Doğu Akdeniz: Türkiye’nin Mavi Vatan’daki Egemenlik Mücadelesi

Bağımsızlık ve egemenlik mücadeleleri tıpkı teknolojik ilerlemenin değişkenlik arzeden ilerleyişi gibi değişkenlik göstermiştir. Sadece bağımsızlık ve egemenlik mücadeleleri değil, daha makro bir bakış açısıyla, savaşların özelliklerinde de değişiklikler olmuştur. Meydan savaşlarının yerine cephe savaşları gelmiş, bunu konvansiyonel savaş takip etmiş, konvansiyonel savaşı da gerilla savaşı takip etmiştir. 21’nci yüzyıldan sonra ise siber savaş, hibrit savaş, psikolojik savaş, dördüncü nesil savaş ve ekonomik savaş gibi savaş türleri yaygınlaşmıştır. 18-19 ve hatta 20’nci yüzyıllarda bağımsızlık savaşı veren ulusları incelediğimizde, bu ulusların genellikle gerilla savaşı ve konvansiyonel savaş gibi savaş türleri içerisinde olduklarını inceleyebilmekteyiz. Buna en büyük örnek Türk Kurtuluş Savaşı ve bunu takip eden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşudur. Fakat 21’nci yüzyıla gelindiğinde, teknolojinin değişmesi ile birlikte savaş türlerinin de değiştiğini gözlemleyebilmekteyiz. Türkiye’nin içerisinde bulunmuş olduğu bu durum, bir bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinden başka bir şey değildir. Türkiye’nin Akdeniz’de kendi haklarını ve egemenliğini koruduğu esnada; Fransa, Yunanistan, Mısır, BAE, Suudi Arabistan ve zaman zaman AB’yi karşısına alması bunun bir ispatıdır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki haklarını korurken Doğu Akdeniz ile bağlantısı olmayan BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle mücadele etmesi de dikkatleri değerli kılan bir gelişmedir. Bu çalışmamızda, Türkiye’nin yukarıda zikretmiş olduğumuz devletlerle olan mücadelesinde esas aldığı dış politika enstrümanlarını inceleyeceğiz.

Yunanistan ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz Tezleri

Türkiye Cumhuriyeti, Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanını Mavi Vatan doktrinini esas alarak belirlemiştir ve bunu BM’ye bu haliyle bildirmiştir. Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırasını imzalayarak kendi kıta sahanlığını genişletmiştir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA

Fakat söz konusu alana Yunanistan da hak iddiasında bulunmaktadır. Yunanistan’ın Türkiye’ye tepkisi, TPAO’nun yayımladığı haritada, “Girit adası dahil, söz konusu Yunan adalarının kıta sahanlıklarının göz ardı edildiği” gerekçesine dayanıyor. Yunanistan ile Türkiye arasında süren bu karşılıklı kıta sahanlığı sorununda esasında iki tarafın da farklı tezleri bulunmaktadır. Türkiye uluslararası hukuka uygun olarak adaların ancak 6 mil karasuları olduğunu ve herhangi bir kıta sahanlıklarının bulunmadıklarını savunmaktadır. Yunanistan ise adaların kıta sahanlıklarının olduğunu savunarak, Libya ile Türkiye arasında bulunan Yunan adalarının kıta sahanlıklarını ilan etmektedir. Yunanistan, Yunan adalarının kendi kıta sahanlıklarına ve MEB alanlarına sahip olduğunu resmen açıklasa da, bu kıta sahanlıklarının koordinatlarını BM’ye bildirmemiştir. Yunanistan burada sadece tek taraflı olarak Türkiye’nin BM’ye bildirdiği ve Türkiye’ye ait olduğu varsayılan kıta sahanlıklarına itiraz etmekle yetinmektedir.

Yunanistan bu doğrultuda: “Türkiye madem Kuzey Kıbrıs ile arasında kıta sahanlığı belirlemekle Kıbrıs gibi bir adanın kıta sahanlığına sahip olduğunu kabul ediyor, Girit ve Rodos gibi Yunan adalarının kıta sahanlıklarını yok sayması ile çelişkiye düşmüş oluyor” görüşünü dile getirmektedir. Fakat Yunanistan’ın hesaba katmadığı bir husus var. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir kıta devleti değildir, bir ada devletidir. Dolaysıyla KKTC adasının kendisine has bir kıta sahanlığı vardır. Fakat Yunanistan esasında bir kıta devleti olduğu için, sadece Yunan anakarasının kıta sahanlığı olur, Yunan adalarının kıta sahanlığı olmaz. Türkiye ise bu doğrultuda Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 tarihli kararını esas almaktadır. Türkiye, Akdeniz’deki adaların Anadolu yarımadasının doğal uzantısı içinde yer aldıkları için kıta sahanlığına sahip olamayacakları deklare etmektedir. Yunanistan’ın esasen dayanak noktası Seville haritasıdır.

Seville Haritası

Avrupa Birliği’nin Karadeniz’e ve özellikle Akdeniz’e olan ilgisi epey yüksektir. Bunun nedeni ise buralardaki doğal kaynaklardır. Avrupa Birliği petrolde ve özellikle doğalgazda Rusya’ya bağımlı haldedir. İşte Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya olan bağımlılığının azalması için vazgeçilmez bir fırsattır. Bu doğrultuda Sevilla Üniversitesi’ne “Seville Haritası”nı yaptıran Avrupa Birliği, kendisine göre hukuki bir geçerlilik yaratmaktadır.

Seville Haritası

Avrupa Birliği’nin bu “de jure”, yani hukuki durumu yaratması ileride Eastmed ile birlikte yeni bir “de facto”, yani fiili durum yaratmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Yani Avrupa Birliği kendi fiili durumunu, yine kendisinin oluşturmuş olduğu hukuki dayanak noktasına dayandırmaktadır. Bu doğrultuda Türkiye’yi adeta kendi anakarasına hapseden Avrupa Birliği, Türkiye’ye ait kıta sahanlığını adeta AB üye ülkesi olan Yunanistan’a ve özellikle başka bir AB üyesi olan GKRY’ye devretmektedir. Fakat sorun şu ki, Avrupa Birliği’nin tanıdığı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, Türkiye Cumhuriyeti tanımamaktadır. 1974 Kıbrıs Harekatından sonraki süreçten sonra kurulan KKTC, Kıbrıs adasını “de facto”, yani fiilen ikiye bölmüş ve ortaya KKTC ve GKRY olmak üzere iki devlet çıkmıştır. Türkiye KKTC’yi tanırken GKRY’yi tanımamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği de KKTC’yi tanımaz iken, GKRY’yi Kıbrıs adasının tüm hakimi olarak kabul etmekte ve Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak tanıdığı GKRY’yi, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaktadır. Dolaysıyla Seville haritası hazırlanırken, Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs adasının tamamına temellük edilmişçesine kabul edilmiş ve sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kıta sahanlığı, sadece GKRY’ye verilmiştir. İşte Türkiye böylelikle evvela KKTC ile, sonrasında Libya ile imzaladığı anlaşmayla, Avrupa Birliği’nin Seville Haritası ile birlikte kendisinden tabiri caiz ise “çaldığı” kıta sahanlık alanını kendi hakkı olduğunu addetmekte ve genelde Avrupa Birliği’nin, özelde ise Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olan Doğu Akdeniz politikalarına karşı çıkmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz Dışındaki Türkiye Karşıtı Ülkelerle Münasebeti

Öte yandan Doğu Akdeniz ile herhangi bir bağlantısı olmayan devletlerin Yunanistan’a destek verdiklerini görmekteyiz. BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi Doğu Akdeniz ile alakası olmayan devletlerin sırf Türkiye karşıtı politikaları yüzünden Yunanistan’a destek vermeleri de tartışılması gereken bir meseledir. BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı desteklemeleri, Türkiye’nin Katar ve Libya’daki politikaları ile alakalıdır. Suudi Arabistan, Arap dünyasında önemli bir konumda iken, BAE’nin Suudi Arabistan’ın zengin sağ kolu olarak Suudi Arabistan ile eş güdümlü hareket ettiğini gözlemlemekteyiz. BAE ve Suudi Arabistan Katar’a yönelik izole edici politikalar üretmekteler. BAE ve Suudi Arabistan, Katar’daki mevcut yönetimi bir darbe yoluyla tasfiye etmek isterken, Türkiye Katar’ın imdadına koşmuş ve oraya asker naklederek bir askeri üs kurmuştur. Böylelikle BAE ve Suudi Arabistan’ın darbe projeleri hükümsüz kılınmıştır. Öte yandan Libya’da Hafter’i destekleyen BAE, Libya’da başarıya çok yakındı. Fakat Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra geri püskürtülen Hafter, kabaca ülkenin %99’a sahip iken, Türkiye’nin dahilinden sonra neredeyse ülkenin yarısını kaybedip Libya’nın doğusuna geri püskürtülmüştür. Libya’da kendi güdümünde bir yönetim kurmak isteyen BAE ve Suudi Arabistan, Türk engeline takılmıştır. Hatta Vatiyye Hava Üssü’nün Türkiye destekli UMH tarafından alınmasından sonra hava üssünde gizlilik arzeden çeşitli dokümanları ele geçiren Türk istihbaratı, BAE ve Suudi Arabistan’ın Tunus Cumhuriyeti’nde bir darbe girişiminde bulunmak istediklerini açığa çıkartıp bunu Tunus Cumhuriyeti’nin istihbaratı ile paylaşmıştır. Böylece Tunus Cumhuriyeti’nde de BAE ve Suudi Arabistan destekli bir darbe durdurulmuştur. Durum böyle iken, BAE ve Suudi Arabistan’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında saf tutması söz konusu olmuştur.

Fransa’nın  Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında saf tutmasının nedeni ise tıpkı BAE ve Suudi Arabistan’ın nedenleri gibidir. Gerek Libya’da Hafter’in geri püskürtülmesi, gerekse Suriye’de YPG önderliğinde bir terör devletinin kurulma ihtimalinin Türkiye tarafından bertaraf edilmesi Fransa’yı aşırı derecede kızdırmıştır. Üstelik Libya’daki petrol sahalarını Türkiye’ye kaptırmaktan korkan Fransa, Doğu Akdeniz’e 2 savaş jeti ve 1 firkateyn yollayarak Türkiye’ye gövde gösterisinde bulunmak istiyor. Gerek Kuzey Afrika’da gerekse Orta Doğu’da Türkiye engeline takılan Fransa, GKRY ve Yunanistan’a olan tam desteğini böylece açıklamıştır.

Türkiye açısından Mısır, İsrail ve Lübnan denklemi

 Diktatör Sisi’nin Mısır’ı tıpkı BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi Türkiye karşıtı bir cephe içerisinde bulunuyor ve bu doğrultuda Türkiye-Libya sınırını hükümsüz kılmak için Yunanistan ile kıta sahanlığı münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Fakat Türkiye bu anlaşmayı tanımamıştır. Türkiye’nin dayanak noktası, Mısır’ın Yunanistan ile herhangi bir sınırının olmamasıdır. Mısır ana kıtasının kıyıları, Yunanistan’ın ana kıtasının kıyılarına bakmamaktadır. Fakat bu anlaşmada Yunanistan’ın adaları esas alındığı için, Türkiye açısından bu anlaşmanın geçerliliği bulunmamaktadır. Bu noktada Türkiye’nin Mısır ile bu anlaşmayı imzalaması gerektiğini söyleyebiliriz. Hatta Mısır Cumhurbaşkanı Mursi döneminde Türkiye’nin Mısır ile buna benzer bir anlaşması imzalanmıştı. Fakat bu anlaşmadan sonra Mursi darbeyle indirilmiş ve darbeci Sisi, Mısır’ın cumhurbaşkanı olmuştur. Sisi, Mısır’ın başına geçer geçmez ise Türkiye’nin Mısır ile imzaladığı MEB anlaşmasını bozmuştur. Dolaysıyla darbeci diktatör Sisi; Mısır’ın başında bulunduğu müddetçe, Türkiye’nin Mısır ile anlaşabilme ihtimali kesinlikle bulunmamaktadır.

Öte yandan İsrail’in Yunanistan’a destek verdiğine dair açıklaması da dikkati değerli kılmaktadır. İsrail’in Eastmed projesinin başı olması hasebiyle Yunanistan’a destek verdiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani İsrail’in Yunanistan’ı desteklemesi, tamamen ekonomik saiklere göredir. Dolaysıyla Türkiye’nin İsrail yönetimine karşı diplomasi kanallarını daima açık tutması ve müzakerelere açık olduğunu bildirmesi son derece önemlidir. Bir de Lübnan var ki, son Beyrut Patlaması ile birlikte ülke bir krize sürüklenmiş, hali hazırdaki zayıf olan istikrar bozulmuş ve hükümet istifa etmiştir. Bazı Türk yetkililerine göre Türkiye’nin Lübnan ile Beyrut Patlamasından önce kıta sahanlığı ve MEB konusunda anlaşmaya yakın oldukları bildirilmektedir. Fakat zamanlaması pek manidar olan Beyrut Patlaması ile birlikte Lübnan adeta küllere dönmüştür. Türkiye’nin Beyrut Patlaması sonrası Lübnan’a yönelik takındığı mevcut politikası son derece yerindedir. Fransa’nın fırsatçı Cumhurbaşkanı Macron’un patlama sonrası hemen Lübnan’a gidip kendisini hatırlatması manidardır. Türkiye, Lübnan’daki boşluğun Fransa tarafından doldurulmasına müsaade etmemeli ve bu boşluğu kesinlikle kendisi doldurmalıdır.

Türkiye’nin Eastmed’e Bakışı Doğrultusunda İtalya ve Malta Denklemi

Türkiye’nin Eastmed projesine takındığı politikası şu şekildedir:

“Benim bulunduğum bölgede, bana rağmen hareket edemezsiniz”

Türkiye’nin diğer bölge ülkeleri tarafından dışlanması ve hatta haklarının gasp edilmesi Türkiye açısından kabul edilemeyen bir mesele olarak kabul edilmektedir. Dolaysıyla “beni dışlayarak hareket ederseniz, bende kendi göbek bağımı kendim keserim” mantığı ile hareket eden Türkiye; BAE, Fransa, Mısır, Yunanistan, İsrail ve Suudi Arabistan cephesine karşı dengeleyici unsur olarak Malta ve İtalya ile yakın ilişkiler geliştirmektedir. Malta’nın özellikle Akdeniz’de stratejik bir konuma sahip olması ve Avrupa Birliği’ne üye olması hasebiyle Avrupa Birliği içerisinde veto hakkına sahip olması Türkiye açısından çok önemlidir. Yunanistan ve Fransa’nın Avrupa Birliği aracılığıyla Türkiye’ye karşı politikalar üretebilmesine karşı Malta’nın Avrupa Birliği içerisindeki veto hakkı, Türkiye açısından bir kalkan olarak görülmelidir. İtalya ise, Türkiye’nin Libya politikalarında önemli bir partneridir. Dolayısıyla Türkiye’nin Malta ve İtalya gibi önemli Akdeniz ülkeleriyle olan münasebetleri daima en yüksek seviyede, olumlu anlamda ilerlemelidir.

Sonuç

Türkiye’nin egemenliği ve bağımsızlığı kendi sınırları ile yetmemektedir. Türkiye’nin egemenliği Libya’da, Suriye’de, Katar’da ve Somali’de başlamaktadır. Türkiye’nin kendi güvenliği için dünyanın çeşitli bölgelerinde aktif olarak bulunması, 82 milyonun çıkarlarını ve güvenliğinin korunması içindir. Türkiye’nin yeni hayata geçirdiği anlaşmaları ile birlikte Umman’da, Nijer’de ve Arnavutluk’ta askeri üsler kurması dikkati son derece değerli kılan gelişmelerdir. Umman’da askeri üs kurarak BAE’yi, Nijer’de askeri üs kurarak Libya’yı ve gerek Çad gerekse Mali’deki Fransız varlığını, Arnavutluk’ta ise askeri üs kurarak Yunanistan’ı çevrelemeye çalışan Türkiye, kendi tarihinin en önemli dönemine girmiş bulunmaktadır. Türkiye, kendi duvarlarını aşıp yine kendi güvenliğini ve egemenliğini dışarıda korumak zorundadır. Türkiye böylece kendisine yönelik saldırıları, sınırlarının dışında püskürtebilme imkanına sahip olacaktır. Bugün Doğu Akdeniz’de yaşananlar bunun bir özetidir. Türkiye, kendi hak ve menfaatlerini korumak için çıktığı bu yoldan asla dönmemeli ve meseleyi uluslararası mahkemelere taşımalıdır. Bir yandan diyaloğa hazır ve işgalci bir devlet olmadığını göstermeli, diğer yandan hak ve menfaatlerini sonuna kadar korumalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arslan, Muhammed İkbal (2020), Fransız savaş uçakları Kıbrıs Rum kesimine indi, AA

Başeren, Sertaç Hami (2020), Yunanistan Mısır anlaşmasıyla Akdeniz’de haksızlığını tescil etti, AA

Fırat, Esat (2020), Yunanistan Dışişleri Bakanı İsrail’de, AA

Ülger, İrfan Kaya (2020), BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Meis Adası’nın statüsü, AA

Yavuz, Enes (2020), Unilateralist agreements endanger peace and stability in Eastern Mediterranean, AA

[/vc_toggle]

Cumhurbaşkanı Rolünden Cumhurbaşkanlığına: Vladimir Zelenskiy

Halkın içinden, dürüst, prensip sahibi ve akıllı biri devlet başkanı seçilirse ne olur?

Vladimir Zelenskiy’nin cumhurbaşkanı rolüyle yer aldığı ‘’Halkın Hizmetkarı’’ dizisi bu cümleyle başlıyordu. Bu dizide canlandırdığı karakter, ona ilk defa adım attığı siyaset arenasında büyük bir başarı getirdi. Poroşenko ile girdiği başkanlık yarışında, Poroşenko’yu aldığı %73,21 destek ile geride bıraktı.

2015 yılında “Halkın Başkanı” yazan reklam afişleri ortaya çıktı. İlk başlarda bunun ne olduğuna anlam verilemese de daha sonradan Zelenskiy’nin başrolünde olduğu “Halkın Hizmetkârı” adlı yeni televizyon dizisine ait olduğu anlaşıldı. Dizinin temasında; ülkedeki yolsuzluklar, yolsuzluk batağına batan bürokratlar, kirli ilişkiler, oligarklar ve medya patronları işleniyordu.

Zelenskiy’nin canlandırdığı tarih öğretmeni olan Vasiliy Goloborodko, bu sistemden yılmış durumda olan halkın oylarıyla başkan seçiliyor. Başkan olduktan sonra halk ile bir bütün oluyor. Hiçbir koruması olmadan bisikletle halkın içinde geziyor ve işlenen yolsuzluklara karşı büyük bir savaş veriyor. İşte canlandırdığı bu rol, Zelenskiy’e ülke çapında büyük bir sevgi ve ün getirdi. Adeta halkın sevgilisi haline büründü. Dizi reyting rekorları kırdı ve hatta birçok farklı dile de çevrildi.

Şimdi gelin hep birlikte, bir rüyayı andıran bu hikayenin kahramanı Vladimir Zelenskiy’nin hayatına bir bakış atalım.

1.) Vladimir Zelenskiy, 1978 yılında Ukrayna’nın Krivoy Rog kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Oleksandr Zelenskıy Krivoy Rog Ekonomi Enstitüsü’nde profesör olarak çalışırken annesi Rimma Zelenska ise mühendistir.

2.) İlkokul yıllarında çok iyi bir İngilizce eğitimi aldı.

3.) Çocukluğundan itibaren tiyatro tutkusu olan Zelenskiy, henüz ortaokul yıllarında ünlü komedi televizyon programı KVN’de rol almaya başladı.

4.) Liseye başlamadan önce babasının işi nedeniyle dört yıl Moğolistan’ın Erdenet şehrinde yaşadı.

5.) Kiev Ulusal Ekonomi Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ancak profesyonel olarak bu alanda çalışmadı.

6.) Hukuk fakültesinde öğrenci olduğu yıllarda bir grup arkadaşıyla birlikte “Kvartal 95” adlı komedi grubunu kurdu. Kvartal 95, “Halkın Hizmetkârı” da dahil birçok komedi dizisine imza attı.

7.) Ukrayna’nın en popüler komedi programı olan “Veçernıy Kvartal”da Zelenskiy, siyasi ve sosyal konulardaki hiciv ağırlıklı şovlarıyla kendini milyonlara sevdirdi.

8.) Veçernıy Kvartal’ın çekimleri birçok kez Türkiye’de de yapıldı. Bunlardan birinde Zelenskiy, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da hicvetmişti. Zelenskiy’nin sahneyi paylaştığı komedyenlerden biri, “Bugün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, yarın da Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, yarından sonra da, ondan sonra da, her zaman Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan” diyor. Zelenskiy de gülümseyerek ve elini sallayarak bu sözleri onaylıyor.

9.) Lise arkadaşı Olena Zelenska ile Eylül 2003’te evlendi. Çiftin Temmuz 2004’te kızı Oleksandra, Ocak 2013’te de oğlu Cyril doğdu.

10.) Kvartal 95 ile çeşitli yarışmalara katılıp gösteriler düzenleyen Zelenskiy, ülke çapında belli bir şöhrete kavuştu. Rusya ve Ukrayna yapımı çeşitli dizi ve filmlerde rol aldı.

11.) Zelenskıy, 2013-2014 Yevromaydan hareketini, Donbass Savaşı sırasında da Ukrayna Ordusu’nu destekledi.

12.) Zelenskiy’nin yapımcısı olduğu Kvartal 95 grubunun Ukrayna ordusuna yaptığı bağışlar medyada gündeme geldi.

13.) Ağustos 2014’te Ukrayna Kültür Bakanlığı’nın Rus sanatçıların ülkeye girişini yasaklama kararına karşı çıktı.

14.) Ukrayna’da bir televizyon kanalında 2015’te oynadığı “Halkın Hizmetkarı” isimli dizi ile sıradan bir öğretmen iken bir video sayesinde kısa sürede halk kahramanı olarak Ukrayna Devlet Başkanlığına gelen bir karakteri canlandırdı. Bu karakter ile büyük bir sevgiye ve üne kavuştu.

15.) Mart 2018’de Halkın Hizmetkarı adlı dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 çalışanları tarafından Halkın Hizmetkarı Partisi kuruldu.

16.) Zelenskiy, 2019 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı.

17.) Mart 2019’da Der Spiegel’e verdiği röportajda siyasetçilere olan güveni yeniden tesis etmek için siyasete girdiğini, “profesyonel, düzgün insanları yönetime getirmek” ve “siyaset kurumunun havasını olabildiğince değiştirmek” istediğini söyledi.

18.) 31 Mart 2019 tarihinde yapılan ilk seçimde hiçbir aday salt çoğunluğu sağlayamadığı için 21 Nisan 2019’da en çok oyu almış iki aday Zelenskiy ve Poroşenko arasında ikinci tur düzenlendi. Zelenskiy, bu turda oyların %73,21’ini alarak başkan oldu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.britannica.com/biography/Volodymyr-Zelensky

https://tr.wikipedia.org/wiki/2019_Ukrayna_cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_se%C3%A7imi

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48009311

https://tr.wikipedia.org/wiki/Volod%C4%B1m%C4%B1r_Zelensk%C4%B1y

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerin Online Silahı: Siber Uzay ve Siber Güvenlik

“Siber” kavramı ilk kez 1958 yılında Louis Couffignal tarafından kullanılmış ve 1984 yılında William Gibson “Neuromancer” adlı romanında “siber uzay” kavramını kullanarak kavramın genel olarak yaygınlaşmasına öncülük etmiştir. (1) Siber uzay gelişen dünyanın teknolojik alandaki bütünlüğünü ifade etmektedir. Bu bütünlük yeni bir çatışma düzeyini beraberinde getirirken uluslararası ilişkiler çalışmalarında yer alan siber güvenlik önemli bir konuma sahip olmuştur. Siber güvenlik uluslararası ilişkilerin çalışma rotalarından olan güvenlik hususunda kendisine dikkat çekmiş ve uluslararası hukuk tartışmalarında da yer edinmiştir. Siber güvenlik kavramının uygulama alanına sahip olmasının başında caydırıcılık ve uygulama alanına ilişkin somut olayların artması gelmektedir.(2)

25 Aralık 2015 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping her iki tarafın da karşılıklı olarak “telif hakları ve online hırsızlık içeren siber saldırı düzenlemeyecekleri ve bilerek siber saldırı düzenleyen kişi ve kurumları desteklemeyecekleri” hususunda anlaşmaya varmışlardır.

Bu anlaşma bazı kesimlerce önemli bir adım olarak görülürken birçok analist bu durumu kağıt üzerinde kalacak bir anlaşma olarak değerlendirmiştir. Siber uzayın kendi doğasında bilinmezlikleri ve anarşi halini barındırması göz önüne alındığında kağıt üzerinde kalacak bir anlaşma olma hususu daha gerçekçi bir çerçeve içine dahil edilebilir. Çin siber uzayda en agresif aktörlerden biri olarak görülmektedir. Keza ABD’nin Çin ile anlaşmaya gitmesinin altında yatan temel sebeplerden bir tanesi de budur. ABD Temsilciler Meclisinde 2013 yılında sunulan rapora göre, Çin merkezli istihbarat faaliyetleri ABD’nin askeri, güvenlik ve ekonomik altyapısının hedef alındığını ve ekonomi, teknolojik yenilikleri ve de telif haklarını çaldığını aynı zamanda askeri sırlara erişim sağlandığı iddia edilmiştir. Raporda, ABD Savunma Bakanlığına yılda 50.000 saldırı gerçekleştiğini ve saldırıların başını çeken ülkenin Çin olduğu ifade edilmiştir.(3)

21. yüzyılda bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemeler güvenlik hususundaki boyutları da şekillendirmiştir. Düşmanın belli ve tehditlerin açık olduğu Soğuk Savaş döneminin ardından küreselleşmenin ivme kazanması uluslararası alanda belirsizlikleri ortaya çıkarırken konvansiyonel güvenlik unsurlar yerini asimetrik unsurlara bırakmış ve güvenlik algısında tartışmalara neden olmuştur. Siber dünyanın, küçük aktörlere sağlamış olduğu en büyük avantaj siber silahların konvansiyonel silahlara göre daha ucuz olması, suçlunun kolaylıkla tespit edilememesi ve siber uzayda yapılan bir eylemin gerçek dünyada yıkıcı etkiler doğurabilmesidir. Birleşmiş Milletler (BM) siber güvenlik konusundaki çalışmalarını 1980’den beri devam ettirmektedir. Siber güvenliğe yönelik çalışmalar büyük ölçüde BM Genel Kurulu kararları aracılığıyla bir BM ajansı olan ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) üzerinden yürütülmektedir. BM nezdinde ayrıca Siber Suçlara Dair Hükümetlerarası Uzmanlar Grubu çalışmakta ve bu girişim daha kapsayıcı olması niteliğinin yanı sıra gelecekte siber uzayın barışçıl kullanımı konusunda uluslararası normlarının önünün açılacağı yönünde değerlendirmeler söz konusudur.(4)

 

Sonuç olarak siber çatışmalar, farklı amaç ve teknik özelliklere sahip, yeni oldukları kadar tehlikeli olduklarının da farkına varılan ve dolayısıyla son çeyrek asırdan beri siyaseti derinden etkileyen yeni bir olgudur. Her birinin farklı etki boyutuna sahip olması ve bu bağlamda iç ve dış politika üzerinde etki gösteren bu çatışmaların gelecekte dünyayı nasıl şekillendireceği hususu bilinmezliklerle doludur. Siber güvenlik ve siber uzayın uluslararası ilişkilerle bu denli iç içe olmasının sebebi ‘güvenlik çalışmaları’ ve ‘askeri kapasiteyi geliştirme’ fırsatı olarak değerlendirilebilir. Soğuk Savaş döneminde ABD-Rusya arasında yaşanan uzay rekabetine günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti de dahil olmuştur. Nihayetinde siber uzay alanında devletlerin uzlaşıya varmasının zor hatta ütopik göründüğü aşikardır. Fakat bir barışın tesis edilmesi yönünde ortaya atılabilecek görüş küresel ölçekte siber sorun platformlarının oluşturulması yönündedir. Böylelikle uluslararası örgütlerin ve siber uzayda başrolde olan aktörlerin de ortak bir paydada buluşabileceği ihtimali olasılıklar dahilindedir.

Elif Nur Kaya

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”27627″ name=”Uluslararası İlişkilerde Yeni Savaş Alanı: Uzay”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KORHAN, Sevda, Siber Uzayda Uluslararası İlişkilerin Değişen Parametreleri, Yüksek Lisans Tezi,  Konya: Selçuk Üniversitesi, 2018.

GÜNTAY, Vahit, “21.Yüzyıl Paradoksu Olarak Siber Uzay ve Uluslararası Hukuk”, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt:1, Sayı:2, 2019.

AKYEŞİLMEN, Nezir, Disiplinlerarası Bir Yaklaşımla Siber Politika & Siber Güvenlik, Ankara: Orion Kitapevi, 2018.

ÇELİK, Soner, “Siber Uzay ve Siber Güvenliğe Multidisipliner Bir Yaklaşım”, Academic Review Of Humanities And Social Sciences,Vol:1, Issue:2, 2018.

[/vc_toggle]

Belarus: Tartışmalı Geçen Başkanlık Seçimleri Sonrası Gösteriler

Batı medyasında sık sık “Avrupa’nın son diktatörü” olarak anılan 65 yaşındaki Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko’nun görev süresinin sona ermesi nedeniyle halk cumhurbaşkanı seçimi için sandığa gitti. İlk kez 1994 yılında devlet başkanlığı görevine seçilen Lukaşenko, en son 2015 yılındaki yapılan seçimlerde oyların yüzde 83,5’ini alarak koltuğunu korumuştu. Ancak seçimlere ciddi bir muhalefet olmadan girmişti.

Ülke çapında iktidara karşı protesto gösterilerinin alevlendiği bir dönemde, 26 yıldır ülkeyi yöneten ve yıllardır ağır insan hakları ihlalleri ve seçimlerde usulsüzlük yapmakla suçlanan Cumhurbaşkanı Lukaşenko, seçimlerde 6. döneminde oyların %79,7’sini alarak yeniden devlet başkanı seçildi. Seçimlere hile karıştığı, adil seçim olmadığı ve seçim gözlemcilerinin de oyların sayılmasında, kayda geçirilmesinde yanlışlar yapıldığını bildirmesi üzerine oyların çalınmış olabileceğini iddia eden protestocular başkent Minsk başta olmak üzere Zhodzina ve Baranoviçi’de sokağa çıkarak “Zafer Bizim” sloganları attılar. Öte yandan hükümetin seçim kampanyasının başladığı günden bu yana muhalefet üzerindeki baskıyı artırdığı öne sürülüyor. Viasna insan hakları merkezine göre, mayıs ayından bu yana protesto gösterilerine katılan 1300’den fazla kişi gözaltına alındı. BBC Rusça Servisi, polisin göstericileri dağıtmak için ses bombası, biber gazı ve plastik mermi kullandığını ve yer yer güvenlik güçleri ile eylemciler arasında çatışmalar yaşandığını bildirdi.

Lukaşenko’nun tüm bu gerginliklerin yaşandığı seçim atmosferine ülkenin başlıca müttefiki Rusya ile anlaşmazlık yaşadığı bir dönemden girdiğini unutmamak gerekiyor. Hatta Rusya’ya ait Wagner şirketinin askerlerini yakalatan Lukeşenko “Rus güvenlik şirketi Wagner’in arkasında Rus yönetiminden bakan yardımcısı seviyesinde kimseler olduğunu” söyledi. Uluslararası ilişkiler bağlamında Belarus halkının sakin şekilde yaşamasına izin verilmeyeceğini anladıklarını anlatan Lukaşenko, Rusya’nın Belarus’u kaybetmekten korktuğunu ama buna rağmen yanlış yaptığını ifade etti. Lukaşenko, “Hata üzerine hata yapıyorlar. Neden bizi boğuyorlar? Biz, sizin insanlarınız, aynı halkız.” şeklinde konuşmuştu. Belarus’ta istikrarsızlık oluşturma çabalarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bilgisi olabileceğini de aktaran Lukaşenko, güvenlik güçlerinin her duruma hazırlıklı olduğunu dile getirmişti. Belarus Cumhurbaşkanı Lukaşenko, NATO çıkışıyla da oldukça dikkat çekmişti. Sözlerine, durumun siyasallaştırılmaması gerektiğini vurgulayarak “Bize ne siyaset ne de ekonomi oyunu lazım. Bizi Amerikalılar ve NATO ile korkutmaya gerek yok. Ne Amerikalılar ne de NATO bu 33 kişiyi gönderdi.” şeklinde devam etti. Tüm bu çıkışlar ve yaşanan olaylar sonucu Putin ise Lukaşenko’nun ülkede iyice azalan popülaritesinden ve Moskova’ya daha da mesafeli hareket etmesinden rahatsız duyduğunu gösteriyor. Öyle ki Rusya’nın Moskova Elçiliğinde kullanılan Belarus Cumhurbaşkanlığı oy sonuçlarına göre büyük bir farkla muhalif aday Svetlana Tikhanovskaya %78.5 aldı, Lukaşenko %6 oyda kaldığı iddia ediliyor. Lukaşenko’nun seçimlerdeki rakibi 37 yaşındaki eski öğretmen Svetlana Tikhanovskaya olarak görülüyordu. Tikhanovskaya ülke genelinde yaptığı mitinglerde, ülkenin duraklayan Sovyet tarzı ekonomisini ve hükümetin koronavirüs salgınına karşı verdiği tepkiyi eleştiriyor ve halktan büyük bir destek alıyordu.

Svetlana Tikhanovskaya

Sonuç da Lukaşenko’nun Moskova yönetimi ile arasında yaşanan çatışmanın artması, iktidarını zora sokan faktörlerden biri olarak görülüyor. Koronavirüs salgınında ülkede gevşek politikalar izlediği ve bu politikalar nedeniyle vaka ve ölüm saylarının arttığı düşünüyor. Batılı ülkelerin ise 26 yıllık bir iktidarı kabul etmeyeceği gerçeği göz önüne alındığında Lukasenko’ya pek hoş gözle baktığı söylenemez. Son olarak Belarus’un Avrasya Coğrafyasında Rusya için vazgeçilmez ülke olduğunun ve batı hegemonyası (AB/NATO) altına bırakılamayacak kadar değerli olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Muhammet Kağan Kesemen

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53713085

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ukrayna-belarusun-yakaladigi-wagner-savascilarinin-kendisine-teslim-edilmesini-talep-etti/1933666

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/belarus-wagnerin-arkasinda-rus-yonetiminden-ust-duzey-kimseler-var/1934830

https://tr.sputniknews.com/avrupa/202008091042619185-lukasenko-putinden-33-rusya-vatandasinin-tutuklanmasiyla-ilgili-mektup-aldim/

[/vc_toggle]

Eskiçağlarda Zaman ve Takvim Kavramı

Tarih boyunca insanlar, yaşadıkları anın bir kaydını almış ve bu anların vesikalarını kaydetmişlerdir. Anı kaydederken belirli bir başlangıç ve bitiş tarihi belirleyen insanların veya uygarlıkların kayıtları yaklaşık olarak tahmin edilmektedir. Ancak zamanın sınırlarını belirlemese de belirli şartlar ve kurallar çerçevesinde kaydını almaya yarayan takvimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kayıtların tarihlerin yaklaşık olarak tahmin edilmekten çıkmış, çeşitli takvimlerin yardımıyla zamanın çeşitli evreleri sıralanıp kaydedilebilmiştir. Bu çalışmada, algılamaya ve anlamlandırmaya yardımcı olan zaman ve takvim kavramlarının eskiçağlarda ortaya çıkışları, yerel ve bölgeler üstü takvimler incelenecektir.

1.) Zaman ve Takvim Kavramları

a.) Zaman Kavramı

“Zaman kavramı nasıl ortaya çıktı?” veya “Zaman neden ölçülmeye başladı?” sorularının oldukça kısa bir cevabı vardır: Zaman ve zamanın ölçülmesi insanların ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıkmıştır. Zaman ve onun ölçeği de itibaridir, yani olmadığı halde var sayılır. İnsan olmasaydı zaman kavramı da olmazdı. Örneğin Ay’da insan ve başka canlılar olmadığı için zaman kavramı da yoktur.[1] Ancak zaman “ölçülebilir bir nicelik” anlamıyla ele alındığında, öncelikle gündeme düşen kavram, “ölçü birimi” olmaktadır. Bu ihtiyacı hisseden insanoğlu, sabit görünen ve ölçülebilir olan ilk şeyin “gün” olduğunu fark etmiştir. Sümerliler ve Babilliler belirledikleri bu süreyi, önce yirmi dört eşit parçaya bölerek “saat” kavramına ulaşmışlar, ardından da altılı sistem yardımıyla dakika ve saniye tariflerine varmışlardır.[2] Mısırlılar, geceleri hava yağışlı, bulutlu ya da tozlu olduğu zamanların doğuşunu gözetlemek için “su saati” kullanıyorlardı. Zamanımıza kadar ulaşmış Eski Mısır su saatleri bulunmaktadır. Bunların en eskisi M.Ö. XIII. yüzyıldan kalmadır. Bu saatin üzerinde, kurban saatlerinin belirlenmesi işine yaradığını ifade eden bir yazı bulunmaktadır. M.Ö. XVI. yüzyılda su saatlerinin kullanıldığı da eldeki bir belgeden anlaşılmaktadır.[3] Su saati, Roma İmparatorluğu zamanında Yunanlılarda ve öteki Batı uluslarında, ayrıntılarında yapılan değişikliklerle birlikte çok yaygınlaşmıştır. Eskiçağ ulusları Zaman kavramı hakkında bilinçlenince de güneş saatini kullandılar. [4]

b.) Takvim Kavramı

Eski Mezopotamya’da saat kavramının insanoğlu tarafından anlaşılması ile zamanın ölçülebilmesi için ilk altyapı oluşmuşsa da zamanın “nereden gelip nereye gittiğini” sorgulayan insanlar, geçmişi yerli yerine oturtmak gayesi ile kullanabileceği bir yöntem bilmemekteydiler. Bu yöntem eksikliği giderebilmek için ve geniş zaman aralıklarının tespitinde ve kaydedilmesinde kullanılabilecek sistemler geliştirilmiş ve buna takvim adını verilmiştir.[5] Kısacası “zaman” kavramının belirli terimlerle ifade edilebilmesini sağlamak için geliştirilen sistemlerin genel ismi takvimdir. Bütün takvimler gökcisimlerinin hareketlerinin gözlemlenmesine dayanır ve yasaları herkesin algılayabileceği doğal bir dönüşü temel alır. Üç gökbilimsel dönüş bu konuda kaynak oluşturur. Bunlar; günün uzunluğunu ortaya koyan Dünya’nın kendi çevresinde dönüşü, Ay’ın Dünya çevresinde dönüşü ve yılın uzunluğunu belirleyen Dünya’nın Güneş’in çevresinde dönüşüdür.[6] Antik çağda Mısır ve Roma dışında tüm halklar kameri ayları kullanmışlardır. Bir Roma ayı, yılın geleneksel bir şekilde bölümlere ayılmasıdır, Ay’ın döngüsüyle bir ilgisi yoktur. Fakat kökeni Ay’a dayanmaktadır. [7]

2.) Yerel ve Bölgeler Üstü Takvimler

Takvimlerin oluşturulma zamanlarında en büyük sorunlardan birisi, gözlemlenebilen ve hareketleri kısmen de olsa kayıt altına alınabilen Güneş, Ay ve bunların hareketlerine bağlı olarak hareketi anlaşılan Dünya’dan başka, genel olarak kabul gören verilerin elde olmamasıdır. Dünya ve Ay’ın dönüş süresi, evren içinde bu varlıkların yerleri ve hareketlerinin incelikleri, Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığı ve şekli gibi konular eskiçağlarda üzerinde ittifakla karar alınıp onaylanmış verilere sahip değillerdi. Bu durum, “yıl” kavramının değişkenliğini oldukça etkilemekteydi. Çünkü bir önceki yılda denk gelinen gün veya ayın bir sonraki yıl için belirli, sabit bir noktası bulunamıyordu. M.S. 2. Yüzyılda yaşamış olan Batlamyus’un “Mathematike Syntaksis” (Matematik Bileşim) adlı eserinde yeryuvarlağını evrenin ortasına yerleştirip sabit kabul ederek Güneş’in Dünya çevresinde döndüğünü söylemesi ve bu teorinin kabul görmesi bu sorunun temel sebeplerinden birisidir. Bahsedilen tarihler kadar bile yeni olmayan ve yazının bulunmasından yaklaşık olarak bir milenyum kadar sonra ortaya çıkan bazı vesikalarda, tarihin kaydının ve ilk takvimlerin daha basit şekillerde kullanıldığı belirlenmiştir.

a.) Hitit Takvimleri

Hitit kaynaklarından edinilen bilgiler genel olarak eksiklik ve çelişkilerle dolu olduğundan dolayı kullandıkları takvim biçiminin özellikleri geniş çapta ve kesin doğrulukla çıkarılamamış ancak belirli tanrılara özgü festivallerin uygun zamanda kutlanması, evrenin düzenini sürdürmek için esas oldukları anlaşılmıştır. Fakat bu festivallerin yıl içinde nasıl konumlandırıldıklarına dair kanıt yoktur, konumları yalnızca bazıları mevsimlerle ilişkilendirilmiş olduklarından dolayı tahmin edilebilmektedir.[8] Ancak Hititler’deki tarih düşme ve kronoloji anlayışı, genellikle nispi kronolojinin sağladığı imkanlar yoluyla, yani bir başka kaynakla karşılaştırma yapılarak teyit edilme yoluyla tespit edilmektedir.[9]

b.) Urartu Takvimleri

Hakkındaki en temel bilgileri günümüzde Van’da bulunan “Meher Kapı” adlı yazıttan edinilebilen bilgilere göre Urartular, inandıkları tüm tanrıların isimleri belli bir düzen içinde verilmiş, tanrılara ne zaman ve ne tür hayvanların kurban kesileceği belirtilmiştir.[10] Bu yazıtta belirli bir kült olayının zamanı olarak ―Güneş Tanrısı ayından bahsedilmiştir. Fakat Urartu yazıtlarından bir yılda kaç ayın veya bir ayda kaç günün bulunduğu bilgilerine ulaşmak mümkün olmamıştır.[11]

c.)  Babil Takvimleri

Babiller’de yılın başlangıcı “Nisannu” ayındadır ve bu ay ilkbahar ekinoksuna denk gelmektedir. Günler günbatımından itibaren sayılmışlardır. On iki aylık bir Ay yılı 354 gün ettiğinden, Ay yılı 365,25 gün eden Güneş yılından yaklaşık on bir gün daha kısadır. Ay takvimini Güneş takvimiyle yaklaşık olarak aynı hizada tutmak için aralıklara fazladan ayların eklenmesi gerekmiştir. Babil takviminde on dokuz yıllık çevrimin kullanıldığı bilinmektedir. Bu çevrimde her 19 yılda yedi kez ay eklemesi yapılmıştır.[12]

d.) Ion, Dor ve Aiol Takvimleri

Ion Takvimi

Ionia aylarının belirleyici özelliği, sondaki -ion ekidir. Şüphe duyulan durumlarda, ayın Ion olduğunun belirlenmesi için bir ölçüt olarak kullanılmıştır. Yerel takvimler için kırk sekiz farklı yerleşime veya adaya ait ay günümüze gelmiştir (koloniler ayrı olarak sayılmazsa toplam otuz bir yerel takvime ait). Altmış tane Ion ay adı bulunmaktadır. Bu altmış ay adından yirmi dokuzu yalnızca bir, onu ise yalnızca iki takvimde görülmekteyken, on dört tanesine altı veya daha fazla takvimde rastlanmaktadır.[13]

Dor Takvimi

Batı Yunan Bölgesi’nden şu ana kadar toplam 103 adet farklı ay adı toplanabilmiştir. Ana kent takvimleriyle koloni takvimleri arasındaki ilişki, Dor takviminde de Ion kentlerindekilere benzemektedir: Koloniler kuruldukları dönemde ana kentin o zaman yürürlükte olan takvimini benimsemişlerdir.[14]

Aiol Takvimi

Aiol takvimleri, Lesbos Adası ile Anadolu’daki Aiolis ve Mysia bölgelerinde görülmektedirler. Bu gruba dahil olan takvimlerde Arkadia, Kıbrıs ve diğer Hellen bölgelerinde kullanılan ay adlarına rastlandığı gibi, bu bölgeye özgü aylar da bulunmaktadır.[15]

Batı Anadolu‘da takvimlerin dağılımını gösteren harita.

3.) Roma Takvimleri

Romalılar arasında ilk resmî takvim, kentin kurucusu Romulus tarafından ayın dönüşüne ve evrelerine dayanarak M.Ö. 738’de düzenlendi. Romulus’un düzenlediği Romanın ilk takvimine göre, Romanın kuruluş tarihi (M.Ö. 753) başlangıç noktası kabul edilerek yıllar belirlenmişti; yıl, 304 gün ve 10 aydan oluşuyordu.[16] Mısır’ın İskenderiye şehrinde yerleşmiş olan Yunanlı astronom Sosigenes’in (M.Ö. 1. yüzyıl) öğütlemesi üzerine Roma İmparatoru Julius Caesar (M.Ö. 101-44), yaptığı takvim reformunun temellerini M.Ö. 46 yılında saptadı; ardından Güneş ve Ay’ın görünür çaplarının değişimlerini buldu. İmparator Caesar M.Ö. 46 yılında giriştiği bu takvim düzenlemesinde M.Ö. 45 yılının yılbaşını, Ocak ayının birinci gününe aldı. Bu düzenlemede kendisinin çok emeği geçtiği için bu takvime “Jülyen Takvimi” dendi. Bununla birlikte takvimde yapılan bu düzenleme ve doğrultma sonradan ve zamanla yine bozuldu.

Sonuç

İnsanoğlunun tarihi bir şekilde kayıt altına alması, görüldüğü üzere farklı coğrafyalarda farklı şekillerde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte toplumun ortak bilinci diyebileceğimiz bir şekilde eskiçağ uygarlıklarının ve eski tarihlerde varlıklarını sürdüren diğer uygarlıkların bu tarihlerin kayıt şekli olan takvimi ve onun değiştirilmiş/geliştirilmiş versiyonlarını yaşamış, kayıt altına almıştır. Başlangıçta gelenekselleşen belirli günlerin (örn.: festivaller) kutlanması amacıyla oluşturulmaya çalışılan takvimler, zaman içinde Güneş, Ay ve Dünya’nın hareketlerini de göz önünde bulundurarak farklılaşmış ve çeşitlenmiştir. Netice olarak farklı bölgelerde, farklı türlerde de olsa insanların yaşadıkları zamanları belirli sınırlamalar içerisinde ve tekrar eden şekillere sokmayı başarabilmişlerdir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ÇAĞATAY, N., “Eski Çağlardan Bu Yana Zaman Ölçümü ve Takvim”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXII, S. 1, 1978, s.105-138.

KIZGUT, R., “Eskiçağ Uygarlıklarında Tarih Düşme Yöntemleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2009

SAYILI, A. “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kül Tür Merkezi Yayını, S. 47, Ankara 1991.

GERÇEK, S., “Hellenistik Çağ Batı Anadolu Takvimleri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011.

“Meher Kapı”, https://van.ktb.gov.tr/TR-76517/meher-kapi.html, Erişim Tarihi: 03.07.2020.

[1] Neşet Çağatay, “Eski Çağlardan Bu Yana Zaman Ölçümü ve Takvim”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXII, S. 1, 1978, s. 105

[2] Rahim Kızgut, “Eskiçağ Uygarlıklarında Tarih Düşme Yöntemleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2009, s. 12

[3] Aydın Sayılı, “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kül Tür Merkezi Yayını, S. 47, Ankara 1991, s. 116

[4] Neşet Çağatay, a.g.e., s. 114

[5] Rahim Kızgut, a.g.e., s. 15

[6] Sevgi Gerçek, “Hellenistik Çağ Batı Anadolu Takvimleri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011, s. 22

[7] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 25

[8] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 12

[9] Rahim Kızgut, a.g.e., s. 29

[10] https://van.ktb.gov.tr/TR-76517/meher-kapi.html, Erişim Tarihi: 03.07.2020.

[11] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 13

[12] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 15

[13] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 46

[14] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 76

[15] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 80

[16] Rahim Kızgut, a.g.e., s.73

[/vc_toggle]

Vak’a-i Hayriyye: Yeniçeri Ocağı’ının Kaldırılması

Yeniçeriler, askerî sahadaki güçsüzlüklerine ek olarak askeri alandaki yeniliklere de karşıydı. Cephelerde üst üste alınan mağlubiyetlerin üzerine halk da yeniçerilerin haksız yere kötü davranışlarından bıkmış vaziyetteydi. Bu durumlardan dolayı bu eşkıyaların ters tutumunun kırılması gerekiyordu. Çünkü daha önceki Nizam-ı Cedit ve Sekban ordularına karşı isyan tertip edip yenilik girişimlerine ket vurmuşlardı. Bunun üzerine II. Mahmud döneminde devlet ricali gizli toplantlarla ocağın durumunu ve yenilik konusundaki fikirleri istişare etmekteydiler. Sadrazam Benderli Mehmet Selim Paşa, Şeyhülislam Kadızade Mehmed Tahir Efendi ve Yeniçeri Ağası Mehmed Celaleddin Ağa’nın da hazır bulundukları bir toplantıda yeniçerilerin eğitim alması oybirliğiyle kabul edildi ve fetva verildi. (Şeyhülislam Mehmed Tahir Efendi, Yeniçeriler hakkında Sultan’la aynı kanaati paylaştığı için yakın zamanda bu vazifeye getirilmişti; kendisi ocağın ilgasının fetvasını verebilecek kararlılıktaydı.)

“Eşkinci” ismini alan bu grubun da ıslahı mümkün olmamıştı. Harcanan onca zaman ve yüklü miktar paraya rağmen “Yunan Meselesi”nin hâlâ çözülememiş olması ciddi bir problem olarak görülmüştür. Sadrazam ve Şeyhülislam’ın da bulunduğu bir toplantıda Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli zabitlerinden Kul Kethüdası’nın “böyle düzensiz askerle savaş görevi alsam gitmekte duraklarım.” sözlerinin ardından askere ciddi bir eğitim vermeyi ve karışıklık çıkaranları en ağır şekilde cezalandırmayı kabul eden fetva müttefiken kabul edildi. Daha sonra Eşkinci Ocağı’nın varlığının Yeniçeriler tarafından aslında kabul edilmediği ve ciddi bir isyan hazırlığında olunduğundan bahsolunup, bu durum kanıtlanınca, Sadrazam, telaşa kapılarak Hüseyin Ağa’yı yanına çağırıp bu meseleyi sordu. O da “Mademki kanun yolu ile toplanıp karar verilmiştir, bundan dönmek doğru olmaz. Dayatıp bu işi başarmak gerektir.” demiştir.

9 Zilkade (28 Nisan) günü Yeniçeriler isyan için Et Meydanı’nda toplanmaya başlamışlardı. Yeniçeri Ağası Celaleddin Ağa’nın nezaretinde olmayan bu isyanda o da öldürülmek istenmiş ancak o an bulunamayıp öldürülememiştir. Yeniçerilerin toplanmaya başlamaları ve isyan bayrağı çekmeleri üzerine Sadrazam, diğer paşalar ve beylerden askerlerini derhal toplamalarını emretmiştir. Bu sırada Sultan II. Mahmud da kılıcını kuşanıp Topkapı Sarayı’na gelmiştir. Sultan’ın Sadrazam, Şeyhülislam ve son olarak devlet ricaliyle yaptığı görüşmelerde Yeniçerilerin eşkiyaca davranışlarından dolayı yok edilmeleri kararı alındı. Bu karar sonrası Hz. Peygamber’in Sancak-ı Şerif’inin de alınması, Yeniçerilerin zulmünden bıkan halkın manevi olarak da Sultan’ın yanında olmalarını sağlamak konusunda ciddi bir önem taşımaktaydı. Halk, Sancak-ı Şerif’in altında toplanmaktaydı. Yeniçeriler buna engel olmak adına halktan bazı kimseleri şehit etse de bu desteğe engel olamadı.

Kara Cehennem İbrahim Ağa, Yeniçeriler’i nasihat yoluyla isyandan vazgeçirmek istese de karşılık bulamadı ve Yeniçeriler Et Meydanı kapısının ardında kaldılar. Bir müddet sonra İbrahim Ağa ve Hüseyin Ağa, Yeniçerilerin ilk önce saldırdıkları ancak başarısız oldukları topçu askerlerini kullanarak onlara ciddi kayıplar verdirmiş ve kalanlarını perişan hale sokmuştu. Böylece Yeniçeriler bozguna uğradı ve ortadan kaldırıldı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 11 Zilkade 1241 (17 Haziran 1826)’den sonra “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ordusu kuruldu ve yapılmak istenen diğer yeniliklerin de önü açılmış oldu.


[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Ahmed Cevdet Paşa, “Tarih-î Cevdet”, 6 Cilt, İstanbul: Hikmet Neşriyat, 1972

KEMAL BEYDİLLİ, “VAK ‘A-i HAYRİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vaka-i-hayriyye (20.06.2020).

KEMAL BEYDİLLİ, “MAHMUD II”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mahmud-ii–osmanli (20.06.2020).

MEHMET İPŞİRLİ, “KADIZÂDE MEHMED TÂHİR”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kadizade-mehmed-tahir (20.06.2020).
[/vc_toggle]

 

Osmanlı’da Merkeziyetçilik ve Adem-i Merkeziyetçilik Düşüncesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminden itibaren merkeziyetçi bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. Osmanlı’da merkeziyetçi yönetim, en etkili otorite olan padişahla birlikte onun mutlak gücünü destekleyen yardımcı kurumlar eliyle kurulmuştur. Fakat duraklama ve gerileme dönemine kadar gayet iyi bir şekilde işleyen merkeziyetçi yapının XVI. yüzyıldan itibaren sarsılmaya başladığı görülmektedir. Bu dönem derebeylerin oluşmaya başladığı, eyaletlerdeki valilerin merkezi dinlememeye başladıkları böylece ülkenin giderek anarşiye sürüklendiği bir dönemdir.

Merkez karşısında yerel güçlerin nüfuzlarını ve etkilerini artırmaları, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ortaya çıkan merkezi iktidara daha fazla güç kazandırma çabaları ile sonuçlanmış, merkezi iktidar kendisinin zayıflamakta olduğunu görerek merkeziyetçi gücünü yeniden oluşturmaya çalışmıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren görülen sanayileşme de merkeziyetçi devlet eğilimini güçlendiren bir etkendir (Hülür ve Akça, 2005: 322).

XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı idaresinin sıkı merkeziyetçi yapısı sarsılmaya başlamıştır. Özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumsallaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu dönemde II. Mahmut ile ayanlar arasında sened-i ittifak imzalanmış ve böylelikle ilk defa padişah otoritesini yerel güçler ile paylaşmak zorunda kalmıştır. İnalcık( 1964:604)’a göre Sened-i İttifak tarihi açıdan “büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade eder.” Savaş ve ihtilal ortamı içinde iktidarı ele alan âyanlar padişahın mutlak otoritesi karşısında açıkça kendi durumlarını güvenceye almak amacıyla bu belgeyi kabul ettirmişlerdir. Bu belgeyle ayanlar kendilerini padişaha ve merkezi otoriteye kabul ettirmiş olsalar da merkezî otoritenin varlığını tehdit edecek bir özerkliğe kavuşamamışlardır. Bu yönüyle belgenin etkisi çok sınırlı kalmıştır. Çünkü Sened-i İttifak’taki esasların uygulanabilmesi için ayanın birlik içinde davranabilmesi gerekmekteydi. Zaten örgütlü ve kurumlu olmayan âyan ise birliğini koruyamamıştır(İnalcık, 1964: 609).

II. Mahmut’un tekrar güç kazanmasıyla birlikte ayanları etkisizleştirmiştir. Daha sonra II. Mahmut ülke genelinde merkezi kontrolü sağlayan bütün mekanizmaları geliştirmiştir. Bu anlamda Sened-i İttifak âyanlar üzerinde devlet kontrolünü sağlamayı amaçlamış ve Batılı anlamda merkezî bürokratik bir devlete dönüşümün ilk adımlarından biri olmuştur (Mardin, 1998: 167). Ancak bu dönem klasik dönem merkezileşme çabasından farklı olarak batı reformları ve etkisiyle gerçekleştirilmiştir.

Tanzimat fermanının ilanı ile birlikte merkeziyetçilik ve bürokratikleşme yönetim anlayışının temel özelliğini meydana getirmiştir. Sened-i ittifak’a karşı Tanzimat fermanı padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade etmektedir. Tanzimat ile başlayan Osmanlı modernleşme süreci tepkileri ve destekleri içeren fikir akımlarını ve hareketlerini meydana getirmiştir. Tanzimat’la birlikte yönetime karşı öncelikle iki tepki ortaya çıkmıştır. Jön Türkler ve sonrasında İttihat Terakki olarak somutlaşan hareket bu iki tepkinin kaynağını oluşturmaktadır. Bu tepki daha sonrasında Jön Türkler içinde daha da net çizgilere ayrılacak ve 1902 Jön Türk kongresinde iyice netleşecektir. Bu dönemde oluşan tepkiler merkeziyetçi ve âdem-i merkeziyetçi yönetim anlayışı olarak ortaya çıkmıştır.

Prens Sabahattin

Merkeziyetçiliği savunan görüşün başında Ahmet Rıza, âdem-i merkeziyetçiliği savunan görüşün başında da Prens Sabahattin bulunmaktadır. Ahmet Rıza Fransız modelini esas alan merkeziyetçi, devletçi ve otoriter bir yönetim anlayışından yana olmuştur. Buna karşı olarak da İngiliz modelini esas alan ve bu görüşü nedeniyle özerkliği,  âdem-i merkeziyetçiliği ve teşebbüs-i şahsi düşüncesini savunan Prens Sabahattin’dir. Bu iki karşıt siyaset çizgisi aslında devlet ve toplum konusundaki farklı bakışları, öncelikleri ve toplumsal işlevlerinin farklılığını ifade etmektedir. Ahmet Rıza için sorunun özü siyasi’dir ve bundan dolayı da devletin siyasi yönetiminin değişmesi, iktidara kendilerinin gelmesiyle sorunun çözümleneceğini düşünmektedir. Oysaki Prens Sabahattin’e göre sorunun özü siyasi değil toplumsaldır. Toplumun yapısının dönüşebilmesi için önünün açılması, şahsi girişim özgürlüğünün ve merkezde toplanmış yetkilerin yerel yönetimlere dağıtılmasıyla toplumun harekete geçirilebileceğini düşünmektedir.

Osmanlı‟da ilk taşra örgütü 1861 yılında Lübnan‟da kurulmuştur. Avrupa’nın baskıları sonucu hükümet Lübnan‟a özerk statü vererek Cebel-i Lübnan Nizamnamesini yayınlamıştı. Cebel-i Lübnan yönetimine başkentten bir Hıristiyan mutasarrıf tayin edilecekti. Bu özel statü Bab-ı Ali’yi 1864 nizamnamesini çıkarmaya itmiştir (Eryılmaz, 1997, s.47). 1864 Vilayet Nizamnamesi Avrupalı devletlerin Osmanlı sınırları içinde yer alan Hıristiyan toplulukların yaşam koşullarının bozukluğu iddialarının önüne geçmek üzere yürürlüğe konulmuştur (Parlak, 2007, s.2). İlk düzenlemeler Mithat Paşanın valilik yaptığı Niş, Silistre ve Vidin vilayetlerinin oluşturduğu Tuna vilayetinde uygulanmış, başarı sağlanınca uygulama alanı genişletilmek istenmiştir. 1864 Vilayet Nizamnamesi sonucu il bazında teşkilatlanmalar yaygınlaştırılmıştır.

Osmanlı‟da adem-i merkezileşme yolunda ilk belediye 1855’te İstanbul‟da kurulmuş ve yönetimine padişahın atadığı şehremini (başkan) ile 12 kişiden oluşan şehir meclisi oluşturulmuştur. Daha sonra uygulama, tüm İstanbul‟u kapsayacak şekilde Dersaadet Belediye yasası ile genişletilerek, semt ve şehir ölçekli yapılanmaya gidildi. 1912 tarihli Dersaadet Belediyesi Hakkında Geçici Yasa ile İstanbul Belediyesi yönetimi merkezileştirilmiş, belediye dairelerinin yerini, belediye şubeleri, belediye meclislerinin yerini de encümenler almıştır (Gül, 2005:182).

Fransızların yönetim sisteminin örnek alındığı 1864 düzenlemeleri ve merkeziyetçi yönetime geçiş uygulamaları Anadolu‟da bazı tepkilere de neden olmuş, yer yer ayaklanmalar görülmüştür. Bunun üzerine 1871 vilayet nizamnamesi yapılmıştır. Bu düzenlemenin en önemli adımı “Nahiye”lerin kurulması olarak gösterilebilir. Taşra örgütlenmesi, vilayet, sancak, kaza, nahiye ve köy şeklinde yapılandırılmıştır. Ancak merkeziyetçiliğin en yoğun olduğu uygulamalara göre bu birimlerin başına geçecek başkanları hükümet atayacaktır. 1876‟da yürürlüğe giren Vilayet Belediye Yasası ile her kent ve kasabada belediye kurulması, belediye meclislerinin seçimle iş başına gelmesi ve belediye başkanlarının meclis üyeleri arasından, hükümet tarafından atanması öngörülmüştür (Ortaylı, 1985:60-62). Görüldüğü üzere bugünkü anlamda yerel hizmet birimi olan belediyelerin kurulup yaygınlaşması bu döneme rastlamaktadır. 1871 Nizamnamesi bir önceki Nizamnameden farklı olarak, genel meclislerin çalışma alanlarını genişletmiştir. Mahalle ve köy oluşumları ise daha merkeziyetçi bir yapıda yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler tekrardan merkeziyetçiliğe dönüştüğü için Âdem-i merkeziyeti savunan çevreler tarafından olumlu karşılanmamıştır.

Prens Sabahattin’in âdem-i merkeziyetçilikten kastettiği idari merkeziyetsizliktir. Sabahattin devletten bağımsız olarak kişilerin kendi kişisel yeteneklerini kullanabilmeleri anlamında teşebbüs-i şahsilik düşüncesini ve devlet yönetiminde âdem-i merkeziyet talep eden liberal düşünceler savunmaktadır. İmparatorluğun geniş topraklara sahip olması nedeniyle merkezi otoritece iyi bir şekilde yapılamayan yerel yönetim, maliye, adalet gibi işlerin bu bölgelerin yaşayanları tarafından üstlenilmesini ister. Bu sürecin işlemesi halinde de tebaanın yönetime doğrudan katılımı ve devlet görevlilerini sıkı kontrolü mümkün olacaktır (Erkul, 1982: 127). Üstelik yöre halkı bölgenin sorunlarını yakından bildiğinden en etkili çözümleri de onlar üreteceklerdir.

Prens Sabahattin’in savunduğu âdem-i merkeziyet düşüncesine göre; her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Âdem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebaayı içine alan bir âdem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli, Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır diyerek âdem-i merkeziyet görüşünü açıklamıştır.

Ayrıca Prens Sabahattin’in kurduğu 1906’ da Teşebbüs-î Şahsî ve Âdem-î Merkeziyet Cemiyetinin programına göre siyasi ıslahat, bütün tebaaya yaygın merkeziyetçilik esasına göre uygulanacaktır. Seçimle kurulan belediye ve belediye meclisleri, nahiye ve vilayet işlerinin görülmesine karışabilecek, vilayetler arası ilişkiyi sağlamak ve vilayet merkez arasındaki bağlantıyı kurmak için vilayet temsilcilerinden oluşan bir meclis açılacak ve vali, defterdar, mahkeme reisleri ve savcılar merkezi hükümet tarafından tayin edilecektir (Cenikli, 2011:8). Bu program Ahmet Rıza tarafından İmparatorluğun parçalanması anlamına geleceği yönüyle eleştirilmiştir. Diğer yandan Hüseyin Cahid Kanun-ı Esasi’nin 108 maddesi zaten yetki genişliği ilkesini içeriyor olduğundan ayrıca âdem-i merkeziyet adı altında yeni bir anlayış yaratmanın gereksiz olduğunu düşünmektedir. Cahid’in asıl tedirginliği, bu kelimenin, özellikle azınlıklar arasında, sözlük anlamından daha geniş yorumlarla imparatorluktan ayrılma taleplerini besleyeceğidir. Ona göre âdem-i merkeziyet Sakız, Midilli ve diğer adaların Yunan kucağına atılması riskini taşıdığı yönüyle eleştirilmektedir. Bu da Osmanlı memleketinin tükenmeye ve yok olmaya doğru götürülmüş olması anlamına gelmektedir. Hüseyin Cahid’in eleştirilere karşılık Prens Sabahattin, eğer Akdeniz adalarında Yunan avucuna düşmek için bir hazırlık varsa, onu engelleyecek olanın merkeziyet usulü değil, askerî kuvvet olacağı şeklinde yanıt vermektedir. Ona göre askerî kuvvet ise millî servetle artar. Millî serveti arttıracak şey de teşebbüs-i şahsî ve teşebbüs-i şahsiyi kolaylaştıracak idare tarzı ise âdem-i merkeziyettir. Birçok kişi Prens Sabahattin’i eleştirmek için yazılar yazıp, Prens’in fikirlerinin Osmanlı milletini bölüp ülkeyi parçalayacağını söylemiştir. Sabahattin’de usanmadan bunlara cevap vermiştir. Arzuladığı idare tarzının kasıtlı olarak siyasî âdem-i merkeziyet, yani federalizm olarak algılanıp bu şekilde tanıtılmasına da karşı çıkmıştır. Siyasî değil, idarî âdem-i merkeziyete taraftar olduğunu, bunun da Kanun-ı Esasî ve İttihat ve Terakki Cemiyeti programında yazan tevsi-i mezuniyetten başka bir şey olmadığını söylemiştir.

Osmanlı Devleti’nde I. Meşrutiyet dönemini başlatan ve dönemin ilk ve son anayasası 1876 tarihli Kanun-i Esasi, merkeziyetçilik tartışmalarının yasal zeminini oluşturmuştur. Kanun-i esaside il yönetimlerine yönelik düzenlemelere gidilmiştir. Anayasada tevsii mezuniyet (yetki genişliği) ve tefriki vezayif ( görevler ayrılığı) ilkesi (md.108) yerini almıştır. İmparatorluğun son döneminde merkeziyetçilik anlayışının illerde yetki genişliği ilkesine, il özel idareleri ve belediyelerde de görev ayrımı ilkesine uygun olarak yerine getirildiği görülmektedir ( Kili, Gözübüyük, 2000: 131). Yetki genişliği kavramı altında âdem-i merkeziyetçi taşra yönetimi gündeme getirilmiş ancak uygulamada merkeziyetçi bir il örgütlenmesi görülmüştür (Parlak, 2007: 4). Bu dönemdeki meclis padişahın hükümdarlık haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle II. Abdülhamit tarafından feshedilmiştir.

1. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte tekrar gündeme gelen merkeziyetçilik ve âdem-i merkeziyetçilik tartışmaları Prens Sabahattin kurdurduğu Ahrar (Özgürlük) Fırkası ile seçimlerde İttihat ve Terakki ile bir iktidar mücadelesine girmiştir. Bu dönemde Kanun-i Esasi tekrar gündeme getirilmiş fakat verimli olmamıştır. 31 Mart vakası ile padişah tahttan indirilmiş ve yönetim ittihat ve terakkicilerin eline geçmiştir.

İstibdat döneminin ardından başlayan II. Meşrutiyet sonrası, ülkenin en önemli tartışması yeniden Prens Sabahattin’in temsil ettiği “âdem-i merkeziyetçilik” ve Hüseyin Cahid (Yalçın)’ın temsil ettiği “merkeziyetçilik” etrafında şekillenmiştir (Cenikli, 2011: 7). Prens Sabahattin’in İttihat ve Terakki grubunun tepkilerinin odağı haline gelmesi O’nun idarî âdem-i merkeziyet düşüncesinin siyasî âdem-i merkeziyet olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Prens Sabahattin`in ilk bakışta parlak görünen âdem-i merkeziyetçi fikirlerindense İttihat ve Terakki kanadının Fransız yönetim modelini esas alan merkeziyetçi görüşleri kabul görmüştür. Bununla birlikte Sabahattin’in görüşlerinin uygulama sonuçları İttihat ve Terakki’nin şüphelerini boşa çıkarmamıştır. 1913 yılında Girit’in Yunanistan ile birleşmesi bunun en önemli kanıtıdır ( Reyhan, 2007).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Erkul, A. , Prens Sabahattin, Editör: Emre Kongar, Türk Toplumbilimcileri I. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982.

ERYILMAZ, Bilal, “Yerel Yönetimlerin Yeniden Yapılanması”, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1997.

GÜL, Hüseyin, “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısına Âdem-i Merkezileşme-Küreselleşme Dinamikleri ve Yönetimi Geliştirme Açılarından Bakış”, Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar-I, Editörler: Hüseyin Özgür ve Muhammet Kösecik, Nobel Yayınları, Ankara, 2005.

Hülür, Himmet ve Gürsoy, Akça, İmparatorluktan Cumhuriyete Toplum ve Ekonominin Dönüşümü ve Merkezileşmenin Dinamikleri, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Erzurum, 2005.

İnalcık, Halil, Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu, Belleten, C.XXVIII (112), Ankara: TTKY, 603-622, 1964a.

Mardin, Şerif, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, Çev: Mümtaz er Türköne, Fahri Unan ve İrfan Erdoğan, 2. baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.

Ortaylı, İlber, Tanzimattan Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği, Hil Yayınları, Ankara, 1985.

Parlak, Bekir, “Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Taşra Yönetimine İlişkin Anayasal-Yasal Gelişmeler ve Cumhuriyete Yansımaları”, http://academical.org.tr, Erişim Tarihi: 11.12.2016

Reyhan, Cenk, Osmanlı’da İki Tarz-ı İdare: Merkeziyetçilik-Âdem-i Merkeziyetçilik, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2007.

[/vc_toggle]

BM Askeri Müdahaleleri Çerçevesinde Süveyş Krizi

BM Şartı’na göre BM’nin görevi uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasıdır. Ayrıca Şart’a göre uyuşmazlıkların çözümü barışçıl yollarla olmalıdır. Ancak yine de uluslararası arenada bazı sorunlar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. BM Şartı’na göre ülkeler sorunları örgüte taşıyabilmektedir. Buradaki karar mercii Güvenlik Konseyidir. BM, bölgesel nitelikteki uluslararası sorunlarla ilgilenebileceği gibi aynı zamanda küresel sorunlarla da ilgilenmektedir.

Bölgesel nitelikteki uluslararası sorunlar belli başlıklar altında kategorize edilebilmektedir. Ancak böyle bir sınıflandırma sorunları belli sınırlar içinde değerlendirmeye sebep olacağından sorunların ortak kümeleri bulunduğunu ve bir sorunu birden fazla kategoride sınıflandırabileceğimizi söyleyebiliriz.

Bu yazıda ele alınacak olan Süveyş krizine baktığımızda bu sorun BM’de 377 sayılı karar uyarınca yeni kararların alınmasına vesile olmuş ve BM’nin uluslararası sorunlardaki rolünün etkinliğini ortaya koymuştur.

BM Askeri Müdahaleleri Hakkında Genel Çerçeve

1.Dünya Savaşı ardından uluslararası arenada barışı koruma adına atılmış bir adım olan ve mağlup devletlere imzalatılan barış antlaşmalarının hepsinde yer alan Milletler Cemiyeti misakının başarısızlığı 1939 yılında 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile çok net anlaşılmıştır. 2.Dünya Savaşı’nın ardından barışı yeniden kurma ve koruma görevinin icra edilebilmesi adına bir kurumun varlığına ihtiyaç kurulmuştur. Bu ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkmış olan BM Şartı 26 Nisan 1945’te San Francisco’da imzalanmış[1], 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girmiştir.[2]

BM Şartı Milletler Cemiyeti Misakı’ na göre daha geniş çaplıdır. BM Şartı 111 maddeden oluşmaktadır ve barışı kurma ve koruma konusunda Milletler Cemiyeti’ne göre daha fazla zorlayıcı tedbirleri içinde barındırmaktadır.

Asıl amacı barışı ve güvenliği korumak olan BM’ye göre uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi esastır.[3] BM uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü için devletlere kuvvet kullanma yasağını getirmiştir. Bu şekilde uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü ilkesi desteklenmiş ve kuvvet kullananlara yaptırım uygulanmasının önü açılmıştır.[4]

BM’de uyuşmazlıkların çözümü hakkındaki karar verici organ Güvenlik konseyidir[5]. Ancak burada beş daimi üye olan ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’in veto yetkisine sahip olması bu ülkelerin içinde bulunduğu ya da bu ülkelerin çıkarlarının bulunduğu sorunlarda karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Güvenlik Konseyi bir uluslararası sorun hakkında öncelikle barışçıl yollardan çözüm ilkesine bağlı kalarak sorunu çözmeye çalışmaktadır. Ancak bu çözüm etkin olmazsa ikinci bir aşama olan zorlayıcı tedbirlere başvurabilmektedir.

Güvenlik Konseyi uluslararası sorun karşısında zorlayıcı tedbirlere başvuracaksa öncelikle BM Şatı madde 41 uyarınca silah içermeyen zorlayıcı tedbirleri devreye sokmaktadır.[6] Eğer madde 41 işletildiği halde sorun devam ediyorsa BM Şartı madde 42 devreye sokulmaktadır. BM şartı madde 42’ye göre; “Güvenlik Konseyi bu önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve BM üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir.”

BM tüm bu maddelere bakıldığında ortaya çıkan bir sorun karşısında askeri müdahalede bulunabilmektedir. BM, askeri müdahaleleri iki yolla yürütmektedir: 1. BM adına ya da onun izniyle üye devletlerin silahlı kuvvetlerini kullanarak; 2. Tarafların rızasıyla BM Barış Gücü Birliklerinin müdahalesi yoluyla.[7]

Süveyş Krizi (Buhranı) ve Birleşmiş Milletler

Barış İçin Birleşme Kararı ve Süveyş Krizine Etkisi

Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz üzere BM barışın ve güvenliğin tesisi konusunda mihenk taşı durumundadır. Barışın ve güvenliğin korunması adına görevli olan Güvenlik Konseyidir. Ancak Süveyş Krizi meselesine baktığımızda BM askeri müdahale kararı Güvenlik Konseyi’nde değil Genel Kurul’da alınmıştır. Süveyş Krizi, BM’nin müdahalesi konusunda birçok tartışmaya sebebiyet vermiştir.

Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin vetoları sebebiyle kimi zaman Konsey kararları kimi zaman işletilemez hale gelmektedir. Bu işletilememe sorununun yarattığı sıkıntıyı çözme adına barış ve güvenliğin tesisi için Genel Kurul’un yetkilerinin genişletilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Genel Kurul yetkilerinin genişletilmesi konusundaki etkili olan durum, Kore olayının patlak vermesidir. Kore olayının ortaya çıkmasının ardından Sovyetlerin 1 Ağustos 1950 tarihinden itibaren Güvenlik Konseyi’ne dönmesi Konsey’de tedbirler konusunda karar alınması imkânsız hale getirmiştir. Bu durum üzerine ABD, Güvenlik Konseyi’nin veto sebebiyle görevlerini yerine getirememesi durumunda Genel Kurul’a yetki devri konusundaki karar metnini[8] Genel Kurul’a sunmuştur. 3 Kasım 1950’de bu karar(377 sayılı karar) Genel Kurul üyelerinin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.[9]

Buna göre, sorun gerçekleştiği sırada Genel Kurul toplantı halinde değilse, Güvenlik Konseyi’nin yedi üyesinin kararı ya da BM üyelerinin isteği üzerine 24 saat içinde özel toplantı yapılabilecektir. [10]Aynı zamanda Genel Kurul, olay her nerede gerçekleşmiş olursa olsun, devam etmesi durumunda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumları gözlemleyebilmek adına 14 üyeden oluşan ‘Barışı Gözetleme Komisyonu’ kurmuştur.[11]

Barış İçin Birleşme kararı Genel Kurul’a bağlayıcı kararlar alabilmesinin imkânını vermez. Bu karar yalnızca tavsiye niteliğindedir. Bu karar Sovyetler Bloku tarafından büyük tepki ile karşılanmış, bu kararın hukuki olmadığı ileri sürülerek BM Şartı’na aykırı olduğunu söylemişlerdir.

Barış İçin Birleşme kararı ile birçok olaya müdahale edilmiştir. Bunlardan ilki Kore Savaşıdır. İkinci olarak bizim de konumuzu oluşturan 1956 yılındaki Süveyş Krizi olayıdır. Son olarak da Süveyş Krizi ile benzer vakitlere denk gelen Macaristan isyanıdır.

Süveyş Krizinin Patlak Vermesi

Süveyş Kanalı, bir Fransız şirket tarafından yapılmıştır ve 17 Kasım 1869 tarihinde deniz trafiğine açılmıştır. Kanal’ın açıldığı günden başlayarak, Süveyş Kanalı’nda “serbest geçiş” ilkesi uygulanmıştır. Büyük Britanya’nın Mısır’ı işgali, bu ilkenin uygulanması açısından diğer devletleri kaygılandırınca 29 Ekim 1888’de İstanbul’da uluslararası bir antlaşma imzalanmıştır.[12]

Kanal uzun zaman İngiliz ve Fransız şirketler tarafından işletilmiştir. Mısır’ın bağımsızlığının ardından bile kanalda bu şirketler bulunmaya devam etmiştir. Süveyş krizinin patlak vermesinin temelinde Nil Nehri üzerine kurulacak olan Asvan Barajı[13] projesine dış finansman desteğinin sağlanamamasıdır.

Bu olayın yaşanmasının ardından dönemin Mısır Başbakanı Cemal Abdülnasır, Mısır Devrimi’nin 4.yıl kutlamalarında yani 26 Temmuz 1956 tarihinde yaptığı konuşmada Süveyş Kanal Şirketi’nin bütün tesisleri ve malları ile millileştirildiğini ilan ederek Kanalın 100 milyon dolarlık gelirinin Asvan Barajı projesine harcanacağını duyurdu.[14]

Cemal Abdulnasır

Mısır, Kanalın önceki hissedarları olan İngiltere ve Fransa’ya tazminat teklif etse de yapılan toplantıların sonuç vermemesi üzerine; İngiltere ve Fransa[15], Mısır’ı “yapılan sözleşmeleri ihlal ettiğini” öne sürerek 12 Eylül 1956’da Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etti.[16] Bu olay cereyan ettikten sonra Irak, İngiltere ve Fransa’yı desteklediğini bildirdi. Sovyetler Birliği ise Nasır’ın yanında yer aldı.

BM Güvenlik Konseyi’nden net bir karar çıkmamasının ardından, İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a karşı bir plan[17] hazırlayarak harekete geçti. İsrail 29 Ekim 1956’da Mısır’a karşı saldırıya geçti. Plan çerçevesince İngiltere ve Fransa 30 Ekim’de Mısır’a ültimatom vererek Kanal’ın gerisine çekilmelerini istedi. Ancak Mısır reddetti. İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a karşı saldırıya geçtiler.[18]

Bu sırada Güvenlik Konseyi, Yugoslavya’nın 7 olumlu oy ile kabul edilmesinin ardından Genel Kurul’u 3 Kasım 1950 tarih ve 377 sayılı Genel Kurur kararının öngördüğü biçimde acil toplantı için çağrıda bulundu. Genel Kurul 1 Kasım’da toplandı ve 2 Kasım’da tarafları ateşkes yapmaya, işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye çağıran 997 sayılı kararı[19] 5 ret[20], 6 çekimser[21] oya karşılık 64 kabul oyu ile aldı.[22]

3 Kasım’da İngiltere ve Fransa Mısır ve İsrail’in de kabul etmesi durumunda bölgeye barışı korumak adına bir BM polis gücü gönderilmesi halinde birliklerini çekeceklerini bildirmiştir. 4 Kasım’da Genel Kurul, 19 çekimser, 0 ret ve 57 lehte oyla birliğin oluşturulmasını içeren 998 sayılı kararı almıştır. 7 Kasım’da ise birliğin nasıl oluşacağına ilişkin yetkileri Genel Sekreter’e veren 1000 sayılı karar yürürlüğe girmiştir.[23] Ve “ Birleşmiş Milletler Acil Durum Kuvveti” UNEF[24]( United Nations Emergency Force) oluşturulmuş ve 15 Kasım’dan itibaren göreve başlamış olup Mısır-İsrail krizinin bitmemesi sebebiyle Mayıs 1967’ye kadar bölgede kalmıştır.

BM kuvvetinin bu olaydaki başarısı ardından uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden durumlarda bunun gibi bir kuvvetin kurulmasına örnek olmuştur.[25]

Sonuç

BM barış ve güvenliğin korunması konusunda önemli görevleri olan bir örgüttür. Barışı ve güvenliği koruma konusundaki temel organı Güvenlik Konseyi’dir. Ancak Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi olan beş daimi üyenin bulunması barış ve güvenliğin korunması hususundaki uluslararası sorunlarda karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu zorluğun ilk fark edildiği olay Kore olayıdır. Kore’ye yapılan saldırının ardından müdahale edilmesi konusu Konsey’e taşındığında Sovyetler Birliği’nin sürekli olarak veto etmesi sonucunda ABD, Genel Kurul’un bu ve bunun gibi durumların yaşanması halinde Güvenlik Konseyi yerine tavsiye edici karar alabilmesi adına 377 sayılı Barış İçin Birleşme kararını ortaya koymuştur. Bu karar 3 Kasım 1950 tarihinde kabul edilmiştir.

377 sayılı karar Süveyş Krizi’nde de işletilebilmiştir. Süveyş Krizi esasında Asvan Barajı projesinin dış finansman bulamaması sonucu Nasır’ın Mısır Devrimi’nin 4. Yılı kutlamaları sırasında Süveyş kanalını millileştirdiğini açıklaması sonucunda ortaya çıkmıştır.

Süveyş Kanal Şirketi’nin hissedarları olan İngiltere ve Fransa buna karşı çıkmış, Nasır’ı uluslararası hukuka aykırı davrandığı iddiasıyla BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etmiştir.

BM’den bir sonuç çıkmamasının ardından İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a karşı gizli bir birlik içine girerek Mısır’a karşı savaş açmıştır.

BM 377 sayılı kararı devreye sokarak Genel Kurul’da alınan karar çerçevesinde İngiltere, Fransa, İsrail ve Mısır’a ateşkes için çağrıda bulunmuştur.

İngiltere ve Fransa, ancak BM kuvvetinin bölgeye intikal etmesi durumunda ateşkese yanaşacaklarını bildirmiştir. Bunun üzerine Genel Kurul’da karar alarak UNEF’i kurup 15 Kasım’da bölgeye yollamıştır.

Göründüğü üzere BM barış ve güvenliği korumak adına izlediği yol ile uluslararası sorunun daha içinden çıkılamaz hale gelmesini engellemiştir. UNEF sadece Süveyş olayında değil daha sonra başka birçok olayda da işletilebilmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kitaplar:

Armaoğlu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi. İstanbul: Alkım Yayınevi,2012.

Gönlübol, Mehmet. Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma. Ankara: Sevinç Matbaası, 1968.

Hasgüler, Mehmet ve Mehmet B. Uludağ. Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-. İstanbul: Alfa Yayınları, 2007.

Karabulut, Bilal. Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu. Ankara: Barış Kitap, 2014.

Yılmaz, Türel. Uluslararası Politikada Ortadoğu. Ankara: Barış Kitap, 2016.

Tezler:

Aytoğu, Çağatay Oğuzhan. “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları Doğrultusunda İnsani Müdahale”. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2016.

Kurunç, Hakan. “Birleşmiş Milletler Müdahaleleri: Barışı Koruma ve Barışa Zorlama Operasyonlarının İncelenmesi”. Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2012.

Makale:

Serbest, M.Bürkan. ” Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi,6(4), 2017.

[1] Çin, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere başta olmak üzere 50 kurucu üye temsilcileri tarafından imzalanmıştır.

[2] Bilal Karabulut, Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu, Ankara: Barış Kitap, 2014, s.49.

[3] BM Şartı madde 2/4: “Teşkilatın tüm üyeleri, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler ‘in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

[4] Çağatay Oğuzhan Aytoğu, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları Doğrultusunda İnsani Müdahale”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2016, s.42.

[5] Hakan Kurunç, “Birleşmiş Milletler Müdahaleleri: Barışı Koruma ve Barışa Zorlama Operasyonlarının İncelenmesi”, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2012, s.66,67.

[6] BM Şartı madde 41:” Güvenlik Konseyi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanımını içermeyen ne gibi önlemler alınması gerektiğini kararlaştırabilir ve Birleşmiş Milletler üyelerini bu önlemleri uygulamaya çağırabilir. Bu önlemler, ekonomik ilişkilerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer iletişim ve ulaştırma araçlarının tümüyle ya da bir bölümüyle kesintiye uğratılmasını, diplomatik ilişkilerin kesilmesini içerebilir.”

[7] Çağatay Oğuzhan Aytoğu, 2016, s.48.

[8] Barış İçin Birleşme adlı bu karar üç ana karardan oluşmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan A kararı şunları içermektedir. Barışın tehdidi, bozulması ya da saldırının başlaması durumunda “ süreli üyeler arasında ittifak sağlanamamış olmasından dolayı Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği sağlamak konusundaki asıl görevini yerine getirememesi halinde, barışın bozulması ya da bir saldırı söz konusu ise gerekli olma durumunda silahlı kuvvet kullanılması da dâhil olmak üzere, uluslararası barış ve güvenliği koruma ya da yeniden kurmak için alınacak ortak ve uygun kararları üyelere tavsiye etmek için” Genel Kurul konuyu inceleyebilecektir.

[9] Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma, Ankara: Sevinç Matbaası, 1968, s.372.

[10] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-, İstanbul: Alfa Yayınları, 2007, s.211

[11] Mehmet Gönlübol, 1968, s.373.

[12] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Alkım Yayınevi,2012, s.597,598.

[13] Asvan Barajı Projesi için daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Ankara: Barış Kitap, 2016, s.105-107.

[14] Türel Yılmaz, 2016, s.107,108.

[15] Bu konuyu BM’ye ilk getirenler İngiltere ve Fransa olmuştur. Sonucun lehlerine çıkacaklarını ummuşlardır.

[16] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.210.

[17] 22-23 Ekim 1956, Sevr Protokolü olarak da geçmektedir.

[18] Fahir Armaoğlu, 2012, s.606,607.

[19] M.Bürkan Serbest,” Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi,6(4), 2017, s.704.

[20] Ret oyu veren ülkeler; Avustralya, Büyük Britanya, Fransa, İsrail, Yeni Zelanda.

[21] Çekimser oy veren ülkeler; Belçika, Hollanda, Güney Afrika Birliği, Kanada, Laos, Portekiz

[22] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.211.

[23] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.212.

[24] 6000 kadar er ve subaydan oluşan bu kuvvete otuz kadar BM üyesi ülke katkıda bulunmak istemiştir. Ancak Genel Sekreter katkıda bulunacak ülkeleri siyasi etkenleri göz önüne alarak seçmiştir.

[25] Mehmet Gönlübol, 1968, s.378.

[/vc_toggle]

ABD’de Köleliğin Kaldırılması ve Siyahi Hakları

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), elde edilen toprakları işlemek için insan gücüne ihtiyaç duymaktaydı. Bundan dolayı kıtaya seneler içinde Afrika’dan milyonlarca köle getirildi. ABD’nin 1776 yılında ilan ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde geçen “bütün insanlar eşit yaratılmıştır.” sözüne ve insanî şartlara uygunluk dolayısıyla kölelere haklarının verilmesi ve “hür birey” olarak topluma katılmalarını hedefleyen Başkan Abraham Lincoln’ün yönetime geçmesinden sonra Güney eyaletleri Amerikan Konfedere Devletleri adıyla bağımsızlıklarını ilan ederek bir iç savaş başlatmıştır. Konfederasyon, bu bölgede halen kölelere ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Dört yıl süren iç savaşın ardından ABD Ordusu galip çıkmış ve devleti bölünme tehlikesinden korumuştur. Bu olaydan sonra köleliğin kaldırılması, 1862 yılında Özgürlük Bildirgesi’yle resmen ilan edilip 1865 yılında yasallaşmıştır. Ancak bu durum, eskiden “köle” olan siyahilere yapılan ırkçı saldırıları ve ötekileştirmeleri engelleyememiştir. Yazıda, ABD’de köleliğin kaldırılması ve siyahilerin eşit vatandaş olmaları yolunda gerçekleştirilen düzenlemelerle birlikte siyahilerin hakları ve ırkçı tepkiler ele alınacaktır.

1.) Köleliğin Kaldırılması, İç Savaş ve Özgürlük Bildirgesi

a.) Köleliğin Kaldırılması ve İç Savaş

Abraham Lincoln, ABD Başkan adayıyken göreve seçilirse köleliği kaldıracağını vaat etmişti. Lincoln başkan seçildiği zaman ABD’de siyahilerin hala tutsak olarak çalıştırılması, özellikle ülkenin liberal çevrelerinde büyük bir anakronizm olarak değerlendiriliyordu.[1] Bundan dolayı Lincoln’ün köleliği kaldırmasından ticari kaygılarından dolayı endişe duyan on bir güney eyaleti, Birlik’ten ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu şekilde ABD İç Savaşı başlamış oldu (1861). Lincoln, “canavarca bir haksızlık” olarak nitelendirdiği kölelik kurumuna karşıydı, ama asıl kaygısı Birliği korumaktı.[2] Bundan dolayı neye mâl olursa olsun birliğin dağılmasına engel olmak durumundaydı.

Abraham Lincoln, savaş devam ederken Birlik lehine sonuç çıkması için iç savaş başlatan güney eyaletlerinin ekonomilerine darbe vurmanın doğru bir yol olduğu sonucuna vararak köleliğin sonlandırılması için ciddi bir adım attı. Bu doğrultuda artık özgürlüklerine kavuşmuş olan eski kölelerin Konfederasyon’a karşı Birlik safında olmalarını sağlamaktı.[3] Bu doğrultuda 1 Ocak 1963 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere “Özgürlük Bildirgesi” ilan edildi.

b.) Özgürlük Bildirgesi

İç Savaş’ın seyrini etkileyen önemli bir faktör de köleliğin ABD’de yasaklanmasının önünü açan ilk resmî belge olan Özgürlük Bildirgesi’dir. 22 Eylül 1862 tarihinde Başkan Lincoln tarafından kaleme alınan metin ana hatlarıyla şöyledir:

1) Köle olarak tutulan tüm insanlar bu tarihten itibaren (1 Ocak 1863) ve sonsuza kadar özgür kılınacak ve devletin yürütme gücü bu insanların özgürlüklerini tanıyacak ve koruyacaktır ve bu insanların tümüne veya herhangi birine özgürlükleri için yapacakları herhangi bir girişimi bastırmaya yönelik eylem ya da eylemlerde bulunmayacaklardır.

2) Ortam izin verdikçe makul bir maaş karşılığında sebatla çalışmaları tavsiye edilmektedir.

3) Şartları uygun olanları kalelerde, mevzilerde, istasyonlarda ve diğer yerlerde konuşlandırılmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ordusuna kabul edileceklerdir.[4]

Bildiriden sonra özgürlüklerine kavuşmak isteyen siyahiler Birlik Ordusu’na katılmak için yola çıktı. Birleşik Devletler Siyah Askerler Birlikleri (The United States Colored Troops – USCT) için siyah askerleri orduya almaya başladı. Siyahi askerler, Güney Carolina, Louisiana, Florida, Virginia, Tennessee, Alabama ve diğer eyaletlerdeki cephelerde savaştılar.[5] 1865’te kuzey eyaletlerinin savaşı kazanasıyla kölelik yasaklandı ve ABD kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmekten kurtuldu.[6] 1865 yılında Özgürlük Bildirgesi yasalaştı ancak savaşın bitmesinden beş gün sonra Lincoln suikaste uğrayarak öldürüldü.

Köleliğin kaldırılması kölelerin sorunlarını çözmeye yetmemiştir. Kölelerin çoğu yoksuldu, topraksızdı. Mal ve mülkleri yoktu. Toprak ağaları ve patronlar, köleleri serbest bırakıyorlardı ama ekonomik bakımdan bağımsız olmayan köleler için bu özgürlüğün bir anlamı yoktu.[7] Toplumun en fakir tabakası, siyahiler olmaya başlamıştı.

2.) Siyahilere Karşı Irkçı Saldırılar

a.) Knights of the White Camellia ve Ku Klux Klan: Seçim Manipülasyonu Denemesi

ABD Anayasası’nın XII. Ek’i, köleliği kaldırmış, XIV. Ek yurttaşlık haklarını tanımıştır, XV. Ek ise ABD yurttaşlarının oy hakkını kabul etmiştir. Ama bütün bunların zenci hakları ve sorunları üzerinde olumlu ve onarıcı bir etkisi olmamıştır.[8] Adını Güney’deki beyaz çiçek açan fundalıklardan alan ve beyaz ırkın saflığını sembolize etmek amacıyla kullanılan “Beyaz Kamelya Şövalyeleri” (Knights of the White Camellia) ve “Ku Klux Klan” (KKK) gibi gizli terör örgütleri siyahi seçmenleri sindirerek seçim sandıklarından uzak tutmak için şiddet eylemlerine başladılar. Başkan Ulysses S. Grant 1874 yılında New Orleans’da adil bir seçim yapılması için bölgeye üç piyade alayı ve gambotlardan oluşan bir küçük filo gönderdi. Grant Klan’ı ezmek için federal birlikleri kullanmıştı, ama militan beyazların kurdukları gayriresmî “sosyal kulüpler” ile şiddet eylemleri etkisini sürdürdü.[9]

b.) Jim Crow Yasaları

Kölelerin özgürleştirilmesine engel olamayan güney eyaletleri, özellikle 1890’lı yıllardan sonra siyahi vatandaşları toplum içinde ötekileştirilmiş ve ırksal ayrımcılık yasaları çıkarma yoluna gitmiştir. Siyahiler ile beyazlar eşit, ama ayrı ayrıydılar. Bu yasalar ile ırkların ayrı tutulduğu devlet okulları, tren vagonları, kütüphaneler, restoranlar ve oteller olması öngörülüyordu. Bu ötekileştirme ve yasaların oluşturduğu sistem, yüzlerini siyaha boyayan beyaz oyuncuların (Blackface olarak da bilinir) cahil, değersiz siyahileri canlandırdıkları 1828 tarihli “Jump Jim Crow” halk oyunu şarkısı atıfla, “Jim Crow” adıyla bilinmeye başlanmıştır.[10]

c.) Siyahilerin Tepkileri ve Gelişmeler

Louisiana Eyaleti beyazlar, siyahlar ve karışık soydan gelen melezlerin ayrı tren vagonlarında yolculuk etmesini öngören bir yasayı kabul etmişti. Yasaya karşı çıkan farklı ırklardan bir grup vatandaş, yasayı denemek için halk eğitimi savunucusu Homer Plessy’yi ikna etti. Plessy’nin kendisi beyaz tenliydi ama büyük büyükannesi siyahtı. Plessy, “sadece beyazlar için” ayrılmış tren vagonuna binmek üzere bilet satın aldı. Yerine oturduktan sonra, kondüktöre ataları ile ilgili gerçeği açıkladı. Sonra tutuklandı ve hakkında dava açıldı.[11] Tarihçi ve sosyal bilimci W.E.B. Du Bois ile bir grup önemli siyahi aydın Niagara Hareketi’ni kurdular ve Jim Crow yasalarına karşı lobi faaliyetleri yürüttüler. Broşür ve el ilanları dağıtıp genelde sivil haklar ve farklı ırklara karşı adalet konuları üzerinde durdular. Bu hareket organizasyon ve finansal destek açısından zayıftı. Ancak grup çok geçmeden genişleyerek 1910 yılında Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’ni (National Association for the Advancement of Colored People – NAACP) kurdular. Ancak Güneyli Başkan W. Wilson, 1913 yılında ırksal ayrımcılık yasasını onaylamıştır. [12]

Sonuç

ABD’nin iki ayrı devlete ayrılması ve iç savaşa sürüklenmesinin ardından birliği sağlayan Başkan Lincoln’ün ilan ettiği Özgürlük Bildirgesi, tek başına bir anlam ifade etmemiştir. Toplumun en fakir tabakası haline gelen siyahilerin özellikle de güney eyaletlerinde varlıklarını sürdürebilmeleri ve kendilerini kabul ettirebilmeleri için çeşitli çalışmalar yapılmış ve yasalar kabul edilmiştir. Ancak ne var ki eşitlik resmiyette kabul edilmiş olsa da “eşit ama ayrı” mantığı kabul görmüş ve siyahiler ayrı taşıtlar kullanmaya, ayrı vagonlarda beklenmeye ve ayrı kütüphanelere girmeye zorlanmıştır. Bu çalışmalar kimi başkanlar tarafından desteklense de kimi başkanlar tarafından darbe görmüştür. Sonuç olarak ABD, 20. yüzyılın başlarında hâlâ ırkçılık problemi yaşayan bir ülke portresi çizmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

SANDER, O., “Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e”, İmge Yayınları, Ankara, 2012.

ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, “Free at Last”, 2015.

ALATLI, A., “Batıya Yön Veren Metinler”, ALFA Başvuru Yayınları, C. 3.

ALEXANDER, R. P., “Amerika’da Zencilerin Başkaldırısı”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Çev.: T. Karamustafaoğlu, C. XXV, S. 3

[1] Oral Sander, “Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e”, İmge Yayınevi, Ankara 2012, s. 161

[2] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, “Free at Last”, 2015, s. 15

[3] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 15

[4] Alev Alatlı, “Batıya Yön Veren Metinler”, Cilt III, s. 935-938

[5] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 17

[6] Oral Sander, a.g.e., s. 161

[7] Raymond P. Alexander, “Amerika’da Zencilerin Başkaldırısı”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Çev.: T. Karamustafaoğlu, C. XXV, S. 3, s. 102

[8] Raymond P. Alexander, a.y.

[9] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 20

[10] ABD Dışişleri Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 21

[11] ABD Dışişleri Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 21

[12] ABD Dışişleri Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 23

[/vc_toggle]

Rum – Yunan İkilisinin Doğu Akdeniz’de “Egemenlik Yayılması”

Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de Meis Adası üzerinden yaşanan “Navtex” gerginliği, adaların yetki alanlarının belirlenmesi tartışmasını tekrar gündeme getirdi. Yunanistan, bütün adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkı olduğu tezini savunuyor. Adaların da aynı anakaralar gibi muamele göreceğini, küçücük bir ada dahi olsa buna tam kıta sahanlığı ya da münhasır ekonomik bölge hakkı talebinde bulunuyor.

Yunanistan özellikle Girit Adası çevresinde hak iddiasını, adaların kendi münhasır ekonomik bölge hakları olduğu tezine dayandırıyor. Bu çerçevede Kaşot-Çoban, Rodos ve Meis adalarını kullanarak, Türkiye’nin 189 bin kilometrekarelik münhasır ekonomik bölge alanını 41 bin kilometrekareye indirmek için uzun süredir çabalıyor.

Tartışmanın Odağı Meis

Türkiye tarafından reddedilen Yunanistan’ın tezlerine göre Meis Adası kendisinden 4 bin kat daha fazla deniz alanı yaratıyor. Bu durum uluslararası hukukta belirtilen hakkaniyet ilkesine karşı geliyor. Ankara; yüz ölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2 kilometre, Yunan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta olan bir Meis Adası’nın 40 bin kilometrekare genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratmasının rasyonel ve uluslararası hukuka uygun bir tez olmadığını vurguluyor. Oruç Reis’in araştırma yapacağı deniz alanı, Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları ve 2012’de Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) verilen ruhsat sahaları içinde yer alıyor. Barbaros Hayrettin Paşa da daha önce söz konusu sahanın bir bölümünde faaliyetlerde bulunmuştu.

Kıbrıs ve Girit başta olmak üzere Ege-Akdeniz’de Yunan tezlerinin iflası anlamına gelen  ve Yunanistan’ın tezini çürüten, Türkiye’nin tezlerini destekleyen Uluslararası Adalet Divanı karalarından bazıları ise şunlar;

  • İngiltere-Fransa arasında 1977’deki davada, Fransa kıyılarına yakın adaları tamamen çevrelenmesi ve bunlara kıta sahanlığı hakkı verilmemesi kararlaştırıldı.
  • 1983 yılı Gine-Gine Bissau davasında mahkeme, ortay hattın ters tarafında yer alan Alcatraz Adaları’na, karasuları kadar deniz yetki alanı tanıdı.
  • Malta-Libya arasındaki 1984’deki davada, Malta’ya eşit uzaklık dikkate alınmadı, Libya’ya daha fazla deniz yetki alanı verildi.
  • 1992 yılında görülen Kanada-Fransa Saint Pierre & Miquelon davasında mahkeme, Kanada sahillerine yakın Fransız adaları Saint Pierre & Miquelon’a ana karalara tanınan deniz yetki alanları kadar yetki tanımadı.
  • 1999 yılı Eritre-Yemen davasında, Yemen’in egemenliğinde olduğu mahkeme kararıyla teyit edilen Cebel el-Tayr ve Zubeyr adalarına karasuyu genişliği kadar deniz yetki alanı tanındı ve bahse konu iki ada, iki ülke arasında ortay hattın belirlenmesinde dikkate alınmadı.
  • 2009 yılında Romanya ile Ukrayna arasında Karadeniz’deki deniz yetki alanlarının paylaşımına ilişkin uyuşmazlığın çözülmesi amacıyla toplanan mahkeme, Ukrayna’ya ait olan ve ortay hattın ters tarafında yer alan Yılan Adası’na karasuyu kadar deniz yetki alanı tanıdı.
  • Tunus ile Libya arasında Tunus sahillerine yakın İtalyan adalarına da kara sularının ötesinde kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge verilmedi.
  • Nikaragua-Kolombiya arasındaki 2012’deki davada, Nikaragua kıyısına yakın Kolombiya adaları bulunuyordu. Bu adalara da kara sularının ötesinde etki verilmedi.

Doğu Akdeniz’de tartışmalı bölge yoktur; Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz maximalist talepleri vardır.

Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma anlaşması ile Yunanistan’ın Girit, Karpathos ve Rodos adalarının güneyinde kalan bölgeyi kıta sahanlığı kapsamında gördüğünü ilan etmiş ve bu anlaşmayı BM’ye kaydettirmişti. Anlaşmanın uluslararası hukuka göre bir geçerliliği olmadığını savunan Atina, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre adaların kıta sahanlığı hakları olduğunu, Türkiye’nin ortaya koyduğu haritanın Yunanistan’ın egemenlik haklarını çiğnediğini ilan etmişti.

Yunanistan’ın Mısır ile 6 Ağustos Perşembe günü imzaladığı deniz yetki alanlarını belirleyen anlaşma, Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin yeniden askıya alınmasına neden oldu. Anlaşma, Girit ve Rodos adalarının kıta sahanlıklarının kısmen kullanılması şartıyla Mısır’ın kıta sahanlığı ile dikey bir koridor oluşturulmasını hedefliyor.

Ankara’nın ‘korsan’ olarak tanımladığı anlaşmanın resmiyet kazanabilmesi için, iki ülke parlamentolarında onaylanması ve ilgili koordinatların Birleşmiş Milletler’e sunulması gerekiyor. Yunanistan’da, Parlamento’nun bir an önce toplanacağı ve anlaşmayı onaylayacağını açıklandı. Mısır Parlamentosu’nun ise anlaşmayı iki aydan önce onaylaması beklenmiyor.

Türkiye ise, anlaşmanın ardından Oruç Reis araştırma gemisinin sismik çalışmalar için Akdeniz’e açılacağını, Pazartesi günü yayımladığı bir NAVTEX ile duyurdu. 10-23 Ağustos arası geçerli olacak NAVTEX kapsamında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait iki savaş gemisi de Oruç Reis’e eşlik ediyor. Yunanistan da aynı gün aynı bölge için NAVTEX ilan etti ve Türkiye’nin duyurusunun yasa dışı olduğunu kaydetti.

Oruç Reis’in Türkiye’nin BM’ye bildirdiği Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları içinde sismik araştırma faaliyetine başladığını kaydeden Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, bunun üzerine Oruç Reis’in faaliyet alanının kendisine ait olduğunu iddia eden Yunanistan’ın, büyük yaygara kopardığını vurguladı.
Çağatay Erciyes

Büyükelçi Erciyes, “Yunanistan ana karasına 580 kilometre uzaklıktaki Kastellorizo (Meis) adlı 10 kilometrekarelik Yunan adası nedeniyle Yunanistan, 40 bin kilometrekare deniz yetki alanı talep ederek, Oruç Reis’i durdurmaya ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’ye kapatmaya çalışmaktadır.” ifadelerini kullandı.

Yunanistan’ın bu iddiasının uluslararası hukukla bağdaşmadığına dikkati çeken Erciyes, şunları kaydetti:

“Bu maksimalist iddia, uluslararası hukukla uyumlu değildir. Hakkaniyet ilkesine aykırıdır. Ancak Yunanistan, Avrupa Birliği ve ABD’den bu iddiayı desteklemesini ve Türkiye’ye, meşru hidrokarbon faaliyetlerini durdurması için baskı yapmasını istiyor. Bu kabul edilebilir ve makul değildir. Bu ülkeler bunun yerine Yunanistan’dan adaletsiz, haksız ve absürt iddialarına son vermesini istemelidir. Bölgede gerilim yaratan Türkiye değil, bu tür maksimalist iddiaları nedeniyle Yunanistan’dır.”

Türkiye, Oruç Reis’le Güneyindeki Yunan-Rum-Mısır Kuşatmasını Kırıyor

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Mısır, Türkiye’yi ana karasına hapsetme planları peşinde koşarken, Türkiye bu plana Oruç Reis’in Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini sürdürerek yanıt veriyor.

Rum-Yunan ikilisi ve Israil Doğu Akdeniz’i Kıbrıs üzerinden kontrol mu edecek?

Büyük fotoğrafta; Kıbrıs meselesi, ABD ve İsrail’in Doğu Akdeniz enerji koridoru hamleleri, Musul-Hayfa petrol boru hattını aktif hale getirmek, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz rezervleri, Rusya’nın Suriye Tartus’taki deniz üssünü canlandırma planları, Yunanistan’ın ise Rumlar ve İsrail ile Doğu Akdeniz bölgesindeki doğal gaz kaynakları alanlarını kontrol eden ülkeler olmak için planlar yapması.

Mesele, doğalgaz kaynaklarını ve Doğu Akdeniz’i kim kontrol edecek meselesi. Emperyalist merkezlerde Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve ABD, Türkiye’siz bir Doğu Akdeniz tasarlamaya çalışıyorlar.

Doğu Akdeniz’de yapılan araştırmalarda bölgede tahmini 10 trilyon dolar değerinde petrol ve doğalgaz yer alıyor. Ve Kıbrıs bu kaynakların önemli bir noktasında. Türkiye ve KKTC,Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervlerinden hukuksal payını alma peşinde. Amaç enerji kaynaklı cari açığı kapatmak. Aynı petrol ve doğalgaz kaynaklarının peşinde olan ABD ve Avrupa buna izin vermek istemiyor.

  • GKRY – İsrail ile MEB Sınırları var.
  • GKRY – MISIR ile MEB Sınırları var.
  • GKRY – Lübnan ile MEB Sınırları var.
GKRY tam merkezi eksende oturuyor. İsrail’in Lübnan ile deniz sınırı anlaşmazlığı var. KKTC’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile anlaşmazlıkları var. Bu alanlar çok değerli. Tüm Avrupa’nın en az 100 yıllık petrol ve doğal gaz gereksinimlerini karşılayabilecek bir potansiyelin doğu Akdeniz çanağında olduğunu Amerika Birleşik Devletleri Jeolojik Araştırma Dairesi 2011 yılında açıkladı.

İsrail’in Hayfa Planı

Bazı istihbarat çalışmaları İsrail’in bir gizli “Hayfa planı” hazırladığını ortaya çıkardı. Bu plana göre İsrail, Musul-Hayfa petrol boru hattını tekrar aktif hale getirecek, Doğu Akdeniz’de çıkacak petrol ve gaz terminali olarak Hayfa’yı üs yapacak ve Kerkük-Yumurtalık hattının önemini ortadan kaldıracak. İsrail, Yunanistan ve Rumlar’la yakın ilişkiler kurarken, Hayfa için Barzani yönetimi ile de dostluğunu arttırıyor.

Doğu Akdeniz Kimin Denizi?

Kıbrıs üzerinden Türkiye üzerine oynanan “Hidrokarbon Kaynakları” oyununun, ilk bakışta Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenliğinin ve etkisinin ortadan kaldırılması amacıyla planlanan ve uygulamaya konulan sinsi ve çirkin bir “Haçlı Oyunları” planı olduğunu söyleyebilirim.
AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yok saymakta, Yunanistan ve GKRY’yi bütünleşik bir coğrafi alan olarak kabul etmektedir.

Rum tarafı süregelen “işgalci Türkiye” suçlamalarına ek olarak, Türkiye ve KKTC’nin deniz hakimiyet alanını işgal etmeye devam eden anlaşmalara yenilerini eklemektedir. GKRY’nin görünürde “sahnede” olduğu, perde arkasında Yunanistan’ın ve destekçileri ABD, Fransa, İtalya ve İsrail’in bulunduğu Doğu Akdeniz’de, petrol & gaz arama oyununda esas hedef Türkiye ve Kıbrıs Türk halkı iken GKRY ve Yunanistan’ın temel stratejisi “Rum egemenliğini denize yayma” olarak gösterilebilir.

Yunanistan, GKRY ve hatta Avrupa Birliği tarafından yayınlanan Doğu Akdeniz haritalarında deniz alanlarını Türkiye aleyhine bölünmüş gösterilmektedir. Bunlar, uluslararası hukuka, hakkaniyete dayanarak atılan adımlar değildir.

Yunanistan’ın ve GKRY’nin söz konusu girişimi, hukuksal ve siyasi veriler itibarıyla konunun özenle dikkate alınması gereken iki boyutunu ortaya çıkarmıştır. Konunun dikkate alınması gereken birinci boyutu hukuksal ve teknik konulardır. GKRY meşru olmayan ve uluslararası antlaşmalara, hukuka aykırı tek taraflı yaptığı anlaşmalarla konunun, hukuksal, teknik ve yetki alanlarının sınırlandırılması sorunlarını gündeme taşımıştır. Konunun ikinci boyutu ise +++++GKRY böyle bir girişimle Birleşmiş Milletler’in (BM), ABD’nin, İngiltere’nin ve AB’nin Türkiye’ye ve KKTC’ye dayatmalara varan ağır baskılarla kabul ettirmeye çalıştığı Kıbrıs uyuşmazlığının sonuç vermeyecek “çözüm” girişimlerini içinden çıkılamayacak sürece sokan bir zemini yaratmış olmasıdır.
Kıbrıs’ta bir uzlaşı aranırken gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, Kıbrıs Adası’ndaki eşit ve egemen iki halkın ve bu halkların devletlerinin bir uzlaşmaya ve anlaşmaya varmadan tek yanlı kararlarla Kıbrıs Adası’nın geleceğini doğrudan etkileyecek ve Ada’nın tamamına hükmedecek girişimlerde bulunmaması gerektiğidir.

Yunanistan, deniz yetki alanlarına ilişkin olarak, “Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis hattını esas alarak ortay hatta dayalı deniz yetki alanı sınırlandırması” yapmayı hedeflemektedir. Yunanistan, GKRY ile bir sınırlandırma antlaşması yapmak için uygun bir zaman kollamaktadır. Ancak herhangi bir anlaşma yapmadan da MEB ilan etme konusu Yunan Meclisi’nde tartışılmaktadır.

Yunanistan; Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamaya çalışmakta, GKRY ile birlikte ortay hatları esas alıp bunları hakkaniyete uygun hale getirmekten kaçınarak Türkiye’ye sadece Antalya Körfezi ile sınırlı çok az bir kıta sahanlığı ve MEB alanı bırakmaya yönelik hareket etmektedir. Bu tutum ilgili uluslararası hukuk normları ile bağdaşmamaktadır ve hukuki mesnetten yoksundur. Bu yaklaşımın gerekçeleri ise şu şekildedir;

Öncelikle söz konusu Adalar, Yunan ana karası ile Anadolu kıyıları arasında çizilen ortay hatta bakarak “Ters Tarafta” yer alan adalar olduklarından, sınırlandırma konusunda kıyı oluşturamaz ve karasuları dışında kıta sahanlığına sahip olamaz. Bu husus Uluslararası Hakem Mahkemesi’nin İngiltere ile Fransa arasındaki kanal kıta sahanlığı uyuşmazlığında açıkça belirtilmektedir. Bu kapsamda Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis Adalarının bir hatla birleştirilerek Yunanistan için Türkiye’nin sınırlandırma bölgesine cepheli kıyı şeridini ortadan kaldıran yeni bir kıyı oluşturması mümkün değildir.

Yunanistan, ENOSİS’İ gerçekleştirmesi (Kıbrıs’ı alması/ilhak etmesi) halinde, Türkiye’yi batı ve güneyden kuşatma olanağına kavuşacaktır. Böylece Yunanistan Türkiye’ye karşı jeopolitik gücünü artıracak, Ege’deki hedeflerinin önü açılacak, Kıbrıs’ta konuşlandıracağı uçaklarla ve yerleştireceği füzelerle Anadolu’nun derinliklerine kadar etkili olabilme olanağına kavuşacak, Türkiye’yi güneyden de tehdit edebilecek konuma gelecektir. Ayrıca Yunanistan bu yolla, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Kıbrıs’taki üstünlüğüne, nüfuzuna ve kontrolüne de son verecek, Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki hava ve deniz yollarını denetim altına alacaktır. Böylece Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta, Ortadoğu’da her bakımdan söz sahibi bir ülke olacaktır. Bu da Ege sorunları benzeri sorunları Türkiye’nin güney kıyılarına, Doğu Akdeniz’in kuzey doğusuna da taşıyacaktır.

Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile GKRY’nin Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) sınırlandırma anlaşması imzalaması durumunda Türkiye’nin işi çok daha zorlaşacak ve Ege’deki durumu da tehlikeye girebilecektir. Diğer bir deyişle Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının saptanmasında uygulanacak esaslar açısından Yunanistan ile GKRY arasında eşit uzaklık/ortay hat usulüyle bir sınırlandırma anlaşması yapıldığında, Türkiye’nin hak ve çıkarları göz ardı edilmiş olacaktır. Tek yanlı bu tür girişimi Türkiye’nin kabullenmesi beklenemez. Dolayısıyla Türkiye’nin göstereceği tepki yeni bir krizin ortaya çıkması demek olacaktır. Türkiye bu yöndeki bir girişimi siyasi-diplomatik açıdan engellemekte zorlanacaktır. Özellikle her iki tarafın da Avrupa Birliği üyesi olması salt bu iki ülkeyi değil aynı zamanda AB faktörünü de dikkate almayı gerektirecektir. Siyasi-diplomatik stratejilerin yetersiz kaldığı durumlarda ise caydırıcı askeri önlemlerin alınması tırmanmayı arttırabilecektir.

Rum kesiminin MEB ilanı, adanın Kuzey kesiminde yaşayan Kıbrıs Türk halkının da temsilcisi gibi tüm ada adına atılan bir adım olmuştur. Yunanistan ise resmi olarak Doğu Akdeniz’de MEB ilan etmemişse de, Meis Adası güneyindeki sahada MEB dikte etmeye çalışmaktadır. Yapılan paylaşıma göre, Doğu Akdeniz’e en fazla ve en uzun kıyısı bulunan 1792 kilometre ile Türkiye’ye bırakılan MEB’in iyi niyet ve hakkaniyet ilkesinden yoksun bir düşüncenin ürünü olduğunu göstermektedir. Hele hele Kaş ilçesinin hemen karşısında yer alan ve insanların tüm ihtiyaçlarını bu ilçeden giderdiği Meis Adası marifetiyle adeta Türkiye’nin denizle olan irtibatının kesilmeye çalışılması, tahammül sınırlarını zorlayan bir uygulamadır. Dolayısıyla Türkiye, GKRY’nin ilan ettiği MEB’i, bazı kıyıdaş devletler ile yaptığı antlaşmaları ve verdiği petrol ve doğalgaz arama ruhsatlarını tanımamaktadır.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin normal seyrinde devam ettiği dönemde Türkiye’nin kesin ve kararlı tutumu karşısında Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına cesaret edemeyen ve Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında geri adım atan GKRY, İsrail’in Türkiye ile ilişkilerinin gerilmesi sonrasında meydana gelen konjonktürde fırsatı değerlendirmek için Yunanistan’ın aktif desteğini de alarak İsrail ile 17 Aralık 2010 tarihinde imzaladığı Münhasır Bölge Anlaşması (MEB) çerçevesinde denizde doğal gaz arama çalışmalarını başlattı.

İsrail lobisinin ABD’deki etkinliğini de kullanarak Washington’ın da MEB’de, sözde “Kıbrıs” devletinin egemenlik haklarını kullanma hakkının bulunduğu şeklindeki açıklamasıyla da desteğini almış, uluslararası şirketler aracılığıyla petrol ve doğal gaz aramalarına hız vermiştir. GKRY’nin doğal gaz ve petrol arama faaliyetleri ise Doğu Akdeniz’de suların ısınmasına yol açtı. Bu gelişmeler İsrail, GKRY ve Yunanistan işbirliğini yeni boyutlara taşıdı.

Rum-Yunan ikilisi Avrupalılaştırdıkları Doğu Akdeniz politikalarını, GKRY’nin münhasır bölge antlaşmaları ve petrol-doğalgaz arama girişimi ile Kıbrıs uyuşmazlığını deniz alanına da yaymış ve meseleye yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu girişimle Doğu Akdeniz, özellikle Türkiye ve KKTC açısından bir egemenlik uyuşmazlığı alanı haline dönüştürülmüştür. Kanımca bu olgu çok önemli stratejik, jeopolitik, siyasi, hukuki ve tarihi bir gelişme niteliğindedir.

Rum-Yunan ikilisi, aşamaları önceden iyice planlanmış olan bir stratejiyi kendi belirledikleri bir zamanlama ve Yunanistan’ın Ege politikalarını tamamlayıcı bir şekilde uygulamaya koymuştur. Kuşkusuz uygulanan bu strateji Doğu Akdeniz’i ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını etkileyecek bir takım hukuki, stratejik ve jeopolitik sonuçlar ve güvenlik sorunları doğurmaktadır.

Bu arada Yunanistan’ın da, GKRY’nin ilan ettiği koordinatlarla belirlenmiş alan ile Girit, Küçük ve Büyük Kerpe, Rodos ve Meis adaları arasında iddia ettiği kıyı şeridini esas alarak Mısır ile kıta sahanlığını sınırlandırmak amacıyla görüşmeler yaptığı bilinen bir gerçektir. Buna göre Yunanistan da bir taraftan Girit-Rodos-Meis adalarını esas alarak belirlediği bölgede kıta sahanlığı/MEB tesis etme çabası içerisinde ve söz konusu bölgeyi sahiplenme niyetindedir. Bunun anlamı, Rum-Yunan ikilisinin ortak stratejileriyle egemenlik alanlarını genişleterek, Türkiye’ye daraltılmış bir kıta sahanlığı ve MEB alanı bırakmak suretiyle Türkiye’yi denizden koparmak ve denizlere kapatmaktır.

KKTC ve Türkiye arasındaki bölgedeki ve Türkiye’nin kıta sahanlığındaki hidrokarbon potansiyeli, ekonomik ve stratejik açıdan yaşamsal önemdedir. Ancak bu konu, söz konusu coğrafyanın öneminin sadece bir boyutudur. Üzerinde durulan diğer hususlar da dikkate alındığında Doğu Akdeniz’in, Kıbrıs coğrafyasının ve KKTC’nin egemen ve bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ulusal çıkarlarımız ve jeopolitik gücümüz açısından hayati bir meseledir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gelişmelere karşı devlet uygulamalarının herhangi bir esneme gösterilmeden kararlılıkla sürdürülmesi ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin ve Türk Donanmasının Doğu Akdeniz’deki caydırıcı varlığı ile etki sağlamayı, denizlerimizdeki çıkarlarımızı korumayı ve geliştirmeyi esas alan çalışmaları güçlendirilmelidir.

Bu bağlamda güvenlik, haklarımızın korunması için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inde mutlaka bir deniz üssü kurulmalıdır.

Ayrıca Türkiye, Doğu Akdeniz’de henüz MEB ilanını ve KKTC ile Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Anlaşması yapmamıştır. Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, GKRY’nin belirtilen tek taraflı teşebbüslerine ve MEB anlaşmalarına başından itibaren BM nezdinde yaptığı karşı çıkışların ve devlet uygulamalarının ötesinde hareket etmesi gereği vardır.

Doğu Akdeniz’deki GKRY’nin tek yanlı, meşru olmayan, KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının egemenlik haklarını yok sayarak MEB anlaşmalarına karşı bölgede sınırlandırma anlaşmalarının ilgili devletler arasında hakkaniyete uygun olarak yapılması, hukuki ve hakkaniyet ilkeleri gereğini esas alarak KKTC ile MEB anlaşması yapması, ertelenemez bir aşamaya gelmiştir.

  • 32º 16′ 18″ meridyeninin batısı boyunca Türkiye’nin kendisine ait olan alanları var.
  • Türkiye’nin kendi kıta sahanlığının dış sınırlarında da hak sahibi olduğu bölgeler var ve aynı zamanda Mısır ile olan deniz sınırını bulunuyor.
Kıta sahanlığı konusunda ipso facto (fiilen) ve ab inito (başlangıçtan beri) ilkesinin geçerli bulunduğunu, söz konusu alanın batı kısmını kapsayan koordinatları tanımadığını BM Deniz Hukuku Bülteninde 2 Mart 2004’te yayımlatmıştır.

GKRY’nin tek başına Kıbrıs Adasını temsil etmediğini, KKTC’nin yok sayılarak yapılan anlaşmaların geçersiz olduğunu ve bunları tanımayacağı beyanlarını yapacağı MEB anlaşmasıyla güçlendirmelidir. Türkiye bu kapsamda 2 Mart 2004 tarihinde Mısır-GKRY Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Antlaşması’nı tanımadığını uluslararası topluma yaptığı beyanı ve BM nezdindeki protestosunun uygulamadaki gereklerini de yerine getirmiş olacaktır.

Gelinen durum itibariyle Türkiye, Doğu Akdeniz’den dışlanmaya çalışılmaktadır. Bu süreci engellemek için Türkiye, Doğu Akdeniz’de daha aktif bir politika izleyerek Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) koordinatlarını ilan ederek, Birleşmiş Milletlere istenilen belgeleri teslim etmelidir. Türkiye Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesini vakit geçirmeksizin ilan etmesi gerekir.

Libya Türkleri: Osmanlı Dönemi’nden Günümüze

Stratejik Ortak üzerinde ilk olarak tarafımca bahsedilmiş olunan Kuloğlu Türklerinin günümüzdeki mevcudiyetleri hakkında bilgi sahibi olmak için yazıyı inceleyebilirsiniz.

Osmanlı Dönemi Libya’sında Kuloğulları’na Dair Notlar

Kuloğlu mekanizması da tıpkı yeniçeri mekanizması gibi işler. Fakat yeniçeriler, gayrimüslim tebaadan Müslümanlaştırılan halklardan mürekkep iken Kuloğulları, Türklerden seçilerek Garp Ocakları’na gönderilen devşirmelerdir.

“İstanbul, İzmir, Antalya’da Garp Ocaklarının birer vekili bulunup bunlar mezkûr sahil sancaklarında ‘terlemeden para kazanmak ve solumadan can vermek isteyenler bayrağımız altına gelsin’ diyerek tellal çağırtır, icabet edenleri toplar ve bir gemi dolduracak kadar çoğalınca hemen Cezayir’ e yollarlardı. Cezayir yeniçerisi olmak için başka bazı evsafla beraber Türk olmak şarttı. En aşağısı, yeniçeri ahalinin en büyüğünün üstünde yer tutardı.”(İlter, 1936).

Yukarıdaki sözü geçen hususlar, Kuloğulları’na neden ihtiyaç duyulduğunu özetleyebilecek niteliktedir.

  • Orta Afrika ve Akdeniz arasında, medeniyeti savunmasız bırakan binlerce kilometrelik çöl ikliminde, ticaret mallarının geçişini kontrol eden, talan kültürü ve yağmacılıkla hayatlarını idame ettiren bedevilerin, Kuzey Afrika sahil hattı üzerindeki üstünlüğünün yok edilmesi
  • Sahilden Akdeniz’e indirilen ticaret mallarının güvenliğinin temin edilebilmesi
  • Avrupalıların Akdeniz’den Osmanlı ülkesine terkip edebileceği tehditlerin henüz Garp Ocakları mıntıkasındayken kontrol altına alınması

Coğrafyanın doğurduğu etkenler, Osmanlı Devleti’ni İskenderiye’den Cezayir’e kadar sahil hattında bir Türk yerleşkesi oluşturmaya icbar etmiştir.

Mahmud Naci’nin “Yerli Türk” dediği bu sınıfa mensup kimseler, asker olarak gelip Trablusgarp’ı alanların çocukları ve torunlarıdır. Onlara yerlilik vasfını, Anadolu’dan gelenlerin bölgedeki yerli kadınlarla evlilikleri kazandırdı. Kısaca “Kuloğlu” kelimesi ile tarif edilen Türk soylu bu insanlar daha ziyade yerli gelenek ve adetler üzere yaşadılar. Bulundukları mahallerde Osmanlı Devletine en bağlı toplum olarak kaldılar ve kendi ifadeleriyle Kuzey Afrika’da “ahali-i sadıka” vasfını hak ettiler (Kavas, 2001, s.33).

Kuloğullarının itibarı üzerine misal vermek gerekirse; Türkler ve bunların evlatları olan Kuloğulları Hanefi mezhebine bağlı iken Libya’daki diğer Müslümanlar Maliki mezhebinden olup her mezhebin kendine mahsus müftüleri ve şer’i mahkemeleri bulunmakta, hukuki meseleler kişilerin kendi mezhebince hal olunmaktaydı.

Ceza müeyyidelerinde ise; Kuloğulları suç işlediklerinde teşhir edilmezler, kimsenin görmediği yerlerde kırbaçlanırlardı. Ölüm gerektiren suçların faili olduklarında ise şehir meydanlarında kafaları kesilmez,  devletin en yüksek makamlarına muamele edildiği üzere yalnız iken iple boğularak idam edilirlerdi (Koloğlu, 2011 s.9).

Kuloğulları binek hayvan beslemek, gerekli şartlar altında harbe –kendi imkânlarıyla- teçhizatlanarak katılmak, eyalette jandarmanın ilgilenmediği bölgelerde vergi toplama ve (gerekli hallerde) suçluları tevkif etmek gibi sorumluluklar ile mesul idiler ve bunun karşılığında vergiden muaf tutulurlardı.

Osmanlı Devleti tarafından Türk olmalarına özen gösterilerek seçilerek Trablus’ta vazifelendirilen, kökeni ‘karakol’ adı verilen yeniçerilere dayandırılan[1] Garp Ocakları mensuplarının, yaşlılık yahut birtakım özel durumlar sebebiyle yerli halk ile evlenmelerinden Kuloğulları meydana geldi. (Koray, 1980). Garp Ocakları’ndaki Türk nüfusu, iktisadi sebeplerle ağır yük getiren Anadolu’dan yapılan asker sevkinden ziyade, bunların yerli kadınlarla evliliklerinden doğan çocuklarıyla artmaktaydı.

Libya halkı ile Türklerin, Osmanlı fetihleriyle beraber siyasal zeminde kader birliği etmelerinden bu yana, Türklerin her zaman Libya üzerinde müspet bir etkisi olmuştur. Garp Ocakları vasıtasıyla bölgeye yerleşen Türkler, idarî-mülkî amir sıfatlarıyla bölgede vazifelendirildikleri için muhatapları, genel itibariyle toplumun üst tabakasını oluşturan kabile yöneticileri olmuştur. Bu Türkler evlenme salahiyeti elde edebildikleri zaman da ekseriyette temasta oldukları kanaat önderlerinin kızları/akrabaları ile aile bağları kurmayı tercih etmişlerdir. Yerel halktan olan bir anne ile Türk olan babanın çocukları, ilk Kuloğlu neslini meydana getirmişlerdir. Anne tarafının soylu bir aileden, baba tarafının ise devlet görevlisi olması Kuloğulları üzerinde oluşan ihtimam ve saygınlığı artırmıştır, evlenme vakti gelen Kuloğulları da yine bölgenin soylu hanımefendileri ile beraberlikler kurarak, kabilelerle soy birliğini devam ettirmişlerdir. Hem kabilelerle akrabalık bağı kurarak güven telkin eden, hem de babalarının Türk ve Osmanlı memuru olmalarıyla eminlik sıfatı kazanan Kuloğulları; içtimaî yapı içinde sözü itibar gören ve kabileler arasında anlaşmazlığa sebep olan birtakım durumlarda hakemlik/hâkimlik sıfatlarına başvurulan kişiler olarak hayat sürdürmüşlerdir.

İlginçtir, bu gelenek günümüz Libya’sında da yer yer sürmektedir. Gerek Türklüklerine alamet itibarlı yaşantıları, gerekse Libya’daki siyasi-sosyal konumlarına matuf, bugün halen toplum içinde ihtilafa düşülen birtakım konularda Kuloğullarının hakemliğine başvurulabilmektedir.

Kuloğlu Türkleri Unutuldu Mu?

Türklerin Libya’ya Katkılarına Kısa Bir Bakış:

1911 tarihli kongrede İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları Trablusgarp ve Bingazi’de yüzyıllardır devam eden Türk varlığını korumaya irade beyan ederler. Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal Bey (Atatürk), Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Ali Fethi Bey (Okyar), Halil Bey (Enver Bey’in amcası), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Ekrem Bey (Müşir Recep Paşa’nın oğlu) Trablusgarp savaşına tüm mesuliyeti üzerlerine alarak ve gönüllü olarak katılmışlardır (Yüksel, 2016).

1918 yılında Afrika çöllerinde fedakârca verilen amansız mücadelelerin sonunda, mücbir sebepler ile Mondros Ateşkes Anlaşması sonucu bölgeden çekilen Türkler:

  • İki büyük Arap aşireti lideri Ahmed Şerif Es-Senusi, Ahmed el-Maryad,
  • Son Osmanlı Mebusan Meclisi üyesi ve Berberilerin lideri Süleyman Baruni
  • Mısrata’da Osmanlı askerlerine ev sahipliği yapan Kuloğlu aşiretinin önde gelenlerinden, Hums Mutasarrıfı Ramazan Bey Suveyhli’yi bir araya getirerek
  • 15 Kasım 1918 tarihinde Trablusgarp Cumhuriyeti’ni kurdurmuştur (Baba, 2020).

1951 yılında bağımsızlıklarını kazanan Libyalılar yeniden devletlerini inşa ederlerken, genç Libya devletinde, Türkler yine vazgeçilmez unsur olmuştur. Kuloğlu sınıfına mensup kimselerin bizzat kral İdris tarafından vazife başına getirildiği bilinmektedir: Celal Tevfik Karasapan’ın Libya Büyükelçiliği yaptığı dönemde Kral I. İdris’in mücadele arkadaşlarından Cemaleddin Başağa, ilk başbakan Sadullah Koloğlu gibi önemli şahsiyetler Kuloğlu Türklerinden olup devletin kurmayları niteliğindelerdir.

2014 yılında Sn. Ahmet Baba ve ekibi tarafından; 1918’de kurulan Bağımsız Trablusgarp Cumhuriyeti’nin kurmaylarının torunları Türkiye’ye davet edilerek Türk-Libya kardeşlik ilişkilerini muhteva eden bir organizasyon düzenlenmiştir.

“15 Kasım 2014 tarihinde Tarihdaş Milletler ve Topluluklar Cemiyeti olarak, “Hatırlama, Vefa ve Şükran Toplantıları” kapsamında, “Trablusgarp Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 97. Yıl Dönümü” münasebetiyle, kurucu unsurların ve oradaki Türk ve Köroğlu Aşireti’nin ileri gelenlerinin hala gönlü bizimle olan torunlarını Ankara’ya davet ederek konferans düzenledik. Bugüne kadar da 1918 tarihinde Libya Cumhuriyeti’ni kuran unsurların torunları ile ilişkilerimiz devam etmektedir.” (Baba, 2020).

2020 yılına gelindiğinde ise Türk askerinin Libya’ya barış ve refah götürmek üzere terkip ettiği harekâtın hemen akabinde Libya Türkleri kamuoyumuz tarafından da tanınmıştır. Libya ve Türkiye arasında güncel ilişkilere dair:

  • Libya’da bulunan Köroğlu Türkleri derneğinin mevcut 60.000 kayıtlı üyesi bulunup bu dernek, bugün Türk akademiyası ile sıkı ilişkiler içerisindedir.
  • Trablus yönetimi ile Ankara arasında öğrenci değişim programlarına dair projeler olgunlaşma sürecindedir.
  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti TİKA vasıtasıyla, Trablus’un güneyinde Hafter’in zulmüne uğramış ve ağır şartlar altında zorunlu göçe tabi tutulmuş mazlum Libya halkının da maddî-manevi en büyük destekçisi olmuştur. Bundan başka TİKA, Libya’daki ilköğretimden yükseköğretim seviyesine kadar birçok eğitim kurumunun ihtiyaçlarını temin etmiştir/etmektedir. Bununla beraber bu eğitim kurumlarının niteliklerini artırmak üzere, öğrenci ve öğretmenlere yönelik muhtelif eğitim ve kurs programları düzenlemiştir.
  • Trablus Üniversitesine Türk Dili Eğitimi bölümü açılması da iki ülke arasındaki müşterek projeler arasındadır.

Sonuç olarak, gerek tarihî faaliyetler gerekse güncel iştirakler göstermektedir ki; Trablus’u, muhayyilesinde Türk’ün vatan toprağı bellemiş, 1918’de terk ederken dahi bölgede bağımsız bir devlet[2] bırakarak rücu etmiş, sarsılmaz bir iradenin temsilcilerine ve onların günümüzdeki sancaktarı olan Türk Milletine, Kuloğullarının/Libya Türklerinin unutulduğunu ima etmenin dahi haksızlık olacağı kanaatindeyiz.

Kuloğlu, Koluğlu ve Köroğlu Kavramlarına Dair

Kuloğlu (كولوغلو) ve Koloğlu (كولوغلو) kavramlarının, Osmanlıca yazımının aynı olması sebebiyle bir okuma farkından ileri geldiği açıktır. Osmanlıca yazımda و (vav) harfi kullanıma göre -o,-ö,-u,-ü seslerinde okunabildiği için kelime; yazımı bire bir aynı olduğu halde ‘Kuloğlu’ veya ‘Koloğlu’ olarak okutabilir. Bilindiği üzere Kuloğlu (ya da Koloğlu) kavramı umumiyetle -Kuzey Afrika sahası özelinde- anne tarafının Arap baba tarafının ise Türk olduğu kişilere denmektedir.

Köroğlu (كرغلي) kavramı ise Osmanlıca yazımında görüldüğü üzere Kuloğlu (ya da Koloğlu) demek değildir. Bu kavramlar yazılışları itibariyle de muhtevaları itibariyle de birbirinden farklı Türk grupları tabir etmek için kullanılmaktadır. İki kelimeyi aynı kabul ederek, Köroğlu tabirinin de bir dil arazı sonucu meydana geldiğini iddia etmek, kolaycı bir yaklaşımdır ve bizzat Libya Köroğlu Türkleri tarafından da tenkit edilmektedir. “Köroğlu” Karaman ve çevresinden Libya’ya göçmüş olan Türk grupların takriben 350 yıldır kendilerini tabir etmek için kullandıkları bir kavramdır.

Cihan harbinin vuku bulması, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’dan geri çekilmesi ve Avrupalıların Libya’yı işgali gibi süreçler iki kelimenin kaderini birleştirmiştir. Bu müttehit olma sürecinin en büyük etkenlerinden birisi; Libya’nın Avrupalı işgaline maruz kaldığı süre zarfında ‘Kuloğlu’ kavramının, Avrupalılar tarafından yozlaştırılarak ‘Köleoğlu, Osmanlı’nın kulları’ gibi anlamlara geldiği iddiasının, bir propaganda unsuru olarak halka deklare edilmesi olmuştur.

Libya’daki Türk halkının nezdinde bu propaganda makes bulmasa da günümüzde Kuloğlu kavramına Libyalılar tarafından endişe ile yaklaşıldığı da görülmektedir. Bu sebeple bugün Libya’daki Kuloğlu Türkleri de “Köroğlu Türkleri” nitelendirmesini kendilerine yakıştırmışlardır.

Köroğlu Türkleri teriminin Libya sahasında başarı göstermesinin bir diğer boyutu da Libya, Osmanlı idaresi altındayken Anadolu’dan Girit’e, Bingazi’ye, Trablusgarp’a göçmüş, Türk kökenli olmayan fakat Türk Devleti’ne gönülden bağlı, Anadolu toprağıyla mayalanmış, köklerini Türk yurdunda bırakan vatandaşlarımızın da Köroğlu Türk’ü kimliğini kendilerine yakıştırmaları olmuştur.

Sonuç olarak Köroğlu Türkleri kavramı; yalnızca Türk soylu halka değil, Libya’da yaşayan tüm Anadolu bakiyesi unsurlara, onların hassasiyetlerini incitmeksizin, bir siyasi ‘mümkün’ alanı var ederek onları, Türk millî kimliği çatısı altında tevhit etme kabiliyeti sergilemiştir.

Taha D. Turan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Baba, A. (2020). Libya-Türkiye ilişkilerinin tarihi ve bugünü. Parlamento dergisi, 65, 42-49.

İlter, A. S. (1936).  Şimali Afrika’da Türkler (Cilt 1) (p.107). Vakit Gazete-Matbaa.

Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı araştırmaları dergisi, xxi(2001). 31-68.

Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.

Koray, E. (1980). Libya tarih ve kültür. Türk-Libya ilişkileri (ss.117-135) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.

Yüksel, M. (2016). Osmanlı son döneminde Trablusgarp vilayetinin sosyal ve ekonomik yapısı (1872-1911). [Basılmamış Yüksek Lisans Tezi]. Hitit Üniversitesi.

[1] Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı araştırmaları dergisi, xxi(2001). 31-68.

[2] Trablusgarp Cumhuriyeti

Amerikalı Delta Şirketi’nin PKK ile Yaptığı Petrol Anlaşması Ne İfade Ediyor?

Geçtiğimiz günlerde Delta Crescent Energy LLC adlı bir Amerikan şirketinin YPG/PKK terör örgütlerinin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye’nin kuzeyinde petrol çıkarma ve ihraç etme anlaşması yaptığı gündeme geldi. Sınırlarımızın yakınında yapılan bu anlaşmayla ilgili bizim de kafamıza birçok soru takıldı. Uluslararası hukuka tamamen aykırı olan bu anlaşma neden yapıldı? Bu anlaşmayı yapan şirket hakkında neler biliniyor? ABD’nin bu anlaşmayla nasıl bir ilgisi var?

ABD merkezli Delta Crescent Energy LLC şirketi hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Şirketin internet sitesi yok. Gizemini koruyan bu şirket hakkında Politico bir araştırma yaptı. Politico’nun araştırmasına göre şirket, Şubat 2019 tarihinde Delaware’da kuruldu. Şirketin  ortakları arasında ABD’nin eski Danimarka elçisi James Cain, ABD ordusunun özel Delta Gücü eski subaylarından James Reese ve Suriye’de petrol arama konularında uzman İngiliz GulfSands Petroleum şirketinin eski yöneticisi John P. Dorrier Jr. bulunuyor. James Reese ismine dikkat verecek olursak; kendisi 25 yıl boyunca Amerikan ordusundaydı. Afganistan ve Irak’ta görev aldı. Orduda danışman, komutan ve operasyon memuru olarak görevlerde bulundu. Daha sonra TigerSwan isimli güvenlik şirketini kurdu. Şirket, Irak Patlamamış Mayın Mühimmat Temizleme Örgütü’ne güvenlik sağladı.

Politico’nun Amerikan Dışişleri ve Suriyeli bir kaynağa dayandırdığı bilgilere göre, SDG ile bu konuda bir seneden uzun bir süre görüşmeler yapılmış. ABD Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nden (OFAC) geçtiğimiz nisan ayında onay alınmış. Politico’nun belirttiğine göre plan, petrolün bir kısmını yerelde kullanıp bir kısmını da Kuzey Irak ve Türkiye üzerinden dünyaya ihraç etmek.

Yetkililer Ne Açıklama Yaptı?

BBC’ye göre; Senatör Lindsey Graham, SDG elebaşı Mazlum Kobani’nin kendisine, bir Amerikan şirketiyle Suriye’nın kuzeydoğusundaki petrol sahalarının modernizasyonu konusunda anlaşmaya varıldığını söylemiş. Graham, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya bu anlaşmayı destekleyip desteklemediğini sormuş. Pompeo bu soruya, “Destekliyoruz. Anlaşmanın sağlanması umduğumuzdan uzun sürdü, şimdi uygulama aşamasındayız” yanıtını vermiş.

Türkiye ise anlaşmaya çok sert bir tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı tarafından açıklamada, “ABD’nin uluslararası hukuku hiçe sayan, Suriye’nin toprak bütünlüğüne, birliğine ve egemenliğine kasteden ve terörizmin finansmanı kapsamına giren bu adıma destek vermesini esefle karşılıyoruz. Hiçbir meşru saikle gerekçelendirilemeyecek olan bu tasarruf asla kabul edilemez” ifadeleri kullanıldı.

Suriye Dışişleri Bakanlığı ise “El Kasd (SDG) ile bir Amerikan şirketi arasında Suriye’nin petrolünü Amerikan yönetiminin desteğiyle çalmak amacıyla varılan anlaşmayı en sert bir şekilde kınıyoruz” ifadesini kullandı.

Anlaşma Nasıl Yorumlandı?

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu girişimin, uluslararası alanda YPG/PKK’yı Suriye özerk yönetimi olarak hukuken tanımanın ve bölgede federal bir yapı inşa etmenin ilk adımı olduğunu belirtti. Anlaşmayla, ay sonunda Cenevre’de yapılması planlanan Suriye anayasa komitesinin 3. tur görüşmelerinde YPG’nin legal temsilci olarak masaya oturtulmasının da hedeflendiğine işaret eden Caşın, “Ayrıca Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyi ile YPG/PKK’nın entegrasyonunu sağlamayı hedefleyen bu anlaşma, tarihin en önemli meydan okumalarından biridir.” değerlendirmesinde bulundu. Anlaşmayla PKK’ya yıllık 7 milyar dolar aktarılacağını da savundu.

Habertürk Özel programına bağlanan Güvenlik Politikaları Uzmanı Mete Yarar da bu anlaşmanın hukuka aykırı olduğunu ve oluşturulmaya çalışılan yapının bir adımı olduğunu söyledi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/prof-dr-casin-abdli-sirketin-ypg-pkk-ile-yaptigi-petrol-anlasmasi-uluslararasi-hukuka-aykiri/1932320

https://www.politico.com/news/2020/08/03/delta-crescent-energy-syrian-oil-391033

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53641365

https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-iste-teror-orgutu-ypg-ile-anlasan-abdli-sirket-arkasinda-kimler-var-6275140

https://en.wikipedia.org/wiki/James_P._Reese

[/vc_toggle]