Avrupa Birliği’nin Etki Alanı: Belarus

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Belarus bağımsızlığını kazanmıştır. Belarus, Sovyetler Birliği’nin Rusya ve Ukrayna dışında Slav olan üçüncü ülkesidir. Bağımsızlığın sonrasında Belarus’un başkenti Minsk’te Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kurulmuştur.

1994 yılında yapılan ilk devlet başkanlığı seçiminde Yolsuzlukla Mücadele Komitesi Başkanı Aleksandr Lukaşenko devlet başkanı olmuştur. Lukaşenko seçimleri ülkede artan yolsuzlukla mücadele ve Rusya ile yeniden yakın bağlar kurma kampanyası ile kazanmıştır. Çünkü Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanması sonrası ülkenin ekonomik durumu işsizlik ve enflasyonun artması başta olmak üzere kötüye gitmiş ve ülke halkı Sovyet sisteminin geri gelmesini istemiştir. Bunu takiben 1995 yılında Rusya ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamıştır ve Rusça’yı Belarus’ta eş resmi dil haline getirmiştir. Belarus’un Rusya ile sıkı bağlarını güçlendiren Lukaşenko ayrıca bu yıllarda ülkede bağımsız ve muhalif medyayı bastırma çabalarını yoğunlaştırmıştır. Svaboda Radyosu’ndan gazeteci Oleg Gruzdilovich Belarus’un demokrasiden uzaklaşıp Sovyet tarzı bir yapıya doğru dönüştüğünü ifade etmiştir. 1994 yılında yürürlüğe giren anayasa ülkeyi demokratik ve sosyal devlet olarak nitelendirirken 1996 yılında meşruiyeti Belaruslular ve uluslararası toplum tarafından sorgulanan bir referandumla cumhurbaşkanının yetkileri büyük ölçüde genişletilmiştir.

[irp posts=”28857″ name=”Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler”]

1990’lı yıllardan beri Avrupa Birliği’nin Belarus politikası belli başlı çatışma alanları olarak karşımıza çıkmıştır. Bunlar Belarus’un Rusya karşısında bağımsızlığını kazanması isteği, 2004 AB genişlemesinden sonra komşu bir ülkeyle işlevsel bir ilişkiye olan ihtiyaç ve Belarus siyasal sisteminde insan haklarına ve liberalleşmeye önem verilen bir siyasi gündemdir. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ise 2005 yılında siyasi değişim çağrısında bulunduğunda, Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Lukashenko’ya destek vermiştir. “Elbette, bazılarının rejim değişiklikleri dediği şeyi hiçbir yerde savunmayacağız. Demokratik sürecin, reform sürecinin dışarıdan empoze edilemeyeceğini düşünüyoruz.” açıklamasında bulunan Rusya bunu yanı sıra AB’nin Doğu Ortaklığı projesinden sonra AB’yi Belarus’ta etki alanını genişletmekle suçlamıştır.

9 Ağustos 2020 yılında yapılan seçimlerde Lukaşenko oyların % 80’ini alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilmiştir. Litvanya’ya sığınan muhalif aday olan Svetlana Tikhanovskaya ise oyların sadece % 10’unu alabilmiştir. Seçimlere hile karıştırıldığını ve adil bir şekilde yapılmadığını ifade eden Belaruslu muhalif liderler halkı protestolar için sokağa çağırmıştır. Avrupa Birliği ise bu durumda Lukaşenko’yu Belarus’un meşru devlet başkanı olarak tanımayacağını ilan etmiştir. Lukaşenko ise muhaliflerin yürüttüğü protestoları melez savaş olarak nitelendirip, Batı’nın, Ukrayna’nın, hatta ülkenin ana müttefiki Rusya’nın istikrarını bozabileceğini iddia etmiştir.

Sokaklarda siyasal ve toplumsal hareketlilik devam ederken muhalif lider Tikhanovskaya, Lukaşenko’yu 25 Ekim’e kadar görevi bırakmasını, aksi takdirde protestoların ve grevlerin devam edeceğini dile getirmiştir. Bunun yanı sıra Tikhanovskaya, Fransa’nın Belarus’ta aracı rolü oynamasını Macron’dan talep etmektedir. Nitekim Fransa da Lukaşenko’nun ülkede iktidarı zorla tuttuğunu ileri sürerek gitmesi gerektiğini düşünmektedir.

(Cumhurbaşkanı seçim sonuçlarını protesto eden Belarus halkı. 2020)

Belaus’ta cumhurbaşkanının genişletilen yetkileri ve son seçimlerde hile tartışmaları ülkede insan hakları ve ifade özgürlüğü ve demokrasi tartışmalarını gündeme getirmiştir. Muhalif liderler tarafından yönlendirilen halk protestoları Avrupa Birliği ve Rusya’nın karşı karşıya kalacağı bir alan olarak gün yüzüne çıkmıştır. Lukaşenko’nun Rusya’ya yakınlığı Avrupa devletleri tarafından hoş karşılanmamaktadır. Bu durum ileride AB’nin normlar ve evrensel değerler bağlamında Belarus politikasını şekillendirecektir. Bilindiği üzere AB kendini normatif bir sivil güç olarak değerlendirmektedir ve kıtadaki devlet başarısızlıkları Birlik için birer tehdittir. Belarus bu noktada AB’nin değerler açısından sınanacağı bir ülke olacak gibi durmaktadır.

Elif ATEŞ
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Nice, A. (2012). Playing Both Sides: Belarus between Russia and the EU. (DGAP-Analyse, 2). Berlin: Forschungsinstitut der Deutschen Gesellschaft für Auswärtige Politik e.V.

https://nbn-resolving.org/urn:nbn:de:0168- ssoar-350228

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/belarus-secimleri-ve-sonrasi-kose-yazisi-18089

https://www.bbc.com/news/world-europe-17941637

https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/tikhanovskayadan-lukasenkoya-25-ekime-kadar-gorevini-birak-6079684/

https://tr.euronews.com/2020/09/28/belaruslu-muhalif-tikhanovskaya-lukasenko-gitmeli-diyen-macron-un-arabulucu-olmas-n-istedi

https://abcnews.go.com/International/wireStory/belarus-leader-26-years-warns-election-protests-72211061

Belarus’ Lukashenko Escalates His War On The Media

 

[/vc_toggle]

Türk’ün Ortak Çatısı: Türk Konseyi / Türk Keneşi

Türk’ün Ortak Çatısı: Türk Keneşi (Türk Konseyi)

Şüphesiz ki 20.yüzyılın Uluslararası İlişkilere diğer bir etkisi de uluslararası örgütlerin ortaya çıkması ve yeni yüzyıl ile birlikte etkin, buna mukabil söz sahibi olmaya başlamasıdır.
Bu örgütleşmelerin amaçları temelde uluslararası barış düzenini sağlamak, global ya da bölgesel düzeyde devletlerarası sürdürülebilir iş birliklerini artırmak olarak sıralanabilir ve bu örnekler pek tabii artırılabilirler. Bu yazıda uluslararası örgüt başlığına uygun olarak ortak dil, kültür ve tarihe sahip Türk devletlerinin oluşturduğu ve gün geçtikçe güçlenen bir uluslararası örgüt olan Türk Keneşini işleyeceğiz. Ayrıca bu konseyin ortaya çıkışını, vizyonunu, misyonunu ve faaliyetlerini ele almaya çalışacağız.

1.Türk Keneşinin Kuruluşu

“Keneş sözcüğü, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugatit Türk kitabında konsey anlamını vermekte olup, diğer Türk lehçelerinin ortak unsurlarına da bir örnek teşkil eder vaziyettedir.”

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni Türk devletleri olan Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan şüphesiz ki Türkiye için büyük bir heyecan yaratmış, ülkemiz bu yeni Türk devletler, için model ülke olarak gösterilmiş fakat sonrasında bölge hakimiyetini kaybetmek istemeyen Rusya, yeni Türki devletler üzerinde etkisini artırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin
o dönemki dış politikasında karar değiştirerek uyguladığı “Russia First” yani “Önce Rusya” politikası da adeta Rusya’nın önünü açmıştır.

1991 yılının Aralık ayında Rusya, eski SSCB devletlerinden olan 10 devlet ile Bağımsız Devletler Topluluğunu oluşturmuş ve 1992 yılının mayıs ayında ise bölge ülkelerinden Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan ile bir askeri antlaşma olan Kolektif Güvenlik Antlaşmasını imzalamıştır. Aynı zamanda Rusya 1993 yılından itibaren eski Sovyet ülkelerine karşı Yakın Çevre Doktrini kapsamınca yaklaşarak bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalışmıştır.

Türkiye ise köklerine bağlı siyasal ve kültür birliği ekseninde bölge ülkelerine yaklaşarak etkisini artırmaya çalışmış olsa da Rusya’nın bölgede attığı sağlam adımlar neticesinde bölgedeki dengeleri anlama ve analiz etme sürecine girmiştir.
Türk Devletleri arasında oluşturulan ilk temas 1992 yılında başlayan “Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirveleri” olmuştur. Ankara’da başlayan bu zirveler 2010 yılına kadar sürmüştür fakat ortak bir uluslararası örgüt kurma gayesi güdülmemiş olup istisnai olarak bazı zirvelerde ise gelecekte ortak bir kurumsal yapı kurulma işaretleri görülmüştür.

Bunlar: Türkçe Konuşan Devletler Daimi Sekretaryasının kuruluş süreci, sekretaryanın ortak tüzüğünün hazırlanması ve kabulü , ayrıca Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen altıncı zirve ile Daimi Sekretaryanın Türkiye Cumhuriyeti’nde tesisine karar verilmesi olarak sıralanabilirler.

2001 yılında Istanbul’da yapılan yedinci zirveyle birlikte Kazakistan Eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenterler Asamblesi kurulması önerisini vermiştir daha sonrasında 2009 yılında yapılan dokuzuncu zirvede ise yapılan Nahçıvan Antlaşması yeni bir döneme ışık tutmuş ve bu antlaşmayla birlikte Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan tarafından “Türk Dili Konuşan Ülkeler İş Birliği Konseyi” kurulmuştur.

2. Türk Keneşinin Amaçları

Üye devletler, BM Antlaşması’nın amaç ve ilkelerine bağlılıklarını temin ederek, Türk Keneşinin temel amacının üye Türki devletler arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi, küresel ve bölgesel düzeyde barışa katkı sunulması olarak belirlemişlerdir. Nahçıvan Antlaşması’nın 2.maddesinde yer alan temel amaç ve görevlerin bazıları kısaca şöyledir:

-Taraflar arasında karşılıklı güven, dostluk ve iyi komşuluğun güçlendirilmesi,
-Küresel ve Bölgesel barışın ve refahın korunup ve artırılması,
-Dış politikada üye ülkelerin ortak tutumlar benimsemesi,
-Uluslararası Terörizme karşı koordineli mücadele,
-Ülkeler arasında ortak çıkarların korunması ve etkili bölgesel ya da ikili ilişkilerle teşviklerin artırılması,
-Ülkeler arasında ticaretin geliştirilmesi ve karşılıklı ticaret için uygun şartların hazırlanması,
-Ekonomik açıdan ülkeler arasında dengeli bir büyüme, sosyal ve kültürel açıdan gelişimin amaçlanması,
-Türk halklarının sahip olduğu ortak dil ve tarih mirasının korunması, geliştirilmesi ve bu yöndeki yayın faaliyetlerinin çoğaltılması,
-Eğitim, bilim, teknoloji ve kültür alanlarında atılan adımlarım geliştirilip çeşitlendirilmesi.

3.Türk Keneşinin Yapısı

Her uluslararası örgütte olduğu gibi Türk Keneşinin de daimi organları mevcuttur. Bunlardan kısaca bahsedecek olursak, en güçlü ve üst karar alma mekanizması olarak Devlet Başkanları Konseyi öne çıkar ve o sene yapılan toplantıya ev sahipliği yapan devlet bir sonraki toplantıya kadar dönem başkanlığını elinde bulundurur.
İkincil olarak Dışişleri bakanlarından oluşan Dışişleri Bakanları Konseyi bulunur ve her yıl düzenli olarak toplanırlar. Bunların altında Kıdemli Memurlar Komitesi bulunur ve onu sırasıyla Aksakallar Konseyi ve Sekretarya izler.

Sonuç

Türk Konseyi, esas ismiyle Türk Keneşi, hükümetler arası bir örgüttür. Bu örgütün kurulmasında SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk devletlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iş birliği kurma konusundaki çaba ve girişimleri büyük bir önem taşımaktadır. Ayrıca, Türk Keneşinin kapsamı ve amacı kesin olarak belli olmakla birlikte yapısı itibariyle sınırlı ve bölgesel bir örgüt olma eğilimindedir. Fakat bünyesinde kendisi ile ilişkili kuruluşları bulunduran Türk Keneşi adeta bir çatı örgüt özelliği de göstermektedir.
Bağımsızlıkları tanınmayan ya da özerk olarak varlığını sürdüren Türk devletlerinin katılmasında engel bulunmayan Türk Keneşi, eğitim, ticaret, kültür, dil, ekonomi, turizm, dış politika gibi birçok konu hakkında projeler ve faaliyetler üretmekte ve uygulamaktadır. Bu faaliyetler ile ilişkilerin kuvvetlenmesi ve Avrasya’da bölgesel, sürekli bir iş birliği amaçlanmaktadır. Günümüzde ise Türk Keneşine üye ülkeler arasında kurucu ülkeler olarak Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye bulunmakta ve bu dört ülkenin yanı sıra, 2019 yılının Ekim ayında yapılan zirve sırasında Özbekistan tam üye sıfatıyla katılmış ayrıca 2018 yılının Eylül ayında gerçekleşen altıncı zirvede ise Macaristan gözlemci ülke statüsünde Türk Keneşine katılmıştır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

V. ULUSLARARASI TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU, BİLDİRİLER KİTABI, 3. CİLT 11-13 Ekim 2018

Ateş, Davut (2014), Uluslararası Örgütler Devletlerin Örgütlenme Mantığı, Dora Yayınları, Bursa.

Başak, Cengiz (2012), Uluslararası Örgütler, Seçkin Yayıncılık, Ankara.

Bennett, A. L. & OLĠVER, J. K. (2015), Uluslararası Örgütler, BB101 Yayınları, Ankara.

Denk, Erdem (2015), Uluslararası Örgütler Hukuku: Milletler Cemiyeti Sistemi, Siyasal Kitapevi, Ankara.

Erol, M. S. & ÇELİK, K. E. (2017), ―Türk Dünyası‘nda İşbirliği Denemesi: Türk Keneşi ve Kazakistan, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 17/2 Kış, s. 15-32.

Şahin, Çiğdem (2015), ―Uluslararası Örgüt İşlevleri Açısından Türk Konseyi (Türk Keneşi), 13. Uluslararası

Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi, Bakü/Azerbaycan.

Togan, A. Zeki Velidi (1981), Bugün ki Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, Enderun Yayınları 8, İstanbul.
[/vc_toggle]

Popüler Kültür Bağlamında Gelişen Kültürel Diplomasi

Kültür, toplumların en büyük ortak hazinelerinden birisidir ve nesilden nesle bilgi aktarımının oluşturduğu kolektif hafızanın en önemli öğesidir. İnsanoğlunun var olduğundan
beri yaptığı her şey “kültür” kavramının içerisine dahil olmaktadır. Tüm insanlığın ortak bir kültürü olduğu gibi insanlığın içindeki -ulus olarak tanımlanan- grupların da kendi kültürleri vardır. Bu kültür oluşumunda din, dil, ırk, ortak tarih gibi etmenler rol oynamış ve bazı insan gruplarını diğerlerine nazaran ortak noktada buluşturarak “millet” dediğimiz kavram ortaya çıkmıştır. Milletler ayrı devletler oluştursa dahi paylaştıkları ortak kültür sayesinde iyi ilişkiler içinde kalmaya ve iş birliği yapmaya devam etmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle artan küreselleşmenin de etkisiyle, farklı kültürler arasındaki diyaloglar artmış ve ortak kültüre sahip olunmasa dahi toplumlar “popüler kültür” denilen ortak paydada buluşmayı başarabilmiştir. Günümüzde bu etkileşimin farkında olan devletler tarafından diğer toplumlarla ilişkilerini ilerletebilmek ve kendilerine yakınlaştırmak için “kültürel diplomasi” yöntemi kullanılmaktadır. Ayrıca devletler kültürlerini “yumuşak güç” olarak diğer devletler üzerinde kullanmaktadır.
Yumuşak Güç kavramını ortaya atan Joseph Nye’e göre siyasal değerler, kültür, dış politika gibi etmenler yumuşak gücü oluşturur (Nye, 2008:94-110). Bununla birlikte, Nye’e göre devletlerin gücünün azalıp sivil toplumun önem kazandığı günümüz uluslararası ilişkiler sisteminde yumuşak güç kavramı üzerinde durulması gereken önemli maddelerden biri haline gelmiştir. Kültürel Diplomasinin tarihsel olarak, devletler arasında hediye alıp-verme eylemi ile başladığı söylenebilir (Scott-Smith,2016:178). Kültürel Diplomasinin başlamasının temel nedeninin, milliyetçilik ile ilişkili olduğu düşünülmektedir (Paschalidis,2009:277). Devletler genelde kendi gelişmişliklerini göstermek ve diğer devletlerden üstün olan farklarını ortaya koymak için bu yöntemi kullanmışlardır. Sömürgeleşme döneminde batılı devletler -özellikle İngiltere ve Fransa- kendi kültürlerini dünya devletlerine yaymış ve gittikleri yerleri bu sayede asimile edebilmişlerdir. Soğuk Savaş döneminde ise bir yandan ABD, diğer yandan Sovyetler Birliği bir kültür savaşına girişmiş ve bu iki kutup da kendi kültürlerini üstün gösteren yayınlar ve eserler ortaya koymuştur. Bunun yanında dünyaya kendi kültürlerinin “daha iyi” olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar ve yumuşak güçlerini örnek göstermişlerdir (Lee 2015:354-355). Bu durumda “zihinleri ve kalpleri kazanmak” için kullanılan Kültürel Diplomasi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletlerin en önemli dış politika araçlarından biri olmaya devam etmektedir.

Türkiye’nin Yumuşak Gücü 

Devletlerin dışişleri bakanlıkları, kültürel diplomasi araçları ve yumuşak güç ile ilgili çalışmaları yürütmektedirler. Birçok ülke, öğrenci değişim programları, burs ve eğitim imkânı, yabancı dil okulları açma, sanat, sinema, gastronomi vb. alanlarda kültürel iş birlikleri yapmakta ve kültürel olarak etkili olmaya çalışmaktadır. Bu noktada, ülkemizde Türkiye Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde bulunan Yurtdışı Tanıtım ve Kültürel İşler Genel Müdürlüğü faaliyet göstermektedir (T.C Dış İşleri Bakanlığı). Bunun dışında, kuşkusuz Türkiye’nin yumuşak gücünün en önemli unsurlarından olan Yunus Emre Vakfı, Yunus Emre Enstitüsü ve Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nin yaptığı çalışmalar Türkiye’yi ve Türk Kültürü’nü dünyaya tanıtmayı amaçlamıştır (Çavuş,2012:30).
Ayrıca Ortadoğu ülkeleriyle “din” üzerinden ortak bir temelde buluşan Türkiye, son dönemlerdeki önemli kültür transferi araçlarından olan “dizi-film” sektörü ile de Ortadoğu da yumuşak güç kullanımı açısından etkili olmuştur. Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gören Türkiye, sahip olduğu demokrasi kültürü sayesinde bu iki kültür arasındaki etkileşimini arttırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye, imparatorluğun ulaştığı sınırlar sayesinde kültürel diplomasisini bu sınırlara da rahatça götürebilmiş ve kültür tanıtımını gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin Balkanlar’daki yumuşak gücü buna örnek verilebilir. Türki Cumhuriyetler ile kurulan yakın ilişkiler ve ekonomik iş birlikleri bu duruma verilebilecek başka örneklerdendir. TİKA, Kızılay gibi kurumların yaptığı yardımlar ve iş birliği programları da Türkiye’nin yumuşak gücünü arttırmaktadır.

Sonuç 

Soğuk Savaş sonrası küreselleşen dünyada hemen hemen her şey devletlerin sınırlarını yok sayarak hareket etmekte ve bu sınırların içindeki toplumlara ulaşabilmektedir. Küreselleşme öncesinde bile sınır tanımaz olan “kültür” kavramı, günümüzde “dünya turu” atmakta ve devletler tarafından da dış politika aracı olarak kullanılmaktadır. Tarihin her döneminde her devlet kendi kültürünü üstün görmekte ve diğer kültürleri yok sayarak kendilerininkini yaymaya çalışmaktadır. Geçmişte savaşlar yoluyla yayılan bu “egemen kültürler”, günümüzde diplomasi yoluyla yayılmaya çalışılmaktadır. Türkiye ise bu dönemde tarihsel, dilsel, dinsel veya ortak acıları öne sürerek kültürel kimliğini kullanmaktadır.
Bu yolla, din unsurunu kullanarak Ortadoğu ve Afrika’da, dil ve tarih gibi unsurları öne sürerek Kafkasya ve Orta Asya’da, tarihsel gerçeklikleri ön plana çıkararak Balkanlar’da yumuşak gücünü arttırmaya çalışmaktadır. Bunu da Yunus Emre Enstitüsü, Kızılay, TİKA, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı gibi kurumlar aracılığıyla yapmaktadır. Bölgesel güç olma yolunda ilerleme kaydetmek isteyen Türkiye’nin kültürel diplomasiye verdiği önemi arttırması gerekmekte ve kendi tanıtımını uluslararası arenada daha iyi yapması elzem hale gelmektedir. Unutulmamalıdır ki, “zihinler ve kalpler kazanılmadan” rıza gösterilmez.
[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]
[irp posts=”19099″ name=”Bizans İmparatorluğu Diplomasisi”]
Berkay Karlıdağ
Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) Çavuş, T. (2012), “Dış Politikada Yumuşak Güç Kavramı ve Türkiye’nin Yumuşak Güç
Kullanımı”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23-37

2)Lee, J. T. (2015) Soft Power and Cultural Diplomacy: Emerging Education Hubs in Asia
Comparative Education, 51(3), 353-374.

3) NYE, Joseph S. (2008), “Public Diplomacy and Soft Power”, The Annals of the Ammerican
Academy of Political and Social Science, 616, p.94, March

4) Paschalidis, G. (2009) Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad,
International Journal of Cultural Policy, 15(3), 275-289.

5)Scott-Smith, G. (2016) Cultural Diplomacy Alison R. Holmes ve J. Simon Rofe (Eds.) Global
Diplomacy, Westview Press, Bolder, 176-189.

6)T.C Dışişleri Bakanlığı Ülkemizin Yurtdışında Tanıtımı, http://www.mfa.gov.tr/ulkemizin–
yurtdisinda-tanitimi.tr.mfa, (13.10.2020)
[/vc_toggle]

IMF: Uluslararası Para Fonu Kuruluşu, Faaliyetleri

1944 senesinde ABD’nin New Hampshire eyaletinde, 44 ülkenin katılımıyla, Birleşmiş Milletler bünyesinde toplanan Bretton Woods konferansında alınan bir kararla International Monetary Fund (Uluslararası Para Fonu) kurulmuştur. Kuruluş amacı kabaca, üye ülkeler arasındaki ekonomik iş birliğini sağlamak ve 1929’da başlayan Büyük Buhranın sebep olduğu rekabetçi kur devalüasyonlarını engellemek olan IMF, çok sonraları çeşitli fonksiyonları bünyesinde barındıran bir kuruluşa dönecektir [1]. IMF’in kurulmasını gerekli kılan ihtiyaçlar 1930’da Büyük Buhran nedeniyle baş gösterdi. Ülkelerin milli gelirleri azalıyor, bu doğrultuda istihdam oranlarında düşüş yaşanıyordu. Küçülen dünya ekonomisinde yerini stabilize etmek isteyen ülkeler, rekabetçi devalüasyon uygulayarak kendi para birimlerinin değerini düşürüp, ihracatı artırmayı hedeflediler. Bu durum ithalatı olumsuz etkileyeceğinden; ithalatta döviz sınırlamasını uyguladılar ve bunların yanısıra milli pazarlarını dış rekabetten korumak için gümrük tarifelerini yükseltip miktar kısıtlamalarına gittiler. “Komşuyu fakirleştirme politikası” da denen bu uygulamalar, dünya ticaretinde büyük daralmalar meydana getirdi. Bu uygulamalar akabinde, özünde serbestlik olan ve döviz kurlarında istikrarın sağlanacağı bir sisteme ihtiyaç duyulduğundan IMF ve WB (Dünya Bankası) kuruldu. “İkiz Kuruluşlar”, “Bretton Woods İkizleri” de denen IMF ve WB arasında görev paylaşımının söz konusu olduğu bir sistem inşa edildi; IMF daha çok acil destek kredileri verirken WB, uzun vadeli kalkınma politikalarına fon sağlamak üzere tasarlandı. IMF’in kuruluşundaki temel amaçlar, IMF’in ana sözleşmesinde de belirttiği üzere 6 maddede belirtilmiştir. Bunlar ;

• Devletlerarası para sorunlarını, kalıcı bir kurum tarafından danışma ve iş birliği şeklinde çözmeye çalışmak.
• Uluslararası ticaretin dengeli bir şekilde gelişmesinin sağlanarak istihdamın artışını kolaylaştırmak, düşüşünü önlemek, üyelerin verim potansiyeli yüksek kaynaklarının gelişmesine yardımcı olmak.
• Üye ülkeler arasında düzenli kambiyo ilişkileri temin etmek adına kambiyo istikrarını stabil tutmak, düşüşüne mâni olmak.
• Üyeler arasındaki cari işlemlerin sağlıklı bir şekilde yürümesi için düzenli bir ödemeler sistem kurmak ve küresel ticaretin gelişimini engelleyen kambiyo kontrollerinin kaldırılmasını desteklemek.
• Üye ülkelerin dış ödemelerdeki dengesizliklerini, ulusal ve uluslararası istihdamlarını olumsuz etkilemeden, yeterli güvenceyi verdikten sonra fondan tahsisini sağlamak.
• Üye devletlerin dış ödemelerdeki dengesizliklerinin oranını ve süresini azaltmaya yardımcı olmak. (Özkaya, 2009)

IMF kuruluşundan bu yana siyasi bir oluşumun etrafında örgütlenen yapı olarak değil; daha ziyade teknokrat bir yapı olarak öne çıktı. IMF’in kendini organize ederken oluşturduğu misyonlar, modern bürokrasi kültürü ve teknokratların yorumu ile şekillendi.

FONUN ŞEKİL BAKIMINDAN İŞLEYİŞİ

IMF’in en üst düzey karar alma yetkisine sahip organı “Guvernörler Kurulu” dur. Her üye ülkenin kendisi, bu kurul için bir asil bir de yedek temsilci seçer ve bu temsilciler genellikle ilgili ülkenin maliye bakanı veya Merkez Bankası başkanından oluşur. Kararlar oy çokluğu ile alınmaktadır. Ayrıca Guvernörler Kurulu, İcra Direktörlerini de seçmektedir.

“Uluslararası Para ve Finans Komitesi” (IMFC) organı ise Guvernörler Kuruluna tavsiyelerde bulunmaktadır ve 189 üyeyi temsil eden ve bunlar arasından seçilen 24 ülkeden oluşmaktadır. IMF’i ilgilendiren ortak konular dahilinde yılda 2 kez bir araya gelen kurul üyelerinin aldığı kararlar resmi değildir, uzlaşı ile işler.

Guvernörler Kuruluna tavsiye niteliğinde bildiri veren bir diğer organsa “Kalkınma Komitesi” dir. Hem IMF’in hem de WB’nin (World Bank) Guvernörler Kurulunda yükselen piyasalar için tavsiyelerde bulunan, kritik kalkınma durumunda olan ülkeler ile fikir birliği kurmaya çalışan ortak bir komitedir. Genellikle kalkınma veya maliye bakanlarından oluşan 25 üyeye sahiptir.

“İcra Direktörleri Kurulu” Guvernörler Kurulu tarafından seçilen 24 üyeye sahiptir. Kurulun genel görevi gündelik faaliyetleri yürütmek ve fonun tüm çalışmalarını tartışmaktır. Kurul kararlarını genellikle konsensüse dayalı olarak alsa da bazen resmi oylamalarla da karar verildiği olur.

IMF’in başkanı hem IMF personelinin hem de İcra Direktörler Kurulunun başıdır ve Guvernörler Kurulu ya da İcra Direktörler Kurulunca önerilen herhangi bir ülkenin temsilcilerinden seçilir [2].

[irp posts=”26601″ name=”Türkiye’nin Üye Olduğu 38 Uluslararası Kuruluş”]

IMF’in finans politikaları dört ana grupta toplanabilir. “Rezerv Dilimi Politikası”, ödemeler dengesinde sorun yaşayan ülkelerin, IMF’deki kotalarının konvertible paralarla ödenmiş kısmını hiçbir şarta bağlı kalmadan kullanabilmeleridir.

(IMF Başkanı Kristalina Georgieva)

“Kredi Dilimleri Politikası” ise daha uzun vadeli sorunlar için oluşturulmuştur ve kendi içinde fraksiyonlarına ayrılmaktadır; Stand-by (SBA), ilgili ülkenin kısa süreli ödemeler dengesi sorunu için temin edilir. 1 – 2 yıllığına ve genelde 3 aylık taksitler şeklinde kullandırılır, geri ödemeler en fazla 5 sene içinde yapılmak suretindedir. Stand-by’ın ilgili ülke için en yüksek limiti ise yine ilgili ülke kotasının %100’üdür. Kredi Dilimleri Politikasının bir diğer alt dalı ise Genişletilmiş Fon Kolaylığı (EFF)’dır. Burda daha çok orta uzun vadeli ödemeler dengesi çeken ve makro ekonomik yahut yapısal sorunları çözmek için kullanılan programlara 3 yıllık destek sağlanır ve 4 ila 7 yıl içinde geri ödemelerin yapılması beklenir. Burda da Stand-by’da olduğu gibi performans kriterine bağlı taksitlendirme söz konusudur; bir sonraki taksit temin edilmeden önce ilgili ülke denetlenerek bir önceki aya göre olumlu performans göstermiş olması gerekir. Burda ilgili ülkenin temin edebileceği maksimum miktar ise kotasının %300’üdür. Ek Rezerv İmkânı (SRF), piyasalarda ortaya çıkan ani bir güven kaybının yarattığı “kısa vadeli” fakat buna ters orantılı olarak “derin” finansman sorunlarını önlemek/çözmek için kullanılır. Asya Krizinden sonra oluşturulan bu imkânın geri ödeme süresi 2,5 yıldır. Kredi Hattı (CCL), krize maruz kalmış üye ülkeler için yaratılmış bir fırsattır ve üye ülkenin toplam kotasının %300 ila %500’ü arasında kullandırılabilir. Kredi Dilimleri Politikasının son kolu olan Telafi Edici Finansman Kolaylığı (CFF) ise çeşitli ülkelerin piyasalarında ortaya çıkan fiyatların/ücretlerin değişmesi nedeniyle ihracat gelirleri azalan ya da ithalat giderleri artan ülkelerin maddi kaybını telafi etmeye çalışan bir uygulamadır.

“Acil Durum Destek Fonu” ise üyelerin beklenmedik durumlarda ihtiyaç duydukları acil ihtiyaçların karşılanması için temin edilir. Bu destek, üye ülkenin toplam kotasının %25’i ile sınırlı olmakla beraber bazen %50’ye de istisnai olarak çıkarılabilir ve geri ödemesinin 5 yıl içerisinde yapılması beklenir. Son olarak “Borç ve Borç Servisi Düşürme Politikası” mevcuttur ve az gelişmiş, fakir ülkelere uygulanır. Uygulamadaki amaç fakir ülkelerin borçlarını ödeyebilmesi ve milli gelirlerinin artış sağlamasıdır. Bu bağlamda yalnızca %0,5 faiz uygulanır.

Bahsedilen kotalar ülkelerin sermaye katılım paylarıdır ve ilgili ülkenin kotası, o ülkenin oy gücü ile, desteğe ihtiyaç duyduğunda alacağı fon miktarının belirlenmesini sağlar (Erdinç, 2007).

[irp posts=”27518″ name=”Uluslararası Örgütlerin Hukuki Kişilikleri ve Avrupa Birliği”]

Kuruluşun Sorun Çözebilme Potansiyeli

1970 yılından itibaren 90 küsur ülkede baş gösteren bankacılık sistemlerinden kaynaklı 117 kriz ve bu krizlerin büyük oranda gelişmekte olan ülkelerde seyretmesi, IMF’e olan güveni sarsan bir olgu olmuştur. Bu krizlerin ve IMF’in güveninin zedelenmesindeki temel sebeplerden birisi verilen kredilerin yanlış kullanılması olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanısıra IMF bünyesinde yapılan anlaşmaların şeffaf olmaması, bilgilerin gizli tutulması da sorun teşkil eden diğer unsurlardan olmuştur (Taşar, 2009).

En yakın örneğimiz olan Türkiye’ye bakacak olursak IMF ile arasında geçmişe dayanan uzun dönemli ve geniş ölçekli borç hukuku olduğunu görebiliriz. Türkiye IMF ile kuruluşundan bu yana 19 Stand-by anlaşması yapmış ve bu bağlamda totalde 50.530.754 dolar kredi almıştır [3]. Türkiye IMF’e olan borcunun son taksitini 2013 yılında kapatmış ve o günden sonra IMF’e kredi için başvurulmamıştır [4].

Sonuç Yerine

IMF dünya ülkelerinin %90’ını bünyesinde barından ve gerek acil ihtiyaçlar için olsun gerek uzun vadeli kalkındırma projeleri olsun, bunlara destek sağlayan bir kuruluştur. Ortaya çıkma nedeni büyük oranda ülkelerin bankacılık ve mevduat sistemlerindeki yetersizlik nedenleri olduğundan dolayı bir banka misali işlem yapmaktadır. Devletlerin aldıkları kredilere eklenen faizler ise bu doğrultuda olmazsa olmaz unsurlardan birisi olagelmiştir. Devletler uzun vadeli gelir sağlayacak projeler için gereken sermaye ihtiyaçlarını elbette IMF’den belirli şartlara tabi olmak kaydı ile sağlayabilseler de geri ödemelerini yaptıklarında ortaya çıkan kâr zarar tablosunda farklı sonuçlar elde edebilir, öyle ki zarara bile girmiş olabilirler. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda devletlerin “ne ölçüde ve hangi şartlar altında borç alması gerekir” sorunsalı epey tartışmalı olmalı ve adımlar ona göre atılmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.imf.org/external/np/exr/facts/pdf/glance.pdf
[2]https://www.imf.org/en/About/Factsheets/Sheets/2016/07/27/15/24/How-the-IMF-Makes-Decisions
[3] https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-imf-iliskileri
[4] https://www.iha.com.tr/haber-imfye-borc-bugun-bitti-276602/

• Özkaya, M. Hilmi. “IMF’in Değişen Rolü: Bretton Woods’tan Günümüze”. Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2/2 (2009). https://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/132664-2012042895418-ozkaya-8.pdf

• Erdinç, Zeynep. “Uluslararası Para Fonu – Türkiye İlişkilerinin Gelişimi ve 19. Stand-by Anlaşması”. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 18 (Ağustos 2007). https://arastirmax.com/en/publication/dumlupinar-universitesi-sosyal-bilimler-dergisi/18/uluslararasi-para-fonu-turkiye-iliskilerinin-gelisimi-19stand-anlasmasi/arid/7e6c9d22-85f7-4a0f-9e65-a495ae16822a

• Taşar, M. Okan. “IMF İstikrar Programlarının Temel Esasları ve Reform Gereksinimi”. SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/289209

[/vc_toggle]

Sevr Sendromu ve Geniş Ölçekte Etkisi

Sevr Antlaşması, hiç şüphesiz ki yakın Türkiye tarihi için büyük önem arz eden bir antlaşmadır. Dünya Savaşından mağlup ayrılan Osmanlı, ittifakı Almanya gibi kendi ölüm fermanını imzalayarak Sevr Antlaşması ile kendini Anadolu’ya hapsetti. Sevr Antlaşması’nın içeriği ve Türkler için ne kadar büyük bir tehlike olduğu hepimizin malumu. Öyle ki Sevr Antlaşması’nın sonucu olarak Osmanlı, topraklarının büyük kısmını İtilaf Devletlerine devretti ve siyasi, iktisadi, askeri bağımsızlığını tamamen kaybetti. 1920’de Osmanlı’yı tamamen Batı kuklası olacak hale getiren bu antlaşmanın etkileri günümüzde de hala sürüyor. Ülkemizde oldukça yaygın olan “Batılı ülkelerin Türkiye’yi parçalama ve işgal etme isteği” görüşü, ülkemizde pek bilinmese de bir isme sahip. Özellikle yabancı politikacıların, siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin kullandığı bu terim Sevr Sendromu (Sèvres Syndrome) olarak biliniyor.

Yabancı Kaynaklarda Sevr Sendromu 

Avrupa Birliği dönem başkanlığını üstlenen İsveç’in Ankara büyükelçisi Henrik Lilyegren, 2001’de Kürtçe yayın ve Kürtçe eğitim tartışmalarının olduğu dönemde şu cümleleri kullanarak Sevr Sendromuna değinmişti: “Kürt sorununa ilişkin bütün bilinmesi gerekenler, katılım ortaklığı belgesinde mevcut. Detaylara girmeye gerek yok. Fakat bugünlerde ‘Sevr sendromu’nu çok sık görüyorum. Sevr’i unutun, Helsinki’yi hatırlayın. Sevr bir mağlubiyetti. Helsinki ise, Türkiye için büyük bir zafer. Türkiye, Avrupa Birliği’ne, şu anki sınırlarıyla kabul edildi. Kimse bunu değiştirmeyi istemiyor.” Danimarkalı siyaset bilimci Dietrich Jung, Sevr Sendromu kavramını “Türk devletini yok etmeye çalışan düşmanların Türkiye’yi çevrelediği algısı” olarak tanımlıyor ve bunun Türk dış politikasının önemli bir belirleyicisi olmaya devam ettiğini iddia ediyor. Ayrıca Jung’a göre Türk hükümetinin özellikle Kürt ve Ermeni meselelerinde daha titiz davranmasının sebebi Sevr Sendromu. Ermenistan’ın eski dışişleri bakanı Alexander Arzumanyan ise, “Türkiye’de hala Sevr Antlaşmasına yönelik manasız bir korku var ve bu korku liberaller ile radikal sağcıları bir arada tutuyor.” diyerek Sevr Sendromuna değinmiştir. Ermenistan Bilimler Milli Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türkiye Bölümü uzmanı Levon Hovsepyan, “Türkiye’nin Korkuları: Sevr Sendromu.
Türk toplumsal-siyasal münazaralarında Sevr sendromunun dışa vurumu” isimli kitabı kaleme alarak aynı konuya değinmiştir. 2019’da gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekâtı süresince Fransız basını başta olmak üzere Batı medyası, birkaç kez Sevr Antlaşması’na atıfta bulundu: Le Figaro, “Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı sonrasında unutulduğunu ve Sevr ile kendilerine vaat edilen Bağımsız Kürdistan’ın Lozan Antlaşması’yla ortadan kaldırıldığını” yazarken Libération gazetesi “Sonu gelmeyen ihanet” başlığı altında 10 Ağustos 1920’de imzalanan fakat asla yürürlüğe girmeyen aynı antlaşmayı işaret ediyordu. Daha az tanınan LCI haber kanalı, Kürtlere devlet vaat eden Sevr Antlaşması’nın neden uygulanmadığını sorgularken uluslararası şöhrete sahip The Economist, doğrudan Antlaşma’nın 62 maddesine yer verdi: “Fırat’ın doğusundan Ermenistan’ın güney sınırının aşağısında sonradan belirlenecek noktasına ve Türkiye’nin Suriye ve Mezopotamya ile sınırının kuzeyine [uzanan]… Kürtlere ait Kürt Devleti…” Fransız gazete Le Monde’e göre Ayasofya Camii’nin ibadete açılış tarihi olan 24 Temmuz 2020, Lozan Antlaşması’nın 97 yıldönümünü kutladığı için bir tesadüf değildi. Le Monde ayrıca haberinde şu cümlelere de yer vermişti: “Başarısız darbenin ardından miting yapan Erdoğan ve aşırı sağcı ortaklarının zihninde mesele, ‘Yeni Sevr Antlaşması’ tuzağını bozma meselesidir.”

Sevr Sendromunun Türkiye Üzerinde Etkisi 

İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” başlıklı bir araştırma yayınladı. Araştırmanın koordinatörlüğünü İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Erdoğan üstlendi. Marshall Fonu’nun desteğiyle yürütülen araştırma kapsamında, Kasım-Aralık 2017 tarihlerinde 16 ilde 2 bin 4 yetişkinle yüz yüze görüşmeler yapıldı.
Araştırmada “Sevr Sendromu” başlığı altında yer verilen “Avrupalı devletler geçmişte Osmanlı devletini bölüp parçaladıkları gibi şimdi de Türkiye’yi bölüp parçalamak istemektedirler” tezine olumlu yanıt verenlerin oranı 87,6. “Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talep ettiği reformlar geçmişte Sevr Anlaşması’nda istenenlerle benzerdir” cümlesine “Evet” diyenlerin ise yüzde 73,2 oranında olduğu belirtiliyor.

Sonuç 

Türklerin 1683 II. Viyana Kuşatması ile başlayıp 1921 İnönü Muharebelerine kadar süren 238 yıllık gerileme sürecinde Türkler oldukça büyük felaketler yaşadı. Balkanlarda başlayan toprak kayıplarının I. Dünya Savaşı ile Anadolu’ya da sıçraması ile yaşanan onlarca yıllık savaş dönemi Türk milletini sosyal, ekonomik ve psikolojik anlamda oldukça kötü etkiledi. Özellikle Sevr Sendromu’nun Türkiye üzerindeki etkisi incelendiğinde halkın hala işgal edilme psikolojisinden çıkamadığı gözlemlenebiliyor. I. Dünya Savaşı’nın ardından II. Dünya Savaşı dönemindeki Alman işgali tehditi, 1950’li yıllardaki Sovyet işgali tehditi, 1960-70’li yıllardaki Kıbrıs olayları ile gelişen savaş ihtimali, 1980’lerden günümüze süregelen terörizm faaliyetleri, gerçekleşen veya önlenen darbeler göz önüne alındığında Türk halkının Sevr Sendromu etkisinden neden çıkamadığı oldukça belirgin şekilde anlaşılıyor.
[irp posts=”10045″ name=”‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Türkiye’de Milliyetçi Avrupa Şüpheciliğinin İki Dayanağı: Tanzimat Sendromu ve Sevr Sendromu (yay.
yer: Türkiye, İsveç ve Avrupa Birliği: Deneyimler ve Beklentiler, ed.Ingmar Karlsson ve Annika Strom
Melin, İsveç Araştırma Enstitüsü, İstanbul, Papers 2, 2006
[2] Jung, Dietrich. “The Sèvres Syndrome: Turkish Foreign Policy and its Historical Legacies”. The
University of North Carolina at Chapel Hill. Retrieved 23 July 2013
[3]https://www.lefigaro.fr/international/apres-la-premiere-guerre-mondiale-les-kurdes-deja-oublies-
20191010
[4] https://www.liberation.fr/planete/2019/10/09/syrie-trahison-sans-fin_1756604
[5] https://www.lci.fr/international/offensive-turquie-en-syrie-pourquoi-le-traite-de-sevres-qui-
accordait-un-etat-aux-kurdes-n-a-t-il-jamais-ete-respecte-2134916.html
[6] https://www.economist.com/briefing/2019/10/17/kurdish-dreams-of-a-homeland-are-always-
dashed
[7] https://www.dw.com/
[8] https://gergedan.press/
[9] NTV Arşiv
[/vc_toggle]

Küresel Şehirler: Dünyanın En Güçlüleri

Bu yazıda küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı global şehirler, yani dünyanın komuta merkezleri incelenmeye çalışılacaktır. Dünya kenti ifadesi ilk kez 18. yüzyılda Goethe tarafından Paris ve Roma’nın kültürel zenginliğini ifade etmek için kullanılmıştır.  1915 yılında Geddes büyük metropoliten alanları tanımlamak amacıyla “dünya kenti” ifadesini kullanmıştır. 1966 tarihinde Peter Hall, “Dünya Kentleri” adlı kitabında kavramın içeriğini genişletmiştir. Hall’a göre dünya kentleri; siyasî iktidar merkezlerine, ulusal ve uluslararası örgütlere, ticaret merkezlerine ev sahipliği yapan, finans hizmetlerinin sürdürüldüğü, hukukun bulunduğu, yüksek öğretimin yapıldığı, sanat ve kültür faaliyetlerinin yoğunluk kazandığı şehirlerdir [2].
[1]
Küreselleşme süreciyle birlikte bazı şehirler, kendi ulusal sınırlarını aşarak küresel kararların alındığı bir konuma yükselmektedir [3]. Bu durum şehirlerarasında rekabet ve hiyerarşi ortaya çıkarmaktadır. Bozdoğan bu durumu şu şekilde açıklamaktadır Küreselleşme süreci şehirlere bir yandan yeni ekonomik, siyasi ve kültürel roller yüklerken, diğer yandan da şehirler arası rekabeti hızlandırmıştır. Bu durum “küresel şehir”, “dünya şehri”, “uluslararası şehir” gibi kavramsallaştırmalara yol açmış ve şehirleri sınıflandıran endeksler geliştirilmeye başlamıştır. Birçok uluslararası veya küresel şirket veya sivil toplum örgütü onlarca parametre ve değişkeni göz önünde bulundurarak şehirlere ve şehir yönetimlerine siyasi, sosyal, ekonomik ve mali boyutları olan puanlar vermekte ve derecelendirmeye tâbi tutmaktadır [4]. Endekslerde yapılan araştırmalarda o şehirde bulunan kütüphane sayısından, profesyonel sporcuya, uluslararası şirketlerin oranından, ulaşım altyapısına, konsolosluk sayısından, hastane oranına varıncaya kadar şehirdeki siyasi, ekonomik, kültürel, sportif, akademik vb. birçok durum detaylı incelenmektedir. Bu araştırmalardan en önemlilerinden birisi Loughrough Üniversitesi Coğrafya bölümü bünyesinde kurulan GaWC (Küreselleşme ve Dünya Kentleri Araştırma Merkezi)’dır [5].
GaWC Endeksinde şehirler Alfa, Beta ve Gamma olarak 3 ana bölümde sıralanmıştır. Bu kategorilerin Yeterli ve Yüksek Yeterli bölümleri ilave edilmiştir. Küresel şehirler liginin zirvesinde Londra ve New York bulunurken onları Hong Kong, Singapur, Şangay, Pekin, Dubai, Paris ve Tokyo takip etmektedir. İstanbul, Alfa statüsünde 30.sırada yer almaktadır. Ayrıca Ankara Gamma, İzmir, Bursa Yeterli statüsünde yer almaktadır [6].

A.T. Kearney Küresel Şehir Endeksi

2008 yılından itibaren Şikago Konseyi ve A.T. Kearney ile birlikte küresel şehirler endeksini hazırlamaktadırlar. Endeks değerlendirmelerinde 5 temel kıstas ve 25 gösterge bulunmaktadır. Temel kıstasları iş dünyası aktivitesi, insan kaynağı (Entelektüel sermaye), bilgi değişimi, kültürel etkileşim ve siyasi güçtür [7]. Küresel Şehir Endeksi de GaWC endeksiyle benzer bir sıralama görülmektedir. Listenin ilk sırasında bu sefer New York yer almaktadır. İlk 10 sıralama yine uzak Doğu ile ABD-Avrupa bölgesi şehirleri arasında paylaşılmaktadır. Endeksin tam listesinde İstanbul 26, Ankara ise 74 sırada yer almaktadır.

Konularına Göre Lider Şehirler [8]

İş Dünyası: New York İnsan Kaynağı: New York
Bilgi Paylaşımı:
Paris
Kültürel Deneyim:
Londra
Deniz Taşımacılığı:
Şangay
En İyi Küresel
Hizmet Firmaları:
Hong Kong
En İyi
Üniversiteler:
Boston
Müzeler: Moskova
Hava Taşımacılığı:
Hong Kong
Uluslararası
Öğrenci: Melbourne
İfade Özgürlüğü:
Amsterdam,
Stockholm
Uluslararası Okul:
Hong Kong
Spor Etkinlikleri:
Londra
Online Varlık:
Singapur
Uluslararası
Gezgin: Londra
Görsel ve
Performans
Sanatları: New
York
İnovasyon: San
Fransisco
Küresel Araştırıma
Enstitüsü: Paris
Uluslararası
Organizasyon:
Cenova
Siyasi Angajman:
Brüksel
Yönetim: Zürih,
Cenova
Altyapı: Dubai Güvenlik: Tokyo Metro: Pekin

Mori Memorial Küresel Güç Şehir Endeksine Göre Şehirler 

Küresel şehirler arasında nitelikli sıralamayı gösteren bir başka endeks ise, Küresel Güç Şehir Endeksidir. Tokyo’da faaliyet sürdüren Mori Memorial vakfı bünyesinde “Kentsel Stratejiler Enstitüsü” tarafından endeks hazırlanmaktadır. Endeksin temel amacı şehirlerin çekiciliği ve niteliğini ortaya koymaktır. Şehirler incelenirken AR-GE çalışmaları, Ekonomi, Kültürel Etkileşim, Yaşanabilirlik, Çevre ve Ulaşım kıstasları yer almaktadır. Bu kıstaslarla birlikte kentsel aktörleri de (Araştırmacılar, sanatçılar, yöneticiler, ziyaretçiler ve şehir sakinleri) değerlendirme sürecine katılmaktadır. Bu şekilde fonksiyon ve aksiyon bazlı iki derecelendirme oluşturulmuştur [9].
Bu endekste de Londra listenin zirvesinde yer almaktadır. Onu New York, Tokyo, Paris ve Singapur takip etmektedir. İstanbul 37.sırada yer alırken en güçlü yönü olarak “Yaşanabilirlik”, en zayıf yönü ise “Ar-Ge” çalışmaları şeklinde gösterilmektedir. Küresel şehirlerle ilgili genel değerlendirmelerden sonra birazda özel yönlerini incelemeye çalışalım. Yukarıdaki endeksler bazı bilgiler bize sunmasına rağmen tematik konularla ilgilenen raporların yol daha iyi yol gösterici olacağı düşünülmektedir. İlk inceleme konumuz şehirlerdeki yaşam kalitesidir. Bu konuda en güvenilir rapor Mercer’e aittir. 1937 yılında Vancouver’da kurulan Mercer, 130’dan fazla ülkede faaliyet gösteren küresel danışmanlık şirkettir. 2001 yılından itibaren İstanbul ofisiyle Türkiye’de de faaliyet gösteren firma “Küresel Yaşam Kalitesi” anketlerinden yararlanarak her yıl “Hayat Kalitesi Araştırması” raporu yayınlamaktadır. Araştırmada “Politik ve Toplumsal Ortam, Ekonomik Ortam, Sosyo-Kültürel Ortam, Sağlık ve Sıhhi Temizlik, Okullar ve Eğitim, Kamu Hizmetleri ve Ulaşım, Eğlence ve Dinlenme, Tüketim Malları, Konut ve Çevre” olarak 10 kategoride 39 faktör analiz edilmektedir. 231 şehrin incelendiği 2019 raporunda Viyana birinci sırada yer alırken diğer ilk 5 sırasını Zürih, Auckland, Münih ve Vancouver oluşturmaktadır. İstanbul 130 Sırada kendine yer bulabildi [11]. Bir şehrin ne kadar güçlü olduğunu belirlememiz için ne kadar güvenli olduğuna da bakmamız gerekmektedir. Küresel terör ile birlikte güvenlik konusunu önemli bir parametre olmaktadır. Bu konuda The Economist dergisinin hazırladığı “Güvenli Şehirler Endeksi” şehirlerdeki dijital, sağlık, altyapı ve kişisel güvenlik konularını ele almaktadır. 2019 raporuna göre en güvenli şehir Tokyo yer alırken onu sırasıyla; Singapur Osaka, Amsterdam ve Sydney takip etmektedir. İstanbul uzun dönemdir ciddi bir terör olayıyla karşılaşmamasına rağmen 66.1 puanla averajın altında kalarak 36.sırada yer almıştır.

Güvenli Şehir Endeksi

Sıralama  Genel  Dijital  Sağlık  Altyapı  Kişisel
1 Tokyo Tokyo Osaka Singapur Singapur
2 Singapur Singapur Tokyo Osaka Singapur
3 Osaka Şikago Seul Barcelona Hong Kong
4 Amsterdam Vaşington Amsterdam Tokyo Tokyo
5 Sidney Los Angeles Stockholm Madrid Wellington

Sonuç

  • Şehirler her geçen yıl insan yaşamında daha önemli bir konuma yükselmektedir. Bazı şehirler yerel ölçekte etkiye kimi şehirler küresel boyutta etkiye sahiptir. Güçlü şehirlerin sayısı ve dağılımı o ülkenin gücünü göstermektedir. Genellikle gelişmekte olan ülkeler tek bir büyük şehre sahiptir. Bu durum o ülke için adeta bağımlılık oluşturmaktadır. Örneğin Arjantin’den Buenos Aires çıkarıldığında geriye neredeyse bir şey kalmaz. Aynı durum Tayland–Bangkok, Malezya-Kuala Lampur, Yunanistan-Atina ve Türkiye-İstanbul içinde geçerlidir. Fakat Almanya gibi bazı ülkeler “dağıtılmış liderlik” usulüne sahiptir. Yani birden fazla güçlü şehri (Berlin, Münih, Frankfurt, Hamburg, Köln) vardır. Bu şehirlerin özelliklerine baktığımızda her biri ülkenin farklı bir bölgesinde yükselmiştir. Türkiye’nin de benzer şekilde İstanbul’a uzak bir coğrafi bölgesinde alternatif küresel şehirlere ihtiyaç duymaktadır.
  • Küresel şehirlerle ilgili endeksler incelendiğinde en güçlü şehrin Londra olduğu, hemen ardından da New York’un geldiği görülmektedir. En güçlü küresel şehirlerin ABD- Batı Avrupa ile Uzak Doğu Asya arasında dağıldığı görülmektedir. Türkiye’nin en küresel şehri olan İstanbul dünya şehirler liginde 30’lu sıralarda yer almaktadır.
  • Küresel şehirler kimi zaman ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Başlıca problemleri; yönetim sorunu, göç, sağlık sorunları, çevre sorunları, yoksulluk, kaçakçılık, terör, suç ve şiddet olayları başlıca problemlerdir [12]. Gelir dağılımındaki dengesizlik yüksek gelir gruplarıyla alt gelir grupları arasında şehirde ikili bir yapı ortaya çıkarmaktadır. Bu durum neticesinde getto-gecekondu bölgeleri ve kapılı topluluklar olarak iki önemli yansıması olmaktadır. Ayrıca bazı şehirlerin yükselişi bir diğer şehirlerin düşüşünü beraberinde getirmektedir. Coğrafya’da “İzostatik denge” olarak ifade edilen bu kavramın beşeri coğrafya’da da etkileri görülmektedir. Örneğin New York’un yükselmesi Detroit’in gerilmesine neden olmuştur. Londra’nın yükselmesi Manchester ve Liverpool’u olumsuz etkilerken Japonya’da Tokyo karşısında Osaka ve Nagoya benzer akıbeti yaşamıştır. Türkiye’de de İstanbul’un yükselişi karşısında İzmirli firmaların merkezlerini İstanbul’a taşıması benzer örnek olarak gösterilebilir. Yazının kısaltılması amacıyla teorik çerçeveye çok fazla yoğunlaşılmadı. Bu alanda çalışma yapacak kişiler Peter Hall, Sassen, Ritzer, Fridman, İlhan Tekeli, Ahmet Taner ve Recep Bozdoğan gibi yazarların eserlerini okuyabilirler.
[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.younglife.org/Jobs/Pages/Global-Cities-Fellowship-Hong-Kong.aspx,
[2 ]Peter Hall, The World Cities, Londra: Weidenfeld & Nicolson, 1966 Aktaran: Binnur Öktem, “Küresel/Dünya Kenti”,
Andaç Uğurlu (Ed.), Türkiye Perspektifinden Kent Sosyolojisi Çalışmaları, İstanbul: Örgün Yayınevi, 2013, s.104-105.
[3 ]Ahmet Taner, “Globalleşme Sürecinde Kentler”, Kemal Görmez (Ed.), Küreselleşme ve Yerelleşme, Ankara: Odak
Yayınları, 2005, s.155-156.
[4] Recep Bozdoğan, İstanbul 2053 Vizyonu, İstanbul: Hayat yayınları, 2013, s.61.
[5] GaWC, “What GaWC is About”, https://www.lboro.ac.uk/gawc/group.html, Erişim: 17.03.2019.
[6] GaWC, The World According to GaWC 2020, https://www.lboro.ac.uk/gawc/world2020t.html, Erişim:
04.10.2020.
[7 ]Volkan Topçu, “Küresel Şehir Kavramı ve İstanbul’un Küresele Şehirler Arasındaki Yeri”, (Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi SBE, 2013), s.55-57.
[8 ] A.T. Kearney, 2019 Global Cities Report, s. 2-7.
[9 ] Topçu, s.50-52.
[10] The Mori Memorial Foundation, Global Power City Index 2019, Tokyo, S.7-11. http://www.mori-m-
foundation.or.jp/pdf/GPCI2019_summary.pdf, Erişim: 04.10.2020.
[11] Mercer, https://www.mercer.com.tr/basin-odasi-haberler/2019-yasam-kalitesi-arastirmasi-sonuclari.html,
Erişim: 04.10.2020.
[12] Ritzer, s.439.
[/vc_toggle]

Birleşmiş Milletler’in Kuruluşu ve Faaliyetleri

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN GELECEĞİ (BM):

Birleşmiş Milletler (BM), 24 Ekim 1945’te kurulmuş; dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür. Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılmasını evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma 26 Haziran 1945’te 50 ülke tarafından imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması’dır. Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibarıyla üyeliği kaldırılan Vatikan ve değiştirilen Çin son katılan üye Güney Sudan dâhil 193’e ulaşmıştır.

(Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ilk toplantısı.)

 

Örgütün yönetimi New York’ta bulunan genel merkezinden yürütülür ve üye ülkelerle her yıl düzenli olarak yapılan toplantılar yine bu genel merkezde gerçekleştirilir. Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki mercii Genel Sekreterdir. Birleşmiş Milletler fikri ilk olarak, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla ortaya atılmıştır. Örgüt yapısının hâlen bu amacı koruduğunu BM Güvenlik Konseyi’nin varlığı ve çalışmalarıyla ortaya koymuştur. Güvenlik Konseyi on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir. Bu ülkeler ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa’dır. Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup, daimi üyelerden herhangi birisinin aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

KURULUŞU:

Birleşmiş Milletler (United Nations) tabiri ilk olarak Franklin D. Roosevelt tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkeler için kullanılmıştır. İlk resmî kullanımı ise 1 Ocak 1942 yılında Birleşmiş Milletler’in beyannamesinde ve Atlantik Bildirisi’ndedir. Bu tarihten sonra müttefik devletleri kendilerini “United Nations Fighting Forces” olarak adlandırmışlardır. Birleşmiş Milletler fikri 1943 yılında Moskova, Tahran ve Kahire’de müttefiklerin toplantıları sırasında çıkmış olup Fransa, Çin, Birleşik Krallık, ABD, SSCB’nin temsilciliğiyle oluşmuştur. 25 Nisan 1945’te 50 ülkenin temsilcileri, San Francisco Konferansı’nda bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Antlaşma’ ya son şeklini verdiler. Antlaşma, 25 Haziran 1945’te oybirliği ile kabul edildi ve ertesi gün imzalandı. 24 Ekim 1945’te Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin yanı sıra imza sahibi öteki devletlerin çoğunluğunun da onaylamasıyla Antlaşma yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler kuruldu.

ÖRGÜT YAPISI

GENEL KURUL:

Genel Kurul, üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri 5 kişiden çok olamaz. Genel Kurul’un görevleri şunlardır:

 Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
 Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.
 Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçıl yollarla çözümü için önerilerde bulunmak.

 

GÜVENLİK KONSEYİ:

Siyasal alanda bir yürütme organıdır. Konseyin 5 daimi üyesi olan ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın veto hakkı bulunmaktadır. 10 geçici üye ise iki yıllık bir süreç için seçilirler. Geçici üyelik 1 Ocak’ta başlar ve takip eden yılın 31 Aralığında sona erer. Seçimlerinde coğrafi denge esas alınır. 15 üyesi olan Konsey’in görevleri şunlardır:

 Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.
 Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.
 Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.
Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.
 Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.
 Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.

Güvenlik Konseyi’nin karar alma süreci:
Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup daimi üyelerden birisi aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

Konsey’e bağlı başlıca kuruluşlar:
 Ticaret ve Kalkınma Konferansı
 Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF)
 Mülteciler Yüksek Komiseri Ofisi (UNHCR)
 Dünya Gıda Konseyi
 Dünya Gıda Programı
 Eğitim ve Araştırma Enstitüsü
 Kalkınma Programı (UNDP)
 Silahsızlanma Araştırmaları Enstitüsü
 Sinaî Kalkınma Örgütü (UNIDO)
 Çevre Sorunları Programı
 Birleşmiş Milletler Üniversitesi
 Birleşmiş Milletler Özel Fonu
 Sosyal Kalkınma Araştırma Enstitüsü
 Kadının İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitsü
 Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu

EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY:

Genel Kurulca seçilen 54 üyeden oluşur. Üyelikleri sona erenler yeniden seçilebilirler. Başlıca görevleri şunlardır:

 Birleşmiş Milletler’in ekonomik ve sosyal çalışmalarını yürütmek.
 Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel konularda raporlar hazırlamak.
 54 üyeden oluşan bu konsey, BM’in ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele edebilmesi amacıyla kurulan bir organdır. Ekonomik ve sosyal konsey herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklere etkin bir şekilde saygı göstermesini sağlamak üzere tavsiyelerde bulunabilir. Yetkisine giren konulara ilişkin olarak, genel kurula sunulmak üzere antlaşma tasarıları hazırlayabilir. Ekonomik ve sosyal konsey görevini daha etkin yapabilmek amacıyla kendi gözetimi altında çalışacak komisyon ve komiteler kurmuştur. Bunlar;
 İnsan Hakları Komisyonu; 1946 yılında kurulan insan hakları komisyonu, ECOSOC bünyesinde insan hakları normlarının hukuki bir şekle dönüştürülmesiyle ilgili olarak faaliyet gösterir. 43 değişik üye coğrafi bölgelerden eşit temsil esasına göre seçilir. 1967’ye kadar insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak şikâyetlere mani olmak için yaptırım gücü veya harekete geçme yetkisi yoktu. 1967’de 1235 sayılı ECOSOC kararıyla komisyon ve onun alt organı olan azınlıkların korunması ve ayrımcılığın önlenmesi alt komisyonu inceleme ve araştırma yetkileriyle donatıldılar. Bu tarihte insan hakları ihlallerine yönelik inceleme ve araştırma yapma yetkisi verilmiştir. 1970’te 1503 sayılı ECOSOC kararı ile komisyona insan hakları ihlallerini soruşturma ve tavsiyelerde bulunma yetkisi verilmiştir. 2006 yılı itibarı ile İnsan Hakları Konseyi bünyesi altında toplanmıştır.
 İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (UNHCHR); BM şartının 1, 13 ve 55. maddelerinden görevini alan yüksek komiserlik, BM’nin insan hakları programlarının koordinasyonunu sağlamak ve insan haklarına evrensel saygıyı güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Merkezi Cenevre’dedir. New York’ta bir bürosu vardır.

(BM Ekonomik ve Sosyal Konsey’i toplantısı.)

UNİCEF Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu

ULUSLARARASI ADALET DİVANI (UAD):

Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in yargı organıdır. Ülkeler, istedikleri davayı Adalet Divanı’na götürürler. Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nce seçilirler. Görev süreleri dokuz yıldır. Divanda bir devletten iki yargıç bulunamaz. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda’nın bir kenti olan Lahey’dedir.

RESMİ DİLLER:

Arapça, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça örgütün resmî dilleridir.

GENEL SEKRETERLİK:

Genel Sekreterlik, Birleşmiş Milletler’in öbür organlarının çalışmaları için gerekli ortam ve koşulları sağlar. Ortaya konan program ve politikaları uygular. Uluslararası barış ve güvenliği bozucu olaylar konusunda raporlar hazırlayıp Güvenlik Konseyi’ne sunar. Genel Sekreterliği 1 Ocak 2017 tarihinden beri Portekizli António Guterres yapmaktadır. Milletler arası adalet divanı hariç diğer organlar tarafından verilen görevleri yapar.

ULUSLARARASI BARIŞ VE GÜVENLİĞİN KORUNMASI

Ortak Güvenlik Sistemi:

Genel anlamda ortak güvenlik ya da kolektif güvenlik kavramı, dünyadaki barış ve güvenliğin ülkelerin ortaklaşa katkıları ile sağlanmasına yönelik önlemler olarak tanımlanabilir. Kolektif güvenlik anlayışı çok eski tarihlerde Yunan şehir devletlerinin askeri ittifaklar oluşturarak dıştan gelen saldırılara karşı koyma çabaları ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise bir saldırı anında özel olarak bir araya gelen ve güvenliklerini sağlayan devletlerin yanında, henüz bir saldırı olmadığı halde bir saldırı tehdidine karşı kolektif güvenlik önlemleri alındığı da görülmektedir.

Yakın tarihte, ortak güvenlik fikri ilk olarak Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından I. Dünya Savaşı sona ererken ortaya atılmıştır. Wilson, uluslararası örgütler çerçevesinde normlara işlerlik kazandırılan ve uluslararası barışın korunmasının başlıca büyük devletler tarafından garanti altına alındığı bir küresel güvenlik sisteminin kurulabileceği olasılığı üzerinde durmuştur. Bu doğrultuda kurulan Milletler Cemiyeti ortak bir güvenlik sistemi oluşturmaya çalışmışsa da sistemin temel üyelerinden önemli bir bölümünün mevcut durumdan memnun olmamaları sebebiyle işlevini sürdürememiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında ortak güvenlik oluşturulması fikri yeniden ortaya atılmıştır. Milletler Cemiyetinin devamı niteliğinde kurulan Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde bu görev Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Güvenlik Konseyi, dünya barış ve güvenliğinin tehdit edildiğini saptadığı anda, BM Antlaşması’nın VII. Bölümü’nde yer alan ve silahlı kuvvet kullanımını da içeren önlemleri alma olanaklarına sahiptir. Bununla beraber, Güvenlik Konseyi’nde yer alan beş sürekli üyenin veto hakkının bulunması nedeniyle, böyle durumlarda Genel Kurul’a konu ile ilgili karar alma yetkisi tanıyan Barış İçin Birleşme Kararı 1950 yılında kabul edilmiştir.

[irp posts=”24504″ name=”Birleşmiş Milletler’in Yakın Tarihteki İklim Zirveleri”]

II. Dünya savaşının ardından görülen çift kutuplu dünya düzeninde 1949’da kurulan NATO’nun (North Atlantic Treaty Organizations) ve 1955’te oluşturulan Varşova Paktı’nın kendi blokları içerisinde bir ortak güvenlik mekanizması yürüttükleri söylenebilir. Varşova Paktı’nın 1991 de dağılmasının ardından NATO tek başına ve bölgesellikten çıkarak ortak güvenlik mekanizması yürütmeye devam etmiştir.
Günümüzde BM hala en etkili ortak güvenlik mekanizması olmasına rağmen 90’lı yıllarda Bosna-Hersek’te ve Azerbaycan’da baş gösteren çatışmalarda etkisiz kalması, 2003 yılında ABD’nin Birleşmiş milletler güvenlik konseyini yok sayarak Irak’ı işgal etmesi ve Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin veto yetkilerinden dolayı BM çalışmalarının çoğunlukla sekteye uğraması BM’ye duyulan güveni büyük oranda sarsmıştır.
Sonuçta, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında istenildiği ölçüde anlamlı ve somut katkılarda bulunamayan BM’nin yeni uluslararası sistemde de çok fazla işlevsel olamayacağı düşünülmeye başlanmıştır. Burada özellikle BM’nin uluslararası alandaki mevcut güç dağılımını doğru ve gerçekçi bir şekilde yansıtacak bir yapıya kavuşturulması; ayrıca Güvenlik Konseyi’nde oy verme sisteminin tekrar gözden geçirilmesi üzerinde durulması gerekmektedir. Bu aşamada kolektif güvenlik sistemine işlerlik kazandırılmak isteniyorsa, ya BM’deki veto sisteminin tam anlamıyla kaldırılması ya da daimi üyelik statüsünün küresel ve bölgesel güç dengelerini yansıtacak bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü:

Birleşmiş Milletler Barış Gücü savaşların yıkımına maruz kalmış coğrafyalarda barışın ve huzurun kalıcı olarak yerleşmesini sağlamak için çalışan Birleşmiş Milletler kuruluşu bir yapılanmadır. Çeşitli ülkelerin askeri birlikleri, polisleri ve sivil personelinden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücünün amacı ateşkes anlaşmalarının tatbikini sağlamak ve denetlemektir. Barış gücü, insanların emniyetinin sağlanması, ihtilaflı taraflar arasında itimat artırıcı önlemler alınması, idarede gücün paylaşılması, seçimlerin yapılmasına katkıda bulunulması, yasaların uygulanmasının sağlanması, ekonomik ve sosyal gelişme gibi değişik alanlarda hizmet vermektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşması ülkeler arası barış ve güvenliğin himayesi görevini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne vermiştir. 1988 yılında Birleşmiş Milletler Barış Gücü Nobel Ödülünü almaya layık görülmüştür.

Barış Gücü Operasyonları:
 UNAMID
 UNMİS
 ONUB
 UNOCI
 UNMİL
 MONUC
 UNMEE
 MINURSO
 MINUSTAH
 UNMIT
 UNMOGIP
 UNFICYP
 UNOMIG
 UNMIK
 UNDOF

Barış Gücü Operasyonları

UNAMID
Birleşmiş Milletlerin Afrika Birliği ile gerçekleştirdiği ilk ve en geniş kapsamlı barışı koruma misyonudur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1769 sayılı kararı ile kurulmuştur.

UNMİS
Sudan’da 2005 yılının Mart ayında başlamıştır. Bu operasyonda 799 uluslararası sivil memur; 2,234 mahalli memur; 592 askeri gözlemci; 8,734 asker; 680 polis; 185 BM gönüllü memuru; toplam 13,224 kişi görev yapmaktadır. Bu Operasyonun maliyeti 1,079.53 Amerikan Dolarıdır. Bu operasyonda 16 barış gücü askeri ölmüştür.

ONUB
Burundi’de 2004 yılının Haziran ayında başlamış 2006 yılının Aralık ayında sona ermiştir. Bu operasyonda 242 uluslararası sivil memur; 308 mahalli memur; 98 BM gönüllü memuru; toplam 648 kişi görev yapmıştır. Bu Operasyonun maliyeti 128,54 milyon ABD dolarıdır. Burundi de operasyonda 24 barış gücü askeri ölmüştür.

UNOCI
Fildişi Sahili’nde 2004 yılının Haziran ayında başlamıştır. Bu operasyonda 358 uluslararası sivil memur; 526 mahalli memur; 190 askeri gözlemci; 7,847 asker; 992 polis; 209 BM gönüllü memuru; toplam 10,122 kişi görev yapmaktadır. Operasyona 472,89 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır. Şimdiye kadar 27 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMİL
Liberya’da, Eylül 2003 tarihinde başlamıştır. 504 uluslararası sivil memur; 941 mahalli memur; 188 askeri gözlemci; 13,613 asker; 1,097 polis; 263 BM gönüllü memuru; toplam 16,606 kişi görev yapmaktadır. Temmuz 2006 – Haziran 2007 tarihleri arasında 714.88 milyon ABD doları bütçe ayrılmış günümüze kadar 87 görevli hayatını kaybetmiştir.

MONUC
Kongo Cumhuriyeti’nde, Kasım 1999 yılında başlamıştır. 919 uluslararası sivil memur; 2,092 mahalli memur; 734 askeri gözlemci; 16,487 asker; 1,075 polis; 665 BM gönüllü memuru; toplam 21,972 kişi görev yapmaktadır. 1,094.25 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve başladığından bu yana 98 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMEE
Etiyopya ve Eritre’de, Temmuz 2000 tarihinde başlamıştır. 149 uluslararası sivil memur; 194 mahalli memur; 222 askeri gözlemci; 65 BM gönüllü memuru; toplam 2,693 kişi görev yapmaktadır 137,39 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 17 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

MINURSO
Batı Sahra, Nisan 1991 tarihinde başlamıştır. 101 uluslararası sivil memur; 31 asker; 138 mahalli memur; 183 askeri gözlemci; 4 polis; 22 BM gönüllü memuru; toplam 479 kişi görev yapmaktadır. 45.94 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 14 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

MINUSTAH
Haiti’de, Haziran 2004 tarihinde başlamıştır. 432 uluslararası sivil memur; 642 mahalli memur; 6,684 asker; 1,692 polis; 191 BM gönüllü memuru; toplam 9,641 kişi görev yapmaktadır. 489.21 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 13 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMIT
Doğu Timor’da, Ağustos 2006 tarihinde başlamıştır. 129 uluslararası sivil memur; 320 mahalli memur; 1,099 polis; 32 askeri gözlemci; 100 BM gönüllü memuru; toplam 1,680 kişi görev yapmaktadır. 170.22 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 1 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMOGIP
Pakistan ve Hindistan’da, Ocak 1949 yılında başlamıştır. 23 uluslararası sivil memur; 49 mahalli memur; 41 askeri gözlemci; toplam 113 kişi görev yapmaktadır. 2006 senesinde görev süresi uzatılmıştır, bütçesi $7,9 milyon ABD dolarıdır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNFICYP
Kıbrıs’ta, Mart 1964 tarihinde başlamıştır. 37 uluslararası sivil memur; 853 asker; 64 polis; 104 mahalli memur; toplam 1,058 kişi görev yapmaktadır. 46.27 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 176 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNOMIG
Gürcistan’da, Ağustos 1993 tarihinde başlamıştır. 98 uluslararası sivil memur; 181 mahalli memur; 127 askeri gözlemci; 12 polis; 1 BM gönüllü memuru; toplam 419 kişi görev yapmaktadır.33.38 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMIK
Kosova’da, Haziran 1999 tarihinde başlamıştır. 506 uluslararası sivil memur; 2,040 mahalli memur; 37 askeri gözlemci; 1960 polis; 152 BM gönüllü memuru; toplam 4,695 kişi görev yapmaktadır. 217.96 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 46 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNDOF
Golan Tepeleri’nde, Haziran 1974 tarihinde başlamıştır. 39 uluslararası sivil memur; 1,048 asker; 107 mahalli memur; toplam 1,194 kişi görev yapmaktadır.39.86 milyon ABD doları bütçe Ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 42 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir

 

Mızrak Fırat MIZRAKOĞLU
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://web.archive.org/web/20180614135623/http://unscr.com/en/resolutions/1769

https://www.un.org/press/en/2007/sc9089.doc.html

http://www.foreignpolicy.org.tr/arkaplan/agustos03/intro_tur.html

Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika – Tayyar Arı

Birleşmiş Milletler – BM Sistemi ve Reformu – Nejat Doğan, Cenap Çakmak, Halil Kürşad Aslan

Uluslararası Örgütler Hukuku Birleşmiş Milletler Sistemi – Erdem Denk

Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi – Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu

Uluslararası Örgütler – Davut Ateş
[/vc_toggle]

Almanya’nın Siyasi Birliğini Sağlama Süreci: Kan ve Demir

Orta ve Yeni Çağ Avrupa’sında Almanya coğrafyasına göz gezdirdiğimizde çoğunlukla bir karmaşaya şahit oluruz. Çünkü dönemin Almanya coğrafyasına hâkim olan gücü Kutsal Roma İmparatorluğu birçok ufak feodal devletin birleşmesi ile oluşuyordu. Bu feodal devletler kendi iç işlerinde serbest olsalar da dışişlerinde Kutsal Roma İmparatoruna bağlıydı. 19. yüzyıla gelindiğinde Almanya’yı birleştirecek güç de bu feodal devletlerden biriydi. 12. yüzyılda Brandenburg ismiyle kurulan bu feodal devlet, 1701 yılında Prusya Düklüğü ile birleşerek Prusya Krallığı ismini aldı. Kurulan bu pek de önem ve güç arz etmeyen bu krallığın zamanla Avrupa’nın devlerine kök söktürecek güce ulaşmasını ve Almanya’yı birleştirecek güç olmasını doğru anlayabilmek için tarihsel süreci doğru incelememiz gerekiyor.

(Sarı alan)(Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu toprakları.)

1815 – Alman Konfederasyonu’nun Kuruluşu

19. yüzyılın başlarında bütün Avrupa’yı kasıp kavuran güç olan Fransa, 1792’de başlayan Fransız Devrim Savaşları’ndan 1815’de biten Napolyon Savaşlarına kadar özellikle Avrupa devletlerini derinden sarstı. Neredeyse kesintisiz süren 23 yıllık savaş dönemi içinde Avrupa devletlerinin sınırları ve yöneticileri defalarca değişti, bazı devletler yıkıldı veya kuruldu. Yıkılan devletlerden birisi de bin yıldır Avrupa’nın göbeğinde hüküm süren Kutsal Roma İmparatorluğu oldu. Esasen feodal devletler bütünü olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun merkezi devleti Avusturya idi. Avusturya’yı, dolayısıyla Kutsal Roma İmparatorluğunu yöneten hanedanlık da Habsburglardı. 1804’te Napolyon, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun geleneksel üstünlüğüne son verip kendini imparator ilan edince son imparator II. Franz, Kutsal Roma İmparatoru unvanından vazgeçip yalnızca Avusturya İmparatoru unvanını aldı. Böylece Avusturya İmparatorluğu kuruldu fakat bin yıllık Kutsal Roma İmparatorluğu resmen son buldu.

Haziran 1815’te gerçekleşen Waterloo Muharebesi hem 23 yıllık savaş döneminin hem de Napolyon’un sonunu getirdi. Yapılan Paris Antlaşması ile savaş dönemi sona erse de Avrupa’daki sınır ve düzen problemleri hat safhadaydı. Savaşın ardından bölgedeki düzeni ve güç dengesini sağlamak amacıyla aynı sene içerisinde Viyana Kongresi toplandı. Osmanlı hariç bütün Avrupa devletlerinin katıldı bu kongrede Fransız İhtilali ve Napolyon savaşları ile bozulan Avrupa siyasi haritası ve güçler dengesi kongre kararlarıyla yeniden yapılandırıldı.

(1813 Germen-Fransız Savaşı)

1815 Viyana Kongresi’nde ve Avrupa’nın yeniden yapılanmasında en önemli rolü, aynı zamanda kongre başkanlığı görevini de yürüten Avusturya başbakanı Klemens Wenzel Lothar von Metternich oynamıştır. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun dağılması ile güç kaybeden Avusturya’yı yeniden toparlamayı hedefleyen Metternich’in düşüncesi; Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi üç süper gücün ortasında kalan Orta Avrupa coğrafyasında dengeleri sağlayacak bir konfederasyonun kurulması yönündeydi. Bunun sonucu olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nun siyasi boşluğunu dolduracak olan Alman Konfederasyonu kuruldu. Kutsal Roma İmparatorluğu ile hemen hemen aynı sınırlara sahip olan konfederasyon içinde ise başı çeken iki devlet vardı. Bu devletlerden ilki konfederasyonun kurucusu Metternich önderliğindeki Avusturya iken ikinci büyük güç yükselen yıldız Prusya idi.

(1815 Viyana Kongresi)

1862 – Kan ve Demir Politikası

Almanya’nın birleşme sürecinde en çok aktif olan isimlerden birisi de şüphesiz Almanya tarihinin en önemli isimlerinden olan Otto von Bismarck’tı. Prusya kralı I. Wilhelm’in militarizme fazla önem vermesi, onunla aynı fikirleri paylaşan Bismarck ile yakınlaşmasını sağladı. O dönem mecliste muhafazakarların bir numaralı adayı olan Bismarck, bu sayede I. Wilhelm tarafından 22 Eylül 1862 tarihinde başbakanlığa ve dışişleri bakanlığına atandı. Bismarck atandıktan birkaç gün sonra, meclis bütçe komisyonu önünde yaptığı konuşmada, savaşa hazır olmanın gerekliliği ve silahlanmanın önemini vurguladı. Konuşmasını şu şekilde sonlandırdı:

“Prusya’nın Almanya içindeki durumu, Prusya’nın liberal olup olmamasıyla değil, askeri gücüyle belirlenecektir… Prusya askerî açıdan güçlenmeye çalışmalı ve uygun fırsatları kollamalıdır. Kaldı ki bugüne dek ayağımıza kadar gelen bir iki fırsatı da tepmiş bulunuyoruz. Viyana Anlaşması ile bize çizilen sağlıksız sınırlar içinde yaşayabilmeniz mümkün değildir. Sorunlar, 1848 ve 1849 yılında yapılan hataya düşülmeden, yani konuşularak değil ancak kan ve demir (Eisen und Blut) ile çözülecektir.”

Bismarck, çok başarılı bir diplomat olmakla birlikte, “kan ve demir” ifadesi, çoğu kez onun izlediği dış politikaları tanımlamakta kullanılmaktadır. Zira Bismarck, Almanya’nın birleşmesi ve Almanya’nın nüfuzunu arttırma konularında silah kullanmaktan hiç kaçınmamıştır.

1867 – Kuzey Almanya Federasyonu’nun Kuruluşu

Bismarck’ın yayılımcı askeri stratejisi zamanla Prusya ile Avusturya arasındaki Orta Avrupa hakimiyeti çekişmesini daha da derinleştirdi. Alman Konfederasyonu içinde bulunan bu iki devlet, her ne kadar ortak gibi gözükseler de Konfederasyon içerisinde ikisi de Alman milletinin önderi olma çabasındaydı. Bu güç mücadelesi 1866 yılında Schleswig-Holstein yönetimi üzerinde Prusya ve Avusturya arasındaki anlaşmazlıkla savaşa dönüşerek Konfederasyon adeta bir iç savaşa girdi. Prusya’nın başını çektiği kuzeydeki konfederasyon devletleri ile Avusturya’nın başını çektiği güneydeki devletler arası başlayan savaşta esasen iki taraf da eşit güçte sayılırdı. Fakat savaşın yedi hafta gibi kısa bir sürede Prusya galibiyeti ile sonuçlanmasındaki en önemli etken siyasi birliğini yeni kurmuş İtalya’ydı. Avusturya’ya ait Venedik gibi topraklara göz diken İtalya, Prusya’nın yanında savaşa girerek iki ateş arasında kalan Avusturya’yı kolayca mağlup etti. Böylelikle Orta Avrupa’nın yeni hâkimi Prusya olurken savaştan mağlup ayrılan Avusturya ise 1867’de ismini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu şeklinde değiştirerek Macarları resmen imparatorluğun ortağı olarak kabul etti.

(Alman Konferedasyonu – Avusturya İmparatorluğu – Prusya)

 

Avusturya ile yapılan savaşta Kan ve Demir Politikası olumlu sonuç veren Demir Şansölye Bismarck Prusya’sı, Orta Avrupa’nın yeni hâkimi oldu. Bu hakimiyeti Alman birliğini sağlamak için kullanmayı amaçlayan Bismarck, 1867’de Kuzey Almanya Federasyonu’nu kurarak Kuzey Almanya coğrafyasındaki Alman birliğini tamamlamış oldu. Sınırları oldukça düzensiz bir yapıya sahip olan Kuzey Alman Federasyonu, 1866’da yapılan savaşta Prusya’nın yanında olan feodal devletleri kapsıyordu. Başkenti Berlin, devlet başkanı Prusya kralı, başbakanı ise Prusya şansölyesiydi.

1870 – Prusya-Fransa Savaşı ile Almanya’nın Birleşmesi: II. Reich’ın Kuruluşu

Prusya önderliğinde kurulan Kuzey Almanya Federasyonu’nun kuruluşu en çok Avrupa’nın diğer bir süper gücü Fransa’yı rahatsız ediyordu. Avrupa’da Prusya’nın artan etkisi Fransa’nın statü ve jeopolitik avantaj kaybına yol açmıştı. Otto von Bismarck’a göre eğer bütün Almanlar tek bir ülkede birleştirmek isteniliyorsa Fransa ile savaş kaçınılmaz bir sondu. Çünkü Almanların tek bir çatı altında toplandığı devlet en çok Fransa’yı rahatsız edecekti. Prusya bu savaşı istiyordu çünkü benimsedikleri militarist politikanın başardığını birçok kez görmüşlerdi ve Alman birliği için Fransa’yı mağlup edebileceklerini düşünüyorlardı. Ayrıyeten Fransa hükümeti de bu savaşı istiyordu. Çünkü İmparator III. Napolyon ve Başbakan Émile Ollivier, iç politikada oldukça sıkıntılı zamanlar geçiriyordu ve halkın yeniden desteğini almak için Prusya karşısında zafer kazanmak istiyordu. İki taraf da savaş isterken savaş sebebi de çok gecikmedi. Ems Telgrafı olarak tarihe geçen olay şu şekilde yaşandı:

1870’te İspanya tahtı için Prusya kraliyet ailesinden bir aday ortaya çıktı. Ancak Fransa’nın sert muhalefeti sonucu aday geri çekildi. Bu olay Prusya halkı tarafından öfkeyle karşılandı. Prusya-İspanya ittifakından çekinen Fransa, Prusya sarayına baskı yapmaya başladı. 13 Temmuz 1870 tarihinde Ems’te Fransız büyükelçi ile Prusya kralı görüştüler. Büyükelçi, İspanya tahtı konusunda ısrar etmeleri durumunda ülkesinin Prusya’ya savaş açacağını bildirdi. Durumun ciddiyetine rağmen görüşme diplomatik nezaket çerçevesinde gerçekleşti. Görüşmenin ardından Başbakan Bismarck’a bir telgraf çekilerek görüşmenin içeriği aktarıldı. Bismarck aradığı bahaneyi bulmuştu. Telgraftaki üslup çarpıtıldı, Fransızların taleplerini sunuş şekli kabalaştırıldı ve bu haliyle metin basına gönderildi. Fransızların küstahlığı karşısında Prusya halkı galeyana geldi ve Almanlar arasında savaş fikri yayıldı. Telgraf metni Fransa’da da çarpıtıldı ve büyükelçiye hakaret edildiği şeklinde yorumlandı. Öfkelenen Fransız halkı, Prusya’ya savaş açılmasını talep etti. Hem iki devletin hem de iki halkın da savaş istemeleri sonucu savaş kaçınılmaz oldu. 10 ay süren savaşlar silsilesinde Prusya ordusu tarihe altın harflerle geçecek büyük bir zafer elde etti.

[irp posts=”1866″ name=”Almanya ve Rusya’nın Benzer Kaderi”]

Prusya orduları Fransa içinde ilerleyip Paris’i kuşatma altına alınca Prusya’nın zaferi de kesinleşmiş oldu. Paris kuşatması devam ederken savaşı takip eden güneydeki Alman devletleri, Prusya’ya bağlı olduklarını ilan edince 18 Ocak 1871 tarihinde Alman İmparatorluğu kurulmuş oldu. İmparatorluğun kuruluşundan 10 gün sonra 28 Ocak 1871 tarihinde Paris de düşünce savaş kesin olarak sonlanmış oldu. 10 Mayıs 1871’de imzalanan Frankfurt Antlaşması ile Alman İmparatorluğu resmen kurulurken Alsas-Loren Bölgesi ise Almanya’ya ilhak oldu. Bismarck’ın 1862’de iktidarı ele geçirmesinin hemen ardından benimsediği Kan ve Demir Politikası, iddia ettiği üzere militarist politikalarla 9 sene gibi kısa bir süre içinde Almanya’nın siyasi birliğini sağlaması ile sonuçlandı. Ayrıca Almanya’nın ilk şansölyesi olan Bismarck, istifaya zorlandığı 1890 yılına kadar şansölyelik görevini sürdürdü. Fransa’da ise Paris Komünü iktidarı ele geçirerek tarihteki ilk sosyalist yönetim kurulmuş oldu.

[irp posts=”11980″ name=”Halk Toplumunun Doğuşu: Almanya’da Nazizim ve Nazi İktidarı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.britannica.com

Lee, Loyd E. (1985). “The German Confederation and the Consolidation of State Power in the South German States, 1815–1848”. Consortium on Revolutionary Europe, 1750–1850: Proceedings.

Louis Namier, 1848: The Revolution of the Intellectuals (1964)

Theodote S. Hamerow, Restoration, Revolution, Reaction: Economics and Politics in Germany, 1825–1870 (1958) focuses mainly on artisans and peasants

http://germanhistorydocs.ghi-dc.org/sub_document.cfm?docunt_id=250

Bismarck, the Man and the Statesman, Volume 2, Smith, Elder, 1898.

Wawro, Geoffrey (2003). The Franco Prussian War. Cambridge University Press.

[/vc_toggle]

Bir Reform Hareketinin Sonucu: Protestanlık

16 yüzyılda Avrupa’da Katolik Kiliseye karşı girişilen reform hareketinin sonucunda ortaya çıkan ve de günümüzde üç büyük mezhepten biri olan Protestanlık, Martin Luther önderliğinde kilisenin ve Papa’nın dogmalarına karşı ortaya çıkan bir Hristiyanlık mezhebidir. Martin Luther, Katolik Kilisesinin dine bakış açılarını sorgulamış ve bu sorgulamalarının sonunda doksan beş maddeden oluşan manifesto niteliğindeki bir tezi kiliseye asmıştır. Bu hareketi sonucunda kilisenin ve ruhban sınıfının dinsel istismarına ve keyfi uygulamalarına karşı duran pek çok kişiyi çevresine toplamıştır. Böylece Protestanlık mezhebi, Katolik Kilisesinin karşısında duranların bir çatısı haline gelmişti. Bu durum reform hareketi süresince Katolik Kilisesinin şiddetli karşı çıkışıyla sonuçlansa da Protestanlık Avrupa’da kabul gören bir mezhep haline gelmiştir.

Protestanlık ve Reform 

Başkaldıran, itiraz eden anlamına gelen “Protestan” kelimesi, Hıristiyanlık tarihinde, reform hareketleri neticesinde oluşan bir mezheptir [1]. 16. yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan ve Avrupa’ya yayılan Protestanlık mezhebi, öncelikle bir dini harekettir. Ama daha sonraları siyasi, sosyal, ekonomik pek çok etkisi söz konusu olmuştur. Katolik Kilisenin ve ruhban sınıfının başına buyruk kararları, dogmalarla dini istismar etmeleri ve zenginlik içerisinde yaşamaları özellikle halkı ve de alt sınıflardaki dini temsilcileri rahatsız etmiştir. Bunun sonucunda adına Reform Hareketi denilen karşı bir protesto ile bu durum kitleler halinde sorgulanmaya ve şiddetli bir tepkiyle kilisenin otoritesini sarsmaya başlamıştır. Toplumu manevi ve dini anlamda tatmin edemeyen kilise, insanların Reform Hareketi ve öncülerinin çevresinde yer almasına sebep olmuştur. Bu hareketin öncülerinden olan Martin Luther eski bir Katolik rahipti.

Katolik Kilisesinin, ruhban sınıfının ve elbette Papa’nın yarattığı toplum üzerinde egemen olma çabalarını ve bu çabalar sırasında dogmalarla dini hiçe sayan buyruklarını reddetmiştir. Bunun sonucunda giriştiği sorgulamalar sonucunda yazdığı doksan beş maddelik manifestosunu kiliseye asmıştır. Aynı zamanda bu manifesto niteliğindeki tezini dini temsilcilere göndermiştir. Başlarda kilise tarafında çok ciddiye alınmasa da halk tarafından kabul görmeye başladıkça, Luther’in yaptıkları bir kitlesel bir harekete dönüşmeye başlar. Reform’un ortaya çıkışında ekonomik faktörlerin yanında sosyal ve dini faktörler de bulunmaktadır. Sadece dogmanın bozulması ve din adamları sınıfının suiistimalleri Reformun sebebi olarak gösterilemez. Aynı zamanda ahlak bozukluğu ve sefalet de sebeplerden sayılır. Henri Hauser’ e göre Reform, her şeyden önce tarihi materyalizmin kötüye kullanılmasına karşı protestodur” [2]. Luther’in dini anlayışına göre tanrıyla insanın arasında Hz. İsa dışında dini hiçbir aracının olamayacağına, İncil’i kilise tarafından yanlış yorumlanmasına karşın halkın kendi dilinde kutsal kitabı okuması gerektiğini savunmuştur. O dönemde kilisenin günah ve yargılama üzerine dayattığı pek çok şeyin bir geçerliliği olmadığına inandığından dolayı kutsal kitabın doğru yorumlanması adına İncil’in çevrilerek halk tarafından okunması ve anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Luther’in bu anlayışı kilisenin ve papazların yetkinliğini azaltıyor ve de halkın kiliseye ihtiyaç duymaksızın, dini aracı olmaksızın öğrenmelerini ve yaşamalarını sağlıyordu. Bu durum diğer mezheplerin aksine Protestanlık mezhebinde ruhani bir lider olmamasına sebebiyet vermişti. Protestanlığı diğer mezheplerden ayıran en büyük özelliğinin bu olduğunu söyleyebiliriz. Luther’in kazandığı ivme Katolik Kilisesinin dikkatini çeker ve bunun sonucunda 1521 yılında aforoz edilir. Aynı zamanda destekçileri de ağır cezalara çarptırılır. Ama buna rağmen Luther‘in etkisi tüm Avrupa’ya yayılmaya devam eder. Luther’in resmiyet kazandırdığı bu hareket, John Calvin, Ulrich Zwingli ve John Knox’un da katılımıyla birlikte olgunlaşmış, Fransa, İsviçre ve İskoçya gibi Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır [3]. Yayıldığı ülkelerde kiliselerin kurulmasıyla kendi öğretilerini daha da yayılmasına sebep olmalarıyla, Protestanlığın Hristiyan coğrafyasında kabul gören bir mezhep haline gelmesine dönüşmesine önemli bir etken olmuşlardır. Kuzey ve Batı Avrupa Protestanlığın yayılım gösterdiği en önemli bölgelerdi. Bu durum Protestanlığın aynı zamanda dini bir hareketin kendisi olmasına neden olmuştur. Luther, 1525’te eski bir rahibe olan Katherina von Bora ile evlenmiştir. Reform hareketi açısından özel bir anlam taşıyan bu evlilik, Luther’in Katolik evlilik yasağına karşı gösterdiği reformist bir tavır olmuştur. 1526’da I. Speyer Meclisi toplanmıştır. Bu mecliste, Worms Meclisinde alınan kararların geçici olarak uygulanmaması kararlaştırılmıştır. 1529’da II. Speyer Meclisi toplanmıştır. Katoliklerin Luther hakkındaki Worms fermanının uygulanmasını talep etmesi üzerine, Luther yanlısı temsilciler, bu talebi reddederek protesto etmiştir (Lindberg 2010: 98, 225, 226; Marshall 2009: 82, 138; Ağaoğulları- Köker 2013: 108, 109) [4]. 1532’de Nürnberg Barış Anlaşması, 1534’dekutsal kitabın tamamının Luther tarafından Almancaya çevrilmesiyle Protestanlık hem siyasi gerekçelerini hem dini öğretilerini sağlam bir zemine oturtmaya başlamıştır. Hristiyan coğrafyasında yayılımlarını da sürdürmeye devam etmişlerdir. Martin Luther 1546’da Almanya’da böbrek yetmezliği sebebi ile ölmeden önce Papa ve kiliseye karşı yazdığı eserler ile Protestanlığın daha da kabul görmesine ve kilisenin otoritesinin daha da sarsılmasına sebep olmuştur.

“Luther’in ölümünden sonra Protestanlarla imparator arasında dinsel bir anlaşma yapılması gündeme gelmiş ve 1555 yılında “Augsburg Din Barışı” adıyla imparator ve yerel prensler arasında anlaşmaya gidilmiştir. Bu anlaşmaya göre “kimin toprağı, onun dini” yani “Uyruklar prenslerin dini üzerinedir.” maddesi ile prens ve idarecilere, Augsburg İtikatnamesi ile Katolisizm arasında bir tercih yapma yetkisi tanınmıştır. Buna bağlı olarak da kendi yönetimlerindeki halkların inançlarını belirleme ve bu inançları tercih etmeyen halklara da kendi inançlarının yaygın olduğu başka bir idari bölgeye göç etme hakkı tanınmıştır [5].

Sonuç

XVI. yüzyılın başlarında eski bir Katolik rahip tarafından başlatılan Protestanlığın Hristiyan coğrafyasında kabul görme serüveni, 1555’deAugsburg Anlaşması ile Katolik Kiliseden ayrılıp ayrı bir mezhep olarak kabul görmesiyle sonuçlanmıştır. Bu süre içerisinde yaşanan gelişmeler Hristiyan coğrafyasının dini, siyasi, ekonomik, toplumsal açıdan Protestanlık mezhebi etrafında Reform hareketi ile yeniden dönüşmesine sebebiyet vermiştir. Başta Papa’nın otoritesi olmak üzere kilise ve kilisenin etki alanlarındaki otoritesine karşı girişilen bu dini hareket, Katolik inanç esaslarını reddetmiştir. Kutsal kitabın sadece kilise ve ruhban sınıfı tarafından yorumlanamayacağı, aynı zamanda halkın da kutsal kitabı okuyup yorumlama hakkına sahip olduğunu savunmuşlar ve 1534’de kutsal kitabı Almancaya çevirmişlerdir. Kutsal kitabı dini hüküm ve yorumlarda esas kaynak olarak görmüşler ve tanrı ile bağlarını iman yoluyla sağlayacaklarını belirtmişlerdir. Her ne kadar Protestanlık mezhebi kendi içinde Lütercilik, Kalvenizm ve Anglikanizm başta olmak üzere ayrılmış olsa da temel dini öğretisi bu şekildedir. Protestanlığın otoriteye karşı çıkışı aynı zamanda Avrupa’da fikir ve düşünce hürriyetinin otoritelere karşı dillendirilmesinde bir başlangıç olmuştur. Bu başlangıç Demokrasi, Laiklik gibi özgürlükler adına girişimlerinde temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı kitabında, Luther’in Hristiyanlıkta Protestan reformuna girişmesinin günümüz kapitalizminin temelini oluşturduğunu belirtmesi de Protestanlığın yayılımının sebep olduğu ekonomik etkilerdendir.

Mahsun Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”29342″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışmaları: Karabağ İçin Çözüm Girişimleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Hüseyin Erdem, “Hristiyanlıkta Kongregasyonalist Akımın Ortaya Çıkışı ve
Görüşleri”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri
Ana Bilim Dalı, Ankara 2009, s. 6
2.Ali Erbaş, “2000. Yılında Hristiyanlık (Dünü, Bugünü, Geleceği)”, Dinler Tarihi
Derneği Yayınları, Dinler Tarihi Araştırmaları III, Ankara, 2002, s. 206
3.Murat Kaya, “Protestan Nüfusunun Almanya’da Ortaya Çıkış Süreci”,Anasay
Dergisi, Yıl 4, Sayı 11 Şubat 2020, s. 173
4.Murat Kaya, “Protestan Nüfusunun Almanya’da Ortaya Çıkış Süreci”,Anasay
Dergisi, Yıl 4, Sayı 11 Şubat 2020, s. 179
5.Hüseyin Erdem, “Hristiyanlıkta Kongregasyonalist Akımın Ortaya Çıkışı ve
Görüşleri”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri
Ana Bilim Dalı, Ankara 2009, s. 9

Febvre Lucien,Martin Luther Alın Yazısı, Ankara, Cümle Yayınları, 2016
[/vc_toggle]

Türkiye İle Avrupa Birliği İlişkilerinin Müzakere Süreci Boyutu

Giriş 

Türkiye 1959 yılında Avrupa Ekonomi Topluluğu (AET)’na başvuruda bulunarak Avrupa ile bütünleşme yolunda ilk adımlarını atmıştır. 1959 yılında başlayan süreç 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan “Ankara Antlaşması” ile ilişkilerde farklı bir boyuta evirilmiş ve nihayetinde anlaşma ile birlikte Türkiye üç aşamalı bir süreci izleyerek tam üyelik yolunda adımlar atmaya başlamıştır. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin tamamlanmasıyla birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan “Katma Protokol”, geçiş döneminin hükümlerini ve tarafların üstleneceği yükümlülükleri düzenlemiştir. Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan ve karşılıklı yükümlülük esasına dayanan geçiş dönemi, Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin kademeli olarak tesisini amaçlamış bulunmaktaydı. Yunanistan’ın 1981 yılında resmen Avrupa Topluluğu(AT)’na girmesinin ardından Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde AT’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuş ancak AT, Türkiye’nin ve topluluğun henüz tam üyelik için hazır olmadığını öne sürerek 1989 yılında başvurusunu geri çevirmiştir. Tüm bunların ardından ilişkileri hareketlendirmek amacıyla, 1992’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında, Gümrük Birliği’nin hazırlıklarını yapmak ve buna ilişkin usul ve esasları tespit etmek amacıyla bir Komite kurulmuştur. Komite çalışmalarının sonucunda, Gümrük Birliği bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır. İlişkilerin yavaş yavaş gelişip evirilmesinin ardından Türkiye AB ilişkileri boyutunda müzakere sürecine girilmiştir.

Müzakere Süreci Öncesi Birtakım Aşamalar

Katılım Müzakereleri, Türkiye’nin AB Müktesebatını [1] ne kadar sürede kendi iç hukukuna aktarıp, yürürlüğe koyacağının ve etkili bir şekilde uygulayacağının belirlendiği süreçtir [2]. Kopenhag siyasi kriterleri müzakerelerin başlaması için ön koşuldur. AB, aday ülkenin siyasi kriterlere yeterince uyum sağladığına karar verdikten sonra katılım müzakereleri başlar. Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan Zirve’de aday ülke ilan edildi. Helsinki Zirvesi kararlarına göre Türkiye, diğer aday ülkeler gibi bir Katılım Öncesi Stratejisi’nden yararlanacak, Topluluk Programları ve ajanslarıyla, aday ülkeler ile birlik arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip olacaktır.
Mandatory Credit: Photo by EPA/Shutterstock (8796622a)
Istanbul Turkey : the European Union Summit in Helsinki Dominates the Front Pages of the Main Turkish Newspapers on Sunday 12 December 1999 Turkish Prime Minister Bulent Ecevit Breezed Into the Eu Summit Yesterday Promising to Meet the Strict Conditions Set by Its 15 Leaders in Granting His Country Long-sought Candidate Status For Eu Membership He Lunched with the 15 Eu Leaders and Those of Six Countries Already in Membership Negotiations and Six Others Bidding to Start in Meal Heavy with Symbolism
Turkey – Eu Summit / Newspapers – Dec 1999
Zirve Sonuç Bildirisi ayrıca, önceki AB Konseyi kararları çerçevesinde bir Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmasını öngörmüştür [3]. Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB), adaylığı resmen kabul edilen her ülke için Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan ve Konsey tarafından onaylandıktan sonra, AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanan bir belgedir. Katılım Ortaklığı Belgesi aday ülkeler için bir tür yol haritasıdır. Bu belgede üyelik için alınması gereken önlemler, kısa ve orta vadeli öncelikler şeklinde, siyasi kriterler, ekonomik kriterler ve AB müktesebatına uyum başlıkları altında sıralanır. Ayrıca, söz konusu belgede AB’nin mali yardımlarına ilişkin hususlar da yer alır [4]. AB Komisyonu tarafından hazırladığı Katılım Ortaklığı Belgesi’ne karşılık olarak aday ülkelerden bir Ulusal Program (UP) hazırlamalarını bekler. 15-20 sayfalık kısa bir doküman olan KOB’un içerisinde genel ifadeler yer alır. Ancak UP’da daha detaylı bir belge aday ülke tarafından hazırlanır. Ulusal Program’ın, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan tedbir ve süreler ile uyumlu olması esastır. Ancak Ulusal Program hazırlanan aday ülkenin mevcut istek ve çıkarlarını da içerebilmektedir [5]. Komisyon, aday ülkenin müktesebata uyum alanında kaydettiği ilerlemeleri veya bu alanda gözlemlediği eksiklileri yıllık olarak İlerleme Raporu ile değerlendirir. Komisyon, ilerleme raporlarının oluşturulması safhasında, aday ülke nezdindeki AB Delegasyonundan, sivil toplum kuruluşlarından ve aday ülkenin kamu kurumlarından resmi olarak elde ettiği geri bildirimlerden yararlanır [6].

Türkiye ve Avrupa Birliği Müzakere Sürecinin Başlaması 

AB üyesi devlet ve hükümet başkanları, 16-17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirdikleri zirvede 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasına karar vermiştir. Alınan karar doğrultusunda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri 3 Ekim 2005’te resmen başlamıştır. Aynı tarihte, müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen Müzakere Çerçeve Belgesi de [7] kabul edilmiştir [8]. Bu tarihten itibaren Türkiye’nin yanında aynı zamanda Hırvatistan’la da katılım müzakereleri başlatılmıştır. Hazırlık çalışmalarının ardından iki aday ülke, katılım sürecinin sonraki aşamasına resmen geçmiştir [9]. Müzakere sürecinin ilk aşaması tarama ile başlar. Bu sürecin başlıca aktörleri [10] Avrupa komisyonu ve Türkiye bürokratlarıdır. Türkiye’nin müzakerelere hazırlanmasını ve katılım öncesi sürecin hızlandırılmasını hedefleyen “tarama” döneminde esas olarak, AB müktesebatı kapsamındaki mevzuat hakkında bilgi verilmekte, AB müktesebatı ile aday ülke mevzuatı arasındaki farklılıklar belirlenmekte ve uyum sürecinin çok genel bir takvimi ve bu süreçte karşılaşılacak muhtemel sorunlar saptanmaya çalışılmaktadır [11]. Her bir müzakere faslının taraması bittikten sonra, Komisyon üye ülkelere “tarama sonu raporu” [12] adı altında bir rapor sunmaktadır. Buradaki değerlendirme ve öneriler, o fasılda müzakerelerinin açılmasına temel teşkil etmektedir. Komisyon, raporlarında, ayrıntılı tarama sırasında ülkemizce verilen bilgilere dayanarak ülkemizin müzakerelere hazır olup olmadığını değerlendirmekte ve sonuç kısmında ya faslın müzakereye açılmasını önermekte; ya da bunun için tamamlanması gereken açılış kriterlerini ortaya koymaktadır [13]. Tarama sürecinin tamamlanmasıyla beraber fiili müzakere sürecine geçilir. Fiili müzakere süreci, her faslın ayrı ayrı müzakerelere açılmasını ve geçici olarak kapanmasını ifade eder. Tarama sonu raporuna göre ilgili fasılda aday ülke müzakerelere hazırsa, açılış kriteri bulunmayacağından, aday ülkeden “Müzakere Pozisyon Belgesi” [14] hazırlaması istenir. AB, aday ülkenin hazırlamış olduğu müzakere pozisyon belgesine bakarak, kendi Ortak Tutum Belgesi’ni hazırlar. Ortak Tutum Belgesi’nin Konsey’de oybirliği ile kabul edilmesinin ardından fasıl müzakerelere açılır. Faslın müzakerelere açıldığı Hükümetlerarası Konferans (HAK) [15] düzenlenerek ilan edilir. Tarama Sonu Raporu’nda faslın müzakerelere açılması için “açılış kriteri” [16] belirlenmiş ise aday ülkenin önce açılış kriterini yerine getirmesi beklenir. Açılış kriteri yerine getirildikten ve bu durum Komisyon ve Konsey tarafından onaylandıktan sonra, aday ülkeden “Müzakere Pozisyon Belgesi” hazırlaması istenir. Aday ülkenin hazırlamış olduğu müzakere pozisyon belgesine bakarak, AB kendi Ortak Tutum Belgesi’ni hazırlar. Ortak Tutum Belgesi ’nin [17] Konsey’de oybirliği ile kabul edilmesinin ardından fasıl müzakerelere açılır. Aynı süreç bir faslın kapanması için de geçerlidir.
Aday ülkenin müktesebat uyum ve uygulama düzeyi faslın geçici olarak kapatılması için yeterli görülmezse, Komisyon’un değerlendirmeleri de dikkate alınarak Konsey’de ilgili fasıl için kapanış kriteri [18] getirilebilir. Kapanış kriterleri, müzakereye açılmış olan fasılların geçici olarak kapatılabilmesi için aday ülke tarafından karşılanması gereken bazı ön koşulları ifade eder. Bu durumda da, faslın kapanması için kapanış kriterinin yerine getirildiğine dair raporun Konsey’de oybirliği ile kabul edilmesi gerekir. 35 faslın tamamında mutabakat sağlanması halinde, aday ülke için Komisyon tarafından “Katılım Antlaşması” hazırlanır [19].

Açılan 35 Fasıl ve Mevcut Durumları [20]

1) Malların Serbest Dolaşımı
2) İşçilerin Serbest Dolaşımı
3) İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi
4) Sermayenin Serbest Dolaşımı
5) Kamu Alımları
6) Şirketler Hukuku
7) Fikri Mülkiyet Hukuku
8) Rekabet Politikası
9) Mali Hizmetler
10) Bilgi Toplumu ve Medya
11) Tarım ve Kırsal Kalkınma
12) Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı
13) Balıkçılık
14) Taşımacılık Politikası
15) Enerji
16) Vergilendirme
17) Ekonomik ve Parasal Politika
18) İstatistik
19) Sosyal Politika ve İstihdam
20) İşletme ve Sanayi Politikası
21) Trans-Avrupa Ağları
22) Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu
23) Yargı ve Temel Haklar
24) Adalet, Özgürlük ve Güvenlik
25) Bilim ve Araştırma [21]
26) Eğitim ve Kültür
27) Çevre
28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması
29) Gümrük Birliği
30) Dış İlişkiler
31) Dış, Güvenlik ve Savunma Politikası
32) Mali Kontrol
33) Mali ve Bütçesel Hükümler
34) Kurumlar
35) Diğer Konular
Mayıs 2011 tarihi itibarıyla, Türkiye – AB Müzakere Süreci’nde 13 fasıl müzakerelere açılmıştır [22]. Bu fasıllardan “Bilim ve Araştırma” faslı müzakerelere kapatılmıştır. Esasen, Türkiye, şu an itibarıyla çok daha fazla faslı müzakerelere açabilecek ve geçici olarak kapatabilecek düzeyde olmakla birlikte teknik olmayan, haksız siyasi engellemeler nedeniyle, 35 müzakere faslından 18’i bloke edilmiş durumdadır [23].

Sonuç 

Türkiye AB’ye 1959 yılında AET’ye başvurarak AB ile ilişkilerdeki ilk adımı atmıştır. 1963 Yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile ilişkiler resmiyet kazanmış ve tam üyelik yolunda hazırlıklar başlamıştır. 2004 yılında AB üye devletleri 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına karar vermiştir. Yine aynı tarihte bu sürecin usul ve esaslarını belirleyecek olan Müzakere Çerçeve Sözleşmesi imzalanmıştır. Müzakere süreci tarama ile başlar. Tarama bittikten sonra Tarama Sonu Raporu hazırlanır. Bunların ardından fiili müzakere süreci başlamış olur. Fiili müzakere süreci, her faslın ayrı ayrı müzakerelere açılmasını ve geçici olarak kapanmasını ifade eder. Üye devletlerden birinin bile fasıllın açılması veya kapatılması konusundaki vetosu o fasıllın açılmasını ve kapatılmasını etkiler [24]. Eğer tüm fasıllarda ortak mutabakata varılmışsa aday ülke için bir Katılım Antlaşması hazırlanır. Türkiye şu anda 35 fasıldan yalnızca bir tanesini kapatabilmiştir. O da 25 Fasıl olan Bilim ve araştırmadır. Ki o bile geçici olarak kapatılmıştır. 35 fasıldan birçoğu farklı ülkeler tarafından veto engeline takılmış ve bloke olmuş durumdadır. Türkiye’nin uluslararası arenadaki konumu AB’ne üye devletlerle ilişkileri gibi sebeplerden ötürü AB’ne üyelik yolunda ilerlenen müzakere süreçlerine çoğu zaman sekteye uğranmakta ve daha ileri bir tarihe ertelenmektedir. Bu sürecin bir süre daha böyle gitmesi öngörülebilir.
[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) AB Müktesebatı, AB Hukuk sistemine verilen addır. Yaklaşık 120 bin sayfadan oluşmaktadır. AB’yi kuran ve
daha sonra değişikliğe uğrayan antlaşmaları, aday ülkelerin AB’ye katılırken imzaladıkları katılım antlaşmalarını,
Konsey, Komisyon, Avrupa Birliği Adalet Divanı gibi Birlik organlarının çıkardıkları tüm mevzuatı ifade
etmektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum programı hakkında daha fazla bilgi için bkz.
http://www.mfa.gov.tr/turkiye-nin-ab-muktesebatina-uyum-programi.tr.mfa ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
2) https://www.ab.gov.tr/katilim-muzakereleri_37.html ( Erişim Tarihi: 28.06.2020)
3) Türkiye AB Bakanlığı, Türkiye- AB Müzakereleri, no:6, s.3. file:///C:/Users/my/Desktop/final
%20ödevi/müzakere%20süreci.pdf ( Erişim tarihi:28.06.2020)
4) Katılım Ortaklığı Belgesi hakkında daha fazla bilgi ve belgeler için ayrıca bkz. https://www.ab.gov.tr/katilim-
ortakligi-belgeleri_46226.html ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
5) Ulusal Programlar ve hakkında daha fazla bilgi için ayrıca bkz. https://www.ab.gov.tr/ulusal-
programlar_46225.html ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
6) İlerleme Raporları ve raporlarla ilgili daha fazla bilgi ve belge için ayrıca bkz.
https://www.avrupa.info.tr/tr/ilerleme-raporlari-744 (Erişim Tarihi:28.06.2020)
7) Belgede müzakerelerin 3 temel unsu üzerinden yürütüleceği ortaya konmuştur. Bunlar;
1- Kopenhag siyasi kriterlerinin istisnasız olarak uygulanması, siyasi reformların derinleştirilmesi ve
içselleştirilmesi,
2- AB Müktesebatının üstlenilmesi ve uygulanması,
3- Sivil toplum diyalogunun güçlendirilmesi ve bu çerçevede hem AB ülkelerinin kamuoylarına, hem de
Türkiye kamuoyuna yönelik olarak bir iletişim stratejisinin yürütülmesi.
8) Deniz İnan, Türkiye- Hırvatistan- Makedonya Cumhuriyeti Avrupa Birliği Müzakere Süreci, İzmir Ticaret
Odası, 2010, s.2
9) https://www.avrupa.info.tr/tr/katilim-muzakereleri-720 ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
10) Müzakere sürecinin aktörleri hakkında daha fazla bilgi için ayrıca bkz. https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?
ust_id=439&id=440 ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
11) Türkiye için Tarama Sürecinin ilk aşaması olan tarama toplantıları 20 Ekim 2005 tarihinde yapılan Bilim ve
Araştırma faslı tanıtıcı tarama toplantısı ile başlamış ve 13 Ekim 2006 tarihinde yapılan Yargı ve Temel Haklar
faslı ayrıntılı tarama toplantısı ile sona ermiştir.
12) Türkiye hakkında 12.Fasıl olan Gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı politikası için hazırlanmış Tarama
Sonu Raporu’nu incelemek için ayrıca bkz.
https://www.ab.gov.tr/files/tarama/screening_files/12/ch_12_tarama_sonu_raporu_tr.pdf (Erişim Tarihi:
28.06.2020)
13) https://www.ab.gov.tr/katilim-muzakereleri_37.html ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
14) AB Ortak Müzakere Pozisyon Belgesinde altı adet kapanış kriteri belirlenmiştir:
1 Türkiye’nin Türkiye-AB Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü’nden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine
getirmesi;
2 Türkiye’nin, AB’nin yatay ve çerçeve çevre müktesebatının aktarımına yönelik mevzuatını sınıraşan hususları
da içerecek şekilde kabul etmesi;
3 Türkiye’nin AB’nin su kalitesi alanındaki müktesebatının aktarımına yönelik mevzuatı, özellikle Çerçeve Su
Koruma Kanunu’nu kabul etmesi, Nehir Havzası Koruma Eylem Planlarını oluşturması, ayrıca uygulama
mevzuatını da kabul ederek, sektöre ilişkin yasal uyumlaştırmada kayda değer bir ilerleme sağlaması;
4 Türkiye’nin endüstriyel kirlilik ve risk yönetimi alanındaki AB müktesebatının aktarımına yönelik mevzuatı
kabul etmesi;
5 Türkiye’nin faslın geriye kalan sektörlerinde, doğa koruma ve atık yönetimini de içerecek şekilde, Strateji
Belgesi doğrultusunda müktesebata uyumu sürdürmesi ve katılım tarihinde AB yükümlüklerinin uygulama ve
yaptırımının sağlanması yönündeki hazırlıklarını tamamlaması;
6 Türkiye’nin Strateji Belgesi doğrultusunda her düzeyde denetim hizmetlerini de içerecek şekilde idari
kapasiteyi ve koordinasyonu geliştirmeye devam etmesi, bu fasıldaki tüm sektörlerdeki müktesebatın uygulama
ve yaptırımını sağlayacak şekilde uygun idari yapıların katılım tarihinden yeterli bir süre önce hazır olduğunu
göstermesi.
15) HAK, tarama sürecinin başlatılması, hangi konu başlıklarında müzakerelerin açılacağı, hangilerinin geçici
olarak kapatılacağı gibi temel konulara ilişkin karar vermektedir. Söz konusu kararlar, oy birliği ile alınmaktadır.
16) Açılış kriterleri, müzakere fasıllarının açılabilmesi için aday ülke tarafından karşılanması gereken bazı ön
koşulları ifade eder. Açılış kriterleri, AB müktesebatına uyum amacıyla herhangi bir mevzuatın çıkarılması, yeni
bir birim veya kurumun oluşturulması, yapılacak çalışmaları gösteren bir eylem planının veya stratejinin
hazırlanması gibi hususları içerebilir.
17) Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin ilgili fasıldaki Müzakere Pozisyon Belgesi’ni inceleyerek taslak AB Ortak
Tutum Belgesi’ni hazırlar ve Konsey’e sunar. AB Ortak Tutum Belgesi, Bakanlar Konseyi’nde oybirliğiyle
kabul edilir. Ortak Tutum Belgeleri, açılan fasılların geçici olarak kapatılabilmesi için ön koşul niteliğinde olan
kapanış kriterlerini de ortaya koyan belgelerdir.
18) Kapanış kriterleri, AB müktesebatına uyum amacıyla herhangi bir mevzuatın çıkarılması, yeni bir birim veya
kurumun oluşturulması, yapılacak çalışmaları gösteren bir eylem planının hazırlanması gibi hususları içerebilir.
19) Katılım Antlaşması hakkında daha fazla bilgi için bkz. https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?id=453 ( Erişim
Tarihi:28.06.2020)
20) Deniz İnan, Türkiye- Hırvatistan- Makedonya Cumhuriyeti Avrupa Birliği Müzakere Süreci, İzmir Ticaret
Odası, 2010, s.3-6.
21) Geçici olarak kapatılan tek fasıl olan bilim ve araştırma hakkında daha fazla bilgi ve belgeler için bkz.
https://www.ab.gov.tr/90.html ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
22) Müzakereye Açılan 13 Fasıl: 25) Bilim ve Araştırma (müzakerelere geçici olarak kapanmıştır) 4) Sermayenin
Serbest Dolaşımı 6) Şirketler Hukuku 7) Fikri Mülkiyet Hukuku 10) Bilgi Toplumu ve Medya 12) Gıda
Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı 16) Vergilendirme 18) İstatistik 20) İşletme ve Sanayi Politikası 21)
Trans-Avrupa Şebekeleri 27) Çevre 28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması 32) Mali Kontrol.
23) Fasıllarla ilgili daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. http://www.mfa.gov.tr/turkiye-nin-ab-muktesebatina-uyum-
programi.tr.mfa ( Erişim Tarihi:28.06.2020)
24) AB’ye Katılım Süreci hakkındaki tüm belgelere ulaşmak için ayrıca bkz. https://www.ab.gov.tr/123.html
( Erişim Tarihi:28.06.2020)
Basılı Kaynaklar:
Türkiye AB Bakanlığı. “Türkiye- AB Müzakereleri”. no:6.
file:///C:/Users/my/Desktop/final%20ödevi/müzakere%20süreci.pdf ( Erişim
tarihi:28.06.2020)
Deniz İnan. “Türkiye- Hırvatistan- Makedonya Cumhuriyeti Avrupa Birliği Müzakere
Süreci”. İzmir Ticaret Odası. 2010
[/vc_toggle]

Tayvan Yardımcı Olabilir: Tayvan Dışişleri Bakanının Açıklamaları

“Daha büyük bir iyilik dünyanın COVID-19’u nasıl yeneceği için birlikte çalışmaktır ” diyen Tayvan Dışişleri Bakanı, Tayvan’ın bunun bir parçası olmak zorunda olduğunu da ifade etmiştir. 2020’de dünya, COVID-19’un etkilerinin insanların hayatlarının her alanında hissedilmesiyle eşi görülmemiş bir halk sağlığı kriziyle sarsıldı. Bu yıl aynı zamanda, kapsayıcılığı çok taraflılığın tam kalbinde yer alan ve dünyanın şu anda ihtiyaç duyduğu şey olan misyon beyanı olan Birleşmiş Milletler Şartı’nın imzalanmasının 75 Yıldönümü.

Şimdi her zamankinden daha fazla küresel topluluk, BM ve üye devletlerinin talep ettiği daha iyi ve daha sürdürülebilir geleceği oluşturmak için ortak bir çaba sarf etmelidir. Tayvan hazır, istekli ve bu çabaların bir parçası olmaya muktedir. 500’den az doğrulanmış vaka ve yedi ölümle Tayvan, tahminlere meydan okumuş ve COVID-19’u başarıyla kontrol altına almıştır. Bu herhangi bir kilitlenme olmadan başarılmıştır ve okullar Şubat ayında sadece iki haftalığına kapatılmıştır. Tayvan’da çok önemli bir yere sahip olan beyzbol maçları da Nisan ayında yeniden başlamıştır. Başlangıçta, kartonlar kalabalığın önünde durmuş, ancak Temmuz ortasına kadar oyunlar 10 kadar seyircinin katıldığı maçlara tüm hızıyla geri dönülmüştür. Merkezi Salgın Komuta Merkezinin kurulması, sıkı sınır kontrollerinin ve karantina prosedürlerinin uygulanması ve şeffaf bilgi paylaşımı dâhil olmak üzere önlemlerin alınması sayesinde Tayvan’ın hızlı yanıt vermesini sağlamıştır.

Ayrıca, birinci sınıf sağlık sistemi için yeterli tıbbi malzeme stoku sağlamak için hızlı adımlar atılmıştır. Tayvan kendi vatandaşlarına bakmak için yeterli malzemeye sahip olduğundan emin olduktan sonra, ciddi ihtiyaç duyan diğer ülkelere tıbbi ekipman ve malzeme sağlamaya başlamıştır. Haziran ayı sonunda Tayvan, Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan’ın diplomatik müttefikleri ve Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere 80’den fazla ülkeye 51 milyon cerrahi maske, 1,16 milyon N95 maske, 600 izolasyon önlüğü, 35 alın termometresi ve diğer tıbbi malzemeleri bağışlamıştır. Hızlı test kitleri, ilaçlar ve aşıların gelişimini keşfetmek için benzer fikirlere sahip demokrasilerle güçlerini birleştirmiştir. Daha iyisi için birlikte çalışmak, dünyanın COVID-19’u nasıl yeneceği üzerinde yardımlaşmanın örneğini göstermiştir. Tayvan, Birleşmiş Milletler’in Yetmiş Beşinci Yıldönümünü Anma Deklarasyonunda, hükümetler ve devlet başkanları sadece dayanışma içinde birlikte çalışarak pandemiyi sona erdirebileceğini ve sonuçlarının üstesinden etkili bir şekilde gelebileceğini kabul etmektedir. Böylece BM’yi daha kapsayıcı hale getirme ve dünyayı pandemiden kurtulmaya çalışırken kimseyi geride bırakma sözü vermektedir. Benzer şekilde, Temmuz ayında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin Üst Düzey Segmentinde “COVID-19’dan Sonra Çok Taraflılık” konulu açıklamalarda: 75 yıldönümünde ne tür bir BM’ye ihtiyacımız var? sorusuyla birlikte, ağa bağlı, kapsayıcı ve etkili çok taraflılığın toparlanmayı ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin (SKH’ler) devam eden uygulanmasını teşvik etmeye yönelik küresel çabalara yardımcı olacağını söylemiştir.

Bununla birlikte, dünyanın model demokrasilerinden biri ve mevcut salgını kontrol altına alma konusunda bir başarı öyküsü olan Tayvan, BM sistemine katılmaktan ve deneyim ve bilgi alışverişinde bulunmaktan alıkonulmaktadır. Pandemiyle beraber uluslararası toplum Tayvan’ın Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler sisteminden oluşan Dünya’dan adaletsiz ve ayrımcı olarak dışlandığının farkına varmıştır ve uluslararası toplum, Tayvan’ı engellemenin yasal dayanağı olarak 1971 BM Genel Kurulu Kararı 2758’in hatalı yorumunun halen kullanmasının durdurulması için şiddetli bir şekilde BM’ye baskı yapmaya devam etmektedir.

Gerçek şu ki, bu karar Tayvan’ın BM’deki temsili konusuna değinmemekte ve Tayvan’ın ÇHC’nin bir parçası olduğunu da belirtmemektedir. Aslında, Tayvan ÇHC’nin bir parçası değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Çünkü Tayvan başkan ve yasama organı doğrudan Tayvan halkı tarafından seçilmektedir. Dahası, pandemi sırasında uygulanan sınır kontrolleri, ÇHC’nin yanlış iddialarına karşı koymak için daha fazla kanıt sunmaktadır. Birleşmiş Milletler, yalnızca Tayvan’ın demokratik olarak seçilmiş hükümetinin 23,5 milyon insanını temsil edebileceğini kabul etmelidir; ÇHC’nin Tayvan adına konuşma hakkı yoktur. Tayvan’ın BM’de katkısının olmaması küresel topluluk için bir kayıptır ve üye devletlerin normalliği yeniden kazanma ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemini tam ve zamanında uygulama çabalarını engellemektedir. Tayvan, SKH’ler üzerindeki olağanüstü çalışmalarından yararlanarak, ülkelere pandeminin neden olduğu kesintiden daha iyi kurtulmalarına yardımcı olabilmektedir. Asya Kalkınma Bankası, Tayvan’ın 2020 ekonomik performansının Dört Asya Kaplanı arasında en iyisi olacağını tahmin etmesiyle birlikte Tayvan ekonomisinin dirençli olduğunu kanıtladı. Dahası, cinsiyet eşitliği, ekonomik büyüme, temiz su ve sanitasyon, azalan eşitsizlik ve iyi sağlık ve esenlik dahil olmak üzere birçok SDG göstergemiz OECD ülkeleriyle karşılaştırılabilir seviyelere ulaşmıştır. Tayvan’ın kanıtlanmış salgın tepkisi ile birlikte SDG’leri uygulamaya yönelik devam eden çabaları, Tayvan’ı insanlığın karşı karşıya olduğu devam eden zorlukların üstesinden gelmede küresel topluluğa yardımcı olmak için çoğundan çok daha iyi bir konuma getirmiştir. Aslında, Tayvan uzun zamandır Asya, Karayipler, Latin Amerika ve Afrika’daki ortak ülkelerine temiz enerji, atık yönetimi ve afet önleme gibi alanlarda kalkınma hedefleri ile yardım etmektedir. Ne yazık ki, Tayvan’daki 23,5 milyon kişinin BM tesislerine erişimi reddedilmektedir. Buna ek olarak Tayvanlı gazeteciler ve medya kuruluşlarının da BM toplantılarını takip etme yetkisi reddedilmektedir.
[irp posts=”26779″ name=”Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı?”]
Bu ayrımcı politika, otoriter bir devletin haksız iddialarından ve baskısından kaynaklanmaktadır ve BM’nin üzerine kurulduğu evrensellik ve eşitlik ilkesine aykırıdır. Birleşmiş Milletler Şartı “Biz Birleşmiş Milletler halkları, temel insan haklarına olan inancımızı yeniden teyit etmeye karar verdik .. [ve] erkeklerin, kadınların ve irili ufaklı ulusların eşit haklarına” şeklinde başlamaktadır. Tayvan’ın maruz kaldığı bu haksız politika
sona ermeli ve bu metinde belirtilen herkes için insan haklarını ve temel özgürlükleri koruma ideali boş sözler olarak kalmamalıdır. Önümüzdeki 75 yıla bakıldığında, BM’nin Tayvan’ın katılımını memnuniyetle karşılaması için asla geç değildir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.cnbc.com/2020/07/15/how-taiwan-beat-the-coronavirus.html Başarının nasıl sağlandığı hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:14.09.20)

https://www.japantimes.co.jp/opinion/2020/08/19/commentary/worldcommentary/taiwan-coronavirus-health/ Yapılan yardımlar hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:14.09.20)

https://www.africanews.com/2020/07/10/us-backs-taiwan-somaliland-cooperation/ Afrika üzerine politikalar hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:14.09.20)

[/vc_toggle]

Libya’da Rus Meydan Okuması ve Avrupa Birliği

Muammer Kaddafi rejiminin 2011 yılında devrilmesinden itibaren Libya’da birden fazla siyasi ve askeri oyuncular arasında iktidar mücadelesi yaşanmaktadır. Bu mücadele sonucunda ise çatışmalar günümüze kadar artarak devam etmiş ve ülkenin siyasi düzeninde sorunlar meydana getirerek iç savaşa neden olmuştur. Ülkede yaşanan iç savaş fiili olarak ülkeyi iki parçaya bölmüştür. Bunlardan ilki BM nezdinde ve uluslararası alanda meşru sayılan, ülkenin batı tarafına hâkim olan (başkent Trablus’a) Ulusal Mutakabat Hükümeti (UMH)’dir. Fayiz es-Serrac’ın başında bulunduğu meşru Trablus hükümeti devrimciler ve muhafazakâr gruplar tarafından desteklenmektedir. Bunun yanı sıra UMH, uluslararası arenada Avrupa Birliği tarafından da siyasi destek görmektedir. AB, 2015 yılında Trablus’ta BM destekli Ulusal Mutakabat Hükümeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca savaşan taraflar ve onların uluslararası destekçileriyle ara bulucu politikalar izlemiştir. Ancak AB ülkeleri arasında bu desteğin parçalı olduğunu söylemek gerekir zira Fransa, Trablus hükümetini desteği ikirciklidir. Söz konusu bu durum AB’nin Libya’daki konumunu karmaşıklaştırmaktadır. İç savaşın ikinci tarafı ise ülkenin çoğunluğuna hâkim olan ve doğusunda bulunan Tobruk hükümetidir. Temsilciler Meclisi denen bu yönetim Halife Hafter tarafından idare edilmektedir ve ülkenin petrol sahalarının çoğu bu yönetim altındadır. Rusya, Tobruk hükümetini desteklemektedir. Libya’da yaşanan çatışma durumu Avrupa Birliği ve Rusya’yı iki önemli alanda karşı karşıya getirmektedir. Bunlar enerji ve askeri alanlardır.
Rusya, Akdeniz bölgesindeki enerji kaynakları pazarında sözü geçen bir oyuncu haline gelmeye çalışırken diğer yandan Libya’daki varlığını kalıcı hale getirecek politikalar yapmaktadır. Jeostratejik olarak düşünen Rusya’nın dış politikasına Akdeniz’de enerji kaynaklarına ve limanlara erişim konusu yön vermektedir. 2000 yılında Putin’in cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Rusya, Libya ile olan bağlarını canlandırmaya başladı ve 2008’de Trablus ziyareti ile bu ilişkiler daha da iyileştirildi. Kısa süre sonra da Rusya, Libya’nın 5 milyar dolarlık borcunun çoğunu petrol, gaz, silah ve demiryolları anlaşmaları karşılığında sildi [1]. Askeri olarak da Akdeniz’de var olmak isteyen Rusya için Libya -bilhassa Avrupa kıtasına 700 km uzaklıktaki Bingazi şehri- Rus silah sanayisi için cazip bir pazar oluşturmaktadır [2]. Kaddafi rejiminin yıkılmasından sonra Rus şirketleri enerjide işbirliği ve Rus silahlarının satın alınması noktasında kayıp yaşamıştır. Rusya Libya’ya silah satışlarında 4 milyar dolara kadar kayıp verdiğini iddia etmiştir. Rusya’nın Hafter yanlısı tutumuna bakıldığında hiç kuşkusuz Avrupa Birliği için enerji ve askeri alanda tehdit niteliğindedir. AFRICOM (ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı)’na göre Rusya’nın Libya’ya savaş uçağı göndererek Libya kıyılarında hava sahası kapatabileceği Avrupa için önemli bir güvenlik kaygısı oluşturmaktadır. Aslında bölge gerek askeri gerekse petrol ihtiyaçları dolayısıyla yalnızca Rusya’ya bağımlı kalınmaması durumundan Avrupa için önemlidir. Zira Rusya Avrupa’yı enerji ve petrol bakımından kendisine bağlamak istemektedir. Avrupa Birliği’nin ortak bir dış politika geliştirememesi de Rusya’nın Libya’daki varlığını pekiştirmeyi daha da kolaylaştırmaktadır [3]. AB üye ülkelerinin Libya politikalarına baktığımızda özellikle İtalya’nın, Libya’daki varlığı uzun bir geçmişe dayandığını söylemek mümkündür. Kaddafi yönetimi sırasında Libya ile diplomatik bağlarını sürdüren birkaç ülkeden biri İtalya idi ve Kaddafi’nin düşüşünden sonra bile ülkede nüfuzunu sürdürmeyi hedeflemektedir. Zira İtalya’nın Libya’da önemli ekonomik yatırımları bulunmaktadır. İtalyan Eni şirketi ülkede petrol ve gaz çıkarmaya devam ederken, hükümet düzensiz göç meselesi için birlikte çalıştığı UMH’yi desteklemektedir [4].
Avrupa dış politikasında Libya’ya askeri açıdan bakıldığında bölgenin aşırı silahlanması, artan çatışma hali tehdit olarak varsayılmaktadır. AB’nin 2003 yılında yayımladığı Avrupa Güvenlik Belgesi’ne atıfta bulunduğumuzda Birlik, uluslararası alanda küresel barışa tehdit ve istikrarsızlık yaratan unsurlardan birinin “devlet başarısızlığı” olduğunu ifade etmektedir. Bu kısa ifadeden yola çıkarak Libya’nın da aslında bu çerçeve dahilinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Libya’da yaşanan bu çatışmacı ikilik Avrupa Birliği ve Rusya’yı karşı karşıya getirmektedir. Hiç kuşkusuz Rusya’nın bölgeye müdahalesi AB’ye karşı askeri ve enerji alanında bir meydan okumadır. Enerji ve askeri alanlardaki bu meydan okumaya göç olgusu da dahil olduğunda durum daha da karmaşıklaşmaktadır. Zira yukarıda belirttiğim üzere devlet başarısızlığı AB nezdinde küresel bir tehdittir ve Libya’da herhangi bir çatışma durumu göç meselesini daha da ileri boyutlara götürmektedir.
[irp posts=”27901″ name=”‘AB Gerekirse Libya’da Askeri Tehdit Seçeneğini Kullanmalı'”]

Elif Ateş
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1 “Russia’s Growing Interests in Libya.” Russia’s Growing Interests in Libya – The Washington Institute for Near
East Policy. Accessed September 15, 2020 https://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/russias-
growing-interests-in-libya.

2 Kerimoğlu, Yavuz. “Rusya’nın Libya Politikası Ve Askerî Müdahale İhtimali.” İNSAMER, November 8, 2017
https://insamer.com/tr/rusyanin-libya-politikasi-ve-asker-mudahale-ihtimali_645.html.

3 “GÖRÜŞ – Rusya’nın Libya Politikası.” Anadolu Ajansı. Accessed September 15, 2020
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-rusya-nin-libya-politikasi/1794069.

4 “POLICY PAPER: Russia’s Intervention in Libya: Is It Undermining the EU?” Vocal Europe, February 22,
2020 https://www.vocaleurope.eu/policy-paper-russias-intervention-in-libya-is-it-undermining-the-eu/.
[/vc_toggle]