Enerji Politikalarının Vazgeçilmezi; Enerji Arz Güvenliği

Canlıların doğada ilk ortaya çıkışından bugüne kadar yaşamlarını sürdürebilmelerindeki en önemli kaynaklardan birisini enerji oluşturmaktadır (Uğurlu, 2009). İnsanoğlu, ilk önce ısınmasını, pişirmesini ve korunmasını sağlayan ateşle tanışmıştır. Böylece ilk enerji keşfi yaşanmış, odun ise ilk yakıt olarak kullanılmıştır. Ateşin keşfi enerji alanındaki ilk ve en önemli keşif sayılmıştır. İnsanın yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmesi için her alanda enerjiye ihtiyacı olduğu fark edilmiştir. Enerjinin esas kullanımı on sekizinci yüzyılda buhar makinelerinin keşfi ile başlamıştır. On dokuzuncu yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi ile birlikte enerji kaynaklarına olan ihtiyaç hızlı bir şekilde artmıştır. İnsanoğlu, enerjinin farklı kullanım alanlarını ve ürünlerini öğrendikten sonra yaşamını kolaylaştırmış ve daha rahat yaşamaya başlamıştır. Bu öğrenmenin sonucunda yaşam farklılaşmış, enerji sayesinde modern bir medeniyet kurulabilmiştir (Aydın,2014). Modern medeniyetlerin kurulmasından sonraki süreçte enerji her alanda vazgeçilmez bir kaynak olarak karşımıza çıkmıştır. Teknolojinin ve dolayısıyla enerjinin hayatımızdaki rolü arttıkça, enerji arzının önemi de aynı oranda artmaktadır. Bu nedenle her ülke, kesintisiz, güvenilir, ucuz ve çeşitlendirilmiş kaynaklardan enerji sağlayabilmeye gerek duymaktadır. Vazgeçilmez olan enerjinin ulaşılabilir olmasını ve sürekliliğini ifade eden arz güvenliği, ülkelerin ekonomik büyüme ve gelişmelerini ve hatta ulusal güvenliklerini temelden etkileyen bir olgudur. Bu nedenle tüm ülkelerinin enerji politikalarının öncelikleri arasında enerji arz güvenliği yer almaktadır. Enerji arz güvenliğinin günümüzdeki önemi, enerji için meydana gelen çatışmalardan ve savaşlardan anlaşılabilmektedir. Bunun en önemli sebebinin de, enerjinin günümüzde teknolojinin de ilerlemesi ile birlikte üretim faktörlerinden biri haline gelmiş olmasıdır.
Enerji arz güvenliği için birkaç farklı tanımdan söz edilebilir; Enerji arz güvenliği kavramı; hem mevcut enerji kaynaklarına erişmede ortaya çıkabilecek anlık oluşan sıkıntıları, hem de talebin artması sonucu enerji kaynaklarının yetersiz kalması halinde ortaya çıkabilecek durumları kapsamaktadır (Çalışkan, 2009:306). Uluslararası Enerji Ajansı, enerji arz güvenliğini, “Enerji kaynaklarının satın alınabilir bir fiyattan kesintisiz bir şekilde ulaşılabilirliği” şeklinde tanımlamaktadır (IEA, 2019). “Yeterli miktardaki kaliteli ve temiz enerjinin, uygun fiyatlarla ve kesintisiz olarak temin edilmesi” (Ediger, 2007, 3) şeklindeki bir tanım, enerjinin yeterliliğinin yanında temiz olması gerektiğini de ifade etmektedir. Ülkelerin uluslararası arenadaki güçlerine ve politikalarına göre kendi enerji arz güvenliği tanımları da değişmektedir. Son yıllardaki küresel iklim değişikliği sebebiyle, bu tanımlara temiz enerji kavramı da eklenmiştir (Sevim, 2009, 94).

[irp posts=”12615″ name=”ABD Ekseninde Çin’in Enerji Güvenliği”]
Enerji güvenliği, geniş kapsamlı bir kavramdır; enerji altyapısına yönelik terörist saldırılardan yatırım eksikliklerinin doğuracağı kesintilere, doğal afetlerin ortaya çıkaracağı engellerden ambargolara, grevlerden lokavtlara, iç savaştan işgale kadar birçok olasılıkla birlikte değerlendirmesi gereken bir kavramdır (Pamir, 2007: 14). Enerji arz güvenliği kavramı; hem mevcut enerji kaynaklarına erişmede ortaya çıkabilecek ani sıkıntıları, hem de talebin artması sonucu enerji kaynaklarının yetersiz kalması halinde ortaya çıkabilecek durumları kapsamaktadır. Enerji güvenliği kavramı temelde günümüz ve gelecek nesiller için enerji arz kaynaklarının güvenliğini ifade etmek amaçlı kullanılsa da politik, ekonomik, teknik, psikolojik ve çevresel etmenler gibi farklı başlıklar altında da incelenebilmektedir (Timur, 2017: 2). Enerji güvenliğini etkileyen beş önemli başlık bulunmaktadır. Bunlar kısa şekilde açıklanacak olursa;
  • İlk ve belki de en önemli başlık politik nedenlerdir. Bunun sebebi enerji kaynaklarının coğrafyalara eşit olarak dağılmamış olması ve ülkeler arası ilişkilerin enerji arz güvenliğini etkileyebilecek olmasıdır.
  • Diğer bir önemli başlık ise ekonomik nedenlerdir. Günümüzde enerji harcamaları birçok ülkenin bütçesinde önemli bir yer tutmaktadır. Enerji bağımlılığı yüksek seviyede olan ülkeler enerji fiyatlarında yaşanan bir artıştan ödemeler dengeleri doğrudan etkilenebilmektedir.
  • Üçüncü başlık olan enerji güvenliğinin teknik boyutu ise enerjinin taşınması ve dağıtım kanallarının sağlama alınması ile ilgilidir.
  • Sürecin psikolojik boyutu ise birçok kişi tarafından göz ardı edilmektedir, enerji güvenliğinin teknik ve politik nedenleri çözülmüş ve güvenlik altına alınmış dahi olsa inşalar da psikolojik olarak tehdit halen sürüyor olabilir. Dolayısıyla bireylerin en küçük tehdit hissetmeleri durumunda bilinçaltında edindikleri korkuları ortaya çıkarak enerji ürünlerine yönelik artan aşırı talep yaratabilir. Bu durum ürünlerin fiyatlarını yükselterek geçmişte Japonya’nın yaşadığı gibi bir krize neden olabilir.
  • Son olarak çevresel faktörlerin enerji arz güvenliği kapsamında incelenmesi gerekmektedir (Timur, 2017: 2). Günümüz enerji ihtiyaçları karşılanırken, gelecek nesillerde göz önünde bulundurularak çevreye zarar verilmeden temin edilmesi gerekmektedir.

Enerji arz güvenliği için, enerjide dış kaynaklara bağımlılığın mümkün olduğunca azaltılması ve kaynaklarının herhangi birinden meydana gelebilecek bir azalma, tükenme, kesilme, devre dışı kalma gibi durumların gerçekleşmesine karşı önlemlerin alınması gerekmektedir. Belirtilen durumlara karşı ayrıca enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi de gerekmektedir. Tek bir kaynağın kullanılması ile sağlanacak enerjinin de bağımlılık yaratacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kaynak seçimi konusunda dikkat edilecek noktalardan birisi tek bir ülkeye bağımlılık yaratmayacak kaynakların seçiminin yapılmasının sağlanmasıdır. Ayrıca sadece seçilecek olan kaynaklarda değil, yapılacak enerji yatırımlarında da dışa ve tek bir ülkeye bağımlı olunmaması da önem taşımaktadır. Bu nedenle Enerji arz güvenliğinin sağlanmasında iki temel faktör yer almaktadır. Bunlar;

  • Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi
  • Enerji kaynaklarının sağlandığı ülkelerin çeşitlendirilmesidir (Sevim, 2012: 4386).

Sonuç 

Kaynak çeşitliliği; temel enerji girdisini oluşturan enerji kaynağında yaşanabilecek bir soruna karşı diğer kaynakların devreye sokulması yoluyla sorunun ortadan kaldırılması sağlanabilmelidir. Bu nedenle ülkeler yüksek enerji sağlaması açısından nükleer enerjiye verdikleri önceliğin yanında yerli ve yenilenebilir kaynaklarına önem vererek yatırımlarını arttırmaya başlamıştır.

Ülke çeşitliliği de enerji ithalatı yapılan ülkelerle yaşanacak diplomatik sorunlar durumunda başka ithalatçı ülkelerin devreye sokulması ile enerji arz güvenliğini garanti altına almaktadır. Enerji kaynağında yüksek oranda tek bir ülkeye bağlı kalmadan birçok ülkeden kaynağın karşılanması önemlidir. Herhangi bir durumda kaynağın  kesilmesi yerine başka ülkelerden de sağlanarak kullanımının devam ettirilmesi önemlidir. Bu iki faktör ülkelerin enerji arz güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle her ülke, enerji arz güvenliğiyle birlikte belirtilen faktörleri de göz önünde bulundurarak enerji politikalarını oluşturmalıdır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aydın, Levent (2014), Enerji Ekonomisi ve Politikaları, Ankara: seçkin yayıncılık.

Çalışkan, Şadan (2009). “Türkiye’nin Enerjide Dışa Bağımlılık Ve Enerji Arz Güvenliği
Sorunu”, Dumlupınar üniversitesi Sosyal bilimler dergisi, Sayı 25, ss. 297-310.

Ediger, Volkan (2007). Enerji Arz Güvenliği ve Ulusal Güvenlik Arasındaki İlişki, SAREM
Enerji Arz Güvenliği Sempozyumu, Ankara.

Pamir, Necdet (2007). “Enerji Arz Güvenliği ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Mart, ss. “14-
24”.

Sevim, Cenk (2009). Geçmişten Günümüze Enerji Güvenliği ve Paradigma Değişimleri,
Stratejik Araştırmalar Dergisi, S.13, ss. 93-105.

Timur, M. Caner, Enerji Arz Güvenliğinin Sağlanmasında Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının
Önemi, Uluslararası Enerji, Ekonomi ve Politika Kongresi, İstanbul, 2017

https://www.researchgate.net/publication/316112360_ENERJI_ARZ_GUVENLIGININ_SA
GLANMASINDA_YENILENEBILIR_ENERJI_KAYNAKLARININ_ONEMI_The_Importa
nce_of_Renewable_Energy_Sources_in_the_Provision_of_Energy_Supply_Security

Uğurlu, Örgen. (2009). Çevresel Güvenlik ve Türkiye’de Enerji Politikaları, İstanbul: Örgün
Yayınevi.
[/vc_toggle]

Tayvan’a Olan Desteğin Artmasının Haklı Nedenleri

Son zamanlarda özellikle korona virüsü konusunda başta Dünya Sağlık Örgütü’ne ve diğer ekonomik ve siyasi konularda BM’de göstermiş olduğu saldırgan tavrını devam ettiren Pekin’in Tayvan ve diğer ülkeler üzerindeki baskısı, Tayvan için daha fazla sempati ve destek yaratmaktadır. Çin’in bölgedeki ve bölge dışındaki birçok ülkeyle ilişkileri kötüleştikçe, ülkeler ve medya Çin’in gerçek saldırgan durumunu daha net görmekte ve ülke içinde ve ülkeler arası ilişkilerinde demokrasi ve insan haklarını her zaman ön planda tutan Tayvan’a sempatinin artması bir tesadüf değildir. Her ne kadar uluslararası medyada Tayvan politikasında dramatik değişiklikler çok yer almasa da, Çin’in Tayvan Boğazı boyunca saldırgan davranışı sonucunda çatışma ihtimalinin artması ve ortaya çıkması endişelerden birkaçını oluşturmaktadır. Ayrıca, bölgede Çin’den gelen bir tür baskıya maruz kalan özellikle Güneydoğu Asya ve Hindistan’da, Tayvan için halkın sempatisi artmaktadır. Bu durum, bu ülkelerden herhangi birinde Tayvan’a yönelik politikada herhangi bir değişiklik olması durumunda Tayvan için başta siyasi anlamda verimli bir zemin sağlayabilir. Aynı şekilde, Çin’in Tayvan konusundaki hassasiyeti, Çin’in düşmanca davranışına karşı başkalarının misilleme yapması için hazır bir çözüm sağlamaktadır.

[irp posts=”172″ name=”Çin-Tayvan Sorunu Nedir?”]

Bu artan endişelerden bazıları, Çin’in Tayvan’a yönelik davranışının bir sonucudur. Tayvan civarında tekrarlanan askeri tatbikatlar ve Tayvan’a askeri olarak baskı yapma çabaları artmaktadır. Tayvan’ın savunma bakanına göre PLA (Çin Halk Kurtuluş Ordusu), 2020’de Tayvan Boğazı orta hattında 1990’dan bu yana en yüksek rakam olan 49 askeri uçak tatbikatı gerçekleştirdi. Parlamentoda açıklama yapan bakan, Çin ordusunun “bu yıl Tayvan’ın hava savunma tanımlama bölgesine (ADIZ) 1.710 uçak tatbikatı ve 1.029 askeri gemi sortisi ya da tatbikatı gerçekleştirdiğini” söylemiştir. Bakan, bu hareketlere karşı koyarak, Tayvan askerinin “Çin uçaklarını ve gemilerini durdurmak ve izlemek için yaklaşık 3.000 askeri uçak sortisi” yaptığını eklemiştir. Hatta Çin’in bunu Tayvan’ı kaynaklarını boşa harcamaya zorlamak için bir taktik olarak değerlendirebileceğine dair bazı endişeler bulunmaktadır.

Çin’in bu hamlelerine cevaben ABD, Tayvan’a diplomatik ve askeri desteğini artırmaktadır. Daha önceki yazımda da detaylıca belirttiğim üzere ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar bu yılın Ağustos ayında Tayvan’a gitmiştir. Bu, “1979’da Washington ile Taipei arasındaki resmi diplomatik ilişkilerdeki kopuştan bu yana bir Amerikan Kabine yetkilisinin yaptığı en üst düzey ziyaret” idi. Ziyaret sırasındaki tartışmalarda COVID-19, küresel sağlık üzerindeki etkisi ve pandemiyle başa çıkmak için olası bir tıbbi ekipman ve teknoloji tedarikçisi olarak Tayvan üzerinde durulmuştur. Eylül ayında, ekonomik büyüme, enerji ve çevre için Dışişleri Bakanı, Keith Krach ile bir başka üst düzey ABD ziyareti gerçekleşmiştir. Krach’a demokrasi, insan hakları ve çalışma bakanlığı sekreter yardımcısı Robert A. Destro’nun da dahil olduğu bir ABD heyeti eşlik etmiştir.

Daha yakın zamanlarda ABD, Tayvan için yaklaşık 2 milyar dolar değerinde büyük bir silah paketini kabul etti. Toplam paket 5 milyar dolara kadar çıkabilir. Askeri paket, Tayvan’ın kendisini Çin’den savunma kapasitesini artırmak için tasarlanmış sensörler, füzeler ve topçuları içermektedir. Çin, bu tür silah transferleri için Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı belirsiz bir misilleme tehdidinde bulunmasına rağmen Birleşik Devletler’in bunları yapmayı bırakması olası gözükmemektedir.

[irp posts=”29277″ name=”Tayvan Yardımcı Olabilir: Tayvan Dışişleri Bakanının Açıklamaları”]

Tayvan’a verilen destek Hindistan gibi ülkelerde popüler seviyelerde artmaktadır. Bu, Hintli gazetecilere “Tek Çin” ilkesine uymaları gerektiğini bildiren son “talimatı” gibi, Çin’in ağırbaşlılığının sonucuydu. Bu, Tayvan’ın Ulusal Günü’nü ilgilendiren Hindistan medyacılığındaki raporlar ve reklamlarla tetiklendi. Hindistan medyası itaat etmek bir yana, Çin’in çabalarını reddetti ve gülüp geçti. Ama Hindistan hükümeti pek eğlenmedi. Hindistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Hindistan’da uygun gördükleri konular hakkında haber yapan özgür medya var” diyen Çin açıklamasını reddetti. Hindistan’da resmi seviyeler de dahil olmak üzere Tayvan’a karşı artan sempati, en açık şekilde bu yaz sınırdaki Çin-Hint çatışmasının sonucu olarak da görülebilir. Hindistan hükümetinde bildirildiğine göre Tayvan ile serbest ticaret görüşmelerinin başlaması gibi düşünceler bile vardı, ancak bu şimdilik rafa kaldırılmış gibi görünmektedir. Hindistan’ın Tayvan ile daha fazla ticaret yapmayı ararken Çin ticaretini kısma girişimleri arasındaki zıtlık çok belirgindir. Hindistan örneğinde olduğu gibi, Güneydoğu Asya’da da Çin’in sert baskılarının bir sonucu olarak Tayvan’a yönelik sempatinin artması “Süt Çayı İttifakı” olarak adlandırılan fenomenin bir yansımasıdır.


Tayvan sorununun giderek artan önemi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Tayvan’a olan uygun bağlılık düzeyi hakkında artan tartışmaya yansımaktadır. Avustralya’da da ABD’nin Tayvan’daki müdahalesinin Avustralya üzerindeki potansiyel etkisi konusunda bazı endişeler vardır. Tayvan’ın gördüğü yeni ilgi ve desteğin çoğu, hem Çin’in Tayvan Boğazı’ndaki eylemlerinin hem de Çin’den uzak olanlar dahil diğer ülkeler üzerindeki amansız baskılarının sonucudur. Çin, İsveç’in Huawei’yi 5G ağından men ettikten sonra kısa süre içinde İsveç ile bir tartışma başlattı. Çin, İsveç’ten “yanlış kararını düzeltmesini” veya İsveçli işletmeler için sonuçlarla yüzleşmesini isteyerek yanıt verdi. Sadece birkaç gün önce, Çin’in Kanada Büyükelçisi, Kanada’nın Hong Konglu demokrasi aktivistlerine sığınma hakkı vermeye devam etmesi halinde, Hong Kong’da yaşayan 300.000 Kanadalıya pek de örtülü olmayan bir tehdit savundu. Çin’in alışılmadık derecede aptalca davranışı ve Tayvan üzerindeki artan baskısı, Çin’de ortaya çıkan koronavirüs salgınıyla başarılı bir şekilde savaşan bir demokrasi olan Tayvan için daha fazla sempati kazanmaya devam edecek gibi görünmektedir.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) https://www.aspistrategist.org.au/beijing-ditches-median-line-as-tensions-rise-in-the-taiwan-strait/ İlgili konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(2)  https://focustaiwan.tw/cross-strait/202010070024 konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(3) http://www.businessworld.in/article/China-aims-to-exhaust-Taiwan-s-defence-budget-by-repeated-incursions-Report/09-10-2020-329540/ Endişelerle ilgili yayımlanan rapor için bkz. (Erişim Tarihi:26.10.20)

(4) https://taiwantoday.tw/news.php?unit=2,6,10,15,18&post=185444 konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 26.10.20)

(5) Konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 26.10.20) https://www.aljazeera.com/news/2020/10/21/us-state-dept-approves-1-8bn-in-potential-arms-sales-to-taiwan

[/vc_toggle]

Tarihin İlk Proletarya İktidarı “Paris Komünü”

Avrupa’da güç dengelerinin değişime uğradığı 19. yüzyıl, Temmuz 1870’te başlayan Fransa- Prusya Savaşı ile dünya siyasi tarihine derin izler bırakacak yeni gelişmelere tanık oluyordu. Savaş, III. Napolyon’un devrilmesiyle II. Fransız İmparatorluğu’nun son bulmasına ve Alman ittifakı ile savaşa giren Prusya Krallığının kesin bir zafer elde etmesiyle I. Wilhelm öncülüğünde Alman birliğinin sağlanmasına yol açmıştı. Tüm bunların dışında Paris sokaklarında savaş karşıtı emekçilerin, savaş sırasında yaşanan ekonomik çıkmaz ve savaş sonrasında imzalanan küçük düşürücü anlaşma mutabakatından dolayı büyüyen öfkesi, Paris sokaklarında daha önce eşine rastlanılmamış bir direnişin başlangıcı olmuştu.

Komünün Kuruluşu 

18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında varlığını sürdüren Paris komününün, 72 günlük kısa serüvenine rağmen 19. yüzyıldaki en büyük işçi hareketlerinden biri olduğunu belirtmeliyiz. Paris’te nüfusun dörtte birini oluşturan işçilerin örgütlü yapısı, Paris komününün başlamasındaki en önemli etkendi. Ancak tüm bunların dışında “Paris Komünü, önceden planlanıp hazırlanmaksızın, doğrudan doğruya tarihsel bir durumdan doğmuştur. 1870 Fransız-Alman Savaşı’nda III. Napolyon’un yenilip Almanlara teslim olması, Paris’te halkın ayaklanıp, imparatorluğu ortadan kaldırmasına sebep olmuştur. Ancak devamında kurulan Ulusal Savunma Hareketi de Almanlara karşı başarı sağlayamamış ve düşman ilerleyip Paris’i kuşatmıştır. Ağırlaşan yaşam koşullarından ise en fazla etkilenenler işçi ve zanaatkarlar olmuşlardır (Cangızbay, 2003)” [1]. Sonrasında dış dünya ile kuşatma nedeniyle bağı kopan Paris halkı, erzak sıkıntısı yaşamaya başlamış, Paris kentinin emekçi kesimi sefalet ve açlık ile boğuşmak zorunda kalmıştı. Bu durum ise emekçi halkın hükümete karşı öfke duymasına ve kendi yaşamlarını sürdürebilme arzusu içerisinde birtakım arayışlara girmelerine sebebiyet vermişti. Devam eden süreçte hükümetin Paris Belediye ve Kurucu Meclis seçimlerini ertelemesi halk içerisindeki hoşnutsuzluğun daha da artmasına neden olmuştu.

Bundan dolayı “ulusal muhafız taburlarında (ki bunlar, subayları seçimle belirlenen ve gönüllülük esasına dayanan demokratik kuruluşlardır ve mevcutlarının çoğunluğunu Parisli işçi ve zanaatkarlar oluşturmaktadır) ve başkentin bütün ilçelerinde halk komiteleri kurulmuştur [2]. Bu komitelerin yasal bir statüye sahip olmadığını söylemeli ve komitelerin yasal bir statüye sahip olmamasına rağmen aktif ve güçlü bir etki yaratmasındaki en önemli nedeninin halkın arzu ve beyanlarını dile getirmelerinden kaynaklandığını belirtmeliyiz. Seçimlerin yapılıp yeni kurulan Ulusal Meclis’in ilk oturumda cumhuriyetin ilan edilmesini reddetmesiyle beraber komitelerle hükümet arasındaki karşıtlık daha da yoğunlaşmış ve bunun üzerine komiteler, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi adı altında birleşmişlerdir. “Ulusal Savunma Hükümeti’nin Prusya ile ateşkes imzalaması, dernek ve kulüpleri kapatmak gibi baskıcı tutumları da Merkez Komite ile hükümet arasında anlaşmazlıklara yol açmıştı [3]. Bu durum Paris halkının büyük bir çoğunluğunun komiteye olan desteğinin artmasına sebep oluyordu. Paris halkının desteği ile komite güçleniyor ve büyük bir gelişim gösteriyordu. Komünün kuruluşuna sebep olan ve adeta direnişin ateşini harlayan olay ise Merkez Komitenin anlaşmalar gereği Almanlar tarafından Paris’te işgal edilecek mevkilerde bulunan topların, komitenin nüfuzunun olduğu mahallelere ve işçi mahallelerine taşınmasına karar vermesiyle başlamıştı. Zira Başbakan Thiers bunun mümkün olamayacağına, bu durumun Prusya ile yeniden çatışmaya dönüşebileceğine ve buna engel olunması gerektiğine karar vermişti. Thiers’in bu düşüncesi Fransız Hükümetinin sert bir karşı çıkış yapmasına ve topların devlet malı olduğunu açıklamasına sebep olmuştu. Halbuki bu toplar savaş zamanı halkın kolektif bir şekilde toplayarak elde ettiği paralar ile satın alınmıştı. Thiers hükümeti açıklamalarının ardından, topların ele geçirilmesi ve halkın hükümete karşı isyan halini bastırmak amacıyla ordusunu topların olduğu bölgelere yönlendirdi.

“17-18 Mart gecesi, isyan ateşlendi. Kitleler, hükümetin Ulusal Muhafızları silahsızlandırmak istemesi üzerine harekete geçti ve işçiler aynı gece silahlı ayaklanmayı başlattı. Thiers hükümeti, Parislileri silahsızlandırmayı, ani bir baskınla Ulusal Muhafızların toplarını ele geçirmeyi ve Merkez Komitesi’ni tutuklamayı hedefliyordu. Böylece Parisli emekçilerin örgütsel ve silahlı gücü kırılmış olacaktı” [4]. Bu topların yerleştirildiği en önemli yerlerden biri de Paris’te en yüksek rakıma sahip olan Montmartre tepeleriydi. Hükümet birlikleri Montmartre tepesine yönelmiş ve büyük bir direniş ile karşılaşmamıştı. Tepede bulunan az sayıda Ulusal Muhafızın direnişini kıran birlikler tepeyi ve topları ele geçirmişti. “Ne var ki topları taşıyacak atlar zamanında gönderilmediği için toplar taşınamamış ve olayın duyulması üzerine Parisliler, işçiler ve Ulusal Muhafızlar Montmartre’ye ulaşmıştı. Askeri birliğe komuta eden general ateş etme emri verse de askerler emre uymamış ve generalin ikinci kez ateş emri vermesi üzerine, generali tutuklamışlardı. Böylece Ulusal Muhafızlar topları yeniden ele geçirmeyi başarmıştı (18 Mart 1871)” [5]. Sonrasında Ulusal muhafızların, ordunun bir kısmının da direnişe katılmasıyla beraber, Paris şehrine yayılması büyük bir hızla olmuştu. Bunu beklemeyen Thiers hükümeti, kendisine bağlı tüm birliklerin ve yöneticilerin şehri boşaltmasını emretmişti. Başbakan Thiers ise çareyi Versay’a kaçmakta bulmuştu. “Böylece Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi Paris’te yönetim erki olmuş ve 18 Mart 1871’de Paris Komünü kurulmuştu (Cangızbay, 2003’ten aktaran; Şakacı, 2009: 246)” [6].

Komün Meclisi 

18 Mart 1871 günü komünün kuruluşu büyük bir coşku ile ilan edilmişti. Paris sokakları, direnişin zaferle neticelendirilmesi sebebiyle emekçi halkın kutlamalarıyla yankılanıyordu. Ancak Paris komünü, kuruluşuna değin savaş sebebiyle hâkim olan kaosun son bulması, halkın sükûnet ve eşitlikçi koşullar içerisinde yaşaması idealini gerçekleştirme becerisine sahip değildi. Her ne kadar Paris Komünü demokratik temeller çerçevesinde kurulmuş olsa da gerek Versay gerekse Almanlar tarafından sürdürülen baskılar, yaratılmak istenen toplum idealinin hayata geçirilmesi ve sürdürülebilir olmasına engel teşkil ediyordu. Esasında tüm bunların farkında olan Merkez Komite, “Paris’ten kaçan hükümetin yerine yeni hükümet olma niyetinde değildi. Merkez Komite, bu bağlamda değerlendirilebilecek bir şekilde bir hafta içinde önce basın özgürlüğü ve siyasal af ilan edip, sıkıyönetim ve harp divanlarını kaldırıp (Cangızbay, 2003), seçimleri yapıp, yönetimi 26 Mart’ta yerel seçilen Komün Meclisi’ne devretmiştir” [7].

Komün Meclisi, pek çok farklı düşünce, görüşe sahip insanların temsilini esas alan bir yapılanma içerisine girişmiş ve Proudhoncu, Jakoben, Marksist ve Enternasyonal üyeleri gibi farklı düşünceden ve küçük-burjuva, işçi, memur, tüccar, aydın, hekim gibi farklı meslekteki ve toplumsal gruptaki insanlardan oluşmuştu. Komün Meclisi’nin başına ise tutuklu halde bulunmasına rağmen Louis Auguste Blanqui getirilmişti. Blanqui, hükümete karşı yapılan saldırılardan birinde tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Ancak tutuklanma sürecine değin komün ile ilgili fikirleriyle ön planda olmuş ve Paris Komünü içerisinde bulunan herkesin takdirleri kendisini meclisin başına getirilmesine sebep olmuştu. Sonrasında komün, 18 Mart’taki zaferin ardından 28 Mart’ta faaliyetlerine başlayacaktı.

Komünün Faaliyetleri

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, kendisini lağvedip yetkilerini Komün Meclisine devretti. Ardından Versay’a kaçtığı düşünülen hükümet yanlısı bazı kişilerin Paris’te kalarak komünü sabote etmeye çalıştıkları ortaya çıkınca, “komünalar eski devlet mekanizmasıyla bir şey yapamayacaklarını görmüşlerdi. Parisli işçiler yaşamın kendisi tarafından yönlendirilmiş ve Bonapartçı devlet mekanizması fiilen parçalanmıştı. Devam eden süreçte komünün ilk işi ordunun dağıtılmasına yönelik yayınladığı kararname oldu. Kararnameyle ordu dağıtılarak Paris halkının silahlı gücü olan Ulusal Muhafızlar, ordunun görevini üslendi. Silahlı halk, ordunun kendisine dönüştü. Böylece eski devletin militer yönü çökertildi” [8].

Komünün diğer faaliyetleri ise, giyotin cezasının kaldırılması, borçların ertelenip faizin kaldırılması, direniş sırasında hayatını kaybedenlerin eşlerine ve çocuklarına aylık bağlanması, eğitimin parasız olması, işler halde olmayan fabrikaların işçiler tarafından işler hale getirilmesiydi. Ayrıca din ve devlet işleri ayrılmış, kiliseye ait tüm mal varlığına el konulmuş ve kilise ile tüm bağlar koparılmıştı. Bunlara dair tüm değişimler komünün temelinde yalnızca kolektif siyasal bir yaşantının var olduğu izlenimi yaratmamalı. “Bir yandan hemen tümü Parislilerden oluşan Ulusal Muhafız Taburları, kulüpler ve dernekler, diğer yandan da yürüyüş, toplantı, tören, temsil ve konserler gibi kolektif yaşantılar, birlikte silah, cephane ya da toplumsal hizmet üretmeyi, eğlenmeyle sevişmeyi vb. askeri ve siyasal etkinlikle içselleştiren yeni toplumsal çerçevelerin doğduğu bir ortam oluşturmuşlardır (Cangızbay, 2003)” [9]. Bu değişim ile komünün, bünyesinde bulunan fertlere ekonomik ve toplumsal anlamda eşitlikçi ve yaşam standartlarını yükseltmeye yönelik amaçlar içerisinde olduğu aşikardır. Ancak tüm bunlara rağmen Versay hükümeti ve Almanlarla olan çatışma hali ve komün içerisinde bazı aşırılıkçı fikirlerin yarattığı uyumsuzluk komünün 72 günlük kısa bir serüven sonunda yok olmasına sebep olacaktı.

Komünün Yenilgiye Uğratılması

Komünün kuruluşunun ilanından sonraki günlerde hükümet güçlerinin saldırıları başlamış ve Paris şehri tıpkı savaş döneminde olduğu gibi bombaların altından ezilmeye başlamıştı. Hükümet güçleri adeta bir karşı devrimin yaratılmasına ve Fransa’da karşıt görüşler arasındaki çekişmeyi lehine kullanmayı amaçlar bir haldeydi. “Paris Komünü’nün, gerekli önlemleri gerektiği zamanda almaması da karşı devrim güçlerinin hızla Versay’da toplanmasına ve organize  olmasına yol açmıştı” [10].  Nitekim Nisan ayında büyük bir askeri güç ile Paris’e saldırmaya ve bombalamaya başlamışlardı. Komünarların direnişi her ne kadar büyük ve kahramanca olsa da hükümet güçlerine karşı etkisiz durumdaydılar. Özellikle yaşadıkları koordinasyon sorunları  şehri savunmayı güç bir hale getiriyordu. Kaldı ki saldırıların ilerleyen günlerinde Paris’te bazı bölgeleri kaybetmeye başlayacak ve komünün direnişinin kırılması kaçınılmaz olacaktı. “Böylesi zor koşullar altında direnişe devam eden Paris Komünü, “Kanlı Hafta” olarak anılan son haftasında (21-28 Mayıs 1871) yoğun saldırılara karşı barikatlarını kaybetmeye başlamış, komünün Dombrowski, Delescluze, Vermorel ve Varlin gibi önemli önderlerinin öldürülmüş olması ve esir alınan Komünarların da kitlesel olarak kurşuna dizilmesi ile dünyanın ilk işçi hükümetinin büyük bir cebirle bastırılması ile sonuçlanmıştı” [11]. Hiç şüphesiz Paris Komünün son haftasında barikat ardındaki komün yanlılarının daha iyi bir yaşam adına akıttıkları kanın tarihte yeni bir sayfa açtığını göz ardı edemeyiz. Hükümet güçlerinin üstün gücüne ve de kanlı öfkesine rağmen Paris’i savunmayı son kişiye kadar sürdüren komünarların  adanmışlıklarını  “içlerinden birinin, Federeler Duvarı’nın önünde kurşuna dizilirken: ‘71 gün özgür yaşadım, artık ölüm umurumda değil’” [12] söyleminden anlayabiliriz.

Sonuç

Paris Komünü; 19. yüzyılda sınırlı bir alanda Bonaparte despotizminden ve savaşın getirdiği açlık, sefalet ve yoksulluktan sıyrılıp, ekonomik ve toplumsal anlamda eşitlikçi özgür bir yaşama kavuşma arzusu içerisinde olan emekçi halkın mücadelesiyle, dünya siyasi tarihinde Ekim Devrimine değin sürecek olan yeni bir uyanışın ayak sesi olmuştu. Nitekim Lenin bir söyleminde komünden ‘proleter bayrağını ilk kaldıran Paris’ diye bahsedecek ve Ekim Devrimine giden süreçte 1871’deki emekçi deneyimini örneksediğini anlatacaktı. Her ne kadar 72 günlük kısa bir serüvene sahip olsa da komün önemli bir tarihsel etkiye sahipti. Özellikle emekçi halk üzerinde tahakküm kurmak arzusu içerisinde bir devlet ve hükümet yapısı olmayan Paris Komünü, bu sebepten ötürü tarihin ilk proletarya iktidarı olarak anılacaktı. Ve elbette Paris Komününün demokratik atılımlar arzusu içerisinde oluşu ancak bunu kuşatma altındaki bir kentin gerçekleri ile yüzleşmek zorunda kalmaları sebebiyle gerçekleştirememeleri de bir gerçekti. Günümüzde ise Versay hükümetinin, Paris Komününü ortadan kaldırmak amacı ile yaptığı vahşice ve insanlık dışı tutum tarihte taraf olmaksızın eleştirilen ve yerilen bir olay haline geldi.

Mahsun Demir 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[irp posts=”26479″ name=”Çok Karıştırılan İki Kavram: Komünizm ve Sosyalizm”]

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.245
[2] Bilge Kağan Şakacı, a.g.m, s.245
[3] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.144
[4] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”,

Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü


[5] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[6] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.144
[7] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim
Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.246
[8] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[9] Bilge Kağan Şakacı, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim
Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009, s.248
[10] Volkan Yaraşır, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[11] Birkan Budak, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz, s.146
[12] Özdemir İnce, “18 Mart 1871 Paris Komünü”, Hürriyet, 18 Mart 2007
*Budak Birkan, “Paris Komünü’ndeki Demokrasinin Analizi”, N.Ü Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:6, Sayı:2, 2018 Güz
*Cangızbay Kadir, Sosyalizm ve Özyönetim Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye, Ütopya Yayınevi, 2003
İnce Özdemir, “18 Mart 1871 Paris Komünü”, Hürriyet, 18 Mart 2007
*Şakacı Bilge Kağan, “Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü”, Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt 24, Sayı 4-5, 2009
*Yaraşır Volkan, “Geçmişteki Gelecek: 1871 Paris Komünü”, https://elyazmalari.com/2020/03/18/gecmsteki-gelecek-1871-paris-komunu/
[/vc_toggle]

Keşmir Sorunu Hakkında Anekdot

1947 yılında İngiliz sömürgesi altında bulunan Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesinin ardından Keşmir sorunu ortaya çıkmıştır. İngiltere Müslüman çoğunluğun olduğu bölgeyi Pakistan’a, Hinduların çoğunlukta olduğu bölgeyi Hindistan’a bırakmıştır.
[irp posts=”8″ name=”1947 Birinci Keşmir Savaşı”]
Keşmir bölgesi için de kararı halk oylamasına tabi tutmuştur. Keşmir bölgesi için Hindistan ve Pakistan 1947, 1965 ve 1999’da olmak üzere üç kez savaşmışlardır. Bu çatışmanın ortaya çıkmasındaki temel neden İngiltere’nin 1947’de bölgeden çekilirken Keşmir’i Hindistan ya da Pakistan konusunda birleşme kararını halk oylamasına bırakmasıdır. O dönem halk her ne kadar Pakistan’a bağlanmak istese de Keşmir Prensi Maharaja Hari Singh’in Hindistan’a bağlanma kararı alması halkı isyana sürüklemiş ve şu anda devam eden çatışmaların temelini oluşturmuştur. Şu anda Keşmir bölgesinin % 45’i Hindistan, %35’i Pakistan ve %20’si Çin hâkimiyetinde bulunmaktadır. Hindistan’ın egemen olduğu kısımda Müslüman yoğunluğun en fazla ve tek bulunduğu eyalet Cammu-Keşmir bölgesidir. Ağustos 2019’da Hindistan’da Modi yönetiminin aldığı, Cammu-Keşmir bölgesine ayrıcalık tanıyan Hindistan Anayasasının 370. maddesini kaldırma kararı bölgedeki durumu daha da hararetlendirmiştir.
[irp posts=”20463″ name=”Keşmir Sorunu: 370. Maddenin Kaldırılmasının Anlamı ve Yeni Harita”]
Her ne kadar bu bölge hakkında BM Güvenlik Konseyi’nin 1948 yılında aldığı kararlar bulunsa da Hindistan ve Pakistan arasındaki bu bölge nezdindeki sorunlar artarak devam etmektedir. Türkiye’nin bu konu hakkında endişesi, bölgedeki mevcut gerilimin artması olmuştur. Hindistan Anayasası’nın 370. maddesini iptal etmesinin ardından Türkiye yaptığı açıklamalarda da sorunun BMGK kararları çerçevesinde, her iki ülkenin mevcut çıkarları göz önüne alınarak çözüme kavuşturulmasını dile getirmiştir. Peki, Türkiye bu noktada bu sorunun çözümünde hangi noktada bulunabilir? Türkiye, hem iki ülke arasındaki gerilimi azaltmak hem de BMGK kararları çerçevesi içerisinde bölgenin askerlerden arındırılması ve bir referandum düzenlenmesi gibi konuları işleyebilmek kabiliyetini arttırmak adına arabuluculuk faaliyetlerinde veyahut hakemlik faaliyetinde bulunabilir.
[irp posts=”3200″ name=”İki Güç Arasındaki ‘Keşmir Sorunu’nun Tarihi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.trthaber.com/haber/dunya/ne-zaman-pazar-yerine-gitsem-o-gunu-hatirliyorum-
349064.html ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://tr.euronews.com/2019/08/09/hindistan-pakistan-ve-cin-in-golgesinde-kesmir-sorunu
( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www-cnnturk-com.cdn.ampproject.org/v/s/www.cnnturk.com/amp/turkiye/turkiyeden-
hindistanin-cammu-kesmir-kararina-tepki?usqp=mq331AQFKAGwASA
%3D&amp_js_v=0.1#aoh=16006273183797&csi=1&referrer=https%3A%2F
%2Fwww.google.com&amp_tf=%251%24s%20alan%C4%B1ndan&ampshare=https%3A
%2F%2Fwww.cnnturk.com%2Fturkiye%2Fturkiyeden-hindistanin-cammu-kesmir-kararina-
tepki ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/hindistanin-kesmir-karari-cozum-arayislarina-darbe/1553484
( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

https://www.reuters.com/article/us-india-kashmir-idUSKCN2500RF ( Erişim Tarihi:
20.10.2020)

https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/8808 ( Erişim Tarihi: 20.10.2020)

Hint anayasasının 370 maddesi ile söz konusu maddenin 35a fıkrası, Hindistan’ın kontrolü altında bulunan Cammu-
Keşmir eyaletine özel bir statü tanımakta ve merkezi hükümetin eyaletteki gücünü sınırlandırmaktaydı. Buna göre,
Hindistan parlamentosunun Cammu-Keşmir’e ilişkin yasama yetkisi savunma, dış ilişkiler ve iletişimle ilgili konularla sınırlıydı ve diğer tüm konular için Hindistan parlamentosu sadece Cammu-Keşmir hükümetinin anlaşmasıyla yasama faaliyeti yapabilmekteydi. 370 maddenin 35a fıkrası uyarınca, Cammu-Keşmir hükümetine, bölgede daimi oturum
iznine sahip olma hakkının kimlere verilebileceğini saptama ve belirlenen kişilere kamu sektöründe istihdam, taşınmaz mal edinme, burs ve diğer yardım türlerinden yararlanma haklarını sağlama yetkisi verilmekteydi.
[/vc_toggle]

Hakan Fidan: Gizemini Koruyan Bir Hayat

Cumhurbaşkanı Erdoğan onun için, “Benim sır küpüm, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sır küpü ve Türkiye’nin geleceğinin sır küpü.” İfadelerini kullanıyor. Peki hakkında sır küpü denilen Hakan Fidan kimdir?
1) 1 Ocak 1968 yılında Ankara’da doğdu.
2) 1986’da Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu’ndan mezun olduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nde astsubay olarak göreve başladı.
3) Kara Kuvvetleri Dil Okulu’nda da eğitim gören Fidan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) Otomatik Bilgi İşlem (OBİ) bölümünde bilgisayar teknisyeni olarak çalıştı.
4) Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) Almanya’daki Süratli Reaksiyon Kolordusu İstihbarat ve Harekât Başkanlığı’nda 3 yıllığına görevlendirildi.
5) Bu vazifesi sırasında ABD kökenli University of Maryland University College’dan (UMUC) yönetim ve siyaset bilimi alanlarında lisans derecesi aldı.
6) Türkiye’ye döndükten sonra Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Intelligence and Foreign Policy: A Comparasion of British, American and Turkish Intelligence Systems (1999) başlıklı teziyle yüksek lisans yapan Fidan’ın bu çalışmasında, Türkiye’nin güçlü bir dış istihbarat ağına ihtiyaç duyduğu vurgulanıyordu.
7) Aynı üniversitede doktorasını, Diplomacy in the Information Age: The Use of Information
Technologies in Verification (2006) başlığını taşıyan teziyle tamamladı.
8) 2000 yılında OYAK Genel Kurulu Üyesi seçildi.
9) 15 yıllık mecburi hizmet süresini doldurmasının ardından, 2001’de TSK’dan ayrıldı.
10) Avustralya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak görev aldı.
11) Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ve Cenevre’deki BM Silahsızlanma Enstitüsü (UNIDIR) ile Londra merkezli Verification Research, Training and Information Center’da (VERTIC) akademik çalışmalarını sürdürdü.
12) 2003-2007 yıllarında Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nda (TİKA) başkanlık görevini yürüttü. Fidan, bu görevdeyken Afrika, Ortadoğu, Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar’da pek çok ülkedeki TİKA faaliyetlerini yerinde izledi.
13) Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na danışmanlık yaptı.
14) Kasım 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “dış politika ve uluslararası güvenlikten sorumlu” Müsteşar Yardımcısı olarak görevlendirildi.
15) Mart 2008’de de Uluslararası Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi oldu ve bu görevinden Şubat 2011’de ayrıldı.
16) Kasım 2008’de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ( IAEA) Yönetim Kurulu üyesi oldu.
17) 12-13 Nisan 2010’da Washington’da düzenlenen Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Türkiye’yi temsil etti.
18) 15 Nisan 2010’da, dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in yardımcılığına getirildi.
19) Daha önce görev süresi iki kez uzatılan Taner’in emekli olmasının ardından, 27 Mayıs 2010 tarihinde, henüz 42 yaşındayken, MİT Müsteşarlığı makamına atandı. MİT tarihinde müsteşarlık koltuğuna oturan en genç isim oldu.
20) MİT Müsteşarlığı’na gelişi büyük bir yankı uyandırdı.
21) Fidan hakkında dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, “Türkiye dost bir ülke ve stratejik bir müttefik. Fakat son haftalarda İran destekçisi bir adam Türkiye MOSSAD’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var. Son iki aydaki izlenimimiz, bu sırları İran’a açabilecekleri yönünde. Bu da çok rahatsız edici” cümlelerini kurdu.
22) İsrail’in Haaretz gazetesi, İsrail’in gizli istihbarat örgütü MOSSAD’ın, Fidan’ın MİT Müsteşarı olarak atanmasından kaygı duyduğunu yazdı.
23) Türkiye’nin istihbarat zaaflarını ortadan kaldırmayı hedefledi, haber alma örgütlerinin ABD’deki gibi dış (CIA) ve iç (FBI) şeklinde ikiye ayrıldığı modeli teşkilâta uyarlamaya çalıştı.
24) Açık Kaynaklar Dairesi’ni kurdu. Dış istihbarata ağırlık vererek MİT’i operasyonel bir kuruluş haline getirmeye çalıştı.
25) MİT-Emniyet-Genelkurmay-Jandarma arasındaki istihbarat bağını güçlendirdi. MİT bünyesinde ‘Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu’ oluşturuldu.
26) 7 Şubat 2012 tarihinde, FETÖ mensubu savcılar tarafından KCK’ya dönük soruşturma kapsamında Emre Taner, Afet Güneş ve iki MİT mensubuyla birlikte Fidan “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrıldı.
[irp posts=”12483″ name=”Hedefteki İsim: Hakan Fidan”]
27) Fidan ve diğer dört ismi ifadeye çağıran savcı Sadrettin Sarıkaya’ya dosyadan el çektirildi. Ardından da MİT mensuplarıyla bazı kamu görevlileri hakkında ceza soruşturması açılmasına, Başbakanlık’tan izin alınması şartı getiren 6278 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilâtı Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” çıkarıldı.
28) 2015 genel seçimi sürecinde AK Parti’den milletvekili adayı olmak için görevinden istifa etti.
29) Cumhurbaşkanı Erdoğan, “MİT sıradan bir kurum değildir. Devletin en önemli kurumudur. Devletin Milli İstihbarat Teşkilâtı zayıfsa, o devletin ayakta kalması mümkün değildir. Şimdi biz onu böyle bir göreve getirdik. Getiren de benim. Madem öyle, ayrılırken de, eğer müsaade edilmiyorsa  orada kalması ve ayrılmaması gerekirdi. Dolayısıyla tabii ki kırgınım.” cümleleriyle üzüntüsünü belli etti.
30) 9 Mart’ta ise Hakan Fidan, “Gördüğüm lüzûm üzerine bugün itibariyle 25’inci Dönem Milletvekili Genel Seçimi aday adaylığı başvurumu geri çekmiş bulunuyorum. Ülkeme ve milletime hizmet yolunda, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tevdi edilen her vazifeyi hakkıyla yerine getirmenin gayreti içinde olacağım. Bu vesileyle, destek ve itimatlarından dolayı, Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Başbakanımıza ve aziz milletimize şükranlarımı arz eder, saygılar sunarım.” cümleleriyle adaylığını geri çekti.
31) 10 Mart 2015’te yuvasına, MİT Müsteşarlığı görevine geri döndü.
32) 16 Temmuz Cumartesi günü, gazeteci Serpil Çevikcan’ın “Nasıl bir geceydi?” sorusuna “Sabaha kadar çarpıştık” cevabını verdi. Sistematik operasyonların bittiğini nokta operasyonların yapılacağını vurguladı. O günden sonra birçok operasyon yapıldı ve hala yapılmaya devam ediyor. MİT, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında etkin ve başarılı bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Milli İstihbarat Teşkilatı her geçen gün başarılarına başarı katıyor. Yazımızı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Fidan’ın da dahil olduğu bir ekip G-20 Liderler Zirvesi için Çin’e gittiğinde Putin’in kurduğu bir cümleyle bitirelim, “Hakan Fidan burada olduğuna göre konuşacak bir şeyimiz kalmıyor. O size zaten her şeyi anlatmıştır.”
[irp posts=”19425″ name=”MİT Başkanı Hakan Fidan ve Başdümenci Operasyonu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) https://www.internethaber.com/erdoganin-sir-kupu-hakan-fidan-kimdir-kurt-mu-aslen-nereli-
714934h.htm
2) https://www.yenisafak.com/15temmuz/hakan-fidan-kisi-detay#bio
3)https://tr.wikipedia.org/wiki/Hakan_Fidan
4) http://www.aljazeera.com.tr/portre/portre-hakan-fidan
[/vc_toggle]

Osmanlı’nın Okyanusya’daki Varlığı: Açe Sultanlığı

Endonezya’da İslam’ın Yayılışı 

7. yüzyılda Arap Yarımadasında ortaya çıkan İslam, kısa sürede geniş coğrafyaları etkisi altında almış dört büyük semavi dinden birisidir. Günümüzde özellikle Orta Doğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika, Orta Asya gibi coğrafyalarda sıklıkla rastlanan İslam, ayrıca Okyanusya’da bulunan Endonezya’da çoğunluğun dinidir. Günümüzde İslam dünyasının en kalabalık ülkesi olma sıfatını taşıyan Endonezya, ayrıca ASEAN’ın kurucu üyelerinden ve G20 üyesi ülkelerdendir.
Günümüzde siyasi ve ekonomik açıdan oldukça büyük öneme sahip olan bu ülkede İslamiyet’in etkisi 12. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. 11. yüzyılda sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdar Sultan Gazneli Mahmud’un Hindistan üzerine akınlar gerçekleştirmesiyle İslamiyet Hindistan’da ve onun da ötesinde Malezya’da yayılmaya başlamıştır. 12. yüzyıla gelindiğinde ise Hindistan’daki Müslüman tüccarların Endonezya bölgesine ticari amaçlarla seyahat etmesi sonucunda İslamiyet Endonezya’da da yayılmaya başlamıştır. Bu bölgedeki İslamiyet’in yayılması Orta Doğu’daki gibi kısa sürede olmamış, Endonezya’daki Müslüman nüfus 15., hatta 16 yüzyıla kadar artmaya devam etmiştir. Günümüzde ise Endonezya nüfusunun yaklaşık %87’sini Müslümanlar oluşturuyor.

Açe Seferi ve Osmanlı’nın Endonezya’daki Varlığı 

16. yüzyıl Avrupası’nı incelediğimizde gücünün doruğunda olan bir Osmanlı ve coğrafi keşiflerle ticari hacmini arttırmayı ve yeni topraklar kazanmayı amaçlayan Batılı devletlere rastlarız. Bu devletler arasında en çok göze çarpanlardan birisi de hiç şüphesiz Portekiz’dir. 16. yüzyılın başından beri yetenekli denizcileriyle Karayipler’den Güney Afrika’ya, hatta Okyanusya’da gemilerini gezdiren Portekiz’in amacı, kendisine yeni ticari yollar bularak Doğu’daki malları ülkesine en ucuz yoldan getirmekti. Çünkü Doğu’daki mallar kendi ülkesine ulaşana kadar Osmanlı ve Venedik gibi Akdeniz ticaretine hâkim devletlerden geçiyor ve malların fiyatı da oldukça pahalılaşıyordu. Buna çözüm olarak öncelikle Ümit Burnu olarak bildiğimiz Güney Afrika’yı keşfeden Portekizliler, buradan Hindistan sahillerine ulaşarak ticari rotasını oluşturmayı planlıyordu. Ticari yolun denetimini sağlamak ve rotayı tamamen kendilerine bağlamak isteyen Portekizliler; Güney Afrika, Hindistan ve Endonezya gibi bölgelerdeki ülkelere karşı güç kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Bunun sonucunda ise Endonezya’daki Müslüman halk, dönemin en güçlü devletlerinden Osmanlı’ya 16. yüzyılın ortalarında yardım mektupları göndermeye başladılar.
Endonezya’daki Portekiz baskısına maruz kalan Müslüman devletlerden birisi de Açe Sultanlığı idi. Sumatra Adası’nın kuzeydoğusunda bulunan Açe Sultanlığı, o zamanlar bölgenin ekonomi ve ticaretinde önemli bir yere sahip, zengin bir devletti. Bu özelliklerinden dolayı Açe Sultanlığına gözlerini diken Portekizliler, Açe sahillerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Askerlik ve teknolojik bakımdan üstün olan Portekizliler karşısında fazla tutunamayan Açeliler yenilerek geri çekilmek ve bazı yerleri Portekizliler işgaline bırakmak zorunda kaldılar. Günden güne artan Portekiz baskısına daha fazla dayanamayan zamanın Açe Sultanı Alâeddin acilen Vezir Hüseyin başkanlığındaki bir elçi heyetini Portekizlilere karşı yardım istemek amacıyla İstanbul’a gönderdi. Sultan Alâeddin’in mektubunu getiren Açe heyetinin İstanbul’a ulaştığı 1566 yılı ayrıca, Zigetvar Seferi’nde bulunan Kanuni Sultan Süleyman’ın vefat ettiği yıldır. Kanuni’nin yerine tahta geçen II. Selim, elçi heyetinin getirdiği mektubu alarak, Sultan’a her türlü yardımı yapacağına dair bir cevap yazdı ve Açe heyetiyle beraber yolladı. Osmanlı esasen Memlük topraklarını ele geçirdiğinde Basra Körfezi ve Yemen sahilleri civarındaki sulara hâkim olmak maksadıyla Süveyş’te birçok tersane kurarak donanmasını bu bölgede güçlendirmeyi amaçlamıştı. Açe Seferinde kullanılacak donanma da bu teranede üretilmişti. 1567’de Süveyş’te sefer hazırlıklarını tamamlayan Osmanlı donanması Endonezya’ya doğru yola çıkmak üzereyken Yemen’de Zeydi imamı Topal Mutahhar tarafından büyük bir isyan başlatıldı. Yemen’deki karışıklıklardan dolayı geciken yardım, nihayet 1569 yılında Osmanlı’nın Kızıl Deniz filosu amirali Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reis komutasında iki tanesinde top ve tüfek bulunan, 22 parçadan mürekkep Osmanlı Donanması’nın Hint Okyanusu’na açılması ve güvenli bir şekilde Açe sularına ulaşmasıyla gerçekleştirilebilmiş oldu. Osmanlı donanmasının buradaki esas görevi ise Açe halkına askeri stratejileri ve top kullanmayı ile yapmayı öğretmekti. Osmanlı, Fatih Sultan Mehmet’ten 17. yüzyılın ortalarına kadar topu etkin bir şekilde kullanarak rakiplerine karşı oldukça büyük avantajlar ele geçirmiştir. Portekiz’in okyanuslara dayanıklı ve sayıca daha fazla olan donanmasına karşı denizlerde başarı sağlayamayan Osmanlı, Açe Sultanlığını korumak için top ile kalelerin ardından savunma yapmayı planlamıştır. Bu nadir topçu parçalarının çoğu Avrupalı sömürgeciler tarafından zamanla ele geçirildi. Hatta Açe’deki birkaç Hollanda kilisesinin çanları erimiş Osmanlı silahlarından yapılmıştır. Bu çanların bir kısmında hala Osmanlı arması bulunmaktadır. [1]
Açe Sultanlığında II. Selim ve ardından gelen padişahlar adına hutbeler okutulması esasen Açe Sultanlığının Osmanlı’ya bağlılığının bir göstergesidir. İslamiyet’te hükümranlık alameti olan hutbe okutmaya göre bir toprakta kimin adına hutbe okutuluyorsa o topraklar o hükümdara aittir. Bu nedenledir ki Açe Sultanlığı’nın 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı himayesine giren “vassal” bir devlet olduğu oldukça açıktır. Açe Sultanlığı ise inci, elmas ve yakut gibi doğal zenginliklerle Osmanlı’ya tabii olduklarını açıkça gösteriyorlardı [2]. Osmanlı’nın buradaki varlığı sürse de Osmanlı buraya gereken önemi vermekte güçlük çekiyordu. Çünkü Osmanlı’nın özellikle Avrupa’da onu yeteri kadar oyalayacak rakibi vardı. Özellikle Yemen’de sürekli patlak veren isyanlar, Osmanlı donanmasının okyanus sularında Portekiz gibi Batılı devletlerle mücadele edecek kadar güçlü olmaması ve Avrupa’daki toprak kayıpları Osmanlı’nın önündeki en büyük engellerdi. İlerleyen yıllarda duraksama ve çöküş devirlerinin de başlangıcıyla Osmanlı’nın Okyanusya’daki varlığı neredeyse tamamen yok oldu.

1873 – 1904 Açe Savaşı ve Açe Sultanlığı’nın Yıkılışı 

19. yüzyılda Endonezya’daki ticari yollara hâkim olmak isteyen Hollanda, gözünü Endonezya’ya dikti. Hollanda’nın amacı buradaki topraklarda bir koloni devleti oluşturarak bölge ticaretini ele geçirmekti. Dönemin deniz ve ticaretteki süper gücü İngiltere ile 1824 yılında masaya oturan Hollanda; Endonezya, Singapur ve Malezya’yı nasıl bölüşeceği hakkında İngiltere ile anlaşarak The Anglo-Dutch Treaty of 1824 isimli antlaşmayı imzaladılar. Antlaşmaya göre Singapur ve Malezya toprakları İngiltere’ye bırakılırken Endonezya’nın Sumatra adasında bulunan Indragiri bölgesi ve Riau- Lingga adası Hollanda’ya bırakıldı. Bu antlaşma Osmanlı ve Açe Sultanlığı için oldukça önemlidir çünkü bu antlaşma sonucunda Açe Sultanlığı ile Hollanda’nın kolonisi Dutch East Indies komşu ülkeler oldular.
Önce Sumatra adasında, daha sonra ise tüm Endonezya’da hakimiyet kurmak isteyen Hollanda için ilk engel Açe Sultanlığı idi. Bunun sonucunda 1873’de Hollanda saldırıları ile savaş başlamış oldu fakat Hollanda ilk saldırılarında başarısız oldu. Hollanda’nın üç bin askerle başlattığı ilk saldırılar Açe Sultanlığı’nın galibiyetiyle sonuçlanması bir yana, Hollanda’nın kolonisi Dutch East Indies savaşın ekonomik yükünü kaldıramayarak neredeyse iflah etme eşiğine geldi. [3] Fakat Hollanda’nın etkisi ile kısa sürede toparlanan Dutch East Indies hükümeti üst üste seferlerle Açe Sultanlığını tamamen ele geçirdi. Savaş sırasında Osmanlı’nın etkisi neredeyse sıfırdır. Çünkü o dönem Osmanlı’nın Balkanlarda, Kuzey Afrika’da ve Yemen’de durumu oldukça sıkıntılıdır.

Sonuç 

16 ve 19. yüzyıllar arasında Endonezya’nın batı sahillerinde bulunan Açe Sultanlığını Batılı devletlere karşı korumayı ve himayesi altına almayı başaran Osmanlı, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başı itibariyle buradaki gücünü kaybedip yerini yabancı literatürde “Dutch East Indies” olarak bilinen Hollanda kolonisine bırakmıştır. Portekizlilerin baskısı sonucu başlayan Osmanlı’nın Okyanusya’daki varlığı birkaç yüzyıl devam etti ve bölgedeki en büyük etkisini askeri teknoloji anlamında gösterdi. Okyanus sularında Batılı devletlere kıyasla zayıf kalan Osmanlı donanması, bölge halkına savunmada destek olabilmek için top kullanımını öğreterek bölgenin birkaç yüzyıl boyunda Batılı devletlerin eline geçmesini engelledi. Fakat 1873–1904 yılları arasında Hollandalıların işgaline karşı koyamayan Açe halkı 1904’te Hollanda himayesi altına girdi. Osmanlı’nın bölgedeki varlığı ise bu şekilde son buldu. Günümüzde ise Açe bölgesinde hala soyu Osmanlı’ya dayanan insanlar bulunuyor. Ayrıca bölgede Osmanlı askerlerine ait bir mezarlık dahi var [4].
[irp posts=”2073″ name=”Kûtu’l-Amâre: Osmanlı’nın Son Zaferi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
http://arsiv.ntv.com.tr/news/302875.asp#BODY
[1] Nicholas Tarling, The Cambridge History of Southeast Asia, Cambridge University Press, 1999
[2] Charles A. Truxillo, By the Sword and the Cross: The Historical Evolution of the Catholic World
Monarchy in Spain and the New World, Greenwood Press, London, p. 59
[3] E.H. Kossmann, The Low Countries 1780–1940 (1978) pp 400–401
[4] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/acede-osmanli-ruhu/836163
[/vc_toggle]

 

Asya’nın NATO’su: QUAD

Quad ya da QSD (ing. Quadrilateral Security Dialogue) olarak bilinen Dörtlü Güvenlik Diyaloğu üye ülkeler arasında yarı düzenli zirveler ve bilgi alışverişi, bunlara ek olarak ortaklaşa askeri tatbikatlar yapmayı amaçlayan Amerika, Hindistan, Avustralya ve Japonya arasındaki gayrı resmi stratejik forumdur. 2007 yılında Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin öncülüğünde, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh ve Avustralya Başbakanı John Howard’ın desteği ile bir diyalog olarak başlatıldı. Diyaloga Malabar adı verilen ortak askeri tatbikatlar eşlik etti. NATO gibi resmi bir askeri ittifak olmasa da, diplomatik ve askeri anlaşmaları ile Çin’in artan ekonomik ve askeri gücüne bir cevap olarak görüldü. Çin hükümeti de kurulmuş olan bu diyaloğa, katılımcı ülkelere yayınladığı resmi diplomatik protestolar ile karşılık verdi.

Quad’ın amacı Orta Asya ülkelerini, Moğolistan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Güneydoğu Asya’nın diğer ülkelerini kapsayacak şekilde bir “demokrasi yayı” oluşturmaktı. Bunların Çin’in etrafındaki hemen hemen tüm ülkeler olduğu da söylenebilir. Bu sebeple, bazıları bu girişimi doğrudan Çin karşıtı bir hareket olarak, bazıları ise Çin’e karşı Amerika ile koordineli olarak Asya güçleri tarafından yürütülen demokratik bir meydan okuma olarak nitelendirdi. Oluşumun ortaya çıkarabileceği sonuçlara dair tahminler de birbiriyle zıt, bir kesim bunun askeri bir çatışmaya dönebileceğini, diğer kesim ise Çin Asya’da demokratik bir lider olursa barış için kalıcı bir temel oluşturabileceğini öne sürdü.

[irp posts=”29084″ name=”NATO’nun Kuruluşu ve Kore Savaşı”]

Quad, başlangıcından kısa bir süre sonra Çin hükümeti ile karşı karşıya kalmaktan çekinen Avustralya’nın geri çekilişi ile 2017 yılına kadar sürecek olan duraksama dönemine girdi. Avustralya’nın geri çekilmesi önemli olsa da diyaloğun duraksatılmasının tek sebebi değildi. Avustralya’nın çekilmesine yakın dönemlerde Japonya’da, Pekin’e yakın olan Yasuo Fukuda, Abe’nin yerine geçerek başbakanlık görevine geldi. Ayrıca Hindistan başbakanı Manmohan Singh de Ocak 2008’de Pekin’i ziyaret etti ve Çin ile ilişkilerinin öncelik olduğunu, Çin’i baskı altına almayı amaçlayan herhangi bir çabaya dahil olmadığını söyledi.

Dörtlü girişimin tekrardan tamamen bir araya gelmesi, ASEAN’ın diyalog ortağı olan ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan, 2017 yılı ASEAN zirveleri sırasında dörtlü ittifakı yeniden canlandırmak üzere görüşmeye başlamasına kadar sürdü. Bu toplantıda Çin’in Güney Çin Denizi’nde artan etkisi de tartışıldı ve bunun yanında Trump’ın bu toplantıda Quad’ı yeniden resmi olarak canlandırma amacı güttüğüne dair bir sinyal verdiği de söyleniyor. Zirvenin ardından 2017 ve 2019 yılları arasında Quad beş kez daha toplandı. Güney ve Orta Asya Bürosu Sekreter Vekili Alice Wells, örgütün “özgür ve açık bir Hint-Pasifik’i geliştirmeyi amaçladığını” söyledi. Dörtlünün, bu hedefi ancak Çin’in bölgedeki agresif duruşuna karşı çıkarak gerçekleştirebileceği şüphesiz. Ancak, özellikle Hindistan’ın Çin’in bu oluşuma vereceği tepkiden çekindiği de, dış işleri bakanlarının toplantısını kamusal alanda fazlaca duyurmamasından belliydi.

Çin en başından beri bu oluşuma karşı tepkisini korusa da, çoğunlukla gayrı resmi tepkilerde bulunmakla yetindi. Karşısında yer alan ve gittikçe elini güçlendiren bu oluşumun Çin açısından en rahatsız edici yanının Malabar ismi verilen ortak askeri tatbikatlar olduğu söylenebilir.

İlk olarak 1992 yılında Hindistan ve ABD arasında yapılan Malabar tatbikatı, 1998’e kadar toplamda üç kez yapıldı. Hindistan’ın 1998’deki nükleer silah denemeleriyle birlikte durdurulan tatbikatlar 11 Eylül’ü takiben Hindistan’ın George Bush’un terörizm karşıtı mücadelesine dahil olmasıyla birlikte günümüze kadar devam etmek üzere yeniden başladı. 2007 yılına kadar tatbikatlar ABD ve Hindistan’ın katılımıyla gerçekleşirken 2007 sonrasında Japonya da zaman zaman dahil olmaya başladı. Malabar 2007 tatbikatı ise beş ülkenin askeri gücünü içeriyordu, ABD büyük çapta bir güç ile katılım gösterirken misafir konumunda ilk ve son kez katılan Singapur ile diğer katılımcı ülkeler ABD’ye kıyasla daha küçük çaplı güç öne sürdü. Bunda bir ölçüde Pekin ile ilişkilerinin bozulmasını istememelerinin etkisi olduğunu, Haziran ayında Hindistan, ABD, Avustralya ve Japonya’nın dahil olduğu, Çin’in Dörtlü Girişim olarak adlandırdığı bu dört uluslu toplantıların detaylarını öğrenmeyi amaçlayan politik adımı karşısında Hindistan ve Avustralya’nın hızla Pekin’i güvenlik ve savunma konularının toplantılarının gündeminde olmadığına dair güvence vermesinde görülebilir.

2020 yılına kadar düzenli bir şekilde devam eden bu askeri tatbikatların katılımcıları çoğunlukla ABD ve Hindistan ikilisi oldu, Japonya 2015 yılından sonra düzenli katılım göstermeye başlarken Japonya’nın aksine 2015 yılından beri bu tatbikatlara dahil olmaya çalışan Avustralya bu çabasında başarılı olamadı. Avustralya’nın tatbikatlara katılımının kabul edilmeyişinde, bölgedeki en önemli rakibi olan Çin’in tepkisini çekmek istemeyen Hindistan’ın payı var. 2020 yılına geldiğimizde, bu çekingenlik en azından şimdilik Hindistan’ın dış politikasındaki önemini kaybetmiş gibi görünüyor.

Mart ayında, Quad ülkeleri bünyesindeki yetkililer küresel KOVİD-19 salgınını tartışmak üzere bir araya geldi. Bu toplantıda katılımcı ülkelere ilk kez Yeni Zelanda, Güney Kore ve Vietnam da katıldı. Bu toplantıyı takiben Temmuz ayında ise Hindistan, Japonya ve ABD, Koronavirüs salgını sebebiyle 2020’nin sonunda yapılması planlanan ortak donanma tatbikatı Malabar 2020’ye Avustralya’yı da davet etmek için görüşmelerde bulundular. Ekim ayında, katılımcı dört ülke Japonya’nın Tokyo şehrinde Çin’in bölgede gittikçe güçlenen etkisini konuşmak üzere toplandılar ancak görüşmenin sonucunda herhangi bir ortak açıklamada bulunmadılar. 19 Ekim’de Hindistan tarafından yayınlanan bir bildiri ile Avustralya’nın Malabar 2020’ye dahil olacağı resmi olarak duyuruldu. Bildiride, Malabar 2020 katılımcılarının deniz alanında güvenliği arttırmayı amaçladığı ve kurallara dayalı bir uluslararası düzene bağlı kaldıkları belirtilirken özgür ve açık Hint-Pasifik amacı güdüldüğü de tekrarlandı. Malabar 2020, Quad açısından bir dönüm noktası olarak girişimin geleceği hakkında önemli bir fikir verecektir.

Stratejik Ortak Misafir Yazar
Tuğçe PULURLUOĞLU

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://thediplomat.com/2018/05/india-keeps-australia-out-of-the-malabar-exercise-again/

https://www.abc.net.au/news/2017-04-21/india-tipped-to-block-australia-from-naval-exercise-china/8459896

https://www.abc.net.au/radio/programs/worldtoday/india-blocks-australia-from-malabar-naval-exercise/9704084

https://mea.gov.in/press-releases.htm?dtl/29110/IndiaAustraliaJapanUS_Consultations_on_IndoPacific_November_12_2017

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/indias-fine-balancing-act-with-quad-and-brics-meet-in-new-york/articleshow/71338616.cms

https://pib.gov.in/PressReleseDetailm.aspx?PRID=1665830

Australia and the Quad

https://asia.nikkei.com/Opinion/The-Convenient-Rewriting-of-the-History-of-the-Quad

https://thediplomat.com/2020/10/us-australia-india-japan-to-discuss-chinas-growing-power/

https://en.wikipedia.org/wiki/Quadrilateral_Security_Dialogue

https://en.wikipedia.org/wiki/Malabar_(naval_exercise)

[/vc_toggle]

Antik Roma

Antik Roma, MÖ 9. yüzyılda İtalya Yarımadası’nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz’i çevreleyen muazzam bir imparatorluk hâline gelen medeniyetin adıdır. Yaklaşık 1200 yıl boyunca varlığını sürdürmüş olan Roma uygarlığı bir monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye ve daha sonra da otokratik bir imparatorluğa dönüşmüştür. Asırlar boyunca güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürmüş olan Antik Roma hakkında kısa kısa 30 bilgi;
1) Roma’nın bir kurt tarafından yetiştirilen iki kardeş tarafından kurulduğu
2) Çılgınlığıyla nam salan Roma imparatoru Gaius Caligula, hükümdarlığı süresince kendi atını da senatör yaptı.
3) Tuz, değerli bir kaynak olarak kabul edilirdi. Madeni paranın olmadığı yerde tuz kullanılırdı ve genellikle köle satın almak için bu yöntem uygulanırdı.
4) Çoğu zaman kölelerine karşı acımasız ve sadist olarak gösterilen Romalılar, hizmetkarlarına acımasızca muamele yapmaktan kaçınırdı. Onları kendileri için temsilci olarak kullanır, başarılı olduklarında ikramiye verirlerdi.
5) Zengin sınıf, o zamanın kliması sayılabilecek su boruları kullanırdı. Su kanallarından beslenen bu borular, duvarlara ve zemine yerleştirilerek eve soğuk su taşırdı.
6) Asil Romalıların çoğu biseksüeldi, hem kar

şı cinsten hem de kendi cinsinden hoşlanırdı. Heteroseksüellik kaba ve tuhaf bulunurdu.
7) Statü sahibi Romalılar yatarak yemek yerdi.
8) Çok sayıda imparatora danışmanlık yapan ve 75 kitabın yazarı olan Gaius Plinius Secundus (Yaşlı Pliny), Naturalis Historia adlı ansiklopediyi yazdı. Kitabın adı Doğa Bilim olsa da içeriği ile birçok alana ışık tutmakta.
9) Diktatör kelimesi Antik Roma’dan gelmektedir. Kısa süreliğine gücü tek başına eline alan hakimlere verilirdi.
10) Julius Caesar korsanlar tarafından kaçırılmış, daha sonra bu korsanlarla arkadaş olup kendisi için daha yüksek fidye istemelerini söylemiştir. Esaretten kurtulduğunda ise bir denizci ordusu kurup, onları yok etti.
11) Roma, Antik Yunan’a hayranlık duysa da bu hayranlığı Antik Yunan tarafından aşağılandı. Bu aşağılanmanın sonucunda Antik Yunan şehir devletleri tek tek fethedildi.
12) Roma’da devlet görevlisi olmak isteyen Romalılar, ‘’Toga Candida’’ adlı bir kıyafet giyerdi. Aday kelimesinin kökeni de buradan gelmektedir.
13) Roma kıyafetleri, basitliği ve kullanışlılığından dolayı popülerdir. Bu kıyafetler giyeni mütevazi gösterir ancak kullanılan kumaş, boya ve süslemeler statüyü simgeler.
14) Antik dünyada pazar yerleri yaygın olsa da bugünkü anlamıyla bildiğimiz alışveriş merkezlerinin temeli imparator Trajan döneminde atılmıştır.
15) Romalılar ziyafetlerde kusana kadar yerlerdi. Kustuktan sonra tekrar yemeye devam ederlerdi.
16) Romalı kadınlar arasında kalın kaş çok takdir edilir ve yüksek zeka belirtisi olarak kabul edilirdi.
17) İmparator/imparatoriçe ve senatörler, murex deniz kabuğundan yapılmış, mora boyanmış giysiler giyerdi. Bu giysiler toplumdaki en yüksek statüyü simgeler ve başkalarının giymesi ihanet olarak kabul edilirdi.
18) Ortalama yaşam süresi 30 seneydi. Birçok kadın doğum sırasında hayatını kaybederdi.
19) Roma-Pers savaşları 721 yıl sürdü.
20) İmparator Titus, MS 86’da Kolezyum’u sular altında bırakıp sahte bir deniz savaşı düzenledi. Kalabalığı eğlendirmek için boğalara yüzme öğretilmesini emretmiştir.
21) Romalılar dişlerini beyazlatmak ve giysilerini yıkamak için kendi idrarlarını kullanırdı.
22) İmparatorlar bağışıklıklarını güçlendirmek için bilinen zehirlerden günlük olarak belirli dozlarda alırdı.
23) Popüler gladyatörlerin teri şişelenip afrodizyak ve güzellik tedavisi olarak kadınlara satılırdı. Ayrıca gladyatör kanı içmenin kısırlığa iyi geleceği düşünülürdü.
24) Romalılar enerji içeceği olarak domuz pisliği içerlerdi. İmparator Nero, kavrulmuş gübrenin sirkeye batırılmasıyla yapılan içkinin büyük bir hayranıydı.
25) Fallik sanat, Antik Roma’da oldukça yaygındı. Penisten esinlenen mozaikler ve heykeller, Fascinus tanrısına övgü olarak kabul edilirdi.
26) Romalılar umumi tuvaletlerde büyük tuvaletini yaptıktan sonra kendilerini temizlemek için bir sopanın üzerinde sünger kullanırlardı.
27) Antik Romalılar, kölelerin ve efendilerin yer değiştirdiği Saturnalia festivalini kutlardı.
28) Bir kişi babasını öldürmekten suçlu bulunursa, vahşi hayvanlarla birlikte bir çuvala bağlanır ve boğulması için bir nehre atılırdı.
29) İmparator Claudius, yeğeniyle evlenebilmek için Roma kanunlarını değiştirdi.
30) İmparator Nero, Sporus adında bir erkek çocuğuyla evlendi. Sporus’u kısırlaştırdı ve ona kadın muamelesi yaptı. Sporus’a ölen karısı Sabina’nın adıyla sesleniyordu.
[irp posts=”28925″ name=”Antik Yunan’da Yurttaşlık: Sparta ve Atina Kent Devletleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1)https://about-history.com/20-interesting-facts-about-ancient-rome/
2)https://factcity.com/facts-about-ancient-rome/
3)https://allthatsinteresting.com/ancient-rome-facts#1
4)https://tr.wikipedia.org/wiki/Antik_Roma
[/vc_toggle]

Yurtta Sulh Cihanda Sulh Mottosu Bağlamında Atatürk ve Dost Ülke Liderleri

Yıl 1923, büyük bir enkazdan büyük bir Türk milleti çıkarmış olan Mustafa Kemal Atatürk yaptıklarıyla sadece Türkiye’de değil, dünyada da yankı uyandırmıştı. Cumhuriyet kurulmuştu fakat nüfusta büyük eksilmeler yaşanmıştı. Erkekler cepheye gidip ya şehit olmuşlardı ya da eksik dönmüşlerdi. Cumhuriyetin kadını da erkeği de yaklaşık 11 yıllık bir savaş yorgunluğunu tecrübe ediyordu. 1912’den itibaren bir savaş içinde olan tükenmiş eski İmparatorluğun küllerinden yeni bir devlet yaratılmaya çalışılıyordu. Bu yorgunluğa ve yokluğa rağmen, içindeki inkılapçı ruhla Türkiye büyük bir gelişim ve büyüme oranı yakalamıştı. Öyle ki, Türkiye ekonomisi enflasyonsuz ve her yıl istikrarlı büyüme hızıyla en başarılı dönemlerini yaşadı. Bu başarılı dönemler birçok ülke tarafından alkışla karşılandı. Devletçilik modeliyle yeni doğmuş Cumhuriyet ilk adımlarını atmış ve ayağa kalkmaya başlamıştı. Diplomatik bağlar kuruldu, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüyle çevre ülkelerde sağlam barışlar yapıldı. Türkiye’nin çevresi artık güvendeydi. Birinci dünya savaşı ardından birçok yeni bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Eski halife Osmanlı, bugün demokratik bir ülkeye dönüşme yolundaydı fakat 600 yıllık bir mirasın iyi-kötü bazı etkileri de vardı. Birçok ülke de hala sömürgeci devletlerin etkisi altındaydı. İşte bu durumda bağımsızlık savaşını kerte kerte kazanmış Türkiye, kendi egemenliğini kurmaya çalışan doğulu çevre Müslüman ülkeler için bir ‘baba’ figürüydü. Bu makalede yukarıda bahsettiğimiz koşullardaki Atatürk döneminin Doğulu liderlerle münasebetlerini inceleyeceğiz.

Türkiye-Afganistan Dostluğu 

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğulu devletler içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuştur. 1919 yılında İngilizlerden bağımsızlığını kazanan bu devletle Türkiye’nin ilk teması 1921 yılında gerçekleşmiştir. Birinci dünya savaşından sonra kendine bir dayanak arayan Afganistan, Türkiye’nin reform hareketlerini görmüş ve daha Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Türkiye’den öğretmen, subay ve doktor gibi teknik uzmanlar getirmiştir. Türk üniversitelere öğrenciler göndermiş, bir bakımdan Türkiye’nin modernleşme harekâtına katılmak istemiştir. 1928 yılında Afganistan Kralı Amanullah, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Ankara’da Türk-Afgan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır.

Bu ziyaretin başka önemli bir sebebiyse Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kez bir devlet adamı tarafından resmi bir şekilde ziyaret edilişidir [1].  Amanullah, Atatürk gibi zor bir bağımsızlık süreci ardından tahta çıkan ilk kral olmuştur. Birçok Batı ülkesini ziyaret eden kral, ilk yıllarından beri demokratik rejimi ülkede sağlamaya çalışmış ve Türkiye’deki laiklik modelini örnek almıştır. Reformlar hakkında tavsiye isteyen krala Atatürk, kendisinden aceleci davranmamasını ve her şeyden önce Afgan ordusunu güçlendirmesini istemiştir [2]. Kral, Atatürk’ten yapacağı ıslahatlar için destek talep etmiştir. Atatürk de gerekli yardımın yapılacağını belirtmiş ve krala eğitim, ordu gibi konularda uzmanlar göndermiştir. Tahta geçtikten sonraki ilk işinden biri Afgan anayasasını oluşturmak olmuş, kendi isteğiyle saltanatın yetkisini kısıtlamıştır. Kişisel haklar, düşünce özgürlüğü ve basın-yayın serbestisi gibi kanunların yanında bakanlar kurulunun, devlet şurasının ve mahkemelerin yetkisini arttırmıştır. Ekonomik anlamda da gelişim sağlayan devlet, maalesef maddi yetersizlikten dolayı istediği adımları elde edememiştir. Sosyal alanda ise kılık kıyafet devrimleri gerçekleştirmiştir. Eğitimi halkın tabanına yaymaya çalışmış, Afgan kadınlarının eğitim alması için büyük çabalar göstermiştir. Karma eğitime geçilen ülkede gözle görülen bir yükselme tespit edilmiştir. Yurtdışına (özellikle Türkiye’ye) kız öğrenciler gönderip, deyim yerindeyse onların kıvılcım gibi gidip ateş gibi dönmelerini istemiştir. Halbuki, kralın bu kararı Afgan kabile ve dini liderler tarafından tepki görmüştür.

Tutucu Afgan halkından ve dini liderlerin muhalifliği yüzünden bu proje iptal edilmiş, dahası önce kız ardından erkek öğrenci okulları dahil tüm okullar belli bir süreliğine kapatılmıştır. Ülkede ıslahatlara karşı olan gerici kesimler ve kabile liderleri isyan başlamıştır, kral da baskılara dayanamayıp bir bildiriyle yaptığı ıslahatları geri çekmiştir. Büyük umutlarla başlayan bu hareketler, Afgan halkının hazır olmamasıyla ve aceleci kralın hatalarıyla beraber tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır [2]. 1928 yılında Celalabat’ta patlak veren kabile ayaklanması sırasında Kral darbeyle birlikte ülkeden sürülmüştür. Kral Amanullah tahtı tekrardan ele geçirmeye çalışsa da başarılı olamadı ve hayatının geri kalanını sürgünde geçirmek zorunda kaldı.

Türkiye – İran Dostluğu 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin en büyük komşusu İran’la başta sınır sorununu halletme konusunda güvenlik sorunları yaşansa da 1926 yılında imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasıyla sorun bir nevi halledildi. Ardından gelen iyi niyetle beraber 1928 ve 1932 yıllarında imzalanan protokollerle bu sorun atlatıldı. İlerki yıllarda Türkiye ve İran ilişkileri samimi bir dostluk üzerine inşa edilmiş oldu. 1934 yılında İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi Ankara’yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sonucunda Atatürk ile çok yakın bir dostluk kurmuştur. Rıza Şah Pehlevi de Atatürk’ün inkılaplarından etkilenerek modernleşme ve Batılılaşma yolunda köklü değişiklikler ve reformlar gerçekleştirdi. Ekonomi alanında ülkeyi demirağlarla ördü. 10 yılda yol, ray gibi ulaşım faaliyetlerini 3 katına çıkardı. Birçok toprak reformu, fabrika ve bankaların kurulmasında teşvik sağlayan Pehlevi, ülkenin petrol gelirlerini de sömürgeci ülkeler ve şirketlerden korumaya çalıştı. 5 yılda 14 olan yeni tip okul sayısını 123’e çıkarmış, eğitim konusunda da önemli reformlar gerçekleştirmişti.

Son olarak militarist ve milliyetçi özellikleriyle tanınan şah, askeri ve kültürel devrimleri de elinden geldiği kadar yapmaya çalıştı. Fakat aynı Kral Amanullah’ta olduğu gibi kılık – kıyafet ve şapka kanunu gibi kültürel reformlar, batılı eğitim gibi konular ulemayı her zaman iktidarla karşı karşıya getirmiştir [3]. Aynı şekilde hukuk reformuyla başlatılan laikleşme sürecinde şer’i mahkemelerin görevlerinin sınırlandırılması ulema sınıfı ile arasında birtakım sıkıntılar yarattı ve başkaldırılar başladı. Sertçe bastırılan bu isyanlar Şah’ın reform duygusunu bastırdı çünkü kontrolü elden kaybetmek istemiyordu. Asker kimliğinden dolayı Rıza Şah tarafından tam manasıyla gerçekleştirilen tek reform askeri reformlar olmuştur. Ordu için yaptıklarıyla ordunun sevgisini kazanmış olan Şah, iktidar süresinde orduya pek çok katkılar sağlamış ve İran ordusu çevresine nazaran güçlenmiştir. Fakat II. Dünya savaşında Rusya, İngiltere gibi güçlere dayanamayan Şah, ordusunu da savaşta yitirip imajını koruyan en son şeyi kaybedince saltanatını kaybetmiştir.

Türkiye-Irak Dostluğu  

Türkiye’yi milli mücadeleden sonra en çok uğraştıran süreç belki Musul sürecidir. İngiltere ile sıkı pazarlıklara girilmiş, çözülemediği için İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür. Türkiye o yıllarda hem Sovyetler tutumundan çekindiği için hem de Musul sorununa taraflı yaklaşıldığı için bu organizasyona üye olmak istememiştir. Musul sorununa ayrı bir parantez açarsak bırakın Misakı Milli sınırlarını Türkiye’yi vermeyi, Hakkari’yi bile İngiltere mandası olan Irak’ın alması gerektiğini savunmuştur [4].

Türkiye bu toplantıya katılmaz çünkü İngiltere’nin eli zaten çok güçlüdür. Sorunu askeri yollarla çözmeyi hedefleyen Türkiye, İngiltere’nin Doğu’da Şeyh Sait ve Nasturi isyanlarını desteklemesi sebebiyle ordu gücünü buraya harcamak zorunda kalmıştır. İsyan büyük bir şekilde bastırılmıştır bastırılmasına ama gerek askeri gerek ekonomik şartlar dolayısıyla Türkiye oldukça zora girmiştir. Bu sebeple Türkiye, Musul’daki durumu kabul etmek zorunda kalmış ve 25 seneliğine Irak petrollerinin %25 gelirini almayı kabul etmiştir. Her ne kadar bu Atatürk’ün içinde kalan bir durum olsa da 1926 yılında şartlar koşuluyla Irak ile İngiltere üzerinden antlaşma yapılmış, sınırlar belirlenmiştir [5]. Bu durumla ilişkiler normalleşse de Türkiye, Irak’a karşı belli bir süre uzak bir tutum göstermiştir çünkü Irak’ta asıl karar verici İngiltere’dir. İki ülke arasında telgrafla iletişim kurulsa da bunlar bir gelişme göstermemiştir. Irak Kralı Faysal, Türkiye’yle iletişime geçmeye çalışmış ve ziyaret etme isteğini belirtmiş fakat bu Atatürk tarafından cevaplanmamıştır. 1930 yılında Irak’ın İngiltere’den özerklik kazanmasıyla beraber Atatürk’te politikasını yumuşatmaya başlamış, dünyada yükselen tansiyon da bu iki ülkeyi ilişkileri attırmaya sürüklemiştir [6]. Irak, Birinci Dünya Savaşı ardından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler içinde ilk bağımsızlığı kazanan devlet olmuştur. Bağımsızlığı kazandıktan sonraki ilk yapmak istediği iş Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyaret etmektir. Kral Faysal Türkiye’de eğitim gördüğü için Atatürk’e karşı bir hayranlık beslemektedir. Atatürk’e olan sevgisini her fırsatta Bağdat’taki Türk büyükelçisine iletmiş, Türkiye ve Irak’ın bir aile olduklarını ve iki devlet arasında onları ayıran bir sınır olmadığını belirtmiştir. Ayrıca kendisi Türkiye’de öğrenim görmüş ve gençliğinde Adalar ve Boğaziçi’nde yaşadığı için bir Türk kadar iyi Türkçe konuşmaktadır. Tek oğlu olan çocuğuna da Atatürk’e hayranlığından dolayı ‘Gazi’ ismini koymuştur [7]. Kral, Kuzey Irak’taki Barzani aşiretinden dolayı yaşadığı sıkıntıları ve Atatürk’e olan derin saygısını belirtmek için görüşmek istemiştir. Atatürk tarafından kabul edilen bu istek sonucu Faysal 6 Temmuz 1931 günü Ankara’ya ulaşmıştır [8].

Kral Faysal, Atatürk ve devrimlerine hayranlığını her an belirtmeye çalışmış ve şu cümleleri kurmuştur: “Iraklılar ve ben Türkiye’deki terakkiyat ve inkılabatı fevkalade takdir ve takip etmekteyiz. Gazi Paşa hazretlerinin muvaffakiyetine engel olmamak ve dehasına hürmet etmemek kabil değildir. (sharkclub.com) İtiraf ederim ki ben harekâtı milliyenin bidayetinde, bu kadar parlak neticelere varacağınızı ümit etmiyordum. Terakkiyatınızı hayret ve memnuniyetle müşahede ediyoruz. Bütün Asyaî milletlere nümune-i imtisal olacağınız şüphesizdir. Maalesef Irak’taki ahali çok cahil olduğu için biz şimdilik bir şey yapamıyoruz. Fakat dilhahumuz eserinize tabiiyettir” [9]. Atatürk’le oldukça samimi ve dostane ilişkiler kuran kral Faysal maalesef bu buluşmadan iki yıl sonra 8 Eylül 1933 yılında İsviçre’de hayatını kaybetti. Ölümünün ardından tahta tek oğlu ‘Gazi’ geçti. Yeni Kral Gazi, 6 yıl sonra bir araba kazasında hayatını kaybetti. Gerek Faysal’ın gerek Gazi’nin ölümünde birçok komplo teorisi bulunmaktadır. Ülkelerindeki İngiliz etkisini azaltmaya çalışırken böyle şeyler yaşamaları çoğu insana göre bir tesadüf değildir.

Dostlar birleşiyor: Sadabat Paktı 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu 4 devlet arasında iyi bir tutum sergilenerek ilişkiler belli bir süre iyi gitmiştir. Yıl 1937’lere geldiğinde ise tüm dünyada kazanlar kaynamaya başlamıştır, savaş kapıdadır. Nazi Almanya’sı devletleri etkilemekte ve buna karşın müttefiklerde kendi yanına başka devletleri çekmeye çalışmaktadır. İşte buna karşın bu dört devlet Türkiye önderliğinde Sadabat Paktı’nı kurmaya karar verir. Pakt 8 Temmuz 1937 tarihinde Türkiye,  İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır. Paktın amacı ise şunlardır:

• Sınır sorunları: Pakta üye ülkelerin hepsi özellikle İran ile sınırda güvenlik sıkıntısı çekiyordu. Sınırlar her ne kadar ülkeler tarafından tanınmışsa da özellikle Türkiye-Irak-İran’ın sınırlarındaki isyancı Kürt aşiretleri sınır tanımayan aktivitelerde bulunmaktaydı. Güvenliği sağlamak ve ortak çalışmak için ülkeler anlaştı.

• Ülkelerin bağımsızlık vurgusu: Bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan bu devletler tekrardan sömürgeci ülkelerin etkisine girmek istemiyorlardı. Bu yüzden bağımsız ve güç sahibi olduklarını belirtmek için Cenevre’de önce Türkiye, Irak ve İran ardından da Afganistan’ın katılmasıyla bu 4 ülke saldırmazlık paktını tamamlamış oluyordu.

• Paktı kabul eden taraflar; birbirlerinin iç işlerine karışmayacak, ortak çıkarlar söz konusu olursa birbirlerine danışılacak, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacak ve sınırların güvenliğine saygı göstereceklerini belirtmişlerdi. Taraf ülkeleri bağıt ülkelerin güvenliği tehdit edecek isyancı grupların oluşmasına karşı çıkmakla yükümlüydü. II. Dünya Savaşı ortamında her ne kadar diğer maddeler işlevsiz kalsa da sınır güvenliği kuralı uygulanılmaya çalışılmıştır. Sadabat Paktı, İran’daki İslam Devrimi ile yaşanan rejim değişikliğiyle birlikte fes edilmiştir [10].

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Armağolu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi. Timas Yayınları, 2017.
2. Amanullah’ın Islahatları ve Atatürk. Yılmaz, Aliye. 21 , SDÜ Fen
Edebiyat Fakültesi , Mayıs 2010, Sosyal Bilim Dergisi, s. 161-164.
3. XX. Yüzyılın Başında Şah Rıza Pehlevi’nin Reformları Ekseninde İran’ın
Modernleşme Çabası. Koca, Mehmet. 335-371, DergiPark, 2020, Cilt 8.
4. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Girişi. Ulusan, Şayan. 237-258, Çağdaş
Türkiye Tarih Araştırmaları Dergisi , VII.
5. IRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILARIRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILAR. Saygı, Tarık. 15, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi , 2017.
6. Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938). Gönlübol, Mehmet ve
Sar, Cem. Atatürk Araştırma Merkezi, 2013.
7. Vakit Gazetesi. 5 Temmuz 1931. 4843.
8. Kocatürk ve Sözer. Cumhuriyet Gazetesi, 1931. 4.
9. Balkaya. 2015. 572.
10. L.Bilge, Mustafa. Sadabat Paktı. TDV İslâm Ansiklopedisi. [Çevrimiçi]
Türkiye Diyanet Vakfı, 2008. https://islamansiklopedisi.org.tr/sadabadpakti .
[/vc_toggle]

KKTC’nin Yeni Cumhurbaşkanı: Ersin Tatar

KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi, tarafını açıkça Türkiye’den yana olduğunu belirten Ersin Tatar oldu. Tatar’dan önceki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın son dönemlerde izlediği politika, birçok kesim tarafından eleştirilerin odağı haline gelmişti. Bu eleştirilerin ne boyutta olduğunu anlamak için son seçimlerin sonuçlarına bakmak yeterli olacaktır. Batılı ülkelerin desteğini alabilmek için verilen demeçler, “Ana Vatan” Türkiye’nin karşısında izlenen tutum; Ersin Tatar’ın bir nevi ekmeğine yağ sürmekti. Siyasi karmaşıklığın tam ortasında doğru seçim politikası uygulayan Ersin Tatar, Başbakan unvanından sonra “Yavru Vatan”ın yeni Cumhurbaşkanı unvanına sahip oldu.

Ersin Tatar’ın Hayatı ve Siyasete Atılımı

1960 yılında Lefkoşa’da dünyaya gelen Ersin Tatar, ilkokul eğitimini Kıbrıs’ta tamamlamıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası okulu güney kısımda kalmış, bu nedenle ortaokul eğitimine İngiltere’de devam etmesi uygun görülmüştür. Lise eğitimini de burada tamamlayan Tatar, Cambridge Üniversitesi İktisat Bölümü’nü kazanmıştır. Eğitim hayatını sonlandırmasıyla beraber, günümüzde de adını sıkça duyduğumuz “PricewaterhouseCoopers(PwC)” adlı danışmanlık şirketinde çalışmış, ardından mali müşavir olmuştur. 1991-1992 yıllarında ülkemizde Nurol Makine A.Ş’ de finansman müdürlüğü yapan Tatar, çalışma hayatında büyük bir değişikliğe gitmiş ve medya sektörüne yönelmiştir. 9 yıl boyunca Show TV’de Genel Koordinatörlük görevini yürüten Ersin Tatar, bu süreç içerisinde KKTC’nin ilk özel televizyon kanalı “Kanal T”yi kurmuştur.

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın kurduğu Ulusal Birlik Partisi (UBP), Tatar’ın siyasete atılırken tercih ettiği partiydi. Milliyetçi kimliği ile bilinen bu partiye 2003 yılında dahil olmuş, takvimler 2009’u gösterdiğinde ise Lefkoşa Milletvekili seçilmişti. Seçimlerden yaklaşık 1 ay sonra hükümetin Maliye Bakanlığı’na atanmıştır. 2013 yılında güvensizlik oyu sonucunda hükümet düşünce Tatar’ın görevi de son bulmuş, ancak UBP içinde görev almaya devam etmiştir. 2018 yılına gelindiğinde ise parti kurultayında başkanlığa seçilmiştir. 2019 Mayıs’ında kurulan UBP-Halk Partisi koalisyonunda Başbakanlık görevini yapmış, bu yılın Ekim ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminden de başarıyla ayrılmış ve KKTC’nin 5.Cumhurbaşkanı olmuştur.

Ersin Tatar’ın Siyasi Tutumu

KKTC Cumhurbaşkanı Tatar’ın siyasi tutumu, ülke kurucusu Denktaş’ın ideolojileriyle oldukça örtüşüyor. Milliyetçilik ilkesinin yanı sıra demokrasi ve uzlaşıdan yana olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bakınız ki Rum kesimiyle çatışmalardan ziyade diyaloğu arttırma çabası, “Hayalet Şehir” olan Maraş mevzusunda gözükmektedir. Tabiri caizse yılan hikayesine dönüşen; KKTC’ne bağlı Gazimağusa şehrindeki Maraş bölgesi, 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası kapanmıştı. 1970’li yılların başında dünyaca ünlü yıldızların tatil için tercih ettiği; hatta dünyada açılan ilk 7 yıldızlı otelin bulunduğu bu bölge, tampon bölge olarak görülüyordu. Rum kesimiyle devamlı diyalog kurma çabaları boşa çıkınca geçtiğimiz yıl bölgenin kamuya ait alanlarının açılması için ilk adımlar atılmıştı. Bu yılın Ekim ayında Türkiye’nin de desteğiyle tekrardan açılan bölge, açılmadan önce yalnızca bölgede bulunan BM askerlerine ve Türk askerlerinin kullanımına açıktı. Önümüzdeki yıllarda eski turizm günlerine dönmesi hedeflenen Maraş bölgesi; KKTC için büyük bir gelir kaynağı, yerli halk ve yabancılar için eşi zor bulunan tatil fırsatı haline dönüşecektir.

Başbakanlık sürecinde ülkenin en önemli revizyonu Maraş’ı açmak için gösterdiği çaba, Ana Vatan Türkiye’ye her daim sadakat ve bağlılık duyması; Mustafa Akıncı gibi bir siyasi figürü demokratik yollarla devirmesinin başlıca nedenlerindendir.

Tatar’dan Beklentiler

Küçük bir ada ülkesi olan, ancak diplomasi alanında oldukça geri kalmış bir ülke… Zira 1974’te Türkiye’nin büyük desteğiyle bağımsızlığını kazanan KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınmış bir ülkedir. Neredeyse 50 yıldır varlığını sürdüren bir ülkenin; Türkiye haricinde (nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu) başka tek bir ülke tarafından tanınmaması, diplomasi alanında daha çok çaba gösterilmesi gerektiğinin bir göstergesidir. Durumun daha vahim tarafı, haklı olunan konuda dahi gerekli mücadelelerin yeteri kadar yapılamamasıdır. Diğer taraftan halkın çoğunun Müslüman olmasına karşın, yine Türkiye haricinde (nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu) KKTC’ni tanıyan Müslüman bir devlet yok. “Sözde ‘Dindaş’ ve ‘Irkdaş’ ülkelere” dahi siyasi haklılıkların anlatıl(a)madığı bir ortamda, yeni Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a büyük görev düşüyor. Hayatının önemli bir alanını medya sektöründe kazanmış, yine hayatının önemli bir kısmını İngiltere’de geçirmiş bir siyasetçinin; ülke olarak hak ve sorumluluklarının tanıtılması konusunda tecrübelerini sonuna kadar kullanması beklenmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54597740

https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/10/19/kktc-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatar-kimdir-ve-kac-yasinda-kibrisin-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatarin-hayati-ve-siyasi-kariyeri

https://www.yenisafak.com/dunya/son-dakika-haberleri-kktcnin-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatar-3571432

https://www.bloomberght.com/kktc-de-secimin-galibi-ersin-tatar-2266795

https://www.haberturk.com/kuzey-kibris-turkiye-cumhuriyeti-cumhurbaskani-ersin-tatar-kimdir-kac-yasinda-2839900

https://www.gzt.com/jurnalist/46-yillik-sir-aciga-cikti-hayalet-sehir-kapali-maras-2517001
[/vc_toggle]

Şimdi Afrika Zamanı 1: Osmanlı Dönemi Libya Ülkesi

On altıncı yüzyıl boyunca, Habsburg İspanya’sı ve Osmanlı Türkleri, Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde bir yarıştaydılar. Osmanlıdan önce en son İspanya kuvvetleri, 1510’da Trablus’u ele geçirerek bölgeye hâkim olmuşlardı. Osmanlı öncesinde uzun yıllar birçok devletin işgal ettiği ya da yeni devletler içinde yer aldığı Libya, Osmanlı ile beraber göreceli bir istikrar dönemine girmiş, kabileli yapısı nedeniyle, dayı adı verilen kişiler tarafından bölge, Osmanlı ademi merkeziyetçi (yerel yönetimlerin güçlü olduğu) yapısıyla yönetilmiştir.

Bölgenin fethi Barbaros Hayrettin Paşanın Cezayir’i almasıyla ve ardından Tunus ve Trablus’a göz dikmesiyle başlamıştır. Sokullu Mehmet Paşa’dan sonra Kaptanı Derya olan Sinan Paşa 1551’de İspanyol Şövalyelerini Trablus’tan çıkardı ve bölge ele geçirildi. Donanmaya bağlı olan Turgut Reis tarafından şehir 1552′ te düzene sokuldu ve eski adıyla Trablusgarp olan Libya’da 360 yıllık Osmanlı yönetimi başlamış oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Turgut Reis Trablus’a sancak beyi olarak atandı. Fizan bölgesi alınmaya pek değer değildi o yüzden Osmanlı, çok üstüne gitmedi güneybatı 1580’lerde Fizan hükümdarları padişahlara bağlılıklarını kendiler verdiler, ancak Osmanlı Devleti orada herhangi bir etki yaratmaya çalışmaktan kaçındı. Doğu Libya’da yani Sireneyka bölgesinde Osmanlı’nın hakimiyeti vardı fakat otoritesi yoktu, ajanlar vasıtası ile elde tutulmaya çalışılmıştır.

Trablus 1611 yılına kadar, sultan tarafından atanan paşalar tarafından yönetildi. Bölgeye.1611 yılında dayılık sistemi geldi.

1. DAYILIK EYALET SİSTEMİ

Mağrip’te yani kuzeybatı Afrika’da İsyanlar ve darbeler çok sık görülüyordu ve genellikle yeniçeriler en çok para ödeyen ve kendilerini besleyenlere sadık kalıyorlardı. 1611’de, başarılı bir darbe sonucunda Süleyman Safar’ı hükümet başkanı olarak atamaya zorladı yerel güçler. Dayılık rejiminin gelmesi bu tarihten sonra başlar. Dayıların yönettiği rejim, iç işlerde özerkti ve yeniçerilerin askerlerinin padişahlarına bağlı olmasına rağmen, hükümeti de neredeyse bağımsız bir dış politika izlemeye bırakıldı. Dayılar; reisler ve yeniçeri subayları tarafından seçilmiş ancak merkezden beylerbeyi tayini de devam etmiştir. Bu dönemde beylerbeylerin yetkileri sembolik olmaktan öteye gitmemiş dayılar yönetimi fiilen ellerinde bulundurmuşlardır. 1711 yılında dayılık ve beylerbeylik dayıların uhdesinde birleştirilmiş ve artık merkezden beylerbeyi tayini yapılmamıştır. Bu durum 18. yüzyıl boyunca devam etmiştir.

2. BERBERİ SAVAŞLARI

Berberi Savaşları, 1801-1815 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri ve İsveç ile Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Kuzey Afrika Berberi devletleri arasında gerçekleşen 1. ve 2. Berberi Savaşları olarak adlandırılan deniz savaşlarıdır. Korsan faaliyetleri sonucu ABD Libya’ya donanmasını göndermiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta şu ki bu ABD tarihindeki ilk deniz aşırı harekattır. Berberi korsanların Akdeniz’deki Amerikan ticaret gemilerinden haraç talepleri üzerine çıkmış olup ilk savaş Libya ve ikinci savaş Cezayir kıyılarında gerçekleşmiştir. Bu savaşların sonunda ABD Osmanlı’ya ait olan korsanların kıyılarını ele geçirmiştir, nihayetinde ABD ve İsveç zaferiyle sonuçlanmıştır. ABD’nin yaptığı bu deniz aşırı harekât Akdeniz’de korsanlığı tarihe karıştırmıştır.

(1801-1815 Berberi Savaşları’nda ABD ve Osmanlı askerlerinin temsili tasviri.)

2016 yılında Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri 241. Yılını kutlamak adına Twitter’da bir gönderi paylaşmıştır. Bu gönderide kullandıkları bir resim içinde ay ve yıldızlı bayrağın olduğu ve bu resmin Berberi Savaş’ına ait olduğu görülüyor. ABD’nin tarihinde önemli bir deniz zaferi olan bu savaş, deniz kuvvetlerinin yıldönümü kutlamalarında unutulamayacak bir savaş olarak anılıyor.

3. SENUSİLİK VE LİBYA

Libya’nın 19. Yüzyılında ve 20. Yüzyılının ilk yarısında Senusilik önemli bir yere sahip. Senusilik, Muhammed Senusî tarafından 1837 yılında kuruldu. Mekke’de başladığı irşat faaliyeti sonucunda, “dört Sünni mezhep ile tarikat mensupları arasında orta bir yolda yürümeye, mezhep ve tarikatları birleştirmeye”, İslam dinini Afrika’nın iç bölgelerindeki yerliler arasında yaymaya ve halkı bid’atlerle, cehaletten kurtarmaya, eğitmeye, kardeşlik ve dayanışmayı geliştirilmeye çalışan tarikat, Fas’tan Yemen’e, İstanbul’dan Cava’ya kadar geniş bir coğrafyada etkili oldu.

Osmanlı Devleti tarafından 1856 yılında tanınan tarikat, memnuniyetle karşılandı ve Sultan Abdülaziz tarafından, Hicaz, Trablusgarp ve Bingazi Valileri ’ne, Senusi tekkeleri ve medreselerine karşı herhangi bir harekette bulunmamaları, 1865 tarihli bir fermanla emredildi. Şeyh Muhammed b. Ali Es-Senusi’nin oğlu Şeyh Muhammed Mehdi’nin, Libya (Trablusgarp), Büyük Sahra ve güneyine kadar yaydığı tarikat ve mensupları Senusiler’in, Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlılarla kurdukları birliktelik ise ilk değildi. Bundan önce de Senusiler, Fransa’nın Afrika’daki işgallerine karşı mücadeleyi örgütlediler. Osmanlı memur ve askerleriyle birlikte hareket ederek bazı girişimlerde bulundularsa da Fransızlar’ın 20 Ocak 1902’de Çad gölüne 10 km mesafedeki Senusi Zaviyesi’ni ele geçirmeleri teşebbüslerine darbe vurdu. Buna rağmen güneydeki mücadeleden vazgeçmeyen Senusiler, 1911 yılına gelindiğinde bu defa başlarında, Afrika’da “Mukaddem” denilen yeni Şeyhleri Ahmed Eş-Şerif Es-Senusi olduğu halde kuzeyden başlayan İtalyan işgaline karşı silahlandılar. Muhammed Senusî’nin oğlu Ahmedü’l-Mehdi tarafından geliştirilen bu tarikat. Abdulhamid döneminde sömürgeci devletlere karşı düşman bir tarikatın gelişmesini Sultan Abdülhamid halifelik siyaseti bakımından faydalı görmüştür. Tarikatın üçüncü şeyhi Ahmed Senusî’dir.

[irp posts=”28312″ name=”Libya Türkleri: Osmanlı Dönemi’nden Günümüze”]

Senusiler Libya’yı işgal etmek isteyen İtalya’ya karşı mücadele etmişler, 1. Dünya harbinde cihat fetvasına uyarak İngilizlere karşı da savaşmışlardır. Ahmet Senusi, savaşın sonuna doğru Sultan Reşad’ın dâvetlisi olarak İstanbul’a gelmiş, daha sonra Kuva-yı Milliye’ye destek olmak için 1920 sonlarında Ankara’ya geçmiştir. Bir taraftan, İngilizlerin işgali ve kontrolüne girmiş Osmanlı topraklarındaki anti-emperyalist ve dindar unsurları harekete geçirerek İngiltere’yi zor durumda bırakmak, diğer taraftan, Hint Müslümanlarının İngiltere’de ve uluslararası kamuoyunda meydana getirdikleri Ankara yönetimi lehindeki havayı güçlendirmek için Şeyh Senusî çok önemli bir sembol olmuştur.

Mustafa Said BİLGİN
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde Turkish Weekly: http://www.turkishweekly.net/news/111993/turkey-struggles-with-chaotic-evacuation-of-citizens-from-libya.htm adresinden alındı.

Doğan, M. (2011, 02 24). Senüsilik ve Libya. 02 22, 2019 tarihinde Türkiye Yazarlar Birliği: http://www.tyb.org.tr/senusilik-ve-libya-2179yy.htm adresinden alındı.

Libya. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde AlJazeera: https://www.aljazeera.net/news/ebusiness/2005/1/22/%D8%A7%D9%84%D8%A8%D9%8A%D8%B6%D8%A7%D8%A1 adresinden alındı.

Libya. (1987). 02 20, 2019 tarihinde Country Studies: http://countrystudies.us/libya/ adresinden alındı.

Ongur, B. (2016). LİBYA; KADDAFİ DÖNEMİ VE SONRASI.

The darkest deal. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde The Economist: https://www.economist.com/britain/2011/02/10/the-darkest-deal adresinden alındı.

Uşi Antlaşması. (2017, 07 17). 02 20, 2019 tarihinde Antlaşmalar: https://antlasmalar.com/usi-antlasmasi/ adresinden alındı.

WikiLeaks cables: Lockerbie bomber freed after Gaddafi’s ‘thuggish’ threats. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde The Guardian: https://www.theguardian.com/world/2010/dec/07/wikileaks-gaddafi-britain-lockerbie-bomber adresinden alındı.

[/vc_toggle]

Emmanuel Macron’un Libya ve Suriye Politikası

Emmanuel Macron 27 Aralık 1977 tarihinde doktor bir anne ve nöroloji profesörü bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Lise eğitimini bir Katolik lisesinde alan Macron, üniversite eğitimini ise Paris-Nanterre Üniversitesi’nde felsefe okuyarak tamamladı. Ardından felsefe alanında yüksek lisans yaparak ülkenin önde gelen okullarında siyaset ve bürokrasi eğitimi aldı. Fransa’nın Nijerya büyükelçiliğinde de çalışan Macron, bu süre zarfında Fransa’nın eski başbakanlarından Michel Rocard ile tanıştı ve Rocard’ın siyasi düşüncelerinden etkilendi. Rocard sayesinde siyasiler ve bürokratlarla iyi ilişkiler kuran Macron, çevrisini ve dolayısıyla yaşamını derinden etkileyecek ilişkilerin temellerini atmış oldu. Macron’un Jacques Attali ile tanışması hayatının dönüm noktası olmuştur. Jacques Attali, Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir’den Fransa’ya göç eden bir Yahudi’dir. Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın on yıl süreyle danışmanlığını yapan Attali aynı zamanda ünlü bir ekonomist ve Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankasının başkanlığı görevini yürütmüştür [1]. Macron, Attali aracılığıyla Rotschild iş bankasında çalışmaya başladı ve buradaki kariyeri hızlı bir şekilde ivme kazanarak dikkatleri çekmeyi başardı. Bankadaki kariyeri dolayısıyla iş dünyası ile olan ilişkilerini genişletme fırsatı bulan Macron’un tanınırlığı da artmıştır. Macron, Attali aracılığıyla bu sefer dönemin Cumhurbaşkanı adayı Hollande ile tanıştı ve Hollande’nin ekonomik danışmanı olarak görevlendirildi.
Macron, 2012 yılında Hollande’nin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevine getirildi. 2014 yılında ise Ekonomi ve Sanayi Bakanı olan Macron hızlı ve önlenemez bir şekilde yükselmeye başlamıştı. Macron 2016 yılına ‘’Yürüyüş’’ adında yeni bir siyasi oluşum kurarak, bu oluşumu siyasi etkilerden arındırıp toplumun her kesimine hitap etmesini amaçlamıştır. Bu doğrultuda hükümetin mevcut kötü ekonomik gidişatının ‘’Yürüyüş’’ hareketine zarar vermemesi amacıyla hükümetteki görevinden istifa etmiştir [2]. Macron, 23 Nisan 2017 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Marine Le Pen ile ikinci tura kalmış ve 7 Mayıs 2017 tarihinde 2. tur Cumhurbaşkanlığı seçim sonucu neticesiyle Fransa’nın 8. Cumhurbaşkanı seçilmiştir [3].

Macron’un Libya Politikası 

Fransa, Hollande döneminde Libya’daki tarafların her ikisine gerek ekonomik gerekse mali anlamda destekte bulunmuştur. Fransa yürüttüğü Libya siyasetinde kendi içerisinde dahi çatlaklar oluşturmak suretiyle iç savaş ortamının derinleşmesine ve giderek kaygı veren boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Hollande döneminde Dışişleri Bakanının Serrac’ı, Savunma Bakanının ise Hafter’i desteklediği görülmüştür. Hollande döneminde bu tür destekler gizli yapılırken, Macron’un başa gelmesiyle Hafter’e yönelik destek açık bir şekilde yapılmaya başlanmıştır [4]. Fransa, Libya’daki gayrimeşru lider olan Halife Hafter’in yanında yer alıyor ve bu tercihinin neticesinde uluslararası toplum tarafından şiddetle eleştiriliyor. 2015 Suheyrat Anlaşması çerçevesinde BM tarafından tanınan El Serrac hükümetinin karşısında bulunan darbeci Hafter güçlerinin yanında yer alan Fransa, bölgedeki meşruiyetini ve varlığını bu kuvvete dayandırmakla başta BM, NATO VE AB olmak üzere uluslararası toplumun tepkisini çekmektedir [5]. Fransa, Libya’da izlediği politika ile başta Kuzey Afrika olmak üzere Doğu Akdeniz ve Basra Körfezine giden alandaki eski gücünü tekrar elde etmek istiyor. Libya’nın doğusundaki gücü elinde bulunduran Halife Hafter, ülkenin batısında bulunan meşru hükümete yönelik olarak başlattığı ‘’Öfke Volkanı Operasyonu’’ ile çeşitli katliamlara neden olmuş ve bu görüntüleri sosyal medya hesaplarından paylaşmışlardır. Ayrıca Hafter güçlerinin çekildiği bölgelerde ortaya çıkan toplu mezarlar, yaşanılan insanlık dışı uygulamalar hakkında bilgi vermektedir [6].
Libya’nın istikrarlı bir yapıya kavuşamamasının ve yaşanılan iç savaşın sona ermemesinin nedeni olarak, Fransa’nın Hafter güçlerine verdiği destek gösterilmektedir. Fransa, bölgede tek ve güçlü bir Libya’nın varlığının nüfuz alanını daraltacağını ve Kuzey Afrika’daki Fransa varlığı için tehdit oluşturacağını düşünmektedir. Fransa parçalı bir şekilde yönetilen ve bu parçalardan en az birisinin kendisine bağımlı olduğu bir Libya istemektedir. Bu hedef doğrultusunda BM tarafından tanınan meşru hükümet yerine darbeci Hafter yönetimini desteklemektedir. Ayrıca bölgede faaliyet gösteren ve Rusya lideri Putin’e yakınlığı ile bilinen paralı asker grubu Wagner ile birlikte hareket etmektedir. Bu durum NATO’nun birlik ve bütünlüğüne zarar verdiği gibi örgüte olan güvenin de sarsılmasına neden olmaktadır [7]. Fransa’nın Libya’da izlediği politika AB’nin bölgeye yönelik politikalarıyla da çelişmektedir. AB, ülkenin batısında bulunan Ulusal Mutabakat Hükümetini tanımaktadır. Buna karşılık AB’nin kurucu üyelerinden olan Fransa’nın Halife Hafter’i desteklemesi, birlik içerisinde ayrılık yaratmak suretiyle birliğin küresel etkisini önemli ölçüde azaltmaktadır. Libya üzerindeki menfaatlerini ve bölgeye yönelik stratejisini korumak isteyen Fransa, bölgedeki nüfuzunu kaybetme endişesi yaşamaktadır. Bu endişesini bertaraf etme amacıyla, demokratik değerlerle çelişmekten de çekinmemektedir [8].

Macron’un Suriye Politikası 

Fransa’nın Suriye’ye yönelik izlediği politikada önemli iki kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki Esad yönetimi tarafından masum sivil halka yönelik olarak gerçekleştirilen kimyasal saldırı ve DAEŞ terör örgütünün Paris’te gerçekleştirdiği terör faaliyetleridir. Fransa, Suriye’de varlık gösteren terörist bir grubun ülkenin başkentinde bombalı saldırı gerçekleştirmesiyle Suriye sorunuyla daha fazla ilgilenmeye başlamıştır [9]. Fransa’nın Suriye’de izlediği politikalar temelde ABD ile paralellik göstermektedir. Suriye’deki iç savaşın henüz başlarında muhalif grupları destekleyen Fransa, DEAŞ’ın güçlenerek terör faaliyetlerinde bulunmasının ardından bölgedeki PYD/YPG/PKK güçlerini desteklemiştir.
Fransa bu doğrultuda bölgedeki Kürt gruplara destek vermekten çekinmemiştir, DAEŞ ile mücadele bahanesiyle ABD ile ortak politika yürüterek Suriye’nin kuzeyinde bir terörist oluşumun varlığı için çabalamaktadır. Ortadoğu siyasetinde daha fazla söz sahibi olmak isteyen Fransa’nın, gerek Suriye’de gerekse Libya’da terörist unsurları desteklemesi bölgedeki siyasi denklemlerin açıklanması açısından son derece önemlidir [10].

Sonuç Yerine 

Fransa lideri Emmanuel Macron, popülist söylem ve eylemlerine Ortadoğu coğrafyasında da devam etmektedir. Bu amaçla Libya’da BM’nin tanıdığı meşru hükümetin karşısında yer alan darbeci general Halife Hafter’i desteklemektedir. Macron’un bu politikası başta AB politikaları olmak üzere BM politikalarına da ters düşmektedir. Fransa, Libya’da bu şekilde davranarak Libya’nın bölünmesine ve bu bölünmüş yapının devamına neden olmaktadır. Bu politika AB’nin politikalarına tamamen ters düşmektedir. Fransa üyesi olduğu AB’nin tutarlı davranmasını engelleyerek birliğin etkisini önemli ölçüde kırmaktadır. Avrupa’ya yönelik, başta Suriye ve Libya’dan gelen mülteci akınının son bulmasını hedefleyen AB, bölgede istikrarın tekrar temin edilmesini amaçlamaktadır. Fransa’nın Suriye politikası tamamen ABD ekseninde gelişim gösterip hareket alanı elde etmektedir. Fransa, Suriye krizinin patlak verdiği ilk dönemde Esad’a karşı muhaliflerin yanında yer alarak, bölgeye tekrar istikrarın kazandırılmasına yönelik adımlar atmıştır. Fakat gittikçe güçlenen ve Fransa’da terörist faaliyetlerde bulunan DAEŞ tehdidine karşı PYD/YPG/PKK terör örgütünü desteklemekten geri durmamıştır. Bu doğrultuda açıktan ve gizliden PYD/YPG grubunu destekleyerek Türkiye’yi karşısına almaktan çekinmemiştir. Fransa, Türkiye’nin PYD/YPG terör örgütünü PKK’nın devamı olduğunu defalarca açıklamasına rağmen bu eli kanlı örgütten desteğini çekmemiş aksine Türkiye’yi DEAŞ’ın yanında yer almakla suçlamıştır. Fransa ABD ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG/PKK kontrolünde bir koridor oluşturup, içinde IKBY’nin de (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi) bulunduğu bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır. Macron, Fransa’yı AB içerisinde lider ülke yapmaya yönelik politikalarına devam ederek eski sömürgeci mantığı ile hareket etmektedir. Bu doğrultuda bölgede kendisine en güçlü rakip olarak Türkiye’yi görmektedir. Söylem ve eylemlerinin odak noktasının Türkiye olmasının nedeni budur. Başta Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz politikaları olmak üzere Türkiye’nin karşısında yer alacak yerel ve bölgesel her aktörü destekleyen Fransa bu yolla Türkiye’nin etkinliğini kırmayı hedeflemektedir.
[irp posts=”27901″ name=”‘AB Gerekirse Libya’da Askeri Tehdit Seçeneğini Kullanmalı'”]
[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/fransanin-yeni-cumhurbaskani-macron-oldu-emmanuel-
macron-kimdir,d1z8vtEElEmkKzAClCnz2A/9t3fDquqdk-Jmu3uspIXjA

[2] https://www.dw.com/tr/emmanuel-macron-kimdir/a-38741971

[3] https://www.biyografi.info/kisi/emmanuel-macron

[4] https://www.setav.org/perspektif-fransanin-libya-politikasi/

[5] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fransa-libyada-ekonomik-ve-jeopolitik-emellerini-darbeci-hafter-
ile-korumanin-pesinde/1895655

[6] https://www.facebook.com/Burkanly/

[7] https://ordaf.org/libya-krizi-ve-dogu-akdeniz-denkleminde-fransiz-politikalari/

[8] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fransanin-ikiyuzlu-stratejisi-libya-nin-siyasi-istikrarini-tehlikeye-
atiyor/1888248

[9] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/suriyede-kimyasal-saldiri-iddiasi-1300-olu-24560670

[10] https://www.setav.org/analiz-fransanin-suriye-stratejisi/
[/vc_toggle]