Giriş
Tarih boyunca devletler kendi sınırlarını ve otoritesini korumak için çaba göstermişlerdir. Kendi topraklarını koruyamayan bir devlet otoritesini de kaybedecek ve bir başka otoritenin etkisi altına girecektir. Bu nedenle her devlet kendi güvenliğini ön plana koymuş ve realist kuramın öne sürdüğü üzere “hayatta kalma” mücadelesi vermiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere kadar istisnasız bir otoritenin altında toplanan ve kendine isim veren her toplum güvenliğini önemsemiştir. Bu güvenlik ihtiyacı karar vericileri de etkilemiş ve iki tanesi dünya çapında olmak üzere birçok savaş yaşanmıştır. Bu savaşların yarattığı yıkım devletleri daha gerçekçi düşünmeye itmiş ve materyal kaygılara önem vermişlerdir. Soğuk savaş süresince iki kutup arasında tam anlamıyla bir sıcak çatışma yaşanmamış olmasına rağmen iki taraf da materyal kapasitelerini yükseltmeye odaklanmış ve sadece “sayı”larla ilgilenmişlerdir. Kim daha önce yapacak, kim daha iyi yapacak, kim daha çok yapacak gibi sorularla ilgilenen iki kutup, güvenlik alanını çok dar tutmuştur. Bu nedenledir ki güvenlik kavramının içine kimliksel farklılıklar, sosyo-ekonomik eşitsizlikler gibi alçak politika konularını koymamışlardır. Peki devletlerin güvenliği gerçekten de sayılar ile mi ölçülmektedir? Bu durumun sayılar ile ilgisi elbette ki vardır fakat değerlendirilmesi gereken başka etkenlerde mevcuttur. Bunlardan bir tanesi ise “algılamalar”dır.

Uluslararası sistemin anarşik yapısı ile sürekli hareketli olması ve değişiklik göstermesi devletlerin ihtiyaçlarını da günden güne değiştirmektedir. Soğuk savaş sonrasında güvenlik stratejileri askeri merkezli olmaktan çıkmış ve “yeni güvenlik” kavramı oluşmuştur [1]. Çevresel sorunların ortaya çıkması, iç savaşların yaşanması, kolektif kimliklerin önem kazanması, terörizm gibi küreselleşen dünyanın sorunları güvenlik kavramının farklı bir boyutta ele alınmasını zorunlu kılmıştır [2]. Devletler güvenlik konusunda bireyin yaşamını tehdit edecek her türlü unsuru ortadan kaldırma düşüncesini merkeze almışlardır. Soğuk savaştan sonra ortaya çıkan “yeni güvenlik” algısının düşünsel temelini ortaya atan teori ise diğer tartışmalardan sıyrılıp kendine orta zeminde yer edinmeye çalışan “Kopenhag Okulu”dur. Eleştirel inşacılar olarak da bilinen Kopenhag okulunun temsilcileri olan Buzan, Wæver ve De Wilde güvenlik stratejilerinin askeri odaklı olmasından çok birey odaklı olması gerektiğini öne sürmektedir. Fakat, bireyi ilgilendiren her konunun “güvenlikleştirilmesinin” doğru olmadığını savunmaktadırlar. Bu sebeple, her olayın güvenlik tehdidi olmadığını öne süren Kopenhag Okulu bu tehditlerin neden ortaya çıktığını bulmaya çalışmıştır [3].
Kopenhag Okulu ve Güvenlikleştirme
Kopenhag Okulu “dil” e çok önem vermektedir. Devletler tarafından kullanılan dilin yani söylemlerin güvenlik algılarını etkilediğini öne sürerler. Dolayısıyla, bir unsurun güvenlik tehdidi olarak tanımlanması ve söylemlerin bu yönde gelişmesi karar alıcıların güvenlik algılarını etkilemekte; güvenlik stratejileri bu şekilde inşa edilmektedir [4]. Burada bir sorunun gerçek bir güvenlik tehdidi olup olmadığına bakmanın bir anlamı yoktur. Bu noktada, o sorunun karar vericileri etkileyen politik elitlerin veya onlara yakın grupların o sorunu nasıl tanımladığının önemi ortaya çıkmaktadır.
Bu duruma verilebilecek en güzel örnek: ABD Başkanı G.W. Bush’un 11 Eylül saldırısından sonra yaptığı “Şer Ekseni” konuşmasıdır. Yani, bir sorun siyasi temelde güvenlik tehdidi olarak algılanmışsa bu tehdit devletler için gerçek bir tehdit halini almış demektir. Bu noktada eleştirel inşacılar, güvenlik ikileminin öznel veya objektif olmadığını öne sürerler. Güvenlik algılarını açıklamada bu yaklaşımlar yetersiz olmaktadır. Çünkü: güvenlik algıları bir inşa sürecinde oluşmaktadır [5]. Bu noktada Kopenhag Okulu güvenlik stratejilerinin sadece siyasi elitlerin algıları yoluyla değil bu stratejilerden etkilenen topluluk tarafından da onaylanması gerektiğini öne sürmektedir. Toplum tarafından onaylanmayan güvenlik tehditleri siyasi arenada da vücut bulamayacaktır. Bu nedenledir ki, toplumun onayladığı güvenlik tehditleri meşru hale gelmektedir.
Kopenhag Okuluna göre, devletler meşru bir zemin bulamadan hareket edemeyecekleri için bu bahsedilen inşa süreçleri üç aşamada gerçekleşmektedir. Bunlar; siyaset dışı (non- politicized), siyasi (politicized) ve güvenlikleştirilmiş (securitized) olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenlikleştirme bu üç aşamanın en radikal olanıdır ve siyaset üstü hamleler gerektirmektedir. Güvenlikleştirme konusunda karşılaşılan unsur onu etkileyecek aktörler için bir hayatta kalma meselesi olarak sunulur. Bu meselede hayatta kalmak için silah kullanımına başvurma, hak ve özgürlükleri kısıtlama gibi aşırı önlemleri meşrulaştıran bir güvenlik algısı inşa edilir. Bu yolla devlet veya otorite kendine siyaset-üstü bir alan yaratarak yaptığı eylemleri meşru kılan bir zemin inşa etmektedir [6].
Güvenlikleştirme yapan aktörlerin devlet olduğu zamanlarda rutin işleyişler sekteye uğramaktadır. Kopenhag Okulu, her durumu tehdit olarak algılayacak genişlikte bir güvenlik algısı oluşmasını eleştirmektedir. Bunun için beş temel güvenlik alanı olduğunu öne sürmektedir. Bunlar; askeri, siyasi, ekonomik, çevresel ve toplumsal güvenlik olarak karşımıza çıkmaktadır [7]. Bu alanlar bireylerin hayatının her alanını kapsıyor gibi görünse de Kopenhag Okulu söylem yoluyla inşa edilmeyen bir tehdidin gerçek olmayacağını öne sürmektedir. Ayrıca Kopenhag Okulu, güvenlikleştirmenin olağanüstü bir durum yaratmasından dolayı rutin işleyişin bozulmasına karşı çıkar ve olayların güvenlik-dışı hale getirilerek, demokratik süreçleri aksatmayacak bir şekilde tartışılması gerektiğini öne sürer. Güvenlik kavramının inşa edildiğini iddia eden Kopenhag Okulu, küreselleşen dünyanın getirdiği sorunları da ele almak gerektiğini ve niyet algılamalarının düşünsel boyutu etkileyerek devletler sistemini şekillendirdiğini öne sürerek Uluslararası İlişkiler disiplinine farklı bir bakış açısı kazandırmıştır.
Sonuç Yerine
Tüm zamanlar boyunca kendi güvenliklerini önemsemiş olan devletler soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte güvenliklerine önem vermeye devam etmiştir. Fakat, iki kutuptan birinin düşmesiyle küreselleşen dünyada var olan sorunlar güvenlik kapsamına dahil edilerek yeni bir güvenlik algısı inşa edilmiştir. Bu yeni güvenlik algısının temelinde “dil” yatmaktadır. Kullanılan dil pratiğinin devletler sistemine etkisi günümüz uluslararası ilişkilerinde yadsınamaz şekilde görülmektedir. İyi ve kötünün, dost ve düşmanın söylemler üzerinden inşa edildiği günümüz dünyasında devletler güvenlik algılarını gerçek bir temelden çok düşünsel bir temele dayandırmaktadır. Söylemler üzerinden gelişen güvenlik stratejilerinin topluma bir hayat memat meselesi gibi gösterilmesiyle ortaya çıkan anti-demokratik işleyişler devlete meşruluk kazandırmakta ve yetkilerini genişletmektedir. Bu nedenle, güvenlik algılarının çok iyi yönetilmesi ve her konunun güvenlikleştirme kapsamına sokulmaması gerekmektedir. Bu algılar iyi yönetilemezse ve manipülasyonlara açık olursa iç ve dış politikada devletlerin istikrarlı bir barış sürdürmesi mümkün gözükmemektedir. Günümüzde, ABD gibi hegemon güçlerin söylemleri ve yarattığı algılar uluslararası sistemi etkilemekte ve dünyayı kutuplaştırmaya devam etmektedir. Her ne kadar çok kutuplu bir dünyada yaşıyor olsak da bunun gibi algılamalar her an devletlerin dost ve düşman olarak birbirlerini tanımlamalarına ve saldırgan tutum izlemelerine neden olabilecektir. Günümüzde “algı yönetimi” çok önemli bir hale gelmiştir. Unutmayalım ki, bir sorun ancak sorun olarak algılanırsa sorun haline gelir.
[irp posts=”27943″ name=”Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik”]
1- Bilgin, Pınar (2010). “Güvenlik Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Yeni Güvenlik Çalışmaları”, Stratejik Araştırmalar, Cilt, 8, No. 14, ss. 30-53.
2- Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.
3- Ole, Wæver (1995). “Securitization and Desecuritization”, Ronnie Lipschutz (der.), On Security. Columbia: Columbia University Press, ss.46-86.
4- Akgül-Açıkmeşe, Sinem, (2011). “Algı mı, Söylem mi? Kopenhag Okulu ve Yeni Klasik Gerçekçilikte Güvenlik Tehditleri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 8, Sayı 30, ss. 43-73.
5- McDonald, Matt (2008). “Securitization and the Construction of Security”, European Journal of International Relations, Cilt 14 (4), ss. 563-587.
6-7 Buzan, Barry, Ole Wæver ve Jaap de Wilde (1998). Security: A New Framework for Analysis. Boulder, Londra: Lynne Rienner Publishers.
[/vc_toggle]







Tayvan, denizaltıların yurt içinde üretilip üretilmeyeceği veya yabancı bir ülkeden satın alınacağına dair yıllarca süren tartışmaların ardından, 2014 yılında yerli denizaltı programını başlattı . Çin’in uluslar arası arenada diğer ülkelere yönelik baskısı burada da kendini göstermiş ve Tayvan, diğer ülkelerden yerli denizaltılar için denizaltı teknolojisi temininde zorluklarla karşılaşmıştı. Devlet tarafından işletilen gemi yapımcısı China Shipbuilding Corporation (CSSC) ve kol geliştiricisi Chung Shan Bilim ve Teknoloji Enstitüsü, 2016 yılında denizaltılar için sözleşme ile ödüllendirilmişti.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), Tayvan’ın hava sahası ve deniz bölgeleri yakınlarındaki askeri tatbikatları hızlandırdı. Bu tatbikatlar, iki üst düzey ABD yetkilisinin Ağustos ve Eylül aylarında ziyaretlerinin ardından arttı. Programın maliyeti, duyurulduğundan bu yana yurt içinde eleştirilmektedir. Tayvan 2021 askeri bütçesini şimdiye kadarki en yüksek olan 15,2 milyar dolara çıkardı, ancak adanın askeri kuruluşu, daha modern savunma stratejilerine geçişi ve hem aktif hem de rezervinin hazır olması nedeniyle sürekli eleştirilerle karşılaşmaktadır. Yerli denizaltı projesinin tek başına tasarım aşaması tahmini 104 milyon dolara mal olurken, denizaltıların inşası 16 milyar dolardan fazlaya mal olacak. İktidardaki Demokratik İlerici Parti (DPP), yerli denizaltı programını başlatmak için muhalefetteki Kuomintang’dan (KMT) yıllardır daha hevesli. 2014 yılında, programın onayından önce DPP, KMT’den eski Başkan Ma Ying-jeou’yu bir politika belgesinde projeyi oyalamakla suçladı. Denizaltı programı, özellikle alternatiflere göre ölçüldüğünde Tayvan’ın askeri kuruluşu içinde popülerdir, ancak bu kuruluşa yönelik yerel ve uluslararası eleştiriler göz önüne alındığında, programın Tayvan için yeni yükselen askeri bütçesini harcamak için en uygun maliyetli yolu kanıtlayıp sağlamayacağı belirsizdir.
“UYGURLAR, 744′ te Basmılları yenilgiye uğratıp, 745 yılında daha sonra Kutlug Bilge Kül Kagan unvanını alacak olan Kutlug Boyla (sa1.744-747) önderliğinde, II. Doğu Türk Kağanlığı’na son vererek bozkırların yeni hâkimi olurlar. Kaynaklarda Uygurların bu yıllarda tarih sahnesine çıktıkları kabul edilir. Ancak bu tarihten önce Uygurların Çinliler, Göktürkler ve bölgedeki diğer boylarla güç mücadelesi içinde geçirdikleri 150 yıllık süre içinde Çin kaynaklarında bilgi bulunmaktadır (bk. Golden 2002: 128).”2 Uygur Devleti, her ne kadar Maniheizm’i kabul etmiş olsa da genel anlamda Göktürk geleneğini sürdüren bir yönetim anlayışına sahipti. Kutluk Bilge Kül, Orhun Irmağı çevresinde Karabalgasun kentini kurmuş ve kağanlığının idaresini buradan sürdürmüştür. Devam eden süreçte Kutluk Bilge Kül, iki yıl hükümdar kalabilmiş ve ölmüştür. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Moyen Çor, Karabalgasun şehrini tam olarak gelişmiş bir duruma getirmişti. Moyen çor döneminde çevredeki pek çok boyu birliği içine alan Uygurlar, kervan ve ticaret yollarını kontrol etmiştir. Zaman içerisinde ticareti öğrenmiş ve yerleşik hayata geçmişlerdir. Ayrıca bu durum Çinliler ile iyi ilişkiler kurmalarına da sebep olmuştur. “762 tarihinde Çin hükümdarı Taitsung iç ayaklanması nedeniyle Uygurlardan yardım istemiş; Bayan Çor’un halefi Bögü Kağan (759-780), Uygur ordusuyla birlikte isyancıların elinde bulunan Çin’in başkenti Ç’ang-an’a ve yine önemli bir şehir olan Lo-yang’a yürümüş, isyanı bastırdıktan sonra tekrar bozkıra çekilmiştir. Bögü Kağan’ın bu seferi Soğdca-Türkçe yazılmış olan Sevrey yazıtında anlatılmıştır. Bu seferin Uygurlar için, askeri sonuçlarından çok kültürel sonuçları önemli olmuştur.”3
Bilindiği gibi Göktürk geleneklerinde Kağanlığın bir arada ve her bir ferdin birbirini önemsediği bir yaşayış tarzı söz konusuydu. Uygur Devleti ise bu geleneksel özelliğinden gitgide kopuyordu. “Bunun dışında, bazı Sogd asıllı kişiler Çin’i ele geçirmenin yollarını kağana anlatarak onu kandırdılar. Ancak bakanlardan Tonga (Tun) Baga Tarkan ona nasihatte bulunarak; Çin’i elde tutmanın çok zor olacağını söyledi. Kağan onu dinlemedi. Tonga (Tun) Baga Tarkan, teklifinin kabul edilmemesi üzerine, gerçekleştirdiği bir darbe ile Bögü Kağan’ı öldürdü. Onunla birlikte, yakın akrabalarını, adamlarını, onu Çin’e karşı kışkırtan Sogdluları başta olmak üzere, 2000 kişiyi ortadan kaldırdı.”5 Bögü Kağan’ın 780’de öldürülmesinden sonra tahta geçen Alp Kutlug Bilge Kağan (sal. 780-789), kendi döneminde Hristiyan ruhani reisi 1. Timotheus’tan ülkesine bir papaz gönderilmesini ister. Bu, Uygur Bozkır Kağanlığında Maniheizm ve Budizm yanında Hristiyanlığın da benimsendiğinin işareti kabul edilir.”6





Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin başlarında dağılmayı engellemek için çeşitli ideolojik fikir akımları dönemlerin ihtiyacı gereği ortaya atılmış ve devletin gidişatına göre uygulanmaya çalışılmıştır. Bu akımlardan en son uygulanan Türkçülük olmuştur. Türkçülük, iki farklı yorumuyla ayrı gruplar tarafından destek bulmaktaydı. Tüm Türklerin tek bir devlet çatısı altında siyasi bir bütün oluşturması ön görülen yorumu Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrosu tarafından benimsenmişti. İkinci yorumu ise Türkçülüğün Türk siyasi birliğini, geniş coğrafyaya yayılmış olan Türklerin birleşmesinin olanaksız olmasının da içinde bulunduğu sebeplerden dolayı mümkün görmüyor; kültür ve dilde birliğin daha mümkün ve gerekli olduğunu ifade ediyordu.
Enver Paşa’nın başta olduğu Osmanlı yönetim kadrosu, siyasi birlik ihtimalini mümkün görmekteydi. Bundan dolayı Nuri Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu Kafkasya’ya gönderilmiş ve Bakü işgalden kurtarılmıştır (1918). Bu durum, Türkistan coğrafyasındaki Türklerle birleşmek umudunu ortaya çıkarmışsa da Bakü’nün kurtuluşunun akabinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla beraber bu umutlar boşa çıkmış, Osmanlı’nın Bakü üzerindeki egemenliği kısa sürmüştür. Bu olay ve bu olay gibi olumsuz sonuçlanan Sarıkamış Harekâtı’nın olumsuz tecrübelerinin ardından Gaspıralı İsmail Bey’in “dilde, fikirde ve işte birlik” görüşü kuvvetlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan konusunda oldukça idealist davranan Enver Paşa’nın aksine, Milli Mücadele’nin başında Rusya’da ihtilalle yönetime gelen ve Azerbaycan’ı bünyesine katan Sosyalist Sovyetler’e karşı daha temkinli yaklaşmak durumunda kalmıştır. “Emperyalist düşmanlara karşı tek dost” olan Sovyetler’in dostluğunu kaybetmemek durumunda olan Mustafa Kemal Paşa, daha realist bir bakışla Azerbaycan konusuna yaklaşmıştır ve Türkler arasında mümkün olanın siyasi değil kültürel birlik olduğunda karar kılarak bu hususta çalışmalara başlamıştır.
Milli Mücadele sırasında Türk Ordusu, Anadolu topraklarında verdiği savaşlarda çeşitli konularda yokluk çekmiştir. Bu konuların başta gelenlerinden biri maddi yokluktur. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü bir devlet hazinesinin olmaması ve Anadolu halkının on yıllardır süregelen savaşlardan dolayı bitap düşmesi sonucunda Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, maddi kuvvet bulmak konusunda dış borçlanmaya yönelmiştir. Bu konuda ilk adres, Azerbaycan’da iktidarda olan Müsavat Hükûmeti olmuşsa da İngiliz nüfuzu altında olan hükûmet, BMM hükûmetiyle diplomatik münasebet yürütmek istememiş ve talebi reddetmiştir. Ancak Kızıl Ordu’nun Azerbaycan topraklarında egemenlik kurmuş ve 30 Eylül 1920’de imzalanan Birlik Antlaşması’yla beraber Azerbaycan’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Azerbaycan SSC) haline gelmişti. Azerbaycan SSC’nin yönetimine gelen Neriman Nerimanov, döneminde iki Türk hükûmetinin yakınlaşmasını sağlamıştır.
Azerbaycan halkının Türk Milli Mücadelesi’ne destek ve yardımları, bölgede egemenliği kısa süren Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde başlamıştır. Bölgeye giren Kızıl Ordu’ya karşı mücadele eden ancak başarılı olamayan Albay Samet Bey’in emrindeki orduyla Milli Mücadele’ye destekleri de bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak hükûmetler arası resmi iletişim ve haberleşme Azerbaycan SSC döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde elçiler aracılığıyla Nerimanov yönetiminden talep edilen borç, Türklük bilinciyle ve “kardeşlik” düsturuyla çıkarsız şekilde gönderilmiştir. Kendisi yönetimi tam anlamıyla ele alamamışken Türk Kurtuluş Mücadelesi için BMM’nin kullanımına beş yüz kg altın gönderilmesini sağlayan Nerimanov, Milli Mücadele’nin çeşitli safhalarında talep edilen yardımların tamamını Ankara’ya göndermiş, ek olarak mücadele sonuna kadar her ay altmış iki vagon benzin veya mazot, üç vagon da doğalgaz sözü vermiştir. Bu yardımların bir kısmı literatüre “Sovyet yardımları” olarak geçse de aslında komünizm ideallerine bağlı ama Türklük bilincini kaybetmemiş bir Türk tarafından sağlanmıştır. SSCB lideri Vladimir Lenin’e gönderdiği ve Milli Mücadele’de BMM’nin tarafında olunmasına yönelik öneri mektuplarında, hayatı pahasına risk alarak Dış İşleri Bakanı Çiçerin’in BMM’yi desteklememesini eleştirmiş ve Lenin’e şikayet etmiştir. Stalin döneminde Pan-Türkist olmakla suçlanan ve 1925 yılında ölen Nerimanov, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olan inancını, karşılıksız yardımlarıyla Türk Milleti’nin emrine sunmuş ve Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini tarihi bağların gerektirdiği ölçüye getirmek için yönetimi boyunca ciddi çabalar göstermiştir.





Birinci Balkan Harbinin ardından bugünlerde Kosova topraklarının içinde bulunan “Kosova Vadisi” Sırbistan Krallığı’na dahil edilmiş ve “Dukagjini Vadisi (Sırpça: Metohija)” Karadağ Krallığı tarafından alınmıştır. 1918-1929 yılları arasındaki Sırp, Hırvat ve Sloven Krallıkları döneminde, bölgede Sırp nüfusu artmış fakat diğer ırklara ait nüfusta azalma gözlenmiştir. 1941’de Axen’in Yugoslavya’yı işgalinin ardından, Kosova’nın çoğu İtalyan kontrolündeki Arnavutluk’a verilmiş, geri kalanı ise Almanya ve Bulgaristan tarafından kontrol edilmiştir. 1943’ü 1944’e bağlayan yeni yıl arifesinde ise Arnavut ve Yugoslav partizanlar, Arnavutluk’un kuzeyindeki “Kukës” yakınlarındaki “Bujan” kasabasında toplanmış ve burada savaştan sonra Kosova’nın kaderini tartıştıkları bir konferans düzenlemişlerdir. Arnavut ve Yugoslav komünistler, Kosova’nın Arnavutluk tarafında mı yoksa Sırbistan’ın bir parçası mı olmak istediğine demokratik yollardan karar verme hakkına sahip olacağını bildiren bir antlaşma imzalamıştır. Fakat dönemin başkanı Tito, Sırbistan’ın bu antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiği için bu antlaşma Yugoslavya tarafından kabul görmemiştir.
2.Dünya Savaşının sona ermesinin ardından Komünist Yugoslavya’nın kuruluşu ile birlikte 1946 yılında Kosova’ya “Sırbistan Özerk Bölgesi” statüsü verilmiştir ve daha sonra 1963 yılında özerk bir eyalete dönüşen bu bölge, 1974 yılında ise Yugoslavya anayasasının kabulü ile birlikte öz yönetim hakkını elde etmiştir. Bu hakkı kazanmasının ardından 1981 Mart ayında gerçekleşen protestolar ile birlikte Kosova’nın Yugoslavya içerisinde bir cumhuriyet olma isteği talep edildi.
Anayasa değişikliklerinin ardından, tüm Yugoslavya cumhuriyet ve vilayetlerinin parlamentoları feshedilmiş ve çok partili seçimler yapılmıştır. Fakat, Kosova Arnavutları seçimlere katılmayı reddederek kendi seçimlerini onaysız bir şekilde yaptılar. Milosevic hükümetinin attığı adımları kendi haklarına saldırı olarak gören Arnavutlar hakları ellerinden alındıkça daha çok öfkelenmiş, 1968 ve 1981 yıllarında Kosova’nın başkenti Priştine’deki isyanlarla Arnavut muhalefeti su yüzüne çıkmıştır. Arnavut direnişinin başını çeken İbrahim Rugova başlangıçta şiddet içermeyen direnişi savunmuştur, ancak süreç pek onun istediği gibi gitmemiş ve Arnavut muhalif hareketi 1996’dan itibaren Kosova Kurtuluş Ordusu tarafından silahlı eylem biçimini almıştır.
1999 yılında Kosova ihtilafını sona erdiren BM Güvenlik Konseyi Kararı’nda öngörüldüğü gibi Kosova’nın nihai statüsünü belirlemek için uluslararası müzakereler 2006 yılında başlamıştır. Sırbistan’ın Kosova üzerindeki devam eden egemenliği uluslararası toplum tarafından tanınırken, eyalet nüfusunun açık bir çoğunluğu bağımsızlık istemiştir. Martti Ahtisaari, Şubat 2007’de Belgrad ve Priştine’deki liderlere, eyalet için “denetimli bağımsızlık” öneren bir BM Güvenlik Konseyi Kararı taslağının temeli olan bir taslak çözüm önerisi sundu. Temmuz 2007’nin başlarında ise, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Güvenlik Konseyi’nin diğer Avrupalı üyeleri tarafından desteklenen taslak karar, Rusya’nın, böyle bir kararın devlet egemenliği ilkesini zayıflatacağına dair endişelerini gidermek için tam olarak dört kez yeniden yazılmıştır.
Sonuç olarak, Belgrad ile Priştine arasındaki ilişkiler iyileşmek yerine giderek gerginleşti. Belgrad ve Priştine, seçmenleri harekete geçirmek ve iktidar partilerinin adaylarını ulusal çıkarlarının savunucuları olarak daha popüler hale getirmek amacıyla ikili ilişkilerde provokatif olaylar sahnelemeye başvurdu. Bu provokatif olayları örneklendirecek olursak eğer, Sırbistan’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce, Ocak 2017’de Kosova’da bulunan Mitrovica’ya “Kosova Sırbistan’dır” yazan bir trenin gönderilmesiyle patlak veren siyasi krizdi. Ayrıca Mart 2018’de Kosova ve Metohija Ofisi Müdürü Marko Đurić’in Kosova özel servisleri tarafından gözaltına alındığı bir olay yaşanmıştır.
Temmuz 2017’de ise AB’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Cumhurbaşkanları Hashim Thaçi ve Aleksandar Vučić, Kosova-Sırbistan ilişkilerini normalleştiren kapsamlı bir anlaşma üretmeyi amaçlayan yeni bir müzakere aşamasına girdiklerini duyurdular. Avrupa Komisyonu ise Batı Balkanlar oluşturduğu yeni stratejisinde, Sırbistan’ın Kosova ile yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma imzalaması halinde 2025 yılına kadar AB’ye katılma fırsatı yakaladığını belirtmiştir. Fakat bu sürenin dolması için, en geç 2019’un sonuna kadar bir anlaşma yapılması gerekecekti. Belgrad ile Priştine arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, her şeyden önce Batı’dan gelen baskının ne kadar etkili olduğunu ve Avrupa Birliği’nin ABD, Sırbistan ve Kosova ile müzakerelerde ortak bir strateji oluşturma yeteneğine ve bölge üzerinde nüfuzu olduğu anlamını taşımaktadır.

Suriye’de karşı karşıya geldiğimiz PYD/YPG terör örgütünün finansmanında BAE desteğini görmek mümkündür. Bu ilaveten Libya’da, BM tarafından tanınan meşru hükümetin mücadele ettiği Halife Hafter’in en büyük destekçisinin BAE olduğu bilinmektedir. 2017 yılında yaşanılan Körfez Krizinde, Türkiye’nin Katar’ın yanında yer alması ve ülkede askeri üs bulundurması ikili ilişkilerin tekrar gerilmesine yol açmıştır. 15 Temmuz 2016 yılında Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen hain FETÖ darbesinin en büyük finansörü ve destekçisinin BAE olduğu iddiaları gündeme gelmiş ve ilişkilerin telafi edilmesini oldukça güç hale getirmiştir.





Eritre sosyalist bir ülke olarak görünmektedir. Afrika’da bulunan ABD askeri komutanlığı AFRICOM’la bir ilişkisi olmamıştır. Yine Zimbabve’ de Eritre gibi AFRICOM ile ilişkisi olmayan nadir Afrika ülkelerindendir. Bazı çevrelere göre Eritre’nin kararlı bağımsızlığı onu emperyalizmin hedef tahtasına oturtmuştur. Bu nedenle Eritre “Afrika’nın Kübası”dır ve ABD Eritre’ye karşı düşmanca tavırlar sergileyebiliyor. Eritrelilerin yaklaşık yarısı Tigrayan’dır. Eritre devlet başkanı Isaias Afewerki’de bu etnik gruptandır. Bu etnik grup Etiyopya’nın dördüncü büyük etnik toplumu olup Addis Ababa’daki iktidar partisini yönetiyor. Eritre bağımsızlığını 1991’de yapılan bir referandum sonrasında hukuken ve fiilen 1993’te elde etti ve Issayas Afewerki (Esyas Afruki) ilk devlet başkanı oldu. Eritre’de dış dünyaya kapalı bir yönetim iktidarda. Eritre’de, Etiyopya ile 1998 yılından bu yana tedirgin bir sınır çatışmasının bir sonucu olarak bir savaş temelleri üzerinde kendini bulduğu gerekçesiyle Eritre Anayasa taslağının uygulanması süresiz olarak beklemeye alındı. Tüm yazılı ve görsel basın yani medya biçimlerini şu anda hükümet tarafından kontrol ediliyor. Özel sermayeli haber medyası olmayan tek Afrika ülkesi Eritre’dir. Eritre’de yerel bir sosyalist yönetim mevcut. Hatta devlet başkanı Isaias Afewerki’de Maocu bir çizgiden geliyor. 1966’da Eritre Kurtuluş Cephesi’ne (ELF) katılan Isaias Afewerki daha gelişmiş askeri eğitim almak için dört arkadaşı ile birlikte Çin’e gönderildi. Çine gittiklerinde Çinde Mao Zedong ve Zhou Enlai’den sonra Çin’in en güçlü üçüncü adamı Liu Shaoqi tasfiye ediliyordu. Çin’deki iktidar mücadelesine tanıklık ettiler. Dört yıl sonra ELF ordu komutanı olarak atandı. Ancak, uzlaşmaz bir ideolojik ve taktik farklılıkları gerekçe göstererek, kendisi ve ELF’den ayrılmış küçük bir grup savaşçı ile beraber genelde Hristiyanlık kökenli muhaliflerden oluşan Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) olarak adlandırılan başka bir birlik kurmuştu.










