliban ile anlaşma yolunu seçmesi muhtemeldir.

Libya’da taraflar arasın görüşmelerde ciddi ilerlemeler yaşanmıştır. Yıllarca süren parçalanmışlık, 2021’de bütünlüğe yerini bırakması olasıdır.

Suriye’de Esad rejiminin gücü kanıtlanmıştır. Onsuz olamayacağı net şekilde görüldüğünden artık ülkeler resmi olarak Esad’ı tanıyacağı bir dönemin başlangıcı olması muhtemeldir.

Afganistan’da Taliban, başkent Kabil’e hiç bu kadar yakın olmamıştır. ABD ile varılan anlaşma ve hükümetle görüşmeler silahlı veya silahsız şekilde fark etmeksizin 2001’den 20 yıl sonra Taliban’ı tekrar başkent Kabil’e ulaşmasını sağlayabilir.

Raul Castro, Küba kominist partisinden istif etmeyi planlamaktadır. Eğer istifa gerçekleşirse Küba’daki 62 yıllık Castro kardeşlerin etkisi siyasi olarak sonlanmış olacaktır.

Latin Amerika coğrafyası ekonomik krizler ve şiddet olaylarıyla karşı karşıya. Meksika, Brezilya, Arjantin, Peru ve Venezuella’da iyice gerilen ekonomi daha fazla dayanamayarak bölgede krizler zinciri oluşturabilir.

2021 yılı siyasi fay hatlarında bazı hareketlerin ciddi çatışmalara yol açabileceği bir yıl olacaktır. Dağlık Karabağ’da başlayan böyle bir çatışma kısa sürede yarı savaş durumuna dönüştü. Benzer bir durum veya ayrılık hareketi; Keşmir, Batı Sahra, Katolonya, Güney Çin Denizi, Büyük Britanya, Kuzey Irak, Lübnan, Mısır ve Suudi Arabistan’da yaşanabilir.

Diğer Olaylar

2021 yılı yazı spor camiası için biriken birçok heyecanın birarada yaşandığı bir dönem olacaktır. Bunlardan en önemlisi Tokyo’da yapılacak Olimpiyat Oyunlarıdır. Normalde 2020’de yapılması gereken olimpiyatlar pandemi nedeniyle bir yıl ertelendi. Japonya’yı 2018’de ziyaret ettiğimde ülkenin buna sıkı şekilde hazırlandığına tanıklık etmiştim. Sadece hazırlık yapanlar Japonlar değil elbette! Olimpiyat oyunlarında mücadele edecek dünyanın dört bir tarafındaki sporcularda heyecanla olimpiyatlar için çalışma sürdürmektedir. Ayrıca ertelenen Euro 2020 kupası ve Cupa Amerika da bu yazın oynanacaktır.

Rugby dünya kupası İngiltere’de, ertelenen Eurovision şarkı yarışması ise Mayıs 2021’de Roterdamda yapılacaktır. Yine ertelenen Expo, 2021 yazında Dubai’de gerçekleştirilecektir.

Bu sene dünyayı etkileyen çekirge istilası gibi, ABD’de dünyanın en büyük böcek istilası beklenmektedir. Brood X adı verilen Ağustos böceği 2004’te başladığı 17 yıllık kuluçka döneminin ardından kuluçkadan çıkacaktır. Doğu ABD eyaletlerinde kısa süreli bir istila beklenmektedir.
Yine ABD’de Kaliforniya üniversitesinin öncülüğünde dünyanın ilk yapay böbreği üretilmesi planlanmaktadır. Ayrıca Terrafugia TF-X Uçan aracının lansımanın bu yıl yapılması planlanmaktadır.

Çin ve BAE’nın ilk Mars yolculuğu yine 2021 yılında başlayacaktır. Ayrıca Hindistan ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirecektir.

Sonuç

2020 yılı tüm dünya için kaos havasında geçti. Bu yılın ortasında resesyonlar beklenirken dünya ekonomisi için çok daha kötü bir gelişme olan pandemi yaşandı. Şuan olay sıcaklığını koruduğu için tam sonuçlarını bilemiyoruz. Ancak 2025 yılına kadar başta dünya ekonomik buhranı olmak üzere birçok olumsuz senaryo dünya siyasetini beklemektedir.

Pandemi’nin atlatılması 2021 yılına girilirken ülkelerin en önemli gündemidir. Pandeminin ortaya çıkardığı ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi hasarları göreceğimiz ilk yılında 2021 olması beklenmektedir.

Dünya siyasetinin son dönemde giderek gerildiği görülmektedir. Rusyaların etki alanlarını arttırması, Çin’in yükselişi karşısında Batı ittifakının dengeleme politikası tarafları karşı karşıya getirmektedir. Biriken bu gerilimlerin ekonomik krizlerle birleşmesi dünya genelini ilgilendiren savaş zincirlerine neden olabilir. Bu pek beklenmeyen ama az da olsa sinyallerini taşıyan bir durumdur.

Yukarıda paylaşılan tüm bu sonuçlar tahmin edilen durumlardır. 2021 yılımda, 2020’de olduğu gibi bizi tamamen şaşırtacak gelişmeler yaşanacak mı hep birlikte göreceğiz.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Euronews, Brezilya Çin aşısı CoronaVac denemelerini durdurdu, Pekin’den ‘aşıya güvenimiz tam’ açıklaması geldi, 10.11.2020.

Hürriyet, Huawei ve ZTE’ye İsveç’te 5G yasağı geldi, Çin’den sert tepki geldi, 22.10.2020.

Futuretimeline.net, 2021 timeline contents

TRT Spor, Tokyo Olimpiyat Oyunları ne zaman yapılacak?, 30 Mart 2020.

[/vc_toggle]

Ortadoğu’nun Zengin Ekonomilerine Bir Bakış

Dünyanın en eski Kadim medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve Uygarlık tarihine önemi yadsınamayan Ortadoğu, hali hazırda dünyada önemini sürdürmeye devam eden bölgeler arasındadır. Ortadoğu’nun Dünya sahnesinde adından bu şekilde söz ettirmesinin sebebi Jeostratejik ve Jeoekonomik boyutudur. Jeostratejik ve Jeoekonomik açıdan önemini koruyan bu bölge tarih boyunca savaşlara ve belirsizliklere sahip olmuştur ancak bu belirsizliklerden Jeopolitik Diplomasi kullanarak hem stratejik hem de ekonomik yönden sıyrılmayı başarmış Ortadoğu ülkeleri de bulunmaktadır. Bu ülkeler günümüzde sergiledikleri politikalar ile isimlerini ‘’Ortadoğu’nun Zengin Ülkeleri’’ arasına yazdırmıştır. Bu yazımızda Bölgede ki Zengin Ekonomilere sahip Ülkeleri değerlendireceğiz. (1) Bölge ülkeleri aslen zenginliğin aksine kırılgan bir ekonomiye sahiptir. Bu kırılganlık gerek Fakir ülkelerde gerekse de Zengin ülkelerde hissedilmektedir, Sebebi ise Makroekonomik göstergeler haricinde Yenilenemeyen enerji kaynaklarına bağımlılıktır. Bu bağlılığın başında Petrole olan yatkınlık gelmektedir. Yenilenemeyen enerji kaynaklarına bu yatkınlık bölge ülkeleri bağlamında Konjonktürel Ekonomi açısından sorun oluşturmaktadır. Bunun nedeni bilindiği gibi mali göstergelerdeki gelişmelerin aktif ve olumlu bir seyir izlemesinin temel şartları Ülke içerisinde sağlanabilecek Ekonomik ve siyasi istikrardır. Ancak Ülkeler bu istikrarı sağlayamamış ve İç Ekonomik faaliyetler domino etkisiyle Dış ticareti etkilemiştir. Bu süreç bağlamında Genel olarak Ortadoğu Ülkelerinin zenginliğinin temel kaynağının Yenilenemeyen Enerji kaynakları olduğu sonucu çıkarılabilmektedir. (2)

Tablo 1: Ortadoğu Ülkelerinde Temel Makro Ekonomik Göstergeler

Kaynak: www.imf.org ve http://data.worldbank.org

Makro Ekonomik Göstergelere değinecek olursak Ortadoğu ülkeleri, ekonomik yapı açısından üç gruba ayrılır. Birinci grupta Petrol üretimine damgasını vuran (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri), ikinci grupta Doğu Akdeniz tarım grubu ülkeleri (Mısır, Lübnan, Suriye ve Filistin) ve üçüncü grupta ise imalatın üretiminin yoğun olduğu ülkeler (İsrail, Ürdün) yer alır. Bu ülkeler arasında iktisadi iş birliği sınırlı düzeydedir buna sebep olan etkenin Politik çıkarlar olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, Karşılaştırılan ülkeler belirli meta veya hizmet üretimini gerçekleştirdikleri için üretilen mal grubunda meydana gelecek herhangi bir şoka karşı son derece hassastırlar. (3) Bu Ekonomik Asimetrinin sebebi açıklamalarımız dışında ‘’Rantiyer Devlet’’ olgusudur. Rantiyer Devlet, Halktan alınan vergiye gerek duymaksızın petrol gelirlerinden sağlanan kazançlar üzerinden halka dağıtılan ekonomik döngü sistemidir. Kısacası petrol zengin devletlerin birer rantiyer devlet oldukları söylenebilir. (4)

1. KATAR

Dünyada doğalgaz kaynakları bakımından üçüncü sıraya sahip olan ve dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatçısı Katar, 2015 yılına bir hayli artmış durumda olan petrol ve
doğalgaz fiyatları Katar’ın hızlı ekonomik büyümesinde itici güç olmuştur. Katar Jeoekonomisi sayesinde Zengin ülkelerden biri haline gelmiştir. (5) Katar, Rusya ve İran’ı Doğal gaz kaynakları açısından takip etmektedir bu açıdan dünyanın en büyük üçüncü rezervine sahiptir. (6) Katar, Milli Vizyon 2030 hedefleri kapsamında ülkeyi aktif kılacak güçlü pazarlar atılımları ve sürdürülebilir bir ekonomik denge yaratmak için yerli ve yabancı yatırımı teşvik etmektedir. Katar bu gelişmeler ile beraber Zengin ülkeler arasında olduğunu Dünyaya göstermiştir.

2. BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ

Diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bölgede bulunan birkaç aşiretin birleşerek oluşturduğu yedi farklı emirliğin birleşmesi sayesinde (Abu Dhabi, Dubai, Sharjah, Ajman, Ras al-Khaimah, Umm al-Quwain ve Fujairah) oluşmuş bir federasyondur. Finansal açıdan durumunu Serbest piyasa ekonomisine borçlu olan BAE’nin finansal zenginliği büyük ölçüde Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) bakımından yaklaşık %38’ini oluşturan petrol ve doğalgaz kalemlerine dayalıdır. Bu sayede hem Ortadoğu’nun hem de dünyanın en zengin ülkeleri arasındadır. Ülkenin başlıca ihraç kalemleri ham petrol ve doğalgaz, başlıca ithal kalemler ise makine, otomotiv bu ikisinin yanı sıra kimyasallar ve gıda ürünleridir. BAE, toplam 97,8 milyar varil ile dünya petrol rezervlerinde %10 oranında önemli bir paya sahiptir. Günlük petrol üretimi yaklaşık 2,5 milyon varildir. Petrol kaynaklarının yaklaşık %94’ü Abu Dhabi Emirliği’nde, %4’ü ise Dubai Emirliği üzerinde bulunmaktadır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ortadoğu da zengin doğalgaz kaynaklarına sahip olduğunu da hatırlatalım. Bununla birlikte BAE Yönetimi, ekonominin petrol ve doğalgaza kalemlerine bağlılığın düşürülmesi için Üretim ve yatırımların farklı fonksiyonlara kaydırılması hususu büyük önem taşımaktadır. (7)

3. KUVEYT

Kuveyt petrol kaynakları bakımından dünyada 5. Sırada olduğu bilinmektedir. Kimi kaynaklara göre de bu konuda 6. en büyük ülke olduğu bilinmektedir. Günde yaklaşık 2,6 milyon varil petrol üretimi gerçekleştirilmekte ve bu petrol ağırlıklı olarak Asya’ya ihraç edilmektedir. İhracat gelirlerinin yüzde 90’ından fazlası ise petrole dayalıdır (8) 2010 yılı kişi başı milli gelir (38.984 ABD Doları) verilerine göre de dünyanın en zengin 14. ülkesi olan ve bu zenginliği farklılığa borçlu olan Kuveyt, 2035 yılında Körfez bölgesinde mali ve ticari merkez” olma hedefini amaçlamaktadır, bu hedefe bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. (9) Kuveyt, Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi’nde ekonomik rekabet açısından Bahreyn’in dışında bütün ülkelerden sonra gelmektedir.

İbrahim Yıldız
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”16746″ name=”ABD Silah Ticareti Verileri-Ortadoğu ve Asya Pazarı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1. ALTUN, Nurullah ve Hakan Yavuz (2011), “Türkiye’nin Ortadoğu Ülkeleriyle Dış
Ticaretinin Yapısal ve Sektörel Analizi (1980-2008 Dönemi), Ortadoğu Yıllığı 2009,
Küre Yayınları, İstanbul

2. HABIBI, Nader (2009), “The Impact of the Global Economic Crisis on Arab Countries:
A Year-End Assessment”, Middle East Brief, December, no: 40

3. SADEH, Tal (1997), “The Economic Desirability of Middle Eastern Monetary
Cooperation”, The World Economy, vol: 20, issue: 6, September, ss. 809-827.

4. Akgemci, E. (2011). Chavez Döneminde Venezuela’nın ABD’ ye Yönelik Dış
Politikası. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara.

5. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Katar – Türkiye Ekonomik ve Ticari
İlişkileri

6. http://www.eia.doe.gov/emeu/cabs/Qatar/NaturalGas.html(Son Erişim Tarihi:
05.01.2011)

7. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Recep Tayyip Erdogan
Universtiy Journal of Social Sciences (2016) 4: 93-124, BİRLEŞİK ARAP
EMİRLİKLERİ: ÜLKE ANALİZİ The United Arab Emirates: Country Analysis

8. Clifford Krauss, “In Wave of Labor Unrest, Kuwait Customs Strike Halts Oil
Shipments”, The New York Times, 10.10.2011.

9. Kuveyt’in Ekonomisi T.C. Dışişleri Bakanlığı, https://www.mfa.gov.tr/kuveyt
ekonomisi.tr.mfa_(Erişim)

[/vc_toggle]

Belarus’ta İstikrarsızlık: AB ve Rus Dış Politikasına Etkisi

SSCB’nin çöküşünün ardından Belarus, Rusya’nın askeri bir müttefiki olarak varlığını gösterse de günümüzde ülkenin iç istikrarı ve uluslararası alandaki konumu sorgulanmaktadır. Lukaşenko’nun liderliğindeki Belarus, Rusya’nın çıkarlarına hiçbir zaman meydan okumamasına rağmen Batı ile olan ilişkileri gözle görülür nitelikteydi. Moskova’nın ise Batı sınırında başka bir NATO karargâhı kurulmasına izin vermeyeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Aslına bakılırsa Batı’nın Rusya’yı Belarus’tan çıkarmaya yönelik dış politik çabalarını bir NATO ülkesi ve ABD müttefiki olan Polonya ve Litvanya aracılığıyla yaptığını ifade etmek mümkündür. Belarus’ta muhalifleri destekleyen her iki ülke de Rusya sınırında askeri harekâtlar düzenlemekte ve Rusya’ya karşı zorlayıcı ekonomik önlemler almaktadır.

9 Ağustos 2020 yılında yapılan seçimlerde Lukaşenko oyların % 80’ini alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilmiştir. Litvanya’ya sığınan muhalif aday olan Svetlana Tikhanovskaya ise iddiaya göre oyların sadece % 10’unu alabilmiştir. Aksine Svetlana Tikhanovskaya, oyların yaklaşık % 60 ile 70’ini aldığını öne sürerek seçimden hemen sonra komşu Litvanya’da sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Tikhanovskaya, ülkedeki neredeyse üç aydır devam eden kitlesel protestoların akabinde, Avrupa Birliği’ni uzun süredir egemen olan Aleksander Lukaşenko rejimine karşı harekete geçmeye çağırmıştır. Seçimlere hile karıştırıldığını ve adil bir şekilde yapılmadığını ifade eden Belaruslu muhalif liderler ise halkı protestolar için sokağa çağırmıştır. Muhalifler 13 Ekim’de cumhurbaşkanının istifa etmesi veya grevlerin gerçekleşmesi için bir “halk ültimatomu” önermiştir. Lukaşenko ise bunu reddetmiştir.

AB, Lukaşenko’nun 9 Ağustos’ta yapılan seçimleri kazandığı iddiasını reddetmekte, Lukaşenko’yu meşru devlet başkanı olarak tanımamakta ve muhalifler üzerindeki baskıları hoş karşılamamaktadır. Hem ABD hem de AB, cumhurbaşkanlığı seçimini reddetmekle beraber üst düzey Belarus yetkililerine oy manipülasyonu ve protestoculara baskı uyguladıkları için yaptırımlar uygulama kararı almıştır. Nitekim AB Konseyi 6 Kasım 2020 tarihinde Belarus’taki 2020 cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Alexandr Lukaşenko’nun yanı sıra oğlu ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Viktor Lukaşenko da dahil olmak üzere Belarus yetkililerinin 15 üyesini barışçıl göstericilere, muhalefet üyelerine ve gazetecilere yönelik şiddetli baskı ve gözdağı ile ilgili olarak yaptırım listesine eklemiştir. Şimdiye kadarki en büyük protesto gösterilerinden biri, yaklaşık 200.000 kişiden oluşan başkent Minsk’te 25 Ekim’de yapılmıştır. Protestoların hızlanmasının ardından Lukaşenko, Minsk’e yeni bir içişleri bakanı ve polis şefi atamış ve ayrıca Belarus’un Polonya, Litvanya, Letonya ve Ukrayna ile sınırlarını kapatmıştır.

[irp posts=”29563″ name=”Avrupa Birliği’nin Etki Alanı: Belarus”]

Belarus’ta seçimlere ve iç işlere karışmakla ilgili karşılıklı suçlamalar ve siyasi kriz konusundaki anlaşmazlıklar Avrupa Birliği-Rusya ilişkilerini daha da zorlaştırmıştır. Rusya, Lukaşenko’ya destek vermenin yanı sıra Belarus’un borcunu kapatmak için 1.5 milyar dolarlık kredi vermiştir. AB ise protestoculara ve Tikhanovskaya’ya destek göstermiştir, hatta ona bir insan hakları ödülü bile vermiştir. Her ne kadar Tikhanovskaya, Belarus’un Rusya ve Avrupa Birliği arasında bir açmaz yeri olmasına gerek olmadığını dile getirse de ülkede yaşananlar tam tersine işaret etmektedir. Geçtiğimiz Ekim ayında Avrupa Parlamentosu’ndan yapılan açıklamada “Komşumuz Belarus ve onun halkı Avrupa değerlerimizi paylaşmakta ve AB vatandaşları ile aynı özgürlükleri ve vatandaşlık haklarını arzulamaktadır. Ayrıca halk, kendi ülkelerinde karar verici olmak istemektedir. Bu noktada Avrupa Birliği pasif bir gözlemci olamaz. Belarus’a melez veya doğrudan Rus müdahalesini önlemek için aktif önlemler alınmalıdır.” ifade edilmiştir. Parlamenter Petras Auštrevičius ise Avrupa Birliği Konseyi’nde dönem başkanlığını sürdüren Almanya’ya herhangi bir müdahaleyi önleme çağrısında bulunmuştur.

Önümüzdeki günlerde ülkede protestoların ve şiddetin boyutunun artması AB -ya da Batı- ve Rusya’nın ülkeye nasıl müdahale edeceğini gösterecektir. Şimdilik Rusya, Belarus’u siyasi olarak desteklerken ilerleyen günlerde ülkede istikrarın azalması Rusya’yı harekete geçirir demek yanlış olmayacaktır.

Elif Ateş
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/news/world-europe-54846049

https://www.aa.com.tr/en/europe/eu-sanctions-belarusian-president-lukashenko/2034916

https://www.neweurope.eu/article/tikhanovskaya-urges-the-eu-for-more-sanctions-on-belarus

https://valdaiclub.com/a/highlights/imperial-restraint-of-russia/

https://www.euractiv.com/section/global-europe/opinion/what-future-for-eu-russia-relations/

Mass Protests Against Lukashenko Leave Belarus On Edge

https://www.europarl.europa.eu/news/en/press-room/20201016IPR89554/the-eu-needs-to-comprehensively-review-its-relations-with-belarus

[/vc_toggle]

Türk Dış Politikasındaki Eksen Genişlemesi Bağlamında Türkiye-AB İlişkileri

Türk Dış Politikasında Yaşanan Eksen Genişlemesi Bağlamında Türkiye-AB İlişkileri

2. Dünya Savaşı’nın ertesinde Avrupa kıtasında Avrupa ulus devletleri arasında ekonomik ve siyasal açıdan bütünleşme çalışmaları hız kazanmıştır. Türkiye ise öncelikle ekonomik bütünleşme yolunda kurulan ancak daha sonraları siyasal bir birlik yolunda ilerleyen Avrupa Birliği ile 1959’dan itibaren ilişki kuran bir ülke olmuştur. Avrupa Birliği ve Türkiye arasında uzun zamandan beri var olan bu ilişki sebebiyle ve AB’nin dönüştürücü gücü düşünüldüğünde Türk dış politikasının AB ortak değerleri ve kurallarına uyumlu ya da bağımlı bir biçim aldığı gözlemlenmektedir. Söz konusu bu durum Soğuk Savaş yıllarında kalıplaşmış ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Türk dış politikasında değişiklikler meydana gelmiştir ve bu bağlamda Türkiye’nin dış politikada yönünün Batı’dan Doğu’ya kaydığı tartışmaları gündemde yerini almıştır.

Eksen kayması kavramı, bir ülkenin geleneksel olarak var olan ittifak ilişkilerinden ve yönelimlerinden bir şekilde koparak başka ittifaklara yönelmesi anlamına gelmektedir. Kavram, 2000’li yılların sonunda Türk dış politikasının Batı odaklı dış politika eğilimlerinin değiştiğini ve Ortadoğu’ya yöneldiği şeklinde tanımlanabilir.1 Bu tanımlamaya göre kavram genel olarak Türk dış politikasının Batı’dan Doğu’ya, laiklikten İslamcılığa ve Avrupa Birliği’nden Ortadoğu’ya kaydığı şeklinde tartışmalara konu olmaktadır.

2007 yılından sonra Türkiye’nin dış ilişkilerde eksen kaymasına yol açan uygulamalar içinde bulunduğu iddiaları iç çevrelerde dile getirilmeye başlanmıştır. Bu tartışmalara 2009 yılından itibaren Batılı çevreler de dahil olmuştur. Bu çevreler hükümetin yüzünü Batı’dan Doğu’ya, bilhassa İslam dünyasına çevirmeye başladığını, İslami referanslara dayalı bir dış politika izlediğini dile getirmektedir. 2 AKP’nin ilk iktidar döneminde izlediği dış politikada komşularla sıfır sorun politikası, Ortadoğu’ya yönelik açılımı ve krizlerde ara buluculuk üstlenmesine ek olarak bölgesel bir aktör olma isteği Avrupa Birliği ve ABD tarafından memnuniyetle karşılanmışken bu algının 2007 yılından itibaren değiştiğini söylemek mümkündür.

Türk dış politikasında yaşanan değişimi ele alan çalışmalarda eksen kaymasının yanı sıra eksen genişlemesi kavramının da tartışıldığı görülmektedir. Eksen kaymasının köklü değişimler ve bu değişimler sonucu kurumsal yapılarla ortaya çıktığını ve Türkiye için dış politikada Batı’dan kopuş bağlamında bir eksen kaymasının olmadığını iddia etmek mümkündür. Bu çerçevede Türkiye’nin dış politikası için eksen genişlemesi kavramının söz konusu olduğu ileri sürülebilir.3 Türkiye’nin AB ile müzakerelerin durma ya da yavaşlama noktasında olması, Ortadoğu ile gelişen ilişkiler düşünüldüğünde bütünüyle Batı ya da bütünüyle Doğu eksenli bir dış politika izlemesinin beklenilmemesi gerektiği dile getirilebilir. 2001 yılı öncesi Türkiye’de hükümet istikrarsızlıklarının yaşanması dış politikada alternatif üretilememesine yol açmakta iken söz konusu 2001 yılından sonra dış politikada Ortadoğu’ya yöneliş ve diğer yönelimler Türk dış politikasının Batı’dan ekseninin kaydığının aksine ekseninin genişlediği anlamına gelmelidir.4

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk dış politikasında, Soğuk Savaş’ın küresel çıkarlarının yerini bölgesel güvenlik ve işbirlikleri almıştır. Bu kapsamda Türkiye’nin uluslararası sistemde yeri ve bölgesel kimliği tartışmaları ön plana çıkmıştır. Bu tartışmaların çerçevesi uzun bir süredir Batı sisteminin içerisinde yer alan Türkiye için sadece bir NATO üyesi olmanın yetersiz hale gelmesi ve AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılmaması olarak çizilebilir. Türkiye, Helsinki Zirvesi ile birlikte AB ile yeni bir sürece girmiş ve dış politikasında önemli değişimler yaşanmaya başlanmıştır. Türkiye, dış politikasında Avrupa Birliği’nin dış politika ilkesi olan komşularla sıfır sorun politikasını ülkenin şartlarına uyarlamıştır. Nitekim Washington merkezli bir kuruluş olan Transatlantik Akademi’nin 2010 yılında yayımlanan “Sıfır Soruna Ulaşmak: Türkiye, Komşuları ve Batı” adlı raporunda komşularla sıfır sorun politikasının başarıya ulaşmasının karmaşık yapıda olan ilişkilerin iyi yönetilmesiyle mümkün olabileceği ve bunun için de tarafların yapıcı olması gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda AB’nin de Türkiye’nin bu yeni dış politikasına destek vermesi gerektiği ifade edilmiştir.5

Soğuk Savaş döneminde Türk dış politikasında belirgin olan unsur bir tür güvenlik kaygısı olmuştur ve Batı ile ilişkiler güvenlik merkezli kurulmuştur. Ancak 2000’li yıllarda AKP hükümeti ile birlikte dış politikada kimlik olgusunun daha baskın olduğu gözlemlenmektedir.6 Hükümetin dış politikayı İslami referanslar çerçevesinde ele aldığı ve Ortadoğu ve diğer bölgelerde bu şekilde hareket ettiği de Batılı çevrelerde dile getirilmektedir. Ancak Batı’da bu söylem üzerinden Türkiye’ye farklı bakış açıları bulunmaktadır. Bir yanda teokratik yapılanmaya destek veren Batılı hükümetler, diğer yanda Türkiye’nin yönünün değişmesinin Batı’ya negatif etkileri olacağını düşünenler bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyeliği bağlamında önceleri Türkiye’de bürokrasi, sermaye ve asker ağırlıklı çevrelerle işbirliği yaparken bu tutumun daha sonraları değiştiğini ve siyasal İslamı desteklediği söylenebilir.

Türk dış politikasında eksen kayması meydana geldiğini ifade eden görüşlere göre AKP hükümetinin dış politikada başka bir boyut ya da pencere açmak yerine ve eksiklikleri gidermeye çalışmanın aksine ideolojik temelli ve muhafazakâr politikalar sürdürdüğü ileri sürülmektedir. Bu anlayışa göre Hükümet, Batı ve özellikle Avrupa Birliği’ne sırtını dönmekte ve ülkenin Batı ile olan çıkarlarına uzun vadede zarar vermektedir. Bu bağlamda çatışmalarda arabulucu olma ve bloklar arası dengeleme siyaseti izlemeyi hedefleyen Türkiye’nin bu politikalarda çeliştiği iddia edilmektedir. Örneğin, Suriye ve İsrail arasındaki görüşmelerde arabulucu olmak istediğini belirten Türkiye’nin İsrail-Filistin çatışmasında açıkça Filistin tarafında yer alması Türkiye’nin ekseninin Batı’dan kaydığının işareti olarak iddia edilmektedir.7

Türkiye ise her seferinde tek hedefinin Avrupa Birliği üyeliği olduğunu belirtmekte ve dış politika araçlarını bir ok ve yay gibi kullanmaktadır ve okun AB’ye ulaşması için de yayın Doğu’da gerilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu bağlamda Türkiye Arap Birliği ve Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmekte, Asya ile yakınlaşmaktadır.

Bu süreç ise AB tarafından Türkiye’nin dış politika ekseninin kendileri aleyhine kaydığı şeklinde düşünülmektedir. Ancak AB’nin stratejik çıkarları artık Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak görmeyi gerektirirken Türkiye’nin kendi bölgesine olan ilgisini Türkiye Ortadoğulaşıyor, veyahut bizden uzaklaşıyor söylemlerini inşa ederek bu süreci ideolojik bir zemine oturtmaktadır. Aslında Türkiye’nin Batı dışında başka bir ülkeye ya da bölgeye yaklaştığı zaman nazireyi Batı’ya karşı yaptığı söylenebilir.8 Bir diğer deyişle Türkiye’nin niyeti Batı’dan kopmak değil, aksine kendisinin ne kadar önemli bir ülke olduğunu göstermektir. Örneğin Filistin’de Hamas’ın iktidara gelmesinin sonrasında Hamas’ın Türkiye’ye davet edilmesi Batı’ya demokrasiye katkıda bulunduğunu gösterme isteğidir denilebilir. Zira Türkiye’nin demokrasi tanımlamasını Avrupa Birliği çerçevesinde yaptığını ve Türkiye’nin uluslararası normlar, insan hakları ve demokrasi bağlamında dönüşümünün Avrupa Birliği’ne bağlı olduğu dile getirilebilir.9 Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinin son iki yıl içerisinde zorlaştığını ve farklı bir zeminde ilerlediğini dile getirmek mümkündür. Transaksiyonel ilişkiler adı verilen bu zemine göre Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin değerlere değil çıkarlara göre yeniden tanımlanması söz konusudur.10 Son dönemde Türkiye’nin anayasa çalışmaları, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sorunu ve üyelik sürecinde yaşanan tıkanma aslında iki taraf arasındaki ilişkilerin karşılıklı çıkar temelinden tek taraflı olarak AB’nin çıkar alanına dönüştüğünün göstergesi olarak sayılabilir. Türkiye’nin ise dış politikasındaki eğilimlerin genişlemesini AB’ye karşı izlediği bir strateji olarak değerlendirmek mümkündür.

Özlem Demirtaş  Bagdonas, Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik tutumunu geleneksel olarak Batı’ya pazarlanan bir strateji olduğunu dile getirmektedir. Bagdonas, ayrıca Türkiye’nin Avrupa yöneliminden ya da Avrupa’dan dışlanma korkusu olduğunu da iddia etmektedir.11 Bu bağlamda Türkiye’nin jeopolitik olarak sahip olduğu rolü ve tekliği Avrupa’ya pazarladığı dile getirilebilir. Bu noktada komşularla sıfır sorun politikasının da Batı ve özellikle AB ile olan ilişkileri güçlendirmek için kurgulandığını söylemek mümkündür.12 Zira bu politika ile birlikte Türkiye’nin bu oyuncular karşısında pazarlık gücü ve yakınlığı artmıştır demek yanlış olmayacaktır. Söz konusu bu durum komşularla sıfır sorun politikasının reelpolitik ve çıkar odaklı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Elif Ateş 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1 Kardaş, Ş., Türk Dış Politikasında Eksen Kayması mı?, Akademik Orta Doğu, Cilt:5, Sayı:2, Yıl:2011.

2 Manisalı, E. (2011) Eksen Kayması, (İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi).

3 Kaya, E., Dış Politika Değişimi: AKP Dönemi Türk Dış Politikası, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, (2016).

4 Salihi, E., Türk Dış Politikasının Eksen Genişlemesinde Körfez Sermayesinin Etkisi, Bilgesam, (Ağustos, 2010).

5 Akçadağ, E., Eksen Kayması mı? Değişen Türk Dış Politikası ve Batı, Bilgesam, (Haziran, 2010).

6 Uzgel, İ., Türkiye de, Dış Politikası da Dönüşüyor, Mülakatlarla Türk Dış Politikası Cilt 2, Özdal, H., Dinçer, O.B., Yegin, M., (Der). Usak Yayınları, 279-295, (2009).

7 Turan, K.., Türk Dış Politikasında Eksen Kayması, Ortadoğu Analiz, Cilt 2, Sayı 18, Haziran 2010.

8 Mandacı, N., Türkiye, Batı’nın Trenine Binmiş Ancak Sürekli Olarak Doğu’ya Doğru Gidiyor Gibidir,

Mülakatlarla Türk Dış Politikası Cilt 2, Özdal, H., Dinçer, O.B., Yegin, M., (Der). Usak Yayınları, 359-382,

(2009).

9 Altunışık, M.B., Ne İslam Dünyası Ne de Türk Dünyası Bir Lider Arayışı İçindedir, Mülakatlarla Türk Dış

Politikası Cilt 2, Özdal, H., Dinçer, O.B., Yegin, M., (Der). Usak Yayınları, 1-22, (2009).

10 Dedeoğlu, B., Türkiye-AB İçin Yeni Terim: Transaksiyonel İlişkiler, http://www.star.com.tr/yazar/turkiyeabicin-

yeni-terim-transaksiyonel-iliskiler-yazi-1209909/

11 Kaya, E., Dış Politika Değişimi: AKP Dönemi Türk Dış Politikası, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, (2016).

12 Oğuzlu, T., Komşularla Sıfır Sorun Politikası: Kavramsal Bir Analiz, Ortadoğu Analiz, Cilt 4, Sayı 42, Haziran 2012.

[/vc_toggle]

En Bilinen Sorun: Kıbrıs Problemi

Giriş 

Günümüzde Kıbrıs sorununu tartışıyor olmamızın en temel sebebi Kıbrıs adasının taşımış olduğu jeopolitik önemdir. Çünkü Kıbrıs adası Türkiye’nin güneyini, Süveyş kanalını ve dünya petrol rezervlerinin güzergahına sahip olan Basra körfezini denetleyen bir uçak gemisi gibidir. Bunun yanı sıra insani ve zirai faaliyetler için son derece elverişli olan Akdeniz iklimine sahip olması, verimli olan toprakları adaya olan ilgiyi daha da arttırmaktadır. Yine eşsiz güzelliğe sahip plajları adayı turizm cenneti yapmaktadır.

Bütün bu güzellikler herkesin gözünün Kıbrıs üzerinde olmasına neden olmaktadır. Kıbrıs’ta Türk varlığı Osmanlı İmparatorluğu’nun adayı fethine dayanmaktadır. 1571 Osmanlı İmparatorluğu fethine kadar adada sırayla Hititler, Fenikeliler, Asurlar, Eski Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Müslüman Araplar, İngilizler (Aslan Yürekli Richard), Lüzinyanlar, Cenevizler ve Venedikler hüküm sürmüşlerdir. Adadaki Osmanlı yönetimi 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması sonrasında Rusların ilerlemesini önlemek maksadıyla İngiltere, Osmanlı Devleti’ne yardım talebinde bulunmuştur. Ayastefanos Antlaşması’nın Türklerin lehine ve çıkarlarına uygun hale getirilmesine çalışacağını belirterek Kıbrıs’ın yönetiminin geçici olarak kendisine devredilmesini istemiştir.

4 Haziran 1878’de Hariciye Nazırı Saffet Paşa ve İngiliz Elçisi Austen Henry Layard arasında Yıldız Sarayında iki maddelik nihai antlaşma imzalanmış ve yıllık 92.986 Sterlin karşılığında Kıbrıs Adası Büyük Britanya İmparatorluğuna kiralanmıştır. Ancak İngilizler bu parayı da Kıbrıstan toplayıp ödemiştir (1). 1.Dünya Savaşının başlamasıyla Büyük Britanya İmparatorluğu adayı ilhak ettiğini açıklamıştır. Türkiye ise bu ilhakı 1923 te Lozan Barış Antlaşması ile tanımıştır. O güne kadar Türk tabası olarak görülen Kıbrıslı Türklerden İngiliz uyruğuna geçmek ve adada kalmak isteyenler dışında kalan Türk tabiiyetine sahip olarak adayı terk etmek ve Türkiye’ye göç etmek isteyenlere tanınan haklarla yaklaşık 8 civarında Kıbrıslı Türk de kayıklar tekneler veya vapurlarla Türkiye’ye göç etmişlerdir (2). Helen Cumhuriyeti’nin Kıbrıs‘ı talebi ilk defa 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşmiştir. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa‘ya bir nota veren Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını istemiştir. 1943’te yapılan belediye seçimlerinin, bu dönemde Kıbrıslı Rum ve Yunanlıların da bilfiil saflarında mücadele ettikleri İngiliz ve Yunan ordularının İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkması, İngiltere’de İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi ve On iki Adanın İtalyanlarca Helen Cumhuriyeti’ne verilmesi adada Enosis hayalinin tekrar canlanmasına yol açmıştır.

15 Ocak 1950 Pazar günü yapılan ve Makarios’a göre “Neticesi önceden belli olan” ve “Kıbrıs halkının Enosis için var olan değişmez azmini dünyaya ilan etmek için” seçime katılan toplam 224.7 seçmenden 215.108’inin (–’sı)lehte kullandığı oylarla Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı sonucu çıkmıştır (3). 2. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere Kıbrıs’a bağımsızlık tanınması yönünde olumlu görüşler taşımaktaydı. Ancak Kıbrıs Rum toplumu Enosis’i gerçekleştirmek adına EOKA’yı kurmuş ve adada çeşitli saldırılar düzenlemeye başlamıştır. İngiliz yönetimi ise bu saldırılara karşı koyabilmek adına polis teşkilatına Türkleri almış böylece iki toplum arasında nifak tohumları ekilmeye başlanmıştır. Bunun üzerine EOKA Türkleri de hedef alan saldırılara girişmiştir. Çatışmalardan ve gelişmelerden rahatsız olan adadaki Türk toplumu kendisine karşı yönelen saldırılara karşı kendini savunabilmek adına 1958 yılında TMT’yi (Türk Mukavemet Teşkilatı) kurmuştur. Çatışma ve saldırıların üstesinden gelemeyen İngiltere sonunda adaya bağımsızlık vermeyi düşünmüş ve 1959’a Zürih’te Türkiye ve Yunanistan Başbakanları aralarında anlaşarak sorunun çözümünün temellerini atmışlardır. Bu antlaşma sonucunda bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş Başpiskopos 3 Makarios, Cumhurbaşkanı Fazlı Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu. İmzalanan Zürih Antlaşması aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyetinde barış huzur ve birliktelik sağlamayı amaçlamıştır. Bu kapsamda Kuruluş İttifak ve Garanti anlaşmaları da aynı anda imzalanmıştı. Bu durum her iki toplumu da birlikte Kıbrıs’ın geleceği için bir arada işbirliği ve çalışma için fırsat yaratırken aynı zamanda Türkiye ve Helen Cumhuriyeti arasında köprülerin kurulmasına izin vermekteydi. Ne var ki bu durum ancak 3 yıl kadar sürebildi. Enosis Hareketi ve Kıbrıs’ın tek hakimi olabilme iddiası Rumlar arasında o kadar güçlüydü ki Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un anayasayı değiştirme Türklere tanınan hakları kaldırma Kıbrıslı Türkleri azınlık durumuna düşürme garanti ve ittifak antlaşmalarını feshetme çabaları Cumhuriyetin sonunu getirmiş ve Kıbrıslı Türkler yönetimden fiili olarak çekilmişlerdir (4). 21 Aralık 1963 tarihinde Akritas Planını ortaya koyan Rumlar saldırılarına 25 Aralık 1963 tarihinde Türk Savaş uçaklarının ihtar uçuşlarına kadar devam ettiler.

İlk saldırılarda Lefkoşa’da 92 Türk öldürüldü. Savaş uçakları Rumlar üzerinde kısmen caydırıcı bir etki yaratmış ancak Rumlar şehir merkezleri yerine köylere saldırmaya başlamışlardır. 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios Garanti anlaşmasını tek taraflı olarak iptal ettiğini açıkladı. Bu dönemde 103 Türk köyü katliamdan kurtulabilmek adına daha büyük Türk köylerine göç etmek zorunda kaldı. 24 Şubat 1964 tarihinde SSCB ile bir anlaşma yapan Makarios turist taşıma maskesiyle adaya silah taşımaya başladı ve bu silahlarla 5000 kişilik ordu kurdu (5). 1964’ün Mart ayında Rum saldırıları yeniden şiddetlendi. BM Güvenlik Konseyi adaya barış gücü gönderme kararı aldı ve ilk BG askerleri 14 Mart 1964 tarihinde adaya geldi. Aynı zamanda Türkiye ve Helen Cumhuriyeti arasında çeşitli diplomatik temaslar yapıldı ancak adadaki Rum saldırıları daha da şiddetlenince Türkiye adaya müdahale etme kararı aldı ancak müdahale kararı ABD Başkanı Johnson’ın mektubuyla ertelendi.

Rumlar 6 Ağustos 1964 tarihinde bir avuç üniversite öğrencisi mücahidin savunduğu Erenköy’e Grivas komutasında üstün kuvvetlerle taarruza geçtiler. Bu taarruzlar Türk Hava Kuvvetlerinin 9 Ağustos 1964 tarihinde yaptığı müdahale ile püskürtüldü. Müdahaleden sonra Türklere yönelik saldırılar azalmakla beraber bulundukları bölgeden tecrit edilip her türlü haklarından mahrum bırakılarak yok edilmelerine girişildi. Bu durum 15 Kasım 1967 ye kadar sürdü.1967 de Grivas komutasındaki EOKA Geçit Kaleye saldırarak katliama giriştiler. Bunun üzerine Türkiye yine adaya müdahale kararı aldı ancak ABD’nin isteği ve Rumların Türklerin isteklerini kabul etmesiyle müdahaleden vazgeçildi. Bu dönemde Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi kuruldu ve çeşitli kesintilerle 1974’e kadar sürecek toplumlar arası görüşmeler başladı.1974’ten de günümüze kadar devam etti. Kıbrıs sorun olmaktan kurtulacaktır elbette ancak önemli olan Kıbrıs’taki toplumların huzuru ve mutluluğu değil Amerika’nın Kıbrıs’ta ne alacağı Rumlara ne kadar toprak bırakılacağı ve ne kadar tazminat ödeneceği ve Türkiye’yi Rumların bu şımarıklığına nasıl razı edecekleridir. Anlaşmanın odak noktası işte orasıdır!

[irp posts=”23793″ name=”Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı”]

Mehmet Hakan Öztürk 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
(1) Osmanlı İdaresinde Kıbrıs, s.21–22
(2) Hasgüler, Mehmet. Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu; 37 sayfa,
Alfa Yayınları, Şubat 2007, ISBN 975-297-836-3.
(3) Mallinson, William (2005). Cyprus: A Modern History. I. B. Tauris. p. 81
ISBN 978-1-85043-580-8.
(4) Hasgüler, Mehmet (Şubat 2007). a.g.e 239.sayfa
(5) Hasgüler, Mehmet. Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu; 238
sayfa, Alfa Yayınları, Şubat 2007, ISBN 975-297-836-3.

[/vc_toggle]