Terör ve Medya: ‘Bir Kişiyi Öldür, Bin Kişiyi Korkut’

Özellikle “Soğuk Savaş”ın bitmesiyle tüm dünya devletlerinin sorunu haline gelen terörizm olgusunun, “küreselleşme” ile birleşmesiyle ortaya çıkan ve eylemlerini büyük kitlelere ulaştırmasında büyük katkısı bulunan “medya” ile gücüne güç kattığı günümüzde bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. 21. yüzyıl da oldukça gelişen iletişim ağları sayesinde hepimiz internet aracılığı ile birçok medya aracına ulaşabilmekte ve dünyanın birçok yerinde olan olaylardan haberdar olabilmekteyiz. Bu durumun iyi amaçlara hizmet etmesinin yanı sıra bazı durumlarda kötü amaçlara da hizmet etmesi mümkün, peki bu nasıl oluyor? Cevabı çok basit, medya sayesinde. Şöyle ki; terörizmin ana amaçlarından birisi olan adını dahi buradan aldığı “korku yayma” eylemlerini kolaylaştıran medya araçları bu aşırılık yanlısı eylemlerin en büyük destekçileri haline gelmiş durumda. Maalesef, günümüzde rekabetçi bir ortam olan medya ve habercilik sektörü nedeniyle kanlı terör eylemleri herhangi bir iletişim aracına sahip olan bireylere dahi ulaşabiliyor. Çinlilerin söylediği gibi; “bir kişiyi öldür, bin kişiyi korkut.” sözü tam da bulunduğumuz çağda bu sebeplerle anlamını bulmuş gibi gözüküyor.

Terör örgütleri veya aşırılık yanlısı gruplar Devletler gibi askeri güce sahip olmadıkları ve asimetrik bir savaş yürüttükleri için, silah ve güç kullanımından daha fazlasına ihtiyaç duyarlar. Bu noktada ise, medyanın gücünden faydalanarak büyük kitlelere korku ve kaos aşılayabilmekte kendi savundukları ideolojiyi tüm dünyaya lanse edebilmektedirler. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra birçok terör örgütü eylemlerini “medya merkezli” planlamaya başlamış ve terör olayları bu yönde gerçekleşmeye başlamıştır.

Bunun en önemli ve karşılaştığımız örnekleri; bir terör olayının, çabuk bir şekilde bir terör grubu tarafından üstlenilmesi, videolar yoluyla propaganda yapılması ve terör örgütü üyelerinin medyaya röportaj verme konusunda gönüllü olmasıdır (Avşar,2017:120). Yani, ortada hiçbir gizlilik yoktur eylem doğrudan medya üzerinden hedef kitleye duyurmak amacıyla ve özellikle “dramatik” bir şekilde gerçekleşmektedir. Günümüzde çok sayıda uzman, çağdaş terörizmin “medya merkezli” olduğu konusunda hemfikirdir (Peresin, 2007: 6).

Terör grupları, medya araçlarını kullanarak kendilerine üye toplamakta, kendi marşlarını ve bildirilerini yayınlamakta daha birçok şeyi bu yolla gerçekleştirmektedir. Örneğin; ABD’nin Irak işgalinin ardından ülkeye giden Amerikalı Yahudi iş insanı Nicholas Berg’in Irak’taki El-Kaide örgütünün başı olduğu iddia edilen Ebu Musab Zerkavi tarafından kamera ile kayda alınarak öldürülmesi, siber terörizm ile yapılmış en dikkat çekici faaliyetlerden biri olmuştur (Labi, 2006: 102).

Medya sadece terör örgütlerinin değil uluslararası sistemdeki birçok aktörün işini kolaylaştırmakta ve kitlelere ulaşmasını sağlamaktadır. Fakat, terör örgütlerine daha çok yaramasının sebebi, herhangi bir ambargo ya da sansür olmaksızın doğrudan medya sayesinde amaçlarına ulaşabilmeleridir. Bu noktada, özellikle sosyal medyada hızla yayılan “abartma” ve “yalan haber” lerin oluşturduğu olumsuz algılar da bu tarz gruplara yardım etmektedir.

21. yüzyıl ile birlikte Devletlerin “siber güvenlik” algılarının da güçlenmesine neden olan bu yeni tip mücadele yöntemi denetimin az olması ve kitlelere kolayca ulaşabilmesi nedeniyle birçok aktör tarafından kontrol edilmek istenmektedir. Medyanın ne kadar güçlü olduğunun en önemli örneği belki de “Arap Baharı” olaylarıdır. Bu durumdan, ders çıkaran devletler medyayı kontrol altına almak istese de bu mecralardaki “bilginin kontrol edilemezliği” ve basın özgürlüğü, haber alma hakkı gibi etkenler de işin içine girince geriye sadece eğitim yoluyla bu propagandalara engel olmak kalıyor. Çeşitli medya araçlarını kullanan bireyler bu konuda daha bilinçli olur, medyada gördüklerinin asıl amacını idrak edip sadece teyitli habere inanırsa bu tarz grupların amaçlarına ulaşmasındaki engel o kadar belirginleşir ve işlevini yitirir. Günümüzde, “Senin teröristin-benim teröristim” veya “özgürlük savaşçısı-terörist ikilemi” tüm aktörler için endişe verici bir durumdur. Yine bazı yabancı yayın kuruluşları özellikle kadın teröristleri “kahraman” olarak göstermekte ve yaptıkları eylemleri meşrulaştırmaya çalışmaktadır (Huffpost,2016). Unutmayalım ki, terör -hala bir tanım sorunu olsa dahi- hiçbir şekilde meşrulaştırma ve kahramanlaştırma yoluyla “haklı bir dava” olarak gösterilemez. Çünkü, sivilleri katlederek hiçbir şekilde hak aranmaz, bu tarz eylemler kabul edilemez. Ve yine unutmayalım ki, medya bize gerçeği sunmak zorundadır. İnsanlık devam ettiği sürece bu tarz eylemler hayatımız içerisinde var olmaya devam edecektir önemli olan bu saldırılarla nasıl mücadele edeceğimizdir.

Berkay Karlıdağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Avşar Z. (2017). “İnternet Çağında Medya, Terör ve Güvenlik”, Cilt: 2, Sayı: 3, s.118-132

Labi, N. (2006). “Jihad 2.0”, Atlantic Monthly, Volume 297, Issue 6, July / August 2006.

“Meet the Brave Women Fighting ISIS In Syria”, https://www.huffingtonpost.com/entry/ kurdish-women-fighting-isis_us_56e05e98e4b065e2e3d46569 (Erişim Tarihi: 01.09.2020).

Nacos, B. (2006). “Terrorism/Counterterrorism and Media in the Age of Global Communication”, United Nations University Global Seminar Second Shimame-Yamaguchi Session “Terrorism—A Global Challenge”, 5-8 August 2006, s.1-19, http://archive.unu.edu/globseminar/files/shimane06/Nacos_text_en.pdf (Erişim Tarihi: 1.09.2020).

Peresin, A. (2007). “Mass Media and Terrorism”, Medij. istraz. (god. 13, br. 1) s. 5-22.

[/vc_toggle]

Nükleer Santraller Korkunç Mu?

Dünya’nın en önemli enerji kaynağı tartışmasız nükleer güç. Liyakatli kişi ve kurumlarca yönetilen bir nükleer reaktör neredeyse yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgar enerjisi vb.) kadar temiz. Bunun yanında ürettiği enerji miktarı muazzam. Gelişmiş ülkelerde ise oldukça rağbet gören bir enerji kaynağı bu. Öyle ki 100 civarında nükleer santrale sahip olan ABD bu santrallerden 1998 yılı itibariyle 676 tW/s enerji üretmiştir. (1 tW/s 1 milyar kW/s enerjiye eşittir.) Bu alanda lider olan ABD’yi Fransa, Japonya, Almanya, Rusya, İngiltere ve Güney Kore izliyor.

Peki tüm bu nükleer reaktörler korkulan gibi tehlike arz etseydi bu kadar yaygın kullanılır mıydı? Elbette hayır. Peki nasıl oluyor da bu kadar tehlikeli bir işi bu kadar güvenli yapabiliyorlar? İşte bu noktada ciddi bir ayrım yapmak zorundayız.

Tehlike Bu İşin Neresinde?

Nükleer enerji, 1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından, uranyum maddesinin fotoğraf plakaları ile yan yana durması ve karanlıkta yayılan radyoaktif ışınların fark edilmesi ile kazara keşfedilmişti.

Esasen topraktan çıkarılan bir parça cevherin gözle görülmeyen yüksek enerjili ışınlar saçması olarak tarif edebileceğimiz radyoaktivite tıpkı bir kurşun gibi geçtiği yerlere ağır hasarlar bırakıyordu. Keşfedildiği dönemde fizikçi ve kimyacılar tarafından ilgi ile karşılanan bu etki maalesef çok sonraları farkedilecek, radyoaktivite çalışmaları ile 1903’te Becquerel ile birlikte Nobel Fizik ödülünü alan Marie Curie ise maruz kaldığı aşırı radyasyon yüzünden ölecekti. Evet, artık biliyoruz ki radyasyon çok tehlikelidir.

Peki neden? Nasıl?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi gözle görülmeyen kurşunlara benzeyen radyasyon, birçok sebeple enerji ile doldurulmuş bazı atomaltı parçacıkların yüksek enerjileri ile atom çekirdeğine çarpıp atomun yapısını bozarak yine etrafa yüksek enerjili atomaltı parçacıklar saçılmasına neden olur. Bu şekilde oluşan bir zincirleme reaksiyon hızla etrafa yüksek enerji saçar ve devasa yıkım oluşturabilir. (örneğin atom bombası) Ve bu gerçekten yadsınamaz bir tehlikedir.

Öyleyse Nükleer Enerji Santrali Tehlikeli Midir?

Hayır. İnsanoğlu olarak adına radyasyon dediğimiz bu tehlikeli güç ile acı tatlı bir sürü olay yaşayarak onu kullanmada kelimenin tam manasıyla ustalaştık. Ülkeler bu enerji kaynağının potansiyelini gördüklerinde bu gücü ellerine alabilmek için kıyasıya yarıştılar. Bu emperyal güçler elbette radyasyonun zararlarından da kaçınmayı akıl etmişlerdi. Böylece bu devasa enerji kaynağını kontrol ederek mükemmel bir kaynağa çevirdiler.

Tehlikeyi nasıl bertaraf ettiler?

Zincirleme reaksiyon nükleer enerjinin temelini oluşturur. Bunu yanında tüm bu işin en tehlikeli kısmı da yine zincirleme reaksiyondur. Yani zincirleme reaksiyona hem gereklidir hem de ölümcül. İşte bu noktada kontrol çubukları devreye girer. Kontrol çubukları özel bazı materyallerden üretilmiştir ve görevliler tarafından reaktörün kalbine saplanırlar. Yapıları nötron emecek şekilde tasarlanmıştır. Böylece zincirleme reaksiyon esnasında yayılan nötronların çoğunu yakalarlar ve bu nötronların başka atomları parçalamasını engellerler. Böylece nükleer santralde yalnızca görevlilerin izin verdiği kadar zincirleme reaksiyon oluşur.

E Hani Elektrik?

Buraya dek hep kafa karıştırıcı şeylerden bahsettik. Şehir yıkan bir güçten nasıl buzdolabı çalıştıran elektrik üretildiği ise gayet basit. Zincirleme reaksiyon esnasında oluşan enerji dev bir kazanı kaynatmak için kullanılıyor. Bu kazandaki su kaynayıp daracık bir geçitten geçerek buhar turbininin dönmesi sağlanıyor. Şaft etrafına düzenlenmiş mıknatıslı bobin düzeneği ise dönerek elektrik oluşturuyor. Böylece yemeklerimiz bozulmuyor.

Tüm bunların yanında, enerji için kontrol altında tutulan zincirleme reaksiyondan gözlerini ayıran bir görevli, bir şehri yok edecek bir patlamaya sebep olabilir. Ayrıca gayet düzgün çalışan bir reaktörün atıklarının özenli şekilde bertaraf edilmemesi de çevresel bir faciayı tetikleyecektir. Yetkin, özenli, dikkatli ve tedbirli bir yönetim sayesinde işletilen bir nükleer reaktörün çevreye hiçbir zararı yoktur.

Merkantilizm: 16-18. Yüzyıllar Arası Ticarete Bakış

Orta Çağ ve öncesi dünyasında hüküm süren derebeylerin, emirlerin, beylerin, aristokratların, hükümdarların, sultanların ve imparatorların zenginliğinin ölçütü toprak idi. Güç sahibi kişinin kudretinin büyüklüğü sahip olduğu toprakların yüz ölçümüne ve verimliliğine göre belirlenirdi. Uzun yıllar boyunca zenginlik anlayışının toprak olmasının sebebi ise üretimdir. Hükmeden kişinin toprakları ne kadar geniş ve verimli araziler ise o kadar çok üretim yapabiliyor, ne kadar çok üretim yaparsa o kadar güçlü ve zengin oluyordu. Bu basit orantının günümüzde tam anlamıyla işlememe sebebi teknolojidir. Özellikle Sanayi Devriminden itibaren üretim alanındaki teknolojilerin gelişmesi sebebiyle günümüzde zenginliğin belirtisi toprakların hacmi değil devletlerin üretim kapasitesi, ticaret hacmi ve teknolojik seviyesi olmuştur. Bizim ilgileneceğimiz konu ise iki dönem arasında kalan geçiş dönemi: 15. yüzyıl civarı çökmeye başlayan feodalizmdeki toprak ağalığı ile 18. yüzyıl İngiltere’sinde başlayan bilimsel yeniliklerin öncülüğünde gelişen Sanayi Devrimi arasında kalan 300-400 senelik dönem, merkantilizmin hüküm sürdüğü dönem.

Merkantilizmin kökeni “merkant” kelimesinden gelmekte olup Latince tüccar anlamına gelmektedir. 16. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ekonomik bir terim olup, kısaca anlatmak gerekirse devletin zenginliğini madene bağlamıştır. Fakat merkantilizmi doğru anlamak için ortaya çıkışını, gelişimini ve devletler üzerindeki etkisini de incelemek gerekiyor.

Feodalizmin Çöküşü ve Merkantilizmin Ortaya Çıkışı

Şaşalı Roma İmparatorluğunun çöküşü ile başlayan otorite eksikliği, yüzlerce toprak beyinin kendi ufak topraklarında hüküm sürmesini kolaylaştırdı. Esasen Kutsal Roma İmparatoruna bağlı olan bu devletler, dış politikada Kutsal Roma İmparatorluğu altında birleşmişken iç politikalarda serbesttiler. Biz bu ufak devletlere feodal devletler, yani derebeylikler, ismini veriyoruz. Feodal devletler tarihte birdenbire çökmemiş, zamanla merkezi krallıklara yenik düşerek güçlerini kaybetmişlerdir. Feodalizmin çöküşü merkantilizmi ve ticaret tarihini anlamak isteyenler için oldukça önemlidir. Çünkü feodal devletleri yıkan güç olan merkezi krallıkların (örneğin Fransa Krallığı) güçlenmesini sağlayan temel etken ticaret, yani merkantilizmdir. Özellikle Haçlı Seferlerinin ardından doğu ile tanışan Venedik, Ceneviz, Pisa gibi İtalyan şehirlerinin yanı sıra Fransa, İngiltere, İspanya gibi merkezi krallıkların doğu ile ticaret yapması ve kralların da bu ticaretler üzerinden vergilendirme yoluyla para kazanması mutlak krallık rejimlerini güçlendirdi. Bunun sonucu olarak feodalizm Sanayi Devrimine kadar varlığını koruyabilse de büyük güç kaybetmiş oldu.

Rönesans ve Reform Dönemlerini halihazırda geçiren 16. yüzyıl Avrupası, çeşitli konularda fikir üretmeye ve yenilikçi hareketleri başlatmak için gayet müsaitti. İktisat biliminin doğduğu dönem olarak değerlendirebileceğimiz 16. yüzyılda John Hales, John Locke, David Hume, Adam Smith ve John Stuart Mill, Nikolas Kopernik gibi düşünürlerin ekonomi hakkındaki düşünceleri merkantilizmin kapılarını aralamış ve bunun sonucu olarak ilk ekonomi teorisi oluşturulmuş oldu.

Merkantilizm Teorisinin Amaçları ve Temel Özellikleri

  • Zenginliğin ölçü birimi değerli madenlerdir. Avrupalıların merkantilizmin hâkim olduğu dönemde coğrafi keşiflere önem vermesinin bir diğer nedeni de budur. Döneminde de para birimleri altın gibi değerli madenler kullanılarak basılıyordu. Günümüzde de devletler para basarken paranın değersizleşmesini önlemek için ellerindeki altın miktarıyla orantılı olacak şekilde para basarlar. Böylece gerektiğinde piyasaya altın satılarak para geri çekilebilir ve enflasyon denetim altında tutulabilir.
  • Merkantilizm, güçlü bir ekonomi için ihracatı en üst düzeye çıkarmak ve ithalatı en aza indirmek üzere tasarlanmış bir ekonomik politikadır. Bu sayede devletler hazinelerinde bolca değerli maden saklayabilecekti. Milletin refahı devlet hazinesinin zenginlik miktarı ile orantılı şekilde artacaktı.
  • Milli ekonomiyi savunan merkantilizm ayrıca reform hareketlerinin sonucu olarak ortaya çıkan üç büyük mezhepten Protestanlık ile de uyuşur. 16. yüzyılda Martin Luther öncülüğünde Papanın otoritesine karşı oluşturulan bu mezhepte “biriktir ama harcama” şeklinde özetlenebilecek bir görüş Tanrı’nın emri olarak kabul edilmiş ve Protestanlar tarafından uyulmuştur. Merkantilizmde de amaç bahsettiğimiz üzere ithalatı olabildiğince kısıp ihracatı arttırarak hazinede zenginliği biriktirmekti.

Merkantilizm Döneminde Osmanlı Ekonomisi ve Ticari İlişkileri

Osmanlı’nın devlet politikaları çoğunlukla gelenekçidir. Çünkü Osmanlı padişahlarının ve üst düzey bürokratlarının birçoğunun Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip etmediği ve gereken reformları gerçekleştirmediği çok açıktır. Bu tespitin en açık delilleri ise Avrupa’da gerçekleştirilen Rönesans hareketleri, coğrafi keşifler, Sanayi Devrimi gibi birçok olayın Osmanlı’da etkisinin pek görülmemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki ekonomi alanındaki merkantilizm teorisinin Osmanlı’yı derinden etkilediğini söylemek pek güçtür. Avrupa devletleri iktisadi anlayışlarını çoğunlukla merkantilizme göre şekillendirirken Osmanlı bu dönemde geleneksel ekonomi politikalarından ödün vermemiştir. Bu nedenledir ki 16. ve 18. yüzyıllar arası dönemi kapsayan merkantilizm döneminde Osmanlı’nın ticaretini değerlendirmek için Osmanlı’nın o dönemki konumunu ve ticaret yaptığı devletlerle ilişkilerini incelemek daha doğru olacaktır.

Merkantilizmin etkisinin başladığı 16. yüzyılda Osmanlı, özellikle Akdeniz de dahil olmak üzere birçok ticari yolu ve denizi kontrol ediyordu. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın hüküm sürdüğü 1522 yılında Rodos’un Haçlı şövalyelerinden alınması ile Akdeniz’de güçlenmeye başlayan Osmanlı, Kuzey Afrika’daki fetihleri ile beraber 17. yüzyıla gelindiğinde Akdeniz’de söz sahibi olan en güçlü devletlerden biriydi. Merkantilizm Avrupa’sının ticari açıdan en önemli bölgelerinden birisi ise Akdeniz’di.

Devletin kurulmasından itibaren Venedikliler, 16. yüzyıldan itibaren Fransa ve İngiltere, 16. yüzyıl sonuna doğru ise Hollandalılar ticari amaçlarla Osmanlı’nın kapısını çalmaya başladılar. Osmanlı’nın ticari dostlukları 16. yüzyılda özellikle Güney Avrupalılarla daha sıkıyken daha sonra Kuzey Batı Avrupalılar ile ilişkiler daha sıkı olmuştur. Bu dönem içinde Osmanlı 1569’da Fransa’ya, 1580’de İngiltere’ye ve 1612’de Hollanda’ya kapitülasyonlar vermiştir.

Merkantilizme Tepki Olarak Ortaya Çıkan İktisadi Düşünceler

  • Mutlak Üstünlükler Teorisi: Adam Smith tarafından Ulusların Zenginliği kitabında oluşturulmuştur. Dış ticarette ithalatın yapılmasının zorunlu olduğu ve her ülkenin en iyi olduğu alanda üretip satmasını ve en kötü olduğu alanda ise dışardan almasını savunmuştur.
  • Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi: David Ricardo tarafından Ekonomi Politik adlı kitabında oluşturulmuştur. Dış ticarette ithalatın yapılmasının zorunlu olduğu ancak karşılaştırmalı olarak en verimli olduğu alanda üretip satmasını ve iyi olsa bile sektörler arasında karşılaştırmalı olarak en verimsiz olduğu alanda ise dışardan almasını savunmuştur.

Merkantilizmin hedeflediği en düşük seviyede ithalat, en yüksek seviyede ihracat ilkesinin devletlerin tümü tarafından gerçekleştirilemeyeceği ve bu ilkenin her zaman faydalı olmayacağını savunan düşünürler zamanla bir araya gelerek liberalizm iktisadi teorisini oluşturdular. Bunun sonucunda da günümüzde adını sıkça duyduğumuz kapitalizm oluştu. Kısacası 15. yüzyılda başlayan iktisadi fikir akımları zamanla değişerek günümüzü dahi etkilemeyi başardı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ankara, 2007.

Immanuel Wallerstein, çev. Faruk Tabak, Osmanlı İmparatorluğu, Akdeniz ve Avrupa Dünya Ekonomisi, Osmanlı, Cilt 3.

Mehmet Bulut, 17. Yüzyılın İlk yarısında Hollandalı Tüccarların Osmanlı Bölgesinde ki Faaliyetleri, Osmanlı, Cilt 3.

Mehmet Bulut, XVII. Yüzyılda Osmanlılar ve Merkantilistler, Ekonomik Yaklaşım.

Braudel, Fernand (1979), “The Wheels of Commerce”, Civilization and Capitalism 15th–18th Century

Brezis, Elise S. (2003), “Mercantilism”, The Oxford Encyclopedia of Economic History, Oxford University Press

[/vc_toggle]

Salvador Allende: Seçimle Başa Gelen İlk Marksist Devlet Başkanı

Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Sovyetlere karşı komünizmle mücadele adına dünyanın pek çok ülkesinde siyasi istikrarsızlık ve darbelere sebep olduğunu artık biliyoruz. Bu ülkelerden biri de Şili’ydi. Latin Amerika’da Küba Devrimi ile beraber sosyalizmin ve sosyalist yönetim ilkelerini savunan kesimlerin sayısının çoğalmasıyla pek çok ülkede halkın, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden yakındığı bir dönemde Şili sosyalizminin sesi duyulur olmaya başlamıştı. Şili’de sosyalizmin sesine öncülük eden isim ise Salvador Allende idi.

Salvador Allende

1908 Şili doğumlu olan Salvador Allende, varlıklı bir ailede yetişmiş olmasına rağmen yaşamını Şili halkının ekonomik ve sosyal eşitsizliklere karşı sürdürmüş olduğu emek mücadelesinin bir parçası olarak geçirmiştir. Lise yıllarında Marksist düşünceyle tanışan Allende, bu ilgisi üzerine kendini geliştirmeye başlamıştır. Lise yıllarının ardından 1926 yılında Şili Üniversitesi’nde tıp eğitimine başlamış ve politikaya da bu dönemde atılmıştı. “1930 yılına gelindiğinde ise Allende, popülaritesi iyice artmış bir öğrenciydi ve o dönem Şili Öğrenci Federasyonu başkan yardımcısı olmuştu.”1 Öğrenci federasyonunun çatısı altında fikirlerini belirtmekten yana bir çekince duymayan Salvador Allende, Diktatör Carlos İbanez hakkındaki görüşlerini açıkça belirtiyor ve belirli çevrelerce hedef konuma geliyordu. Nitekim ilerleyen günlerde tutuklanıp okulundan uzaklaştırılmış ve İbanez’in ülkeyi terk etmesiyle kısa bir süre sonra tekrardan özgürlüğüne kavuşmuştu. Diktatör Carlos İbanez’e ayrıca değinecek olursak; ülkesinde yarattığı sermayeye bağımlı ekonomi anlayışının 1929 ekonomik krizi sonrasında büyük bir çıkmaza girmesi ve sanayinin çöküntüye uğraması Şili halkının bu durumdan dolayı kendisine büyük bir öfke duymasına sebep olmuştu. Yaşananların aleyhine işlediğini fark eden İbanez, 1931 yılında Arjantin’e kaçarak Salvador Allende’nin aktif siyasi hayatına yeni bir perde açacak olan süreci başlatmış oldu. Allende, 1932 yılında tıp eğitimini bitirmiş ama mesleğini çok kısa bir süre icra etmiştir. Sonraki yıllarda ise arkadaşlarıyla Sosyalist Parti kurucuları arasında yer alıp parti içerisinde çeşitli sorumluluklar almış ve devamında 1937 yılında milletvekili seçilip toplumla ilişkisini başlattığı döneme girmiştir. Ancak Salvador Allende’nin “toplumla asıl ilişkisi, 1939’da UP hükümetinin sağlık bakanı olmasıyla başlamıştı.”2 “1943’te Sosyalist Parti genel sekreterliğine getirilmiş ve 1945’te senatör seçilmişti. 1952, 1958 ve 1964 başkanlık seçimlerine solun ortak başkan adayı olarak katıldıysa da başarı sağlayamadı.”3 Seçimle başa gelen ilk marksist lider unvanını kazandığı yıl ise 1970’ti. 1970 yılındaki başkanlık seçimlerinde, Şili’deki sol partilerin çoğunluğunun oluşturduğu koalisyon partisi Unidad Popular (Halk Birliği) ile seçime giren Salvador Allende, bu kez Şili devlet başkanı olmuştu.

Unidad Popular (Halk Birliği)

Unidad Popular sol partilerin büyük çoğunluğuyla oluşturulan bir koalisyon partisiydi. Halk Birliği, Şili halkını sosyalist ilkelerce yönetmek ve ekonomik olarak kalkınmasını sağlamak adına uzun süre boyunca muhalefet olarak giriştiği mücadeleyi sonunda kazanmıştı. Şüphesiz Latin Amerika kıtasında tarihsel açıdan süregelen kitle dönüşümlerinden birini de başlatmışlardı. “Toplumsal mücadelelerin 20.yüzyıl boyunca hiç hız kesmeden ilerlediği Latin Amerika kıtasında, Şili’de Salvador Allende ve Unidad Popular iktidarı dönemi kuşkusuz özel bir önemi hakediyor. Zira bu dönem, dünya tarihinde ilk defa seçimle iş başına gelmiş bir hükümetin bir toplumsal düzen olarak sosyalizme barışçı ve aşamalı bir şekilde geçme çabasına tanıklık etmiştir.”4 Latin Amerika’da Küba Devriminin bölgede yayılma ihtimali ABD için kabul edilemez olduğu gibi askeri yönetimlere karşı ilgi duymasına da sebep olmuştu. Zira askeri rejimleri komünizm karşıtı blok olarak görüyor ve politikalarına destek veriyordu. Şili’de de Unidad Popular’ın sosyalist yöntemlerle ülkeyi yönetme arzusu ABD tarafında tepki ile karşılanmıştı. Aynı zamanda “Fidel Castro’nun Şili’ye gelmesi, mevcut hükümetin devletleştirme çalışmaları ve Unidad Popular’ın Marksist etkilere sahip olması ABD’de ciddi bir rahatsızlığa neden olmuştur (Bozkurt, 2013: 11).”5 Nitekim uygulanan devletleştirme politikalarının ABD tarafında ekonomik ambargolarla cevaplanması Şili ekonomisini zorlamaya ve çıkmaza sokmaya başlamıştı. Parti içerisindeki ayrımlarla boğuşmaya başlayan Unidad Popular hükümeti, aynı zaman içerisinde muhafazakâr ve milliyetçi kesim tarafından düzenlenen protestoların başlamasıyla siyasi olarak da bir çıkmaz içerisinde buluyordu kendisini. Süregelen siyasi kargaşa 1973’te ABD destekli General Augusto Pinochet’in darbesiyle Unidad Popular ve Salvador Allende’nin hükümetini devrilmesiyle devam etmişti.

Salvador Allende’nin Başkanlık Dönemi ve Uyguladığı Politikalar

Salvador Allende hükümeti sosyalist yönetim anlayışı gereği öncelikli olarak kamulaştırma girişimlerine başlayacağını seçim kampanyaları boyunca Şili halkına anlatmış ve yoksul, ekonomik olarak zor durumda olan, Şili halkına değişim sözü vermişti. Bu politikalara değinecek olursak; “tamamı ABD şirketlerinde olan Şili bakır maddelerini ve bankaları millileştirdi. Asgari ücreti arttırdı, işçi ücretlerini, küçük memurların aylıklarını yükseltti. Toprak ve tarım reformuyla topraksız köylüye toprak dağıttı, bedava tohum ve gübre verdi. Özellikle toplumun en yoksul kesimi için sosyal güvenlik, gıda yardımı, asgari geçim yardımı getirdi, yüksek devlet memurlarının aylıklarına sınır koydu, yaşlılara ve çocuklara yiyecek, içecek olarak beslenme yardımı yaptı. 15 yaşın altındaki çocuklara her gün parasız süt dağıttı.”6 Özellikle çocuklar ve yoksullar üzerine politikalarıyla dikkat çeken Allende, bu dönemde yoksul halk için sosyal konut inşası ve okuma-yazma seferberliği gibi girişimlerde de bulunmuştur. Ayrıca okullar inşa etmiş ve Şili’nin pek çok bölgesinde fırsat eşitsizliğine maruz kalmaksızın toplumun her kesiminden çocuğun eğitim alabilmesi için çaba sarf etmiştir. Ancak bu dönem içerisinde ABD özellikle bakır madenlerinin kamulaştırılması sonucu büyük tepki göstermiş ve ekonomik yaptırım tehdidinde bulunmuştu. Tehditler Salvador Allende ve UP hükümeti için sadece ABD’den gelmiyordu. Allende her ne kadar başkanlık sıfatıyla geniş yetkilere sahip olsa da parlamentodaki çoğunluğa sahip olamayışı kendisini hayli zorluyordu. Aynı zamanda burjuvanın Allende’nin politikalarından memnun olmayışı ve muhalefeti desteklemesi de bir başka sorundu.

“İlk yıl yüzde 8.3 büyüme oranıyla başarılı bir ekonomik çıkış sağlandıysa da, uluslararası kredi kurumlarının Şili’ye vereceği kredileri ABD’nin bloke etmesi, Şili’nin ihtiyacı olan makine parçalarının ithalatını engellemesi, muhalefetin ekonomide yıkıcılığa girişerek temel ürünleri piyasadan çekmesi sonucu ekonomide kötüleşme başladı. 1972’de enflasyon yüzde 142’ye kadar çıktı. Dünya piyasalarında bakırın fiyatının üçte bir gibi yüksek oranda-ve birdenbire-düşmesi de Allende ekonomisi için ağır bir darbe oldu.”7 Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen 1973 seçimlerinde Allende ve partisi oyların yüzde 45’ini alarak büyük bir başarı kazanmıştı. Ancak bu durum ülkenin büyük bir kargaşaya sürüklendiği gerçeğini değiştirmiyordu. “Ülkedeki siyasi provokasyonlar kargaşayı ve güvensizlik ortamını şiddetlendirmişti. Bir zırhlı alay 29 Haziran 1973 günü, Cumhurbaşkanlığı Sarayı La Moneda’yı kuşattı. Darbe teşebbüsü hedefine ulaşamadı, ama hem istikrarsızlığı arttırmak hem de herhangi bir askeri müdahale ihtimalini yakınlaştırmak (olağanlaştırmak) bakımından işlev görmüştü.”8 Darbe girişiminin bastırılmasının ardında Genelkurmay Başkanı Pratts istifa etmiş ve yerine General Augusto Pinochet gelmişti.

1973 Şili Darbesi

11 Eylül 1973 Allende hükümeti için kargaşanın, ülkedeki kaosun ve taraflar arasındaki çekişmenin zirveye çıktığı gündü. Göreve gelir gelmez ABD’nin Allende hükümetini yıldırma ve devirme çabaları nihayetlendirilmişti. CIA destekli General Augusto Pinochet liderliğinde ordunun hükümeti darbeyle devirdiği 11 Eylül günü, tabiri caizse Şili sokaklarında darbenin kanlı yüzünü gösterdiği gündü. Dünya kamuoyunda tarafından bir darbe olarak görülen bu olayı General Pinochet için bir savaş olarak görülüyordu. Nitekim sokaklara çıkan tanklar ateş açıyor, savaş uçakları ise hükümet binalarını bombalıyordu. Başkent Santiago gerçek bir savaş bölgesi ilan edilmişti. General Pinochet, Allende’ye istifa etmesi halinde istediği ülkeye gidebileceğini söylese de Allende bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Pinochet, başkanlık sarayını kuşatılması emrini vermiştir.

Başkanlık sarayını savunmaya çalışan Allende ve arkadaşları hayli zorlu bir mücadeleye girişmişlerdi. Son görüntüsünde elinde Fidel Castro’dan hediye aldığı bir Ak-47 ile başkanlık sarayını savunacağını ilan eden Allende, radyodan Şili halkına son kez seslenip “Şili halkına olan sadakatimi hayatımla ödeyeceğim” diyerek mücadelesindeki kararlığını herkese göstermiştir.

O sırada Pinochet ise hava kuvvetlerine başkanlık sarayını bombalama emrini vermişti. Havalanan uçaklar başkanlık sarayını bombalıyor ve “başkanlık sarayı alev alev yanıyordu, Allende’nin kefene sarılı bedeni bir sedyeyle taşınıyor ve en yakın arkadaşları silahların namlularından çıkan kurşunlara hedef olup sokaklara seriliyorlardı. Allende’nin ölümü, kabinenin ele geçirilmesi ve kitlesel bir direniş olmaması sebebiyle darbe/savaş öğle sonrası sona erdi.”9 Ölü bulunan Başkan Allende’nin intihar ettiği söylendi ve yüzlerce Allende yanlısı bu günlerde öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Şili Ulusal Stadyumu adeta bir toplama kapına dönüştürüldü Tüm devlet birimleri askerî birlikler tarafından işgal edildi. Tüm devlet yetkilerini, cunta lideri olarak General Augusto Pinochet devraldı ve bir askerî dikta rejimi kurdu. Pinochet’in iktidarı ele geçirmesiyle, yeni yönetim daha önceki devletleştirmeleri, önemli bakır madeni Chuquicamata hariç olmak üzere geri aldı. Neoliberal bir ekonomi politikası izlerken, tüm sendikal hakları da geri aldı. Bu ekonomi politikalarıyla beraber zengin ile fakir arasında fark daha da belirginleşmeye başladı.10 Pinochet, Şili halkının acı dolu dönemlerinin baş aktörü olmuştu.

Sonuç

Latin Amerika’da barışçı yollarla kademeli olarak sosyalizme geçiş idealine sahip olan Allende ve UP hükümeti, yarattıkları etki bakımında dünya siyasi tarihinde kalıcı etkiler bırakmışlardır. 1973 yılında CIA destekli Pinochet tarafından Allende ve Şilili sosyalistlere karşı yapılan darbe, Latin Amerika’da adeta bir karşı devrim hareketinin başlangıcı olmuştu. ABD, Şili darbesinden sonra Latin Amerika ülkelerinde komünizmin yayılmasını önlemek adına ABD menfaatlerine uymayan pek çok politikacıyı suikast ve darbe yöntemiyle sindirmeye çalışmıştır. Anti komünist blok olarak gördüğü askeri rejimlere desteğini sürdürmeye devam etmiştir. Ancak Sovyetler Birliğinin dağılıp soğuk savaşın son bulması ile Latin Amerika’da uyguladığı bu baskıcı politikası, kıtada egemen güç haline gelmesi nedeniyle komünizm karşıtı görünümünden terör ve iç kargaşa ile sağladığı kazanımlarına dayalı adeta kıta sömürgesi idealine dönüşmüştü. Tüm bunlara rağmen Uruguay’da Jose Mujica’nın devlet başkanı olması, Venezuela’da Chavez döneminin yaşanması gibi ABD’nin Latin Amerika halklarının iradesini yok sayan politikalarına karşı duran yönetimlerin de başa geçtiğini söyleyebiliriz.

Tarihin farklı dönemlerinde Latin Amerika’da silahlı veyahut da pasif kitlesel her bir eylem tüm kıta için itici güç olmuştur. Bunun farkında olan Salvador Allende, topluma seslendiği her bir anda toplumsal değişim adına Şili halkını harekete geçiren büyük bir motivasyona sahipti. Ve bu durum süregelen mücadelesinde kendisini seçimle başa gelen ilk marksist devlet başkanı yapmıştı. Salvador Allende’nin mücadelesi gerek egemen güçlerin gerekse cunta yönetimlerinin kalıcı olarak Latin Amerika halklarının üzerinde tahakküm kurmasının mümkün olmadığına ve Latin Amerika halklarının özgürlüklerini direnişleri ile yücelttiklerine dair önemli bir kanıttı.

Mahsun Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

“Salvador Allende”, https://www.biyografi.info/kisi/salvador-allende

“Salvador Allende”, https://nupel.net/temel-demirer-dunden-bugune-silide-ne-ler-oluyor-66941h.html

“Salvador Allende”, https://www.biyografi.info/kisi/salvador-allende

Özgür Balkılıç, “Şili Sosyalist Deneyiminin (1970-1973) Ekonomi-Politiğinin Tarih Yazını Üzerine”, Mülkiye Dergisi, 2018, 42 (4), s.533

Akın Sağıroğlu, “Latin Amerika’da Asker-Siyaset İlişkisi: Arjantin ve Şili’deki Askeri Darbelerin Etkileri ve Tarafları”, Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1-2, 2016, s.41

“Salvador Allende”, https://nupel.net/temel-demirer-dunden-bugune-silide-ne-ler-oluyor-66941h.html

“Salvador Allende”, https://nupel.net/temel-demirer-dunden-bugune-silide-ne-ler-oluyor-66941h.html

“Salvador Allende”, https://nupel.net/temel-demirer-dunden-bugune-silide-ne-ler-oluyor-66941h.html
Bezirgen Hocaguliyev, “11 Eylül Şili Darbesini ve Olay Sonrası Kurulan Düzeni, İktidar ve Bireyler/Gruplar İlişkisi Açısından Değerlendirme”, s.4

Serkan Yolcu, Selim Işık,” Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Bir Vaka İncelemesi: Şili’de Yargı Denetimi”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Yıl 2017, Cilt 0 , Sayı 9, s.252

Balkılıç Özgür, “Şili Sosyalist Deneyiminin (1970-1973) Ekonomi-Politiğinin Tarih Yazını Üzerine”, Mülkiye Dergisi, 2018, 42 (4)

Hocaguliyev Bezirgen, “11 Eylül Şili Darbesini ve Olay Sonrası Kurulan Düzeni, İktidar ve Bireyler/Gruplar İlişkisi Açısından Değerlendirme”

Sağıroğlu Akın, “Latin Amerika’da Asker-Siyaset İlişkisi: Arjantin ve Şili’deki Askeri Darbelerin Etkileri ve Tarafları”, Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1-2, 2016

Yolcu Serkan, Işı Selim,” Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Bir Vaka İncelemesi: Şili’de Yargı Denetimi”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Yıl 2017, Cilt 0, Sayı 9

“Salvador Allende”, https://nupel.net/temel-demirer-dunden-bugune-silide-ne-ler-oluyor-66941h.html

“Salvador Allende”, https://www.biyografi.info/kisi/salvador-allende

[/vc_toggle]

Afrika’da Bir Dilemma: Batı Sahra

Sahravi ve Afrikalı topluluklar tarafından kurulan Batı Sahra, tarih boyunca Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Portekizliler, İspanyollar ve sayısını artırabileceğimiz birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Fakat bu medeniyetler arasında en etkili olanı sömürgecilik mantalitesi ile 18. yüzyılda bölgeyi ele geçiren İspanyol medeniyeti olmuştur.
Bu dönemde Batı Sahra’nın hemen sağında kalan Fas, Fransızlar tarafından sömürgeleştirildiği için bu iki ülkenin göbeği bir kesilmiştir diyebiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan bir terim olan, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı uyarınca iki devlet de 70’li yıllarda bağımsızlığa kavuşmuş fakat sonrasında Batı Sahra için ortaya daha büyük problemler ve çözümsüzlükler ortaya çıkmıştır…

Bu yazımızda ise yaklaşık yarım asırdır çözülemeyen Batı Sahra problemini genel hatları ile inceleyeceğiz…

Öncelikle Sahravi kelimesi Arapça’da “çöl bölgesinde yaşayan kimse” anlamına gelmekte ve bölge halkı bu isimle adlandırılmaktadır. Bölgede Fusha, yani temel Arapça’dan türetilen “Hassaniyeh” lehçesi konuşulmakta ve yaklaşık yarım milyon olan bölge nüfusunun çoğunluğu da genç nüfustan oluşmaktadır.

1884 yılında İspanyollar tarafından sömürge ve kolonileştirme süreci başlatılan Batı Sahra’da, sürecin ilerlemesi ile birlikte bölge halkının egemenlik arzusu ve sömürgeye karşı direniş faaliyetleri ayyuka çıkmıştır ve bu sorunun temelinde aslında bir bağımsızlık mücadelesinden söz edebiliriz.

Bölgenin yerel halkı Sahraviler, kendi bağımsız devletlerini kurmak amacıyla Moritanya’da Polisario adıyla bilinen bir direniş örgütü kurmuş ve 1973 yılında önce İspanyollara karşı mücadele etmişlerdir. 1975 yılında Uluslararası Adalet Divanı’nın bölge halkı Sahraviler’e Selfdeterminasyon hakkını tanınması yönünde görüşünü bildirmesinin ardından ise Batı Sahra bağımsızlığını 1976 yılında ilan etmiştir. Bu bağımsızlık ilanının hemen ardından bölgenin bir kısmını Moritanya, diğer kısmını ise Fas Krallığı işgal etmiştir. Moritanya, 10 Ağustos 1979 günü Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti yönetimiyle anlaşmış, ardından yeni bağımsız devleti tanıdıktan sonra himayesine aldığı bölgelerden çekilmiştir. Buna müteakip olarak ise Polisario direniş cephesi 1976’dan 1991 yılına kadar ise Fas Krallığına karşı etkin bir mücadele göstermiştir.

Fas’ın yerel yönetim politikalarını, ileri bölgeselleşmenin haliyle ademimerkeziyetçi yapının sağlanması ve tüm ülke geneline yayılması girişimi olarak ifade etmek mümkündür. Fakat bu “genel” politikanın yanında Rabat tarafından Batı Sahra’ya yönelik “özel/spesifik” siyaset de takip edilmektedir. Fas; yerel yönetim politikalarının devletin modernleşmesini amaçladığını açıklasa da aslında bahse konu siyasetle Batı Sahra’da self-determinasyon hakkının dış seçeneklerinden biri olan ayrılığın çalıştırılmasının yani Batı Sahra’nın bağımsız bir devlete sahip olmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. İleri bölgeselleşmenin önemli bir unsuru olarak nitelendirilen 2011 tarihli Anayasa bu yönde örnek olarak kullanılabilir. Adı geçen reformla aynı zamanda Batı Sahra’ya dair özerklik paketinin resmî bir çerçeveye oturtulması amaçlanmıştır. Buna ilaveten farklı paketlerle reform sürecini ve momentumunu siyasi gündeminde tutmaktadır. Batı Sahra sorunundaki çözümsüzlüğü özerklik, yetki devri, kalkınmada bölgesel eşitliğin sağlanması, idarî modernleşme gibi konularla ve Yeni Kalkınma Planı gibi ekonomik kalkınma odaklı programla yerel yönetim reformuna dahil ederek iç kamuoyundan destek almayı amaçlamaktadır. Fas, Batı Sahra’ya dair getirdiği çözüm önerilerine uluslararası kesimin de desteğini, onayını almak istemektedir.  [1]

Fas Krallığı neredeyse yarım asır gibi bir süreye ulaşacak olan bu düğümde ise Polisario’ya geçit vermemek için 1980-87 yılları arasında Fas duvarını örmüştür. Duvarın uzunluğu 2.700 metre olmakla birlikte Çin Seddi’nin ardından uzunluk olarak ikinci sırada yer alır. Ayrıca Fas’ın Batı Sahra’yı ele geçirmesi uluslararası arenada kabul edilmezken iki taraftaki anlaşmazlıkta çözülemediği için bölge, kendini yönetemeyen toprak statüsünde görünmektedir. Fakat, Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti  40 devlet tarafından tanınmıştır.

Batı Sahra Konusunda Birleşmiş Milletler

Afrika Birliği, BM gibi kuruluşlar ve birlikler konuya direkt yahut dolaylı olarak müdahil olmuştur fakat diğer ilgili kurum ve kuruluşlar bu konu üzerinde yeterli ilgiyi ve hassasiyeti oluşturmadıkları için Batı Sahra sorunu hâlâ çözümlenmiş değildir. Birleşmiş Milletler Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyetini ve Polisario Direnişini tanımıyor, bu sonuç ise bağımsızlığın tanınmamasına yol açıyor ve aynı zamanda çözümsüzlüğü de beraberinde getirerek adeta Birleşmiş Milletleri çözümsüzlüğün müsebbibi haline getiriyor. Birleşmiş Milletler 1991 yılında yaptığı ara buluculuk ve savaşı nihayetlendirip ülkeyi referanduma götürme kararı dışında herhangi bir aksiyon almamıştır ve 1991 yılından günümüze bölgede herhangi bir referandum yapılmamakla birlikte Arap Birliği de Polisario ve Batı Sahra hükümetini tanımamaktadır.

Türkiye Açısından Batı Sahra Sorunu

Türkiye Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır. Fakat bu konuda çekimser bir tutum sergileyen ülkemiz Fas Krallığına da herhangi bir destek vermemekte olup konunun uluslararası platformlarda çözülmesi beklentisindedir.

Sonuç

Yaklaşık 50 yıldır çözüm bekleyen Batı Sahra’da Fas krallığı hali hazırda Balıkçılık ve fosfat madenciliğinin yanı sıra petrol de aramaya başlamıştır. Bu hamleler Fas Krallığı’nın bölgeden vazgeçmediğini ve vazgeçmemekte kararlı olduğunun açık bir göstergesidir fakat bölgenin temsilcisi olan Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti de sorunun diğer tarafında durmaktadır ve bu iki taraf halen çözüm bulabilmiş değillerdir. Bunlara ek olarak Cezayir’de mülteci kamplarında yaşayan 90.000 mağdur bölge insanı bu çözümsüzlükten en fazla etkilenen kitle olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun yıllardır bir çözüm aranan bu sorun günümüzde çözülecek gibi görünmüyor ve maalesef daha uzun yıllar boyunca da gündemde kalacaktır..

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.gzt.com/mecra/yarim-asirlik-sorun-bati-sahra-sorunu-3459380

Lakhal ve ark., 2006, s 340

Testing Morocco’s Local Governance Policies through Western Sahara’s Self-Determination Ceren Gürseler1

Mohammed Cherkaoui, The Four-Approach Dilemma of the Western Sahara Conflict

[1] Lakhal ve ark., 2006, s 340

[/vc_toggle]

1959-1996 Yılları Arasında Türkiye – AB İlişkileri

Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin temeli 1959 yılına dayanmaktadır. Türkiye 1945 sonrası uluslararası konjonktür içinde Batı çizgisi hizasında yer almaya başlamış ve bu doğrultuda 31 Temmuz 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ( AET ) başvuruda bulunmuştur.  Daha sonra 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın nihai hedefi olan gümrük birliği 1996 yılında resmen yürürlüğe girmiştir.

Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri Kronolojisi (1959-1996)[1]

1959

31 Temmuz: Türkiye, AET’ye başvurdu.

1963

12 Eylül: Türkiye-AET Ortaklık (Ankara) Anlaşması imzalandı.

1964

1 Aralık: 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması yürürlüğe girdi.

1970

23 Kasım: 1963 Ortaklık (Ankara) Antlaşması’nda Gümrük Birliği sürecinin ikinci aşaması olarak öngörülen “Geçiş Dönemi”ni başlatan Katma Protokol imzalandı.

1971

1 Eylül: Katma Protokol’ün ticari hükümleri “Geçici Anlaşma” ile yürürlüğe konuldu. Böylece AET’nin Türkiye’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları (tekstil ürünleri hariç) kaldırıldı.

1973

1 Ocak: Katma Protokol yürürlüğe girdi.

30 Haziran: Türkiye ve AET, aralarındaki 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nı yeni üyeler İngiltere, İrlanda ve Danimarka’ya genişleten Tamamlayıcı Protokol imzalandı.

1982

22 Ocak: Avrupa Toplulukları, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takiben 1983’te yapılacak seçimler öncesinde demokrasiye geçiş çağrısıyla 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nı askıya aldı.

1986

16 Eylül: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi’nin toplanmasıyla dondurulan ilişkiler yeniden canlandırıldı.

1987

14 Nisan: Türkiye, AET, AKÇT ve EURATOM’a ayrı ayrı tam üyelik başvurusu yaptı.

1989

18 Aralık: Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin tam üyelik başvurusu konusunda “Avis” olarak da bilinen “Görüş ”ünü yayınladı. AET’nin kendi iç pazarını tamamlayacağı 1992’den önce yeni bir üye kabul edemeyeceği ilan edildi. Ayrıca Türkiye’nin üyelikten önce ekonomik, toplumsal ve siyasi alanlarda atması gereken adımlar olduğu belirtildi.

1990

6 Haziran: Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan ve Türkiye’yle her alanda işbirliğinin hızlandırılması konusundaki önlemleri içeren “İşbirliği Paketi” onay için Avrupa Konseyi’ne sunuldu.

1994

30 Temmuz: Avrupa Komisyonu, Gümrük Birliği’nin 1963 Ortaklık (Ankara) Anlaşması’nda belirtildiği gibi gerçekleşmesini sağlayacak ilkeleri belirledi.

1995

6 Mart: Brüksel’de yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında I/95 sayılı karar alındı. Tam adı “Gümrük Birliğinin Son Döneminin Uygulanmaya Konmasına ilişkin 1/95 Sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı” olan bu kararla “Geçiş Dönemi” tamamlandı ve 1 Ocak 1996 itibariyle Türkiye-AB Gümrük Birliği tesis edildi.

13 Aralık: 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı, Avrupa Parlamentosu tarafından onaylandı.

1996

1 Ocak: Sanayi ürünleriyle işlenmiş tarım ürünlerini kapsayan Gümrük Birliği resmen yürürlüğe girdi.

İlişkilerin Tarihsel Gelişim Süreci

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinin tarihsel gelişimine bakmadan önce batılılaşma hareketlerinin temeline bakmak gerekmektedir. Osmanlı Devleti’nde 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan batılılaşma hareketleri 1856 Islahat Fermanı ile devam etmiş ve bu dönem Osmanlı’nın yönünü Batı’ya çevirdiği yıllar olmuştur.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’ne tehdidine karşı ABD liderliğinde kurulan askeri ittifak örgütü NATO’ya 1952’de Yunanistan’la birlikte üye olmuştur. Öte yandan, ekonomisini toparlama arayışlarına başlayan Batı Avrupa’da da önce Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) (1951) sonra da Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) (1957) kurulmuştur.[2]

AET’nin kurulmasının ardından Türkiye,  31 Temmuz 1959 tarihinde Topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Türkiye, AET üyeliği başvurusunu, Yunanistan’ın başvurusu üzerine gerçekleştirmiştir. Bunun en önemli nedeni; Batı dünyası içinde Yunanistan’ın daha etkin bir konuma gelmesini engelleme politikasıdır. Bu nedenle Yunanistan’ın 15 Temmuz 1959 tarihli başvurusundan tam 15 gün sonra, Türkiye başvurusunu yapmıştır.

Gereken incelemeleri yaptıktan sonra Topluluk Konseyi başvuruyla ilgili olarak, 11 Eylül 1959’da Komisyon’a Türkiye ile görüşmeleri yürütmesi için yetki verilmesini kararlaştırmıştır. Bunun üzerine başlayan görüşmelerin Ankara Anlaşması’nın imzası ile sonuçlanması tam 4 yıl sürmüştür.[3] Bunu sebebi; 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Türkiye ile AET arasındaki ilişkilere bir mola verilmesi zorunlu oldu. Aynı zamanda Fransa o dönemde İngiltere adaylığını da veto ediyordu. 1960 darbesinin ardından idamlardan dolayı Türkiye’yi de veto etmişti. 1960’lardan sonra idamlar onandı. Fransa vetosunu kaldırmadı. Ve böylece Türkiye – AET ilişkileri 1963’e kadar askıya alınmış oldu.

25 Haziran 1963’te Komisyon’un ve Türk hükümetinin temsilcileri tarafından Brüksel’de Ortaklık Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma 12 Eylül 1963’te İnönü Hükümeti ve Topluluk yetkilileri arasında Ankara’da imzalanıp 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girmiştir.[4]

Ankara Anlaşmasının imzlanması
Anlaşmayı imzalayan Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin

[5]

Ankara Anlaşması’nın 3 aşaması:[6]

  1. Hazırlık Dönemi: Anlaşmaya göre 5 yıl olarak öngörülen fakat görüşmelerin uzaması nedeniyle 8 yıl sürerek 1 Aralık 1964 – 31 Aralık 1972 tarihleri arasını kapsayan bu dönemde, Topluluk üstleneceği tek taraflı yükümlülüklerle Türk ekonomisini güçlendirmeyi ve Gümrük Birliği’ne geçişe hazır duruma getirmeyi taahhüt etmiştir. Topluluğun Geçici Protokol ile saptanmış bazı tarım ürünlerine ithal kolaylıkları tanımasının ve I. Mali Protokolün etkileri, 1958-64 döneminde düşmekte olan AET’nin Türkiye’nin dış ticaretindeki payının 1964-72 dönemindeki artışı ile görülür.
  2. Geçiş Dönemi: 1 Ocak 1973’te Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan bu dönemde taraflar karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esasına dayanarak, sanayi ürünleri ticaretinde Gümrük Birliği’nin kurulmasını hedeflemişlerdir. Topluluk, pamuk ipliği, pamuklu dokuma ve rafine petrol ürünleri hariç, Türk sanayi ürünlerine gümrük vergilerini ve kısıtlamaları derhal kaldırırken, bazı tarım ürünlerine de ithal kolaylıkları sağlamıştır. Türkiye ise AET menşeli sanayi ürünlerine uyguladığı gümrükleri kademeli şekilde 12 yılda kaldırmayı öngörmüş, korunması gereken hassas sanayi ürünleri içinse bu süreyi 22 yıla uzatmıştır.
  3. Son Dönem: Türkiye ile AET arasındaki ortaklık ilişkisindeki son dönem Ankara Anlaşması’nın 5. maddesinde şu şekilde vurgulanır: “Son dönem gümrük birliğine dayanır ve Akit Tarafların ekonomi politikaları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini gerektirir.

Ankara Anlaşması’nın 2. maddesinde Anlaşma’nın amacı şöyle belirtilmektedir: “Türkiye ekonomisinin hızlı kalkınmasını ve Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam koşullarının yükseltilmesini sağlama gereğini göz önünde bulundurarak, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi özendirmektir.”[7]

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır. [8]

13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol ile birlikte, Ankara Anlaşması’nda öngörülen hazırlık dönemi sona ermiş ve “Geçiş Dönemi “ne ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür.

1971 yılı itibarıyla, Katma Protokol çerçevesinde, Topluluk, bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi mallarına uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırlamıştır. Buna karşılık, Türkiye’nin AB kaynaklı sanayi ürünlerinde gümrük vergilerini tedricen sıfırlaması öngörülmüş ve böylece Gümrük Birliği’nin fiilen yürürlüğe girmesi için 22 yıllık bir süre tanınmıştır.[9]

Türkiye-AB ilişkileri, 1970’li yılların başından 1980’lerin ikinci yarısına kadar, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı istikrarsız bir gelişim sergilemiştir. Özetle;

– 31 Temmuz 1959 yılında yapılan Ortaklık Başvurusu,

– 27 Mayıs 1960 İhtilali ve sonrasında yaşananlar,

– 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası ve gelişmeler,

– 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı,

– 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ilişkilerin seyrini bozmuştur.

Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde, Ankara Anlaşması’nda öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden, üyelik başvurusunda bulunmuştur. Komisyon, bu başvuru ile ilgili görüşünü 18 Aralık 1989’da açıklamış ve kendi iç bütünleşmesini tamamlamadan Topluluğun yeni bir üyeyi kabul edemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, Türkiye’nin, Topluluğa katılmaya ehil olmakla birlikte, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu nedenle, üyelik müzakerelerinin açılması için bir tarih belirlenmemesi ve Ortaklık Anlaşması çerçevesinde ilişkilerin geliştirilmesi önerilmiştir.

Bu öneri Türkiye tarafından da olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliği’nin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece, Türkiye-AB Ortaklık İlişkisinin “Son Dönemi “ne geçilmiştir. Gümrük Birliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin en önemli aşamalarından biridir ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ayrı bir boyut kazandırmıştır.[10]

İlişkilerde İkinci Aşama: Katma Protokolün Yürürlüğe Girmesi

Hazırlık Dönemi boyunca Türkiye Topluluğa karşı herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir. Hazırlık Döneminin ardından Geçiş Dönemini başlatacak olan Katma Protokol’ün TBMM’de onaylanması sırasında Adalet Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi üyeleri olumlu oy kullanırlarken Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Parti üyeleri, Türkiye’nin Geçiş Döneminin getireceği ekonomik yükümlülükleri üstlenemeyeceğini savunarak Katma Protokol’e ret oyu vermişlerdir.[11]

13 Kasım 1970’te “Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol” taraflarca imzalanmıştır. Katma Protokol 1973 yılında yürürlüğe girmiştir.[12]

İlgili protokolün I. Kısmı, “Malların Serbest Dolaşımı”; II. Kısmı, “ Kişilerin ve Hizmetlerin Dolaşımı”;  III. Kısmı, “ Ekonomi Politikalarının Yaklaştırılması” ile ilgilidir.[13]

1970’li yıllarda Türkiye’yi etkileyen iç ve dış dinamikler ve yaşanan ekonomik sıkıntılar ile terörle mücadele, ülkemizin Avrupa Topluluğu’nun evrimine uyum sağlamasını da zorlaştırmıştır. 1973 yılı petrol krizinin ardından yaşanan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle Türkiye, 1971’de imzalanan Katma Protokolde öngörülen gümrük birliğine geçiş sürecinin kısa olduğunu düşünmüş; bu durumun, sanayileşmesini ve ithal ikamesine dayalı kalkınma stratejisini olumsuz etkileyeceğini değerlendirmiştir. Netice itibariyle Türkiye, 1978 yılında Avrupa Topluluğu’ndan, gümrük birliği ilişkisinin gözden geçirilmesini talep etmiş ve beş yıllık ek bir süre istemiştir. Böylece, Türkiye ve Yunanistan’ın Toplulukla o zamana değin eşit ve dengeli şekilde yürüyen ilişkileri de farklılaşmaya başlamıştır.[14]

Yunanistan ile Avrupa Topluluğu(AT)  arasında 28 Mayıs 1979 tarihinde Katılım Antlaşması imzalanmış ve 1 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yunanistan’ın da Topluluğa katılmasıyla üye sayısı 10’a çıkmıştır. AT, aynı dönemde Türkiye’ye Yunanistan ile beraber üyelik için başvurmasını önermiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ise bu teklifi reddetmiştir. Ecevit bu teklifi, AT’nin ortak, Türkiye’nin ise Pazar olacağı gerekçesiyle reddetmiştir.

1980’li yıllarda, Avrupa Topluluğu’yla ilişkilerimizde, Türkiye’deki 12 Eylül askeri müdahalesinin de bir sonucu olarak, demokrasi ve insan hakları konuları ön plana çıkmıştır. Topluluk, Türkiye’de insan haklarının durumu hakkında raporlar hazırlamaya başlamıştır. 1984 yılı itibariyle Topluluk, -demokrasi alanındaki hassasiyetinden taviz vermeksizin -Ortaklık Anlaşması’nı canlandırma arayışına girmiştir. Ancak Topluluğa 1981 yılında tam üye olan Yunanistan, ilişkilerin normalleşmesini engellemiştir. Türkiye’nin 14 Nisan 1987’de yaptığı tam üyelik başvurusu da,[15] Yunanistan faktörü yanında Topluluğun dikey reform diye adlandırılan çalışmalarının ağırlık kazandığı bir döneme rastlamıştır. AB komisyonu, bu müracaatımıza 1989 yılında verdiği cevapta, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik konusundaki ehliyetini teslim etmekle birlikte, Birliğin derinleşme ve müteakip genişleme sürecinin tamamlanmasının beklenmesini, bu arada da gümrük birliğinin tamamlanmasını önermiştir.[16]

[17]

Ankara Antlaşması’nın Üçüncü Adımı: Gümrük Birliği

Gümrük Birliği, taraflar arasındaki ticarette mevcut gümrük vergileri, eş etkili vergiler ve miktar kısıtlamalarıyla, her türlü eş etkili tedbirin kaldırıldığı ve ayrıca, birlik dışında kalan üçüncü ülkelere yönelik olarak da, ortak gümrük tarifesinin uygulandığı bir ekonomik entegrasyon şekli olarak tanımlanmaktadır.[18]

Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliğinin kurallarını belirleyen ve 6 Mart 1995 tarihinde kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Ankara Anlaşması ve Katma protokolü aşan yükümlülükler ihtiva etmektedir. 1/95 sayılı OKK’da zikredilen söz konusu yükümlülüklerin bir kısmının Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi ile birlikte bir kısmının ise belirli bir geçiş dönemi zarfında tamamlanması öngörülmüştür. Hâlihazırda Karar’da öngörülen geçiş süreleri tamamlanmış bulunmaktadır.[19]

Gümrük Birliği Kararı kurumsal hükümler de içermektedir. 1/95 sayılı OKK, Gümrük Birliğinin işleyişiyle doğrudan ilgili alanlarda Türk mevzuatının Topluluk mevzuatıyla sürekli uyumu ilkesini tesis etmiş ve bu alanları, ticaret politikası, üçüncü ülkelerle imzalanan ve sanayi ürünleri itibariyle ticari boyutu olan anlaşmalar, sanayi ürünleri ticaretindeki teknik engellerin kaldırılmasına ilişkin mevzuat, rekabet, sınai ve fikri mülkiyet ile gümrük mevzuatı olarak belirlemiştir. Karar, söz konusu uyum ilkesini hayata geçirmek için temelde 3 prensibe dayanan sürekli bir danışma prosedürü öngörmüştür. Bu çerçevede,

  • Bir Gümrük Birliği Ortak Komitesi kurulması ve Komite’nin görevlerini yerine getirmesine yardım için gerekli göreceği şekilde alt komiteler ve çalışma grupları oluşturulması,
  • Komisyon, Konsey ya da Türkiye tarafından gümrük birliğinin doğrudan isleyişiyle ilgili bir mevzuat hazırlandığında ya da kabul edildiğinde, Komite içinde bir danışma ve bilgilendirme sürecinin tesis edilmesi,
  • Komisyonun teknik konularla ilgili komite toplantılarında Türk uzmanların da yer alması, karar bağlanmıştır.[20]

1/95 sayılı OKK başlıca aşağıdaki alanlarda hükümler içermektedir.

  • Malların serbest dolaşımı (taraflar arasında gümrük vergisi ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması ve Ortak Gümrük Tarifesi uyumu),
  • Teknik mevzuat uyumu,
  • Ortak Ticaret Politikası’na uyum,
  • AB’nin tercihli gümrük rejimlerinin üstlenilmesi,
  • Türkiye’nin Topluluk Ortak Tarım Politikası’na uyumu ve tarım ürünleri ticaretinde uygulanacak tercihli rejim,
  • Gümrük Kodu’na uyum ve karşılıklı idari işbirliği,
  • Yasaların yakınlaştırılması (Fikri, sınai ve ticari mülkiyetin korunması; Gümrük Birliği’nin rekabet kuralları; ticari korunma araçları; kamu alımları; vergilendirme),
  • Kurumsal hükümler (Gümrük Birliği Ortak Komitesi; danışma ve karar usulleri; uyuşmazlıkların çözümü; korunma tedbirleri).[21]

Gümrük Birliği bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır.[22]

SONUÇ

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası konjonktür ile birlikte Türkiye maruz kaldığı Sovyet tehdidi sonucu yönünü Batı’ya çevirmiş ve bunun ilk adımı olarak 1952 yılında NATO’ya katılmıştır. Artık Batı çizgisi hizasında ilerleyen Türkiye 1959 yılında AET’na başvuruda bulunarak Avrupa ile bütünleşme yolunda ilk adımlarını atmıştır. 1959 yılında başlayan süreç 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan “Ankara Antlaşması” ile ilişkilerde farklı bir boyuta evirilmiş ve nihayetinde anlaşma ile birlikte Türkiye üç aşamalı bir süreci izleyerek tam üyelik yolunda adımlar atmaya başlamıştır.

Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin tamamlanmasıyla birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan “Katma Protokol”, geçiş döneminin hükümlerini ve tarafların üstleneceği yükümlülükleri düzenlemiştir. Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan ve karşılıklı yükümlülük esasına dayanan geçiş dönemi, Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin kademeli olarak tesisini amaçlamış bulunmaktaydı.

Yunanistan’ın 1981 yılında resmen AT’na girmesinin ardından Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde AT’na tam üyelik başvurusunda bulunmuş ancak AT, Türkiye’nin ve Topluluk ’un henüz tam üyelik için hazır olmadığını öne sürerek 1989 yılında başvurusunu geri çevirmiştir.

Tüm bunların ardından ilişkileri hareketlendirmek amacıyla, 1992’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında, Gümrük Birliği’nin hazırlıklarını yapmak ve buna dair ilişkin usul ve esasları tespit etmek amacıyla bir Komite kurulmuştur. Komite çalışmalarının sonucunda, Gümrük Birliği bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DENK, Erdem “ Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri “, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2016

UYSAL, Ceren “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, 2001

KOLEKTİF, “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkileri”, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2019

İnternet Kaynakları:

Türkiye’nin Tam Üyelik Başvurusu ve Başvuruya AT Komisyonun Görüş Raporu

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ve-avrupa-birligi_ne-tam-uyelik-sureci.tr.mfa

https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/gumruk-birligi

https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ab-gumruk-birligi.tr.mfa

https://www.avrupa.info.tr/tr/gumruk-birligi-ab-ile-turkiye-arasindaki-ticareti-desteklemek-52

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-avrupa-ekonomik-toplulugu-arasinda-bir-ortaklik-yaratan-anlasma-_ankara-anlasmasi_-12-eylul-1963-.tr.mfa

https://stratejikortak.com/2016/03/turkiye-ab-iliskileri-tarihcesi.html

https://www.ab.gov.tr/p.php?e=111

https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/turkiye-ab-ortaklik-iliskisinin-kurulmasi-ankara-anlasmasi-ve-katma-protokol

http://www.mfa.gov.tr/avrupa-ekonomik-toplulugu-ile-turkiye-arasinda-ortaklik-iliskisi-kurulmasina-dair-anlasmaya-katma-protokol—23-kasim-1970.tr.mfa

[1] Erdem Denk, “ Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri “, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s.6-8.

[2] Erdem Denk, “ Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri “, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s.32

[3] Ceren Uysal, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, s.142

[4] Anlaşmanın tam metni için bkz. http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-avrupa-ekonomik-toplulugu-arasinda-bir-ortaklik-yaratan-anlasma-_ankara-anlasmasi_-12-eylul-1963-.tr.mfa ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[5] https://stratejikortak.com/2016/03/turkiye-ab-iliskileri-tarihcesi.html ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[6]   Ceren Uysal, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, s.143

[7] 1963 Tarihli Ankara Antlaşması madde: 2.

[8] https://www.ab.gov.tr/p.php?e=111 ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[9]   https://www.ab.gov.tr/p.php?e=111 ( Erişim Tarihi: 15.05.2020)

[10] https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/turkiye-ab-ortaklik-iliskisinin-kurulmasi-ankara-anlasmasi-ve-katma-protokol ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[11] Ceren Uysal, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, s.143

[12] https://www.ab.gov.tr/p.php?e=111 ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[13] Protokolün tam metni için bkz. http://www.mfa.gov.tr/avrupa-ekonomik-toplulugu-ile-turkiye-arasinda-ortaklik-iliskisi-kurulmasina-dair-anlasmaya-katma-protokol—23-kasim-1970.tr.mfa ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[14] Ceren Uysal, “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci ve Son Gelişmeler”, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, s.144-145

[15] Türkiye Cumhuriyeti, 14 Nisan 1987 tarihinde, Ankara anlaşmasından bağımsız olarak bu antlaşmada öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden bir Avrupalı bir devlet olarak; AKÇT’yi kuran antlaşmanın 98. maddesine göre AKÇT’ye, AET’yi kuran antlaşmanın 237. maddesine göre AET’ye, EURATOM’u kuran antlaşmanın 205. maddesine göre EURATOM’a,  tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Tam üyelik başvurusuna ilişkin mektup, dönemin devlet bakanı Ali Bozer tarafından, Brüksel’deki Palais Egmont sarayına, topluluk dönem başkanı ve Belçika dışişleri bakanı Leo Tindemans’a verildi. Daha sonra AET komisyonu başkanı Jacques de Lors’u ziyaret ederek, mektubun bir kopyasını ona da iletmiştir.

[16] http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ve-avrupa-birligi_ne-tam-uyelik-sureci.tr.mfa ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[17] https://twitter.com/trdispolitika/status/844119477054853120

[18] https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/gumruk-birligi ( Erişim tarihi: 15.05.2020)

[19]https://ticaret.gov.tr/data/5b87236813b8761450e18ee4/G%C3%BCmr%C3%BCk%20Birli%C4%9Fi%20Detayl%C4%B1%20Bilgi.docx

[20]https://ticaret.gov.tr/data/5b87236813b8761450e18ee4/G%C3%BCmr%C3%BCk%20Birli%C4%9Fi%20Detayl%C4%B1%20Bilgi.docx

[21] https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/gumruk-birligi

[22] http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ab-gumruk-birligi.tr.mfa

[/vc_toggle]

Müstakil Grup: Kontrollü Muhalefet

Millî Mücadele’nin askerî safhasının sona ermesinin ardından kurulan yeni Türk Devleti’nde çeşitli reformların gerçekleştirilmesi söz konusu olmuştur. Bu reformları gerçekleştirmek kadar kalıcı olmasını sağlamanın gerekliliği, Osmanlı Devleti’nden kalan acı tecrübelerden dolayı Mustafa Kemal Paşa ve ona yakın şahsiyetler tarafından reformların hızlı ve keskin şekilde yapılması manasında anlaşılmıştı. Bu noktada memleketin kurtuluşu için bir arada bulunmuş ve genellikle müttefiken kararlar almış olan Millî Mücadele’nin ana kadrosu arasında, reformların yapılma tarzı da dahil olmak üzere belirli fikir ayrılıkları meydana gelmeye başladı. Ele alacağımız yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde Millî Mücadele’nin ana kadrosunun oluşturduğu muhalefet girişiminden CHF’ye bağlı muhalefet grubu olan Müstakil Grup’a kadar muhalefet grupları incelenecektir.

Çok Partili Hayat Denemeleri ve Müstakil Grup’un Oluşturulması

Kâzım (Karabekir) Paşa, Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa gibi isimler, Mustafa Kemal Paşa’nın kurucusu ve Genel Başkanı olduğu Halk Fırkası’ndan ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adında bir muhalefet fırkası meydana getirdiler. Ancak bu fırka, Şeyh Said İsyanı’nın çıkmasının sorumlularından ve kısmen İttihatçı görünmesi nedenlerinden dolayı kapatıldı (1925). Bu hadiseden bir zaman sonra bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün yönlendirmesi ve isteğiyle Fethi Okyar tarafından açılan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın da kendini feshetmesiyle (1930) Meclis çatısı altındaki tek fırka, iktidarda olan ve devleti yöneten Cumhuriyet Halk Fırkası’ydı (sonraları Cumhuriyet Halk Partisi).

Sağdan sola: Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele.

Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat etmesinin ardından Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı olarak İsmet İnönü göreve gelmiştir. “Millî Şef” İsmet İnönü’nün CHP’nin V. Olağanüstü Kurultayı’nda yaptığı konuşmayla “Müstakil Grup” adıyla bir grup kurulmuştur. Bu tarihten önceki dönemlerde müstakil (bağımsız) vekillerin de seçilip Meclis’e girebilmesi için bazı seçim bölgelerinden CHP’ye mensup olmayan kişiler aday gösterilmiştir. Ancak bu vekiller sistem içerisinde ciddi varlık gösterememişlerdir. Hem iki çok partili hayata geçiş denemesinin de başarısız oluşu, hem de müstakil vekillerin Meclis çatısı altında belirli bir varlık gösterememeleri, bu kez CHP içinden bazı kişilerin “Müstakil Grup” adıyla bir araya getirilip yeni bir “muhalif” topluluk oluşturulmasının önünü açmıştır.

Müstakil Grup’un Çalışmaları ve Muhalefet Kavramı

Müstakil Grup, Meclis’i ve halkı çok partili hayata alıştırma, CHP’nin icraatlarını denetleme ve kontrol etme; ek olarak da Batı devletlerinin demokratik safına yaklaşma amacıyla bir nevi muhalefet partisi olması amacıyla kurulmuştur. Bununla birlikte bu grubun kurulma süreci ve hakkındaki bazı faktörler grubun bir muhalif yapı olmasının mümkün olmadığını gözler önüne sermektedir.

Grup, İsmet İnönü’nün isteği ve CHP’nin genel olarak muhalefet olgusuna verdiği önem (demokratikleşme çabaları) nedeniyle kurulmuştur. Ancak yirmi bir kişiden oluşan bu grup kurulduğu zaman grubun başkanı İsmet İnönü olmuştur. Yani cumhurbaşkanı ve iktidardaki CHP’nin Genel Başkanı, aynı anda bir muhalefet grubunun da lideri oluyordu. Bu durumun üzerine İnönü’nün atadığı Başkan Vekilliği görevine ise 1939’a kadar Gümrük ve Tekel Bakanlığı görevini üstlenmiş Ali Rana Tarhan getirilmişti. Hem iktidarın hem muhalefetin lideri olan İnönü’nün ve önceki dönemde CHP hükûmetinin bakanlığını yapmış olan Tarhan’ın idaresindeki yönetimindeki bu grup, isminin aksine müstakil bir yapıda değildir. Aslında İnönü’nün kişiliğinde CHP, direkt olarak bu grubu yönetmektedir. Bu durum, grubun ve temsilcilerinin söylemlerini doğrudan doğruya etkilemiştir.

Bu grubun çeşitli çalışmaları olmuştur. Ancak bu çalışmalar yetersiz kalmıştır. Çünkü bu yirmi bir kişi (sonraları sayıları otuz beşe yükseltilmiştir), CHP’nin grup toplantılarına katılabilmekteydiler ancak konuşma yapma haklarına sahip değildiler. Yalnızca Meclis oturumlarında söz hakları olan bu kişilerin hükûmetin bir politikasına veya önergesine karşı hep birlikte onay vermemeleri bile bu kişilerin iktidar nezdinde mimlenmesi haricinde sayısal olarak azınlık olmaları da göz önünde bulundurulacak olursa hiçbir etki yaratamayacaktı. Kaldı ki varsayımda bulunduğumuz bu durum hiç gerçekleşmedi çünkü Müstakil Grup, 1946 yılında artık gerek kalmadığı düşünülerek lağvedildiğinde “CHP güdümündeki bir oluşum” olma sıfatından kurtulamamıştı.

Varlık Vergisi Kanunu ve Milli Korunma Kanunu Meclis’te tartışılırken bizzat CHP vekili olan kişilerin ciddi tepkileri sonucu oturumlarda çok sayıda farklı fikir konuşulurken muhalefet görevini üstlenen Müstakil Grup’un başkanvekili Ali Rana Tarhan, (Varlık Vergisi için) hükûmetin görüşlerini tamamen onayladıklarını ifade etmiştir. Hatta bir aralar İsmet İnönü, yaptığı konuşmalarda Müstakil Grup’un kendilerine olan desteklerini methetmiştir.

Sonuç

Kendisine sunulan oldukça kısıtlı muhalefet imkanlarıyla hiçbir varlık gösteremeyen ve CHP’nin eliyle kurulan yapay muhalefet izlenimi veren Müstakil Grup, genellikle CHP’nin siyasetini onaylayan ve aksi tavır sergilemeyen bir tablo çizmiştir. Bu durumun çok sayıda sebebi vardır. Öncelikle daha önce kapatılan ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin kurucuları, Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında vatana ihanet suçlamalarıyla yargılanmışlardı. Kapatılan ikinci muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası ise Mustafa Kemal Atatürk’le karşı karşıya gelmeden bir başarı kazanılamayacağı anlaşıldığından kendini feshetmişti. Bundan dolayı İnönü için, CHP’ye ilerleyen dönemlerde sorun yaratabilecek ve aynı zamanda Türk demokrasi hayatını sekteye uğratabilecek bir partiden ziyade direkt CHP’ye bağlı bir muhalefet kurmak daha mantıklı gelmiş olmalıdır. Ancak bahsedildiği üzere iktidar partisinin güdümünde ve onun politikalarının dışında bir söz söyleyemeyen grup, CHP içinde zaman zaman yükselen muhalif sesler kadar dahi muhalefet yapmamıştır. Kaldı ki CHP grup toplantılarında söz hakkı olmaması, grubun zaten bir muhalefet yapamayacağının kanıtı niteliğindedir. Yalnızca “görünüşte” muhalefet olan bu grubun bir amacı da bahsedildiği üzere demokratik Batı bloğuna yaklaşmaktır. Bundan dolayı hem daha önce olumsuz sonlanan muhalefet partileri deneyimleri göz önünde bulundurularak bu dönemde eski olumsuzluklarla karşılaşılmak istenmemiş; hem de -görünürde- bir muhalefet grubunun olması sebebiyle demokratik bir izlenim oluşturulmak istenmiştir. Ancak bu girişim, Türk demokrasi tarihine hiçbir kazanç sağlamamıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Akandere, O. “1939-1946 Yılları Arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Bir Denetleme ve Kontrol Organı Olarak Müstakil Grup’un Yapısı ve İşlevi”. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi (2000): 305-326

Payaslı, V. “Tek Parti İktidarından Doğmuş Bir Denetim Organı: Müstakil Grup (1939-1946)”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi 14 (2014): 175-197

[/vc_toggle]

Çin’in Aşağılanma Yüzyılı

Dünya tarihinin en eski milletlerinden olan Çin’in tarihini çoğunluğumuz yalnızca İpek Yolu üzerinden Orta Doğu’ya ve Avrupa’ya taşıdığı şaşalı ürünlerle ve icat ettiği buluşlarla tanıyoruz. Çin tarihi ile ilgili okullarda bize aktarılan genel bilgiler; Orta Asya’da kurulan Türk devletleri ile girdiği mücadeleler, barut ve pusula gibi dönemi için büyük önem arz eden icatlar, İpek Yolu aracılığı ile dünyaya ulaştırdığı ipekleri hakkındaydı. Fakat günümüzün en büyük süper güçlerinden olan Çin tarihi yalnızca bunlarla kısıtlı değil. Tarihe “Aşağılanma Yüzyılı” olarak geçecek bu dönem, 1839 ile 1949 yılları arasında Çin’in Batılı güçler ile Japonya’dan uğradığı müdahaleleri ve ülkesindeki emperyalist güçlerin faaliyetlerini kapsayan bir dönemdir. Bu dönemi yakından tanımak için dönem içinde yaşanılan olayları kronolojik şekilde inceleyelim.

Eşitsiz Antlaşmalar

Eşitsiz antlaşma, Çin’in Aşağılanma Yüzyılı içinde İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya devletlerine karşı Çin aleyhine olan antlaşmalar bütünüdür. Yapılan antlaşmalar genellikle savaş sonucu yapılan antlaşmalar olsa da ticari amaçlar sonucu kapitülasyon amacı ile yapılan antlaşmalar da vardır. Bahsedilen eşitsiz antlaşmalar sırasıyla şu şekildedir:

  • Afyon Savaşları sonrası imzalanan Nanking Antlaşması, Tientsin Antlaşması ve Pekin Sözleşmesi
  • Taiping Ayaklanmasından istifade eden Rusya’nın Mançurya’yı ilhakı ve Aigun Antlaşması ile Çin’in bu ilhakı kabul etmesi
  • Birinci Çin-Japon Savaşı sonrası imzalanan Şimonoseki Antlaşması
  • İngiltere’nin Hong Kong’u 99 yıllığına kiraladığı Hong Kong Bölgesinin Genişletilmesine İlişkin Anlaşma
  • Japonya’nın Çin ekonomisinin kontrolünü büyük oranda sağlamaya çalıştığı Yirmi Bir Talep

1839 – I. Afyon Savaşı

Uluslararası ticaretin ve merkantilizmin patlama yaptığı 19. yüzyılda dünyaya ticari ağı ile hükmeden devlet şüphesiz ki üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere idi. Dünya ticaretine yön vermeyi amaçlayan İngiltere için en büyük hedef kuşkusuz ki dünyanın dört bir yanında liman sahibi olmak ve devletlerden ticari kapitülasyonlar almaktı. Bu amaç gayesiyle 1588 yılında Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasının yenilmez denilen İspanyol Donanma Armadasını ağır bir mağlubiyete uğratmasından sonra denizlerde rakibi kalmayan İngiltere gözünü doğuya dikmişti. Tarihler 1600’ü gösterdiğinde ise İngiltere’nin altın çağını başlatan Kraliçe Elizabeth’in emriyle Hindistan üzerinde ticaret yapabilmek için East India Company yani İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kuruldu. Doğu ve Güneydoğu Asya’da bir ticaret tekeli olarak ortaya çıkan şirket zamanla politik bir oluşum hâline geldi ve İngiliz emperyalizminin bir aracı olarak kullanıldı.

Hindistan’ın ardından gözünü daha da doğuya diken İngiltere ve İngiltere’ye bağlı Doğu Hindistan Şirketi için yeni hedef Çin pazarıydı. Tarih boyunca İpek Yolundan sağlanan büyük gelir İngiltere’nin ticaret imparatorluğuna dahil edilmeliydi. Şirketin ana ticaret maddeleri olan afyon (uyuşturucu), pamuk, ipek, çivit boyası, tuz, güherçile ve çay gibi ürünlerin Çin pazarında da aktif olarak kullanılması İngiltere’yi cezbeden bir başka konuydu. İngiliz tüccarlar 19. yüzyılın başlarında Çin’e yasa dışı yollardan afyon sokmaya başladılar. Savaşın başlıca sebebi ve savaşın ismi de bu olaydan açıkça anlaşılıyor. Çin hükûmeti 1839’da afyon ticaretini durdurma girişiminde bulunarak İngiliz tüccarların Guangzhou’daki (Kanton) tüm afyon depolarına el koydu. Birkaç gün sonra, sarhoş İngiliz denizcilerinin Çinli bir köylüyü öldürmesi ve Çin hukuk sistemine güvenmeyen İngiliz hükümetinin sanıkları Çin mahkemelerine teslim etmeyi reddetmesi üzerine taraflar arasındaki gerginlik iyice büyüdü. Patlak veren savaş sonucu dönemin en güçlü donanmasına karşı koyamayan Çin, İngiltere’ye teslim oldu ve Nanking Antlaşması imzalandı. İngiltere’ye yüklü bir tazminat ödemeyi kabul eden Çin, ayrıca Hong Kong’u İngiltere’ye teslim ederken Canton (Guangzhou), Amoy (Xiamen), Foochow (Fuzhou), Ningpo (Ningbo) ve Şangay şehirlerinde İngiltere’ye özel kapitülasyonlar vermiştir. Ayrıca bu antlaşma ile alakalı bir anekdot vermek gerekirse, antlaşmanın imzalandığı HMS Cornwallis İngiliz savaş gemisi Çanakkale Savaşı sırasında da aktif olarak kullanılmıştır.

Nanking Antlaşması

1856 – II. Afyon Savaşı

Çin üzerindeki geniş pazardan daha çok faydalanmak isteyen İngiltere ticaret kapitülasyonlarını arttırmak isterken aynı dönemde Fransa da Uzak Doğu’daki pastadan pay alabilmenin derdindeydi. Kapitülasyonları genişletmenin veya elde etmenin en iyi yolunun savaş sonrası imzalanan antlaşmalar olduğunu bilen Batılı devletler için fırsat 1856 yılında geldi. 1856’da bazı Çinli görevlilerin Arrow adlı İngiliz gemisine çıkarak İngiliz bayrağını indirmesi ve Fransız bir misyonerin Çin’de öldürülmesi ile aradıkları altın fırsatı elde eden Batılı devletler çok geçmeden Çin’e savaş ilan etti. Geçen 2 senenin ardından İngiliz ve Fransız donanmalarına dayanamayan Çin barış istemek zorunda kaldı. 1858 yılında imzalanan Tientsin Antlaşması ile kapitülasyonlarını arttıran Batılı devletler, bununla da yetinmeyerek birkaç ay sonra Şangay’da yapılan görüşmelerde afyon ithalatını yasallaştırmak istediler. Çin hükümeti bu teklifi reddedince yeniden başlayan savaşlarda Batılı devletler Pekin’i işgal edip imparatorun yazlık sarayını yakınca Çin yeniden teslim olup afyon ithalatını yasallaştırmak zorunda kaldı.

1858 – Aigun Antlaşması

Doğu Avrupa, Orta Asya ve Sibirya’daki topraklarını Uzak Doğu’ya da kaydırıp Pasifik’te de etkin bir güç haline gelmek isteyen Rusya için en belirgin hedef aynı dönemlerde aşağılanma yüzyılını yaşayan Çin’di. Bu amaçlar doğrultusunda Rusya, Çin’in halihazırda Taiping Ayaklanması ile mücadele ettiği için Uzak Doğu Genel Valisi Nikolay Muraviev’i askerleri ile Moğolistan ve Mançurya sınırına gönderdi. Geçen birkaç senenin ardından II. Afyon Savaşları ile beklediği fırsatı yakalayan Rusya, orduları ile Mançurya’ya girerek bölgedeki fiili hakimiyeti sağladı. Batılı devletlerle savaşla ve iç isyanlarla meşgul olan Çin için geriye kalan tek seçenek Rusya ile müzakere etmeyi kabul etmekti. Bu müzakereler sonucunda da Aigun Antlaşması imzalandı ve Rusya sınırlarını Amur Nehrine kadar uzatmış oldu.

1894 – I. Çin-Japon Savaşı

Afyon Savaşlarından istifade ederek Aigun Antlaşması ile Mançurya’ya yerleşen Rusları en çok korkutan ülkelerden biri de Japonya’ydı. Afyon Savaşları ve Taiping Ayaklanması ile yeterince zayıflayan Çin’in etkisinde olan Kore, Japonya’nın yeni hedefi haline gelmişti. 1893 yılına gelindiğinde Japon asıllı Koreli devrimci Kim Ok-kyun, Şangay’da bir suikast ile sonucu öldürülünce Japonya’nın eline istediği savaş sebebi geçmiş oldu. Bu suikastı ve ardından gelişen olayları sebep gösteren Japonya, 1894 yılında Kore’yi işgal ederek I. Çin-Japon Savaşını başlatmış oldu. Bir seneden daha kısa süren savaş boyunca Japonya üst üste zaferlere imza atarak Çin ordusunu hem karada hem de denizde mağlup etmeyi başardı. Japonya savaş sonucunda imzalanan Şimonoseki Antlaşması ile Kore’yi Çin etkisinden kurtarıp kendi etkisi altına aldı. Ayrıca savaş sonucunda belirli endüstriyel ve ticari ayrıcalıklar elde eden Japonya için bu antlaşma Japon emperyalizminin başlangıcı sayılıyordu.

Çin-Japon Savaşı

1898 – Hong Kong Bölgesinin Genişletilmesine İlişkin Anlaşma

1898 yılında Çin ile Britanya İmparatorluğu arasında Britanya Hong Kongu’nun yeni bölgeleri kapsayacak şekilde genişletilmesini sağlayan 99 yıllık süreli toprak kira sözleşmesi. Antlaşmanın 1 Temmuz 1997 tarihinde sona ermesiyle Hong Kong üzerindeki egemenlik Çin’e tekrar devredildi.

1899 – Çin’in Zayıflamasına ABD’nin Tepkisi ve Açık Kapı Politikası

1823 Monroe Doktrininde ABD hükümetinin dış politikası belirlenmişti. Bu doktrinde ABD hükümetinin izlediği dış politika karışmazlık (non-intervention) isteği ve kabuğuna çekilme (isolation) ilkesiydi. Yani ABD hükümeti dünya çapındaki olaylara karışmadan kendi ticaretini yürütme amacını güdüyordu. Fakat tarihler 1899’u gösterdiğinde Çin’in zayıflaması ile Uzak Doğudaki güç dengelerinin değişmesinin ABD ticaretine zarar vereceğini düşünen ABD hükümeti, Açık Kapı Politikasını oluşturdu. Oluşturulan politikaya ve yapılan bildirgeye göre ABD; Çin’in toprak ve yönetim bütünlüğünün sağlanmasını, Çin’le ticari ilişkileri olan ülkeler arasında eşit ayrıcalıkların korunmasını istiyordu. Bu politika sonucunda I. Dünya Savaşına kadar Çin’i doğrudan ilgilendiren önemli bir dış siyaset olayı olmadı. Bu dönemde Çin için iç politika çok daha önemliydi.

1911 – Xinhai Devrimi (1911 Devrimi veya Çin Devrimi)

Onlarca yıldır süregelen savaşlar, dış baskılar, iç isyanlar, halkın yoksullaşması, toprak kayıpları vb. birçok krizin sonucu olarak Çin takviminde 1911 yılının Xinhai ayında başlayan devrim hareketleri Şubat 1912’de son imparator Puyi’nin tahttan indirilmesi ile cumhuriyetin kurulmasını sağladı. Bu sayede binlerce yıldır topraklarında monarşi hüküm süren Çin’de ilk defa cumhuriyet kurulmuş oldu.

1915 – Yirmi Bir Talep

1. Dünya Savaşında tarafsızlığını koruyan ve iç sorunlarını halletmeye odaklanan Çin, savaşın başlamasından bir yıl sonra Japonya’nın ekonomik baskısı ile karşılaştı. Tarihe Yirmi Bir Talep olarak geçecek olan bu bir dizi talebin temel amacı Çin pazarı üzerinde Japonya’nın hakimiyet kurmak istemesidir. Savaşta İtilaf Devletleri saflarında bulunan ve Almanya’nın Uzak Doğu sömürgelerini işgal eden Japonya, müttefikleri İngiltere, Fransa veya Rusya gibi ciddi bir düşmanla karşılaşmadığı için hala gücünü koruyordu. Bu gücünü Çin üzerinde kullanmak isteyen Japonya, taleplerini Çin’e iletse de ittifakı İngiltere ve ABD’nin sert tepkisi ile karşılaştı. Ayrıca Çin halkının boykotuna maruz kalan Japonya’nın Çin’e olan ihracatı %40’lık bir düşüş gösterdi. Üstelik Japonya’nın emperyalist politikasını eleştiren İngiltere ve ABD, müttefikleri Japonya’ya olan güvenini çoğunlukla kaybetti. Bütün bunlara rağmen 25 Mayıs 1915’te Yuan Shikai önderliği altındaki Çin Cumhuriyeti hükûmeti ile girilen bir anlaşma çerçevesinde Japonya ilk dört talebini gerçekleştirmeye başardı. Sonuç olarak Japonya hedeflerine tamamen ulaşamasa da nihai uzlaşmada kendisine az oranda kazanç sağladı, ancak hem İngiltere hem de ABD’nin gözlerinde büyük oranda güven ve prestij kaybetti.

Çin İç Savaşı, II. Dünya Savaşı ve Aşağılanma Yüzyılının Sonu

Çin’i yüzlerce yıl yöneten Qing Hanedanlığının devrilmesi ile kurulan cumhuriyette otorite henüz tam anlamıyla oturtulamamıştı. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde özellikle Çin’in kuzey kesimlerinde yoğunlaşan yerel savaş ağaları merkezi otoriteyi oldukça rahatsız ediyordu. Bu savaş ağalarına karşı Batılı güçlerden yardım isteyen modern Çin devletinin kurucularından Sun Yat-sen, umduğunu bulamadı ve yüzünü Sovyetler Birliği’ne çevirdi. Sun Yat-sen’in talebine sıcak bakan Sovyetler, Çin’e yardım ederek hem yeni kurulmuş Çin Komünist Partisine yardım etmeyi hem de Çin halkının komünizme sıcak bakmasını amaçlıyordu. Böylece Çin’deki ilk komünist kesim oluşmaya başladı. Fakat modern Çin’i kuran milliyetçi kesim komünist hareketlenmeden oldukça rahatsızdı. Bu gelişmeler sonucunda milliyetçiler ve komünistler arasındaki ilk güç rekabeti başlamış oldu. Sovyetlerin esas amacı Çin’de bir iç savaş çıkarmak yerine Çin’i birleştirip politikasına etki etmek olduğu için; 1923’te Şangay’da Sun ve Sovyetlerin temsilcisi Adolph Joffe arasında Sovyetlerin, Çin’in bir ulus olarak birleşmesine yardımcı olacağını taahhüt eden Sun-Joffe Manifestosu adındaki bir belge imzalandı. Bu belgede Çin Milliyetçi Partisi ve Çin Komünist Partisi arasında bir birliğin bir an önce sağlanarak birleşmiş ve bağımsız bir Çin’in kurulması gerektiği vurgulanıyordu. Bundan sonra Sovyetlerden yetkililer her iki partiye birleşme ve yeniden organizasyon için yardım ettiler ve böylece İlk Birleşmiş Cephe kurulmuş oldu.

1925’te Sun Yat-sen’in ölümü ile Birleşmiş Cephe içindeki ilk patlaklar oluşmaya başladı. Kuzey Seferi ile kuzey kesimdeki savaş ağaları tamamen temizlenince Çin komünistlerinin ve Sovyetlerin bu bölgedeki etkisi giderek arttı. 1926 Mart ayında Çin Milliyetçi Partisinin lideri Çan Kay Şek’e yapılan başarısız kaçırma girişimi sonucunda Çan, derhal Sovyet danışmalarını kovarak partisindeki ÇKP üyelerine yükselme sınırlamaları getirdi ve kendini üst ÇMP lideri olarak atadı. Bu gerilimin sonucu olarak Çin İç Savaşı 1927’de milliyetçiler ve komünistler arasında patlak verdi.

1936’ya değin süren savaşta henüz kazanan yoktu. Fakat II. Dünya Savaşının başlaması ve Japonya’nın Çin’e savaş ilan etmesi üzerine milliyetçiler ve komünistler ateşkes imzalayıp İkinci Cephe’yi oluşturarak Çin’i Japon işgalinden beraber kurtardılar. Savaşın ardından iç politikada tansiyonun yeniden yükselmesi üzerine 1946 Mart’ında milliyetçiler ve komünistler arasındaki iç savaş yeniden başladı.

Kanlı geçen 4 senenin ardından komünist kesim iç savaşı kazanarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ederken milliyetçi kesim ise Tayvan adasına kaçarak Tayvan Devleti olarak bildiğimiz Çin Cumhuriyetini ilan etti. Bütün bu olayların ardından Çin’in Aşağılanma Yüzyılı son buldu.

Ozan Ali Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Adcock Kaufman, Alison (2010). “The “Century of Humiliation,” Then and Now: Chinese Perceptions of the International Order”. Pacific Focus.

“East India Company.” Encyclopædia Britannica Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2012.

Wolseley, G. J. (1862). Narrative of the War with China in 1860. London: Longman, Green, Longman, and Roberts.

Esthus, Raymond A. “The Changing Concept of the Open Door, 1899-1910,” Mississippi Valley Historical Review

Chen, Jerome. Yuan Shih-k’ai. Stanford University Press, 1972.

Gowen, Robert Joseph. “Great Britain and the Twenty-One Demands of 1915: Cooperation versus Effacement,” Journal of Modern History (1971)

[/vc_toggle]

Bilgiç: Libya Anlaşması, Mısır ve Diğer Kıyıdaş Ülkelerle de Yapılmalı

0

Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, DEVA Genel Başkan Yardımcısı ve Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Başkanı emekli Büyükelçi Abdurrahman Bilgiç’e, Libya-Türkiye deniz sınırlandırılma anlaşması, Türkiye’nin ‘gecikmiş MEB ilanı’ ve KKTC’deki Maraş’ın açılmasına ilişkin yürütülen süreç hakkında sorular yöneltti.

27 Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel uzmanlarca hem uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Uluslararası Deniz Hukuku sözleşmesine uygundur diyenler var, uygun değildir diyenler var. Sizce bu anlaşma Mavi Vatan’da, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?

Türkiye ve Libya arasında 27 Kasım 2019’da imzalanan ”Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Anlaşması” uluslararası hukuka uygundur. Birleşmiş Milletler tarafından meşru Hükümet olarak görülen Ulusal Mutabakat Hükümeti ile böyle bir ikili anlaşma yapmak neden uluslararası hukuka aykırı olsun? Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olmaması bu anlaşmanın meşruiyetine gölge düşürmez. Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin son tahlilde çok taraflı diplomasiyle, müzakerelerle bir düzenlemeye gitmeleri esastır. Tıpkı Karadeniz’de olduğu gibi. Çok taraflı bir mutabakat anlaşmazlıkları önler. Türkiye’nin Libya ile ikili düzenlemesini bu bağlamda sorgulayanlar, diğer ülkelerin ikili anlaşma yapma yoluna gitmelerine ne diyecek? Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin adalara kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge hakkı tanınması konularında maksimalist talepler ileri süren Yunanistan’ın ex aequo et bono (hakkaniyet) ilkesini, dünyanın birçok bölgesindeki anlaşmazlıklarda verilen mahkeme/tahkim kararlarını ve içtihatları görmezden gelmesi bu durumu değiştirmez. Özetle, Türkiye-Libya Anlaşması meşrudur ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin yararına doğru bir adımdır. Bu adımın Mısır’la ve diğer kıyıdaş ülkelerle de anlaşmalar yapılarak ilerletilmesi ve güçlendirilmesi gerekir. DEVA Partisi olarak, bunu gerçekleştirebilmemizin, Türkiye’nin, diğer hususlar meyanında, dar ideolojik bakış ve tutum yüzünden bölgesinde bozulan ikili dostane ilişkilerini hızla onarmasından ve diplomasi ekosistemine yatırım yapmasından geçtiğine inanıyoruz.

Bundan 46 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetlerince “Kıbrıs Barış Harekatı” düzenlendi. Özellikle Yunanistan ve GKRY bu harekatı uluslararası anlaşmalara aykırı olarak nitelendiriyor ve bir işgal ve istila girişimi olduğunu söylüyor. Bu harekatı emekli bir diplomat olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Kıbrıs Barış Harekatı, Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkını baskı ve zulümden korumak amacıyla garantör ülke sıfatıyla yaptığı bir müdahaledir. Harekat Ada’ya barış getirmiştir. BM çerçevesinde yürütülen müzakerelerin bugüne kadar sonuç vermemiş olması, Kıbrıslı Rumların, adanın yönetimini eşit bir kurucu halk ve bölge olarak Kıbrıs Türkleri ile paylaşmaya yanaşmamasından kaynaklanmaktadır.

20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi, Montrö boğazlar sözleşmesi Kanal İstanbul projesi sonucu geçersiz sayılır mı?

Kanal İstanbul projesinin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni otomatik olarak hukuken askıya alması veya geçersiz kılması sözkonusu değildir. Ancak, bu projenin Montrö’yü tartışmaya açacağı da kesindir. 1936 yılının koşulları şu anda yok. Montrö’nün tartışmaya açılması Boğazlar’daki egemenliğimizin tartışılmasına izin vermemiz demektir. Bildiğiniz üzere, emekli büyükelçilerimizin hemen tamamı bu görüştedir.

Maraş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına rağmen açılmasının önünde hukuki bir engeli var mı? Hukuki bir engel yoksa sizce Maraş Açılmalı mı?

Maraş’ın açılması meselesi bir çok boyuta sahip. Şu anda KKTC tarafınca yürütülen envanter çalışmaları var. Maraş’ın sakinlerinin bu güzel kente dönmelerine engel hukuki bir durum yoktur. Konunun ciddi bir finansal boyutu da bulunmaktadır. En az 20 milyar Dolar tutarında yatırım yapılması gerekliliğinden söz ediliyor. Öte yandan, bu tür adımların gerekli zemin oluşturulmadan ve zamanlamasına dikkat edilmeden atılması Türkiye’yi zor duruma düşürebilir. Bu işler ”ben yaptım oldu” mantalitesiyle yapılmaz. Haklıyken haksız duruma düşebiliriz. İyi bir hazırlık ve en uygun zamanlama önemlidir. Bu konuların çoğulcu süreçlerde enine boyuna tartışılması lazım.

Nisan 2004’te Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren meşhur Annan Planı Halk oylamasına sunulmuştu ve Rum kesiminin “Hayır” demesiyle plan gerçekleştirilememişti. orta ve uzun vadede Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm öngörüyorsunuz? Annan Planı tekrardan gündeme gelebilir mi? Birleşik Kıbrıs Devleti mümkün mü yoksa sadece bir hayal mi?

Rumlar, Kıbrıs Adası’nı, KKTC ile iki halk ve iki bölge esasına dayalı eşit kurucu ortak olarak yönetmeye hazır olmadıkça fiilen iki devletli Kıbrıs devam eder. Kıbrıs Türklerinin azınlık statüsüne indirgenmesi beyhude bir çabadır ve kabul edilemez. AB dayanışması retoriği bu bağlamda AB’yi soruna taraf yapmaktan ve kamuoyumuzda zihinleri ve kalpleri AB’den uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Kıbrıs davamız konusunda, KKTC ile istişare halinde BM çerçevesindeki müzakerelerin devamı temelinde Adada adil, kalıcı ve bölgenin istikrarına katkı sağlayacak bir çözüm bulunması için çaba sarfetmeliyiz.

Geçtiğimiz hafta Yunanistan Ordusu, Batı Trakya’da, İskeçe bölgesinde Türk köyü Gökçepınar’da silahlı tatbikat yaptı. Bölgedeki Türklerin beyanatlarına göre bölgede daha önce böyle bir olay hiç yaşanmadı. Yunan ordusunun bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte 1974 ve öncesinde Kıbrıs’ta olduğu gibi Batı Trakya’da da katliamlar ve soykırımlar söz konusu olabilir mi?

Yunanistan’ın silahlı tatbikatını Ege’deki mevcut gerilim döneminde bir güç gösterisi olarak okumak gerekir. Türkiye’nin ezici üstünlüğünü göz önünde bulundurmamak akılsızlıktır. Yunanistan’ın, Batı Trakya’da bir katliam yapma niyeti olduğunu sanmıyorum. Biz de Batı Trakya’daki soydaşlarımızın sorunlarını gündemde tutmaya devam etmeliyiz.

Geçtiğimiz salı günü bir röportajında Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir. Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyecek.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin MEB ilanında geç kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Doğu Akdeniz’de Kıta sahanlığı ilanı Mavi Vatan’ı hukuki olarak korumak, güvence altına almak için yeterli midir?

MEB ilanı konusu asker-diplomat-uzman-akademisyen düzeylerinde çoğulcu süreçlerde dikkatle ve ayrıntılı biçimde değerlendirilmelidir. Burada önemli olan nokta, Türkiye’nin Akdeniz’de uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının korunmasıdır. Soğukkanlı ve gerçekçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Devlet katında bir kafa karışıklığı izlenimi uyanması veya böyle bir algıya yol açılması Türkiye’nin tezlerini güçlendirmez. Doğu Akdeniz havzasındaki petrol ve doğal gaz kaynaklarının bölge ülkeleri arasında hakkaniyete dayalı olarak ve bölgedeki barış ve refaha katkı sağlayacak şekilde birlikte kullanılması konusunda çaba sarfetmeliyiz. Bölgenin bir anlaşmazlık ve çatışma alanı değil, işbirliği ve istikrar havzası haline getirilmesini hedeflemeliyiz.

Adalar (Ege) Denizi’nde Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddiası sorunu başta olmak üzere 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması’na zıt bir şekilde Yunanistan’ın silahlandırdığı, asker bulundurduğu hem deniz hem hava üssü kurduğu adalar sorunu var. Öbür taraftan 12 mil karasuları sınırı tartışması ve 10 mil hava sahası sorunu var. Türkiye bu sorunlara karşı nasıl bir yol izlemeli? Adalar (Ege) Denizi’nde Mavi Vatan sınırları nasıl korunabilir?

Gerilimin tırmandığı bir ortamda bu tür konuları sağlıklı bir şekilde konuşamayız. İstikşafi görüşmeleri yeniden başlatmak sorunları ortadan kaldırmasa da, mevcut gerilim ortamını soğutur. Esas olan, bu konuları diyalog ve müzakereler yöntemiyle kalıcı bir biçimde çözüme kavuşturmaktır. Yunanistan ile iyi komşuluk hedefiyle, Ege’de yaşanan karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, münhasır ekonomik bölge gibi konular üzerinde öteden beri süren temaslar devam ettirilmelidir. Batı Trakya’daki soydaşlarımızın sorunları da gündemde tutulmalıdır.

Türkiye-Katar İlişkileri: Kötü Gün Dostu mu Yoksa Stratejik Ortağımız mı?

Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz ülkelerin başında gelen Katar; bir Körfez ülkesidir. Kara sınırı olarak tek komşusu Suudi Arabistan olan bu ülke, Basra Körfezi ile çevrelenmiştir. 2019 verilerine göre kişi başına düşen GSYH’si 64.781 dolar olan Katar, 2017 verilerine göre %0,6 işsizlik oranına sahiptir. Başkenti Doha olan ülkede nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturur. Nüfusun etnik dağılımına bakıldığında ise göze çarpan bir detay olduğu görülüyor. Katarlı Arapların oranı, nüfusun %13’ünü kapsarken; nüfusun %80’den fazlasını Güney Asyalı Göçmenler kapsıyor. Anayasal monarşi ile yönetilen Katar Devleti, son Osmanlı askerinin 1915 yılında ülkeden çekilmesiyle beraber İngiliz hakimiyetine girmiş ve 1971 yılında bağımsızlığını kazanmıştır.

Katar ile İlişkilerin Tarihsel Boyutu

Osmanlı arşivleri incelendiğinde, Katar ile ilgili en eski belgenin 16. yy’a dayandığı görülür. Yavuz Sultan Selim döneminde Arap Yarımadası’nın Osmanlı hakimiyetine girmesiyle bölgedeki söz sahibi Osmanlılar olmuştur. Ancak Osmanlı İmparatorluğu; bu bölgeleri merkeziyetçi anlayış ile yönetmemiş, idareyi yerel kabilelere bırakmıştır. Bu tutumun birden çok nedeni vardır. Bölgede yerleşik yaşamın olmaması, fiziki ve iklimsel şartlar, yerel halkın Halife’ye itaatte sorun çıkartmaması; Osmanlı’nın yönetimde dominant olmasına gerek bırakmamıştır.

Bölgede dominant bir yönetimin olmaması, Coğrafi Keşifler’in başrollerinden olan Portekizlilerin iştahını kabarttı. 1553 yılında başlayan Portekizlilerin bölgede hakimiyet kurma çabası, 150 yıl kadar sürmüştür. Temel iki gaye ile hareket eden Portekizliler, bölgedeki deniz ticaretini ele geçirmek ve yerel halkı Hristiyanlaştırmak için çaba sarf ettiler. Umman merkezli yapılan bu çalışmalar neticesinde Osmanlı, bu bölgeye yönetici atamak zorunda kalmıştır. Yapılan deniz savaşları sonucunda Portekizliler çok güç kaybetmiş ve bölgeden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Tehditlerin ortadan kalkmasıyla beraber Osmanlı Devleti, bu bölgeyi eski anlayışıyla idare etme kararı almıştır. Al Müsellem ailesi, 19.yy’ın ortalarına kadar ülkeye hâkim olmuştur.

İngiliz destekli Doğu Hindistan İngiliz Şirketi (Lohistan), 19.yy’ın ortalarında burada ticarete başladı. Zamanla ticari ağı genişleyen şirket, hacmini büyüttü. Bu büyüme neticesinde siyasi güç kazanan şirket, kabilelerin iç işlerine karışabilme yetkinliğine ulaştı. Bu olaylar sonucunda Osmanlı, tekrardan bölgeye yoğunlaşmaya başlamıştır. İngilizlerin kabileler arasında arabulucu konumunda olması, halk tarafından sevilmelerine neden olmuştur. İngilizlerin ilmek ilmek işlediği bu politikalar neticesini göstermiş ve körfez ticareti İngilizlerin eline geçmiştir.

Bölgedeki bu kargaşanın son bulması adına Osmanlı, kendi topraklarına sefer düzenlemek zorunda kalmıştır. Zira durum çığırından çıkmış; Katar Emiri, İngiliz himayesi altındaki Bahreyn ve Umman’a vergi ödemekle yükümlü hale gelmiştir. Sefer sonucunda Mithat Paşa başarılı olmuş ve Katar, Basra Vilayetinin Lahsa sancağına bağlı bir kaymakamlığı haline gelmiştir. Bölgenin güçlü ailelerinden biri olan Al-Sani ailesine verilen kaymakamlık görevini Casim El Sani yürütmüştür. Görevini başarılı bir şekilde yürüten kaymakam, bölgedeki birliği sağlamış ve bugün Katar Milli Günü (18 Aralık) olarak kutlanan, 18 Aralık 1878’de Devlet Kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Osmanlı’nın güç kaybetmesi sonucunda İngilizler tekrardan devreye girmiştir. Kaymakam Casim El Sani ne kadar mücadele etse de İngilizler, Osmanlı’nın Balkan Savaşları’nı fırsat bilerek bölgeye tekrardan hâkim olmuştur. 1918 yılında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Katar, resmi olarak İngilizlerin himayesine bırakılır.

Katar’ın “Doğal” Gücü

1940 yılında keşfedilen ilk petrol rezervleri, bugün ülkenin ana kaynağı haline gelmiştir. İhracatının büyük bir bölümünü petrol ve doğalgazın oluşturduğu Katar, Dünyanın en büyük LNG (Sıvılaştırılmış Doğalgaz) ihracatçısıdır. Aynı zamanda Dünyanın en büyük 3. doğalgaz rezervi de Katar’da bulunmaktadır. Ülke ekonomisinin yaklaşık %60’ını oluşturan bu doğal kaynaklar, ülkedeki zenginliğin temel nedenidir.

Katar’ın Jeopolitik Önemi

Arap Yarımadası’nın kuzeydoğusunda, Basra Körfezi’nin güneybatısında bulunan bu yarımada, bölgedeki diğer ülkelerden daha farklı siyasi anlayışa sahip. Öyle ki 2017 yılında ABD menşeili yaşanan Körfez Krizi, bu siyasi farklılıkların kanıtı niteliğinde. Nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olan 4 ülke; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır’ın “Terörü desteklediği” iddiasıyla uyguladığı ekonomik ve diplomatik ambargo, dünyada büyük ses getirmişti. Bu süreçte; Katar’ın bağımsızlığını ilan ettiğinden bu zamana Türkiye ile ilişkilerinin zirve olduğu dönem yaşandı. Arap Yarımadası’nda yaşanan bu gerginliğin, Aralık 2019’da Körfez İşbirliği Konseyi Toplantısı’na Katar’ın davet edilmesiyle son bulması bekleniyordu ancak beklentiler resmiyete dökülemedi. Katar Başbakanı zirveye katıldı, verilen mesajlar olumluydu ancak ortada net bir sonucun olduğunu söylemek hala zor.

Katar Kötü Gün Dostumuz mu? Stratejik Ortağımız mı?

Türkiye-Katar ilişkileri, 2014 yılında imzalanan Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Antlaşması ile farklı bir boyuta ulaşılacağının sinyallerini başlatmıştı. Öyle ki 2017 yılında Başkent Doha’da açılan; TSK’ya ait El-Rayyan Askeri Üssü, ikili ilişkilerin güçlendiğinin ve daha da güçleneceğinin kanıtıydı.

Körfez Krizi zamanında oluşan bloklar, aslında siyasi işbirliklerinin bir göstergesiydi. BAE, Suud, Bahreyn ve Mısır bloğuna karşı Katar, tek başına mücadele edecek güce sahip değildi. Zira üretim anlamında çok güçlü olmadığı, dışa bağımlı olduğu için ambargoların etkisi hem Katar halkını hem de devlet mekanizmalarını sadece etkilemekle kalmayacak, adeta felaketin eşiğine getirecekti. Türkiye, bu hususta hiçbir ülkenin alamadığı sorumluluğu alarak Katar’a her türlü destekte bulunulacağını kamuoyuna bildirdi. En temel gıda maddeleri tedarikinde dahi sıkıntı çektiği zamanda uzatılan yardım elini minnetle karşılayan Katar, bundan sonraki süreçte Türkiye ile her alanda ortak olacağının mesajlarını vermişti. Türkiye’nin ABD ile yaşadığı Rahip Bronson krizinde 15 milyar dolarlık yeni yatırım paketini hayata geçiren Katar, bir nevi Körfez Krizi’nde yapılan anlamlı yardımın karşılığını vermişti.

Öte yandan ambargo uygulayan ülkelerle buzların eritilmesi sürecinde; Türkiye ile Suud arasında kalma ihtimaline karşı Dışişleri Bakanı, ülkenin tavrını net bir şekilde belirtmiş ve “Kriz zamanında bize yardım eden müttefiklerimize asla sırtımızı dönmeyeceğiz.” açıklamasında bulunmuştu.

Devletlerarası ikili ilişkilerde, halkın yaklaştığı gibi duygusal yaklaşmak yetkililerin temel gayesi değildir. 2017 yılında yaşanan krizde Türkiye, aslında yeni bir “Dost” kazanmıştı. Halbuki temel amaç dostluk muydu? Ambargo uygulayan 4 ülke ve asıl sorun kaynağı ABD ile Türkiye’nin ilişkileri uzun yıllardan beri hep inişli çıkışlı olmuştur. Halihazırda hem siyasi hem ticari anlamda yıldızımızın parlamadığı bu ülkeler zaten yanımızda olmayan ülkelerdi. Türkiye çekimser davranıp bu ülkelerle sorun yaşamamaya yönelik bir politika da uygulayabilirdi ancak risk aldı. Bu riskin sonucunda ekonomide acil kan desteğine ihtiyacımız olduğunda ilk adresimiz Katar oldu ve istediğimizi aldık. Diğer taraftan Arap Yarımadası’nda müttefik diyebileceğimiz ülke sayısı çok az. Jeopolitik olarak ihtiyacımız olan desteği Katar bize sağlamış bulunmakta. Doha’da bulunan Türk Üssü, Arap Yarımadası’nda oluşabilecek herhangi bir sorunda kriz yönetimi yaparken ülkemizin elini rahatlatacaktır.

Türkiye ile Katar arasında günümüzde oluşan bu yakınlık, yakın zamanda neredeyse hiçbir ülkeyle yaşamadığımız boyutlara ulaştı. Siyasi işbirliği seviyesinin yüksek olması, iki ülke arasındaki ticari hacmi de oldukça geniş tutuyor. Öyle ki Katar’a yaptığımız ihracat, Katar’dan yaptığımız ithalatın çok daha üstünde. 2019 yılında yapılan ithalatın değeri 264 milyon dolar iken yapılan ihracatın değeri 1.162 milyon dolar olarak duyurulmuştur. Toplam ticaret hacmi 1.426 milyon dolar olan bu ilişkide Türkiye, ağırlıklı olarak inşaat malzemesi ihraç ederken LNG ve işlenmemiş alüminyum ithal ediyor.

Bu ikili ilişkileri kötü gün dostluğu olarak adlandırmak için hükümetler arası değil, devletler arası boyutunda incelemek gerekiyor. Öyle ki mevcut iki hükümet ve devlet yetkilileri, izledikleri politika olarak birbirleriyle bağdaşıyor. Her iki ülkedeki hükümetten biri; farklı ideolojilerde ve farklı çıkarlarda olan hükumetlere yerlerini bırakırsa, o zaman Katar’ın kötü gün dostu olup olmadığını anlayabiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sanayileşme Süreci

Osmanlı yöneticileri Tanzimat sonrasında öncelikle devlet fabrikaları kurma yolunda önemli adımlar atarak işe başlamışlardır. İlk olarak bütçeden önemli paylar devlet fabrikalarına ayrılmıştır. Sanayileşmenin önemini kavrayan devlet adamları ikinci olarak Büyük Reşit Paşa’nın arzusuyla bir heyet oluşturmuşlardır. 1864’de “Islah-ı Sanayi Encümeni” adıyla kurulan heyet, modern tekniklerle donatılan Avrupa fabrikaları karşısında el emeği ile çalışan Osmanlı fabrikalarının şansı olmadığını düşünerek, büyük sanayi kuruluşları oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. Heyet ayrıca, mamul standartlarının sağlanması, esnafların birleşerek kendi alanlarıyla ilgili büyük şirketler oluşturmaları, sanayi okulları kurularak sanayi sergileri açılması ve gümrük tarifelerinin değiştirilmesi konularında önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Gümrük tarifelerinin değiştirilmesi dışındaki tavsiyeler kısmen uygulamaya geçirilmiştir (Eldem, 1994,58-59).

Sanayinin güçlendirilmesi için kurulan komisyonun görüşleri doğrultusunda birçok şirket beş-altı yıl içinde İstanbul’da kurulmuştur. Kumaşçı, dökmeci, toptancı, demirci, tabakçı, saraç esnafı şirketleri ve simkeşhane gibi birçok kuruluş özellikle İstanbul ve civarında oluşturulmuştur. Bu çalışmaların ardından belediye, esnaf ve ticaret nezaretinin işlerine karıştığı gerekçesiyle 1873 yılında Islah-ı Sanayi Encümeni kaldırılmıştır. Encümenin kaldırılması ile birlikte devletin küçük esnafı korumaya dönük politikaları gecikmeye uğramış ve yavaş yavaş ortadan kalkmıştır (Ortaylı, 1978,123-126). Islah-ı Sanayi Encümeni Osmanlı Devleti’nde özel girişimi desteklemek amacını da taşımıştır.

Osmanlı sanayisinin büyük ölçüde insan gücüne dayalı yapısını oluşturan lonca teşkilatı ve gedik sistemi güçlü Avrupa rekabeti karşısında eski dayanışmacı yapısının verdiği direnci kaybederek çözülmeye başlamıştır. 1860’lı yıllardan itibaren mahalli anlamdaki ekonomik sorunların vilayetlerde toplanacak, genel kurulca tespit edilerek Şura-ı Devlet’e bildirilmesi yöntemi getirilmiştir. Bu girişime paralel olarak 1869 senesinde ticaret, sanayi ve ziraata ilişkin çeşitli teklifler Şura-ı Devlet’te görüşülerek öncelikli olanların gerçekleştirilmesi için çalışmalar yapılmıştır (Giz, 1968, 17- 23). Özellikle 1863’deki sanayi sergisi ve kurulan sanayi mektepleri ile aynı amaçlar doğrultusunda Islah-ı Sanayi Encümeni kurulmuştur. Daha sonraki dönemlerde kurulacak olan sanayi ve ticaret odaları ile yavaş yavaş çözülen esnaf teşkilatı (gedik-lonca) arasındaki boşlukta Islah-ı Sanayi Encümeni devreye sokulmuştur. Yani bugünkü anlamda ticaret ve sanayi odalarının ilk örneğini bu encümen oluşturmuştur (Şener,2007,65). Yarı resmi nitelik taşıyan ve dokuz üyesinin beşi devlet, dördü ise sanayi temsilcilerinden oluşan encümenin programında başlıca şu hususlar yer almıştır (Giz, 1985,1360);

  • Esnafın bir araya gelerek sermayelerini birleştirmek yoluyla şirketler kurmaları,
  • Devletin ihtiyaçlarının bu şirket mamullerinden karşılanılması,
  • Sanayi mamullerinin ucuz, sağlam ve kaliteli yapılmasının temini,
  • Sanayi mamullerinin ölçü ve miktarlarına göre fiyatlarının bilirkişilerce tespit edilerek ilan edilmesi,
  • Buluş (ihtira) sahiplerinin komisyona başvurarak kendilerine imtiyaz verilmesi,
  • Sanayinin geliştirilmesi için memleketin her yerindeki sanayicilere uyarılarda bulunulması.

Encümen aracılığıyla bir kısım esnaf tarafından oluşturulan şirketler oldukça başarılı olmuştur. Ancak sorunlara doğru teşhis koyulmuş olmasına ve bazı girişimlere yol açmasına rağmen, devrin sosyal ve iktisadi istikrarsızlığı dolayısı ile devletin gerekli ilgiyi gösterememesi yüzünden encümen on yıl gibi kısa bir süre sonra 1873’de kaldırılmıştır. Diğer taraftan sanayiyi teşvik için ve fabrikalar kurmak maksadıyla 1851 ve 1873 yıllarında alınan kararlarla fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyetleri tanınmıştır. 1888 yılında bu muafiyetler fabrika inşasına lüzumlu maddeleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve 1897’de yeni fabrikalara on yıl müddetle vergi muafiyeti getirilmiştir. Öte yandan şeker, dokuma, cam, porselen, kâğıt, kibrit, kauçuk gibi alanlarda faaliyette bulunan bir takım fabrikalara belirli süreler ve bölgeler için sınırlı kapsamda imtiyazlar verilmiştir. Özellikle büyük fabrikalar kurulurken Avrupa’dan ilk defa getirtilecek makine ve alet-edevat için gümrük muafiyetleri tanınmıştır (Şener, 2007,65). Yine bu fabrikalarda imal edilen mamuller için ihraç ve iç gümrük muafiyetleri de tanınmıştır (Ökçün,1972,157).

Merkantilist sistemin etkileri, Avrupa ülkeleri ile yapılan ticaret sözleşmelerinin sınırlamaları sonucunda Osmanlı Devleti’nin sanayileşme adına getirdiği bu tür teşvik ve korumacı tedbirler ancak belli bir dereceye kadar etkili olabilmiştir. Zaten bu iki etki nedeniyle getirilen yeni uygulamaların çoğunu hayata geçirmenin çok kolay olmadığını belirtmek gerekmektedir.

Diğer taraftan devlet yeni kurulacak fabrikaları ticaret anlaşmalarından dolayı ülke içinde sağlanan bazı sübvansiyonlarla desteklemeye çalışmıştır. Ancak, en önemlisini fabrikaların ürettiği mamullerin devlet tarafından satın alınması olarak niteleyebileceğimiz bu sübvansiyon dahi Avrupa tepkisinden çekinildiği için büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilmiştir. Ayrıca fabrikalarda çalışan ve askerlik çağına gelen usta ve işçilerden kurası isabet edenlerin askerliğinin ertelenmesi fabrikaların gelişimi için gerçekleştirilen diğer yeniliklerdendir. Tüm bu teşvik ve koruma tedbirlerine rağmen devlet girişimlerine, esnafa tanınan kolaylıkların çoğunun tanınmadığını söylemek mümkündür. Esnafa gümrük koruması yanında ham madde ihracının yasak edilmesi gibi ayrıcalıklar veren devlet kendi yatırımlarını koruyamamıştır. Osmanlı iktisadi dünya görüşü bu durumun temel nedenidir (Genç,1989,179).

Devletin kurulacak olan büyük boyutlu fabrikaları desteklemesi önemli amaçlar doğrultusunda gerçekleşmiştir. Temel amaç sanayileşmenin sağlanması olarak görülmekle birlikte genel ekonomik dengelerle ilgili amaçlar da görülmektedir. Dış ticaret dengesinin sağlanması genel amaçların en başta olanıdır. Fabrikaların kuruluşundaki temel amaç hem halkın hem de askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak, böylelikle dış ticaret dengesine de katkı da bulunmaktır (Şener,2007,66).

Fabrikalar kurularak askerlerin bir ölçüye kadar halkın ihtiyaçlarının memlekette yapılacak üretimle karşılanması, böylelikle yurt dışına gidecek paraların ülke içinde kalması sağlanmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda, halkın ihtiyaçlarının da en azından bir kısmının bu fabrikalar aracılığıyla ucuz bir bedelle karşılanması devlete olan güveni arttırmıştır. Avrupa’da olduğu gibi memleketin sanayileşmesini sağlamak ve gelir elde etmek, kurulan fabrikaların diğer amaçları arasında sayabileceğimiz unsurlardandır. Gelir elde etme anlayışı başlangıçta çok açık söylenmese dahi sonraki dönemlerde yapılan uygulamalarda açık olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumu ilgili fabrikalara ait gelir gider rakamlarına bakarak görmek mümkündür (Şener,2007,67).

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeye dönük yapılan girişimler neticesinde döneme damgasını vuran önemli sanayi kuruluşları inşa edilmiştir. Bu kuruluşlar yapılan çalışmaların sözde kalmadığını göstermektedir. Bu fabrikalar güçlü Avrupa sermayesi ile üretilen mallar karşısında rekabet etmek zorunda kalmış, bazen maliyetlerinin altında mal satarak zarar dahi etmişlerdir. Ancak, kısa dönemde de olsa güçlü Avrupa mallarının Osmanlı pazarını kontrolü engellenmiştir. Dönemi itibari ile sanayileşme çabasına paralel olarak kurulan bazı devlet fabrikaları arasında Feshane-i Amire, İzmit Çuka Fabrikası, Veli efendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası, Bursa ipek Fabrikası, Yeni Darphane, Zeytinburnu Demir Fabrikası ve Yıldız Çini Fabrikası’nı saymak mümkündür.

Tanzimat’tan sonra devlet fabrikaları yanında özel fabrikaların da oldukça yaygın biçimde kurulmaya çalışıldığı görülmektedir. Kurulan özel fabrikalarda uygulanan genel prosedür standart olmakla birlikte zamana ve fabrikanın özelliğine göre değişik durumlar gösterebilmiştir. Genelde ilk başvuru, fabrikanın kurulacağı yer mülki amiri olan kaymakam ya da valiye yapılmıştır. Eğer kaymakamlığa bir başvuru yapılmışsa başvuru kaymakamlıktan valiliğe, valilikten bulunulan yer yerel meclisi olan Meclis-i Muabir’e havale edilmiştir. Meclis-i Muabir fabrika ve yeri ile ilgili detaylı araştırmalar yaptıktan sonra, uygun olup olmayacağını valilik kanalı ile merkeze, sadrazamlığa bildirmiştir. Sadrazamlık yazıları duruma göre bazen Nafıa, bazen Ticaret, Ziraat veya Sağlık Meclis ya da Nezareti’ne görüş sorarak, Meclis-i Vâlâ’ya göndermiştir. Meclis-i Vâlâ genellikle konuyu kanunlar ve nizâmlar dairesinde inceleyerek bir takım şartlar karşılığında ruhsat verilmesini uygun ya da uygunsuz bulmuştur. Meclis-i Vâlâ’nın kararları ise padişah iradesine sunulmuştur.

Özel fabrika kuracak olanlara bazı durumlarda imtiyaz hakkı verilmiş bazı durumlarda ise verilmemiştir. İmtiyaz konusunda her sektör için değişik sayılabilecek uygulamalar görülmektedir. Ancak, genellikle aynı sektörler için benzer uygulamalar dikkat çekmektedir. Sivil itaati sağlamak amacıyla kurulacak her yeni fabrikaya devletin zabıta kurallarına uyması ve çevreye zarar vermemesi ön koşul olarak getirilmiştir. Vergi ve resim bütün fabrikalar için istisnasız uygulanmıştır. Vergi oranları sektörüne göre değişme gösterirken, her sektör için on Osmanlı Lirası resim ödeme şartı getirilmiştir. Bazı durumlarda kurulacak fabrikalarda istihdam edilecek işçilerin Osmanlı vatandaşı olma şartı da konulmuştur.

Osmanlı Devleti’nde sanayileşmede devlet ve özel sektör girişimleri Tanzimat sonrasında yoğunlaşmasına rağmen bu durum Osmanlı’yı bir sanayi toplumu haline getirememiştir. Ancak, gösterilen çabaların boşa gittiğini söylemek de zordur. Çünkü en azından yeni Cumhuriyet’e belirli oranda gelişmiş sayılabilecek sanayi kuruluşları devredilmiştir. Sanayileşmede özel teşebbüs alanında genelde gayrimüslim Osmanlı vatandaşları ve yabancıların payının oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Turgutlu, Kırkağaç, Biga, Tekirdağ ve Balıkesir’deki pamuk fabrikaları, İzmir’de susam fabrikası, Van aba fabrikası, Malkara, Midilli ve Çanakkale’de un fabrikası, Beyrut’ta kâğıt fabrikası ve Trabzon’da kumaş, elbise fabrikası bu tür özel girişimlere örnek gösterebileceğimiz türden fabrikalardır. Bunların dışında 1840-1881 yılları arasında bini aşkın örnek bulunmaktadır.

Osmanlıdaki devlet ve özel girişim sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların birçoğu cumhuriyet dönemi Türkiye’sine devrolmuştur. Özellikle büyük çaplı devlet fabrikaları 1960’lara kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu fabrikalar 1927’lerden itibaren başlatılan sanayileşme çabalarına ışık tutmuştur. Öte yandan özellikle küçük çaplı teşebbüsler şeklinde gerçekleştirilen özel girişim fabrikaları iç talebin karşılanmasında önemli etkiye sahip olmuştur. Ayrıca, bu tür özel girişimler, girişimcilik ruhunun Türkiye’de yerleşmesine katkıda bulunmuştur.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Eldem, Vedat (1994), Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi, Sayı: 96, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

Genç, Mehmet (1990),Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisadi Tarihi Kongresi-Tebliğler, Ankara.

Genç , Mehmet (1989), Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, III.Dizi, I.Sayı.

Giz, Adnan (1985), Islah-ı Sanayi Komisyonu, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt: 5, İletişim Yayınları, Ankara.

Ortaylı, İlber (1978), Osmanlı İmparatorluğu’nda Sanayileşme Anlayışına Bir Örnek, Islâh-ı Sanayi Komisyonu Olayı, ODTÜ Gelişme Dergisi, Türkiye İktisat Tarihi özel sayısı, Ankara.

Ökçün, Gündüz (1972), XIX. Yüzyılın ikinci Yarısında imalat Sanayi Alanında Verilen Ruhsat ve imtiyazların Ana Çizgileri, cilt:27, sayı:1.

[/vc_toggle]

Bağımsızlığa Hazırlanan Ülke: İskoçya

Dünyada uzun süre boyunca büyük egemenlik sağlayan Avrupalı devletler son yüzyılda ayrılıkçı sorunlarla uğraşıyor. Özellikle birinci ve ikinci dünya savaşından sonra yaşanan özgürlükçü hareketler tüm dünyada etkisini gösterdiği gibi Avrupa’da da etkisi gösteriyor. 1918 yılında ABD başkanı Wilson’ın ortaya koyduğu ‘Wilson İlkeleri’ tüm milletlerin kendi ülkesine sahip olması gerektiğini savunuyordu. Bu fikir önce Avrupalı devletlerin öteki milletler üzerinde kullanabileceği bir hamle olarak ortaya çıksa da, bugün bu düşünce azınlıkta kalan halkların kendi bağımsız devletlerini kurma isteğini destekliyor. Bu makalede ise Birleşik Krallığa bağlı dört devletten biri olan İskoçya’nın bağımsızlığa giden yolunu inceleyeceğiz. Yazının sonunda İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) Medya ve Yayın Başkanlığını yapan Erik Geddes ile yaptığım röportajı okumanızı öneririm.

Avrupa’daki Ayrılıkçı Hareketler)

İskoçya’nın Kısa Tarihi

Tarihin ilk sahnelerine ‘Kaledonya’ adıyla çıkmış güçlü savaşçılar olarak anılan İskoçlar, Roma İmparatorluğu işgallerine geçit vermemiş, sonrasında ise Dalriada ve Alba Krallığı’nı kurmuşlardır. 11.yüzyılda ele geçirilen Lothian bölgesiyle beraber sınırlarını belirlendi ve krallık olarak etraftaki devletlerle (özellikle İngiltere) savaşmaya başladılar. Bağımsız bir devlet olan İskoçya, ikinci ve üçüncü Aleksandr döneminden sonra taht sorunlarıyla boğuştu ve güçsüzleşti. İngiltere etkisi altına giren ülke, o zamanki İngiltere’nin en büyük düşmanı Fransa ile müttefikliğe girmesiyle beraber işgale uğradı. Bu yıllarda hepimizin ‘Cesur Yürek’ filminden bildiği kahraman şövalye William Wallace’ın direnişi söz konusuydu ve uzun yıllar boyunca İngiltere’ye karşı bağımsızlık için savaşıldı. Savaş sonunda İngilizlerin galip gelmesiyle İskoçya bağımsızlığını kaybetti. Kısa bir süre sonra tekrardan başlayan direniş birinci Robert ile sağlandı.

İskoçya Krallığı’nın Bayrağı

İngiltere ve Fransa arasında geçen yüzyıl savaşları boyunca İskoçya her zaman Fransa’yı desteklemiştir. 16.yüzyılda Kalvenizm hareketlerinin yayılmasıyla birlikte Katolik monarşi son bulmuş ve savaşlardan dolayı da krallık epey güç kaybetmiştir. İngiltere’ye altın çağlarını yaşatan birinci Elizabeth, varis bırakmadan ölmesiyle en yakın akrabası olan İskoçya Kralı James Stuart, birinci James olarak İngiltere’nin de kralı oldu. 1707’de tahtların birleşmesi ile birlikteliğin temelleri atılmıştı. Parlamentolar birleştirildi ve bu şekilde Birleşik Krallık kuruldu. Her ne kadar ülkeler birleşse de İskoçya hukuki sistemi ve kilise sisteminin özerkliği korumuştur. Birleşik Krallık bu dönemlerde bir süper güç olduğu için bir kopma yaşanamadı fakat milliyetçilik düşünceleri İskoçları da zaman zaman etkilemiştir.

Birleşik Krallık Bayrağı’nın oluşumu

Yakın Tarih

1934 yılında kurulan İskoç Ulusal Partisi (SNP) ile siyasi olarak İskoçya bağımsızlık düşüncesini konuşmaya başlamıştır. İkinci dünya savaşının ardından büyük oranda yıkılan Avrupa ekonomisi, Marshall Planı ile tekrardan yükselişe geçti. Bu dönemde gelişmeye başlayan İskoçya bölgesi özellikle 1970 yılında Kuzey Denizi’nde bulunan petrol ve doğalgaz ile birlikte geleneksel bir ekonomiden sanayileşmiş bir yapıya hızlı bir geçiş yaşadı. Ekonomik anlamda gelişen İskoçya, yavaş yavaş siyasi olarak hamleler yaparak bağımsızlık konuşmaları yapmaya başladı.

1979 yılında yetki devri gibi sorunlar konuşulmaya başlandı çünkü İskoç halkı tam bir temsil hakkına sahip değildi. Kendi parlamentolarını ve yönetim biçimine sahip olmak isteyen halk referanduma gitti fakat sonuç Birleşik Krallık’a bağlı kalınması yönünde çıktı. Bu hareket başarısız olsa da kıvılcım bir kez ateşlenmişti. Aynı şekilde ‘Demir Leydi’ olarak anılan Margaret Thatcher’ın katı ve birleşmeci politikaları İskoçya’da dönüşümü hızlandırmıştı. Bu ters tepen birleştirme politikaları, SNP’nin yükselişini sağlamıştır.

1990’da Alex Salmond’un başa geçmesi ile referandum talepleri başlamış ve 1997 yılında gerçekleşen ikinci referandumda ise bağımsız parlamento ve vergi haklarının düzenlenmesi gibi bağımsızlığa yönelik adımlar kabul edilmiştir. Böylece 1999 yılında İskoç halkı 129 üye ile birlikte ilk bağımsız parlamentosunu kurmuştur. Özerk Parlamento’nun şu alanlarda yasama yetkisi vardır; sağlık, eğitim, yerel yönetim, sınırlı vergi, ekonomik kalkınma, sosyal hizmet. Buna karşın, tam bir bağımsız devlet olmadığı için savunma, maliye ve dış politika konularında hala Birleşik Krallık ile ortak olarak davranmak zorundadırlar.

2000 Sonrası

Yetki devrinden sonrası İskoçya için yeni bir dönem olarak sayılabilir. Bu dönem boyunca SNP gitgide oylarını yükseltmiş, önce ana muhalefet sonrasında ise iktidar partisi olmuştur. Buna karşın Birleşik Krallık’ın en köklü partisi muhafazakâr parti oy kaybına uğramıştır. Bunda gelişen İskoç milliyetçiliğinin payı büyüktür. 2007 yılında azınlık hükümeti kuran SNP, diğer İskoç partileriyle uzlaşmaya giderek eğitim, ekonomi ve dile öncelik tanıyarak reformlar gerçekleştirmiştir. Milli bilincin yaratılması için eğitim ve dil bir araç olarak kullanılmıştır.

 

Bu gelişime karşı İşçi ve Muhafazakâr parti birliği korumak için ‘Britanyalı’ kimliği öne sürmüştür. Britanya kimliği ile halkların birleşik bir yapıda daha güçlü olacağını savunan İngiltere, İskoçya’nın kopmasını istememektedir. Bunun birkaç sebebi İskoçya’nın ekonomik durumu, doğal kaynakları ve yaşanacak toprak kaybıdır. Buna karşın Salmond ise ‘sivil milliyetçilik’ fikrini ortaya koymuş, etnik köktenciliğe karşı çıkarak aynı toprak parçası üzerinde yaşayan vatandaşların ortak kurumlara bağlılığını desteklemiştir. Bu fikir oldukça kabul görmüş olup, SNP’nin oylarını yükseltmiştir. SNP’nin yaptığı en doğru işlerden biriside bağımsızlık söz konusu olsa bile çift vatandaşlık, İskoçya’nın Kraliçeye olan bağlılığın sürdürülmesi gibi radikal ayrılmalara sebep olmayacak bir şekilde bağımsızlığı yönetmesidir. Fakat halkı bağımsızlığa ikna etmek için Birleşik Krallık’ın Kuzey Denizi Petrollerini çıkarmasını İskoçya’nın sömürülmesi olarak servis etmiş ve olası bir bağımsızlığın bu kaynakların İskoçya için daha fazla kullanılması anlamına geldiğini vurgulamıştır. Bu konunun önemli olmasının sebebi ise İskoçya’nın bağımsızlık halinde ekonomisinin ne durumda olacağıdır. Büyük nüfusa ve toprak genişliğine sahip olan İngiltere’den ayrılmak ekonomi için bir sorun olabileceği düşünülmektedir, fakat İskoçya buna uzun zamandır hazırlanan, kendi kendine yetebilecek bir ekonomiye sahiptir.

2011 yılında SNP ilk kez tek başına iktidar olmuştur. %53’lük bir oy oranı ile ikinci kez iktidarlığı ele alan parti, dönemin Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron ile müzakereye vararak 2014’te bağımsızlık referandumu yapılması konusunda anlaşmışlardır. Böylece SNP lideri Alexander Salmond, referandum için büyük bir kampanya başlatır. Bu kampanya tarihinin İskoçların 1314 yılında İngilizlere karşı yapılan tarihi zafer günüyle aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildir. Bağımsızlık referandumunu SNP ve İskoç yeşil partisi dışında destekleyen bir parti yoktur. İskoç işçi partisi ve muhafazakâr partisi de kampanyalarını ‘better together’ (beraber daha güçlü) sloganı ile yürütmüşlerdir. 18 Eylül 2014 yılında yapılan referandum yüzde 85 katılım almış fakat yüzde 55,3 oranıyla birlik yanlıları kazanmıştır. Glasgow büyük bir çoğunlukla ayrılma kararını desteklerken, Edinburgh ise birlik tarafındadır.

İskoçya 2014 Bağımsızlık Referandumu

Bağımsızlık umudunu kısa süreli olsada kaybetmiş olan İskoçya, Birleşik Krallık’a bağlılığını kabul etmiş, fakat özerk yönetim anlayışının güçlenmesi için isteklerini söz verildiği gibi devam etmesini istemiştir. Bu yenilgi sonrasında önemli lider Alex Salmond istifa etmiş, yerine Nicola Sturgeon gelmiştir. 2015’teki yerel seçim ile birlikte tekrardan iktidarda kalan SNP, İskoçya üzerinde daha da güçlenerek merkezi ve yerel yönetimlere yetkilerin arttırılması için baskı yapacaktır.

2015 yılına gelindiğinde ise Birleşik Krallığın verdiği en büyük sınav olan Brexit tartışılmaya başlanmıştır. 2016’da ülke çapında yapılacak olan referandum, sadece İngiltere’nin değil, 4 ülkenin kaderini belirleyecektir. Şunu unutmamak gerekir ki Birleşik Krallık 66 milyon nüfusa sahip bir ülkedir ve bunun 55 milyonu İngiltere’de yaşar. Bu yüzden İngiltere halkının nasıl bir seçim yaptığı çok önemlidir ve bu yüksek oran diğer ülkeler istemese bile tek başına ülkeyi Avrupa Birliği’nden çıkmasına yetebilir. SNP özellikle vergilendirme, asgari ücret ve ulusal konularda daha fazla yetki istemektedir. Aynı şekilde yaklaşan Brexit için SNP’nin yaklaşımı nettir: Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nde kalmalıdır. Brexit durumunun önemini şöyle açıklayabiliriz: İskoçya’nın 2014’teki referandumunda vatandaşların ayrılmak istememesinin en büyük sebeplerinden biri Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumlardan da ayrılmış olmak olacaktı. Şimdi Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden çıktığına göre İskoçya artık kendi yönünü belirleyebilirdi. SNP lideri Sturgeon, AB’den çıkılması sonucu İskoçya’nın tekrardan bir bağımsızlık referandumunu değerlendireceğini belirtmiştir.

İskoçya Başbakanı Nicola Sturgeon

2016’da yapılan İskoçya Parlamento seçimleri kısmen SNP’ye bir düşüş yaşatmış, tek başına iktidar olmayı yitirmiştir. Bunun sebebinin kesinlikle bağımsızlık referandumunun kaybedilmesidir fakat SNP yine de hükümeti dışardan bir parti ile kurmuştur.

23 Haziran 2016’da Brexit referandumu gerçekleşmiştir. Bu süreç boyunca İskoçya’daki çoğunluk kesin bir şekilde AB’de kalma tarafındadır. Brexit anketlerinde oyların birbirlerine yakın olması İskoçya için bir avantaj olmuştur ve AB’den çıkma kararı alması durumunda İskoçya’nın bir bağımsızlık referandumu daha isteyeceği kesin bir dille belirtilmiştir. Bu kampanyada halkı etkili bir şekilde ikna eden SNP, İskoçya bölgesinde %62’lik bir oranla AB’de kalma tarafında oy kullanmıştır. Fakat belirttiğimiz gibi nüfus oranına baktığımızda İngiltere bölgesinin üstünlüğünden dolayı Birleşik Krallık genelinde %51 oyla AB’den çıkılma kararı verilmiştir. Demokratik olmayan bu kural, İskoçyalılara bağımsızlık yolunu bir kez daha açma ihtimalini vermiştir.

Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasına yönelik referandum sonuçları

SNP referandum sonrası AB ile görüşmeye başlayacaklarını ve İskoçya’nın AB’de kalmasının hayati bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’ın istifa edeceği açıklamasıyla birlikte güçlenen bu arzu, Birleşik Krallık’ın siyasi istikrarının bozulduğunu ve İskoçya’nın istikrarlı bir şekilde yönetilme hakkı olduğunu belirtti. İskoçya, Londra Brexit ile boğuşurken referandum isteğini güçlü bir şekilde tekrardan belirtmişti.

David Cameron’dan sonra görevi ele alan Theresa May sert bir şekilde AB’den ayrılmayı desteklerken, muhalefet ise yumuşak ve anlaşmalı bir şekilde AB’den ayrılmayı savunuyordu. Birçok krizin yaşandığı bu süreç boyunca SNP meclise daha fazla temsilci sokmaya ve Brexit konusunda daha fazla söz hakkına sahip olmaya çalışmıştır. Fakat anormal siyasi krizler halkta farklı görüşler ve duygular yaratabilir. Bu durumda da beklenmedik bir şekilde, 8 Haziran 2017 Genel Seçimleri Birleşik Krallık’ta bir şok yaşattı. Muhafazakarların oyları artmasına rağmen tek başına hükümeti kuramıyor, SNP ise 21 sandalye kaybederek büyük bir hayal kırıklığına uğruyordu. Bu sonuçlardan sonra SNP Lideri Sturgeon, bağımsızlık referandumunu bir süre askıya aldıklarını söylemişti.

Siyasi krizin yaşandığı Birleşik Krallık’ta Theresa May’in istifa etmesi üzerine 23 Temmuz 2019’da başa gelen muhafazakâr parti lideri Boris Johnson, AB’den çıkmayı kendine görev edinmişti. Bununla birlikte 2019 yerel seçimlerinde tekrardan büyük bir yükselişe geçen SNP, İskoçya’ya ayrılan 59 koltuktan 48’ini kazanarak büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Bu sıçrama, bağımsızlığa olan inancı tekrardan yükseltti. Ardından, 14 Ocak 2020 tarihinde Sturgeon bu büyük üstünlüğü kullanmak için tekrardan bir referandum talebinde bulundu. Anketlerin bağımsızlık oylarının %50 üstünde göstermesi, SNP’nin kesin çoğunluğa sahip olması, Birleşik Krallık’ın AB’den kesin olarak 31 Ocak 2020’de ayrılmış olması bağımsızlık referandumunun tekrardan istenmesine yol açtı. Bu teklif Birleşik Krallık başbakanı tarafından kesin bir şekilde reddedildi. Boris Johnson’ın Birleşik Krallık’ın bütünlüğünü savunduğu ve Avrupa’dan daha çok ABD ile yakın ilişkileri olduğu biliniyor. Avrupa Ordusu gibi konularda da geçmişten beri ilgisiz olan İngiltere, AB’nin kendi kendine yetme özelliği olan bir kurum olmasını pekte desteklemiyor. Kendi ülkesinin çıkarlarını korumanın daha önemli olduğunu savunan lider, İskoçya konusunda ise dürüst davranmıyor. En son yapılan referandum isteğini reddeden Boris, İskoçya’nın 2014’te yapılan referandumda kendi kaderini zaten Birleşik Krallık’da kalmak olarak belirlediğini, demokrasiye ve kararlara saygı duyulmasını gerektiğini ifade ediyor. Bu karara normal olarak İskoçya siyasilerinden tepki geldi ve Sturgeon, Brexit’in tüm koşulları değiştirdiğini söyleyerek İskoçya halkının bir referandumu daha hak ettiğini savunuyor.

COVID-19’un İskoçya Bağımsızlığına Etkisi

Tüm dünyayı saran COVID-19, özellikle İngiltere’yi felaket bir şekilde etkiledi. İlk başta tüm ülkelerden farklı olarak sürü bağışıklığına inanan İngilizler, virüsü kontrol edemeyecek bir süreye geldikten sonra sınırlamalar getirmeye başladılar. Bu sürede birçok insan hayatını kaybetti, ekonomi zarar gördü ve virüs daha çok yayıldı. Birleşik Krallık Başbakanı ilk başlarda virüse tam olarak inanmazken sonrasında kendi ve ekip arkadaşları virüse yakalandı. Zor zamanlar yaşamış olan İngiltere, COVID-19 ile hala uğraşıyor.

Öte yandan İskoçya, İngiltere’den farklı bir yol seçerek hızlı bir şekilde sıkı kurallarla halkı tembihledi. Yasaklar katı bir şekilde uygulandı ve kontrollü bir şekilde hastalığın etkisi tüm İskoçya’da en alt seviyeye indirildi. Fakat İskoçya, tam olarak bağımsız olmadığı için sınırları açma, kapama veya tam bir yönlendirmeye sahip değildi. Bir taraf hastalığı ciddiye alıyorken, bir tarafın hastalığı önemsememesi İskoçyalıları haliyle bağımsızlık isteğini arttırdı.

Rakamları tartışırsak İngiltere’de yaşanan ölüm sayısının İskoçya’nın yaklaşık 20 katı olduğu görebiliriz. Aynı şekilde İskoç halkı yönetimin %74’ünün virüsü iyi idare ettiğini düşünürken İngiltere’de bu oran sadece %21. Ek olarak İskoçya’da uzun zamandır coronavirüs kaynaklı ölüm görülmüyor. Bu konuda Avrupa’nın en başarılı ülkelerinden biri olan İskoçya, yanındaki İngiltere’den şikayetçi.

SNP Milletvekili Tommy Sheppard şunu aktarıyor: ‘İskoçya’yı bağımsız olarak görmek isteyenler olabildiğince Boris Johnson’ı ülkemize davet etsinler çünkü İskoçya’ya her ayak bastığında bağımsızlığa olan istek artıyor’.

Sonuç

Orta çağ döneminde kurulan İskoçya, bağımsızlığı İngiltere’ye kaybettikten sonra uzun bir birleşme sürecine ortak oldu. Bu birleşme öyle veya böyle 300 yılı aştı, fakat bu duruma İskoçyalılar artık son vermek istiyor. Bunun en büyük sebebi ise kendilerini İngilizlerden farklı tanımlamaları. 300 yılı aşan birlik ve bütünlüğe rağmen asimile olmayan İskoçlar, kendi kaderlerine kendileri karar vermek istiyor. Bunun için kendi dillerinde kurslar açıyor, gelenek ve görenekleri yaşatıyorlar. Özellikle özerk yönetimin başlamasıyla SNP ile birlikte bu İskoç Milliyetçiliği artış içerisinde. Bu özgüvenin ardında tabi ki ekonomik durumun güçlülüğü de var. Kuzey Denizi’ndeki petrol ve doğalgaz kaynakları, ülkenin kendi kendine yetebilecek su ve orman kaynaklarının bulunması, gelişmiş ekonomi ve sanayi kurumlarına sahip olması bu yolda ilerlemelerini kolaylaştırıyor.

İskoçya’da bulunan kaynaklar azımsanacak bir rakam değil. Avrupa Birliği’nin doğalgaz ve petrolünün %80i, yenilebilir kaynakların da %20’sine sahip olan İskoçya, Avrupa Birliği için de önemli bir aktör. İskoç hükümetinin 2011-2012 raporuna göre İskoçya’nın söz konusu yıllarda Birleşik Krallık bütçesinin %9,9’una katkı yaptığı ifade edilirken, Birleşik Krallık’ın İskoçya’ya ayırdığı bütçe %9,3 oranında. Bağımsızlık taraftarları bu kaynakların daha iyi bir şekilde kullanabileceği yönünde iddialar ortaya sunuyor.

İkinci dünya savaşının ardından yükselen özgürlükçü akımlara dahil olan İskoçya, bunu milliyetçi bir şekilde yorumlamaktansa sosyal ve ekonomik olarak geliştirmiştir. Bu doğrultuda gelişen ülke gerekli kaynaklara eriştiğinde ise SNP ile birlikte kendine özgü bir ‘sol’ yorumu yaratmıştır. 2014’te yapılan referandum ne kadar bir hayal kırıklığı olsa da 6 yıl içindeki yaşanan olayların birçoğu İskoçya için pozitif sayılabilecek olaylardır ve İskoç milliyetçiliğini günden güne geliştirmektedir. Son anketlere bakıldığında şu an İskoçya’da bağımsızlık referandumu %54 seviyelerinde Birleşik Krallık’tan ayrılma yolundadır. 2014 referandumundan bu yana liderler değişmiş, İskoç ve İngiliz halkları değişmiş, Birleşik Krallık AB’den ayrılmış ve Covid-19 gibi olaylar farklı sonuçlar yaratmışlardır. Bu sebeplerden dolayı İskoçya hükümeti mümkün olan en yakın zamanda tekrardan referandumu gündeme getirecek ve bağımsızlığı elde etmeye çalışacaktır.

Brexit’in yorumlanışı ve İskoçya’nın kurtulmaya çalışılması

Erik Geddes ile Röportaj

Stratejik Ortak yazarı olarak İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) Medya ve Yayın Başkanlığını yapan Erik Geddes’a İskoçya hakkında birkaç güncel soru yönelttim. Soru-Cevap kısmını aşağıda bulabilirsiniz.

1-) Araştırmalara göre İskoçya, COVID-19 ile en iyi mücadele eden ülkelerden biri oldu. Şu anda durum nasıl ve sizce SNP pandemiyi iyi yönetti mi?

Erik Geddes: “İskoç Hükümeti, Birleşik Krallık Hükümetine kıyasla genellikle daha ihtiyatlı bir yaklaşım benimsedi ve genel olarak nüfusta daha az sayıda vaka görüldü. Bu virüs hala nispeten yeni ve dünya hala öğreniyor. Hiçbir hükümet tam olarak her şeyi doğru yapamaz ama burada, İskoçya’da doğru şeyi yapmaya ve bilimsel tavsiyeler ile yönetmeye kararlıyız. “

2-) 2014 bağımsızlık referandumundan sonra SNP yeniden bir referandum arayışında. Sizce bağımsızlık referandumu yakın zamanda mümkün mü?

Erik Geddes: “2014’ten beri İskoç kamuoyunda birçok değişiklik oldu, ancak Birleşik Krallık’ın bir parçası olmanın anlamı da zaman içinde önemli ölçüde değişti. 2014’te İskoç seçmenlere bağımsızlığı reddetmenin Avrupa vatandaşı olarak kalmanın tek yolu olduğu söylendi ve şimdi Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden tamamen ayrıldı. İskoçya için önemli yetki ve vaatler de yerine getirilmedi. Koşullar değiştiğinde insanların fikirlerini değiştirme hakkına sahip olması gerektiğine inanıyoruz. Bağımsızlık, İskoç parlamentosuna daha adil, daha yeşil ve daha iyi bir ülke inşa etme şansı verecektir. “

Erik Geddes

3-) İskoçya bir daha bağımsızlık referandumuna gitmeye karar verirse, Westminster’da iktidarda olan Muhafazakâr parti tarafından kabul edileceğini düşünüyor musunuz?

Erik Geddes: “Muhafazakârların İskoçya’da bir referandumu engellemek için demokratik bir yetkisi yok. Her iki taraf için de kabul edilmiş bir referandumun emsali zaten 2014’te belirlendi ve İskoçya’nın geleceğine karar verme hakkını engelleme girişimleri siyasi olarak sürdürülemez hale gelecektir.”

4-) Bildiğimiz gibi İskoçya zaten bir referandum yaptı ve Birleşik Krallık’ta kalmayı seçti. Sizce gelecekteki referandum İskoçya için ya şimdi ya hiç durumu mu? Çünkü Brexit, COVID-19, İskoçya’nın ekonomik istikrarı ve halkın desteği gibi koşullar İskoçya’nın bağımsızlık şansını arttırıyor gibi görünüyor.

Erik Geddes: “Seçmenlerin fikirlerini değiştirmesi genellikle koşullarda bir değişiklik gerektirir. İskoçya, ancak 1999’da ikinci bir referandum yapıldıktan sonra kendi özerk parlamentosunu elde etti ve o zamana kadar ‘İskoç halkının yerleşik iradesi’ haline geldi. Amacımız, İskoç toplumunun mümkün olan en geniş kesitinin bir araya gelmesi ve bağımsızlığın sunduğu birçok fırsatı değerlendirmesidir. “

5-) Eğer İskoçya Birleşik Krallık’tan ayrılırsa, ülkenin Avrupa’daki konumunu nasıl görüyorsunuz? İskoçya’nın Avrupa Birliği’ne veya NATO’ya katılabileceğine inanıyor musunuz?

Erik Geddes: “İskoçya’nın Avrupa Birliği’nin bir üye devleti olarak rol oynadığını görmek istiyoruz. Brexit’ten bu yana Avrupa’nın İskoç bağımsızlığına yönelik tutumlarında bir ‘paradigma kayması’ meydana geldi. Birçok önde gelen Avrupalı figür İskoçya’nın bağımsız bir üye devlet olma hedeflerine sempati duyuyor. İskoçya, birçok Avrupa üye devletine benzer büyüklükte ve on yıllardır zaten AB’de olmamız, katılma kriterlerinin çoğuna uyduğumuz anlamına geliyor. “

6-) Ekonomik sorunun hala 2014’te olduğu kadar önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

Erik Geddes: “Brexit ve Covid-19’un yıkıcı ekonomik etkisi, İskoçya’nın kendi ekonomisini yönetme yetkisine sahip olmasını daha da önemli hale getirdi. Bağımsızlık, İskoçya’ya politikayı özellikle kendi ekonomik koşullarına göre uyarlama yetkisi vermek anlamına gelecektir.”

Son olarak, bu çalışmamda bana her türlü desteği veren İskoç arkadaşım Shaun Foley’e teşekkür ederim.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.academia.edu/36243697/AVRUPADA_Kİ_ÖZERK_BÖLGELERİN_YÖNETİM_ŞEKİLLERİ_ve_TAM_BAĞIMSIZLIK_HAREKETLERİ

tarihakli.com/iskocyanin-birlesik-kralliktan-ayrilmak-istemesinin-siyasi-ve-sosyal-sebepleri/

https://www.thescottishsun.co.uk/news/5725663/scottish-independence-poll-support-increase-yes/

https://www.bbc.com/news/election-2019-50766014

https://www.bbc.com/news/politics/eu_referendum/results

snp.org

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/iskocyadan-yeniden-bagimsizlik-sesleri-yukseliyor/1676938

https://edition.cnn.com/2020/07/25/uk/boris-johnson-nicola-sturgeon-coronavirus-approach-gbr-intl/index.html

https://tr.euronews.com/2020/02/10/iskocya-bagimsizlik-icin-yeni-referandum-istiyor-calismalar-basladi

https://www.these-islands.co.uk/publications/i355/covid_19_why_scotland_vs_england_comparisons_are_misleading.aspx

https://www.snp.org/author/erikgeddes/

[/vc_toggle]