Soğuk Savaştan Günümüze Batı Blokunun Uzak Doğu’daki varlığı

[irp posts=”6377″ name=”Vietnam Savaşı: Büyük Hezimet”]II. Dünya Savaşına kadar Uzak Doğu, Avrupalılar için sömürülecek ticaret merkezlerinden biriydi. Özellikle dönemin süper gücü İngilizler ve diğer Fransa, Hollanda gibi Batılı devletler Uzak Doğu’da ticari yollara hâkim olacak şekilde topraklara ve limanlara sahiptiler. II. Dünya Savaşı öncesinde cumhuriyeti ilan ederek binlerce yıldır süregelen monarşiyi yıkan Çin, II. Dünya Savaşı sırasında emperyalist Japon İmparatorluğu karşısında topraklarını savunarak savaştan galip ayrılmayı başardı.
Hemen ardından yaşanan Çin İç Savaşı ile komünist Çin Halk Cumhuriyetini ilan eden Mao, Uzak Doğu’daki hâkim güç olmak için bu bölgede komünizmi yaymaya devam ederek kapitalist Batılı devletlere adeta meydan okudu. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar ABD ile Çin’i karşı karşıya getirecek mücadele bu şekilde başlamış oldu.

Soğuk Savaş Dönemi

Konu Soğuk Savaş dönemi olduğunda oklar genellikle ABD-Sovyet mücadelesini ve Avrupa’daki Demir Perdeyi işaret eder. Fakat Soğuk Savaş sadece bu bölgeye özel bir mücadele değil, tüm dünyayı etkisi altına almış bir olaydır. Soğuk Savaşın sıcak temaslarını incelemek istiyorsak gözümüzü özellikle Uzak Doğu’ya dikmemiz gerekir. Çin İç Savaşından galibiyetle ayrılan Mao önderliğindeki Çin Komünist Partisi, bölgedeki hakimiyet alanını genişletmek ve bölgeyi kapitalistlerden temizlemek amacıyla Uzak Doğu ülkelerinde komünist partileri fonladı, açıktan veya gizli olarak silah desteği verdi. Bu faaliyetlerin sonucu olarak bölgede onlarca yıl boyunca batı ve doğu blokuna yakın devletler arasında sıcak çatışmalar meydana geldi. Bölgedeki bu sıcak çatışmaların en bilinenleri şüphesiz Kore ve Vietnam Savaşlarıdır.
Soğuk Savaşı çoğunlukla ABD-Sovyetler mücadelesi olarak nitelendirsek de Uzak Doğu’daki bu sıcak çatışmalar ABD-Çin mücadelesinin bir sonucudur. Çünkü Soğuk Savaş süresince Sovyetlerin etki alanı genellikle Doğu Avrupa iken Çin’in etki alanı Uzak Doğu’dur. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar Batılı devletlerin Uzak Doğudaki varlığını doğru anlayabilmek için yaşanan olayları, Batılı devletlerin bu olaylar çerçevesinde yaptığı müdahaleleri ve kurduğu organize örgütleri incelemek gerekiyor.

1950’den 1953 Yılına Kore Savaşı

II. Dünya Savaşında Japonya’nın mağlup olmasıyla Müttefik Devletlere teslim olan Kore, savaştan sonra ABD ve Sovyetlerin anlaşamadığı ilk konulardan birisidir. Bu anlaşmazlığı çözmek için Sovyet yanlısı Kuzey Kore ile Amerikan yanlısı Güney Kore kuruldu ve 38 enlem aralarında sınır olarak kabul edildi.
Henüz II. Dünya Savaşının ardından 5 sene gibi kısa bir süre geçmesine rağmen dönemin yeni süper güçleri ABD ve Sovyetler Kore’de karşı karşıya gelmişti. Sovyet destekli Kuzey Kore’nin işgali ile Doğu Bloku lehine başlayan savaş, Güney Kore’nin ABD desteğini almasıyla Batı Blokuna döndü. Savaşı döndüren Batı Blokunun Kuzey Kore’yi işgal etmeye başlaması ile Çin sınırına yaklaşması savaşa daha önce ilgisiz olan Çin’in tepkisine yol açtı. O zamana kadar Çin, bütün ilgisini milliyetçi Çin hükümetinin idaresinde olan Tayvan Adasının geri alınmasına vermişti. Ancak Amerikan müttefiki bir Kore kurulması Çin’i ciddi bir şekilde tehdit ediyordu. 38 enlemin geçilmesi durumunda savaşa gireceğini açıklayan Çin, BM birliklerinin durmaması sebebiyle aktif olarak Kuzey Kore’yi desteklemeye başladı. Kore Savaşı artık Kuzey-Güney Kore Savaşı değil Çin-ABD Savaşı olmuştu. Bu süre zarfında ABD pek çok kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne saldırarak Çin Komünist Partisinin iktidarını yıkmak istemişti. McArthur, bu amaçla atom silahlarının kullanılabileceğinden söz etmişti fakat bu saldırganlık Çin Halk Gönüllü Ordusunun başarıları sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı. Savaşın durağan bir nitelik alması ve iki tarafın da herhangi bir kazanç elde edememesi, tarafları barış görüşmeleri yapmaya itti. 1952 Nisan’ında başlayıp 159 oturum boyunca devam eden görüşmeler sonucunda ancak 1953 Temmuz’unda ateşkes antlaşması imzalandı. Ateşkes sonucunda sınırlar yeniden 38 enlem olarak ayarlandı. Savaşın galibi olmamakla beraber en büyük yıkımı Kore halkı yaşadı.

1951 – ANZUS Paktı

Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Pasifikte iki büyük rakibi Sovyetler ve Çin’e karşı en çok güvenebileceği müttefikleri İngiliz dominyonundan çıkmış Avustralya ve Yeni Zelandaydı. Kore Savaşı halihazırda devam ederken ABD Pasifik’teki faaliyetlerini ve güvenliğini arttırmak amacı ile bu iki devlet ile bir güvenlik antlaşması imzaladı.
İmzacı devletlerin adlarının baş harfleri dolayısıyla Anzus Paktı adını alan bu antlaşmaya göre, taraflar Büyük Okyanus bölgesinde herhangi bir saldırıya uğramaları halinde birbirlerine yardım edeceklerdi. Ayrıca ABD aynı yıl içinde Çin baskısını en yakından hisseden eski dominyonlarından Filipinler ile de bir güvenlik antlaşması imzaladı.

1954 – Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO)

Kore Savaşının yarattığı komünistler ile sıcak çatışma ortamı sonucunda Batı Blokunun Pasifik’e kıyısı olan ülkeleri özellikle Çin tehdidinden iyice endişelenmeye başladılar. Savaşın ardından Uzak Doğu’daki komünizme karşı olan organizasyonlarını düzenlemek için ve bölgedeki ülkelerin özellikle Çin’e karşı askeri ve ekonomik alanlarda iş birliği yapması amacı ile SEATO olarak bilinecek Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı kuruldu. 1949’da NATO’nun kuruluşu ile Avrupa’da Sovyetler’e ve etkisi altında olan ülkelere karşı Demir Perdeyi çeken Batı Bloku, aynı perdeyi Uzak Doğu’da Çin’e karşı çekme gayretindeydi. Halihazırda ANZUS Paktı ile Avustralya ve Yeni Zelandayla müttefik olan ABD, Çin’i Asya’dan da çevreleme planlarını yapıyordu. Bu amaçlar doğrultusunda Pakistan, Filipinler ve Tayland da SEATO’ya katılarak Batı Bloku Çin etrafında müttefik elde etti. Toplam 8 ülkeden oluşan SEATO, ayrıca Vietnam Savaşının sonunda komünistlerce işgal edilene kadar Güney Vietnam’ı ve Laos Krallığını da himayesi altına aldı. SEATO genel anlamıyla başarısız bir organizasyon olarak kabul edilir.
1977 yılında dağılan SEATO’nun dağılma sebepleri arasında iç çatışmalar ve anlaşmazlıklar genellikle kabul edilse de dağılmanın en büyük sebebi kuşkusuz Vietnam Savaşında alınan tarihi yenilgidir. Bahsedildiği üzere SEATO’nun Uzak Doğu’da Çin işgaline karşı himayesi altında tuttuğu Güney Vietnam’ı ve Laos Krallığını komünist işgale karşı koruyamaması örgütün dağılmasındaki en büyük husus oldu.

1955’ten 1975 Yılına Vietnam Savaşı

Birkaç yüzyıl İngiliz ve Fransız sömürgesi altında kalan Çinhindi bölgesi, II. Dünya Savaşı esnasında Japon İmparatorluğunun eline geçse de buradaki hakimiyeti uzun sürmedi. Japonya’nın mağlubiyeti ile Vietnam, Laos ve Kamboçya arasında üçe bölünen Çinhindi bölgesi, Vietnam’ın da 1954’te kendi içinde bölünmesiyle dörde bölünmüş oldu.
1954 Cenevre Konferansı ile kurulan Güney Vietnam, ABD’ye yanaşarak bölgedeki tansiyonu iyice arttırdı. Bunun sonucunda başlayan Vietnam Savaşı, 1945’teki Fransız işgalini başlangıç olarak kabul edersek 30 yıl kadar sürdü. Soğuk Savaşın en uzun süreli sıcak temasında kazanan taraf ise Doğu Bloku oldu. Sovyetlerin direkt müdahale etmediği bu savaşta Çin, Uzak Doğu’daki hakimiyeti eline geçirmeyi başararak ABD ve müttefiklerine ağır bir darbe vurdu. Savaşın sonucunda ABD’nin Uzak Doğu organizasyonu SEATO dağıldı ve SEATO’nun koruduğu Çinhindi devletlerinde (Laos, Kamboçya) komünist iktidarlar başa geçince devletler Çin’e yakınlaşmaya başladı. Bu sayede Uzak Doğu’daki Batı Blokunun varlığı çok azaldı.

1967 – Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN)

SEATO’nun devamı sayılabilecek bu organizasyon, Vietnam Savaşı sonucu Çinhindi bölgesine de yayılan komünizmin daha da güneyindeki Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur’a yayılmaması amacı ile kuruldu.
Daha sonradan örgüte komşu ülkelerden Brunei, Kamboçya, Laos, Myanmar ve Vietnam da katıldı. Kuruluş amacı her ne kadar komünizm tehdidine karşı birlik olsa da günümüzde bu teşkilat amacından çıkarak çoğunlukla ticari hacim ve ekonomik amaçlar üzerine kurulu bir hal aldı. Özellikle 1997 yılında Çin, Japonya ve Güney Kore’nin katılımıyla ASEAN Plus Three (ASEAN + 3) ve daha sonradan Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın katılımı ise ASEAN Plus Six (ASEAN + 6) kurularak teşkilatın ticari hacmi neredeyse tüm Uzak Doğu’yu ve Okyanusya’yı kaplayacak düzeye erişti. Türkiye ise 23 Temmuz 2010 tarihinde Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Dostluk ve İş birliği Antlaşması ile teşkilatın üye ülkeleriyle ticaret anlaşması yaptı.

Günümüz ve Sonuç

Soğuk Savaşın ardından sıcak çatışmaların çoğunlukla petrol bölgelerine kaymasıyla ve İngiltere gibi ülkelerin Uzak Doğu’daki sömürgelerini kaybetmesiyle beraber Batı Blokunun Uzak Doğu’daki fiili varlığı son derece azaldı. Günümüzde Çin’in özellikle Uzak Doğu ve Afrika ülkelerine borçlandırma karşılığı liman kiralama politikası sonucu Çin’in ticari hacmini büyüttüğünü gözlemliyoruz. Bu da tarihin ters şekilde tekerrür ettiğinin bir göstergesi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.evrensel.net/haber/329373/abdnin-asil-hedefi-kuzey-kore-degil-cin

Joseph Gabriel Starke, The ANZUS Treaty Alliance, Melbourne University Press, 1965

Southeast Asia Treaty Organization (SEATO), 1954 Office of the Historian. U.S. Department of State.
Archived from the original on 7 October 2012 Retrieved 3 October 2012

The Rise of China and Community Building in East Asia, Zhang Xiaoming, ASIAN Perspective, Vol. 30,
No. 3, 2006

ASEAN+3 or ASEAN+6: Which Way Forward?” (PDF). Kawai, Masahiro; Wignaraja, Ganeshan.
Retrieved 29 November 2018
[/vc_toggle]

Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu

Dağlık Karabağ sorununun geçmişi 1920’li yıllara kadar uzanıyor. Ermenistan ve Azerbaycan’ın SSCB’ye dahil olduğu yıllarda Dağlık Karabağ Azerbaycan’a bağlı otonom bir bölge haline geldi ve bu mevcut durum SSCB’nin dağılmasına kadar korundu. Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un tıkanan sistemin önünü açmak için 1985’te başlattığı açıklık (Glasnost) ve yeniden yapılanma (Perestroika) süreciyle beraber, Kafkasya’nın bütün sorunlu alanları gibi Dağlık Karabağ da gün ışığına çıktı.

[irp posts=”110″ name=”Azerbaycan ve Ermenistan Görüşmesi: Dağlık Karabağ”]

Bağımsız Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetinin 1991 yılında kurulmasının ardından, Dağlık Karabağ bölgesinde yaşayan Ermenilerin ayrılma ve Ermenistan Cumhuriyetine bağlanma talebi artmaya başladı. Bölgenin demografik yapısı zorunluluk göçler neticesinde Azerbaycan aleyhine değişim göstermiştir. Bunun neticesinde 1991 yılında yapılan ve bölgede kalan Azerilerin boykot ettiği referandumdan Ermenistan’a bağlanma kararı çıkmıştır. Ortaya çıkan bu tablo uluslararası kamuoyunda karşılık bulmamış ve Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması kabul edilmemiştir.

İki devletin bağımsızlığını kazanmasının ardından çatışma ve kaos ortamıhızlanmış olmakla birlikte ilk sıcak çatışma 1992 yılında yaşanmıştır. 1994 yılında son bulan savaşta binlerce insan ölmüş ve yaralanmıştır. Dağlık Karabağ’da yaşayan Ermeniler, savaş sonunda bölgenin tümünün kontrolünü ele geçirdikleri gibi komşu yedi bölgeyi (rayon) de işgal ettiler. Böylelikle Dağlık Karabağ ile Azerbaycan’ın doğrudan temas noktaları oldukça sınırlandı.

İki devletin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına (AGİT)  üye olmasıyla sorun uluslararası bir boyut kazanmış ve AGİT içerisinde kurulan Minsk Grubuyla çözüm arayışları ciddi bir şekilde başlamış oldu. Minsk Grubu, Karabağ Sorunu’nun müzakere yoluyla çözümü amacıyla ikili ve çoklu görüşmeleri sürdürüyor, taraflara çözüm önerileri sunuyordu. 20 yılda birçok farklı plan müzakere edildi. Minsk Grubu’nun 29 Kasım 2007’de Madrid’de taraflara sunduğu öneriler uzlaşıya en yakın plan oldu. 2009’da yenilenen ve Madrid Prensipleri olarak adlandırılan plan şu maddeleri içeriyordu:

1- Dağlık Karabağ’ın çevresindeki işgal edilmiş bölgelerin Azerbaycan kontrolüne bırakılması,

2- Dağlık Karabağ’a güvenliğini ve kendi yönetimi garanti edecek şekilde ara bir statü verilmesini ve nihai statüsünün daha sonra belirlenmesi,

3- Ermenistan ile Dağlık Karabağ’ın irtibatını sağlayan koridorun açılması,

4- Yerlerinden edilmiş kişilerin topraklarına dönmesi,

5- Barış gücünün işlevini yerine getirecek şekilde uluslararası güvence sağlanması.

Bölgede yaşanan çatışma ortamının 1994 yılından sonra en hareketli olanı ve kayıplara sebebiyet vereni, 2014 yılında yaşanmış ve çatışma sonucunda 13 Azerbaycan askeri şehit olurken 20 Ermeni askeri de hayatını kaybetmiştir. 2020 yılından yaşanan çatışmalar sonucunda ise ilk kez bir Azerbaycanlı General şehit olmuştur. Ermenistan’ın bu saldırısı dünya kamuoyundan ciddi tepkiler görmüş ve Azerbaycan lehine destek açıklamaları arka arkaya gelmiştir.

Azerbaycan’a en büyük desteği veren ve yardımı yapan ülke olan Türkiye, bu saldırının arkasından bütün gücüyle Azerbaycan’ın yanında olduğunu açıkladı.

KARABAĞ SORUNUN ARKASINDAKİ GÜÇ

Azerbaycan ordusu, askeri varlığını ve gücünü ilk sıcak çatışmanın yaşandığı 1991 yılından bu yana oldukça geliştirdi ve bölgesinde güçlü bir askeri envantere sahip ülke konumuna geldi. Söz konusu bu gelişim çerçevesinden bakıldığında Ermenistan endişe ve tedirginliğini anlamak mümkün hale geliyor. Bölgenin büyük güçlerinden biri olan Rusya, Güney Kafkasya bölgesindeki bu çatışmanın devam etmesinden ve kargaşanın devamlılığından yana açıktan olmasa da gizliden bir destek veriyor. Rusya çatışmaların ne büyümesini ne de tamamen durmasını istiyor. Güney Kafkasya’da çıkması muhtemel bir savaşa Rusya’nın müdahil olması, hem bir maliyet hem de taraf olmanın sonucuna paralel olarak siyasi çözümsüzlüğü beraberinde getirecektir. Keza Güney Kafkasya bölgesindeki çatışma ortamının sona ermesi de Rusya’nın işine gelmeyecektir, çünkü bölgede iç ve dış siyasi sorunlarını çözmüş, askeri güç anlamında büyümeye devam eden ve arkasına Türkiye’nin desteğini almış bir Azerbaycan’ın varlığı Rusya için büyük risk teşkil edecektir.

Güney Kafkasya bölgesinde yaşanılan sıcak çatışmanın ardından Azerbaycan medyasına yansıyan bir haber, bölge dengelerini değiştirecek cinsten önem arz etmektedir. Haberde; 17 Temmuz-1 Eylül tarihleri arasında Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahası kullanılarak Rusya’dan Ermenistan’a büyük miktarda silah taşındığı iddiası yer alıyordu. Rusya tarafı bu taşınan yüklerin Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nün askerlerinin değiştirilmesi ve askerlerin fiziki şartlarının iyileştirilmesi amacıyla inşaat malzemeleri olduğunu ifade etmesi Azerbaycan’ı tatmin etmedi.

Son yıllarda Azerbaycan ve Türkiye’nin Rusya aleyhinde bir ittifakta yer almamasına rağmen, Rusya’nın Ermenistan’a yaptığı silah sevkiyatı izaha muhtaçtır. Rusya BMGK kararlarını ihlal ederek, Minsk Grubundaki eş başkanlık görevine uygun olmayan bir politika gütmektedir.

Rusya çeşitli vesileler ve talepler doğrultusunda Ermenistan ordusuna kredi sağlamakta ve bu sağlanan krediler çerçevesinde Ermenistan’a silah satmaktadır. 2016’da yaşanan 4 günlük savaşta Azerbaycan’ın bazı stratejik üstünlüklerinin kendisini işgalden kurtarmasından sonra Rusya Ermenistan’a İskender-M füzelerini yerleştirdi. Rusya’dan özellikle bu silahları aldıktan sonra Ermeni yetkilileri Azerbaycan ve Türkiye’yi ortak enerji ve taşımacılık projelerini vurmakla tehdit etmeye başladılar.

Rusya’nın Ermenistan’a silah desteğinde bulunmasının bir takım sebepleri vardır. Bu sebeplerden bazıları şöyledir; NATO’nun Kafkasya topraklarında yayılmasının önüne geçmek, Türkiye’yi doğu sınırında baskı altında tutmaktır. Asıl önemli diğer iki sebep ise şöyle göze çarpmaktadır; Ermenistan’ı kendisine bağlı bir devlet haline getirerek siyasi ve askeri yönden yardıma daima muhtaç hale getirmek, gelişen Azerbaycan ekonomisi ve askeri gücüne karşı bölgedeki çatışma ortamını dengede tutmak.

[irp posts=”127″ name=”Türkiye’nin Komşusu: Azerbaycan Özerk Bölgesi Nahçıvan”]

Rus Savunma Bakanı Şoygu,  Azerbaycan’a gerçekleştirmiş olduğu ziyaretinde mevkidaşı Zakir Hasanov ile de görüşmüştür. Bu çerçevede, ziyaretin asıl amacının Azeri basınına yansıyan haberlere göre, Azerbaycan ile askeri-teknolojik anlamda yeni anlaşmaların imzalanması olduğu ifade edildi. Böylece Rusya Ermenistan’ı silahlandırırken aynı zamanda Azerbaycan’a silah satmayı hedeflemekte ve çatışma ortamından en büyük faydayı sağlamayı amaçlamaktadır.

Barış YÜKSEL
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Karabağ_Savaşı

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dağlık_Karabağ_sorunu

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/daglik-karabag-sorununda-cozum-uzak/1387223

http://www.aljazeera.com.tr/dosya/kafkasyanin-acik-hesabi-daglik-karabag

https://tr.wikipedia.org/wiki/AG%C4%B0T_Minsk_Grubu

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/rusya-ermenistana-neden-silah-gonderiyor/1967531

Emine Vildan ÖZYILMAZ, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ“

Gülşen PAŞAYEVA, Irada BAĞİROVA, Kamal Makili-ALİYEV, Ferhad MEHDİYEV- SSCB`DE YARI-ÖZERKLİĞİN HUKUKİ DURUMU: DAĞLIK KARABAĞ ÖZERK BÖLGESİ ÖRNEĞİ

Toğrul Aliyev- Dağlık Karabağ Sorunu ve Uluslararası Örgütler
[/vc_toggle]

Panama Kanalı’nın Tarihi ve Stratejik Önemi

Boğazlar doğal bir oluşum sergileyen su yollarını temsil ederken kanallar, boğazların suni halidir. Boğazlar nasıl ki iki denizi birbirine bağlıyorsa kanallarda da amaç, iki denizin bağlanması ile kestirme bir yol elde etmektir. Kanalları üstü açık su tüneli gibi düşünürsek doğrusu yanılmayız. Encyclopaedia Britannica’ya göre dünya üzerinde 48 tane önemli kanal bulunmaktadır. Kanallar, ulaşım yollarını kısaltmanın yanında stratejik ve jeopolitik önem de teşkil ederler. Yani getirilerini, maddi kazanç yanında siyasi, askeri ve kültürel önem olarak sıralayabiliriz. Yazıda “Panama Kanalı” anlatılıp, önemine ve siyasi gelişimine değinilecektir.

Kanalın Projesi ve Yapım Aşaması

Kanal 19 Yüzyılın son çeyreğinde, Fransızlar tarafından jeo stratejik çıkar ve yeni sömürgeler elde etmek amacıyla açılmak istendi. Bu erek doğrultusunda, Süveyş Kanalının da proje sahibi olan Ferdinand De Lesseps, Panama Kanalını bir şirket halinde yürütmek için faaliyete geçti (Akman, 2016).
De Lesseps 1979’da çeşitli ülkelerden gelen 22 tane teknik uzmanla bir toplantı düzenlendi ve projeyi tasarlamaya koyuldu. Fakat bu uluslararası toplantı sonucu varılan nihai rapor, sonrasındaki revizeler, kazı için gereken ölçek, proje için Panama’da kalmanın getirdiği zorluklar, önemli oranda yanlış hesaplanmıştı. Proje başladı fakat bunu teknik yetersizlikler takip etti. Örneğin kanal için yapılan kazı çalışmasında, ortaya çıkan atıkların nakledileceği araçlar bile yeterli değildi. Bunu takiben toprak kaymaları gerçekleşti ve salgınlar ortaya çıktı. Sıtma, sarı humma gibi hastalıklar ve iş kazaları nedeniyle 20.000’den fazla insan yaşamını yitirdi. Mevcut sermayenin tamamını harcadıklarında ise kanalın yalnızca %30’u tamamlanabilmişti. Hal böyle olunca proje 1989 yılında durduruldu ve 15 yıl boyunca öylece kaldı [1]. Fransızların iflas eden projesini 1904 senesinde ABD devralarak, 1914 yılında kanalı tamamladı. Kanalın tamamlanması meşakkatli bir süreçten geçti; zira totalde 27.000’den fazla kişi kanalın yapım aşamasında hayatını kaybetti. Kanal 287.000.000 milyon dolarlık maliyeti ile hala “dünyanın maliyeti en yüksek kanalı” unvanını korumaktadır. Fakat maliyetinin bu kadar yüksek olmasına ve kanal yapım aşamasında binlerce insanın canından olmasına rağmen, daha sonradan detaylandıracağımız üzere, Panama halkının refah seviyesinin ciddi oranda artmasını sağlayan yegâne unsur haline geldi [2]. Panama Kanalı Atlantik ve Pasifik okyanusları arasında 77 kilometre uzunluğundadır. Günümüzde kanalda 10 kişi çalışmaktadır ve kanal her gün her saat açık olup transit hizmetini vermeye kesintisiz devam etmektedir [3].
(Panama Kanalı yapım çalışmaları)
Panama Kanalı, Kuzey Amerika’nın en güney kısmında olan Panama Cumhuriyeti devletinin sınırlarında bulunmaktadır. Kanal sayesinde gemiler Güney Amerika’nın en güney kısmındaki Horn Boğazını dolaşmadan Pasifik okyanusundan Atlas okyanusuna 15 kilometrelik yol tasarrufu yaparak geçebilmektedirler.
Kanal diğer kanallardan farklı olarak ortasında deniz seviyesinden 28 metre yükseklikteki Gotun gölünü bulundurmaktadır. Gotun gölü doğal yollarla değil Gotun barajı yapımı sırasında taşan sular sayesinde yani suni olarak meydana gelmiştir. Kanalda hiç balık bulunmamasının nedeni de gölün deniz seviyesinden yüksekte olmasından kaynaklanmaktadır. Gölün iki yüzeyinin de okyanuslardan daha yüksekte bulunması, kanalın asansör gibi kademeli bir şekilde yükselerek tasarlanması sonucunu doğurmuştur. Kanaldaki yükselen havuzlar sayesinde gemiler Gotun gölüne ulaşır ve gölü geçtikten sonra tekrar havuzlar sayesinde kademe kademe aşağı indirilerek kanalın tamamını deniz seviyesinde geçmiş bulunur. Kanal geçiş süresi yaklaşık 9 veya 10 saati bulmaktadır ve kanaldan yılda ortalama 15 ila 20 bin gemi geçmektedir [4].

Kanalın Stratejik ve Jeopolitik Önemi

Günümüzde siyasi coğrafyanın kapsadığı terimlerden biri olan jeopolitik kavramı “yer” (jeo) ve “siyaset” (politik) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Jeopolitik, doğal kaynakların, iletişim hatlarının, güç merkezlerinin, yer yapılarının, iklimlerin coğrafyadaki dağılımını tanımlarken jeostrateji jeopolitiğin yorumlanmasından ibarettir. Jeostrateji jeopolitiğin bir sonucu değildir, jeostrateji insanların coğrafyayı kullanış ideolojilerinin sonucu olarak ortaya çıkar ve çok hızlı değişimler gösterebilir. Fakat jeopolitik yapının değişimi yıllar ve asırlar gibi uzun zamanlara tabidir. (Akengin, 2012: 7-10)
Dünya ticaretine baktığımız zaman ithalat ve ihracat işlemlerinin büyük bir bölümü, yaklaşık olarak %80’lik kısım, hala deniz yoluyla yapılmaktadır. Ticaretin büyük oranda deniz yoluyla gerçekleşmesi ise boğazların, limanların, kanalların vs. stratejik ve jeopolitik açıdan önem kazanmasını beraberinde getirmiştir. Su geçiş yolları iki bakımdan uluslararası öneme sahiptir; birincisi stratejik ve askeri, ikincisi ise ekonomik ve ticari önemdir. Askerî açıdan su geçiş yollarına sahip olan devlet kara veya deniz askeri tatbikatlarında bu yolları kendi isteğine göre açıp kapayarak büyük bir avantaj sağlar. Ekonomik olaraksa, gemi geçiş ücretleri, su geçiş yolunun önemine göre ülkeye çektiği turist sayısı, bu geçiş yollarında istihdam eden çalışanlar sayesinde önem arz eden bir durum halini alır. Örneğin Panama kanalının genişletilmesiyle tonajı daha yüksek gemilerin satışı artmış, kanal sayesinde gemi üretim fonksiyonları genişlemiştir.
(Panama ve Süveş Kanalları’nın geçiş güzergahları)
2007 yılında başlatılan kanalı genişletme çalışmaları 2016’da tamamlanmış ve tonajlar 50 ila 79.000’den 170.000’e çıkarılmıştır. Ayriyeten deniz taşımacılığı demir, kara ve hava taşımacılığına nispeten çok daha düşük maliyettedir ve bu su geçiş yolları sayesinde de yakıt tasarrufu sağlanmaktadır. Panama kanalı 15 km tasarruf sağlamakla birlikte hem gemi amortismanına katkıda bulunmaktadır hem de yakıt tasarrufundan kazandırmaktadır. Dünyanın en pahalı kanalı olan Panama’nın geçiş ücretleri 100 dolar ila 250 dolar arasında değişmektedir. Ücretlerin bu kadar yüksek olma nedeni hem yapım maliyetinin çok yüksek meblağlarda olmasıydı hem de kanaldan geçmeyip Horn burnu dolaşılırsa hemen hemen maliyetlerin denk gelecek olmasıdır (Koday v.dğr., 2017, 3-27). Kanalın yapım maliyetini günümüz parasının değeri ile mukayese ettiğimizde 7 milyar dolara denk geldiğini görmekteyiz. Çoğu kaynağa göre yılda 14.000-20.000 arasında gemi geçmektedir. 14.000’i baz alarak 100 dolardan hesapladığımızda ise kanalın yılda en az 1,4 milyar dolar kazandığını söyleyebiliriz. Peki kanal kim tarafından nasıl işletiliyor ?

Panama Kanalı İdaresi

Panama, 1903 yılında ABD ile “Hay – Bunau – Varilla” anlaşmasını imzalayarak, yıllık ödemeler karşılığında kanalı inşa etme, işletme ve kanalın her iki yakasında 8 kilometrelik bir alanı denetleme hakkını ABD’ye verdi. Anlaşmanın imzalanmasının akabinde “Panama kanalı bölgesi” oluşturuldu. 1951 yılında bir düzenleme yapılmaya karar verildi.
Buna göre kanal çevresindeki arazilerin yönetimi “Panama Kanalı Şirketi” ile “Panama Kanal Bölgesi Yönetimi” isimli ve birbiriyle yakından ilişkili iki ABD kuruluşuna devredildi. Panama Kanalı Şirketi kanalın işletilmesinden sorumluyken, Panama Kanal Bölgesi Yönetimi isminden anlaşılacağı üzere kanalın yönetiminden sorumluydu. Panama Kanal Bölgesi valisi ABD başkanı tarafından atanırdı. Kanalın iki bölgeye ayrılması ABD ille Panama arasında gerginliklere neden oldu. Kanal üzerine inşa edilen Amerika köprüsünün açılışında protestolar ve iki yıl sonra 1964’te ciddi ayaklanmalar meydana geldi. Ayaklanmalar ve çeşitli direnişlerle 1977 yılında ABD ile bir anlaşma imzalandı ve Panama Kanal Bölgesi 1979’dan itibaren doğrudan Panama’nın yönetimi altına girdi. Ayrıca kanaldaki her türlü denetimin de Panama’ya bırakılacağı ve 1999’a değin kanalı işletecek ortak bir Panama – ABD komisyonu oluşturuldu [5]. Fransa kanalı yapmaya ilk niyetlendiğinde elbette çıkar ölçütleri ön plandaydı fakat ABD kanalı devraldığında, çıkardan daha üstün menfaatler güdüyordu. ABD kanalı devraldığı vakit aslında Panama Cumhuriyeti diye bir devlet yoktu. Panama o zamanlar Kolombiya’nın bir parçasıydı. Dönemin ABD başkanı Thedore Roosevelt, kanalın geçmesi planlanan kara parçasını bir Kuzey Amerika konsoryimuna katılmayı sağlayacak anlaşma imzalanması talebinde bulundu. Kolombiya reddetse de Roosevelt kararlıydı ve 1903 yılında Amerikan savaş gemisi Nashville’yi bölgeye yolladı.
(ABD’ye ait Nashville savaş gemisi)
Kolombiya’ya giden ABD askerleri oranın popüler bir yerli milis komutanını öldürüp Panama’nın bağımsızlığını ilan etti. Elbette bağımsızlığın ilanını, ipleri tamamen kendi ellerine alacaklarını sağlayacak, yeni kukla bir hükümet kurmaları takip etti. Bu anlaşma ABD’nin kanal üzerinde tam hakimiyet kurmasını sağlayacak bir meşruiyet sağladı ve kanal, yapımından sonra yıllarca ABD’nin yönetimi/denetimi ile çalıştı. Anlaşmayı imzalayanlar ise Fransız mühendis Philippe Bunau Varilla (ilk proje ekibinden yetkili kişi olarak Philippe’yi seçmişlerdi) ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Hay vardı, gariptir ki imzacılar arasında hiç Panamalı yoktu. Bunun akabinde Panama elli yılı aşkın bir süre boyunca Washington ile güçlü bağları olan “zengin aileler oligarşisiyle” yönetildi. 1968 yılında Panama’da darbe yapıldı ve Omar Torrijos aktif olarak darbenin içinde yer almamasına rağmen devlet başkanı olarak ortaya çıktı. Torrijos halk tarafından sevilen bir askerdi. Panama’nın en önemli askeri birliği konumundaki Milli Muhafızlar’da askerlik mesleğini yaptığı sıralarda halkla içli dışlı olur, politikacıların giremeyeceği kenar mahallelerde toplantılar düzenler, işsizlere iş bulmaya çalışırdı. Torrijos Panama Cumhuriyeti’nde ABD eğitim merkezleri istemediğini ve Panama kanalını da Panama Cumhuriyeti sınırlarında kabul ettiğini açıkça ortaya koymuştu. Öyle ki Torrijos’un o dönemlerde billboardlarda asılı posterlerinde “Omar’ın ideali özgürlüktür; bir ideali yok edecek füze henüz icat edilmemiştir!” deyişleri yer alıyordu. Torrijos kanal için mücadele eden başlıca isimlerden biriydi. Kanal üzerinde yapılan Amerika köprüsü ile başlayan protestolar, Omar Torrijos ve destekçilerinin mücadelesi kanal için müzakerelerin başlamasını sağladı. 1977 yılına gelindiğinde gerçekten de kanal, ABD’nin o dönemki başkanı Carter’in imzaladığı anlaşma ile Panama Cumhuriyeti’ne bırakıldı (Perkins, 2005). Aslında kanalın Panama’ya bırakılmasını ön gören anlaşma iki aşamalıydı. Anlaşma, 1977’de imzalandı ve akabinde 1999’da tam çekilmenin planlanması ile oluştu. Torrijos 1978’de seçimler başladığında Ulusal Muhafızlara komutanlık etmeye devam etmesine rağmen başkanlık için adaylık statüsünde bulunmadı [6].
(Carter ve Torrijos)
Takvim 31 Temmuz 1981 tarihlerini gösterdiğinde Omar Torrijos, bindiği Ulusal Muhafızlar askeri uçağının, başkentin 65 mil uzağında kalan Penonome kasabası ile Coclecito köyü arasında kalan ormana düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. Ulusal Muhafızlar uçak kazasının kötü hava şartları nedeniyle gerçekleştiğini duyurdular. Omar Torrijos’un aleni bir ideolojisi yoktu, ülkesi için vatansever bir milliyetçi idi fakat ABD onu zaman zaman solcu olarak nitelendiriyordu. Bu nitelendirmenin sebebi ise Küba’da Fidel Castro, Libya’da Muammer El Kaddafi gibi isimlerle görüşmesinden dolayıydı [7]. Kanal 1999 yılında ABD eski başkanı Jimmy Carter’ın da katılımı ile düzenlenen bir törenle teslim edildi. 1977’de senato kanalı bırakmayı bir oy ile kabul etti ve kanalı bırakmak istemeyenler Jimmy Carter’ı suçladı. Kanalın bırakılmasıyla 360.24 dönümlük arazi kaybedildi ve kanal ABD askerinden ve sivil yönetiminden arındırıldı. Kanal Panama’ya bırakılmış olsa da ABD bir süre Panama’daki üslerini kullanmaya devam ederek El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Küba gibi ülkelere müdahalede bulunmaktan geri kalmadı [8].

SONUÇ

Panama kanalı yalnızca ekonomik veya askeri çıkar güden bir proje değil, Panama Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çımasına vesile olmuş bir yapıdır. Bu bağlamda jeopolitiğin jeostrateji için önemine bir kez daha vurgu yapmalıyız. Jeopolitik önem, sahibi tarafından rasyonel bir şekilde kullanılmazsa onu kullanmak için sırada bekleyen başka unsurlar mutlaka olacaktır. Yazıda anlatıldığı üzere Panama kanalı jeostratejik önemini teşkil eden mükemmel koordinatlara sahipti. 20 Yüzyılda refah seviyesi az gelişmiş bir coğrafya olarak ekonomik bağımsızlığını koruyamadı ve ülkenin GSMH’sinde büyük bir paya sahip olan Panama Kanalı üzerinde ABD hâkim kaldı. ABD Panama’daki varlığını, Panama hükümetin başına kukla başkanlar koyarak bir süre rahatça sağladı fakat zamanla kanalın önemi/kazancı büyük olduğu için kaybı da o kadar büyük gözükmeye başladı. Özellikle kanalın üzerinde yapılan Amerika köprüsü ile fiili anlamda direnişe geçen halk, kanalın artık kendi ülkelerine bırakılmasını istiyordu. Tabi ki her mekanizmanın olduğu gibi burada da hareketin bir beyni vardı; General Omar Torrijos. Panama devletinin en önemli ordularından birinde asker olan Torrijos, baştaki hükümeti darbe ile indirerek illegal bir şekilde hükümet komutasını eline aldı ve kanalın Panamalılara geçeceği anlaşmayı imzalayana kadar başta kalıp, anlaşma imzalandıktan sonra tekrar orduya döndü. Kanalın Panama’ya bırakılacağı anlaşma elbette zaman zaman çatışmalar çıkardı. Anlaşma ABD senatosunda +1 oy farkı ile kabul edildi fakat ABD’liler bu anlaşma için Carter’ı suçladılar. Ve anlaşma iki aşamalı olduğundan dolayı, yani teslimatın tamamı 1999’da gerçekleşecek diye planlandığı için de Torrijos linçe maruz kaldı. Kanalın tam teslim tarihi gelmeden Torrijos bir uçak kazasında yaşamını yitirse de kanal 1999’da tam olarak Panama’ya bırakıldı.
(Omar Torrijos Herrera)
Kanal Panama ülkesinin ekonomik olarak en önemli gelir kaynağı olmakla birlikte askeri olarak da büyük bir avantaj sağlamaktadır. ABD dünyanın süper gücü olarak çevre ve yarı çevre ülkelerde uyguladığı sömürü politikasını Panama’da da değişik versiyonlarda devam ettirmektedir. Bunların başında kullandığı askeri üsler gelmekte olup, olası bir savaş durumda hem Pasifik hem de Atlas okyanusunda, kanalı kullanması gerekirse kanalı kullanarak çok rahat bir şekilde donanmasını konuşlandırabileceği düşünülmektedir. Günümüz liberal dünyasında elbette büyük balık küçük balığı yiyecektir fakat Torrijos’un dediği gibi; “İdeolojileri yok edecek bir silah henüz bulunmadı.” ABD’nin Panama’da uyguladığı bu plan aslında günümüz “yap-işlet- devret” politikasının bir sonucudur ve benzer projelerin daha binlercesi vardır. Panama da dahil olmak üzere çevre ve yarı çevre ülkeler yabancılara “yol, köprü” gibi geliri stabil olan yatırımları yaptırtmadan önce iki kez düşünmelidir. Neo-Merkantilist teoriye göre bu tarz yapılar yabancı devletlere yaptırılıyorsa, projeyi yapan yabancı devlete “teknolojisini projenin yapılacağı ülkeye getirmesi” şartı konmalıdır. Böylece projeyi ilk etapta yabancı bir devlete yaptıran ülke, ikinci bir projede böyle bir bağlılıkla karşı karşıya kalmayacaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.bunkerist.com/panama-kanalinin-hikayesi-ve-verdigi-ders/

[2] https://kadirhoca.com/panama-kanalinin-ozellikleri/

[3] https://www.pancanal.com/eng/acp/asi-es-el-canal.html

[4] https://www.yenihaberden.com/muhendislik-harikalari-suveys-ve-panama-kanallari-
618995h.htm

[5]https://www.biyografi.info/bilgi/panamakanali#:~:text=%C4%B0n%C5%9Faat%20ABD%20taraf%C4%B1ndan%20tamamlanm%C4%B1%C5%9F%20ve,%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fan%C4%B1%20bu%20s%C3%BCre%C3%A7te%20can%20vermi%C5%9Ftir.

[6 ] https://www.britannica.com/biography/Omar-Torrijos

[7] https://www.nytimes.com/1981/08/02/obituaries/panama-leader-killed-in-crash-in-bad-weather.html

[8 ] https://www.evrensel.net/haber/119256/abd-panama-kanali-ni-birakti

[9] Perkins, John. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. 27 Baskı. İstanbul: A.P.R.I.L Yayınları,
2003

[10] Akengin, Hamza. Siyasi Coğrafya İnsan ve Mekân Yönetimi. 2 Baskı. Ankara: Pegem
Yayınları, 2012

[11] Akman, Mehmet Akif. Kanal İstanbul’un Hidrolik Modellemesi (Yüksek Lisans Tezi,
İTÜ, 2016), 16-20.

[12] Koday, Zeki – Koday, Saliha – Kaymaz, Çağlar Kıvanç. “Dünyadaki Bazı Önemli
Boğazlar ile Kanalların Coğrafi Özellikleri ve Jeopolitik Önemleri”. Atatürk Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 879-910 (Mart 2017): 2-27.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/468195
[/vc_toggle]

Avrupa-Merkezciliğin Oryantal Despotizmi

Avrupa-merkezcilik, var olan dünyanın en iyisinin Batı olduğunu ve böyle bir dünyada yaşamak için Batı merkezinin oluşturduğu küreselliği savunan görüştür. Burada esas olan dünyaya Avrupalı gözlükten bakılması gereğidir. Bu bağlamda tüm dünyaya Avrupa’yı ‘medeniyetin saf beşiği’ olarak gösterilmesi başta olmak üzere bütün kusursuz kavramları evrensel kabul ettiren bir paradigmadır. Yine bu ölçütte kullanılan Oryantal Despotizm kavramında ise Doğu’nun geri kalmışlığını ve barbarlıklarını bütün kusurlu ifadelerle zihinlere kazıma gayesi güdülmüştür.

Foucault’ya göre tarihin modern anlamda vuku bulması 19.yüzyıl Avrupası’nda cereyan etmiştir. (1) Batı tarih sahnesini kendi saf medeniyeti ile başlatmış, Doğu’nun zirvede olduğu dönemleri karartmış ve evrene Avrupa-merkezci algısını sindirmiştir. Avrupa-merkezci tarihin mantığı, geleceği geçmişle temellendirme amacı taşımasıdır. Batı “tarihsizler”, “tarihe girmeye çalışanlar” ve “tarihe geç kalmışlar” olarak baskı yaptığı madun kitle üzerindeki hegemonyasını tarih yazarak perçinlemiştir. (2) Avrupa-merkezli bakış açısından ‘Aydınlanma’ dönemine getirilen yorum Avrupa kıtası için yeni bir döneme açılan sayfadır. Ortaçağ ise Avrupa’nın çökerttiği bir karanlık olarak perde arkası kalmış, Aydınlanma ile de kendisini dünya sahnesinin ışıklarında var etmiştir. J. M. Blaut Avrupa’nın dönüm noktasını ve Avrupa dışında kalanların etkisizliğini 1492’de yani Rönesans ile başladığını savunmuştur. (3) Bu tarih akıllara Amerika kıtasının keşfi olarak kazınsa da esasen bir kıtanın sömürgeleştirildiği dönemin başlangıcı olarak ifade edilebilir.

John Hobson Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri adlı eserine giriş yaparken; “bize hem okulda hem de dışarda öğretilenler şuydu: Batı diye bir oluşum var ve Batı diğer medeniyetler karşısında (örneğin; Doğu) bağımsız bir toplum olarak düşünülebilir. Batı’nın özerk bir soyağacı olduğuna, bunun da Antik Yunan’dan Roma’ya, Roma’dan Hıristiyan Avrupa’ya, Hıristiyan Avrupa’dan Rönesans’a, Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Aydınlanma’dan Siyasi Demokrasi ve Sanayi Devrimi’ne uzanan bir sıra izlediğine inanarak yetiştirildik” şeklinde ifade etmiştir. (4) Avrupa-merkezcilik yaşanan dünyanın Batı ölçütünde kusursuz olarak kabul edilmesini Batı tarafından oluşturulan bir küreselliği savunmaktadır. Akılcılık ve ilerlemecilik çerçevesinde kullandıkları bu basmakalıp kilit kavramları Batı kendi bünyesinde barındırmış ve bu kavramların Doğu’ya atfedilemeyeceğine inandırmıştır. Sömürge olan kesim bu dar kalıplar içinde Batı’nın dayattığı hikayeye inanmaya maruz kalmıştır. Sosyal bilimler Avrupa-merkezci düşüncenin yayılmasında basamak rolünü üstlenmiş ve kapitalizmin dünyada modellenmesinde de yine bonus bir güç olmuştur. Sosyal bilimlerin vuku bulması ile kapitalizmin aynı zaman ve mekanda gelişmesi sosyal bilimlerin sömürgeciliğin meşrulaşmasında taze kan olmuştur. Batı sadece kendisinde var ettiği ‘bilimi’ bir ideolojik olarak sosyal bilimlerde kullanmıştır. Bu bağlamda Wallerstein’in özellikle sosyal bilimlerin içinde bulunduğu modern bilimi “kapitalizmin evladı” olarak göstermesi ve “ona bağımlı” (5) olarak ifade etmesi yerinde olacaktır.

John Hobson Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri isimli yapıtında bir “medenilik ligi tablosu”ndan bahseder. Bu tabloda İngilizler kendilerini birinci lige yerleştirmişlerdir. Kıta Avrupası ülkeler birinci bölüme, sarı ırk ikinci bölüme, üçüncü dünya ülkeleri üçüncü bölüme ve siyahlar dördüncü bölüme konuşlandırılmıştır. (6) Ortaya atılan ve gerçekliği olmayan bu tablonun işlerlik kazanması misyonu sosyal bilimlerde toplanmıştır. Sosyal bilimler Batı’ya her türlü zarafeti, kusursuzluğu, aklı, bilimi ve teknolojiyi en üst düzeyde olduğunu gösterirken Doğuluların da bir o kadar barbar, zekadan yoksun, işlevsiz, sıfır noktasında olan toplum olarak lanse etmiştir. Doğu sürekli acınası konumda olan ve gelişmek istemeyen masum bir çocuk sıfatına büründürülmüştür. ( Peter Pan Teorisi) Doğu fazlasıyla aşağı bir konumda yer alırken Batı ona yardım eli uzatan modern bir toplum olagelmiştir. Zira emperyalizmin Doğu’nun ilkelliğine karşı ‘yardım eli’ misyonunda ortaya çıktığının da altını çizmek gerekir. Batı tarafından oluşturulan Doğu vizyonunun sorgulanması ve uluslararası ilişkiler teorilerine yeni yaklaşımlı bakışlar kazandırması akademisyenlerin Doğu’nun neden öznesel değil de nesnesel olduğuna açıklık getirmek istemelerinden kaynaklanır. Batı merkezli bir bilimin var oluşu ve bu bilimde Doğu’nun gelişmemiş bir toplum lansesinin ilkel bir üslupla ifade edilmesi Avrupa-merkezci görüşe getirilen eleştiri hususunda oldukça yanlış ve irrite edici bir durum olarak değerlendirilmiştir. Avrupa-merkezci görüşte her şeyin ilki Batı’ya özeldir dolayısıyla geri kalanlar Batı’nın türevleridir yani taklitçisi oldukları düşüncesi yer etmiştir.

Edward Said’in 2003 yılında yayımlanan Orientalism adlı eserinde şu ifadeler yer almaktadır: “Medeniyetin iman edilmiş tantanasından çok, birlikte yaşayan, birbirinden etkilenen kültürlerin ortak çalışmaları üzerine yoğunlaşmalıyız. Ancak bu tür kapsamlı bir algı için zamana, sabırlı olmaya, etki ve tepkinin süratle alınmasını bekleyen bir dünyada sürdürülmesi çok güç olan yorum gruplarına duyulan inançla desteklenen şüpheciliğe ihtiyaç vardır.” (7)

 

Uluslararası ilişkilerde yeni bir yaklaşım olan “Eşitsiz ve Birleşik Gelişme” (EBG) kavramını ilk ortaya atan Trotsky’dir.  Rusya’da kapitalizm kök salmadan yeni bir devrimin olma olasılığı üzerinde durmuştur. (8) Justin Rosenberg ve John Hobson EBG’yi tarihsel gelişimin tamamında bir sosyolojik özellik kisvesi altında değerlendirmişlerdir. (9)  Batılılar 9. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kendi gelişimlerine bir katkıda bulunamamışlardır. Fakat söz konusu yıllarda Çin, dünya için hayati öneme sahip teknolojik gelişmelerin öncüsü idi. Keza pusulayı, barutu ve matbaayı Çin icat etmiştir. Ayrıca Müslüman bilginlerin yaptığı araştırmalar ve özellikle geometriye yaptıkları katkılar açıkça belirtilmiştir. İngiliz sanayileşme sürecinin başat endüstri alanının pamuk ve demir/çelik olduğu bilinmektedir. Avrupa-merkezci görüşün yok saydığı Hindistan bu endüstrilerde 19.yy olmasa bile 18.yy’da zirve konumdaydı. Hindistan’ın 19.yy’da birçok Avrupa ülkesinden daha yoğun ve geniş ticaret ağının olması da Avrupa-merkezci görüşün ortaya çıkardığı ‘oryantal despotizm’in bir mit olduğunu kanıtlar niteliktedir. (10) Verilen bu örnekler nezdinde Birleşik Gelişmeden Çin, Ortadoğu ve Hindistan’dan taklit etme suretiyle büyük ölçüde yararlanan Avrupa ülkeleri geri kalmışlığın avantajını bir fırsat olarak bilmiş ve zaten var olanı kendilerine mâl edip geliştirmişlerdir. Dolayısıyla EBG kavramı ile Avrupa-merkezci zemine Doğu ve Batı’nın karşılıklı etkileşiminin incelenmesi yaklaşımı çerçevesinde yeni temeller atılmaya çalışılmıştır. Uluslararası ilişkilerin orijini olan devlet/toplum veya ekonomi/politika (11) gibi temel kategorilerin şüphesiz kabulünün sorgulanmasının yanı sıra tarihsel süreçlerde kazandığı anlamların irdelenmesinde de yarar görülmektedir. Uluslararası İlişkilere tarihsel bir metodolojik seyir kazandırması ve sadece uluslararası ilişkiler tarihini değil günümüz uluslararası ilişkilerin de sorgulanması farkındalığı açısından önemlidir.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

Avrupa-merkezciliğin sosyal bilimlere yansıması geniş yelpazede incelenecek bir konudur. Fakat bu bağlamda ortaya çıkabilecek sonuç Batı’nın ‘kusursuz bir model’ olarak ele alınması değil; Doğu ve Batı kutuplarındaki empati hissiyatının bir çember oluşturmasıdır. İki toplumun etkileşimi üzerine çalışmalar yapılması biricik Batı boyutlu düşünceyi Doğu ile harmanlayabilir. Böylece Dünyanın ortak geçmişinde oluşturulan kurgunun yeniden keşfi açısından faydalı olacağı vurgulanabilir.

Elif Nur Kaya
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

FOUCAULT, Felsefe Sahnesi, 248.

KAYA, İrfan, “Sosyolojik Düşüncede Avrupa-merkezcilik, Ötekileştirme ve Oryantalist Söylem Üzerine Postkolonyal Bir Okuma ve Eleştirisi”, Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 21(3), 2017.

BLAUT, J. M. , Sömürgeciliğin Dünya Modeli ve Coğrafi Yayılmacılık ve Avrupa-merkezci Tarihi, Çev. Serbun Behçet, İstanbul: Dergah Yayınları, 2012.
HOBSON, John, Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Çev. Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, 2007.
KANAR, Yüksel, Sosyal Bilimlerin Avrupa-merkezci Yapısı, Felsefe Arşivi, 2017.

SAİD, Edward, Preface (2003), Orientalism, ( Londra: Penguin, (1978) 2003), s. XXİİ.

TROTSKY, Leon, The History of the Russian Revolution, Londra, Pluto Press, 1985.

HOBSON, John, “What’s at Stake in the Neo-Trotskyist Debate? Towards a Non-Eurocentric Historical Sociology of Uneven and Combined Development” , Milennium: Journal of International Studies, Vol:40, Issue: 1.

YALVAÇ, Faruk, “Tarihsel Sosyoloji ve Uluslararası İlişkiler: Jeopolitik, Kapitalizm ve Devletler Sistemi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:10, Sayı:38. 2013.

[/vc_toggle]

Antik Yunan’da Yurttaşlık: Sparta ve Atina Kent Devletleri

Yurttaşlığın ‘bir kurum’ olarak ortaya çıkışı ilk kez Yunan Polisinde gerçekleşmiştir. Yurttaşlık Polisin gelişimi ile birlikte ortaya çıkmış ve Antik Yunan’ın başlangıcından sonuna kadar siyasal kurum olmuştur. Antik Yunan Polislerinden en gelişmiş olanları ise Atina ve Sparta olmuştur. Fakat bu iki kent devletinin yurttaşlığı birbirinden farklı olarak gelişim göstermiş olması nedeniyle ayrı ayrı ele alınmıştır.

Sparta Yurttaşlığı

Spartalılar, yazılı olsun ya da olmasın kendi aralarındaki güç ve iktidar ilişkilerini düzenleyip yurttaşlığın ilk temelleri olarak bir devlet düzeni oluşturmuşlardır. Böylece bölgesindeki diğer kent devletlerine örnek teşkil etmişlerdir. Buna göre yurttaşlığın tarihsel süreci Sparta’dan başlamaktadır (Özdemir,2007:379). Sparta yurttaşlığının temeli olan savaş sanatında, usta olan askerler yurttaşları oluşturmaktır. Boyunduruk altına aldıkları Helotlar sayesinde, herhangi bir tarım ya da zanaat işinde çalışmak zorunda olmayan fakat yetişkin bir erkek olana kadar da zorlu bir psikolojik ve bedensel eğitimden geçebilen herkes, yurttaşlık hakkı kazanmaktaydı (Heater,2007). Hayatta kalmayı başaran ve hatta hayatta kalmayı hak eden Spartalı yurttaş adayı çocuklar, yedi yaşından itibaren ailelerinden ayrılarak zorlu bir asker-yurttaş eğitim sürecine tabi tutularak öldürme, hırsızlık yapma ve yalan söyleme dahil savaşta mübah olduğu iddia edilen tüm etkinliklerden başarılı olmak zorunda bırakılmışlardır. Yurttaş adayı genç erkekler yirmi yaşına ulaştıklarında, ayrıca oy birliğinin şart olduğu bir son sınavdan da geçme mecburiyetinde bırakılmışlardır.

Sparta’nın ancak günümüz otoriter devletlerinde görülebilecek ölçüde itaatkar ve tek tip yurttaş yaratma konusunda başarılı olmasının altında da, her zaman diri ve göz önünde tuttuğu ortak düşman olgusu (Helotlar ve o zamanki dünyanın geri kalanı) çok önemli bir yer işgal etmektedir. Yaşamlarını devlet uğruna feda etmek zorunda bırakılan bu insanların moralleri her daim en üst seviyede tutulmak zorundadır. Helotlar, köle gibi kullanılan fethedilmiş uyruklar olup, yasal olarak devletin düşmanları, keyfi ve vahşi davranışlara sahip kişiler idiler. Onlar devletin malı olarak kabul edilirlerdi. Bir tür tarımsal köle idiler. Onlar, Spartalılar tarafından sahip olunan araziler üzerindeki küçük parsellerde çalışırlardı. Ürettikleri ürünün bir kısmı arazinin sahibine, geri kalanı ise Helot ve ailesine giderdi. Gelirlerinin yarısını Spartalılara ödemek zorunda olan bağımlı çiftçiler olarak Helotlar politik ya da sivil haklara sahip olmamalarına rağmen, köleler gibi sahipleri tarafından alınıp satılamazlardı. Aslında sıradan kölelerden farklı olup, devlet kölesi olarak niteleyebileceğimiz Helotlar, sayı itibariyle tam yurttaşlardan dokuz-on katı kalabalıklardı. Sayılarının fazlalığından dolayı Spartalılar, onlara karşı düşmanca ve endişeli bir bakışa sahiptiler. Bunun sonucu olarak Helotları itaat halinde tutmak için Spartalılar bir yıldırma düzeni kurmuşlar ve onların güneş battıktan sonra kulübelerinden çıkmalarını yasaklamışlardır. Aksi bir durum ölüm cezası gerektiren bir suçtu. Helotlar için getirilmiş başka birçok yasak da mevcut idi. Spartalılar çokluklarından endişe duydukları Helot nüfusunu belli bir dengede tutmak için Yılda bir kez onları ava çıkarırlardı (Bonnard,2004:153). Bir katliam seferi olarak nitelendirilecek bu avlar devlet kontrolü altında gerçekleştirilirdi. Zaten devlet mülkiyetinde olup, alınıp satılamayan helotlar, Sparta’nın uyrukları olarak özgür insanlar ile Sparta’da kök salamayan klasik kölelik arasında bir statüye sahiplerdi. Onlar deri elbiseleri giymek ve köpek derisi şapkalar takmak zorunda idiler. Sparta’nın, Atina ve diğer Yunan kentlerinden ayrı bir şekilde örgütlenmesinin nedenlerinden biri de aristokrasi sınıfının zamanla etkinliğini yitirmesi olarak düşünülebilir. Savaşlar sonucu elde edilen toprakların Spartalı yurttaşlar arasında eşit bir şekilde paylaşılması, elde edilen ürün fazlasının ticaret için kullanılmaması, tarım ve zanaat için gerekli olan beden işlerinin de Helotların varlığı ile giderilmesi, Spartalılar’ı kendi deyimleri ile tam olarak homoioi (benzer olanlar) haline getirmiştir. Aslında aristokrasi için gerekli olan boş zamana fazlasıyla sahip olan Spartalılar, bu zenginliklerini felsefe ve sanat ile değil savaş kabiliyetlerini geliştirmek için kullanmışlardır. Yurttaş olabilen erkekler, otuz yaşına kadar Hoplit ordusunun bir neferi olarak askeri bölüklerde yaşamak zorunda kalmıştır. Sparta’da yurttaşlık, toprak sahipliği ve bölük üyelerinin desteği üzerinden tanımlanmıştır. Kadınların da toprakta hak sahibi olabildiği Sparta’da, sosyal yaşam günümüz komünal yaşam şeklini aklımıza getirmektedir. Erkekler askeri görevlerinin sonuna kadar evli bile olsalar, bölüklerinde yaşamak mecburiyetinde kalırken diğer yurttaşlar da günün her öğünü birlikte yiyip içmek zorunda kalmıştır. Korkunun mu yoksa birlik ve beraberlik duygusunun mu Spartalılar’ı bu kadar birbirine kenetlediği konusunda yeterli kanıt olmamakla birlikte, bu bağın insanların özel hayatını tamamen yok ederek devletin ya da kamunun bir malı haline getirdiği ortadadır. Tüm eksikliklerine ve anormalliklerine karşın dünyadaki ilk yurttaşlık deneyimini yaşayan Sparta yurttaşları, Platon’un areté (erdem) halesini başlarında taşıyan ilk insanlardır. Modern yurttaşlık kategorilerinden cumhuriyetçi yurttaşlığın temelini oluşturan Spartalılar, devlet uğruna yurttaşlığın kurucularıdırlar. Sparta’da bir yenilgi sonrasında bile, ölen kişilerin aileleri çok sevinçli görünmüşlerdir. Düşmanlarla çevrildikleri hayali ya da gerçeği, onları hem komşularına hem de kendilerine karşı çok acımasız davranmaya sürüklemiştir. Sparta’da yoğun bir şekilde polise bağlılık vardır. Kişilerin varoluş nedeni adeta polisin devamlılığını sağlamaktı. Eğer bir çocuk zayıf ya da kusurlu doğarsa, ileride polise faydalı bir vatandaş olamayacağı düşüncesiyle ücra bir köşede ölüme terk edilirdi (Williams, 1993: 66- 67). Sağlıklı erkek çocukları ise henüz 7 yaşında iken “sürü” adı verilen, genç Spartalıların önderlik ettiği topluluklara verilirlerdi. Bu sürülerde çocuklar dağ-tepe gezdirilir, idman yaptırılır, kendi yaptıkları sade yemeklerle karınlarını doyururlardı. Bu yaşama biçimleriyle Spartalılar, çocuklarının gözü pek savaşçılar olarak yetiştirilip her türlü zorluğa karşı dayanıklı hale getirildiklerine inanırlardı. Bu zorlu eğitimden geçen her çocuk 20 yaşına geldiği zaman orduya katılmaya hak kazanırdı. Orduda yer alan erler ev sahibi olabilirlerdi fakat onlarda evlerine nadiren giderlerdi. Bunun yerine asker arkadaşlarıyla kışlalarda kalıp yaptıkları yemekleri birbirleriyle paylaşıp sade bir hayat sürdürürlerdi. Sparta’da hayatta kalmak temel amaç sayılırdı. Uzun zamanlar evlerine gidemeyen bu erkekler diğer kentlerde yaşayan hemcinslerinden farklı olarak sürekli evlerinden uzaktaydılar. Bu durumda da kadınlar yalnız ev işleriyle meşgul olmakla kalmıyor ama çocuklarla ilgili meselelerle de yetkin olarak söz sahibi oluyorlardı. Erkek çocuklar savaşçı olmak üzere eğitilirken, kız çocukları da ileride gürbüz çocuklar doğurabilsinler diye beden eğitimi yaparlardı.

Diğer kentlerdeki yaşıtlarından farklı olarak evlerin içine kapanmazlar, açık havada hatta çıplak olarak spor yapar, bedenlerini güçlendirmeye çalışırlardı (Plutark, 2005:111-112). Kadınlar; yasalar önünde de bazı haklara sahiptiler. Babalarının mirasçısı olabiliyorlardı. Sparta’da toprakların çoğunluğu devlete aitti. Az miktarda halka ait olanların bir kısmının sahibi ise; kadınlardı. Aristoteles’in söylediği kadarıyla özel mülkiyetin çoğu kadınlara aitti. Genel olarak Sparta’da kadınlar erkeklerle aynı eğitimi görür, aynı işleri yapardı ve onlarla tam anlamıyla eşit sayılırlardı (Kışlalı,2004:58). Sparta toplumunda, Atina’dan farklı olarak, eşitlikçi bir şekilde kız çocukları erkek çocuklarla aynı eğitime tabi tutulmasına rağmen evlilikle beraber onlar da Atinalı hemcinsleri gibi toplumsal hayattan çekilerek evine kapanırdı (Williams, 1993: 67). Polisin devamlılığını sağlamak için her türlü lüksten kaçınılır; sanat, felsefe ve müzik hoş karşılanmazdı. Ticaret ve zenginliğin toplumun içinde ayrılık ve tembellik yarattığı düşünülür ve bu işler aşağılanırdı (Mansel, 1984: 116-17). Bu nedenle, ticareti ve onun yozlaştırıcı etkilerini ortadan kaldırmak için efsanevi Spartalı kanun koyucu Lykurgus’un tedavülden değerli altın parayı kaldırıp bunun yerine değersiz demir çubukları ikame ettiği ileri sürülmektedir (Şenel, 1968: 178). Bu çerçevede Sparta ticaretinin verimsiz kaldığı, savaşçı ve aynı zamanda yönetici olan Spartanların ana ihtiyaçlarının Helot denen yarı-serflerin yaptığı zirai üretimle karşılandığı bir tarım toplumu durumunda olduğu bilinmektedir.

Atina Yurttaşlığı

Yurttaşlık temelinde organize olan kent devletinin nüfusu erkek yurttaşlardan, kadın yurttaşlardan, bunların çocuklarından, yerleşik yabancılardan (metik) ve yurttaşlara olduğu kadar tümüyle devlete de ait olan kölelerden oluşmaktadır. Bir Yunan yurttaşı olmak için bir insanın şu ayrıcalıklara sahip olması gerekmektedir; diğerleri tarafından olumlu bir kamusal görünüşü devam ettirecek kadar yeterli bir tanıma sağlayacak ölçüde bireysel zaman, topluluk refahına zarar vermeyecek şekilde kişisel ve ailesel çıkar arzusunun gerçekleştirilmesine izin verecek nitelikli kişisel özerklik, grup üyelerinin katılımıyla konuşma ve temsil özgürlüğü ve karşılıklı akıl danışmanında bulunduğu müzakereci özgürlükler bütünü. İlk iki özellik bir yurttaş adayının hali vakti yerinde olması gerektiğini belirtirken diğer iki özellik de agora ve meclislerde toplanan yurttaşların konuşma özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Konuşarak düşüncelerini ifade etme ve halkın belirlediği politikaların yürütülmesine serbestçe katılma özgürlüğü olmadan demokratik yurttaşlık mümkün değildir (Heater, 2007: 42). Yurttaş kabul edilenler, ‘polis’in yerli halkını oluşturan ve belli haklara sahip olan özgür kişilerdir (Arendt,1994 :266-267). Aktif erkek yurttaş sadece yerleşme, çalışma, seyahat ve korunma gibi pasif haklara sahip olmakla kalmaz aynı zamanda kent devletinin yasal, siyasal ve yargısal süreçlerinde askeri gücü ve zenginliği oranında hak sahibi olur. Atina kent devletinde varlıkları ölçüsünde –sahip olduğu ürünün kuru ve ıslak ağırlığına göre belirlenmiş- en üst üç sınıf olan pentekosiomedimnoslar, hippeisler ve zeugitler oldukça ayrıcalıklıdır (Heater, 2007: 37). Özellikle bu üç sınıftaki erkekler için yurttaşlığın sağladığı faydalar siyasete katılma ve mahkemelerde jüri üyeliği yapma, yaşamlarını doğrudan etkileyen politik kararların alınmasında güç sahibi olma, yasalar doğrultusunda eşitlik ve Atina Kent Devleti sınırları içerisinde toprak ve ev sahibi olma gibi haklardan oluşmaktadır. Kadın yurttaşlar ise politika
sahnesinden uzaklaştırılmışlar, mahkemelerde yerine konuşması için yasal vasileri bulundurulmuş ve sahip oldukları mülkiyet üzerinde büyük işlemler yapma yetkisi verilmediği için çok az haklara sahip kılınmışlardır. Kadınların siyasal ve toplumsal alana dahil edilmediği, evlerinde kapalı bir yaşam sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Ağaoğulları (2013: 20), kadınların hiçbir zaman yurttaşlık statüsüne erişemediğini belirtilmektedir Yunan kadınları Atina kentinin ortalama ve muhtemelen pis kokulu ve sıkıntı veren evlerinde hep birlikte oturduklarında neler hissettikleri hakkında ayrıntılı bilgi bulunmasa da yurttaş olmaktan veya yurttaş olacak birinin annesi olmaktan memnun olma ihtimalleri yüksektir (Freeman, 2005: 209). Atina’da kölelerin büyük çoğunluğunu Atinalıların “barbar” dedikleri Atina dışından getirilmiş, Yunanca konuşmayan ve Atina’nın kültürel, siyasal ve sosyal hayatına yabancı olan insanlar oluşturmaktaydı. Kölelerin büyük çoğunluğunu dış ülkelerden satın alınanların yanında, savaşta tutsak alınan kimseler ve gemi baskınlarında korsanlar tarafından kaçırılıp başkalarına köle olarak satılanlar oluşturmaktaydı.
Köleler mevsimlik olarak hem tarım işleriyle hem de ev işleriyle uğraşırlardı. Kölelerin bazılarına sınırlı mülk edinme, evlenme ve aile sahibi olma hakları tanınmıştır (Fisher, 2001: 10–13). Kölelerin yasal haklarının olmaması, onları özgür vatandaşlardan ayıran en büyük unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Atina kent devleti ve Yunanistan’daki diğer kent devletlerinde yurttaş soyundan gelmeyen herhangi bir erkeğe iyi bir hizmetin karşılığı olarak yurttaşlık statüsü verilmiştir. Ancak metiklerin ve yurttaşlar dışındaki diğer kent sakinlerinin kent devleti içinde belirli bir süre yaşadıktan sonra yurttaşlık başvurusu yapma gibi bir hakları asla olmamıştır. Sayıları bilinmemekle beraber özellikle İ.Ö. 4. yüzyılda uzun süren savaşların sonucu olarak çoğunluk kazanmak adına metiklere ve kölelere yurttaşlık haklarının verilmesinin temelinde azalan yurttaş sayısının yenilenmesi veya iç karışıklıklar vardır. Ayrıca İ.Ö. 5. yüzyılda Atinalılar askeri alanda yenilikler yapmıştır ve muadillerini geride bırakarak deniz güçlerini geliştirmişlerdir; bu durum donanmada kürekçi olarak kendilerine yer bulan alt sınıfların (thetes) askeri rolünü ve politik önemini arttırmıştır. Bu dönemde Maronea’da bulunan maden yataklarından elde edilen gelirin Themistokles’in önderliğinde donanma gücüne ayrılarak birçok kadırga yapımında kullanılması sağlanmıştır. Bu kadırgalar gelişmiş bir takım-ruhu olmaksızın başarıyla yüzdürülememiştir ve bu durumda, thetes’in potansiyel siyasi gücünün farkına varmaya başlamış olduğu düşünülebilir. Themistokles ve daha sonra devlet
yönetiminde söz sahibi olan Perikles bu gücün farkına vararak thetes’lerin yurttaşlık haklarını geliştirmişlerdir. Perikles’in mahkemelere jüri katılımını ücretlendirme yoluyla yoksulların da bu hakkı kullanabilmelerini sağlaması buna bir örnek olarak görülebilir (Heater, 2007: 40). Atina ve diğer Yunan kentlerindeki yurttaşlığın oluşum sürecinde daimi bir askeri gücün etkisi bulunmaktadır. Eş güçlere sahip bireylerden oluşan askerler ortak bir amaç uğruna savaş meydanlarına çıkarlardı. Aynı mezarı paylaşmanın zevkine vararak iktidara göz koyan bir güç şeklinde kendilerini şekillendirmişlerdir. Kararların alınmasında her oyun eşit özgül ağırlığının olduğu Antik Yunan’da konuşma özgürlüğünü hürce yaşayan, mahkeme ve meclisi ikinci evi bilen yurttaş bu ayrıcalıkların bedelini gerektiğinde kanıyla ödemiştir. Özetle ‘yurttaş’ en üst anlamıyla, oy kullanarak ya da bir memuriyet için oylanarak kendi kent devletinin yönetimine aktif olarak katılmasını sağlayacak derecede yeterli ekonomik zenginliğe sahip durumdaki yetişkin, gücü kuvveti yerinde yurttaş anne ve babadan doğma her erkeğe denmektedir. Kadınların pasif yurttaş olduğu Atina’da doğdukları günden itibaren aktif yurttaş adayı olan erkek çocuklar da yurttaşlık zırhını üzerlerine geçirebilmek için on sekiz yaşına kadar beklemek zorunda kalmıştır. On sekiz ile yirmi yaşları arasındaki genç erkekler ephebes (çırak-yurttaş) olarak askeri eğitime tabi tutulmakta, dini eğitimden geçmekte ve yaşça büyük yurttaşların rehberliğinde ahlak kurallarını öğrenmektedirler (Farenga, 2002: 26).

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arendt Hannah (1994), İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina ener, iletişim Yayınları, İstanbul.

Bonnard, Andre (2004), Antik Yunan Uygarlığı II, antigone’den sokrates’e, çev: Kerem
Kurtgözü, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

Freeman, Charles (2005), Mısır, Yunan ve Roma Antik Akdeniz Uygarlıkları, Çev. Suat
Kemal Angı, Dost Kitabevi.

Heater Derek (2007),Yurttaşlığın Kısa Tarihi, Çev. Meral Delikara Üst, Ankara.

Kışlalı, Ahmet Taner (2004), Siyaset Bilimi, İmge yayınları, Ankara.

Özdemir, Y. (2007), İlk Cumhuriyet ya da Sparta’yı Anlamak, Atatürk Üniversitesi Kazım
Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 15, s 379-389.

Plutark (2005), Yaşamlar 1 Ünlü Yunanlı Ve Romalıların Yaşamları, Çev. Meriç Mete,
İdea Yayınevi, İstanbul.

Şenel, Alaeddin (1996), Siyasal Düşünceler Tarihi Tarih Öncesinde, İlk Çağda, Orta Çağda ve
Yeni Çağda Toplum ve Siyasal Düşünüş, Ankara.

Williams, Raymond (2006), Anahtar Sözcükler- Kültür ve Toplumun Sözvarlığı, Çev. Savaş
Kılıç, İletişim Yayınları,

[/vc_toggle]

Bireyler Terör Örgütlerine Neden Katılır?

Günümüzde terörizm ve terörist gruplar toplumların başına büyük dertler açmış ve yüksek ölüm oranlarına neden olan eylemler gerçekleştirmişlerdir. Bu terörist gruplar genelde bir sisteme, bir topluluğa veya bir devlete karşı eylemler yapmaktadır. Terörist grupların bu eylemlerini devam ettirebilmesi için birçok kaynağa ihtiyacı vardır. Bu kaynaklardan biri “insan” kaynağı, yani örgüt üyesi olmayı kabul edecek bireylerdir. Bireyler ya da eylemciler olmadan bir terörist grup amaçları doğrultusunda örgütlenemez, eylemlerini gerçekleştiremez.

Bu bireyler, örgütün asıl silahlarıdır onlar olmadan örgütün sistem içerisinde bir varlığı olması söz konusu olamaz. Bu nedenle terör örgütü liderleri dünyanın her yerinde örgüte üye toplamak için propaganda düzenler ve sıkı çalışma yürütürler. Özellikle, ailelere finansal destek vererek veya çeşitli teklif ve tehdit yöntemleri uygulayarak gençleri kendi örgütlerine üye yapmaktadırlar. Bu sayede, sorgulamadan savaşacak bireyler yetiştirmek istemektedirler. Fakat bu durum, her zaman geçerli değildir. Yani, terör örgütlerinin üyelerinin tamamı aynı kültürü, aynı dini anlayışı paylaşmayabilir ve üyelerin orada bulunma sebepleri farklılık gösterebilir. Bu durumun en önemli nedeni ise her bireyi etkileyen faktörün farklı olmasıdır (Byman,1998,150).

Örgüt üyeleri, farklı etnik gruplardan, farklı ekonomik yapılardan, farklı eğitim seviyelerinden gelen bireyler olabilir. Sorulması gereken soru, terör örgütleri bu denli aşırılık yanlısı eylemler yaparken, birçok insan için rasyonel olmayan “dava” anlayışlarına katılması için bireyleri nereden bulduğu ya da nasıl ikna ettiği üzerine olmalıdır. Aslında, bu durumun özünde terör örgütlerinin ikna kabiliyetlerinin gelişmiş olmasından çok bireylerin terör örgütlerine katılma nedenlerinin ne olduğu en önemli noktadır. Çünkü, terör örgütleri ikna kabiliyetleri yüksek olduğu için değil, bireylere bu nedenlerden birini sunabildiklerinde kendilerine insan kaynağı oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, bireylerin terör örgütlerine katılmasındaki nedenler, çevresel tetikleyiciler ve bireysel tetikleyiciler olarak ele alınmaktadır (Özeren,2012,70-72).

Çevresel faktörler, çoğunlukla kişinin kendisinden bağımsız gelişen durumlardan oluşan tercihini yansıtırken, bireysel faktörler tamamen kişiye özel durumlardan kaynaklı tercih nedenini ortaya çıkarmaktadır. Bireyler, bu iki faktörün etkisiyle tercihlerini yapmakta ve kendilerini bir terör örgütüne katılmak için ikna etmektedirler. Özetle kendi nedenlerini kendileri yaratmaktadırlar. Bu nedenler özünde, terör örgütlerinin ve terör eylemlerinin oluşumundaki temel nedenler olarak da görülebilmektedir.

Ekonomik Durumun Yol Açtığı Nedenler

Bireyler ekonomik nedenler sonucunda terör örgütlerine katılmayı tercih edebilmektedirler. Ekonomik durum, özünde diğer etmenlerle yakından ilişkilidir. Örneğin: eğitimsiz bir bireyin ekonomik olarak refaha ulaşması çok beklenilen bir durum değildir. Fakat bu ekonomik yetersizlik devletin geliri adaletsiz dağıtması veya ayrımcı tutumlara gitmesi gibi nedenlerden dolayı oluşabilir. Özellikle, gençlerin ekonomik olarak kendilerine yetememesi ve tecrübesiz olmaları nedeniyle terör örgütleri tarafından kolaylıkla ikna edilebilmektedirler (Güngör,2010, 55).

Oluşan bu yoksulluk terör örgütlerine katılan bireylerde sisteme ve devlete karşı bir nefret duygusu oluşturabilmektedir. Genelde, bu durum terör örgütü üyelerinin eylemlerinin de bir motivasyon kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Yapılan araştırmalar neticesinde özellikle, 3. Dünya Ülkeleri’ndeki terör örgütü üyelerinin genç ve yoksul insanlar olduğu ortaya çıkmıştır (Özdemir,2013,87-88). Yine bu terör örgütleri daha zengin olan batıya savaş açmışlardır. Görüldüğü üzere bireylerin kararını etkileyen çevresel etmenlerden olan ekonomik durum terör örgütlerinin bakış açılarını da genel olarak desteklemektedir.

Eğitim Durumunun Yol Açtığı Nedenler

Eğitim konusu ise terör örgütüne katılımda bir diğer çevresel etmendir. Eğitimsizlik, terör örgütlerine katılma nedenleri arasında birinci sırada yer alabilmektedir.  Çünkü, eğitimsiz insan rasyonel olmayan eylemleri yapmaya eğitimli bir insana göre daha çok eğilim göstermektedir (Özeren,2012 ,64). Terör örgütü propagandacıları tarafından kolaylıkla beyinleri yıkanabilir ve ikna edilebilirler. Fakat, bu durumun tam tersi de ortaya çıkabilir, eğitim almış bir birey de terör örgütlerine katılmayı tercih edebilir. Şöyle ki, aldığı eğitim sonucunda düşünmeye ve sorgulamaya başlamış kendi içinde sisteme dair sorular sormuş ve hatalar bulmuş olabilir.

Bu hataları da aşırılık yanlısı bir yolla çözmek için kendi düşüncesini benimseyen bir terör örgütüne katılmak isteyebilir. Bu durumu, aldığı eğitimin sahip olduğu ideoloji yapısıyla, bulunduğu ülkedeki ideolojinin uyuşmaması veya savaş açtığı sistemdeki hakim anlayışın uyuşmaması destekleyebilmektedir. Genelde, terör örgütlerinin yönetim kadrosundaki kişiler eğitimli hatta gelişmiş ülkelerde yüksek eğitim görmüş kişiler olurken, üyeleri çoğunlukla eğitimsiz kişilerden oluşmaktadır (Demir,2008,63-64). Görüldüğü üzere hem eğitimli olmak hem de eğitimsiz olmak terör örgütlerine katılım konusunda etkili olmaktadır.

Sosyolojik Yapının Yol Açtığı Nedenler

Sosyolojik etmenler bireylerin terör örgütlerine katılmasında en önemli motivasyonlardan biridir. Bir ülke içerisinde azınlık bir grup devlet tarafından baskı görebilmekte veya o ülkedeki çoğunluk grup tarafından kötü davranışlara maruz kalabilmektedir. Başka bir açıdan ise, bir ülkedeki hakim etnik grup dış bir müdahale sonucunda azınlık durumuna düşmüş olabilmektedir. Bu durumun en önemli örneği “Filistin İntifadası”dır. Yine bu hareketin savaşçılarından olan Leyla Halid, gençliğinden beri Filistin bağımsızlığı için savaşmaktadır (Martin,2016,89). Bu kadın savaşçı, bireylerin terör örgütlerine katılmasındaki nedenlerin çevresel etkiler olduğunun en güçlü örneğidir.

Bu sosyolojik farklılıklar, dini veya kültürel farklılıklardan da kaynaklanabilmektedir. Bireyleri örgütlere iten, kendini ait hissettiği anlayışı savunmak uğruna savaş vermek istemesi olabilmektedir. Bunların dışında, yine birey kendini bir gruba ait hissettiği ve o grubun onayını almak istediği için terör örgütlerine üye olmayı tercih edebilmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere, çevresel etmenlerden olan sosyolojik etmenlerde kişileri terör örgütlerine katılma konusunda etkileyebilmektedir. Kişinin kendi toplumunu veya kendini ait hissettiği toplumu, anlayışı, savunmaktan başka çaresi kalmamış olabilir. Bu durumda, savunma biçimini terör örgütlerine üye olarak ve silahlanarak yapmak isteyebilmektedirler.

Sonuç

Sonuç olarak, bireylerin terör örgütlerine katılma tercihlerini bireysel etmenlerden çok çevresel etmenler etkilemektedir. Bir bireyin sadece kendi psikolojisi veya irrasyonel tutumları nedeniyle bir terör örgütüne katıldığı düşüncesi sığ kalmaktadır. Terör örgütlerinin dikkat çekmek için yaptığı, aslında yapmak zorunda olduğu, eylemlerin akılcı ve üzerine düşünülmüş olması gerekmektedir. Bu konuda, eylemleri, psikolojik açıdan problemli insanların planlamış olması ve kitleleri harekete geçirmesi pek mantıklı gözükmemektedir.

Bu nedenle, bireylerin terör örgütlerine katılmasında en önemli rol alan neden, kendisinden kaynaklanmayan çevresel etmenlerdir. Bireyler, günlük hayatta birçok çevresel etmenden etkilenmektedir. Bu etmenler, bireyin karakterinin şekillenmesinde önemli rol oynamakta ve hayatına yön vermektedir.

Bireyler, aldıkları eğitimden toplumdaki statülerine kadar birçok etmenden etkilenmekte ve kararlarını, farkında olmasalar dahi, bu durumun etkisinde vermektedirler. Yukarıda da bahsedildiği gibi, bireyin maruz kaldığı ekonomik, sosyolojik, kültürel, eğitim vb. alanlarda oluşan farklılıklardan doğan adaletsiz durumlar, bireyleri haklarını aramak için aşırılıkçı yöntemlere sevk etmekte, çoğu durumda da silahlı çatışmaya yöneltmektedir.

Bireyler, oluşan adaletsizlik halinin kaynağı olarak gördükleri sistemlere, devletlere veya diğer etnik gruplara karşı hak arayışına girmeyi rasyonel bulabilmektedirler. Bu durum, bireyleri terör örgütlerine katılmaya itmekte hatta bazen mecbur bırakabilmektedir. Terör örgütü üyelerinin birçoğu başka bir çaresi kalmadığı için örgütün eline düşmektedir. Terör örgütü üyeleri, bireysel tetikleyicilerden dolayı değil, çevrenin ona dayattığı koşullar sonucunda bu tür örgütlerde bulunmayı rasyonel bulabilmektedir.

Berkay Karlıdağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Byman, D., (1998), “The Logic of Ethnic Terrorism”, The Journal of Studies in Conflict and Terrorism, c. 21, no. 2, ss. 149-169.

Demir, C. (2008), “Öğrenen Örgütler ve Terör Örgütleri Bağlamında PKK”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 5, Sayı 19, ss. 57-88.

Güngör, U. (2010), “Türkiye’de Gençlerin Terör Örgütlerine Katılma Nedenleri ve Sonuçları”, Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı.

Martin, G. (2016), “Essentials of Terrorism: Concepts and Controversies”, 4th Edition, New York: SAGE Publications, ss. 74-95.

ÖZDEMİR, O. (2013), “Yoksulluk ve Terör İlişkisi”, Aile ve Sosyal Politikalar Uzmanlık Tezi, Ankara.

Özeren, S. vd. (2012) “Bireylerin Terör Örgütlerine Katılmasına Etki Eden Faktörler Üzerine Bir Alan Çalışması: PKK/KCK Örneği”, International Journal Security and Terrorism, Cilt (3) 2, ss., 57-83.

[/vc_toggle]

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Potansiyel Yeni Lideri: Fethi BAŞAĞA

Türkiye’nin Libya’daki nüfuzunu artırması ve Tobruk Hükümeti tarafından desteklenen Halife Hafter’e karşı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni desteklemesi neticesinde Kuloğlu Türkleri, Libya siyasetinde daha aktif rol almaya başladı. Hukuk dışı yollarla ülkenin tamamına hakim olmaya çalışan Halife Hafter’e karşı bir anlamda “demokrasi” mücadelesi veren Kuloğlu Türkleri, Ulusal Mutabakat Hükümeti çatısı altında çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. İkinci Libya İç Savaşı’nın başlangıcından bu yana savaşın taraflarından biri olan Türk kökenli Fayiz es-Serrac, hükümette çeşitli görevler üstlendikten sonra Ulusal Mutabakat Hükümeti liderliğini devralarak Türkiye ile yakın ilişkiler kurdu. Ağustos ayında yaptığı bir açıklamayla kabinede büyük bir revizyona gidilmesi gerektiğini ifade eden Serrac’ın istifa edeceği ve Cenevre Görüşmeleri’ne ağırlık vereceği iddia edildi.

Olası bir istifa durumunda ise hükümetin başına kimin geçeceği merak konusu. Libyalı yerel kaynakların ve Türk medyasının isminden çokça söz ettiği Fethi Başağa’nın, Serrac’ın olası bir istifasında Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin liderliğini üstleneceği iddia ediliyor. Şu an İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Başağa’nın son zamanlarda halk arasında popülaritesini artırdığı biliniyor.

KULOĞLU TÜRKLERİ

Trablusgarp’ın 1553’de Turgut Reis tarafından fethedilmesinin ardından Trablusgarp Beylerbeyliği kuruldu ve Türkler Libya’ya yerleşti. Uzun yıllar yöneticilik yapan Kuloğlu Türkleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından hakim güç olmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Libya Krallığı’nın ilk ve son hükümdarı olan I. İdris, yönetim kademesinde Türklere yer verdi. Soyu Kuloğlu Türklerine dayanan Sadullah Koloğlu, Kral I. İdris tarafından Libya’ya davet edilerek başbakanlık makamına getirildi. Krallığın yıkılması ve Muammer Kaddafi’nin iktidara gelmesinin ardından Kuloğlu Türklerine önceki dönemlerde olduğu gibi yönetim kademelerinde yer verildi. 2014 yılında başlayan İkinci Libya İç Savaşı’yla birlikte birçok Türk, savaştan korunmak maksadıyla ülkenin batıdaki kentlerine göç etti.

FETHİ BAŞAĞA

20 Ağustos 1962 yılında doğan Fethi Başağa, Kral İdris ve Kaddafi dönemlerine şahit oldu. Askeri pilotluk eğitimi aldı ve Libya ordusunda görev yaptı. 1993’e kadar Libya ordusuna pilot olarak hizmet ettikten sonra ordudan ayrıldı ve ticaretle uğraşmaya başladı. Muammer Kaddafi’nin 2011 yılında NATO destekli isyancılar tarafından devrilmesinden sonra kurulan yargı komitesinde görev aldı. Başta DAEŞ üzere Libya’da ortaya çıkan terör örgütleriyle mücadele etti. Kuloğlu Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Misrata’da ön plana çıkan bir politikacı oldu. 2014 yılında Temsilciler Meclisi’ne girdi. Bir süre sonra Misratalı meclis üyeleriyle birlikte Temsilciler Meclisi’ni boykot etmeye başladı ve İkinci Libya İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne yakınlaştı.

Hafter’e karşı yürütülen operasyonlarda etkin rol oynadı. Türkiye’nin Libya’daki iç savaşa müdahil olmasıyla birlikte Türk yetkililer ile yakın temasa geçti. 28 Ağustos 2020’da tedbir amaçlı İçişleri Bakanlığı görevinden alındıysa da 5 Eylül’de bakanlık görevine geri döndü. Kimi gazeteciye göre Başağa’nın, mevcut lider Serrac’tan daha büyük bir halk desteğine sahip olduğu iddia edilmektedir.

 

[irp posts=”189″ name=”Çift Başlı Yönetim: Libya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://stratejikortak.com/2020/06/libya-tunus-cezayir-turkleri.html

https://monitoring.bbc.co.uk/product/c200k11n

https://www.libyaherald.com/2019/02/16/bashagha-recognizes-hafters-role/
[/vc_toggle]

F-16 ile F-35 Kıyaslaması: Hangisi Daha İyi?

General Dynamics tarafından üretilen F-16 Fighting Falcon, geniş kullanım alanı ve üstün manevra kabiliyeti sayesinde dünyada en çok kullanılan savaş uçaklarından birisidir. Hali hazırda 4000’den fazla F-16 üretilmiştir. Bu kadar fazla talep edilmesinin arkasında av ve bombalama görevlerini beraber yürütebilen nadir uçaklardan olmasıdır. Bu özelliği sayesinde de Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da en çok kullanılan uçak konumunda. Türkiye, hava ateş gücünün büyük çoğunluğunu elindeki F-16’lardan alıyor. 1980’lerin başından beri alınan F-16’lardan Türk Silahlı Kuvvetleri envanterinde 200’ün üzerinde var. Yurt içi ve yurt dışında hem eğitim hem önleme hem de avcı olarak yıllardır başarıyla görevdeler.

Savaşla dolu bir coğrafyada mükemmel bir denge politikası uygulayan Türkiye, silahlı kuvvetlerinin gücünü kullanmaktan asla çekinmediği bu süreçte hava gücünü de modernize etme planları kurdu. ABD tarafından yeni bir (tıpkı F-16 gibi) genel maksat avcı-bombardıman uçağı olarak üretilen F-35’lerden satın almak için süren müzakereler esnasında yaşanan politik krizler bu süreci bozdu. Sonuç olarak ABD parasını peşin verdiğimiz uçakları bize vermeme kararı aldı.

Şimdi ise medya ve halkın gündeminde bu iki uçak var. En güçlü silahımız F-16’lar ve F-16’ların en yeni varisi F-35’ler. Ben de bu yazıda bu iki önemli hava gücünün bir karşılaştırmasını yapacağım. Zira her ne kadar kullanım alanları benzer olsa da bu iki uçak birbirinden oldukça farklı. Dünya’nın hemen her köşesinde asker ve ekipman bulunduran ABD ürettiği en yeni çok yönlü savaş uçağı F-35’in yine en büyük kullanıcısı olarak göze çarpıyor. Her ne kadar ABD hava kuvvetleri envanterinde çeşitli uçaklar olsa da bunları genel maksatlı bir uçakla destekleme planı oldukça anlaşılabilir. Kullanım alanına göre düşünürsek bu planın F-16’ların emekliliği üzerine kurulduğu gayet açık. Daha en baştan çok daha gıcır, güçlü aviyoniklere ve hayalet özelliklere sahip ve taktik kabiliyeti en üst düzeyde olan F-35’lerin F-16’lardan iyi bir uçak olduğunu söylemek işten değil. Yine de siz F-16’yı kesinlikle hafife almayın.

F-16’ya Genel Bakış

F-16 Fighting Falcon modernizasyon seviyesine göre değişen tek veya çift pilotlu çok yönlü av-bombardıman uçağıdır. Yüksek manevra kabiliyeti, havadan yere saldırı gücü ve diğer avcılara karşı harekat kabiliyeti en güçlü özellikleri. Yüksek verimlilik / düşük maliyet dengesi sayesinde birçok farklı ülkenin envanterlerinde bulunuyor. O kadar popüler ki (Mig-21 ve F-4’lerin arkasından) dünyada en çok üretilen üçüncü jet motorlu uçak konumunda. İlk F-16A 1979 yılında Utah Hill Hava Üssü’ndeki Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri 388. Taktik Savaşçı Kolu’na teslim edildi. O tarihten bu yana uçaklara düzinelerce özel görev modifiyesi yapıldı. Birçok yeni varyasyon F-16 ortaya çıkarıldı (F-16 A, B, C, D, E, F ve V). Üretim sırasında eklenen yapısal değişiklikler, elektrik sistemlerindeki yenilikler, sistem mimarisi değişiklikleri gibi modernizasyonlar sayesinde 1981’den beri F-16’ların birçok özelliği (ilk saldırıyı yapabilme, gece saldırıları, ufuk ötesi angaje kabiliyeti…) gelişti ve çok yönlülüğü arttı.1991 Körfez Savaşı’nda F-16’lar diğer tüm uçaklardan daha fazla kullanıldı. Bu uçaklar hava alanlarına, askeri üretim tesislerine, Scud füzelerine ve farklı birçok çeşit hedefe başarılı saldırılar düzenledi. Yine bu uçaklar hava önleme, hava saldırı üstünlüğü, hava sahası koruma ve yakın hava desteği gibi birçok görevi icra ettiler.

F-35’e Genel Bakış

ABD’nin en yeni 5. nesil savaş uçağı F-35’lerin ilki Temmuz 2011’de Florida’daki Eglin Hava Üssü’ne teslim edildi. Bu gelişmiş uçağın üç ayrı varyantı var: F-35A, F-35B ve F-35C. F-35A geleneksel iniş-kalkış yapabilen, F-35B kısa kalkış ve dikey iniş yapabilen, F-35C ise uçak gemileri için özelleştirilmiş varyant olarak karşımıza çıkıyor.

F-16 gibi tek pilotlu ve çok yönlü bir savaş uçağı olan F-35 aerodinamik performansı ve gelişmiş dahili aviyonikleri ile en gelişmiş hayalet özellikleri, üstün alan-durum farkındalığı sağlar. Bu farkındalık uçağın en yüksek tehlike seviyelerine sahip alanlarda bile görevini sürdürebilmesini mümkün kılıyor. Esasen bu durum F-35 ile F-16 arasındaki temel farkı oluşturur. F-16 yakın çatışmalar ve it dalaşı için yeteneklidir, F-35 ise düşman hava güçleri ile yakın temastan kaçınır. Bu iki uçak arasında en çok tartışılan konu olan it dalaşı mevzusunu bu noktada irdelemekte fayda var. Tartışmanın temelinde 2015’te savunma sanayii haberlerine bomba gibi düşen “F-35 İt Dalaşında F-16’ya Yenildi” haberleri yatıyor.

F-16 İt Dalaşında F-35’i Yendi mi?

2015’te çıkan habere göre ABD ordusu iki uçağı bir tatbikat senaryosunda çarpıştırmış, iki adet dolu yakıt tankına rağmen F-16 galip gelmişti. Haber doğru olsa da bunu tartışırken dikkat etmemiz gereken çok fazla nüans var. Birincisi, hem teknolojisi hem pilotu hem de motoru yeni olan bir ürün F-35. Bu haberlerden sonra tüm bu bileşenler kat kat gelişti. ABD Generallerinin açık söylemlerinden ise bu olayda F-35’i kontrol eden pilotun diğer daha eski uçakları uçurmak için eğitilmiş olduğunu çıkarıyoruz. Yani pilot henüz F-35’in tam kapasitesini kullanabilme yetkinliğinde değildi. Daha sonra eğitilen pilotlarda bu fark kapatılmış olmalı.

İkincisi, F-35 üretimden itibaren F-16 gibi it dalaşında üstün gelmesi amacıyla üretilmedi. F-16 üstün bir it dalaşı sağlamak için her şeye sahip. F-35 ise hassas sensörleri, tespit ve saldırı sistemleri, hayalet özelliği, uzun menzilli sistemleri sayesinde düşman daha kendisini farkedemeden ufuk ötesinden düşmanı yok edebilme kabiliyetine sahip. General Mike Hostage bu konuda “Bir F-35 pilotu düşmanın kendisine it dalaşına girecek kadar yaklaşmasına izin verdiyse ya çok şanssızdır ya da çok büyük hata yapmıştır.” Teknik olarak F-35 rakibine göre daha az itki/kütle oranına sahip (1.07 vs 1.11). Ek olarak yakın mesafe silahlarının kabiliyetlerine baktığımızda F-16 gözle görülür bir üstünlüğe sahip. Buna rağmen ABD Hava Kuvvetleri yetkililerinin genel görüşüne göre it dalaşı devri artık bitti. Onlara göre artık hava savaşları ufuk ötesi uzun mesafeli sistemler ile yapılıyor ve F-16’nın aksine F-35’ler modern savaşlar için gereken tüm kabiliyete sahip.

Özetle bu iki savaş uçağı görev tanımı olarak birbirlerine benzeseler de görevlerini yapma yöntemleri oldukça farklı. F-16 görev esnasında hedefe oldukça yakın ve tüm düşman dikkatini üzerine çeken bir stil benimsese de bu dezavantajları yüksek manevra ve caydırıcı çarpışma gücüyle dengeliyor. Bunun tersine F-35 düşmanlarını daha hiçbir şeyden habersizken yok etme kabiliyetine sahip. Düşük radar izi ve ufuk ötesi radar/silah sistemleri onu ulaşılamaz bir avcı haline getiriyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Lockheed_Martin_F-35_Lightning_II?wprov=sfla1

https://militarymachine-com.cdn.ampproject.org/v/s/militarymachine.com/f-35-vs-f-16/amp/?amp_js_v=a3&amp_gsa=1&usqp=mq331AQFKAGwASA%3D#aoh=15988933769201&amp_ct=1598893382663&referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com&amp_tf=%251%24s%20alan%C4%B1ndan&ampshare=https%3A%2F%2Fmilitarymachine.com%2Ff-35-vs-f-16%2F

https://tribune.com.pk/story/914750/f-35-fighter-loses-dogfight-to-1970s-jet?amp=1

https://nationalinterest.org/blog/buzz/report-see-results-air-forces-f-35-vs-f-16-dogfight-108926

[/vc_toggle]

Çatışmaların Değişen Niteliklerine Teknolojik Cevap: SİHA

Savaş ve çatışmalardaki dönüşüm tarih boyunca teknolojik gelişmelerle eşgüdümlü olarak yaşanmıştır. Kimi zaman teknolojik gelişmelere bağlı olarak üretilen araçlar savaşların niteliğini değiştirmiştir. Kimi zaman ise savaşan taraflardaki ve savaşın fiziki alanlarındaki değişimler gibi faktörler savaş araçlarının farklılaşmasına temel motivasyon olmuştur. Günümüzde üretimi ve kullanımı hızla artan Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA) bu dönüşümün önemli araçlarından birisi haline gelmiştir. Çatışmalardaki değişen nitelikler, ekonomik faktörler, toplumsal talepler, siyasi alana yansıyan savaş stratejileri SİHA’ların önem kazanmasında etkili olmuştur. Bu yazıda söz konusu araçların günümüz çatışmalarında neden bu denli önemli bir unsur haline geldiğine değinilecektir.

İnsansız Hava Araçlarının Gelişimi:

Bugün bilinen insansız hava araçları aslında insanlığın üzerine uzun zamandır çalıştığı bir buluştur. İlk kez 19 Yüzyıl sonlarında Charles Perley tarafından basit tipte bir balon aracılığıyla oluşturulan aracı daha sonra farklı ülkelerdeki geliştirmelerle uçurtma tipi ve radyo frekanslı, 1917’de ise uzaktan kumanda edilebilir özelliğiyle diğer insansız hava araçları takip etmişlerdir. 1960’lardan itibaren ise daha çok ABD merkezli gelişmeler öne çıkmıştır. Başlangıç aşamasında sadece keşif ve gözlem amaçlı kullanılan bu araçlar ilk kez 2001 yılında ABD tarafından silahlandırılmıştır. Füze ve silah sistemlerinin entegre edildiği bu yeni araçlar BM raporlarına göre ilk kez 2002 yılında Yemen’de bir El-Kaide üyesine yönelik olarak ABD tarafından kullanılmış ve başarılı sonuç alınmıştır.
Bu teknolojinin geliştirilmesinde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın çok yönlü bir değişim içerisine girmesi en önemli etkendir. Küreselleşmeyle oluşan ulus ötesi bağlantılar, iletişim ve bilgi ağları, teknolojinin değerli buluşu yapay zekâ gibi olgular toplumsal ve ideolojik dönüşümlerin yaşanmasını hızlandırmıştır. Böylece olgulardaki dönüşümle teknolojik dönüşümler birbirilerinin tetikleyicisi haline gelmiştir. Dönüşen olgulardan birisi olan çatışmalar Lind’in kavramsallaştırmasıyla dördüncü nesil savaşlar olarak adlandırılmaktadır. Savaş ve barış süreçleri ayrımı bulanıklaşmış mücadeleler savaş sahalarından taşarak nüfus merkezlerine yönelmiş masum-düşman ya da sivil-asker ayrımının yapılması güçleşmiş, savaşanların asker, yarı asker ya da sivil destekli olduğu asimetrik ve oldukça karmaşık bir döneme girilmiştir. Mary Kaldor’un ise ‘yeni savaşlar’ şeklinde ifade ettiği günümüz çatışmaları teknolojiden ziyade toplumsal ilişkilerin bir devrimidir. 1980’lerde başlayan bu devrim; savaş örgütlü suçlar ve insan hakları ihlallerinin geleneksel niteliklerinden çıkararak ayrımlarını bulanıklaştırmıştır.
[irp posts=”23485″ name=”İlk Uçuşunu Gerçekleştiren Akıncı T-İHA’nın Özellikleri”]
Devletlerin elinde bulunan meşru şiddet tekeline ise en büyük darbe başta terörist gruplar olmak üzere devlet dışı silahlı örgütlerden gelmeye başlamış ve devletlerle çatışmalarda asimetrik bir duruma sebep olmuşlardır. Şiddet kullanan aktörlerin çeşitlenmesi devletleri literatürde hibrit savaş şeklinde adlandırılan karmaşık ve çok aktörlü çatışmalara sürüklemiştir. Basit anlamıyla hibrit savaş, savaşın araçlarının ve taktiklerinin değişmesini ifade etmektedir. Yeni bir taktik olarak hibrit savaşlarda devletler, asimetrik olarak çatışma halinde olduğu grupları mutlak zaferle alt etmekten ziyade ekonomik, siyasi, teknolojik, bilişimsel ve insani tedbirlerle kontrol altına almayı hedeflemektedir.

Günümüzde Silahlı İnsansız Hava Araçlarının Stratejik Önemi:

Günümüz çatışmalarının karmaşık yapısında SİHA’lar hem ekonomik hem de şeffaflık konularında devletlere büyük avantaj sağlamıştır. Bu araçlar uzaktan komuta edilebilir özellikleriyle savaşı zaman ve mekândan koparabilme özelliğine sahiptir ki bu özellikle terör gruplarına karşı askeri personellerin korunabilmesi için oldukça mühim bir detaydır. Zaman ve mekânsal üstünlükler elde edebilen devletler böylece insan ve araç kaybını en aza indirebilmektedir. Ayrıca düşmanın savaş düzeni alıp saldırmasına imkân vermeden imha edebilme özelliğiyle devletlerin terör gruplarına karşı uyguladığı kontrol altına alma stratejisini uygulanabilir kılmaktadır.
Görüntüleme ve fotoğraflama sistemleriyle operasyonların her anı kayıt altına alınabilir olduğu için gerek yerel gerek uluslararası kamuoyunda hesap verilebilirlik düzeyini arttırmaktadır. Bu görüntüleme sistemleri pilotları tehlike anlarında uyarabilmektedirler. İnsanlı araçlara kıyasla gece ve gündüz görüşte avantaj da sağlamaktadır. 48 saate kadar havada kalabilme yeteneğine sahip bu araçlar insansız olduğu için ara vermeden keşif bölgelerinin üzerinde kalabilmekte, bir pilot için tehlike yaratacak bölgelere girebilmekte, böylece düşman birliklerinin tespiti konusunda daha doğru kararlar verilmesine yardımcı olabilmektedir. Ayrıca insanlı araçlara kıyasla daha küçük ve sessiz yapıları keşif esnasında fark edilmemesine, böylece görevini tamamlayabilmesine yardımcı olmaktadır. Bu özelliğiyle düşman hattına fark etmeden yapılacak baskınlar devlet dışı silahlı aktörlerde psikolojik baskı yaratarak caydırıcılığa ve öncelikli amaç olan kontrol altına almaya yardımcı olmaktadır.
Uzaktan kontrol edilmesi görev esnasında can kayıplarının yaşanmasının önüne geçmektedir. Aracın kaybolması ya da imha edilmesi halinde insani ya da toplumsal bir maliyet oluşmamaktadır. Çatışma ve tehlike bölgelerinden uzakta kalan personeller stres etkenine maruz kalmadığı için daha rasyonel kararlar verebilmektedir. Bu da hem personel hem de sivil kayıplarının önüne geçilmesine olanak sağlamaktadır. Böylece yapılan operasyonlarda kamuoyu desteği de sağlanabilmektedir. Ayrıca daha öncesinde yaşanan personel kaçırma ya da tutuklama gibi, siyasi krizlerin de önüne geçilmekte, siyasi ve askeri rekabetin şiddetini düşürmektedir.
[irp posts=”26112″ name=”SİHA’ların Önemi ve Türk SİHA’ları”]
Devletlerin genel olarak azaltma yolunu seçtiği askeri bütçelere SİHA’lar önemli bir alternatif olmuştur. Özellikle de Pentagon’un bu maliyetleri düşürmeye yönelmesi, SİHA gelişmelerinin de üzerinde durulmasını sağlamıştır. Örneğin “F-35” üretimi 159 milyon dolar, “F-22” üretimi 377 milyon dolar maliyete sebep olurken bir SİHA olan “Predator” sadece 4,5 milyon dolara üretilebilmektedir. Böylece üretimi veya satın alınması devletlere düşük maliyet avantajı sağlamaktadır. Ayrıca pilotlu uçaklara yetiştirilen personelin eğitim masrafıyla kıyaslama yapıldığında bu araçlar için yetiştirilen personellerin yarattığı düşük maliyet oldukça avantaj sağlamaktadır. Bir kontrol operatörü, kontrol ofislerinde aynı anda birden fazla SİHA’yı kontrol edebildiği için personel sayısı maliyeti de düşmektedir. Yakıt tüketimi ve uçuş maliyetlerinin pilotlu hava araçlarına göre daha az olması yine devletlere finansal olarak avantaj sağlamaktadır. Hızlı bir şekilde geliştirilen SİHA’ların uçuş süreleri 2002-2016 yılları arasında dokuz kat uzatılmıştır. Oysa insanlı hava araçlarının havada kalış süresi bu zaman zarfında hemen hemen aynı kalmıştır.
(ABD üretimi insansız hava aracı “Predator”)
Eski Amerikan Dış İşleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı olan Harold Koh 2010 yılındaki Amerika Uluslararası Hukuk Derneği Yıllık Toplantısı’nın açılış konuşmasında kendisinin SİHA’ları desteklediğini ifade etmiş, bu ‘akıllı bombalar’ sayesinde ileri teknolojiden faydalanıp askeri hedeflerin daha hassas kararlar alınarak belirlenmesine imkân bulunduğunu ifade etmiştir. Nitekim dördüncü nesil savaşlardaki en önemli nitelik çatışma alanlarının nüfus bölgelerine kayarak sivil can ve mal kayıplarına sebep olmasıdır. Ayrıca yapılan operasyonlarda savaşanlarla sivillerin ayrımını yapabilmek hem etik hem de hukuki bağlamda kritik kararlardır. Araçların sağladığı teknik özellikler bu ayrımın hassas bir şekilde yapılabilmesine imkân tanımaktadır.
(Türkiye Cumhuriyeti üretimi “ANKA” insansız hava aracı.)

SONUÇ

Günümüzde İsrail, ABD, Çin, Almanya, Fransa, İran, Rusya, ABD ve Türkiye gibi 27 ülke söz konusu teknolojiye sahiptir ve kendi üretimini gerçekleştirmeye odaklanmıştır. Bu ülkeler aynı zamanda ihracatçı ülke konumundadır. Son yirmi yılda yaşanan bu artışın terör faktörüyle önemli bir bağlantısı vardır. SİHA’lar özellikle terör faaliyetlerini kontrol altına amacıyla kullanılmak üzere yeni bir araç olarak askeriyeye entegre edilmiştir. Son dönemde ihracat ve ithalat alanında da önemli bir tutmaya başlayan SİHA’lar ülkelere sağladığı siyasi ve askeri avantajların yanı sıra ekonomik alanda da katkı sağlamakta ve gelir kaynağı olabilmektedir.
Merve ZORLU
 
Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BERGEN, P. Salyk-Virk, M. ve Sterman, D. (2019) World of Drones, https://www.newamerica.org/international-security/reports/world-drones/.

HOBBS, Alan, ve Lyall, B. (2016) “Human Factors Guidelines for Unmanned Aircraft Systems”, Ergonomics in Design: 23-28.

KALDOR, M. (2012) New and Old Wars. Third Edition, Cambridge: Polity.

KOH, H. H. (2010) “The Obama Administration and International Law”, https://2009- 2017.state.gov/s/l/releases/remarks/139119.htm.

KORHONEN, O. (2015) “Deconstructing the Conflict in Ukraine: The Relevance of International Law to Hybrid States and Wars”, German Law Journal: 452-478.

KORKMAZ, Y., İyibilgin, O. Ve Fındık, F. (2016) “Geçmişten Günümüze İnsansız Hava Araçlarının Gelişimi”, SAÜ Fen Bilimleri Dergisi: 103-109.

LIND, W. S., Schmitt, J.F., Nigtengale, K., Suntton, J. W., ve Wilson, G. I. (1989) “The Changing Face of War: Into the Fourth Generation”, Marine Corps Gazette: 22-26.

PEJIC, J. (2015) “Extraterritorial Targeting by Means of Armed Drones: Legal Implications” International Review of the Red Cross: 1-40.

SCHAUS, J. ve Johnson, K. (2018) “Unmanned Aerial Systems Influences on Conflict Escalation Dynamics”, Center for Strategic & International Studies. https://csisprod.s3.amazonaws.com/s3fspublic/publication/180808_SchausJohnson_UnmannedAerialSystems_UPDATE_0.pdf?ANfx9oj8wvgykmZ8Qz1fJvgAfhGvtC1I.

[/vc_toggle]

Türkiye – Irak İlişkileri

1922 Yılına Kadar İlişkiler

Türkiye – Irak ilişkileri günümüzden çok öncesine dayanır. 1515 tarihinde Osmanlılar Kuzey Irak’ı topraklarına kattı. Takvimler 1534’ü gösterdiğinde Kanuni Sultan Süleyman, Irak’ın tamamını Osmanlı topraklarına kattı. I.Dünya Savaşı’nın sonun kadar bu topraklar, biz Türklerin hâkimiyeti altında idi. I.Dünya Savaşı’ndan sonra Irak, İngilizlerin manda yönetimine girdi. İngilizler, Irak’ın ve özellikle Musul’daki petrol potansiyelinin farkındaydı ve adımlarını çok önceden planlamışlardı. 24 Nisan 1920’de San-Remo Anlaşması’nın 4 Maddesine göre Osmanlı, Irak’taki haklarından vazgeçmek zorundadır. İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, seçimlerde hile yapılarak 18 Ağustos 1920’de hükümdar ilan edildi. 5 gün sonra ise krallığın yeni bir adı vardı: Irak. Misak-ı Milli sınırları içerisinde olan Musul’u alabilmek için yoğun çaba sarf edilmiştir. Zira 1 Şubat 1922’de Milli Savunma Bakanlığı’na, “Faysal’ın Irak’ta hükûmet kurmak, İngilizlerin de Musul ilini siyasi manda altında bulundurmak isteği yapılan siyasi faaliyetlerden anlaşılmaktadır. 
(Osmanlı Süvarileri – Bağdat)
Bu sebeple esasen Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ilinin kurtarılması amacıyla Revandız bölgesine bir kısım kuvvet gönderilmesi” hususunda bir tebligat gönderilmiştir. 17 Şubat 1922 tarihinde İngiliz taarruz güçleri, Irak’ın da desteğiyle Musul’u işgal etti. Türk Kuvvetleri, bu işgale yalnızca propaganda ile değil, sahada çatışarak yanıt vermiştir. 31 Ağustos 1922 Derbent Muharebesi’nde birliklerimiz, İngilizleri hezimete uğratmış ve Musul ile olan bağlantıyı açmıştır. Bunun ardından Köysancak’a kaymakam atanmıştır. Var olan Türk – Kürt birliğini masa başı oyunlarıyla tanınan İngilizler, bozmayı başardılar. Çeşitli çabaların ardından İngilizler, Revandız bölgesini 22 Nisan 1923 tarihinde ele geçirmiştir. Hâlihazırda Anadolu’da büyük mücadele veren güçlerimiz, buna rağmen Irak’ı kaybetmemek için büyük mücadele vermiş ve halkın takdirini kazanmışladır. 1923 – 1926 yılları arasında Türkiye – Irak ilişkileri barış ağırlıklı gerçekleşmiştir. Nitekim İngilizler, bu süreçte Irak halkıyla mücadele etmiştir. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla başlayan süreç, 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla sona ermiştir.

1922 – 1932 Yılları Arası İlişkiler:

Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin sona ermesi, diplomasi alanında gelişmelerin daha verimli olmasına neden olmuştur. Fiilî anlamda savaş içinde olmayan ülke, kendini masa başında her daim daha rahat hissedecek ve bununla bağlantılı olarak daha sağlıklı kararlar alacaktır. 19 Mayıs 1924’te Haliç’te İngiliz ve Türk heyetleri Irak konusu için bir araya geldi. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu bu konferans 5 Haziran’da dağıldı. Haliç Konferansı’nda bir netice alınamayınca yeni bir çözüm bulunması gerekiyordu. Bunun üzerine 20 Eylül’de Milletler Cemiyeti Meclisi’nde tekrardan görüşmeler başladı. 29 Ekim’de “Brüksel Hattı” adı verilen, geçici bir sınır çizilmiştir. Böylece Musul, İngiliz mandası yönetimindeki Irak Hükümeti’ne bırakıldı. Bu durum Türkiye’de büyük tepkilere yol açmıştır. Neredeyse savaş havasına girilmiş; askeri, ekonomik ve daha birçok yetersizlik nedeniyle 5 Haziran 1926’da anlaşma imzalanarak uzlaşı yoluna gidilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden de geçmesiyle Musul sorunu, bütün çabalara rağmen aleyhimize sonuçlanmıştır. Manda yönetimindeki Irak, İngilizlerin arabuluculuğuyla 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olmuştur. Bu olayla beraber Irak bağımsızlaştı. Ancak petrollerin çok uluslu şirketler tarafından yönetilmesi, halk tarafından bağımsızlığın sözde olduğu kanaatine yol açmıştır. İngilizlerin Irak’taki bütün politikaları belirlemesi, halkın bu görüşünün ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir. Mayıs 1931 yılına gelindiğinde Kral Faysal, Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmek ve Türkiye’ye bir ziyaret yapmak istediğini Bağdat Büyükelçiliği’mize bir telgraf vasıtasıyla belirtir. Türkiye tarafından olumlu dönüş alınmasına binaen, 6 – 8 Temmuz 1931 tarihinde ilk resmî ziyaret gerçekleşti. 8 Temmuz’da yayımlanan bildiride, “Türkiye ile Irak arasında dostluk ve iyi komşuluk rabıtalarının iki memleketin karşılıklı menfaatlerine ve sulhu sükûn siyasetlerine uygun olduğu hususunda mutabık kalınmıştır.” ifadelerine yer verilmiştir. İyi bir komşuluk içerisinde olunacağının sinyalini veren bu görüşmenin ardından 1932’de Irak Başbakanı ile yetkililerimiz arasında “İkametgâh, suçluların iadesi ve ticaret anlaşması” gibi mühim konularda karşılıklı mutabakata varıldı.
[irp posts=”12084″ name=”Kral Faysal’ın Türkiye ile Yakınlaşması ve Şüpheli Ölümü”]

1932 – 1938 Yılları Arasındaki İlişkiler:

Türkiye’de her ne kadar Arap harflerinin kaldırılması, Medeni Kanun’un kabul edilmesi gibi “İslam’dan uzaklaşma hamleleri” çerçevesinde yorumlansa da Irak ile ilişkilere pek de etki etmemiştir. 1936 yılında Türkiye’ye ilgi duyan Bekir Sıtkı Paşa’nın Irak’ta askerî darbe yaparak hükümeti ele geçirmesi, 1937 yılında imzalanan Sadabat Paktı’nın imzalanmasında büyük pay sahibi olmuştur.
Tarihler 2 Ekim 1935’i gösterdiği sırada Türkiye – Irak – İran arasında Cenevre’de 3’lü bir görüşme yapıldı ve antlaşma parafe edildi. Bu olayın nedeni, sınır sorunlarının kalıcı çözümlere kavuşturulması ve bir nevi bağımsızlıklarını kanıtlamaktır. Neticede; Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937’de “Sadabat Paktı” imzalanmış, asıl neden olan Kürt sorununu çözmek için bir adım atılmıştır. Bu süreçten, Atatürk’ün ölümüne kadar kayda değer gelişmeler yaşanmamıştır.

II.Dünya Savaşı Sonrası İlişkiler:

Türkiye, II.Dünya Savaşı sonrasında Avrupalı Devletler ve Amerika Birleşik Devletleri ile yakın ilişkiler kurmuştur. 1949 yılında Birleşmiş Milletler’de İsrail Devleti’nin Türkiye tarafından tanınması, Müslüman ve Arap ülkeler tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. Irak tarafından bakacak olursak, 1950’ye kadar iç karışıklıklar sürekli olarak devam etmiştir. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye – Irak ilişkileri daha iyi bir hâl almıştır. Hatta ilk kez bir Türk heyeti, 1954 yılında Kerkük’e uğramış ve oradaki Türklere bir umut kapısı olmuştur. 1955 yılında ise Rusya’nın Orta Doğu’da etkin olmaması için ABD ve İngiltere arabuluculuğuyla Türkiye – Irak arasında “Bağdat Paktı” imzalanmıştır. Bu pakt nedeniyle Arap ülkeleri dağılmış ve bir daha bir araya gelememiştir. Irak’ta 1958 yılında yapılan darbe sonucu Kasım Kuvvetleri yürütmeyi devralmış ve Türkiye ile ilişkiler fazlasıyla gerilemiştir.
(Irak’ta 1958 darbesini gerçekleştiren komutanlar)
1958 yılındaki Irak ihtilalinden Türkiye de yakından etkilenmiştir. Türkiye, İran ve Pakistan devlet başkanları 14- 17 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da bir müzakere toplantısı gerçekleştirmiştir. Müzakere sonunda katılımcı devletler bu darbeyi bir “Milletlerarası haydutluk” olarak nitelendirilmiştir. Türkiye 17 Temmuz’da ABD’ye Irak’a müdahale edeceği konusunda başvurmuşsa de ABD’den gerekli izin ve yardımı alamamıştır. Zira Kasım Kuvvetleri Bağdat Paktı’ndan geri çekildiği gibi, 1959’da Türk yurdu Kerkük’te katliam yapacak kadar alçalmışlardır. 1960 yılında Türkiye’de yapılan darbeyle ikili ilişkiler iyice çökmüştür.
1960’lı yılların başında Türkiye için işler pek de iyi gitmedi. Kıbrıs sorununda Avrupalı Devletler’in yanımızda olmaması üzerine tekrardan Orta Doğu ile yakın ilişkiler kurulmaya çalışıldı. Bu süreç zarfında, artık tek yönlü bir dış politikadan ziyade “Denge Politikası” uygulanmaya başlamıştır. Irak’la Birleşmiş Milletler arasında yapılan 687 sayılı antlaşmada Kürtler konusu ele alınmamıştır. Güçlü devletlerin konuya müdahil olmasıyla bir antlaşma eklenmiş ve Irak Ordusu’nun hava sahasında olması yasaklanmış, ardından belli bir hareket sınırı çizilmiştir. Çare olarak bölgeye 11 ülkeye ait 20 askerden oluşan bir ordu “Çok Uluslu Acil Müdahale Gücü” adı ile yerleştirilmiştir. Türkiye bütün bu gelişmelerin yanında Kürtleri Kuzey Irak’ta yerinde tutabilmek amacıyla 35.000 askerle sınır ötesi harekâtı gerçekleştirmiştir. Türkiye Kürtleri kendi bölgesinde tutabilmede kısa süreli de olsa başarılı olmuştur. Türkiye, Saddam Hüseyin’le yaptığı anlaşma gereği sınır ötesi harekâtlarda bulunma hakkına sahipti. 1991 yılına gelindiğinde Türkiye, sınır ötesi harekâtlara başvurmuştur. Ancak bilinmelidir ki Türkiye, en başından beri Irak toprak bütünlüğünden yana olmuştur. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı yaptığı süreçte PKK’nın önünü kesebilme niyetiyle Kürt liderler Talabani ve Mesud Barzani ile yakın temasta bulunulmuş, davetler edilmiş ve hatta Türk pasaportları dahi çıkartılmıştır. Yapılan anlaşmalar gereği Kürt aşiretlerine milyon dolarlık yardımlar yapılmış, ülkeye kaçak petrol girişlerine dahi göz yumulmuştur. Tek sorun PKK ya da Kürtler değildi. “Çekiç Güç” adı verilen; Kuzey Irak’taki Kürtleri Saddam Hüseyin’in saldırılarından korumayı amaçlayan, Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde savaşa katılan diğer müttefik ülkelerin(Birleşik Krallık, Fransa, Avustralya ve Hollanda) de dâhil olduğu ve Türkiye üzerinden gerçekleştirilen askeri harekât, 90’ların ses getiren olaylarına adını yazdırmıştır. Çekiç Güç sayesinde PKK’nın önü açılmıştır. Lakin Şanlı Türk Ordusu, demir yumruğunu indirmiş ve ülkenin bütünlüğünü korumuştur. Buna rağmen Türkiye, istediğine tam manasıyla ulaşamamıştır.
Türkiye’nin sınır avantajı, PKK’nın gücünü azaltmıştır. Nitekim Kürtler, Türkiye sınır kapısı sayesinde her iki bölgeden de ticaret yapmaları sonucunda ekonomik durumlarını iyileştirmişlerdir. Bunun sonucunda PKK’ya bölgede verilen destek azalmış ve PKK terör örgütü kan kaybetmeye başlamıştır. Türk Ordusu PKK terör örgütünün Türkiye’deki eylemlerinin devam etmesi nedeniyle 1995 yılının Mart ayında Kuzey Irak’a bir operasyon yapmak zorunda kalmıştır.

2000’li Yıllarda İlişkiler:

Genel hatları ile 2000’li yıllarda Türkiye – Irak ilişkileri üzerinde etki sahibi en önemli unsur
ABD’nin Irak’ı işgali ve takiben Saddam Hüseyin rejiminin sona ermesi olmuştur.
Her ne kadar Soğuk Savaş sonrası önemde güvenlik algısı değişse de ve 2002 yılında AK Parti hükümeti ile beraber farklı bir dış politika çizgisinde geleneksel güvenlik politikaları insani politikalar çerçevesinde yumuşak güç unsurları ile şekillendirilmek istense de, Irak özelinde bu politikaları uygulamak kolay olamamıştır. Irak’ın iç dinamikleri mercek altına alındığında bu durumdan Kuzey Irak Kürtleri büyük ölçüde nemalanmıştır. Güçlenen Kürtler Irak yönetimi konusunda da özerk bölgelerinin dışına çıkarak söz sahibi olmuş, ellerindeki petrol kartını kullanarak da otonom şekilde hareket etme imkânı bulmuştur. Her ne kadar tartışmalı bölgeler olan Musul ve Kerkük’ün statüsü sonuca ulaştırılamamış olsa da 2006 yılında ortaya konan petrol yasası ile birlikte Kürt bölgesi petrol şirketlerinin ilgisini bir hayli çekmiş ve bölgede yoğun şekilde petrol arama faaliyetlerini girişilmiştir.
[irp posts=”10726″ name=”Yükselişten Düşüşe: Saddam’ın Irak’ı”]
Ekim 2005 yılında ABD önderliğinde dış güçler tarafından hazırlanan Irak Anayasası’nda Kerkük’ün Irak merkezi yönetiminde koparılması için ciddi çaba harcanmış; fakat tam anlamıyla başarılı olunamamıştır. Bu süreç zarfında Türk Yetkililer tarafından “Kerkük’ün Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olduğu vurgusu yapılmış gerek Kürt Yönetimine gerek dış güçlere, olası bir bölünme durumunda müdahale edileceği sinyalleri verilmiştir.
2013 yılında IŞİD’in Kuzey Irak’ta giderek güç kazanması, Türkiye-Irak ilişkileri açısından tarihten bu yana hiçbir zaman tam olarak terk edilemeyen geleneksel güvenlik politikalarını
tekrar su yüzüne çıkarmıştır. İran – Irak mücadelesi sonucunda bölgede tırmanan Sünni-Şii çatışmasının sonucu olarak ortaya çıktığı belirtilen IŞİD’in mevzilendiği bölge özellikle Türkiye için ciddi bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Türkiye; tarihten bu yana olduğu gibi bir kez daha Irak’ın topraksal bütünlüğünü korumak ve ortak güvenlik politikaları adına, terörle mücadele konusunda Merkezi Irak yönetimine destek vermeye başlamıştır. 2014 yılında Haydar el – Ibadi’nin iktidara gelmesiyle beraber Irak merkezi yönetimi ile Türkiye ortak güvenlik düzleminde ikili ilişkilerini geliştirme yolunda tekrar ilerleme kaydetmeye başlamıştır.
2014 yılında Musul’un IŞİD tarafından ele geçirilmesiyle beraber bölgede güvenlik arzusu hat safhaya ulaşmış ve Türkiye – İran ve Irak yönetimi Musul’u kurtarma operasyonu adı altında hazırlık yapmaya başlamıştır. İran’ın aksine Türkiye Irak içinde hassas güç dengelerini okumada yeterince deneyimli olmaması sebebiyle Başika kampına asker sevkiyatı yapmıştır. (Semin, 2015: 2).
Her ne kadar ilk bakışta, ortak güvenlik ve IŞİD ile mücadele için ortak mutabakat sonrası asker sevkiyatı yapıldığı görülse de Türkiye’nin bu aksiyonu uzun vadede Irak içinde güç tahkim etmeye mi çalışıyor endişesini su yüzüne çıkarmıştır. İlişkilerin genel seyri incelendiğinde daha önce vurgulandığı üzere Türkiye Irak ilişkilerinde ulusal güvenliğe yapılan esas vurgunun her dönem etkisini koruduğu söylenebilir. Özellikle 2000’li yılların başında, geleneksel güvenlik algısından kısmen uzaklaşılıp diyalog yoluyla ilişkilerin şekillenilmesine öncelik verilmesine karşın, Irak sınırı içinde yaşanan olaylar Türkiye’nin Irak’ı her daim güvenlik ajandasında baş konulardan biri olarak tutmasına neden olmuştur. Geleneksel güvenlik algısı doğrultusunda askeri müdahaleler yapılsa da, Türkiye kimi zaman yumuşak güç unsurları ile de bölgede etkin olmaya çalışmış ve her şekilde Irak Türkiye güvenlik ajandasında her zaman önde gelen konulardan bir tanesi olma özelliğini hiç kaybetmemiştir. 2002 yılında AKP hükümeti ile beraber devlet odaklı bakış açısı yanında insani güvenlik konusu gündeme getirilmiş ve bölgede yaşanan Türkmenler üzerinden de güvenlik algısı oluşturulmaya başlanmıştır. Türkiye’nin ana meselesi Irak’ın bölgesel birliğini korumak iken; gerekirse 18-19 Mart 2016 tarihlerinde Irak sınırı içinde PKK kamplarının bombalanması gibi askeri müdahaleler yapmaktan çekinmemiştir. Uzun vadede Irak’ta ortaya çıkması muhtemel bölünmelerin Türkiye’yi olumsuz yönde etkilemesi olasıdır. Bu noktada, uluslararası arenada dönüşen ve değişen güvenlik konusu göz önüne alındığında yeni güvenlik kavramlarının temel öğelerinden olan referans nesnesinin Türkiye’nin ulusal bütünlüğü, Osmanlı mirası ve ulusal güvenlik meseleleri olduğu ortaya çıkar. Bu noktada, Kopenhag Okulu ile gündeme getirilen yeni güvenlikleştirme algısına yapılan eleştirilerden bir tanesi göz önüne çıkar.
Direkt olarak tehdit oluşturmadığı zamanlarda bile Türkiye tarihe vurgu yaparak Irak hakkında güvenlik politikalarını şekillendirmiştir. Fakat tarihi geçmişi sadece politika yapıcıların söz edimlerini güçlendirecek bir etmen olarak düşünmek eksik bir analiz sağlayacaktır. Bu nedenle tarihi geçmişin ve Misak-ı Milli sınırları ile Türkiye’nin elinden kaybettiği ayrıcalıkların birebir Irak hakkında dış politika adımlarını şekillendirici etkisi göz ardı edilmemelidir.

SONUÇ

Türkiye – Irak ilişkileri herhangi iki devlet arasındaki ilişkiler gibi değerlendirilmemelidir. Yüzyıllardır bir arada olan milletler, yaklaşık 100 yıldır süregelen demde komşu olarak ilişkilere devam ediyor. Bu hususta dikkat edilecek şeylerin başında, komşu ülkelerin birbirleriyle sürekli dirsek teması içerisinde olması gerektiğidir. Bakınız ki “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır.” ifadesi gereği her ne vakitte olsun birlik içerisinde olmaya en azından çabalamak gerekmektedir. Irak’ta olan ufak bir kaos Türkiye’yi, aynı şekilde Türkiye’de olan ufak bir kaos Irak’ı etkileyecektir. Cumhuriyet tarihinden bu yana genel kapsamda bakacak olursak, ilişkilerimiz iyi denilebilecek seviyededir. İhracat konusunda yıllardır ön sıralarda olan Irak ile ilişkilerimiz, komşuluk gereği mümkün olduğunca iyi bir seyir izlemelidir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ankara_Antla%C5%9Fmas%C4%B1_(1926)

http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/kadir_kasalak_ataturk_donemi_turkiye_irak_iliskileri.pdf

https://tr.wikipedia.org/wiki/Sadabat_Pakt%C4%B1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Huzuru_Temin_Harek%C3%A2t%C4%B1

http://dergisosyalbil.selcuk.edu.tr/susbed/article/download/419/401

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/813464

[/vc_toggle]

Aşiret Mektepleri: II. Abdülhamit Dönemi Eğitim Alanında Modernleşme

II. Abdülhamit döneminde ilköğretim meselesi 1876 Kanun-i Esasi ile ele alınmış ve ilköğretim mecburiyeti getirilmiştir (Köksal, 2007: 14). Eğitim ve öğretim işleri Kanun Esasi’nin emri olarak devletin görevleri arasına girmiş ve Meclis-i Mebusan da dahi eğitim işlerini düzenlemedikçe diğer alanlarda yapılacak ıslahatın başarıya ulaşamayacağı bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir. Tanzimat döneminde kurulan Maarif-i Umumiye Nezareti II. Abdülhamid döneminde merkezi bir eğitim bakanlığı olarak yeniden düzenlenmiştir (Bozaslan ve Çokoğullar, 2017:315). Böylece Maarif Nezareti bünyesinde, her öğretim derecesi için genel müdürlükler ve müfettişlikler meydana getirilmiş, her vilayet merkezinde birer maarif müdürlüğü ve meclisi oluşturulmuştur. İlerki dönemlerde de sancak ve kazalarda Maarif Meclisi şubeleri açılmıştır (Özcan, 2000: 53). Yine Maarif Nezareti bünyesinde Rüştiye ve İdadi müdürlükleri tesis edilmiştir. Bu teşkilat sayesinde taşraya, ilk ve ortaöğretim müesseseleri ve öğretmen okulları, bu dönemde götürülmüştür. Ayrıca 1884 yılında her vilayette maarif müdürlükleri ve maarif müfettişlikleri kurulmuştur (Engin,2017: 110).
II. Abdülhamid döneminde ilkokulların (iptidai mektepler) yaptırılması, eğitimin
yaygınlaşması ve genel maarif hizmetlerinin halka götürülmesi konusunda önceliğin Müslüman kesimlerin çok olduğu bölgelere verilmesi, ilköğretim siyasetinin temelini oluşturmuştur (Engin,2017: 109). Ortaokula (rüştiye mektebi) başlanıp mezun olunduktan sonra ise lise ayarında olan idadi veya sultanilere devam edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde rüştiyelerin yani ortaokulların sayısında da artış görülmüştür. İdadilerin (lise) ise her vilayet merkezine en az bir tane açılması öngörülmüş ve gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde eğitim ülke genelinde yaygınlaştırılmıştır. Ayrıca bu dönemin eğitim politikasının önemli okullarından biriside çok sayıda açılan kız mektepleri olmuştur. Kız mekteplerinde kız muallim mekteplerinden mezun olan hanım öğretmenler ders vermiştir. II. Abdülhamid döneminde yüksek eğitim kapsamında; Mekteb-i Hukuk-ı Şahane kurulmuş, Askeri Tıbbiye’nin içinde kurulmuş olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ayrı bir okul haline getirilmiş, Mülkiye Baytar mektebi açılmış ayrıca Mühendislik, Edebiyat ve edebiyat şubelerini kapsayacak tarzda modern anlamda bir üniversite olarak Darülfünun-ı Şahane açılmıştır. Bu okullar dışında ayrıca Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar), İstanbul Teknik Üniversitesinin temelini oluşturan Hendese-i Mülkiye Mektebi, Marmara Üniversitesinin temelini oluşturan ve Müslüman halkın ticarette etkin hale gelmesini amaçlayan Hamidiye Ticaret Mektebi ve yine memurların yabancı dil öğrenmelerini sağlamak için Lisan Mektebi açılmıştır (Engin,2017: 112).
Ayrıca bu dönemde hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin açtığı özel okullarda da artış yaşanmıştır. Bu dönemde Yabancı ülkeler de misyoner okulları açma faaliyetlerine hız vermişlerdir (Sırma, 2014: 56).
II. Abdülhamid dönemi, her düzey okul sayısında ve okullaşma oranında en çok artışın meydana geldiği dönem olarak bilinmektedir. II. Abdülhamit, halifelik gücünün etkisini yitirmemesi adına İslami yönü güçlü bir nesil yetiştirilmesine önem vermiştir. Bu nedenle ders kitaplarında din ve hilafet vurgusu yapılmasını gerekli görmüştür. Eğitim gören neslin, İslami terbiye ve ahlâken güçlü niteliklere sahip bir nesil olarak yetiştirilmesi istenmiştir. İslami terbiyenin aşılandığı yeni nesillerin devletin geleceğinde dönüştürücü bir rol oynayacağı düşüncesi II. Abdülhamit’in eğitim politikalarına şekil vermiştir. Ders, program, müfredat ve kitapların dinselleşme yönünde değişikliğe uğraması, II. Abdülhamid döneminin bir diğer özelliğidir. Devlet okullarında yetişecek gençlerin İslamı koruyucu ve devlete sadakate uygun davranış özelliklerine sahip bireyler olarak şekillenmelerini amaçlamıştır (Karataşer, 2017: 428). Bu dönemde öğrencilerin İslamiyet vurgusu altında yetiştirilmek istenmesinin altında, Yabancı devletler tarafından açılan okullar hangi dine mensupsa öğrencileri derslere o dinin ibadetlerini yaparak başlatıyor olmaları yatmaktadır. II. Abdülhamid bundan dolayı Müslümanların bu yarışta geri kalmasını ve bu tür misyoner okullarda öğrenim görmesini engellemek için ilk ve ortaöğretimin Anadolu’da, Arap vilayetlerinde, Müslümanların yoğun olduğu Balkan kent ve kasabalarında yaygınlaşması için çaba göstermiştir. İstanbul’da ve başka büyük kentlerde daha üst düzey okullar da açılmış, eskileri genişletilmiştir. Müslüman zenginlerin özel okullar açması özendirilmiş, desteklenmiştir.
Eğitim politikasının bir diğer önemli görülen yanı ise vatan kavramını ön plana çıkarmak olmuştur. Bu kavram farklı din ve milletlere karşı düşmanlık hissi taşımayan vatanseverlik düşüncesine dayandırılmaya çalışılmıştır. Ders kitaplarında modern anlamda millet vurgusu ilk defa bu dönemde yapılmaya başlamıştır (Engin, 2017: 113). Bu dönemde eğitimle ilgili düşünülen, hedeflenen ve yapılanlara baktığımızda: Halkın dininin ve kültürünün öğretileceği en iyi yer okullar olarak görülmüştür. Okullarda düzgün bir şekilde dinlerini öğrenen neslin belli bir düşünce içerisinde yetişeceği böylece devlete ve millete bağlılık ve sevgi ile halife ve sultana sadakat gerektireceği düşünülmüştür. Böyle ülkenin korunabilmesi için eğitime önem verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yüzden bu dönemdeki ders programlarında din derslerinin ağırlığı arttırılmaya çalışılmıştır.

Aşiret Mektepleri

Aşiret Mektebi, II. Abdülhamid döneminin ilginç eğitim kurumlarından birisidir. Aşiretlerin iskanı sağlamak, eğitimi ve devlete bağlılıklarını artırmak amacıyla Hicaz ve Yemen bölgelerinde valilik yapmış olan Osman Nuri Paşa, II. Abdülhamit’e bir mektep açılması için öneride bulunmuştur. Bu mektebin açılmasıyla alınacak Arap aşiretlerinin çocukları eğitim yoluyla kazanılabilecek, bunlar kaymakamlık, memurluk ve kaza müdürlüğü gibi görevlere tayin edilerek bölgedeki Arap kabileleri, daha rahat bir şekilde denetim altına alınabilecekti. Osman Nuri Paşa’ya göre aşiret reisi ve şeyhlerin çocukları, babalarından sonra şeyh olmak yerine devlet memuru olacaklar böylece devletin buralardaki hâkimiyeti ve tesiri artacaktı. Bu teklif padişah tarafından da ilgiyle karşılandı ve İstanbul’da bir Aşiret Mektebi kurulmasının hazırlığı başlatılmıştır. Böylece Aşiret mektebi, 1892 yılında Arap aşiret çocukları için İstanbul’ da kurulmuş ve aşiretlerin yoğun ve hâkim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, Osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla açılan okuldur (Biçer, 2016: 81). Mektep, Osmanlı saltanatına bağlılığı artırmayı hedeflemiştir. Bu okula 12 ile 16 yaş arasındaki çocuklar alınmıştır. Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınmış daha sonraları ise Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlanmıştır (Baytal,2018: 30). Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder
duruma gelmiştir.
Mektebe öğrenci seçimi için özel memurlar görevlendirilmiş, görevli memurlar Osmanlı coğrafyasındaki muhtelif bölgelerden talebeler seçerek İstanbul’a dönmüştür. Aşiret mektebi beş yıllık bir programla eğitime başlamış daha sonra ise dört yıla indirilmiştir. Henüz ilkokul seviyesinde olan ve hiçbir eğitim almamış çocuklar için uygulanan program diğerlerine göre daha ağır olmuştur. Okulda Kuran-ı Kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat, matematik ve askerî dersler okutulmuştur. Ayrıca mektepte öğrenciler yatılı okuyarak, aynı tarz ve şekilde elbise giymiştir. Okul yönetmeliği ve güvenliği Harbiye veya Mülkiye mekteplerine benzer şekildedir. Ders yılı sonunda öğrencilerden isteyenler, memleketlerine gönderilmiştir. Böylece onların İstanbul’da padişahtan gördükleri ihsanları anlatması ve mektepte kazandıkları terbiyenin aşiret ve kabileler arasında yayılması sağlanmıştır.

Aşiret Mektebi’nden mezun olan bazı çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine
gönderilmişlerdir. Aşiret Mekteplerinden mezun olan öğrencilerin önemli bir kısmı mektebin
kuruluş amaçlarına uygun olarak yetişmiş ve Osmanlı Devletine önemli hizmetlerde de
bulunmuşlardır (Biçer, 2016: 82). Öğrencilerden Mekteb-i Mülkiye’yi bitirenler kaymakam
ve mutasarrıfların yanında maiyet memuru, yaşları müsait olanlar nahiye müdürlüğü, Harbiye lisesini bitirenler jandarma mülazım-ı saniliği ile taşrada görev almışlardır. Polis, zabıta olanların yanında, aşiret reisi tayin edilenler de olmuştur. Yeni şubelerle okulun yaygınlaştırılması hedeflenmiş olmasına karşın uygulamada yaşanan aksaklıklar sebebiyle bundan vazgeçilmiş ve Aşiret Mektebi programı yeniden düzenlenerek
Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Mülkiye için hazırlık okulu hâline getirilmiştir.

Okulda Arap ve Kürt öğrenciler arasında sık sık kavgalar yaşanmaya başlanmıştır. Bu durumu kullanan Yabancı ülke gazetelerinde okul ile ilgili sürekli olumsuz yazılar ve haberler çıkmaya başlamış, okul anarşi kaynağı olarak gösterilmiştir. 1903 yılında ise okulda çıkan kavgada dört subayın yaralandığı haberi gündem olmuştur. Bu haber yalanlansa da Avrupa gazeteleri bu haberleri günlerce vererek okulu Avrupa’nın da gündemine taşımıştır. Okul günden güne Osmanlı devleti için içerde ve dışarıda yeni bir problem kaynağı haline gelince son yemek boykotu bahane edilerek 1907 yılında kapatılmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Baytal, Yaşar, Tanzimat ve II. Abdülhamid Dönemi Eğitim Politikaları, Ankara Üniversitesi
Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 2000, Sayı 11, ss. 1-21.
Biçer, Bekir, Sultan II. Abdülhamid’in Kürt Politikası, Tarih Okulu Dergisi (TOD), 2016,
Yıl 9, Sayı 26, ss. 57-86.
Bozaslan, Mehmet , Çokoğullar Emel, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modern Eğitimin İnşası:
Devletin Kurtarılmasından Devletin Kurulmasına, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Dergisi,2017, Sayı:17 (3), ss. 309-329.
Engin, Vahdettin, Bir Devrin Son Sultanı II. Abdülhamid, Yeditepe yayınevi, İstanbul,
2017
Karataşer, Büşra, Sultan II. Abdülmahid Dönemi Eğitim Politikası Hakkında Bir
Değerlendirme, Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2017,Sayı: 57, ss. 423-434
Köksal, Nursel, Osmanlı Devleti’nde modernleşme dönemi Askerî eğitim sistemi, Yüksek
Lisans Tezi, Kırıkkale, 2007
Özcan, Abdülkadir, II. Abdülhamid dönemi Eğitim ve Kültür Faaliyetleri, Sultan II.
Abdülhamid Dönemi Paneli (II), bilge yayıncılık, İstanbul, 2000
Sırma, İhsan Süreyya, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi, Beyan Yayınları, İstanbul, 2000
[/vc_toggle]

Altın: Keşfi, Sikke Standardı, Bretton Woods Dönemi ve Türkiye

Göz kamaştıran ışıltılı parlak sarı rengi olan, bu zamana kadar gelmiş geçmiş bütün ülkelerin didik didik aradığı ve uğruna mücadeleler verilen ağır metal, altın. Adını Latince Aurum (ışıldayan- parlayan) anlamına gelen kelimeden almaktadır. Yüzyıllar boyunca mücevherden değişim aracı olmasına kadar birçok alanda kullanılmıştır. Kolay işlenebilmesi, havadan ve sudan etkilenmemesi, paslanmaması ve kararmaması tarih boyunca uygarlıkların ilgisini çekmiştir. Fiziksel ve kimyasal özelliklerinden dolayı günümüzdeki modern dünyada da bu ilgiyi üstüne çekmeye devam etmektedir.

Altının Keşfi

Altın genellikle akarsu yataklarında toz veya külçe halinde bulunur. Altının ilk olarak toprak üzerinde bulunup kolay işlene bilirliğinden dolayı günlük hayatta kullanıldığı tahmin edilmektedir. Zaman ilerledikçe bu parlak element gösterişli yapısından dolayı hükümdarlar arasında zenginlik ve güç  göstergesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kral taçları başta olmak üzere heykellere kadar bu madde önemini korumakla beraber arttırmıştır. Zamanla değerlenmesinden dolayı ticarette de kullanılması kaçınılmazdı.

İlk kez bilinen kayıtlara göre Mısır hükümdarlığı tarafından MÖ 3200 yıllarında eşit çubuklar haline getirilerek para olarak kullanıldığı ileri sürülmekte. Fakat altını, herkes tarafından bilinen küçük yuvarlak sikke (madeni para) adı verilen şekle getirip; MÖ 700 yıllarında para olarak ticarette kullanmaya başlayan medeniyet Lidyalılardır ve Lidya Kralı Krezüs (Karun) tarafından basılmıştır. Bu bilinen veya tahmin edilen bilgilerin aksine,  çok uzak kara parçası olan Amerika’da, hüküm süren İnka ve Maya  medeniyetlerinin de altını birçok alanda kullandığı bilinmektedir.

Altının Tarih Boyunca Uluslararası Parasal Sistemde Kullanım Tarihi

Uluslararası ticarette önemli bir değişim aracı olmaya başladığı zaman dilimi için yaklaşık olarak MÖ 1500’lü yıllar olduğu söylenebilir. Birçok medeniyet kendi bağımsızlığını ve gücünü ilan etmek için çeşitli altın paralar basmıştır.

Günümüz modern dünyaya yani 21. yüzyıla kadar altının toplam 5 dönemden geçtiğini söyleyebiliriz:

  • 15. Yüzyıl ve 18. Yüzyıl Merkantilist Dönem
  • 1873-1914 Altın Sikke Standardı Sistemi
  • 1914-1944 İki Savaş Arası Dönem
  • 1944-1973 Bretton Woods Dönemi ve Altın Kambiyo Sistemi
  • 1973-2003 Serbest Altın Piyasası Dönemi

15.yy ve 18.yy Merkantilist Dönem

Avrupa’da ortaya çıkan Merkantilist düşünceye göre; bir ulusun zenginliği ve gücü ülkenin sahip olduğu değerli madenlerin miktarına göre belirlenir. Bu düşüncenin Avrupa’da yayılması çeşitli savaşlara neden olmuştur. Aynı zamanda en önemli zenginlik ve güç göstergesi olan altına Avrupa ülkelerinin talepleri artmıştır. Arayış içine giren bu ülkeler altın rezervlerinin fazla olduğu Afrika kıtasına gözlerini dikmiştir ve sömürgecilik hareketlerine neden olmuştur. Hemen ardından; Brezilya, Güney Afrika gibi yeni keşfedilen coğrafyalarda üretime başlanmıştır. Fakat sömürge devletlerinden çıkarılan altın Avrupa’ya geldiğinde, merkantilist düşünceden dolayı değerli madenlerin uluslararası ticarette sınırlar dışına çıkmasını engellemeleri gerekiyordu. Kurulan bu sistemden dolayı yaklaşık yüzyıl sürecek olan bir enflasyonist sürecin doğmasına yol açmıştır. Bu sorundan dolayı altının miktar teoremlerine ihtiyaç duyulup bir standardın belirlenmesine karar kılmışlardır.

Altın Sikke Standardı Sistemi

Sanayi toplumunun ortaya çıkmasıyla ulusal ve uluslararası ticaret gelişmiştir. Bu gelişimle beraber bir standardın oluşturulması gerekmekteydi. İspanya kralı Ferdinand’ın kaşiflerine ‘’Altın getirin!’’ emrini vermesiyle, Avrupa’nın altına ne kadar aç olduğunun farkına varabiliriz. Başta İngiltere olmak üzere arayış içinde olan Avrupa ülkelerinin yanı sıra Yeni Dünya adıyla anılan Amerika kıtasında da altın rezervlerinin çıkmasının ardından Altın Standardı adı verilen, altının parasal sistemin temelini oluşturan bir sistem uygulanmaya başlanmıştır.

Buna göre, ülkeler para birimlerini altına göre sabitlemiş, altın bir anlamda para değişim ölçütü olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülke para birimlerinin altınla tanımlanmasıyla döviz kurları sabitlenmiştir. (Altaş, Mart 2010)

1914-1944 İki Savaş Arası Dönem:

Ağırlığından dolayı altını taşıması oldukça zor hale gelmeye başlamasıyla, 17.yüzyıl sonlarında yaygın bir şekilde kullanılmaya başlayan kağıt para ortaya çıkmıştır. Bunun aksine bilinen ilk kağıt paranın MÖ 120 yıllarında Çinliler tarafından kullanıldığı ve sadece bir deri parçasından oluştugu bilinmektedir. Doğuda ortaya çıkan bu kullanım bilinsede batıda benimsenene kadar oldukça fazla zaman geçmiştir. Bu süreçte altın her zaman uluslararası ticarette yerini korumuştur.

Napolyon Savaşları’ndan sonraki dönemlerde altın önemini korumaya ve standardının yaygın bir şekilde uygulanırken, gelip çatan I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise birçok ülke bu standard sisteminden uzaklaşarak kağıt para kullanımına yönelmişlerdir. Buna sebep olan gelişmelerden bahsedersek, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da değişen güçler dengesi ve birbirini izleyen ekonomik krizlerden söz edebilirz. Altının kağıt para değeri var iken, savaştan sonra altının kağıt parada olan karşılığına son verilmiştir. Bu karara sığınarak, ülkelere savaşta aldıkları zararlarını karşılamak için karşılıksız ve kontrolsüz para basma serbestisi tanınmıştır. Ülkelerin borçlanmasının artış göstermesi enflasyonist ortamın ortaya çıkmasından kaçamamışlardır. Avrupa’da elde edilen rezervlerin büyük kısmı Yeni Dünya denilen Amerika’nın eline geçmiştir. Amerikaya olan bu altın akışı Avrupa ülkeleri arasındaki eşitsizliğe yol açarak Altın Standardı Sistemi yok olmaya yüz tutmuştur.

Avrupa devletleri güçsüzleştiğinin farkına varıp, zenginliklerinin yok olmasından ve sömürgelerini kaybetmekten korkup yeni bir standard arayışı içine girmişlerdir. Bu arayıştan vazgeçmemişlerdir çünkü 1870-1914 yılları arasında beklenenden daha fazla gelişen bu sistemin işe yaradığını biliyorlardır.

Bu arayışla, kağıt paranın altının yerine kullanılmamasını ve altını tekrar uluslararası ticarette kullanılması gerektiğini savunarak 1922 yılında 33 ülke katılımıyla Cenova Uluslararası Para Konferansı’nda altına dönüş kararı alınmıştır. Farklı olarak, Altın Sikke Standardı olarak değil Altın Külçe Standardı olarak adlandırıldı. Ülkelerin tekrar altın standardına dönüşü 1928 yılında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Alınan Altın Külçe Standardında amaç, ülke içinde değil uluslararası ticarette altının kullanılmasıydı.

Alınan bu karar ile ülkeler eski prestijlerini tekrar elde edecegini düşünsede, savaş döneminde yaşanan enflasyon süreçleri buna engel oldu ve ekonomik buhranların yaşanmasına zemin hazırladı. Ülkeler bu buhranların yaşanmasından kaçabilmek için, kendi para değerlerini insiyatiflerine göre arttırıp azalttılar. Bu müdahaleler Altın Külçe Standardı’nın başarısız olmasına neden oldu. Fakat 1929 Büyük Buhran’ın yaşanmasına engel olunamamıştır.

Bretton Woods Dönemi ve Altın Kambiyo Sistemi

İki büyük güç konumunda olan Amerika ve İngiltere yeni uluslararası para sistemi kurma araştırmalarına başlamasıyla 44 ülkenin katılımıyla gerçekleşen 1944 yılında ABD’nin Hampshire Eyaleti’ndeki Bretton Woods kasabında gerçekleşen konferansta, başta Avrupa’nın yeniden yapılanması ve yeni ekonomik sistemin kurulması gibi uluslararası önemli kararlar alınmıştır.

Bretton Woods Anlaşmasına göre, ülkeler kendi paralarını sabit bir kur üzerinden altın standardına bağlı kalarak ticaret yaptığı ülkenin parasıyla değişebilecek. Bu oluşturulan yeni sisteme Altın Kambiyo Sistemi adı verildi ve uluslararası ekonomik sistemde ABD dolarına öncelikler verilmiş oldu. Altının aksine diğer para birimleri de ABD dolarına sabitlenmiş oldu.

1960’larda daha fazla para ve bununla beraber güç kazanmak isteyen Amerika girdiği Vietnam Savaşı ile maliyetlerinin artmasına engel olamayıp Bretton Woods Sistemi’nin işe yararlılığının kaybedilmesine neden oldu. Gereğinden fazla basılan ABD doları altın karşısında erimeye başlayınca, bu durumu kurtarmak için çeşitli yöntemler araştırma peşine düşüldü. Fakat bunların hiçbiri işe yaramadı altının para karşılığı olmadığı için zaman geçtikçe değer kazanmaya devam etti.

Serbest Altın Piyasası Dönemi

Yaşanan gelişmelerle altın ekonomik sistemde değişim aracı olma özelliğini yitirmişti ve serbest altın piyasasındaki kısıtlayıcı kararlar yavaş yavaş ortadan kaldırılıyordu. Böylelikle altın piyasasındaki gelişim belirli ülkelerle sınırlı kalmayıp diğer ülkelerin de uluslararası altın piyasasında rol oynamasına imkan verdi.

Zamanın ilk başlarında bütün ekonominin onun üzerinden ilerlediği büyük rol sahibi olan altın, günümüze yaklaştıkça uluslararası piyasada likidite kaynağı özelliğini kaybedip, enflasyona karşı korunma amaçlı ve aynı zamanda bir yatırım aracı olarak kullanılma özelliği kazandı. Bu sebepten dolayı altın uluslararası bir rezerv konumunda olup ülkelerin merkez bankalarında el üstünde tutulmakta.

Türkiye ve Altın

Anadolu’nun birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı yer olduğu bilinmekte ve yüzyıllar içinde var olan bu medeniyetlerin en büyük güç ve zenginlik göstergesinin altın olduğundan yapılan kazılarda birçok eşyada bu değerli madene rastlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanına gelindiğinde ise; ilk altın para 1477 yılında, İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından bastırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında kâğıt para kullanımı arttırmıştır. Fakat günümüzde olduğu gibi, Osmanlı’nın son zamanlarında yaşanan ekonomik sıkıntılar ve savaşlar nedeniyle altına olan bakış açısı ve güven hiçbir zaman yok olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk altın üretimi 2001 yılında İzmir Bergama Ovacık altın madeninde çıkarılmaya başlamıştır. Bu üretim tabi ki diğer ülkelere göre miktarı az olan bir rezervden çıkarılmaktadır. İlerleyen teknoloji ve bulunun yeni rezervler ile 2013 yılında maksimum üretim seviyesine çıkılmıştır. Piyasalardaki durumlara göre altın üreticileri üretimlerini dönemsel olarak arttırıp ya da azaltmaktadır.

Altın projelerinde binlerce kişiye istihdam sağlamanın yanı sıra milyonlarca dolarlar ile yatırım yapılmaktadır.

Tüm bunların özeti olarak; altının, geçmişten günümüze kadar değerini hiçbir zaman kaybetmediğini aksine değerini arttırarak varlığını koruduğunu söyleyebiliriz. Onu bu kadar değerli yapan tarihi geçmişi ve yaşadığımız mavi gezegenimizde oldukça az bulunup çıkarılmasının çok zor şartlar gerektirdiği gerçeği hiçbir zaman yok sayılmayacaktır. Sahip olduğu üstünlük her zaman arzından daha fazla olacaktır. Uluslararası ticarette yerini koruyup kartların yeniden dağıtılıp ekonomik sistemin düzenlenmesine öncülük etmeye devam edecektir.

Uluslararası ilişkilerde dostluk değil çıkarların var olduğunu ele alırsak, her an ülkeler arasında gerginlikler yaşanabilmesi kanısına varabilir ve bu gerginliklerden ekonomik olarak en az zararla kurtulabilmek için altın her zaman iyi bir yatırım aracı olarak benimsenecektir.

Melisa Akçay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.spk.gov.tr/SiteApps/Yayin/YayinGoster/1016

https://www.tspb.org.tr/wp-content/uploads/2015/07/AIM_Yayin_ve_Raporlar_Aylik_Yayinlar_2010_gundem_201003.pdf

https://web.archive.org/web/20180219194536/http://www.mta.gov.tr/v3.0/sayfalar/bilgi-merkezi/maden-serisi/Altin.pdf

https://tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/4ed10bd0-303a-4957-b1dd-beb66f2c1014/goknilvural.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE4ed10bd0-303a-4957-b1dd-beb66f2c1014

http://www.gold.org

[/vc_toggle]