Kafkasların Jeopolitik Fay Hattı 2008 Gürcistan – Rusya Savaşı

2008 yılında Gürcistan ile Rusya arasında yaşanılan savaş bölgede önemli gelişmelere neden olmuştur. Bu açıdan savaşın ana nedeni her ne kadar etnik temelli olarak tanımlansa da savaşın içerdiği nedenler, aktörlerin tehdit ve çıkar algılamalarından ötürü savaşı sadece etnik temele indirgemek olayları biraz eksik okumamıza sebebiyet verebilir. Bu nedenle bu çalışmada ilk olarak Gürcistan-Rusya ilişkilerine tarihsel perspektif penceresinden bakılacak ardından yaşanılmış olan gelişmelere genel hatları ile değinilecektir.

Rusya – Gürcistan İlişkilerinin Tarihsel Boyutu 

Rusya ve Gürcistan arasındaki ilişkiler oldukça köklü bir geçmişe dayanmaktadır. İki devlet arasındaki ilk temaslar Kakheti Kralı I. Aleksandre döneminde, Moskova Prensi III. İvan ile 1480 yılında kurulmuştur ( Tsurtsumia, 2020, s. 97). İlişkilerin kurulma sebebi her iki taraf içinde farklılık arz ediyordu: Ruslar için İpek ticareti açısından Gürcistan önemli bir ticaret güzergahı iken Gürcüler için ise Ruslar, Müslümanlara karşı dengeleyici bir unsur olabilirdi (Tsurtsumia, 2020, s. 97). Rusya-Gürcistan ilişkileri incelendiğinde dikkat çeken önemli hususlardan ilki: Rusların, tarihin belli dönemlerinde Gürcüler ile ittifak antlaşmaları yapıp daha sonraki süreçlerde bu ittifak ilişkilerini tek taraflı olarak sonlandırmaları ve ittifakı ihlal etmeleri olmuştur. Bu hususa verilebilecek örnekler ise: 1587 yılında Gürcüler ile Ruslar arasında yapılmış olan “Yemin Kitabı” adı verilen antlaşmadır (Tsurtsumia, 2020, s. 97). Belirtilen antlaşmaya göre: Ruslar, Gücüleri dış güçlerden gelecek saldırılara karşı korumayı taahhüt ediyorlardı ancak Gürcülere verilen bu söz Ruslar tarafından yerine getirilmemiştir (Tsurtsumia, 2020, s. 97).  Bu konuya verilebilecek bir diğer örnek ise: Rus-Gürcü ilişkilerinde büyük bir öneme sahip olan “Georgiyevsk Antlaşmasıdır”.

1783 yılında imzalanan bu antlaşmaya göre Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunacağı vurgulanmıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 460). Ancak tarihler 1801 yılını gösterdiğinde Ruslar, Gürcistan’ın büyük bir bölümünü işgal etmiştir (Yenigün & Bolat, 2010, s. 460). Böylece Ruslar, Gürcüler ile yaptıkları 1587 ve 1783 tarihli ittifak antlaşmalarını bir kenara atıp Gürcistan’ı 1801 yılında işgal ederek iki ülke arasındaki ilişkilerde birbirlerine karşı oluşan güvensizliğin ilk tohumlarını atmış oluyorlardı. Güç Dengesi Teorisi içerisinde yer alan önemli bir kavram da “Dış Dengelemedir.” Dış dengeleme: Bir devletin veya bir aktörün, karşısında bulunan rakiplere karşı avantaj elde etmek veya mevcut pozisyonunu koruması için diğer devletlerle veya aktörlerle ittifak ilişkileri kurmasıdır. Bu nokta Gürcistan ile ilgili dikkate değer bir kısımdır. Gürcistan, tarihsel süreçten günümüze ittifak ilişkileri kurduğu devletlerden ya istediği ölçüde destek alamamış ya yüzüstü bırakılmış ya da ittifak kurmak istediğinde kendisi ile ittifak yapılmamıştır. Bu hususa en güzel örnek Zaza Tsurtsumia’nın çalışmasında yer almaktadır.

Zaza Tsurtsumia’nın çalışmasında belirttiği üzere: Gürcü kralların, İspanya Kraliçesi I. Isabella’ya ve Fransa Kralı XIV. Louis’e göndermiş oldukları ittifak teklifleri sonuçsuz kalmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 98). Ayrıca Ruslarla yaptıkları ittifaklarda da Ruslar gerekli desteği vermemiş aksine ülkelerini işgal etmiştir. Elbette ki bu dönemlerde bu devletlerin iç yapısı, uluslararası yapı ve bu devletlerin izlemiş oldukları dış politikalarının bu kararları vermelerinde ve uygulamalarındaki etkilerini göz ardı edemeyiz. Ancak bu konunun kayda değer olma sebebi aynı olaylar silsilesinin 2008 savaşında da Gürcistan’ın başına geleceğidir. İttifaklar, yapıları gereği süreleri ve konularına göre kısa ve orta vadeli olabilir. Bugün müttefik olarak yanınızda yer alan devlet yarın karşınızda ve karşı blokta yer alabilir. Bu gayet tabi ve doğal bir konudur. Çünkü devlet çıkarları durağan değil tıpkı tarihin kendisi gibi dinamik bir süreçtir. Devletler arası ilişkilerde ittifak yaptığınız devlete karşı ittifakı bozduğunuzda (burada kastedilen ittifakın sonlandırılması değil ihlal edilmesidir) ve bunu girdiğiniz diğer ittifaklarda da tekrarladığınızda eğer çok güçlü bir devlet değilseniz sizle ittifak kurmak, diğer devletlerin (istisnalar dışında) öncelikleri arasında olmayacak ve uluslararası arenada sahip olduğunuz imajınız bundan olumsuz etkilenecektir.

Rusya’nın Gürcistan’ı İşgali ve Yaşananlar -1801 ve Sonrası-

Ruslar, Gürcistan’ı işgal ettikten sonra bölgede Ruslaştırma politikalarını hızlandırmışlardır. Gürcü dili, Rus İşgali altında olan Gürcistan’da resmi olarak devlet makamlarından çıkartılmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 101). Ruslar, sadece Gürcü dilini devlet makamlarının resmi dili olmaktan çıkarmakla yetinmemişler; Manastırlarda ve Kiliselerde verilen eğitimin dili olan Gürcüce, 1880’li yıllara doğru Rus idaresi tarafından alınan kararlar çerçevesinde bu  kurumların eğitim dili olmaktan çıkartılmıştır (Tsurtsumia, 2020, s. 104). Rusların izledikleri bir diğer politika ise Megreller ve Svanlar üzerinde olmuştur. Bölgede görev yapan Rus memurlar, Gürcistan da yaşayan Megrellerin ve Svanların, Gürcülerden ayrı birer etnik kimliğe sahip olduklarını kabul etmişlerdir (Tsurtsumia, 2020, s. 105).

Öyle ki 1886 yılında Megreller için oluşturulan ders kitaplarının dili Rusların yazı sistemi referans alınarak Megrelce yazı dili ile oluşturulmuştur (Tsurtsumia, 2020, s. 105). Bir milleti bir arada tutan ve toplum içerisindeki bireylerin birbirlerine sıkıca kenetlenmelerini sağlayan en önemli sosyal araç dildir. Zira dilinden ve tarihinden koparılan bir millet, millet olma vasfını zamanla kaybeder ve bir zaman sonra dışarıdan dayatılan bilgilere, fikirlere savunmasız kalarak asimile olur veya gücünü büyük ölçüde kaybeder. Bu nedenle Rusların izlemiş olduğu bu politika sosyo-politik açıdan önemli bir hususu teşkil etmektedir.

SSCB Dönemi ve Sonrası 

Gürcüler ve Osetler, SSCB kurulmadan önce Çarlık Rusyasının da yaşanılan iç savaş sürecinde farklı tarafları desteklemişlerdir. Gürcüler, Menşevikleri desteklerken Osetler ise Bolşevikleri desteklemişlerdir (Öztürk, 2009, s. 5).

Nitekim Bolşevikler ’in Rusya da savaşın galibi olan taraf olmasının ardından, Kızıl ordu ve Osetler Gürcistan’a karşı savaşmışlar ve 1921 yılında Kızıl ordunun postalları, Gürcistan topraklarına adımını atmıştır. (Öztürk, 2009, s. 5). İşte yaşanılan bu hadiseden 1 yıl sonra Osetler için otonom bir bölge oluşturulmuştur (Öztürk, 2009, s. 5). 1936 yılında Osetya’nın Kuzey bölgesinin SSCB toprakları içerisinde kalmasına, Güney bölgesi için ise Gürcistan Sovyet’ine bağlı bir bölge olduğu kabul edilmiştir (Öztürk, 2009, s. 5). Osetya, üzerinde yapılan bu ayrım Gürcistan-Güney Osetya çatışmasının kök nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. 1989 yılı ise Gürcistan-Güney Osetya ilişkilerinde önemli bir seneyi ifade ediyordu. Bu yıl Güney Osetya Özerk bölgesinde yönetimin başına gelen Halk Cephesi, dönemin Gürcistan yönetiminden 1936 yılında belirlenmiş olan Güney Osetya’nın otonom bölge statüsünün, otonom cumhuriyet olarak değiştirilmesini istemiştir. (Erkan, 2015, s. 77). Ancak bu talep tahmin edilebileceği üzere dönemin Gürcistan hükümeti tarafından reddedilmiştir. Sürekli olarak gergin bir havada olan ikili ilişkiler 1990 yılında Güney Osetya’da iktidarda bulunan hükümetin, Güney Osetya’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle daha da kötü bir hal almıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 464). Bu tek taraflı bağımsızlık ilanına dönemin Gürcistan hükümeti, Güney Osetya’nın siyasal olarak otonomisinin tek taraflı olarak iptal edildiğini açıklayarak cevap vermiştir (Erkan, 2015, s. 7).

Her iki taraf arasında yaşanılan bu gerginlik neticesinde, taraflar arasında çatışmalar yaşanmış bu çatışmalar ancak 1991 yılının şubat ayında Rusya’nın araya girmesi ile bir ateşkese dönüşmüştür (Yenigün & Bolat, 2010, s. 464). Gürcistan’da 1990’lı yıllarda yaşanan iktidar değişikliğinden sonra koltuğa oturan Eduard Şevarnadze, Gürcistan ile ayrılıkçı gruplar arasındaki çatışmaları sonlandırmak ve bu soruna çözüm bulmak için çeşitli çözüm yolları denemiştir. Nitekim bu çabaların somut bir göstergesi olarak 1992 yılında Boris Yeltsin ile bir araya gelen Şevarnadze, Sochi Antlaşmasını imzalamıştır (Erkan, 2015, s. 79).

Bu antlaşma neticesinde daha fazla çatışma yaşanmasın diye Rus, Gürcü, Oset ve AGİT gözlemciliğinde bir barış gücü oluşturulmasına karar verilmiştir (Öztürk, 2009, s. 7). Şevarnadze’nin, Rusya’ya karşı daha dengeli bir politika izlediği söylenebilir zira ileride yönetime gelecek olan Saakaşvili Rusya ile dengeleri gözetmekten ziyade ilişkileri daha da kopartacak gelişmelere imza atacaktır. Bu da Rusya’nın daha agresif bir politika uygulamasına sebebiyet verecektir. Rusya’nın, Gürcistan meselesine bu denli önem vermesinin arkasında birçok faktör yatmaktadır. Bunlardan birisi de Gürcistan ile NATO arasındaki gelişen ikili ilişkilerdir. “23 Mart 1994’te NATO ile Gürcistan arasında “Barış İçin Ortaklık” antlaşması imzalanmıştır” (Erkan, 2015, s. 80). Bu antlaşmayı takiben taraflar arasında 1995 yılının aralık ayında bir iş birliği antlaşması daha imzalanmıştır (Erkan, 2015, s. 80). Batı ile ilişkilerini geliştiren Gürcistan, 1999 yılının ocak ayında Avrupa Konseyine üye olmuştur (Erkan, 2015, s. 80). 2002 yılında Gürcistan, Rusya’ya karşı bir hamle daha yaparak Önce ABD ile Gürcistan silahlı kuvvetlerinin, ülkenin güvenliğini sağlamasına yönelik olarak güçlendirilmesini temel alan Eğit-Donat programını kabul etmiş; ardından aynı yılın sonlarına doğru Gürcistan, NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuştur (Yılmaz, 2010, s. 30). Elbette ki bu gelişmelerin Rusya’yı ziyadesiyle rahatsız ettiği ulusal güvenliğine karşı ciddi bir tehdit hissettiği konusunda şüphe yoktur. (Bu konuya ileride değinilecektir) 2003 yılına gelindiğinde ise 2 Kasım da yapılan parlamento seçimlerinde o dönem seçimlere Birleşik Ulusal Hareketi partisinden seçimlere aday olarak katılan Michail Saakaşviili’nin, seçimlere hile karıştığı iddiası Gürcistan da bir halk protestosuna dönüşmüş; bunun akabinde mevcut yönetimin başında olan Şevarnadze’nin itidalli davranarak görevinden istifa etmiştir (Erkan, 2015, s. 81). Bunun üzerine 2004 yılında Gürcistan’da devlet başkanlığı seçimi yapılmış; seçimi Saakaşvili kazanarak iktidara gelmiştir. İşte bu gerçekleşen olaylar zincirine “Gül Devrimi” denmektedir.

 

Saakaşvili’nin iktidara gelmesi ile bu dönemden sonra Gürcistan ile Batılı devletler arasındaki ilişkiler gelişirken Rusya ile de doğru orantılı olarak kötüleşecektir. Nitekim bu kötüleşmenin ilk göstergelerinden birisi 2004 yılının temmuz ayında ve 2005 yılının ağustos ayında Rusya Federasyonu meclisi olan Duma, Güney Osetya ve Abhazya’nın ayrılma isteklerine destek veren kararlara imza atmışlardır (Öztürk, 2009, s. 8). Aslında sürecin başından bu yana Rusya bu hareketleri zaman zaman taktiksel olarak desteklemiyormuş gibi görünse de el altından desteklemiştir. Duma’nın bu adımları ile Rusya resmi anlamda Gürcistan’daki ayrılıkçılara destek verdiğini göstererek aslında bir anlamda da Gürcistan’a gözdağı vermiş oluyordu. 2006 yılında ise doğrudan Gürcistan, Rusya ilişkilerini son derece geren bir gelişme yaşanmıştır. Gürcistan, ülkesinde bulunan 6 Rusya Federasyonu’na bağlı subay ve bunlara yardım eden 11 Gürcü’yü ajanlık faaliyetleri yürüttükleri gerekçesi ile göz altına almıştır (Yenigün & Bolat, 2010, s. 473). Bunun üzerine Rusya, Gürcistan’a kara, hava ve deniz yollarından ulaşımını kapatarak bir nevi Gürcistan’a ulaşım ambargosu uygulamıştır (Dönmez, 2011, s. 103). 2006 yılı Rusya-Güney Osetya-Gürcistan üçgeninde oldukça gergin bir yıl olmuş 3 Eylül’de Gürcistan Savunma Bakanını taşıyan helikoptere Osetler tarafından bir saldırı yapılmıştır (Dönmez, 2011, s. 104). Bu yıl gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise Rus hava kuvvetlerine bağlı jetler, Gürcistan köyünü vurmuştur (Dönmez, 2011, s. 104).

Savaşa Doğru 

İki taraf arasında savaşın çıkmasının arifesinde  Rusya’yı iyice rahatsız eden bir gelişme olarak yorumlayabileceğimiz NATO’nun Bükreş Zirvesi gerçekleşmiş; Bu zirvede Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusu ele alınmış ancak Rusya faktörünü de dikkate alan NATO, konjonktüre göre hareket ederek Gürcistan’ın üyelik talebini daha ileriki bir tarihe ertelemiştir (Erkan, 2015, s. 85). ABD kanadında ise başkan Bush, Gürcistan’ın, NATO’ya üyeliğini desteklediğini açıklamıştır (Erkan, 2015, s. 85). Bu söylem ciddi manada Rusya’yı rahatsız etmiş bu rahatsızlığın somut bir göstergesi olarak Bükreş zirvesinden sonra Rusya, Gürcistan’a ait bir insansız hava aracını imha etmiştir (Erkan, 2015, s. 85).

Ayrıca Rusya, Gürcistan’ın saldırgan bir tavır içerisinde olduğunu söylemiş ve Gürcistan’ın asker sayısının, ayrılıkçı bölgeler olan Güney Osetya ve Abhazya da arttırdığını vurgulayarak kendisi de bölgeye ek asker sevk edeceğini açıklamış ve 1500 askerini bahsi geçen bu bölgelere göndermiştir (Erkan, 2015, s. 85). Bu dönemde yaşanan bir diğer önemli gelişme ise Rus silahlı kuvvetlerinin kara-hava- deniz unsurlarını içeren kapsamlı bir askeri tatbikat yapması olmuştur (Erkan, 2015, s. 85). 15 Temmuz – 2 Ağustos tarihleri arasında yapılan bu tatbikata, Gürcistan yetkili makamlarından Rusya’nın yapmış olduğu bu tatbikattan oldukça rahatsız olduklarını belirten açıklamalar gelmiş ve Rusya’yı, ülkelerini işgal etmek için bir hazırlık içerisinde olduğu konusunda suçlamıştır (Erkan, 2015, s. 85).

2008 Rusya – Gürcistan Savaşı 

Yaşanılan bu süreç zarfında zaman zaman Gürcistan ile ayrılıkçı gruplar arasında çatışmalar sürmüştür ancak bunun iki ülke arasındaki bir savaşa evirilmesi 7 Ağustos 2008 akşamı Gürcistan Devlet başkanı Saakaşvili’nin, Güney Osetya’ya, Gürcistan silahlı kuvvetlerinin girmesi emri vermesi ile artık ok yaydan çıkmıştır (Erkan, 2015, s. 87). Rusya yaşanan bu gelişmeler üzerine bölgede bozulan anayasal düzeni sağlamak ve burada bulunan Rus vatandaşlarının güvenliğinin sağlanması amacıyla Gürcistan’a operasyon başlattığını açıklamıştır (Oğurlu, 2010, s. 8). 8 Ağustos da Rus hava kuvvetleri, Gürcistan ordusuna bağlı birlikleri vurmuş ardından Rusya bölgeye bir kara harekâtı başlatmıştır (Erkan, 2015, s. 87).

Ayrıca Rusya, Süleyman Erkan’ın çalışmasında belirttiği üzere savaş sırasında Gürcistan’a siber saldırı da yapmıştır (Erkan, 2015, s. 87). Savaş 5 gün sürmüş ve taraflar arasında AB Dönem başkanı olan Sarkozy’nin girişimi ile 16 Ağustos’ta sonlandırılmıştır (Dönmez, 2011, s. 104). Savaşın neticesinde ise Güney Osetya ve Abhazya daha öncesinde olduğu gibi yeniden bağımsızlıklarını ilan etmiş ve bu bağımsızlık ilanları başta Rusya olmak üzere Venezuela ve Nikaragua tarafından tanınmıştır (Erkan, 2015, s. 88). Rusya ayrıca Güney Osetya’ya 200 Milyon dolar tutarında finansal bir yardımda bulunmuştur ( Dadaşova, 2019, s. 26).

Savaşın Jeopolitik ve Stratejik Boyutu Hakkında 

Rusya Federasyonu perspektifinden yapılan bu müdahalenin teorik ve stratejik boyutu nedir?

1) Yakın Çevre Doktrini

1993 Yılında Rusya Federasyonu devlet başkanı Boris Yeltsin tarafından ileri sürülen bu doktrine göre: Eski SSCB toprakları üzerinde Rusya’nın, bu topraklarda güvenliği ve istikrarı sağlama misyonunun devam ettiğini ve bu toprakların Rusya Federasyonun çıkarları açısından hayati derecede önemli olduğunu belirtmektedir (Keskin, 2015, s. 50). 2008 yılında yaşanan savaş ile Rusya’nın bu doktrinden hem vazgeçmediğini hem de bu doktrinin söylem düzeyinde kalmayacağını Rusya, tüm dünyaya göstermiştir. (2014 yılında Ukrayna da gerçekleştirilen Kırım ilhakı ile Ruslar bir kez daha Yakın Çevre doktrinini diğer aktörlere hatırlatacaktır).

[irp posts=”28645″ name=”Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı”]

2) Askeri Üsler

Askeri üsler meselesi Gürcistan ile Rusya arasında yaşanan itilaflı konulardan birisidir. Rusya, Abhazya’da ve Güney Osetya’da askeri üslere sahip olmasının yanı sıra Ermenistan’da da Gümrü askeri üssüne sahiptir (İnsamer, 2020).

Olaya bu açıdan baktığımızda Gürcistan’ın, NATO’ya üye olması halinde Rusya’nın, Güney Osetya ve Abhazya’daki üslerini kapatması ve buralardan çıkması gerekmektedir. Boşalan bu üslere de haliyle NATO kuvvetleri yerleşecektir. Ancak bu Rusya’nın kabul edebileceği bir husus değildir. Zira böyle bir durum karşısında Rusya sadece bu bölgelerdeki askeri kazanımlarını kaybetmiş olmayacak, Ermenistan’daki üssü ile de irtibat kurma noktasında sorun yaşama ihtimaline maruz kalacaktır.

3) Stratejik Boyut

Rusya Federasyonu, doğu sınırları itibari ile zaten hali hazırda NATO ile sınır komşusudur (Letonya, Litvanya, Estonya). Bunun yanına potansiyel bir NATO üyesi Gürcistan’ı dahil ettiğimizde ise Rusya, doğu sınırlarının yanı sıra güneyden de NATO ile komşu olacaktır. Bir de Deniz ulaşımı açısından olayı ele alacak olursak Rusya en kısa yoldan Akdeniz’e erişmek için Karadeniz’i kullanmaktadır.

Bulgaristan, Romanya, Türkiye bağlı oldukları ittifak gereği birer NATO ülkeleri olarak Rusya’nın olası bir savaş halinde Karadeniz’den çıkışını engelleme veya geciktirme işlevini görebilirler. Bu da Rusya’nın Karadeniz’e adeta sıkışması anlamında gelecektir. Bunun yanına bir de Gürcistan’ı eklediğimizde Rusya adeta Karadeniz’de 4 bir koldan çevrelenmiş olacaktır. Oysa basında zaman zaman Putin’in akıl hocası olarak lanse edilen Neo-Avrasyacı bir düşünür olan Alexander Dugin’e göre: Rusya, Jeopolitik açıdan Ukrayna ve Abhazya’nın kıyı şeridi boyunca hiçbir şekilde sınırlandırılmamalı ve tam anlamıyla bu hatlarda egemenliğini sağlamalıdır (Kurt, 2018, s. 101). Ayrıca Vladimir Putin dönemi Rusya’sının, ulusal güvenlik belgelerinde NATO’nun, Rusya sınırlarına doğru genişlemesi ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

4) Bölgede ABD ve AB etkisinin daha da artma ihtimali

AB’nin, özellikle Rusya’ya enerji anlamında bağımlılığını azaltmaya dönük politika arayışı içinde olduğu bilinen bir husustur.  NATO üyesi bir Gürcistan olması halinde hali hazırda bu bölgede faaliyetlerini yürüten ABD ve AB enerji arzı güvenliği açısından hareket alanlarını daha da genişletme imkanlarına sahip olacaklardır. Bu da Rusya’nın, enerji diplomasisindeki caydırıcılığını ve etki gücünü orta vadede zayıflatma tehlikesini içermektedir. Zira bölgede bulunan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına zamanında Rusya’nın itirazları olmuştur”çünkü Rusya, enerji de kendisine bağımlı olunmasını ve kendisinin enerji politikalarını zedeleyebilecek projelerin hayata geçmemesini istemektedir. (Aslında Rusya’nın en etkili silahları nelerdir dediğimizde Su54 savaş jeti,S-400 Hava savunma sistemi, Şeytan 2 füzeleri gibi silah/ silah sistemleri aklımıza geliyor ancak listeye dünya enerji piyasalarında gücünü arttıran ve bir enerji şirketi olan Gazpromu da ekleyebiliriz).

Gürcistan Perspektifinden Olaya Bakış

Gürcistan devleti, Rusya ile yaşamış olduğu tarihsel geçmiş ve hali hazırda Rusya ile sahip olduğu politik ilişkilerinden ötürü, Batı ile Rusya’yı dengeleme arayışı içerisine girmiş; belli ölçüde de Batıdan destek almayı başarmıştır. Bu desteğin en somut göstergesi ABD ve AB’nin, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımamasıdır (Dadaşova, 2019, s. 26). Gürcistan açısından NATO üyeliği Rusya’nın etki gücünü zayıflatabilme açısından oldukça önemlidir. Ayrıca olası bir NATO üyeliğinde, Rusya’nın desteklediği Güney Osetya ve Abhazya’nın elinin zayıflayabileceği ihtimali de Gürcistan’ın lehine olabilecek bir durumdur. Ancak belirtmemiz gerekir ki yakın dönemde Gürcistan’ın bir NATO üyesi olması pek de mümkün gözükmemektedir. Zira Rusya’nın, aktif politikaları karşısında AB, Rusya ile olan ekonomik ilişkilerini ve enerji konusundaki bağımlılığından ötürü aktif bir politika izlemesi konusunda ciddi soru işaretleri vardır. Aynı şekilde günümüzde ana odak noktası Çin olan bir ABD’nin ne ölçüde Rusya ile karşı karşıya gelmek isteyeceği de tartışılabilecek bir diğer konudur.

5) Kosova’nın Rövanşı

Balkanlarda Rusya’nın en önemli müttefiklerinden birisi Sırbistan’dır. 2008 yılında bu ülkeyi ve diğer aktörleri ilgilendiren önemli bir hadise yaşanmıştır. 2008 yılının şubat ayında Kosova, Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş başta AB ve ABD bu bağımsızlık ilanını tanımıştır (Oğurlu, 2010, s. 105). Yaşanılan bu gelişmeler Osetler için bir argüman olmuş kendilerinin de tıpkı Kosova gibi bağımsız olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Osetler (Güney Osetya), 3 Mart 2008 yılında başta BDT olmak üzere BM’ye, AB’ye bağımsızlıklarının tanınması için talepte bulunmuşlar ancak BMGK yaptığı toplantıda Osetlerin bu talebini reddetmiştir (Oğurlu, 2010, s. 105). Bazı akademisyenlere göre Batının bu ikircikli tutumu, Rusya’nın Gürcistan ile olan savaşını tetiklemiş ve Rusya’nın bu savaşı bir nevi Kosova’nın rövanşı olarak görmesine neden olmuştur.

SONUÇ

Vladimir Putin’in söylediği bir söz aslında Rusya’nın gerek 2008 Gürcistan müdahalesini gerek 2014 Kırım İlhakını ve 2015 Suriye’ye müdahalesini açıklar mahiyettedir. Mevzu bahis söz ise “Eğer bir kavga kaçınılmaz ise ilk yumruğu atan taraf siz olmasınız”. Gerçekten de Rusya’nın bugün izlemiş olduğu jeopolitik merkezli dış politika bu sözü destekler mahiyettedir. Rusya yapmış olduğu hamlelerle NATO’nun, sınırlarına dayanmasını önlemeye çalışmış, bunda da belli ölçüde başarılı olmuş olduğunu söyleyebiliriz. Gürcistan açısından ise ülkesindeki toprak bütünlüğünü tehdit eden durumlar nedeni ile Gürcistan dış politikasının karar alıcılarının işi oldukça zordur.

Rusya’yı, Batı ile dengeleme stratejisi Gürcistan için önemli zorluklar içermektedir. Yukarıda bahsedilen AB-ABD’nin, Rusya’yı ne kadar karşılarına almak isteyecekleri konusu Gürcistan’ın elini zora sokan bir konudur. Gürcistan karar alıcıları, Güçler Dengesi Teorisindeki dış dengelemeyi sürdürebilir ancak Gürcistan’ın ulusal güvenliği ve çıkarlarını maksimize etme açısından iç dengeleme yani ülkesinin kapasitesini her anlamda geliştirmesi, Gürcistan açısından Realist Teorinin belirtmiş olduğu, “Uluslararası İlişkilerin anarşik yapısı ve her aktörün aslında kendi kendine yardım etmesi gerekliliği” göz önüne alındığında elzemdir.

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dadaşova, R. (2019). 2008 RUSYA-GÜRCİSTAN SAVAŞI SONRASI GÜRCİSTANİRAN İLİŞKİLERİ. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 23-34.

Tsurtsumia, Z. (2020). Gürcistan’da Rus “Yumuşak Gücü” Tarihi (XIX-XX. Yüzyıl). Türkiye Rusya Araştırmaları Dergisi, 94-115.

Dönmez, S. (2011). Putin Yönetimi’nin Güney Kafkasya Politikası. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 95-116.

Erkan, S. (2015). Güney Osetya Sorunu Ve 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı. Turkish Studies, 71-92.

İnsamer. (2020, Kasım 8). İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi. İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi:

https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html adresinden alındı

Keskin, M. (2015). Yakın Çevre Doktrini Bağlamında Rus Dış Politikası : Ukrayna Müdahalesi. Barış Araştırmaları Ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 45-62.

Kurt, S. (2018). Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 91-125.

Oğurlu, E. (2010). Ağustos 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı Çerçevesinde Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Politikası. Avrasya Etüdleri, 99-127.

Öztürk, A. (2009). Rusya-Gürcistan Krizi: Yerel Bir Çatışma Küresel Yansımalar. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, 1-27.

Yenigün, C., & Bolat, M. A. (2010). Gürcistan: Yeni Dünyanın Doğu-Batı Sınırı. K. İnat, M. Ataman, & B. Duran içinde, Dünya Çatışmaları Çatışma Bölgeleri Ve Konuları Cilt I (s. 457-488). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Yılmaz, R. (2010). Bağımsızlık Sonrası Dönemde Rus-Gürcü İlişkileri ve Kırılma Noktaları. Avrasya Etüdleri, 21-42.

[/vc_toggle]

Terörün Kuşattığı Şehir: Deyrizor

Suriye’deki iç savaştan nasibini alan ve hayat standartlarının çok kötü etkilendiği şehirlerden biri olan Deyrizor, yakın tarihin en zorlu kuşatmalardan birine tanıklık etti. Savaşın başında muhalif grupların ele geçirdiği şehir, Esad’a bağlı güçlerin şehir merkezini kontrol altına almasıyla yeniden taraf değiştirse de 3 yılı aşkın sürecek DAEŞ kuşatmasına maruz kalmaktan kurtulamadı.

2011 – 2014 Deyrizor Çatışmaları 

Esad yönetimine yönelik isyanların başlamasıyla Deyrizor kenti, 2013’e kadar bir dizi operasyon ve çatışmaya tanıklık etti. Şehir merkezini kontrol altına almak isteyen muhalif gruplarla Esad’a bağlı birliklerin yaklaşık iki yıl süren “rekabetinde” kazanan muhalif gruplar oldu ve kentin neredeyse tamamı ele geçirildi. Bu süreçte Esad’ın birlikleri muhaliflere nazaran oldukça küçük bir bölgeyi kontrol altında tutabildi. DAEŞ bu süre içerisinde şehre yönelik yıpratıcı saldırılar gerçekleştirdi.
Nisan 2014’de muhaliflerin kontrol ettiği bölgelere topyekûn saldırı düzenleyerek önemli ölçüde başarı elde etti ve şehrin yönetiminde söz sahibi oldu. Muhalif grupların DAEŞ’e yenilmesiyle birlikte terör örgütü hakimiyet alanını genişletti ve Esad’a bağlı birliklerin kontrol ettiği bölgeleri kuşattı. Böylelikle üç yıl sürecek olan Deyrizor kuşatması başlamış oldu.

DAEŞ’in Deyrizor’u Çevrelemesi 

2014’ün sonlarından itibaren terör örgütü, şehrin önemli kollarını birbirine bağlayan köprüleri yıkarak Esad birliklerini sıkıştırmayı amaçladı. Ardından Esad güçleri, Deyrizor kuşatmasının önde gelen isimlerinden biri olan Tümgeneral İsam Zahreddin liderliğinde DAEŞ kuvvetlerine karşı geniş çaplı taarruz başlattı. Bu taarruzun ardından hakimiyet alanını genişleten Esad güçleri, terör örgütünü kentin kuzey kırsalına itmeyi başardı. Oldukça stratejik bir öneme sahip olan Deyrizor Hava Üssü’nü ele geçirmeyi amaçlayan DAEŞ, kısa bir süreliğine üste kontrol sağlasa da kalıcı olamadı.

2015’in başlarından itibaren terör örgütü DAEŞ, tutumunu sertleştirerek şehre giden elektrik kablolarını kesti ve Deyrizor’un elektriksiz kalmasına sebep oldu. Kent merkezine hava yoluyla erzak temini yapılmaması için birçok kez Deyrizor Hava Üssü bombalandı. 16 Ocak 2016’da Esad güçlerine yönelik çok sert bir taarruz başlatıldı ve önemli mahalleler terör örgütünün kontrolüne geçti. Esad’ın safında savaşan askerlerin bir kısmı DAEŞ tarafından esir alındı ve başının kesilmesi suretiyle infaz edildi. Bu süreçte kent yakınlarındaki petrol yatakları da örgütün kontrolü altına girdi. DAEŞ’in kent çevresinde gelişmesini engellemek isteyen Esad güçleri, 2016 yılının başlarında petrol yataklarını ele geçirmek için operasyon başlattı ve operasyon büyük ölçüde başarıya ulaştı. İlerleyen günlerde kent, çok sert çatışmalara sahne oldu ve her iki taraftan da çok sayıda kişi öldü. 17 Eylül 2016’da ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin hava üssünü bombalamasıyla birlikte Esad kuvvetlerinde büyük zayiat oluştu. Bu bombalamayı fırsat bilen DAEŞ, Tharda Dağı’nı ele geçirerek stratejik bir nokta kazandı.

Ocak 2017’ye gelindiğinde, hava üssünün Esad kuvvetlerine sağladığı yararı bilen DAEŞ, şehre giden yolu kesti ve Esad’a bağlı birliklerin ikiye bölünmesine yol açtı. Terör örgütü geniş ölçekli saldırılarla kent merkezine daha da yaklaştı. Deyrizor halkı, hava üssüne giden yolların kesilmesi nedeniyle bir süre kısıtlı erzakla idare etmek zorunda kaldı. Örgütün sık sık saldırması nedeniyle birçok yer tahribata uğradı ve kent sakinlerinin hayat standartları zorlaştı.

Kuşatmanın Kırılması 

2017’nin ortalarından itibaren, Rakka vilayetinin güneyini kontrol altına alan Esad güçleri, kuşatma altındaki kuvvetlere yardımcı olmak için terör örgütü mevzilerine operasyon başlattı. Rus hava saldırılarının yardımıyla büyük yol katedildi. Tuğgeneral Süheyl Hasan’ın komuta ettiği Kaplan Kuvvetleri’nin Sukhnah üzerinden ilerleyişi DAEŞ’i zor durumda bıraktı. 9 Eylül’de batıdan gelen Esad kuvvetleriyle kuşatma altında bulunan ordunun buluşması sonucu kuşatma kırıldı ve DAEŞ’in kent etrafındaki gücü büyük ölçüde zayıfladı. Kuşatmanın kırılmasının ardından kent sakinlerinin temel ihtiyaçlarının giderilmesi için yoğun çaba sarf edildi. Yardım kuruluşları bölgeye giderek gıda, sağlık malzemesi ve diğer temel ihtiyaçları içeren erzaklar verdi.
DAEŞ’in nüfuzuna tamamen son vermek isteyen Esad güçleri, kentin doğusuna ve kuzeyine operasyonlar düzenleyerek Deyrizor’un tamamını kontrol altına aldı. Böylece 3 yıl süren “terör kuşatması” kesin olarak son buldu. Kuşatma boyunca bölgedeki Esad güçlerine komuta eden Tümgeneral İsam Zahreddin, 18 Ekim 2017’de DAEŞ’e yönelik yapılan bir operasyon sırasında kara mayınına basarak hayatını kaybetti. Kuşatma, halkı çok kötü etkilemiş ve temel ihtiyaçlardan dahi mahrum bırakacak hale getirmiştir. Kente uzun süre elektrik gitmemiş ve tüm bağlantı yolları kesilmiştir. Birçok sivilin bu durumlardan ötürü hayatını kaybettiği açıklanmıştır.
[irp posts=”6503″ name=”Deyrizor’da Son Durum Haritası: Çatışmalar ve Petrol Kuyuları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.theguardian.com/world/2017/sep/05/syrian-army-breaks-years-long-isis-siege-on-deir-
ez-zor

The Battle for Deir Ezzor Continues

https://en.wikipedia.org/wiki/Siege_of_Deir_ez-Zor_(2014%E2%80%932017)

https://www.almasdarnews.com/article/isis-halts-offensive-deir-ezzor-military-airport-siasiyya-
bridge-destroyed/
[/vc_toggle]

Stratejik Ortak Dergisi Ön Satışta!

0

2015 yılında yayın hayatına başlayan StratejikOrtak.com; uluslararası ilişkiler, tarih, savunma sanayi ve çatışma bölgelerini ele alarak ‘Türkiye’nin Uluslararası İlişkiler Platformu’ olmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Çoğunluğunu lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin oluşturduğu genç editör ve yazar kadrosuyla dünyanın dört bir yanındaki gelişmeleri ziyaretçilerine sunan Stratejik Ortak, Alexa değerlerine göre alanında ülkemizin en fazla ziyaret edilen internet sitelerinden biri olmayı başarmıştır. Dijital platformlardaki gücünü ve tecrübesini ilk kez basılı yayına aktararak yıllık dergi çıkarma konusunda çalışmalarını hızlandırmış ve bu kapsamda son aşamaya gelerek ön siparişlere başlamıştır.

Sınırlı sayıda basımı gerçekleşecek olan özel sayı dergimiz için stratejikortak.com/dergi adresinden ön sipariş verebilirsiniz.

Dergi İçeriği

Libya Siyasetinin 9 yılı: İç Savaştan Türkiye’nin Askeri Desteğine – Abdulkerim Arslan

Vladimir Putin: Bir KGB Ajanının Kremlin’e Yolculuğu – Atalay Aydın

Suya Atılan Düğüm; Güney Çin Denizi Krizi – Ezgi Koçaş

Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri – Ömer Yiğit Demir

Enerji Arz Güvenliği ve Nükleer Enerjinin Önemi – Hatice Nur Sarıtunalı

Geçmişten Geleceğe Yön: Misak-ı Milli – Av. Harun Sakınan

Latin Amerika’da Liderlik Mücadelesi: Arjantin, Brezilya ve Meksika – İsmail Vardı

Türkiye’nin F-35 Hikayesi – Mehmet Akçam

Hollanda’yı Hollanda Yapan Polder Modeli – Muhammed Emin Ayverdi

Sorundan Çözüme Dönüşüm: Uluslararası Uyuşmazlıklar ve Diplomatik Çözüm Yöntemleri – Mesude Demir

Mavi Vatan’ın Hukuki Statüsü ve Uluslararası Adalet Divanı Kararları – Doğan Atlı

Suriye ve Doğu Akdeniz özelinde hazırlanan iki ayrı zaman çizelgesi (arşiv) çalışması – Emre Güngör

2020’de yaşanan 20 önemli gelişme

Gazeteci-yazar Taha Kılınç ile Ortadoğu, Müstafi Tümamiral Doç Dr. Cihat Yaycı ile Doğu Akdeniz üzerine röportaj

Dergi ile birlikte Mavi Vatan haritası hediye!

Donald Trump’ın ABD Başkanlığı Serüveni

2016’daki seçimlerden beri ABD Başkanlığı görevini yürüten Donald Trump; politikaları, özel yaşamı ve söylemleriyle birçok kez gündeme geldi. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak seçimlere katılan ve rakibi Hillary Clinton’la kıyasıya bir seçim dönemi yaşayan Trump’ın politik geçmişi eskilere dayanıyor.
İlk olarak 1987’de Cumhuriyetçi Parti’ye kaydolarak siyasete atılan Trump, Ronald Reagan’ı destekledi. Gazetelere verdiği reklam ve demeçlerle Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikalarını eleştirdi. Sovyetler Birliği ile olan ilişkilere değindi. Bu süreçte kendisinin Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak başkanlık seçimlerine katılacağı söylense de Trump bu iddiaları yalanladı. Ünlü danışmanlık şirketi Gallup’un anketine göre ABD’de en çok beğenilen on kişiden biri olarak gösterildi. Bir süre politikadan uzak kaldıktan sonra Ross Perrot’un iki güçlü partiye karşı bir alternatif olarak kurduğu Reform Partisi’ne katıldı. 1999’da parti komitesine başvurarak bir yıl sonraki seçimler için Reform Partisi’nin başkan adayı olmak istediğini belirtti. Temmuz 1999’da gerçekleşen anketlerde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı George W. Bush ve Demokrat Parti’nin adayı Al Gore’un gerisinde kalarak oyların %7’sini alabildi. Anket sonuçlarının ardından adaylık ısrarını fazla sürdürmedi ve başvurusunu geri çekti. 2001’de de bu partiden ayrıldı. Hemen ardından Demokrat Parti’ye katıldı ve 2004 yılındaki başkanlık seçimlerinde aday olmak istediğini belirtti fakat yeterli desteği bulamadı. 2008’deki seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı John McCain’i destekleyerek tekrardan Cumhuriyetçi eksene kaydı. 2012’de tekrardan Cumhuriyetçi Parti için başkan adayı olmak istediğini ifade etti ve parti kongrelerine katıldı.
Yine yeterli desteği bulamamasından ötürü 16 Mayıs 2011’de yarıştan çekildiğini açıkladı. 2012 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olan Mitt Romney’i destekledi. Romney’in karşısına başkan adayı olarak çıkan ve seçimleri kazanan Barack Obama’ya karşı çok sert bir muhalefet yürüttü. Obama’nın başarılı bir başkan olmadığına dair demeçler verdi.

2016 SEÇİMLERİ

2013’te yaptığı bir açıklamada, yasa dışı göçlerin önünün alınması gerektiğini ve Irak’ta ölen askerlerin aileleri için ödenen paranın az olduğunu ifade etti. Barack Obama’yı Ortadoğu’yu karıştırmakla suçladı. 2016’daki başkanlık seçimleri için geniş bir bütçe ayırdı ve kamuoyu araştırmaları yaptı. Ekim 2013’te Cumhuriyetçiler, Donald Trump’ın New York Valiliğine aday olmasını istediyse de Trump bu isteği geri çevirerek valilikte gözü olmadığını söyledi. 16 Haziran 2015’te, sahibi olduğu Trump Towers’da basın açıklaması yaparak 2016’daki seçimler için Cumhuriyetçilerin başkan adayı olacağını açıkladı. Başkan adaylığı boyunca göçmen karşıtlığı, terörizm, Amerikan ekonomisi ve ulusal borçlar üzerinde durdu. Daha öncesinde ABD Başkanı Ronald Reagan’ın da benimsediği “Make America Great Again” sloganını seçim kampanyalarında kullandı. Çeşitli kaynaklarca kendi kampanyasını yine kendisinin finanse ettiği iddia edildi. Ön seçimlerde Trump, Cumhuriyetçi Parti içerisindeki on altı başkan aday adayından biriydi. İlk başlarda ciddiye alınan bir aday olmadıysa da kamuoyu yoklamalarında ve seçim anketlerinde Trump’ın öne çıktığı görüldü ve adaylığı ciddileşti. Trump’ın en önemli rakipleri olan Ted Cruz ve John Kasich’in adaylıktan çekilmeleriyle birlikte Cumhuriyetçi Parti’nin 2016’daki seçimler için başkan adayı oldu. Başkan adaylığının kesinleşmesinin ardından rakibi olan Hillary Clinton’a karşı geniş çaplı bir kampanya başlattı. İlk yapılan anketlerde Hillary Clinton’un bariz üstünlüğü görülse de seçim yaklaştıkça iki aday arasındaki makas kapandı. Trump, başkan yardımcısı olarak Mike Pence’yi açıklamasının ardından kampanyalara devam etti ve Clinton’la arasındaki farkı kapatmak için uğraştı. İki aday, ilk kez 26 Eylül 2016’da Hofstra Üniversitesinde karşı karşıya geldi. Trump, Hillary Clinton’un eşi olan Bill Clinton’a yönelik çeşitli suçlamalar yöneltti. Meksika sınırına duvar öreceğini, Çin’le olan ticari ilişkileri yeniden gözden geçireceğini, göçmenlik yasalarını katı bir şekilde uygulayacağını ve Amerikan ekonomisini güçlendireceğini vaat etti. NATO’nun modasının geçtiğini ve dış politikada müdahaleciliği benimsediğini söyledi. Terör örgütü DAEŞ’i bitireceğinin sözünü verdi. Amerikan medyasını taraflı olmakla itham etti. Medya ise, Trump’ın çoğu vaadinin gerçeği yansıtmadığını ve tamamen popülist söylemler olduğu kanısındaydı. Ünlü Amerikalı siyaset bilimci Michael Barkun, Trump’ın aşırı sağcı örgütlere destek verdiğini ve beyaz üstünlükçüsü olan Ku Klux Klan’ı gizliden gizliye desteklediğini ima etti. Nitekim Trump, başkanlık adaylığı boyunca Twitter üzerinden birçok kez ırkçı olduğu bilinen hesapların yazılarını paylaştı. Ku Klux Klan’ın önemli liderlerinden biri olan David Duke’la ilgili demeç vermekten kaçındı. Duke da seçimde Trump’ı destekleyeceğini söyledi.
Yine aynı şekilde göçmen karşıtı, beyaz üstünlükçüsü ve sağcı birçok oluşum seçimde Donald Trump’a oy vereceğini açıkladı. 8 Kasım 2016’da gerçekleşen seçimlerde, iki lider arasında kıran kırana bir yarış yaşandı. Oy sayımları bittiğinde her iki adayın da birbirilerine oldukça yakın olduğu açıklandı. Sonuçlar bittiğinde oy bazında Hillary Clinton’un önde olduğu görülse de Trump, Seçiciler Kurulu’nda 304’e 227’lik üstünlüğü sağladığı için ABD Başkanı olmaya hak kazandı. Eyalet bazında Cumhuriyetçiler, beklenenin çok üzerinde destek gördü. Demokratların kalesi olarak görülen Michigan, Pensilvanya ve Wisconsin eyaletleri el değiştirdi. Clinton’un seçmenleri büyük hayal kırıklığına uğradı ve anketlere nazaran Demokrat oylarında düşüş görüldü. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından Trump, birçok konuda ilklerin başkanı oldu. Amerikan tarihindeki en zengin başkan olma unvanını elde etti. Bu göreve seçilen en yaşlı başkan olma sıfatını da kazandı. Seçimin ardından Clinton taraftarları tarafından geniş çaplı protesto mitingleri düzenlendi. Bu mitinglerde Ortadoğu’da PKK/YPG’ye verdiği destekle bilinen “ANTİFA” ve türevi solcu örgütlerin de yer aldığı görüldü.

2020 SEÇİMLERİ

Yaklaşık dört senedir ABD Başkanlığı görevinde olan Donald Trump, 2020’de gerçekleşecek seçimlerde de adaylığını açıkladı. İki ay sonra gerçekleşecek seçimlerde Trump’ın en güçlü rakibi ise Demokratların adayı olan Joe Biden. Uzun yıllar senatörlük yapan ve Obama döneminde ABD Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Biden’in Trump’la çekişmeli bir seçim süreci geçirmesi bekleniyor.
[irp posts=”17″ name=”ABD’de ki Seçim Sistemi nedir?”]

Enerji Politikalarının Vazgeçilmezi; Enerji Arz Güvenliği

Canlıların doğada ilk ortaya çıkışından bugüne kadar yaşamlarını sürdürebilmelerindeki en önemli kaynaklardan birisini enerji oluşturmaktadır (Uğurlu, 2009). İnsanoğlu, ilk önce ısınmasını, pişirmesini ve korunmasını sağlayan ateşle tanışmıştır. Böylece ilk enerji keşfi yaşanmış, odun ise ilk yakıt olarak kullanılmıştır. Ateşin keşfi enerji alanındaki ilk ve en önemli keşif sayılmıştır. İnsanın yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmesi için her alanda enerjiye ihtiyacı olduğu fark edilmiştir. Enerjinin esas kullanımı on sekizinci yüzyılda buhar makinelerinin keşfi ile başlamıştır. On dokuzuncu yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi ile birlikte enerji kaynaklarına olan ihtiyaç hızlı bir şekilde artmıştır. İnsanoğlu, enerjinin farklı kullanım alanlarını ve ürünlerini öğrendikten sonra yaşamını kolaylaştırmış ve daha rahat yaşamaya başlamıştır. Bu öğrenmenin sonucunda yaşam farklılaşmış, enerji sayesinde modern bir medeniyet kurulabilmiştir (Aydın,2014). Modern medeniyetlerin kurulmasından sonraki süreçte enerji her alanda vazgeçilmez bir kaynak olarak karşımıza çıkmıştır. Teknolojinin ve dolayısıyla enerjinin hayatımızdaki rolü arttıkça, enerji arzının önemi de aynı oranda artmaktadır. Bu nedenle her ülke, kesintisiz, güvenilir, ucuz ve çeşitlendirilmiş kaynaklardan enerji sağlayabilmeye gerek duymaktadır. Vazgeçilmez olan enerjinin ulaşılabilir olmasını ve sürekliliğini ifade eden arz güvenliği, ülkelerin ekonomik büyüme ve gelişmelerini ve hatta ulusal güvenliklerini temelden etkileyen bir olgudur. Bu nedenle tüm ülkelerinin enerji politikalarının öncelikleri arasında enerji arz güvenliği yer almaktadır. Enerji arz güvenliğinin günümüzdeki önemi, enerji için meydana gelen çatışmalardan ve savaşlardan anlaşılabilmektedir. Bunun en önemli sebebinin de, enerjinin günümüzde teknolojinin de ilerlemesi ile birlikte üretim faktörlerinden biri haline gelmiş olmasıdır.
Enerji arz güvenliği için birkaç farklı tanımdan söz edilebilir; Enerji arz güvenliği kavramı; hem mevcut enerji kaynaklarına erişmede ortaya çıkabilecek anlık oluşan sıkıntıları, hem de talebin artması sonucu enerji kaynaklarının yetersiz kalması halinde ortaya çıkabilecek durumları kapsamaktadır (Çalışkan, 2009:306). Uluslararası Enerji Ajansı, enerji arz güvenliğini, “Enerji kaynaklarının satın alınabilir bir fiyattan kesintisiz bir şekilde ulaşılabilirliği” şeklinde tanımlamaktadır (IEA, 2019). “Yeterli miktardaki kaliteli ve temiz enerjinin, uygun fiyatlarla ve kesintisiz olarak temin edilmesi” (Ediger, 2007, 3) şeklindeki bir tanım, enerjinin yeterliliğinin yanında temiz olması gerektiğini de ifade etmektedir. Ülkelerin uluslararası arenadaki güçlerine ve politikalarına göre kendi enerji arz güvenliği tanımları da değişmektedir. Son yıllardaki küresel iklim değişikliği sebebiyle, bu tanımlara temiz enerji kavramı da eklenmiştir (Sevim, 2009, 94).

[irp posts=”12615″ name=”ABD Ekseninde Çin’in Enerji Güvenliği”]
Enerji güvenliği, geniş kapsamlı bir kavramdır; enerji altyapısına yönelik terörist saldırılardan yatırım eksikliklerinin doğuracağı kesintilere, doğal afetlerin ortaya çıkaracağı engellerden ambargolara, grevlerden lokavtlara, iç savaştan işgale kadar birçok olasılıkla birlikte değerlendirmesi gereken bir kavramdır (Pamir, 2007: 14). Enerji arz güvenliği kavramı; hem mevcut enerji kaynaklarına erişmede ortaya çıkabilecek ani sıkıntıları, hem de talebin artması sonucu enerji kaynaklarının yetersiz kalması halinde ortaya çıkabilecek durumları kapsamaktadır. Enerji güvenliği kavramı temelde günümüz ve gelecek nesiller için enerji arz kaynaklarının güvenliğini ifade etmek amaçlı kullanılsa da politik, ekonomik, teknik, psikolojik ve çevresel etmenler gibi farklı başlıklar altında da incelenebilmektedir (Timur, 2017: 2). Enerji güvenliğini etkileyen beş önemli başlık bulunmaktadır. Bunlar kısa şekilde açıklanacak olursa;
  • İlk ve belki de en önemli başlık politik nedenlerdir. Bunun sebebi enerji kaynaklarının coğrafyalara eşit olarak dağılmamış olması ve ülkeler arası ilişkilerin enerji arz güvenliğini etkileyebilecek olmasıdır.
  • Diğer bir önemli başlık ise ekonomik nedenlerdir. Günümüzde enerji harcamaları birçok ülkenin bütçesinde önemli bir yer tutmaktadır. Enerji bağımlılığı yüksek seviyede olan ülkeler enerji fiyatlarında yaşanan bir artıştan ödemeler dengeleri doğrudan etkilenebilmektedir.
  • Üçüncü başlık olan enerji güvenliğinin teknik boyutu ise enerjinin taşınması ve dağıtım kanallarının sağlama alınması ile ilgilidir.
  • Sürecin psikolojik boyutu ise birçok kişi tarafından göz ardı edilmektedir, enerji güvenliğinin teknik ve politik nedenleri çözülmüş ve güvenlik altına alınmış dahi olsa inşalar da psikolojik olarak tehdit halen sürüyor olabilir. Dolayısıyla bireylerin en küçük tehdit hissetmeleri durumunda bilinçaltında edindikleri korkuları ortaya çıkarak enerji ürünlerine yönelik artan aşırı talep yaratabilir. Bu durum ürünlerin fiyatlarını yükselterek geçmişte Japonya’nın yaşadığı gibi bir krize neden olabilir.
  • Son olarak çevresel faktörlerin enerji arz güvenliği kapsamında incelenmesi gerekmektedir (Timur, 2017: 2). Günümüz enerji ihtiyaçları karşılanırken, gelecek nesillerde göz önünde bulundurularak çevreye zarar verilmeden temin edilmesi gerekmektedir.

Enerji arz güvenliği için, enerjide dış kaynaklara bağımlılığın mümkün olduğunca azaltılması ve kaynaklarının herhangi birinden meydana gelebilecek bir azalma, tükenme, kesilme, devre dışı kalma gibi durumların gerçekleşmesine karşı önlemlerin alınması gerekmektedir. Belirtilen durumlara karşı ayrıca enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi de gerekmektedir. Tek bir kaynağın kullanılması ile sağlanacak enerjinin de bağımlılık yaratacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kaynak seçimi konusunda dikkat edilecek noktalardan birisi tek bir ülkeye bağımlılık yaratmayacak kaynakların seçiminin yapılmasının sağlanmasıdır. Ayrıca sadece seçilecek olan kaynaklarda değil, yapılacak enerji yatırımlarında da dışa ve tek bir ülkeye bağımlı olunmaması da önem taşımaktadır. Bu nedenle Enerji arz güvenliğinin sağlanmasında iki temel faktör yer almaktadır. Bunlar;

  • Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi
  • Enerji kaynaklarının sağlandığı ülkelerin çeşitlendirilmesidir (Sevim, 2012: 4386).

Sonuç 

Kaynak çeşitliliği; temel enerji girdisini oluşturan enerji kaynağında yaşanabilecek bir soruna karşı diğer kaynakların devreye sokulması yoluyla sorunun ortadan kaldırılması sağlanabilmelidir. Bu nedenle ülkeler yüksek enerji sağlaması açısından nükleer enerjiye verdikleri önceliğin yanında yerli ve yenilenebilir kaynaklarına önem vererek yatırımlarını arttırmaya başlamıştır.

Ülke çeşitliliği de enerji ithalatı yapılan ülkelerle yaşanacak diplomatik sorunlar durumunda başka ithalatçı ülkelerin devreye sokulması ile enerji arz güvenliğini garanti altına almaktadır. Enerji kaynağında yüksek oranda tek bir ülkeye bağlı kalmadan birçok ülkeden kaynağın karşılanması önemlidir. Herhangi bir durumda kaynağın  kesilmesi yerine başka ülkelerden de sağlanarak kullanımının devam ettirilmesi önemlidir. Bu iki faktör ülkelerin enerji arz güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle her ülke, enerji arz güvenliğiyle birlikte belirtilen faktörleri de göz önünde bulundurarak enerji politikalarını oluşturmalıdır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aydın, Levent (2014), Enerji Ekonomisi ve Politikaları, Ankara: seçkin yayıncılık.

Çalışkan, Şadan (2009). “Türkiye’nin Enerjide Dışa Bağımlılık Ve Enerji Arz Güvenliği
Sorunu”, Dumlupınar üniversitesi Sosyal bilimler dergisi, Sayı 25, ss. 297-310.

Ediger, Volkan (2007). Enerji Arz Güvenliği ve Ulusal Güvenlik Arasındaki İlişki, SAREM
Enerji Arz Güvenliği Sempozyumu, Ankara.

Pamir, Necdet (2007). “Enerji Arz Güvenliği ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Mart, ss. “14-
24”.

Sevim, Cenk (2009). Geçmişten Günümüze Enerji Güvenliği ve Paradigma Değişimleri,
Stratejik Araştırmalar Dergisi, S.13, ss. 93-105.

Timur, M. Caner, Enerji Arz Güvenliğinin Sağlanmasında Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının
Önemi, Uluslararası Enerji, Ekonomi ve Politika Kongresi, İstanbul, 2017

https://www.researchgate.net/publication/316112360_ENERJI_ARZ_GUVENLIGININ_SA
GLANMASINDA_YENILENEBILIR_ENERJI_KAYNAKLARININ_ONEMI_The_Importa
nce_of_Renewable_Energy_Sources_in_the_Provision_of_Energy_Supply_Security

Uğurlu, Örgen. (2009). Çevresel Güvenlik ve Türkiye’de Enerji Politikaları, İstanbul: Örgün
Yayınevi.
[/vc_toggle]

Tayvan’a Olan Desteğin Artmasının Haklı Nedenleri

Son zamanlarda özellikle korona virüsü konusunda başta Dünya Sağlık Örgütü’ne ve diğer ekonomik ve siyasi konularda BM’de göstermiş olduğu saldırgan tavrını devam ettiren Pekin’in Tayvan ve diğer ülkeler üzerindeki baskısı, Tayvan için daha fazla sempati ve destek yaratmaktadır. Çin’in bölgedeki ve bölge dışındaki birçok ülkeyle ilişkileri kötüleştikçe, ülkeler ve medya Çin’in gerçek saldırgan durumunu daha net görmekte ve ülke içinde ve ülkeler arası ilişkilerinde demokrasi ve insan haklarını her zaman ön planda tutan Tayvan’a sempatinin artması bir tesadüf değildir. Her ne kadar uluslararası medyada Tayvan politikasında dramatik değişiklikler çok yer almasa da, Çin’in Tayvan Boğazı boyunca saldırgan davranışı sonucunda çatışma ihtimalinin artması ve ortaya çıkması endişelerden birkaçını oluşturmaktadır. Ayrıca, bölgede Çin’den gelen bir tür baskıya maruz kalan özellikle Güneydoğu Asya ve Hindistan’da, Tayvan için halkın sempatisi artmaktadır. Bu durum, bu ülkelerden herhangi birinde Tayvan’a yönelik politikada herhangi bir değişiklik olması durumunda Tayvan için başta siyasi anlamda verimli bir zemin sağlayabilir. Aynı şekilde, Çin’in Tayvan konusundaki hassasiyeti, Çin’in düşmanca davranışına karşı başkalarının misilleme yapması için hazır bir çözüm sağlamaktadır.

[irp posts=”172″ name=”Çin-Tayvan Sorunu Nedir?”]

Bu artan endişelerden bazıları, Çin’in Tayvan’a yönelik davranışının bir sonucudur. Tayvan civarında tekrarlanan askeri tatbikatlar ve Tayvan’a askeri olarak baskı yapma çabaları artmaktadır. Tayvan’ın savunma bakanına göre PLA (Çin Halk Kurtuluş Ordusu), 2020’de Tayvan Boğazı orta hattında 1990’dan bu yana en yüksek rakam olan 49 askeri uçak tatbikatı gerçekleştirdi. Parlamentoda açıklama yapan bakan, Çin ordusunun “bu yıl Tayvan’ın hava savunma tanımlama bölgesine (ADIZ) 1.710 uçak tatbikatı ve 1.029 askeri gemi sortisi ya da tatbikatı gerçekleştirdiğini” söylemiştir. Bakan, bu hareketlere karşı koyarak, Tayvan askerinin “Çin uçaklarını ve gemilerini durdurmak ve izlemek için yaklaşık 3.000 askeri uçak sortisi” yaptığını eklemiştir. Hatta Çin’in bunu Tayvan’ı kaynaklarını boşa harcamaya zorlamak için bir taktik olarak değerlendirebileceğine dair bazı endişeler bulunmaktadır.

Çin’in bu hamlelerine cevaben ABD, Tayvan’a diplomatik ve askeri desteğini artırmaktadır. Daha önceki yazımda da detaylıca belirttiğim üzere ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar bu yılın Ağustos ayında Tayvan’a gitmiştir. Bu, “1979’da Washington ile Taipei arasındaki resmi diplomatik ilişkilerdeki kopuştan bu yana bir Amerikan Kabine yetkilisinin yaptığı en üst düzey ziyaret” idi. Ziyaret sırasındaki tartışmalarda COVID-19, küresel sağlık üzerindeki etkisi ve pandemiyle başa çıkmak için olası bir tıbbi ekipman ve teknoloji tedarikçisi olarak Tayvan üzerinde durulmuştur. Eylül ayında, ekonomik büyüme, enerji ve çevre için Dışişleri Bakanı, Keith Krach ile bir başka üst düzey ABD ziyareti gerçekleşmiştir. Krach’a demokrasi, insan hakları ve çalışma bakanlığı sekreter yardımcısı Robert A. Destro’nun da dahil olduğu bir ABD heyeti eşlik etmiştir.

Daha yakın zamanlarda ABD, Tayvan için yaklaşık 2 milyar dolar değerinde büyük bir silah paketini kabul etti. Toplam paket 5 milyar dolara kadar çıkabilir. Askeri paket, Tayvan’ın kendisini Çin’den savunma kapasitesini artırmak için tasarlanmış sensörler, füzeler ve topçuları içermektedir. Çin, bu tür silah transferleri için Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı belirsiz bir misilleme tehdidinde bulunmasına rağmen Birleşik Devletler’in bunları yapmayı bırakması olası gözükmemektedir.

[irp posts=”29277″ name=”Tayvan Yardımcı Olabilir: Tayvan Dışişleri Bakanının Açıklamaları”]

Tayvan’a verilen destek Hindistan gibi ülkelerde popüler seviyelerde artmaktadır. Bu, Hintli gazetecilere “Tek Çin” ilkesine uymaları gerektiğini bildiren son “talimatı” gibi, Çin’in ağırbaşlılığının sonucuydu. Bu, Tayvan’ın Ulusal Günü’nü ilgilendiren Hindistan medyacılığındaki raporlar ve reklamlarla tetiklendi. Hindistan medyası itaat etmek bir yana, Çin’in çabalarını reddetti ve gülüp geçti. Ama Hindistan hükümeti pek eğlenmedi. Hindistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Hindistan’da uygun gördükleri konular hakkında haber yapan özgür medya var” diyen Çin açıklamasını reddetti. Hindistan’da resmi seviyeler de dahil olmak üzere Tayvan’a karşı artan sempati, en açık şekilde bu yaz sınırdaki Çin-Hint çatışmasının sonucu olarak da görülebilir. Hindistan hükümetinde bildirildiğine göre Tayvan ile serbest ticaret görüşmelerinin başlaması gibi düşünceler bile vardı, ancak bu şimdilik rafa kaldırılmış gibi görünmektedir. Hindistan’ın Tayvan ile daha fazla ticaret yapmayı ararken Çin ticaretini kısma girişimleri arasındaki zıtlık çok belirgindir. Hindistan örneğinde olduğu gibi, Güneydoğu Asya’da da Çin’in sert baskılarının bir sonucu olarak Tayvan’a yönelik sempatinin artması “Süt Çayı İttifakı” olarak adlandırılan fenomenin bir yansımasıdır.


Tayvan sorununun giderek artan önemi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Tayvan’a olan uygun bağlılık düzeyi hakkında artan tartışmaya yansımaktadır. Avustralya’da da ABD’nin Tayvan’daki müdahalesinin Avustralya üzerindeki potansiyel etkisi konusunda bazı endişeler vardır. Tayvan’ın gördüğü yeni ilgi ve desteğin çoğu, hem Çin’in Tayvan Boğazı’ndaki eylemlerinin hem de Çin’den uzak olanlar dahil diğer ülkeler üzerindeki amansız baskılarının sonucudur. Çin, İsveç’in Huawei’yi 5G ağından men ettikten sonra kısa süre içinde İsveç ile bir tartışma başlattı. Çin, İsveç’ten “yanlış kararını düzeltmesini” veya İsveçli işletmeler için sonuçlarla yüzleşmesini isteyerek yanıt verdi. Sadece birkaç gün önce, Çin’in Kanada Büyükelçisi, Kanada’nın Hong Konglu demokrasi aktivistlerine sığınma hakkı vermeye devam etmesi halinde, Hong Kong’da yaşayan 300.000 Kanadalıya pek de örtülü olmayan bir tehdit savundu. Çin’in alışılmadık derecede aptalca davranışı ve Tayvan üzerindeki artan baskısı, Çin’de ortaya çıkan koronavirüs salgınıyla başarılı bir şekilde savaşan bir demokrasi olan Tayvan için daha fazla sempati kazanmaya devam edecek gibi görünmektedir.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) https://www.aspistrategist.org.au/beijing-ditches-median-line-as-tensions-rise-in-the-taiwan-strait/ İlgili konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(2)  https://focustaiwan.tw/cross-strait/202010070024 konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(3) http://www.businessworld.in/article/China-aims-to-exhaust-Taiwan-s-defence-budget-by-repeated-incursions-Report/09-10-2020-329540/ Endişelerle ilgili yayımlanan rapor için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(4) https://taiwantoday.tw/news.php?unit=2,6,10,15,18&post=185444 konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 26.10.20)

(5) Konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 26.10.20) https://www.aljazeera.com/news/2020/10/21/us-state-dept-approves-1-8bn-in-potential-arms-sales-to-taiwan

[/vc_toggle]

Tarihin İlk Proletarya İktidarı “Paris Komünü”

Avrupa’da güç dengelerinin değişime uğradığı 19. yüzyıl, Temmuz 1870’te başlayan Fransa- Prusya Savaşı ile dünya siyasi tarihine derin izler bırakacak yeni gelişmelere tanık oluyordu. Savaş, III. Napolyon’un devrilmesiyle II. Fransız İmparatorluğu’nun son bulmasına ve Alman ittifakı ile savaşa giren Prusya Krallığının kesin bir zafer elde etmesiyle I. Wilhelm öncülüğünde Alman birliğinin sağlanmasına yol açmıştı. Tüm bunların dışında Paris sokaklarında savaş karşıtı emekçilerin, savaş sırasında yaşanan ekonomik çıkmaz ve savaş sonrasında imzalanan küçük düşürücü anlaşma mutabakatından dolayı büyüyen öfkesi, Paris sokaklarında daha önce eşine rastlanılmamış bir direnişin başlangıcı olmuştu.

Komünün Kuruluşu 

18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında varlığını sürdüren Paris komününün, 72 günlük kısa serüvenine rağmen 19. yüzyıldaki en büyük işçi hareketlerinden biri olduğunu belirtmeliyiz. Paris’te nüfusun dörtte birini oluşturan işçilerin örgütlü yapısı, Paris komününün başlamasındaki en önemli etkendi. Ancak tüm bunların dışında “Paris Komünü, önceden planlanıp hazırlanmaksızın, doğrudan doğruya tarihsel bir durumdan doğmuştur. 1870 Fransız-Alman Savaşı’nda III. Napolyon’un yenilip Almanlara teslim olması, Paris’te halkın ayaklanıp, imparatorluğu ortadan kaldırmasına sebep olmuştur. Ancak devamında kurulan Ulusal Savunma Hareketi de Almanlara karşı başarı sağlayamamış ve düşman ilerleyip Paris’i kuşatmıştır. Ağırlaşan yaşam koşullarından ise en fazla etkilenenler işçi ve zanaatkarlar olmuşlardır (Cangızbay, 2003)” [1]. Sonrasında dış dünya ile kuşatma nedeniyle bağı kopan Paris halkı, erzak sıkıntısı yaşamaya başlamış, Paris kentinin emekçi kesimi sefalet ve açlık ile boğuşmak zorunda kalmıştı. Bu durum ise emekçi halkın hükümete karşı öfke duymasına ve kendi yaşamlarını sürdürebilme arzusu içerisinde birtakım arayışlara girmelerine sebebiyet vermişti. Devam eden süreçte hükümetin Paris Belediye ve Kurucu Meclis seçimlerini ertelemesi halk içerisindeki hoşnutsuzluğun daha da artmasına neden olmuştu.

Bundan dolayı “ulusal muhafız taburlarında (ki bunlar, subayları seçimle belirlenen ve gönüllülük esasına dayanan demokratik kuruluşlardır ve mevcutlarının çoğunluğunu Parisli işçi ve zanaatkarlar oluşturmaktadır) ve başkentin bütün ilçelerinde halk komiteleri kurulmuştur [2]. Bu komitelerin yasal bir statüye sahip olmadığını söylemeli ve komitelerin yasal bir statüye sahip olmamasına rağmen aktif ve güçlü bir etki yaratmasındaki en önemli nedeninin halkın arzu ve beyanlarını dile getirmelerinden kaynaklandığını belirtmeliyiz. Seçimlerin yapılıp yeni kurulan Ulusal Meclis’in ilk oturumda cumhuriyetin ilan edilmesini reddetmesiyle beraber komitelerle hükümet arasındaki karşıtlık daha da yoğunlaşmış ve bunun üzerine komiteler, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi adı altında birleşmişlerdir. “Ulusal Savunma Hükümeti’nin Prusya ile ateşkes imzalaması, dernek ve kulüpleri kapatmak gibi baskıcı tutumları da Merkez Komite ile hükümet arasında anlaşmazlıklara yol açmıştı [3]. Bu durum Paris halkının büyük bir çoğunluğunun komiteye olan desteğinin artmasına sebep oluyordu. Paris halkının desteği ile komite güçleniyor ve büyük bir gelişim gösteriyordu. Komünün kuruluşuna sebep olan ve adeta direnişin ateşini harlayan olay ise Merkez Komitenin anlaşmalar gereği Almanlar tarafından Paris’te işgal edilecek mevkilerde bulunan topların, komitenin nüfuzunun olduğu mahallelere ve işçi mahallelerine taşınmasına karar vermesiyle başlamıştı. Zira Başbakan Thiers bunun mümkün olamayacağına, bu durumun Prusya ile yeniden çatışmaya dönüşebileceğine ve buna engel olunması gerektiğine karar vermişti. Thiers’in bu düşüncesi Fransız Hükümetinin sert bir karşı çıkış yapmasına ve topların devlet malı olduğunu açıklamasına sebep olmuştu. Halbuki bu toplar savaş zamanı halkın kolektif bir şekilde toplayarak elde ettiği paralar ile satın alınmıştı. Thiers hükümeti açıklamalarının ardından, topların ele geçirilmesi ve halkın hükümete karşı isyan halini bastırmak amacıyla ordusunu topların olduğu bölgelere yönlendirdi.

“17-18 Mart gecesi, isyan ateşlendi. Kitleler, hükümetin Ulusal Muhafızları silahsızlandırmak istemesi üzerine harekete geçti ve işçiler aynı gece silahlı ayaklanmayı başlattı. Thiers hükümeti, Parislileri silahsızlandırmayı, ani bir baskınla Ulusal Muhafızların toplarını ele geçirmeyi ve Merkez Komitesi’ni tutuklamayı hedefliyordu. Böylece Parisli emekçilerin örgütsel ve silahlı gücü kırılmış olacaktı” [4]. Bu topların yerleştirildiği en önemli yerlerden biri de Paris’te en yüksek rakıma sahip olan Montmartre tepeleriydi. Hükümet birlikleri Montmartre tepesine yönelmiş ve büyük bir direniş ile karşılaşmamıştı. Tepede bulunan az sayıda Ulusal Muhafızın direnişini kıran birlikler tepeyi ve topları ele geçirmişti. “Ne var ki topları taşıyacak atlar zamanında gönderilmediği için toplar taşınamamış ve olayın duyulması üzerine Parisliler, işçiler ve Ulusal Muhafızlar Montmartre’ye ulaşmıştı. Askeri birliğe komuta eden general ateş etme emri verse de askerler emre uymamış ve generalin ikinci kez ateş emri vermesi üzerine, generali tutuklamışlardı. Böylece Ulusal Muhafızlar topları yeniden ele geçirmeyi başarmıştı (18 Mart 1871)” [5]. Sonrasında Ulusal muhafızların, ordunun bir kısmının da direnişe katılmasıyla beraber, Paris şehrine yayılması büyük bir hızla olmuştu. Bunu beklemeyen Thiers hükümeti, kendisine bağlı tüm birliklerin ve yöneticilerin şehri boşaltmasını emretmişti. Başbakan Thiers ise çareyi Versay’a kaçmakta bulmuştu. “Böylece Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi Paris’te yönetim erki olmuş ve 18 Mart 1871’de Paris Komünü kurulmuştu (Cangızbay, 2003’ten aktaran; Şakacı, 2009: 246)” [6].

Komün Meclisi 

18 Mart 1871 günü komünün kuruluşu büyük bir coşku ile ilan edilmişti. Paris sokakları, direnişin zaferle neticelendirilmesi sebebiyle emekçi halkın kutlamalarıyla yankılanıyordu. Ancak Paris komünü, kuruluşuna değin savaş sebebiyle hâkim olan kaosun son bulması, halkın sükûnet ve eşitlikçi koşullar içerisinde yaşaması idealini gerçekleştirme becerisine sahip değildi. Her ne kadar Paris Komünü demokratik temeller çerçevesinde kurulmuş olsa da gerek Versay gerekse Almanlar tarafından sürdürülen baskılar, yaratılmak istenen toplum idealinin hayata geçirilmesi ve sürdürülebilir olmasına engel teşkil ediyordu. Esasında tüm bunların farkında olan Merkez Komite, “Paris’ten kaçan hükümetin yerine yeni hükümet olma niyetinde değildi. Merkez Komite, bu bağlamda değerlendirilebilecek bir şekilde bir hafta içinde önce basın özgürlüğü ve siyasal af ilan edip, sıkıyönetim ve harp divanlarını kaldırıp (Cangızbay, 2003), seçimleri yapıp, yönetimi 26 Mart’ta yerel seçilen Komün Meclisi’ne devretmiştir” [7].

Komün Meclisi, pek çok farklı düşünce, görüşe sahip insanların temsilini esas alan bir yapılanma içerisine girişmiş ve Proudhoncu, Jakoben, Marksist ve Enternasyonal üyeleri gibi farklı düşünceden ve küçük-burjuva, işçi, memur, tüccar, aydın, hekim gibi farklı meslekteki ve toplumsal gruptaki insanlardan oluşmuştu. Komün Meclisi’nin başına ise tutuklu halde bulunmasına rağmen Louis Auguste Blanqui getirilmişti. Blanqui, hükümete karşı yapılan saldırılardan birinde tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Ancak tutuklanma sürecine değin komün ile ilgili fikirleriyle ön planda olmuş ve Paris Komünü içerisinde bulunan herkesin takdirleri kendisini meclisin başına getirilmesine sebep olmuştu. Sonrasında komün, 18 Mart’taki zaferin ardından 28 Mart’ta faaliyetlerine başlayacaktı.

Komünün Faaliyetleri

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, kendisini lağvedip yetkilerini Komün Meclisine devretti. Ardından Versay’a kaçtığı düşünülen hükümet yanlısı bazı kişilerin Paris’te kalarak komünü sabote etmeye çalıştıkları ortaya çıkınca, “komünalar eski devlet mekanizmasıyla bir şey yapamayacaklarını görmüşlerdi. Parisli işçiler yaşamın kendisi tarafından yönlendirilmiş ve Bonapartçı devlet mekanizması fiilen parçalanmıştı. Devam eden süreçte komünün ilk işi ordunun dağıtılmasına yönelik yayınladığı kararname oldu. Kararnameyle ordu dağıtılarak Paris halkının silahlı gücü olan Ulusal Muhafızlar, ordunun görevini üslendi. Silahlı halk, ordunun kendisine dönüştü. Böylece eski devletin militer yönü çökertildi” [8].

Komünün diğer faaliyetleri ise, giyotin cezasının kaldırılması, borçların ertelenip faizin kaldırılması, direniş sırasında hayatını kaybedenlerin eşlerine ve çocuklarına aylık bağlanması, eğitimin parasız olması, işler halde olmayan fabrikaların işçiler tarafından işler hale getirilmesiydi. Ayrıca din ve devlet işleri ayrılmış, kiliseye ait tüm mal varlığına el konulmuş ve kilise ile tüm bağlar koparılmıştı. Bunlara dair tüm değişimler komünün temelinde yalnızca kolektif siyasal bir yaşantının var olduğu izlenimi yaratmamalı. “Bir yandan hemen tümü Parislilerden oluşan Ulusal Muhafız Taburları, kulüpler ve dernekler, diğer yandan da yürüyüş, toplantı, tören, temsil ve konserler gibi kolektif yaşantılar, birlikte silah, cephane ya da toplumsal hizmet üretmeyi, eğlenmeyle sevişmeyi vb. askeri ve siyasal etkinlikle içselleştiren yeni toplumsal çerçevelerin doğduğu bir ortam oluşturmuşlardır (Cangızbay, 2003)” [9]. Bu değişim ile komünün, bünyesinde bulunan fertlere ekonomik ve toplumsal anlamda eşitlikçi ve yaşam standartlarını yükseltmeye yönelik amaçlar içerisinde olduğu aşikardır. Ancak tüm bunlara rağmen Versay hükümeti ve Almanlarla olan çatışma hali ve komün içerisinde bazı aşırılıkçı fikirlerin yarattığı uyumsuzluk komünün 72 günlük kısa bir serüven sonunda yok olmasına sebep olacaktı.

Komünün Yenilgiye Uğratılması

Komünün kuruluşunun ilanından sonraki günlerde hükümet güçlerinin saldırıları başlamış ve Paris şehri tıpkı savaş döneminde olduğu gibi bombaların altından ezilmeye başlamıştı. Hükümet güçleri adeta bir karşı devrimin yaratılmasına ve Fransa’da karşıt görüşler arasındaki çekişmeyi lehine kullanmayı amaçlar bir haldeydi. “Paris Komünü’nün, gerekli önlemleri gerektiği zamanda almaması da karşı devrim güçlerinin hızla Versay’da toplanmasına ve organize  olmasına yol açmıştı” [10].  Nitekim Nisan ayında büyük bir askeri güç ile Paris’e saldırmaya ve bombalamaya başlamışlardı. Komünarların direnişi her ne kadar büyük ve kahramanca olsa da hükümet güçlerine karşı etkisiz durumdaydılar. Özellikle yaşadıkları koordinasyon sorunları  şehri savunmayı güç bir hale getiriyordu. Kaldı ki saldırıların ilerleyen günlerinde Paris’te bazı bölgeleri kaybetmeye başlayacak ve komünün direnişinin kırılması kaçınılmaz olacaktı. “Böylesi zor koşullar altında direnişe devam eden Paris Komünü, “Kanlı Hafta” olarak anılan son haftasında (21-28 Mayıs 1871) yoğun saldırılara karşı barikatlarını kaybetmeye başlamış, komünün Dombrowski, Delescluze, Vermorel ve Varlin gibi önemli önderlerinin öldürülmüş olması ve esir alınan Komünarların da kitlesel olarak kurşuna dizilmesi ile dünyanın ilk işçi hükümetinin büyük bir cebirle bastırılması ile sonuçlanmıştı” [11]. Hiç şüphesiz Paris Komünün son haftasında barikat ardındaki komün yanlılarının daha iyi bir yaşam adına akıttıkları kanın tarihte yeni bir sayfa açtığını göz ardı edemeyiz. Hükümet güçlerinin üstün gücüne ve de kanlı öfkesine rağmen Paris’i savunmayı son kişiye kadar sürdüren komünarların  adanmışlıklarını  “içlerinden birinin, Federeler Duvarı’nın önünde kurşuna dizilirken: ‘71 gün özgür yaşadım, artık ölüm umurumda değil’” [12] söyleminden anlayabiliriz.

Sonuç

Paris Komünü; 19. yüzyılda sınırlı bir alanda Bonaparte despotizminden ve savaşın getirdiği açlık, sefalet ve yoksulluktan sıyrılıp, ekonomik ve toplumsal anlamda eşitlikçi özgür bir yaşama kavuşma arzusu içerisinde olan emekçi halkın mücadelesiyle, dünya siyasi tarihinde Ekim Devrimine değin sürecek olan yeni bir uyanışın ayak sesi olmuştu. Nitekim Lenin bir söyleminde komünden ‘proleter bayrağını ilk kaldıran Paris’ diye bahsedecek ve Ekim Devrimine giden süreçte 1871’deki emekçi deneyimini örneksediğini anlatacaktı. Her ne kadar 72 günlük kısa bir serüvene sahip olsa da komün önemli bir tarihsel etkiye sahipti. Özellikle emekçi halk üzerinde tahakküm kurmak arzusu içerisinde bir devlet ve hükümet yapısı olmayan Paris Komünü, bu sebepten ötürü tarihin ilk proletarya iktidarı olarak anılacaktı. Ve elbette Paris Komününün demokratik atılımlar arzusu içerisinde oluşu ancak bunu kuşatma altındaki bir kentin gerçekleri ile yüzleşmek zorunda kalmaları sebebiyle gerçekleştirememeleri de bir gerçekti. Günümüzde ise Versay hükümetinin, Paris Komününü ortadan kaldırmak amacı ile yaptığı vahşice ve insanlık dışı tutum tarihte taraf olmaksızın eleştirilen ve yerilen bir olay haline geldi.

Mahsun Demir 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[irp posts=”26479″ name=”Çok Karıştırılan İki Kavram: Komünizm ve Sosyalizm”]

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.245
[2] Bilge Kağan Şakacı, a.g.m, s.245
[3] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.144
[4] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”,

Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü


[5] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[6] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.144
[7] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim
Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.246
[8] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[9] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim
Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.248
[10] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[11] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.146
[12] Özdemir İnce, “18 Mart 1871 Paris Komünü”, Hürriyet, 18 Mart 2007
*Budak Birkan, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz
*Cangızbay Kadir, Sosyalizm ve Özyönetim Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye, Ütopya Yayınevi, 2003
İnce Özdemir, “18 Mart 1871 Paris Komünü”, Hürriyet, 18 Mart 2007
*Şakacı Bilge Kağan, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009
*Yaraşır Volkan, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[/vc_toggle]

Keşmir Sorunu Hakkında Anekdot

1947 yılında İngiliz sömürgesi altında bulunan Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesinin ardından Keşmir sorunu ortaya çıkmıştır. İngiltere Müslüman çoğunluğun olduğu bölgeyi Pakistan’a, Hinduların çoğunlukta olduğu bölgeyi Hindistan’a bırakmıştır.
[irp posts=”8″ name=”1947 Birinci Keşmir Savaşı”]
Keşmir bölgesi için de kararı halk oylamasına tabi tutmuştur. Keşmir bölgesi için Hindistan ve Pakistan 1947, 1965 ve 1999’da olmak üzere üç kez savaşmışlardır. Bu çatışmanın ortaya çıkmasındaki temel neden İngiltere’nin 1947’de bölgeden çekilirken Keşmir’i Hindistan ya da Pakistan konusunda birleşme kararını halk oylamasına bırakmasıdır. O dönem halk her ne kadar Pakistan’a bağlanmak istese de Keşmir Prensi Maharaja Hari Singh’in Hindistan’a bağlanma kararı alması halkı isyana sürüklemiş ve şu anda devam eden çatışmaların temelini oluşturmuştur. Şu anda Keşmir bölgesinin % 45’i Hindistan, %35’i Pakistan ve %20’si Çin hâkimiyetinde bulunmaktadır. Hindistan’ın egemen olduğu kısımda Müslüman yoğunluğun en fazla ve tek bulunduğu eyalet Cammu-Keşmir bölgesidir. Ağustos 2019’da Hindistan’da Modi yönetiminin aldığı, Cammu-Keşmir bölgesine ayrıcalık tanıyan Hindistan Anayasasının 370. maddesini kaldırma kararı bölgedeki durumu daha da hararetlendirmiştir.
[irp posts=”20463″ name=”Keşmir Sorunu: 370. Maddenin Kaldırılmasının Anlamı ve Yeni Harita”]
Her ne kadar bu bölge hakkında BM Güvenlik Konseyi’nin 1948 yılında aldığı kararlar bulunsa da Hindistan ve Pakistan arasındaki bu bölge nezdindeki sorunlar artarak devam etmektedir. Türkiye’nin bu konu hakkında endişesi, bölgedeki mevcut gerilimin artması olmuştur. Hindistan Anayasası’nın 370. maddesini iptal etmesinin ardından Türkiye yaptığı açıklamalarda da sorunun BMGK kararları çerçevesinde, her iki ülkenin mevcut çıkarları göz önüne alınarak çözüme kavuşturulmasını dile getirmiştir. Peki, Türkiye bu noktada bu sorunun çözümünde hangi noktada bulunabilir? Türkiye, hem iki ülke arasındaki gerilimi azaltmak hem de BMGK kararları çerçevesi içerisinde bölgenin askerlerden arındırılması ve bir referandum düzenlenmesi gibi konuları işleyebilmek kabiliyetini arttırmak adına arabuluculuk faaliyetlerinde veyahut hakemlik faaliyetinde bulunabilir.
[irp posts=”3200″ name=”İki Güç Arasındaki ‘Keşmir Sorunu’nun Tarihi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.trthaber.com/haber/dunya/ne-zaman-pazar-yerine-gitsem-o-gunu-hatirliyorum-
349064.html ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://tr.euronews.com/2019/08/09/hindistan-pakistan-ve-cin-in-golgesinde-kesmir-sorunu
( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www-cnnturk-com.cdn.ampproject.org/v/s/www.cnnturk.com/amp/turkiye/turkiyeden-
hindistanin-cammu-kesmir-kararina-tepki?usqp=mq331AQFKAGwASA
%3D&amp_js_v=0.1#aoh=16006273183797&csi=1&referrer=https%3A%2F
%2Fwww.google.com&amp_tf=%251%24s%20alan%C4%B1ndan&ampshare=https%3A
%2F%2Fwww.cnnturk.com%2Fturkiye%2Fturkiyeden-hindistanin-cammu-kesmir-kararina-
tepki ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/hindistanin-kesmir-karari-cozum-arayislarina-darbe/1553484
( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www.reuters.com/article/us-india-kashmir-idUSKCN2500RF ( Erişim Tarihi:
20.10.2020)

https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/8808 ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

Hint anayasasının 370 maddesi ile söz konusu maddenin 35a fıkrası, Hindistan’ın kontrolü altında bulunan Cammu-
Keşmir eyaletine özel bir statü tanımakta ve merkezi hükümetin eyaletteki gücünü sınırlandırmaktaydı. Buna göre,
Hindistan parlamentosunun Cammu-Keşmir’e ilişkin yasama yetkisi savunma, dış ilişkiler ve iletişimle ilgili konularla sınırlıydı ve diğer tüm konular için Hindistan parlamentosu sadece Cammu-Keşmir hükümetinin anlaşmasıyla yasama faaliyeti yapabilmekteydi. 370 maddenin 35a fıkrası uyarınca, Cammu-Keşmir hükümetine, bölgede daimi oturum
iznine sahip olma hakkının kimlere verilebileceğini saptama ve belirlenen kişilere kamu sektöründe istihdam, taşınmaz mal edinme, burs ve diğer yardım türlerinden yararlanma haklarını sağlama yetkisi verilmekteydi.
[/vc_toggle]

Hakan Fidan: Gizemini Koruyan Bir Hayat

Cumhurbaşkanı Erdoğan onun için, “Benim sır küpüm, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sır küpü ve Türkiye’nin geleceğinin sır küpü.” İfadelerini kullanıyor. Peki hakkında sır küpü denilen Hakan Fidan kimdir?
1) 1 Ocak 1968 yılında Ankara’da doğdu.
2) 1986’da Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu’ndan mezun olduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nde astsubay olarak göreve başladı.
3) Kara Kuvvetleri Dil Okulu’nda da eğitim gören Fidan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) Otomatik Bilgi İşlem (OBİ) bölümünde bilgisayar teknisyeni olarak çalıştı.
4) Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) Almanya’daki Süratli Reaksiyon Kolordusu İstihbarat ve Harekât Başkanlığı’nda 3 yıllığına görevlendirildi.
5) Bu vazifesi sırasında ABD kökenli University of Maryland University College’dan (UMUC) yönetim ve siyaset bilimi alanlarında lisans derecesi aldı.
6) Türkiye’ye döndükten sonra Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Intelligence and Foreign Policy: A Comparasion of British, American and Turkish Intelligence Systems (1999) başlıklı teziyle yüksek lisans yapan Fidan’ın bu çalışmasında, Türkiye’nin güçlü bir dış istihbarat ağına ihtiyaç duyduğu vurgulanıyordu.
7) Aynı üniversitede doktorasını, Diplomacy in the Information Age: The Use of Information
Technologies in Verification (2006) başlığını taşıyan teziyle tamamladı.
8) 2000 yılında OYAK Genel Kurulu Üyesi seçildi.
9) 15 yıllık mecburi hizmet süresini doldurmasının ardından, 2001’de TSK’dan ayrıldı.
10) Avustralya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak görev aldı.
11) Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ve Cenevre’deki BM Silahsızlanma Enstitüsü (UNIDIR) ile Londra merkezli Verification Research, Training and Information Center’da (VERTIC) akademik çalışmalarını sürdürdü.
12) 2003-2007 yıllarında Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nda (TİKA) başkanlık görevini yürüttü. Fidan, bu görevdeyken Afrika, Ortadoğu, Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar’da pek çok ülkedeki TİKA faaliyetlerini yerinde izledi.
13) Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na danışmanlık yaptı.
14) Kasım 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “dış politika ve uluslararası güvenlikten sorumlu” Müsteşar Yardımcısı olarak görevlendirildi.
15) Mart 2008’de de Uluslararası Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi oldu ve bu görevinden Şubat 2011’de ayrıldı.
16) Kasım 2008’de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ( IAEA) Yönetim Kurulu üyesi oldu.
17) 12-13 Nisan 2010’da Washington’da düzenlenen Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Türkiye’yi temsil etti.
18) 15 Nisan 2010’da, dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in yardımcılığına getirildi.
19) Daha önce görev süresi iki kez uzatılan Taner’in emekli olmasının ardından, 27 Mayıs 2010 tarihinde, henüz 42 yaşındayken, MİT Müsteşarlığı makamına atandı. MİT tarihinde müsteşarlık koltuğuna oturan en genç isim oldu.
20) MİT Müsteşarlığı’na gelişi büyük bir yankı uyandırdı.
21) Fidan hakkında dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, “Türkiye dost bir ülke ve stratejik bir müttefik. Fakat son haftalarda İran destekçisi bir adam Türkiye MOSSAD’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var. Son iki aydaki izlenimimiz, bu sırları İran’a açabilecekleri yönünde. Bu da çok rahatsız edici” cümlelerini kurdu.
22) İsrail’in Haaretz gazetesi, İsrail’in gizli istihbarat örgütü MOSSAD’ın, Fidan’ın MİT Müsteşarı olarak atanmasından kaygı duyduğunu yazdı.
23) Türkiye’nin istihbarat zaaflarını ortadan kaldırmayı hedefledi, haber alma örgütlerinin ABD’deki gibi dış (CIA) ve iç (FBI) şeklinde ikiye ayrıldığı modeli teşkilâta uyarlamaya çalıştı.
24) Açık Kaynaklar Dairesi’ni kurdu. Dış istihbarata ağırlık vererek MİT’i operasyonel bir kuruluş haline getirmeye çalıştı.
25) MİT-Emniyet-Genelkurmay-Jandarma arasındaki istihbarat bağını güçlendirdi. MİT bünyesinde ‘Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu’ oluşturuldu.
26) 7 Şubat 2012 tarihinde, FETÖ mensubu savcılar tarafından KCK’ya dönük soruşturma kapsamında Emre Taner, Afet Güneş ve iki MİT mensubuyla birlikte Fidan “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrıldı.
[irp posts=”12483″ name=”Hedefteki İsim: Hakan Fidan”]
27) Fidan ve diğer dört ismi ifadeye çağıran savcı Sadrettin Sarıkaya’ya dosyadan el çektirildi. Ardından da MİT mensuplarıyla bazı kamu görevlileri hakkında ceza soruşturması açılmasına, Başbakanlık’tan izin alınması şartı getiren 6278 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilâtı Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” çıkarıldı.
28) 2015 genel seçimi sürecinde AK Parti’den milletvekili adayı olmak için görevinden istifa etti.
29) Cumhurbaşkanı Erdoğan, “MİT sıradan bir kurum değildir. Devletin en önemli kurumudur. Devletin Milli İstihbarat Teşkilâtı zayıfsa, o devletin ayakta kalması mümkün değildir. Şimdi biz onu böyle bir göreve getirdik. Getiren de benim. Madem öyle, ayrılırken de, eğer müsaade edilmiyorsa  orada kalması ve ayrılmaması gerekirdi. Dolayısıyla tabii ki kırgınım.” cümleleriyle üzüntüsünü belli etti.
30) 9 Mart’ta ise Hakan Fidan, “Gördüğüm lüzûm üzerine bugün itibariyle 25’inci Dönem Milletvekili Genel Seçimi aday adaylığı başvurumu geri çekmiş bulunuyorum. Ülkeme ve milletime hizmet yolunda, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tevdi edilen her vazifeyi hakkıyla yerine getirmenin gayreti içinde olacağım. Bu vesileyle, destek ve itimatlarından dolayı, Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Başbakanımıza ve aziz milletimize şükranlarımı arz eder, saygılar sunarım.” cümleleriyle adaylığını geri çekti.
31) 10 Mart 2015’te yuvasına, MİT Müsteşarlığı görevine geri döndü.
32) 16 Temmuz Cumartesi günü, gazeteci Serpil Çevikcan’ın “Nasıl bir geceydi?” sorusuna “Sabaha kadar çarpıştık” cevabını verdi. Sistematik operasyonların bittiğini nokta operasyonların yapılacağını vurguladı. O günden sonra birçok operasyon yapıldı ve hala yapılmaya devam ediyor. MİT, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında etkin ve başarılı bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Milli İstihbarat Teşkilatı her geçen gün başarılarına başarı katıyor. Yazımızı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Fidan’ın da dahil olduğu bir ekip G-20 Liderler Zirvesi için Çin’e gittiğinde Putin’in kurduğu bir cümleyle bitirelim, “Hakan Fidan burada olduğuna göre konuşacak bir şeyimiz kalmıyor. O size zaten her şeyi anlatmıştır.”
[irp posts=”19425″ name=”MİT Başkanı Hakan Fidan ve Başdümenci Operasyonu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) https://www.internethaber.com/erdoganin-sir-kupu-hakan-fidan-kimdir-kurt-mu-aslen-nereli-
714934h.htm
2) https://www.yenisafak.com/15temmuz/hakan-fidan-kisi-detay#bio
3)https://tr.wikipedia.org/wiki/Hakan_Fidan
4) http://www.aljazeera.com.tr/portre/portre-hakan-fidan
[/vc_toggle]

Osmanlı’nın Okyanusya’daki Varlığı: Açe Sultanlığı

Endonezya’da İslam’ın Yayılışı 

7. yüzyılda Arap Yarımadasında ortaya çıkan İslam, kısa sürede geniş coğrafyaları etkisi altında almış dört büyük semavi dinden birisidir. Günümüzde özellikle Orta Doğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika, Orta Asya gibi coğrafyalarda sıklıkla rastlanan İslam, ayrıca Okyanusya’da bulunan Endonezya’da çoğunluğun dinidir. Günümüzde İslam dünyasının en kalabalık ülkesi olma sıfatını taşıyan Endonezya, ayrıca ASEAN’ın kurucu üyelerinden ve G20 üyesi ülkelerdendir.
Günümüzde siyasi ve ekonomik açıdan oldukça büyük öneme sahip olan bu ülkede İslamiyet’in etkisi 12. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. 11. yüzyılda sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdar Sultan Gazneli Mahmud’un Hindistan üzerine akınlar gerçekleştirmesiyle İslamiyet Hindistan’da ve onun da ötesinde Malezya’da yayılmaya başlamıştır. 12. yüzyıla gelindiğinde ise Hindistan’daki Müslüman tüccarların Endonezya bölgesine ticari amaçlarla seyahat etmesi sonucunda İslamiyet Endonezya’da da yayılmaya başlamıştır. Bu bölgedeki İslamiyet’in yayılması Orta Doğu’daki gibi kısa sürede olmamış, Endonezya’daki Müslüman nüfus 15., hatta 16 yüzyıla kadar artmaya devam etmiştir. Günümüzde ise Endonezya nüfusunun yaklaşık %87’sini Müslümanlar oluşturuyor.

Açe Seferi ve Osmanlı’nın Endonezya’daki Varlığı 

16. yüzyıl Avrupası’nı incelediğimizde gücünün doruğunda olan bir Osmanlı ve coğrafi keşiflerle ticari hacmini arttırmayı ve yeni topraklar kazanmayı amaçlayan Batılı devletlere rastlarız. Bu devletler arasında en çok göze çarpanlardan birisi de hiç şüphesiz Portekiz’dir. 16. yüzyılın başından beri yetenekli denizcileriyle Karayipler’den Güney Afrika’ya, hatta Okyanusya’da gemilerini gezdiren Portekiz’in amacı, kendisine yeni ticari yollar bularak Doğu’daki malları ülkesine en ucuz yoldan getirmekti. Çünkü Doğu’daki mallar kendi ülkesine ulaşana kadar Osmanlı ve Venedik gibi Akdeniz ticaretine hâkim devletlerden geçiyor ve malların fiyatı da oldukça pahalılaşıyordu. Buna çözüm olarak öncelikle Ümit Burnu olarak bildiğimiz Güney Afrika’yı keşfeden Portekizliler, buradan Hindistan sahillerine ulaşarak ticari rotasını oluşturmayı planlıyordu. Ticari yolun denetimini sağlamak ve rotayı tamamen kendilerine bağlamak isteyen Portekizliler; Güney Afrika, Hindistan ve Endonezya gibi bölgelerdeki ülkelere karşı güç kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Bunun sonucunda ise Endonezya’daki Müslüman halk, dönemin en güçlü devletlerinden Osmanlı’ya 16. yüzyılın ortalarında yardım mektupları göndermeye başladılar.
Endonezya’daki Portekiz baskısına maruz kalan Müslüman devletlerden birisi de Açe Sultanlığı idi. Sumatra Adası’nın kuzeydoğusunda bulunan Açe Sultanlığı, o zamanlar bölgenin ekonomi ve ticaretinde önemli bir yere sahip, zengin bir devletti. Bu özelliklerinden dolayı Açe Sultanlığına gözlerini diken Portekizliler, Açe sahillerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Askerlik ve teknolojik bakımdan üstün olan Portekizliler karşısında fazla tutunamayan Açeliler yenilerek geri çekilmek ve bazı yerleri Portekizliler işgaline bırakmak zorunda kaldılar. Günden güne artan Portekiz baskısına daha fazla dayanamayan zamanın Açe Sultanı Alâeddin acilen Vezir Hüseyin başkanlığındaki bir elçi heyetini Portekizlilere karşı yardım istemek amacıyla İstanbul’a gönderdi. Sultan Alâeddin’in mektubunu getiren Açe heyetinin İstanbul’a ulaştığı 1566 yılı ayrıca, Zigetvar Seferi’nde bulunan Kanuni Sultan Süleyman’ın vefat ettiği yıldır. Kanuni’nin yerine tahta geçen II. Selim, elçi heyetinin getirdiği mektubu alarak, Sultan’a her türlü yardımı yapacağına dair bir cevap yazdı ve Açe heyetiyle beraber yolladı. Osmanlı esasen Memlük topraklarını ele geçirdiğinde Basra Körfezi ve Yemen sahilleri civarındaki sulara hâkim olmak maksadıyla Süveyş’te birçok tersane kurarak donanmasını bu bölgede güçlendirmeyi amaçlamıştı. Açe Seferinde kullanılacak donanma da bu teranede üretilmişti. 1567’de Süveyş’te sefer hazırlıklarını tamamlayan Osmanlı donanması Endonezya’ya doğru yola çıkmak üzereyken Yemen’de Zeydi imamı Topal Mutahhar tarafından büyük bir isyan başlatıldı. Yemen’deki karışıklıklardan dolayı geciken yardım, nihayet 1569 yılında Osmanlı’nın Kızıl Deniz filosu amirali Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reis komutasında iki tanesinde top ve tüfek bulunan, 22 parçadan mürekkep Osmanlı Donanması’nın Hint Okyanusu’na açılması ve güvenli bir şekilde Açe sularına ulaşmasıyla gerçekleştirilebilmiş oldu. Osmanlı donanmasının buradaki esas görevi ise Açe halkına askeri stratejileri ve top kullanmayı ile yapmayı öğretmekti. Osmanlı, Fatih Sultan Mehmet’ten 17. yüzyılın ortalarına kadar topu etkin bir şekilde kullanarak rakiplerine karşı oldukça büyük avantajlar ele geçirmiştir. Portekiz’in okyanuslara dayanıklı ve sayıca daha fazla olan donanmasına karşı denizlerde başarı sağlayamayan Osmanlı, Açe Sultanlığını korumak için top ile kalelerin ardından savunma yapmayı planlamıştır. Bu nadir topçu parçalarının çoğu Avrupalı sömürgeciler tarafından zamanla ele geçirildi. Hatta Açe’deki birkaç Hollanda kilisesinin çanları erimiş Osmanlı silahlarından yapılmıştır. Bu çanların bir kısmında hala Osmanlı arması bulunmaktadır. [1]
Açe Sultanlığında II. Selim ve ardından gelen padişahlar adına hutbeler okutulması esasen Açe Sultanlığının Osmanlı’ya bağlılığının bir göstergesidir. İslamiyet’te hükümranlık alameti olan hutbe okutmaya göre bir toprakta kimin adına hutbe okutuluyorsa o topraklar o hükümdara aittir. Bu nedenledir ki Açe Sultanlığı’nın 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı himayesine giren “vassal” bir devlet olduğu oldukça açıktır. Açe Sultanlığı ise inci, elmas ve yakut gibi doğal zenginliklerle Osmanlı’ya tabii olduklarını açıkça gösteriyorlardı [2]. Osmanlı’nın buradaki varlığı sürse de Osmanlı buraya gereken önemi vermekte güçlük çekiyordu. Çünkü Osmanlı’nın özellikle Avrupa’da onu yeteri kadar oyalayacak rakibi vardı. Özellikle Yemen’de sürekli patlak veren isyanlar, Osmanlı donanmasının okyanus sularında Portekiz gibi Batılı devletlerle mücadele edecek kadar güçlü olmaması ve Avrupa’daki toprak kayıpları Osmanlı’nın önündeki en büyük engellerdi. İlerleyen yıllarda duraksama ve çöküş devirlerinin de başlangıcıyla Osmanlı’nın Okyanusya’daki varlığı neredeyse tamamen yok oldu.

1873 – 1904 Açe Savaşı ve Açe Sultanlığı’nın Yıkılışı 

19. yüzyılda Endonezya’daki ticari yollara hâkim olmak isteyen Hollanda, gözünü Endonezya’ya dikti. Hollanda’nın amacı buradaki topraklarda bir koloni devleti oluşturarak bölge ticaretini ele geçirmekti. Dönemin deniz ve ticaretteki süper gücü İngiltere ile 1824 yılında masaya oturan Hollanda; Endonezya, Singapur ve Malezya’yı nasıl bölüşeceği hakkında İngiltere ile anlaşarak The Anglo-Dutch Treaty of 1824 isimli antlaşmayı imzaladılar. Antlaşmaya göre Singapur ve Malezya toprakları İngiltere’ye bırakılırken Endonezya’nın Sumatra adasında bulunan Indragiri bölgesi ve Riau- Lingga adası Hollanda’ya bırakıldı. Bu antlaşma Osmanlı ve Açe Sultanlığı için oldukça önemlidir çünkü bu antlaşma sonucunda Açe Sultanlığı ile Hollanda’nın kolonisi Dutch East Indies komşu ülkeler oldular.
Önce Sumatra adasında, daha sonra ise tüm Endonezya’da hakimiyet kurmak isteyen Hollanda için ilk engel Açe Sultanlığı idi. Bunun sonucunda 1873’de Hollanda saldırıları ile savaş başlamış oldu fakat Hollanda ilk saldırılarında başarısız oldu. Hollanda’nın üç bin askerle başlattığı ilk saldırılar Açe Sultanlığı’nın galibiyetiyle sonuçlanması bir yana, Hollanda’nın kolonisi Dutch East Indies savaşın ekonomik yükünü kaldıramayarak neredeyse iflah etme eşiğine geldi. [3] Fakat Hollanda’nın etkisi ile kısa sürede toparlanan Dutch East Indies hükümeti üst üste seferlerle Açe Sultanlığını tamamen ele geçirdi. Savaş sırasında Osmanlı’nın etkisi neredeyse sıfırdır. Çünkü o dönem Osmanlı’nın Balkanlarda, Kuzey Afrika’da ve Yemen’de durumu oldukça sıkıntılıdır.

Sonuç 

16 ve 19. yüzyıllar arasında Endonezya’nın batı sahillerinde bulunan Açe Sultanlığını Batılı devletlere karşı korumayı ve himayesi altına almayı başaran Osmanlı, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başı itibariyle buradaki gücünü kaybedip yerini yabancı literatürde “Dutch East Indies” olarak bilinen Hollanda kolonisine bırakmıştır. Portekizlilerin baskısı sonucu başlayan Osmanlı’nın Okyanusya’daki varlığı birkaç yüzyıl devam etti ve bölgedeki en büyük etkisini askeri teknoloji anlamında gösterdi. Okyanus sularında Batılı devletlere kıyasla zayıf kalan Osmanlı donanması, bölge halkına savunmada destek olabilmek için top kullanımını öğreterek bölgenin birkaç yüzyıl boyunda Batılı devletlerin eline geçmesini engelledi. Fakat 1873–1904 yılları arasında Hollandalıların işgaline karşı koyamayan Açe halkı 1904’te Hollanda himayesi altına girdi. Osmanlı’nın bölgedeki varlığı ise bu şekilde son buldu. Günümüzde ise Açe bölgesinde hala soyu Osmanlı’ya dayanan insanlar bulunuyor. Ayrıca bölgede Osmanlı askerlerine ait bir mezarlık dahi var [4].
[irp posts=”2073″ name=”Kûtu’l-Amâre: Osmanlı’nın Son Zaferi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
http://arsiv.ntv.com.tr/news/302875.asp#BODY
[1] Nicholas Tarling, The Cambridge History of Southeast Asia, Cambridge University Press, 1999
[2] Charles A. Truxillo, By the Sword and the Cross: The Historical Evolution of the Catholic World
Monarchy in Spain and the New World, Greenwood Press, London, p. 59
[3] E.H. Kossmann, The Low Countries 1780–1940 (1978) pp 400–401
[4] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/acede-osmanli-ruhu/836163
[/vc_toggle]

 

Asya’nın NATO’su: QUAD

Quad ya da QSD (ing. Quadrilateral Security Dialogue) olarak bilinen Dörtlü Güvenlik Diyaloğu üye ülkeler arasında yarı düzenli zirveler ve bilgi alışverişi, bunlara ek olarak ortaklaşa askeri tatbikatlar yapmayı amaçlayan Amerika, Hindistan, Avustralya ve Japonya arasındaki gayrı resmi stratejik forumdur. 2007 yılında Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin öncülüğünde, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh ve Avustralya Başbakanı John Howard’ın desteği ile bir diyalog olarak başlatıldı. Diyaloga Malabar adı verilen ortak askeri tatbikatlar eşlik etti. NATO gibi resmi bir askeri ittifak olmasa da, diplomatik ve askeri anlaşmaları ile Çin’in artan ekonomik ve askeri gücüne bir cevap olarak görüldü. Çin hükümeti de kurulmuş olan bu diyaloğa, katılımcı ülkelere yayınladığı resmi diplomatik protestolar ile karşılık verdi.

Quad’ın amacı Orta Asya ülkelerini, Moğolistan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Güneydoğu Asya’nın diğer ülkelerini kapsayacak şekilde bir “demokrasi yayı” oluşturmaktı. Bunların Çin’in etrafındaki hemen hemen tüm ülkeler olduğu da söylenebilir. Bu sebeple, bazıları bu girişimi doğrudan Çin karşıtı bir hareket olarak, bazıları ise Çin’e karşı Amerika ile koordineli olarak Asya güçleri tarafından yürütülen demokratik bir meydan okuma olarak nitelendirdi. Oluşumun ortaya çıkarabileceği sonuçlara dair tahminler de birbiriyle zıt, bir kesim bunun askeri bir çatışmaya dönebileceğini, diğer kesim ise Çin Asya’da demokratik bir lider olursa barış için kalıcı bir temel oluşturabileceğini öne sürdü.

[irp posts=”29084″ name=”NATO’nun Kuruluşu ve Kore Savaşı”]

Quad, başlangıcından kısa bir süre sonra Çin hükümeti ile karşı karşıya kalmaktan çekinen Avustralya’nın geri çekilişi ile 2017 yılına kadar sürecek olan duraksama dönemine girdi. Avustralya’nın geri çekilmesi önemli olsa da diyaloğun duraksatılmasının tek sebebi değildi. Avustralya’nın çekilmesine yakın dönemlerde Japonya’da, Pekin’e yakın olan Yasuo Fukuda, Abe’nin yerine geçerek başbakanlık görevine geldi. Ayrıca Hindistan başbakanı Manmohan Singh de Ocak 2008’de Pekin’i ziyaret etti ve Çin ile ilişkilerinin öncelik olduğunu, Çin’i baskı altına almayı amaçlayan herhangi bir çabaya dahil olmadığını söyledi.

Dörtlü girişimin tekrardan tamamen bir araya gelmesi, ASEAN’ın diyalog ortağı olan ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan, 2017 yılı ASEAN zirveleri sırasında dörtlü ittifakı yeniden canlandırmak üzere görüşmeye başlamasına kadar sürdü. Bu toplantıda Çin’in Güney Çin Denizi’nde artan etkisi de tartışıldı ve bunun yanında Trump’ın bu toplantıda Quad’ı yeniden resmi olarak canlandırma amacı güttüğüne dair bir sinyal verdiği de söyleniyor. Zirvenin ardından 2017 ve 2019 yılları arasında Quad beş kez daha toplandı. Güney ve Orta Asya Bürosu Sekreter Vekili Alice Wells, örgütün “özgür ve açık bir Hint-Pasifik’i geliştirmeyi amaçladığını” söyledi. Dörtlünün, bu hedefi ancak Çin’in bölgedeki agresif duruşuna karşı çıkarak gerçekleştirebileceği şüphesiz. Ancak, özellikle Hindistan’ın Çin’in bu oluşuma vereceği tepkiden çekindiği de, dış işleri bakanlarının toplantısını kamusal alanda fazlaca duyurmamasından belliydi.

Çin en başından beri bu oluşuma karşı tepkisini korusa da, çoğunlukla gayrı resmi tepkilerde bulunmakla yetindi. Karşısında yer alan ve gittikçe elini güçlendiren bu oluşumun Çin açısından en rahatsız edici yanının Malabar ismi verilen ortak askeri tatbikatlar olduğu söylenebilir.

İlk olarak 1992 yılında Hindistan ve ABD arasında yapılan Malabar tatbikatı, 1998’e kadar toplamda üç kez yapıldı. Hindistan’ın 1998’deki nükleer silah denemeleriyle birlikte durdurulan tatbikatlar 11 Eylül’ü takiben Hindistan’ın George Bush’un terörizm karşıtı mücadelesine dahil olmasıyla birlikte günümüze kadar devam etmek üzere yeniden başladı. 2007 yılına kadar tatbikatlar ABD ve Hindistan’ın katılımıyla gerçekleşirken 2007 sonrasında Japonya da zaman zaman dahil olmaya başladı. Malabar 2007 tatbikatı ise beş ülkenin askeri gücünü içeriyordu, ABD büyük çapta bir güç ile katılım gösterirken misafir konumunda ilk ve son kez katılan Singapur ile diğer katılımcı ülkeler ABD’ye kıyasla daha küçük çaplı güç öne sürdü. Bunda bir ölçüde Pekin ile ilişkilerinin bozulmasını istememelerinin etkisi olduğunu, Haziran ayında Hindistan, ABD, Avustralya ve Japonya’nın dahil olduğu, Çin’in Dörtlü Girişim olarak adlandırdığı bu dört uluslu toplantıların detaylarını öğrenmeyi amaçlayan politik adımı karşısında Hindistan ve Avustralya’nın hızla Pekin’i güvenlik ve savunma konularının toplantılarının gündeminde olmadığına dair güvence vermesinde görülebilir.

2020 yılına kadar düzenli bir şekilde devam eden bu askeri tatbikatların katılımcıları çoğunlukla ABD ve Hindistan ikilisi oldu, Japonya 2015 yılından sonra düzenli katılım göstermeye başlarken Japonya’nın aksine 2015 yılından beri bu tatbikatlara dahil olmaya çalışan Avustralya bu çabasında başarılı olamadı. Avustralya’nın tatbikatlara katılımının kabul edilmeyişinde, bölgedeki en önemli rakibi olan Çin’in tepkisini çekmek istemeyen Hindistan’ın payı var. 2020 yılına geldiğimizde, bu çekingenlik en azından şimdilik Hindistan’ın dış politikasındaki önemini kaybetmiş gibi görünüyor.

Mart ayında, Quad ülkeleri bünyesindeki yetkililer küresel KOVİD-19 salgınını tartışmak üzere bir araya geldi. Bu toplantıda katılımcı ülkelere ilk kez Yeni Zelanda, Güney Kore ve Vietnam da katıldı. Bu toplantıyı takiben Temmuz ayında ise Hindistan, Japonya ve ABD, Koronavirüs salgını sebebiyle 2020’nin sonunda yapılması planlanan ortak donanma tatbikatı Malabar 2020’ye Avustralya’yı da davet etmek için görüşmelerde bulundular. Ekim ayında, katılımcı dört ülke Japonya’nın Tokyo şehrinde Çin’in bölgede gittikçe güçlenen etkisini konuşmak üzere toplandılar ancak görüşmenin sonucunda herhangi bir ortak açıklamada bulunmadılar. 19 Ekim’de Hindistan tarafından yayınlanan bir bildiri ile Avustralya’nın Malabar 2020’ye dahil olacağı resmi olarak duyuruldu. Bildiride, Malabar 2020 katılımcılarının deniz alanında güvenliği arttırmayı amaçladığı ve kurallara dayalı bir uluslararası düzene bağlı kaldıkları belirtilirken özgür ve açık Hint-Pasifik amacı güdüldüğü de tekrarlandı. Malabar 2020, Quad açısından bir dönüm noktası olarak girişimin geleceği hakkında önemli bir fikir verecektir.

Stratejik Ortak Misafir Yazar
Tuğçe PULURLUOĞLU

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://thediplomat.com/2018/05/india-keeps-australia-out-of-the-malabar-exercise-again/

https://www.abc.net.au/news/2017-04-21/india-tipped-to-block-australia-from-naval-exercise-china/8459896

https://www.abc.net.au/radio/programs/worldtoday/india-blocks-australia-from-malabar-naval-exercise/9704084

https://mea.gov.in/press-releases.htm?dtl/29110/IndiaAustraliaJapanUS_Consultations_on_IndoPacific_November_12_2017

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/indias-fine-balancing-act-with-quad-and-brics-meet-in-new-york/articleshow/71338616.cms

https://pib.gov.in/PressReleseDetailm.aspx?PRID=1665830

Australia and the Quad

https://asia.nikkei.com/Opinion/The-Convenient-Rewriting-of-the-History-of-the-Quad

https://thediplomat.com/2020/10/us-australia-india-japan-to-discuss-chinas-growing-power/

https://en.wikipedia.org/wiki/Quadrilateral_Security_Dialogue

https://en.wikipedia.org/wiki/Malabar_(naval_exercise)

[/vc_toggle]

Antik Roma

Antik Roma, MÖ 9. yüzyılda İtalya Yarımadası’nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz’i çevreleyen muazzam bir imparatorluk hâline gelen medeniyetin adıdır. Yaklaşık 1200 yıl boyunca varlığını sürdürmüş olan Roma uygarlığı bir monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye ve daha sonra da otokratik bir imparatorluğa dönüşmüştür. Asırlar boyunca güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürmüş olan Antik Roma hakkında kısa kısa 30 bilgi;
1) Roma’nın bir kurt tarafından yetiştirilen iki kardeş tarafından kurulduğu
2) Çılgınlığıyla nam salan Roma imparatoru Gaius Caligula, hükümdarlığı süresince kendi atını da senatör yaptı.
3) Tuz, değerli bir kaynak olarak kabul edilirdi. Madeni paranın olmadığı yerde tuz kullanılırdı ve genellikle köle satın almak için bu yöntem uygulanırdı.
4) Çoğu zaman kölelerine karşı acımasız ve sadist olarak gösterilen Romalılar, hizmetkarlarına acımasızca muamele yapmaktan kaçınırdı. Onları kendileri için temsilci olarak kullanır, başarılı olduklarında ikramiye verirlerdi.
5) Zengin sınıf, o zamanın kliması sayılabilecek su boruları kullanırdı. Su kanallarından beslenen bu borular, duvarlara ve zemine yerleştirilerek eve soğuk su taşırdı.
6) Asil Romalıların çoğu biseksüeldi, hem kar

şı cinsten hem de kendi cinsinden hoşlanırdı. Heteroseksüellik kaba ve tuhaf bulunurdu.
7) Statü sahibi Romalılar yatarak yemek yerdi.
8) Çok sayıda imparatora danışmanlık yapan ve 75 kitabın yazarı olan Gaius Plinius Secundus (Yaşlı Pliny), Naturalis Historia adlı ansiklopediyi yazdı. Kitabın adı Doğa Bilim olsa da içeriği ile birçok alana ışık tutmakta.
9) Diktatör kelimesi Antik Roma’dan gelmektedir. Kısa süreliğine gücü tek başına eline alan hakimlere verilirdi.
10) Julius Caesar korsanlar tarafından kaçırılmış, daha sonra bu korsanlarla arkadaş olup kendisi için daha yüksek fidye istemelerini söylemiştir. Esaretten kurtulduğunda ise bir denizci ordusu kurup, onları yok etti.
11) Roma, Antik Yunan’a hayranlık duysa da bu hayranlığı Antik Yunan tarafından aşağılandı. Bu aşağılanmanın sonucunda Antik Yunan şehir devletleri tek tek fethedildi.
12) Roma’da devlet görevlisi olmak isteyen Romalılar, ‘’Toga Candida’’ adlı bir kıyafet giyerdi. Aday kelimesinin kökeni de buradan gelmektedir.
13) Roma kıyafetleri, basitliği ve kullanışlılığından dolayı popülerdir. Bu kıyafetler giyeni mütevazi gösterir ancak kullanılan kumaş, boya ve süslemeler statüyü simgeler.
14) Antik dünyada pazar yerleri yaygın olsa da bugünkü anlamıyla bildiğimiz alışveriş merkezlerinin temeli imparator Trajan döneminde atılmıştır.
15) Romalılar ziyafetlerde kusana kadar yerlerdi. Kustuktan sonra tekrar yemeye devam ederlerdi.
16) Romalı kadınlar arasında kalın kaş çok takdir edilir ve yüksek zeka belirtisi olarak kabul edilirdi.
17) İmparator/imparatoriçe ve senatörler, murex deniz kabuğundan yapılmış, mora boyanmış giysiler giyerdi. Bu giysiler toplumdaki en yüksek statüyü simgeler ve başkalarının giymesi ihanet olarak kabul edilirdi.
18) Ortalama yaşam süresi 30 seneydi. Birçok kadın doğum sırasında hayatını kaybederdi.
19) Roma-Pers savaşları 721 yıl sürdü.
20) İmparator Titus, MS 86’da Kolezyum’u sular altında bırakıp sahte bir deniz savaşı düzenledi. Kalabalığı eğlendirmek için boğalara yüzme öğretilmesini emretmiştir.
21) Romalılar dişlerini beyazlatmak ve giysilerini yıkamak için kendi idrarlarını kullanırdı.
22) İmparatorlar bağışıklıklarını güçlendirmek için bilinen zehirlerden günlük olarak belirli dozlarda alırdı.
23) Popüler gladyatörlerin teri şişelenip afrodizyak ve güzellik tedavisi olarak kadınlara satılırdı. Ayrıca gladyatör kanı içmenin kısırlığa iyi geleceği düşünülürdü.
24) Romalılar enerji içeceği olarak domuz pisliği içerlerdi. İmparator Nero, kavrulmuş gübrenin sirkeye batırılmasıyla yapılan içkinin büyük bir hayranıydı.
25) Fallik sanat, Antik Roma’da oldukça yaygındı. Penisten esinlenen mozaikler ve heykeller, Fascinus tanrısına övgü olarak kabul edilirdi.
26) Romalılar umumi tuvaletlerde büyük tuvaletini yaptıktan sonra kendilerini temizlemek için bir sopanın üzerinde sünger kullanırlardı.
27) Antik Romalılar, kölelerin ve efendilerin yer değiştirdiği Saturnalia festivalini kutlardı.
28) Bir kişi babasını öldürmekten suçlu bulunursa, vahşi hayvanlarla birlikte bir çuvala bağlanır ve boğulması için bir nehre atılırdı.
29) İmparator Claudius, yeğeniyle evlenebilmek için Roma kanunlarını değiştirdi.
30) İmparator Nero, Sporus adında bir erkek çocuğuyla evlendi. Sporus’u kısırlaştırdı ve ona kadın muamelesi yaptı. Sporus’a ölen karısı Sabina’nın adıyla sesleniyordu.
[irp posts=”28925″ name=”Antik Yunan’da Yurttaşlık: Sparta ve Atina Kent Devletleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1)https://about-history.com/20-interesting-facts-about-ancient-rome/
2)https://factcity.com/facts-about-ancient-rome/
3)https://allthatsinteresting.com/ancient-rome-facts#1
4)https://tr.wikipedia.org/wiki/Antik_Roma
[/vc_toggle]