Fırat Kalkanı Harekatı ve Harita Çizelgesi

24 Ağustos 2016’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle başlattığı ve El Bab’ın terör örgütü IŞİD’den alınmasının ardından sonra eren Fırat Kalkanı Harekatı‘yla 2 bin kilometrekareden fazla alan ÖSO kontrolüne geçti. Bu bölgelerin eski haline getirilmesi için yardımda bulunan Türkiye, bu topraklarda Suriyeli Polis Gücü’nü kurmakla birlikte ticaretinde geliştirilmesine de destek verdi.

Aşağıda da harekatın ilk gününden itibaren sürekli güncellediğimiz haritalar yer alıyor. 2 bin kilometrekare alandan fazla bir bölgede kontrol sağlandığı bölgede binlerce IŞİD ve YPG’li terörist öldürüldü. Üzerinden tam üç yıl geçen Fırat Kalkanı Harekatı‘nın zaman çizelgesi şöyle:

Fırat Kalkanı Harekatı ile ne değişti?

  • 15 Temmuz darbe girişiminden 40 gün sonra 24 Ağustos 2016 başlayan harekat 29 Mart 2017’de sona erdi.
  • Operasyonun ilk gününde Cerablus ilçesi, 23 Şubat 2017’de ise El Bab ilçesi IŞİD’den kurtarıldı.
  • 2 bin 55 kilometrekare alana yayılmış yerleşimler 217 günde terörden arındırıldı.
  • Şu anda bölgede yaklaşık 2 milyon Suriyeli yaşıyor ve Türk güvenlik güçlerinin eğitimleri binlerce yerel polis göreve başladı.

[irp posts=”18235″ name=”Fırat Kalkanı Harekatı Suriye’ye Neler Kazandırdı?”]

Fırat Kalkanı Harekatı Harita Arşivi ve Bilgiler [TIMELINE]

29 Mart 2017: Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği, bundan sonra gerçekleşecek olan operasyonların başka bir isimle yapılacağı açıklandı.

[irp posts=”9242″ name=”Fırat Kalkanı Harekatı: İlk Gün ve Son Gün”]

8 Mart 2017: Rejim güçleri 2 yıl aradan sonra ilk kez Fırat Nehri’ne ulaştı. Rejimin DAEŞ’e karşı ilerleyişi hızlı bir şekilde devam ederken, TSK/ÖSO cephesinde şimdilik herhangi bir hareketlilik söz konusu değil.

6 Mart 2017: Menbic askeri Konseyi Menbiç’in batısındaki 6 köyü Suriye ordusuna verdiklerini söyledi. Bu açıklamalar ve ABD Özel Kuvvetleri’nin lokasyon bilgilerine göre Menbiç çevresinde yaklaşık son durum.

@Leventkemal

2 Mart 2017: Son 4 günde Menbiç’in batısındaki 6 köy YPG’den alındı. YPG Menbiç’in batısında kontrol ettiği bölgeleri rejime bıraktı.

28 Şubat 2017: Muhalifler Menbiç’in batısındaki 2 köyü YPG’den aldı.

27 Şubat 2017: ABD karşıtı(!) Rusya emrindeki rejim güçleri ile ABD’nin kara ordusu olarak görev yapan YPG’nin toprakları El Bab güneyinde birleşti.

26 Şubat 2017: Rejim güçleri El Bab’ın güneyindeki Tarif’i ele geçirdi. Rejim güçleri ile YPG’nin topraklarının birleşmesine yaklaşık 11 KM kaldı.

23 Şubat 2017: El Bab, Kabasin ve Baza’da tamamen kontrol sağlandı.

* El Bab’ın ardından az önce Kabasin ve Baza’da alınarak Menbiç dışındaki Fırat Kalkanı Harekatı sınırlarına ulaşıldı.

IŞİD’in tüm savunma hatlarının TSK ve ÖSO güçleri tarafından kırılmasının ardından, ilçenin doğu mahallerinde kalan teröristler ilçeden kaçtı/çekildi.

Havar-Kilis Operasyon Odası’nın yayınladığı resmi harita:

Alternatif haritalar:

Alternatif harita:

23 Şubat 2017 | El Bab’ta kontrol sağlandı

El Bab alınmadan önce – Sabah saatlerindeki son durum haritası…

23 Şubat 2017 El Bab son durum haritası

22 Şubat 2017: TSK ve ÖSO El Bab içerisinde büyük ilerleme kaydetti.

Suriye Gündemi

20 Şubat 2017: Muhalifler El Bab’da şehir içinde ilerlemeye başladı.


19 Şubat 2017:  180. Gününde Fırat Kalkanı Operasyonu’nda El Bab’da kayda değer bir ilerleme kaydedilmezken, Baza kuzey ve güney yönünden çembere alınmaya başlandı. TSK muhtemelen El Bab, Kabasin ve Baza arasındaki bağlantıyı kesmeyi deneyecek.

18 Şubat 2017: Muhaliflerin strateji gereği çekildiği&IŞID’in ele geçirdiği alanlar ve Bab çevresinde oluşan yeni harita… (Haritada tarih 14 Șubat görünse de an itibariyle bir değişim yok)

14 Şubat 2017: Tadif kavşağından strateji gereği&IŞİD saldırısıyla muhaliflerin çekildiği ifade ediliyor.

13 Şubat 2017:

12 Şubat 2017:

11 Şubat 2017: Tadif kavşağı başta olmak üzere El Bab’ın batısında birçok nokta IŞİD’den alındı. “Esad rejimine bağlı güçler ile Türkiye destekli muhalifler çatışacak mı? El Bab’a rejim güçleri girecek mi?” soruları hakkında Rusya Savunma Bakanlığı açıklama yaptı: “Tadif’teki ilerlemenin sonucunda Suriye ordusu, Türkiye ile üzerinde mutabık kalınan ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) bulunduğu geçici sınır çizgisine ilerledi.”

11 Şubat 2017 – El Bab Haritası (Tadif, Baza ve Kabasin)

10 Şubat 2017:

@archicivilians

El Bab’daki şehir savaşı (ayrıntılı harita)

9 Şubat 2017: El Bab çevresinde muhalifler mevzilerini koruduğu, Baza ve Kabasin’de de çatışmaların sürdüğü belirtiliyor. Rusya, Suriye’de askerlerimizin olduğu binayı bombaladı. 3 asker şehit olurken, 1’i ağır 11 askerimiz de yaralandı. Putin taziye için aradı.

Ayrıca rejim güçleri ile muhalifler ilk kez karșı karşıya geldi.

8 Şubat 2017:  Muhalifler resmi haritayı yayınladı. El Bab içerisinde Akil tepesi, hastane, Menbiç yolu ile kuzeydeki Bab sillolarının ele geçirildiği ve Baza’nın kontrolünün tamamen sağlandığı kesinleşti.

Büyük El Bab operasyonu Akil tepesi bölgesinden başladı. Daha önce 16 askerimizi şehit verdiğimiz Akil tepesi muhaliflerce ele geçirildi ve böylece şehir savaşı başlamış oldu.

El Bab şehir savaşını takip etmek için tıklayın.

El Bab’daki stratejik bölge Akil Tepesi ele geçirildi. | 8 Şubat 2017

7 Şubat 2017: Baza’da muhalifler su kanalları ve IŞİD’in olası savunma hattının imhası için beldenin belli bir kısmından çekildi. Rejim de Maz’oulah’ı ele geçirdi. Böyle giderse bir veya iki gün içinde rejim ile muhalifler IŞİD’i kuşatmaya alacak.

Rejim Maz’oulah’ı da ele geçirdi. – 7 Şubat 2017

 

6 Şubat 2017: Muhalifler Baza merkezden fotoğraf paylaştı. Belde de denetimin sağlandığı belirtililiyor. [18.54]

5 Şubat 2017: Baza’nın batısının IŞİD’in elinde olduğu, doğusunun da muhaliflerin elinde olduğu iddia ediliyor. Kesin olan ise Baza’da hâlâ çatışmalar sürüyor. Rejim de Bab”ın güneyinde bir köyü daha ele geçirdi. [22.42] Son durum haritası ise şöyle;

Mavi: Ele geçirilen bölge – Turuncu: Çatışmaların sürdüğü alanlar

Muhalifler IŞID kontrolündeki Baza’ya tekrar büyük bir operasyon düzenledi. Kesin olmamakla birlikte beldenin tekrar ele geçirildiği belirtiliyor. [18.02]

Muhalifler 5 saatin ardından(IȘİD’in yoğun saldırısı sonucu) Baza’yı kaybetti. [00.30]

4 Şubat 2017: Rejim Aran’ı ele geçirirken, Türkiye destekli muhalifler ise El Bab’ın doğusundaki stratejik belde Baza’yı kontrol altına aldı. Bu belde elde tutulursa Kabasin’in kuşatması başlayacak ve kısa sürede Kabasin alınacaktır. Ek olarak muhalifler 37 IŞİD’linin öldürüldüğünü bir bombalı aracında imha edildiğini duyurdu.

(El Bab’ın çevresindeki en önemli üç belde ise Kabasin, Baza ve güneydeki Tadef.)

4 Şubat 2017 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

Muhaliflerin yayınladığı (alternatif) harita:

4 Şubat 2017 (18:30) Fırat Kalkanı Harekatı güncel son durum haritası – Baza alındı

2 Şubat 2017: Rejim güçleri El Bab’ın güneyindeki operasyonlarında toplam 250 KM2’lik alanı IȘID’den aldı. Muhaliflerde Bab’ın doğusunda Baza’nın güney doğusunda dört köyü ele geçirdi.

Doğu Halep ve El Bab çevrinde rejim güçlerinin ele geçirdiği alan (pembe)

1 Şubat 2017 – (23.42): Muhaliflerin yayınladığı en güncel haritaya göre; Türkiye destekli muhalifler, bugün El Bab’ın batısındaki ana yol üzerinde bulunan 3 köyü ele geçirdi. [Çizgili alan]

Rejim güçleri, El Bab’ın güneyinde biri önemli üç yerleșim yerini ele geçirdi. Toplamda 25’ten fazla köy rejim tarafından IŞİD’den alındı. Son 3 günde iki köy ve iki stratejik tepe muhaliflerce ele geçirildi.

1 Şubat 2017 El Bab çevresi

Bölgeye detaylı bakarsak: Rejim güçlerinin El Bab’a 7 KM uzaklıkta olduğu görülürken, pembe renkteki bölgelerin rejim ve YPG’nin ortak kontrol ettiği bölgeler olarak ifade ediliyor. Mavi renk , bugün muhaliflerin ele geçirdiği bölge. Mor, çatışma bölgeleri.

28 Ocak 2017: 

27 Ocak 2017: El Bab’ın doğusunda iki köy ÖSO güçleri tarafından kontrol altına alındı.

26 Ocak 2017: Fırat Kalkanı Harekatı’nda elde edilen topraklarla ilk kez karşı karşıya gelen rejim güçleri, El Bab’ın güneyinde ilerleyişini sürdürüyor.

25 Ocak 2017: Muhalif güçler, Selfaniye’de kontrol sağlanarak Kabasin‘in kuşatmaya alındığını kesin olarak açıkladı. Bölgedeki hava saldırıları, Türkiye’nin kurduğu askeri üsler ve çatışma bölgelerini gösteren en iyi harita şöyle:

25 Ocak 2017 | Fırat Kalkanı Harekatı harita

Bölgeye yakın bakış: Kabasin kuşatmaya alındı. (Siyah bölgeler IŞİD)

Kabasin kuşatmaya alındı

24 Ocak 2017: Rejim güçlerinin El Bab güneyinde ilerleyişi sürüyor.

Kaynak: SuriyeGundemi

22 Ocak 2017: Selfaniye köyünün ele geçirilerek Kabasin’in kuşatma altına alındığı kesinleşti. Resim güçlerinin de El Bab güneyinde ilerlediği ve bazı köyleri ele geçirdiği bildirildi.

El Bab operasyonu: Kabasin, Baza, Selfaniye, Tadif bölgesi son durum haritası

Alternatif haritalar (22 Ocak 2017):

Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası | 22 Ocak 2017 (Alternatif harita)
Fırat Kalkanı Haritası | 22 Ocak 2017

21 Ocak 2017: Muhalif kaynaklar Türkiye destekli muhaliflerin Selfaniye ve Kabr El Mukr’yi ele geçirerek Kabasin‘i kuşatma altına aldığı iddia ediliyor. Kesin olmamakla birlikte son durum haritası aşağıdaki gibi. En yakın zamanda haritayı kesin kaynaklarla güncelleyeceğiz.

Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası | 21 Ocak 2017 | Harita: @v4st0

20 Ocak 2017: Türkiye destekli muhaliflerin taarruzuna karşı IŞİD’in düzenlediği bombalı saldırısında 5 askerimiz şehit oldu, 9 askerimiz yaralandı.

El Bab haritası | 20 Ocak 2017

10 Ocak 2017: Türkiye destekli muhalifler 11 günde sadece bir köyü ele geçirdi.

10 Ocak 2017 El Bab Haritası

09 Ocak 2017: Türkiye destekli muhalifler El Bab’ın doğusunda Selfaniye ve Baza yönünde  ‘kademeli olarak’ ilerleyişini sürdürüyor.

9 Ocak 2017 El Bab çevresi | Fırat Kalkanı haritası

[El Bab Haritası Alternatif Harita]

31 Aralık 2016: El Bab çevresinde yoğun çatışmalar sonucu Daghelbash köyü ÖSO güçlerinin kontrolüne geçti. (Harita güncellenecektir…)

24 Aralık 2016: Türkiye destekli muhalifler El Bab şehrinin en stratejik bölgesi olan Akil Dağı ve Halep-El Bab yoluyla birlikte bazı bölgelerde kontrolü sağladı. (Ok ile gösterilen alan Akil dağı)

*Güncellendi! Akil tepesi ve batısındaki IŞİD yığınağı olarak kullanılan hastane TSK tarafından ele geçirildi. – (Yeşil çizgili bölge)

El Bab Haritası
El Bab haritası (21 Aralık 2016)

19 Aralık 2016:

19 Aralık 2016 Fırat Kalkanı haritası

El Bab çevresi yakın harita:

El Bab Haritası (19 Aralık 2016)

17 Aralık 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri, El Bab’ın doğusundaki Kabr El Mukri’yi IŞİD’den aldı.

El Bab çevresinde son durum (17 Aralık 2016)
17 Aralık 2016 Fırat Kalkanı haritası

12 Aralık 2016:

11 Aralık 2016: El Bab-Menbiç yolu doğu ve batı olmak üzere tamamen ÖSO kontrolüne geçerken, Türkiye destekli muhalif güçler El Bab’ı kuşatmaya almak için ilerlemesini sürdürüyor. Muhaliflerin El Bab’ın güneyinde daha da ilerlediği söylense de en sağlıklı harita bu:

El Bab haritası (11 Aralık 2016)

10 Aralık 2016: El Bab’ın batısında bazı yerleşim bölgelerini ele geçiren Türkiye destekli muhalifler El Bab sınırları içerisine resmi olarak giriş yaptı. El Bab’ın kuzeydoğusundaki önemli bölgelerden Kabasin halen IŞİD’in elinde bulunurken, Menbiç-El Bab yolunun ÖSO kontrolüne geçmesi Türk medyasında gösterildiği gibi yeni bir gelişme değildir. Bu yolun belli bir bölümü yaklaşık 10-15 gündür ÖSO güçlerinin kontrolünde bulunmaktadır.

El Bab şehir çevresindeki son durum:

8 Aralık 2016: Haritada herhangi bir değişim yok. Aşağıdaki 29 Kasım 2016 haritasıyla aynı durum söz konusu.

29 Kasım 2016: Rejim güçleri YPG ile birlikte El Bab doğusunda ilerlerken, Türkiye destekli muhalifler Kabasin’i kuşatma aşamasında olduğu görülmektedir.

29 Ksaım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası
29 Ksaım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritası

25 Kasım 2016: Muhalifler, Menbiç’in batısında El Bab yönünde YPG’nin elinden bazı köyleri ele geçirdi. Rejim güçleri ve YPG Afrin’in batısında El Bab yönünde ilerleyerek IŞİD’in elinden 5 köyü aldı. (Mavi çizgili alanlar:Tartışmalı alanlar)

25 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası
25 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

22 Kasım 2016: Bir hafta boyunca Kabasin IŞİD ile Türkiye destekli muhalifler arasında el değiştirdi. Muhalifler Kabasin gibi bu sefer de YPG’den Şeyh Nasir’i ele geçirip tekrar elinden kaybetti. Şuan (16:20) Kabasin Muhaliflerde, Şeyh Nasir ise YPG’de.

22 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
22 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

15 Kasım 2016 – (22.01): Türkiye destekli muhalifler, El Bab öncesi en büyük 2 yerleşim yerinden biri olan Kabasin‘i alarak çok önemli ve güçlü bir konum elde etti.

15kasim-firat-kalkani

El Bab çevresi:

15 Kasım 2016: TSK 84 gündür süren Fırat Kalkanı Harekatı boyunca ikinci kez harita yayınladı.

Fırat Kalkanı Harekatı

13 Kasım 2016 – (21.55): Sabah saatlerinde hızla başlayan harekat sonucunda El Bab kuzeyindeki köylerin neredeyse tamamı ÖSO tarafından alındı. El Bab’ın kuzeydoğusunda bulunan Kabasin‘e öğle saatlerinde 6 KM mesafede bulunan muhalifler, 21.55 itibariyle 1 KM mesafede. Burası alındıktan sonra El Bab’a yönelme olacağı düşünülüyor. Türk tank ve uçaklarının şehri bombaladığı ve muhaliflerin El Bab‘a 2 KM mesafede yığınak yaptığı bildiriliyor.

13 Kasım 2016 - (20:44) - Fırat Kalkanı Harekatı
13 Kasım 2016 – (20:44) – Fırat Kalkanı Harekatı

13 Kasım 2016 – (01.09): Türkiye destekli ÖSO güçleri hızlı bir operasyonla Menbiç’in kuzeyindeki tüm IŞİD köylerini ele geçirdi. Son durumda Menbiç’in kuzeyinde YPG ile ÖSO sınırı oluşmuş oldu.

13 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
13 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

9 Kasım ile 12 Kasım arasında ÖSO güçlerinin yaklaşık olarak ele geçirdiği bölgeler:

9-12-kasim-firat-kalkani

9 Kasım 2016: Dün gerçekleşen operasyon sonrasında 6 köy ÖSO güçleri tarafından IŞİD’den alındı.

9 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası
9 Kasım 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası

5 Kasım 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri IŞİD’in ani saldırısında 10’dan fazla köyü kaybetti. Daha sonra 2 gün için bu köylerin hepsini geri aldı. YPG ise (sarı ok yönünde) bazı köyleri ele geçirdi. (Haritada mor alan: Esad rejimi ile YPG güçlerinin ortak kontrolünde olduğu bölge)

5kasim-firat-kalkani-haritasi

30 Ekim 2016: Son üç günde ÖSO güçlerinin ilerlemesi gerçekleşmedi. TSK savaş uçakları ve obüs atışlarıyla YPG ve IŞİD hedeflerini vurdu. Bu harekatta ilerlemenin devam edeceğini ve ÖSO güçlerine alan açıldığını gösteriyor. Son üç günde haritadaki kırmızı çizgili alanı IŞİD’in elinden alan YPG ve rejim güçleri bu bölgeyi kontrol ediyor. Bu bölgeyi kontrol eden güç netleştiği an burada güncelleme yapacağız.

30 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası ve son durum
30 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı haritası ve son durum

27 Ekim 2016: Haritada kırmızı noktanın olduğu köyü YPG’den alan ÖSO güçlerine Esad rejimi hava saldırısı düzenledi. Buradan çekilen ÖSO güçlerinden sonra köyü tekrar ele geçiren YPG güçlerinin bu bölgede hakimiyeti sürüyor. ÖSO güçleri ilerleyişini burada durdurdu ve (Mare’nin güneyinde ok yönünde)IŞİD kontrolündeki bölgelere harekatı sürüyor. Burada üç köyü alan ÖSO güçleri El Bab’a yaklaşık 8 KM mesafede bulunuyor.

27 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
27 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

25 Ekim 2016: YPG ile ÖSO arasında yaşanan çatışmalarda YPG güçlerinin üstünlüğünün hakim olduğu, şuan için çatışmadan çok karşılıklı savunma hatlarının oluştuğu söylenebilir. (çizgili alan) Türkiye destekli ÖSO güçleri IŞİD’e ait(ok yönünde) 4’ten fazla köyü ele geçirdi.

25-ekim-fiat-kalkani

22 Ekim 2016: YPG’nin Tel Rıfat’ın doğusundaki ilerlemesini durdurmak için Türk savaş uçakları PYD/YPG mevzilerini vuruyor. Ayrıca bugün Tel Rıfat’a müdahalede bulunmak için Türk tankları Mare’ye konuşlandı. Çatışmalar IŞİD’den çok YPG ile ÖSO arasında gerçekleşiyor.

22 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası
22 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası

19 Ekim 2016: ÖSO, YPG’ye geçtiğimiz Şubat ayında Rus hava desteğiyle ele geçirdiği Tel Rıfat’ı boşaltmasını istedi. YPG ise Tel Rıfat’ın doğusundan IŞİD’e ait köyleri ele geçirmek için operasyona başladı.

19 Ekim 2016 - Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
19 Ekim 2016 – Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

18 Ekim 2016: ÖSO güçleri Dabık ve çevresini ele geçirdikten sonra Mare’nin güneydoğusunda birçok köyü ele geçirdi. Bugünde PKK’nın Suriye kolu YPG’nin kontrolündeki bölgelere sınır olan IŞİD’in kontrolündeki Tel Malid ve Seyyid Ali köylerini(kırmızı çember) ele geçirdi.

18 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası
18 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Haritası

16 Ekim 2016: ÖSO güçleri IŞİD’in kutsal kenti olarak bilinen Dabık ve çevresindeki köylerİ IŞİD’den aldı. Mare-Aktarin hattı birleşti. Dabık’ın IŞİD’den alınmasıyla ara bölgeler kapandı ve sınır hattının güvenliği tam cephe ile sağlanmış oldu. Yerel kaynakların yorumlarına göre IŞİD’den alınan bölgelerin güçlü savunması yapılarak ilerleme sağlanması gerekiyor.

16 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
16 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

15 Ekim 2016: ÖSO güçleri IŞİD’in kutsal kenti olarak bilinen Dabık‘a operasyon başlattı. Dabık’ın kuşatılma yönünde 2 köy IŞİD’den alındı.

15ekim-firat-kalkani

10 Ekim 2016: ÖSO güçleri (ok yönünde) 9 köyü IŞİD’in elinden aldı. Savur sınırında olan ÖSO güçlerinin ilk hedefi Savur, daha sonra da Dabık olacağı düşünülüyor.

10 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
10 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

9 Ekim 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri Aktarin-Mare hattını kıskaca aldı. Dabık-Savur ara bölgesi(çizgili alan) ÖSO tarafından askeri bölge ilan edildi. ÖSO 3 köyü(ok yönündeki) ele geçirdi.

9 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
9 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

5 Ekim 2016: ÖSO güçlerinin Dabık’ı IŞİD’in elinden alıp, Sawran bölgesini kuşatmaya alacağı düşünülüyor. (Ok işaretleri hizasında stratejik Türkmen Barih’in güneyindeki Aziziyeh köyü ele geçirildi)

5 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası
5 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası

4 Ekim 2016 Bölgenin Ayrıntılı Haritası [HD]

3 Ekim 2016: Şu ana kadar 111 yerleşim yeri IŞİD’in elinden geri alındı. Gün içerisinde ÖSO içerisindeki Sultan Murat Tümeni Komutanı Ahmet Osman, 48 saat içinde Dabık’a girmeyi planladıklarını söyledi. Dabık IŞİD için çok önemli bir yer. Buranın ismiyle örgütün yayınladığı bir dergi de var ve örgüt üyelerine göre burada büyük bir savaş olacağını ve bu savaşın Müslümanlar için belirleyici olacağını öne sürüyor.

3 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı
3 Ekim 2016 Fırat Kalkanı Harekatı

30 Eylül 2016: Türkiye destekli ÖSO güçleri ok işaretlerinin olduğu bölgede bazı köyleri ele geçirdi. Mavi çizgili alan ise muhalifler tarafından askeri bölge ilan edildi.

30 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Haritası
30 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Haritası

28 Eylül 2016: ÖSO’nun ilerleyişi Çobanbey’in güneyinde devam ediyor. (Mavi çizgi yuvarlar içerisine alınan bölgede bazı köyler ÖSO kontrolüne geçti.)

28 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası (01:42)
28 Eylül 2016 Fırat Kalkanı Harekatı Haritası (01:42)

26 Eylül 2016: IŞİD ile ÖSO arasında sürekli el değiştiren köyler sonrasında sınırdaki son durum.. (Kırmızı çizgili alan IŞİD’in savunma yoğunluğunun olduğu bölgeler..)

26 Eylül 2016 / Azez-Çobanbey-Cerablus haritası
26 Eylül 2016 / Azez-Çobanbey-Cerablus haritası

ÖSO güçleri IŞİD’e karşı kaybettiği bölgeleri yeniden ele geçirmeye devam ediyor. Yukarıdaki alan üzerine yakın bakarsak; (Mavi alan: IŞİD’in elinden alınıp da geri kaybedilen bölgeler)

Çobanbey'de IŞİD-ÖSO çatışması
Çobanbey’de IŞİD-ÖSO çatışması

ABD Disiplinsiz ve tecrübesiz olduğu söylenen bazı ÖSO güçleri IŞİD’e karşı kazandığı bir çok köyü kaybetti.

Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD'in ele geçirdiği köyler..
Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD’in ele geçirdiği köyler..

22 Eylül 2016:

(14:50) IŞİD ÖSO’nun elinden 6 köyü ele geçirdi. ABD özel kuvvetlerinin Çobanbey’e gelip muhalif gruplar tarafından kovulması ve operasyona dahil olmasından sonra ”Al-Ver” döneminin başladığı iddia ediliyor. Sürekli çatışmalar yaşandığı için haritalar da sürekli değişim gösterebiliyor. Çobanbey haritası / Yaklaşık son durum..

22 Eylül 2016 - Azez-Çobanbey-Cerablus hattı
22 Eylül 2016 – Azez-Çobanbey-Cerablus hattı

20 Eylül 2016:

ÖSO’nun yayınladığı haritaya göre sınırda son durum haritası şöyle(mavi alan gün içerisinde IŞİD’in elinden alınan 2 yeni köy):

20eylul-cerablus

IŞİD bugün Çobanbey(Rai)’nin güneydoğusundan kuzeye doğru saldırı düzenledi ve 7 köyü ÖSO’nun elinden geri aldı. ÖSO’nun karşı saldırısıyla köyler geri alındı. IŞİD’in saldırısı sonrası harita şöyle olmuştu:

IŞİD saldırısı sonrası Çobanbey-Cerablus haritası
IŞİD saldırısı sonrası Çobanbey-Cerablus haritası

19 Eylül 2016:

Kadriş ve Sandıra köyü IŞİD’den temizlendi. (Kırmızı iki nokta)

19 Eylül 2016 Azez-Cerablus-El Bab Haritası
19 Eylül 2016 Azez-Cerablus-El Bab Haritası

18 Eylül 2016:

Küçük çaplı çatışmaların sürdüğü bölgede alev ikonunun olduğu bölgedeki IŞİD mevzileri Türk uçakları tarafından bombalandı. Yerel kaynakların Fırat Kalkanı operasyonu ile ilgili genel ön görüsü ise şöyle; çizgili olarak gösterilen bölge ile IŞİD’in kontrolündeki 30’a yakın yerleşim yeri kuşatmaya alınacak ve daha sonra bu bölge IŞİD’den kurtarıldıktan sonra El Bab operasyonu fiilen başlayacak. (Dieğr ön görüsü ise; bir yandan Azez’in doğusundan, diğer yandan da Çobanbey’in batısından aynı anda IŞİD’e karşı operasyon başlayacak.)

18 Eylül 2016 - El Bab Haritası ve operasyonun gidişatı
18 Eylül 2016 – El Bab Haritası ve operasyonun gidişatı

15 Eylül 2016:

15 Eylül 2016 Azez-Cerablus Hattı / ÖSO İlerleyişi
15 Eylül 2016 Azez-Cerablus Hattı / ÖSO İlerleyişi

11 Eylül 2016:

11eylul-cerablus

7 Eylül 2016:

  • Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda 4 köye (Vukuf, Sadvi, El Eyyubiyah ve Şandi) ilave olarak Sinekli ve Abubiyat köyleri de ele geçirildi.
7 Eylül 2016 Cerablus Haritası
7 Eylül 2016 Cerablus Haritası

6 Eylül 2016:

  • Haritada Rai (Çobanbey)’in güneyi ve batısındaki mor çizgiler çatışmaların yaşandığı bölgeleri göstermektedir.

6-eylul-cerablus-haritasi

5 Eylül 2016:

  • Bugün TSK açıklamasında; ÖSO tarafından gerçekleştirilen operasyon sonucunda Karabah Mamal, Haydar Başa, Al Humayrah, Umm Et Tadaya, Al Masannah, Cub El Dam ve El Mustafa El Kabir köyleri ele geçirildi.
5 Eylül 2016 Cerablus Operasyonu Haritası
5 Eylül 2016 Cerablus Operasyonu Haritası

4 Eylül 2016:

  • (23:07) – Türkiye sınırındaki IŞİD kontrolü an itibariyle ortadan kalktı. Türkiye-Suriye sınırındaki IŞİD kontrolündeki bölge temizlendi. Böylece Azez-Cerablus hattı birleşmiş oldu. Tabi ki haritada da göreceğiniz gibi sınırda birer köy IŞİD’den alınarak bu başarı sağlandı. Ancak tamamen sınırında IŞİD’den temizlenmesi için daha bir çok köy yer alıyor.

Azez-Cerablus Haritası (4 Eylül 2016)

Yüksek Çözünürlüklü Azez-Cerablus Köylerinin Haritası (12 MB)

  • (14:37) – TSK Cerablus operasyonunun ikinci evresi için Çobanbey tarafından Suriye’ye tank ve zırhlılarıyla giriş yaptı. El Rai’inin doğusu ve güneyinde bazı köyleri ele geçirdi. Cerablus’un batısında ilerleyişini sürdüren TSK öncülüğündeki ÖSO güçlerinin Türkiye sınırını IŞID’e kapatmasına 10-12 KM kaldı.
(14:37) 4 Eylül 2016 - Cerablus Haritası
4 Eylül 2016 – Cerablus Haritası

30 Ağustos 2016:

  • 16:50 itibariyle Cerablus, Rai ve Menbiç bölgesinde bir değişiklik yok. Aşağıdaki haritada hangi gün nerenin ÖSO tarafından ele geçirildiği yazıyor.
Cerablus, Rai ve Menbiç Bölgesinde Son Durum | 30.08.2016
Cerablus, Rai ve Menbiç Bölgesinde Son Durum | 30.08.2016

29 Ağustos 2016:

  • Türkiye’nin desteklediği ÖSO güçleri SDG/YPG’nin elinden 4 köyü (Tukhar Kabir, Halwanji, Muhsinli ve Arap Hasan Saghir) ele geçirdi.
29 Ağustos 2016 Cerablus Haritası
29 Ağustos 2016 Cerablus Haritası

Operasyonun başladığı 24 Ağustos’tan bugüne (29 Ağustos’a) ÖSO’nun ilerleyişi (GIF):

  • 33 köy IŞİD ve YPG’den alındı.
Cerablus Haritası (24-29 Ağustos 2016)
Cerablus Haritası (24-29 Ağustos 2016)

Cerablus son durum haritası (28 Ağustos 2016):

Cerablus Son Durum Haritası | 28 Ağustos 2016
Cerablus Son Durum Haritası | 28.08.2016

Cerablus çevresinin haritası:

28 Ağustos itibariyle Cerablus çevresi
28 Ağustos itibariyle Cerablus çevresi | suriyegundemi.com

Yaklaşık 3 bin militanın katıldığı operasyona İdlip, Halep ve Azez’den bin beş yüz savaşçı desteğe gelmişti. Cerablus operasyonuna katılan örgütler arasında Feylak’uş Şam, ÖSO 13. Birlik, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO’ya bağlı “özel birlik” sayılan Hamza Tugayı, Nureddin Zengi Tugayı ve Rahman Kolorduları yer alıyor.

Cerablus Savaşı’nda Taraflar:

Türkiye’nin desteklediği örgütler; turkiye-destekledigi-orgutler Suriye Demokratik Güçleri’nin Cerablus’u almak için kurduğu PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin de içerisinde yer aldığı

Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD'in ele geçirdiği köyler..
Çobanbey-Cerablus Hattı: Çobanbey(Rai) çevresinde IŞİD’in ele geçirdiği köyler..

Sosyalist Ülkelerin Birbirleriyle Olan Savaş, Çatışma ve Fikir Ayrılıkları

Dünya tarihinde aynı ırk, ideoloji ve dini görüşe sahip ülkelerin aralarında savaştıkları birçok örnek vardır. Teorik olarak Veda hutbesinden sonra hiçbir Müslümanın bir başka Müslümanla savaşmaması gerekirken benzer şekilde Komünist manifesto sonrasında hiçbir sosyalist-komünist ülkenin bir diğeriyle rekabet, çatışma veya savaşa girmemesi gerekmekteydi. Fakat insanın olduğu yerde her zaman görüş ayrılıkları olagelmiştir. Bu ayrılıklar zamanla rekabete, çatışmaya ve savaşa kadar ilerlemiştir. Bu yazıda “Halkların Kardeşliği” ilkesini aşındıran bazı sosyalist ülkelerin kendi içlerinde yaşadıkları görüş ayrılıkları, çatışma ve savaşlara kısaca değinilecektir. Not olarak paylaşmak istediğim husus; bu çatışmaların ortaya çıkmasında sosyalizmin herhangi bir etkisi bulunmamasıdır. Aynı Müslüman ülkelerin aralarında yaşadıkları çatışmalarda İslam’ın bir etkisinin olmaması veya Slavların Slavlarla (Rusya-Ukrayna, Sırp-Hırvat-Bosna) kavgalarında olduğu gibi…

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği – Çin Halk Cumhuriyeti Çatışması

Kuşkusuz Sosyalizm fikrinin et ve kemiğe büründüğü dünyadaki ilk örnek (1922) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, kısa adıyla SSCB’dir. Tüm Avrupa’yı biranda sarsan Sovyet devrim sonrasında farklı coğrafyalarda yaşayan sosyalistler daha büyük bir umuda sarılarak devrim girişimlerinde bulundu. Çin’de yaşanan iç mücadele sonucunda Mao Zedong 1949 yılında Sosyalist Çin Halk Cumhuriyetini kurdu. İki büyük sosyalist dev dünya haritasında büyük bir değişiklik yaşatmanın yanı sıra başka devrimlere kapı aralamışlardır.

Sovyet Rusya Asya’nın koca ülkesini diğer küçük sosyalist ülkeler gibi yönetemeyeceğini biliyordu. Moskova için kontrolü altında olmayan Çin muhtemel tehlikeydi. Elbette Çin Halk Cumhuriyeti ’de Moskova’ya bağlı bir rejim olarak kalmayı hayal etmiyordu.

İlişkilerin ilk kırılma noktası Sputnik füzesinin 1957 yılında Sovyetler Birliği tarafından uzaya fırlatılmasının ardından gerçekleşmiştir. Sovyetler artık bu füze teknolojisiyle ABD’yi rahatlıkla vurabilecek kapasiteye ulaşmıştı. Çin’e göre bu stratejik üstünlükle Sovyetler Birliği, Batı’ya karşı daha saldırgan bir politika sürdürmeliydi. Sovyetler Birliği buna karşı çıkarak Batı ülkelerinin de elinde nükleer güç olduğundan dolayı yaşanacak nükleer savaşın çok yıkıcı olacağını düşünüyordu. Diğer anlaşmazsızlık konusunda yine Batı ile ilişkilerde Moskova’nın Pekin’e hiç danışmamasıydı.

Somut gelişmelerde ise Sovyetler Birliği, Çin’e atom bombası için verdiği nükleer bilgilere dair anlaşmayı feshetti. Bilimsel ve teknik işbirliği için yapılan 343 sözleşme ve 257 projeyi iptal etti. 1959 yılında yaşanan Çin-Hindistan çatışmalarında da Hindistan’a karşı tarafsız tutum takındı. 2 Mart – 11 Eylül tarihleri arasında Çin-Sovyet tartışmalı sınır hattında çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda yüzlerce Sovyet ve Çin askeri ölürken onlarca askeri araç imha edilmiştir. Tam olarak çatışmanın bilançosu bilinmemektedir. İki sosyalist ülke arasında sıcak çatışmalar ilk kez bu dönemde görülmüştür. Daha sonra 1969 Küba krizi, Arnavutluk meselesi, beyaz ırkın komünistleri-renkli ırkın komünistleri gibi birçok konuda tartışma yaşandı. Vietnam, Japonya gibi sarı ırkın komünist partileri Çin’i desteklerken Avrupa Komünistleri Romanya, Arnavutluk, Yugoslavya hariç genelde SSCB’yi desteklemiştir.

Yugoslavya-SSCB Ayrılığı

Sosyalist ülkeler arasındaki ilk ayrılık Yugoslavya ile SSCB arasında gerçekleşmiştir. O dönemde iki güçlü sosyalist diktatör Stalin ve Tito arasında yaşanan rekabet ve görüş ayrılıkları büyüyerek Yugoslavya’nın sosyalist bloktan atılmasına (COMINFORM) neden olmuştur.

Rekabetin temelinde Sovyetler Birliğinin diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi Yugoslavya’yı bir uydu devleti gibi yönetmek istemesi, ancak Tito’nun bunu kabul etmemesi yatmaktadır. Yugoslavya diğer Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri gibi Sovyetler Birliğinin eliyle Almanlardan kurtarılmamıştır. Yugoslavya kendi mücadelesini vererek bağımsızlığını elde etmiştir.

Diğer bir sebepse iki ülkenin Balkanlarda yaşadıkları rekabettir. Tito, Balkanlardaki sosyalist ülkeleriyle “Balkan Federasyonu” kurarak onları Belgrad liderliğinde toparlamak istiyordu. Bu çerçevede Yugoslavya’nın Arnavutluk’ta ciddi nüfus elde etmesi Sovyetleri kızdırmıştı.

Ayrıca Sovyetler Birliği, Yugoslavya’dan Sovyet Modelinde Komünizmi tatbik etmesini isterken Tito buna karşı çıkmıştır. Ona göre Komünizm modeli kendi ülkesinin şartlarına göre tatbik edilmeliydi. Bu ilk milli komünizm uygulaması olmuştur.

Yugoslavya’da faaliyet sürdüren Sovyet ajanları bir diğer sorunu teşkil etmiştir. Tito’ya karşı birçok suikast girişiminde bulunmakla birlikte sınıra asker yığılması yapılmıştır. Tito’nun Stalin’e gönderdiği bir mektupta “Beni öldürmek için adam yollamaktan vazgeç. Biz şimdilik bunlardan beşini yakalamış bulunuyoruz. Eğer sen katil yollamayı durdurmaz isen, ben de birisini Moskova’ya gönderirim ve ikincisine de ihtiyacım kalmaz” demiştir. Son olarak Sovyet büyükelçisinin Yugoslavya’nın iç işlerine sürekli müdahalesi bardağı taşıran son nokta olmuştur. İki ülke arasında ayrılık yaşadı. Sosyalizm Balkanlarda büyük bir parçalanma yaşamıştır. Sovyet tehditlerine karşı Yugoslavya ABD’den askeri yardım aldı. İki ülke arasında yaşanan ayrılık uzun yıllar devam etmiş, Tito sosyalist blok yerine Bağlantısızlar hareketine öncülük etmeye başlamıştır.

SSCB’nin Çekoslavakya’yı İşgali

Çekoslavakya’da 1967 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlayan Aleksander Dupçek’in ideoloğunu yaptığı  “insancıl kominizm” hareketi Sovyet Rusya tarafından sert bir şekilde karşılandı. İnsancıl kominizdeki amaç ülkedeki komünist sistemi asgari olarak da olsa insani hassasiyetler doğrultusunda uygulamaktı. Dubçek liderliğindeki devlet, basın sansürlerini kaldırdı, radyo’lara ifade özgürlüğü tanıdı. Ayıca yabancı sermayeyi ülkeye davet ediyordu. 9 Nisan 1968’de yayınladıkları 24.000 kelimelik bir belgede çok partili yaşama geçileceğini, toplanma, dernek faaliyetleri, söz, ifade, inanç, kanaat ve seyahat özgürlüklerinin kabul edileceği, komünist partinin ülkedeki tek egemen gücüne son verilerek devletle parti arasında ayrıştırma yapılacağını vurgulandı. Sovyetler Birliği, Çekoslovakya’nın bu yeni devlet modeli denemesinden vazgeçirmeye çalıştı. Bu çalışmaların netice vermemesi sonucunda Sosyalist blok’un askeri örgütü olan Varşova Paktı orduları (Sovyetler Birliği, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Bulgaristan) 250.000 kişilik bir orduyla yine sosyalist ülke olan Çekoslavakya’yı 20-21 Ağustos gecesi işgal etmeye başladı. Kısa sürede ordu sayısını 600.000’e çıkardılar.

Alexander-Dubcek

Çekoslovakya Komünist Parti genel merkezini işgal ederek Dubçek ve ekibini Moskova’ya götürdüler. Orada zoraki olarak bu harekattan (Prag Baharı) vazgeçilmesine dair anlaşma imzalatıldı.

Asya Komünist Ülkeleri Arasındaki Çatışmalar

Kamboçya- Vietnam Savaşı

17 Nisan 1975 tarihinden itibaren Kamboçya (Kampuchea)’ya hakim olan Komünist partiyle Vietnam Komünist partisi arasında rekabet kısa sürede iki ülke arasında savaşa neden olmuştur. Burada iki ülke arasında devam eden tarihi rekabetin yanında ülke çıkarları ve ABD ile olan savaş sırasında sırasında Vietnamlıların Kamboçya topraklarını kullanması, savaş bitiminde de Kamboçya topraklarından askerlerini çekmemesi temel faktör oluştur.

1977 yılının son döneminde çatışmalar başlamıştır. Bu savaşta Vietnam Sovyetler Birliği, Kamboçya ise Çin tarafından desteklenmiştir. Bugünkü İran – Suudi Arabistan mücadelesinin Yemen ve Lübnan’da yaşanmasına benzer şekilde sosyalist blok’un iki büyük gücü arasında ön cephe savaşı yaşanmıştır. Vietnam’ın 120.000 kişilik ordusuyla yaptığı saldırı başarılı oldu. 7 Ocak 1979 tarihinde Kamboçya başkenti Phnom Penh ele geçirildi. Devlet başkanı Pol Pot ve askerleri Tayland sınırında yıllarca sürecek gerilla savaşını başlattı.

Çin – Vietnam Savaşı

Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali Çin ile olan diplomatik münasebetlerinin sonu olmuştur. Çin, Vietnam ve Sovyetler Birliğine ders verme amacıyla 17 Şubat 1979 tarihinde 100.000 kişilik ordusuyla Vietnam’a saldırı başlattı. Rahat bir şekilde Kuzey Vietnam’daki bir kısım toprakları işgal ettikten sonra 16 Mart tarihinde kuvvetlerini geri çekti. Vietnam yenilmesine rağmen ciddi bir ders almamıştır. Nitekim savaş sonucunda Sovyetler Birliğiyle ilişkilerini arttırdı. Laos’a da 50.000 kişilik bir orduyla askeri müdahalede bulunmaktan kaçınmadı. Daha sonra Tayland’a da saldırı gerçekleştirdi.

Fikir Ayrılıkları

Marksizm’in Eleştirisi

Alman Karl Marx ve Rus Mikhail Bakunin 19.yüzyılda yaşamış iki büyük sosyalist fikir adamıdır. Marx’ın sisteminde yer alan otorite vurgusuna Bakunin şiddetle karşı çıkmıştır. Bakunin sosyalist sistemde devletin varlığına karşıdır. I.Enternasyonal’de iki fikir adamı arasındaki tartışmalar damga vurdu. Bunun üzerine Marx, Bakunin’i Enternasyonal’den attı. Ancak bu durum I.Enternasyonal’in sonunu hazırladı. Daha geniş görüşlerin yer aldığı II.Enternasyonel’de ise Alman sosyalist Bernestein Marksizm’i birçok bakımdan ciddi bir şekilde yalanlamıştır. Örneğin Marx’a göre ülkelerdeki sanayi kuruluşları büyüdükçe işçi sınıfı sefalet içine girecek, işçi kitleleri çoğalacak ve monopollerin sayısı azalacaktır. Genişleyen işçi sınıfı sermayedarları devirecektir (Catastrophe Final-Nihai Felaket). Bernestein dönemin verilerine baktığında 1873-95 yılları arasında işçilerin fakirleşmediğini, aksine işçi ücretlerinin %40 reel artışının olduğunu belirtmiştir. Marx’ın monopollerin sayısının azalacağı görüşünün de hatalı olduğunu belirtmiştir. İlginç şekilde Das Kapital’in yazıldığı dönemden kısa süre sonra sermayenin yapısında değişiklikler yaşandı. 1890’lı yıllardan itibaren endüstrinin gelişmesi için daha geniş sermayedarlara ihtiyaç duyulduğundan anonim şirketler ortaya çıktı. Bu şirketlerin ortaya çıkışı sermaye sahiplerini bölerek çoğalmasına neden olmuştur.

Bernstein’in Marx’ı eleştirdiği önemli bir nokta ise işçilerin vatanı yoktur, sınıfı vardır görüşü üzerinedir. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels işçilerin zincirlerini kırarak birleşmelerini söylemişlerdir. Bernstein’e göre işçilerinde vatanı vardır. 1.Dünya Savaşı çıkmadan önce siyasi hava oldukça gerginleşmişti. Marx, genel bir savaşın çıkacağını ve ortaya çıkacak savaşın kapitalistlerin savaşı olduğunu, bu nedenle işçilerin bu savaşta askere gitmemelerini söylemiştir. Fakat 1.Dünya Savaşı başladığında her ülkedeki işçiler kendi vatanlarını korumak ve düşmanla savaşmak için askere kayıt olmuşlardır. Marx’ın görüşünün aksine işçilerinde vatanının var olduğu görüldü. Bu durum II.Enternasyonal’in sonunu getirdi.

Marx’a karşı çıktığı daha birçok nokta bulunmaktadır. Tüm bunlar “Revizyonizm” olarak ifade edilmiştir.

Fidel Castro – Che Guevera Ayrılığı

Fidel Castro devrimin lideri olarak Sierra Maestra’dan Havana’ya geldiğinde bir sosyalist veya komünist değildi. Gerilla savaşı sürecinde verdiği röportajda veya ABD ziyaretinde bunu ifade etmekteydi. Ancak Fidel’in kardeşi Raul Castro ve Che Guevera güçlü komünistlerdi. Diğer devrimciler (Huber Matos, Camila Cienfuegos)  kısa süre sonra farklı sebeplerle etkisiz hale getirilmişlerdir.

ABD ziyaretinde aradığını bulamayan Castro, SSCB ile yakınlaşarak birçok ikili anlaşma yaptılar. Domuzlar Körfez çıkarmasından 2 hafta sonra ise 1 Mayıs 1961 tarihinde devrimden yaklaşık 2 yıl sonra Küba sosyalizme geçiş yaptı.

Mayıs 1962 tarihinde SSCB’nin Küba’ya yerleştirdiği füzeler Soğuk Savaş’ın dönüm noktalarından birisi oldu. Fakat kısa süre içerisinde ABD ve SSCB geri atmak zorunda kaldılar. Castro ve Che, Sovyetler Birliğine ciddi kızgınlık duydular. Sovyetler Birliği başkanı Castro’yu Moskova’ya davet ederek onu iyi bir şekilde ağırladı. Fidel Castro Sovyetlerle tekrar anlaşma sağladı fakat Che bu durumu kabul etmedi. BM toplantısında yaptığı konuşmada hem ABD hemde SSCB’yi eleştirdi. 1965’te Cezayir’de bir konferansta yine SSCB’yi eleştirmesi sonrasında Havana’ya döndü. Burada Castro ile uzun bir tartışma yaşadı. O görüşmeden sonra Che’nin Küba’daki tüm resmi görevleri ve yetkileri sona erdi. Castro ile yaşadığı fikir ayrılığının temelinde Che’nin global devrimi savunması, SSCB’nin bu amaca yeterince hizmet etmemesi ve 3.Dünya Ülkelerindeki devrimci hareketleri desteklememesi yatmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://vietnamtheartofwar.com/tag/cambodian-vietnamese-war/, Erişim: 03.08.2020.

Küba Devrimi – Fıdel Castro & Che Guevara Ve Komünizm, Biz Evde Yokuz,  https://www.bizevdeyokuz.com/kuba-devrimi-fidel-castro-che-guevara-ve-komunizm/

Cambodian–Vietnamese War – Wikipedia

Encyclopædıa Brıtannıca, Alexander Dubček,  https://www.britannica.com/biography/Alexander-Dubcek

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yay. 2014

Guardian, Shadow Cold War: The Sino-Soviet Competition for the Third World by Jeremy Friedman review – rethinking history, https://www.theguardian.com/books/2015/nov/21/shadow-cold-war-jeremy-friedman-review

Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, 1848, çev. Tolga Eraslan, İstanbul: Sis Yay. 3.Baskı, 2013.

Mustafa Kahramanyol, Fahriye Emgili, Tito ve Balkan Siyaseti, Avrasya

Etüdleri 50/2016-2 (315-349)

Sino-Soviet Relations 1969–1991- Wikipedia

[/vc_toggle]

1946’dan Günümüze Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış

“1839’dan 1946’ya Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış” adlı yazımızın son kısımlarında değindiğimiz gibi Türkiye ekonomisi zorlu savaş şartları neticesinde derin yaralar almıştı. İsmet İnönü önderliğindeki CHP yönetiminin durumu toparlamak için yaptığı çabalarsa daha fazla tepkiye neden olmuştu. CHP’nin içerisinden bile muhalif sesler kar olmuş, sonuçta Ocak 1946’da CHP içerisindeki muhaliflerden oluşan bir grup Demokrat Parti’yi kurmuştur.

Demokrasinin Yükselişi

Bu dönemde savaş yüzünden iyice bozulan ekonominin dış ödeme dengesinin dengesini kaybetmesi sonucu 7 Eylül 1946’da Türk lirasının değeri düşürüldü. Bu olay Demokrat Parti’ye verilen desteğin artmasına sebep oldu. 1947’de iktidar tarafından sert eleştirilere maruz kalan Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Celal Bayar ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından bir dizi görüşmeler yapıldı ve 12 Temmuz 1947’de İnönü tarafından “12 Temmuz Beyannamesi” yayınlandı. Beyannamede siyasal partilerin Türk demokrasisindeki vazgeçilmezler olduğu vurgulandı.

Recep Peker

Bunun üzerine Başbakan Recep Peker ve CHP içerisindeki bazı diğer sert tutumlular partiden ayrıldılar. Başbakanlığa Hasan Saka getirildi. Görüşmeler ve CHP ile ilişkilerin yumuşaması DP içinde de tepki gördü ve bir grup Demokrat Parti’den ayrıldı. Bu grup (Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan, Kenan Öner…) Millet Partisi’ni kurdu. Böylece hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyet Halk Partisi sertlik yanlısı üyelerinden kurtulmuş oldular. Bu şartlar altında ülke 14 Mayıs 1950 seçimlerine sürüklendi. 14 Mayıs’ta sandıklardan %52,7 oy alan Demokrat Parti 27 yıllık tek parti iktidarını değiştirmeyi başardı. Bu olay dünya tarihinde nadiren görülebilecek bir durumdu. Uzun yıllar ülkeyi tek başına yöneten iktidar kavgasız, hilesiz ve kansız bir şekilde ülke yönetimini bırakmıştı. “Beyaz devrim” şeklinde nitelendirilen olay sonucunda meclis sandalyelerinin 408’i Demokrat Parti’ye 69’u CHP’ye 9’u bağımsız vekillere ve bir tanesi de Millet Partisi’ne devredilmişti.

Demokrat Parti yönetiminde 2. Dünya Savaşı’nın etkisi ile durgunlaşan ekonomiyi ayaklandırma amaçlı adımlar atıldı. Özellikle tarım ve hizmet sektörlerine önem verildi. Yeni tarım alanları açıldı ve Marshall Planı çerçevesinde alınan borçlar ile tarımda makineleşme hızlandırıldı. Bu dönemde Kore’ye asker gönderilmesi kararı sayesinde 1952 yılında Türkiye NATO’ya katıldı. 1953 yılından itibaren ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerine gidildi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne ait birtakım mallar hazineye devredildi ve 1954’te Köy Enstitüleri kapatıldı. Yine aynı yıl laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle Millet Partisi de kapatıldı. Bu dönemde atılan adımlar sonucunda oluşan, özellikle de ekonomi alanındaki rahatlamanın gölgesinde 2 Mayıs 1954 seçimleri yapıldı. Bu seçimi rekor oy oranıyla (%57,5) kazanan Demokrat Parti İktidarı elinde bulundurmaya devam etti. 5,7 milyon oy alan Demokrat Parti 502 milletvekili kazanırken,3,1 milyon oy alan CHP sadece 31 milletvekili kazanabildi. Aradaki oy farkına kıyasla, milletvekili sayısındaki bu büyük  farkın sebebi 1950 seçim kanunu değişikliğinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin değişmemesini talep ettiği “çoğunluk sistemi”dir. Bu seçimden sonraki süreçte özellikle ekonomideki duraklamalar artmış, önceki dönemde yapılan ekonomik (özellikle de tarımda) hamlelerin sonuçları beklenilen kadar olumlu olmamıştır. Ekonomik beklentilerin sağlanamaması sonucu dış borçlarının ödenmesinde dengesizlik oluşmuş ve Türkiye dış borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Türkiye’nin borçlandığı devletler arasında bir konsorsiyum kurulmuş ve 1958’de bu konsorsiyum ile mutabık şekilde ekonomik istikrar tedbirleri yürürlüğe konmuştur. Bu tedbirler kapsamında Türk lirasının değeri yapılan devalüasyonla düşürüldü. Doların fiyatı 2,8 liradan 9,02 liraya çıktı. Dış ödemelerdeki dengesizlik bu sayede aşılsa da, iç ekonomide zam, işsizlik ve ekonomik durgunluk artmıştır. Bu gelişmeler sadece ekonomiyi etkilemekle kalmamış, ülke siyasetinde de gerginlik oluşturmuştur. Muhalefetin baskısına dayanamayan iktidar erken seçime gitmiş ve son Demokrat Parti iktidarı kurulmuştur.

İlk Darbe ve Artırılan Özgürlükler

Bu dönemde iktidar ile muhalefetin kavgaları bitmedi, aksine her iki taraf da yaptıkları eylem ve aldıkları kararlar ile gerginliği tırmandırdı. Bu süreç ordu içerisinde bir cunta (sonraları kendilerine Milli Birlik Komitesi diyeceklerdir) oluşumuna sebep olmuş ve bu cunta 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirmiştir. Emir komuta zinciri dışında gerçekleşen darbe sadece 37 subay katılımıyla gerçekleşmişti. Askeri cunta tüm hayati organları tek tek nasıl ele geçireceğini ve tasfiye edeceğini çok ayrıntılı planlamıştı. Yönetimin ve ordunun hayati organlarını birer birer etkisiz hale getiren cunta, yönetime el koyar koymaz 235 general ve 3500 subayı emekliye sevk ederek orduyu, 147 öğretim görevlisini görevden alarak üniversiteleri ve 520 hakim/savcıyı görevden alarak yargıyı kontrol altına almıştır. Bu dönemde genel olarak demokrasi ve insan haklarına aykırı bir yönetim tarzı belirlendi. Anayasa feshedildi ve (özgürlükleri arttıracak) yeni anayasa hazırlandı. Bu anayasa ile güçler ayrılığı ilkesi sağlanmış, cumhurbaşkanının partisi ile bağının koparılması kararlaştırılmış, TBMM Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olarak ikiye ayrılmış, çıkacak yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol edecek olan Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Birçok özgürlüğü beraberinde getiren anayasa, birçok eleştiriye hedef olmuştur. Özellikle cuntanın yönetimi sivillere bıraktığı dönemden sonra anayasanın sağladığı özgürlüklerin yürütülmesi ve kontrolü zorlaşmış, liberal ve sosyalist fikirler ile birlikte sendikalar popülerleşmiş, tüm bunların neden olduğu siyasi tıkanıklıklar aşılamazken terör olayları başlamış ve tüm bu durum anayasa değişiklik isteğine yol açmıştır. Yani bazı özgürlüklerin tanımlanması yetmemiş, yöneticilerin bu özgürlükleri kontrolünün tamamen kapatılması toplumsal kaosa yol açmıştır. Sağ ve sol örgütlenmelerin anayasal özgürlükler ile sağlanan rahatlıkları, ülke içerisinde bir sağ-sol çatışmasına sebep olmuş ve Kanlı Pazar gibi olayların yaşanması ile siyasi hava oldukça gerilmiştir. Hükümet bu dönemde çaresizce olayları bastırmaya çalışsa da durum her geçen gün kötüye gidiyordu. Özellikle işçi sendikaları ve üniversite kampüsleri çevresinde oluşan gerginlikler büyüyordu.

12 Mart Muhtırası

Dönemin yaşadığı sıkıntılar orduya da geçmiş ve askerler arasındaki bir takım cunta oluşumları darbe planı yapmaya başlamışlardır. Durumun fark edilmesi ile cunta ile bağı olduğu belirlenen birçok subay ve paşa re’sen emekliliğe sevk edilmiştir. Toplumsal kutuplaşmanın had safhaya ulaşmasıyla, cunta girişimini engelleyen TSK bir bildiri yayınlanmıştır. Tarihe 12 Mart 1971 Muhtırası olarak geçen bu bu bildiride TSK açıkça “Bozulan toplumsal düzenin ivedilikle sağlanmasını, aksi halde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koymaya hazır olduğunu” söylüyordu. Anayasanın askıya alınmadığı, parlamentonun fesih edilmediği, partilerin kapatılmadığı bu olay iktidarı istifaya zorladı. Partisinden istifa eden Cumhuriyet Halk Partisi Kocaeli milletvekili Nihat Erim başbakanlığında yeni bir yönetim kuruldu. “Partiler Üstü Reform Hükümeti” nin ilk icraatı 1961 anayasasını değiştirmek oldu. Yapılan değişiklikler genel olarak o dönemlerde yaygın olan eylem, grev ve gösterilerin (farklı görüşlere sahip gerici kesimlerin bu hakları bir kavga fırsatı olarak görmesi sebebiyle) daha sıkı denetlenmesi üzerine yapılmıştır. Bu dönemden itibaren 1980 darbesine dek ülke yönetimi ancak koalisyonlar ile sağlanabilmiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı

Bu dönemin en büyük olayı 20 Temmuz 1974’de gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı idi. Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan sistematik baskı ve hatta soykırım girişimleri sonrası Londra ve Zürih anlaşmaları ile garantör devlet olarak yetkilendirilmiş Türkiye, Kıbrıs’taki sorunların çözümü için ne kadar diplomatik çaba sarf ettiyse de sonuç alamamış ve harekat zorunlu hale gelmiştir. Harekatın hemen öncesinde son bir ümit ile diğer garantör devlet İngiltere ile görüşülmüş, daha görüşme öncesi İngiltere karşı çıksa bile Türk Silahlı Kuvvetleri’ne harekat için hazırlanması emri verilmiştir. Nitekim diğer devletlerden destek alamayan Türkiye tek başına harekata başlamış ve Kıbrıs adasının %30,7’lik bölümünü kurtarmıştır. Kıbrıs Türklerine tehlikesiz bir yaşama alanı sunan Türk ordusu harekat sonrası çekilmiş ve 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti (sonrasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) kurulmuştur. Uluslararası birçok hukuk süreç sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin müdahalesi bazı kurumlarca yasal, bazı kurumlarca ihlal olarak gösterilmiştir.

Bu dönemde başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde yapılan askeri ve ekonomik yaptırımlar ülkeyi etkiledi.

12 Eylül Öncesi Dönem

70’li yıllarda Kıbrıs Harekatı haricinde ülkeyi meşgul eden meselelerden birisi de siyasi iktidarsızlıktı. Hükümet istifaları, sürdürülemeyen koalisyonlar, meclisten güvenoyu almakta zorlanan hükümetler ile dolu bu dönemde ekonomi de kötü etkilenmiş, dönemin siyasetçilerinden Süleyman Demirel “70 sente muhtacız” diyerek durumun ciddiyetini belirtmişti. Ülke siyasetindeki gerginlik halka da yansımış, toplumsal kutuplaşma yükselişe geçmişti. 1978 Aralık ayında Maraş olayları patlak vermiş ve bu olaylarda 105 vatandaş ölmüştü.

Bir türlü aşılamayan siyasal krizler ve ülke içi güvenliğin sağlanamaması durumu Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de harekete geçirdi ve 27 Aralık 1979’da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir uyarı mektubu gönderildi. Mektubun içeriği şöyleydi:

“Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce, millî menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.”

Bu arada Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 7 yıllık görev süresi 6 Nisan 1980’de doldu. 22 Mart’ta yapılan ilk tur oylamada yeterli oy çoğunluğu sağlanamadı. Devam eden yüzden fazla oylamada da cumhurbaşkanı seçilemedi. Yaklaşık 7 ay sonra 11 Eylül 1980’de yapılan son oylamada da cumhurbaşkanı seçilememişti. 6 Eylül 1980’de ise, sonrasında darbe liderleri nin en güçlü darbe gerekçelerinden biri olarak savunduğu, Kudüs mitingi yapıldı. Esasında İsrail parlamentosunun Kudüs’ü başkent ilanına tepki olarak yapılan miting, laiklik ve cumhuriyet karşıtı protestolara sahne olmuştu. Siyasi iktidarsızlığın en uç örneklerinden olan bu süreç, demokrasimizin de darbeye uğramasına sebep olacaktı…

Yine, Yeniden… DARBE!

12 Eylül 1980 sabahında ise Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından okunan bildiri ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyduğu duyuruldu. Ülke yönetimini eline alan Milli Güvenlik Konseyi adlı cunta aynı gün siyasi partilerin faaliyetlerini ve Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin çalışmasını durdurdu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve tüm polis teşkilatı Jandarma Genel Komutanlığı emrine verildi. TRT ve PTT genel müdürleri ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT üst düzey yöneticileri tecrit edildi. Yine siyasi parti liderleri çeşitli yerlerde gözetim altına alındılar.

Kenan Evren

1983 yılı genel seçimlerine dek genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları Milli Güvenlik Konseyi adı altında Türkiye yönetimini tamamı ile ellerinde tuttular. Darbeden sonraki süreçte siyasi ve ekonomik anlamda daha olumlu bir ortam sağlansa da özellikle de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan olaylar sonucu PKK’ya olan destek artmış ve terör olayları başlamıştır. Yine bu dönemde yurt içi ve yurt dışında Asala terör örgütü saldırıları da yaşanmıştır. 1980 darbesinden sonra 1,6 milyon kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 98 bin kişi terör örgütü üyeliğinden yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu öne sürülerek işten çıkarıldı, 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı, 171 kişinin işkence sonucu öldüğü belirlendi, 400 gazeteci için toplamda 4000 yıl hapis istendi… Özetle her anlamda toplumsal hak ve özgürlükler kısıtlandı. Cuntacıların ülke yönetimini bıraktığı 1983 yılından itibaren gerek koalisyonlarca gerekse tek partili iktidarlar ca Ülke yönetimi sürdürüldü.

‘Skandallar Dönemi’

1993 yılında artan terör örgütü saldırıları ile birlikte Madımak Olayı yaşanmış, ülkede sık sık görülen toplumsal kutuplaşmaya dayalı kavgacılığın en önemli tezahürlerinden birisi olmuştur.

Olayda siyasi ve dini bazı farklılıkları sebebiyle 35 kişi öldürüldü.

3 Kasım 1996’ya gelindiğinde Cumhuriyet tarihinin en büyük skandallarının biri olan Susurluk Olayı yaşandı. Balıkesir-Bursa yolunda, Susurluk mevkiinde olan kazada aynı arabada bulunan Kemalettin Eröge Polis Okulu müdürü Hüseyin Karadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı ve Melahat Özbey sahte kimlikli Gonca Us öldü. Doğru Yol Partisi milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. 1993’te bir suikaste kurban olan Uğur Mumcu tarafından dillendirilmiş olması dışında pek bilinirliği olmayan Çatlı’nın, gizemini koruyan birçok faaliyetlerden sorumlu bir tetikçi olduğu ortaya çıktı. Asala karşıtı operasyonlar, ülke içerisinde çeşitli (PKK destekçisi olduğu söylenen) iş adamlarının faili meçhul cinayetleri ve yine yurt içinde ve yurt dışında yürütülen bazı gizli faaliyetlerin faili ve tetikçisi olarak öne sürülen Abdullah Çatlı’nın bir polis okulunda bir milletvekili ile beraber seyahat etmesi skandal için yeterliydi.

Zira Abdullah Çatlı Türkiye dahil birçok ülkenin güvenlik güçleri tarafından aranmaktaydı. Bu isimlerin bir arada oluşu tüm çevrelerinin dikkatini çekmiş ve soruşturma başlatılmıştır. İlk iddianamenin, olayın üstünü kapatmaya yönelik oluşturulması daha da tepki çekmiş ve devlet polis-mafya-üçlü ilişkilerinin adeta itirafı olmuştur. İlerleyen dönemlerde olayla alakalı somut adımlar atılmamıştır. Günümüzde Abdullah Çatlı’nın JİTEM, kontrgerilla ve Gladyo İle bağlantılı olduğuna dair iddialar vardır.

Başbakan Necmettin Erbakan olaylar için “Fasa fiso!” yorumunu yapmıştı.

Dönemin şartlarında sürdürülen soruşturmalar ve çabalar Susurluk Olayı’nı tam anlamıyla çözmeye yetmemiştir. Olay gizemini hala büyük ölçüde korumaktadır.

Yoksa Yine Mi Darbe?

1997 yılına gelindiğinde, 11 Ocak günü başbakanlık tarafından şeyhler ve tarikat liderlerine verilen yemek, 30 Ocak’ta Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen Kudüs Gecesi’nde yaşananlar ve bazı başka olaylar yine ülkedeki gerginliği artırdı. 4 Şubat’ta ordu Sincan’da tanklarla geçiş yaptı. 5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’a bir uyarı mektubu gönderdi. 23 Şubat’ta ise Fatih Camii’nde bir grup “Yaşasın Hizbullah, şeriat isteriz!” diye sloganlar attı. 28 Şubat’ta olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurguladı. 28 Şubat 1997’deki MGK’nın tavsiye kararları hükûmete bildirildi. Kararda “Laiklik için yasaların uygulanması” istendi, ayrıca “Tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı” deniyordu.

Yaşanan bu olay “postmodern darbe” olarak adlandırıldı. Olay sonrasındaki süreç hükümetin istifasıyla sonuçlandı. Yine de dönemin tartışmaları bitmedi.

“Yakın dönemin diğer olayları üzerine hızlı bir bakış”

1999 yılına gelindiğinde Gölcük depremi yaşandı. Bu acı ve ağır afet sonucu ülke ekonomisi ciddi yara aldı. Zira depremin vurduğu bölgeler ülkenin en yoğun sanayi bölgeleriydi.

2000 yılı içerisinde ekonomi %6 küçüldü ve enflasyon %70’lere dayandı. 21 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlattı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birisine sürüklendi. Bu süreç aynı zamanda henüz yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidar olabilmesinin de önemli sebeplerindendir.

2010 yılına gelindiğinde yapılan anayasa referandumunda evet kararı çıkması sonucu12 Eylül 1980 darbecilerinin yargılanmasının önü açılmıştır. Yine 2014’teki referandum ile Cumhurbaşkanlığı makamının halk oylaması ile belirlenmesi kararlaştırılmıştır.

15 Temmuz 2016’da ise Fetullahçı Terör Örgütü tarafından desteklenen, kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermiş bir askeri cunta darbeye kalkıştı. Kısa sürede bastırılan bu girişim sonrası FETÖ’cü olduğu belirlenen kişilerin ordu ve devlet makamlarından hızla tasfiyesi başladı.

Bu yazı dizisinde bahsedemediğimiz daha bir çok acı olaya şahit olan Türkiye Cumhuriyeti her türlü müdahaleye rağmen varlığını tüm kudreti ile sürdürüyor. Coğrafi olarak savaşın ve şiddetin ortasında bulunan Türkiye demokrasisi gücüne güç katarak yaşamaya devam edecek…

ABD Sağlık Sekreteri Azar’ın Tarihi Tayvan Ziyareti ve Etkileri

Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen, geçtiğimiz Perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile bir ticaret anlaşması ve güvenlik konusunda daha yakın ilişkiler içerisinde olacağını söylemiştir. Bilindiği üzere Tayvan ve Amerika Birleşik Devletleri resmi diplomatik müttefikler olmayabilir, ancak her iki ülke de son yıllarda ABD’nin adaya yaptığı en üst düzey resmi ziyaretin sona ermesinden sonra ilişkilerini artırmaya devam etmiştir. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Sekreteri Alex Azar, Cumhurbaşkanı Tsai Ing Wen ile Sağlık Bakanı Chen Shih-chung ve Dışişleri Bakanı Joseph Wu dahil olmak üzere üst düzey yetkililer ile birlikte bir araya geldi ve ardından Çarşamba günü Tayvan’daki üç günlük ziyaretini tamamlamıştır.

Ziyaret, Tsai’nin Çarşamba günü Tayvan’ın daha yakın güvenlik bağları ve Tayvan’ın ilişkisinin “hiç bu kadar yakın olmadığını” söylediği ABD ile ticaret anlaşması yapacağını ilan etmesini hızlandırdığı şeklinde yorumlanmıştır. [1] Tsai ticaret anlaşmasının, “iki yönlü ticaretin sadece bir kısmını oluşturan teknik özellikler tarafından engellendiğini” söylemiştir. Aynı zamanda bu, yaklaşık 160 ülke tarafından yasaklanan Tayvan’ın yem katkı maddesi ractopamin kullanımı nedeniyle ABD domuz eti ve dana eti ithal etme yasağına olası bir atıf olarak görülmüştür.

ABD Başkanı Donald Trump, Salı günü muhafazakar akademisyen Hugh Hewitt ile yaptığı röportajda Tayvan’ın COVID–19 sürecinde üstlendiği sorumluluğu da övmüştür. Buna kanıt olarak Tayvan sadece 481 COVID–19 vakasını doğrulamış ve dört aydan fazla bir süredir yerel bulaşma vakası bildirmemiştir. Buna karşılık ABD, her ikisi de dünyadaki en yüksek toplamlar olan 5.4 milyondan fazla COVİD–19 vakası ve 170.000’den fazla ölüm bildirmiştir.

Azar ziyareti sırasında, Tayvan’ın Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi küresel sağlık forumlarına katılımına destek verdiğini açıklamıştır. Azar, Wu ile özel bir toplantıdan önce “Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan’ın başarılarının dünya sahnesinde tanınması gerektiğine ve Tayvan’ın bu dersleri ve dünya standartlarında uzmanlığını uluslararası forumlarda paylaşabileceğine inanıyor” şeklinde açıklamada bulunmuştur. Aynı zamanda Azar, ziyareti sırasında Tayvan ve diğer küresel sağlık ortaklarıyla DSÖ’ye alternatifleri tartışacağını söylemiştir.

Tayvan, büyük ölçüde Pekin’in itirazları ve baskıları nedeniyle 2017’ten bu yana yıllık Dünya Sağlık Meclisi’ne katılmaktan engellenmektedir.  2017’den itibaren de, Trump yönetimi ABD’yi DSÖ’den tamamen çıkarma sürecine başlatmıştır. Pazartesi günü Azar, Tayvan ile ABD arasında aşı geliştirme ve bulaşıcı hastalık kontrolü de dâhil olmak üzere sağlık işbirliği konusunda ilk mutabakat zaptının imzalanmasını denetlemiştir. Tayvan Amerikan Enstitüsü, fiili ABD Büyükelçiliği, Mutabakat Zaptını “Tayvan ve Amerika Birleşik Devletleri halkının sağlığını ve refahını artırmayı ve birlikte küresel sağlık güvenliğini teşvik etmeyi amaçlamaktadır” şeklinde açıklamıştır.

Tsai’ın adını geldiğinde yanlış telaffuz eden Azar, ziyareti boyunca muhalif Kuomintang (KMT) üyeleri tarafından eleştirilere maruz kalmıştır. Ayrıca Tayvan hükümeti, Azar ve delegasyonunu olağan 14 günlük karantina gerekliliğinden muaf tuttuğu için eleştiriler almış, ancak delegasyonun tüm üyeleri ABD’den ayrılmadan ve Tayvan’a geldikten sonra COVID–19 için teste tabi tutulmuştur. Azar’ın ziyareti Tayvan’ın komşularından tahmin edilebilir eleştiriler almıştır. Tayvan Savunma Bakanlığı’na göre, Pazartesi günü, iki Çin savaş uçağı Tayvan Boğazı’nın orta hattını kısa bir süre geçmiş ve kara füzeleri tarafından takip edildikten sonra geri çekilmiştir.[2] ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’in Azar’ın Tayvan ziyaretine olan itirazlarını eleştirmiş ve muhafazakâr bir haber kaynağına verdiği röportajda Pekin’in tepkisinin “zayıflık ” işareti olduğunu söylemiştir.

Tayvan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yeni fiili Büyükelçisi Hsiao Bi-khim Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Tayvan’ın potansiyel bir Çin işgalini caydırmak için ABD’den sualtı deniz mayınları ve seyir füzeleri satın almayı tartıştığını söylemiştir.[3]

Hsiao Bi-khim

Hsiao, herhangi bir istilanın değerlendirmesini çok acı verici hale getirmek için Tayvan’ın uygun maliyetli, ancak caydırıcılık için yeterince ölümcül olarak nitelendirilen asimetrik yeteneklerini genişletmesi gerektiğini belirtmiştir. Kararlı bir ilerici geçmişe sahip eski bir Demokratik İlerici Parti (DPP) milletvekili olan Hsiao, Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi’nde kısa bir süre danışmanlık görevinde bulunduktan sonra Haziran ayında yeni görevine atanmıştır. Hsiao, siyasi kariyerine DPP’nin ABD temsilciliği için faaliyet koordinatörü olarak başlamış, daha sonra Tayvan’a dönmüş ve 2002’de ABD vatandaşlığından vazgeçtikten sonra milletvekili olmuştur. [4] Şu anda Taipei’nin Washington’daki varlığına liderlik etmekte, hem Tayvan hem de ABD arasında gayri resmi ama karşılıklı olarak önemli ortaklıklarını derinleştirmek için sağlam adımlar atmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://focustaiwan.tw/politics/202008130004 detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 14.08.20)

[2] https://news.yahoo.com/taiwan-says-chinese-fighters-approached-064439515.html yaşanan gelişmenin detaylı bilgisi için haber kaynağına bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[3] https://www.reuters.com/article/us-taiwan-usa-missiles/taiwan-says-discussing-purchase-of-u-s-mines-cruise-missiles-idUSKCN2582CE Detaylı bilgi için makaleye bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[4] https://international.thenewslens.com/article/136548 Hsiao’nun kariyeri hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:14.08.20)

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz: Türkiye’nin Mavi Vatan’daki Egemenlik Mücadelesi

Bağımsızlık ve egemenlik mücadeleleri tıpkı teknolojik ilerlemenin değişkenlik arzeden ilerleyişi gibi değişkenlik göstermiştir. Sadece bağımsızlık ve egemenlik mücadeleleri değil, daha makro bir bakış açısıyla, savaşların özelliklerinde de değişiklikler olmuştur. Meydan savaşlarının yerine cephe savaşları gelmiş, bunu konvansiyonel savaş takip etmiş, konvansiyonel savaşı da gerilla savaşı takip etmiştir. 21’nci yüzyıldan sonra ise siber savaş, hibrit savaş, psikolojik savaş, dördüncü nesil savaş ve ekonomik savaş gibi savaş türleri yaygınlaşmıştır. 18-19 ve hatta 20’nci yüzyıllarda bağımsızlık savaşı veren ulusları incelediğimizde, bu ulusların genellikle gerilla savaşı ve konvansiyonel savaş gibi savaş türleri içerisinde olduklarını inceleyebilmekteyiz. Buna en büyük örnek Türk Kurtuluş Savaşı ve bunu takip eden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşudur. Fakat 21’nci yüzyıla gelindiğinde, teknolojinin değişmesi ile birlikte savaş türlerinin de değiştiğini gözlemleyebilmekteyiz. Türkiye’nin içerisinde bulunmuş olduğu bu durum, bir bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinden başka bir şey değildir. Türkiye’nin Akdeniz’de kendi haklarını ve egemenliğini koruduğu esnada; Fransa, Yunanistan, Mısır, BAE, Suudi Arabistan ve zaman zaman AB’yi karşısına alması bunun bir ispatıdır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki haklarını korurken Doğu Akdeniz ile bağlantısı olmayan BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle mücadele etmesi de dikkatleri değerli kılan bir gelişmedir. Bu çalışmamızda, Türkiye’nin yukarıda zikretmiş olduğumuz devletlerle olan mücadelesinde esas aldığı dış politika enstrümanlarını inceleyeceğiz.

Yunanistan ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz Tezleri

Türkiye Cumhuriyeti, Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanını Mavi Vatan doktrinini esas alarak belirlemiştir ve bunu BM’ye bu haliyle bildirmiştir. Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırasını imzalayarak kendi kıta sahanlığını genişletmiştir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA

Fakat söz konusu alana Yunanistan da hak iddiasında bulunmaktadır. Yunanistan’ın Türkiye’ye tepkisi, TPAO’nun yayımladığı haritada, “Girit adası dahil, söz konusu Yunan adalarının kıta sahanlıklarının göz ardı edildiği” gerekçesine dayanıyor. Yunanistan ile Türkiye arasında süren bu karşılıklı kıta sahanlığı sorununda esasında iki tarafın da farklı tezleri bulunmaktadır. Türkiye uluslararası hukuka uygun olarak adaların ancak 6 mil karasuları olduğunu ve herhangi bir kıta sahanlıklarının bulunmadıklarını savunmaktadır. Yunanistan ise adaların kıta sahanlıklarının olduğunu savunarak, Libya ile Türkiye arasında bulunan Yunan adalarının kıta sahanlıklarını ilan etmektedir. Yunanistan, Yunan adalarının kendi kıta sahanlıklarına ve MEB alanlarına sahip olduğunu resmen açıklasa da, bu kıta sahanlıklarının koordinatlarını BM’ye bildirmemiştir. Yunanistan burada sadece tek taraflı olarak Türkiye’nin BM’ye bildirdiği ve Türkiye’ye ait olduğu varsayılan kıta sahanlıklarına itiraz etmekle yetinmektedir.

Yunanistan bu doğrultuda: “Türkiye madem Kuzey Kıbrıs ile arasında kıta sahanlığı belirlemekle Kıbrıs gibi bir adanın kıta sahanlığına sahip olduğunu kabul ediyor, Girit ve Rodos gibi Yunan adalarının kıta sahanlıklarını yok sayması ile çelişkiye düşmüş oluyor” görüşünü dile getirmektedir. Fakat Yunanistan’ın hesaba katmadığı bir husus var. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir kıta devleti değildir, bir ada devletidir. Dolaysıyla KKTC adasının kendisine has bir kıta sahanlığı vardır. Fakat Yunanistan esasında bir kıta devleti olduğu için, sadece Yunan anakarasının kıta sahanlığı olur, Yunan adalarının kıta sahanlığı olmaz. Türkiye ise bu doğrultuda Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 tarihli kararını esas almaktadır. Türkiye, Akdeniz’deki adaların Anadolu yarımadasının doğal uzantısı içinde yer aldıkları için kıta sahanlığına sahip olamayacakları deklare etmektedir. Yunanistan’ın esasen dayanak noktası Seville haritasıdır.

Seville Haritası

Avrupa Birliği’nin Karadeniz’e ve özellikle Akdeniz’e olan ilgisi epey yüksektir. Bunun nedeni ise buralardaki doğal kaynaklardır. Avrupa Birliği petrolde ve özellikle doğalgazda Rusya’ya bağımlı haldedir. İşte Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya olan bağımlılığının azalması için vazgeçilmez bir fırsattır. Bu doğrultuda Sevilla Üniversitesi’ne “Seville Haritası”nı yaptıran Avrupa Birliği, kendisine göre hukuki bir geçerlilik yaratmaktadır.

Seville Haritası

Avrupa Birliği’nin bu “de jure”, yani hukuki durumu yaratması ileride Eastmed ile birlikte yeni bir “de facto”, yani fiili durum yaratmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Yani Avrupa Birliği kendi fiili durumunu, yine kendisinin oluşturmuş olduğu hukuki dayanak noktasına dayandırmaktadır. Bu doğrultuda Türkiye’yi adeta kendi anakarasına hapseden Avrupa Birliği, Türkiye’ye ait kıta sahanlığını adeta AB üye ülkesi olan Yunanistan’a ve özellikle başka bir AB üyesi olan GKRY’ye devretmektedir. Fakat sorun şu ki, Avrupa Birliği’nin tanıdığı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, Türkiye Cumhuriyeti tanımamaktadır. 1974 Kıbrıs Harekatından sonraki süreçten sonra kurulan KKTC, Kıbrıs adasını “de facto”, yani fiilen ikiye bölmüş ve ortaya KKTC ve GKRY olmak üzere iki devlet çıkmıştır. Türkiye KKTC’yi tanırken GKRY’yi tanımamıştır. Aynı şekilde Avrupa Birliği de KKTC’yi tanımaz iken, GKRY’yi Kıbrıs adasının tüm hakimi olarak kabul etmekte ve Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak tanıdığı GKRY’yi, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaktadır. Dolaysıyla Seville haritası hazırlanırken, Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs adasının tamamına temellük edilmişçesine kabul edilmiş ve sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kıta sahanlığı, sadece GKRY’ye verilmiştir. İşte Türkiye böylelikle evvela KKTC ile, sonrasında Libya ile imzaladığı anlaşmayla, Avrupa Birliği’nin Seville Haritası ile birlikte kendisinden tabiri caiz ise “çaldığı” kıta sahanlık alanını kendi hakkı olduğunu addetmekte ve genelde Avrupa Birliği’nin, özelde ise Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olan Doğu Akdeniz politikalarına karşı çıkmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz Dışındaki Türkiye Karşıtı Ülkelerle Münasebeti

Öte yandan Doğu Akdeniz ile herhangi bir bağlantısı olmayan devletlerin Yunanistan’a destek verdiklerini görmekteyiz. BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi Doğu Akdeniz ile alakası olmayan devletlerin sırf Türkiye karşıtı politikaları yüzünden Yunanistan’a destek vermeleri de tartışılması gereken bir meseledir. BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı desteklemeleri, Türkiye’nin Katar ve Libya’daki politikaları ile alakalıdır. Suudi Arabistan, Arap dünyasında önemli bir konumda iken, BAE’nin Suudi Arabistan’ın zengin sağ kolu olarak Suudi Arabistan ile eş güdümlü hareket ettiğini gözlemlemekteyiz. BAE ve Suudi Arabistan Katar’a yönelik izole edici politikalar üretmekteler. BAE ve Suudi Arabistan, Katar’daki mevcut yönetimi bir darbe yoluyla tasfiye etmek isterken, Türkiye Katar’ın imdadına koşmuş ve oraya asker naklederek bir askeri üs kurmuştur. Böylelikle BAE ve Suudi Arabistan’ın darbe projeleri hükümsüz kılınmıştır. Öte yandan Libya’da Hafter’i destekleyen BAE, Libya’da başarıya çok yakındı. Fakat Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra geri püskürtülen Hafter, kabaca ülkenin %99’a sahip iken, Türkiye’nin dahilinden sonra neredeyse ülkenin yarısını kaybedip Libya’nın doğusuna geri püskürtülmüştür. Libya’da kendi güdümünde bir yönetim kurmak isteyen BAE ve Suudi Arabistan, Türk engeline takılmıştır. Hatta Vatiyye Hava Üssü’nün Türkiye destekli UMH tarafından alınmasından sonra hava üssünde gizlilik arzeden çeşitli dokümanları ele geçiren Türk istihbaratı, BAE ve Suudi Arabistan’ın Tunus Cumhuriyeti’nde bir darbe girişiminde bulunmak istediklerini açığa çıkartıp bunu Tunus Cumhuriyeti’nin istihbaratı ile paylaşmıştır. Böylece Tunus Cumhuriyeti’nde de BAE ve Suudi Arabistan destekli bir darbe durdurulmuştur. Durum böyle iken, BAE ve Suudi Arabistan’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında saf tutması söz konusu olmuştur.

Fransa’nın  Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında saf tutmasının nedeni ise tıpkı BAE ve Suudi Arabistan’ın nedenleri gibidir. Gerek Libya’da Hafter’in geri püskürtülmesi, gerekse Suriye’de YPG önderliğinde bir terör devletinin kurulma ihtimalinin Türkiye tarafından bertaraf edilmesi Fransa’yı aşırı derecede kızdırmıştır. Üstelik Libya’daki petrol sahalarını Türkiye’ye kaptırmaktan korkan Fransa, Doğu Akdeniz’e 2 savaş jeti ve 1 firkateyn yollayarak Türkiye’ye gövde gösterisinde bulunmak istiyor. Gerek Kuzey Afrika’da gerekse Orta Doğu’da Türkiye engeline takılan Fransa, GKRY ve Yunanistan’a olan tam desteğini böylece açıklamıştır.

Türkiye açısından Mısır, İsrail ve Lübnan denklemi

 Diktatör Sisi’nin Mısır’ı tıpkı BAE, Fransa ve Suudi Arabistan gibi Türkiye karşıtı bir cephe içerisinde bulunuyor ve bu doğrultuda Türkiye-Libya sınırını hükümsüz kılmak için Yunanistan ile kıta sahanlığı münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Fakat Türkiye bu anlaşmayı tanımamıştır. Türkiye’nin dayanak noktası, Mısır’ın Yunanistan ile herhangi bir sınırının olmamasıdır. Mısır ana kıtasının kıyıları, Yunanistan’ın ana kıtasının kıyılarına bakmamaktadır. Fakat bu anlaşmada Yunanistan’ın adaları esas alındığı için, Türkiye açısından bu anlaşmanın geçerliliği bulunmamaktadır. Bu noktada Türkiye’nin Mısır ile bu anlaşmayı imzalaması gerektiğini söyleyebiliriz. Hatta Mısır Cumhurbaşkanı Mursi döneminde Türkiye’nin Mısır ile buna benzer bir anlaşması imzalanmıştı. Fakat bu anlaşmadan sonra Mursi darbeyle indirilmiş ve darbeci Sisi, Mısır’ın cumhurbaşkanı olmuştur. Sisi, Mısır’ın başına geçer geçmez ise Türkiye’nin Mısır ile imzaladığı MEB anlaşmasını bozmuştur. Dolaysıyla darbeci diktatör Sisi; Mısır’ın başında bulunduğu müddetçe, Türkiye’nin Mısır ile anlaşabilme ihtimali kesinlikle bulunmamaktadır.

Öte yandan İsrail’in Yunanistan’a destek verdiğine dair açıklaması da dikkati değerli kılmaktadır. İsrail’in Eastmed projesinin başı olması hasebiyle Yunanistan’a destek verdiğini göz ardı etmemeliyiz. Yani İsrail’in Yunanistan’ı desteklemesi, tamamen ekonomik saiklere göredir. Dolaysıyla Türkiye’nin İsrail yönetimine karşı diplomasi kanallarını daima açık tutması ve müzakerelere açık olduğunu bildirmesi son derece önemlidir. Bir de Lübnan var ki, son Beyrut Patlaması ile birlikte ülke bir krize sürüklenmiş, hali hazırdaki zayıf olan istikrar bozulmuş ve hükümet istifa etmiştir. Bazı Türk yetkililerine göre Türkiye’nin Lübnan ile Beyrut Patlamasından önce kıta sahanlığı ve MEB konusunda anlaşmaya yakın oldukları bildirilmektedir. Fakat zamanlaması pek manidar olan Beyrut Patlaması ile birlikte Lübnan adeta küllere dönmüştür. Türkiye’nin Beyrut Patlaması sonrası Lübnan’a yönelik takındığı mevcut politikası son derece yerindedir. Fransa’nın fırsatçı Cumhurbaşkanı Macron’un patlama sonrası hemen Lübnan’a gidip kendisini hatırlatması manidardır. Türkiye, Lübnan’daki boşluğun Fransa tarafından doldurulmasına müsaade etmemeli ve bu boşluğu kesinlikle kendisi doldurmalıdır.

Türkiye’nin Eastmed’e Bakışı Doğrultusunda İtalya ve Malta Denklemi

Türkiye’nin Eastmed projesine takındığı politikası şu şekildedir:

“Benim bulunduğum bölgede, bana rağmen hareket edemezsiniz”

Türkiye’nin diğer bölge ülkeleri tarafından dışlanması ve hatta haklarının gasp edilmesi Türkiye açısından kabul edilemeyen bir mesele olarak kabul edilmektedir. Dolaysıyla “beni dışlayarak hareket ederseniz, bende kendi göbek bağımı kendim keserim” mantığı ile hareket eden Türkiye; BAE, Fransa, Mısır, Yunanistan, İsrail ve Suudi Arabistan cephesine karşı dengeleyici unsur olarak Malta ve İtalya ile yakın ilişkiler geliştirmektedir. Malta’nın özellikle Akdeniz’de stratejik bir konuma sahip olması ve Avrupa Birliği’ne üye olması hasebiyle Avrupa Birliği içerisinde veto hakkına sahip olması Türkiye açısından çok önemlidir. Yunanistan ve Fransa’nın Avrupa Birliği aracılığıyla Türkiye’ye karşı politikalar üretebilmesine karşı Malta’nın Avrupa Birliği içerisindeki veto hakkı, Türkiye açısından bir kalkan olarak görülmelidir. İtalya ise, Türkiye’nin Libya politikalarında önemli bir partneridir. Dolayısıyla Türkiye’nin Malta ve İtalya gibi önemli Akdeniz ülkeleriyle olan münasebetleri daima en yüksek seviyede, olumlu anlamda ilerlemelidir.

Sonuç

Türkiye’nin egemenliği ve bağımsızlığı kendi sınırları ile yetmemektedir. Türkiye’nin egemenliği Libya’da, Suriye’de, Katar’da ve Somali’de başlamaktadır. Türkiye’nin kendi güvenliği için dünyanın çeşitli bölgelerinde aktif olarak bulunması, 82 milyonun çıkarlarını ve güvenliğinin korunması içindir. Türkiye’nin yeni hayata geçirdiği anlaşmaları ile birlikte Umman’da, Nijer’de ve Arnavutluk’ta askeri üsler kurması dikkati son derece değerli kılan gelişmelerdir. Umman’da askeri üs kurarak BAE’yi, Nijer’de askeri üs kurarak Libya’yı ve gerek Çad gerekse Mali’deki Fransız varlığını, Arnavutluk’ta ise askeri üs kurarak Yunanistan’ı çevrelemeye çalışan Türkiye, kendi tarihinin en önemli dönemine girmiş bulunmaktadır. Türkiye, kendi duvarlarını aşıp yine kendi güvenliğini ve egemenliğini dışarıda korumak zorundadır. Türkiye böylece kendisine yönelik saldırıları, sınırlarının dışında püskürtebilme imkanına sahip olacaktır. Bugün Doğu Akdeniz’de yaşananlar bunun bir özetidir. Türkiye, kendi hak ve menfaatlerini korumak için çıktığı bu yoldan asla dönmemeli ve meseleyi uluslararası mahkemelere taşımalıdır. Bir yandan diyaloğa hazır ve işgalci bir devlet olmadığını göstermeli, diğer yandan hak ve menfaatlerini sonuna kadar korumalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Arslan, Muhammed İkbal (2020), Fransız savaş uçakları Kıbrıs Rum kesimine indi, AA

Başeren, Sertaç Hami (2020), Yunanistan Mısır anlaşmasıyla Akdeniz’de haksızlığını tescil etti, AA

Fırat, Esat (2020), Yunanistan Dışişleri Bakanı İsrail’de, AA

Ülger, İrfan Kaya (2020), BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Meis Adası’nın statüsü, AA

Yavuz, Enes (2020), Unilateralist agreements endanger peace and stability in Eastern Mediterranean, AA

[/vc_toggle]

Cumhurbaşkanı Rolünden Cumhurbaşkanlığına: Vladimir Zelenskiy

Halkın içinden, dürüst, prensip sahibi ve akıllı biri devlet başkanı seçilirse ne olur?

Vladimir Zelenskiy’nin cumhurbaşkanı rolüyle yer aldığı ‘’Halkın Hizmetkarı’’ dizisi bu cümleyle başlıyordu. Bu dizide canlandırdığı karakter, ona ilk defa adım attığı siyaset arenasında büyük bir başarı getirdi. Poroşenko ile girdiği başkanlık yarışında, Poroşenko’yu aldığı %73,21 destek ile geride bıraktı.

2015 yılında “Halkın Başkanı” yazan reklam afişleri ortaya çıktı. İlk başlarda bunun ne olduğuna anlam verilemese de daha sonradan Zelenskiy’nin başrolünde olduğu “Halkın Hizmetkârı” adlı yeni televizyon dizisine ait olduğu anlaşıldı. Dizinin temasında; ülkedeki yolsuzluklar, yolsuzluk batağına batan bürokratlar, kirli ilişkiler, oligarklar ve medya patronları işleniyordu.

Zelenskiy’nin canlandırdığı tarih öğretmeni olan Vasiliy Goloborodko, bu sistemden yılmış durumda olan halkın oylarıyla başkan seçiliyor. Başkan olduktan sonra halk ile bir bütün oluyor. Hiçbir koruması olmadan bisikletle halkın içinde geziyor ve işlenen yolsuzluklara karşı büyük bir savaş veriyor. İşte canlandırdığı bu rol, Zelenskiy’e ülke çapında büyük bir sevgi ve ün getirdi. Adeta halkın sevgilisi haline büründü. Dizi reyting rekorları kırdı ve hatta birçok farklı dile de çevrildi.

Şimdi gelin hep birlikte, bir rüyayı andıran bu hikayenin kahramanı Vladimir Zelenskiy’nin hayatına bir bakış atalım.

1.) Vladimir Zelenskiy, 1978 yılında Ukrayna’nın Krivoy Rog kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Oleksandr Zelenskıy Krivoy Rog Ekonomi Enstitüsü’nde profesör olarak çalışırken annesi Rimma Zelenska ise mühendistir.

2.) İlkokul yıllarında çok iyi bir İngilizce eğitimi aldı.

3.) Çocukluğundan itibaren tiyatro tutkusu olan Zelenskiy, henüz ortaokul yıllarında ünlü komedi televizyon programı KVN’de rol almaya başladı.

4.) Liseye başlamadan önce babasının işi nedeniyle dört yıl Moğolistan’ın Erdenet şehrinde yaşadı.

5.) Kiev Ulusal Ekonomi Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ancak profesyonel olarak bu alanda çalışmadı.

6.) Hukuk fakültesinde öğrenci olduğu yıllarda bir grup arkadaşıyla birlikte “Kvartal 95” adlı komedi grubunu kurdu. Kvartal 95, “Halkın Hizmetkârı” da dahil birçok komedi dizisine imza attı.

7.) Ukrayna’nın en popüler komedi programı olan “Veçernıy Kvartal”da Zelenskiy, siyasi ve sosyal konulardaki hiciv ağırlıklı şovlarıyla kendini milyonlara sevdirdi.

8.) Veçernıy Kvartal’ın çekimleri birçok kez Türkiye’de de yapıldı. Bunlardan birinde Zelenskiy, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da hicvetmişti. Zelenskiy’nin sahneyi paylaştığı komedyenlerden biri, “Bugün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, yarın da Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, yarından sonra da, ondan sonra da, her zaman Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan” diyor. Zelenskiy de gülümseyerek ve elini sallayarak bu sözleri onaylıyor.

9.) Lise arkadaşı Olena Zelenska ile Eylül 2003’te evlendi. Çiftin Temmuz 2004’te kızı Oleksandra, Ocak 2013’te de oğlu Cyril doğdu.

10.) Kvartal 95 ile çeşitli yarışmalara katılıp gösteriler düzenleyen Zelenskiy, ülke çapında belli bir şöhrete kavuştu. Rusya ve Ukrayna yapımı çeşitli dizi ve filmlerde rol aldı.

11.) Zelenskıy, 2013-2014 Yevromaydan hareketini, Donbass Savaşı sırasında da Ukrayna Ordusu’nu destekledi.

12.) Zelenskiy’nin yapımcısı olduğu Kvartal 95 grubunun Ukrayna ordusuna yaptığı bağışlar medyada gündeme geldi.

13.) Ağustos 2014’te Ukrayna Kültür Bakanlığı’nın Rus sanatçıların ülkeye girişini yasaklama kararına karşı çıktı.

14.) Ukrayna’da bir televizyon kanalında 2015’te oynadığı “Halkın Hizmetkarı” isimli dizi ile sıradan bir öğretmen iken bir video sayesinde kısa sürede halk kahramanı olarak Ukrayna Devlet Başkanlığına gelen bir karakteri canlandırdı. Bu karakter ile büyük bir sevgiye ve üne kavuştu.

15.) Mart 2018’de Halkın Hizmetkarı adlı dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 çalışanları tarafından Halkın Hizmetkarı Partisi kuruldu.

16.) Zelenskiy, 2019 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı.

17.) Mart 2019’da Der Spiegel’e verdiği röportajda siyasetçilere olan güveni yeniden tesis etmek için siyasete girdiğini, “profesyonel, düzgün insanları yönetime getirmek” ve “siyaset kurumunun havasını olabildiğince değiştirmek” istediğini söyledi.

18.) 31 Mart 2019 tarihinde yapılan ilk seçimde hiçbir aday salt çoğunluğu sağlayamadığı için 21 Nisan 2019’da en çok oyu almış iki aday Zelenskiy ve Poroşenko arasında ikinci tur düzenlendi. Zelenskiy, bu turda oyların %73,21’ini alarak başkan oldu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.britannica.com/biography/Volodymyr-Zelensky

https://tr.wikipedia.org/wiki/2019_Ukrayna_cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_se%C3%A7imi

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48009311

https://tr.wikipedia.org/wiki/Volod%C4%B1m%C4%B1r_Zelensk%C4%B1y

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerin Online Silahı: Siber Uzay ve Siber Güvenlik

“Siber” kavramı ilk kez 1958 yılında Louis Couffignal tarafından kullanılmış ve 1984 yılında William Gibson “Neuromancer” adlı romanında “siber uzay” kavramını kullanarak kavramın genel olarak yaygınlaşmasına öncülük etmiştir. (1) Siber uzay gelişen dünyanın teknolojik alandaki bütünlüğünü ifade etmektedir. Bu bütünlük yeni bir çatışma düzeyini beraberinde getirirken uluslararası ilişkiler çalışmalarında yer alan siber güvenlik önemli bir konuma sahip olmuştur. Siber güvenlik uluslararası ilişkilerin çalışma rotalarından olan güvenlik hususunda kendisine dikkat çekmiş ve uluslararası hukuk tartışmalarında da yer edinmiştir. Siber güvenlik kavramının uygulama alanına sahip olmasının başında caydırıcılık ve uygulama alanına ilişkin somut olayların artması gelmektedir.(2)

25 Aralık 2015 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping her iki tarafın da karşılıklı olarak “telif hakları ve online hırsızlık içeren siber saldırı düzenlemeyecekleri ve bilerek siber saldırı düzenleyen kişi ve kurumları desteklemeyecekleri” hususunda anlaşmaya varmışlardır.

Bu anlaşma bazı kesimlerce önemli bir adım olarak görülürken birçok analist bu durumu kağıt üzerinde kalacak bir anlaşma olarak değerlendirmiştir. Siber uzayın kendi doğasında bilinmezlikleri ve anarşi halini barındırması göz önüne alındığında kağıt üzerinde kalacak bir anlaşma olma hususu daha gerçekçi bir çerçeve içine dahil edilebilir. Çin siber uzayda en agresif aktörlerden biri olarak görülmektedir. Keza ABD’nin Çin ile anlaşmaya gitmesinin altında yatan temel sebeplerden bir tanesi de budur. ABD Temsilciler Meclisinde 2013 yılında sunulan rapora göre, Çin merkezli istihbarat faaliyetleri ABD’nin askeri, güvenlik ve ekonomik altyapısının hedef alındığını ve ekonomi, teknolojik yenilikleri ve de telif haklarını çaldığını aynı zamanda askeri sırlara erişim sağlandığı iddia edilmiştir. Raporda, ABD Savunma Bakanlığına yılda 50.000 saldırı gerçekleştiğini ve saldırıların başını çeken ülkenin Çin olduğu ifade edilmiştir.(3)

21. yüzyılda bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemeler güvenlik hususundaki boyutları da şekillendirmiştir. Düşmanın belli ve tehditlerin açık olduğu Soğuk Savaş döneminin ardından küreselleşmenin ivme kazanması uluslararası alanda belirsizlikleri ortaya çıkarırken konvansiyonel güvenlik unsurlar yerini asimetrik unsurlara bırakmış ve güvenlik algısında tartışmalara neden olmuştur. Siber dünyanın, küçük aktörlere sağlamış olduğu en büyük avantaj siber silahların konvansiyonel silahlara göre daha ucuz olması, suçlunun kolaylıkla tespit edilememesi ve siber uzayda yapılan bir eylemin gerçek dünyada yıkıcı etkiler doğurabilmesidir. Birleşmiş Milletler (BM) siber güvenlik konusundaki çalışmalarını 1980’den beri devam ettirmektedir. Siber güvenliğe yönelik çalışmalar büyük ölçüde BM Genel Kurulu kararları aracılığıyla bir BM ajansı olan ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) üzerinden yürütülmektedir. BM nezdinde ayrıca Siber Suçlara Dair Hükümetlerarası Uzmanlar Grubu çalışmakta ve bu girişim daha kapsayıcı olması niteliğinin yanı sıra gelecekte siber uzayın barışçıl kullanımı konusunda uluslararası normlarının önünün açılacağı yönünde değerlendirmeler söz konusudur.(4)

 

Sonuç olarak siber çatışmalar, farklı amaç ve teknik özelliklere sahip, yeni oldukları kadar tehlikeli olduklarının da farkına varılan ve dolayısıyla son çeyrek asırdan beri siyaseti derinden etkileyen yeni bir olgudur. Her birinin farklı etki boyutuna sahip olması ve bu bağlamda iç ve dış politika üzerinde etki gösteren bu çatışmaların gelecekte dünyayı nasıl şekillendireceği hususu bilinmezliklerle doludur. Siber güvenlik ve siber uzayın uluslararası ilişkilerle bu denli iç içe olmasının sebebi ‘güvenlik çalışmaları’ ve ‘askeri kapasiteyi geliştirme’ fırsatı olarak değerlendirilebilir. Soğuk Savaş döneminde ABD-Rusya arasında yaşanan uzay rekabetine günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti de dahil olmuştur. Nihayetinde siber uzay alanında devletlerin uzlaşıya varmasının zor hatta ütopik göründüğü aşikardır. Fakat bir barışın tesis edilmesi yönünde ortaya atılabilecek görüş küresel ölçekte siber sorun platformlarının oluşturulması yönündedir. Böylelikle uluslararası örgütlerin ve siber uzayda başrolde olan aktörlerin de ortak bir paydada buluşabileceği ihtimali olasılıklar dahilindedir.

Elif Nur Kaya

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”27627″ name=”Uluslararası İlişkilerde Yeni Savaş Alanı: Uzay”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KORHAN, Sevda, Siber Uzayda Uluslararası İlişkilerin Değişen Parametreleri, Yüksek Lisans Tezi,  Konya: Selçuk Üniversitesi, 2018.

GÜNTAY, Vahit, “21.Yüzyıl Paradoksu Olarak Siber Uzay ve Uluslararası Hukuk”, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt:1, Sayı:2, 2019.

AKYEŞİLMEN, Nezir, Disiplinlerarası Bir Yaklaşımla Siber Politika & Siber Güvenlik, Ankara: Orion Kitapevi, 2018.

ÇELİK, Soner, “Siber Uzay ve Siber Güvenliğe Multidisipliner Bir Yaklaşım”, Academic Review Of Humanities And Social Sciences,Vol:1, Issue:2, 2018.

[/vc_toggle]

Belarus: Tartışmalı Geçen Başkanlık Seçimleri Sonrası Gösteriler

Batı medyasında sık sık “Avrupa’nın son diktatörü” olarak anılan 65 yaşındaki Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko’nun görev süresinin sona ermesi nedeniyle halk cumhurbaşkanı seçimi için sandığa gitti. İlk kez 1994 yılında devlet başkanlığı görevine seçilen Lukaşenko, en son 2015 yılındaki yapılan seçimlerde oyların yüzde 83,5’ini alarak koltuğunu korumuştu. Ancak seçimlere ciddi bir muhalefet olmadan girmişti.

Ülke çapında iktidara karşı protesto gösterilerinin alevlendiği bir dönemde, 26 yıldır ülkeyi yöneten ve yıllardır ağır insan hakları ihlalleri ve seçimlerde usulsüzlük yapmakla suçlanan Cumhurbaşkanı Lukaşenko, seçimlerde 6. döneminde oyların %79,7’sini alarak yeniden devlet başkanı seçildi. Seçimlere hile karıştığı, adil seçim olmadığı ve seçim gözlemcilerinin de oyların sayılmasında, kayda geçirilmesinde yanlışlar yapıldığını bildirmesi üzerine oyların çalınmış olabileceğini iddia eden protestocular başkent Minsk başta olmak üzere Zhodzina ve Baranoviçi’de sokağa çıkarak “Zafer Bizim” sloganları attılar. Öte yandan hükümetin seçim kampanyasının başladığı günden bu yana muhalefet üzerindeki baskıyı artırdığı öne sürülüyor. Viasna insan hakları merkezine göre, mayıs ayından bu yana protesto gösterilerine katılan 1300’den fazla kişi gözaltına alındı. BBC Rusça Servisi, polisin göstericileri dağıtmak için ses bombası, biber gazı ve plastik mermi kullandığını ve yer yer güvenlik güçleri ile eylemciler arasında çatışmalar yaşandığını bildirdi.

Lukaşenko’nun tüm bu gerginliklerin yaşandığı seçim atmosferine ülkenin başlıca müttefiki Rusya ile anlaşmazlık yaşadığı bir dönemden girdiğini unutmamak gerekiyor. Hatta Rusya’ya ait Wagner şirketinin askerlerini yakalatan Lukeşenko “Rus güvenlik şirketi Wagner’in arkasında Rus yönetiminden bakan yardımcısı seviyesinde kimseler olduğunu” söyledi. Uluslararası ilişkiler bağlamında Belarus halkının sakin şekilde yaşamasına izin verilmeyeceğini anladıklarını anlatan Lukaşenko, Rusya’nın Belarus’u kaybetmekten korktuğunu ama buna rağmen yanlış yaptığını ifade etti. Lukaşenko, “Hata üzerine hata yapıyorlar. Neden bizi boğuyorlar? Biz, sizin insanlarınız, aynı halkız.” şeklinde konuşmuştu. Belarus’ta istikrarsızlık oluşturma çabalarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bilgisi olabileceğini de aktaran Lukaşenko, güvenlik güçlerinin her duruma hazırlıklı olduğunu dile getirmişti. Belarus Cumhurbaşkanı Lukaşenko, NATO çıkışıyla da oldukça dikkat çekmişti. Sözlerine, durumun siyasallaştırılmaması gerektiğini vurgulayarak “Bize ne siyaset ne de ekonomi oyunu lazım. Bizi Amerikalılar ve NATO ile korkutmaya gerek yok. Ne Amerikalılar ne de NATO bu 33 kişiyi gönderdi.” şeklinde devam etti. Tüm bu çıkışlar ve yaşanan olaylar sonucu Putin ise Lukaşenko’nun ülkede iyice azalan popülaritesinden ve Moskova’ya daha da mesafeli hareket etmesinden rahatsız duyduğunu gösteriyor. Öyle ki Rusya’nın Moskova Elçiliğinde kullanılan Belarus Cumhurbaşkanlığı oy sonuçlarına göre büyük bir farkla muhalif aday Svetlana Tikhanovskaya %78.5 aldı, Lukaşenko %6 oyda kaldığı iddia ediliyor. Lukaşenko’nun seçimlerdeki rakibi 37 yaşındaki eski öğretmen Svetlana Tikhanovskaya olarak görülüyordu. Tikhanovskaya ülke genelinde yaptığı mitinglerde, ülkenin duraklayan Sovyet tarzı ekonomisini ve hükümetin koronavirüs salgınına karşı verdiği tepkiyi eleştiriyor ve halktan büyük bir destek alıyordu.

Svetlana Tikhanovskaya

Sonuç da Lukaşenko’nun Moskova yönetimi ile arasında yaşanan çatışmanın artması, iktidarını zora sokan faktörlerden biri olarak görülüyor. Koronavirüs salgınında ülkede gevşek politikalar izlediği ve bu politikalar nedeniyle vaka ve ölüm saylarının arttığı düşünüyor. Batılı ülkelerin ise 26 yıllık bir iktidarı kabul etmeyeceği gerçeği göz önüne alındığında Lukasenko’ya pek hoş gözle baktığı söylenemez. Son olarak Belarus’un Avrasya Coğrafyasında Rusya için vazgeçilmez ülke olduğunun ve batı hegemonyası (AB/NATO) altına bırakılamayacak kadar değerli olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Muhammet Kağan Kesemen

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53713085

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ukrayna-belarusun-yakaladigi-wagner-savascilarinin-kendisine-teslim-edilmesini-talep-etti/1933666

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/belarus-wagnerin-arkasinda-rus-yonetiminden-ust-duzey-kimseler-var/1934830

https://tr.sputniknews.com/avrupa/202008091042619185-lukasenko-putinden-33-rusya-vatandasinin-tutuklanmasiyla-ilgili-mektup-aldim/

[/vc_toggle]

Eskiçağlarda Zaman ve Takvim Kavramı

Tarih boyunca insanlar, yaşadıkları anın bir kaydını almış ve bu anların vesikalarını kaydetmişlerdir. Anı kaydederken belirli bir başlangıç ve bitiş tarihi belirleyen insanların veya uygarlıkların kayıtları yaklaşık olarak tahmin edilmektedir. Ancak zamanın sınırlarını belirlemese de belirli şartlar ve kurallar çerçevesinde kaydını almaya yarayan takvimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kayıtların tarihlerin yaklaşık olarak tahmin edilmekten çıkmış, çeşitli takvimlerin yardımıyla zamanın çeşitli evreleri sıralanıp kaydedilebilmiştir. Bu çalışmada, algılamaya ve anlamlandırmaya yardımcı olan zaman ve takvim kavramlarının eskiçağlarda ortaya çıkışları, yerel ve bölgeler üstü takvimler incelenecektir.

1.) Zaman ve Takvim Kavramları

a.) Zaman Kavramı

“Zaman kavramı nasıl ortaya çıktı?” veya “Zaman neden ölçülmeye başladı?” sorularının oldukça kısa bir cevabı vardır: Zaman ve zamanın ölçülmesi insanların ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıkmıştır. Zaman ve onun ölçeği de itibaridir, yani olmadığı halde var sayılır. İnsan olmasaydı zaman kavramı da olmazdı. Örneğin Ay’da insan ve başka canlılar olmadığı için zaman kavramı da yoktur.[1] Ancak zaman “ölçülebilir bir nicelik” anlamıyla ele alındığında, öncelikle gündeme düşen kavram, “ölçü birimi” olmaktadır. Bu ihtiyacı hisseden insanoğlu, sabit görünen ve ölçülebilir olan ilk şeyin “gün” olduğunu fark etmiştir. Sümerliler ve Babilliler belirledikleri bu süreyi, önce yirmi dört eşit parçaya bölerek “saat” kavramına ulaşmışlar, ardından da altılı sistem yardımıyla dakika ve saniye tariflerine varmışlardır.[2] Mısırlılar, geceleri hava yağışlı, bulutlu ya da tozlu olduğu zamanların doğuşunu gözetlemek için “su saati” kullanıyorlardı. Zamanımıza kadar ulaşmış Eski Mısır su saatleri bulunmaktadır. Bunların en eskisi M.Ö. XIII. yüzyıldan kalmadır. Bu saatin üzerinde, kurban saatlerinin belirlenmesi işine yaradığını ifade eden bir yazı bulunmaktadır. M.Ö. XVI. yüzyılda su saatlerinin kullanıldığı da eldeki bir belgeden anlaşılmaktadır.[3] Su saati, Roma İmparatorluğu zamanında Yunanlılarda ve öteki Batı uluslarında, ayrıntılarında yapılan değişikliklerle birlikte çok yaygınlaşmıştır. Eskiçağ ulusları Zaman kavramı hakkında bilinçlenince de güneş saatini kullandılar. [4]

b.) Takvim Kavramı

Eski Mezopotamya’da saat kavramının insanoğlu tarafından anlaşılması ile zamanın ölçülebilmesi için ilk altyapı oluşmuşsa da zamanın “nereden gelip nereye gittiğini” sorgulayan insanlar, geçmişi yerli yerine oturtmak gayesi ile kullanabileceği bir yöntem bilmemekteydiler. Bu yöntem eksikliği giderebilmek için ve geniş zaman aralıklarının tespitinde ve kaydedilmesinde kullanılabilecek sistemler geliştirilmiş ve buna takvim adını verilmiştir.[5] Kısacası “zaman” kavramının belirli terimlerle ifade edilebilmesini sağlamak için geliştirilen sistemlerin genel ismi takvimdir. Bütün takvimler gökcisimlerinin hareketlerinin gözlemlenmesine dayanır ve yasaları herkesin algılayabileceği doğal bir dönüşü temel alır. Üç gökbilimsel dönüş bu konuda kaynak oluşturur. Bunlar; günün uzunluğunu ortaya koyan Dünya’nın kendi çevresinde dönüşü, Ay’ın Dünya çevresinde dönüşü ve yılın uzunluğunu belirleyen Dünya’nın Güneş’in çevresinde dönüşüdür.[6] Antik çağda Mısır ve Roma dışında tüm halklar kameri ayları kullanmışlardır. Bir Roma ayı, yılın geleneksel bir şekilde bölümlere ayılmasıdır, Ay’ın döngüsüyle bir ilgisi yoktur. Fakat kökeni Ay’a dayanmaktadır. [7]

2.) Yerel ve Bölgeler Üstü Takvimler

Takvimlerin oluşturulma zamanlarında en büyük sorunlardan birisi, gözlemlenebilen ve hareketleri kısmen de olsa kayıt altına alınabilen Güneş, Ay ve bunların hareketlerine bağlı olarak hareketi anlaşılan Dünya’dan başka, genel olarak kabul gören verilerin elde olmamasıdır. Dünya ve Ay’ın dönüş süresi, evren içinde bu varlıkların yerleri ve hareketlerinin incelikleri, Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığı ve şekli gibi konular eskiçağlarda üzerinde ittifakla karar alınıp onaylanmış verilere sahip değillerdi. Bu durum, “yıl” kavramının değişkenliğini oldukça etkilemekteydi. Çünkü bir önceki yılda denk gelinen gün veya ayın bir sonraki yıl için belirli, sabit bir noktası bulunamıyordu. M.S. 2. Yüzyılda yaşamış olan Batlamyus’un “Mathematike Syntaksis” (Matematik Bileşim) adlı eserinde yeryuvarlağını evrenin ortasına yerleştirip sabit kabul ederek Güneş’in Dünya çevresinde döndüğünü söylemesi ve bu teorinin kabul görmesi bu sorunun temel sebeplerinden birisidir. Bahsedilen tarihler kadar bile yeni olmayan ve yazının bulunmasından yaklaşık olarak bir milenyum kadar sonra ortaya çıkan bazı vesikalarda, tarihin kaydının ve ilk takvimlerin daha basit şekillerde kullanıldığı belirlenmiştir.

a.) Hitit Takvimleri

Hitit kaynaklarından edinilen bilgiler genel olarak eksiklik ve çelişkilerle dolu olduğundan dolayı kullandıkları takvim biçiminin özellikleri geniş çapta ve kesin doğrulukla çıkarılamamış ancak belirli tanrılara özgü festivallerin uygun zamanda kutlanması, evrenin düzenini sürdürmek için esas oldukları anlaşılmıştır. Fakat bu festivallerin yıl içinde nasıl konumlandırıldıklarına dair kanıt yoktur, konumları yalnızca bazıları mevsimlerle ilişkilendirilmiş olduklarından dolayı tahmin edilebilmektedir.[8] Ancak Hititler’deki tarih düşme ve kronoloji anlayışı, genellikle nispi kronolojinin sağladığı imkanlar yoluyla, yani bir başka kaynakla karşılaştırma yapılarak teyit edilme yoluyla tespit edilmektedir.[9]

b.) Urartu Takvimleri

Hakkındaki en temel bilgileri günümüzde Van’da bulunan “Meher Kapı” adlı yazıttan edinilebilen bilgilere göre Urartular, inandıkları tüm tanrıların isimleri belli bir düzen içinde verilmiş, tanrılara ne zaman ve ne tür hayvanların kurban kesileceği belirtilmiştir.[10] Bu yazıtta belirli bir kült olayının zamanı olarak ―Güneş Tanrısı ayından bahsedilmiştir. Fakat Urartu yazıtlarından bir yılda kaç ayın veya bir ayda kaç günün bulunduğu bilgilerine ulaşmak mümkün olmamıştır.[11]

c.)  Babil Takvimleri

Babiller’de yılın başlangıcı “Nisannu” ayındadır ve bu ay ilkbahar ekinoksuna denk gelmektedir. Günler günbatımından itibaren sayılmışlardır. On iki aylık bir Ay yılı 354 gün ettiğinden, Ay yılı 365,25 gün eden Güneş yılından yaklaşık on bir gün daha kısadır. Ay takvimini Güneş takvimiyle yaklaşık olarak aynı hizada tutmak için aralıklara fazladan ayların eklenmesi gerekmiştir. Babil takviminde on dokuz yıllık çevrimin kullanıldığı bilinmektedir. Bu çevrimde her 19 yılda yedi kez ay eklemesi yapılmıştır.[12]

d.) Ion, Dor ve Aiol Takvimleri

Ion Takvimi

Ionia aylarının belirleyici özelliği, sondaki -ion ekidir. Şüphe duyulan durumlarda, ayın Ion olduğunun belirlenmesi için bir ölçüt olarak kullanılmıştır. Yerel takvimler için kırk sekiz farklı yerleşime veya adaya ait ay günümüze gelmiştir (koloniler ayrı olarak sayılmazsa toplam otuz bir yerel takvime ait). Altmış tane Ion ay adı bulunmaktadır. Bu altmış ay adından yirmi dokuzu yalnızca bir, onu ise yalnızca iki takvimde görülmekteyken, on dört tanesine altı veya daha fazla takvimde rastlanmaktadır.[13]

Dor Takvimi

Batı Yunan Bölgesi’nden şu ana kadar toplam 103 adet farklı ay adı toplanabilmiştir. Ana kent takvimleriyle koloni takvimleri arasındaki ilişki, Dor takviminde de Ion kentlerindekilere benzemektedir: Koloniler kuruldukları dönemde ana kentin o zaman yürürlükte olan takvimini benimsemişlerdir.[14]

Aiol Takvimi

Aiol takvimleri, Lesbos Adası ile Anadolu’daki Aiolis ve Mysia bölgelerinde görülmektedirler. Bu gruba dahil olan takvimlerde Arkadia, Kıbrıs ve diğer Hellen bölgelerinde kullanılan ay adlarına rastlandığı gibi, bu bölgeye özgü aylar da bulunmaktadır.[15]

Batı Anadolu‘da takvimlerin dağılımını gösteren harita.

3.) Roma Takvimleri

Romalılar arasında ilk resmî takvim, kentin kurucusu Romulus tarafından ayın dönüşüne ve evrelerine dayanarak M.Ö. 738’de düzenlendi. Romulus’un düzenlediği Romanın ilk takvimine göre, Romanın kuruluş tarihi (M.Ö. 753) başlangıç noktası kabul edilerek yıllar belirlenmişti; yıl, 304 gün ve 10 aydan oluşuyordu.[16] Mısır’ın İskenderiye şehrinde yerleşmiş olan Yunanlı astronom Sosigenes’in (M.Ö. 1. yüzyıl) öğütlemesi üzerine Roma İmparatoru Julius Caesar (M.Ö. 101-44), yaptığı takvim reformunun temellerini M.Ö. 46 yılında saptadı; ardından Güneş ve Ay’ın görünür çaplarının değişimlerini buldu. İmparator Caesar M.Ö. 46 yılında giriştiği bu takvim düzenlemesinde M.Ö. 45 yılının yılbaşını, Ocak ayının birinci gününe aldı. Bu düzenlemede kendisinin çok emeği geçtiği için bu takvime “Jülyen Takvimi” dendi. Bununla birlikte takvimde yapılan bu düzenleme ve doğrultma sonradan ve zamanla yine bozuldu.

Sonuç

İnsanoğlunun tarihi bir şekilde kayıt altına alması, görüldüğü üzere farklı coğrafyalarda farklı şekillerde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte toplumun ortak bilinci diyebileceğimiz bir şekilde eskiçağ uygarlıklarının ve eski tarihlerde varlıklarını sürdüren diğer uygarlıkların bu tarihlerin kayıt şekli olan takvimi ve onun değiştirilmiş/geliştirilmiş versiyonlarını yaşamış, kayıt altına almıştır. Başlangıçta gelenekselleşen belirli günlerin (örn.: festivaller) kutlanması amacıyla oluşturulmaya çalışılan takvimler, zaman içinde Güneş, Ay ve Dünya’nın hareketlerini de göz önünde bulundurarak farklılaşmış ve çeşitlenmiştir. Netice olarak farklı bölgelerde, farklı türlerde de olsa insanların yaşadıkları zamanları belirli sınırlamalar içerisinde ve tekrar eden şekillere sokmayı başarabilmişlerdir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ÇAĞATAY, N., “Eski Çağlardan Bu Yana Zaman Ölçümü ve Takvim”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXII, S. 1, 1978, s.105-138.

KIZGUT, R., “Eskiçağ Uygarlıklarında Tarih Düşme Yöntemleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2009

SAYILI, A. “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kül Tür Merkezi Yayını, S. 47, Ankara 1991.

GERÇEK, S., “Hellenistik Çağ Batı Anadolu Takvimleri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011.

“Meher Kapı”, https://van.ktb.gov.tr/TR-76517/meher-kapi.html, Erişim Tarihi: 03.07.2020.

[1] Neşet Çağatay, “Eski Çağlardan Bu Yana Zaman Ölçümü ve Takvim”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXII, S. 1, 1978, s. 105

[2] Rahim Kızgut, “Eskiçağ Uygarlıklarında Tarih Düşme Yöntemleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2009, s. 12

[3] Aydın Sayılı, “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kül Tür Merkezi Yayını, S. 47, Ankara 1991, s. 116

[4] Neşet Çağatay, a.g.e., s. 114

[5] Rahim Kızgut, a.g.e., s. 15

[6] Sevgi Gerçek, “Hellenistik Çağ Batı Anadolu Takvimleri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011, s. 22

[7] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 25

[8] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 12

[9] Rahim Kızgut, a.g.e., s. 29

[10] https://van.ktb.gov.tr/TR-76517/meher-kapi.html, Erişim Tarihi: 03.07.2020.

[11] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 13

[12] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 15

[13] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 46

[14] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 76

[15] Sevgi Gerçek, a.g.e., s. 80

[16] Rahim Kızgut, a.g.e., s.73

[/vc_toggle]

Vak’a-i Hayriyye: Yeniçeri Ocağı’ının Kaldırılması

Yeniçeriler, askerî sahadaki güçsüzlüklerine ek olarak askeri alandaki yeniliklere de karşıydı. Cephelerde üst üste alınan mağlubiyetlerin üzerine halk da yeniçerilerin haksız yere kötü davranışlarından bıkmış vaziyetteydi. Bu durumlardan dolayı bu eşkıyaların ters tutumunun kırılması gerekiyordu. Çünkü daha önceki Nizam-ı Cedit ve Sekban ordularına karşı isyan tertip edip yenilik girişimlerine ket vurmuşlardı. Bunun üzerine II. Mahmud döneminde devlet ricali gizli toplantlarla ocağın durumunu ve yenilik konusundaki fikirleri istişare etmekteydiler. Sadrazam Benderli Mehmet Selim Paşa, Şeyhülislam Kadızade Mehmed Tahir Efendi ve Yeniçeri Ağası Mehmed Celaleddin Ağa’nın da hazır bulundukları bir toplantıda yeniçerilerin eğitim alması oybirliğiyle kabul edildi ve fetva verildi. (Şeyhülislam Mehmed Tahir Efendi, Yeniçeriler hakkında Sultan’la aynı kanaati paylaştığı için yakın zamanda bu vazifeye getirilmişti; kendisi ocağın ilgasının fetvasını verebilecek kararlılıktaydı.)

“Eşkinci” ismini alan bu grubun da ıslahı mümkün olmamıştı. Harcanan onca zaman ve yüklü miktar paraya rağmen “Yunan Meselesi”nin hâlâ çözülememiş olması ciddi bir problem olarak görülmüştür. Sadrazam ve Şeyhülislam’ın da bulunduğu bir toplantıda Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli zabitlerinden Kul Kethüdası’nın “böyle düzensiz askerle savaş görevi alsam gitmekte duraklarım.” sözlerinin ardından askere ciddi bir eğitim vermeyi ve karışıklık çıkaranları en ağır şekilde cezalandırmayı kabul eden fetva müttefiken kabul edildi. Daha sonra Eşkinci Ocağı’nın varlığının Yeniçeriler tarafından aslında kabul edilmediği ve ciddi bir isyan hazırlığında olunduğundan bahsolunup, bu durum kanıtlanınca, Sadrazam, telaşa kapılarak Hüseyin Ağa’yı yanına çağırıp bu meseleyi sordu. O da “Mademki kanun yolu ile toplanıp karar verilmiştir, bundan dönmek doğru olmaz. Dayatıp bu işi başarmak gerektir.” demiştir.

9 Zilkade (28 Nisan) günü Yeniçeriler isyan için Et Meydanı’nda toplanmaya başlamışlardı. Yeniçeri Ağası Celaleddin Ağa’nın nezaretinde olmayan bu isyanda o da öldürülmek istenmiş ancak o an bulunamayıp öldürülememiştir. Yeniçerilerin toplanmaya başlamaları ve isyan bayrağı çekmeleri üzerine Sadrazam, diğer paşalar ve beylerden askerlerini derhal toplamalarını emretmiştir. Bu sırada Sultan II. Mahmud da kılıcını kuşanıp Topkapı Sarayı’na gelmiştir. Sultan’ın Sadrazam, Şeyhülislam ve son olarak devlet ricaliyle yaptığı görüşmelerde Yeniçerilerin eşkiyaca davranışlarından dolayı yok edilmeleri kararı alındı. Bu karar sonrası Hz. Peygamber’in Sancak-ı Şerif’inin de alınması, Yeniçerilerin zulmünden bıkan halkın manevi olarak da Sultan’ın yanında olmalarını sağlamak konusunda ciddi bir önem taşımaktaydı. Halk, Sancak-ı Şerif’in altında toplanmaktaydı. Yeniçeriler buna engel olmak adına halktan bazı kimseleri şehit etse de bu desteğe engel olamadı.

Kara Cehennem İbrahim Ağa, Yeniçeriler’i nasihat yoluyla isyandan vazgeçirmek istese de karşılık bulamadı ve Yeniçeriler Et Meydanı kapısının ardında kaldılar. Bir müddet sonra İbrahim Ağa ve Hüseyin Ağa, Yeniçerilerin ilk önce saldırdıkları ancak başarısız oldukları topçu askerlerini kullanarak onlara ciddi kayıplar verdirmiş ve kalanlarını perişan hale sokmuştu. Böylece Yeniçeriler bozguna uğradı ve ortadan kaldırıldı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 11 Zilkade 1241 (17 Haziran 1826)’den sonra “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ordusu kuruldu ve yapılmak istenen diğer yeniliklerin de önü açılmış oldu.


[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Ahmed Cevdet Paşa, “Tarih-î Cevdet”, 6 Cilt, İstanbul: Hikmet Neşriyat, 1972

KEMAL BEYDİLLİ, “VAK ‘A-i HAYRİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vaka-i-hayriyye (20.06.2020).

KEMAL BEYDİLLİ, “MAHMUD II”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mahmud-ii–osmanli (20.06.2020).

MEHMET İPŞİRLİ, “KADIZÂDE MEHMED TÂHİR”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kadizade-mehmed-tahir (20.06.2020).
[/vc_toggle]

 

Osmanlı’da Merkeziyetçilik ve Adem-i Merkeziyetçilik Düşüncesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminden itibaren merkeziyetçi bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. Osmanlı’da merkeziyetçi yönetim, en etkili otorite olan padişahla birlikte onun mutlak gücünü destekleyen yardımcı kurumlar eliyle kurulmuştur. Fakat duraklama ve gerileme dönemine kadar gayet iyi bir şekilde işleyen merkeziyetçi yapının XVI. yüzyıldan itibaren sarsılmaya başladığı görülmektedir. Bu dönem derebeylerin oluşmaya başladığı, eyaletlerdeki valilerin merkezi dinlememeye başladıkları böylece ülkenin giderek anarşiye sürüklendiği bir dönemdir.

Merkez karşısında yerel güçlerin nüfuzlarını ve etkilerini artırmaları, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ortaya çıkan merkezi iktidara daha fazla güç kazandırma çabaları ile sonuçlanmış, merkezi iktidar kendisinin zayıflamakta olduğunu görerek merkeziyetçi gücünü yeniden oluşturmaya çalışmıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren görülen sanayileşme de merkeziyetçi devlet eğilimini güçlendiren bir etkendir (Hülür ve Akça, 2005: 322).

XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı idaresinin sıkı merkeziyetçi yapısı sarsılmaya başlamıştır. Özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumsallaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu dönemde II. Mahmut ile ayanlar arasında sened-i ittifak imzalanmış ve böylelikle ilk defa padişah otoritesini yerel güçler ile paylaşmak zorunda kalmıştır. İnalcık( 1964:604)’a göre Sened-i İttifak tarihi açıdan “büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade eder.” Savaş ve ihtilal ortamı içinde iktidarı ele alan âyanlar padişahın mutlak otoritesi karşısında açıkça kendi durumlarını güvenceye almak amacıyla bu belgeyi kabul ettirmişlerdir. Bu belgeyle ayanlar kendilerini padişaha ve merkezi otoriteye kabul ettirmiş olsalar da merkezî otoritenin varlığını tehdit edecek bir özerkliğe kavuşamamışlardır. Bu yönüyle belgenin etkisi çok sınırlı kalmıştır. Çünkü Sened-i İttifak’taki esasların uygulanabilmesi için ayanın birlik içinde davranabilmesi gerekmekteydi. Zaten örgütlü ve kurumlu olmayan âyan ise birliğini koruyamamıştır(İnalcık, 1964: 609).

II. Mahmut’un tekrar güç kazanmasıyla birlikte ayanları etkisizleştirmiştir. Daha sonra II. Mahmut ülke genelinde merkezi kontrolü sağlayan bütün mekanizmaları geliştirmiştir. Bu anlamda Sened-i İttifak âyanlar üzerinde devlet kontrolünü sağlamayı amaçlamış ve Batılı anlamda merkezî bürokratik bir devlete dönüşümün ilk adımlarından biri olmuştur (Mardin, 1998: 167). Ancak bu dönem klasik dönem merkezileşme çabasından farklı olarak batı reformları ve etkisiyle gerçekleştirilmiştir.

Tanzimat fermanının ilanı ile birlikte merkeziyetçilik ve bürokratikleşme yönetim anlayışının temel özelliğini meydana getirmiştir. Sened-i ittifak’a karşı Tanzimat fermanı padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade etmektedir. Tanzimat ile başlayan Osmanlı modernleşme süreci tepkileri ve destekleri içeren fikir akımlarını ve hareketlerini meydana getirmiştir. Tanzimat’la birlikte yönetime karşı öncelikle iki tepki ortaya çıkmıştır. Jön Türkler ve sonrasında İttihat Terakki olarak somutlaşan hareket bu iki tepkinin kaynağını oluşturmaktadır. Bu tepki daha sonrasında Jön Türkler içinde daha da net çizgilere ayrılacak ve 1902 Jön Türk kongresinde iyice netleşecektir. Bu dönemde oluşan tepkiler merkeziyetçi ve âdem-i merkeziyetçi yönetim anlayışı olarak ortaya çıkmıştır.

Prens Sabahattin

Merkeziyetçiliği savunan görüşün başında Ahmet Rıza, âdem-i merkeziyetçiliği savunan görüşün başında da Prens Sabahattin bulunmaktadır. Ahmet Rıza Fransız modelini esas alan merkeziyetçi, devletçi ve otoriter bir yönetim anlayışından yana olmuştur. Buna karşı olarak da İngiliz modelini esas alan ve bu görüşü nedeniyle özerkliği,  âdem-i merkeziyetçiliği ve teşebbüs-i şahsi düşüncesini savunan Prens Sabahattin’dir. Bu iki karşıt siyaset çizgisi aslında devlet ve toplum konusundaki farklı bakışları, öncelikleri ve toplumsal işlevlerinin farklılığını ifade etmektedir. Ahmet Rıza için sorunun özü siyasi’dir ve bundan dolayı da devletin siyasi yönetiminin değişmesi, iktidara kendilerinin gelmesiyle sorunun çözümleneceğini düşünmektedir. Oysaki Prens Sabahattin’e göre sorunun özü siyasi değil toplumsaldır. Toplumun yapısının dönüşebilmesi için önünün açılması, şahsi girişim özgürlüğünün ve merkezde toplanmış yetkilerin yerel yönetimlere dağıtılmasıyla toplumun harekete geçirilebileceğini düşünmektedir.

Osmanlı‟da ilk taşra örgütü 1861 yılında Lübnan‟da kurulmuştur. Avrupa’nın baskıları sonucu hükümet Lübnan‟a özerk statü vererek Cebel-i Lübnan Nizamnamesini yayınlamıştı. Cebel-i Lübnan yönetimine başkentten bir Hıristiyan mutasarrıf tayin edilecekti. Bu özel statü Bab-ı Ali’yi 1864 nizamnamesini çıkarmaya itmiştir (Eryılmaz, 1997, s.47). 1864 Vilayet Nizamnamesi Avrupalı devletlerin Osmanlı sınırları içinde yer alan Hıristiyan toplulukların yaşam koşullarının bozukluğu iddialarının önüne geçmek üzere yürürlüğe konulmuştur (Parlak, 2007, s.2). İlk düzenlemeler Mithat Paşanın valilik yaptığı Niş, Silistre ve Vidin vilayetlerinin oluşturduğu Tuna vilayetinde uygulanmış, başarı sağlanınca uygulama alanı genişletilmek istenmiştir. 1864 Vilayet Nizamnamesi sonucu il bazında teşkilatlanmalar yaygınlaştırılmıştır.

Osmanlı‟da adem-i merkezileşme yolunda ilk belediye 1855’te İstanbul‟da kurulmuş ve yönetimine padişahın atadığı şehremini (başkan) ile 12 kişiden oluşan şehir meclisi oluşturulmuştur. Daha sonra uygulama, tüm İstanbul‟u kapsayacak şekilde Dersaadet Belediye yasası ile genişletilerek, semt ve şehir ölçekli yapılanmaya gidildi. 1912 tarihli Dersaadet Belediyesi Hakkında Geçici Yasa ile İstanbul Belediyesi yönetimi merkezileştirilmiş, belediye dairelerinin yerini, belediye şubeleri, belediye meclislerinin yerini de encümenler almıştır (Gül, 2005:182).

Fransızların yönetim sisteminin örnek alındığı 1864 düzenlemeleri ve merkeziyetçi yönetime geçiş uygulamaları Anadolu‟da bazı tepkilere de neden olmuş, yer yer ayaklanmalar görülmüştür. Bunun üzerine 1871 vilayet nizamnamesi yapılmıştır. Bu düzenlemenin en önemli adımı “Nahiye”lerin kurulması olarak gösterilebilir. Taşra örgütlenmesi, vilayet, sancak, kaza, nahiye ve köy şeklinde yapılandırılmıştır. Ancak merkeziyetçiliğin en yoğun olduğu uygulamalara göre bu birimlerin başına geçecek başkanları hükümet atayacaktır. 1876‟da yürürlüğe giren Vilayet Belediye Yasası ile her kent ve kasabada belediye kurulması, belediye meclislerinin seçimle iş başına gelmesi ve belediye başkanlarının meclis üyeleri arasından, hükümet tarafından atanması öngörülmüştür (Ortaylı, 1985:60-62). Görüldüğü üzere bugünkü anlamda yerel hizmet birimi olan belediyelerin kurulup yaygınlaşması bu döneme rastlamaktadır. 1871 Nizamnamesi bir önceki Nizamnameden farklı olarak, genel meclislerin çalışma alanlarını genişletmiştir. Mahalle ve köy oluşumları ise daha merkeziyetçi bir yapıda yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler tekrardan merkeziyetçiliğe dönüştüğü için Âdem-i merkeziyeti savunan çevreler tarafından olumlu karşılanmamıştır.

Prens Sabahattin’in âdem-i merkeziyetçilikten kastettiği idari merkeziyetsizliktir. Sabahattin devletten bağımsız olarak kişilerin kendi kişisel yeteneklerini kullanabilmeleri anlamında teşebbüs-i şahsilik düşüncesini ve devlet yönetiminde âdem-i merkeziyet talep eden liberal düşünceler savunmaktadır. İmparatorluğun geniş topraklara sahip olması nedeniyle merkezi otoritece iyi bir şekilde yapılamayan yerel yönetim, maliye, adalet gibi işlerin bu bölgelerin yaşayanları tarafından üstlenilmesini ister. Bu sürecin işlemesi halinde de tebaanın yönetime doğrudan katılımı ve devlet görevlilerini sıkı kontrolü mümkün olacaktır (Erkul, 1982: 127). Üstelik yöre halkı bölgenin sorunlarını yakından bildiğinden en etkili çözümleri de onlar üreteceklerdir.

Prens Sabahattin’in savunduğu âdem-i merkeziyet düşüncesine göre; her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Âdem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebaayı içine alan bir âdem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli, Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır diyerek âdem-i merkeziyet görüşünü açıklamıştır.

Ayrıca Prens Sabahattin’in kurduğu 1906’ da Teşebbüs-î Şahsî ve Âdem-î Merkeziyet Cemiyetinin programına göre siyasi ıslahat, bütün tebaaya yaygın merkeziyetçilik esasına göre uygulanacaktır. Seçimle kurulan belediye ve belediye meclisleri, nahiye ve vilayet işlerinin görülmesine karışabilecek, vilayetler arası ilişkiyi sağlamak ve vilayet merkez arasındaki bağlantıyı kurmak için vilayet temsilcilerinden oluşan bir meclis açılacak ve vali, defterdar, mahkeme reisleri ve savcılar merkezi hükümet tarafından tayin edilecektir (Cenikli, 2011:8). Bu program Ahmet Rıza tarafından İmparatorluğun parçalanması anlamına geleceği yönüyle eleştirilmiştir. Diğer yandan Hüseyin Cahid Kanun-ı Esasi’nin 108 maddesi zaten yetki genişliği ilkesini içeriyor olduğundan ayrıca âdem-i merkeziyet adı altında yeni bir anlayış yaratmanın gereksiz olduğunu düşünmektedir. Cahid’in asıl tedirginliği, bu kelimenin, özellikle azınlıklar arasında, sözlük anlamından daha geniş yorumlarla imparatorluktan ayrılma taleplerini besleyeceğidir. Ona göre âdem-i merkeziyet Sakız, Midilli ve diğer adaların Yunan kucağına atılması riskini taşıdığı yönüyle eleştirilmektedir. Bu da Osmanlı memleketinin tükenmeye ve yok olmaya doğru götürülmüş olması anlamına gelmektedir. Hüseyin Cahid’in eleştirilere karşılık Prens Sabahattin, eğer Akdeniz adalarında Yunan avucuna düşmek için bir hazırlık varsa, onu engelleyecek olanın merkeziyet usulü değil, askerî kuvvet olacağı şeklinde yanıt vermektedir. Ona göre askerî kuvvet ise millî servetle artar. Millî serveti arttıracak şey de teşebbüs-i şahsî ve teşebbüs-i şahsiyi kolaylaştıracak idare tarzı ise âdem-i merkeziyettir. Birçok kişi Prens Sabahattin’i eleştirmek için yazılar yazıp, Prens’in fikirlerinin Osmanlı milletini bölüp ülkeyi parçalayacağını söylemiştir. Sabahattin’de usanmadan bunlara cevap vermiştir. Arzuladığı idare tarzının kasıtlı olarak siyasî âdem-i merkeziyet, yani federalizm olarak algılanıp bu şekilde tanıtılmasına da karşı çıkmıştır. Siyasî değil, idarî âdem-i merkeziyete taraftar olduğunu, bunun da Kanun-ı Esasî ve İttihat ve Terakki Cemiyeti programında yazan tevsi-i mezuniyetten başka bir şey olmadığını söylemiştir.

Osmanlı Devleti’nde I. Meşrutiyet dönemini başlatan ve dönemin ilk ve son anayasası 1876 tarihli Kanun-i Esasi, merkeziyetçilik tartışmalarının yasal zeminini oluşturmuştur. Kanun-i esaside il yönetimlerine yönelik düzenlemelere gidilmiştir. Anayasada tevsii mezuniyet (yetki genişliği) ve tefriki vezayif ( görevler ayrılığı) ilkesi (md.108) yerini almıştır. İmparatorluğun son döneminde merkeziyetçilik anlayışının illerde yetki genişliği ilkesine, il özel idareleri ve belediyelerde de görev ayrımı ilkesine uygun olarak yerine getirildiği görülmektedir ( Kili, Gözübüyük, 2000: 131). Yetki genişliği kavramı altında âdem-i merkeziyetçi taşra yönetimi gündeme getirilmiş ancak uygulamada merkeziyetçi bir il örgütlenmesi görülmüştür (Parlak, 2007: 4). Bu dönemdeki meclis padişahın hükümdarlık haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle II. Abdülhamit tarafından feshedilmiştir.

1. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte tekrar gündeme gelen merkeziyetçilik ve âdem-i merkeziyetçilik tartışmaları Prens Sabahattin kurdurduğu Ahrar (Özgürlük) Fırkası ile seçimlerde İttihat ve Terakki ile bir iktidar mücadelesine girmiştir. Bu dönemde Kanun-i Esasi tekrar gündeme getirilmiş fakat verimli olmamıştır. 31 Mart vakası ile padişah tahttan indirilmiş ve yönetim ittihat ve terakkicilerin eline geçmiştir.

İstibdat döneminin ardından başlayan II. Meşrutiyet sonrası, ülkenin en önemli tartışması yeniden Prens Sabahattin’in temsil ettiği “âdem-i merkeziyetçilik” ve Hüseyin Cahid (Yalçın)’ın temsil ettiği “merkeziyetçilik” etrafında şekillenmiştir (Cenikli, 2011: 7). Prens Sabahattin’in İttihat ve Terakki grubunun tepkilerinin odağı haline gelmesi O’nun idarî âdem-i merkeziyet düşüncesinin siyasî âdem-i merkeziyet olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Prens Sabahattin`in ilk bakışta parlak görünen âdem-i merkeziyetçi fikirlerindense İttihat ve Terakki kanadının Fransız yönetim modelini esas alan merkeziyetçi görüşleri kabul görmüştür. Bununla birlikte Sabahattin’in görüşlerinin uygulama sonuçları İttihat ve Terakki’nin şüphelerini boşa çıkarmamıştır. 1913 yılında Girit’in Yunanistan ile birleşmesi bunun en önemli kanıtıdır ( Reyhan, 2007).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Erkul, A. , Prens Sabahattin, Editör: Emre Kongar, Türk Toplumbilimcileri I. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982.

ERYILMAZ, Bilal, “Yerel Yönetimlerin Yeniden Yapılanması”, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1997.

GÜL, Hüseyin, “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısına Âdem-i Merkezileşme-Küreselleşme Dinamikleri ve Yönetimi Geliştirme Açılarından Bakış”, Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar-I, Editörler: Hüseyin Özgür ve Muhammet Kösecik, Nobel Yayınları, Ankara, 2005.

Hülür, Himmet ve Gürsoy, Akça, İmparatorluktan Cumhuriyete Toplum ve Ekonominin Dönüşümü ve Merkezileşmenin Dinamikleri, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Erzurum, 2005.

İnalcık, Halil, Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu, Belleten, C.XXVIII (112), Ankara: TTKY, 603-622, 1964a.

Mardin, Şerif, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, Çev: Mümtaz er Türköne, Fahri Unan ve İrfan Erdoğan, 2. baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.

Ortaylı, İlber, Tanzimattan Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği, Hil Yayınları, Ankara, 1985.

Parlak, Bekir, “Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Taşra Yönetimine İlişkin Anayasal-Yasal Gelişmeler ve Cumhuriyete Yansımaları”, http://academical.org.tr, Erişim Tarihi: 11.12.2016

Reyhan, Cenk, Osmanlı’da İki Tarz-ı İdare: Merkeziyetçilik-Âdem-i Merkeziyetçilik, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2007.

[/vc_toggle]

BM Askeri Müdahaleleri Çerçevesinde Süveyş Krizi

BM Şartı’na göre BM’nin görevi uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasıdır. Ayrıca Şart’a göre uyuşmazlıkların çözümü barışçıl yollarla olmalıdır. Ancak yine de uluslararası arenada bazı sorunlar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. BM Şartı’na göre ülkeler sorunları örgüte taşıyabilmektedir. Buradaki karar mercii Güvenlik Konseyidir. BM, bölgesel nitelikteki uluslararası sorunlarla ilgilenebileceği gibi aynı zamanda küresel sorunlarla da ilgilenmektedir.

Bölgesel nitelikteki uluslararası sorunlar belli başlıklar altında kategorize edilebilmektedir. Ancak böyle bir sınıflandırma sorunları belli sınırlar içinde değerlendirmeye sebep olacağından sorunların ortak kümeleri bulunduğunu ve bir sorunu birden fazla kategoride sınıflandırabileceğimizi söyleyebiliriz.

Bu yazıda ele alınacak olan Süveyş krizine baktığımızda bu sorun BM’de 377 sayılı karar uyarınca yeni kararların alınmasına vesile olmuş ve BM’nin uluslararası sorunlardaki rolünün etkinliğini ortaya koymuştur.

BM Askeri Müdahaleleri Hakkında Genel Çerçeve

1.Dünya Savaşı ardından uluslararası arenada barışı koruma adına atılmış bir adım olan ve mağlup devletlere imzalatılan barış antlaşmalarının hepsinde yer alan Milletler Cemiyeti misakının başarısızlığı 1939 yılında 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile çok net anlaşılmıştır. 2.Dünya Savaşı’nın ardından barışı yeniden kurma ve koruma görevinin icra edilebilmesi adına bir kurumun varlığına ihtiyaç kurulmuştur. Bu ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkmış olan BM Şartı 26 Nisan 1945’te San Francisco’da imzalanmış[1], 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girmiştir.[2]

BM Şartı Milletler Cemiyeti Misakı’ na göre daha geniş çaplıdır. BM Şartı 111 maddeden oluşmaktadır ve barışı kurma ve koruma konusunda Milletler Cemiyeti’ne göre daha fazla zorlayıcı tedbirleri içinde barındırmaktadır.

Asıl amacı barışı ve güvenliği korumak olan BM’ye göre uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi esastır.[3] BM uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü için devletlere kuvvet kullanma yasağını getirmiştir. Bu şekilde uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü ilkesi desteklenmiş ve kuvvet kullananlara yaptırım uygulanmasının önü açılmıştır.[4]

BM’de uyuşmazlıkların çözümü hakkındaki karar verici organ Güvenlik konseyidir[5]. Ancak burada beş daimi üye olan ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’in veto yetkisine sahip olması bu ülkelerin içinde bulunduğu ya da bu ülkelerin çıkarlarının bulunduğu sorunlarda karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Güvenlik Konseyi bir uluslararası sorun hakkında öncelikle barışçıl yollardan çözüm ilkesine bağlı kalarak sorunu çözmeye çalışmaktadır. Ancak bu çözüm etkin olmazsa ikinci bir aşama olan zorlayıcı tedbirlere başvurabilmektedir.

Güvenlik Konseyi uluslararası sorun karşısında zorlayıcı tedbirlere başvuracaksa öncelikle BM Şatı madde 41 uyarınca silah içermeyen zorlayıcı tedbirleri devreye sokmaktadır.[6] Eğer madde 41 işletildiği halde sorun devam ediyorsa BM Şartı madde 42 devreye sokulmaktadır. BM şartı madde 42’ye göre; “Güvenlik Konseyi bu önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve BM üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir.”

BM tüm bu maddelere bakıldığında ortaya çıkan bir sorun karşısında askeri müdahalede bulunabilmektedir. BM, askeri müdahaleleri iki yolla yürütmektedir: 1. BM adına ya da onun izniyle üye devletlerin silahlı kuvvetlerini kullanarak; 2. Tarafların rızasıyla BM Barış Gücü Birliklerinin müdahalesi yoluyla.[7]

Süveyş Krizi (Buhranı) ve Birleşmiş Milletler

Barış İçin Birleşme Kararı ve Süveyş Krizine Etkisi

Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz üzere BM barışın ve güvenliğin tesisi konusunda mihenk taşı durumundadır. Barışın ve güvenliğin korunması adına görevli olan Güvenlik Konseyidir. Ancak Süveyş Krizi meselesine baktığımızda BM askeri müdahale kararı Güvenlik Konseyi’nde değil Genel Kurul’da alınmıştır. Süveyş Krizi, BM’nin müdahalesi konusunda birçok tartışmaya sebebiyet vermiştir.

Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin vetoları sebebiyle kimi zaman Konsey kararları kimi zaman işletilemez hale gelmektedir. Bu işletilememe sorununun yarattığı sıkıntıyı çözme adına barış ve güvenliğin tesisi için Genel Kurul’un yetkilerinin genişletilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Genel Kurul yetkilerinin genişletilmesi konusundaki etkili olan durum, Kore olayının patlak vermesidir. Kore olayının ortaya çıkmasının ardından Sovyetlerin 1 Ağustos 1950 tarihinden itibaren Güvenlik Konseyi’ne dönmesi Konsey’de tedbirler konusunda karar alınması imkânsız hale getirmiştir. Bu durum üzerine ABD, Güvenlik Konseyi’nin veto sebebiyle görevlerini yerine getirememesi durumunda Genel Kurul’a yetki devri konusundaki karar metnini[8] Genel Kurul’a sunmuştur. 3 Kasım 1950’de bu karar(377 sayılı karar) Genel Kurul üyelerinin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.[9]

Buna göre, sorun gerçekleştiği sırada Genel Kurul toplantı halinde değilse, Güvenlik Konseyi’nin yedi üyesinin kararı ya da BM üyelerinin isteği üzerine 24 saat içinde özel toplantı yapılabilecektir. [10]Aynı zamanda Genel Kurul, olay her nerede gerçekleşmiş olursa olsun, devam etmesi durumunda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumları gözlemleyebilmek adına 14 üyeden oluşan ‘Barışı Gözetleme Komisyonu’ kurmuştur.[11]

Barış İçin Birleşme kararı Genel Kurul’a bağlayıcı kararlar alabilmesinin imkânını vermez. Bu karar yalnızca tavsiye niteliğindedir. Bu karar Sovyetler Bloku tarafından büyük tepki ile karşılanmış, bu kararın hukuki olmadığı ileri sürülerek BM Şartı’na aykırı olduğunu söylemişlerdir.

Barış İçin Birleşme kararı ile birçok olaya müdahale edilmiştir. Bunlardan ilki Kore Savaşıdır. İkinci olarak bizim de konumuzu oluşturan 1956 yılındaki Süveyş Krizi olayıdır. Son olarak da Süveyş Krizi ile benzer vakitlere denk gelen Macaristan isyanıdır.

Süveyş Krizinin Patlak Vermesi

Süveyş Kanalı, bir Fransız şirket tarafından yapılmıştır ve 17 Kasım 1869 tarihinde deniz trafiğine açılmıştır. Kanal’ın açıldığı günden başlayarak, Süveyş Kanalı’nda “serbest geçiş” ilkesi uygulanmıştır. Büyük Britanya’nın Mısır’ı işgali, bu ilkenin uygulanması açısından diğer devletleri kaygılandırınca 29 Ekim 1888’de İstanbul’da uluslararası bir antlaşma imzalanmıştır.[12]

Kanal uzun zaman İngiliz ve Fransız şirketler tarafından işletilmiştir. Mısır’ın bağımsızlığının ardından bile kanalda bu şirketler bulunmaya devam etmiştir. Süveyş krizinin patlak vermesinin temelinde Nil Nehri üzerine kurulacak olan Asvan Barajı[13] projesine dış finansman desteğinin sağlanamamasıdır.

Bu olayın yaşanmasının ardından dönemin Mısır Başbakanı Cemal Abdülnasır, Mısır Devrimi’nin 4.yıl kutlamalarında yani 26 Temmuz 1956 tarihinde yaptığı konuşmada Süveyş Kanal Şirketi’nin bütün tesisleri ve malları ile millileştirildiğini ilan ederek Kanalın 100 milyon dolarlık gelirinin Asvan Barajı projesine harcanacağını duyurdu.[14]

Cemal Abdulnasır

Mısır, Kanalın önceki hissedarları olan İngiltere ve Fransa’ya tazminat teklif etse de yapılan toplantıların sonuç vermemesi üzerine; İngiltere ve Fransa[15], Mısır’ı “yapılan sözleşmeleri ihlal ettiğini” öne sürerek 12 Eylül 1956’da Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etti.[16] Bu olay cereyan ettikten sonra Irak, İngiltere ve Fransa’yı desteklediğini bildirdi. Sovyetler Birliği ise Nasır’ın yanında yer aldı.

BM Güvenlik Konseyi’nden net bir karar çıkmamasının ardından, İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a karşı bir plan[17] hazırlayarak harekete geçti. İsrail 29 Ekim 1956’da Mısır’a karşı saldırıya geçti. Plan çerçevesince İngiltere ve Fransa 30 Ekim’de Mısır’a ültimatom vererek Kanal’ın gerisine çekilmelerini istedi. Ancak Mısır reddetti. İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a karşı saldırıya geçtiler.[18]

Bu sırada Güvenlik Konseyi, Yugoslavya’nın 7 olumlu oy ile kabul edilmesinin ardından Genel Kurul’u 3 Kasım 1950 tarih ve 377 sayılı Genel Kurur kararının öngördüğü biçimde acil toplantı için çağrıda bulundu. Genel Kurul 1 Kasım’da toplandı ve 2 Kasım’da tarafları ateşkes yapmaya, işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye çağıran 997 sayılı kararı[19] 5 ret[20], 6 çekimser[21] oya karşılık 64 kabul oyu ile aldı.[22]

3 Kasım’da İngiltere ve Fransa Mısır ve İsrail’in de kabul etmesi durumunda bölgeye barışı korumak adına bir BM polis gücü gönderilmesi halinde birliklerini çekeceklerini bildirmiştir. 4 Kasım’da Genel Kurul, 19 çekimser, 0 ret ve 57 lehte oyla birliğin oluşturulmasını içeren 998 sayılı kararı almıştır. 7 Kasım’da ise birliğin nasıl oluşacağına ilişkin yetkileri Genel Sekreter’e veren 1000 sayılı karar yürürlüğe girmiştir.[23] Ve “ Birleşmiş Milletler Acil Durum Kuvveti” UNEF[24]( United Nations Emergency Force) oluşturulmuş ve 15 Kasım’dan itibaren göreve başlamış olup Mısır-İsrail krizinin bitmemesi sebebiyle Mayıs 1967’ye kadar bölgede kalmıştır.

BM kuvvetinin bu olaydaki başarısı ardından uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden durumlarda bunun gibi bir kuvvetin kurulmasına örnek olmuştur.[25]

Sonuç

BM barış ve güvenliğin korunması konusunda önemli görevleri olan bir örgüttür. Barışı ve güvenliği koruma konusundaki temel organı Güvenlik Konseyi’dir. Ancak Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi olan beş daimi üyenin bulunması barış ve güvenliğin korunması hususundaki uluslararası sorunlarda karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu zorluğun ilk fark edildiği olay Kore olayıdır. Kore’ye yapılan saldırının ardından müdahale edilmesi konusu Konsey’e taşındığında Sovyetler Birliği’nin sürekli olarak veto etmesi sonucunda ABD, Genel Kurul’un bu ve bunun gibi durumların yaşanması halinde Güvenlik Konseyi yerine tavsiye edici karar alabilmesi adına 377 sayılı Barış İçin Birleşme kararını ortaya koymuştur. Bu karar 3 Kasım 1950 tarihinde kabul edilmiştir.

377 sayılı karar Süveyş Krizi’nde de işletilebilmiştir. Süveyş Krizi esasında Asvan Barajı projesinin dış finansman bulamaması sonucu Nasır’ın Mısır Devrimi’nin 4. Yılı kutlamaları sırasında Süveyş kanalını millileştirdiğini açıklaması sonucunda ortaya çıkmıştır.

Süveyş Kanal Şirketi’nin hissedarları olan İngiltere ve Fransa buna karşı çıkmış, Nasır’ı uluslararası hukuka aykırı davrandığı iddiasıyla BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etmiştir.

BM’den bir sonuç çıkmamasının ardından İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a karşı gizli bir birlik içine girerek Mısır’a karşı savaş açmıştır.

BM 377 sayılı kararı devreye sokarak Genel Kurul’da alınan karar çerçevesinde İngiltere, Fransa, İsrail ve Mısır’a ateşkes için çağrıda bulunmuştur.

İngiltere ve Fransa, ancak BM kuvvetinin bölgeye intikal etmesi durumunda ateşkese yanaşacaklarını bildirmiştir. Bunun üzerine Genel Kurul’da karar alarak UNEF’i kurup 15 Kasım’da bölgeye yollamıştır.

Göründüğü üzere BM barış ve güvenliği korumak adına izlediği yol ile uluslararası sorunun daha içinden çıkılamaz hale gelmesini engellemiştir. UNEF sadece Süveyş olayında değil daha sonra başka birçok olayda da işletilebilmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kitaplar:

Armaoğlu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi. İstanbul: Alkım Yayınevi,2012.

Gönlübol, Mehmet. Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma. Ankara: Sevinç Matbaası, 1968.

Hasgüler, Mehmet ve Mehmet B. Uludağ. Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-. İstanbul: Alfa Yayınları, 2007.

Karabulut, Bilal. Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu. Ankara: Barış Kitap, 2014.

Yılmaz, Türel. Uluslararası Politikada Ortadoğu. Ankara: Barış Kitap, 2016.

Tezler:

Aytoğu, Çağatay Oğuzhan. “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları Doğrultusunda İnsani Müdahale”. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2016.

Kurunç, Hakan. “Birleşmiş Milletler Müdahaleleri: Barışı Koruma ve Barışa Zorlama Operasyonlarının İncelenmesi”. Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2012.

Makale:

Serbest, M.Bürkan. ” Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi,6(4), 2017.

[1] Çin, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere başta olmak üzere 50 kurucu üye temsilcileri tarafından imzalanmıştır.

[2] Bilal Karabulut, Uluslararası Örgütlerin Güvenlik Boyutu, Ankara: Barış Kitap, 2014, s.49.

[3] BM Şartı madde 2/4: “Teşkilatın tüm üyeleri, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler ‘in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

[4] Çağatay Oğuzhan Aytoğu, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları Doğrultusunda İnsani Müdahale”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, 2016, s.42.

[5] Hakan Kurunç, “Birleşmiş Milletler Müdahaleleri: Barışı Koruma ve Barışa Zorlama Operasyonlarının İncelenmesi”, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2012, s.66,67.

[6] BM Şartı madde 41:” Güvenlik Konseyi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanımını içermeyen ne gibi önlemler alınması gerektiğini kararlaştırabilir ve Birleşmiş Milletler üyelerini bu önlemleri uygulamaya çağırabilir. Bu önlemler, ekonomik ilişkilerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer iletişim ve ulaştırma araçlarının tümüyle ya da bir bölümüyle kesintiye uğratılmasını, diplomatik ilişkilerin kesilmesini içerebilir.”

[7] Çağatay Oğuzhan Aytoğu, 2016, s.48.

[8] Barış İçin Birleşme adlı bu karar üç ana karardan oluşmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan A kararı şunları içermektedir. Barışın tehdidi, bozulması ya da saldırının başlaması durumunda “ süreli üyeler arasında ittifak sağlanamamış olmasından dolayı Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği sağlamak konusundaki asıl görevini yerine getirememesi halinde, barışın bozulması ya da bir saldırı söz konusu ise gerekli olma durumunda silahlı kuvvet kullanılması da dâhil olmak üzere, uluslararası barış ve güvenliği koruma ya da yeniden kurmak için alınacak ortak ve uygun kararları üyelere tavsiye etmek için” Genel Kurul konuyu inceleyebilecektir.

[9] Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma, Ankara: Sevinç Matbaası, 1968, s.372.

[10] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-, İstanbul: Alfa Yayınları, 2007, s.211

[11] Mehmet Gönlübol, 1968, s.373.

[12] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Alkım Yayınevi,2012, s.597,598.

[13] Asvan Barajı Projesi için daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Ankara: Barış Kitap, 2016, s.105-107.

[14] Türel Yılmaz, 2016, s.107,108.

[15] Bu konuyu BM’ye ilk getirenler İngiltere ve Fransa olmuştur. Sonucun lehlerine çıkacaklarını ummuşlardır.

[16] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.210.

[17] 22-23 Ekim 1956, Sevr Protokolü olarak da geçmektedir.

[18] Fahir Armaoğlu, 2012, s.606,607.

[19] M.Bürkan Serbest,” Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi,6(4), 2017, s.704.

[20] Ret oyu veren ülkeler; Avustralya, Büyük Britanya, Fransa, İsrail, Yeni Zelanda.

[21] Çekimser oy veren ülkeler; Belçika, Hollanda, Güney Afrika Birliği, Kanada, Laos, Portekiz

[22] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.211.

[23] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, 2007, s.212.

[24] 6000 kadar er ve subaydan oluşan bu kuvvete otuz kadar BM üyesi ülke katkıda bulunmak istemiştir. Ancak Genel Sekreter katkıda bulunacak ülkeleri siyasi etkenleri göz önüne alarak seçmiştir.

[25] Mehmet Gönlübol, 1968, s.378.

[/vc_toggle]