Dünü ve Bugünüyle: Libya

Osmanlı İmparatorluğunun Afrika’da kalan son toprak parçası Libya 15 Ağustos 1551 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Trablusgarp’ı İspanyollardan almak üzere görevlendirilen Kaptan-ı Derya Sinan Paşa tarafından alınmıştır.

Başlangıçta Cezayir ve Tunus’la ele alınarak birlikte yönetilen Libya daha sonra ayrı bir eyalet olarak yönetilmiştir. Bu eyaletlerin tamamına ‘’Garp Ocakları’’ denmiştir. Libya bu Garp Ocakları içerisinde Osmanlı devletine en bağlı olanı olarak her dönem dikkat çekmiştir.

Trablusgarp Eyaleti 1551-1864 yılları arasında yarı bağımsız olarak ‘’Dayılar’’ tarafından yönetilmiştir. 19. yüzyıl başlarında Libya’daki dayılar da Tunus ve Cezayir dayıları gibi Akdeniz’de Amerika Birleşik Devletleri ile mücadele etmiştir. 1864 yılında İstanbul’a bağlı normal bir vilayet haline dönüştürülen Trablusgarp’ın yönetimi 1911 yılına kadar bu şekilde devam etmiştir. Osmanlı kontrolündeki ikinci devreyi oluşturan bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu merkezi yönetimi güçlendirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan da eyaletin iç kısımlarındaki otoritesini de güçlendirme çabası içine girmiştir.

1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi ile Trablusgarp eyaleti vilayet olmuştur. 1877 yılında çıkarılan başka bir kanunla Bingazi, Derne ve havalisi doğrudan doğruya İstanbul’a bağlı bir sancak haline getirilmiştir ve böylece Libya 20. yüzyıla Trablusgarp vilayeti ve Bingazi müstakil sancağı olarak geçmiştir.

20. yüzyılın başlarında Avrupalı emperyalist devletler, Kuzey Afrika’da sömürgecilik faaliyetlerine girişmiş ve Osmanlı vilayetleri başta olmak üzere Afrika topraklarını işgal etmiştir. Siyasi birliğini geç tamamlayan ve sömürgecilik yarışı içerisinde yer alması gerektiğini düşünen İtalya, gözünü Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’da kalan son toprak parçası olan Libya’ya dikmiştir. İtalya bu amaç doğrultusunda 29 Eylül 1911 tarihinde Libya’ya asker çıkarmıştır. Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’da kalan son toprak parçasını savunmak ve bölge halkında bir direniş ruhu oluşturmak amacıyla, bölgeye Mustafa Kemal ve Enver Bey başta olmak üzere subaylarını göndermiştir. Bölgede, Osmanlı subaylarının desteklediği ve komuta ettiği yerel güçler etkili bir direniş gösterseler de, Balkan Savaşlarının patlak vermesiyle Osmanlı desteği kesilmiş ve bunun sonucu olarak imzalan Uşi Anlaşmasıyla Libya, İtalyan hâkimiyetine geçmiştir. Bölgede oluşturulan direniş ruhu etkisini uzun zaman boyunca göstermiş ve İtalyanlar ancak 1932 yılında Libya’da kontrolü ele geçirmeye muvaffak olabilmiştir.

1923-1932 yılları arasında İtalyanlar için en önemli direniş eylemleri Ömer Muhtar’ın liderliğinde ortaya çıkmıştır. Modern İtalyan ordusuyla efsanevi şekilde savaşan Ömer Muhtar’ın yakalanarak asılması sonrasında İtalya tamamen ülkeye hâkim olmuştur.

2. Dünya savaşının sonuna kadar Libya’da etkisini sürdüren İtalyan ve Alman kuvvetleri savaştan yenik ayrılmaları neticesinde yerini Fransız ve İngiliz kuvvetlerine bırakmıştır. Uzun yıllar boyunca İtalya’ya karşı mücadele eden ve Mısır’da sürgünde bulunan Şeyh İdris 1944 yılında sürgünden hayatına son vererek ülkesine dönmüştür. 1951 yılına kadar ülkesinde siyasi birliği sağlamayı isteyen ve yaşanan mücadeleye son vermek isteyen Şeyh İdris, 24 Aralık 1951 yılında amacına ulaşmış ve Meşruti Libya Krallığının devlet başkanı olmuştur. Libya, soğuk savaştan sonra Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ilk bağımsız ülke olmuştur.

Libya Kralı Şeyh İdris

Kral İdris, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleriyle yakın ilişkiler kurdu, ülkenin zenginliklerini bu ilişkiler sayesinde söz konusu ülkeler arasında paylaştırdı. Bu arada ülkenin önemli bölgelerinde Amerikan, İngiliz ve İtalyan üsleri kuruldu. Bu üsler zaman içerisinde emperyalizm ve sömürgeciliğin birer simgesi olarak görünmeye başlandı. Bu durum 1 Eylül 1969 tarihinde Kaddafi önderliğinde gerçekleştirilen Libya devriminin en önemli nedeni oldu. Nitekim yazımızın ilerleyen bölümlerinde de değineceğimiz üzere, iktidara gelen Kaddafi ilk icraat olarak bu yabancı devletlere ait üsleri kapatmış ve Kral İdris zamanında yapılan anlaşmaları yenilemeyeceğini açıklamıştır.

Muammer Kaddafi ve 1969 Devrimine Giden Süreç

Muammer Kaddafi, 7 Haziran 1942 tarihinde Libya’nın Sirte şehrinde doğmuştur. Doğduğu yıllar, Libya halkının varlık savaşı verdiği ve bağımsızlığı uğruna mücadele ettiği yıllardır. Kaddafi daha 1958 yılında yani henüz 16 yaşındayken ‘’tehlikeli öğrenci’’ olarak polis kayıtlarına geçmiştir. Çevresel ve siyasal şartlara bakıldığında, Kaddafi ve arkadaşlarını en çok Mısır’da Arap milliyetçiliğinin önder ismi olan Cemal Abdünnasır ve mücadelesi etkilemiştir. Kaddafi ve arkadaşları da tıpkı Cezayir ve Mısırdakiler gibi ‘’Arap’ın Sesi Radyosunu’’ dinleyerek milliyetçi duygularını geliştiriyorlardı, bu arada oluşturdukları grup içinde yoğun bir kültür faaliyetine girişiyorlardı.

Afrika’da bir başka bağımsızlık mücadelesi veren Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin milliyetçi lideri Lumumba öldürülmüş ve Afrika kaynayan bir kazan haline dönmüştür. Lumumba’nın öldürülmesi Libya’da sakin bir şekilde kültür faaliyetlerinde bulunan ve Kaddafi’nin başını çektiği milliyetçi grupların birden ateşlenmesine ve sloganların atıldığı gösteri yürüyüşlerinin sahnelenmesine yol açmıştır. Libya’nın hemen her şehrinde gerçekleşen bu yürüyüşlerin Sebha şehrindeki önderiyse henüz 16 yaşında olan Muammer Kaddafi’ydi.

Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın 1952 yılında Kral Faruk’u devirmesi ve Süveyş kanalını uluslaştırması Kaddafi ve arkadaşları üzerinde büyüleyici bir etki bırakmıştı. Kendi ülkelerindeki Amerikan, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin sözde Libya çıkarlarını korumak maksadıyla varlıklarını sürdürmeleri bu genç insanların en çok zoruna giden politik sebepti.

Suriye’nin 21 Eylül 1961’de Birleşik Arap Cumhuriyetinden ayrılmasını protesto etmek için 5 Ekim 1961 tarihinde Sebha’da bir protesto mitingi düzenlenmiştir. Kaddafi ve arkadaşlarının bu protesto ile amacı, halk üzerindeki etkilerini test etmek ve kitleleri harekete geçirme noktasında etkilerini test etmekti. Gösteriden birkaç gün önce halktan bazı insanların tutuklanması gösterilerde gerilimin çok yüksek olacağını gösteriyordu. Öğrenci grubundan bazı isimler protestoların yapılmaması gerektiğini ileri sürmüş ve böylece grup içerisinde ilk ayrılıklar yaşanmıştır. Böylece Kaddafi ve Abdüsselam Callud’un içinde bulunduğu grup ilk hücre teşkilatını kurmuş oldu. Bu hücre yapılanmasını Misurata, Derne ve Trablusgarp’ta kurulan hücreler izledi. 5 Ekim 1961’de protestolar gerçekleştirilmiş ve oluşturulan etki beklenenden fazla olmuştur, bu aynı zamanda rejim aleyhine ilk ve en ciddi meydan okuma olarak kayıtlara geçmiştir. Gösterilerdeki önderliği sebebiyle Kaddafi okuldan atılmıştır ve 1 ay sonra Trablusgarp’ta başka bir okula kayıt yaptırmıştır. Rejim o yıllarda Kaddafi ve arkadaşlarını kendisi için bir tehlike olarak görmüyordu.

Kaddafi, eğitimine devam edebilmek için Trablusgarp’tan ayrılarak iki yüz bin nüfuslu ticaret kenti olan Misurata’ya gitti. Bu süreç içerisinde, artık devrim için sivil bir hareketlenmeden ziyade bir orduya ve ordu hareketlenmesine ihtiyacı olduğuna kanaat getirmiştir. Orduyu, devrime giden yolda bir araç olarak kullanmanın ve devrimden sonra büyük bir halk hareketi oluşturarak, halkı da devrime ortak ederek yönetimi eline almanın doğru olacağını düşünüyordu.

Muammer Kaddafi bu amacını gerçekleştirmek maksadıyla ilk iş olarak Harp Okuluna öğrenci olarak girdi. 1964 yılına gelindiğinde devrimci hareket siviller içerisinde kurduğu hücre yapılanmasını bu sefer de ordu içerisinde kurmayı başarmıştı. Aynı zamanda Hür Subaylar Hareketi olarak da anılacak olan ve tamamı askeri öğrencilerden oluşan Merkezi Komite ilk toplantısını yaptı, böylece kendisine bağlı olarak kurulacak Halk Komitelerinin görevini belirledi. Devrim hareketi askeri ve sivil kanat olmak üzere iki farklı kanaldan yürüyecekti. Askeri kanat olan Merkezi Komitenin amacı devrimin planlama ve koordinasyon faaliyetini yürütmek olurken, sivil kanat olan Halk Komitelerinin amacıysa; devrime katılım sağlayacak halk üyelerinin sayısını arttırmaktı. Bu doğrultuda örgüt üyelerinin içki içmesi ve eğlence mekânlarına gitmesi yasaklandı, hareketin rehberinin Kuran-ı Kerim olmasına karar verildi.

Kral İdris ise düzenli ordu içerisinde bir takım hareketlilikler olduğundan daima şüphe etmiştir. Kral İdris düzenli ordunun yanı sıra kendine bir muhafız birliği oluşturmuştur, kurduğu muhafız birliğine ne kadar güveniyorsa düzenli orduya da o kadar güvenmiyordu. Öyle ki; düzenli ordu tank satın aldığında, muhafız birliğine de tanksavar satın alıyordu.

5 Haziran 1967 yılında İsrail, tarihte 6 gün savaşları olarak bilenen bir harekât başlattı. İsrail; Suriye, Ürdün ve Mısır topraklarını işgal ederek topraklarını 4 katına kadar çıkarmayı başardı. Bu durum bütün Arap dünyasında infial etkisi yarattı ve bu etki Libya’da derinden hissedildi.  Genç subaylar hareketinin Merkez Komitesi yaşanılan bu işgale tepki koymak için ülkede bulunan ABD üslerine karşı eylem kararı aldı, fakat Kaddafi’nin Trablus’a çağrılmasıyla eylem kararı askıya alındı.

Genç subaylar hareketinin Merkez Komitesi 1968 yılında ilk kez Monarşiyi devirmek amacıyla hareket planı yapmış ve bu planların tarihi çeşitli sebeplerden ötürü birçok kez değişmek durumunda kalmıştır.

Tarihler 1 Eylül 1969 tarihini gösterdiğinde Muammer Kaddafi’nin Bingazi radyosunda şu anonsu duyulur: ‘’ Monarşi ve Kral İdris hükümeti kansız bir darbeyle devrilmiştir.’’ Darbeye karşı, hemen hiçbir şekilde direnişle karşılaşılmamış hatta bazı noktalarda polis güçlerinin darbecilere eşlik ettiği dahi görülmüştür. Darbenin gerçekleştiği tarihte, Kral İdris Türkiye’de kaplıca tedavisi için bulunmaktaydı. Darbeyi öğrenir öğrenmez ABD ve İngiltere’den ülkesindeki duruma müdahalede bulunmalarını istemiş fakat bu isteği söz konusu devletler tarafından kabul edilmemiştir. Kral idris darbeden sonra Yunanistan’a iltica etmiştir. 1971 yılının Ekim ayından sonra Kahire’ye geçen Kral ölene kadar burada kalmıştır.

Kaddafi’nin henüz gençlik yıllarından beri kafasında İslam’a dayalı, Kuran-ı Kerim’i rehber edinen ve Arap Milliyetçiliği esasına dayalı bir devlet kurma fikri vardı. Darbeden sonraki siyasi oluşum ve politikalarda bu eksende devam etti. Öncelikle, ordu içerisinde ciddi şekilde tasfiyelere giderek gençleştirme politikasını uygulamaya koydu. Ardından ülkede bulunan ABD ve İngiltere’ye ait üsleri kapatacağını dile getirdi. Bununla yetinmeyen yeni yönetim, ülkedeki yabancı bankaları %51 oranında devletleştirdi.

Kaddafi Dönemi Libya Dış Politikası

Kaddafi dönemindeki en önemli dış politika hedefi, tüm Arap devletlerini tek çatı altında toplamak ve Arap milliyetçiliği ekseninde yönetmek arzu ve isteği olmuştur. Bu amaç doğrultusunda dönemsel olarak farklılık göstermek kaydıyla, çeşitli Arap devletleriyle yakınlaşmalar ve ikili anlaşmalar gerçekleştirilmiştir. Arap devletleri, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin bu arzu doğrultusunda adım attığını her daim görmüş ve desteklemiş olmasına rağmen, uygulama safhasında Kaddafi’yi daima yalnız bırakmışlardır.

Kaddafi’nin diğer Afrika ülkelerine de ilgisi her daim canlı olmuştur. Libya, 1980 yılında Çad ile imzaladığı dostluk anlaşmasına dayanarak, Çad’da yaşanan iç savaşa destek vermek amacıyla askeri kuvvet göndermiştir. Zaman içerisinde bu kuvvet ülkede işgale giden sürecin önünü açmış ve Libya ile Çad’ın birleştiği ilan edilmiştir. Bu birleşim başta Fransa ve Nijerya olmak üzere bir takım ülkelerin tepkisini çekmiştir. İlerleyen günlerde sürece ABD’nin de dâhil olmasıyla Libya, Çad’ı terk etmek durumunda kalmıştır.

Kaddafi, uluslar arası kamuoyu tarafından terörizme destek vermek ve finanse etmek iddiasıyla suçlanmıştır. Kaddafi’nin düşünce anlayışına göre terörizme verilen destek, emperyalizmle mücadelenin ve dünya devrimini gerçekleştirerek sosyalizme ulaşmanın bir yöntemi olarak görülüyordu. Kaddafi yönetimi ele geçirdikten sonra daha 1969 yılında, Yaser Arafat liderliğindeki El-Fetih ve George Habash’ın liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi örgütlerine finansal destek sağlayarak bu niyetini ortaya koymuştur. Kaddafi, takip eden süreçte Filistin Kurtuluş Örgütünün Libya’da eğitim kampları kurmasına izin vermiştir

Bu süreç içerisinde Libya, ABD vatandaşlarını hedefine alan terör faaliyetini desteklemiş ve bu sebepten ötürü ABD ile ilişkileri dönem dönem kopma noktasına gelmiştir. 5 Nisan 1986 tarihinde ABD askerlerini hedef alan LaBelle Disco saldırısı gerçekleşmiştir. Kaddafi tarafından desteklendiğine dair ciddi şüpheler barındıran saldırı sonucunda ABD savaş uçakları Trablusgarp ve Bingazi şehrini bombalamıştır.

21 Kasım 1988 tarihinde Londra-New York seferini yapan yolcu uçağı, Lockerbie kasabası üzerinde infilak etmiş ve 259 yolcu ile beraber 11 kasabalı hayatını kaybetmiştir. İstihbarat servislerinin yürüttüğü çalışmaların ardından, olayın faili olarak Libya istihbarat servisi ve iki Libyalı ajan gösterilmiştir. İngiltere, faillerin iadesi için Libya hükümetine başvurmuş, fakat iade talebi Kaddafi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine ABD, İngiltere ve Fransa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Libya’ya yaptırım uygulanmasına ilişkin başvuruda bulunmuştur. Bunun neticesinde Libya’ya BMGK tarafından ciddi bir takım yaptırımlar uygulanmıştır. Libya’dan gelecek ve Libya’ya gidecek uçuşlar, yedek parça satışı, teknik hizmet desteği, her türlü silah, mühimmat, askeri malzeme, araç gereç satışı veya geçişi, bunların üretimi için kaynak aktarımı, lisans verme, bakım ve üretimi yasaklanmıştır. BMGK, Libya’nın bu kararlar doğrultusunda ciddi adım atmaması üzerine daha güçlü yaptırım kararı almış ve bu baskılara daha fazla dayanamayan Kaddafi, olayın faali iki ajanı 5 Nisan 1999 tarihinde Birleşmiş Milletlere teslim etmiştir.

Arap Baharı ve Sonrası Libya

Arap Baharı; Arap milletine mensup halkların özgürlük, demokrasi ve insan hakları söylemi ile mevcut diktatör rejimlere karşı giriştiği silahlı isyan hareketine verilen genel isimdir. Arap milletleri, yıllar boyunca diktatör rejimler ile yönetilmekteydi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramlardan yararlanma noktasında birçok sıkıntı yaşayan Arap Milleti’nin bu haklı isyanı, ilk olarak Tunus’ta 18 Aralık 2010 tarihinde Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlamış oldu. Kısa süre içerisinde diğer Arap devletlerini de etki altına alan isyan dalgası birçok değişiklik ve karışıklığı da beraberinde getirdi.

Bu değişiklik ve isyan hareketinden en fazla etkilenen ülkelerden biride Libya olmuştur. Arap Baharı neticesinde 42 yıllık Kaddafi iktidarı devrilmiş, ülke siyasi karışıklık ve günümüzde dahi düzelmeyecek bir girdabın içerisine girmiş oldu. Tunus’ta başlayan isyan dalgasının ilk etkisi Libya’da, 17 Şubat 2011 tarihinde Bingazi şehrinde başlayan isyan dalgasıyla görüldü.  Muammer Kaddafi isyan hareketini bastırmak için sivil halka karşı gerçek mermi kullandı, bunun sonucunda yüzlerce sivil feci şekilde öldü. Birleşmiş Milletler 19 Mart 2011 tarihinde toplandığı oturumda Libya’da yaşananlara ilişkin bir takım önlemler aldı. Bu doğrultuda Libya halkını korumak maksadıyla NATO tarafından uygulanmak koşuluyla Libya üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edildi. Alınan bu kararın ardından başta Fransa eve İngiltere’ye ait uçaklar tarafından Libya’ya karşı hava harekâtı başlatıldı. NATO bombardımanının etkisiyle Kaddafi’ye muhalif güçler başkent Trablus’a girmeyi başardı, bunun üzerine Muammer Kaddafi doğduğu şehir olan Sirte’ye kaçtı. Tarihler 20 Ekim 2011’i gösterdiğinde Kaddafi muhalifler tarafından Sirte’de yakalandı ve halkı tarafından linç edilerek öldürüldü.

Muammer Kaddafi’nin ölümünden Libya’da seçimlerin yapılacağı tarihe kadar ülkeyi Ulusal Geçiş Konseyi yönetti. İlk seçimlerin ardından Ulusal Geçiş Konseyi yerini Milli Genel Kongreye (MGK) devretti. Emekli General Halife Hafter 14 Şubat 2014’de TV ekranlarında yaptığı açıklama ile ülkedeki kritik noktaların ele geçirildiğini ve MGK’nın faaliyetlerinin de durdurulduğunu açıkladı. Bu gelişmenin ardından MGK, Halife Hafter’in girişiminin başarısız bir darbe olduğunu ileri sürdü.

MGK, 25 Haziran 2014 tarihinde düşük katılımla gerçekleştirilen seçimleri yok saydığını açıkladı. Yeni seçilen Temsilciler Meclisi ile MGK arasında başlayan çatışmaların ardından Temsilciler Meclisi başkent Trablus’u terk etmek ve Tobruk’a gitmek mecburiyetinde kaldı. Bu gelişmelerin ardından Libya ülkesinde iktidar mücadelesi veren iki meclisli bir yapı ortaya çıktı.

2015 yılında Fas’ın Suheyrat şehrinde yapılan anlaşma ile BM Libya’daki tek siyasi oluşum olarak MGK’yı tanıdığını açıkladı. Ancak MGK ya ait Başkanlık Konseyinin sunduğu hükümet listesi Hafter’in baskısı altında bulunan Tobruk’daki Temsilciler Meclisinde onaylanmadığı için siyasi bir tıkanıklığa doğru gidildi.

Bugün gelinen noktada Fayiz es Serrac liderliğindeki Libya hükümetinin Trablus’ta, Halife Halter kontrolündeki meclisinde Tobruk’ta yer aldığı karmaşık ve ikili bir yapının ülkeye egemen olma mücadelesi verdiğini görmekteyiz. Bölge batılı güçlerin ve çeşitli devletlerin mücadelesine de sahne olmaktadır. Serrac liderliğindeki hükümete Türkiye, Katar ve Birleşmiş Milletler destek verirken, Hafter kontrolündeki meclise Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa destek vermektedir.

Halife Hafter kontrolünde bulunan topraklar nüfus bakımından önemli bir orana sahip olmasa da zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının üzerinde bulunmaktadır. Buna karşılık Serrac yönetiminde bulunan topraklarda Libya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Bölge, ülkemiz için son derece kritik bir öneme sahiptir. Mavi Vatan Türkiye politikası ekseninde hareket eden ülkemiz için, Libya denizlerden komşumuz olma özelliğine sahip bir devlettir. 2015 yılında imzalanan Suheyrat anlaşması gereğince, Serrac hükümeti ile yaptığımız ‘’Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırılmasına Dair Mutabakat Muhtırasının’’ Tobuk’ta, Hafter kontrolünde bulunan Temsilciler Meclisince onaylaması şarttır. Birleşmiş Milletler, Libya’da tek taraflı olarak imzalanan ve Hafter’in onayından geçmeyen bu anlaşmayı yok saymaktadır.

Yunanistan’ın Libya’daki siyasi tıkanıklıktan istifade ederek ve tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu MEB ile, Doğu Akdeniz’deki Libya kara sularını dolayısıyla Türk-Libya hak ve menfaatlerini gasp etmiştir.

Türkiye ile Hafter arasındaki ilişki düşünüldüğünde ülkemiz için bölgedeki tek çıkar yolun Haftersiz bir Libya olduğu aşikârdır.

Barış Yüksel

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/erhan-afyoncu/2019/07/07/libyayi-hacli-isgalinden-osmanlilar-
kurtardi

https://tr.wikipedia.org/wiki/I._%C4%B0dris

Şıvgın, H., Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk
Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2006

Wright, J., Libya: A Modern History, Croom Helm, London, 1981

Ahmida, A.A., The Making of Modern Libya: State Formation,
Colonization, and Resistance, State University of New York Press,
New York, 2009

https://tr.wikipedia.org/wiki/Muammer_Kaddafi

Vanderwalle, D.J., A History of Modern Libya Cambridge University Press,
Cambridge, 2006

Davis, B.L., Qaddafi, Terrorism, And The Origins Of The U.S. Attack On
Libya, Geenwood Publishing Group, New York, 1990

https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_Bahar%C4%B1https://www.aa.com.tr/tr/dunya/libya-devrimin-8-yil-donumunde-istikrara-kavusmayi-bekliyor/1394561

Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları Cilt 4, İstanbul, 1987

[/vc_toggle]

Büyük Kafkas Direnişi ve Şeyh Şamil

Kafkasya tarih boyunca stratejik konumu açısından birçok devlet için önemli bir yere sahip olmuştur. Kafkasya ulaşılması zor dağlar ve vadilerden oluşan bir coğrafyaya sahiptir. Bu özelliği Kafkasya’da yaşayan çok sayıda farklı kültür ve inanç sahibi milletler üzerinde hâkimiyeti son derece zorlaştırarak, bu milletlerin günümüze kadar kendilerini korumalarına imkân tanımıştır. Doğudan Hazar Denizi, batıdan Karadeniz, kuzeyden Rusya, güneybatıdan Türkiye ve güneyden İran ile çevrili olan bölge Kuzey ve Güney (Transkafkasya) Kafkasya olarak ikiye ayrılır.

Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan jeopolitik konumu, Rusya’nın Çarlık döneminde başlayan yayılmacı politikaları kapsamında en önemli işgal sebebi olmuştur. Çeşitli devletler altında varlığını sürdüren Kafkas hakları, 16 yüzyılda Çarlık Rusya’nın bölgeye nüfus etmesiyle birlikte mevcut konumlarını kaybetmeye başlamış ve 18. Yüzyıla gelindiğinde artık, yurtlarını kaybetme tehditliyle karşı karşıya kalmışlardır.

Rusların Kafkasya’da giriştikleri bu işgal hareketlerine karşı Kafkas halkları, kültürlerini ve inançlarını korumak üzere büyük bir mücadele örneği sergilemişlerdir. Bu mücadele İmam Şeyh Şamil liderliğinde zirveye ulaşmış ancak askeri ve siyasi faktörler sebebiyle 1859 yılında Şeyh Şamil’in teslim olmasıyla birlikte zayıflamıştır. 20. yüzyılın başlarına dek süren bölgesel direnişler işgalleri durduramamış ve bölge Rusya’nın hâkimiyeti altına girmiştir.

Ancak Şeyh Şamil ve diğer direnişçilerin sergilediği cesaret, Kafkas halkları için büyük bir örnek teşkil etmiş, bu direniş günümüzde Rusya’nın hâkimiyetinde bulunan Kuzey Kafkasya’da zamana zaman hareketlenmelere zemin hazırlamıştır. Günümüzde yaşanan bu bölgesel hareketlenmeleri iyi okuyabilmek için, Kafkas direnişini ve Şeyh Şamil önderliğindeki mücadeleyi anlamak önemlidir.

Dağıstan ve Çeçenya’nın 3. İmamı olan Şeyh Şamil, Kuzey Kafkasya halklarının siyasi ve dini önderi olarak kabul edilir. Türkiye’de, savaştaki başarıları sebebiyle Kafkasya Kartalı olarak da adlandırılır. Yıllarca Kafkasya’da büyük mücadeleler gösteren Şeyh Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu.

Küçük yaşlarda ilim tahsiline başlayan ve Kur’an-ı Kerim eğitimini alan Şeyh Şamil, ilerleyen zamanlarda Şeyh Hamzat’ın vasiyeti üzerine halk tarafından “İmam” olarak kabul edildi. İmam olarak seçilmesiyle birlikte ilk iş olarak Ruslarla karşı mücadeleyi başlatmak yerine, Müslüman Dağıstan halkını şeriat düzeni tahsis etmek olmuştur.

Bununla ilgili olarak, Kafkas halklarına karşı bölgede baskı politikasını izleyen Rus Generali Klug Von Klugenav’a bir mektubunda şunları söylemektedir.

“Kendi Müslüman kardeşlerim arasında şeriatı yaymaktan başka arzum ve başkaca aradığım bir şey yoktur. Kendi istekleriyle şeriatı kabul edenleri ben güzellikle bırakırım. Kabul etmeyenlere zorla onu kabul ettiririm. Ümit ediyorum General, benim barış işlerimi sen de tasdik ediyor ve bunların neticelenmesini istiyorsundur. Ama general bu doğrultuda benim sana inancım sarsılıyorsa benim davamla senin davan çatışmadan durmayacaktır.” [1]

Ancak Çarlık Rusya’sının sistematik olarak yürüttüğü baskı politikasına devam etmesi üzerine cihat kararı almış ve silahlı mücadeleyi başlatmak üzere Çeçenistan’ın Ensar bölgesine yerleşmiştir. Bu bölgede, Ensallılar tarafından destek görmüş olsa da bir kesim tarafından ihbar edildiğinin haberini alması üzerine kuvvetleriyle birlikte, Rus ordusuna baskın yapar ve ilk büyük galibiyetini alır. Bu mücadelede Ruslar ağır kayıplar vermişlerdir.

Daha sonra Şeyh Şamil, Çeçen köylerine giderek asker toplanması için emir vermiş; Çirutuk köyü, İnci köyü ve Urta köylerine giderek direniş için gerekli kuvvetleri toplamıştır. Rus direnişine katılan köylerin yanında, silahlanmayı reddeden köylerde olmuştur. Bir yandan bu köylerdeki işbirlikçilerle mücadele eden Şeyh Şemil güçleri, bir taraftan da Rus birlikleriyle çatışmıştır. Uzun süren çatışmalar neticesinde Rus işbirlikçilerinin bölücü faaliyetleri neticesinde hem Rusları hem de Ruslarla iş birliği yaparak kendine karşı olanları büyük bir bozguna uğratmıştır. Bu ağır yenilgi sonucu Ruslar geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

1838’de Rusların tekrar harekete geçtiği haberini alan Şamil, Ruslara karşı direnerek ilk başlarda başarı sağlayabilmiş fakat çarpışmalar neticesinde mağlup olarak geri çekilmiştir. Şeyh Şamil durmaksızın mücadelelere devam ederken Ruslar da Şey Şamil ve birliklerini Ahulgoh köyünde kuşatmıştır. Bu kuşatma neticesinde Şamil’in oğlunu rehin almak şartıyla anlaşma teklif eden Rusların bu isteği kabul edilmek zorunda kalınmış ve Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin olarak göndermiştir.

Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’in rehin alınmasıyla Ruslar, Şamil’in teslim olmasını istemişlerse de Şeyh Şamil ve birlikleri direnişlerini sürdürmüştür.  Şeyh Şamil bu çatışmalarda büyük kayıplar vermiş, bir oğlu, ablası ve kesin olmamakla birlikte eşi de bu çarpışmalarda şehit düşmüştür. [2]

Uğradığı yenilgiler ve kayıplardan sonra geri çekilen Şeyh Şamil, zorlu bir yolculuktan sonra az sayıda müritleriyle birlikte Çeçenistan ormanlarına ulaşmayı başarmıştır. Çar I. Nikola’da ordularının en seçkin generallerini Şeyh Şamil’i yakalamak için göndermiştir. Ancak herhangi bir netice elde edememiş, Şamil’in hücumlarını sıklaştırdığını görünce de;

Eğer Kafkasya’daki Müslümanları tek bayrak altında toplama sevdasından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verileceğini, başına krallık tacı giydirileceğini, Çarlık hazinelerinin ayakları altına serileceğini bildirerek Şamil’i sarayına davet etmiştir. [3]

Bunun üzerine Şeyh Şamil’den şu yanıtı almıştır;

“Ben, Kafkas Müslümanlarının hürriyetlerine kavuşması için ilaha sarılan gazilerin en aşağısı Şamil, Allahü Teâlâ’nın himayesini, Çar’ın efendiliğine feda etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir Müslümanım. Çarla görüşmek üzere, beni hala Tiflis’e çağırıp duruyorsunuz. Davete icabet etmeyeceğimi bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve hayatımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, kararımı asla değiştirmeyeceğim. Savaşacağım… Cevabım bundan ibarettir. Nikola’ya ve kölelere malum ola…” [4]

4 Ekim 1853’te başlayan Kırım Savaşıyla birlikte, Osmanlı Devleti çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu Kafkasya bölgesinde etkisini arttırmış ve Çarlık Rusya’sına karşı bölgesel direnişleri desteklemiştir.

Sultan Abdülmecid Şeyh Şamil’e 9 Ekim 1853’te bir ferman göndererek onu Ruslara karşı cihada çağırmış, Şeyh Şamil’de bu çağrıya 13 Aralık 1853 tarihli bir mektupla cevap vermiştir. Mektubunda Tiflis üzerine bir askerî harekâta girişilirse Rusların Kafkaslardan çıkarılabileceğini belirtmiş ancak Osmanlı Devleti içinde bulunduğu zor şartlar sebebiyle bu teklifi uygulamaya geçirememiştir. Buna karşın Osmanlı Devleti 1854 mayısında Dağıstanlı Halil Bey’in teklifiyle Şeyh Şamil’e “Dağıstan Serdar-ı Ekremi” unvanını vermiştir. [5]

Bu dönemde Osmanlı bahriyesinde görev yapmakta olan İngiliz Amiral Adulphus Slade de bir raporunda Rusya’yı barışa zorlamak için Kafkasya’nın fethedilmesi gerektiğini, bunun içinde Çerkesler ve Şeyh Şamil ile iş birliği yapılabileceğini belirtmişti. [6] Ancak böyle bir harekât için gerekli ortam sağlanamamıştır.

Kırım Savaşı’nın neticesinde Rusya bütün kuvvetlerini Kafkasya’da toplamış ve Osmanlı Devleti ile İran’dan gelebilecek herhangi bir desteğin önünü kesmiştir. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Balkanlarda çıkan isyanlar gibi birçok iç ve dış mesele ile uğraşan Osmanlı Devleti, Kafkasya’daki Müslümanlara yardım edememiştir.

Bu durumu fırsat bilen Rus birlikleri, Çeçenistan üzerine yürümüş ve iki yıl süren bir direniş sonucunda Çeçenistan Rusya’nın eline geçmiştir. Çeçenistan’ın kaybı ile birlikte direniş gücü kırılan Şeyh Şamil, elçiler aracılığı ile anlaşma yoluna gitmiştir.

Buna göre Müslümanlar dinlerini serbestçe yaşayabilecek, onlardan asker ve vergi alınmayacak, Dağıstan iç işlerinde serbest bir devlet olup idarecisini kendisi seçecek, Şeyh Şamil, ailesi ve mevcut olan 40 kadar askeri silahlarına el konulmadan Osmanlı Devleti’ne gidebileceklerdi. [7]

Ancak buna rağmen Prens Baryatinsky tarafından 6 Eylül 1859 yılında yapılan bu anlaşmanın geçersiz sayıldığı, Şeyh Şamil ve ailesinin Rusya’nın esiri olup kendilerine misafir gibi davranılacağı bildirilmiştir.

On yıl süren esaretten sonra, Rusların müsaade etmesi üzerine 31 Mayıs 1869’da İstanbul’a gelen Şeyh Şamil, aynı gün Sadrazam, Şeyhülislam ve Dâhiliye Nazırını ziyaret etmiştir.

Devlet erkânı ile yaptığı görüşmelerden sonra padişah ile de görüşmek isteyen Şeyh Şamil, 15 Ağustos 1869’da Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda kabul edilmiştir. Padişah tarafından özel bir itina gösterilerek ağırlanan Şeyh Şamil ve ailesi için gereken her şey yapılmıştır. Sultan Abdülaziz kendisine ve aile fertlerine maaş bağlatmıştır. [8]

25 Ocak’ta İstanbul’dan hacca gitmek üzere ayrılan Şey Şamil, Hac ziyaretinin ardından 4 Şubat 1871’de Medine’de vefat etmiş ve Cennetü’l-Baki’de defnedilmiştir.

Şey Şamil ve direnişçilerin sergilediği mücadele Kafkas halklarının bağımsızlığı için yeterli olmamış ve Şeyh Şamil’in de ölümüyle bağımsızlık hareketi zamanla güç kaybetmiştir. 1860’lı yıllara gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu toprakları Kafkasya’dan gelen sistematik bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Gördükleri baskı ve zulüm karşısında göç etmeye mecbur bırakılan Kafkas halkları, önce karendeniz üzerinden Trabzon’a, ardından başta Doğu Anadolu olmak üzere imparatorluğun çeşitli bölgelerine iskân edilmişelerdir.

1877-78 Rus harbi sırasında Türk ve Müslüman tebaayı olumsuz etkilemiş ve Kafkasyalılar bir kez daha yerlerinden göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu göç hareketleri 1920’li yıllara kadar devam etmiştir. 12.06.1929 tarihli TBMM kararnamesi ile de Kafkasya’dan göç ve iltica ederek Türkiye’ye gelen ve kararname ile belirlenen kişilerin vatandaşlığa kabulü oy birliği ile kabul edilmiştir.

Yaşanan bu göç dalgalarından sonra bir başka sürgün faciası da 1943-1944 yıllarında SSCB döneminde Yosef Stalin’in emriyle yaşanmış, Kafkas halkları topraklarından sürülerek bölgenin en ücra yerlerine gönderilmişlerdir.

Dağıstanlılardan, Çeçenlerden, Çerkeslerden, Osetinlerden, Karaçaylardan ve diğer dağlı kabilelerden oluşan Kuzey Kafkasya’yı birleştirmeyi amaçlayan Şeyh Şamil, uzun süren mücadeleler sonucunda bu amacını kısmen de olsa başarmış ve dönemin siyasi, ekonomik ve askeri imkânları da en iyi şekilde kullanılmıştır. Osmanlı Devleti Kafkasya’ya kendi iç ve dış meselelerinden ötürü yardım gönderemese de hiçbir zaman Kafkasyalı Müslümanlara sırt çevirmemiş ve Kafkas halkları için ikinci vatan olmuştur. Bugün halen Türkiye sınırları içerisinde çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu 4.5 milyon Kafkas göçmeninin yaşadığı bilinmektedir.

Ozan Savran 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 6, Sayı: 12, Kars 2019, ss. 87-114. 87

“KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN

[1] Temizkan,“Kuzey Kafkasya Müridizmi, Müridizmin Yayılma Stratejisi ve Feodal Beylerle İlişkileri”, s. 181; Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss.60;Yüksel,“Osmanlı İstihbarat Ağı ve İmam Mansur”,s. 180.

[2] “KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN s.101

[3] “KAFKASYA GAZAVATI VE ŞEYH ŞAMİL” NURHAN AYDIN ELİF ERGÜN s.101

[4] Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss. 60-62.

[5] Mustafa Budak, “Şeyh Şamil”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 34, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 2007, s. 69

[6] Budak, “Şeyh Şamil”, ss. 68-69

[7] Çeçen, Çeçenistan Dosyası, ss. 62-63.

[8] Barlas, Dünü ve Bugünü ile Kafkasya Özgürlük Mücadelesi, s.308; Budak, “Şeyh Şamil”, s. 69

[/vc_toggle]

Balkan Antantı (1934) ve Balkan Paktı (1953)

İsimleri gibi kuruluş amaçları da aynı olan bu iki antlaşma, 20. yüzyıl içinde Balkan ülkelerinin istikrarını ve sınırlarını koruma amaçlarını güden iki antlaşma olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki antlaşmayı iyi tanıyabilmek için öncelikle antlaşmalar hakkında genel bilgileri kavradıktan sonra dönemin şartlarını değerlendirerek antlaşmalar hakkında birtakım sorular sormamız gerekiyor.

Balkan Antantı (1934)

Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde belirlenen Türk dışişleri stratejisi komşu devletlerle ikili ilişkileri geliştirerek sınırları güvence altına almayı öngörüyordu. Bu amaç doğrultusunda batıdaki komşularımızla Balkan Antantı (1934), doğudaki komşularımızla Sadabat Paktı (1937) imzalandı. Bu antlaşmaların temel amacı, pakta üye ülkelerin herhangi birine karşı yapılacak saldırıda pakta üye olan tüm ülkelerin savunmadaki mevzubahis ülkeye yardım etmesi üzerine kuruludur.

Balkan Antantı Hangi Olaylar Sonucunda Kurulmuştur?

Antantın imzalandığı dönemi incelersek Balkan ülkelerinin istikrarını ve dünya barışını tehdit eden birden fazla unsurun olduğunu görebiliriz. Nasyonal sosyalistlerin Almanya’da iktidara gelişi, İtalya’nın Latince “mare nostrum” yani “bizim deniz” olarak nitelendirdiği Akdeniz etrafında yayılımcı politikaları ve Roma İmparatorluğunu diriltme düşüncesi, dönemin süper güç devletlerinin girdiği silahlanma yarışı Balkan devletlerinin kendini güvensiz hissetmelerinin sebepleri olarak göze batıyor. Bu sebeplerin sonucu olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Balkan Antantı imzalandı. Böylelikle taraf devletler sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına aldılar. II. Dünya Savaşı sonucunda dünya dengelerinin değişmesi üzerine Balkan Antantı da sürdürülebilirliğini kaybetti.

 

Bulgaristan ve Arnavutluk Neden Pakta Dahil Olmadılar?

Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle Bulgaristan ve Arnavutluk’un o dönemki politikalarını ve dışişleri stratejilerini incelemek gerekiyor. Öncelikle Arnavutluk’tan başlayalım. I. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerden olan İtalya’nın bölgedeki en büyük rakibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğuydu. Savaş döneminde Arnavutluk toprakları birkaç defa bu iki ülke arasında el değiştirse de 1917 yılında İtalya bölgede hakimiyet kurarak Arnavutluk devletini kendi himayesi altına aldı. Bu himaye süreci 1920 yılına kadar devam etse de İtalya’nın Arnavutluk üzerindeki etkisi II. Dünya Savaşı’nın ortalarına kadar sürdü. Bu sebepledir ki Arnavutluk, İtalya’nın etkisinde kaldığı için İtalya aleyhine bir adım atamadılar. Bulgaristan ise II. Balkan Savaşlarında (1913) kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia etmeyi sürdüğü için Balkan Antantına katılmak yerine İtalya ile iyi ilişkiler kurmayı tercih ettiler. Bulgar hükümeti her ne kadar yayılımcı bir politika izlese de 1938 yılında Selanik’te Balkan Antantı üyeleri ile iyi komşuluk ve içtenlikle ilişkilerini sürdürmek isteğini dile getiren bir anlaşma imzalanmıştır.

Balkan Paktı (1953)

Balkan Paktının amacı da Balkan Antantı ile hemen hemen aynı amacı gütmekteydi. 1934’te Balkan ülkelerinin güvenliğini tehdit eden başlıca ülke İtalya’yken tarihler 1953’e geldiğinde İtalya yerini Sovyetler Birliği ve komünizme bıraktı. II. Dünya Savaşının ardından Balkanlarda ve Doğu Avrupa’da komünizmi yayarak yayılımcı politika izleyen Sovyetler Birliği özellikle NATO ülkelerini tehdit ediyordu. Sovyet tehlikesinin önüne set çekmek için Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya SFC; Ankara’da bir araya gelerek Balkan Paktını imzaladı. Balkan Antantına katılan Romanya, onun haricinde Bulgaristan ve Arnavutluk gibi diğer Balkan devletleri ise o dönem sosyalist devletler olup Sovyetlerin etkisi altında oldukları için Balkan Paktına katılmamışlardır.

Yugoslavya Sosyalizmle Yönetilmesine Rağmen Neden Sovyetlere Karşı Balkan Paktına Katıldı?

Balkan Antantından tanıdığımız Yugoslavya krallık rejimi ile yönetilen çok uluslu bir devletti.    II. Dünya Savaşının sonlarında Yugoslavya’yı Alman işgalinden kurtaran Mareşal Josip Broz Tito öncülüğündeki sosyalist Yugoslav partizanlar savaşın ardından sosyalist ve federal Yugoslavya’yı ilan etti. Beklenilenin aksine iki sosyalist ülke olan Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın arası hiç de iyi olmadı. Çünkü Sovyet lider Stalin, Yugoslavya’yı tamamen etkisi altına almak istemekteyken Yugoslav lider Tito ise Yugoslavya’nın tam bağımsızlığını savunuyordu. Bu anlaşmazlığın sonucu olarak Tito, Batı Bloğu ile yakın ilişkilere girerek Sovyetlerin etkisini kırmayı amaçladı. NATO’ya dahil olmayan Yugoslavya SFC, Sovyetlere karşı Balkanlardaki tutumunu güçlendirmek için balkanlardaki NATO ülkeleri Türkiye ve Yunanistan ile Balkan Paktını imzaladı.

Ozan Ali Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Nezir Özgen, Kronolojik Türkiye Tarihi, Venedik Yayınları, İzmir, 2018.

Ali Balcı, Türkiye Dış Politikası, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017.

https://avalon.law.yale.edu/20th_century/eu001.asp

[/vc_toggle]

Strasserizm: Nasyonal Sosyalizmin Sol Fraksiyonu

Yakın dönem Alman siyasi tarihine damga vuran ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bile siyaset bilimcilerin üzerinde en yoğunlaştığı ideolojik fikirlerden biri olan Nazizm, gelişim döneminde içerisinde çeşitli fraksiyonlar barındırdı. Üstelik bu fraksiyonlar arasında nasyonal sosyalizmi benimsediği halde Hitler’in liderliğini kabul etmeyen ve daha solcu bir perspektifle hareket edenler oldu.

Strasserizm

Adolf Hitler ve Gregor Strasser

Sosyalist ekonomiyi, Alman milliyetçiliğini ve tıpkı Hitler gibi Yahudi karşıtlığını içeren Strasserizmin temeli Gregor ve Otto Strasser tarafından atıldı. Başta Hitler’le koordineli hareket eden Strasserler, Hitler’in parti içerisinde yükselmesi ve muhalifleri sindirme politikası izlemesine bağlı olarak yasaklı hale geldi.

İlk olarak 1920’de ekonomist Gottfried Feder tarafından hazırlanan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi programında ismi geçen Strasserizm, kapitalizm ve Yahudi karşıtlığını savunuyordu. Bu fikirlere bağlı olarak parti içerisinde önemli nüfuz edinen Gregor Strasser, 1925’de yayımlamaya başladığı gazete ile ideolojisini daha geniş kitlelere duyurmak için çalıştı. Hitler’den ayrı olarak Sovyetler Birliği’yle ittifak yapılmasını ve sınıf kavramının tamamen yok edilmesini istiyordu. Çıkardığı gazetede, Hitler’in Nazizmin sosyalist yönüne ihanete ettiğine ilişkin yazılar kaleme aldı. Strasserizmin bir diğer üyesi olan Otto Strasser de aynı şekilde Hitler’in çeşitli yönlerini eleştirdi ve kooperatifçiliği savundu.

Ernst Röhm

Zamanla parti içerisinde Hitler’in en güçlü muhalifi olan Strasserler, Nazizmin sol fraksiyonunu oluşturdular. Partinin paramiliter gücü olan SA’nın lideri Ernst Röhm de bu oluşumun içerisinde yer aldı.

Uzun Bıçaklar Gecesi ve Strasser Hareketi’nin Tasfiye Edilmesi

Nazilerin iktidara gelmesinin ardından geniş bir tasfiye hareketine girişen Adolf Hitler, parti içerisinde geniş bir temizlik yapmayı planladı. Özellikle, partinin kuruluş yıllarından itibaren Hitler’e muhalif olmasıyla bilinen ve zaman geçtikçe Strasserizme yakınlaşan kişiler hedef alındı. Haziran 1934’de Gregor Strasser, Ernst Röhm ve Gustav Ritter von Kahr gibi isimler tutuklandı ve intihara zorlandı. Bu sayede partideki yegane güç olan Hitler, Nazizmin sol kanadını temsil eden Strasserizmi büyük oranda bitirdi.

Strasserizmin Savaş Sonrası Döneme Etkisi

Soğuk Savaş yıllarında Strasserizm, milliyetçi ve anti-kapitalist Avrupalılar arasında kısmen benimsendi. Aşırı sağcı olup Hitler’e mesafeli olan gruplar arasında da yaygınlaştı. Almanya’da Nazi Partisi’nin halefi olarak lanse edilen Ulusal Demokrat Parti üyelerince dile getirildi ve parti kongrelerinde Strasser Hareketi mensuplarının isimlerine yer verildi. Otto Strasser’in 1930’larda oluşturduğu “Kara Cephe” adlı grubun flamaları aşırı sağcı gruplarca birçok kez mitinglerde kullanıldı.

Almanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, ABD ve Danimarka gibi ülkelerde de ilgi gördü. Göçmen karşıtı ve anti-kapitalist gruplar, mitinglerde birçok kez Kara Cephe’nin flamalarını kullandılar.

Gergor Strasser

Gregor Strasser

Strasserizmin ideologlarından biri olan Gregor Strasser, 31 Mayıs 1892’de Katolik bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Evin geçimini sağlamak için bir süre eczacıların yanında çıraklık yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından gönüllü olarak orduya yazıldı ve topçu olarak görev yaptı. Cephedeki yararlılıklarından ötürü kendisine Demir Haç takdim edildi. Savaşın bitiminin ardından üniversite eğitimine yöneldi ve eczacı olarak mezun oldu. Savaş sonrası çıkan ayaklanmaları yakından inceledi ve komünistlerle mücadele etmek için Freikorps’a katıldı. Daha sonrasında Himmler’in yönlendirmesiyle Nazilerin arasına katıldı. Bu süreçte anti-semitist, anti-kapitalist ve anti-komünist fikirleri benimsedi.

Kısa sürede kendisini fark ettirdi ve partinin paramiliter gücü olan SA’nın Bavyera’daki en etkin yöneticilerinden biri oldu. 1923’de gerçekleşen ve başarısızlıkla sonuçlanan Birahane Darbesi’ne katıldı. 1924’de gerçekleşen seçimlerde Nasyonal Sosyalist Özgürlük Hareketi’ni mecliste temsil etmeye hak kazandı. Partideki konumunu sağlamlaştırarak yerel teşkilatlarla olan bağlantısını güçlendirdi ve partinin önde gelen yöneticilerinden biri oldu. Hitler’in siyasi yasağından ötürü propaganda görevini üstlenerek Almanya’nın birçok bölgesinde geniş katılımlı mitingler yaptı. Bu sayede nasyonal sosyalist düşünceyi tüm Almanya’ya yayma şansı yakaladı. Hitler’in yasaklı olmasını fırsat bilerek partinin kuzey ve batıdaki teşkilatlarının liderliğini üstlendi. 1926’da, ilerleyen yıllarda Propaganda ve Halkı Aydınlatma Bakanlığı görevini üstlenecek olan Joseph Goebbels’i yanına çekerek partiyi siyasi yelpazenin soluna çekmeye yeltendi. Strasser ve Goebbels’in bu amacını duyan Adolf Hitler, karara tepki göstererek parti liderleriyle toplantı çağrısında bulundu. Toplantının sonucunda Strasser’in bolşevizme eğilimli olduğunu belirten Hitler, partinin liderinin kendisi olduğunu ve paralel bir yapılanmaya asla izin verilmeyeceğini ifade etti.

Goebbels ve Strasser

Adolf Hitler, partideki konumunu güçlendirmek için çeşitli kararlar aldı ve Goebbels’i yanına çekerek yerel teşkilatlarda değişikliklere gitti. Strasser’le yakınlığı tespit edilen yöneticilerin yerine kendisine sadık isimleri partinin önemli kademelerine yerleştirdi.

Büyük Buhran’ın Almanya’yı kötü etkilemesinin ardından Gregor Strasser, partinin resmi gazetesine ayrı olarak yeni bir gazete çıkardı ve buhrana ilişkin değerlendirmelerini kaleme aldı. Bu ayrılıktan hoşnut olmayan Goebbels, durumu Hitler’e bildirerek gazetenin basımının durdurulmasını istedi. Gazetenin basımı durduruldu ve Strasser, aykırı davranmakla suçlandı. Gazetenin basımının durdurulmasının ardından Otto Strasser partiden ayrılarak Hitler’e tepkisini gösterdi. Ağustos 1932’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Adolf Hitler’e şansölye yardımcılığı görevi teklif etti fakat Hitler bu teklifi reddetti.  Hitler’in görevi kabul etmesini isteyen Strasser, bir koalisyon hükümeti kurulabileceğini ve Nazilerin iktidara gelişinin kolaylaşacağını ifade etse de Hitler kararından caymadı. Gregor Strasser, partideki gücünün gitgide azaldığını düşündüğü için 8 Aralık 1932’de partiden istifa ederek Nazilerle olan bağını kopardı.

Siyasi yaşamının ardından mesleğine geri döndü ve çeşitli ilaç şirketlerinde yöneticilik yaptı. Kardeşinin kurduğu “Kara Cephe” adlı grupla dahi irtibat kurmadı. Politikadan uzak bir yaşam sürmeyi diledi ve Schering-Kahlbaum şirketi bünyesinde direktörlük görevini üstlendi.

Adolf Hitler’in iktidara gelmesi ve muhalefeti güç yollarla sindirmesinin ardından Strasser, mevcut rejime düşman olarak görülerek Uzun Bıçaklar Gecesi ismiyle anılan olay esnasında Reinhard Heydrich’in talimatıyla öldürüldü.  Günümüzde, ölümünde Hitler’in bir parmağı olup olmadığı halen tartışılmakta olup, kimi tarihçiye göre Himmler tarafında kişisel husumet sebebiyle öldürüldüğü iddia edilmektedir.

Otto Strasser

Otto Strasser

Strasserizmin bir diğer ideologu olan ve savaş sonrası dönemde bu ideolojiyi yaşatmaya çalışan Otto Strasser, 10 Eylül 1897’de dünyaya geldi. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak savaştı ve savaşın ardından Freikorps birliklerine katıldı. Sosyal Demokrat Parti’ye kayıt olarak politikaya atıldı. Bir süre sonra parti fikirlerinin kendisiyle uyuşmadığını düşünerek partiden ayrıldı ve Gregor Strasser’in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne katıldı. Goebbels ile tanışarak partideki konumunu güçlendirdi ve Sovyetler Birliği’yle ilişkilerin iyi tutulması gerektiğine ilişkin yazılar kaleme aldı. Ağabeyi Gregor Strasser’in Hitler’le ters düşmesinden olumsuz etkilense de partideki faaliyetlerine bir süre devam etti.

Nüfuzunun azalmasından ötürü partiden istifa etti ve kendi yandaşlarını da yanına alarak “Kara Cephe” isimli hareketi kurdu.

Otto Strasser Almanya’ya dönüyor.

Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Almanya’dan kaçtı ve Avusturya’ya sığındı. Bir süre Avrupa ülkelerinde dolaştıktan sonra Fransa’ya yerleşti. Almanların Fransa’yı işgalinin ardından Portekiz’e kaçtı, oradan da Kanada’ya iltica etti. Bu süreçte Goebbels tarafından vatan haini ilan edildi. Savaş süresince bağlantıları sayesinde Kanada’da kaldı. 1950’lerde Almanya’ya dönmesine izin verildi ve vatandaşlığına kavuştu. Tekrardan siyasete atılarak Strasserist düşünceyi canlandırmak istediyse de halk nazarında pek karşılık göremedi.  27 Ağustos 1974’de hayatını kaybetti.

Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı

Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakının Stratejik Analizi

2014 yılında Rusya tarafından ilhak edilen Kırım’ı anlayabilmek için, Kırımın ve Ukrayna’nın tarihsel süreç içerisinde öne çıkan önemli noktalarını gözden geçirmemiz, Süreci daha sağlıklı bir şekilde analiz edebilmemiz açısından büyük önem arz etmektedir.

Tarihsel Süreç

Kırım, SSCB’nin kurucu babası olan Lenin tarafından 1921 yılında, Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak kurulmuştur (Konak, 2019, s. 84). Stalin döneminde Ukraynalılar üzerinde baskı politikaları uygulanmış; 1930 yılında Ukrayna’daki Çiftçilerin, Kooperatifleştirilmiş olan çiftliklere katılma konusunda direnç göstermeleri ve bu çiftliklere katılmamalarından ötürü infazları gerçekleştirilmiştir. (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659)

Stalin dönemindeki bir diğer önemli gelişme ise yaşanmış olan kıtlık Dönemidir. Bu kıtlık dönemi neticesinde 10 milyon civarında Ukraynalı hayatını kaybetmiş; akabinde SSCB yönetimi, hayatını kaybeden Ukraynalıların olduğu bölgelere, Rusları yerleştirme politikasını uygulamıştır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659).

Nikita Kruşçev döneminde ise Ukrayna ve Kırım’ı yakından ilgilendiren önemli gelişmeler yaşanmıştır.1954 yılında Pereyaslav Antlaşmasının 300. Yıl dönümü hasebiyle SSCB yönetimi, Kırım’ı, Özerk Cumhuriyet Statüsü altında Ukrayna’ya vermiştir (Özel, 2015, s. 75).

Etnik-Dini-Kimliksel Açıdan Farklar

Ukrayna’nın günümüzde Atlantik- Avrupa kanadı ve Avrasyacı Kanat arasında sıkışmışlığının sebepleri yeni değildir. Tarihsel olarak yaşanılan süreçlerin ardından Ukrayna adeta Batı ve Doğu olarak bölünmüştür. Bu bölünmüşlüğün sebepleri çok çeşitlidir. Tarihsel olarak bakacak olursak: Avusturya ve Polonya’nın zamanında Ukrayna’nın Batı bölgelerini işgal etmiş olması ve Rusya’nın da Ukrayna’nın Doğu bölgelerini işgal etmiş olması, Ukrayna’daki bölünmüşlüğün kök sebeplerinden birisini oluşturmaktadır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Bu devletlerin tarih sahnesinde Ukrayna’yı işgal etmeleri, kendi yerleşim ve kültürel politikalarını yerel halka dayatmaları, Ukrayna toplumunu Batı ile Doğu olarak ayrışmasında büyük bir role sahiptir.

Dini inanç ve kimlik tanımlaması açısından bakacak olursak: Ülkenin Batı ile Doğu bölgelerinde Dini inançlar konusunda farklılıklar yaşanmaktadır. Batı kısım daha çok Katolik inanca sahip iken; Doğu kısımda çoğunluk Ortodoks inanca sahiptir (Özel, 2015, s. 77). Ukrayna’nın Batı kısmında yaşayan halkın çoğunluğu kendisini Avrupalı olarak görürken; Doğusunda yaşayan halkın önemli bir bölümü ise kendilerini Avrasyalı olarak görmektedir (Özel, 2015, s. 77). Doğu kısmında yaşayan halkın gerek inanç sistemi açısından gerekse kendilerini Avrasyalı kimlik çatısı altında tanımlamalarından ötürü Rusya, kendisinin elini güçlendiren yumuşak güç enstrümanlarına sahip olmuştur.

Etnik açıdan bakıldığında ise: 2.Dünya savaşı sırasında Kırımda bulunan Tatarların, Nazilere savaş sürecinde yardım ettikleri gerekçesi ile Kırımdan sürülmüşlerdir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Kırımdan sürülen Tatarların yerine ise Ruslar bu bölgeye yerleştirilmiştir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Rusların iskan politikaları neticesinde Kırımın etnik yapı dağılımına bakıldığında toplamda 2 milyon civarında olan nüfusunun, %60 civarı Ruslardan, %25 oranında Ukraynalılar ve %13 oranında ise Tatarlardan meydana geldiği görülmektedir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659).

Teorik Boyut

Kırım’ın ilhakının zihinsel arka planını anlayabilmemiz açısından değinmemiz gereken bir diğer husus ise Kara Hakimiyeti Teorisi ve Yakın Çevre Doktrinidir.

Kara Hakimiyeti Teorisi: Ünlü İngiliz Jeopolitikçi Mackinder tarafından, 1900’lü yıllarda ortaya atılmıştır. Mackinder tarafından ortaya atılan bu teorinin geçerliliğini günümüzde dahi halen daha görmekteyiz. Mackinder’e göre Dünya Adası’nın kalbi olan iki bölge vardır: Bunlardan ilki Sibirya diğeri ise Doğu Avrupa’dır (Özey, 2017, s. 96).

Bu kalp sahasının çevresinde kalan bir iç kenar: Balkanlardan- Çin’e kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamakta, Dış kenar ise: Amerika, Avusturalya, Afrika ve son olarak Japonya’yı içine alan bir coğrafyadan meydana gelmektedir (Özey, 2017, s. 96). Bütün bunlardan hareketle Mackinder’in meşhur sözü şu şekildedir: Doğu Avrupa’ya hâkim olan, Kalp sahasına hâkim olur; kalp sahasına hâkim olan İç kenar kuşağa hâkim olur, İç kenar kuşağa hakim olan ise Dünyaya hakim olur (Özey, 2017, s. 96).

Bu teoriden hareketle Dünyaya hâkim olmak isteyen bir gücün ilk olarak Doğu Avrupa’ya hâkim olması gerekmektedir. Ayrıca kalp sahası olarak nitelendirilen Sibirya, Rusya toprakları içerisinde yer alan bir bölge olması nedeniyle, bu teori çerçevesinde Rusya, Dünya hakimiyetini hedefleyen diğer devletler tarafından Jeopolitik anlamda hedef haline gelmektedir. Rusya’nın Doğu Avrupa’da bulunan Ukrayna’ya müdahale etmesinin temelinde kendisine yönelebilecek potansiyel saldırılara ön müdahalede bulunmak istemesi yatmaktadır.

Yeltsin döneminde ortaya atılan 1993 tarihli “Yakın Çevre Doktrini” teorik olarak Kırımın’ın ilhakı konusunda bizlere bazı ipuçları vermektedir. Bu doktrine göre Rusya’nın eski SSCB toprakları üzerinde güvenlik ve istikrarı sağlaması gerektiği vurgulanmış ve Rusya’nın eski SSCB topraklarında yaşamsal çıkarlarının olduğu dile getirilmiştir (Keskin, 2015, s. 50). SSCB’nin topraklarının önemli bir bölümünün Doğu Avrupa bölgesinde olduğu göz önüne alındığında Rus karar alıcılarının Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisini son derece dikkate aldıklarını görmekteyiz.

Kırım’ın İlhak Süreci ve Yaşanan Gelişmeler

2013 yılında Ukrayna ile AB arasında imzalanması varsayılmış olan Ortaklık Antlaşması, dönemin Ukrayna Devlet başkanı Yanukoviç tarafından reddedilmiş; Rusya ile Ukrayna arasındaki ilişkilerin geliştirileceği açıklanmıştır (Konak, 2019, s. 85). Bu gelişme üzerine muhalifler sokaklara dökülmüş; hükümetin kararı protesto edilmiştir. Protestocular ile güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. (Bu konuya ilginiz varsa bu konu ile ilgili yapılmış olan şu belgesi izlemenizi tavsiye ederim: “Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom” Bütün bu gelişmelerin etkisi ile Yanukoviç ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Poroşenko’nun Ukrayna da iktidara gelmesi ile AB ile imzalanması askıya alınmış olan Ortaklık Antlaşması imzalanmış; bu gelişme üzerine Ülkenin Doğusunda ve Kırım bölgesinde çatışmalar yaşanmıştır (Keskin, 2015, s. 53). Çatışmaların iyice alevlenmesi neticesinde Rusya, 27 Şubat 2014 tarihinde Kırım’a asker çıkartarak; Kırım’ı işgal etmiştir (Konak, 2019, s. 85). 16 Mart 2014 tarihinde Kırımda referandum yapılmış; yapılan referandum neticesinde Kırım, Rusya’ya katılmıştır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 665).

Kırımın ilhakından sonraki süreçte AB ülkeleri, bu ilhakı tanımamış ve Rusya’ya ekonomik yaptırımlarda bulunmuşlardır. Bu yaptırımlardan bazılarına değinecek olursak: Rusya’nın AB ülkelerinden ithal ettiği teknolojik ürünlerde bir kısıtlamaya gidilmiş; yabancı yatırımcılar ülkeden yatırımlarını çekmiş, Bunun yanında Rusya’da, Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın finansal desteği sağlanarak yapılacak projelerin dondurulması kararı alınmış; bu ekonomik yaptırımların yanında Rusya’ya silah satımı konusunda ambargo kararı alınmıştır (Konak, 2019, s. 88). AB’nin ekonomik temeller üzerinden kurulan bir örgüt olduğu ve öne çıkan asıl güçlü yanının ekonomi olduğunu kabul ettiğimizde, Rusya’ya uygulanan bu yaptırımların ekonomik temelli olması gayet normaldir. AB’nin Uyguladığı bu yaptırımlar neticesinde Rusya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vurduğu söylenebilir. Rusya 2013 yılının son çeyreğinde %2 büyüme oranına sahip iken, 2014 yılında bu oran %0,8 olmuştur (Konak, 2019, s. 88). Rus ekonomisinin büyüme hızının yavaşlamasının yanı sıra petrol fiyatlarının 2014 yılının sonlarına doğru düşüşe geçmesi Rus ekonomisini, AB ekonomik yaptırımlarının da birleşmesi ile 2015 yılında krize sokmuş ve Rusya borsası %50 gibi büyük bir oranda değer kaybetmiştir. Rus para birimi olan ruble ’de tıpkı borsada olduğu gibi %50 oranında bir değer kaybına uğramıştır (Konak, 2019, s. 88). Bütün bunlardan hareketle şu çıkarımları yapabiliriz: Rusya’nın yumuşak karnının ekonomi olduğu bu olaylar neticesinde bir kez daha tescillenmiştir. Ekonominin doğal kaynaklara dayalı olduğu ülkelerde, enerji kaynakları elbette bu ülkelere gerek ekonomik anlamda gerekse siyasi anlamda büyük avantajlar sağlamaktadır. Ancak enerji kaynaklarının fiyatlarında yaşanılan dalgalanmalara bakıldığında yaşanılan süreçten en çok da bu ekonomik modele sahip ülkeler zarar görmektedir. Rusya’nın en önemli kozlarından birisi olan enerji, aynı zamanda Rusya’nın ekonomik olarak en zayıf noktasını oluşturmaktadır.

Kırım İlhakının Stratejik Boyutu

Rusya açısından Kırımın ilhakı basit bir yarımadayı topraklarına katmış olmasından ibaret değildir. Tarihsel süreç içerisinde Kırımda bulunan Sivastopol limanı 1783 yılından günümüze Rusya’nın Karadeniz deki donanmasının ana merkezlerinden birisidir (Özel, 2015, s. 78). Öyle ki SSCB’nin çökmesinden sonraki süreçte bile Rusya, burayı gözden çıkarmamış, Ukrayna’dan kiralayarak stratejik olarak büyük öneme sahip bu limanı kullanmaya devam etmiştir (Özel, 2015, s. 88). Rusya, Kırım’ı ilhak ederek Kırımda bulunan Ukrayna’ya ait askeri tesislere ve üslere de sahip olarak ordusunun taktiksel olarak vuruş gücünü artırmıştır. Ayrıca Rus hava kuvvetlerinin operasyon menzili Karadeniz’in Batısına doğru ilerlemiş bu da Rusya’ya önemli ölçüde manevra kabiliyeti kazandırmıştır (Özel, 2015, s. 84).

Rusya açısından güvenlik boyutunu ele alacak olursak. Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan sıcak denizlere inme hedefi için en kısa yol: Karadeniz üzerinden Türk Boğazlarını kullanarak Akdeniz’e inmesidir. Bu jeopolitik güzergah üzerinde NATO üyesi devletlere baktığımızda: Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan gelmektedir. Bu devletler Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e geçme noktasında bulundukları Askeri ittifak bağlamında, Rusya için potansiyel bir tehdittir. Şimdi Buraya Ukrayna’yı da eklediğimizi varsayalım. NATO üyesi olacak potansiyel bir Ukrayna demek, Rusya açısından Karadeniz’in adeta bir NATO gölüne çevrilmesi demektir. Ayrıca böyle bir durumun gerçekleşmesi demek Rusya için jeopolitik bir felaket olacaktır. Akdeniz ile Karadeniz arasındaki bağlantısı kesilen Rusya, Suriye’deki Tartus üssünü de korumakta zorlanacaktır. Sınırlarında zaten halihazırda NATO’nun Rusya ile Sınır komşuları olan Estonya- Letonya- Litvanya üçlüsünün varlığının yanına NATO üyesi bir Ukrayna’nın gelmesi demek gerek denizlerden gerekse Karalardan Rusya’nın kuşatılması anlamına gelecektir. Böylelikle Rusya hem manevra kabiliyetini kaybedecek hem de doğrudan olası bir savaşta savaşı direkt olarak topraklarında yaşayacaktır. Oysa Stratejiyi çok iyi bilen her devlet olası bir savaşta savunma hattının kendi topraklarının ilerisinde yapılması gerektiğini bilir. Nitekim Rusçada, Ukrayna kelimesi “sınır, uç yani tampon ülke” anlamlarına gelmektedir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 657). Rusya Ukrayna’yı kendisi için bir tampon bölge olarak görmekte bu yüzden bu ülkenin AB ve NATO üyesi olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.

ABD ise tahmin edilebileceği üzere Ukrayna’nın AB içerisine alınarak batı ile entegrasyonun sağlanması ve NATO üyesi olmasını istemektedir. ABD’nin bu isteklerinin arka planında hem Rusya’yı bulunduğu alana hapsetmeyi hedeflemekte, hem de enerji güvenliğini Avrupa için sağlamak isteği vardır (Konak, 2019, s. 87).Çünkü Rus Doğal gazının oransal olarak %90’ından fazlası Ukrayna’dan Avrupa’ya taşınmaktadır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 665)

Kırım İlhakının Türkiye’ye Etkileri

Kırımın ilhakı bölgesel anlamda Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir konu olmuştur. Türkiye Kırımın ilhakını tıpkı AB ülkeleri gibi tanımamıştır. Rusya kendisine karşı ekonomik yaptırımlarda bulunan AB’yi Türkiye üzerinden cezalandırmıştır. Bulgaristan’dan Avrupa’ya Rus doğalgazının taşınmasını hedefleyen Güney Akım Projesi, 1 Aralık 2014 tarihinde Türkiye’ye ziyarette bulunmuş olan Rusya devlet başkanı Putin tarafından yapılan açıklamada: Güney Akım projesinin iptal edildiğini ve bu proje yerine Türkiye üzerinden geçecek olan bir doğalgaz hattı projesi yapılacağını açıklamıştır (Özel, 2015, s. 81). Putin bu hamlesi ile AB’ye yaklaşık olarak 2.5 Milyar avro zarar vermiştir (Özel, 2015, s. 81).

Genel Değerlendirme

Rusya, Kırım’ı ilhak ederek Yakın Çevre Doktrininin sadece kağıt üzerinde kalmayacağını, diğer aktörlere göstermiştir. AB’nin ekonomik olarak Rusya’ya yaptırımları, Rusların askeri anlamda atacağı adımları caydırma noktasında yetersiz kalmıştır. Rusya, Ukrayna’yı kendi güvenliği ve Dünya hakimiyetine ulaşmak için kaybedilmemesi gereken bir anahtar olarak görmektedir. Rusya’nın, AB’yi Türkiye üzerinden boru hattı geçirerek cezalandırması; ekonomik anlamda Türkiye’ye fayda sağlamış olsa da Karadeniz de Rusya’nın güçlenmesi Türkiye’nin çıkarları ile bağdaşan bir durum değildir. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile Karadeniz’de güçlenmesinin yanı sıra Suriye üzerinden Akdeniz de varlık göstermesi, Türkiye’nin, Rusya tarafından adeta bir yengeç kıskacına alınması anlamına gelmektedir. Karadeniz de gücünü zirveye çıkartan bir Rusya eninde sonunda gözlerini Türk Boğazlarına dikecektir. Nitekim Stalin döneminde SSCB’nin, Türkiye’den boğazlarda üs talebinde bulunması bizlere bu konuda önemli bir tarihsel gerçekliği hatırlatmaktadır. Dünya hakimiyetini hedefleyen hiçbir güç geçiş güzergahlarının bir başka güç tarafından kontrol edilmesini istemez. Çünkü Klasik Realist Teorinin de belirttiği üzere Devletler arası ilişkilerde niyet bilinmezliği vardır. Dünya hakimiyetini amaçlayan hiçbir güç işini karşı tarafın inisiyatifine bırakmak istemeyecektir. Bu bağlamda Türkiye- Ukrayna ile ilişkilerini çok boyutlu olarak geliştirmelidir. Ukrayna’nın savunma anlamında Türkiye ile iş birliği iki ülkenin de çıkarlarına uygun olacaktır. Ülkemizin ünlü tarihçilerinden birisi olan Halil İnalcık Kırım konusunda önemli bir tarihsel uyarıyı dile getirmiştir. Halil İnalcık: “Kırım, Türkiye’yi tehdit etmek için bir merkezdir. Bugün Sivastopol’de, Ukrayna’ya bağlı olmasına rağmen Rus hâkimiyeti vardır. Bu neye yöneliktir? Türkiye’ye, Boğazlara ve İstanbul’a yönelik bir tehdittir” (Özel, 2015, s. 85)

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dönmez, A. S., Bıçakçı, H., & Yıldırım, C. (2015). Kırım Sorunu Bağlamında Rusya-Ukrayna İlişkilerinin Analizi. International Journal of Social Sciences and Education Research, 657,659,665.

Keskin, M. (2015). Yakın Çevre Doktrini Bağlamında: Rus Dış Politikası:Ukrayna Müdahalesi. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 50,53.

Konak, A. (2019). Kırım’ın İlhakı İle Sonuçlanan Ukrayna Krizi Ve Ekonomik Etkileri. Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, 84,85,87,88.

Özel, M. S. (2015). Rus Dış Politikasında Ukrayna Krizi Ve Türkiyeye etkileri. IV. Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi, (s. 75,77,78,81,84,85,88).

Özey, R. (2017). Mackinder’in Hearthland Teorisinin Düşündürdükleri. Marmara Coğrafya Dergisi, 96.

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz Jeo-Politiği Çerçevesinde Gambot Diplomasi

Doğu Akdeniz olarak adlandırılan, tarihte ‘adalar denizi’ olarak hafızamızda yer edinen coğrafi alan gerek tarihi, gerek jeo-politik konumu, gerek jeo-stratejik konumu gerekse jeo-ekonomik durumu açısından daima küresel güç merkezlerinin ilgi odağında olmuştur. Tarihinden bir çok medeniyete ev sahipliği yapan Doğu Akdeniz, günümüzden yıllar önce deniz ticaretine hakim olma ve verimli toprak arazilerinden faydalanma adına mücadelelere sahne oldu. Bölgede hayat bulan siyasal organizasyonlar açısından önemi yüksek olan Doğu Akdeniz, sahildar devletler kadar enerjide söz sahibi olan/olmak isteyen devletlerin ve aktörlerinde ilgisini çekmektedir. Yazımızda Doğu Akdeniz bölgesinin kısa bir tanım ve jeo-politiği üzerinde analiz yaptıktan sonra bölgeye kıyıdaş devletlerin ve aktör devletlerin amaçlarının ve çıkar çatışmasının diplomasinin yetersizliği nedeniyle askeri boyuta geçisin diplomatik bir kavram olan Gambot Diplomasi üzerinden açıklamaya çalışacağız.

Doğu Akdeniz Jeo-Politiği Üzerine Kısa Değerlendirme

Doğu Akdeniz literatürdeki tanımı haliyle, Tunus’un Bornn ve İtalya’nın Sicilya adalarının doğusunda kalan havzaya verilen isimdir. Doğu Akdeniz’e sahildar 11 devlet bulunmaktadır. Bu devletler; İtalya, Tunus, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Kıbrıs olarak nitelendirilmek mümkündür. Bölge giriş bölümünde bahsettiğimiz üzere oldukça önemlidir. Zira sahildar devletler arasın da yaşanan çıkar çatışmaları ve ittifak arayışları bölgedeki anlaşmazlıkların temelini oluşturmaktadır. Yapılan ittifakların tüm sahildar devletleri kapsamaması, devletler arası iş birliğinin kısıtlı olması ve diyalog yollarının hakkaniyet kuralları dışında hareket edilmesi sonu kapalı olması, kıyıdaş devletlerin uluslararası hak ve yükümlülüklerinden doğan haklarını yok saymaktadır, görmezden gelmektedir. Bu durum uzlaşı zemininin oluşturulamaması nedeniyle Doğu Akdeniz’i gerek bölgesel gerekse küresel boyutta çözülemeyen sorun haline getirmektedir.


Bilindiği üzere Doğu Akdeniz sadece kıyıdaş devletlerin değil, sahili olmayan ancak enerji alanında söz sahibi olan küresel aktörler tarafından da yakından takip edilmektedir. Bu ülkeler başlıca, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, Almanya ve İngiltere olarak sıralamak mümkün. Ayrıca bir ulus üstü yapı niteliğine sahip Avrupa Birliği tarafından da gelişmeler yakından takip edilmektedir. Yunanistan ve İtalya’nın AB üyesi ülkeler statüsünde olması, Avrupa yüksek enerji ihtiyacının Doğu Akdeniz havzasından karşılama isteği AB’yi de başat aktörler arasına almayı başarıyor.

Aktör ülkelerin enerji şirketleri üzerinden bölge de sismik araştırma gerçekleştirmesi ve araştırmaların kıyıdaş devletlerin sınırları dışına taşması, Doğu Akdeniz’de oluşan ittifaklar ve bu ittifaklar arasında yaşanan sorunlar, uluslararası hukuka ayrılık gibi uyuşmazlık konuları bölgede zaman zaman krizlere yol açmaktadır. Özellikle GKRY Kıbrıs’ın güneydoğu açıklarında bulunan enerji yataklarının bölüşülmesi, çıkartılıp işletilmesi kapsamında, İsrail ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle daha önce sınırlı olan ilişkilerini geliştirmek, Ada’nın tek söz sahibi sıfatıyla antlaşmalar yapmak ve Total, Eni, ExxonMobil  gibi uluslararası şirketlere tek taraflı imtiyazlar vermek suretiyle, ekonomik çıkarın yanı sıra KKTC ve Türkiye aleyhine siyasi güç de elde etmek istiyor olması, Türkiye tarafından kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Her şartta Doğu Akdeniz’de bir oldu bitmeye müsemma göstermeyeceğini dile getiren Türk yetkililer ve uzmanlar sorunların diplomatik kaynaklar ile çözülmesini istemektedir. Ancak Yunanistan, GKRY ve Mısır ortaklığı bölgede çıkarılacak olan hidrokarbon kaynaklarının paylaşımında Türkiye’nin belirlemiş olduğu sahaları görmezden gelmesi bölgesel güvenliği riske atmaktadır. İki NATO üyesi ülke olan Türkiye ve Yunanistan’ın askeri olarak karşı karşıya gelmesi tabii ki bu kollektif güvenlik örgütü tarafından kabullenilir bir durum değildir.

Gambot Diplomasi Nedir?

Gambot (ingilizce Gunboat’tan gelir); bir ya da birkaç top ve makineli tüfekle donatılmış, karaya yakın sularda ve büyük ırmaklarda kullanılan küçük savaş gemisi olarak literatürde tanımlanır. Gambot diplomasisi bugün ortaya çıkan bir kavram olarak algılamak yanlıştır. Zira 19. ve 20. yüzyıllarda İngiliz ve Amerikan sömürgeciliğinin elindeki en etkin siyasi ve askeri araç olmuştur. Güçlü donanmalara sahip büyük devletler kontrol altına almak istedikleri devlete karşı denizden ülke kıyısına yaklaşıp, donanma gemilerinin toplarını şehre yönelterek ve güçlü bir donanma baskısı uygulamak suretiyle donanması bulunmayan ve sadece kara gücü mevcut olan hasım devletin çaresiz ve endişe içerisinde bırakılmasıdır.

Yani güçlü donanmalara sahip devletlerin güç gösteresi yaparak (bu bir savaş ilanı anlamını taşımaz) siyasi taleplerini deniz gücüyle düşman devlete kabul ettirmesini sağlayan dış politika aracıdır. Türkiye açısından bu politika ilk adım, Türkiye’nin 17 Mart 2002 tarihinde Güney Kıbrıs adına araştırma yapan Northern Axis adındaki Norveçli sismik araştırma gemisini, TCG Giresun firkateynini kullanarak şu an mavi vatan olarak adlandırılan deniz alanlarını terk edip güneye doğru gitmeye zorlaması ile Doğu Akdeniz’de uygulamaya başlanmıştır.

Günümüzde ise Libya ile deniz alanları sınırlandırma anlaşması ile ülkemize ait 2 firkateynimiz gambot diplomasisini Belkasım Hafter güçlerine karşı aktif olarak Doğu  Akdeniz’de uygulamaya başlamıştır. Ardından ise geçtiğimiz günlerde Oruç Reis adlı sismik araştırma gemimizin Meis ve Rodos adası arasında NAVTEX ilânı sonucu Yunanistan’ın tehditkâr tutumu sonucu deniz kuvvetlerimize ait savaş gemilerimizin bölgeye intikali örneklendirilebilir. Günümüzde ise yeni bir NAVTEX krizi sonucu Gambot diplomasinin Doğu Akdeniz’de herhangi bir anlaşma zemini doğmazsa devam edebileceğini dile getirmek yanlış olmayacaktır.

Sonuç Yerine

Doğu Akdeniz bölgesi, Orta Doğu ve Kafkaslara olan coğrafi yakınlığı sebebiyle 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar bölgesel ve küresel ölçekli güç mücadelelerine ve enerji merkezli jeopolitik çekişmelere ev sahipliği yapmıştır. Özellikle 2000’li yılların başından bu yana hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesi bölgenin jeopolitiğinde önemli değişikliklere neden olmuş ve başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri adına güvenliği tehdit eden kırılgan bir zemin oluşturmuştur. Zamanlar bölge devletleri tarafından yapılan anlaşmalar diğer bölge devletlerini saf dışına itmesi ve haklarına saldırı bölgesel güvenliğin temelini sarsacak olayları hazırlamıştır.

Doğu Akdeniz üzerine yazılabilecek sayfalarca yazı ve onlarca akademik makale ve analizin tamamında karşımıza çıkacak olan sonuç, azalan kaynaklar ve artan nüfusun ve talebin etkisiyle dikkatlerin eskiye daha fazla denizlerde bulunan hidrokarbon kaynaklarına cevrildiginin ve bu kaynaklardan birine sahip Doğu Akdeniz havzasına ülkemizin en uzun kıyı şeridinin bulunması, buradaki hak ve yükümlülüklerine gerek diplomatik kaynaklar ile gerekse askeri faaliyetler ile korunması gerektiğine varılacaktır.

Son olarak gözden kaçırılmaması gereken en önemli güncel sorunlardan biride Doğu Akdeniz’deki mevcut paradigmayı değiştiren enerji satrancı, bölge ülkelerinden en kritiği olan Suriye ve Lübnan’da yaşananlar ve müdahaleye varacak noktaya gelen gelişmeler dikkate alındığında, dünya siyasetinde Orta Doğu ile birlikte merceğin odaklandığı yerlerden biri olmaya devam edecektir.

Muhammet Kağan Kesemen

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7529/99176

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/dogu-akdeniz-enerji-denklemi-ve-uluslararasi-hukuk/1349235

https://tasam.org/tr TR/Icerik/53564/turkiyenin_dogu_akdenizdeki_yetki_alanlarina_iliskin_sinirlandirma_sorunlari_ve_bolgedeki_enerji_kesiflerine_iliskin_bir_degerlendirme

https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-do%C4%9Fu-akdenizde-yeniden-navtex-ilan-etti/a-54358733

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/749607

YAYCI, C . “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi”. Güvenlik Stratejileri Dergisi 7 (2011 ):

Cem GÜRDENIZ Mavi Vatan Yazıları kitabı

[/vc_toggle]

Avrupa Ordusu Kime Karşı Hazırlanıyor?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik bir topluluk olarak dünya sahnesine giren Avrupa Birliği, kendi içinde günümüze kadar evirilip güçlü bir siyasi ve ekonomik organizasyona dönüştü. Hala bu dönüşüm sürecinde olan Avrupa Birliği, ülkeler ve milletler tamamen orta paydayı bulduğunda ise birleşmiş, entegre olmuş bir Avrupa yaratmak istiyor. Bu yakın gelecekte mümkün gözükmese de ülkeler şu an egemenliğinden ödün verip daha üst bir kurum olan Avrupa Birliği’ni güçlendirme ve yetkisi arttırma çabasında. Bu çabaların en önemli sonuçlarından biri de geçtiğimiz yıl oldukça gündem de olan Avrupa Ordusu ve Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasıdır. Bu ortak güvenlik politikası ile AB dünyadaki krizlere ve çatışmalara müdahale etme amacı güdüyor.

OGSP’nın Kısa Tarihi ve Yaşanan Görüş Ayrılıkları

İkinci dünya savaşı Avrupa’da hem ekonomik hem sosyal olarak büyük bir yıkım bıraktı. Bu büyük yıkımdan sonra soğuk savaşın başlaması Avrupa’nın bölünmesine yol açtı. Özellikle savaştan sonra süper güç olarak ortaya çıkmış ABD, Avrupa’ya bir önder olarak para yardımı ve askeri destekte bulundu ki bu da NATO’nun kurulmasına ve kutupların oluşmasına sebep oldu. ABD önderliğinde tekrardan gelişmeye başlayan Avrupa ülkeleri, 80’lerden sonra büyük atılımlar gerçekleştirerek hem kendi iç pazarlarında hem de dünya ticaretinde büyük rol oynamaya tekrardan başladılar. Avrupa Birliği organizasyonun da gelişmesiyle birlikte dünya siyasetinde de rol oynamaya başladılar. Demir Perde’nin de çökmesi, Almanya’nın birleşmesi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte yükselişe geçen Avrupa Birliği son zamanlarda ABD’siz hayatta kalma planları yapıyor. Bu makalede bu politikaların tarihini ve şu anki durumunu inceleyeceğiz.

(Soğuk Savaş döneminde Avrupa Kutuplaşması – Demir Perde Ülkeleri)

‘Kendi kendine yetebilen bağımsız ve güçlü Avrupa’ yeni ortaya çıkan bir şey değil. 1950 yılında Winston Churchill Pleven Planı adı verilen Ortak Avrupa Ordusu fikrini ortaya atmıştı, fakat o zamanki durumda yapılması mümkün olmayan bir şey değildi. Sonuçta 5 yıl önce bu milletler birbirleriyle ölesiye savaşmışlardı. Özellikle De Gaulle yönetimindeki Fransa sürekli bağımsız bir Avrupa hayal etmiş, ABD’nin Avrupa’da olan etkisinden her zaman rahatsız olmuştur. Bilindiği gibi kendi Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından da belli bir süre çıkarmıştır. Avrupa Ordusu’na büyük ilgi gösteren De Gauelle, Avrupalı aktörlerden yeteri desteği alamamıştır çünkü NATO’nun varoluşu bu fikri gereksiz kılmıştır. Özellikle Birleşik Krallık’ın önderliğinde İtalya, Danimarka ve Hollanda güvensizlikten ve öteki sorunlardan dolayı bu fikri desteklememişlerdir.

Birleşik Krallık’ın Avrupa’nın büyük bir gücü olması bir yana, Avrupa’dan daha çok ABD ile yakın olması bu projenin destekçilerinin ve özellikle Fransa’nın canını oldukça sıkmaktaydı. Koz Avrupa Birliği’nin eline geçtiği zaman 1973’te Birleşik Krallık’ta AB’nin bir parçası olmak için başvurdu fakat bu Fransa önderliğinde reddedildi. Sebebi ise Birleşik Krallık’ın AB’ye girmesi demek ABD’nin de bir şekilde dahil olması demekti. Bu yüzden Birleşik Krallık’ın AB’ye girme teklifi çok kez Fransa tarafından reddedilmiştir.

Avrupa Ordusu fikrinin başka bir sorunu ise liderlik sorunuydu. Ortak bir ordu oluşturulması büyük bir güven gerektirmesi ve bu orduyu hangi ülkenin hangi generalin yöneteceği gibi birçok sorun ortaya çıkmıştı. Ekonomik olarak güçlü fakat nüfus ve askeri olarak güçsüz olan ülkelerin etkisi az olacağı için bir yönetim sorunu ortaya çıkacaktı. Güçlü ülkeler orduyu kendi çıkarlarına göre yönlendirmek isteyebilirdi, kısaca AB ülkeleri bu uluslarüstü birliğe hazır değildi.

1997 yılında Amsterdam anlaşmasında Batı Avrupalı ülkeler Avrupa’nın kendi güvenlik politikası olması gerektiğini vurgularken, hala NATO’nun bu işlevi yaptığını savunanlar vardı. Böyle bir politikanın NATO ve ABD ile ilişkilerini bozabileceğini savunan ülkelerin başında tekrardan Birleşik Krallık geliyordu. Fakat İngiltere’de ertesi sene değişen hükümetle birlikte 1999 yılında Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası hayata geçti. Bu yeni doğan organizasyon, NATO ile yarışmayacak ve NATO’nun yedeği olarak kalacaktı. Belirtilene göre NATO yerine bu savunma organizasyonuna odaklanmak NATO’yu kopyalamaktan ileriye gitmeyecekti, fakat en azından ilk adım atılmıştı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının verdiği rahatlıktan kaynaklı bu proje de çok öne çıkmadı. Bu konu ara ara AB’nin gündemine gelse de son yıllarda özellikle NATO’ya gerektiğinden az katkı yapan Avrupalı devletler ABD tarafından çok eleştiriliyor.

Eğer NATO’ya bizim ne kadar ödediğimize ve Avrupalı Devletlerin ne kadar ödediğine bakarsanız, burada gerçekten kim en fazla kar sağlıyor?

Donald Trump

Avrupa Ülkelerinin % olarak NATO bazlı savunma harcamaları

Günümüz

Günümüzde istendiği gibi savunma girişimi yakalanamasada Avrupa Ordusu fikri şu an dünyanın farklı bölgelerinde görevde bulunuyor. Ortak Savunma ve Güvenlik Politikası ile birlikte Avrupa güçleri beraber çalışıyor ve iş birliğini güçlendiriyor. 2017’de ‘Daimî Yapısal İş Birliği Savunma Anlaşması’nın 27 AB ülkesinin 25’i tarafından imzalandı ve silah sanayi gibi alanlarda teknolojilerini beraber kullanmayı hedefliyorlar. Şu an özellikle insanı problemleri çözme alanında çalışan AB, üçüncü dünya ülkelerine ‘barış ve istikrar’ getirmek için güvenlik güçleri ile farklı ülkelerde eğitim, güçlendirme gibi eğitimler vererek aktif rol oynamaya çalışıyor. Her ne kadar Avrupa ülkeleri dış politika gibi konularda ortak bir doktrine sahip olmasa da bu konuda geçmişten günümüze iyi bir yol katettiler. Avrupa Tek Senedi, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, AB Dış İlişkiler Servisi, Avrupa Topluluğu İnsani Yardım Bürosu gibi politikalar Avrupa Birliği’nin birleşik ve güçlü bir karar mekanizma oluşturma isteğini yansıtıyor.

Şu an OGSP’nin aktif olarak dünyada 17 görev yürüttüğü biliniyor. Bunların 6’sı askeri düzeyde olup geri kalan 11 tanesi insani krizleri durdurma amacıyla çalışıyor. Yaklaşık 5 bin Avrupa güvenlik gücünün dünyanın farklı yerlerde çalıştığı biliniyor. Bunlardan ilgi çekici olarak bazıları Mali, Kosova, Irak, Ukrayna ve Akdeniz gibi bölgeler. Anlayabileceğimiz gibi Avrupa Birliği kolunu her yere uzatmaya çalışıyor.

OGSP’nin dünya üzerindeki aktif görevleri

Mali’de uzun zamandır çatışmalar sürüyor ve düzgün işleyen savunma güçleri olmadan ülkenin yakın zamanda istikrara kavuşması zor gözüküyor. Bu yüzden Mali yönetiminin daveti doğrultusunda AB 2013 yılından başından beri Mali ordusuna askeri eğitim misyonu ile destek veriyor. EUTM Mali olarak adlandırılan misyonla orduya eğitim ve danışmanlık sağlanarak ülkenin dışardan yardım almadan kendi güvenliğini sağlayabilmesini ve toprak bütünlüğünü koruyabilecek hale gelmesi hedefleniyor. Şu an 25 AB ülkesinden toplam 600 askeri personel şu an Mali’de görev yapıyor ve sonucunda yaklaşık 12 bin Mali askerine danışmanlık servisi sunulmuş durumda.

Mali’deki Alman güçleri güvenlik güçlerini eğitiyor

Somali’de ve Afrika Boynuzunda da operasyonlar yürüten OGPS, 2008 yılından bu yana Dünya Gıda Örgütü’nün ve AU misyonu AMISOM gemilerini koruma, caydırma ve korsanlarla mücadele gibi amaçlarla bölgede bulunuyor. Aynı şekilde Mali’de olduğu gibi Somali ordusuna danışmanlık ve hizmet veren OGPS, hava kuvvetleriyle de bölgede istikrarı sağlama çalışmaları yaptıklarını iddia ediyorlar.

Brüksel’den Afrika’nın bir öbür ucuna kadar operasyonlara girişen AB, özellikle Afrika girişimleriyle orada dikkat çekiyor. Afrika’yı tarihi boyunca sömürge olarak kullanmış daha sonrada kolonileri serbest bırakırken uygun olmayan bir yolla çıkarlarına göre harita çizen, bölgede barışçıl istikrarı sağlamak yerine kaos bırakan halbuki yine Avrupa ülkeleriydi. Afrika’daki ülkelerle adil bir iş birliği yapmaya çalışan ülkelerden biri olan Türkiye son zamanlarda Afrika’daki önemli aktörlerle beraber çalışma gayretini gösteriyor. Türkiye’nin Afrika’daki Potansiyel Dostu: Etiyopya adlı yazımı okuyabilir ve Türkiye’nin Afrika’daki siyasi ve ekonomik girişimleri hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

Kosova’da, Bosna’da ve genel olarak Balkan bölgesinde son yıllarda birçok olay yaşandı. Avrupa’da yakın tarihte yaşanan bu olaylar ‘süper güç’ denilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, NATO gibi kurumların geç müdahalesi veya taraflı mücadelesi yüzünden birçok insan hayatını kaybetti, soykırımlar yaşandı. Bu yaşananlar ülkeleri zayıf kıldı ve ekonomik, siyasal sorunlara sebep oldu. Uluslararası Hukuk düzeyinde tüm ülkeler tarafından tanınmamış olan Kosova, birçok etnik kökenin bulunduğu bir yer ve bu etnik farklılıkların savunulması gerekiyor. Bu yüzden AB orada Hukuk Devleti yapılarının güçlenmesi ve güvenliğin sağlanmasına adına şu an 700 kişilik polis, yargıç, gardiyan ve gümrük görevlisi yerleştirdi.

Son olarak Akdeniz’de de AB insan kaçakçılığını engellemek ve Libya’ya BM tarafından konulan silah ambargosunun uygulanmasını sağlamak için Libya’da sahil güvenlik ekiplerine eğitim veriyor, istikrarın sağlanmasına yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Havada ve karada operasyonlarını sürdüren AB, yaklaşık 1000 kişilik ekibiyle Akdeniz’de güvenliği destekliyor. Aynı zamanda gemileri arama, durdurma, el koyma ve bir AB ülkesine teslim etme gibi hakları da var. Birçok mültecinin kurtarıldığını savunan AB, Türkiye’deki Suriyeli mültecilere aynı şefkati göstermiyor veya biz bunu şu ana kadar göremedik. Hatırlayacağımız gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan Yunanistan sınırını açtığında birçok Suriyeli mülteci Avrupa’ya geçmeye çalışmıştı fakat Yunan güvenlik güçleri kadın çocuk demeden çok sert bir müdahale ile mültecileri geri döndürmeye çalışmıştı. Aynı şekilde Libya’da BM’nin iki tarafa silah ambargosu uygulama kararını uyguladığını iddia eden AB, bu şekilde Doğu Akdeniz’de söz payı olabiliyor fakat Fransa’nın ve öteki ülkelerin silah satışı gibi eylemlerine ciddi bir ses çıkaramıyor. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Birleşmiş Milletler ’in Libya’da resmi olarak tanınan hükümet Ulusal Mutabakat hükümeti fakat Fransa hükümeti şu an resmi olmasa da açık bir şekilde sahte halife Hafter hükümetini destekliyor. Aynı şekilde adalar konusunda da Yunanistan’a destek veren Fransa Batı Akdeniz’den Doğu Akdeniz’e tüm bölgelerde etkisini yaymaya çalışıyor. Basit bir örnek verecek olursak Türkiye kıta sahanlığı anlaşmasına Lübnan’ı düşünürken oraya ilk giden lider Macron oluyor. Türkiye Yunanistan’a karşı bir hukuk savaşı verirken Yunanistan direkt AB’ye giderek (Fransa’nın da büyük desteği varken) yaptırım ve beraber hareket etme çağrısında bulunuyor. AB’nin buna benzer yaptığı öteki hamle ise Güney Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’ne sokmasıydı. Uzun yıllardır çaba gösteren Türkiye’nin önüne sürekli yeni bir engel koyan AB, Güney Kıbrıs’ı neredeyse koşulsuz şartsız birliğe alarak Akdeniz’de de etkisini yaymak istiyor. Bu çabaların hepsinde AB’nin en önemli ülkelerinden biri olan Fransa’nın etkisi net bir şekilde bulunuyor.

13 Ağustos 2020 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından atılan YUNANCA tweet, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haksız petrol arayışının tansiyonu yükselttiği ve durdurulması gerektiğini savunuyor. NATO üyelerinin barışçıl bir diyalog kurmasını belirten Macron yunanca tweet atarak kesinlikle adaletli bir diplomasi yürütüyor. (!)

Avrupa Ordusu’nu Kim Savunuyor, Kim Karşı Çıkıyor?

Macron ile gündeme gelen bu fikre Almanya, İtalya ve İspanya ülkelerin yakın düşünceleri var. İspanya %49 civarında olumluya yakınken, Almanya ve İtalya’da az bir oranla destekleniyor. Vişegrad ülkeleri dediğimiz ülkeler (Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya) de bu fikre sıcak bakıyor fakat bunun ordudan daha çok güvenlik gücü olarak Avrupa sınırlarında eylem göstermesini ve kaçak, göç ve mülteci akımlarını durdurması gibi durumlarda kullanılmasını istiyorlar.

Brexit ile AB’den ayrılan İngiltere’nin kesin karşı olduğu projelerden biri de Avrupa Ordusu projesiydi. Rusya ile sınır paylaşan Polonya, Letonya, Litvanya gibi ülkelerde bu Avrupa Ordusuna sıcak bakmayan ülkelerden. Sebebi ise Avrupa Ordusunun tehlike durumunda yeterli ve etkin olmayacağını bu yüzden NATO’nun sağladığı askeri müttefikliğin daha etkili olduğunu savunuyorlar. Son olarak Avrupa’nın tarafsız yaklaşımıyla benimsenen İsviçre, Finlandiya ve İrlanda gibi ülkeler bu fikre sıcak bakmıyorlar.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.deutschland.de/tr/topic/politika/avrupa-birligi-ortak-guvenlik-ve-savunma-politikasi

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/avrupa-ordu-hayali-kuruyor/1310909

http://ataum.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/360/2018/12/Cebeci-30.-Yil-Armagani.pdf

https://en.wikipedia.org/wiki/Common_Security_and_Defence_Policy

https://www.thenewfederalist.eu/making-europe-stronger-why-the-eu-needs-a-common-army?lang=fr

https://europa.eu/european-union/about-eu/history_en#:~:text=The%20European%20Union%20is%20set,order%20to%20secure%20lasting%20peace.

https://eeas.europa.eu/headquarters/headquarters-homepage/430/military-and-civilian-missions-and-operations_en

https://www.statista.com/chart/16756/percentage-of-respondents-who-support-the-creation-of-an-eu-army/

https://www.bbc.com/news/world-44717074

https://ab.gov.tr/_105.html

[/vc_toggle]

İsmet İnönü’nün Kıbrıs Politikaları ve Johnson Mektubu

Milli Şef İsmet İnönü’nün üçüncü ve son başbakanlığının (20 Kasım 1961 – 20 Şubat 1965) en önemli gündemlerinden birisi de şüphesiz Kıbrıs sorunu olmuştur. Askeri vesayet döneminde iç politika halihazırda oldukça karışıkken İsmet İnönü ve hükümetinin ilgilenmesi gereken bir diğer konu da Kıbrıs meselesidir. Milli Şef’in Kıbrıs politikalarını doğru anlayabilmek için dönemin olaylarını da doğru kavramak gerekir.

Kanlı Noel

İnönü hükümeti dönemindeki ilk önemli Kıbrıs gelişmesi şüphesiz ki Kanlı Noel’dir. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un Akritas Planı[1] içinde yaptığı kanlı olaylardan birisi olan Kanlı Noel, 23 Aralık 1963 gecesi başlayan olaylar zinciridir. Makarios’un bu olaylardaki amacı Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’daki Türk nüfuzunu kırarak Kıbrıs Türkeri’nin elde ettiği siyasal gücü yıkmaktı. Bu amaç doğrultusunda Enosisi[2] elde etmek daha da kolaylaşacaktı. Adadaki toplumlararası çatışmaların başlangıcı olarak kabul edilen bu korkunç olayda toplam 364 Kıbrıs Türkü hayatını kaybetti. Kıbrıs Türklerinin silahlı gücü Türk Mukavemet Teşkilatı’nın birçok mücahidi bu olaylar sırasında şehit oldu. O sırada Kıbrıs’ta bulunan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşinin ve üç çocuğu kendi evinde Rum çeteleri tarafından otuz üç el ateşle öldürüldü. Gelen haberler Türk hükümeti için bardağı taşıran son damla oldu ve aynı gün toplanan hükümet, adada Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ateşkesin sağlanması kararı almış ve bu doğrultuda Türk jetleri uyarı mahiyetinde Lefkoşa üzerinden uçuş gerçekleştirmiştir.  Aynı zamanda Garantörlük Antlaşmasının verdiği yetkiyle adada bulunan 650 kişilik Türk askeri birliği, Kıbrıs Türklerini Lefkoşa’nın kuzeyinde toplayıp güvenlik altına almıştır.

1964 Londra Konferansı

Adadaki gerginliğin artması üzerinde 15 Ocak 1964’te toplanan Londra Konferansı toplandı. Türk tarafının temsilcisi Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kesin bir çözüm olmadığından ve adadaki Türk nüfuzunun tehlike altında olduğundan bahsetti. Rauf Denktaş için çözüm yolu iki toplumlu federal devletin kurulmasıydı. Rum tarafının anayasal değişikliklerinde ısrarcı olması üzerine görüşmeler başarısız olmuş ve İngiltere sorunun çözümü için Birleşmiş Milletlere başvurmuştu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964’te aldığı kararla çatışmaların sonu için BM Barış Gücünün Kıbrıs’a gönderileceğini açıklamıştır.[3] Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti adına BM Barış Gücü’nün Kıbrıs’ta görev yapmasına onay verdi. Böylece Birleşmiş Milletler, Kıbrıs’ın resmi temsilcisini Rum yönetimi olarak resmen kabul etmişti. Bu gelişme Türk ve Rum kesimleri arasındaki siyasal çatışmalarda Rum kesiminin öne geçmesini sağlamıştır.

1964 Londra Konferansı

Adaya Müdahale Kararı

Makarios, Birleşmiş Milletlerden çıkan Barış Gücü kararı sonrası, Barış Gücü Kıbrıs’a gelene kadar Kıbrıs Türklerine karşı yapılan saldırıların arttırılmasını istedi. Akritas çeteleri ilk olarak 7 Mart’ta Baf, Bağlarbaşı (Malya) gibi Türk nüfusunun fazla olduğu yerlere saldırdılar. Birçok Türkü öldürdüler, birçoğunu rehin olarak Rum kesimine sürüklediler. Oluşan olaylardan sonra Türkiye 12 Mart 1964 tarihinde Kıbrıs Rum yönetimine bir ültimatom göndererek Türklere yönelik saldırılar durdurulmazsa Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale edeceğini bildirdi. Türkiye ültimatomun tam metnini BM Genel Sekreterine, ABD, Yunanistan ve İngiltere Büyükelçiliklerine de verdi. ABD başkanı Johnson, Türkiye’den müdahaleyi geciktirmek için 24 saat istedi. Johnson’un asıl amacı Barış Gücü’nü acilen Kıbrıs’a göndererek Türkiye’nin adaya çıkmasını engellemekti. İnönü 24 saatlik isteğini kabul etti. Bu süre içerisinde ABD ve Sovyetler Birliği, her ihtimale karşı donanmalarını Akdeniz’e göndermişti. Ayrıca Türkiye de olası bir savaş durumunu göze alarak tüm donanmasını Akdeniz’e gönderdi. İnönü’nün verdiği 24 saatin bitmesine bir saat kala Lefkoşa havalimanına ilk Barış Gücü askerleri indi. Geçen süre içerisinde birçok Türk şehit düşerken Türklerin yaşadığı 263 köyden 122’si boşaltılmış ve Lefkoşa benzeri güvenli Türk kesimlerine göçmüşlerdi. Göçmen sayısı 25 bini geçmişti. Barış Gücü’ne hızla yeni birlikler katılınca saldırılar durdu. Türkiye’nin müdahale etmesine gerek kalmadı. Türkiye savaş konvoylarını geri çağırdı. Turgut Özakman’a göre kendilerini savaşmaya hazırlayan askerler çok bozuldular. İçlerinde kızanlar, ağlayanlar oldu.

İkinci Müdahale Kararı ve Johnson Mektubu

1 Haziran 1964 günü Kıbrıs’ta Türkiye’yi yerinden oynatacak bir olay oldu. Makarios, Temsilciler Meclisi’nden Rum milletvekillerinin oyları ile anayasaya aykırı olarak bir kanun geçirdi. Kanuna göre 18-50 yaş arasındaki tüm Kıbrıslı Rumlar, kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu’nda mecburi askerlik yapacaktı. Makarios’un buradaki amacı, olası bir Türkiye müdahalesine karşı geniş bir ordu kurmaktı. Türkiye hükümeti bir nota vererek anayasaya aykırı olan bu kanunu protesto etti. Makarios notayı reddetti.

Makarios

3 Haziran’da Bakanlar Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu sırasıyla toplandı. 6 Haziran 1964’te Kıbrıs’a müdahale kararı alındı. Ordu olası bir Yunan savaşını da düşünerek sınır hattında gerekli önlemleri aldı. İnönü alınan kararı NATO ülkeleriyle de gerekçeleriyle birlikte paylaştı. İnönü yaptığı her işi kanuna dayandırmak istiyor ve müttefik ülkelere haber vermeden iş yapmak istemiyordu. Çünkü NATO’ya haberi verilmeden yapılan bir işin, başta ABD olmak üzere NATO tarafından tepki çekeceği ve batı-doğu blokları arasında kalan Türkiye’nin politik olarak yalnızlaşacağına inanıyordu. 4 Haziran akşamı ABD Büyükelçisi Mr. Hare, İnönü’den görüşme talep eti. Mr. Hare, adaya müdahalenin Türk-Yunan savaşına yol açabileceğini ve iki müttefik ülke arasında çıkacak bir savaşın NATO üyelerine zarar vereceğini söyledi. Büyükelçi ayrıca yeniden 24 saatlik süre istedi. İnönü, ABD’yi karşısına almak istemedi ve bu teklifi kabul etti. 5 Haziran günü Büyükelçi Mr. Hare, Başkan Johnson’un mektubunu İnönü’ye iletti. Mektup çok sert ve kaba bir üslupla yazılmış, küçük düşürücü ifadelere yer vermiştir. Mektupta bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmiştir. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmiştir. O dönemde Batı bloğu içerisinde yer alan Türkiye, bu mektup sayesinde kendi ulusal çıkarlarının Batı bloğunun, özellikle de blok lideri ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği noktada bağımsız politikalar geliştirme konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini görmüş, ABD’nin kimi zaman kendisini yalnız bırakabileceğini anlamıştır. Bu mektuptan sonra İnönü, savaş konvoylarını geri çekerek müdahale girişimine son vermiştir.

İnönü Washington’da

Başkan Johnson, mektubunda ayrıca Kıbrıs meselesini tartışmak için İnönü’yü Washington’a davet etmişti. Johnson’un esas amacı Yunan başbakanı Papandreu ile İnönü’yü Washington’da görüştürmekti. İnönü, Yunan başbakanının konuşmak için Washington’a gelmek istemeyeceğini söyledi. Dediği gibi de oldu. İnönü’ye göre Johnson, NATO ittifakının liderliğini yürütemeyecek düzeyde bir adamdı. İnönü birkaç gün New York’ta kaldıktan sonra Londra’ya İngiliz Başbakanı ile görüşmek için geldi. Burada da ilginç bir olay yaşandı. Görüşmeler sırasında İngiliz Başbakanı, İnönü’ye bir soru sordu: “Kıbrıs Adası Yunanistan’a verilirse, Türkiye buna karşı ne ister?”. İnönü daha sonra bu anı “Kulaklarıma inanamadım.” diye anlatacaktı. İnönü’nün bu kaba soruya verdiği cevap çok kısa oldu: “Siz kimin malını kime veriyorsunuz?”.[4]

İnönü’nün Sovyetler Politikası

Başkan Johnson’un mektubundaki en dikkat çekici noktalardan birisi de olası bir Sovyet müdahalesinde ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakacağıdır. Mektubun bu kısmında Johnson, Türkiye’yi açıkça Sovyet tehlikesi ile tehdit etmektedir. İnönü’nün müdahale kararından vazgeçmesinin en önemli etkenlerinden birisi de bu maddedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde iyi ilişkilere sahip olan Sovyet ve Türkiye tarafları, savaşın ardından Sovyetler Birliği lideri Stalin’in Boğazlardan üs istemesi ile iyi giden ilişkiler bozuldu. Ayrıca 1962’de başlayan Küba Füze Krizi de Sovyetler ile Türkiye arasındaki gerginliğin o dönemdeki en önemli nedeniydi. İnönü’nün amacı batı ittifakı içinde kalmak fakat aynı zamanda doğu ittifakı lideri Sovyetler Birliği ile de dost kalmaktı. Sovyetler Birliği eğer Kıbrıs konusunda tarafsız tutulabilirse ABD, Türkiye’yi bir daha Sovyetler ile tehdit edemezdi. Bu dış politikada Türkiye için büyük bir adım oldu. Aynı zamanlarda Sovyetler Birliği yöneticisi Kruşçev, bir konuşmasında “Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin zincirleme reaksiyonlar yaratarak bir dünya savaşını tetikleyebilir” demişti.[5] İnönü’nün diplomatik çabaları ile dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Moskova’ya ziyaret gerçekleştirdi. Türk-Sovyet hükümetleri arasında 5 Kasım 1964 tarihinde yayınlanan ortak bildiri ile SSCB’nin Enosise karşı olduğu, sorunun çözümünde her iki ulusal toplumun varlığının tanınması gerektiği konusunda anlaşıldığı, Rum çoğunluğunun egemenliği iddiasının hoş görülmediği ve iki toplum arasında dengenin sağlanması amacı güdüldüğü görülmekteydi. Ayrıca iki ülke arasındaki en büyük ortak yön iki devletin de Kıbrıs’ta federasyon tezinin savunulmasıydı. İnönü’nün bu başarılı hamlesi ile Türk-Sovyet ilişkileri gelişerek ABD Başkanı Johnson’ın Türkiye’yi Sovyetler ile tehdit etmesi büyük ölçüde engellenmiş oldu.

Erenköy Savaşı, Üçüncü Müdahale Kararı ve Cengiz Topel

5 Ağustos 1964’te Rum çeteleri, Türk nüfusunun en fazla olduğu bölgelerden biri olan Erenköy’ü top atışına tuttu. Akritas Planı’nın hedefindeki yerlerden birisi olan Erenköy’e üç koldan birden saldırarak Erenköy ele geçirilecek ve Türk bölgelerinden birisi daha etkisiz hale getirilecekti. Olaylar devam ederken durum Ankara’ya bildirilince uçaklarla müdahale kararı alındı. Alınan karar her zamanki gibi NATO üyelerine ve Birleşmiş Milletlere iletildi. ABD ve SSCB, Türkiye’yi adadaki Barış Gücü varlığından dolayı uyardı. Öğleden sonra dört adet F 84 G tipi savaş uçağı Erenköy’e ilk müdahaleyi yaptı. Rumlar saldırıyı kesmeyince 30 adet F100 Super Sabre tipi savaş uçağı da müdahaleye katıldı.

Bu savaş uçaklarının pilotlarından birisi de Cengiz Topel’di. Cengiz Topel’in uçağı Rum uçaksavarlar tarafından vurulunca paraşütle atladı ve esir düştü. Rumlar tarafından işkenceye maruz kalarak hayatını kaybetti. Topel’in naaşı Türk yetkililerin ısrarlı talebi sonunda 12 Ağustos 1964’te Rumlar tarafından iade edildi. Türk Hava Kuvvetlerinin Kıbrıs’taki ilk pilot kaybıdır.

9 Ağustos günü Yunanistan’a ait iki uçak da Kıbrıs’a geldi. Bu ufak bir Türk-Yunan savaşıydı. Yunan uçakları Erenköy’de Türk mevzilerine saldırdı. Türkiye’nin gönderdiği ateşkes teklifini Makarios kabul etmeyince kısa süre sonra adaya gelen 64 adet F100 Super Sabre ve F 84 G savaş uçakları, Yunan uçaklarının geri çekilmesini sağladı. Türkiye’nin kullandığı bütün uçaklar ABD’nin Türkiye’ye verdiği uçaklardı. Johnson, mektubunda ABD’nin verdiği silahların müdahalelerde kullanılamayacağını söylese de İnönü bu söylediklerini geçersiz kılmıştı. İnönü’nün Johnson’a verdiği en net cevap bu müdahaledir. Rum cepheleri yerle bir olunca Makarios mecburen ateşkes antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Makarios’un ayrıca hava sahasının Türkiye tarafından ihlal edildiğini Birleşmiş Milletlere şikâyet etti. Birleşmiş Milletler, Garantörlük Antlaşması’nın verdiği yetkiyle Türkiye’ye herhangi bir yaptırım uygulayamadı. Türkiye bu müdahalede de Garantörlük Antlaşması’nı çok iyi bir şekilde lehine uyguladı.

İnönü’nün İstifası ve Demirel Hükümeti

1965 yılı bütçe görüşmeleri devam ederken İnönü, bütçe oylamasında kırmızı oylar beyaz oylardan bir tane fazla çıkarsa iktidardan geçileceğini açıkladı. Oylama sonucunda kırmızı oylar, beyaz oyları geçince İnönü 13 Şubat 1965’te istifa etti. İnönü Kıbrıs konusunda üç kez adaya müdahale kararı çıkartmış, batı bloğu ile ittifaklık içindeyken Kıbrıs meselesinde muvaffakiyet için doğu bloğu ile yakınlaşmayı sağlamıştı. İnönü’nün ardından 10 Ekim 1965’te genel seçimleri Süleyman Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi kazandı.

Ozan Ali Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Vehbi Zeki Serter, Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi lll. Cilt, Kıbrıs Maarif Müdürlüğü Yayınları, Lefkoşa, 1974.

Sadettin Bilgiç, Rauf Denktaş’ın Hatıraları Vl. Cilt, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1969.

Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2017.

Ahmet Cavit An, SSCB’nin Kıbrıs Politikası ve Kıbrıslı Türklerle Temas, Ortam Gazetesi, Lefkoşa, 1989.

Kıbrıs’ta Rum Yunan Saldırıları ve Soykırım, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, 2008.

[1] Akritas Planı; Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinde çoğunluğa sahip Kıbrıs Rumlarının, Kıbrıs Türklerini yönetimde ve demografik açıdan zayıflatarak daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan ile birleştirmeyi amaçlayan plan.

[2] Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesini amaçlayan Yunan politikası.

[3] Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararı.

[4] Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara 2017, s.219.

[5] Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara 2017, s.221.

[/vc_toggle]

Avrupa’da Lider Sorunu: Thatcher, Schröder ve Merkel

Son 10 yılda küresel ölçekli sorunlar giderek artarken, Avrupa ülkelerinin bu problemlere karşı politika üretmekte güçlük çektiği görülmektedir. 2009 ekonomik krizi ile başlayan ve terörizmin yükselmesiyle devam eden sancılı dönemin üstüne mülteci krizi ve Brexit krizi de eklenince, Avrupa ülkeleri bu sorunlara yönelik strateji üretme noktasında hem iç politikada hem de uluslararası kamu oyunca sıkça eleştirildi. Peki yaşanan bu problemlerin bir sebebi olarak “lider eksikliği” görülebilir mi?

En son Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Avrupa’da şu anda ciddi manada bir lider krizi, boşluğu var. ‘Avrupa’da şu lider örnektir’ diyebilecek cesareti bulamıyorum.” sözleriyle gündeme gelen liderlik sorunu, kıta Avrupa’sında yaşanan politik ve ekonomik krizlerin bir sebebi olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bir dizi politik ve ekonomik sorunun sebebini sadece “lider eksiği” şeklinde açıklamak doğru olmayacaktır.

Son yıllarda yükselen popülizm ve sağ siyaset kanımca Avrupa siyasetinin temel sorunu olarak değerlendirilmelidir fakat bu iki başlığa başka bir yazımda değineceğim. Bu yazıda son yıllarda Avrupa siyasetine damgasını vuran birkaç politik lidere değinirken, bahsedildiği gibi son yıllarda Avrupa’da bir “lider eksiği” olup olmadığını inceleyeceğim.

Demir Leydi Margaret Thatcher (İngiltere 1975-1990)

Eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, kararlı tavır ve politikalarıyla 20. Yüzyılın sonlarına damgasını vuran, en etkin siyasi liderlerden biridir. Radikal politikaları ve Sovyetler Birliğine karşı yaptığı sert eleştiriler sebebiyle, bir Sovyet gazetesi tarafından “Demir Leydi” olarak adlandırıldı. İç ve dış siyasette uzlaşmacılığı reddeden bir siyaset benimsedi ve kendinden sonra gelecek olan parti liderlerin siyaset biçimini etkiledi.

Margaret Thatcher

İngiliz Muhafazakâr Partisi içerisinde bakanlık dahil çeşitli kademelerde görev aldı. 1975’te Muhafazakâr Parti başkanlığına yükseldi ve İngiltere’de bir partiye liderlik yapan ilk kadın oldu. Başbakanlığı süresince özelleştirmeye dayalı liberal politikalarla devleti küçültmeyi ve serbest piyasayı güçlendirmeyi hedefledi.

Sendikal işçi hareketlerini büyük oranda bastırdı ve ülke içerisindeki Sosyalist siyasetle mücadele etti. Kimi sol akım politikacılar tarafından eleştirilse de demiryolları, sosyal konutlar ve enerji sektörü gibi alanlarda pek çok özelleştirme politikaları benimsedi ve geri adım atmadı.

Nihayetinde, uzlaşmacı siyasetten uzak kararlı politik tarzı, kendisine karşı Muhafazakâr Parti içerisinde isyana ve kitlesel sokak hareketlerine yol açtı. Fakat Demir Leydi, bütün bu parti içi ve parti dışı muhalefete rağmen geri adım atmadı ve 1980 yılındaki parti kongresinde o yıllara damga vuran meşhur konuşmasını yaptı;

“Nefeslerini tutarak medyanın pek sevdiği ‘U dönüşünü’ ilan etmemi bekleyenlere tek bir cevabım var. Dönecekseniz siz dönün. Bu leydi dönmeyecek”

“Kelle vergisi” başlığı altında, gelir düzeyine bakılmaksızın uygulanan bir tür belediye vergisini gündeme getirmesi, İngiltere siyasetinde o güne dek benzeri görülmeyen büyüklükte kitlesel sokak gösterilerine ve parti içi muhalefetin alevlenmesine sebep oldu. Bu süreçten sonra siyasetteki etkinliği azaldı ve 1990 yılında koltuğunu devretti.  2013 nisan ayında (87) ani bir inme sonucu hayatını kaybetti. O gün denk Avrupa siyaset sahnesinde “Demir Leydi” olarak anıldı.

“Bakanlarımın ne kadar konuştuğu önemli değil, yeter ki dediğimi yapsınlar.”

Gerhard Schröder (Almanya 1998-2005)

1998-2005 yılları arasında başbakanlık görevini sürdüren Schröder pariti SDP ile, Helmut Kohl ve Hıristiyan Demokrat Partisine karşı büyük bir zafer kazandı ve Yeşiller ile koalisyon hükümeti kurdu. Kendisinden önce ilk planda tutulan Avrupa Birliği ve NATO ağırlıklı dış politikaları ikinci planda tutarak, Rusya ve Almanya ilişkilerini geliştirmesiyle Almanya siyasetinde kendinden sıkça söz ettirdi.  Bu noktada, II. Dünya savaşından günümüze kadarki süreçte Rus-Alman ilişkilerine en çok önem veren başbakanı, (Şansölye’si) oldu.

Gerhard Schröder

Schröder, 2002 seçimlerimden önce, Irak’a düzenlenecek bir askeri operasyonda Almanya’nın yer almasını reddederek, Amerika’nın Irak’ı işgaline kadar varacak herhangi bir askeri kuvvet kullanımına sert bir biçimde karşı çıktı. Bunun yanında, Almanya’daki gurbetçi Türk vatandaşların desteğine alan Schröder, Türkiye’yi uluslararası siyasette açıkça destekledi ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinin hızlandırılması için büyük çaba sarf etti.

Büyümenin neredeyse durma noktasına gelmesiyle, sağlık ve sosyal hizmetler karşılanamaz hale geldi ve neticesinde devlet harcamalarının sınırlandırılmasını içeren bir dizi yeni reformların çıkarılmasına sebep oldu.  Krizler neticesinde halk desteği günden güne azalan Schröder 2005 yılında koltuğunu, Avrupa siyasetinde Demir Leydi Thatcher’ dan gelen en güçlü ikinci kadın lider olan Angela Merkel’e bıraktı. Ekonomi ve Sosyal alanda başlattığı reformlar ve sonuçları, bugün halen devam eden Merkel idaresinin iktidarına temel oluşturmuştur.

Angela Merkel (Almanya 2005-günümüz)

90’lı yıllarda Almanya’da büyüyen demokrasi hareketiyle birlikte siyaset hayatı başlayan Merkel, Aufbruch Partisinde çeşitli görevler aldıktan sonra Hristiyan Demokrat Partisine (CDU) geçerek Federal Alman meclisine girdi. Çok geçmeden siyaset hayatında sivrilen Merkel, Helmut Hohl’ün kabinesinde Kadın ve Gençlik Bakanı olarak görev aldı. Güçlü kişiliği ve başarılı bakanlık deneyimi sayesinde, 2 kez bakanlık görevi ve ardından parti genel sekreterliği görevini üstlendi.

Angela Merkel

Schröder döneminde Amerika’dan uzaklaşarak Rus-Alman ilişkilerini geliştirmeyi hedefleyen Alman dış politikasını şiddetle eleştirdi ve Amerika’nın Irak’a düzenlediği operasyona bireysel olarak destek verdi. Bu dönem hızlanan Türkiye’nin Avrupa Birliğine giriş sürecini de eleştiren Merkel, Türkiye’nin Avrupa Birliğine ancak özel bir statü ile katılabileceğini savundu. 2005 tarihinde kıyasıya geçen genel seçimlerde, çok az bir oy farkıyla (Merkel: 35.2 Schröder: 34.2), parlamentonun onayını alarak Almanya tarihinin en geç, ilk Doğu Almanyalı ve ilk kadın Şansölyesi oldu.

Kararlı duruşu ve radikal politikalarıyla zaman zaman Demir Leydi Thatcher’e benzetilen Merkel, 205 yılından bu yana Şansölyelik görevini yürütüyor. Alman ekonomisini büyütmek ve işsizlikle mücadele Merkel’in temel ekonomik politikaları olmuştur. Schröder döneminde soğuyan Alman-ABD ilişkilerini geliştirmeyi ve Almanya-Fransa ekonomik ve politik iş birliğini azaltmayı hedefleyen Merkel’in, şu ana kadar bu konularda başarılı olduğunu söylemek mümkün.

 Angela Merkel yönetimindeki Almanya’nın, günden güne zayıflayan Avrupa Birliğini ayakta tutan temel aktör olduğunu açıkça görülmektedir. Bu noktada Merkel’in ortaya koyduğu “Avrupa Birliğinin Lideri” rolü, pek çok politik tıkanmanın çözülmesi noktasında önemli bir rol oynamıştır.

Sonuç

Demokrasinin gelişimi ile birlikte son 100 yılda Avrupa’da birçok politik lider, siyaset sahnesine çıktı ve toplumları arkasına kattı. Churchill, Lenin ve Stalin gibi tarih sahnesinde iz bırakmış politik liderler de bulundukları döneme etkilemiş fakat uluslararası arenada karşılaşılan sorunlara tek başlarına çözüm üretememişlerdir. Çünkü bilindiği üzere Demokrasi, gücünü halktan alan kurumların birbirini denetlediği ve kolektif şekilde politikaların belirlendiği bir yönetim şeklidir.

İmparatorlukların yıkılıp monarşilerin güç kaybetmesiyle birlikte, liderlerin de siyasete olan etkisi günden güne azalmıştır. Uluslararası arenada sorunların çözümü liderlerin üstlendiği merkeziyetçi roller yerine, devletlerin karşılıklı çıkarlarına ve uluslararası organizasyonlarca temin edilen Konsensüs ve iş birliğine dayalıdır.

Bunun yanında Avrupa siyasetinde Thatcher, Schröder ve Merkel gibi güçlü politik liderlerin günden güne azaldığı çok açıktır. Fakat yaşanan küresel çaplı krizlerin çözümsüzlüğü, lider eksikliğinden ziyade daha farklı sebeplerde yatmaktadır. Yükselen sağ partilerin ve popülizmin özellikle Avrupa’da yükselişi bu sebeplerden bazılarıdır.  Açıkça görüldü ki, Avrupa siyasetinde mülteci sorunu, Doğu Akdeniz meselesi ve Suriye krizi gibi konularda karşılıklı diyaloğa dayalı bölgesel ve geniş çaplı iş birliklerinden ziyade, çıkar çatışmalarından kaynaklanan anlaşmazlıkların yaşanması, uluslararası camiada bir dizi bölgesel krizin çözümsüz kalmasına sebep oldu.

Bu noktada, Avrupa merkezli krizlerin temel sebebi olarak lider eksikliğini görmek meselelerin çözümsüz kalmasına neden olacaktır. Her ne kadar, Kıta Avrupa’sında eskiye nazaran güçlü siyasi figürlerin olmadığı açık olsa da modern demokrasilerde liderlerin milletler arası meselelere olan etkisinin azaldığı unutulmamalıdır. 20. Yüzyıl siyasetinde uluslararası siyasetin ana aktörleri olan devletler, bu rollerini 21. yüzyılda yavaş yavaş, uluslararası kuruluşlara ve bölgesel ekonomik ve askeri birliklere bırakmıştır. Kurumların ve organizasyonların siyasete olan etkisinin arttığı bu dönemde, politik liderler artık nerdeyse sadece 3. dünya ülkelerinde eski güçlerini sürdürmektedirler. Modern demokratik sistemlerin bir sonucu olarak, bu durum zamanla bu ülkelerde de değişecektir.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Türkiye’nin ‘Türkiye Karşıtı Cephe’yi Çevreleme Politikası

Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve Orta Doğu meselelerinde karşı karşıya olduğu kalıplaşmış bir ‘Türkiye karşıtı cephe’ bulunmaktadır. Bu cephenin kalıplaşmış hali ekseriyetle BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Yunanistan gibi statik aktörlerden oluşmaktadır. Bunun dışında bu cephede dinamik bir şekilde bulunan ve bazı durumlarda Türkiye’nin karşısında, bazı durumlarda ise Türkiye’nin karşısında olmayan ülkeler ise ABD, İsrail ve Rusya’dır. Fakat bu ülkeler sadece belirli cephelerde ve konularda Türkiye ile zıt politikalar üretmektedir. Onun dışındaki cephe ve konularda bu ülkelerin Türkiye ile karşı karşıya olmadıklarını, hatta eş güdümlü hareket ettiklerini gözlemleyebilmekteyiz. Bunun en belirgin örnekleri; Rusya’nın Türkiye ile Suriye ve Libya meselelerinde karşı karşıya olup askeri, ekonomik, enerji, nükleer ve savunma anlamında iş birliği içerisinde olmasıdır. Ya da ABD’nin Türkiye ile FETÖ ve YPG konularında karşı karşıya olup Libya ve Doğu Akdeniz konularında aktif ya da pasif olarak aynı saflarda bulunmalarıdır. Bizim odak noktamız, özellikle bu Türkiye karşıtı cephenin içerisinde bulunan ve cephenin statik aktörlerinden olan BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Yunanistan’dır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve Orta Doğu meselelerinde özellikle ‘Türkiye Karşıtı Cephe’de bulunan statik aktörler tarafından kuşatıldığını gözlemlemekteyiz. Fransa’nın Güney Kıbrıs’a 1 Firkateyn, 2 Rafale tipi savaş uçağı ve 1 C-130 tipi nakliye uçağı göndermesi ve bunun yanında BAE’nin Yunanistan’a ait Girit adasında bulunan Suda Hava Üssü’ne F-16 savaş uçaklarını konuşlandıracağı bunun bir kanıtıdır. BAE’ye ait savaş uçaklarının Doğu Akdeniz’de Yunan güçleriyle beraber tatbikatlara katılacağı belirtilmiştir. Türkiye’nin bu Türkiye karşıtı cephenin hareketlerine karşı mevcut hamleleri ise son derece önemlidir ve gelecekteki hamleleri de bu doğrultuda önemli olacaktır. Türkiye, soğuk kanlı bir şekilde üç kıtada politikalarını yürütüyor ve gerek kısa vadeli taktiksel adımlarını gerekse uzun vadeli stratejik hamlelerini ustalıkla hesaplamaktadır. Bu çalışmamızda, Türkiye’nin bu söz konusu Türkiye karşıtı cephenin hareketlerine karşı, üç kıtada gerçekleştirmiş olduğu stratejik hamlelerini inceleyeceğiz. Bahsettiğimiz bu üç kıta elbette Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarıdır.

Türkiye’nin Yunanistan’ı Çevreleme Politikası

Türkiye’nin Yunanistan’ın kuzey komşusu olan Arnavutluk ile askeri ilişkilerini geliştirmesi, Yunanistan açısından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Türkiye’nin Arnavutluk’ta hali hazırda bulunan bir askeri üssü bulunmaktadır. 1997 yılında Savunma işbirliği kapsamında Adriyatik kıyısındaki Avlonya şehrinde kurulan Paşa Limanı’nda Türkiye’ye ait bir askeri üs bulunmaktadır. Savunma işbirliği kapsamında Türkiye’nin ilk denizaşırı askeri üssü 1997 yılında Arnavutluk’ta kurulmuştur. Geçmişte personel sayısının 250’ye kadar çıktığı üste halen 24 asker görev yapmaktadır (Karakaş, 2016). Her ne kadar sınırlı bir girişim olsa da Türkiye’nin Arnavutluk’taki askeri varlığı bir dönem büyük tartışmalara yol açmıştır. O kadar ki bu girişimin -yine aynı dönemde kamuoyu ile paylaşılan uçak gemisi tedarik projesi ile birlikte- Adriyatik Denizi’ni TSK açısından bir harekât alanına dönüştürme potansiyeli taşıdığı, dolayısıyla Yunanistan’ın ikinci bir cephe ile uğraşmak durumunda kalabileceği yorumları yapılmıştır (Güvenç, 2004: 925).

Bunun dışında Türkiye’nin Arnavutluk ile imzaladığı Askeri İşbirliği anlaşmasının da büyük bir önemi bulunmaktadır. 2020 yılının Nisan ayında Arnavutluk Meclisi tarafından kabul edilen, 2020 yılının Temmuz ayında ise Arnavutluk Cumhurbaşkanı Meta tarafından onaylanan Mali ve Askeri İş Birliği Anlaşması ile Mali Yardıma İlişkin Uygulama Protokolü’nün gerek Türkiye-Arnavutluk ilişkilerinde gerekse Türkiye’nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığı olumlu yönden etkilenmiş olacaktır. Bu anlaşma Arnavutluk’un Türkiye ile istikrarlı iş birliği ve dostluğu çerçevesinde askeri iş birliğinin daha da güçlendirilmesi ve Arnavutluk Silahlı Kuvvetlerinin Türkiye tarafından yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunmak amacıyla teklif edilip imzalanmıştır. İş birliği anlaşması, birkaç yılda tahsis edilecek mali yardımın sağlanmasına ilişkin ilkeleri ortaya koymayı ve özellikle Türkiye’den mümkünse yüzde 100 yerli üretim yapan firmalardan, askeri amaçlarla mal ve hizmet alımını da amaçlıyor. Türkiye’nin Arnavutluk ile olan askeri ilişkisinin gelişmesi, ileride Arnavutluk’ta yeni askeri üsler kurabilmesinin kapısını açacaktır ki, buradaki en belirgin amaçlardan birisi de, Yunanistan’ın kuzeyden çevrelenmesidir.

Öte yandan Türkiye’nin KKTC’de askeri üsleri bulunmaktadır. Hâlihazırda KKTC’de bulunan üslerin tamamı kara üssüdür. Adada kolordu seviyesinde bir askeri birliğin varlığına karşın deniz ve hava üslerinin bulunmaması ise tenkit konusudur (Gürdeniz, 2018). Doğu Akdeniz’de zengin hidrokarbon kaynaklarının keşfedilmesi ve bu doğrultuda bölgede deniz yetki alanlarının sınırlandırılması hususunda uyuşmazlıkların olması da KKTC’deki askeri varlığın önemini artırmaktadır. Öte yandan BAE, Fransa ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki faaliyetlerine karşı Türkiye’nin fiili anlamda kayıtsız kalmaması gerekmektedir. Bu doğrultuda KKTC’de bulunan kara endeksli askeri üslerin yanı sıra hava ve deniz üslerinin de kurulması, Türkiye’nin genelde Doğu Akdeniz, özelde ise Kıbrıs politikalarını olumlu yönden etkileyecektir. Dolaysıyla KKTC’de deniz ve hava üssü kurulması projesinin hayata geçirilmesinin geç ama doğru bir hamle olduğu aşikârdır.

Türkiye’nin Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ı Çevreleme Politikası

Kızıl Denizi ve Aden Körfezi’nde toplam 5 askeri üsse sahip olan BAE’ye karşı Türkiye asla kayıtsız kalmamalı ve Somali’den sonra Etiyopya ile olan askeri ilişkilerini muhakkak ki geliştirmesi gerekmektedir. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır üçlüsünün Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, Kızıl Denizi ve Aden Körfezi’ndeki istihkâmlarına karşı söz konusu bölgede kendi askeri varlığını tesis etmeli ve buralarda güçlü bir şekilde varlık göstermelidir.

Etiyopya Başbakanı’nın özel temsilcisi olan, Mulatu Teshome Wirtu, Etiyopya’nın Mısır’la yaşadığı Nil gerilimi sırasında Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya gelen ve iki ülke arasında yeni ticaret ve yatırım olanaklarının ele alındığı görüşmede Wirtu, Türkiye’nin, Hedasi Barajı düğümünde arabulucu olmasını teklif etti. Afrika Boynuzu’nda Somali’yle stratejik ittifaka sahip olan Türkiye’nin Etiyopya’yla da benzer ilişkileri geliştirmesi BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’ın bölgedeki faaliyetlerine karşı yerinde gözükmektedir. Hatta baraj konusunda Türkiye’nin tecrübeli ve profesyonel bir sektörü bulunmaktadır. Türkiye’nin Etiyopya’ya yönelik baraj konusunda yardım elini uzatması pek yerinde gözükmektedir. Zira Etiyopya’nın baraj politikası, Mısır için son derece önemli ve kritiktir. Nil Nehri aracılığıyla su seviyesinin Mısır’daki azalışı, Mısır için hayatî öneme haizdir. Mısır’ın susuz kalması Mısır’ın ekonomisini ve iç siyasetini doğrudan etkileyeceği için, Etiyopya’nın söz konusu baraj politikası Etiyopya için Mısır-Etiyopya ilişkilerinde önemli bir dış politika enstrümanı ve silahı olarak gözükmektedir. Türkiye bu dengeyi iyi gözetlemeli ve kendi çıkarlarına uygun hareket etmelidir. Türkiye halihazırda Etiyopya ile olan ekonomik ilişkilerini daha da arttırmalıdır. Buna ek olarak askeri ilişkilerinin de arttırılması şüphesiz Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını pozitif yönden etkileyecektir. Suudi Arabistan ve BAE’nin etkisinde kalan Arap dünyasının bir kısmı Libya’da Türkiye’nin politikalarına kulak asmamaktadır. Bu doğrultuda Libya’da kalıcı olmayı düşünen Türkiye de Arap dünyasında ve Afrika içinde desteğe ihtiyaç duymaktadır. Özellikle burada Afrika Birliği’nin tavrı önem kazanmaktadır. Afrika Birliği içinde oluşacak çatlak seslerin Libya’da Türkiye karşıtlığı yapabileceği düşünülürse Afrika Birliği’nin merkez ülkesi Etiyopya’nın Türkiye’nin Libya tezini desteklemesi önemli bir denge noktası olacaktır (Orakçı: 2020).

Henüz gerçekleşmemiş olsa da yakın bir gelecekte Türkiye’nin denizaşırı askeri üsse sahip olduğu devletlerin arasına Sudan’ın da katılması beklenmektedir. Sudan’da üs kurulması konusu ilk kez Aralık 2017’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında gündeme gelmiştir. Yapılan antlaşmaya göre, Türkiye, Kızıldeniz kıyısında bulunan Sevakin Adası’nın aslına uygun olarak restorasyonunu gerçekleştirecek ve adada sivil ve askeri gemiler için liman kolaylıkları tesis edecektir. Mali bedeli 650 milyon dolar olarak açıklanan projede (Küçükgöçmen ve Abdelaziz, 2017) etüt çalışmaları tamamlanmıştır. İnşaatın süratle bitirileceği ve TSK unsurlarının kısa süre içerisinde Sevakin’de konuşlanacağı belirtilmektedir. Diğer yandan, Sudan’da Türkiye’nin üs kolaylığı elde etmesi bazı Mısır ve Suudi Arabistan’ın tepkisini çekmiştir. Hatta basında son zamanlarda Mısır-Sudan ilişkilerindeki gerginliğin bir sebebinin söz konusu proje olabileceğine yönelik haberler bile çıkmıştır (BBC News Türkçe, 2018).

Öte yandan Umman’ın yeni Sultanı Bin Tarık’ın bazı iddialara göre Türkiye’yi kendi ülkesine askeri üs için davet etmesi son derece önemli bir gelişmedir. Bu iddiaya geçmeden evvel, Umman’ın yeni Sultanı Bin Tarık’ın tahta geçmesinden sonra bozulan Umman-BAE ilişkilerine kısaca değinmemiz tarafımızca isabetli gözükmektedir.

BAE Veliaht Prensi Zaid el Nahyan, Umman Sultanı Kabus bin Said’in vefatı üzerine ülkeye bir başsağlığı ziyareti gerçekleştirdi. Söz konusu ziyarete ise yeni Umman Sultanı bin Tarık’ın BAE Veliahtı Zaid el Nahyan’a karşı soğuk tavırları dikkate değerdi. Ziyarete ilişkin yayınlanan görüntülerde Umman Sultanı Bin Tarık’ın, BAE Veliaht Prensi El Nahyan’ın el sıkışmak için yaptığı girişime karşılık vermediği görülmüştür. Beden dilinin diplomaside fevkalade önemli olduğunu bilmekteyiz. Böyle bir gelişmenin, BAE-Umman ikili ilişkilerinin perde arkasında kötüye gittiğini göstermektedir. Özellikle yeni Umman Sultanı Bin Tarık’ın Türkiye yanlısı olması ve BAE’nin Suudi Arabistan ile birlikte söz konusu bölgede gerçekleştirdikleri politikalardan rahatsız olduğunu görebiliriz. Umman Sultanlığı bundan önce, bölgede tarafsızlığı ile bilinen bir ülke iken, Umman’daki iktidar değişiminden sonra Umman’ın dış politikasında da bir değişikliğin olduğunu vurgulayabiliriz. Umman’ın bundan önceki dönemlerde tarafsız politikalar üretmesi, BAE ve Suudi Arabistan’ı rahatsız ediyordu. BAE ve Suudi Arabistan’ın İran ve Katar’a yönelik politikalarına dahil olmayan Umman’ın şimdi de BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik politikalarına dahil olmadığını görmekteyiz. Umman bunun karşılığında artık tarafsızlığını bozup Türkiye ile yakınlaşmaya çalışmaktadır. Bu tezimizi destekleyecek iki önemli gelişme bulunmaktadır. Birinci gelişme, Umman Turizm Bakanlığına ait “OMRAN” şirketi ile BAE’nin Umman’daki Sultan Kabus Limanı’nın geliştirilmesi gibi uluslararası büyük projeler yürüten “DAMAC” şirketi arasındaki 2 milyar dolarlık anlaşmanın iptal edilmesidir. Umman, söz konusu anlaşmanın iptalinden sonra, Sultan Kabus limanında stratejik bir projeyi yürüten BAE merkezli DAMAC şirketinden söz konusu projenin %70’lik hissesini satın aldı. Bu kadar büyük bir anlaşmanın durduk yere iptal edilmesi asla söz konusu olamaz. İkinci gelişme ise, Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin, başta ekonomik, ticari ve askeri olmak üzere birçok alanda net bir şekilde gelişme gösteriyor olmasıdır. Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesi doğrultusunda HAVELSAN’ın Umman’a Türk savunma ihracatının hacmini artırmak için 5 Mart 2020’de, Umman’ın başkenti Muskat’ta yerli Masirah International şirketiyle ortaklaşa HAVELSAN Technology Oman LLC adlı bir şirket kurması bunun olumlu örneklerinden biridir. Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ekonomik, siyasi ve askeri anlamda artması doğrultusunda özellikle askeri ilişkilerin geliştirilerek, Türkiye’nin Umman’da bir askeri üs kurması, Türkiye açısından isabetli bir karar olarak görülmelidir. Türkiye, Umman’daki müstakbel askeri varlığı ile birlikte BAE ve Suudi Arabistan’ın Umman’daki mevcut Sultanı darbe yoluyla indirmelerini engelleyebilir. Türkiye bundan önce Katar’a yönelik BAE-Suudi Arabistan destekli bir darbeyi zaten engellemişti. Öte yandan Türkiye’nin Umman’da askeri üs kurarak Suudi Arabistan ve özellikle BAE’yi (güney) doğu istikametinden çevrelemesi son derece kritik bir stratejik hamle olarak görülmektedir. Böylelikle BAE ve Suudi Arabistan’ın bölgede Katar ve Umman’a yönelik askeri faaliyetleri göreceli olarak kısıtlanmış olur ve Türkiye’nin BAE ve Suudi Arabistan’a karşı eli güçlenmiş olur.

[irp posts=”24649″ name=”13 Maddede Umman: Ortadoğu’nun Bilinmeyen ‘Tarafsız Ülkesi'”]

Türkiye’nin Fransa’yı Çevreleme Politikası

Türkiye, 2020 yılının Temmuz ayında, Libya’nın güneyden komşusu Nijer’le de dikkat çeken adımlar atmıştı. Nijer’in coğrafi önemi sadece Libya’nın güney komşusu olmasından kaynaklı değildir. Nijer aynı zamanda Fransa’nın güçlü olduğu Çad ve Mali’nin ortasında yer almaktadır. Fransız çıkarlarının son derece önemli olduğu Batı Afrika’da Türkiye’nin aktif olarak rol almaya başlaması ve Nijer’le çeşitli alanlarda anlaşmalar yaparak Nijer aracılığı ile Batı Afrika’da etkin bir rol almak isteyen Türkiye, Fransa’ya açıkça meydan okuyarak Batı Afrika’daki Fransız varlığını tehdit eder hale gelmiştir.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun başkent Niamey’deki ziyareti sırasında iki ülke arasında “Malzeme Teslim Protokolü”, “Nakdi Yardım Uygulama Protokolü” “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” ve “Gençlik ve Spor Alanında İşbirliği Anlaşması” olmak üzere dört kritik anlaşmaya imza atıldı. İmzalardan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nijer Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou ile telefonda görüşmesinde iki ülke ilişkilerini geliştirmeye yönelik adımlar ve bölgesel meseleler ele alındı. Cumhurbaşkanları arasında yapılan görüşme iki taraf arasındaki stratejik işbirliğinin somutlaştığını gösterdi. Türkiye’nin, Libya’nın bir başka güney komşusu Çad’la da benzer adımlar atmaya hazırlandığı Afrika medyasında belirtildi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 21 Temmuz’da Nijer’in başkenti Niamey’e gerçekleştirdiği resmi ziyarette “Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı ve Nijer Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı Arasındaki Malzeme Teslim Protokolü, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Nakdi Yardım Uygulama Protokolü, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş birliği Anlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gençlik ve Spor Alanında İş birliği Anlaşması” imzalanmıştı.

Çavuşoğlu “Nijer ile askeri alanda imzalanan anlaşmaların terörle mücadele amacına yönelik olduğunu” söylemişti. Türkiye’nin Nijer’le imzaladığı bu anlaşmaların özellikle askeri yönleri son derece önemlidir. Türkiye’nin Nijer ile askeri ilişkilerini muhakkak sürdürmesi gerekmektedir. Artan askeri ilişkiler doğrultusunda Türkiye’nin Nijer’de bir askeri üs kurabilme ihtimali, Türkiye’nin Fransa karşısında Batı Afrika’da güçlenmesine yol açacaktır. Aynı zamanda güney hattından kuzey hattına doğru Libya’ya doğrudan müdahale imkanına kavuşacak olan Türkiye’nin genelde Kuzey Afrika, özelde ise Libya’ya yönelik politikalarını güvence altına tutacaktır.

Sonuç

Türkiye’nin Türkiye karşıtı cepheye karşı başvurmuş olduğu yumuşak güç ve sert güç içerikli dış politika enstrümanları son derece önemlidir. Türkiye’nin bundan önceki dönemlerde kendi içine kapanık bir ülke olarak, kendisini kuşatan ülkeleri kendi sınırları içerisinde karşılayıp, bir savunma pozisyonu içerisinde politikalar ürettiğini bilmekteyiz. Türkiye artık kendisini kuşatmaya çalışan ülkelere karşı savunma pozisyonundan sıyrılıp, tabiri caizse, saldırı pozisyonu içerisinde kendisini kuşatmaya çalışan ülkeleri kuşatmaya başlamaktadır. Türkiye bunu özellikle, Osmanlı’nın ardılı olarak, Osmanlı’dan kopan ülkelerle olan kültürel ve tarihi müktesebata dayalı tarih perspektifli ilişkilerini iyi kullanarak yapmaktadır. Müslüman, Balkan ve Arap dünyasındaki ağırlığını titizlikle hesap ederek politikalar üreten Türkiye sadece kendi çıkarlarını gözetmiyor, aynı zamanda söz konusu bölgelerdeki ülkelerin kazançlarını da hesap ederek kazan-kazan prensibini uygun görmektedir. Partiler üstü bir dış politika prensibi olarak algılanması gereken bu politikalar silsilesinin uzun vadede Türk dış politikasındaki yeri kalıcı olmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arslan, Muhammed İkbal (2020), Fransız savaş uçakları Kıbrıs Rum kesimine indi, AA

Alsharıf, E. ve Semerci, A. (2020), Umman’daki yeni yönetim Türkiye ile daha fazla yakınlaşmaya yöneliyor, AA

BBC News Türkçe. (2018). Mısır-Sudan gerginliğini Sevakin Adası’nın Türkiye’ye tahsisi mi tetikledi?

Doğu Akdeniz: BAE Girit’e F-16 savaş uçakları konuşlandırıyor (2020), Mepa news

Gürdeniz, C. (2018). KKTC’de acilen Türk deniz ve hava üsleri kurulmalıdır

Güvenç, S. (2004). Bir dış politika aracı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri: Yetenekler ve uygulamalar. F. Sönmezoğlu. (Ed.), Türk Dış Politikasının analizi (895-933). İstanbul: Der Yayınları

Küçükgöçmen, A. ve Abdelaziz, K. (2017). Turkey to restore Sudanese Red Sea port and build naval dock.

Orakçı, Serhat (2020), Mavi Nil sorunu Türkiye-Etiyopya stratejik ortaklığını güçlendirir mi, AA

Özgen, Cenk (2019), Türkiye’nin denizaşırı askeri üs kurma girişimleri: tespitler ve geleceğe yönelik öneriler,
güvenlik bilimleri dergisi, kasim 2019, cilt:8 sayi: 2

“Türkiye Nijer’de askeri üs kuracak” (2020), Mepa News

Türkiye Umman’da askeri üs kuracak (2020), Pars Today
[/vc_toggle]

Mahmut Şevket Paşa Suikasti

Mahmut Şevket Paşa 1856 yılında Bağdat’ta doğmuştur ve baba tarafından Gürcü asıllı olduğu bilinmektedir. İlk ve ortaokul eğitimini Bağdat’ta gören Mahmut Şevket Paşa, 1882 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak Mekteb-i Harbiyeyi bitirerek askerlik görevine başlamıştır. Mahmut Şevket Paşa sırasıyla 1884’de kolağası, 1886’da binbaşı, 1889’da kaymakam, 1891’de miralay, 1899’da mirliva ve 1901 tarihinde ferik rütbesiyle Osmanlı ordusuna hizmet etmiştir.

Miralay rütbesini aldıktan sonra uzun süre Almanya’da kalmıştır. Burada Alman ordusu ve ileri savaş teknolojisi konularında incelemelerde bulunmuştur. Mahmut Şevket Paşa’nın, asıl tarih sahnesine çıkışı ise 31 Mart vakasıyla vuku bulmuştur. İsyanı bastırmak maksadıyla Selanik’ten gelen hareket ordusunun kumandanlığına Mahmut Şevket Paşa atanmış ve Paşa adını tarih sayfalarına yazdırmaya böylece başlamıştır.

İstanbul’da başlayan ve II. Meşrutiyetin ilanına muhalif olan isyan, Mahmut Şevket Paşa önderliğindeki Hareket ordusu tarafından bastırıldı. Bu olayın ardından, 27 Nisan 1909 da toplanan Mebusan Meclisinin oy birliğiyle aldığı karar neticesinde Sultan II. Abdülhamit tahttan indirildi. Sonrasında Veliaht Mehmet Reşat Efendinin padişah olmasına karar verildi ve hal kararı tartışmalara sebebiyet verecek şekilde II. Abdülhamit’e bildirildi.

Mahmut Şevket Paşa, Sultan Mehmet Reşat’ın padişah olmasından sonra kurulan, İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde kısa süreliğine Harbiye Nazırlığı görevinde bulunmuştur. Osmanlı Devletinin iç siyasi hayatı ise İttihat ve Terakki cemiyeti ile Hürriyet ve İtilaf cemiyeti arasındaki çekişmeye sahne oluyordu. Bu şartlar altında siyasi hayat devam ederken,  ordu içerisine particilik faaliyeti girmiş bunun neticesinde emir komuta zincirinde ciddi sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin bünyesinde barındırdığı milletlerde, milliyetçilik akımından etkilenerek birer birer isyan etmeye başlamış ve verdikleri bağımsızlık mücadelesi sonucunda Osmanlı Devletinden kopmaya başlamıştır.

Balkan devletleri, bu doğrultuda iç ve dış sorunlarla boğuşmak zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğuna karşı ittifak kurmuş ve savaş ilan etmiştir. Böylece Balkan Savaşları başlamıştır ve Osmanlı ordusu ciddi derecede particilik ve komitacılık faaliyetleri ile meşgul olmaktadır. Bu şartlarda Osmanlı ordusu, üst üste yenilgi almaktadır ve bazı şehirleri tek kurşun bile atmadan düşman eline teslim etmektedir. Savaş bu şartlarda devam ederken, savaşı sona erdirmek maksadıyla Londra Konferansı’nın toplanması kararı alınmıştır. Konferansta, Edirne’nin Bulgarlara teslim edileceği söylentisi iyiden iyiye İstanbul başta olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyetinde kızgınlığa sebep olmaktadır.

Bu söylentiler devam ederken, Enver Bey’in başını çektiği İttihat ve Terakki Cemiyetine mensup silahşorlardan oluşan bir grup Kamil Paşa hükümetini devirmek üzere Bab-ı Ali ye doğru yola çıkmıştır. Sadaret basılmış ve Enver Bey tarafından, Kamil Paşa hükümetinin istifası alınmıştır. Kamil Paşa hükümetinin istifası aynı gün kabul edilmiş ve İttihat ve Terakkinin mutlak iktidarına giden yol tamamen açılarak Mahmut Şevket Paşa sadrazamlığa getirilmiştir.

Mahmut Şevket Paşa muhalefete karşı sert bir takım yaptırımlardan yana değildir. Onun asıl amacı ordunun gençleştirilmesi faaliyetleriyle meşgul olmak ve ordunun modernizasyonunu gerçekleştirmektir. Bu amaca paralel olarak Harbiye Nazırlığı görevini de yürütmektedir. Balkan Harbi kumandalarını tasfiye ederek emekliye ayırmaya başlamıştır. Bu doğrultuda orduyu gençleştirme noktasında ciddi adımlar atmış ve dönemin en iyi kara gücü olarak bilinen Alman ordusundan ıslahatçı uzmanları ülkeye davet etmiştir. İlk Alman askeri ıslahat heyeti mukavelesi 27 Ekim 1913 de onun tarafından imzalanmıştır. Ordu bütçesi arttırılmış yeni silahlar alınmış ve kışlalar inşa edilmiştir.

Mahmut Şevket Paşa Nazırlar heyetine başkanlık etmek üzere 12 Haziran 1913 tarihinde Harbiye Nezaretinden ayrılarak Bab-ı Aliye doğru yola çıkmıştır. Harbiye Nezareti meydanından Divan yoluna giderken otomobilinin önü bir cenaze kalabalığı dolayısıyla kesilmiştir. Yolun kenarında ise tamir halinde ve başında insanların olduğu bir başka otomobil durmaktadır. Sadrazamın arabası, yolun kenarında tamir maksadıyla duran arabayla aynı hizaya geldiğinde silahlar patlamış ve Mahmut Şevket Paşa ile yaverlerinin bulunduğu otomobilin üzerine kurşunlar yağmıştır. Yaverlerden İbrahim Bey olay yerinde derhal ölür, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın üzerine beş kurşun isabet etmiştir fakat sadrazam nefes almaya devam etmektedir. Ortalık bir anda karışır, başyaver Şeref Bey arabadan atlar ve suikastçılara karşılık vermeye başlamıştır. Şoför otomobili hemen Harbiye Nezaretine çevrilmiştir, fakat artık Mahmut Şevket Paşa son nefesini vermiştir.

Katiller otomobillerine atlayarak Topkapı istikametine doğru kaçmıştır fakat Topal Tevfik isimli suikastçi otomobile binmeye fırsat bulamamıştır. Koşarak bir han’ın tuvaletine saklanmıştır, fakat olaya şahit olan Üsküdarlı Kamile adında bir kadın Topal Tevfik’i görmüştür.  Kadın hemen polislere haber vererek ve Topal Tevfik’i yakalatmıştır. O da kendisini olay yerinde bırakan arkadaşlarını bir bir ihbar etmiş ve yakalanmalarını sağlamıştır. Araştırmalar derinleştikçe olay hem derinlere, hemde yükseklere varır. Olay padişahın damatlarından Salih Paşa’nın konağında organize edilmiştir, Prens Sebahattin ile Hürriyet ve İtilaf cemiyeti olayın içerisindedir.

Olayla ilişkisi olanların kimi yakalanmış kimide kaçmaya başarmıştır, kaçanların içerisinde Prens Sebahattin ve Gümülcine mebusu İsmail Hakkı gibi isimler vardır. Enver Bey ile İttihat ve Terakkiye mensup silahşorler kaçanların yakalanması hususunda aktif rol almıştır. Divan-ı Harp kurulmuş içerisinde Salih Paşa’nın bulunduğu 12 kişi mahkeme huzurunda, 11 kişi de gıyaben idama mahküm olmuştur. Bir çok isme hapis ve sürgün cezası verilmiştir. İttihat ve Terakki cemiyetide  mutlak iktidarı tam ve sorumsuz bir şekilde bu olay sonucunda elde etmiştir.

Barış Yüksel

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahmud_%C5%9Eevket_Pa%C5%9Fa

https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%A2b-%C4%B1_%C3%82li_Bask%C4%B1n%C4%B1#K%C3%A2mil_Pa%C5%9Fa_H%C3%BCk%C3%BBmeti_ve_darbeye_giden_s%C3%BCre%C3%A7

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Sava%C5%9Flar%C4%B1

Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa Cilt 2, Remzi Kitabevi, 13. Basım

[/vc_toggle]

Yardım: Lozan, Son 300 Yıllık Türk Tarihinin En Önemli Belgelerinden Biri

0

Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, Gelecek Partisi Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ümit Yardım ile son zamanlarda Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler ve sorunların tarihi köklerine yönelik bir röportaj gerçekleştirdi. Kanal İstanbul’un Montrö’ye etkisi, Ege Denizi’ndeki adaların statüsü ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki olası MEB ilanını kapsayan soruları yanıtlayan Yardım, Ege Denizi’ndeki adalar sorunu ile ilgili ‘son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri’ olarak nitelendirdiği Lozan’ı Yunanistan’ın farklı yorumladığını söyledi.

27 Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel hem de uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Uluslararası Deniz Hukuku sözleşmesine uygundur veya uygun değildir diyenler de var. Sizce bu anlaşma Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?

Yardım: Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğurdu demek asla söz konusu değildir. Öncelikle şunu söylemek istiyorum; denizlerdeki yetki alanlarımızla ilgili Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı bütün anlaşmalar hem bugünümüz içim hem geleceğimiz için çok önemli anlaşmalardır. Çünkü bugün yapılan veya yapılmayan her türlü adım milletimizin geleceğini etkilemektedir. Tabi bu tür konular hukuki meselelerdir. Birtakım sözleşmeler ile ilgilidir, hukuki metinler ile ilgilidir. Bu noktada farklı yorumlayanlar, farklı düşünenler olabilir ancak hiç kimsenin Türkiye-Libya arasındaki deniz yetki sınırlandırması anlaşmasına karşı çıkmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Ve bu anlaşmanın doğru, gerekli ve yerinde bir anlaşma olduğunu düşünüyorum.

Türkiye ile Libya kıta sahanlığı sınırlarını gösteren harita. (AA)

Bugün Türkiye bir yanda Rusya ile diğer yandan ABD ile dostluk ilişkilerini, müttefiklik ilişkilerini yürütmeye çalışıyor. Ancak bu ülkelerin de yer aldığı Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de politika farklılıkları yaşıyor. Sizce Türkiye dış politikada bir çıkmaza mı sürüklendi?

Yardım: Dış politikada ne çok olumlu ne de çok olumsuz bir tablo çizmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil bütün ülkeler dış politikalarını farklı ülkelerle ilişkilerini güçlendirerek sürdürebilir. Çünkü hiçbir ülkenin tek bir ülke ile ilişkilerini kurması diğerlerine gözünü kapaması mümkün değildir, bu şekilde dış politika yürümez. Türkiye’nin farklı aktörlerle ikili ilişkiler içinde olması gayet doğaldır. Ancak şunu söylemem lazım; bugün dış politikada geldiğimiz noktada önemli bir sıkışmışlık olduğunu tespit ediyoruz. Bugünkü tabloda bir takım sıkıntılar var. Örneğin Rusya ile Suriye’de birlikte çalışıyoruz ancak Rusya olan ilişkilerimizde bazı sorunlar var. Keza ABD ile bir takım sorunlar var. Örneğin; Trump ile ilişkiler. Öbür taraftan Joe Biden’in Türkiye’ye hakaretamiz ifadeleri. Buna mukabil ABD senatosunda güçlü ilişkiler içinde olmadığımız görülüyor. Bunların arka planında Türkiye’nin aleyhine güçlü bir yapı olduğu görülüyor. Hala değişik vesileler ile Türkiye’ye karşı saldırılarını sürdürüyorlar. AB ile ilişkilerin çok iyi gittiğini söylemek asla mümkün değil. Neredeyse ilişkilerimiz donmuş durumda. Ortadoğu gerçekten çok karmaşık. Türkiye’nin bütün aktörlerle, uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini güçlendirmesi, ileriye taşıması lazım. İktidarın bu sorunları sağduyu içinde, popülizmden kaçarak ve bu meseleleri iç siyaset malzemesi yapmadan aşması hepimizin geleceği için, Türkiye’nin yüksek menfaatleri bakımından çok önemli.

20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi, Montrö boğazlar sözleşmesi Kanal İstanbul projesi sonucu geçersiz sayılır mı?

Yardım: Kanal İstanbul projesini iç boyutları itibariyle yani; ekolojik, tarımsal, ekonomik boyutları itibariyle değerlendirmek mümkün. Şahsen uluslararası hukuk ve özellikle Montrö Boğazlar Sözleşmesi bakımından ise bir takım sıkıntılar olabileceği kanaatini taşıyorum. Montrö anlaşması gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Anlaşması sonrasındaki en büyük kazanımlarından bir tanesidir. Lozan’da bir takım sorunlar çözülemedi ve bunlardan biri de Boğazlar Sorunu idi. Ancak sonrasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bu sorun çözüldü. Bana sorarsanız Boğazlar üzerindeki hakimiyetimizin son 200 yıla kıyasla en güçlü olduğu nokta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Benim endişem, Kanal İstanbul ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi bağlamında ciddi hukuki bir sıkıntı doğabileceği yönünde. Çünkü Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin Montrö’yü gözden geçirmek için bir takım uluslararası toplantılar, konferanslar düzenleme imkanı var. Bu tür çalışmalara girme imkanları var. Eğer bütün bu çalışmaları zamanında ve gerektiği şekliyle yaptıysak ve bu konuda kendimizi rahat ve emin hissediyorsak bu konuda söyleyebileceğim bir şey yok. Biz bundan memnun oluruz. Ancak bu konuda medyadan, haberlerden duyduğum ilk intibam bu projenin ön hazırlığının pek yapılmadığı yönünde.

Maraş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına rağmen açılmasının önünde hukuki bir engeli var mı? Hukuki bir engel yoksa sizce Maraş açılmalı mı?

Yardım: Türkiye hükümetinin bu konularda attığı adımların doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe yok. Kıbrıs konusu giderek başta Yunanistan ve AB olmak üzere bazı ülkelerin Türkiye üzerindeki baskı aracına dönüşüyor. Türkiye bu sorunların çözülmesi için her türlü inisiyatifi ele aldı. Fakat geldiğimiz noktada Yunanistan’ın ve Rum kesiminin yaklaşımı nedeniyle hiçbir gelişme olmadı. Artık Türkiye bu noktadan itibaren sadece Maraş değil, Kıbrıs konusunda da bütün itibariyle her türlü adımı atmalı. KKTC’nin bağımsızlığı, egemenliğini ve uluslararası düzeydeki konumunu güçlendirecek olan her türlü adımı atmalı. Maraş’ta bu adımlardan birisidir. Türkiye’nin bu tür baskılara dur demesinin vakti çoktan geldi. Aslında hatalardan bir tanesi de 30 yıldır bu yönde radikal ve kalıcı anlamda adımların atılmamış olmasıdır, çekingen davranılmasıdır. Evet, Maraş ile ilgili her türlü girişim yapılmalıdır.

Nisan 2004’te Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren meşhur Annan Planı halk oylamasına sunulmuştu ve Rum kesiminin “Hayır” demesiyle plan gerçekleştirilememişti. Orta ve uzun vadede Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm öngörüyorsunuz? Annan Planı tekrardan gündeme gelebilir mi? Birleşik Kıbrıs Devleti mümkün mü yoksa sadece bir hayal mi?

Yardım: Ben Annan Planı’nın doğru bir süreç olduğu kanaatinde asla değilim. Tarih boyunca Rum tarafının Türk tarafına yaptığı en büyük iyiliklerden bir tanesi bu planın reddi olmuştur. Ben nihai anlamda, kalıcı bir barışın artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığını ve KKTC’nin BM’nin bağımsız bir üyesi olarak yerini almasının bu sorunun nihai çözümü olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü destekleyecek elimizde epeyce malzeme var. 30-40 yıllık yapıcı yaklaşımlarımızın, diyaloglarımızın hiçbir sonuç vermediği ortada. Cenevre’de yapılan çok sayıda görüşme hiçbir noktaya varmadı. Dolayısıyla artık bazı şeyleri daha yüksek sesle uluslararası toplum önünde konuşmanın vakti geldi de geçiyor. Sonuçta, adada 2 farkı toplum, 2 farklı kültür ve 2 farklı yönetim var. İlerde farklı sorunlara yol açabilecek 2 farklı yapıyı birbirine entegre etmeye çalışmanın çok doğru olmadığını düşünüyorum.

Annan Planı’na göre Kıbrıs haritası

Geçtiğimiz hafta Yunanistan Ordusu, Batı Trakya’daki İskeçe bölgesinde Türk köyü Gökçepınar’da silahlı tatbikat yaptı. Bölgedeki Türklerin beyanatlarına göre bölgede daha önce böyle bir olay hiç yaşanmadı. Yunan Ordusunun bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte 1974 ve öncesinde Kıbrıs’ta olduğu gibi Batı Trakya’da da katliam ve soykırımlar söz konusu olabilir mi?

Yardım: Böyle bir şeyin, bir baskının olmamasını umuyoruz. Bırakın soykırımı veya katliamı Batı Trakya’daki Türk azınlığa yönelik en küçük bir harekete, en ufak bir baskıya hiç birimizin razı gelmeyeceği konusunda en ufak bir şüphe yok. Çünkü oradaki azınlığımız uluslararası belgelerce koruma altında olan, hem Türk ve Müslüman kimliğine hem de bağlı oldukları devlete karşı saygılı olan insanlar. Doğan Bey öncelikle bu olayı çok net bir şekilde kınıyorum. Yunanistan bunu sadece bugün değil her zaman yapıyor. Türkiye ile ilişkilerinde bir takım sorunlar çıktığı zaman bu konudaki bütün baskılarını ya KKTC üzerinde ya da Batı Trakya’daki Türk azınlık üzerinde yoğunlaştırıyor veya AB üzerinden Türkiye’ye yönlendiriyor. Bu asla kabul edilemez. Yunanistan AB’ye üye bir ülke. Bugüne kadarki bütün söylemlerinde Yunan demokrasi anlayışının bugünkü demokrasi anlayışın temeli olduğunu söylüyor. Ben bu argümana katılmıyorum. Bugünkü Yunanistan o eski Yunanistan değildir. Bununla beraber bu argümanın yanında bu tür siyasi yaklaşımlar komik kaçıyor. Doğu Akdeniz ve Ege sorunları sürerken Gökçepınar’a Yunan ordusunun adeta baskın yapar gibi tatbikatlar yapmalarının azınlığı korkutmaya çalışmaktan başka hiçbir anlamı yoktur. Bu insan haklarına da azınlık hukukuna da aykırıdır. Medeni devletlere de asla yakışmaz. Şunu da açıkça söylemek istiyorum, Batı Trakya Türk azınlığı bu tür yaklaşımlara asla pabuç bırakmaz.

Geçtiğimiz Salı Günü bir röportajında Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir. Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyecek.“ dedi. Türkiye’nin MEB ilanında geç kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ilanı Mavi Vatan’ı hukuki olarak korumak, güvence altına almak için yeterli midir?

Yardım: Mavi Vatan konusunda özellikle son 20 yılda bazı noktalarda geç kaldığımız konusunda şüphe yok. Çünkü; Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin bir takım ülkelerle yaptığı anlaşmalar bizden çok daha önce. Maalesef Türkiye’nin bu konuda geciktiğini kabul etmek lazım. Ancak ben değişik vesilerlerle söylüyorum ki bugünde tekrar etmiş olayım; Mavi Vatan’da, denizler üzerindeki egemenliğimizin, hak ve hukukumuzun korunması konusunda çok ciddi bir bilinçlenme var. Öte yandan Sayın Tümamiral’in söylediği önerilerin ben hükümetin bilgisi dahilinde olduğunu düşünüyorum. Ancak neden bugüne kadar bir adım atmadıkları konusunda bir bilgim yok. Yani, bunu değerlendirdiler, çalıştılar ve bizim bilmediğimiz ki biz olaya dıştan bakıyoruz, bunun sonucunda gerekli görmediler mi onu bilmiyorum. Sayın Tümamiral’in önerisini önemli buluyorum. Bununla beraber nihai kararın hükümetin elinde olduğu konusunda şüphe yok.

Adalar Denizi’nde egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddiası sorunu başta olmak üzere 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması’na zıt bir şekilde Yunanistan’ın silahlandırdığı, asker bulundurduğu hem deniz hem hava üssü kurduğu adalar sorunu var. Öbür taraftan 12 mil karasuları sınırı tartışması ve 10 mil hava sahası sorunu var. Türkiye bu sorunlara karşı nasıl bir yol izlemeli? Adalar Denizi’nde Mavi Vatan sınırları nasıl korunabilir?

Yardım: Ege bölgesi, Ege’deki adalar konusu ve buna bağlı bir takım sorunlar bugünkü dünyanın en önemli, en zor, en hassas ve bir an önce çözülmesi gereken sorunları. Doğu Akdeniz’den bile daha karışık. Ege Denizi’nde en azından 6-7 tane sorun var ve bunların her biri bütün ülkelerin başını ağrıtabilecek sorunlar. Çözülmediği takdirde de ilerde çok ciddi sorunlara sebep olacak önemli sorunlar. Bence yapılması gereken ilk adımlardan bir tanesi Lozan anlaşmasını çok net şekilde değerlendirmek. Çünkü Yunanistan tarafı Lozan’ı farklı okuyor olabilir. Önce oradan bir çıkış yapmak lazım. Bu vesileyle söyleyeyim ben Lozan anlaşmasını son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri olarak görüyorum. Üzerinde özellikle siyasi olarak tartışmamak lazım. Çünkü; yanlış ve ağır olur. Ege sorunları Lozan’dan önce 1910’lardan başlıyor. Lozan’dan sonra 1947’deki Paris anlaşması ki çok kritik bir anlaşmadır. Orada da İtalya’nın elindeki adalar Yunanistan’a devredildi. Bugüne geldiğimizde Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuna taraf olmaması, AB’ye üye olmaması ve Yunanistan’ın hem sözleşmeye taraf olması hem AB’nin gücünü arkasına alması bu sorunları günümüze çözümsüz hale getirdi. Bunların eninde sonunda çözülmesi lazım. Bugünkü gerginlikler üzerinden hukuki bir çözüm çıkmaz. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerin normalleştirildiği bir dönemde bütün bu meseleleri ele alıp çözüme bağlamaları gerekiyor.