Cezayir’in Bağımsızlık Mücadelesi

Cezayir’in Fransızlar tarafından işgal edilişinin perde arkasında ilginç bir hikâyesi vardır. Kuzey Afrika ülkeleri Osmanlı devletine bağlı olan birer ‘’DAYI’’ tarafından yönetilirdi. Her şey Cezayir’i yöneten dayı Hüseyin Paşa ile dönemin Fransız konsolosu arasında geçen tartışma ile başladı. Cezayirli tüccarların Fransa’ya gönderdikleri buğdayların parası gelmeyince, Hüseyin Paşa ile Fransız konsolos arasında sert tartışma yaşanmış hatta Hüseyin Paşa elinde bulundurduğu yelpaze ile Fransız Konsolosa tokat atmıştır. Olay, Cezayir’in işgaline hazırlanan Fransa tarafından diplomatik bir koz ve bahane olarak kullanıldı. Yaşanılan bu gelişmenin ardından Fransa, Cezayir’i denizden abluka altına aldı.

Osmanlı Devleti, himayesi altında bulunan Cezayir’e yardım edecek durumda değildi, yine de diplomatik olarak mücadelesini üç yıl sürdürebildi. Amiral Baron Victor Duperre ile Maraşel Kont Louis de Ghaisnes de Bourmont yönetimindeki 37 kişilik bir Fransız ordusu 14 Haziran 1830’da Cezayir topraklarına çıktı. 5 Temmuz günü’de Cezayir’deki ‘’Dayı’’ hükümeti Fransızlara kayıtsız şartsız teslim oldu. İşin en ilginç tarafı ise Fransızların bu istila hareketini kamuoyuna sunuş biçimiydi. Fransızlar bu işgali; uygar dünya adına yaptıklarını ve Akdeniz’deki korsancılık faaliyetine bir son vermek maksadıyla icra edildiğini ilan ediyordu. Hâlbuki Akdeniz’de o dönemde bir korsancılık faaliyeti söz konusu değildi ve korsancılık tarihe karışmıştı. Fransızlar bir başka sebep olarak, Cezayir’deki ‘’Dayı’’ yönetimini hedef aldı ve bölgedeki bir avuç azınlık Türk’ün, Arap milletine mensup insanları yönetmemesi gerektiğini iddia etti. Kısacası, bölgeyi işgal etmeye değil Türklerin egemenliğinden kurtarmaya geldiklerinin propagandasını yaptılar.

İşgal Sonrası Cezayir’in Durumu 

Fransa, işgalin ardından bölgenin demografik yapısıyla oynamak maksadıyla binlerce Avrupalıyı bölgeye göç ettirdi. Toprakların en iyi bölümü Avrupa’dan gelen göçmenlere ayrılıyor ve başta Cezayirli çiftçiler olmak üzere yerli halk zorbaca uygulamalara muhatap oluyordu.
Fransız işgaline karşı en büyük tepki köylülerden geliyordu, bu durumun sebebi ise gayet açıktı çünkü; Fransızlar Cezayirli çiftçilerin topraklarına gözünü dikmişti. Fransızlar bölgedeki sömürülen halkın gelişimi için radikal kararlar alıyor ve bir dizi yatırımlar yapıyordu. Fakat bu çabalar Cezayir halkının Fransızlara daha da yabancılaşmasına ve içten içe bir bağımsızlık aşkının oluşmasına neden oluyordu. Fransızların işgali ile başlayan süreç aslında Cezayir’in başkaldırı ve bağımsızlık mücadelesinin de yaşanmaya başladığı tarihtir. Bu süreçten itibaren dönemsel olarak farklılık göstermekle birlikte türlü bağımsızlık hareketleri ve buna bağlı olarak bir takım liderler ortaya çıkmıştır. Bu liderler arasında Ahmed Messali Hac ayrı bir yere ve öneme sahiptir ve ‘’Cezayir Ulusçuluğunun Babası’’ olarak bilinir. 1938’de Cezayir Müslümanları arasında iki önemli siyasal eğilim belirdi. Bunlardan birisi Setifli bir eczacı olan Ferhat Abbas’ın kurduğu Cezayir Halk Birliği (U.P.S), ötekiyse işçi kökenli Ahmed Messali Hac liderliğindeki Demokratik Özgürlükleri Kazanma Hareketiydi (M.T.L.D). Ferhat Abbas büyük bir Fransız hayranıydı, eğitim ve oy hakkına sahip olma yoluyla Cezayir’in Fransızlaştırılmasından yanaydı. Messaliciler ise Fransızlaşmaya ve sömürge devleti olmaya sonuna kadar karşıydı. 1830 tarihinden 1930’lu yıllara değin 100 yıl içerisinde Fransa sistemli olarak Cezayir’i Avrupalaştırma siyaseti gütmüş ve Cezayir’deki kolonlarının sayısını artırmıştır. 1954 yılına gelindiğinde Cezayir’deki Avrupalıların sayısı 800 dolaylarına kadar ulaşacaktır. Cezayir’de bulunan Avrupalılar kısa sürede Fransız yönetiminin de desteğini alarak ekonomik olarak gelişmiş ve toplum içerisinde seçkinler olarak tabir edeceğimiz statüye ulaşmışlardır. Buna karşın Müslüman çoğunluk açlık, susuzluk ve işsizlikle boğuşmaktaydı. Tarihler 1945 yılının Mayıs ayını gösterdiğinde Konstantin yakınlarındaki Setif kasabasında bir takım olaylar cereyan etti. Müttefik kuvvetlerin İkinci Dünya Savaşından zaferle ayrılmasını kutlamak amacıyla yapılan gösterilerde birden bire Cezayir bayrakları ve flamaları açılmaya başlandı. Bağımsızlık lehine ve Fransa aleyhine söylemler ve sloganlar gösterilen seyrini tamamen değiştirdi. Gösteriler sırasında Fransız bir subayın Arap göstericiyi soğukkanlı bir şekilde öldürmesi infiale yol açtı. Günün sonunda Fransa tarafından 102 ölü ve büyük ölçüde zarar ziyan oluştu. Fransız makamları gösterilerin öcünü almak için bir dizi katliam başlattı. Resmi verilere göre 1500 Cezayirli, gayri resmi verilere göre ise 45 Cezayirli yaşamını yitirdi. Bu gelişmeler ekseninde Olağanüstü Hal ilan edildi, siyasal partiler kapatılarak siyasi liderler bir bir tutuklandı. Bu gelişmeler dünya kamuoyunda Fransa’yı zorlamaya ve güç duruma düşürmeye başlamıştı, oluşan bu etkiyi en aza indirmek için Fransa 1946’da af ve genel seçimlere gitti, 1947’de de Cezayir’e yeni bir statü verdi. Fakat artık çok geçti ve Cezayir Bağımsızlık Hareketi önlenemez bir şekilde başlamıştı. Cezayir Bağımsızlık Hareketinden bahsederken Ahmed Bin Bella ismine ayrı bir parantez açmak gerekir. Ahmed Bin Bella 1946 yılından beri Cezayir Bağımsızlık Mücadelesinin içerisinde olmuştur, Fransız ordusunda askerliğini yapmış ve İkinci Dünya Savaşında İtalya’ya karşı savaşmıştır. Bin Bella köken bakımından proleterdir ve aynı zamanda Cezayir’in Fransa ile birleşmesi görüşüne katılmayanlar arasındadır. Messali Hac’ın Demokratik Özgürlükleri Kazanma Hareketinin içerisinde yer alan Bin Bella aynı zamanda bu hareketin önde gelen liderleri arasındadır. Messali Hac’ın partisi olan M.T.L.D’nin silahlı kolu olarak, parti içerisinden doğan O.S birliklerinin önemli bir üyesi de yine Bin Bella ve arkadaşı Muhammed Hıdır’dır.

1954 Yılı Büyük Ayaklanması

1954 yılına gelindiğinde gerginlik taşma noktasındadır ve gerilim Hristiyanların Yortu Bayramında doruğa ulaşmıştır. Ayaklanma hazırlıklarının başında Bin Bella ve Muhammed Hıdır’ın içerisinde yer aldığı M.T.L.D ye bağlı O.S güçleri vardır. 1954 yılının 31 Ekimi’ni 1 Kasım’a bağlayan gece Cezayir’de büyük ayaklanma başladı. O gece Fransızlara ait kışlalar, karakollar ve belli başlı kişilere karşı, elli kadar harekât yapıldı.
Ayaklanmayı örgütleyen ve başlatanlar, 1954’ün yaz aylarında Messali’ci Demokratik Özgürlükleri Kazanma Hareketi kongresinde çıkan anlaşmazlık üzerine partiden ayrılan devrimcilerdi. Partiden ayrılanlar Cezayir Kurtuluş Mücadelesinin önemli aktörlerinden olacak olan Ulusal Kurtuluş Cephesini (F.L.N) kurdular. Bin Bella ve Muhammed Hıdır gibi isimlere de F.L.N’nin Kahire’deki şubesinden öteki Arap ülkeleriyle ilişki kurma görevi verildi. Ayaklanma patlak verir vermez, Cezayir halkına seslenen bir bildiri yayımlandı. Bildiride Ulusal Kurtuluş Cephesinin (F.L.N) kurulduğu ilan edildi. Bildiri de tüm Cezayir halkına seslenilerek, ulusal kurtuluş içi savaşmayı amaçlayan bir eyleme katılmalarını istiyordu. 1 Kasım 1954 ayaklanmasından önce, Cezayir’de yerli orta burjuvaziden tarım proletaryasına kadar bütün halk güçlerinin çevresinde toplanabileceği tek ulusal demokratik amaç ‘’Bağımsızlık’’ tı. F.L.N’ye bağlı olarak kurulan Ulusal Kurtuluş Ordusu (A.L.N) 1954’te en çok 500 kadar savaşçıdan oluşurken, cephenin Cezayir köylülerindeki bu eğilimleri örgütlemekte gösterdiği başarı sonucunda bu sayı 100.000’e yükselecekti. Gerilla savaşlarını en çok köylüler verdi; yalnız savaş olaylarının yer aldığı bölgeler nedeniyle değildi bu; aynı zamanda F.L.N’in devrimci bildirisini kabule en yatkın en hazırlıklı olanlar köylülerdi ve Cepheyi asıl destekleyenler onlar oldu. Fransız kuvvetleri ile F.L.N arasında şiddetli çatışmalar oluyor ve bunun yansıması olarak ölümler gerçekleşiyordu. F.L.N’nin Messali Hac’a karşı başlatmış olduğu ayrılıkçı harekette neticesini vermiştir ve Messali Hac’ın etkisi Cezayir’den silinmiştir. Cezayir sorunu giderek uluslararası bir boyut kazanmaya başlamıştı. 1955 yılının Nisan ayında toplanan Bandung Konferansı’nda Cezayir sorunu tartışılıyor, aynı yılın eylül ayında da Cezayir Birleşmiş Milletlerin gündemine alınıyordu.
Cezayir’de bulunan Avrupalılar, Cezayir’in Fransa’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşmasına karşıydı, çünkü Fransız idaresi altında elde etmiş oldukları ayrıcalık ve zenginliği kaybedeceklerini biliyorlardı. Bu sebeptendir ki; Fransa’nın sosyalist Başbakanı tarafından, Cezayir Genel Valisi olarak görevlendirilen Liberal görüşlü General Catroux Avrupalı Cezayirliler tarafından düşmanca algılandı. General Catroux’un bu şekilde karşılanması Fransa’da tepkiyle karşılandı ve Catroux’un yerine Robert Lacoste atandı. Lacoste’nin amacı şuydu; Cezayir’in içinde bulunduğu karışıklığı silahla bastırmak ve yeniden seçime gidilmesini sağlayarak Cezayir’in temsilcileriyle görüşmek. Bu politika doğrultusunda gerekli görülen bölgelerde ‘’Özel Yönetim Kuruluşları’’ kuruldu. Amaçları, ayaklanma çıkabilecek bölgelerdeki Müslüman köylerinin demografik yapısıyla oynayarak karışıklığın önlenmesiydi. Bu amaçla 1.250.000 köylü, ordunun denetiminde yeni bölgelere yerleştirilmiş; 150 kişiyse Tunus ve Fas’a iltica etmişti.

Bin Bella’nın Tutuklanması ve Fransız Paraşütçü Birlikleri 

1956 yılının Ekim ayında Ahmed Bin Bella yönetiminde 5 Cezayirli devrimci önderi (aralarında Ait Ahmed ve Muhammed Hıdır da vardır.), Fas Sultanının davetlisi olarak Tunus’ta bir konferansa katılmak üzere Rabat’tan Tunus’a götüren bir Fas uçağı, Cezayir’e indirildi ve 5 önder, Fransızlar tarafından tutuklandı.
Bu gerginliği daha da arttırdı ve Bin Bella’nın liderliğinin daha da pekişmesine neden oldu. 1957 yılının başlarında yaşanan bir takım gelişmeler, insanlık tarihine bir kara leke olarak geçecek cinstendi. Cezayir’de, Fransız paraşütçü birlikleri büyük bir katliam ve vahşete girişti. Tutuklu devrimcilere ağır işkenceler uygulanıyor ve akabinde bu uygulamalar yaygınlaştırılıyordu. Paraşütçü birliğinin yaptığı bu eylemler olağanca hızıyla devam ederken siyasal düzlemde de mücadele çetin geçmekteydi. Fransa’nın bütün önlemelerine karşı Cezayir sorunu 9 Şubat 1957’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun arka arkaya birkaç birleşiminde ele alındı. 1957’de, Fransız ordusu bu kez yeniden büyük bir harekâta girişti. Fas’ta ve özellikle Tunus’ta üstlenmiş bulunan Cezayir silahlı kuvvetlerinin Cezayir’e girişlerini engellemek için, bu iki ülkenin Cezayir’le olan sınırları destekli barikatlarla örüldü. F.L.N’nin yurt içinde yürütmekte olduğu mücadele son derece güçleşmişti. Ulusal Kurtuluş Ordusu (A.L.N) birliklerinin bulunduğu sınır yakınındaki bir Tunus köyü, Sakiyet Sidi-Yusuf Fransız uçakları tarafından bombalandı. Yürütme ve Bağdaştırma Komitesi, Tunus’a yerleşme gereğini duymuş, devrimciler giderek umutsuzluğa kapılmaya başlamışlardı. Fransızların, Cezayir-Tunus sınırındaki Sakiyet Sidi Yusuf isimli köyü bombalaması dünya kamuoyunda büyük bir infial yarattı. Artık, başta ABD olmak üzere tüm dünya ülkeleri bu insanlık dışı duruma kayıtsız kalamazdı. ABD bu doğrultuda bir takım girişimlerde bulunarak Fransa’dan, Cezayir sorununun çözümü için Tunus ve Fas’ın aracılık yapmasını istedi. Bu durum, Cezayir’de bulunan Avrupalıları telaşlandırdı ve önlem alma yolunda ciddi adımlar atmalarına neden oldu. Fransızların devrimcilerle 1958 yılında masaya oturacağından şüphelenen Cezayir’deki Avrupalılar 13 Mayıs 1958 tarihinde geniş bir gösteri düzenlediler. Bu gösteri, Avrupalıların Cezayir’deki çıkarlarının tehlikeye girmesinden dolayı duydukları korkuları yansıtmaktaydı. Ama Avrupalıların istediği oldu. Bir tür karşı ayaklanma anlamına gelen gösteriler, Fransa’da önemli bir siyasal bunalıma yol açtı. Bu bunalım De Gaulle’nin yeniden iktidar olmasına neden oldu. De Gaulle ‘’Konstantin’’ adını verdiği bir planı devreye soktu. Plan çerçevesinde dış örgüt olarak nitelenen Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne (F.L.N) ateşkes konularını görüşme önerisinde bulundu. Bu arada F.L.N kendi arasında toplanarak Geçici Cezayir Cumhuriyeti Hükümetini (G.P.R.A) kurmuştu. Başkanlığına da Ferhat Abbas’ı getirdiler. Bu arada Fransa’nın ateşkes önerisi G.P.R.A tarafından reddedildi ve F.L.A’nın eylemlerine devam etmesi kararı alındı. Cezayir’de yaşanan gelişmeler Fransa iç siyasetini de derinden etkilemişti, bu doğrultuda Fransa’daki solcular bağımsız bir Cezayir fikrini savunurken, sağ görüşlü partiler Fransa’ya bağlı bir Cezayir fikrinden yanaydı. De Gaulle iç siyasette böyle bir bloklaşma içerisinde yer alırken, 13 Mayıs olaylarının faili olarak gösterilen sağcı General Massu’yu Cezayir’deki görevinden alarak Paris’te bir göreve atadı. Bu olay Cezayir’de ve Fransa’da bulunan sağcılar tarafından tepkiyle karşılandı. Büyük gösteriler ve ayaklanmaların yaşandığı atmosferde De Gaulle Cezayir’i ziyaret etti. Bu arada Fansa ile F.L.N arasında Melun’da görüşmeler sürmekteydi ve Fransa’nın Evian’da F.L.N ile resmi görüşme yapacağı söylentisinin çıkması ortamı iyice ağırlaştırdı. Gizli Ordo Örgütü (O.A.S) Cezayir’in Fransa’dan kopmaması için gizliden açıktan faaliyetlerine devam etmekteydi. Bu doğrultuda Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başarısız bir darbe girişimi gerçekleşti ve ordu içerisinde huzursuzluk olduğu iyice gün yüzüne çıkmaya başladı. Cezayir’deki iç çatışma ve kargaşa ortamından bahsedip General Salan’dan bahsetmemek olmayacaktır. General Salan, 1956’da sosyalist Başbakan Guy Mollet tarafından Cezayir silahlı kuvvetlerinin başkomutanı olarak atanmıştı. Cezayirli devrimciler Salan’dan öylesine nefret ediyorlardı ki, birkaç kez başarısız suikast girişiminde bile bulundular. Salan 1960 yılında yaş haddinden emekliye ayrılmıştı, Fransa’daki aşırı sağcılarla da ilişki içerisine girmişti ve O.A.S güçlerinin de liderliğini yapmaktaydı. Hatta De Gaulle iktidarına karşı girişilen darbe girişiminin perde arkasındaki gücün Salan olduğu bilinmektedir.

Evian Anlaşması Ve Bağımsızlığın Kazanılması 

25 Haziran 1960’da Melun da başlayan görüşmeler, birçok kez kesintiye uğradıktan sonra 18 Mart 1962’de anlaşmaların imzalanmasıyla Evian’da kapandı. 19 Mart’ta bütün Cezayir’de çatışmaların sona erdiği ilan edildi. Nihayetinde, Cezayir amacına ulaşıyordu fakat bu durum Cezayir halkından 500 ile 1.000.000 arasında insanın ölmesine ya da sakat kalmasına sebep olmuştu.
Salan’ın liderliğini yaptığı O.A.S güçleri bu oluşan olumlu atmosferi bozmak maksadıyla çeşitli girişim ve sabotaj faaliyetlerinde bulunsa da, F.L.N güçlerinin tahriklere kapılmaması neticesinde etkisini giderek kaybetmeye başladı. Evian anlaşması kapsamında 1956 dan beri tutuklu bulunan Ahmed Bin Bella, Ait Ahmed ve Muhammed Hıdır serbest bırakıldı. Bin Bella’nın serbest bırakılması Cezayir de büyük bir mutluluk ve umut dalgası yarattı. Bin Bella büyük sevgi gösterileri ve sloganlarla karşılandı. Eylül 1963’yeni Cezayir anayasası ilan edildi ve hemen sonra yapılan seçimlerde Bin Bella yeni Cezayir Devletinin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Sonrasında ise, Kuzey Afrika ülkelerinin kronik bir sancısı ve halen karayan bir yarası olan ‘’Darbe’’ gerçekleşmiş ve Bin Bella hükümeti askeri bir darbe ile düşürülmüştü.
                                                                                                Barış Yüksel 
Stratejik Ortak Misafir Yazar 
[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/cezayirin-bagimsizlik-mucadelesinin-64-yili/1300039

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmed_bin_Bella

https://en.wikipedia.org/wiki/Raoul_Salan

https://tr.wikipedia.org/wiki/Cezayir_Bağımsızlık_Savaşı

https://tr.wikipedia.org/wiki/Cezayir

Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları Cilt 3, İstanbul, 1987

Kenan Akın, Cezayir’de Fransız Vahşeti Ve Ötesi, Derin Yayınları, İstanbul, 2003
[/vc_toggle]

Çin’in Tek Kadın İmparatoru: Wu Zetian

Çin halkı, tarihte var oldukları yüzyıllar boyunca 200 kadar hükümdar tarafından yönetilmiştir. Devletin yönetim kademeleri içerisinde de ağırlıklı olarak erkekler yer almıştı. Toplum, çoğunluğu erkek egemenliğine hizmet eden kurallara uymakla yükümlüydü. Hükümdarlar ve memurların yanında, imparatoriçeler ve cariyeler de sarayın içerisinde kendilerine bir konum kazanmayı başarmışlardı ancak resmi olarak siyasetle bir ilişkileri yoktu. Çin’i Tang Hanedanlığı (唐唐, 618-907) döneminde yönetmiş olan Wu Zetian (唐唐唐, 624-705) ise, tarih sayfaları içinde bu duruma önemli bir istisnadır. Wu Zetian Çin tarihinin bizzat tahta çıkmış olan ilk ve tek kadın imparatorudur. Wu Zetian, Çin tarihinin çok fazla karşıt görüşe konu olan önemli bir figürüdür. Çin’in altın çağı olarak görülen Tang Hanedanlığını sonlandırmış, yerine kendi hanedanlığı olan İkinci Zhou ( 武 武 , 690–705) Hanedanlığını kurmuş ve bu hanedanlığı on beş yıl boyunca yönetmiştir. Wu Zetian’in tahta çıkmış olduğu dönemin durumuna bakacak olursak, Konfüçyüsçülük, Tang Hanedanlığı boyunca devletin ideolojileri için kaynak almış olduğu önemli bir öğretidir. Bu öğreti, bir kadının imparator konumuna yükselemeyeceğine ve yönetici olamayacağına işaret eder. Wu Zetian ise devlet yönetimindeki başarısı ve zekice hamleleriyle bu öğretiye zıt düşerek yükselmeyi hedeflemiş, bu öğretinin toplum ve yönetim üzerindeki etkisine rağmen uzunca bir süre boyunca devleti önce geri planda, sonraları ise tamamen öne çıkarak yönetmiştir. Wu Zetian’in yönetimi, pek çok açıdan tartışmalı ve tepki çeken bir konudur. Tarihçilerin bir kısmı kadın imparatoru başarılı bir yönetici olarak görürken, bir kısmı imparatorluğa varan yoldaki acımasızlıklarını ön planda tutmayı tercih eder. Tarihçilerin onun hakkındaki ortaklaşa kararı, Wu Zetian’in Çin tarihi boyunca imkansız görüneni başardığı ve bir kadının Çin’e hükmedebileceğini kanıtladığıdır. Tang dönemine hakim olan Konfüçyüsçülük öğretisi genel olarak kadınların itaatkar olması ve yalnızca ev işleriyle ilgilenmeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Ayrıca kadınların ve erkeklerin yaşamını net bir şekilde ayrılır. Kadınlar yaşamlarını erkeklerin aksine dışarıda değil, imparatorluk sarayı veya ev gibi kapalı yerlerde geçirmelidir. Konfüçyüs öğretisi dahilinde değer verilen eserlerin bazılarında, kadınların toplumdaki konumu ve politikadan uzak durmalarının gerekliliği apaçık belirtilmiştir: “Zeki bir adam duvar inşa eder, zeki bir kadın onu yıkar. Güzel olan zeki kadındır; ama o bir baykuştur, ötüp durur. Dili uzun bir kadın, şeytanın destekçisidir. Bozukluk gökyüzünden gelmez, kadın tarafından meydana getirilir.” Şiirin son dizelerinde ise kadının ev işleriyle ilgilenmesinin gerekliliği vurgulanmıştır: “Kadınların kamuya hizmet etmesine gerek yoktur, onlar ipek böceği işçiliği ve dokumalarıyla ilgilenmek zorundadırlar.” Kasideler Kitabı’nın yanı sıra Konfüçyüsçülük öğretisinin klasik eserlerinden bir tanesi olan Törenler Kitabı’nda (武武) kadın ve erkek arasındaki bu farka bariz bir şekilde yer verilir: “Erkekler kadınlara liderlik etmelidir, kadınlar erkekleri takip etmelidir. Eşlerin ahlaki görevleri buradan başlar. Kadınlar gençliklerinde babalarının ve ağabeylerinin sözünü dinlemelilerdir. Evlendiklerinde kocalarının sözünü dinlemelilerdir ve kocaları öldüğünde oğullarının sözünü dinlemelidir.” Konfüçyüs öğretileri teoride kadınlara yalnızca evlat, eş ve anne olma rolünü biçse de pratikte kadınlar toplum içerisinde bundan çok daha fazla role sahipti. Öğretinin tasvip ettiğinin ötesine geçen kadınlar meslek sahibi oldular, hatta zaman zaman özellikle yüksek rütbeli memurların ve görevlilerin eşleri çoğunlukla perde arkasından kocalarını yönlendirdi, nadiren de olsa sarayda yapılan görüşmeler ve toplantılarda fikirlerini apaçık dillendirenler de oldu. Tang döneminde ise geçmiş hanedanlıkların durumlarıyla kıyaslandığında kadınlar için kısıtlı bir özgürlük söz konusuydu. Özellikle güçlü ailelerden gelmekte olan kadınlar Tang dönemi Çin toplumunda kendilerine yer bulmayı başardılar. Bu nedenle, Tang sonrası dönemlerde pek çok kadın sarayda söz sahibi olmuş olsa da Çin’in bizzat tahta çıkmış olan tek kadın hükümdarı Wu Zetian’in bu dönemde hüküm sürmüş olması şaşırtıcı değildir.

İmparator Taizong’un Cariyesi Wu Zetian

Wu Zetian 17 Şubat 624’te doğdu ancak doğum yeri tarihçiler için uzlaşıya varılamamış bir konudur. Wu ailesinin maddi durumu, Wu Zetian’in babasının sahip olduğu konum nedeniyle oldukça iyiydi. Bu nedenle dönemindeki kadınların ve kızların genel durumunun aksine Wu Zetian ev işi yapmayı öğrenmekle yetinmek zorunda kalmadı, hatta ev işi yapmak gibi bir zorunluluğu yoktu. Babasının da desteğiyle birlikte küçük yaşından itibaren müzik aleti çalmayı ve yazı yazmayı öğrendi, Çin klasiklerini okudu. Babasının konumu sayesinde, soylu bir aileden olmamasına rağmen 14 yaşına geldiğinde, İmparator Taizong (武武 , 599-649) için ülkenin dört bir yanından seçilen cariyelerden biri oldu. Hareme ilk girdiğinde, harem içerisindeki hiyerarşide sahip olduğu düşük unvana rağmen babası yardımıyla edindiği yetenekler sayesinde Taizong’u etkilemeyi başardı. İmparator Taizong onun sahip olduğu zekaya ve ruha karşı derin bir hayranlık beslemeye başladı. Bu hayranlığın başlangıcı, Wu Zetian’in, imparatorun vahşi atını ehlileştirmek konusunda elde ettiği bir başarıya dayanır. İmparator Taizong’un vahşi bir atı vardı ve kimse bu atı ehlileştirmek için bir yöntem bulamamıştı. Bu nedenle Taizong bu konuda haremindeki kadınlardan da fikir almaya karar verdi. Cevabı yetersiz kalan kadınların ardından Wu Zetian üç şey ile atı kontrol edebileceğini söyledi. İsteği üzerine getirilen demir kırbaç ile ehlileşmezse, demir gürz ile vuracağını ve başarısız olursa hançer ile boğazını keseceğini söyledi. Taizong bu cevaptan fazlasıyla memnun kaldı ve onu kişisel asistanı yaptı. On yıl boyunca bu görevi sürdürdüğü bu görev, Wu Zetian’e devlet yönetiminde imparatorun nasıl bir tutum sergilediğini gözlemleme şansı sundu ve devlet yönetiminde kullanabileceği faydalı beceriler edindi. İmparator da sık sık Wu Zetian’e danıştı, onun önerilerini ve düşüncelerini dinledi. Bu sayede Wu Zetian pek çok devlet meselesinden haberdar oldu. Bunun yanında İmparator Taizong ile harem içerisindeki pek çok cariyeye kıyasla yakın bir ilişkiye sahip olsa da, imparatordan bir çocuğu olmadı. Devlet görevlileri ise Wu Zetian ile Taizong arasındaki bu yakınlığı onaylamadı, o dönemde yoğun olan batıl inançların etkisiyle bir kısmı Wu Zetian’in doğduğu yılda yaşanan güneş tutulmasının felakete işaret ettiğini savunuyordu. Bir kısmı ise imparatora sunulan bir kehanetten şüpheleniyordu. Kehanete göre hanedanlığı yok edecek kişi yirmili yaşlarında ve imparatorun yakınlarındaydı. Ayrıca bu kehanette Wu Zetian’in ileride kendisine seçeceği isim olan Wu Zhao (武武/ 武武) ismine yönelik betimlemeler de bulunuyordu. Wu Zetian’e yönelik bu ithamlar sürerken İmparator Taizong’un ölümünün ardından dokuzuncu oğlu Li Zhi (628-683,武武), Gaozong (唐唐) ismi ile tahta çıkmıştır.

İmparator Gaozong’un Cariyesi Wu Zetian

İmparator Taizong hastalandığında, Wu Zetian ile imparatorun oğlu Li Zhi arasındaki yakın ilişki kendisini göstermeye başlamıştı ve bu yakın ilişki zamanla Li Zhi’nın Wu Zetian’e yönelik yoğun aşkına döndü. Taizong 649 yılında öldüğünde, veliaht olarak seçilmiş olan Li Zhi devletin başına geçti. Wu Zetian ise Konfüçyüsçülük geleneğine uygun bir şekilde Taizong’un cariyesi olarak hayatının geri kalanını geçirmek üzere keşişlik yapacağı bir tapınağa gönderildi. İmparator Gaozong ise aşık olduğu kadınla yaşamaya zorlandığı bu ayrılığı kabullenmedi ve Taizong’un ölümünün birinci yılında törenler esnasında tapınakta karşılaşmalarının üzerinden çok zaman geçmeden Wu Zetian’i yeniden saraya aldı, ona harem hiyerarşisi içerisinde ikinci konumda yer almasını sağlayacak olan zhaoyi ( 武 武 ) unvanını verdi. Bu durum, Wu Zetian ile Gaozong arasındaki ilişki, anne-oğul ilişkisi sayılacağından Konfüçyüsçülük öğretisine tersti ve saray görevlilerinden tepki topladı. Wu Zetian’in hareme dönüşünde imparatorun eşi İmparatoriçe Wang’ın da parmağı olduğu söylenir. Bir diğer cariye olan Xiao’ın sahip olduğu ilgiyi kıskanan ve imparatora çocuk veremeyen imparatoriçe, ilgiyi bu cariyeden uzaklaştırmak için Wu Zetian’in saraya dönmesini amaçlamıştır. Ancak bu durum, ona faydadan çok zarar sağladı. Kısa bir süre sonra Wu Zetian Zhaoyi unvanı ile yetinmemeye karar verdi, bu unvan sarayda yükselme hırsını tatmin etmiyordu. Wu Zetian bu amaçla yüksek rütbeli görevlilere dostça yaklaştı, güvenlerini kazandı. İmparatoriçe Wang ve imparatoriçenin zamanında kıskanmış olduğu, imparatorun gözdelerinden biri olan Xiao’ı ortadan kaldırmaya karar verdi. İmparatoriçe Wang’ın çocuklara düşkünlüğü ve çocuk sahibi olamayışı, Wu Zetian’in planı için kullanmaktan çekinmeyeceği detaylardı. Bir gün imparatoriçe, Wu Zetian’i ziyaret etti ve yeni doğmuş olan kızı ile ilgilenip oyun oynadı. İmparatoriçe odadan ayrıldıktan kısa süre sonra Wu Zetian kızını boğarak öldürdü ve kızının ölümünün suçunu İmparatoriçe Wang’a attı. Wu Zetian’e düşkünlüğü, imparator Gaozong’un bu yalana inanmasına sebep oldu ve imparatoriçenin unvanını elinden aldı. Wu Zetian, onun yerine imparatoriçe unvanını kazandı ve imparatoriçe olduktan çok kısa süre sonra Wang ve Xiao idam edildi, iki kadının
yakınları ve destekçileri de merkezden uzağa sürgüne gönderildi.

İmparatoriçe Wu Zetian

655 yılından 690 yılındaki imparatorluk sürecine kadar Wu Zetian, hayatının otuz yılından fazlasını yalnızca on beş yıl sürecek bir hanedanlığa hazırlanmak için harcadı. Özellikle saray içerisinde kendisine muhalif olan çoğu yaşlı yüksek rütbeliyi görevden uzaklaştırdı, onların yerine kendi destekçilerini yerleştirdi. Geriye kalan görevliler arasından da kendisine yeni destekçiler buldu, düşük rütbeli görevlilerden bilgi sağlamak amacıyla onların arasına ajanlar yerleştirdi. Zamanla divandaki asıl güç ve yetki kendisine geçti. İmparatoriçe olmasının üzerinden beş yıl geçtikten sonra Gaozong felç geçirdi. Sağlık sorunları, daha önce devlet meseleleri konusundaki yeterliliğini kanıtlamış ve güvenini kazanmış olan Wu Zetian’den yardım istemesini gerektirdi. Sonraki yıllar boyunca Wu Zetian’in devlet meseleleri üzerindeki yetkisi neredeyse Gaozong’a denkti. Gaozong’un hastalığı devam ettikçe, gücü daha da arttı, son kararı veren kişi olmaya başladı. Zamanla Gaozong bu durumdan rahatsız olmaya başladı, saray içerisinde de Wu Zetian’in bu yükselişine karşı olanlar az değildi. Onun bu gücünü elinden alma fırsatını, 664 yılında elde ettiler.
Tang Hanedanlığını temsil eden bir görsel
Wu Zetian’in bir Taoist rahip ile görüşmesi, büyücülükle suçlanmasına sebep oldu. Güvendiği bir devlet görevlisinin önerisi üzerine Gaozong, Wu Zetian’in imparatoriçeliğini elinden almak üzere bir ferman yazdı ancak Wu Zetian bu ferman yayınlanmadan önce ajanları sayesinde fermandan haberdar olmuştu ve Gaozong ile yüz yüze görüşme fırsatını kaçırmadı. Gaozong en başta kararının arkasında kararlılıkla durduysa da, sonrasında duygusallığı ağır bastı. Fikrin kendisine ait olmadığını itiraf etti ve fermanı geçersiz kıldı. Wu Zetian kısa sürede bu fikri ortaya atan görevliyi sürgüne gönderdi. Wu Zetian’in ülke üzerindeki gücü böylece bir kez daha pekişti ve kendisine muhalif olanların gözünü korkutmayı başardı. İmparatoriçe Wu Zetian tüm bu kötülüklerine rağmen, halk ile ilgilenmeyi de ihmal etmedi. Halkın üzerindeki vergi yüklerini azaltacak, düşük kademeli devlet görevlilerine terfi umudu verecek, barış sözü verecek kararlar alınmasını sağladı, savurgan bir şekilde yapılan harcamaları -özellikle bina ve tapınak yapımını- yasakladı. Yaptığı en önemli yeniliklerden biri Konfüçyüs öğretisinin ataerkil yapısına karşı çıkarak annenin ölümünün ardından tutulan yası, babanın ölümünün ardından tutulan yas ile eşitleyerek üç yıla çıkarmasıydı. Ayrıca, iftira atılmasını da yasakladı ve üstün hizmetin ödüllendirilmesini sağladı. Bunlar, On İki Ferman adı verilen yeniliklerin bazılarıydı. 670’li yılların başında, Gaozong’un yıllardır kötüye seyreden sağlık durumu daha da ağırlaştı. Yakında gerçekleşmesi beklenen ölümünün ardından, tahta kimin çıkacağı konuşulmaya başlandı. Seçenekler arasında Gaozong ve Wu Zetian’in en büyük çocuğu Li Hong vardı. Zekası ve sorumluluk sahibi davranışlarıyla tanınan ve öne çıkan asıl isim Li Hong’du ( 唐 唐 , 652-675). Politik tavırlarının annesinden farklılığı sebebiyle, Wu Zetian’e muhalif kesim tarafından da destekleniyordu. Ancak Li Hong, annesi Wu Zetian’e ülke üzerindeki etkisini kırması için ısrar ederek bir hata yaptı ve bu hatasının cezasını anne ve babası ile gittiği yazlık saraydaki gizemli olayla birlikte canıyla ödedi. İmparator Gaozong ölümünden kısa bir süre önce son isteğini ilan etti. Bu istek: “Varis tahta tabutumun önünde çıkmalı. Ve sadece genç imparatorun tek başına karar vermesinin zor olduğu durumlarda İmparatoriçe Wu Zetian’e danışılmalı ve ortaklaşa karar verilmeli.” şeklindeydi.

Dul İmparatoriçe Wu Zetian

İmparator Gaozong’un 683 yılı Aralık ayında Ziwei Sarayı’ndaki ölümünün ardından Wu Zetian’in ikinci oğlu Zhongzong ( 武 武 , 656-710) tahta çıktı. Ancak Zhongzong kısa süre sonra Wu Zetian tarafından tahttan indirildi ve sonraki imparator Ruizong yalnızca kukla imparator olarak yönetime devam etti. Perdenin ardındaki Wu Zetian, ülke üzerindeki tüm kontrole sahipti. Wu Zetian bu dönemde taht hazırlıklarına başladı ve çeşitli reformlar yaptı. Zamanla fermanlarını imparatorlar tarafından kullanılan “Biz” ( 武 ) kalıbı ile yayınlamaya başladı. Devlet memurları için sınav sistemi getirdi, yönetim alanında değişiklikler yaptı. Genel Af çıkardı. Yeniliklerinin pek çoğu halka hizmet ediyordu, örneğin yeni sınav sistemi başarılı sıradan insanlara da soylular kadar divana ve saraya dahil olma hakkı tanıyordu. Bu sayede saraya çok fazla başarılı bürokrat kazandırdı. Daha cesur hamleleri ise Tang yöneticileri tarafından kullanılan imparatorluk sembollerini, imparatorluk sancaklarının rengini değiştirmek ve bazı bakanların özel cübbeler giymesini emretmek oldu. Wu Zetian muhalifi bir kesim, Zhongzong’u yeniden tahta çıkarmak amacıyla bir isyan başlattı. Wu Zetian generalleri isyancıların üzerine gönderdi, isyancılara atalarının mezarlarını kazdırmak ve atalarına ölümlerinden sonra verilen unvanları almak gibi o dönemin toplumsal cezaları verdi. Generaller başarılı oldu, isyanın öne çıkan isimleri öldü. 690 yılına gelindiğinde Wu Zetian devleti perde arkasından değil, kendi adıyla yönetmek, kuruluşu ilan edilmiş olan İkinci Zhou Hanedanlığının yöneticisi olmak, Kadın İmparator ( 武 武 武 ) unvanını elde etmek için son adımını da attı. Geleneksel Çin veraset sistemi bir kadının imparator (武武 ) unvanını elde etmesine izin vermiyordu ama Wu Zetian kendisine muhalif olanları bastırmaya kararlıydı ve böylece tahta çıktı.

Kadın İmparator Wu Zetian 

Wu Zetian’in ilk işlerinden biri, Taoizm’i Budizm’den üstün konuma getirmek oldu. Veliahdı, önceki imparator Ruizong’a Wu soyadını verdi. Ruizong’un kendisine muhalif görevlilerle görüştüğünü öğrenmesi üzerine onu isyanla suçlasa da, bir süre sonra masumiyetine inandı ve oğlunu soruşturmaktan vazgeçti. Ancak veliahtlık konusu, durulmak bilmeyen bir sorundu. Saray içerisindeki görevliler Zhongzong’un yeniden veliaht olması gerektiğini öne sürdüler, Wu Zetian bunu en başta kabul etmediyse de zamanla ikna olarak oğlunu sürgünden geri çağırdı, Ruizong’un sahip olduğu veliahtlığı ona teklif etti ve böylece veliaht Zhongzong oldu. Bunun dışında dış sorunları ve hanedanlığını tehdit eden pek çok sorunu da gerek generalleri, gerek kendisinin zekice hamleleri sonucunda çözdü. İleri yaşının da zorluklarına rağmen divan içerisinde ve ülke içerisinde kendisine hizmet edecek olan yetenekli ve başarılı memurları, bakanları işe almak ve onları terfi ettirmek ile uğraştı. Böylece hanedanlığının daha sağlam temelleri olacağına ve kendisinin yokluğunda ortaya çıkacak olan sorunlara dayanabileceğini düşünüyordu. Bu ısrarında oğlu Zhongzong’a dair güvensizliği de önemli bir sebepti. Zhongzong’un Li soyunu devam ettirmeyi seçerek Tang dönemine geri döneceğine inanıyordu. 704 yılının kış ayları geldiğinde Wu Zetian sağlığı kötüleşmeye başladı ve hastalandı, bunu 705 yılının başlarında geçirdiği başka bir ciddi hastalık izledi. Saray içerisindeki bir grup bunu fırsat bilerek Zhongzong’un da desteğini aldı ve Wu Zetian’in yaşadığı köşkün etrafını sardılar. Wu Zetian’i tahtı oğlu Zhongzong’a bırakması için zorladılar ve önce 21 Şubat’ta Wu Zetian’in adıyla Zhongzong’un imparator vekili olduğuna, sonrasında 22 Şubat’ta tahtı veliahdına bıraktığı ve Zhongzong’un imparator olduğuna dair fermanlar yayınlandı. Böylece, 23 Şubat’ta Zhongzong yeniden resmi olarak imparator unvanına sahip oldu. Wu Zetian ise sıkı bir koruma eşliğinde başka bir köşke gönderildi. 3 Mart’ta Zhou Hanedanlığı’na son verildi, Tang Hanedanlığı yeniden Çin’e egemen oldu. Wu Zetian ise sağlığının daha da kötüleşmesi sonucunda 16 Aralık 705 tarihinde, 82 yaşında öldü. Oğlu tarafından, kocası ile aynı yere gömüldü. Wu Zetian’in mezar taşında kendi isteği üzerine yazı bulunmamaktadır. Kimi tarihçiler bu şekilde Wu Zetian’in kendisini övdüğünü ve başarılarının yazıyla ifade edilemeyeceğini düşündüğünü savunur, kimisi ise Wu Zetian’in erkek hakimiyetini yıktığı için kendisini suçlu bulduğunu ve bu sebeple mezar taşının yazısız olmasını istediğini savunuyor. Bu konuda çoğunluğun görüşü ise, Wu Zetian’in gelecekteki insanların kendisini farklı farklı değerlendireceğini ve mezar taşında yazılanların hayatında yaptıklarını kısa anlatamayacağını bilmesinden olduğu yönünde.
Tuğçe Pulurluoğlu 
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1 Fitz gerald, Charles P. The Empress Wu.
2 Le wis, Mark Edward. History of Imperial China: China’s Cosmopolitan Empire: The Tang Dynasty.
3 Jay , Jennifer W. “Imagining Matriarchy: ‘Kingdoms of Women’ in Tang China”, Journal of the American Oriental Society, 1996
4 Ra pozo, Alexis. Life in a Golden Age: The Status of Women in China’s Tang Dynasty.
5 Ke ay, John. China: A History.
[/vc_toggle]

Hicaz Hizbullahı’nın Tarihi ve Günümüzdeki Durumu

Suudi Arabistan genelde katı Vahhabî – Selefî kimliğiyle ve otoriter monarşisiyle bildiğimiz bir devlet.  Şiiler bugün Suudi Arabistan nüfusunun %10-15 civarını oluşturmaktadır. Çoğu, petrol kaynaklarının gayet bol olduğu Doğu bölgelerinde yaşamakta ve buralarda yaşayan Şiilerin kahir ekseriyetini On İki İmamcılar teşkil etmektedir. Suudi Arabistanlı Şiiler, Şiileri tekfir eden (kâfir olarak gören) Vahhabî mezhebini benimsemiş Suud Hanedanının kontrolü altına girdiklerinden beri ciddi baskılara, politik dışlanmışlığa ve fakirliğe maruz bırakılmıştır. Bu azınlığa devletin hiçbir kademesinde yöneticilik görevi verilmemiş, bugüne kadar Suudi Arabistan devletinde hiçbirisi bakanlık, elçilik veya üniversite dekanlığı gibi görevlere getirilmemiştir (1).

Örgütün Kökleri: Hicaz Alimleri Cemaati

1970’li yıllarda Suudi Arabistanlı bir grup Şii genç dini eğitim almak için Irak’ın (Şiiler için bir ilim merkezi sayılan) Necef kentine gitmiştir. Burada o zamanın en büyük Şii alimlerinden ve taklid merciilerinden biri olarak addedilen Muhammed Bakır es-Sadr’dan eğitim görmüşler, daha buradayken Ruhullah Humeyni’nin görüşlerinden etkilenmişlerdir. 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında İran’ın Şii ilim merkezi olarak görülen Kum şehrine gitmiş, 1980’lerin ortalarında burada Tecemmu’ Ulemâ’il-Hicaz (Hicaz Alimleri Cemaati)’ı kurmuşlardır. Cemaatin adında kullanılan Hicaz adıyla sadece bildiğimiz Hicaz bölgesi kastedilmemiştir, bu adın kullanılma sebebi Ruhullah Humeyni’nin, Suudi Arabistan’ın meşruiyetini küçümsemek amacıyla bütün Suudi Arabistan topraklarına Hicaz demesidir. Yoksa Hicaz bölgesinde Şii nüfusu çok azdır ve grubun kurucularının çoğu da Şii nüfusun yoğun olduğu Doğu bölgelerindendir. Hicaz Alimleri Cemaati, Suudi Arabistan’da faaliyet göstermeye başladıktan ve İran İslam Devrimi gerçekleştikten sonra Kasım 1979’da, ülkede Şii nüfusun yoğun olduğu Doğu bölgesinde, Suud rejiminin Kerbela Matemlerini yasaklamasını protesto eden Şiiler bu protestoları büyük bir isyana dönüştürecekti.

1979’daki isyandan bir görünüm

Iraklı taklid mercii ve İslami Eylem Örgütü’nün lideri Muhammed eş-Şirazî’nin Suudi Arabistanlı Şii takipçilerinden bir grubun 1975’de kurduğu Öncü Davetçiler Hareketi, isyan çıkınca Arap Yarımadası İslam Devrimi Örgütü adında silahlı kolunu kuracaktı ve isyana iştirak edecekti fakat Hicaz Alimler Cemaati ise bu isyana iştirak etmeyerek dinî faaliyetler üzerine yoğunlaştı ve Humeyni’nin merciiyetinin (merciiliğinin) propagandasını yapmaya devam etti. 1980’de ise isyan kanlı şekilde bastırılacaktı. 1980’lerin ikinci yarısından sonra İran, 1979’dan beri benimsediği devrim ihracı yani ülkesinde gerçekleşen devrimi diğer ülkelere yayma politikasını yeniden gözden geçirmeye başladı ve Öncü Davetçiler Hareketi ile İran’ın ilişkileri zayıflamaya başladı. Oxford Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Toby Matthiesen’e göre Ali Hamaney ve Ekber Haşimî Rafsancanî gibi dönemin İran siyasetinde etkin olan bazı isimleri bu örgütü kullanışsız bulmaya başlamıştı. Bunun sonucunda Arap Yarımadası İslam Devrimi Örgütü (AYİDÖ), 1987 yılında Suudi Arabistan ile ilişkilerini yumuşatmaya karar verdi ve böylece hapisteki üyeleri de Kral Fehd’in çıkardığı genel aftan yararlandı (2).

Silaha Sarılma Zamanı: Hicaz Hizbullah’ı Nasıl Kuruldu ?

31 Temmuz 1987’de Hac sırasında çoğu İranlı 400’ten fazla hacının Mescid-i Haram’ın yakınlarında Suudi Arabistan polisiyle çatışırken ölmesi İran-Suudi Arabistan ilişkilerini yeniden gerdi ve İran 3 yıl boyunca Haccı boykot etti. AYİDÖ ile ilişkileri artık zayıf olduğundan dolayı İran, Suudi Arabistan üzerine baskı aracı olarak daha kolay kullanabileceği yeni bir örgüte ihtiyaç duydu. Bu nedenle İran desteğiyle Mayıs 1987’de Hicaz Alimleri Cemaati yöneticileri Haşim eş-Şahs, Abdulkerim el-Hubeyl ve Abdulcelil el-Ma’ tarafından kurulmuş Hicaz Hizbullah’ı, bu olaydan bir hafta sonra Suud rejimine karşı halkı ayaklanmaya çağırdı. Hicaz Hizbullah’ı örgütünün başına ise, daha önceden Lübnan’da Lübnan Hizbullah’ı safında İsrail’e karşı savaşmış ve Öncü Davetçiler Hareketi’nde faaliyet göstermiş Ahmed el-Muğassil geçti. Örgütün amacı silahlı mücadeleyle rejimi devirmek ve İran tipi bir rejim kurmaktı. İran tipi bir rejim kurmak istediği için doğal olarak molla sınıfının yönetimi elde tutmasını ve Amerikan emperyalizmi ile Siyonizme karşı mücadeleyi gerekli gören Velâyet-i Fakih prensibini de benimsemişti ve Amerikan emperyalizmi ile Siyonizme karşı Şia ve Ehl-i Sünnet’in birlik olması gerektiğini savunuyordu. Suudi Arabistanlı araştırmacı-yazarlar Bedr el-İbrahim ve Muhammed es-Sadık’a göre Hicaz Alimleri Cemaati ile Hicaz Hizbullahı arasındaki tek bağ ideolojikti, aralarında örgütsel bir bağ yoktu. Dubai merkezli ve sahipleri Suudi Arabistanlı olan el-‘Arabiyye haber sitesinde yayınlanan 7 Mart 2014 tarihli bir dosyada Hicaz Hizbullahı’nın AYİDÖ’nün silahlı kolu olduğu iddia edilmiştir. Bu bilgi, diğer kaynaklardaki bilgilerle açık şekilde çelişmekte (3).

İlk Silahlı Eylemler 

Ağustos 1987’de Cu’ayme Petrol tesisinde meydana gelen patlamanın önce kaza olduğu açıklandı fakat daha sonradan bu patlamanın Hicaz Hizbullahı tarafından gerçekleştirilen bir saldırı olduğu öne sürüldü. Mart 1988’de Cubeyl’deki Sadef Petrokimya tesisinin bombalanması olayı ise örgütün üstlendiği ilk eylem olacaktı. Bu eylemden sonra Suud polisi geniş çaplı tutuklamalara başladı ve eylemi yapan 4 örgüt üyesini de tutuklamayı başardıktan sonra halka açık şekilde idam etti. AYİDÖ bu eylemin, Suudi Arabistan’ın Irak-İran Savaşı’nda Irak’a yardım etmesi nedeniyle İran’dan bir misilleme olarak yaptırıldığını iddia etti. Hatta örgüt ile ilişkili olduğu düşünülen Hicaz Kutsal Savaş Örgütü isimli bir grup, idam edilen 4 Hicaz Hizbullahı mensubunun intikamını almak amacıyla Ekim 1988’de Ankara’da Suudi bir diplomata suikast düzenledi.

1988’de Ankara’da suikastle öldürülen Suudi diplomat Abdulğani Bedyevî (solda) ve Suudi Ukaz gazetesinde suikast haberinin manşeti. Manşette “Mekke’de şehid Bedyevî’nin naaşını uğurlama, Türk yetkilileri katilleri aramayı sürdürüyor” yazmakta.

Yine Ocak 1989’da Ankara’da görev yapan başka bir Suudi diplomat Abdurrahman eş-Şeryevi arabasındayken bombalı saldırıya uğradı, saldırıdan yaralı kurtulmayı başardı. Bunun haricinde yurtdışındaki bazı Suudi Arabistanlı diplomatlara da muhtelif suikast teşebbüslerinde bulunuldu. El-‘Arabiyye haber sitesinin 7 Mart 2014 tarihli dosyasına göre bu tür eylemleri gerçekleştiren Hicaz Kutsal Savaş Örgütü gibi örgütler, Hicaz Hizbullahı’nın uluslararası ithamlara maruz kalmaması amacıyla paravan olarak kullandığı hayalî örgütlerdi. AYİDÖ ve solcu grupların bazı üyeleriyle birlikte Hicaz Hizbullahı’nın Abdulkerim el-Hubeyl ve Ca’fer el-Mubarak gibi yöneticileri de tutuklandı. Örgütün 4 üyesi 1990’da Kral Fehd’in çıkardığı bir af ile serbest bırakıldı, en az 4 komutan 1993’e kadar hapiste kaldı. Yine Mart 1988’de Hicaz Hizbullahı’nın, Ra’s Tennura Petrokimya tesisini bombalaması eylemi de meşhurdur. Gerçekleştirilemeden Suudi Arabistan Polisi tarafından engellenen eylem girişimleri de olmuştur, mesela 1988’de örgüte bağlı bir kişi Aramco Ra’s Tennura Rafinerisine bomba yerleştirmeye çalışırken şirkette çalışan Şii bir görevli tarafından yakalanmış ve bu görevlinin ihbarı sonucunda bu kişi polisler tarafından tutuklanmıştır (4). Ağustos 1988’den sonra örgüt, silahlı eylemlerden ziyade tekrar siyasî ve dinî propagandaya ağırlık vermeye başlayacaktı. Hicaz Hizbullahı örgütü 1989’da Beyrut’ta bu amaçla Risaletu’l-Harameyn (Harameyn’in Mesajı) dergisini çıkarmaya başlayacaktı ve bu dergide Lübnan Hizbullahı üyesi ve Iraklı Şii yazarlar da çeşitli yazılar yayınlayacaktı. Bu dergide daha çok örgütün ve Hicaz Alimleri Cemaati’nin açıklamaları yayınlanıyordu ve diğer yazıları kaleme alanlar molla olmayan aktivistlerdi. Dergide birçok defa, Hicaz Alimleri Cemaati’nden delegelerle Lübnan Hizbullahı yöneticileri ve Ali Hamaney’in yaptığı toplantılar yayınlanmıştı. Bu da örgütün Hizbullah ve İran ile sıkı bir bağının olduğunu gösteren kanıtlardan biri. 1990’dan sonra örgüt Anti-Amerikancı söylemini arttırmış ve ABD’nin Suudi Arabistan’a asker yerleştirmesinin bu iki devlete karşı cihadı, Müslümanlar üzerine bir görev kıldığını açıklamıştır. Ayrıca dergi 1991’de Londra’da da bir ofis açmıştır (5). Ancak dergi 1995’te yayınlarına son vermiştir. Fakat bu yıllarda Hicaz Hizbullahı’nın silahlı eğitimleri ihmal etmediğini, üniversitelerde okuyan Şii gençleri propagandalarla örgüte kazandırıp Lübnan ve İran’daki kamplarda silahlı eğitim gördüğünü de biliyoruz (6).

1993 Anlaşması Ve Geçici Ferahlama Dönemi 

1993’te Suudi Arabistan ile Islah Hareketi (AYİDÖ 1990 yılında Islah Hareketi’ne dönüştü) arasında bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan genel bir af ilan edecek ve ülkedeki Şiilerin sosyopolitik koşullarını iyileştirmeyi temin edecek, bunun karşılığında da Suudi Arabistan Şiilerinin çoğunun desteklediği Islah Hareketi de politik faaliyetlerini sonlandıracaktı. Toby Matthiesen’e göre Suud rejiminin bu anlaşmaya yanaşmasının nedeni, rejime karşı Sünni ve Şii hareketlerin ittifak yapabileceğini öne süren raporlardı. Ancak görüşmelere Hicaz Hizbullahı ve solcu grupları temsilen sadece Islah Hareketi katılmıştı. Hicaz Hizbullahı’nın yaptığı bir açıklamaya göre, kendileri görüşmelere ancak mezhepçi ayrımcılığa son verilmesinin ve Suudi Arabistan Şia’sına gerçek kazanımlar getirilmesinin görüşülmesi halinde katılabilirdi.

Örgüt, rejime karşı tavrını ancak Şia’nın hükümet tarafından resmen tanınması halinde değiştireceğini açıkladı. Üyelerini, “cihad ve devrim yoluna devam etmeye” çağırdı. Anlaşmanın uygulamaya konmasıyla birlikte Suud rejimi bütün Şii siyasi tutukluları serbest bıraktı, bunların birçoğu da pek tabii ki Hicaz Hizbullahı üyeleri ve komutanlarıydı. Bu sayede örgütün yurtdışında olan üyelerinin çoğu da ülkeye geri döndü ve örgüt tekrardan dinî ve sosyal faaliyetlere odaklandı. Şiiler bu anlaşma sayesinde ilk kez Suudi Arabistan’da cami inşa etme ve dini kitap neşretme hakkını elde edecekti. Örgüte bağlı bazı mollalar Muberraz ve Katif şehirlerindeki Şii medreselerinde ders vermeye başladılar, birçoğu da camilerde imam olarak görev almaya başladı. Örgütün liderlerinden Ca’fer el-Mubarak, Safva şehrinde bir camide imam oldu, diğer bir komutan Haşim eş-Şahs ise köyünün camisinde imamlık yapmaya başladı. Bunlar, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in resmen yerel temsilcileri olarak çalıştılar, hatta Şia’nın Caferi mezhebine göre yarısı müctehid taklid merciilere verilen humus (7) gelirlerini de Ali Hamaney adına onlar alıyordu. Örgütün dini-siyasi kanadı Hicaz Alimleri Cemaati ise Katif kırsalında cemaatin etkisi altına giren köylerde “emrun bi’l-ma’ruf ve nehyun ani’l-munker (iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma)” faaliyetleri yapıyordu. Yani İslam’a aykırı gördükleri fiilleri toplum içinde yapanları “Emrun Bi’l-Ma’ruf Heyetleri” tespit ediyor, bu kişiler bu heyetlerin merkez binasına getiriliyor ve burada kendilerine “had cezası (İslam’da uygulanmasının emredildiği cezalar)” uygulanıyordu.

1996 Huber Kuleleri Saldırısı ve 2. Baskı Dönemi

25 Haziran 1996’da tonlarca TNT yüklü bir tanker, Zahran kentindeki Amerikan askerlerinin kullandığı Huber Kuleleri’ne yakın bir meskene bombalı bir saldırı düzenleyecekti. 19 Amerikan askeri ölecek, yüzlercesi yaralanacaktı. Kısa süre sonra Suud rejimi saldırıdan Hicaz Hizbullahı’nı sorumlu tutmaya başlayacak, Sünni ve Şii hareketlere üye yüzlerce kişiyi tutuklayacaktı. Hicaz Hizbullahı ile de bağlantısı bulunan neredeyse herkes tutuklanacaktı. Birçoğu işkenceler görecek, yıllarca hapiste yatacaktı. Kaçabilenler İran’a, Suriye’ye, Lübnan’a veya Batı ülkelerine kaçacaktı.

Örgütün sempatizanları da tutuklamalardan nasibini alacaktı, hatta evinde Humeyni veya Lübnanlı Ayetullah Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın kitapları bulunanlar ve Hicaz Hizbullahı’na üye olan mollaların vaaz verdiği camilerde namaz kılanlar bile tutuklanacaktı (8). Haziran 2002’de Suudi Arabistanlı bir yetkili açıklama yaparak 9 Suudi Arabistanlı Şii’nin, saldırıyı hazırlamakta ve tatbik etmekte yer aldığının tespit edildiğini ve bunların hapis cezası aldığını açıkladı. Bunun üzerine Hicaz Hizbullahı, Huber Kuleleri Saldırısı ile ilgili uzun bir açıklama yaparak örgütün saldırıda parmağının olmadığını söyledi. Ancak açıklamada Amerikan askerlerinin işgalci olarak nitelendirilmesi, örgütün Suudi Arabistan’daki Amerikan askerlerini meşru hedef olarak gördüğünü de aslında işaret etmekte. Örgüt, 1996’da da bir açıklama yayınlayarak saldırıyı üstlenmediğini ilan etmiş fakat ABD’ye “büyük şeytan” demekten de geri durmamıştı. Araştırmacı-gazeteci Ahmed Mecidyar, bu saldırının Hicaz Hizbullahı tarafından yapıldığını kesin şekilde belirtmekte.

Zayıflama Sonucu 2. Ferahlama Dönemi

Huber Kuleleri saldırısından sonraki tutuklamalar ve 2001’de Suudi Arabistan ile İran arasında imzalanan, Suudi Arabistan’ın, toprakları üzerinden ABD’nin İran’a saldırmasına izin vermemesine mukabil İran’ın da Suudi Arabistanlı Şii muhalifleri desteklemeyi durdurmasını öngören anlaşma yüzünden Hicaz Hizbullahı epey zayıfladı. Bu anlaşmadan sonra Suud rejimi, İran yanlısı Şii mollaların dini faaliyetlerine nispeten daha fazla tolerans göstermeye başladı. Örgütün hapiste olmayan üyeleri ise düğün, Hac, Kerbela Matemlerinin düzenlendiği Muharrem Meclisleri gibi dinî ve sosyal aktiviteler tertip etmekle meşgul olmaya başladı. Bundan sonra hapisten çıkan Abdulkerim el-Hubeyl, Huseyn er-Razi gibi bazı eski komutanlar, rejim ile bir barış süreci başlattı. Hatta örgütün komutanlarından Hasan en-Nimr örgüt destekçilerini, 2005’te yapılacak olan belediye seçimlerine katılmaya teşvik ediyordu. Fakat o adaylardan başarılı olabilen çıkmadı. Aynı senede Şii mahkemeleri yeniden organize edilirken Hicaz Hizbullahı’nın eski destekçilerinden Galib el-Hammad, Katif şehrinin Şii kadısı olarak atandı. Örgüt uzun yıllardır silahlı bir eylem yapmıyor ancak bazı üyelerin Lübnan, Suriye, İran ve Irak’ta silahlı eğitim aldığına inanılıyor ve Körfez’deki monarşi ülkeleri, Hicaz Hizbullahı’nın silahlı eylemlere her an tekrardan başlayabileceğinden de endişe duyuyor (9).

Atakan Can 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”1030″ name=”İran ve Hizbullah Şimdi de Yemen’de”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1- MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 58-60
2- Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010, 180-184; MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 61
3- Nevaf el-Kassâmî, el-‘Arabiyye, Cidde, 7 Mars 2014, https://www.alarabiya.net/ar/saudi-today/2014/03/07/%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D8%A7%D9%84%D9%84%D9%87-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D8%B9%D9%88%D8%AF%D9%8A-%D8%A3%D9%88%D9%84-%D9%85%D9%86-%D8%A7%D8%B3%D8%AA%D8%AE%D8%AF%D9%85-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%81%D8%AE%D8%AE%D8%A9# (siteye Türkiye sınırları içerisinde girilememektedir), Departmental Papers (ASC). University of Pennsylvania. 22 September 2010. Retrieved 1 June 2011, https://repository.upenn.edu/asc_papers/187/
4- Bedr el-İbrahim, Muhammed es-Sadik, el-Hiraku’ş-Şi’î fi’s-Su’udiyye: Tesyîsu’l-Mezheb ve Mezhebetu’s-Siyâse, eş-Şebeketu’l-Arabiyyeti li’l-Ebhas ve’n-Neşr, Beyrut, 2013, 159; Nevaf el-Kassâmî, el-‘Arabiyye, Cidde, 7 Mars 2014, https://www.alarabiya.net/ar/saudi-today/2014/03/07/%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D8%A7%D9%84%D9%84%D9%87-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D8%B9%D9%88%D8%AF%D9%8A-%D8%A3%D9%88%D9%84-%D9%85%D9%86-%D8%A7%D8%B3%D8%AA%D8%AE%D8%AF%D9%85-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%81%D8%AE%D8%AE%D8%A9# (siteye Türkiye sınırları içerisinde girilememektedir)
5- MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 62; Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010, 184-189
6- Bedr el-İbrahim, Muhammed es-Sadik, el-Hiraku’ş-Şi’î fi’s-Su’udiyye: Tesyîsu’l-Mezheb ve Mezhebetu’s-Siyâse, eş-Şebeketu’l-Arabiyyeti li’l-Ebhas ve’n-Neşr, Beyrut, 2013, 144-163; Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010, 191; MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 63
7- Ayetullah Ali es-Sistanî, Tam İlmihâl, https://www.sistani.org/turkish/book/59/3208/
8- HEGGHAMMER, THOMAS. “Jihad, Yes, But Not Revolution: Explaining the Extraversion of Islamist Violence in Saudi Arabia.” British Journal of Middle Eastern Studies 36, no. 3 (2009): 398; Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010, 190-192; MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 60, 64-65; Bedr el-İbrahim, Muhammed es-Sadik, el-Hiraku’ş-Şi’î fi’s-Su’udiyye: Tesyîsu’l-Mezheb ve Mezhebetu’s-Siyâse, eş-Şebeketu’l-Arabiyyeti li’l-Ebhas ve’n-Neşr, Beyrut, 2013, 155-156
9- Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010, 192-196; MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014, 64, 68
– Matthiesen, Toby. “Hizbullah Al-Hijaz: A History of The Most Radical Saudi Shi’a Opposition Group.” Middle East Journal, 2010
– HEGGHAMMER, THOMAS. “Jihad, Yes, But Not Revolution: Explaining the Extraversion of Islamist Violence in Saudi Arabia.” British Journal of Middle Eastern Studies 36, no. 3 (2009)
– MAJIDYAR, AHMAD K., Michael Rubin, and Ahmad K. Majidyar. The Shi’ites of the Middle East: An Iranian Fifth Column Report. American Enterprise Institute, 2014
– Bedr el-İbrahim, Muhammed es-Sadik, el-Hiraku’ş-Şi’î fi’s-Su’udiyye: Tesyîsu’l-Mezheb ve Mezhebetu’s-Siyâse, eş-Şebeketu’l-Arabiyyeti li’l-Ebhas ve’n-Neşr, Beyrut, 2013
– Nevaf el-Kassâmî, el-‘Arabiyye, Cidde, 7 Mars 2014, https://www.alarabiya.net/ar/saudi-today/2014/03/07/%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D8%A7%D9%84%D9%84%D9%87-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D8%B9%D9%88%D8%AF%D9%8A-%D8%A3%D9%88%D9%84-%D9%85%D9%86-%D8%A7%D8%B3%D8%AA%D8%AE%D8%AF%D9%85-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%81%D8%AE%D8%AE%D8%A9#
[/vc_toggle]

Devlet Başkanlarının Gelirleri

Küresel siyaset devlet başkanlarının maaşları üzerinden okunamaz belki ancak bize birtakım ipuçları sunabilir. Bu yazıda kraliyetler ve diğer rejimler olmak üzere ülkelerin devlet başkanı maaşları sıralanmaya çalışılmıştır. Devlet başkanlarının görevleri karşılığında aldıkları maaşlar ülkelerin ekonomik durumları, siyasi rejimleri, bulundukları coğrafya, nüfuslarının büyüklüğü vb. etkenlerle ilişkilendirilememektedir. Örneğin dünyanın en büyük nüfusu ve en büyük ikinci ekonomisi olan Çin’in devlet başkanı yıllık 22 dolar maaş alırken, dünyanın en küçük ekonomisi ve 11 bin kişilik nüfusa sahip Tuvalu’nun devlet başkanı 17,660 dolar yıllık maaş almaktadır. Kamerun devlet başkanının en yüksek maaş alan ikinci devlet başkanı olması ve onu Irak başkanının takip etmesi de aynı minvalde bir sonuçtur. Listede yer alan bazı Afrika ülkelerinin halkaları açılık sorunuyla karşı karşıya kalırken devlet başkanı maaşının astronomik rakamda olması dikkat çekmektedir

Kraliyetler 

  1. Suudi Arabistan Kraliyeti 9,600,000,000
  2. Brunei Kraliyeti 1,986,768,000
  3. Kuveyt Kraliyeti 165,000,000
  4. Birleşik Kraliyeti 122,442,508
  5. Tayland Kraliyeti 84,000,000
  6. Esvatini Kraliyeti 56,051,336
  7. Monaco Kraliyeti 52,063,000
  8. Katar Emiri 36,000,000
  9. Norveç Kraliyeti 33,237,000
  10. Bahreyn Kraliyet 22,400,000
  11. İsveç Kraliyeti 15,752,000
  12. Belçika Kraliyeti 14,454,440
  13. Lüksemburg Kraliyeti 12,333,102
  14. Danimarka Kraliyeti 11,350,744
  15. Umman Kraliyeti 7,238,000
  16. Hollanda Kraliyeti 6,082,736
  17. Japonya İmparatoru 3,075,316
  18. Tonga Kraliyeti 2,129,540
  19. Ürdün Kraliyeti 847,457
  20. İspanya Kraliyeti 769,050
  21. Fas Kraliyeti 488,604
  22. Malezya Kraliyeti 263,500
  23. Lesotho Kraliyeti 52,778
Kraliyetlerin maaşları diğer yönetim biçimlerine göre daha yüksek oranda olduğu için ayrıca inceleme gereği duyulmuştur. Buna göre Suudi Arabistan kraliyetinin aldığı maaş diğer tüm kraliyetlerin toplamından daha fazladır. Aynı şekilde Brunei Kraliyetinin aldığı maaş da diğer kraliyetlerin aldıkları maaşların toplamından daha fazladır. Genel olarak bakıldığında Kraliyetlerde alınan maaşlar diğer rejimlere göre oldukça yüksek görülmektedir.

Diğer Ülkeler 

  1. Singapur 1,442,000
  2.  Irak 809,673
  3. Kamerun 620,976
  4. Hong Kong 568,400
  5. İsviçre 507,000
  6. Avusturya 410,000
  7. İrlanda 401,000
  8. ABD 400,000
  9. Almanya (Şansölye) 369,727
  10. Avusturalya 346,777
  11. Yeni Zelanda 325,546
  12. İzlanda 317,000
  13. Moritanya 300,000
  14. Kanada 290,000
  15. İtalya 275,147
  16. Azerbaycan 225,000
  17. Güney Afrika 223,500
  18. Güney Kore 211,320
  19. Şili 196,000
  20. Fransa 194,300
  21. Kenya 192,200
  22. Guatemala 178,680
  23. İsrail 173,000
  24. Cezayir 168,000
  25. Yunanistan 154,739
  26. Ekvator Ginesi 152,680
  27. Lübnan 150,000
  28. Çek Cumhuriyeti 149,516
  29. Finlandiya 141,367
  30. Rusya 136,000
  31. Kolombiya 134,676
  32. Türkiye 132,843
  33. Dominik Cumhuriyeti 120,000
  34. Kosta Rica 113,520
  35. Barbados 110,499
  36. Comoros 117,060
  37. Kongo Cumhuriyeti 108,400
  38. Brezilya 102,524
  39. Filipin 95,554
  40. Guyana 91,700
  41. Gürcistan 90,890
  42. GKRY 90,025
  43. Hindistan 84,500
  44. Andorra 82,800
  45. Bulgaristan 79,000
  46. Gana 76,000
  47. Estonya 74,595
  48. Angola 74,480
  49. Malta 70,955
  50. Mısır 70,400
  51. Meksika 67,903
  52. Pakistan 65,794
  53. Fiji 62,784
  54. Bostowa 65,760
  55. Gabon 65,000
  56. Gambiya 65,000
  57. El Salvador 62,172
  58. Grenada 55,014
  59. Arjantin 52,595
  60. Kongo Demokratik Cumhuriyeti 51,500
  61. Honduras 49,908
  62. Etiyopya 45,270
  63. Hırvatistan 44,375
  64. Bosna Hersek 42,650
  65. Antigua ve Barbuda 40,225
  66. Bolivya 39,924
  67. Bhutan 37,365
  68. Bahama 37,000
  69. Burkina Faso 33,810
  70. Belarus 33,600
  71. Ermenistan 32,400
  72. Kamboçya 30,000
  73. Benin 29,810
  74. Endonezya 27,400
  75. Belize 26,241
  76. Gine 22,390
  77. Çin 22,000
  78. İran 20,400
  79. Cape Verde 20,380
  80. Kazakistan 20,400
  81. Arnavutluk 19,665
  82. Tuvalu 17,660
  83. Bangladeş 17,100
  84. Çad 16,640
  85. Afganistan 13,400
  86. Moğolistan 11,620
  87. Ukrayna 11,600
  88. Cibuti 10,000
  89. Eritre 6,000
  90. Haiti 3,782
  91. Küba 360
İlk sırada yer alan Singapur’un devlet başkanı maaşı diğer ülkelere kıyasla oldukça fazladır. Hemen ardından Irak ve Kamerun’un gelmesi dikkat çekicidir. İlk 20 sırasında 7’si Avrupa ülkeleri, 5’i Asya, 3’er tanesi Afrika ve Amerika, 2’si ise Okyanusya ülkeleri yer almaktadır. Türkiye devlet başkanı maaşıyla 33. sırada yer almaktadır. Bir başka sosyalist ülke olan Küba’da devlet başkanı maaşı diğer devletlere göre çok düşüktür. G-20 ülkelerine göre kıyaslama yapıldığında krallıklar haricinde en yüksek devlet başkanı maaşı ABD’de verilmektedir. Buna karşın en düşük maaşın Çin’de verilmesi dikkat çekmektedir.

İsmail Vardi

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

The highest and lowest paid African presidents, Business Daily,
https://www.businessdailyafrica.com/news/The-highest-and-lowest-paid-African-
presidents/539546-4129430-cbmf8iz/index.html

https://www.milligazete.com.tr/haber/3218393/cumhurbaskani-erdoganin-aylik-
maasina-7-bin-tl-zam

https://datos.gob.ar/dataset/jgm-asignacion-salarial-autoridades-superiores-poder-
ejecutivo-nacional/archivo/jgm_5.4

Wikipedia

Reuters, https://www.reuters.com/article/us-g20-argentina/brics-slam-protectionism-
as-china-us-spat-overshadows-g20-talks-idUSKCN1NZ0XX
[/vc_toggle]

[irp posts=”27676″ name=”‘Libya, Türkiye’nin Ortadoğu’daki İkinci Yabancı Üssü Olabilir'”]

Avrupa Birliği, Havuç-Sopa Taktiği ve Türkiye

Geçtiğimiz günlerde AB Komisyon Başkanı Charles Michel Türkiye’ye karşı “havuç-sopa stratejisi” izleyeceklerini belirtti (Reuters,2020). Peki nedir bu havuç-sopa stratejisi? İlk olarak Economist dergisinin 11 Aralık 1948 baskısında ortaya atılan söylem en basit anlamıyla bir ödül-ceza yöntemi olarak benimsenmiştir. Yani, istenileni yaparsanız ödülünüzü (havuç) alırsınız fakat karşı gelir ve yapmazsanız cezanızı (sopa) alırsınız. Günümüzde uluslararası ilişkilerde de sıkça duymaya başladığımız bu stratejiyi birçok aktör kullanmaktadır. Örneğin; ABD ve özellikle Avrupa Birliği bunu neredeyse ilişki içerisinde olduğu tüm diğer aktörlere uygulamakta bir sakınca görmemektedir (Akçay ve Kanat,2018:15). Bir bakıma gerçek anlamda fiziki bir güç uygulamadan baskı kurmaya çalışarak yani “güçsüz güç” kullanarak istediklerini almaya çalışmaktadırlar. II. Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımdan sonra ülkeler genelde ekonomik güçlerini kullanarak diğerlerini etkisi altına almak istemektedir. “Yumuşak Güç” ile avantaj sağlamaya çalışmaktadırlar. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaşadığı “ne senle ne sensiz” ilişkisine dönen karmaşık ilişkiler özellikle katılım müzakerelerinin askıya alınmasından sonra bir hayli kopma noktasına geldi. Daha sonra yaşanan Suriye iç savaşı dolayısıyla ortaya çıkan mülteci krizi ve Türkiye’nin sığınmacıların çoğunu ülke topraklarına kabul etmesi sonucunda, AB topraklarına geçişini engellemek için bir tampon bölge oluşturmasının önemini fark eden AB, Türkiye ile durağan bir ilişki yürütmekteydi. İki ileri bir geri giden ilişkide dengeyi bozan “Doğu Akdeniz”, Avrupa’nın asi çocuğu “Fransa” ve tabi ki Avrupa’nın neredeyse hiç savaş kazanmadan topraklarını genişletmeye çalışan huysuz çocuğu “Yunanistan” oldu.
Günümüzde, “havuç-sopa stratejisi” AB koşulluluğu ile neredeyse özdeşleşmiştir. Bu yaklaşımda, birliğe katılmak amacında olan devletlerin Kopenhag Zirvesinde belirlenen ve “Kopenhag Kriterleri” olarak literatüre geçen katılım şartlarını yerine getirmesi gerekmektedir. Bu şartları yerine getirebilmesi için AB müktesebatına uyum sağlama çalışmaları yapan aday ülkelerin mali yardım paketleri ve teknik desteklerle ödüllendirilmeleri öngörülmüştür (Açıkmeşe ve Hisarlıoğlu, 2013: 103). Tam üyelik en büyük ve nihai ödül olarak aday ülkelere sunulmaktadır. Aday ülke kriterleri yerine getiremediğinde verilen çoğu destek kesilmekte ve kurumsal bağlar askıya alınarak “sopa” olarak tanımlanan cezalandırma yöntemi uygulanmaktadır (Schimmelfenning vd., 2005). Türkiye açısından bakacak olursak AB ile başlayan katılım müzakereleri bir ödül (havuç) daha sonrasında askıya alınması ise ceza (sopa) idi. Geldiğimiz noktada ise AB Türkiye ile arasındaki asimetrik güç ilişkisine dayanarak yaptırım uygulanabileceğini belirtiyor. Avrupa Birliği bu stratejiyi neredeyse tüm üyelerine uyguluyor balkanlarda da bu stratejiyi benimsemiş eski sosyalist devletleri “yola getirmeye” çalışmış zaten ekonomik olarak kötü durumda olan bu ülkeler ise AB ne isterse sorgusuzca yapmış ve kendilerini AB’nin vicdanına teslim etmişlerdi. Günümüzde, her devlet kendi gücünü kullanmak ve bazı avantajlar elde etmek istiyor. Fakat AB’nin yaptığı “dediğimi yaparsan ödülünü alırsın” mantığındaki yaklaşımlar kulağa çok hoş gelmiyor. Tabii ki uluslararası sistemdeki aktörler duygularıyla hareket etmiyor, fakat Türkiye’nin bugünkü durumu özelinde bakacak olursak “mavi vatan” adı altında kendi hakkı olanı aramaya ya da almaya çalışan bir ülke olarak sadece Yunanistan’ın maksimalist hareketlerine karşı tepki gösterdiği için AB tarafından bu stratejiye gidilirse AB bu anlamda oldukça irrasyonel davranmış olacaktır. AB’nin kendi içinde dahi üyelerine adil davranmaması ve dış politikasında da bu şekilde belirli ülkelerin aşırı tepkileriyle hareket etmesi AB’ye olan güveni azaltmaya devam etmektedir. Brexit ile AB’den ayrılan İngiltere ise Doğu Akdeniz konusunda AB aleyhinde bir tutum izleyecek gibi görünüyor. Pandemi sonrası ekonomik daralmayı daha güçlü hisseden Türkiye’nin AB yaptırımlarına maruz kalması Türkiye’yi ekonomik olarak daha da zor duruma düşürebilir. Fakat Türkiye’nin elinde göçmenlere sınır kapılarını açarak Avrupa’ya geçmelerini sağlamak gibi bir koz bulunuyor. Bölgesel güç olmak için direten Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz de yaptığı çalışmalar bölgeyi bir süre daha sıcak tutacak gibi görünüyor.
Berkay Karlıdağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Açıkmeşe, Sinem. Akgül ve Fulya Hisarlıoğlu (2013), “Avrupa Koşulluluğu ve Türkiye’de
Reform Süreci”, Belgin Akçay ve Sinem Akgül Açıkmeşe (Ed.), Yarım Asrın Ardından
Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Turhan Kitabevi, Ankara, s. 101-131.

Akçay, E.Y., Kanat, S. (2018),”Carrot And Stıck Approach In Internatıonal Relatıons: An
Evaluatıon Throughtout Turkey’s Accessıon Negotıatıons Wıth The European Unıon”,
Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:31, ss.1-22.

Baczynska G.,“EU to hone ‘carrot and stick’ line on Turkey at summit, top official says”
(04.09.2020) Reuters, https://www.reuters.com/article/us-eu-turkey/eu-to-hone-carrot-and-
stick-line-on-turkey-top-official-says-idUSKBN25V1PT

Schimmelfenning, Frank ve Ulrich Sedelmeier (2005), The Europeanization of Central and
Eastern Europe, Cornell Univercity Press, New York.
[/vc_toggle]

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

II. Dünya Savaşına Çeyrek Kala: Lebendsraum Politikası, Anschluss ve Südet Krizi

1918 – 1933 Tarihleri Arası Almanya

İmparatorluğun Çöküşünden Nazi İktidarına I. Dünya Savaşı’nın ardından Versay Barış Antlaşmasını imzalayan Alman İmparatorluğu, kelimenin tam anlamı ile ölüm fermanını imzalamış oldu. Versay’ın ekonomik ve sosyal ağır şartları, ülkeyi adeta yıkıma götüren sebepler oldu. Antlaşmanın imzalanması ve savaşın bitiminden henüz birkaç ay geçmesine rağmen Almanya’da iç karışıklıklar patlak verdi. Bir tarafta demokratlar, bir tarafta da komünistler bulunurken son Alman imparatorlu II. Wilhelm halen ülkesinin iktidarındaydı. 1918–1919 Alman Devrimi ya da Kasım Devrimi olarak adlandırılan süreç içerisinde Friedrich Ebert önderliğinde Almanya monarşiden demokrasiye geçerek Alman İmparatorluğu resmen son bularak Weimar Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Ayrıca bu süreç içerisinde İngiltere ve Fransa destekli Alman demokratları, komünist isyanları ve propagandaları da bastırdı. Kurulan cumhuriyet ile demokrat kabine, iç karışıklıkları ve ekonomik hayatı olumlu yönde etkilemeye çalışsa da çoğunlukla başarısız oldular. Çünkü Versay Antlaşmasının şartlarının ağır olması bir yana, 4 yıllık büyük bir savaşı atlatan Almanların ülkeyi kalkındıracak yeterli kaynağı, sanayisi ve işgücü de yoktu. Özellikle 1923’te yaşanan hiper enflasyon döneminde yaklaşık olarak %29500 seviyesine yaklaşan enflasyon oranı, günlük %20,9’luk bir orana denk geliyordu ve ülkede fiyatlar her 3.7 günde ikiye katlanıyordu. Ekonomik sorunların yanı sıra iç politikada da karmaşıklık içinde olan Almanya’da demokratik ve özgürlükçü rejimler günden güne güç kaybederken totaliter rejimler (nasyonal sosyalizm ve komünizm) her gün yükselmeye devam ediyordu. 1932’e gelindiğinde Almanya’da seçim zamanıydı. Adaylar 1925’ten beri cumhurbaşkanlığı makamında bulunan bağımsız aday Mareşal Paul von Hindenburg, Almanya Komünist Partisi’nin adayı Ernst Thälmann, Alman Ulusal Halk Partisi’nin adayı Theodor Duesterberg ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin adayı Adolf Hitler idi. Bu seçimlerden Hindenburg zaferle ayrılarak cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya devam ederken Adolf Hitler ise seçimlerde ikinci oldu. 1933’e gelindiğinde komünistlerin bir genel grevle tüm ekonomiyi işlemez hale getirerek bir “devrimci durum” yaratacakları ya da ülkede iç savaş çıkacağı konusundaki endişeler o derece derinleşmişti ki, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg Hitler’i, Katolik Merkez Partisi ile koalisyon kurarak istikrarlı bir hükûmet teşekkül ettireceği umuduyla şansölye (başbakan) olarak atadı.
Ancak Katolik Merkez Partisi ile bir anlaşma sağlanamadı. Buna karşın medya patronu Alfred Hugenberg’in liderlik ettiği Alman Ulusal Halk Partisinin (DNVP) desteğini alan Hitler, bu partiyle koalisyon kurdu. Birkaç ay sonra Alman meclisi Reichstag’da çıkan şaibeli yangının suçu komünistlere kalınca Adolf Hitler’in baskıları sonucu Hindenburg, başta Almanya Komünist Partisi olmak üzere birçok partiyi kapattı ve milletvekillerini tutuklattı. Artık tüm güç bağımsız cumhurbaşkanı Hindenburg ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler’deydi. 1934’te Hindenburg’un ölümü üzerinde Hitler, cumhurbaşkanlığı ve şansölye makamlarını birleştirerek “Führer und Reichskanzler” unvanını kullanarak bu makama kendisini getirdi. Böylelikle Weimar Cumhuriyeti son bularak günümüzde Nazi Almanyası olarak adlandırdığımız dönem başladı.
[irp posts=”11980″ name=”Halk Toplumunun Doğuşu: Almanya’da Nazizim ve Nazi İktidarı”]

Lebensraum (Yaşam Alanı) Politikası

Almanya’da 30 Ocak 1933 tarihinde Adolf Hitler liderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte siyasî karışıklıklarla ve Versay Antlaşması’nın getirdiği askerî ve ekonomik sınırlamalarla geçen Weimar Cumhuriyeti Dönemi sona ermiş oldu. Hitler, iktidara geldiği ilk zamanlardan itibaren, Versay’ın Almanya’ya dayattığı tüm kısıtlamaları ihlal ederek pek çok değişiklik yaptı. Ekonomik düzen sağlandı, işsizlik azaltıldı, sadece sınırlı sayıda askeri teçhizat üretimine izin verilen eski ordu terhis edilerek yerine tam teçhizatlı, döneminin en moderni sayılabilecek çok güçlü bir ordu kuruldu. Hitler, ülke içindeki sıkıntıların giderilmesinden sonra, yıllar önce Landsberg Hapishanesi’nde yazdığı Kavgam kitabında belirttiği bir diğer mesele olan “Lebensraum” konusu için faaliyete başladı.
Hitler’e göre komşu devletler sınırları içinde yaşayan soydaşların yeniden Almanya’ya bağlanması gerekiyordu. Almanlar için “yaşan alanı” olacak bu proje aslında II. Dünya Savaşı öncesi ve sırası Almanya genişlemesinin sebebidir. Yani Hitler’in bütün politik, askeri ve ekonomi faaliyetlerinin sebebi üstün ırk olarak gördüğü Almanlar için Lebensraum, yani yaşam alanı, oluşturma çabasıdır.

Anschluss (Avusturya’nın İlhakı)

Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden henüz beş sene geçmesine rağmen 1938’de ilk Lebensraum adımını attı. Gözünü doğduğu Alman toprağı Avusturya’ya diken Hitler, ilk adımını Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisini desteklemekle attı. Fakat bu destek sadece partiyi maddi açıdan fonlamak değil, Avusturya Şansölyesi Kurt Schuschnigg’e iktidarı Nazi partisine devretmesi için baskı yapmaktı. Şansölye Schuschnigg, bağımsızlığı korumak ümidiyle son bir hamle yaparak Almanya’yla birleşme ya da bağımsızlık üzerine 10 Nisan 1938’de bir referandum yapmaya karar verir. Bu hamle üzerine Hitler destekli Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisi 11 Mart 1938’de Schuschnigg’e darbe yaparak iktidarı ele geçirdi ve bu olay üzerine Almanya ordusu rahatça Avusturya’ya girdi. Avusturya halkı ise Alman ordusuna karşı koymak yerine sevinç gösterileri ile ırkdaşlarını karşıladı. Birkaç gün sonra yapılacak referandumda Avusturya’nın Almanya’ya ilhakı ezici çoğunlukla kabul edilince Anschluss başarıyla gerçekleşmiş oldu.
Referandum pusulasında evet ve hayır seçeneklerinin boyutu ve konumu, oylamanın açık şekilde yapılması, oylama yerlerinde SS subaylarının bulunması seçimin ne kadar adil şekilde yapıldığını göstermektedir. Uluslararası diplomaside ise ilhaka karşı tepkiler hafif kaldı. Hatta Birleşik Krallık’ta yayınlanan The Times 200 yıl önce de İskoçya’nın İngiltere’ye katıldığını anımsatarak abartılacak bir durum olmadığı yorumunda bulundu. Birleşik Krallık Hükümeti ise sadece diplomatik protestoyla yetindi.

Südet Krizi (Mayıs Krizi)

Südetler; Bohemya ile Almanya arasında kalan, Bohemya’yı adeta dıştan saran bölgeye verilen isimdir. Avusturya gibi çoğunluğu Alman olan bu bölge Hitler’in Lebensraum politikasının elbette bir parçasıydı. Südet bölgesinde yaşayan bu Almanların Çekoslovakya hükümeti ile arası iyi değildi.
Saint-Germain Antlaşması ile Çekoslovakya topraklarına katılmış olan bölgedeki 3 milyon dolayındaki Almanca konuşan nüfus, savaşta Almanya’yı desteklerken Çekler İtilaf Devletleri’nden yana olmuşlardır. Dahası, SSCB’nin Ekim Devrimi’nden sonra savaş esirlerini serbest bırakmasıyla oluşturulan Çek ordusu, Almanya’nın müttefiki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı savaşmıştı. Ayrıca, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sırasında Alman nüfusun yaygın olduğu sanayileşmiş bölgelerde yaşanan çöküntü, Almanca konuşan nüfusta yönetime karşı hoşnutsuzluklara, giderek tırmanan bir gerginliğe yol açmıştı. Hitler’in iktidara geldiği yıl olan 1933 yılı Çekoslovakya’da Südet Alman Partisi’nin kurulduğu yıldır. Parti, Konrad Henlein adında bir Nazi sempatizanı tarafından kurulmuştu ve sonuna kadar onun başkanlığında kaldı. 1935 yılının Mayıs ayındaki parlamento seçimlerinde Südet bölgesindeki Almanca konuşan nüfusun üçte ikisinin oyunu alan parti, Çekoslovakya’nın ikinci büyük partisi haline gelmiştir. 28 Mart 1938 tarihinde, Avusturya’nın ilhakından iki hafta sonra, Henlein Hitler’le bir görüşme yapmış. ve Hitler’in izleyeceği politika konusunda bilgilendirilmiştir. İzlenecek politika gereği Almanya, Çekoslovakya Hükümetinden kabul edemeyeceği taleplerde bulunacak ve reddedilmesinin ardından Südet bölgesi üzerinde casus belli, yani savaş nedeni, elde edecekti. Bütün dünyanın ortak korkusu Almanya hükümetinin ve Südet Alman Partisi’nin ortak talepleri sonucu başlayan krizin giderek yeni bir Dünya Savaşına dönüşmesiydi. Çünkü Almanya’nın bu emperyalist tavrına karşı koymak isteyen Birleşik Krallık, Fransa ve Sovyetler Çekoslovakya’nın toprak bütünlüğünü garanti ediyordu. Hitler’in, Çekoslovakya’ya askeri bir müdahalede bulunmayı düşünmediğini açıklaması üzerine Mayıs 1938 ayı sonunda durum yatışmıştır. Ancak, Südet Alman Partisi ile Çek hükûmeti arasında süren görüşmeler ve bölgede zaman zaman tekrarlanan silahlı çatışmalar, tansiyonu yüksek tutmaya devam etmiştir. Nazi Partisinin 6 Eylül’de başlayan ve 12 Eylül’de bitecek olan Nürnberg’deki parti kongresinin sonunda Hitler’in yapacağı konuşma önemliydi. Hitler bu konuşmasında Çek hükümeti Südet Almanlarına karşı “adil” davranmadığı takdirde Almanya’nın bunu sağlamak zorunda kalacağını belirtmesi, Südet bölgesinde ayaklanmalara neden oldu. Çek hükûmeti bölgeye asker göndermek ve sıkıyönetim ilan etmek zorunda kalmıştır.

Münih Antlaşması

13 Eylül 1938 gecesi İngiliz başbakanı Neville Chamberlain, Hitler’e Südet Krizini görüşmek için Almanya’da kendisini kabul etmesini isteyen bir mesaj göndermiştir. Chamberlain, 15 Eylül 1938 tarihinde Almanya’da Hitler’le görüştü. Chamberlain, kendi hükümetine ve Fransa’ya danışmak üzere ülkesine dönerken Hitler’den, askeri bir girişimde bulunmamak üzere garanti istemiştir. Hitler’in bu talebi kabul etmesi üzerine İngiltere’ye dönen Chamberlain, burada Fransa başbakanı Édouard Daladier ve dışişleri bakanı Georges Bonnet ile 18 Eylül 1938 günü görüştü.
Bu görüşmelerde, nüfusun yüzde 50’den fazla olduğu toprakların Almanya’ya verilmesi kararına varmışlardır. Ayrıca yeni sınırların güvencesi için uluslararası bir garantiye katılacakları kararını aldılar. İngiliz ve Fransız hükümetleri 19 Eylül 1938 günü Çek hükûmetine, Südet Bölgesi’nin Almanya’ya verilmesi konusunda kararlarını bildirmişlerdir. 20 Eylül’de Çek hükûmeti bu teklifi reddetmiştir. Ertesi gün, İngiliz ve Fransız hükümetleri, Çek Cumhurbaşkanı Edvard Beneš’e, Almanya’nın Çekoslovakya’ya saldırması durumunda müdahale etmeyeceklerini bildirerek Çekoslovakya’yı bu tavize zorladılar. 21 Eylül 1938 de Çek hükümeti çaresiz öneriyi kabul edip istifa etti. Tüm bu gelişmelerin ardından 29 Eylül 1938 günü Münih’te buluşan Adolf Hitler, Neville Chamberlain, Édouard Daladier ve Benito Mussolini Münih Anlaşmasını karara bağladılar. Çekoslovakya hükûmeti anlaşmaya uymayı kabul etti. Anlaşma Südetlerin kontrolünü 10 Ekim 1938’den itibaren Almanya’ya veriyordu.

I. Viyana Hediyesi: Çekoslovakya’nın Sonu

Südet Bölgesi’nin Almanya’ya verilmesi ile her şey bitmiş değildi. Zayıflayan ve uluslararası mecrada yalnızlaşan Çekoslovakya’nın paylaşılması konusunda Polonya ve Macaristan da talepte bulunmuştur. 21 Eylül 1938 tarihinde Polonya hükümeti, Çekoslovakya’nın Teschen bölgesinde plebisit yapılmasını Çek hükümetinden ister ve sınıra asker sevk eder.
Ertesi gün Macaristan aynı talebi Çek hükûmetine iletmiştir. Münih Antlaşmasının imzalanmasının ardından Macaristan ve Polonya diplomatik baskıyı arttırdı. Almanya ve İtalya’nın hakemliğinde Çekoslovakya, Kasım 1938’de Güney Slovakya’yı ve Mart 1939’da Güney Altkarpatya’yı (bugünkü Ukrayna’da) Macaristan’a verdi. Ayrıca Ekim 1938’de Polonya’ya Çekoslovakya Hükümetinden referandum talep ettiği Teschen Bölgesi verildi. Kalan Çekoslovakya toprakları ise Alman Hükümeti’nin baskıları sonucu ikiye bölünerek Almanya’ya bağlı Slovakya Devleti oluşturuldu, kalan Bohemya toprakları ise Almanya’ya ilhak edildi.

II. Viyana Hediyesi: Macaristan’ın Kuzey Transilvanya’yı Alması

II. Dünya Savaşı devam ederken Hitler’in Lebensraum projesini ilgilendirmeyen fakat Almanya’nın ittifakı Macaristan’ın talepleri sonucu 1940’ta Almanya ve İtalya’nın hakemliğinde yeniden hediye verildi. Trianon Antlaşması ile gücünü ve topraklarını kaybeden Macaristan’ın yeniden güç kazanması için hazırlanan bu hediye, Macaristan’ın Kuzey Transilvanya’yı topraklarına katması ile sonuçlandı. Alman halkını ve Lebensraum projesini ilgilendirmeyen bu hediye, Viyana ödüllerinin sonuncusu olmuştur.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kavgam, Adolf Hitler, Panama Yayınları, Ankara, Temmuz 2016

http://www.dhm.de/lemo/html/biografien/HindenburgPaul/index.html

http://libcom.org/library/reichstag-fire-dutch-communism

https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/tarihin-gordugu-en-yuksek-enflasyonlar-28982181#:~:text=Almanya%27nın%20Weimar%20Cumhuriyeti%20döneminin,her%203.7%20günde%20ikiye%20katlanıyordu

https://www.britannica.com/event/Anschluss

[/vc_toggle]

NATO’nun Kuruluşu ve Kore Savaşı

İkinci Dünya Savaşı sonunda dünya, kutuplaşmış bir siyasi atmosferin ortasında kaldı. Bir tarafta hegemonyasını dünyaya ispat etmeye çalışan ABD, diğer yanda başta Avrupa olmak üzere yayılımcı politikasını sürdürmekte ısrar eden Rusya. Dünya 20.yüzyılın ikinci yarısına girerken siyasi güç mücadelesinin ezici baskısı altında adeta ezilecekti. ABD, Rusya’nın bu yayılımcı politikalarına engel olmak amacıyla Marshall Planı‘nı ve Truman Doktrini’ni devreye soktu. Böylece Avrupa, ABD tarafından Rusya baskısına karşı dirençli hale getirilmeye çalışıldı ve Sovyet tehdidi altında bulunan ülkelere ekonomik ve askeri yardımlar yapıldı. ABD’nin aldığı bu önlemler Rusya ilerlemesini bir nebze olsun durdurdu fakat yaşanılan Berlin buhranı neticesinde daha sıkı önlemlerin alınması gerektiği anlaşıldı. Bu kapsamda alınan en etkili karar, 4 Nisan 1949 da kurulan Kuzey Atlantik Anlaşma Örgütü’nün (NATO) kurulması olmuştur.

NATO’NUN KURULUŞU

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, savaşın Avrupa’daki taraflarına bakıldığında tam anlamıyla kazanan bir tarafın olmadığı aşikârdır. Savaşın sona ermesiyle ülke ekonomileri neredeyse çökmüş durumundadır ve kapılarındaki yayılımcı Sovyet tehdidine karşı çaresizlerdir. ABD ise dünya üzerinde tek egemen güç olmak istemektedir ve bunun için savaştan harap çıkmış Avrupalı devletleri olası bir Sovyet saldırısına karşı bir ve diri tutmak istemektedir. Sovyetlerin yayılımcı politikaları doğrultusunda, 1948 yılının Şubat ayında yapmış oldukları Çekoslovakya darbesinden sonra, Avrupalı devletler iyiden iyiye endişelenmeye başlamıştı. Sovyet saldırganlığından korunmak maksadıyla 1948 yılının Mart ayında İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Batı Avrupa Birliği denilen bir ittifak kuruldu. Fakat altı yıllık savaştan sonra bitap ve çaresiz düşen bu devletler, doğrudan ya da dolaylı olarak ABD desteğine muhtaç durumdaydı. Dolayısıyla kurdukları bu ittifak’ın bir şekilde ABD’ye dayanması gerekiyordu. ABD Monroe Doktrini’nden beri Avrupa ile ittifaka girmiyordu. Bu durumu ortadan kaldırmak maksadıyla Amerikalı Senatör Arthur H. Vandenberg Nisan ayında ABD senatosuna bir kanun teklifinde bulundu. Teklife göre ABD başkanına, Amerika’nın güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan, bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara katılma yetkisinin verilmesi isteniyordu. Vandenberg’in bu teklifi 11 Haziran 1948’de Amerikan Kongresi tarafından kabul edildi ve bu karara bundan böyle Vandenberg Kararı denildi. Yapılan bu değişiklik ile henüz yeni kurulmuş olan Batı Avrupa Birliği ittifakının kapsamı genişletilmek istenmiştir ve bu doğrultuda diğer devletlerle de diplomatik ilişkilere girmişti. Müzakereler sonucunda 4 Nisan 1949’da ABD, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Norveç, Belçika, Hollanda, Danimarka, İzlanda, Portekiz, Lüksemburg arasında Kuzey Atlantik İttifakı kuruldu. Anlaşmanın başında, bu ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı. İlerleyen yıllarda ve Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla NATO ya üye ülkelerin sayısı artmış ve otuz üye ülkeyi bünyesinde barındıran bir yapı haline gelmiştir.
[irp posts=”4876″ name=”Güney Kore Kuzey Kore’ye Savaş mı Açacak?”]

KORE SAVAŞI

1945 yılının Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore; Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayetine alınacaktı. 1945 Temmuzundaki Postdam Konferansı’nda Sovyet Rusya Uzakdoğu savaşına katılma kararı alınca Kore toprakları 38 Enlem çizgisi ile kuzey ve güney olarak ikiye ayrıldı. 38 Enlemin kuzeyi Sovyet askeri sahası güneyi de Amerika askeri sahası olarak belirlendi. Amerika’nın Japonya’ya iki adet atom bombası atmasından sonra ABD, Japonya’ya savaş ilan etti ve askerlerini Kuzey Kore topraklarına sokup 38 Enlem sınırına kadar ilerletti. Sovyet Rusya, saldırmak için Çin’de komünistlerin ülkeye hâkim olmasını bekledi. Böylece kendisine Uzak Doğu’da güçlü bir ortak bulacak ve bölgedeki ABD etkisini, Japonya’yı da işgal etmek suretiyle minimize edecekti. Komünistler Çin’de iktidarı ele geçirince Rusların beklediği fırsat ayaklarına kadar gelmiş oldu. Bu durumu takiben, Moskova’nın talimatı ile 25 Haziran 1950 sabahında Kuzey Kore kuvvetleri 38 enlem sınırını aşarak Güney Kore’ye karşı, saldırıya girişti. Soğuk Savaş döneminin ilk sıcak çatışması olarak bilenen Kore Savaşı böylece başlamış oldu.
Amerika Başkanı Truman, Japonya’da konuşlu ABD kuvvetlerinin komutanı olan General MacArthur’a Güney Kore’ye askeri ve tıbbi malzeme yapılması emrini verdi. Ardından ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini harekete geçirdi ve Güney Kore’ye yardım maksadıyla bir askeri kuvvet teşkil edilmesini sağladı. Bu kuvvetin komutanlığına da ABD’li General MacArthur getirildi. Kuzey Kore kuvvetleri 38 enlem hattını aşarak güneye doğru saldırıya girişti ve neredeyse Güney Kore’nin tamamına yakınını işgal etti. Durum ABD ve Güney Kore için son derece kritik bir hal almak üzereyken Birleşmiş Milletlere bağlı NATO güçlerinin bölgeye gönderilmesiyle durum tersine dönmeye başladı. Bu sefer ABD, NATO ve Güney Kore’ye bağlı müttefik kuvvetlerin karşı saldırısı gerçekleşmiş, bunun sonucunda müttefik kuvvetler 38.enlemi de geçerek Çin sınırına kadar yaklaşmıştır.
Komünist Çin o bölgede bir ABD varlığının bölgesel dinamikler açısından büyük sıkıntılara yol açacağını biliyordu ve 38.enlemin geçilmesi durumunda savaşa müdahil olacağını deklare etmişti. ABD ve NATO güçlerinin Çin sınırına kadar dayanmasını savaş sebebi sayan Çin, Güney Kore’ye karşı savaş ilan ederek Kuzey Kore’yi desteklemeye başlamıştı. Çin devletinin savaşa girmesiyle ABD ve NATO güçleri kademeleri olarak güneye doğru geri çekilmeye başlamıştı. Moskova’nın başlattığı savaş kısa süre sonra Doğu ile Batı ve bir ABD-ÇİN savaşına dönüşüvermişti. Savaş iki kuvvetin karşılıklı geri çekilme ve saldırıları neticesinde 38 enlem hattında durağan bir hal almaya başlamıştı. 1952 yılının Nisan ayında başlayan ateşkes görüşmeleri 1953 yılının Temmuz’un da sonuç verdi ve iki devlet arasında ateşkes anlaşması imzalandı. Bu savaş neticesinde ABD doğu bloğuna karşı daha ciddi savunma harcaması yapması gerektiğini anlamış oldu. Savaş’ta yaklaşık 3 milyon insan ölmüş ve bir o kadar da insan yaralanmıştı.

TÜRKİYE’NİN NATO’YA ÜYE OLMASI

İkinci Dünya Savaşının ardından yayılımcı Sovyet politikalarından en çok etkilenen ve bu etki doğrultusunda politikalarını belirleyen ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Savaşın ardından Rusya’nın Türkiye’den bazı talepleri olmuş ve bu talepler Türkiye’nin mutlak suretle batı bloğunda yer alması gerektiğini ortaya koymuştur. Sovyetler, Türkiye’den Boğazların Türk ve Rus ortak heyeti tarafından kontrol ve savunmasının yapılmasını istemiş buna ilaveten Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesini talep etmiştir.
Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye, batının yardım ve politik desteğine ihtiyaç duymuş ve yeni dünya düzeninde kendisine bir yer edinmek istemiştir. ABD’nin politik desteğini alan Türkiye bu kapsamda Marshall ve Truman doktrini çerçevesinde bir dizi yardımı kabul etmiştir. Şüphesiz, ABD’nin başını çektiği batı bloğu bu gelişmelerle kendisine jeopolitik anlamda güçlü bir ortak edinmiş oldu. Türkiye, 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyine dâhil olmuş ve NATO üyeliği konusunda cesaretlenmiştir. Ancak Türkiye’nin NATO’ya girme çabaları özellikle Avrupalı üyelerin siyasi, ekonomik ve kültürel itirazları ile karşılaşmıştır. Bu ülkelerden farklı olarak İngiltere, Orta Doğu’daki çıkarlarını koruyabilmek amacıyla Türkiye ve Yunanistan’ın Avrupa Savunma Cephesi yerine oluşturulacak Orta Doğu Savunma Planı içine alınmasını istiyordu. Bu arada Türkiye’de çok partili sisteme geçilmesinden sonra kurulan Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara gelmiştir. Demokrat Parti iktidarı genelde CHP’nin dış politikasını benimsemiş ve devam ettirmiştir. Ancak DP yönetimin özellikle ekonomik politikalar açısından Batı’ya daha yakın bir özellik taşıması, Türkiye’nin Batı’ya bağlanma çizgisine, daha belirli ve zorunlu bir istikamet vermiştir. Birleşmiş Milletlerin yaptığı çağrı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu durum dikkate alınarak TBMM’nin 30 Haziran 1950 tarihli oturumunda gündeme getirilerek kabul edildi. 25 Temmuz 1950’de alınan karar doğrultusunda; Genelkurmay Başkanlığı Kore’ye gönderilmek üzere; bir komutanlık karargâhıyla, üç piyade taburundan ve gerekli yardımcı birliklerden meydana gelen bir tugay ile 241 nci Piyade Alayını görevlendirdi.
Yurdun çeşitli yörelerinde bulunan birliklerden oluşturulan tugayın komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, kurmay başkanlığına Yarbay Selahattin TOKAY, 241 nci Piyade Alay Komutanlığına Albay Celal DORA atandı. Türk kuvvetleri Kore’de kaldığı ve savaştığı süre boyunca büyük kahramanlıklara ve başarılara imza attı. Bu kapsamda Türk Tugayı’na başarılı muharebelerinden dolayı Amerikan Kongresince Mümtaz Birlik Nişanı ve beratı verildi. Ayrıca Güney Kore Cumhurbaşkanınca, bu başarılarından dolayı Türk Silahlı Kuvvetlerine Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı verildi. Savaşın başından itibaren stratejik noktalarda görev alan Türk tugayları kendisine verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirmiş ve katıldığı muharebelerde; 37 subay, 26 astsubay, 658 er olmak üzere toplam 721 şehit, 2147 yaralı, 346 hasta, 234 esir ve 175 kayıp vermiştir.
Çıkabilecek muhtemel bir savaşta askeri üslere ihtiyaç duyulması sebebiyle ABD Türkiye’nin NATO’ya alınmasını gerekli görmüştür. Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’ya alınmasında, Kore’de askeri başarısı, uluslararası sorunlarda Batılılarla birlikte hareket etmesi ve modern olmamakla beraber güçlü bir kara ordusuna sahip olmasının yanı sıra, Batı savunması için gerekli olan jeopolitik yerinin önemi, birinci derecede etkili olmuştur diyebiliriz. Bu gelişmelerden sonra NATO Bakanlar Konseyi 15-20 Eylül 1951 tarihinde Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olarak alınmasına oybirliği ile karar vermiştir. TBMM’de 18 Şubat 1952’de Kuzey Atlantik Antlaşması’nı tasdik etmiş böylece Türkiye NATO’ya resmen üye olmuştur.
Barış YÜKSEL
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/NATO#Üyeler

https://tr.wikipedia.org/wiki/NATO_üyesi_ülkeler

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kore_Savaşı

https://www.altayli.net/turkiyenin-natoya-girisi.html

https://web.archive.org/web/20120604012531/http://www.tsk.tr/8_tarihten_kesitler/8_4_turk_tarihinde_onemli_gunler/kore_savasi/kore_savasi.htm

https://tr.wikipedia.org/wiki/Truman_Doktrini#:~:text=Truman%20Doktrini%2C%201947%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20Amerika,temel%20esas%20oldu%C4%9Funu%20ilan%20etmi%C5%9Ftir.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Berlin_Ablukası

Ferenc A. Veli, Bridge Across the Bospours The Foreign Policy of Turkey, London, 1971, s. 116

Cem Eroğlu, Demokrat Parti (Tarihi ve İdeolojisi), Ankara, 1970

Tahsin Yazıcı, Kore Birinci Türk Tugayında Hatıralarım, İstanbul, 1963, s. 33-34; Dankwart A. Rustow, “ABD-Türk İlişkileri (1946-1974)”, Türkiye ve Müttefiklerinin Güvenliği, Ankara, 1982

Haluk Ülman, “NATO ve Türkiye”, SBFD, C. XXII, No: 4

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları, İstanbul, 2010

Oral Sander, Siyasi Tarih, İmge Kitabevi, Ankara, 2009

[/vc_toggle]

Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler

Son Sovyet Beyaz Rusya

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını ilan eden ülke, birkaç sene sonra rotasını yeniden Moskova’ya çevirmiştir.

Lukaşenko ve Putin
Lukaşenko ve Putin

Belarus’un SSCB’den ayrıldıktan sonra ilk etapta Şuşkeviç önderliğinde liberal politikalar yürütme adına eylemler gerçekleştirdiği ancak başarısız olduğu söylenebilir. Enflasyonun artışı, işsizliğin çoğalması, fabrikaların kapatılması gibi olumsuz hadiseler, eski bir Yüksek Sovyet üyesi Lukaşenko’nun destek kazanmasına sebep olmuştur.

Lukaşenko ilk olarak eski Sovyet anayasasının güncellenerek kabul edilmesini onayladı. Ve modern bir Sovyet sistemi uygulanacağına dair halka vaatler verdi. Sovyet dönemindeki bazı uygulamalar geri getirildi. 2000’li yıllara gelindiğinde Belarus ekonomik olarak daha da güç kazansa da Rusya ile olan yakın ilişkileri sebebiyle ve liberal ekonomiye mesafeli duruşuyla ABD ve AB tarafından ekonomik yaptırımlarla karşılaştı.

Belarus Bayrağı
Belarus Bayrağı, Önce ve Şimdi

SSCB döneminden farklı olarak sadece bayrağındaki orak çekici kaldıran Belarus, Avrupa Birliği tarafından getirilen ticaret yasağı sebebiyle ekonomik faaliyetlerini eski Sovyet ülkeleri ile gerçekleştirmektedir. Bugünlerde ise Belarus, ülkede gerçekleşen protestolarla yeniden dünya gündeminde yerini alıyor.

Belarus Protestoları Hakkında Değerlendirmeler

Son beş seçime kadar rahatça zafer kazanan Lukaşenko, bu sebeple özellikle kapitalist ülkelerde Avrupa’nın son diktatörü olarak nitelendirildi. Öte yandan kazandığı beş seçimden sadece birinin uluslararası gözlemciler tarafından takip edilirken özgür ve adil kabul edildiği de biliniyor.

Lukaşenko’nun otoriter yönetimi, koronavirüs tedbirleri konusunda eylemsizliği, bazı muhalif isimlerin tutuklanması, ve Lukaşenko’ya göre batının kirli adımları 9 Ağustos’ta gerçekleşmiş olan seçim öncesinde protestoların başlamasına sebep oldu. Beyaz Rusya Demokrasi Hareketi çatısı altında yürütülen protestolar, seçim sonuçlarının %80’e %10 olarak Lukaşenko lehine sonuçlandığının açıklanmasının ardından alevlendi.

Muhalifetin adayı Svetlana Tsihanouskaya seçim sonuçlarının ilanından beş gün sonra seçimi %60-70 oy oranıyla kazandığını ilan etti ancak bu açıklama, protestolar dışında bir gerçeklik oluşturamadı. Belarus’ta kendisini tehdit altında hisseden Tsihanouskaya kısa bir süre sonra NATO ülkesi olan Litvanya‘ya kaçtı.

Beyaz Rusya Demokrasi Hareketi, Hristiyan Demokratlar, Yeşiller Partisi, Nadzieja, Özgürlük ve İlerleme Partisi, Sosyal Demokrat Meclisi, Genç Cephe, Sosyal Demokrat Partisi, Beyaz Rusya Halk Cephesi, Adil Bir Dünya Hareketi, Birleşik Sivil Parti ve bağımsız Lukaşenko muhaliflerinin oluşturduğu bir hareket olarak yorumlanırken, Lukaşenko’ya göre doğrudan NATO tarafından fonlanmaktadır.

Belarus Protestoları REUTERS/Vasily Fedosenko

Ülke genelinde ortalama 500.000 protestocunun eylemlere katıldığı biliniyor. Eylemler, halen devam etmekle birlikte muhalif Thisanouskaya’nın Litvanya’ya gidişi, Lukaşenko’nun orduya emir vererek gösterilere müdahalede tavizsiz bir tutum izlemesi, Rusya’nın destek açıklaması ve nüfuzunun bölgedeki diğer ülkelere göre daha fazla oluşu, protestoların yönünü Lukaşenko’nun lehine çevirdi demek doğru olacaktır.

NATO’nun Belarus protestolarına mesafeli yaklaşmasının nedeni, Belarus’ta Rus ilhakından çekinmeleri olabilir. Ukrayna’da da benzeri durum yaşandıktan kısa bir süre sonra, Kırım bölgesi Rusya’ya bağlanmış, Donetsk ve Luhansk bölgeleri de Ukrayna’dan fiili olarak ayrılmıştır.

Vladimir Putin
Vladimir Putin

Belarus Protestolarını Tersten Okumak

Belarus Protestoların tersten okuduğumuzda, alışagelmiş “ABD’nin ortalığı karıştırması” tezinden öte bir tabloyla karşılaşmamız mümkündür. Rusya merkezli özel bir askeri şirket olan Wagner Grubu askerlerinin, seçimlerden hemen önce Belarus’ta yakalanmaları ve kısa bir sorgu sürecinin ardından Rusya’ya teslim edilmeleri akılları karıştırmıştır.

Bazı haberlere göre, Wagner Grubu bölgede karışıklık çıkartmak amacıyla görevlendirilmişti. Bu anlamda bakıldığında Rusya’nın, Ukrayna’da gerçekleşen durumun tekrarını oluşturarak, ülkeye müdahale hakkı oluşturmaya çalıştığı da düşünülebilir.

Rusya-Türkiye İlişkileri
Rusya-Türkiye Bayrakları
Rusya – Türkiye İlişkileri Açısından Belarus Gösterileri

Libya ve Suriye’de “orta yolu bularak” hareket eden iki ülke, konu Ukrayna olduğunda, Türkiye’nin NATO ülkeleriyle paralel hareket siyasetiyle tamamen ayrışmaktadır. Türkiye’nin Kırım’ı Rusya toprağı olarak tanımaması, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’ni Ukrayna bölgesi olarak kabul etmesi, Ukrayna ile yapılan askeri anlaşmalar gibi gelişmeler, Belarus noktasında da Türkiye’nin NATO siyasetiyle hareket edebileceğinin işareti olarak görülebilir.

Rusya’nın Belarus ile meşguliyeti de aynı zamanda Türkiye’nin Suriye ve Libya’da düşmanı olduğu rejimlere karşı daha esnek bir hareket alanı sağlamasına sebep olabilir.

 

 

Soğuk Savaştan Günümüze Batı Blokunun Uzak Doğu’daki varlığı

[irp posts=”6377″ name=”Vietnam Savaşı: Büyük Hezimet”]II. Dünya Savaşına kadar Uzak Doğu, Avrupalılar için sömürülecek ticaret merkezlerinden biriydi. Özellikle dönemin süper gücü İngilizler ve diğer Fransa, Hollanda gibi Batılı devletler Uzak Doğu’da ticari yollara hâkim olacak şekilde topraklara ve limanlara sahiptiler. II. Dünya Savaşı öncesinde cumhuriyeti ilan ederek binlerce yıldır süregelen monarşiyi yıkan Çin, II. Dünya Savaşı sırasında emperyalist Japon İmparatorluğu karşısında topraklarını savunarak savaştan galip ayrılmayı başardı.
Hemen ardından yaşanan Çin İç Savaşı ile komünist Çin Halk Cumhuriyetini ilan eden Mao, Uzak Doğu’daki hâkim güç olmak için bu bölgede komünizmi yaymaya devam ederek kapitalist Batılı devletlere adeta meydan okudu. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar ABD ile Çin’i karşı karşıya getirecek mücadele bu şekilde başlamış oldu.

Soğuk Savaş Dönemi

Konu Soğuk Savaş dönemi olduğunda oklar genellikle ABD-Sovyet mücadelesini ve Avrupa’daki Demir Perdeyi işaret eder. Fakat Soğuk Savaş sadece bu bölgeye özel bir mücadele değil, tüm dünyayı etkisi altına almış bir olaydır. Soğuk Savaşın sıcak temaslarını incelemek istiyorsak gözümüzü özellikle Uzak Doğu’ya dikmemiz gerekir. Çin İç Savaşından galibiyetle ayrılan Mao önderliğindeki Çin Komünist Partisi, bölgedeki hakimiyet alanını genişletmek ve bölgeyi kapitalistlerden temizlemek amacıyla Uzak Doğu ülkelerinde komünist partileri fonladı, açıktan veya gizli olarak silah desteği verdi. Bu faaliyetlerin sonucu olarak bölgede onlarca yıl boyunca batı ve doğu blokuna yakın devletler arasında sıcak çatışmalar meydana geldi. Bölgedeki bu sıcak çatışmaların en bilinenleri şüphesiz Kore ve Vietnam Savaşlarıdır.
Soğuk Savaşı çoğunlukla ABD-Sovyetler mücadelesi olarak nitelendirsek de Uzak Doğu’daki bu sıcak çatışmalar ABD-Çin mücadelesinin bir sonucudur. Çünkü Soğuk Savaş süresince Sovyetlerin etki alanı genellikle Doğu Avrupa iken Çin’in etki alanı Uzak Doğu’dur. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar Batılı devletlerin Uzak Doğudaki varlığını doğru anlayabilmek için yaşanan olayları, Batılı devletlerin bu olaylar çerçevesinde yaptığı müdahaleleri ve kurduğu organize örgütleri incelemek gerekiyor.

1950’den 1953 Yılına Kore Savaşı

II. Dünya Savaşında Japonya’nın mağlup olmasıyla Müttefik Devletlere teslim olan Kore, savaştan sonra ABD ve Sovyetlerin anlaşamadığı ilk konulardan birisidir. Bu anlaşmazlığı çözmek için Sovyet yanlısı Kuzey Kore ile Amerikan yanlısı Güney Kore kuruldu ve 38 enlem aralarında sınır olarak kabul edildi.
Henüz II. Dünya Savaşının ardından 5 sene gibi kısa bir süre geçmesine rağmen dönemin yeni süper güçleri ABD ve Sovyetler Kore’de karşı karşıya gelmişti. Sovyet destekli Kuzey Kore’nin işgali ile Doğu Bloku lehine başlayan savaş, Güney Kore’nin ABD desteğini almasıyla Batı Blokuna döndü. Savaşı döndüren Batı Blokunun Kuzey Kore’yi işgal etmeye başlaması ile Çin sınırına yaklaşması savaşa daha önce ilgisiz olan Çin’in tepkisine yol açtı. O zamana kadar Çin, bütün ilgisini milliyetçi Çin hükümetinin idaresinde olan Tayvan Adasının geri alınmasına vermişti. Ancak Amerikan müttefiki bir Kore kurulması Çin’i ciddi bir şekilde tehdit ediyordu. 38 enlemin geçilmesi durumunda savaşa gireceğini açıklayan Çin, BM birliklerinin durmaması sebebiyle aktif olarak Kuzey Kore’yi desteklemeye başladı. Kore Savaşı artık Kuzey-Güney Kore Savaşı değil Çin-ABD Savaşı olmuştu. Bu süre zarfında ABD pek çok kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne saldırarak Çin Komünist Partisinin iktidarını yıkmak istemişti. McArthur, bu amaçla atom silahlarının kullanılabileceğinden söz etmişti fakat bu saldırganlık Çin Halk Gönüllü Ordusunun başarıları sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı. Savaşın durağan bir nitelik alması ve iki tarafın da herhangi bir kazanç elde edememesi, tarafları barış görüşmeleri yapmaya itti. 1952 Nisan’ında başlayıp 159 oturum boyunca devam eden görüşmeler sonucunda ancak 1953 Temmuz’unda ateşkes antlaşması imzalandı. Ateşkes sonucunda sınırlar yeniden 38 enlem olarak ayarlandı. Savaşın galibi olmamakla beraber en büyük yıkımı Kore halkı yaşadı.

1951 – ANZUS Paktı

Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Pasifikte iki büyük rakibi Sovyetler ve Çin’e karşı en çok güvenebileceği müttefikleri İngiliz dominyonundan çıkmış Avustralya ve Yeni Zelandaydı. Kore Savaşı halihazırda devam ederken ABD Pasifik’teki faaliyetlerini ve güvenliğini arttırmak amacı ile bu iki devlet ile bir güvenlik antlaşması imzaladı.
İmzacı devletlerin adlarının baş harfleri dolayısıyla Anzus Paktı adını alan bu antlaşmaya göre, taraflar Büyük Okyanus bölgesinde herhangi bir saldırıya uğramaları halinde birbirlerine yardım edeceklerdi. Ayrıca ABD aynı yıl içinde Çin baskısını en yakından hisseden eski dominyonlarından Filipinler ile de bir güvenlik antlaşması imzaladı.

1954 – Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO)

Kore Savaşının yarattığı komünistler ile sıcak çatışma ortamı sonucunda Batı Blokunun Pasifik’e kıyısı olan ülkeleri özellikle Çin tehdidinden iyice endişelenmeye başladılar. Savaşın ardından Uzak Doğu’daki komünizme karşı olan organizasyonlarını düzenlemek için ve bölgedeki ülkelerin özellikle Çin’e karşı askeri ve ekonomik alanlarda iş birliği yapması amacı ile SEATO olarak bilinecek Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı kuruldu. 1949’da NATO’nun kuruluşu ile Avrupa’da Sovyetler’e ve etkisi altında olan ülkelere karşı Demir Perdeyi çeken Batı Bloku, aynı perdeyi Uzak Doğu’da Çin’e karşı çekme gayretindeydi. Halihazırda ANZUS Paktı ile Avustralya ve Yeni Zelandayla müttefik olan ABD, Çin’i Asya’dan da çevreleme planlarını yapıyordu. Bu amaçlar doğrultusunda Pakistan, Filipinler ve Tayland da SEATO’ya katılarak Batı Bloku Çin etrafında müttefik elde etti. Toplam 8 ülkeden oluşan SEATO, ayrıca Vietnam Savaşının sonunda komünistlerce işgal edilene kadar Güney Vietnam’ı ve Laos Krallığını da himayesi altına aldı. SEATO genel anlamıyla başarısız bir organizasyon olarak kabul edilir.
1977 yılında dağılan SEATO’nun dağılma sebepleri arasında iç çatışmalar ve anlaşmazlıklar genellikle kabul edilse de dağılmanın en büyük sebebi kuşkusuz Vietnam Savaşında alınan tarihi yenilgidir. Bahsedildiği üzere SEATO’nun Uzak Doğu’da Çin işgaline karşı himayesi altında tuttuğu Güney Vietnam’ı ve Laos Krallığını komünist işgale karşı koruyamaması örgütün dağılmasındaki en büyük husus oldu.

1955’ten 1975 Yılına Vietnam Savaşı

Birkaç yüzyıl İngiliz ve Fransız sömürgesi altında kalan Çinhindi bölgesi, II. Dünya Savaşı esnasında Japon İmparatorluğunun eline geçse de buradaki hakimiyeti uzun sürmedi. Japonya’nın mağlubiyeti ile Vietnam, Laos ve Kamboçya arasında üçe bölünen Çinhindi bölgesi, Vietnam’ın da 1954’te kendi içinde bölünmesiyle dörde bölünmüş oldu.
1954 Cenevre Konferansı ile kurulan Güney Vietnam, ABD’ye yanaşarak bölgedeki tansiyonu iyice arttırdı. Bunun sonucunda başlayan Vietnam Savaşı, 1945’teki Fransız işgalini başlangıç olarak kabul edersek 30 yıl kadar sürdü. Soğuk Savaşın en uzun süreli sıcak temasında kazanan taraf ise Doğu Bloku oldu. Sovyetlerin direkt müdahale etmediği bu savaşta Çin, Uzak Doğu’daki hakimiyeti eline geçirmeyi başararak ABD ve müttefiklerine ağır bir darbe vurdu. Savaşın sonucunda ABD’nin Uzak Doğu organizasyonu SEATO dağıldı ve SEATO’nun koruduğu Çinhindi devletlerinde (Laos, Kamboçya) komünist iktidarlar başa geçince devletler Çin’e yakınlaşmaya başladı. Bu sayede Uzak Doğu’daki Batı Blokunun varlığı çok azaldı.

1967 – Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN)

SEATO’nun devamı sayılabilecek bu organizasyon, Vietnam Savaşı sonucu Çinhindi bölgesine de yayılan komünizmin daha da güneyindeki Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur’a yayılmaması amacı ile kuruldu.
Daha sonradan örgüte komşu ülkelerden Brunei, Kamboçya, Laos, Myanmar ve Vietnam da katıldı. Kuruluş amacı her ne kadar komünizm tehdidine karşı birlik olsa da günümüzde bu teşkilat amacından çıkarak çoğunlukla ticari hacim ve ekonomik amaçlar üzerine kurulu bir hal aldı. Özellikle 1997 yılında Çin, Japonya ve Güney Kore’nin katılımıyla ASEAN Plus Three (ASEAN + 3) ve daha sonradan Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın katılımı ise ASEAN Plus Six (ASEAN + 6) kurularak teşkilatın ticari hacmi neredeyse tüm Uzak Doğu’yu ve Okyanusya’yı kaplayacak düzeye erişti. Türkiye ise 23 Temmuz 2010 tarihinde Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Dostluk ve İş birliği Antlaşması ile teşkilatın üye ülkeleriyle ticaret anlaşması yaptı.

Günümüz ve Sonuç

Soğuk Savaşın ardından sıcak çatışmaların çoğunlukla petrol bölgelerine kaymasıyla ve İngiltere gibi ülkelerin Uzak Doğu’daki sömürgelerini kaybetmesiyle beraber Batı Blokunun Uzak Doğu’daki fiili varlığı son derece azaldı. Günümüzde Çin’in özellikle Uzak Doğu ve Afrika ülkelerine borçlandırma karşılığı liman kiralama politikası sonucu Çin’in ticari hacmini büyüttüğünü gözlemliyoruz. Bu da tarihin ters şekilde tekerrür ettiğinin bir göstergesi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.evrensel.net/haber/329373/abdnin-asil-hedefi-kuzey-kore-degil-cin

Joseph Gabriel Starke, The ANZUS Treaty Alliance, Melbourne University Press, 1965

Southeast Asia Treaty Organization (SEATO), 1954 Office of the Historian. U.S. Department of State.
Archived from the original on 7 October 2012 Retrieved 3 October 2012

The Rise of China and Community Building in East Asia, Zhang Xiaoming, ASIAN Perspective, Vol. 30,
No. 3, 2006

ASEAN+3 or ASEAN+6: Which Way Forward?” (PDF). Kawai, Masahiro; Wignaraja, Ganeshan.
Retrieved 29 November 2018
[/vc_toggle]

Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu

Dağlık Karabağ sorununun geçmişi 1920’li yıllara kadar uzanıyor. Ermenistan ve Azerbaycan’ın SSCB’ye dahil olduğu yıllarda Dağlık Karabağ Azerbaycan’a bağlı otonom bir bölge haline geldi ve bu mevcut durum SSCB’nin dağılmasına kadar korundu. Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un tıkanan sistemin önünü açmak için 1985’te başlattığı açıklık (Glasnost) ve yeniden yapılanma (Perestroika) süreciyle beraber, Kafkasya’nın bütün sorunlu alanları gibi Dağlık Karabağ da gün ışığına çıktı.

[irp posts=”110″ name=”Azerbaycan ve Ermenistan Görüşmesi: Dağlık Karabağ”]

Bağımsız Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetinin 1991 yılında kurulmasının ardından, Dağlık Karabağ bölgesinde yaşayan Ermenilerin ayrılma ve Ermenistan Cumhuriyetine bağlanma talebi artmaya başladı. Bölgenin demografik yapısı zorunluluk göçler neticesinde Azerbaycan aleyhine değişim göstermiştir. Bunun neticesinde 1991 yılında yapılan ve bölgede kalan Azerilerin boykot ettiği referandumdan Ermenistan’a bağlanma kararı çıkmıştır. Ortaya çıkan bu tablo uluslararası kamuoyunda karşılık bulmamış ve Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması kabul edilmemiştir.

İki devletin bağımsızlığını kazanmasının ardından çatışma ve kaos ortamıhızlanmış olmakla birlikte ilk sıcak çatışma 1992 yılında yaşanmıştır. 1994 yılında son bulan savaşta binlerce insan ölmüş ve yaralanmıştır. Dağlık Karabağ’da yaşayan Ermeniler, savaş sonunda bölgenin tümünün kontrolünü ele geçirdikleri gibi komşu yedi bölgeyi (rayon) de işgal ettiler. Böylelikle Dağlık Karabağ ile Azerbaycan’ın doğrudan temas noktaları oldukça sınırlandı.

İki devletin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına (AGİT)  üye olmasıyla sorun uluslararası bir boyut kazanmış ve AGİT içerisinde kurulan Minsk Grubuyla çözüm arayışları ciddi bir şekilde başlamış oldu. Minsk Grubu, Karabağ Sorunu’nun müzakere yoluyla çözümü amacıyla ikili ve çoklu görüşmeleri sürdürüyor, taraflara çözüm önerileri sunuyordu. 20 yılda birçok farklı plan müzakere edildi. Minsk Grubu’nun 29 Kasım 2007’de Madrid’de taraflara sunduğu öneriler uzlaşıya en yakın plan oldu. 2009’da yenilenen ve Madrid Prensipleri olarak adlandırılan plan şu maddeleri içeriyordu:

1- Dağlık Karabağ’ın çevresindeki işgal edilmiş bölgelerin Azerbaycan kontrolüne bırakılması,

2- Dağlık Karabağ’a güvenliğini ve kendi yönetimi garanti edecek şekilde ara bir statü verilmesini ve nihai statüsünün daha sonra belirlenmesi,

3- Ermenistan ile Dağlık Karabağ’ın irtibatını sağlayan koridorun açılması,

4- Yerlerinden edilmiş kişilerin topraklarına dönmesi,

5- Barış gücünün işlevini yerine getirecek şekilde uluslararası güvence sağlanması.

Bölgede yaşanan çatışma ortamının 1994 yılından sonra en hareketli olanı ve kayıplara sebebiyet vereni, 2014 yılında yaşanmış ve çatışma sonucunda 13 Azerbaycan askeri şehit olurken 20 Ermeni askeri de hayatını kaybetmiştir. 2020 yılından yaşanan çatışmalar sonucunda ise ilk kez bir Azerbaycanlı General şehit olmuştur. Ermenistan’ın bu saldırısı dünya kamuoyundan ciddi tepkiler görmüş ve Azerbaycan lehine destek açıklamaları arka arkaya gelmiştir.

Azerbaycan’a en büyük desteği veren ve yardımı yapan ülke olan Türkiye, bu saldırının arkasından bütün gücüyle Azerbaycan’ın yanında olduğunu açıkladı.

KARABAĞ SORUNUN ARKASINDAKİ GÜÇ

Azerbaycan ordusu, askeri varlığını ve gücünü ilk sıcak çatışmanın yaşandığı 1991 yılından bu yana oldukça geliştirdi ve bölgesinde güçlü bir askeri envantere sahip ülke konumuna geldi. Söz konusu bu gelişim çerçevesinden bakıldığında Ermenistan endişe ve tedirginliğini anlamak mümkün hale geliyor. Bölgenin büyük güçlerinden biri olan Rusya, Güney Kafkasya bölgesindeki bu çatışmanın devam etmesinden ve kargaşanın devamlılığından yana açıktan olmasa da gizliden bir destek veriyor. Rusya çatışmaların ne büyümesini ne de tamamen durmasını istiyor. Güney Kafkasya’da çıkması muhtemel bir savaşa Rusya’nın müdahil olması, hem bir maliyet hem de taraf olmanın sonucuna paralel olarak siyasi çözümsüzlüğü beraberinde getirecektir. Keza Güney Kafkasya bölgesindeki çatışma ortamının sona ermesi de Rusya’nın işine gelmeyecektir, çünkü bölgede iç ve dış siyasi sorunlarını çözmüş, askeri güç anlamında büyümeye devam eden ve arkasına Türkiye’nin desteğini almış bir Azerbaycan’ın varlığı Rusya için büyük risk teşkil edecektir.

Güney Kafkasya bölgesinde yaşanılan sıcak çatışmanın ardından Azerbaycan medyasına yansıyan bir haber, bölge dengelerini değiştirecek cinsten önem arz etmektedir. Haberde; 17 Temmuz-1 Eylül tarihleri arasında Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahası kullanılarak Rusya’dan Ermenistan’a büyük miktarda silah taşındığı iddiası yer alıyordu. Rusya tarafı bu taşınan yüklerin Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nün askerlerinin değiştirilmesi ve askerlerin fiziki şartlarının iyileştirilmesi amacıyla inşaat malzemeleri olduğunu ifade etmesi Azerbaycan’ı tatmin etmedi.

Son yıllarda Azerbaycan ve Türkiye’nin Rusya aleyhinde bir ittifakta yer almamasına rağmen, Rusya’nın Ermenistan’a yaptığı silah sevkiyatı izaha muhtaçtır. Rusya BMGK kararlarını ihlal ederek, Minsk Grubundaki eş başkanlık görevine uygun olmayan bir politika gütmektedir.

Rusya çeşitli vesileler ve talepler doğrultusunda Ermenistan ordusuna kredi sağlamakta ve bu sağlanan krediler çerçevesinde Ermenistan’a silah satmaktadır. 2016’da yaşanan 4 günlük savaşta Azerbaycan’ın bazı stratejik üstünlüklerinin kendisini işgalden kurtarmasından sonra Rusya Ermenistan’a İskender-M füzelerini yerleştirdi. Rusya’dan özellikle bu silahları aldıktan sonra Ermeni yetkilileri Azerbaycan ve Türkiye’yi ortak enerji ve taşımacılık projelerini vurmakla tehdit etmeye başladılar.

Rusya’nın Ermenistan’a silah desteğinde bulunmasının bir takım sebepleri vardır. Bu sebeplerden bazıları şöyledir; NATO’nun Kafkasya topraklarında yayılmasının önüne geçmek, Türkiye’yi doğu sınırında baskı altında tutmaktır. Asıl önemli diğer iki sebep ise şöyle göze çarpmaktadır; Ermenistan’ı kendisine bağlı bir devlet haline getirerek siyasi ve askeri yönden yardıma daima muhtaç hale getirmek, gelişen Azerbaycan ekonomisi ve askeri gücüne karşı bölgedeki çatışma ortamını dengede tutmak.

[irp posts=”127″ name=”Türkiye’nin Komşusu: Azerbaycan Özerk Bölgesi Nahçıvan”]

Rus Savunma Bakanı Şoygu,  Azerbaycan’a gerçekleştirmiş olduğu ziyaretinde mevkidaşı Zakir Hasanov ile de görüşmüştür. Bu çerçevede, ziyaretin asıl amacının Azeri basınına yansıyan haberlere göre, Azerbaycan ile askeri-teknolojik anlamda yeni anlaşmaların imzalanması olduğu ifade edildi. Böylece Rusya Ermenistan’ı silahlandırırken aynı zamanda Azerbaycan’a silah satmayı hedeflemekte ve çatışma ortamından en büyük faydayı sağlamayı amaçlamaktadır.

Barış YÜKSEL
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Karabağ_Savaşı

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dağlık_Karabağ_sorunu

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/daglik-karabag-sorununda-cozum-uzak/1387223

http://www.aljazeera.com.tr/dosya/kafkasyanin-acik-hesabi-daglik-karabag

https://tr.wikipedia.org/wiki/AG%C4%B0T_Minsk_Grubu

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/rusya-ermenistana-neden-silah-gonderiyor/1967531

Emine Vildan ÖZYILMAZ, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ“

Gülşen PAŞAYEVA, Irada BAĞİROVA, Kamal Makili-ALİYEV, Ferhad MEHDİYEV- SSCB`DE YARI-ÖZERKLİĞİN HUKUKİ DURUMU: DAĞLIK KARABAĞ ÖZERK BÖLGESİ ÖRNEĞİ

Toğrul Aliyev- Dağlık Karabağ Sorunu ve Uluslararası Örgütler
[/vc_toggle]

Panama Kanalı’nın Tarihi ve Stratejik Önemi

Boğazlar doğal bir oluşum sergileyen su yollarını temsil ederken kanallar, boğazların suni halidir. Boğazlar nasıl ki iki denizi birbirine bağlıyorsa kanallarda da amaç, iki denizin bağlanması ile kestirme bir yol elde etmektir. Kanalları üstü açık su tüneli gibi düşünürsek doğrusu yanılmayız. Encyclopaedia Britannica’ya göre dünya üzerinde 48 tane önemli kanal bulunmaktadır. Kanallar, ulaşım yollarını kısaltmanın yanında stratejik ve jeopolitik önem de teşkil ederler. Yani getirilerini, maddi kazanç yanında siyasi, askeri ve kültürel önem olarak sıralayabiliriz. Yazıda “Panama Kanalı” anlatılıp, önemine ve siyasi gelişimine değinilecektir.

Kanalın Projesi ve Yapım Aşaması

Kanal 19 Yüzyılın son çeyreğinde, Fransızlar tarafından jeo stratejik çıkar ve yeni sömürgeler elde etmek amacıyla açılmak istendi. Bu erek doğrultusunda, Süveyş Kanalının da proje sahibi olan Ferdinand De Lesseps, Panama Kanalını bir şirket halinde yürütmek için faaliyete geçti (Akman, 2016).
De Lesseps 1979’da çeşitli ülkelerden gelen 22 tane teknik uzmanla bir toplantı düzenlendi ve projeyi tasarlamaya koyuldu. Fakat bu uluslararası toplantı sonucu varılan nihai rapor, sonrasındaki revizeler, kazı için gereken ölçek, proje için Panama’da kalmanın getirdiği zorluklar, önemli oranda yanlış hesaplanmıştı. Proje başladı fakat bunu teknik yetersizlikler takip etti. Örneğin kanal için yapılan kazı çalışmasında, ortaya çıkan atıkların nakledileceği araçlar bile yeterli değildi. Bunu takiben toprak kaymaları gerçekleşti ve salgınlar ortaya çıktı. Sıtma, sarı humma gibi hastalıklar ve iş kazaları nedeniyle 20.000’den fazla insan yaşamını yitirdi. Mevcut sermayenin tamamını harcadıklarında ise kanalın yalnızca %30’u tamamlanabilmişti. Hal böyle olunca proje 1989 yılında durduruldu ve 15 yıl boyunca öylece kaldı [1]. Fransızların iflas eden projesini 1904 senesinde ABD devralarak, 1914 yılında kanalı tamamladı. Kanalın tamamlanması meşakkatli bir süreçten geçti; zira totalde 27.000’den fazla kişi kanalın yapım aşamasında hayatını kaybetti. Kanal 287.000.000 milyon dolarlık maliyeti ile hala “dünyanın maliyeti en yüksek kanalı” unvanını korumaktadır. Fakat maliyetinin bu kadar yüksek olmasına ve kanal yapım aşamasında binlerce insanın canından olmasına rağmen, daha sonradan detaylandıracağımız üzere, Panama halkının refah seviyesinin ciddi oranda artmasını sağlayan yegâne unsur haline geldi [2]. Panama Kanalı Atlantik ve Pasifik okyanusları arasında 77 kilometre uzunluğundadır. Günümüzde kanalda 10 kişi çalışmaktadır ve kanal her gün her saat açık olup transit hizmetini vermeye kesintisiz devam etmektedir [3].
(Panama Kanalı yapım çalışmaları)
Panama Kanalı, Kuzey Amerika’nın en güney kısmında olan Panama Cumhuriyeti devletinin sınırlarında bulunmaktadır. Kanal sayesinde gemiler Güney Amerika’nın en güney kısmındaki Horn Boğazını dolaşmadan Pasifik okyanusundan Atlas okyanusuna 15 kilometrelik yol tasarrufu yaparak geçebilmektedirler.
Kanal diğer kanallardan farklı olarak ortasında deniz seviyesinden 28 metre yükseklikteki Gotun gölünü bulundurmaktadır. Gotun gölü doğal yollarla değil Gotun barajı yapımı sırasında taşan sular sayesinde yani suni olarak meydana gelmiştir. Kanalda hiç balık bulunmamasının nedeni de gölün deniz seviyesinden yüksekte olmasından kaynaklanmaktadır. Gölün iki yüzeyinin de okyanuslardan daha yüksekte bulunması, kanalın asansör gibi kademeli bir şekilde yükselerek tasarlanması sonucunu doğurmuştur. Kanaldaki yükselen havuzlar sayesinde gemiler Gotun gölüne ulaşır ve gölü geçtikten sonra tekrar havuzlar sayesinde kademe kademe aşağı indirilerek kanalın tamamını deniz seviyesinde geçmiş bulunur. Kanal geçiş süresi yaklaşık 9 veya 10 saati bulmaktadır ve kanaldan yılda ortalama 15 ila 20 bin gemi geçmektedir [4].

Kanalın Stratejik ve Jeopolitik Önemi

Günümüzde siyasi coğrafyanın kapsadığı terimlerden biri olan jeopolitik kavramı “yer” (jeo) ve “siyaset” (politik) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Jeopolitik, doğal kaynakların, iletişim hatlarının, güç merkezlerinin, yer yapılarının, iklimlerin coğrafyadaki dağılımını tanımlarken jeostrateji jeopolitiğin yorumlanmasından ibarettir. Jeostrateji jeopolitiğin bir sonucu değildir, jeostrateji insanların coğrafyayı kullanış ideolojilerinin sonucu olarak ortaya çıkar ve çok hızlı değişimler gösterebilir. Fakat jeopolitik yapının değişimi yıllar ve asırlar gibi uzun zamanlara tabidir. (Akengin, 2012: 7-10)
Dünya ticaretine baktığımız zaman ithalat ve ihracat işlemlerinin büyük bir bölümü, yaklaşık olarak %80’lik kısım, hala deniz yoluyla yapılmaktadır. Ticaretin büyük oranda deniz yoluyla gerçekleşmesi ise boğazların, limanların, kanalların vs. stratejik ve jeopolitik açıdan önem kazanmasını beraberinde getirmiştir. Su geçiş yolları iki bakımdan uluslararası öneme sahiptir; birincisi stratejik ve askeri, ikincisi ise ekonomik ve ticari önemdir. Askerî açıdan su geçiş yollarına sahip olan devlet kara veya deniz askeri tatbikatlarında bu yolları kendi isteğine göre açıp kapayarak büyük bir avantaj sağlar. Ekonomik olaraksa, gemi geçiş ücretleri, su geçiş yolunun önemine göre ülkeye çektiği turist sayısı, bu geçiş yollarında istihdam eden çalışanlar sayesinde önem arz eden bir durum halini alır. Örneğin Panama kanalının genişletilmesiyle tonajı daha yüksek gemilerin satışı artmış, kanal sayesinde gemi üretim fonksiyonları genişlemiştir.
(Panama ve Süveş Kanalları’nın geçiş güzergahları)
2007 yılında başlatılan kanalı genişletme çalışmaları 2016’da tamamlanmış ve tonajlar 50 ila 79.000’den 170.000’e çıkarılmıştır. Ayriyeten deniz taşımacılığı demir, kara ve hava taşımacılığına nispeten çok daha düşük maliyettedir ve bu su geçiş yolları sayesinde de yakıt tasarrufu sağlanmaktadır. Panama kanalı 15 km tasarruf sağlamakla birlikte hem gemi amortismanına katkıda bulunmaktadır hem de yakıt tasarrufundan kazandırmaktadır. Dünyanın en pahalı kanalı olan Panama’nın geçiş ücretleri 100 dolar ila 250 dolar arasında değişmektedir. Ücretlerin bu kadar yüksek olma nedeni hem yapım maliyetinin çok yüksek meblağlarda olmasıydı hem de kanaldan geçmeyip Horn burnu dolaşılırsa hemen hemen maliyetlerin denk gelecek olmasıdır (Koday v.dğr., 2017, 3-27). Kanalın yapım maliyetini günümüz parasının değeri ile mukayese ettiğimizde 7 milyar dolara denk geldiğini görmekteyiz. Çoğu kaynağa göre yılda 14.000-20.000 arasında gemi geçmektedir. 14.000’i baz alarak 100 dolardan hesapladığımızda ise kanalın yılda en az 1,4 milyar dolar kazandığını söyleyebiliriz. Peki kanal kim tarafından nasıl işletiliyor ?

Panama Kanalı İdaresi

Panama, 1903 yılında ABD ile “Hay – Bunau – Varilla” anlaşmasını imzalayarak, yıllık ödemeler karşılığında kanalı inşa etme, işletme ve kanalın her iki yakasında 8 kilometrelik bir alanı denetleme hakkını ABD’ye verdi. Anlaşmanın imzalanmasının akabinde “Panama kanalı bölgesi” oluşturuldu. 1951 yılında bir düzenleme yapılmaya karar verildi.
Buna göre kanal çevresindeki arazilerin yönetimi “Panama Kanalı Şirketi” ile “Panama Kanal Bölgesi Yönetimi” isimli ve birbiriyle yakından ilişkili iki ABD kuruluşuna devredildi. Panama Kanalı Şirketi kanalın işletilmesinden sorumluyken, Panama Kanal Bölgesi Yönetimi isminden anlaşılacağı üzere kanalın yönetiminden sorumluydu. Panama Kanal Bölgesi valisi ABD başkanı tarafından atanırdı. Kanalın iki bölgeye ayrılması ABD ille Panama arasında gerginliklere neden oldu. Kanal üzerine inşa edilen Amerika köprüsünün açılışında protestolar ve iki yıl sonra 1964’te ciddi ayaklanmalar meydana geldi. Ayaklanmalar ve çeşitli direnişlerle 1977 yılında ABD ile bir anlaşma imzalandı ve Panama Kanal Bölgesi 1979’dan itibaren doğrudan Panama’nın yönetimi altına girdi. Ayrıca kanaldaki her türlü denetimin de Panama’ya bırakılacağı ve 1999’a değin kanalı işletecek ortak bir Panama – ABD komisyonu oluşturuldu [5]. Fransa kanalı yapmaya ilk niyetlendiğinde elbette çıkar ölçütleri ön plandaydı fakat ABD kanalı devraldığında, çıkardan daha üstün menfaatler güdüyordu. ABD kanalı devraldığı vakit aslında Panama Cumhuriyeti diye bir devlet yoktu. Panama o zamanlar Kolombiya’nın bir parçasıydı. Dönemin ABD başkanı Thedore Roosevelt, kanalın geçmesi planlanan kara parçasını bir Kuzey Amerika konsoryimuna katılmayı sağlayacak anlaşma imzalanması talebinde bulundu. Kolombiya reddetse de Roosevelt kararlıydı ve 1903 yılında Amerikan savaş gemisi Nashville’yi bölgeye yolladı.
(ABD’ye ait Nashville savaş gemisi)
Kolombiya’ya giden ABD askerleri oranın popüler bir yerli milis komutanını öldürüp Panama’nın bağımsızlığını ilan etti. Elbette bağımsızlığın ilanını, ipleri tamamen kendi ellerine alacaklarını sağlayacak, yeni kukla bir hükümet kurmaları takip etti. Bu anlaşma ABD’nin kanal üzerinde tam hakimiyet kurmasını sağlayacak bir meşruiyet sağladı ve kanal, yapımından sonra yıllarca ABD’nin yönetimi/denetimi ile çalıştı. Anlaşmayı imzalayanlar ise Fransız mühendis Philippe Bunau Varilla (ilk proje ekibinden yetkili kişi olarak Philippe’yi seçmişlerdi) ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Hay vardı, gariptir ki imzacılar arasında hiç Panamalı yoktu. Bunun akabinde Panama elli yılı aşkın bir süre boyunca Washington ile güçlü bağları olan “zengin aileler oligarşisiyle” yönetildi. 1968 yılında Panama’da darbe yapıldı ve Omar Torrijos aktif olarak darbenin içinde yer almamasına rağmen devlet başkanı olarak ortaya çıktı. Torrijos halk tarafından sevilen bir askerdi. Panama’nın en önemli askeri birliği konumundaki Milli Muhafızlar’da askerlik mesleğini yaptığı sıralarda halkla içli dışlı olur, politikacıların giremeyeceği kenar mahallelerde toplantılar düzenler, işsizlere iş bulmaya çalışırdı. Torrijos Panama Cumhuriyeti’nde ABD eğitim merkezleri istemediğini ve Panama kanalını da Panama Cumhuriyeti sınırlarında kabul ettiğini açıkça ortaya koymuştu. Öyle ki Torrijos’un o dönemlerde billboardlarda asılı posterlerinde “Omar’ın ideali özgürlüktür; bir ideali yok edecek füze henüz icat edilmemiştir!” deyişleri yer alıyordu. Torrijos kanal için mücadele eden başlıca isimlerden biriydi. Kanal üzerinde yapılan Amerika köprüsü ile başlayan protestolar, Omar Torrijos ve destekçilerinin mücadelesi kanal için müzakerelerin başlamasını sağladı. 1977 yılına gelindiğinde gerçekten de kanal, ABD’nin o dönemki başkanı Carter’in imzaladığı anlaşma ile Panama Cumhuriyeti’ne bırakıldı (Perkins, 2005). Aslında kanalın Panama’ya bırakılmasını ön gören anlaşma iki aşamalıydı. Anlaşma, 1977’de imzalandı ve akabinde 1999’da tam çekilmenin planlanması ile oluştu. Torrijos 1978’de seçimler başladığında Ulusal Muhafızlara komutanlık etmeye devam etmesine rağmen başkanlık için adaylık statüsünde bulunmadı [6].
(Carter ve Torrijos)
Takvim 31 Temmuz 1981 tarihlerini gösterdiğinde Omar Torrijos, bindiği Ulusal Muhafızlar askeri uçağının, başkentin 65 mil uzağında kalan Penonome kasabası ile Coclecito köyü arasında kalan ormana düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. Ulusal Muhafızlar uçak kazasının kötü hava şartları nedeniyle gerçekleştiğini duyurdular. Omar Torrijos’un aleni bir ideolojisi yoktu, ülkesi için vatansever bir milliyetçi idi fakat ABD onu zaman zaman solcu olarak nitelendiriyordu. Bu nitelendirmenin sebebi ise Küba’da Fidel Castro, Libya’da Muammer El Kaddafi gibi isimlerle görüşmesinden dolayıydı [7]. Kanal 1999 yılında ABD eski başkanı Jimmy Carter’ın da katılımı ile düzenlenen bir törenle teslim edildi. 1977’de senato kanalı bırakmayı bir oy ile kabul etti ve kanalı bırakmak istemeyenler Jimmy Carter’ı suçladı. Kanalın bırakılmasıyla 360.24 dönümlük arazi kaybedildi ve kanal ABD askerinden ve sivil yönetiminden arındırıldı. Kanal Panama’ya bırakılmış olsa da ABD bir süre Panama’daki üslerini kullanmaya devam ederek El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Küba gibi ülkelere müdahalede bulunmaktan geri kalmadı [8].

SONUÇ

Panama kanalı yalnızca ekonomik veya askeri çıkar güden bir proje değil, Panama Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çımasına vesile olmuş bir yapıdır. Bu bağlamda jeopolitiğin jeostrateji için önemine bir kez daha vurgu yapmalıyız. Jeopolitik önem, sahibi tarafından rasyonel bir şekilde kullanılmazsa onu kullanmak için sırada bekleyen başka unsurlar mutlaka olacaktır. Yazıda anlatıldığı üzere Panama kanalı jeostratejik önemini teşkil eden mükemmel koordinatlara sahipti. 20 Yüzyılda refah seviyesi az gelişmiş bir coğrafya olarak ekonomik bağımsızlığını koruyamadı ve ülkenin GSMH’sinde büyük bir paya sahip olan Panama Kanalı üzerinde ABD hâkim kaldı. ABD Panama’daki varlığını, Panama hükümetin başına kukla başkanlar koyarak bir süre rahatça sağladı fakat zamanla kanalın önemi/kazancı büyük olduğu için kaybı da o kadar büyük gözükmeye başladı. Özellikle kanalın üzerinde yapılan Amerika köprüsü ile fiili anlamda direnişe geçen halk, kanalın artık kendi ülkelerine bırakılmasını istiyordu. Tabi ki her mekanizmanın olduğu gibi burada da hareketin bir beyni vardı; General Omar Torrijos. Panama devletinin en önemli ordularından birinde asker olan Torrijos, baştaki hükümeti darbe ile indirerek illegal bir şekilde hükümet komutasını eline aldı ve kanalın Panamalılara geçeceği anlaşmayı imzalayana kadar başta kalıp, anlaşma imzalandıktan sonra tekrar orduya döndü. Kanalın Panama’ya bırakılacağı anlaşma elbette zaman zaman çatışmalar çıkardı. Anlaşma ABD senatosunda +1 oy farkı ile kabul edildi fakat ABD’liler bu anlaşma için Carter’ı suçladılar. Ve anlaşma iki aşamalı olduğundan dolayı, yani teslimatın tamamı 1999’da gerçekleşecek diye planlandığı için de Torrijos linçe maruz kaldı. Kanalın tam teslim tarihi gelmeden Torrijos bir uçak kazasında yaşamını yitirse de kanal 1999’da tam olarak Panama’ya bırakıldı.
(Omar Torrijos Herrera)
Kanal Panama ülkesinin ekonomik olarak en önemli gelir kaynağı olmakla birlikte askeri olarak da büyük bir avantaj sağlamaktadır. ABD dünyanın süper gücü olarak çevre ve yarı çevre ülkelerde uyguladığı sömürü politikasını Panama’da da değişik versiyonlarda devam ettirmektedir. Bunların başında kullandığı askeri üsler gelmekte olup, olası bir savaş durumda hem Pasifik hem de Atlas okyanusunda, kanalı kullanması gerekirse kanalı kullanarak çok rahat bir şekilde donanmasını konuşlandırabileceği düşünülmektedir. Günümüz liberal dünyasında elbette büyük balık küçük balığı yiyecektir fakat Torrijos’un dediği gibi; “İdeolojileri yok edecek bir silah henüz bulunmadı.” ABD’nin Panama’da uyguladığı bu plan aslında günümüz “yap-işlet- devret” politikasının bir sonucudur ve benzer projelerin daha binlercesi vardır. Panama da dahil olmak üzere çevre ve yarı çevre ülkeler yabancılara “yol, köprü” gibi geliri stabil olan yatırımları yaptırtmadan önce iki kez düşünmelidir. Neo-Merkantilist teoriye göre bu tarz yapılar yabancı devletlere yaptırılıyorsa, projeyi yapan yabancı devlete “teknolojisini projenin yapılacağı ülkeye getirmesi” şartı konmalıdır. Böylece projeyi ilk etapta yabancı bir devlete yaptıran ülke, ikinci bir projede böyle bir bağlılıkla karşı karşıya kalmayacaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.bunkerist.com/panama-kanalinin-hikayesi-ve-verdigi-ders/

[2] https://kadirhoca.com/panama-kanalinin-ozellikleri/

[3] https://www.pancanal.com/eng/acp/asi-es-el-canal.html

[4] https://www.yenihaberden.com/muhendislik-harikalari-suveys-ve-panama-kanallari-
618995h.htm

[5]https://www.biyografi.info/bilgi/panamakanali#:~:text=%C4%B0n%C5%9Faat%20ABD%20taraf%C4%B1ndan%20tamamlanm%C4%B1%C5%9F%20ve,%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fan%C4%B1%20bu%20s%C3%BCre%C3%A7te%20can%20vermi%C5%9Ftir.

[6 ] https://www.britannica.com/biography/Omar-Torrijos

[7] https://www.nytimes.com/1981/08/02/obituaries/panama-leader-killed-in-crash-in-bad-weather.html

[8 ] https://www.evrensel.net/haber/119256/abd-panama-kanali-ni-birakti

[9] Perkins, John. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. 27 Baskı. İstanbul: A.P.R.I.L Yayınları,
2003

[10] Akengin, Hamza. Siyasi Coğrafya İnsan ve Mekân Yönetimi. 2 Baskı. Ankara: Pegem
Yayınları, 2012

[11] Akman, Mehmet Akif. Kanal İstanbul’un Hidrolik Modellemesi (Yüksek Lisans Tezi,
İTÜ, 2016), 16-20.

[12] Koday, Zeki – Koday, Saliha – Kaymaz, Çağlar Kıvanç. “Dünyadaki Bazı Önemli
Boğazlar ile Kanalların Coğrafi Özellikleri ve Jeopolitik Önemleri”. Atatürk Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 879-910 (Mart 2017): 2-27.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/468195
[/vc_toggle]

Avrupa-Merkezciliğin Oryantal Despotizmi

Avrupa-merkezcilik, var olan dünyanın en iyisinin Batı olduğunu ve böyle bir dünyada yaşamak için Batı merkezinin oluşturduğu küreselliği savunan görüştür. Burada esas olan dünyaya Avrupalı gözlükten bakılması gereğidir. Bu bağlamda tüm dünyaya Avrupa’yı ‘medeniyetin saf beşiği’ olarak gösterilmesi başta olmak üzere bütün kusursuz kavramları evrensel kabul ettiren bir paradigmadır. Yine bu ölçütte kullanılan Oryantal Despotizm kavramında ise Doğu’nun geri kalmışlığını ve barbarlıklarını bütün kusurlu ifadelerle zihinlere kazıma gayesi güdülmüştür.

Foucault’ya göre tarihin modern anlamda vuku bulması 19.yüzyıl Avrupası’nda cereyan etmiştir. (1) Batı tarih sahnesini kendi saf medeniyeti ile başlatmış, Doğu’nun zirvede olduğu dönemleri karartmış ve evrene Avrupa-merkezci algısını sindirmiştir. Avrupa-merkezci tarihin mantığı, geleceği geçmişle temellendirme amacı taşımasıdır. Batı “tarihsizler”, “tarihe girmeye çalışanlar” ve “tarihe geç kalmışlar” olarak baskı yaptığı madun kitle üzerindeki hegemonyasını tarih yazarak perçinlemiştir. (2) Avrupa-merkezli bakış açısından ‘Aydınlanma’ dönemine getirilen yorum Avrupa kıtası için yeni bir döneme açılan sayfadır. Ortaçağ ise Avrupa’nın çökerttiği bir karanlık olarak perde arkası kalmış, Aydınlanma ile de kendisini dünya sahnesinin ışıklarında var etmiştir. J. M. Blaut Avrupa’nın dönüm noktasını ve Avrupa dışında kalanların etkisizliğini 1492’de yani Rönesans ile başladığını savunmuştur. (3) Bu tarih akıllara Amerika kıtasının keşfi olarak kazınsa da esasen bir kıtanın sömürgeleştirildiği dönemin başlangıcı olarak ifade edilebilir.

John Hobson Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri adlı eserine giriş yaparken; “bize hem okulda hem de dışarda öğretilenler şuydu: Batı diye bir oluşum var ve Batı diğer medeniyetler karşısında (örneğin; Doğu) bağımsız bir toplum olarak düşünülebilir. Batı’nın özerk bir soyağacı olduğuna, bunun da Antik Yunan’dan Roma’ya, Roma’dan Hıristiyan Avrupa’ya, Hıristiyan Avrupa’dan Rönesans’a, Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Aydınlanma’dan Siyasi Demokrasi ve Sanayi Devrimi’ne uzanan bir sıra izlediğine inanarak yetiştirildik” şeklinde ifade etmiştir. (4) Avrupa-merkezcilik yaşanan dünyanın Batı ölçütünde kusursuz olarak kabul edilmesini Batı tarafından oluşturulan bir küreselliği savunmaktadır. Akılcılık ve ilerlemecilik çerçevesinde kullandıkları bu basmakalıp kilit kavramları Batı kendi bünyesinde barındırmış ve bu kavramların Doğu’ya atfedilemeyeceğine inandırmıştır. Sömürge olan kesim bu dar kalıplar içinde Batı’nın dayattığı hikayeye inanmaya maruz kalmıştır. Sosyal bilimler Avrupa-merkezci düşüncenin yayılmasında basamak rolünü üstlenmiş ve kapitalizmin dünyada modellenmesinde de yine bonus bir güç olmuştur. Sosyal bilimlerin vuku bulması ile kapitalizmin aynı zaman ve mekanda gelişmesi sosyal bilimlerin sömürgeciliğin meşrulaşmasında taze kan olmuştur. Batı sadece kendisinde var ettiği ‘bilimi’ bir ideolojik olarak sosyal bilimlerde kullanmıştır. Bu bağlamda Wallerstein’in özellikle sosyal bilimlerin içinde bulunduğu modern bilimi “kapitalizmin evladı” olarak göstermesi ve “ona bağımlı” (5) olarak ifade etmesi yerinde olacaktır.

John Hobson Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri isimli yapıtında bir “medenilik ligi tablosu”ndan bahseder. Bu tabloda İngilizler kendilerini birinci lige yerleştirmişlerdir. Kıta Avrupası ülkeler birinci bölüme, sarı ırk ikinci bölüme, üçüncü dünya ülkeleri üçüncü bölüme ve siyahlar dördüncü bölüme konuşlandırılmıştır. (6) Ortaya atılan ve gerçekliği olmayan bu tablonun işlerlik kazanması misyonu sosyal bilimlerde toplanmıştır. Sosyal bilimler Batı’ya her türlü zarafeti, kusursuzluğu, aklı, bilimi ve teknolojiyi en üst düzeyde olduğunu gösterirken Doğuluların da bir o kadar barbar, zekadan yoksun, işlevsiz, sıfır noktasında olan toplum olarak lanse etmiştir. Doğu sürekli acınası konumda olan ve gelişmek istemeyen masum bir çocuk sıfatına büründürülmüştür. ( Peter Pan Teorisi) Doğu fazlasıyla aşağı bir konumda yer alırken Batı ona yardım eli uzatan modern bir toplum olagelmiştir. Zira emperyalizmin Doğu’nun ilkelliğine karşı ‘yardım eli’ misyonunda ortaya çıktığının da altını çizmek gerekir. Batı tarafından oluşturulan Doğu vizyonunun sorgulanması ve uluslararası ilişkiler teorilerine yeni yaklaşımlı bakışlar kazandırması akademisyenlerin Doğu’nun neden öznesel değil de nesnesel olduğuna açıklık getirmek istemelerinden kaynaklanır. Batı merkezli bir bilimin var oluşu ve bu bilimde Doğu’nun gelişmemiş bir toplum lansesinin ilkel bir üslupla ifade edilmesi Avrupa-merkezci görüşe getirilen eleştiri hususunda oldukça yanlış ve irrite edici bir durum olarak değerlendirilmiştir. Avrupa-merkezci görüşte her şeyin ilki Batı’ya özeldir dolayısıyla geri kalanlar Batı’nın türevleridir yani taklitçisi oldukları düşüncesi yer etmiştir.

Edward Said’in 2003 yılında yayımlanan Orientalism adlı eserinde şu ifadeler yer almaktadır: “Medeniyetin iman edilmiş tantanasından çok, birlikte yaşayan, birbirinden etkilenen kültürlerin ortak çalışmaları üzerine yoğunlaşmalıyız. Ancak bu tür kapsamlı bir algı için zamana, sabırlı olmaya, etki ve tepkinin süratle alınmasını bekleyen bir dünyada sürdürülmesi çok güç olan yorum gruplarına duyulan inançla desteklenen şüpheciliğe ihtiyaç vardır.” (7)

 

Uluslararası ilişkilerde yeni bir yaklaşım olan “Eşitsiz ve Birleşik Gelişme” (EBG) kavramını ilk ortaya atan Trotsky’dir.  Rusya’da kapitalizm kök salmadan yeni bir devrimin olma olasılığı üzerinde durmuştur. (8) Justin Rosenberg ve John Hobson EBG’yi tarihsel gelişimin tamamında bir sosyolojik özellik kisvesi altında değerlendirmişlerdir. (9)  Batılılar 9. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kendi gelişimlerine bir katkıda bulunamamışlardır. Fakat söz konusu yıllarda Çin, dünya için hayati öneme sahip teknolojik gelişmelerin öncüsü idi. Keza pusulayı, barutu ve matbaayı Çin icat etmiştir. Ayrıca Müslüman bilginlerin yaptığı araştırmalar ve özellikle geometriye yaptıkları katkılar açıkça belirtilmiştir. İngiliz sanayileşme sürecinin başat endüstri alanının pamuk ve demir/çelik olduğu bilinmektedir. Avrupa-merkezci görüşün yok saydığı Hindistan bu endüstrilerde 19.yy olmasa bile 18.yy’da zirve konumdaydı. Hindistan’ın 19.yy’da birçok Avrupa ülkesinden daha yoğun ve geniş ticaret ağının olması da Avrupa-merkezci görüşün ortaya çıkardığı ‘oryantal despotizm’in bir mit olduğunu kanıtlar niteliktedir. (10) Verilen bu örnekler nezdinde Birleşik Gelişmeden Çin, Ortadoğu ve Hindistan’dan taklit etme suretiyle büyük ölçüde yararlanan Avrupa ülkeleri geri kalmışlığın avantajını bir fırsat olarak bilmiş ve zaten var olanı kendilerine mâl edip geliştirmişlerdir. Dolayısıyla EBG kavramı ile Avrupa-merkezci zemine Doğu ve Batı’nın karşılıklı etkileşiminin incelenmesi yaklaşımı çerçevesinde yeni temeller atılmaya çalışılmıştır. Uluslararası ilişkilerin orijini olan devlet/toplum veya ekonomi/politika (11) gibi temel kategorilerin şüphesiz kabulünün sorgulanmasının yanı sıra tarihsel süreçlerde kazandığı anlamların irdelenmesinde de yarar görülmektedir. Uluslararası İlişkilere tarihsel bir metodolojik seyir kazandırması ve sadece uluslararası ilişkiler tarihini değil günümüz uluslararası ilişkilerin de sorgulanması farkındalığı açısından önemlidir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Avrupa-merkezciliğin sosyal bilimlere yansıması geniş yelpazede incelenecek bir konudur. Fakat bu bağlamda ortaya çıkabilecek sonuç Batı’nın ‘kusursuz bir model’ olarak ele alınması değil; Doğu ve Batı kutuplarındaki empati hissiyatının bir çember oluşturmasıdır. İki toplumun etkileşimi üzerine çalışmalar yapılması biricik Batı boyutlu düşünceyi Doğu ile harmanlayabilir. Böylece Dünyanın ortak geçmişinde oluşturulan kurgunun yeniden keşfi açısından faydalı olacağı vurgulanabilir.

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

FOUCAULT, Felsefe Sahnesi, 248.

KAYA, İrfan, “Sosyolojik Düşüncede Avrupa-merkezcilik, Ötekileştirme ve Oryantalist Söylem Üzerine Postkolonyal Bir Okuma ve Eleştirisi”, Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 21(3), 2017.

BLAUT, J. M. , Sömürgeciliğin Dünya Modeli ve Coğrafi Yayılmacılık ve Avrupa-merkezci Tarihi, Çev. Serbun Behçet, İstanbul: Dergah Yayınları, 2012.
HOBSON, John, Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Çev. Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, 2007.
KANAR, Yüksel, Sosyal Bilimlerin Avrupa-merkezci Yapısı, Felsefe Arşivi, 2017.

SAİD, Edward, Preface (2003), Orientalism, ( Londra: Penguin, (1978) 2003), s. XXİİ.

TROTSKY, Leon, The History of the Russian Revolution, Londra, Pluto Press, 1985.

HOBSON, John, “What’s at Stake in the Neo-Trotskyist Debate? Towards a Non-Eurocentric Historical Sociology of Uneven and Combined Development” , Milennium: Journal of International Studies, Vol:40, Issue: 1.

YALVAÇ, Faruk, “Tarihsel Sosyoloji ve Uluslararası İlişkiler: Jeopolitik, Kapitalizm ve Devletler Sistemi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:10, Sayı:38. 2013.

[/vc_toggle]