Siyasal İletişim Kapsamında Beden Dili

Giriş 

İletişim Kavramsal açıdan kısa bir tabirle kişiler arasında ya da gruplar arasında sözlü veya sözsüz bilgi ve mesaj aktarımıdır. Düşüncelerimizi ve isteklerimizi doğru ve eksiksiz bir şekilde aktarmamız için İletişim kanallarını doğru kullanmalıyız çünkü modern dünya, değişen dinamikler ve gelişmeler ile iç içedir ve bu husus gündelik hayattan, akademik hayata akademik hayattan siyasi hayata kadar önem taşır. İletişimi Siyaset üzerinden inceleyecek olursak bambaşka bir dünyaya açılan kapıyı aralamış oluruz. İletişim siyasete hayat verir ve sonucunda ortaya Siyasal İletişim çıkmış olur. Siyasal İletişimin etkinliğinin başladığı nokta Kitle İletişim araçları sonrasıdır. Kitle İletişiminin doğmasıyla hayatımızda devrim yaşanmış olsa da asıl devrim insanları etkileme sanatının doğmasıyla gerçekleşmiştir. İnsanları etkilemek ve yönlendirmek kolay değildir çünkü anlatılmaya çalışılan ile anlaşılan olgular farklılık arz edebilir. Bundan dolayı insanlar, ikna tekniklerine ve algı manipülasyonlarına yönelmiştir. Ancak Fonksiyonda bir eksiklik var bu eksikliği de beden dili kapatmıştır. Beden Dili; Sözsüz iletişim, Jest, Mimik ve dil dışı unsurların birleşimiyle oluşan bir sözsüz iletişim biçimidir. Beden Dilinde unutmamamız gereken nokta ne konuştuğumuz değil nasıl konuştuğumuz ve göründüğümüzdür. Sözlerimizin tesiri beden dilinin etkin kullanılmasıyla karşıda anlam bulur, yani algıda seçici olmak istiyorsak mikro ve makro ifadelerimize dikkat etmemiz gerekir.

Siyaset dünyası için iletişimin doğru kullanımı Pandora’nın kutusunu açmaya benzer. Günümüzde Siyaset güç mücadelesi haline geldiği yadsınamaz bunun için taraflar ihtiyatlı davranmalıdır. İhtiyatlı davranarak güç mücadelesi korunur. Liderin Topluma seslenirken kürsünün kenarlarını tutması, eliyle havada bir şey yakalamışçasına yumruk yapması, jest ve mimiklerini düzgün kullanması örneklerinden İstişare odasında ki oturma düzenine kadar hepsi bize beden diliyle ilgili mesaj verir. Bir Liderin as kadrosunun da İletişimi ve Beden dilini düzgün kullanması gerekir şüphesiz Güç, emlağa benzer. Tek mesele konumdur kişi kaynağa ne kadar yakınsa değeri o kadar artar, bu anekdot bize insanları etkileme sanatında ekip çalışmasının da önemine dikkat çekiyor. Yazıda seçimlerden Demokrasiye, Politik çalışmalardan uluslararası arenada temsil sürecine kadar oluşan Siyasal İletişim ve Beden dili oluşumları incelenecektir.

Siyasal İletişim ve Beden Dili İncelemeleri

  • Erdoğan ve Obama Analizi: İki Lider birbirine dönük, bacak bacak üstüne atmış ve Erdoğan sohbete ilgisini belirtmek için el hareketlerini kullanıyor. Eşit görünüm sağlanmakta ve aşağılayıcı bir davranış bulunmamaktadır. Burada önemli olan vücudun birbirine dönük olması ve bacakların aynı yönü işaret etmesidir. Sonuç olarak iki lider beden dilini hâkim kullanmaktadır.

  • Putin ve Hakan Fidan Analizi: İki farklı statüye sahip ve iki önemli isim için bu olay bana Machiavelli’nin “Prens” yakıştırmasını anımsatmaktadır. Bu el sıkışmada büyük balık küçük balığı yer mantığı yerle yeksan olmaktadır çünkü ortada adeta bir beden dili savaşı yaşanmıştır. Hakan Fidan uzatılan eli kendisine çekmekte ve bakışlarıyla karşılık vermektedir. Putin ise mimikleriyle objektiflere nam salmıştır. Buradaki el sıkışma pehlivan tipi el sıkışmasına örnektir, ancak iki isim de aynı yöntemi kullandığı için el sıkışmada birbirine üstünlük çıkaramamışlar ve mimiklerde de eşitlik sağlamıştır Hakan Fidan yakın durmakta ancak Putin uzak durmaktadır bunun sebebi Putin Tehditlere açığım ve karşındayım görünümü vermesidir. Hakan Fidan açısından Yukarıda vermiş olduğum ‘’Güç emlağa benzer’’ örneğini bu görünüme yakıştırsak fena olmaz.

  • Trump ve Xi Jinping Analizi: Trump el sıkışmada üstün görünmeye çalışmakta ve pehlivan tipi el sıkışmayı kullanmaktadır ellerden birisi altta kalmamıştır ve her iki isim birbirine üstünlük kuramamıştır. Xi Jinping sergilenen bakışlara yönelik karşı bakış uygulamaktadır. Sonuç olarak eşit görünüm sağlanmaktadır.

  • G7 Zirvesi Analizi: Bu oturma düzenini Uluslararası buluşmalarda sık görürüz ve anlamını merak ederiz. Yuvarlak masa düzenine göre karşılıklı her bir kişi birbirine karşıdır ve kişiler arasında üstünlük yoktur. Tartışma ortamının eşit ortamda ve eşit görünümde yapılması hedeflenmiştir.

  • Erdoğan Analizi: Erdoğan kürsünün kenarını tutarak konuşmasına hâkim olduğunu ve anlattıkları konusunda emin olduğuna yönelik izlenim vermektedir.

Gündelik hayatımızda da önem taşıyan İkna ve Manipülasyon tekniklerinin Siyasiler üzerinde yansıtılmasını ve bize etkisini görmüş olduk. Sizlerde beden dilinizi iyi kullanıyor musunuz ? Yorumlarda deneyimlerinizi paylaşabilirsiniz bir sonra ki yazımızda görüşmek üzere.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

İbrahim Yıldız 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1 İnternational Journal of Art, Culture & Communication SİYASAL İLETİŞİM:
KAVRAMSAL BİR DERLEME Cilt/Volume: I, Sayı/Issue: 1 Kasım 2018
2 Eke Erdal (2008) ‘’Siyasal Propaganda Araçlarının Seçmen Davranışı Üzerindeki
Etkisi: Isparta Örnek Olayı’’ Süleyman Demirel Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu
Yönetimi
3 Cangil E. B. Beden Dili ve Kültürlerarası İletişim, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi
Dergisi
[/vc_toggle]

Türk-Yunan İlişkilerinde Megali İdea, Ege ve Kıbrıs Sorunlarının İncelenmesi

[irp posts=”28544″ name=”Rum – Yunan İkilisinin Doğu Akdeniz’de “Egemenlik Yayılması””]

Türk-Yunan ilişkileri günümüzde Doğu Akdeniz meselesi üzerinden gündeme gelmektedir. Doğu Akdeniz meselesi ise sadece Akdeniz de bulunan enerji kaynakları ile ilgili olmayıp tarihsel süreç içerisinde Yunanistan dış politikasının ana hedeflerinden birisi olan Megali İdea’nın, Yunanistan tarafından gerçekleştirilme isteği ile doğrudan bağlantılıdır. Megali İdea içerisinde gerek Ege gerek Kıbrıs konularını da içermesi hasebiyle ve Yunanistan’ın dış politik zihin yapısını çözmemiz ve analiz edebilmemiz açısından ele alınması gereken çok önemli bir konudur. Çünkü dikkatle bakılırsa günümüzdeki Yunanistan’ın Doğu Akdeniz politikası başta olmak üzere Türkiye’ye karşı yürütülen dış politika inşasında Megali İdea’nın referans alınmakta olduğu görülecektir.

Yunan Dış Politikasının Zihin Dünyasını Anlamak (Megali İdea)

Yunanistan’ın, Türkiye’ye karşı yürüttüğü dış politikasının temelinde tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan Megali İdea vardır. Bu yüzden Megali İdea’yı anlamak Yunanistan’ın, Türkiye’ye karşı yürütmüş ve yürütmekte olduğu dış politikasını anlamak ve anlamlandırmak açısından büyük bir öneme sahiptir.

En sade anlamıyla Megali İdea kavramı: “Büyük Fikir” anlamına gelmektedir (Kalelioğlu, 2008, s. 108). Megali İdea kavramının en temel stratejik hedefi: 1453 yılında Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han tarafından tarih sahnesinden silinmiş olan Bizans İmparatorluğunun İstanbul merkezli olarak tekrar hayata döndürülerek, Yunanlılara bağlanması amaçlanmaktadır (Kalelioğlu, 2008, s. 108).

Megali İdea’nın ortaya çıkmasındaki Tarihsel dinamiklere bakacak olursak: Rus Çariçesi II. Katerina, Avusturya İmparatorluğunu da yanına alarak, Osmanlı’nın içerisinde yaşamlarını sürdüren Rumları Osmanlıdan kopartmak ve Bizans’ı ihya etmeyi arzuladığı Grek Projesi’ni hayata geçirmeyi amaçlamıştır (Uzun, 2004, s. 37). Megali İdea’nın somut bir hale getirilmesi ise 1791 yılında Yunanlı bir şair olan Rigas Ferreros tarafından hazırlanan Megali İdea haritası ile olmuştur (Yalçın, 2017, s. 34).

Megali İdea’nın hedefleri nelerdir sorusuna yanıt arayacak olursak:

İlk sırada Yunan milletinin tam bağımsızlığının sağlanması, Megali İdea’nın en öncelikli hedefleri arasında olmuştur (Kalelioğlu, 2008, s. 108).

Ege adaları, On iki ada, Bozcada, İmroz ve Girit adalarının Yunanistan topraklarına katılmasının sağlanması (Kalelioğlu, 2008, s. 109). Bunun yanında Batı Trakya ve Selanik topraklarının Yunanistan’ın bir parçası olması hedeflenmiştir (Kalelioğlu, 2008, s. 108).
Türkiye’nin en hassas olduğu konulardan biri olan Kıbrıs’ın, Yunanistan topraklarına katılımının sağlanmasının yanı sıra, Batı Anadolu ve İstanbul’unda ilhak edilmesi, Megali İdea’nın hedefleri arasındadır (Kalelioğlu, 2008, s. 109). Yunanistan, ortaya koymuş olduğu bu hedeflerden bazılarını gerçekleştirmiştir. Örneğin: On iki Ada, Girit adası, Batı Trakya ve Selanik gibi toprakları ele geçirmeyi başarmıştır. Bu toprak kazanımlarıyla yetinmeyen Yunanistan halen daha Türk topraklarına göz dikmeyi sürdürmektedir. Günümüzde halen daha sıcaklığını koruyan Doğu Akdeniz krizi Yunanistan’ın emperyalist ve revizyonist arzularının en somut göstergesidir.

Tarihsel Olarak Çamura Saplanmışlık

Bir bilim dalı olarak Tarih, bizlere geçmişte yaşanılan olaylar hakkında bilgi vermesinin yanı sıra geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmayı da öğütlemektedir. Zira tarihten ders almayan milletlerin tarih sahnesinde aynı hatalara düştüğünü ve büyük bedeller ödediğini sık sık görmüşüzdür. Tarih, geçmişle bugün arasında dengeli ve rasyonel bir köprü kurulduğunda maksimum faydayı sağlamaktadır. Yunanistan ise tarihsel süreç içerisinde adeta bir bataklığa saplanmışçasına Ulus devlet kimliğini, Türk karşıtlığı ile beslemektedir. Nitekim Emruhan Yalçın’ın yapmış olduğu çalışmada da değindiği üzere 1859 yıllarında Atina da Fransız Büyükelçiliği görevinde bulunan M.J Tuvanel şu tespitlerde bulunmuştur: Yunanistan da yaşayan herkes toplum tabanındaki çobandan tutun en başta bulunan Krala değin, herkes Türkiye’den toprak koparmanın derdi ve isteği içerisindedir. (Yalçın, 2017, s. 36). Ayrıca Büyükelçi Tuvanel, Osmanlılara ve Türklere karşı olan bu nefreti Rusya da görev aldığı süreç içerisinde, Ruslarda dahi görmediğini ifade etmiştir. (Yalçın, 2017, s. 36) 1859 yılında yapılmış olan bu tespit belki bizlere eski gelebilir. Yunan Milli araştırmalar Enstitüsü 1980 yılında bir anket yapmış; Yapılan bu anket neticesinde elde edilmiş olan verilere göre: Yunan halkının büyük bir çoğunluğu tarafından (%60 civarında) Türkiye düşman olarak tanımlanmıştır (Yalçın, 2017, s. 42).

Bu verilerden hareketle şu tespiti yapabiliriz: 1453 yılında İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet Han komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından fethi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde yürütülmüş ve başarıya ulaşmış olan Türk Bağımsızlık savaşı, Yunanistan tarafında, ağır bir tarihsel travma bırakmış ve Yunanistan Megali İdea’yı tamamen gerçekleştirerek bu ağır yenilginin rövanşını almayı istemektedir.
Bu konu ile ilgili olarak değinilecek bir diğer husus ise 1984 yılında Andreas Dendrinos tarafından kaleme alınan “Yunanistan Uyan” isimli bir kitaptır (Kalelioğlu, 2008, s. 114).

Bu kitabın önemi Megali İdea’nın teorik boyutu ile pratik boyutu arasında bir köprü vazifesi görerek, pratik olarak Türkiye’ye karşı Megali İdea’nın nasıl uygulanması gerektiği ile ilgili yöntemler sunmasıdır. Kitaba göre Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir savaşa girmemeli çünkü Türkiye gerek ülkesinde bulunan kaynaklar açsısından gerek sahip olduğu nüfus kapasitesinden ve Askeri kuvvet olarak Yunanistan’dan daha üstün bir konumda olmasından ötürü, Yunanistan’ın, Türkiye ile potansiyel bir savaştan kaçınması gerektiği ifade edilmiştir (Kalelioğlu, 2008, s. 115). Yunanistan’ın, Ermenileri, Türkiye’ye karşı desteklemesi gerektiği fikri kitapta ileri sürülen bir diğer dış politika stratejisidir. (Kalelioğlu, 2008, s. 116). Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir ülke olarak; Bir AB ülkesi olan Yunanistan tarafından üyelik sürecinin ilerlemesi için Türkiye’den Kıbrıs konusunda tavizler kopartılması gerektiği de ifade edilmiştir (Kalelioğlu, 2008, s. 116)

Türk – Yunan İlişkilerinde Ege Sorunu

Türk-Yunan ikili ilişkilerinde yaşanan en önemli sorunlardan birisi de Ege sorunu ana başlığı altında yer alan karasuları ve hava sahası sorunudur. İlk olarak değineceğimiz husus karasuları sorunu olacaktır. “Karasuları, devletlerin kara ülkesini çevreleyen ve üzerinde egemen haklar kullandıkları deniz alanı olarak tanımlanmaktadır” (Arı, 1995, s. 53). İki ülke arasındaki karasuları aslında 1923 yılında Lozan Antlaşması ile düzenlenmiş; her iki ülke karasuları 3 mil olarak belirlenmiştir (Yılmaz, 2008, s. 34). Ancak Yunanistan tek taraflı olarak 1936 yılında karasularını 6 mile çıkartmıştır (Yılmaz, 2008, s. 34). Türkiye’nin, Yunanistan’ın bu tek taraflı adımına karşı hamlesi ise 1964 yılında olmuş; Türkiye, karasularını 3 milden 6 mile çıkardığını ilan etmiştir (Yılmaz, 2008, s. 34).

Yunanistan, bu adımların uluslararası hukuka uygun olduğunu ifade etsede detaylıca inceleme yapıldığında, Yunanistan’ın öne sürdüğü tezlerin içerisinde birçok tutarsızlıkla karşılaşılmaktadır. Yunanistan, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesini, 1995 yılında kendi parlamentosunda onaylamıştır (Yılmaz, 2008, s. 34). Bu sözleşme, Yunan karar alıcıları tarafından Ege’de, Yunanistan’ın revizyonist politikaların hayata geçirilmesi açısından, temel alınan hukuki bir metin olması hasebiyle son derece önemlidir.

BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre (3.madde) kıyısı olan bir devlet karasularını maksimum 12 mile kadar çıkarabilmekle beraber, aynı sözleşme içerisinde yer alan 300. madde de ise karasularının belirlenmesinde iyi niyetli bir yaklaşımın sergilenmesi gerektiği vurgulanmıştır (Arı, 1995, s. 54). Yunanistan ise 300. maddeyi görmezden gelip, 3. madde ’deki 12 mili kendi tezlerini ileri sürerken referans almaktadır. Yine BM Deniz Hukuku Sözleşmesi içerisinde yer alan 123. Maddeye göre Kapalı ve Yarı kapalı olan denizlerle ilgili karasuları belirlenirken sahili olan devletlerin kendileri arasında uzlaşarak karasularını belirlemeleri gerektiği ifade edilmiştir (Arı, 1995, s. 57). Yunanistan’ın ise bu maddeyi önemsemediğini takınmış olduğu tavır ve ileri sürdüğü argümanlardan anlıyoruz. Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması Ege’de ne anlama gelecektir? Türk karasularının, Ege’de şu an ki mevcut oranı %7.47 iken böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde %8,76’lık bir oranda olacak olup, buna karşılık, Yunanistan’ın şu an ki mevcut karasuları oransal olarak %43,68 iken %71,53 gibi Türkiye’ye kıyasla çok büyük bir oranda artışa sahip olacaktır (Arı, 1995, s. 55) .

Bu orandan anlaşılacağı üzere, bu oran Türkiye tarafından asla kabul edilemez bir orandır.  Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması durumunda bunun Türkiye açısından askeri sonuçları olacaktır. Böyle bir durum gerçekleşirse Türk donanması Ege’den Akdeniz’e geçemez duruma gelecektir (Arı, 1995, s. 58).

Bu durum ülke savunmasını kritik düzeyde zaafa uğratacağından Türkiye, Yunanistan’ın bu adımını savaş sebebi sayacağını belirtmiştir.
Olaylara pragmatik açıdan bakan ve ticaretini deniz yolu ile yapan her devlet aslında Yunanistan’ın bu adımına karşı çıkmalıdır. Eğer Yunanistan karasularını 12 mile çıkartırsa, Ege’de uluslararası suların oranı %48,85’ten %19,71’lik bir orana gerileyecektir. (Arı, 1995, s. 55) . Günümüzde ticaretin çok büyük bir oranı denizlerden sürdürülmektedir. İşte Türkiye, Yunanistan’ın bu adımına karşılık bu oranı özellikle başta bölge ülkeleri olan Romanya, Bulgaristan, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile görüşerek, böyle bir durumun kendi ticari çıkarları açısından da çok tehlikeli olduğuna bu ülkeleri ikna etmeye çalışılmalı; diplomatik anlamda bu ülkelerin desteğini almaya gayret etmelidir. Yabancı ticaret gemileri, bir ülkenin karasularından zararsız geçiş şartı ile uluslararası hukuka göre geçiş yapabilmektedir (Arı, 1995, s. 53-54). Ancak Yunanistan’ın, başta Türk ticaret gemilerine ve diğer ülkelerin gemilerine, zararsız geçişi ihlal ettiği gerekçesi ile müdahale etmeyeceğinin garantisi yoktur. Klasik Realist Teori’nin de belirttiği üzere “devletler arası ilişkilerde niyet bilinmezliği vardır”.

Hava Sahası Sorunu

Karasuları sorununun tamamlayıcı bir unsuru olarak Hava sahası sorunu birbirleriyle son derece bağlantılı meselelerdir. Yunanistan aynı karasularında olduğu gibi tek taraflı olarak 1931 yılında hava sahasını 10 mile çıkardığını belirtmiştir (Yılmaz, 2008, s. 34). Türkiye ise buna karşı çıkmaktadır. 1944 yılındaki Chicago Sözleşmesi’nin bir tarafı olan Türkiye, sözleşmenin 1 ve 2. Maddelerini ileri sürerek karasularının hava sahası ile aynı oranda yani eşit olması gerektiğini ifade etmiştir (Yücel, 2010, s. 96). Normalde 6 mil karasularına sahip bir devlet 6 mil hava sahasına sahip olması gerekirken Yunanistan bunu reddetmekte ve 10 millik bir hava sahasına sahip olduğunu iddia etmektedir. Bu da Yunanistan’ın tezlerinin uluslararası hukuka bir kez daha aykırılığını göstermektedir.

Kıbrıs Adasının Jeopolitik Önemi 

Kıbrıs adası tarih boyunca birçok devlet tarafından hakimiyet altına alınma mücadelesine sahne olmuştur. Kıbrıs özellikle Süveyş kanalını kontrol etme açısından büyük bir öneme sahiptir. Nitekim 1878 yılında İngiltere’nin Osmanlıdan Kıbrıs Adası’nın idaresini almasının arka planında Süveyş kanalı üzerinden Hindistan’daki sömürgesinin güvenliğini sağlamak istemesi yatmıştır (Vatansever, 2010, s. 1495). Müge Vatanseverin çalışmasında da belirttiği üzere Kıbrıs Adası Atlantik okyanusu ile Hint okyanusu arasında kalan deniz hattında Cebeli Tarık Boğazı ve Malta’dan sonra stratejik öneme sahip 3. noktadır (Vatansever, 2010, s. 1495). Yukarıda bahsedilen Cebeli Tarık Boğazı ve Süveyş kanalı NATO’nun tanımladığı kendisi açısından kritik önem arz eden boğulma noktalarını oluşturmaktadır (Ülker, 2019, s. 3). Ayrıca bu boğulma noktalarına ilaveten Türk Boğazları, Sicilya Kanalı da NATO’nun bu tanımlaması içerisinde yer almaktadır (Ülker, 2019, s. 3).
Bu veriler ışığında Kıbrıs adasını etki alanı açısından bir ahtapotun kollarına benzetebiliriz.

Doğu Akdeniz’in neredeyse ortasında bulunan Kıbrıs, coğrafi konumundan ötürü birçok bölge devletine yakın olması ve önemli geçiş güzergahlarını kontrol altında tutma ve çevresinde bulunan enerji kaynaklarından ötürü önemi gittikçe artan bir ada konumunu korumaktadır. Genel Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş olan Orgeneral Necip Torumtay 1997 yılında katılmış olduğu bir sempozyumda Kıbrıs adasının askeri açıdan önemine dikkat çeken bir açıklama yapmıştır Torumtay: “Kıbrıs’ın bütün çevresini etki ve kontrol altına alabilen bir yapıda olduğunu belirtmiş, elektronik izleme, dinleme ve kontrol sistemlerinin merkezi konumunda olduğunu dillendirmiştir” (Ülker, 2019, s. 3). Kıbrıs adası Halil Ülker’in de çalışmasında belirttiği üzere Ortadoğu da bulunan bütün ülkeleri gerek füzeler ile gerek hava kuvvetleri ile bu bölgeyi kolaylıkla hedef alabilen bir yapıya sahiptir (Ülker, 2019, s. 4).

Kıbrıs Adasının Enerji Kaynakları Açısından Önemi

Günümüzde hem önemli bir enerji sahası olan hem de Sıcak çatışma çıkabilme ihtimali günden güne artan bir bölge olabilme potansiyeli taşıması açısından, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın önemi gittikçe daha da artmaktadır. Öyle ki Kıbrıs adasının çevresinde yapılan araştırmalara göre tahmini olarak 8 milyar metreküplük bir petrol rezervinin olduğu iddia edilmektedir (Ülker, 2019, s. 5). Heredot sahasındaki doğalgaz tahmini ise bu bölgede yaklaşık olarak 3,5 trilyon metreküplük bir doğalgaz rezervinin olduğu yönündedir. (Ülker, 2019, s. 5). 1,5 trilyon metreküplük bir doğalgaz rezervi, Türkiye gibi enerji anlamında dışa bağımlı bir ülke açısından 572 yıl gibi çok uzun bir süre zarfında Türkiye’ye yetebileceği ifade edilmektedir (Ülker, 2019, s. 5). Hal böyle olunca bölge hem Türkiye açısından gerek ülkesinin egemenliğini korumak gerekse enerji anlamındaki dezavantajlı konumunu avantaja çevirerek önemli stratejik kazanımlar elde etmeyi amaçlama açısından hayati bir öneme sahipken; hem de buradaki rezervleri görünce iştahları kabaran diğer ülkelerinde bu enerji kaynaklarını elde etme isteğinden ötürü bölge küçük bir kıvılcımla büyük bir yangına sebebiyet verebilecek kaygan bir zemine sahiptir.

Kıbrıs Sorununun Tarihsel Süreci

Kıbrıs adası, Osmanlı hakimiyetine 1570-1571 yılları arasında girmiştir (Yılmaz, 2017, s. 88). Uzun yıllar Osmanlı hakimiyeti altında kalan Kıbrıs, 4 Haziran 1878 yılında Osmanlı ile İngiltere arasında yapılan antlaşma neticesinde, Osmanlı toprağı olma statüsünü sürdürse de idari anlamda İngilizlere bırakılmıştır (Yılmaz, 2017, s. 88). Kıbrıs’a, İngilizlerin gelmesi ile Yunan-Rum kesimlerinin, Megali İdea’yı gerçekleştirme ümitleri daha da yeşermiştir. Öyle ki yapılan antlaşma neticesinde adaya aynı yıl gelen İngiliz valiyi karşılayan ve karşılama sırasında bir konuşma yapan Kition Piskoposu, İngilizlerin, Kıbrıs adasını Yunanlılara zorluk çıkarmadan vereceği konusunda ümitli olduğunu ifade etmiştir (Taşkesen, 2015, s. 101). Yunanlıların bu isteklerine İngiltere de zaman zaman olumlu sinyaller vermekten çekinmemiştir. 1. Dünya savaşında, savaşa İngilizlerin yanında katılması karşılığında, Kıbrıs adasının, Yunanlılara verilmesi ile ilgili olarak Yunan tarafına söz verilmiştir (Yılmaz, 2017, s. 89). Ancak bu söz yerine getirilmemiş, İngiltere Yunanistan’ın tarihsel bir saplantısı haline gelen Megali İdea’yı diplomatik bir koz olarak kullanmış, böylece İngiltere hem savaş yükünü hafifletmiş hem de Kıbrıs adasını Yunanistan’a bırakmamıştır. Böylece Yunanistan, geçmişte olduğu gibi yine Avrupalı devletlerin çıkarlarına alet olmaktan kurtulamamıştır. Yunanistan, Megali İdeasının hedeflerinden biri olan Kıbrıs’tan vazgeçmediğini 1951 yılında yapılan BM Paris konferansında bir kez daha göstermiş; Kıbrıs’ın, Yunanistan topraklarına katılması konferansta istenmiştir (Yılmaz, 2017, s. 90).

Kıbrıs Cumhuriyeti, 1959 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından yapılmış olan Londra ve Zürih antlaşmaları neticesinde 16 Ağustos 1960 yılında resmen kurulmuştur (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1499). Kıbrıs da yaşanılan sorunların ana nedenlerinden birisi Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Makarios’un, Londra ve Zürih antlaşmalarında belirtilen hukuki ilkelere aykırı olarak, Türkiye ve Kıbrıs da yaşayan Türklerin aleyhinde girişimlerde bulunmuş olmasıdır. Buna göre Makarios 1963 yılında Türklerin ayrı belediyeler kurmasının ortadan kaldırılmasını, Türklerin Kıbrıs devletinde görev alma oranının %30 olarak belirlenmesi gibi Kıbrıs’ta bulunan Türk kesimi aleyhine girişimlerde bulunmuştur (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1512). Bunun ardından Rumların, Kıbrıs da bulunan Türklere saldırılarda bulunması üzerine kanlı Noel olarak bilinen katliam gerçekleşmiş; Rumlar tarafından 364 Türk bu olaylar neticesinde hayatını kaybetmiştir (Arık, 2011, s. 6). Şiddet olaylarının ardından Makarios, tarihler 1 Ocak 1964 yılını gösterdiğinde 1960 yılındaki antlaşmaları tek taraflı olarak tanımadığını ilan etmiştir (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1513). Adadaki Anayasal düzenin bozulması anlamına gelen bu ilan 1960 yılında yapılmış olan Garanti Antlaşmasından doğan meşru hakları neticesinde Türkiye, Kıbrıs adasına müdahale kararı almıştır. Ancak alınan bu müdahale kararı Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya müdahale edebilecek gerekli imkanlara ve teçhizatlar’a sahip olmaması nedeniyle askeri anlamda hayata geçirilememiştir. Bunun yanında diplomatik anlamda da müdahale kararına ABD’den itiraz gelmiş; ABD’nin o dönem başkanı olan Johnson tarafından kaleme alınan mektupta: ABD’nin, Türkiye’nin askeri müdahalesine karşı olduğunu ve bir NATO üyesi olan Türkiye’nin muhtemel bir SSCB saldırısına maruz kaldığı takdirde Türkiye’ye yardım edilmeyeceği konusunda uyarmış ayrıca Türkiye’nin ABD silahlarını kullanarak Ada’ya müdahale edemeyeceğini çünkü yapılan antlaşma neticesinde bu silahların Türkiye’ye sadece ülkesini savunma amacıyla verildiği mektupta dile getirilmiştir (Arık, 2011, s. 8). Bu mektubun önemi aslında Türkiye’nin, kendi milli savunma sanayisini kurması ve geliştirmesinin ne kadar elzem olduğunu bizlere bir kez daha göstermiştir. Ayrıca Klasik Realist Teorinin belirttiği üzere “Devletlerin kendi savunmaları başka bir otoriteye devredilemez” yaklaşımının geçerliliğini ABD’nin, NATO üyesi olan bir Türkiye’yi, paktın kuruluş amacı olan SSCB tehdidine karşı korumayacağını, olası bir krizde Türkiye’nin yanında yer almayacağını belirtmiş olması, Klasik Realist Teorinin dile getirmiş olduğu hususu doğrular niteliktedir.

1967 yılının kasım ayında Grivas (kendisi EOKA’nın kurucusudur) komutasındaki Rum muhafız Birliği, 2 Türk köyü olan Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldırılarda bulunarak buraları ele geçirmiştir (Arık, 2011, s. 12). Bunun üzerine havalanan Türk jetleri bu bölgelerde uçuş yapmış ve eğer saldırılar devam ederse Türkiye, Yunanistan’a savaş ilan edeceğini açıklamış; bu açıklama üzerine Grivas ve komutasındaki ordu bölgeden ayrılmıştır (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1514). 28 Aralık 1967 yılında yaşanan bu gelişmeler üzerine Geçici Türk Yönetiminin kurulduğu ilan edilmiştir (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1514). Ayrıca oluşturulan bu geçici yönetimin ilk başkanı olarak Dr. Fazıl küçük seçilmiş, ardından 1973 yılında ise Dr. Fazıl küçüğün bıraktığı koltuğu Rauf Denktaş devir almıştır (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1514,1515).

Ayşe Tatile Çıksın 1974 Kıbrıs Barış Harekatı

1974 yılında, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a, Yunanlı subaylar komutasındaki birlikler kullanılarak darbe yapılmış ve akabinde Makarios yerine Nikos sampson, Kıbrıs yönetiminin başına geçirilmiştir (Arık, 2011, s. 16). Bu gelişme açıkça Garanti Antlaşmasını ihlal etmektedir. Kıbrıs’ın garantör ülkelerinden birisi olan Yunanistan’ın, adada anayasal düzeni bozma adımına karşı hamle ise 20 Temmuz 1974 yılında gelmiş; Türkiye, Kıbrıs’a asker çıkartarak Kıbrıs’ta bulunan soydaşlarının koruyucusu olduğunu ve haklarını koruyacağını bir kez daha dünyaya göstermiştir (Arık, 2011, s. 17). 20-22 Temmuz tarihleri arasında Türkiye adanın %7 lik bir kısmını ele geçirmeyi başarmıştır (Arık, 2011, s. 17).

Ateşkes sağlandıktan sonra yapılan Cenevre konferanslarında taraflar arasında kabul edilmiş olan hususlar, Rum kesimi ve Yunanistan tarafından yerine getirilmemiş ayrıca kuşatma altındaki Türk köylerinden kuşatma kaldırılmamıştır (Vatansever, 2010, s. 1516). Bu süreç zarfında, Rum kesimi saldırgan faaliyetlerine devam etmekten çekinmemiş; Türk köylerine saldırılarda bulunmuştur (Arık, 2011, s. 19) . Bunun üzerine Türkiye, Kıbrıs’a herkesin bildiği o meşhur parola olan “Ayşe Tatile Çıksın” parolası ile harekata 14 Ağustos’ta başlamıştır (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1516).

Harekât neticesinde Türkiye, Rauf Denktaş tarafından da önerilmiş olan “Kokkina, Lefke, Lefkoşa Magosa (Atilla) hattına ulaşmış” ve 16 Ağustos günü ateşkesi kabul etmiştir (Arık, 2011, s. 19). 1983 yılında bugünkü adı ile bildiğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edilmiştir (Vatansever, Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi, 2010, s. 1518). Böylece Türkiye, Yunanistan ve Rum kesiminin adayı kendilerine ilhak etme planlarını boşa çıkartmış, gerektiğinde askeri güç kullanmaktan çekinmediğini hem Yunanistan’a hem de kendisine karşı çıkan diğer uluslararası aktörlere göstermiştir.

Sonuç

Türk- Yunan ilişkileri, geçmişten günümüze inişli-çıkışlı bir seyirde ilerlemiştir. Yunanistan’ın geçmişten günümüze Türkiye’ye karşı, revizyonist ve uluslararası hukuka aykırı politikalar izlemesinin arka planında Megali İdea’nın halen daha Yunan karar alıcılarının zihin dünyasında önemli bir yer işgal etmesinden kaynaklanmaktadır. AB ülkeleri ve diğer büyük güçler tarafından desteği hiç eksik olmayan Yunanistan, bu ülkelerden aldığı destek ile Türkiye’ye karşı adımlarında uluslararası hukuku ihlal etmekten çekinmemekte çünkü kendisine karşı bir yaptırım uygulanmayacağını düşünmektedir. Yunanistan aslında böyle yaparak hem kendi ülkesini gerek iktisadi gerekse askeri anlamda dışarıya daha da bağımlı hale getirmiş oluyor. Bu bağımlılık şu an belki Yunanistan’a diplomasi masasında kısa vadede büyük avantajlar sağlıyor olsa da Yunanistan’ın unutmaması gereken husus şu ki devletler arası ilişkilerde dostluklar yok çıkarlar vardır. Yunanistan, bana nasıl olsa yardım ederler düşüncesiyle hareket etmekte ancak tarihe bakıldığında 2.Dünya savaşında Çekoslovakya’ya Fransa ve İngiltere tarafından Nazi Almanya’sına karşı verilmiş olan koruma taahhüttü uygulanmamıştır. NATO üyesi olan Türkiye, ABD tarafından SSCB’ye karşı yalnız bırakılmakla tehdit edilmiştir. Yunanistan bu tarihsel gerçeklikleri dikkate almalıdır. Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer husus ise her devlet dış politikasını kurgularken kendi kapasitesine uygun bir zeminde dış politikasını inşa etmelidir. Kapasitesinin üstünde gerçekçi olmayan bir dış politika yürüten her devletin dış politikası çökmeye mahkum olacaktır.

Türkiye, Askeri çözümleri diplomasiyi sonuna kadar kullandıktan sonra son çare olarak uygulamaktadır. Bunu uygularken de Türkiye, uluslararası hukuka uygun bir şekilde hareket etmektedir. Diplomasi anlamında özellikle Türkiye’nin, Yunanistan bir cevap vermesi elzemdir. Diplomasi her ne kadar sahadaki kazanımlarınızı masada karşı tarafa kabul ettirmek anlamına gelse de diplomasinin bir de psikolojik yönü bulunmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye, ikili ilişkilerinin iyi olduğu ülkelerle Balkanlarda: Arnavutluk ve Kosova; Türkiye’nin geleneksel müttefikleri olan Azerbaycan, Pakistan, Katar, Somali, Libya (ulusal Mutabakat Hükümeti) Orta Asya daki Türk Devletleri, ortak açıklamalarda bulunarak Yunanistan’a karşı Türkiye’nin yalnız olmadığını vurgulamalıdır. Bu konuda özellikle ismi geçen bu devletler, Azerbaycan gibi aktif olarak Türkiye’ye desteklerini iletmelidirler. Burada önemli olan bu devletlerin etki kapasiteleri değil, Türkiye’nin uluslararası arenada yalnız kaldığı algısının kırılmasıdır. Türkiye, yalnız kalsa dahi ülkesinin bütünlüğünü ve halkının güvenliğini kararlılıkla savunmaya devam edecektir. Hiçbir devlet ellerini kollarına bağlayıp kendi ülkesinden toprak koparma amacında olan bir devlete müsaade etmez hele ki bu devlet Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet ise.

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

• Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri Ve Megali İdea. Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi
Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 108,109,114,115,116.

• Uzun, H. (2004). 1919-1950 Yılları Arasında Türkiye-Yunanistan İlişkileri. Gazi Üniversitesi Kırşehir
Eğitim Fakültesi , 37

• Yalçın, E. (2017). Yunanlıların Bitmeyen İdeali:”Megali İdea”. İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, 34,36,42.

• Arı, T. (1995). Ege Sorunu Ve Türk- Yunan İlişkileri: Son Gelişmeler Işığında Kara Suları Ve Hava Sahası
Sorunları. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 53,54,55,57,58.

• Yılmaz, M. E. (2008). Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türk- Yunan İlişkileri Ve Ege Sorunu. Sosyal
Bilimler Dergisi, 34.

• Yücel, S. (2010). Ege’de Bitmeyen Sorunun Bir unsuru Olarak Türk Ve Yunan Karasuları Ve Ulusal Hava
Hava Sahaları . Güvenlik Stratejileri Dergisi, 96.

• Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 6,8,12,16,17,19.

• Taşkesen, A. (2015). Jeopolitik Ve Jeostratejik Bağlamda Kıbrıs’ın Türk Toplumundaki Yeri. Yakın Doğu
Üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisi , 101

• Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorunun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Dergisi, 1495,1499,1512,1513,1514,1515,1516,1518.

• Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekatı Ve Sonuçları. İnönü University International Journal Of
Sciences, 88,89,90.

[/vc_toggle]

İstihbarat ve Karşı İstihbarat Faaliyetleri

İstihbarat (Espiyonaj) ve onun karşıt kavramı olan Karşı İstihbarat (Kontrespiyonaj) Tez ve Antitez yaklaşımlarıyla hayatımıza yer edinmektedir. Literatür açısından henüz genç olan bu kavram, Endüstri 4 sonrası hayatımıza girmiş ve önemli bir olgu olduğunu Ülkelere hissettirmiştir. İstihbarat, görüneni ve görünmeyeni ayıran bir indikatördür ancak her Ülkenin görünmesini istediği ve istemediği kendi yapısal faaliyetleri vardır. Uygarlık Tarihinde Devletler varlıklarını sürdürebilmek için İstihbarat faaliyetlerine önemini esirgememiştir. Bu faaliyetler en eski kadim dönemlerden günümüz modern dünyasına kadar gelişerek devam etmiştir. Önceden yalnızca kısa vadeli düşünülüp kovuğu çizilen bu kavram 2. Dünya Savaşı sırası ve 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminde çemberindeki direnci kırıp kendisini genişletmiştir. İstihbarat Disiplininin içerisinde kendisine spesifik yer bulan Karşı İstihbarat ise kendisine zıt faaliyetlerinin tamamına karşı koyma amacı güder.

“Bilgi güçtür” mottosuyla ivmelenen bu hareketsel faaliyetler birbirleriyle sürekli mücadele içerisindedir bir noktada başarı varsa ödünleşim oluşur ve karşı taraf kaliteyi sorgular bu yüzden esas mesele mücadeleden galip çıkmaktır, bu da stratejik yaklaşma ile mümkün olmaktadır. Ülkemiz açısından bu faaliyetlerin az bilinirliği Kolektif Güvenlik anlayışının önemini yitirdiği bu dönemde önem kazanması gereken bir konudur. Devletlerin Güvenlik sorunlarını ve açığa çıkmayan sırlarını koruması bunun yanında ülkelerin sosyo-kültürel birikimlerinin güvence altına alınması faaliyetleri tamamen karşı savunma olgusu üzerine kuruludur. Oluşan Güvenlik kaygısı, günümüzde Karşı İstihbarat birimlerinin sahip olduğu güç ile şekillenmektedir. Gelin beraber bu kavramları gerçekleştirmek için yapılan faaliyetlere önce İstihbarat sonra Karşı İstihbarat sıralamasıyla göz atalım.

[irp posts=”25491″ name=”‘Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi!'”]

İstihbarat Faaliyetleri

  • Siyasi İstihbarat: Siyasal konjonktürüne hâkim olunan ülkenin; Tarihsel bütünlüğü, Anayasal düzeni, Hükümet Faaliyetleri, Dış Politika yönelimleri, Siyasal Partiler vb. yapıların incelenip özümlenmesi sağlanır, böylelikle fikir oluşturulmuş olur.
  • Askeri İstihbarat: Eskisi kadar günümüzde de önemini hiç olmadığı kadar koruyan Askeri faaliyetler ülkenin bel kemiğini oluşturur. Askeri kapasite, Savaş gücü, Hava, Deniz ve Kara gücü araştırılması istihbarat faaliyetleri açısından önem taşır.

  • Ekonomik İstihbarat: Bir Ülkenin Ekonomik durumu ve Konjonktürel hamleleri ve bunun yanında Makroekonomiye hizmet eden çıkar gruplarına yönelik faaliyetleri Ekonomik istihbarat açısından hayati önem taşımaktadır.
  • Sosyal İstihbarat: Bir Ülkenin sosyal yapısı, demografik değerleri, değer yargısı, kültürel faaliyetleri ve sosyal karakteristik incelemeler sosyal istihbarat faaliyetlerinin önemini arz eder.
  • Biyografik İstihbarat: Bir Ülkenin Kanaat önderleri, Siyasi, Ekonomik ve Devlet bünyesinde çalışan önemli statüye sahip kişiler hakkında yapılan incelemelerdir.
  • Coğrafik İstihbarat: Diğer Türlere göre daha az önem arz eden Coğrafi İstihbarat bir ülkenin Coğrafyasını ele alan incelemedir.
  • Bilimsel ve Teknik İstihbarat: Bir Ülkenin Bilimsel ve Teknik faaliyetlerinin kapsamlı araştırılmasıdır. En önemli çalışma grubu ilgili ülkenin Nükleer, Askeri, Enerji
    ve Güvenlik faaliyetleridir.

Karşı İstihbarat Faaliyetleri

  • Menfaat ve Sır Korunması: Karşı İstihbaratın en önemli amacı ulusal güvenlik meselelerini perde önünden ayırmaktır. Menfaat konusunda ise ‘’Sağ el ile el sıkışırsan sol elinde taş olsun’’ mantığıyla hareket edilmektedir.
  • Yabancı İstihbarat Servislerinin Faaliyetlerine Bariyer Oluşturmak: Servislerin hareketlerini ve etki alanlarını sınırlamak temel esastır.
“Eli Cohen”
  • Vatandaş Olan Casusları Gözlemlemek ve Yakalamak: Karşıt Faaliyetler arasında en önemlisi bu husustur. Ciddiyete dikkat çekmek gerekirse Suriye’de modern Arap sosyalizmini oluşturmaya çalışan ve İktidarı ele geçiren Baas partisinin aktif olduğu yıllarda hesaba katmadığı etken olan ‘’Eli Cohen’’ adlı İsrail İstihbaratına çalışan Casusun Suriye Hükümetine verdiği zararlar örnek verilebilir. Nitekim Etkili, Rasyonel ve Operasyonel boyut açısından İstihbarat Faaliyetlerinin Milli ölçütlere uygun bir biçimde geliştirilmesi gerekir. Yıllar boyu önemini taşıyan bu kavram ilerleyen yıllarda da gelişmeye devam edecek ve Devletlerin gözdesi olmaya devam edecektir.

[irp posts=”18873″ name=”‘Devletlerin Tepkilerini Belirleyen’ Stratejik İstihbarat Neden Önemlidir?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1 BERKOWITZ Bruce D. ve GOODMAN Allan E., Strategic Intelligence for American
Security, Princeton, Princeton University Press, 1989
2 ASEAD CİLT 6 SAYI 8 Yıl 2019, S 89-105- KARTAL, Açelya (2017), “İstihbarata Karşı
Koyma”, S. Yılmaz. (Ed.), İstihbarat Dünyası (ss. 315-327), Kripto Yayınları, Ankara.
[/vc_toggle]

Terör Örgütlerinin İncelenmesi: Terörist mi, Savaşçı mı?

Giriş

Terörizm hakkında günümüzde hala tüm devletler tarafından kabul edilen tek bir tanım yapılamamıştır. Bunun sebebi, devletlerin eylemleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamalarıdır. Aynı yorumlama örgütler için de geçerlidir. Saldırganlık boyutunda eylemler gerçekleştiren bir örgüt, bu eylemlerden zarar gören ve görmeyen devletler nezdinde farklı yorumlamalara maruz kalabilmektedir. Şöyle ki; eğer bir devlet, saldırgan eylemden zarar görmemişse hatta bu eylem, devletin uluslararası politikalarını destekler nitelikteyse eylemi yapan örgütü veya bireyi terörist olarak değil özgürlük savaşçısı, hakkını savunan bir oluşum olarak görebilmektedir. Bu durumun tam tersi de gerçekleşebilmektedir. Bir devlet, herhangi bir örgütün eyleminden zarar görmüşse, bu örgütü terörist ilan edip, örgütün destekleyicileri de dahil olmak üzere bu gruba karşı bir mücadeleye başlayabilmektedir. Hatta bu devlet, uluslararası sistemde küresel bir güç ise, yanına diğer müttefiklerini de çekmeye çalışarak ve daha da ileriye giderek haksız savaş vb. işgal eylemlerine kalkışabilmektedir. Bu belirsizlik, devletlerin çıkarlarının uyuşmaması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Terörizm olgusu ve eylemci örgütlerin, terörist veya savaşçı olup olmadıkları tartışmasının temeli yine devletlerin çıkar maksimizasyonu ile ilgili olmaktadır. Bu tartışma temelinde, beş tane terör örgütü analiz edilecek ve yorumlarla desteklenerek bir sınıflandırma yapılmaya çalışılacaktır.

FARC

Bu bağlamda ilk olarak analiz edilecek örgüt FARC, yani “Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri” dir. Adından da anlaşılacağı üzere, Kolombiya’da kurulan silahlı, hükümet karşıtı ve Marksist-Leninist bir örgüttür [1]. Kendilerini halkın savunucusu olarak görmektedirler. Oldukça organize bir örgüt olup kendilerine ait web siteleri bile mevcuttur. Refah dağılımını, fakiri zengine karşı savunan ve nihai amacı Kolombiya hükümetini devirerek başa geçmek olan örgüt, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri ülke çapında ortadan kaldırmak istemektedir. Örgüt genelde eylemlerini, adam kaçırma, rehin alma, bombalama, kolluk kuvvetlerine saldırı olarak gerçekleştirmektedir. Gelirini ise bu eylemler sonucu fidye alarak, haraç toplayarak veya uyuşturucu ticaretinden sağlamaktadır.

Örgüt, AB, ABD, Kolombiya Hükümeti ve Kanada tarafından terör örgütü ilan edilmiştir [2]. Örgütün eylemlerinin Kolombiya Hükümetini istikrarsızlığa sürüklemesinden ve ekonomik anlamda zarar vermesinden yola çıkılacak olursa, amaçları olan sosyal ve ekonomik eşitliği sağlama konusunda destekleyici hamleler yapmamıştır. Ayrıca, gelirinin büyük bir kısmını uyuşturucudan sağlayarak başka bir kötülüğe de öncülük etmektedir. Kendisini hükümet gibi kabul ederek kurallar koymuş ve vergiler toplamıştır. Bu durumda nihai amacından sapan örgüt, klasik bir terör örgütü gibi davranmış ve eylemlerini bu yönde gerçekleşmiştir. Ayrıca, kendi halkına zarar vererek ideolojisinden sapan bir örgüt terör örgütü olarak kabul edilmektedir. Fakat, halkın içindeki bir grubun desteğiyle 2018 yılında, hükümet ile barış antlaşması imzalamış olup, siyasi bir parti olarak hayatına devam etmiştir [3].

ETA

Diğer bir örgüt ise ETA, yani Bask Yurdu ve Özgürlük adlı örgüttür. Örgüt, Bask bölgesinin bağımsız olmasını sağlamaya çalışan İspanya Hükümeti karşıtı Marksist-Leninist bir oluşumdur. ETA temelde ayrılıkçı, devrimci bir örgüt olarak eylemlerini gerçekleştirmektedir [4]. İspanya hükümetinin Bask bölgesinde özerlik tanımasına rağmen, örgüt eylemlerine devam etmiş ve tam bağımsızlık istemiştir. Eylemlerini genelde siyasi kişilikleri öldürme, kolluk kuvvetlerine saldırı ve insanların yoğun bulunduğu bölgelere bombalı saldırılar düzenlemek olarak klasik bir terör örgütü temelinde gerçekleştirmiştir. Örgüt kurulduğu yıldan bugüne 800 küsur kişinin ölümüne neden olmuştur ve İspanya, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak tanımlanmaktadır [5]. Örgüt, yaptığı eylemler bakımından sesini duyurmuş ve özerklik elde etmiş olmasına rağmen durmamış ve kanlı eylemlerine devam etmiştir. Bu açıdan bakılacak olursa, örgütün eylemlerine devam etmesi, yaptığı ateşkesleri bozması ve büyük can kayıplarına neden olması dolayısıyla dünyanın önde gelen güçlerinin de tanımladığı gibi bir terör örgütü haline gelmiştir. Örgüt en sonunda, süresiz ateşkes ilan etmiş ve kayıplar için İspanya halkından özür dileyip kendini feshetmiştir.

Hizbullah

Bir diğer incelenecek örgüt, Hizbullah’tır. Bu örgüt, “Allah’ın Taraftarı” adını taşıyan İslamcı bir niteliğe sahiptir. Örgütün amacı, en temelde Lübnan topraklarını istila etmiş olan İsrail devletini geri püskürtmektir [6]. Örgüt, emperyalist gördüğü devletleri Lübnan topraklarından çıkarmak ve Lübnan halkının seçme özgürlüğünün olduğu bir İslam devleti kurmak istemektedir. Örgüt aynı zamanda çok düzenli bir yapıya sahiptir. Bu nedenle de kendi bayrağı ve marşı vardır. ABD, AB ve diğer batılı ülkeler tarafından terörist ilan edilen Hizbullah, kendi bulunduğu coğrafyada ve diğer Müslüman ülkeler nezdinde saygı duyulan bir örgüt olmuştur [7].

Örgüt, uzun süren mücadele sonucunda İsrail devletini Lübnan topraklarından çıkarmıştır. Eylemlerini askerlere yönelik saldırılar olarak sınırlayan örgüt, mücadelesini bir savaş ortamında gibi sürdürmüş sivillere zarar vermemeye çalışmıştır. Eylemleri ile dünya kamuoyunda sesini duyuran örgüt kendi davasında başarılı olmasından sonra daha öteye gitmemesi, destekçisi olduğu Müslüman halklarından da saygı toplamasıyla birlikte kendi halkının özgürlüğü için savaşan klasik bir silahlı örgüt konumuna gelmiştir. Bu konumundan uzaklaşmayıp adeta bir ordu gibi hareket etmesi dolayısıyla batılı devletlerin ilan ettiği gibi terör örgütü olarak değil daha çok kendi halkını savunan özgürlük savaşçıları gibi gözükmektedir.

Tamil Kaplanları

Bu konuda değinilecek bir diğer örgüt, Tamil Kaplanları’dır. Örgüt, Sri Lanka da Tamil etnik grubunun bağımsızlığını amaçlayarak ayrılıkçı bir tutum sergilemektedir [8]. Eylemlerini, askerlere karşı saldırı ve genelde “canlı bomba” şeklinde kalabalık ortamlarda sivillere yönelik patlattıkları bombalarla yapmaktadır. Aynı zamanda, Sri Lanka hükümetiyle sürdürdüğü mücadele bir iç savaşa dönüşüp, bu savaşta birçok sivil hayatını kaybetmiştir. Savaş, Sri Lanka kolluk kuvvetlerinin örgütü etkisiz hale getirmesiyle sona ermiştir [9]. Tamil Kaplanları, ABD, AB ve Hindistan tarafından terör örgütü ilan edilmiştir. Örgütün anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmemesi, ülkeyi iç savaşa sürüklemesi ve eylemlerinde sivilleri hedef alması Tamil Kaplanlarını tipik bir şiddet yanlısı silahlı örgüt yapmaktadır. Her ne kadar Sri Lanka hükümetinin aşırıya kaçan misilleme hareketleri olsa da Tamil Kaplanları’nın yürüttüğü mücadelenin çok kanlı olması bu örgütü klasik bir terör örgütü yapmaktan öteye gidememiştir.

Boko Haram

İncelenecek olan son örgüt ise Boko Haram örgütüdür. Örgüt, Nijerya’da kurulan radikal İslamcı özelliği olan silahlı bir gruptur. Batı tipi eğitimin haram olduğunu savunarak Nijerya’ya şeriatı getirmeyi amaçlayan örgüt, kent ve kiliseleri yakmış, binlerce insanı öldürmüş, genç kızları kaçırmış ve özellikle polis merkezleri ve kamu binalarını hedef alan eylemler gerçekleştirmiştir. Batının getirdiği her türlü şeye karşı olan örgüt, Nijerya’daki BM binasına dahi bombalı saldırı düzenlemiş ve Noel zamanlarında kiliseleri bombalamıştır [10]. Eylemlerini çevre ülkelere de yayan örgüt birçok kanlı eylem düzenlemiştir. Örgüt, BM, ABD, Türkiye ve diğer birçok ülke tarafından terörist grup listelerine eklenmiştir [11]. Örgütün çizdiği akıl dışı dava tasavvuru yaptıkları eylemlerin amaca yönelik olmasından çok can kayıplarını arttıran düzeyde olması, kendi halkını savunmaması aksine onlara zarar vermesi ve sorunlarını barışçıl yollarla dile getirmeye çabalamaması dikkat çekmektedir. Bütün bunların yanında çevre ülkelerde de faaliyete geçerek daha çok kan dökülmesine neden olması dolayısıyla örgüt tam bir terör örgütü gibi davranmaktadır.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, günümüzde hala terörizm ve terörist eylemler konusundaki tanım belirsizliği sürmektedir. Bir örgütün terörist olup olmadığına karar vermek örgüte hangi açıdan baktığınızla ilgili olmaktadır. İncelenen örgütler genel itibarıyla etnik veya dini temelde kurulmuş, bağımsızlık isteyen ve ayrılıkçı tutumlar sergileyen ya da bir ülkenin tamamına hâkim olmak isteyen örgütlerden oluşmuştur. Örgütlerin amaçları ve eylemleri göz önüne alındığında amacından şaşmamış ve başarılı olup kendi halkından da saygı kazanan örgüt sayısı yok denecek kadar azdır. Örgütler ya istediklerini alamadıkları için eylemlerinin düzeyini daha kanlı olacak şekilde düzenlemiş ya da amaçlarına ulaşsalar bile eylemlerini durdurup barış antlaşması yapmamışlardır. Bu bağlamda, incelenen örgütler içerisinde barış yapan ve silah bırakan örgütler olsa dahi Lübnan Hizbullah’ı dışındaki örgütler amaçlarından şaşmış ve terör örgütü olarak kalmışlardır. Hizbullah’ın görev tanımını iyi yaparak bu yönde eylemler yapması, sivilleri öldürmekten kaçınarak birçok kesimin saygısını kazanması, her ne kadar devlet olmayan silahlı bir örgüt olsa dahi bu örgüt, inceleme sonucunda diğer grupların aksine bazı çevrelerce terörist olarak değil özgürlük savaşçısı olarak nitelendirilmiştir.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

Berkay Karlıdağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, “Kolombiya’nın Siyasi Görünümü”,
http://www.mfa.gov.tr/kolombiya-siyasi-gorunumu.tr.mfa. (Erişim Tarihi: 06.11.2020)

[2] Tuiç Akademi, “Kolombi’yadaki FARC Hareketi ve Etkileri”, 2015,
http://www.tuicakademi.org/kolombiyadaki-farc-hareketi-ve-etkileri-mehmet-orkun-genc/.
(Erişim Tarihi: 05.11.2020)

[3] Gençtürk T, ‘’Terör Kavramı ve Uluslararası Terörizme Farklı Yaklaşımlar’’, Başkent Üniversitesi
Stratejik Araştırmalar Merkezi Raporu, 2012, ss. 50-62.

[4] Alptekin H, “Etnik Terör ve Terörle Mücadele Stratejileri: IRA, ETA, TAMİL KAPLANLARI ve PKK”,
SETA, 1. Baskı: Nisan 2018, ss.40-60, İstanbul.

[5] Kurum M, “Terörist Örgütlerin Güvenli Ortamı ve PKK”, Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim
Danışmanlık Tic. Ltd. Şti. 2017, ss. 40-63.

[6] Bozkurt A, ‘’Hizbullah’ın Lübnan’da Kuruluşu ve Popülaritesinin Sebepleri’’, Tarih Okulu Dergisi,
Cilt: 7, Sayı: 17, Mart 2014, ss. 599-627.

[7] Gagel, Andrew. C. ve Diğerleri. ‘’Patterns in Terrorism in North Africa, theMiddle East, Central Asia
and South Asia: 2007-2010’’, Center For Strategic & International Studies Raporu, 2011, ss. 60-75.

[8] Altınoğlu G, “Tamil Kaplanlarının Akıbeti ve PKK”, Teori ve Politika Dergisi, Mayıs/Haziran 2009,
ss. 70-82.

[9] Yalçın E, “Terör ve Terörizmle Mücadelede Bir İç Savaşın Analizi: Sri Lanka ve Tamil Kaplanları
Örneği”, Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:3, No:5, 2016, ss. 45-57.

[10] African Security Review, “The Islamist challenge: Nigeria’s Boko Haram crisis explained”, Sayı:19,
No:2, 2010, ss. 54-67.

[11] Walker A, “What is Boko Haram?”, United States Instute Of Peace Special Report, Rapor Sayısı:308,
2012, ss. 2-16

[/vc_toggle]

Narcos Afganistan Gözden Kaçan Dram

0

Narcos Afganistan… Ülke, Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyada illegal olarak afyon üretiminde %90 oranıyla zirve yapmış durumda. Afganistan’da 1950’li yıllarda İran’da uyuşturucunun yasaklanmasından sonra afyon üretimi epey artmıştır.

Afganistan ve komşusu Pakistan yirmi yıl içinde Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya en fazla uyuşturucu gönderen ülkeler haline gelmiştir.

Sovyetler Birliği Askerleri Kabil Yakınlarında, 1988 - Fotoğraf: Andrey Solomonov / Sputnik / Scanpix / LETA
Sovyetler Birliği Askerleri Kabil Yakınlarında, 1988 – Fotoğraf: Andrey Solomonov / Sputnik / Scanpix / LETA

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesinin ardından İslami yönüyle haram olmasına aldırılmaksızın özellikle mücahitlerin uyuşturucu üretiminden para kazandığı tespit edilmiştir.

Araştırmacı Vanda Felbab Brown’ın iddiasına göre Gulbeddin Hikmetyar, Molla Muhammet Nazım Akhunzade ve İsmetullah Müslim bu dönemde mücahitlerin eğitimi ve Ruslara direnmek adına maddi kazanç için bu yolu tercih etmişlerdir. Amerikalı tarihçi Alfred Mccoy’a göre bu dönemde CIA özellikle Hikmetyar’ın ticareti için yardımcı olmuştur.

1989’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da savaşı kaybederek ülkeden çekilmesinin ardından cihatçılar arasında bir çekişme başlamıştır.

Rusların bölgeyi terk etmesiyle beraber kesin bir zafer elde eden ABD ve müttefikleri mücahitlerden desteğini kesmişlerdir. Bu durum da zaten zengin bir ülke olmayan Afganistan’da cihatçılar arasında ekonomik gelir elde edebilmek için daha fazla uyuşturucu üretimi ihtiyacı oluşturmuştur.

Afgan mücahitler, Sovyetler'e karşı cephede. 1985
Afgan mücahitler, Sovyetler’e karşı cephede. 1985

1999 yılında Taliban’ın mücadeleden başarı elde etmesinden sonra ülkedeki afyon üretimi 4.5 tona kadar yükseldi. 2000 yılının Temmuz ayında Taliban lideri Molla Muhammet Ömer ülkedeki uyuşturucu pazarını yok etmek için Birleşmiş Milletler ile temasa geçti. Uyuşturucu üretiminin İslami şeriata uygun olmadığını söyleyen Molla Ömer bölge halkı tarafından takdir edildi.

Taliban’ın uyuşturucu üretimine yasak getirmesinin ardından İngiliz Beckley Foundation’ın verilerine göre ülkede Taliban kontrolündeki alanlarda, %99’luk büyük bir düşüş yaşandı. Ancak Afganistan’da görev yapan eski İngiliz askeri Dr. Mike Martin’e göre, üretimdeki düşüşle artan uyuşturucu fiyatından ülkedeki bazı partiler yararlanmaya devam etti. Buradan anlaşılan, %99 oranında olmasa da bir düşüş olduğu, fiyatların yükseldiği ve uyuşturucu üzerinden para kazanılmaya devam edildiğidir.

Bazı teorisyenlerine göre, uyuşturucu tacirlerinin fiyat yükseltmek adına Molla Ömer’i manipüle ettiği de söylenir. Daha önce Sovyetlerle savaş mevcutken uyuşturucu üretimi konusunda fetvalar verilmiyordu ancak kontrol sağlandığında bu konunun üzerine gidildi. Bu durum elbette kuşku uyandırıcıdır.

Amerikalı gazeteci Gretchen Peters’in araştırmalarına, CNN’in haberine, araştırmacı Jasper Pharr’ın raporlarına göre Taliban uzun süre direnebilen, kurutulmuş afyonları ekerek 11 Eylül Saldırıları’ndan sonra gelebilecek Amerikan operasyonuna yönelik ekonomik hazırlıklarda bulunuyordu.

Taliban'ın müttefiki El Kaide'nin düzenlediği 11 Eylül saldırılarında çok sayıda ABD'li hayatını kaybetti.
Taliban’ın müttefiki El Kaide’nin düzenlediği 11 Eylül saldırılarında çok sayıda ABD’li hayatını kaybetti.

2001 yılının Kasım’ında ABD öncülüğündeki koalisyonun Afganistan’a savaş ilan etmesinin ardından ülkedeki ekonomik durum daha da kötüye gitti ve çiftçiler daha fazla uyuşturucu ekerek geçimini sağlamaya çalıştı. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin tespitine göre, 1300 kilometre karelik bir alan uyuşturucu için kullanılıyordu.

Taliban’ın merkezden uzaklaştırılmasının ardından yeni bir Afganistan modeli üzerine çalışan müttefik kuvvetler, Almanya’nın Bonn kentinde masaya oturarak, ülkelere çeşitli görevler verdi. Yeni ve demokratik Afganistan için İngiltere’nin uyuşturucu ile mücadelede özel bir misyon yüklenmesi rica edildi, İngilizler de bu görevi kabul etti.

2004 yılında Hamid Karzai hükümetin başına gelse de ülkede Taliban sorunu bitmiyordu. Kırsala çekilen örgüt toparlanma ve yeniden yapılanma sürecine girmişti ve 2001-2004 arasında her yıl daha fazla uyuşturucu ekimi gerçekleşiyordu. Uyuşturucu baronlarıyla iş tutan yetkililerin de yolsuzluğa bulaştığı haberleri geliyor ve bu durum mücadeleyi zorlaştırıyordu.

CS Monitor’un hazırladığı raporda, uyuşturucu baronları zaman içinde Karzai hükümetinde önemli görevlere gelerek paralarını aklıyorlar ve bu sektörde çalışmaya devam ediyorlardı. 2006’da yayınlanan Birleşmiş Milletler raporu ülke gelirinin %52’sinin (2.7 milyar dolar) uyuşturucu satışından kaynaklandığını ifade ediyordu.

Amerikan askeri Afganistan'da. Fotoğraf: ABC News
Amerikan askeri Afganistan’da. Fotoğraf: ABC News

Merkezi hükümetin gücünün yüksek olduğu bölgelerde uyuşturucu üretiminin düşük olduğu ancak “güvensiz” olarak tanımlanan alanlarda ise üretimin arttığı bilinen bir durum. Afgan devlet otoritesi Kabil’in dışındaki kırsal bölgelerde tamamen bitiyor. Taliban, IŞİD (Sadece Celalabad ve çevresinde) ve uyuşturucu satıcıları ülkenin kırsal alanını kontrol etmeye devam ediyor.

Ülkedeki haşhaş üretimine 3.3 milyon kişinin katıldığı biliniyor. Böylece uyuşturucu ile mücadelenin imkansızlığı da bir istihdam paradoksuna sebep oluyor. Bu kişilerin uyuşturucu ekmemesi sağlansa bile, 3.3 milyonluk bir nüfusun iş bulması oldukça zor olacak. Yine de hükümet özellikle Afganistan kuzeyinde bazı haşhaş tarlalarının yok edilmesi konusunda adımlar atmış ve başarılı sonuçlar da almıştır.

Amerikan Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nın yayınladığı makaleye göre, 2007 itibariyle, Balk eyalet valisi Ata Muhammet Nur kendi sınırları içinde uyuşturucu üretimini sonlandırmıştır.

28 Ekim 2010’da ABD ve Rusya’nın Celalabad’da düzenlediği uyuşturucu operasyonu, tarihe iki süper gücün ortak hareket ettiği nadir anlardan biri olarak geçmiştir. Operasyonda 932 kilo eroin, 156 kilo afyon, 250 milyon dolar nakit para ve ekim ekipmanları ele geçirilmişti. Karzai bu operasyonu kınayarak Afganistan’ın egemenlik haklarını ihlal olarak yorumlamıştı.

2013 yılına gelindiğinde ise BM’nin Afganistan bölgesinde gerçekleştirdiği araştırmalara ve New York Times’ın haberinde ifade ettiği üzere Taliban direniş için bölgede ekim sağlayan çiftçileri zorlamıştır.

İngilizce yayın yapan Pakistan gazetesi Daily Times’ın iddiaları da ABD ve Avrupa ülkelerinin Taliban’ın uyuşturucu ticaretiyle bağlantısı olduğu aktarılmıştır.

Afganistan’ın en fazla uyuşturucu üretimi olan yerler Helmand, Kandahar, Herat ve Feyzabad. Bu bölgeler aynı zamanda ülkenin sınır bölgeleri olarak biliniyor. Pakistan, İran, Çin, Tacikistan sınırları.

Afgan çiftçiler afyon yetiştiriyor. Fotoğraf: RFE/RL

Avrupa Birliği’nin hazırladığı kapsamlı rapora göre, Afganistan 10 yıldan fazla bir süredir Avrupa’ya en çok uyuşturucu pazarlanan ülke konumunda.

Avrupa Birliği ülkeleri içinde ortalama 1.5 milyon uyuşturucu kullanıcısı olduğu biliniyor bu durum da “kara marketin” devamının geleceğine işaret gibi.

BBC’nin araştırmasına göre Rusya da ciddi bir eroin sorunu yaşıyor ve yarım milyon kişi Afganistan’dan gelen uyuşturucu sebebiyle problemlerle boğuşmakta.

Afganistan’ın “özgürleştirilmesinden” sonra Pakistan ve İran’dan gelen göçmenlerin çoğunun uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele etmesinden ötürü yaklaşık 2, 2.5 milyon kişinin de ülke içinde bağımlı olduğu ve fiyatların düşüklüğü sebebiyle kolayca uyuşturucu temin edebildikleri, kamuya açık alanda da bu uyuşturucuları tükettikleri biliniyor.

Birleşmiş Milletler raporuna göre, Afganistan’da uyuşturucu kullanımı sadece işsizler arasında değil, aynı zamanda hükümet personeli, çiftçiler ve özel işletmelerde çalışanlar arasında da yaygın hale geldi.

Özellikle çocuklar arasında da haşhaş kullanımının özellikle Kandahar ve Helmand gibi illerde çok artmış durumda olduğu ifade edildi.

Afganistan’ın uyuşturucu ile mücadelesi kolay sonlanacak gibi gözükmüyor. İlerleyen yıllarda ciddi bir çalışma ile değişmesini umuyoruz.

 

 

 

 

 

 

Temsilde Adalet – Yönetimde İstikrar İlkeleri

İlk olarak temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerinin ne anlama geldiğinden başlamak
gerekirse, temsilde adalet halkın yönetime katılımını, halk içindeki değişik görüşlerin iktidara yansımasını sağlamaktır. Çok sesliliğe uygun siyasal zeminin oluşması açısından çok önemlidir. Yönetimde istikrar ise hükümetin oluşması sonucunu doğurmaktır ve bütün ülkelerin ihtiyacı olması bakımından önemlidir. Fakat bu iki ilke arasında doğal bir çekişme vardır. Temsilde adaleti ön plana alındığında, istikrarlı hükümetlerin kurulması zorlaşmakta, yönetimde istikrar esas alındığında ise, temsilde adalet zarar görmektedir. Modern demokrasilerin önündeki en önemli sorun, bu iki ilkeden hangisine ağırlık verileceği, başka bir deyişle, temsilde adalet ya da yönetimde istikrar ilkelerinden hangisinin tercih edileceği sorunudur. Bunlar farklı siyasal görüşler karşısında farklı tercihlerle karşılaşmaktadırlar.

Temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri arasındaki ikilem sonucunda hangisine öncelik verilip verilmeyeceği ya da bir arada nasıl tutulabileceği tartışılmaktadır. Bu tartışmalar genel olarak partilerin görüşlerine göre şekillenmekte ve bu görüşlerine göre hangi ilkeye öncelik verileceği belirlenmektedir. Ülkemizde %10 olan ülke barajı yönetimde istikrarı amaçlayarak güçlendirmekte fakat temsilde adaleti de göz ardı etmektedir. Baraj sistemi için ve her iki ilkeyi de bir arada barındırabilmek için neler yapılması gerektiği çalışmamızda daha ayrıntılı incelenecektir.

Temsilde Adalet ve Yönetimde İstikrar İlkelerinin İşlevselliği

Modern demokrasilerin uygulama biçimi, milli egemenlik anlayışının da bir sonucu olarak, temsili demokrasidir (Gülsoy, 2006). Buna göre halk, egemenliğini seçmiş olduğu temsilciler aracılığıyla kullanmaktadır. Bu durum seçimleri, demokrasinin temeli, “olmazsa olmaz” koşulu kılmaktadır (Dayer, 1970). Çünkü demokrasilerde etkili olan siyasal makamlar seçim ile belirlenir. Söz konusu belirleme işi ise, ancak belli teknik usullerle gerçekleşir. Bu usullere de seçim sistemi adı verilir. Modern demokrasilerde seçim sisteminin iki temel işlevinden söz edilebilir. Birincisi, halkın yönetime katılımını, halk içindeki değişik görüşlerin iktidara yansımasını sağlamak, ikincisi ise, hükümetin oluşması sonucunu doğurmaktır. Seçim kurumunun birinci yönü seçim hukukunda “adalet” ya da “demokratik temsil” ilkesi ile birlikte anılırken, ikinci yönü “istikrar” ilkesi çerçevesinde ele alınmaktadır (Yüzbaşıoğlu, 1996). Temsilde adalet, sistemin çok partililiğe uygun düşmesi ve çok sesliliğe uygun siyasal zeminin oluşması açısından son derece önemli ve bu yüzden de vazgeçilmez bir ilkedir. Yönetimde istikrar ise, Anayasa Mahkemesinin ifadesiyle, yürütmenin güçlü olmasını sağlayacak biçimde oyları yasama organına yansıtacak yöntemler olarak algılanmaktadır ve bütün ülkelerin olduğu gibi Türkiye’nin de ihtiyacı olması bakımından önemlidir (Gürsel, 1993). Fakat bu iki ilke arasında doğal bir çekişme vardır. Temsilde adaleti ön plana alındığında, istikrarlı hükümetlerin kurulması zorlaşmakta, yönetimde istikrar esas alındığında ise, temsilde adalet zarar görmektedir. Modern demokrasilerin önündeki en önemli sorun, bu iki ilkeden hangisine ağırlık verileceği, başka bir deyişle, temsilde ya da yönetimde istikrar ilkelerinden hangisinin tercih edileceği sorunudur. Temsilde adalet, partilerin almış oldukları oy oranıyla milletvekili sayısı arasındaki orantılılığı ifade eder.
İstikrar ise, geniş anlamda düşünüldüğünde, düzen ve süreklilik unsurlarını içeren bir kavram olarak, siyasal sistemin şiddetten, kaba kuvvetten ve yıkıcılıktan uzak olması anlamına gelir. Ayrıca, siyasal süreçte kesintilerin olmamasıyla ve toplumda siyasal sistemi temelden değiştirmek isteyen önemli siyasal güçlerin bulunmamasıyla da açıklanabilir. Daha dar anlamda ele alındığında ise istikrar, seçim sonucunun güçlü iktidarların çıkarabilmesine olanak sağlamasını ifade eder. Bu anlamda seçim sistemlerinin önemli bir rol oynayacağı açıktır. Fakat güçlü hükümetlerin varlığı istikrarın yeterli bir şartı olmadığı gibi, kısa ömürlü hükümetlerin olması durumu da başlı başına sistemin istikrarsız olduğu anlamına gelmez. İstenilen hem yönetimde istikrarın hem de temsilde adaletin sağlanması olduğu için bu iki ilkenin de işlevselliği ve bir arada bulunabilmesidir. Özünde birbirinin karşıtı olan ve ters yönde işleyen, birine öncelik verildiğinde diğeri zarar gören adalet ve istikrar ilkeleri, değişik seçim sistemlerinin ortaya çıkmasına ve bunlardan hangisine ağırlık verilmesi gerektiği tartışmalarına ve ikilemlere neden olmuştur (Özbudun, 1993).

“Temsilde Adalet” Yönetimde İstikrar İkilemi

Temsilde adalet, sistemin çok partililiğe uygun düşmesi ve çok sesliliğe uygun zemin oluşturması açısından önemlidir. Yönetimde istikrar ise güçlü bir yönetimi ifade etmektedir. Bu iki ilke arasında da doğal bir gerilim vardır. Dolayısıyla tam iki ilkeyi de kapsayan seçim sisteminin olması gerekiyor ki bütün kesimler sayısal olarak parlamentoda karşılık bulsun ve bununla birlikte bir güçlü iktidar çıkarılabilsin. Her iki ilkenin belli oranda karşılanabildiği en dikkat çekici örnek 1965 yılındaki seçimlerde uygulanan milli bakiye sistemidir (Bulut,2015). Adalet Partisi, temsilde adaleti önceleyen bu seçim sistemi içinde tek başına iktidar olmuştur ve böylelikle de yönetimde istikrar da karşılanmış olmuştur. Her ne kadar bu örnek her iki ilkeyi kavuşturmanın imkansız olmadığını gösterse de her bir seçimde temsilde adalet ve yönetimde istikrarın aynı anda karşılanabilmesi zayıf bir ihtimaldir. Dolayısıyla kabul edilmesi gerekir ki bu iki ilkeden birini ön plana çıkardığınızda diğeri daha arka planda kalacaktır. O zaman dengeyi nasıl bulacağınız veya hangi ilkeyi önceleyeceğinize bağlı olarak farklı seçim sistemlerinin geliştirildiği görülmektedir. Bunlar;
1- Çoğunluk sistemi
2- Nispi temsil sistemi
3- Karma sistem.
[irp posts=”8616″ name=”Liberal Demokrasi ve “Son İnsan”ın Ölümü”]
Çoğunluk sistemi yönetimde istikrarı öncelemektedir. Bu sistemde en çok oyu alan partinin aşırı temsili söz konusu olur. Bu sistem Türkiye’de 1946’da uygulanmıştır. CHP’nin en çok oyu alacağı beklentisiyle kabul edilen bu sistemde CHP 1946’da başarılı olmuşsa da 1950 seçimlerinde geçerli oyların %53’ünü alan Demokrat Parti’nin parlamentodaki sandalyelerin %83’ünü almıştır. Bu durumda çoğunluk sisteminin temsilde adalet bakımından sorunlu olduğunu göstermektedir. Nispi temsil sistemi partilerin aldığı oyla parlamentodaki temsil oranının birbirine fazlasıyla yaklaştığı görülmektedir. Nispi temsil sistemi temsilde adaleti önceleyen bir yöntemdir. Önceki döneme tepki olarak 1961 Anayasasında nispi temsil sisteminin belirlenmiştir. Sistemle birlikte bu dönemde temsilde adalet ön plana çıkarılmıştır.
Bu seçim sistemi ilk zamanlarda Adalet Partisinin 1965 ve 1969 seçimlerindeki başarısı dolayısıyla istikrar bakımından çok sıkıntılı bir rol oynamıştır. Ayrıca 1970’den sonraki seçimlerde tek başına iktidarın ortaya çıkmasına engel olmuş ve istikrarsızlığın sebebi olarak gösterilmiştir. Nispi temsil sistemi, Türkiye’de 1970’lerden başlayarak yönetimde istikrar sorunu yaratmakla eleştirilmiştir. Karma sistemler ise her iki ilkeyi bağdaştırmayı hedeflemiştir. Ancak bunun pek mümkün olmadığını da söylemek gerekir. Karma sistem, Almanya’da uygulanan çift oy ya da kişiselleşmiş nispi temsili ifade etmektedir. Karma sistemin örnekleri 1987 ve 1991 seçimlerinde görülmüştür. Bu seçimlerde %10 barajına ek olarak çevre barajları ve kontenjan adayları vardır. Karma sisteminin bu uygulanış yolu dolayısıyla 1987 seçimlerinde Anavatan Partisi %36 ile fazlaca milletvekili çıkarmıştır. Siyasal yapı parçalanınca sistemi ne kadar nispi temsil içinde çoğunlukçu görünümde olsa da yönetimde istikrar açısından çözüm olmamıştır. Türkiye daha sonra bu sistemden vazgeçmiştir. Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra geçmişe tepki olarak nispi temsil içinde kalınmıştır. Fakat istikrarı önceleyerek %10 seçim barajı getirilmiştir. 1995’te köklü anayasa değişiklikleri de yapılmıştır.
Anayasamızın 67 fıkrasına temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri de o tarihte girmiştir. Bununla birlikte seçim kanunlarının bu iki ilkeyi bağdaştırıcı şekilde düzenleneceğinden söz edilmiştir. Fakat bu iki ilkeyi bağdaştırmak ve aynı zamanda ikisini gerçekleştirmek kolay değildir. Türkiye’de bugün %10 seçim barajıyla birlikte nispi temsil sistemi uygulanmaktadır (Bulut, 2015). Nispi temsil sisteminin temsilde adaleti öncelemesi ve %10 seçim barajıyla da yönetimde istikrarın sağlanmaya çalışılmasıyla her iki ilkenin de uygulanabilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Böylelikle iki ilke arasındaki ikilemin ortadan kalkabileceği düşünülmektedir. Fakat %10 ülke barajı yönetimde istikrarı öncelediği için temsilde adalet geri planda kalmakta bu durumda da her iki ilkenin de bir arada gerçekleştirilebilmesi mümkün olmamaktadır. Avrupa ülkelerinde de uygulanan seçim barajı sistemi daha düşük yüzdelere sahiptir. Bu nedenle her iki ilkenin bağdaştırılması Türkiye’deki kadar zor olmamaktadır. Bu nedenle ülke barajının düşürülerek temsilde adalet ve yönetimde istikrar ikileminin giderileceği düşünülmektedir.
[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Bulut, Nihat (2015), Temsilde Adalet Yönetimde İstikrar Paneli, Fatih Sultan Mehmet Vakıf
Üniversitesi, İstanbul, s.3

Daver, Bülent (1970) ,“Türkiye’de Siyasal Haklar”, Türkiye’de İnsan Hakları, AÜHF Y..,
Ankara, s.54.

Gülsoy, Tevfik (2006),“Milletin Temsili”, KhuKa yayınları, s.71-86.

Gürsel, Seyfettin (1993), “Dar Bölge Seçim Sistemi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 23,s.47.

Özbudun, Ergun (1993), “Türkiye İçin Nasıl Bir Seçim Sistemi”, Türk Demokrasi Vakfı
Bülteni, Sayı:16, s.7.

Yüzbaşıoğlu, Necmi (1996), “Türkiye’de Uygulanan Seçim Sistemleri ve Bunlara İlişkin
Anayasa Mahkemesi Kararlarına Göre Nasıl Bir Seçim Sistemi,” İÜHFM, Cilt:LV, Sayı:1-2,
s.105.
[/vc_toggle]

Türkiye’deki Ortodoks Tarihi ve Günümüzdeki Varlığı

Hristiyanlığın en temelde iki farklı mezhebi bulunsa da 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda bu sayı üçe yükseldi. Günümüzde özellikle Doğu Avrupa’da oldukça yaygın bir mezhep olan Ortodoksluk; Rusya, Ukrayna, Yunanistan, Sırbistan ve Romanya gibi ülkelerde oldukça yaygınken ayrıca bir Afrika ülkesi olan Etiyopya’da da Ortodoks Hristiyan nüfusu oldukça fazla. Bu ülkelerle kıyaslanamayacak seviyede olsa da Türkiye’de de hatırı sayılır bir Ortodoks nüfusu bulunuyor. Türkiye’deki Ortodoks varlığını kavrayabilmek için öncelikle bu coğrafyadaki Ortodoksların tarihteki varlığını incelemeliyiz. Günümüzde Türkiye coğrafyasındaki Ortodoks nüfusu her ne kadar az olsa da bu coğrafya Ortodokslar için bir hayli önem taşır çünkü esasen Ortodoksluğun temelleri bu coğrafyada atılmıştır. Ortodoks geleneğinin temellendiği kültürün Kapadokyalı üç kilise babası tarafından oluşturulduğu söylenebilir. 4. yüzyıl civarında yaşayan Nissalı Gregor, Nenizili Gregor ve Aziz Basileios, Grek ve özellikle Aristoteles felsefesini Hristiyanlığa sokarak teolojik anlamda Ortodoksluğun zeminini hazırlamışlardır. Bununla birlikte Ortodoksluğun tarihsel olarak 4. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nda vuku bulan siyasî çekişmelere ve Konstantinopolis’in yeni bir siyasal merkez olarak ortaya çıkması ile peyda olmuştur denebilir. 4 ve 6. yüzyıllar arası Roma İmparatorluğu’nun Doğu-Batı odaklı siyasal sorunları sonucunda ikiye bölünen imparatorluk, sadece siyasi anlamda değil, Konstantinopolis Kilisesi’nin oluşumuyla dini bir boyut da kazandı. Kurulan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma’daki kiliseyi ve papayı reddedip aforoz edince kendi kilisesini ve mezhebini oluşturmuş oldu. Kısacası Roma’daki Doğu-Batı odaklı siyasal sorunlar zamanla Ortodoks-Katolik dini ayrımına dönüşmüştür. Uzun yıllar Doğu Roma İmparatorluğunun temsil ettiği Ortodoksluk, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İmparatorluğu yıkması ile beraber mirası Osmanlı’ya devroldu.

Fatih’in, Osmanlı topraklarındaki Ortodoksların can ve mal güvenliğini koruma sözü vermesi ve Osmanlı’yı Roma İmparatorluğu’nun meşru varisi olarak ilan etmesi ile fethedilen bölgelerdeki Ortodokslar çoğunlukla göç etmek yerine Osmanlı tebaası olmayı tercih ettiler. Özellikle Balkan topraklarında yüzyıllar boyunca Osmanlı çatısı altında yaşayan Ortodokslar, 20 yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanılan üst üste felaketler sonucu Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya gibi ülkelerin nüfusuna dahil oldular. Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 1.200.000 Ortodoks Hristiyan Rum ise yapılan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’a göç ettirildi. Günümüzde Türkiye’de yaklaşık 80 bin Oryantal Ortodoks, 18 bin Antakya Rum Ortodoks, 5 bin Rum Ortodoks ve geri kalanı Türk Ortodoks olmak üzere 160 bine yakın Ortodoks bulunuyor [2]. Ayrıca Rum Ortodoks veya Süryani Ortodoks Kilisesi’ni takip eden küçük bir etnik Ortodoks-Hristiyan Türk (çoğunlukla İstanbul’da veya İzmir’de yaşayan) grup vardır. Çoğu kez etnik Rumlarla karıştırılırlar. Bazılarının aslında bir Rum geçmişi olmasına rağmen, bu nüfus içinde tarihte İslam’a hiç girmemiş etnik Türkler vardır. Hâlen Türkiye’de ibadete açık olan 398 kilise bulunur [1]. Günümüzde Türkiye sınırları içerisinde farklı milletlerin kendine ait Ortodoks patrikhaneleri bulunuyor. Bu milletlerin en çok göze çarpanı hiç şüphesiz Rumlardır.

[irp posts=”25310″ name=”Ortodoksların Oranı Neden Sert Düşüş Gösterdi?”]

Uzun yüzyıllardır bu coğrafyada varlığını sürdüren Rumlar, 4 Ve 8. yüzyıllar arası Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’te Ortodoks Kilisesini ilan ettiğinden beri dinlerini sürdürüyor. Günümüzde İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi veya Fener Rum Patrikhanesi olarak bilinen Kiliseleri, ayrıca Ekümenik Patrikhane olarak da biliniyor. Bağımsız 14 otosefal Ortodoks Kilisesinden biri olan İstanbul Rum Ortodoks Kilisesi, bulunduğu konumdan ötürü diğer Ortodoks Kiliselerine nazaran ayrı bir yere ve etkiye sahip. Katolik mezhebinin aksine Ortodokslukta kilise liderleri eşit güce ve rütbeye sahip olsa da İstanbul patriği “Primus inter pares” yani eşitlerin birincisidir. Dünya çapındaki 300 milyon Ortodoks Hristiyan’ın temsilcisi ve manevi lideri olarak kabul edilen İstanbul patriği ayrıca İsa’nın 12 havarisinden olan Andreas’ın halefi olarak görülüyor [3]. 1453 yılında patrikhanenin Osmanlı’ya geçmesi ile beraber “Kayser-i Rum” yani Romalıların Sezar’ı unvanını alan Sultan II. Mehmet, patrikhaneyi kendi otoritesi altına alarak olası bir Katolik-Ortodoks birleşmesinin önüne geçmek için kullandı.

Osmanlı otoritesi patrikhane üzerine öyle etkiliydi ki, 1821 Yunan Devrimini desteklemesi üzerine Konstantinopolis Patriği V. Gregory, bir Paskalya bayramında linç edilerek idam edildi. 19. yüzyılda, Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoks ulusları arasında yükselen milliyetçilik ve laiklik dalgası, insanların kendi milletinden olan patriklerin veya başpiskoposların önderliğinde kurulan otosefal kiliselere bağlanmasını sağladı. Bunun sonucu olarak Konstantinopolis Ortodoks Kilisesi zamanla sadece Rumlara ait oldu. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise İstanbul patriği yalnızca Türkiye’de yaşayan Rum azınlığın ruhani lideri olarak kabul ediliyor. Patrikhaneye kendi içinde patrik seçimi yapabilmesi gibi özgürlükler veren Türkiye, seçilen patriğin doğuştan Türk vatandaşı olması gerektiği şartını koşuyor.

Örneğin günümüzdeki patrik I. Bartholomeos, doğum adıyla Dimitris Arhondonis, Türkiye doğumlu olup askerliğini Türk ordusunda yedek subay olarak 1961 ile 1963 yıllarında yapmıştır. Tarihten günümüze 270 ve mevcut Ekümenik Patrik ve İstanbul Başpiskoposu olan Bartholomeos, görev süresi boyunca dinler ve mezhepler arası diyalog konusunda çalışmalarda bulunmuştur. Dünya çapında dini hoşgörü, dini özgürlükler, insan hakları ve ekoloji konularında etkinliklerde bulunmuştur. Çevrenin korunması konusunda önayak olduğu çalışmalar, ona Yeşil Patrik unvanını kazandırmıştır [4]. İstanbul Rum Ortodoks Kilisesi’nin yanında Türkiye coğrafyasında Ermenilere ve Süryanilere ait otosefal kiliseler bulunuyor. Bizans döneminde Ermeni Apostolik Kilisesi’nin faaliyet gösterilmesine izin verilmemişti çünkü Ortodokslar tarafından Apostolik görüşü sapkınlık olarak görülüyordu. Konstantinopolis’in 1453’teki fethinden sonra II. Mehmet, Ermenilerden Millet sisteminin bir parçası olarak yeni Osmanlı başkentinde kendi kiliselerini kurmalarını istedi. Kısa bir süre için Süryani Ortodoks Kilisesi de Ermeni Patrikhanesi’nin yetkisi altına alındı. Konstantinopolis’in ilk Ermeni Patriği, o zamanlar Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı olan I. Hovakim’di.

1461’de Sultan II. Mehmet tarafından Konstantinopolis’e getirildi ve Konstantinopolis Ermeni Patriği kuruldu. Hovakim, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Ermenilerin dini ve laik lideri olarak tanındı. Ermeni Ortodoks Kilisesi’nin en büyük ruhani liderine Katolikos denir ve döneminde Konstantinopolis Ermeni Patriği, Katolikos görevini üstlendi. Osmanlı döneminde “Milleti sadıka” olarak bilinen Ermeniler 93 Harbine ve I. Dünya Savaşına kadar Osmanlı’da sorunsuz şekilde varlığını sürdürdü.

[irp posts=”2066″ name=”‘Ermeni Soykırımı’ İftirası”]

Fakat savaş yıllarında çoğu Ermeni’nin Rus desteği ile bağımsızlık çabaları sonucu iki millet arasındaki gerginliği oldukça arttırdı. II. Abdülhamid, Konstantinopolis Ermeni Patriği III. Madteos’u sürgün etse de 1908 İttihat ve Terakki devrimleri ile İstanbul’a geri getirildi. Yapılan anayasal reformlarla 1908-1915 yılları arası Ermenilerle Türkler arasında büyük olaylar olmasa da 1915 Ermeni Tehciri olayları ile ipler tamamen koptu. 1915 ve 1919 yılları arasında Konstantinopolis Ermeni Patrikliği makamı boş kaldı fakat İngiliz işgali altındaki 1919-1922 yılları arasında İstanbul’da patrik seçilen Zaven Der Yeğyayan, Ermeniler lehine birçok siyasi hamlelerde bulundu [5]. Patrikhanenin varlığı ise cumhuriyet yıllarında devam etti. İstanbul Rum Ortodoks Kilisesi gibi İstanbul Ermeni Kilisesi’nin de Türkiye’de varlığı yalnızca Türkiye’deki Ermenilerin ruhani liderliğini yapmakla kaldı. 1915’ten başlayıp günümüze kadar devam eden Türk-Ermeni sorunlarına ve çatışmalarına rağmen Türkiye Ermeni Patrikhanesi günümüzde Türkiye’deki en büyük Hristiyan topluluk olarak göze çarpıyor. Ayrıca Patrikhane her yıl teolojik, tarihi ve kültürel makaleleri içeren Shoghagat (Yukarıdan Işınlar) isimli bir dergi de yayımlıyor. Ermenilerin yanı sıra ülkemizde Kudüs Hristiyan cemaatinden sonra Hristiyanlığın en eski kilisesi olarak kabul edilen Süryani Ortodoks Kilisesi de bulunuyor.

Çoğunlukla Orta Doğu Hristiyanlarını kapsayan bu Patrikhane, Hindistan ve Latin Amerika’daki üyeleri ile nüfusunu günümüzde 5.5 milyona çıkarmış durumda. Patriklik Merkezi’nin adı her ne kadar “Antakya Süryani Patrikliği” olsa da Patriklik merkezi bugün Şam’da bulunmaktadır. 20. yüzyılın başında ise Patriklik Merkezi Mardin şehriydi. Süryani Kadim Kilisesi’nde Patriğe bağlı 20 Metropolit bulunmaktadır. Bunların 4 tanesi Türkiye’de bulunur. Şimdiki patrikleri Mor Iğnatius II Afrem Kerimdir. Şu anda kendileri Şam’da bulunmaktadır. Şu anki İstanbul metropoliti ise Mor Filuksinos Yusuf Çetin’dir. Bulunduğu yer ise Tarlabaşı Meryemana Metropolitlik Kilisesidir. Türkiye’deki Ortodoks nüfusunu oluşturan belirli milletler olan Rumlar, Ermeniler ve Süryanilerin yanı sıra ülkemizde Türk Ortodoks Patrikhanesi de bulunuyor.

1884 Yozgat doğumlu Papa Eftim ismiyle bilinen Pavlos Karahisaridis, Türk kökenli Ortodoks’tur. 1915’te dini eğitimini tamamlayıp papaz olan Pavlos, I. Dünya Savaşı döneminde Türk milliyetçisi söylemleriyle bağlı olduğu çoğunluğu Rum olan kiliselerde dikkat çekti. Buna karşılık 1918’de Keskin Metropolit Vekili iken Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurdu ve özellikle Türk Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu’da büyük propaganda söylemleri gerçekleştirdi. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı dönemde İstanbul Rum Patrikhanesi’nin yayımladığı “Canavar, zalim Kemalistlerin zulmünden, biz Hristiyanları kurtarmaya geliniz! Ankara’daki zehirli yuvalarını yıkmak için acele ediniz” ifadesi geçen bildirgeye karşı Papa Eftim, kendisine bağlı cemaati toplayarak Fener Patrikhanesi’ni protesto etmiş ve milli mücadeleye katılma kararı almıştır. Bu karar, hemen Ankara Hükümeti’ne bildirilmiştir. 72 kilisenin patrik vekili olan Eftim’in bu davranışı, İstanbul Hükümeti tarafından zararlı görüldüğünden derhal tutuklanması emredilmiş, fakat bu emir, Keskin Kaymakamı Avni Bey tarafından yerine getirilmemiştir. Ayrıca bu dönemde Papa Eftim, Yozgat’ta kapı komşusu olan Çerkez Ethem sayesinde Mustafa Kemal ile tanıştı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış duasını okuyan din adamları arasında Papa Eftim de vardı. Papa Eftim, Fener Rum Patrikhanesi’nin karşı çalışmalarına karşılık olarak şunları söylemiştir: “Ben Türk dostu Eftim değil, Türkoğlu Türk Eftim’im.

Ben, her zaman, her yerde Türk olduğumu beyan ettim. Bir yabancı, Türk dostu olabilir. Fakat benim gibi, halis bir Türk vatandaşının, yabancı bir Türk dostu gibi gösterilmesi, o’nun milliyetinden şüphe edilmesine delalet eder ki, bundan incinmemek, üzülmemek imkânsızdır. Bana Türk demeyip, Türk dostu diyenleri hiçbir surette affedemem.” [6]. Ayrıca savaş sırasında verdiği desteklerden dolayı İstiklal Madalyasıyla ödüllendirilmiştir. Savaşın ardından Papa Eftim ayinleri yönetmeye devam etmiş ve adını daha sonra Zeki Erenerol olarak değiştirmiştir. Cemaat mübadeleye tabi tutulmuş, fakat Papa Eftim ile aile fertleri Türk hükûmeti tarafından nüfus mübadelelerinden muaf tutulmuştur [7]. Savaş bittikten sonra Galata’daki Panagia Kilisesi’ne çekilerek dinî görevle meşgul olan Papa Eftim, 1968 yılında gözlerini hayata yumduktan sonra yerine oğlu Turgut Erenerol (Papa II. Eftim) geçti. Günümüzde de Papa Eftim’in soyundan olmak üzere Türk Ortodoks Patrikhanesi varlığını sürdürüyor.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Today’s Zaman Gazetesi, 15 Aralık 2008
[2] https://www.bpb.de/apuz/31141/christen-in-der-islamischen-welt
[3] Thomas E. Fitzgerald (1998). The Orthodox Church. Greenwood Publishing Group. s. 117
[4] https://www.nytimes.com/2012/12/04/science/bartholomew-i-of-constantinoples-bold-green-
stance.html
[5] Kevorkian, Raymond (2011-03-30). The Armenian Genocide: A Complete History. I.B.Tauris. s. 759
[6] Mehmet Aydın, “Türk Ortodoks Hıristiyanları ve Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin Kuruluşu”, Türk-
İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı: 8, 2009, s. 13
[7] Biçici, M. (2016). Papa Eftim ve Millî Mücadeledeki Önemi. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler
Dergisi, 16(2), 453–460.
[/vc_toggle]

Dağlık Karabağ Son Durum Haritası

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ çatışmaları, Temmuz ayında Tovuz çevresinde yaşananlarda olduğu gibi Ermenistan’ın saldırılarıyla başladı. 27 Eylül 06.00 civarında Ermenistan ordusu, Azerbaycan sınır hattı boyunca birçok noktaya saldırıda bulundu. Öncekilerin aksine yoğun olarak devam eden çatışmalar sonrasında Ermenistan seferberlik ilan ederken, Azerbaycan sınır hattında ‘savaş hali’ ilan etti, başkent Bakü ve diğer illerde de bazı saatler için sokağa çıkma yasağının başladığını duyurdu.

İşgal altındaki bölgelerin haritası, eksklav bölgeler ve Karabağ hakkında bilinmesi gereken bilgilerin derlendiği sayfamızda Dağlık Karabağ’da son durum haritası güncel olarak ziyaretçilerimize sunulacaktır.

Karabağ Son Durum Haritası [TIMELINE]

11 Kasım: Moskova yönetimi, Rus askerlerinin Dağlık Karabağ’da konuşlanacağı 16 gözlem noktasını gösteren bir harita yayınlandı.

Rus askerlerinin Karabağ’da konuşlanacağı noktalar.

10 Kasım: Ermenistan’ın yenilgiyi kabul etmesiyle Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında anlaşma imzalandı.

[22:17] Çatışma Gündemi, anlaşma sonrası ortaya çıkan haritayı hazırladı. Haritada Nahçıvan ile Azerbaycan arasına bir koridor oluşturulurken, Şuşa hariç Rus askerlerinin korumasındaki Dağlık Karabağ topraklarının Ermenistan’da kaldığı görülüyor. İşgal altındaki 7 rayon Azerbaycan’da, Laçin Koridoru’nu Hankendi’ye bağlayan hattın ise yenilenerek farklı bir gğzergahtan geçeceği göze çarpıyor.

Azerbaycan kaynaklarına göre anlaşma sonrası Karabağ haritası:

Rusya-Azerbaycan-Ermenistan anlaşması sonrası Karabağ’da yeni harita – 10 Kasım 2020

Mavi: 27 Eylül-9 Kasım tarihleri arasında Azerbaycan ordusunun işgalden kurtardığı bölge.

Kırmızı: Aralık ayına kadar teslim edilecek Kelbecer, Ağdam ve Laçin.

Yeşil: Rus askerlerinin konuşlanacağı bölge (Dağlık Karabağ bölgesi, Şuşa hariç)

Anlaşma detayları:

  • Kelbecer 15 Kasım’da, Ağdam 20 Kasım’da, Laçin koridorunun 5 KM’lik hattı hariç Laçin şehri ise 1 Aralık’ta Azerbaycan’a teslim edilecek.
  • Karabağ ve Laçin’deki temas hattına 1960 asker, 90 zırhlı ve 380 araç ve özel teçhizattan oluşan Rus barış gücü konuşlanacak. 5 yıl görev yapacak olan Rus askerleri, Ermenistan ve Azerbaycan’ın kararına göre görev süresi uzatılabilecek.
  • Azerbaycan ile Nahçıvan arasında koridor oluşturulacak. Sınır güvenliği Rus sınır muhafızlarının kontrolünde olacak. Böylece Türkiye ile Azerbaycan kara yoluyla bağlanmış olacak.
  • Dağlık Karabağ’ın sözde başkenti Hankendi, Hocalı ve Hocavend ile ilgili herhangi bir maddenin anlaşmada yer almaması dikkat çekti.

Anlaşma ile ilgili düşüncelerinizi sayfanın en altından yorum olarak yazabilirsiniz.

Azerbaycan, işgal altındaki 7 rayonundan 4’ünü savaşarak, 3’ünü de Ermenilerin yenilgiyi kabul edip teslim etmesiyle özgürlüğüne kavuşturmuş oldu.

27 Eylül’de Azerbaycan-Ermenistan çatışmalarından önce Karabağ’daki harita – Harita: AA

Nadir Fırat’ın, Azerbaycan-Rusya-Ermenistan Karabağ anlaşmasının Rusça orjinalinden Türkçe’ye çevirisi

Karabağ anlaşması maddeleri – Çeviri: @Nadir_Firat

 

Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Azerbaycan’a karşı savaşı kaybettiklerini, ‘inanılmaz acı verici’ anlaşmayı Rusya ve Azerbaycan liderleriyle imzaladıklarını açıkladı.

 

9 Kasım: Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, Rusya’ya ait Mi-24 helikopterin Azerbaycan ordusu tarafından yanlışlıkla düşürüldüğünü, trajik ve istenmeyen kazadan dolayı çok üzüntülü olduklarını açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı, “Rus askeri konvoyuna eşlik eden helikopter, Ermenistan hava sahası üzerinde iken MANPAD ile düşürüldü. Helikopterdeki uçuş ekibinden 2 kişi öldü.” ifadelerini kullandı.

8 Kasım: Dağlık Karabağ’ın sözde başkenti Hankendi’nin güneyinde yer alan tarihi Şuşa şehri 28 yıl sonra Ermeni işgalinden kurtarıldı. Çatışma Gündemi’nde yer haritaya göre Şuşa’da kontrol sağlanmasından sonra Karabağ son durum haritası.

Şuşa sonrası Karabağ son durum haritası – 8 Kasım 2020 – Harita: Çatışma Gündemi

7 Kasım: Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in açıklamasına göre Füzuli’de 6, Cebrail’de 2, Gubadlı’da 3, Zengilan’da 1, Hocalı’da 2, Hocavent’te de 2 köyün kurtarıldı, Hocalı’ya bağlı iki yerleşim yerinde ilk kez kontrol sağlandı.

Karabağ Hocalı’da son durum haritası – 7 Kasım 2020 – Harita: Çatışma Gündemi

6 Kasım: Şuşa güneyinde ilerleyen Azerbaycan ordusu, Laçin-Şuşa güzergahında bazı noktalarda kontrolü sağladı.

Şuşa çevresinde son durum haritası – 6 Kasım 2020 – Harita: Çatışma Gündemi

2 Kasım: 8 köyün işgalden kurtulduğunu açıklayan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, “Muzaffer Azerbaycan ordusu, Cebrail’in Çaprand, Hacı İsaklı ve Goşa Bulak, Zengilan’ın Dere Giletağ ve Büyük Giletağ, Gubadlı’nın Işıklı, Murathanlı ve Milanlı köylerini işgalden kurtardı. Yaşasın Azerbaycan ordusu. Karabağ, Azerbaycan’dır.” açıklamasında bulundu.

Karabağ son durum haritası – 2 Kasım 2020 – Harita: Çatışma Gündemi

30 Ekim: Azerbaycan ordusu, stratejik konumdaki Şuşa’ya 5 KM kadar yaklaştı. Sözde Karabağ lideri Arayik Arutunyan, “Düşman Şuşa’nın 5 km ötesindedir, Şuşa’yı kontrol eden Artsah’ı (Karabağ’ı) kontrol eder” açıklamasında bulundu. Şehir, Dağlık Karabağ’ın merkezi Hankendi’ye 14 KM uzaklıkta.

29 Ekim:

Azerbaycan ordusu, Şuşa’ya 5 KM uzaklıkta – 29 Ekim 2020 – Harita: catismagundemi.com

28 Ekim: Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in yaptığı resmi açıklamaya göre Zengilan, Fuzuli ve Kubadlı şehirlerine bağlı 13 yerleşim yeri daha işgalden kurtarıldı.

Karabağ son durum haritası – 28 Ekim 2020 – Harita: catismagundemi

27 Ekim: ABD’nin Azerbaycan ile Ermenistan’ın 26 Ekim günü yerel saatle 08:00’de başlamak üzere insani ateşkes konusunda anlaşmaya vardığını açıklaması sonrası son durum haritası.

Karabağ son durum haritası – 26 Ekim 2020 – Harita: catismagundemi.com

26 Ekim: Karabağ ile Ermenistan bağlantısının sağlandığı Laçin Koridoru’nun güneyinde yer alan Kubadlı şehri işgalden kurtarıldı.

  • Cebrail: 4 Ekim
  • Fuzuli: 17 Ekim
  • Zengilan: 20 Ekim
  • Kubadlı: 25 Ekim

27 Eylül’de başlayan Karabağ çatışmalarında Azerbaycan ordusunun ilerleyişini gösteren video.

23 Ekim: Fuzuli’ye bağlı 3, Cebrail’e bağlı 4, Zengilan’a bağlı 14 yerleşim noktası Azerbaycan ordusu tarafından işgalden kurtarıldı. Böylece 27 yıl sonra İran sınırı tamamen Azerbaycan kontrolüne geçti.

  • İşgal altındaki 3 şehir (Fuzuli, Cebrail ve Zengilan) özgürlüğüne kavuştu.
  • Karabağ topraklarının %20+ işgalden kurtarıldı.
  • Karabağ’ın İran sınırı 27 yıl sonra Azerbaycan kontrolüne geçti.
  • Azerbaycan ordusu, Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasındaki lojistik bağlantının sağlandığı Laçin’e 11 KM uzaklıkta.
Zengilan, Kubadlı, Fuzuli ve Cebrail – 22 Ekim 2020 – Harita: Çatışma Araştırmaları Platformu

20 Ekim: Fuzuli ve Cebrail şehirlerinin ardından Zengilan kenti de işgalden kurtarıldı. Araştırmacı Can Acun’un paylaştığı resmi verilere göre hazırlanan harita şu şekilde:

Karabağ son durum haritası – 20 Ekim 2020 – Harita: Çatışma Araştırmaları Platformu

18 Ekim: Cebrail şehrinin batısında büyük bir ilerleme kaydeden Azerbaycan ordusu, İran sınırındaki Amirvarli, Sultanlı, Alikeykhanlı, Maşanlı, Hasanlı, Halefli, Hudaferin, Mastalibeyli, Kumlaq, Güvercin Veyselli ve Kel Mammad yerleşimlerinde kontrolü sağladı.

Toplam 2 şehir ve 43 yerleşim birimi işgalden kurtarıldı.

  • İşgalden kurtarılan şehirler: Cebrail ve Fuzuli
  • İşgalden kurtarılan köyler: Karahanbeyli, Gervend, Köy Gerediz, Yukarı Abdurrahmanlı, Aşağı Abdurrahmanlı, Büyük Mercanlı, Nüzgar, Aşağı Maralyan, Şeybey, Çaırlı, Kuycak, Mehdili, Şıhali Ağalı, Mezre, Sarıcalı, Sultanlı, Horovlu, Daşkesen, Pop, Horodiz, Şükürbeyli, Hadrut, Çaylı, Süleymanlı, Görezelli, Yukarı Gözlek, Kışlak, Sur, Efendiler, Karacallı, Çuvarlı, Pirahmedli, Işıklı, Koçahmedli, Musabeyli, Dedeli, Çimen, Emirvarlı, Arış, Çiroğuz, Düdükçü, Edilli ve Doşulu.
Karabağ son durum haritası – 18 Ekim 2020 – Harita: Clash Report

işgalci Ermenilerden temizleyerek kontrol altına aldı. Azerbaycan ordusu, Cebrayil şehrinden batıya 18 km ilerleyerek işgalci Ermeni güçlerinin mevzilerini ele geçirdi.

17 Ekim: Ermenistan’ın Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri Gence’ye düzenlediği saldırı sonrası konuşan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, Fuzuli kent merkezi ile Koçahmetli, Çimen, Cuvarlı, Pirahmetli, Musabeyli, Işıklı ve Dedeli köylerinin Ermenistan’ın işgalinden kurtarıldığını açıkladı.

  • Böylece Dağlık Karabağ dışında Ermenistan’ın işgal ettiği 7 şehirden 2’si işgalden kurtarılmış oldu.
Karabağ son durum haritası – Fuzuli kent merkezi- 17 Ekim 2020 – Harita: ConflictTR

13 Ekim: Hadrut çevresinde Ermeni askerlerinin saldırısını püskürten Azerbaycan ordusu beldeye hakim noktalarda kontrolü sağladı.

11 Ekim: Ateşkesin üzerinden saatler geçmişti ki Ermenistan ordusu, Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri Gence’ye füzelerle saldırdı. 9 sivilin yaşamını yitirdiği saldırıda 34 kişi yaralandı.

10 Ekim: Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov arabuluculuğunda Ermenistan ve Azerbaycan mevkidaşlarıyla yapılan ve 10 saat süren toplantı sonrası varılan ateşkes yürürlüğe girdi.

Lavrov, “10 Ekim 2020’de (bugün) saat 12.00’den itibaren insani yardım amaçlı olarak Uluslararası Kızılhaç Komitesinin arabuluculuğu ve kriterleri doğrultusunda esirlerin, tutsakların ve cenazelerin değişimi için ateşkes ilan edildi” dedi.

8 Ekim: Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Azerbaycan’ın Ermenistan’la barış görüşmelerine askeri çatışmaların akut evresi bittikten sonra döneceğini açıkladı. Rus televizyonuna röportaj veren Aliyev, “Rusya ve Türkiye uzun vadeli barışın temelini atan başlıca devletlerdir” ifadelerini kullandı.

[irp posts=”29342″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri”]

7 Ekim: Kafkasya bölgesi konusunda araştırmalarda bulunan gazeteci Ceyhun Aşirov’a göre Karabağ ve çevresinde son durum haritası ve Ermeni ordusunun Azerbaycan şehirlerine düzenlediği saldırılar.

Karabağ ve çevresinde son durum haritası – 7 Ekim 2020 – Harita: Ceyhun Asirov

5 Ekim: Cebrail, Fuzuli ve Ağdere etrafında yoğunlaşan çatışmalarda AA’ya göre Cebrail ve Ağdere çevresinde birçok yerleşim yerinde kontrolü sağlayan Azerbaycan ordusu, Kelbecer kuzeyindeki sınır köyü Murovdağ’ı da işgalden kurtardı.

Karabağ son durum haritası – 5 Ekim 2020 – Harita: AA

Azerbaycan kaynakları da AA’ya yakın haritalar ile Karabağ’da son durum haritasını servis etti.

Azerbaycan kaynaklarına göre Dağlık Karabağ çevresinde son durum haritası – 5 Ekim 2020

Ermenistan ordusunun Azerbaycan’a yönelik saldırılarını gösteren haritada, birçok Azerbaycan sivil yerleşim yerinin vurulduğu, Erivan’ın Karabağ’daki savaşı Azerbaycan içlerine taşımaya çalıştığı göze çarpıyor.

Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik füze saldırıları

4 Ekim: Milli Savunma Bakanlığı, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’den dakikalar önce “Azerbaycan güvenilir kaynaklarından alınan bilgilere göre; Azerbaycan ordusu Büyük Mercanlı, Maralyan ve Şeybey köylerinden sonra Karabağ bölgesinde kritik öneme sahip Cebrail kentini de işgalden kurtardı.” mesajı ile 23 Ağustos 1993 yılında Ermenistan tarafından işgal edilen Cebrail şehrinin özgürlüğüne kavuştuğunu duyurdu.

Magadiz’in ardından Cebrail şehri de kontrol altına alındı. – Harita: TSKMAP

Clash Report’a göre Karabağ’da son durum haritası şu şekilde:

Çatışmaları Karabağ dışına taşıyan Ermenistan, Azerbaycan’ın en büyük ikinci kenti olan Gence’yi bombaladı.

3 Ekim: Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, Terter’de 1, Cebrayil’de 5 ve Füzuli’de 1 köyün daha Ermenistan işgalinden kurtarıldığını açıkladı.

2 Ekim: Çatışmaların yoğunlaştığı bölgelerin gösterildiği harita.

27 Eylül’de başlayan Azerbaycan-Ermenistan çatışmalarının yoğunlaştığı bölgeler. – Harita: TSKMAP

Çatışmaların İlk Haftasında Neler Oldu?

  • Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Türkiye’nin İHA ve askeri uzman göndererek doğrudan çatışmaların tarafı olduğunu iddia etti. Uluslararası toplumun dikkatini çekmek için iftira atıldığını ve bunların kaynağı olmadığını söyleyen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, iddiaların asılsız olduğunu, Türkiye’nin çatışmaların tarafı olmadığını belirtti.
  • Türkiye, Pakistan, Afganistan, KKTC ve Bosna Hersek doğrudan Azerbaycan’ı destekledi.
  • Rusya, tansiyonu düşürmek için iki ülke ile de çalışmalarda bulunduklarını açıklarken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin yaptığı açıklamaları ‘tehlikeli ve münasebetsiz’ olarak nitelendirdi.
  • Telefonda görüşen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron, taraflara ateşkes ilan etme, tansiyonu düşürme ve azami itidal gösterge çağrısı yaptı.
  • Suriye’de YPG’ye yakınlığıyla bilinen Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Türkiye’nin Suriye’den Azerbaycan’a 500 savaşçı daha gönderdiğini ve toplam sayının 850’ye ulaştığını öne sürdü. Türkiye ve Azerbaycan, bu iddiaları reddetti.
  • Ermenistan, Dağlık Karabağ’da ateşkesin yenilenmesi için Rusya, ABD ve Fransa ile çalışmaya hazır olduğunu açıkladı.

Karabağ Haritası ve İşgal Altındaki Bölgeler

1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlık ilanından sonra ‘Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ de tek taraflı bağımsızlığını ilan etti.

İşgal edilen Dağlık Karabağ şehirleri: Sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin başkenti Hankendi (Merkez), Şuşa, Ağdere, Hocavend ve Hocalı.

  • Hankendi: 28 Aralık 1991
  • Hocalı: 25 Şubat 1992
  • Şuşa: 8 Mayıs 1992
  • Hocavend: 2 Ekim 1992
  • Ağdere: 7 Temmuz 1993

Karabağ’da işgal edilen 7 şehir: Laçin, Ağdam, Fuzuli, Cebrail, Gubadlı, Zengilan ve Kelbecer

  • Laçin: 18 Mayıs 1992
  • Kelbecer: 2 Nisan 1993
  • Ağdam: 23 Temmuz 1993
  • Fuzuli: 23 Ağustos 1993
  • Cebrail: 23 Ağustos 1993
  • Gubadlı: 31 Ağustos 1993
  • Zengilan: 29 Ekim 1993 (son işgal edilen bölge)

Karabağ Hakkında Bilinmesi Gereken Temel Bilgiler:

  • Dağlık Karabağ’daki çatışmaları sonlandırmak adına 1992’de kurulan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) tarafından ABD, Rusya ve Fransa eş başkanlığında Minsk Grubu oluşturuldu ancak grup soruna ilişkin çözüme ulaşamadı.
  • 1994’te imzalanan Bişkek Protokolü ile geniş çaplı çatışmalar son bulsa da ateşkes 26 yıl boyunca korunamadı.
  • Azerbaycan’ın topraklarının yaklaşık yüzde 20’si (Dağlık Karabağ ve çevresindeki bazı bölgeler) Ermenistan’ın işgali altında.
Azerbaycan ile Ermenistan arasında 1992-1993’te yaşanan çatışmaların haritası
  • Dağlık Karabağ’da tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden ‘Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’, Ermenistan dahil hiçbir ülke tarafından tanınmadı.
  • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), işgal altındaki toprakların Azerbaycan’a ait olduğunu, Ermenistan’ın derhal bölgeyi terk etmesi gerektiğini ilan eden dört maddelik kararı yayınlasa da Ermenistan buna uymadı.
  • Azerbaycan, Ermeniler işgal altındaki bölgelerden çekilmeden çözüm sürecine dahil olunmayacağını belirtiyor. Ermenistan ise Dağlık Karabağ’ın bağımsız olması gerektiğini vurguluyor.
  • Sovyet yasalarına göre sınırları içerisindeki cumhuriyetler, Moskova’nın onayı olmadan bölünemez ve parçalanamaz. 1988’de Sovyetler Birliği dağılmadan önce, Azerbaycan’a bağlı özerk bölge statüsünde olan Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığı için çaba gösteren Ermeniler, SSCB’nin ‘Ermenistan ve Azerbaycan sınırları değişemez’ kararlarına karşı çıktı.
  • Ermenistan işgalinin bölgede yarattığı maddi kaybın 320 milyar doları aştığı düşünülüyor.

[irp posts=”29342″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri”]

Azerbaycan ile Ermenistan Arasındaki Eksklav Topraklar ve Bazı Önemli Bölgeler

Eksklav toprak siyasi açıdan bağlı, coğrafi açıdan bağlı olmayan bölgelere denir. Türkiye’nin Suriye içinde kalan Süleyman Şah türbesi örneğinde olduğu gibi. Stratejik Ortak misafir yazarı Şehmus Kızılkan’ın 2016’da aşağıdaki harita üzerinden anlatımını şu şekilde özetleyebiliriz:

Azerbaycan ile Ermenistan Haritası ve Bazı Bölgeler

1 numaralı alan: Azerbaycanın Kazah Rayonu’na bağlı Yukarı Eskipara (kuzeydeki) ve Berhudarlı(güneydeki) ile Sederek Rayonu’na bağlı (Nahçıvan kuzeyi) Kerki yerleşimleri Ermenistan toprakları içerisinde yer alan Azerbaycan’a bağlı eksklav topraklardır.

2 numaralı alan: Artsvaşen, Azerbaycan toprakları içerisinde yer alan bir köydür. Azerbaycan tarafından adı Başkend olarak değiştirilen köy Azerbaycan idaresindedir.

3 ve 4 numaralı alanlar: Laçin koridoru, Ermenistan ile sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin bağlantısını sağlayan küçük bir hat. Megri koridoru ise Nahçıvan ile Azerbaycan’ı fiziki olarak birleştiriyor ancak Ermenistan tarafından kontrol ediliyor. Koridor değişim planlarında Laçin’e karşılık Megri Koridoru gündeme gelse de Laçin zaten Ermenistan kontrolünde olduğu için Erivan bunu reddetmişti.

Laçin ve Megri Koridorlarının Haritası

5 numaralı alan: Nahçıvan ile Azerbaycan’ı ayıran ‘Tarihi Zengezur’ bölgesi, tıpkı Karabağ gibi tartışmalı bir bölgeydi. Daha sonra Nahçıvan Azerbaycan’ın, Zengezur ile Ermenistan kontrolü altında girdi. Bölgenin güneyindeki Megri ve diğer yerleşim bölgeleri SSCB tarafından Ermenistan’ın kontrolüne bırakıldı.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

Kaynak: StratejikOrtak.com, AA.com.tr ve BBC Türkçe

Kafkasların Jeopolitik Fay Hattı 2008 Gürcistan – Rusya Savaşı

2008 yılında Gürcistan ile Rusya arasında yaşanılan savaş bölgede önemli gelişmelere neden olmuştur. Bu açıdan savaşın ana nedeni her ne kadar etnik temelli olarak tanımlansa da savaşın içerdiği nedenler, aktörlerin tehdit ve çıkar algılamalarından ötürü savaşı sadece etnik temele indirgemek olayları biraz eksik okumamıza sebebiyet verebilir. Bu nedenle bu çalışmada ilk olarak Gürcistan-Rusya ilişkilerine tarihsel perspektif penceresinden bakılacak ardından yaşanılmış olan gelişmelere genel hatları ile değinilecektir.

Rusya – Gürcistan İlişkilerinin Tarihsel Boyutu 

Rusya ve Gürcistan arasındaki ilişkiler oldukça köklü bir geçmişe dayanmaktadır. İki devlet arasındaki ilk temaslar Kakheti Kralı I. Aleksandre döneminde, Moskova Prensi III. İvan ile 1480 yılında kurulmuştur ( Tsurtsumia, 2020, s. 97). İlişkilerin kurulma sebebi her iki taraf içinde farklılık arz ediyordu: Ruslar için İpek ticareti açısından Gürcistan önemli bir ticaret güzergahı iken Gürcüler için ise Ruslar, Müslümanlara karşı dengeleyici bir unsur olabilirdi (Tsurtsumia, 2020, s. 97). Rusya-Gürcistan ilişkileri incelendiğinde dikkat çeken önemli hususlardan ilki: Rusların, tarihin belli dönemlerinde Gürcüler ile ittifak antlaşmaları yapıp daha sonraki süreçlerde bu ittifak ilişkilerini tek taraflı olarak sonlandırmaları ve ittifakı ihlal etmeleri olmuştur. Bu hususa verilebilecek örnekler ise: 1587 yılında Gürcüler ile Ruslar arasında yapılmış olan “Yemin Kitabı” adı verilen antlaşmadır (Tsurtsumia, 2020, s. 97). Belirtilen antlaşmaya göre: Ruslar, Gücüleri dış güçlerden gelecek saldırılara karşı korumayı taahhüt ediyorlardı ancak Gürcülere verilen bu söz Ruslar tarafından yerine getirilmemiştir (Tsurtsumia, 2020, s. 97).  Bu konuya verilebilecek bir diğer örnek ise: Rus-Gürcü ilişkilerinde büyük bir öneme sahip olan “Georgiyevsk Antlaşmasıdır”.

1783 yılında imzalanan bu antlaşmaya göre Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunacağı vurgulanmıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 460). Ancak tarihler 1801 yılını gösterdiğinde Ruslar, Gürcistan’ın büyük bir bölümünü işgal etmiştir (Yenigün & Bolat, 2010, s. 460). Böylece Ruslar, Gürcüler ile yaptıkları 1587 ve 1783 tarihli ittifak antlaşmalarını bir kenara atıp Gürcistan’ı 1801 yılında işgal ederek iki ülke arasındaki ilişkilerde birbirlerine karşı oluşan güvensizliğin ilk tohumlarını atmış oluyorlardı. Güç Dengesi Teorisi içerisinde yer alan önemli bir kavram da “Dış Dengelemedir.” Dış dengeleme: Bir devletin veya bir aktörün, karşısında bulunan rakiplere karşı avantaj elde etmek veya mevcut pozisyonunu koruması için diğer devletlerle veya aktörlerle ittifak ilişkileri kurmasıdır. Bu nokta Gürcistan ile ilgili dikkate değer bir kısımdır. Gürcistan, tarihsel süreçten günümüze ittifak ilişkileri kurduğu devletlerden ya istediği ölçüde destek alamamış ya yüzüstü bırakılmış ya da ittifak kurmak istediğinde kendisi ile ittifak yapılmamıştır. Bu hususa en güzel örnek Zaza Tsurtsumia’nın çalışmasında yer almaktadır.

Zaza Tsurtsumia’nın çalışmasında belirttiği üzere: Gürcü kralların, İspanya Kraliçesi I. Isabella’ya ve Fransa Kralı XIV. Louis’e göndermiş oldukları ittifak teklifleri sonuçsuz kalmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 98). Ayrıca Ruslarla yaptıkları ittifaklarda da Ruslar gerekli desteği vermemiş aksine ülkelerini işgal etmiştir. Elbette ki bu dönemlerde bu devletlerin iç yapısı, uluslararası yapı ve bu devletlerin izlemiş oldukları dış politikalarının bu kararları vermelerinde ve uygulamalarındaki etkilerini göz ardı edemeyiz. Ancak bu konunun kayda değer olma sebebi aynı olaylar silsilesinin 2008 savaşında da Gürcistan’ın başına geleceğidir. İttifaklar, yapıları gereği süreleri ve konularına göre kısa ve orta vadeli olabilir. Bugün müttefik olarak yanınızda yer alan devlet yarın karşınızda ve karşı blokta yer alabilir. Bu gayet tabi ve doğal bir konudur. Çünkü devlet çıkarları durağan değil tıpkı tarihin kendisi gibi dinamik bir süreçtir. Devletler arası ilişkilerde ittifak yaptığınız devlete karşı ittifakı bozduğunuzda (burada kastedilen ittifakın sonlandırılması değil ihlal edilmesidir) ve bunu girdiğiniz diğer ittifaklarda da tekrarladığınızda eğer çok güçlü bir devlet değilseniz sizle ittifak kurmak, diğer devletlerin (istisnalar dışında) öncelikleri arasında olmayacak ve uluslararası arenada sahip olduğunuz imajınız bundan olumsuz etkilenecektir.

Rusya’nın Gürcistan’ı İşgali ve Yaşananlar -1801 ve Sonrası-

Ruslar, Gürcistan’ı işgal ettikten sonra bölgede Ruslaştırma politikalarını hızlandırmışlardır. Gürcü dili, Rus İşgali altında olan Gürcistan’da resmi olarak devlet makamlarından çıkartılmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 101). Ruslar, sadece Gürcü dilini devlet makamlarının resmi dili olmaktan çıkarmakla yetinmemişler; Manastırlarda ve Kiliselerde verilen eğitimin dili olan Gürcüce, 1880’li yıllara doğru Rus idaresi tarafından alınan kararlar çerçevesinde bu  kurumların eğitim dili olmaktan çıkartılmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 104). Rusların izledikleri bir diğer politika ise Megreller ve Svanlar üzerinde olmuştur. Bölgede görev yapan Rus memurlar, Gürcistan da yaşayan Megrellerin ve Svanların, Gürcülerden ayrı birer etnik kimliğe sahip olduklarını kabul etmişlerdir (Tsurtsumia, 2020, s. 105).

Öyle ki 1886 yılında Megreller için oluşturulan ders kitaplarının dili Rusların yazı sistemi referans alınarak Megrelce yazı dili ile oluşturulmuştur (Tsurtsumia, 2020, s. 105). Bir milleti bir arada tutan ve toplum içerisindeki bireylerin birbirlerine sıkıca kenetlenmelerini sağlayan en önemli sosyal araç dildir. Zira dilinden ve tarihinden koparılan bir millet, millet olma vasfını zamanla kaybeder ve bir zaman sonra dışarıdan dayatılan bilgilere, fikirlere savunmasız kalarak asimile olur veya gücünü büyük ölçüde kaybeder. Bu nedenle Rusların izlemiş olduğu bu politika sosyo-politik açıdan önemli bir hususu teşkil etmektedir.

SSCB Dönemi ve Sonrası 

Gürcüler ve Osetler, SSCB kurulmadan önce Çarlık Rusyasının da yaşanılan iç savaş sürecinde farklı tarafları desteklemişlerdir. Gürcüler, Menşevikleri desteklerken Osetler ise Bolşevikleri desteklemişlerdir (Öztürk, 2009, s. 5).

Nitekim Bolşevikler ’in Rusya da savaşın galibi olan taraf olmasının ardından, Kızıl ordu ve Osetler Gürcistan’a karşı savaşmışlar ve 1921 yılında Kızıl ordunun postalları, Gürcistan topraklarına adımını atmıştır. (Öztürk, 2009, s. 5). İşte yaşanılan bu hadiseden 1 yıl sonra Osetler için otonom bir bölge oluşturulmuştur (Öztürk, 2009, s. 5). 1936 yılında Osetya’nın Kuzey bölgesinin SSCB toprakları içerisinde kalmasına, Güney bölgesi için ise Gürcistan Sovyet’ine bağlı bir bölge olduğu kabul edilmiştir (Öztürk, 2009, s. 5). Osetya, üzerinde yapılan bu ayrım Gürcistan-Güney Osetya çatışmasının kök nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. 1989 yılı ise Gürcistan-Güney Osetya ilişkilerinde önemli bir seneyi ifade ediyordu. Bu yıl Güney Osetya Özerk bölgesinde yönetimin başına gelen Halk Cephesi, dönemin Gürcistan yönetiminden 1936 yılında belirlenmiş olan Güney Osetya’nın otonom bölge statüsünün, otonom cumhuriyet olarak değiştirilmesini istemiştir. (Erkan, 2015, s. 77). Ancak bu talep tahmin edilebileceği üzere dönemin Gürcistan hükümeti tarafından reddedilmiştir. Sürekli olarak gergin bir havada olan ikili ilişkiler 1990 yılında Güney Osetya’da iktidarda bulunan hükümetin, Güney Osetya’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle daha da kötü bir hal almıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 464). Bu tek taraflı bağımsızlık ilanına dönemin Gürcistan hükümeti, Güney Osetya’nın siyasal olarak otonomisinin tek taraflı olarak iptal edildiğini açıklayarak cevap vermiştir (Erkan, 2015, s. 7).

Her iki taraf arasında yaşanılan bu gerginlik neticesinde, taraflar arasında çatışmalar yaşanmış bu çatışmalar ancak 1991 yılının şubat ayında Rusya’nın araya girmesi ile bir ateşkese dönüşmüştür (Yenigün & Bolat, 2010, s. 464). Gürcistan’da 1990’lı yıllarda yaşanan iktidar değişikliğinden sonra koltuğa oturan Eduard Şevarnadze, Gürcistan ile ayrılıkçı gruplar arasındaki çatışmaları sonlandırmak ve bu soruna çözüm bulmak için çeşitli çözüm yolları denemiştir. Nitekim bu çabaların somut bir göstergesi olarak 1992 yılında Boris Yeltsin ile bir araya gelen Şevarnadze, Sochi Antlaşmasını imzalamıştır (Erkan, 2015, s. 79).

Bu antlaşma neticesinde daha fazla çatışma yaşanmasın diye Rus, Gürcü, Oset ve AGİT gözlemciliğinde bir barış gücü oluşturulmasına karar verilmiştir (Öztürk, 2009, s. 7). Şevarnadze’nin, Rusya’ya karşı daha dengeli bir politika izlediği söylenebilir zira ileride yönetime gelecek olan Saakaşvili Rusya ile dengeleri gözetmekten ziyade ilişkileri daha da kopartacak gelişmelere imza atacaktır. Bu da Rusya’nın daha agresif bir politika uygulamasına sebebiyet verecektir. Rusya’nın, Gürcistan meselesine bu denli önem vermesinin arkasında birçok faktör yatmaktadır. Bunlardan birisi de Gürcistan ile NATO arasındaki gelişen ikili ilişkilerdir. “23 Mart 1994’te NATO ile Gürcistan arasında “Barış İçin Ortaklık” antlaşması imzalanmıştır” (Erkan, 2015, s. 80). Bu antlaşmayı takiben taraflar arasında 1995 yılının aralık ayında bir iş birliği antlaşması daha imzalanmıştır (Erkan, 2015, s. 80). Batı ile ilişkilerini geliştiren Gürcistan, 1999 yılının ocak ayında Avrupa Konseyine üye olmuştur (Erkan, 2015, s. 80). 2002 yılında Gürcistan, Rusya’ya karşı bir hamle daha yaparak Önce ABD ile Gürcistan silahlı kuvvetlerinin, ülkenin güvenliğini sağlamasına yönelik olarak güçlendirilmesini temel alan Eğit-Donat programını kabul etmiş; ardından aynı yılın sonlarına doğru Gürcistan, NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuştur (Yılmaz, 2010, s. 30). Elbette ki bu gelişmelerin Rusya’yı ziyadesiyle rahatsız ettiği ulusal güvenliğine karşı ciddi bir tehdit hissettiği konusunda şüphe yoktur. (Bu konuya ileride değinilecektir) 2003 yılına gelindiğinde ise 2 Kasım da yapılan parlamento seçimlerinde o dönem seçimlere Birleşik Ulusal Hareketi partisinden seçimlere aday olarak katılan Michail Saakaşviili’nin, seçimlere hile karıştığı iddiası Gürcistan da bir halk protestosuna dönüşmüş; bunun akabinde mevcut yönetimin başında olan Şevarnadze’nin itidalli davranarak görevinden istifa etmiştir (Erkan, 2015, s. 81). Bunun üzerine 2004 yılında Gürcistan’da devlet başkanlığı seçimi yapılmış; seçimi Saakaşvili kazanarak iktidara gelmiştir. İşte bu gerçekleşen olaylar zincirine “Gül Devrimi” denmektedir.

 

Saakaşvili’nin iktidara gelmesi ile bu dönemden sonra Gürcistan ile Batılı devletler arasındaki ilişkiler gelişirken Rusya ile de doğru orantılı olarak kötüleşecektir. Nitekim bu kötüleşmenin ilk göstergelerinden birisi 2004 yılının temmuz ayında ve 2005 yılının ağustos ayında Rusya Federasyonu meclisi olan Duma, Güney Osetya ve Abhazya’nın ayrılma isteklerine destek veren kararlara imza atmışlardır (Öztürk, 2009, s. 8). Aslında sürecin başından bu yana Rusya bu hareketleri zaman zaman taktiksel olarak desteklemiyormuş gibi görünse de el altından desteklemiştir. Duma’nın bu adımları ile Rusya resmi anlamda Gürcistan’daki ayrılıkçılara destek verdiğini göstererek aslında bir anlamda da Gürcistan’a gözdağı vermiş oluyordu. 2006 yılında ise doğrudan Gürcistan, Rusya ilişkilerini son derece geren bir gelişme yaşanmıştır. Gürcistan, ülkesinde bulunan 6 Rusya Federasyonu’na bağlı subay ve bunlara yardım eden 11 Gürcü’yü ajanlık faaliyetleri yürüttükleri gerekçesi ile göz altına almıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 473). Bunun üzerine Rusya, Gürcistan’a kara, hava ve deniz yollarından ulaşımını kapatarak bir nevi Gürcistan’a ulaşım ambargosu uygulamıştır (Dönmez, 2011, s. 103). 2006 yılı Rusya-Güney Osetya-Gürcistan üçgeninde oldukça gergin bir yıl olmuş 3 Eylül’de Gürcistan Savunma Bakanını taşıyan helikoptere Osetler tarafından bir saldırı yapılmıştır (Dönmez, 2011, s. 104). Bu yıl gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise Rus hava kuvvetlerine bağlı jetler, Gürcistan köyünü vurmuştur (Dönmez, 2011, s. 104).

Savaşa Doğru 

İki taraf arasında savaşın çıkmasının arifesinde  Rusya’yı iyice rahatsız eden bir gelişme olarak yorumlayabileceğimiz NATO’nun Bükreş Zirvesi gerçekleşmiş; Bu zirvede Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusu ele alınmış ancak Rusya faktörünü de dikkate alan NATO, konjonktüre göre hareket ederek Gürcistan’ın üyelik talebini daha ileriki bir tarihe ertelemiştir (Erkan, 2015, s. 85). ABD kanadında ise başkan Bush, Gürcistan’ın, NATO’ya üyeliğini desteklediğini açıklamıştır (Erkan, 2015, s. 85). Bu söylem ciddi manada Rusya’yı rahatsız etmiş bu rahatsızlığın somut bir göstergesi olarak Bükreş zirvesinden sonra Rusya, Gürcistan’a ait bir insansız hava aracını imha etmiştir (Erkan, 2015, s. 85).

Ayrıca Rusya, Gürcistan’ın saldırgan bir tavır içerisinde olduğunu söylemiş ve Gürcistan’ın asker sayısının, ayrılıkçı bölgeler olan Güney Osetya ve Abhazya da arttırdığını vurgulayarak kendisi de bölgeye ek asker sevk edeceğini açıklamış ve 1500 askerini bahsi geçen bu bölgelere göndermiştir (Erkan, 2015, s. 85). Bu dönemde yaşanan bir diğer önemli gelişme ise Rus silahlı kuvvetlerinin kara-hava- deniz unsurlarını içeren kapsamlı bir askeri tatbikat yapması olmuştur (Erkan, 2015, s. 85). 15 Temmuz – 2 Ağustos tarihleri arasında yapılan bu tatbikata, Gürcistan yetkili makamlarından Rusya’nın yapmış olduğu bu tatbikattan oldukça rahatsız olduklarını belirten açıklamalar gelmiş ve Rusya’yı, ülkelerini işgal etmek için bir hazırlık içerisinde olduğu konusunda suçlamıştır (Erkan, 2015, s. 85).

2008 Rusya – Gürcistan Savaşı 

Yaşanılan bu süreç zarfında zaman zaman Gürcistan ile ayrılıkçı gruplar arasında çatışmalar sürmüştür ancak bunun iki ülke arasındaki bir savaşa evirilmesi 7 Ağustos 2008 akşamı Gürcistan Devlet başkanı Saakaşvili’nin, Güney Osetya’ya, Gürcistan silahlı kuvvetlerinin girmesi emri vermesi ile artık ok yaydan çıkmıştır (Erkan, 2015, s. 87). Rusya yaşanan bu gelişmeler üzerine bölgede bozulan anayasal düzeni sağlamak ve burada bulunan Rus vatandaşlarının güvenliğinin sağlanması amacıyla Gürcistan’a operasyon başlattığını açıklamıştır (Oğurlu, 2010, s. 8). 8 Ağustos da Rus hava kuvvetleri, Gürcistan ordusuna bağlı birlikleri vurmuş ardından Rusya bölgeye bir kara harekâtı başlatmıştır (Erkan, 2015, s. 87).

Ayrıca Rusya, Süleyman Erkan’ın çalışmasında belirttiği üzere savaş sırasında Gürcistan’a siber saldırı da yapmıştır (Erkan, 2015, s. 87). Savaş 5 gün sürmüş ve taraflar arasında AB Dönem başkanı olan Sarkozy’nin girişimi ile 16 Ağustos’ta sonlandırılmıştır (Dönmez, 2011, s. 104). Savaşın neticesinde ise Güney Osetya ve Abhazya daha öncesinde olduğu gibi yeniden bağımsızlıklarını ilan etmiş ve bu bağımsızlık ilanları başta Rusya olmak üzere Venezuela ve Nikaragua tarafından tanınmıştır (Erkan, 2015, s. 88). Rusya ayrıca Güney Osetya’ya 200 Milyon dolar tutarında finansal bir yardımda bulunmuştur ( Dadaşova, 2019, s. 26).

Savaşın Jeopolitik ve Stratejik Boyutu Hakkında 

Rusya Federasyonu perspektifinden yapılan bu müdahalenin teorik ve stratejik boyutu nedir?

1) Yakın Çevre Doktrini

1993 Yılında Rusya Federasyonu devlet başkanı Boris Yeltsin tarafından ileri sürülen bu doktrine göre: Eski SSCB toprakları üzerinde Rusya’nın, bu topraklarda güvenliği ve istikrarı sağlama misyonunun devam ettiğini ve bu toprakların Rusya Federasyonun çıkarları açısından hayati derecede önemli olduğunu belirtmektedir (Keskin, 2015, s. 50). 2008 yılında yaşanan savaş ile Rusya’nın bu doktrinden hem vazgeçmediğini hem de bu doktrinin söylem düzeyinde kalmayacağını Rusya, tüm dünyaya göstermiştir. (2014 yılında Ukrayna da gerçekleştirilen Kırım ilhakı ile Ruslar bir kez daha Yakın Çevre doktrinini diğer aktörlere hatırlatacaktır).

[irp posts=”28645″ name=”Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı”]

2) Askeri Üsler

Askeri üsler meselesi Gürcistan ile Rusya arasında yaşanan itilaflı konulardan birisidir. Rusya, Abhazya’da ve Güney Osetya’da askeri üslere sahip olmasının yanı sıra Ermenistan’da da Gümrü askeri üssüne sahiptir (İnsamer, 2020).

Olaya bu açıdan baktığımızda Gürcistan’ın, NATO’ya üye olması halinde Rusya’nın, Güney Osetya ve Abhazya’daki üslerini kapatması ve buralardan çıkması gerekmektedir. Boşalan bu üslere de haliyle NATO kuvvetleri yerleşecektir. Ancak bu Rusya’nın kabul edebileceği bir husus değildir. Zira böyle bir durum karşısında Rusya sadece bu bölgelerdeki askeri kazanımlarını kaybetmiş olmayacak, Ermenistan’daki üssü ile de irtibat kurma noktasında sorun yaşama ihtimaline maruz kalacaktır.

3) Stratejik Boyut

Rusya Federasyonu, doğu sınırları itibari ile zaten hali hazırda NATO ile sınır komşusudur (Letonya, Litvanya, Estonya). Bunun yanına potansiyel bir NATO üyesi Gürcistan’ı dahil ettiğimizde ise Rusya, doğu sınırlarının yanı sıra güneyden de NATO ile komşu olacaktır. Bir de Deniz ulaşımı açısından olayı ele alacak olursak Rusya en kısa yoldan Akdeniz’e erişmek için Karadeniz’i kullanmaktadır.

Bulgaristan, Romanya, Türkiye bağlı oldukları ittifak gereği birer NATO ülkeleri olarak Rusya’nın olası bir savaş halinde Karadeniz’den çıkışını engelleme veya geciktirme işlevini görebilirler. Bu da Rusya’nın Karadeniz’e adeta sıkışması anlamında gelecektir. Bunun yanına bir de Gürcistan’ı eklediğimizde Rusya adeta Karadeniz’de 4 bir koldan çevrelenmiş olacaktır. Oysa basında zaman zaman Putin’in akıl hocası olarak lanse edilen Neo-Avrasyacı bir düşünür olan Alexander Dugin’e göre: Rusya, Jeopolitik açıdan Ukrayna ve Abhazya’nın kıyı şeridi boyunca hiçbir şekilde sınırlandırılmamalı ve tam anlamıyla bu hatlarda egemenliğini sağlamalıdır (Kurt, 2018, s. 101). Ayrıca Vladimir Putin dönemi Rusya’sının, ulusal güvenlik belgelerinde NATO’nun, Rusya sınırlarına doğru genişlemesi ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

4) Bölgede ABD ve AB etkisinin daha da artma ihtimali

AB’nin, özellikle Rusya’ya enerji anlamında bağımlılığını azaltmaya dönük politika arayışı içinde olduğu bilinen bir husustur.  NATO üyesi bir Gürcistan olması halinde hali hazırda bu bölgede faaliyetlerini yürüten ABD ve AB enerji arzı güvenliği açısından hareket alanlarını daha da genişletme imkanlarına sahip olacaklardır. Bu da Rusya’nın, enerji diplomasisindeki caydırıcılığını ve etki gücünü orta vadede zayıflatma tehlikesini içermektedir. Zira bölgede bulunan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına zamanında Rusya’nın itirazları olmuştur”çünkü Rusya, enerji de kendisine bağımlı olunmasını ve kendisinin enerji politikalarını zedeleyebilecek projelerin hayata geçmemesini istemektedir. (Aslında Rusya’nın en etkili silahları nelerdir dediğimizde Su54 savaş jeti,S-400 Hava savunma sistemi, Şeytan 2 füzeleri gibi silah/ silah sistemleri aklımıza geliyor ancak listeye dünya enerji piyasalarında gücünü arttıran ve bir enerji şirketi olan Gazpromu da ekleyebiliriz).

Gürcistan Perspektifinden Olaya Bakış

Gürcistan devleti, Rusya ile yaşamış olduğu tarihsel geçmiş ve hali hazırda Rusya ile sahip olduğu politik ilişkilerinden ötürü, Batı ile Rusya’yı dengeleme arayışı içerisine girmiş; belli ölçüde de Batıdan destek almayı başarmıştır. Bu desteğin en somut göstergesi ABD ve AB’nin, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımamasıdır (Dadaşova, 2019, s. 26). Gürcistan açısından NATO üyeliği Rusya’nın etki gücünü zayıflatabilme açısından oldukça önemlidir. Ayrıca olası bir NATO üyeliğinde, Rusya’nın desteklediği Güney Osetya ve Abhazya’nın elinin zayıflayabileceği ihtimali de Gürcistan’ın lehine olabilecek bir durumdur. Ancak belirtmemiz gerekir ki yakın dönemde Gürcistan’ın bir NATO üyesi olması pek de mümkün gözükmemektedir. Zira Rusya’nın, aktif politikaları karşısında AB, Rusya ile olan ekonomik ilişkilerini ve enerji konusundaki bağımlılığından ötürü aktif bir politika izlemesi konusunda ciddi soru işaretleri vardır. Aynı şekilde günümüzde ana odak noktası Çin olan bir ABD’nin ne ölçüde Rusya ile karşı karşıya gelmek isteyeceği de tartışılabilecek bir diğer konudur.

5) Kosova’nın Rövanşı

Balkanlarda Rusya’nın en önemli müttefiklerinden birisi Sırbistan’dır. 2008 yılında bu ülkeyi ve diğer aktörleri ilgilendiren önemli bir hadise yaşanmıştır. 2008 yılının şubat ayında Kosova, Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş başta AB ve ABD bu bağımsızlık ilanını tanımıştır (Oğurlu, 2010, s. 105). Yaşanılan bu gelişmeler Osetler için bir argüman olmuş kendilerinin de tıpkı Kosova gibi bağımsız olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Osetler (Güney Osetya), 3 Mart 2008 yılında başta BDT olmak üzere BM’ye, AB’ye bağımsızlıklarının tanınması için talepte bulunmuşlar ancak BMGK yaptığı toplantıda Osetlerin bu talebini reddetmiştir (Oğurlu, 2010, s. 105). Bazı akademisyenlere göre Batının bu ikircikli tutumu, Rusya’nın Gürcistan ile olan savaşını tetiklemiş ve Rusya’nın bu savaşı bir nevi Kosova’nın rövanşı olarak görmesine neden olmuştur.

SONUÇ

Vladimir Putin’in söylediği bir söz aslında Rusya’nın gerek 2008 Gürcistan müdahalesini gerek 2014 Kırım İlhakını ve 2015 Suriye’ye müdahalesini açıklar mahiyettedir. Mevzu bahis söz ise “Eğer bir kavga kaçınılmaz ise ilk yumruğu atan taraf siz olmasınız”. Gerçekten de Rusya’nın bugün izlemiş olduğu jeopolitik merkezli dış politika bu sözü destekler mahiyettedir. Rusya yapmış olduğu hamlelerle NATO’nun, sınırlarına dayanmasını önlemeye çalışmış, bunda da belli ölçüde başarılı olmuş olduğunu söyleyebiliriz. Gürcistan açısından ise ülkesindeki toprak bütünlüğünü tehdit eden durumlar nedeni ile Gürcistan dış politikasının karar alıcılarının işi oldukça zordur.

Rusya’yı, Batı ile dengeleme stratejisi Gürcistan için önemli zorluklar içermektedir. Yukarıda bahsedilen AB-ABD’nin, Rusya’yı ne kadar karşılarına almak isteyecekleri konusu Gürcistan’ın elini zora sokan bir konudur. Gürcistan karar alıcıları, Güçler Dengesi Teorisindeki dış dengelemeyi sürdürebilir ancak Gürcistan’ın ulusal güvenliği ve çıkarlarını maksimize etme açısından iç dengeleme yani ülkesinin kapasitesini her anlamda geliştirmesi, Gürcistan açısından Realist Teorinin belirtmiş olduğu, “Uluslararası İlişkilerin anarşik yapısı ve her aktörün aslında kendi kendine yardım etmesi gerekliliği” göz önüne alındığında elzemdir.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dadaşova, R. (2019). 2008 RUSYA-GÜRCİSTAN SAVAŞI SONRASI GÜRCİSTANİRAN İLİŞKİLERİ. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 23-34.

Tsurtsumia, Z. (2020). Gürcistan’da Rus “Yumuşak Gücü” Tarihi (XIX-XX. Yüzyıl). Türkiye Rusya Araştırmaları Dergisi, 94-115.

Dönmez, S. (2011). Putin Yönetimi’nin Güney Kafkasya Politikası. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 95-116.

Erkan, S. (2015). Güney Osetya Sorunu Ve 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı. Turkish Studies, 71-92.

İnsamer. (2020, Kasım 8). İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi. İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi:

https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html adresinden alındı

Keskin, M. (2015). Yakın Çevre Doktrini Bağlamında Rus Dış Politikası : Ukrayna Müdahalesi. Barış Araştırmaları Ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 45-62.

Kurt, S. (2018). Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 91-125.

Oğurlu, E. (2010). Ağustos 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı Çerçevesinde Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Politikası. Avrasya Etüdleri, 99-127.

Öztürk, A. (2009). Rusya-Gürcistan Krizi: Yerel Bir Çatışma Küresel Yansımalar. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, 1-27.

Yenigün, C., & Bolat, M. A. (2010). Gürcistan: Yeni Dünyanın Doğu-Batı Sınırı. K. İnat, M. Ataman, & B. Duran içinde, Dünya Çatışmaları Çatışma Bölgeleri Ve Konuları Cilt I (s. 457-488). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Yılmaz, R. (2010). Bağımsızlık Sonrası Dönemde Rus-Gürcü İlişkileri ve Kırılma Noktaları. Avrasya Etüdleri, 21-42.

[/vc_toggle]

Terörün Kuşattığı Şehir: Deyrizor

Suriye’deki iç savaştan nasibini alan ve hayat standartlarının çok kötü etkilendiği şehirlerden biri olan Deyrizor, yakın tarihin en zorlu kuşatmalardan birine tanıklık etti. Savaşın başında muhalif grupların ele geçirdiği şehir, Esad’a bağlı güçlerin şehir merkezini kontrol altına almasıyla yeniden taraf değiştirse de 3 yılı aşkın sürecek DAEŞ kuşatmasına maruz kalmaktan kurtulamadı.

2011 – 2014 Deyrizor Çatışmaları 

Esad yönetimine yönelik isyanların başlamasıyla Deyrizor kenti, 2013’e kadar bir dizi operasyon ve çatışmaya tanıklık etti. Şehir merkezini kontrol altına almak isteyen muhalif gruplarla Esad’a bağlı birliklerin yaklaşık iki yıl süren “rekabetinde” kazanan muhalif gruplar oldu ve kentin neredeyse tamamı ele geçirildi. Bu süreçte Esad’ın birlikleri muhaliflere nazaran oldukça küçük bir bölgeyi kontrol altında tutabildi. DAEŞ bu süre içerisinde şehre yönelik yıpratıcı saldırılar gerçekleştirdi.
Nisan 2014’de muhaliflerin kontrol ettiği bölgelere topyekûn saldırı düzenleyerek önemli ölçüde başarı elde etti ve şehrin yönetiminde söz sahibi oldu. Muhalif grupların DAEŞ’e yenilmesiyle birlikte terör örgütü hakimiyet alanını genişletti ve Esad’a bağlı birliklerin kontrol ettiği bölgeleri kuşattı. Böylelikle üç yıl sürecek olan Deyrizor kuşatması başlamış oldu.

DAEŞ’in Deyrizor’u Çevrelemesi 

2014’ün sonlarından itibaren terör örgütü, şehrin önemli kollarını birbirine bağlayan köprüleri yıkarak Esad birliklerini sıkıştırmayı amaçladı. Ardından Esad güçleri, Deyrizor kuşatmasının önde gelen isimlerinden biri olan Tümgeneral İsam Zahreddin liderliğinde DAEŞ kuvvetlerine karşı geniş çaplı taarruz başlattı. Bu taarruzun ardından hakimiyet alanını genişleten Esad güçleri, terör örgütünü kentin kuzey kırsalına itmeyi başardı. Oldukça stratejik bir öneme sahip olan Deyrizor Hava Üssü’nü ele geçirmeyi amaçlayan DAEŞ, kısa bir süreliğine üste kontrol sağlasa da kalıcı olamadı.

2015’in başlarından itibaren terör örgütü DAEŞ, tutumunu sertleştirerek şehre giden elektrik kablolarını kesti ve Deyrizor’un elektriksiz kalmasına sebep oldu. Kent merkezine hava yoluyla erzak temini yapılmaması için birçok kez Deyrizor Hava Üssü bombalandı. 16 Ocak 2016’da Esad güçlerine yönelik çok sert bir taarruz başlatıldı ve önemli mahalleler terör örgütünün kontrolüne geçti. Esad’ın safında savaşan askerlerin bir kısmı DAEŞ tarafından esir alındı ve başının kesilmesi suretiyle infaz edildi. Bu süreçte kent yakınlarındaki petrol yatakları da örgütün kontrolü altına girdi. DAEŞ’in kent çevresinde gelişmesini engellemek isteyen Esad güçleri, 2016 yılının başlarında petrol yataklarını ele geçirmek için operasyon başlattı ve operasyon büyük ölçüde başarıya ulaştı. İlerleyen günlerde kent, çok sert çatışmalara sahne oldu ve her iki taraftan da çok sayıda kişi öldü. 17 Eylül 2016’da ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin hava üssünü bombalamasıyla birlikte Esad kuvvetlerinde büyük zayiat oluştu. Bu bombalamayı fırsat bilen DAEŞ, Tharda Dağı’nı ele geçirerek stratejik bir nokta kazandı.

Ocak 2017’ye gelindiğinde, hava üssünün Esad kuvvetlerine sağladığı yararı bilen DAEŞ, şehre giden yolu kesti ve Esad’a bağlı birliklerin ikiye bölünmesine yol açtı. Terör örgütü geniş ölçekli saldırılarla kent merkezine daha da yaklaştı. Deyrizor halkı, hava üssüne giden yolların kesilmesi nedeniyle bir süre kısıtlı erzakla idare etmek zorunda kaldı. Örgütün sık sık saldırması nedeniyle birçok yer tahribata uğradı ve kent sakinlerinin hayat standartları zorlaştı.

Kuşatmanın Kırılması 

2017’nin ortalarından itibaren, Rakka vilayetinin güneyini kontrol altına alan Esad güçleri, kuşatma altındaki kuvvetlere yardımcı olmak için terör örgütü mevzilerine operasyon başlattı. Rus hava saldırılarının yardımıyla büyük yol katedildi. Tuğgeneral Süheyl Hasan’ın komuta ettiği Kaplan Kuvvetleri’nin Sukhnah üzerinden ilerleyişi DAEŞ’i zor durumda bıraktı. 9 Eylül’de batıdan gelen Esad kuvvetleriyle kuşatma altında bulunan ordunun buluşması sonucu kuşatma kırıldı ve DAEŞ’in kent etrafındaki gücü büyük ölçüde zayıfladı. Kuşatmanın kırılmasının ardından kent sakinlerinin temel ihtiyaçlarının giderilmesi için yoğun çaba sarf edildi. Yardım kuruluşları bölgeye giderek gıda, sağlık malzemesi ve diğer temel ihtiyaçları içeren erzaklar verdi.
DAEŞ’in nüfuzuna tamamen son vermek isteyen Esad güçleri, kentin doğusuna ve kuzeyine operasyonlar düzenleyerek Deyrizor’un tamamını kontrol altına aldı. Böylece 3 yıl süren “terör kuşatması” kesin olarak son buldu. Kuşatma boyunca bölgedeki Esad güçlerine komuta eden Tümgeneral İsam Zahreddin, 18 Ekim 2017’de DAEŞ’e yönelik yapılan bir operasyon sırasında kara mayınına basarak hayatını kaybetti. Kuşatma, halkı çok kötü etkilemiş ve temel ihtiyaçlardan dahi mahrum bırakacak hale getirmiştir. Kente uzun süre elektrik gitmemiş ve tüm bağlantı yolları kesilmiştir. Birçok sivilin bu durumlardan ötürü hayatını kaybettiği açıklanmıştır.
[irp posts=”6503″ name=”Deyrizor’da Son Durum Haritası: Çatışmalar ve Petrol Kuyuları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.theguardian.com/world/2017/sep/05/syrian-army-breaks-years-long-isis-siege-on-deir-
ez-zor

The Battle for Deir Ezzor Continues

https://en.wikipedia.org/wiki/Siege_of_Deir_ez-Zor_(2014%E2%80%932017)

https://www.almasdarnews.com/article/isis-halts-offensive-deir-ezzor-military-airport-siasiyya-
bridge-destroyed/
[/vc_toggle]

Stratejik Ortak Dergisi Ön Satışta!

0

2015 yılında yayın hayatına başlayan StratejikOrtak.com; uluslararası ilişkiler, tarih, savunma sanayi ve çatışma bölgelerini ele alarak ‘Türkiye’nin Uluslararası İlişkiler Platformu’ olmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Çoğunluğunu lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin oluşturduğu genç editör ve yazar kadrosuyla dünyanın dört bir yanındaki gelişmeleri ziyaretçilerine sunan Stratejik Ortak, Alexa değerlerine göre alanında ülkemizin en fazla ziyaret edilen internet sitelerinden biri olmayı başarmıştır. Dijital platformlardaki gücünü ve tecrübesini ilk kez basılı yayına aktararak yıllık dergi çıkarma konusunda çalışmalarını hızlandırmış ve bu kapsamda son aşamaya gelerek ön siparişlere başlamıştır.

Sınırlı sayıda basımı gerçekleşecek olan özel sayı dergimiz için stratejikortak.com/dergi adresinden ön sipariş verebilirsiniz.

Dergi İçeriği

Libya Siyasetinin 9 yılı: İç Savaştan Türkiye’nin Askeri Desteğine – Abdulkerim Arslan

Vladimir Putin: Bir KGB Ajanının Kremlin’e Yolculuğu – Atalay Aydın

Suya Atılan Düğüm; Güney Çin Denizi Krizi – Ezgi Koçaş

Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri – Ömer Yiğit Demir

Enerji Arz Güvenliği ve Nükleer Enerjinin Önemi – Hatice Nur Sarıtunalı

Geçmişten Geleceğe Yön: Misak-ı Milli – Av. Harun Sakınan

Latin Amerika’da Liderlik Mücadelesi: Arjantin, Brezilya ve Meksika – İsmail Vardı

Türkiye’nin F-35 Hikayesi – Mehmet Akçam

Hollanda’yı Hollanda Yapan Polder Modeli – Muhammed Emin Ayverdi

Sorundan Çözüme Dönüşüm: Uluslararası Uyuşmazlıklar ve Diplomatik Çözüm Yöntemleri – Mesude Demir

Mavi Vatan’ın Hukuki Statüsü ve Uluslararası Adalet Divanı Kararları – Doğan Atlı

Suriye ve Doğu Akdeniz özelinde hazırlanan iki ayrı zaman çizelgesi (arşiv) çalışması – Emre Güngör

2020’de yaşanan 20 önemli gelişme

Gazeteci-yazar Taha Kılınç ile Ortadoğu, Müstafi Tümamiral Doç Dr. Cihat Yaycı ile Doğu Akdeniz üzerine röportaj

Dergi ile birlikte Mavi Vatan haritası hediye!

Donald Trump’ın ABD Başkanlığı Serüveni

2016’daki seçimlerden beri ABD Başkanlığı görevini yürüten Donald Trump; politikaları, özel yaşamı ve söylemleriyle birçok kez gündeme geldi. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak seçimlere katılan ve rakibi Hillary Clinton’la kıyasıya bir seçim dönemi yaşayan Trump’ın politik geçmişi eskilere dayanıyor.
İlk olarak 1987’de Cumhuriyetçi Parti’ye kaydolarak siyasete atılan Trump, Ronald Reagan’ı destekledi. Gazetelere verdiği reklam ve demeçlerle Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikalarını eleştirdi. Sovyetler Birliği ile olan ilişkilere değindi. Bu süreçte kendisinin Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak başkanlık seçimlerine katılacağı söylense de Trump bu iddiaları yalanladı. Ünlü danışmanlık şirketi Gallup’un anketine göre ABD’de en çok beğenilen on kişiden biri olarak gösterildi. Bir süre politikadan uzak kaldıktan sonra Ross Perrot’un iki güçlü partiye karşı bir alternatif olarak kurduğu Reform Partisi’ne katıldı. 1999’da parti komitesine başvurarak bir yıl sonraki seçimler için Reform Partisi’nin başkan adayı olmak istediğini belirtti. Temmuz 1999’da gerçekleşen anketlerde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı George W. Bush ve Demokrat Parti’nin adayı Al Gore’un gerisinde kalarak oyların %7’sini alabildi. Anket sonuçlarının ardından adaylık ısrarını fazla sürdürmedi ve başvurusunu geri çekti. 2001’de de bu partiden ayrıldı. Hemen ardından Demokrat Parti’ye katıldı ve 2004 yılındaki başkanlık seçimlerinde aday olmak istediğini belirtti fakat yeterli desteği bulamadı. 2008’deki seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı John McCain’i destekleyerek tekrardan Cumhuriyetçi eksene kaydı. 2012’de tekrardan Cumhuriyetçi Parti için başkan adayı olmak istediğini ifade etti ve parti kongrelerine katıldı.
Yine yeterli desteği bulamamasından ötürü 16 Mayıs 2011’de yarıştan çekildiğini açıkladı. 2012 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olan Mitt Romney’i destekledi. Romney’in karşısına başkan adayı olarak çıkan ve seçimleri kazanan Barack Obama’ya karşı çok sert bir muhalefet yürüttü. Obama’nın başarılı bir başkan olmadığına dair demeçler verdi.

2016 SEÇİMLERİ

2013’te yaptığı bir açıklamada, yasa dışı göçlerin önünün alınması gerektiğini ve Irak’ta ölen askerlerin aileleri için ödenen paranın az olduğunu ifade etti. Barack Obama’yı Ortadoğu’yu karıştırmakla suçladı. 2016’daki başkanlık seçimleri için geniş bir bütçe ayırdı ve kamuoyu araştırmaları yaptı. Ekim 2013’te Cumhuriyetçiler, Donald Trump’ın New York Valiliğine aday olmasını istediyse de Trump bu isteği geri çevirerek valilikte gözü olmadığını söyledi. 16 Haziran 2015’te, sahibi olduğu Trump Towers’da basın açıklaması yaparak 2016’daki seçimler için Cumhuriyetçilerin başkan adayı olacağını açıkladı. Başkan adaylığı boyunca göçmen karşıtlığı, terörizm, Amerikan ekonomisi ve ulusal borçlar üzerinde durdu. Daha öncesinde ABD Başkanı Ronald Reagan’ın da benimsediği “Make America Great Again” sloganını seçim kampanyalarında kullandı. Çeşitli kaynaklarca kendi kampanyasını yine kendisinin finanse ettiği iddia edildi. Ön seçimlerde Trump, Cumhuriyetçi Parti içerisindeki on altı başkan aday adayından biriydi. İlk başlarda ciddiye alınan bir aday olmadıysa da kamuoyu yoklamalarında ve seçim anketlerinde Trump’ın öne çıktığı görüldü ve adaylığı ciddileşti. Trump’ın en önemli rakipleri olan Ted Cruz ve John Kasich’in adaylıktan çekilmeleriyle birlikte Cumhuriyetçi Parti’nin 2016’daki seçimler için başkan adayı oldu. Başkan adaylığının kesinleşmesinin ardından rakibi olan Hillary Clinton’a karşı geniş çaplı bir kampanya başlattı. İlk yapılan anketlerde Hillary Clinton’un bariz üstünlüğü görülse de seçim yaklaştıkça iki aday arasındaki makas kapandı. Trump, başkan yardımcısı olarak Mike Pence’yi açıklamasının ardından kampanyalara devam etti ve Clinton’la arasındaki farkı kapatmak için uğraştı. İki aday, ilk kez 26 Eylül 2016’da Hofstra Üniversitesinde karşı karşıya geldi. Trump, Hillary Clinton’un eşi olan Bill Clinton’a yönelik çeşitli suçlamalar yöneltti. Meksika sınırına duvar öreceğini, Çin’le olan ticari ilişkileri yeniden gözden geçireceğini, göçmenlik yasalarını katı bir şekilde uygulayacağını ve Amerikan ekonomisini güçlendireceğini vaat etti. NATO’nun modasının geçtiğini ve dış politikada müdahaleciliği benimsediğini söyledi. Terör örgütü DAEŞ’i bitireceğinin sözünü verdi. Amerikan medyasını taraflı olmakla itham etti. Medya ise, Trump’ın çoğu vaadinin gerçeği yansıtmadığını ve tamamen popülist söylemler olduğu kanısındaydı. Ünlü Amerikalı siyaset bilimci Michael Barkun, Trump’ın aşırı sağcı örgütlere destek verdiğini ve beyaz üstünlükçüsü olan Ku Klux Klan’ı gizliden gizliye desteklediğini ima etti. Nitekim Trump, başkanlık adaylığı boyunca Twitter üzerinden birçok kez ırkçı olduğu bilinen hesapların yazılarını paylaştı. Ku Klux Klan’ın önemli liderlerinden biri olan David Duke’la ilgili demeç vermekten kaçındı. Duke da seçimde Trump’ı destekleyeceğini söyledi.
Yine aynı şekilde göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçüsü ve sağcı birçok oluşum seçimde Donald Trump’a oy vereceğini açıkladı. 8 Kasım 2016’da gerçekleşen seçimlerde, iki lider arasında kıran kırana bir yarış yaşandı. Oy sayımları bittiğinde her iki adayın da birbirilerine oldukça yakın olduğu açıklandı. Sonuçlar bittiğinde oy bazında Hillary Clinton’un önde olduğu görülse de Trump, Seçiciler Kurulu’nda 304’e 227’lik üstünlüğü sağladığı için ABD Başkanı olmaya hak kazandı. Eyalet bazında Cumhuriyetçiler, beklenenin çok üzerinde destek gördü. Demokratların kalesi olarak görülen Michigan, Pensilvanya ve Wisconsin eyaletleri el değiştirdi. Clinton’un seçmenleri büyük hayal kırıklığına uğradı ve anketlere nazaran Demokrat oylarında düşüş görüldü. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından Trump, birçok konuda ilklerin başkanı oldu. Amerikan tarihindeki en zengin başkan olma unvanını elde etti. Bu göreve seçilen en yaşlı başkan olma sıfatını da kazandı. Seçimin ardından Clinton taraftarları tarafından geniş çaplı protesto mitingleri düzenlendi. Bu mitinglerde Ortadoğu’da PKK/YPG’ye verdiği destekle bilinen “ANTİFA” ve türevi solcu örgütlerin de yer aldığı görüldü.

2020 SEÇİMLERİ

Yaklaşık dört senedir ABD Başkanlığı görevinde olan Donald Trump, 2020’de gerçekleşecek seçimlerde de adaylığını açıkladı. İki ay sonra gerçekleşecek seçimlerde Trump’ın en güçlü rakibi ise Demokratların adayı olan Joe Biden. Uzun yıllar senatörlük yapan ve Obama döneminde ABD Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Biden’in Trump’la çekişmeli bir seçim süreci geçirmesi bekleniyor.
[irp posts=”17″ name=”ABD’de ki Seçim Sistemi nedir?”]