Sahravi ve Afrikalı topluluklar tarafından kurulan Batı Sahra, tarih boyunca Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Portekizliler, İspanyollar ve sayısını artırabileceğimiz birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Fakat bu medeniyetler arasında en etkili olanı sömürgecilik mantalitesi ile 18. yüzyılda bölgeyi ele geçiren İspanyol medeniyeti olmuştur.
Bu dönemde Batı Sahra’nın hemen sağında kalan Fas, Fransızlar tarafından sömürgeleştirildiği için bu iki ülkenin göbeği bir kesilmiştir diyebiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan bir terim olan, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı uyarınca iki devlet de 70’li yıllarda bağımsızlığa kavuşmuş fakat sonrasında Batı Sahra için ortaya daha büyük problemler ve çözümsüzlükler ortaya çıkmıştır…
Bu yazımızda ise yaklaşık yarım asırdır çözülemeyen Batı Sahra problemini genel hatları ile inceleyeceğiz…
Öncelikle Sahravi kelimesi Arapça’da “çöl bölgesinde yaşayan kimse” anlamına gelmekte ve bölge halkı bu isimle adlandırılmaktadır. Bölgede Fusha, yani temel Arapça’dan türetilen “Hassaniyeh” lehçesi konuşulmakta ve yaklaşık yarım milyon olan bölge nüfusunun çoğunluğu da genç nüfustan oluşmaktadır.
1884 yılında İspanyollar tarafından sömürge ve kolonileştirme süreci başlatılan Batı Sahra’da, sürecin ilerlemesi ile birlikte bölge halkının egemenlik arzusu ve sömürgeye karşı direniş faaliyetleri ayyuka çıkmıştır ve bu sorunun temelinde aslında bir bağımsızlık mücadelesinden söz edebiliriz.
Bölgenin yerel halkı Sahraviler, kendi bağımsız devletlerini kurmak amacıyla Moritanya’da Polisario adıyla bilinen bir direniş örgütü kurmuş ve 1973 yılında önce İspanyollara karşı mücadele etmişlerdir. 1975 yılında Uluslararası Adalet Divanı’nın bölge halkı Sahraviler’e Selfdeterminasyon hakkını tanınması yönünde görüşünü bildirmesinin ardından ise Batı Sahra bağımsızlığını 1976 yılında ilan etmiştir. Bu bağımsızlık ilanının hemen ardından bölgenin bir kısmını Moritanya, diğer kısmını ise Fas Krallığı işgal etmiştir. Moritanya, 10 Ağustos 1979 günü Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti yönetimiyle anlaşmış, ardından yeni bağımsız devleti tanıdıktan sonra himayesine aldığı bölgelerden çekilmiştir. Buna müteakip olarak ise Polisario direniş cephesi 1976’dan 1991 yılına kadar ise Fas Krallığına karşı etkin bir mücadele göstermiştir.
Fas’ın yerel yönetim politikalarını, ileri bölgeselleşmenin haliyle ademimerkeziyetçi yapının sağlanması ve tüm ülke geneline yayılması girişimi olarak ifade etmek mümkündür. Fakat bu “genel” politikanın yanında Rabat tarafından Batı Sahra’ya yönelik “özel/spesifik” siyaset de takip edilmektedir. Fas; yerel yönetim politikalarının devletin modernleşmesini amaçladığını açıklasa da aslında bahse konu siyasetle Batı Sahra’da self-determinasyon hakkının dış seçeneklerinden biri olan ayrılığın çalıştırılmasının yani Batı Sahra’nın bağımsız bir devlete sahip olmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. İleri bölgeselleşmenin önemli bir unsuru olarak nitelendirilen 2011 tarihli Anayasa bu yönde örnek olarak kullanılabilir. Adı geçen reformla aynı zamanda Batı Sahra’ya dair özerklik paketinin resmî bir çerçeveye oturtulması amaçlanmıştır. Buna ilaveten farklı paketlerle reform sürecini ve momentumunu siyasi gündeminde tutmaktadır. Batı Sahra sorunundaki çözümsüzlüğü özerklik, yetki devri, kalkınmada bölgesel eşitliğin sağlanması, idarî modernleşme gibi konularla ve Yeni Kalkınma Planı gibi ekonomik kalkınma odaklı programla yerel yönetim reformuna dahil ederek iç kamuoyundan destek almayı amaçlamaktadır. Fas, Batı Sahra’ya dair getirdiği çözüm önerilerine uluslararası kesimin de desteğini, onayını almak istemektedir.[1]
Fas Krallığı neredeyse yarım asır gibi bir süreye ulaşacak olan bu düğümde ise Polisario’ya geçit vermemek için 1980-87 yılları arasında Fas duvarını örmüştür. Duvarın uzunluğu 2.700 metre olmakla birlikte Çin Seddi’nin ardından uzunluk olarak ikinci sırada yer alır. Ayrıca Fas’ın Batı Sahra’yı ele geçirmesi uluslararası arenada kabul edilmezken iki taraftaki anlaşmazlıkta çözülemediği için bölge, kendini yönetemeyen toprak statüsünde görünmektedir. Fakat, Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti 40 devlet tarafından tanınmıştır.
Batı Sahra Konusunda Birleşmiş Milletler
Afrika Birliği, BM gibi kuruluşlar ve birlikler konuya direkt yahut dolaylı olarak müdahil olmuştur fakat diğer ilgili kurum ve kuruluşlar bu konu üzerinde yeterli ilgiyi ve hassasiyeti oluşturmadıkları için Batı Sahra sorunu hâlâ çözümlenmiş değildir. Birleşmiş Milletler Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyetini ve Polisario Direnişini tanımıyor, bu sonuç ise bağımsızlığın tanınmamasına yol açıyor ve aynı zamanda çözümsüzlüğü de beraberinde getirerek adeta Birleşmiş Milletleri çözümsüzlüğün müsebbibi haline getiriyor. Birleşmiş Milletler 1991 yılında yaptığı ara buluculuk ve savaşı nihayetlendirip ülkeyi referanduma götürme kararı dışında herhangi bir aksiyon almamıştır ve 1991 yılından günümüze bölgede herhangi bir referandum yapılmamakla birlikte Arap Birliği de Polisario ve Batı Sahra hükümetini tanımamaktadır.
Türkiye Açısından Batı Sahra Sorunu
Türkiye Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır. Fakat bu konuda çekimser bir tutum sergileyen ülkemiz Fas Krallığına da herhangi bir destek vermemekte olup konunun uluslararası platformlarda çözülmesi beklentisindedir.
Sonuç
Yaklaşık 50 yıldır çözüm bekleyen Batı Sahra’da Fas krallığı hali hazırda Balıkçılık ve fosfat madenciliğinin yanı sıra petrol de aramaya başlamıştır. Bu hamleler Fas Krallığı’nın bölgeden vazgeçmediğini ve vazgeçmemekte kararlı olduğunun açık bir göstergesidir fakat bölgenin temsilcisi olan Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti de sorunun diğer tarafında durmaktadır ve bu iki taraf halen çözüm bulabilmiş değillerdir. Bunlara ek olarak Cezayir’de mülteci kamplarında yaşayan 90.000 mağdur bölge insanı bu çözümsüzlükten en fazla etkilenen kitle olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun yıllardır bir çözüm aranan bu sorun günümüzde çözülecek gibi görünmüyor ve maalesef daha uzun yıllar boyunca da gündemde kalacaktır..
Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin temeli 1959 yılına dayanmaktadır. Türkiye 1945 sonrası uluslararası konjonktür içinde Batı çizgisi hizasında yer almaya başlamış ve bu doğrultuda 31 Temmuz 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ( AET ) başvuruda bulunmuştur. Daha sonra 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın nihai hedefi olan gümrük birliği 1996 yılında resmen yürürlüğe girmiştir.
Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri Kronolojisi (1959-1996)[1]
1 Aralık: 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması yürürlüğe girdi.
1970
23 Kasım: 1963 Ortaklık (Ankara) Antlaşması’nda Gümrük Birliği sürecinin ikinci aşaması olarak öngörülen “Geçiş Dönemi”ni başlatan Katma Protokol imzalandı.
1971
1 Eylül: Katma Protokol’ün ticari hükümleri “Geçici Anlaşma” ile yürürlüğe konuldu. Böylece AET’nin Türkiye’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları (tekstil ürünleri hariç) kaldırıldı.
1973
1 Ocak: Katma Protokol yürürlüğe girdi.
30 Haziran: Türkiye ve AET, aralarındaki 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nı yeni üyeler İngiltere, İrlanda ve Danimarka’ya genişleten Tamamlayıcı Protokol imzalandı.
1982
22 Ocak: Avrupa Toplulukları, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takiben 1983’te yapılacak seçimler öncesinde demokrasiye geçiş çağrısıyla 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nı askıya aldı.
1986
16 Eylül: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi’nin toplanmasıyla dondurulan ilişkiler yeniden canlandırıldı.
1987
14 Nisan: Türkiye, AET, AKÇT ve EURATOM’a ayrı ayrı tam üyelik başvurusu yaptı.
1989
18 Aralık: Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin tam üyelik başvurusu konusunda “Avis” olarak da bilinen “Görüş ”ünü yayınladı. AET’nin kendi iç pazarını tamamlayacağı 1992’den önce yeni bir üye kabul edemeyeceği ilan edildi. Ayrıca Türkiye’nin üyelikten önce ekonomik, toplumsal ve siyasi alanlarda atması gereken adımlar olduğu belirtildi.
1990
6 Haziran: Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan ve Türkiye’yle her alanda işbirliğinin hızlandırılması konusundaki önlemleri içeren “İşbirliği Paketi” onay için Avrupa Konseyi’ne sunuldu.
1994
30 Temmuz: Avrupa Komisyonu, Gümrük Birliği’nin 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nda belirtildiği gibi gerçekleşmesini sağlayacak ilkeleri belirledi.
1995
6 Mart: Brüksel’de yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında I/95 sayılı karar alındı. Tam adı “Gümrük Birliğinin Son Döneminin Uygulanmaya Konmasına ilişkin 1/95 Sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı” olan bu kararla “Geçiş Dönemi” tamamlandı ve 1 Ocak 1996 itibariyle Türkiye-AB Gümrük Birliği tesis edildi.
13 Aralık: 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı, Avrupa Parlamentosu tarafından onaylandı.
1996
1 Ocak: Sanayi ürünleriyle işlenmiş tarım ürünlerini kapsayan Gümrük Birliği resmen yürürlüğe girdi.
İlişkilerin Tarihsel Gelişim Süreci
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinin tarihsel gelişimine bakmadan önce batılılaşma hareketlerinin temeline bakmak gerekmektedir. Osmanlı Devleti’nde 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan batılılaşma hareketleri 1856 Islahat Fermanı ile devam etmiş ve bu dönem Osmanlı’nın yönünü Batı’ya çevirdiği yıllar olmuştur.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’ne tehdidine karşı ABD liderliğinde kurulan askeri ittifak örgütü NATO’ya 1952’de Yunanistan’la birlikte üye olmuştur. Öte yandan, ekonomisini toparlama arayışlarına başlayan Batı Avrupa’da da önce Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) (1951) sonra da Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) (1957) kurulmuştur.[2]
AET’nin kurulmasının ardından Türkiye, 31 Temmuz 1959 tarihinde Topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Türkiye, AET üyeliği başvurusunu, Yunanistan’ın başvurusu üzerine gerçekleştirmiştir. Bunun en önemli nedeni; Batı dünyası içinde Yunanistan’ın daha etkin bir konuma gelmesini engelleme politikasıdır. Bu nedenle Yunanistan’ın 15 Temmuz 1959 tarihli başvurusundan tam 15 gün sonra, Türkiye başvurusunu yapmıştır.
Gereken incelemeleri yaptıktan sonra Topluluk Konseyi başvuruyla ilgili olarak, 11 Eylül 1959’da Komisyon’a Türkiye ile görüşmeleri yürütmesi için yetki verilmesini kararlaştırmıştır. Bunun üzerine başlayan görüşmelerin Ankara Anlaşması’nın imzası ile sonuçlanması tam 4 yıl sürmüştür.[3] Bunu sebebi; 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Türkiye ile AET arasındaki ilişkilere bir mola verilmesi zorunlu oldu. Aynı zamanda Fransa o dönemde İngiltere adaylığını da veto ediyordu. 1960 darbesinin ardından idamlardan dolayı Türkiye’yi de veto etmişti. 1960’lardan sonra idamlar onandı. Fransa vetosunu kaldırmadı. Ve böylece Türkiye – AET ilişkileri 1963’e kadar askıya alınmış oldu.
25 Haziran 1963’te Komisyon’un ve Türk hükümetinin temsilcileri tarafından Brüksel’de Ortaklık Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma 12 Eylül 1963’te İnönü Hükümeti ve Topluluk yetkilileri arasında Ankara’da imzalanıp 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girmiştir.[4]
Ankara Anlaşmasının imzlanması
Anlaşmayı imzalayan Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin
Hazırlık Dönemi: Anlaşmaya göre 5 yıl olarak öngörülen fakat görüşmelerin uzaması nedeniyle 8 yıl sürerek 1 Aralık 1964 – 31 Aralık 1972 tarihleri arasını kapsayan bu dönemde, Topluluk üstleneceği tek taraflı yükümlülüklerle Türk ekonomisini güçlendirmeyi ve Gümrük Birliği’ne geçişe hazır duruma getirmeyi taahhüt etmiştir. Topluluğun Geçici Protokol ile saptanmış bazı tarım ürünlerine ithal kolaylıkları tanımasının ve I. Mali Protokolün etkileri, 1958-64 döneminde düşmekte olan AET’nin Türkiye’nin dış ticaretindeki payının 1964-72 dönemindeki artışı ile görülür.
Geçiş Dönemi: 1 Ocak 1973’te Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan bu dönemde taraflar karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esasına dayanarak, sanayi ürünleri ticaretinde Gümrük Birliği’nin kurulmasını hedeflemişlerdir. Topluluk, pamuk ipliği, pamuklu dokuma ve rafine petrol ürünleri hariç, Türk sanayi ürünlerine gümrük vergilerini ve kısıtlamaları derhal kaldırırken, bazı tarım ürünlerine de ithal kolaylıkları sağlamıştır. Türkiye ise AET menşeli sanayi ürünlerine uyguladığı gümrükleri kademeli şekilde 12 yılda kaldırmayı öngörmüş, korunması gereken hassas sanayi ürünleri içinse bu süreyi 22 yıla uzatmıştır.
Son Dönem:Türkiye ile AET arasındaki ortaklık ilişkisindeki son dönem Ankara Anlaşması’nın 5. maddesinde şu şekilde vurgulanır: “Son dönem gümrük birliğine dayanır ve Akit Tarafların ekonomi politikaları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini gerektirir.
Ankara Anlaşması’nın 2. maddesinde Anlaşma’nın amacı şöyle belirtilmektedir: “Türkiye ekonomisinin hızlı kalkınmasını ve Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam koşullarının yükseltilmesini sağlama gereğini göz önünde bulundurarak, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi özendirmektir.”[7]
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır. [8]
13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol ile birlikte, Ankara Anlaşması’nda öngörülen hazırlık dönemi sona ermiş ve “Geçiş Dönemi “ne ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür.
1971 yılı itibarıyla, Katma Protokol çerçevesinde, Topluluk, bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi mallarına uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırlamıştır. Buna karşılık, Türkiye’nin AB kaynaklı sanayi ürünlerinde gümrük vergilerini tedricen sıfırlaması öngörülmüş ve böylece Gümrük Birliği’nin fiilen yürürlüğe girmesi için 22 yıllık bir süre tanınmıştır.[9]
Türkiye-AB ilişkileri, 1970’li yılların başından 1980’lerin ikinci yarısına kadar, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı istikrarsız bir gelişim sergilemiştir. Özetle;
– 31 Temmuz 1959 yılında yapılan Ortaklık Başvurusu,
– 27 Mayıs 1960 İhtilali ve sonrasında yaşananlar,
– 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası ve gelişmeler,
– 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı,
– 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ilişkilerin seyrini bozmuştur.
Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde, Ankara Anlaşması’nda öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden, üyelik başvurusunda bulunmuştur. Komisyon, bu başvuru ile ilgili görüşünü 18 Aralık 1989’da açıklamış ve kendi iç bütünleşmesini tamamlamadan Topluluğun yeni bir üyeyi kabul edemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, Türkiye’nin, Topluluğa katılmaya ehil olmakla birlikte, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu nedenle, üyelik müzakerelerinin açılması için bir tarih belirlenmemesi ve Ortaklık Anlaşması çerçevesinde ilişkilerin geliştirilmesi önerilmiştir.
Bu öneri Türkiye tarafından da olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliği’nin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece, Türkiye-AB Ortaklık İlişkisinin “Son Dönemi “ne geçilmiştir. Gümrük Birliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin en önemli aşamalarından biridir ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ayrı bir boyut kazandırmıştır.[10]
İlişkilerde İkinci Aşama: Katma Protokolün Yürürlüğe Girmesi
Hazırlık Dönemi boyunca Türkiye Topluluğa karşı herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir. Hazırlık Döneminin ardından Geçiş Dönemini başlatacak olan Katma Protokol’ün TBMM’de onaylanması sırasında Adalet Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi üyeleri olumlu oy kullanırlarken Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Parti üyeleri, Türkiye’nin Geçiş Döneminin getireceği ekonomik yükümlülükleri üstlenemeyeceğini savunarak Katma Protokol’e ret oyu vermişlerdir.[11]
13 Kasım 1970’te “Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol” taraflarca imzalanmıştır. Katma Protokol 1973 yılında yürürlüğe girmiştir.[12]
İlgili protokolün I. Kısmı, “Malların Serbest Dolaşımı”; II. Kısmı, “ Kişilerin ve Hizmetlerin Dolaşımı”; III. Kısmı, “ Ekonomi Politikalarının Yaklaştırılması” ile ilgilidir.[13]
1970’li yıllarda Türkiye’yi etkileyen iç ve dış dinamikler ve yaşanan ekonomik sıkıntılar ile terörle mücadele, ülkemizin Avrupa Topluluğu’nun evrimine uyum sağlamasını da zorlaştırmıştır. 1973 yılı petrol krizinin ardından yaşanan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle Türkiye, 1971’de imzalanan Katma Protokolde öngörülen gümrük birliğine geçiş sürecinin kısa olduğunu düşünmüş; bu durumun, sanayileşmesini ve ithal ikamesine dayalı kalkınma stratejisini olumsuz etkileyeceğini değerlendirmiştir. Netice itibariyle Türkiye, 1978 yılında Avrupa Topluluğu’ndan, gümrük birliği ilişkisinin gözden geçirilmesini talep etmiş ve beş yıllık ek bir süre istemiştir. Böylece, Türkiye ve Yunanistan’ın Toplulukla o zamana değin eşit ve dengeli şekilde yürüyen ilişkileri de farklılaşmaya başlamıştır.[14]
Yunanistan ile Avrupa Topluluğu(AT) arasında 28 Mayıs 1979 tarihinde Katılım Antlaşması imzalanmış ve 1 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yunanistan’ın da Topluluğa katılmasıyla üye sayısı 10’a çıkmıştır. AT, aynı dönemde Türkiye’ye Yunanistan ile beraber üyelik için başvurmasını önermiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ise bu teklifi reddetmiştir. Ecevit bu teklifi, AT’nin ortak, Türkiye’nin ise Pazar olacağı gerekçesiyle reddetmiştir.
1980’li yıllarda, Avrupa Topluluğu’yla ilişkilerimizde, Türkiye’deki 12 Eylül askeri müdahalesinin de bir sonucu olarak, demokrasi ve insan hakları konuları ön plana çıkmıştır. Topluluk, Türkiye’de insan haklarının durumu hakkında raporlar hazırlamaya başlamıştır. 1984 yılı itibariyle Topluluk, -demokrasi alanındaki hassasiyetinden taviz vermeksizin -Ortaklık Anlaşması’nı canlandırma arayışına girmiştir. Ancak Topluluğa 1981 yılında tam üye olan Yunanistan, ilişkilerin normalleşmesini engellemiştir. Türkiye’nin 14 Nisan 1987’de yaptığı tam üyelik başvurusu da,[15] Yunanistan faktörü yanında Topluluğun dikey reform diye adlandırılan çalışmalarının ağırlık kazandığı bir döneme rastlamıştır. AB komisyonu, bu müracaatımıza 1989 yılında verdiği cevapta, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik konusundaki ehliyetini teslim etmekle birlikte, Birliğin derinleşme ve müteakip genişleme sürecinin tamamlanmasının beklenmesini, bu arada da gümrük birliğinin tamamlanmasını önermiştir.[16]
Ankara Antlaşması’nın Üçüncü Adımı: Gümrük Birliği
Gümrük Birliği, taraflar arasındaki ticarette mevcut gümrük vergileri, eş etkili vergiler ve miktar kısıtlamalarıyla, her türlü eş etkili tedbirin kaldırıldığı ve ayrıca, birlik dışında kalan üçüncü ülkelere yönelik olarak da, ortak gümrük tarifesinin uygulandığı bir ekonomik entegrasyon şekli olarak tanımlanmaktadır.[18]
Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliğinin kurallarını belirleyen ve 6 Mart 1995 tarihinde kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Ankara Anlaşması ve Katma protokolü aşan yükümlülükler ihtiva etmektedir. 1/95 sayılı OKK’da zikredilen söz konusu yükümlülüklerin bir kısmının Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi ile birlikte bir kısmının ise belirli bir geçiş dönemi zarfında tamamlanması öngörülmüştür. Hâlihazırda Karar’da öngörülen geçiş süreleri tamamlanmış bulunmaktadır.[19]
Gümrük Birliği Kararı kurumsal hükümler de içermektedir. 1/95 sayılı OKK, Gümrük Birliğinin işleyişiyle doğrudan ilgili alanlarda Türk mevzuatının Topluluk mevzuatıyla sürekli uyumu ilkesini tesis etmiş ve bu alanları, ticaret politikası, üçüncü ülkelerle imzalanan ve sanayi ürünleri itibariyle ticari boyutu olan anlaşmalar, sanayi ürünleri ticaretindeki teknik engellerin kaldırılmasına ilişkin mevzuat, rekabet, sınai ve fikri mülkiyet ile gümrük mevzuatı olarak belirlemiştir. Karar, söz konusu uyum ilkesini hayata geçirmek için temelde 3 prensibe dayanan sürekli bir danışma prosedürü öngörmüştür. Bu çerçevede,
Bir Gümrük Birliği Ortak Komitesi kurulması ve Komite’nin görevlerini yerine getirmesine yardım için gerekli göreceği şekilde alt komiteler ve çalışma grupları oluşturulması,
Komisyon, Konsey ya da Türkiye tarafından gümrük birliğinin doğrudan isleyişiyle ilgili bir mevzuat hazırlandığında ya da kabul edildiğinde, Komite içinde bir danışma ve bilgilendirme sürecinin tesis edilmesi,
Komisyonun teknik konularla ilgili komite toplantılarında Türk uzmanların da yer alması, karar bağlanmıştır.[20]
1/95 sayılı OKK başlıca aşağıdaki alanlarda hükümler içermektedir.
Malların serbest dolaşımı (taraflar arasında gümrük vergisi ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması ve Ortak Gümrük Tarifesi uyumu),
Teknik mevzuat uyumu,
Ortak Ticaret Politikası’na uyum,
AB’nin tercihli gümrük rejimlerinin üstlenilmesi,
Türkiye’nin Topluluk Ortak Tarım Politikası’na uyumu ve tarım ürünleri ticaretinde uygulanacak tercihli rejim,
Gümrük Kodu’na uyum ve karşılıklı idari işbirliği,
Yasaların yakınlaştırılması (Fikri, sınai ve ticari mülkiyetin korunması; Gümrük Birliği’nin rekabet kuralları; ticari korunma araçları; kamu alımları; vergilendirme),
Kurumsal hükümler (Gümrük Birliği Ortak Komitesi; danışma ve karar usulleri; uyuşmazlıkların çözümü; korunma tedbirleri).[21]
Gümrük Birliği bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır.[22]
SONUÇ
İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası konjonktür ile birlikte Türkiye maruz kaldığı Sovyet tehdidi sonucu yönünü Batı’ya çevirmiş ve bunun ilk adımı olarak 1952 yılında NATO’ya katılmıştır. Artık Batı çizgisi hizasında ilerleyen Türkiye 1959 yılında AET’na başvuruda bulunarak Avrupa ile bütünleşme yolunda ilk adımlarını atmıştır. 1959 yılında başlayan süreç 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan “Ankara Antlaşması” ile ilişkilerde farklı bir boyuta evirilmiş ve nihayetinde anlaşma ile birlikte Türkiye üç aşamalı bir süreci izleyerek tam üyelik yolunda adımlar atmaya başlamıştır.
Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin tamamlanmasıyla birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan “Katma Protokol”, geçiş döneminin hükümlerini ve tarafların üstleneceği yükümlülükleri düzenlemiştir. Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan ve karşılıklı yükümlülük esasına dayanan geçiş dönemi, Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin kademeli olarak tesisini amaçlamış bulunmaktaydı.
Yunanistan’ın 1981 yılında resmen AT’na girmesinin ardından Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde AT’na tam üyelik başvurusunda bulunmuş ancak AT, Türkiye’nin ve Topluluk ’un henüz tam üyelik için hazır olmadığını öne sürerek 1989 yılında başvurusunu geri çevirmiştir.
Tüm bunların ardından ilişkileri hareketlendirmek amacıyla, 1992’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında, Gümrük Birliği’nin hazırlıklarını yapmak ve buna dair ilişkin usul ve esasları tespit etmek amacıyla bir Komite kurulmuştur. Komite çalışmalarının sonucunda, Gümrük Birliği bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
DENK, Erdem “ Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri “, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2016
UYSAL, Ceren “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, 2001
KOLEKTİF, “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkileri”, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2019
[13] Protokolün tam metni için bkz. http://www.mfa.gov.tr/avrupa-ekonomik-toplulugu-ile-turkiye-arasinda-ortaklik-iliskisi-kurulmasina-dair-anlasmaya-katma-protokol—23-kasim-1970.tr.mfa ( Erişim tarihi: 15.05.2020)
[14] Ceren Uysal, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, s.144-145
[15] Türkiye Cumhuriyeti, 14 Nisan 1987 tarihinde, Ankara anlaşmasından bağımsız olarak bu antlaşmada öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden bir Avrupalı bir devlet olarak; AKÇT’yi kuran antlaşmanın 98. maddesine göre AKÇT’ye, AET’yi kuran antlaşmanın 237. maddesine göre AET’ye, EURATOM’u kuran antlaşmanın 205. maddesine göre EURATOM’a, tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Tam üyelik başvurusuna ilişkin mektup, dönemin devlet bakanı Ali Bozer tarafından, Brüksel’deki Palais Egmont sarayına, topluluk dönem başkanı ve Belçika dışişleri bakanı Leo Tindemans’a verildi. Daha sonra AET komisyonu başkanı Jacques de Lors’u ziyaret ederek, mektubun bir kopyasını ona da iletmiştir.
Millî Mücadele’nin askerî safhasının sona ermesinin ardından kurulan yeni Türk Devleti’nde çeşitli reformların gerçekleştirilmesi söz konusu olmuştur. Bu reformları gerçekleştirmek kadar kalıcı olmasını sağlamanın gerekliliği, Osmanlı Devleti’nden kalan acı tecrübelerden dolayı Mustafa Kemal Paşa ve ona yakın şahsiyetler tarafından reformların hızlı ve keskin şekilde yapılması manasında anlaşılmıştı. Bu noktada memleketin kurtuluşu için bir arada bulunmuş ve genellikle müttefiken kararlar almış olan Millî Mücadele’nin ana kadrosu arasında, reformların yapılma tarzı da dahil olmak üzere belirli fikir ayrılıkları meydana gelmeye başladı. Ele alacağımız yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde Millî Mücadele’nin ana kadrosunun oluşturduğu muhalefet girişiminden CHF’ye bağlı muhalefet grubu olan Müstakil Grup’a kadar muhalefet grupları incelenecektir.
Çok Partili Hayat Denemeleri ve Müstakil Grup’un Oluşturulması
Kâzım (Karabekir) Paşa, Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa gibi isimler, Mustafa Kemal Paşa’nın kurucusu ve Genel Başkanı olduğu Halk Fırkası’ndan ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adında bir muhalefet fırkası meydana getirdiler. Ancak bu fırka, Şeyh Said İsyanı’nın çıkmasının sorumlularından ve kısmen İttihatçı görünmesi nedenlerinden dolayı kapatıldı (1925). Bu hadiseden bir zaman sonra bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün yönlendirmesi ve isteğiyle Fethi Okyar tarafından açılan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın da kendini feshetmesiyle (1930) Meclis çatısı altındaki tek fırka, iktidarda olan ve devleti yöneten Cumhuriyet Halk Fırkası’ydı (sonraları Cumhuriyet Halk Partisi).
Sağdan sola: Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele.
Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat etmesinin ardından Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı olarak İsmet İnönü göreve gelmiştir. “Millî Şef” İsmet İnönü’nün CHP’nin V. Olağanüstü Kurultayı’nda yaptığı konuşmayla “Müstakil Grup” adıyla bir grup kurulmuştur. Bu tarihten önceki dönemlerde müstakil (bağımsız) vekillerin de seçilip Meclis’e girebilmesi için bazı seçim bölgelerinden CHP’ye mensup olmayan kişiler aday gösterilmiştir. Ancak bu vekiller sistem içerisinde ciddi varlık gösterememişlerdir. Hem iki çok partili hayata geçiş denemesinin de başarısız oluşu, hem de müstakil vekillerin Meclis çatısı altında belirli bir varlık gösterememeleri, bu kez CHP içinden bazı kişilerin “Müstakil Grup” adıyla bir araya getirilip yeni bir “muhalif” topluluk oluşturulmasının önünü açmıştır.
Müstakil Grup’un Çalışmaları ve Muhalefet Kavramı
Müstakil Grup, Meclis’i ve halkı çok partili hayata alıştırma, CHP’nin icraatlarını denetleme ve kontrol etme; ek olarak da Batı devletlerinin demokratik safına yaklaşma amacıyla bir nevi muhalefet partisi olması amacıyla kurulmuştur. Bununla birlikte bu grubun kurulma süreci ve hakkındaki bazı faktörler grubun bir muhalif yapı olmasının mümkün olmadığını gözler önüne sermektedir.
Grup, İsmet İnönü’nün isteği ve CHP’nin genel olarak muhalefet olgusuna verdiği önem (demokratikleşme çabaları) nedeniyle kurulmuştur. Ancak yirmi bir kişiden oluşan bu grup kurulduğu zaman grubun başkanı İsmet İnönü olmuştur. Yani cumhurbaşkanı ve iktidardaki CHP’nin Genel Başkanı, aynı anda bir muhalefet grubunun da lideri oluyordu. Bu durumun üzerine İnönü’nün atadığı Başkan Vekilliği görevine ise 1939’a kadar Gümrük ve Tekel Bakanlığı görevini üstlenmiş Ali Rana Tarhan getirilmişti. Hem iktidarın hem muhalefetin lideri olan İnönü’nün ve önceki dönemde CHP hükûmetinin bakanlığını yapmış olan Tarhan’ın idaresindeki yönetimindeki bu grup, isminin aksine müstakil bir yapıda değildir. Aslında İnönü’nün kişiliğinde CHP, direkt olarak bu grubu yönetmektedir. Bu durum, grubun ve temsilcilerinin söylemlerini doğrudan doğruya etkilemiştir.
Bu grubun çeşitli çalışmaları olmuştur. Ancak bu çalışmalar yetersiz kalmıştır. Çünkü bu yirmi bir kişi (sonraları sayıları otuz beşe yükseltilmiştir), CHP’nin grup toplantılarına katılabilmekteydiler ancak konuşma yapma haklarına sahip değildiler. Yalnızca Meclis oturumlarında söz hakları olan bu kişilerin hükûmetin bir politikasına veya önergesine karşı hep birlikte onay vermemeleri bile bu kişilerin iktidar nezdinde mimlenmesi haricinde sayısal olarak azınlık olmaları da göz önünde bulundurulacak olursa hiçbir etki yaratamayacaktı. Kaldı ki varsayımda bulunduğumuz bu durum hiç gerçekleşmedi çünkü Müstakil Grup, 1946 yılında artık gerek kalmadığı düşünülerek lağvedildiğinde “CHP güdümündeki bir oluşum” olma sıfatından kurtulamamıştı.
Varlık Vergisi Kanunu ve Milli Korunma Kanunu Meclis’te tartışılırken bizzat CHP vekili olan kişilerin ciddi tepkileri sonucu oturumlarda çok sayıda farklı fikir konuşulurken muhalefet görevini üstlenen Müstakil Grup’un başkanvekili Ali Rana Tarhan, (Varlık Vergisi için) hükûmetin görüşlerini tamamen onayladıklarını ifade etmiştir. Hatta bir aralar İsmet İnönü, yaptığı konuşmalarda Müstakil Grup’un kendilerine olan desteklerini methetmiştir.
Sonuç
Kendisine sunulan oldukça kısıtlı muhalefet imkanlarıyla hiçbir varlık gösteremeyen ve CHP’nin eliyle kurulan yapay muhalefet izlenimi veren Müstakil Grup, genellikle CHP’nin siyasetini onaylayan ve aksi tavır sergilemeyen bir tablo çizmiştir. Bu durumun çok sayıda sebebi vardır. Öncelikle daha önce kapatılan ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin kurucuları, Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında vatana ihanet suçlamalarıyla yargılanmışlardı. Kapatılan ikinci muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası ise Mustafa Kemal Atatürk’le karşı karşıya gelmeden bir başarı kazanılamayacağı anlaşıldığından kendini feshetmişti. Bundan dolayı İnönü için, CHP’ye ilerleyen dönemlerde sorun yaratabilecek ve aynı zamanda Türk demokrasi hayatını sekteye uğratabilecek bir partiden ziyade direkt CHP’ye bağlı bir muhalefet kurmak daha mantıklı gelmiş olmalıdır. Ancak bahsedildiği üzere iktidar partisinin güdümünde ve onun politikalarının dışında bir söz söyleyemeyen grup, CHP içinde zaman zaman yükselen muhalif sesler kadar dahi muhalefet yapmamıştır. Kaldı ki CHP grup toplantılarında söz hakkı olmaması, grubun zaten bir muhalefet yapamayacağının kanıtı niteliğindedir. Yalnızca “görünüşte” muhalefet olan bu grubun bir amacı da bahsedildiği üzere demokratik Batı bloğuna yaklaşmaktır. Bundan dolayı hem daha önce olumsuz sonlanan muhalefet partileri deneyimleri göz önünde bulundurularak bu dönemde eski olumsuzluklarla karşılaşılmak istenmemiş; hem de -görünürde- bir muhalefet grubunun olması sebebiyle demokratik bir izlenim oluşturulmak istenmiştir. Ancak bu girişim, Türk demokrasi tarihine hiçbir kazanç sağlamamıştır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Akandere, O. “1939-1946 Yılları Arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Bir Denetleme ve Kontrol Organı Olarak Müstakil Grup’un Yapısı ve İşlevi”. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi (2000): 305-326
Payaslı, V. “Tek Parti İktidarından Doğmuş Bir Denetim Organı: Müstakil Grup (1939-1946)”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi 14 (2014): 175-197
Dünya tarihinin en eski milletlerinden olan Çin’in tarihini çoğunluğumuz yalnızca İpek Yolu üzerinden Orta Doğu’ya ve Avrupa’ya taşıdığı şaşalı ürünlerle ve icat ettiği buluşlarla tanıyoruz. Çin tarihi ile ilgili okullarda bize aktarılan genel bilgiler; Orta Asya’da kurulan Türk devletleri ile girdiği mücadeleler, barut ve pusula gibi dönemi için büyük önem arz eden icatlar, İpek Yolu aracılığı ile dünyaya ulaştırdığı ipekleri hakkındaydı. Fakat günümüzün en büyük süper güçlerinden olan Çin tarihi yalnızca bunlarla kısıtlı değil. Tarihe “Aşağılanma Yüzyılı” olarak geçecek bu dönem, 1839 ile 1949 yılları arasında Çin’in Batılı güçler ile Japonya’dan uğradığı müdahaleleri ve ülkesindeki emperyalist güçlerin faaliyetlerini kapsayan bir dönemdir. Bu dönemi yakından tanımak için dönem içinde yaşanılan olayları kronolojik şekilde inceleyelim.
Eşitsiz Antlaşmalar
Eşitsiz antlaşma, Çin’in Aşağılanma Yüzyılı içinde İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya devletlerine karşı Çin aleyhine olan antlaşmalar bütünüdür. Yapılan antlaşmalar genellikle savaş sonucu yapılan antlaşmalar olsa da ticari amaçlar sonucu kapitülasyon amacı ile yapılan antlaşmalar da vardır. Bahsedilen eşitsiz antlaşmalar sırasıyla şu şekildedir:
Afyon Savaşları sonrası imzalanan Nanking Antlaşması, Tientsin Antlaşması ve Pekin Sözleşmesi
Taiping Ayaklanmasından istifade eden Rusya’nın Mançurya’yı ilhakı ve Aigun Antlaşması ile Çin’in bu ilhakı kabul etmesi
Birinci Çin-Japon Savaşı sonrası imzalanan Şimonoseki Antlaşması
İngiltere’nin Hong Kong’u 99 yıllığına kiraladığı Hong Kong Bölgesinin Genişletilmesine İlişkin Anlaşma
Japonya’nın Çin ekonomisinin kontrolünü büyük oranda sağlamaya çalıştığı Yirmi Bir Talep
1839 – I. Afyon Savaşı
Uluslararası ticaretin ve merkantilizmin patlama yaptığı 19. yüzyılda dünyaya ticari ağı ile hükmeden devlet şüphesiz ki üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere idi. Dünya ticaretine yön vermeyi amaçlayan İngiltere için en büyük hedef kuşkusuz ki dünyanın dört bir yanında liman sahibi olmak ve devletlerden ticari kapitülasyonlar almaktı. Bu amaç gayesiyle 1588 yılında Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasının yenilmez denilen İspanyol Donanma Armadasını ağır bir mağlubiyete uğratmasından sonra denizlerde rakibi kalmayan İngiltere gözünü doğuya dikmişti. Tarihler 1600’ü gösterdiğinde ise İngiltere’nin altın çağını başlatan Kraliçe Elizabeth’in emriyle Hindistan üzerinde ticaret yapabilmek için East India Company yani İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kuruldu. Doğu ve Güneydoğu Asya’da bir ticaret tekeli olarak ortaya çıkan şirket zamanla politik bir oluşum hâline geldi ve İngiliz emperyalizminin bir aracı olarak kullanıldı.
Hindistan’ın ardından gözünü daha da doğuya diken İngiltere ve İngiltere’ye bağlı Doğu Hindistan Şirketi için yeni hedef Çin pazarıydı. Tarih boyunca İpek Yolundan sağlanan büyük gelir İngiltere’nin ticaret imparatorluğuna dahil edilmeliydi. Şirketin ana ticaret maddeleri olan afyon (uyuşturucu), pamuk, ipek, çivit boyası, tuz, güherçile ve çay gibi ürünlerin Çin pazarında da aktif olarak kullanılması İngiltere’yi cezbeden bir başka konuydu. İngiliz tüccarlar 19. yüzyılın başlarında Çin’e yasa dışı yollardan afyon sokmaya başladılar. Savaşın başlıca sebebi ve savaşın ismi de bu olaydan açıkça anlaşılıyor. Çin hükûmeti 1839’da afyon ticaretini durdurma girişiminde bulunarak İngiliz tüccarların Guangzhou’daki (Kanton) tüm afyon depolarına el koydu. Birkaç gün sonra, sarhoş İngiliz denizcilerinin Çinli bir köylüyü öldürmesi ve Çin hukuk sistemine güvenmeyen İngiliz hükümetinin sanıkları Çin mahkemelerine teslim etmeyi reddetmesi üzerine taraflar arasındaki gerginlik iyice büyüdü. Patlak veren savaş sonucu dönemin en güçlü donanmasına karşı koyamayan Çin, İngiltere’ye teslim oldu ve Nanking Antlaşması imzalandı. İngiltere’ye yüklü bir tazminat ödemeyi kabul eden Çin, ayrıca Hong Kong’u İngiltere’ye teslim ederken Canton (Guangzhou), Amoy (Xiamen), Foochow (Fuzhou), Ningpo (Ningbo) ve Şangay şehirlerinde İngiltere’ye özel kapitülasyonlar vermiştir. Ayrıca bu antlaşma ile alakalı bir anekdot vermek gerekirse, antlaşmanın imzalandığı HMS Cornwallis İngiliz savaş gemisi Çanakkale Savaşı sırasında da aktif olarak kullanılmıştır.
Nanking Antlaşması
1856 – II. Afyon Savaşı
Çin üzerindeki geniş pazardan daha çok faydalanmak isteyen İngiltere ticaret kapitülasyonlarını arttırmak isterken aynı dönemde Fransa da Uzak Doğu’daki pastadan pay alabilmenin derdindeydi. Kapitülasyonları genişletmenin veya elde etmenin en iyi yolunun savaş sonrası imzalanan antlaşmalar olduğunu bilen Batılı devletler için fırsat 1856 yılında geldi. 1856’da bazı Çinli görevlilerin Arrow adlı İngiliz gemisine çıkarak İngiliz bayrağını indirmesi ve Fransız bir misyonerin Çin’de öldürülmesi ile aradıkları altın fırsatı elde eden Batılı devletler çok geçmeden Çin’e savaş ilan etti. Geçen 2 senenin ardından İngiliz ve Fransız donanmalarına dayanamayan Çin barış istemek zorunda kaldı. 1858 yılında imzalanan Tientsin Antlaşması ile kapitülasyonlarını arttıran Batılı devletler, bununla da yetinmeyerek birkaç ay sonra Şangay’da yapılan görüşmelerde afyon ithalatını yasallaştırmak istediler. Çin hükümeti bu teklifi reddedince yeniden başlayan savaşlarda Batılı devletler Pekin’i işgal edip imparatorun yazlık sarayını yakınca Çin yeniden teslim olup afyon ithalatını yasallaştırmak zorunda kaldı.
1858 – Aigun Antlaşması
Doğu Avrupa, Orta Asya ve Sibirya’daki topraklarını Uzak Doğu’ya da kaydırıp Pasifik’te de etkin bir güç haline gelmek isteyen Rusya için en belirgin hedef aynı dönemlerde aşağılanma yüzyılını yaşayan Çin’di. Bu amaçlar doğrultusunda Rusya, Çin’in halihazırda Taiping Ayaklanması ile mücadele ettiği için Uzak Doğu Genel Valisi Nikolay Muraviev’i askerleri ile Moğolistan ve Mançurya sınırına gönderdi. Geçen birkaç senenin ardından II. Afyon Savaşları ile beklediği fırsatı yakalayan Rusya, orduları ile Mançurya’ya girerek bölgedeki fiili hakimiyeti sağladı. Batılı devletlerle savaşla ve iç isyanlarla meşgul olan Çin için geriye kalan tek seçenek Rusya ile müzakere etmeyi kabul etmekti. Bu müzakereler sonucunda da Aigun Antlaşması imzalandı ve Rusya sınırlarını Amur Nehrine kadar uzatmış oldu.
1894 – I. Çin-Japon Savaşı
Afyon Savaşlarından istifade ederek Aigun Antlaşması ile Mançurya’ya yerleşen Rusları en çok korkutan ülkelerden biri de Japonya’ydı. Afyon Savaşları ve Taiping Ayaklanması ile yeterince zayıflayan Çin’in etkisinde olan Kore, Japonya’nın yeni hedefi haline gelmişti. 1893 yılına gelindiğinde Japon asıllı Koreli devrimci Kim Ok-kyun, Şangay’da bir suikast ile sonucu öldürülünce Japonya’nın eline istediği savaş sebebi geçmiş oldu. Bu suikastı ve ardından gelişen olayları sebep gösteren Japonya, 1894 yılında Kore’yi işgal ederek I. Çin-Japon Savaşını başlatmış oldu. Bir seneden daha kısa süren savaş boyunca Japonya üst üste zaferlere imza atarak Çin ordusunu hem karada hem de denizde mağlup etmeyi başardı. Japonya savaş sonucunda imzalanan Şimonoseki Antlaşması ile Kore’yi Çin etkisinden kurtarıp kendi etkisi altına aldı. Ayrıca savaş sonucunda belirli endüstriyel ve ticari ayrıcalıklar elde eden Japonya için bu antlaşma Japon emperyalizminin başlangıcı sayılıyordu.
Çin-Japon Savaşı
1898 – Hong Kong Bölgesinin Genişletilmesine İlişkin Anlaşma
1898 yılında Çin ile Britanya İmparatorluğu arasında Britanya Hong Kongu’nun yeni bölgeleri kapsayacak şekilde genişletilmesini sağlayan 99 yıllık süreli toprak kira sözleşmesi. Antlaşmanın 1 Temmuz 1997 tarihinde sona ermesiyle Hong Kong üzerindeki egemenlik Çin’e tekrar devredildi.
1899 – Çin’in Zayıflamasına ABD’nin Tepkisi ve Açık Kapı Politikası
1823 Monroe Doktrininde ABD hükümetinin dış politikası belirlenmişti. Bu doktrinde ABD hükümetinin izlediği dış politika karışmazlık (non-intervention) isteği ve kabuğuna çekilme (isolation) ilkesiydi. Yani ABD hükümeti dünya çapındaki olaylara karışmadan kendi ticaretini yürütme amacını güdüyordu. Fakat tarihler 1899’u gösterdiğinde Çin’in zayıflaması ile Uzak Doğudaki güç dengelerinin değişmesinin ABD ticaretine zarar vereceğini düşünen ABD hükümeti, Açık Kapı Politikasını oluşturdu. Oluşturulan politikaya ve yapılan bildirgeye göre ABD; Çin’in toprak ve yönetim bütünlüğünün sağlanmasını, Çin’le ticari ilişkileri olan ülkeler arasında eşit ayrıcalıkların korunmasını istiyordu. Bu politika sonucunda I. Dünya Savaşına kadar Çin’i doğrudan ilgilendiren önemli bir dış siyaset olayı olmadı. Bu dönemde Çin için iç politika çok daha önemliydi.
1911 – Xinhai Devrimi (1911 Devrimi veya Çin Devrimi)
Onlarca yıldır süregelen savaşlar, dış baskılar, iç isyanlar, halkın yoksullaşması, toprak kayıpları vb. birçok krizin sonucu olarak Çin takviminde 1911 yılının Xinhai ayında başlayan devrim hareketleri Şubat 1912’de son imparator Puyi’nin tahttan indirilmesi ile cumhuriyetin kurulmasını sağladı. Bu sayede binlerce yıldır topraklarında monarşi hüküm süren Çin’de ilk defa cumhuriyet kurulmuş oldu.
1915 – Yirmi Bir Talep
1. Dünya Savaşında tarafsızlığını koruyan ve iç sorunlarını halletmeye odaklanan Çin, savaşın başlamasından bir yıl sonra Japonya’nın ekonomik baskısı ile karşılaştı. Tarihe Yirmi Bir Talep olarak geçecek olan bu bir dizi talebin temel amacı Çin pazarı üzerinde Japonya’nın hakimiyet kurmak istemesidir. Savaşta İtilaf Devletleri saflarında bulunan ve Almanya’nın Uzak Doğu sömürgelerini işgal eden Japonya, müttefikleri İngiltere, Fransa veya Rusya gibi ciddi bir düşmanla karşılaşmadığı için hala gücünü koruyordu. Bu gücünü Çin üzerinde kullanmak isteyen Japonya, taleplerini Çin’e iletse de ittifakı İngiltere ve ABD’nin sert tepkisi ile karşılaştı. Ayrıca Çin halkının boykotuna maruz kalan Japonya’nın Çin’e olan ihracatı %40’lık bir düşüş gösterdi. Üstelik Japonya’nın emperyalist politikasını eleştiren İngiltere ve ABD, müttefikleri Japonya’ya olan güvenini çoğunlukla kaybetti. Bütün bunlara rağmen 25 Mayıs 1915’te Yuan Shikai önderliği altındaki Çin Cumhuriyeti hükûmeti ile girilen bir anlaşma çerçevesinde Japonya ilk dört talebini gerçekleştirmeye başardı. Sonuç olarak Japonya hedeflerine tamamen ulaşamasa da nihai uzlaşmada kendisine az oranda kazanç sağladı, ancak hem İngiltere hem de ABD’nin gözlerinde büyük oranda güven ve prestij kaybetti.
Çin İç Savaşı, II. Dünya Savaşı ve Aşağılanma Yüzyılının Sonu
Çin’i yüzlerce yıl yöneten Qing Hanedanlığının devrilmesi ile kurulan cumhuriyette otorite henüz tam anlamıyla oturtulamamıştı. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde özellikle Çin’in kuzey kesimlerinde yoğunlaşan yerel savaş ağaları merkezi otoriteyi oldukça rahatsız ediyordu. Bu savaş ağalarına karşı Batılı güçlerden yardım isteyen modern Çin devletinin kurucularından Sun Yat-sen, umduğunu bulamadı ve yüzünü Sovyetler Birliği’ne çevirdi. Sun Yat-sen’in talebine sıcak bakan Sovyetler, Çin’e yardım ederek hem yeni kurulmuş Çin Komünist Partisine yardım etmeyi hem de Çin halkının komünizme sıcak bakmasını amaçlıyordu. Böylece Çin’deki ilk komünist kesim oluşmaya başladı. Fakat modern Çin’i kuran milliyetçi kesim komünist hareketlenmeden oldukça rahatsızdı. Bu gelişmeler sonucunda milliyetçiler ve komünistler arasındaki ilk güç rekabeti başlamış oldu. Sovyetlerin esas amacı Çin’de bir iç savaş çıkarmak yerine Çin’i birleştirip politikasına etki etmek olduğu için; 1923’te Şangay’da Sun ve Sovyetlerin temsilcisi Adolph Joffe arasında Sovyetlerin, Çin’in bir ulus olarak birleşmesine yardımcı olacağını taahhüt eden Sun-Joffe Manifestosu adındaki bir belge imzalandı. Bu belgede Çin Milliyetçi Partisi ve Çin Komünist Partisi arasında bir birliğin bir an önce sağlanarak birleşmiş ve bağımsız bir Çin’in kurulması gerektiği vurgulanıyordu. Bundan sonra Sovyetlerden yetkililer her iki partiye birleşme ve yeniden organizasyon için yardım ettiler ve böylece İlk Birleşmiş Cephe kurulmuş oldu.
1925’te Sun Yat-sen’in ölümü ile Birleşmiş Cephe içindeki ilk patlaklar oluşmaya başladı. Kuzey Seferi ile kuzey kesimdeki savaş ağaları tamamen temizlenince Çin komünistlerinin ve Sovyetlerin bu bölgedeki etkisi giderek arttı. 1926 Mart ayında Çin Milliyetçi Partisinin lideri Çan Kay Şek’e yapılan başarısız kaçırma girişimi sonucunda Çan, derhal Sovyet danışmalarını kovarak partisindeki ÇKP üyelerine yükselme sınırlamaları getirdi ve kendini üst ÇMP lideri olarak atadı. Bu gerilimin sonucu olarak Çin İç Savaşı 1927’de milliyetçiler ve komünistler arasında patlak verdi.
1936’ya değin süren savaşta henüz kazanan yoktu. Fakat II. Dünya Savaşının başlaması ve Japonya’nın Çin’e savaş ilan etmesi üzerine milliyetçiler ve komünistler ateşkes imzalayıp İkinci Cephe’yi oluşturarak Çin’i Japon işgalinden beraber kurtardılar. Savaşın ardından iç politikada tansiyonun yeniden yükselmesi üzerine 1946 Mart’ında milliyetçiler ve komünistler arasındaki iç savaş yeniden başladı.
Kanlı geçen 4 senenin ardından komünist kesim iç savaşı kazanarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ederken milliyetçi kesim ise Tayvan adasına kaçarak Tayvan Devleti olarak bildiğimiz Çin Cumhuriyetini ilan etti. Bütün bu olayların ardından Çin’in Aşağılanma Yüzyılı son buldu.
Ozan Ali Çelik
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Adcock Kaufman, Alison (2010). “The “Century of Humiliation,” Then and Now: Chinese Perceptions of the International Order”. Pacific Focus.
“East India Company.” Encyclopædia Britannica Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2012.
Wolseley, G. J. (1862). Narrative of the War with China in 1860. London: Longman, Green, Longman, and Roberts.
Esthus, Raymond A. “The Changing Concept of the Open Door, 1899-1910,” Mississippi Valley Historical Review
Chen, Jerome. Yuan Shih-k’ai. Stanford University Press, 1972.
Gowen, Robert Joseph. “Great Britain and the Twenty-One Demands of 1915: Cooperation versus Effacement,” Journal of Modern History (1971)
Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, DEVA Genel Başkan Yardımcısı ve Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Başkanı emekli Büyükelçi Abdurrahman Bilgiç’e, Libya-Türkiye deniz sınırlandırılma anlaşması, Türkiye’nin ‘gecikmiş MEB ilanı’ ve KKTC’deki Maraş’ın açılmasına ilişkin yürütülen süreç hakkında sorular yöneltti.
27 Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel uzmanlarca hem uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Uluslararası Deniz Hukuku sözleşmesine uygundur diyenler var, uygun değildir diyenler var. Sizce bu anlaşma Mavi Vatan’da, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?
Türkiye ve Libya arasında 27 Kasım 2019’da imzalanan ”Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Anlaşması” uluslararası hukuka uygundur. Birleşmiş Milletler tarafından meşru Hükümet olarak görülen Ulusal Mutabakat Hükümeti ile böyle bir ikili anlaşma yapmak neden uluslararası hukuka aykırı olsun? Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olmaması bu anlaşmanın meşruiyetine gölge düşürmez. Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin son tahlilde çok taraflı diplomasiyle, müzakerelerle bir düzenlemeye gitmeleri esastır. Tıpkı Karadeniz’de olduğu gibi. Çok taraflı bir mutabakat anlaşmazlıkları önler. Türkiye’nin Libya ile ikili düzenlemesini bu bağlamda sorgulayanlar, diğer ülkelerin ikili anlaşma yapma yoluna gitmelerine ne diyecek? Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin adalara kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge hakkı tanınması konularında maksimalist talepler ileri süren Yunanistan’ın ex aequo et bono (hakkaniyet) ilkesini, dünyanın birçok bölgesindeki anlaşmazlıklarda verilen mahkeme/tahkim kararlarını ve içtihatları görmezden gelmesi bu durumu değiştirmez. Özetle, Türkiye-Libya Anlaşması meşrudur ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin yararına doğru bir adımdır. Bu adımın Mısır’la ve diğer kıyıdaş ülkelerle de anlaşmalar yapılarak ilerletilmesi ve güçlendirilmesi gerekir. DEVA Partisi olarak, bunu gerçekleştirebilmemizin, Türkiye’nin, diğer hususlar meyanında, dar ideolojik bakış ve tutum yüzünden bölgesinde bozulan ikili dostane ilişkilerini hızla onarmasından ve diplomasi ekosistemine yatırım yapmasından geçtiğine inanıyoruz.
Bundan 46 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetlerince “Kıbrıs Barış Harekatı” düzenlendi. Özellikle Yunanistan ve GKRY bu harekatı uluslararası anlaşmalara aykırı olarak nitelendiriyor ve bir işgal ve istila girişimi olduğunu söylüyor. Bu harekatı emekli bir diplomat olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Kıbrıs Barış Harekatı, Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkını baskı ve zulümden korumak amacıyla garantör ülke sıfatıyla yaptığı bir müdahaledir. Harekat Ada’ya barış getirmiştir. BM çerçevesinde yürütülen müzakerelerin bugüne kadar sonuç vermemiş olması, Kıbrıslı Rumların, adanın yönetimini eşit bir kurucu halk ve bölge olarak Kıbrıs Türkleri ile paylaşmaya yanaşmamasından kaynaklanmaktadır.
20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi, Montrö boğazlar sözleşmesi Kanal İstanbul projesi sonucu geçersiz sayılır mı?
Kanal İstanbul projesinin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni otomatik olarak hukuken askıya alması veya geçersiz kılması sözkonusu değildir. Ancak, bu projenin Montrö’yü tartışmaya açacağı da kesindir. 1936 yılının koşulları şu anda yok. Montrö’nün tartışmaya açılması Boğazlar’daki egemenliğimizin tartışılmasına izin vermemiz demektir. Bildiğiniz üzere, emekli büyükelçilerimizin hemen tamamı bu görüştedir.
Maraş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına rağmen açılmasının önünde hukuki bir engeli var mı? Hukuki bir engel yoksa sizce Maraş Açılmalı mı?
Maraş’ın açılması meselesi bir çok boyuta sahip. Şu anda KKTC tarafınca yürütülen envanter çalışmaları var. Maraş’ın sakinlerinin bu güzel kente dönmelerine engel hukuki bir durum yoktur. Konunun ciddi bir finansal boyutu da bulunmaktadır. En az 20 milyar Dolar tutarında yatırım yapılması gerekliliğinden söz ediliyor. Öte yandan, bu tür adımların gerekli zemin oluşturulmadan ve zamanlamasına dikkat edilmeden atılması Türkiye’yi zor duruma düşürebilir. Bu işler ”ben yaptım oldu” mantalitesiyle yapılmaz. Haklıyken haksız duruma düşebiliriz. İyi bir hazırlık ve en uygun zamanlama önemlidir. Bu konuların çoğulcu süreçlerde enine boyuna tartışılması lazım.
Nisan 2004’te Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren meşhur Annan Planı Halk oylamasına sunulmuştu ve Rum kesiminin “Hayır” demesiyle plan gerçekleştirilememişti. orta ve uzun vadede Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm öngörüyorsunuz? Annan Planı tekrardan gündeme gelebilir mi? Birleşik Kıbrıs Devleti mümkün mü yoksa sadece bir hayal mi?
Rumlar, Kıbrıs Adası’nı, KKTC ile iki halk ve iki bölge esasına dayalı eşit kurucu ortak olarak yönetmeye hazır olmadıkça fiilen iki devletli Kıbrıs devam eder. Kıbrıs Türklerinin azınlık statüsüne indirgenmesi beyhude bir çabadır ve kabul edilemez. AB dayanışması retoriği bu bağlamda AB’yi soruna taraf yapmaktan ve kamuoyumuzda zihinleri ve kalpleri AB’den uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Kıbrıs davamız konusunda, KKTC ile istişare halinde BM çerçevesindeki müzakerelerin devamı temelinde Adada adil, kalıcı ve bölgenin istikrarına katkı sağlayacak bir çözüm bulunması için çaba sarfetmeliyiz.
Geçtiğimiz hafta Yunanistan Ordusu, Batı Trakya’da, İskeçe bölgesinde Türk köyü Gökçepınar’da silahlı tatbikat yaptı. Bölgedeki Türklerin beyanatlarına göre bölgede daha önce böyle bir olay hiç yaşanmadı. Yunan ordusunun bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte 1974 ve öncesinde Kıbrıs’ta olduğu gibi Batı Trakya’da da katliamlar ve soykırımlar söz konusu olabilir mi?
Yunanistan’ın silahlı tatbikatını Ege’deki mevcut gerilim döneminde bir güç gösterisi olarak okumak gerekir. Türkiye’nin ezici üstünlüğünü göz önünde bulundurmamak akılsızlıktır. Yunanistan’ın, Batı Trakya’da bir katliam yapma niyeti olduğunu sanmıyorum. Biz de Batı Trakya’daki soydaşlarımızın sorunlarını gündemde tutmaya devam etmeliyiz.
Geçtiğimiz salı günü bir röportajında Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir. Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyecek.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin MEB ilanında geç kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Doğu Akdeniz’de Kıta sahanlığı ilanı Mavi Vatan’ı hukuki olarak korumak, güvence altına almak için yeterli midir?
MEB ilanı konusu asker-diplomat-uzman-akademisyen düzeylerinde çoğulcu süreçlerde dikkatle ve ayrıntılı biçimde değerlendirilmelidir. Burada önemli olan nokta, Türkiye’nin Akdeniz’de uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının korunmasıdır. Soğukkanlı ve gerçekçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Devlet katında bir kafa karışıklığı izlenimi uyanması veya böyle bir algıya yol açılması Türkiye’nin tezlerini güçlendirmez. Doğu Akdeniz havzasındaki petrol ve doğal gaz kaynaklarının bölge ülkeleri arasında hakkaniyete dayalı olarak ve bölgedeki barış ve refaha katkı sağlayacak şekilde birlikte kullanılması konusunda çaba sarfetmeliyiz. Bölgenin bir anlaşmazlık ve çatışma alanı değil, işbirliği ve istikrar havzası haline getirilmesini hedeflemeliyiz.
Adalar (Ege) Denizi’nde Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddiası sorunu başta olmak üzere 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması’na zıt bir şekilde Yunanistan’ın silahlandırdığı, asker bulundurduğu hem deniz hem hava üssü kurduğu adalar sorunu var. Öbür taraftan 12 mil karasuları sınırı tartışması ve 10 mil hava sahası sorunu var. Türkiye bu sorunlara karşı nasıl bir yol izlemeli? Adalar (Ege) Denizi’nde Mavi Vatan sınırları nasıl korunabilir?
Gerilimin tırmandığı bir ortamda bu tür konuları sağlıklı bir şekilde konuşamayız. İstikşafi görüşmeleri yeniden başlatmak sorunları ortadan kaldırmasa da, mevcut gerilim ortamını soğutur. Esas olan, bu konuları diyalog ve müzakereler yöntemiyle kalıcı bir biçimde çözüme kavuşturmaktır. Yunanistan ile iyi komşuluk hedefiyle, Ege’de yaşanan karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, münhasır ekonomik bölge gibi konular üzerinde öteden beri süren temaslar devam ettirilmelidir. Batı Trakya’daki soydaşlarımızın sorunları da gündemde tutulmalıdır.
Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz ülkelerin başında gelen Katar; bir Körfez ülkesidir. Kara sınırı olarak tek komşusu Suudi Arabistan olan bu ülke, Basra Körfezi ile çevrelenmiştir. 2019 verilerine göre kişi başına düşen GSYH’si 64.781 dolar olan Katar, 2017 verilerine göre %0,6 işsizlik oranına sahiptir. Başkenti Doha olan ülkede nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturur. Nüfusun etnik dağılımına bakıldığında ise göze çarpan bir detay olduğu görülüyor. Katarlı Arapların oranı, nüfusun %13’ünü kapsarken; nüfusun %80’den fazlasını Güney Asyalı Göçmenler kapsıyor. Anayasal monarşi ile yönetilen Katar Devleti, son Osmanlı askerinin 1915 yılında ülkeden çekilmesiyle beraber İngiliz hakimiyetine girmiş ve 1971 yılında bağımsızlığını kazanmıştır.
Katar ile İlişkilerin Tarihsel Boyutu
Osmanlı arşivleri incelendiğinde, Katar ile ilgili en eski belgenin 16. yy’a dayandığı görülür. Yavuz Sultan Selim döneminde Arap Yarımadası’nın Osmanlı hakimiyetine girmesiyle bölgedeki söz sahibi Osmanlılar olmuştur. Ancak Osmanlı İmparatorluğu; bu bölgeleri merkeziyetçi anlayış ile yönetmemiş, idareyi yerel kabilelere bırakmıştır. Bu tutumun birden çok nedeni vardır. Bölgede yerleşik yaşamın olmaması, fiziki ve iklimsel şartlar, yerel halkın Halife’ye itaatte sorun çıkartmaması; Osmanlı’nın yönetimde dominant olmasına gerek bırakmamıştır.
Bölgede dominant bir yönetimin olmaması, Coğrafi Keşifler’in başrollerinden olan Portekizlilerin iştahını kabarttı. 1553 yılında başlayan Portekizlilerin bölgede hakimiyet kurma çabası, 150 yıl kadar sürmüştür. Temel iki gaye ile hareket eden Portekizliler, bölgedeki deniz ticaretini ele geçirmek ve yerel halkı Hristiyanlaştırmak için çaba sarf ettiler. Umman merkezli yapılan bu çalışmalar neticesinde Osmanlı, bu bölgeye yönetici atamak zorunda kalmıştır. Yapılan deniz savaşları sonucunda Portekizliler çok güç kaybetmiş ve bölgeden çekilmek zorunda kalmışlardır.
Tehditlerin ortadan kalkmasıyla beraber Osmanlı Devleti, bu bölgeyi eski anlayışıyla idare etme kararı almıştır. Al Müsellem ailesi, 19.yy’ın ortalarına kadar ülkeye hâkim olmuştur.
İngiliz destekli Doğu Hindistan İngiliz Şirketi (Lohistan), 19.yy’ın ortalarında burada ticarete başladı. Zamanla ticari ağı genişleyen şirket, hacmini büyüttü. Bu büyüme neticesinde siyasi güç kazanan şirket, kabilelerin iç işlerine karışabilme yetkinliğine ulaştı. Bu olaylar sonucunda Osmanlı, tekrardan bölgeye yoğunlaşmaya başlamıştır. İngilizlerin kabileler arasında arabulucu konumunda olması, halk tarafından sevilmelerine neden olmuştur. İngilizlerin ilmek ilmek işlediği bu politikalar neticesini göstermiş ve körfez ticareti İngilizlerin eline geçmiştir.
Bölgedeki bu kargaşanın son bulması adına Osmanlı, kendi topraklarına sefer düzenlemek zorunda kalmıştır. Zira durum çığırından çıkmış; Katar Emiri, İngiliz himayesi altındaki Bahreyn ve Umman’a vergi ödemekle yükümlü hale gelmiştir. Sefer sonucunda Mithat Paşa başarılı olmuş ve Katar, Basra Vilayetinin Lahsa sancağına bağlı bir kaymakamlığı haline gelmiştir. Bölgenin güçlü ailelerinden biri olan Al-Sani ailesine verilen kaymakamlık görevini Casim El Sani yürütmüştür. Görevini başarılı bir şekilde yürüten kaymakam, bölgedeki birliği sağlamış ve bugün Katar Milli Günü (18 Aralık) olarak kutlanan, 18 Aralık 1878’de Devlet Kurucusu olarak kabul edilmiştir.
Osmanlı’nın güç kaybetmesi sonucunda İngilizler tekrardan devreye girmiştir. Kaymakam Casim El Sani ne kadar mücadele etse de İngilizler, Osmanlı’nın Balkan Savaşları’nı fırsat bilerek bölgeye tekrardan hâkim olmuştur. 1918 yılında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Katar, resmi olarak İngilizlerin himayesine bırakılır.
Katar’ın “Doğal” Gücü
1940 yılında keşfedilen ilk petrol rezervleri, bugün ülkenin ana kaynağı haline gelmiştir. İhracatının büyük bir bölümünü petrol ve doğalgazın oluşturduğu Katar, Dünyanın en büyük LNG (Sıvılaştırılmış Doğalgaz) ihracatçısıdır. Aynı zamanda Dünyanın en büyük 3. doğalgaz rezervi de Katar’da bulunmaktadır. Ülke ekonomisinin yaklaşık %60’ını oluşturan bu doğal kaynaklar, ülkedeki zenginliğin temel nedenidir.
Katar’ın Jeopolitik Önemi
Arap Yarımadası’nın kuzeydoğusunda, Basra Körfezi’nin güneybatısında bulunan bu yarımada, bölgedeki diğer ülkelerden daha farklı siyasi anlayışa sahip. Öyle ki 2017 yılında ABD menşeili yaşanan Körfez Krizi, bu siyasi farklılıkların kanıtı niteliğinde. Nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olan 4 ülke; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır’ın “Terörü desteklediği” iddiasıyla uyguladığı ekonomik ve diplomatik ambargo, dünyada büyük ses getirmişti. Bu süreçte; Katar’ın bağımsızlığını ilan ettiğinden bu zamana Türkiye ile ilişkilerinin zirve olduğu dönem yaşandı. Arap Yarımadası’nda yaşanan bu gerginliğin, Aralık 2019’da Körfez İşbirliği Konseyi Toplantısı’na Katar’ın davet edilmesiyle son bulması bekleniyordu ancak beklentiler resmiyete dökülemedi. Katar Başbakanı zirveye katıldı, verilen mesajlar olumluydu ancak ortada net bir sonucun olduğunu söylemek hala zor.
Katar Kötü Gün Dostumuz mu? Stratejik Ortağımız mı?
Türkiye-Katar ilişkileri, 2014 yılında imzalanan Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Antlaşması ile farklı bir boyuta ulaşılacağının sinyallerini başlatmıştı. Öyle ki 2017 yılında Başkent Doha’da açılan; TSK’ya ait El-Rayyan Askeri Üssü, ikili ilişkilerin güçlendiğinin ve daha da güçleneceğinin kanıtıydı.
Körfez Krizi zamanında oluşan bloklar, aslında siyasi işbirliklerinin bir göstergesiydi. BAE, Suud, Bahreyn ve Mısır bloğuna karşı Katar, tek başına mücadele edecek güce sahip değildi. Zira üretim anlamında çok güçlü olmadığı, dışa bağımlı olduğu için ambargoların etkisi hem Katar halkını hem de devlet mekanizmalarını sadece etkilemekle kalmayacak, adeta felaketin eşiğine getirecekti. Türkiye, bu hususta hiçbir ülkenin alamadığı sorumluluğu alarak Katar’a her türlü destekte bulunulacağını kamuoyuna bildirdi. En temel gıda maddeleri tedarikinde dahi sıkıntı çektiği zamanda uzatılan yardım elini minnetle karşılayan Katar, bundan sonraki süreçte Türkiye ile her alanda ortak olacağının mesajlarını vermişti. Türkiye’nin ABD ile yaşadığı Rahip Bronson krizinde 15 milyar dolarlık yeni yatırım paketini hayata geçiren Katar, bir nevi Körfez Krizi’nde yapılan anlamlı yardımın karşılığını vermişti.
Öte yandan ambargo uygulayan ülkelerle buzların eritilmesi sürecinde; Türkiye ile Suud arasında kalma ihtimaline karşı Dışişleri Bakanı, ülkenin tavrını net bir şekilde belirtmiş ve “Kriz zamanında bize yardım eden müttefiklerimize asla sırtımızı dönmeyeceğiz.”açıklamasında bulunmuştu.
Devletlerarası ikili ilişkilerde, halkın yaklaştığı gibi duygusal yaklaşmak yetkililerin temel gayesi değildir. 2017 yılında yaşanan krizde Türkiye, aslında yeni bir “Dost” kazanmıştı. Halbuki temel amaç dostluk muydu? Ambargo uygulayan 4 ülke ve asıl sorun kaynağı ABD ile Türkiye’nin ilişkileri uzun yıllardan beri hep inişli çıkışlı olmuştur. Halihazırda hem siyasi hem ticari anlamda yıldızımızın parlamadığı bu ülkeler zaten yanımızda olmayan ülkelerdi. Türkiye çekimser davranıp bu ülkelerle sorun yaşamamaya yönelik bir politika da uygulayabilirdi ancak risk aldı. Bu riskin sonucunda ekonomide acil kan desteğine ihtiyacımız olduğunda ilk adresimiz Katar oldu ve istediğimizi aldık. Diğer taraftan Arap Yarımadası’nda müttefik diyebileceğimiz ülke sayısı çok az. Jeopolitik olarak ihtiyacımız olan desteği Katar bize sağlamış bulunmakta. Doha’da bulunan Türk Üssü, Arap Yarımadası’nda oluşabilecek herhangi bir sorunda kriz yönetimi yaparken ülkemizin elini rahatlatacaktır.
Türkiye ile Katar arasında günümüzde oluşan bu yakınlık, yakın zamanda neredeyse hiçbir ülkeyle yaşamadığımız boyutlara ulaştı. Siyasi işbirliği seviyesinin yüksek olması, iki ülke arasındaki ticari hacmi de oldukça geniş tutuyor. Öyle ki Katar’a yaptığımız ihracat, Katar’dan yaptığımız ithalatın çok daha üstünde. 2019 yılında yapılan ithalatın değeri 264 milyon dolar iken yapılan ihracatın değeri 1.162 milyon dolar olarak duyurulmuştur. Toplam ticaret hacmi 1.426 milyon dolar olan bu ilişkide Türkiye, ağırlıklı olarak inşaat malzemesi ihraç ederken LNG ve işlenmemiş alüminyum ithal ediyor.
Bu ikili ilişkileri kötü gün dostluğu olarak adlandırmak için hükümetler arası değil, devletler arası boyutunda incelemek gerekiyor. Öyle ki mevcut iki hükümet ve devlet yetkilileri, izledikleri politika olarak birbirleriyle bağdaşıyor. Her iki ülkedeki hükümetten biri; farklı ideolojilerde ve farklı çıkarlarda olan hükumetlere yerlerini bırakırsa, o zaman Katar’ın kötü gün dostu olup olmadığını anlayabiliriz.
Osmanlı yöneticileri Tanzimat sonrasında öncelikle devlet fabrikaları kurma yolunda önemli adımlar atarak işe başlamışlardır. İlk olarak bütçeden önemli paylar devlet fabrikalarına ayrılmıştır. Sanayileşmenin önemini kavrayan devlet adamları ikinci olarak Büyük Reşit Paşa’nın arzusuyla bir heyet oluşturmuşlardır. 1864’de “Islah-ı Sanayi Encümeni” adıyla kurulan heyet, modern tekniklerle donatılan Avrupa fabrikaları karşısında el emeği ile çalışan Osmanlı fabrikalarının şansı olmadığını düşünerek, büyük sanayi kuruluşları oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. Heyet ayrıca, mamul standartlarının sağlanması, esnafların birleşerek kendi alanlarıyla ilgili büyük şirketler oluşturmaları, sanayi okulları kurularak sanayi sergileri açılması ve gümrük tarifelerinin değiştirilmesi konularında önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Gümrük tarifelerinin değiştirilmesi dışındaki tavsiyeler kısmen uygulamaya geçirilmiştir (Eldem, 1994,58-59).
Sanayinin güçlendirilmesi için kurulan komisyonun görüşleri doğrultusunda birçok şirket beş-altı yıl içinde İstanbul’da kurulmuştur. Kumaşçı, dökmeci, toptancı, demirci, tabakçı, saraç esnafı şirketleri ve simkeşhane gibi birçok kuruluş özellikle İstanbul ve civarında oluşturulmuştur. Bu çalışmaların ardından belediye, esnaf ve ticaret nezaretinin işlerine karıştığı gerekçesiyle 1873 yılında Islah-ı Sanayi Encümeni kaldırılmıştır. Encümenin kaldırılması ile birlikte devletin küçük esnafı korumaya dönük politikaları gecikmeye uğramış ve yavaş yavaş ortadan kalkmıştır (Ortaylı, 1978,123-126). Islah-ı Sanayi Encümeni Osmanlı Devleti’nde özel girişimi desteklemek amacını da taşımıştır.
Osmanlı sanayisinin büyük ölçüde insan gücüne dayalı yapısını oluşturan lonca teşkilatı ve gedik sistemi güçlü Avrupa rekabeti karşısında eski dayanışmacı yapısının verdiği direnci kaybederek çözülmeye başlamıştır. 1860’lı yıllardan itibaren mahalli anlamdaki ekonomik sorunların vilayetlerde toplanacak, genel kurulca tespit edilerek Şura-ı Devlet’e bildirilmesi yöntemi getirilmiştir. Bu girişime paralel olarak 1869 senesinde ticaret, sanayi ve ziraata ilişkin çeşitli teklifler Şura-ı Devlet’te görüşülerek öncelikli olanların gerçekleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştır (Giz, 1968, 17- 23). Özellikle 1863’deki sanayi sergisi ve kurulan sanayi mektepleri ile aynı amaçlar doğrultusunda Islah-ı Sanayi Encümeni kurulmuştur. Daha sonraki dönemlerde kurulacak olan sanayi ve ticaret odaları ile yavaş yavaş çözülen esnaf teşkilatı (gedik-lonca) arasındaki boşlukta Islah-ı Sanayi Encümeni devreye sokulmuştur. Yani bugünkü anlamda ticaret ve sanayi odalarının ilk örneğini bu encümen oluşturmuştur (Şener,2007,65). Yarı resmi nitelik taşıyan ve dokuz üyesinin beşi devlet, dördü ise sanayi temsilcilerinden oluşan encümenin programında başlıca şu hususlar yer almıştır (Giz, 1985,1360);
Esnafın bir araya gelerek sermayelerini birleştirmek yoluyla şirketler kurmaları,
Devletin ihtiyaçlarının bu şirket mamullerinden karşılanılması,
Sanayi mamullerinin ucuz, sağlam ve kaliteli yapılmasının temini,
Sanayi mamullerinin ölçü ve miktarlarına göre fiyatlarının bilirkişilerce tespit edilerek ilan edilmesi,
Buluş (ihtira) sahiplerinin komisyona başvurarak kendilerine imtiyaz verilmesi,
Sanayinin geliştirilmesi için memleketin her yerindeki sanayicilere uyarılarda bulunulması.
Encümen aracılığıyla bir kısım esnaf tarafından oluşturulan şirketler oldukça başarılı olmuştur. Ancak sorunlara doğru teşhis koyulmuş olmasına ve bazı girişimlere yol açmasına rağmen, devrin sosyal ve iktisadi istikrarsızlığı dolayısı ile devletin gerekli ilgiyi gösterememesi yüzünden encümen on yıl gibi kısa bir süre sonra 1873’de kaldırılmıştır. Diğer taraftan sanayiyi teşvik için ve fabrikalar kurmak maksadıyla 1851 ve 1873 yıllarında alınan kararlarla fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyetleri tanınmıştır. 1888 yılında bu muafiyetler fabrika inşasına lüzumlu maddeleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve 1897’de yeni fabrikalara on yıl müddetle vergi muafiyeti getirilmiştir. Öte yandan şeker, dokuma, cam, porselen, kâğıt, kibrit, kauçuk gibi alanlarda faaliyette bulunan bir takım fabrikalara belirli süreler ve bölgeler için sınırlı kapsamda imtiyazlar verilmiştir. Özellikle büyük fabrikalar kurulurken Avrupa’dan ilk defa getirtilecek makine ve alet-edevat için gümrük muafiyetleri tanınmıştır (Şener, 2007,65). Yine bu fabrikalarda imal edilen mamuller için ihraç ve iç gümrük muafiyetleri de tanınmıştır (Ökçün,1972,157).
Merkantilist sistemin etkileri, Avrupa ülkeleri ile yapılan ticaret sözleşmelerinin sınırlamaları sonucunda Osmanlı Devleti’nin sanayileşme adına getirdiği bu tür teşvik ve korumacı tedbirler ancak belli bir dereceye kadar etkili olabilmiştir. Zaten bu iki etki nedeniyle getirilen yeni uygulamaların çoğunu hayata geçirmenin çok kolay olmadığını belirtmek gerekmektedir.
Diğer taraftan devlet yeni kurulacak fabrikaları ticaret anlaşmalarından dolayı ülke içinde sağlanan bazı sübvansiyonlarla desteklemeye çalışmıştır. Ancak, en önemlisini fabrikaların ürettiği mamullerin devlet tarafından satın alınması olarak niteleyebileceğimiz bu sübvansiyon dahi Avrupa tepkisinden çekinildiği için büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilmiştir. Ayrıca fabrikalarda çalışan ve askerlik çağına gelen usta ve işçilerden kurası isabet edenlerin askerliğinin ertelenmesi fabrikaların gelişimi için gerçekleştirilen diğer yeniliklerdendir. Tüm bu teşvik ve koruma tedbirlerine rağmen devlet girişimlerine, esnafa tanınan kolaylıkların çoğunun tanınmadığını söylemek mümkündür. Esnafa gümrük koruması yanında ham madde ihracının yasak edilmesi gibi ayrıcalıklar veren devlet kendi yatırımlarını koruyamamıştır.Osmanlı iktisadi dünya görüşü bu durumun temel nedenidir (Genç,1989,179).
Devletin kurulacak olan büyük boyutlu fabrikaları desteklemesi önemli amaçlar doğrultusunda gerçekleşmiştir. Temel amaç sanayileşmenin sağlanması olarak görülmekle birlikte genel ekonomik dengelerle ilgili amaçlar da görülmektedir. Dış ticaret dengesinin sağlanması genel amaçların en başta olanıdır. Fabrikaların kuruluşundaki temel amaç hem halkın hem de askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak, böylelikle dış ticaret dengesine de katkı da bulunmaktır (Şener,2007,66).
Fabrikalar kurularak askerlerin bir ölçüye kadar halkın ihtiyaçlarının memlekette yapılacak üretimle karşılanması, böylelikle yurt dışına gidecek paraların ülke içinde kalması sağlanmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda, halkın ihtiyaçlarının da en azından bir kısmının bu fabrikalar aracılığıyla ucuz bir bedelle karşılanması devlete olan güveni arttırmıştır. Avrupa’da olduğu gibi memleketin sanayileşmesini sağlamak ve gelir elde etmek, kurulan fabrikaların diğer amaçları arasında sayabileceğimiz unsurlardandır. Gelir elde etme anlayışı başlangıçta çok açık söylenmese dahi sonraki dönemlerde yapılan uygulamalarda açık olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumu ilgili fabrikalara ait gelir gider rakamlarına bakarak görmek mümkündür (Şener,2007,67).
XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeye dönük yapılan girişimler neticesinde döneme damgasını vuran önemli sanayi kuruluşları inşa edilmiştir. Bu kuruluşlar yapılan çalışmaların sözde kalmadığını göstermektedir. Bu fabrikalar güçlü Avrupa sermayesi ile üretilen mallar karşısında rekabet etmek zorunda kalmış, bazen maliyetlerinin altında mal satarak zarar dahi etmişlerdir. Ancak, kısa dönemde de olsa güçlü Avrupa mallarının Osmanlı pazarını kontrolü engellenmiştir. Dönemi itibari ile sanayileşme çabasına paralel olarak kurulan bazı devlet fabrikaları arasında Feshane-i Amire, İzmit Çuka Fabrikası, Veli efendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası, Bursa ipek Fabrikası, Yeni Darphane, Zeytinburnu Demir Fabrikası ve Yıldız Çini Fabrikası’nı saymak mümkündür.
Tanzimat’tan sonra devlet fabrikaları yanında özel fabrikaların da oldukça yaygın biçimde kurulmaya çalışıldığı görülmektedir. Kurulan özel fabrikalarda uygulanan genel prosedür standart olmakla birlikte zamana ve fabrikanın özelliğine göre değişik durumlar gösterebilmiştir. Genelde ilk başvuru, fabrikanın kurulacağı yer mülki amiri olan kaymakam ya da valiye yapılmıştır. Eğer kaymakamlığa bir başvuru yapılmışsa başvuru kaymakamlıktan valiliğe, valilikten bulunulan yer yerel meclisi olan Meclis-i Muabir’e havale edilmiştir. Meclis-i Muabir fabrika ve yeri ile ilgili detaylı araştırmalar yaptıktan sonra, uygun olup olmayacağını valilik kanalı ile merkeze, sadrazamlığa bildirmiştir. Sadrazamlık yazıları duruma göre bazen Nafıa, bazen Ticaret, Ziraat veya Sağlık Meclis ya da Nezareti’ne görüş sorarak, Meclis-i Vâlâ’ya göndermiştir. Meclis-i Vâlâ genellikle konuyu kanunlar ve nizâmlar dairesinde inceleyerek bir takım şartlar karşılığında ruhsat verilmesini uygun ya da uygunsuz bulmuştur. Meclis-i Vâlâ’nın kararları ise padişah iradesine sunulmuştur.
Özel fabrika kuracak olanlara bazı durumlarda imtiyaz hakkı verilmiş bazı durumlarda ise verilmemiştir. İmtiyaz konusunda her sektör için değişik sayılabilecek uygulamalar görülmektedir. Ancak, genellikle aynı sektörler için benzer uygulamalar dikkat çekmektedir. Sivil itaati sağlamak amacıyla kurulacak her yeni fabrikaya devletin zabıta kurallarına uyması ve çevreye zarar vermemesi ön koşul olarak getirilmiştir. Vergi ve resim bütün fabrikalar için istisnasız uygulanmıştır. Vergi oranları sektörüne göre değişme gösterirken, her sektör için on Osmanlı Lirası resim ödeme şartı getirilmiştir. Bazı durumlarda kurulacak fabrikalarda istihdam edilecek işçilerin Osmanlı vatandaşı olma şartı da konulmuştur.
Osmanlı Devleti’nde sanayileşmede devlet ve özel sektör girişimleri Tanzimat sonrasında yoğunlaşmasına rağmen bu durum Osmanlı’yı bir sanayi toplumu haline getirememiştir. Ancak, gösterilen çabaların boşa gittiğini söylemek de zordur. Çünkü en azından yeni Cumhuriyet’e belirli oranda gelişmiş sayılabilecek sanayi kuruluşları devredilmiştir. Sanayileşmede özel teşebbüs alanında genelde gayrimüslim Osmanlı vatandaşları ve yabancıların payının oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Turgutlu, Kırkağaç, Biga, Tekirdağ ve Balıkesir’deki pamuk fabrikaları, İzmir’de susam fabrikası, Van aba fabrikası, Malkara, Midilli ve Çanakkale’de un fabrikası, Beyrut’ta kâğıt fabrikası ve Trabzon’da kumaş, elbise fabrikası bu tür özel girişimlere örnek gösterebileceğimiz türden fabrikalardır. Bunların dışında 1840-1881 yılları arasında bini aşkın örnek bulunmaktadır.
Osmanlıdaki devlet ve özel girişim sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların birçoğu cumhuriyet dönemi Türkiye’sine devrolmuştur. Özellikle büyük çaplı devlet fabrikaları 1960’lara kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu fabrikalar 1927’lerden itibaren başlatılan sanayileşme çabalarına ışık tutmuştur. Öte yandan özellikle küçük çaplı teşebbüsler şeklinde gerçekleştirilen özel girişim fabrikaları iç talebin karşılanmasında önemli etkiye sahip olmuştur. Ayrıca, bu tür özel girişimler, girişimcilik ruhunun Türkiye’de yerleşmesine katkıda bulunmuştur.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Eldem, Vedat (1994), Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi, Sayı: 96, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
Genç, Mehmet (1990),Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisadi Tarihi Kongresi-Tebliğler, Ankara.
Genç , Mehmet (1989), Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, III.Dizi, I.Sayı.
Giz, Adnan (1985), Islah-ı Sanayi Komisyonu, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt: 5, İletişim Yayınları, Ankara.
Ortaylı, İlber (1978), Osmanlı İmparatorluğu’nda Sanayileşme Anlayışına Bir Örnek, Islâh-ı Sanayi Komisyonu Olayı, ODTÜ Gelişme Dergisi, Türkiye İktisat Tarihi özel sayısı, Ankara.
Ökçün, Gündüz (1972), XIX. Yüzyılın ikinci Yarısında imalat Sanayi Alanında Verilen Ruhsat ve imtiyazların Ana Çizgileri, cilt:27, sayı:1.
Dünyada uzun süre boyunca büyük egemenlik sağlayan Avrupalı devletler son yüzyılda ayrılıkçı sorunlarla uğraşıyor. Özellikle birinci ve ikinci dünya savaşından sonra yaşanan özgürlükçü hareketler tüm dünyada etkisini gösterdiği gibi Avrupa’da da etkisi gösteriyor. 1918 yılında ABD başkanı Wilson’ın ortaya koyduğu ‘Wilson İlkeleri’ tüm milletlerin kendi ülkesine sahip olması gerektiğini savunuyordu. Bu fikir önce Avrupalı devletlerin öteki milletler üzerinde kullanabileceği bir hamle olarak ortaya çıksa da, bugün bu düşünce azınlıkta kalan halkların kendi bağımsız devletlerini kurma isteğini destekliyor. Bu makalede ise Birleşik Krallığa bağlı dört devletten biri olan İskoçya’nın bağımsızlığa giden yolunu inceleyeceğiz. Yazının sonunda İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) Medya ve Yayın Başkanlığını yapan Erik Geddes ile yaptığım röportajı okumanızı öneririm.
Avrupa’daki Ayrılıkçı Hareketler)
İskoçya’nın Kısa Tarihi
Tarihin ilk sahnelerine ‘Kaledonya’ adıyla çıkmış güçlü savaşçılar olarak anılan İskoçlar, Roma İmparatorluğu işgallerine geçit vermemiş, sonrasında ise Dalriada ve Alba Krallığı’nı kurmuşlardır. 11.yüzyılda ele geçirilen Lothian bölgesiyle beraber sınırlarını belirlendi ve krallık olarak etraftaki devletlerle (özellikle İngiltere) savaşmaya başladılar. Bağımsız bir devlet olan İskoçya, ikinci ve üçüncü Aleksandr döneminden sonra taht sorunlarıyla boğuştu ve güçsüzleşti. İngiltere etkisi altına giren ülke, o zamanki İngiltere’nin en büyük düşmanı Fransa ile müttefikliğe girmesiyle beraber işgale uğradı. Bu yıllarda hepimizin ‘Cesur Yürek’ filminden bildiği kahraman şövalye William Wallace’ın direnişi söz konusuydu ve uzun yıllar boyunca İngiltere’ye karşı bağımsızlık için savaşıldı. Savaş sonunda İngilizlerin galip gelmesiyle İskoçya bağımsızlığını kaybetti. Kısa bir süre sonra tekrardan başlayan direniş birinci Robert ile sağlandı.
İskoçya Krallığı’nın Bayrağı
İngiltere ve Fransa arasında geçen yüzyıl savaşları boyunca İskoçya her zaman Fransa’yı desteklemiştir. 16.yüzyılda Kalvenizm hareketlerinin yayılmasıyla birlikte Katolik monarşi son bulmuş ve savaşlardan dolayı da krallık epey güç kaybetmiştir. İngiltere’ye altın çağlarını yaşatan birinci Elizabeth, varis bırakmadan ölmesiyle en yakın akrabası olan İskoçya Kralı James Stuart, birinci James olarak İngiltere’nin de kralı oldu. 1707’de tahtların birleşmesi ile birlikteliğin temelleri atılmıştı. Parlamentolar birleştirildi ve bu şekilde Birleşik Krallık kuruldu. Her ne kadar ülkeler birleşse de İskoçya hukuki sistemi ve kilise sisteminin özerkliği korumuştur. Birleşik Krallık bu dönemlerde bir süper güç olduğu için bir kopma yaşanamadı fakat milliyetçilik düşünceleri İskoçları da zaman zaman etkilemiştir.
Birleşik Krallık Bayrağı’nın oluşumu
Yakın Tarih
1934 yılında kurulan İskoç Ulusal Partisi (SNP) ile siyasi olarak İskoçya bağımsızlık düşüncesini konuşmaya başlamıştır. İkinci dünya savaşının ardından büyük oranda yıkılan Avrupa ekonomisi, Marshall Planı ile tekrardan yükselişe geçti. Bu dönemde gelişmeye başlayan İskoçya bölgesi özellikle 1970 yılında Kuzey Denizi’nde bulunan petrol ve doğalgaz ile birlikte geleneksel bir ekonomiden sanayileşmiş bir yapıya hızlı bir geçiş yaşadı. Ekonomik anlamda gelişen İskoçya, yavaş yavaş siyasi olarak hamleler yaparak bağımsızlık konuşmaları yapmaya başladı.
1979 yılında yetki devri gibi sorunlar konuşulmaya başlandı çünkü İskoç halkı tam bir temsil hakkına sahip değildi. Kendi parlamentolarını ve yönetim biçimine sahip olmak isteyen halk referanduma gitti fakat sonuç Birleşik Krallık’a bağlı kalınması yönünde çıktı. Bu hareket başarısız olsa da kıvılcım bir kez ateşlenmişti. Aynı şekilde ‘Demir Leydi’ olarak anılan Margaret Thatcher’ın katı ve birleşmeci politikaları İskoçya’da dönüşümü hızlandırmıştı. Bu ters tepen birleştirme politikaları, SNP’nin yükselişini sağlamıştır.
1990’da Alex Salmond’un başa geçmesi ile referandum talepleri başlamış ve 1997 yılında gerçekleşen ikinci referandumda ise bağımsız parlamento ve vergi haklarının düzenlenmesi gibi bağımsızlığa yönelik adımlar kabul edilmiştir. Böylece 1999 yılında İskoç halkı 129 üye ile birlikte ilk bağımsız parlamentosunu kurmuştur. Özerk Parlamento’nun şu alanlarda yasama yetkisi vardır; sağlık, eğitim, yerel yönetim, sınırlı vergi, ekonomik kalkınma, sosyal hizmet. Buna karşın, tam bir bağımsız devlet olmadığı için savunma, maliye ve dış politika konularında hala Birleşik Krallık ile ortak olarak davranmak zorundadırlar.
2000 Sonrası
Yetki devrinden sonrası İskoçya için yeni bir dönem olarak sayılabilir. Bu dönem boyunca SNP gitgide oylarını yükseltmiş, önce ana muhalefet sonrasında ise iktidar partisi olmuştur. Buna karşın Birleşik Krallık’ın en köklü partisi muhafazakâr parti oy kaybına uğramıştır. Bunda gelişen İskoç milliyetçiliğinin payı büyüktür. 2007 yılında azınlık hükümeti kuran SNP, diğer İskoç partileriyle uzlaşmaya giderek eğitim, ekonomi ve dile öncelik tanıyarak reformlar gerçekleştirmiştir. Milli bilincin yaratılması için eğitim ve dil bir araç olarak kullanılmıştır.
Bu gelişime karşı İşçi ve Muhafazakâr parti birliği korumak için ‘Britanyalı’ kimliği öne sürmüştür. Britanya kimliği ile halkların birleşik bir yapıda daha güçlü olacağını savunan İngiltere, İskoçya’nın kopmasını istememektedir. Bunun birkaç sebebi İskoçya’nın ekonomik durumu, doğal kaynakları ve yaşanacak toprak kaybıdır. Buna karşın Salmond ise ‘sivil milliyetçilik’ fikrini ortaya koymuş, etnik köktenciliğe karşı çıkarak aynı toprak parçası üzerinde yaşayan vatandaşların ortak kurumlara bağlılığını desteklemiştir. Bu fikir oldukça kabul görmüş olup, SNP’nin oylarını yükseltmiştir. SNP’nin yaptığı en doğru işlerden biriside bağımsızlık söz konusu olsa bile çift vatandaşlık, İskoçya’nın Kraliçeye olan bağlılığın sürdürülmesi gibi radikal ayrılmalara sebep olmayacak bir şekilde bağımsızlığı yönetmesidir. Fakat halkı bağımsızlığa ikna etmek için Birleşik Krallık’ın Kuzey Denizi Petrollerini çıkarmasını İskoçya’nın sömürülmesi olarak servis etmiş ve olası bir bağımsızlığın bu kaynakların İskoçya için daha fazla kullanılması anlamına geldiğini vurgulamıştır. Bu konunun önemli olmasının sebebi ise İskoçya’nın bağımsızlık halinde ekonomisinin ne durumda olacağıdır. Büyük nüfusa ve toprak genişliğine sahip olan İngiltere’den ayrılmak ekonomi için bir sorun olabileceği düşünülmektedir, fakat İskoçya buna uzun zamandır hazırlanan, kendi kendine yetebilecek bir ekonomiye sahiptir.
2011 yılında SNP ilk kez tek başına iktidar olmuştur. %53’lük bir oy oranı ile ikinci kez iktidarlığı ele alan parti, dönemin Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron ile müzakereye vararak 2014’te bağımsızlık referandumu yapılması konusunda anlaşmışlardır. Böylece SNP lideri Alexander Salmond, referandum için büyük bir kampanya başlatır. Bu kampanya tarihinin İskoçların 1314 yılında İngilizlere karşı yapılan tarihi zafer günüyle aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildir. Bağımsızlık referandumunu SNP ve İskoç yeşil partisi dışında destekleyen bir parti yoktur. İskoç işçi partisi ve muhafazakâr partisi de kampanyalarını ‘better together’ (beraber daha güçlü) sloganı ile yürütmüşlerdir. 18 Eylül 2014 yılında yapılan referandum yüzde 85 katılım almış fakat yüzde 55,3 oranıyla birlik yanlıları kazanmıştır. Glasgow büyük bir çoğunlukla ayrılma kararını desteklerken, Edinburgh ise birlik tarafındadır.
İskoçya 2014 Bağımsızlık Referandumu
Bağımsızlık umudunu kısa süreli olsada kaybetmiş olan İskoçya, Birleşik Krallık’a bağlılığını kabul etmiş, fakat özerk yönetim anlayışının güçlenmesi için isteklerini söz verildiği gibi devam etmesini istemiştir. Bu yenilgi sonrasında önemli lider Alex Salmond istifa etmiş, yerine Nicola Sturgeon gelmiştir. 2015’teki yerel seçim ile birlikte tekrardan iktidarda kalan SNP, İskoçya üzerinde daha da güçlenerek merkezi ve yerel yönetimlere yetkilerin arttırılması için baskı yapacaktır.
2015 yılına gelindiğinde ise Birleşik Krallığın verdiği en büyük sınav olan Brexit tartışılmaya başlanmıştır. 2016’da ülke çapında yapılacak olan referandum, sadece İngiltere’nin değil, 4 ülkenin kaderini belirleyecektir. Şunu unutmamak gerekir ki Birleşik Krallık 66 milyon nüfusa sahip bir ülkedir ve bunun 55 milyonu İngiltere’de yaşar. Bu yüzden İngiltere halkının nasıl bir seçim yaptığı çok önemlidir ve bu yüksek oran diğer ülkeler istemese bile tek başına ülkeyi Avrupa Birliği’nden çıkmasına yetebilir. SNP özellikle vergilendirme, asgari ücret ve ulusal konularda daha fazla yetki istemektedir. Aynı şekilde yaklaşan Brexit için SNP’nin yaklaşımı nettir: Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nde kalmalıdır. Brexit durumunun önemini şöyle açıklayabiliriz: İskoçya’nın 2014’teki referandumunda vatandaşların ayrılmak istememesinin en büyük sebeplerinden biri Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumlardan da ayrılmış olmak olacaktı. Şimdi Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden çıktığına göre İskoçya artık kendi yönünü belirleyebilirdi. SNP lideri Sturgeon, AB’den çıkılması sonucu İskoçya’nın tekrardan bir bağımsızlık referandumunu değerlendireceğini belirtmiştir.
İskoçya Başbakanı Nicola Sturgeon
2016’da yapılan İskoçya Parlamento seçimleri kısmen SNP’ye bir düşüş yaşatmış, tek başına iktidar olmayı yitirmiştir. Bunun sebebinin kesinlikle bağımsızlık referandumunun kaybedilmesidir fakat SNP yine de hükümeti dışardan bir parti ile kurmuştur.
23 Haziran 2016’da Brexit referandumu gerçekleşmiştir. Bu süreç boyunca İskoçya’daki çoğunluk kesin bir şekilde AB’de kalma tarafındadır. Brexit anketlerinde oyların birbirlerine yakın olması İskoçya için bir avantaj olmuştur ve AB’den çıkma kararı alması durumunda İskoçya’nın bir bağımsızlık referandumu daha isteyeceği kesin bir dille belirtilmiştir. Bu kampanyada halkı etkili bir şekilde ikna eden SNP, İskoçya bölgesinde %62’lik bir oranla AB’de kalma tarafında oy kullanmıştır. Fakat belirttiğimiz gibi nüfus oranına baktığımızda İngiltere bölgesinin üstünlüğünden dolayı Birleşik Krallık genelinde %51 oyla AB’den çıkılma kararı verilmiştir. Demokratik olmayan bu kural, İskoçyalılara bağımsızlık yolunu bir kez daha açma ihtimalini vermiştir.
Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasına yönelik referandum sonuçları
SNP referandum sonrası AB ile görüşmeye başlayacaklarını ve İskoçya’nın AB’de kalmasının hayati bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’ın istifa edeceği açıklamasıyla birlikte güçlenen bu arzu, Birleşik Krallık’ın siyasi istikrarının bozulduğunu ve İskoçya’nın istikrarlı bir şekilde yönetilme hakkı olduğunu belirtti. İskoçya, Londra Brexit ile boğuşurken referandum isteğini güçlü bir şekilde tekrardan belirtmişti.
David Cameron’dan sonra görevi ele alan Theresa May sert bir şekilde AB’den ayrılmayı desteklerken, muhalefet ise yumuşak ve anlaşmalı bir şekilde AB’den ayrılmayı savunuyordu. Birçok krizin yaşandığı bu süreç boyunca SNP meclise daha fazla temsilci sokmaya ve Brexit konusunda daha fazla söz hakkına sahip olmaya çalışmıştır. Fakat anormal siyasi krizler halkta farklı görüşler ve duygular yaratabilir. Bu durumda da beklenmedik bir şekilde, 8 Haziran 2017 Genel Seçimleri Birleşik Krallık’ta bir şok yaşattı. Muhafazakarların oyları artmasına rağmen tek başına hükümeti kuramıyor, SNP ise 21 sandalye kaybederek büyük bir hayal kırıklığına uğruyordu. Bu sonuçlardan sonra SNP Lideri Sturgeon, bağımsızlık referandumunu bir süre askıya aldıklarını söylemişti.
Siyasi krizin yaşandığı Birleşik Krallık’ta Theresa May’in istifa etmesi üzerine 23 Temmuz 2019’da başa gelen muhafazakâr parti lideri Boris Johnson, AB’den çıkmayı kendine görev edinmişti. Bununla birlikte 2019 yerel seçimlerinde tekrardan büyük bir yükselişe geçen SNP, İskoçya’ya ayrılan 59 koltuktan 48’ini kazanarak büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Bu sıçrama, bağımsızlığa olan inancı tekrardan yükseltti. Ardından, 14 Ocak 2020 tarihinde Sturgeon bu büyük üstünlüğü kullanmak için tekrardan bir referandum talebinde bulundu. Anketlerin bağımsızlık oylarının %50 üstünde göstermesi, SNP’nin kesin çoğunluğa sahip olması, Birleşik Krallık’ın AB’den kesin olarak 31 Ocak 2020’de ayrılmış olması bağımsızlık referandumunun tekrardan istenmesine yol açtı. Bu teklif Birleşik Krallık başbakanı tarafından kesin bir şekilde reddedildi. Boris Johnson’ın Birleşik Krallık’ın bütünlüğünü savunduğu ve Avrupa’dan daha çok ABD ile yakın ilişkileri olduğu biliniyor. Avrupa Ordusu gibi konularda da geçmişten beri ilgisiz olan İngiltere, AB’nin kendi kendine yetme özelliği olan bir kurum olmasını pekte desteklemiyor. Kendi ülkesinin çıkarlarını korumanın daha önemli olduğunu savunan lider, İskoçya konusunda ise dürüst davranmıyor. En son yapılan referandum isteğini reddeden Boris, İskoçya’nın 2014’te yapılan referandumda kendi kaderini zaten Birleşik Krallık’da kalmak olarak belirlediğini, demokrasiye ve kararlara saygı duyulmasını gerektiğini ifade ediyor. Bu karara normal olarak İskoçya siyasilerinden tepki geldi ve Sturgeon, Brexit’in tüm koşulları değiştirdiğini söyleyerek İskoçya halkının bir referandumu daha hak ettiğini savunuyor.
COVID-19’un İskoçya Bağımsızlığına Etkisi
Tüm dünyayı saran COVID-19, özellikle İngiltere’yi felaket bir şekilde etkiledi. İlk başta tüm ülkelerden farklı olarak sürü bağışıklığına inanan İngilizler, virüsü kontrol edemeyecek bir süreye geldikten sonra sınırlamalar getirmeye başladılar. Bu sürede birçok insan hayatını kaybetti, ekonomi zarar gördü ve virüs daha çok yayıldı. Birleşik Krallık Başbakanı ilk başlarda virüse tam olarak inanmazken sonrasında kendi ve ekip arkadaşları virüse yakalandı. Zor zamanlar yaşamış olan İngiltere, COVID-19 ile hala uğraşıyor.
Öte yandan İskoçya, İngiltere’den farklı bir yol seçerek hızlı bir şekilde sıkı kurallarla halkı tembihledi. Yasaklar katı bir şekilde uygulandı ve kontrollü bir şekilde hastalığın etkisi tüm İskoçya’da en alt seviyeye indirildi. Fakat İskoçya, tam olarak bağımsız olmadığı için sınırları açma, kapama veya tam bir yönlendirmeye sahip değildi. Bir taraf hastalığı ciddiye alıyorken, bir tarafın hastalığı önemsememesi İskoçyalıları haliyle bağımsızlık isteğini arttırdı.
Rakamları tartışırsak İngiltere’de yaşanan ölüm sayısının İskoçya’nın yaklaşık 20 katı olduğu görebiliriz. Aynı şekilde İskoç halkı yönetimin %74’ünün virüsü iyi idare ettiğini düşünürken İngiltere’de bu oran sadece %21. Ek olarak İskoçya’da uzun zamandır coronavirüs kaynaklı ölüm görülmüyor. Bu konuda Avrupa’nın en başarılı ülkelerinden biri olan İskoçya, yanındaki İngiltere’den şikayetçi.
SNP Milletvekili Tommy Sheppard şunu aktarıyor: ‘İskoçya’yı bağımsız olarak görmek isteyenler olabildiğince Boris Johnson’ı ülkemize davet etsinler çünkü İskoçya’ya her ayak bastığında bağımsızlığa olan istek artıyor’.
Sonuç
Orta çağ döneminde kurulan İskoçya, bağımsızlığı İngiltere’ye kaybettikten sonra uzun bir birleşme sürecine ortak oldu. Bu birleşme öyle veya böyle 300 yılı aştı, fakat bu duruma İskoçyalılar artık son vermek istiyor. Bunun en büyük sebebi ise kendilerini İngilizlerden farklı tanımlamaları. 300 yılı aşan birlik ve bütünlüğe rağmen asimile olmayan İskoçlar, kendi kaderlerine kendileri karar vermek istiyor. Bunun için kendi dillerinde kurslar açıyor, gelenek ve görenekleri yaşatıyorlar. Özellikle özerk yönetimin başlamasıyla SNP ile birlikte bu İskoç Milliyetçiliği artış içerisinde. Bu özgüvenin ardında tabi ki ekonomik durumun güçlülüğü de var. Kuzey Denizi’ndeki petrol ve doğalgaz kaynakları, ülkenin kendi kendine yetebilecek su ve orman kaynaklarının bulunması, gelişmiş ekonomi ve sanayi kurumlarına sahip olması bu yolda ilerlemelerini kolaylaştırıyor.
İskoçya’da bulunan kaynaklar azımsanacak bir rakam değil. Avrupa Birliği’nin doğalgaz ve petrolünün %80i, yenilebilir kaynakların da %20’sine sahip olan İskoçya, Avrupa Birliği için de önemli bir aktör. İskoç hükümetinin 2011-2012 raporuna göre İskoçya’nın söz konusu yıllarda Birleşik Krallık bütçesinin %9,9’una katkı yaptığı ifade edilirken, Birleşik Krallık’ın İskoçya’ya ayırdığı bütçe %9,3 oranında. Bağımsızlık taraftarları bu kaynakların daha iyi bir şekilde kullanabileceği yönünde iddialar ortaya sunuyor.
İkinci dünya savaşının ardından yükselen özgürlükçü akımlara dahil olan İskoçya, bunu milliyetçi bir şekilde yorumlamaktansa sosyal ve ekonomik olarak geliştirmiştir. Bu doğrultuda gelişen ülke gerekli kaynaklara eriştiğinde ise SNP ile birlikte kendine özgü bir ‘sol’ yorumu yaratmıştır. 2014’te yapılan referandum ne kadar bir hayal kırıklığı olsa da 6 yıl içindeki yaşanan olayların birçoğu İskoçya için pozitif sayılabilecek olaylardır ve İskoç milliyetçiliğini günden güne geliştirmektedir. Son anketlere bakıldığında şu an İskoçya’da bağımsızlık referandumu %54 seviyelerinde Birleşik Krallık’tan ayrılma yolundadır. 2014 referandumundan bu yana liderler değişmiş, İskoç ve İngiliz halkları değişmiş, Birleşik Krallık AB’den ayrılmış ve Covid-19 gibi olaylar farklı sonuçlar yaratmışlardır. Bu sebeplerden dolayı İskoçya hükümeti mümkün olan en yakın zamanda tekrardan referandumu gündeme getirecek ve bağımsızlığı elde etmeye çalışacaktır.
Brexit’in yorumlanışı ve İskoçya’nın kurtulmaya çalışılması
Erik Geddes ile Röportaj
Stratejik Ortak yazarı olarak İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) Medya ve Yayın Başkanlığını yapan Erik Geddes’a İskoçya hakkında birkaç güncel soru yönelttim. Soru-Cevap kısmını aşağıda bulabilirsiniz.
1-) Araştırmalara göre İskoçya, COVID-19 ile en iyi mücadele eden ülkelerden biri oldu. Şu anda durum nasıl ve sizce SNP pandemiyi iyi yönetti mi?
Erik Geddes: “İskoç Hükümeti, Birleşik Krallık Hükümetine kıyasla genellikle daha ihtiyatlı bir yaklaşım benimsedi ve genel olarak nüfusta daha az sayıda vaka görüldü. Bu virüs hala nispeten yeni ve dünya hala öğreniyor. Hiçbir hükümet tam olarak her şeyi doğru yapamaz ama burada, İskoçya’da doğru şeyi yapmaya ve bilimsel tavsiyeler ile yönetmeye kararlıyız. “
2-) 2014 bağımsızlık referandumundan sonra SNP yeniden bir referandum arayışında. Sizce bağımsızlık referandumu yakın zamanda mümkün mü?
Erik Geddes: “2014’ten beri İskoç kamuoyunda birçok değişiklik oldu, ancak Birleşik Krallık’ın bir parçası olmanın anlamı da zaman içinde önemli ölçüde değişti. 2014’te İskoç seçmenlere bağımsızlığı reddetmenin Avrupa vatandaşı olarak kalmanın tek yolu olduğu söylendi ve şimdi Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden tamamen ayrıldı. İskoçya için önemli yetki ve vaatler de yerine getirilmedi. Koşullar değiştiğinde insanların fikirlerini değiştirme hakkına sahip olması gerektiğine inanıyoruz. Bağımsızlık, İskoç parlamentosuna daha adil, daha yeşil ve daha iyi bir ülke inşa etme şansı verecektir. “
Erik Geddes
3-) İskoçya bir daha bağımsızlık referandumuna gitmeye karar verirse, Westminster’da iktidarda olan Muhafazakâr parti tarafından kabul edileceğini düşünüyor musunuz?
Erik Geddes: “Muhafazakârların İskoçya’da bir referandumu engellemek için demokratik bir yetkisi yok. Her iki taraf için de kabul edilmiş bir referandumun emsali zaten 2014’te belirlendi ve İskoçya’nın geleceğine karar verme hakkını engelleme girişimleri siyasi olarak sürdürülemez hale gelecektir.”
4-) Bildiğimiz gibi İskoçya zaten bir referandum yaptı ve Birleşik Krallık’ta kalmayı seçti. Sizce gelecekteki referandum İskoçya için ya şimdi ya hiç durumu mu? Çünkü Brexit, COVID-19, İskoçya’nın ekonomik istikrarı ve halkın desteği gibi koşullar İskoçya’nın bağımsızlık şansını arttırıyor gibi görünüyor.
Erik Geddes: “Seçmenlerin fikirlerini değiştirmesi genellikle koşullarda bir değişiklik gerektirir. İskoçya, ancak 1999’da ikinci bir referandum yapıldıktan sonra kendi özerk parlamentosunu elde etti ve o zamana kadar ‘İskoç halkının yerleşik iradesi’ haline geldi. Amacımız, İskoç toplumunun mümkün olan en geniş kesitinin bir araya gelmesi ve bağımsızlığın sunduğu birçok fırsatı değerlendirmesidir. “
5-) Eğer İskoçya Birleşik Krallık’tan ayrılırsa, ülkenin Avrupa’daki konumunu nasıl görüyorsunuz? İskoçya’nın Avrupa Birliği’ne veya NATO’ya katılabileceğine inanıyor musunuz?
Erik Geddes: “İskoçya’nın Avrupa Birliği’nin bir üye devleti olarak rol oynadığını görmek istiyoruz. Brexit’ten bu yana Avrupa’nın İskoç bağımsızlığına yönelik tutumlarında bir ‘paradigma kayması’ meydana geldi. Birçok önde gelen Avrupalı figür İskoçya’nın bağımsız bir üye devlet olma hedeflerine sempati duyuyor. İskoçya, birçok Avrupa üye devletine benzer büyüklükte ve on yıllardır zaten AB’de olmamız, katılma kriterlerinin çoğuna uyduğumuz anlamına geliyor. “
6-) Ekonomik sorunun hala 2014’te olduğu kadar önemli olduğunu düşünüyor musunuz?
Erik Geddes: “Brexit ve Covid-19’un yıkıcı ekonomik etkisi, İskoçya’nın kendi ekonomisini yönetme yetkisine sahip olmasını daha da önemli hale getirdi. Bağımsızlık, İskoçya’ya politikayı özellikle kendi ekonomik koşullarına göre uyarlama yetkisi vermek anlamına gelecektir.”
Son olarak, bu çalışmamda bana her türlü desteği veren İskoç arkadaşım Shaun Foley’e teşekkür ederim.
Osmanlı İmparatorluğunun Afrika’da kalan son toprak parçası Libya 15 Ağustos 1551 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Trablusgarp’ı İspanyollardan almak üzere görevlendirilen Kaptan-ı Derya Sinan Paşa tarafından alınmıştır.
Başlangıçta Cezayir ve Tunus’la ele alınarak birlikte yönetilen Libya daha sonra ayrı bir eyalet olarak yönetilmiştir. Bu eyaletlerin tamamına ‘’Garp Ocakları’’ denmiştir. Libya bu Garp Ocakları içerisinde Osmanlı devletine en bağlı olanı olarak her dönem dikkat çekmiştir.
Trablusgarp Eyaleti 1551-1864 yılları arasında yarı bağımsız olarak ‘’Dayılar’’ tarafından yönetilmiştir. 19. yüzyıl başlarında Libya’daki dayılar da Tunus ve Cezayir dayıları gibi Akdeniz’de Amerika Birleşik Devletleri ile mücadele etmiştir. 1864 yılında İstanbul’a bağlı normal bir vilayet haline dönüştürülen Trablusgarp’ın yönetimi 1911 yılına kadar bu şekilde devam etmiştir. Osmanlı kontrolündeki ikinci devreyi oluşturan bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu merkezi yönetimi güçlendirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan da eyaletin iç kısımlarındaki otoritesini de güçlendirme çabası içine girmiştir.
1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi ile Trablusgarp eyaleti vilayet olmuştur. 1877 yılında çıkarılan başka bir kanunla Bingazi, Derne ve havalisi doğrudan doğruya İstanbul’a bağlı bir sancak haline getirilmiştir ve böylece Libya 20. yüzyıla Trablusgarp vilayeti ve Bingazi müstakil sancağı olarak geçmiştir.
20. yüzyılın başlarında Avrupalı emperyalist devletler, Kuzey Afrika’da sömürgecilik faaliyetlerine girişmiş ve Osmanlı vilayetleri başta olmak üzere Afrika topraklarını işgal etmiştir. Siyasi birliğini geç tamamlayan ve sömürgecilik yarışı içerisinde yer alması gerektiğini düşünen İtalya, gözünü Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’da kalan son toprak parçası olan Libya’ya dikmiştir. İtalya bu amaç doğrultusunda 29 Eylül 1911 tarihinde Libya’ya asker çıkarmıştır. Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’da kalan son toprak parçasını savunmak ve bölge halkında bir direniş ruhu oluşturmak amacıyla, bölgeye Mustafa Kemal ve Enver Bey başta olmak üzere subaylarını göndermiştir. Bölgede, Osmanlı subaylarının desteklediği ve komuta ettiği yerel güçler etkili bir direniş gösterseler de, Balkan Savaşlarının patlak vermesiyle Osmanlı desteği kesilmiş ve bunun sonucu olarak imzalan Uşi Anlaşmasıyla Libya, İtalyan hâkimiyetine geçmiştir. Bölgede oluşturulan direniş ruhu etkisini uzun zaman boyunca göstermiş ve İtalyanlar ancak 1932 yılında Libya’da kontrolü ele geçirmeye muvaffak olabilmiştir.
1923-1932 yılları arasında İtalyanlar için en önemli direniş eylemleri Ömer Muhtar’ın liderliğinde ortaya çıkmıştır. Modern İtalyan ordusuyla efsanevi şekilde savaşan Ömer Muhtar’ın yakalanarak asılması sonrasında İtalya tamamen ülkeye hâkim olmuştur.
2. Dünya savaşının sonuna kadar Libya’da etkisini sürdüren İtalyan ve Alman kuvvetleri savaştan yenik ayrılmaları neticesinde yerini Fransız ve İngiliz kuvvetlerine bırakmıştır. Uzun yıllar boyunca İtalya’ya karşı mücadele eden ve Mısır’da sürgünde bulunan Şeyh İdris 1944 yılında sürgünden hayatına son vererek ülkesine dönmüştür. 1951 yılına kadar ülkesinde siyasi birliği sağlamayı isteyen ve yaşanan mücadeleye son vermek isteyen Şeyh İdris, 24 Aralık 1951 yılında amacına ulaşmış ve Meşruti Libya Krallığının devlet başkanı olmuştur. Libya, soğuk savaştan sonra Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ilk bağımsız ülke olmuştur.
Libya Kralı Şeyh İdris
Kral İdris, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleriyle yakın ilişkiler kurdu, ülkenin zenginliklerini bu ilişkiler sayesinde söz konusu ülkeler arasında paylaştırdı. Bu arada ülkenin önemli bölgelerinde Amerikan, İngiliz ve İtalyan üsleri kuruldu. Bu üsler zaman içerisinde emperyalizm ve sömürgeciliğin birer simgesi olarak görünmeye başlandı. Bu durum 1 Eylül 1969 tarihinde Kaddafi önderliğinde gerçekleştirilen Libya devriminin en önemli nedeni oldu. Nitekim yazımızın ilerleyen bölümlerinde de değineceğimiz üzere, iktidara gelen Kaddafi ilk icraat olarak bu yabancı devletlere ait üsleri kapatmış ve Kral İdris zamanında yapılan anlaşmaları yenilemeyeceğini açıklamıştır.
Muammer Kaddafi ve 1969 Devrimine Giden Süreç
Muammer Kaddafi, 7 Haziran 1942 tarihinde Libya’nın Sirte şehrinde doğmuştur. Doğduğu yıllar, Libya halkının varlık savaşı verdiği ve bağımsızlığı uğruna mücadele ettiği yıllardır. Kaddafi daha 1958 yılında yani henüz 16 yaşındayken ‘’tehlikeli öğrenci’’ olarak polis kayıtlarına geçmiştir. Çevresel ve siyasal şartlara bakıldığında, Kaddafi ve arkadaşlarını en çok Mısır’da Arap milliyetçiliğinin önder ismi olan Cemal Abdünnasır ve mücadelesi etkilemiştir. Kaddafi ve arkadaşları da tıpkı Cezayir ve Mısırdakiler gibi ‘’Arap’ın Sesi Radyosunu’’ dinleyerek milliyetçi duygularını geliştiriyorlardı, bu arada oluşturdukları grup içinde yoğun bir kültür faaliyetine girişiyorlardı.
Afrika’da bir başka bağımsızlık mücadelesi veren Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin milliyetçi lideri Lumumba öldürülmüş ve Afrika kaynayan bir kazan haline dönmüştür. Lumumba’nın öldürülmesi Libya’da sakin bir şekilde kültür faaliyetlerinde bulunan ve Kaddafi’nin başını çektiği milliyetçi grupların birden ateşlenmesine ve sloganların atıldığı gösteri yürüyüşlerinin sahnelenmesine yol açmıştır. Libya’nın hemen her şehrinde gerçekleşen bu yürüyüşlerin Sebha şehrindeki önderiyse henüz 16 yaşında olan Muammer Kaddafi’ydi.
Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın 1952 yılında Kral Faruk’u devirmesi ve Süveyş kanalını uluslaştırması Kaddafi ve arkadaşları üzerinde büyüleyici bir etki bırakmıştı. Kendi ülkelerindeki Amerikan, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin sözde Libya çıkarlarını korumak maksadıyla varlıklarını sürdürmeleri bu genç insanların en çok zoruna giden politik sebepti.
Suriye’nin 21 Eylül 1961’de Birleşik Arap Cumhuriyetinden ayrılmasını protesto etmek için 5 Ekim 1961 tarihinde Sebha’da bir protesto mitingi düzenlenmiştir. Kaddafi ve arkadaşlarının bu protesto ile amacı, halk üzerindeki etkilerini test etmek ve kitleleri harekete geçirme noktasında etkilerini test etmekti. Gösteriden birkaç gün önce halktan bazı insanların tutuklanması gösterilerde gerilimin çok yüksek olacağını gösteriyordu. Öğrenci grubundan bazı isimler protestoların yapılmaması gerektiğini ileri sürmüş ve böylece grup içerisinde ilk ayrılıklar yaşanmıştır. Böylece Kaddafi ve Abdüsselam Callud’un içinde bulunduğu grup ilk hücre teşkilatını kurmuş oldu. Bu hücre yapılanmasını Misurata, Derne ve Trablusgarp’ta kurulan hücreler izledi. 5 Ekim 1961’de protestolar gerçekleştirilmiş ve oluşturulan etki beklenenden fazla olmuştur, bu aynı zamanda rejim aleyhine ilk ve en ciddi meydan okuma olarak kayıtlara geçmiştir. Gösterilerdeki önderliği sebebiyle Kaddafi okuldan atılmıştır ve 1 ay sonra Trablusgarp’ta başka bir okula kayıt yaptırmıştır. Rejim o yıllarda Kaddafi ve arkadaşlarını kendisi için bir tehlike olarak görmüyordu.
Kaddafi, eğitimine devam edebilmek için Trablusgarp’tan ayrılarak iki yüz bin nüfuslu ticaret kenti olan Misurata’ya gitti. Bu süreç içerisinde, artık devrim için sivil bir hareketlenmeden ziyade bir orduya ve ordu hareketlenmesine ihtiyacı olduğuna kanaat getirmiştir. Orduyu, devrime giden yolda bir araç olarak kullanmanın ve devrimden sonra büyük bir halk hareketi oluşturarak, halkı da devrime ortak ederek yönetimi eline almanın doğru olacağını düşünüyordu.
Muammer Kaddafi bu amacını gerçekleştirmek maksadıyla ilk iş olarak Harp Okuluna öğrenci olarak girdi. 1964 yılına gelindiğinde devrimci hareket siviller içerisinde kurduğu hücre yapılanmasını bu sefer de ordu içerisinde kurmayı başarmıştı. Aynı zamanda Hür Subaylar Hareketi olarak da anılacak olan ve tamamı askeri öğrencilerden oluşan Merkezi Komite ilk toplantısını yaptı, böylece kendisine bağlı olarak kurulacak Halk Komitelerinin görevini belirledi. Devrim hareketi askeri ve sivil kanat olmak üzere iki farklı kanaldan yürüyecekti. Askeri kanat olan Merkezi Komitenin amacı devrimin planlama ve koordinasyon faaliyetini yürütmek olurken, sivil kanat olan Halk Komitelerinin amacıysa; devrime katılım sağlayacak halk üyelerinin sayısını arttırmaktı. Bu doğrultuda örgüt üyelerinin içki içmesi ve eğlence mekânlarına gitmesi yasaklandı, hareketin rehberinin Kuran-ı Kerim olmasına karar verildi.
Kral İdris ise düzenli ordu içerisinde bir takım hareketlilikler olduğundan daima şüphe etmiştir. Kral İdris düzenli ordunun yanı sıra kendine bir muhafız birliği oluşturmuştur, kurduğu muhafız birliğine ne kadar güveniyorsa düzenli orduya da o kadar güvenmiyordu. Öyle ki; düzenli ordu tank satın aldığında, muhafız birliğine de tanksavar satın alıyordu.
5 Haziran 1967 yılında İsrail, tarihte 6 gün savaşları olarak bilenen bir harekât başlattı. İsrail; Suriye, Ürdün ve Mısır topraklarını işgal ederek topraklarını 4 katına kadar çıkarmayı başardı. Bu durum bütün Arap dünyasında infial etkisi yarattı ve bu etki Libya’da derinden hissedildi. Genç subaylar hareketinin Merkez Komitesi yaşanılan bu işgale tepki koymak için ülkede bulunan ABD üslerine karşı eylem kararı aldı, fakat Kaddafi’nin Trablus’a çağrılmasıyla eylem kararı askıya alındı.
Genç subaylar hareketinin Merkez Komitesi 1968 yılında ilk kez Monarşiyi devirmek amacıyla hareket planı yapmış ve bu planların tarihi çeşitli sebeplerden ötürü birçok kez değişmek durumunda kalmıştır.
Tarihler 1 Eylül 1969 tarihini gösterdiğinde Muammer Kaddafi’nin Bingazi radyosunda şu anonsu duyulur: ‘’ Monarşi ve Kral İdris hükümeti kansız bir darbeyle devrilmiştir.’’ Darbeye karşı, hemen hiçbir şekilde direnişle karşılaşılmamış hatta bazı noktalarda polis güçlerinin darbecilere eşlik ettiği dahi görülmüştür. Darbenin gerçekleştiği tarihte, Kral İdris Türkiye’de kaplıca tedavisi için bulunmaktaydı. Darbeyi öğrenir öğrenmez ABD ve İngiltere’den ülkesindeki duruma müdahalede bulunmalarını istemiş fakat bu isteği söz konusu devletler tarafından kabul edilmemiştir. Kral idris darbeden sonra Yunanistan’a iltica etmiştir. 1971 yılının Ekim ayından sonra Kahire’ye geçen Kral ölene kadar burada kalmıştır.
Kaddafi’nin henüz gençlik yıllarından beri kafasında İslam’a dayalı, Kuran-ı Kerim’i rehber edinen ve Arap Milliyetçiliği esasına dayalı bir devlet kurma fikri vardı. Darbeden sonraki siyasi oluşum ve politikalarda bu eksende devam etti. Öncelikle, ordu içerisinde ciddi şekilde tasfiyelere giderek gençleştirme politikasını uygulamaya koydu. Ardından ülkede bulunan ABD ve İngiltere’ye ait üsleri kapatacağını dile getirdi. Bununla yetinmeyen yeni yönetim, ülkedeki yabancı bankaları %51 oranında devletleştirdi.
Kaddafi Dönemi Libya Dış Politikası
Kaddafi dönemindeki en önemli dış politika hedefi, tüm Arap devletlerini tek çatı altında toplamak ve Arap milliyetçiliği ekseninde yönetmek arzu ve isteği olmuştur. Bu amaç doğrultusunda dönemsel olarak farklılık göstermek kaydıyla, çeşitli Arap devletleriyle yakınlaşmalar ve ikili anlaşmalar gerçekleştirilmiştir. Arap devletleri, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin bu arzu doğrultusunda adım attığını her daim görmüş ve desteklemiş olmasına rağmen, uygulama safhasında Kaddafi’yi daima yalnız bırakmışlardır.
Kaddafi’nin diğer Afrika ülkelerine de ilgisi her daim canlı olmuştur. Libya, 1980 yılında Çad ile imzaladığı dostluk anlaşmasına dayanarak, Çad’da yaşanan iç savaşa destek vermek amacıyla askeri kuvvet göndermiştir. Zaman içerisinde bu kuvvet ülkede işgale giden sürecin önünü açmış ve Libya ile Çad’ın birleştiği ilan edilmiştir. Bu birleşim başta Fransa ve Nijerya olmak üzere bir takım ülkelerin tepkisini çekmiştir. İlerleyen günlerde sürece ABD’nin de dâhil olmasıyla Libya, Çad’ı terk etmek durumunda kalmıştır.
Kaddafi, uluslar arası kamuoyu tarafından terörizme destek vermek ve finanse etmek iddiasıyla suçlanmıştır. Kaddafi’nin düşünce anlayışına göre terörizme verilen destek, emperyalizmle mücadelenin ve dünya devrimini gerçekleştirerek sosyalizme ulaşmanın bir yöntemi olarak görülüyordu. Kaddafi yönetimi ele geçirdikten sonra daha 1969 yılında, Yaser Arafat liderliğindeki El-Fetih ve George Habash’ın liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi örgütlerine finansal destek sağlayarak bu niyetini ortaya koymuştur. Kaddafi, takip eden süreçte Filistin Kurtuluş Örgütünün Libya’da eğitim kampları kurmasına izin vermiştir
Bu süreç içerisinde Libya, ABD vatandaşlarını hedefine alan terör faaliyetini desteklemiş ve bu sebepten ötürü ABD ile ilişkileri dönem dönem kopma noktasına gelmiştir. 5 Nisan 1986 tarihinde ABD askerlerini hedef alan LaBelle Disco saldırısı gerçekleşmiştir. Kaddafi tarafından desteklendiğine dair ciddi şüpheler barındıran saldırı sonucunda ABD savaş uçakları Trablusgarp ve Bingazi şehrini bombalamıştır.
21 Kasım 1988 tarihinde Londra-New York seferini yapan yolcu uçağı, Lockerbie kasabası üzerinde infilak etmiş ve 259 yolcu ile beraber 11 kasabalı hayatını kaybetmiştir. İstihbarat servislerinin yürüttüğü çalışmaların ardından, olayın faili olarak Libya istihbarat servisi ve iki Libyalı ajan gösterilmiştir. İngiltere, faillerin iadesi için Libya hükümetine başvurmuş, fakat iade talebi Kaddafi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine ABD, İngiltere ve Fransa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Libya’ya yaptırım uygulanmasına ilişkin başvuruda bulunmuştur. Bunun neticesinde Libya’ya BMGK tarafından ciddi bir takım yaptırımlar uygulanmıştır. Libya’dan gelecek ve Libya’ya gidecek uçuşlar, yedek parça satışı, teknik hizmet desteği, her türlü silah, mühimmat, askeri malzeme, araç gereç satışı veya geçişi, bunların üretimi için kaynak aktarımı, lisans verme, bakım ve üretimi yasaklanmıştır. BMGK, Libya’nın bu kararlar doğrultusunda ciddi adım atmaması üzerine daha güçlü yaptırım kararı almış ve bu baskılara daha fazla dayanamayan Kaddafi, olayın faali iki ajanı 5 Nisan 1999 tarihinde Birleşmiş Milletlere teslim etmiştir.
Arap Baharı ve Sonrası Libya
Arap Baharı; Arap milletine mensup halkların özgürlük, demokrasi ve insan hakları söylemi ile mevcut diktatör rejimlere karşı giriştiği silahlı isyan hareketine verilen genel isimdir. Arap milletleri, yıllar boyunca diktatör rejimler ile yönetilmekteydi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramlardan yararlanma noktasında birçok sıkıntı yaşayan Arap Milleti’nin bu haklı isyanı, ilk olarak Tunus’ta 18 Aralık 2010 tarihinde Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlamış oldu. Kısa süre içerisinde diğer Arap devletlerini de etki altına alan isyan dalgası birçok değişiklik ve karışıklığı da beraberinde getirdi.
Bu değişiklik ve isyan hareketinden en fazla etkilenen ülkelerden biride Libya olmuştur. Arap Baharı neticesinde 42 yıllık Kaddafi iktidarı devrilmiş, ülke siyasi karışıklık ve günümüzde dahi düzelmeyecek bir girdabın içerisine girmiş oldu. Tunus’ta başlayan isyan dalgasının ilk etkisi Libya’da, 17 Şubat 2011 tarihinde Bingazi şehrinde başlayan isyan dalgasıyla görüldü. Muammer Kaddafi isyan hareketini bastırmak için sivil halka karşı gerçek mermi kullandı, bunun sonucunda yüzlerce sivil feci şekilde öldü. Birleşmiş Milletler 19 Mart 2011 tarihinde toplandığı oturumda Libya’da yaşananlara ilişkin bir takım önlemler aldı. Bu doğrultuda Libya halkını korumak maksadıyla NATO tarafından uygulanmak koşuluyla Libya üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edildi. Alınan bu kararın ardından başta Fransa eve İngiltere’ye ait uçaklar tarafından Libya’ya karşı hava harekâtı başlatıldı. NATO bombardımanının etkisiyle Kaddafi’ye muhalif güçler başkent Trablus’a girmeyi başardı, bunun üzerine Muammer Kaddafi doğduğu şehir olan Sirte’ye kaçtı. Tarihler 20 Ekim 2011’i gösterdiğinde Kaddafi muhalifler tarafından Sirte’de yakalandı ve halkı tarafından linç edilerek öldürüldü.
Muammer Kaddafi’nin ölümünden Libya’da seçimlerin yapılacağı tarihe kadar ülkeyi Ulusal Geçiş Konseyi yönetti. İlk seçimlerin ardından Ulusal Geçiş Konseyi yerini Milli Genel Kongreye (MGK) devretti. Emekli General Halife Hafter 14 Şubat 2014’de TV ekranlarında yaptığı açıklama ile ülkedeki kritik noktaların ele geçirildiğini ve MGK’nın faaliyetlerinin de durdurulduğunu açıkladı. Bu gelişmenin ardından MGK, Halife Hafter’in girişiminin başarısız bir darbe olduğunu ileri sürdü.
MGK, 25 Haziran 2014 tarihinde düşük katılımla gerçekleştirilen seçimleri yok saydığını açıkladı. Yeni seçilen Temsilciler Meclisi ile MGK arasında başlayan çatışmaların ardından Temsilciler Meclisi başkent Trablus’u terk etmek ve Tobruk’a gitmek mecburiyetinde kaldı. Bu gelişmelerin ardından Libya ülkesinde iktidar mücadelesi veren iki meclisli bir yapı ortaya çıktı.
2015 yılında Fas’ın Suheyrat şehrinde yapılan anlaşma ile BM Libya’daki tek siyasi oluşum olarak MGK’yı tanıdığını açıkladı. Ancak MGK ya ait Başkanlık Konseyinin sunduğu hükümet listesi Hafter’in baskısı altında bulunan Tobruk’daki Temsilciler Meclisinde onaylanmadığı için siyasi bir tıkanıklığa doğru gidildi.
Bugün gelinen noktada Fayiz es Serrac liderliğindeki Libya hükümetinin Trablus’ta, Halife Halter kontrolündeki meclisinde Tobruk’ta yer aldığı karmaşık ve ikili bir yapının ülkeye egemen olma mücadelesi verdiğini görmekteyiz. Bölge batılı güçlerin ve çeşitli devletlerin mücadelesine de sahne olmaktadır. Serrac liderliğindeki hükümete Türkiye, Katar ve Birleşmiş Milletler destek verirken, Hafter kontrolündeki meclise Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa destek vermektedir.
Halife Hafter kontrolünde bulunan topraklar nüfus bakımından önemli bir orana sahip olmasa da zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının üzerinde bulunmaktadır. Buna karşılık Serrac yönetiminde bulunan topraklarda Libya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Bölge, ülkemiz için son derece kritik bir öneme sahiptir. Mavi Vatan Türkiye politikası ekseninde hareket eden ülkemiz için, Libya denizlerden komşumuz olma özelliğine sahip bir devlettir. 2015 yılında imzalanan Suheyrat anlaşması gereğince, Serrac hükümeti ile yaptığımız ‘’Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırılmasına Dair Mutabakat Muhtırasının’’ Tobuk’ta, Hafter kontrolünde bulunan Temsilciler Meclisince onaylaması şarttır. Birleşmiş Milletler, Libya’da tek taraflı olarak imzalanan ve Hafter’in onayından geçmeyen bu anlaşmayı yok saymaktadır.
Yunanistan’ın Libya’daki siyasi tıkanıklıktan istifade ederek ve tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu MEB ile, Doğu Akdeniz’deki Libya kara sularını dolayısıyla Türk-Libya hak ve menfaatlerini gasp etmiştir.
Türkiye ile Hafter arasındaki ilişki düşünüldüğünde ülkemiz için bölgedeki tek çıkar yolun Haftersiz bir Libya olduğu aşikârdır.
Kafkasya tarih boyunca stratejik konumu açısından birçok devlet için önemli bir yere sahip olmuştur. Kafkasya ulaşılması zor dağlar ve vadilerden oluşan bir coğrafyaya sahiptir. Bu özelliği Kafkasya’da yaşayan çok sayıda farklı kültür ve inanç sahibi milletler üzerinde hâkimiyeti son derece zorlaştırarak, bu milletlerin günümüze kadar kendilerini korumalarına imkân tanımıştır. Doğudan Hazar Denizi, batıdan Karadeniz, kuzeyden Rusya, güneybatıdan Türkiye ve güneyden İran ile çevrili olan bölge Kuzey ve Güney (Transkafkasya) Kafkasya olarak ikiye ayrılır.
Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan jeopolitik konumu, Rusya’nın Çarlık döneminde başlayan yayılmacı politikaları kapsamında en önemli işgal sebebi olmuştur. Çeşitli devletler altında varlığını sürdüren Kafkas hakları, 16 yüzyılda Çarlık Rusya’nın bölgeye nüfus etmesiyle birlikte mevcut konumlarını kaybetmeye başlamış ve 18. Yüzyıla gelindiğinde artık, yurtlarını kaybetme tehditliyle karşı karşıya kalmışlardır.
Rusların Kafkasya’da giriştikleri bu işgal hareketlerine karşı Kafkas halkları, kültürlerini ve inançlarını korumak üzere büyük bir mücadele örneği sergilemişlerdir. Bu mücadele İmam Şeyh Şamil liderliğinde zirveye ulaşmış ancak askeri ve siyasi faktörler sebebiyle 1859 yılında Şeyh Şamil’in teslim olmasıyla birlikte zayıflamıştır. 20. yüzyılın başlarına dek süren bölgesel direnişler işgalleri durduramamış ve bölge Rusya’nın hâkimiyeti altına girmiştir.
Ancak Şeyh Şamil ve diğer direnişçilerin sergilediği cesaret, Kafkas halkları için büyük bir örnek teşkil etmiş, bu direniş günümüzde Rusya’nın hâkimiyetinde bulunan Kuzey Kafkasya’da zamana zaman hareketlenmelere zemin hazırlamıştır. Günümüzde yaşanan bu bölgesel hareketlenmeleri iyi okuyabilmek için, Kafkas direnişini ve Şeyh Şamil önderliğindeki mücadeleyi anlamak önemlidir.
Dağıstan ve Çeçenya’nın 3. İmamı olan Şeyh Şamil, Kuzey Kafkasya halklarının siyasi ve dini önderi olarak kabul edilir. Türkiye’de, savaştaki başarıları sebebiyle Kafkasya Kartalı olarak da adlandırılır. Yıllarca Kafkasya’da büyük mücadeleler gösteren Şeyh Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu.
Küçük yaşlarda ilim tahsiline başlayan ve Kur’an-ı Kerim eğitimini alan Şeyh Şamil, ilerleyen zamanlarda Şeyh Hamzat’ın vasiyeti üzerine halk tarafından “İmam” olarak kabul edildi. İmam olarak seçilmesiyle birlikte ilk iş olarak Ruslarla karşı mücadeleyi başlatmak yerine, Müslüman Dağıstan halkını şeriat düzeni tahsis etmek olmuştur.
Bununla ilgili olarak, Kafkas halklarına karşı bölgede baskı politikasını izleyen Rus Generali Klug Von Klugenav’a bir mektubunda şunları söylemektedir.
“Kendi Müslüman kardeşlerim arasında şeriatı yaymaktan başka arzum ve başkaca aradığım bir şey yoktur. Kendi istekleriyle şeriatı kabul edenleri ben güzellikle bırakırım. Kabul etmeyenlere zorla onu kabul ettiririm. Ümit ediyorum General, benim barış işlerimi sen de tasdik ediyor ve bunların neticelenmesini istiyorsundur. Ama general bu doğrultuda benim sana inancım sarsılıyorsa benim davamla senin davan çatışmadan durmayacaktır.” [1]
Ancak Çarlık Rusya’sının sistematik olarak yürüttüğü baskı politikasına devam etmesi üzerine cihat kararı almış ve silahlı mücadeleyi başlatmak üzere Çeçenistan’ın Ensar bölgesine yerleşmiştir. Bu bölgede, Ensallılar tarafından destek görmüş olsa da bir kesim tarafından ihbar edildiğinin haberini alması üzerine kuvvetleriyle birlikte, Rus ordusuna baskın yapar ve ilk büyük galibiyetini alır. Bu mücadelede Ruslar ağır kayıplar vermişlerdir.
Daha sonra Şeyh Şamil, Çeçen köylerine giderek asker toplanması için emir vermiş; Çirutuk köyü, İnci köyü ve Urta köylerine giderek direniş için gerekli kuvvetleri toplamıştır. Rus direnişine katılan köylerin yanında, silahlanmayı reddeden köylerde olmuştur. Bir yandan bu köylerdeki işbirlikçilerle mücadele eden Şeyh Şemil güçleri, bir taraftan da Rus birlikleriyle çatışmıştır. Uzun süren çatışmalar neticesinde Rus işbirlikçilerinin bölücü faaliyetleri neticesinde hem Rusları hem de Ruslarla iş birliği yaparak kendine karşı olanları büyük bir bozguna uğratmıştır. Bu ağır yenilgi sonucu Ruslar geri çekilmek zorunda kalmışlardır.
1838’de Rusların tekrar harekete geçtiği haberini alan Şamil, Ruslara karşı direnerek ilk başlarda başarı sağlayabilmiş fakat çarpışmalar neticesinde mağlup olarak geri çekilmiştir. Şeyh Şamil durmaksızın mücadelelere devam ederken Ruslar da Şey Şamil ve birliklerini Ahulgoh köyünde kuşatmıştır. Bu kuşatma neticesinde Şamil’in oğlunu rehin almak şartıyla anlaşma teklif eden Rusların bu isteği kabul edilmek zorunda kalınmış ve Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin olarak göndermiştir.
Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’in rehin alınmasıyla Ruslar, Şamil’in teslim olmasını istemişlerse de Şeyh Şamil ve birlikleri direnişlerini sürdürmüştür. Şeyh Şamil bu çatışmalarda büyük kayıplar vermiş, bir oğlu, ablası ve kesin olmamakla birlikte eşi de bu çarpışmalarda şehit düşmüştür. [2]
Uğradığı yenilgiler ve kayıplardan sonra geri çekilen Şeyh Şamil, zorlu bir yolculuktan sonra az sayıda müritleriyle birlikte Çeçenistan ormanlarına ulaşmayı başarmıştır. Çar I. Nikola’da ordularının en seçkin generallerini Şeyh Şamil’i yakalamak için göndermiştir. Ancak herhangi bir netice elde edememiş, Şamil’in hücumlarını sıklaştırdığını görünce de;
Eğer Kafkasya’daki Müslümanları tek bayrak altında toplama sevdasından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verileceğini, başına krallık tacı giydirileceğini, Çarlık hazinelerinin ayakları altına serileceğini bildirerek Şamil’i sarayına davet etmiştir. [3]
Bunun üzerine Şeyh Şamil’den şu yanıtı almıştır;
“Ben, Kafkas Müslümanlarının hürriyetlerine kavuşması için ilaha sarılan gazilerin en aşağısı Şamil, Allahü Teâlâ’nın himayesini, Çar’ın efendiliğine feda etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir Müslümanım. Çarla görüşmek üzere, beni hala Tiflis’e çağırıp duruyorsunuz. Davete icabet etmeyeceğimi bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve hayatımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, kararımı asla değiştirmeyeceğim. Savaşacağım… Cevabım bundan ibarettir. Nikola’ya ve kölelere malum ola…” [4]
4 Ekim 1853’te başlayan Kırım Savaşıyla birlikte, Osmanlı Devleti çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu Kafkasya bölgesinde etkisini arttırmış ve Çarlık Rusya’sına karşı bölgesel direnişleri desteklemiştir.
Sultan Abdülmecid Şeyh Şamil’e 9 Ekim 1853’te bir ferman göndererek onu Ruslara karşı cihada çağırmış, Şeyh Şamil’de bu çağrıya 13 Aralık 1853 tarihli bir mektupla cevap vermiştir. Mektubunda Tiflis üzerine bir askerî harekâta girişilirse Rusların Kafkaslardan çıkarılabileceğini belirtmiş ancak Osmanlı Devleti içinde bulunduğu zor şartlar sebebiyle bu teklifi uygulamaya geçirememiştir. Buna karşın Osmanlı Devleti 1854 mayısında Dağıstanlı Halil Bey’in teklifiyle Şeyh Şamil’e “Dağıstan Serdar-ı Ekremi” unvanını vermiştir. [5]
Bu dönemde Osmanlı bahriyesinde görev yapmakta olan İngiliz Amiral Adulphus Slade de bir raporunda Rusya’yı barışa zorlamak için Kafkasya’nın fethedilmesi gerektiğini, bunun içinde Çerkesler ve Şeyh Şamil ile iş birliği yapılabileceğini belirtmişti. [6] Ancak böyle bir harekât için gerekli ortam sağlanamamıştır.
Kırım Savaşı’nın neticesinde Rusya bütün kuvvetlerini Kafkasya’da toplamış ve Osmanlı Devleti ile İran’dan gelebilecek herhangi bir desteğin önünü kesmiştir. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Balkanlarda çıkan isyanlar gibi birçok iç ve dış mesele ile uğraşan Osmanlı Devleti, Kafkasya’daki Müslümanlara yardım edememiştir.
Bu durumu fırsat bilen Rus birlikleri, Çeçenistan üzerine yürümüş ve iki yıl süren bir direniş sonucunda Çeçenistan Rusya’nın eline geçmiştir. Çeçenistan’ın kaybı ile birlikte direniş gücü kırılan Şeyh Şamil, elçiler aracılığı ile anlaşma yoluna gitmiştir.
Buna göre Müslümanlar dinlerini serbestçe yaşayabilecek, onlardan asker ve vergi alınmayacak, Dağıstan iç işlerinde serbest bir devlet olup idarecisini kendisi seçecek, Şeyh Şamil, ailesi ve mevcut olan 40 kadar askeri silahlarına el konulmadan Osmanlı Devleti’ne gidebileceklerdi. [7]
Ancak buna rağmen Prens Baryatinsky tarafından 6 Eylül 1859 yılında yapılan bu anlaşmanın geçersiz sayıldığı, Şeyh Şamil ve ailesinin Rusya’nın esiri olup kendilerine misafir gibi davranılacağı bildirilmiştir.
On yıl süren esaretten sonra, Rusların müsaade etmesi üzerine 31 Mayıs 1869’da İstanbul’a gelen Şeyh Şamil, aynı gün Sadrazam, Şeyhülislam ve Dâhiliye Nazırını ziyaret etmiştir.
Devlet erkânı ile yaptığı görüşmelerden sonra padişah ile de görüşmek isteyen Şeyh Şamil, 15 Ağustos 1869’da Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda kabul edilmiştir. Padişah tarafından özel bir itina gösterilerek ağırlanan Şeyh Şamil ve ailesi için gereken her şey yapılmıştır. Sultan Abdülaziz kendisine ve aile fertlerine maaş bağlatmıştır. [8]
25 Ocak’ta İstanbul’dan hacca gitmek üzere ayrılan Şey Şamil, Hac ziyaretinin ardından 4 Şubat 1871’de Medine’de vefat etmiş ve Cennetü’l-Baki’de defnedilmiştir.
Şey Şamil ve direnişçilerin sergilediği mücadele Kafkas halklarının bağımsızlığı için yeterli olmamış ve Şeyh Şamil’in de ölümüyle bağımsızlık hareketi zamanla güç kaybetmiştir. 1860’lı yıllara gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu toprakları Kafkasya’dan gelen sistematik bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Gördükleri baskı ve zulüm karşısında göç etmeye mecbur bırakılan Kafkas halkları, önce karendeniz üzerinden Trabzon’a, ardından başta Doğu Anadolu olmak üzere imparatorluğun çeşitli bölgelerine iskân edilmişelerdir.
1877-78 Rus harbi sırasında Türk ve Müslüman tebaayı olumsuz etkilemiş ve Kafkasyalılar bir kez daha yerlerinden göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu göç hareketleri 1920’li yıllara kadar devam etmiştir. 12.06.1929 tarihli TBMM kararnamesi ile de Kafkasya’dan göç ve iltica ederek Türkiye’ye gelen ve kararname ile belirlenen kişilerin vatandaşlığa kabulü oy birliği ile kabul edilmiştir.
Yaşanan bu göç dalgalarından sonra bir başka sürgün faciası da 1943-1944 yıllarında SSCB döneminde Yosef Stalin’in emriyle yaşanmış, Kafkas halkları topraklarından sürülerek bölgenin en ücra yerlerine gönderilmişlerdir.
Dağıstanlılardan, Çeçenlerden, Çerkeslerden, Osetinlerden, Karaçaylardan ve diğer dağlı kabilelerden oluşan Kuzey Kafkasya’yı birleştirmeyi amaçlayan Şeyh Şamil, uzun süren mücadeleler sonucunda bu amacını kısmen de olsa başarmış ve dönemin siyasi, ekonomik ve askeri imkânları da en iyi şekilde kullanılmıştır. Osmanlı Devleti Kafkasya’ya kendi iç ve dış meselelerinden ötürü yardım gönderemese de hiçbir zaman Kafkasyalı Müslümanlara sırt çevirmemiş ve Kafkas halkları için ikinci vatan olmuştur. Bugün halen Türkiye sınırları içerisinde çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu 4.5 milyon Kafkas göçmeninin yaşadığı bilinmektedir.
Ozan Savran
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 6, Sayı: 12, Kars 2019, ss. 87-114. 87
“KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN
[1] Temizkan,“Kuzey Kafkasya Müridizmi, Müridizmin Yayılma Stratejisi ve Feodal Beylerle İlişkileri”, s. 181; Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss.60;Yüksel,“Osmanlı İstihbarat Ağı ve İmam Mansur”,s. 180.
[2] “KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN s.101
[3] “KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN s.101
[4] Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss. 60-62.
[5] Mustafa Budak, “Şeyh Şamil”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 34, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 2007, s. 69
[6] Budak, “Şeyh Şamil”, ss. 68-69
[7] Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss. 62-63.
[8] Barlas, Dünü ve Bugünü ile Kafkasya Özgürlük Mücadelesi, s.308; Budak, “Şeyh Şamil”, s. 69
İsimleri gibi kuruluş amaçları da aynı olan bu iki antlaşma, 20. yüzyıl içinde Balkan ülkelerinin istikrarını ve sınırlarını koruma amaçlarını güden iki antlaşma olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki antlaşmayı iyi tanıyabilmek için öncelikle antlaşmalar hakkında genel bilgileri kavradıktan sonra dönemin şartlarını değerlendirerek antlaşmalar hakkında birtakım sorular sormamız gerekiyor.
Balkan Antantı (1934)
Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde belirlenen Türk dışişleri stratejisi komşu devletlerle ikili ilişkileri geliştirerek sınırları güvence altına almayı öngörüyordu. Bu amaç doğrultusunda batıdaki komşularımızla Balkan Antantı (1934), doğudaki komşularımızla Sadabat Paktı (1937) imzalandı. Bu antlaşmaların temel amacı, pakta üye ülkelerin herhangi birine karşı yapılacak saldırıda pakta üye olan tüm ülkelerin savunmadaki mevzubahis ülkeye yardım etmesi üzerine kuruludur.
Balkan Antantı Hangi Olaylar Sonucunda Kurulmuştur?
Antantın imzalandığı dönemi incelersek Balkan ülkelerinin istikrarını ve dünya barışını tehdit eden birden fazla unsurun olduğunu görebiliriz. Nasyonal sosyalistlerin Almanya’da iktidara gelişi, İtalya’nın Latince “mare nostrum” yani “bizim deniz” olarak nitelendirdiği Akdeniz etrafında yayılımcı politikaları ve Roma İmparatorluğunu diriltme düşüncesi, dönemin süper güç devletlerinin girdiği silahlanma yarışı Balkan devletlerinin kendini güvensiz hissetmelerinin sebepleri olarak göze batıyor. Bu sebeplerin sonucu olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Balkan Antantı imzalandı. Böylelikle taraf devletler sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına aldılar. II. Dünya Savaşı sonucunda dünya dengelerinin değişmesi üzerine Balkan Antantı da sürdürülebilirliğini kaybetti.
Bulgaristan ve Arnavutluk Neden Pakta Dahil Olmadılar?
Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle Bulgaristan ve Arnavutluk’un o dönemki politikalarını ve dışişleri stratejilerini incelemek gerekiyor. Öncelikle Arnavutluk’tan başlayalım. I. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerden olan İtalya’nın bölgedeki en büyük rakibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğuydu. Savaş döneminde Arnavutluk toprakları birkaç defa bu iki ülke arasında el değiştirse de 1917 yılında İtalya bölgede hakimiyet kurarak Arnavutluk devletini kendi himayesi altına aldı. Bu himaye süreci 1920 yılına kadar devam etse de İtalya’nın Arnavutluk üzerindeki etkisi II. Dünya Savaşı’nın ortalarına kadar sürdü. Bu sebepledir ki Arnavutluk, İtalya’nın etkisinde kaldığı için İtalya aleyhine bir adım atamadılar. Bulgaristan ise II. Balkan Savaşlarında (1913) kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia etmeyi sürdüğü için Balkan Antantına katılmak yerine İtalya ile iyi ilişkiler kurmayı tercih ettiler. Bulgar hükümeti her ne kadar yayılımcı bir politika izlese de 1938 yılında Selanik’te Balkan Antantı üyeleri ile iyi komşuluk ve içtenlikle ilişkilerini sürdürmek isteğini dile getiren bir anlaşma imzalanmıştır.
Balkan Paktı (1953)
Balkan Paktının amacı da Balkan Antantı ile hemen hemen aynı amacı gütmekteydi. 1934’te Balkan ülkelerinin güvenliğini tehdit eden başlıca ülke İtalya’yken tarihler 1953’e geldiğinde İtalya yerini Sovyetler Birliği ve komünizme bıraktı. II. Dünya Savaşının ardından Balkanlarda ve Doğu Avrupa’da komünizmi yayarak yayılımcı politika izleyen Sovyetler Birliği özellikle NATO ülkelerini tehdit ediyordu. Sovyet tehlikesinin önüne set çekmek için Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya SFC; Ankara’da bir araya gelerek Balkan Paktını imzaladı. Balkan Antantına katılan Romanya, onun haricinde Bulgaristan ve Arnavutluk gibi diğer Balkan devletleri ise o dönem sosyalist devletler olup Sovyetlerin etkisi altında oldukları için Balkan Paktına katılmamışlardır.
Yugoslavya Sosyalizmle Yönetilmesine Rağmen Neden Sovyetlere Karşı Balkan Paktına Katıldı?
Balkan Antantından tanıdığımız Yugoslavya krallık rejimi ile yönetilen çok uluslu bir devletti. II. Dünya Savaşının sonlarında Yugoslavya’yı Alman işgalinden kurtaran Mareşal Josip Broz Tito öncülüğündeki sosyalist Yugoslav partizanlar savaşın ardından sosyalist ve federal Yugoslavya’yı ilan etti. Beklenilenin aksine iki sosyalist ülke olan Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın arası hiç de iyi olmadı. Çünkü Sovyet lider Stalin, Yugoslavya’yı tamamen etkisi altına almak istemekteyken Yugoslav lider Tito ise Yugoslavya’nın tam bağımsızlığını savunuyordu. Bu anlaşmazlığın sonucu olarak Tito, Batı Bloğu ile yakın ilişkilere girerek Sovyetlerin etkisini kırmayı amaçladı. NATO’ya dahil olmayan Yugoslavya SFC, Sovyetlere karşı Balkanlardaki tutumunu güçlendirmek için balkanlardaki NATO ülkeleri Türkiye ve Yunanistan ile Balkan Paktını imzaladı.
Ozan Ali Çelik
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Nezir Özgen, Kronolojik Türkiye Tarihi, Venedik Yayınları, İzmir, 2018.
Ali Balcı, Türkiye Dış Politikası, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017.
Yakın dönem Alman siyasi tarihine damga vuran ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bile siyaset bilimcilerin üzerinde en yoğunlaştığı ideolojik fikirlerden biri olan Nazizm, gelişim döneminde içerisinde çeşitli fraksiyonlar barındırdı. Üstelik bu fraksiyonlar arasında nasyonal sosyalizmi benimsediği halde Hitler’in liderliğini kabul etmeyen ve daha solcu bir perspektifle hareket edenler oldu.
Strasserizm
Adolf Hitler ve Gregor Strasser
Sosyalist ekonomiyi, Alman milliyetçiliğini ve tıpkı Hitler gibi Yahudi karşıtlığını içeren Strasserizmin temeli Gregor ve Otto Strasser tarafından atıldı. Başta Hitler’le koordineli hareket eden Strasserler, Hitler’in parti içerisinde yükselmesi ve muhalifleri sindirme politikası izlemesine bağlı olarak yasaklı hale geldi.
İlk olarak 1920’de ekonomist Gottfried Feder tarafından hazırlanan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi programında ismi geçen Strasserizm, kapitalizm ve Yahudi karşıtlığını savunuyordu. Bu fikirlere bağlı olarak parti içerisinde önemli nüfuz edinen Gregor Strasser, 1925’de yayımlamaya başladığı gazete ile ideolojisini daha geniş kitlelere duyurmak için çalıştı. Hitler’den ayrı olarak Sovyetler Birliği’yle ittifak yapılmasını ve sınıf kavramının tamamen yok edilmesini istiyordu. Çıkardığı gazetede, Hitler’in Nazizmin sosyalist yönüne ihanete ettiğine ilişkin yazılar kaleme aldı. Strasserizmin bir diğer üyesi olan Otto Strasser de aynı şekilde Hitler’in çeşitli yönlerini eleştirdi ve kooperatifçiliği savundu.
Ernst Röhm
Zamanla parti içerisinde Hitler’in en güçlü muhalifi olan Strasserler, Nazizmin sol fraksiyonunu oluşturdular. Partinin paramiliter gücü olan SA’nın lideri Ernst Röhm de bu oluşumun içerisinde yer aldı.
Uzun Bıçaklar Gecesi ve Strasser Hareketi’nin Tasfiye Edilmesi
Nazilerin iktidara gelmesinin ardından geniş bir tasfiye hareketine girişen Adolf Hitler, parti içerisinde geniş bir temizlik yapmayı planladı. Özellikle, partinin kuruluş yıllarından itibaren Hitler’e muhalif olmasıyla bilinen ve zaman geçtikçe Strasserizme yakınlaşan kişiler hedef alındı. Haziran 1934’de Gregor Strasser, Ernst Röhm ve Gustav Ritter von Kahr gibi isimler tutuklandı ve intihara zorlandı. Bu sayede partideki yegane güç olan Hitler, Nazizmin sol kanadını temsil eden Strasserizmi büyük oranda bitirdi.
Strasserizmin Savaş Sonrası Döneme Etkisi
Soğuk Savaş yıllarında Strasserizm, milliyetçi ve anti-kapitalist Avrupalılar arasında kısmen benimsendi. Aşırı sağcı olup Hitler’e mesafeli olan gruplar arasında da yaygınlaştı. Almanya’da Nazi Partisi’nin halefi olarak lanse edilen Ulusal Demokrat Parti üyelerince dile getirildi ve parti kongrelerinde Strasser Hareketi mensuplarının isimlerine yer verildi. Otto Strasser’in 1930’larda oluşturduğu “Kara Cephe” adlı grubun flamaları aşırı sağcı gruplarca birçok kez mitinglerde kullanıldı.
Almanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, ABD ve Danimarka gibi ülkelerde de ilgi gördü. Göçmen karşıtı ve anti-kapitalist gruplar, mitinglerde birçok kez Kara Cephe’nin flamalarını kullandılar.
Gergor Strasser
Gregor Strasser
Strasserizmin ideologlarından biri olan Gregor Strasser, 31 Mayıs 1892’de Katolik bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Evin geçimini sağlamak için bir süre eczacıların yanında çıraklık yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından gönüllü olarak orduya yazıldı ve topçu olarak görev yaptı. Cephedeki yararlılıklarından ötürü kendisine Demir Haç takdim edildi. Savaşın bitiminin ardından üniversite eğitimine yöneldi ve eczacı olarak mezun oldu. Savaş sonrası çıkan ayaklanmaları yakından inceledi ve komünistlerle mücadele etmek için Freikorps’a katıldı. Daha sonrasında Himmler’in yönlendirmesiyle Nazilerin arasına katıldı. Bu süreçte anti-semitist, anti-kapitalist ve anti-komünist fikirleri benimsedi.
Kısa sürede kendisini fark ettirdi ve partinin paramiliter gücü olan SA’nın Bavyera’daki en etkin yöneticilerinden biri oldu. 1923’de gerçekleşen ve başarısızlıkla sonuçlanan Birahane Darbesi’ne katıldı. 1924’de gerçekleşen seçimlerde Nasyonal Sosyalist Özgürlük Hareketi’ni mecliste temsil etmeye hak kazandı. Partideki konumunu sağlamlaştırarak yerel teşkilatlarla olan bağlantısını güçlendirdi ve partinin önde gelen yöneticilerinden biri oldu. Hitler’in siyasi yasağından ötürü propaganda görevini üstlenerek Almanya’nın birçok bölgesinde geniş katılımlı mitingler yaptı. Bu sayede nasyonal sosyalist düşünceyi tüm Almanya’ya yayma şansı yakaladı. Hitler’in yasaklı olmasını fırsat bilerek partinin kuzey ve batıdaki teşkilatlarının liderliğini üstlendi. 1926’da, ilerleyen yıllarda Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı görevini üstlenecek olan Joseph Goebbels’i yanına çekerek partiyi siyasi yelpazenin soluna çekmeye yeltendi. Strasser ve Goebbels’in bu amacını duyan Adolf Hitler, karara tepki göstererek parti liderleriyle toplantı çağrısında bulundu. Toplantının sonucunda Strasser’in bolşevizme eğilimli olduğunu belirten Hitler, partinin liderinin kendisi olduğunu ve paralel bir yapılanmaya asla izin verilmeyeceğini ifade etti.
Goebbels ve Strasser
Adolf Hitler, partideki konumunu güçlendirmek için çeşitli kararlar aldı ve Goebbels’i yanına çekerek yerel teşkilatlarda değişikliklere gitti. Strasser’le yakınlığı tespit edilen yöneticilerin yerine kendisine sadık isimleri partinin önemli kademelerine yerleştirdi.
Büyük Buhran’ın Almanya’yı kötü etkilemesinin ardından Gregor Strasser, partinin resmi gazetesine ayrı olarak yeni bir gazete çıkardı ve buhrana ilişkin değerlendirmelerini kaleme aldı. Bu ayrılıktan hoşnut olmayan Goebbels, durumu Hitler’e bildirerek gazetenin basımının durdurulmasını istedi. Gazetenin basımı durduruldu ve Strasser, aykırı davranmakla suçlandı. Gazetenin basımının durdurulmasının ardından Otto Strasser partiden ayrılarak Hitler’e tepkisini gösterdi. Ağustos 1932’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Adolf Hitler’e şansölye yardımcılığı görevi teklif etti fakat Hitler bu teklifi reddetti. Hitler’in görevi kabul etmesini isteyen Strasser, bir koalisyon hükümeti kurulabileceğini ve Nazilerin iktidara gelişinin kolaylaşacağını ifade etse de Hitler kararından caymadı. Gregor Strasser, partideki gücünün gitgide azaldığını düşündüğü için 8 Aralık 1932’de partiden istifa ederek Nazilerle olan bağını kopardı.
Siyasi yaşamının ardından mesleğine geri döndü ve çeşitli ilaç şirketlerinde yöneticilik yaptı. Kardeşinin kurduğu “Kara Cephe” adlı grupla dahi irtibat kurmadı. Politikadan uzak bir yaşam sürmeyi diledi ve Schering-Kahlbaum şirketi bünyesinde direktörlük görevini üstlendi.
Adolf Hitler’in iktidara gelmesi ve muhalefeti güç yollarla sindirmesinin ardından Strasser, mevcut rejime düşman olarak görülerek Uzun Bıçaklar Gecesi ismiyle anılan olay esnasında Reinhard Heydrich’in talimatıyla öldürüldü. Günümüzde, ölümünde Hitler’in bir parmağı olup olmadığı halen tartışılmakta olup, kimi tarihçiye göre Himmler tarafında kişisel husumet sebebiyle öldürüldüğü iddia edilmektedir.
Otto Strasser
Otto Strasser
Strasserizmin bir diğer ideologu olan ve savaş sonrası dönemde bu ideolojiyi yaşatmaya çalışan Otto Strasser, 10 Eylül 1897’de dünyaya geldi. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak savaştı ve savaşın ardından Freikorps birliklerine katıldı. Sosyal Demokrat Parti’ye kayıt olarak politikaya atıldı. Bir süre sonra parti fikirlerinin kendisiyle uyuşmadığını düşünerek partiden ayrıldı ve Gregor Strasser’in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne katıldı. Goebbels ile tanışarak partideki konumunu güçlendirdi ve Sovyetler Birliği’yle ilişkilerin iyi tutulması gerektiğine ilişkin yazılar kaleme aldı. Ağabeyi Gregor Strasser’in Hitler’le ters düşmesinden olumsuz etkilense de partideki faaliyetlerine bir süre devam etti.
Nüfuzunun azalmasından ötürü partiden istifa etti ve kendi yandaşlarını da yanına alarak “Kara Cephe” isimli hareketi kurdu.
Otto Strasser Almanya’ya dönüyor.
Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Almanya’dan kaçtı ve Avusturya’ya sığındı. Bir süre Avrupa ülkelerinde dolaştıktan sonra Fransa’ya yerleşti. Almanların Fransa’yı işgalinin ardından Portekiz’e kaçtı, oradan da Kanada’ya iltica etti. Bu süreçte Goebbels tarafından vatan haini ilan edildi. Savaş süresince bağlantıları sayesinde Kanada’da kaldı. 1950’lerde Almanya’ya dönmesine izin verildi ve vatandaşlığına kavuştu. Tekrardan siyasete atılarak Strasserist düşünceyi canlandırmak istediyse de halk nazarında pek karşılık göremedi. 27 Ağustos 1974’de hayatını kaybetti.