Yurtta Sulh Cihanda Sulh Mottosu Bağlamında Atatürk ve Dost Ülke Liderleri

Yıl 1923, büyük bir enkazdan büyük bir Türk milleti çıkarmış olan Mustafa Kemal Atatürk yaptıklarıyla sadece Türkiye’de değil, dünyada da yankı uyandırmıştı. Cumhuriyet kurulmuştu fakat nüfusta büyük eksilmeler yaşanmıştı. Erkekler cepheye gidip ya şehit olmuşlardı ya da eksik dönmüşlerdi. Cumhuriyetin kadını da erkeği de yaklaşık 11 yıllık bir savaş yorgunluğunu tecrübe ediyordu. 1912’den itibaren bir savaş içinde olan tükenmiş eski İmparatorluğun küllerinden yeni bir devlet yaratılmaya çalışılıyordu. Bu yorgunluğa ve yokluğa rağmen, içindeki inkılapçı ruhla Türkiye büyük bir gelişim ve büyüme oranı yakalamıştı. Öyle ki, Türkiye ekonomisi enflasyonsuz ve her yıl istikrarlı büyüme hızıyla en başarılı dönemlerini yaşadı. Bu başarılı dönemler birçok ülke tarafından alkışla karşılandı. Devletçilik modeliyle yeni doğmuş Cumhuriyet ilk adımlarını atmış ve ayağa kalkmaya başlamıştı. Diplomatik bağlar kuruldu, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüyle çevre ülkelerde sağlam barışlar yapıldı. Türkiye’nin çevresi artık güvendeydi. Birinci dünya savaşı ardından birçok yeni bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Eski halife Osmanlı, bugün demokratik bir ülkeye dönüşme yolundaydı fakat 600 yıllık bir mirasın iyi-kötü bazı etkileri de vardı. Birçok ülke de hala sömürgeci devletlerin etkisi altındaydı. İşte bu durumda bağımsızlık savaşını kerte kerte kazanmış Türkiye, kendi egemenliğini kurmaya çalışan doğulu çevre Müslüman ülkeler için bir ‘baba’ figürüydü. Bu makalede yukarıda bahsettiğimiz koşullardaki Atatürk döneminin Doğulu liderlerle münasebetlerini inceleyeceğiz.

Türkiye-Afganistan Dostluğu 

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğulu devletler içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuştur. 1919 yılında İngilizlerden bağımsızlığını kazanan bu devletle Türkiye’nin ilk teması 1921 yılında gerçekleşmiştir. Birinci dünya savaşından sonra kendine bir dayanak arayan Afganistan, Türkiye’nin reform hareketlerini görmüş ve daha Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Türkiye’den öğretmen, subay ve doktor gibi teknik uzmanlar getirmiştir. Türk üniversitelere öğrenciler göndermiş, bir bakımdan Türkiye’nin modernleşme harekâtına katılmak istemiştir. 1928 yılında Afganistan Kralı Amanullah, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Ankara’da Türk-Afgan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır.

Bu ziyaretin başka önemli bir sebebiyse Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kez bir devlet adamı tarafından resmi bir şekilde ziyaret edilişidir [1].  Amanullah, Atatürk gibi zor bir bağımsızlık süreci ardından tahta çıkan ilk kral olmuştur. Birçok Batı ülkesini ziyaret eden kral, ilk yıllarından beri demokratik rejimi ülkede sağlamaya çalışmış ve Türkiye’deki laiklik modelini örnek almıştır. Reformlar hakkında tavsiye isteyen krala Atatürk, kendisinden aceleci davranmamasını ve her şeyden önce Afgan ordusunu güçlendirmesini istemiştir [2]. Kral, Atatürk’ten yapacağı ıslahatlar için destek talep etmiştir. Atatürk de gerekli yardımın yapılacağını belirtmiş ve krala eğitim, ordu gibi konularda uzmanlar göndermiştir. Tahta geçtikten sonraki ilk işinden biri Afgan anayasasını oluşturmak olmuş, kendi isteğiyle saltanatın yetkisini kısıtlamıştır. Kişisel haklar, düşünce özgürlüğü ve basın-yayın serbestisi gibi kanunların yanında bakanlar kurulunun, devlet şurasının ve mahkemelerin yetkisini arttırmıştır. Ekonomik anlamda da gelişim sağlayan devlet, maalesef maddi yetersizlikten dolayı istediği adımları elde edememiştir. Sosyal alanda ise kılık kıyafet devrimleri gerçekleştirmiştir. Eğitimi halkın tabanına yaymaya çalışmış, Afgan kadınlarının eğitim alması için büyük çabalar göstermiştir. Karma eğitime geçilen ülkede gözle görülen bir yükselme tespit edilmiştir. Yurtdışına (özellikle Türkiye’ye) kız öğrenciler gönderip, deyim yerindeyse onların kıvılcım gibi gidip ateş gibi dönmelerini istemiştir. Halbuki, kralın bu kararı Afgan kabile ve dini liderler tarafından tepki görmüştür.

Tutucu Afgan halkından ve dini liderlerin muhalifliği yüzünden bu proje iptal edilmiş, dahası önce kız ardından erkek öğrenci okulları dahil tüm okullar belli bir süreliğine kapatılmıştır. Ülkede ıslahatlara karşı olan gerici kesimler ve kabile liderleri isyan başlamıştır, kral da baskılara dayanamayıp bir bildiriyle yaptığı ıslahatları geri çekmiştir. Büyük umutlarla başlayan bu hareketler, Afgan halkının hazır olmamasıyla ve aceleci kralın hatalarıyla beraber tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır [2]. 1928 yılında Celalabat’ta patlak veren kabile ayaklanması sırasında Kral darbeyle birlikte ülkeden sürülmüştür. Kral Amanullah tahtı tekrardan ele geçirmeye çalışsa da başarılı olamadı ve hayatının geri kalanını sürgünde geçirmek zorunda kaldı.

Türkiye – İran Dostluğu 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin en büyük komşusu İran’la başta sınır sorununu halletme konusunda güvenlik sorunları yaşansa da 1926 yılında imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasıyla sorun bir nevi halledildi. Ardından gelen iyi niyetle beraber 1928 ve 1932 yıllarında imzalanan protokollerle bu sorun atlatıldı. İlerki yıllarda Türkiye ve İran ilişkileri samimi bir dostluk üzerine inşa edilmiş oldu. 1934 yılında İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi Ankara’yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sonucunda Atatürk ile çok yakın bir dostluk kurmuştur. Rıza Şah Pehlevi de Atatürk’ün inkılaplarından etkilenerek modernleşme ve Batılılaşma yolunda köklü değişiklikler ve reformlar gerçekleştirdi. Ekonomi alanında ülkeyi demirağlarla ördü. 10 yılda yol, ray gibi ulaşım faaliyetlerini 3 katına çıkardı. Birçok toprak reformu, fabrika ve bankaların kurulmasında teşvik sağlayan Pehlevi, ülkenin petrol gelirlerini de sömürgeci ülkeler ve şirketlerden korumaya çalıştı. 5 yılda 14 olan yeni tip okul sayısını 123’e çıkarmış, eğitim konusunda da önemli reformlar gerçekleştirmişti.

Son olarak militarist ve milliyetçi özellikleriyle tanınan şah, askeri ve kültürel devrimleri de elinden geldiği kadar yapmaya çalıştı. Fakat aynı Kral Amanullah’ta olduğu gibi kılık – kıyafet ve şapka kanunu gibi kültürel reformlar, batılı eğitim gibi konular ulemayı her zaman iktidarla karşı karşıya getirmiştir [3]. Aynı şekilde hukuk reformuyla başlatılan laikleşme sürecinde şer’i mahkemelerin görevlerinin sınırlandırılması ulema sınıfı ile arasında birtakım sıkıntılar yarattı ve başkaldırılar başladı. Sertçe bastırılan bu isyanlar Şah’ın reform duygusunu bastırdı çünkü kontrolü elden kaybetmek istemiyordu. Asker kimliğinden dolayı Rıza Şah tarafından tam manasıyla gerçekleştirilen tek reform askeri reformlar olmuştur. Ordu için yaptıklarıyla ordunun sevgisini kazanmış olan Şah, iktidar süresinde orduya pek çok katkılar sağlamış ve İran ordusu çevresine nazaran güçlenmiştir. Fakat II. Dünya savaşında Rusya, İngiltere gibi güçlere dayanamayan Şah, ordusunu da savaşta yitirip imajını koruyan en son şeyi kaybedince saltanatını kaybetmiştir.

Türkiye-Irak Dostluğu  

Türkiye’yi milli mücadeleden sonra en çok uğraştıran süreç belki Musul sürecidir. İngiltere ile sıkı pazarlıklara girilmiş, çözülemediği için İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür. Türkiye o yıllarda hem Sovyetler tutumundan çekindiği için hem de Musul sorununa taraflı yaklaşıldığı için bu organizasyona üye olmak istememiştir. Musul sorununa ayrı bir parantez açarsak bırakın Misakı Milli sınırlarını Türkiye’yi vermeyi, Hakkari’yi bile İngiltere mandası olan Irak’ın alması gerektiğini savunmuştur [4].

Türkiye bu toplantıya katılmaz çünkü İngiltere’nin eli zaten çok güçlüdür. Sorunu askeri yollarla çözmeyi hedefleyen Türkiye, İngiltere’nin Doğu’da Şeyh Sait ve Nasturi isyanlarını desteklemesi sebebiyle ordu gücünü buraya harcamak zorunda kalmıştır. İsyan büyük bir şekilde bastırılmıştır bastırılmasına ama gerek askeri gerek ekonomik şartlar dolayısıyla Türkiye oldukça zora girmiştir. Bu sebeple Türkiye, Musul’daki durumu kabul etmek zorunda kalmış ve 25 seneliğine Irak petrollerinin %25 gelirini almayı kabul etmiştir. Her ne kadar bu Atatürk’ün içinde kalan bir durum olsa da 1926 yılında şartlar koşuluyla Irak ile İngiltere üzerinden antlaşma yapılmış, sınırlar belirlenmiştir [5]. Bu durumla ilişkiler normalleşse de Türkiye, Irak’a karşı belli bir süre uzak bir tutum göstermiştir çünkü Irak’ta asıl karar verici İngiltere’dir. İki ülke arasında telgrafla iletişim kurulsa da bunlar bir gelişme göstermemiştir. Irak Kralı Faysal, Türkiye’yle iletişime geçmeye çalışmış ve ziyaret etme isteğini belirtmiş fakat bu Atatürk tarafından cevaplanmamıştır. 1930 yılında Irak’ın İngiltere’den özerklik kazanmasıyla beraber Atatürk’te politikasını yumuşatmaya başlamış, dünyada yükselen tansiyon da bu iki ülkeyi ilişkileri attırmaya sürüklemiştir [6]. Irak, Birinci Dünya Savaşı ardından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler içinde ilk bağımsızlığı kazanan devlet olmuştur. Bağımsızlığı kazandıktan sonraki ilk yapmak istediği iş Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyaret etmektir. Kral Faysal Türkiye’de eğitim gördüğü için Atatürk’e karşı bir hayranlık beslemektedir. Atatürk’e olan sevgisini her fırsatta Bağdat’taki Türk büyükelçisine iletmiş, Türkiye ve Irak’ın bir aile olduklarını ve iki devlet arasında onları ayıran bir sınır olmadığını belirtmiştir. Ayrıca kendisi Türkiye’de öğrenim görmüş ve gençliğinde Adalar ve Boğaziçi’nde yaşadığı için bir Türk kadar iyi Türkçe konuşmaktadır. Tek oğlu olan çocuğuna da Atatürk’e hayranlığından dolayı ‘Gazi’ ismini koymuştur [7]. Kral, Kuzey Irak’taki Barzani aşiretinden dolayı yaşadığı sıkıntıları ve Atatürk’e olan derin saygısını belirtmek için görüşmek istemiştir. Atatürk tarafından kabul edilen bu istek sonucu Faysal 6 Temmuz 1931 günü Ankara’ya ulaşmıştır [8].

Kral Faysal, Atatürk ve devrimlerine hayranlığını her an belirtmeye çalışmış ve şu cümleleri kurmuştur: “Iraklılar ve ben Türkiye’deki terakkiyat ve inkılabatı fevkalade takdir ve takip etmekteyiz. Gazi Paşa hazretlerinin muvaffakiyetine engel olmamak ve dehasına hürmet etmemek kabil değildir. (sharkclub.com) İtiraf ederim ki ben harekâtı milliyenin bidayetinde, bu kadar parlak neticelere varacağınızı ümit etmiyordum. Terakkiyatınızı hayret ve memnuniyetle müşahede ediyoruz. Bütün Asyaî milletlere nümune-i imtisal olacağınız şüphesizdir. Maalesef Irak’taki ahali çok cahil olduğu için biz şimdilik bir şey yapamıyoruz. Fakat dilhahumuz eserinize tabiiyettir” [9]. Atatürk’le oldukça samimi ve dostane ilişkiler kuran kral Faysal maalesef bu buluşmadan iki yıl sonra 8 Eylül 1933 yılında İsviçre’de hayatını kaybetti. Ölümünün ardından tahta tek oğlu ‘Gazi’ geçti. Yeni Kral Gazi, 6 yıl sonra bir araba kazasında hayatını kaybetti. Gerek Faysal’ın gerek Gazi’nin ölümünde birçok komplo teorisi bulunmaktadır. Ülkelerindeki İngiliz etkisini azaltmaya çalışırken böyle şeyler yaşamaları çoğu insana göre bir tesadüf değildir.

Dostlar birleşiyor: Sadabat Paktı 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu 4 devlet arasında iyi bir tutum sergilenerek ilişkiler belli bir süre iyi gitmiştir. Yıl 1937’lere geldiğinde ise tüm dünyada kazanlar kaynamaya başlamıştır, savaş kapıdadır. Nazi Almanya’sı devletleri etkilemekte ve buna karşın müttefiklerde kendi yanına başka devletleri çekmeye çalışmaktadır. İşte buna karşın bu dört devlet Türkiye önderliğinde Sadabat Paktı’nı kurmaya karar verir. Pakt 8 Temmuz 1937 tarihinde Türkiye,  İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır. Paktın amacı ise şunlardır:

• Sınır sorunları: Pakta üye ülkelerin hepsi özellikle İran ile sınırda güvenlik sıkıntısı çekiyordu. Sınırlar her ne kadar ülkeler tarafından tanınmışsa da özellikle Türkiye-Irak-İran’ın sınırlarındaki isyancı Kürt aşiretleri sınır tanımayan aktivitelerde bulunmaktaydı. Güvenliği sağlamak ve ortak çalışmak için ülkeler anlaştı.

• Ülkelerin bağımsızlık vurgusu: Bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan bu devletler tekrardan sömürgeci ülkelerin etkisine girmek istemiyorlardı. Bu yüzden bağımsız ve güç sahibi olduklarını belirtmek için Cenevre’de önce Türkiye, Irak ve İran ardından da Afganistan’ın katılmasıyla bu 4 ülke saldırmazlık paktını tamamlamış oluyordu.

• Paktı kabul eden taraflar; birbirlerinin iç işlerine karışmayacak, ortak çıkarlar söz konusu olursa birbirlerine danışılacak, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacak ve sınırların güvenliğine saygı göstereceklerini belirtmişlerdi. Taraf ülkeleri bağıt ülkelerin güvenliği tehdit edecek isyancı grupların oluşmasına karşı çıkmakla yükümlüydü. II. Dünya Savaşı ortamında her ne kadar diğer maddeler işlevsiz kalsa da sınır güvenliği kuralı uygulanılmaya çalışılmıştır. Sadabat Paktı, İran’daki İslam Devrimi ile yaşanan rejim değişikliğiyle birlikte fes edilmiştir [10].

[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1. Armağolu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi. Timas Yayınları, 2017.
2. Amanullah’ın Islahatları ve Atatürk. Yılmaz, Aliye. 21 , SDÜ Fen
Edebiyat Fakültesi , Mayıs 2010, Sosyal Bilim Dergisi, s. 161-164.
3. XX. Yüzyılın Başında Şah Rıza Pehlevi’nin Reformları Ekseninde İran’ın
Modernleşme Çabası. Koca, Mehmet. 335-371, DergiPark, 2020, Cilt 8.
4. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Girişi. Ulusan, Şayan. 237-258, Çağdaş
Türkiye Tarih Araştırmaları Dergisi , VII.
5. IRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILARIRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILAR. Saygı, Tarık. 15, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi , 2017.
6. Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938). Gönlübol, Mehmet ve
Sar, Cem. Atatürk Araştırma Merkezi, 2013.
7. Vakit Gazetesi. 5 Temmuz 1931. 4843.
8. Kocatürk ve Sözer. Cumhuriyet Gazetesi, 1931. 4.
9. Balkaya. 2015. 572.
10. L.Bilge, Mustafa. Sadabat Paktı. TDV İslâm Ansiklopedisi. [Çevrimiçi]
Türkiye Diyanet Vakfı, 2008. https://islamansiklopedisi.org.tr/sadabadpakti .
[/vc_toggle]

KKTC’nin Yeni Cumhurbaşkanı: Ersin Tatar

KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi, tarafını açıkça Türkiye’den yana olduğunu belirten Ersin Tatar oldu. Tatar’dan önceki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın son dönemlerde izlediği politika, birçok kesim tarafından eleştirilerin odağı haline gelmişti. Bu eleştirilerin ne boyutta olduğunu anlamak için son seçimlerin sonuçlarına bakmak yeterli olacaktır. Batılı ülkelerin desteğini alabilmek için verilen demeçler, “Ana Vatan” Türkiye’nin karşısında izlenen tutum; Ersin Tatar’ın bir nevi ekmeğine yağ sürmekti. Siyasi karmaşıklığın tam ortasında doğru seçim politikası uygulayan Ersin Tatar, Başbakan unvanından sonra “Yavru Vatan”ın yeni Cumhurbaşkanı unvanına sahip oldu.

Ersin Tatar’ın Hayatı ve Siyasete Atılımı

1960 yılında Lefkoşa’da dünyaya gelen Ersin Tatar, ilkokul eğitimini Kıbrıs’ta tamamlamıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası okulu güney kısımda kalmış, bu nedenle ortaokul eğitimine İngiltere’de devam etmesi uygun görülmüştür. Lise eğitimini de burada tamamlayan Tatar, Cambridge Üniversitesi İktisat Bölümü’nü kazanmıştır. Eğitim hayatını sonlandırmasıyla beraber, günümüzde de adını sıkça duyduğumuz “PricewaterhouseCoopers(PwC)” adlı danışmanlık şirketinde çalışmış, ardından mali müşavir olmuştur. 1991-1992 yıllarında ülkemizde Nurol Makine A.Ş’ de finansman müdürlüğü yapan Tatar, çalışma hayatında büyük bir değişikliğe gitmiş ve medya sektörüne yönelmiştir. 9 yıl boyunca Show TV’de Genel Koordinatörlük görevini yürüten Ersin Tatar, bu süreç içerisinde KKTC’nin ilk özel televizyon kanalı “Kanal T”yi kurmuştur.

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın kurduğu Ulusal Birlik Partisi (UBP), Tatar’ın siyasete atılırken tercih ettiği partiydi. Milliyetçi kimliği ile bilinen bu partiye 2003 yılında dahil olmuş, takvimler 2009’u gösterdiğinde ise Lefkoşa Milletvekili seçilmişti. Seçimlerden yaklaşık 1 ay sonra hükümetin Maliye Bakanlığı’na atanmıştır. 2013 yılında güvensizlik oyu sonucunda hükümet düşünce Tatar’ın görevi de son bulmuş, ancak UBP içinde görev almaya devam etmiştir. 2018 yılına gelindiğinde ise parti kurultayında başkanlığa seçilmiştir. 2019 Mayıs’ında kurulan UBP-Halk Partisi koalisyonunda Başbakanlık görevini yapmış, bu yılın Ekim ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminden de başarıyla ayrılmış ve KKTC’nin 5.Cumhurbaşkanı olmuştur.

Ersin Tatar’ın Siyasi Tutumu

KKTC Cumhurbaşkanı Tatar’ın siyasi tutumu, ülke kurucusu Denktaş’ın ideolojileriyle oldukça örtüşüyor. Milliyetçilik ilkesinin yanı sıra demokrasi ve uzlaşıdan yana olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bakınız ki Rum kesimiyle çatışmalardan ziyade diyaloğu arttırma çabası, “Hayalet Şehir” olan Maraş mevzusunda gözükmektedir. Tabiri caizse yılan hikayesine dönüşen; KKTC’ne bağlı Gazimağusa şehrindeki Maraş bölgesi, 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası kapanmıştı. 1970’li yılların başında dünyaca ünlü yıldızların tatil için tercih ettiği; hatta dünyada açılan ilk 7 yıldızlı otelin bulunduğu bu bölge, tampon bölge olarak görülüyordu. Rum kesimiyle devamlı diyalog kurma çabaları boşa çıkınca geçtiğimiz yıl bölgenin kamuya ait alanlarının açılması için ilk adımlar atılmıştı. Bu yılın Ekim ayında Türkiye’nin de desteğiyle tekrardan açılan bölge, açılmadan önce yalnızca bölgede bulunan BM askerlerine ve Türk askerlerinin kullanımına açıktı. Önümüzdeki yıllarda eski turizm günlerine dönmesi hedeflenen Maraş bölgesi; KKTC için büyük bir gelir kaynağı, yerli halk ve yabancılar için eşi zor bulunan tatil fırsatı haline dönüşecektir.

Başbakanlık sürecinde ülkenin en önemli revizyonu Maraş’ı açmak için gösterdiği çaba, Ana Vatan Türkiye’ye her daim sadakat ve bağlılık duyması; Mustafa Akıncı gibi bir siyasi figürü demokratik yollarla devirmesinin başlıca nedenlerindendir.

Tatar’dan Beklentiler

Küçük bir ada ülkesi olan, ancak diplomasi alanında oldukça geri kalmış bir ülke… Zira 1974’te Türkiye’nin büyük desteğiyle bağımsızlığını kazanan KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınmış bir ülkedir. Neredeyse 50 yıldır varlığını sürdüren bir ülkenin; Türkiye haricinde (nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu) başka tek bir ülke tarafından tanınmaması, diplomasi alanında daha çok çaba gösterilmesi gerektiğinin bir göstergesidir. Durumun daha vahim tarafı, haklı olunan konuda dahi gerekli mücadelelerin yeteri kadar yapılamamasıdır. Diğer taraftan halkın çoğunun Müslüman olmasına karşın, yine Türkiye haricinde (nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu) KKTC’ni tanıyan Müslüman bir devlet yok. “Sözde ‘Dindaş’ ve ‘Irkdaş’ ülkelere” dahi siyasi haklılıkların anlatıl(a)madığı bir ortamda, yeni Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a büyük görev düşüyor. Hayatının önemli bir alanını medya sektöründe kazanmış, yine hayatının önemli bir kısmını İngiltere’de geçirmiş bir siyasetçinin; ülke olarak hak ve sorumluluklarının tanıtılması konusunda tecrübelerini sonuna kadar kullanması beklenmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54597740

https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/10/19/kktc-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatar-kimdir-ve-kac-yasinda-kibrisin-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatarin-hayati-ve-siyasi-kariyeri

https://www.yenisafak.com/dunya/son-dakika-haberleri-kktcnin-yeni-cumhurbaskani-ersin-tatar-3571432

https://www.bloomberght.com/kktc-de-secimin-galibi-ersin-tatar-2266795

https://www.haberturk.com/kuzey-kibris-turkiye-cumhuriyeti-cumhurbaskani-ersin-tatar-kimdir-kac-yasinda-2839900

https://www.gzt.com/jurnalist/46-yillik-sir-aciga-cikti-hayalet-sehir-kapali-maras-2517001
[/vc_toggle]

Şimdi Afrika Zamanı 1: Osmanlı Dönemi Libya Ülkesi

On altıncı yüzyıl boyunca, Habsburg İspanya’sı ve Osmanlı Türkleri, Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde bir yarıştaydılar. Osmanlıdan önce en son İspanya kuvvetleri, 1510’da Trablus’u ele geçirerek bölgeye hâkim olmuşlardı. Osmanlı öncesinde uzun yıllar birçok devletin işgal ettiği ya da yeni devletler içinde yer aldığı Libya, Osmanlı ile beraber göreceli bir istikrar dönemine girmiş, kabileli yapısı nedeniyle, dayı adı verilen kişiler tarafından bölge, Osmanlı ademi merkeziyetçi (yerel yönetimlerin güçlü olduğu) yapısıyla yönetilmiştir.

Bölgenin fethi Barbaros Hayrettin Paşanın Cezayir’i almasıyla ve ardından Tunus ve Trablus’a göz dikmesiyle başlamıştır. Sokullu Mehmet Paşa’dan sonra Kaptanı Derya olan Sinan Paşa 1551’de İspanyol Şövalyelerini Trablus’tan çıkardı ve bölge ele geçirildi. Donanmaya bağlı olan Turgut Reis tarafından şehir 1552′ te düzene sokuldu ve eski adıyla Trablusgarp olan Libya’da 360 yıllık Osmanlı yönetimi başlamış oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Turgut Reis Trablus’a sancak beyi olarak atandı. Fizan bölgesi alınmaya pek değer değildi o yüzden Osmanlı, çok üstüne gitmedi güneybatı 1580’lerde Fizan hükümdarları padişahlara bağlılıklarını kendiler verdiler, ancak Osmanlı Devleti orada herhangi bir etki yaratmaya çalışmaktan kaçındı. Doğu Libya’da yani Sireneyka bölgesinde Osmanlı’nın hakimiyeti vardı fakat otoritesi yoktu, ajanlar vasıtası ile elde tutulmaya çalışılmıştır.

Trablus 1611 yılına kadar, sultan tarafından atanan paşalar tarafından yönetildi. Bölgeye.1611 yılında dayılık sistemi geldi.

1. DAYILIK EYALET SİSTEMİ

Mağrip’te yani kuzeybatı Afrika’da İsyanlar ve darbeler çok sık görülüyordu ve genellikle yeniçeriler en çok para ödeyen ve kendilerini besleyenlere sadık kalıyorlardı. 1611’de, başarılı bir darbe sonucunda Süleyman Safar’ı hükümet başkanı olarak atamaya zorladı yerel güçler. Dayılık rejiminin gelmesi bu tarihten sonra başlar. Dayıların yönettiği rejim, iç işlerde özerkti ve yeniçerilerin askerlerinin padişahlarına bağlı olmasına rağmen, hükümeti de neredeyse bağımsız bir dış politika izlemeye bırakıldı. Dayılar; reisler ve yeniçeri subayları tarafından seçilmiş ancak merkezden beylerbeyi tayini de devam etmiştir. Bu dönemde beylerbeylerin yetkileri sembolik olmaktan öteye gitmemiş dayılar yönetimi fiilen ellerinde bulundurmuşlardır. 1711 yılında dayılık ve beylerbeylik dayıların uhdesinde birleştirilmiş ve artık merkezden beylerbeyi tayini yapılmamıştır. Bu durum 18. yüzyıl boyunca devam etmiştir.

2. BERBERİ SAVAŞLARI

Berberi Savaşları, 1801-1815 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri ve İsveç ile Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Kuzey Afrika Berberi devletleri arasında gerçekleşen 1. ve 2. Berberi Savaşları olarak adlandırılan deniz savaşlarıdır. Korsan faaliyetleri sonucu ABD Libya’ya donanmasını göndermiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta şu ki bu ABD tarihindeki ilk deniz aşırı harekattır. Berberi korsanların Akdeniz’deki Amerikan ticaret gemilerinden haraç talepleri üzerine çıkmış olup ilk savaş Libya ve ikinci savaş Cezayir kıyılarında gerçekleşmiştir. Bu savaşların sonunda ABD Osmanlı’ya ait olan korsanların kıyılarını ele geçirmiştir, nihayetinde ABD ve İsveç zaferiyle sonuçlanmıştır. ABD’nin yaptığı bu deniz aşırı harekât Akdeniz’de korsanlığı tarihe karıştırmıştır.

(1801-1815 Berberi Savaşları’nda ABD ve Osmanlı askerlerinin temsili tasviri.)

2016 yılında Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri 241. Yılını kutlamak adına Twitter’da bir gönderi paylaşmıştır. Bu gönderide kullandıkları bir resim içinde ay ve yıldızlı bayrağın olduğu ve bu resmin Berberi Savaş’ına ait olduğu görülüyor. ABD’nin tarihinde önemli bir deniz zaferi olan bu savaş, deniz kuvvetlerinin yıldönümü kutlamalarında unutulamayacak bir savaş olarak anılıyor.

3. SENUSİLİK VE LİBYA

Libya’nın 19. Yüzyılında ve 20. Yüzyılının ilk yarısında Senusilik önemli bir yere sahip. Senusilik, Muhammed Senusî tarafından 1837 yılında kuruldu. Mekke’de başladığı irşat faaliyeti sonucunda, “dört Sünni mezhep ile tarikat mensupları arasında orta bir yolda yürümeye, mezhep ve tarikatları birleştirmeye”, İslam dinini Afrika’nın iç bölgelerindeki yerliler arasında yaymaya ve halkı bid’atlerle, cehaletten kurtarmaya, eğitmeye, kardeşlik ve dayanışmayı geliştirilmeye çalışan tarikat, Fas’tan Yemen’e, İstanbul’dan Cava’ya kadar geniş bir coğrafyada etkili oldu.

Osmanlı Devleti tarafından 1856 yılında tanınan tarikat, memnuniyetle karşılandı ve Sultan Abdülaziz tarafından, Hicaz, Trablusgarp ve Bingazi Valileri ’ne, Senusi tekkeleri ve medreselerine karşı herhangi bir harekette bulunmamaları, 1865 tarihli bir fermanla emredildi. Şeyh Muhammed b. Ali Es-Senusi’nin oğlu Şeyh Muhammed Mehdi’nin, Libya (Trablusgarp), Büyük Sahra ve güneyine kadar yaydığı tarikat ve mensupları Senusiler’in, Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlılarla kurdukları birliktelik ise ilk değildi. Bundan önce de Senusiler, Fransa’nın Afrika’daki işgallerine karşı mücadeleyi örgütlediler. Osmanlı memur ve askerleriyle birlikte hareket ederek bazı girişimlerde bulundularsa da Fransızlar’ın 20 Ocak 1902’de Çad gölüne 10 km mesafedeki Senusi Zaviyesi’ni ele geçirmeleri teşebbüslerine darbe vurdu. Buna rağmen güneydeki mücadeleden vazgeçmeyen Senusiler, 1911 yılına gelindiğinde bu defa başlarında, Afrika’da “Mukaddem” denilen yeni Şeyhleri Ahmed Eş-Şerif Es-Senusi olduğu halde kuzeyden başlayan İtalyan işgaline karşı silahlandılar. Muhammed Senusî’nin oğlu Ahmedü’l-Mehdi tarafından geliştirilen bu tarikat. Abdulhamid döneminde sömürgeci devletlere karşı düşman bir tarikatın gelişmesini Sultan Abdülhamid halifelik siyaseti bakımından faydalı görmüştür. Tarikatın üçüncü şeyhi Ahmed Senusî’dir.

[irp posts=”28312″ name=”Libya Türkleri: Osmanlı Dönemi’nden Günümüze”]

Senusiler Libya’yı işgal etmek isteyen İtalya’ya karşı mücadele etmişler, 1. Dünya harbinde cihat fetvasına uyarak İngilizlere karşı da savaşmışlardır. Ahmet Senusi, savaşın sonuna doğru Sultan Reşad’ın dâvetlisi olarak İstanbul’a gelmiş, daha sonra Kuva-yı Milliye’ye destek olmak için 1920 sonlarında Ankara’ya geçmiştir. Bir taraftan, İngilizlerin işgali ve kontrolüne girmiş Osmanlı topraklarındaki anti-emperyalist ve dindar unsurları harekete geçirerek İngiltere’yi zor durumda bırakmak, diğer taraftan, Hint Müslümanlarının İngiltere’de ve uluslararası kamuoyunda meydana getirdikleri Ankara yönetimi lehindeki havayı güçlendirmek için Şeyh Senusî çok önemli bir sembol olmuştur.

Mustafa Said BİLGİN
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde Turkish Weekly: http://www.turkishweekly.net/news/111993/turkey-struggles-with-chaotic-evacuation-of-citizens-from-libya.htm adresinden alındı.

Doğan, M. (2011, 02 24). Senüsilik ve Libya. 02 22, 2019 tarihinde Türkiye Yazarlar Birliği: http://www.tyb.org.tr/senusilik-ve-libya-2179yy.htm adresinden alındı.

Libya. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde AlJazeera: https://www.aljazeera.net/news/ebusiness/2005/1/22/%D8%A7%D9%84%D8%A8%D9%8A%D8%B6%D8%A7%D8%A1 adresinden alındı.

Libya. (1987). 02 20, 2019 tarihinde Country Studies: http://countrystudies.us/libya/ adresinden alındı.

Ongur, B. (2016). LİBYA; KADDAFİ DÖNEMİ VE SONRASI.

The darkest deal. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde The Economist: https://www.economist.com/britain/2011/02/10/the-darkest-deal adresinden alındı.

Uşi Antlaşması. (2017, 07 17). 02 20, 2019 tarihinde Antlaşmalar: https://antlasmalar.com/usi-antlasmasi/ adresinden alındı.

WikiLeaks cables: Lockerbie bomber freed after Gaddafi’s ‘thuggish’ threats. (tarih yok). 02 20, 2019 tarihinde The Guardian: https://www.theguardian.com/world/2010/dec/07/wikileaks-gaddafi-britain-lockerbie-bomber adresinden alındı.

[/vc_toggle]

Emmanuel Macron’un Libya ve Suriye Politikası

Emmanuel Macron 27 Aralık 1977 tarihinde doktor bir anne ve nöroloji profesörü bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Lise eğitimini bir Katolik lisesinde alan Macron, üniversite eğitimini ise Paris-Nanterre Üniversitesi’nde felsefe okuyarak tamamladı. Ardından felsefe alanında yüksek lisans yaparak ülkenin önde gelen okullarında siyaset ve bürokrasi eğitimi aldı. Fransa’nın Nijerya büyükelçiliğinde de çalışan Macron, bu süre zarfında Fransa’nın eski başbakanlarından Michel Rocard ile tanıştı ve Rocard’ın siyasi düşüncelerinden etkilendi. Rocard sayesinde siyasiler ve bürokratlarla iyi ilişkiler kuran Macron, çevrisini ve dolayısıyla yaşamını derinden etkileyecek ilişkilerin temellerini atmış oldu. Macron’un Jacques Attali ile tanışması hayatının dönüm noktası olmuştur. Jacques Attali, Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasının ardından Cezayir’den Fransa’ya göç eden bir Yahudi’dir. Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın on yıl süreyle danışmanlığını yapan Attali aynı zamanda ünlü bir ekonomist ve Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankasının başkanlığı görevini yürütmüştür [1]. Macron, Attali aracılığıyla Rotschild iş bankasında çalışmaya başladı ve buradaki kariyeri hızlı bir şekilde ivme kazanarak dikkatleri çekmeyi başardı. Bankadaki kariyeri dolayısıyla iş dünyası ile olan ilişkilerini genişletme fırsatı bulan Macron’un tanınırlığı da artmıştır. Macron, Attali aracılığıyla bu sefer dönemin Cumhurbaşkanı adayı Hollande ile tanıştı ve Hollande’nin ekonomik danışmanı olarak görevlendirildi.
Macron, 2012 yılında Hollande’nin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevine getirildi. 2014 yılında ise Ekonomi ve Sanayi Bakanı olan Macron hızlı ve önlenemez bir şekilde yükselmeye başlamıştı. Macron 2016 yılına ‘’Yürüyüş’’ adında yeni bir siyasi oluşum kurarak, bu oluşumu siyasi etkilerden arındırıp toplumun her kesimine hitap etmesini amaçlamıştır. Bu doğrultuda hükümetin mevcut kötü ekonomik gidişatının ‘’Yürüyüş’’ hareketine zarar vermemesi amacıyla hükümetteki görevinden istifa etmiştir [2]. Macron, 23 Nisan 2017 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Marine Le Pen ile ikinci tura kalmış ve 7 Mayıs 2017 tarihinde 2. tur Cumhurbaşkanlığı seçim sonucu neticesiyle Fransa’nın 8. Cumhurbaşkanı seçilmiştir [3].

Macron’un Libya Politikası 

Fransa, Hollande döneminde Libya’daki tarafların her ikisine gerek ekonomik gerekse mali anlamda destekte bulunmuştur. Fransa yürüttüğü Libya siyasetinde kendi içerisinde dahi çatlaklar oluşturmak suretiyle iç savaş ortamının derinleşmesine ve giderek kaygı veren boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Hollande döneminde Dışişleri Bakanının Serrac’ı, Savunma Bakanının ise Hafter’i desteklediği görülmüştür. Hollande döneminde bu tür destekler gizli yapılırken, Macron’un başa gelmesiyle Hafter’e yönelik destek açık bir şekilde yapılmaya başlanmıştır [4]. Fransa, Libya’daki gayrimeşru lider olan Halife Hafter’in yanında yer alıyor ve bu tercihinin neticesinde uluslararası toplum tarafından şiddetle eleştiriliyor. 2015 Suheyrat Anlaşması çerçevesinde BM tarafından tanınan El Serrac hükümetinin karşısında bulunan darbeci Hafter güçlerinin yanında yer alan Fransa, bölgedeki meşruiyetini ve varlığını bu kuvvete dayandırmakla başta BM, NATO VE AB olmak üzere uluslararası toplumun tepkisini çekmektedir [5]. Fransa, Libya’da izlediği politika ile başta Kuzey Afrika olmak üzere Doğu Akdeniz ve Basra Körfezine giden alandaki eski gücünü tekrar elde etmek istiyor. Libya’nın doğusundaki gücü elinde bulunduran Halife Hafter, ülkenin batısında bulunan meşru hükümete yönelik olarak başlattığı ‘’Öfke Volkanı Operasyonu’’ ile çeşitli katliamlara neden olmuş ve bu görüntüleri sosyal medya hesaplarından paylaşmışlardır. Ayrıca Hafter güçlerinin çekildiği bölgelerde ortaya çıkan toplu mezarlar, yaşanılan insanlık dışı uygulamalar hakkında bilgi vermektedir [6].
Libya’nın istikrarlı bir yapıya kavuşamamasının ve yaşanılan iç savaşın sona ermemesinin nedeni olarak, Fransa’nın Hafter güçlerine verdiği destek gösterilmektedir. Fransa, bölgede tek ve güçlü bir Libya’nın varlığının nüfuz alanını daraltacağını ve Kuzey Afrika’daki Fransa varlığı için tehdit oluşturacağını düşünmektedir. Fransa parçalı bir şekilde yönetilen ve bu parçalardan en az birisinin kendisine bağımlı olduğu bir Libya istemektedir. Bu hedef doğrultusunda BM tarafından tanınan meşru hükümet yerine darbeci Hafter yönetimini desteklemektedir. Ayrıca bölgede faaliyet gösteren ve Rusya lideri Putin’e yakınlığı ile bilinen paralı asker grubu Wagner ile birlikte hareket etmektedir. Bu durum NATO’nun birlik ve bütünlüğüne zarar verdiği gibi örgüte olan güvenin de sarsılmasına neden olmaktadır [7]. Fransa’nın Libya’da izlediği politika AB’nin bölgeye yönelik politikalarıyla da çelişmektedir. AB, ülkenin batısında bulunan Ulusal Mutabakat Hükümetini tanımaktadır. Buna karşılık AB’nin kurucu üyelerinden olan Fransa’nın Halife Hafter’i desteklemesi, birlik içerisinde ayrılık yaratmak suretiyle birliğin küresel etkisini önemli ölçüde azaltmaktadır. Libya üzerindeki menfaatlerini ve bölgeye yönelik stratejisini korumak isteyen Fransa, bölgedeki nüfuzunu kaybetme endişesi yaşamaktadır. Bu endişesini bertaraf etme amacıyla, demokratik değerlerle çelişmekten de çekinmemektedir [8].

Macron’un Suriye Politikası 

Fransa’nın Suriye’ye yönelik izlediği politikada önemli iki kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki Esad yönetimi tarafından masum sivil halka yönelik olarak gerçekleştirilen kimyasal saldırı ve DAEŞ terör örgütünün Paris’te gerçekleştirdiği terör faaliyetleridir. Fransa, Suriye’de varlık gösteren terörist bir grubun ülkenin başkentinde bombalı saldırı gerçekleştirmesiyle Suriye sorunuyla daha fazla ilgilenmeye başlamıştır [9]. Fransa’nın Suriye’de izlediği politikalar temelde ABD ile paralellik göstermektedir. Suriye’deki iç savaşın henüz başlarında muhalif grupları destekleyen Fransa, DEAŞ’ın güçlenerek terör faaliyetlerinde bulunmasının ardından bölgedeki PYD/YPG/PKK güçlerini desteklemiştir.
Fransa bu doğrultuda bölgedeki Kürt gruplara destek vermekten çekinmemiştir, DAEŞ ile mücadele bahanesiyle ABD ile ortak politika yürüterek Suriye’nin kuzeyinde bir terörist oluşumun varlığı için çabalamaktadır. Ortadoğu siyasetinde daha fazla söz sahibi olmak isteyen Fransa’nın, gerek Suriye’de gerekse Libya’da terörist unsurları desteklemesi bölgedeki siyasi denklemlerin açıklanması açısından son derece önemlidir [10].

Sonuç Yerine 

Fransa lideri Emmanuel Macron, popülist söylem ve eylemlerine Ortadoğu coğrafyasında da devam etmektedir. Bu amaçla Libya’da BM’nin tanıdığı meşru hükümetin karşısında yer alan darbeci general Halife Hafter’i desteklemektedir. Macron’un bu politikası başta AB politikaları olmak üzere BM politikalarına da ters düşmektedir. Fransa, Libya’da bu şekilde davranarak Libya’nın bölünmesine ve bu bölünmüş yapının devamına neden olmaktadır. Bu politika AB’nin politikalarına tamamen ters düşmektedir. Fransa üyesi olduğu AB’nin tutarlı davranmasını engelleyerek birliğin etkisini önemli ölçüde kırmaktadır. Avrupa’ya yönelik, başta Suriye ve Libya’dan gelen mülteci akınının son bulmasını hedefleyen AB, bölgede istikrarın tekrar temin edilmesini amaçlamaktadır. Fransa’nın Suriye politikası tamamen ABD ekseninde gelişim gösterip hareket alanı elde etmektedir. Fransa, Suriye krizinin patlak verdiği ilk dönemde Esad’a karşı muhaliflerin yanında yer alarak, bölgeye tekrar istikrarın kazandırılmasına yönelik adımlar atmıştır. Fakat gittikçe güçlenen ve Fransa’da terörist faaliyetlerde bulunan DAEŞ tehdidine karşı PYD/YPG/PKK terör örgütünü desteklemekten geri durmamıştır. Bu doğrultuda açıktan ve gizliden PYD/YPG grubunu destekleyerek Türkiye’yi karşısına almaktan çekinmemiştir. Fransa, Türkiye’nin PYD/YPG terör örgütünü PKK’nın devamı olduğunu defalarca açıklamasına rağmen bu eli kanlı örgütten desteğini çekmemiş aksine Türkiye’yi DEAŞ’ın yanında yer almakla suçlamıştır. Fransa ABD ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG/PKK kontrolünde bir koridor oluşturup, içinde IKBY’nin de (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi) bulunduğu bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır. Macron, Fransa’yı AB içerisinde lider ülke yapmaya yönelik politikalarına devam ederek eski sömürgeci mantığı ile hareket etmektedir. Bu doğrultuda bölgede kendisine en güçlü rakip olarak Türkiye’yi görmektedir. Söylem ve eylemlerinin odak noktasının Türkiye olmasının nedeni budur. Başta Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz politikaları olmak üzere Türkiye’nin karşısında yer alacak yerel ve bölgesel her aktörü destekleyen Fransa bu yolla Türkiye’nin etkinliğini kırmayı hedeflemektedir.
[irp posts=”27901″ name=”‘AB Gerekirse Libya’da Askeri Tehdit Seçeneğini Kullanmalı'”]
[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/fransanin-yeni-cumhurbaskani-macron-oldu-emmanuel-
macron-kimdir,d1z8vtEElEmkKzAClCnz2A/9t3fDquqdk-Jmu3uspIXjA

[2] https://www.dw.com/tr/emmanuel-macron-kimdir/a-38741971

[3] https://www.biyografi.info/kisi/emmanuel-macron

[4] https://www.setav.org/perspektif-fransanin-libya-politikasi/

[5] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fransa-libyada-ekonomik-ve-jeopolitik-emellerini-darbeci-hafter-
ile-korumanin-pesinde/1895655

[6] https://www.facebook.com/Burkanly/

[7] https://ordaf.org/libya-krizi-ve-dogu-akdeniz-denkleminde-fransiz-politikalari/

[8] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/fransanin-ikiyuzlu-stratejisi-libya-nin-siyasi-istikrarini-tehlikeye-
atiyor/1888248

[9] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/suriyede-kimyasal-saldiri-iddiasi-1300-olu-24560670

[10] https://www.setav.org/analiz-fransanin-suriye-stratejisi/
[/vc_toggle]

Avrupa Birliği’nin Etki Alanı: Belarus

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Belarus bağımsızlığını kazanmıştır. Belarus, Sovyetler Birliği’nin Rusya ve Ukrayna dışında Slav olan üçüncü ülkesidir. Bağımsızlığın sonrasında Belarus’un başkenti Minsk’te Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kurulmuştur.

1994 yılında yapılan ilk devlet başkanlığı seçiminde Yolsuzlukla Mücadele Komitesi Başkanı Aleksandr Lukaşenko devlet başkanı olmuştur. Lukaşenko seçimleri ülkede artan yolsuzlukla mücadele ve Rusya ile yeniden yakın bağlar kurma kampanyası ile kazanmıştır. Çünkü Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanması sonrası ülkenin ekonomik durumu işsizlik ve enflasyonun artması başta olmak üzere kötüye gitmiş ve ülke halkı Sovyet sisteminin geri gelmesini istemiştir. Bunu takiben 1995 yılında Rusya ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamıştır ve Rusça’yı Belarus’ta eş resmi dil haline getirmiştir. Belarus’un Rusya ile sıkı bağlarını güçlendiren Lukaşenko ayrıca bu yıllarda ülkede bağımsız ve muhalif medyayı bastırma çabalarını yoğunlaştırmıştır. Svaboda Radyosu’ndan gazeteci Oleg Gruzdilovich Belarus’un demokrasiden uzaklaşıp Sovyet tarzı bir yapıya doğru dönüştüğünü ifade etmiştir. 1994 yılında yürürlüğe giren anayasa ülkeyi demokratik ve sosyal devlet olarak nitelendirirken 1996 yılında meşruiyeti Belaruslular ve uluslararası toplum tarafından sorgulanan bir referandumla cumhurbaşkanının yetkileri büyük ölçüde genişletilmiştir.

[irp posts=”28857″ name=”Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler”]

1990’lı yıllardan beri Avrupa Birliği’nin Belarus politikası belli başlı çatışma alanları olarak karşımıza çıkmıştır. Bunlar Belarus’un Rusya karşısında bağımsızlığını kazanması isteği, 2004 AB genişlemesinden sonra komşu bir ülkeyle işlevsel bir ilişkiye olan ihtiyaç ve Belarus siyasal sisteminde insan haklarına ve liberalleşmeye önem verilen bir siyasi gündemdir. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ise 2005 yılında siyasi değişim çağrısında bulunduğunda, Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Lukashenko’ya destek vermiştir. “Elbette, bazılarının rejim değişiklikleri dediği şeyi hiçbir yerde savunmayacağız. Demokratik sürecin, reform sürecinin dışarıdan empoze edilemeyeceğini düşünüyoruz.” açıklamasında bulunan Rusya bunu yanı sıra AB’nin Doğu Ortaklığı projesinden sonra AB’yi Belarus’ta etki alanını genişletmekle suçlamıştır.

9 Ağustos 2020 yılında yapılan seçimlerde Lukaşenko oyların % 80’ini alarak yeniden cumhurbaşkanı seçilmiştir. Litvanya’ya sığınan muhalif aday olan Svetlana Tikhanovskaya ise oyların sadece % 10’unu alabilmiştir. Seçimlere hile karıştırıldığını ve adil bir şekilde yapılmadığını ifade eden Belaruslu muhalif liderler halkı protestolar için sokağa çağırmıştır. Avrupa Birliği ise bu durumda Lukaşenko’yu Belarus’un meşru devlet başkanı olarak tanımayacağını ilan etmiştir. Lukaşenko ise muhaliflerin yürüttüğü protestoları melez savaş olarak nitelendirip, Batı’nın, Ukrayna’nın, hatta ülkenin ana müttefiki Rusya’nın istikrarını bozabileceğini iddia etmiştir.

Sokaklarda siyasal ve toplumsal hareketlilik devam ederken muhalif lider Tikhanovskaya, Lukaşenko’yu 25 Ekim’e kadar görevi bırakmasını, aksi takdirde protestoların ve grevlerin devam edeceğini dile getirmiştir. Bunun yanı sıra Tikhanovskaya, Fransa’nın Belarus’ta aracı rolü oynamasını Macron’dan talep etmektedir. Nitekim Fransa da Lukaşenko’nun ülkede iktidarı zorla tuttuğunu ileri sürerek gitmesi gerektiğini düşünmektedir.

(Cumhurbaşkanı seçim sonuçlarını protesto eden Belarus halkı. 2020)

Belaus’ta cumhurbaşkanının genişletilen yetkileri ve son seçimlerde hile tartışmaları ülkede insan hakları ve ifade özgürlüğü ve demokrasi tartışmalarını gündeme getirmiştir. Muhalif liderler tarafından yönlendirilen halk protestoları Avrupa Birliği ve Rusya’nın karşı karşıya kalacağı bir alan olarak gün yüzüne çıkmıştır. Lukaşenko’nun Rusya’ya yakınlığı Avrupa devletleri tarafından hoş karşılanmamaktadır. Bu durum ileride AB’nin normlar ve evrensel değerler bağlamında Belarus politikasını şekillendirecektir. Bilindiği üzere AB kendini normatif bir sivil güç olarak değerlendirmektedir ve kıtadaki devlet başarısızlıkları Birlik için birer tehdittir. Belarus bu noktada AB’nin değerler açısından sınanacağı bir ülke olacak gibi durmaktadır.

Elif ATEŞ
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Nice, A. (2012). Playing Both Sides: Belarus between Russia and the EU. (DGAP-Analyse, 2). Berlin: Forschungsinstitut der Deutschen Gesellschaft für Auswärtige Politik e.V.

https://nbn-resolving.org/urn:nbn:de:0168- ssoar-350228

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/belarus-secimleri-ve-sonrasi-kose-yazisi-18089

https://www.bbc.com/news/world-europe-17941637

https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/tikhanovskayadan-lukasenkoya-25-ekime-kadar-gorevini-birak-6079684/

https://tr.euronews.com/2020/09/28/belaruslu-muhalif-tikhanovskaya-lukasenko-gitmeli-diyen-macron-un-arabulucu-olmas-n-istedi

https://abcnews.go.com/International/wireStory/belarus-leader-26-years-warns-election-protests-72211061

Belarus’ Lukashenko Escalates His War On The Media

 

[/vc_toggle]

Türk’ün Ortak Çatısı: Türk Konseyi / Türk Keneşi

Türk’ün Ortak Çatısı: Türk Keneşi (Türk Konseyi)

Şüphesiz ki 20.yüzyılın Uluslararası İlişkilere diğer bir etkisi de uluslararası örgütlerin ortaya çıkması ve yeni yüzyıl ile birlikte etkin, buna mukabil söz sahibi olmaya başlamasıdır.
Bu örgütleşmelerin amaçları temelde uluslararası barış düzenini sağlamak, global ya da bölgesel düzeyde devletlerarası sürdürülebilir iş birliklerini artırmak olarak sıralanabilir ve bu örnekler pek tabii artırılabilirler. Bu yazıda uluslararası örgüt başlığına uygun olarak ortak dil, kültür ve tarihe sahip Türk devletlerinin oluşturduğu ve gün geçtikçe güçlenen bir uluslararası örgüt olan Türk Keneşini işleyeceğiz. Ayrıca bu konseyin ortaya çıkışını, vizyonunu, misyonunu ve faaliyetlerini ele almaya çalışacağız.

1.Türk Keneşinin Kuruluşu

“Keneş sözcüğü, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugatit Türk kitabında konsey anlamını vermekte olup, diğer Türk lehçelerinin ortak unsurlarına da bir örnek teşkil eder vaziyettedir.”

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni Türk devletleri olan Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan şüphesiz ki Türkiye için büyük bir heyecan yaratmış, ülkemiz bu yeni Türk devletler, için model ülke olarak gösterilmiş fakat sonrasında bölge hakimiyetini kaybetmek istemeyen Rusya, yeni Türki devletler üzerinde etkisini artırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin
o dönemki dış politikasında karar değiştirerek uyguladığı “Russia First” yani “Önce Rusya” politikası da adeta Rusya’nın önünü açmıştır.

1991 yılının Aralık ayında Rusya, eski SSCB devletlerinden olan 10 devlet ile Bağımsız Devletler Topluluğunu oluşturmuş ve 1992 yılının mayıs ayında ise bölge ülkelerinden Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan ile bir askeri antlaşma olan Kolektif Güvenlik Antlaşmasını imzalamıştır. Aynı zamanda Rusya 1993 yılından itibaren eski Sovyet ülkelerine karşı Yakın Çevre Doktrini kapsamınca yaklaşarak bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalışmıştır.

Türkiye ise köklerine bağlı siyasal ve kültür birliği ekseninde bölge ülkelerine yaklaşarak etkisini artırmaya çalışmış olsa da Rusya’nın bölgede attığı sağlam adımlar neticesinde bölgedeki dengeleri anlama ve analiz etme sürecine girmiştir.
Türk Devletleri arasında oluşturulan ilk temas 1992 yılında başlayan “Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirveleri” olmuştur. Ankara’da başlayan bu zirveler 2010 yılına kadar sürmüştür fakat ortak bir uluslararası örgüt kurma gayesi güdülmemiş olup istisnai olarak bazı zirvelerde ise gelecekte ortak bir kurumsal yapı kurulma işaretleri görülmüştür.

Bunlar: Türkçe Konuşan Devletler Daimi Sekretaryasının kuruluş süreci, sekretaryanın ortak tüzüğünün hazırlanması ve kabulü , ayrıca Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen altıncı zirve ile Daimi Sekretaryanın Türkiye Cumhuriyeti’nde tesisine karar verilmesi olarak sıralanabilirler.

2001 yılında Istanbul’da yapılan yedinci zirveyle birlikte Kazakistan Eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenterler Asamblesi kurulması önerisini vermiştir daha sonrasında 2009 yılında yapılan dokuzuncu zirvede ise yapılan Nahçıvan Antlaşması yeni bir döneme ışık tutmuş ve bu antlaşmayla birlikte Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan tarafından “Türk Dili Konuşan Ülkeler İş Birliği Konseyi” kurulmuştur.

2. Türk Keneşinin Amaçları

Üye devletler, BM Antlaşması’nın amaç ve ilkelerine bağlılıklarını temin ederek, Türk Keneşinin temel amacının üye Türki devletler arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi, küresel ve bölgesel düzeyde barışa katkı sunulması olarak belirlemişlerdir. Nahçıvan Antlaşması’nın 2.maddesinde yer alan temel amaç ve görevlerin bazıları kısaca şöyledir:

-Taraflar arasında karşılıklı güven, dostluk ve iyi komşuluğun güçlendirilmesi,
-Küresel ve Bölgesel barışın ve refahın korunup ve artırılması,
-Dış politikada üye ülkelerin ortak tutumlar benimsemesi,
-Uluslararası Terörizme karşı koordineli mücadele,
-Ülkeler arasında ortak çıkarların korunması ve etkili bölgesel ya da ikili ilişkilerle teşviklerin artırılması,
-Ülkeler arasında ticaretin geliştirilmesi ve karşılıklı ticaret için uygun şartların hazırlanması,
-Ekonomik açıdan ülkeler arasında dengeli bir büyüme, sosyal ve kültürel açıdan gelişimin amaçlanması,
-Türk halklarının sahip olduğu ortak dil ve tarih mirasının korunması, geliştirilmesi ve bu yöndeki yayın faaliyetlerinin çoğaltılması,
-Eğitim, bilim, teknoloji ve kültür alanlarında atılan adımlarım geliştirilip çeşitlendirilmesi.

3.Türk Keneşinin Yapısı

Her uluslararası örgütte olduğu gibi Türk Keneşinin de daimi organları mevcuttur. Bunlardan kısaca bahsedecek olursak, en güçlü ve üst karar alma mekanizması olarak Devlet Başkanları Konseyi öne çıkar ve o sene yapılan toplantıya ev sahipliği yapan devlet bir sonraki toplantıya kadar dönem başkanlığını elinde bulundurur.
İkincil olarak Dışişleri bakanlarından oluşan Dışişleri Bakanları Konseyi bulunur ve her yıl düzenli olarak toplanırlar. Bunların altında Kıdemli Memurlar Komitesi bulunur ve onu sırasıyla Aksakallar Konseyi ve Sekretarya izler.

Sonuç

Türk Konseyi, esas ismiyle Türk Keneşi, hükümetler arası bir örgüttür. Bu örgütün kurulmasında SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk devletlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iş birliği kurma konusundaki çaba ve girişimleri büyük bir önem taşımaktadır. Ayrıca, Türk Keneşinin kapsamı ve amacı kesin olarak belli olmakla birlikte yapısı itibariyle sınırlı ve bölgesel bir örgüt olma eğilimindedir. Fakat bünyesinde kendisi ile ilişkili kuruluşları bulunduran Türk Keneşi adeta bir çatı örgüt özelliği de göstermektedir.
Bağımsızlıkları tanınmayan ya da özerk olarak varlığını sürdüren Türk devletlerinin katılmasında engel bulunmayan Türk Keneşi, eğitim, ticaret, kültür, dil, ekonomi, turizm, dış politika gibi birçok konu hakkında projeler ve faaliyetler üretmekte ve uygulamaktadır. Bu faaliyetler ile ilişkilerin kuvvetlenmesi ve Avrasya’da bölgesel, sürekli bir iş birliği amaçlanmaktadır. Günümüzde ise Türk Keneşine üye ülkeler arasında kurucu ülkeler olarak Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye bulunmakta ve bu dört ülkenin yanı sıra, 2019 yılının Ekim ayında yapılan zirve sırasında Özbekistan tam üye sıfatıyla katılmış ayrıca 2018 yılının Eylül ayında gerçekleşen altıncı zirvede ise Macaristan gözlemci ülke statüsünde Türk Keneşine katılmıştır.

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

V. ULUSLARARASI TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU, BİLDİRİLER KİTABI, 3. CİLT 11-13 Ekim 2018

Ateş, Davut (2014), Uluslararası Örgütler Devletlerin Örgütlenme Mantığı, Dora Yayınları, Bursa.

Başak, Cengiz (2012), Uluslararası Örgütler, Seçkin Yayıncılık, Ankara.

Bennett, A. L. & OLĠVER, J. K. (2015), Uluslararası Örgütler, BB101 Yayınları, Ankara.

Denk, Erdem (2015), Uluslararası Örgütler Hukuku: Milletler Cemiyeti Sistemi, Siyasal Kitapevi, Ankara.

Erol, M. S. & ÇELİK, K. E. (2017), ―Türk Dünyası‘nda İşbirliği Denemesi: Türk Keneşi ve Kazakistan, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 17/2 Kış, s. 15-32.

Şahin, Çiğdem (2015), ―Uluslararası Örgüt İşlevleri Açısından Türk Konseyi (Türk Keneşi), 13. Uluslararası

Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi, Bakü/Azerbaycan.

Togan, A. Zeki Velidi (1981), Bugün ki Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, Enderun Yayınları 8, İstanbul.
[/vc_toggle]

Popüler Kültür Bağlamında Gelişen Kültürel Diplomasi

Kültür, toplumların en büyük ortak hazinelerinden birisidir ve nesilden nesle bilgi aktarımının oluşturduğu kolektif hafızanın en önemli öğesidir. İnsanoğlunun var olduğundan
beri yaptığı her şey “kültür” kavramının içerisine dahil olmaktadır. Tüm insanlığın ortak bir kültürü olduğu gibi insanlığın içindeki -ulus olarak tanımlanan- grupların da kendi kültürleri vardır. Bu kültür oluşumunda din, dil, ırk, ortak tarih gibi etmenler rol oynamış ve bazı insan gruplarını diğerlerine nazaran ortak noktada buluşturarak “millet” dediğimiz kavram ortaya çıkmıştır. Milletler ayrı devletler oluştursa dahi paylaştıkları ortak kültür sayesinde iyi ilişkiler içinde kalmaya ve iş birliği yapmaya devam etmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle artan küreselleşmenin de etkisiyle, farklı kültürler arasındaki diyaloglar artmış ve ortak kültüre sahip olunmasa dahi toplumlar “popüler kültür” denilen ortak paydada buluşmayı başarabilmiştir. Günümüzde bu etkileşimin farkında olan devletler tarafından diğer toplumlarla ilişkilerini ilerletebilmek ve kendilerine yakınlaştırmak için “kültürel diplomasi” yöntemi kullanılmaktadır. Ayrıca devletler kültürlerini “yumuşak güç” olarak diğer devletler üzerinde kullanmaktadır.
Yumuşak Güç kavramını ortaya atan Joseph Nye’e göre siyasal değerler, kültür, dış politika gibi etmenler yumuşak gücü oluşturur (Nye, 2008:94-110). Bununla birlikte, Nye’e göre devletlerin gücünün azalıp sivil toplumun önem kazandığı günümüz uluslararası ilişkiler sisteminde yumuşak güç kavramı üzerinde durulması gereken önemli maddelerden biri haline gelmiştir. Kültürel Diplomasinin tarihsel olarak, devletler arasında hediye alıp-verme eylemi ile başladığı söylenebilir (Scott-Smith,2016:178). Kültürel Diplomasinin başlamasının temel nedeninin, milliyetçilik ile ilişkili olduğu düşünülmektedir (Paschalidis,2009:277). Devletler genelde kendi gelişmişliklerini göstermek ve diğer devletlerden üstün olan farklarını ortaya koymak için bu yöntemi kullanmışlardır. Sömürgeleşme döneminde batılı devletler -özellikle İngiltere ve Fransa- kendi kültürlerini dünya devletlerine yaymış ve gittikleri yerleri bu sayede asimile edebilmişlerdir. Soğuk Savaş döneminde ise bir yandan ABD, diğer yandan Sovyetler Birliği bir kültür savaşına girişmiş ve bu iki kutup da kendi kültürlerini üstün gösteren yayınlar ve eserler ortaya koymuştur. Bunun yanında dünyaya kendi kültürlerinin “daha iyi” olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar ve yumuşak güçlerini örnek göstermişlerdir (Lee 2015:354-355). Bu durumda “zihinleri ve kalpleri kazanmak” için kullanılan Kültürel Diplomasi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletlerin en önemli dış politika araçlarından biri olmaya devam etmektedir.

Türkiye’nin Yumuşak Gücü 

Devletlerin dışişleri bakanlıkları, kültürel diplomasi araçları ve yumuşak güç ile ilgili çalışmaları yürütmektedirler. Birçok ülke, öğrenci değişim programları, burs ve eğitim imkânı, yabancı dil okulları açma, sanat, sinema, gastronomi vb. alanlarda kültürel iş birlikleri yapmakta ve kültürel olarak etkili olmaya çalışmaktadır. Bu noktada, ülkemizde Türkiye Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde bulunan Yurtdışı Tanıtım ve Kültürel İşler Genel Müdürlüğü faaliyet göstermektedir (T.C Dış İşleri Bakanlığı). Bunun dışında, kuşkusuz Türkiye’nin yumuşak gücünün en önemli unsurlarından olan Yunus Emre Vakfı, Yunus Emre Enstitüsü ve Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nin yaptığı çalışmalar Türkiye’yi ve Türk Kültürü’nü dünyaya tanıtmayı amaçlamıştır (Çavuş,2012:30).
Ayrıca Ortadoğu ülkeleriyle “din” üzerinden ortak bir temelde buluşan Türkiye, son dönemlerdeki önemli kültür transferi araçlarından olan “dizi-film” sektörü ile de Ortadoğu da yumuşak güç kullanımı açısından etkili olmuştur. Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gören Türkiye, sahip olduğu demokrasi kültürü sayesinde bu iki kültür arasındaki etkileşimini arttırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye, imparatorluğun ulaştığı sınırlar sayesinde kültürel diplomasisini bu sınırlara da rahatça götürebilmiş ve kültür tanıtımını gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin Balkanlar’daki yumuşak gücü buna örnek verilebilir. Türki Cumhuriyetler ile kurulan yakın ilişkiler ve ekonomik iş birlikleri bu duruma verilebilecek başka örneklerdendir. TİKA, Kızılay gibi kurumların yaptığı yardımlar ve iş birliği programları da Türkiye’nin yumuşak gücünü arttırmaktadır.

Sonuç 

Soğuk Savaş sonrası küreselleşen dünyada hemen hemen her şey devletlerin sınırlarını yok sayarak hareket etmekte ve bu sınırların içindeki toplumlara ulaşabilmektedir. Küreselleşme öncesinde bile sınır tanımaz olan “kültür” kavramı, günümüzde “dünya turu” atmakta ve devletler tarafından da dış politika aracı olarak kullanılmaktadır. Tarihin her döneminde her devlet kendi kültürünü üstün görmekte ve diğer kültürleri yok sayarak kendilerininkini yaymaya çalışmaktadır. Geçmişte savaşlar yoluyla yayılan bu “egemen kültürler”, günümüzde diplomasi yoluyla yayılmaya çalışılmaktadır. Türkiye ise bu dönemde tarihsel, dilsel, dinsel veya ortak acıları öne sürerek kültürel kimliğini kullanmaktadır.
Bu yolla, din unsurunu kullanarak Ortadoğu ve Afrika’da, dil ve tarih gibi unsurları öne sürerek Kafkasya ve Orta Asya’da, tarihsel gerçeklikleri ön plana çıkararak Balkanlar’da yumuşak gücünü arttırmaya çalışmaktadır. Bunu da Yunus Emre Enstitüsü, Kızılay, TİKA, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı gibi kurumlar aracılığıyla yapmaktadır. Bölgesel güç olma yolunda ilerleme kaydetmek isteyen Türkiye’nin kültürel diplomasiye verdiği önemi arttırması gerekmekte ve kendi tanıtımını uluslararası arenada daha iyi yapması elzem hale gelmektedir. Unutulmamalıdır ki, “zihinler ve kalpler kazanılmadan” rıza gösterilmez.
[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]
[irp posts=”19099″ name=”Bizans İmparatorluğu Diplomasisi”]
Berkay Karlıdağ
Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1) Çavuş, T. (2012), “Dış Politikada Yumuşak Güç Kavramı ve Türkiye’nin Yumuşak Güç
Kullanımı”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23-37

2)Lee, J. T. (2015) Soft Power and Cultural Diplomacy: Emerging Education Hubs in Asia
Comparative Education, 51(3), 353-374.

3) NYE, Joseph S. (2008), “Public Diplomacy and Soft Power”, The Annals of the Ammerican
Academy of Political and Social Science, 616, p.94, March

4) Paschalidis, G. (2009) Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad,
International Journal of Cultural Policy, 15(3), 275-289.

5)Scott-Smith, G. (2016) Cultural Diplomacy Alison R. Holmes ve J. Simon Rofe (Eds.) Global
Diplomacy, Westview Press, Bolder, 176-189.

6)T.C Dışişleri Bakanlığı Ülkemizin Yurtdışında Tanıtımı, http://www.mfa.gov.tr/ulkemizin–
yurtdisinda-tanitimi.tr.mfa, (13.10.2020)
[/vc_toggle]

IMF: Uluslararası Para Fonu Kuruluşu, Faaliyetleri

1944 senesinde ABD’nin New Hampshire eyaletinde, 44 ülkenin katılımıyla, Birleşmiş Milletler bünyesinde toplanan Bretton Woods konferansında alınan bir kararla International Monetary Fund (Uluslararası Para Fonu) kurulmuştur. Kuruluş amacı kabaca, üye ülkeler arasındaki ekonomik iş birliğini sağlamak ve 1929’da başlayan Büyük Buhranın sebep olduğu rekabetçi kur devalüasyonlarını engellemek olan IMF, çok sonraları çeşitli fonksiyonları bünyesinde barındıran bir kuruluşa dönecektir [1]. IMF’in kurulmasını gerekli kılan ihtiyaçlar 1930’da Büyük Buhran nedeniyle baş gösterdi. Ülkelerin milli gelirleri azalıyor, bu doğrultuda istihdam oranlarında düşüş yaşanıyordu. Küçülen dünya ekonomisinde yerini stabilize etmek isteyen ülkeler, rekabetçi devalüasyon uygulayarak kendi para birimlerinin değerini düşürüp, ihracatı artırmayı hedeflediler. Bu durum ithalatı olumsuz etkileyeceğinden; ithalatta döviz sınırlamasını uyguladılar ve bunların yanısıra milli pazarlarını dış rekabetten korumak için gümrük tarifelerini yükseltip miktar kısıtlamalarına gittiler. “Komşuyu fakirleştirme politikası” da denen bu uygulamalar, dünya ticaretinde büyük daralmalar meydana getirdi. Bu uygulamalar akabinde, özünde serbestlik olan ve döviz kurlarında istikrarın sağlanacağı bir sisteme ihtiyaç duyulduğundan IMF ve WB (Dünya Bankası) kuruldu. “İkiz Kuruluşlar”, “Bretton Woods İkizleri” de denen IMF ve WB arasında görev paylaşımının söz konusu olduğu bir sistem inşa edildi; IMF daha çok acil destek kredileri verirken WB, uzun vadeli kalkınma politikalarına fon sağlamak üzere tasarlandı. IMF’in kuruluşundaki temel amaçlar, IMF’in ana sözleşmesinde de belirttiği üzere 6 maddede belirtilmiştir. Bunlar ;

• Devletlerarası para sorunlarını, kalıcı bir kurum tarafından danışma ve iş birliği şeklinde çözmeye çalışmak.
• Uluslararası ticaretin dengeli bir şekilde gelişmesinin sağlanarak istihdamın artışını kolaylaştırmak, düşüşünü önlemek, üyelerin verim potansiyeli yüksek kaynaklarının gelişmesine yardımcı olmak.
• Üye ülkeler arasında düzenli kambiyo ilişkileri temin etmek adına kambiyo istikrarını stabil tutmak, düşüşüne mâni olmak.
• Üyeler arasındaki cari işlemlerin sağlıklı bir şekilde yürümesi için düzenli bir ödemeler sistem kurmak ve küresel ticaretin gelişimini engelleyen kambiyo kontrollerinin kaldırılmasını desteklemek.
• Üye ülkelerin dış ödemelerdeki dengesizliklerini, ulusal ve uluslararası istihdamlarını olumsuz etkilemeden, yeterli güvenceyi verdikten sonra fondan tahsisini sağlamak.
• Üye devletlerin dış ödemelerdeki dengesizliklerinin oranını ve süresini azaltmaya yardımcı olmak. (Özkaya, 2009)

IMF kuruluşundan bu yana siyasi bir oluşumun etrafında örgütlenen yapı olarak değil; daha ziyade teknokrat bir yapı olarak öne çıktı. IMF’in kendini organize ederken oluşturduğu misyonlar, modern bürokrasi kültürü ve teknokratların yorumu ile şekillendi.

FONUN ŞEKİL BAKIMINDAN İŞLEYİŞİ

IMF’in en üst düzey karar alma yetkisine sahip organı “Guvernörler Kurulu” dur. Her üye ülkenin kendisi, bu kurul için bir asil bir de yedek temsilci seçer ve bu temsilciler genellikle ilgili ülkenin maliye bakanı veya Merkez Bankası başkanından oluşur. Kararlar oy çokluğu ile alınmaktadır. Ayrıca Guvernörler Kurulu, İcra Direktörlerini de seçmektedir.

“Uluslararası Para ve Finans Komitesi” (IMFC) organı ise Guvernörler Kuruluna tavsiyelerde bulunmaktadır ve 189 üyeyi temsil eden ve bunlar arasından seçilen 24 ülkeden oluşmaktadır. IMF’i ilgilendiren ortak konular dahilinde yılda 2 kez bir araya gelen kurul üyelerinin aldığı kararlar resmi değildir, uzlaşı ile işler.

Guvernörler Kuruluna tavsiye niteliğinde bildiri veren bir diğer organsa “Kalkınma Komitesi” dir. Hem IMF’in hem de WB’nin (World Bank) Guvernörler Kurulunda yükselen piyasalar için tavsiyelerde bulunan, kritik kalkınma durumunda olan ülkeler ile fikir birliği kurmaya çalışan ortak bir komitedir. Genellikle kalkınma veya maliye bakanlarından oluşan 25 üyeye sahiptir.

“İcra Direktörleri Kurulu” Guvernörler Kurulu tarafından seçilen 24 üyeye sahiptir. Kurulun genel görevi gündelik faaliyetleri yürütmek ve fonun tüm çalışmalarını tartışmaktır. Kurul kararlarını genellikle konsensüse dayalı olarak alsa da bazen resmi oylamalarla da karar verildiği olur.

IMF’in başkanı hem IMF personelinin hem de İcra Direktörler Kurulunun başıdır ve Guvernörler Kurulu ya da İcra Direktörler Kurulunca önerilen herhangi bir ülkenin temsilcilerinden seçilir [2].

[irp posts=”26601″ name=”Türkiye’nin Üye Olduğu 38 Uluslararası Kuruluş”]

IMF’in finans politikaları dört ana grupta toplanabilir. “Rezerv Dilimi Politikası”, ödemeler dengesinde sorun yaşayan ülkelerin, IMF’deki kotalarının konvertible paralarla ödenmiş kısmını hiçbir şarta bağlı kalmadan kullanabilmeleridir.

(IMF Başkanı Kristalina Georgieva)

“Kredi Dilimleri Politikası” ise daha uzun vadeli sorunlar için oluşturulmuştur ve kendi içinde fraksiyonlarına ayrılmaktadır; Stand-by (SBA), ilgili ülkenin kısa süreli ödemeler dengesi sorunu için temin edilir. 1 – 2 yıllığına ve genelde 3 aylık taksitler şeklinde kullandırılır, geri ödemeler en fazla 5 sene içinde yapılmak suretindedir. Stand-by’ın ilgili ülke için en yüksek limiti ise yine ilgili ülke kotasının %100’üdür. Kredi Dilimleri Politikasının bir diğer alt dalı ise Genişletilmiş Fon Kolaylığı (EFF)’dır. Burda daha çok orta uzun vadeli ödemeler dengesi çeken ve makro ekonomik yahut yapısal sorunları çözmek için kullanılan programlara 3 yıllık destek sağlanır ve 4 ila 7 yıl içinde geri ödemelerin yapılması beklenir. Burda da Stand-by’da olduğu gibi performans kriterine bağlı taksitlendirme söz konusudur; bir sonraki taksit temin edilmeden önce ilgili ülke denetlenerek bir önceki aya göre olumlu performans göstermiş olması gerekir. Burda ilgili ülkenin temin edebileceği maksimum miktar ise kotasının %300’üdür. Ek Rezerv İmkânı (SRF), piyasalarda ortaya çıkan ani bir güven kaybının yarattığı “kısa vadeli” fakat buna ters orantılı olarak “derin” finansman sorunlarını önlemek/çözmek için kullanılır. Asya Krizinden sonra oluşturulan bu imkânın geri ödeme süresi 2,5 yıldır. Kredi Hattı (CCL), krize maruz kalmış üye ülkeler için yaratılmış bir fırsattır ve üye ülkenin toplam kotasının %300 ila %500’ü arasında kullandırılabilir. Kredi Dilimleri Politikasının son kolu olan Telafi Edici Finansman Kolaylığı (CFF) ise çeşitli ülkelerin piyasalarında ortaya çıkan fiyatların/ücretlerin değişmesi nedeniyle ihracat gelirleri azalan ya da ithalat giderleri artan ülkelerin maddi kaybını telafi etmeye çalışan bir uygulamadır.

“Acil Durum Destek Fonu” ise üyelerin beklenmedik durumlarda ihtiyaç duydukları acil ihtiyaçların karşılanması için temin edilir. Bu destek, üye ülkenin toplam kotasının %25’i ile sınırlı olmakla beraber bazen %50’ye de istisnai olarak çıkarılabilir ve geri ödemesinin 5 yıl içerisinde yapılması beklenir. Son olarak “Borç ve Borç Servisi Düşürme Politikası” mevcuttur ve az gelişmiş, fakir ülkelere uygulanır. Uygulamadaki amaç fakir ülkelerin borçlarını ödeyebilmesi ve milli gelirlerinin artış sağlamasıdır. Bu bağlamda yalnızca %0,5 faiz uygulanır.

Bahsedilen kotalar ülkelerin sermaye katılım paylarıdır ve ilgili ülkenin kotası, o ülkenin oy gücü ile, desteğe ihtiyaç duyduğunda alacağı fon miktarının belirlenmesini sağlar (Erdinç, 2007).

[irp posts=”27518″ name=”Uluslararası Örgütlerin Hukuki Kişilikleri ve Avrupa Birliği”]

Kuruluşun Sorun Çözebilme Potansiyeli

1970 yılından itibaren 90 küsur ülkede baş gösteren bankacılık sistemlerinden kaynaklı 117 kriz ve bu krizlerin büyük oranda gelişmekte olan ülkelerde seyretmesi, IMF’e olan güveni sarsan bir olgu olmuştur. Bu krizlerin ve IMF’in güveninin zedelenmesindeki temel sebeplerden birisi verilen kredilerin yanlış kullanılması olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanısıra IMF bünyesinde yapılan anlaşmaların şeffaf olmaması, bilgilerin gizli tutulması da sorun teşkil eden diğer unsurlardan olmuştur (Taşar, 2009).

En yakın örneğimiz olan Türkiye’ye bakacak olursak IMF ile arasında geçmişe dayanan uzun dönemli ve geniş ölçekli borç hukuku olduğunu görebiliriz. Türkiye IMF ile kuruluşundan bu yana 19 Stand-by anlaşması yapmış ve bu bağlamda totalde 50.530.754 dolar kredi almıştır [3]. Türkiye IMF’e olan borcunun son taksitini 2013 yılında kapatmış ve o günden sonra IMF’e kredi için başvurulmamıştır [4].

Sonuç Yerine

IMF dünya ülkelerinin %90’ını bünyesinde barından ve gerek acil ihtiyaçlar için olsun gerek uzun vadeli kalkındırma projeleri olsun, bunlara destek sağlayan bir kuruluştur. Ortaya çıkma nedeni büyük oranda ülkelerin bankacılık ve mevduat sistemlerindeki yetersizlik nedenleri olduğundan dolayı bir banka misali işlem yapmaktadır. Devletlerin aldıkları kredilere eklenen faizler ise bu doğrultuda olmazsa olmaz unsurlardan birisi olagelmiştir. Devletler uzun vadeli gelir sağlayacak projeler için gereken sermaye ihtiyaçlarını elbette IMF’den belirli şartlara tabi olmak kaydı ile sağlayabilseler de geri ödemelerini yaptıklarında ortaya çıkan kâr zarar tablosunda farklı sonuçlar elde edebilir, öyle ki zarara bile girmiş olabilirler. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda devletlerin “ne ölçüde ve hangi şartlar altında borç alması gerekir” sorunsalı epey tartışmalı olmalı ve adımlar ona göre atılmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.imf.org/external/np/exr/facts/pdf/glance.pdf
[2]https://www.imf.org/en/About/Factsheets/Sheets/2016/07/27/15/24/How-the-IMF-Makes-Decisions
[3] https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-imf-iliskileri
[4] https://www.iha.com.tr/haber-imfye-borc-bugun-bitti-276602/

• Özkaya, M. Hilmi. “IMF’in Değişen Rolü: Bretton Woods’tan Günümüze”. Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2/2 (2009). https://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/132664-2012042895418-ozkaya-8.pdf

• Erdinç, Zeynep. “Uluslararası Para Fonu – Türkiye İlişkilerinin Gelişimi ve 19. Stand-by Anlaşması”. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 18 (Ağustos 2007). https://arastirmax.com/en/publication/dumlupinar-universitesi-sosyal-bilimler-dergisi/18/uluslararasi-para-fonu-turkiye-iliskilerinin-gelisimi-19stand-anlasmasi/arid/7e6c9d22-85f7-4a0f-9e65-a495ae16822a

• Taşar, M. Okan. “IMF İstikrar Programlarının Temel Esasları ve Reform Gereksinimi”. SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/289209

[/vc_toggle]

Sevr Sendromu ve Geniş Ölçekte Etkisi

Sevr Antlaşması, hiç şüphesiz ki yakın Türkiye tarihi için büyük önem arz eden bir antlaşmadır. Dünya Savaşından mağlup ayrılan Osmanlı, ittifakı Almanya gibi kendi ölüm fermanını imzalayarak Sevr Antlaşması ile kendini Anadolu’ya hapsetti. Sevr Antlaşması’nın içeriği ve Türkler için ne kadar büyük bir tehlike olduğu hepimizin malumu. Öyle ki Sevr Antlaşması’nın sonucu olarak Osmanlı, topraklarının büyük kısmını İtilaf Devletlerine devretti ve siyasi, iktisadi, askeri bağımsızlığını tamamen kaybetti. 1920’de Osmanlı’yı tamamen Batı kuklası olacak hale getiren bu antlaşmanın etkileri günümüzde de hala sürüyor. Ülkemizde oldukça yaygın olan “Batılı ülkelerin Türkiye’yi parçalama ve işgal etme isteği” görüşü, ülkemizde pek bilinmese de bir isme sahip. Özellikle yabancı politikacıların, siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin kullandığı bu terim Sevr Sendromu (Sèvres Syndrome) olarak biliniyor.

Yabancı Kaynaklarda Sevr Sendromu 

Avrupa Birliği dönem başkanlığını üstlenen İsveç’in Ankara büyükelçisi Henrik Lilyegren, 2001’de Kürtçe yayın ve Kürtçe eğitim tartışmalarının olduğu dönemde şu cümleleri kullanarak Sevr Sendromuna değinmişti: “Kürt sorununa ilişkin bütün bilinmesi gerekenler, katılım ortaklığı belgesinde mevcut. Detaylara girmeye gerek yok. Fakat bugünlerde ‘Sevr sendromu’nu çok sık görüyorum. Sevr’i unutun, Helsinki’yi hatırlayın. Sevr bir mağlubiyetti. Helsinki ise, Türkiye için büyük bir zafer. Türkiye, Avrupa Birliği’ne, şu anki sınırlarıyla kabul edildi. Kimse bunu değiştirmeyi istemiyor.” Danimarkalı siyaset bilimci Dietrich Jung, Sevr Sendromu kavramını “Türk devletini yok etmeye çalışan düşmanların Türkiye’yi çevrelediği algısı” olarak tanımlıyor ve bunun Türk dış politikasının önemli bir belirleyicisi olmaya devam ettiğini iddia ediyor. Ayrıca Jung’a göre Türk hükümetinin özellikle Kürt ve Ermeni meselelerinde daha titiz davranmasının sebebi Sevr Sendromu. Ermenistan’ın eski dışişleri bakanı Alexander Arzumanyan ise, “Türkiye’de hala Sevr Antlaşmasına yönelik manasız bir korku var ve bu korku liberaller ile radikal sağcıları bir arada tutuyor.” diyerek Sevr Sendromuna değinmiştir. Ermenistan Bilimler Milli Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türkiye Bölümü uzmanı Levon Hovsepyan, “Türkiye’nin Korkuları: Sevr Sendromu.
Türk toplumsal-siyasal münazaralarında Sevr sendromunun dışa vurumu” isimli kitabı kaleme alarak aynı konuya değinmiştir. 2019’da gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekâtı süresince Fransız basını başta olmak üzere Batı medyası, birkaç kez Sevr Antlaşması’na atıfta bulundu: Le Figaro, “Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı sonrasında unutulduğunu ve Sevr ile kendilerine vaat edilen Bağımsız Kürdistan’ın Lozan Antlaşması’yla ortadan kaldırıldığını” yazarken Libération gazetesi “Sonu gelmeyen ihanet” başlığı altında 10 Ağustos 1920’de imzalanan fakat asla yürürlüğe girmeyen aynı antlaşmayı işaret ediyordu. Daha az tanınan LCI haber kanalı, Kürtlere devlet vaat eden Sevr Antlaşması’nın neden uygulanmadığını sorgularken uluslararası şöhrete sahip The Economist, doğrudan Antlaşma’nın 62 maddesine yer verdi: “Fırat’ın doğusundan Ermenistan’ın güney sınırının aşağısında sonradan belirlenecek noktasına ve Türkiye’nin Suriye ve Mezopotamya ile sınırının kuzeyine [uzanan]… Kürtlere ait Kürt Devleti…” Fransız gazete Le Monde’e göre Ayasofya Camii’nin ibadete açılış tarihi olan 24 Temmuz 2020, Lozan Antlaşması’nın 97 yıldönümünü kutladığı için bir tesadüf değildi. Le Monde ayrıca haberinde şu cümlelere de yer vermişti: “Başarısız darbenin ardından miting yapan Erdoğan ve aşırı sağcı ortaklarının zihninde mesele, ‘Yeni Sevr Antlaşması’ tuzağını bozma meselesidir.”

Sevr Sendromunun Türkiye Üzerinde Etkisi 

İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” başlıklı bir araştırma yayınladı. Araştırmanın koordinatörlüğünü İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Erdoğan üstlendi. Marshall Fonu’nun desteğiyle yürütülen araştırma kapsamında, Kasım-Aralık 2017 tarihlerinde 16 ilde 2 bin 4 yetişkinle yüz yüze görüşmeler yapıldı.
Araştırmada “Sevr Sendromu” başlığı altında yer verilen “Avrupalı devletler geçmişte Osmanlı devletini bölüp parçaladıkları gibi şimdi de Türkiye’yi bölüp parçalamak istemektedirler” tezine olumlu yanıt verenlerin oranı 87,6. “Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talep ettiği reformlar geçmişte Sevr Anlaşması’nda istenenlerle benzerdir” cümlesine “Evet” diyenlerin ise yüzde 73,2 oranında olduğu belirtiliyor.

Sonuç 

Türklerin 1683 II. Viyana Kuşatması ile başlayıp 1921 İnönü Muharebelerine kadar süren 238 yıllık gerileme sürecinde Türkler oldukça büyük felaketler yaşadı. Balkanlarda başlayan toprak kayıplarının I. Dünya Savaşı ile Anadolu’ya da sıçraması ile yaşanan onlarca yıllık savaş dönemi Türk milletini sosyal, ekonomik ve psikolojik anlamda oldukça kötü etkiledi. Özellikle Sevr Sendromu’nun Türkiye üzerindeki etkisi incelendiğinde halkın hala işgal edilme psikolojisinden çıkamadığı gözlemlenebiliyor. I. Dünya Savaşı’nın ardından II. Dünya Savaşı dönemindeki Alman işgali tehditi, 1950’li yıllardaki Sovyet işgali tehditi, 1960-70’li yıllardaki Kıbrıs olayları ile gelişen savaş ihtimali, 1980’lerden günümüze süregelen terörizm faaliyetleri, gerçekleşen veya önlenen darbeler göz önüne alındığında Türk halkının Sevr Sendromu etkisinden neden çıkamadığı oldukça belirgin şekilde anlaşılıyor.
[irp posts=”10045″ name=”‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Türkiye’de Milliyetçi Avrupa Şüpheciliğinin İki Dayanağı: Tanzimat Sendromu ve Sevr Sendromu (yay.
yer: Türkiye, İsveç ve Avrupa Birliği: Deneyimler ve Beklentiler, ed.Ingmar Karlsson ve Annika Strom
Melin, İsveç Araştırma Enstitüsü, İstanbul, Papers 2, 2006
[2] Jung, Dietrich. “The Sèvres Syndrome: Turkish Foreign Policy and its Historical Legacies”. The
University of North Carolina at Chapel Hill. Retrieved 23 July 2013
[3]https://www.lefigaro.fr/international/apres-la-premiere-guerre-mondiale-les-kurdes-deja-oublies-
20191010
[4] https://www.liberation.fr/planete/2019/10/09/syrie-trahison-sans-fin_1756604
[5] https://www.lci.fr/international/offensive-turquie-en-syrie-pourquoi-le-traite-de-sevres-qui-
accordait-un-etat-aux-kurdes-n-a-t-il-jamais-ete-respecte-2134916.html
[6] https://www.economist.com/briefing/2019/10/17/kurdish-dreams-of-a-homeland-are-always-
dashed
[7] https://www.dw.com/
[8] https://gergedan.press/
[9] NTV Arşiv
[/vc_toggle]

Küresel Şehirler: Dünyanın En Güçlüleri

Bu yazıda küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı global şehirler, yani dünyanın komuta merkezleri incelenmeye çalışılacaktır. Dünya kenti ifadesi ilk kez 18. yüzyılda Goethe tarafından Paris ve Roma’nın kültürel zenginliğini ifade etmek için kullanılmıştır.  1915 yılında Geddes büyük metropoliten alanları tanımlamak amacıyla “dünya kenti” ifadesini kullanmıştır. 1966 tarihinde Peter Hall, “Dünya Kentleri” adlı kitabında kavramın içeriğini genişletmiştir. Hall’a göre dünya kentleri; siyasî iktidar merkezlerine, ulusal ve uluslararası örgütlere, ticaret merkezlerine ev sahipliği yapan, finans hizmetlerinin sürdürüldüğü, hukukun bulunduğu, yüksek öğretimin yapıldığı, sanat ve kültür faaliyetlerinin yoğunluk kazandığı şehirlerdir [2].
[1]
Küreselleşme süreciyle birlikte bazı şehirler, kendi ulusal sınırlarını aşarak küresel kararların alındığı bir konuma yükselmektedir [3]. Bu durum şehirlerarasında rekabet ve hiyerarşi ortaya çıkarmaktadır. Bozdoğan bu durumu şu şekilde açıklamaktadır Küreselleşme süreci şehirlere bir yandan yeni ekonomik, siyasi ve kültürel roller yüklerken, diğer yandan da şehirler arası rekabeti hızlandırmıştır. Bu durum “küresel şehir”, “dünya şehri”, “uluslararası şehir” gibi kavramsallaştırmalara yol açmış ve şehirleri sınıflandıran endeksler geliştirilmeye başlamıştır. Birçok uluslararası veya küresel şirket veya sivil toplum örgütü onlarca parametre ve değişkeni göz önünde bulundurarak şehirlere ve şehir yönetimlerine siyasi, sosyal, ekonomik ve mali boyutları olan puanlar vermekte ve derecelendirmeye tâbi tutmaktadır [4]. Endekslerde yapılan araştırmalarda o şehirde bulunan kütüphane sayısından, profesyonel sporcuya, uluslararası şirketlerin oranından, ulaşım altyapısına, konsolosluk sayısından, hastane oranına varıncaya kadar şehirdeki siyasi, ekonomik, kültürel, sportif, akademik vb. birçok durum detaylı incelenmektedir. Bu araştırmalardan en önemlilerinden birisi Loughrough Üniversitesi Coğrafya bölümü bünyesinde kurulan GaWC (Küreselleşme ve Dünya Kentleri Araştırma Merkezi)’dır [5].
GaWC Endeksinde şehirler Alfa, Beta ve Gamma olarak 3 ana bölümde sıralanmıştır. Bu kategorilerin Yeterli ve Yüksek Yeterli bölümleri ilave edilmiştir. Küresel şehirler liginin zirvesinde Londra ve New York bulunurken onları Hong Kong, Singapur, Şangay, Pekin, Dubai, Paris ve Tokyo takip etmektedir. İstanbul, Alfa statüsünde 30.sırada yer almaktadır. Ayrıca Ankara Gamma, İzmir, Bursa Yeterli statüsünde yer almaktadır [6].

A.T. Kearney Küresel Şehir Endeksi

2008 yılından itibaren Şikago Konseyi ve A.T. Kearney ile birlikte küresel şehirler endeksini hazırlamaktadırlar. Endeks değerlendirmelerinde 5 temel kıstas ve 25 gösterge bulunmaktadır. Temel kıstasları iş dünyası aktivitesi, insan kaynağı (Entelektüel sermaye), bilgi değişimi, kültürel etkileşim ve siyasi güçtür [7]. Küresel Şehir Endeksi de GaWC endeksiyle benzer bir sıralama görülmektedir. Listenin ilk sırasında bu sefer New York yer almaktadır. İlk 10 sıralama yine uzak Doğu ile ABD-Avrupa bölgesi şehirleri arasında paylaşılmaktadır. Endeksin tam listesinde İstanbul 26, Ankara ise 74 sırada yer almaktadır.

Konularına Göre Lider Şehirler [8]

İş Dünyası: New York İnsan Kaynağı: New York
Bilgi Paylaşımı:
Paris
Kültürel Deneyim:
Londra
Deniz Taşımacılığı:
Şangay
En İyi Küresel
Hizmet Firmaları:
Hong Kong
En İyi
Üniversiteler:
Boston
Müzeler: Moskova
Hava Taşımacılığı:
Hong Kong
Uluslararası
Öğrenci: Melbourne
İfade Özgürlüğü:
Amsterdam,
Stockholm
Uluslararası Okul:
Hong Kong
Spor Etkinlikleri:
Londra
Online Varlık:
Singapur
Uluslararası
Gezgin: Londra
Görsel ve
Performans
Sanatları: New
York
İnovasyon: San
Fransisco
Küresel Araştırıma
Enstitüsü: Paris
Uluslararası
Organizasyon:
Cenova
Siyasi Angajman:
Brüksel
Yönetim: Zürih,
Cenova
Altyapı: Dubai Güvenlik: Tokyo Metro: Pekin

Mori Memorial Küresel Güç Şehir Endeksine Göre Şehirler 

Küresel şehirler arasında nitelikli sıralamayı gösteren bir başka endeks ise, Küresel Güç Şehir Endeksidir. Tokyo’da faaliyet sürdüren Mori Memorial vakfı bünyesinde “Kentsel Stratejiler Enstitüsü” tarafından endeks hazırlanmaktadır. Endeksin temel amacı şehirlerin çekiciliği ve niteliğini ortaya koymaktır. Şehirler incelenirken AR-GE çalışmaları, Ekonomi, Kültürel Etkileşim, Yaşanabilirlik, Çevre ve Ulaşım kıstasları yer almaktadır. Bu kıstaslarla birlikte kentsel aktörleri de (Araştırmacılar, sanatçılar, yöneticiler, ziyaretçiler ve şehir sakinleri) değerlendirme sürecine katılmaktadır. Bu şekilde fonksiyon ve aksiyon bazlı iki derecelendirme oluşturulmuştur [9].
Bu endekste de Londra listenin zirvesinde yer almaktadır. Onu New York, Tokyo, Paris ve Singapur takip etmektedir. İstanbul 37.sırada yer alırken en güçlü yönü olarak “Yaşanabilirlik”, en zayıf yönü ise “Ar-Ge” çalışmaları şeklinde gösterilmektedir. Küresel şehirlerle ilgili genel değerlendirmelerden sonra birazda özel yönlerini incelemeye çalışalım. Yukarıdaki endeksler bazı bilgiler bize sunmasına rağmen tematik konularla ilgilenen raporların yol daha iyi yol gösterici olacağı düşünülmektedir. İlk inceleme konumuz şehirlerdeki yaşam kalitesidir. Bu konuda en güvenilir rapor Mercer’e aittir. 1937 yılında Vancouver’da kurulan Mercer, 130’dan fazla ülkede faaliyet gösteren küresel danışmanlık şirkettir. 2001 yılından itibaren İstanbul ofisiyle Türkiye’de de faaliyet gösteren firma “Küresel Yaşam Kalitesi” anketlerinden yararlanarak her yıl “Hayat Kalitesi Araştırması” raporu yayınlamaktadır. Araştırmada “Politik ve Toplumsal Ortam, Ekonomik Ortam, Sosyo-Kültürel Ortam, Sağlık ve Sıhhi Temizlik, Okullar ve Eğitim, Kamu Hizmetleri ve Ulaşım, Eğlence ve Dinlenme, Tüketim Malları, Konut ve Çevre” olarak 10 kategoride 39 faktör analiz edilmektedir. 231 şehrin incelendiği 2019 raporunda Viyana birinci sırada yer alırken diğer ilk 5 sırasını Zürih, Auckland, Münih ve Vancouver oluşturmaktadır. İstanbul 130 Sırada kendine yer bulabildi [11]. Bir şehrin ne kadar güçlü olduğunu belirlememiz için ne kadar güvenli olduğuna da bakmamız gerekmektedir. Küresel terör ile birlikte güvenlik konusunu önemli bir parametre olmaktadır. Bu konuda The Economist dergisinin hazırladığı “Güvenli Şehirler Endeksi” şehirlerdeki dijital, sağlık, altyapı ve kişisel güvenlik konularını ele almaktadır. 2019 raporuna göre en güvenli şehir Tokyo yer alırken onu sırasıyla; Singapur Osaka, Amsterdam ve Sydney takip etmektedir. İstanbul uzun dönemdir ciddi bir terör olayıyla karşılaşmamasına rağmen 66.1 puanla averajın altında kalarak 36.sırada yer almıştır.

Güvenli Şehir Endeksi

Sıralama  Genel  Dijital  Sağlık  Altyapı  Kişisel
1 Tokyo Tokyo Osaka Singapur Singapur
2 Singapur Singapur Tokyo Osaka Singapur
3 Osaka Şikago Seul Barcelona Hong Kong
4 Amsterdam Vaşington Amsterdam Tokyo Tokyo
5 Sidney Los Angeles Stockholm Madrid Wellington

Sonuç

  • Şehirler her geçen yıl insan yaşamında daha önemli bir konuma yükselmektedir. Bazı şehirler yerel ölçekte etkiye kimi şehirler küresel boyutta etkiye sahiptir. Güçlü şehirlerin sayısı ve dağılımı o ülkenin gücünü göstermektedir. Genellikle gelişmekte olan ülkeler tek bir büyük şehre sahiptir. Bu durum o ülke için adeta bağımlılık oluşturmaktadır. Örneğin Arjantin’den Buenos Aires çıkarıldığında geriye neredeyse bir şey kalmaz. Aynı durum Tayland–Bangkok, Malezya-Kuala Lampur, Yunanistan-Atina ve Türkiye-İstanbul içinde geçerlidir. Fakat Almanya gibi bazı ülkeler “dağıtılmış liderlik” usulüne sahiptir. Yani birden fazla güçlü şehri (Berlin, Münih, Frankfurt, Hamburg, Köln) vardır. Bu şehirlerin özelliklerine baktığımızda her biri ülkenin farklı bir bölgesinde yükselmiştir. Türkiye’nin de benzer şekilde İstanbul’a uzak bir coğrafi bölgesinde alternatif küresel şehirlere ihtiyaç duymaktadır.
  • Küresel şehirlerle ilgili endeksler incelendiğinde en güçlü şehrin Londra olduğu, hemen ardından da New York’un geldiği görülmektedir. En güçlü küresel şehirlerin ABD- Batı Avrupa ile Uzak Doğu Asya arasında dağıldığı görülmektedir. Türkiye’nin en küresel şehri olan İstanbul dünya şehirler liginde 30’lu sıralarda yer almaktadır.
  • Küresel şehirler kimi zaman ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Başlıca problemleri; yönetim sorunu, göç, sağlık sorunları, çevre sorunları, yoksulluk, kaçakçılık, terör, suç ve şiddet olayları başlıca problemlerdir [12]. Gelir dağılımındaki dengesizlik yüksek gelir gruplarıyla alt gelir grupları arasında şehirde ikili bir yapı ortaya çıkarmaktadır. Bu durum neticesinde getto-gecekondu bölgeleri ve kapılı topluluklar olarak iki önemli yansıması olmaktadır. Ayrıca bazı şehirlerin yükselişi bir diğer şehirlerin düşüşünü beraberinde getirmektedir. Coğrafya’da “İzostatik denge” olarak ifade edilen bu kavramın beşeri coğrafya’da da etkileri görülmektedir. Örneğin New York’un yükselmesi Detroit’in gerilmesine neden olmuştur. Londra’nın yükselmesi Manchester ve Liverpool’u olumsuz etkilerken Japonya’da Tokyo karşısında Osaka ve Nagoya benzer akıbeti yaşamıştır. Türkiye’de de İstanbul’un yükselişi karşısında İzmirli firmaların merkezlerini İstanbul’a taşıması benzer örnek olarak gösterilebilir. Yazının kısaltılması amacıyla teorik çerçeveye çok fazla yoğunlaşılmadı. Bu alanda çalışma yapacak kişiler Peter Hall, Sassen, Ritzer, Fridman, İlhan Tekeli, Ahmet Taner ve Recep Bozdoğan gibi yazarların eserlerini okuyabilirler.
[irp posts=”29308″ name=”Dağlık Karabağ Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.younglife.org/Jobs/Pages/Global-Cities-Fellowship-Hong-Kong.aspx,
[2 ]Peter Hall, The World Cities, Londra: Weidenfeld & Nicolson, 1966 Aktaran: Binnur Öktem, “Küresel/Dünya Kenti”,
Andaç Uğurlu (Ed.), Türkiye Perspektifinden Kent Sosyolojisi Çalışmaları, İstanbul: Örgün Yayınevi, 2013, s.104-105.
[3 ]Ahmet Taner, “Globalleşme Sürecinde Kentler”, Kemal Görmez (Ed.), Küreselleşme ve Yerelleşme, Ankara: Odak
Yayınları, 2005, s.155-156.
[4] Recep Bozdoğan, İstanbul 2053 Vizyonu, İstanbul: Hayat yayınları, 2013, s.61.
[5] GaWC, “What GaWC is About”, https://www.lboro.ac.uk/gawc/group.html, Erişim: 17.03.2019.
[6] GaWC, The World According to GaWC 2020, https://www.lboro.ac.uk/gawc/world2020t.html, Erişim:
04.10.2020.
[7 ]Volkan Topçu, “Küresel Şehir Kavramı ve İstanbul’un Küresele Şehirler Arasındaki Yeri”, (Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi SBE, 2013), s.55-57.
[8 ] A.T. Kearney, 2019 Global Cities Report, s. 2-7.
[9 ] Topçu, s.50-52.
[10] The Mori Memorial Foundation, Global Power City Index 2019, Tokyo, S.7-11. http://www.mori-m-
foundation.or.jp/pdf/GPCI2019_summary.pdf, Erişim: 04.10.2020.
[11] Mercer, https://www.mercer.com.tr/basin-odasi-haberler/2019-yasam-kalitesi-arastirmasi-sonuclari.html,
Erişim: 04.10.2020.
[12] Ritzer, s.439.
[/vc_toggle]

Birleşmiş Milletler’in Kuruluşu ve Faaliyetleri

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN GELECEĞİ (BM):

Birleşmiş Milletler (BM), 24 Ekim 1945’te kurulmuş; dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür. Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılmasını evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma 26 Haziran 1945’te 50 ülke tarafından imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması’dır. Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibarıyla üyeliği kaldırılan Vatikan ve değiştirilen Çin son katılan üye Güney Sudan dâhil 193’e ulaşmıştır.

(Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ilk toplantısı.)

 

Örgütün yönetimi New York’ta bulunan genel merkezinden yürütülür ve üye ülkelerle her yıl düzenli olarak yapılan toplantılar yine bu genel merkezde gerçekleştirilir. Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki mercii Genel Sekreterdir. Birleşmiş Milletler fikri ilk olarak, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla ortaya atılmıştır. Örgüt yapısının hâlen bu amacı koruduğunu BM Güvenlik Konseyi’nin varlığı ve çalışmalarıyla ortaya koymuştur. Güvenlik Konseyi on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir. Bu ülkeler ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa’dır. Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup, daimi üyelerden herhangi birisinin aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

KURULUŞU:

Birleşmiş Milletler (United Nations) tabiri ilk olarak Franklin D. Roosevelt tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkeler için kullanılmıştır. İlk resmî kullanımı ise 1 Ocak 1942 yılında Birleşmiş Milletler’in beyannamesinde ve Atlantik Bildirisi’ndedir. Bu tarihten sonra müttefik devletleri kendilerini “United Nations Fighting Forces” olarak adlandırmışlardır. Birleşmiş Milletler fikri 1943 yılında Moskova, Tahran ve Kahire’de müttefiklerin toplantıları sırasında çıkmış olup Fransa, Çin, Birleşik Krallık, ABD, SSCB’nin temsilciliğiyle oluşmuştur. 25 Nisan 1945’te 50 ülkenin temsilcileri, San Francisco Konferansı’nda bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Antlaşma’ ya son şeklini verdiler. Antlaşma, 25 Haziran 1945’te oybirliği ile kabul edildi ve ertesi gün imzalandı. 24 Ekim 1945’te Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin yanı sıra imza sahibi öteki devletlerin çoğunluğunun da onaylamasıyla Antlaşma yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler kuruldu.

ÖRGÜT YAPISI

GENEL KURUL:

Genel Kurul, üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri 5 kişiden çok olamaz. Genel Kurul’un görevleri şunlardır:

 Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
 Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.
 Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçıl yollarla çözümü için önerilerde bulunmak.

 

GÜVENLİK KONSEYİ:

Siyasal alanda bir yürütme organıdır. Konseyin 5 daimi üyesi olan ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın veto hakkı bulunmaktadır. 10 geçici üye ise iki yıllık bir süreç için seçilirler. Geçici üyelik 1 Ocak’ta başlar ve takip eden yılın 31 Aralığında sona erer. Seçimlerinde coğrafi denge esas alınır. 15 üyesi olan Konsey’in görevleri şunlardır:

 Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.
 Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.
 Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.
Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.
 Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.
 Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.

Güvenlik Konseyi’nin karar alma süreci:
Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup daimi üyelerden birisi aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

Konsey’e bağlı başlıca kuruluşlar:
 Ticaret ve Kalkınma Konferansı
 Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF)
 Mülteciler Yüksek Komiseri Ofisi (UNHCR)
 Dünya Gıda Konseyi
 Dünya Gıda Programı
 Eğitim ve Araştırma Enstitüsü
 Kalkınma Programı (UNDP)
 Silahsızlanma Araştırmaları Enstitüsü
 Sinaî Kalkınma Örgütü (UNIDO)
 Çevre Sorunları Programı
 Birleşmiş Milletler Üniversitesi
 Birleşmiş Milletler Özel Fonu
 Sosyal Kalkınma Araştırma Enstitüsü
 Kadının İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitsü
 Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu

EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY:

Genel Kurulca seçilen 54 üyeden oluşur. Üyelikleri sona erenler yeniden seçilebilirler. Başlıca görevleri şunlardır:

 Birleşmiş Milletler’in ekonomik ve sosyal çalışmalarını yürütmek.
 Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel konularda raporlar hazırlamak.
 54 üyeden oluşan bu konsey, BM’in ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele edebilmesi amacıyla kurulan bir organdır. Ekonomik ve sosyal konsey herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklere etkin bir şekilde saygı göstermesini sağlamak üzere tavsiyelerde bulunabilir. Yetkisine giren konulara ilişkin olarak, genel kurula sunulmak üzere antlaşma tasarıları hazırlayabilir. Ekonomik ve sosyal konsey görevini daha etkin yapabilmek amacıyla kendi gözetimi altında çalışacak komisyon ve komiteler kurmuştur. Bunlar;
 İnsan Hakları Komisyonu; 1946 yılında kurulan insan hakları komisyonu, ECOSOC bünyesinde insan hakları normlarının hukuki bir şekle dönüştürülmesiyle ilgili olarak faaliyet gösterir. 43 değişik üye coğrafi bölgelerden eşit temsil esasına göre seçilir. 1967’ye kadar insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak şikâyetlere mani olmak için yaptırım gücü veya harekete geçme yetkisi yoktu. 1967’de 1235 sayılı ECOSOC kararıyla komisyon ve onun alt organı olan azınlıkların korunması ve ayrımcılığın önlenmesi alt komisyonu inceleme ve araştırma yetkileriyle donatıldılar. Bu tarihte insan hakları ihlallerine yönelik inceleme ve araştırma yapma yetkisi verilmiştir. 1970’te 1503 sayılı ECOSOC kararı ile komisyona insan hakları ihlallerini soruşturma ve tavsiyelerde bulunma yetkisi verilmiştir. 2006 yılı itibarı ile İnsan Hakları Konseyi bünyesi altında toplanmıştır.
 İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (UNHCHR); BM şartının 1, 13 ve 55. maddelerinden görevini alan yüksek komiserlik, BM’nin insan hakları programlarının koordinasyonunu sağlamak ve insan haklarına evrensel saygıyı güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Merkezi Cenevre’dedir. New York’ta bir bürosu vardır.

(BM Ekonomik ve Sosyal Konsey’i toplantısı.)

UNİCEF Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu

ULUSLARARASI ADALET DİVANI (UAD):

Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in yargı organıdır. Ülkeler, istedikleri davayı Adalet Divanı’na götürürler. Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nce seçilirler. Görev süreleri dokuz yıldır. Divanda bir devletten iki yargıç bulunamaz. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda’nın bir kenti olan Lahey’dedir.

RESMİ DİLLER:

Arapça, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça örgütün resmî dilleridir.

GENEL SEKRETERLİK:

Genel Sekreterlik, Birleşmiş Milletler’in öbür organlarının çalışmaları için gerekli ortam ve koşulları sağlar. Ortaya konan program ve politikaları uygular. Uluslararası barış ve güvenliği bozucu olaylar konusunda raporlar hazırlayıp Güvenlik Konseyi’ne sunar. Genel Sekreterliği 1 Ocak 2017 tarihinden beri Portekizli António Guterres yapmaktadır. Milletler arası adalet divanı hariç diğer organlar tarafından verilen görevleri yapar.

ULUSLARARASI BARIŞ VE GÜVENLİĞİN KORUNMASI

Ortak Güvenlik Sistemi:

Genel anlamda ortak güvenlik ya da kolektif güvenlik kavramı, dünyadaki barış ve güvenliğin ülkelerin ortaklaşa katkıları ile sağlanmasına yönelik önlemler olarak tanımlanabilir. Kolektif güvenlik anlayışı çok eski tarihlerde Yunan şehir devletlerinin askeri ittifaklar oluşturarak dıştan gelen saldırılara karşı koyma çabaları ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise bir saldırı anında özel olarak bir araya gelen ve güvenliklerini sağlayan devletlerin yanında, henüz bir saldırı olmadığı halde bir saldırı tehdidine karşı kolektif güvenlik önlemleri alındığı da görülmektedir.

Yakın tarihte, ortak güvenlik fikri ilk olarak Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından I. Dünya Savaşı sona ererken ortaya atılmıştır. Wilson, uluslararası örgütler çerçevesinde normlara işlerlik kazandırılan ve uluslararası barışın korunmasının başlıca büyük devletler tarafından garanti altına alındığı bir küresel güvenlik sisteminin kurulabileceği olasılığı üzerinde durmuştur. Bu doğrultuda kurulan Milletler Cemiyeti ortak bir güvenlik sistemi oluşturmaya çalışmışsa da sistemin temel üyelerinden önemli bir bölümünün mevcut durumdan memnun olmamaları sebebiyle işlevini sürdürememiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında ortak güvenlik oluşturulması fikri yeniden ortaya atılmıştır. Milletler Cemiyetinin devamı niteliğinde kurulan Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde bu görev Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Güvenlik Konseyi, dünya barış ve güvenliğinin tehdit edildiğini saptadığı anda, BM Antlaşması’nın VII. Bölümü’nde yer alan ve silahlı kuvvet kullanımını da içeren önlemleri alma olanaklarına sahiptir. Bununla beraber, Güvenlik Konseyi’nde yer alan beş sürekli üyenin veto hakkının bulunması nedeniyle, böyle durumlarda Genel Kurul’a konu ile ilgili karar alma yetkisi tanıyan Barış İçin Birleşme Kararı 1950 yılında kabul edilmiştir.

[irp posts=”24504″ name=”Birleşmiş Milletler’in Yakın Tarihteki İklim Zirveleri”]

II. Dünya savaşının ardından görülen çift kutuplu dünya düzeninde 1949’da kurulan NATO’nun (North Atlantic Treaty Organizations) ve 1955’te oluşturulan Varşova Paktı’nın kendi blokları içerisinde bir ortak güvenlik mekanizması yürüttükleri söylenebilir. Varşova Paktı’nın 1991 de dağılmasının ardından NATO tek başına ve bölgesellikten çıkarak ortak güvenlik mekanizması yürütmeye devam etmiştir.
Günümüzde BM hala en etkili ortak güvenlik mekanizması olmasına rağmen 90’lı yıllarda Bosna-Hersek’te ve Azerbaycan’da baş gösteren çatışmalarda etkisiz kalması, 2003 yılında ABD’nin Birleşmiş milletler güvenlik konseyini yok sayarak Irak’ı işgal etmesi ve Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin veto yetkilerinden dolayı BM çalışmalarının çoğunlukla sekteye uğraması BM’ye duyulan güveni büyük oranda sarsmıştır.
Sonuçta, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında istenildiği ölçüde anlamlı ve somut katkılarda bulunamayan BM’nin yeni uluslararası sistemde de çok fazla işlevsel olamayacağı düşünülmeye başlanmıştır. Burada özellikle BM’nin uluslararası alandaki mevcut güç dağılımını doğru ve gerçekçi bir şekilde yansıtacak bir yapıya kavuşturulması; ayrıca Güvenlik Konseyi’nde oy verme sisteminin tekrar gözden geçirilmesi üzerinde durulması gerekmektedir. Bu aşamada kolektif güvenlik sistemine işlerlik kazandırılmak isteniyorsa, ya BM’deki veto sisteminin tam anlamıyla kaldırılması ya da daimi üyelik statüsünün küresel ve bölgesel güç dengelerini yansıtacak bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü:

Birleşmiş Milletler Barış Gücü savaşların yıkımına maruz kalmış coğrafyalarda barışın ve huzurun kalıcı olarak yerleşmesini sağlamak için çalışan Birleşmiş Milletler kuruluşu bir yapılanmadır. Çeşitli ülkelerin askeri birlikleri, polisleri ve sivil personelinden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücünün amacı ateşkes anlaşmalarının tatbikini sağlamak ve denetlemektir. Barış gücü, insanların emniyetinin sağlanması, ihtilaflı taraflar arasında itimat artırıcı önlemler alınması, idarede gücün paylaşılması, seçimlerin yapılmasına katkıda bulunulması, yasaların uygulanmasının sağlanması, ekonomik ve sosyal gelişme gibi değişik alanlarda hizmet vermektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşması ülkeler arası barış ve güvenliğin himayesi görevini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne vermiştir. 1988 yılında Birleşmiş Milletler Barış Gücü Nobel Ödülünü almaya layık görülmüştür.

Barış Gücü Operasyonları:
 UNAMID
 UNMİS
 ONUB
 UNOCI
 UNMİL
 MONUC
 UNMEE
 MINURSO
 MINUSTAH
 UNMIT
 UNMOGIP
 UNFICYP
 UNOMIG
 UNMIK
 UNDOF

Barış Gücü Operasyonları

UNAMID
Birleşmiş Milletlerin Afrika Birliği ile gerçekleştirdiği ilk ve en geniş kapsamlı barışı koruma misyonudur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1769 sayılı kararı ile kurulmuştur.

UNMİS
Sudan’da 2005 yılının Mart ayında başlamıştır. Bu operasyonda 799 uluslararası sivil memur; 2,234 mahalli memur; 592 askeri gözlemci; 8,734 asker; 680 polis; 185 BM gönüllü memuru; toplam 13,224 kişi görev yapmaktadır. Bu Operasyonun maliyeti 1,079.53 Amerikan Dolarıdır. Bu operasyonda 16 barış gücü askeri ölmüştür.

ONUB
Burundi’de 2004 yılının Haziran ayında başlamış 2006 yılının Aralık ayında sona ermiştir. Bu operasyonda 242 uluslararası sivil memur; 308 mahalli memur; 98 BM gönüllü memuru; toplam 648 kişi görev yapmıştır. Bu Operasyonun maliyeti 128,54 milyon ABD dolarıdır. Burundi de operasyonda 24 barış gücü askeri ölmüştür.

UNOCI
Fildişi Sahili’nde 2004 yılının Haziran ayında başlamıştır. Bu operasyonda 358 uluslararası sivil memur; 526 mahalli memur; 190 askeri gözlemci; 7,847 asker; 992 polis; 209 BM gönüllü memuru; toplam 10,122 kişi görev yapmaktadır. Operasyona 472,89 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır. Şimdiye kadar 27 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMİL
Liberya’da, Eylül 2003 tarihinde başlamıştır. 504 uluslararası sivil memur; 941 mahalli memur; 188 askeri gözlemci; 13,613 asker; 1,097 polis; 263 BM gönüllü memuru; toplam 16,606 kişi görev yapmaktadır. Temmuz 2006 – Haziran 2007 tarihleri arasında 714.88 milyon ABD doları bütçe ayrılmış günümüze kadar 87 görevli hayatını kaybetmiştir.

MONUC
Kongo Cumhuriyeti’nde, Kasım 1999 yılında başlamıştır. 919 uluslararası sivil memur; 2,092 mahalli memur; 734 askeri gözlemci; 16,487 asker; 1,075 polis; 665 BM gönüllü memuru; toplam 21,972 kişi görev yapmaktadır. 1,094.25 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve başladığından bu yana 98 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMEE
Etiyopya ve Eritre’de, Temmuz 2000 tarihinde başlamıştır. 149 uluslararası sivil memur; 194 mahalli memur; 222 askeri gözlemci; 65 BM gönüllü memuru; toplam 2,693 kişi görev yapmaktadır 137,39 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 17 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

MINURSO
Batı Sahra, Nisan 1991 tarihinde başlamıştır. 101 uluslararası sivil memur; 31 asker; 138 mahalli memur; 183 askeri gözlemci; 4 polis; 22 BM gönüllü memuru; toplam 479 kişi görev yapmaktadır. 45.94 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 14 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

MINUSTAH
Haiti’de, Haziran 2004 tarihinde başlamıştır. 432 uluslararası sivil memur; 642 mahalli memur; 6,684 asker; 1,692 polis; 191 BM gönüllü memuru; toplam 9,641 kişi görev yapmaktadır. 489.21 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 13 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMIT
Doğu Timor’da, Ağustos 2006 tarihinde başlamıştır. 129 uluslararası sivil memur; 320 mahalli memur; 1,099 polis; 32 askeri gözlemci; 100 BM gönüllü memuru; toplam 1,680 kişi görev yapmaktadır. 170.22 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 1 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMOGIP
Pakistan ve Hindistan’da, Ocak 1949 yılında başlamıştır. 23 uluslararası sivil memur; 49 mahalli memur; 41 askeri gözlemci; toplam 113 kişi görev yapmaktadır. 2006 senesinde görev süresi uzatılmıştır, bütçesi $7,9 milyon ABD dolarıdır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNFICYP
Kıbrıs’ta, Mart 1964 tarihinde başlamıştır. 37 uluslararası sivil memur; 853 asker; 64 polis; 104 mahalli memur; toplam 1,058 kişi görev yapmaktadır. 46.27 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 176 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNOMIG
Gürcistan’da, Ağustos 1993 tarihinde başlamıştır. 98 uluslararası sivil memur; 181 mahalli memur; 127 askeri gözlemci; 12 polis; 1 BM gönüllü memuru; toplam 419 kişi görev yapmaktadır.33.38 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNMIK
Kosova’da, Haziran 1999 tarihinde başlamıştır. 506 uluslararası sivil memur; 2,040 mahalli memur; 37 askeri gözlemci; 1960 polis; 152 BM gönüllü memuru; toplam 4,695 kişi görev yapmaktadır. 217.96 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 46 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir.

UNDOF
Golan Tepeleri’nde, Haziran 1974 tarihinde başlamıştır. 39 uluslararası sivil memur; 1,048 asker; 107 mahalli memur; toplam 1,194 kişi görev yapmaktadır.39.86 milyon ABD doları bütçe Ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 42 barış gücü mensubu hayatını kaybetmiştir

 

Mızrak Fırat MIZRAKOĞLU
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://web.archive.org/web/20180614135623/http://unscr.com/en/resolutions/1769

https://www.un.org/press/en/2007/sc9089.doc.html

http://www.foreignpolicy.org.tr/arkaplan/agustos03/intro_tur.html

Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika – Tayyar Arı

Birleşmiş Milletler – BM Sistemi ve Reformu – Nejat Doğan, Cenap Çakmak, Halil Kürşad Aslan

Uluslararası Örgütler Hukuku Birleşmiş Milletler Sistemi – Erdem Denk

Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi – Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu

Uluslararası Örgütler – Davut Ateş
[/vc_toggle]

Almanya’nın Siyasi Birliğini Sağlama Süreci: Kan ve Demir

Orta ve Yeni Çağ Avrupa’sında Almanya coğrafyasına göz gezdirdiğimizde çoğunlukla bir karmaşaya şahit oluruz. Çünkü dönemin Almanya coğrafyasına hâkim olan gücü Kutsal Roma İmparatorluğu birçok ufak feodal devletin birleşmesi ile oluşuyordu. Bu feodal devletler kendi iç işlerinde serbest olsalar da dışişlerinde Kutsal Roma İmparatoruna bağlıydı. 19. yüzyıla gelindiğinde Almanya’yı birleştirecek güç de bu feodal devletlerden biriydi. 12. yüzyılda Brandenburg ismiyle kurulan bu feodal devlet, 1701 yılında Prusya Düklüğü ile birleşerek Prusya Krallığı ismini aldı. Kurulan bu pek de önem ve güç arz etmeyen bu krallığın zamanla Avrupa’nın devlerine kök söktürecek güce ulaşmasını ve Almanya’yı birleştirecek güç olmasını doğru anlayabilmek için tarihsel süreci doğru incelememiz gerekiyor.

(Sarı alan)(Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu toprakları.)

1815 – Alman Konfederasyonu’nun Kuruluşu

19. yüzyılın başlarında bütün Avrupa’yı kasıp kavuran güç olan Fransa, 1792’de başlayan Fransız Devrim Savaşları’ndan 1815’de biten Napolyon Savaşlarına kadar özellikle Avrupa devletlerini derinden sarstı. Neredeyse kesintisiz süren 23 yıllık savaş dönemi içinde Avrupa devletlerinin sınırları ve yöneticileri defalarca değişti, bazı devletler yıkıldı veya kuruldu. Yıkılan devletlerden birisi de bin yıldır Avrupa’nın göbeğinde hüküm süren Kutsal Roma İmparatorluğu oldu. Esasen feodal devletler bütünü olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun merkezi devleti Avusturya idi. Avusturya’yı, dolayısıyla Kutsal Roma İmparatorluğunu yöneten hanedanlık da Habsburglardı. 1804’te Napolyon, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun geleneksel üstünlüğüne son verip kendini imparator ilan edince son imparator II. Franz, Kutsal Roma İmparatoru unvanından vazgeçip yalnızca Avusturya İmparatoru unvanını aldı. Böylece Avusturya İmparatorluğu kuruldu fakat bin yıllık Kutsal Roma İmparatorluğu resmen son buldu.

Haziran 1815’te gerçekleşen Waterloo Muharebesi hem 23 yıllık savaş döneminin hem de Napolyon’un sonunu getirdi. Yapılan Paris Antlaşması ile savaş dönemi sona erse de Avrupa’daki sınır ve düzen problemleri hat safhadaydı. Savaşın ardından bölgedeki düzeni ve güç dengesini sağlamak amacıyla aynı sene içerisinde Viyana Kongresi toplandı. Osmanlı hariç bütün Avrupa devletlerinin katıldı bu kongrede Fransız İhtilali ve Napolyon savaşları ile bozulan Avrupa siyasi haritası ve güçler dengesi kongre kararlarıyla yeniden yapılandırıldı.

(1813 Germen-Fransız Savaşı)

1815 Viyana Kongresi’nde ve Avrupa’nın yeniden yapılanmasında en önemli rolü, aynı zamanda kongre başkanlığı görevini de yürüten Avusturya başbakanı Klemens Wenzel Lothar von Metternich oynamıştır. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun dağılması ile güç kaybeden Avusturya’yı yeniden toparlamayı hedefleyen Metternich’in düşüncesi; Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi üç süper gücün ortasında kalan Orta Avrupa coğrafyasında dengeleri sağlayacak bir konfederasyonun kurulması yönündeydi. Bunun sonucu olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nun siyasi boşluğunu dolduracak olan Alman Konfederasyonu kuruldu. Kutsal Roma İmparatorluğu ile hemen hemen aynı sınırlara sahip olan konfederasyon içinde ise başı çeken iki devlet vardı. Bu devletlerden ilki konfederasyonun kurucusu Metternich önderliğindeki Avusturya iken ikinci büyük güç yükselen yıldız Prusya idi.

(1815 Viyana Kongresi)

1862 – Kan ve Demir Politikası

Almanya’nın birleşme sürecinde en çok aktif olan isimlerden birisi de şüphesiz Almanya tarihinin en önemli isimlerinden olan Otto von Bismarck’tı. Prusya kralı I. Wilhelm’in militarizme fazla önem vermesi, onunla aynı fikirleri paylaşan Bismarck ile yakınlaşmasını sağladı. O dönem mecliste muhafazakarların bir numaralı adayı olan Bismarck, bu sayede I. Wilhelm tarafından 22 Eylül 1862 tarihinde başbakanlığa ve dışişleri bakanlığına atandı. Bismarck atandıktan birkaç gün sonra, meclis bütçe komisyonu önünde yaptığı konuşmada, savaşa hazır olmanın gerekliliği ve silahlanmanın önemini vurguladı. Konuşmasını şu şekilde sonlandırdı:

“Prusya’nın Almanya içindeki durumu, Prusya’nın liberal olup olmamasıyla değil, askeri gücüyle belirlenecektir… Prusya askerî açıdan güçlenmeye çalışmalı ve uygun fırsatları kollamalıdır. Kaldı ki bugüne dek ayağımıza kadar gelen bir iki fırsatı da tepmiş bulunuyoruz. Viyana Anlaşması ile bize çizilen sağlıksız sınırlar içinde yaşayabilmeniz mümkün değildir. Sorunlar, 1848 ve 1849 yılında yapılan hataya düşülmeden, yani konuşularak değil ancak kan ve demir (Eisen und Blut) ile çözülecektir.”

Bismarck, çok başarılı bir diplomat olmakla birlikte, “kan ve demir” ifadesi, çoğu kez onun izlediği dış politikaları tanımlamakta kullanılmaktadır. Zira Bismarck, Almanya’nın birleşmesi ve Almanya’nın nüfuzunu arttırma konularında silah kullanmaktan hiç kaçınmamıştır.

1867 – Kuzey Almanya Federasyonu’nun Kuruluşu

Bismarck’ın yayılımcı askeri stratejisi zamanla Prusya ile Avusturya arasındaki Orta Avrupa hakimiyeti çekişmesini daha da derinleştirdi. Alman Konfederasyonu içinde bulunan bu iki devlet, her ne kadar ortak gibi gözükseler de Konfederasyon içerisinde ikisi de Alman milletinin önderi olma çabasındaydı. Bu güç mücadelesi 1866 yılında Schleswig-Holstein yönetimi üzerinde Prusya ve Avusturya arasındaki anlaşmazlıkla savaşa dönüşerek Konfederasyon adeta bir iç savaşa girdi. Prusya’nın başını çektiği kuzeydeki konfederasyon devletleri ile Avusturya’nın başını çektiği güneydeki devletler arası başlayan savaşta esasen iki taraf da eşit güçte sayılırdı. Fakat savaşın yedi hafta gibi kısa bir sürede Prusya galibiyeti ile sonuçlanmasındaki en önemli etken siyasi birliğini yeni kurmuş İtalya’ydı. Avusturya’ya ait Venedik gibi topraklara göz diken İtalya, Prusya’nın yanında savaşa girerek iki ateş arasında kalan Avusturya’yı kolayca mağlup etti. Böylelikle Orta Avrupa’nın yeni hâkimi Prusya olurken savaştan mağlup ayrılan Avusturya ise 1867’de ismini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu şeklinde değiştirerek Macarları resmen imparatorluğun ortağı olarak kabul etti.

(Alman Konferedasyonu – Avusturya İmparatorluğu – Prusya)

 

Avusturya ile yapılan savaşta Kan ve Demir Politikası olumlu sonuç veren Demir Şansölye Bismarck Prusya’sı, Orta Avrupa’nın yeni hâkimi oldu. Bu hakimiyeti Alman birliğini sağlamak için kullanmayı amaçlayan Bismarck, 1867’de Kuzey Almanya Federasyonu’nu kurarak Kuzey Almanya coğrafyasındaki Alman birliğini tamamlamış oldu. Sınırları oldukça düzensiz bir yapıya sahip olan Kuzey Alman Federasyonu, 1866’da yapılan savaşta Prusya’nın yanında olan feodal devletleri kapsıyordu. Başkenti Berlin, devlet başkanı Prusya kralı, başbakanı ise Prusya şansölyesiydi.

1870 – Prusya-Fransa Savaşı ile Almanya’nın Birleşmesi: II. Reich’ın Kuruluşu

Prusya önderliğinde kurulan Kuzey Almanya Federasyonu’nun kuruluşu en çok Avrupa’nın diğer bir süper gücü Fransa’yı rahatsız ediyordu. Avrupa’da Prusya’nın artan etkisi Fransa’nın statü ve jeopolitik avantaj kaybına yol açmıştı. Otto von Bismarck’a göre eğer bütün Almanlar tek bir ülkede birleştirmek isteniliyorsa Fransa ile savaş kaçınılmaz bir sondu. Çünkü Almanların tek bir çatı altında toplandığı devlet en çok Fransa’yı rahatsız edecekti. Prusya bu savaşı istiyordu çünkü benimsedikleri militarist politikanın başardığını birçok kez görmüşlerdi ve Alman birliği için Fransa’yı mağlup edebileceklerini düşünüyorlardı. Ayrıyeten Fransa hükümeti de bu savaşı istiyordu. Çünkü İmparator III. Napolyon ve Başbakan Émile Ollivier, iç politikada oldukça sıkıntılı zamanlar geçiriyordu ve halkın yeniden desteğini almak için Prusya karşısında zafer kazanmak istiyordu. İki taraf da savaş isterken savaş sebebi de çok gecikmedi. Ems Telgrafı olarak tarihe geçen olay şu şekilde yaşandı:

1870’te İspanya tahtı için Prusya kraliyet ailesinden bir aday ortaya çıktı. Ancak Fransa’nın sert muhalefeti sonucu aday geri çekildi. Bu olay Prusya halkı tarafından öfkeyle karşılandı. Prusya-İspanya ittifakından çekinen Fransa, Prusya sarayına baskı yapmaya başladı. 13 Temmuz 1870 tarihinde Ems’te Fransız büyükelçi ile Prusya kralı görüştüler. Büyükelçi, İspanya tahtı konusunda ısrar etmeleri durumunda ülkesinin Prusya’ya savaş açacağını bildirdi. Durumun ciddiyetine rağmen görüşme diplomatik nezaket çerçevesinde gerçekleşti. Görüşmenin ardından Başbakan Bismarck’a bir telgraf çekilerek görüşmenin içeriği aktarıldı. Bismarck aradığı bahaneyi bulmuştu. Telgraftaki üslup çarpıtıldı, Fransızların taleplerini sunuş şekli kabalaştırıldı ve bu haliyle metin basına gönderildi. Fransızların küstahlığı karşısında Prusya halkı galeyana geldi ve Almanlar arasında savaş fikri yayıldı. Telgraf metni Fransa’da da çarpıtıldı ve büyükelçiye hakaret edildiği şeklinde yorumlandı. Öfkelenen Fransız halkı, Prusya’ya savaş açılmasını talep etti. Hem iki devletin hem de iki halkın da savaş istemeleri sonucu savaş kaçınılmaz oldu. 10 ay süren savaşlar silsilesinde Prusya ordusu tarihe altın harflerle geçecek büyük bir zafer elde etti.

[irp posts=”1866″ name=”Almanya ve Rusya’nın Benzer Kaderi”]

Prusya orduları Fransa içinde ilerleyip Paris’i kuşatma altına alınca Prusya’nın zaferi de kesinleşmiş oldu. Paris kuşatması devam ederken savaşı takip eden güneydeki Alman devletleri, Prusya’ya bağlı olduklarını ilan edince 18 Ocak 1871 tarihinde Alman İmparatorluğu kurulmuş oldu. İmparatorluğun kuruluşundan 10 gün sonra 28 Ocak 1871 tarihinde Paris de düşünce savaş kesin olarak sonlanmış oldu. 10 Mayıs 1871’de imzalanan Frankfurt Antlaşması ile Alman İmparatorluğu resmen kurulurken Alsas-Loren Bölgesi ise Almanya’ya ilhak oldu. Bismarck’ın 1862’de iktidarı ele geçirmesinin hemen ardından benimsediği Kan ve Demir Politikası, iddia ettiği üzere militarist politikalarla 9 sene gibi kısa bir süre içinde Almanya’nın siyasi birliğini sağlaması ile sonuçlandı. Ayrıca Almanya’nın ilk şansölyesi olan Bismarck, istifaya zorlandığı 1890 yılına kadar şansölyelik görevini sürdürdü. Fransa’da ise Paris Komünü iktidarı ele geçirerek tarihteki ilk sosyalist yönetim kurulmuş oldu.

[irp posts=”11980″ name=”Halk Toplumunun Doğuşu: Almanya’da Nazizim ve Nazi İktidarı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.britannica.com

Lee, Loyd E. (1985). “The German Confederation and the Consolidation of State Power in the South German States, 1815–1848”. Consortium on Revolutionary Europe, 1750–1850: Proceedings.

Louis Namier, 1848: The Revolution of the Intellectuals (1964)

Theodote S. Hamerow, Restoration, Revolution, Reaction: Economics and Politics in Germany, 1825–1870 (1958) focuses mainly on artisans and peasants

http://germanhistorydocs.ghi-dc.org/sub_document.cfm?docunt_id=250

Bismarck, the Man and the Statesman, Volume 2, Smith, Elder, 1898.

Wawro, Geoffrey (2003). The Franco Prussian War. Cambridge University Press.

[/vc_toggle]