Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakı

Atlantik-Avrasya-Avrupa Üçgenin Kırım İlhakının Stratejik Analizi

2014 yılında Rusya tarafından ilhak edilen Kırım’ı anlayabilmek için, Kırımın ve Ukrayna’nın tarihsel süreç içerisinde öne çıkan önemli noktalarını gözden geçirmemiz, Süreci daha sağlıklı bir şekilde analiz edebilmemiz açısından büyük önem arz etmektedir.

Tarihsel Süreç

Kırım, SSCB’nin kurucu babası olan Lenin tarafından 1921 yılında, Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak kurulmuştur (Konak, 2019, s. 84). Stalin döneminde Ukraynalılar üzerinde baskı politikaları uygulanmış; 1930 yılında Ukrayna’daki Çiftçilerin, Kooperatifleştirilmiş olan çiftliklere katılma konusunda direnç göstermeleri ve bu çiftliklere katılmamalarından ötürü infazları gerçekleştirilmiştir. (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659)

Stalin dönemindeki bir diğer önemli gelişme ise yaşanmış olan kıtlık Dönemidir. Bu kıtlık dönemi neticesinde 10 milyon civarında Ukraynalı hayatını kaybetmiş; akabinde SSCB yönetimi, hayatını kaybeden Ukraynalıların olduğu bölgelere, Rusları yerleştirme politikasını uygulamıştır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659).

Nikita Kruşçev döneminde ise Ukrayna ve Kırım’ı yakından ilgilendiren önemli gelişmeler yaşanmıştır.1954 yılında Pereyaslav Antlaşmasının 300. Yıl dönümü hasebiyle SSCB yönetimi, Kırım’ı, Özerk Cumhuriyet Statüsü altında Ukrayna’ya vermiştir (Özel, 2015, s. 75).

Etnik-Dini-Kimliksel Açıdan Farklar

Ukrayna’nın günümüzde Atlantik- Avrupa kanadı ve Avrasyacı Kanat arasında sıkışmışlığının sebepleri yeni değildir. Tarihsel olarak yaşanılan süreçlerin ardından Ukrayna adeta Batı ve Doğu olarak bölünmüştür. Bu bölünmüşlüğün sebepleri çok çeşitlidir. Tarihsel olarak bakacak olursak: Avusturya ve Polonya’nın zamanında Ukrayna’nın Batı bölgelerini işgal etmiş olması ve Rusya’nın da Ukrayna’nın Doğu bölgelerini işgal etmiş olması, Ukrayna’daki bölünmüşlüğün kök sebeplerinden birisini oluşturmaktadır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Bu devletlerin tarih sahnesinde Ukrayna’yı işgal etmeleri, kendi yerleşim ve kültürel politikalarını yerel halka dayatmaları, Ukrayna toplumunu Batı ile Doğu olarak ayrışmasında büyük bir role sahiptir.

Dini inanç ve kimlik tanımlaması açısından bakacak olursak: Ülkenin Batı ile Doğu bölgelerinde Dini inançlar konusunda farklılıklar yaşanmaktadır. Batı kısım daha çok Katolik inanca sahip iken; Doğu kısımda çoğunluk Ortodoks inanca sahiptir (Özel, 2015, s. 77). Ukrayna’nın Batı kısmında yaşayan halkın çoğunluğu kendisini Avrupalı olarak görürken; Doğusunda yaşayan halkın önemli bir bölümü ise kendilerini Avrasyalı olarak görmektedir (Özel, 2015, s. 77). Doğu kısmında yaşayan halkın gerek inanç sistemi açısından gerekse kendilerini Avrasyalı kimlik çatısı altında tanımlamalarından ötürü Rusya, kendisinin elini güçlendiren yumuşak güç enstrümanlarına sahip olmuştur.

Etnik açıdan bakıldığında ise: 2.Dünya savaşı sırasında Kırımda bulunan Tatarların, Nazilere savaş sürecinde yardım ettikleri gerekçesi ile Kırımdan sürülmüşlerdir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Kırımdan sürülen Tatarların yerine ise Ruslar bu bölgeye yerleştirilmiştir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659). Rusların iskan politikaları neticesinde Kırımın etnik yapı dağılımına bakıldığında toplamda 2 milyon civarında olan nüfusunun, %60 civarı Ruslardan, %25 oranında Ukraynalılar ve %13 oranında ise Tatarlardan meydana geldiği görülmektedir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 659).

Teorik Boyut

Kırım’ın ilhakının zihinsel arka planını anlayabilmemiz açısından değinmemiz gereken bir diğer husus ise Kara Hakimiyeti Teorisi ve Yakın Çevre Doktrinidir.

Kara Hakimiyeti Teorisi: Ünlü İngiliz Jeopolitikçi Mackinder tarafından, 1900’lü yıllarda ortaya atılmıştır. Mackinder tarafından ortaya atılan bu teorinin geçerliliğini günümüzde dahi halen daha görmekteyiz. Mackinder’e göre Dünya Adası’nın kalbi olan iki bölge vardır: Bunlardan ilki Sibirya diğeri ise Doğu Avrupa’dır (Özey, 2017, s. 96).

Bu kalp sahasının çevresinde kalan bir iç kenar: Balkanlardan- Çin’e kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamakta, Dış kenar ise: Amerika, Avusturalya, Afrika ve son olarak Japonya’yı içine alan bir coğrafyadan meydana gelmektedir (Özey, 2017, s. 96). Bütün bunlardan hareketle Mackinder’in meşhur sözü şu şekildedir: Doğu Avrupa’ya hâkim olan, Kalp sahasına hâkim olur; kalp sahasına hâkim olan İç kenar kuşağa hâkim olur, İç kenar kuşağa hakim olan ise Dünyaya hakim olur (Özey, 2017, s. 96).

Bu teoriden hareketle Dünyaya hâkim olmak isteyen bir gücün ilk olarak Doğu Avrupa’ya hâkim olması gerekmektedir. Ayrıca kalp sahası olarak nitelendirilen Sibirya, Rusya toprakları içerisinde yer alan bir bölge olması nedeniyle, bu teori çerçevesinde Rusya, Dünya hakimiyetini hedefleyen diğer devletler tarafından Jeopolitik anlamda hedef haline gelmektedir. Rusya’nın Doğu Avrupa’da bulunan Ukrayna’ya müdahale etmesinin temelinde kendisine yönelebilecek potansiyel saldırılara ön müdahalede bulunmak istemesi yatmaktadır.

Yeltsin döneminde ortaya atılan 1993 tarihli “Yakın Çevre Doktrini” teorik olarak Kırımın’ın ilhakı konusunda bizlere bazı ipuçları vermektedir. Bu doktrine göre Rusya’nın eski SSCB toprakları üzerinde güvenlik ve istikrarı sağlaması gerektiği vurgulanmış ve Rusya’nın eski SSCB topraklarında yaşamsal çıkarlarının olduğu dile getirilmiştir (Keskin, 2015, s. 50). SSCB’nin topraklarının önemli bir bölümünün Doğu Avrupa bölgesinde olduğu göz önüne alındığında Rus karar alıcılarının Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisini son derece dikkate aldıklarını görmekteyiz.

Kırım’ın İlhak Süreci ve Yaşanan Gelişmeler

2013 yılında Ukrayna ile AB arasında imzalanması varsayılmış olan Ortaklık Antlaşması, dönemin Ukrayna Devlet başkanı Yanukoviç tarafından reddedilmiş; Rusya ile Ukrayna arasındaki ilişkilerin geliştirileceği açıklanmıştır (Konak, 2019, s. 85). Bu gelişme üzerine muhalifler sokaklara dökülmüş; hükümetin kararı protesto edilmiştir. Protestocular ile güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. (Bu konuya ilginiz varsa bu konu ile ilgili yapılmış olan şu belgesi izlemenizi tavsiye ederim: “Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom” Bütün bu gelişmelerin etkisi ile Yanukoviç ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Poroşenko’nun Ukrayna da iktidara gelmesi ile AB ile imzalanması askıya alınmış olan Ortaklık Antlaşması imzalanmış; bu gelişme üzerine Ülkenin Doğusunda ve Kırım bölgesinde çatışmalar yaşanmıştır (Keskin, 2015, s. 53). Çatışmaların iyice alevlenmesi neticesinde Rusya, 27 Şubat 2014 tarihinde Kırım’a asker çıkartarak; Kırım’ı işgal etmiştir (Konak, 2019, s. 85). 16 Mart 2014 tarihinde Kırımda referandum yapılmış; yapılan referandum neticesinde Kırım, Rusya’ya katılmıştır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 665).

Kırımın ilhakından sonraki süreçte AB ülkeleri, bu ilhakı tanımamış ve Rusya’ya ekonomik yaptırımlarda bulunmuşlardır. Bu yaptırımlardan bazılarına değinecek olursak: Rusya’nın AB ülkelerinden ithal ettiği teknolojik ürünlerde bir kısıtlamaya gidilmiş; yabancı yatırımcılar ülkeden yatırımlarını çekmiş, Bunun yanında Rusya’da, Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın finansal desteği sağlanarak yapılacak projelerin dondurulması kararı alınmış; bu ekonomik yaptırımların yanında Rusya’ya silah satımı konusunda ambargo kararı alınmıştır (Konak, 2019, s. 88). AB’nin ekonomik temeller üzerinden kurulan bir örgüt olduğu ve öne çıkan asıl güçlü yanının ekonomi olduğunu kabul ettiğimizde, Rusya’ya uygulanan bu yaptırımların ekonomik temelli olması gayet normaldir. AB’nin Uyguladığı bu yaptırımlar neticesinde Rusya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vurduğu söylenebilir. Rusya 2013 yılının son çeyreğinde %2 büyüme oranına sahip iken, 2014 yılında bu oran %0,8 olmuştur (Konak, 2019, s. 88). Rus ekonomisinin büyüme hızının yavaşlamasının yanı sıra petrol fiyatlarının 2014 yılının sonlarına doğru düşüşe geçmesi Rus ekonomisini, AB ekonomik yaptırımlarının da birleşmesi ile 2015 yılında krize sokmuş ve Rusya borsası %50 gibi büyük bir oranda değer kaybetmiştir. Rus para birimi olan ruble ’de tıpkı borsada olduğu gibi %50 oranında bir değer kaybına uğramıştır (Konak, 2019, s. 88). Bütün bunlardan hareketle şu çıkarımları yapabiliriz: Rusya’nın yumuşak karnının ekonomi olduğu bu olaylar neticesinde bir kez daha tescillenmiştir. Ekonominin doğal kaynaklara dayalı olduğu ülkelerde, enerji kaynakları elbette bu ülkelere gerek ekonomik anlamda gerekse siyasi anlamda büyük avantajlar sağlamaktadır. Ancak enerji kaynaklarının fiyatlarında yaşanılan dalgalanmalara bakıldığında yaşanılan süreçten en çok da bu ekonomik modele sahip ülkeler zarar görmektedir. Rusya’nın en önemli kozlarından birisi olan enerji, aynı zamanda Rusya’nın ekonomik olarak en zayıf noktasını oluşturmaktadır.

Kırım İlhakının Stratejik Boyutu

Rusya açısından Kırımın ilhakı basit bir yarımadayı topraklarına katmış olmasından ibaret değildir. Tarihsel süreç içerisinde Kırımda bulunan Sivastopol limanı 1783 yılından günümüze Rusya’nın Karadeniz deki donanmasının ana merkezlerinden birisidir (Özel, 2015, s. 78). Öyle ki SSCB’nin çökmesinden sonraki süreçte bile Rusya, burayı gözden çıkarmamış, Ukrayna’dan kiralayarak stratejik olarak büyük öneme sahip bu limanı kullanmaya devam etmiştir (Özel, 2015, s. 88). Rusya, Kırım’ı ilhak ederek Kırımda bulunan Ukrayna’ya ait askeri tesislere ve üslere de sahip olarak ordusunun taktiksel olarak vuruş gücünü artırmıştır. Ayrıca Rus hava kuvvetlerinin operasyon menzili Karadeniz’in Batısına doğru ilerlemiş bu da Rusya’ya önemli ölçüde manevra kabiliyeti kazandırmıştır (Özel, 2015, s. 84).

Rusya açısından güvenlik boyutunu ele alacak olursak. Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan sıcak denizlere inme hedefi için en kısa yol: Karadeniz üzerinden Türk Boğazlarını kullanarak Akdeniz’e inmesidir. Bu jeopolitik güzergah üzerinde NATO üyesi devletlere baktığımızda: Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan gelmektedir. Bu devletler Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e geçme noktasında bulundukları Askeri ittifak bağlamında, Rusya için potansiyel bir tehdittir. Şimdi Buraya Ukrayna’yı da eklediğimizi varsayalım. NATO üyesi olacak potansiyel bir Ukrayna demek, Rusya açısından Karadeniz’in adeta bir NATO gölüne çevrilmesi demektir. Ayrıca böyle bir durumun gerçekleşmesi demek Rusya için jeopolitik bir felaket olacaktır. Akdeniz ile Karadeniz arasındaki bağlantısı kesilen Rusya, Suriye’deki Tartus üssünü de korumakta zorlanacaktır. Sınırlarında zaten halihazırda NATO’nun Rusya ile Sınır komşuları olan Estonya- Letonya- Litvanya üçlüsünün varlığının yanına NATO üyesi bir Ukrayna’nın gelmesi demek gerek denizlerden gerekse Karalardan Rusya’nın kuşatılması anlamına gelecektir. Böylelikle Rusya hem manevra kabiliyetini kaybedecek hem de doğrudan olası bir savaşta savaşı direkt olarak topraklarında yaşayacaktır. Oysa Stratejiyi çok iyi bilen her devlet olası bir savaşta savunma hattının kendi topraklarının ilerisinde yapılması gerektiğini bilir. Nitekim Rusçada, Ukrayna kelimesi “sınır, uç yani tampon ülke” anlamlarına gelmektedir (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 657). Rusya Ukrayna’yı kendisi için bir tampon bölge olarak görmekte bu yüzden bu ülkenin AB ve NATO üyesi olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.

ABD ise tahmin edilebileceği üzere Ukrayna’nın AB içerisine alınarak batı ile entegrasyonun sağlanması ve NATO üyesi olmasını istemektedir. ABD’nin bu isteklerinin arka planında hem Rusya’yı bulunduğu alana hapsetmeyi hedeflemekte, hem de enerji güvenliğini Avrupa için sağlamak isteği vardır (Konak, 2019, s. 87).Çünkü Rus Doğal gazının oransal olarak %90’ından fazlası Ukrayna’dan Avrupa’ya taşınmaktadır (Dönmez, Bıçakçı, & Yıldırım, 2015, s. 665)

Kırım İlhakının Türkiye’ye Etkileri

Kırımın ilhakı bölgesel anlamda Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir konu olmuştur. Türkiye Kırımın ilhakını tıpkı AB ülkeleri gibi tanımamıştır. Rusya kendisine karşı ekonomik yaptırımlarda bulunan AB’yi Türkiye üzerinden cezalandırmıştır. Bulgaristan’dan Avrupa’ya Rus doğalgazının taşınmasını hedefleyen Güney Akım Projesi, 1 Aralık 2014 tarihinde Türkiye’ye ziyarette bulunmuş olan Rusya devlet başkanı Putin tarafından yapılan açıklamada: Güney Akım projesinin iptal edildiğini ve bu proje yerine Türkiye üzerinden geçecek olan bir doğalgaz hattı projesi yapılacağını açıklamıştır (Özel, 2015, s. 81). Putin bu hamlesi ile AB’ye yaklaşık olarak 2.5 Milyar avro zarar vermiştir (Özel, 2015, s. 81).

Genel Değerlendirme

Rusya, Kırım’ı ilhak ederek Yakın Çevre Doktrininin sadece kağıt üzerinde kalmayacağını, diğer aktörlere göstermiştir. AB’nin ekonomik olarak Rusya’ya yaptırımları, Rusların askeri anlamda atacağı adımları caydırma noktasında yetersiz kalmıştır. Rusya, Ukrayna’yı kendi güvenliği ve Dünya hakimiyetine ulaşmak için kaybedilmemesi gereken bir anahtar olarak görmektedir. Rusya’nın, AB’yi Türkiye üzerinden boru hattı geçirerek cezalandırması; ekonomik anlamda Türkiye’ye fayda sağlamış olsa da Karadeniz de Rusya’nın güçlenmesi Türkiye’nin çıkarları ile bağdaşan bir durum değildir. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile Karadeniz’de güçlenmesinin yanı sıra Suriye üzerinden Akdeniz de varlık göstermesi, Türkiye’nin, Rusya tarafından adeta bir yengeç kıskacına alınması anlamına gelmektedir. Karadeniz de gücünü zirveye çıkartan bir Rusya eninde sonunda gözlerini Türk Boğazlarına dikecektir. Nitekim Stalin döneminde SSCB’nin, Türkiye’den boğazlarda üs talebinde bulunması bizlere bu konuda önemli bir tarihsel gerçekliği hatırlatmaktadır. Dünya hakimiyetini hedefleyen hiçbir güç geçiş güzergahlarının bir başka güç tarafından kontrol edilmesini istemez. Çünkü Klasik Realist Teorinin de belirttiği üzere Devletler arası ilişkilerde niyet bilinmezliği vardır. Dünya hakimiyetini amaçlayan hiçbir güç işini karşı tarafın inisiyatifine bırakmak istemeyecektir. Bu bağlamda Türkiye- Ukrayna ile ilişkilerini çok boyutlu olarak geliştirmelidir. Ukrayna’nın savunma anlamında Türkiye ile iş birliği iki ülkenin de çıkarlarına uygun olacaktır. Ülkemizin ünlü tarihçilerinden birisi olan Halil İnalcık Kırım konusunda önemli bir tarihsel uyarıyı dile getirmiştir. Halil İnalcık: “Kırım, Türkiye’yi tehdit etmek için bir merkezdir. Bugün Sivastopol’de, Ukrayna’ya bağlı olmasına rağmen Rus hâkimiyeti vardır. Bu neye yöneliktir? Türkiye’ye, Boğazlara ve İstanbul’a yönelik bir tehdittir” (Özel, 2015, s. 85)

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dönmez, A. S., Bıçakçı, H., & Yıldırım, C. (2015). Kırım Sorunu Bağlamında Rusya-Ukrayna İlişkilerinin Analizi. International Journal of Social Sciences and Education Research, 657,659,665.

Keskin, M. (2015). Yakın Çevre Doktrini Bağlamında: Rus Dış Politikası:Ukrayna Müdahalesi. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 50,53.

Konak, A. (2019). Kırım’ın İlhakı İle Sonuçlanan Ukrayna Krizi Ve Ekonomik Etkileri. Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, 84,85,87,88.

Özel, M. S. (2015). Rus Dış Politikasında Ukrayna Krizi Ve Türkiyeye etkileri. IV. Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi, (s. 75,77,78,81,84,85,88).

Özey, R. (2017). Mackinder’in Hearthland Teorisinin Düşündürdükleri. Marmara Coğrafya Dergisi, 96.

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz Jeo-Politiği Çerçevesinde Gambot Diplomasi

Doğu Akdeniz olarak adlandırılan, tarihte ‘adalar denizi’ olarak hafızamızda yer edinen coğrafi alan gerek tarihi, gerek jeo-politik konumu, gerek jeo-stratejik konumu gerekse jeo-ekonomik durumu açısından daima küresel güç merkezlerinin ilgi odağında olmuştur. Tarihinden bir çok medeniyete ev sahipliği yapan Doğu Akdeniz, günümüzden yıllar önce deniz ticaretine hakim olma ve verimli toprak arazilerinden faydalanma adına mücadelelere sahne oldu. Bölgede hayat bulan siyasal organizasyonlar açısından önemi yüksek olan Doğu Akdeniz, sahildar devletler kadar enerjide söz sahibi olan/olmak isteyen devletlerin ve aktörlerinde ilgisini çekmektedir. Yazımızda Doğu Akdeniz bölgesinin kısa bir tanım ve jeo-politiği üzerinde analiz yaptıktan sonra bölgeye kıyıdaş devletlerin ve aktör devletlerin amaçlarının ve çıkar çatışmasının diplomasinin yetersizliği nedeniyle askeri boyuta geçisin diplomatik bir kavram olan Gambot Diplomasi üzerinden açıklamaya çalışacağız.

Doğu Akdeniz Jeo-Politiği Üzerine Kısa Değerlendirme

Doğu Akdeniz literatürdeki tanımı haliyle, Tunus’un Bornn ve İtalya’nın Sicilya adalarının doğusunda kalan havzaya verilen isimdir. Doğu Akdeniz’e sahildar 11 devlet bulunmaktadır. Bu devletler; İtalya, Tunus, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Kıbrıs olarak nitelendirilmek mümkündür. Bölge giriş bölümünde bahsettiğimiz üzere oldukça önemlidir. Zira sahildar devletler arasın da yaşanan çıkar çatışmaları ve ittifak arayışları bölgedeki anlaşmazlıkların temelini oluşturmaktadır. Yapılan ittifakların tüm sahildar devletleri kapsamaması, devletler arası iş birliğinin kısıtlı olması ve diyalog yollarının hakkaniyet kuralları dışında hareket edilmesi sonu kapalı olması, kıyıdaş devletlerin uluslararası hak ve yükümlülüklerinden doğan haklarını yok saymaktadır, görmezden gelmektedir. Bu durum uzlaşı zemininin oluşturulamaması nedeniyle Doğu Akdeniz’i gerek bölgesel gerekse küresel boyutta çözülemeyen sorun haline getirmektedir.


Bilindiği üzere Doğu Akdeniz sadece kıyıdaş devletlerin değil, sahili olmayan ancak enerji alanında söz sahibi olan küresel aktörler tarafından da yakından takip edilmektedir. Bu ülkeler başlıca, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, Almanya ve İngiltere olarak sıralamak mümkün. Ayrıca bir ulus üstü yapı niteliğine sahip Avrupa Birliği tarafından da gelişmeler yakından takip edilmektedir. Yunanistan ve İtalya’nın AB üyesi ülkeler statüsünde olması, Avrupa yüksek enerji ihtiyacının Doğu Akdeniz havzasından karşılama isteği AB’yi de başat aktörler arasına almayı başarıyor.

Aktör ülkelerin enerji şirketleri üzerinden bölge de sismik araştırma gerçekleştirmesi ve araştırmaların kıyıdaş devletlerin sınırları dışına taşması, Doğu Akdeniz’de oluşan ittifaklar ve bu ittifaklar arasında yaşanan sorunlar, uluslararası hukuka ayrılık gibi uyuşmazlık konuları bölgede zaman zaman krizlere yol açmaktadır. Özellikle GKRY Kıbrıs’ın güneydoğu açıklarında bulunan enerji yataklarının bölüşülmesi, çıkartılıp işletilmesi kapsamında, İsrail ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle daha önce sınırlı olan ilişkilerini geliştirmek, Ada’nın tek söz sahibi sıfatıyla antlaşmalar yapmak ve Total, Eni, ExxonMobil  gibi uluslararası şirketlere tek taraflı imtiyazlar vermek suretiyle, ekonomik çıkarın yanı sıra KKTC ve Türkiye aleyhine siyasi güç de elde etmek istiyor olması, Türkiye tarafından kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Her şartta Doğu Akdeniz’de bir oldu bitmeye müsemma göstermeyeceğini dile getiren Türk yetkililer ve uzmanlar sorunların diplomatik kaynaklar ile çözülmesini istemektedir. Ancak Yunanistan, GKRY ve Mısır ortaklığı bölgede çıkarılacak olan hidrokarbon kaynaklarının paylaşımında Türkiye’nin belirlemiş olduğu sahaları görmezden gelmesi bölgesel güvenliği riske atmaktadır. İki NATO üyesi ülke olan Türkiye ve Yunanistan’ın askeri olarak karşı karşıya gelmesi tabii ki bu kollektif güvenlik örgütü tarafından kabullenilir bir durum değildir.

Gambot Diplomasi Nedir?

Gambot (ingilizce Gunboat’tan gelir); bir ya da birkaç top ve makineli tüfekle donatılmış, karaya yakın sularda ve büyük ırmaklarda kullanılan küçük savaş gemisi olarak literatürde tanımlanır. Gambot diplomasisi bugün ortaya çıkan bir kavram olarak algılamak yanlıştır. Zira 19. ve 20. yüzyıllarda İngiliz ve Amerikan sömürgeciliğinin elindeki en etkin siyasi ve askeri araç olmuştur. Güçlü donanmalara sahip büyük devletler kontrol altına almak istedikleri devlete karşı denizden ülke kıyısına yaklaşıp, donanma gemilerinin toplarını şehre yönelterek ve güçlü bir donanma baskısı uygulamak suretiyle donanması bulunmayan ve sadece kara gücü mevcut olan hasım devletin çaresiz ve endişe içerisinde bırakılmasıdır.

Yani güçlü donanmalara sahip devletlerin güç gösteresi yaparak (bu bir savaş ilanı anlamını taşımaz) siyasi taleplerini deniz gücüyle düşman devlete kabul ettirmesini sağlayan dış politika aracıdır. Türkiye açısından bu politika ilk adım, Türkiye’nin 17 Mart 2002 tarihinde Güney Kıbrıs adına araştırma yapan Northern Axis adındaki Norveçli sismik araştırma gemisini, TCG Giresun firkateynini kullanarak şu an mavi vatan olarak adlandırılan deniz alanlarını terk edip güneye doğru gitmeye zorlaması ile Doğu Akdeniz’de uygulamaya başlanmıştır.

Günümüzde ise Libya ile deniz alanları sınırlandırma anlaşması ile ülkemize ait 2 firkateynimiz gambot diplomasisini Belkasım Hafter güçlerine karşı aktif olarak Doğu  Akdeniz’de uygulamaya başlamıştır. Ardından ise geçtiğimiz günlerde Oruç Reis adlı sismik araştırma gemimizin Meis ve Rodos adası arasında NAVTEX ilânı sonucu Yunanistan’ın tehditkâr tutumu sonucu deniz kuvvetlerimize ait savaş gemilerimizin bölgeye intikali örneklendirilebilir. Günümüzde ise yeni bir NAVTEX krizi sonucu Gambot diplomasinin Doğu Akdeniz’de herhangi bir anlaşma zemini doğmazsa devam edebileceğini dile getirmek yanlış olmayacaktır.

Sonuç Yerine

Doğu Akdeniz bölgesi, Orta Doğu ve Kafkaslara olan coğrafi yakınlığı sebebiyle 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar bölgesel ve küresel ölçekli güç mücadelelerine ve enerji merkezli jeopolitik çekişmelere ev sahipliği yapmıştır. Özellikle 2000’li yılların başından bu yana hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesi bölgenin jeopolitiğinde önemli değişikliklere neden olmuş ve başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri adına güvenliği tehdit eden kırılgan bir zemin oluşturmuştur. Zamanlar bölge devletleri tarafından yapılan anlaşmalar diğer bölge devletlerini saf dışına itmesi ve haklarına saldırı bölgesel güvenliğin temelini sarsacak olayları hazırlamıştır.

Doğu Akdeniz üzerine yazılabilecek sayfalarca yazı ve onlarca akademik makale ve analizin tamamında karşımıza çıkacak olan sonuç, azalan kaynaklar ve artan nüfusun ve talebin etkisiyle dikkatlerin eskiye daha fazla denizlerde bulunan hidrokarbon kaynaklarına cevrildiginin ve bu kaynaklardan birine sahip Doğu Akdeniz havzasına ülkemizin en uzun kıyı şeridinin bulunması, buradaki hak ve yükümlülüklerine gerek diplomatik kaynaklar ile gerekse askeri faaliyetler ile korunması gerektiğine varılacaktır.

Son olarak gözden kaçırılmaması gereken en önemli güncel sorunlardan biride Doğu Akdeniz’deki mevcut paradigmayı değiştiren enerji satrancı, bölge ülkelerinden en kritiği olan Suriye ve Lübnan’da yaşananlar ve müdahaleye varacak noktaya gelen gelişmeler dikkate alındığında, dünya siyasetinde Orta Doğu ile birlikte merceğin odaklandığı yerlerden biri olmaya devam edecektir.

Muhammet Kağan Kesemen

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7529/99176

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/dogu-akdeniz-enerji-denklemi-ve-uluslararasi-hukuk/1349235

https://tasam.org/tr TR/Icerik/53564/turkiyenin_dogu_akdenizdeki_yetki_alanlarina_iliskin_sinirlandirma_sorunlari_ve_bolgedeki_enerji_kesiflerine_iliskin_bir_degerlendirme

https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-do%C4%9Fu-akdenizde-yeniden-navtex-ilan-etti/a-54358733

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/749607

YAYCI, C . “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi”. Güvenlik Stratejileri Dergisi 7 (2011 ):

Cem GÜRDENIZ Mavi Vatan Yazıları kitabı

[/vc_toggle]

Avrupa Ordusu Kime Karşı Hazırlanıyor?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik bir topluluk olarak dünya sahnesine giren Avrupa Birliği, kendi içinde günümüze kadar evirilip güçlü bir siyasi ve ekonomik organizasyona dönüştü. Hala bu dönüşüm sürecinde olan Avrupa Birliği, ülkeler ve milletler tamamen orta paydayı bulduğunda ise birleşmiş, entegre olmuş bir Avrupa yaratmak istiyor. Bu yakın gelecekte mümkün gözükmese de ülkeler şu an egemenliğinden ödün verip daha üst bir kurum olan Avrupa Birliği’ni güçlendirme ve yetkisi arttırma çabasında. Bu çabaların en önemli sonuçlarından biri de geçtiğimiz yıl oldukça gündem de olan Avrupa Ordusu ve Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasıdır. Bu ortak güvenlik politikası ile AB dünyadaki krizlere ve çatışmalara müdahale etme amacı güdüyor.

OGSP’nın Kısa Tarihi ve Yaşanan Görüş Ayrılıkları

İkinci dünya savaşı Avrupa’da hem ekonomik hem sosyal olarak büyük bir yıkım bıraktı. Bu büyük yıkımdan sonra soğuk savaşın başlaması Avrupa’nın bölünmesine yol açtı. Özellikle savaştan sonra süper güç olarak ortaya çıkmış ABD, Avrupa’ya bir önder olarak para yardımı ve askeri destekte bulundu ki bu da NATO’nun kurulmasına ve kutupların oluşmasına sebep oldu. ABD önderliğinde tekrardan gelişmeye başlayan Avrupa ülkeleri, 80’lerden sonra büyük atılımlar gerçekleştirerek hem kendi iç pazarlarında hem de dünya ticaretinde büyük rol oynamaya tekrardan başladılar. Avrupa Birliği organizasyonun da gelişmesiyle birlikte dünya siyasetinde de rol oynamaya başladılar. Demir Perde’nin de çökmesi, Almanya’nın birleşmesi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte yükselişe geçen Avrupa Birliği son zamanlarda ABD’siz hayatta kalma planları yapıyor. Bu makalede bu politikaların tarihini ve şu anki durumunu inceleyeceğiz.

(Soğuk Savaş döneminde Avrupa Kutuplaşması – Demir Perde Ülkeleri)

‘Kendi kendine yetebilen bağımsız ve güçlü Avrupa’ yeni ortaya çıkan bir şey değil. 1950 yılında Winston Churchill Pleven Planı adı verilen Ortak Avrupa Ordusu fikrini ortaya atmıştı, fakat o zamanki durumda yapılması mümkün olmayan bir şey değildi. Sonuçta 5 yıl önce bu milletler birbirleriyle ölesiye savaşmışlardı. Özellikle De Gaulle yönetimindeki Fransa sürekli bağımsız bir Avrupa hayal etmiş, ABD’nin Avrupa’da olan etkisinden her zaman rahatsız olmuştur. Bilindiği gibi kendi Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından da belli bir süre çıkarmıştır. Avrupa Ordusu’na büyük ilgi gösteren De Gauelle, Avrupalı aktörlerden yeteri desteği alamamıştır çünkü NATO’nun varoluşu bu fikri gereksiz kılmıştır. Özellikle Birleşik Krallık’ın önderliğinde İtalya, Danimarka ve Hollanda güvensizlikten ve öteki sorunlardan dolayı bu fikri desteklememişlerdir.

Birleşik Krallık’ın Avrupa’nın büyük bir gücü olması bir yana, Avrupa’dan daha çok ABD ile yakın olması bu projenin destekçilerinin ve özellikle Fransa’nın canını oldukça sıkmaktaydı. Koz Avrupa Birliği’nin eline geçtiği zaman 1973’te Birleşik Krallık’ta AB’nin bir parçası olmak için başvurdu fakat bu Fransa önderliğinde reddedildi. Sebebi ise Birleşik Krallık’ın AB’ye girmesi demek ABD’nin de bir şekilde dahil olması demekti. Bu yüzden Birleşik Krallık’ın AB’ye girme teklifi çok kez Fransa tarafından reddedilmiştir.

Avrupa Ordusu fikrinin başka bir sorunu ise liderlik sorunuydu. Ortak bir ordu oluşturulması büyük bir güven gerektirmesi ve bu orduyu hangi ülkenin hangi generalin yöneteceği gibi birçok sorun ortaya çıkmıştı. Ekonomik olarak güçlü fakat nüfus ve askeri olarak güçsüz olan ülkelerin etkisi az olacağı için bir yönetim sorunu ortaya çıkacaktı. Güçlü ülkeler orduyu kendi çıkarlarına göre yönlendirmek isteyebilirdi, kısaca AB ülkeleri bu uluslarüstü birliğe hazır değildi.

1997 yılında Amsterdam anlaşmasında Batı Avrupalı ülkeler Avrupa’nın kendi güvenlik politikası olması gerektiğini vurgularken, hala NATO’nun bu işlevi yaptığını savunanlar vardı. Böyle bir politikanın NATO ve ABD ile ilişkilerini bozabileceğini savunan ülkelerin başında tekrardan Birleşik Krallık geliyordu. Fakat İngiltere’de ertesi sene değişen hükümetle birlikte 1999 yılında Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası hayata geçti. Bu yeni doğan organizasyon, NATO ile yarışmayacak ve NATO’nun yedeği olarak kalacaktı. Belirtilene göre NATO yerine bu savunma organizasyonuna odaklanmak NATO’yu kopyalamaktan ileriye gitmeyecekti, fakat en azından ilk adım atılmıştı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının verdiği rahatlıktan kaynaklı bu proje de çok öne çıkmadı. Bu konu ara ara AB’nin gündemine gelse de son yıllarda özellikle NATO’ya gerektiğinden az katkı yapan Avrupalı devletler ABD tarafından çok eleştiriliyor.

Eğer NATO’ya bizim ne kadar ödediğimize ve Avrupalı Devletlerin ne kadar ödediğine bakarsanız, burada gerçekten kim en fazla kar sağlıyor?

Donald Trump

Avrupa Ülkelerinin % olarak NATO bazlı savunma harcamaları

Günümüz

Günümüzde istendiği gibi savunma girişimi yakalanamasada Avrupa Ordusu fikri şu an dünyanın farklı bölgelerinde görevde bulunuyor. Ortak Savunma ve Güvenlik Politikası ile birlikte Avrupa güçleri beraber çalışıyor ve iş birliğini güçlendiriyor. 2017’de ‘Daimî Yapısal İş Birliği Savunma Anlaşması’nın 27 AB ülkesinin 25’i tarafından imzalandı ve silah sanayi gibi alanlarda teknolojilerini beraber kullanmayı hedefliyorlar. Şu an özellikle insanı problemleri çözme alanında çalışan AB, üçüncü dünya ülkelerine ‘barış ve istikrar’ getirmek için güvenlik güçleri ile farklı ülkelerde eğitim, güçlendirme gibi eğitimler vererek aktif rol oynamaya çalışıyor. Her ne kadar Avrupa ülkeleri dış politika gibi konularda ortak bir doktrine sahip olmasa da bu konuda geçmişten günümüze iyi bir yol katettiler. Avrupa Tek Senedi, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, AB Dış İlişkiler Servisi, Avrupa Topluluğu İnsani Yardım Bürosu gibi politikalar Avrupa Birliği’nin birleşik ve güçlü bir karar mekanizma oluşturma isteğini yansıtıyor.

Şu an OGSP’nin aktif olarak dünyada 17 görev yürüttüğü biliniyor. Bunların 6’sı askeri düzeyde olup geri kalan 11 tanesi insani krizleri durdurma amacıyla çalışıyor. Yaklaşık 5 bin Avrupa güvenlik gücünün dünyanın farklı yerlerde çalıştığı biliniyor. Bunlardan ilgi çekici olarak bazıları Mali, Kosova, Irak, Ukrayna ve Akdeniz gibi bölgeler. Anlayabileceğimiz gibi Avrupa Birliği kolunu her yere uzatmaya çalışıyor.

OGSP’nin dünya üzerindeki aktif görevleri

Mali’de uzun zamandır çatışmalar sürüyor ve düzgün işleyen savunma güçleri olmadan ülkenin yakın zamanda istikrara kavuşması zor gözüküyor. Bu yüzden Mali yönetiminin daveti doğrultusunda AB 2013 yılından başından beri Mali ordusuna askeri eğitim misyonu ile destek veriyor. EUTM Mali olarak adlandırılan misyonla orduya eğitim ve danışmanlık sağlanarak ülkenin dışardan yardım almadan kendi güvenliğini sağlayabilmesini ve toprak bütünlüğünü koruyabilecek hale gelmesi hedefleniyor. Şu an 25 AB ülkesinden toplam 600 askeri personel şu an Mali’de görev yapıyor ve sonucunda yaklaşık 12 bin Mali askerine danışmanlık servisi sunulmuş durumda.

Mali’deki Alman güçleri güvenlik güçlerini eğitiyor

Somali’de ve Afrika Boynuzunda da operasyonlar yürüten OGPS, 2008 yılından bu yana Dünya Gıda Örgütü’nün ve AU misyonu AMISOM gemilerini koruma, caydırma ve korsanlarla mücadele gibi amaçlarla bölgede bulunuyor. Aynı şekilde Mali’de olduğu gibi Somali ordusuna danışmanlık ve hizmet veren OGPS, hava kuvvetleriyle de bölgede istikrarı sağlama çalışmaları yaptıklarını iddia ediyorlar.

Brüksel’den Afrika’nın bir öbür ucuna kadar operasyonlara girişen AB, özellikle Afrika girişimleriyle orada dikkat çekiyor. Afrika’yı tarihi boyunca sömürge olarak kullanmış daha sonrada kolonileri serbest bırakırken uygun olmayan bir yolla çıkarlarına göre harita çizen, bölgede barışçıl istikrarı sağlamak yerine kaos bırakan halbuki yine Avrupa ülkeleriydi. Afrika’daki ülkelerle adil bir iş birliği yapmaya çalışan ülkelerden biri olan Türkiye son zamanlarda Afrika’daki önemli aktörlerle beraber çalışma gayretini gösteriyor. Türkiye’nin Afrika’daki Potansiyel Dostu: Etiyopya adlı yazımı okuyabilir ve Türkiye’nin Afrika’daki siyasi ve ekonomik girişimleri hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

Kosova’da, Bosna’da ve genel olarak Balkan bölgesinde son yıllarda birçok olay yaşandı. Avrupa’da yakın tarihte yaşanan bu olaylar ‘süper güç’ denilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, NATO gibi kurumların geç müdahalesi veya taraflı mücadelesi yüzünden birçok insan hayatını kaybetti, soykırımlar yaşandı. Bu yaşananlar ülkeleri zayıf kıldı ve ekonomik, siyasal sorunlara sebep oldu. Uluslararası Hukuk düzeyinde tüm ülkeler tarafından tanınmamış olan Kosova, birçok etnik kökenin bulunduğu bir yer ve bu etnik farklılıkların savunulması gerekiyor. Bu yüzden AB orada Hukuk Devleti yapılarının güçlenmesi ve güvenliğin sağlanmasına adına şu an 700 kişilik polis, yargıç, gardiyan ve gümrük görevlisi yerleştirdi.

Son olarak Akdeniz’de de AB insan kaçakçılığını engellemek ve Libya’ya BM tarafından konulan silah ambargosunun uygulanmasını sağlamak için Libya’da sahil güvenlik ekiplerine eğitim veriyor, istikrarın sağlanmasına yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Havada ve karada operasyonlarını sürdüren AB, yaklaşık 1000 kişilik ekibiyle Akdeniz’de güvenliği destekliyor. Aynı zamanda gemileri arama, durdurma, el koyma ve bir AB ülkesine teslim etme gibi hakları da var. Birçok mültecinin kurtarıldığını savunan AB, Türkiye’deki Suriyeli mültecilere aynı şefkati göstermiyor veya biz bunu şu ana kadar göremedik. Hatırlayacağımız gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan Yunanistan sınırını açtığında birçok Suriyeli mülteci Avrupa’ya geçmeye çalışmıştı fakat Yunan güvenlik güçleri kadın çocuk demeden çok sert bir müdahale ile mültecileri geri döndürmeye çalışmıştı. Aynı şekilde Libya’da BM’nin iki tarafa silah ambargosu uygulama kararını uyguladığını iddia eden AB, bu şekilde Doğu Akdeniz’de söz payı olabiliyor fakat Fransa’nın ve öteki ülkelerin silah satışı gibi eylemlerine ciddi bir ses çıkaramıyor. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Birleşmiş Milletler ’in Libya’da resmi olarak tanınan hükümet Ulusal Mutabakat hükümeti fakat Fransa hükümeti şu an resmi olmasa da açık bir şekilde sahte halife Hafter hükümetini destekliyor. Aynı şekilde adalar konusunda da Yunanistan’a destek veren Fransa Batı Akdeniz’den Doğu Akdeniz’e tüm bölgelerde etkisini yaymaya çalışıyor. Basit bir örnek verecek olursak Türkiye kıta sahanlığı anlaşmasına Lübnan’ı düşünürken oraya ilk giden lider Macron oluyor. Türkiye Yunanistan’a karşı bir hukuk savaşı verirken Yunanistan direkt AB’ye giderek (Fransa’nın da büyük desteği varken) yaptırım ve beraber hareket etme çağrısında bulunuyor. AB’nin buna benzer yaptığı öteki hamle ise Güney Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’ne sokmasıydı. Uzun yıllardır çaba gösteren Türkiye’nin önüne sürekli yeni bir engel koyan AB, Güney Kıbrıs’ı neredeyse koşulsuz şartsız birliğe alarak Akdeniz’de de etkisini yaymak istiyor. Bu çabaların hepsinde AB’nin en önemli ülkelerinden biri olan Fransa’nın etkisi net bir şekilde bulunuyor.

13 Ağustos 2020 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından atılan YUNANCA tweet, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haksız petrol arayışının tansiyonu yükselttiği ve durdurulması gerektiğini savunuyor. NATO üyelerinin barışçıl bir diyalog kurmasını belirten Macron yunanca tweet atarak kesinlikle adaletli bir diplomasi yürütüyor. (!)

Avrupa Ordusu’nu Kim Savunuyor, Kim Karşı Çıkıyor?

Macron ile gündeme gelen bu fikre Almanya, İtalya ve İspanya ülkelerin yakın düşünceleri var. İspanya %49 civarında olumluya yakınken, Almanya ve İtalya’da az bir oranla destekleniyor. Vişegrad ülkeleri dediğimiz ülkeler (Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya) de bu fikre sıcak bakıyor fakat bunun ordudan daha çok güvenlik gücü olarak Avrupa sınırlarında eylem göstermesini ve kaçak, göç ve mülteci akımlarını durdurması gibi durumlarda kullanılmasını istiyorlar.

Brexit ile AB’den ayrılan İngiltere’nin kesin karşı olduğu projelerden biri de Avrupa Ordusu projesiydi. Rusya ile sınır paylaşan Polonya, Letonya, Litvanya gibi ülkelerde bu Avrupa Ordusuna sıcak bakmayan ülkelerden. Sebebi ise Avrupa Ordusunun tehlike durumunda yeterli ve etkin olmayacağını bu yüzden NATO’nun sağladığı askeri müttefikliğin daha etkili olduğunu savunuyorlar. Son olarak Avrupa’nın tarafsız yaklaşımıyla benimsenen İsviçre, Finlandiya ve İrlanda gibi ülkeler bu fikre sıcak bakmıyorlar.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.deutschland.de/tr/topic/politika/avrupa-birligi-ortak-guvenlik-ve-savunma-politikasi

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/avrupa-ordu-hayali-kuruyor/1310909

http://ataum.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/360/2018/12/Cebeci-30.-Yil-Armagani.pdf

https://en.wikipedia.org/wiki/Common_Security_and_Defence_Policy

https://www.thenewfederalist.eu/making-europe-stronger-why-the-eu-needs-a-common-army?lang=fr

https://europa.eu/european-union/about-eu/history_en#:~:text=The%20European%20Union%20is%20set,order%20to%20secure%20lasting%20peace.

https://eeas.europa.eu/headquarters/headquarters-homepage/430/military-and-civilian-missions-and-operations_en

https://www.statista.com/chart/16756/percentage-of-respondents-who-support-the-creation-of-an-eu-army/

https://www.bbc.com/news/world-44717074

https://ab.gov.tr/_105.html

[/vc_toggle]

İsmet İnönü’nün Kıbrıs Politikaları ve Johnson Mektubu

Milli Şef İsmet İnönü’nün üçüncü ve son başbakanlığının (20 Kasım 1961 – 20 Şubat 1965) en önemli gündemlerinden birisi de şüphesiz Kıbrıs sorunu olmuştur. Askeri vesayet döneminde iç politika halihazırda oldukça karışıkken İsmet İnönü ve hükümetinin ilgilenmesi gereken bir diğer konu da Kıbrıs meselesidir. Milli Şef’in Kıbrıs politikalarını doğru anlayabilmek için dönemin olaylarını da doğru kavramak gerekir.

Kanlı Noel

İnönü hükümeti dönemindeki ilk önemli Kıbrıs gelişmesi şüphesiz ki Kanlı Noel’dir. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un Akritas Planı[1] içinde yaptığı kanlı olaylardan birisi olan Kanlı Noel, 23 Aralık 1963 gecesi başlayan olaylar zinciridir. Makarios’un bu olaylardaki amacı Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’daki Türk nüfuzunu kırarak Kıbrıs Türkeri’nin elde ettiği siyasal gücü yıkmaktı. Bu amaç doğrultusunda Enosisi[2] elde etmek daha da kolaylaşacaktı. Adadaki toplumlararası çatışmaların başlangıcı olarak kabul edilen bu korkunç olayda toplam 364 Kıbrıs Türkü hayatını kaybetti. Kıbrıs Türklerinin silahlı gücü Türk Mukavemet Teşkilatı’nın birçok mücahidi bu olaylar sırasında şehit oldu. O sırada Kıbrıs’ta bulunan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşinin ve üç çocuğu kendi evinde Rum çeteleri tarafından otuz üç el ateşle öldürüldü. Gelen haberler Türk hükümeti için bardağı taşıran son damla oldu ve aynı gün toplanan hükümet, adada Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ateşkesin sağlanması kararı almış ve bu doğrultuda Türk jetleri uyarı mahiyetinde Lefkoşa üzerinden uçuş gerçekleştirmiştir.  Aynı zamanda Garantörlük Antlaşmasının verdiği yetkiyle adada bulunan 650 kişilik Türk askeri birliği, Kıbrıs Türklerini Lefkoşa’nın kuzeyinde toplayıp güvenlik altına almıştır.

1964 Londra Konferansı

Adadaki gerginliğin artması üzerinde 15 Ocak 1964’te toplanan Londra Konferansı toplandı. Türk tarafının temsilcisi Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kesin bir çözüm olmadığından ve adadaki Türk nüfuzunun tehlike altında olduğundan bahsetti. Rauf Denktaş için çözüm yolu iki toplumlu federal devletin kurulmasıydı. Rum tarafının anayasal değişikliklerinde ısrarcı olması üzerine görüşmeler başarısız olmuş ve İngiltere sorunun çözümü için Birleşmiş Milletlere başvurmuştu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964’te aldığı kararla çatışmaların sonu için BM Barış Gücünün Kıbrıs’a gönderileceğini açıklamıştır.[3] Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti adına BM Barış Gücü’nün Kıbrıs’ta görev yapmasına onay verdi. Böylece Birleşmiş Milletler, Kıbrıs’ın resmi temsilcisini Rum yönetimi olarak resmen kabul etmişti. Bu gelişme Türk ve Rum kesimleri arasındaki siyasal çatışmalarda Rum kesiminin öne geçmesini sağlamıştır.

1964 Londra Konferansı

Adaya Müdahale Kararı

Makarios, Birleşmiş Milletlerden çıkan Barış Gücü kararı sonrası, Barış Gücü Kıbrıs’a gelene kadar Kıbrıs Türklerine karşı yapılan saldırıların arttırılmasını istedi. Akritas çeteleri ilk olarak 7 Mart’ta Baf, Bağlarbaşı (Malya) gibi Türk nüfusunun fazla olduğu yerlere saldırdılar. Birçok Türkü öldürdüler, birçoğunu rehin olarak Rum kesimine sürüklediler. Oluşan olaylardan sonra Türkiye 12 Mart 1964 tarihinde Kıbrıs Rum yönetimine bir ültimatom göndererek Türklere yönelik saldırılar durdurulmazsa Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale edeceğini bildirdi. Türkiye ültimatomun tam metnini BM Genel Sekreterine, ABD, Yunanistan ve İngiltere Büyükelçiliklerine de verdi. ABD başkanı Johnson, Türkiye’den müdahaleyi geciktirmek için 24 saat istedi. Johnson’un asıl amacı Barış Gücü’nü acilen Kıbrıs’a göndererek Türkiye’nin adaya çıkmasını engellemekti. İnönü 24 saatlik isteğini kabul etti. Bu süre içerisinde ABD ve Sovyetler Birliği, her ihtimale karşı donanmalarını Akdeniz’e göndermişti. Ayrıca Türkiye de olası bir savaş durumunu göze alarak tüm donanmasını Akdeniz’e gönderdi. İnönü’nün verdiği 24 saatin bitmesine bir saat kala Lefkoşa havalimanına ilk Barış Gücü askerleri indi. Geçen süre içerisinde birçok Türk şehit düşerken Türklerin yaşadığı 263 köyden 122’si boşaltılmış ve Lefkoşa benzeri güvenli Türk kesimlerine göçmüşlerdi. Göçmen sayısı 25 bini geçmişti. Barış Gücü’ne hızla yeni birlikler katılınca saldırılar durdu. Türkiye’nin müdahale etmesine gerek kalmadı. Türkiye savaş konvoylarını geri çağırdı. Turgut Özakman’a göre kendilerini savaşmaya hazırlayan askerler çok bozuldular. İçlerinde kızanlar, ağlayanlar oldu.

İkinci Müdahale Kararı ve Johnson Mektubu

1 Haziran 1964 günü Kıbrıs’ta Türkiye’yi yerinden oynatacak bir olay oldu. Makarios, Temsilciler Meclisi’nden Rum milletvekillerinin oyları ile anayasaya aykırı olarak bir kanun geçirdi. Kanuna göre 18-50 yaş arasındaki tüm Kıbrıslı Rumlar, kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu’nda mecburi askerlik yapacaktı. Makarios’un buradaki amacı, olası bir Türkiye müdahalesine karşı geniş bir ordu kurmaktı. Türkiye hükümeti bir nota vererek anayasaya aykırı olan bu kanunu protesto etti. Makarios notayı reddetti.

Makarios

3 Haziran’da Bakanlar Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu sırasıyla toplandı. 6 Haziran 1964’te Kıbrıs’a müdahale kararı alındı. Ordu olası bir Yunan savaşını da düşünerek sınır hattında gerekli önlemleri aldı. İnönü alınan kararı NATO ülkeleriyle de gerekçeleriyle birlikte paylaştı. İnönü yaptığı her işi kanuna dayandırmak istiyor ve müttefik ülkelere haber vermeden iş yapmak istemiyordu. Çünkü NATO’ya haberi verilmeden yapılan bir işin, başta ABD olmak üzere NATO tarafından tepki çekeceği ve batı-doğu blokları arasında kalan Türkiye’nin politik olarak yalnızlaşacağına inanıyordu. 4 Haziran akşamı ABD Büyükelçisi Mr. Hare, İnönü’den görüşme talep eti. Mr. Hare, adaya müdahalenin Türk-Yunan savaşına yol açabileceğini ve iki müttefik ülke arasında çıkacak bir savaşın NATO üyelerine zarar vereceğini söyledi. Büyükelçi ayrıca yeniden 24 saatlik süre istedi. İnönü, ABD’yi karşısına almak istemedi ve bu teklifi kabul etti. 5 Haziran günü Büyükelçi Mr. Hare, Başkan Johnson’un mektubunu İnönü’ye iletti. Mektup çok sert ve kaba bir üslupla yazılmış, küçük düşürücü ifadelere yer vermiştir. Mektupta bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmiştir. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmiştir. O dönemde Batı bloğu içerisinde yer alan Türkiye, bu mektup sayesinde kendi ulusal çıkarlarının Batı bloğunun, özellikle de blok lideri ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği noktada bağımsız politikalar geliştirme konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini görmüş, ABD’nin kimi zaman kendisini yalnız bırakabileceğini anlamıştır. Bu mektuptan sonra İnönü, savaş konvoylarını geri çekerek müdahale girişimine son vermiştir.

İnönü Washington’da

Başkan Johnson, mektubunda ayrıca Kıbrıs meselesini tartışmak için İnönü’yü Washington’a davet etmişti. Johnson’un esas amacı Yunan başbakanı Papandreu ile İnönü’yü Washington’da görüştürmekti. İnönü, Yunan başbakanının konuşmak için Washington’a gelmek istemeyeceğini söyledi. Dediği gibi de oldu. İnönü’ye göre Johnson, NATO ittifakının liderliğini yürütemeyecek düzeyde bir adamdı. İnönü birkaç gün New York’ta kaldıktan sonra Londra’ya İngiliz Başbakanı ile görüşmek için geldi. Burada da ilginç bir olay yaşandı. Görüşmeler sırasında İngiliz Başbakanı, İnönü’ye bir soru sordu: “Kıbrıs Adası Yunanistan’a verilirse, Türkiye buna karşı ne ister?”. İnönü daha sonra bu anı “Kulaklarıma inanamadım.” diye anlatacaktı. İnönü’nün bu kaba soruya verdiği cevap çok kısa oldu: “Siz kimin malını kime veriyorsunuz?”.[4]

İnönü’nün Sovyetler Politikası

Başkan Johnson’un mektubundaki en dikkat çekici noktalardan birisi de olası bir Sovyet müdahalesinde ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakacağıdır. Mektubun bu kısmında Johnson, Türkiye’yi açıkça Sovyet tehlikesi ile tehdit etmektedir. İnönü’nün müdahale kararından vazgeçmesinin en önemli etkenlerinden birisi de bu maddedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde iyi ilişkilere sahip olan Sovyet ve Türkiye tarafları, savaşın ardından Sovyetler Birliği lideri Stalin’in Boğazlardan üs istemesi ile iyi giden ilişkiler bozuldu. Ayrıca 1962’de başlayan Küba Füze Krizi de Sovyetler ile Türkiye arasındaki gerginliğin o dönemdeki en önemli nedeniydi. İnönü’nün amacı batı ittifakı içinde kalmak fakat aynı zamanda doğu ittifakı lideri Sovyetler Birliği ile de dost kalmaktı. Sovyetler Birliği eğer Kıbrıs konusunda tarafsız tutulabilirse ABD, Türkiye’yi bir daha Sovyetler ile tehdit edemezdi. Bu dış politikada Türkiye için büyük bir adım oldu. Aynı zamanlarda Sovyetler Birliği yöneticisi Kruşçev, bir konuşmasında “Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin zincirleme reaksiyonlar yaratarak bir dünya savaşını tetikleyebilir” demişti.[5] İnönü’nün diplomatik çabaları ile dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Moskova’ya ziyaret gerçekleştirdi. Türk-Sovyet hükümetleri arasında 5 Kasım 1964 tarihinde yayınlanan ortak bildiri ile SSCB’nin Enosise karşı olduğu, sorunun çözümünde her iki ulusal toplumun varlığının tanınması gerektiği konusunda anlaşıldığı, Rum çoğunluğunun egemenliği iddiasının hoş görülmediği ve iki toplum arasında dengenin sağlanması amacı güdüldüğü görülmekteydi. Ayrıca iki ülke arasındaki en büyük ortak yön iki devletin de Kıbrıs’ta federasyon tezinin savunulmasıydı. İnönü’nün bu başarılı hamlesi ile Türk-Sovyet ilişkileri gelişerek ABD Başkanı Johnson’ın Türkiye’yi Sovyetler ile tehdit etmesi büyük ölçüde engellenmiş oldu.

Erenköy Savaşı, Üçüncü Müdahale Kararı ve Cengiz Topel

5 Ağustos 1964’te Rum çeteleri, Türk nüfusunun en fazla olduğu bölgelerden biri olan Erenköy’ü top atışına tuttu. Akritas Planı’nın hedefindeki yerlerden birisi olan Erenköy’e üç koldan birden saldırarak Erenköy ele geçirilecek ve Türk bölgelerinden birisi daha etkisiz hale getirilecekti. Olaylar devam ederken durum Ankara’ya bildirilince uçaklarla müdahale kararı alındı. Alınan karar her zamanki gibi NATO üyelerine ve Birleşmiş Milletlere iletildi. ABD ve SSCB, Türkiye’yi adadaki Barış Gücü varlığından dolayı uyardı. Öğleden sonra dört adet F 84 G tipi savaş uçağı Erenköy’e ilk müdahaleyi yaptı. Rumlar saldırıyı kesmeyince 30 adet F100 Super Sabre tipi savaş uçağı da müdahaleye katıldı.

Bu savaş uçaklarının pilotlarından birisi de Cengiz Topel’di. Cengiz Topel’in uçağı Rum uçaksavarlar tarafından vurulunca paraşütle atladı ve esir düştü. Rumlar tarafından işkenceye maruz kalarak hayatını kaybetti. Topel’in naaşı Türk yetkililerin ısrarlı talebi sonunda 12 Ağustos 1964’te Rumlar tarafından iade edildi. Türk Hava Kuvvetlerinin Kıbrıs’taki ilk pilot kaybıdır.

9 Ağustos günü Yunanistan’a ait iki uçak da Kıbrıs’a geldi. Bu ufak bir Türk-Yunan savaşıydı. Yunan uçakları Erenköy’de Türk mevzilerine saldırdı. Türkiye’nin gönderdiği ateşkes teklifini Makarios kabul etmeyince kısa süre sonra adaya gelen 64 adet F100 Super Sabre ve F 84 G savaş uçakları, Yunan uçaklarının geri çekilmesini sağladı. Türkiye’nin kullandığı bütün uçaklar ABD’nin Türkiye’ye verdiği uçaklardı. Johnson, mektubunda ABD’nin verdiği silahların müdahalelerde kullanılamayacağını söylese de İnönü bu söylediklerini geçersiz kılmıştı. İnönü’nün Johnson’a verdiği en net cevap bu müdahaledir. Rum cepheleri yerle bir olunca Makarios mecburen ateşkes antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Makarios’un ayrıca hava sahasının Türkiye tarafından ihlal edildiğini Birleşmiş Milletlere şikâyet etti. Birleşmiş Milletler, Garantörlük Antlaşması’nın verdiği yetkiyle Türkiye’ye herhangi bir yaptırım uygulayamadı. Türkiye bu müdahalede de Garantörlük Antlaşması’nı çok iyi bir şekilde lehine uyguladı.

İnönü’nün İstifası ve Demirel Hükümeti

1965 yılı bütçe görüşmeleri devam ederken İnönü, bütçe oylamasında kırmızı oylar beyaz oylardan bir tane fazla çıkarsa iktidardan geçileceğini açıkladı. Oylama sonucunda kırmızı oylar, beyaz oyları geçince İnönü 13 Şubat 1965’te istifa etti. İnönü Kıbrıs konusunda üç kez adaya müdahale kararı çıkartmış, batı bloğu ile ittifaklık içindeyken Kıbrıs meselesinde muvaffakiyet için doğu bloğu ile yakınlaşmayı sağlamıştı. İnönü’nün ardından 10 Ekim 1965’te genel seçimleri Süleyman Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi kazandı.

Ozan Ali Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Vehbi Zeki Serter, Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi lll. Cilt, Kıbrıs Maarif Müdürlüğü Yayınları, Lefkoşa, 1974.

Sadettin Bilgiç, Rauf Denktaş’ın Hatıraları Vl. Cilt, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1969.

Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2017.

Ahmet Cavit An, SSCB’nin Kıbrıs Politikası ve Kıbrıslı Türklerle Temas, Ortam Gazetesi, Lefkoşa, 1989.

Kıbrıs’ta Rum Yunan Saldırıları ve Soykırım, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, 2008.

[1] Akritas Planı; Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinde çoğunluğa sahip Kıbrıs Rumlarının, Kıbrıs Türklerini yönetimde ve demografik açıdan zayıflatarak daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan ile birleştirmeyi amaçlayan plan.

[2] Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesini amaçlayan Yunan politikası.

[3] Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararı.

[4] Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara 2017, s.219.

[5] Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Ankara 2017, s.221.

[/vc_toggle]

Avrupa’da Lider Sorunu: Thatcher, Schröder ve Merkel

Son 10 yılda küresel ölçekli sorunlar giderek artarken, Avrupa ülkelerinin bu problemlere karşı politika üretmekte güçlük çektiği görülmektedir. 2009 ekonomik krizi ile başlayan ve terörizmin yükselmesiyle devam eden sancılı dönemin üstüne mülteci krizi ve Brexit krizi de eklenince, Avrupa ülkeleri bu sorunlara yönelik strateji üretme noktasında hem iç politikada hem de uluslararası kamu oyunca sıkça eleştirildi. Peki yaşanan bu problemlerin bir sebebi olarak “lider eksikliği” görülebilir mi?

En son Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Avrupa’da şu anda ciddi manada bir lider krizi, boşluğu var. ‘Avrupa’da şu lider örnektir’ diyebilecek cesareti bulamıyorum.” sözleriyle gündeme gelen liderlik sorunu, kıta Avrupa’sında yaşanan politik ve ekonomik krizlerin bir sebebi olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bir dizi politik ve ekonomik sorunun sebebini sadece “lider eksiği” şeklinde açıklamak doğru olmayacaktır.

Son yıllarda yükselen popülizm ve sağ siyaset kanımca Avrupa siyasetinin temel sorunu olarak değerlendirilmelidir fakat bu iki başlığa başka bir yazımda değineceğim. Bu yazıda son yıllarda Avrupa siyasetine damgasını vuran birkaç politik lidere değinirken, bahsedildiği gibi son yıllarda Avrupa’da bir “lider eksiği” olup olmadığını inceleyeceğim.

Demir Leydi Margaret Thatcher (İngiltere 1975-1990)

Eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, kararlı tavır ve politikalarıyla 20. Yüzyılın sonlarına damgasını vuran, en etkin siyasi liderlerden biridir. Radikal politikaları ve Sovyetler Birliğine karşı yaptığı sert eleştiriler sebebiyle, bir Sovyet gazetesi tarafından “Demir Leydi” olarak adlandırıldı. İç ve dış siyasette uzlaşmacılığı reddeden bir siyaset benimsedi ve kendinden sonra gelecek olan parti liderlerin siyaset biçimini etkiledi.

Margaret Thatcher

İngiliz Muhafazakâr Partisi içerisinde bakanlık dahil çeşitli kademelerde görev aldı. 1975’te Muhafazakâr Parti başkanlığına yükseldi ve İngiltere’de bir partiye liderlik yapan ilk kadın oldu. Başbakanlığı süresince özelleştirmeye dayalı liberal politikalarla devleti küçültmeyi ve serbest piyasayı güçlendirmeyi hedefledi.

Sendikal işçi hareketlerini büyük oranda bastırdı ve ülke içerisindeki Sosyalist siyasetle mücadele etti. Kimi sol akım politikacılar tarafından eleştirilse de demiryolları, sosyal konutlar ve enerji sektörü gibi alanlarda pek çok özelleştirme politikaları benimsedi ve geri adım atmadı.

Nihayetinde, uzlaşmacı siyasetten uzak kararlı politik tarzı, kendisine karşı Muhafazakâr Parti içerisinde isyana ve kitlesel sokak hareketlerine yol açtı. Fakat Demir Leydi, bütün bu parti içi ve parti dışı muhalefete rağmen geri adım atmadı ve 1980 yılındaki parti kongresinde o yıllara damga vuran meşhur konuşmasını yaptı;

“Nefeslerini tutarak medyanın pek sevdiği ‘U dönüşünü’ ilan etmemi bekleyenlere tek bir cevabım var. Dönecekseniz siz dönün. Bu leydi dönmeyecek”

“Kelle vergisi” başlığı altında, gelir düzeyine bakılmaksızın uygulanan bir tür belediye vergisini gündeme getirmesi, İngiltere siyasetinde o güne dek benzeri görülmeyen büyüklükte kitlesel sokak gösterilerine ve parti içi muhalefetin alevlenmesine sebep oldu. Bu süreçten sonra siyasetteki etkinliği azaldı ve 1990 yılında koltuğunu devretti.  2013 nisan ayında (87) ani bir inme sonucu hayatını kaybetti. O gün denk Avrupa siyaset sahnesinde “Demir Leydi” olarak anıldı.

“Bakanlarımın ne kadar konuştuğu önemli değil, yeter ki dediğimi yapsınlar.”

Gerhard Schröder (Almanya 1998-2005)

1998-2005 yılları arasında başbakanlık görevini sürdüren Schröder pariti SDP ile, Helmut Kohl ve Hıristiyan Demokrat Partisine karşı büyük bir zafer kazandı ve Yeşiller ile koalisyon hükümeti kurdu. Kendisinden önce ilk planda tutulan Avrupa Birliği ve NATO ağırlıklı dış politikaları ikinci planda tutarak, Rusya ve Almanya ilişkilerini geliştirmesiyle Almanya siyasetinde kendinden sıkça söz ettirdi.  Bu noktada, II. Dünya savaşından günümüze kadarki süreçte Rus-Alman ilişkilerine en çok önem veren başbakanı, (Şansölye’si) oldu.

Gerhard Schröder

Schröder, 2002 seçimlerimden önce, Irak’a düzenlenecek bir askeri operasyonda Almanya’nın yer almasını reddederek, Amerika’nın Irak’ı işgaline kadar varacak herhangi bir askeri kuvvet kullanımına sert bir biçimde karşı çıktı. Bunun yanında, Almanya’daki gurbetçi Türk vatandaşların desteğine alan Schröder, Türkiye’yi uluslararası siyasette açıkça destekledi ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinin hızlandırılması için büyük çaba sarf etti.

Büyümenin neredeyse durma noktasına gelmesiyle, sağlık ve sosyal hizmetler karşılanamaz hale geldi ve neticesinde devlet harcamalarının sınırlandırılmasını içeren bir dizi yeni reformların çıkarılmasına sebep oldu.  Krizler neticesinde halk desteği günden güne azalan Schröder 2005 yılında koltuğunu, Avrupa siyasetinde Demir Leydi Thatcher’ dan gelen en güçlü ikinci kadın lider olan Angela Merkel’e bıraktı. Ekonomi ve Sosyal alanda başlattığı reformlar ve sonuçları, bugün halen devam eden Merkel idaresinin iktidarına temel oluşturmuştur.

Angela Merkel (Almanya 2005-günümüz)

90’lı yıllarda Almanya’da büyüyen demokrasi hareketiyle birlikte siyaset hayatı başlayan Merkel, Aufbruch Partisinde çeşitli görevler aldıktan sonra Hristiyan Demokrat Partisine (CDU) geçerek Federal Alman meclisine girdi. Çok geçmeden siyaset hayatında sivrilen Merkel, Helmut Hohl’ün kabinesinde Kadın ve Gençlik Bakanı olarak görev aldı. Güçlü kişiliği ve başarılı bakanlık deneyimi sayesinde, 2 kez bakanlık görevi ve ardından parti genel sekreterliği görevini üstlendi.

Angela Merkel

Schröder döneminde Amerika’dan uzaklaşarak Rus-Alman ilişkilerini geliştirmeyi hedefleyen Alman dış politikasını şiddetle eleştirdi ve Amerika’nın Irak’a düzenlediği operasyona bireysel olarak destek verdi. Bu dönem hızlanan Türkiye’nin Avrupa Birliğine giriş sürecini de eleştiren Merkel, Türkiye’nin Avrupa Birliğine ancak özel bir statü ile katılabileceğini savundu. 2005 tarihinde kıyasıya geçen genel seçimlerde, çok az bir oy farkıyla (Merkel: 35.2 Schröder: 34.2), parlamentonun onayını alarak Almanya tarihinin en geç, ilk Doğu Almanyalı ve ilk kadın Şansölyesi oldu.

Kararlı duruşu ve radikal politikalarıyla zaman zaman Demir Leydi Thatcher’e benzetilen Merkel, 205 yılından bu yana Şansölyelik görevini yürütüyor. Alman ekonomisini büyütmek ve işsizlikle mücadele Merkel’in temel ekonomik politikaları olmuştur. Schröder döneminde soğuyan Alman-ABD ilişkilerini geliştirmeyi ve Almanya-Fransa ekonomik ve politik iş birliğini azaltmayı hedefleyen Merkel’in, şu ana kadar bu konularda başarılı olduğunu söylemek mümkün.

 Angela Merkel yönetimindeki Almanya’nın, günden güne zayıflayan Avrupa Birliğini ayakta tutan temel aktör olduğunu açıkça görülmektedir. Bu noktada Merkel’in ortaya koyduğu “Avrupa Birliğinin Lideri” rolü, pek çok politik tıkanmanın çözülmesi noktasında önemli bir rol oynamıştır.

Sonuç

Demokrasinin gelişimi ile birlikte son 100 yılda Avrupa’da birçok politik lider, siyaset sahnesine çıktı ve toplumları arkasına kattı. Churchill, Lenin ve Stalin gibi tarih sahnesinde iz bırakmış politik liderler de bulundukları döneme etkilemiş fakat uluslararası arenada karşılaşılan sorunlara tek başlarına çözüm üretememişlerdir. Çünkü bilindiği üzere Demokrasi, gücünü halktan alan kurumların birbirini denetlediği ve kolektif şekilde politikaların belirlendiği bir yönetim şeklidir.

İmparatorlukların yıkılıp monarşilerin güç kaybetmesiyle birlikte, liderlerin de siyasete olan etkisi günden güne azalmıştır. Uluslararası arenada sorunların çözümü liderlerin üstlendiği merkeziyetçi roller yerine, devletlerin karşılıklı çıkarlarına ve uluslararası organizasyonlarca temin edilen Konsensüs ve iş birliğine dayalıdır.

Bunun yanında Avrupa siyasetinde Thatcher, Schröder ve Merkel gibi güçlü politik liderlerin günden güne azaldığı çok açıktır. Fakat yaşanan küresel çaplı krizlerin çözümsüzlüğü, lider eksikliğinden ziyade daha farklı sebeplerde yatmaktadır. Yükselen sağ partilerin ve popülizmin özellikle Avrupa’da yükselişi bu sebeplerden bazılarıdır.  Açıkça görüldü ki, Avrupa siyasetinde mülteci sorunu, Doğu Akdeniz meselesi ve Suriye krizi gibi konularda karşılıklı diyaloğa dayalı bölgesel ve geniş çaplı iş birliklerinden ziyade, çıkar çatışmalarından kaynaklanan anlaşmazlıkların yaşanması, uluslararası camiada bir dizi bölgesel krizin çözümsüz kalmasına sebep oldu.

Bu noktada, Avrupa merkezli krizlerin temel sebebi olarak lider eksikliğini görmek meselelerin çözümsüz kalmasına neden olacaktır. Her ne kadar, Kıta Avrupa’sında eskiye nazaran güçlü siyasi figürlerin olmadığı açık olsa da modern demokrasilerde liderlerin milletler arası meselelere olan etkisinin azaldığı unutulmamalıdır. 20. Yüzyıl siyasetinde uluslararası siyasetin ana aktörleri olan devletler, bu rollerini 21. yüzyılda yavaş yavaş, uluslararası kuruluşlara ve bölgesel ekonomik ve askeri birliklere bırakmıştır. Kurumların ve organizasyonların siyasete olan etkisinin arttığı bu dönemde, politik liderler artık nerdeyse sadece 3. dünya ülkelerinde eski güçlerini sürdürmektedirler. Modern demokratik sistemlerin bir sonucu olarak, bu durum zamanla bu ülkelerde de değişecektir.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Türkiye’nin ‘Türkiye Karşıtı Cephe’yi Çevreleme Politikası

Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve Orta Doğu meselelerinde karşı karşıya olduğu kalıplaşmış bir ‘Türkiye karşıtı cephe’ bulunmaktadır. Bu cephenin kalıplaşmış hali ekseriyetle BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Yunanistan gibi statik aktörlerden oluşmaktadır. Bunun dışında bu cephede dinamik bir şekilde bulunan ve bazı durumlarda Türkiye’nin karşısında, bazı durumlarda ise Türkiye’nin karşısında olmayan ülkeler ise ABD, İsrail ve Rusya’dır. Fakat bu ülkeler sadece belirli cephelerde ve konularda Türkiye ile zıt politikalar üretmektedir. Onun dışındaki cephe ve konularda bu ülkelerin Türkiye ile karşı karşıya olmadıklarını, hatta eş güdümlü hareket ettiklerini gözlemleyebilmekteyiz. Bunun en belirgin örnekleri; Rusya’nın Türkiye ile Suriye ve Libya meselelerinde karşı karşıya olup askeri, ekonomik, enerji, nükleer ve savunma anlamında iş birliği içerisinde olmasıdır. Ya da ABD’nin Türkiye ile FETÖ ve YPG konularında karşı karşıya olup Libya ve Doğu Akdeniz konularında aktif ya da pasif olarak aynı saflarda bulunmalarıdır. Bizim odak noktamız, özellikle bu Türkiye karşıtı cephenin içerisinde bulunan ve cephenin statik aktörlerinden olan BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Yunanistan’dır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve Orta Doğu meselelerinde özellikle ‘Türkiye Karşıtı Cephe’de bulunan statik aktörler tarafından kuşatıldığını gözlemlemekteyiz. Fransa’nın Güney Kıbrıs’a 1 Firkateyn, 2 Rafale tipi savaş uçağı ve 1 C-130 tipi nakliye uçağı göndermesi ve bunun yanında BAE’nin Yunanistan’a ait Girit adasında bulunan Suda Hava Üssü’ne F-16 savaş uçaklarını konuşlandıracağı bunun bir kanıtıdır. BAE’ye ait savaş uçaklarının Doğu Akdeniz’de Yunan güçleriyle beraber tatbikatlara katılacağı belirtilmiştir. Türkiye’nin bu Türkiye karşıtı cephenin hareketlerine karşı mevcut hamleleri ise son derece önemlidir ve gelecekteki hamleleri de bu doğrultuda önemli olacaktır. Türkiye, soğuk kanlı bir şekilde üç kıtada politikalarını yürütüyor ve gerek kısa vadeli taktiksel adımlarını gerekse uzun vadeli stratejik hamlelerini ustalıkla hesaplamaktadır. Bu çalışmamızda, Türkiye’nin bu söz konusu Türkiye karşıtı cephenin hareketlerine karşı, üç kıtada gerçekleştirmiş olduğu stratejik hamlelerini inceleyeceğiz. Bahsettiğimiz bu üç kıta elbette Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarıdır.

Türkiye’nin Yunanistan’ı Çevreleme Politikası

Türkiye’nin Yunanistan’ın kuzey komşusu olan Arnavutluk ile askeri ilişkilerini geliştirmesi, Yunanistan açısından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Türkiye’nin Arnavutluk’ta hali hazırda bulunan bir askeri üssü bulunmaktadır. 1997 yılında Savunma işbirliği kapsamında Adriyatik kıyısındaki Avlonya şehrinde kurulan Paşa Limanı’nda Türkiye’ye ait bir askeri üs bulunmaktadır. Savunma işbirliği kapsamında Türkiye’nin ilk denizaşırı askeri üssü 1997 yılında Arnavutluk’ta kurulmuştur. Geçmişte personel sayısının 250’ye kadar çıktığı üste halen 24 asker görev yapmaktadır (Karakaş, 2016). Her ne kadar sınırlı bir girişim olsa da Türkiye’nin Arnavutluk’taki askeri varlığı bir dönem büyük tartışmalara yol açmıştır. O kadar ki bu girişimin -yine aynı dönemde kamuoyu ile paylaşılan uçak gemisi tedarik projesi ile birlikte- Adriyatik Denizi’ni TSK açısından bir harekât alanına dönüştürme potansiyeli taşıdığı, dolayısıyla Yunanistan’ın ikinci bir cephe ile uğraşmak durumunda kalabileceği yorumları yapılmıştır (Güvenç, 2004: 925).

Bunun dışında Türkiye’nin Arnavutluk ile imzaladığı Askeri İşbirliği anlaşmasının da büyük bir önemi bulunmaktadır. 2020 yılının Nisan ayında Arnavutluk Meclisi tarafından kabul edilen, 2020 yılının Temmuz ayında ise Arnavutluk Cumhurbaşkanı Meta tarafından onaylanan Mali ve Askeri İş Birliği Anlaşması ile Mali Yardıma İlişkin Uygulama Protokolü’nün gerek Türkiye-Arnavutluk ilişkilerinde gerekse Türkiye’nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığı olumlu yönden etkilenmiş olacaktır. Bu anlaşma Arnavutluk’un Türkiye ile istikrarlı iş birliği ve dostluğu çerçevesinde askeri iş birliğinin daha da güçlendirilmesi ve Arnavutluk Silahlı Kuvvetlerinin Türkiye tarafından yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunmak amacıyla teklif edilip imzalanmıştır. İş birliği anlaşması, birkaç yılda tahsis edilecek mali yardımın sağlanmasına ilişkin ilkeleri ortaya koymayı ve özellikle Türkiye’den mümkünse yüzde 100 yerli üretim yapan firmalardan, askeri amaçlarla mal ve hizmet alımını da amaçlıyor. Türkiye’nin Arnavutluk ile olan askeri ilişkisinin gelişmesi, ileride Arnavutluk’ta yeni askeri üsler kurabilmesinin kapısını açacaktır ki, buradaki en belirgin amaçlardan birisi de, Yunanistan’ın kuzeyden çevrelenmesidir.

Öte yandan Türkiye’nin KKTC’de askeri üsleri bulunmaktadır. Hâlihazırda KKTC’de bulunan üslerin tamamı kara üssüdür. Adada kolordu seviyesinde bir askeri birliğin varlığına karşın deniz ve hava üslerinin bulunmaması ise tenkit konusudur (Gürdeniz, 2018). Doğu Akdeniz’de zengin hidrokarbon kaynaklarının keşfedilmesi ve bu doğrultuda bölgede deniz yetki alanlarının sınırlandırılması hususunda uyuşmazlıkların olması da KKTC’deki askeri varlığın önemini artırmaktadır. Öte yandan BAE, Fransa ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki faaliyetlerine karşı Türkiye’nin fiili anlamda kayıtsız kalmaması gerekmektedir. Bu doğrultuda KKTC’de bulunan kara endeksli askeri üslerin yanı sıra hava ve deniz üslerinin de kurulması, Türkiye’nin genelde Doğu Akdeniz, özelde ise Kıbrıs politikalarını olumlu yönden etkileyecektir. Dolaysıyla KKTC’de deniz ve hava üssü kurulması projesinin hayata geçirilmesinin geç ama doğru bir hamle olduğu aşikârdır.

Türkiye’nin Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ı Çevreleme Politikası

Kızıl Denizi ve Aden Körfezi’nde toplam 5 askeri üsse sahip olan BAE’ye karşı Türkiye asla kayıtsız kalmamalı ve Somali’den sonra Etiyopya ile olan askeri ilişkilerini muhakkak ki geliştirmesi gerekmektedir. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır üçlüsünün Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, Kızıl Denizi ve Aden Körfezi’ndeki istihkâmlarına karşı söz konusu bölgede kendi askeri varlığını tesis etmeli ve buralarda güçlü bir şekilde varlık göstermelidir.

Etiyopya Başbakanı’nın özel temsilcisi olan, Mulatu Teshome Wirtu, Etiyopya’nın Mısır’la yaşadığı Nil gerilimi sırasında Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya gelen ve iki ülke arasında yeni ticaret ve yatırım olanaklarının ele alındığı görüşmede Wirtu, Türkiye’nin, Hedasi Barajı düğümünde arabulucu olmasını teklif etti. Afrika Boynuzu’nda Somali’yle stratejik ittifaka sahip olan Türkiye’nin Etiyopya’yla da benzer ilişkileri geliştirmesi BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’ın bölgedeki faaliyetlerine karşı yerinde gözükmektedir. Hatta baraj konusunda Türkiye’nin tecrübeli ve profesyonel bir sektörü bulunmaktadır. Türkiye’nin Etiyopya’ya yönelik baraj konusunda yardım elini uzatması pek yerinde gözükmektedir. Zira Etiyopya’nın baraj politikası, Mısır için son derece önemli ve kritiktir. Nil Nehri aracılığıyla su seviyesinin Mısır’daki azalışı, Mısır için hayatî öneme haizdir. Mısır’ın susuz kalması Mısır’ın ekonomisini ve iç siyasetini doğrudan etkileyeceği için, Etiyopya’nın söz konusu baraj politikası Etiyopya için Mısır-Etiyopya ilişkilerinde önemli bir dış politika enstrümanı ve silahı olarak gözükmektedir. Türkiye bu dengeyi iyi gözetlemeli ve kendi çıkarlarına uygun hareket etmelidir. Türkiye halihazırda Etiyopya ile olan ekonomik ilişkilerini daha da arttırmalıdır. Buna ek olarak askeri ilişkilerinin de arttırılması şüphesiz Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını pozitif yönden etkileyecektir. Suudi Arabistan ve BAE’nin etkisinde kalan Arap dünyasının bir kısmı Libya’da Türkiye’nin politikalarına kulak asmamaktadır. Bu doğrultuda Libya’da kalıcı olmayı düşünen Türkiye de Arap dünyasında ve Afrika içinde desteğe ihtiyaç duymaktadır. Özellikle burada Afrika Birliği’nin tavrı önem kazanmaktadır. Afrika Birliği içinde oluşacak çatlak seslerin Libya’da Türkiye karşıtlığı yapabileceği düşünülürse Afrika Birliği’nin merkez ülkesi Etiyopya’nın Türkiye’nin Libya tezini desteklemesi önemli bir denge noktası olacaktır (Orakçı: 2020).

Henüz gerçekleşmemiş olsa da yakın bir gelecekte Türkiye’nin denizaşırı askeri üsse sahip olduğu devletlerin arasına Sudan’ın da katılması beklenmektedir. Sudan’da üs kurulması konusu ilk kez Aralık 2017’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında gündeme gelmiştir. Yapılan antlaşmaya göre, Türkiye, Kızıldeniz kıyısında bulunan Sevakin Adası’nın aslına uygun olarak restorasyonunu gerçekleştirecek ve adada sivil ve askeri gemiler için liman kolaylıkları tesis edecektir. Mali bedeli 650 milyon dolar olarak açıklanan projede (Küçükgöçmen ve Abdelaziz, 2017) etüt çalışmaları tamamlanmıştır. İnşaatın süratle bitirileceği ve TSK unsurlarının kısa süre içerisinde Sevakin’de konuşlanacağı belirtilmektedir. Diğer yandan, Sudan’da Türkiye’nin üs kolaylığı elde etmesi bazı Mısır ve Suudi Arabistan’ın tepkisini çekmiştir. Hatta basında son zamanlarda Mısır-Sudan ilişkilerindeki gerginliğin bir sebebinin söz konusu proje olabileceğine yönelik haberler bile çıkmıştır (BBC News Türkçe, 2018).

Öte yandan Umman’ın yeni Sultanı Bin Tarık’ın bazı iddialara göre Türkiye’yi kendi ülkesine askeri üs için davet etmesi son derece önemli bir gelişmedir. Bu iddiaya geçmeden evvel, Umman’ın yeni Sultanı Bin Tarık’ın tahta geçmesinden sonra bozulan Umman-BAE ilişkilerine kısaca değinmemiz tarafımızca isabetli gözükmektedir.

BAE Veliaht Prensi Zaid el Nahyan, Umman Sultanı Kabus bin Said’in vefatı üzerine ülkeye bir başsağlığı ziyareti gerçekleştirdi. Söz konusu ziyarete ise yeni Umman Sultanı bin Tarık’ın BAE Veliahtı Zaid el Nahyan’a karşı soğuk tavırları dikkate değerdi. Ziyarete ilişkin yayınlanan görüntülerde Umman Sultanı Bin Tarık’ın, BAE Veliaht Prensi El Nahyan’ın el sıkışmak için yaptığı girişime karşılık vermediği görülmüştür. Beden dilinin diplomaside fevkalade önemli olduğunu bilmekteyiz. Böyle bir gelişmenin, BAE-Umman ikili ilişkilerinin perde arkasında kötüye gittiğini göstermektedir. Özellikle yeni Umman Sultanı Bin Tarık’ın Türkiye yanlısı olması ve BAE’nin Suudi Arabistan ile birlikte söz konusu bölgede gerçekleştirdikleri politikalardan rahatsız olduğunu görebiliriz. Umman Sultanlığı bundan önce, bölgede tarafsızlığı ile bilinen bir ülke iken, Umman’daki iktidar değişiminden sonra Umman’ın dış politikasında da bir değişikliğin olduğunu vurgulayabiliriz. Umman’ın bundan önceki dönemlerde tarafsız politikalar üretmesi, BAE ve Suudi Arabistan’ı rahatsız ediyordu. BAE ve Suudi Arabistan’ın İran ve Katar’a yönelik politikalarına dahil olmayan Umman’ın şimdi de BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik politikalarına dahil olmadığını görmekteyiz. Umman bunun karşılığında artık tarafsızlığını bozup Türkiye ile yakınlaşmaya çalışmaktadır. Bu tezimizi destekleyecek iki önemli gelişme bulunmaktadır. Birinci gelişme, Umman Turizm Bakanlığına ait “OMRAN” şirketi ile BAE’nin Umman’daki Sultan Kabus Limanı’nın geliştirilmesi gibi uluslararası büyük projeler yürüten “DAMAC” şirketi arasındaki 2 milyar dolarlık anlaşmanın iptal edilmesidir. Umman, söz konusu anlaşmanın iptalinden sonra, Sultan Kabus limanında stratejik bir projeyi yürüten BAE merkezli DAMAC şirketinden söz konusu projenin %70’lik hissesini satın aldı. Bu kadar büyük bir anlaşmanın durduk yere iptal edilmesi asla söz konusu olamaz. İkinci gelişme ise, Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin, başta ekonomik, ticari ve askeri olmak üzere birçok alanda net bir şekilde gelişme gösteriyor olmasıdır. Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesi doğrultusunda HAVELSAN’ın Umman’a Türk savunma ihracatının hacmini artırmak için 5 Mart 2020’de, Umman’ın başkenti Muskat’ta yerli Masirah International şirketiyle ortaklaşa HAVELSAN Technology Oman LLC adlı bir şirket kurması bunun olumlu örneklerinden biridir. Umman ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ekonomik, siyasi ve askeri anlamda artması doğrultusunda özellikle askeri ilişkilerin geliştirilerek, Türkiye’nin Umman’da bir askeri üs kurması, Türkiye açısından isabetli bir karar olarak görülmelidir. Türkiye, Umman’daki müstakbel askeri varlığı ile birlikte BAE ve Suudi Arabistan’ın Umman’daki mevcut Sultanı darbe yoluyla indirmelerini engelleyebilir. Türkiye bundan önce Katar’a yönelik BAE-Suudi Arabistan destekli bir darbeyi zaten engellemişti. Öte yandan Türkiye’nin Umman’da askeri üs kurarak Suudi Arabistan ve özellikle BAE’yi (güney) doğu istikametinden çevrelemesi son derece kritik bir stratejik hamle olarak görülmektedir. Böylelikle BAE ve Suudi Arabistan’ın bölgede Katar ve Umman’a yönelik askeri faaliyetleri göreceli olarak kısıtlanmış olur ve Türkiye’nin BAE ve Suudi Arabistan’a karşı eli güçlenmiş olur.

[irp posts=”24649″ name=”13 Maddede Umman: Ortadoğu’nun Bilinmeyen ‘Tarafsız Ülkesi'”]

Türkiye’nin Fransa’yı Çevreleme Politikası

Türkiye, 2020 yılının Temmuz ayında, Libya’nın güneyden komşusu Nijer’le de dikkat çeken adımlar atmıştı. Nijer’in coğrafi önemi sadece Libya’nın güney komşusu olmasından kaynaklı değildir. Nijer aynı zamanda Fransa’nın güçlü olduğu Çad ve Mali’nin ortasında yer almaktadır. Fransız çıkarlarının son derece önemli olduğu Batı Afrika’da Türkiye’nin aktif olarak rol almaya başlaması ve Nijer’le çeşitli alanlarda anlaşmalar yaparak Nijer aracılığı ile Batı Afrika’da etkin bir rol almak isteyen Türkiye, Fransa’ya açıkça meydan okuyarak Batı Afrika’daki Fransız varlığını tehdit eder hale gelmiştir.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun başkent Niamey’deki ziyareti sırasında iki ülke arasında “Malzeme Teslim Protokolü”, “Nakdi Yardım Uygulama Protokolü” “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” ve “Gençlik ve Spor Alanında İşbirliği Anlaşması” olmak üzere dört kritik anlaşmaya imza atıldı. İmzalardan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nijer Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou ile telefonda görüşmesinde iki ülke ilişkilerini geliştirmeye yönelik adımlar ve bölgesel meseleler ele alındı. Cumhurbaşkanları arasında yapılan görüşme iki taraf arasındaki stratejik işbirliğinin somutlaştığını gösterdi. Türkiye’nin, Libya’nın bir başka güney komşusu Çad’la da benzer adımlar atmaya hazırlandığı Afrika medyasında belirtildi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 21 Temmuz’da Nijer’in başkenti Niamey’e gerçekleştirdiği resmi ziyarette “Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı ve Nijer Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı Arasındaki Malzeme Teslim Protokolü, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Nakdi Yardım Uygulama Protokolü, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş birliği Anlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gençlik ve Spor Alanında İş birliği Anlaşması” imzalanmıştı.

Çavuşoğlu “Nijer ile askeri alanda imzalanan anlaşmaların terörle mücadele amacına yönelik olduğunu” söylemişti. Türkiye’nin Nijer’le imzaladığı bu anlaşmaların özellikle askeri yönleri son derece önemlidir. Türkiye’nin Nijer ile askeri ilişkilerini muhakkak sürdürmesi gerekmektedir. Artan askeri ilişkiler doğrultusunda Türkiye’nin Nijer’de bir askeri üs kurabilme ihtimali, Türkiye’nin Fransa karşısında Batı Afrika’da güçlenmesine yol açacaktır. Aynı zamanda güney hattından kuzey hattına doğru Libya’ya doğrudan müdahale imkanına kavuşacak olan Türkiye’nin genelde Kuzey Afrika, özelde ise Libya’ya yönelik politikalarını güvence altına tutacaktır.

Sonuç

Türkiye’nin Türkiye karşıtı cepheye karşı başvurmuş olduğu yumuşak güç ve sert güç içerikli dış politika enstrümanları son derece önemlidir. Türkiye’nin bundan önceki dönemlerde kendi içine kapanık bir ülke olarak, kendisini kuşatan ülkeleri kendi sınırları içerisinde karşılayıp, bir savunma pozisyonu içerisinde politikalar ürettiğini bilmekteyiz. Türkiye artık kendisini kuşatmaya çalışan ülkelere karşı savunma pozisyonundan sıyrılıp, tabiri caizse, saldırı pozisyonu içerisinde kendisini kuşatmaya çalışan ülkeleri kuşatmaya başlamaktadır. Türkiye bunu özellikle, Osmanlı’nın ardılı olarak, Osmanlı’dan kopan ülkelerle olan kültürel ve tarihi müktesebata dayalı tarih perspektifli ilişkilerini iyi kullanarak yapmaktadır. Müslüman, Balkan ve Arap dünyasındaki ağırlığını titizlikle hesap ederek politikalar üreten Türkiye sadece kendi çıkarlarını gözetmiyor, aynı zamanda söz konusu bölgelerdeki ülkelerin kazançlarını da hesap ederek kazan-kazan prensibini uygun görmektedir. Partiler üstü bir dış politika prensibi olarak algılanması gereken bu politikalar silsilesinin uzun vadede Türk dış politikasındaki yeri kalıcı olmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arslan, Muhammed İkbal (2020), Fransız savaş uçakları Kıbrıs Rum kesimine indi, AA

Alsharıf, E. ve Semerci, A. (2020), Umman’daki yeni yönetim Türkiye ile daha fazla yakınlaşmaya yöneliyor, AA

BBC News Türkçe. (2018). Mısır-Sudan gerginliğini Sevakin Adası’nın Türkiye’ye tahsisi mi tetikledi?

Doğu Akdeniz: BAE Girit’e F-16 savaş uçakları konuşlandırıyor (2020), Mepa news

Gürdeniz, C. (2018). KKTC’de acilen Türk deniz ve hava üsleri kurulmalıdır

Güvenç, S. (2004). Bir dış politika aracı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri: Yetenekler ve uygulamalar. F. Sönmezoğlu. (Ed.), Türk Dış Politikasının analizi (895-933). İstanbul: Der Yayınları

Küçükgöçmen, A. ve Abdelaziz, K. (2017). Turkey to restore Sudanese Red Sea port and build naval dock.

Orakçı, Serhat (2020), Mavi Nil sorunu Türkiye-Etiyopya stratejik ortaklığını güçlendirir mi, AA

Özgen, Cenk (2019), Türkiye’nin denizaşırı askeri üs kurma girişimleri: tespitler ve geleceğe yönelik öneriler,
güvenlik bilimleri dergisi, kasim 2019, cilt:8 sayi: 2

“Türkiye Nijer’de askeri üs kuracak” (2020), Mepa News

Türkiye Umman’da askeri üs kuracak (2020), Pars Today
[/vc_toggle]

Mahmut Şevket Paşa Suikasti

Mahmut Şevket Paşa 1856 yılında Bağdat’ta doğmuştur ve baba tarafından Gürcü asıllı olduğu bilinmektedir. İlk ve ortaokul eğitimini Bağdat’ta gören Mahmut Şevket Paşa, 1882 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak Mekteb-i Harbiyeyi bitirerek askerlik görevine başlamıştır. Mahmut Şevket Paşa sırasıyla 1884’de kolağası, 1886’da binbaşı, 1889’da kaymakam, 1891’de miralay, 1899’da mirliva ve 1901 tarihinde ferik rütbesiyle Osmanlı ordusuna hizmet etmiştir.

Miralay rütbesini aldıktan sonra uzun süre Almanya’da kalmıştır. Burada Alman ordusu ve ileri savaş teknolojisi konularında incelemelerde bulunmuştur. Mahmut Şevket Paşa’nın, asıl tarih sahnesine çıkışı ise 31 Mart vakasıyla vuku bulmuştur. İsyanı bastırmak maksadıyla Selanik’ten gelen hareket ordusunun kumandanlığına Mahmut Şevket Paşa atanmış ve Paşa adını tarih sayfalarına yazdırmaya böylece başlamıştır.

İstanbul’da başlayan ve II. Meşrutiyetin ilanına muhalif olan isyan, Mahmut Şevket Paşa önderliğindeki Hareket ordusu tarafından bastırıldı. Bu olayın ardından, 27 Nisan 1909 da toplanan Mebusan Meclisinin oy birliğiyle aldığı karar neticesinde Sultan II. Abdülhamit tahttan indirildi. Sonrasında Veliaht Mehmet Reşat Efendinin padişah olmasına karar verildi ve hal kararı tartışmalara sebebiyet verecek şekilde II. Abdülhamit’e bildirildi.

Mahmut Şevket Paşa, Sultan Mehmet Reşat’ın padişah olmasından sonra kurulan, İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde kısa süreliğine Harbiye Nazırlığı görevinde bulunmuştur. Osmanlı Devletinin iç siyasi hayatı ise İttihat ve Terakki cemiyeti ile Hürriyet ve İtilaf cemiyeti arasındaki çekişmeye sahne oluyordu. Bu şartlar altında siyasi hayat devam ederken,  ordu içerisine particilik faaliyeti girmiş bunun neticesinde emir komuta zincirinde ciddi sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin bünyesinde barındırdığı milletlerde, milliyetçilik akımından etkilenerek birer birer isyan etmeye başlamış ve verdikleri bağımsızlık mücadelesi sonucunda Osmanlı Devletinden kopmaya başlamıştır.

Balkan devletleri, bu doğrultuda iç ve dış sorunlarla boğuşmak zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğuna karşı ittifak kurmuş ve savaş ilan etmiştir. Böylece Balkan Savaşları başlamıştır ve Osmanlı ordusu ciddi derecede particilik ve komitacılık faaliyetleri ile meşgul olmaktadır. Bu şartlarda Osmanlı ordusu, üst üste yenilgi almaktadır ve bazı şehirleri tek kurşun bile atmadan düşman eline teslim etmektedir. Savaş bu şartlarda devam ederken, savaşı sona erdirmek maksadıyla Londra Konferansı’nın toplanması kararı alınmıştır. Konferansta, Edirne’nin Bulgarlara teslim edileceği söylentisi iyiden iyiye İstanbul başta olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyetinde kızgınlığa sebep olmaktadır.

Bu söylentiler devam ederken, Enver Bey’in başını çektiği İttihat ve Terakki Cemiyetine mensup silahşorlardan oluşan bir grup Kamil Paşa hükümetini devirmek üzere Bab-ı Ali ye doğru yola çıkmıştır. Sadaret basılmış ve Enver Bey tarafından, Kamil Paşa hükümetinin istifası alınmıştır. Kamil Paşa hükümetinin istifası aynı gün kabul edilmiş ve İttihat ve Terakkinin mutlak iktidarına giden yol tamamen açılarak Mahmut Şevket Paşa sadrazamlığa getirilmiştir.

Mahmut Şevket Paşa muhalefete karşı sert bir takım yaptırımlardan yana değildir. Onun asıl amacı ordunun gençleştirilmesi faaliyetleriyle meşgul olmak ve ordunun modernizasyonunu gerçekleştirmektir. Bu amaca paralel olarak Harbiye Nazırlığı görevini de yürütmektedir. Balkan Harbi kumandalarını tasfiye ederek emekliye ayırmaya başlamıştır. Bu doğrultuda orduyu gençleştirme noktasında ciddi adımlar atmış ve dönemin en iyi kara gücü olarak bilinen Alman ordusundan ıslahatçı uzmanları ülkeye davet etmiştir. İlk Alman askeri ıslahat heyeti mukavelesi 27 Ekim 1913 de onun tarafından imzalanmıştır. Ordu bütçesi arttırılmış yeni silahlar alınmış ve kışlalar inşa edilmiştir.

Mahmut Şevket Paşa Nazırlar heyetine başkanlık etmek üzere 12 Haziran 1913 tarihinde Harbiye Nezaretinden ayrılarak Bab-ı Aliye doğru yola çıkmıştır. Harbiye Nezareti meydanından Divan yoluna giderken otomobilinin önü bir cenaze kalabalığı dolayısıyla kesilmiştir. Yolun kenarında ise tamir halinde ve başında insanların olduğu bir başka otomobil durmaktadır. Sadrazamın arabası, yolun kenarında tamir maksadıyla duran arabayla aynı hizaya geldiğinde silahlar patlamış ve Mahmut Şevket Paşa ile yaverlerinin bulunduğu otomobilin üzerine kurşunlar yağmıştır. Yaverlerden İbrahim Bey olay yerinde derhal ölür, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın üzerine beş kurşun isabet etmiştir fakat sadrazam nefes almaya devam etmektedir. Ortalık bir anda karışır, başyaver Şeref Bey arabadan atlar ve suikastçılara karşılık vermeye başlamıştır. Şoför otomobili hemen Harbiye Nezaretine çevrilmiştir, fakat artık Mahmut Şevket Paşa son nefesini vermiştir.

Katiller otomobillerine atlayarak Topkapı istikametine doğru kaçmıştır fakat Topal Tevfik isimli suikastçi otomobile binmeye fırsat bulamamıştır. Koşarak bir han’ın tuvaletine saklanmıştır, fakat olaya şahit olan Üsküdarlı Kamile adında bir kadın Topal Tevfik’i görmüştür.  Kadın hemen polislere haber vererek ve Topal Tevfik’i yakalatmıştır. O da kendisini olay yerinde bırakan arkadaşlarını bir bir ihbar etmiş ve yakalanmalarını sağlamıştır. Araştırmalar derinleştikçe olay hem derinlere, hemde yükseklere varır. Olay padişahın damatlarından Salih Paşa’nın konağında organize edilmiştir, Prens Sebahattin ile Hürriyet ve İtilaf cemiyeti olayın içerisindedir.

Olayla ilişkisi olanların kimi yakalanmış kimide kaçmaya başarmıştır, kaçanların içerisinde Prens Sebahattin ve Gümülcine mebusu İsmail Hakkı gibi isimler vardır. Enver Bey ile İttihat ve Terakkiye mensup silahşorler kaçanların yakalanması hususunda aktif rol almıştır. Divan-ı Harp kurulmuş içerisinde Salih Paşa’nın bulunduğu 12 kişi mahkeme huzurunda, 11 kişi de gıyaben idama mahküm olmuştur. Bir çok isme hapis ve sürgün cezası verilmiştir. İttihat ve Terakki cemiyetide  mutlak iktidarı tam ve sorumsuz bir şekilde bu olay sonucunda elde etmiştir.

Barış Yüksel

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahmud_%C5%9Eevket_Pa%C5%9Fa

https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%A2b-%C4%B1_%C3%82li_Bask%C4%B1n%C4%B1#K%C3%A2mil_Pa%C5%9Fa_H%C3%BCk%C3%BBmeti_ve_darbeye_giden_s%C3%BCre%C3%A7

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Sava%C5%9Flar%C4%B1

Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa Cilt 2, Remzi Kitabevi, 13. Basım

[/vc_toggle]

Yardım: Lozan, Son 300 Yıllık Türk Tarihinin En Önemli Belgelerinden Biri

0

Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, Gelecek Partisi Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ümit Yardım ile son zamanlarda Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler ve sorunların tarihi köklerine yönelik bir röportaj gerçekleştirdi. Kanal İstanbul’un Montrö’ye etkisi, Ege Denizi’ndeki adaların statüsü ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki olası MEB ilanını kapsayan soruları yanıtlayan Yardım, Ege Denizi’ndeki adalar sorunu ile ilgili ‘son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri’ olarak nitelendirdiği Lozan’ı Yunanistan’ın farklı yorumladığını söyledi.

27 Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel hem de uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Uluslararası Deniz Hukuku sözleşmesine uygundur veya uygun değildir diyenler de var. Sizce bu anlaşma Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?

Yardım: Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğurdu demek asla söz konusu değildir. Öncelikle şunu söylemek istiyorum; denizlerdeki yetki alanlarımızla ilgili Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı bütün anlaşmalar hem bugünümüz içim hem geleceğimiz için çok önemli anlaşmalardır. Çünkü bugün yapılan veya yapılmayan her türlü adım milletimizin geleceğini etkilemektedir. Tabi bu tür konular hukuki meselelerdir. Birtakım sözleşmeler ile ilgilidir, hukuki metinler ile ilgilidir. Bu noktada farklı yorumlayanlar, farklı düşünenler olabilir ancak hiç kimsenin Türkiye-Libya arasındaki deniz yetki sınırlandırması anlaşmasına karşı çıkmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Ve bu anlaşmanın doğru, gerekli ve yerinde bir anlaşma olduğunu düşünüyorum.

Türkiye ile Libya kıta sahanlığı sınırlarını gösteren harita. (AA)

Bugün Türkiye bir yanda Rusya ile diğer yandan ABD ile dostluk ilişkilerini, müttefiklik ilişkilerini yürütmeye çalışıyor. Ancak bu ülkelerin de yer aldığı Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de politika farklılıkları yaşıyor. Sizce Türkiye dış politikada bir çıkmaza mı sürüklendi?

Yardım: Dış politikada ne çok olumlu ne de çok olumsuz bir tablo çizmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil bütün ülkeler dış politikalarını farklı ülkelerle ilişkilerini güçlendirerek sürdürebilir. Çünkü hiçbir ülkenin tek bir ülke ile ilişkilerini kurması diğerlerine gözünü kapaması mümkün değildir, bu şekilde dış politika yürümez. Türkiye’nin farklı aktörlerle ikili ilişkiler içinde olması gayet doğaldır. Ancak şunu söylemem lazım; bugün dış politikada geldiğimiz noktada önemli bir sıkışmışlık olduğunu tespit ediyoruz. Bugünkü tabloda bir takım sıkıntılar var. Örneğin Rusya ile Suriye’de birlikte çalışıyoruz ancak Rusya olan ilişkilerimizde bazı sorunlar var. Keza ABD ile bir takım sorunlar var. Örneğin; Trump ile ilişkiler. Öbür taraftan Joe Biden’in Türkiye’ye hakaretamiz ifadeleri. Buna mukabil ABD senatosunda güçlü ilişkiler içinde olmadığımız görülüyor. Bunların arka planında Türkiye’nin aleyhine güçlü bir yapı olduğu görülüyor. Hala değişik vesileler ile Türkiye’ye karşı saldırılarını sürdürüyorlar. AB ile ilişkilerin çok iyi gittiğini söylemek asla mümkün değil. Neredeyse ilişkilerimiz donmuş durumda. Ortadoğu gerçekten çok karmaşık. Türkiye’nin bütün aktörlerle, uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini güçlendirmesi, ileriye taşıması lazım. İktidarın bu sorunları sağduyu içinde, popülizmden kaçarak ve bu meseleleri iç siyaset malzemesi yapmadan aşması hepimizin geleceği için, Türkiye’nin yüksek menfaatleri bakımından çok önemli.

20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi, Montrö boğazlar sözleşmesi Kanal İstanbul projesi sonucu geçersiz sayılır mı?

Yardım: Kanal İstanbul projesini iç boyutları itibariyle yani; ekolojik, tarımsal, ekonomik boyutları itibariyle değerlendirmek mümkün. Şahsen uluslararası hukuk ve özellikle Montrö Boğazlar Sözleşmesi bakımından ise bir takım sıkıntılar olabileceği kanaatini taşıyorum. Montrö anlaşması gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Anlaşması sonrasındaki en büyük kazanımlarından bir tanesidir. Lozan’da bir takım sorunlar çözülemedi ve bunlardan biri de Boğazlar Sorunu idi. Ancak sonrasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bu sorun çözüldü. Bana sorarsanız Boğazlar üzerindeki hakimiyetimizin son 200 yıla kıyasla en güçlü olduğu nokta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Benim endişem, Kanal İstanbul ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi bağlamında ciddi hukuki bir sıkıntı doğabileceği yönünde. Çünkü Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin Montrö’yü gözden geçirmek için bir takım uluslararası toplantılar, konferanslar düzenleme imkanı var. Bu tür çalışmalara girme imkanları var. Eğer bütün bu çalışmaları zamanında ve gerektiği şekliyle yaptıysak ve bu konuda kendimizi rahat ve emin hissediyorsak bu konuda söyleyebileceğim bir şey yok. Biz bundan memnun oluruz. Ancak bu konuda medyadan, haberlerden duyduğum ilk intibam bu projenin ön hazırlığının pek yapılmadığı yönünde.

Maraş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına rağmen açılmasının önünde hukuki bir engeli var mı? Hukuki bir engel yoksa sizce Maraş açılmalı mı?

Yardım: Türkiye hükümetinin bu konularda attığı adımların doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe yok. Kıbrıs konusu giderek başta Yunanistan ve AB olmak üzere bazı ülkelerin Türkiye üzerindeki baskı aracına dönüşüyor. Türkiye bu sorunların çözülmesi için her türlü inisiyatifi ele aldı. Fakat geldiğimiz noktada Yunanistan’ın ve Rum kesiminin yaklaşımı nedeniyle hiçbir gelişme olmadı. Artık Türkiye bu noktadan itibaren sadece Maraş değil, Kıbrıs konusunda da bütün itibariyle her türlü adımı atmalı. KKTC’nin bağımsızlığı, egemenliğini ve uluslararası düzeydeki konumunu güçlendirecek olan her türlü adımı atmalı. Maraş’ta bu adımlardan birisidir. Türkiye’nin bu tür baskılara dur demesinin vakti çoktan geldi. Aslında hatalardan bir tanesi de 30 yıldır bu yönde radikal ve kalıcı anlamda adımların atılmamış olmasıdır, çekingen davranılmasıdır. Evet, Maraş ile ilgili her türlü girişim yapılmalıdır.

Nisan 2004’te Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren meşhur Annan Planı halk oylamasına sunulmuştu ve Rum kesiminin “Hayır” demesiyle plan gerçekleştirilememişti. Orta ve uzun vadede Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm öngörüyorsunuz? Annan Planı tekrardan gündeme gelebilir mi? Birleşik Kıbrıs Devleti mümkün mü yoksa sadece bir hayal mi?

Yardım: Ben Annan Planı’nın doğru bir süreç olduğu kanaatinde asla değilim. Tarih boyunca Rum tarafının Türk tarafına yaptığı en büyük iyiliklerden bir tanesi bu planın reddi olmuştur. Ben nihai anlamda, kalıcı bir barışın artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığını ve KKTC’nin BM’nin bağımsız bir üyesi olarak yerini almasının bu sorunun nihai çözümü olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü destekleyecek elimizde epeyce malzeme var. 30-40 yıllık yapıcı yaklaşımlarımızın, diyaloglarımızın hiçbir sonuç vermediği ortada. Cenevre’de yapılan çok sayıda görüşme hiçbir noktaya varmadı. Dolayısıyla artık bazı şeyleri daha yüksek sesle uluslararası toplum önünde konuşmanın vakti geldi de geçiyor. Sonuçta, adada 2 farkı toplum, 2 farklı kültür ve 2 farklı yönetim var. İlerde farklı sorunlara yol açabilecek 2 farklı yapıyı birbirine entegre etmeye çalışmanın çok doğru olmadığını düşünüyorum.

Annan Planı’na göre Kıbrıs haritası

Geçtiğimiz hafta Yunanistan Ordusu, Batı Trakya’daki İskeçe bölgesinde Türk köyü Gökçepınar’da silahlı tatbikat yaptı. Bölgedeki Türklerin beyanatlarına göre bölgede daha önce böyle bir olay hiç yaşanmadı. Yunan Ordusunun bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte 1974 ve öncesinde Kıbrıs’ta olduğu gibi Batı Trakya’da da katliam ve soykırımlar söz konusu olabilir mi?

Yardım: Böyle bir şeyin, bir baskının olmamasını umuyoruz. Bırakın soykırımı veya katliamı Batı Trakya’daki Türk azınlığa yönelik en küçük bir harekete, en ufak bir baskıya hiç birimizin razı gelmeyeceği konusunda en ufak bir şüphe yok. Çünkü oradaki azınlığımız uluslararası belgelerce koruma altında olan, hem Türk ve Müslüman kimliğine hem de bağlı oldukları devlete karşı saygılı olan insanlar. Doğan Bey öncelikle bu olayı çok net bir şekilde kınıyorum. Yunanistan bunu sadece bugün değil her zaman yapıyor. Türkiye ile ilişkilerinde bir takım sorunlar çıktığı zaman bu konudaki bütün baskılarını ya KKTC üzerinde ya da Batı Trakya’daki Türk azınlık üzerinde yoğunlaştırıyor veya AB üzerinden Türkiye’ye yönlendiriyor. Bu asla kabul edilemez. Yunanistan AB’ye üye bir ülke. Bugüne kadarki bütün söylemlerinde Yunan demokrasi anlayışının bugünkü demokrasi anlayışın temeli olduğunu söylüyor. Ben bu argümana katılmıyorum. Bugünkü Yunanistan o eski Yunanistan değildir. Bununla beraber bu argümanın yanında bu tür siyasi yaklaşımlar komik kaçıyor. Doğu Akdeniz ve Ege sorunları sürerken Gökçepınar’a Yunan ordusunun adeta baskın yapar gibi tatbikatlar yapmalarının azınlığı korkutmaya çalışmaktan başka hiçbir anlamı yoktur. Bu insan haklarına da azınlık hukukuna da aykırıdır. Medeni devletlere de asla yakışmaz. Şunu da açıkça söylemek istiyorum, Batı Trakya Türk azınlığı bu tür yaklaşımlara asla pabuç bırakmaz.

Geçtiğimiz Salı Günü bir röportajında Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir. Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyecek.“ dedi. Türkiye’nin MEB ilanında geç kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ilanı Mavi Vatan’ı hukuki olarak korumak, güvence altına almak için yeterli midir?

Yardım: Mavi Vatan konusunda özellikle son 20 yılda bazı noktalarda geç kaldığımız konusunda şüphe yok. Çünkü; Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin bir takım ülkelerle yaptığı anlaşmalar bizden çok daha önce. Maalesef Türkiye’nin bu konuda geciktiğini kabul etmek lazım. Ancak ben değişik vesilerlerle söylüyorum ki bugünde tekrar etmiş olayım; Mavi Vatan’da, denizler üzerindeki egemenliğimizin, hak ve hukukumuzun korunması konusunda çok ciddi bir bilinçlenme var. Öte yandan Sayın Tümamiral’in söylediği önerilerin ben hükümetin bilgisi dahilinde olduğunu düşünüyorum. Ancak neden bugüne kadar bir adım atmadıkları konusunda bir bilgim yok. Yani, bunu değerlendirdiler, çalıştılar ve bizim bilmediğimiz ki biz olaya dıştan bakıyoruz, bunun sonucunda gerekli görmediler mi onu bilmiyorum. Sayın Tümamiral’in önerisini önemli buluyorum. Bununla beraber nihai kararın hükümetin elinde olduğu konusunda şüphe yok.

Adalar Denizi’nde egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddiası sorunu başta olmak üzere 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması’na zıt bir şekilde Yunanistan’ın silahlandırdığı, asker bulundurduğu hem deniz hem hava üssü kurduğu adalar sorunu var. Öbür taraftan 12 mil karasuları sınırı tartışması ve 10 mil hava sahası sorunu var. Türkiye bu sorunlara karşı nasıl bir yol izlemeli? Adalar Denizi’nde Mavi Vatan sınırları nasıl korunabilir?

Yardım: Ege bölgesi, Ege’deki adalar konusu ve buna bağlı bir takım sorunlar bugünkü dünyanın en önemli, en zor, en hassas ve bir an önce çözülmesi gereken sorunları. Doğu Akdeniz’den bile daha karışık. Ege Denizi’nde en azından 6-7 tane sorun var ve bunların her biri bütün ülkelerin başını ağrıtabilecek sorunlar. Çözülmediği takdirde de ilerde çok ciddi sorunlara sebep olacak önemli sorunlar. Bence yapılması gereken ilk adımlardan bir tanesi Lozan anlaşmasını çok net şekilde değerlendirmek. Çünkü Yunanistan tarafı Lozan’ı farklı okuyor olabilir. Önce oradan bir çıkış yapmak lazım. Bu vesileyle söyleyeyim ben Lozan anlaşmasını son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri olarak görüyorum. Üzerinde özellikle siyasi olarak tartışmamak lazım. Çünkü; yanlış ve ağır olur. Ege sorunları Lozan’dan önce 1910’lardan başlıyor. Lozan’dan sonra 1947’deki Paris anlaşması ki çok kritik bir anlaşmadır. Orada da İtalya’nın elindeki adalar Yunanistan’a devredildi. Bugüne geldiğimizde Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuna taraf olmaması, AB’ye üye olmaması ve Yunanistan’ın hem sözleşmeye taraf olması hem AB’nin gücünü arkasına alması bu sorunları günümüze çözümsüz hale getirdi. Bunların eninde sonunda çözülmesi lazım. Bugünkü gerginlikler üzerinden hukuki bir çözüm çıkmaz. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerin normalleştirildiği bir dönemde bütün bu meseleleri ele alıp çözüme bağlamaları gerekiyor.

Fırat Kalkanı Harekatı ve Harita Çizelgesi

24 Ağustos 2016’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle başlattığı ve El Bab’ın terör örgütü IŞİD’den alınmasının ardından sonra eren Fırat Kalkanı Harekatı‘yla 2 bin kilometrekareden fazla alan ÖSO kontrolüne geçti. Bu bölgelerin eski haline getirilmesi için yardımda bulunan Türkiye, bu topraklarda Suriyeli Polis Gücü’nü kurmakla birlikte ticaretinde geliştirilmesine de destek verdi.

Aşağıda da harekatın ilk gününden itibaren sürekli güncellediğimiz haritalar yer alıyor. 2 bin kilometrekare alandan fazla bir bölgede kontrol sağlandığı bölgede binlerce IŞİD ve YPG’li terörist öldürüldü. Üzerinden tam üç yıl geçen Fırat Kalkanı Harekatı‘nın zaman çizelgesi şöyle:

Fırat Kalkanı Harekatı ile ne değişti?

  • 15 Temmuz darbe girişiminden 40 gün sonra 24 Ağustos 2016 başlayan harekat 29 Mart 2017’de sona erdi.
  • Operasyonun ilk gününde Cerablus ilçesi, 23 Şubat 2017’de ise El Bab ilçesi IŞİD’den kurtarıldı.
  • 2 bin 55 kilometrekare alana yayılmış yerleşimler 217 günde terörden arındırıldı.
  • Şu anda bölgede yaklaşık 2 milyon Suriyeli yaşıyor ve Türk güvenlik güçlerinin eğitimleri binlerce yerel polis göreve başladı.

[irp posts=”18235″ name=”Fırat Kalkanı Harekatı Suriye’ye Neler Kazandırdı?”]

Fırat Kalkanı Harekatı Harita Arşivi ve Bilgiler [TIMELINE]

29 Mart 2017: Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği, bundan sonra gerçekleşecek olan operasyonların başka bir isimle yapılacağı açıklandı.

[irp posts=”9242″ name=”Fırat Kalkanı Harekatı: İlk Gün ve Son Gün”]

8 Mart 2017: Rejim güçleri 2 yıl aradan sonra ilk kez Fırat Nehri’ne ulaştı. Rejimin DAEŞ’e karşı ilerleyişi hızlı bir şekilde devam ederken, TSK/ÖSO cephesinde şimdilik herhangi bir hareketlilik söz konusu değil.

6 Mart 2017: Menbic askeri Konseyi Menbiç’in batısındaki 6 köyü Suriye ordusuna verdiklerini söyledi. Bu açıklamalar ve ABD Özel Kuvvetleri’nin lokasyon bilgilerine göre Menbiç çevresinde yaklaşık son durum.

@Leventkemal

2 Mart 2017: Son 4 günde Menbiç’in batısındaki 6 köy YPG’den alındı. YPG Menbiç’in batısında kontrol ettiği bölgeleri rejime bıraktı.

28 Şubat 2017: Muhalifler Menbiç’in batısındaki 2 köyü YPG’den aldı.

27 Şubat 2017: ABD karşıtı(!) Rusya emrindeki rejim güçleri ile ABD’nin kara ordusu olarak görev yapan YPG’nin toprakları El Bab güneyinde birleşti.

26 Şubat 2017: Rejim güçleri El Bab’ın güneyindeki Tarif’i ele geçirdi. Rejim güçleri ile YPG’nin topraklarının birleşmesine yaklaşık 11 KM kaldı.

23 Şubat 2017: El Bab, Kabasin ve Baza’da tamamen kontrol sağlandı.

* El Bab’ın ardından az önce Kabasin ve Baza’da alınarak Menbiç dışındaki Fırat Kalkanı Harekatı sınırlarına ulaşıldı.

IŞİD’in tüm savunma hatlarının TSK ve ÖSO güçleri tarafından kırılmasının ardından, ilçenin doğu mahallerinde kalan teröristler ilçeden kaçtı/çekildi.

Havar-Kilis Operasyon Odası’nın yayınladığı resmi harita:

Alternatif haritalar:

Alternatif harita:

23 Şubat 2017 | El Bab’ta kontrol sağlandı

El Bab alınmadan önce – Sabah saatlerindeki son durum haritası…

23 Şubat 2017 El Bab son durum haritası

22 Şubat 2017: TSK ve ÖSO El Bab içerisinde büyük ilerleme kaydetti.

Suriye Gündemi

20 Şubat 2017: Muhalifler El Bab’da şehir içinde ilerlemeye başladı.


19 Şubat 2017:  180. Gününde Fırat Kalkanı Operasyonu’nda El Bab’da kayda değer bir ilerleme kaydedilmezken, Baza kuzey ve güney yönünden çembere alınmaya başlandı. TSK muhtemelen El Bab, Kabasin ve Baza arasındaki bağlantıyı kesmeyi deneyecek.

18 Şubat 2017: Muhaliflerin strateji gereği çekildiği&IŞID’in ele geçirdiği alanlar ve Bab çevresinde oluşan yeni harita… (Haritada tarih 14 Șubat görünse de an itibariyle bir değişim yok)

14 Şubat 2017: Tadif kavşağından strateji gereği&IŞİD saldırısıyla muhaliflerin çekildiği ifade ediliyor.

13 Şubat 2017:

12 Şubat 2017:

11 Şubat 2017: Tadif kavşağı başta olmak üzere El Bab’ın batısında birçok nokta IŞİD’den alındı. “Esad rejimine bağlı güçler ile Türkiye destekli muhalifler çatışacak mı? El Bab’a rejim güçleri girecek mi?” soruları hakkında Rusya Savunma Bakanlığı açıklama yaptı: “Tadif’teki ilerlemenin sonucunda Suriye ordusu, Türkiye ile üzerinde mutabık kalınan ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) bulunduğu geçici sınır çizgisine ilerledi.”

11 Şubat 2017 – El Bab Haritası (Tadif, Baza ve Kabasin)

10 Şubat 2017:

@archicivilians

El Bab’daki şehir savaşı (ayrıntılı harita)

9 Şubat 2017: El Bab çevresinde muhalifler mevzilerini koruduğu, Baza ve Kabasin’de de çatışmaların sürdüğü belirtiliyor. Rusya, Suriye’de askerlerimizin olduğu binayı bombaladı. 3 asker şehit olurken, 1’i ağır 11 askerimiz de yaralandı. Putin taziye için aradı.

Ayrıca rejim güçleri ile muhalifler ilk kez karșı karşıya geldi.

8 Şubat 2017:  Muhalifler resmi haritayı yayınladı. El Bab içerisinde Akil tepesi, hastane, Menbiç yolu ile kuzeydeki Bab sillolarının ele geçirildiği ve Baza’nın kontrolünün tamamen sağlandığı kesinleşti.

Büyük El Bab operasyonu Akil tepesi bölgesinden başladı. Daha önce 16 askerimizi şehit verdiğimiz Akil tepesi muhaliflerce ele geçirildi ve böylece şehir savaşı başlamış oldu.

El Bab şehir savaşını takip etmek için tıklayın.

El Bab’daki stratejik bölge Akil Tepesi ele geçirildi. | 8 Şubat 2017

7 Şubat 2017: Baza’da muhalifler su kanalları ve IŞİD’in olası savunma hattının imhası için beldenin belli bir kısmından çekildi. Rejim de Maz’oulah’ı ele geçirdi. Böyle giderse bir veya iki gün içinde rejim ile muhalifler IŞİD’i kuşatmaya alacak.

Rejim Maz’oulah’ı da ele geçirdi. – 7 Şubat 2017

 

6 Şubat 2017: Muhalifler Baza merkezden fotoğraf paylaştı. Belde de denetimin sağlandığı belirtililiyor. [18.54]

5 Şubat 2017: Baza’nın batısının IŞİD’in elinde olduğu, doğusunun da muhaliflerin elinde olduğu iddia ediliyor. Kesin olan ise Baza’da hâlâ çatışmalar sürüyor. Rejim de Bab”ın güneyinde bir köyü daha ele geçirdi. [22.42] Son durum haritası ise şöyle;

Mavi: Ele geçirilen bölge – Turuncu: Çatışmaların sürdüğü alanlar

Muhalifler IŞID kontrolündeki Baza’ya tekrar büyük bir operasyon düzenledi. Kesin olmamakla birlikte beldenin tekrar ele geçirildiği belirtiliyor. [18.02]

Muhalifler 5 saatin ardından(IȘİD’in yoğun saldırısı sonucu) Baza’yı kaybetti. [00.30]

4 Şubat 2017: Rejim Aran’ı ele geçirirken, Türkiye destekli muhalifler ise El Bab’ın doğusundaki stratejik belde Baza’yı kontrol altına aldı. Bu belde elde tutulursa Kabasin’in kuşatması başlayacak ve kısa sürede Kabasin alınacaktır. Ek olarak muhalifler 37 IŞİD’linin öldürüldüğünü bir bombalı aracında imha edildiğini duyurdu.

(El Bab’ın çevresindeki en önemli üç belde ise Kabasin, Baza ve güneydeki Tadef.)

4 Şubat 2017 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

Muhaliflerin yayınladığı (alternatif) harita:

4 Şubat 2017 (18:30) Fırat Kalkanı Harekatı güncel son durum haritası – Baza alındı

2 Şubat 2017: Rejim güçleri El Bab’ın güneyindeki operasyonlarında toplam 250 KM2’lik alanı IȘID’den aldı. Muhaliflerde Bab’ın doğusunda Baza’nın güney doğusunda dört köyü ele geçirdi.

Doğu Halep ve El Bab çevrinde rejim güçlerinin ele geçirdiği alan (pembe)

1 Şubat 2017 – (23.42): Muhaliflerin yayınladığı en güncel haritaya göre; Türkiye destekli muhalifler, bugün El Bab’ın batısındaki ana yol üzerinde bulunan 3 köyü ele geçirdi. [Çizgili alan]

Rejim güçleri, El Bab’ın güneyinde biri önemli üç yerleșim yerini ele geçirdi. Toplamda 25’ten fazla köy rejim tarafından IŞİD’den alındı. Son 3 günde iki köy ve iki stratejik tepe muhaliflerce ele geçirildi.

1 Şubat 2017 El Bab çevresi

Bölgeye detaylı bakarsak: Rejim güçlerinin El Bab’a 7 KM uzaklıkta olduğu görülürken, pembe renkteki bölgelerin rejim ve YPG’nin ortak kontrol ettiği bölgeler olarak ifade ediliyor. Mavi renk , bugün muhaliflerin ele geçirdiği bölge. Mor, çatışma bölgeleri.

28 Ocak 2017: 

27 Ocak 2017: El Bab’ın doğusunda iki köy ÖSO güçleri tarafından kontrol altına alındı.

26 Ocak 2017: Fırat Kalkanı Harekatı’nda elde edilen topraklarla ilk kez karşı karşıya gelen rejim güçleri, El Bab’ın güneyinde ilerleyişini sürdürüyor.

25 Ocak 2017: Muhalif güçler, Selfaniye’de kontrol sağlanarak Kabasin‘in kuşatmaya alındığını kesin olarak açıkladı. Bölgedeki hava saldırıları, Türkiye’nin kurduğu askeri üsler ve çatışma bölgelerini gösteren en iyi harita şöyle:

25 Ocak 2017 | Fırat Kalkanı Harekatı harita

Bölgeye yakın bakış: Kabasin kuşatmaya alındı. (Siyah bölgeler IŞİD)

Kabasin kuşatmaya alındı

24 Ocak 2017: Rejim güçlerinin El Bab güneyinde ilerleyişi sürüyor.

Kaynak: SuriyeGundemi

22 Ocak 2017: Selfaniye köyünün ele geçirilerek Kabasin’in kuşatma altına alındığı kesinleşti. Resim güçlerinin de El Bab güneyinde ilerlediği ve bazı köyleri ele geçirdiği bildirildi.

El Bab operasyonu: Kabasin, Baza, Selfaniye, Tadif bölgesi son durum haritası

Alternatif haritalar (22 Ocak 2017):

Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası | 22 Ocak 2017 (Alternatif harita)
Fırat Kalkanı Haritası | 22 Ocak 2017

21 Ocak 2017: Muhalif kaynaklar Türkiye destekli muhaliflerin Selfaniye ve Kabr El Mukr’yi ele geçirerek Kabasin‘i kuşatma altına aldığı iddia ediliyor. Kesin olmamakla birlikte son durum haritası aşağıdaki gibi. En yakın zamanda haritayı kesin kaynaklarla güncelleyeceğiz.

Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası | 21 Ocak 2017 | Harita: @v4st0

20 Ocak 2017: Türkiye destekli muhaliflerin taarruzuna karşı IŞİD’in düzenlediği bombalı saldırısında 5 askerimiz şehit oldu, 9 askerimiz yaralandı.

El Bab haritası | 20 Ocak 2017

10 Ocak 2017: Türkiye destekli muhalifler 11 günde sadece bir köyü ele geçirdi.

10 Ocak 2017 El Bab Haritası

09 Ocak 2017: Türkiye destekli muhalifler El Bab’ın doğusunda Selfaniye ve Baza yönünde  ‘kademeli olarak’ ilerleyişini sürdürüyor.

9 Ocak 2017 El Bab çevresi | Fırat Kalkanı haritası

[El Bab Haritası Alternatif Harita]

31 Aralık 2016: El Bab çevresinde yoğun çatışmalar sonucu Daghelbash köyü ÖSO güçlerinin kontrolüne geçti. (Harita güncellenecektir…)

24 Aralık 2016: Türkiye destekli muhalifler El Bab şehrinin en stratejik bölgesi olan Akil Dağı ve Halep-El Bab yoluyla birlikte bazı bölgelerde kontrolü sağladı. (Ok ile gösterilen alan Akil dağı)

*Güncellendi! Akil tepesi ve batısındaki IŞİD yığınağı olarak kullanılan hastane TSK tarafından ele geçirildi. – (Yeşil çizgili bölge)

El Bab Haritası
El Bab haritası (21 Aralık 2016)

19 Aralık 2016:

19 Aralık 2016 Fırat Kalkanı haritası

El Bab çevresi yakın harita:

El Bab Haritası (19 Aralık 2016)

17 Aralık 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri, El Bab’ın doğusundaki Kabr El Mukri’yi IŞİD’den aldı.

El Bab çevresinde son durum (17 Aralık 2016)
17 Aralık 2016 Fırat Kalkanı haritası

12 Aralık 2016:

11 Aralık 2016: El Bab-Menbiç yolu doğu ve batı olmak üzere tamamen ÖSO kontrolüne geçerken, Türkiye destekli muhalif güçler El Bab’ı kuşatmaya almak için ilerlemesini sürdürüyor. Muhaliflerin El Bab’ın güneyinde daha da ilerlediği söylense de en sağlıklı harita bu:

El Bab haritası (11 Aralık 2016)

10 Aralık 2016: El Bab’ın batısında bazı yerleşim bölgelerini ele geçiren Türkiye destekli muhalifler El Bab sınırları içerisine resmi olarak giriş yaptı. El Bab’ın kuzeydoğusundaki önemli bölgelerden Kabasin halen IŞİD’in elinde bulunurken, Menbiç-El Bab yolunun ÖSO kontrolüne geçmesi Türk medyasında gösterildiği gibi yeni bir gelişme değildir. Bu yolun belli bir bölümü yaklaşık 10-15 gündür ÖSO güçlerinin kontrolünde bulunmaktadır.

El Bab şehir çevresindeki son durum:

8 Aralık 2016: Haritada herhangi bir değişim yok. Aşağıdaki 29 Kasım 2016 haritasıyla aynı durum söz konusu.

29 Kasım 2016: Rejim güçleri YPG ile birlikte El Bab doğusunda ilerlerken, Türkiye destekli muhalifler Kabasin’i kuşatma aşamasında olduğu görülmektedir.

29 Ksaım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası
29 Ksaım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası

25 Kasım 2016: Muhalifler, Menbiç’in batısında El Bab yönünde YPG’nin elinden bazı köyleri ele geçirdi. Rejim güçleri ve YPG Afrin’in batısında El Bab yönünde ilerleyerek IŞİD’in elinden 5 köyü aldı. (Mavi çizgili alanlar:Tartışmalı alanlar)

25 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası
25 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

22 Kasım 2016: Bir hafta boyunca Kabasin IŞİD ile Türkiye destekli muhalifler arasında el değiştirdi. Muhalifler Kabasin gibi bu sefer de YPG’den Şeyh Nasir’i ele geçirip tekrar elinden kaybetti. Şuan (16:20) Kabasin Muhaliflerde, Şeyh Nasir ise YPG’de.

22 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
22 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

15 Kasım 2016 – (22.01): Türkiye destekli muhalifler, El Bab öncesi en büyük 2 yerleşim yerinden biri olan Kabasin‘i alarak çok önemli ve güçlü bir konum elde etti.

15kasim-firat-kalkani

El Bab çevresi:

15 Kasım 2016: TSK 84 gündür süren Fırat Kalkanı Harekatı boyunca ikinci kez harita yayınladı.

Fırat Kalkanı Harekatı

13 Kasım 2016 – (21.55): Sabah saatlerinde hızla başlayan harekat sonucunda El Bab kuzeyindeki köylerin neredeyse tamamı ÖSO tarafından alındı. El Bab’ın kuzeydoğusunda bulunan Kabasin‘e öğle saatlerinde 6 KM mesafede bulunan muhalifler, 21.55 itibariyle 1 KM mesafede. Burası alındıktan sonra El Bab’a yönelme olacağı düşünülüyor. Türk tank ve uçaklarının şehri bombaladığı ve muhaliflerin El Bab‘a 2 KM mesafede yığınak yaptığı bildiriliyor.

13 Kasım 2016 - (20:44) - Fırat Kalkanı Harekatı
13 Kasım 2016 – (20:44) – Fırat Kalkanı Harekatı

13 Kasım 2016 – (01.09): Türkiye destekli ÖSO güçleri hızlı bir operasyonla Menbiç’in kuzeyindeki tüm IŞİD köylerini ele geçirdi. Son durumda Menbiç’in kuzeyinde YPG ile ÖSO sınırı oluşmuş oldu.

13 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
13 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

9 Kasım ile 12 Kasım arasında ÖSO güçlerinin yaklaşık olarak ele geçirdiği bölgeler:

9-12-kasim-firat-kalkani

9 Kasım 2016: Dün gerçekleşen operasyon sonrasında 6 köy ÖSO güçleri tarafından IŞİD’den alındı.

9 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası
9 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

5 Kasım 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri IŞİD’in ani saldırısında 10’dan fazla köyü kaybetti. Daha sonra 2 gün için bu köylerin hepsini geri aldı. YPG ise (sarı ok yönünde) bazı köyleri ele geçirdi. (Haritada mor alan: Esad rejimi ile YPG güçlerinin ortak kontrolünde olduğu bölge)

5kasim-firat-kalkani-haritasi

30 Ekim 2016: Son üç günde ÖSO güçlerinin ilerlemesi gerçekleşmedi. TSK savaş uçakları ve obüs atışlarıyla YPG ve IŞİD hedeflerini vurdu. Bu harekatta ilerlemenin devam edeceğini ve ÖSO güçlerine alan açıldığını gösteriyor. Son üç günde haritadaki kırmızı çizgili alanı IŞİD’in elinden alan YPG ve rejim güçleri bu bölgeyi kontrol ediyor. Bu bölgeyi kontrol eden güç netleştiği an burada güncelleme yapacağız.

30 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası ve son durum
30 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası ve son durum

27 Ekim 2016: Haritada kırmızı noktanın olduğu köyü YPG’den alan ÖSO güçlerine Esad rejimi hava saldırısı düzenledi. Buradan çekilen ÖSO güçlerinden sonra köyü tekrar ele geçiren YPG güçlerinin bu bölgede hakimiyeti sürüyor. ÖSO güçleri ilerleyişini burada durdurdu ve (Mare’nin güneyinde ok yönünde)IŞİD kontrolündeki bölgelere harekatı sürüyor. Burada üç köyü alan ÖSO güçleri El Bab’a yaklaşık 8 KM mesafede bulunuyor.

27 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
27 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

25 Ekim 2016: YPG ile ÖSO arasında yaşanan çatışmalarda YPG güçlerinin üstünlüğünün hakim olduğu, şuan için çatışmadan çok karşılıklı savunma hatlarının oluştuğu söylenebilir. (çizgili alan) Türkiye destekli ÖSO güçleri IŞİD’e ait(ok yönünde) 4’ten fazla köyü ele geçirdi.

25-ekim-fiat-kalkani

22 Ekim 2016: YPG’nin Tel Rıfat’ın doğusundaki ilerlemesini durdurmak için Türk savaş uçakları PYD/YPG mevzilerini vuruyor. Ayrıca bugün Tel Rıfat’a müdahalede bulunmak için Türk tankları Mare’ye konuşlandı. Çatışmalar IŞİD’den çok YPG ile ÖSO arasında gerçekleşiyor.

22 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası
22 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası

19 Ekim 2016: ÖSO, YPG’ye geçtiğimiz Şubat ayında Rus hava desteğiyle ele geçirdiği Tel Rıfat’ı boşaltmasını istedi. YPG ise Tel Rıfat’ın doğusundan IŞİD’e ait köyleri ele geçirmek için operasyona başladı.

19 Ekim 2016 - Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
19 Ekim 2016 – Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

18 Ekim 2016: ÖSO güçleri Dabık ve çevresini ele geçirdikten sonra Mare’nin güneydoğusunda birçok köyü ele geçirdi. Bugünde PKK’nın Suriye kolu YPG’nin kontrolündeki bölgelere sınır olan IŞİD’in kontrolündeki Tel Malid ve Seyyid Ali köylerini(kırmızı çember) ele geçirdi.

18 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası
18 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası

16 Ekim 2016: ÖSO güçleri IŞİD’in kutsal kenti olarak bilinen Dabık ve çevresindeki köylerİ IŞİD’den aldı. Mare-Aktarin hattı birleşti. Dabık’ın IŞİD’den alınmasıyla ara bölgeler kapandı ve sınır hattının güvenliği tam cephe ile sağlanmış oldu. Yerel kaynakların yorumlarına göre IŞİD’den alınan bölgelerin güçlü savunması yapılarak ilerleme sağlanması gerekiyor.

16 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
16 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

15 Ekim 2016: ÖSO güçleri IŞİD’in kutsal kenti olarak bilinen Dabık‘a operasyon başlattı. Dabık’ın kuşatılma yönünde 2 köy IŞİD’den alındı.

15ekim-firat-kalkani

10 Ekim 2016: ÖSO güçleri (ok yönünde) 9 köyü IŞİD’in elinden aldı. Savur sınırında olan ÖSO güçlerinin ilk hedefi Savur, daha sonra da Dabık olacağı düşünülüyor.

10 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
10 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

9 Ekim 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri Aktarin-Mare hattını kıskaca aldı. Dabık-Savur ara bölgesi(çizgili alan) ÖSO tarafından askeri bölge ilan edildi. ÖSO 3 köyü(ok yönündeki) ele geçirdi.

9 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
9 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

5 Ekim 2016: ÖSO güçlerinin Dabık’ı IŞİD’in elinden alıp, Sawran bölgesini kuşatmaya alacağı düşünülüyor. (Ok işaretleri hizasında stratejik Türkmen Barih’in güneyindeki Aziziyeh köyü ele geçirildi)

5 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
5 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

4 Ekim 2016 Bölgenin Ayrıntılı Haritası [HD]

3 Ekim 2016: Şu ana kadar 111 yerleşim yeri IŞİD’in elinden geri alındı. Gün içerisinde ÖSO içerisindeki Sultan Murat Tümeni Komutanı Ahmet Osman, 48 saat içinde Dabık’a girmeyi planladıklarını söyledi. Dabık IŞİD için çok önemli bir yer. Buranın ismiyle örgütün yayınladığı bir dergi de var ve örgüt üyelerine göre burada büyük bir savaş olacağını ve bu savaşın Müslümanlar için belirleyici olacağını öne sürüyor.

3 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
3 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

30 Eylül 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri ok işaretlerinin olduğu bölgede bazı köyleri ele geçirdi. Mavi çizgili alan ise muhalifler tarafından askeri bölge ilan edildi.

30 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Haritası
30 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Haritası

28 Eylül 2016: ÖSO’nun ilerleyişi Çobanbey’in güneyinde devam ediyor. (Mavi çizgi yuvarlar içerisine alınan bölgede bazı köyler ÖSO kontrolüne geçti.)

28 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası (01:42)
28 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası (01:42)

26 Eylül 2016: IŞİD ile ÖSO arasında sürekli el değiştiren köyler sonrasında sınırdaki son durum.. (Kırmızı çizgili alan IŞİD’in savunma yoğunluğunun olduğu bölgeler..)

26 Eylül 2016 / Azez-Çobanbey-Cerablus haritası
26 Eylül 2016 / Azez-Çobanbey-Cerablus haritası

ÖSO güçleri IŞİD’e karşı kaybettiği bölgeleri yeniden ele geçirmeye devam ediyor. Yukarıdaki alan üzerine yakın bakarsak; (Mavi alan: IŞİD’in elinden alınıp da geri kaybedilen bölgeler)

Çobanbey'de IŞİD-ÖSO çatışması
Çobanbey’de IŞİD-ÖSO çatışması

ABD Disiplinsiz ve tecrübesiz olduğu söylenen bazı ÖSO güçleri IŞİD’e karşı kazandığı bir çok köyü kaybetti.

Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD'in ele geçirdiği köyler..
Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD’in ele geçirdiği köyler..

22 Eylül 2016:

(14:50) IŞİD ÖSO’nun elinden 6 köyü ele geçirdi. ABD özel kuvvetlerinin Çobanbey’e gelip muhalif gruplar tarafından kovulması ve operasyona dahil olmasından sonra ”Al-Ver” döneminin başladığı iddia ediliyor. Sürekli çatışmalar yaşandığı için haritalar da sürekli değişim gösterebiliyor. Çobanbey haritası / Yaklaşık son durum..

22 Eylül 2016 - Azez-Çobanbey-Cerablus hattı
22 Eylül 2016 – Azez-Çobanbey-Cerablus hattı

20 Eylül 2016:

ÖSO’nun yayınladığı haritaya göre sınırda son durum haritası şöyle(mavi alan gün içerisinde IŞİD’in elinden alınan 2 yeni köy):

20eylul-cerablus

IŞİD bugün Çobanbey(Rai)’nin güneydoğusundan kuzeye doğru saldırı düzenledi ve 7 köyü ÖSO’nun elinden geri aldı. ÖSO’nun karşı saldırısıyla köyler geri alındı. IŞİD’in saldırısı sonrası harita şöyle olmuştu:

IŞİD saldırısı sonrası Çobanbey-Cerablus haritası
IŞİD saldırısı sonrası Çobanbey-Cerablus haritası

19 Eylül 2016:

Kadriş ve Sandıra köyü IŞİD’den temizlendi. (Kırmızı iki nokta)

19 Eylül 2016 Azez-Cerablus-El Bab Haritası
19 Eylül 2016 Azez-Cerablus-El Bab Haritası

18 Eylül 2016:

Küçük çaplı çatışmaların sürdüğü bölgede alev ikonunun olduğu bölgedeki IŞİD mevzileri Türk uçakları tarafından bombalandı. Yerel kaynakların Fırat Kalkanı operasyonu ile ilgili genel ön görüsü ise şöyle; çizgili olarak gösterilen bölge ile IŞİD’in kontrolündeki 30’a yakın yerleşim yeri kuşatmaya alınacak ve daha sonra bu bölge IŞİD’den kurtarıldıktan sonra El Bab operasyonu fiilen başlayacak. (Dieğr ön görüsü ise; bir yandan Azez’in doğusundan, diğer yandan da Çobanbey’in batısından aynı anda IŞİD’e karşı operasyon başlayacak.)

18 Eylül 2016 - El Bab Haritası ve operasyonun gidişatı
18 Eylül 2016 – El Bab Haritası ve operasyonun gidişatı

15 Eylül 2016:

15 Eylül 2016 Azez-Cerablus Hattı / ÖSO İlerleyişi
15 Eylül 2016 Azez-Cerablus Hattı / ÖSO İlerleyişi

11 Eylül 2016:

11eylul-cerablus

7 Eylül 2016:

  • Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda 4 köye (Vukuf, Sadvi, El Eyyubiyah ve Şandi) ilave olarak Sinekli ve Abubiyat köyleri de ele geçirildi.
7 Eylül 2016 Cerablus Haritası
7 Eylül 2016 Cerablus Haritası

6 Eylül 2016:

  • Haritada Rai (Çobanbey)’in güneyi ve batısındaki mor çizgiler çatışmaların yaşandığı bölgeleri göstermektedir.

6-eylul-cerablus-haritasi

5 Eylül 2016:

  • Bugün TSK açıklamasında; ÖSO tarafından gerçekleştirilen operasyon sonucunda Karabah Mamal, Haydar Başa, Al Humayrah, Umm Et Tadaya, Al Masannah, Cub El Dam ve El Mustafa El Kabir köyleri ele geçirildi.
5 Eylül 2016 Cerablus Operasyonu Haritası
5 Eylül 2016 Cerablus Operasyonu Haritası

4 Eylül 2016:

  • (23:07) – Türkiye sınırındaki IŞİD kontrolü an itibariyle ortadan kalktı. Türkiye-Suriye sınırındaki IŞİD kontrolündeki bölge temizlendi. Böylece Azez-Cerablus hattı birleşmiş oldu. Tabi ki haritada da göreceğiniz gibi sınırda birer köy IŞİD’den alınarak bu başarı sağlandı. Ancak tamamen sınırında IŞİD’den temizlenmesi için daha bir çok köy yer alıyor.

Azez-Cerablus Haritası (4 Eylül 2016)

Yüksek Çözünürlüklü Azez-Cerablus Köylerinin Haritası (12 MB)

  • (14:37) – TSK Cerablus operasyonunun ikinci evresi için Çobanbey tarafından Suriye’ye tank ve zırhlılarıyla giriş yaptı. El Rai’inin doğusu ve güneyinde bazı köyleri ele geçirdi. Cerablus’un batısında ilerleyişini sürdüren TSK öncülüğündeki ÖSO güçlerinin Türkiye sınırını IŞID’e kapatmasına 10-12 KM kaldı.
(14:37) 4 Eylül 2016 - Cerablus Haritası
4 Eylül 2016 – Cerablus Haritası

30 Ağustos 2016:

  • 16:50 itibariyle Cerablus, Rai ve Menbiç bölgesinde bir değişiklik yok. Aşağıdaki haritada hangi gün nerenin ÖSO tarafından ele geçirildiği yazıyor.
Cerablus, Rai ve Menbiç Bölgesinde Son Durum | 30.08.2016
Cerablus, Rai ve Menbiç Bölgesinde Son Durum | 30.08.2016

29 Ağustos 2016:

  • Türkiye’nin desteklediği ÖSO güçleri SDG/YPG’nin elinden 4 köyü (Tukhar Kabir, Halwanji, Muhsinli ve Arap Hasan Saghir) ele geçirdi.
29 Ağustos 2016 Cerablus Haritası
29 Ağustos 2016 Cerablus Haritası

Operasyonun başladığı 24 Ağustos’tan bugüne (29 Ağustos’a) ÖSO’nun ilerleyişi (GIF):

  • 33 köy IŞİD ve YPG’den alındı.
Cerablus Haritası (24-29 Ağustos 2016)
Cerablus Haritası (24-29 Ağustos 2016)

Cerablus son durum haritası (28 Ağustos 2016):

Cerablus Son Durum Haritası | 28 Ağustos 2016
Cerablus Son Durum Haritası | 28.08.2016

Cerablus çevresinin haritası:

28 Ağustos itibariyle Cerablus çevresi
28 Ağustos itibariyle Cerablus çevresi | suriyegundemi.com

Yaklaşık 3 bin militanın katıldığı operasyona İdlip, Halep ve Azez’den bin beş yüz savaşçı desteğe gelmişti. Cerablus operasyonuna katılan örgütler arasında Feylak’uş Şam, ÖSO 13. Birlik, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO’ya bağlı “özel birlik” sayılan Hamza Tugayı, Nureddin Zengi Tugayı ve Rahman Kolorduları yer alıyor.

Cerablus Savaşı’nda Taraflar:

Türkiye’nin desteklediği örgütler; turkiye-destekledigi-orgutler Suriye Demokratik Güçleri’nin Cerablus’u almak için kurduğu PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin de içerisinde yer aldığı

Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD'in ele geçirdiği köyler..
Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD’in ele geçirdiği köyler..

Sosyalist Ülkelerin Birbirleriyle Olan Savaş, Çatışma ve Fikir Ayrılıkları

Dünya tarihinde aynı ırk, ideoloji ve dini görüşe sahip ülkelerin aralarında savaştıkları birçok örnek vardır. Teorik olarak Veda hutbesinden sonra hiçbir Müslümanın bir başka Müslümanla savaşmaması gerekirken benzer şekilde Komünist manifesto sonrasında hiçbir sosyalist-komünist ülkenin bir diğeriyle rekabet, çatışma veya savaşa girmemesi gerekmekteydi. Fakat insanın olduğu yerde her zaman görüş ayrılıkları olagelmiştir. Bu ayrılıklar zamanla rekabete, çatışmaya ve savaşa kadar ilerlemiştir. Bu yazıda “Halkların Kardeşliği” ilkesini aşındıran bazı sosyalist ülkelerin kendi içlerinde yaşadıkları görüş ayrılıkları, çatışma ve savaşlara kısaca değinilecektir. Not olarak paylaşmak istediğim husus; bu çatışmaların ortaya çıkmasında sosyalizmin herhangi bir etkisi bulunmamasıdır. Aynı Müslüman ülkelerin aralarında yaşadıkları çatışmalarda İslam’ın bir etkisinin olmaması veya Slavların Slavlarla (Rusya-Ukrayna, Sırp-Hırvat-Bosna) kavgalarında olduğu gibi…

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği – Çin Halk Cumhuriyeti Çatışması

Kuşkusuz Sosyalizm fikrinin et ve kemiğe büründüğü dünyadaki ilk örnek (1922) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, kısa adıyla SSCB’dir. Tüm Avrupa’yı biranda sarsan Sovyet devrim sonrasında farklı coğrafyalarda yaşayan sosyalistler daha büyük bir umuda sarılarak devrim girişimlerinde bulundu. Çin’de yaşanan iç mücadele sonucunda Mao Zedong 1949 yılında Sosyalist Çin Halk Cumhuriyetini kurdu. İki büyük sosyalist dev dünya haritasında büyük bir değişiklik yaşatmanın yanı sıra başka devrimlere kapı aralamışlardır.

Sovyet Rusya Asya’nın koca ülkesini diğer küçük sosyalist ülkeler gibi yönetemeyeceğini biliyordu. Moskova için kontrolü altında olmayan Çin muhtemel tehlikeydi. Elbette Çin Halk Cumhuriyeti ’de Moskova’ya bağlı bir rejim olarak kalmayı hayal etmiyordu.

İlişkilerin ilk kırılma noktası Sputnik füzesinin 1957 yılında Sovyetler Birliği tarafından uzaya fırlatılmasının ardından gerçekleşmiştir. Sovyetler artık bu füze teknolojisiyle ABD’yi rahatlıkla vurabilecek kapasiteye ulaşmıştı. Çin’e göre bu stratejik üstünlükle Sovyetler Birliği, Batı’ya karşı daha saldırgan bir politika sürdürmeliydi. Sovyetler Birliği buna karşı çıkarak Batı ülkelerinin de elinde nükleer güç olduğundan dolayı yaşanacak nükleer savaşın çok yıkıcı olacağını düşünüyordu. Diğer anlaşmazsızlık konusunda yine Batı ile ilişkilerde Moskova’nın Pekin’e hiç danışmamasıydı.

Somut gelişmelerde ise Sovyetler Birliği, Çin’e atom bombası için verdiği nükleer bilgilere dair anlaşmayı feshetti. Bilimsel ve teknik işbirliği için yapılan 343 sözleşme ve 257 projeyi iptal etti. 1959 yılında yaşanan Çin-Hindistan çatışmalarında da Hindistan’a karşı tarafsız tutum takındı. 2 Mart – 11 Eylül tarihleri arasında Çin-Sovyet tartışmalı sınır hattında çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda yüzlerce Sovyet ve Çin askeri ölürken onlarca askeri araç imha edilmiştir. Tam olarak çatışmanın bilançosu bilinmemektedir. İki sosyalist ülke arasında sıcak çatışmalar ilk kez bu dönemde görülmüştür. Daha sonra 1969 Küba krizi, Arnavutluk meselesi, beyaz ırkın komünistleri-renkli ırkın komünistleri gibi birçok konuda tartışma yaşandı. Vietnam, Japonya gibi sarı ırkın komünist partileri Çin’i desteklerken Avrupa Komünistleri Romanya, Arnavutluk, Yugoslavya hariç genelde SSCB’yi desteklemiştir.

Yugoslavya-SSCB Ayrılığı

Sosyalist ülkeler arasındaki ilk ayrılık Yugoslavya ile SSCB arasında gerçekleşmiştir. O dönemde iki güçlü sosyalist diktatör Stalin ve Tito arasında yaşanan rekabet ve görüş ayrılıkları büyüyerek Yugoslavya’nın sosyalist bloktan atılmasına (COMINFORM) neden olmuştur.

Rekabetin temelinde Sovyetler Birliğinin diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi Yugoslavya’yı bir uydu devleti gibi yönetmek istemesi, ancak Tito’nun bunu kabul etmemesi yatmaktadır. Yugoslavya diğer Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri gibi Sovyetler Birliğinin eliyle Almanlardan kurtarılmamıştır. Yugoslavya kendi mücadelesini vererek bağımsızlığını elde etmiştir.

Diğer bir sebepse iki ülkenin Balkanlarda yaşadıkları rekabettir. Tito, Balkanlardaki sosyalist ülkeleriyle “Balkan Federasyonu” kurarak onları Belgrad liderliğinde toparlamak istiyordu. Bu çerçevede Yugoslavya’nın Arnavutluk’ta ciddi nüfus elde etmesi Sovyetleri kızdırmıştı.

Ayrıca Sovyetler Birliği, Yugoslavya’dan Sovyet Modelinde Komünizmi tatbik etmesini isterken Tito buna karşı çıkmıştır. Ona göre Komünizm modeli kendi ülkesinin şartlarına göre tatbik edilmeliydi. Bu ilk milli komünizm uygulaması olmuştur.

Yugoslavya’da faaliyet sürdüren Sovyet ajanları bir diğer sorunu teşkil etmiştir. Tito’ya karşı birçok suikast girişiminde bulunmakla birlikte sınıra asker yığılması yapılmıştır. Tito’nun Stalin’e gönderdiği bir mektupta “Beni öldürmek için adam yollamaktan vazgeç. Biz şimdilik bunlardan beşini yakalamış bulunuyoruz. Eğer sen katil yollamayı durdurmaz isen, ben de birisini Moskova’ya gönderirim ve ikincisine de ihtiyacım kalmaz” demiştir. Son olarak Sovyet büyükelçisinin Yugoslavya’nın iç işlerine sürekli müdahalesi bardağı taşıran son nokta olmuştur. İki ülke arasında ayrılık yaşadı. Sosyalizm Balkanlarda büyük bir parçalanma yaşamıştır. Sovyet tehditlerine karşı Yugoslavya ABD’den askeri yardım aldı. İki ülke arasında yaşanan ayrılık uzun yıllar devam etmiş, Tito sosyalist blok yerine Bağlantısızlar hareketine öncülük etmeye başlamıştır.

SSCB’nin Çekoslavakya’yı İşgali

Çekoslavakya’da 1967 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlayan Aleksander Dupçek’in ideoloğunu yaptığı  “insancıl kominizm” hareketi Sovyet Rusya tarafından sert bir şekilde karşılandı. İnsancıl kominizdeki amaç ülkedeki komünist sistemi asgari olarak da olsa insani hassasiyetler doğrultusunda uygulamaktı. Dubçek liderliğindeki devlet, basın sansürlerini kaldırdı, radyo’lara ifade özgürlüğü tanıdı. Ayıca yabancı sermayeyi ülkeye davet ediyordu. 9 Nisan 1968’de yayınladıkları 24.000 kelimelik bir belgede çok partili yaşama geçileceğini, toplanma, dernek faaliyetleri, söz, ifade, inanç, kanaat ve seyahat özgürlüklerinin kabul edileceği, komünist partinin ülkedeki tek egemen gücüne son verilerek devletle parti arasında ayrıştırma yapılacağını vurgulandı. Sovyetler Birliği, Çekoslovakya’nın bu yeni devlet modeli denemesinden vazgeçirmeye çalıştı. Bu çalışmaların netice vermemesi sonucunda Sosyalist blok’un askeri örgütü olan Varşova Paktı orduları (Sovyetler Birliği, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Bulgaristan) 250.000 kişilik bir orduyla yine sosyalist ülke olan Çekoslavakya’yı 20-21 Ağustos gecesi işgal etmeye başladı. Kısa sürede ordu sayısını 600.000’e çıkardılar.

Alexander-Dubcek

Çekoslovakya Komünist Parti genel merkezini işgal ederek Dubçek ve ekibini Moskova’ya götürdüler. Orada zoraki olarak bu harekattan (Prag Baharı) vazgeçilmesine dair anlaşma imzalatıldı.

Asya Komünist Ülkeleri Arasındaki Çatışmalar

Kamboçya- Vietnam Savaşı

17 Nisan 1975 tarihinden itibaren Kamboçya (Kampuchea)’ya hakim olan Komünist partiyle Vietnam Komünist partisi arasında rekabet kısa sürede iki ülke arasında savaşa neden olmuştur. Burada iki ülke arasında devam eden tarihi rekabetin yanında ülke çıkarları ve ABD ile olan savaş sırasında sırasında Vietnamlıların Kamboçya topraklarını kullanması, savaş bitiminde de Kamboçya topraklarından askerlerini çekmemesi temel faktör oluştur.

1977 yılının son döneminde çatışmalar başlamıştır. Bu savaşta Vietnam Sovyetler Birliği, Kamboçya ise Çin tarafından desteklenmiştir. Bugünkü İran – Suudi Arabistan mücadelesinin Yemen ve Lübnan’da yaşanmasına benzer şekilde sosyalist blok’un iki büyük gücü arasında ön cephe savaşı yaşanmıştır. Vietnam’ın 120.000 kişilik ordusuyla yaptığı saldırı başarılı oldu. 7 Ocak 1979 tarihinde Kamboçya başkenti Phnom Penh ele geçirildi. Devlet başkanı Pol Pot ve askerleri Tayland sınırında yıllarca sürecek gerilla savaşını başlattı.

Çin – Vietnam Savaşı

Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali Çin ile olan diplomatik münasebetlerinin sonu olmuştur. Çin, Vietnam ve Sovyetler Birliğine ders verme amacıyla 17 Şubat 1979 tarihinde 100.000 kişilik ordusuyla Vietnam’a saldırı başlattı. Rahat bir şekilde Kuzey Vietnam’daki bir kısım toprakları işgal ettikten sonra 16 Mart tarihinde kuvvetlerini geri çekti. Vietnam yenilmesine rağmen ciddi bir ders almamıştır. Nitekim savaş sonucunda Sovyetler Birliğiyle ilişkilerini arttırdı. Laos’a da 50.000 kişilik bir orduyla askeri müdahalede bulunmaktan kaçınmadı. Daha sonra Tayland’a da saldırı gerçekleştirdi.

Fikir Ayrılıkları

Marksizm’in Eleştirisi

Alman Karl Marx ve Rus Mikhail Bakunin 19.yüzyılda yaşamış iki büyük sosyalist fikir adamıdır. Marx’ın sisteminde yer alan otorite vurgusuna Bakunin şiddetle karşı çıkmıştır. Bakunin sosyalist sistemde devletin varlığına karşıdır. I.Enternasyonal’de iki fikir adamı arasındaki tartışmalar damga vurdu. Bunun üzerine Marx, Bakunin’i Enternasyonal’den attı. Ancak bu durum I.Enternasyonal’in sonunu hazırladı. Daha geniş görüşlerin yer aldığı II.Enternasyonel’de ise Alman sosyalist Bernestein Marksizm’i birçok bakımdan ciddi bir şekilde yalanlamıştır. Örneğin Marx’a göre ülkelerdeki sanayi kuruluşları büyüdükçe işçi sınıfı sefalet içine girecek, işçi kitleleri çoğalacak ve monopollerin sayısı azalacaktır. Genişleyen işçi sınıfı sermayedarları devirecektir (Catastrophe Final-Nihai Felaket). Bernestein dönemin verilerine baktığında 1873-95 yılları arasında işçilerin fakirleşmediğini, aksine işçi ücretlerinin %40 reel artışının olduğunu belirtmiştir. Marx’ın monopollerin sayısının azalacağı görüşünün de hatalı olduğunu belirtmiştir. İlginç şekilde Das Kapital’in yazıldığı dönemden kısa süre sonra sermayenin yapısında değişiklikler yaşandı. 1890’lı yıllardan itibaren endüstrinin gelişmesi için daha geniş sermayedarlara ihtiyaç duyulduğundan anonim şirketler ortaya çıktı. Bu şirketlerin ortaya çıkışı sermaye sahiplerini bölerek çoğalmasına neden olmuştur.

Bernstein’in Marx’ı eleştirdiği önemli bir nokta ise işçilerin vatanı yoktur, sınıfı vardır görüşü üzerinedir. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels işçilerin zincirlerini kırarak birleşmelerini söylemişlerdir. Bernstein’e göre işçilerinde vatanı vardır. 1.Dünya Savaşı çıkmadan önce siyasi hava oldukça gerginleşmişti. Marx, genel bir savaşın çıkacağını ve ortaya çıkacak savaşın kapitalistlerin savaşı olduğunu, bu nedenle işçilerin bu savaşta askere gitmemelerini söylemiştir. Fakat 1.Dünya Savaşı başladığında her ülkedeki işçiler kendi vatanlarını korumak ve düşmanla savaşmak için askere kayıt olmuşlardır. Marx’ın görüşünün aksine işçilerinde vatanının var olduğu görüldü. Bu durum II.Enternasyonal’in sonunu getirdi.

Marx’a karşı çıktığı daha birçok nokta bulunmaktadır. Tüm bunlar “Revizyonizm” olarak ifade edilmiştir.

Fidel Castro – Che Guevera Ayrılığı

Fidel Castro devrimin lideri olarak Sierra Maestra’dan Havana’ya geldiğinde bir sosyalist veya komünist değildi. Gerilla savaşı sürecinde verdiği röportajda veya ABD ziyaretinde bunu ifade etmekteydi. Ancak Fidel’in kardeşi Raul Castro ve Che Guevera güçlü komünistlerdi. Diğer devrimciler (Huber Matos, Camila Cienfuegos)  kısa süre sonra farklı sebeplerle etkisiz hale getirilmişlerdir.

ABD ziyaretinde aradığını bulamayan Castro, SSCB ile yakınlaşarak birçok ikili anlaşma yaptılar. Domuzlar Körfez çıkarmasından 2 hafta sonra ise 1 Mayıs 1961 tarihinde devrimden yaklaşık 2 yıl sonra Küba sosyalizme geçiş yaptı.

Mayıs 1962 tarihinde SSCB’nin Küba’ya yerleştirdiği füzeler Soğuk Savaş’ın dönüm noktalarından birisi oldu. Fakat kısa süre içerisinde ABD ve SSCB geri atmak zorunda kaldılar. Castro ve Che, Sovyetler Birliğine ciddi kızgınlık duydular. Sovyetler Birliği başkanı Castro’yu Moskova’ya davet ederek onu iyi bir şekilde ağırladı. Fidel Castro Sovyetlerle tekrar anlaşma sağladı fakat Che bu durumu kabul etmedi. BM toplantısında yaptığı konuşmada hem ABD hemde SSCB’yi eleştirdi. 1965’te Cezayir’de bir konferansta yine SSCB’yi eleştirmesi sonrasında Havana’ya döndü. Burada Castro ile uzun bir tartışma yaşadı. O görüşmeden sonra Che’nin Küba’daki tüm resmi görevleri ve yetkileri sona erdi. Castro ile yaşadığı fikir ayrılığının temelinde Che’nin global devrimi savunması, SSCB’nin bu amaca yeterince hizmet etmemesi ve 3.Dünya Ülkelerindeki devrimci hareketleri desteklememesi yatmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://vietnamtheartofwar.com/tag/cambodian-vietnamese-war/, Erişim: 03.08.2020.

Küba Devrimi – Fıdel Castro & Che Guevara Ve Komünizm, Biz Evde Yokuz,  https://www.bizevdeyokuz.com/kuba-devrimi-fidel-castro-che-guevara-ve-komunizm/

Cambodian–Vietnamese War – Wikipedia

Encyclopædıa Brıtannıca, Alexander Dubček,  https://www.britannica.com/biography/Alexander-Dubcek

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yay. 2014

Guardian, Shadow Cold War: The Sino-Soviet Competition for the Third World by Jeremy Friedman review – rethinking history, https://www.theguardian.com/books/2015/nov/21/shadow-cold-war-jeremy-friedman-review

Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, 1848, çev. Tolga Eraslan, İstanbul: Sis Yay. 3.Baskı, 2013.

Mustafa Kahramanyol, Fahriye Emgili, Tito ve Balkan Siyaseti, Avrasya

Etüdleri 50/2016-2 (315-349)

Sino-Soviet Relations 1969–1991- Wikipedia

[/vc_toggle]

1946’dan Günümüze Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış

1839’dan 1946’ya Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış” adlı yazımızın son kısımlarında değindiğimiz gibi Türkiye ekonomisi zorlu savaş şartları neticesinde derin yaralar almıştı. İsmet İnönü önderliğindeki CHP yönetiminin durumu toparlamak için yaptığı çabalarsa daha fazla tepkiye neden olmuştu. CHP’nin içerisinden bile muhalif sesler kar olmuş, sonuçta Ocak 1946’da CHP içerisindeki muhaliflerden oluşan bir grup Demokrat Parti’yi kurmuştur.

Demokrasinin Yükselişi

Bu dönemde savaş yüzünden iyice bozulan ekonominin dış ödeme dengesinin dengesini kaybetmesi sonucu 7 Eylül 1946’da Türk lirasının değeri düşürüldü. Bu olay Demokrat Parti’ye verilen desteğin artmasına sebep oldu. 1947’de iktidar tarafından sert eleştirilere maruz kalan Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Celal Bayar ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından bir dizi görüşmeler yapıldı ve 12 Temmuz 1947’de İnönü tarafından “12 Temmuz Beyannamesi” yayınlandı. Beyannamede siyasal partilerin Türk demokrasisindeki vazgeçilmezler olduğu vurgulandı.

Recep Peker

Bunun üzerine Başbakan Recep Peker ve CHP içerisindeki bazı diğer sert tutumlular partiden ayrıldılar. Başbakanlığa Hasan Saka getirildi. Görüşmeler ve CHP ile ilişkilerin yumuşaması DP içinde de tepki gördü ve bir grup Demokrat Parti’den ayrıldı. Bu grup (Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan, Kenan Öner…) Millet Partisi’ni kurdu. Böylece hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyet Halk Partisi sertlik yanlısı üyelerinden kurtulmuş oldular. Bu şartlar altında ülke 14 Mayıs 1950 seçimlerine sürüklendi. 14 Mayıs’ta sandıklardan %52,7 oy alan Demokrat Parti 27 yıllık tek parti iktidarını değiştirmeyi başardı. Bu olay dünya tarihinde nadiren görülebilecek bir durumdu. Uzun yıllar ülkeyi tek başına yöneten iktidar kavgasız, hilesiz ve kansız bir şekilde ülke yönetimini bırakmıştı. “Beyaz devrim” şeklinde nitelendirilen olay sonucunda meclis sandalyelerinin 408’i Demokrat Parti’ye 69’u CHP’ye 9’u bağımsız vekillere ve bir tanesi de Millet Partisi’ne devredilmişti.

Demokrat Parti yönetiminde 2. Dünya Savaşı’nın etkisi ile durgunlaşan ekonomiyi ayaklandırma amaçlı adımlar atıldı. Özellikle tarım ve hizmet sektörlerine önem verildi. Yeni tarım alanları açıldı ve Marshall Planı çerçevesinde alınan borçlar ile tarımda makineleşme hızlandırıldı. Bu dönemde Kore’ye asker gönderilmesi kararı sayesinde 1952 yılında Türkiye NATO’ya katıldı. 1953 yılından itibaren ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerine gidildi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne ait birtakım mallar hazineye devredildi ve 1954’te Köy Enstitüleri kapatıldı. Yine aynı yıl laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle Millet Partisi de kapatıldı. Bu dönemde atılan adımlar sonucunda oluşan, özellikle de ekonomi alanındaki rahatlamanın gölgesinde 2 Mayıs 1954 seçimleri yapıldı. Bu seçimi rekor oy oranıyla (%57,5) kazanan Demokrat Parti İktidarı elinde bulundurmaya devam etti. 5,7 milyon oy alan Demokrat Parti 502 milletvekili kazanırken,3,1 milyon oy alan CHP sadece 31 milletvekili kazanabildi. Aradaki oy farkına kıyasla, milletvekili sayısındaki bu büyük  farkın sebebi 1950 seçim kanunu değişikliğinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin değişmemesini talep ettiği “çoğunluk sistemi”dir. Bu seçimden sonraki süreçte özellikle ekonomideki duraklamalar artmış, önceki dönemde yapılan ekonomik (özellikle de tarımda) hamlelerin sonuçları beklenilen kadar olumlu olmamıştır. Ekonomik beklentilerin sağlanamaması sonucu dış borçlarının ödenmesinde dengesizlik oluşmuş ve Türkiye dış borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Türkiye’nin borçlandığı devletler arasında bir konsorsiyum kurulmuş ve 1958’de bu konsorsiyum ile mutabık şekilde ekonomik istikrar tedbirleri yürürlüğe konmuştur. Bu tedbirler kapsamında Türk lirasının değeri yapılan devalüasyonla düşürüldü. Doların fiyatı 2,8 liradan 9,02 liraya çıktı. Dış ödemelerdeki dengesizlik bu sayede aşılsa da, iç ekonomide zam, işsizlik ve ekonomik durgunluk artmıştır. Bu gelişmeler sadece ekonomiyi etkilemekle kalmamış, ülke siyasetinde de gerginlik oluşturmuştur. Muhalefetin baskısına dayanamayan iktidar erken seçime gitmiş ve son Demokrat Parti iktidarı kurulmuştur.

İlk Darbe ve Artırılan Özgürlükler

Bu dönemde iktidar ile muhalefetin kavgaları bitmedi, aksine her iki taraf da yaptıkları eylem ve aldıkları kararlar ile gerginliği tırmandırdı. Bu süreç ordu içerisinde bir cunta (sonraları kendilerine Milli Birlik Komitesi diyeceklerdir) oluşumuna sebep olmuş ve bu cunta 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirmiştir. Emir komuta zinciri dışında gerçekleşen darbe sadece 37 subay katılımıyla gerçekleşmişti. Askeri cunta tüm hayati organları tek tek nasıl ele geçireceğini ve tasfiye edeceğini çok ayrıntılı planlamıştı. Yönetimin ve ordunun hayati organlarını birer birer etkisiz hale getiren cunta, yönetime el koyar koymaz 235 general ve 3500 subayı emekliye sevk ederek orduyu, 147 öğretim görevlisini görevden alarak üniversiteleri ve 520 hakim/savcıyı görevden alarak yargıyı kontrol altına almıştır. Bu dönemde genel olarak demokrasi ve insan haklarına aykırı bir yönetim tarzı belirlendi. Anayasa feshedildi ve (özgürlükleri arttıracak) yeni anayasa hazırlandı. Bu anayasa ile güçler ayrılığı ilkesi sağlanmış, cumhurbaşkanının partisi ile bağının koparılması kararlaştırılmış, TBMM Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olarak ikiye ayrılmış, çıkacak yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol edecek olan Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Birçok özgürlüğü beraberinde getiren anayasa, birçok eleştiriye hedef olmuştur. Özellikle cuntanın yönetimi sivillere bıraktığı dönemden sonra anayasanın sağladığı özgürlüklerin yürütülmesi ve kontrolü zorlaşmış, liberal ve sosyalist fikirler ile birlikte sendikalar popülerleşmiş, tüm bunların neden olduğu siyasi tıkanıklıklar aşılamazken terör olayları başlamış ve tüm bu durum anayasa değişiklik isteğine yol açmıştır. Yani bazı özgürlüklerin tanımlanması yetmemiş, yöneticilerin bu özgürlükleri kontrolünün tamamen kapatılması toplumsal kaosa yol açmıştır. Sağ ve sol örgütlenmelerin anayasal özgürlükler ile sağlanan rahatlıkları, ülke içerisinde bir sağ-sol çatışmasına sebep olmuş ve Kanlı Pazar gibi olayların yaşanması ile siyasi hava oldukça gerilmiştir. Hükümet bu dönemde çaresizce olayları bastırmaya çalışsa da durum her geçen gün kötüye gidiyordu. Özellikle işçi sendikaları ve üniversite kampüsleri çevresinde oluşan gerginlikler büyüyordu.

12 Mart Muhtırası

Dönemin yaşadığı sıkıntılar orduya da geçmiş ve askerler arasındaki bir takım cunta oluşumları darbe planı yapmaya başlamışlardır. Durumun fark edilmesi ile cunta ile bağı olduğu belirlenen birçok subay ve paşa re’sen emekliliğe sevk edilmiştir. Toplumsal kutuplaşmanın had safhaya ulaşmasıyla, cunta girişimini engelleyen TSK bir bildiri yayınlanmıştır. Tarihe 12 Mart 1971 Muhtırası olarak geçen bu bu bildiride TSK açıkça “Bozulan toplumsal düzenin ivedilikle sağlanmasını, aksi halde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koymaya hazır olduğunu” söylüyordu. Anayasanın askıya alınmadığı, parlamentonun fesih edilmediği, partilerin kapatılmadığı bu olay iktidarı istifaya zorladı. Partisinden istifa eden Cumhuriyet Halk Partisi Kocaeli milletvekili Nihat Erim başbakanlığında yeni bir yönetim kuruldu. “Partiler Üstü Reform Hükümeti” nin ilk icraatı 1961 anayasasını değiştirmek oldu. Yapılan değişiklikler genel olarak o dönemlerde yaygın olan eylem, grev ve gösterilerin (farklı görüşlere sahip gerici kesimlerin bu hakları bir kavga fırsatı olarak görmesi sebebiyle) daha sıkı denetlenmesi üzerine yapılmıştır. Bu dönemden itibaren 1980 darbesine dek ülke yönetimi ancak koalisyonlar ile sağlanabilmiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı

Bu dönemin en büyük olayı 20 Temmuz 1974’de gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı idi. Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan sistematik baskı ve hatta soykırım girişimleri sonrası Londra ve Zürih anlaşmaları ile garantör devlet olarak yetkilendirilmiş Türkiye, Kıbrıs’taki sorunların çözümü için ne kadar diplomatik çaba sarf ettiyse de sonuç alamamış ve harekat zorunlu hale gelmiştir. Harekatın hemen öncesinde son bir ümit ile diğer garantör devlet İngiltere ile görüşülmüş, daha görüşme öncesi İngiltere karşı çıksa bile Türk Silahlı Kuvvetleri’ne harekat için hazırlanması emri verilmiştir. Nitekim diğer devletlerden destek alamayan Türkiye tek başına harekata başlamış ve Kıbrıs adasının %30,7’lik bölümünü kurtarmıştır. Kıbrıs Türklerine tehlikesiz bir yaşama alanı sunan Türk ordusu harekat sonrası çekilmiş ve 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti (sonrasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) kurulmuştur. Uluslararası birçok hukuk süreç sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin müdahalesi bazı kurumlarca yasal, bazı kurumlarca ihlal olarak gösterilmiştir.

Bu dönemde başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde yapılan askeri ve ekonomik yaptırımlar ülkeyi etkiledi.

12 Eylül Öncesi Dönem

70’li yıllarda Kıbrıs Harekatı haricinde ülkeyi meşgul eden meselelerden birisi de siyasi iktidarsızlıktı. Hükümet istifaları, sürdürülemeyen koalisyonlar, meclisten güvenoyu almakta zorlanan hükümetler ile dolu bu dönemde ekonomi de kötü etkilenmiş, dönemin siyasetçilerinden Süleyman Demirel “70 sente muhtacız” diyerek durumun ciddiyetini belirtmişti. Ülke siyasetindeki gerginlik halka da yansımış, toplumsal kutuplaşma yükselişe geçmişti. 1978 Aralık ayında Maraş olayları patlak vermiş ve bu olaylarda 105 vatandaş ölmüştü.

Bir türlü aşılamayan siyasal krizler ve ülke içi güvenliğin sağlanamaması durumu Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de harekete geçirdi ve 27 Aralık 1979’da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir uyarı mektubu gönderildi. Mektubun içeriği şöyleydi:

“Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce, millî menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.”

Bu arada Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 7 yıllık görev süresi 6 Nisan 1980’de doldu. 22 Mart’ta yapılan ilk tur oylamada yeterli oy çoğunluğu sağlanamadı. Devam eden yüzden fazla oylamada da cumhurbaşkanı seçilemedi. Yaklaşık 7 ay sonra 11 Eylül 1980’de yapılan son oylamada da cumhurbaşkanı seçilememişti. 6 Eylül 1980’de ise, sonrasında darbe liderleri nin en güçlü darbe gerekçelerinden biri olarak savunduğu, Kudüs mitingi yapıldı. Esasında İsrail parlamentosunun Kudüs’ü başkent ilanına tepki olarak yapılan miting, laiklik ve cumhuriyet karşıtı protestolara sahne olmuştu. Siyasi iktidarsızlığın en uç örneklerinden olan bu süreç, demokrasimizin de darbeye uğramasına sebep olacaktı…

Yine, Yeniden… DARBE!

12 Eylül 1980 sabahında ise Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından okunan bildiri ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyduğu duyuruldu. Ülke yönetimini eline alan Milli Güvenlik Konseyi adlı cunta aynı gün siyasi partilerin faaliyetlerini ve Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin çalışmasını durdurdu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve tüm polis teşkilatı Jandarma Genel Komutanlığı emrine verildi. TRT ve PTT genel müdürleri ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT üst düzey yöneticileri tecrit edildi. Yine siyasi parti liderleri çeşitli yerlerde gözetim altına alındılar.

Kenan Evren

1983 yılı genel seçimlerine dek genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları Milli Güvenlik Konseyi adı altında Türkiye yönetimini tamamı ile ellerinde tuttular. Darbeden sonraki süreçte siyasi ve ekonomik anlamda daha olumlu bir ortam sağlansa da özellikle de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan olaylar sonucu PKK’ya olan destek artmış ve terör olayları başlamıştır. Yine bu dönemde yurt içi ve yurt dışında Asala terör örgütü saldırıları da yaşanmıştır. 1980 darbesinden sonra 1,6 milyon kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 98 bin kişi terör örgütü üyeliğinden yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu öne sürülerek işten çıkarıldı, 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı, 171 kişinin işkence sonucu öldüğü belirlendi, 400 gazeteci için toplamda 4000 yıl hapis istendi… Özetle her anlamda toplumsal hak ve özgürlükler kısıtlandı. Cuntacıların ülke yönetimini bıraktığı 1983 yılından itibaren gerek koalisyonlarca gerekse tek partili iktidarlar ca Ülke yönetimi sürdürüldü.

‘Skandallar Dönemi’

1993 yılında artan terör örgütü saldırıları ile birlikte Madımak Olayı yaşanmış, ülkede sık sık görülen toplumsal kutuplaşmaya dayalı kavgacılığın en önemli tezahürlerinden birisi olmuştur.

Olayda siyasi ve dini bazı farklılıkları sebebiyle 35 kişi öldürüldü.

3 Kasım 1996’ya gelindiğinde Cumhuriyet tarihinin en büyük skandallarının biri olan Susurluk Olayı yaşandı. Balıkesir-Bursa yolunda, Susurluk mevkiinde olan kazada aynı arabada bulunan Kemalettin Eröge Polis Okulu müdürü Hüseyin Karadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı ve Melahat Özbey sahte kimlikli Gonca Us öldü. Doğru Yol Partisi milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. 1993’te bir suikaste kurban olan Uğur Mumcu tarafından dillendirilmiş olması dışında pek bilinirliği olmayan Çatlı’nın, gizemini koruyan birçok faaliyetlerden sorumlu bir tetikçi olduğu ortaya çıktı. Asala karşıtı operasyonlar, ülke içerisinde çeşitli (PKK destekçisi olduğu söylenen) iş adamlarının faili meçhul cinayetleri ve yine yurt içinde ve yurt dışında yürütülen bazı gizli faaliyetlerin faili ve tetikçisi olarak öne sürülen Abdullah Çatlı’nın bir polis okulunda bir milletvekili ile beraber seyahat etmesi skandal için yeterliydi.

Zira Abdullah Çatlı Türkiye dahil birçok ülkenin güvenlik güçleri tarafından aranmaktaydı. Bu isimlerin bir arada oluşu tüm çevrelerinin dikkatini çekmiş ve soruşturma başlatılmıştır. İlk iddianamenin, olayın üstünü kapatmaya yönelik oluşturulması daha da tepki çekmiş ve devlet polis-mafya-üçlü ilişkilerinin adeta itirafı olmuştur. İlerleyen dönemlerde olayla alakalı somut adımlar atılmamıştır. Günümüzde Abdullah Çatlı’nın JİTEM, kontrgerilla ve Gladyo İle bağlantılı olduğuna dair iddialar vardır.

Başbakan Necmettin Erbakan olaylar için “Fasa fiso!” yorumunu yapmıştı.

Dönemin şartlarında sürdürülen soruşturmalar ve çabalar Susurluk Olayı’nı tam anlamıyla çözmeye yetmemiştir. Olay gizemini hala büyük ölçüde korumaktadır.

Yoksa Yine Mi Darbe?

1997 yılına gelindiğinde, 11 Ocak günü başbakanlık tarafından şeyhler ve tarikat liderlerine verilen yemek, 30 Ocak’ta Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen Kudüs Gecesi’nde yaşananlar ve bazı başka olaylar yine ülkedeki gerginliği artırdı. 4 Şubat’ta ordu Sincan’da tanklarla geçiş yaptı. 5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’a bir uyarı mektubu gönderdi. 23 Şubat’ta ise Fatih Camii’nde bir grup “Yaşasın Hizbullah, şeriat isteriz!” diye sloganlar attı. 28 Şubat’ta olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurguladı. 28 Şubat 1997’deki MGK’nın tavsiye kararları hükûmete bildirildi. Kararda “Laiklik için yasaların uygulanması” istendi, ayrıca “Tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı” deniyordu.

Yaşanan bu olay “postmodern darbe” olarak adlandırıldı. Olay sonrasındaki süreç hükümetin istifasıyla sonuçlandı. Yine de dönemin tartışmaları bitmedi.

“Yakın dönemin diğer olayları üzerine hızlı bir bakış”

1999 yılına gelindiğinde Gölcük depremi yaşandı. Bu acı ve ağır afet sonucu ülke ekonomisi ciddi yara aldı. Zira depremin vurduğu bölgeler ülkenin en yoğun sanayi bölgeleriydi.

2000 yılı içerisinde ekonomi %6 küçüldü ve enflasyon %70’lere dayandı. 21 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlattı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birisine sürüklendi. Bu süreç aynı zamanda henüz yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidar olabilmesinin de önemli sebeplerindendir.

2010 yılına gelindiğinde yapılan anayasa referandumunda evet kararı çıkması sonucu12 Eylül 1980 darbecilerinin yargılanmasının önü açılmıştır. Yine 2014’teki referandum ile Cumhurbaşkanlığı makamının halk oylaması ile belirlenmesi kararlaştırılmıştır.

15 Temmuz 2016’da ise Fetullahçı Terör Örgütü tarafından desteklenen, kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermiş bir askeri cunta darbeye kalkıştı. Kısa sürede bastırılan bu girişim sonrası FETÖ’cü olduğu belirlenen kişilerin ordu ve devlet makamlarından hızla tasfiyesi başladı.

Bu yazı dizisinde bahsedemediğimiz daha bir çok acı olaya şahit olan Türkiye Cumhuriyeti her türlü müdahaleye rağmen varlığını tüm kudreti ile sürdürüyor. Coğrafi olarak savaşın ve şiddetin ortasında bulunan Türkiye demokrasisi gücüne güç katarak yaşamaya devam edecek…

ABD Sağlık Sekreteri Azar’ın Tarihi Tayvan Ziyareti ve Etkileri

Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen, geçtiğimiz Perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile bir ticaret anlaşması ve güvenlik konusunda daha yakın ilişkiler içerisinde olacağını söylemiştir. Bilindiği üzere Tayvan ve Amerika Birleşik Devletleri resmi diplomatik müttefikler olmayabilir, ancak her iki ülke de son yıllarda ABD’nin adaya yaptığı en üst düzey resmi ziyaretin sona ermesinden sonra ilişkilerini artırmaya devam etmiştir. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Sekreteri Alex Azar, Cumhurbaşkanı Tsai Ing Wen ile Sağlık Bakanı Chen Shih-chung ve Dışişleri Bakanı Joseph Wu dahil olmak üzere üst düzey yetkililer ile birlikte bir araya geldi ve ardından Çarşamba günü Tayvan’daki üç günlük ziyaretini tamamlamıştır.

Ziyaret, Tsai’nin Çarşamba günü Tayvan’ın daha yakın güvenlik bağları ve Tayvan’ın ilişkisinin “hiç bu kadar yakın olmadığını” söylediği ABD ile ticaret anlaşması yapacağını ilan etmesini hızlandırdığı şeklinde yorumlanmıştır. [1] Tsai ticaret anlaşmasının, “iki yönlü ticaretin sadece bir kısmını oluşturan teknik özellikler tarafından engellendiğini” söylemiştir. Aynı zamanda bu, yaklaşık 160 ülke tarafından yasaklanan Tayvan’ın yem katkı maddesi ractopamin kullanımı nedeniyle ABD domuz eti ve dana eti ithal etme yasağına olası bir atıf olarak görülmüştür.

ABD Başkanı Donald Trump, Salı günü muhafazakar akademisyen Hugh Hewitt ile yaptığı röportajda Tayvan’ın COVID–19 sürecinde üstlendiği sorumluluğu da övmüştür. Buna kanıt olarak Tayvan sadece 481 COVID–19 vakasını doğrulamış ve dört aydan fazla bir süredir yerel bulaşma vakası bildirmemiştir. Buna karşılık ABD, her ikisi de dünyadaki en yüksek toplamlar olan 5.4 milyondan fazla COVİD–19 vakası ve 170.000’den fazla ölüm bildirmiştir.

Azar ziyareti sırasında, Tayvan’ın Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi küresel sağlık forumlarına katılımına destek verdiğini açıklamıştır. Azar, Wu ile özel bir toplantıdan önce “Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan’ın başarılarının dünya sahnesinde tanınması gerektiğine ve Tayvan’ın bu dersleri ve dünya standartlarında uzmanlığını uluslararası forumlarda paylaşabileceğine inanıyor” şeklinde açıklamada bulunmuştur. Aynı zamanda Azar, ziyareti sırasında Tayvan ve diğer küresel sağlık ortaklarıyla DSÖ’ye alternatifleri tartışacağını söylemiştir.

Tayvan, büyük ölçüde Pekin’in itirazları ve baskıları nedeniyle 2017’ten bu yana yıllık Dünya Sağlık Meclisi’ne katılmaktan engellenmektedir.  2017’den itibaren de, Trump yönetimi ABD’yi DSÖ’den tamamen çıkarma sürecine başlatmıştır. Pazartesi günü Azar, Tayvan ile ABD arasında aşı geliştirme ve bulaşıcı hastalık kontrolü de dâhil olmak üzere sağlık işbirliği konusunda ilk mutabakat zaptının imzalanmasını denetlemiştir. Tayvan Amerikan Enstitüsü, fiili ABD Büyükelçiliği, Mutabakat Zaptını “Tayvan ve Amerika Birleşik Devletleri halkının sağlığını ve refahını artırmayı ve birlikte küresel sağlık güvenliğini teşvik etmeyi amaçlamaktadır” şeklinde açıklamıştır.

Tsai’ın adını geldiğinde yanlış telaffuz eden Azar, ziyareti boyunca muhalif Kuomintang (KMT) üyeleri tarafından eleştirilere maruz kalmıştır. Ayrıca Tayvan hükümeti, Azar ve delegasyonunu olağan 14 günlük karantina gerekliliğinden muaf tuttuğu için eleştiriler almış, ancak delegasyonun tüm üyeleri ABD’den ayrılmadan ve Tayvan’a geldikten sonra COVID–19 için teste tabi tutulmuştur. Azar’ın ziyareti Tayvan’ın komşularından tahmin edilebilir eleştiriler almıştır. Tayvan Savunma Bakanlığı’na göre, Pazartesi günü, iki Çin savaş uçağı Tayvan Boğazı’nın orta hattını kısa bir süre geçmiş ve kara füzeleri tarafından takip edildikten sonra geri çekilmiştir.[2] ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’in Azar’ın Tayvan ziyaretine olan itirazlarını eleştirmiş ve muhafazakâr bir haber kaynağına verdiği röportajda Pekin’in tepkisinin “zayıflık ” işareti olduğunu söylemiştir.

Tayvan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yeni fiili Büyükelçisi Hsiao Bi-khim Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Tayvan’ın potansiyel bir Çin işgalini caydırmak için ABD’den sualtı deniz mayınları ve seyir füzeleri satın almayı tartıştığını söylemiştir.[3]

Hsiao Bi-khim

Hsiao, herhangi bir istilanın değerlendirmesini çok acı verici hale getirmek için Tayvan’ın uygun maliyetli, ancak caydırıcılık için yeterince ölümcül olarak nitelendirilen asimetrik yeteneklerini genişletmesi gerektiğini belirtmiştir. Kararlı bir ilerici geçmişe sahip eski bir Demokratik İlerici Parti (DPP) milletvekili olan Hsiao, Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi’nde kısa bir süre danışmanlık görevinde bulunduktan sonra Haziran ayında yeni görevine atanmıştır. Hsiao, siyasi kariyerine DPP’nin ABD temsilciliği için faaliyet koordinatörü olarak başlamış, daha sonra Tayvan’a dönmüş ve 2002’de ABD vatandaşlığından vazgeçtikten sonra milletvekili olmuştur. [4] Şu anda Taipei’nin Washington’daki varlığına liderlik etmekte, hem Tayvan hem de ABD arasında gayri resmi ama karşılıklı olarak önemli ortaklıklarını derinleştirmek için sağlam adımlar atmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://focustaiwan.tw/politics/202008130004 detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 14.08.20)

[2] https://news.yahoo.com/taiwan-says-chinese-fighters-approached-064439515.html yaşanan gelişmenin detaylı bilgisi için haber kaynağına bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[3] https://www.reuters.com/article/us-taiwan-usa-missiles/taiwan-says-discussing-purchase-of-u-s-mines-cruise-missiles-idUSKCN2582CE Detaylı bilgi için makaleye bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[4] https://international.thenewslens.com/article/136548 Hsiao’nun kariyeri hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[/vc_toggle]